 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Bari susmayı bilseler
00:003/01/2014, Cuma
On gün oluyor, Sancaklar Camii"ne gittim.
Her yazıdan sonra izleyen yazımı ona ayırmaya, modernizmin cami mimarimizdeki yeni etkilerini olumlu, olumsuz yanlarıyla değerlendirmeye niyetleniyorum ama Hizmetçilerin işledikleri mevcut cürümler yetmiyormuş gibi bir de onun üstüne tüy dikme inadını ve taşkınlığını görünce, belki belki onlardan birinin durumu anlamasına vesile olurum umuduyla yine güncele dönüyorum.
İşte, geçtiğimiz Çarşamba Hüseyin Gülerce"yi okudum. Yangının büyümemesi için çırpınırken takatinin kesildiğini, Hizmetçilerin ve liderinin çok ağır ithamlara, hakaretlere maruz kaldığını söylüyor ve yangını söndürme konusundaki çabasının "bile" fitneye malzeme yapılmaya kalkışıldığından söz ediyordu.
Onun yazısının yer aldığı gazetenin aynı nüshasında bir başkası "Mene, Mene, Tekel u Pharsin" (Allah senin krallığını sayıp, sona erdirdi; terazide tartılıp eksik bulundun; ülken Medler ve Farslar arasında bölündü) şeklindeki Yahudi kaynaklı söz üzerinden fıtrat ve kader uzmanlığına soyunarak, dilinin yerine bir beyzbol sopası oturtup, güya kendine göre incelikli ama son derece kaba bir üslupla, yeni tehditler sallıyordu.
Eyvah ki eyvah, verdiği hükmün mahkumu olduğunu, başkasına kader belirlemekle Allah"ın hakkına saygısızlık yaptığını düşünemeyecek kadar faşistliği depreşmişti bu adamın.
Bir bu hale baktım, bir de Gülerce"nin "itham, hakaret" isnadına. "Ben kolonya dökeyim, sen ısır; ben yüzlerine güleyim, sen ağız dolusu küfret; ben abilik yapayım, sen tağutlaşmanın dibini bul" der gibi...
Bu vahamete rağmen yine de bana mümkün görünüyor yangının söndürülmesi.
Hizmetçi yazarlarla, onlara şerlenmeyi, hadsizleşmeyi, terbiyesizliği güzel gösteren besleme kalemlerin susturulması tek başına yeterli bunun için.
Çünkü Hizmetçiler tarafından dershane kalkışmasını takiben çıkarılmış bir yangın var orta yerde... Ve onlar tarafından 40 yıldır çılgınca tekmelenmiş ve hâlâ tekmelenen kalplerimiz...
Buna rağmen özür dilemeyip, tekmelemeyi kesmeyip, susmayı da düşünemeyince işin gelip dayanacağı yer "açtırmasaydın kutuyu, söyletmeseydin kötüyü" olacaktı kaçınılmaz olarak; "biz 40 yıl sustuk, bari üç beş ay için olsun biraz da siz susun" denilecekti sonunda.
Gülerce"nin haline üzülüyorum üzülmesine de de Hizmetçi yazar korosu sustuğunda bizlerin de susacağımızı bilme tecrübesine niye baş vurmadığını anlayamıyorum.
Evet mahkeme kadıya mülk değil, çünkü mülk Allah"ındır. Bunu sadece kendisinin bildiğini sanıp, başkalarının bunda gaflete düştüğüne inanan geri zekalı değilse ancak bir tahrikçi olabilir.
Mahkemenin kadıya mülk olmamasını, mülkün kendilerine peşkeş çekilmesi olarak anlayan ve talep edenlerin, bu anlayışları ve talepleri ise kökten batıldır.
Tartışamayacağımız iki husustur bu ve evet kalplerimiz çok kırık; aramızdaki köprülerin büyük bir kısmı Hizmet Örgütü tarafından yıkıldı ama mevcut olumsuzlukların giderilmesi, salim akılla konuşma ortamının yeniden oluşturulması hâlâ mümkün.
Onlar Yahudi kaynaklarından örnek veriyorlar, ben İslami kaynaktan bir örnekle aydınlatayım durumu:
Haccac"ın boynunun vurulmasını emrettiği bir adam, öldürülmeden önce ona bir şey söylemek istediğini bildirir. Haccac kabul edince, bağlandığı yerden çözülmesini ve önünde bulundukları evin çevresinde onunla birlikte dolaşmayı talep eder. Haccac bunu da kabul eder ve birlikte yürüyerek başladıkları noktaya döndüklerinde adam şöyle der: "Soylu insan bir anlık arkadaşlığın hakkına riayet eder. Emir bana arkadaşlık etmiş, ben de kendisine bu yürüyüşte arkadaşlığa riayet ettim. Emir arkadaşlık hakkına riayete daha layıktır. Haccac "Bırakın gitsin, akıllı bir arkadaş olarak bizi uyardı" demiş.
Hizmetçiler Haccac"dan daha mı zalimler ki, şu ya da bu oranda şu ya da bu vesileyle kendilerine arkadaşlık etmiş olan Müslümanları güya itham ve hakaretten mahkum etmeye çalışıyorlar?
Oysa ki, bizler Rabbimiz"den gelen edebimizle bir köpeğe yardım (dolayısıyla arkadaşlık) eden köpek tabiatlıları bile affederiz.
Arkadaşlığı gözetemeyeceğimiz tek husus adalettir; adaletin istismarı ve ifsadı da buna dahildir.
O halde müttakilik, takvalılık, güçlülük, kibir gösterilerine bir son verilsin.
Hizmetçi müfteriler, saman altından su yürütenler, kelime cambazları, tahrikçiler, maşalar, fıtrat-kader uzmanları, faşist beslemeler, "Tebbet" okuyan politbüro şefleri geriye çekilsin.
Lütfen "akledilsin", biraz susulsun, bakın bir Allah"ın izniyle neler değişiyor!
Kendisine bunca bedduayı, kumpası reva gören Hizmetçiler"e karşı iktidarın ne yapacağını bilemem.
Ama en azından takiyesiz olarak susmayı bilirlerse Hizmetçiler, "kışkırtıcı" üsluplarıyla kendilerini yaraladıklarını iddia ettikleri İslamcıların rikkatini belki tekrar hak ederler.
.Cami olsa da görseydik
00:006/01/2014, Pazartesi
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mustafa Kutlu abi "sen oraya yakın sayılırsın, git bir gör" dedi.
Konu: Büyükçekmece"deki Sancaklar Camii.
Yakın olmasına yakındım ama bildiğim yer değildi. Sağolsun romancı Hacı Şaban Boztaş ile şair Orhan Güdek"in bildikleri bir yermiş, birlikte gittik.
Yol ile aynı seviyedeki cami avlusuna ayak bastık ilkin. Avlu dediğim ön ve sağ tarafı beton duvarla örülü, içeriye dahil olduğunuzda yine set kabilinden iki taş duvarın sizi karşıladığı avludan başka her şeye benzeyen bir alan.
Paralel set halinde uzanan iki duvardan soldakinin önüne yaklaşık bir metre yüksekliğinde üçüz kütle konulmuş; musalla taş(lar)ı niyetine...
Sağdaki duvarın bitiminde ise benim dikit dediğim ama asıl karşılığına Kutlu"nun "meçhul asker anıtı" nitelemesiyle kavuşan, minare niyetine yapılmış dikdörtgen ikinci bir kütle var.
Musalla taşlarıyla ölüm"e (ve varlığın yataylığına), dikit ile Allah"ın "el-Bârî, el-Hayy, el-Kayyum" oluşuna gönderme yapılmak istenildiği düşünülebilir ama bu, "gönderme böyle mi yapılır?" derdirtecek cinsten bir sorgulamaya çok daha yatkın görünüyor.
Baştan söyleyeyim (Kayrak taşı"yla) yukarıda (girişte) ve altta (camiye gidilen yerde) çevreleyen / bölen duvarlar, merdivenler, koruma - set aksesuarı, üçüz kütle ve meçhul asker anıtı"nın (minarenin) tümü (zemin döşemeleri dahil) hafif bir ton farkıyla camiyi siyahlıkla grilik arasında gidip gelen ve dolayısıyla bir kilise kasvetini yansıtan renge boğmuş durumda.
Merdivenlere doğru yürüyoruz. Merdiven de nereden çıktı diyeceksiniz ama böyle. Çünkü cami kottan kazanılmış bir daire gibi konumlandırılmış.
Merdivenleri iniyoruz; hoş, ilk bakışta estetik görünüyor; hatta bir kenarı soldaki (üstü örtülü olsa dehliz diyebileceğimiz) çıkış yerinin ön duvarına bitişik olan merdivende "sulamalı estetiğe" başvurulmuş. Hatırlatmadan geçmeyeyim bizim camiye indiğimiz merdivenle, sulamalı merdivenin arasında bir zeytin ağacı bulunuyor. İkinci bir zeytin ağacı daha var, o da cemaatin dinlenme, bekleme kısmında. Başkaca hiçbir ağaç yok.
Önümüzde yine taş duvarlar arasında, cam cepheli, ön, arka ve yanlarında sulu alanlar olan sosyal tesis bulunuyor. Onunla cami duvarı arasında yine bir ara var ki burada (sağda, cami duvarında) abdesthane yer alıyor. Sonrası ikinci zeytin ağacının ve kübik oturma kütlelerinin bulunduğu yere açılıyor.
O ana kadar gözümüzde bir cami canlanmadığı gibi, bir camiye gelmişlik duygusuna da bürünebilmiş değiliz henüz.
"E, madem geldik, varsa girelim şu camiye" diyoruz ve güya kapı olan yere geçiyoruz. Selatin camilerimizdeki gibi "vaaza, ilme, irfana, ibadete, zikre ve "harp yeri" anlamındaki mihraba "geçilen" bir kapı değil bu, daha çok kapı olduğu öngörülebilen bir kapı karikatürü!
Ve içerdeyiz.
Karşımızda çıplak betondan bir kale duvarı! Altı adet yarım daire basamaklı yerde bir girinti (niş değil, bir niş azmanı) ve onu izleyen tabanda biraz geniş, yukarıya doğru gittikçe daralan bir kırım ya da girinti!
Merdivenli olan yer minbermiş, kırım yeri ise mihrap! Kürsüyü merak ediyorsanız o da "vav"ın çakıldığı özel duvarın sağında.
Tavan çıplak betondan. Yukarıya doğru kat kat daralıyor. Sevgili Boztaş, tavana boş boş baktığımı fark ederek "abi, gül şeklinde" diyor. Gül-eceğim ama gül-emiyorum; beton gülün altında kendimi zor zaptediyorum çünkü düz duvarda, kübik ortamda yarım daire merdivenin yolaçtığı gerilimden patlamak üzereyim.
Mihrap tarafından bakınca iç mekandaki yüksekliği artırmak için düşürülmüş taban inişli merdiven şeklinde tesviyelenmiş; her basamağı görünür kılacak şekilde yerleştirilmiş ışıkların delaletine göre kapalı bir anfi tiyatroya benzeyen iç mekanda, doğal ışığın girmesine imkan verilen tek yer, kale duvarının üstünde, yüzünüzü duvara yapıştırarak ancak görebileceğiniz dar bir açıklıkta, üstteki avlunun zeminine yerleştirilmiş pencereler... Pencere dediğim, avludan bakarsanız zemindeki dar (ve sabit) cam döşeme, kale duvarından bakarsanız duvarla tavan arasında yer alan camla kaplanmış yarıktan ibaret kısım.
Dolayısıyla ibadet mekanında safın en sonunda duran cemaat imamdan yaklaşık bir, bir buçuk metre daha yüksekte kaldığı gibi, güneş ışığı da "tadımlık" bir ışıktan ibaret. Işıklar söndürüldüğünde ise ortam bir kilisedekinden iki kat daha fazla karanlığa gömülmüş bir tiyatroya dönüşüyor.
Yine selatin camilerden baktığımızda bu aşırılaştırılmış loşluk bana İmam Hatip"teyken fen bilgisi hocalarımızın laikliğin önemini / iyiliğini vurgulamak üzere yaptıkları şu ısrarlı telkini hatırlatıyor: "İbadet yerine girdiğinizde dünyanın, dünyaya çıktığınızda ibadet yerinin kapısını kapatın."
Selatin camilerdeki ışık düzeni Müslümanları bu ayrımdan alıkoymanın ötesinde, ibadet alanını "girilen" yer olmaktan çıkartıp "geçilen" yer haline getirir. Diğer bir söyleyişle hayatın içindeyken ibadet ettiğiniz için, ne kapatmanız ne de açmanız gereken bir şey vardır. Dolayısıyla selatin bir cami sekülerleşmeyi reddeden yapısıyla Müslümanı kendi (şeri) zaman ve mekan idraki içinde tutar.
Konu bitmedi, nasip olursa yarın devam edeceğim.
Cami olsaydı görürdük
00:007/01/2014, Salı
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sancaklar caminin iç mekanında, onun cami olduğunu gösteren değil sadece ''ima eden'' vav harfinden başka, tezyine, hatta, tezhibe, işlemeye, dekorasyona yani İslami mimariye ait sayılan (örneğin mukarnas gibi) hiçbir şeye yer verilmemiş.
Buna geçmeden önceki yazımda sözünü ettiğim dikitin sağ üst köşesine ''Allah''u-ekber'' yazılı bir levha konulmuş olduğunu bildireyim.
Buraya sadece ''Allah'' yazılmaması isabetlidir çünkü özel isimler nitelik belirtmeyi (el-Ekber) gerektirir. Ama bu yazının sülüs karakterle yazılmış olması, yer aldığı zeminin kübik ve dolayısıyla kenarların keskinliği nedeniyle bir uyumsuzluk belgesidir. Oysa ki, dış yüzeylerdeki hat uygulamalarında, zeminle hattın azami uyumu gözetilir ve bu sayede hat zeminin kendisi haline gelir.
Şimdi içeriye dönelim yani Âli İmran Suresi''nin 41. Ayeti''ndeki ''vezkur rabbeke kesîran'' cümlesindeki ''vav''ın kallavi olarak yazılmasıyla oluşan levhaya.
Cümlenin mealini verelim önce, sonra sorumuzu soralım: ''...ve Rabbini çok zikret''.
Sorum şu: Vav''ın bu denli büyütülmesindeki maksat, espri nedir? Madem minarenin yerini tuttuğu söylenen dikitte özel isim kulanılmış burada da en azından mana''da bütünlüğün sağlanması açısından ''zamir isim'' (örneğin Hüve''nin) kullanılması gerekmez miydi?
Hadi bu düşünülemedi diyelim, mevcut cümlenin içinde yer alan ''Rab'' kelimesi büyütülemez miydi? Hadi o büyütülemedi elif, zel, kef, ra, be, se, ye harflerinin günahı neydi ki onlardan biri öncelenmedi.
Örneğin ''Elif'' haflerin aslı değil mi; ''zel'' tecelli karşısında acziyetini farketmiş kulun hali değil mi; ''kef'' bir emrin kesinliğini taşımaz mı; ''ra'' rahatlıkla zorluğu, yücelikle düşkünlüğü anıştırmaz mı?...
Vav ise kendisinin sır oluşundan (rahmin suretinden) başka bir şeyi ifşa etmez. Yani ''vav''ın ifşa ettiği şey, ifşası mümkün olmayanın ifşasıdır.
Tekil haliyle değil, Bursa Ulu Cami''deki gibi farklı biçim ve içeriklerde bir dizi vav merkezli levhayı bir araya getiriyorsanız o çoklukta bir vav estetiğinden söz edebilirsiniz. Onu tekil olarak kullandığınız yerde ise kaligrafik bir daralmaya, mukayesesizliği nedeniyle kısırlaştırılmış bir estetiğe neden olursunuz.
Ayrıca, hat''ta mekansız olana mekan olmak asıldır. Bu, (İbn Arabi''nin kelimeleriyle) gerek isim gerekse zamir isim olarak bir şeyi hayal etmezsen, onu hayalinden zihnine sunmazsan, ona zihninde lafzi bir varlık kazandırmazsan ve onu lafızdan manaya aktarmazsan... onu bir mekana (kitaba, levhaya) da taşıyamazsın. Dolayısıyla vav bir isim olmadığına, tekraren ''ifşası mümkün olmayanın ifaşası''ndan ibaret olduğuna göre vav''ı geniş bir yüzeyde tek olarak levhalaştırmak kaligrafik bir artistlikten öteye geçmez.
Belirttiğim çelişkiler ve eksiklikler nedeniyle buradaki tek hat uygulaması, asıl ''sanatsal yaratımda emsallerinden çok farklı olma'' iddiasına bağlı olarak, fırıncı küreğinden düşmüş lahmacuna dönüşmüştür. Çünkü burada onunla bilinçli bir seçim (mekansızı mekana taşımak) değil, popüler olan (materyalist eğilim) görünür kılınmıştır.
Şundan ki, her nedense zamanımızda hatla ilgilenenler (hattatlar değil, hat düşkünleri) harf dendi mi ''vav''dan başkasını bilmiyorlar; zavallı vav mevcut hat enflasyonunun, daha açık söyleyişle, hatta mahsus popülerliğin vaz geçilemez aracı durumundadır. Dolayısıyla burada da söz konusu levhayı ''vav''layarak oluşturan kişi açık bir popülizme düşmüştür.
Öte yandan iç mekanda tezhibin, tezyinatın ve dekoratif malzemenin dışlanması, matbaanın icadıyla kitaptaki işlevini tamamlayıp, mimari yoluyla varlığını dışta sürdüren İslam sanatlarının da boğulması anlamına gelmektedir.
Diğer bir söyleyişle betonla elde edilen ''basit''lik, İslami idrak ve kültürün dışlanmasını beraberinde getirmektedir. Bu fiilin ''cami'' tanımı içinde gerçekleşmesi ise Din içinde dinsizleşme eğiliminin (sekülerleşmenin) ta kendisidir.
Daha söylenecek çok şey var ama bundan fazlası mimariye ve İslam sanatlarına mahsus teknik terimleri kullanmamı zorunlu kılar ki, okurumun sıkılacağını tahmin ettiğim için bundan vaz geçiyorum.
Sadece bundan değil ''Hira'' benzetmesindeki saçmalıktan (ki, Hira bir tepenin uç kısmındadır ve Hira süreci henüz Şari tarafından biçimlenmemiş olan ibadet tarzını, ibadet mekanını içermez) ve açıkça izlenilebilen seküler üsluptan da şimdi söz etmeyeceğim.
Sonuç olarak Kutlu abiyle buranın nasıl tanımlanacağını da konuştuk. O, artistik fotoğraflar çekmeye uygun yer, otopark, kapalı anfi tiyatro veya antrepo denilebileceğini söyledi.
Bense bunlara ''bauhaustan bozma bir yapı'' tanımını ekledim.
Çünkü orada bir ''cami'' olsaydı mutlaka görürdük.
Not: Önceki ve bu yazımdaki doğru belirlemeler Mustafa Kutlu abiye, meşkuk olanları ise bana aittir.
.Zaman zor sorular ve net cevaplar zamanı
00:0010/01/2014, Cuma
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Madem Hizmet Örgütü diye bir şey yok,
madem bu örgütün bankası, medyası, özel eğitim kampları hükmündeki okulları, yurtları, üniversiteleri yok,
madem Hizmetçiler diye düğmelerine basılınca harekete geçiveren bir ekibi yok,
madem Hizmetçilerin "hizmete hizmetçi olmayı başlarında taç, taçlarında sorguç" yapmalarından başka bir dertleri yok,
madem yayınevleri, dağıtım şirketleri, kitap satış zincirleri yok,
madem devlet kurumlarında kümelenmemişler,
madem düşünebilen, dolayısıyla eli kalem tutan çok sayıda elemanı olduğundan aydın beslemesine gerek yok,
madem aydınları, yazarları kendilerine gebe bırakacak eylemlerle avlamaya çalışan yazar örgütleri yok
o halde sabah akşam o gazetelerdeki, o televizyonlardaki, o yazarlardaki darbe çığırtkanlığı, "kelle isterüz" azgınlığı, teneşir horozluğu, felaket tellallığı niye var?
Daha dün bu köşede "(R)üşvet hiçbir şekilde makulleştirilemeyecek derecede açık bir ahlaksızlıktır. Ancak ihtimal seviyesindeki bir ahlaksızlığı yalan haberle, ilgisiz görüntülerle ihtimal katından gerçeklik katına yükseltmeye çalışmak ve bunu rüşvete karşı bir tutum değil, İktidarı yıpratmanın bir nedeni olarak kullanmak da en az rüşvet kadar açık bir ahlaksızlıktır. Bununla da yetinmeyip kendi ahlaksızlığına yayın, dedikodu yoluyla taraftar kazanmaya, gönülleri kendine doğru eğriltmeye çalışmak da üçüncü bir ahlaksızlıktır." demedik mi?
O gazetelerin, o televizyonların, o yazarların birinden olsun bu netlikte bir söyleyiş neden sadır olmadı ve olmuyor?
İkidir birileri "kışkırtıcı üslubu İslamcı olmakla övünen yazar/çizerlerin tercih etmesi daha bir yaralayıcı"; "Siyasal İslamcıların devlet ile imtihanı çok çetin geçiyor." diye yazıyor.
Bunu yazan, bir köşe uzağındaki Ali Bulaç"a "İslamcıların devletle ilişkilerinin mahiyeti nedir" diye sormayı akledebilse yazmazdı. Madem Ali abiye soramadınız ben söyleyeyim:
İslamcılık bir grup hareketi değil, İslami bir idrak biçimidir.
İslamcılar "emir-komuta" zinciri içinde düşünmezler, dolayısıyla hep aynı çiviye vuran, tek-tip çekiçleri yoktur; öncelikleri farklı farklı olabilir; dinleri nedeniyle dilleri ortaktır ama yorumları özgür, düşünmede ve düşünmeyi düşünmede serbesttirler.
Yıldızlar gibi yalnızdırlar ama çokluk içinde halkı aydınlatmak onların hakikatidir ve bu hakikati rozetleştirerek değil bir vicdan patlamasının zorunluluğuyla bizzat yaşayarak sürdürürler.
Fikirleri ihtiyaç süresince üstlerine binecekleri bir midilli olarak görmedikleri gibi, fikir midillisini ona ihtiyaçları kalmayınca mezbahaya teslim edenlerden de zaten değildirler.
Onlar devlet değil vatan ve halk sevdalılarıdır. Adı Anadolu olan şu son vatanda, "devlet gemidir, delelim" diyen işbirlikçilere kararlılıkla karşı dururlar.
Diğer bir söyleyişle devletçi olmamayı, vatanın ve halkın değerini bilmeyi, devleti salt kendi arpalığına dönüştürmek isteyenlere engel olmayı birbirinden çok iyi ayırırlar.
Bu manada devlet demek garip gurabanın inancı, aklı, nesli, emniyeti, selameti, geleceği demektir.
Dolayısıyla bir İslamcının görevi, devleti halkıyla sürekli barış içinde olmaya yöneltmek, bu konunda aksayan hususlarda görüş üretmektir.
Devletin iyisi olmaz çünkü onunla zulmün arasındaki mesafe çok kısadır; "Devlet-i Ebed-müddet" de olmaz. Ama son tahlilde halkına inanç ve ibadet özgürlüğünü sağlayabildiği sürece bir devlet "iyi devlet" demektir.
Binaenaleyh bir İslamcı yönetim şekillerinden özü İslam"la örtüşeni tercih eder ama şartlar bunu mümkün kılmıyorsa, adalete en yakın ve şerri en az olan sistemi seçer.
Devlet kendi halkına belirttiğim tarza bir yaşama imkanı vermiyorsa İslamcı, zorunlu olarak siyasetle bu imkanın sağlanmasına çaba göstermek zorundadır.
Ama siyasetini mafyasal ilişkiler üzerine kuramaz, kapalı kapılar ardında iş çeviremez, karnından konuşamaz. Ölünecekse ölür ama kararları da uygulamaları da "burada" ve herkesin gözünün önünde olur.
Haliyle açıklıktan taviz vermeyeceği, darbelerde kardeşlerini satmayacağı için utanç duyacağı bir şeyi de olmaz. Buna bağlı olarak kendi insanının yüzüne bakamayacağı bir utancı yüklenip dışarıya kaçmasına; kafirin kucağına oturmasına da gerek kalmaz.
Şimdi sen bir örgütün peşine takılacaksın, "yok yahu biz hakkaniyetli davranıyoruz" teranelerini söyleyerek sabah akşam gazetelerinde, televizyonlarında en pespaye haberleri üreteceksin, fitnenin dibini bulacaksın, ölüm fermanları vereceksin, kendini Tanrı sanıp başkalarına kader biçeceksin, AK Parti"yle ilgiliyse yolsuzluk suçlamalarında ahlakçılık yapacaksın ama kendi örgütünden birilerinin sahtekarlığı ortaya çıkınca tek satır yazmayacaksın, sonra da tutacaksın sana yukarıdaki soruları soranları, aydınlıkta duran İslamcıları vefasızlıkla itham edeceksin, siyaset kategorisi içinde ötekileştirmeye kalkışacaksın.
Yıllardır söylüyorum: Hizmetçilik çarkı içinden (yapısal nedenlerle) münevver, mütefekkir, sanatçı yetişemez. Ödünç alınmış inek de evdeki düveye benzemez.
O halde iş zor sorulara, net cevaplara dayanınca "zaman kıvırma zamanı" diyecek olanlar, başkalarını suçlarken ya da savunurken en az on kere düşünmeliler, on kere!
Ehl-i Sünnet"ten "vel-Hizmet"e
00:0014/01/2014, Salı
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Hizmetçilere ne oldu da Taksim Darbe Kalkışması"ndan Dershane Kalkışması"na ve 17 Aralık darbe girişimine... ilginç işbirliklerinin, karanlık bağlantıların içinde yer alıverdiler?" sorusu, paralel medyanın yolsuzluk bahaneli iktidarı yıpratma kampanyasını yakından izleyen herkesin sorduğu doğru sorulardan biridir.
İlgili olaylara mahsus bilgiler ve bunlara göre oluşan perspektiflerin farklılığı söz konusu sorulara verilen cevapları da çeşitlendiriyor elbette.
Kimileri ekonomik açıdan yükselen Türkiye"nin Amerika, İsrail ve Avrupa nezdinde tehlike oluşturduğunun altını çizerken, kimleri de Abdühamid"ten beri ilk kez dünya siyasetine Müslümanların mevcut hakları ve gelecekleri açısından bakabilen Recep Tayyip Erdoğan"ın bu niyet ve eyleminden "büyük zalimlerin" duydukları korkuya işaret ediyor.
Doğrusu ilgili cevapların hepsine katılmanın ötesinde, verilen cevapların toplamının aslında tek bir cevabı oluşturduğuna ve Hizmetçilerin darbedeki pozisyonlarının da bu sayede giderek netleştiğine inanıyorum. Ancak yine de cevaplarda o sorunun öznesi"ne ilişkin değerlendirmelere fazla eğilemediğimizi de görüyorum.
Neyi kastettiğimi bir alıntıyla söyleyeyim.
Büyüyenay Yayınları arasından yeni çıkan "Şeyh Bedreddin / Varidat Tercümesi ve Şerhi" adlı kitabı yayına hazırlayan merhum H. Rahmi Yananlı"nın metne yazdığı uzun giriş yazısının sonunda şu bilgiler yer alıyor:
"Bedreddin"in katli, onun Mısır"da tahsil arkadaşı olan Horasanlı Seyyid Şerif Cürcani"nin daha o zaman yazdığı bir şiirde söylediği gibi İslam güneşinin Rum (Anadolu) toprakları üzerinde batışının başlangıcı oldu. Cürcani o şiirinde şöyle diyordu:
"İlim güneşi Arap ufuklarında doğmuş, Acem diyarında kemalini bulmuştur. Fakat Rum diyarında örf çokluğu yüzünden ziyadan mahrum olan cirm (ışıksız bir gök cismi) halinde kalan güneş, yakında tam olarak batar ve cehalet karanlığı bütün dünyayı kaplar."
Nitekim öyle oldu... "Örf çokluğu", hür düşünce odaklarını tek tek söndürdü. Hür düşüncenin, ilahi aşk ve şevkin, Cemal tecellisinin meş"alesi olan sufiler tek tek söndürüldükçe Celal karanlığı daha kolaylaştı. Nihayet Batı"nın Ortaçağı bütün karanlığı ile gelip coğrafyamıza yerleşti. Artık gerçeği görenler de onu kimseye gösteremez oldular."
Okurlarım hatırlayacaklardır, darbe kalkışmasından önce ve sonra bu sütunda Modernizm ve tabelasızlık arasındaki çelişkiyi, tasavvufu red eden Hizmet Örgütü"nün kimlik sorununu ve devekuşu sendorumunu esas alarak onu düşünsel planda besleyen damarın niteliğine ve niceliğine ilişkin kimi ön belirlemelerde bulunmuştum.
Şimdi bunları daha açık olarak konuşmalıyız ki, halen gözlerimizin içine bakılarak sergilenen kibrin, pervasızlığın, şımarıklığın, ihanetin dayandırıldığı örf"ü ve örf destekli yeni İslam algısını kısır idrakleriyle, istismara yatkınlıkları ve kuşatılmışlıkları nedeniyle ümmetin düşmanlarına peşkeş çeken lider damgalı meczupların psikolojilerini, darbe heveslerini daha iyi anlayabilelim.
Paralel medyanın şimendiferi hükmündeki gazetenin önceki gün internet sitesinde dün de içinde yayınlanan bir metinden örnek vererek açayım konuyu:
Paralel medyada İslami bir hassasiyetle değil görevlendirmeyle sürdürülen "hizmeti", şu satırlarla veriyordu bir hizmetçi yazar:
"...Zaman Gazetesi de hem Başbakan Tayyip Erdoğan"ın beyanatlarını yan manşet yaparak hem de birçok yazara yazdırdığı makalelerle olumlu kamuoyu algısına katkı sundu."
Ne demek "...yan manşetlerle... birçok yazara yazdırdığı makalelerle... olumlu kamuoyu algısına katkı sunmak?
Ahmet Turan Alkan başta olmak üzere "ödevle yazı yazmayız, gazetemizin yayın politikasından vicdanen müsterihiz" diyen Hizmetçi ve Hizmetçiye hizmetçi yazarların kulakları çınlasın!
Bu basit örnek bile tek başına dini terimlere yaslanarak savunma, suçlama döşenenlerin hiç de İslam"la ilgili bir hassasiyeti gözetmediklerini ama "Adım Müslüman" nakaratıyla kendi çıkarlarını kolladıklarını, komuoyunu kendi lehlerine şartlandırmaya çalıştıklarını ve İslam"ı da bu yönde açıkça istismar ettiklerini göstermez mi?
Şu cümleleri de yazmıştı aynı yazısında o yazar:
"...Erdoğan"ın karakteri. İlişkilerinde birinci hatta tek belirleyici olarak "sadakat"i tercih ediyor Başbakan. Çevresindekilerin büyük hata ve günahlarını affediyor ama sadakatsizliği asla. Erdoğan"ı ikna etmenin en kolay yolu "ihanet" senaryosu yazıp inandırmak. PH (psikolojik harp) tetikçilerinin yaptığı da aynen bu."
Her zaman söylemişimdir. Çatısı camdan olan komşusunun penceresine taş atmaz; hele hele Hizmet gibi meşkuk bir yapının tetikçisi ise hiç atmamalıdır. Çünkü bize, "Pensilvaya"ya sormadan parmaklarını bile kıpırdatamayanlar, ödevleri belirlenmeden günlük yazılarını yazamayanlar acaba nasıl bir kulluk anlayışına, düşünmekten muaf olma tarzına sahipler?" diye sorma hakkı doğar.
Hem Müslüman olacaksın hem de bu yapıya gönülmüş bulunacaksın. Bu ne demektir?
Bu, örfle ilgili konuda Cürcani"nin asırlar öncesinde işaret ettiği tehlikede gelinen son noktadır ve artık konu bu manada bir görüş ayrılığı meselesi değil, doğrudan aidiyetlerin değişmiş olması meselesidir.
Nasip olursa bunu yazmaya devam edeceğim.
Hizmetçiler ve küresel din
00:0017/01/2014, Cuma
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımda, "Hizmetçilere ne oldu da Taksim Darbe Kalkışması"ndan Dershane Kalkışması"na ve 17 Aralık darbe girişimine.. ilginç işbirliklerinin, karanlık bağlantıların içinde yer alıverdiler?" sorusunu merkeze alarak, Cürcani"nin Şeyh Bedreddin"in idamıyla ilgili İslam dünyasında "örf çokluğu"yla başlayan karanlığa vurgu yaptığını belirtmiş ve günümüzde de örfle ilgili meselenin bir görüş ayrılığı meselesi değil doğrudan aidiyetlerin değişmesi meselesine gelip dayandığını ifade etmiştim.
Hemen söylemeliyim ki burada örf"ten kastım (son tahlilde İslam Hukuku"na yani Fıkh"a dahil bir konu olmakla birlikte) asıl, İslami zihniyet ve kültürdeki örf"ten ibarettir.
Şöyle ki: Şeriat"ta "emir ve itaat" esastır ve bu manada Şeriat bir telkindir. Sünnet ise vahyin bir formu olarak telkin ile teklifi birleştirir. "Sünnetler akli delillerdir, çünkü onlar bir takım yollardır. Farzlar ise kendisine ve yaratıklarına göre Hakk"ın durumunu bildiren şer"i bilgilerdir" diyen İbn Arabi şu örnekle bu hükümleri pekiştirir: "Hakk"ın bilgisi kayıtsız, ilgisi geneldir. Allah "Biz sana şah damarından daha yakınız" buyurur. Burada akledilir olanın aksine, bir sınırlama getirdi. Hz. Peygamberin "Allah nerededir?" diye sorduğu zenci cariye göğü göstererek "Allah göktedir" demiş, Peygamber de bu işareti karşılığında onun iman sahibi olduğuna tanıklık etmiştir."
Bunlardan hareketle İslami zihniyet ve kültür planında örf dediğimizde asıl söylediğimiz İslam"ın başkalarının örf"ünü gözetmek, benimsemek ya da başkalarının örf"üyle çatışmak yerine, örf"le sağlanabilecek "esnekliği" (Sünnet"e bağlı olarak) kendi toleransı içinde üretebileceği ve dolayısıyla harici bir örf"e tenezzülünün olmayacağıdır.
Nitekim öncelikle fetihler esnasında, bilahare Müslüman iktidarlarının güç kaybettiği dönemlerde ortaya çıkan heterodoksi, doğrudan İslam"a değil, İslam"ın "dışının içine" dahil edilerek, "geçici olmak koşuluyla kabul edilebilir bir örf" sayılmıştır. Bu yolla hem sadece Allah"a mahsus olan "hidayet hakkı"na saygı gösterilmiş hem de (yukarıdaki zenci kadın örneğindeki gibi şirk içermeyen) düşünceye saygı esasıyla bireysel özgürlükler koruma altına alınmıştır.
Cürcani"nin ise Şeyh Bedreddin sonrasında "örf çokluğu" ile karanlıktan, dini hayatın (kültürün) kendi içinden türeyen ama her halukarda kontrol altında tutulabilen söz konusu örf"ü değil, dinin "dışının dışında" bulunan örf"lerden etkilenmeyi kastettiğini düşünebiliriz.
İslami zihniyet ve kültür planında örf ile ilgili söyleyebileceklerim (konumuz bağlamında) bunlarla sınırlıdır. Her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Şimdi temel sayabileceğimiz bu bilgilerden örf"ün Hizmetçilerin aidiyetine olan etkisine geçebilirim.
Hizmetçilerin ilk çelişkisi, "tarikat" olmadıklarını söyledikleri halde gerek yapılanma gerekse işleyiş olarak tarikatı sımsıkı taklit ediyor olmalarıdır. İlginç olan bu çelişkinin bilinçli olarak tercih edilmesidir. Çünkü bununla, tarikat bağıyla din dilini rahatça kullanma ayrıcalığı kazanılırken, tarikat dışılıkla da seküler bir görünüme bürünebilmektedir.
Örneğin, harpte hileyi esas alırken dini bir emre sadakat gösterildiği ima edilmekte, öte yandan örgütü korumak ve çıkarlarını büyütmek için de kamusal alandan gerekli olan herkesin her türlü yol denenerek "satın alınması" talimatıyla mafyasal (illimünatik) bir tutum sergilenebilmektedir.
İkinci bir örnek, yine örgütün çıkarları doğrultusuna Masonluk"la, Cizvitlik"le, Kabala ile tereddütsüz bir şekilde denkleşme, uyum normal görülebilmektedir.
Bu iki örnek Hizmetçilerin örf planında dünya üzerinde hakimiyet kurmuş olan odaklarla irtibatının niyet ve mahiyetini ifade etmeye yeter de artar bile.
Diğer bir söyleyişle İslam"ı maske edinip, dünyevi güçlerle irtibat kurmak suretiyle güçlenme amacında örf"ün bir imkan sağladığına hükmederek, hariçteki örfleri benimsemek Hizmetçiler için temel bir tutuma dönüşmüş gibidir.
Bu tutumun yukarıda belirttiğimiz şekliyle İslami zihniyet ve kültürdeki (daha özet bir söyleyişle "irfani" idrakteki) öf"le hiç bir ilgisi yoktur ve dolayısıyla Hizmetçilerin benimsedikleri örf, Cürcani"nin vurguladığı "örf çokluğu"yla beraber gelen yoğun karanlıktır (karanlık ilişkilerin toplamıdır).
Bu örf algısı, büyük güçlerin "küresel din" çabalarıyla birlikte düşünüldüğünde, Hizmetçilerin "hoşgörü" merkezli faaliyetlerinin, ülkelerin ve halkların durumuna göre söz konusu algıda eş-zamanlı olarak ince planlı değişiklikler (ör.: Amerika"da Mevlanacılık) yapmalarının nedeni de kendiliğinden anlaşılmış olacaktır.
Yazımın girişindeki soruya gelince: Büyük güçlerin örflerini benimsemenin doğurduğu karanlıkta, ilgili her ilişkinin de karanlıkta kalması normaldir.
O halde darbe teşebbüsü dahil Hizmetçi merkezli her türlü kalkışmada kuklacıyla kuklayı ayrıştırmanın çok da gerekli olmadığına hükmetmek mümkündür.
Çünkü görünen köy, kılavuz istemez.
Laf olsun, zaman dolsun!
00:0021/01/2014, Salı
G: 11/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Devlet içinde paralel yapı kuran Hizmetçiler, liderlerinden paralel medyadaki kadrolu ve besleme yazarlarına kadar öyle müptezelleştiler ki, gözümüzün içine baka baka yalan söyledikleri gibi, zerre kadar hicap duymadan psikolojik savaş taktiği olarak gördükleri sahtelikleri paylaşmaya, tarihi kendi yalanlarını doğrulatmak üzere kullanmaya yelteniyorlar.
Onlardan birini televizyonda izleme talihsizliğine uğradım geçen gün. Alufte takipçiliğinden, beddudan, kamu görevlilerini satınalma talimatlarından, Tebbet okutmalardan, Masonluk sevdalarından, telefonlardaki ifşa ve hezeyanlardan, malum medyanın saldırı dilini içselleştirmiş olmaktan vb. tek kelime etmeksizin, itibarını kendi elleriyle yer ile yeksan eden efendisini yücelterek onu ruhbanlık katına oturtmak için İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Azam hazretlerinin hayatlarından örnekler veriyordu.
Liderlik kabiliyeti bir yana kalbin zümrüt tepelerinde, bir elinde kırık testi, diğerinde kırık mızrap, ruhsal prizmaların içinden geçerek ürettiği romantik, melankolik metinlerle yazarlığı bile tartışmalı bulunan efendisinin adını İmam-ı Rabbani"nin, İmam-ı Azam"ın isimleriyle eşitleme pervasızlığı da bir yana doğru örnekleri yanlışa tebdil ederek, gerçekleri çarpıtıyordu.
Örneğin İmam-ı Rabbani ve Cihangir Şah ilişkisine göre efendisinin tam da Cihangir Şah"ın yerinde oturduğunu düşünmeksizin, İmam"ın eklektik din oluşturma gayretine karşı cihat ettiğini perdelemek için özel bir çaba gösteriyordu.
Hele biri de vardı ki, sanki efendisi 28 Şubat"ta darbecilerle işbirliği yapmamış, merhum Erbakan"ı küçümseyen sözler söylememiş, davranışlar içinde bulunmamış, tesettür karşıtı fetva vermemiş gibi, pişkin pişkin "28 Şubat soğuğu geçti" derken, şaka yapar gibi efendisini "farkı gören ve farklılığı ortaya koyan" biri olarak niteleyip, onun diyalogçuluğunu yani küresel din gayretini, Kuran hükümlerini Tevrat"la İncille eşitleme niyetlerini saklamak için yırtınıyordu.
Vaziyet böyle olunca devlet içinde paralel yapı kuran Hizmetçiler üzerine ciddi yazı yazmanın, neden oldukları şerleri değerlendirmenin, "itibarınızı bitirdiniz, bari aklınızı, mantığınızı, düşünme kabiliyetinizi kaybetmeyin" diye ikaz etmenin fazla bir yararının da kalmadığına inanmaya başladım.
Çünkü yukarıda çok küçük bir kısmını verdiğim psikolojik savaş ürünü mülahazaları, telkinleri, saplantıları, şartlanmışlıkları, "laf olsun, zaman dolsun" laubalilikleri bir ciddiyeti değil bilakis mizahı hak ediyor artık.
Nasıl etmesin ki? İşte onların saklamaya çalışarak asıl aşikar ettikleri hususlardan birkaç mizahi örnek:
1-Alufte derken, bu iş sandığınız gibi değildir. Efendimiz hem alufteleri hem de bizleri korumak için bir tedbir üretti. Onları takibe aldırdı ki, mahrem durumlar hoyrat kimselerin elime geçmesin, onlar zor durumda kalmasın. Efendimizin bu iyiliğinin niye dile dolandığını bir türlü anlayamadık. Bu konuda onu ve biz yardımcılarını eleştirenler iyiliğin düşmanlarıdır, onlar başkasına hizmet etmenin keyfinden mahrum olanlardır. Onlar "eyyâm-ı nahisât"a maruz kalmaları gerekenlerdir.
2-Efendimiz beddua etmek istemedi. Mülaane, mübahele karşımı bir sitemde bulunmak istedi. Aslında ateşi de pek sevmez, büyük konakları çok beğenir oralara ateş düşmesini hiç istemez. O gün Pensilvanya"da hava biraz soğuktu. Sanırım bundan etkilendi mülaane, mübahele arasından bedduaya göz kırptı. Ne var bunda, insan seçimlerinde ve söyleyişlerinde özgür değil midir?
3-Paralel devlet derken amacımız devlet görevlilerine yardımcı olmaktı. Malum Türkiye"de hukuka ilişkin süreçler yavaş işliyor. Biz kendi seçtiğimiz savcılarla, hakimlerle ve polislerle kimi hususlardaki süreci hızlandırmayı, hukuki kurumların iş yükünü hafifletme jesti yapmak istedik.
Polislerimizin (jestimizin bir ürünü olan) operasyonda amirlerine haber vermemişler diye suçlanmaları da son derece gariptir. Gecenin bir saatinde, zaten yorgun olarak evine dönmüş bir amiri rahatsız etmek adabımuaşerete sığar mı? Bunun aksini söyleyenler bizi nezaketsizliğe davet ediyorlar, bu çok ayıp. Biz devletin temeline dinamit koysak bile nezaketten asla vaz geçmeyiz.
4-Hediyeleşmek inancımızın bir gereğidir. İnsanlar arasındaki tesanüt, uhuvvet, muhabbet giderek zayıfladığı için kimileri hediyeleşmenin önemini unuttular. Efendimiz o gün Ali"ye (Yezid"e olacak değil ya) bir hediye vermeyi düşünmüşler. O birilerini suçlarken ve önemli kişilere hediye verirken Kur"an"a başvurdukları için yanı başımızda yine oradan tefe"ül yaptılar. Bunda ne kötülük var? Efendimizin tefe"ül yapma hakkına müdahale etmek insan haklarına sığar mı?
Bir mizah akışıdır ki, gözlerimizin içine bakılarak, kendilerini akıllı alemi aptal sananlarca işte böyle böyle sürdürülüyor.
Maksat laf olsun, zaman dolsun!
Ama bizim lafımız da vaktimiz de kıymetlidir.
O halde kendi lafımızı ve vaktimizi, işleri goygoyculuktan, istismardan, sahtelikten, iftiradan, gerçeği örtmekten, darbecilik yapmaktan, paralel gayretler içinde savaşmaktan, birilerini ululamaktan ibaret olanlara karşı kıskanmamız bundan böyle elzemdir.
Nur"
00:0024/01/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İyi bir hikayeye nasıl girilir, onda mekan, zaman ve olaylar nasıl kurulur, tipler nasıl sunulursa Mustafa Kutlu"nun "Nur"unda da aynen öyle olmuştur.
"Bir misafir gibi gelip giden" iğde kokuları içindeki Nur ve o kokuyla (onu yayanın ahengiyle; "gecesi gündüzü nur alem nur" olarak) mest olan Sinan"la açılır metin.
Sinan"ın çocukluğu sevgisini belli etmeyen hamal babasının "bir eski Yeni Sabah" gazetesinin üstünde tütün ayıkladığı yıllara denk düşer; annelerin çocuklarını "Ev, okul, mescit" üçgeninde terbiye edebildikleri yıllardır o yıllar.
Bir tahkiyede tekniğin de benimsediği bir işleyiştir: Sade insanın hayatı sadelikte, karmaşık insanların hayatı ise yoğunlukta kurutur.
"Nur" hikayesinin iki önemli tipi olan Nur ile Sinan da böyledir. Nur karmaşıktır çünkü anne sevgisinden mahrum kalmıştır, istikrarsızdır, cevabı olmayan soruların peşinde koşmaktadır, sürekli arayandır, manik biridir. Sinan ise dingin bir hayatı, tevekkülü ve teslimiyeti seçmiş biridir. Dolayısıyla Nur, kendi sınırlarını yıkmayı hedefleyen bir aşkınlık tutkusunu, Sinan ise tevekküldeki olgunlaştırıcı durgunluğu temsil etmektedir.
Nur, Sinan için "Bu çocuk bana ilk görüşte vuruldu. Benim de ona gönlüm kaydı. Doğruya doğru. Ama onu kendi marazi karanlığıma çekemem." diyerek, farkında olduğu sorunu üzerinden kendini (nefsini, tutkularını) öne çıkarırken, Sinan aşkın ("zelzele gibi") işgaline uğramasına rağmen, "Şimdilik acı çekiyorsam da, bir umut taşıyorum. Eğer Nur "olmaz" derse ki, diyebilir. O zaman kristal kırılacak. Un ufak olacak. Beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz" diyerek bilincinde olduğu bir kaderin kazasını ertelemeye çalışır.
Umut, Nur"da patlamak için "sabır-sızlanan" tomurcuk, Sinan"da ise meyveye durumuş çiçek hükmündedir.
İkisi de mimardır. Nur kapitalizmin, Sinan ise geleneksel yaşantının, insani olanın mimari anlayışını izler. Bu nedenle "Nur" hikayesinde o iki mimari anlayış tarım arazilerinin korunması, mahalle kültürünün yaşatılması, apartman hayatının üç neslin hayatını dondurucu yapısına karşılık, gelişmeye, değişmeye ve yenilenmeye her an müsait olan ahşap yapının sürdürülmesi vb. hususlar çevresinde temellendirilir.
Mimari ile ilgili tartışmalarda "ruh ve imanın maddeye geçmesi" şeklindeki metafizik düşüncenin olumlandığı da göz önüne alınırsa metnin esas konusunun "Rabbini bilen kendini bilir" söyleyişi üzerine bina edilen tasavvuf ve dolayısıyla hal ilmi olduğu söylenebilir.
Bu ilme ilişkin özel, deneyimlenmiş bilgiler, daha çok Nur"un sorgularını, arayışlarını içeren diyaloglarla verilirken, genellikle İbn Arabi, Mevlana, Yunus Emre, Mimar Sinan, Şeyh Galib, Mehmet Akif, Nurettin Topçu ve Tanpınar düşüncelerinin içinden geçilir. Asıl yaklaşım ise bir sufinin dilinden aktarılır: "Ebu Süleyman Darani der ki: Sufiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de kitap ve sünnetten iki adil şahit bunu doğrulamazsa ben onları kabul etmem (Nur"un notu: Demek ki tasavvuf Kur"an ve sünnete tabidir)."
Nur"un babası İskender"in hayatı ve felç sonrası onda meydana gelen olumlu değişmeler, Nur"un annesi Dilber"in fettanlığı ve maceraları, zenci Ömer, Sinan"ın ağabeyi Demirci Cemil, kardeşleri futbolcu Çetin ve böbrek hastası Çiçek, Nur"un eşiklerini bir bir yokladığı sufiler vd. hayatın doğal akışı içinde hikayedeki yerlerini kendi halleri, dilleri ve ilgileriyle belirlerlerken, asıl gizlenmesiyle görünür kılınanın varlığına gelip dayanır metin:
İskender felç olunca Sinan duaya çağrılır; Mehmet Akif"in "Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki, Allahım / Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim ahım" dizelerine yaslanarak yaptığı münacaat etkisini anında gösterir. Nur bunu bizzat görür ama üzerinde düşünemez. Aslında Sinan da bilincinde olmadığı bu durumun dile getirilmemesini, unutulmasını rica eder Nur"dan.
Bu olaydan sonra yine arayışlarını sürdürür Nur. "Önce refik, sonra tarik" sözünün hükmünü izlese, karşılaştıkları ilk günden beri yolunun üzerinde (duran değil) oturan Sinan"ı fark edebilecektir aslında. Son menzil olarak Karaman"daki Virane Tekkesi"nde çileye girer. Ama değil mi ki, istikrarsızdır Nur. Oradan önemli bir kararla ayrılır: Böbreğinin birini Sinan"ın kardeşi Çiçek"e verip, "kurtararak" kurtulacaktır.
Kurtulur da sonuçta. Çiçek"e verilmek üzere bir böbreği alındıktan sonra yine ancak Sinan gibi birinin görebileceği şekilde nura dönüşmüş bir ruh olarak göğe yükselir Nur.
Kimler nasıl okurlar bilmiyorum ama ben Sinan için Nur"un ölümünü Mecnun"dan Leyla sevgisinin alınması gibi okudum ve modern zamanın Sinan"ında Mecnun"u gördüm.
Nur ise zaten olmuştu olacağını; ardında "Nur donuna girmiş Hz. Hızır" sanını, "Nur hücresi"ni bırakan bir "Evliya kız"a dönüşmüştü.
Ama bunları iyi anlamak için Kutlu"nun teolojinin değil, metafiziğin içinde durduğunu da iyi fark etmek gerekir.
Sonuç: Kutlu"nun "Nur"u, Cumhuriyet devri edebiyatımızda "tasavvufi-aşk" konusunu "müstakil olarak" ele alan tek eserdir. Siz de bunu gözeterek okursanız, inanıyorum ki ondan bu manada da özel bir nasibiniz olacaktır.
.ve şeytani dil Diyanet"e yönelir
00:0028/01/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şu kadarcığını olsun düşünemiyor mu Hizmetçiler: "Ülkemde ne zaman istikrar, refah, huzur ve kardeşlik imkanları oluşsa, içerdekilerden veya dışarıdakilerden ya da her ikisinden birden bir fitne, bir bela zuhur eder."
Şimdi kendileri başkaları tarafından hazırlanmış karanlığı mekan tutarak mızraklarının uçlarına taktıkları Kur"an sayfalarını çıkarıyorlar ışığa ve gerilerinde ne oluyor tam bilmiyoruz. Karanlıktan gelen seste aydınlık olmaz çünkü; işte öylesine seslere tanık oluyoruz sadece: Beddua beddua yükselen hırıltılar, sipariş yazı talimatları, İsrail bayrağının arkasına saklanmış süflörlerin çemkirmeleri, besleme oldukları daha sentakslarından belli olan akademisyenlerin zırıltıları!
Hizmetçiler düşünemiyorlar ve göremiyorlar mı bunları?
Bence her ikisi de geçerli.
Yoksa bunca pervasızca, bunca şımarıklık tutkusuyla karanlıktan kurşun sıkar, dini de istismara ederek ülkemin sağladığı yükselişi, milletimin son on iki yılda topladığı enerjiyi yer ile yeksan etmeye kalkışırlar mıydı?
İnsan bir kere haddi aşmaya görsün; hadsizliği ona sevimli gelir; tahrip etme fiili (cehennem ateşinin mülhitlere zevk vereceği gibi) ona zevk verir. Hoca iken çömeze, muteber iken saman çuvalına, çelebi iken Batı medyasının pilli megafonuna, İsrail gazetelerinde muhabbet tellalına dönüşür de haberi bile olmaz.
Bu yazıya başlamadan önce darbe operasyonunun yayın merkezi haline gelen gazetelerine -ahlakı hatırlayacaklarına dair bir umudum kalmamasına rağmen- yine de bir bakayım dedim, baktım.
Oradaki yazarların çoğunluğunu yine hadsizliğin, sahtekarlığın, ukalalığın, şımarıklığın, terbiyesizliğin, seviyesizliğin sarhoşluğunda yüzüyor olarak gördüm.
Bu öyle bir yüzüş ki, şimdi de Diyanet"i dolamışlar pelteleşmiş dillerine.
Örneğin diyor ki biri: "...Diyanet İşleri Başkanlığı tarih boyunca birleştirici, bütünleştirici bir fonksiyon için çırpınıyor kanaatine sebep olmuşken son dönemde parti uzantısı gibi duruyor. İktidar sahiplerinin ayrıştırıcı, fitne sokucu, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı söylemi Diyanet toplantılarına da sirayet etmeye başladı. Memleket "paralel devlet" palavralarıyla "parti devleti" olmaya doğru sürüklenirken bazı kurumlar ve kişilerin iki adım ötede, sakin ve sağduyulu kalması gerekiyor. Diyanet de öyle bir kurum. "Parti Diyaneti" olamayacağına göre nefret söylemi suçunun yanında yer almamak gerekir. Partiler gelir gider, Diyanet gibi kurumlar herkesi (Aleviler dahil) kucaklayacak bir atmosfer için çaba sarf etmeli."
Burada başta Sayın Başbakan"a "şeytanlaştırıcı söylem" yakıştırması yapacak kadar seviyesizleşmek de dahil bir taşla en az beş kuş vurma şeytanlığının yanı sıra asıl oklar Diyanet"e yöneltiliyor.
Neden?
Nedeni çok basit! Çünkü Diyanet "Müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirleri aleyhine beddua etmelerinin İslam ahlakı ile bağdaşmadığı"nı söylemekle kalmadı bunu "Peygamberimiz (sadece), azılı İslâm düşmanlarından Ebû Cehil, Ümeyye ibn Halef ve benzerlerinin de içinde bulunduğu yedi kişiye beddua etmiş, bu kişilerin hepsi de Bedir Savaşı"nda öldürülmüş, böylece Hz. Peygamber"in bedduası yerini bulmuştur" teyidiyle kamuoyuyla da paylaştı.
İkinci olarak Başbakan Diyaneti"in bir toplantısında sahte veliliğe, yabancı peygamberliğe vurgu yaptı.
İşte Diyanet şimdi bu yüzden hedefte.
Özel emekli vaiz, özel tevil, özel din, çakma velilik anlayışıyla İslam"ı kendi tekellerinde görenlerden başka kim "bu nedenle" Diyanet"i hedef haline getirebilir ki?
Adam şunu diyemiyor: "Vaiz eskisi bir hata yaptı, insanız hepimiz hata yapabiliriz; Diyanet bir yaşlının tekil hatası için resmi açıklama yapmamalıydı."
Bunu herkes anlar ve makul bile görebilir. Ama bu söylenmiyor, "Vaiz eskisi hata yaptı" kaydı yok; o yaşlı bir küresel din ruhbanı edasıyla, çakma veli pozlarıyla her şeyi söyleyecek ama ne Müslümanlar ne de Diyanet "bunun doğrusu nedir?" diye merak etmeyecek, açıklama yapmayacak! Sen ise başkasına yamamaya kalkıştığın ama eline yüzüne bulaştırdığın "ayrıştırıcı, fitne sokucu, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı söylemi"nle haşhaşi naraları atacaksın!
"Şu kadarcığını olsun düşünemiyor mu Hizmetçiler" diyerek girmiştim yazıma. Gerçekten düşünebilecekleri şeyler ve dilemeleri gereken özürler olabileceğine inananlar sadece akıl ve şuur sahipleridir; azgınlaşan ve giderek daha da şeytanileşen dillerinden görülen odur ki, onların buna hiç mi niyetleri yok. Çünkü belirttiğim bağlamda bir sarhoşluk içinde yüzüyorlar artık ve kökleri kurutulmadan bundan vaz geçeğe de benzemiyorlar ne yazık ki.
NOT: İbn Arabi, ancak dönüşte onlara anlatacak yeni şeyleri biriktirmek için dostlardan ayrı kalınabileceğini söylüyordu. Ben de şeyhimin bu sözünü dikkate alarak iki haftalık bir seyahate çıkıyorum. İnşallah 14 Şubat"ta bu sütunda buluşmak dileğiyle.
Hz. Sümeyye"nin serçeleri
00:0011/02/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bismillahivahdehu.
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere"deki sayılı günlerim çabuk bitti, geldim.
Baki olan Allah"tır; Allah"tan başka her şeyin bir mühleti vardır; yaratılmış olmak bir mühlete tabi olmaktır.
Allah el-Vahid ve el-Ahad"tır. Tevhid ise O"nu "bir"leyene ait bir fiil nispetidir. Bu nispet, kendini bilende Allah"ın bir olduğu bilgisini gerçekleştirir." Bu bilgi sayesinde Beytullah"ın biricikliğinde O"nun güzel isimlerini O"nun Zat"ını göstermeleri bakımından zikrettim, kendilerini göstermeleri bakımından değil.
Bana şah damarımdan daha yakın ve perçemimden tutmuş olan Allah ile aramda bir mesafe olmadığına ve Allah"ın varlığında yalnız kalmam mümkün olmadığına göre kat etmemin nasip edildiği mesafenin kendilerini taklitle yükümlü bulunduğum peygamberlerle, "şeâirillâh /Allah"ın nişaneleri" arasında olduğunu bildim.
Türümün Hz. Adem ile başlayan tavafına katılırken kalbimi, onun Allah ile ahdinin nişanı olan Hecer"ü-l Esved"e yönelterek kendi zamanımdan "Bela ya Rabbi" dediğim zamana kadar olan zamanı, akreple yelkovanın ters dönüşünde tükettim. Kalbimin ahdinin nişanıyla buluşmasına dair benim üzerimdeki hakkını ödemeye gayret ettim.
İnsanlığın babası, meleklerin tavaftaki "Sübhanallah, elhamdülillah, lailaheilallah" zikrine "lahavlevelakuvveteillabillah" zikrini eklemişler. Ben de ona şeriatım gereğince "Ve Muhammedün resulullah" zikrini ekledim.
İslam milletine mahsus, atam Hz. İbrahim"den bugüne ulaşan zihnimdeki hatıra tablolarını yeniden telvin etmeye çalıştım.
Beytullah"ın perdesinde siyahta gizli bulunan nurun ezeli ve edebi bir vaad olarak beyaza sunduğu sonsuzluğu idrak etmeye zorladım aklımı. Sadelikteki asaleti, asaletin hakikate yaraşmasını, o yaraşmadaki semavi özü düşünmeyi ve onun idrakini talep ettim.
İbrahim milletinin annesi olan suya kandım; onu bardaklarla bedenime, dünya gözyaşımla içime akıttım.
Mekke"yi kuran su"yu, Kudüs"ü kuran demir"e vererek "İslam çeliğini" şekillendiren Peygamberlerin Efendisi"ne diz kırarak, baş eğerek, kelimeleri tüketerek, kendisini ziyarete geldiğimi söyleme cüretinde bulundum; ondan şefaat dilendim.
Kudüs"ün banisi olan Kral (Hz. Süleyman) ile Mekke"nin banisi olan zenci köle (Hz. Hacer) arasında durarak İslam ümmetine güç, bizlere ise kendisine köle olma şuuru vermesini niyaz ettim Rabbimden.
Beytullah"ın güvercinlerine bakarak yeni bir sekinet yüklenmeyi diledim.
Hz. Sümeyye"nin serçeleriyle birlikte pıt pıt dolandım mübarek bedenleri örten toprak kümelerin çevrelerinde.
Mescid-i Haram"a yaklaşık üç yüz metrelik mesafede canlı bir trafiğin yaşandığı iki yolun üçgeninde yer alıyor Hz. Sümeyye"nin kabri.
Kabir diyorsam, bizim bildiğimiz manada bir kabir değil; düz yüzeydeki birkaç kabartıdan biri.
Hz. Sümeyye"nin farkı kocası Hz. Yasir"le birlikte İslam"ın ilk şehidi olması.
Onlar, ilk esası "Alah birdir, Muhammed onun kulu ve resulüdür" olan bir inanış üzere şehit edildiler.
Demem o ki, belki de nazil olan ayet sayısı birkaç yüzü geçmiyordu onlar şehit edildiklerinde; Din henüz tamamlanmamıştı.
Demem o ki, "Semiğna ve atağna / İşittik ve itaat ettik" diyerek şehadete yürümüşlerdi onlar.
Hz. Sümeyye"nin serçelerindeki özgürlüğe bakarak, efendileri bildikleri mütekebbirlere şirin görünebilmek için cihadı ve şehadeti kirlenmiş bilgileriyle yoksayanların tutsaklıklarından ve akibetlerinden korku duydum; onlardan, kirli bilgilerinden ve gevezeliklerinden Allah"a sığındım.
Ümmet içinde bozgunculuk yapanlara, küfre hizmet için kendi yöneticilerini düşmanlıklarının hedefi haline getirenlere, din adına bina ettiklerini söyledikleri dünyalık kurumları put edinenlere karşı ilendim.
Onlardan ve şerlerinden sakındırılmayı; söz ve eylemde onlarla eşitlenmekten uzak olmayı niyaz ettim.
Bedduacıdan tiksindim, sahte gözyaşlarından insanlık onuru adına utandım; mübarek isimleri, olayları, şiirleri dillerine dolayarak kendi putlarının bekası için imdat isteyen iki ayaklı şeytan haşhaşilerden ikrah ettim.
Düşünmek ve düşünmeyi düşünmek adına kendisine çok şeyi borçlu olduğum Sezai Karakoç"u sıkça ve minnetle hatırladım; dua niyetine mırıldandım onun "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" adlı şiirini.
"Bize yazarlığımızı değil kulluğumuzu soracaklar ötede" diyen Mustafa Kutlu"nun güzel tembihlerini hatırladım; ondan ve selam emanetini yüklendiğim herkesten selam ilettim Beytullah"a, Makam-ı İbrahim"e, varlıklarıyla Hicr-i İsmail"i süsleyenlere, Yeşil Kubbe"nin altından dünyayı şereflendirmeyi sürdürenlere, Uhud"tan âlemi aydınlatanlara, hurma bahçelerine.
Geldim ve yine kelepçelendim özlemin eşiğine.
Rüya-tabir-sanat
00:0014/02/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"İyi kitap okumak istiyorum, tavsiyede bulunur musunuz?" diyen bir gence, ikisi de Büyüyenay Yayınları"nca kitaplaştırılan Filibeli Ahmed Hilmi"den "A"mâk-ı Hayâl" ile Yurdagül Mehmedoğlu"ndan "Sen de Rivayet Etsen" adlı "rüya roman"larını okumasını önermiştim.
Tekrar karşılaştığımızda okuyup okumadığını sordum. Okumuş okumasına ama ikisini de anlamamış. "Bir gariplik var" diye belirtti; rüyanın her iki kitapta da merkeze alınmasını kendi gerçeklik bilgisiyle bağdaştıramamış.
Doğrusu zikrettiğim iki kitap da "iyi okurlar için, iyi kitaplar." Ortalama bir okurun velev ki Müslüman da olsa kolay okuyabileceği, hazmedebileceği kitaplar değil. Her ikisini de doğru okuyabilmek, anlayabilmek için tasavvufu ve ancak onun bahçesinde boy verebilen İslam sanatını bilmek gerekiyor. Dolayısıyla burada farklı bir kültürle yüz yüzeyiz; "iyi ama biz Müslümanız, kültürümüzü biliriz" dediğimiz yerde bile kültürsüzlük kültürüyle kuşatılmış olduğumuzun farkında değiliz.
Bu bağlamda, asıl kültürümüzün açığa çıkması için Hüsn ü Aşk vb. kimi meşhur mesnevilerin, divanların yayınlanmasını da başka zorluklara gebe bir çaba olarak görüyorum, çünkü "hal olarak" onların dünyasından çok çok uzakta olmamızın yanı sıra, dil (terminoloji) olarak da onların çok uzağındayız; daha net bir söyleyişle mevcut zihniyetimizin sıkleti o zihniyeti içerecek bir yeterliliğe sahip değil.
Mazmunları unuttuk, dilsel simgeleri bilmiyoruz, "Istılahat-ı Edebiyye"den haberimiz yok. Şairin ay ve yıldızdan söz ettiği yerde aslında Hz. Peygamber"den ve Çehar-yâr-i Güzin"den söz ettiğini bile bilmeyince söz konusu metinler okuyana zevk vermiyor. Çünkü risalet, sıdk, ilim, sezgi ve edep kelimelerinin "ay ve dört yıldız"da gömülü olduğunu ıskalamakla onların çağrışımlarını da ıskalamış oluyor ve dolayısıyla mananın kendini geriye çekmesiyle metinlerdeki kuru lafza yani kabuğa tosluyoruz.
Rüya dedim örneğin. Öyle sanıyorum ki kendisine kitap tavsiye ettiğim kişi öncelikle "rüya terbiyesi" eksik olduğundan zikrettiğim o kitapları okudu ama anlayamadı.
Ne demek "rüya terbiyesi?"
Sürrealist bir sanatçıyla Müslüman sanatçı arasındaki fark demektir öncelikle. İlki onu sanatsal yaratımında orijinal bir araç olarak görür, ikincisi ise zahir ile batını birleştiren bir berzah olarak benimser.
Hz. Peygamber "Sâdık rüyâ, nübüvvetin 46"da biridir" buyurmuştur. Buna her Müslüman iman eder ama peygamber-rüya kelimelerinin yan yana gelmesi nedeniyle onu dondurur. Oysa ki, Hz. Peygamber, sabahları ashabına "Aranızda rüya gören var mı?" diye sorduğu gibi, risalet ve nebilik kesildikten sonra mübeşşirat"ın (müjdeli rüyaların) devam edeceğini buyurmuş, rüya türlerini, onlarla ilgili neler yapılacağını bizzat öğretmiştir. Çünkü "Bir insan rüya gördüğünde, gördüğünün gerektirdiği duruma göre rüyada iyilikten ve kötülükten bir payı vardır." (İbn Arabi)
Üstelik dondurulmaya meyledilen şey İslam sanatlarını doğuran şeydir ve ayrıca şu Hadis"e de isnat eder: "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!"
Bu Hadis, Hz. İbrahim"in "rüyayı tabir etme" zorunluluğuyla birleşince bir rüyadan ibaret olan dünya hayatı, yaşadığımız gerçekler bir tabir ihtiyacına bağlanır ve İslam sanatları dediğimiz sanatlar da son tahlilde bu "tabir etme" eyleminden doğar.
Rüya bir şeyi vasıtasıyla bildiğimiz bir araç değildir, bilakis haberde / bilgide bizi araca dönüştüren şeydir. Diğer bir söyleyişle rüya bizi bilgilendiren bir şey olmaktan önce bizi bir bilginin vasıtası kılan şeydir. Çünkü bilgi geneldir, rüya bizim özelimizi genele çevirir. Tıpkı atamız Hz. İbrahim"in kurban rüyasının onun milletine emir olarak dönmesindeki gibi.
Biz rüyaya çık(a)mayız, rüya (haber / bilgi) isterse bize iner. Bize inende hükmümüz yoktur ancak bize inenin ne olduğunu anlamak ve onu bilgi olarak bir şeye delil kılmakta bir hükmümüz vardır. Öte yandan hayalin zaptettiği şeylerin sureti olması bakımından rüya, gerçekle (rüya içinde rüya olan hayatla) da yer yer örtüşmesi bakımından zahir ile batını kendinde toplayan bir berzahtır.
"A"mâk"ı Hayâl" ile "Sen de Rivayet Etsen"i bu rüya terbiyesinin içinden okuduğumuzda ancak o metinler kendilerini bize açabilirler çünkü onlar rüyayı bilenen bir bilgi olarak değil, bilgininin (aracısına, niteliğine ve iniş) tarzına bağlı olarak merkeze almışlardır.
Mustafa Kutlu"nun Nur"uyla ilgili yazdığım yazı üzerine şair Fatma Şengil Süzer, sosyal medyadan "rüyaya değinmemişsiniz" diye uyardı. Haklıydı çünkü tasavvufi aşkın konu edildiği yerde rüyanın konu edilmemesi eksiklikti. Ama ben de haklıydım çünkü bitişik olan şeyden birini ayrıca öne çıkarmakta bir tür düşünsel haşive uğrama tehlikesi görmüştüm.
"Rüya terbiyesi" diyorsam kastettiğim, yukarıda zikrettiklerimle birlikte bu iki hassasiyettir.
Değilse rüya romanı, mesnevi vb. okumak, anlamak için kimse kendini yormasın.
Hele hele STV dizlerinde ayyuka çıkan müptezelliği kimse rüya sanmasın.
Her hazinenin sandığı kendi anahtarıyla açılır
Demokrasicilik
00:0018/02/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hilmi Yavuz''un örgüt gazetesinde yer alan son yazısını ''eski yazısı mı acaba?'' kuşkuları içinde okudum.
Şundan ki ''Asr-ı Saadet ve Demokrasi'' başlıklı yazısında Yavuz, bu tip tartışmaların yoğun olarak yapıldığı ''70''li yıllardaki düşüncelerin bile çok çok gerisinde kalmış; ''Demir''e göre... kabul edilemeyebilmelerini...'' vb. muğlak kelimelerle hem bilmediği sularda yüzmüş hem de Montgomery Watt, Şerif Mardin üzerinden açıkça Oryantalistlik yapmış.
Problem Yavuz''un yazısının başlığından başlıyor. Böylesi bir başlık başkalarının da ''Asr-ı Saadet ve Komünizm'', ''Asr-ı Saadet ve Monarşi'', ''Asr-ı Saadet ve Teokrasi'', ''Asr-ı Saadet ve Oligarşi'', ''Asr-ı Saadet ve Teknokrasi'' vb. başlıklarıyla konuyu sulandırmalarına ruhsat oluşturuyor.
Ayrıca bu başlıkla, va''z edeni tarafından ''tamamlanma iddiası''yla aleme hakim kılınan İslam''ın, şimdi bilinen ve gelecekte icat edilecek olan yönetim biçimlerini şu ya da bu yanlarıyla içkin bulunduğunu ancak her birini bir ''parça'' hükmünde gören ''İslami yönetim şeklinin'' hem onların tamamından fazla bir şey olduğunu, hem de İlahi bir din olarak yönetim bilgi ve anlayışıyla sınırlanamayacağını ıskalamış oluyor ve dolayısıyla ''güya'' farklı bir değer yüklemeye çalıştığı İslam''ı onlara indirgeme yanlışına düşüyor.
Yavuz''un yazısındaki ikinci problem ''Dostumuz/arkadaşınız ne sapmış ne de asılsız şeylere inanmıştır. O, kendiliğinden bir şey söylemez; söylediği, ancak kendisine gönderilen vahiydir, bunu da çok güçlü (Cebrail) O''na öğretmiştir.'' (Necm, 53:2-5) mealindeki Ayetlerde yer alan hükmün Hz. Peygamber bir şey söylemediğinde de onun ''söylememe hükmü'' olarak geçerli olduğunu bilmemesidir.
Hz. Peygamber bir şey demediği yerde de ''düşünmez misiniz, görmez misiniz, ibret / öğüt almaz mısınız'' vb. ifadelerini içeren Ayetlerin hükümlerine de uygun olarak insanları ''akıllarını kullanmaya'' yöneltmiştir; İslam alimleri bu yöneltmeyi ''akli yasa'' tanımı altında toplarlar ve Hz. Peygamberin dememesini Hakk''a, dememesindeki hikmetin akledilerek, görülerek, düşünülerek hayatı kolaylaştırmak üzere yorumlanmasını halka (ve dolayısıyla ondaki değişmenin sürekliliğine) bağlarlar. İş bu nedenle, ''Cevâmiu''l Kelim'' olan Hz. Peygamber''e bilgisizlik izafe edilemez.
Yavuz''un yazısındaki üçüncü problem ise 17 Aralık''ta darbe yapmaya kalkışanların dindar görünümlü insanlar oldukları, bunların daha önce de ''Sandık her şey değildir'' görüşünü dile getiren Taksim Devrim Komitası içinde yer aldıkları bilgisi çok sıcakken ve ayrıca demokrasiyle gelip askeri bir darbeyle düşürülen Mursi yargılanıyorken bu yazıyı yazmış olmasıdır.
Artık herkes çok iyi bilmektedir ki, demokrasiyi kendisi için mutluluk olarak gören Batı, onu ancak kumandası kendi elinde bir oyuncak olarak Müslüman dünyaya kullandırma niyetindedir ve dolayısıyla ''Asr-ı Saadet''te de Demokrasi vardı'' ve ''Halkın birliğini sağlamak için Demokrasiden vaz geçilmeli'' kabilinden çelişkili mülahazaların şartlara ve ihtiyaçlara göre servis edilmesi de dünden bugüne söz konusu niyetle (Demokrasicilik''le) doğrudan alakalıdır.
Diğer bir ifadeyle Batı için Müslüman dünyada Demokrasi''nin olup olmaması değil, çıkarlarının zarar görmemesi esastır. Demokrasi bu manada planlandığı şekilde vadesi uzatılan, kısaltılan, alanı genişletilen, daraltılan araç olmaktan öte bir şey ifade etmediği için, bunu iki yüz yıldır burunlarının defalarca yere sürtülmesinden öğrenebilmiş olan Müslümanlar nezdinde de ''millete faydası'' esasına göre ancak ihtiyatlı bir değer yüklenebilmektedir. Dolayısıyla, bugünkü gelinen noktada Demokrasi, ''kendimiz daha iyisini üretinceye kadar, iyisi budur'' kabulüyle ''kerhen'' sahip çıkılan bir yönetim şeklinden ibarettir.
Yavuz''un, yukarıda belirttiğim bağlamda bir indirgeme ve içeriksizlik problemiyle yetersiz kaynaklar üzerinden Demokrasi''yi Asr-ı Saadet''e bitiştirmesi şık olmadığı gibi, ''...seçimlerde %65 ile bile gelseler, dosyalarla götürmek zorundayız. 44 yılda ördüğümüz hırkayı ''buyurun siz giyin'' diyecek değiliz. Komünist, faşist, Alevi ve CHP''li fark etmez, herkesle ittifak edin'' sözlerinin adresi olarak görünen Fethullah Bey''den, partisini iktidara taşıması şimdilik muhal olan Ana Muhalefet Partisi liderine kadar birçok ikiyüzlü demokratı göz ardı ederek böyle bir yazıyı yazmış olması da ayrıca bir talihsizliktir.
Örgüt gazetesindeki yazarlardan biri de son yazısında Fethullah Bey''in ''Fakirlik ne büyük nimet değil mi? Hiç kimseye diyet ödemek zorunda kalmıyor insan'' dediğinden dem vuruyordu. Tam bu cümleyi okurken Hizmet Örgütü''nün bankasını, medyasını, okullarını, dershanelerini, yayınevlerini, vakıflarını, derneklerini, hırkalarını(!) hatırlayıp gülme krizine tutularak, elimdeki bir bardak suyu modemin üzerine döküverdim.
Olması mümkün olmayan şeyleri oldurmaya, bitişmeyen şeyleri zorla yapıştırmaya kalkışmak en seçkin hakikati bile bir komediye çevirebilir. O nedenle dini ve ahlaki konuları yazarken aşırı dikkat göstermekte fayda vardır.
Bunları Yavuz''la ''polemik olsun'' diye yazmadım, bizim Salih Tuna onu sevdiği için onun sevgisine hürmeten bir hatırlatma niyetiyle yazdım; bu nedenle de sözü uzatmayacağım.
Sevenlerinin ve bildiklerinin kıymetini gözeterek, sevmeyenlerine kendi aleyhinde çok malzeme vermekten, bilmediği sularda yüzmekten vaz geçmeyi de Hilmi Yavuz düşünsün artık.
Sîret sûrete dahildir
00:0021/02/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Sîret"i "Bir kimsenin ahlakı, seciyesi, karakteri, dışa akseden davranışı. Karşıtı: SÛRET" şeklinde tanımlayan Misalli Sözlük, "sûret"i de şöyle açıklamış: "Gözün ilk bakışta gördüğü şey, dış görünüş, şekil, biçim."
Misalli sözlük bir güzellik daha yapıp "Sîreti sûretine uymamak" deyimini de açıklamış: "İç yüzü dış görünüşüne uymamak, göründüğü gibi olmamak."
Buradaki, sîret"in "karşıtı: SÛRET" kaydının doğru olmadığını istidraden ifade ederek her iki kelimenin de semavi dinlerdeki kültürel karşılığının, yapılmış ve halen yapılabilecek potansiyel tanımların fevkinde bir tanıma sahip olduğunu öncelikle söylemeliyim.
Çünkü, "Hüviyet, fiil bakımından eşyanın en güçlüsüdür" (İbn Arabi) ki, sîret ve sûret"ten başka hüviyeti belirleyen bir şey de yoktur.
Bu nedenle, sîretin ve sûretin toplamına verdiğimiz isim "hikâye"dir ve sadece yaratılmış olanların (insanın ve varlıkları onun varlığına değenlerin) hikâyesi vardır.
Bu yanıyla alem ve Hz. Adem"le birlikte var olan sîret ve sûrete ait ilk bilgi bir ümmetten diğer ümmetlere naklolunurken, "ilk bilgi" hiç değişmez, değişiklik ümmetlerin onunla kurduğu ilgide gerçekleşir.
Hemen aklıma geliveren bir örnekle, Hz. İsa"nın tebliği kendi kulluğunu beyanıyla (bkz: Meryem Suresi, 19:22-33), Hz. Peygamber"in tebliği ise (kendisine ve dolayısıyla ümmetine) okuma emriyle başlar.
Bu farkın önemini şöyle verebilirim: "Din, tevhit ile dindarlığı ve kulluğu yerine getirmektir." (İbn Arabi). Bu yerine getiriş inanmayı ve ameli zorunlu kılar. İnanmak (yaratılış, varlık bilgisi olarak) bir sîrete tabi olmaktır. Amel etmek ise "emri ve itaati" tabi olunan İlahi buyruğa göre sûretlendirmeyi süreklileştirmektir. Bu cümleden olarak sîret (ki verdiğimiz nedene göre ona şeriat da diyebiliriz) "özel", sûret ise geneldir.
Çünkü düşünmemiz, ifade etmemiz, eylem emrini anlamamız ve onu uygulamamız ancak sûretle mümkündür. Sûretin bu kapsayıcılığına göre sîret (şeriatların farklılığı açısından) "sûrette özel seçimi" gerektirmesiyle yine sûrete göre özelleşir.
Bunu da yine İsevi şeriat üzerinden vereceğim şu örnekle açıklayabilirim:
İseviler Hz. İsa"yı sûretlendirmede bir sakınca görmediler çünkü Hz. İsa zaten "Ruhullah"tı ve müminleri onu sûretlendirmede (hatta bedenlendirmede) özel bir ruhsata sahiptiler. Bu nedenle "ikona", bir "idol (put) etkisi yaratmaksızın, inanmanın bir aracı olarak Hristiyanlık"ta var olabildi.
Muhammedi şeriatta ise (yine İbn Arabi"nin kelimeleriyle) her şey tasavvura sokulabildiği ve akli tasavvurun sonsuzluğuyla ortaya çıkan özgürlüğün fiili sûretlendirmeyle sınırlanıyor olması nedeniyle sûretlendirmeye son verildi.
İslam sanatları açısından da "kurucu düşünce" olma özelliği taşıyan bu tutum, Mongoloit ırkların (Türkler vd.) İslam"la tanışmaları esnasında mevcut kültürel kabuller nedeniyle oluşan heterodoks yapı içinde dönüşerek ancak İslamlaşabildi ve ancak ondan sonra İslam sanatı soyut ve sonsuzluk ilişkisi içinde mekanlara mührünü vurabildi.
"Her isim bir sûrettir" gerçeğinden hareketle (özelde Hz. Peygamberin hayatına mahsus bir terim olan sîret"i genel manada kullanarak) baktığımızda gerek tecdit devirlerinde, gerekse normal zamanlarda İslam ümmetine (Hz. Peygamberlerin varisleri olarak) hizmet etmiş olan velilerin de sîret ve sûretlerinin ayrıştırılmaksızın kendilerinden sonrakileri aydınlattığına hükmedişimiz sîret-sûret ikilisindeki sırlardan biridir.
Onların sûretleri, ahirete göçmelerinden (ve bizim de görme / görüş kabiliyetimizin bu dünya ile sınırlı olmasından dolayı) artık yoktur ancak (hayat ve düşüncelerinden oluşan) sîretleri üzerinden bir sûret tasavvur ederek, onları kendi zamanımızda bilgi esaslı olarak yaşatırız ve böylece sûret-sîret ilişkisi hem sanatımızda hem de düşünce hayatımızda şekle indirgenerek sınırlandırılmaksızın, tasavvur özgürlüğü içinde süreklilik kazanır.
İslam nezdinde, bu sîret ve sûret idrakini merkeze alarak günlük hayatta zevk verici, öğretici, terbiye edici nitelikleriyle son tahlilde Allah"ı hatırlatmayan bir sanatın değeri olmadığı gibi, aynı bağlamda sîreti sûretinin tasavvurunda (denkleşmeme nedeniyle) problem oluşturan bir velinin (ki bunu arif, alim, imam, komutan, lider vb. olarak genişletebiliriz) aydınlatıcılığının da bir kıymeti olmaz.
Çünkü Hz. Peygamber"e "veli kimdir?" diye sorulduğunda "Kendisine baktığınızda Allah"ı hatırlatan kimsedir" buyurdukları için sanatla kemâlâtın hükmü birleşmiştir.
O halde sîret-sûret ilişkisinde dini tutumu bilmeyenlerin İslam sanatından ve doğru sûretlendirilmeyi hak ederek bugüne ve geleceğe taşınacak olan velilerden söz etmeleri çok sakıncalı olacaktır.
Hele o velinin "bir örgüt lideri olarak" sîreti insanların belleğine "beddua yüklenen bir harddisk sûreti" olarak kazınmışsa!
Kahramanmaraş"ta gündem: İnsan
00:0025/02/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şair Mustafa Köneçoğlu aradı.
Şair Ömer Erinç"le birlikte Erdem Düşünce ve Kültür Derneği, Kahramanmaraş Gençlik Merkezi"nin konuğu olarak Kahramanmaraş"a bir sohbet için davet ettiklerini söyledi.
Emir iki dost şairden gelince soru sorulmaz, sadece tabi olunur. Ben de öyle yaptım ve söz konusu maksatla bu hafta sonu Kahramanmaraş"ta bulundum.
Kahramanmaraş"ın düşünce ve kültür hayatımızdaki yeri hakkında ayrıca bir bahis açmaya gerek var mı? Hem bahis açsam bile bu kö- şeye sığar mı her biri bir bayrak hükmünde olan Kahramanmaraş"ın insan ve İslam sevdalalıları? O halde şöyle özetle- yerek geçeyim bu hususu: Bugün "bizi biz yapan" değerlerin büyük bir kısmı Kahramanmaraş"ta yetişmiş, kandillerini orada yakıp Anadolu"nun dört bir bucağına oradan dağılmışlardır.
Bu nedenle Kahramanmaraş"a gitmek Necip Fazıl"ın, Sezai Karakaoç"un, Rasim Özdenören"in, merhum Erdem Beyazıt"ın, Cahit Zarifoğlu"nun, Alaeddin Özdenören"in gençlik çağına, dava heyecanına gitmektir biraz da. Ben de bu kaynaktan kendi nasibince su içmişlerden biri olarak gittim her zaman Kahramanmaraş"a.
Yine dipdiri buldum Kahramanmaraş"ı. Yine insan ve İslam sevdasıyla gecesini gündüzüne katarak, yine mümkün olan her imkanı seferber ederek hizmet eden insanların şehriydi. Onların adlarını yazsam bu köşeye sığmaz, adları sığsa yüreklerindeki aşk sığmaz.
Saçaklızade Vakfı"nı ziyaret ettik örneğin.
Ali Demirdöğen Hoca"nın yönetiminde yoksullara hizmet veren bir vakıf.
Yıllardır üç bin kişiye erzak ve yemek hizmeti verirken bugün Esed"in zulümden kaçıp gelen Suriyelilerden iki bin kişiye daha hizmet vermeye başlamışlar. Isınma ve barınma problemlerini halletmeye çalışmışlar ilkin, şimdi de düzenli olarak sıcak yemek hizmeti veriyorlar.
Açıkçası Kahramanmaraş"ta hangi ışıldayan yüze baksanız, hangi vakfa, kuruma uğrasanız onlarda insan merkezli bir niyete, gayrete, hizmete tanık oluyorsunuz.
Sohbetimizi Şair Mustafa Köneçoğlu"nun müdürlüğünü yaptığı Beyza Özel İlköğretim Kurumları"nın konferans salonunda gerçekleştirdik.
Eğitimci olmadığım ve eğitim gören çocuğum da kalmadığı için söz konusu kurumlara doğrusu biraz uzağım. Ama eğitimle ilgili sorumluluklarımızın ne denli ertelenemez, tembelliğe kurban edilemez bir sorumluluk olduğunu bilirim ve orada bunu bir kez daha idrak ettim.
Daha düne kadar eğitim amacıyla çocuklarımızı teslim ettiğimiz kimi yapıların ihanet şebeklerine ait olduklarının anlaşılmasıyla birlikte Beyza ve benzeri eğitim kurumlarının yükü de kendiliğinden kat be kat artmış durumda. Gerek tesisi, gerek öğretim kadrosu, gerekse yurt vb. barınma imkanlarının ivedilikle artırılması gerekiyor. İlgili kardeşlerimizin işleri zor vesselam, Rabbim yar ve yardımcıları olsun.
Beyza"nın konferans salonunda, adeta bir aile toplantısının sağlayabileceği sıcaklık ve samimiyet ortamında "Sanat Bizim Neyimize" başlığı altında zihniyet-sanat ilişkisi üzerine kimi önemli saydığım husususları paylaştım, ilgileri son son derece yüksek olan kardeşle- rimle.
Bizim büyüklerimizden aldığımız ilk terbiye bizim halk olduğumuza dair, toplamın içinde bulunduğumuza, ümmette bir fert olduğumuza dair terbiyedir. O nedenle biz halka tepeden bakamayız, biz onları eğrilikte sayıp, kendimizi doğrultucu saymayız; varsa farkettiğimiz bir eğrilik kendimizi sorumluluk tahtında ona dahil eder ve onu müdrik olarak bize bahşedilen kelimelerle hem kendimiz hem de başkaları için açığa çıkarırız. Bu yüzden bizler "Fe eyne tezhebûn" diye söze başlamayız; kendi parmağımızı kutsanmış sayıp bunu söyleyerek onlara doğru sallayamayız. Bu kuşatıcı ilahi hitabın nasıl bir zorunluluk ve ruhi, akli temizlik şartlarını gerektirdiğini biliriz.
Bu nedenle "zihniyet - sanat" derken de hamdolsun muhataplarıma bir şeyi dikte etmekten kaçındım ve konuşmamı izleyen sohbet ortamı da beni müsafir bir fert olarak kardeşlerimle birlikte kuşattı ve hep birlikte insanlığın, ümmetin meselelerini dilimizin döndüğünce birlikte konuştuk.
Hizmet Örgütü"nün dört binayı, üç kurumu put edinmeleri yüzünden millete reva gördükleri şer ve nifak halleri üzerine de konuştuk elbette. Hizmetçilerin oluşturdukları çirkefi fark ettiğimizi ve buna karşı Müslümanca tutumun ne olacağını da karşılıklı olarak teyiden dile getirdik.
Bizler Allah"ın kullarıyız; ne sahte Mehdilere hizmetçilik ederiz ne de devlete kul oluruz. Bizim zamanımız, mekanımız ve hayatımız İslam"dan ibarettir.
İşte Kahramanmaraş bunları kardeşler olarak konuşmamıza, yeniden idrak etmemize vesile oldu.
Buna sebep olanlara, orada kutlu selamlarını aldığım ve kendilerini kutlu selamla selamlama imkanına eriştiğim herkese teşekkür ediyorum.
Çelebi ile sistemin bağırsakları
00:0028/02/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaşanan olaylardan biraz uzaklaşmak suretiyle, kendime soruyorum: "Şimdi olması imkansız olan şeyler başta olabilseydi ortaya nasıl bir tablo çıkardı?"
Örneğin Çelebi, Müslümanların parasıyla kurduğu yapıların kulu olmak yerine, lideri olduğu Hizmet örgütü"nün sistemdeki kirliliklere dair bilgilerini daha iyi bir geleceği ve daha iyi şartlarda çalışmayı hedefleyerek iktidarla paylaşsaydı, bu sayede hem sistemin bağırsaklarında yüz yıllardır birikmiş olan pislik temizlenmiş hem de istikrar içinde huzurla ve güvenle geleceğe yürüme ihtimali, ihtimal katından imkan katına yükseltilmiş olmaz mıydı?
Olurdu elbette ama Çelebi Müslümanların düşmanı olan dostlarına güvenerek, iktidara karşı hadsiz, dizginsiz düşmanlığı seçmekle, temizlenmesi mukadder olan sistem pisliğinin içine ta kippa"sına kadar önce kendisi gömüldü.
Dine sarılarak kendini haklı göstermek istedikçe istismar batağına saplandı, yolsuzluklara vurgu yaptıkça topladığı kayıtsız paraların derdine düştü, konuşma ehliyetine sahip kimseleri susturmak için kaset ürettikçe mahremiyet tecavüzcüsü olduğunu belgeledi, kendi örgüt elemanlarını korumak istedikçe bencilliğin içine yuvarlandı, ahlaktan bahsettiği yerde ahlaksızlığın, edepten bahsettiği yerde edepsizliğin, merhametten bahsettiği yerde gaddarlığın, vefadan bahsettiği yerde vefasızlığın, kardeşlikten bahsettiği yerde ihanetin, vatandan bahsettiği yerde İsrail işbirlikçiliğinin dibini buldu.
Hasılı bugünkü tablo itibariyle, itibarı eksilmiş değil çukurlaşmış, yüzü devil yüzüne tebdil olmuş, varlığı yük, sesi kabus, eylemi çirkinlik olan bir Çelebi kaldı geriye.
Böylelikle sistemin bağırsaklarındaki pisliği illete dönüştüren bir virüs olarak oraya yerleşmekle, temizlenmesi mukadder bir toplumsal belanın adı oldu Çelebi.
Konuya bir de sistem tarafından bakarsak:
Dünyada insansız bir iş olmaz ama insanın olduğu yerde mutlak temizlik de olmaz.
CHP, yıllar yılı Cumhuriyet"le temiz bir sayfa açıldığı yalanına önce kendisi inanıp sonra (irfanı şu ya da bu oranda muhafaza edebilmiş olan) halkı buna zorla inandırmakta inat etmeseydi, Osmanlı"dan kurumlarıyla birlikte aynen devralınan yeni devlete taşınana ve Tek Parti zorbalığının gizli-kapaklı işerleriyle ziyadeleşen pislikle de şimdiye kadar çoktan baş edilmiş olunurdu.
Bir de gündelik hayatın, ekonomik ilişkilerin kendiliğinden ürettiği gübür vardı ki, o da yıllar yılı üstünde durduğumuz halının altına süpürülmekten orada yer kalmadı.
Evet pislik vardı ama pisliğine el atmadan önce halıyı kurtarmak gerekiyordu. Dolayısıyla Başbakan"ın gayreti bu yönde oldu ve gerçekten devrim karakterli yeni kararlarla üzerinde oturduğumuz halıyı kurtardı.
Sıra genç neslin beyinlerinin daha fazla iğdiş edilmesini önlemek üzere eğitime el atmaya gelince (ki, bu sistemin bağırsaklarına el atmak demekti), yerli ve yabancı şer ittifakını karşısında buluverdi.
Bu ittifakın dinamosu olan (ki artık kurbanı da denilebilir) Çelebi"nin beyinsiz, düşünmekten muaf müminleriyle, müttefiklerinin goygoyuna gelmesi yüzünden kendini dev aynasında gören bir devil gibi hırs ve kin abidesi kesilmesi halının altını da, sistemin bağırsaklarını da patlattı.
Buradan bakıldığında Çelebi"nin başarılı olduğuna hükmedilebilir. Ama bu öyle bir başarı ki, onu da temizliğin zorunlu şartı haline getirdi. Temizliğin gerçekleştirilmesine olumlu katkısıyla adını tarihe yazdırma şansına sahip bulunan Çelebi, adını Haşhaşiler listesinin başına ekletmekte ısrar edince, yeni zamanın kazuratı olarak çocukların belleklerine bile kazındı.
Bundan sonra ne olur?
Başbakan, -eğer varsa ki, insanın olduğu her yerde potansiyel olarak vardır- partisindeki çıkarcıları, sahtekarları, samimiyetsizleri, hırsızları temizleme gücüne sahiptir ve bunu Allah"ın yardımıyla yapacaktır. Bununla birlikte sistemin bağırsaklarının temizlenmesi operasyonları gelecek ve İnönü"nün Lozan sonrası söylediği söz tekrarlanacak, yani "Türkiye bir yüzyıl daha kazanmış" olacaktır.
Çelebi ve müttefiklerinin Başbakan"ı yıpratarak iktidardan uzaklaştırmaya çalışmalarının hiçbir değeri yoktur, çünkü herkes Türkiye"nin, başta CHP olmak üzere, halka düşmanlıkları tescillenmiş olanlara geçici bir süre için de olsa bırakılması kumarını oynamaya kalkışamaz.
Söz konusu temizliğin gerçekleşmesi sürecinde Başbakan"ı mümkün ve makul olabilen her yolla desteklemek ise bir vicdan borcudur.
Ancak bunu yaparken iktidardan uzak durmaya, devletle mesafesini iyi ayarlamaya özen göstermiş olan İslamcıların bu tutumlarını sürdürmeleri elzemdir. Her firavuna bir Musa, her çelebiye bir Recep Tayyip Erdoğan yeter.
İçimizden küçük bir grubun, halk ile sürekli "halk" olabilmek için, dünyanın süsleyerek nefislere şirin gösterdiği rollerden, ünvanlardan, kazanımlardan uzak durması akidevi bir zorunluluktur.
Daha katedilecek yolumuz, yapılacak çok işimiz var çünkü.
Kendi örneklerinden vurulanlar
00:004/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yani siz, var olan bir yolsuzluğa dur demek, tüyü bitmedik yetimlerin hakkı olan devlet malının gaspını önlemek için, ispatı hukuk içinde mümkün, adaleti zorunlu kılan bir durum tespit ettiniz ve bunu sadece Allah rızası, memleket ve millet sevdası için ortaya çıkardınız da İslamcılar sizi desteklemediler öyle mi?
Yani siz adanmış ruhlardınız, gönül dostlarıydınız, serdengeçtilerdiniz, aç ve biilaç hizmet için dünyaya dağılan hizmet erleriydiniz, hoşgörü abideleriydiniz, marufu emreden münkerden nehyeden bir topluluktunuz da İslamcılar durduk yerde size cephe aldılar öyle mi?
İnsan zalimdir, cahildir, nankördür, sapkındır; bazen kendi yalanına bile gerçek gibi sarılabilir. Bunlar mümkündür ama siz Müslüman dilini kullanarak, bilinçli olduğunuz vehmini yaratarak mezkur tezlerinizi öne sürebilmek için insana özgü bizim bilmediğimiz daha ne cinsten bir cibilliyetsizliği, şahsiyetsizliği iktisap ettiniz ki, İslamcıları suçlayabiliyorsunuz?
Siz önce samimiyetsizliğinizi ele veren dilinizi düzeltin ki, bizim de sizi düzeltmemiz kolay olsun: İlkin "İslamcılık öldü" diye caka sattınız. Kimse size itibar etmeyince "artık dünyanın her yerine ulaşan bizler varken İslamcılara gerek kalmadı" teranesini söylediniz. Bu da inandırıcı olmayınca İsrail"in çok sevdiği ve tutundurmaya çalıştığı "Siyasal İslamcılar" kavramına bel bağladınız.
"Siyasal İslamcılık" dünyanın dört bir yerinde zulme, sömürüye, adaletsizliğe, haksızlığa başkaldıran ve bu nedenle varlıkları ABD"nin, İsrail"in dünya halkları üzerindeki emellerine karşı açık bir tehdit oluşturanların kategorize edilmesi, marjinalleştirilmesi için medyaya servis edilmiş bir kavramdır. Siz hangi dinin, hangi milletin, hangi niyetin içinde duruyorsunuz ki bu kavrama yüklenmeye çalışılan içeriğin dışına çıkıyorsunuz ve onun öngörülmüş sonuçlarını kendi üstünüzden uzaklaştırmaya uğraşıyorsunuz?
İkinci olarak siz örneklerinizi düzeltiniz ki, bizim de sizi istismar batağından kurtarmamız mümkün olsun.
17 Aralık darbesindeki etkiniz gün gibi açıkken, ihanetleriniz, istikrara tecavüzleriniz, yükselen Türkiye"ye düşmanlıklarınız, Müslüman yöneticilere karşı kıskançlıklarınız, kinleriniz faş olmuşken hala İslami dili kullanarak Peygamber Efendimizden, halifelerden, adil sultanlardan, imamlardan, tarikat ehlinden verdiğiniz örneklerle önce kendinizi vuruyorsunuz; tıpkı kurşunu kendi ayaklarına sıkan beceriksiz eşkıyalar gibisiniz.
Örneğin sizden biri pehlivan tefrikası yazarcasına peş peşe sıraladığı örneklerde "zalim" diye nitelediklerinin yerine savunduğu kişi ya da kişilerin, "alim" diye nitelediklerinin yerine de suçladığı kişi ya da kişilerin konulabileceğini göremediği gibi, kimi ters örneklerle de yanlışının üzerine de tüy dikiyor.
Örneğin, ya eklektik din anlayışına karşı mücadele etmiş olan İmam Serhendi"yi, yeni zamanda eklektik din gayretine düşmüş bir bozguncuyu haklı göstermek üzere konu ediniyor ya da kendini hesap sorma, hesap görme makamına yerleştirerek "Sen önce o gömleğin hesabını ver" diye tehditle parmağını sallarken, bu söz ve eyleminin yıllar yılı Müslümanların yardımlaşma, infak etme, sadaka verme hasletlerinin istismarıyla dikilmiş medya, banka, okul, dershane, yayınevi vb. putlarının tapınıcılarını kastediyor olabileceğinin ayrımına bile varamıyor.
Zamane yazarlarınızdan bir diğeri "Hz. İsa"ya (as) havarî olmakla şereflenmiş, 12 Havarî"den biriydi Yahuda İskariyot. Fakat, peygamberler arasında Rûhullah olarak anılan Hz. İsa"ya ihanet ederek, O"nu Romalıların eline verdi" diyerek güya Hizmet Örgütü"nün kirli ilişkilerini ve niyetlerini ortaya çıkaranları bu örnekle suçlamak için yırtınırken, İskariyot"un tam da bu örgüt liderinin fotoğrafına denk düştüğünü unutuveriyor.
Bir başkası da istismar diline öyle bir şartlanmış ki, artık söz freni de tutmadığı için "Muazzam Peygamber" deyiveriyor. Malum dizi düşkünlüğüyle "Muazzam(!) Süleyman" dizisinden iyi bir kelime yakaladığını sanmış olmalı garibim.
Yani siz renkleri karışmış, dilleri kirlenmiş, niyetleri bozulmuş, gözleri kararmış, ilişkileri cıvımış bir halde olacaksınız da suçlu olan sizin bu hallerinizi ayan beyan gören "Siyasal İslamcılar" olacak öyle mi?
İsrail sevdanızla, eklektik din aşkınızla ne pisliğiniz varsa dökün ortaya ancak İslam"ı, Müslümanları oraya çekmeye çalışmayın.
İslam dini kendisiyle oynamaya kalkışanları maskaraya çevirir.
"Siyasal İslamcılar" da o maskaraların burnuna ip takıp oynatırlar.
Haberiniz yoksa haber vermiş olayım.
İncinmişlermiş
00:0011/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Son günlerde, seçim ayarlı darbenin yayın organı gazetelerdeki kimi yazarlar, "eleştiriden muaf" liderleri Fethullah Bey"e, Hizmet Örgütü"ne ve kendilerine yönelik sert üsluptan incindiklerini belirten yazılar yazıyorlar.
Biri "Vurun ulan vurun ben kolay ölmem" kıvamında sızlanma ile nara atma arasında gidip gelirken, bir diğeri dershaneyle ilgili yeni uygulamayı ruhlarda bir azap, zihinlerde bir kıymık olarak niteleyip, üzüntüsünden parkı, bahçeyi, kahvehaneyi, tren istasyonunu, bankları ve yürüyüş yollarını dershane haline getirme iddiasıyla romantizmin zirvesine çıkarak ilendikçe ileniyordu örneğin.
Doğrudur 7 Şubat darbe kalkışmasından bu yana özellikle örgüt medyası tarafından yürütülen planlı tahriklerin de etkisiyle, saldıranların da savunanların da üslupları sertleşmiştir.
Ve elbette bu ahvalde Alvarlı Efe Hazretleri"nin "Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemâlde noksan imiş / İncinen incitenden" seslenişiyle seslenmek teorik bulunacak, Hüseyin Su"nun "Gömleği Yırtık Kırmızı Gül" adlı öyküsünde bir babannenin, kocasını inciten torununa "Üstüne çıkıp tepindiğin yer yeşersin, üstelik de orada gül bitsin istiyorsun sen" şeklindeki söyleyişini tekrarlamak da kısa yoldan yapılmış suçlama olarak anlaşılacaktır.
Ama vakıa da son tahlilde budur: İncindiğini söyleyen, mezkur süreçte başkalarının ne denli incitildiğini görmekten perdelendiği gibi, kalp toprağının üstünde inatla, şiddetle zıpladığının da farkına değildir.
Hemen yakınımdan bir örnek vereyim.
Yusuf Kaplan"ın dershaneleri savunan ilk yazısına tepki göstererek onu ilk üzen benim. Çünkü çekirdekten bir Nur Talebesi"yim ve deyim yerindeyse Nur Cemaati içindeki parçalanma, Hizmet Örgütü"nün uluslararası kapitalizmle uyumlu organizasyonu "ben yaşarken" oldu. Bu nedenle Kaplan"ın o iyi niyetli tutumunun, kapkaranlık tezgahlara karşı etkisiz kalacağını ona söylemek zorundaydım.
Sonuçta ne oldu? Kaplan, Hizmet Örgütü"nün kimi abilerince ziyaret edildi. O da onlara bir istişare ortamı oluşturulmasını, kavganın savaşa dönüşme ihtimali bulunduğunu ve buna iki taraflı olarak karşı çıkılmasını gerektiğini söyledi bildiğim kadarıyla.
Ardından da Kaplan, paralel medyada Başbakan Erdoğan"a karşı başlatılan saygısız, seviyesiz, densiz, ahlaksız saldırılara da haklı olarak karşı çıktı.
Sen misin o fetvalı ahlaksızlığı ahlak edinmiş çakal sürüsünün dünyasında insanca davranan? Anında açık bir tehdide maruz kaldı Kaplan.
Onca iyi niyetli, kardeş kavgasına samimiyetle karşı çıkan bir kalem erbabı, montaj kasetler yoluyla mahremiyetlere saldırmayı maharet olarak gören, şımarık, haris, kindar ve taşeron Hizmet Örgütü tarafından incitildi.
Meseleyi ne "siz incittiniz ki, incitilmeyi hakettiniz" ne de "kavgada yumruk sayılmaz" sözleriyle bir rövanş-savaş retoriğine bağlayacak değilim.
Ama yahu Allah aşkına Yeni Şafak"ta yazanların kalplerinin üzerinde son on bir aydır ter-ter tepinildiği neden görülemiyor?
Kimin kalp toprağında tepinilmedi hem? Onca iftiraya, besleme yazarların sapkın saldırılarına maruz kalan Hayrettin Karaman"ın mı? Gazeteye giren en küçük haberin bile ötede hesabını vereceğini düşünerek uykularından olan İbrahim Karagül"ün mü? Salih Tuna"nın mı, Özlem Albayrak"ın mı, Hilal Kaplan"ın mı, Ali Bayramoğlu"nun mu, Markar Eseyan"ın mı, Cem Küçük"ün mü, Ergun Yıldırım"ın mı, Fuat Atik"in mi? Kimin kalp toprağında azgın aygır kişnemeleriyle tepinilmedi?
Hizmet Örgütü elemanlarının İsrail markalı mızraklarının uçlarına Kur"an sayfalarını asarak saldırılmadıkları kim kaldı?
Müslüman sanını taşıyan kaç gazeteci, kaç yazar, kaç düşünce adamı çıkar Pensilvanya fetvasıyla banyoları gözetlenmedik, yatak odaları dikizlenmedik, telefonları, evleri, büroları dinlenmedik kaç insan çıkar? 28 Şubat"ta zoru görünce cibilliyetleri gibi ilmihalleri de cımbıldayan "çiçek-böcek mücahitleri"nin yeni takiyyeci şirretinden kim, nasıl emin olabilir artık?
Öte yandan incinerek duaya yöneldiğini, acziyetini idrak ederek alemlerin sahibine iltica ettiğini, tırnakla kazınılarak edinilmiş imkanlardan "terk-i dünya" eyleyerek vaz geçildiğini söyleyenlerle, acılarını kalplerine gömenlerin ve vakarları nedeniyle incitildiklerini söyleyemeyenlerin incinme ortak paydasında olsun buluştukları görülemiyor mu?
Son tahlilde incindiklerini söyleyenlerin samimiyetlerine inanıyorum ama yer aldıkları yapılarda ölümüne sürdürülen iftira, kumpas, montaj pisliği içinde durdukları sürece de doğruları düşünebileceklerine inanmıyorum.
Bu nedenle incitildiklerini söyleyenlerin öncelikle alufte takipçileriyle, porno kaset üreticileriyle, alemin kendisi için devam ettirildiğini zanneden ağzı beddualı meczuplarla birarada bulunmayı reddetmeleri beklenir.
Değilse incinmediklerine, bilakis incinmenin parodisini yaptıklarına hükmedilmesi ve "istismar etmediğiniz bir bu kalmıştı" sözünün yüzlerine bir şamar gibi çarpılması gerekir.
Çünkü kendi iradesiyle darbe pisliğinin içinde duranın nasibi merhamet olamaz.
İyi oldu iyi
00:0014/03/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"İyi oldu iyi" diyorsam keyfimden demiyorum.
Yeni bir ateş çemberinin içinden daha geçerken, bu geçişimize "iyi oldu iyi" diyorum.
Çoklarımız bunu mevcut bir belayı olumlamak şeklinde anlıyor olabilirler. Doğru anlaşılmak için sözü ve sizi yormadan düşeyim ilgili cümlelerimi:
Yaklaşık kırk yıldır adam sata sata, ilmihal değiştire değiştire bu noktaya gelen Hizmet Örgütü"ne karşı "lahavle" çekmedik mi, "Allah sizi bildiği yapsın" demedik mi sessizce, dilimizi dişimize kilitlemek suretiyle sabretmedik mi?
Şimdi bu halden kurtulduk. Hizmet örgütü"nün kötüsüne kötü, (olması zor ama elbette ama olursa) iyisine iyi deme rahatlığına kavuşmadık mı?
Olmasaydı olanlar, Fethullah Bey"in uluslararası angajmanlarıyla "hoşgörü" diye ifade ettiği şeyi ideoloji katına taşıdığını, bizim din ve dünya algımızın dışında yeni, karma, sentez esaslı bir din ve dünya algısını telkin ettiğini, bu maksatla İsrail"de öldürülen çocuklara karşı merhamet abidesi kesildiğini, Furkan"ın şehadetine otoritenin mecburiyeti olarak bakarken Berkin"in ölümünü otoriteye karşı tahrik sebebi olarak kullandığını başka türlü nasıl öğrenebilirdik?
Kimi insanları aluftelere karşı koruduğunu, korumak istemediklerini de yine aynı alufte- lerle vurduğunu büyük hizmetlerinden biri daha iyi anlaşılsın diye söylemeseydi, beddua ile kendisinden ve müminlerinden başka kimseye tahammülü olmadığını, dolayısıyla sevgi temalı sözlerinin takiyye takviyeli bir yalandan ibaret olduğunu ifşa etmeseydi bizzat kendisi, nasıl bilecektik şimdi bu sayede bildiklerimizi?
Ebeveyn sorumluluklarımızdan kurtularak önce kendimizi rahatlatmak için "çocuklarımız dindar insanların emanetinde" tesellisine kapılmasaydık, o emanetçilerin çocuklarımızdan birer örgüt tetikçisi, abileri dışındaki herkese küfredebilen küfürbazlar yetiştirdiklerini anlayabilir miydik?
İnsanların dillerine yüzlerce meçhul kulağın dayandırıldığını; inançlarının, istikametlerinin, çalışmalarının doğruluğundan emin olduğumuz insanların bile banyolarının, yatak odalarının dikizlendiğini, kasete çekildiğini, ülke bilgilerinin yabancı istihbarat örgütlerine servis ediliğini, sistem içinde sistem kurulduğunu nasıl fark edecektik olmasaydı bu olanlar?
Devlet nezdinde casus ve şaki; millet nezdinde tezgahçı, düzenbaz, sahtekar ol- dukları nasıl zandan surete çıkacaktı bize reva görmeselerdi 7 Şubat"ı, Gezi Kalkışması"nı, 17 Aralık darbesini?
Paralel medyaları, bankaları, örgüt elemanı yetiştirme alanları olarak dershaneleri, okulları, yurtları nasıl ifşa olacaktı, yaşanmasaydı bu yaşananlar?
Kendilerini nesnel bakışlı, objektif duruşlu, doğruların takipçisi, haklılıkların mikrofonu olarak şunca zaman hepimize yutturan kalemlerin beyinleri kof, dilleri zehirli birer örgüt militanı olduklarını anlamak mümkün olabilir miydi?
Daha önce de bir vesileyle söylediğim gibi "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olarak T.C., Hizmet Örgütü"nün planlayıp eylediklerine karşı demokratik şartlarda ne yapar, nasıl bir tedbire ve cezalandırmaya yönelir bunu bilemeyiz. Bilemeyiz çünkü biz ne devletçiyiz ne de demokrat. Üstelik bizi öncelikle vatanımız, milletimiz ve onunla ilgili hürriyetler ilgilendirir.
Bizi ilgilendiren bilinçli ve haklı olarak Hizmetçilerden sıtkımızın sıyrılmasıyla yetinmeyip, onlardan kurtulurken devletle bütünleşme yanlışına da düşmeksizin aklımızı, neslimizi, canımızı ve malımızı bizzat kendimizin koruyacağı tedbirleri düşünmemiz, oluşturmamızdır ki, vuku bulanlar bu sebeple de iyi olmuştur.
Ayrıca, eğer bunların yüzünden hürriyet merkezli mevcut kazanımlarımızı kaybedersek bunu kendimizi sorgulamanın bir sebebi sayar, olumsuzluktan olumlu olanı tekrar inşa etmeye başlarız. Yok, tekerimizin önünde taş olmazlarsa kendi sorumluluklarımız içinde nefsimizin durumunu yeniden ve yeniden kontrol ederek yürüyüşümüzü sürdürürüz. Demek o ki, her iki durumda da bizim için bir problem yoktur. Çünkü kaybedişin kazanma, kazanmanın bir imtihan olduğunu Allah"ın izni ve yardımıyla biliriz.
Elbette olumsuzluk onanmaz, belaya sevinilmez, şer olana talip olunmaz. Ama işte malum mevcut durum açıkça gösteriyordu ki, olanlar iyi oldu iyi.
Fethullah Bey de "Bir gün gelecek bugünkü hadiselerdeki farklılığımızın çerçevesini bütün boyutları ile herkes anlayacak." demiş zaten.
"Bir gün gelecek" olanı beklemeye gerek kalmadan anlaşıldı Hizmet Örgütü"nün nasıl bir geleceği kurguladığı.
O halde korkuya, kuşkuya, bunalmaya gerek yok, Allah"ın yardımıyla gerçekleşen erken tanıklığımıza kesintisiz olarak şükrederek artık kendi işimize bakalım ki iyi olan iyi olmaya devam etsin.
NOT: Yunus Emre Enstitüsü Tiran, Priştine ve Üsküp Türk Kültür Merkezlerinin "Yunus Emre Edebiyat ve Kültür sohbetleri" etkinliklerine katılmak üzere bir hafta yollarda olacağım. Nasip olursa geldiğimde kaldığım yerden devam ederim inşallah.
Fethullah bey Ne Yapıyorsun?
00:0025/03/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçen hafta yurt dışındaydım.
Gazetemizin avukatı arayıp, senin beni de mahkemeye verdiğini bildirdi.
Tabii önce üzüldüğümü söylememi bekleyeceksin ama boşuna bekleyeceksin.
Üzülmedim çünkü ömrümde ilk kez mahkemeye veriliyorum o da bir yazım yüzünden veriliyorum.
Ömrü yazıyla geçen biri olarak, yazarlıktan başka ünvanı olmayan biri olarak bilakis bundan memnuniyet duydum; kişi işiyle anılır ve işinden dolayı muhatap olduğu şeyden sevinç duyar.
Seyahatimi zehir ettiğini söylememi bekleyeceksin ama bu da boşuna. Konuşmada öncelikli olduğum ortamlarda dilimdeki freni kaldırarak konuştum senin hakkında; kahkahalar atarak, mizahın zirvelerini yoklayarak konuştum.
Bu durumda hiç değilse "canın sağolsun fethullah bey" dememi beklersin ama bunu hiç mi hiç diyemem. Çünkü aşağıda açıklayacağım kimi nedenlerle varlığına İlahi mühleti gözeterek zoraki katlanabildiğim birisin.
Şimdi diyeceksin ki, "Bari nezakaten olsun böyle deseydin." Ama ben nezakette de samimiyetsizlik edemem fethullah bey, çünkü Hizmet Örgütü"nden değilim; orada eğitimini almadığım için istesem de samimiyetsizlik edemem, ağlaklık yapamam.
Mahkemeye verme gerekçeni henüz okumadım ama ilgili avukat arkadaşım 18 Şubat 2014 tarihinde bu sütunda yayınlanan "Demokrasicilik" adlı yazımdan dolayı beni mahkemeye verdiğini söyledi.
O yazımı bu vesileyle yeniden okudum.
Sen o yazımın öznesi olmadığın gibi, nesnesi de değilsin fethullah bey.
Üstelik o yazımda sen düşünülmüş düşüncenin içinden geçerken uğradığım bir menzil bile değilsin. Sen o yazıda basitin de basiti olarak var olma şansına kavuşmuş sıradan bir örnekten ibaretsin.
Yazım oryantalist bir ideolojiye dönüştürülmeye çalışılan Demokrasizm ile ilgiliymiş. Yani senin anlayacağın türden kalbin zümrüt tepelerinde fitne kaynatılan kırık tencere işi değil; genel bir konuda kimi düşüncelerimi ileri sürdüğüm bir yazıymış.
Seninle ilgili ne demişim o yazıda tekrarlayayım:
"Yavuz"un (...) bir indirgeme ve içeriksizlik problemiyle yetersiz kaynaklar üzerinden Demokrasi"yi Asr-ı Saadet"e bitiştirmesi şık olmadığı gibi, "...seçimlerde %65 ile bile gelseler, dosyalarla götürmek zorundayız. 44 yılda ördüğümüz hırkayı "buyurun siz giyin" diyecek değiliz. Komünist, faşist, Alevi ve CHP"li fark etmez, herkesle ittifak edin" sözlerinin adresi olarak görünen Fethullah Bey"den, partisini iktidara taşıması şimdilik muhal olan Ana Muhalefet Partisi liderine kadar birçok ikiyüzlü demokratı göz ardı ederek böyle bir yazıyı yazmış olması da ayrıca bir talihsizliktir.
Örgüt gazetesindeki yazarlardan biri de son yazısında Fethullah Bey"in "Fakirlik ne büyük nimet değil mi? Hiç kimseye diyet ödemek zorunda kalmıyor insan" dediğinden dem vuruyordu. Tam bu cümleyi okurken Hizmet Örgütü"nün bankasını, medyasını, okullarını, dershanelerini, yayınevlerini, vakıflarını, derneklerini, hırkalarını(!) hatırlayıp gülme krizine tutularak, elimdeki bir bardak suyu modemin üzerine döküverdim."
Bu satırlara göre o yazımda muhatabı başkası olan bir "talihsizlik" vurgusuyla, komikliğinize feda edilmiş bir modemden başka bir şey yok!
Bu durumda beni mahkemeye vermek yerine emir eriniz hükmündeki iki faşist besleme yazarınızdan birine bir talimat verip, zarar gören modemimin yenilemesini istemenizi beklerdim. Her ne kadar siz ve nezaket, siz ve rikkat kelimeleri bol höykürtülü ağlamalarınız dışında isminizle yan yana gelmese bile beklerdim bunu.
fethullah bey, bu vesileyle başka yazarların söylediklerini bu kez ben kolay anlamanız için size tane tane bir daha söyleyeyim:
Siz kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz. Eğer bize kalsaydı malum kaset işlerini konuşmaktan seni tanımaya ve tanıtmaya fırsat bile bulamazdık.
Bir "alüfte" dedin, "Yahu bu adam Pensilvanya"daki devasa bir çiftlik villasında yalnız başına, gariban, aç ve biilaç nasıl yaşıyor" diye merak edenlere orada nelerle uğraştığının bilgisini sen kendin verdin.
Bir beddua ettin, hocalığını malum Arnavutluk diktatörü Enver Hoca"nın hocalığıyla eşitlemekle kalmadın, İslam ümmetine dair hazımsız, tahammülsüz, düşmanca bakışını kendin ifşa ettin.
Fazla söze ne hacet fetullah bey, özel ilgilerin, uğraşların ve gayretinle güzel Türkçemize (feto-montaj kelimesi gibi) onlarca yeni kelimeyi kendin bizzat kazandırmakla kalmadın saçma hadiselerin, dengesiz durumların, pornografik meselelerin öncelikli örneği haline getirdin kendini.
Ben yazarım fethullah bey; durumun ve kelimenin iyisini buldum mu kaçırmam, enselerim. Tıpkı senin hallerini, kelimelerini anında enselediğim gibi.
Şimdi sen bir kez olsun kendine dön ve sor fethullah bey: Allah aşkına sen "kendine" ne yapıyorsun?
Kardeşlerim, ey!
00:0028/03/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Pazar günü oy kullanacaksınız kardeşlerim.
Hiç değilse bu seçimlerin şeklî demokrasiye uygun olarak bir oy verme işleminden ibaret olmasını dilerdim. Ama böyle değil.
Tıpkı önceki seçimler gibi adeta Türkiye devletinin, Anadolu halklarının, en geniş anlamıyla milletimizin bugününü ve geleceğini belirleyen bir seçimle yüz yüzeyiz.
Oylanacak olan yeni belediye başkanı adayları olmaktan çok, oylanacak olan itibarımızdır, istikrarımızdır, özgüvenimizdir, kendi insanımız tarafından yönetilip yönetilmeyeceğimizdir.
Daha da açıkçası bağımsızlığımızdır, özgürlüğümüzdür, barış içinde yaşama niyet ve kararlılığımızdır oylanacak olan.
"Bu ülke bizimdir biz yönetiriz" diyen halkla, "mandacılık sizin neyinize yetmez" diyenler arasındaki ayrımadır vereceğiniz oy.
Küpünü kendi ellerine tutarak ağzımıza bir parmak hesaplanmış demokrasi balı çalanlarla, zulümden arınmış bir yönetimi özleyen halkın farkına vereceksiniz bu oyu.
İhanetleri kara bir leke gibi alınlarına yapışmış olanların, şimdi girecek delik arama telaşında seçim sonrası için üretmeye başladıkları umutsuzluk senaryolarına dur demek ve onları üretildikleri zamane tezgahlarında boğmak üzere vereceksiniz bu oyu.
Bitmedi kardeşlerim; kardeşlerim ey!
Türkiye İslam coğrafyasında Müslümanların onurudur. Türkiye"nin gücünü kendi güçleri, başarılarını kendi başarıları, istikrarını kendi istikrarları olarak benimseyen milyonlar var Türkiye"nin dışında. İşte bu nedenle:
Kubbetü"s-Sahra"da Mervan Mescidi"nin üstünde ay ışığında top koşturan, yüzleri de babalarının bağrı gibi kavruk Filistinli çocuklara vereceksiniz bu oyu.
Rabia Meydanı"nda insan avcılarının kurşunlarıyla dalından koparılmış güller gibi toprağa düşürülen R4bia"ların temsil ettikleri değerlere vereceksiniz bu oyu.
Tiran Ethem Bey Camii"nde sırtını karlı dağlara yaslar gibi duvara yaslayıp huzur ve güven içinde Kur"an okuyan doksanlık çınara vereceksiniz bu oyu.
İşkodra"da cami minarelerinin gölgesinde şakalaşarak domino oynayan adamların nasırlı ellerinin itibarı için vereceksiniz bu oyu.
Berat"ta mahremiyete hürmeti bir bayrak gibi temsil eden evlerin varlıklarını sürdürmesi için vereceksiniz bu oyu.
Prizren"de "Biz siperlerimizi terk etmedik, sizi bekledik, geldiniz ama tam gelemediniz neredesiniz kaçaklar?" diye sana, bana, hepimize soran, yüzleri kutlu bir umut gibi duru olan gençlere vereceksiniz bu oyu.
Priştine"de bedenini o topraklara bir mühür olarak bağışlamış olan Murat Hüdavendigar"ın türbedarı yaşmaklı kadının selameti için vereceksiniz bu oyu.
Bir Cuma ezanının diriltici sesine koşup, İştip Camii"ni dolduran neredeyse tamamı küpeli Esmer Kardeşler"in konuştukları süt gibi Türkçe"ye vereceksiniz bu oyu.
Üsküp"te gömüldükleri topraktan birer suret gibi ayağa kaldırılan kavuklu mezar taşlarının duyabilen kulaklara fısıldadıkları selama vereceksiniz bu oyu.
Balkanlar"da, Türk Cumhuriyetleri"nde, Ortadoğu ülkelerinde yok olmaktan kurtarılarak dünyaya yeniden kazandırılmış, listesi bu yazıya sığmayacak yüzlerce caminin, türbenin, şehitliğin, çarşının, hankahın tekrar yıkılmaması için vereceksiniz bu oyu.
Türkiye"den kendileri için moral bir destek olmaktan, karagün dostu olarak sapasağlam durmaktan öte bir talepleri olmayan dünya Müslümanlarının başları dik dolaşmaları için vereceksiniz bu oyu.
Bitmedi kardeşlerim; kardeşlerim, ey!
Ehli-i Sünnet inanışını ümmetin ortak bir idrak biçimi olarak yaşatmak isteyenlere karşı hoca, efendi, alim sanları altında eklektik bir din oluşturmaya çalışan zamanın Ekber Şahlarına karşı; papanın eli öpen abdestli hizmetçilere, Vatikan"ın, havraların bekçilerine karşı vereceksiniz bu oyu.
Meczupların sultasından kurtulup, akillerin adaletine teslim olmak için vereceksiniz bu oyu.
Washington"un, Londra"nın, Tel Aviv"in, Pensilvanya"nın karanlık odalarında kurgulanan karanlık planları bozmak için vereceksiniz bu oyu.
"Hizmet edeceğiz" dedikleri için kız kardeşlerimin kolundan bir çırpıda çıkarıp teslim ettiği bileziklerle bankalar, şer televizyonlar, müfteri gazeteler, okul adıyla örgüt evleri, dershane namıyla beyin yıkama merkezleri kuran gerçek hırsızlara "Yeter, dur" demek için vereceksiniz bu oyu.
Rüyada gezen, gözyaşıyla rol ke- sen, Allah"ın meleklerini babasının kızı zanneden, dili beddualı, eli haramlı, sadece kahır dilemede kararlı, şerri kaim, belası sabit meczup şerli insanların şerrinden emin olmak için vereceksiniz bu oyu.
Kardeşlerim ey!
O halde geliniz, adlarına televizyon, gazete, radyo denen aygıtlarıyla partisiz bir parti olarak hayatımıza hükmetmeye kalkışanlara, onların kumpasta, şerde, ihanette arkadaşları olan kasetçilere, feto-montajcılara, porno- culara, İsrail uşaklarına kaptırmayalım oyumuzu.
O halde geliniz, dirayetten, adaletten, liyakatten, ehliyetten, merhametten, tecrübeden yana nasibi bol olan, İslam dünyasını kucaklayan Anadolu"nun has evladının yönetiminde dünya hayatımızı istikrar, esenlik ve huzur içinde sürdürmek, tamamlamak için verelim bu oyumuzu.
Bu millet eğilmesin, Türkiye yenilmesin!
Kardeşlerim, ey!
Her yusuf Yusuf değildir
00:004/04/2014, Cuma
Biz, "AK Parti"ye karşı CHP ile ittifak, milletimizin düşmanlarıyla ittihat etmeniz sizin tercihinizdir ve bu tamamen gündelik çıkarlarınıza, iktidardan nemalanmanıza mahsus talepleri içeriyor olmakla dünyevidir. O halde, dünyevi olanda savaş dilinizi maddi, somut gerçeklikler üzerine kurunuz. Sakın ola Din"i buna alet etmeyiniz, istiskal ve istismara kalkışmayınız; metafiziği kendi yükselişiniz için merdiven olarak kullanmaya yeltenmeyiniz" dedik.
Bunları derken nedenlerini de ilettik:
1-"Din kendisini çıkarlarına alet etmeye kalkışanları maskaraya çevirir."
2-"Sizi destekleyeceğini sandığınız örnekler dönüp sizi vurur."
Peki, siz ne yaptınız?
Bir eliniz yağda, bir eliniz balda yaşadığınız halde kendinizi "din mazlumları"yla eşitlemeye kalkıştınız.
"Her dönemde âlimlere, âbidlere, zâhidlere olmadık suçlamalar yapılmış, akla hayale gelmedik kötülükler o güzel insanlara reva görülmüştür." diyerek kendinizi alim, abid, zahid postuna (şıracının şahidi bozacı kabilinden desteklerle) oturtmakta gayretkeş oldunuz, size itiraz edenleri de "maskeli zulüm" içinde olmakla suçladınız.
Kur"an"ın "Fe eyne tezhebûn" hitabından kendinizi muaf tutup, bu ilahi soruyu muarızlarınıza karşı bir mızrak gibi salladınız.
Kendinizi Hz. İsa"nın masumiyet halkasına dahil edip, halinizi ve sözlerinizi onaylamayanları "İskariyotlar" olarak damgalama terbiyesizliğine düştünüz..
Daha da ileri giderek (çünkü bir kere hadsizleşenin haddi artık hadsizliktir) "Siyaset, siyaset olalı bu kadar hakaretamiz yaklaşım görmedi. (...) Yalan söylüyorlar, karalama yapıyorlar, hakaret ediyorlar. İnsan sormaya utanıyor eski dostlarına: Yahu hiç mi kutsalınız kalmadı? Gözünü hırs bürüyen adam kutsal mı tanır Allah aşkına! dediğinizi duyar gibiyim. Ancak unutmamak gerekiyor, her şey bu fani dünyadan ibaret değil ki hayatın bütün anlamı seçim sandığına sıkışıversin" savunmaları içinde ahiret yurdunu, kutsalı, ahlakı, metafiziği babanızın malı gibi görerek yavuz hırsızlık yaptınız.
Sonra sandığa gidildi; sonuç malum.
Zaten seçimle ilgili şu ya da bu nedenle zikredilen her husus size bir şamar gibi değdiği, bir tokmak gibi başınıza indiği, içinizde hala yüz sahibi olanların yüzlerini kızarttığı için, malum olanı ilam ederek bu mezkur etkiyi artırmak istemem.
Fakat yine rahat durmuyorsunuz. Yine Din"i istiskale ve istismara bu kez "içe dönük mesaj; hizmetçilere moral takviyesi" niyetine bunu yapıyormuş gibi yapıyorsunuz ama Dini arketipler (a"yan-ı sabiteler), kültürel kodlar inananların tümüne ait olduğu için yine bu gayretinizde kendi dışınızdakileri olumsuzluk katına oturtmaya çalışıyorsunuz. Üstelik yine verdiğiniz örnekler önce sizi vuruyor.
Biriniz Selefilik, İslamcılık, 31 Mart, Şeyh Said ayaklanması, Menemen hadisesi, Türkiye"deki askerî darbeler, Mısır ve İhvan-ı Müslimîn konularını bir Oryantalist gibi okurken, bir diğeriniz de kuyu arketipinden hareketle, "sayıya göre değil ağırlığa ve İlahi adalete göre hareket etmek"ten dem vurup, (ittifak ve ittihadınızı) seçmeyenlerin iradesine hakaret ettikten sonra "Kardeşler arasında Yusuf (as) azınlıktaydı. Bünyamin hariç diğer 11 kardeş, Yusuf"u (as) kuyuya atıp ondan kurtulma hükmünü vermişti." diyebiliyor.
Bununla da yetinmeyip, "Biz dünya iktidarı için, ganimet ve zenginleşmek için yazıp çizmedik. Bizim, "kazanacağız ve dünyanın nimetlerine konacağız" diye de hiçbir amacımız olmadı. Bizim hakkın sesi olmak diye bir derdimiz vardı." Yalanına sığınarak, güya hizmet-içi bir irşada geçiş yapıp, "Ama biz durduğumuz yerde duruyoruz. İyi ki hakkın, hukukun ve adaletin yanında yer aldık. Yusuf (as) nasıl olsa o kuyudan kurtulacak." salvosunu atıyor.
Hayır hayır, ben ezik domateslerin üstüne tekrar basmayacağım; "bu vb. örneklerin arkasına saklanamadığınız seçimde belli oldu" demeyeceğim ama yine de kendi lehlerine çarpıttıkları mezkur örnek üzerinden şunları soracağım:
Siz (Allah muhafaz buyursun) Hz. Yusuf"u temsil ediyorsanız, Ruben de bugünkü İsrail"i mi temsil ediyor?
Siz ümmet için 40 yıldır hangi umutvar rüyayı gördünüz ve duayı ettiniz ki kendinizi Hz. Yusuf"un makamına oturtuyorsunuz?
Kardeşlerinizi düşürmek için kuyular açarken basıldığınız halde, nasıl bu kadar kıvırtkan olabiliyorsunuz?
Hz. Yakup"un "lâ taksus" söyleyişi sizi zerre kadar ilgilendirmiyor da mezkur arketipi saptırmak, ilgili ayette doğrudan sizi işaret eden sonuçları kendi dışınıza itmek neden sizi bu kadar ilgilendiriyor? Artık "lâ taksus" emrine ve sonuçlarına bakarak susmayı bilseniz de (büyük oranda meczuplar tarafından ipoteklenmiş) aklınızda düşünmeye, ders çıkarmaya birazcık yer açılsa olmaz mı?
Ha bir de neden "Bünyamin hariç diğer 11 kardeş" denilemeyeceğini öğrenmek için (madem Kur"an"ı doğru okuyamıyorsunuz) bari malum dostlarınız sayesinde Tevrat"ı doğru okuyun, Tevrat"ı!
.Balkanlar"daki Yunus Emreler
00:006/04/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunus Emre Vakfı, Türkiye''yi, Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtmak; bununla ilgili bilgi ve belgeleri dünyanın istifadesine sunmak; Türk dili, kültürü ve sanatı alanlarında eğitim almak isteyenlere yurt dışında hizmet vermek; Türkiye''nin diğer ülkeler ile kültürel alışverişini artırıp dostluğunu geliştirmek amacıyla kurulmuş bir kamu vakfı.
Bu vakfa bağlı olarak kurulan Yunus Emre Enstitüsü ise yut dışındaki Kültür Merkezleri aracılığıyla Türk kültürünün, tarihinin, dilinin ve edebiyatının daha iyi tanıtılması ve öğretilmesi amacıyla araştırmalar yapıyor, farklı kurumlarla işbirliği yaparak bilimsel çalışmaları destekliyor ve ortaya çıkan sonuçları çeşitli yayınlar vasıtasıyla kamuoyuna sunuyor.
Enstitü''nün elan Tiran''dan Amman''a, Rabat''tan Tokyo''ya, Prizren''den Beyrut''a, Tahran''dan Varşova''ya, Johannesburg''tan Üsküp''e… dünyanın önemli şehirlerinde açılmış 32 Merkez''i bulunuyor.
Enstitü''nün Başkanlığını yaklaşık bir yıldır Hayati Develi yürütüyor.
Doğrusunu söylemem gerekirse Enstitü ile ilgili ilk kanaatim, Hizmetçilerin buralarda da öbeklendiklerine dair edindiğim bir bilgi nedeniyle olumsuzdu ve bu yanıyla ilgisizliğimi hakettiği için gıyaben tanıdığım ve değer verdiğim Hayati Develi''nin oraya gelişini de geç duydum. Yine Enstitü''de çalışmaya başlayan dostum, kardeşim Mustafa Balcı sayesinde mezkur olumsuzluğun giderildiğini öğrenince, benden istenilen Balkanlar''daki Merkezlerin sanat-edebiyat amaçlı ziyaretini mutmain olarak kabul ettim.
Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki, program dahilinde ziyaret ettiğim Tiran, Priştine ve İştip, program harici ziyaret ettiğim İşkodra, Prizren Merkezleri''nde müdüründen uzmanına, okutmanından sekreterine tüm elemanların mesai mefhumunu ortadan kaldıran, bordrolu elemanlar olarak değil, birer serdengeçti samimiyetiyle gönüllü elemanlar olarak çalışmalarına hayran kaldım.
Buralardaki Türk büyükelçilikleri ve TİKA başta olmak üzere resmi ve sivil kuruluşlarla olan olumlu diyalogları, sağlam işbirlikleri ise ayrıca tebrik edilmeye değer.
Halen Türkçe öğretiminin, Anadolu zanaatlarının, fotoğrafçılık vb. modern uğraşların yoğun olarak öğretildiği merkezlerde düzenlenen oturumlarda yaptığım sanat-edebiyat sohbetlerinin dışında ne yaptığıma gelince...
Tiran, İştip üniversitelerinde Türkoloji Bölümü''nün hocaları ve öğrencileriyle sanat-edebiyat sohbeti yaptım; Priştine Üniversitesi Sanat Fakültesi''nde ise hocalarının eşliğinde yüksek lisans öğrencilerinin oluşturduğu bir topluluğa ''Sanatta Özgürleşme İmkanı Olarak Perspeksifsizlik'' başlıklı bir tebliğ sundum.
Gerek ilgili Merkezler''deki sohbetlerimize, gerekse üniversitelerdeki konuşmalarımıza katılanlarla birebir görüşmelerimden edindiğim intiba odur ki, Batı sanatı ve edebiyatı konusunda kendilerinin yeterince bir bilgiye sahip olduklarından bahisle, fazlaca bilmedikleri Doğu sanatı ve edebiyatı konusunda bilgilendirilmeyi talep ediyorlar ve yine aynı konularda ufuk açabilecek yeni nazariyelere, tekliflere, tartışmalara çok daha fazla ihtiyaç duyuyorlar.
Bunları derken Türkçeye adanmış hayatlarıyla Tiran''da Lindita Xhanari Latifi''nin, İştip''te Mahmut Çelik ve Jovanka Denkova''nın vaki talebi büyük oranda karşılayabilecek nitelikte olduklarını da vurgulamadan geçmeyeyim.
Priştine''deki iki önemli buluşmadan daha söz etmeliyim:
Priştine''de kendisini Osmanlı devrinin tarihi eserlerini keşfe ve incelemeye adamış Raif Vırmiça''yı mutevazı bir Mevlevi Tekkesi''nde ziyaret ettik. Tekkedeki müzisyen dervişlerin yaptıkları kısa ama etkili bir musiki meşkiyle mest olduk. Cüssesiyle, edasıyla, avazıyla da gürül gürül bir Müslüman olduğu bilgisini hemen ifşa eden Şarık Cibo''nun da katılımıyla kısa adı TÜMED olan Türkiye Mezunları Derneği''nde her biri bir mangal gibi yürek taşıyan genç adamlarla ortak dertlerimizi ve çarelerini konuştuk, bunu nasip olursa ayrıca yazacağım.
Merkez Müdürlerimiz Tayfun Kalkan (Tiran), Ömer Osman Demirbaş (İşkodra), Muharrem Rahte (Prizren), Bülent Üçpunar (Priştine), Feyzullah Bahçi''ya (Üsküp) ve onların şahsında tüm değerli elemanlarına, Tiran-Prizren arasındaki yol zahmetini neşeli bir anıya dönüştüren Sevgili Halil Demircan ve kıymetli evladı Mehmet Akif''e, Mustafa Altuğ''a (İpek), İştip Camii''nde cuma imamlığımızı yapan, İştip Hamidiye Medresesi''nde ise bir öğretmen olarak bizi kıymetli bilgilerle donatan ve aynı zamanda musır bir Yeni Şafak okuru olan (ismini hatırlayamadığım ama suretini gönlüme kaydettiğim) kardeşime ve ille de Üsküp Beylerbeyi Muhsin Kurtiş''e ve Süleyman Halit''e, seyahatimin her aşamasını Ankara''dan titizlikle izleyen Murat Sedat Sert''e misafirpervelikleri ve zahmetleri için, çok çok teşekkür ediyorum.
.Küçük ama tehlikeli şeyler
00:008/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
GENELLEME YAPMANIN
DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Toplumsal gerçekliği olan hiçbir hareket baskıyla zulümle yok edilememişmiş. 12 Eylül darbesi sağdan ve soldan binlerce insanı tutuklamış, kimilerini idam ettirmiş ama bitirememişmiş sağcılığı da solculuğu da. O despot darbecilerden geriye bir şey kalmamışmış ama mazlumların fikri yaşıyormuş, yaşatılıyormuş.
Zamanenin biri 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmacısı Hizmetçileri bu bayatlamış yaklaşımlarla teselli etmeye çalışırken aynı zamanda gövde gösterisinde bulunuyor; "Biz varız, hep var olacağız" diyor tamı tamına.
Sözlerini biraz doğrultayım, gerçeklik düzeyine aktarayım istedim ama ne mümkün. Delil-medlul uyumunun olmadığı yerde hangi doğrudan söz edilebilir ki? Örneğin "eskiden sağcılık solculuk vardı, 17 Aralık darbe kalkışmasıyla birlikte toplumsal gerçeklik kazanan nur topu gibi Hizmetçilerimiz oldu" diyebilir miyiz? Türkiye"nin bu gününde ve geleceğinde Sağcılık-Solculuk-Hizmetçilik gibi bir teslis nasıl mümkün görülebilir; görülebilse bile hangi nazariyeye uyar; uydurulsa bile buna kim inanır?
Halkımızın diliyle söylersek "kuru fasulyenin nimet olma çabası"na benzeyen böylesi bir vücutlaştırma çabası "inlerine girilmeyi hak eden yeni bir illuminati" tezinin varlığını güçlendirmez mi?
Güçlendirir ama bunu akleden kim? "Böyle yaz denmiş" ona yazıyor; mantıkmış, bağlammış, çelişkiye düşmekmiş... kimin neyine? Önemli olan "ödevimi yaptım ey ulu büyük meczup!" diye tekmil vermek.
GERİ VİTESİ OLMAYANIN FRENİ OLUR MU?
Allah insanı (Müslüman da dahil) kendisini olmadığı şey sanmanın tuzağından ve şu ya da bu oranda muhatap olduğu milleti (ümmeti) onun potansiyel belasından muhafaza buyursun.
Adın çıkmış dokuza, inmiyor ki sekize! Mahremiyetlere tecavüz et, banyolardan aldığın görüntüleri porno filmlerinden seçtiğin yatak görüntüleriyle destekleyip muarızlarının başında Demoklesin kılıcı gibi salla; milletten ona hizmet etmek adına topladığın sadakalarla, günü gelince onun tercihlerine küfredecek bir medya ağı kur; Türkiye"deki istikrardan, huzurdan kaygı duyanların hizmetçisi kesil... Sonra da kalk kendini "Allah"ın emri gelinceye kadar hak üzre galip bulunacak İslam ümmetinden bir taife" olduğuna şartlandır, beni de buna inandırmaya yelten...
Üstelik İslam ümmeti ile ilişkinle değil ilişkisizliğinle şöhret bul; İslam ümmeti içinde senden çok daha fazla Allah"ın yardımıyla galip olmayı hak eden Nakşibendilere, İhvan-ı Müslimin"e, Cemaat-ı İslami"ye, Filistin mücahitlerine dudak bük, sivrisinek misali cürmünle, etkinle buna senin layık olduğunu söyle, öyle mi?
Öyledir, çünkü "merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler" diye boşuna denmemiştir ki, mezkur hezeyanını "Bizim geri vitesimiz yok" başlığı altında söyleyenin bir frene sahip olabileceği umulabilsin.
Bunun için diyoruz ki, geri vitesleri ve frenleri olmadığı için küçücük varlığıyla büyük belaları üretebilir hale gelen Hizmetçilere karşı aman gevşemeyin, rehavete kapılmayın, "biz kardeşiz" numaralarına sakın ola kanmayın. Çünkü Müslüman, bir delikten bir kere sokulur.
HİZMETÇİDEN MÜNEVVER, ENTELEKTÜEL VE SANATÇI OLMAZ
Hizmetçilerden münevver, entelektüel ve sanatçı yetişmeyeceğini yıllardır söylüyorum.
Eh, sağ olsunlar şunca yıldır beni yalancı da çıkarmadılar. Çok popüler adamları, çok iyi satan yazarları, oryantal kabiliyetleri çok yüksek ilahiyatçıları oldu ama münevverleri, entelektüelleri, sanatçıları hiç olamadı.
Mezkur meslekler için bir vakıf kurup, farklı kesimlerin düşünenlerini umreye, Yakın-Uzakdoğu"ya, Amerika"ya, Afrika"ya götürerek, onları bu yolla kendilerine borçlu kılacaklarını ve bu sayede entelektüel ortama nezaret edeceklerini sandılar ama çuvalladılar. Baksanıza "şimdi neredesiniz?" sorusuyla onlara olan öfkelerini dile getirmekten de geri durmuyorlar. Yanlarında ikisi eski faşist, birisi pörsümüş liberal olarak üç beslemeden başka kimse kalmadı.
Bu husus üzerinde durmamın asıl nedeni ise "Hizmetçileri dini arketipleri, olguları, kavramları bunca yoğun kullanarak Din"i istismara yönelten şey nedir?" sorusudur.
Hani bir söyleyiş vardır "En akıllısı Tekfurdağlı, o da direkte bağlı" diye (Aman Tekirdağlı kardeşlerim alınmasınlar, şehirleri burada kafiye mecburiyetiyle kullanılmıştır). Hizmetçilerinki de aynen bu hal! Adamlara istismar edebilecekleri bilgilerin dışında bir bilgi öğretilmemiştir ki farklı bir ufukları olsun.
"Hz. İsa" diye başlıyorlar söze ama verdikleri örnekler önce kendilerini ikna etmiyor ki, başkasını ikna etsin; en azından buncağızı anlayabiliyorlar ve dönüyorlar Hz. Nuh"a… Hz. Lut ve kavminden hiç bahsetmiyorlar çünkü orada kendi pornoculuklarıyla ilgili ilginç benzeşmeler var. Sonra yöneliyorlar Hz. Yusuf"a; kasıt istismar etmek olduğundan, verdikleri örnekler anında kendilerini vuruyor; e dön bu sefer tekrar Hz. İsa"ya.
Diyeceğim, zamane kalemşörlerinin tadı iyiden iyiye kaçmış durumda. Yorumları yoruma, tezleri teze, delilleri delile benzemiyor. Düşünmek için değil, başkaları tarafından planlanmış operasyonları uygulamaya şartlandırılmış bireyler olarak yetiştirildikleri için ellerinden daha fazlası da gelmiyor.
Yani, küçük ama çok tehlikeli şeyler.
Sahte dindarlık halleri
00:0011/04/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
HAVVA PINAR KÜR
Yazar(dı).
Solculuğun moda olduğu yıllarda yayınlanan iki pornografik romanıyla ünlenmişti. Aynı performansı sonraki yıllarda yayımladığı romanlarda göstermediği için Nobel sulanmalarına bile yeltenemedi.
Zaten romancıdan çok öykücüydü. Benim de beğendiğim iki iyi öykü kitabı vardı. Onlardan edindiği yazarlık kredisini yaklaşık 20 yıl sonra yazdığı yeni öykü kitabında kullanmak istediyse de olmadı, ölü doğdu yeni kitabı; cenazesi bile kaldırılmadı, süründü durdu ortalık yerde. Murathan Mungan"ın "Beşpeşe"yle ona omuz vermesi de işe yaramadı, hatta Kür yüzünden o kitabın da kim vurduya gittiği söylenebilir.
Yine de her kayıt ve şartta "Müslümanlara düşman" üç Solcu-Kemalist kadın öykücüden biri olma unvanını koruyarak Bilgi Üniversitesi"ne kapılandı Kür. Yanılmıyorsam "uzatmalı yrd. doc." olarak halen oradadır.
"Hımm, demek ki, Kür kültürel hegemonyadan" dediğinizi duyar gibiyim ama değil. Anne ve baba mütevazı birer eğitimci, öğretmen olunca, çocuklarını Robertlerde, New Yorklarda okutsalar da "beyaz" olamıyorlar; ta ki dedelerinden birinin paşa, saray kulu, medrese artığı vb. olması gerekiyor. Gerçi yeni nesil hegemonistlikte adam yokluğu nedeniyle "vekaleten beyazlık" da kabul ediliyor ama başvuru yoğun olduğu için eklenme sırası Kür"e gelince kadar listeler kapanmış oluyor.
Haliyle yeni kitapları, eskimiş şöhretini korumaya yetmeyince ve kültürel hegemonyanın dışında kalınca ne yapsın Kür, yukarıda zikrettiğim unvanını olsun koruyabilmek için zaman zaman medyatik çıkışlar yapıyor.
Son çıkışını geçtiğimiz gün CNN"deki bir programda yapmış. Kadınların giyebilecekleri ve giyemeyecekleri çamaşır miktarı konusunda tecrübesini konuşturmuş. Bunda problem yok; öyle inanıyor, kendisini çamaşır zaptiyesi olarak görüyor; varsın öyle inansın, varsın kendisini çamaşır zaptiyesi olarak görsün; elbette ağzı olduğu için de konuşsun.
Problem, zaptiyelik vehmini dışa vurduktan sonra kendisini tutamayıp, yerini "cübbeli teneşirciler"e bırakmış eski cübbeli-bilimci fetvacılardan biri olma edasıyla "İnançta böyle bir şey yok" fetvasını savurarak, "Dindar bir ailede büyüdüm. Teyzem nenem namaz kılan insanlardı" savına tutunup, fetva verme hakkını temellük etmeye kalkışmasından kaynaklanıyor.
Teyzem dediği merhume Halide Nusret Zorlutuna (Emine Işınsu"nun annesi). Cümle alem bilir ki, Kür teyzesinden oldum olası utanmıştır ama işte "İnançta yok" diyebilmek için gün gelmiş ona muhtaç olmuştur (Hele bekleyelim, bu gidişle daha nelere muhtaç olacak).
Tv ekranından sarfettiği düşünce(sizlik)ler, içeriği nedeniyle değil asıl içeriksizliği nedeniyle tartışmaya değmez ama sergilediği "tutum" netleştirilmeyi gerektirir.
İlgili haberlerde Kür"ün malum hezeyanlarından önce "Türkiye"de ifade özgürlüğü yok" dediği belirtilmiş ki, ikinci sorun da burada ortaya çıkıyor:
1-Daha yaşarken unutulmuş bir yazar, sıradan bir tiyatro öğretmeni olarak "yokluğuna" hükmettiği özgürlük ortamında, dini konuda istediği şekilde fetva verebilme hakkında sahip olduğunu sanıyor, 2- Bunu tv ekranında bir cesaret gösterisiyle birleştirerek çift etki yaratmaya çalışıyor.
Böylece, geri(ci)liği sabit bir zihniyetin çelişkisini tekrarlamış oluyor Kür:
Din düşmanlığını bile Din"e yaslanarak temellendirmeye kalkışıyor.
Kür, sayıları bir hayli azalmış olan bu deve-kuşu sendromluların son nümunelerindendir. Türdeşleri gibi o da Müslümanlara hakaret etmeyi kafasında kurmadan önce, "bu ne perhiz, bun lahana turşusu" sözünün hükmü bir kez daha tahakkuk etsin diye cenazesinin Teşvikiye Camii"nden kaldırılmasını vasiyet etmiş olabilir.
DOĞU PERİNÇEK DERKEN…
28 Şubat"ta dik durmayan, akidevi ve ameli birçok konuda "füruat" merkezli küçümsemelerle darbecilerin ekmeğine bol keseden yağ süren Hizmetçiler, ağızlarını "28 Şubat" diye her açışlarında işledikleri malum cürümlere toslayıveriyorlar.
Örneğin zamane yazarlarından bir son olarak, Hizmetçiler"i yıpratmak için bizim gazetelerin Ergenekon suçlularından medet umduğunu yazarken, onların 28 Şubat"ta da devletin istihbarat örgütüne Hizmetçiler"in okulları aleyhine dosyalar verdiklerini belirtmiş.
Söyledikleri tartışabilir şeyler olmasına rağmen bu zamanenin asıl "tartışılmaz olanı gizleyerek" bir tartışmayı başlatmak istemesi bana çok garip geliyor.
Gizlediği şu: 28 Şubat"ta okulları zarar görmeyip, bilakis palazlandığına göre Hizmetçiler darbecilere hangi bedelleri, ne şekilde ödediler? Merhum Erbakan"a "Beceremedin git" demeleri vakay-ı adiyeden sayılır artık, asıl bu babta sakladıkları önemlidir.
Sözünün ve işinin arkasında durmayana bizde makbul insan gözüyle bakılmadığı gibi cümleyi yarım kurana da itibar edilmez.
Şu halde o zamane, mevcut iddiasının geçerli olabilmesi için önce Hizmetçiler"in 28 Şubat"ta kimlere yaltaklanarak, kimlerin arkasına saklanarak paçayı kurtardıklarını da açıklamak zorundadır.
Elbette, sözün namusu varsa ve yüreği yetiyorsa…
Sanat, perde ve hicab
00:0013/04/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanatın kimi meşhur tanımları vardır ama üzerinde ittifak edilmiş bir tanımı yoktur. Çünkü sanat makama ve mertebeye değil, hal"e bağlıdır; hal ise kalbin (ki, kalp, sürekli olarak bir yönden diğerine dönen, döndürülen demektir) değişmesiyle birlikte değişir.
Dolayısıyla sanat, onu yapanın (bireyin) niyet ve eylemine göre şekillenir. Akıl, duyu ve duygulardan tesirlenen tekil niyet ve eylem ise o aklı, duyguları belirleyen zihniyete ve kültüre bağlı işlemekle, sanat da tekil bir temsilden çoğul bir temsile yükselerek o zihniyet ve kültürün adıyla nitelenir. Örneğin Çin sanatı, Batı sanatı, İslam sanatı gibi.
Diğer bir söyleyişle, sanatçı hal"e bağlı olarak sanat icra ederken ait olduğu söz konusu zihniyet ve kültürün perdesine tabi olur. Bu aynı zamanda "gönüllü perdelenme"yle gerçekleşen bir "perde-le(n)me" seçimidir.
Misalli Sözlük"te verilen iki anlamından "utanma, sıkılma, mahcubiyet" şeklindeki ilkini, ikinci anlamı olan "perde, örtü, engel, hâil" anlamından tümüyle ayırarak kullanmaya başladığımız "hicab" kelimesi, tasavvufta "arzu edilip hedeflenen şeyle, arzu edip hedefleyen arasına giren mânî" olarak tanımlanmaktadır (Metinlerle Tasavvuf Sözlüğü). Buna göre dilimizde artık "hicap" utanmanın, perde ise kapatmanın, sınırlamanın karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Perdenin bu anlamına duyulan tepkiden olsa gerek, sanatın "perdeyi aralamak, görünenin ötesine geçmek" şeklindeki bir tanımıyla da sıkça karşılaşır olduk.
İbn Arabi"nin "Nefsin doğası bilmediği şeyleri öğrenmeyi sevmektir" belirlemesini esas alarak söz konusu tanıma bakarsak sanat(çı) çabasının yine doğası gereği bir iddia içerdiğine, sanatlar (dolayısıyla sanatları belirleyen zihniyetler ve kültürler) arasındaki farkın da o iddiadan kaynaklandığına hükmetmemiz yanlış bir yaklaşım olmayacak; şu halde "perdeyi aralamak, görünenin ötesine geçmek" olarak sanat bu iddianın gerektirdiği yönelişe göre şekillenecektir.
Çin ve İslam sanatlarının "insani öz" bakımından birbirlerine benzediklerini (ama aynı olmadıklarını) bildiğimize göre zikrettiğimiz tanım daha çok Batı sanatına yakışan bir tanım olarak öne çıkmaktadır.
Şundan ki "perde/hicab", aynı zamanda sanatçı akıl, duyu ve duygularının bir had ile mukayyet oluşundan, Tanrı"nın gücünün hadsizliğini idrak etmeye geçiş sağlar. Bu yanıyla perde Tanrı"nın gücü karşısında insanın güç vehmine düşmesinden dolayı hicabı (utanmayı) içkin hale gelir.
Tersinden bakacak olursak: Kendisinin gücünden başka bir güç olmadığını sanan sanatçı için perde onun "öğrenmeyi sevme" arzusundan hadsizleşmeye geçişi sağlar. Bu yanıyla perde, kendi gücünden başka bir güç tanımayan sanatçıda doğurduğu onu aşma arzusuna bağlı hadsizlikle hicapsızlığı (utanmamayı) içkin hale gelir.
Bu halde hicabının varlığıyla bir sanatçının perde merkezli olarak erişebileceği ilk şey, öncelikle perdeleri aralama, görünenin ötesine geçme iddiasını, Tanrı"yı daha çok zikrederek, düşünüşünde, hayalinde ve eyleyişinde O"na daha çok yer açarak, nefsinin malum arzusunu baskılamaya gerek kalmaksızın onu potansiyel bir olumsuzluktan fiili bir olumluluğa kanalize edebilmesi olacaktır.
Çünkü "iman duyuyla algılanan bir şey değil bir mana" (İbn Arabi) olduğu ve perdeyle ilgili fiillerin yönleri de inanmada değil manada toplanacağı için, sanatçının zikri, düşünüşü, hayali ve eyleyişi de arzulanan mananın uğrunda olabilecek, dolayısıyla perde de sanatçı için, "hedeflenen şeyle, arzu edip hedefleyen arasına giren mânî" olmaktan çıkıp yerini hicapla pekişmiş bir mana arayışının müşâhede ve mükâşefe zevkine bırakabilecektir.
İbn Arabi"nin perdeye verdiği mana bu bağlamda daha aydınlatıcı olsa gerektir: "Sen (mümkün) kendinden Hakk"ı tanırsın, başkasından O"nu tanıyamazsın. Çünkü sen en yakın hicapsın (perde). Bir örtü ve perde olmanla da Hakk"ı sınırlarsın. Şu halde senin Hakk"ı bir mertebede bilmen O"nu bilmekten aciz kalışının aynısıdır."
Şimdi perdenin "hedefleyenle hedeflenen arasındaki mânî" oluşuyla, sanatçının Allah"ın gücü karşısında acziyetinden ve cehaletinden hicab duymasını birleştirerek bir sonuca varacak olursak:
Nefsin öğrenmeye olan sevgisi, sanatçının imkan ve imkansızlığını doğru idrak etmesine bağlı olarak perdenin varlığını kanıksama ve yukarıda belirtilen şekliyle (kulluk haddini ihlal etmeksizin) onu aşma arzusuna evrildiğinde, perde onun için bir bukağı, bir çatışma, bir iddia olmaktan çıkabilecektir.
Değilse, hal olarak sanatı doğuran her hal başlı başına birer perde olarak Tanrı karşısında kendi konumunu müdrik olmayan sanatçı için onu aşma /yoketme iddasıyla karanlıkta savaşma yanılgısına dönüşebilecektir.
Bu bakışla Hızırla Kırk Saat"i (Sezai Karakoç), Bir Yusuf Masalı"nı (İsmet Özel), Yokuşa Akan Sular"ı (Mustafa Kutlu), Esrârnâme"yi (Hasan Aycın), Gülşefdeli Yemeni"yi (Hüseyin Su) yeniden okumamız vardığımız sonucu teyit etmeye yeterli gelebilecektir.
Davul-zurnayla örtünmek
00:0015/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir kadının örtünmesi şakası, tantanası yapılabilecek bir husus değildir.
Çünkü bu onun, şari tarafından da hüküm altına alınan ontolojik hakkıdır.
Hayati (toplumsal) olmasıyla da asıldır, kimi pragmatist meczupların ileri sürdüğü gibi füru değildir.
Müslüman kadın ve erkek, örtünen din kardeşi için sevinç duymak "zorundadır"; bu sevince engel bir durum varsa onun ortadan kalkması için çaba göstermek her Müslümanın görevidir.
Bizim İsmail Kılıçarslan"ın söyleyişiyle: "Bu, burada bir dursun."
"EY AHALİ, DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN"
Dicle Üniversitesi Rektörü Ayşegül Jale Saraç örtünmüş. İyi etmiş, tebrik ederiz.
Örtünmesi bireysel planda kesinlikle bir problem içermiyor; bu yönde irade göstermiş ve örtünmüş, hayırlı olsun.
Ancak örtünmesini ilan ediş biçimi tepeden tırnağa sorunlu.
Hem öyle sorunlu ki kendisine "gadan alam, hangi dağda kurt öldü?" diye sormayı zorunlu kılacak kadar sorunlu.
Şundan ki, örtünme hakkı konusunda (artçı etkileri bugün hala devam eden) bir depremin içinden geçtik.
O süreçte kendi karılarımız, kızlarımız başta olmak üzere örtüyle ilgili çok çeşitli sorunları yaşadık, onları sinirlerimizi harap edercesine yoğun olarak tartıştık. Kimi zorunlulukları gözeterek örtüden vaz geçenlerimiz oldu; bunlardan etkilenip, Allah"a vereceği hesabı düşünen örtüsüzlerimizden de örtünenler oldu.
Her iki halde de üzüntümüzün ve sevincimizin tellalı olmadık; olan kendi doğallığı içinde oldu, benimsendi, kanıksandı, hayatın cilvelerinden bir cilve olarak kişisel tarihlerdeki yerine kendiliğinden eklenip kaldı.
Çünkü örtünmek de örtünmemek de kişinin kendisini "nazara sunma" anlayışıyla ilgilidir. Bu bağlamda örtülüyken açılan (ve onu sevenler) tellallık yapmaz çünkü Allah"ın emrine itaatsizlik etmek gibi bir çelişkinin neden olacağı mahcubiyet ona galip gelir; açıkken örtünen (ve onu sevenler) de tellallık yapmaz çünkü bu onun Allah"ın rızasını gözeterek yaptığı bir tercihtir ki, ödülünü de Allah"tan talep eder.
Saraç ise bunların tam aksine bir davranış sergilemiş gibi görünüyor.
Örtüsüz oluşunun doğallığını, örtününce de sürdürmesi gerekirken bilakis bunu bozuyor, çünkü kendisini bir haber malzemesine dönüştürüp, örtüsüzken kapalı (bilinmez) oluşunu, örtülüyken açılmaya (görünürlüğe çıkmaya) tevdi ediyor.
BU ÖRTÜ HANGİ MİNARENİN KILIFI
Ben konunun sadece ve sadece bu yanıyla (üslubuyla, ahlakıyla ve nazariyesiyle) ilgilenmeyi tercih ettiğim için, Saraç"ın geçmişte kimi haberlere ve şimdi bir milletvekilinin gazetemizde de yer alan iddialarına konu olan yönetim problemleriyle ilgilenmiyorum. Hatta hatta Saraç"ın Hizmet Örgütü"ne mensup oluşuyla ilgili iddialar da beni ilgilendirmiyor. "Berlin"de hakimler var ve sistem kendisine asi olanın hakkından gelir" diyerek konuyu sahiplerine havale ediyorum.
Benim ilgilendiğim kısma gelince:
Örtünmek, bedenini taşkın nazarın kendi içinde doğal olan (ki her bakış dik bakıştır, göz açıldığında anında ufka ulaşabilen tek şeydir) tacizine karşı korumaya alarak, dikizlenmenin tedirginliğinden, nazarın görünmez prangasından azade olarak yaşamaktır.
Ancak örtünmeyi bu düzeyde bir gereklilik olarak görmeyip, onu bilakis nazarların takıntısı haline getiren, örtülü olduğunu lisanen ya da lisan-ı hal ile bağırarak dikizlenmeye açan, bu eyleminde emsallerine göre bir fark yaratmak için nazarların kendisini sarmalamasını medya yoluyla isteyen için örtünmek, çok açık bir tanımlamayla "örtü sayesinde açılmak" demektir.
NERESİNİ DOĞRULTALIM?
Bunlardan hareketle baktığımda Saraç"ın ikinci belirlemeye dahil olduğunu üzülerek söylemem gerekiyor.
Çünkü Saraç, örtünmekten huzur duyacağını söylüyor ama ilan ediş biçimiyle (ki, kendisi hakkında bir ilanda bulunan, ilanı nedeniyle ilan edilmeyi hak eder) hemen ortaya çıkan sataşmalar, suçlamalar, ikazlar, iddialar (onun var olan huzurunu da kaçırmaya neden olacak şekilde) bunu anında yalanlıyor.
Bu durumda, huzurlu olmak için örtünmeyi seçenin, "örtünmesini de örtmeyi" düşünmesi gerekirdi. Saraç ise bunun tam aksini yapıyor yani örtünerek açığa çıkıyor.
Öte yandan milletvekillerinin örtündüğü, örtülü kadınların belediye başkanı seçildiği bir ortamı "normalleşmeye" delil sayması, bunu esas aldığını söylemesi Saraç"ın aynı zamanda "örtülü ilk rektör" olarak "rol çalma" telaşına düştüğü kanaatini uyandırıyor.
Hasılı neresinden bakarsak bakalım Saraç"ın örtünmesi "normalleşmiş" ortamda "normal" bir örtünme olarak görünmüyor.
Bilakis açık bir açılma eylemiyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.
Dileyelim ki, örtüyle açılması yanlış olan Saraç"ın çeşitli suçlamalara konu olan diğer fiilleri doğru olsun.
Hizmetçiler nasıl kurtulur?
00:0018/04/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması, tehlikenin çok çabuk sezilmesi, ciddi tedbirlerin alınması nedeniyle akim kaldı.
Paralel nitelik taşıyan bu darbenin önemli aktörlerinden biri olarak çamura batan da kuşkusuz önce Hizmetçiler oldu. Seçimin malum sonuçları ise onların battıkları çamurda debelenip kalmalarını beraberinde getirdi.
Bugünkü gelinen noktada Hizmetçileri çamurun içinden güya çıkarma imkanına sahip bulunan zamane yazarlarının çamurda debelenmeyi hızlandırma ve dışa karşı ancak oradan bir şeyler sıçratma gayreti içinde olmaları ise ibretle izlenen bir durumdur.
Buradan bakınca alışkanı oldukları Abant"ın suyuna da atlasalar onlardan Hizmetçiler adına bir çözümün sadır olmayacağı açıkça görülebiliyor. Çünkü Hizmetçiler çamura sadece bedenen değil, o yanlış kılavuzları yüzünden aklen de saplanmış bulunuyorlar.
Aslında birazcık olsun düşünülmüş düşünce üzerine (müstakil olarak düşünmeleri örgütlerinin yapısal nedenlerine bağlı olarak mümkün olmadığı için) düşünebilseler kurtuluşları hiç de zor değil gibi görünüyor.
Örneğin, önüne gelene dava açmaktan başka hiçbir özelliği kalmamış olan liderleri için ilgili ilgisiz her cümlelerinde tekrarladıkları alim, hazım, kazım, fakir, muhterem, hoca, allame, Peygamberin varisi... vb. sıfatlarla onu taşıdıkları yanlış yerlerin hükmünü doğru değerlendirebilseler, böylece lider hak ettiği yeri bulacak, dolayısıyla imame doğru konumlanınca tespihin dağılan taneleri de kendi doğru yerlerini tekrar bulmaya cesaret edebileceklerdir.
Şunu kastediyorum:
İtiraza gerek yok, diyelim ki liderleri sahiden alim biridir; böyle kabul edelim ve şimdi tam orasından bakalım.
Bilinen bir belirlemedir: "İlim, aklı aydınlatır."
İlim, akıl ve aydınlanma üçlüsünün ilişkisi, çoğu kez karanlık odanın bir lamba ile aydınlatılmasına benzetilir, yani lamba yanar karanlık biter.
Bunlardan hareketle ilim sahiplerinin zihinlerinin sürekli aydınlık olduğuna hükmedilir. Çünkü "ilmin sonu yoktur" diyerek öğrenmeyi dert edinenler için karanlık değil daimi aydınlık hakkı ortaya çıkar.
Peki, ya aydınlık gereğinden fazla olursa, ne olur?
Malumdur, fazla aydınlıkta duranın önce gözleri kamaşır ve sonra ışık onun bakışını perdeler. Diğer bir söyleyişle fazla aydınlanan için aydınlık körleşmenin ilk sebebi haline gelir.
Elbette zehir-panzehir ilişkisindeki gibi alimlerin bundan korunmalarının şartları da bellidir. Bu uzun bir bahis olduğu için sonucunu iletecek olursam: Kibire düşmeyen, kendi gücünü kutsallaştırmaya kalkışmayan, topladığı maddi değerleri putlaştırmayan, aklını kendisine put kılmayan, şeytana teslim olmayan biri ancak zikrettiğim körleşmenin tuzağından (düşmüşse bile) kurtulabilir.
O halde alim olarak kabul edilen ve kendi aydınlığında körleşmiş olma ihtimali bulunan liderin ilk planda sorgulanması, körleşmesine rağmen hala ona yüklenebilen "masumiyet" niteliğinin tartışmaya açılması gerekmez mi?
Ama bu yapılmaz da alüfte ve beddua hataları başta olmak üzere, liderin gücünün yetmeyeceği bir güçle (Hakk"la ve halkla), sivrisineğin rüzgarla iddialaşması gibi bir iddialaşmaya kalkışması meleklerin yardımına, rüya ile gelen bilgiye ve tenvire, mesiyanik serkeşliğe, (malum bir yanılsama olarak) maşası olunan dış güçlerin vefa göstereceklerine yorulursa Hizmetçilerin kurtuluşu çok gecikecektir.
İkinci olarak, CHP ile gerçekleştirilen (ittifakın değil) ittihadın büyük bir hata olduğu kabul ve ilan edilmelidir. Aksine bu konuda hiçbir çuvala sığmayacak mızrağın, Hizmetçilere saplanmış bir "kader" olduğu vehmiyle olumlanması soğuk demiri dövme gayretinden ibaret olacaktır.
Böyle bir şey idrarla taharet etmek gibi olur ki bu, Hizmetçilerin içinde her şeye rağmen temiz olduklarına hükmedilenleri de kirli göstermeye sebep teşkil eder.
Salisen, bugüne kadar Dini hüküm, olgu ve olaylara yaslanılarak yapılan örneklemelerden acilen vaz geçilmelidir.
Çünkü Din geneldir, onda Hizmetçilere özel bir yön bulmaya çalışmak zaten uçlanmaya başlamış olan akide sorunlarının artarak büyümesini beraberinde getirecektir.
Yine bu bağlamda, "Tarihin hiçbir döneminde benzerini görmediğimiz keskin bir dil ile karşı karşıyayız. Her gün söylenen laflar zehir zemberek bir çerçevede sarf ediliyor. Hakaret dibe vurdu, saldırganlık had hudut tanımıyor, şımarıklık dalga dalga yayılıyor, kibir heykel üstüne heykel dikiyor... Hal böyle olunca ahlak çöküyor, edep kayboluyor." şeklindeki çiğnenile çiğnenile çürümüş bir sakıza döndürülmüş, kekreleştirilmiş, sıradanlaştırılmış tiratlardan, teranelerden de Hizmetçilerin vaz geçmeleri gerekir.
Çünkü bunları söylemekle kaşı cephenin durumu belirtilmiş olunmuyor bilakis Hizmetçilerin içinde bulundukları fiili durum ağlaklıkla teyit edilmiş olunuyor.
O halde "Hizmetçiler nasıl kurtulur?" sorusu üzerinde ilgili örgüt mensuplarının, taraftar olanların ve muhalif olanların da fikir yürütmeleri ezlemdir.
Çünkü mesele artık bir grubu battığı çamurdan çıkarma meselesinden ibaret değildir, memleket huzurunu, millet bütünlüğünü elbirliğiyle koruma meselesidir.
Sanat ve fark
00:0020/04/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zihniyet ve kültürlerin ilişkilerinde üç yön vardır: a)Karşıtlık, b)Fark, c)Otorite.
Karşıtlık mülkün ve halkın idaresinde yani siyasette; fark inanış, anlayış, ahlak, ve sanatta, otorite ise (iç ve/ya dış) hükümranlıkta etkindir.
Ürettikleri sonuçlar itibariyle birbirlerine benzeyen karşıtlık ile otoritenin ikili ya da tekli hakimiyet kurması halinde fark da kendi aslından uzaklaşıp onlara katılır.
Bundan hareketle yerli sanatın son yüzyılda Batı sanatıyla olan karşıtlığa ve Batı sanatının otoritesine teslim oluşa göre iki ayrı yönde şekillendiğini, farkın ise Batı sanatıyla bir ilişki kurma biçimi olma vasfını yitirerek onlar tarafından massedildiğini söylememiz mümkündür.
Bunlara bağlı olarak sanatın bugünkü hali ise malumdur: Karşıtlık kendi içinden gelenekçi ve muhafazakar bir sanat anlayışını doğurmaya çalışırken, otorite de Batı etkisinde ve yine kendini Batıya beğendirme arzusuyla yerelliği küçümsemede ve halktan kopuk olarak var olmada (hatta halkı çağdaşlaştırarak bilinçlendirme saplantısında) ısrar etmektedir.
Her iki tutumun da sanatı kendi hakikati içinde kavramadığı, bilakis kendi arzularınca koşullanmış bir sanatın yükselişini hedefledikleri aşikar olduğuna göre, zikredilen nedenlerle fark"ın yeniden düşünülmesi sanatta yeni ve doğru bir istikametin (hatta tecdidin) ortaya çıkmasına imkan oluşturabilir.
Yeni sözlüklerin (Örneğin Misalli Sözlük"ün, Nişanyan Sözlüğü"nün) "İki şeyin birbirinden ayrılmasını sağlayan değişiklik, başkalık, ayrılma, ayrışma, ayırt etme, ayrım" anlamlarını yükledikleri fark"ın, yukarıda zikrettiğim massedilme durumuna adeta katkıda bulunduklarını özellikle belirterek, fark"ın Okyanus"ta yer alan "iki benzer şeyi birbirinden ayıran değişiklik, başkalık, ayrılık, ayrım" şeklindeki anlamını burada esas aldığımı belirtme ihtiyacındayım.
Bu bağlamda, "İki benzer şeyi birbirinden ayıran" olarak fark, kıyasen tasavvuftaki fark"la örtüşür ki bu da bizim konuyu (kendi zihniyet ve kültürümüz tahtında) cem ve fark (cem"-fark, tefrika) mertebesine göre yeniden düşünmemize imkan sağlayabilir.
"(Sufiler) cem" ve tefrika ile şunu ifade ederler: Kul amellerine bakarak, nefis için bir kesb (çaba ve gayret sonucu elde etme) kabul edince tefrika, bütün eşyanın Hakk ile olduğunu kabul edince cem" halinde olur. Bütün bu işaretler şunu bildirir: Kevn (yaratılan şeyler) ayırır, Mükevvin (yaratan) ise toplar. Şu halde kim sadece Mükevvin"le olursa cem" etmiş (toplamış), kim de yaratılanlara nazar ederse dağıtmış olur. Demek oluyor ki tefrika kulluk, cem" ise tevhiddir." ("Avarif"ten nakl.: Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, daha geniş bilgi için bkz.: Abdurrezzak Tek, Tasavvufi Mertebeler, Hace Abdullah el-Ensari el-Herevi Örneği, Emin Yay., Bursa 2008)
Fark"ın, benimsediğimiz anlam ve tanımının sanat açısından verisi şudur: Sanat, şeriatların değil, insan oluşun (yaratılmışlığın) konusudur. Diğer bir söyleyişle şeriatlar sanata öz kazandırırlar ancak onu koşullandırmazlar.
Bundan hareketle sanatın insan oluşun bir gereği olarak önce cem"e (insani istihkaka, yeteneğe, mirasa), bir şeriatın belirlediği zihniyet ve kültürün mensubu olmak açısından da fark"a dahil olduğunu söylememiz gerekir.
Binaenaleyn sanat, benzer olan (ama aynı olmayan) bir hal içinde mensubu olduğumuz zihniyet ve kültürün farkı üzerinden farklılık taşır, yoksa sanat olmak (cem") bakımından bir farklılık taşımaz.
İş bu nedenle biz Cervantes"le Attar"ı, Hafız ile Goethe"yi, Rilke ile Sezai Karakoç"u, Mustafa Kutlu ile Salinger"i, Şeyh Galib"le Turgut Uyar"ı... iç-içe değil yan yana okuyabiliriz; fark"ı gözeterek okuduğumuz için de onları birbirlerine rakip (karşıt ve otorite) kılmayız; birini diğerine bizim zihniyet ve kültürümüze tabi olması bakımından önceleriz, sanat-çı olması bakımından öncelemeyiz.
Diğer bir söyleyişle, iş bu okumada onların (temsil ettikleri zihniyet ve kültür açısından) farklarını gözeterek insan oluşla, bir şeriatın mensubu oluş arasındaki farkı belirleriz; bu belirleme sayesinde cem"e katılır ve yine bu belirleme sayesinde "kendi" sanatımızın değerini fark ile müdrik oluruz.
Çünkü fark, fark edilmeyi talep eder. Aksi halde fark oluşunun bir hükmü olmaz. Karşıtlık ve/ya otoritenin etkisine girmesi halinde ise fark, hükmünün değişmesi nedeniyle değişir.
Dolayısıyla sanat planında fark"ı, ne kendimizin ne de benzerimiz olanın eksikliğine ya da fazlalığına yormaksızın kendimizi kendimiz, benzerimizi de benzerimiz olmak bakımından biliriz.
Bu bilmenin bize ve elbette sanatımıza kazandıracağı şey ise ilk planda komplekssizliğin, yaratmada rahatlığın, kendi zihniyet ve kültürümüzü belirleyen özü koruyarak yükselmenin değerini idrak etmek olacaktır.
Oy dilendirilen ablalar, teberruları iç edilen hacılar
00:0022/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Seçim bitti; Başbakanın ülkeyi yönetişine dair güven de yenilendi.
Seçimden Başbakan aleyhine (dikkat ediniz AK Parti aleyhine değil) büyük beklentileri olanların hevesleri kursaklarında kaldı.
Şimdi medya yoluyla birileri "Seçim gitti, kavga bitti; hadi artık işimize bakalım" diyorlar.
Ama halk böyle demiyor.
Halk, hakkı en gerçekçi biçimiyle gözeterek şunları söylüyor:
"7 Şubat MİT kalkışması, Haziran Gezi kalkışması, 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması bu ülkenin Başbakanını yıpratmak, onun adına leke sürmek, onu acze düşürmek ve ricat ettirmek için yapıldı.
Biz bunları gördük ve önümüze çıkan ilk seçimde onlara karşı Başbakanın yanında olduğumuzu, ona güvendiğimizi apaçık beyan ettik. Ama bizim bu beyanımız bir son değil bir başlangıçtır.
Başbakan, üç kalkışmada da rolü çok açık olan Hizmet Örgütü ve destekçileriyle hesaplaşmalıdır.
Hesaplaşmalıdır çünkü hainin ihanetiyle, müfterinin iftirasıyla, bozguncunun bozgunuyla kalması hak değildir.
Madem onlar haksız bir nedenle, tarifsiz bir kinle Başbakan"a (ve onun şahsında millete) düşmanlık etmişlerdir, o halde düşmanlıklarının hesabı onlardan sorulmalıdır.
Bu bağlamda Başbakanın Cumhurbaşkanı olması, mevcut Cumhurbaşkanının Parti emanetini devralması veya her ikisinin de aynı görevleri birer dönem daha sürdürmeleri mesele değildir.
Mesele, onların hangi makamda bulunurlarsa bulunsunlar, en büyük amirleri ve en küçük memurları dahil Hizmet Örgütü"yle hesaplaşmaları meselesidir.
Çünkü görünen köy kılavuz istemez. Aslî ya da taşeron darbeci olarak Hizmet Örgütü elemanları seçimden önce nasıl bir kumpasçılık, tezgahçılık, ukalalık, pişkinlik, sırıtkanlık içinde iseler bugün de bunu aynıyla sürdürüyorlar.
Seçimin onlar için bir utanç ve pişmanlık nedeni olması gerekirken, bilakis onlar seçimi kaybetmenin neden olduğu ağır bir beyin hasarıyla daha da arsızlaşmış, ahlaksızlaşmış, densizleşmiş ve dengesizleşmiş olarak aynı hal üzere devam ediyorlar.
İyi niyetli, merhametli kimi yazar arkadaşlarımızın "affedilmesi gereken yeni zaman Vahşisi" olarak gördükleri Hizmet Örgütü"nün lideri, Hz. Hamza"nın katili Vahşi gibi kapının eşiğinde ağlayarak özür dilemiyor, bilakis sırıtarak kapıyı tekmeleme terbiyesizliğine son güçle devam ediyor.
O halde nerede olursanız olun ama bu Haşhaşilerle hesaplaşmayı ertelemeyin, ötelemeyin."
Halk bunu diyor.
Halkın bu talebi bir kan davası gütmek, öç peşinde koşmak değildir, bu hadsize haddini bildirmesi suretiyle hakkın yerini bulmasını talep etmektir.
HAKİKATİ ÖRTENLER
Kapıyı tekmelemeyi alışkanlık haline getirmiş olanlardan biri "Zikirmatikli analar gözü yaşlı babalar" şeklindeki şiirsel ağıdında yoktan mazlumlar yaratmaya çalışırken nedense CHP"ye oy dilendirdikleri o ablaların eli zikirmatikli, dili hayır dualı annelerine nasıl hesap vereceklerinden hiç söz etmiyor.
Bir diğeri dini hislerini istismar ederek Müslümanlardan "teberru" niyetiyle aldıkları paralarla Hizmet Örgütü"nün banka, medya, kargo, ajans, yayınevi vb. hangi birimini kurduklarını veya beslediklerini saklı tutarken, güya hizmette ne kadar gayretkeş olduklarını yanlış bir tarih okumasıyla, ters bir mantıkla anlatmaya çalışıyor.
Bir başkası kendini Habil sanarak, Hizmet Örgütü"ne mensup olmayanları Kabil ilan etmeye kalkışıyor. Aslında Neron bile olmayacak kadar çapsız, yarınsız ve ahiretsiz olan bu ve benzeri tipler halk içinde serseri mayın gibi gezerek tahribatlarına doludizgin devam ediyorlar.
Bir öteki "cübbeli müneccim" koltuğuna oturup gündelik gerçekleri çarpıtma çabasını sürdürürken, güya yorum, değerlendirme yapmak adına seçim öncesinde kimlere nasıl hakaret ettiyse seçim sonrasında da onları hayasızca tekrarlıyor.
HALK SEÇİMİNİN TAKİPÇİSİDİR
Bunlara bakınca, halkın yukarıda zikrettiğim düşünce ve talebinde ne denli haklı olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.
Abone, burs vb. isimler altında Hizmet Örgütü"nce haraca bağlanmış küçük esnafın ilk planda onun tasallutundan kurtarılmış olması olumlu görülüyor ama yeterli görülmüyor.
Hizmet Örgütü"ne karşı sonuçları kesin, açık bir müdahale isteniyor ve hesap sorulması bekleniyor.
Halkın sesi duyulmalı, talepleri gözetilmelidir.
Çünkü halk gerçekçidir ve kimi neden seçtiğinin bilincindedir.
Ihlamur kokulu şehirler
00:0025/04/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
O şehirler ki, iğde kokularıyla karşılarlar sizi.
Sonra serin sularına buyur ederler; her damlası bir abı-ı hayat gibi.
Sonra insanları gelir, bir selam kıyamıyla, bir Tekbir vakarıyla.
Bir şadırvanda halkalanır gibi halkalanırlar çevrenizde dupduru gönüller.
Ha Yozgat"tasınızdır, ha Priştine"de.
Ha Prizren"desinsizdir, ha Manisa"da.
Dağ sevgisi Peygamberlerden size bir miras olduğuna göre ha Şar"a yaslamışsınızdır sırtınızı ha Toroslara.
Sizin eksik renklerinizi tamamlayan, sesinizi çoğaltan, varlığınızı pekiştiren, hayatınızı anlamlandıran insanlar var ya orada. Gerisi hikaye; zaman, insan ve mekan su ile şekerin karıştığı gibi karışır orada, aynı güneşin altında.
İğde kokulu Priştine"de ve Prizren"de Emrullah İşler"i izlerken işte bu duygular ve bu üçlünün durumu dolandı durdu aklımda, nazarımda.
"Emrullah İşler" diyorsam mansıbını, akademik unvanını bilmediğimi ya da söylemek istemediğimi sanmayasınız sakın.
Ama o her şeyden önce "bizim" Recep Tayyip Erdoğan"ın kardeşi.
Nasıl ki mansıp onda kardeşlikten öne geçmiyorsa Emrullah İşler"de de öne geçmiyor.
Hizmetteki eksiklikleri giderilmiş camileri, tekkeleri, okulları oralarda mukim olanlara teslim ederken, çoğul bir huzuru, birlikteliği, dostluğu, kardeşliği teslim ediyordu aslında.
Son yedi yıldaki becerikli, gayretkeş çalışmalarıyla kurumsal anlamda bir dünya markası olmuş, Türkiye dışındaki kardeşlerimize uzanan en önemli köprülerden biri olma vasfını kazanmış "Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı" (TİKA), yitik izleri sürerek kimileri tamamen yıkılmış, kimileri harabe haline gelmiş, kimileri maksadının dışında kullanılır olmuş eserleri keşfederek, onları bir milletin, bir medeniyetin eserleri olmakla aslına uygun şekilde hayata yeniden kazandırdı.
Ulan Batur "dan Tiran"a kadar çok geniş bir coğrafyayı kapsayan bu çalışmalar Başbakan Erdoğan tarafından yepyeni bir mühür olarak vurulmuştu o coğrafyaya.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler de hem vücut bulmuş olanların varlıklarını pekiştirmek hem de belirlenen eksikliklerini gidermek suretiyle işte TİKA adıyla özdeşleşmiş bu bayrağı taşımayı sürdürüyor.
Elbette TİKA Serdar Çam"ın başkanlığında yukarıdaki zikrettiğim keşfi yürütmekle kalmıyor, yeni projeleri değerli ekibiyle birlikte üretiyor ve uyguluyor.
Priştine ve Prizren"de "kardeşe hizmet merkezli" çalışmalara ilişkin gözlemlerimde Priştine Büyükelçisi Songül Ozan"ın, yüzyıllık monşerliği bitiren tutumuna dair notumu da mutlaka paylaşmalıyım.
Büyükelçiliğin, oralardaki TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü birimlerinin değerli yönetici ve elemanlarıyla tesis ettiği yönetim anlayışına ve uyumuna bakılarak yarınlar için daha umutlu sözler söylemek ve tablolar çizmek mümkün görünüyor.
Seyahatim süresince dostluk ve yardım güvenini bana her saniye hissettiren Bilal Çetin"e, engin tecrübeleri ve tatlı latifeleriyle zamanı, mekanı bir kitap gibi açan sevgili Hasan Karakaya ve Yusuf Ziya Cömert"e teşekkür ediyorum.
"Ben burada olmasam, siz burada olamazsınız" diyerek net bir şekilde Balkanlar gerçeğini özetleyen ve "iğdeler açtığında tekrar gelin" diyerek beni en zayıf yerimden yakalayan dostum Şarık Çibo"ya da teşekkür ediyorum.
İğde kokulu iki şehir: Priştine ve Prizren.
Şehadet şerbeti içerek bedenini adeta çelikten bir çivi gibi oraya çakan Cennetmekan Murat Hüdavendiğarımız orada.
Heteredoks dervişlerin selam sahibi olmayan kulaklara haykırarak örtülü yüreklere korku saldıkları Tekbirler orada yankılanıyor.
Edebiyatımızı kuranların divitlerinden çıkan ses, su seslerine karışarak çoğalmayı sürdürüyor orda.
Bir Anadolu şehrinde nasıl gülüyorsa insanımız, oradakiler de öyle gülüyorlar.
Bir Anadolu şehrinde nasıl kokuyorsa iğdeler orada da aynısıyla kokuyor.
Ve ben ne zaman görsem o toprakları özlemim çok daha fazla artıyor.
Selam olsun iğde kokulu şehirlere ve selam olsun Bakanından hizmetlisine o kokunun bekçisi olan müminlere.
NOT: Sevgili Ulvi Kubilay Dündar"ın davetiyle, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi"nin etkinliği kapsamında yarın Konya İl Halk Kütüphanesi"nde, saat: 15:00"te sanat-edebiyat severlerle söyleşeceğiz inşallah.
Kargalardan medet ummak
00:0029/04/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında başarılı olsalardı, baş olacaklardı.
Ama şimdi ayak bile değiller.
Yüklendikleri maşa rolüyle ortalıkta kaldılar.
DIRAL DEDENİN DÜDÜĞÜ GİBİ
Sahipleri başarısızlık yüzünden azarlamış mıdır onları?
Hiç sanmıyorum, tenezzül bile etmemişlerdir.
Kendilerini fil zanneden farelere karşı ilgisizliği, ilişkisizliği seçmişlerdir, kapatmışlardır açtıkları kapıları yüzlerine; açacaklarını vaadettikleri kapıları da daha muhkem kilitlemişlerdir. Bana inanmıyorsanız o malum elçinin koşarcasına AK Parti"yi tebrik etmeye gidişine bir bakın hele.
Hal odur ki, darbede başarılı olmak için ürettikleri maddi tedbirlerin telaşıyla baş başa kalmışlardır.
Başka bankalardan kredi alarak kendi bankalarında bilmem kaç yüz bin "inadına" yeni hesap açmışlardı örneğin.
Vadesi dolmuş olmalı o kredilerin; bu yolla himmet ehli olduklarını ispata kalkışanlar şimdi himmet derdine düşmüşlerdir.
Siz bakmayın kuyruklarını dik tutmak için savurdukları salvolara.
Asıl buralarda ivme kazanıyor erimeleri.
Öyle istismar ettiler, öyle sıkboğaz ettiler, öyle sömürdüler ki esnafı; onlar şimdi adeta Hizmet Örgütü"nün tasallutundan kurtuluşlarını bayram olarak ilan edip, kutlayacaklar.
Sadece kapıları değil, kasalarını da kapatmıştı zaten sahipleri.
Şimdi "Dıral dedenin düdüğü" gibi kalakaldılar ortalık yerde.
"Hesap sorulması bekleniyor" demiştim ya birkaç yazı öncesinde.
Şovu gerektirmeyen bir durum olarak bu içten içe sürüyor.
Oylarınızı vererek hesaplaşma yetkisi verdiklerinizin elleri armut toplamıyor bundan emin olunuz.
ATEM TUTEM MEN SENİ
Darbe kalkışmasının ilk gününden bugüne kendi eliyle ve diliyle kendisini kirletmiş olan liderlerini muteber bir çerçeve içine oturtmak ve orada olsun temiz tutmak için sürdürdükleri çaba tam hızla devam ediyor.
Çünkü asıl onun bittiğinin halk tarafından anlaşılması en büyük korkuları.
Ama korkunun ecele faydası yoktur malum. Sandık da kimin neyi ne kadar bildiğini gösterdi zaten.
Bazen "Atem tutam men seni / Şekere gatem men seni / Akşem baben gelende / Öğüne atem men seni" dizeleriyle başlayan ninninin kıvamında, bazen "O zamanın alimidir, bir mütefekkir dervişidir, bir tefekkür çilekeşidir" tarzındaki Küçük Emrah tripleriyle "son bir umut" niyetine yine de devam ediyor parlatma işleri.
Oysa ki o artık sadece "bir dava adamı"ndan ibarettir.
Alim oldur ki hakkı göre, alim oldur ki başkalarının dümen suyuna girmeye.
Milletine, vatanına reva görülen zulme tereddütsüzce taraf olandan, başka akılların güdümüne girenden alim mi olur?
Dahası sorgulamaya kapalı olandan alim mi olur?
Masumiyet zırhına bürünenden, her düşünüşünde, eyleyişinde bin bir manalı himmetler sıçrattığını iddia edenden mahremiyet düşmanından, kasetçiden, porno uzmanından alim mi olur?
Alim oldur ki, hata etmemeye çalışa; hata edende bunu itiraf etme olgunluğu göstere ve bu olgunluk nedeniyle sorgulanmaya açık ola.
"Atem tutam men seni" eşliğinde, "alimdir alimdir" ısrarıyla alim olunsaydı, doğan her çocuk alim olarak doğardı.
KILAVUZU KARGA OLANIN...
Erimenin ivme kazanması, on batman kalayla dahi parlatılması artık mümkün olmayan liderin parlatılmaya çalışılması da çok iyi gösteriyor ki, Hizmet Örgütü"nde asıl sona yani umutların tükenişine ramak kalmıştır.
Bir hal daha var mezkur sonu haber veren: Kargaların kılavuz olarak seçilmesi. Dış merkezli darbe kalkışmasındaki rolleri de böyleydi; şimdi asıl güçlerinin güçsüzlüklerini saklamaktan ibaret olduğunun da anlaşılmasıyla iç merkezli halleri de buna tebdil oldu.
Neredeyse tayınını beğenmeyen bir şimendiferin, kaptanının azarını yemiş bir tayfanın itirazlarını da kendilerine destek olarak yorumlayacaklar.
Daha dün hukuksuzluğu meşrep edinenler bugün işlerine gelen sözler oradan çıkıyor diye bir hukuk kurumu "son kale" olarak alkışlıyorlar.
Bu nedenle çaycıların, çorbacıların, işkembecilerin bile konuşurlarken dikkatli olmaları gerekiyor.
Çünkü karganın kılavuzluğu aşırı şekilde makbul ve muteber hale gelmiş durumdadır.
Bilen bilir "ola ki dirilir" umuduyla kocasını mezarı üstünde gösteri yapan kadının fıkrasındaki gibi her durumdan, her tutumdan, her edadan, her imadan, her sözden medet umar hale geldiler.
Daha beter olsunlar.
Sizler, onlara karşı bilinçli ve bilgili olmaya devam ediniz yeter.
Haşhaşi olduklarının, sülük gibi hareket ettiklerinin bilinci ve bilgisi onların en büyük korkusudur.
Mikroplunun mikroplaşması
00:002/05/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Adam, dünyanın gelmiş geçmiş ne kadar grip mikrobu varsa kendinde toplamış.
Mikrobun etkisiyle burnu patlıcana, gözü kan çanağına dönmüş.
Ayakta durmakta zorlanıyor, parmağınızın ucuyla dokunsanız yerleri yalayacak.
Son bir dirençle öyle bir aksırıyor ki alnınızın tam ortasından çakıyor mikrobu. Siz gayri ihtiyari "n"aptın ya, alenen çaktın mikrobu bize" demek zorunda kalıyorsunuz.
Ama o çarşaf gibi mendilini çıkartıp okkalı bir şekilde hömkürdükten sonra, mikrobun etkisiyle yayılmış yüzüne kondurduğu pişkin bir sırıtışla size "Haydi ispatlaaa" deyiveriyor.
Ona karşı "Ölür müsün öldürür müsün" modunda bir bakış fırlatıp "Lahevle" çekiyorsunuz.
Çünkü yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
Adam gerçek, mikrobu sabit, eylemi kati, mikrobunu size bulaştırdığına görenlerin cümlesi tanık ama sizin ona karşı eliniz kolunuz bağlıdır.
Ha, evet "yer misin yemez misin" kabilinden okkalı bir kötek çekebilirsiniz ama adamın hali malum; zaten gebermek üzere, üstünüze kalmasını istemezsiniz.
O halde acilen bir nane-limon içmek için evinizin yolunu tutacaksınız.
Üstelik haklı iddianızda haksız duruma düşmekle başı öne eğilmiş biri olarak yapacaksınız bunu.
TUZAKÇI TUZAĞINA BELGE İSTİYOR
30 Mart"ta halkın tekmesini yiyerek yengeçler gibi yürümeye başlayan paralel medya, kendi şerli aklınca yeni bir saldırı türü daha başlattı:
"Bize örgüt diyorlar, ellerinde hiçbir belge yok."
"Birinin liderimiz olduğunu söylüyorlar ama onun adına kayıtlı hiçbir kurumumuz yok."
"Kaset yaptığımızı söylüyorlar, ispat edemediler."
"İsrail dostu olduğumuzu söylüyorlar ama bu konuda bir dosya olsun hazırlayamadılar."
Böylece, size mikrobu alnınızdan çaktığı halde, "Haydi ispatlaaa" diyebilen pişkin ve sırıtkan adamın durumu bu kez toplumsal bir düzeyde tahakkuk ediyor.
Her şeyin apaçık oluşuna aldırmayıp apaçıklık talebinde bulunulan yerde sadece "bulandırma" vardır.
Yoksa onlar da biliyorlar ki, bünyelerinde topladıkları ve başkalarına bulaştırdıkları mikroplar gerçektir.
Ama mikrobun zikredilen hal üzere ispatı olmaz.
Fakat bununla kimi kuşkulu zihinleri bulandırmak mümkündür.
Paralel medyanın yeni saldırısından maksat da budur.
İSPATI SABİT OLANIN İSPATI OLMAZ
Kimi dünya halleri vardır ki, ya bilinemezlikleriyle bilinirler ya da herkes tarafından bilinmekle "esas" haline gelmiş bir bilinen yoluyla bilinirler.
Örneğin "ABD dünyadaki önemli yöneticileri dinliyor" dediğimizde, gerek teknolojisi gerekse işleyişi yönünden detaylarına vakıf olmamızın mümkün olmayacağı bir gerçekten söz ediyoruz demektir. Çünkü ABD"nin bu konuda dünya kamuoyuna bu zamana kadar verdiği fotoğraf bu bilginin genelleşerek kesinleşmesine sebeptir. Bu bilgi yukarıda belirttiğimiz gibi teknolojiyle ilişkisi televizyon izlemekten ve daktilo niyetine bilgisayar kullanmaktan öte bir bilgisi olmayanlar için bilinemezliğiyle bilinen bir bilgi hükmündedir ki, zaten imkanın (gücün ve sömürgeciliğin) varlığı bu bağlamda mümkün olabilenin düşünülmesini zorunlu kılar. Dolayısıyla "ABD dünyadaki önemli yöneticileri dinliyor" demek de bunun ispatını isteyene "ya sen hadi git yat" demek de sizin için bir hak haline gelir.
"Bilinmekle esas haline gelmiş bir bilinen yoluyla" bilmeye gelince.
Burada emsal, kıyas ve dahası istidlal devreye girer.
Örneğin dünyanın bilmem hangi kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde belediye otobüsünün çarptığı bir kabile şefi için üzüntülerinizi beyan edersiniz de, Açe"de, Mısır"da, Suriye"de, Gazze"de hunharca katledilen canlar için bir kez olsun beyanda bulunmazsınız.
O zaman insanlar bunu emsal edinerek "Yahu, bu adamın inancında bir gariplik, merhametlerinde bir arıza, niyetlerinde galiba bir bozukluk var" deme hakkını elde ederler. Burada hakkınızdaki bilgiyi kuşku yoluyla gerçekliğe aktaran siz olduğunuz için, aksini ispat etmek de size düşer.
Bu konuda kendinizi temize çıkarmadan bir de "Düzen bozucular öldürülmeyi hak etmişlerdir" derseniz bu noktada da "Yahu bu adam zulüm karakterli düzenlere destek çıkmaya cüret edebildiğine göre zalimlerin karındaşı, sırdaşı, tezgahdaşı olmalıdır" kanaatini doğurmuş olursunuz.
Çünkü insan aklı bu durumlarda armut toplamaz, hemen mukayese yapar. Bir olumsuzluğun sebebinin, başka bir olumsuzluğun da sebebi olabileceğini hemen akleder.
Her iki durumda da "Haydi ispatlaaa" diyemezsiniz.
Derseniz alaya alınmakla kalmaz, aklınızın sıhhati konusunda da şüphe doğurmuş olursunuz.
Zaten paralel medyadaki yorumcuların, yazarların ve çizerlerin geldiği son nokta budur.
Hakkaniyet sahiplerinin lugatında buna "mikroplunun mikroplaşması" denir.
"Modern hat"tın kafası karışık
00:004/05/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zeytinburnu Kültür ve Sanat ve Merkezi"nde "Ali Toy Modern Hat Sergisi" var. Küratörlüğünü Lütfi Şen"in yaptığı sergi 10 Mayıs 2014"e kadar açık.
Ali Toy, Ali Alparslan"dan talik, divani, rika eğitimi almış bir mimar; hat"ta kendi tarzını yaratabilmiş birkaç ustadan biri sayılıyor.
Serginin kataloğundaki yazısında Süleyman Berk, "Ali Toy"da iki önemli özellik görülmektedir. Güçlü tasarım yeteneği ve çizgilerin olgunluğu." demiş.
Berk"in "Tasarım yeteneği"nden "grafik-tasarım"ı kastettiği ilgili vurguları sayesinde anlaşılabiliyor ama "çizgilerin olgunluğu"ndan neyi kastettiği anlaşılmıyor.
Bana göre bu yazısında biraz kaçak güreşmiş Berk, söz konusu sergideki eserleri ya da Ali Toy"un grafik-tasarımlarını "modern" olarak nitelemeye sevk edilmiş ama hat bilgisi ve gönlü buna elvermemiş sanki.
Berk"in bu mütereddit hali günümüzde hat üzerine cümle kurmaya çalışan hemen herkeste biraz vardır zaten. Çünkü hat"ta "yenileşme" adına giderek yaygınlaşan grafik-tasarım oyunlarını hat olarak nitelemek çok zor; bu çalışmaları hat dışına düşürmek de emeğe saygısı olanların zorlanacakları bir şey.
Burada grafik-tasarımdan başka bir sorun daha var: Hat ile resmin ilişkisi.
Bu bapta Mustafa Kutlu"nun, gazetemizde yayınlanan "Hat, resim ve Emin Barın" (26.03.2014) başlıklı yazısını hatırlatmak ihtiyacındayım.
O yazısında Kutlu, "Hattın ruhun hendesesi" olduğundan bahisle, "Emin Barın"ın klasik hat sanatından ziyade hattı grafikal olarak yenileyip ona yeni bir ruh kazandırdığından" söz ediyor ve son tahlilde "(K)ûfî hariç hat sanatından klasik yazıları kullanarak resme gitmek mümkün değildir. Bu tarz resim İran ve Arap dünyasında çok kullanılıyor ki hiç biri başarılı değil. Çünkü "kûfî" hariç klasik hat müstakildir, hiçbir müdahale kabul etmez. Hoca bu sebepten olsa gerek kûfî"yi kullanarak soyut ve resim benzeri levhalar yaptı. Ama ben onları yine resim değil, yazı olarak görüyorum" diyordu.
Kutlu"nun bu düşüncelerini de merkeze alarak konuyla ilgili asıl sorunun, Emin Barın"dan bu yana denenen Arap harfli kaligrafinin ve tipografinin "modern hat" olarak nitelenme gayretinde toplandığını sanıyorum.
Çünkü "ruhun hendesesi" olarak soyut, metafizik esaslı ve "hal terbiyesi"ni zorunlu kılan hat ile, maddileştirilerek turistik görünürlüğe çıkartılmayanı tanımsızlığa ve dolayısıyla yokluğa mahkum etmenin adı olan "modern"i, zorunlu bir sentez ihtiyacıyla aynı cümlenin içinde kullanmak çok çelişkili bir durum.
Burada şunu açıklıkla ifade etmeliyim ki, bu yanıyla konu tek başına Ali Toy"un eleştirilmesini aşan bir nitelik de taşımaktadır. Diğer bir söyleyişle burada konu resimden geldiği için Emin Barın"ın, mimariden geldiği için Ali Toy"un yapmaya çalıştıkları yaratım (kreatif) esaslı "yeniliği" aşan bir yöne sahiptir.
Çünkü modern"likle nitelenen bir işte, hat"tan önce kaligrafiye ve tipografiye bakmak onun şartı haline gelmektedir.
Kaligrafi ve tipografinin başta form olmak üzere hat"ta mahsus kimi imkanları kullanması sorun değildir; sorun bunların hakimiyetinde yapılan işlerin hat"la ilişkilendirilmesindeki ısrardır. Diğer bir söyleyişle bir kaligrafın, tipografın hat"tan beslenerek iş üretmesi normaldir, normal olmayan onların kaligraf, tipograf olarak değil sadece "hattat" olarak nitelenmeyi talep etmeleridir.
Oysa ki, kaligrafi ve tipografi "lafz"ı esas alan zanaat / sanat olmak bakımından tek bir seyr"i gerektirirken hat, lafız ile manayı "bir"leştiren bir zanaat / sanat olmak bakımından hem seyri hem de okumayı birlikte gerektirir. Bu yanıyla hat kaligrafinin, tipografinin imkanlarını içkindir ancak onlar hat"ın tüm imkanlarını içkin değildir.
Diğer bir söyleyişle kaligafi ve tipografi seyr"e konu olanı "aynı anda hem bakılan hem okunan" olmak yönüyle tek düzeyde sunarken, hat bakıldığında okunamayan, okunduğunda bakılamayan (tanımlama Zeynep Sayın"a aittir) olmak yönüyle çift düzeyde sunar.
Hat"ın bu özelliğini çok iyi bilen bir ressam olarak Paul Klee kimi resimlerinde bu imkana yaslanmıştır ancak bunu yaparken resmin içinde durmaya devam etmiş, ne hattat ne de "modern hat yapan ressam" olmayı talep etmemiştir (merak edenler bana da Klee"nin ilgili eserlerine bu bakışla bakma imkanı sağlayan hattat-müzehhib Muhammed Mağ"a başvurabilirler).
Bunlardan bakınca benim zikretmeye korktuğum önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Günümüzde hat yapmaktan asıl amaç dekoratif (mevcut pazarın taleplerine uygun) bir iş ortaya çıkarmaktır da "modern" nitelemesine bu amacı gizleyen bir kılıf olması bakımından mı başvurulmaktadır?
Ki, bu müstakil bir yazıda ele alınmayı gerektirir.
.Paralelsin, paralelsin, paralel!
00:006/05/2014, Salı.
Başbakan, Cumhurbaşkanı olursa hak yerini bulmuş, insan-makam-gayret dengesi tahakkuk etmiş olur.
Bu durumda birilerinin umduğu, hatta rüyasına yatıp, olumsuz tabirine tutunduğu gibi AK Parti dağılmaz.
Yeni yönetici isimlerin, yüzlerin ve yeni tutumların biraz hamlığı olur ama sonuçta onlara da alışılır.
Evet, bu potansiyel olanı yansıtan genel tabloya kimsenin itirazı yok.
Ama şu kuşku yoğun olarak var: "Başbakan cumhurbaşkanı olursa paralel yapıyla hesaplaşma tavsar."
Paralel yapıyla siyasette, bürokraside, emniyette, yargıda, eğitimde hesaplaşılması zorunlu görülmekle birlikte bu hesaplaşma asıl Din açısından elzem görülüyor.
Paralel yapı elemanlarının birbirlerine son gaz niyetiyle üretmeye, tutundurmaya çalıştıkları romantik, içi boş, buram buran reklam kokan tanımlara kimsenin itibar ettiği yok. Bilakis "dava delileri, fedakarlar ordusu" vb. tanımlar samimiyetsizliğin, farklı bir inanışın, yeni bir dinsel yapı oluşturma çabasının karşılığı olarak anlaşılıyor.
Bu bağlamda Başbakan"dan, Allah"ın dininin olası bir tehlikeden, yanlış bir yönelişten korunması yönünde gerçekleşen beklenti, diğer konulardaki beklentiden daha büyük ve çok daha önemli.
Başbakan bunu biliyor. Cumhurbaşkanı olursa bunu bilerek cumhurbaşkanı olacak.
O halde yeni kuşkular üretmeye, var olan kuşkuları büyütmeye gerek var mı, bilmiyorum.
İnandığım şey şudur ki: Allah doğruyu sever ve gayretleri doğruluk olanların yanındadır.
TUHAF BİR SORU
Zamanenin birinden şu tuhaf soruyu okudum: "Bu işin sonu nereye varacak?"
Kendince "mahkemeye" vardırmış işin sonunu ama gerçekleşmiş olanı ısklamak suretiyle vardırmış.
Gerçekleşmiş olandan kastım, meşhur bir üzak-doğu hikayesinde anlatılan şeydir: Muhaliflerin bir davette öyle narin, onca hızlı kılıçlarla kesilir ki boyunları, şafak sökene, eğlence bitene kadar durumlarının farkına varamazlar.
O malum savcı bildiri dağıttığı gün; "alüfte" kelimesi sarf edildiği gün, "beddua" sosyal medya eğlencesine dönüştüğü gün kesilecek kafalar kesilmişti zaten.
Dünya mahkemesi yerine de ahiret sorgusuna kalmıştı kalan.
Ama kendisinin de içinde olduğu bu halin farkında değil söz konusu soruyu soran zamane.
Yoksa şimdiye kadar kırardı kalemini, düşürürdü kendi kafasını ve beklerdi musalla taşını.
Bilen bilir, toprağı bol olasıca bu zamane köklü düşüncelere, haysiyet sahibi insanlara ömür biçmekle, cenaze törenleri hazırlamakla maruf birisiydi.
Başkaları için çok arzuladığı şey gelip kendisini buldu.
Hem de çok mu çok yanlış bir iman içinde ve çok mu çok kötü bir nedenle...
PARALELSİN, PARALELSİN, PARALEL!
Her fırsatta söylüyorum: Ben yarım yüzyıllık ömrümde zamane takiyyecileri kadar pişkin, yüzsüz, mütecaviz, yalaka, yaptığını yapmamış gibi davranan, sövgüsünü övgüymüş gibi takdime kalkışan hiç kimseyi görmedim.
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla birlikte yargısız infazın daniskasını yaptıkları, ayakkabı kutusu vb. simgelerle, montaj kasetlerle insanların şahsiyetlerine, mahremiyetlerine saldırarak hayatlarını kararttıkları halde şimdi hadiseler netleşip, kendileri tuzak kurucuların piyonu olarak tescillenince maruz kaldıkları toplumsal tepkiyi yargısız infaza uğramak şeklinde tanımlamaya çalışıyor, bu yönde merhamet talebinde bulunuyorlar.
Hakikat şudur ki "Merhamet edene merhamet edilir."
Bu ülkede yaşayan her iki kişiden birinin oyunu alan Başbakan"ı, Malezya"ya kaçacağı iddiaları da dahil asılsız, karaktersiz, niteliksiz, düzeysiz haberlerle karalayanlar, başka ülkelerdeki yönetici istifalarını kendilerinin içeriye yönelik talebi olarak manşetlere taşıyanlar şimdi bunların hiç birine tevessül etmemişler gibi yargısız infazdan, kendilerine merhamet gösterilmesinden söz ediyorlar.
Başbakana olan kinlerini küçültücü lakaplarla süsleyenler, şimdi paralel yapının ufukları kapatan bir uydurmadan ibaret olduğundan söz ederek, beş aydır bu millete çektirdikleri ızdırabı, yaşattıkları gerilimi, yalan haber tacizini, yeter ki Ak Parti kazanmasın diye emanetlerine verilmiş genç kızları bohçacılar gibi kapı kapı dolaştırarak CHP"ye oy dilendirdiklerini, "yaptığınız zulümdür, bundan lütfen vaz geçin" denildiğinde pişkin pişkin sırıtarak demokratlık numarasına yattıklarını, Erdoğansız hükumet kurma teklifleriyle siyasi kaos yaratmaya azmettiklerini, çözüm sürecini bitirmeye kastettiklerini unutturmak istiyorlar.
Bu çekirge sendromluların artık sadece kendilerini kandırdıklarını anlamaları, darbe kalkışmasına karşı destan yazan medyayı suçlamaktan vaz geçmeleri kendi yararlarına olacaktır.
Çünkü asıl halk onlara "Paralelsin, paralelsin, paralel!" demiştir.
Halkın diline düşüldüğünde, asıl neye düşüldüğü ise malumdur.
."Albaya kimseden mektup yok"
00:009/05/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zamanelerin farkında olmadıkları önemli şeylerden biri, son beş aydır "vatan batarsa batsın, millet zelil olursa olsun, yeter ki biz haklı çıkalım, güçlü olalım" diyerek adeta ölümüne verdikleri savaşta yenilmiş olmak bir yana, şimdiye kadar ortaya koydukları yanlış kavga diliyle büyük bir itibar kaybına uğradıklarının farkında olmayışlarıdır.
Dinî görünümlü bir menfaat grubu olmanın içsel nedenleriyle değil, globalizmi temsil eden büyük güçlerin telkinleriyle son yirmi yıldır edinmeye çalıştıkları diyalogcu, hoşgörücü dilin, başlattıkları kavgada açık bir zaafiyet oluşturacağını bildikleri için ayrıştırıcı ve tahkir edici bir dile tutundular. Fakat alışkanlıkları nedeniyle ne ilkinden kurtulmaları ne de ikincisini uygulamaları mümkün olmadığı için melezleşmiş bir küfür ve nefret dilinin içine yuvarlandılar.
Örneğin söz konusu zamanelerin "en aklı başında olanı sayılan biri" son yazısında, varlığından emin olduğu dinleme kayıtlarını ve kasetleri kullanmamayı, yargısız infaz yapmamayı, gazete sayfalarını ve ekranları infaz yerine döndürmemeyi, nezaketi, güzel üslubu, saygıyı esas almayı önerirken şu cümlelerin içinden geçiyor:
"ÇUVALLA PARA ALANLAR"
"Tamam, kiralık katiller gibi kiralık kalemler, televizyoncular var. Tamam, doğruları söylemek için değil, gerçekleri karartmak için çuvalla para alanlar var... Tamam, şahsî talepleri karşılanmadığı, eski devirlerdeki menfaatleri, konumları kaybolduğu için iktidarla kavgaya tutuşanlar var. Tamam, iktidarın emrine girip algı operasyonlarında görev alan, istihbarat teşkilatlarının servis ettiği malzemelerle kin ve nefretle alçakça şahsiyet cellâtlığı yapanlar var. Tamam, birileri için ahlak sükût etmiş, şeref ve haysiyet kaybolmuş... Tamam, bugün var, yarın yok insanlar, mesleğimizin yüz karası olmayı umursamıyor."
Görüldüğü üzere, 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması gibi bir faciayı "şahsî talepleri karşılanmadığı, eski devirlerdeki menfaatleri, konumları kaybolduğu için iktidarla kavgaya tutuşanlar" şeklinde masumlaştıran bir algı seviyesine indirgerken karşı tarafı kiralanmakla, çuvalla para almakla, MİT destekli şahsiyet cellatlığı yapmakla, şerefsizlik ve haysiyetsizlikle vuruyor.
İşin daha da kötüsü bu dilin nesnel bir eleştiri dili olduğunu sanıyor.
Bu dil, ezberletilmiş diyalogcu, hoşgörücü dilin mülemmalı olmaktan hastalıklı olmaya evrilişinin bir belgesidir. İğnelemelerle, laf sokmalarla, iyiliği talep ediyormuş görüntüsü altında hakaret etmelerle, aba altından sopa göstermelerle malûl bir dildir bu dil.
"ALBAYA KİMSEDEN MEKTUP YOK"
Bu dile tutunan zamanelerin yanılgılarından birisi de kendilerini hâlâ eskiden olduğu gibi "akıl verme" mevkiinde görmeleridir.
Horozları da var mıdır bilmiyorum ama zamanenin bu tipleri bana Gabriel Garcia Márquez"in (tersinden bir örnek olarak) cuma günlerini mektup bekleme günü ilan eden albayını hatırlatıyor.
Albay, karısı ve horoz mektup beklemekte haklıdırlar, çünkü Albay ülkesi için üstün hizmet yaptığına, karısı ile horozunun da onun üstün hizmetinin tanığı olduklarına inanıyordu.
Bizim albaylarsa "kardeşlik" kavramı dahil, onları toplum içinde tutunduran ne kadar değer varsa onu kendi elleriyle tahrip edip, yine de kendilerine "aferin" denilmesini, önerilerinin dinlenmesini umuyorlar, bekliyorlar.
Elbette kendi çabalarıyla başardıkları itibar kaybına hemen alışmaları mümkün değildir, ancak biraz gayret gösterirlerse kullandıkları hastalıklı dili fark etmeleri mümkündür. Bunun için de söz konusu hastalıklı dille akıl vermeyi bırakıp düşüncelerini, tezlerini peşin peşin reddettikleri kişilerin sahih düşüncelerini dinlemeye başlamaları yeterli olacaktır. Akıl verme deliliğinin eriştiği seviye(sizlik), uzunca bir süre sadece doğru akıl almak suretiyle tedavi olmalarını zorunlu kılmaktadır çünkü.
GYV YİNE SAHNE ALMIŞ
GYV, geçen Ağustos ayında "Hizmet Hareketi"ne yönelik iddialara" Hizmetçilerin yer üzerinde görünen tek kurumu olarak cevaplar vermeye çabalamıştı.
Ben de bu köşede "GYV metninin içerdiği sorular da cevaplar da beni pek ilgilendirmedi" (...) Reddedilmesi mümkün olmayanı reddetmek, onu ret yoluyla kabul etmektir. Buna bağlı olarak bir gerçeğin kabulü onu ne kadar güçlendirirse, gerçekliğinin gerçekliği yönünden reddi de onu bir o kadar güçlendirir. GYV"nin metni bu bakımından beni ilgilendirmemiştir ve halen de ilgilendirmemektedir. demiştim (21.8.2013).
Aynı GYV şimdi yine sahnede. Yine reddedilmesi mümkün olmayanı ret yoluyla kabul ediyor; yine aklınca akıl vermeye çalışıyor.
İki zaman arasında değişen ise: "Ba"de harabü"l-Basra" ve artık "Albaya kimseden mektup yok."
GYV"nin bunun farkında olmadığı belli, bari horoz farkında olsa!
.Sanat ve sufilik
00:0011/05/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam sanatına ilişkin zihniyet ve kültürü anlamanın şartı olarak sufiliğe dair sahih kaydî bilgiyle "hal bilgisi"ni kuşanmanın zorunlu olduğunu zaman zaman dile getiriyorum.
Buna mahsus hareket noktam ise "İlahî şeriat"ın vahiyî olmak bakımından sanata indirgenmesinin mümkün olmayışı, sanatın ise "hal" kaynaklı bir insani etkinlik olarak "Aklî şeriat" ile (tanımlar İbn Arabi"ye aittir) İlâhî şeriat arasında bir "berzah" hükmünde oluşudur.
Genel bir tanımlamayla "berzah" iki şeyi hem ayıran hem de ayırdıklarının özelliklerini kendinde toplayan şeydir. İki dağı ayıran (ırmak vb.) bir su düşününüz ki, su (kendi oluşuyla var) olmaklığıyla iki dağı ayırır ama aynı zamanda ayırdıklarının doğal (tuzluluk, tatlılık, acılık, renk vb.) özelliklerini kendinde toplar.
Bu nedenle İslam sanatı dendikte onu ne sadece maddi (zâhirî) kültür olmak bakımından ne de sadece manevi (bâtınî) kültür olmak bakımından anlayamayız ancak bu ikisini ayıran ve bir (arada) tutan olması bakımından o bir berzahtır ve bu berzahın da kendi verisi ile (zâhiri ve bâtını ile) birlikte kavranması zorunludur.
Biz bunları dile getirdiğimiz ve özellikle "hal bilgisine" vurgu yaptığımız ortamlarda şöyle bir tepkiyle karşılaşıyoruz: "Ne yani, önce sufi olup, seyr-i sülûk"u tamamlayıp, sonra mı sanat yapacağız; buna ömür yeter mi?"
N"ola şu modern dünyada, aklın hepimiz için birer puta dönüştüğü şu illetli algı ortamında sufi olabilseydik de ondan sanatı devşirmeye ömrümüz yetmeseydi. Ama bu çok zor. Bir kere sufiliği ekmek teknesi haline getiren sahtekar, meczup şeyhlerle, hakiki veliyi ayrımak her bilgi sahibinin harcı değildir. Bunu mümkün kıldığımızı zannetsek bile, insani irademizi özgürlük budalalığına peşkeş çekmeyi maharet sayan "modernler" olarak o şeyhe mürid olmayı irade etmekte aşırı şekilde zorlanırız.
O halde bu çözümsüzlükte boğulmak yerine, İslam sanatına ilişkin zihniyet ve kültürü anlamanın şartı olarak sufiliği, yazılı kayıtlarından "turistik" bir bilgiyi edinir gibi değil, zâhiri ile bâtını ayıran ve birleştiren yitik bir berzahî bilgiye yeniden kavuşurcasına okursak en azından doğru bir başlangıç yapmış olabiliriz.
Bu çerçevede söz konusu berzah İlahî şeriat ile aklî şeriatı ayırmaya ve birleştirmeye mahsus ilmî, irfanî kodları kendi içinde toplayan bir suret (imge) olarak da öne çıkar.
Örneğin Mevlânâ"nın, yüz elli yıl sonra Hallac-ı Mansur"un nurunun onun ruhunda tecelli eylediğini ve onun mürebbisi olduğunu söylediği Attâr"ın tevbesine şu olayın sebep olduğu söylenir:
Bir gün attâr dükkanında alışverişle uğraşırken bir derviş çıkagelir ve birkaç kere "Allah için bir şey" deyince, Attâr dervişe iltifat etmese de aralarında şu konuşma geçer:
"-Ey efendi! Sen nasıl öleceksin?"
"-Sen nasıl öleceksen öyle."
"-Sen benim gibi ölebilir misin?"
"-Evet!"
Derviş yere uzanır, ağaçtan mamül çanağını başının altına koyar ve "Allah" deyince can verir.
Bu tanıklığı Attâr"ı ciğerinden vurmuştur, dükkanını dağıtır ve bu yola yönelir. (Abdurrahman Câmî, Evliya Menkıbeleri, Lâmiî Çelebi, Haz.: Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, Pinhan Yay., İst., 2011)
Attâr, bu olaydan sonra mı "sanatkar-sufi" olmuştur ya da başlangıcından beri "sufi-sanatkar"dır da sufiliğe tam yönelişi bu sayede mi mümkün olmuştur bunu bilemiyoruz.
Fakat bu olayı, Abdürrezzak Tek"in "Tasavvufi Mertebeler" adlı çalışmasında 7. Bölümü oluşturan "Hallere Dair Mertebeler"in (ki onlar: Muhabbet; Gayret; Şevk; Kalak; "Ataş; Vecd; Dehşet; Heyeman; Berk ve Zevk mertebeleridir) içinden okuduğumuzda ancak sanat planında anlayabilir ya da en azından anlamlandırmaya cesaret edebiliriz.
Elbette makbul olan bu halleri "kalben idrak ederek yaşamak"tır. Ancak bu mümkün değilse (ki, değil) Müslüman ve dolayısıyla bu bilgiyi müdrik olabilecek muhataplardan biri olma bilinciyle ondan nasiplenmeyi samimiyetle talep etmek de fikrî bir fethe neden olabilecektir.
Önemli olan burada sanat merkezli bilgilenmeyi ne için talep edip etmediğimizi bilmektir. Eğer salt dünyevî arzularla, turistik nedenle bunu talep edersek arzuladığımız bilgi kendisini bize açmayabilir; çünkü bu durumda açması kendi özüyle çelişir ve açtığını sandığımız yerde ise şeytanî bir etki gerçekleşmiş olabilir.
Ne buyurmuştu Fudayl bin İyâz: "Dünya kapısından içeriye dalıvermek kolaydır, ama dışarı çıkmak ve kurtulmak güçtür."
"Dumanlı dumanlı oy bizim eller"
00:0013/05/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
MİT kalkışmasından bugüne paralel medyanın saldırı dilinde (içerik ve söylem olarak) meydana gelen değişiklikler üzerine sıkı bir bilimsel çalışma yapılsa yeridir.
Örneğin, dershane kalkışması esnasında "Üstümüze gelmeyin; elimizde öyle imkanlar, belgeler, bilgiler var ki, dünyayı size dar ederiz" tarzındaydı sözleri, yazıları.
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında hadsizleşmiş bir külhanbeyi söylemine geçildi; mızraklara Kur"an sayfaları takılarak yapılan tarihi saldırı biçimlerini güncellediler.
Alim-zalim ikilemelerinden, İsevi örneklemelere geçildi. "Biz sadece Türkiye değiliz, tesislerimizin bulunduğu ülkelerle koskoca bir dünyayız" demeye varan kibir diline tutundular.
30 Mart"tan sonra "yenilsek de ayaktayız" gazıyla "dayanın çocuklar, yarınlar bizimdir" şeklinde devrimci dilden bozma ucuz "abi söylevleri" hakim olmaya başladı.
Ama bu da kapalı devre bir yayın gibi algılanmaktan öteye geçmeyince "yargısız infaza uğratılıyoruz"dan başlayıp "Cadı avı" kavramına tutunan bir tarihselciliğe bel bağladılar.
McCARTHY RUHU
Cadı avı çok Avrupai, bizim kültürümüze çok uzak kalınca "McCarthy ruhu"na geçiş yapıldı.
McCarthy ruhunun bizimle ne ilgisi var?
Onun da tıpkı "Cadı avı" gibi bizimle hiçbir ilgisi yok.
Diğer bir söyleyişle söylem değiştire değiştire dilleri yalama olanların tutunabilecekleri bir can simidi olabilirdi McCarthy ama bu ülke insanı için hiçbir şey ifade etmezdi.
İçeriye konuşabilecek yüzleri kalmadığından dışarıya konuşanların malzemesi gibi duruyordu zaten McCarthy.
Onları savaş meydanına sürüp, başarısızlıklarını görünce bir vakte kadar yeniden karanlıklara sinerek beklemeyi kuran efendilerine karşı "bizi terk ettiniz, bakın ne hallere düştük" sızlanmasının adıydı biraz da McCarthy ruhu dedikleri.
Evet, yazımın başında söylediğim gibi, nerelerden gelindi "McCarthy ruhu"na iyice bakılmalı.
Pehlivan tefrikaları gibi yayınlanan alim-zalim yazılarına artık geri dönülemezdi, o çoktan bitmişti.
Bitmişti çünkü o dolu-dizgin, destursuz ve hadsiz tepkilere halkın verdiği cevap "suçlanmaları gerekenler asıl sizlersiniz; suçlama araçlarınız da sizin prangalarınızdır" şeklinde olunca eriyip gitmişti o yazılar.
Şimdi korku dağları sarmıştı paralel medyayı Yenibosna"dan İkitelli"ye doğru ve doğal olarak 17 Aralık seçim ayarlı darbenin yayın organlarına "Bunca iftirayı hezeyanı, mahremiyetlere tecavüzü, yargısız infazı Allah"tan korkmadan, kuldan utanmadan nasıl yaptınız, neye hizmet ettiniz söyleyin bakalım?" demenin zamanı gelmişti.
DURUM ÇOK DUMANLI
Bu soru resmiyette de sorulur mu, sorulursa sonuçları ne olur bunu bilemem.
Ama ben "Neye hizmet ettiniz söyleyin bakalım" derken bir vicdan sorusunun altını yeniden çizmiş oluyorum sadece.
Bu benim de değil doğrudan halkın sorusudur aslında; halk, 30 Mart"ta bu sorunun muhataplarını layık oldukları yere oturttu önce. Şimdi bu vicdan sorusunu soruyor ve bize de sorduruyor.
Gezi kalkışmasında "Birkaç kişi ölse" temennisinden felaket tellallığına alışık oldukları için şimdi de bir tutuklama eylemi bekliyorlar. Bir yapılıverse çok hoşlarına gidecek; kahraman olma umuduyla başlarını şöyle dik dik tutarak bakacaklar muhtemelen kameralara ve el sallayacaklar Tel Aviv"e doğru.
Ama bu olmuyor. Yani McCarthy ruhu, çok umutlu oldukları "beddua ruhu" gibi tutmuyor; bizdeki şartlarla, yöntemlerle hiç bağdaşmıyor.
İşledikleri cürümlerin kamuflajı sağlam cürümler olmasının; takiyelerinin Haşhaşi deneyiminden beslenmiş garantili takiyeler olmasının onlara sağladığı güven ortamı tümüyle yok olmuş durumda.
Şimdi "Dumanlı dumanlı oy bizim eller" türküsünü topluca söyleseler de istismar çanaklarına bozukluk atan çıkmıyor.
Şimdi işte o vidani soruyla başbaşa kaldılar ve o soru kulaklarını tırmalıyor, kalplerini kanatıyor.
Mağduru oynamayı biliyorlar ama vicdanlara karşı rol kesmeyi bilmiyorlar. Dolayısıyla esrarlı örtülerini yırtıyor o soru, yalama olmuş dillerini "vah"a ve eyvah"a" bağlıyor.
Durum bildiğiniz gibi değil; durum çok dumanlı...
AMERİKA"YLA YATAN McCARTHY İLE KALKAR
Bu yüzdendir ki, paralel medyada bir iki yazarın (ki, onlar da başka tarzda yazmayı bilmedikleri için) gaz takviyeli vaaz retoriğinde ısrar etmelerini bir kenara bırakırsak alimli, evliyalı, mehdili, imamlı yazıların yerini Amerikan merkezli isimlerin ve olayların alması normal görünüyor.
Paralel işlerin aşırı dumanlı kafaları içeriye karşı utanç içinde oldukları için yeni hallerinin bilinmesini ancak oturdukları o ilk kucağın sahiplerinden umabilirler. Onlar da Kerbela"dan değil, McCarthy"den anlayacaklarına göre, MİT kalkışmasından bugüne paralel medyadaki saldırı dili getirilip oraya bağlandı.
Eee ne demişler, "Amerika ile yatan McCarthy ile kalkar."
Fazlullah"ın çocukları
00:0023/05/2014, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Fazlullah Esterâbâdî bizde fazla bilinmez ancak onun kurumlaştırmaya çalıştığı "Hurûfilik" yaygın olarak bilinir.
Kimi İslam alimlerinin, dilin sırlarını keşfetmek amacıyla "hurufat"la ilgilenmiş olmaları Hurûfilik"le karıştırılmamalıdır. İlki doğru bilgilenme çabasının bir gereği iken, ikincisi bir "ideoloji"dir.
Hurûfilik ideolojisinin kurucusu olan Fazlullah, 1340 yılında Esterâbâd"da doğmuş, Harezm, Sebzevar, Tebriz, Yezd ve Isfahan"da yaşamış Şiiliğin İsnâ Aşeriyye koluna bağlı bir mistiktir.
Hurûfiliği rüya tabirleriyle tesis etmeye başlayan Fazlullah"ın, rüya tabir etmek için kendisine danışıldığında önce karşısındakinin rüyasını dinlediği, sonra içinde bulundukları mekandan kendisini tecrid edecek şekilde koluyla alnını ve gözlerini kapadığı; gayb âlemine karışıp rüyanın manasını keşfettiği ve bu anda sıfatının değiştiği; bedeninin tekrar normale dönmesiyle birlikte gözlerini açarak rüyayı tabir ettiği nakledilmiştir. (Shadzad Bashir, Fazlullah Esterâbâdî ve Hurufilik, Çev.: Ahmet Tunç Şen, Kitap yayınevi, İst., 2013).
Yine rivayetlere göre 1383-1394 yılları arasında görmüş olduğu rüyalara ilişkin bilgileri de (Esterâbâdî lehçsinde ve kısaltmalar şeklinde yazdığı için tercüme edilemeyen) Nevmnâme adlı kitabında toplayan Fazlullah, önce Mehdi ve giderek Allah"ın yeryüzündeki temsilcisi olduğuna inanmaya ve müritlerini de buna inandırmaya çalışmıştır.
Fazlullah, Hurûfilik ideolojisine ilişkin diskurlarını Ayet ve Hadis"lerle belgelemekten çok, Câvidân-Nâme"sindeki şu örnekten de anlaşılacağı üzere kendi düşüncelerini onların arasına sıkıştırma çabasında olmuştur:
"Eğer bir kimse sual eylese ki Mehdî cihetiyle tezkiye-i şedîd nerden ma"lûmdur dese cevâb "Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık" (el-Mülk, 67:5); "Münakaşa ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?" (Sad, 38: 69); "Her gün ve her gecede elli vakit namaz bana farz kılındı" (Kitüb-i Sitte, c. XV, s. 400); "İnsanları, Allah"tan başka ilah olmadığına ve Muhammed"in Allah"ın Rasulü olduğuna şehadet edinceye ve namaz kılıncaya kadar öldürmekle emrolundum" (Avâliyu"l Âlî, c. 1, s. 153); "Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır." (Âl-i İmrân 3:18); "O kafirler "Sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber değilsin" diyorlar."; "De ki "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter, bir de yanında kitap ilmi bulunan (yeter)." (er-Ra"d, 13:43) cihetiyle mukallidleri ve kâfileri ki makâm-ı ulûhiyyet ve zevi"l-ilmi ve"l-melâike makâmında olmağa kâdir olmazlar be-tahakküm-i "Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır." (Âl-i İmrân 3:18) kelimesinin emriyle emr eyledi ki tâ taklid ile onu alsınlar ve kendi mu"tekidleri eylesinler tâ ki bunların necâtına sebep ola "Ve işte böyle, sizi orada yürüyen bir ümmet kıldık." (el-Bakara, 2:143) f efhem ve"s-selâm alâ meni"t-tebe"a"l-hüdâ." (Câvidân-Nâme – Dürr-i Yetîm İsimli Tercümesi, Haz.: Fatih Usluer, Kabalcı, İst., 2012)
Peki, neden "Fazlullah"ın çocukları" dedim?
Şundan: 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından beri kimi zamane paralellerin tıpkı Fazlullah gibi Kur"an ayetlerini sadece kendilerine nazil olunmuşçasına, Hadis-i Şerif"leri kendilerini tezkiye ediyorlarmışçasına, ulemayı kendileriyle işbirliği içindelermişçesine, tarihi olayları onları teyid ediyorlarmışçasına "kullanma" sapıklığı içinde yüzdüklerine gün be gün tanık oluyoruz.
Kimileri tertemiz mezhep imamlarını, tarikat şeyhlerini, müceddidleri kendi babasının adını kullanma rahatlığı içinde kendi anormal iddialarının nesnelerine dönüştürmeye yeltenirken, kimileri de gûya Ayetlerden hareketle Soma felaketini AK Parti"ye oy verilmesinin ve parallere hakaret edilmesinin nedeni olarak gösterme bahtsızlığında bulunabiliyorlar.
Evet, bu çok açık olarak bir Fazlullah tarzıdır ve buna itibar eden zamaneler de ancak Fazlullah"ın çocukları olabilirler.
Söz konusu savunma ve istismar tarzına tevessül ettikleri ilk andan beri birçok aklı selim insan dünya çıkarlarını korumak adına bunu yapmalarının hata olduğunu, verdikleri ilgili örneklerle önce kendilerini vurduklarını hatırlattıkları halde geri adım atmaksızın, dur durak bilmeksizin aynı şeyleri tekrarlamayı sürdürdüler.
Elbette ki bunların cibilliyetlerini, niyetlerini, eylemlerinin istikamet ve gerekçesini biliyoruz. Daha dün İbrahim Karagül bunları yorum gerektirmeyen bir açıklıkla "Sahtekarlar!" adlı yazısında anlattı. Binaenaleyh benim ayrıca bir çözümleme yapmama gerek yok.
Şimdi diyeceksiniz ki, Fazlullah"a ne oldu?
Fazlullah, Semerkand ve Gilan"daki ulemanın fetvalarıyla Timur"un oğlu Miranşah"ın Azerbaycan valiliği sırasında yakalandı, Nahçıvan bölgesinde bulunan Alıncak Kalesi"ne götürüldü ve 2 Eylül 1394"te idam edildi.
Tarihi olaylarda gözü açık, idraki berrak olanlar için alınabilecek nice önemli dersler vardır.
İslam sanatı üzerine bir okuma listesi
00:0025/05/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam sanatına ilişkin bu köşede yer alan yazılarımda gerektikçe kaynaklarımı belirtmeme rağmen, kimi okurlarım konuyu doğrudan ele alan ve hızlıca öğreten kitapların bir listesini talep ediyorlar.
Şunu açıklıkla ifade etmeliyim ki, İslam sanatını Aspirin içme rahatlığıyla anlatan kitaplar henüz yoktur ve bence olmaması daha da hayırlıdır. Çünkü bu sanatı üreten kadim kültürü "100 soruda" serisiyle pazarlamaya kalkışmak sadece var olan cehaleti yoğunlaştırır.
Ayrıca, sanata ilişkin mevcut zihniyetimiz modernlik üzerinden şekillendiği için İslam sanatına mahsus doğru bilgiyi ve yeni bir bakışı oluşturabilmemiz, İslami bilginin tamamının içinden sanat merkezli arkeolojik bir kazı yapmakla mümkün görülebilmektedir. Diğer bir söyleyişle, İslam"ı doğru öğrenmek, sanatı da doğru öğrenmeyi içkin olduğu için asıl olanın tali olana feda edilmemesi gerekir.
Bu öğrenmeden kastım ilgili konuda kıyas kabiliyeti kazandıracak, yorum ve hüküm becerisi sağlayacak bir okumadır.
İslami bilginin bir derya olduğunu kabul edersek, sanata ilişkin bilgi o deryadan alınacak bir damla sudan ibarettir ve biz o deryanın neresindeki bir damlanın buna tekabül ettiğini bilmekten de mahrumuz.
O halde, talep edilen okuma listesi için (elbette eksik bir liste olarak, şimdilik) şu kitapları önerebilirim:
1-Peygamberimizin Hayatı (2 cilt) , Salih Suruç, Nesil Yayınları
2-Mekke"ye Giden Yol, Muhammed Esed, Çeviren: Cahit Koytak, İnsan Yayınları
3-İmam Maturidi, Tevhid
4-İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen
5-Milel ve Nihal, Şehristani, Çeviren: Mustafa Öz, Litera Yayıncılık
6-Dinler Tarihine Giriş, Mircea Eliade, Çeviren: Lale Arslan, Kabalcı Yayınevi
7-Mukaddime (3 cilt), İbn Haldun, Çeviren: Pirizade Mehmet Sahib, Klasik Yayınları
8-İslam"da Felsefi Düşüncenin Doğuşu (2 cilt) , Ali Sami En-Neşşar, İnsan Yayınları
9-Ayet ve Hadislerle Kur"an-ı Kerim Meali (2 cilt), Mehmet Yaşar Kandemir, Halit Zavalsız, Ümit Şimşek, İFAV Yayınları
10-Fehmü"l-Kur"an – Nüzul Sırasına Göre Tefsir (3 cilt), el-Cabiri, Mana Yayınları
11-İhya- u Ulumiddin, Gazzali
12-Fütuhat- ı Mekkiyye (18 cilt), İbn Arabi, Çeviren: Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık
13-Mektubatı Rabbani (3 cilt), İmam-ı Rabbani, Çevirenler: Talha Hakan Alp, Ömer Faruk Tokat, Ahmet Hamdi Yıldırım
14-Esma-i Hüsna Şerhi, Sadreddin Konevi, Çeviren: Ekrem Demirli, İz Yayınları
15-Kuşeyri Risalesi, Abdülkerim Kuşeyri, Çeviren: Muhammed Coşkun, İlkharf Yayınevi
16-Vahdet-i Vücud Meselesi, Mustafa Fevzi, Haz.: Mahmut Kanık, Fatma Z. Kavukçu, Hece Yayınları
17-İrfan Felsefesi, Seyyid Yahya Yesribi, Çeviren: Kenan Çamurcu, İnsan Yayınları
18-Ezeli Hikmet ve Dinler, Hüseyin Yılmaz, İnsan yayınları
19-Varolmanın Boyutları, William Chittick, Derleyen ve Çeviren: Turan Koç; İnsan Yayınları
20-Kültür Mitleri, William F. McCants, İthaki Yayınları
21-İslam ve Ezeli Hikmet, Fritjof Schoun, Çeviren: Şehabeddin Yalçın, İz Yayınları
22-İslam Kozmoloji Öğretilerine Giriş, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Yayınları
23-Sufizm ve Sürrealizm, Adonis, Çeviren: Nurullah Koltaş, İnsan Yayınları
24-Risale-i Mimariyye, Ca"fer Efendi, Hazırlayan: İ Aydın Yüksel, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları
25-İslam"da Şehir ve Mimari, Turgut Cansever, İz Yayınları
26-Mimar Sinan, Turgut Cansever, Klasik Yayınları
27-İslam Sanatı ve Mimarlığı, Robert Hillenbrand, Çeviren: Çiğdem Kafescioğlu, Homer Yayınları
28-İslam Sanatı ve Mimarisi, Markus Hattstein, Peter Delius, Literatür Yayınları
29-İslam Sanatı Dil ve Anlam, Titus Burckhardt, Çeçiren: Turan Koç
30-İdrak ve İnşa, Turgut Cansever Mimarlığının İki Düzlemi, Halil İbrahim Düzenli, Klasik Yayınları
31- İslâm Estetiği, Turan Koç, İSAM Yayınları
32-Varoluşun Tanıkları, Turan Koç, Hece Yayınları
33-Güzelin Peşinde, Ayşe Taşkent, Klasik Yayınları
34-Menakıb-ı Hünerveran, Hazırlayan: Müjgan Cunbur, Büyüyenay Yayınları
35-"Işk imiş her ne var âlemde/ ilim bir kîl ü kal imiş ancak", İhsan Fazıloğlu, Klasik Yayınları
36-Beşer Tecellisi, Frithjof Schoun, Çeviren: Nebi Mehdiyev, İnsan Yayınları
37-Kur"an Hat ve Tezhibinden Parıltılar, Martin Lings, Çeviren: Turan Koç, İTO Yayınları
38-Şenlikname Düzeni, Sezer Tansuğ, Yapı Kredi Yayınları
39-Türkmen Valiler Şirazlı Ustalar Osmanlı Okurlar, XVI. Yüzyıl Şiraz Elyazmaları, Lale Uluç, İş Bankar Kültür Yayınları
40-Geleneksel Edebiyat Teorisi, Ray Livingston, Çeviren: Necat Özdemiroğlu, İnsan Yayınları
.Kudurma ve çatlama etabına doğru...
00:0027/05/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından bugüne zamane gazetecilerinin söz ve tutumlarındaki değişmeleri yakından izliyorum. Yaklaşık olarak son beş ayda şu sekiz etabı katettiler: Saldırı, beddua ve pusu, ikna, iftira, inat, kinlenme, karanlıktan kurşun sıkma, cafer bez getir çabuk tez getir.
İlk altı etap üzerinde çokça duruldu, yeri geldikçe de tekrar hatırlatılıyor.
Son iki etap üzerinde hem yakın zamanda gerçekleşmeleri hem de etkilerinin sürmesi, yani dokuzuncu etaba henüz geçilmemesi nedeniyle yeterince durulmadı.
Neydi bu iki etap, ne oldu ve ne oluyor, şimdi bunlara yakından bir bakalım:
KARANLIKTAN KURŞUN SIKMA
Darbe kalkışmasının başlangıcında, kendilerini destekleyecek olan yazarların tespitinde ciddi bir yanlış yaptılar.
Denizaşırı ülkelere, Umre ziyaretlerine, sözüm ona uluslararası sempozyumlara, göl kongrelerine götürdükleri bilim adamlarının kendilerini destekleyeceklerini, geriye kalan bir kaç sivil yazarla, gazete yazarının itirazlarının ise etkisiz kalacağını ummuşlardı.
Umdukları gibi çıkmadı. Ulufe yoluyla yanlarında tutacaklarını sandıkları akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu asıl görüş beyan etmemek suretiyle sözün namusunu gözettiler. Bu durumun açıkça onların başlarına kakılması ise daha da büyük bir tepkiye neden oldu.
Sayılarının azlığı nedeniyle küçümsenen yazarlar ise adeta on kişiyi bir çelmede deviren pehlivanlar kadar güçlü ve kararlı çıkınca hepten paniğe kapıldılar.
"Karanlıktan kurşun sıkma etabı" bu paniğin bir ürünüydü ve şu şekilde yürütüldü:
Söz ortaya söylenecek, kendilerinin karşısında olan herkes topluca muhatap alınmak suretiyle tek kalemde tüm muarızları yıpratma oranı da yükseltilmiş olunacaktı. Bu sayede isim zikredilmeyeceği için hem pasif kalanlarla hesaplaşılmış olunacak hem de özel ya da kamusal bir sorgulamaya uğranılmayacaktı.
Doğrusu fena da işlemedi bu etap ancak kimi romantik çaylakların "sizi muhatap almadıkça daha çok kızdınız, kinlendiniz değil mi" tarzındaki isimsizliğiyle isimli yazılarında sergiledikleri feminen kabadayılıklarla, angutlukla takviye edilmiş basit zeka gösterileri ile sekteye uğradı. Dolayısıyla başkalarının ellerine ayaklarına takmaya çalıştıkları ipler kendilerininkine dolandı. Bu durumun giderek bir risk oluşturması üzerine, yatay bir geçişle "Cafer bez getir çabuk tez getir" etabına geçildi.
CAFER BEZ GETİR ÇABUK TEZ GETİR
Bu etapta, muhatapsız saldırı taktiğinden biraz uzaklaşılıp, yine muhatabı olmayan hatta sanallığı sabit olan kişiler üzerinden, yine sanal olaylara dayalı bir saldırı inşa edilmeye başlandı.
Örneğin, "Dün sabah bizim emektar bakkal Rıza Efendi"ye uğradım. Gözleri kanlanmıştı. N"oldu diye sordum. Meğer bir gazetede meczubun biriyle ilgili bir habere çok üzülmüş, ağlamış, ağlamış, o kadar çok ağlamış ki, gözleri kanlanmış. Dedi ki bana "ne istiyorlar benim cici meczubumdan, ben ondan çok memnunum, dükkanın ruhsatını da onun üzerine yapacaktım, dedi."
Diğer bir örnek: "Geçen gün bir çocukluk arkadaşıma rastladım; halen de sık görüştüğümüz bir arkadaştır; varını yoğunu, zamanlarının tamamını iktidara hizmet için ayırmasına rağmen görüşmelerimiz aynı sıklıkla sürmektedir.
Büfeden birer gazoz açtırdık (gazı da pek sağlammış meretin), içe içe yürürken "Memleketin hali n"olacak?" diye sordum. Gece geç saatlere kadar zalimlerle birlikteymiş, uykusuz kalmış, bu yüzden uzun uzun esneyip, gözlerimin içine baktıktan sonra "Ah, aaahhh" diye inledi. Bir terledi, bir karardı, bir morardı, bir sıkıldı, bir beddua yüklendi ki, kalp krizi geçirecek sandım, konuşarak yorulmasına gönlüm razı olmadığından, sorumu da ben cevapladım: "Demek öyle ha, Timurleng Sivas"a saldırmaya kararlı; yazık olacak Sivaslılara, hepsini baş aşağı toprağa gömecek kadar zalim biridir o."
Örnekleri çoğaltılabilecek bu yeni ataklarda dedi-koduculuk, sallamacılık gazeteciliğin yerine ikame edilirken, "sarı çizmeli mehmet ağa" kabilinden sanal adreslerle "yanındakinden kuşku duyma" duyguları da tahrik edilmeye çalışılıyor.
Dolayısıyla "Cafer bez getir çabuk tez getir" şaşkınlığı, verilen örneklerde ciddiyetle komiklik arasındaki sınırın belirsizleştirilmesi yüzünden bu etaba ad olmayı hak ederken, malum örnekleri kotaranların akli muvazenesi de giderek çok daha şüpheli hale geliveriyor.
Oysa ki, tarafsız bir şekilde bakıldığında durum tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor: Saldırı, beddua ve pusu, ikna, iftira, inat, kinlenme, karanlıktan kurşun sıkma derken, çırpındıkça batmanın bir verisi olarak Cafer de iyiden iyiye kafayı sıyırmış bulunuyor.
Cafer kim, bez kime, isteyen kim, istenen kim, telaşın sebebi ne?...
Bunları da yeni belirmeye başlayan "kudurma ve çatlama" etabından öğreniriz inşallah.
Zamanenin militan yazarları
00:003/06/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaşadığımız şu son altı ayda zamane yazarlarının azgınlaşan retorikleri, diskurları karışında onları artık haya ve edebe davet etmenin bile bir karşılığı kalmadı.
Kalemlerinden damlayan kibir ve küfür ayyuka çıkarken, "darbe yapmak istedik ama başaramadık artık bırakın peşimizi ki, yeni kalkışmalar için güç toplayalım, daha olgunlaştırılmış kumpaslar kuralım" pişkinliğiyle, malum kalkışmada hangi kelimelere tutunmuşlarsa yine aynı kelimelere -bu kez mağdur pozları takınarak- tutunmaya devam ediyorlar.
Örnek mi gerekiyor, işte örnek: Zamanelerin dünkü yazılarında yer alan kimi kelimeler:
"Adaletsizler, ahireti hesaba katmayanlar, bangır bangır bağıranlar, bela ve musibete davetiye çıkaranlar, cadı avcıları, caniler, cinnet geçirenler, çapsız muhabirler, deniler, fişlemeciler, günahsızların ekmeğiyle oynayanlar, hokkabazlar, hukuksuzlar, ikaz-ı ilahiden ders çıkarmayanlar, inançsızlar, ispiyoncular, işgüzar tetikçiler, istismarcılar, kayıtsız-şartsız itaatçiler, meczup, muhbirler, müfteriler, nadanlar, pervasızlar, sıkılmazlar, şakşakçılar, tabasbus edenler, tehditçiler, utanmazlar, yaftacılar, yalan-dolanla uğraşanlar, yalancılar, yandaşlar, zulme ortak olanlar, zulümden sakınmayanlar..."
Altı aydır çiğnemekten usanmadıkları, usanacak gibi de görünmedikleri pis sakızlardan bazıları bunlar...
Evet, "haya ve edebe davet etmenin bile bir karşılığı kalmadı" diyorsam bundan diyorum.
Çünkü bu vb. kelimelerden oluşan bir dili kullananlara karşı aklı-selim davranmanın, merhametli olmanın, hidayet dilemenin gerçekten bir karşılığı yok artık; alışmış kudurmuştan daha beterdir sonuçta...
Bunu hatırlatma vesilesiyle, azgınlaşmış kalem şerlilerinin şerlerinden Allah"a sığınıp, onların militan yazarlıktaki inatlarına göre, zararlarını asgariye indirebilmek için ilk bakışta tanınmalarını sağlayabilecek kimi özelliklerini belirlemenin yararlı olacağına inanıyorum:
ZAMANELERİN ÖZELLİKLERİ
1-Kendi maruf ve sabit alçaklıklarını gizleyebilmek için, şahsiyetli insanlara "alçak" diye bağırmayı maharet bilirler; yukarıda alıntıladığım kelimelerin çok daha fazlasını kendi özlerinden devşirip başkalarına yöneltmeleri de yine bu tutumlarından kaynaklanır.
2-Lider belledikleri bir meczubun kin ve hırsla ülkeyi darbenin eşiğine getirmesini normal görecek kadar sapkın birer itaatkardırlar ve ettikleri, eyleyecekleri her şeyi onun dünya ile ahiret masumiyetini ispat etmeye ayarlı tutarlar. Metafizik düşünceden yoksun oldukları için maddeye tapar, meczup liderlerini "doğal afet yaratabilen" biri olarak görüp, onu Tanrı"nın katına oturtmaya kalkışırlar.
3-Takiyyecidirler. Dolayısıyla sözün namusunu bilmezler; mertlik gösteremezler. Bir sünepenin mütebessim kellesiyle, sinameki tipler olarak ortalıkta gezinirler.
4-Yılan deliklerini iyi bilirler ve hangi deliğe ne zaman akacaklarını iyi planlarlar. Çünkü tabiatları tutumlarıyla uyumludur; eğitimleri asıl bunun üzerinedir.
5-Takiyecilikleri ve yılan tabiatları nedeniyle ifşa edilmesi zor olan kötülüklerinin önünü her yola baş vurarak kapatıp, "Hadi ispat ediniz" şımarıklığıyla sırıtırlar; enselerine çökülünce de "Cadı avı vaaar" diye kızgın saca düşmüş fareler gibi ciyaklarlar.
6-İT (İttihat ve Terakki) artığı ne kadar şerli iş varsa üstlenir ve kendilerini onların tamamlayamadığı pis işlerin tamamlayıcıları olarak görürler; "Sultan Abdülhamid"in Hal"i" tablosunu günümüzde canlandırmanın hayaliyle mest olarak yaşarlar.
7-Haşhaşidirler. Allah"ın kitabındaki kimi hükümleri işlerine geldiği gibi yorumlar; onları kendi yalanlarına şahit tutmaya, ilgili foyaları ortaya çıkınca da suçu onların üzerine atmaya yeltenirler.
8-Şerli işlerini Batılı terimler, olaylar, olgular, mekanlar üzerinden savunurlar. İslam tarihini kibirlerinin belgesi olmak bakımından özel, Batı tarihini ise güya mağduriyetlerinin ispatı bakımından genel durumlar olarak istismar ederler.
9-Kendilerinden başka mümin, kendi işlerinden başka iş, kendi çıkarlarından başka çıkar, kendi yanlış doğrularından başka doğru tanımazlar.
10-Düellocu değil pusucudurlar. Suikast, karalama, mahremiyetlere tecavüz, tapecilik, işbirlikçilik, güçlüye karşı kedi olma, zayıfa karşı arslanlık taslama zevk duydukları haller cümlesindendir. Bir açık, bir eksik yakalamak için ellerinde kameralarla deli divane gibi dolaşırlar; bugün TIR"ların, yarın kimi kazaların gerçekleştiği alanların, baykuşlara mahsus mekanların sadist müdavimleridirler.
11-Yedisinden yetmişine, yazarından bekçisine sülük gibidirler. Bir paçavra abonesi için bile bir eşiği kırk kere yalarlar, sonuç alamasalar bile bir kesme şekeri olsun kapmadan o eşiği bırakmazlar.
12-Paralelcidirler. Bu yüzden "p" harfi içeren her şeye karşı duyarlıdırlar; onları sahiplenmekte, kendilerine yakıştırmakta yarışırlar ve paralele ilişkin her durumu her haberi, herkesten önce reddetme yoluyla üstlenirler.
Zamanenin militan yazarlarını tanımanız için, işte onlara mahsus bir düzine özellik...
Tekrar vurgulamalıyım: Şerlilerin şerrinden emin olmanın yolu Allah"a sığınmak ve onları tanımakla mümkündür.
Ben bana düşeni yaptım, siz de size düşeni yaparsınız artık.
Kemal-i devlet ile hizmet
00:006/06/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
AK Parti ile ittifak (tek cephe) arasında geçen Yalova ve Ağrı"daki seçimleri çok az bir farkla ittifak kazanınca bunu fırsat bilen zamanenin paralel yazarları sünnet çocukları gibi muğlak bir sevinçle fırlatılıvermişler ortalığa.
Zamanelerin bu tepkileri 30 Mart"ta geçirdikleri travmanın boyutunu da ele veriyor aslında. Hatırlarsınız komik akademisyen bile o gece Robert De Niro"nun şiddet filmlerindeki suratıyla televizyonlarda boy gösterip (daha doğrusu beli kırıldığından boy gösteremeyip) sosyal medyanın eğlencesi olmuştu.
Söz konusu zamanelere bakarsanız muhalifleri birleştiren şey AK Parti"nin kutuplaşmadaki ısrarıymışmış; sıfır çekmişmiş bu yüzden; oyları artmış olsa da acı bir siyasi yenilgiyi tatmışmış.
Yani 30 Mart"ta boğazlarında düğümlenip kalan kelimeler nedeniyle -beddua yüklenen meczup liderlerininki gibi- yüzleri moraran, gözleri dönen, bakışları kararan kalemdaşlarının o günkü ukdelerini seçim vesilesiyle -kifayetsiz olsa da- gidermeye çalışıyorlar besbelli.
Zamanenin paralel yazarlarına zerre kadar merhametim yoktur ama bu hallerine acımadım dersem yalan olur.
İT TECRÜBESİ
Yakın zamanda daha da gaza gelip "İttifakımız meyvesini vermiştir, şimdi ittihat zamanıdır" diye gürletilirlerse hiç şaşırmayınız.
"Fırlatılma, gürletilme..." diyorum çünkü, sıkça söylediğim ve artık herkesin de malumu olduğu üzere zamanenin paralel yazarları düşünmeden muaftırlar. "Şunu yaz" denir yazarlar, o kadar; yazılması gerekeni değil yazılması istenileni yazdıkları için de ayrıca körelmiştir zihinleri.
Neyse biz ana konumuzdan şaşmayalım.
Zamanelerin gürletilmelerini makul gösterecek örnekler de az değil yani.
Sosyal medyada dendiği şekliyle "Sandıkta vermeye alışan, çatıda haydi haydiye verir". Ne de olsa gözlerden uzak bir yer; kim bilecek orada kavmiyetçinin kemaliste, solcunun faşiste, hizmetçinin Boko-Haram"a neyi nasıl verdiğini; önemli olan oyların bir sandıkta ya da bir çatıda toplanması yani ittihadın kazanması değil mi?
Zaten ittihat en iyi bildikleri şeydir zama- nelerin; çünkü o nesilden nesile aktarılan bir İT tecrübesidir.
Hazır, İT paşalarından birinin çocuğu da yalın kılıç onların safında savaşıyorken...
HAZIR, oylarının rengini ivedilikle açıklama budalaları da ellerinde kalemleriyle verilecek yeni talimatları bekliyorlarken...
Yakışır, çok yakışır ittifaktan ittihada geçiş yapmaları.
DİL OYUNLARI
"Hırsızlık yapıldı" diye ortaya çıkmışlardı; kendi iddialarıyla başbaşa kaldıktan sonra "Kırk yıldır topladığınız paraların hesabını verin bakalım; bankayı, televizyonları, paçavralarınızı, örgütünüzün eğitim birimleri olan okulları, yurtları kimlerin parasıyla kurdunuz, getirin belgelerinizi" sorgusuna muhatap olunca sus-pus oluverdiler.
Koro halinde "diktatör" teranesini söyle- meye başladılar ardından. Yine tutmadı çünkü suçladıkları insanın mevcut fillerindeki yetkinlik, sarf edilen ilgili kelimenin yüzünü kızartmaya yetmişti.
"Cadı avı" diye bir şey bulup getirdiler Avrupa tarihinden ama ne isimlerin ne de hallerin yerli bir karşılığı olmadığı için başta kendileri Fransız kaldılar taşıdıkları terime.
Şimdi "Kutuplaşma" kelimesini doladılar dille- rine. Elbette bu iddiaları da çok yakında bir ayrık otuna dönüşüp dillerine dolanarak, boğazlarına akacaktır. Sonra da leylek arayıp duracaklardır onu çıkartmak için.
Altı aydır yürütülen bu kampanyalar boşa çıktığına, iki küçük ildeki seçim sonuçlarında ittifak sayesinde büyük başarı(!) elde ettiklerine göre bence de ittihat etmelerinin tam zamanıdır artık.
Hadi bakalım aslanlarım, yiğit maklubecilerim, fanusta mücahitlerim...
Kilise görünce Hristiyan, havra görünce Yahudi, in görünce haşhaşi, mağara görünce Boko-Haram kesilen, mezhepleri geniş kurşun askerlerim benim...
Alt yapınız da üst yapınız da uygundur ittihadınızı ilan eylemeye...
KEMAL-İ DEVLET İLE HİZMET
Diyeceğim budur size ey zamanenin paralel yazarları!
Böylece özel tesislerinizde ürettiğiniz tapeleri Kılıçdaroğlu konuşmasında kullansın diye Meclis"e servis ederek yorulmanıza da gerek kalmaz; o bizzat paçavra ya da haber ajansı bürolarınıza gelip oralardan "ittihat lider"iniz olarak yapacağı canlı yayınlarla sıcağı sıcağına tellallık görevini daha iyi ifa eylemiş olur.
Hizmet abileriniz, ablalarınız da oy dilenirken devekuşu sendromundan kurtulup rahat davranırlar artık. Yakalarına gururla takacakları ittihat rozetiyle, başları dik olarak yalarlar seçmen kapılarının eşiklerini...
Hem artık saklanma gereği duymadan açık açık, heresin gözünün içine bakarak kurarsınız müşterek tuzaklarınızı; şöyle kemal-i devlet ile, ağız tadıyla, ihanet şerbetini damla damla kanınıza karıştırarak....
Uğraşmayın bu kutuplaşma işleriyle filan...
Olmadı, olmuyor, olmayacak.
Bu bedel sizin hak ettiğinizdir; basılan sizin kuyruğunuzdur; kutuplaşma da sadece sizin kendi sorununuzdur bu yüzden.
Geçin bu dil oyunlarını bir kalem...
İttihat edin, hemen, acilen, gecikmeden!
Dedim ya siz bu işi de çok iyi bilirsiniz.
Çünkü tümünüz İT kökündensiniz.
NOT: Dava adamı olanlar için zorunlu açıklama: İT, İttihat ve Terakki"den kısaltmadır.
Batı bize lazım
00:008/06/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batı "siyasi olarak" bizim düşmanımızdır ve bunu asla unutmamalıyız.
Bu manada gösterilecek en küçük gaflet, varlık ve huzur şartını Müslümanların güçsüzlüğüne bağlamış olan Batı"nın ilgili çabalarına bir katkı olacaktır.
Öte yandan Batı dendikte on beşinci yüzyıldan beri bizim tefessüh etmeye başlayan medeniyetimize karşı yükselen bir medeniyetle muhatap olduğumuzu da unutmamalıyız.
Bu manada gösterilecek en küçük gaflet de bizi yenilgi psikolojisine mahkum edecek ve dolayısıyla yeni bir medeniyetin inşası konusunda ideallerimizi de dondurabilecektir.
O halde "zihniyet ve kültür farklarının farkında olmak" bakımından Batı"yla ilişkimizi siyasi olan "düşmanlık" ilişkimizden farklı şekilde yapılandırmak durumundayız.
Çünkü "zihniyet ve kültür farkları" bağlamında Batı, bizim kendi "vaziyetimizi" görebileceğimiz "tek" aynadır.
Tersinden bakıldığında biz de Batı için tek aynayız. Diğer bir söyleyişle İslam zihniyet ve kültürüyle, Batı zihniyet ve kültürü birbirlerini karşılıklı olarak sürekli yoklayıp, gözeterek, denetleyerek, birbirlerinin üstünlüklerini belirleyip onları kendi içlerine çekerler ve yeni (daha iyi olanı) bunun üzerine (kendi zihniyet ve kültürlerine göre) inşa ederler.
Ki, bu tutum Bereketli Hilal"deki ilk hakimiyet savaşlarına kadar geriye götürülebilir. Hint ve Çin"in bu savaşta bir hükümleri yoktur; onlar iki taraf için de "bizim evin besleme kızı" konumundadır.
Dolayısıyla kadim olan bu hakikat içinde biz Batı"yla yeni karşılaşmıyoruz, yeni hesaplaşmıyoruz. Abdurrahman Arslan"ın da sıkça vurguladığı gibi biz Batı"yla asıl onuncu asırda karşılaştık, hesaplaştık ve galip gelen biz olduk.
Benzer bir hesaplaşma on yedinci yüzyıldan itibaren tekrar başlamış, bu kez hesaplaşma ve galip gelmede öncelik Batı"ya geçmiştir. Şimdi ise bunun tersine bir hareketin içindeyiz ve söz konusu öncelik bize geçmiştir.
Biz dört nedenle başarmaya daha yakınız:
1-Batı düşüncesine asıl karakterini veren Hristiyanlık, "kitap merkezli" olarak İslam"a dahildir. Çünkü Kur"an "toplayıcı olmak" anlamında kendinden önceki semavi kitapların, sahifelerin tamamını içermektedir. Nitekim Kur"an"ın bir adı da "dinlerin ve kendisinden önceki ilahi kitapların hakikatini koruyan, gözeten" anlamındaki "Müheymin"dir (Maide 5:48). Dolayısıyla bizim Musevi ve İsevi şeriat hakkında bilgimiz tamdır ama onların Muhammedi şeriat hakkındaki bilgileri eksiktir ki, o bilgilerin "ondan olmadıkça" ihata edilmesi de mümkün değildir. Çünkü Muhammedi şeriata mahsus bilgi inanmayana kendisini açmaz ve bu yanıyla koşulsuz bağlanmayı, fiili hal bilgisini (mistik terbiyeyi) zorunlu kılar.
2-Buna bağlı olarak biz içinden geçtiğimiz modernlik deneyimiyle Batı"nın yeni zihniyetine, kültürüne de vakıfız. Onuncu asırda Batı"yla karşılaşanlarımız gibi sadece teorik değil pratik düzeyde de Batı"yı biliyoruz. O asırlarda sadece teorik bilgiyle etkisizleştirdiğimiz Batı gücünü, şimdi pratiğin de devreye girmesiyle etkisizleştirmemiz potansiyel olarak daha mümkündür.
3-Hikmet, Müslüman"ın kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır. Hikmetin hakikati komplekse düşmeyi geçersizleştirir. Bu yanıyla teknoloji "insana nasip kılınması" bakımından (nerede, ne zaman üretildiğine bakılmaksızın) bizim de (içeriğini gözeterek) üzerinde hakkımız olan şeydir.
4-Batı, hakimiyeti elde ettiği günden beri dünyaya zulüm, kan ve acıdan başka bir şey vermemiştir. Bu manada Batı"ının insanlığa vaad edebileceği bir şey yoktur artık. Ama İslam"ın insanlara olan özgürlük vaadi bakidir.
Hece dergisinin "Batı Medeniyeti" konulu yeni özel sayısına bakarken açtığımız Batı"yla ilgili bu küçük parantezi şöyle kapatabiliriz:
Zihniyet ve kültür farklarının farkını zamanında ve doğru belirleyerek bilgimizin ve ideallerimizin değerini yeniden idrak etmemiz ve bunlar üzerinden bir tecdide yürüyebilmemiz için Batı bize lazımdır.
Hece"nin "Batı Medeniyeti" özel sayısı bu bakış açısıyla "tanıma" merkezli bir çaba olarak değerlendirilebilir. Yakın planda incelenen "Kuramsal Çerçeve, Batı Medeniyetinin Toplumsal Kurgusu, Batı Medeniyeti ve Hayat" başlıkları da buna işaret ediyor zaten.
Böyle bir özel sayı Abdurrahman Arslan ya da Akif Emre ile uzun soluklu bir söyleşiyi de hak ederdi doğrusu.
Yine de bunu bir eksiklik olarak değil, konuyla ilgili bütüncül bakışı "ancak" Hece gibi bir derginin gerçekleştirebileceğine dair umudum nedeniyle söylüyorum.
Değilse, bu şekliyle de perdeli gözleri açabilecek bir içeriğe sahip bulunuyor "Hece Batı Medeniyeti Özel Sayısı."
Ziller, zilliler ve zeliller
00:0010/06/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanat ve kültüre dair görüşlerini çok önemsediğim, ilgili eleştirilerine kendimi muhtaç saydığım -ki, kendisinden bu sütunda birkaç kez bahsetmiştim- dostumla en son geçtiğimiz Kasım ayında görüşmüştük. Yakın zamanda görüşelim diye teyitleştiğimiz halde 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması, seçimler... derken ara uzadıkça uzadı.
Onun deyimiyle nihayet geçen gün "şeytanın ayağını kırıp" kendi bürosunda tekrar görüşebildik.
Masasındaki bir yığın gazeteye bakıp, şaka yollu "Üstat" dedim "sen de mi siyasete sardırdın."
"E, ne yapalım sebep olanlar utansın" dedi ve okumakta olduğu gazetenin paralel yazarlarından birinin fotoğrafına -tam da burnuna denk gelecek şekilde- işaret parmağını bastırarak, "Şunlara bak örneğin. Yetmiş beş milyonluk ülkede kaynana-gelin kavgasını bile iktidara yöneltilmiş bir isyan gibi sunan bu azgınlar, bir tane sahici isyanın izine rastlasalar utanmadan zil takıp köçekler gibi oynayacaklar. Gerçi, zilli olan oynamasa da zelil olandır. Halleri ortada."
Gülümseyerek "Sizi de iyi kızdırmışlar bu paraleller" dedim, demez olaydım; ona ilginç tespitler, bana da sormak ve ders almak kaldı:
"Sanat ve edebiyatla ilgilenen insanların dikkatleri, görüşleri ve öngörüleri daha çok incelmiştir. Hem bu hali iktisap edip hem de bir meczubun ve gazoz kapağı hükmündeki müntesiplerinin çılgınlıklarına taraf olanın sanatla, edebiyatla olan ilgisi de sahtedir. Çünkü bilgi kelimelerle dile getirilir; kelime ise ilahi bir nasiptir. Kelimeye muhatap olduğuna inanıp da bildiğini insanlardan saklayanın ağzına cehennem ateşinden bir gem vurulur. Şari böyle bildiriyor. O halde sözü sündürmenin, dili sürçmenin, "suya sabuna dokunmuyormuş gibi görünüp "çaşıtlık" yapmanın alemi yok. Bunların karşısında adam gibi duracaksın, adam gibi konuşacaksın. Ben bunu bilir, bunu yaparım."
"Peki Üstat" dedim, "Bu zamane paralelcileri, iftiraya, yalana, küfürbazlığa hiç mi doymazlar. Ülkeyi karıştırmaya, milletin huzurunu kaçırmaya, Başbakan"a sabah akşam hakaret etmeye nasıl cesaret edebiliyorlar?"
"Pilleri bitti de ondan" dedi. Deyimi ve tespitini biraz açmasını isteyince şunları söyledi:
"Sen de paralellerin itibarlarının aşındığını söylüyorsun ama yanlış söylüyorsun. İnsan vasatının altında olan bu mahluklarda itibarın "i"si kalmadı. Baksana meczubun halinde, sosyal medyanın maymunu durumunda. Pilleri bitti diyorsam öncelikle bundan bitti. İkinci olarak maddi bir tükenişin eşiğindeler. 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında binlerce kişi paralelin bankasını ayakta tutmak için diğer bankalardan kredi alıp oraya yatırmışlardı. Şimdi o kredilerin geri ödenmesi gerekiyor. Kim, hangi parayla ödeyecek? Dershanelerinin eskiden olduğu gibi sikke kesmediği de malum. Paçavraları dersen düşmüş kedi sıkletine. Yazarlarına baskı uygulayıp yollarını ayırmalarının "görüş ayrılığından" olduğunu mu sanıyorsun? Mümkün olsa demokratlık numarasına onlara katlanırlardı. Sorun ödeme yapmada."
Aynı nedenle yurt dışındaki örgüt elemanlarının büyük bir bölümünü buraya çağırdılar, haberin yok mu? Ee, himmet bitti, sadakaya da layık görülmüyorlar artık. Geriye ne kaldı? Bitmiş piller!"
"Üstat, merakımı mazur görünüz, sizi bulmuşken sormak ihtiyacındayım n"olacak peki zamanelerin bu hali. Tamam pilleri bitti ve çıldırmanın eşiğindeler. Kendilerine zarar vermeleri sorun değil ama zararlarının mazlumlara da ulaşma ihtimali var. Bunu derken dava adamı meselesini kastetmiyorum."
"Cadı avını kastediyorsan, ortada cadı varsa, cadı avı da olacaktır. Av olmayı bilerek cadılığa soyunanın sızlanması muteber değildir. Cadı olmayanın da cadı avından müşteki olması düşünülemez. Neyse bunu şakasına söyledim. Soruna gelince: Haşhaşiyye"nin reisi Hasan Sabbah"a ne oldu; Çandarlı"ya, Pargalı İbrahim"e ne oldu... Bunlar için de aynısı olacak. Çünkü paralel yapı iktidardan çok daha fazla artık sistemin sorunudur. Zamanenin paralel yazarları Başbakan"dan kurtulurlarsa, sistemin pençesinden de kurtulacaklarını sanıyorlar ama yanılıyorlar. Başbakan cumhurbaşkanı olup, icra görevinden çekilse de sistem bunların peşini bırakmayacak. Bizdeki devlet zihniyeti ihanetin ve onu içten çürütme kastının dışında her şeyi affedebilir ama bunları asla!"
"Bu" dedim, "devletçi bir bakış değil mi? İyi biliyorum ki siz devletçi değilsiniz?"
"Evet değilim ama ben de bu gemideyim ve onda olmanın bir sorumluluğu vardır. Geminin kirliliği nedeniyle üreme imkanı bularak gemiyi delmeye çalışan fareye merhamet edelim diyemezsin çünkü fareye merhamet edersen gemideki halka zarar verirsin. Halka zarar vermek de ne yahu? Sen de onlarla birlikte denizin dibini boylarsın."
Daha uzun uzun konuştuk dostumla ama sizlerle ancak bu kadarını paylaşabiliyorum.
Ne demiş Hermes: "Emelinin dikine gidenin ayağı eceline takılır."
Dostum da özetle bunu söylüyordu.
Kaos, örgütler ve örtücüler
00:0013/06/2014, Cuma
"Hamaset" olumlu, "hamaset yapmak" ise olumsuz bir fiildir. "Yiğitlik, cesaret, kahramanlık" anlamındaki hamaset, isim halinden fiil katına çıkarıldığında yiğitçilik, cesaretçilik, kahramancılık "oynamak" hatta "taslamak" anlamını yüklenir.
Bu nedenle hamaset yapanlara olumlu bakılmaz, hatta hamaset yapanların asıl kendi cesaretsizliklerini onunla perdelemeye çalıştıkları bile ileri sürülebilir.
Söz konusu olumsuzluğun da düzü ve tersi vardır. İlk anlamlar onun düzü, fiili bir yoksunluğu o isimler üzerinden ispat etmeye çalışmak ise onun tersidir.
Düzünün örneğe ihtiyacı yok çünkü siyaset merkezli "hamaset yama"ya son yüz yılda fazlasıyla doyduk. Tersinin örneğine ise son beş yılda kimi "tehlikeli oyunların ucu bize dokunduğunda" tanık olmaya başladık.
Örneğin: Asıl ilgililerinin yönetmede başarısız oldukları bir Filistin sorunu var ve bunun ucu hem Müslüman olmak bakımından hem de coğrafi ve politik nedenlerle bize dokunuyor. Bunu iyi bilen biri kalıp şimdi şunları söylüyor: "ABD projelerinin takipçisi olmakla Hamas"ın dinamizmini bitirip, onu el-Fetihleştirdik. Bu suç hepimizindir." Ya da mevcut Suriye sorunundan hareketle şöyle diyor: "İslam dünyasında nüfuzumuzu artıracağız diye Suriye problemine bulaştık. Şimdi biz onu bıraksak da o bizi bırakmıyor. O iddianın sahiplerinden hesap sorulmalıdır. Hiç kimse sormuyorsa bakın ben soruyorum; hadi hesap verin!"
Birileri de malum paralel darbecilere karşı alınan "zorunlu" tedbirlerin kendi ruhunda meydana getirdiği kırıklıkla şunları söylüyor: "Türkiye"de 150 yılın zorlu mücadelesi sonucunda olunan iktidar basiretsizlik, bilgisizlik, bilinç yoksunluğu, hırs, tahammülsüzlük ve her şeyi temellük etme tutkusu yüzünden bir kâbusa döndü. Bunda hepimizin kusuru ve suçu var. (…) Hizmet"ten sonra sıra diğerlerine geliyor, bütün cemaatler hedefte. Oturup yeniden düşünelim: Sorunlarımızı çözemiyoruz, kutuplaşıp çatışıyoruz. Acziyet içindeyiz."
"Ucu bize dokunan" yeni bir konu ise malum: IŞİT!
IŞİD merkezli olarak üretilen komplo teorileri sahiplerinin ve inananlarının olsun; benim o teorilerle işim olmaz. Çünkü konu hem tarihselliği hem de fiili durumuyla ayan beyan ortada:
İslam dünyasında heterodoks (sapkın-paralel) yapılanmaların ortaya çıktığı zamanlar istila ya da iç çekişmelerle otorite boşluğunun doğdu zamanlardır.
Örneğin, güncellenmiş olması nedeniyle hemen Haşhaşiyye"nin veya Hurufiyye"nin ortaya çıktığı zamana ve şartlara bakılabilir. Niye paralel diyorum, çünkü Hurufiliğin kurucusu Fazlullah Esterabâdî"nin müritlerinden biri Fatih Sultan Mehmed"e kancayı takmış, ancak ulemanın basireti ve Vezir Mahmud Paşa"nın gayretleriyle onlardan kurtulması mümkün olabilmişti.
Tarihteki örneklerinin aksine IŞİD ise batıni değil zahiri bir nitelik taşıyor. Fakat "otoritesizlik" esasına göre özü değişmiyor sadece oluş şartları ve formu değişmiş oluyor.
IŞİD nasıl var oldu, sorusu da yine tarihteki örneklerinin aksine tek değil birçok cevabı içeriyor. Selefilik ideolojisi, Irak"taki mezhep ve kavim çatışmaları, mevcut kaosun öncelikle onun varlığını pekiştirmesi bakımından İsrail etkisi taşıması vs. bu cümleden ilgili cevaplarda konu edinilebilecek hususlar.
Ama bir neden varki, o bunların hepsinin başında yer alıyor: ABD"nin "Müslümanlar teröristtir" algısını pekiştirmek için işlettiği yeni bir tezgahın adı olmak!
Evet medeniyetlere beşiklik etmiş bir bölge, şimdi ABD tohumlu bir tarla hükmüne bürünerek, aynı zamanda bir İslam havzası olmasıyla burada yaşayan Müslümanlar"ın birbirlerini katletmelerine; talan, tedhiş ve tacizlerine muhatap oluyor.
Bunları ortadan kaldırmak için ilk etkili tedbir olarak akla gelen "demokrasi", sonuçta oralarda yaşayanların kahir ekseriyetinin Müslüman olmaları nedeniyle yine yönetici olarak Müslümanlar"ın seçilmesiyle sonuçlanınca bu kez demokrasi darbe dahil yeni kıyım vasıtalarıyla Müslümanları dize getirme tedbirlerine başvurularak çok uzun vadeli despotik bir dizi projenin arkasına itiliyor. İşte, Mısır bunun en sıcak örneklerinden biri.
Bu durumda ilgili tedbirlerin Müslümanlar tarafından kendi içsel zorunlulukları ve şartlarıyla üretilmesi gerekiyor ki, bu konuda da uluslararası Kapitalizmin ilk baskısı olarak "laikçilik" öne çıktığı için baş vurulan her tedbir kısa bir sürede kadük oluveriyor.
Bu bağlamda Kapitalizmin dayattığı laikçiliğin değil, İslami zihniyet ve kültürün kendi içinden ürettiği laikliğin en etkili tedbir olabileceğini bilahare açmak üzere paranteze alarak heterodoks örgütlerin üretildiği otorite boşluğuna tekrar dönersek:
Paralel yapının Recep Tayyip Erdoğan"ı "otoriter"likle suçlamasının nedenlerini buradan da belirlemek mümkün görünüyor.
Çünkü bir sapkınlık olarak paralel yapı, ancak otorite boşluğu doğurmak suretiyle yeni bir hareket alanı kazanabilir.
Bu mümkün olmayınca İslam havzasındaki kaostan medet ummaya, hamaset yapmada, sevinç çığlıkları eşliğinde orayı kullanmaya yöneliyor.
Yoksa idraki ve insafı yerinde olan hiç kimse, yaklaşık on iki yılda devrim karakterli dönüşümlere imza atan, asil tavırlarıyla İslam dünyasının sevgilisi olan bir lideri tersinden hamaset yaparak suçlamaya, onunla ilgili hakikatleri örtmeye kalkışmaz.
Bunun için ya basireti ipoteklenmiş bir paralelci ya da onlar tarafından tapelenmiş biri olmak gerekir.
"Bakışına bakış ekleme"
00:0015/06/2014, Pazar
Ebu Dâvud ve Tirmizî"de yer alan "Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir." Hadis-i Şerif"i bizde "kasıtla bakma" fiiliyle birleştirilerek, mahrem olandan sakındırma niyetiyle nakledilegelmiştir.
Önce şu hususu belirtelim: Peygamberimiz (sav)"in bu Hadis"ini düz (zahiri) olarak okuyan ve Hz. Ali kadar kendisini bu emrin muhatabı sayan kişi (inşallah) kurtulmuştur. Özellikle kadın-erkek ilişkilerinde görmesini (bakışını) mahremiyet esaslı olarak sınırlandıran ve dolayısıyla bununla haramdan sakınmayı murat eden kişi için bu manada bir soru ya da bir sorgu üretilemez.
Fakat bu Hadis"i "nazarın terbiyesi"ne dair bir Hadis olarak alırsak (ki, öyledir), ondan "asıl" İslami düşünceye ve sanata dair kimi önemli esaslara ulaşabilmemiz de mümkündür.
Şöyle ki, Hadis"te, mealindeki "bakış" kelimesi değil, "nazar" kelimesi yer almaktadır. Yani Hz. Peygamber(sav) bu Hadis"inde "raâ" kelimesini değil, "nazar" kelimesini tercih etmiştir. Ayrıca "tebe"a" kelimesi de "bir şeyin ardından, izinden gitmek, bir şeyin arkasına düşüp gereğince incelemek, bir şeye meyletmek" anlamlarıyla yine Hadis"in mealindeki "ekleme" anlamın fevkinde bir anlama sahiptir.
el-Isfahani"ye göre nazar, bir nesneyi idrak etmek ve görmek için gözü ve basireti (iç-görüyü) çeşitli yönlere döndürmek, çevirmektir. Bununla bazen "hiç acele etmeden, tekrar tekrar ve dikkatle düşünme (teemmül) ve araştıra ve inceleme (fahsün) kastedilir. Bazen de "araştırma veya inceleme sırasında elde dilen bilgi" kastedilir.
"Nazar" sözcüğünün "görme" anlamındaki kullanımı avam (yani) genel insanlar arasında, "basiret" anlamındaki kullanımı ise, havas (yani) özel insanlar arasında fazladır.
Kur"an"daki ilgili ayetlere göre "nazar", bir şeyin gelmesini, ya da mutlak anlamda intizar etmek, beklemek ve gözlemek; hayret etmek, şaşırmak; ibret almak anlamlarını taşır.
Nazariyat ve münazara kelimeleri de nazar"dan üretilmiş olmakla: Biriyle bir nazarla ilgili tartışma yollu araştırmada ya da incelemede bulunmak; ve üstün gelmek için yarışmak, rekabet etmek ya da çekişmek; ve kişinin kendi basiretiyle gördüğü şeyi huzura getirmek (ortaya koymak) istemesi anlamındadır.
Haliyle nazar iç-görüyü, basireti, huzura getirmeyi içkin olduğuna göre Hz. Peygamber(sav)"in Hz. Ali"nin kayıtlanmasını istediği ilk husus: bakılan şeye, ikinci bir bakışı gerektirmeyecek bir ciddiyetle bakılması olabilir. Ki "görmeden tasarruf etmek" şeklinde de ifade edebileceğimiz bu durum hem görme yoluyla akla iletilen bilginin çeşitlenerek onun için bir yüke dönüşmesini hem de daha başta gözün görüşün çeşitliliğiyle kendisini dağıtmasını engellemeye delalet edebilir.
Öte yandan (gerçekten hayale, en geniş anlamıyla görme) görme, suretin evidir. Bu tanımımda suret"ten kastımın "imge" ile mevcuda (gerçeğe) ile namevcuda (hayale) dair bilgiyi zihinde "resim-imgeye" dönüştürmek olduğunu belirtmeliyim.
Nitekim suretin görenden değil, görünenden geldiğini söyleyen Adonis de aynı bağlamda şu tespitleri yapar:
"Görme, sonsuz şeylerin hareketidir: ulaşma noktası onun ne kadar yakın olduğundan ziyade, ne kadar uzak olduğunu keşfettiğimiz, susuzluğumuzun giderilmesinden ziyade halen ona ne kadar susamış olduğumuzu keşfettiğimiz noktadır. (…) İnsan bizatihi ara bir halde (berzah), gölge ve aydınlık arasındaki bir köprüdedir ve varlığı aydınlığa giden geçidin merkezinde yatar. Hayatı geçmek için sürgit bir sabırsızlıktır. O, iki sınır arasında var olmakla zuhur eder: sınırlarını gizleyip önünde olan yokluk olmaksızın yaşayamaz, ancak paradoksal olarak gördüğü ve sırla kendisini nasıl birleştireceğini izhar eden bir suretle olmaksızın hayata doğru hareket edemez. (Sufizm ve Sürrealizm, Çev.: Nurullah Koltaş, İnsan Yay., İst., 2012).
Dolayısıyla Şari"nin bu Hadis"inden çıkarabileceğimiz ikinci şey: iç-görüyü, basireti, huzura çıkarmayı içkin olan ilk nazarın, akletme, keşfetme, idrak etme yoluyla şeylerle temasından doğacak olan suret(ler)in akıl ve kalp için yeterli olacağıdır. Bundan fazlası nefsi (ki nefsin doğası bilgide yetinmemek, merak etmektir) harekete getireceği için kendiliğinden oluşan ilk suretlendirme örgütlenmiş (kasta bürünmüş) ikinci bir suretlendirmenin hakimiyetinde safiyetini kaybedecektir.
Öte yandan, "nazara nazar eklemek"le duyuları harekete geçiren ve onları bilgiye, habere, kanaate dönüştürmek üzere akla ileten şey görenin değil görülenin (bilgi-edinile-nin) eseri olduğundan, görenle görülen arasında (nefs etkisiyle) doğan tamamlanmamışlığı hayale havale ederek tamamlama imkanına (ihtira" –kurgulama- özgürlüğüne) zarar vereceğimiz gibi, görüneni temellük etmeye çalışma ya da dikizleme yoluyla ahlaki bir ilişkinin de düzeyini farklılaştırma sakıncalarını doğurmuş oluruz.
Bunlardan hareketle Şari"nin bu Hadisi"yle insani bir nitelik olan suretlendirmenin, örgütlenmiş (eklenmiş) bakışla suretten (imgeden) temsile (yazmaya, resimlemeye) dönüşmemesi emrettiğini anlayabileceğimiz gibi Müslüman sanatçıların neden "sembolik dil"i kullandıklarını ve neden temsil tahtında (Batılı anlamda) resim yapmayıp hat"ta, perspektifsiz resme (minyatüre, tezyine) ve şiire yöneldiklerini de anlayabiliriz.
Çünkü söz konusu Hadis, "Müslüman nazarının terbiyesi"ne dair bir Hadis"tir.
Bir adım ileri iki adım geri ama…
00:0017/06/2014, Salı.
Zamanenin paralel yazarları 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından beri yorumlarında "bir adım ileri, iki adım geri" taktiğini usanmaksızın, bıkmaksızın uyguluyorlar.
ARABİSTANLI LAWRENCE TAKTİĞİ
"Arabistanlı Lawrence Taktiği"dir bu: Saldır, suçla, iftira et, zan oluştur… Bu ileriye doğru atılmış bir adımdır. İki geri adımsa: "Yaptıklarının etkisini ölçmek için bekle, unuttur ve tekrar saldır" şeklinde tahakkuk ediyor.
Örneğin, darbe kalkışması sırasında bedduayı, savcı sultasını, tapeleri, mahremiyetlere tecavüzü… savunmaktan iflahı kesilenlerden biri beş ay öncesindeki Küçük Emrah vari "Bu da geçer yâ Hû!" triplerinden bugün sıyrılıp, Türkiye"ye içteki ve dıştaki çetin sınavlardan hiçbirini kazanamamış yorgun bir ülke gömleği giydirerek, halkı yöneticilere karşı güvensizliğe, kuşkuya sevk ediyor.
Darbe kalkışmasının ilk günlerinde penguen belgeselleri çeken bir diğeri de bugün güya dış politika okuması üzerinden yöneticilerin dolduruşa getirildiğini, İttihatçı misyon telkiniyle kibire düşürüldüklerini, hata üstüne hata yaptıklarını anlatıyor çarşaf çarşaf…
OLAY BÜYÜK, PARALEL KÜÇÜK
Oysa ki, ilgili olaylar öyle büyük ve öyle boylarını aşıyor ki onların, o olayların üzerinden değil, etkileri üzerinden bile cümle kurmaktan aciz oldukları halde oklarını son bir gayretle 2013 Haziran"ından beri yıkmaya çalıştıkları iktidara yöneltiyorlar: "Sen misin karıncayı incitmemek konusunda hassas ama mahremiyete tecavüzde hadsiz olanları paralel-çete olarak suçlayan; sen misin sivil toplum görüntülü tezgahı örgüt olarak niteleyen; sen misin dinin, diyanetin temeline dinamik koyan meczubun yakasına sarılan? Aha sana dizginsizleşmiş PKK, aha sana IŞİD örgütü! Biz de sana köstekçiyiz, düşmanına dostuz, her doğrunu yanlış göstermeye azimliyiz; şerlilerin şerrine uğraman için duacıyız!"
Örneğin IŞİD örgütü konusunda süt dökmüş kedi gibiler. İran konusundaki ortak nefretleri nedeniyle IŞİD örgütüne karşı değiller ama Selefi hakimiyetin de bir tehlike oluşturması ve kamuoyunun IŞİD örgütüyle ilgili "vahşet algısı" nedeniyle ona olumlu da bakamıyorlar. Bu çelişkinin izahını ve çözümünü başkalarına bırakarak "fırsat, bu fırsat" deyip, iktidara "IŞİD örgütünü neden görmediniz, neden tedbir almadınız, Türkiye toprağı sayılan elçiliği neden korumadınız" yollu bir dizi soru yöneltiyorlar. Çünkü zaman tahakkuk eden fırsat doğrultusunda saldırı zamanıdır, sonrası iki adım geri…
"SEN DİNLEN, BU SAVAŞSIN"
Kim hangi niyetle saldırıyor olursa olsun saldırı yıpratıcıdır. Hem bu yüzden yıldızları çabuk sönüyor paralel yazarların hem de lejyonerliğin verdiği huzursuzluk çabuk yıpratıyor onları.
İki besleme akademisyenleri vardı örneğin. Belagatı yüksek olanı komiklikleriyle, diğeri teneşir horozluğuyla maruftu. Besleme olarak ölümüne kılıç sallamanın ruhlarında neden olduğu tahribatı gözeterek, onları geriye çekip, yerlerine eski bir İslamcıyı atadılar.
Hizmetçileri dil bilenler, dünyayı tanıyanlar olarak ilan edip, "ama buna rağmen içlerinde düşünce üretecek tek adam bile yok ama ben varım ve bana muhtaçsınız" demeye varan yorumlarına bile tahammül ediyorlar onun. Çünkü ondaki savaşma hırsını iyi görüyorlar.
Şiddet, hakaret, iftira içeren bir iki yazı ve söyleşiden sonra o da iki adım geriye çekilecek, sonrasında kim denk gelirse… Ya babasından tezkiyeli bir star-liberal ya da hala penguen belgeseli çekmekle meşgul akademisyen bir yeni besleme… saldırı cephesine sürülecek.
İÇERİDEKİ SİSİLER
İşte bu nedenlerden ötürü dışarıdaki hiçbir sorun (Allah muhafaza etsin, savaş dahil) içerideki bu sinsi, takiyyeci güruhla hesaplaşmayı erteletmemelidir.
Paralel yapının dışarıdaki olaylarla ilişkisi potansiyel olarak mümkündür, çünkü şerli şerliyi çabucak bulur ve kaynaşır.
Şimdi kendilerini aklamak, masum ve zararsız göstermek için yorumundan aciz kaldıkları olayları, tanımlayamadıkları örgütlenmeleri kullananlar yarın işbirliğine girerek, onlar için güvenli bir adrese dönüşebilirler.
Kaldı ki, 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında sağladıkları dış destekle tecrübe de kazandılar. Başarısız olup, onlar tarafından reddedilmenin acısıyla şimdi hangi yanlış kapıya kapılanacakları hiç belli olmaz.
Bu nedenle medya destekçilerinin "Arabistanlı Lawrence Taktiği"ni iyi izlemekle beraber, asıl onların da hizmetinde oldukları büyük yapının hareketini gözden ırak tutmamak gerekir.
Çünkü paralelciler her Sisi"yle yatağa girecek ve oradan yeni Esedler gibi kalkacak bir karaktere sahipler.
NOT: Bir haftalık dış seyahatim nedeniyle Cuma ve Pazar yazılarımı yazamayacağım.
.Kudüs bileyi taşımızdır
00:0024/06/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Müslümanların Batılılarla ve kendi aralarında süren iktidar savaşları nedeniyle İslam dünyasının büyük bir bölümünde yaşanan karmaşa el-an burnumuzun direğini sızlatırken, altmış altı yıldır İsrailoğulları"nın işgali altında bulunan Kudüs"ten söz etmek de Müslümanların kangrene dönüşmeye yüz tutmuş bir acziyetinden söz etmek olacaktır.
Bu yanıyla Kudüs"ün işgali ve mevcut durumu hamaset yapmaya da çok uygundur. Hz. Peygamber"in miracı, Selahaddin"in rüyası, Kanuni"nin sevdası, Abdülhamid"in ukdesi şeklindeki sahih gerçekliklerle söze başladığımızda bile hamaset yapmaya başlamışızdır çünkü, ilgili düşünceleri hangi süslü kelimelerle süslersek süsleyelim sonuç değişmez: Kudüs tutsaktır!
Dolayısıyla, Beytü"l-Makdis"de Cuma namazı kılmanın bile İsrailoğulları"nın iznine bağlı olduğu, el-Aksa"ya üç kilometrelik mesafede kilometrelerce uzunlukta kurulan utanç duvarının dışındaki Müslümanların en az kutuplardaki Müslümanlar kadar oradan uzak tutuldukları gerçeğini değiştirmemiz (şimdilik) mümkün değildir.
Bu durumda, son birkaç aydır kavgadan savaşa dönüşen mezhep çatışmalarının acilen bitirilerek Kudüs problemiyle ilgilenilmesini temenni etmekten ya da "Osmanlı"yı arkadan vuran bu Araplar"dan Acemler"den adam olmaz" serzenişini dile getirmekten başka yapılacak bir şey de yok gibidir.
Ama bu kanaat hak edilmiş, doğru bir kanaat olamaz. Muhammedi Şeriat"ın bağlısı olarak Allah"ın kitaplarına da inanıyorsak, Tevrat"ta "Ey Yeruşalim seni unutursam, / Sağ elim kurusun. / Seni anmaz, Yeruşalim"i en büyük sevincimden üstün tutmazsam / Dilim damağıma yapışsın" (137. Mezmur) şeklinde yer bulan nidanın tekrarlayıcısı, manasının taşıyıcısı, emrinin izleyicisi olmak zorundayız.
"Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed"i) bir gece Mescid-i Haram"dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa"ya götüren Allah"ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir." (el-İsra, 17:1) mealindeki İlahi kelam mazrufu bir, zarfı (Mekke, Medine ve Kudüs olarak) üç kıldığına göre mazrufun muhatabı olan da zarfı aynı (bir) kabul etmek zorundadır.
Çünkü bugünün İsrailoğulları, geçmişin Buhtunnâsır"ının, Titüs"ünün, Hitler"inin tahtında oturmaktadır. Dolayısıyla kadim zamanlarda bir Musevi"nin yukarıdaki nidası bugün bizim nidamız olarak sürebilmelidir.
Ama bu hükmü tam anlayabilmek için pür samimiyet ve 11. yüzyılda Müslümanların Kudüs"e gitmemeleriyle ilgili olarak verilen fetvanın, şartları itibariyle geçerli olduğunu fakat maslahatının değiştiğini Kudüs"e bizzat giderek yerinde görmek gerekir.
Çünkü Kudüs bir bileyi taşıdır.
Kubbet"üs-Sahra"sı, Kıble Camii, Ömer ve Mervani mescidleri, Miraç ve Ervah kubbeleri, Nebiler mihrabı, Cennet Kapısı ve kadim mabedin kalıntılarıyla "sizin olan" el-Aksa alanına girişinizde apoletli İsrailoğulları"nın sorgusuna ve iznine muhatap oluyorsanız,
Beytü"l Makdis"e üç kilometre mesafedeki Utanç Duvarı"nın gerisinde kaldığı ve Filistinli bir Müslüman olduğu için yıllar yılı Kudüs"e gidememiş bir ihtiyarın özlemlerini bir mektup gibi yanınızda taşıyorsanız,
Bir gün buralardan tekrar sürülme korkusunu iliklerinde hisseden işgalci İsrailoğulları"nın hareket eden her şeye kurşun sıktığını biliyorsanız,
İşgalcilerin tanklarıyla, toplarıyla istedikleri an el-Aksa"ya tecavüzde bulunabileceklerini açıkça görüyorsanız,
Kudüs, paslanmış bir bıçak olsanız bile sizi işgalcilere ve zulümlerine karşı biler.
Kudüs de tıpkı Mekke ve Medine gibi İlahi işaretlerin, Vahy"in ve Vahyi taşıyanların zarfıdır. Mazrufu değerli olanın zarfı da değerlidir ve bu zarf ırkçıların, dinsizlerin, zalimlerin tasallutuna maruz kalıyorsa o mazrufa talip olanların onun zarfına da sahip çıkmaları elzemdir.
Bunalma genişliği, zulüm mazlumun isyanını, baskı baskılayanın itlafını, yitirilmiş emanet onun tekrar elde edilmesini zorunlu kılar.
Kudüs bu zorunlulukların idrakini mümkün kılan bir mekandır.
"Nerelerden geliyoruz, yüzyıllardır neler yaşadık ve şimdi neler oluyor?" sorusunun cevabı ve bu cevaptan üreyen ödevlerin adıdır Kudüs.
"Selam şehri" olması nedeniyle, selamın şartlarının gereğince tahakkuk ettiği ve selam vasfının gasbedildiği zamanlarda da müminler için çift yönlü bir bileyi taşı olmayı sürdürür Kudüs.
Yeter ki siz paralel olmayın; yeter ki siz İsrailoğulları"nın maşasına dönüşmeyin, yeter ki siz sadece hoşgörücülük oynayan meczupların iğvasına kapılmayın!
Kudüs her haliyle sizi bir bıçağı biler gibi biler; parlatır kalbinizi ve bilincinizi…
İktidar savaşları süre dursun, Müslümanlar ateş çemberlerinin içinden geçe dursun, yine de durumu durgunluğa havale edilememelidir Kudüs"ün.
Bu nedenle gücünüz yerindeyse Kudüs"e yürüyün. Çünkü her halinde size verebileceği bir ibret ve diriliş dersi vardır Kudüs"ün.
Pardon "değer" mi demiştiniz?
00:0027/06/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Güya değerliydiler...
En azından "Kelime- Tevhid"i söyleyene tahammül" zorunluluğuyla sessiz kalınıyordu hadsizliklerine, kibirlerine, şımarıklıklarına...
Bu sessizliği yanlış yorumladılar; "Türkiye Müslümanlarını temsil yetkisi"nin kendilerine "kutsal kase" gibi sunulduğunu sandılar. Vatikan"a koştular bu heyecanla, el-etek öptüler; İsrail"e sundular kendilerini "Sizin hizmetinize bizden daha ehil bir büyük yok" dediler...
"Yüzlerce ülkede tesislerimiz var; dünyanın nabzını tutuyoruz" diye şişine şişine kendileri için bir dev aynasına dönüştürdüler başkalarının imkanlarıyla bina ettiklerini...
Söz konusu sessizlikte öyle bir hava estirdiler ki bankaları, medya kuruluşları, haber ajansları, yayınevleri, dershaneleriyle... çok çok büyük oldukları zannını kendi müntesipleri arasında bir imana, kendi dışındakiler içinse psikolojik bir baskıya dönüştürdüler...
Kendilerini gönül erleri, hizmet sevdalıları, serdengeçtiler, fedakarlar diye cilalamakla kalmadılar, Fırka-i nâciye olduklarını ileri sürdüler.
Kendilerine layık görülen sadakaları hak, himmetleri pay, yardımları zorunluluk saydılar. Bunlardan sürekli bir akar oluşturmak için abone dediler, dil şampiyonası dediler, burs dediler, kurban, zekat, fitre dediler... sıktıkça sıktılar sarılabildikleri boğazları, haraca bağladılar esnafı, veliyi, öğrenciyi...
Böyle böyle dev aynasındaki suretlerini gerçek, gerçek suretlerini ise yalan sayacak kadar gafletle yeni bir yola evrildiler.
Bu evrilişte de yine sessizlikle karşılık görmeleri "Şimdi iktidara ortaklık zamanı" diye düşünmeye sevketti onları. "Madem iktidar oluşunuzda katkımız var, bedelini de ödeyeceksiniz" dediler açık açık... Ortaklık tekliflerini bu ses perdesinden söylerlerse derhal kabul göreceğini sandılar...
Ama "one minute" hayallerini yer ile yeksan ediverdi.
Sadece onların değil, ittihat ettikleri İsrail"in ABD"nin kulağına da kar suyu kaçırdı "one minute".
Emir büyük yerden geldi: Bunu düzelttirmeliydiler.
İsrail ile barışılması için yaptıkları baskılar ters tepince, "Teklifle olmuyorsa tediple, tekdirle, yine olmu- yorsa darbeyle olur" dediler. Güçlüydüler ya hani; müteahhitlerinden plan istediler; "uygulamasına biz yeteriz" dediler.
MİT krizini başlattılar, yetmedi Gezi olaylarını patlattılar ardından. Baktılar ki, birkaç mevziden saldırmaları yeterli gelmiyor, topyekün saldırıya geçtiler 17 Aralık"ta. Meczuba da söz vermişlerdi, "Bu kez tamam" demişlerdi; tüm ihtimalleri düşündüklerini, olası tepki- lere, alternatif oluşumlara karşı her tedbiri aldıklarını yeminle söyleyip, onay almışlardı ondan…
Allah"a şükürler olsun ki tasarladıkları gibi olmadı; kendi tuzaklarında tutula kaldılar.
Ve "değer" diye kendi müminlerinin, imani hassasiyetleriyle onlara karşı sessiz duranların önlerine koydukları dev aynası kırk yerinden çatladı; ondaki devilleşmiş yeni görüntüleriyle kala kaldılar orta yerde. Şimdi "Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir."
Kibirlerini besleyen müessesler kendileri için birer giyotine dönüştü.
Kendi ülkelerinin istikrarına kastedişlerini, kendi Başbakanları için beddua ayinleri düzenleyişlerini, kendi yöneticilerini küçültücü sanlarla anışlarını, kendi vatandaşlarını tapelelerle vuruşlarını, dillerinden melanet, hallerinden şirret akıtışlarını buradakilerden başka kimselerin görmeyeceğini; "değer" diye öne sürdükleri şeylerin uzun vadeli birer tuzak olduğunun başkalarınca da fark edilmeyeceğini sandılar.
Kendilerine "değer" diye sunulan şey- lerdeki potansiyel tehlikeyi görenler, o değerleri onları başlarına çalarak çifte bir değer- sizleştirmeye karar verince, bir kez olsun "biz ne yaptık" diye oturup düşüneceklerine, "İktidar bizi sattı" diye feryat etmeye başladılar.
Oysa ki, tutundukları değer zaten değersizlikti; değersizlikten ondan bir fitne değeri, bir tuzak değeri üretmeye kalkışınca eşyanın tabiatına aykırı hareket etmiş oldular ve gözleri, kalpleri, idrakleri mühürlendiği için bunu da göremediler.
Şimdi diyorlar ki, "Türkiye"nin tek markası yurt dışındaki tesislerimizdi, yazık etme- yelim." Dilleri kibir söylemine öyle alışmış ki yine "tek olmaktan" yana dem vuruyorlar; merhamet dilenirken de "hak etmişliğe" tutunuyorlar.
Oysa ki, neyi kaybettilerse ve daha neyi kaybedeceklerse kendi elleriyle yaptılar ve yapacaklar bunu.
Nasrettin Hoca, eşeğinin kokladığı dışkıları bir torbaya doldurup, ahıra gelince "bunlar senin yolda durup, beğendiklerin" diyerek takmıştı ya torbayı onun başına… Onlar da tıpkı böyleler… Kendileri seçtiler belalarını, koklayarak ve dokunarak… Şimdi onların doldurulduğu torba başlarına geçirilince "Biz bunu istemiyoruz, hak ettiğimiz yemi istiyoruz" diye sallıyorlar başlarını…
Mümini oldukları meczubu bile sosyal medya maymununa dönüştürürken bir değer hesabı yapamayanlar, işin ucu varlığa, sermayeye, sıcak paraya dayanınca değer mühendisi kesiliverdiler…
Meczup da dün lanet yağdırdıklarına bugün cennet dağıtmaya başladı…
Ama hepsi, paralellerin tamamı geç kaldılar…
Bir değeri yitirmek çok kolay, kazanmak ise çok zordur…
Elindekinin değerini bilemeyen, başkasındaki imkanın değerini zaten bilemez.
O halde geçmiş ola, geçmiş!
Hadi gülüm, hadi başka kapıya!
Sanat ve ümmilik
00:0029/06/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ümmilik"te, kendisinin de türediği Arapça "ümm" kökünden türeyen her kelimeden bir eser vardır. Çünkü ümmilik, anadan-doğmalık an"ına ve hal"ine bir vurguyu içermesi bakımından ilgili kelimelerle koparılamaz bir iç-bağa sahiptir.
"Ümm" kelimesinin etimolojisini ve anlam yelpazesini merak edenler Ragıp el-Isfahani"nin Müfredat"ına (Pınar Yayınları) bakabilirler.
Benim şimdiki niyetim, ümmiliğin tasavvufi anlamından hareketle onda sanata / sanatçıya dair bir verinin olup olmadığına bakmaktır.
Tasavvufta ümmilik "bilgisizlik" değil, bilakis bilgiyle kendi "ara"sına bir mesafe koyarak (ya da bilgi nedeniyle anadan doğmalık zamanı arasında oluşan mesafeyi ortadan kaldırarak) Allah"ın vereceği bilgiye kendisini açık ve dolayısıyla bu maksatla bilgi mahallini boş tutmaktır.
Bu yanıyla tasavvufta ümmilik, İbn Arabi"nin "Hz. Peygamberi"in idrak mahalli, kendisine vahyedilen şeyi almaktan engelleyecek her şeyden temizlenmişti" şeklindeki yaklaşımına bitişik olarak Muhammedi bir niteliğin özlemini ve taklidini içerir. Elbette burada kulun beklediği "sadece" Hz. Peygamber"e mahsus olan vahiy değildir; vahyin ilham, fetih, himmet, bağış vb. gibi Muhammed Ümmeti"ne dönük formlarıdır.
Kelamcıların "Allah hakkında hüküm verme" tutumlarıyla, sufilerin "Allah için hüküm verme" tutumları arasındaki farka da dikkat çeken İbn Arabi, bu manada el-Gazzali"nin uzlete çekilme maksadını eleştirirken "(B)ir kısmı ilahi mertebeye girmiş ve terzisini kapıda bırakmıştır. Oradan çıktığında ise bu teraziyle Allah için ölçmek üzere alır. Böyle bir bilgin, teraziyle Allah huzuruna giren kimseden hal bakımından daha iyidir. Fakat onun kalbi, içinde kendisine dönmek bulunursa, bıraktığı teraziye bağlıdır. Bu nedenle de düşüncelerinin terazisine bağlı olduğu ölçüde, amaçlanan bilgiden mahrum kalır. Bunun nedeni bıraktığı teraziye dönük ilgisidir. Bu kişiden daha iyi hal sahibi ise terazisini kıran kimsedir" yorumunu yapar.
Ümmiliğin tasavvuftaki bu anlamından sanata (sanatçıya) mahsus iki veri elde edilebilir: Birincisi özgürlük, ikincisi ise yeniliktir.
Özgürlük yanı, İslam sanatları için yapıla gelen "perspektifsizlik" tanımında ortaya çıkar. Perspekifsizlik, bir görme zorunluluğu (hatta yanılsaması) olan perspektifi inkar etmek değil bilakis onu aşmaktır. Çünkü "örgütlenmiş ve yönetilmiş bakış" (tanım Özlem Hemiş"e aittir) olarak perspektifsizlik öte"yi ima eden bir ufuk dayatır ve o ufku aşmaksızın bakış (nazar ve basiret) özgürleşemez.
Bu bağlamda Müslüman bir sanatçı, özgürlüğü kendisine büyük sorun edindiği için onda hapis olan Batılı sanatçının durumuyla karşılaştırılmayı bile kabul etmeyecek şekilde serapa bir özgürlüğü hak eder.
Yenilik hususuna gelince: Yaratılışta tekrar yoktur. Dolayısıyla yaratışı Yaratan"a bağlı bulunan sanatçı bilgisi, tecrübesi nedeniyle şartlanacağı kendi tekrarından (ya da kendini tekrarlamaktan) ancak ümmileşme yoluyla kurtulma, tekrarı mümkün olmayanı tekrarlayarak yaratma imkanını elde edebilir.
Bu yanıyla ümmilik hat"ta, minyatürde, tezhipte vs. sanatla surete çıkarma aracının "boş levha" olması da konunun önemli bir yönüdür ki, o "boş levha" sanat eylemeye duran zihne kendisi "gibi" olmayı "önerir". Kendisini ümmileştirmeden "boş levha"nın karşısına geçen sanatçı için levha da boş değildir, bilakis o levhaya bakarken zihnindekinin onda şekillenmiş olduğunu görecek (tasarlayacak, planlayacak) şekilde boş"luğu doldurmuş demektir.
İslami sanatlarda yenileşme niyet ve gayretlerine buradan bakıldıkta, aslında yenilik talebinin malum doluluk nedeniyle yenileyememe sıkıntısından ibaret olduğu da görülebilir. Çünkü ümmi olabilen sanatçı için yenilik bir sorun değil kendiliğinden oluşacak sonuçlardan bir sonuçtur; ümmi olmayan sanatçı içinse yenilik bir sorundur ve sonucu da bu sorun tayin edeceği için yenilik sorunlu bir yenilik olmaktan kurtulamaz.
Sanat(çı) ve ümmiliği bu bakış açısıyla ele alışımdan dolayı kimileri "esatir"den bahsettiğimi, bunların günümüzde bir karşılığının olmadığını düşünebilirler. O halde Kandinski ve Rilke"nin ümmileşme arzularından söz ederek bitireyim yazımı:
Şöyle diyor Kandinski:
"Müziği resmetmek istemiyorum.
Zihin hallerini (Seelenzustände) resmetmek istemiyorum. Renklere bağlı olarak ya da olmayarak resmetmek istemiyorum.
Geçmişin şaheserlerinin uyumundaki herhangi bir noktayı değiştirmek, onlarla yarışmak ya da (onları) alt etmek istemiyorum. Geleceğin doğru yolunu göstermek istemiyorum.
Bugüne dek nesnel, bilimsel bir bakış açısından bakıldığında birçok şeyi eksik bırakmış olan kuramsal eserlerimin dışında, sadece iyi, gerekli, yaşayan resimler, en azından birkaç izleyicinin gerektiği şekilde yaklaştığı resimler yapmak istiyorum." (Charles Harrison-Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000, Çeviren: Sabri Gürses, Küre, İstanbul 2011).
Rilke de Malte Laurids Brigge"nin Notları"nda doğru şiire erişmek için unutmayı ve unutmayı da unutmayı salık vererek, bunun ancak koşullandırılmamış bir hatırlamayla mümkün olabileceğini söylüyor.
Sanat ve ümmilik ilişkisine yine de inanmıyorsanız Kandinski"nin "Doğaçlama" tablosuna ve Rilke"nin "Duino Ağıtları"na bir bakıverin
Paralelcilerin "Raskolnikov Sendromu"
00:001/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ramazan mübarektir, paralel zamane yazarlarından Müslüman olanlar belki Müslümanlıklarını hatırlarlar da Ramazan"da olsun iftiralarına, küfürlerine, tehditlerine, inkarlarına ve azgınlıklarına biraz ara verirler diye düşünüyordum.
Gündem cumhurbaşkanlığı seçimleri, paralellerin olan ve olabilecek tüm kalkışmalar da bidayetinden beri ona endeksli olunca düşüncem yerini bulmadı haliyle.
Paralel zamane yazarlarının son haftada tehditte gayretkeş oluşları da açıkça gösterdi ki, Ramazan zekat ve fitreleri indiragandi ettikleri bir ay olmaktan başka bir şey ifade etmiyormuş onlar için.
TEHDİT ETMEK UMUTLARIN TÜKENİŞİDİR
Konu paralelcileri sorgulayan savcılar, hakimler, hükumet, iktidar partisi, milletin huzuru, güvenliği ve selameti adına onları destekleyen yazarlar olunca rahmet ayı Ramazan"da savaşın şiddetini artırmakta bir sakınca görmediler.
Dillerine doladıkları şu: "Birgün gelecek, yargılanacaksınız; yakanızı bizim elimizden kurtarmanız mümkün olmayacak; sizleri sürüm sürüm süründüreceğiz; her şeyinizi -bilahare sayıp dökmek üzere- kaydediyoruz."''
Bunlarla elbette şimdi deşifre olmaması için atıl tuttukları paralel yargıyı, emniyet güçlerini zamanı gelince "yeniden" harekete geçirme potansiyeline sahip olduklarını; kayıt, kaset, tape işlerinde mahir bulunduklarını ima ederlerken aynı zamanda, kendilerine hizmet etmeyen devletin ve onlara her gün yeni bir şamar indiren milletin varlığına kastetme cesaretinde ve kararlılığında olduklarını da söylemiş oluyorlar.
Çünkü onlar için vatan, devlet, millet mefhumları kendilerini yükseltmediği sürece bir değer ifade etmiyor; ha Tel Aviv"de yaşamışlar, ha New York"ta... değişmiyor onlar için.
Bu dolaylı itirafın asıl gösterdiği şey ise: Umutlarının tükenmekte olduğudur. Karanlıktan korkan çocuğun yüksek sesle konuşarak karanlığa hükmettiğini sanma vehmi tarafından kuşatılmış durumdalar; çöplük kabadayısı olarak nara atmakla olmayan cesarete sahip olacaklarını, umutlarının tükenişini geciktireceklerini sanıyorlar.
Ne diyordu Dostoyevski: "Elindeki güç kadar oluyor, insanın isyanı da!"
İNKARDA AŞIRILIK İTİRAFIN TA KENDİSİDİR
Paralel zamane yazarlarının Ramazan"la birlikte şaha kalkan bir diğer tutumları da içinde "meczup" kelimesi geçen cümlelere ve "p" harf geçen kelimelere savaş açmaları; kendilerini üçüncü dereceden bile ilgilendirmeyen durumlar karşısında bile "hayır, biz yapmadık" diye avaz avaz bağırmalarıdır.
Freud olsaydı bunu "suçluluk psikolojisinin doğurduğu bilinçaltı patlaması" olarak yorumlardı kuşkusuz. Biz Freudiyen olmadığımız için vaki durumu "inkar yoluyla gerçekleşen itiraf" olarak niteliyoruz.
Çünkü inkarın iki yönü vardır. Birincisi inkardan kaynaklanan suçun cezasını erteletmek, ikincisi inkarda ifrat ile gerçekleşen itirafı perdelemek.
İnkar da aşırılık gösterirlerken farkında olmadıkları şey, kendilerine teslim edilmiş bir hak olarak takiyeciliğin sonuçlarından birisinin bu olmasıdır. Diğer bir söyleyişle takiyeciler inkar etmekle kalmaz, inkarında taşkınlık gösterir çünkü takiyeciliğinden tatmin olabilmesinin şartı budur ve saman altında su yürütüp, sonra geriye çekilerek "demek ki su fazla saman kaldırmıyormuş" diye suyu suçlamak bunların alametifarikasıdır.
RASKOLNİKOV SENDROMU
Paralelcilerin Haşhaşiliklerini ve onun gerektirdiği saklanma güdüsünü parantez içinde alıp, "suç ve ceza" başlıklı yorum-severliklerinden hareketle söz konusu inkar-itiraf tutumlarını "Raskolnikov Sendromu"yla ilişkilendirmek de mümkündür.
Malum, Raskolnikov hukuk eğitimini yarıda bırakmış bir hukuk kaçkınıdır. Bu yüzden hukukla ilişkisi "tamamlanmamışlık" nedeniyle içinde bir uktedir ve eksiltilmiş felsefi bilgi oluşuyla da sapkınlık ilişkisidir.
Raskolnikov, kendi yeteneğinin karşılığı olması gereken paranın yanlış ellerde bulunduğuna inandığı için tefeciyi ve onun kız kardeşini öldürür. Bu eyleminde tahakkuku yanlış olan bir hakkı yerine oturtmak iddiası kadar kendi yeteneklerini put edinmesinin de büyük bir etkisi vardır.
İş bu nedenle, paralel zamane yazarlarının örgütün yurt dışındaki tesislerini "göz nuru", orada eğitim görenleri "üstün başarılı" olarak nitelemeleriyle Raskolnikov"un cinayeti işleyebilmek için egosunu yükseltme tarzı arasında fazlaca bir fark yoktur.
Dolayısıyla, Dostoyevski"nin yeteneği parayla buluşamayan Raskolnikov"unun cürmüyle, meczubun iktidarın kendilerine ait olmasını hak ettiklerini zanneden müminlerinin kaos yaratma, darbe yapma cürümleri "Raskolnikov Sendorumu"nda eşitlenmiş olur.
Bunlara rağmen Ramazan mübarektir! Ve biz onu bizler için halkedene ve bu halk edilişi kendi güzel sünnetleriyle süsleyen Şari"ye hürmeten paraleller için "bile" idrak aydınlığı, tefekkür kabiliyeti ve kendi yanlışlarını anlama basireti temenni edelim.
Paralelciler gibi alüfte patronu, bedduacı, tehditçi, münkir, müfteri, azgın ve takiyeci olmadığımıza göre bize iyilik temennisi yakışır.
Paralelcilerin unuttuklarıyla unutmadıkları
00:004/07/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
17 Aralık seçim ayarlı paralel darbe kalkışmasının daha ilk gününde bu gazetenin yazarlarınca şu söylenmişti: "Darbe kalkışmasının ilk hedefi, yargıdaki paralel yapılanmayla Başbakan Erdoğan"ı siyasetten uzaklaştırarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğrudan etki etmek, bu başarılamadığı takdirde 30 Mart seçimlerinde onu ağır bir yenilgiye uğratarak bu sonuca ulaşmak."
Şükürler olsun ki, darbeciler iki ataklarında da mağlup oldular ve şimdi Başbakan, muhtemeldir ki makul bir zaman içinde Başkanlık sistemini beraberinde getirecek şekilde Cumhurbaşkanlığı"na adaydır. Takvim işliyor ve nasip olursa paralel darbeciler üçüncü kez inşallah duvara toslamış olacaklar.
Geçtiğimiz son yedi ayın özeti ve potansiyel olarak önümüzdeki günlerin öngörüsü bundan ibarettir.
Bunların verisine gelince: Paralel darbecilerin omurgasını oluşturan Hizmet Örgütü"nün her türlü kuşkuyu bertaraf eden fotoğrafının netleşmiş, niyet ve eyleminin artık tartışmasız bir şekilde belirmiş olmasıdır.
Dershane meselesinden başlayalım.
Paralel zamane yazarlarından muhalefet etme nedeni olarak gösterdikleri "dershane" meselesini konu edinen yeni bir yorum, bir paragraf, bir kelime olsun okuyanınız var mı? Yok!
Açın bakın paralel zamane yazarlarının dershanelerin dönüşümüyle ilgili kararın verildiği günlerdeki yazılarına.
Nasıl ağıtlar yakmışlardı, nasıl "biz kestikçe filizleniriz" romantizmi yapmışlardı, nasıl azaplı ruhlar olarak nitelemişlerdi karardaki imzanın sahiplerini.
Bugün bunlardan eser yok.
Niye yok, çünkü mesele dershane meselesi değildi, mesele bir darbenin ayak seslerini işittirmemekten ibaretti.
17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında tutunmaya çalıştıkları yolsuzluk suçlamalarına bakın bir de, şimdi bunlardan bir eser var mı yazılarında? Yok!
Nasıl ahlak abidesi kesilmişlerdi, nasıl halkçıydılar, Fırat kenarındaki kuzu konusunu nasıl da istismar ediyorlardı ballandıra ballandıra ve nasıl da pehlivan tefrikaları yazıyorlardı alimler ve zalimler üstüne.
Bugün bunlardan iz yok.
Niye yok, çünkü mesele yolsuzluk meselesi değildi, mesele başarılamamış bir darbeden B ve C planlarını sinsice uygulamaktan ibaretti.
30 Mart gecesinden itibaren daha yoğun bir şekilde despot başbakan imajını yerleşik bir algıya dönüştürme telaşlarına bakın bir de; var mı bundan bir eser? Evet var. Var ama o günkü içeriğinden çok farklılaşmış olarak var.
Paralelcilerin ve cürümlerinin hukuk nezdinde belirlenmesine dair atılan ilk adımlar üzerine yaktıkları "cadı avı" ağıtları olarak var.
İktidara fiili olarak destek veren İslamcı münevverlerin durumunu "Çanakkale"den sonraki en büyük insan kaybı" olarak niteleyip, paralelcilerin kamuda yer kapma tutkularını ve orada tutunma savaşını "insan kaybı" olarak değil, hak edilmiş bir durum olarak görme ve onları güya zalimlerin elinden kurtarma şeklinde var.
Masum savcılara, hakimlere, memurlara kıyılıyor, yavru-kurt emniyet mensuplarına zulmediliyor şeklinde var.
Ama bu da geçici. Çünkü, mesele artık cadı avı, kamudan tasfiye edilme meselesi de değil, mesele "one minute" ile üstlenilen bir görevi, onca başarısızlığa rağmen, son nefeslerini harcayarak başarma telaşı var. "Ya hep" devri kapandığı için, "Ya hiç, ya hiç" devrindeler artık.
Demek ki neymiş, mesele ne dershane meselesi, ne yolsuzluk, ne alimler-zalimler, ne kamuda tasfiye edilme meselesi değilmiş.
Dahası mesele ne bir cemaatin haklarını savunma, ne eğitim özgürlüğünü, ne mal varlığını koruma, ne Fırka-i Naciye olma, ne Müslümanlık, ne masumiyet, ne de mağduriyet meselesi de değilmiş.
Gelinen bu aşamada paralel zamane yazarları hala samimiyetten, hak savunusundan söz edebilirler mi? Söz etseler bile "Neyse haliniz, öyle oluyor akıbetiniz" denmez mi onlara ve zaten böyle denmiyor mu?
Şimdi gelelim paralel darbecilerin malum hareket ve seyr üzere İsrail destekli oluşlarını inkar etmelerine.
Bu artık mümkün mü?
Dershane demişler, unutmuşlar; yolsuzluk demişler yokluğa savurmuşlar, kıyım var demişler yalancı çobana dönmüşler. Örgütlerinin ekonomik damarları henüz kesilmemiş ama ona birazcık dokunulunca bile darmadağın olmuşlar; ablalara, abilere kapı kapı oy dilendirmişler, yüzde buçuk bile bir katkı sağlayamamışlar ittihat ettikleri partilere.
O halde desteklerini kazanca tahvil edemedikleri destekçilerine karşı kendilerini ispat edebilme çabasıyla hareket etmiyorlarsa, bidayetinden beri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkili olmak için niye didinsinler ki diye sorulmaz mı?
"Sorulmaz mı?" diyorum ama aslında sorulacak bir şey de kalmadı; artık her soru zait.
Fotoğrafı arz ettim: Başta kimin adına ve neden kalkıştılarsa, sonda da onlar için savaşarak verecekler son nefeslerini.
Adil, mert bir savaşçı değil bunlar. Bu yüzden "Nasılsa ölecekler" deyip bırakıla- mazlar kendi hallerine. Akıbetlerinden yüzde yüz emin olununcaya kadar dikkatle ve basiretle izlenmeliler.
Çünkü son yedi ayda unuttukları, son nefeslerinde bile asıl ödevlerini unutmayacaklarının karinesidir.
Sanat için ağıt
00:006/07/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
el-Gazzâli"nin çağdaşı olan şair ve dil bilgini Basralı Harirî, Makâmât"ının altıncı makamesi (Merâgiyye)"sinde, "(E)slaftan sonra gelenler arasında parlak nesir örnekleri verecek, kalemini istediği gibi kullanacak bir sanat adamı yetişmediğine ve güzel çığır açacak yahut bir şaheser yazacak kimse bulunmadığına dair" söz meclisinde yapılan bir konuşmayı ve buna itiraz eden kimliği meçhul birinin itirazını üstatlara karşı belgeleyişini anlatır.
Bu anekdotta benim dikkatimi çeken asıl husus sanat ortamının niteliksizliğine dair 1100"lü yıllarda yapılan bu vurgunun günümüzde de aynı içerikle ama farklı kelimelerle halen yapılıyor olmasıdır.
Böylece, aradaki yaklaşık bin yıllık zaman farkına rağmen konunun öz"ünde (bozulmanın mukadder oluşunda) bir değişme olmadığına ancak hareketten (zamandan) kaynaklanan değişmenin de her devirde, her nesilde sürdüğüne tanık oluyoruz.
Gerilere gitmeyeyim, kendi kuşağımdan söz edeyim:
Benim kuşağım sanatı Batı"dan öğrendi. Çünkü bizlere ağabeylik (rehberlik, üstatlık) edenlerin bilgisi de Batı sanatının bilgisiydi.
Bu yüzden Ionesco"yu Molla Cami"den, Hesse"yi Attar"dan, Dostoyevski"yi Fuzuli"den, Geothe"yi Hafız"dan, Rilke"yi Şeyh Galib"ten (hem de ilkleri ikincilere perde yapacak şekilde)... önce okuduk.
Sanat nazariyatını tek yanlı (Batı) okumamız ise sanat eserlerini okumamızdan daha zor oldu, çünkü sanat bilgisini ve bu bilgi üzerine düşünmeyi murat edebildiğimizde büyük bir kuraklıkla yüz yüze geldik
Ahmet Hamdi Tanpınar"ın İslami sanatına dair yaptığı (an"ın idraki, rüya estetiği vb.) imalardan başka elimizde fazla bir bilgi yoktu. Sonra sonra Turgut Cansever"i okuduk ama cami ile ilişkimiz bir ibadetgah, evle ilişkimiz sıradan ikametgah, mahalleyle ilişkimiz terki zorunlu mekan ilişkisi (groteks başkaldırı) olarak kurulduğu için onun ilgili kavramlara neden çokça değer verdiğini hemen fark edemedik.
Sezai Karakoç"u daima çok sevdik ancak onun şiirine öz kazandıran kodları bilmediğimiz için, şiirine olan sevgimiz çoğu zaman onun Batılı şairlerin şiirine fark atan yetkinliğine duyduğumuz hayranlıktan, romantizmden öteye gidemedi. Örneğin, Monna Rosa"yı bir çırpıda ezberlerken, Hızırla Kırk Saat"i hecelemeyi yıllar yılı aşamadık.
Mustafa Kutlu"yu çok sevdik ama "James Joyce okumuş çocuklar" olarak ondaki sade dil ve anlatımı basit olanla karıştırma gafletine düştük; onun Yunus Emre soy bir sanatçı olduğunu öğrendiğimiz gün ise utanıp önceki metinlerini tekrar okuyamadık.
Hat"tı, tasviri ve tezyini sanatları İslami burjuvazinin yükselişiyle birlikte klasik / gelenekli / geleneksel adı altında yeniden keşfettik ama bunun yeni hayat tarzının ve buna bağlı pazar ilişkilerinin zorunlu kıldığı bir olgu olduğunu hatırımızda tutmaksızın, daha da ilginci bu sanatları doğuran zihniyet ve kültürün kodlarına artık sahip olup olmadığımızı düşünmeksizin bir mirasyedi savurganlığıyla yüz yıllardır üzerleri külle değil, toprakla kapatılmış bu sanatları yenileştirmeye, moda söyleyişle modernize etmeye kalkıştık. Dolayısıyla eskisi gibi yapamadık, kök bilgisinden mahrum olduğumuz için yenimiz olarak da benimsetemedik o sanatları ama maşallah elbirliğiyle "turistik sanat, holding duvar süslemesi" vb. isimler altında yeni ucubeler yarattık.
Ne demiştim yukarıda, bozulmaya dair "öz" aynıdır, bunun harekete bağlı olarak ifade edilişi farklıdır. Bakın işin ucu "ağıt yakmaya" dayanınca nasıl da açılıveriyor dilimiz.
Harirî"nin anekdotundaki, karamsar üstatlara karşı çıkan ve çıkışını belgelendiren meçhul zatı takliden sözü "nice yeni güzellikler de var ama" cümle kalıbına bağlayacağımı ve bunu kanıtlamaya kalkışacağımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Beni ilgilendiren ilgili konudaki vaki olumsuzlukla, nitelikli ya da niteliksiz yeniyi çarpıştırmak değil.
Beni ilgilendiren yenilik arzusunun bin yıldır nasıl bir defansa muhatap olduğunun bilinmesi ve asıl bunun sanattaki mevcut ucubeleşmeye psikolojik zemin oluşturmasıdır.
Diğer bir söyleyişle, "bin yıldır sanat ortamındaki bozulmadan söz edilir ama yenileşmeye de engel olunamaz, o halde biz bildiğimizi yapalım" şeklindeki bir aymazlığın konu İslami sanat olunca başlı başına bir tehlike oluşturduğudur.
Örneğin İslami kelam"da vav"ın bir hıfzetme, sır-lama vasıtası olduğunu bilmeden onu kendi kafanıza göre bir Boğaz Köprüsü resmine çakamazsınız.
Bir semazeni nun"un içindeki nokta ile flört ediyormuşçasına resmetme cüreti gösteriyorsanız sizin Mevlana"nın idrakiyle ve misyonuyla zerre kadar olsun bir bağlantınız kalmamış demektir.
Harirî"nin benzeri bir cümlesini değiştirmek suretiyle özetleyecek olursam:
Güneş çıktı diye evinin elektriğini kesenler taifesinden iseniz, karanlığın mahkumusunuz demektir.
Son iki yüz elli yıldır sanatta (İslami zihniyet ve kültürün kodlarını unutma anlamında) ışıktan çok karanlığı yaşıyorsak sanırım biraz da bundan yaşıyoruz ve korkarım ki, ilgili ağıtlarımızın bolluğu (dolayısıyla haklılığı) bu gidişle sanatın kendisi olmaya başlayacak.
Teneşir horozunun halleri
00:0011/07/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralelci zamanenin besleme yazarından birine yeni düşman lazımdı, acilen bir düşman.
AK Parti seçmenlerini düşman sayamazdı çünkü onlar "halk"tı.
Elbette asıl düşmanı Erdoğan"dı ama, onun da onu tındığı yoktu.
Sözü bir yerden devam ettirmek zorundaydı, "Başbakan gidici" şeklindeki kehanetleri boşa çıkmış, 30 Mart öncesi felaket tellallığı cıvımış bir sakız gibi yüzüne yapışmış, siyaset bilimciliği kabzımallık bilgisinin bile gerisine düşmüştü.
Bir düşman bulmalıydı acilen.
Arandı, tarandı bula bula teneşir horozluğunu tersinden işleterek ölümünü ilan ettiği İslamcılık"a sarıldı tekrar. Bir de "siyasal" niteliği ekleyerek ona, akıbetiyle ilgili daha önceki söylediklerini bir bir yalayıp yutmak suretiyle tutunmaya çalıştı yeni düşmanına.
İşin doğrusuna bakarsanız Hizmet Örgütü"üne karşı parti yoluyla Müslümanların haklarını savunma tarzını benimseyenler arasındaki kırılma tümüyle siyasidir. Diğer bir söyleyişle Hizmet Örgütü"nün siyaset dışı görünerek siyaset yapanlarıyla, açık siyasetle siyaset yapanların ayrılma noktaları siyasetin ta kendisidir.
Doğrudan uygulama üzerinden örneklendirmek gerekirse MNP ve MSP açık siyaset yapmak isteyen Müslümanları görünür kıldığı kadar, Nur cemaatinde onlara destek vermeyenlerin ayrışmasını da beraberinde getirdi.
Hizmet Örgütü"nün siyaset yapan Müslümanlara duyduğu hınç, kin asıl buradan kaynaklanır. Çünkü onlara göre İslamcılar, Nur cemaat içinde ayrışmayı başlatarak büyük gücün bölünmesine ve dolayısıyla Hizmet Örgütü"nün kötü niyet ve eylemleriyle iyot gibi açığa çıkarak asıl hareketten bütünüyle kopmasına neden olmuşlardır. "Kırk yıllık hırka" hikayesi böyle başlamış ve paralelcilik sonucuna buradan gelinmişti.
Teneşir horozu bunları bilir mi? Bilmez. Bu nedenle "başkasına giydirmeyiz" denilen hırkanın, tek ceketin mecazı olduğunu zanneder.
Bunlar olup biterken o hem faşitlik devrinde hem de İslamcılığı sosyolojik – siyasi bir kadavrayı inceler gibi inceleme derdindedir. Diğer bir söyleyişle hayatın içinden bakamaz İslamcılığa, tıpkı bir Alman gibi raftaki kitaplardan ve tıpkı bir Nazi gibi tabancanın namlusundan bakar.
Ahir ömründe İslamcılığın öldüğünü ilan etmesinin nedeni de burada yatar. Bir tekkeye giremeyen, üç İslamcıyla üç gün olsun beraber yürüyemeyen, cami avlusunda vaktin girmesini bekleyen sıradan insanlarla konuşamayan, Sait Halim Paşa"nın devlet içindeki niyet ve uygulamalarını anlayamayan, Mehmet Akif"i şiir masasından kaldırıp minbere oturtan duyguları keşfedemeyen birinden başka ne beklenebilir ki zaten.
Yedi ay önce o sanal cesede kendince nefes üfleyip, sanık sandalyesine oturtarak, yargıççılık oynamaya başladı birden ve "Ak Parti gibi bir iktidarı üretmiş olmaktan suçlu" ilan ediverdi onu.
Şimdi, "Aslında siz bir şey üretmeyi de becerememişsiniz ey İslamcılar" diye samranıyor saralı bir hasta gibi.
Demek ki, malum kadavraya dair ilk notlarını 1990"ın son aylarında kitaplaştırdığına göre, yaklaşık çeyrek asırdır İslamcılığı dövmekten besleniyor bu teneşir horozu.
Ölü-seviciliği yüzünden İslamcılığın diriliğine tahammül edemiyor. Daha da önemlisi İslamcılığa olan kini nedeniyle Hizmet Örgütü"nün beslemesi kılındığının farkında olmadığı gibi kendisinin İslamcılığı dövmesiyle, Hizmetçilerin İslamcılığı bitirme misyonu arasındaki büyük farkı da bilmiyor.
Üstelik Hizmet Örgütü"nün savaş ilanına neden olan hırkada da zerre kadar emeği yok teneşir horozunun.
Sadece bu seslenişe kendi okumalarından ve onlardan üretmeye çalıştığı sonuçlardan aşina olduğu için "hani ya da benim elli liram pırasam" diye zıplayan yeteneksiz halay-başı başı gibi detone olarak söylüyor hırka türküsünü.
Bu uğurda kafasına göre İslamcılığı öldürüyor, sonra tekrar diriltip yargılıyor, ona parti kurduruyor, ardından beceriksiz ilan ediyor onu kendi aklınca.
Oysa ki İslamcılar onunla aynı cinsten olan nice Hüseyin Cahidler, Abdullah Cevdetler, Nadir Nadiler, İlhan Selçuklar, Metin Tokerler... gördüler.
Ve hepsinin üzerine basıp geçerek sürdürdüler yürüyüşlerini.
Akıbetinin bunlarla eşitlenmiş olması ayrıca çıldırtıyor teneşir horozunu.
Ama korkunun ecele faydası olmadığı gibi, malum akibete de faydası yoktur.
Ali Bulaç ve iki mesele
00:0013/07/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Aslında bugün kültür-sanat yazısı yazmalıydım.
Ama "Ali Bulaç" adının zihnimde doğurduğu iki sorundan yazarak kurtulma niyetim daha baskın çıktı:
Birincisi, mühletim daraldığı için kul hakkı yüklenmemeye daha çok dikkat etmek zorundayım. Bu manada son bir iki yazımda Ali Bulaç hakkında yer yokluğu nedeniyle meramımı açıkça anlatma imkanından mahrum olarak ondan ima ile bahsedişimle vebal üstlenmiş olabilirim.
İkincisi: Ali Bulaç"ı son yazılarında ve bir söyleşisinde öne çıkan iki doğru hususta "kardeş" olmanın getirdiği bir yükümlülükle onların daha doğrusunun bulunduğunu söyleme ihtiyacındayım.
Birinci durum için şunları net olarak öncelikle beyan etmeliyim:
Türkiye"de düşünmeyi düşünmeye talip olmanın bedeli siyasi sapmaları hatta taraf değiştirmeleri gerektirebilir. Oysa ki gerçekte ne bir sapma vardır ne de bir taraf değiştirme. Fakat gündelik siyasete göre işleyen ve onun şartlarına göre oluşan hakim kısır düşüncenin yoğun etkisi altında olanlar bunu bir "dönme, mahalle değiştirme" durumu olarak algılar ve algılatırlar.
Örneğin merhum Necip Fazıl, "motor gücü" olarak gördüğü Ülkücülere destek verdiğinde Sebil gazetesinin manşetine taşıdığı "in ve hara" merkezli eleştiri söz konusu algıyla yapılmıştır. O tepki, Necip Fazıl"ın yeni İslamcı düşüncenin kurucularından olması nedeniyle kısa sürede etkisizleşmiş ama yine de ona karşı birçok insanda bir burukluğun doğmasına ve sürmesine neden olmuştur.
Elbette Ali Bulaç Necip Fazıl değildir, yaşadığımız şartlar da o şartlar değildir. Bugün 40 yıldır İslamcı düşüncenin altını oyan, kendine yer açmada İslamcıları etkisizleştirmeyi zorunlu gören paralel bir yapıyla ve buna karşı tavır alma zorunluluğuyla yüz yüzeyiz.
Son yedi ayda yaşadıklarımızla artık "acaba" diyecek "uhuvveti" gözetecek durumda değiliz. Çünkü içeriden ve dışarıdan ağır bir saldırı altındayız. Üstelik bu saldırının ve onları tertip edenlerin ahlaki bir sınırı da yok.
Bu noktada Ali Bulaç"ın "acaba" demesi ve bunu gerekçelendirmesi kendi sorunudur. Biz bundan dolayı Ali Bulaç"ı açıkça "ben paralelciyim" demediği sürece şüphelerinden dolayı dönmelikle, mahalle değiştirmekle itham edemeyiz.
Onun yerli İslamcı düşünceyle ilgili müktesebatı buna engeldir ve halen benim kuşağımdan eli kalem tutanlarımız arasında o müktesebattan beslenmemiş kimse de yoktur.
İkinci husus ise birebir Ali Bulaç"ın şüpheleriyle ve bunu dile getiriş tarzıyla ilişkilidir. Burada onlardan sadece ikisine değineceğim:
İlki "Çanakkale" meselesi.
Ali Bulaç, Ak Parti iktidarında düşünme üzerine düşünenlerin iktidarın içine çekilerek etkisizleştirildiğini, bu manada Çanakkale"de kaybedilen diri bir kuşaktan sonra bin bir zahmetle yeniden diriltilen yeni kuşağın da harcandığını söylemektedir. Ki, bu ilk bakışta haksız bir söyleyiş de değildir.
Ancak buradaki şu ciddi çelişki dikkate değerdir: Bir İslamcı iktidara hizmeti seçtiği için "yitirilen" olarak nitelenirken, paralelci birinin iktidar sayesinde yapıştığı koltuktan uzaklaştırılması zulüm olarak nitelenmektedir. Diğer bir söyleyişle sanki İslamcının iktidarın dışında durması, paralelcinin ise iktidardan pay alması hak edilmiş bir durummuş gibi gösterilmektedir.
Ali Bulaç da çok iyi bilir ki, Ak Parti ile İslamcıların ilişkisi Mehmed Akif ve arkadaşlarının iktidarla ilişkisinden çok da farklı değildir. Ayrıca bugün iktidarla bütünleştikleri için kaybolanlar, kaybolmaya yazgılı olanlardır ve onların kaybolması İslamcılığın bir kaybı olamaz çünkü İslamcılık kemiyet üzerine değil keyfiyet üzerine işleyen bir harekettir.
İkincisi kültürel seviyedeki düşüştür.
Kültürel seviyedeki düşüş de bir vakıadır ve malum gelişmelere bağlı olarak sloganlarla yönlendirilmeye hazır bir topluluğun bulunduğu da tartışma götürmez.
Ancak bunun faturasının Ak Parti"ye kesilmesi bana mümkün görünmemektedir.
Çünkü, "Hizmet Örgütü"nün yıllardır düşünmeden muaf bir yığın yetiştirme çabasının sonuçları çok açık bir şekilde ortadadır.
Buna bağlı olarak paralelci zamane yazarlarının MİT kalkışmasından bu yana ürettikleri iftiraya, sövgüye, hakarete, saygısızlığa, densizliğe dayalı dilin aynı düzeyde bir cevabı dayattığı da malumdur. Çünkü "bilgi bilinene, bilinenin üzerinde bulunduğu hale göre ilişir."
Ali Bulaç, paralelciler çirkin dile tevessül etmeye başladıklarında kendilerine ısrarla "susun ki, susalım; açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü" denildiğini unutmuş olamaz. O halde dile ilişkin bir seviye düşüşünden söz ettiğimiz yerde bu düşüşün asıl muhataplarını da doğru belirlemek zorundayız.
Sonuç olarak, üzerinde durduğum bu iki husus, Ali Bulaç"ın Hizmet Örgütü"ne göstermek zorunda hissettiği vefanın bir gerekçesi olamayacağı gibi, bunları dile getirişindeki tarz ve ısrarı da ahlaki bir zorunluluktan kaynaklanıyor olamaz.
Yukarıda belirttiğim gibi (en azından kendi adıma, zorunlu şartları tam tahakkuk etmedikçe) Ali Bulaç"ı itenlerden olmayız ve temenni ederiz ki, Ali Bulaç da yanlış çekimlere kapılarak ille de bizi itecekse bile "doğru itebilme" gücünden yoksun kalmasın.
Türköne"nin atsinekleri
00:0015/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralelci zamane yazarları kafa-göz yardırmayı öğrendiler ama düşünmeyi öğrenemediler.
"Belge düşkünü" oldukları için vargımı belgelendireyim:
Paralelci zamane yazarları 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından beri Mümtaz"er Türköne"nin durumları isimlendirme (yani bir tanıma kavuşturma) çabasından besleniyorlar.
Türköne "Sykes-Picot"nun bekçiliği" mi dedi, hemen buna sarılıp Irak, Suriye, Filistin politikaları konusunda, ilgili olaylar sanki son bir ayda ortaya çıkmış gibi iktidarın yetersizlikleri üstüne ağıt yakmak için sıraya giriyorlar.
"Kutuplaştırma" mı dedi Türköne, bunun üzerinden fişlenme, cadı avı senaryoları üretiyorlar.
"Parti müftüsü" mü dedi, yazı başlığı olarak kullanmak için kuyruk oluşturuyorlar.
Çünkü dertleri düşünmek değil, "ya hiç ya hiç" inadıyla kavga etmek.
Oy oranlarının "oran" kelimesiyle ifade etmeye bile değmediği, yurt dışı tesisler efsanesinin bir balon gibi söndüğü, meczubun maharetlerinin (bedduası dahil) buz dolabında unutulmuş nane destesi gibi karardığı bir zamana erişeceklerini akletmemişlerdi belli ki.
Din dilini kullanarak yeltendikleri sömürü de itibar görmeyince, dünün çiçek-böcek romantikleri girdikleri kavgada en azından kafa-göz yardırmayı öğrendiler ama düşünmeyi hala öğrenemediler.
Türköne de zaten kara günlerdeki kurtarıcı olarak orada bulundurulmuyor muydu? Helal olsun, görevini gereğince yapıverdi işte.
Görevini yaptı yapmasına da o bir tanımlama yapmadan, istikamet belirtmeden konuşamaz oldu bizim ağır yaralı çiçek-böcek romantikleri.
Belki diyordum, belki bunca kafa-göz yardırmadan sonra birazcık olsun düşünmeye başlayabilmişlerdir. Ama nerde? Türköne"nin ilgili yazılarını bal çanağı sanıp, atsineği gibi ona üşüşmekten başka yapabildikleri hiçbir şey yok.
Bir münazarada, bir cedelde muhatabının eksiğini doğru belirlemenin yolu önce kendi eksiğini doğru belirlemekten geçer.
Örneğin, kimin aklına uyduk da Gezi"yi tertipleyenlerden olduk; kimin yellemesiyle kalkıştık 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasına; hangi öneriye kanıp da kendi liderimizi kendi ellerimizle sosyal medya eğlencesine dönüştürdük... diye sorabilmeliydiler.
"Sorabilmeliydiler" diyorum ama soramazlardı zaten. Düşünmeden muaf bir topluluk olarak daha başta içinden geldikleri çiçek-böcek romantizminin kendisini sorgulamayı akletmediklerine göre bunları sormayı zaten düşünemezlerdi.
Geriye ne kaldı? Al eline kalemi, seç Türköne"den kelimeyi, hiçleşmenin neden olduğu çirkin diline aktar onu ve vızılda vızıldayabildiğin kadar.
Vızıldarsan ne olur? Vızıldamış olursun. Tanım üretemezsin, isimlendirme yapamazsın, olguyu göremezsin, olayı çözümleyemezsin, şirretleşirsin sadece şirretleşirsin.
Kabiliyet(sizlik)leri zorunlu kıldığı için bunu da örneklendirmeliyim:
Paralel zamanenin zünnar bağlamış mollalarından biri Türköne"den aşırdığı kelimelerle adlandırdığı son yazısını şu cümlelerle başlatıyor:
"Bu hafta Filistin-Gazze meselesini ve Başbakan"ın, AKP iktidarının bu meseledeki samimiyetsizliğini yazmak istiyordum. Fakat AKP müftülerinin ayyuka çıkan cehaletleri ve Din"i, Kur"ân"ı keyiflerine göre yorumlayıp çarpıtmaları, konunun değişmesine sebep oldu."
Bağlaçlar dahil toplam otuz bir kelimeden oluşan yukarıdaki iki cümlenin omurgasını temsil eden üç kelime var: "Samimiyetsizlik, cehalet, çarpıtma."
Cedel dilinde buna "yargısı sabit saplantılı dil" denir ve bu dil cedele kalkışanın telafisi mümkün olmayan yetersizliğine yorumlanır.
Çünkü burada bir fikre girme, ileride yapılacak bir beyanın temelini atma yoktur. Aksine peşin peşin bir yargı ve saplantı haline getirilmiş bir durum vardır.
Yargısı malum: "Samimiyetsizler, cahiller, çarpıtıcılar." Saplantısının tercümesi ise şöyledir: "Düşünmekten muaf tutulmuş biri olduğum için ben ancak bildiğim şeyle yazıyorum: Saldırmak!"
Dil seviyesindeki düşüşten bahseden Ali Bulaç"ın (Ali Abinin) kulakları çınlasın ama ne yazık ki malum malzeme bundan ibaret!
Yargıyla başlamış ve saplantıyla sabitlenmiş bir yazıda, bundan sonra ne söylersen söyle, söylememiş sayılırsın.
Kuran"ı ve peygamberleri zikrettiğin bir yazıyı bu çirkinlikle başlatırsan, o ağzınla kuş tutsan sana kimse itibar etmez. Çünkü Kur"an ve peygamber kelimeleri çirkin dille bağdaşmaz ve seni ilk otuz bir kelimenle zelil etmeye yeter.
"Türköne"nin atsinekleri" dedim ya, bununla Türköne"yi ve neden olduğu sonuçları da olumlamadığım bilakis onun olumsuzluğunu neden doğruladığım yeterince anlaşılmıştır sanıyorum.
Türköne de bunu anlayıp, yazılarını kifayetsiz muhterislere bal çanağı gibi sunmaktan vaz geçse n"ola.
Baksanıza atsineklerinden başkaları üşüşmüyorlar oraya.
Ters sorular
00:0018/07/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralelci zamane yazarlarının ve AK Parti"den (en geniş anlamıyla) nemalanamadıkları için onlarla aynı retoriği kullanmaya başlayan kimi İslamcı münevverlerin Mısır, Suriye, Irak ve Kürdistan sorununun bugününden hareketle Erdoğan"ı çaresizlik içinde İsrail"e bağırmakla, boş tabancayla kabadayılık yapmakla, iç politikaya yönelik içi boş ataklar gerçekleştirmekle suçlamalarının, bu bağlamda endişe, şüphe, istifham ve korku üretmeye çalışmalarının, sadece Erdoğan"a karşı duydukları "özel" kin ve düşmanlıktan kaynaklandığını sanmıyorum.
Bilakis Erdoğan üzerinden Türkiye İslamcılığı"nın problemi olarak da pekiştirilmek istenen durumun daha önemli hususları içkin olduğuna ve bunları saklamak için gündelik politik dille mülemmalı bir pragmatizmin paralelciler ve malum yandaşları tarafından öne çıkarılmaya çalışıldığına inanıyorum.
Şöyle ki:
Son yıllarda İran ve Suudi Arabistan"ın politik desteğiyle daha çok güç kazanan "Takiyeci Mistisizm" ve "Selefilik" akımlarının Ehl-i Sünnet"i tehdit ettiği, siyasi literatürde Ehl-i Sünnet"i temsil ettiklerine hükmedilen İhvan-ı Müslimin, Taliban, Cemaati İslami ve Türkiye İslamcılığı"nın ise çöküşle değilse de eriştikleri iktidar imkanlarını iyi kullanamadıkları ve değişen dünya dengelerini iyi okuyamadıkları için suskunlukla yüz yüze bulundukları ileri sürülmektedir.
Adlarını zikrettiğim İslami teşekküllerin, içinde geliştikleri toplumların, ülkelerin özel durumları nedeniyle teori ve eylem planında önemli faklılıkları bulunsa da son tahlilde birbirleriyle bağlantılı değil ancak dolaylı bir iletişim içinde oldukları; bu düzeyde bile sevap ve ceza, yengi ve yenilgi noktasında birbirlerinden etkilendikleri de malumdur.
Bu yanıyla konu gerçekte bir coğrafya konusudur ve etraflıca değerlendirilmesi bu köşenin hacmini aşar. O halde yukarıdaki "sanmıyorum" ve "inanmıyorum" yargılarıma neden olan hususları Türkiye İslamcılığı üzerinden açıklamaya çalışmakla yetinmeliyim:
Türkiye İslamcılığı"nın son yüz eli yıllık dönemi Selefi bir öz ve akılcı (modern) bir karakter taşır.
Said Halim Paşa, Mehmet Akif ve kuşağından tevarüs edilen şekliyle "dayatılan" yönetim sistemiyle çatışarak güç kaybetmek yerine, o sistemin içinde durarak Müslümanların hak ve özgürlüklerini temin etme, koruma tutumu "açık siyaset"i benimsemeyi gerektirmiştir.
Bu aynı zamanda düşünce ile eylemin müşterekliğinde "bedelsiz bedel olmaz" anlayışının da pragmatik konumlanmasından ibarettir. Diğer bir söyleyişle seküler bir hayatın dayatılmasına, rasyonelleştirilmiş bir din anlayışıyla mukabelede bulunmak suretiyle ödenen bir bedeldir bu.
Türkiye İslamcılığı"nın gizlilikten açıklığa çıkma, muhaliflerince de görünürlük kazanma, gizli ajandası olmaksızın projelerini uygulama şeklindeki tutumu da aynı bağlam içinde mütalaa edilebilir.
Şimdiki zamana gelince:
Ak Parti"nin "halkın son iki yüz elli yılık umudunu taşıyan" siyasal bir teşekkül olmakla hemen her aşamada Türkiye İslamcılarınca desteklendiği aşikardır.
Buradan baktığımızda Türkiye İslamcılığı"nın "70"li yıllardan beri gizliliği, takiyeyi seçen Hizmet Örgütü"ne olan tepkisiyle, İktidar olarak AK Parti"nin demokratik planda gerçekleştirdiği dönüşümler gereğince sistemin nüfuz etmediği yapılara olan tepkisi birleşmiştir. Dolayısıyla, paralelci yapıyla yürütülen mücadelede Türkiye İslam- clığı"nın Ak Parti"ye verdiği destek aynı zamanda kendi "teori ve pratiğine" uygun bir destektir.
Ehl-i Sünnet"i tehdit ettiği ileri sürülen "Takiyeci Mistisizm" ve "Selefilik" akımlarına karşı da Türkiye İslamcılığı iktidarla uyum içindedir.
Çünkü İran"ın kendi çıkarları söz konusu olduğunda ilgili İslami emirleri de masseden bir tutum takındığı bilinir ve bu yanıyla İran Yavuz Selim devrinde olduğu gibi bugün de güvensizliği hak eder. Dolayısıyla İran"ın "Takiyeci Mistisizm"ine karşılık İktidar"ın üretebileceği tedbirlerin ve kurabileceği potansiyel işbirliklerinin Türkiye İslamcılarınca da muteber görüleceği açıktır.
Açık olmayan IŞİD"in kendisi ve eylemlerinin yönüdür: Selefi olduğu ileri sürülen IŞİD"in Türkiye İslamclığı"nın Selefi özüyle mütekabiliyeti nedir, bunu henüz bilmiyoruz. Onun başarılı olması halinde bidayetinden beri tasavvufi gruplarla arasında problemsiz bir mesafeyi tesis etmiş bulunan Türkiye İslamcılığı bundan nasıl etkilenecektir, bu sorunun cevabı da henüz yoktur. Şimdilik IŞİD"in Batı medyasınca ısrarla bir "ölüm makinesı" olarak gösterilmesi karşısında "temkinli" bir suskunluk hakimdir.
İlk bakışta ters sayılabilecek bu belirlemelerin hükmü ve soruların cevabı bugün Başbakan, yarın (inşallah) Devlet Başkanı olacak olan Erdoğan"ın uhdesindedir.
Başta paralel yapı olmak üzere, İslam"ın yerli düşmanlarının Erdoğan"a tahammülsüzlüğünün asıl nedenlerinden birisi budur.
Çünkü o yeni zamanın sorularına vereceği cevaplarla ve yapacağı ilgili uygulamalarla Türkiye İslamcılığı"nın yeni ufkunu da belirleyebilecektir.
Ali Bulaç, bu yeni süreçte kendisinin ve diğer dengecilerin hiçbir hükümlerinin kalmayacağını açık açık gördüğünden, Mümtaz"er Türköne ve kimi paralelci kalemşorlar ise Türkiye İslamcılığı"na koşulsuz düşmanlıkları nedeniyle hiçbir şeyi göremediklerinden dolayı Erdoğan"a düşmandır.
Sonuç olarak Türkiye İslamcılığı"nın kaderi büyük oranda Erdoğan"ın kaderine bağlıdır; seveni onu bunun için sevmekte, düşmanlık besleyeni de yine bu nedenle ona düşmanlık beslemektedir.
.Bizim Filistin, bizim Kudüs
00:0020/07/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İsrail işgalindeki Kudüs"ün çilekeş mukimlerinden biri olan Muhammet kardeşim (ki, el-Aksa"nın restorasyonundan sorumludur), her türlü dertten, şerlilerin şerrinden emin olması için dua ettiğim evinde gezi kafilemizden (benim de içlerinde yer aldığım) küçük bir gruba yemek ikram ettikten sonra, bir güzellik daha yapıp bizi Hz. Ömer"in (ra) Beytü"l-Makdis"e girebilmek için aştığı son dağa, Cebelü"l-Mükebber"e (Tekbir Dağı"na) götürdü.
Beni zamanlar değil mekanlar dînî istikamet üzre tutar.
Bu nedenle Mekke, Medine ve Kudüs"te darmadağın olurum. Çünkü hayretten, hassasiyetten ve mekana kazınmış anıların etkisinden adımlarım şaşar, ayaklarım birbirine dolaşır; yere basarken kıyım kıyım olur içim.
Felsefedeki "süreklilik ve eş-zamanlılık" nazariyatı som bir pratiğe dönüşüp dün ile bugünün berzahında ve tanımı imkansız bir tereddütle ürkekliğin, uzak ile yakının kiyazmatik kesişimine oturuverir oralarda.
İşte Kudüs"te Tekbir Dağı"ndaydım ve halim yine buydu...
Bağlaçların hakimiyet kurduğu o iç-konuşmamda neler geliyordu dilime neler:
Ya ben Hz. Ömer"in (ra) durduğu yerde duruyorsam; ya ben onun mübarek ayaklarının izlerine basıyorsam tam; ya Bilal-i Habeşi el-Aksa"ya erişmenin mutluğuyla ağlamış ve onun mübarek gözyaşları tam da benim elimi koyduğum yerin üzerine düşmüşse...
Hz. Ömer"in (ra) Cebelü"l-Mükebber"den inerek Beytü"l-Makdis"e Peygamber Efendimiz"in (sav) girdiği "İsra Kapısı"ndan girişi; ve Hz.Davut"un (as) mescidinde namaz kılışı ve kendi adıyla inşa edilecek mescidin yerini işaretleyişi ve nesnelere kutsiyet atfedilmesine şiddetle karşı olduğu halde Hacer-i Muallak"ı temizletip açığa çıkarması…
Bilal-i Habeşi"nin (ra) Peygamber Efendimiz"in (sav) vefatından sonra okuduğu rivayet edilen son iki ezandan ilkini el-Aksa"da okuyuşu...
Sorular, bağlaçlar, anılar...
Soru kabul etmeyen ve Tevhid"e dahil anı olma değeri taşıyan hususlarla ilgili inancım ise şudur:
Kudüs"e (ve onun içinde yer alan Beytü"l-Makdis"e) Hz. Ömer"in (ra) baktığı gibi bakmak, ona Kur"an"la ve Hadislerle bakmak demektir.
Diğer bir söyleyişle Hz. Davut (as), Hz. Süleyman (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa"ya (as) vd., mevcut Tevrat ve İncil"de Kuran"la da çelişmeyen bilgilerle anlatıldıkları için değil, Kur"an ve Peygamber Efendimiz (sav) onları zikrettiği, anılarını naklettiği için peygamber olarak inanıyor ve yine aynı nedenle anılarına (Muhammedi şeriatın verdiği bilgilerin sınırında durarak) hürmet ediyoruz...
Bu idrak üzere, Tekbir Dağı"nı Hz. Ömer"ce bakışın zarfı, Kur"an ve Hadislerdeki söz konusu bilgileri de onun mazrufu olarak görüyordum.
O dağda bulundurulmaktan, zamanın durduğu o mekanda geçmişle bugünün tekleşmesine tanık kılınmaktan mutlu olmalıydım. Çünkü o mekanın hükmü oydu; kendisinde geçmişe katılmak ve onun vesilesiyle Tevhidi bilgiyi "şimdide" kendi özünce tanımak...
Başımı sağa, utanç duvarının kapattığı dünyaya çeviriverdiğimde ise zaman hareketleniyor ve mutlu olma düşüncesi yerini hemen hüzne, hınca, öfkeye bırakıyordu.
Utanç duvarının gerisinde tutsak olanlar, bu mekanların asıl sahibi olan dindaşlarımdı ve onlar yıllardır üç kilometre uzaklarındaki Beytü"l-Makdis"e hasrettiler.
Kapılara, geçitlere çöreklenmiş İsrail paryaları onların olan el-Aksa"dan onları uzak tutuyorlardı.
Dağılıştan sonra tekrar toparlanmak ve daralan kalbimi genişletmek için İlahi sözden başka neye tutunabilirdim:
"Eğer siz (Uhud"da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir"de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez." (Âl-i İmrân, 3:140)
Özel olayla ilgili bir zikredişten, emir ile yasağı birlikte ihtiva eden genel İlahi hükme açılış…
Hüküm "iman edenlerin" ortaya çıkarılmasıyla "şahitler"in edinilmesi şartına bağlı olduğuna ve inandığımız Allah"ın "zalimleri sevmeme niteliği"ni belirttiğine göre artık her söz, her yorum zait hale gelmez mi?
Hz. Ömer"in (ra) İslam toprağı haline getirdiği yer kıyamete kadar İslam toprağıdır. Dolayısıyla iman edenler için o topraklar "Bizim Filistin" ve o şehir "Bizim Kudüs"tür çünkü Allah"ın şartında, emir ve yasağında bir değişme olmaz.
Kudüs"e yolunuz düşerse, bunu yeniden ve yeniden idrak etmek için Tekbir Dağı"na siz de uğrayın.
O dağın sizi sevdiğini, sizin de onu sevdiğinizi görecek, Filistin davasına her şart ve durumda zafiyet, yorgunluk, korku, tembellik bulaştırmaksızın neden sahip çıkmanız gerektiğini çok daha iyi anlayacaksınız.
Zalimleri sevmeyen bizim Allahımız "her an yaratma halindedir" (Rahman, 55:29), bunu sakın unutmayınız!
Hizmetçiler, ictihad ve nifak
00:0022/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir adım ötemiz, İsrail zaliminin hayvanın bile gözetebileceği bir sınırdan mahrum oluşu yüzünden kan gölü...
Esed zaliminin zulmünden kaçan "misafir" kardeşlerimiz çözümün gecikmesinden muzdarib olarak dolaşıyorlar her yerde...
Irak"taki otorite boşluğu malum devletlerin nifaktan fayda sağlamak için besledikleri, destekledikleri örgütlerle dolduruluyor...
Yakın ve dolayısıyla sıcak diğer bir derdimiz olan Hizmetçiler, Başbakan Erdoğan düşmanlığıyla gözleri dönmüş bir saldırıyı yedi aydır kesintisiz ve aynı şiddetle sürdürüyorlar...
Kısacası adı, muhatabı, mağduru genel olarak "insan", özel olarak "Müslüman" olan bir selin içindeyiz...
Olması gereken olacaktır, çare yok! Ve her işin sonu gibi bu işlerin sonu da yine Allah"a dönecek... Herkes sorumluluğu oranında hesabını verecek bu selle ilgili konumunun, tepkisinin ya da tepkisizliğinin...
Allah herkese "tefekkür edin, idrak edin, görün, düşünün, anlayın..." diye emrettiğine göre, ben ve benim gibi yetkisi ve etkisi kelimelerle sınırlı olanlara malum selin dışında durmaya çalışarak o kelimelerin hakkını vermeye, onlarla ilgili sorumluluğunu olsun yerine getirmeye gayret etmekten başka ne düşer ki?
O halde diyorum kendi adıma, "yakın ve sıcak" olan derdimizden başlayarak "Ne oldu da biz bu derdi hak ettik ve bir nifaka maruz kaldık?" diye sormalıyım ve Hizmetçi kalemşorların hadsiz ve ahlaksız saldırılarını da ıskalamadan asıl sorunun künhüne vakıf olmaya çalışmalıyım:
BİR NİFAK NEDENİ OLARAK "İCTİHAD"
Niyetim, fıkhi bir konunun niteliğini, metodolojisini tartışmak değil ki, bu benim yetkimde de değil. Ancak "ictihad" kavramının son yüz yılda kazandığı içerikle neden olduğu sonuçları mezkur derdimiz bağlamında görmek ve göstermek zorundayım.
"İctihad" kavram (ıstılah) olarak "Nassın lafız ve mânasından hareketle, nassın bulunmadığında da çeşitli istinbat metotları kullanılarak şer"î hüküm hakkında zannî bilgiye ulaşma çabasının genel adı"dır. (TDV İslam Ansiklopedisi). Bu kavramla ilgili daha geniş bil- giye ihtiyaç duyanlar el-Gazzali"nin "el-Mustasfa – İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi" adlı kitabına bakabilirler (Çev.: Yunus Apaydın, Rey Yayıncılık, Kayseri 1994).
Pratikte bir geçerliliği olmamasına rağmen el-Gazzali ile birlikte ictihad kapısının kapandığına dair üretilen efsane, İslamcılığın doğuşunda "ictihad müessesesinin işletilmesi" şeklindeki eğilimin kanaatten yönteme dönüşmesinde etkili olmuş, Namık Kemal (ö. 1888), Cemaleddin Afgani (1897), Muhammed Abduh (ö. 1905), Reşid Rıza (1935), Mehmed Akif (1936) ile bunların kuşağında yer alan diğer etkili isimler tarafından, İslami düşüncenin Kur"an merkezli olarak yeniden inşasında önemli bir esas haline getirilmiştir.
Bunun siyasal ve toplumsal nedeninin İslam medeniyetinin tefessüh etmesi, İslam dünyasının Hristiyan emperyalistlerin işgaline uğraması, ümmetin zulme maruz kalması karşısında yine İslam"ın kendi içinden bir "kurtuluş reçetesi"nin üretilmesine dair çabaya isnat ettiği malumdur.
Mantığı ise bu nedenden daha basittir: Din veli olarak Allah"ı, rehber olarak Kur"an"ı yeterli gördüğüne göre söz konusu nedenlerin de nedeni olan düşünsel (ve itikadi) bozulmanın giderilmesi de Allah ve Kitap ile mümkündür.
Ki bunu, geçen yazımda "İslamcılığın selefi bir öz ve akli (modern) bir karakter taşıdığı" şeklinde özetlemiştim.
Bu selefi ve akli (modern) İslamcılık, zikrettiğim isimlerin dünyasında "ictihadta bulunma" düşüncesine yaslanmakla, hem "meşruiyet" kazanmış hem de hareket kabiliyeti elde etmiştir.
Burada şu hususun altını çizmekte yarar var: Namık Kemal ve kuşağınca saltanata karşı başlatılan muhalefetin ve bilahare Mehmed Akif ve arkadaşlarının Kuva-yi Milliye ile işbirliğine girmesinin temelinde bile "ictihadta bulunma" düşüncesi yatmakla birlikte, "Müctehid"'' kavramının mevcut içeriği hassasiyetle korunduğu için ne belirtilen devirlerde ne de sonrasında bir "başıbozukluk" söz konusu olmamış, bu manada ümmet içinde nifaka sebep olmama tutumu vaz geçilmez bir esas olarak yaşatılmıştır.
Ama ne var ki, İslamcıların bu hassasiyeti bizim zamanımızda mezhep, meşrep, grup çıkarlarını din sananlar (ya da sandıranlar) tarafından izlenmemiş, dolayısıyla İslamcıların "kurtuluş reçetesi" olarak gördükleri söz konusu yöntem bunlar tarafından bir nifak aracı olarak kullanılmaya başlanmış ve ilk sorumluluğu da bu sebebin sebebi olmaları bakımından İslamcıların üzerine kalmıştır.
Dün Hizbü"t-Tahrir"e, Taliban"a, yerli Hizbullah"a, el-Kaide"ye vd., bugün Hizmetçiler"e ve IŞİD"e var olma imkanı sunan "ictihadta bulunma" serbestinin aynı zamanda bir nifak nedenine dönüşmesinin özetinin özeti bence budur.
Bunu derken modern İslamcılar olarak zikrettiğim isimlerin hiçbirini suçlama ve hatta eleştirme kastı taşımıyorum. Onlar içinde yer aldıkları şartlara göre kendilerine düşeni yaptılar. Ben o yapılanların bize ve malum çıkarcılara nasıl yansıdığını belirleme niyetindeyim.
O halde Rabbim nasip ederse bir sonraki yazımda bu konuyu Hizmetçiler üzerinden örneklendireyim.
Hizmetçi teslis: Örgüt çıkarı, akide sapması ve nifak
00:0025/07/2014, Cuma
İctihad ve nifak bağlamında aşağıda Hizmetçilerden vereceğim örneklerle ilgili olarak şu hususun altını özellikle çizmeliyim:
Hizmetçilerin liderinin "müctehid" vasfında olup olmadığını belirlemek bana düşmediği gibi, ilgili örneklerin ictihat sayılıp sayılmayacağına dair bir tartışmaya girmek de bana düşmez.
Bana düşen, Hizmetçilerin lideri müctedid olsa da olmasa da, verdiği kararlar ictihat sayılsa da sayılmasa da bunun fiili sonuçları üzerinde durmaktır. Çünkü karar verenin sadece kendi grubundakilere göre tartışmasız "yetkili" ve verilen kararın da yine bunlarca "dini bir emir-miş" gibi algılandığı mevcut ortamda, karar verenin ve verdiği kararın "nedenlisi olması gereken şeyin sebebi haline gelen şey" olmaklığına göre değerlendirilmesi zaruri hale gelir. Nitekim, kör verdiği zararı görmüyor diye, onun zarar vermediği söylenemez.
Kaldı ki, en geniş anlamıyla yol (tarikat, meşrep, fikri akım vb.) temsilcilerinden -velev ki müctehid olsa bile kendisinden "özel" bir yolu temsil etmesi nedeniyle- müctehidlik yapması beklenmez. Çünkü şer"i bir amelin hükmü ve uygulaması şeriat tarafından zaten belirlenmiştir; yol sahiplerinden ise o amelin daha da güzel uygulanmasının dışında bir etki beklenmez. O nedenle niteliği, misyonu her ne olursa olsun, hiçbir yol şeriatın yerini alamaz ve hiçbir lider, şeyh, üstat vb. şarinin önüne geçemez.
Şimdi ilk örneğim verebilirim: "Füruat!"
Bu konuda verilen hüküm, kendi doğalığı içinde verilen bir hüküm değildir. Hizmetçilerin de diğer Müslümanlar gibi yüz yüze bulundukları devlet memurluğu vasfını kaybetmemelerine, mevcut eğitimlerinden geri yönelik bir hükümdür.
Öte yandan bu hüküm, Müslüman çoğunluğun başörtüsü meselesini özgürlüklerine yöneltilmiş bir tehdit olarak değerlendirdikleri ve bunda musır oldukları bir zamanda, sadece mahdut sayıdaki Hizmetçileri darbecilere karşı güvenceye alan, Müslümanların bu yöndeki tepkilerini ise kaale almayan bir hükümdür.
Burada sorulması gereken şudur: Sadece Hizmetçilerin devletle ilişkilerini (onları güvenceye alarak) düzenleyen bir hüküm dini bir hüküm olabilir mi ve bu hüküm başörtüsü konusunun muhatabı olan diğer Müslümanları bağlar mı?
Sorunun birinci şıkkının cevabı şudur: İctihad niteliğinde olup olmaması bir yana, Hizmetçileri koruyan ve "verilişi" yönüyle değil "vereni" yönüyle dini sayılan bir hüküm olması bakımından yanlıştır.
Sorunun ikinci şıkkının cevabına gelince: O günleri yaşayanlar çok iyi bilirler ki, Müslüman bir lider olması nedeniyle merhum Erbakan"a karşı üretilen düşmanlıkta pay sahibi bulunan Hizmetçiler, söz konusu hükümle diğer Müslümanların da gözetilmesini değil tam aksine onların darbeciler karşısında çok daha fazla mağdur ve perişan olmasını arzulamışlar ve dolayısıyla ilgili hüküm salt kendi gruplarını ilgilendiren ve sadece onların menfaatlarına uygun düşen bir hükmden ibaret olmuştur.
Bu durumda ictihat ya da ictihad formundaki bu hükmün Müslümanlar arasında açık bir nifaka neden olduğunu ve bu hükmün ideal ve menfaat biriliği içindeki Hizmetçiler tarafından din yerine konulmasıyla kendilerini bağlayan bir akide probleminin de doğurduğunu kim inkar edebilir?
İkinci örneğim ise, Hizmetçilerin menfaatlari doğrultusunda resmi, özel ve bağımsız elemanların satın alınmasına dair hükümdür.
Buradaki hüküm, "mahremiyete sadakat" yani "gizliliğe riayet" konusunda kendilerine güven duyulan bir gruba mahkemelerde etkili olunması için hakimlerin, savcıların satın alınabilmesine gerekçe oluşturmaktadır.
Bu konu din ile değil doğrudan örgüt çıkarlarıyla ilgili olup ayrıca toplumsal ahlakın dejenere edilmesine dair bir boyut da taşımaktadır. Hizmetçiler grup menfaatı için ahlaksızlığa teşvik edilmekte ve bu hükmün onun önemini bilmeyenlere iletilmemesi yine örgüt çıkarları nedeniyle talep edilmektedir.
Dolayısıyla bu hususun ilk örnektekinden farklı bir nitelik yüklenerek hem bir nifak malzemesi hem de örgüt içi ahlaksızlığı teşvik değeri taşıdığı aşikardır. Ancak burada da yine önemli olan mahremiyet konusuyla birlikte ilgili hükmün dinileştirilmiş bir form (ictihad resmi) taşımasıdır.
İslamcıların ictihat müessesesinin bir "kurtuluş reçetesi" olarak işletilmesinden yana olmakla birlikte "müctehid" olmanın gerekli şartlarını ve nifaka neden olmama esasını gözetmedeki kararlılıkları göz önüne alındığında onların örneklendirdiğimiz Hizmetçi nifakını olumlamaları, desteklemeleri en azından buna karşı suskun kalmaları imkansızdır ki sonuç da zaten böyle tahakkuk etmiştir.
Bu bağlamda Müslümanları ve içinde yer aldıkları devleti tehdit eden paralel yapının omurgasını oluşturan Hizmetçilere karşı İslamcıların ortaya koydukları itiraz onların iktidar etkisiyle devletçi oldukları suçlamasına maruz kalmıştır.
Önce Mümtaz"er Türköne ve bilahare Ali Bulaç tarafından dile getirildiği üzere güya devletle hiç barışmamış olan İslamcılar, İktidar nimetlerine aldanarak devlet yönetiminde görev almakla kalmamışlar, bu uğurda yıllardır sürdürdükleri özgürlük davasından da vaz geçip, zorba bir otoritenin emrinde Hizmetçilere karşı çıkmışlardır.
O halde nasip olursa bir sonraki yazıda da bunu ele alalım.
Devlet bizim neyimize
00:0027/07/2014, Pazar
Dünden bugüne İslamcıların devlet görüşleri ve iktidarlarla ilişkileri bulandırılamayacak, tevil gerektirmeyecek kadar nettir.
Mezhep imamlarının, ulemanın ve münevverlerin ümmeti temsil tahtında (uyum, muhalefet, eleştiri ve reddiye olarak) ortaya koydukları örnekler birebir kaydedilmiştir.
Sadece el-Gazzali"nin bu konudaki şeri, nazari ve kişisel tutumunu incelemek bile aydınlanmayı talep edeni aydınlatmaya yeter de artar bile.
Çünkü o, iktidar ilişkilerinde taraf olmanın bedelini ağır bir bunalımı yaşamak suretiyle ödemiştir. Onun çoklarınca metafizik bir söylemle süslenen ve ilk bakışta doğru da olan inziva hayatı aslında kendi canına mal olabilecek iktidar çatışmalarının dışına çıkma (kaçma) çabasıydı. İnzivadan sonra toplumsal hayatın içinde tekrar yer alması ise onun kaçınamayacağı bir durumdu çünkü bilmek sorumluluk yükler; el-Gazzali olmak hayatın orta yerinde durmayı zorunlu kılar.
Bunları derken arada bir başımı kaldırıp tam karşımdaki rafta yer alan kitaplara bakıyorum: İbn Haldun"un Mukaddime"si, Maverdi"nin el-Ahkamu"s Sultaniyye"si, İbn-i Fîrûz"un Gurretül-Beyzâ"sı, Ebü"n-Necîb Şeyzerî"nin Nehcü"s-Sülûk fî Siyaseti"l-Mülûk"u, İbn Zafer"in Sülvânü"l-Mutâ fî Udvâni"l-Etbâ"sı, Abdüsselam el-Amasî"nin Tuhfetü"l-Ümerâ ve Minhatü"l Vüzerâ"sı, ilh…
Ali Bulaç zikrettiğim bu kitaplardan çok daha fazlasını bilir ve çoğunu da sanırım okumuştur. Mümtaz"er Türköne ise bilmez. Çünkü herkes kendi inancı ve meşrebince ilgilenir bu konularla ki, ben de Batılı siyasetnameleri, faşistliğin tarihini Türköne kadar bilemem.
İligili konuda günümüze ait kısa değerlendirmelerimi sunmadan önce şu hususun altını çizmeliyim:
Rivayet odur ki, Hz. Davut"tan (as) sonra hilafeti yüklenip yüklenemeyeceği konusunda zamanın ulemasınca imtihana tabi tutulan Hz. Süleyman"a (as) son olarak şu sorulur:
"-Kendisi iyi olduğu zaman her şeyin iyi olduğu, kendisi bozulduğunda her şeyin bozulduğu şey nedir?"
Hz. Süleyman (as) şu cevabı verir:
"O kalptir, kalp iyi olduğunda her şey iyi olur; kalp bozulduğunda her şey bozulur."
İslamcıların devletle, iktidarla ilişkileri konusundaki şimdiki yaklaşımlarda "kalp problemi"nin yoğun olarak yaşandığını sanıyorum. Böyle olmasa İslamcıları ilzam (hatta itham) edecek kadar pervasız olunmaz ve bu vesileyle paralel yapının cürümlerini meşrulaştırmak için hedef tahtasına onlar konulmazdı.
Yukarıda isimlerini verdiğim kitaplarda ilk gördüğüm (ki, onların büyük bir çoğunluğu Büyüyenay tarafından yakın zamanda günümüz Türkçesiyle tekrar yayınlanmıştır) devlete ilişkin (şeri ve akli) hakikatleri vurgulamanın, yöneticileri uyarmanın, onlara doğruyu tavsiye etmenin öne çıktığıdır.
Buradan hareketle günümüz İslamcıları"nın da aynı şeylerin mirasçıları olduklarını söylememiz mümkündür.
Çünkü devlet (sultan / yönetici) zulme çok yakın, adaleti tesis etmek zorunda olduğu için de merhametten bir o kadar uzaktır.
Bu nedenle bir İslamcı, devletin ve yöneticinin şeriatın zorunlu kıldığı öz"e uymak ve "akli şeriat"a göre davranmak zorunda olduğunu bilir. Bu zorunluluk onu devlete ve yöneticiye mesafeli kıldığı gibi, Müslümanların haklarını koruyan bir yapının oluşturulmasını da her şeyin (yönetim şeklinin ve yöneticinin kişisel inancının) önüne alır.
Bunu Mustafa Kutlu"nun kelimeleriyle ifade edecek olursam: Müslümanların ibadetlerini özgürlük içinde ve en rahat tarzda yapmalarını hukuki güvence altına alan ve bizzat sağlayan devlet ve yönetici İslamcı için makbul bir devlet ve yöneticidir.
Nitekim Said Nursi de "…Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden ve hadsiz ihbârâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez. Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek." diyerek Ankara"dan ayrılmadı mı? Yine aynı nedenlere (bu kez olumlayarak) Menderes"i destekleyip ve ona tavsiyelerde bulunmadı mı?
Said Nursi"nin şahsında tartışılmayan bu tutumu izleyen İslamcıların şimdi Recep Tayyip Erdoğan"a destek vermelerini, tavsiyede ve uyarıda bulunmalarını eleştirmek hakkaniyete uyar mı?
"Kalp" demiştim, kalp! Kalp bir kere bozulmaya görsün. "Hizmetçi teslisini (örgüt – menfaat – nifak) esas alarak iş tutan ve bu uğurda Ak Parti iktidarı sayesinde Müslümanların hayat, ibadet şartlarını (nihayet) gözetmeye başlayan devlet içinde paralel yapı oluşturarak onu salt kendisine ram etmeye çalışan bir grubu desteklemiyorlar diye İslamcıları özgürlük karşıtı, devletçi olarak nitelemek hangi vicdana sığar?
Bunlarla eriştiğim sonuç şudur ki, Ali Bulaç kalbiyle ve İslamcı kimliğiyle yeniden yüzleşmek zorundadır. Çünkü şimdiki durduğu yer ve savunduğu şeyler, onun "hüviyetiyle" mütenasıp görünmemektedir.
Türköne"ye gelince.
Yakın geçmişte İslamcılığa karşı Said Nursi"yi (okuyarak, anlayarak değil) güzellemeler yoluyla öne çıkarmaya çalıştığını hatırlarsak, Türköne"nin "iflah olmaz bir muhalif" rolünü çok sevdiğine hükmedebiliriz.
Bu rolü üstlenen ise aklını, mantığını ve birikimini kılıcını salladığı kişi ya da kişilere peşkeş çekmiş demektir. O halde (Ali Bulaç"ın kullandığı terimle) o bu bahiste "Keen lem yekün"dür.
.İskaryot Sendromu
00:0029/07/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel zamanenin yazarlardaki telaşı dikkatle ve ibretle izliyorum.
Gündemlerinin tamamı sorgulanmak üzere tutuklanan polisler, dertlerinin tamamı ise "Mübarek günlerde zulüm edebiyatı"yla o polislerin yakınları üzerinden (Gezi"deki tecrübelerinden de yararlanarak) yeni bir isyan tezgahlayabilmek...
Ne mantıkları kaldı bu uğruda, ne muvazeneleri...
Örneğin, kırk doktorun tereddütsüz "bu bir akıl hastasıdır" diyeceği bir zamane yazarı güya Başbakan"ın psikolojisini "yalnızlaşma" haliyle izah etmeye çalışırken öte yandan, "bize zulmediliyor, nerede bu kanaat önderleri, ulemâ, Diyanet mensupları; neden hiçbiri bizimle beraber değil" feryadıyla asıl kendi yalnızlaşmalarından yine kendilerine harika bir "kapak" üretiyor, kendi elleriyle.
Bir diğeri de... Hadi sözü yorumla uzatmamak için birlikte okuyalım son yazısının ilk iki cümlesini:
Birinci cümlesi: "''17 Aralık"taki yolsuzluk soruşturmasından bu yana iktidar, hukuku askıya aldı. Ne Anayasa dinliyor, ne yasa."
İkinci cümlesi: "O soruşturmaları örtbas edebilmek için "Paralel yapı" safsatasına sarıldı pek çoğu. Bu saçma iddiayı teyit edecek somut bir bilgi bulunamayınca bazı kişiler öfke ve paniğe kapıldı."
Birinci cümlesinde iktidarı a)hukuku askıya alan, b)Anayasa"yı dinlemeyen, c)yasa tanımayan olarak niteliyor. Yani sonuçta aynı manayı veren tek kavramla üç ayrı etki yaratmaya çalışıyor.
İkinci cümlesinde ise "Paralel yapı safsatasına" sarılan bir "pek çoğu"yu muhatap aldıktan sonra, "bazı kişiler"in paralel saçmalığını teyit edecek bilgi bulamadıklarından paniğe kapıldıklarını söylüyor.
İktidar, pek çoğu ve bazı kişiler... İki cümlede üç muhatap: ilki somut, diğer ikisi soyut... Konu telaşa düşmek, paniğe kapılmak ise işte size paralel iki zamanenin dingili kaymış dili ve mantığı...
"Paralel zamanenin yazarlardaki telaşı dikkatle ve ibretle izliyorum" deyişimin nedeni sadece bu değil.
Asıl mesele bunlarda "İskaryot Sendromu"nun depreşmiş olmasıdır.
Dilimizde de yerleşmiş bir deyim vardır: "Havarisiz İsa, ihanetsiz havari olmaz."
Havari, Arapça "hvr" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Arapça"ya, "beyaz, seçilmiş, gözün içindeki siyahlıkta az bir beyazlığın belirmesi" anlamlarında kullanıldığı Habeşçe"den geçtiği sanılır. Istılahi anlamı ise "bir inancı, davayı, meseleyi ölümüne savunan kişi"dır.
Yehuda"yı ise bilirsiniz, "İskaryot" diye anılır ki, Latince "sicario" kelimesinden gelir: "Katil" demektir. Hz. İsa"nın yerini ihbar ettiği ve çarmıha gerilmesine neden olduğu için Yehuda böyle anılır.
Buna göre "İskaryot Sendromu", gizli bir grup ya da "mahremiyete" aşırı önem veren bir örgüt mensubunun zorluk, baskı, tehdit karşısında ya da vicdanının sesine kulak vererek itirafta bulunma durumu ve duygusudur.
Paralel zamane yazarlarını son günlerde ziyadesiyle geren, telaşa düşüren, paniğe sevkeden iste bu "İskaryot Sendromu"dur.
Herkese malumdur, zamane yazarlarını nicedir "Hadi suçumuz varsa ispatlasanıza" diye külhanbeyliğe sevk eden şey Hizmetçilerde de tıpkı havarilerde (ve örneğin ondan beslenen Cizvitler"de) olduğu gibi gizliliğin çok çok önemli oluşudur.
Bu öyle bir yapıdır ki bireyden, birkaç kişinin çobanı olan abi"ye, ondan zümre başkanına, zümre başkanlarını yöneten imamlara ve imamların bağlı olduğu politbüro mensuplarına, oradan da baş-imama uzanan ve birbirleriyle açık bağlantıyı değil sadece iletişimi esas alan bir yapıdır. Asıl bağlantıyı ise iletişimi de yöneten baş-imam kurar.
İşte bütün mesele yargının 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasındaki sorumluların yakasına sarılmasıyla birlikte bunlardan birinin ya da birkaçının çözülerek söz konusu yapıyı, iletişim ve bağlantı ağını ifşa edivermesidir. Zamane yazarlarının telaşının asıl nedeni budur ve mümkündür ki aynı nedenle soruşturmanın ucu nihayetinde kendilerine de dayanabilecektir.
Yoksa "akademyakomik" beslemesinden, malum darbe orkestrasını yönetenine, akıl hastalığı sabit iken başkasının psikolojisi üzerine acaip ve garaip yorumlarda bulunanına kadar paralel zamane yazarları mantıklarını, muvazenelerini ve dillerini kaybedecek şekilde neden Yezitçe bir telaşa düşsünler ki?
Sonuçta vuku bulan adli bir vakadır ve yine kendi şartları içinde nasıl olsa bir şekilde hallolacaktır.
Bu arada İskaryot Yehuda"ya ne oldu derseniz?
Vicdan azabından intihar ettiği söylenir.
Bilmem anlatabildim mi?
Ramazan Bayramınız mübarek olsun.
.Hizmetçiler: Sırığını düşürmüş cambaz
00:001/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hizmetçilerin 7 Şubat MİT, 1 Haziran Gezi, 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında ve son olarak paralel yapıda yer alan emniyet mensuplarının sorgulanması sırasında ürettikleri dil ve o dille yapmaya çalıştıkları savunma hem onların hüviyetleri konusundaki bilgilerde hem de onlara cevap verilebilecek ilimler, bilimler konusunda tam bir karmaşaya neden oldu.
Bu karmaşanınsa iki yönü var.
Birincisi, Şubat 2012"den Ağustos 2014"e kadar geçen otuz ayda değiştirdikleri yüzlerce libas ve maske ile söz konusu karmaşayı hüviyetleri noktasında bizzat Hizmetçilerin kendilerinin üretmiş olması, ikincisi ise onlara yakınlık duyanlarla, rızık endişesi nedeniyle elini kaptırıp kolunu alamayanların ve yine kuvvetli bir ihtimalle paralel yapı tarafından tapelenenlerin Hizmetçilerin hüviyetlerini öğrenmeyi erteleten merhamet, savaş ve korku merkezli savunmaları...
İşte bu yüzden şimdi kamerayı mikrofonu elimize alıp sokaktaki vatandaşa "Hizmetçiler dini bir örgüt müdür; tarikat mıdır; menfaat grubu mudur; ticari şirketler topluluğu mudur; medya karteli midir; okulları, yurtları, dershaneleri yurt dışına da taşmış eğitimci sivil bir kuruluş mudur; paralel yapı mıdır, paralel bir yapının taşeronu mudur; özel istihbarat birimi midir; yabancı ülkelere istihbarat desteği veren yerli bir ajans mıdır; CHP"te oy toplayan siyasi gönüllüler birliği midir; vakıfları, dernekleri olan bir sivil toplum kuruluşu mudur; gazeteye abone toplama şirketi midir; kurban ve deri hizmetleriyle uğraşan bir örgüt müdür; tutuklulara ve ailelerine maddi ve manevi yardım sağlayan bir çete mıdır?..." diye sorsak çok büyük bir ihtimalle hepsine birden "evet" cevabı alırız.
Bu noktada "vah" diyerek ve "eyvahlar" çekerek yazıklanmanın artık hiçbir faydası yok. Yukarıda belirttiğim gibi bu karmaşayı üretenler öncelikle Hizmetçilerin bizzat kendileridir ve şu son otuz ayı yaşayan herkes de bunun tanığıdır.
17 Aralık darbesinin ayak seslerini daha Ağustos ayında "sezen" Ak Partili gençlerin sosyal medyada yapmaya başladıkları uyarılara karşı, Hizmetçi yazarların koro halinde "dostluğumuzu kaybederseniz perişan olursunuz" tehdidini savurduklarını hatırlarsınız.
Sonrasında üretilen suçlamaların ve savunma dilinin kat ettiği aşamalarsa malumdur: Kardeşlik vurgusuyla başlayıp, Kerbela hatırlatmasına çıkan, Yezitlik suçlamasıyla başlayıp, hırsızları koruma damgasını vurmaya varan, meczup güzellemeleriyle başlayıp, güya zalimlerin keşfine açılan, Fırka-i Naciye"den olduklarını söyleyip CHP"ye oy dilenmeyle sonuçlanan, hizmet ehli olduklarını beyan edip bankalarına, medya şirketlerine yönelik karalama kampanyasına maruz kaldıklarını ifade eden yüzlerce farklı söz ve hal...
Söz konusu nedenlerle yalancı çobana dönüşmüş olan Hizmetçilerden bir netleşme gayreti, eğilimi beklemek artık tümüyle hayaldir.
Bu durumda karmaşanın ikinci yönünü oluşturanlardan şimdi olsun hakkaniyet, vicdan, toplumsal sorumluluk ve ahlak adına "biz ne yapıyoruz, hüviyeti belirsizlerin yaktığı ocağa neden körük havası oluyoruz ve böylelikle onlara fayda sağlayalım derken acaba daha fazla zarar vermiş olmuyor muyuz?" diye sormalarını ve bu sayede kendilerinin de nedeni oldukları vaki karmaşadan netliğe erişmelerini beklemek doğal hale gelmez mi?
Bence gelir ve kamaşanın bu yönünde yer alanların öncelikle Hizmetçilere dair bir hüviyet tespitinde bulunmaları gerekir.
Örneğin, Hizmetçiler İslami bir cemaat iseler, cemaat olmanın sınırlarını neden ihlal etmiş ve dolayısıyla samimiyetsiz, ciddiyetsiz, güvensiz bir konuma neden oturmuşlardır?
Yok, Hizmetçiler İslami bir cemaat değil de Moon Tarikatı"na benzer bir tarikat iseler, söz (mesaj) ve eylemleri siyaset ile sosyoloji bilimlerinin verilerine göre inanç-iktidar ilişkileri planında sorgulanmayı hak etmez mi?
Veya Hizmetçiler sadaka, yardımlaşma vb. İslami hassasiyetleri ve insani duyguları sömürmek suretiyle oluşturulmuş bir ticari yapı ise o halde durumunun ticaret ve vergi hukuku kapsamında sorgulanması makul olmaz mı?
Ya da Hizmetçiler yabancı örgütlere de hizmet veren illegal bir istihbarat örgütü ise ilgili fiillerinin devlete ihanetle ilgili kanunlar çerçevesinde sorgulanması gerekmez mi?
Karmaşayı üreten iki yönü de netliğe kavuşturabilecek ve hatta ilki adına doğrudan yarar üretebilecek bir çözüm aranıyorsa Hizmetçiler için bir hüviyetin belirlenmesi artık kaçınılmazdır.
"Hizmetçilerle Ak Parti"nin çatışmasına milyonlar üzülüyor" şeklindeki soyut bir savın artık ne zemini, ne yararı ne de bir geçerliliği kalmamıştır!
Örneğin fiili tanıklıklarım doğrultusunda bana göre Hizmetçiler sırığını düşürmüş bir cambaz hükmündedir.
Sırık, ipteki cambazın dengesini sağlayacak tek araçtır ve bu nedenle sırığını (terazisini) düşüren cambazın düşmesi de kaçınılmaz olur.
Bizim cambazımız beddua ederken sırığını düşürdü, dolayısıyla kendisi de düşecek ama henüz düşmedi çünkü bu cambazın oryantal kabiliyeti de çok yüksek; ayağından başına eğmelerle, kıvırmalarla, gerdan kırmalarla kısa bir süre daha ipte duracağa benziyor ama eli mahkum, sonuçta düşecek.
Hizmetçilerin son söz ve eylemleriyle bana verdikleri hüviyet bilgisi budur.
Varsa bunda da bir karmaşa, asıl karmaşaya neden olanlar utansın.
Paralelin paralelinde olmamak
00:005/08/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ali Bulaç, kendisini "bazı konularda açıklamalar yapmaya davet" ettiğim beş yazımdan hareketle başladığı "muhasebe"sinin ilk kısımlarını yazıya döktü, devamını bekliyorum; onun muhasebesine noktayı koyduğu yerden de ben "muhasebenin muhasebesine" başlarım nasip olursa.
Bu yazılı konuşma inşallah hayırlı olur ve umarım ki, İslamcı bir kimlik içinde durulmakla birlikte sıcak olayları zamanında değerlendirme telaşından kaynaklanan tematik farklılaşmaları göz önüne almayanların ya da İslamcılık kimliğinin dışında oldukları için sözün sigasını izlemekten, bağlamını takip etmekten aciz olanların desteksiz itirazları da bu sayede sahih bir mecraya oturur.
Ama bundan önce belirlenmesi zorunlu hale gelen bir husus var ki, onu şimdi yazmalıyım.
Ali Bulaç"ı "daha soğukkanlı, daha teennili hareket" edeceklerini umduğu fakat tam aksine "el(ler)ine baltayı alıp savaş meydanına" daldıklarını gördüğü "birçok arkadaş"ından ayrı düşüren (düşündüren) şey nedir?
"Bölge ve Türkiye çerçevesinde içinden geçmekte olduğumuz süreci doğru anlamaya, doğru analiz edip doğru teşhisler koymaya ve çıkış yolları aramaya ihtiyacımız" olduğunu söyleyen Ali Bulaç, süreci de "Türkiye"nin içine girdiği bir türbülansta yaşanan içeriden destekli uluslararası bir kumpas" olarak tanımlıyor.
Bu tanım tam da dananın kuyruğunun koptuğu, Ali Bulaç"ın arkadaşlarından ayrı düştüğü "esas yer"dir.
Türkiye"nin içine girdiği türbülanstan kasıt Libya, Mısır, Filistin, Suriye, Irak ve İran hattında vuku bulan, kısa vadede bir sonuca ulaşması da henüz mümkün görünmeyen olaylar (ve olacaklar) dizisi ise Ali Bulaç konuyu doğru belirliyor ve bunların doğru anlaşılması, analiz edilmesi, teşhise kavuşturulmasıyla ilgili talebinde de haklı görünüyor.
Türkiye özelinde ise "paralel yapı adresli" olan-bitenleri ve halen olabilecekleri "içeriden destekli uluslararası bir kumpas"la ilişkilendirerek Hizmetçilerin yaşadıklarını ve yayabileceklerini bu kumpasın bir işi olarak görüyor.
İşte Ali Bulaç"ı arkadaşlarından ayıran husus budur. O, bu noktada "Cemaat"i "hedef şaşırtma aracı", fonksiyonel bahane" olarak görüp, asıl hedeflenenin "dindarların 100 yıllık mücadele sonucunda toplumsal ve kamusal alanlarda kazandıkları her şeylerini ellerinden almak" olduğuna hükmediyor ve "İrticayla mücadele eylem planını hatırlayalım: AK Parti"yi ve Gülen hareketini bitirme planı. Bu ikisi biterse diğer dini gruplar, tarikat ve cemaatler de biter" şeklinde bir sonuca ulaşıyor.
Ayrı düştüğü arkadaşlarını biraz kenara alıp (ki, ben onun arkadaşı değilim, kardeşiyim) benim Ali Bulaç"tan ayrılışımın da asıl buradan kaynaklandığını söylemeliyim. Hem bu öyle bir ayrılış ki bana can yaktıracak kadar parmak ısırtmakla kalmayıp, beni "Ali Bulaç, yerdeki bir buğday tanesini yüzlerce metre yukarıdan görebilen bir kartal olduğu halde, o buğday tanesinin yanı başındaki kocaman tuzağı nasıl göremiyor" diye hayıflandıran bir ayrılış...
Sözü dolaştırmadan söyleyeyim:
Hizmetçiler, söz konusu kumpasın mağduru değil aletidir; tıpkı Mısır"da olduğu gibi Türkiye"de de yaratılmak istenen kaosun aracıdır. Fizik kaidesidir, içte olan içe çekilmez, dolayısıyla Hizmetçiler bir kumpasın içine çekilmemiş bilakis onun içinde doğrudan ve bizzat ve bilinçli olarak var olmuşlardır.
Bu kanaatimi destekleyen birçok sağlam nedeni bir kenara bırakarak, sadece şu gündelik duruma bakmanın bile Hizmetçilerin kumpastaki yerini ve açık rolünü belgelemeye yeteceğini sanıyorum:
Hizmetçilerin gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergileri, megafon tabiatlı abileri son yedi aydır bu ülkenin başbakanıyla ilgili bir tek (Allah rızası için bir tek) olumlu kelime kullanmamışlardır.
Örgütün ürettiği "uzun adam" vb. parola türünden özel düşmanlık tanımları da bir yana "sabık başbakan", "başbakan kaçacak", "yenilgi mukadder oldu", "onu biz bile kurtaramayız" şeklindeki kehanetlerin ardı ardına sıralandığı o malum ortamda nasıl bir oyunun sahnelendiği Ali Bulaç için açık değilse, açık olan nedir?
Geçmişte "Başbakan da mahkemeye gitsin versin bir ifade, ne olacak sanki?" diyenler, bugün dört polis tutuklandı diye hamiyetperverlik, masumiyet destanları yazıyorlarsa ve bu Ali Bulaç"a "ne oluyor?" diye sordurmuyorsa, geriye sorulacak ne kalır?
Hizmetçilerin Gezi"deki rolleri, 7 Şubat, 17 ve 25 Aralık"taki fiili kalkışmaları, tahsil terbiye için onların kanatları altına sığınmış elleri Cevşen"li kızların "Hizmet ablası" namıyla CHP"ye oy dilendirilen siyaset cadılarına dönüştürülmesi... Ali Bulaç"ın basiretini açmıyorsa daha ne açabilir?
Ali Bulaç için Zaman gazetesini haberleri ve yazılarıyla Der Spiegel"a, BBC"ye, CNN"e, malum medyaya sıkı sıkıya bitiştiren tercih "müşterek bir kumpas"ı işaretlemiyorsa, daha hangi işaretin değeri olabilir?
"Bölge ve Türkiye çerçevesinde içinden geçmekte olduğumuz süreci doğru anlamaya, doğru analiz edip doğru teşhisler koymaya ve çıkış yolları aramaya ihtiyacımız" var ise öncelikli olarak Hizmetçileri, onları kumpasın aleti yapanları da şaşırtacak derecede bir kumpas düşkünü kılan ap-açık delilleri görmemiz ve onları her halleriyle iyi okumamız bir zorunluluktur.
Ben Haziran 2013"ten bugüne kadar söz konusu ap-açıklık durumuyla ve belirttiğim zorunluluk kipiyle yazdım.
Mevcut şartlarda paralel olmamanın yeterli gelmediğini, doğru bakış ve doğru analiz için paralelin paralelinde de olunmaması gerektiğini anladım.
Şimdi aynı nedenle ve usülle hepimize doğru ağabeylik ve doğru rehberlik yapmak Ali Bulaç"a düşmektedir.
Öt baba baykuş
00:008/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir baykuş virane kuşu olduğunu bilmez.
Bir baykuş halkın damında öttüğü yerin bir viraneye dönüşeğine inandığını bilmez.
Dahası bir baykuş, baykuş olduğunu bilmez.
Çünkü onun hakikati buna engeldir; o düşünmez; tanımlamaz ve isimlendirmez.
Bizler ona "baykuş" dediğimiz için o baykuştur; bizler onu virane kuşu saydığımız ve viran oluşla ilişkilendirdiğimiz için o baykuştur.
Dolayısıyla bir baykuşu "baykuş" olarak isimlendirmemiz, doğru ya da yanlış ona kimi işlevler yüklememiz baykuşa yaptığımız bir iyiliktir.
Virane kuşu, felaket habercisi, ışık kaçkını, karanlık düşkünü... baykuş içimizdeki marazlı ruhlara, kibirleriyle zelil olanlara, enerjisi bitmiş oyuncak bebek gibi depoya atılanlara, sözünün kendisine bile bir tesiri olmayanlara örnekliği bakımından da artı bir değer yüklenir.
Örneğin milletin düşmanlarına yaslanıp, onu kendi çıkarları için sevk ve idareye heveslenmiş biri siyasi tuzaklarıyla, mahremiyetlere tecavüzleriyle, pornografi düşkünlüğüyle, özgürlüklere tasallutuyla, sistemin kılcal damarlarına kadar sızışıyla, sadaka sahiplerinin sadakalarına sarkıntılığıyla "bir baba baykuş" olarak tescillenir.
Tescillenmekle de kalmaz "Allah" dediği yerde şirk koşmalarıyla, "Peygamber" dediği yerde istismarıyla, tevazudan dem vurduğu yerde şımarıklığıyla, Müslümanları ithama kalkıştığı yalancı, münafık, müfsid vb. kelimeleri bir elbiseyi giyer gibi kendi üzerine giyişiyle nam salar.
Böyle biri geçmişte olmuştur, bugün de vardır yarın da olacaktır. Nesli tükenmediği sürece baykuş da ona örneklik etmeyi sürdürecektir.
Sanırsınız ki, baykuş olarak tescillendiği, melanetleriyle namlandığı için artık hicap duyar ve ortaya çıkmaz, gider çok sevdiği karanlıklara karışır. Öyle de yapar bir süre ama serde bir baba baykuşluk olunca duramaz, kendi haline uygun yeni bir çatı ucu, baca üstü bulunca baykuşluğu depreşir ve hemen çıkıp ötmeye başlar.
"Ben siyasetten kaçınanlardanım" diye başlar ötüşüne örneğin. Oysa ki karanlığından geçici olarak çıkışındaki etki tümüyle siyasidir. Ya bir seçim vardır, ya da bir toplumsal kararın arefesidir.
Ne ile namlanmışsa bir bir tekrarlar onları: Her kelimesi bir yalandır, sadece libasının rengi değişmiştir.
Tevriyeli kelimeleriyle şerli bir hedefi gösterir, muzır bir amacı belirtir. Ama herkesi kendisi gibi baykuş sandığından tevriye yoluyla gizlediklerinin anında açığa çıktığını, saklamaya çalıştıklarının aşikar olduğunu kendisi bilemez. Öte yandan aynı bağlamda ahlakçılık yapar, faziletçilik oynar ama ahlaksızlığın temsilcisi, faziletin düşmanı olarak bildiğini de bilemez baykuş.
Şimdi yine bir seçimin arefesindeyiz.
Bu millet şunca yüzyıldan sonra kendi devlet başkasını ilk defa kendisi belirleyecek.
Belirlenecek olan da belirlenmiştir zaten. Milletine sevdalı bir siyasetçinin ödeyebileceği her bedeli ödemiş ve başarabileceği birçok hizmeti başarmış olarak, alnı ak, yüzü ak, dili ak, aklı ak, milletinin ve devletinin meselesini kendisine mesele edinmiş adam gibi bir adam seçilmeye talip olmuş ve talebi daha sandığa gidilmeden milleti tarafından makbul ve makul bulunmuştur.
Bu durum o baykuşun hem karanlığı hem de karanlıktan başını çıkarıp can havliyle ötmeye başlamasının nedenidir.
O baykuş tıpkı temsil ettiği kuş baykuş gibi "Rabbena, hep bana" der, virane ister, insanların acısından zevk alır, taş üstüne taş konulmasından nefret eder, insanları müreffeh ve mutlu görmek onu çılgına çevirir.
Ey baykuş!
Senin bu son ötüşünü ciddiye alışımızdan öte bir değerin yoktur, senin amaçladığın son yıkımda yıkamadan yıkıldığının farkındayız ve bilesin ki sana itibar edişimizden değil, son cılız ötüşünle olsun hatırlanmak isteyişine tenezzül ederek senden bahsediyoruz.
Sakın ola bundan kendine bir varlık çıkarma; bitikliğinle bitikliğe, karanlığa olan sevdanla karanlığa terk edildiğini anla artık.
Bu millet başkanını seçecek. Bu millet ümmetiyle birlikte payidar olma arzusunu oylamayı seçecek. Ne sen ne de senin temsil ettiğin tabiatı kuşanan baykuşlar buna engel olamazsınız.
Sen benimsediğin vasıflara göre horlanmaya, tekmelenmeye, iğrenilmeye, kovulmaya, sürülmeye teşnesin. Ama bizler insanlığını bilenler olarak menfiliğin zikrinde de bir had gözetmek zorundayız.
O halde, hadi bakayım al voltanı, ikile; kendin günah bataklığında debeleniyorsun diye bizleri de oraya çekmeye kalkışma.
Bizler geleceğin umut dolu dünyasının kurulmasına bir katkı olarak kendi başkanımızı seçmeye gidiyoruz.
Sen de içinde yaşadığın malikanenin çatısına çık ve orada öt ey baba baykuş!
Sana din, kitap, hadis, kutsal, ümmet, millet, medeniyet, insanlık, huzur, asayiş, asalet, ahlak, haysiyet ve şeref ne gerek!
Soluklanma gününde serbest düşünceler
00:0010/08/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Türkiye halkı, Birinci Dünya Savaşı''nın içine çekilişinden (30 Ekim 1914) yüz yıl sonra kendi cumhurbaşkanını ''kendisi'' seçmek üzere bugün sandığa gidiyor.
Kimin seçileceği ise bellidir. Son on iki yılda halkı kucaklama kabiliyetine ve gayretine sahip olduğunu ispat etmiş bir isim (inşallah) yeni cumhurbaşkanı olarak seçilecektir.
Seçile ilgili yapılan yorumlarda ise şu husus müşterek olarak vurgulanmaktadır: ''11 Ağustos 2014 sabahı yeni bir Türkiye''ye uyanacağız.''
Kendi adıma son on iki yıldır her sabah yeni bir Türkiye''ye uyandığımı düşündüğümden yarın sabaha fevkalade bir değişiklik beklemiyorum. Ancak bu seçimin orta ve uzun vadede Kemalist-laik sistemle halk arasında kapsamı ve uygulama yönü daha iyi belirlenmiş bir ''uyum'' projesinin karşılıklı rıza ile ''emin ellerde'' gerçekleşmesinde bir dönüm noktası olacağına inanıyorum.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini demokratik yönetim içinde ''kendiliğinden'' verilmiş önemli bir karar olarak niteleyenlerle, günü ''bugün'' olarak yaşayan yeni kuşağın bu inanışıma katılmalarını beklememekle birlikte, sözünü ettiğim gelişmenin, dedelerinin ve babalarının tanıklıklarını kendi tanıklıklarının içinde tutarak bugünleri anlamaya çalışanlar tarafından iyi anlaşılacağını sanıyorum.
Burada kanaatimi destekleyen tarihi olgu, olay ve belgeleri ayrıntılı olarak zikredemeyeceğim için en azından Abdullah Gül de dahil önceki cumhurbaşkanlarının nasıl seçildiklerine dair tarihi kayıtlara bakılmasını istirham ediyorum.
İşin özü şudur ki, 1914 sadece Birinci Dünya Savaşı''na girme tarihi değil, aynı zamanda yeni Türkiye''nin kurulma kararının da verildiği bir tarihtir.
Tarihselcilik yapmıyorum. İttihat ve Terakki''nin üç paşasınca oluşturulan ''yeni lider'' portresinin, suretleri değişmek ama özü değişmemek üzere yüz yıldır Türkiye halkına taşıttırılması bunun karinesidir.
Bu portre sivillik simgelerini de içeren apoletli bir portredir. Söz konusu yüz yılın ortalarında halkla barışmaksızın Kemalist-laik iktidarın meşruiyet kazanmayacağını daha açık bir şekilde gören o portrelerden bir portrenin, dini halkın diniyle aynı olan birini icranın başına oturtma denemesinden itibaren, ''iktidar denkleminde halkı taraf kabul etme''ye ilişkin sistem içi arayışlar da ivme kazanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yeni dünya sisteminin etkisini de göz ardı etmemekle birlikte Türkiye''nin çok partili siyasi hayata geçişini bununla ilişkilendirmek ve hatta izleyen dönemde her on yılda bir yapılan askeri darbeleri ''halka fazla yüz verenin cezalandırılması'' olarak okumak da mümkündür.
Malum arayışın ömrü 28 Şubat''la birlikte tamamlanmıştır. Bu manada 28 Şubat, hem burnunu dikleştiren halkın burnunun kırıldığı hem de bu kırışlarla gerekli meşruiyeti kazanmanın mümkün olmadığının somut olarak anlaşıldığı tarihin adıdır. Diğer bir söyleyişle sistem asıl kendi geleceğini güvence altına almak için 28 Şubat''ta zulmettiklerinin ellerine kendisini (kontrollü olarak) teslim etmiştir.
Dolayısıyla yaşadığımız son 12 yılda halk, bu ülkenin sahibi olmanın övüncünü ve özgüvenini hissetmeye başlarken, Kemalist-laik sistem de özünü yitirerek değil, kimi köşelerinin kırılmasıyla mevcut formunda kayıplar yaşamayı ve kısmen müstemleke zihniyetinden yerlileşmeye evrilmeyi sinesine çekmiştir.
Bugünün siyaset sahnesinde gerçekçi olanlar sistemin kendisiyle, kendisini ellerine teslim ettiği (halkı temsil eden) Müslüman yöneticilerdir.
Gerçekçi olmayan hatta komik olan ise sistemin mezkur kararına karşı itiraz, inat ve isyan serdeden ''beyaz hegemonya''nın, değişimleri en azından bugünkü geldiği noktada dondurabilmek için 1949''da Şemsettin Günaltay yoluyla deneneni tekrar denemeye kalkışmasıdır.
Şemsettin Günaltay formülü DP''nin ezici bir çoğunlukla iktidara gelmesini nasıl engelleyemediyse, Pensilvanya destekli ''çatı düşükünü'' de halk adına değişimi temsil eden Recep Tayyip Erdoğan''ın cumhurbaşkanı olmasını engelleyemeyecektir.
Şimdi ''11Ağustos 2014 sabahı yeni bir Türkiye''ye uyanacağız'' savına tekrar dönerek şu hususun da altını çizmeliyim:
Evet yeni bir cumhurbaşkanı seçiyoruz ama onu iktidar ve halk ilişkileri açısından halk lehine restore edilmiş ''aynı'' sistemin içinde seçiyoruz.
Burada sosyolojizmin lugatına kapılarak oligarşiden söz edenlerin unuttukları şu hususa geliyorum: Bilinebilen tarihiyle 1.500 yıldır bu topraklara yaşayan millet(ler) bir kişinin iradesine teslim olmuş ve bu teslim oluşu kültürel bir gen gibi kanıksamışlardır. Bu, söz konusu oligarşi terimiyle benzerlikler taşısa da ''aynı'' değildir ve kendi işleyişi içinde cumhurbaşkanlığından devlet başkanlığına geçişin manivelası hükmündedir.
Yukarıda ''yeni bir uyum'' projesi demiştim. O projenin bu zorunlulukla bitişmesinin de mümkün olduğunu söylemeliyim.
O halde görünen delilleri itibariyle 11 Ağustos sabahı yeni bir Türkiye''ye uyanmayacağımız ama orta ve uzun vadede (sistemle yeni pazarlıklar ve hatta sistemi açmak yerine aşındırmak da dahil) yep-yeni dönemlere uyanabileceğiz.
Mülkün sahibi Allah''tır, tasarrufu ise insandadır ve nice samimi insan geçmişte Allah''ın izniyle nice olmaz denilenleri oldurmuş, nice mazlumu, garibi, ezilmişi en alttan alıp en yükseğe taşımıştır.
Biz bu umutla, dilek ve temennilerle seçelim, portresiyle de öncekilerden farklılaşan ''yeni adam''ı.
''Hak şerleri hayr eyler / Zannetme ki gayr eyler / Ârif anı seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.
Kimlik siyaseti ve Erdoğan
00:0012/08/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Hümanizma"nın başlı başına bir ideoloji olduğuna inandığını sandığım bir Sosyalist, televizyon ekranında son seçime ilişkin görüşlerini açıklarken, Başbakan"ın seçim propagandasında "kimlik siyaseti"ne fazlasıyla yaslandığını, bunun artık toplum tarafından kabul görmediğini söyledi.
Yer aldığı ekrana yansıtılan ve dolayısıyla kendisini eş-zamanlı olarak yalanlayan oy oranlarına bakabilseydi bunları söylemeyebilirdi. Fakat bir Sosyalist olarak cafcaflı kelimelerle, terimlerle konuşmaya olan düşkünlüğü nedeniyle bulunduğu şartlarda o tabloya da bakamadığı için "kimlik siyaseti" kavramına tutunmak zorunda kaldı.
Kimlik siyaseti, Gezi"ye felsefi, kültürel ve sanatsal bir nazariye uydurmakla görevlendirilenlerin (ki bunların tamamı "eski" sosyalisttir) popüler hale getirdikleri, kapsamını tam belirleyemedikleri için de romantik bir entelektüel takıntı olarak ortalıkta bıraktıkları bir kavramdır. Hatta yanlış hatırlamıyorsam o nazariyatçılardan biri hızını alamayıp Gezi Parkı"nın kimlik siyasetinin ötesine geçtiğini bile söylemişti.
Bunları şunun için hatırlatıyorum: yeni bir Türkiye"den ve dolayısıyla onu şekillendiren ve hala şekillendirebilecek olan yeni bir siyasetten söz ediyorsak, "kimlik siyaseti" başta olmak üzere, Batı"daki üretilme şartlarını ve bizde ilişkilendirildikleri ya da isim olarak verildikleri yapılarla uyumlu olup olmadıklarını gözetmeksizin salt pragmatik nedenlerle tedavüle sokulmak istenilen kavramlara karşı hem dikkatli olmamız hem de onları içeriklerine uygun bağlamlarda kullanmamız gerekiyor.
Örneğin "Kimlik siyaseti yapılmaması"ndan dem vuranlar, siyasetin kimliksiz yapılmasından dem vuruyorlar demektir ki, bu yaklaşım öncelikle insan (tanımlayan, isimlendiren) olmakla ve bir düşüncenin başkalarınca da benimsenir ve paylaşılır olmasıyla çelişir.
Çünkü insan için kimlik (hüviyet) var oluşu, düşünce için kimlik ise onun hayat tarzının var oluşunu ifade eder.
Batı"nın 2. Dünya Savaşı"nda kendi içinden binlerce insanı katletmesinin ve bunun tekrarlanmasını önlemek üzere tedbir oluşturmak istemesinin bir sonucu olarak öncelikle iktidarların dini kimlikleri massederek etkisizleştirmesinde karar kılması (ya da karar kılıyormuş gibi görünmesi) onun kendi tecrübeleriyle ilgili bir durumdur.
Bunun tam aksine Agamben"in, "insanın doğal hayatının her geçen gün biraz daha iktidar hesapları ve iktidar mekanizmalarına dahil edilmesi" anlamındaki "biyosiyaset" terimini de üreten Michel Foucault"un toplama kamplarının analizini yapamaması, Hannah Arendt"in ise "(S)iyasetin radikal bir biçimde çıplak hayat alanına (yani bir kampa) dönüşmesi" gerçeğini görememesinden hareketle "çağımızda siyasetin tamamen bir biyosiyasete" dönüşme tehlikesi üzerinde durması da belirttiğim durumun (Batılılığın) bir verisidir. (Bkz.: Kutsal İnsan, çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay., İst., 2001)
Bu aynı zamanda benim Batılı kavramlara karşı dikkatli olma, uyanıklık gösterme ve onları doğru bağlamlarda kullanma vurgumun asıl nedenlerinden birisidir ve maalesef son yıllarda özellikle üç bilim dalında (siyaset, sosyoloji ve teolojide) belirgin bir şekil alan Batılı kavramlarla düşünme eğiliminin beraberinde getirdiği tehlike de bu vurguyu zorunlu kılmaktadır.
Bizim iktidar ilişkilerine, siyasete, sosyolojiye ve metafiziğe dair tecrübelerimiz kim durumlarda Batı"dakiyle benzerlik gösterse de ondan farklıdır. Zulümden maduniyete, olgarşiden demokrasiye birçok kavram içeriği ve pratiğiyle bizde oradakinden farklı koşullarda oluşmuş ve farklı içerikler, işlevler yüklenmiştir.
Bu bağlamda "kimlik siyaseti"nden uzak bir siyasetin yapılması savı bizde "kimliklerin istismarı"nı önleme şeklinde anlaşılmaz bilakis "kimliklerin inkarı" şeklinde anlaşılır ki, bu da ilgili kimliklerin sahiplerine (ve bunların oluşturduğu topluluklara) zulmetme anlamını beraberinde getirir.
Dolayısıyla "kimlik siyaseti yapmama" talebi, (batılı anlamıyla hak ettiği karşılık bu olmasa da) "kimliksiz siyaset yapma" talebine evrilir, hatta evrilmekle de kalmaz siyasi samimiyetsizliğin, istismarın bir fenomenine dönüşür.
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Daha dünkü seçimlerde Selahattin Demirtaş"ın aldığı oy, Kürt kimliği içinde durarak başka kimlikleri de gözetmesinin ve buna uygun söylemi tercih etmesinin bir sonucudur.
Bu işlemi ve sonucu mümkün kılan ise muhafazakar kimlikli Recep Tayyip Erdoğan"ın kendi elleriyle ve bilinçli olarak inşa ettiği yeni zemindir.
Diğer bir söyleyişle, Erdoğan kimlik siyasetinde samimiyetin yolunu açmasa ve dolayısıyla kimlik siyaseti için doğru zeminini oluşturmasaydı Selahattin Demirtaş o sonucu elde edemezdi.
Bu durumda kimlik siyasetinden uzaklaşılmasını isteyenlerin bunun insan ve iktidarın karakteriyle uyumlu olmadığını da görerek şu çerçevede düşünmelerinin zamanı gelmiştir:
Bir kimlikle yapılan siyasette, diğer kimliklere de onda yer açma siyaseti uygulamak yerine (ki bunun adı samimiyetsizliktir), o kimliğin diğer kimliklerle zorunlu kıldığı içsel uyuma ve uzlaşmaya göre samimi bir davranış tarzı geliştirilmelidir.
Bu mümkün olabildiği takdirde (ki, Erdoğan buna ilişkin olumlu örnekleri vermiştir) toplumsal uzlaşma çok daha kolay gerçekleşebilecektir.
Amerika"dan gelen abi demiş ki...
00:0015/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazetemizin dünkü nüshasında yer alan "Hücreler uyanıyor" başlıklı haber dikkatinizden kaçmamıştır.
Bu haberde Gezi eylemlerini destekleyen, 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasına yeltenen paralel yapının, 30 Mart seçimlerinde CHP için kapı kapı oy dilendiği, 10 Ağustos seçimlerinde ise 14 partiyle bir çatıda buluştuğu halde her iki seçimde de hezimete uğramasıyla birlikte, başarısızlıklarında aktif rol oynadıklarını düşündükleri kişi ve kuruluşlar hakkında olumsuz algı üreterek onları itibarsızlaştırmaya mahsus yeni bir operasyon başlattığı belirtiliyordu.
Önemli hususlar ve ilginç detaylar içeren bu haberin tümünü (kendinizi tehlikeye karşı hazır tutmak açısından) tekrar tekrar okumanızın yararlı olacağını belirterek, paralel yapının bu operasyonla ilgili ilk denemeleri 30 Mart seçimlerinin hemen ardından yapmaya çalıştığını ancak özellikle tele-kulak ekibine yönelik tutuklama ve sorgulamalara beklemediği bir zamanda muhatap olunca bunu ertelediğini söylemeliyim.
Buna bağlı olarak, mahremiyetlere tecavüz etme cürmü işlemiş kişiler hakkında canhıraş bir gayretle "masumiyet, Aşere-i mübeşşere"den sayılacak kadar temiz çocuklar, kodeste bile hatim indiren dervişler" algısını üretme telaşına düşen paralel yapının kendi önerdiği çatı adayını da planlanan şekilde destekleyemediği malumdur.
Bu sebeple, eli Cevşenli kadınlar ve erkekler (ki, Ali Bulaç 31 Temmuz 2104 tarihli yazısında bunların sol örgüt mensuplarından çok daha tehlikeli olabileceklerini hatırlatmıştı), megafon tabiatlı abiler bu kez "Nefsimiz için bir şey istiyorsak namerdiz, biz zaten siyaseti sevmeyiz, kendimizi hizmete adamış gönül ehliyiz ama... ama... ama" diyerek gereğince yalan söyleyemedikleri, kendilerine düşman saydıkları siyasiler ve münevverler hakkında umdukları zan ve şüpheyi oluşturamadıkları, ikna kastıyla seçmenlere sülük gibi yapışamadıkları için çok mahzun olmuşlardı. Haberin detaylarından yeni operasyonda bunlara da büyük iş düşeceği anlaşılıyor.
Paralel yapının "asıl ispatlanamazlığı nedeniyle ispat edilebilir olan" kayıt tutma, dinleme, algı oluşturma, sömürme, sadaka devşirme, esnafı haraca bağlama, isyana teşvik etme vb. eylemlerinin görünürlüğe çıkması bakımından da onca olumsuzluğuna rağmen, inşallah olumlu bir yanı olacaktır bu operasyonun.
Bu sayede birkaç yıl öncesinde kimi bakanlar ve kurum başkanları hakkında saman altından su yürütürcesine başlattıkları kötüleme kampanyalarının doğruluğu teyit edilmiş olunacağı gibi asıl "kanunsuz hiçbir şey yapmıyoruz" iddialarının yaslandığı paralele özel işleyiş tarzı da belirginleşmiş olacaktır.
Paralel yapıyı özellikle 12 Eylül darbesinden itibaren yakından izleyenler onların kurutulmuş et çiğnemeye olan düşkünlüklerini iyi bilirler. Kurutulmuş etten kastım "bir gün işe yarar" hesabıyla depolanan kişisel ya da kurumsal bilgilerdir. Bu sayede müruruzamana uğramış sıradan bir bilgi bile bakmışsınız sanki bugüne aitmiş ve çok önemliymiş gibi tedavüle sokuluvermiştir.
Üstelik bu bilgi, kayda alınmış bir bilgi olmaktan çıkarılıp, birinci ağızdan sıcağı sıcağına rivayet edilmiş bir bilgi gibi takdim edilir. Bunun vasıtası ise çoğunlukla "Amerika"dan yeni gelmiş bir abi"dir.
"Amerika"dan gelmiş bir abi", halk yararına bir hususu dile getirmek için okyanus ötesinden buraya kadar zahmet eden olmakla fedakarlık, serdengeçtilik vasıflarını apriori olarak hak etmiş ve dolayısıyla varlığı kimliğini ötelemiş bir abidir. Ne kendisinin, ne de taşıdığı bilginin niteliği sorgulanamaz bu yüzden. Kaldı ki söz konusu bilgi de niceliğindeki detaylar nedeniyle sorguyu gerektirmez şekilde dizayn edilmiştir.
Paralel yapı belirttiğim çerçevede (yurt dışındaki okullarda, yurtlarda) özel olarak eğitilmiş örgüt elemanları başta olmak üzere, sözünü ettiğim elleri Cevşenli kardeş ve ablalarla, megafon tabiatlı abileri sahaya sürmeye başlamıştır.
Seçim başarılarını (henüz malum ve bunca sıcakken) bir başarısızlık gibi göstermeye kalkışmaları mümkün değildir ki, buna tevessül etmeleri de (azami surette yasal olan) engin birikimleriyle zaten bağdaşmaz.
O halde yapacakları geçmişte ve kısmen 30 Mart sonrasında yaptıklarının daha örgütlüsü, planlısı, hesaplısı olacaktır.
"Amerika"dan gelen gizemli, kimliksiz abiler" yine piyasa yapacaklardır.
Yukarıda ip uçlarını verdiğim gibi yöntem bellidir:
-"Sayın Cumhurbaşkanı çok iradeli, dengeli, birçok önemli işe kendi mührünü vurmuş tartışmasız başarılı biridir. AMA aldığı oy oranı biraz şey değil midir?
-Amerika"dan gelen abi yurt dışı oylarının uçakta değiştirildiğini kendi gözleriyle görmüş; gerçi o oyların sayısı sonucu etkilemeyecek kadar azmış AMA içeride de buna benzer şeyler olmuş olabilir?
Olumlamayla başlayıp, şüpheye açılan ve karalamaya evrilen bu vb. sözler onların ilk hareket noktası olacaktır.
Operasyonla ilgili haberden anlaşılan odur ki, "ama"lar bu kez Cumhurbaşkanı ile de sınırlı kalmayacak, özellikle onun yakın çevresindekileri, partinin yönetici kadrolarını, kurumların başkanlarını, kamuoyu önderlerini... de içerecektir.
Sonuç olarak bu konuda söyleyeceğim şudur: Paralel yapının seçimler yoluyla yenilmiş, sorgulamalarla yakayı ele vermiş, kısmen sessizleşmiş olması kimseyi rehavete sürüklemesin.
Yenilgileri sadece kinlerini, hınçlarını artırmıştır.
Yakayı ele vermeleri gizlenmelerini zaruri kılmıştır.
Sessizleşmeleri de yılan gibi kendi içlerine kıvrılmalarıdır.
Her üç halleriyle ve hatta bunlardan çok çok daha fazlasıyla paralel yapı tartışmasız, şeksiz ve şüphesiz olarak bu milletin başının belasıdır.
İleri, daha güvenli bir geleceğe yürürünecekse (ki, inşallah yürünecek) öncelikle bu belanın süratle def edilmesi kaçınılmazdır
Sanat, güzellik ve kulluk
00:0017/08/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam zihniyet ve kültüründe "güzel-lik" hayatın, insan hal ve fiillerinin tümüne yayıldığı için, "hale bağlı bir fiil" olması bakımından sanatı da kendi içine çeker.
Bu yanıyla güzellik, sanata mahsus (özel) bir nazariyatı hak etmez, zihniyet planında Kelam"ın, kültür (adetler, alışkanlar, toplumsal, kanaatler, davranışlar vb.) planında İslam Hukuku"nun ona ilişkin verisi ne ise ona göre bir değer yüklenir.
Diğer bir söyleyişle Şeriat, mükellefin fiillerinin Allah"ın ve Peygamberi"nin emirleri doğrultusunda şekillenmesi manasında, sanatı da mükellefin fiillerinden bir fiil olması bakımından içkindir.
Bu bağlamda sanat, metafiziğe ve ahlaka dahil olan eşyanın hakikatine uygun düşünme, sevgi, iyilik, yardımlaşma, iyi nasihat, güzel tavsiye vb. gibi hususlarla eşitlenmiş olarak "güzellik" bağıyla varlık alanına çıkar.
Güzellik konusundaki ilk Şeri esas "Yarattığı her şeyi güzel yaratan" (Secde, 32/7) Allah"ın her türlü sınırlandırmadan münezzeh olarak kendisini "güzel yaratan" olmakla "sınırlamış" olmasıdır. İlgili ayetin devamında güzel yaratışa verilen örnek ise insanın yaratılışıdır.
İnsan hem güzel yaratılmış hem de onu güzelliğiyle benzersiz olan cennete yerleştirilmiştir.
O cennet(ler) ki, altından bozulmayan sudan, sütten, içenlere kuvvet veren şaraptan, süzülmüş baldan ırmakların aktığı, sayılması mümkün olmayan meyvelerin bulunduğu, altın bileziklerle süslenmiş hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiselerin giyinildiği, tahtlar üzerinde oturulan, tertemiz eşlerin yer aldığı, güzel meskenlere, gölgeliklere sahip, korku ve hüznün olmadığı, kesintisiz bir ihsan olarak içinde edebiyen kalınacak, ılık bir ortamdır.
Adem ile eşi bu ortama yerleştirilmiş ve cennetin nimetlerinden kolaylıkla, istedikleri her zaman ve yerde yiyebilecekleri söylenmiştir.
Adem ile eşinin güzelliği özü nedeniyle güzel olan olarak tanımaları, güzelliği "asıl" olarak bilmeleri cennetle olan söz konusu irtibatları nedeniyledir. Dünyaya inerlerken de bu tanıklık ve bilgi (soylarına da aynıyla yansıyacak şekilde) içlerinde yerleşik olarak inmişlerdir.
Her ikisinin kendilerine "yaklaşmayın" ve "ondan yemeyin" diye emredilen ağaca, şeytanın ona farklı bir nitelik (şeceretü"l-huld = ebediyet ağacı) yüklemesi nedeniyle, Allah"ın "zalimlerden olursunuz" (Bakara, 2: 35) uyarısını da unutarak yaklaşmalarından ve ondan yemelerinden doğan suçluluğu ve pişmanlığı ise onları talep etmesiyle Allah"ın gidermesi mümkün olan arızi bir haldir.
İnsan, güzelliği hak ettiği için değil, onu tanıması (ve içine çekmesi) takdir edildiği için cennete yerleştirilmiş, onu Allah"ın izniyle ve yine onun verdiği Şeriat bilgisiyle tekrar elde edebilmek için yer yüzüne indirilmiştir.
Dolayısıyla insan için başlangıç güzellikledir ve dönüş arzusu da güzelliğedir. Bu nedenle dünyada cennette tanıdığı ve bildiği güzelliğin içinde durması onun için bir zorunluluktur ki, nefsin mahrum edildiği şeyi talep etmesi bakımından da bu zorunluluk her düşüncesine, haline ve fiiline yayılmıştır.
Bu bağlamda sanatın değeri, sınırını söz konusu zorunluluğun belirlediği sadece "iyi kul" olma değil "daha iyi kul" olma arzu ve gayretinin bir sonucudur.
İyi kul olmayla daha iyi kul olma arasındaki bu fark vacip olanla yetinmekle yetinmemek (nafile olanı da ifa etmek) arasındaki fark gibidir.
İbn Arabi"nin vaciplerin kulluğu, nafilelerin ise kulun kendisini gerçekleştirmesi şeklindeki tanımından hareketle bir hüküm yürütecek olursak, kulluk Allah"ın emrine uyma (ilm-el-yakin), (nafileyle sağlanmış) daha iyi kulluk ise kendisini tanıyarak ("ayn-el-yakin) Allah"ı tanıma (Hakk-al-yakin) bilincinin eşiğidir.
Öte yandan cennet(ler) de talep kabiliyetine sahip olarak kendi özünden olanı oluşunun düzeyine göre kendisi için talep edecek, dolayısıyla güzel, güzel olanı seçmiş olacaktır.
Bunlarla erişebileceğimiz ilk sonuç şu olabilir:
Müslüman bir sanatçı, (her ne kadar bu uğraşısı seküler bir uğraşı olsa da) özel olarak belirlenmiş bir sanat nazariyatını gereksinmek yerine, zahiriyle ve batınıyla İslam zihniyet ve kültürünün geneline kalbiyle ve bilgisiyle birinci dereceden bağlı olmak zorundadır. Bu bağlı oluşu onu hem güzelliğin içinde tutar hem de sadece ona yöneltir.
Haris b. Esed el-Muhasibi der ki:
"Yusuf Kıssasını bilmez misin? Nitekim Mısır Azizinin karısı o kıssada şöyle demiştir: Çık onların karşısına. Kadınlar onu görünce şaşkına döndüler ve ellerini kestiler. Ve dediler ki: Aman Allah"ım! Bu insan değil, olsa olsa yüce bir melektir (Yusuf, 12:31). Delikanlı! Görmez misin ki, kadınların kalpleri ve akılları Yusuf"u ansızın karşılarında görünce şaşkına dönmüşler ve farkına varmadan ellerini kesmişler, bunun acısını bile duymamışlardır. Ancak bu hal geçince acıyı hissetmeye başlamışlardır. İşte bunun gibi insanın kalbi de Allah"ın kudret ve nimetleri karşısında şaşkına döner ve acılarını unutur, sıkıntılarını hissetmez hale gelir; çünkü ilahi azametin, kudretin ve nimetlerin büyüklüğü bu acıları hissetmesine engel olur." (Tevbenin İlk Adımı, İlkharf Yay., İst., 2012)
Güzeli görmekle elindeki bıçağın nasıl işleyebileceğini tahmin edemeyenlerin, güzellik için özel bir nazariyatı talep etmeleri nedense bana hiç samimi gelmemektedir.
İslamcılar ve çil yavrusu gibi dağılanlar
00:0019/08/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konu "düşünmek, düşünce üretmek ve her durumda düşüncenin içinde durmak" olunca paralel yapı için mümkün olmayan bir hususu da bunlarla ifade etmiş oluruz.
Söyledim ve hep söylüyorum: Paralel yapının mensupları düşünmezler tabi olurlar. Lugatlarında "tetkik ve teklif" kelimeleri yer almaz sadece "telkin ve tekrar" kelimeleri yer alır.
Ayrıca, telkin – tekrar yetkisi de hücre yapılanmasına göre farlılıklar gösterir. Abi kardeşten, zümre başkanı abiden, zümre imamı zümre başkanından... ve son olarak baş-imam hepsinden fazla telkinde bulunma hak ve yetkisine sahiptir.
Örnek için fazla uzağa gitmeye ne hacet? Paralel medyada hemen her hafta manşetlerden duyurulan "yeni nesil siyasi vaazlar" buna örnek olduğu gibi, beddua etmenin bir şartı haline gelen bu vaazlardan sonra paralel zamane yazarlarının "iyi niyetle söylendi; içeri yönelik değildi; mübahale, muhavele yapıldı" diye yırım yırım yırtınmaları da düşünmeye değil, biraz tevile izinli oluşlarının bir örneğidir.
Paralelcileri, 17 Aralık"ta seçim ayarlı darbe yapmaya kalkışırken paralel medyada kalem tutanların kelle sayısından hareketle üstün oldukları vehmine düşüren ama işin gerçeği bellerini asıl kıran husus bu husustur.
Sözü uzatmaya da gerek yok, gündelik siyasetin magazinini yapmaktan başka özellikleri olmayan köşecilerle, "hini hacette lazım olur" diye beslenen akademisyenler, sadece ve sadece Recep Tayyip Erdoğan"a duydukları Müslümanca sevgiyle onlara karşı çıkan, bu manada AK Partili olmayan ve olmaları da mümkün görünmeyen ben diyeyim beş, siz deyin on İslamcı yazar karşısında, düşünmeden muaf oluşları, telkincilikleri, tekracılıkları ve tevilcilikleriyle söz söyleyemez hale gelerek çil yavrusu gibi dağılınca, paralel yapının medya operasyonunu yürüten akıl-daneler "vah ki, eyvah" diyerek saç-baş yolmaya başladılar ama iş işten geçti bir kere.
Şimdi bu yüzden hedefinde o İslamcılar var. "Siyasal İslamcı" diye kategorize ederek, dolayısıyla müttefiklerine de "bunlar cihatçılardır" diye jurnalleme içgüdüsüye toplarının tümünü çevirdiler onların üzerine.
Şu gecikmiş itirafımı da ifşa edeyim bu vesileyle: Darbe kalkışmasına itiraz eden İslamcılarla, "muhafazakar"(!?) medyadaki gündelik siyasetin magazinini yapan köşecilerin "eşitlenmiş gibi" görünmesi can sıkıcı bir durumdu benim için. Rabbimiz doğruların yanındadır ve şükür ki ak ile kara bu bahiste de karışmadı. İslamcılar kendi yerlerinde, minibüs muavini üslubuyla sadece gazetelere değil ekranlara da üşüşmüş olanlar kendi yerlerinde kaldılar.
Evet, paralel yapı İslamcı yazarları susturmadan amacına erişemeyeceğini iyi anlamış olmalı ki, İslamcılara saldırmak yazarlarının ortak konusu haline geldi.
Bunun örneklerinden birisi de operasyonun medya imamı olan kişidir.
Besleme yazarlarla, düşünmekten muaf olarak örgüt içinden yetiştirilmiş üç buçuk paralel zamane köşecisinin İslamcılar"a söz konusu bağlamda yaptıkları saldırıların sonuçsuz kaldığını görünce işi kendisi üstlendi.
Elbette bu yukarıda belirttiğim telkinde, tevilde bulunma hiyerarşisine göre "izni alınmış" bir yeltenmedir. Yoksa onun malum hiyerarşiyi bozarak "Ben kimim de kimi dine davet ediyorum, haddimi bilmeliyim, Dâbbetü"l-Arz"dan rol çalmamalıyım" diye düşünmesi gerekirdi.
Bu mümkün olabilseydi bu yeltenmesine karşılık, okuma yazmayı yeni öğrenmiş çocukların bile "Sen gazeteci misin, havari mi?" diye soracaklarını anlar ve eyleminden imtina ederdi.
Kapatılan dershaneler, tökezleyen okullar ve üniversiteler, ticari yapılar, dibe vurmuş abonelikler, yayın karteli... nedeniyle dilhun olarak, kendi elleriyle başına sardıkları derdin utancıyla Din"den derman aramaz, dünyevi kayıplar nedeniyle harareti bine çıkmış kalbini tutarsızlığı nedeniyle her biri bir iftira olarak somutlaşan çürük delilleriyle soğutmaya kalkışmazdı.
Benim (2012"nin Temmuz ve Ağustos aylarında yazılanlar da dahil) İslamcılık merkezli tartışmalardan yana müsterih olduğum husus şudur ki: Paralelci yazarlar kadar o yapının umut bağladığı besleme kalemler ve medya imamları da İslamcılığın ne olduğunu bilmiyorlar.
Bu "bilememe" durumu onların İslamcılığın suretiyle siretini birbirine karıştırmalarını beraberinde getirirken, siretin yerine sureti, suretin yerine sireti koyarak, konuyu "kendi işlerine" geldiği gibi anlayan ve anlatan olmakla suretlenmiş olduklarının farkına da varamıyorlar. ("Suret ve Siret" maruf bir tanım olmasına rağmen, onu en son İhsan Fazlıoğlu Hocamın twit mesajından zihnimde güncellediğimi de istitraden iletmek isterim.)
Dolayısıyla mezkur yelteniş, dünyalığını kaybetmeme telaşındaki bir materyalistin (hayatı maddeye ayarlanmış olanın, ölçüleri de maddi olur) Din"den medet umma çağrısı olarak somutlaşıyor ve bu onun sadece İslamcıların suretiyle siretini değil, paralelcilerin aynadaki suretini başka bir suretle karıştırmasından da kaynaklanıyor.
Bu dindar görünümlü materyalistler hiç merak etmesinler:
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de muhaliftirler.
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de Ebu Zer el-Gifari"nin (ra) varisleridirler.
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de mustazaftırlar ve onlarla beraberdiler.
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de Din"i kendi dünyalıklıklarının korunması için istismar edenlere karşıdırlar.
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de sapıkları doğruya çağırmada ısrarlıdırlar.
İslamcılar dün oldukları gibi bugün de partisizdiler.
İslamcılar "Adam gibi Adam" olanın kıymetini dün iyi bildikleri gibi bugün de iyi bilirler ve Recep Tayyip Erdoğan"ı, dünya menfaatıyla gözleri dönmüş üç-buçuk çakala feda etmezler.
.Ali Bulaç"ın muhasebeleri
00:0022/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ali Bulaç, bu köşede yer alan beş (Y. Şafak; 13, 17, 22, 25, 27 Temmuz) yazım üzerine, 2-21 Ağustos tarihleri arasında 2"si "Muhasebe", 3"ü "AK Parti ve İslamcılık", 3"ü "Cemaat(ler) ve devlet", 1"i "Cemaatlerin devletle ilişkileri" başlıkları altında 9 yazı yazdı. Bir de "sonuç" yazısı yazması beklenebilir ama bu muhtemel yazıyı (cevaplarımı içerecek olan yazılarımın tarihine denk düşeceği için gerekli olursa onun da üzerinde durabileceğimden) beklememe gerek kalmadı.
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, Ali Bulaç"la konuştuğumuz ve konuşabileceğimiz hususlar inancımızın özüne ilişkin hususlar değildir ve inşallah hiç olmayacaktır. Hamdolsun ikimiz de kaydi bilgi, zihniyet ve kültür olarak "İslam dairesi"nin içindeyiz; "fikri nesep" bağıyla hısımız, dolayısıyla "hasım" değiliz.
Öte yandan Ali Bulaç, İslamcılık düşüncesini sureten öğrenmek ve sireten izlemek bakımından da kendisine borçlu olduğum biridir. Elbette benim İslamcılığım onun İslamcılığıyla aynı öze sahiptir ancak aynı forma sahip değildir. Ali Bulaç"ı buna "da" bağlı olarak eleştirebilirim ama üzerimdeki hakkını inkar edemeyeceğim gibi, kendisinin "siyaseten taraf değiştirmesi" durumunda da onu sadece "taraf değiştirmiş biri" olarak aklımda tutar, saygımdan ve sevgimden vaz geçmem. Bu bağlamda "Ali Bulaç" dediğim her yerde aslında "Ali Abi" dediğimin farzedilmesini talep ederim.
İlgili yazılarımda Ali Bulaç"a neyi sorduğumu, ayrıca onun 9 yazısında da yer aldığı için tekrar etmeme gerek yok. Kaldı ki Ali Bulaç da ilk 2 yazısını muhasebe yapmaya ayırmakla konuşma konumuzu kendisinin mevcut tutumundaki "karışıklık" ve bu karışıklığı telafi etme esası üzerine kurarak, son tahlilde "Bugün geldiğimiz nokta benden sonrası tufan diyen; ezilenlerin, dışlananların sesine kulaklarını tıkayan ve "Rabbena, hep bana" diyenlerin iktidarıdır. Bu iktidarı eleştirmek sol, milliyetçi, sağcı ve liberallerden önce İslamcıların görevidir. Ben bir parti veya cemaat adına değil, kendi adıma ve bireysel Müslüman kimliğimle görevimi yerine getirmeye çalışıyorum" dedi.
Daha şuracıktaki "birey" kelimesine bakarak, Ali Bulaç"ın muarızlarınca mezkur "karışıklık"la nitelenmesinin hiç de boşuna olmadığını, bilakis bu karışıklığa dair bilgiyi onlara doğrudan kendisinin verdiğini söyleyebilirim.
Çünkü:
1-İlk yazısında kendisini "bireysel Müslüman kimlikle" nitelerken 6."sında şunu yazdı: "Şahsiyet İslam"a, birey Aydınlanma"ya aittir. Şahsiyet sahibi insan Allah"a kulluk eder, birey Allah"a meydan okur."
2-"Lügatle pehlivanlık olmaz!" (Ali Nihat Tarlan)
Ali Bulaç"tan istirhamım, bu çelişkisini vurgulayışımı lütfen polemik yaptığıma yormasın. Şundan ki, zikrettiğim çelişki Ali Bulaç"ın son aylarda yazdığı yazılarda, paralel medyaya verdiği söyleşilerde Hizmetçileri açıkça savunduğu herkesçe görülüyor ve biliniyorken onun "dışlananların, ezilenlerin haklarını savunma görevini yerine getirdiği" iddiasını ısrarla ileri sürmesi söz konusu karışıklığın haberi mahiyetindedir.
Öte yandan onun öncelikle zihnindeki karışıklık nedeniyle mevcut tutumundaki karışıklığa maruz kaldığı yolundaki kanaatlerini e-posta yoluyla bana iletenlerin sayısı da hiç azımsanacak gibi değildir.
Bu noktada Ali Bulaç"ın "kötülüğü sabit olmuş bir iktidarı eleştiriyorum" demesi bu yaygın kanaati ortadan kaldırmadığı gibi, zikrettiğim yazılarındaki aşırı tekrar ve sair çelişkiler de (ki inşallah bunlar üzerinde duracağım) söz konusu durumunu belgelemektedir.
İstitraden belirtmeliyim ki, düşünen biri için çelişki de tekrara düşmek de düşünme fiilinin özüyle bağdaştığından mümkün ve makul görülebilen iki insani haldir. Bu iki hal, Ali Bulaç"ta "muhasebe" yapma ihtiyacının tekrarıyla birleştiği için "sorgulanabilirlik" boyutuna taşınmaktadır.
Çünkü muhasebe, hesaplardaki karışıklığı gidermek üzere yapılır. Deyim yerindeyse işlem ve rakam bolluğu muhasebe yapmayı zorunlu kılar ki, bunun aslı da muhtemel bir karışıklığın kabulünden (potansiyel bir durumdan) kaynaklanır.
Bunlardan hareketle şimdi üzülerek şunu düşünüyorum: Eğer bu zihni ve fiili karışıklık söz konusu olmasaydı Ali Bulaç 24.02 2014"te "Belirtmek gerekir ki İslam referanslı siyasetten uzak durup ağırlıklı olarak sosyal faaliyetlere yönelen cemaat ve gruplar da bu konuda en ufak bir gayret göstermediler, "Biz siyasetle uğraşmıyoruz" diye kamusal ve toplumsal karar alma mekanizmalarını ve süreçleri laik partilere bıraktılar, ancak son zamanlarda bunun çıkar yol olmadığını anlayıp devlet ve iktidar üzerinde imal-i fikr etmeye başladılar; biz de sosyolojinin bir parçasıyız siyasette sözümüz olmalı deyince kıyamet koptu. Bu Osmanlı-modern izdivacın çocuğu devlet "şerik" kabul etmez" sözleriyle ortaya koyduğu "net tutum"undan ve "doğru yorum"undan bugün "Hizmetçilere hizmet eden olması" hükmünü pekiştiren bir kamuoyu kabulüne maruz kalmayabilir ve yine bu bağlamda o gün "cemaat ve gruplar da bu konuda en ufak bir gayret göstermediler" diyerek cemaatleri tek bir grupta toplayıp, külliyen "gayretsiz" olarak nitelerken bugün "Hizmetçiler haklı, iktidar haksız; Hizmetçiler masum, iktidar suçlu" iddiasını içeren bir ayrımı gereksinmeyebilirdi.
Yine de kendi adıma Ali Bulaç"ın muhasebesine vesile olmaktan memnuniyet duyduğumu ve inşallah bunun yukarıda anlattığım karışıklığı gidermesine, Hizmetçi tehlikeyi görmesine de sebep olmasını temenni ettiğimi belirtmeliyim.
Sair hususları ise nasip olursa izleyen
yazılarımda ele alacağım.
Ali Bulaç"ın zamane kispetiyle çektiği peşrev
00:0026/08/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ali Bulaç"ın 23.08.2104 tarihli yazısı dahil, kalan beş yazısı "cemaat - devlet" merkezli olduğu için şimdi bunların üzerinde duracağım.
Son yazısında yer alan şu cümlesinden başlayayım: "Siyaset sosyolojidir. Batı"nın sosyolojisi sınıflara, bizde dine ve kimliklere dayanır."
Metin tahlili yapmak gibi bir niyetim yok ama yazıların ilk muhatabı olduğumdan "ne denildiğini" anlamak gibi bir mecburiyetim var. Bu bakımdan cümlenin içerdiği üç önerme önemlidir.
"Siyaset sosyoloji"dir (bir yerde de "toplum bir sosyolojidir" diyor) önermesi "ananas arkeolojidir" demenin bir diğer şekli olması nedeniyle yanlış bir önermedir ki, bunu temel aldıkları için diğerleri de yanlış önermedir.
Ali Bulaç"ın aynı yazısında yer alan "fikrî İslamcılar, pragmatik sosyal Müslümanlık" vb. tanımlarıyla, alıntıladığım cümlesini birlikte düşündüğümde onun asıl "sosyal, toplum, sosyo-LOJİ, sosyoloji-YAPMAK" kelime ve terimlerini birbirine karıştırdığını ve dolayısıyla onları yanlış kullandığı için tanımlamalarının da doğru olamadığını görüyorum.
Ali Bulaç son beş yazısında ne diyorsa işte bunlarla diyor. Hayır, hayır hakkını inkar edemem, metnin içinde serseri mayın misali dolaşan söz konusu kelime ve terimlerine rağmen (önceki beş yazısıyla karşılaştırdığımda) söylediği kimi doğruların bulunduğunu belirtmeliyim.
Bunların doğruluğu sanırım daha önce Abdurrahman Arslan tarafından düşünülmüş ve yazılmış (kayıt altına alınmış) olmalarından (bkz.: Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yay., İst.) kaynaklanıyor. Ali Bulaç "cemaat-devlet" konusunda yeni bir şey söylemediği, söylediklerini de Abdurrahman Arslan"da ayakları üzerinde duranı amuda kaldırmak suretiyle söylediği halde tahrife tam uğratılamadıkları için o doğrular kendi varlıklarını korumayı her şeye rağmen sürdürmüş oluyorlar.
Şöyle ki:
1-Abdurrahman Arslan sosyolojiyi, bilim olarak sosyoloji olmasa da varolan ve onsuz da düşünülmeyi hak eden cemaat-devlet ilişkisinin anlaşılmasında ve çözümlenmesinde bir "araç" olarak kullanırken, Ali Bulaç ise aksine sosyolojinin teorik verimlerini doğrulamak istercesine (diğer bir benzer yapıyı da o sayede seçkinleştirmek, parlatmak kastıyla) onu "geçerli tek ölçü" olarak kullanıyor.
Dolayısıyla Ali Bulaç bu eğilimi nedeniyle kaçınılmaz olarak sosyoloji"den kendisine mahsus bir "sosyolojizm" üretiyor ki, bu ideolojisi çoğu durumda İslamcılığının da önüne geçiveriyor.
2-Söz konusu beş yazıyı okurken, bu yazıların neden yazıldığının, diğer bir söyleyişle benim Ali Bulaç"a neyi sorduğumun ve ne dediğimin hatırlanması gerekiyor.
Bunun karşılığı şudur: Kamunun kanaati odur ki Ali Bulaç, paralel yapıyla olan sıkı ilişkisinin anlaşılmasıyla varlığı ülke ve millet için bir tehlike olarak görülmeye başlanılan Hizmetçilerin yanında yer alıyor.
"Neden orada yer alıyorsunuz" şeklindeki soruyu "çıkarlarım bunu gerektirdiğinden, elimi verip kolumu alamadığımdan, tapelendiğimden, vefalı olduğumdan..." vb. şeklinde tek cümle ile beyan etmesi mümkün iken ancak mevcut şartlarda bu mümkünlere bağlı şu ya da bu cevaptan muhatapları kadar kendisi de mutmain ve müsterih olamayacağından dolayı AK Parti"yi, İslamcılığı, cemaat-leşme olgusunu, toplumsallığı, sosyalleşmeyi, modernleşme sıkıntılarını, Hizmet örgütünü kendi sosyolojizmi içinde toplayıp, karıştırıp, kepçe kepçe dağıtmaya başlıyor.
Hal böyle olunca söz konusu sorular (sorulma nedenleriyle birlikte) unutturulmuş, Hizmetçiler hakkında yeni söylenenler (ve söylenebilecek olanlar) "güya" bir aydın tepkisi, objektif bir itiraz olarak geçerlilik hatta doğruluk kazanmış oluyor.
Bu durumun açık bir örneği olması bakımından ondan şu cümleleri de alıntılamalıyım.
Diyor ki: "Cemaatlerin teşrih masasına yatırılması mümkün iki yönü var: Biri İslam anlayışları ki, bu akaid ve kelam sahasına girer. Diğeri sosyo-politik tutum ve davranışları. Bu da fıkha girer. Türkiye"de tamamen sosyo-politik bir konu akaid konusu haline getirildi, haklı veya haksız bir cemaatin sosyal faaliyeti, politik tutumu onun akaidinin de kriteri sayıldı. (...) Bu bir hata."
Elimizde ne var?
a)Said Nursi"nin "Tecdid-i iman Hareketi"ni izleyen bir cemaatten ayrılıp, önce maddi bir teşekküle dönüşerek, uluslarası bir boyut kazanarak güçlenen ve kazandığı bu gücü yabancı istihbarat birimleriyle ittifak kurarak devletin ve milletin mahremiyetinden devşirdikleriyle takviye edip sonra bunu iktidardan nemalanmak için pazarlık unsuruna dönüştüren bir örgüt var.
b)Bu örgütün CHP ile ittihat da dahil, Müslüman toplumun (dini, sosyal, siyasi, ekonomik) tercihleriyle hiç mi hiç bağdaşmayan ve hatta Müslümanlarla bağdaşmamazlık esasına dayanan dış merkezli bir dizi kararı ve uygulaması var.
Dolayısıyla bu örgüt ikinci bir teşrih masasına yatırılmayı gerektirmeyecek kadar organları dışarıya patlamış bir örgüt olmakla İslami bir neşterle dokunulmayı da hak etmiyor.
Ali Bulaç ise aksine "parçalanmış olsa da yakılmadık kadavrada umut vardır" yaklaşımıyla onu tekrar İslami cemaat içine dahil etmede, akaid – kelam ve fıkıhla, İslamcılık düşüncesiyle yeniden tanımlamada ısrar ediyor.
Ali Bulaç"a yönelttiğim soruların esası budur. Elbette burada güreş tutmuyoruz, hatta tartışmıyoruz konuşmaya gayret ediyoruz ama Ali Bulaç söz konusu yazılarıyla benim soru(ları)ma cevap vermiş olmuyor sadece ve sadece zamaneye ait bir kispet içinde kafa karışıklığını da ifşa eden yalnız ve uzun bir peşrev çekmiş oluyor.
Sonuç budur!
Onunla ilgili önceki dua ve temennilerimi tekrarlıyorum.
Takdir, her işin kendisine döneceği yegane güç ve emrin sahibi olan Allah"a aittir.
Yeni ufuk yeni bir tutumu ve dili zorunlu kılar
00:0029/08/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gezi"den 17, 25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasına devrolunan sığlaşmış, seviyesizleşmiş, beddualaşmış, Allah"ın ayetlerini Peygamberin (sav) hadislerini dünya menfaatlerini korumak için kalkan edinmiş bir dil, geçen süre içinde kendi "molla yılan"larını, Din davetine çıkmış Bekri Mustafalarını, ispiyoncularını, hakkaniyetten yana görünen sahtekarlarını da üretmiştir.
Bunların saldırıları, savunmaları ve iftiraları da doğal olarak bu dilin düzeyine göre seyretmiştir ve seyretmektedir. Örneğin tele-kulak düşkünlüğüyle insanların mahremiyetine girenler sorgulanmak üzere tutuklandıklarında Hz. Yusuf"un (as) menkıbesi akıllarına gelivermekte, cürümlerine İlahi örnek yakıştırmak gibi bir sapkınlık boy gösterivermektedir.
Onların bu yolla kamu nezdinde oluşturabilecekleri yanlış bilgi, algı ve kanaatleri muhtemel tehlikeleriyle birlikte vaktinde önleyebilmek için bizler de o çirkinliklerin, ahlaksızlıkların sahiplerini, sahiplendikleriyle birlikte ismen ifşa ederek, doğru olanın en doğrusunu yazmaya gayret ettik, halen de ediyoruz.
Bu mesaimizle (Allah"a şükürler olsun ki) artık takke düşmüş kel görünmüştür. Onların bin bir sahteliklerle edinilmiş itibarları yerle bir olmuş; veli sanılanlarının veli, yazar sanılanlarının yazar olmadıkları, sureti haktan görünenlerinin İsrail yoldaşı oldukları, Din davetçiliği yapanlarının bir meczubu put edindikleri, zamanenin yıkama-yağlama tesislerinde yeniden parlatılarak tedavüle konulmak istenilenlerin gırtlaklarına kadar pisliğe gömülmüş oldukları anlaşılmıştır.
Artık mizacı yamuk, niyeti bozuk, istikameti şer olan o malum kişileri bu halleriyle baş başa bırakıp, günümüzün meselelerine ışık tutabilecek, içkin olduğu düşünce kıymetiyle gelecekte de değer taşıyabilecek yeni bir dilin üretimine hizmet etmek durumundayız.
Çünkü (Allah"a hamdolsun) 27-28 Ağustos 2014"ü yaşadık.
Bu tarihlerin kavramsal ifadesi olan "düşünüş ve davranışta yeniden millilik", yeni bir duruşu, duyuşu, dili ve düşünüşü hak ediyor.
Bu iki günde yapılan konuşmalar, dünya görüşleri bir olanlar arasında gerçekleşen devir-teslimler, gündelik ve teknik düzeyde "parti işleri" olmanın çok çok ötesinde tarihsel köklere sahip yeni bir dirilişi, uyanışı ve yönelişi ifade ediyor.
Recep Tayyip Erdoğan"ın alnının akıyla, omuzlarının teriyle cumhurun reisliğine talip olmasına, başta paralelcilerle layıkınca hesaplaşmak, yanı başımızdaki ateş duvarına rağmen onun gerisindeki Müslümanlara el uzatmak gibi hayati konularda bir tavsamanın olabileceği endişesiyle mütereddit bakmıştım.
Şimdi yapılan devir-teslimin, bunların oluşunu ve emanet edilişini gerekçelendiren ve açıklayan konuşmaların içeriğini, ilgili şahısların temsil ettiği anlam ve kimliği düşününce mezkur tereddütlerim kaybolmakla kalmadı, düne ait ne varsa onların yeniden gözden geçirilmesi, emanet niteliğinde olanın yeniden omuzlanması, gereksiz yük teşkil edenlerinden, ayak bağı olanlarından ivedilikle kurtulmak suretiyle yarınlara yürünmesi elzem bir düşünce olarak kendisini öne geçirdi.
Yarınlara "doğru bir yürüyüş"le yürüyebilmek için, cumhurun (seçilmiş) Reisi"yle, icranın (seçilmiş) Hocası tarafından paralel yapıyla mücadele konusunda ortaya konulan müşterek kararlılıktan sonra artık bu konunun devlet meselesi haline geldiğine ikna olarak, paralel yapıyı kendi derdinin telaşıyla baş başa bırakıp öncelikle yeni bir dilin üretilmesi ihtiyacında karar kılışımın nedenleri özetle bunlardır.
Ah dostlar ah! Bu paralel yapı öylesine sinsi, öylesine mülhid, öylesine sahtekar, öylesine Haşhaşi bir yapıdır ki, "devlet meselesi"dir diyerek onun şerrinden emin olmak kastıyla kenara çekilmek için bahane aradığımı sanmayasınız.
Mezkur nitelikleri nedeniyle paralel yapı bir iktidar (güç) savaşından dolayısıyla bir parti ve tek başına bir devlet meselesinden çok daha fazlasıdır.
Paralel yapı din düşmanlığı, ümmet hainliği olarak milletin refahına, mahremiyetine karşı açık bir tehdit, toplumsal bağımsızlığa, bireysel özgürlüğe karşı açılmış bir savaştır.
Bu paralel yapıyla mücadeleden korkarak, dengeciliği kendi çıkarına daha uygun görerek, İslamcılık taslayarak, merhametçilik oynayarak, muhaliflik romantizmine kapılarak geri duran namerttir.
Paralelcileri kendi hallerine ve devletle başbaşa bırakarak yeni dilin üretimine yönelelim şelindeki teklifim öncelikle paralelcileri "sükut suikastine" uğratmak içindir. Bırakalım yeni nanelerin cilveleştiği videolardaki Tanzimat dilinde, kelime cambazlığında, yalanlarında, şirretliklerinde debelensinler.
Biz kendi asli işlerimize bakalım.
Yukarıda da belirttiğim gibi, cumhurun Reisi"nin (Erdoğan"ın) ve icranın Hocası"nın (Davutoğlu"nun) şahsında 27-28 Ağustos 2014 tarihlerinde gerçekleşenler 23 Nisan 1920 tarihinde gerçekleşmiş olanın yeniden, doğru ve sahih bir şekilde güncellenmesidir.
Bu tarihler istiklalin, millet iradesinin, Dini kimliğin, toplumsal uzlaşmanın, aynı kültürün ve kardeşliğin hükmü altında özgürce toplanışın, kendine sahip oluşun ve gelecek nesillere tarihi kökleriyle barışık bir istikamet çizişin tahakkuk ettiği tarihlerdir.
Ben ve bu gazetede yazan çoğu arkadaşım partici değiliz ki, bu tarihlerin omuzlarımıza yüklediği misyonlara parti yoluyla, siyaset sahasına inerek hizmet edelim.
Rabbimizin bizlere nasip kıldığı nispette düşüncelerimizden, onun layık gördüğü nispette kalemden yana istihkakımızdan başka bir şeyimiz yok.
İnşallah akıl dağıtıcılığı yapmaktan, "ben bilirimcilik oynamaktan" yana da bir nasipsizliğimiz var.
O halde yeni zamana ilişkin düşüncelerimizi, onun gerektirdiği sadelik, samimiyet ve hak ediş içinde beyan etmekle yükümlüyüz.
Bunun için de Gezi"den beri ayaklar altına indirilen, paralel sirk soytarılarının magazinine döndürülen düşünceyi yeniden yükseltmek, asliyetine iade etmek görevimizdir.
Bunun eski dille yapılamayacağı da ortadadır çünkü yenileşme, yeni ufuk yeni dili zorunlu kılar; bu manada zorunlu önceliğimiz aynı zamanda öncelikli sorumluluğumuzdur.
O halde yeni bir dil için: "Bismillahivahdehu...
Hüseyin Su"nun vedasını hecelerken...
00:002/09/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bugün mevcut edebiyat ve medya ortamında eli kalem tutanlarımızın neredeyse tamamı dergilerden yetişmiştir.
Çünkü bizim için dergiler edebiyatı da içkin olan (Mete Çamdereli"nin yaklaşımıyla, yazıya dahil olan her şey anlamında) yazınla ilgili olduğu kadar dünya görüşümüzün şekillendiği, siyasi tutumumuzun da berraklaştığı mekteplerdi.
Zaten Müslüman ve edebiyat kelimelerinin birlikte kullanıldığı yerde İslamcılık her ikisini de kendiliğinden uhdesinde toplayan bir kavram olarak öne çıkar, "Müslümanların dergisi" dendikçe yerli İslamcılığın sesini duyurduğu en etkili araca vurgu yapılmış olunurdu.
Bu yüzden Müslümanların çıkardığı hemen her dergi Sırat-ı Müstakim"den (1908-1966; 183. sayısından itibaren "Sebilürreşâd"; toplam 1107 sayı) bir eda, bir görev taşır, her dergici Mehmet Akif"in bir emanetçisi olarak görülür, o dergilerde yazan gençlerse "Asım"ın Neslin"den bir müjdeci olarak değerlendirilirdi.
Bu mana da dergisiz de kalmadık hiç. Örneğin benim Türkçe"yi hecelemeye başladığımda "Büyük Doğu", edebiyatla ilgilenmeye başladığımda "Diriliş", edebiyat yapma cesareti duymaya başladığımda ise "Mavera" ve "Edebiyat" dergileri vardı.
Ancak "90"lı yıllarda deyim yerindeyse bir dergi kuraklığına uğramıştık. Mavera kapanmış, Edebiyat bitiş tarihi belirsiz bir tatile çıkmış, son olarak binbir zorlukla yayınlanan Kayıtlar dergisi de Haziran 1995"te kapanmıştı.
Üstelik 90"lı yılların sonuna doğru sistem tarafından her yönüyle kıskaca alınmaya, gerek kültürel gerekse siyasi faaliyetlerde fiili bir daralmayı yaşamaya başlamıştık.
Nihai aracımız edebiyattı. Onunla olsun düşündüklerimizi söyleme ihtiyacındaydık ama bir dergimiz bile yoktu.
Nihayet 1996"nın son aylarında belirttiğim dergi geleneğinden yetişmiş olan Hüseyin Su (İbrahim Çelik) bu duruma el koydu. Geçmişte Aylık Dergi, Edebiyat, Mavera, Yönelişler ve Kayıtlar dergilerinde yazmış olanları etrafında toplayıp Ankara"da yeni bir derginin temelini attı: Hece dergisi!
İlk sayısı Ocak 1997"de yayınlanan Hece dergisi, aynı zamanda 28 Şubat darbesine doğmuş oldu. Darbenin geriliminden, zulmünden elbette o da olumsuz etkilendi ama Hece Hüseyin Su sayesinde bir "proje olarak" da doğduğu için yolundan kolayına dönebilecek bir dergi değildi. Yolundan dönmek bir yana okur 28 Şubat"ın gerek yazar gerekse okur olarak daralttığı muhatap kitlesini edebiyat sevdası ve ahlaklı siyasi kaygısı olan herkesi içerecek şekilde genişleterek hedeflerini daha da büyüttü.
Çünkü Hüseyin Su Hece dergisini, Sebilü"r-reşâd"a kadar inen İslâmî ve daha çok Diriliş"le Edebiyat dergisinde somutlaşan edebî anlayıştan ayrılmaksızın Türk edebiyatının tümünü kuşatma ekseninde oluşturmuştu.
Zikredilen ortak paydanın bir gereği olarak dergi sayfalarını kendini solda tanımlayan yazarlara da açmış, popülist, ırkçı, takiyyeci yazarlardan uzak durmuştu.
Edebiyat dergisinde başlayan şair otoritesindeki kırılmayı pekiştirmiş, Hece"nin düşünce, edebiyat ve siyaset anlayışını, hem geçmişi sorgulayarak yeniden yapılanma, hem de edebiyatın istikametini sahih ve kuşatıcı bir çizgide sürdürme çabası olarak belirlemişti.
Dergicilikle de yetinmedi Hüseyin Su. Öncelikli olarak dergi yazarlarının ürünlerini kitaplaştırabilecekleri bir yayınevini de harekete geçirdi.
Hece dergisi daha başlangıcında iki dergiyle birlikte planlanmıştı. Bunlardan biri öykü dergisi, diğeri bir düşünce-siyaset dergisiydi. Bugün 64. sayısına ulaşan Hece Öykü de düzenli yayınına başladı ancak özel sayıların taşıdığı düşünce ve siyaset yükünden (yani bu ihtiyaçların dolayı tatmininden) olsa gerek düşünce-siyaset dergisi adeta kendisini sürekli erteletti.
...Ve "Birinci Hece... Yüzüncü Hece... İki yüzüncü Hece, derken..." Hüseyin Su 1 Eylül 2014 tarihi itibariyle "Sonuncu Hece"m..." dedi.
Yaratılmış ve kul tarafından yapılmış olup da bir mühlete tabi olmayan ne var? Bu manada Hüseyin Su"nun Hece"yi bırakmış olması elbette normal. Ama normal olmayan bir şey var ki, o da Hüseyin Su"nun mümin idraki ve sorumluluğuyla yaptığı işten geriye çekilmiş olmasıdır.
Bakınız yakın ve uzak çevrenize, "Yazıyı, hiçbir zaman sadece bir edebiyat ve sanat aracı olarak görmedim. Benim için yazı, yazmak eylemini tanıdığımdan beri, inandığım manevî bir değer ve insan olarak da varlığımı ifade etmemin yolu oldu" diyebilen kaç kişi çıkar?
Hüseyin Su"nun birey olarak Hece"den ayrılmasına onlarca "özel" neden gösterilebilir. Hece de kapanmayıp bir süre daha yoluna devam edebilir. Bunlar mesele değil, mesele Hüseyin Su ile birlikte onun temsil ettiği idrakin, bilincin, gayretin vedasıdır ki, bunu mazur ve makul gösterebilecek bir neden bulabilmek çok zordur.
Hüseyin Su"nun adı Hece dergi, Hece Öykü, Hece Özel sayıları ve Hece Yayınları olan on sekiz yıllık emeğini geride bırakarak ayrılması, kültürel sığlaşmanın yoğun olarak tartışıldığı şu günlerde bana yeni korkular da yüklemektedir.
Hüseyin Su"nun hecelemek zorunda bırakıldığı veda hakkında hayırlı olsun. Bu kararının yazma eyleminden ayrılması demek olmadığını en iyi bilebileceklerden birisi benim ve bu manada müsterihim.
Ama bir ağacın her zaman bir ağaçtan daha fazlası olması gibi Hüseyin Su da "Öykücü Hüseyin Su"dan çok daha fazlasıdır.
Konunun beni üzen tedirgin eden asıl yanı da budur.
Bugünkü tarih itibariyle edebiyatın, İslamcı siyasetin bin bir nağmeli ürkek kuşları dallarını mekan tutabildikleri bir ağaçtan "yine" mahrum kalmışlardır.
Yeni yine yeniden
00:005/09/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konu iktidar partisi olunca onu destekleyenlerinin hepsinden iyi niyetli, samimi ve dürüst olmaları beklenemez. Çünkü menfaatler dünyasındayız ve kimilerinin salt kendi çıkarlarını gözetmesi doğaldır; birileri destekleri yoluyla yazar sayılmak, birileri itibar görmeyen yazarlığıyla muteber olmak, birileri ceplerini doldurmak, birileri "hamili kart yakinim"dir hitabını kullanarak önemli sayılmak derdinde olabilir.
Bu bağlamda iktidarın kendisini destekleyenleri bir samimiyet testinden geçirmesi de beklenemez. Çünkü onun için asıl olan çok sayıda destekçisinin bulunmasıdır. Bu nedenle iktidar ulusal kabul günlerine, teşekkür resepsiyonlarına çağrılmakla itibar kazanacağını sananlara "toplanmada eşit imkan" sunarak, entelektüeline, minibüs şarkıcısına, kamyon muavini söylemli yazar müsvettesine... kendilerini önemli birileri olarak hissetttirmeyi başarmak zorundadır.
Cumhurbaşkanlığındaki devir teslimle, "Hoca"nın başbakan olması esnasında yükselen heyecanların, en yüksekten seslendiricileri olarak malum destekçilerin hemen her vesileyle "yeni"ye (enflasyona uğratacak kadar) vurgu yapmaları da bu bağlamda menfaat merkezli arzularını gerçekleşme fırsatını iyi kullanma çabasından başka bir şey olmayabilir.
İktidar dışında durdukları yeri sağlam ve eleştirmeyi insani bir zorunluluk olarak görenlerin bu "yüksekten seslendiriciler"e kafalarının bozulması ise kaçınılmazdır.
Örneğin bizim İsmail "Yeni Türkiye"nin, temel hayat sloganları felsefe yapma, edebiyat parçalama, icat çıkarma üçgeninden oluşan; herhangi bir politik düzleme angaje olduğunda her şeyi bir tamam hallettiğini düşünen aktörlerden" çok sıkıldığını belirterek şu soruyu sormadan edemedi: "Yeni Başbakanımız yeni Türkiye"yi, şimdiden etrafını sarmaya başladığını dehşetle fark ettiğim "yeni Türkiye"cilerle mi kuracak; yoksa hakiki olana temas etmeyi göze alarak, yorularak, ter dökerek mi kurgulayacak?"
Bir de "yeni" olanın içerdiği muhtemel mesajlardan rahatsız olanlar var ki, içimizden birileri de onları teskin etme babında "yeni kelimesi, devrimi çağrıştırdığı için beni de rahatsız ediyor kuzum" yollu göz kırpınca, onlar da bunun üzerine mal bulmuş mağribi gibi atlayarak "devrim kötüdür o halde yeni de kötüdür" şeklindeki cılız çığlıklarıyla bir şenlik ateşi yakmaya kalkıştılar.
İktidarın yeni fiilleriyle doğrudan bağlantılı ol- duğu için yeni"ye "peşin peşin düşman" olanların varlığı da başka bir durum. Çoğunluğu Hizmetçi- lerden oluşan bu güruh, yeni"den iktidarı övmeye ve desteklemeye dair bir sonucun üretilebileceği korkusuyla adeta diken üzerinde duruyorlar çünkü bu aynı zamanda bedduaya, lanet okumaya, kötülük dilemeye alışmış olan patronlarının tersinden kendi taleplerine maruz kalması anlamını taşıyor.
Sonuç olarak bu curcuna içinde kullanılma niyet ve amelleri ne olursa olsun, olan "yeni"ye oluyor.
Adı üstünde "yeni" olan yeniliği, doğduğu ortamla henüz tam ünsiyet kuramadığı için ürkektir. Dolayısıyla bu nedenle kendini "kimlerin ellerine düştük yahu" şaşkınlığı içinde bularak potansiyel işlevinden feragat etmesi her an mümkündür.
Biz ise "yeni" konusunda bize ulaşmış bir bilgi ile ilgili üçlü tutumu benimseriz:
İlki "mutabakat"tır; "yeni" olarak nitelenenin var ya da yok olanla uyumuna ya da uyumsuzluğuna bakarız.
İkincisi "münasebet"tir; bir bilgi olarak "yeni"nin içinde doğduğu şartlarla bağlantısı, ilişkisi ve iletişimi nedir diye düşünürüz.
Üçüncüsü ise "murakabe"dir; yeni"nin yeniliğine dair ulaşan bilgi kendi şartlarından kaynaklanan bir zorunluluktan mı yoksa gereksiz bir tatmin, oyalanma, teselli olma durumundan mı doğmuştur diye tecessüste bulunuruz.
Kendi adıma yeni"yle bu üç kelimeyi mevcut şartlarla buluşturarak baktığımda ona aşırı vurguyu gerektirecek bir durumun olmadığına ancak özellikle Cumhurbaşkanı"nın halk tarafından seçilmesiyle ve devir-teslim töreniyle belirginleşen kimi "semboller"e göre yeni"nin özel değerinin ve onunla ortaya çıkan yenileşme çabasının yabana atılama- yacağına, buna yönelik bir işlevsizleştirmeyi işlevsizleştirmenin gerekli olduğuna hükmediyorum.
Basit bir örnek olması bakımından "frak" konusunu hatırlatayım.
Halef-selef olan cumhurbaşkanları frak giymediler. Evet, frak giymediler ama takım elbiseyle (sembolik değeri bakımından belirtmeliyim kravatla) çıktılar hazirunun huzuruna.
İlk bakışta bu şu demekti: "Biz moderniz, Batılıyız ama artık eskisi gibi bunlarda taklitte taşkınlıktan yana değil vasatı gözetmekten yanayız."
Bu tutum düşünsel (ve tepkisel olarak) özü itibariyle yeni değildir, sadece son yüz yıldır "temenni edilme" halinden ancak şimdi uygulamaya dönüşebilmiştir.
Dolayısıyla bu uygulama Batıcıları ve Muhafazakarları birlikte kuşatan, iki tarafın da gönlünü birlikte alan bir uygulama olmakla halkın da makbul görebileceği çok hatta memnuniyet duyabileceği bir uygulamadır.
İlk bakışta çok da önemli görünmemektedir ancak daha düne kadar Çankaya"nın laikliğin Kabe"si olduğunu söyleyenler açısından baktığımızda "alınları secdeli" iki adamın hem de frak giymeden Çankaya"ya hakim olmaları "yeni"dir.
Hal böyle olunca yukarıda sözünü ettiğim çıkarcı yağcılarla, muzdarip ve mütereddit muhaliflerin "yeni"ye karşı gösterdikleri olumlu, olumsuz tepkilere fazla itibar etmeksizin, başka yenilikleri vadedip vadetmediği henüz şüpheli olan "yeni" vesilesiyle neleri yeni"den konuşabileceğimizi düşünmenin daha makul olabileceğini sanıyorum.
Frak konusunda zikredilen vasattan da sezilebiliyor ki, Dinin içinin boşaltılması da dahil toplumsal bir restorasyonun meçhul (hatta meşkuk) cazibesiyle "yeni" çevresinde karşılıklı cilveleşip duruyoruz.
O halde "yeni" olan, "artık cilveleşmeyi bırakıp, düşünelim" dememize hizmet edebilecekse (ki öyle görünüyor) bundan niye kaçınalım?
Sanat ve kavramlar
00:007/09/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İhsan Fazlıoğlu, İtibar dergisinin yeni sayısında (Eylül 2014; 36) yer alan "Hakikat mi Gerçek mi: Hangisi Hakikidir" adlı yazısında "football" kelimesinin "ayak-topu" olarak çevrilmesine verilen tepkiyle, "kuretu"l-kadem" olarak (Arapça) karşılanmasına gösterdiğimiz tepkisizliği konu edinirken şu tespitte bulunuyor: "İngilizce bir kelimenin Türkçe çevirisini garipseyen bir zihnin, aynı kelimenin Türkçesiyle eş değer Arapça çevirisini (...) hiç bir tepki vermeden kullanmasını, ana-dilde soyutlama / kavramsallaştırma yetisinin zayıflığı, dolayısıyla ad verme ürkekliği hatta korkaklığı olarak görüyorum.(...) (Ö)z-güveni zayıf kültürler adlandıramazlar; adlandırılırlar. Adlandırma bir tür algoritmadır; hu nedenle adlandırma yetenekleri güçlü kültürlerin, zayıf kültürleri kuşatacak ve belirleyecek daha karmaşık adsal örgüler kurabildikleri, başka bir deyişle karşı kültürün algoritmasını içerecek daha işlevsel sayısal / kavramsal örgütlenmeleri formüle edebildikleri için, ötekini hem idrak etme hem de tayin etme becerileri yüksektir."
Buradan baktığımızda Batı kültüründen çok daha yakın olduğumuz, hatta imani bir gereklilik gibi gördüğümüzden yakınlığımızı bir iddiaya dönüştürdüğümüz İslami kültürle ilişkimizin tam da bu "adlandırma" noktasında kırıldığını fark edebiliyoruz.
Fazlıoğlu"nun bugünkü "gerçek"i adlandırabilmek için "hakikat"i (hakikiliği) merkeze almasını, söz konusu kırılmayı da giderecek şekilde İslam kültürünün içinden doğan sanata mahsus diğer kavramların (hazır, yakınlık iddiasını da taşıyorken) yeniden güncellenmesine ve dolayısıyla bunlar üzerinden yeni bir sanat dilinin kurulmasına dair bir teklif (hatta bir vaad olarak) benimsememiz de mümkün görünüyor.
Şöyle ki, "geleneksel edebiyatımıza sahip çıkma modası"na uyularak Osmanlı Türkçesi"nden bugünkü alfabeyle Türkçeleştirilen Şeyh Galib"in Hüsn ü Aşk"ını Fazlıoğlu"nun kelimeleriyle "gerçeği değil, hakikati önemsediğimiz için" okumak istediğimizde başta hakikat, hakikilik ve hakikatlilik olmak üzere hafıza, hayal, tahayyül, mütehayyile, musavvire (kuvve-i hayal), tefekkür, hiss-i müşterek, vehim, suret, resim, vesem, sezgi, rüya, berzah... vb. kelime ve kavramları, temsil ettiği inanç ve kültür bağlamı içinde doğru adlandırabilecek şekilde kendi gerçeklikleriyle ve Türkçe"deki yeni karşılıklarıyla birlikte okuma imkanından yoksun isek onu zoraki okumamız da tıpkı yeni yayımındaki maksada uygun olarak "moda olması nedeniyle okuma"ya dönüşecek, dolayısıyla bu okuma ne eylem olarak kendisini ne de eserin manasını bereketlendirmeyecektir.
Örneğin Arapça "suret" kelimesine el-İsfahani"ye yaslanarak yakın bakalım: Resim, şekil, hey"et, form, nüsha, portre, keyfiyyet demektir.
Essuretü: Kendisi aracılığıyla maddi varlıkların (A"yan"ın; biçimlerinin zihne) nakşedildiği ve (yine) kendisi aracılığıyla maddi varlıkların birbirlerinden ayırt edilebildiği şey (suret, biçim, şekil ya da form) dur. İki çeşittir:
Birincisi: Algılanabilir (suret). Bunu havass ve avam herkes idrak eder, hatta insanlar ve hayvanlardan çoğu idrak eder. Örneğin insanın, atın ve eşeğin gözle algılanan sureti gibi.
İkincisi: Akli (suret). Bunu avam olanlar değil yalnızca havass olanlar idrak eder. (...) Bunun için akıl, tefekkür, düşünme ve bir şeyin başka bir şeyle ilgili özel olarak sahip oldukları "manalar" gibi.
Yine el-İsfahani, Neml Suresi"nin 87. ayetinde geçen "sur" kelimesi hakkında da şunları söyler:
"Bu(rada zikredilen "sur") "içine üflenen boynuza benzer bir şeydir. Yüce Allah bunu (gizli, saklı ruhların) kendi cisimlerine dönüşü için bir sebep kılacaktır.
Bir haberde "surun içinde insanların tümünün suretlerinin bulunduğu" rivayet edilmiştir.
Öte yandan İbn Arabi "Allah suretleri boynuz tarzında yaratmıştır. Bu isimlendirme, komşuluk veya sebep nedeniyle bir şeyin başka bir şeyin adıyla isimlendirilmesinden kaynaklanır. Boynuz, bütün berzah suretlerinin mahallidir. Ölümden sonra ruhlar o berzaha intikal eder ve uykuda da orada bulunurlar." kaydını düşmüştür.
Konu buraya gelmişken "resim" kelimesine de hızlıca yine İbn Arabi"den bakalım: Resim"i "Hakk"ın kulun üzerindeki eseri" olarak tanımlayan İbn Arabi şu yorumu yapar: "Her hal, makam ve müşahedenin kendilerine ulaşan kimsede bir etkisinin bulunması gerekir. İşte bu etki resimdir. (…) Bu resim alemde kendisinden ortaya çıktığı ilahi mertebede resim, dua edenler bir şey istediğinde –çünkü dua eden olmadan karşılık veren diye nitelenmez–, Hakta duaya karşılık verme özelliğinin gözükmesidir. Dua karşılık vermeyi gerektirince, karşılık vermek, karşılık verendeki bir etki olmuştur. İşte bu (da) Haktaki "resim"dir."
Sureti ve resmi yukarıda zikrettiğimiz diğer kelime ve kavramlarla birlikte düşündüğümüzde Hüsn ü Aşk"ın aynı zamanda onu temsil tahtında kendisine mahsus bir zihniyet ve kültürün içinde durduğunu, dolayısıyla onu anlayarak okuyabilmenin öncelikle hak ettiği dille ve onun yeni bir dilin (düşünme ve tanımlamanın) imkanına dönüştürülebilmesiyle mümkün olabileceğini idrak etmemiz gerekir.
Bu aynı zamanda Hüsn ü Aşk"ı Şeyh Galib"e düşündüren düşünceyi öğrenmek babında düşünmeyi düşünmeye talip olmaktır. Kelime, isimlendirme, tanımlama, kavramlaştırma... ise bunun zorunlu araçlarıdır ve bizler bu araçları zihniyetimizin süzgeçleri olarak kullanmak suretiyle o süzgeçten süzdüklerimizi kültür adıyla benimser ve çevremizde hakim kılarız.
Bu bağlamda konunun kısaca "gerçeğine" işaret etmeye çalıştım. İşin hakikatini de öğrenebilmek için İhsan Fazlıoğlu"nun teklifine sarılıp sarılmamak ise size kalmıştır.
Mimarinin doğru bakışla terbiyesi
00:009/09/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Eb"ul Velid Muhammed el-Ezraki"nin, Kabe ve Mekke Tarihi"nden (Çeviren: Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980) naklen, Abdullah b. Yezid-i Hatmi şöyle anlatıyor:
"Ben peygamber"in hanımlarının evlerini Velid b. Abdülmelik (h.86-97)"in emriyle Medine Valisi Ömer b. Abdülaziz tarafından yıktırılırken gördüm. Onlar toprak tuğlalardan yapılmış ve çamurla sıvanmıştı. Onların hepsini saydım; dokuz odaydı. Bunlar Aişe"nin evinden (şimdi Peygamber"in türbesi) Peygamber kapısı (Babü"n-Nebi) yakınındaki kapıya kadar, oradan da Esma binti Hasan b. Adullah b. Ubeydullah b. Abbas"ın evine kadar uzanıyordu. Ümmü Seleme"nin evini gördüm ve oğullarından birine sordum. Dedi ki: Peygamber, Dumetü"l-Cendel gazvesine hazırlandığı sıralarda, Ümmü Seleme odasını toprak tuğlalarla yaptı. Peygamber onu gördüğünde Ümmü Seleme"ye giderek: Ey Ümmü Seleme, Müslümanların servetini sarfettiği en kötü yer inşaattır, dedi. (Tabaqat, c:II). Ata Horasani oradaydı. Ata Horasani, Sa"id b. el-Müseyyeb"den şöyle duyduğunu nakletti: Allah için, dilerim bu kişiler odaları aynı vaziyette bırakırlar da Medine"den ve yabancı memleketten halk Peygamber ve ehlibeytinin ne ile kanaat ettiğini kendi gözleriyle görürler. Bu, insanları mal yığmaktan ve birbirlerine karşı övünmekten alıkoyabilecek bir şeydi."
Biz bu zamanlara doğmadığımız gibi, bu anlayışın samimiyetle onandığı ve bir yaşama biçimi olarak öğretildiği zamanlara da doğmadık. Bilakis Peygamber"in (sav) ve onun hayatı güzelleştiren emirlerinin, öğütlerinin, mesajlarının planlı olarak unutturulmaya çalışıldığı zamanlara doğduk.
Büyük şehir görmüş büyüklerimizin "Binalarının tepesini görebilmek için, şapkayı düşürmek gerekir" şeklindeki telkin ve tavsiyeleriyle büyüdük.
Ve biz çocuklar, büyüklerimizin o binaların camdan duvarlarını, onlarca giriş kapılarını, giren-çıkan insanların o kapılardan karınca misali akışlarını ballandıra ballandıra anlatışları içinde, gerçeği birkaç yüz kilometre ötemizde duran bu mekanları bir gün dünya gözüyle görme arzusuyla masal iklimimize dahil ederek birine bin ekleyip, oyun arası abartılı sohbetlerimizin baş konusu yapıp durduk.
Gün olup, devran dönüp eğitim için o büyük şehirlere geldiğimizde şapkalarımızı düşürmeyi göze alarak baktık bakmasına o camdan heyulalara ama ilkin masal iklimimizi yitirmenin verdiği ürküntüyle, uzaktayken duyduğumuz hayretin yerini sorulara, sorgulamalara bırakışına tanık olurduk.
Anlayış ve mal olarak bizim olmayan, olması da mümkün görülmeyen o gök-delenlerin varlığıyla aşırı şekilde çelişen kendi gerçeğimiz, adına dünya görüşü, siyasal duruş, insani tutum, toplumcu bakış vs. dediğimiz çeşitli perspektiflerde kırıldıkça kırılarak; büyüklüğü karşısında ezildiğimiz; varlığı karşısında küçüldüğümüz bir dünyanın olumsuz sembollerine dönüştü giderek.
Çünkü bizler (çoğunlukta olanlar yani halk) aşağıya eğilmiş başlarımızdan düşmesin diye tuttuğumuz şapkalarımızla, gök-delenlerin gölgeleriyle kararmış bodrum katlarında ikamet etmeye mecbur bırakılmıştık.
Bir yanda inancımızın önerdiği mekan anlayışı, diğer yanda hayretiyle büyüdüğümüz ve gerçekliğini sosyo-ekonomik çelişkileriyle birlikte kanıksamak zorunda kaldığımız modern yapılaşma olgusu...
Bir yanda mütevazı Mescid-i Nebevi"nin çizimleri diğer yanda M.C. Escher"in "Tower of Babel" tablosundan fırlamış kibir abideleri...
Bir yanda İstanbul"daki eski olan her yapıyı kendisine nispet ederek nerdeyse dokunduğu her şeyi binaya dönüştürmüş biri olarak efsaneleştirdiğimiz ve dolayısıyla adıyla kendi adımıza övünçler ürettiğimiz Mimar Sinan, diğer yanda dehasına alkış tuttuğumuz Le Corbusier...
"Yeni bir Türkiye"den bin bir umutla, hevesle söz ettiğimiz şu günlerde yukarıdan beri zikrettiğim, adına kültürsüzlük kültürünün ürünü diyebileceğimiz mekan telakkisine ilişkin çelişkilerle de hesaplaşmak zorunda değil miyiz artık?
Sanatın bir tanımı da "bakış terbiyesi" olduğuna göre, son iki yüz elli yıldır bozula gelen bakışın, inancımızın içinde durarak zamanımızın gereklikleri doğrultusunda yeniden kurulması elzem değil mi?
Mesele gök-delenlerin yapımından vaz geçmek değil, yapımında devam edeceksek neden, nasıl, niçin devam edeceğimizin, yapımından vaz geçeceksek neden vaz geçtiğimizin ve yerine neyi nasıl, neden koyacağımızın bilincinde olmaktır.
Babil"in yıkımı geçmişte olmuş bitmiş bir olay değil, her an yeniden olabilme potansiyeline sahip bir olay olarak tam da alnımızın çatında duruyorken bakışın terbiyesi ve onun doğrudan bitişik olduğu mekanın doğal ve insani tanzimi konusunda "yeni Türkiye" adına dikkatle düşüneceğimiz ve söyleyebileceğimiz "yeni" şeyler mutlaka olmalı.
Değilse gök-delenlerin inşaatında heder edilen canlara karşı duyulan sahte acılarla kültürsüzlük kültürün meyveleri hükmündeki mevcut mimariye reddiye dizmek yapanına, okuyanına ve hayata olumlu hiçbir şey katmayacaktır.
Değişmeyen değişme
00:0012/09/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Hayatta değişmeyen tek şey değişmedir" sözü ilk bakışta hoş bir söz olmakla birlikte, çoğu zaman muhatabını itirazı mümkün olmayan bir "hakikat" üzerinden aciz bırakarak susturma özelliğine sahiptir.
Çoğunlukla muhafazakarın, gelenekçilerin tezlerine, savunularına karşı etkili bir silah gibi kullanılan bu "hakikat", söylenildiği konu ve yer planında muhatabın düşüncelerini boşa çıkarmakla kalmayıp, onları küçümsemeyi de içkin hale gelerek "sen hangi zamanda yaşıyorsun arkadaş; atı alan Üsküdar"ı geçti" vb. söyleyişlerinin de yerini tutuverir.
"Hayatta değişmeyen tek şey değişmedir" sözüne sırtlarını güvenle yaslayarak mezkur tutumları benimseyenler bu sayede ortaya koydukları asıl tezde "bütüne" (tümel olana) değil "parça"ya (tikel olana) itibar ettiklerinin ve dolayısıyla değişmeyen değişmeyi kimi olgularla ve güncel olaylarla (hatta o anda üzerinde konuşulan şey her ne ise onunla) sınırlı tuttuklarının farkında olmazlar; başka şeylere değil doğrudan kendilerine bakmaları halinde bile içinde yüzdükleri yanlışı anlayabilecekken, muarızını tek cümleyle mat etmenin keyfine kapılarak perdelenmeyle yetinirler.
Şunu demek istiyorum:
İbn Arabi, Maktul Sühreverdi ve daha birçoklarının tespit ettikleri gibi, hiçbir şey özü nedeniyle değişmez, hareketi nedeniyle değişir ki, değişmeye konu olan şey daima surettir ve bizim bildiğimiz de suretin bilgisinden başka bir şey değildir.
İmgeden resme en geniş anlamıyla suret başkalaşmayı kabul edecek nitelikte yaratıldığı için zaman, hal, hareket, renk, ışık... vb. her oluş ona etki eder.
Suretlerdeki başkalaşmalar suretlerin tümünü kuşatan bir büyük suret olarak alemin suretindeki başkalaşmayı meydana getirir ki, biz bunu "başkalaşma"dan çok "değişme" olarak tanımlarız.
Öte yandan tekil değişmeleri kendi görüşümüz ve bilgimizle idrak edebiliyorken, alemin tümündeki değişmeyi kolay kolay idrak edemeyiz. Bunun için özel bir yeteneğe, imkana ve inceleme çabasına muhtacızdır.
Dolayısıyla değişemeyen değişme (başkalaşma) son tahlilde bir büyük beden olarak hem alemde gerçekleşir hem de alem değişmedeki değişmenin (başkalaşmanın) sürekliliğini kabul ederek onu (tüm süreçleriyle birlikte) kendi içinde tutar.
Yukarıda "kendi bedenine bakmak"tan söz ettim.
Kendi bedenimiz alemin küçük bir sureti olduğuna göre bu suret de doğumdan ölüme kadar süren değişmeyen değişmeyi kabul edicidir.
Daha anne karnındayken ebeveynimize verdiğimiz muhayyel bir suret vardır; doğmakla asıl suretimizle birlikte ölmeye doğmuş oluruz. Doğum – ölüm arasında ise bebeklik, çocukluk, delikanlılık, yetişkinlik, olgunluk, ihtiyarlık, yaşlılık... suretleriyle suretlenmek suretiyle değişmeyen değişmeye tabi kılınırız.
Bunların hepsi "tek bedenimiz" üzerinde gerçekleşir ve sonuçta hepsi bizim suretimizi oluşturan suretler olarak bedenimizde toplanmış olmakla bizim kendi suretimizi verir.
Biz suretimizdeki değişmeleri ayrıştırmaksızın ihtiyarlık suretimizde çocukluk, ergenlik... vd. içkin olarak hep tek surette var olmuşuz gibi yaşarız. Suretimize ilişkin "genel imge"yi parçalara ayırmaz ve dolayısıyla bir döneme mahsus suretimizi reddedemez ya da sadece kendimizi bir dönemdeki suretimizle var olmuş sayamayız.
Haliyle genel (insanlık) suretimiz, doğumdan ölüme değişen suretlerimizin bir toplamı olarak değer kazanır ve bizler değişmeyen değişmeye bu toplam içinde muhatap olduğumuz için bir sonraki suretimiz nedeniyle bir öncekini inkara kalkışmadan değişmedeki sürekliliği, eş-zamanlılığı kendimizden idrak ederek, diğer değişmeyen değişmelere de önce kendimizden bakarız.
Bunlardan erişebileceğimiz ilk sonuç şu olabilir:
Evet, "Değişmeyen tek şey değişmedir / başkalaşmadır". Ancak her değişme (bir ilk yaratımdan söz etmiyor olduğumuz sürece) suretteki bir değişme olması bakımından öncesine ve sonrasına hem bir kimliğin bütünlüğünü ifade etmek hem de bir değişmenin niteliğini belirlemek açısından "bitişik"tir.
Bu bakımdan değişmeyen değişmeye muhafazakarlık, gelenekçilik bakış açısıyla karşı çıkanlar ne kadar yanılıyorlarsa, onları susturmak, aciz bırakmak kastıyla değişmeyen değişmeye (ondaki sürekliliği, eş-zamanlılığı ıskalayarak) şartlananlar da aynı oranda yanılıyorlar demektir.
Diğer bir söyleyişle, mezkur konuya bunlardan bakıldıkça muhafazakar ve gelenekçi olunması ne denli mahzurluysa, son sureti esas kabul edip salt ondaki değişmeye şartlanmak da o denli mahzurludur.
Biz her an yaratışta olan (Rahman, 55:29) yani "sürekli etkin olan" bir Tanrı"ya inanıyoruz. Onun yaratışı "kün" emriyle başladı ve devam ediyor. Son "kün" ilk "kün"ün haberidir ve onsuz bir mana da kazanamaz. Bu nedenle biz doğrusal bir oluşa değil, döngüsel bir oluşa inanırız ki, onda başlayış noktası bitiş, bitiş noktası başlayıştır; dolayısıyla "son" dediğimiz yerde "başla-yan", başladı dediğimiz yerde sonlanan kesintisiz bir akış vardır.
O halde, "hayatta değişmeyen tek şey değişmedir" demeden önce denilmesi gereken daha birçok şeyin olduğu bilinmelidir.
Bunu bilmeksizin değişmedeki değişmezlikten hareketle "Yeni Türkiye" türküsü söyleyenlerle, onlara karşı çıkanlar, sadece romantizme kapılma gayretinde eşitlenmiş olurlar.
Belirttiğim bağlamda "Yeni Türkiye" terimine AK Parti"yi güzelleme aracı olarak tutunanların ve bunlara körü körüne karşı çıkanların durumunu da varın siz düşünün.
Hangi cemaat
00:0014/09/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konu "cemaat" olunca sözü uzatmaya hiç gerek yok.
Hele hele "cemaatin sosyolojisini yapmak", "cemaati toplumsal gerçeklik içinden okumak" vb. (isteyenin içini keyfine göre doldurduğu) bilimsel tekerlemelerle konuyu telvin etmeye, cilalamaya hiç mi hiç gerek yok.
"Cemaat nedir, neden gereklidir, nasıl oluşur..." türünden sorularla kafa ütülemeye de gerek yok. Yetişkinler bir yana, bilgisayarda madde araması yapmayı becerebilen çocuklar bile artık bu "maddi bilgilere" ihtiyaç duyduklarında kolayca erişebiliyorlar.
O halde "cemaat" denildiğinde bunların ötesinde unutulanın, çok şey bilenlerce bilinmeyenin ya da yeni bilinmek istenenin derdinde olmak gerekiyor.
Örneğin 17 Aralık seçim ayarlı darbe teşebbüsünde yer alan ve taraftarlarınca ısrarla "cemaat" olarak nitelendirilen Hizmetçilerin durumuyla ilgili sahih bir ölçüye göre doğru bir hükmü verebilmek için açın önünüze Kur"an"ı, Hadisler"i, bakın ilgili hükümlerine...
Türkçe sözlüklerde "fırka" anlamını da içkin olan cemaatle ilgili şu Hadis karşınıza çıkacaktır önce:
Resullah (sav), "Ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Sevad-ı a"zam dışında hepsi cehennem ateşindedir" buyurunca "Sevad-ı a"zam nedir" dediklerinde "Benim ve Eshabımın yoludur" buyurdu.
Ebu Abdullah bin Hasan Türpüşti"nin "Şeriat sahibinin (sav), onların cehennemde olduğunu bildirmesi, kafir olduklarını göstermez" (Türpüşti Risalesi, çeviren: Süleyman Kuku, Damra yay., İst.,) şeklindeki şerhinden cesaret alarak önce cemaatin yokluğunun değil varlığının esas olduğunu, dolayısıyla "Resulullah (sav) ve ashabının yolu"nun kendisinden eğrilmeyi kabul etmeyen bir yol olmakla birlikte, din-dünya terazisinde dünyaya meyliyle cemaatte eğrilmenin ortaya çıkabilme ihtimalini gözettiğini ancak bu durumda bile cemaatin varlığını iptal etmediğini görürsünüz.
Çünkü "cemaat", bir"de çokluğun değil, çoklukta bir"liğin sonucudur. Dolayısıyla çokluğun içkin olduğu çeşitlilik, benzerlik, farklılık vb. aynı zamanda potansiyel birer "eğrilme" vesilesidir ki, buradaki eğrilme bireyin eğrilmesiyle eş değerde olduğundan, doğrulması da yine bireyin doğrudan yana talepkarlığını ve gayretkeşliğini gerektirir.
Öte yandan son tahlilde cemaat, bir Müslümanın diğer bir Müslümana salt Allah"ın rızasına uygun bir muhabbetle kendi yanında (cemaatinde) ona "yer açması"yla oluşur.
Bu "yer açmanın" nedeni Müslüman oluş, sonucu ise din ve dünya işlerinde yardımlaşma ve bu yardımlaşmada mutlaka ve mutlaka "Allah"ın rızasını arama" olarak tahakkuk eder.
Bu manada yardımlaşma kimseye (birey, cemaat ya da kurum olması fark etmez) tahakküm etme ve yardımlaşma araçlarının belli ellerde toplanması suretiyle geleceği kendi talepleri doğrultusunda kurgulama hakkı vermez. En basit şekliyle bu yardımlaşma muhtaç olanın ihtiyacını karşılama esasına dayanır ki, bunda da yine şeriattaki emirler doğrultusunda "Allah"ın rızasına uygunluk" gözetilir.
Belirlediniz mi bu hükümleri, belirlediniz. Şimdi önünüze "cemaat" olduklarını iddia eden Hizmetçileri koyun.
Malum, Hizmetçilerin bir bankası var. Bunlar 17 Aralık seçim ayarlı darbe teşebbüsü nedeniyle rejimle çatışmaya girince bankalarının da (örgütün finans merkezi olabilmesiyle ihtimaliyle) bundan olumsuz etkilendiği de malum mudur, malumdur.
Şimdi onların "yardımlaşma" adı altında evlerini, arabalarını, arsalarını nakite dönüştürerek o bankaya yatırmaya dolayısıyla onu bu yolla kurtarmaya çalıştıkları yönünde rivayetler dolaşıyor. Zamanedeki kimi yazarlar da o rivayetler üzerine "fedakarlık destan"ları yazarak, sadaka, infak, hibe vb. kavramlar üzerinden konuya İslami bir boyut kazandırmaya çalışıyorlar.
Verdiğimiz örnekte "İslam"a hizmet" diye bir şeyin olmadığı, bilakis batmak üzere olan bir bankayı batmaktan kurtarma gayretinin olduğu aşikar mıdır, aşikardır.
Diğer bir ifadeyle elimizdeki örnek, kapitalist bir sistemde Hizmetçiler adına oluşan bir darboğazın yine onlar tarafından Kapitalist bir yöntemle aşılması savaşı mıdır, evet böyledir.
Yine burada sadaka, infak, hibe vb. şeri emirlerde Allah"ın rızasına uygunluk, ilgili grubun özel çıkarları doğrultusunda bir "menfaat nesnesi"ne mi dönüştürülmektedir, evet öyledir.
Peki, yine bu örnek üzerinden baktığımızda öncelikle bu grubun "cemaat" olarak nitelenmesi yukarıda belirttiğimiz esaslar çevresinde mümkün müdür? Değildir!
Peki, en azından yukarıda zikrettiğimiz Hadis bağlamında, varlığını "maddi olanın" muhafazası ve bekası üzerine kurduğundan "cehennemlik" olma vasfıyla vasıflanmayı da hak edemez mi? Edemez! Çünkü söz konusu yapılanma cennet ve cehennem düşüncesinin içinde değil, doğrudan kapitalist bir maksadın içinde gerçekleştirilmiştir.
Yazımın başına dönerek söylemeliyim ki, bu durumda Hizmetçilerin temsil ettiği materyalist değerlerin ve sisteme karşı sergilediği güç gösterisinin "sosyolojisini yapma"ya elbette kimsenin bir itirazı olamaz.
Ancak konuyu din ve dini cemaatler planında sosyolojinin konusu yapmaya kalkışmak öncelikle Din"e, dini cemaatlere ve onların içinde yer alan Müslümanlara saygısızlık etmek olacaktır.
Çünkü elimizdeki örneğin muhatabı, çoklukta bir"liğin değil, bir"de çokluğun ürünüdür. Diğer bir söyleyişle hırsı, kini, Müslümanlara ilenci, millete düşmanlığı, devlete ihaneti sabit olan bir despotun bir-başına belirlediği bir çokluğu (şahıslar ve kurumlar olarak) salt kendi şahsının yararları için kullanması söz konusudur.
Böyle bir despot ile müminlerinden "cemaat" olmaz, olsa olsa bir illuminati olur.
O halde konu "cemaat" olmayınca da sözü uzatmaya hiç gerek yok.
"Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir."
Kurda tuzak: Diyanet ve Tevhid-i Tedrisat
00:0016/09/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Hocaefendi"ye karşı zamane yazarlarınca başlatılan yoğun saldırıya dikkatinizi öncelikle çekmek istiyorum.
Burada yayınlanan"...ve şeytani dil Diyanet"e yönelir" başlıklı yazımı (28.01.2014) hatırlatarak söyleyecek olursam elbette bu saldırı yeni değildir ancak aşağıda ileteceğim nedenlerle yoğunlaştırılması "şimdi" emredilmiş bir saldırıdır.
Görmez Hocaefendi"nin bu saldırıya muhatap olmasının "dış" nedeni, onun "Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla" paralel yapı tarafından içleri boşatılmış (cemaat, uhuvvet, muhabbet, yardımlaşma, dayanışma vb.) dini kavramları asıllarına uygun içerikleriyle yeniden hatırlatması ve böylece PYD"nin omurgasını oluşturan dini görünümlü yapının dini istismar araçlarıyla birlikte "maneviyat hırsızlığı"nı ifşa etmiş bulunmasıdır.
Zamane yazarlarının Görmez Hocaefendi"ye karşı "Molla Yılan dili"nin alışkını olduğu terbiyesizlikle, ahlaksızlıkla yoğun olarak saldırıya geçmelerinin "dış" nedeni budur.
Asıl, yani "iç" nedenlerine gelince.
Burada yapılmak istenilen, Diyanet İşleri Başkanlığı"nın laik devlet içindeki konumuyla ve bir ucu Tevhid-i Tedrisat"a bağlanan geçmişe dayalı sorunlar yumağıyla, deyim yerindeyse, "kurda tuzak kurmak"tır.
Diğer bir ifadeyle, İslamcılar tarafından "demokratik, laik, sosyal hukuk devleti"nin bir kurumu olması bakımından konumu yıllardan beri diğer kurumlarla eşitlene gelen Diyanet"i ve ilgili kanunun ilanından beri yine İslamcıların eleştirilerine muhatap olan Tevhid-i Tedrisat"ı cepheye sürerek, İslamcıları "kırk katır mı, kırk satır mı?" tercihiyle yüz yüze bırakmaktır.
PDY darbe teşebbüsleri dahil, gerçekleştirmek istediği siyasi ve toplumsal tahribata en etkili şekilde karşı çıkmaları nedeniyle İslamcıları bu tercihe zorlarken aynı zamanda iki "hinliği" daha yapmış oluyor:
1-PDY"nin imamı kendisini "Dini bir otorite" olarak göstermeye çalışmış, bu tutumu ilkin ulemanın ve Diyanet"in varlığına bakılmak suretiyle sorgulandığı için itibar kaybına da önce buradan uğramıştır. Diğer bir ifadeyle varlığı İslamcılar arasında da tartışmalı olan Diyanet"in yerine kendisini ikame etmeye çalışmış ancak bu geri tepmiştir.
2-"Öğretimde Birlik" anlamındaki Tevhid-i Tedrisat"ın 1924"te kanunlaşmasıyla sadece "Öğretimde Birlik" sağlanmamış, bu kanunla Hilafet"in kaldırılmasına, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, bir manada "din dili" diyebileceğimiz Osmanlı Türkçesi"ne mahsus Arap alfabesinden vaz geçilerek Latin alfabesinin kullanılmasına zemin oluşturulmuştur.
Tevhid-i Tedrisat"a "Öğretimde Birlik"ten ibaret olmaması nedeniyle yıllardan beri gösterile gelen toplumsal tepki PDY tarafından çok iyi gözetilmiş ve örgütün kampları hükmündeki okul, yurt ve dershanelerine (meşruiyetini söz konusu tepkiden alan) bir "muhalif ve özgür" çaba değeri yüklenmeye çalışılmıştır. Fakat PDY, bu konuda da İslamcıların desteği başta gelmek üzere umduğu toplumsal destekten mahrum kalmıştır.
Bu iki maddede şekillenen hususlara bakarak istitraden belirtmeliyim ki, PDY ve dolayısıyla onun omurgasını oluşturan Hizmet Örgütü"nün polit bürosundakiler 17 ve 25 Aralık"ta başlattıkları savaşın hangi hususlarda ve doğrultularda yürütüleceği konusunda gerçekten ama gerçekten çok profesyonelce bir dikkat ve çaba sergiliyorlar.
Ne var ki, sabit bir ezberle ve emirle iş görmeye alıştırdıkları "saha elemanları" (ki bunların bir kısmını zamane yazarları oluşturuyor) planların uygulanması konusunda aynı profesyonel birikime, dikkat ve çabaya sahip olamadıkları için zorunlu olarak onların üzerine bina edilen her yeni PDY kalkışması da başarısızlıkla sonuçlanıyor.
Asıl konumuza dönecek ve lafı uzatmadan ifade edecek olursak: PDY, Görmez Hocaefendi"ye ahlaksız saldırılarıyla ve Diyanet konusuyla bağlantılı olan Tevhid-i Tedrisat"la İslamcılara şu iki soruyu hinlikle sormuş oluyor:
1-"AK Parti bizi ilgilendirmez, bizi asrın lideri Recep Tayyip Erdoğan ilgilendirir" diyerek, bizim saldırılarımıza karşı makul bir argümanı üretebilmiş olan İslamcılar, laik devletin ilgili işleri bir merkezde toplamasının ve dolayısıyla dini bir kıskaç altına almasının adı olan Diyanet"i bize karşı nasıl savunabilirler? Elbette bu konuda da "bizi Diyanet değil, Mehmet Görmez Hocaefendi"nin temiz kimliği ve din konusundaki doğru gayretleri ilgilendirir" diyebilirler ancak bu İslamcıların tarihi çok eski olan Diyanet karşıtlığını ortadan kaldırmaz.
2-"Aynı şekilde İslamcıların Tevhid-i Tedrisat"a olan muhalefeti de ortadadır. Gerçi bu konuda "Öğretimde Birlik"le, Hilafetin ilgasına, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, medreselere kilit vurulmasına duydukları tepkiyi geçmişteki sosyo-psikolojik şartlar nedeniyle ayrıştırarak ortaya koyma imkanından mahrum kalmış olsalar da şimdi Batılı ülkeler "bile" öğretim yükünün bir bölümünü kiliselere ve özel kuruluşlara kaydırmaya çalışırken, onlar özel okulların ve dersanelerin bizde devlet denetimine alınmasını, malum muhalefetleri gereğince nasıl savunabilirler?
Dolayısıyla İslamcılar, Batıda laik devletin kanatları altında süren kilise öğrenimini, yine bir laik devletin vatandaşları ve diyalogla kotarılmış yeni dinin müminleri olarak bizim adı okul, yurt, dershane olan yeni kiliselerimizde sürdürme talebimize nasıl karşı çıkabilirler?"
Mehmet Görmez Hocaefendi"ye yöneltilen saldırılarla asıl yapılmak istenilen bu sorular eşliğinde kurda tuzak kurmaktır.
PDY (zamaneler) tarafından sorulmamış da olsa "Yeni Türkiye"nin zorunlu kıldığı ve ancak bunlara verilebilecek cevaplarla yeniliği hak edecek Türkiye"ye mahsus sorulardır bunlar aynı zamanda.
Peki, yılların koca kurdu, münevver İslamcıların söz konusu tuzağı bozacak güçleri ve dolayısıyla bunlara verebilecekleri bir cevap var mıdır?
Nasip olursa izleyen yazımda da bunu konuşalım.
Doğruyu konuşmanın doğru zamanı
00:0019/09/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Diyanet, tevhid-i tedrisat (öğretimde birlik) ve bunlarla ilişkili (tekke ve zaviyelerin kapatılması, alfabe değişikliği vb.) diğer konularda 1920"li yıllarda "yeni sistem / yeni devlet" adına yapılan düzenlemeler, Kemalistlerce "büyük devrim" olarak sunulduğu, Müslümanlar tarafından da "dine yöneltilmiş tecavüz" olarak değerlendirildiği için her iki taraf da doğru düşünmenin ve hüküm vermenin şartı olan "vasat"ı gözeterek (Sabir Ülgener, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Kemal Tahir gibi birkaç "özel" örnek dışında) konuşamamış ve yazamamıştır.
Eğer Kemalizm"in müfrit Batıcı kanadı yapılan söz konusu düzenlemeleri, devrim değil doğru tanımıyla "düzenleme" olarak görebilseler, gösterebilselerdi; onları dindarları yok etmenin en azından sindirmenin aracına dönüştürmeselerdi, Müslümanların o düzenlemeleri zamanında doğru okumaları ve millet yararına kullanılmasına katkıda bulunmaları belki mümkün olabilirdi. Nitekim Abdülhakim Arvasi Hazretleri"nin tekke ve zaviyelerin kapatıldığı haberi kendisine verildiğinde "Kapatılsın, zaten işlevlerini tamamlamışlardı" sözleriyle ortaya koyduğu tepki bunun önemli bir örneğidir.
Öte yandan Muhammed Abduh"la (1849-1905) birlikte Protestanlık formuyla modern (batıcı) bir yön kazanmaya başlayan İslamcılık, Said Halim Paşa (1863-1921) ve Mehmed Akif"le (1873 – 1936) birlikte uzun vadeli bir değişim projesi olarak yapılandırılırken, apriori olarak dini bilgide kirlenmeyi de terakkiye mani nedenler arasında sayarak ve bu bağlamda önce hadisleri ve sufilik bilgisini İslamcı düşüncenin dışına itmiş, dolayısıyla bu manadaki tercihleriyle Kemalizm"in ilgili tercihleri arasına zımnen bir mütekabiliyet kurmuştu zaten. (Geniş bilgi için bkz.: Abdurrahman Arslan, "Modern Dünyada Müslümanlar", İletişim Yay., İst.)
İktidarlarına dindar insan gölgesi düşmemesi konusunda aşırı gayretkeş olan Kemalistlerin ise söz konusu düzenlemelerde "halksız devlet" olmayacağı esasını ve (uzun vadede halkı dinsizleştirmeyi planlamış olsalar bile) inancı, kültürü, gelenekleriyle halkın mevcut durumunu gözetmek zorunda kaldıkları da bir vakıadır. Dolayısıyla Diyanet ve tevhid-i tedrisat konusundaki yeni düzenlemelerde Kemalistlerin (arzulamış olsalar bile) "layüsel" davran(a)madıkları, bilakis Osmanlı Devleti"nin "tecrübesi"ne yaslandıkları söylenebilir.
Bunlardan hareketle şu sonuca varmamız mümkündür: Ne Diyanet ne de tevhid-i tedrisat, onları oluşturan "niyetin doğruluğu" açısından değil ancak Kemalizm"in onlara yüklediği "yanlış misyon" ve onlar üzerinden yaptığı "yanlış uygulamalar" açısından tartışılmayı hak edebilmektedir.
Bu bağlamda İslamcıların Diyanet konusundaki eleştirilerinin eskiden olduğu gibi sadece Kemalistlerin İslam düşmanlığına değil, asıl "din / gaybi inanış karşıtlığına" yönelmesi ve bu anlamda doğan boşluktan yararlanarak kendi şahıslarına ya da gruplarına (mezheplerine, meşreplerine, tarikatlarına, cemaatlerine vb.) çıkar sağlamaya kalkışan "maneviyat hırsızlarına engel olmaları akla ve millet çıkarlarına daha uygun görünmektedir.
Tevhid-i tedrisat konusuna gelince:
Devletin öğrenim sistemini yapılandırması, özgür düşünceyi baskılaması anlamına gelmez. Selçuklu"dan beri devlet hem öğrenimi planlamış, yönlendirmiş hem de özgür düşüncenin gereklerini yerine getirmiştir. Osmanlı"da özellikle Abdülhamid zamanına yani öğretimde modernleşmeye kadar sağlanan serbestiyette de genel uygulama bellidir. Kişiler ya da kurumlar özel öğrenimde milletin din anlayışıyla çatışmayacakları gibi devlete yönelik bir muhalefetin, ihanetin odağı da olamazlar.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu"yla yapılan düzenlemenin de niyeti ve mahiyeti neticede budur. Ancak önceki yazımda da belirttiğim gibi, bu kanunun hilafetin kaldırılmasına, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına, bir manada "din dili" diyebileceğimiz Osmanlı Türkçesi"ne mahsus Arap alfabesinden vaz geçilerek Latin alfabesinin kullanılmasına zemin oluşturması nedeniyle "öğretimde birlik" konusu müstakil olarak konuşulamamış, kendi şartlarının gerektirdiği içsel zorunluluklara göre değil her zaman resmi ideoloji ve din çatışmasının alanı içinde mütalaa edilmiştir.
Halen öğrenim sistemindeki bitmeyen arayışlar ve buna bağlı olarak gerçekleşen değişiklikler de bunun sıcak örneklerini oluşturduğu için söz konusu çatışmanın sonuçlarını ayrıca tartışmaya gerek yoktur.
Bugünkü gelinen noktada "öğretimde birlik" şartıyla özel kişi ya da kurumların okullar açmasına yönelik bir kısıtlama da söz konusus değildir. PDY"nin omurgasını oluşturan Hizmet Örgütü"nün darbe kalkışması içinde yer almasına neden olan konu da bu değildir. Onların problemi, Hizmet Örgütü için gerekli olan finansmanın çok büyük bir bölümünü temin ettikleri dershanelere yönelik yeni düzenlemeyle ilgilidir.
Dolayısıyla öğretimde birlik bizde Batı"da Kilise okullarının serbestiyeti düzeyinde ele alınamayacağı gibi, maneviyat hırsızlarının talepleri düzeyinde de ele alınamaz. Ancak Hizmet Örgütü"nün bu konuda neden olduğu istismar ve güvensizlik merkezin baskıya dönüşebilecek müdahalesini haklı da çıkaramaz.
Sonuç olarak Diyanet ve tevhid-i tedrisat konuları, üç buçuk çapulcu hizmetçinin çıkarının fevkinde konuşulması gereken hayati konulardır ve asıl şimdi İslamcıların din-devlet çatışmasının dışında her iki konuyu da (en geniş anlamıyla) millet yararına ele almaları beklenir. Çünkü artık doğruyu konuşmanın doğru zamanı tahakkuk etmiştir.
Darbe sürecini güncelleyerek devletin ve milletin istikrarına kastetmede ısrarlı görünen Hizmet Örgütü"nün bu iki konuda ileri sürdüğü ve sürebileceği hiçbir şeye itibar edilmemesi, asıl bunların tarihi nedenleri ve tartışmalarıyla birlikte kendi gerçeklikleri içinde yeniden değerlendirilmesi elzemdir.
Haşhaşilerin hakkı hüsrana uğramaktır
00:0021/09/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Başbakan"ın kelimeleriyle 3 ayı aşkın bir süredir Musul"da rehin tutulan Türkiye"nin Musul Başkonsolosu ve 48 Türk vatandaşı, yoğun çalışmalar neticesinde geçtiğimiz gece sabaha karşı IŞİD"in elinden kurtarılarak salimen Türkiye"ye getirildiler.
Başbakan"ın milletiyle paylaşmaktan onur duyduğunu ifade ettiği bu güzel haberi ilk saatlerde PDY"nin (Paralel Devlet Yapılanması"nın) yayın organlarından takip ettim.
Nedeni şuydu: Cumhurbaşkanı ve Başbakan hemen her vesileyle "Bu hassas bir konudur; kaynağı şüpheli bilgilerle, yalan haberlerle titizlikle yürüttüğümüz çalışmaları olumsuz etkilemeyin, oradaki insanımızın can değerini gözetin" dedikçe PDY medyası onların bu talebini "devletin yumuşak karnı" olarak görüp iktidara yönelik kinleriyle darbelerini yüz bir gün boyunca oraya vurmada ısrarlı oldular.
Örneğin daha birkaç gün önce New York Times"ın İstanbul bürosu gibi çalışan bugün zamanesi, merkezinin yalan haberini allayıp pullayarak, yalanına yeni yalanlar ekleyerek sütunlarına taşımak suretiyle belirttiğimiz hassasiyet gereğince IŞİD"e operasyon konusunda ABD ve İngiltere"nin baskılarına "hayır" diyen iktidarı onlar lehine sıkıştırmaya kalkıştı.
Dolayısıyla PDY medyasındakilerin sorunun 49 can ve dolayısıyla Türkiye lehine sonuçlanmasının hemen ardından neyi, nasıl söyleyeceklerini merak ediyordum. Daha açık bir söyleyişle kirli bağlantıları nedeniyle ürettikleri yalan haberlerden utanç duyacaklar mıydı; konuyu iktidarı yıpratmanın bir bahanesi olarak kullanma gayretlerinden özür dileyerek vaz geçecekler miydi?... görmek istiyordum.
PDY"nin gayri resmi zamane yayın organı internet sayfasının ön yüzünde haberi önce "49 vatandaşımız serbest bırakıldı" şeklinde verirken, kısa bir süre sonra "bırakıldı" kelimesini kaldırdı. Bu haberin içerideki başlığı ise şöyleydi: "IŞİD"in elinden 49 rehine kurtarıldı."
PDY"nin kendi patronunun çıkarlarını kollama zorunluluğuyla son zamanlarda belirttiğim bağlamda daha mütereddit bir yayın yapan malum gazetesi ise olayı takiben yapılan açıklamalarda Cumhurbaşkanı"nın 5 defa "operasyon" kelimesini kullanmasına karşılık, Başbakan"ın 2 defa "çalışma" bir defa "temas" kelimelerini kullandığına dikkat çekerek kendince güya "ilginç bir ayrıntı" yakalama telaşına düşmüştü.
Hasılı 49 kişinin IŞİD"in elinden kazasız, belasız, zayiatsız kurtarılması konusunda hiç mi hiç mutlu değildi PDY medyası. Çünkü:
1-Maklube tenceresindeki son bulaşıkları yalarken "49 rehine unutturuluyor; iktidar rehine problemini gündemden düşürerek kendi acziyetini saklıyor" deme imkanından artık mahrum kalıyorlardı.
2-"Dayılanarak dış politika yapılmaz. Hadi bakalım işte 49 vatandaşınız rehin, şimdi gösterin erkekliğinizi" diyerek tersinden bir dayılık taslamasıyla sergiledikleri namussuzca tahrikleri artık kusamıyorlardı.
3-Rahat koltuklarına kurulup, meczup liderlerinin son talimatlarını içeren videoyu izledikten sonra ezber aşkıyla "Türkiye"nin Ortadoğu"daki politikalarının iflas ettiği, son IŞİD meselesiyle tam olarak ortaya çıktı; Türkiye için hiç de iyi şeylere sebep olacak gibi görünmüyor; Türkiye büyük bir akıl tutulması yaşıyor. Her şey ters yüz olmuş durumda" vb. lafları yeniden üfürerek kalplere daha fazla korku ve nifak salamıyorlardı.
Sanki bu milletin önemli derdiymiş gibi, batmak üzere olan bankalarıyla ilgili gündem yaratma çabaları, birilerinin banyosunu dikizleme ödeviyle günlerce cevşenini okuyamadığı için mutsuz olarak tutuklanmış emniyet görevlilerine fedakarlık destanları yazarak artık merhamet dilenemeyecek olmaları da işin cabasıydı.
PDY"nin mutsuzluğuna ilişkin naklettiğim bu fotoğraftan sonra orada yazıp çizenlerle ilgili olarak şunu da merak etmeye başladım:
Acaba "Türkiye"den başka vatan yok; ABD"nin, İngiltere"nin, İsrail"in, Vatikan"ın kulluğunu hak etmek için kendi Cumhurbaşkanımızı, Başbakanımızı kötülemekten artık vaz geçelim; iktidarın Ortadoğu politikasında gereğince sorumlu davrandığına ve üstelik çok da dirayetli olduğuna inanarak ülkemize, milletimize sahip çıkalım; Batı medyasına ülkemizin, hükumetimizin kötülenmesi amacıyla malzeme taşımayı artık bırakalım ve dolayısıyla "Tek Türkiye, bir millet" gerçeğine tutunalım" diyen bir ya da birkaç kişi (hiç değilse bundan sonra) çıkabilecek midir?
Ben inancım gereği hiçbir konuda umutsuz olmam, olamam. Ama konu buraya dayanınca başta zamaneler olmak üzere PDY medyasında yazıp çizenlerin bu basirete sahip olacağından, gerekli idraki donanacağından kuşkuluyum.
Gerçi bu da benim için bir umutsuzluk değil çünkü her ihanet önce hainin boğazına dolanır ve er ya da geç onun itlafına neden olur. Bu tip kişiler için hak olan ise layık oldukları cezaya uğratılmalarıdır ki, bu da adalet namına yaşatılması gereken bir umuttur.
Bu vesileyle tekrar gördüm ki, Gezi"den beri küfürde, iftirada, ihanette, sahtekarlıkta, adam ve millet satmada, mahremiyetlere tecavüz etmede hiç bir sınır tanımayan PDY medyasından 49 canın teröristlerin ellerinden söke söke alınması karşısında sevinç en azından küçük bir memnuniyet duymalarını beklemek de bir hayaldi.
Sonuç olarak diyeceğim şudur ki, milletiyle birlikte sevinmeyi unutmuş, vicdanlarını Washington"a, Londra"ya, Tel Aviv"e, Vatikan"a kiralamış olan Haşhaşilerin daha nice nice böyle güzel olaylar karşısında elleri koyunlarında, burunları maklube çanağında, boyunları altına kalsın inşallah.
Çünkü Haşhaşilerin hakkı hüsrana uğramaktır.
Biraz da utanabilselerdi
00:0023/09/2014, Salı.
PDY"nin (Paralel Devlet Yapılanması"nın) omurgasını oluşturan Hizmet Örgütü"nün (Haşhaşilerin) medyasında bir pişkinlik, bir pişkinlik ki ancak o kadar olur!
Türkiye halkının "toplumsal hafızası 17 günlüktür" yolundaki rivayet sanki bunlara "özel" uydurulmuş gibi, IŞİD tarafından rehine alınan 49 can üzerinden yaptıkları tahrikleri, suçlamaları sanki hiç yapmamışlar gibi pişkin pişkin yazmayı sürdürüyorlar.
Kendi mevcut pisliklerinin üzerine oturarak onu gözlerden sakladıklarını ve giderek unutturduklarını düşünüyor olmalılar ki böyle yapabiliyorlar.
Ama milletini, vatanını seven, akıl ve izan sahibi hiç kimsenin onların cürümlerini, ihanetlerini ve pisliklerini kapatma tarzlarını unutmak gibi bir lüksü de hakkı da yok.
Çünkü Haşhaşilerin hikayesi madde madde ve hem de kendileri tarafından bizzat yazıldı bir kere. Bir şey yazıya dökülmüşse Süreyya yıldızının gökte asılı olduğu hale gelmiş demektir; bu hikaye de ancak Süreyya yıldızı gökten silinirse unutulabilir.
İşte Mayıs 2010: Mavi Marmara"ya İsrail tarafından yapılan saldırıda İsrail"in desteklenmesi; Şubat 2012: Mit Kalkışması"nda İsrail"le ortak hareket, Haziran 2013: Gezi Darbe Komitası"nın teşekkülü, kapitalistler, ulusalcılar ve sol terör örgütleriyle ittifak; Ağustos 2013: dershaneyle ilgili düzenlemeye isyan, sosyal medyada Erdoğan"a yönelik "cevşenli trol" saldırısı; Aralık 2013: Seçim ayarlı darbe teşebbüsü; yine bu tarihlerde şedit bir bedduanın yapılması ve tapeler yoluyla kimi kişi ya da kurumların tehdit edilmesi; Ocak 2014: Yardım taşıyan MİT tırlarını engelleme; Mart 2014: CHP ile ittihat ve elleri cevşenli hizmet ablalarıyla abilerinin kapı kapı dolaşarak CHP"ye oy dilenmeleri; Ağustos 2014: Muhalefetteki 11 partiye çatı adayının dayatılması ve o adayın bizzat desteklenmesi...
Aralık 2013"ten itibaren Haşhaşiler, liderleri ve örgütleriyle ilgili cümle kuranlar hakkında yüzlerce davanın açılması...
Unutulabilir mi bunlar? Hadi bunlar bir nebze unutuldu diyelim zamane medyasınca yöneticilere, devlet görevlilerine, gazetecilere, aydınlara yapılan küfürler, hakaretler, tehditler... Masa başında üretilen yalanlar, kendini temize çıkarmak için ayetlere, hadislere, peygamberlere, güzide imamlara, evliyalara, mübarek zatlara yaslanılarak göstere göstere yapılan din istismarı... Hayır! Hayır! Bunlar "asla" unutulamaz.
Son üç ayda ise IŞİD elindeki 49 can üzerinden yapılan tahrikler, "hadi kabadayılar kurtarın da görelim" yollu iğnelemeler, "MİT onları kurtarmayı başarsın Müsteşarın elini, eteğini öpeceğim; eşekler gibi anıracağım" tarzında düzeysizlikler, adilikler alıp başını gitmişti.
49 canın kurtarılması ihtimali güçlenince bu kez IŞİD"le petrol bedelinin paylaşımı konusundaki üfürüklerine geçtiler.
Güya ünlerini ve saygınlıklarını teslim ederek merhametlerini, desteklerini hak etmeyi umdukları tetikçi Amerikan, İngiliz ve Alman gazetelerine bizzat kendileri uydurarak pas ettikleri haberleri, oralarda yayınlandıktan sonra alıntılayarak "ama saygın gazeteler diyor ki..." pişkinliğiyle, mütebessim kelleler olarak fısıldamaya başladılar.
Dahası, "ağır bedel ödendiğine dair duyumlar varmışmış, "operasyon" yok yok "temas" denmişmiş, CIA bağlantısı muhtemelmişmiş ama önemli olan sonuçmuşmuş, onlar eve dönmüşlermiş ya bu yeterliymiş..." kabilinden, ilk bakışta normal bir zekanın ürünü olarak görülebilen ancak iç-bakışta şeytanlara "bunları diyebilenler var oldukça bize dünyada iş kalmadı" dedirtecek kadar melunca yeni numaralar üretmeye başladılar.
Anlayacağınız sonuç aynı sonuç: Kendi pisliklerinin üzerine yatarak onu sakladıklarını, cürümlerini, ihanetlerini, istismarcılıklarını, dava adamlıklarını unutturduklarını zannediyorlar.
Oysa ki, 49 canın salimen kurtarılmasından sonra: "Bu devleti her fırsatta Batı"ya kötüleyerek şikayet ettiğimiz; 49 cana selametin erişmesini istemediğimiz; genelde iktidara özelde Cumhurbaşkanı Erdoğan"a duyduğumuz kin, düşmanlık ve nefret yüzünden aklımızı ve gözümüzü kendi ellerimizle perdeleyerek haksızlıkta hatsizleştiğimiz, Batı"nın Türkiye"ye yönelik fitnelerine hem malzeme desteği verip hem de çanak tuttuğumuz için Türk milletinden, halkın seçtiği Cumhurbaşkanı"ndan ve yeni Türkiye"nin yeni Başbakanı"ndan, göreve geldiği ilk günden beri İsrail"e verdiğimiz sözler yüzünden aleyhinde çalıştığımız, ölümünü hararetle arzuladığımız MİT Müsteşarı"ndan millet önünde bin pişmanlık duyarak ÖZÜR DİLİYORUZ" demeleri beklenirdi.
Sonra oturup, göğüslerine kutlu bir bıçak gibi saplanmış olan "paralel" kelimesinin ilk kez Sırbistan"da mı, Rusya"da mı ya da Côte d''Ivoire"da mı kullanıldığına, muta nikahının inceliklerine dair hayati değer taşıyan muhteşem bilgilerini(!) kendi müminleri için masal niyetine ballandıra ballandıra anlatabilirlerdi.
Ama onlar iktidarın somut başarılarını yalanlamaya artık güçleri yetmediği ve yetmeyeceği için "şu çok iyi, fakat şöyle de diyorlar; bir tuhaflık var" kabilinden uyuza yatmayı, sinameki kılıklarıyla yeniden kıvırtmayı seçtiler. Yukarıda belirttiğim gibi pislik kapatmada ve cürüm unutturmada başarılı olduklarını sanmalarının bir gereğiydi bu yeni halleri.
"İyi de bu kadar numara, sahtelik ve rol üreteceklerine, başından beri biraz da utanmayı bilseler daha iyi olmaz mıydı?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Utanmak insani bir haslettir ve ancak kendilerine utanma nimeti verilenler utanabilirler.
Bunların utanma nimetinden nasipleri olsaydı, önce Mavi Marmara şehitlerine sahip çıkarlardı ve belirttiğim şunca cürümü zaten işlemezlerdi.
Masa üssünden
00:0026/09/2014, Cuma
"Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten"; "hem suçlu hem de güçlü"; "hem vuruyor hem de bağrıyor" vb. olay (haber) belirten söyleyişler asıl bir "niteliği" ele vermeleri bakımından da hoş söyleyişlerdir.
HSYK seçimlerinde hükümete karşı zafer kazanmak için yapmadıkları ayak oyunu, çekmedikleri numara, takmadıkları maske kalmayan PDY ve dolayısıyla Haşhaşilerin haline birebir denk düşen söz konusu söyleyişler, zamane medyasındakilerin onca ağlamalarına, mağduriyet destanları yazmalarına rağmen "devlet içinde devlet olma" niteliğindeki inatlarından vaz geçmeme daha açık bir söyleyişle "ihanette ısrar" etme durumlarını açık olarak koymaya yetiyor da artıyor bile.
Bu nedenle Haşhaşilere karşı bir saniye bile gaflete düşmenin, zerre miktarda da olsa merhamet duymanın ülkenin istikrarına, milletin huzuruna bedel bir şerre, belaya rıza göstermek anlamına geleceğini hatırlatma sorumluluğumu "yine" yerine getirerek, bu yazımda sizlere kültür ve yayın ortamından birkaç bilgiyi iletmek istiyorum:
TEM SANAT"TA DÜĞÜN
Yolunuz düşerse Nişantaşı"ndaki Tem Sanat Galerisi"ne bir uğrayıverin.
Sergileme süresi geçtiğimiz günlerde bitmiş olsa da neticede tablolar ve heykeller yerinde olacağından oradaki "Düğün"ü bir görüverin.
Türkçe etimoloji sözlüklerinin "düğün"ü, "düğüm"e bağlamaları bana pek inandırıcı gelmese de iki kelime arasındaki semantik ve işlevsel ilişki, bir serginin adı olmanın ötesinde "Düğün / Şiir – Resim – Heykel" adlı bir kitabın doğumuna neden olmakla, üst seviyede bir güzelliğin ortaya çıkmasını sağlamış.
Proje ve uygulaması kısaca şöyle: Attar"dan Gültekin Emre"ye 30 şairden oluşan bir şiir zinciri, Bedri Rahmi"den Özlem Özkan ve heykeltraş Abdülkadir Öztürk"e 17 sanatçının eserlerine bağlanarak tam bir sanat düğüm"ü (düğün"ü) ortaya çıkarılmış.
"Düğün" kitabı da aynı mantıkla hazırlanmış. Örneğin Char"ın bir şiiri Yüksel Aslan"ın tablosuyla öpüşürken, Dıranas"ın "Fahriye Ablası", Hale Sontaş"ın tablosuyla nişanlanmış.
Sanatı geleceğe taşımak derdiyle zevk edinmenin neden olduğu akıl dolu, estetik yüklü bu projeyle buluşmak ve ilgili prestij kitaba erişmek istiyorsanız sadece yolunuz düştüğünde değil, özel bir niyet ve gayretle Tem Sanat Galerisi"ne uğramalısınız.
HIZIR İLE MUSA
İlk basımı İnsan Yayınları tarafından gerçekleştirilen ve kısa sürede tükenen Özkan Gözel imzalı "Hızır ile Musa – Olmak ve Aramak" adlı kitap, Profil Yayınları"nca okuruna tekrar sunuldu.
"Hızır ile Musa", şiir ve nesrin kesişme noktasından doğmuş bir metin.
Şiirdir çünkü SÖZ, nefesin harf"e, harfin ses"e dokunmasıyla, anlatmadan çok anlama zevkinin dili kuşattığı saf zaman ve mekanda "billurlaşıyor."
Nesirdir çünkü SÖZ, "anlatıl(a)mayan dert dert değildir" hükmünce bir anlatma derdiyle (ya da ihtiyacıyla) "somutlaşıyor."
Derim ki, okuruna yer yer saç yolduramayan ve okuruna aklını hakikatli bir manayı temsil etmenin yeterliliğiyle kendisi dışındaki başka her şeye kapattırmayan metin (nesir / şiir) sıkı bir metin sayılmaz.
Özkan Gözel, "Hızır ile Musa"sını "iyi okuyana" her ikisini de yaptırıyor; metinin "dünyası" hem "lafızdan manaya" özel geçişlerle okuru daha derin bir anlamın içinde tutuyor hem de inciye erişmek isteyenin umman içindeyken ummanı yoksamasını zorunlu kılıyor.
TAHLİL TAHRİP İNŞA
Şair Hayriye Ünal"ın Hece Yayınları arasından geçtiğimiz günlerde yayınlanan kitabının adı: "Tahlil Tahrip İnşa – Modern Şiir Eleştirileri."
Ünal"ın bizden sonraki kuşakta "çalışkanlığıyla" meslektaşları içinde öne çıkan bir isim olduğunu öncelikle belirtmeliyim. Bu kuru bir övgü değil, delili sabit olan bir durumdur. 2011"de eleştirilerini "Eşikteki Özgürlük2'' adıyla kitaplaştırmıştı. Şimdi onunla hemen hemen ayni hacimde yeni eleştiri kitabını yayınlayıverdi.
Ünal"ın şiirin hakkını verdiği kadar, "öldü, bitti, tükendi" denilen şiir eleştirisinin de hakkını vermeye çalışması, ikinci yeni şairlerinde hakim olan "eleştiri bekleme, şair olarak mevcut şiirin eleştirisini yap ki, kendi şiirinin daha iyi anlaşılması, bilinmesi için de bir iz oluşsun" şeklindeki düşüncenin yeniden tezahürü olsa gerektir.
Ünal"ın kendisine söylediğim bir husus olması bakımından onun şiir eleştirileriyle ilgili şu genel yargımı yeni kitabı vesilesiyle sizlerle de paylaşmak isterim: Ünal, paradigma ve dil olarak bir Batılı gibidir. Eleştiri dilinin kendisine mahsus kuruluğunun yanı sıra onun şiir eleştirisini bir Batılı "gibi" yapması eleştiri dilini daha da kurulaştırmaktadır. Çünkü Batılı düşünüşte metafizik ötelenmekte, maddi olan, görünen, gösterilebilen öne çıkmakta, dolayısıyla zahiri olanın bâtın"ın yoksanmasıyla "inşası", hükümlerde ve gösterilende kendiliğinden bir katılaşmayı beraberinde getirebilmektedir.
Elbette Ünal"ın 422 sayfaya baliğ olan eleştirilerini bu köşenin dar sınırları içinde birkaç cümleyle övmek de eleştirmek de onun hakkını gereğince teslim etmek olmayacaktır. Bu nedenle "Tahlil Tahrip İnşa"nın hak ettiği ciddiyetle okunmasının elzem olduğunu belirterek, daha uzun soluklu bir konuşma / yazma imkanını kollamalıyım. Çünkü "Tahlil Tahrip İnşa" buna değecek bir kitap!
İKİ KİTABIN HABERİ
George E. Mendenhall"dan "Kadim İsrail"in İnancı ve Tarihi"; Philippe Lacoue-Labarthe ve Jean-Luc Nancy"den "Edebi Mutlak" adlı iki muhteşem çalışma, çevirileri tamamlanarak İnsan Yayınları"nın mutfağında fırına verilmişlerdir.
Evet, "masa üssünden" bugünlük bu kadar.
Ölüm pozları
00:0030/09/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
ABD"nin ilk Kuveyt çıkarmasından hemen önce medyaya servis edilen fotoğrafı hatırlarsınız.
"Saddam ham petrolu Kuveyt sahiline akıtarak kendisini korumak için büyük çaplı bir çevre katliamını göze alıyor" şeklindeki haberi tamamlayan, güya Kuveyt sahilinde kanatları ham petrole bulanmış iki ölü martının ya da ördeğin fotoğrafı...
Günlerce televizyon ekranlarını, gazete sayfalarını işgal eden bu fotoğrafı ilk gördüğünde onun "düzmece" bir fotoğraf olduğunu kaç kişi keşfetmiştir bilemiyorum ama başta Amerika ve Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinde muhtelif yığınların o fotoğraf üzerinden "Saddam (ve dolayısıyla askerleri), kuşları öldürdükleri için kuş gibi öldürülmeyi hak ediyorlar" yargısıyla, ABD"nin Irak"a saldırısına ve nihayetinde uçları bugünlere ulaşan bir dizi olaya psikolojik destek verdiğini iyi biliyorum.
Nitekim o gün kuş ölüsünü Saddam"ı kuş öldürür gibi öldürmeye ruhsat saymış olan ABD"nin bölge insanını da aynı şekilde kıyıma uğratacağı daha "demokrasi vaadi"nden belliydi ama demokrasi havarilerinin sesi çevrecilerin sesiyle birleşince haklı itirazın, uyarının da daha ilk günden hiçbir hükmü kalmamıştı.
Söz konusu ölü kuş pozunun bugün tekrarlanması hiç inandırıcı olmayacağından ABD yeni bir "ölüm pozu"nu devreye koydu. Şimdikinde hedef doğrudan insan da değil, sadece Batılı insan! Üstelik ölü kuş pozunda hedef Saddam ve askerleri iken, yeni ölüm pozunda hedef İslam ümmeti!
Yine ilk ölüm pozunda Saddam"ı bitirmek şeklinde tek bir maksat güdülürken yeni ölüm pozunda çifte bir maksat söz konusu:
1-Güya "insan düşmanlarını" ortadan kaldırmak üzere ABD"ye dünya çapında psikolojik destek verilmesini sağlamak,
2-İslam ümmetini Batılı insanın biricik düşmanı olarak göstererek İslamofobyayı dünya geneline yaymak.
İlk olayda olduğu gibi şimdi de çevremdekilerin tepkisini yeni fotoğraftan ölçmeye çalışıyorum. "Ölüm pozu"nu ekranda ya da gazete sayfasında görenlerin ilk tepkisi şu yönde oluyor: "İnsan öldürülür mü; hele hele insanı öldüren Müslüman olabilir mi?"
Öte yandan ürettikleri nifak, milletin istikrarına yönelttikleri tecavüz sanki ölümden daha iyiymiş gibi bir tutum takınan Haşhaşi medyasının aynı minval üzere yazılar döktürmesi de sıradan insanla, körleştirilmiş ezberci entelin eşitlenebilme rahatlığına çıkıyor.
Sahi Müslüman adam öldürür mü?
Evet öldürür. Müslüman olanın adam öldürmesi söz konusu olmasaydı Şari adam öldürmeyi yasaklamazdı.
İster cahil, ister alim olsun "Müslüman adam öldürmez" diyenlerin ya genelde insanlık özelde İslam tarihinden haberleri yoktur ya da ABD yandaşlığı başta olmak üzere belli maksatları kollayarak böyle söylüyorlardır.
Buradan baktığımızda:
1-IŞİD mühürlü ölüm pozuna göre "Müsüman adam öldürmez" diyorsak IŞİD"i Müslümanlarla birebir ilişkilendiriyoruz demektir ki, bu durumda kastedilen Müslüman"dan alınacak bilginin öncelenmesi ve buna göre hüküm verilmesi zorunludur.
2-Yok, "Müslüman adam öldürmez, IŞİD adam öldürdüğü için Müslüman değildir" diyorsak, Müslüman olduklarını söylemekle kalmayıp bunu Kelime-i Şehadet"le pekiştirenleri Müslüman saymama hak ve yetkisine sahip olmadığımızı bilmek zorundayız.
3-"IŞİD, el-Kaide içinden ABD ve İngilizler eliyle yaratılmış yeni bir taşerondur" diyorsak, ölüm pozunu ABD, İngiltere ve İsrail"e nispet etmemiz gerekir ki, bu durumda da konunun yönü değişmiş, Müslümanların bununla ilgili sorumluluğu farklılaşmış olur.
Kendi adıma öncelikle ölüm pozunun yukarıda belirttiğim gibi, çift maksatlı olarak kullanılışından eminim. Bu bağlamda "Müslüman adam öldürür mü?" sorusu kadar "Müslüman adam öldürmez" cevabının da yersizliğine ve gereksizliğine inanıyorum. Gerek Fıkıh"ta adam öldürmenin gerekse Fıkıh"a aykırı olarak adam öldüren Müslümanın hükmünü ABD"ne "yeni cinayetleri işleme ruhsatı" verilmesi kapsamında konuşmaya kalkışmayı şeriata karşı yapılabilecek en büyük hürmetsizlik olarak görüyorum.
Çünkü bilgide açıklık, delilde denklik esastır. IŞİD"i ABD"nden bağımsız olarak konuşmanın imkansız olduğu yerde "Müslüman" kelimesini bol keseden kullanmak, açık bilgiyi ve delili doğrudan bulandırır.
Bu manada "şahsi" itirazım da gayet açıktır: ABD"ne ömrümün hiçbir saniyesinde güvenmedim, şimdi de güvenmiyorum, gelecekte de güvenebileceğimi hiç sanmıyorum. Japonya, Vietnam, Kore, Pakistan, Afganistan, Suriye, Filistin, Mısır, Irak, İran... Eline nerdeyse hemen her milletin kanını bulaştırmış olan ABD"ne öncelikle salt "insan olduğum için" güvenemem. Dolayısıyla bu kanaatle, şu an bölgede olup bitenlere bir "ölüm pozu" üzerinden değer biçmenin, yorum getirmenin ve çözüm aramanın mezkur karartmadan kaynaklandığına inanıyorum.
O "ölüm pozu" Haşhaşileri ve kendilerini iktidarın kararlarına göre vaziyet almaya mecbur hisseden kimi partili yazarları IŞİD aleyhine, ABD lehine ikna edici olabilir.
Ama o poz benim için son tahlilde IŞİD mühürlü olsa bile bir ABD üretiminden ve İslamofobyayı yaygınlaştırma aracından ibarettir.
Haşhaşilerin Balkan karartması
00:003/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Devlet Yapılanması''nın omurgasını oluşturan Haşhaşilerin (17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasının önlenmesinden bu yana) halktan ve devletten gördükleri tepkiye tepki olarak ''ölümüne'' bir inatla, diklenmeyle halk ve devlete karşı neredeyse her gün yeni bir nifakı üretmeye çalıştıkları biliniyor.
Bunun nedeni bellidir: Maddi ve manevi olarak sürekli kaybediyorlar. Bu çerçevede Haşhaşilerin sadece (aynı zamanda örgütün eğitim kampları olan) okul ve yurtlarındaki son durum şöyledir:
-Yurt içi ve yurt dışında, Haşhaşilerin okullarına çok az sayıda yeni öğrenci girişi olmuştur.
-Haşhaşilerin paralel yapıyla ilişkisini bilmeksizin bu okullara önceden girmiş olan öğrencilerin büyük bir bölümü yatay geçişle oradan kurtulma çabasındadır.
-Haşhaşilerin taşradaki yurtlarına yapılan başvuru geçen yılkine oranla (fiyatları da yüzde elli düşürüldüğü halde) yüzde onu geçememiştir. İstanbul''daki yurtları ise öğrenci yokluğu nedeniyle dördü beşi birleştirilerek ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.
-Faaliyeti büyük oranda bu okullara bağlı bulunan İsrail vizeli Haşhaşi yardım örgütü, bu Ramazan ve Kurban''da önceki yıllarda gırtlağına kadar dolan hasılattan çok büyük oranda yoksun kalmıştır.
Durum böyle olunca Haşhaşiler, Türkiye''de kendiliğinden kapanmaya yüz tutan, yurt dışında ise devlet ilişkileri çevresinde kapattırılma korkularına neden olan okullarını, yurtlarını koruyabilmek maksadıyla yukarıda belirttiğim nifakın yeni bir versiyonunu tedavüle koydular.
Nifakta iki yerden gelecek ''bilgi ve talimat''a göre harekete geçiyorlar:
a)İnternette yayınlanan ''vaazlar''da kodlanmış kelimelerin ''deşifre uzmanı abi''lerce yapılan tefsir ve tevili.
b)PDY''nin tetikçi gazetelerinde belli yazarlara yazdırılan ''hedef gösterici'' yazılar.
Yeni nifakın bilgisi ve harekete geçme talimatı ikinci şıkla geldi.
İlgili yazıda, Balkanlar''da kamuya açık, gözler önündeki faaliyetleriyle sivil ve resmi tüm kesimlerin beğenisini kazanmış olan TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü''nün güya IŞİD ve el-Kaideyle, Müslümanlar tarafından oluşturulmuş sivil toplum kuruluşlarının da TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü ile ilişki içinde olduğu iddia edilerek, Haşhaşi militanlara ''harekete geçme'' emri veriliyordu.
Zamane yazarları tarafından ''gönül erleri'', sınır ötesindeki ''serden geçtiler'' vb. şeklinde tanımlanan Haşhaşi militanların ''masumiyetine ve hizmetten başka her şeyler ilişkisizliğine'' bakın ki, o yazıyla birlikte devlet kurumları anında harekete geçip, Kosova''dakiler başta gelmek üzere Müslüman halkın oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarına karşı bir operasyon başlatıverdiler.
Hal böyleyken ilgili yazının iddiasını çürütmeye çalışmak o iddialara ciddiyet atfetmek olacağı gibi Haşhaşilerin takiyeciliğini de temize havale etmek olur. Çünkü onlar yarın başka bir bağlamda IŞİD''e destek verilmemesini de yeni bir nifak nedenine dönüştürme cibilliyetine sahip oldukları kadar, bugün karşı oldukları ''cihad'' kavramına da günü geldiğinde nasıl tutunacakları hiç belli olmaz. Bu nedenle Haşhaşilerin cibilliyet(sizliğ)ini iyi bilmek, iyi tanımlamak gerekir. Onlar kendi çıkarları doğrultusunda muhasebe yapmaksızın, ahlaki bir kayıt altına girmeksizin anında Müslüman da olabilirler, Musevi, İsevi, materyalist, Şii, Ehl-i Sünnet, selefi ve sufi de olabilirler.
Elbette Haşhaşilerin daha önceki nifak denemelerinde olduğu gibi bu yeni nifaklarında da hevesleri yine kursaklarında, iki elleri de yine kendi yanlarında kalacaktır.
Burada asıl olan yukarıda belirttiğim tanımlama zorunluluğunca Haşhaşilerin devlet düşmanlığı üzerinden millete de nasıl düşman olabileceklerinin, Müslüman halkı ve onlar tarafından oluşturulmuş kurumları tereddüt etmeksizin kolaylıkla nasıl ''satabileceklerinin'' de bilinmesi zorunluluğudur.
Görülen odur ki Haşhaşi kaynaklı nifak salgını kısa sürede bitmeyecektir; gerek kişiler gerekse kurumlar üzerinden normal bir insanın aklının ucundan bile geçmesi mümkün olmayan yeni konular icat etmeye ve yeni kalkışmalar, karartmalar tertiplemeye devam edeceklerdir.
Bu noktada Haşhaşilerin imanlarında İsrail tarafından bir gedik açıldığı asla unutulmamalıdır. İmanda bir gedik açılınca siyahlık (şer) oradan kalbin tümüne nüfuz eder ki, sonrasında aklın bile almayacağı nifakı üretmek o kalbin (ve ezberci aklın) normal bir işi haline gelir.
Nitekim İsrail''in imanlarında açtığı gediğin etkisiyle Haşhaşiler dün ''Hoşgörücü''ydüler, sonra ''Diyalogçu'' oldular, ardından Vatikan''la ve Tel Aviv''le ittifak ettiler, son olarak da milletin düşmanlarıyla ittihat ederek onlar için ellerinde cevşenle (ki Allah muhafaza bu Kuran da olabilirdi) kapı kapı dolaşıp destek, yardım, oy dilendiler. Bugün terör bahanesiyle ''cihat'' karşıtı oldular, yarın ne olacaklarını ise ancak Allah bilir.
Son Balkan karartmasından hareketle bizim kul olarak bilebileceğimiz şey ise
1)Artık ayıdan post Haşhaşiden dost olmayacağıdır,
2)TİKA ile Yunus Emre Enstitüsü kervanlarının Haşhaşilerin bunca ürümelerine rağmen güvenle, samimiyetle, gayretle ve aydınlık içinde yoluna devam edeceğidir.
Biraz da utanabilselerdi
00:0023/09/2014, Salı
PDY"nin (Paralel Devlet Yapılanması"nın) omurgasını oluşturan Hizmet Örgütü"nün (Haşhaşilerin) medyasında bir pişkinlik, bir pişkinlik ki ancak o kadar olur!
Türkiye halkının "toplumsal hafızası 17 günlüktür" yolundaki rivayet sanki bunlara "özel" uydurulmuş gibi, IŞİD tarafından rehine alınan 49 can üzerinden yaptıkları tahrikleri, suçlamaları sanki hiç yapmamışlar gibi pişkin pişkin yazmayı sürdürüyorlar.
Kendi mevcut pisliklerinin üzerine oturarak onu gözlerden sakladıklarını ve giderek unutturduklarını düşünüyor olmalılar ki böyle yapabiliyorlar.
Ama milletini, vatanını seven, akıl ve izan sahibi hiç kimsenin onların cürümlerini, ihanetlerini ve pisliklerini kapatma tarzlarını unutmak gibi bir lüksü de hakkı da yok.
Çünkü Haşhaşilerin hikayesi madde madde ve hem de kendileri tarafından bizzat yazıldı bir kere. Bir şey yazıya dökülmüşse Süreyya yıldızının gökte asılı olduğu hale gelmiş demektir; bu hikaye de ancak Süreyya yıldızı gökten silinirse unutulabilir.
İşte Mayıs 2010: Mavi Marmara"ya İsrail tarafından yapılan saldırıda İsrail"in desteklenmesi; Şubat 2012: Mit Kalkışması"nda İsrail"le ortak hareket, Haziran 2013: Gezi Darbe Komitası"nın teşekkülü, kapitalistler, ulusalcılar ve sol terör örgütleriyle ittifak; Ağustos 2013: dershaneyle ilgili düzenlemeye isyan, sosyal medyada Erdoğan"a yönelik "cevşenli trol" saldırısı; Aralık 2013: Seçim ayarlı darbe teşebbüsü; yine bu tarihlerde şedit bir bedduanın yapılması ve tapeler yoluyla kimi kişi ya da kurumların tehdit edilmesi; Ocak 2014: Yardım taşıyan MİT tırlarını engelleme; Mart 2014: CHP ile ittihat ve elleri cevşenli hizmet ablalarıyla abilerinin kapı kapı dolaşarak CHP"ye oy dilenmeleri; Ağustos 2014: Muhalefetteki 11 partiye çatı adayının dayatılması ve o adayın bizzat desteklenmesi...
Aralık 2013"ten itibaren Haşhaşiler, liderleri ve örgütleriyle ilgili cümle kuranlar hakkında yüzlerce davanın açılması...
Unutulabilir mi bunlar? Hadi bunlar bir nebze unutuldu diyelim zamane medyasınca yöneticilere, devlet görevlilerine, gazetecilere, aydınlara yapılan küfürler, hakaretler, tehditler... Masa başında üretilen yalanlar, kendini temize çıkarmak için ayetlere, hadislere, peygamberlere, güzide imamlara, evliyalara, mübarek zatlara yaslanılarak göstere göstere yapılan din istismarı... Hayır! Hayır! Bunlar "asla" unutulamaz.
Son üç ayda ise IŞİD elindeki 49 can üzerinden yapılan tahrikler, "hadi kabadayılar kurtarın da görelim" yollu iğnelemeler, "MİT onları kurtarmayı başarsın Müsteşarın elini, eteğini öpeceğim; eşekler gibi anıracağım" tarzında düzeysizlikler, adilikler alıp başını gitmişti.
49 canın kurtarılması ihtimali güçlenince bu kez IŞİD"le petrol bedelinin paylaşımı konusundaki üfürüklerine geçtiler.
Güya ünlerini ve saygınlıklarını teslim ederek merhametlerini, desteklerini hak etmeyi umdukları tetikçi Amerikan, İngiliz ve Alman gazetelerine bizzat kendileri uydurarak pas ettikleri haberleri, oralarda yayınlandıktan sonra alıntılayarak "ama saygın gazeteler diyor ki..." pişkinliğiyle, mütebessim kelleler olarak fısıldamaya başladılar.
Dahası, "ağır bedel ödendiğine dair duyumlar varmışmış, "operasyon" yok yok "temas" denmişmiş, CIA bağlantısı muhtemelmişmiş ama önemli olan sonuçmuşmuş, onlar eve dönmüşlermiş ya bu yeterliymiş..." kabilinden, ilk bakışta normal bir zekanın ürünü olarak görülebilen ancak iç-bakışta şeytanlara "bunları diyebilenler var oldukça bize dünyada iş kalmadı" dedirtecek kadar melunca yeni numaralar üretmeye başladılar.
Anlayacağınız sonuç aynı sonuç: Kendi pisliklerinin üzerine yatarak onu sakladıklarını, cürümlerini, ihanetlerini, istismarcılıklarını, dava adamlıklarını unutturduklarını zannediyorlar.
Oysa ki, 49 canın salimen kurtarılmasından sonra: "Bu devleti her fırsatta Batı"ya kötüleyerek şikayet ettiğimiz; 49 cana selametin erişmesini istemediğimiz; genelde iktidara özelde Cumhurbaşkanı Erdoğan"a duyduğumuz kin, düşmanlık ve nefret yüzünden aklımızı ve gözümüzü kendi ellerimizle perdeleyerek haksızlıkta hatsizleştiğimiz, Batı"nın Türkiye"ye yönelik fitnelerine hem malzeme desteği verip hem de çanak tuttuğumuz için Türk milletinden, halkın seçtiği Cumhurbaşkanı"ndan ve yeni Türkiye"nin yeni Başbakanı"ndan, göreve geldiği ilk günden beri İsrail"e verdiğimiz sözler yüzünden aleyhinde çalıştığımız, ölümünü hararetle arzuladığımız MİT Müsteşarı"ndan millet önünde bin pişmanlık duyarak ÖZÜR DİLİYORUZ" demeleri beklenirdi.
Sonra oturup, göğüslerine kutlu bir bıçak gibi saplanmış olan "paralel" kelimesinin ilk kez Sırbistan"da mı, Rusya"da mı ya da Côte d''Ivoire"da mı kullanıldığına, muta nikahının inceliklerine dair hayati değer taşıyan muhteşem bilgilerini(!) kendi müminleri için masal niyetine ballandıra ballandıra anlatabilirlerdi.
Ama onlar iktidarın somut başarılarını yalanlamaya artık güçleri yetmediği ve yetmeyeceği için "şu çok iyi, fakat şöyle de diyorlar; bir tuhaflık var" kabilinden uyuza yatmayı, sinameki kılıklarıyla yeniden kıvırtmayı seçtiler. Yukarıda belirttiğim gibi pislik kapatmada ve cürüm unutturmada başarılı olduklarını sanmalarının bir gereğiydi bu yeni halleri.
"İyi de bu kadar numara, sahtelik ve rol üreteceklerine, başından beri biraz da utanmayı bilseler daha iyi olmaz mıydı?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Utanmak insani bir haslettir ve ancak kendilerine utanma nimeti verilenler utanabilirler.
Bunların utanma nimetinden nasipleri olsaydı, önce Mavi Marmara şehitlerine sahip çıkarlardı ve belirttiğim şunca cürümü zaten işlemezlerdi.
Haşhaşilerin Balkan karartması
00:003/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Devlet Yapılanması''nın omurgasını oluşturan Haşhaşilerin (17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasının önlenmesinden bu yana) halktan ve devletten gördükleri tepkiye tepki olarak ''ölümüne'' bir inatla, diklenmeyle halk ve devlete karşı neredeyse her gün yeni bir nifakı üretmeye çalıştıkları biliniyor.
Bunun nedeni bellidir: Maddi ve manevi olarak sürekli kaybediyorlar. Bu çerçevede Haşhaşilerin sadece (aynı zamanda örgütün eğitim kampları olan) okul ve yurtlarındaki son durum şöyledir:
-Yurt içi ve yurt dışında, Haşhaşilerin okullarına çok az sayıda yeni öğrenci girişi olmuştur.
-Haşhaşilerin paralel yapıyla ilişkisini bilmeksizin bu okullara önceden girmiş olan öğrencilerin büyük bir bölümü yatay geçişle oradan kurtulma çabasındadır.
-Haşhaşilerin taşradaki yurtlarına yapılan başvuru geçen yılkine oranla (fiyatları da yüzde elli düşürüldüğü halde) yüzde onu geçememiştir. İstanbul''daki yurtları ise öğrenci yokluğu nedeniyle dördü beşi birleştirilerek ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.
-Faaliyeti büyük oranda bu okullara bağlı bulunan İsrail vizeli Haşhaşi yardım örgütü, bu Ramazan ve Kurban''da önceki yıllarda gırtlağına kadar dolan hasılattan çok büyük oranda yoksun kalmıştır.
Durum böyle olunca Haşhaşiler, Türkiye''de kendiliğinden kapanmaya yüz tutan, yurt dışında ise devlet ilişkileri çevresinde kapattırılma korkularına neden olan okullarını, yurtlarını koruyabilmek maksadıyla yukarıda belirttiğim nifakın yeni bir versiyonunu tedavüle koydular.
Nifakta iki yerden gelecek ''bilgi ve talimat''a göre harekete geçiyorlar:
a)İnternette yayınlanan ''vaazlar''da kodlanmış kelimelerin ''deşifre uzmanı abi''lerce yapılan tefsir ve tevili.
b)PDY''nin tetikçi gazetelerinde belli yazarlara yazdırılan ''hedef gösterici'' yazılar.
Yeni nifakın bilgisi ve harekete geçme talimatı ikinci şıkla geldi.
İlgili yazıda, Balkanlar''da kamuya açık, gözler önündeki faaliyetleriyle sivil ve resmi tüm kesimlerin beğenisini kazanmış olan TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü''nün güya IŞİD ve el-Kaideyle, Müslümanlar tarafından oluşturulmuş sivil toplum kuruluşlarının da TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü ile ilişki içinde olduğu iddia edilerek, Haşhaşi militanlara ''harekete geçme'' emri veriliyordu.
Zamane yazarları tarafından ''gönül erleri'', sınır ötesindeki ''serden geçtiler'' vb. şeklinde tanımlanan Haşhaşi militanların ''masumiyetine ve hizmetten başka her şeyler ilişkisizliğine'' bakın ki, o yazıyla birlikte devlet kurumları anında harekete geçip, Kosova''dakiler başta gelmek üzere Müslüman halkın oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarına karşı bir operasyon başlatıverdiler.
Hal böyleyken ilgili yazının iddiasını çürütmeye çalışmak o iddialara ciddiyet atfetmek olacağı gibi Haşhaşilerin takiyeciliğini de temize havale etmek olur. Çünkü onlar yarın başka bir bağlamda IŞİD''e destek verilmemesini de yeni bir nifak nedenine dönüştürme cibilliyetine sahip oldukları kadar, bugün karşı oldukları ''cihad'' kavramına da günü geldiğinde nasıl tutunacakları hiç belli olmaz. Bu nedenle Haşhaşilerin cibilliyet(sizliğ)ini iyi bilmek, iyi tanımlamak gerekir. Onlar kendi çıkarları doğrultusunda muhasebe yapmaksızın, ahlaki bir kayıt altına girmeksizin anında Müslüman da olabilirler, Musevi, İsevi, materyalist, Şii, Ehl-i Sünnet, selefi ve sufi de olabilirler.
Elbette Haşhaşilerin daha önceki nifak denemelerinde olduğu gibi bu yeni nifaklarında da hevesleri yine kursaklarında, iki elleri de yine kendi yanlarında kalacaktır.
Burada asıl olan yukarıda belirttiğim tanımlama zorunluluğunca Haşhaşilerin devlet düşmanlığı üzerinden millete de nasıl düşman olabileceklerinin, Müslüman halkı ve onlar tarafından oluşturulmuş kurumları tereddüt etmeksizin kolaylıkla nasıl ''satabileceklerinin'' de bilinmesi zorunluluğudur.
Görülen odur ki Haşhaşi kaynaklı nifak salgını kısa sürede bitmeyecektir; gerek kişiler gerekse kurumlar üzerinden normal bir insanın aklının ucundan bile geçmesi mümkün olmayan yeni konular icat etmeye ve yeni kalkışmalar, karartmalar tertiplemeye devam edeceklerdir.
Bu noktada Haşhaşilerin imanlarında İsrail tarafından bir gedik açıldığı asla unutulmamalıdır. İmanda bir gedik açılınca siyahlık (şer) oradan kalbin tümüne nüfuz eder ki, sonrasında aklın bile almayacağı nifakı üretmek o kalbin (ve ezberci aklın) normal bir işi haline gelir.
Nitekim İsrail''in imanlarında açtığı gediğin etkisiyle Haşhaşiler dün ''Hoşgörücü''ydüler, sonra ''Diyalogçu'' oldular, ardından Vatikan''la ve Tel Aviv''le ittifak ettiler, son olarak da milletin düşmanlarıyla ittihat ederek onlar için ellerinde cevşenle (ki Allah muhafaza bu Kuran da olabilirdi) kapı kapı dolaşıp destek, yardım, oy dilendiler. Bugün terör bahanesiyle ''cihat'' karşıtı oldular, yarın ne olacaklarını ise ancak Allah bilir.
Son Balkan karartmasından hareketle bizim kul olarak bilebileceğimiz şey ise
1)Artık ayıdan post Haşhaşiden dost olmayacağıdır,
2)TİKA ile Yunus Emre Enstitüsü kervanlarının Haşhaşilerin bunca ürümelerine rağmen güvenle, samimiyetle, gayretle ve aydınlık içinde yoluna devam edeceğidir.
Devleti tahrik etmenin muhtemel sonuçları
00:0010/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tarih yargılanamaz.
Önce yargılananın yargılanışı umurunda olmalı ve sonra ondan kendisine fiili bir ceza ya da fayda ulaşmalıdır.
Tarih her iki durumun da dışındadır, yani geçmiştir ve geçmiş zaman ölüler zamanıdır. Ölüler ise hayata dair bir tepki veremezler.
Ancak tarihten dersler çıkartılabilir. Bugün (şimdi) yaşanan bir olayı doğru anlamak ve ondan doğru sonuçlar üretebilmek için onun bir örneği geçmişte (tarihte) kim tarafından ne zaman, nerede, niçin ve nasıl gerçekleştirilmiştir, sonuçları ne olmuştur diye tarihe bakılabilir.
Hayatın hakikati şudur ki oluş tekrarlanmaz ancak benzeriyle yeniden tahakkuk edebilir; benzerlikse aynılık demek değildir.
Bu cümleleri HDP=PKK tahrikiyle vuku bulan son yakma, yıkma, talan ve öldürmeyle ilgili olarak kuruyor, dolayısıyla kardeşlik hamaseti yapmamak, aynı gemideyiz nakaratını tekrarlamamak için tarihin hakikatine yaslanıyorum.
Tarihtir, olan olmuş, geçmiştir. Şimdiki durumumuz nedir? Ulus devletin temel dayanağı olmakla bu sayede siyaset yapma hakkını çok zor koşullarda ve uzun bir süreçte de olsa kazanma imkanına ulaşanların (yerlilerin, zencilerin, mevcut iktidarın) aynı imkanı "barış / çözüm süreci" olarak Kürtleri de kapsayacak bir olgunluğa eriştirmiş olmalarıdır.
Bugün "fetheden fethedilir" hükmünden hareketle Müslüman olan yöneticilerin muhafazakarlaşması, dolayısıyla sistemin yani devletçi ideolojinin içine çekilmeleri tezi üzerinden nazariyat yaparak oyalanacak durumda değiliz. Zikredilen imkanın doğru kullanılması, (en geniş anlamıyla) "milli" barışın gereğince sağlanması bunun çok çok önündedir.
Herkesin bildiği şuydu: Sistem Kürtleri silahla baskı altına almak, öldürmek ya da sürmekle kendi çıkarları doğrultusunda onları yaklaşık bir yüz yıldır terbiye etmeye çalışmıştır.
Kürtler de şunu biliyordu: Bilgelerin adlandırmasıyla "nifak bölgesi" olan bir yerde (emperyalist baskılarla, adaletten nasipsiz olarak çizilmiş de olsa) Türkiye"nin sınırları içinde bulunmak güven ve istikrar içinde olmak demekti.
Herkesin bildiği olgusaldır, Kürtlerin bildiği ise fiilidir. Olgusal olan sonuçlarını kendi içinde, fiili olansa sonuçlarını yeni olaylarla ifşa eder ki, bu manada görünen köy de kılavuz gerektirmemektedir:
Önce Esed ve ABD"nin sonra onun taşeronlarının baskı ve zulme maruz kalan Suriye ve Irak Kürtleri Türkiye sınırıyla ateş bölgesi arasında sıkışıp kalmışlardır. Onlardan Türkiye"ye sığınanlara "Kandil"e yalvarın" ya da daha dün Marsilya Emniyet Müdürü"nün Özel Kalemi Gilles Gray"in dediği gibi "Defolup gidin; Suriye"de Esed"e, Irak"ta, IŞİD"e karşı savaşın" denmemiştir. Ensar olmak ve muhacir kabul etmek bilinciyle o insanlara kucak açılmıştır. Çünkü onlar için de güven ve istikrar Türkiye"dedir.
Dün barış / çözüm mümkün hale getirilmişken ve onun sağladığı moral imkanla bugün milletiyle ve askeriyle Türkiye"de sağlam durup, içerideki Kürtler için tam özgürlük, ateş bölgesindeki Kürtler içinse ortaklaşa daha fazla yardım ve tedbir üretmek varken, HDP=PKK"nın Kobani problemini öne çıkartarak devlete, millete, kamu mallarına tecavüz etmeyi seçmesi ve dolayısıyla içerideki ve sığınmacı olan Kürtleri yeni bir belirsizliğe sürüklemeyi istemesi aklın alabileceği, mantığın kavrayabileceği, dilin izah edebileceği bir durum değildir.
Bu noktada, Kürtçülükten (ırkçılıktan) nemalanan liderlerin Batı"dan Doğu"ya gelebilecek desteği engeller endişesiyle bayrak ve büst yakmanın provokasyon olduğunu söyleyip, özel kişilerin ve kamunun malına zarar verilmesine açık bir tepki göstermemeleri, bilakis Türkiye"yi (sanki bu devletin vatandaşı değilmişler gibi) tehdit etmeleri, İbrahim Karagül"ün "Derdiniz Kobani değil, sizi çok iyi tanıyoruz!" başlıklı yazısının onların yüzüne karşı okunmasını zorunlu kılmakta, zorunluluğun da ötesinde HDP=PKK=PYD yöneticilerinin (kendi çelişkileri ve iç çatışmaları saklı olmak üzere) tıpkı Suriye ile ilgili tutumlarındaki gibi Kürtlerin fiili dertlerini umursamayan özel bir ajandanın verisine göre hareket ettiklerini hissettirmektedir.
Henüz namevcut olan bir durumu zikredilirse mevcut hale gelebilir korkusuyla belirtmekten kaçınsam da şu muhtemel tablonun iyi okunması gerekir:
Maalesef devletin en iyi bildiği şey adam öldürmektir ve kendisiyle ilgili bir tehlikeyi vehmettiğinde bunu yapmaktan asla kaçınmaz. Savaş ortamındayız, içeride de savaş hukukunun devreye girmesi an meselesidir. Bu hukuk devreye girdiğinde suçluluların ve onları suça yöneltenlerin gözünün yaşına bakılmaz.
Tarihi yargılamaya yani olmazı oldurmaya çalışarak Kürt kimliği üzerinden farklı hayaller kurmaya kalkışanlar, hem barış / çözüm imkanını üretmiş olanları mezkur devlet refleksini yeniden bürünmeye mecbur etmiş hem de Kürt kavminin tarihte yaşadığı acıların bir benzerini yeniden üretmiş olurlar.
Oysa ki büyük oranda ehlileştirilen (insanileştirilen), onu kuran ve ayakta tutanların kıymetini anlamaya başlayan "yeni devlet" içinde bu milletin ayrılamaz, bölünemez, feda edilemez unsuru olarak Kürtler de artık yarın endişesi taşımamaya, acıya değil sevince muhatap olmalılar.
Bu noktadan itibaren taraflarca seçilen şey, layıkı olunan şey olacaktır. Bunu olayların oluşuna tesir edenlerle, ondan tesirlenenlerin asla unutmamaları gerekir.
İstitraden: Haşhaşilerin "uzaktaki kara çukur"una ve zamane megafonlarına bir çift sözüm var: Türkiye milletine erişeceğini sandığınız şerlerin hayalleriyle zevklenmeyiniz. Böyle bir zevklenmenin benzerini Arabistanlı Lawrence"ta görmüştü bu millet. Onun nelere sebep olduğunu ve başına nelerin geldiğini ise varın siz düşünün
Kaynağı ve hedefi bir olan iki vehim
00:0012/10/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Kuruntu" anlamındaki vehim"in "kötülüğü kurgulama" şeklinde bir karşılığı daha vardır. Buna göre vehim vesvese ile birleşirse sahibinde bir iç-sıkıntısı olarak bulunur ama hayalle birleşirse bir kötülük projesine dönüşür.
Kürtlerle ilgili "malum medya" yazarlarından ikisinin aynı günkü yazılarında tezahür eden iki ayrı vehime bakınca, onların tedhiş ve teröre düşkünlük göstermekle kalmayıp, sanki bu yöndeki vehimlerinin gerçekleşmesi ertelendikçe doğrudan bir kötülük projesi üretmeye başladıklarını "yakin" olarak gördüm. Önce sözkonusu vehimlerin içeriğine birlikte bakalım:
VEHİM BİR
Hükümetin Kobane"deki IŞİD vahşetine seyirci kalması nedeniyle çıkan olaylar "Gezi Parkı" direnişinin devamı niteliğindedir ama o kendisi gibi düşünme- yenleri susturmak gibi tehlikeli bir siyaset izlediği ve vaki olaylardan toplumda bir korku meydana getirmeyi kendisi açısından daha faydalı gördüğü için buna aldırmamaktadır.
Oysa ki Kobane nedeniyle küçük sokaklarda meydana gelenler yakın zamanda büyük sokaklarda da meydana gelecek ve Türkiye otoriter yönetimlere başkaldırıyı simgeleyen Arap Baharı''nın bir benzerine erişecektir.
VEHİM İKİ
Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürtlerin oylarına muhtaç olduğundan onlara karşı şirin gözüken Recep Tayyip Erdoğan, artık Cumhurbaşkanı seçilmekle oya ihtiyacı kalmadığı için siyaset dilini sertleştirip, yeni olayları da bahane ederek Kürtlerin işini bitirecektir. "Zaten çözüm süreci denen bu proje, Hizmet Hareketi"yle yapılacak kavga esnasında Güneydoğu"daki problemleri buzdolabına almak için başlatılmıştı."
Siyasi çıkarlar ekseninde hareket etmesiyle tanınan ve barış süreci gibi laflarla BDP-HDP eksenli kitleden oy çalan Cumhurbaşkanı, "Güneydoğu"nun tamamen PKK"ya bırakılmasından rahatsız olan ve bu yüzden hükümeti eleştiren çok sayıda dindar" grupları da memnun edecek şekilde "daha sert davranacak ve daha hamasi söylemlerle MHP tabanından daha çok oy çalmaya çalışacaktır."
BU VEHİMLERİN ORTAK HEDEF VE SONUCU
Bu iki vehimden çıkaracağımız ilk sonuç, vehimde tutarlılık aranmayacağıdır ki, zaten bu nedenle vehim dedik. Ama bu vehimlerde gerçek olaylara değen bir yan var; "Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler" şeklindeki bir atasözüyle özetlenebilecek bir yan.
İnsan bildiği ya da bildiğini sandığı şeyler üzerinden hayal kurar. Biz de yukarıda dedik ki, vehim hayalle birleşirse bir kötülük projesine dönüşür. İşte bu vehimlere değinme ihtiyacı hissedişimin nedeni de budur.
Söz konusu vehimler bir kötülük projenin ifadesi olmaları bakımından vahim olduklarından dolayı içeriklerinin de her vatansever tarafından iyi görülmesi, iyi bilinmesi gerekir. Çünkü bu vehimler bireyselmiş gibi görünseler de sanki bir grubun ortak vehimleriymiş gibi duruyorlar. Buna göre:
İlk vehimde, Gezi darbe kalkışmasının Paralel Devlet Yapılanması"yla ve onun omurgasını oluşturanlarla doğrudan bağlantılı olduğu beyan edilmektedir. Çünkü bir "direniş" olarak nitelenen Gezi darbe kalkışmasının Arap Baharı"yla eşitlenerek süreklileşmesi umulmaktadır. Kişi ise ancak niyetine denk düşeni, tarafı ya da sempatizanı olduğu şey için yararlı olanı umabilir.
Öte yandan, Türkiye ile bölgede eli olan devletlerin ne yapacakları bile henüz belli olmadığı halde, bu belirsizlik şimdiden "acı tarih" kaydıyla bir hükme dönüştürülerek, asıl derdinde olunulan kötülüğün üretimi "Kobane (…) Türk kardeşle- rinin bir ihaneti olarak Kürtlerin belleklerinden hiç silinmeyecek. Yoğun çağrılara rağmen Türkiye"nin, IŞİD terör örgütüne karşı Kobane"de koalisyon ülkeleriyle birlikte hareket etmemiş olması da dünya tarihi kitaplarında yerini alacak" sözleriyle pekiştiriliyor.
İlk vehimdeki diğer bir husus: Arap Baharı"nın bir gereği olarak Mısır"da darbeye karşı gerçekleşen direnişe küçümsemeyle, Firavun"a gitme tavsiyelerinde bulunmayla mukabele edenlerin kimler oldukları unutturulmaya çalışılıyor.
İkinci vehime gelince:
"Kardeşliğe canımı koydum" diyebilecek kadar delikanlı, mert ve net olan Cumhurbaşkanı"nın güya mizacına yönelik tutarsız eleştirileri tutarlı gibi göstermek için bir psikolog edasıyla konuşulurken, Cumhurbaşkanı"nın liderliğine ilişkin eleştirilerse devletin yakın takibinde olan PDY ve destekçilerine karşı müsamahasızlığı üzerine kurulmaya çalışılıyor.
Öte yandan konu Kürtler olduğu halde sözler döndürülüp dolaştırılıp "cadı avı" adlı muhayyel bir konuya bağlanıyor ve içten içe o sanal cadı avının muhatapları mağdur postuna oturtulurken, yaşanan son olaylardaki can ve mal kaybı, HDP=PKK"nın tarihi hatası, ölümlerden duyulan acı ve üzüntü hiç kaale alınmıyor.
İkinci vehimde ilginç olan diğer bir husus "çözüm süreci denen bu proje", "barış süreci gibi laflar" vb. küçümseyici tonlamalarla barış sürecine karşı çıkılması ve dolayısıyla Gezi dahil, Kobane teröründe bir medya grubu için vurgulana gelen ABD ve İsrail çıkarlarını gözetme ve bu maksatla "tahriklerde bulunma" ihtimalinin güçlendirilmesine önemli bir katkıda bulunulmasıdır.
İki vehimin ortak sonucuna gelince:
Her ikisinde de Kürtlerle ilgili bir konu dile getiriliyormuş gibi yapılarak asıl iktidarı suçlama, yıpratma hatta zayıf düşürme, Türkiye için kötülük umma tutumu sergilenmekle kalınmıyor, devletin zafiyete uğrayacağına dair kehanet soslu tezler üzerinden o zafiyete neden olabilecek muhtemel yapılardan adeta övgüyle, sevinçle, zevkle söz ediliyor.
Daha fazlasını öğrenebilmek için Kobane terörünün başlayışına, seyrine ve sonuçlarına çok yakından bakmanız yeterli olacaktır.
Çözüm süreci devam edecek ama ne zaman bitecek
00:0014/10/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İnsani ve kavmi hakları son yüz yıldır gasbedilen, ihlal edilen, ertelenen ya da görmezlikten gelinen Kürtlerin söz konusu haklarına, Türkiye milletinin olmazsa olmaz bir parçası olma bilinciyle yeniden kavuşturulması şeklinde özetlenebilecek olan "barış / çözüm süreci"nin Kobani terörüyle etkili bir sarsıntı yaşadığında hemen herkes hemfikirdir.
Kısa süreli ve sonuçları "olumsuz" olan bu sarsıntı, çözüm süreciyle ilgili sorunmuş gibi görünmeyen ve taraflarınca "şimdilik saklanması gereken bir belirsizlik" olarak halının altına itilen kimi önemli hususların gün yüzüne çıkmasıyla diğer bir söyleyişle konuşulabilir hale gelmesiyle de kimi olumlu yanlar taşımaktadır.
Öncelikle çözüm süreciyle ilgili algının açıklığa kavuşması planında şunu söylemeliyim:
Çözüm sürecinin esas tarafı ve uygulayıcısı olan "devlet" sadece Kürtlerin değil Müslüman halk başta olmak üzere Kemalist olmayan diğer unsurlarla, İslam hukukuna göre Ehl-i zimmet"in, modern hukuka göre ise azınlıkların haklarını aynı düzeyde ama faklı formlarda gasbetmiş, baskı altına almış bir devlettir.
Dolayısıyla konunun muhatabı bir avuç Kemalist''in dışındaki Türkiye milletinin tamamı olunca "hakların iadesi" de "sistemin / devletin" zorunlu kaldığı bir durum ya da "Türkiye milleti için onun bir lütfu" olarak görülmemelidir. Çünkü milletsiz devlet olmaz ve devlet millete hizmet edebildiği sürece varlığını sürdürebilir.
Bu nedenle "demokrasinin gelişmesi, yaygınlaşması" şeklindeki söyleyişte ifadesini bulan "hakkı verenin devlet, hakkı alanın millet olması" şeklindeki algı ya da yaklaşım "mutlak" otoriteyi (sistemi) ve onun arzusuna, insafına göre millete "tenezzülü" içkin olması bakımında hatalıdır.
Doğal ve doğru hakların kullanılması bağlamında hatasız olan, Türkiye milletinin zamana ve yeni koşullara göre mevcut demokraside yenileşme, tashih ve tadilat yapabilme istidadını kendisinin sahip olması ve sistemin de bunu koşulsuz olarak kabullenmesidir. Türkiye milleti, kuvveden fiile çıkması gereken söz konusu istidadını mevcut yönetim şekli gereğince vekiline devretmiştir ki o vekil şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve mevcut hükumettir. Yakın geçmişte çokça tartışılan "yenilik" konusunun tezahürü, hükmü ve içeriği de aslında ve öncelikle budur.
Dolayısıyla çözüm süreci, "nihayet insafa gelmiş" olan sistemin bir mecburiyeti, lütfu olarak değil, Türkiye milletinin kendi içinden ürettiği bir eşitlenme arzusu, sistemin (Kemalist otoritenin) neden olduğu baskıyı ve tahribatı ortadan kaldırmaya yönelik ortak çabası olarak anlaşılmalıdır.
Buradan baktığımızda Kobani terörüyle ortaya çıkan hususlardan başlıcaları şunlardır:
Kürtlerin çözüm süreciyle ilgili görüş ve taleplerinde kendi içlerinde bir ortaklığın sağlanamadığı bilinmektedir. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir kesim "demokratik hakların kendileri için tahakkuk ettirilmesini" yeterli görürken, laikçi-solcu kesimle, HDP=PKK ise bunun ötesinde, sistemin kendilerine yönelik "maddi bir bedeli" ödemesinde ısrar etmektedir. Nitekim Kobani terörünün esas nedenlerinden biri, bedel talebindeki ısrarın ve onun gerekirse "zorla" yani Kürtlerin terörize edilmesiyle alınabileceğinin sistem"e fiili olarak gösterilmek istenmesidir.
Peki Kobani terörüyle birlikte ne olmuştur:
1-Çözüm kapsamında Türkiye milletiyle eşitlenmeyi yeterli gören kesim, laikçi-solcu ve HDP=PKK tarafından düşman ilan edilmiş, bu nedenle onların da kendilerini savunmaları meşru olmuştur.
2-HDP=PKK, söz konusu adlandırmalarıyla, Abdullah Öcalan"ın 21 Mayıs 2013 tarihli "Bugün kadim Anadolu"yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır" sözlerine muhalefet etmekle kendi içinde yeni bir çelişkiyi üretmiştir. Hissedilen odur ki, Öcalan"ın belirlediği yerde durmaya çalışan HDP, silahlı örgüt olması nedeniyle sistemden "bedel" almakta asıl ısrar eden PKK tarafından Öcalan"a karşı muhalefetin içine çekilmiştir. Bu durumda HDP"de köklü bir revizyonun yapılması zorunlu hale gelmiştir.
3-Bu durum bir yandan, IŞİD ile Türkiye arasında sıkışmış bulunan PKK=PYD"nin akıbetini hayırlı görmeyen Kürtlerin HDP=PKK"ya olan güvensizliklerini pekiştirirken, diğer yandan onların gönüllerinin IŞİD"e kaymasını hızlandırarak yeni bir oluşuma zemin hazırlamıştır.
4-Yine bu durum, PKK=PYD"nin Türkiye sınırı dışındaki konuşlanmasının asli değil, arızi bir durum olduğunu ortaya çıkartarak, Peşmerge tarafından doldurulmasına sıcak bakılan o bölgeye IŞİD"in talip olmasıyla PKK=PYD"nin varlığı bu yönden de tartışmalı hale gelmiştir.
Tali unsuruları da dahil bunlar, çözüm sürecinin sahibi ve uygulayıcısı olarak Türkiye"nin konuyla ilgili portföyünde de değişikliğe neden olmuştur. Çünkü bu gidişle: PKK"nın muhatabı IŞİD olarak değişebilecek, militanlarını savunma için Kobani"ye değil terör için Türkiye"ye gönderen PKK"ın Öcalan"a muhalefeti kemikleşecek, Öcalan ise çözüm konusunda tek muhatap olarak kalabilmek için taleplerine kendisinin önerdiği (Markar Eseyan"ın kelimeleriyle) "biz bize çözüm" ana başlığı altında daha milli (içeriye dönük) davranabilecektir.
Ancak Türkiye"nin önüne şimdi de laikçi-solcuların ve HDP=PKK"nın dışında kalan Kürtlerin IŞİD nedeniyle radikalleşmesi problemi çıkmıştır. Bu problemin aşılması ise IŞİD ile kurulacak sağlıklı ilişkilere ve çözüm sürecinin tamamlanabilmesine bağlı görünmektedir.
Sonuç olarak, çözüm sürecinin "bedel" ödenmek suretiyle halledilmesi milletin arzuladığı bir durum değildir. Mevcut gelişmeler Öcalan"ı bu yönde yeterince ikna etmiş, milletin vekillerini de gereğince aydınlatmış olmalıdır. Dolayısıyla çözüm süreci Türkiye milletinin, millet olma haklarının eşitlenmesiyle bitirilebilecek kıvama gelmiştir. Önemli olan bu sürecin doğru zamanda tamamlanmasıdır.
Kendi suçunu şikayet etmek
00:0017/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Saman altından su yürütmeyi maharet sayan bir insan ya da bir grup, bunun gerektirdiği muameleyi hak etmekle kalmaz, bu muameleyi reddedişiyle de sadece söz konusu özelliğini pekiştirmiş diğer bir söyleyişle bu reddedişini saman altından su yürütmesinin bir parçası haline getirmiş; kendi suçunu şikayet konusu yapmış olur.
Hatıramızda ve elimizde taze, sıcak örnekleri var bunun.
-Yargı içinde kimi savcı ve hakimleri belli bir maksatla ayartıp, sonra o ayartılanları kahraman ilan ediyorsanız,
-Güvenlik birimlerinde kendi çıkarlarınıza göre birilerine ast-üst ilişkisini ihlal ettirerek özel görevler yüklüyor, onlar sorgulanmak üzere tutulduklarında "Hatm-i şerif"i de yarım kalmıştı; sahur suyunu içememişti" yollu din ve duygu istismarıyla karışık ağıt yakıyorsanız,
-Millete zulmüyle, manevi değerlere tecavüzüyle maruf bir partiyle ittihat ediyor, ittihadınız ona ve size fayda vermeyince süt dökmüş kedi gibi bir tenhaya pısıyorsanız,
-"Çatı aday" dayatıp, onu ballı haberlerle parlatmaya çalışıyor, adayınız yükselteceğini sandığınız çatının altında kalınca, oradan kurtarılmasına bile yardımcı olmayıp, onu sözünün bittiği yerde kendi enkazıyla baş-başa bırakıyorsanız.... Siz saman altından "ekmel mi ekmel" su yürütüyorsunuz demektir.
Diğer bir ifadeyle siz illuminaticilik oynuyor, mertlik göstermiyor, dostunuzu doğru seçmiyor ve ahde vefa göstermiyorsunuz demektir.
Bu çerçevede, iki gün öncesine ait bir örnek daha var elimizde.
Son iki yıldır yüzlerini saklayarak milletin canına ve malına kastedenlerin Kobani terörüyle bunu bir tiryakiliğe dönüştürmeleri karşısında oluşturulmak istenen yasal engeli "rastlanılan her muhalifi tutsak alma ve mallarına el koyma" şeklinde yorumlayanları kastediyorum.
Daha "muhalif" tanımındaki genelleştirmeden ya da toptancılıktan anlaşılıyor ki, bu yorum bir merdin, bir delikanlının yorumu değildir.
Bu tanımla suçlu, suçsuz demeden gözüne kestirdiklerini bıçaklayanlar, taşla baş ezenler, kamu malı yakanlar, özel araçları, dükkanları, işyerlerini, okulları, yurtları, sivil toplum kuruluşlarının bürolarını ateşe verenler bir tür masumiyet maskesinin koruyuculuğuna havale edildikleri gibi, zikredilen vahşilikler de muhalefetin meşruiyeti içine çekilmektedir.
Eğer saman altından su yürütenlerden değilseniz, ortada, açıkta, ışığın altında durarak söz konusu yasal tedbirlere karşı şunu söyleyebilirsiniz:
"Grup çıkarlarımız böyle gerektirdiği için biz Türkiye"nin bir kaosa sürüklenmesini, giderek bir iç savaşa muhatap olmasını arzuluyoruz. Buna karşı alınması düşünülen tedbirlerle umduğumuz süreç sekteye uğratılabileceği için açıkça buna karşı çıkıyoruz."
Bu durumda amacınız ve tarafınız belli olduğu için tersinden de olsa bir mertlik göstermiş, kötülüğe sahip çıkmadaki doğruluğunuzu göstermiş olursunuz.
Oysa ki, "muhtemel yasayla muhalefet bastırılmak isteniliyor, devlet zorbalaşıyor, demokratik hakları gasbediliyor" demeye yeltendiğiniz yerde, muhalefet, demokratik hak vb. içeriğini kasıtlı olarak değiştirdiğiniz kavramlara yaslanmak suretiyle saman altında su yürütmeye çalışıyorsunuz demektir.
Birkaç gün önce "uzaktaki kara çukur"un "Paralelciler, Haşhaşiler Kobani teröristlerini destekliyorlar" şeklindeki yaygın kanaate itiraz edişindeki mantığa ve tarza baktım. Zerre kadar netlik, mertlik içermiyordu, bilakis aba altından sopa göstermek suretiyle "bize böyle diyenleri şişleriz" kabilinden ucuz kabadayılıkları içeriyordu. Onun temsil ettiği düzeysizlikten, yanlış eşleştirmelerden, yaptığı ters örneklemelerden ayrıca bahsetmeye bile gerek yok. Mısır"da imkanları var olduğu halde bir tek kurşun atmayıp, karşındakilerin kurşun sağanağına sadece vücutlarıyla karşı duran İhvan"ı sair yerlerdeki birbirlerini öldürme olayıyla bağlantılı olarak zikretmek hangi mantığa, izana sığar ki, ondan söz edebilelim.
Dolayısıyla zikrettiğimiz ve örneklerini verdiğimiz bağlamda "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" ucuzluğuna düşerek değil, "madem öyleysen, böyle yapışının nedeni nedir?; eylenişine taraf olmadığını söylediğin şeyin olumsuz sonuçlarına duyduğun muhabbetin, sevinmenin, zevklenmenin ve o sonuçlara karşı üretilmek istenen şeye verdiğin kasıtlı tepkinin sebebi nedir?" diye sormak, sorgulamada bulunmak her akıl sahibin hakkıdır.
Çünkü gören gözün, duyan kulağın ve hisseden kalbin delili açıklık, bunun karşılığı ise mertliktir, içi dışı bir olmaktır.
Ancak basiretleri bağlanmış olarak saman altından su yürütmeyi iş edinenler, bununla mütenasip olarak hak ettikleri tanımlardan bir yarasanın ışıktan duyduğu rahatsızlık oranında rahatsızlık duyarlar.
Haliyle bunlara karşı "ne gülüyorsun, anlattığım senin hikayendir" ya da "uğradığın ve uğrayacağın bela kendi seçimindir" veya "şikayetçisi olduğun kendi suçundur" denmesi doğaldır.
Ezilen Kürtler
00:0019/10/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Berkin Elvan 15 yaşındaydı; Yasin Börü 16, Hüseyin Dakak 19, Hasan Gökgöz 25, Riyad Güneş 28 yaşında.
Berkin"in sapanla taş atarken çekilen fotoğraflarına rağmen ekmek almak için sokağa çıktığı iddia edilmişti.
Yasin"in, Hüseyin"in, Hasan"ın ve Riyad"ın yoksullara kurban eti dağıtmak üzere sokakta oldukları ise herhangi bir fotoğrafla teyit edilmeyi gerektirmeyecek kadar gerçekti.
Konu öldürülmekse nedenlerinden çok sonuçları daha önemli olmalı ki, sonuçta beşinin öldürülmesi de "göğ ekin"in biçilmesi gibiydi.
"Ateş düştüğü yeri yakar" derler, ateş doğrudan Berkin, Yasin, Hasan, Hüseyin ve Riyad"ın baba ocağına düştü. Tanık olanlara, duyanlara ise üzüntüsü yerleşti.
"Göğ ekin" olmada ortak olan beş kişiden hangi nedenle olursa olsun birini diğerine öncelemek yanlış olur.
Gerçi ölüm eşitleyen olmada rakipsiz olduğuna göre biri diğerine öncelense de ne değişir ki?
Ben yazarsam ajite ettiğimi söyleyeceklerdir kimi vicdansızlar, o halde haberin soğuk diliyle duymayan duysun olanı:
"Kurban eti dağıtan 5 genci bir apartmanın 3. katında sıkıştıran PKK"lılar, 4 gence işkence ettikten sonra 4. kattan aşağıya attı. Aşağıdaki PKK"lılar da ellerindeki sopa ve taşlarla lince devam etti. Görüntülerde ayrıca Yusuf Er"in karga tulumba çıkartıldığı, önce tekme, ardından da sopalarla dakikalarca dövüldüğü görülüyor.
HDP"nin çağrısı üzerine ortalığı savaş alanına çeviren PKK yanlıları, bayramın 4. günü fakirlere kurban eti dağıtan Yasin Börü, Hasan Gökgöz, Riyad Güneş ve Hüseyin Dakak"ı "IŞİD"ci olduğu" iddiasıyla linç ederek öldürmüş, Yusuf Er"i de işkence ettikten sonra "ibret olsun" diye yaralı olarak bırakmıştı. PKK"lıların IŞİD"le yarıştığı vahşeti tüm ayrıntılarıyla yaralı olarak linçten kurtulan Yusuf Er anlattı."
Evet bir ölümü diğerine öncelemek sonuçta ölene etki etmez ama bu tutuma sahip olanın "insan olma düzeyi" ile ilgili bir fikir verir.
Berkin Elvan"ı ölümünü Gezi kalkışmasının sembolüne dönüştürmek isteyenlerin düzeyi ile ilgili bir fikir mesela ya da "Ezilen Kürt" teriminin gerçek yüzü hakkında dosdoğru bir bilgi...
Taksim Darbe Komitası"nın emrindeki ödevli yazıcıların oluş şeklini aktardığımız hunharca öldürülmeler karşısında sus-pus olmaları, Berkin"le ilgili yaptıkları istismardan utanç duymalarının sonucu değil de eğer o istismar nedeniyle öncelemede bulunmanın bir sonucu ise "düzey" sorunu da bir yana burada "insanlıktan" söz edilebilir mi?
"Sokağa çıkma çağrısıyla ilgili karar alınırken ben de vardım" diyen ve seçmenlerinin aynı zamanda PKK"lı ve dolayısıyla şiddet tutkunu olduklarını öngörememekle hata ettiklerini söyleyen HDP milletvekili, dördü başları ezilerek öldürülen toplam kırk altı canın kaybından sonra hâlâ normal bir insanın uyuduğu gibi uyuyabiliyor ve hâlâ "Ezilen Kürt" demeye dili varabiliyor mudur?
Gezi kalkışmasında dozer şovu yapan, ölenlerin anısına Gezi Parkı"na çiçekler koyan HDP=PKK"nın Meclis"teki özgürlük kovboyları kaç tane "ezen Kürt" ile "ezilen Kürt"ün arasına girdiler ve hangi parka "Ezilen Kürtler namına" çiçekler bıraktılar acaba?
Adlarını zikrettiğimiz dört kişi kafaları ezilerek öldürülürken onları balkondan seyredip zılgıt çekerek "Yakın bunları" diye bağıran kadınlar kendi çocuklarının yüzüne insanmışlar gibi ve kendileri de insana bakarlarmış gibi bakabiliyor olabilirler mi hâlâ?
Ölüme bakış bir insanlık testidir aynı zamanda. Buna göre Berkin"i sahte göz yaşlarıyla avaz avaz bağırarak sahiplenmeye çalışan Gezi kalkışmacılarının Kobani teröründe "Ezilen Kürtler" karşısında dillerini yutmalarının, insanlık hasletlerini unutmalarından farkı nedir?
Entelektüelin, sanatçıların, şarkıcıların, sinema yönetmenlerinin ve güya ezilenlerin… seslerini yükseltmesi ve hatta kültürel kimlik siyasetinin ötesine geçme eylemi olarak nitelenen Gezi"nin, aslında vahşet arzusundaki patlama ve insanlıktan başka bir aşamaya geçme durumundan ibaret olması söz konusu farksızlığın ifadesi değil midir?
Hani neredeler o hümanist yönetmenler, polis-devletinin ürettiği acının bestesini ve resmini yapan sanatçılar, gazete sütunlarında, internet sayfalarında okkalı okkalı sivil itaatsizlik nazariyatı yumurtlayan beyaz teorisyenler, 68 kuşağının sosyal adaletçi hukuk delisi abileri, duran adamlar, çadırcı kızlar, bienali kaldırım gazilerine adayan İKSV küratörleri… Neredeler? Hak ettikleri yalnızlıklarında ölü seçmekle, şedit bir kinle sosyal medyada "(Ş)u bizim berbat memleket, şu bizim öngörüsüz, cahil, kötücül cumhurbaşkanı ve rezil hükümet benden önce yol alıyor" tarzında müstekreh mesajlar döşenmekle mi meşguller?
Nereye kayboldular Gezi"nin müçtehit müsvettesiyle onun antikapitalist morg fareleri? İftarını meşreplerine uygun bir ölünün cesedi üzerinde yapmak için İstiklal"de susma orucuna mı başladılar yoksa dilleri gitarlarının tellerine mi sıkıştı?
Öldürülenler Kürttür, Türktür, Yezididir, polistir, askerdir, HDPlidir, HÜDA-PARlıdır, Hizbullahidir… Ezilerek katledilmeye insan olmanın şuuruyla bakabiliyorsak eğer, öldürülenlerin kimlerden ve hangi partiye, gruba bağlı oldukları hiç fark etmez: Onlar "bizim" insanımızdır.
Önemli olan ölü seçicilerden olmamak, acıyı paylaşmak, ateşin düştüğü her ocağı kendisinin saymak ve vahşete itiraz edebilmektir.
Ezildiğini söylemek için gözü dönmüş bir eziciye dönüşmemektir.
Bunlar için şart olan ise sanatçı, aydın, teorisyen, yönetmen, ressam, şarkıcı, bilim adamı, beyaz, müçtehit müsvettesi… olmak değil insanlığını unutmayan insan olmaktır.
Haşhaşi karanlığı
00:0021/10/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zıtlık varlığın tabiatındandır ve bir zihin şeyleri zıddıyla "birlikte" düşünerek onu suretlendirebilir (imgeye dönüştürebilir).
Örneğin "siyah" demeye durduğumuz yerde eş-zamanlı olarak aklımıza "beyaz" gelir; kötü dediğimizde iyi, haksızlık dediğimizde haklılık, adalet dediğimizde hak gelir aklımıza aynı anda.
Zihin iki ayrı yüzden, uçtan ibaret olan müşterek imgenin tam "ara"sında durmak suretiyle yeni bir tanımlama yapabilir. Diğer bir söyleyişle hafızasında zaten var olan beyaz ile siyah rengin bilgisinden hareketle "gri"nin imgesine ve dolayısıyla tanımına ulaşır ki, bu fiil ona mahsus bir müktesebat olarak değer kazanmakla kalmaz aynı zamanda ona "fail olma" hakkını kazandırır.
Söz konusu ara"nın tam karşılığı ise "berzah"tır; sözlüklerdeki karşılığıyla ara-lık, ayıraç"tır; "kıstak"tır yani daraltmak ve sıkmaktır.
Dolayısıyla berzah, varlığın tabiatından olan batıni ve zahiri zıtlıkların bulunduğu her yerde bulunur; zihni ve doğayı kendi gerçeklikleri içinde bilen herkes onları kolaylıkla ortaya çıkarabilir ve bu yanıyla bir kuşatıcı olgu değeri yüklenen berzah yeni tanımlamalar yoluyla zihinden doğaya oradan hadisata... hayatın tümüne yayılır.
Buradan hareketle hadisatı değerlendirirken (kanaatlerin, intibaların, sezgilerin, beğenilerin vs. bakışa ve düşünüşe birer perde olmaları nedeniyle) tarafsızlığın mümkün olmadığını ancak birbirine zıt iki hadisenin berzahında durmak suretiyle "doğru hükmün" verilebilmesinin mümkün olabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Örneğin son kırk yılın sorunu olan ve son bir yıldır mevcut iktidara kibirleriyle karşı gelmede gemi azıya alan Haşhaşilik olayındaki son duruma bakalım.
Haşhaşilerin zamane yazarları kendi hallerince, uslu uslu hizmet eylerlerken İktidarın hışmına uğradıklarını, kendilerine yakıştırılması mümkün olmayan suçlamalara maruz kaldıklarını, hakaret gördüklerini, haklarında adaletle hüküm verilmediğini bilakis planlanmış bir zulme muhatap kılındıklarını iddia ediyorlar.
Siz Haşhaşi değilseniz zaten tarafsız olmayacağınız için Haşhaşilerin söz konusu iddialarını doğru değerlendirebilmek üzere berzahta durmayı seçmek zorundasınız.
Ancak berzahta durabilmeniz için o zıtları olanca netliğiyle görmek zorundasınız.
Zıtlardan biri iktidardır ki onun durumu, rengi, tutumu "net"tir. Haşhaşileri bir ihanet şebekesi, istikrara kastetmeye kalkışan gafiller, huzur bozucular, din ve duygu istismarcıları, bir menfaat şebekesi, "uzaktaki kara çukur"un basiretini kaybetmiş şövalyeleri olarak görmektedir.
Diğeri Haşhaşilerdir ki, işte bu zıttın kendisi net değildir. Bu noktada camia, gönül erleri, nur taşıyıcıları, serdengeçtiler, hizmet pervaneleri vb. tanımların o zıttın özüne değil süslenmesine ilişkin tanımlar olması bakımından zıttaki netliğin sağlanmasına hiçbir katkısı yoktur. O halde o zıttın kendisini netleştirmesi ya da sizin onu netleştirebilecek karinelere bizzat sahip olmanız gerekir.
"Haşhaşiler Müslümandır" deseniz, zıtları kafir değil. "Haşhaşiler hizmet ehli" deseniz zıtları hizmet düşmanı değil bilakis hizmeti toplumun tüm kesimine yaymak üzere milletin vekaletini almıştır. "Haşhaşiler adalet duygusuna sahiptir" deseniz, son bir yıldır doğru sebeplere bağlı olarak değil, adeta kendileri vesileler uydurarak Cumhurbaşkanına, başbakana, hükumete yönelttikleri iftiralar, hakaretler, suçlamalar olmuş diz boyu. "Haşhaşiler millleti düşünürler" deseniz kargalara da "gülmeyin" demek zorunda kalırsınız.
Hal böyle olunca berzahta durarak Haşhaşileri anlamak, iddia ettikleri konularda doğru bir değerlendirmeyi yapabilmek mümkün görünmüyor.
Çünkü siz "Haşhaşiler ahlaklı adamlardır" demeye niyetlenirken onlar banyo dikizleyenleri, kulak hırsızlarını, hizmet namıyla esnafı haraca kesenleri sahiplenmeye hatta kutsamaya kalkışıveriyorlar; siz "Haşhaşiler tek ceketlidirler onu da üç günden fazla sırtlarında tutmayıp hemen bir yetime giydirirler" demeye hazırlanırken, onlar batmak üzere olan bir bankanın koruma tugayına dönüşüveriyorlar; siz "Haşhaşiler zalimlerden yana olmazlar" demeye niyetlenirken onlar zulüm devleti İsrail"e, eli kanlı Sisi"ye, Esed"e borazanlık yapıveriyorlar; siz "Haşhaşiler açıklıkta ve yanıbaşımızda dururlar" demeye niyetlenirken onlar "uzaktaki kara çukur"un sinsi müminleri oluveriyorlar; siz "Haşhaşiler güzel dilli, nezaket sahibi adamlardır" demeye niyetlenirken onlar tasmasından boşalmış bir Kangal köpek kızgınlığıyla insanların paçalarına saldırıveriyorlar.
Şu son örnek de zamane gazetelerinden: Sonuncusu 2000 yılında yapılan iki gün önceki Kocatepe Bediüzzaman Mevlidi"nin, 2001 yılında o günün iktidarınca yasaklandığı, bu yasak Ak Parti tarafından da kaldırılmadığı için ancak 14 yıl sona yeniden yapılabildiği şeklindeki haberler sürmanşetlerden iletildi.
İlgili valilik ise böyle bir yasaklamanın olmadığını, mevlit için başvuruda bulunulmadığını, kaldı ki bu konuda herhangi bir başvuruya, izin alınmasına gerek de olmadığını söylüyor.
İşte Haşhaşilerin, haklarında doğru hüküm vereceğinden emin oldukları şahısları bile berzahsız bırakmalarının, diğer bir söyleyişle karşı oldukları şeylere karşıtlıkta, zıddında oldukları şeylere zıtlıkta net olamayışlarının, yalancılıkta hadsiz, seviyesizlikte nihayetsiz oluşlarının (zikrettiğimiz ve sayısını daha da çoğaltılabileceğimiz örnekler üzerinden) nedenleri bunlardır.
Dolayısıyla Haşhaşiler, bizzat kendi elleriyle kendileri hakkında yaptıkları karartma nedeniyle yalnız kalmaktan şikayette, itirazlarına muhatap bulamama sızlanmasında, seslerinin millet tarafından duyulmamasından yakınmakta külliyen haksızdırlar.
Ancak duruşlarında bir netliğe sahip olanlar, haklarında yeni bir karışıklık doğarsa onun netleştirilmesini talep edebilirler.
Her fiilleri karanlık olan Haşhaşiler ise öncelikle yaptıkları haksızlıklardan, "uzaktaki kara çukur"dan ağızlarına dolan zifti masum insan ve kurumlara sıçratmaya çalışmaktan vaz geçmedikleri sürece söz konusu talepten kendilerine de bir pay verilmesini umamazlar.
Muş"ta üç gün
00:0026/10/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Alparslan Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü"nün çağrısıyla yolum yine Muş"a düştü.
"Yine" diyorum ama "90"lı yıllarda işim gereği sıkça uğradığım bir yer olmasına rağmen Muş"a uğramayalı neredeyse on beş yıl olmuş.
İstasyon Caddesi"ndeki hareketin artması dışında şehir merkezinde fazla bir değişiklik görmedim. Asıl ve büyük değişiklik adeta bir uydu-kent gibi konuşlanmasıyla Muş"un genel çehresini değiştiren Alparslan Üniversitesi"nin kampüsüydü.
Muş"un deprem kuşağında olması nedeniyle azami beş katta sabitlenen ve çoğunluğu üç katlı olarak inşa edilen kampüs binalarının (basit değil) sade yapılarından henüz altı yaşında olan Alparslan Üniversitesi"ndeki hareketlilik, atılım çabası, geleceğe sağlamca tutunma niyeti kolayca okunabiliyordu.
İlk satırda Türkçe Eğitimi Bölümü"nin çağrısıyla gittiğimi belirtmemin nedenine gelince.
Üniversitelerdeki sanatsal ve kültürel faaliyetler eğitim dönemlerine mahsus ve zorunlu (resmi) oryantasyon planları gereğince yapılır. Seyirci, dinleyici toplamanın zorluğu nedeniyle ilgililerince genellikle bir ek külfet olarak görülen söz konusu faaliyetlerden o üniversite adına en azından bir reklam yararı hedeflenir. Bunun için de şöhretli topluluklarla, şahsiyetlerle sınırlanmış gösteri faaliyet(ler)i gerçekleştirilir.
Alparslan Üniversitesi"nin aynı zamanda "Kurucu Rektörü" olan Rektör Nihat İnanç, oryantasyon planlarındaki faaliyetlerin yapılmasıyla birlikte, doğrudan akademik bölümlerin ihtiyaçları ve talepleri doğrultusundaki faaliyetlerin kendi içlerinde gerçekleştirilmesinde yarar görmüş ve ilk denemelerden elde edilen somut faydalar üzerine bu uygulamayı yaygınlaştırmış.
Genelden kısmi bir özel yarar üretmeyi gözetmekle birlikte, asıl özelde tam yararın tahakkukunu sağlamak şeklinde özetleyebileceğim bu yöntemin savunucusu olarak Türkçe Eğitim Bölümü"nün çağrısına tereddüt etmeden "evet" demiştim.
Belirttiğim şekilde sanat-edebiyat dışındaki bilim dallarında öğrenim gören birkaç öğrencinin de sanata ısındırılabileceğinden hareketle "Sanat-edebiyat Bizim Neyimize" başlığı altında "genel", "Modernleşme Sürecinde İslami Edebiyat" ve "Cumhuriyet Devrinde Öykü ve Roman" başlıkları altında iki özel oturumu ilgili hocaların nezaretinde o bölümdeki öğrencilerle birlikte gerçekleştirdik.
Dolayısıyla farklı bir terminolojiye ve içeriğe muhatap olunması bakımından (kalabalık bir topluluğun katıldığı ilk oturumdan) beş, on kişi yararlanabilmişse, diğer iki oturumdan anlatıcıyla dinleyicinin temadaki ve dildeki mütekabiliyetleri nedeniyle tamamı yararlandırılmış oldu. Elbette buradaki ilk yarar da benim kendime yönelik olan yarardır. Çünkü, bu tür oturumlar yüz yüze konuşabilme, zamanında sorma ve sorgulayabilme imkanıyla asıl beni beslemiş, eksikliklerimi anlamama neden olmuştur.
Alparslan Üniversitesin"de yukarıda zikrettiğim amaç ve ödevle bulunmam öncelikli olandı ve bu diğer bereketlenmeleri de beraberinde getirdi:
Öncelikle, Rektör Nihat İnanç"la yoğun işlerinden fedakarlık ederek bana ayırdığı zamanda gerçekleştirdiğimiz sohbetlerin tadını, bana olan katkısını anlatmak istesem de anlatamam, çünkü bunun yaşanması gerekir. Rektör Yardımcısı Osman Özcan"ın da katıldığı bu sohbetlerin sonucunda, yeni üniversitelerin kurulmasına karşı çıkan biri olarak şu hükme ulaştım:
Eğer yönetimlerinin emanet edilebileceği başka Nihat İnançlar bulunabiliyorsa değil on yedi üniversite bin yedi yüz üniversite açılmasında hiç tereddüt edilmesin.
İkinci bereket ise Nurullah Ulutaş, İsmail Süphandağı, İsmet Kesen, İskender Dölek, Süleyman Aydeniz, Ferhat Çiftçi, Mehmet Ali Yıldız, Fahrettin Yüksel, Mehmet Özger ve Ahmet Ayhan Koyuncu ile geceleri yarılatan sohbetlerimizle tahakkuk eden berekettir.
Bu sohbetlerimizin sadece sanat-edebiyatla sınırlı kalmayıp genelde ülkenin, özelde bölgenin durumu doğru anlamaya, mevcut problemleriyle ilgili doğru teşhise ve teklife yönelik olması ise akademisyenlerin bu konudaki hassasiyetlerini öğrenmem, isabetli görüşlerini yerinde tespit edebilmem bakımından kendi adıma bir ayrıcalık, som bir kazanç haliydi.
Alparslan Üniversitesi"nde görmem gereken iki yeri, zaman darlığı nedeniyle göremedim. Bunlardan birisi Kütüphane, diğeri Bilgi Merkezi. Benim bu zamana kadarki seyahatlerimde hep önemli bir yerler eksik kalmış ve ben de bu eksiklikleri oralara tekrar gitmenin bir vesilesi sayarak teselli olmuşumdur. İnşallah belirttiğim yerler için de durumum böyledir.
Bu arada zahmetini Nurullah Ulutaş ve İsmail Süphandağı"na yükleyerek Ahlat"taki mezarlığı gezebildiğimi de söylemeliyim. Türkiye"de gezme imkanı bulduğum "turistik" beldeler içindeki en düzenli ve en temiz yer olan bu mezarlığın değeri Türklerdeki "ölüm imgesi"nin değişme safhalarından en önemlisini en somutunu temsil ediyor olmasıdır. Bu yanıyla Edward Tryjarski"nin "Türkler ve Ölüm" (Çeviren: Hafıze Er, Pinhan, İstanbul 2011) adlı kitabındaki kimi tezleri güçlendirmeye ve daha doğrularını inşa etmeye neden olabilecek bir mezarlıktır Ahlat mezarlığı. Hadisat ve gündem eleverişli olursa konuyla ilgili kimi belirlemelerimi de yine burada sizlerle paylaşmak isterim.
Muş"ta geçirdiğim üç günle ilgisi bulunan herkese, teşehhüt miktarı da olsa görüşebildiğimiz Adilcevaz İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kurbani"ye ve Alparslan Üniversitesi''nin çok şanslı, kıymetli öğrencilerine teşekkür ediyorum.
Maskeyi indiren el olmak
00:0028/10/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batman"da HDP=PKK"dan bir milletvekilinin de katıldığı yürüyüşte, kimi kadınların, asliyetlerine uygun bir alışkanlıkla olay çıkarmaya ve yağmacılık yapmaya hazırlanan gençlerin maskelerini indirdiklerine, yine aynı yerde kimi erkeklerin de zikrettiğim alışkanlıkla polisi taşlamaya hazırlanan gençlere karşı polis çevresinde kalkan oluşturduklarına dair haberler bence son zamanların en ilginç ve sembol değeri taşıyan haberiydi.
Şundan ki, Kobani Terörü"yle HDP=PKK=PYD"nin bir tarafıyla Türkiye sınırını da aşan Doğu ve Güneydoğu"da oluşturmaya çalıştığı "Kürtleri koruma şemsiyesi"ne kendilerine bağlı, emirlerine muti olmayan Kürtleri dahil etmedikleri, hatta Kobani Terörü"yle "asi kürtleri" hizaya getirmeyi hedefledikleri tartışma kabul etmeyecek bir açıklıkla ortaya çıkmıştı.
HDP=PKK=PYD asi ilan ettikleri silahsız, savunmasız Kürtlere şiddet uygulamakla devletin vatandaşını koruma zaafiyetini belgelemeyi ve bunun üzerinden o Kürtlere "kendi ellerine ve insaflarına terk edildikleri" mesajını vererek yeni bir korku dalgası yaratmayı, bu sayede meşruiyet kazanmayı umarken hem kendi kavimlerini hem de devletin şahsında Türkiye milletini karşılarında buluvermişlerdi.
Ancak HDP=PKK=PYD"li olmayanlara karşı şiddet uygulama, öldürme, yağmalama meşruiyetine sahip olduklarını sanan on kişilik grupların bile birkaç ilde ve çok sayıda ilçede eş zamanlı terör estirebilmesi terör örgütünün umut kırıklığı içinde yalnızlaşmasını kısmen perdeleyebildiği gibi, bölgede devlet denetiminin, can güvenliğinin olmadığı şeklindeki kanaatleri beslemeye de halen yetebiliyor.
Buna bir de çok bilmişlerin "Gladionun harekete geçirildiğine" dair ürettikleri dedikoduları ilave ettiğimizde bölgede "diken üstüne durmak" deyiminin de tanımlamada yetersizleştiği olumsuz hal genel bir fotoğrafa dönüşüyor ya da böyle bir fotoğrafın varlığı hayalen benimsenmeye başlanıveriyor.
Öte yandan söz konusu Gladio şimdi yoksa bile HDP=PKK=PYD merkezli terör eylemleriyle onun varlığına davetiye çıkarılmış olunuyor.
Diğer bir söyleyişle eski ceberrut devletin göz korkutma, huzur bozma ve daha da önemlisi karışıklığı fırsat bilerek muhalif / muarız temizleme yöntemini şimdi HDP=PKK=PYD gereksinmiş gibi görünüyor. İlgili elemanların ta Almanya"dan kalkıp gelmelerine de gerek yok çünkü çözüm sürecinin Haşhaşilerden daha büyük düşmanı olan İran sınırda hazır bekliyor.
"Maskeyi indiren el olmak" da bu noktada önem kazanıyor. Bunu resmi dilin azarlamalarını da içkin olan söyleminden ayırarak düşündüğümüzde, HDP=PKK=PYD"nin Kürt kavmini değil örgütün çıkarlarını temsil ettiğini, örgütün dilindeki barış, özgürlük, demokratikleşme vb. terimlerin samimiyet belirtmediğini anlamak ve duyurmak "maske indiren el olma"nın ilk şekli olarak beliriyor.
Dolayısıyla "maske indiren el olmak", şiddet ve vahşete koşullanmış erkekliğin doğru erkeklik, korkusunu örtüyle saklayan delikanlılığın gerçek delikanlılık, suikastı, pusuculuğu normalleştirmiş mantığın hayırlı mantık, belli bir grubun çıkar tutkusunu yaşatmada inatkarlığın iyi ahlaklılık... olmadığını ve bu terimlerin sahih kodlarıyla kültürel hayata yeniden kazandırılmasını sembolize etmesi bakımından çok önemlidir.
Daha açık tanımlamalarla:
Maskeyi indiren el olmak, Kobani terörüyle belirginleşen Kürdün Kürdü sevmemesi probleminin, Kürtlerin Türkiye milletini sevmeme probleminin önüne geçirilmesiyle oluşan çifte sevgisizliğin varlığını ifade etmeye cesaret göstermek ve tedavisinde sorumluluk yüklenmektir.
Maskeyi indiren el olmak, şartlar ne olursa olsun cana kıymanın, mala tecavüz etmenin ilkelliğin, cahilliğin, barbarlığın, vahşet düşkünlüğünün tezahürü olduğunu bilmek ve bilmeyenlere de bildirmektir.
Maskeyi indiren el olmak HDP=PKK=PYD"liler (bölgede bizzat tanık olduğum şekliyle) "öldürdüklerimiz Hizbullahilerdi" pişkinliğiyle vahşetlerini makulleştirmeye çalışırken dava arkadaşlarını satmakla maruf kimi eski sosyalistlerin bulvar gazetelerinde yer alan "48 kişinin bir bölümü hükumet güçlerinin açtıkları ateş sonucu öldü" tarzındaki yalan beyanlarını onların yüzlerine kirli bir paçavrayı çarpar gibi çarpmakta tereddüt göstermemektir.
Maskeyi indiren el olmak her şeye rağmen HDP=PKK=PYD"yi silahlı terör örgütü olmanın dar çerçevesini kırmaya, Türkiye milletiyle bütünleşerek huzurlu, istikrarlı bir Türkiye idealini benimsemeye ikna etmektir.
Maskeyi indiren el olmak, kan davası gütmekten vaz geçmek, hangi nedenle olursa olsun liderlik sıfatı yüklenmiş olanların özgürlük içinde mevcut demokratik şartlarda siyaset yapmalarını sağlamak ve bu yönde beliren her çabaya destek vermektir.
Maskeyi indiren el olmak, çözüm sürecinin devletin ya da HDP=PKK=PYD"nin yeni şartlarda kazanabileceği ya da kaybedebileceği güç ihtimaline bağlı olarak takvim, içerik ve hedef değiştirmesine rıza göstermemektir.
Dün Batman"da bir gencin maskesini indirmeye yönelen el, bölge özelinde ve ülke genelinde aynı başarıyı tekrarlama imkan ve iradesine sahip olabilir.
Bu elin kadının ya da erkeğin eli olması, siyasinin veya sivilin eli olması, Kürdün yahut Türkün eli olması önemli değildir.
Önemli olan o elin Türkiye milletinin barıştan, birlikte yaşamadan yana olan umudunu, arzusunu, niyetini ve gayretini sembolize eden bir el olmasıdır.
Mülemmalı edebiyat
00:0031/10/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zihniyet değişmeleri bıçakla kesilir gibi kesilerek gerçekleşmediği gibi, bu değişimden etkilenen edebiyat anlayışındaki değişmeler de yine bıçakla kesilir gibi kesilerek gerçekleşmez.
Söz konu ilişki önceki ve sonraki zihniyet arasında bir "enfeksiyon" ilişkisi olarak başlar ve sürer; diplomatik ve ekonomik temasların, savaşlarla karşı karşıya gelmelerin yanısıra sığınma, esaret, evlilik vb. üzerinden kurulan sosyal ilişkiler söz konusu enfeksiyonu taşır ve yaygınlaştırırlar.
Kendi güçlerinden emin olan zihniyetler, diğer zihniyet(ler)e karşı daha yumuşak bir tutum içinde onları zorlamaksızın sadece kendi farkının / farklılığının altını özenle çizerek makul bir vadede onları kendi lehlerine dönüştürürler.
Yetkinliklerinden emin olmayan zihniyetler ise agresif bir tutumla enfeksiyonu istila etmenin bir vesilesi sayarak, emperyalist bir saldırganlıkla karşılarındaki zihniyetleri ricat etmeye, onurlarını kaybetmiş olarak önlerinde eğilmeye, kendilerine teslim olmaya zorlarlar.
İlk tutumun en seçkin örneği İslami zihniyettir.
İslam öncesinde de güçlü bir damar olarak yaşayan şiir (ki, klasik Arapça"daki anlamlarından birisi de "ilim"dir) Kuran tarafından inkar edilmemiş ya da yoksanmamış ancak İlahi Kelam ile onun arasındaki farkın altı kalın çizgilerle çizilerek olumsuzlanmak suretiyle yeni zihniyetin onu olumlama ve onama yönü gösterilmiştir. Bu sayede kadim Arap şiiri tekniğinden fazla bir şey kaybetmeksizin İslami özü yavaş yavaş yüklenerek kavim şiirinden bir medeniyet şiiri olma katına yükselmiştir.
Bu belirlememize ilişkin her durumu, süreçleri ve amaçlanan sonuçları Şuara Suresi"nin son yedi ayetinde görmemiz mümkündür:
"Şeytanların kimin üzerine indiğini size haber vereyim mi? Vebal yüklenici her bir sahtekâr üzerine inerler. Onlara kulak verirler ve ekseri yalan söylerler. Şairler, bunların arkasına da çapkınlar, sapkınlar düşer. Görmez misin bunlar her vâdide hayran olurlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler ve Allahı çok zikredenler ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna, yarın bilecek o zulmedenler hangi inkılâba münkalib olacaklar."
Dolayısıyla bu ayetlerde tanımlama, tanıma, tashih etme ve uyarma şeklinde dörtlü bir aşama belirtilmekte, mevcut şiir / şair için yeni inkılabın münkalibi olmanın dışında fiili bir ceza gerekli görülmediği gibi yeni inkılabın ona sağlayacağı büyük potansiyel imkana vurgu yapılmaktadır.
Batı medeniyetinin yerli şubesi hükmündeki Kemalist zihniyet ise ikinci tutumun örneği olarak verilebilir.
Kemalizm toplumun din ile ilişkisini denetim altına alabilmek için dili değiştirmiştir. Adeta düşünce üzerine düşünülmesini engellemek kastıyla yüzyılların birikimi olan kültürel dili konuşmayı gericilikle damgalayarak onun yerine çağrışım özelliği olmayan, kısır anlamlı, çoğu yapay kelimelerden oluşan bir kavim dilini ikame etmeye çalışmıştır.
Yine bunun bir sonucu olarak dini küçümsemeyi, dindarlara sövmeyi tema edinen edebiyatı yeni bir edebi seviye olarak dayatıp, seviyesiz bir edebiyatın kurumlaşmasını görev edinmiştir..
Kemalizmin bu yolla istilasına maruz kalan Müslüman düşünür ve edebiyatçılar üç türlü tepki göstermişlerdir.
Bunlardan zamanın (ed-Dehr"in) haller ve hadiseler üzerindeki hükmünü bilenler sanki o istila yokmuşçasına davranarak kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlardır. Örneğin Ahmet Avni Konuk bu tepkiyi temsil eden birkaç değerli isimlerden birisidir.
Gündelik hayatın içinde durarak belli bir muhatap grubu için mesaj ve telkin amaçlı yazmayı seçen bir grup ise "vasat / yaşayan dil" diyebileceğimiz bir dilin içinde durarak hem mevcut hem de izleyen kuşağın anlama seviyesiyle uyumlu bir sanat çabasını sürdürmüşlerdir.
Üçüncü grup ise kavim dilini onu Kemalist ideolojinin bir gereği olarak benimseyenlerden daha iyi kullanmak suretiyle yeni nesil üzerinde etkili olunabileceğine, hatta yeni edebiyatın ancak bu yolla kurulabileceğine inanan küçük bir gruptur.
"80 kuşağı edebiyatçıları büyük oranda ikinci, kısmen üçüncü grubun etkisi altında yazma faaliyetlerini sürdürmüş ancak birinci grupla etkili bir bağ kuramadıkları (ya da bilinçli olarak kurmadıkları) için ancak "mülemmalı" bir sanatı / edebiyatı yapabilmişlerdir. Bu edebiyat ne İslamidir ne de Batılı (Kemalist) bir edebiyattır; Sezai Karakoç"un ve Mustafa Kutlu"nun edebi müktesebatını saklı tutarak söyleyecek olursak, mevcut varlığı içinden kendisi olmayı da başaramadığı için mülemmalı olduğu kadar da illetli bir edebiyattır.
Peki Kemalizmin ya da onun tarlasında yetişen Solcuların bir edebiyatı var mıdır, diye baktığımızda ise, çok daha kötü bir durumla karşı karşıya kalırız: Solcu-Kemalistlerin ürettiği edebiyat köksüz, etkisi yazarının yazı hayatıyla sınırlı kaldığından geleceği olmayan, soysuz bir edebiyattır.
Bunlardan hareketle söylenebilecek olan şey şudur ki: Zihniyet değişiminin tabii süreçlerini gözetmeyip baskıyla, zulümle, cebren ve tepeden tırnağa inkarcı olarak zihniyet değişimini dayatan Kemalizm edebiyatta da Türkiye milletinin yüz yılını heba etmiştir.
Geçmişi tekrar elde etmek artık mümkün değildir ancak zihniyet ilişkileri açısından şimdi doğru olanı kurmak ve geleceği iyi kurgulamak mümkündür.
Bunun imkanlarını başka bir yazıda birlikte araştıralım inşallah.
Kudüs"te ne oldu ve ne oluyor
00:004/11/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gündelik haberlerin içinden bakarsanız Kudüs"te geçen hafta İsrail terör devleti 1967"den bu yana ilk defa el-Aksa"yı 48 saat ezanın okunması dahil her şeye kapattı.
Tarihi kayıtlara göre kuruluşundan bugüne kadar 44 defa el değiştirmiş, 52 defa kuşatılmış, 24 defa işgal edilmiş ve 2 defa ekilmeye hazır bir tarlaya döndürülecek şekilde yıkılmış olan Kudüs"ün kendi kaderi içinde bakarsanız, en çok bilinenleriyle inşa edilişinden sekiz yüz yıl sonra Buhtunnasır (Nebukadnezar), miladi takvimin başlarında Roma İmparatoru Titus (39-81), Hıristiyanlığı benimseyen Roma İmparatoru Konstantin"in annesi St. Helena (246-330) Kudüs"te nasıl bir zulüm ve tahribat yapmışlarsa son yani 24. İşgalin sahibi İsrailoğulları da bugün Kudüs"te aynısını yapmaktadır.
Salı sabahı, Givat Hamatos"ta iki bin altı yüz on yeni konutun inşası ve Silvan"daki mevcut yerleşim alanının genişletilmesiyle ilgili eleştirilere karşı Netenyahu"nun "Kudüs bizim başkentimizdir, yerleşim alanları açmamız normaldir" şeklindeki desteksiz atışlarının yeni olumsuz uygulamalarla desteklenebileceğini düşünerek indim Tel Aviv"e. Düşündüğüm gibi de oldu. Küçük kafilemizdeki Makedonya pasaportlu iki genç özel sorgulama için tutuldular ve ancak yedi saat süren çapraz sorgulamadan sonra Kudüs"e gitmelerine izin verildi.
Bitmedi, Çarşamba günü İsrail Emniyet Müdürlüğü Sözcüsü motosikletli bir kişinin elli yaşlarındaki bir Yahudiye saldırdığını duyurdu. Bir süre sonra bu saldırının fanatik bir hahama yönelik olduğu bildirildi. Sonra o hahamın Süleyman Tapınağı"nın temellerine ulaşmak için el-Aksa"nın altının oyulmasını savunan sapık bir grubun lideri olduğu söylendi ve bilahare söz konusu grup perşembe sabahı el-Aksa"ya saldırıda bulunacağı gerekçesiyle el-Aksa israil askerlerince çepeçevre kuşatıldı.
Bunları nakledişimle bir komployu ima ettiğimi düşünebilirsiniz ama hayır muhtemel bir komplodan değil apaçık bir durumdan söz ediyorum.
Karşınızdaki, el-Halil"de doğum günü babasının hediye ettiği oyuncak tabancayla sokağa çıkan bir çocuğu dokuz kurşunla öldürten, trafik kazasında ölen üç İsraillinin Filistinliler tarafından öldürüldüğünü iddia ederek el-Halil dahil tüm yerleşim yerlerine baskınlar düzenleyen, ilk kez kullanılan bombalarla Gazze"de çocuk, kadın, yaşlı demeyip yeni bir soykırıma kalkışan, Filistinli bir çocuğu namaz vakti evinin yanıbaşındaki mescide giderken derdest eden ve benzin içirterek yaktıran bir terör devletinde onun tarafından söylenilen hiçbir şeyin söylendiği gibi olamayacağını düşünmek normal hale gelir ki, ilgili olayın naklettiğim etapları bile kendiliğinden gerçekleşen bir olayı değil sahnelenmesi kararlaştırılmış bir oyunu göstermeye yeterli gelmektedir.
Peki o sapık grup Perşembe günü el-Aksaya saldırdı mı? Hayır saldırmadı. Zaten orada kaç kişi olurlarsa olsun sivil İsrailliler asker ya da polis tarafından korunmuyorlarsa hiçbir yere ve kimseye saldıramazlar. Yafa"da bir mantar tabancası patlasa Tel Aviv Havaalanı"na akın eden bir kavimden söz ediyoruz yani korkak, sinik, sinsi, mikrop bir halktan…
Evet onlar sadırmadılar ama İsrail terör devleti dedikoduyla başlayan ve isimlerle takviye edilen o basit olayı mesnet edinerek el-Aksa"yı Perşembe sabahından Cuma günü ikindi vaktine kadar komple kapattı.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu durum "Kudüs"ü işgal ettiğimize göre burası bizimdir" deme şekillerinden birisidir. Acak bu İsrailoğulları"nın göbek adı olan devasa korkuyu gizlemeyip bilakis açığa çıkarmakta ve İsrail terör devletinin ulaştığı son cinnet halini yansıtmaktadır.
Örnek vererek söyleyecek olursam el-Halil"e, Beytlehem"e, el-Aksa"ya giderken geçtiğimiz onlarca kontrol noktasında şuna tanık oldum: İsrail askeri otobüsü kontrol ediyorsa ön kapının ikinci basamağına çıkamıyor, şoförle oradan konuşuyor, pasapotlara da yine oradan bakıyor. Konrol yeri geçitteyse ve sivil biri askerle muhatap oluyorsa, konuşulan askeri bir adım gerisinde elleri tetikte üç asker bekliyor. Kontrol x-ray cihazıyla sağlanıyorsa cihazın giriş ve çıkışında ikişer, yanlarında da yine ikişer asker elleri tetikte bekliyor.
Bunlarla görülen şey ise zirve yapmış cinnet halinden başkası değildir. Dolayısıyla hareket eden bir tüyden bile korkan İsrail askerleri, kuşku duydukları her şeye insan ve nesne ayrımı yapmaksızın kurşun yağdırmak üzere hazır bekliyorlar.
Nitekim biz oradayken (belki de kaza ile) tek kurşunun sıkıldığı Doğu Kudüs"teki bir eve onlarca İsrail askerinin saatlerce kurşun yağdırdığı haberi ulaştı. Buna karşı Filistinli ya da turist herkesin ortak yargısı ise israil devletinin cinnette son aşamaya geldiğini teslim etmekti.
Bir kavim ve onun kurduğunu zannettiği bir devlet bu cinnet haliyle ne kadar yaşayabilir bunu zaman ve (inşallah kısa zaman) gösterecektir. Ancak o zamana kadar söz konusu cinnetin vahşete, zulme, yasaklamaya, kutsala saygısızlığa, ziyaretçilere karşı edepsizliğe bitişerek üreteceği olumsuzluk sadece aklı başında olabilecek birkaç İsrailoğlu"nun değil Kudüs"le doğrudan ilgili toplumların da açık bir sorunudur.
Dolayısıyla Kudüs cinnet geçiren bir kavmin zulümle ayakta duran devletine terk edilemez. Ancak tarihleri ve inanç bağları nedeniyle onlardan da yalıtılamaz.
Bu durumda Kudüs"ün "özel, bağımsız bölge" statüsüyle orada ikamet eden Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler"ce ortaklaşa yönetilmesi zorunludur. Dünya devletlerinin de hakem ya da garantör sıfatıyla bu yönetimin iyileştirilmesi ve istikrarlı bir şekilde uygulanması konusunda müdahil, hakem olması sağlanabilir.
Yoksa Kudüs cinnete batmış canilerin elinde mahzun ve huzursuz olarak varlığını sürdürebilecektir.
"Kudüs" bir manadır
00:007/11/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İsrail terör devleti askerleri, polisleri ve istihbarat elemanlarıyla "el-Aksa"yı yine işgale kalkıştı.
Müslümanların el-Aksa"ya girişini engelleyip, Kıble Mescidi"nin içine kadar kendi güçlerini önemli noktalara yığmakla kalmadı, işgal yeltenmesine karşı çıkanları bahane ederek kutlu beldede zeytin ağaçlarını, mescit duvarlarını, halıları tahrip etti.
Elbette ilk bakışta "Tahrip etsin, İsrailoğulları"nın hakikati yıkmak, Müslümanların hakikati yapmaktır" denilebilir ve bu kendi içinde doğru da olabilir.
Önce şu belirlemeyi sağlamca yapalım:
Bizim "el-Aksa" dediğimiz yer içinde medresenin, Cin Hapishanesi"nin, özel isimleri ve hatıraları olan (Kubbetü"l-Ervah vb.) kubbelerin, Ömer, Mervani, Burak, Kıble mescitlerinin ve elbette Hacer-i Muallak"ın zarfı olan Kubbetü"s-Sahra"nın içinde yer aldığı 144 dönümlük alanın ismidir.
Bu nedenle oradaki ihtiyar zeytin ağacına hürmetsizlik etmekle, Sahra"ya hürmetsizlik etmek arasında hiçbir fark yoktur.
El-Aksa"yı ziyaret için Beytullah gibi mikatlar ve özel bir giyinme şekli belirlenmemiştir. Ancak Müslümanların ilk kıblesi olarak el-Aksa, zikrettiğim 144 dönümlük alanla birlikte, onun çevresindeki geniş meskun bir mahalli de çevreleyen (kadim zamanlarda yapılıp Kanuni Sultan Süleyman tarafından yeniden inşa edilmiş) surlardan itibaren hürmet gösterilmesi, edeple davranılması gereken bir yerdir.
İsrail terör devleti kimi büyük kiliselerin ve havraların da yer aldığı bu yere silahlı güçleriyle tecavüzde bulunmakla aslında Hristiyanlarla, kendi içlerinde yer alan "Allah"a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler"e karşı da hadsizlik etmekte, saygısızlık göstermektedir.
Bu durumda İsrail Terör devletinin söz konusu yerde neden olduğu tahribat, neticede insanların meydana getirdiği yapılarda olmakla tamiri de mümkündür.
Ancak (lütfen dikkat ediniz) İsrail terör devletinin asıl yapmak istediği tahribat "Kudüs" lafzının manasına yönelik bir tahribattır ki, bunun telafisi mekandaki tahribatın telafisi kadar kolay değildir.
İsrail terör devleti el-Aksa"da Kudüs"ün varlık nedeni olan "Kelime-i Tevhid" ile "Kelime-i Şehadet"in her ikisinin birden söylenmemesini mümkün kılmak azim ve gayretindedir. Bu bir engelleme niyetinden de ibaret değildir, bilakis engellemeyi de gereksizleştirecek şekilde Kudüs"ü kendine göre yeniden dizayn etmeye teşebbüs etmektir.
İsrail terör devletinin yok etmek istediği mana "İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyandı; fakat o, Allah"ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı; müşriklerden de değildi" mealindeki ayetle tesis edilmiş olan manadır.
Hz. Peygamber"in (sav), kendisinin ne Musevi, ne İsevi şeriatla değil, "ata"sı Hz. İbrahim"in (as) dini üzere gönderildiğine dair vurgusu da bu manayı doğrudan İslam"a bağlamıştır.
İslam, kendisinden önceki şeriatları da içkin olmakla "müstakil" son İlahi dindir. Kendisinden önceki şeriatlara mahsus maddi ve manevi emanetler onların ilgili kaynaklarınca zikredildiği için değil onlar ancak ve ancak Kuran ile Hz. Peygamber (sav) tarafından zikredildikleri için Müslümanlarca değerlidir.
Bu manada çeşitli tarihi bilgilerle donanmış da olsa Kudüs, fitilsiz ve dolayısıyla yanmayan bir kandil hükmündedir ki, o kandilin fitili İslam, o fitili ateşleyen de Müslüman olmadıkça hakkındaki onca bilginin bir geçerliliği yoktur.
Hz. Peygamber (sav) önce miracının ilk mekanı olmasıyla sonra hicretinin ikinci yılına kadar Kudüs"ü kıble edinmekle Musevi şeriatı önce İslam"ın içine çekmiş, sonra Beytullah"ın kıble olmasını arzulaması ve bunun İlahi bir karşılık bulmasıyla İslam"ı genelin üstünde özelleşmiştir. Dolayısıyla kıble değişikliği red ile değil, Beytullah"ın Kudüs"ün önüne geçirilmesiyle gerçekleşmiştir ki bu "toplayıcı" olan yeni şeriatın "yeni" olmakla elde ettiği bir hak, bir ayrıcalık, bir üstünlüktür.
Diğer bir söyleyişle ancak öne geçen, geçtiği şeye vaziyet edebileceği için Beytullah Kudüs"ün önüne geçmiş, onun lafızdaki karşılığını en sahih mana ile buluşturarak varlığını güçlendirmiştir.
Hz. Ömer"in (ra) 636 yılında yani Hz. Peygamber"in vefatından hemen dört yıl sonra Kudüs"ün anahtarlarını bizzat oraya giderek kan dökmeden alması deyim yerindeyse parçanın bütününe, ferin aslına iadesinin bir gereğidir.
İşte o gün Hz. Bilal (ra) ile birlikte Tekbir Dağı"ndan Kudüs"e giren Hz. Ömer İslam"ı ve Müslümanları temsilen yukarıda zikrettiğim kandilin hem fitilini oluşturmuş hem de onu tutuşturmuştur.
Bu fitil oluşun ve onu tutuşturmanın etkilerini bizzat öğrenmek için Kudüs"ün İslam toprağı ve Müslüman mekanı olmasından itibaren gerçekleşen olayların tarihi kayıtlarına bakın lütfen. Kudüs "Bizim Kudüs" iken ümmetin başının dik, onsuz kalınan zamanlarda ise başının eğik olduğunu göreceksiniz. Yine "Bizim Kudüs"ken Kudüs"ün diğer dinlerin mensupları için de esenlik ve bereket yurdu olduğunu, bizim elimizden çıktığında ise (şimdi olduğu gibi) tam bir kaosa sürüklendiğini de göreceksiniz ve dolayısıyla Filistin sorununun Kudüs"ten bağımsız olmadığını bilakis Kudüs merkezli bir sorun olduğunu fark edeceksiniz.
İsrail terör devleti yukarıda zikrettiğim bu hakikatleri zulümle, şiddetle değiştirme telaşını, İslam ümmetinin parçalandığı, tefrikaya ve dünya derdine düşerek güçsüzleştiği bir zamanda kendisi adına olumlu bir sonuca bağlama niyetindedir.
O halde unutmayalım: İsrail terör devletinin el-Aksa"yı işgale kalkışması mekan üzerinden Kudüs"ün manasını iptale yönelik bir kalkışmadır. Dolayısıyla Müslümanların muhatabı olduğu şey İsrailoğulları"nın açtığı din savaşıdır ki, bu savaş İsrail terör devletinin işgal ettiği topraklarla sınırlı kalmayabilir ve son tahlilde bunun sorumlulusu da İsrailoğulları olacaktır.
Kudüs özerk olmalıdır çünkü…
00:009/11/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Dünya Siyonist Teşkilatı"nın (1897) kurucu başkanı sıfatıyla Theodor Herzl (1860-1904) "vadedilmiş topraklar"da bir Yahudi devleti kurmak için Sultan Abdülhamid"le 1901 ve 1902 yıllarında yaptığı iki görüşme sonuçsuz kalınca İngilizlerden devleti Uganda"da kurması yönünde bir teklif alır.
Teşkilat, Theodor Herzl"in İngilizlerden getirdiği bu teklifi kabul etmez çünkü o devlet "taşıma usulü"yle kurulacağı için, oraya taşınacakların dini bir idealizmi gerçekleştirme vaadi dışında herhangi bir şeyle ikna olmaları mümkün değildir.
Buradan itibaren 1948"de İsrail devleti oluşturuluncaya kadar yaşanan olayların tamamını planlayan ve uygulayan taraf olarak yine İngilizleri görürüz. Deyim yerindeyse vaadedilmiş topraklarda İngilizler kendileri için bir alan açmanın gayretine düşmüş, Yahudileri de bu doğrultuda "hazır kıta" olarak kullanmışlardır.
Bugünkü tablo ise şudur: Dünya genelindeki Yahudi nüfusu on dört milyon civarındadır. Bunun beş milyonu İsrail"e bağlı olarak Filistinlilerden gasbedilen topraklarda yaşamaktadır.
İsrail diye bir devlet vardır ama devlet olmanın zorunlu şartları açısından bakıldığında orta yerde hâlâ kaderi İngilizlerin iki dudağı arasında sıkışmış bir teşkilattan başka bir şey yoktur.
Örneğin devletin köklü ve güçlü halklara yaslanma zorunluluğundan bakarsak taşıma usulüyle toplanmış beş milyon kişi yeterli bir sayı değildir.
Öte yandan işgal edilen topraklar ise büyük ve çok cepheli bir savaşta savunma amacıyla siper kazmaya bile yetmez.
Yeni bir Yahudi medeniyetinin ve kültürünün oluşturulması açısından bakarsak, beş milyon Yahudi"nin iliklerine işleyen sürgünlük psikolojisini "şimdilik" dayılarının himmetiyle "geçici olarak" baskılaşmış olmaları buna imkan vermez.
Ekonomik açıdan bakarsak, dünyadaki Yahudi iş adamlarının haraca bağlanmasıyla işleyen ekonomi çarkı, onların haraç vermekten çark etmeleriyle anında durmaya teşnedir.
Kendi kaderini tayin edebilme gücü açısından bakarsak, İngilizlerin (ve ikna edilmiş yeni koruyucular olarak İran"ın, Suudi Arabistan"ın, Mısır"ın…) korumasının kalkmasıyla Yahudilerin kendi adlarına vehmedebilecekleri bir güç kalmaz.
Huzurlu bir hayatın sağlanması için komşularla kurulması gereken iyi ilişkilerden bakarsak İsrail"in bizdeki Haşhaşilerden başka yer yüzünde seveni yoktur.
O halde "İsrail devleti" nitelemesi, devlet müessesesinin asgari gereklerine göre içi layıkınca doldurulabilen bir niteleme, hak edilmiş bir unvan değildir.
Dolayısıyla İngiliz çıkarlarınca zoraki olarak var edilmiş ve varlığı her an iptal edilebilir bir teşkilat olarak İsrail"in bugün bir cinnet duvarına gelip dayanmış olması ve bunun bir gereği olarak insana zulümde, kutsala saldırmada pervasızlık göstermesi karşısında (gerçek belasını bulacağı zamana kadar) bir tedbir üretilmesi zorunlu hale gelmektedir.
Yukarıda dile getirdiğim hususların sonucu olarak şunun altını çizerek vurgulamalıyım ki, üretilecek tedbirden kastım, Ehli-i Kitap ile Kudüs merkezli bir sulh anlaşması değildir; Ehl-i Kitap''ın tıpkı Hz. Ömer (ra) için yaptığı gibi, Kudüs"ün anahtarını yine Müslümanlara teslim edecekleri güne kadar Kudüs"teki Müslümanları ve mübarek emanetleri güvence altına almaktır.
Bu manada benim Kudüs"ün yeniden Müslümanların olacağından zerre kadar şüphem yoktur ki, üretilmesinden yana olduğum tedbir de o zamana ulaşıncaya kadar Ehl-ı Kitap''ın şerrinin doldurulmasına ilişkindir.
Bu tedbirin ilk yönü Kudüs"ün özerkleştirmesine çıkmaktadır.
Kudüs"ün özerkleştirilmesiyle el edilecek ilk şey müstakil ibadet alanlarının korunmasıyla ibadet özgürlüğünün sağlanması ve ortak ibadet alanlarının kullanımında diğer inanç sahiplerinin de haklarının gözetilmesini garanti altına almak olacaktır.
Bu bir inancı diğerine veli kılmak değildir, veliliği her inancın kendi şartları ve zorunlulukları içinde yeniden tesis etmektir.
Bir Müslüman geçmişi yeniden elde etme derdinde olamayacağı gibi ancak Allah"ın bilgisinde bulunan geleceğe hükmetmeye de kalkışamaz. Onun için sadece "şimdiki zaman"ı inancı doğrultusunda yaşanılabilir kılmak vardır ve bu uğurda da umutsuzluk ona yasaklanmıştır.
Dolayısıyla bu esasın içinde duran ve Alah"tan umudunu kesmesi mümkün olmayan bir Müslüman"ın Kudüs"ün yeniden kendisine teslimi konusunda endişe duyarak sürekli bir gerilim içinde yaşaması doğru değildir; zihni enerjisini ve maddi gücünü Kudüs"ün yeniden fethine tahsis ederek mevcut olumsuzlukları geçici anlaşmalar yoluyla aşmaya çalışması kendi zamanının hakkını veren, sorumluluğunu doğru ifa eden olması bakımından elzemdir.
Bu açıdan Hudeybiye Anlaşması''na ve Pakistan"ın kuruluşuna yeniden ve daha dikkatlice bakmakta yarar vardır.
Yapıldığı gün Müslümanların aleyhine gibi gözüken Hudeybiye Anlaşması''nın nasıl sonuçlandığı malumdur.
"Küçük olsun, bizim olsun" mantığıyla Pakistan"ın kurulmasından sonra ise dünyanın 2. büyüklükteki Müslüman topluluğu velisiz bırakılarak varlıkları İngilizlerle Hinduların insafına terk edilmiştir.
O halde maddi anlamda "şimdilik" güçsüz olmak, düşünmeden de yoksunlaşmak olamayacağı gibi, tek yönlü bir içtihatla Müslümanların ve mübarek emanetlerin İslam düşmanlarına terk edilmesini de makul kılamaz.
Birçok müfessir Kur''an"daki "mülk" kelimesini "bilgi" olarak okumuştur; çünkü ancak bilginin sahibi olan mülkte tasarruf hakkına sahip olur.
O halde Kudüs"ün özerkleşmesi aşamasını izleyerek onun fatihi olmayı düşünenlerin verili bilgilerin ışığında yeni bilgilerle sorunları çöze çöze fethe kilitlenmeleri gerekir.
Yok, "Düşünmek, tezler üretmek gereksiz, küçük olsun bizim olsun, bizim olmayan kahrolsun" diyorsanız zelillikle ve kahroluşla ağlamaya devam edersiniz.
Mescidü"l-Aksa neresidir?
00:0011/11/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Terör devleti İsrail"in Mescidü"l-Aksa"yı yeniden işgale kalkıştığı ve dolayısıyla Kudüs"e ait haritaların, fotoğrafların ekranları, gazeteleri kapladığı şu günde "Mescidü"l-Aksa neresidir?" diye sormam ilk bakışta normal görülmeyebilir.
Ancak konuyla ilgili televizyon tartışmalarından, kimi ikili görüşmelerimden, bana yöneltilen kimi soruların şeklinden gördüğüm şudur ki, Mescidü"l-Aksa"nın neresi olduğu konusunda ciddi bir bilgi karışıklığı vardır.
Öncelikle belirtmeliyim ki, "el-Aksa" ismi Kuran ve Hadislerde zikredilmesi nedeniyle Müslümanlar tarafından benimsenmiş, söylenmiş bir isimdir.
Örneğin, İsra Suresi"nin birinci ayetinin meali şöyledir: "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm"dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ"ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir."
Sahih-i Müslim"in "Mesacid" bölümündeki ilk hadis ise şu şekildedir:
"Ebu Zerr"den (ra) rivayet edilmiştir. Rasulullah"a (sav) yer yüzünde kurulan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. O da "Mescid-i Haram" buyurdu. Ben "Sonra hangisi kuruldu?" dedim. O da "Mescid-i Aksa" buyurdu. Ben "İkisi arasında ne kadar zaman var?" dedim. O da "Kırk yıl. Sonra (şunu iyi bil ki) yeryüzü senin için mescittir. Dolayısıyla sana namaz vakti nerede gelirse gelsin hemen (orada) namaz kıl" buyurdu."
Bu ayet ve hadiste geçen "aksa", uzak olmak ya da uzaklaşmak anlamındadır. İlk bakışta sahabenin mekan ve mesafe bilgisiyle ve Kudüs"ün Mekke ve Medine"ye uzaklığıyla uyumlu bir söyleyiştir. Ancak kelimeyi miraç (uruç=merdiven; yükseğe çıkma) ile birlikte düşündüğümüzde uzaklığı / uzaklaşmayı yerden yukarı"ya izafe etmemiz; onu yakınlaşmanın nedeni olarak almamız mümkündür. Buna göre uzaktaki mescid"e (el-Aksa"ya), yukarıya en yakın yer ya da Tanrı"ya en fazla yaklaştığımız yer anlamı yüklenebilir. Öte yandan, miracın gerçekleştiği geceyi ifade eden "İsra" kelimesinin, "seratü" olarak "Her türlü şeyin bir üst kısmı" anlamını taşıması da bu kanaatimizi destekler. Yine Hz. Peygamber tarafından kullanılan Beytü"l-Mukaddes (Beytü"l-Makdis) nitelemesi de el-Aksa"yı ifade ettiği kadar Kudüs"ü de ifade eden daha genel bir söyleyiştir.
Buradan belirleyebileceğimiz ilk şey şudur: El Aksa, Beytü"l-Mukaddes olan Kudüs şehrinin içindeki bir alanın adıdır.
Bu alanın genişliği 144 dönümdür. Bu sınırlama Hz. Süleyman (as) ile Hz. Peygamber (sav) arasındaki farkın bir neticesidir ki, mescit sadece Hz. Peygamber (sav) için yeryüzü olarak genişletilerek arzın tümüne yayılmıştır.
Hz. Süleyman"a (as) mescit hükmüyle tahsis edilen söz konusu alan onun tarafından cinlerin, devlerin çalıştırılması ve ileri teknolojinin kullanılması suretiyle inşa edilen bir tapınakla taçlandırılmıştır.
Zaman içinde çok kere tahribata uğrayan bu tapınağın son kalıntıları (Hacer-i Muallak"a hariç) miladi 70 yılında Titüs tarafından "tahıl ekimine hazır bir tarlaya dönüştürülecek şekilde" yıkılarak yok edilmiş ve bu olaydan sonra uzun bir süre el-Aksa"da maruf olan yeni tapınak ya da mescit inşa edilmemiştir.
Hacer-i Muallak, yer yüzünde kendisine dönülerek ibadet edilmesi emrine mazhar olmuş ikinci taştır. İlki Beytullah"taki Hacerü"l Esved"tir.
Muallak, ilahi emirle Hz. Musa"ya yaptırılan seyyar mescidin Kudüs"e getirilerek üzerine konulduğu taştır. Bu sayede Muallak, (içinde Tevrat tabletlerinin de yer aldığı) sanduka, sofra ve diğer kutsal emanetlere kavuşmuş, diğer bir söyleyişle parçalar Allah"ın işaretlediği alanda, bir mescit çatısı altında toplanmıştır. O zamandan Titüs"ün yaptığı yıkıma kadar bu mescit seçkin kahinlerin belli zamanlarda Tanrı"dan ilham almak üzere girdikleri özel yer olmuştur.
Hz. Ömer (ra) 636/37"de Kudüs"ün anahtarlarını teslim aldıktan sonra Azize Helena (246-330) tarafından çöplüğe çevrilen Muallak"ı temizleterek ortaya çıkarmış ve onu yine bir mescitle zarflamıştır.
Emevi sultanı Abdülmelik devrinde Hz. Ömer"in yaptırdığı mütevazı mescidin yerine bugün Kubbetü"s-Sahra adıyla anılan ve mimarisi, dekorları ve tezyiniyle ilk devir İslam sanatının en önemli örneği olan mescid inşa edilmiştir (687-691). Diğer bir söyleyişle el-Aksa"da yaklaşık 600 yıllık bir aradan sonra ilk mescid Müslümanlar tarafından inşa edilmiş, bunu bilahare Kıble, Mervani, Ömer ve Burak mescidlerinin yapımı izlemiştir.
Bu mescidler imar edilmeleri ve korunmaları ilahi hükme bağlanan ibadet yerlerinden olmalarıyla önemli oldukları kadar, el-Aksa gibi mübarek kılınmış bir alanda bulunmalarıyla, dahası bu işaretlenmiş alanın da işareti olan Hacer-i Muallak"a ile ilişkilendirilmiş olmalarıyla da önemlidir.
El-Aksa"nın yönetimi Osmanlı"dan sonra Ürdün Krallığı"na bağlanan bir vakfın uhdesindedir. İsrail Terör devleti "dini alan" hükmünde ve söz konusu vakıf yönetiminde bulunan el-Aksa"ya devletler hukuku gereğince müdahale edemediği için, güya Süleyman tapınağının kalıntılarına ulaşmak gayesiyle buranın altını oymaya başlamıştır.
Bu nedenle zikredilen mescitlerde çatlamaların meydana gelmesi üzerine bu cürmünü gizlemek ve (kendisinin çok arzuladığı) muhtemel bir çökmeye, yıkılmaya mazeret oluşturmak için el-Aksa"nın tamamında hak iddiasında bulunmuş, bunun ilk adımı olarak mezkur alanın "ibadet mahalli" olma statüsünü 2009 yılında tek yanlı olarak iptal etmiş, öte yandan kazdığı alanda (el-Aksa"nın altında) ilk sinegogu törenle kullanıma açmıştır.
İşte kıyametin koptuğu yer olarak el-Aksa burasıdır ve belirttiğimiz nedenlerle varlığının korunması her Müslümanın imtihanına dahild
.Kavramdan düşünceye
04:0014/11/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Büyük düşünce onun ağırlığını taşıyacak yeni terimleri ve tanımları zorunlu kılar; bu sayede düşünenin düşüncesindeki maksat ve tarz berraklaşır, ondaki uzlaşma imkanı güçlenir.
Bu nedenle düşünürlerin büyükleri düşüncelerini kamuya açmaya başlarken evleviyetle kendi düşünme sistemlerini kurmayı yeğlemişlerdir ki, bu manada Ebu Hamid el-Gazzali kendi düşünmesinin genelleşme potansiteli taşıyan özel lugatını oluşturanların diğer bir söyleyişle mantık ilmini kendine göre yeniden yapılandıranların başında yer alır.
Mİ’YÂRU’L-İLM / İLMİN ÖLÇÜTÜ
Mantık iliminin Aristo tarafından tesis edildiği, İslam dünyasında ise ondan yapılan çeviriler üzerinden Farabi (ö. 950) ve İbn Sina (ö. 1037) tarafından yeniden şekillendirildiği bilinir.
El-Gazzali Tehâfütü’l-Felâsife’siyle bu felsefecileri eleştirirken, mantık ilmine olan ihtiyacı belirtse de bu ilmi kendisi için henüz kuramamış olmanın eksikliğini hissedip onun hemen ardından ‘Mi’yâru’l-ilm’ adlı eserini yazmış; nitekim bununla Tehâfütü’l-Felâsife’sinde kullandığı bazı terimlerin daha iyi anlaşılmasını hedeflediğini de söyleyerek eserinin asıl içeriğini şöyle belirtmiştir:
‘Tasavvuru (kavramı) oluşturulmak istenen şeyin, ister tanım isterse resm şeklinde olsun, kavl-i şârihinin (tarifinin) ilkelerini tarif etmek; kıyas ya da başka bir yolla tasdike ulaştıran ‘kanıt’ın ilkelerini tarif etmek; ayrıca her ikisinin (tasavvur ve tasdikin) sahih olma şartlarını ve bunlarda yanlışa düşülme nedenlerini göstermektir.’
Eleştirmeli metni Hasan Hacak tarafından hazırlanan, çevrisi Ali Durusoy ile Hasan Hacak tarafından gerçekleştirilen ve geçen yıl Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları arasından çıkan ‘Mi’yâru’l-ilm – İlmin Ölçütü’nde el-Gazzali düşünce üretmede kullanılacak yöntemi, iki ayağı da Şeriat’ta sabit tutacak şekilde yapılandırmanın güvenini elde ettiği gibi bu güveni kendinden sonrakilere de miras bırakmıştır.
Bu mirasın hükmü ise el-Gazzali’nin taklidinden çok şimdi ve gelecekte sorulabilecek ‘Müslüman bir zihin nasıl işler ya da Müslümanca düşünme üzerine nasıl düşünülebilir’ sorusunda geçerli olur.
Buradan bakıldığında geçmişteki bir düşünür gibi düşünmenin gericilik olduğu ancak geçmişteki düşünürün düşünmeyi düşünme tecrübesinden bugüne isabet eden nasiple hem yeni bir düşünce hem de bu yeninin kadim düşünceyle olan irtibatı sağlanabilmiş olur ki, bu durumda Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sözündeki hakikat tahakkuk edebilir: ‘Hadis olan kadime bitiştiğinde geride iz kalmaz.’
KÂMUSU’L-MUHÎT TERCÜMESİ
Hazır Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları’ndan söz etmişken ‘Mütercim Âsım Efendi’nin (ö. 1820) Kâmûsu’l-Muhît (El-Okyânûsu’l-Basît fi Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît) Tercümesi’nin altı cilt halinde yine bu yayınevi tarafından yayınlandığını da bildirelim.
Nasıl bir hazineye muhatap olduğumuzun bilinmesi bakımından kitabın girişinde yer alan şu bilgileri aktarmalıyım:
‘Asım’ın tercümesine esas olan Kâmûsu’l-Muhît telif edildiği 1410’dan beri Arap lugatçılığında ‘ümmehat’ tabir edilen ana klasik referans kaynakları arasında en güzide birkaç sözlükten biridir. (...) Tercüme üç ana merkezde gelişir: Müellif (Firuzabadi), şarih (Zebidi) ve mütercim (Âsım). Eser bu cihetten karşılaştırıldığında Âsım’ın Kâmûsu’l-Muhît’e yalnız mütercim sıfatıyla yaklaşmadığını, onu şerh eden Zebidi’yi kaynakları arasına katarak adeta müstakil bir şarih niteliğiyle metni işlediğini ileri sürmek yanlış olmaz.’
Kâmûsu’l-Muhît’in kelime tanziminde ‘kafiye usulü’ esas alınmış, bu nedenle örneğin ‘ayn’ ve ‘muayyen’ kelimesi ‘Nun’ maddesinde bir araya gelmiştir. İlk bakışta Arapça’ya aşina olmayanları çok zorlayacak olan bu durum, çeviri-yazım işini gerçekleştirenlerden gelen ‘metnin alfabetik düzende dönüştürülerek yayınlanması’ müjdesiyle sanırım sevince bitişecektir.
Mustafa Koç ile Eyüp Tanrıverdi Kâmûsu’l-Muhît’in hem çevrim yazısını gerçekleştirmişler hem de onu yayına hazırlamışlar. Kurum özeniyle de ortaya tertemiz bir baskı çıkmış.
Bence Beylikdüzü’ndeki kitap fuarı bitmeden Mi’yâru’l-ilm ile Kâmûsu’l-Muhît Tercümesi’ni oradan birlikte acilen temin ediniz.
Ancak temin konusunda şu uyarımı da dikkate alınız: Devlet kitabı olduğu için(!) fiyatları emsallerine göre pahalı. Ayrıca nakitle alabiliyorsunuz ve ödeme makbuzunun elle tanzimi için de artı bir zaman ayırmanız gerekiyor.
BAHARİSTAN
Baharistan, Molla Cami’nin Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını örnek alarak sufi idrak ve ahlakını, adalet, insaf, merhamet, cömertlik vb. hasletlere sahip olanların hallerini, aşk ve aşıkların vasıflarını hikmetli hikayeler, latifeler, nükteler, şiirler yoluyla anlattığı bir eseridir.
Baharistan’ın yeni basımı, Turgay Şafak’ın çevrisiyle Sema Babuşçu tarafından hazırlanarak Büyüyenay Yayınları’nca iki hafta önce gerçekleştirildi. Bu basımın öncelilerinden farklı olan bir güzelliği de Tahirü’l-Mevlevi’nin bir irfan talibine Baharistan’ı okuturken yazıp biriktirdiği ‘Şukufe-i Baharistan’ adlı notlarını da müstakil bir bölüm halinde içeriyor olması.
Baharistan’dan küçük bir alıntıyla bitirelim bu yazımızı:
‘Kıta: Fakirlik nimetiyle beslenen kimi görürsen adı gönlü olanların arasında anılır. Ey Hace iddia rüzgarını onun başında estirme ki, bu edepsizlikle dinini ele verirsin.
Hace Abdulhalik Gücdevani’nin (ks) bir dervişi bir gün şöyle dedi:
‘Yüce Allah eğer beni cennet ve cehennemi seçmem konusunda özgür bırakırsa cehennemi seçerim. Zira cennet nefsin arzusu cehennem ise Allah’ın arzusudur.
Hace onun bu sözünü reddetti ve şöyle dedi:
‘Kulun irade ile ne işi vardır? Her nereye git derse gideriz ve her nerede kal derse kalırız.’
.Kültür, saray ve yarasalar
04:0023/11/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mevcut yükseköğretim sisteminde bir öğrencinin sevdiği, arzuladığı bir bölümde değil ancak alabildiği puanın onun için belirlediği bir bölümde okumak zorunda olduğu malumdur. O bölümü okurken de ‘azami surette hayata hazırlanma’ esasının değil, kendisine verilen derslerle ilgili ‘geçer bir puan’ alarak diplomaya erişmesinin gerektiği malumdur.
Bu yanıyla cehaleti ortadan kaldırması umut edilen mevcut yükseköğrenim, puan ve diploma şartıyla sınırlı olduğu için ilmin, bilginin taliplileri açısından cazibe merkezi olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Söz konusu yapıda bugünden yarına bir değişim hemen gerçekleşmeyeceği için öğrencileri seçtiği bölümde okuyorsa ‘puan için yarışan taylar’ psikolojisinden kurtaracak, seçtiği bölümde okumuyorsa gönüne denk düşen ilim dalının bilgisiyle donanmasını sağlayacak bir sistemin oluşturulması elzem görünmektedir.İşte bu yapı ancak geçmişten gelen medrese birikimiyle ve İSMEK’in mevcut atölye tecrübesinden elde edilebilir.Asitane Derneği ve İnciden Eğitim Kurumları hem İSMEK tarzı atölyelerle normal bir aktiviteyi sürdürürken hem de Mehmet Kara ve Süreyya Su’nun yükseköğretim öğrencileri ve mezunları için hazırladıkları ‘Restorason İstanbul’ ana başlığı altında Temel İslami Bilimler (Tefsir, Hadis, Fıkıh, Fıkıh Usulü, Siyer, Tasavvuf), Epistemoloji, Ekonomi Politik, Sözlü Tarih – Göç ve Diaspora Araştırmaları, Görsel Sanatlar ve Sahne Sanatları, Plastik Sanatlar, karşılaştırmalı Edebiyat ve Kültürel Çalışmalar başlıklı bir ders programıyla ‘yüzyüze eğitim’in farkını ve gerekliliğini uygulamalı olarak ortaya koymuşlardı. Bu ve benzeri projelere dini, ilmi, kültürel amaçla kurulmuş olan diğer derneklerin, vakıfların da sahip çıkmaları gerekiyor ki, belirtilen doğrultuda yüzyüze eğitimden azami fayda sağlanabilsin; dolayısıyla medrese eğitiminin yokluğuyla sızlanmak ve onu talep etmenin boş arzusuyla avunmak yerine bu manada beliren ciddi boşluk da doğru ve hak ettiği şekilde doldurulabilsin.
ANKARA KONUYA DAHİLDİR
Bir önceki ‘İSMEK atölyelerinden ilim kürsülerine...’ başlıklı yazımdan hemen sonra, zikrettiğim çerçevedeki çabanın Ankara’daki yürütücülerinden olan Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı’nın ‘Kültür Söyleşileri’nden birine konuk katıldım.
Merkezin başkanı Turan Karataş, onun yardımcısı da Şaban Abak dersem aslında neye niçin katıldığımı, sohbet içeriğinin ve bu sohbetten amaçlananın ne olduğunu yeterince söylemiş olurum. Buna rağmen yine de etkinlikten hiç haberi olmayanları bilgilendirmek açısından şunları bildirmiş olayım: Turan Karataş Türk Edebiyatı konusunda akademik çalışmalar yapmakla kalmayıp, çeşitli üniversitelerde yöneticilik, birçok kültürel kuruluşta üyelik, danışmanlık yapmış, son otuz yılın kalburüstü dergilerinde gündelik edebiyatın nabzını tutan değerli yazılar yazmış önemli bir bilim adamıdır. Kültürel konulardaki sorunlara ve çözümlerine ilişkin düşüncelerimiz büyük oranda ortaktır. Ben nasıl yüzyüze eğitimin gerekliliğinden burada çeşitli vesilelerle söz ediyorsam o da başkanlığına getirildiği kurumda yetkisi ve imkanları gereğince ‘söz değil artık eylem!’ diyerek haftalık sohbetleri başlatıvermiş. Elbette benim İSMEK atölyelerinden hareketle oluşturduğum teklifte devlet yardımı yer almıyor hatta yapılacak işin bereketi açısından bundan şiddetle uzak durulması öngörülüyor. Ancak konuyla ilgili ilk örneği ortaya koyan devlet olduğu gibi, yararlanılabilir yeni yetkin örneklerin de devlet tarafından verilmesi normaldir. Turan Karataş ve Şaban Abak’ın yönettikleri kurumda yaptıkları kültürel etkinlikler gündelik yararları dışında asıl bu yönüyle de izlenmeli ve örnek alınmalıdır.
SARAY VE YARASALAR
Kendisiyle ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ adlı yazısını yayınlamadan önce konuştuğumuz Mustafa Kutlu ağabey Ankara’ya gideceğimi duyunca ‘Git bir yakından bakıver’ demişti ama maalesef buna zaman bulamadım.
Konuyu kendisinden efradını cami ağyarını mani olarak okuduğum için Saray’ı görmeme gerek de kalmamıştı aslında. Birkaç gündür Haşhaşilerin gazetesindeki saray vurgulu, müsrifler, saltanat düşkünleri kafiyeli yazıları okuyunca da Kutlu ağabeyin ne kadar doğru bir yerden ve ne denli vakur bir şekilde baktığına yeniden şahit oldum. Saray ‘İslam zihniyetinin ürünü değildir’, ancak Müslümanların İmparatorluk kültürlerinin bir ürünüdür. Kültürden neşet eden medeniyetin tıpkı insan gibi belli bir ömre sahip olduğu ve günü gelince tefessüh edeceği malumdur. Dolayısıyla yeni medeniyet iddasının özü değişmeyen zihniyete yaslanılarak birinin bittiği noktadan tekrar başlaması da mukadderdir ve bu yanıyla dairesel bir döngü içinde kültür ve medeniyete ilişkin her hususun başladığı yer aslında bittiği, bittiği yer de aslında başladığı yer olarak nitelenir; saray tartışmalarının da söz konusu iki noktaya teksif edilmesi ve dünyevi gerçeklikler planında savunulması ya da reddedilmesi gerekir. Mustafa Kutlu’nun güzel bir örneğini verdiği şekliyle saray tartışmaları belirttiğim bu minvalde sürdürülmüyor bilakis, gerek kültürel gerekse mimari (sanatsal) bağlamdaki değerlendirmelerden, yaklaşımlardan da yoksun olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nı yıpratmanın bir aracına dönüştürülmek isteniliyor. Neyse ki saray devletin malı olarak yine devlete kalacağından son tahlilde Haşhaşi yarasaların onun etrafında çıkarmaya çalıştıkları gürültürler de kendiliğinden yokluğa mahkum bulunuyor
Heterodoksinin halleri
04:0025/11/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
‘Heterodox’u ‘kabul edilmiş dini esaslara aykırı olan’, ‘heterodoxy’yi ise ‘kabul edilmiş doktrinlere muhalefet’ şeklinde açıklamış Redhouse.
Bu kelimelerin Al-Mavrid’teki ilk karşılıkları ise ibtidai ve ibtida’; her iki kelime de Arapça ‘bd’ kökünden gelen ‘bid’a’ya dayanıyor yani ‘yenilik, icat; dinde yeni usül çıkarma’ya...
İslam dünyasında heterodoksinin (bidatın) ortaya çıkması ise Hz. Peygamber’in (sav) vefatıyla sonuçlanan hastalığıyla birlikte başlıyorsa da asıl Hz. Ali’nin halifelik dönemiyle irtibatlandırılıyor.
Ancak konu ortaya çıkışı, gelişimi ve etkileri açısından hemen şu paragrafta şekilleniveren hükmün çok çok fevkinde tarihi bir derinliğe ve yaygınlığa sahip olduğu kadar aynıyla siyasi bir derinliğe ve yaygınlığa de sahip bulunuyor.
Öncelikle Hz. Ali (ra) ve ilk taraftarlarının (ki bunların çok büyük bir bölümü Sahabe ya da Tâbiîn’dir) heterodoksi konusunda bir bühtana maruz kalmamaları açısından İslam tarihinin ilk devrine ilişkin en doğru bilgilerin en doğru kaynaklarından öğrenilmesi gerekiyor. Hatta bu manada İslam toplumlarındaki heterodoksinin kişiler üzerinden değil, olgular ve olaylar üzerinden tartışılması çok daha makul görünüyor.
Buradan bakıldığında evrensel bir din olan, ilahi mesajı her insanı, her toplumu muhatap alan İslam’da heterodoksinin ortaya çıkmaması da zaten muhal görünüyor. Çünkü fetihleri Hz. Peygamberin (sav) vefatını izleyen ilk çeyrek yüzyılda bugünkü İran’ın sınırlarını da aşan bir dinin karşılaştığı zihniyet ve kültürlerle reddetme anlamında hesaplaşması, onları dönüştürmesi kısa bir zaman diliminde mümkün olmadığı gibi ‘fethedenin de fethedilmesi’ hükmünce zihniyet planında değilse de kültürel planda (şu ya da bu oranda) onlardan etkilenmemesi mümkün değildir.
Nitekim İmamet sorununa bitişik olarak siyasal bir hüviyet kazanan Şia’nın, Farsların elinde bir tarikata dönüşerek kurumlaşması da söz konusu etkiyle mümkün olmuştur.
Müslümanlar arasında daha Sıffin Savaşı’ndan başlayarak uzun bir sürece yayılan heterodoksi merkezli iş savaşları, kıyımları bir parantez içinde saklı tutarak Osmanlı’nın heterodoksi ile ilişkisine genel hatlarıyla baktığımızda şu hususlar öne çıkmaktadır:
1-Osmanlı, Hadis olduğu söylenen ancak kaynağı gösterilemeyen şu söze göre hareket etmiş gibidir: ‘(Ey Ali) senden dolayı iki zümre helak olacaktır: Aşırı seven ve aşırı düşman olanlar.’
2-Özelde Osmanlı devletini genelde İslam ümmetini tehdit etmeyen heterodoksiye hayat hakkı tanımak.
3-Bu hakkı işevsel kılmak için heteredoks unsurları dışın içinde yer almaya sevketmek.
‘Dışın içi’ olarak nitelediğimiz şeyi bir grafik terimi olan tramlama’yla gözümüzde canlandırmamız mümkündür ki, Şia İranı’nın fethedilmemesi ve heterodoks tarikatların Batı sınırlarına yönlendirilmesi bu cümleden bir konumlandırmayla, mevzilendirmeyle (lokasyonla) ilişkilidir.
Bugün adı ‘Alevi açılımı’ olarak konulan hususun dayandığı asıl nokta da burasıdır. Osmanlı’da feth devrinin kapanmasıyla birlikte hoterodoks unsurların içeri’de kalması, dolayısıyla hem muhalif tutumlarıyla hem de dış’takiler tarafından içeriye karşı mümkün bir nifak aracına dönüşebilme potansiyeli taşıması...
İşin ilginç yanı söz konusu heteredoks unsurların Cumhuriyet devrinde Müslümanların maruz kaldıkları her olumsuzluğa aynıyla maruz kalmış olmalarıdır. Diğer bir söyleyişle Müslümanların heterodoksiyle açık bir sorunu olmamış bilakis devlet baskıcı ve (asimilasyon vb.) zorla dönüştürme tutumuyla hemen her inançla kavgaya tutuşmuştur.
Bu yanıyla Müslümanlar Alevi sorununun ne dün ne de bugün tarafı değildir. Sorunun asıl tarafı devlettir ve bu manada ‘açılım’ ihtiyacı da Müslümanların değil devletin ihtiyacıdır.
Devlet açısından baktığımızda Alevi açılımı toplumsal barışın sağlam temeller üzerinde yeniden inşası bakımından bir zorunluluk arz etmektedir. Sorunu doğuran ve bugüne taşıyan devlet, önce onu doğurduğu gerçeğini kabul ederek önemli bir adım atmış ve olumlu ilişkilerin ‘modern devlet’in gereklerine göre yeniden kurulması için bir anlaşma teklifini kamunun tartışmasına açmıştır.
Ancak ne devlet Osmanlı devletidir ne de heterodoks unsurlardan biri olarak Alevilik eski Alevilik'tir.
Dolayısıyla mevcut açılım teklifinden devletin neyi murat ettiğini iyi bilmek kadar yeni Aleviliğin de yüzyıl öncekine göre kendisinde ve devletten olan taleplerinde nasıl bir değişikliğin meydana geldiğini iyi bilmek gerekir.
Bunları bir sonraki yazımızda ele alalım inşallah
Heterodoksinin halleri (2)
04:0028/11/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Devlet otoritesinin sağlanmasıyla ilgili ‘tepeden inme’ kararlar ve sert (askeri) uygulamalar Alevi sorununun ilk nedenidir.
Kemalist diktatorya tarafından zaman içinde ‘bir içgüvenlik mecburiyeti’ olarak anlaşılacağı umulan Dersim kıyım ve sürgününün Alevilerde doğurduğu içe kapanma bu manada ‘hesaplaşmanın ertelenmesi bilinci’ olarak değil, bir başarı olarak değerlendirilmiş; diğer bir söyleyişle mevcut probemler ‘sonrakiler halleder’ aymazlığıyla Cumhuriyet halısının altına süpürülmüştür.
Söz konusu bilincin ötesinde ya da doğrudan bu bilince bağlı olarak var olma mücadelesi ise Alevileri asıl varlık zemini olan dini heterodoksiden uzaklaştırarak önce lobi faaliyetleriyle CHP’de yer tutma, giderek Marksist ve solcu örgütlerde etkili olma ve son olarak Gezi olaylarındaki şekliyle toplumsal muhalefete vaziyet etme yoluyla siyasallaşma zeminine oturtmuştur.
Öte yandan bu siyasallaşma, laik sisteme karşı korunma saikiyle yine kendi içine kapanan ve dini anlayışını, yaşama biçimini ortodoks bir mantıkla esnetilmesi zor sınırların içine çeken Müslüman toplumda Alevilere karşı tarihsel ve akidevi nedenlerle zaten var olan tahammülsüzlüğü artırmış ve giderek açık bir kutuplaşmanın nedenine dönüşmüştür.
Bunlara bağlı olarak AK Parti Alevi sorununu liberallerin söyleyişiyle sadece ‘mezhepsel azınlık’ sorunu olarak değil, doğrudan devleti ve toplumsal barışı ilgilendiren çok yönlü bir sorun olarak devralmıştır.
AK Parti iktidarının zamanıyla, kaderiyle bitişen bu sorunları dört ana başlık altında toplamak mümkündür:
1-Zenci iken devleti yönetme yetkisini almış olmanın sorumluluğuyla, Kemalist yönetimlerin yukarıda zikrettiğim mütereddit başarılarının aslında devletin güvenliği adına işlenmiş bir büyük suç olduğunu tespit ve beyan etmek,
2-Siyasallaşan Aleviliği, varlık nedeni olan heterodoksiyle (buna bağlı olduğu var sayılan ibadethane açma vb. haklarının verilmesiyle) yeniden buluşturarak, muhalefete nezaret eden gizli bir baş olmaktan çıkartıp toplumsal hayatın doğal işleyişine, milli esaslara tabi kılmak,
3-Dini tutum açısından kendisini muhafazakar olarak tanımlamanın İslamcılıkla olan mesafesizliğine Alevilerle ilgili somut kararlar ve uygulamalar üzerinden gözle de görülebilir bir mesafe kazandırmak,
4-Oy tabanını genişletmek.
İlk bakışta bir çözümün başlıklarıymış gibi görünen bu hususlar Ak Parti’nin maruz kaldığı sorunlardır çünkü a)devlet adına hareket etmek, b)kimi cemaatlerin rahatsızlığına da neden olabilecek bir toplumsal barış projesini gerçekleştirmek, c)parti çıkarlarını gözetmek gibi üç ayrı, birbirleriyle denkleştirilmesi zor bir işlem söz konusudur.
Öte yandan yine bu sütunda yayınlanan 11.10.2010 tarihli yazımda belirttiğim gibi oluş şartları ve asırlara yayılan düşünsel etkileri nedeniyle heterodoksi (Bektaşilik-Alevilik) kolay kalem oynatılabilecek bir konu değildir.
Bir yanıyla ‘akli şeriatı’ temsil tahtında irfana, diğer yanıyla sahih bilgiyi yozlaştırma tahtında düşünsel sapkınlığa bağlanabilen heterodoksiden genel (tarihi) bir okumayla değil, ancak zamana bağlı özel okumalarla arzulanan olumlu sonuçlar üretilebilir.
Demem o ki, bu manada taraftarlık güdüsüyle yapılabilecek yorumlar kaş yapayım derken göz çıkarmanın bir vesilesine dönüşerek ilk bakışta fark edilemeyebilecek yeni zararlar da beraberinde getirebilir.
O halde yukarıda belirttiğim nedenlerle ‘Alevi Açılımı’nı heterodoksi merkezli değil, siyasete ait ve ancak siyasi iradeyle toplum yararına çözülmesi muhtemel bir konu olarak okumak, anlamak ve çözümlemek iktiza eder.
Diğer bir söyleyişle Müslüman toplumlarda heterodoksinin varlığını, yerini, etkisini tartışmakla Alevi Açılımı’nı tartışmak aynı şeyler değildir ve bu manada da Müslümanlar konunun tarafı sayılamazlar.
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla, tevhid-i tedrisatla altüst edilmiş dini hayatı, modern devlet yapısı içinde yeniden üretmek mümkün olmadığı gibi ‘aynıyla’ üretmek hiç mümkün değildir ki, ayrıca bunların yeni devlet ve toplum şartları açısından gerekliliği de halen tartışmaya açıktır; haklarındaki hüküm parantezi henüz kapatılmamıştır.
Dolayısıyla gelinen noktada Aleviliği siyaseten konuşmanın zemini mevcuttur ancak heterodoksiyi (tüm unsurlarıyla birlikte) kendi şartları içinde konuşmanın zemini mevcut değildir.
Ezcümle, ortodoks bir tutumla mevcut siyasi Aleviliği ve taleplerini siyaseten inkar etmek ne denli bir yobazlıksa, devletin ve iktidarın talepleri adına Alevi Açılımı üzerinden ortodoks tutumu da ‘İslamcı jön-türk’ edasıyla eleştirmek yobazlık olacaktır.
NOT: Önceki yazımda yer alan ibtidai ve ibtida’ kelimelerini sehven aynı köke bağlamışım. Bu vesileyle heterodoksiden kastettiğim ilk anlamın ‘bidat’ olduğunu berlirterek yanlışımı düzeltir ve özür dilerim.
Sanat ve tanımlar
04:0030/11/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ebu Hamid el-Gazzali’nin ‘Bilgi tasavvur ve tasdiktir. Tasavvur tanım ile kazanılır ve tanımın parçalarının tanımından önce gelmesi gerekir’ tespitini izleyerek İslam zihniyet ve kültüründe sanatın mümkün karşılıklarını bulmak istediğimizde onu oluşturan (kendisinde toplayan) ‘sanatsal idrak’in parçaları hükmündeki ruh, akıl, hafıza, hayal, hiss-i müşterek, musavvire, kuvve-i hayal, vehim, resim, suret, vesem, sezgi, kalp, nefs, rü’yet, rüya, nazar vd. tanımları öncelikli olarak bilmemiz ve ancak bu sayede söz konusu ‘sanatsal idrak’in İslami bir bakış, duyuş, işitme terbiyesi olduğunu anlamamız mümkün olabilir.
Bu çerçevede örneğin ‘İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar’ Hadisinden hareketle ‘rüya’ya birlikte bakalım. Bu Hadis uykuyla adeta ölmemiz ve uykudan uyanmakla dirilmemiz gerçeği üzerinden bize dünya hayatının tıpkı bir rüya ‘gibi’ olduğunu öğretmekle kalmaz, bizleri bu hayatta olup bitenlere dair yorumlarımızın bir tabirden ibaret olduğuna götürür. Nitekim İbn Arabi de İshak Fassı’nda ‘Hak Teala İbrahim’e (as) ‘Ey İbrahim! Sen rüyanda gördüğünü doğruladın’ (Saffat Suresi 37/104) dedi; yoksa ‘rüyada gördüğün doğruydu’ yani ‘ rüyanda gördüğün gerçekten de oğlundu’ demedi. Çünkü İbrahim, rüyasını tabir etmeyip, gördüğü şeyi kendisine göründüğü şekilde aldı. Halbuki rüyanın tabir edilmesi gerekirdi. Ve bundandır ki Aziz, yanındakilere ‘Eğer rüya tabir etmeyi biliyorsanız…’ (Yusuf Suresi 12/43) demişti. Tabir, rüyada görülen suretten başka bir şeyi uygun görme demektir.’İbrahim aleyhisselam’ın rüyasında gördüğü doğru olsaydı, oğlunu kurban etmesi kaçınılmaz olurdu. Ama o, sadece rüyada gördüğünün oğlu olduğunu doğruladı ve Allah indinde ise oğlu suretinde görünen şey gerçekte koçtan başkası değildi. Bundandır ki, İbrahimin zihninde oğlunu kurban etme düşüncesi doğunca, koçu İshak için feda etti. Ama bu koç Allah indinde feda edilen bir şey değildi. İmdi hissi koç olarak biçimlerken, hayali de İbrahim’in oğlu olarak biçimledi. Eğer hayalde bir koç görmüş olsaydı, onu oğlu olarak veya başka bir şey olarak tabir ederdi.Ve sonra Hak Teala şöyle buyurdu: ‘Bu apaçık bir imtihandır’ (Saffat Suresi 37/106). Yani bu, İbrahim’in rüya uğrağının tabir gerektirdiğini bilip bilmediği konusunda bir imtihandır; çünkü O (Allah), rüya uğrağının tabir gerektirdiğini bilir. Ama İbrahim gördüğü rüyayı tabir etmesi gerektiğini düşünemedi ve rüya uğrağının gereğini yerine getirmediğinden dolayı da, rüyasında gördüğünü doğruladı.’ Bu yorum sanat planında bize şu hükme varma hakkını verebilir: Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir; rüya ise tabiri zorunlu olandır; Allah’ın kendilerine kelime bahşettiği insanların yani sanatçıların dünyayı / dünya hallerini sanat diliyle tabir etmeleri onların üzerine bir borçtur. Nitekim Attar’dan Fuzuli’ye, Yunus Emre’den Şeyh Galib’e… geçmişteki Müslüman sanatçıların da bu idraka bağlı olarak sanat yaptıkları; şiiri buradan söyledikleri, hikayeyi buradan naklettikleri, resmi, hattı, tezhibi, ebruyu… buradan şekillendirdikleri yakin bir bakışla anlaşılabilmektedir. Dolayısıyla yeni zamanın sanatçısına da yine buradan bir imkan ve bir iz belirebilir. Şu farkla ki, bir ‘ibnü’s-sebil’ olma zorunluluğuyla sanatçı kendi yolunun kesiştiği anlayışla, algıyla ve alışkanlıkla ‘kendi’ zamanının sanatını yapacaktır.Bu hususu minyatür üzeriden açacak olursak: Minyatür kitap esaslı bir sanattır. Kitabın sanayiye ait bir iş olmasıyla birlikte minyatür kitabın dışına ancak ‘tursitik bir uğraşı’ olarak çıkabilmiş ve zamanla varoluş nedenini (kitabı) kaybetmesiyle nedeni kaybolmuş bir nedenliye dönüşmüştür. Nedenini kaybeden bir nedenlinin de onunla birlikte kaybolacağı hakikatine göre minyatürün bugün hala yapılmaya çalışılması ölüyü diriltme çabasından öte bir değer ifade etmeyecektir. Oysa ki sanatçı rüya tabiri olarak sanatı ancak şimdi görülen rüyalar (yaşanan hayat) üzerinden tabir etmekle yükümlüdür. Aksi halde geçmişin rüyasında ısrar ederse ‘gerici’, geleceğin henüz görülmemiş rüyasında tasarrufa kalkışırsa ‘yalancı’ durumuna düşecektir. Akıl tohumdur, kelimeler tarlası ve eser bu ikisinin meyvesidir. Diğer bir söyleyişle: düşüncenin ve kelimelerin evliliğinden sanat eseri doğar. Her şeyin bir kelime olması esasından bakarsak bu eser aynı zamanda bir inşa, tasvir (suretlendirme), hat, nakış, süsleme de olabilir. Tabirinde zorunlu olduğumuz rüya işte bu ‘akıl-kelime-eser’ üçlünün asıl zeminidir ki, sanata mahsus ilişkiler ilkin bunlarla kurulur, bunlarla olgunlaşır ve bunlardan sonuçlanır. O halde öncelikle yukarıda zikrettiğim tanımları (parçaları) suretlendirerek, İslam zihniyet ve kültürüne mahsus ‘sanatsal idraki (bir bütünü) yeniden keşfetmek biz ahir zaman Müslümanları için doğru bir yol olsa gerektir.
Halep de bir candır
04:002/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Halep üzerindeki karabulutlar gün geçtikçe daha da siyahlaşıyor...
Zalim Esed, uçak ve helikopter saldırılarıyla, varil bombalarıyla neredeyse sağlam tek bir bina bile bırakmadığı Halep’i önce kıskaca alıp yardımsız bırakarak tıpkı kendisi gibi katil olan babasının Hama için yaptığının aynısını orası için yapmayı planlıyor.
Bunun arkasından neyin geleceği ise malum gibi: İran’dan getirilecek Şii savaşçılar burada mevzilendirilerek, Türkiye’ye göçe zorlanan ve çoğunluğu Sünni Kürt olan halktan boşalan yerlere de Şiirler yerleştirilecek ve böylece mezhebî bir bölünme tam tekmil gerçekleştirilmiş olacak.
Can maldan önce gelir elbette. Bu nedenle can kıyımının had safhaya ulaştığı şu ortamda ‘Halep’i şehir olarak koruyalım’ demek kimilerine makul gelmeyebilir. Ama Halep de yıkılıp yenisi yapılacak sıradan bir şehir değildir; o da bir candır adeta, kadim zamanlardan, İslam tarihinden emanet bir can!..
TANCALI’NIN HALEP’İ
Kaleden baktığınızda toprak damların ovası gibi görünür gözünüze Halep; sanki devasa bir toprak kütlesi duvar yüksekliğince yukarıya kalkmış gibidir. Bu yanıyla yekpare bir ev olarak görünen Halep’i belli aralıklarla işaretleyen minarelerse onu dünyanın en geniş mabedi katına yükseltir.
Konu Halep olunca sözü bu noktadan itibaren Tancalı’ya bırakma ihtiyacındayım. 1326 yılının Halep’ini ‘emanet bir can olmak’ yönüyle ve öyle güzel bilgilerle anlatır ki Tancalı, ben şimdi hangi cümleyi kursam onunkilerin yanında boynu bükük kalacaktır:
‘Şermin’den çıkıp Halep’e vardım. Merkezi bir konumda büyük bir şehir olan Halep hakkında Ebu Hüseyin İbn Cübeyr şöyle diyor: ‘Halep’in şöhreti her yanı tutmuştur. Adı cihan dilinde gezer. Hükümdarlar oraya sahip olmak arzusuyla yanarlar. Stratejik konumu sebebiyle birçok hükümdarı tesir altına çekmiştir. Bu şehir için ölüm saçan ateşler yakıldı, keskin kılıçlar kınından sıyrıldı. Kalesi sağlam ve yüksek olduğu için görülmeye değer. Çok iyi korunmaktadır; kolay kolay herkesin fethedeceği bir yer değildir. Zaten isteseler de güçleri yetmez. Etrafı yontma taştır. Dengeli bir yapıdır. Günlere, yıllara, asırlara dayandı. Gerek seçkinler taifesinden gerekse avamdan pek çok insan ağırladı. Hani Hamdânî emirleri, şairleri nerede? Hepsi yok oldu, geriye kalan Halep’in binalarıdır. Hükümdarları bir bir mahvolduğu halde kendisi dimdik duran beldeye hayret! Art arda ölüyorlar ama o yaşıyor. O hâlâ meydan okuyor ve onu elde etmek de mümkün değil! O kendini vermek istediğinde kolayca elde edilir, hemen yetişilir ona! Burası Halep, nice krallar mazi oldu ama o konumu sebebiyle nice felaketlere meydan okudu! İsmi dişildir. Kızoğlankız dilberlerin elbisesine bürünmüş ve sunmuş her yaklaşana bereketini! Şans kılıcı olan İbn Hamdân’dan sonra yeniden süslenmiş, bir gelin gibi! Heyhat, gençliği bir gün gidecek ve isteyeni de çıkmayacak! Zaman yavaş yavaş çökecek tüm kuvvetiyle, bir bir harap olacak dipdiri, dimdik duvarları!
Halep Kalesi’nin bir adı da Şehbâ’dır (bulutlu, bulanık soğuk gün, kıtlık yılı). Kale içinde iki su kuyusu bulunduğundan orada susuzluktan korkulmaz. Kaleyi iki sıra bir sur sarmaktadır. Üst tarafında suyu gür bir kuyu vardır. Surlar, biribirine yakın burçlarla ard arda uzar gider. (...)
Halep’te İbrahim Halil Peygamber’in Allah’a ibadet ettiği bildirilen kutlu yer herkes tarafından ziyaret edilmektedir. (...)
Bazıları da Halep’te İbrahim Peygamber’in süt (:el-haleb) sağdığını söyler. Çünkü Allah dostu İbrahim bu şehirde otururmuş, geniş sürülere sahipmiş ve onların sütünü fakirlere dağıtırmış. Fakirler sürekli toplanıp ‘İbrahim’in sütü’ diye seslenince şehrin ismi ‘Halep’ kalmış.’ (İbn Battûta Tancî, İbn Battûta Seyahatnamesi, Çev.: A. Sait Aykut, YKY, İstanbul 2014)
Yukarıda ‘emanet bir can’ demiştim Halep için. Tancalı’nın onu Hz. İbrahim’in (as) fakirlere süt dağıttığı mekan olarak nitelemesinden sonra Halep’siz kalmanın atadan, anneden ve dolayısıyla onların bereketli sütünden mahrum kalmak olduğunu düşünün bir de...
Dolayısıyla dişillik, güven, emanet, besin, peygamber makamı... hangi yönden baksanız Halep de bir candır!
Kazım Karakaya’nın eserleri
04:005/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kazım Karakaya, Bursa’da Bozlu Holding’e ait Solentek Vagon Fabrikası’nda beş ay boyunca çalışarak atık malzemelerden ürettiği heykellerini, ‘Dönüşüm / Transformation’ başlığı altında yine Bozlu’nun Teşvikiye’deki sanat galerisinde (Bozlu Art Project) sergiliyor.
Serginin girişinde Karakaya’nın ‘Savaşçı’ adını verdiği üç alüminyum eseri yer alıyor. Işık ve gölgenin metaldeki abartılı etkisiyle adeta baştan aşağı kas kesilmiş üç gövde, kendi maddesini ve temsilini aşarak üç silaha dönüşmüş gibi dururken, başlarının yerinde de ‘Asker düşünmez, emredileni yapar’ öz-deyişinden mülhem olarak sert ve delici birer boynuz uçlanıyor.
Bunlardaki şiddetle ‘bir hacim sanatı olan’ heykelin üretimindeki şiddeti birlikte düşündüğümüzde varlığın ortaya çıkışında ve özünde içkin olan ‘şiddet-merhamet (celal-cemal) dengesinin’ onolojik bağlamına mahsus bir imayı açık surette okumak da mümkün görünüyor.
Malumdur ki, ‘Kün’ emiyle var edilmiş olan her şey bir kelimedir. Ayet, işaret anlamını da içkin olan kelime (el-kelm) ise yaraya denir; ‘curh’ (deride bulunan kanlı iz, eser) manasındadır.
Dolayısıyla varlık (şeylerin tümü) yara olmak, yara-lı olmak bakımından şiddetin içinden gelerek onun diğer yüzü ya da yönü olan merhamete bitişmek suretiyle hayata katılır. Bu manada şiddet merhametin, merhamet de şiddetin sona ermesi değildir bilakis varlığın ve hayatın anlamı açısından her ikisinin de birbirinin ‘lazımı’ olarak varlıklarını sürdürmeleridir.
Karakaya’nın silahın kendisi haline gelen savaşçıları, birbirinin lazım’ı oluşta ya da celal-cemal dengesinde şiddetten yana aşırılaşmayla farklı iki okumanın da nedeni haline gelir; nitekim söz konusu denge şiddetten yana değil de merhametten yana aşırılaşsaydı bu kez tersinden bir dönüşüm gerçekleşecek (yumuşayacak, naifleşecek) ve okumanın yönü de buna bağlı olarak değişebilecekti.
Karakaya’nın bazalttan ürettiği eserlerde de yine volkanik (çok sert) bir malzemenin sanatçının zihnindeki forma erişebilmek için talep ettiği şiddet öncelikle açığa çıkmaktadır. Ama bu kez şiddet, kendini taşın yeni formuyla kazandığı hüviyete (yeni estetik temsile) enerji suretinde teslim ederek güzelliğin (cemal’in) vesilesine dönüşmektedir.
Karakaya’nın demirden ürettiği köpek (ki bana göre kaplandır), kadın ve erkek heykelleri ise uzun uzun seyretmeyi ve derinlemesine bir okumayı hak etmektedir.
Çünkü bu heykellerdeki ‘üretilmiş boşluk’ doluluktan çok daha fazla bir değer yüklenmektedir. Diğer bir söyleyişle söz konusu heykellerin ideografik kurgusu doludan üretilen boşluğun dili olarak kendi lafzını aşıp, yeni bir sanatsal manaya imkan sağlamaktadır.
Bunu Hat sanatı üzerinden açacak olursak: Hat sanatı, harflerin hendesesi olduğu kadar aynı zamanda boşluğun da hendesesidir. Dolayısıyla Hat sanatındaki estetik haz harflerle sağlanan ahengin (doluluğun) bir sonucu olduğu kadar harflerin görünür kıldığı boşluğun ahenginin de bir sonucudur.
Karakaya’nın söz konusu heykellerindeki İdeografik kurguda Hat sanatını esas aldığı söylenemese de en azından kültürel bir aidiyetle ondan etkilendiği söylenebilir.
Kaldı ki burada ilk etapta önemli olan etkilenip etkilenmemek değil ‘gelenek’ tanımı içinde baskılanmış bir sanatın kimi imkanlarını modern sanata transfer ederek özgürleştirmek ve dolayısıyla onu şimdi’de salt şimdi’nin gereklerine göre yeni-leyebilmektir.
Bu manada kadın, erkek ve kaplan heykellerinde ayaklardan saçlara, kuyruklardan kulaklara kadar ‘boşluğu meydana getiren şey’ olarak harflere (onların hangi dilin alfabesine ait olduğuna da bakılmaksızın) başvurulması ve o harfler sayesinde ilgili heykellerin kendi hakikatince birer kelimeye dönüşmüş olması bizde ilk kez Karakaya’nın sanat çabasıyla ortaya çıkmaktadır.
Bu belirlemelerimizi ve kendi düşünceleri eşliğinde daha fazlasını bizzat görmek isteyenler için ‘Dönüşüm’ sergisinin 13 Aralık 2014 tarihine kadar açık olduğunu da ileteyim.
Merhaba Endülüs!
04:0012/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Endülüs’ten döndüm, Osmanlı Türkçesi'yle ilgili tartışmaların içine düştüm.
Konuya ‘Kemalist devrimler elden gidiyor’ nakaratını söylemenin dışında doğru bir bilgi ve bilinçle bakamayan (sözüm ona siyasetçi) kadın ve erkeklerin içlerinde yer etmiş Kastilya-Aragon Kraliçesi İsabel (namı-diğer: Pasaklı İzabel) ve kocası II. Fernando’yu kimsenin benim gördüğüm kadar somut bir şekilde görebileceğini sanmadığım gibi, düne kadar ‘Risalenin dili korunmalıdır’ deyip de şimdi paralel sorumlulukları nedeniyle beyinsizlerin Osmanlı Türkçe- si'ne karşı açtıkları savaşa destek veren zamane Haşhaşilerinin içlerine kaçmış Natenyahuları da yine benim gördüğüm somutlukla kimsenin görebileceğini sanmıyorum. Evet, Endülüs'ten yeni geldim. O topraklarda Müslümanlara reva görülen zulme, Engizisyon kararlarıyla on binlerce insanın yakıldığı meydanlardan yayılan hüznüne, tahrip edilmiş sekiz yüz yıllık maddi kültüre, fırınlarda alev alev yakılmış binlerce Arapça kitaba, Moriskolar adıyla küçümsenen kanatları kırılmış, naçar bırakılmış Müslümanlara … dair yeni tanıklığın, bilgilerin, rivayetlerin etkisi altındayım. Bu nedenle Osmanlı Türkçesi planında şimdi söyleyebileceklerimin, mevcut toplumsal zorunluluklarla nicedir kura geldiğimiz ‘ortak değerleri paylaşma çabası, saygıya dayalı birlikte yaşama, ötekini gözetme…’ vb. cümlelerle bağdaşmayacağını, son tahlilde ‘İnsan için iki şey vardır: Dost ya da düşman! Bunların ortası da alternatifi de yoktur’ hakikatine bağlanacağını bildiğim için şimdilik susmayı tercih ediyorum. Kendilerini Müslüman olarak niteleyen Haşhaşi güruhunun bile en küçük şiddetten, itirazdan, başıbozukluktan, eşkıyalıktan, zıtlaşmadan kendi grupları lehine bir yarar umdukları şu ortamda onlara fırsat sağlayacak, imkan oluşturacak şeylerden uzak durmamızın gereğine “hâlâ’ inanıyorum. O halde ‘Merhaba Endülüs’ dedim ilkin ve sözümü de buradan sürdüreyim: Endülüs, Müslümanların yedi yılda fethedip, yaklaşık sekiz yüz yıllık haki- miyetten sonra Katoliklere teslim ettikleri bir coğrafyanın adıdır. Söz konusu fethe, egemenliğe, yenilgiye ve yitirişe dair bilgileri burada vermem elbette mümkün değil. O nedenle sizleri bu alanda yapılmış ve daha yeni kitaplaştırılmış en iyi çalışmaya yönlendirmek durumundayım: ‘Mehmet Özdemir, Endülüs, İSAM Yayınları, İstanbul 2014.’Gezide Özdemir hocamızın da yer aldığını söylersem, katılımcılar açısından nasıl bir faydanın hasıl olduğunu söylemiş olurum sanırım. Endülüs gezisi İzmir’de faaliyet gösteren ‘İslam Tarihçileri Derneği’ tarafından organize edildi. Dernek başkanı Mehmet Şeker hoca da kafiledeydi. Başta bizim grubun rehberi K. Yiğit Angın olmak üzere rehberlerimiz o yarımadayı fiziki, tarihi ve kültürel yapısıyla çok iyi tanıyan ve tanıtabilen rehberlerdi.İlk gözlemler, onlardan edinilen ilk bilgilerle Endülüs hakkında ulaşabilecek ilk kanaat şuydu: Kelime-i Tevhid’i yeryüzüne yaymak için ‘gemilerini yakmış’ bir avuç Müslüman, yedi yılda koskoca İber yarımadasını fethetmiş, onların yeni nesilleri ise iktidar tartışmaları içinde hem birbirleriyle bilim ve kültürde yarışarak hem de bizzat savaşarak yaklaşık seküz yüz yıl oraya hakim olduktan sonra söz konusu yarışma ve savaşma gayretiyle israfa düşüp, güç kaybına uğrayıp, bilimle tanışmalarına neden oldukları Katolik topluluklara o toprakları kendi elleriyle teslim etmişlerdi.Kanaat böyle olunca şimdi herbirinin içinde ya da yerinde katedraller, kiliseler bulunan el-Hamra’dan Medinetü’z-Zehra’ya, Kurtuba Camii’nden İşbiliye Camii’ne, medreselerden, hastahanelerden, kütüphanelerden Al-Kazar (el-Kasır)’a… kadar ‘maddi kültür’ü temsil eden yapıların, kurumların tamamı da güç gösterisindeki israfın, düşmanlarını kendi içlerine bir bıçak gibi çeken beyliklerin ihtilafını belgelemeye yeterli gelecektir. Bu kanaati ‘yetersiz bir doğru’ya tebdil edecek hakikatin de yine bu maddi kütüre ait eserler üzerinden tezahürü ise altı çizilmesi gereken önemli bir durumdur.Diğer bir söyleyişle bugün İslam sanatının yetkin örneklerini temsil ediyor olsalar da bir ucu israfa bağlanan ilmi ve sanatsal dehadan geriye kalan somut eserler sayesindedir ki biz ya da başkaları ‘Endülüs’ adlı kaybımızı ‘yeniden bulunacaklar’ listemize yazıp yollara düşerek oraya gidiyor ve ancak bu sayede Müslümanların ‘idrak ve İnşa’ kabiliyetinin kodlarını çözmeye gayret edebiliyoruz; ancak bu sayede onların israfı bizim için zorunlu bir faydaya, kendini yeniden sahih olarak tanıma ve tanımlama imkanına dönüşüveriyor.Dolayısıyla olumluyla olumsuzun içiçe geçtiği (en geniş anlamıyla) Endülüs mirası üzerine, adeta Müslümanların maddi kültüre olan düşkünlüğünü temellendirme ihtiyacıyla kendi rasyonalizmini inşa etmek zorunda kalan İbn Rüşd’ten, Moriskolar gerçeğini hissedercesine yaratılışın bilgisini ve tek başına inanmanın psikolojisini inşa eden İbn Hazm’a kadar söylenecek çok ama çok şey var. Rabbim'den aklımı söz konusu bilgiyle aydınlatmasını ve bu bilgiyi yeri geldikçe sizlerle paylaşmamı nasip kılmasını niyaz ederek güzel yol arkadaşlıkları için başta Mehmet Şeker, Ali İhsan Yitik hocalarım olmak üzere kafilemizde yer alan herkese teşekkür ediyorum. Yüzlerini Endülüs’e dönebilenlerin Ankara’da Mehmet Özdemir hocamıza, İstanbul’da K. Yiğit Angın’a, İzmir’de İslam Tarihçileri Derneği’ne ulaşmalarının kendilerine büyük fayda sağlayacağını da unutmadan ileteyim. Evet uzakta bir Endülüs var! Yıllarca evvel ‘elveda’ dediğimiz ama şimdi farklı düzeylerde yeniden ‘merhaba’ diyebileceğimiz bir Endülüs!Umutları tükenmeyenlere, geçmişte mümkün olabileni şimdi de (her manada) yeni bir imkanın karinesi olarak görebilenlere acilen duyulurulur
Operasyonlar neyi netleştirdi?
04:0016/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konu ‘adalet’ olunca sınırlarımız bellidir: Haksızlığa karşı çıkmak, mazlumun yanında olmak, hakkın zamanında ve hukuki kaidelere göre tahakkukunu talep etmek...
Paralel Yapı’ya mahsus operasyon kapsamında sorgulamaya alınan kimi medya mensuplarıyla ilgili tutumumuz buna dahildir.
Bizim Salih Tuna’nın söyleyişiyle onların Paralel Yapı ‘elemanı’ olarak görevleri ve o görevlerini yerine getirmeye çalışırken işledikleri cürümler varsa bu adaletin ışığında aydınlanmalı, hukuki esaslara göre sonuçlanmalıdır.
Dolayısıyla bu noktada bizlere düşen bunları takip etmekten, oluşan ve oluşacak olan olumlu ya da olumsuz yöndeki durumları değerlendirmekten ibarettir ki, ‘şimdi’ ile kayıtlı olarak medyadaki elemanlara yönelik operasyona sevinilemeyeceği gibi, onların tutumları üzerinden Haşhaşilerle ilgili daha da netleşen kimi hususlara bakılarak bu operasyondan üzüntü de duyulamaz.
Bu bağlamda dışarıdan bakan bir göz şunları rahatlıkla görebilecektir:
1-Muhatabımız ‘cemaat’ ya da daha sonra yakıştırılmak istenilen terimle bir ‘camia’ değildir. Nicedir iddia edildiği ya da arkasına saklanıldığı üzere ‘İslami’ olarak nitelemeyi hak edecek niyet, gayret ve samimiyete sahip olmayan, bildiğimiz dümdüz bir siyasal örgütle karşı karşıyayız.
Kendisine özel bir sermayesi, dünyalık emirleri vahiy gibi algılanan bir lideri, kendisini parlatacak, yeri geldiğinde ölümüne savunacak medyası ve elemanları olan bu örgüt iktidara kafa tutmakta, kendisine özel imkanlar sağlanmasını talep etmektedir.
Bu uğurda söz konusu güçleri üzerinden müstakil siyasi bir otoriteye dönüşmek isteyen bu örgüt otoriter bir hırsla yöneticileri hedef alarak kendi çıkarları için devleti güçsüzleştirmede, mevcut ekonomik istikrarı bozmada, toplumsal bir kaos yaratmada azimli görünmektedir.
2-Örgütün ‘Eğer mü’minlerseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” ayetinin hükmünce kırk yılı aşkın bir süredir ahlak haline getirilmiş bir tabasbusu da içkin olan istismar dili geri tepmiş, kendilerini vurmuştur. Tam da bu nedenle çevrelerinde onları koruyacak, savunacak, işlerini ve dillerini sahiplenecek tek bir samimi dostları kalmamıştır; bugünkü dostları darbecilerden, millete düşmanlıklarıyla maruf partilerden ve kişilerden ibarettir; son şovlarında Batı’dan himmet ve destek umar hale gelmelerinin nedeni de yine millet nezdinde küçük de olsa bir itibarlarının kalmayışındandır.
3-Bu örgüt ilk yapılandığı ülke olan Türkiye’de, söz konusu emellerinin engelleyicisi olarak gördüğü cumhurbaşkanına ve başbakana karşı son derece saygısız, terbiyesiz bir üslupla hitap ederken İsrail’in ya da Batılı bir ülkenin yöneticisine karşı olabildiğince hürmetkar davranarak dışla bağlantılı bir faaliyet yelpazesi, verilmiş bir söz, üstlenilmiş bir taahhüt içinde yer aldığını ifşa etmiştir.
Buradan bakıldığında bölgedeki Kürt sorunun hallini, Suriye’de zulüm ve katliamın durdurulmasını, içeride başlatılan çözüm sürecinin doğru bir zemin ve zamanda sonuçlandırılmasını olumsuz etkileyebilecek her tür kumpasın, tertibin ve ayak oyununun içinde yer aldığı gerçeği de tartışmasız bir kesinlik kazanmaktadır.
4-Örgütün son operasyon dahil örgüt çıkarlarına set çeken uygulamaları ‘darbe’ olarak yorumlaması da tam bir çelişki örneğidir.
Çünkü Paralel Yapı’nın omurgasını oluşturan Haşhaşiler’in geçmişte yapılan darbelerde, darbecilerin eteklerini nasıl bir tezcanlılıkla yaladıkları, onların emirlerini bir fetva formu içinde nasıl bir gayret ve arzuyla anında uyguladıkları malumdur; şimdi böyle davranmadıklarına göre demek ki ortada bir darbe yoktur.
Dolayısıyla örgütün darbeden kastettiği kendisinin darbe yapma imkanından mahrum bırakılması, nifaklarının engellenmesi, ihanetinin ifşa edilmesindendir.
Son tahlilde görünen odur ki, Haşhaşilerin cemaat postuna bürünmeye çalışan bir örgüt olduğunun devlet tarafından fark edilmesi, inancını ve iyi niyetini istismar ettiği millet tarafından kesin bir terkedişle terkedilmesi, Allah’ın ve O’nun dininin düşmanları tarafından kucaklanıyor olmaları ilk bakışta olumsuz görünen söz konusu operasyonlar sayesinde gerçekleşmiştir.
Örgütün medyadaki ve sair kurumlardaki elemanlarıyla ilgili kimi resmi uygulamaları, olayları kendi seyri içinde hallolacağından fazla büyütmemek gerekir.
Ancak onun aşırı hırslı, ahlaki değerlerden yoksun siyasi ve uluslararası bir örgüt olması bakımından tehlikenin büyüklüğü ortadadır ve onun layık olduğu şey her ne ise o tahakkuk edinceye kadar herkes, her kurum üzerine düşeni yapmakla yükümlüdür.
Paralelcilerin güçlülük vehimleri
04:0019/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir Ezop masalıdır: Aç sansar, bula bula girecek yer diye bir demirci dükkanını bulur. Orada gördüğü bir törpüyü yiyecek sanıp başlar yalamaya. Törpünün dişleri sansarın dilini perişan edip, kan içinde bırakır. Sansar hiç aldırmaz:’Bak hele, der, koca demirin kanını ne güzel akıtıyorum.’
Paralel Yapı’nın kendisini dışa vurması bu masaldakiyle eşleşen güçlülük vehimlerinin ortaya konulmasıyla birlikte başlamıştır.
Siyasi kalkışmaları ve darbe girişimleri öncesinde onlarca ülkede şube açmakla, o ülkelerde yüzlerce Haşhaşi gladyonun kampları hükmündeki okul ve yurtlara sahip olma şişinmesiyle, Vatikan ilişkisinde olduğu gibi Türkiye Müslümanları adına konuşma yetkisinin sadece kendilerinde bulunduğu kanaatini doğurmaya çalışmakla hemen herkesi psikolojik planda kendi güçlülükleri konusunda etkilemeye ve dolayısıyla kendilerine boyun bükülmesini telkin etmeye yöneldiler.
9 Şubat’taki kalkışma piskoloji merkezli güçlülük gösterisinin belgelenmesi mahiyetindeydi ki, bu yolla ‘kimliğiniz, makamınız umurumuzda değildir; bizim taleplerimize uygun davranmazsanız ameliyat masasında da olsanız size sorgulama tebligatı gönderecek güçteyiz’ mesajını iletiyorlardı.
Dershane kalkışmasında zamane yazarlarının tehditleriyle somutlaşan güçlülük gösterilerinde ise, Paralel Yapı olarak kendilerinin dostluğunu kaybedenlerin her şeylerini kaybetmiş olacağını söyleyerek etki alanlarının genişliğini, emniyet, yargı, medya, yayıncılık, ekonomi ve bürokrasideki varlıklarının ne kadar sağlam olduğunu ihsas ettiriyorlardı.
Paralel Yapı’nın Gezi olaylarındaki güçlülük gösterisi ise bir savaş ilanı tarzındaydı. Ülkedeki muhalif unsurları yönetecek bir maharete sahip olduklarını söylemekle kalmıyor ulusalcı, solcu eşkıyayla birlikte illegal örgütleri meydanlara, sokaklara sürerek, kendileri hiç bir risk almadan ülkeyi çeşitli risklere muhatap edebileceklerini ilan ediyorlardı.
17-24 Aralık darbe girişiminde ise artık tümüyle hoşgörü, diyalog, nezaket ve ahlak dilini terkedip, kendi taraftarlarına ‘yıkılmadık ayaktayız; cevşenini kap da bedduaya gel’ talimatları yağdırırken, diğer yandan devlet-millet görgüsüyle zerre kadar bağdaşmayan bir küfürbazlık, hadsizlik içinde yöneticilere hakaret yağdırarak, önlerine gelen yazar ve gazetecilere dava açmak suretiyle kendi dışlarındaki medyayı kıskaca almaya çalışarak güçlülük vehimlerinden şirretliğe yöneldiler.
İşin aslı şuydu ki, Paralel Yapı’nın asıl samimiyetsizliği daha başlangıçta kendi güçlülük vehimlerinde bir Müslüman hassasiyetiyle davranmayışında belirginleşiyordu.
Çünkü bir Müslüman dünyevi gücü kendisine verilmiş bir nimet olarak değerlendirip, ondan doğan imkanları da bir emanet özeniyle kullanır; Kelime-i Tevhid’le yani Müslüman oluşla başlayan hayatın mezarla noktalanışına kadar ‘Lâ havle velâ kuvvet illâ billah’ hükmünün içinde durur.
Bu manada güç, güçsüzleri korumak, mazlumlara, yoksullara hizmet etmek için verilmiş bir imkandır. Bu imkanın herkesi baskı altına almak, kendi hizmetine koşturmak şeklinde kullanılması ise kullananın sadece hayat tarzını değil akidesini de değiştirmeye başlar.
Dolayısıyla Paralel Yapı’nın güçlülük vehimleri daha başlangıcında güçsüzlüğün kendisi olarak ortaya çıkmış ve son operasyonla tescillenen ittifak ve ittihat fotoğrafları da bunun en somut tanığı olmuştur.
‘Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’ deyişindeki fenomenolojik ima ile bakacak olursak Paralel Yapı’nın bugünkü arkadaşları, dostları dışta ABD, AB, İngiltere, Almanya ve İsrail’dir. İçte ise milletin değerlerine ve iradesine düşman oldukları tescillenmiş olan kişi ve kurumların tamamıdır.
Yerli ve yabancı tarihi kayıtlar ise bize şunu göstermektedir: Bu topraklarda kim hangi yabancı ülke tarafından kullanılmışsa, kim milletin düşmanlarıyla ittifaka girişmişse onlar işlevlerini tamamladıktan sonra kullanılmış kağıt bir peçete gibi çöpe fırlatılmışlardır.
Paralel Yapı güçlülük vehimlerinin yanlış olduğunu fark edip, masaldaki sansar gibi davranmaktan vaz geçer mi, doğrusu bundan emin değilim ancak eğer içlerinde iman sahibi bir kaç kişi kalmışsa onlara mahsus olarak yukarıda zikrettiğim kaideyi ‘ola ki, düşünürler’ umuduyla tekrar hatırlatmak isterim:
Güç, kuvvet ve galibiyet sadece ve sadece Allah’a aittir
Sanat ve hayal
04:0021/12/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zahir ile batın arasında bir ‘berzah’ olan ‘hayal’, İbn Arabi’nin kelimeleriyle her durumda değişme ve bütün suretlerde gözükme özelliğiyle ‘Duyulur, akledilir, suret ve manalarda her durumda ve her şekilde hüküm sahibi’dir.
Bu manada, Batı’nın 19. yüzyıldan itibaren sanatta adeta kutsal bir kaseye dönüştürdüğü ‘gerçeklik’ de hayale dahildir. Ancak Batı ‘bakış açısı’ ve ‘algıda seçicilik’ terimleriyle gerçekliği dünyevi olanla sınırlayıp, hayali ‘fantastika’ olarak nitelemek suretiyle söz konusu gerçekçilikle bağını kopardığı için, son yüz yıldır sanatı Batı’dan okuyanlar ve tanımlayanlar olarak bizler de sanatsal gerçekliği som (ve zorunlu) bir durum olarak kabul ediyor ve onu hayalle ilişkilendirmekten kaçınıyoruz.
Oysa ki, gerçekliğin (ve onun ideolojisi olarak gerçekçiliğin) Batılı anlamda sanatta ifasının yolu da yine hayalden geçiyor; bir eseri (resmi ya da hikayeyi) gerçekçiliğin içinden kurabilmenin ön şartı da yine onun önce hayale getirmekle mümkün olabiliyor.
Batı’yı bir kenara bırakıp İslam sanatı planında konuya buradan baktığımızda şu bilgilerle karşılaşabiliyoruz:
Muhatap olduğumuz her hal ve fiil an’ında geçmişe karıştığı ve gelecek olanda bir hükmümüz bulunmadığı için biz ancak ‘şimdiki zaman’da (an’da) yaşıyor ve ancak onda bir tasarrufta bulunabiliyoruz.
Şimdiki zamanımızın geçmişte ‘bize ait’ ve gelecekte ‘bize ait olabilecek’ olanla ilişkisi nedeniyle her ikisinde de hükmünün bulunması aynıyla şimdiki zamanımızda vuku bulan hayali de geçmişimizde ve geleceğimizde hüküm sahibi kılıyor.
Dolayısıyla, bir sanatçının ‘eser verme süreci’ olarak tanımlayabileceğimiz ‘kurgulama ve yaratım’ da hayalin söz konusu hükmüne göre ‘gerçekleşiyor’; diğer bir söyleyişle sanatçı eserini (şimdi’nin hükmü olarak ) gerçeklikle hayal arasındaki ‘kurgu berzahı’nda üretiyor.
Bu yanıyla (fiction değil ihtira’ ya da ibda’ anlamında) kurgu, hayal ile gerçekçiliğin nikahlanması olarak zahir ile batını, geçmiş ile geleceği şimdi’nin hükmü altında kendi uhdesinde toplayabiliyor.
Bu bağlamda Filibeli Ahmed Hilmi’nin ‘A’mâk-ı Hayâl’inin tam da Batıcıl gerçekliği benimseyen yazarların ilk eserleriyle eş-zamanlı olarak yayımlanmasına büyük bir anlam yükleniyor:
Filibeli, sanatsal gerçekliğin gündelik gerçeklikle aynı olmadığını, benzerliklerinin ise sadece ikisinin de gerçeklik olmasından kaynaklandığını A’mâk-ı Hayâl’iyle ispat ettiğinde bu ispatı Batıcıl (seküler / materyalist) gerçekliğin sanatımızda hakimiyet kurmasıyla birlikte perdeleniveriyor.
Elbette şimdi sanat ve hayal kavramları üzerine konuşmakla A’mâk-ı Hayâl’in kaldığı yerden yeniden işe başlayalım demiyorum ancak gerçeklik planında yapılacak bir kurgunun hayal kuluçkasından çıkmakla sonuca ulaşacağının yani esere doğru olarak dönüşebileceğinin anlaşılması gerektiğini söylüyorum.
Sanat bir istidattır dolayısıyla bir kazanma değil bir ilahi vergidir ki, bunun sanatçılara olan isabeti de eşit değil, derece derecedir. Sanatsal gerçekliğin asli unsurları olarak hayal ve gerçeklik ise söz konusu istidatların ortaklık kurduğu tek yerdir.
Sanatçı istidadıyla başkalarına üstünlük kuran değil onlara nazaran bir farka eriştirilmiş olandır; dolayısıyla sanat da başkalarının yapamadığını yapabilme üstünlüğü değil, istidadının hakkını verme mecburiyetidir. Bu mecburiyet, onu sanatsal düşünce ile (ki, düşüncenin hayal, bilgiden kaynaklanma ve yeni bilgilerin üretilmesine vesile olma yoluyla akılla ilişkisi malumdur) sanatsal fiilin berzahından eser vermeye yöneltir.
Bu anlayışa bağlı olarak, Batı’nın seküler / materyalist gerçeklikten (hayatı kuşatma ve ifade etmede yetersizliği nedeniyle kutsal kaseden) bunalıp, buradaki yanlışını itiraf ederek doğrusunu aramak yerine başka bir yanlışı yani post-modernizm içinde post-gerçekliği üretmesi karşısında bizim sanatsal kurguyu ve eseri söz konusu iki sağlam ayak üzerinde (hayal ve gerçeklikte) yeniden birlikte mevzilendirmemiz mümkün görünmektedir.
Çünkü inancımızdan kaynaklanan sanatsal zihniyet ve kültürün minyatürden hikayeye geçmişte ürettiği eserler bu manada incelenmeye ve yeni bir sanatsal edanın oluşturulmasına açıktır.
Yeter ki, sanatı salt seküler / materyalist bir ezber içinden değil, kendi hakikati (istidat – hayal - gerçeklik üçlüsü) içinden sahih şekliyle yeniden doğru okuyabilelim
Darbe kalkışmalarıyla kaybedilen
04:0023/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel yapının ilkinde etkili, ikincisinde taraf olduğu Gezi ve 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmalarının ekonomik maliyetleri malumdur.
Elbette bu kalkışmalarla zaten Türkiye’nin güçsüzleştirilmesi amaçlandığı için Paralel yapının ülkeye verdiği bu zararlardan fazlasıyla keyif duyması da normaldir.
Öte yandan Paralel yapının manevi ve kültürel açıdan verdiği zararlardan (bunlar kalemlere dökülemediği, bedel takdir edilemediği için) hiç söz edilmiyor.
Oysa ki entelektüel dildeki sığlaşma, din dilinin gündelik olayların, grup çıkarlarının tezkiyesine indirgenerek etkisizleştirilmesi, sosyal medyada savaş, saldırı ve iftira dilinin bir düzeysizlik düzeyine dönüştürülerek kanıksanmasıyla manevi ve kültürel planda yoğun bir erozyonun meydana geldiği igili durumlara ve olaylara bakıldığında kolayca görülebiliyor.
Bunların örneklerini Gezi kalkışmasından bugüne Paralel yapının omurgasını oluşturan Haşhaşi medyadan mebzul miktarda bulmak ve değerlendirmek de mümkün bulunuyor.
Şöyle ki siyaset bilimci, sosyolog, eski İslamcı meslek ve kimlikleriyle Haşhaşilere (onları cansiparane savunmanın ötesinde) akıl veren, taktik üretenler siyaseti ve dış politikayı kendi gerçekleri içinden okumak, yorumlamak yerine genelde AK Parti’yi (özelde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı) suçlama, yıpratma adına istikrarsızlık taleplerinin, başarısızlık tezlerinin ve daha da ilginci ‘bilimci kehanet’lerinin malzemesi olarak kullanıyorlar.
Bilimcisi ‘üç vakte kadar Türkiye karışacaktır, kelleler uçacaktır’ uydurmalarıyla bilgi ve birikimini Haşhaşilerin ve dolayısıyla onlar adına kendisinin faşistçe heva ve heveslerine peşkeş çekerken, sosyoloğu ya da eski İslamcısı fanatik bir Arap ırkçısı olduğunu fark ettirmemeye çalışarak ele aldığı her konuyu döndürüp dolaştırıp Suriye politikasına bağlamak suretiyle güya Ak Parti’nin yumuşak karnını tekmeleriyle delmeye çalışıyor.
Din dilindeki duruma gelince...
Allah’ın Ayetleri, Peygamber’in (sav) Hadisleri, ulemanın tutumları, evliyanın irfanı yine aynı şekilde AK Parti’yi / Erdoğan’ı hemen her konuda mahkum etmek için gereken söz yüksekliğine erişmede bir merdiven olarak kullanılıyor.
Dini kültürdeki ‘hakikatlerin kişilere göre değil, kişilerin hakikatlere göre anlaşılmaya çalışılması’ hükmü sabit iken Haşhaşi kalemler gözleri dönmüş, basiretleri bağlanmış, idrakleri kilitlenmiş bir şekilde kişileri esas alıp, Ayetleri, Hadisleri, ulemayı, evliyayı onları suçlayarak kötülemek ve yıpratmak kastıyla kendi tarafgirliklerine alet ediyorlar.
Dolayısıyla din dili Haşhaşhaşi kalemşorların ellerinde ‘zahiri ve batıni bir inanış’ın göstergesi olmaktan çıkıp, kendilerinin imanını yüksek, kendilerinden olmayanların imanını düşük gösteren bir ‘imanometre’ haline getiriliyor.
Sosyal medyadaki durum ise adeta açıklandığında bulanıklaştırılacak bir açıklıkta seyrediyor.
Çünkü gerek Gezi kalkışmasında gerek Haşhaşilerin dershane protestolarında sosyal medyanın ilk eşik olarak kullanılasına ilişkin belgeler ve bilgiler tüm somutluğuyla internette halen yer aldığı gibi ayrıca Haşhaşilerin eğitim kampları hükmündeki okul, yurt ve dershanelerdeki öğrencilere belli sayılarda mesaj atma baskısının uygulanması hafızalardan kolayca silineceğe benzemiyor.
Durum böyleyken peki bizler ne yapıyoruz?
‘Bizler’ derken İsrail’in yörüngesine girmeyenleri ve dolayısıyla darbe karşıtı olanları kastettiğimi belirterek örneği kendimden vereyim:
Aydınsız, sanatçısız, yazarsız bir örgüt olarak Haşhaşilerin malum erozyonu kendi seviyesizliklerinin seviyesi olarak hakim kılmaya çalışabilecekleri kanaatiyle buna denk düşmeyen, daha açık bir söyleyişle bu durumu dışımda tutan yazılar yazmak istiyorum.
Ama hemen her gün bakıyorum yine bir Haşhaşi ‘Erdoğan sizi oyuna getirdi’ temalı bir yazıyla muhbirliğe, müfteriliğe soyunmuş; kendi örgütünden olmayanları ‘cihatçı’ olarak niteleyen bir diğeri dindarların tümünü ‘dinci’ olarak niteleyenlerle yanak yanağa fotoğraf çektirmenin utancını, yanlışlığını yazmak yerine onlarınkinden daha galiz kelimelerle yasalanarak Müslümanları suçlamış; bir diğeri ‘kalbim kırık ama azmim dimdik’ şarkısı eşliğinde Ezop’un sansarını oynamış, ‘yarım molla – tam şakirt’ bir başkası her zamanki gibi yine Allah’ın Ayetlerini, Hadislerini kendi kirli düşüncelerine, ‘uzaktaki kara çukurun’ parlatılmasına malzeme yapmış...
İşte o zaman ‘vatanımı ateşe verme inadından vazgeçmeyecek olan bu Haşhaşileri gücümün yettiğince ifşa etmek sorumluluğumdur’ diyerek onların layıkı oldukları, hak ettikleri dil ile yazmaya kendimi maalesef mecbur hissediyorum.
Cumhurbaşkanımız, son olayları ‘normalleşme süreci’ olarak nitelemişti. Buna inanıyorum ve dolayısıyla bizlerin bir süre daha Haşhaşilerin iftiralarını, sapık tezlerini, bozgunculuklarını, jurnalciliklerini, asıl aidiyetlerini, ülke ve millet düşmanlarıyla kurdukları göbek bağını ifşa etmek zorunda kalacağımızı görüyorum.
Elbette, Haşhaşilerin manevi ve kültürel değerlerde neden oldukları erozyonu unutmaksızın ve günü geldiğinde malum zararlarını acilen telafi etmenin yol ve yöntemleri üzerine dikkatle zihin yormayı ihmal etmeksizin...
Paralel yapı ve cemaatler
04:0026/12/2014, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel yapının etkili olduğu Gezi olaylarıyla, doğrudan tarafı, uygulayıcısı olduğu 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasının ekonomiye verdiği zararların açıklanmasından sonra, asıl kapalı kalan manevi ve kültürel alandaki zararlarını bir önceki yazımda arz etmiştim.
Bir de mevcut sosyal hayat üzerindeki zararı var ki, bunun da masaya yatırılması gerekmektedir.
Paralel yapı lideri, (hakkındaki olumsuz iltifatların çokluğundan yakınmak suretiyle utandırılmış bir mağdur rolünü oynamasından da anlaşılıyor ki) MİT kalkışmasından bugüne nedeni olduğu olumsuzlukları düşünme, anlama, belirleme ve onlardan ders alma niyetinin hala çok çok uzağında bulunmaktadır.
Oysa ki, mesele bir nefsin incinmesi meselesi değil, kibirde gemin azıya alınması demek olan kabarmış bir nefsaniyetin sosyal hayatta neden olduğu tahribatın boyutlarıdır.
Çeşitli cemaatlere mensup olan kimi arkadaşlarım Paralel yapının somutlaşmasından ve darbe kalkışmaları sürecinde tertip ettikleri menfur eylemlerden sonra cemaatler üzerinden gerçekleşen sosyal dayanışmanın neredeyse askıya alındığını, kendi cemaatlerinin de artık kurban, fitre, zekat, sadaka, karzıhasen taleplerinde ‘Allah versin, başka kapıya’ azarlamasına maruz kaldığını söylediler.
Dolayısıyla Paralel yapı, kendi cemaat maskesi üzerinden gerçek cemaatlere zarar vermiş, sosyal hayatta fakir- zengin dengesinin kurulmasına ve sınıf çatışmalarının önlenmesine doğrudan katkı sağlayan unsurların düzenini bozmuştur.
Paralel yapının ‘bana yar olmayan kimseye yar olmasın’ pragmatizmine düşmesi ve bu nedenle sosyal hayatta neden olduğu söz konusu tahribattan zevk alması normal görülse de bu normalliği bile bir hinlik vesilesi olarak yine kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmesi normal görülemez.
Nitekim, Paralel yapı güya kendilerine uygulanan baskının, sınırlamanın diğer cemaatleri de kapsadığı şeklindeki kara propagandasında yalnız kalmıştır. Çünkü yukarıda arz ettiğim durumla bizzat muhatap olan cemaatler, Paralel yapıya ‘bize gölge etmeyin yeter’ demenin ötesinde zarar verenden iyilik umma basiretsizliğine düşmemişler ve emanetçisi oldukları sosyal yapının samimiyetle korunmasından yana tavır koymuşlardır.
Buna karşılık vatana, millete, ahlaka ve inanca verdikleri zararın farkında olmayan ve olması da mevcut gidişatlarına göre imkan dahilinde bulunmayan Paralel yapı, şimdilerde kendi elleriyle kendilerini yalnızlaştırdıklarını değil, cemaatler tarafından kasıtlı olarak yalnız bırakıldıklarını düşünerek onlara karşı savaş da açmış görünmektedir. İsmailağa Cemaati’ni yalan haberlerle kendi taraflarındaymış gibi gösterme gayretlerinin boşa çıkmasından sonra ‘saldırı en iyi savunmadır’ saplantısıyla geliştirilen bu taktiğin ilk muhatabı da Süleymancılar’dır.
İhlas Holding’in yıllar öncesinde yaşadığı problemler ve ekonomik planda neden olduğu olumsuzluklar Süleymancılar’a fatura edilmek ve dolayısıyla yeni bir yıpratmayla onların da cemaat olarak kendi düştükleri çukura düşmesi arzulanmaktadır.
Elbette bu yeni savaş Süleymancılar’la kalmayacak büyüklük ve etki sırasına göre diğer cemaatlere de uzanacaktır.
Böylece milletten edindikleri imkanları tebliğ vasıtalarına, eğitime, öğretime, yoksulları ve mazlumları güldürmeye, toplumsal yaraları sarmaya yöneltme gayretindeki cemaatler yine milletten edindikleri imkanları CNN’in, BBC’nin, Spiegel’in, NYT’nin Türkiye şubesi hükmündeki medya araçlarına, mahremiyet hırsızları yetiştirmeye, Müslümanları bırakıp kafirleri dost edinmeye tahsis eden Paralel yapı tarafından boğulamasa da büyük oranda yaralanmış, güçsüzleştirilmiş olunacaktır.
Paralel yapı liderinin neden olduğu bunca vahameti görmezlikten gelip, ‘bana kötü oğlan’ demişler kabilinden bir komik yakınmayla şahsına özel mağduriyet pozisyonu üretmeye çalışması, sair cürümlerini kapatmaya velev ki yeterli gelse de cemaatlere verdiği zararla sosyal yapıda neden olduğu tahribatın suçunu kapatmaya yeterli gelmeyecektir.
Bu noktadan itibaren artık Paralel yapının lideri ile zamane elemanları için kendi durumlarını ve ekonomide, maneviyatta - kültürde, sosyal yapıda neden oldukları büyük tahribatları düşünmelerini, anlamalarını beklemek yararsızdır.
Bunun yerine tökezleyerek kafalarını bir duvara çarpmak, şaşırmak, yanılmak suretiyle vaziyetlerine vakıf olabilmelerini ummak daha doğru olacaktır.
Çünkü Paralel yapı sapıklığın ve sapkınlığın mahsulüdür.
Rabbimiz bizleri sapmaktan ve sapkın olanlardan korusun.
Sanat ve gerçeklik
04:0028/12/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Son yirmibeş yılın en iyi filmlerinden biri sayılan, başrölünü DiCaprio’nun oynadığı Başlangıç (Inception) adlı filmi izlemişsinizdir.
Zihnin ‘olay yeri’ olarak seçildiği bu filmde, kişilerin rüyalarına nüfuz ederek oradan çaldıkları sırlarla hırsızlık yapanlar ile bunların eylemlerini önceden tahmin edenler arasındaki çatışmalar anlatılmıştır.
Dolayısıyla filmde 1)gerçek, 2)nüfuz edilebilen rüya ve 3)rüyaya nüfuz edenin durumuna önceden nüfuz etme olarak üç düzey, sinematografik bir perspektifle tek-leştirilmiş olarak seyirciye sunulmuştur.
İbn Arabi, tanıdığı iki şeyhten birinin diğerini rüyasında gördüğü esnada, rüyada görülenin de kendi rüyasında onun tarafından rüyada görüldüğünü gördüğünden söz eder.
Bu iki bilgi denkleştiğinde, benim zihnim de “Belkıs gelince, ‘Senin tahtın böyle mi?’ denildi. O da, ‘Sanki o! Fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik’ dedi.” mealindeki Neml Suresi’nin 42. Ayeti'ne ve özellikle burada geçen ‘keenne=sanki’ kelimesine bağlanır.
Yine Neml Suresi 44. Ayeti'nin meali de şöyledir: “Ona ‘köşke gir’ denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona ‘Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür’ dedi. Belkıs, ‘Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum’ dedi.”
Bu ayette ise ‘keenne’ kelimesi değil “hasibet” kelimesi yer almaktadır. Buna göre ‘keenne’ ile anıştırmak, benzerlik kurmak; ‘hasibet’ ile de iki çelişik durum karşısında tereddütte mahal olmaksızın birinde karar kılmak ifade edilir ki bu ayrım bir gerçekliğin iki derecesi gibidir. Her ikisi de zan kelimesine benzer ama zan gibi değildir çünkü zan, iki çelişikten birinin diğerine tartımla, ölçmeyle galip gelmesidir.
O halde ilk zikrettiğim iki bilgiden, onlar üzerinden baktığım söz konusu ayetlerdeki ilgili kelimelerden ve İbn Arabi’nin ‘Yokluk bir hükümdür, mevcut bir şey değildir’ sözünden hareketle insan muhayyilesinin yok olanı (namevcudu) bile (kendi içinde) mevcut kılabileceğini ve dolayısıyla dünyevi gerçekliğin beraberinde (yanında ya da içinde) başka gerçekliklerin birbirleriyle eş-zamanlı olarak fehmedilebileceğini düşünebiliriz.
Bu da bizi yaşadığımız hayatın rüya oluşu anlamında rüyasında rüya görenler olarak, Batılıların 19. Yüzyıl'da sanat ve edebiyat adına adeta bir kutsal kase olarak dayattıkları gerçeklik anlayışının dışında ‘farklı’ (ve daha kapsamlı, daha insani) bir gerçeklik anlayışına eriştirebilir.Yine İbn Arabi’nin ‘İrade gayb aleminden, hareket ise şehadet aleminden kaynaklanır’ sözü eşliğinde bilgiyi ölümlülerden değil de el-Hayy’ü-l Kayyum olan Allah’tan aldığımıza inanışımızla ve ondan aldığımız bilgiyi ‘hakikat’ olarak bilişimizle, ‘elle tutulur gözle görülür olan şeyin karşılığı olan şey’ anlamındaki maddi gerçekliği aşıp, zahiri ve batını birlikte içeren bir gerçeklik anlayışına talip olabiliriz; diğer bir söyleyişle biz şeylere, bilgiyi kendisinden aldığımız şeyler olarak bakabildiğimiz kadar, o bilgiyi bizi farklı bir tefekküre, tecessüse açan bir bilginin nedeni olarak da bakabiliriz.
Dolayısıyla bir ağacın ağaç olmaktan, bir hikayenin hikaye olmaktan ‘daha fazlası’ olduğunu bilebilir ve buna göre davranabiliriz. Çünkü taliplisi olduğumuz şey (bize özgü gerçeklik / metafizik tutum) bizde yerleşik kodlar olarak mevcuttur. Bu kodları çözdüğümüzde modern gerçeklikle sorunumuzu da kolayca çözme imkanımız doğabilir.
Bunlardan hareketle söyleyebileceğimiz ilk şey şudur: Tek bir gerçeklik algısı zaten yoktur; gerçeklik bakana, bakılana, bakış tarzına, zamana, mekana, oluş anına, sonra düşünülüşüne, nakledişine, duyuluşuna, kültüre… göre ‘özü aynı kalmak’ kaydıyla farklılaşabilir. Dolayısıyla, namevcudiyetiyle mevcut hale getirebildiğimiz (rüya ya da tahayyül yoluyla bunların kendi içinde ve kendi şartlarında var edebildiğimiz) şeyler de yine değişebilen (soyut) gerçeklikler olarak somut gerçekliğe dahildir. Elbette bu bağlamda isabetli örneklerin nazariyatçılar tarafından değil ancak sanatçılar tarafından verilebileceğini unutmamak ve onların ortaya çıkışını umutla beklemek
Paralel bu-kalemun-lar
04:0030/12/2014, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bukalemunları bilirsiniz. Arzuladıkları duygulara göre renk değiştirebilen ‘omurgalı hayvan’ cinsinden sürüngenlerdir.
Paralel ‘bu-kalemun-lar’ ise yaratmak istedikleri algıya, pekiştirmek istedikleri yanlış kanaate, ulaşmak istedikleri hedefe göre hal, renk, dil değiştirebilen insan görünümlü omurgasız sürüngen tabiatlılardır.
Bu-kalemun-lar layıkı oldukları kelimelerle kendilerine iltifat edenleri anında mahkemeye verirler ve bu yolla yüzlerce insanı binlerce davaya muhatap kıldıkları halde düşünce ve basın özgürlüğünden dem vururlar.
Bu-kalemun-lar devlet adamlarına hakareti meşrulaştırmak için her türlü ahlaksızlığı kuşanıp, sonra da ferdi bir örneği dillerine dolayarak, ‘hakaret artıyor’ şikayetiyle aslında liderlerine ve kendilerine yapılan iltifatların rövanşını mümtaz bir hinlikle almaya çalışırlar.
Bu-kalemun-lar Türkiye milletinin tamamınca ‘uzaktaki kara çukurun’ akibetine uğratılıp yalnızlaştırıldıkları halde yine de pişkin pişkin ‘yüzümüze nasıl bakacaksınız’ sorusunu milyonlara sorarlar.
Bu-kalemun-lar suçları sabit olmamış gazetecileri ‘onlar gazeteci değil, örgüt elemanı’ diye damgalamakta hiç tereddüt etmezlerken, kendilerinin kuyruklarına basılınca ‘gazetecilere baskı var’ zılgıtıyla ortalığı velveleye verirler.
Bu-kalemun-lar Tanrı’yı dünyevi emellerinin yaratıcısı olarak sınırlayıp, sabah akşam beddua seansları düzenleyerek Müslümanlara karşı ondan kahır talep ederler. Bu hallerinin sorgulanması durumunda ise mazlum rolü oynarlar.
Bu-kalemun-lar milletten sadaka, bağış, himmet adıyla topladıkları paralarla kendileri için bankalar, medya organları, yayınevleri, saraylar kurarlar. ‘Dine hizmet adına iç ettiğiniz paranın hesabını verin’ denilince, köteklenmiş tazı ürkekliğiyle bir yandan kaçarken bir yanda da takipten kurtulmak için ‘hırsız var’ diye bağırırlar.
Bu-kalemun-lar Yezitler kadar iktidar hırslısı, Haşhaşiler kadar sapık, Arabistanlı Lawrence kadar sinsi, Müseyleme-i Kezzab kadar yalancı oldukları halde kendilerini sahih fırka mensubu, alim, keramet ehli gibi takdim ederler.
Bu-kalemun-lar İslam ümmetinin umudu olan Türkiye’yi Kerbela, milletini Yezit gösterip, kendilerinin Hüseyin olduğunu ekrem ekrem şişinerek söylemekten hicap duymazlar.
Bu-kalemun-lar Kuran’ı, Hadisler’i, din ulularını kendi çıkarlarına, güç gösterilerine, azgınlıklarına gözlerini kırpmadan peşkeş çekmekten ürkmezler, sıkılmazlar.
Bu-kalemun-lar Müslümanların düşmanlarıyla işbirliği içinde oldukları, zor zamanlarında onlardan başka yardımcıları olmadığı halde alemi kendilerindenmiş, kendilerini de İslamdanmış gibi göstermeye yeltenirler.
Bu-kalemun-lar İsrail’in otoritesini kutlu, Vatikan'ın önlerine koyduğu kemiği makbul saydıkları aşikar iken kendilerini bağımsızmış, Müslümanların derdiyle dertleniyorlarmış gibi sahnelerler.
Bu-kalemun-lar dışlarında kalan herkese, her gruba, her cemaate düşman oldukları halde kendilerini cemaatten gösterip, ülke sırlarını düşmana peşkeş çeken bir örgüt oluşlarını perdelemeye çalışırlar.
Bu-kalemun-lar ne göründükleri gibi olan ne de oldukları gibi görünen mahluklar değillerdir; hainin yanında hain, vatanseverin yanında vatansever olurlar.
Bu-kalemun-lar her türlü takıyyenin ezbercileri ve uygulayıcıları olarak, sabah akşam karşısında el-pençe divan durdukları ‘uzaktaki kara çukur’u bile kuyrukları sıkışınca tanımazlıktan gelirler.
Bu-kalemun-lar dürüstlükten, doğruluktan, mahremiyet terbiyesinden yoksun oldukları için her türlü yalanın, desisenin, kumpasın maharetlileri olarak dikizciliklerini, pornoculuklarını, montajcılıklarını bir başarıymış gibi sergileyip, bu yolla insanları korkutmaya, susturmaya çalışırlar.
Bu-kalemun-lar tuzlukları, çürük yumurtaları, dava arkadaşlarını satanları, kendileri gibi kuyruk acısıyla kıvrananları güya kamuoyu önderi katına yükseltip, gerekli hallerde kendi lehlerine konuşturarak sahte bir muhalefeti kurgulamaya uğraşırlar.
Bu-kalemun-lar sinsiliği ustalık sandıkları için ellerinde Cevşenlerle din ve millet düşmanı partiler için kapı kapı oy dilenmelerine rağmen bunu söyleme cesareti gösteremezler.
Bu-kalemun-lar’dan hakkaniyet, dürüstlük, açıklık, netlik, delikanlılık, harbilik beklenemez, çünkü bunlar insani özelliklerdir ve onlar insan olmanın ayrıcalığından, hazzından yoksundurlar.
Oysa ki bu-kalemun-lar, bukalemunluğun bile bir şahsiyet, şahsiyet sahibi olmanınsa varlık içinde en büyük şeref olduğunu bilebilselerdi evrime uğramaya karşı küçük de olsa bir direnç gösterirlerdi.
Ama neticede bu bir nasip işidir.
Bukalemun’a bile nasip olabilir ancak bu-kalemun-lara nasip
.Paralel kehanetten felaket tellallığına
04:004/01/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçtiğimiz yıl Paralelcilerin mümtaz kehanetler yılıydı.
Seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla ekonomi çökecek, insanlar sokaklara dökülecek, yağmalamalar tavan yapacak, bunlara karşı tedbir ve çözüm üretmekte aciz kalan hükûmet düşecek, önceden hazırlanmış suçlama kayıtlarına künyesi ‘dönemin başbakanı’ olarak işlenmiş olan Erdoğan Malezya’ya kaçacaktı. Gerçi Paralelcilerin haklarını da yemeyelim, sabitlenmiş bir süreden söz etmiyorlardı bu kehanetlerinde. Adı üstünde kehanet tanımına uygun olarak ‘üç vakte kadar böyle böyle olacak’ diyorlardı. O üç vakit uzadıkça ‘hele bir mahalli seçimlere gelinsin, olmadı cumhurbaşkanlığı seçimleri bir yapılsın... Olmadı yeni cumhurbaşkanı yemin edip, partisini ehliyetsiz bir emanetçiye bıraksın...’ oyalamalarıyla söz konusu uzamandan kaynaklanabilecek güvensizliği de örtülü zafer vaadleriyle perdelemeye çalıştılar. Nihayet mahalli seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı, hükûmeti başka bir ehliyet ve liyakat sahibi devraldı. Bunlar sırayla gerçekleşirken Paralelci kâhinler başarısızlık öfkesiyle mosmor olmuş yüzlerini gizleyebilecekleri çamurlu toprağı bulma telâşına düştü. Çünkü (hamdolsun) o ‘üç vakit’ hiç tahakkuk etmediği gibi, ilgili hiçbir ipucunun belirmemesiyle malum kehanetler de mümtaz yalanlara dönüşerek toptan boşa çıkmıştı. Dolayısıyla Paralelcilerin 2014 yılındaki mümtaz kehanetleri kirli bir paçavra olarak yüzlerine yapışmakla kalmadı, adları da o kehanetlerin mümtaz yalancıları olarak medya tarihine geçti. Şimi 2015 yılının ilk günlerindeyiz ve Paralelcileri (yine ufak tefek kehanetleri sessizce yumurtlamaya çalışmanın yanısıra) daha farklı bir ödevi yüklenmiş olarak görüyoruz. ‘Uzaktaki kara çukur’dan sızdığı belli olan bu ödevin tam adı ise ‘mümtaz felaketlerin tellâllığını yapmak’. Gerçi bu Paralel kalkışmalar sırasında da vardı kısmen. Paralelci iş adamlarına üç vakte kadar Türkiye’nin karışacağı hatta Irak’tan, Suriye’den daha kötü olacağı telkiniyle yatırımlarını durdurmalarının ve dışarıya taşımalarının emredildiği, ancak o iş adamlarının acilen gidebilecekleri en yakın yer olan Yunanistan’ın durumuna bakarak bu emre üzüntüyle itaat edemedikleri sıkça dile getirilmişti. Şimdi Kobani etiketli tedhiş denemesinden hareketle ve hazır yeni yıla bir kala Cizre olayları da yaşanmışken, Türkiye’nin iç savaştan daha beter bir felakete sürüklenmekte olduğunu yaymak Paralelciler için ideal bir plan olarak görülmüş olsa gerekti ki, malûm ödevin ulaşması, emri de gecikmedi. Nitekim birkaç gün önce karşılaştığımız ‘besleme durumundan Paralelci’ olmuş bir bu-kalem-un, gözlerimizin içine bakarak ‘Allah vermesin ama felaket kapıya dayandı, Türkiye’nin karışması an meselesidir, hem bu karışma Iraktakinden, Suriyedekinden daha kötü olacak’ diyordu.
Aklınca bu söyleyiş tarzıyla ‘vermesin ama olacak olan da olacak’ pekiştirmesiyle önce Allah’ı edilgen hale getiriyor, ardından Türkiye’yi güvenliği iflas etmiş, yöneticileri takatsiz kalmış bir ülke konumuna oturtuyor ve telkin ettiği korkunun şiddetini artırmak için de felaketin emsalsizliğine dikkat çekmiş oluyordu.
Paralelci zamane bu-kalemun-larının da birkaç gündür bu minval üzere yazılar döktürmeye başlamaları tesadüf olmasa gerektir. Çünkü onlar kendilerine emredilmeyen ve ezberletilmeyen hiçbir şeyi yazamazlar, konuşamazlar. Bu durumda bir kenara kaydedelim ve karşı tedbir üretmede gayretkeş olalım ki, geçtiğimiz yılın kehanetler yılı oluşu gibi, 2015 yılı da Paralelcilerin felaketi şiddetle arzulama ve bunu başkalarına da arzulatmaya çalışma yılı olacak gibi görünmektedir.Artık ‘Bu kadar da olmaz; bu toprakların havasını soluyanlar felaketi nasıl arzulayabilirler?’ diye sormanın, merak etmenin zamanı geçmiştir.
Dün kendi milletinin istihbari sırlarını dışarıya satmakta tereddüt etmeyen Paralelciler ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemek suretiyle İsrail’e peşkeş çekme konusunda gemi azıya almış ve bu bağlamda felaketin bile mümtazını talep eder hale gelmişlerdir.
Yoksa geçen yılda gökten kemik yağmasını arzulayan mahlûklar gibi her güne bir beddua isabet ettiren Paralelciler, mümtaz felâketleri başka türlü nasıl arzulayabilir, düşünebilir, yazmak ve yaymak isteyebilirler
.Paralel kehanetten felaket tellallığına
04:004/01/2015, Pazar
Geçtiğimiz yıl Paralelcilerin mümtaz kehanetler yılıydı.
Seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla ekonomi çökecek, insanlar sokaklara dökülecek, yağmalamalar tavan yapacak, bunlara karşı tedbir ve çözüm üretmekte aciz kalan hükûmet düşecek, önceden hazırlanmış suçlama kayıtlarına künyesi ‘dönemin başbakanı’ olarak işlenmiş olan Erdoğan Malezya’ya kaçacaktı. Gerçi Paralelcilerin haklarını da yemeyelim, sabitlenmiş bir süreden söz etmiyorlardı bu kehanetlerinde. Adı üstünde kehanet tanımına uygun olarak ‘üç vakte kadar böyle böyle olacak’ diyorlardı. O üç vakit uzadıkça ‘hele bir mahalli seçimlere gelinsin, olmadı cumhurbaşkanlığı seçimleri bir yapılsın... Olmadı yeni cumhurbaşkanı yemin edip, partisini ehliyetsiz bir emanetçiye bıraksın...’ oyalamalarıyla söz konusu uzamandan kaynaklanabilecek güvensizliği de örtülü zafer vaadleriyle perdelemeye çalıştılar. Nihayet mahalli seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı, hükûmeti başka bir ehliyet ve liyakat sahibi devraldı. Bunlar sırayla gerçekleşirken Paralelci kâhinler başarısızlık öfkesiyle mosmor olmuş yüzlerini gizleyebilecekleri çamurlu toprağı bulma telâşına düştü. Çünkü (hamdolsun) o ‘üç vakit’ hiç tahakkuk etmediği gibi, ilgili hiçbir ipucunun belirmemesiyle malum kehanetler de mümtaz yalanlara dönüşerek toptan boşa çıkmıştı. Dolayısıyla Paralelcilerin 2014 yılındaki mümtaz kehanetleri kirli bir paçavra olarak yüzlerine yapışmakla kalmadı, adları da o kehanetlerin mümtaz yalancıları olarak medya tarihine geçti. Şimi 2015 yılının ilk günlerindeyiz ve Paralelcileri (yine ufak tefek kehanetleri sessizce yumurtlamaya çalışmanın yanısıra) daha farklı bir ödevi yüklenmiş olarak görüyoruz. ‘Uzaktaki kara çukur’dan sızdığı belli olan bu ödevin tam adı ise ‘mümtaz felaketlerin tellâllığını yapmak’. Gerçi bu Paralel kalkışmalar sırasında da vardı kısmen. Paralelci iş adamlarına üç vakte kadar Türkiye’nin karışacağı hatta Irak’tan, Suriye’den daha kötü olacağı telkiniyle yatırımlarını durdurmalarının ve dışarıya taşımalarının emredildiği, ancak o iş adamlarının acilen gidebilecekleri en yakın yer olan Yunanistan’ın durumuna bakarak bu emre üzüntüyle itaat edemedikleri sıkça dile getirilmişti. Şimdi Kobani etiketli tedhiş denemesinden hareketle ve hazır yeni yıla bir kala Cizre olayları da yaşanmışken, Türkiye’nin iç savaştan daha beter bir felakete sürüklenmekte olduğunu yaymak Paralelciler için ideal bir plan olarak görülmüş olsa gerekti ki, malûm ödevin ulaşması, emri de gecikmedi. Nitekim birkaç gün önce karşılaştığımız ‘besleme durumundan Paralelci’ olmuş bir bu-kalem-un, gözlerimizin içine bakarak ‘Allah vermesin ama felaket kapıya dayandı, Türkiye’nin karışması an meselesidir, hem bu karışma Iraktakinden, Suriyedekinden daha kötü olacak’ diyordu.
Aklınca bu söyleyiş tarzıyla ‘vermesin ama olacak olan da olacak’ pekiştirmesiyle önce Allah’ı edilgen hale getiriyor, ardından Türkiye’yi güvenliği iflas etmiş, yöneticileri takatsiz kalmış bir ülke konumuna oturtuyor ve telkin ettiği korkunun şiddetini artırmak için de felaketin emsalsizliğine dikkat çekmiş oluyordu.
Paralelci zamane bu-kalemun-larının da birkaç gündür bu minval üzere yazılar döktürmeye başlamaları tesadüf olmasa gerektir. Çünkü onlar kendilerine emredilmeyen ve ezberletilmeyen hiçbir şeyi yazamazlar, konuşamazlar. Bu durumda bir kenara kaydedelim ve karşı tedbir üretmede gayretkeş olalım ki, geçtiğimiz yılın kehanetler yılı oluşu gibi, 2015 yılı da Paralelcilerin felaketi şiddetle arzulama ve bunu başkalarına da arzulatmaya çalışma yılı olacak gibi görünmektedir.Artık ‘Bu kadar da olmaz; bu toprakların havasını soluyanlar felaketi nasıl arzulayabilirler?’ diye sormanın, merak etmenin zamanı geçmiştir.
Dün kendi milletinin istihbari sırlarını dışarıya satmakta tereddüt etmeyen Paralelciler ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemek suretiyle İsrail’e peşkeş çekme konusunda gemi azıya almış ve bu bağlamda felaketin bile mümtazını talep eder hale gelmişlerdir.
Yoksa geçen yılda gökten kemik yağmasını arzulayan mahlûklar gibi her güne bir beddua isabet ettiren Paralelciler, mümtaz felâketleri başka türlü nasıl arzulayabilir, düşünebilir, yazmak ve yaymak isteyebilirler ki... twitter.com/OmerLekesiz
.Paralel pişkinlik
04:006/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Fazlullah Esterâbâdî’nin Câvidân-Nâme’sine (Dürr-i Yetim isimli Tercümesi) yeniden baktım.
Fazlullah Esterâbâdî’yi bilirsiniz. Tebriz’de gördüğü rüyayı delil göstererek peygamberleri ‘halife’ kendisini ise Mesih olarak ilan eden zat.
Fazlullah’ın (Şiiliğin bir kolu olarak) kurduğu Hurufilik, yeni müntesiplerince Azerbaycan’dan Osmanlı’ya taşınmak istenmiş ancak yöneticilerin aldığı sert tebirler sonucunda Hurufiliğin saraya (devlete) nüfuz etmesi engellenmiştir.
Şimdi Hurufiliğin tarihini ele almak niyetinde değilim.
Niyetim, Hurufilikle aynı özden beslenen Haşhaşiliğin yerli versiyonuna bağlı olanların Fazlullah’ın Câvidân-Nâme’deki söylem ve savunma tarzını aynıyla benimse- yerek Paralel yapının müdafiliğine soyunuşlarını fark ettirmektir. ‘Tekrar baktım’ deyişimin nedeni ise bu konuyu farklı bir bağlamda daha önce de ele alışımdandır.
Dershanelerle ilgili yeni bir yasal düzenleme yapıldı diye hop oturup hop kalkan Paralel yapının, diğer bir söyleyişle dünyevi uğraşılarından biri engellendi diye Haşhaşi yöntemlerle darbe yapmaya kalkışanların milletçe kınanan hal ve hareketlerine Kelamullah’tan deliller üretmek için çırpındıkları bilinen bir durumdur ki, bu çerçevede ‘besleme durumundan Paralel olanlar’la özde Haşhaşi olanların arasında da bir fark yoktur.
Fazlullah, Kelamullah’tan delil getirerek kendi sapkınlığını doğru (sahih) göstermek isteyenlerin de hocası olduğundan, Paralelcilerin son günlerde güya kimi fıkhi kavramları ele alıyormuş gibi yaparak birilerinin suçluluğunu ve zinhar kendilerinin suçsuz ve haklı olduklarını yine Kelamullah üzerinden söylemeye çalışmaları karşısında Câvidân-Nâme’ye tekrar bakmak durumunda kaldım.
Öncelikle şu farkı gördüm:
Fazlullah (ö. 1394), kendi zamanında Kelamullah dışında bir meşruiyet kaynağı olmadığı ve hassaten onu sarmalayan kültür de Kelamullah’a isnat ettiği için kurduğu her cümlenin, oluşturduğu her paragrafın önünde, içinde ya da sonunda bir ayet nakletmiş ve böylelikle tutarsızlığıyla maruf olsa da düşüncelerini İslam metafiziğinin içinde tutmaya çalışmıştır.
Haşhaşiler ise Kelamullah’a dünyevi kayıplarını, maddi zararlarını başkalarına da izah etmek üzere başvurmakta, diğer bir söyleyişle metafizikten arındırılmış (materyalist) kaygılarla hareket etmektedirler.
Öte yandan Fazlullah yanlış davası uğruna canını feda etmesiyle her şeye rağmen samimiyetini ispat etmiş birisidir.
Haşhaşilerse (özellikle besleme durumundan Paralel olanlarsa) maddi kayıplarını giderdikleri, evlatlarını millet vekili yaptıkları ya da birkaç ihale aldıkları takdirde mevcut hallerini unutacak, ‘biz bir şeye karşı mı çıkmıştık?’ diye soracak kadar pişkin kişilerdir.
Pişkinliklerini şuradan görünüz ki, kalemlerini hizmetine transfer ettikleri Paralel yapının lideri ABD ve İsrail tarafından korunmaya alınmış ve kendi darbe kalkışmaları ABD’nin talimatıyla ümmet düşmanları tarafından desteklenmiş olduğu halde ‘AK Parti bir Amerikan projesidir’ cümlesini düşerek abesle iştigal edişlerini, büyük bir şey keşfetmiş de onu duyuyormuş gibi iletmeye çalışabiliyorlar.
Haşhaşilerin (ve besleme durumundan Paralel olanların) mevcut pişkinlik düzeyleri ve potansiyelleri konusunda bu örnekle yetinip ‘şükür ki hesap günü var’ diyerek konuma dönmeliyim ama onları Fazlullah ile eşitleyen ve dolayısıyla Kelamullah’ı her durum ve şartta istismar etme niyetinin içine çeken de aslında bu durumlarıdır.
Paralel yapı lehine bir algı oluşturmak için en ters mantığı bile makul göstermeye çalışarak tarafgirlikten öte sahtecilik yapanların millet nezdinde sözlerinin yalama olduğunu, her davranışlarının yalancı çobanınki gibi bir komedi malzemesine dönüştüğünü görmezlikten gelmeye ve başkalarının da bunları görmediğine kendilerini inandırmaya çalışmaları problemin ta kendisidir.
Siz maddi kayıplarınız nedeniyle iktidara düşman olacaksınız, bu düşmanlığınızı ümmet düşmanlarının desteğiyle pekiştireceksiniz ve sonra da kalkıp fıkhi kavramlar üzerinden Kelamullah’ı kendiniz için merdiven kılıp mollalık taslayacaksınız. Ki, yetmeyecek iktidar ensenize çökünce, itibarınız sıfıra inince, millet tarafından bir vebalı gibi reddedilince mazlum elbisesi giyecek, Müslümanlarca artık bir selama bile layık görülmeyişinizi şikayet konusu yapacaksınız.
Eh, pes doğrusu!
İlgili konuyu bir de bu boyutuyla ele almaktan dolayı müsterihim. Biz bu insanları düşünmeye davet ettik; akıllarını başlarına toplamaları için mühlet de verdik.
Ama görünen o ki, bizim haklarındaki müsamahamızı da kendi güçlülük yanılsamalarına eklemeye teşneler.
Davet de mühlet de sonu olan şeylerdir.
Ve artık bu konuda da nefesimiz enselerindedir.
twitter.com/OmerLekesiz
Paris baskınının tarafları: Küstah, cahil ve sinsi
04:009/01/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kimilerinin ‘Fransa’nın 11 Eylül’ü’ olarak niteledikleri son Paris baskını, izin verildiği oranda yeni bilgilerle aydınlanarak baskına uğrayanın veya baskını yapanın ya da her ikisinin birlikte amaçladıkları nihai duruma doğru yol alıyor.
Amerika’nın 11 Eylül’ü de dahil daha önce gerçekleşen benzer olayların bir değil birçok nedene bağlı olması ve aynıyla bir değil birçok yeni şeyin nedeni olarak kullanılması yönüyle büyük oranda meşkuk ve muğlak bırakılmaları bu olayın da aynı akıbete uğratılabileceğini gösteriyor.
Daha açık bir söyleyişle 11 Eylül baskını onu yaptığı iddia edilen el-Kaide ile hesaplaşma tezinden nasıl Afganistan’ın işgaline, Pakistan’ın yeniden dizaynına, Irak’a tecavüze, sözüm ona Arap Baharı’na, Mısır darbesine evrildiyse son Paris baskını da terörle mücadele teziyle çok farklı planların gerçekleştirilmesine evrilebilecektir.
Zaten İslamofobi, Batılı olmayan her insana düşmanlık potansiyeline sahip yeni bir nefret ve ayrıştırma ideolojisi olarak ‘elde var bir’ peşin hesabıyla daha çok alevlendirilmeye müsait tutulmaktadır.
Öte yandan bu olayların ‘oldurulma’ etapları da oluşlarında bir sis perdesiyle kapatılmalarını adeta zorunlu kılmaktadır.
Örneğin son Paris baskınının hedefi olan Charlie Hebdo adlı (kutsala saygısı olmayan, küfürbaz) mizah dergisinin küstahlık ve şımarıklıkla takviye edilmiş hakaret etme özgürlüğünün bizzat devlet tarafından kayıtsız kalınmak suretiyle teşvik edilmiş olması söz konu etaplardan biri olarak değerlendirilebilir.
Nitekim olay günü yerli bir gazetede yer alan şu haberi ‘bir küstahın bir sinsinin katkılarıyla eli silahlı bir cahili, olay mekanına daveti’ şeklinde okumak mümkündür:
‘Fransa’nın başkenti Paris’te mizah dergisi Charlie Hebdo’nun merkezine düzenlenen silahlı saldırıda en az 12 kişi yaşamını yitirdi. Ölenler arasında Fransa’nın ve derginin en önemli karikatüristlerinden Charb, Cabu, Wolinski ve Tignous’nun da yer aldığı bildirildi. 2009 yılından beri derginin Genel Yayın Yönetmeni olan ve ‘Charb’ takma adını kullanan Stephane Charbonnier (47), son çizdiği karikatürde sanki saldırının haberini vermişti. ‘Fransa’da hâlâ saldırı yok’ başlıklı karikatürde silahlı bir kişi ‘Temennileri sunmak için Ocak sonuna kadar bekleyin’ yazıyordu.’
Bu durumda menfur olayın biri küstah (karikatürist), biri cahil (terörist) ve biri de sinsi (Fransız istihbaratı) olan üçlü tarafından elbirliğiyle gerçekleştirildiğini söylemek ters bir mantık yürütmek olmasa gerektir.
Kendi kutsallarını modernleşmeye feda etmiş olan Batı’dan başkalarının kutsalına saygı göstermesi beklenmese de başkalarının kutsalına en azından siyasi nedenlerle, bir soğuk savaş aracı olarak hakaret etmemesi beklenebilecek bir durumdur.
Fransa’nın Fas, Tunus, Cezayir ve Mısır hattındaki çıkarları, buradaki Müslüman halklar tarafından zora sokuluyor diye, o halkların karşı tutumunu değil de onların inancını ve bu inancı temsil eden değerleri karikatürize ederek hakaretlerine malzeme yapanın er ya geç şu duruma muhatap olacağı belliydi:
Söz konusu tutum devlet tarafından basın özgürlüğü vb. bir kılıf içine çekilerek makulleştirilecek ancak bu makulleştirme zamanı gelince yerini devletin uhdesindeki cahiller üzerinden ilgililerini bir piyon olarak kullanma imkanına dönüşebilecekti. Nitekim ilk sonuç da böyle tahakkuk etmiştir: Hakaretlerini teşvik ettiği küstahları, inancına yaraşan siyaseten bihaber olan cahillere, çok yönlü plan kurabilen bir sinsi göz göre göre harcatmıştır.
Bu metni okuyan yerli İslamofobyacıların kızacaklarını; laikçi, liberal, Paralel hoşgörücü ve hümanistlerin ‘baskını kınamak ve öldürülen insanlar için üzüntü duyduğunu belirtmek varken, şimdi bunların sırası mı?’ diye düşünebileceklerini tahmin ediyorum.
Yaşanan baskının insani ve imani açıdan kınanmaması mümkün değildir. Her ne söylersem söyleyeyim son tahlilde ‘bu bir vahşettir’ tespitine bağlı olacağım aşikardır.
Üzüntüye gelince, baskının tarafları olan küstah, cahil ve sinsinin üçüne birden üzülüyorum. Çünkü küstah küstahlığında neden teşvik gördüğünün, cahil yaptığının kendisiyle aynı inancı paylaşanlara bir zulüm olarak yansıyabileceğinin, sinsi ise ülkesinin çıkarı için de olsa ila-nihaye insanları araçsallaştıramayacağının bilincinde değildir.
Bilinçli olmayı hak ettiği halde onu reddederek bilinçsiz kalmayı tercih edene sadece acımak gerekir.
twitter.com/OmerLekesiz
Masa üssünden
04:0011/01/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
1-Öykücü Cemal Şakar’ın edebiyat üzerine denemelerinden oluşan ‘Edebiyat Ne Söyler’ (İz Yayınları) adlı kitabı yeni yılla birlikte geldi.
Cemal Şakar ömrünün otuz yılını öykü yazmaya hasretmekle kalmayıp, neden öykü yazdığını soran, sorgulayan ve yazıya aktaran nadir öykücülerimizden biri olarak, öyküye dair her sorunu neticede edebiyata dahil edip, ilgili düşüncelerini de asıl bu merkezde konumlandırmıştır. Bizde öyküye ilişkin sorunların teknik olmaktan çok edebiyat anlayışına bağlı sorunlardan kaynaklandığı düşünülürse Şakar’ın söz konusu yöntemdeki isabeti daha iyi anlaşılacaktır. Bu manada örneğin bir mümin olarak yazarın öyküyle kurduğu ilişki İslam sanat ve estetiğiyle kurduğu ilişkiden sonra gelir. Çünkü hüviyet anlamında kendisini tanımlayamayanın fiilini (sanat amelini) izah etmesi de mümkün olmayacaktır. Nitekim Şakar’ın ‘Edebiyat Ne Söyler’deki ilk metni ‘Modern Zamanlarda İslam Sanatı ve Estetiği Ne Söyler’ sorusuyla başlamakta cevabı da yine günümüzde ‘Edebiyatın İslamileştirilmesi’nin mi yoksa Müslüman yazarın edebiyatını kendi zamanının din dilinin içinde kurmasının mı öncelikli olduğu sorusuyla bitmektedir. ‘Edebiyat Ne Söyler’de yer alan yazıların büyük bir çoğunluğu bu bağlamda yepyeni ve derinlemesine tartışılmayı zorunlu kılan sorular içermektedir. Edebiyatımızda hakim olan Lale Devri havası buna imkan verir mi bilinmez ama ‘Edebiyat Ne Söyler’in kendisi bir büyük soru olarak görülmeyi ve okunmayı hak etmektedir.2-Şerif Eskin, deyim yerindeyse çiçeği burnunda bir akademisyendir. Eskin’i daha akademiye dahil olmadan edebiyatı ciddiye alan, edebiyata mahsus doğru soruları soran ve ilgili cevapları iyi irdeleyen biri olarak tanıdım. Eskin’in birçok doktora çalışmasını gölgede bırakacak nitelikteki yüksek lisans tezini okuduğunuzda siz de bana hak vereceksiniz. Hayır, hayır bu tez uzağınızda değil, Dergah Yayınları onu ‘Zaman ve Hafızanın Kıyısında – Tanpınar’ın Edebiyat, Estetik ve Düşünce Dünyasında Bergson Felsefesi’ adıyla kitaplaştırarak hemen erişebileceğiniz kadar yakınınıza getirdi. Bergson’un Tanpınar üzerindeki etkisini daha önceden Oğuz Demiralp ‘Kutup Noktası’ adlı kitabında ele almıştı. Ancak Demiralp’in bu etkiyle ilgili değerlendirmeleri eleştirinin kuru dili içine hapsolmuş, yer yer bir oryantalistin edasını taşıyan değerlendirmelerdi. Bu nedenle Eskin’in kitabı Demiralp’in mezkur kitabındaki eksikleri tamamlayan değil onu bizzat masseden bir yetkinliğe sahip bulunuyor.Nitekim Eskin de ‘Araştırmamızın amacı; zikrettiğimiz kaynakların en önemlilerinden biri olarak Bergson felsefesinin yazarın (Tanpınar’ın) eserlerindeki izdüşümlerin ve üstlendiği kurucu rolü saptamak ve gerektiği durumlarda bunları tarıtşmaya açmaktır’ diyor. O halde doğru kaynak, doğru yorum ve doğru bilgi için ‘Zaman ve Hafızanın Kıyısında’yı özenle okumak gerekiyor. 3-Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü’nü Ali Karaçalı’nın yaptığı Türk Dili dergisinin 756. sayısı edebiyat sevdalılarını sevindirecek, edebiyat düşmanlarını ‘çat’ diye çatlatacak bir hacimle ve elbette yetkin bir içerikle çıktı. Çünkü Karaçalı ‘Çocuk ve İlk Gençlik Edebiyatı Özel Sayısı’nda, yaptığı her işi azami ciddiyetle yapmakla kalmayan, neredeyse tüm zamanlarını çocuklara adamış olan Mustafa Ruhi Şirin’in editörlüğüne başvurmuş. 888 sayfalık dergi Karaçalı ve Şirin’in takdimlerinden sonra çocuk edebiyatı konusunda uzman olan Tacettin Şimşek’in ‘Çocuk Edebiyatı Tarihine Ön Söz’ adlı girişiyle başlıyor. Soruşturmalarla desteklenmiş dokuz bölümde çocuk, ilk gençlik ve edebiyatı adına ele alınmadık önemli bir konu neredeyse kalmamış gibi görünüyor. Bu özel sayının adı, amacı ve mahiyeti konusunda Şirin şunları söylüyor: ‘Türk Dili dergisinin Aralık 2014’te yayınlanan Çocuk ve İlk Gençlik Edebiyatı Özel Sayısı’nda alan yazını kültürü bileşenlerine yönelik yazılar yer alıyor. Özel sayıda, dünyadaki yaygın kullanımı olan gençlik yerine ilk gençlik kavramını tercih ettik. Özel sayının öncelikli amacını, Türkçe'nin dil imkanı bakımından okul öncesi, çocuk ve ilk gençlik edebiyatına nasıl yansıdığını belirtmek olarak öngördük. Bu amacı gerçekleştirmek için 5 ay süren hazırlık süresince çocuklarla ve 291 yazar, çizer, editör, yayıncı, araştırmacı, eleştirmen ve çevirmen ile iletişim kurmaya öncelik verdik.’Sonucu tüm haşmetiyle ortada. Yenisi zor gerçekleştirilir bir projenin somutlaşmış şekli olarak ‘Türk Dili Çocuk ve İlk Gençlik Edebiyatı Özel Sayısı’ acilen kitaplığınızda yer almalı. twitter.com/OmerLekesiz
Paralelcilere gün doğdu
04:0013/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
‘Şeytani zeka’da Oliver Roy’u aratmayacaklarından emin olsak da medya kayıtlarının açıkça gösterdiği gibi Paralel bu-kalem-unlar’ın son Paris baskını vesilesiyle sıkça kullandıkları ‘Cihad-ist’ kavramı onlar tarafından üretilmedi.
Bizim Salih Tuna’nın da geçende yazdığı üzere, Amerika’nın 11 Eylül’ünden üretilen bu kavram, yerli medyanın literatürüne, konuyu ve ilişkili olduğu İslamofobya’yı aydınlatmak için değil doğrudan muhbirlikte etkin olabilmek için (haklarını teslim edelim ki) Paralel bu-kalem-unlar tarafından tedavüle sokuldu.
Ne demek Cihad-ist? İlk bakışta ‘Mücahit’ kelimesinin karşılığıymış gibi görünüyor ama değil!
Mücahit, cihat eden demek. Oysa ki ‘Cihad-ist’ dini maksatla yakan, yıkan, suçlu suçsuz diye ayrımdan insanları sorgusuz, sualsiz katleden demek.
Kavramı ilk üretenin onu üretmekle yetineceğini, örneklendirerek adeta gözlere sokmayacağını düşünmek de saflık olurdu doğrusu. Son bir yılda biri bölgemizde, diğeri Afrika’da olmak üzere seçkin örnekler olarak ‘nur topu’ gibi malum iki örgüt üretiliverdi.
Söz konusu kavramın ‘bir taşla iki kuş vurma’ uyanıklığına tabi başka açılımları var elbette. Bu manada Cihat’tan başlanarak ‘Namaz-ist, Hacc-ist, Oruç-ist’ vb. yeni türetmelerle İslam’ın esaslarını bir bir budama niyeti de yakın zamanda kendini gösterebilecektir.
Nitekim Kurban, beyaz şöhretler üzerinden medyatikleştirilen itirazlarla, acımasız ‘Kurban-ist’lerin varlığını pekiştirme gayreti olarak Kuran Bayramlarının geleneklerine eklenmek üzeredir.
Paralelci bu-kalem-unların, kendilerini Cihadistlerden ayrıştırma nedeni olarak büyük bir iştahla kullanabilecekleri mezkur ve yeni kavramlarla İslam’ın iyi ve kötü şeklinde ikiye yarılmasını amaçladıkları da aşikardır.
Nitekim asırlardır var olan İslam mezhepleri arasındaki normal farkları, bugüne mahsus bir büyük bir çatışmaymış gibi göstererek kendi diyalogçuluklarını nicedir makul ve gerekli göstermeye uğaşan yarım molla bu-kalem-unlar, dışarıdaki İslam düşmanlığını körükleyen has dostlarına ‘iyi olan biziz, onlar kötü; bizim Türkiye'de sizlerin amaçlarını gerçekleştirmek nedeniyle baskı altında olduğumuza inanmıyorsanız, Paris baskınına bakınız, o eylemi Ak Parti’yi destekleyen Müslümanlar gibi olanlar gerçekleştirdi’ şeklinde kaydi mesajlar yollamaya başladılar bile.
Öte yandan Oliver Roy’un, Türkiye’de yayın yapan yabancı medyadaki yerli modellerinin Paris baskınını ‘Fransa’nın ‘Madımak’ı olarak niteleyip, bu sayede yeni ve absürt simgesel çakıştırmalar üzerinden Müslümanları bir suç ilişkisinin ve suçluluk psikolojisinin içine çekmeye çalıştıklarını da yine hayretle müşahede ediyoruz.
Bu ikili duruma, Paralel yapının eşgüdümü içinden baktığımızda Batı’ya ve İsrail’e ‘sadece biz terörist değiliz, bizim dışımızdaki her Müslüman teröristtir, o halde bizi acilen bağrınıza basın’ diye yalvaran ‘uzaktaki kara çukur’un hizmetçi tayfasıyla, merhum Özal’dan itibaren, bağışlanmış güçleri adım adım aşındırılan ‘Hegemonist Beyazlar’ın nasıl olup da bir çizgide buluştuklarını kolayca anlayıp, hayretle müşahedenin doğurduğu şaşkınlıktan kurtularak, adımıza kurulan kumpasların doğru tanıklığına yönelebiliriz.
a) Hegemonist Beyazlar çeyrek yüzyıl öncesine kadar kulları olarak gördükleri yerliler tarafından yönetilmeye mahkum oldukları için onlara karşı her şerri üretiyor ve kendileri dışında üretilen her şerre sahip çıkıyorlar.
b) ‘Uzaktaki kara çukur’a masumiyet yükleyerek, kendilerini onun ‘masumiyeti nedeniyle masum’ sayanlar ise İslam’ı İslam kılan esasları İsevilik'le Museviliğin güya hümanist esasları içinde dönüştürmeye ‘Kudretten ödevli’ olmak vehmiyle dini iktidarın kendilerine teslim edilmesini istiyor ve bu uğurda üretilmiş dahili ve harici her şerre destek veriyorlar.
Bunlar üzerinde Paralel yapı için şimdiye kadar yapılmamış bir tanıma ulaşmamız da mümkün bulunuyor: ‘Paralel yapı, ilk bakışta yan yana gelmeleri mümkün görülmeyen kişi ya da grupların, Türkiye milletinin huzurunu bozmak, gücünü zaafa uğratmak suretiyle onun yönetimine konmak isteyenlerin oluşturdukları çok boyutlu bir ittihadın adıdır.’
İşte bu tanımın verisiyle hareket etmelerindendir ki, İslam’ın esaslarını budama niyetinden türeyen Cihadist vb. (potansiyel) kavramlara CIA’nın kiralık kalemleriyle, Türkiye’deki bu-kalem-unlar tarafından aynı içerik yüklenebildiği gibi, bunların her yeni olumsuzlukla artışlı olarak tedavüle sokulması gayreti de anında eşitlenebiliyor.
Ancak takıyye inanç ve kabiliyetleri nedeniyle bu-kalem-unların İslam düşmanı olan dostlarından artık bir adım daha ileride olduklarını, her şerri kendileri için doğmuş mutlu bir gün saydıklarını da artık rahatlıkla tespit edebiliyoruz.
Örneğin ‘besleme durumundan Paralel’ olmuş bir bu-kalem-un, daha dün bangır bangır ‘laikim’ diye bağırdığını unutup, yakın zamanda, kendi vehmine önce kendi inanarak ‘bundan böyle sekülerler tarafından yönetileceğiz’ diye ağıt figan içinde kara bağrını döğüyordu.
Aslında onların bu durumlarını da yukarıdaki tanıma dahil etmem gerekiyordu ama şeytana bile rahmet okutacak kadar yalanda, sahtekarlıkta, ikiyüzlülükte ustalaşmış bu melunların her meşum niyet ve eylemlerini tek bir tanım altında toplamak benim havsalamı gerçekten aşıyor.
twitter.com/OmerLekesiz
Roland’ın çocukları ve yerli hayranları
04:0016/01/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paris’te herhangi bir okula girin ve karşılaştığınız ilk öğrenciye ‘Roland Destanı’nı sorun.
Siz vereceği cevap bellidir: Roland Destanı (Chanson de Roland), papaz Turoldus tarafından yazıldığı sanılan bir Fransız destanıdır. Kahramanlığı simgeleyen Bretagne Kontu Roland ile bilgeliği simgeleyen arkadaşı Olivier’in bir grup vatanseverle beraber Müslüman Araplara karşı verdikleri mücadeleyi anlatan bir destandır.
Roland’ın çocukları olmaları bakımından Charli Hebdo’da yuvalanan küstahlar da bunu iyi bilirler.
Sadece biz bilmeyiz bunu ve Roland’ın içimizdeki nifakçı tohumları da bilmezler.
Çünkü biz tarih bilgisi adına hepi topu 90 yıllık (üstelik yarısı da yalan) bir resmi tarihle sınırlandırılmışız, Roland’ın yerli hayranları ise her koşulda Batı’ya kulluğu çağdaşlaşmak sanmışlardır.
Nitekim Roland Destanı’nı Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi’nden Türkçeleştiren yayınevinin internet sitesindeki takdimi de aynen şöyledir: ‘Roland Destanı ya da Türküsü, Frank İmparatoru Büyük Karl (Şarlman) bağımlısı Atlı Beylerin yiğitliklerini anlatan ve şimdiki Fransızların Ghanson de Geste, ‘Yiğitlik Türküsü’ dediği, tıpkı İlyada’nın kökeninde olduğu üzere Bey konaklarında saz eşliğinde ‘teganni’ edilmek için ozanların ürettiği destanların en tanınmış ve en güzel örneğidir.’
Konuyla ilgili doğru bilgiye gelince...
Mehmet Özdemir’in İSAM Yayınları arasından çıkan (İst., 2014) ‘Endülüs’ adlı kitabından naklediyorum:
‘(Endülüs Emiri) I. Abdurrahman’ın (ö. 788) hükumdarlık döneminin sonlarına doğru Barselona ve Sarakusta’nın Yemen kökenli valileri, emiri devirmek için harekete geçtiler. Bu maksatla (770’li yıllarda) Endülüs’ün kuzeyindeki bazı toprakları vermeyi taahhüt ederek Franklar’dan yardım istediler. Frank Kralı Büyük Karl (Carlomango / Şarlman), Franklarla birlikte Lombardlar, Germenler, Britanyalılar ve Okitanyalıları’ın da katıldığı büyük bir ordunun başında Pireneler’i aşarak Sarakusta önlerine ulaştı. Bu arada papadan da gerekli destek alınmıştı. Ne var ki Sarakusta’dan sonraki asıl hedefinin Kurtuba olduğu söylenen bu kalabalık Frank ordusu, amacına ulaşamadan geri dönmek zorunda kalmış, hatta Pireneler üzerindeki Roncesvalles denilen mevkide Basklılar’la Müslümanların birlikte gerçekleştirdikleri ani bir hücum neticesinde artçı kuvvetlerinin tamamına yakını yok olmuştu. Bu saldırıda ölenler arasında daha sonra klasik Fransız edebiyatının en önemli yaptıtlarından biri kabul edilen Roland Destanı’nın (Chanson de Roland) kaleme aldığı Bretagne Kontu Roland da bulunmaktaydı. Sonuç itibariyle Roncavalles’de Müslümanlar Basklılar’la birlikte Franklar’a, bir anlamda Belâtüşşühedâ’ya karşılık olmaka üzere, ağır zayiat verdirmiştir. Ayrıca Franklar’ın, o gün için bir bütün olarak Endülüs’ü istila düşüncesinden vazgeçtikleri de söylenebilir. Ancak bu söylenenlerden, onların Endülüs’le alakalarını tamamen kestikleri sonucuna ulaşılamaz. Zira Franklar kısa bir süre sonra Barselona’yı işgal edecektir. Keza ileride Hıristiyan İspanyol kurallıklarınca Endülüs üzerine düzenlenecek ve XII. Yüzyıldan itibaren Haçlı savaşı hüviyeti kazanacak olan pek çok askeri seferde Frank askerler de yer alacaktır.’
Bu bilgilerden erişilebilecek ilk sonuç şudur ki: Roland’ın Charli Hebdo’da yuvalanan küstah çocukları ‘Müslümanlara küfrederken ve muhatap oldukları teröre karşı ‘Je suis Charlie’ (Hepimiz Çarliyiz) derken zihinlerine bir mühür gibi kazınmış tarihi düşmanlığı dışa vurmaktadırlar.
Bu nakarata karşı sessiz bir kabul içinde olan bizler ve onu takliden söyleyen Roland’ın yerli hayranları ise 2015 yılında vuku bulmuş ‘özel bir olay’ üzerinden hareket etmekteyiz.
Diğer bir yanlışımız ise Batılıların İslam düşmanlığını Osmanlı korkusundan ibaret saymamız ve onların (bitmeyen ve bitmesi de mümkün görülmeyen) düşmanlıklarına karşı ‘Osmanlıyı yıktınız, artık o yok, o halde bizden hâlâ ne istiyorsunuz’ gibi bir saflığa teslim olmamızdır.
Batılıların İslam düşmanlığı 711’de Endülüs’ün Müslüman Araplar ve Berberiler tarafından fethedilmesiyle başlayıp, 14. Yüzyıl'da Osmanlı’nın güçlenmesiyle katmerlenmiş bir düşmanlıktır.
Son doksan yılda Osmanlı tarihinden soğutulmuş olan bizler, Müslümanlarca yedi yılda fethedilip, sekiz yüzyılda kaybedilen (Geniş bilgi için bkz.: Eduardo Galeno, Latin Amerika’nın Kesik Damarları) Endülüs’ün tarihinden zaten habersiz kılındığımız için Charlie Hebdo’nun faaliyetlerinde 850’li yıllardaki ‘Kurtuba Fedai Hareketi’ni neredeyse aynıyla esas aldığını da bilmeyerek konuyu üç beş küstah karikatüristin küfretme özgürlüğüne indirgeyi veriyoruz.
Oysa ki, Batılılardaki İslam düşmanlığının tarihi 1300 yıllıktır ve modern zamanlarda bunun geçerliliğinin kalmadığına inanmak da silme saflıktır; Charlie Hebdo vari küstah yapılanmaları özgürlük terimi içinde basite indirgemek ise külliyen aptallıktır.
İslam düşmanı Batılılarla, Roland’ın yerli hayranlarının Müslüman topraklarını (Rabbimiz muhafaza buyursun) bir Belâtüşşühedâ’ya dönüştürmemelerini istiyorsak, hem tarihi hem de bugünü doğru okumaya ‘mahkumuz’.
twitter.com/OmerLekesiz
Sarayı yerine koymak
04:0023/01/2015, Cuma
Bina yapma sanatı olarak mimari ve bu bağlamda yeni yapılmış bir bina üzerine konuşacak olanın, en geniş anlamıyla mekan bilgisini; mimarinin temel niteliklerini; yapı malzemelerini, kullanılma biçimlerini; mevcut mimari eserlerin nasıl okunacağını, işlevlerini ya da işlevsizliklerini, kültürel yönlerini ve bu manada sembol olarak değerlerini iyi bilmesi zorunludur.
Bu zorunluluktan hareketle Cumhurbaşkanlığı'nın yeni binası hakkında oda, birlik namıyla oluşturulmuş mimar örgütlerini temsil edenlerin, üniversitelerde sanat tarihi ve mimarlık dersleri verenlerin ‘öncelikli’ olarak konuşması beklenirdi.
Ancak ilgili örgüt temsilcileri söz konusu binanın Recep Tayyip Erdoğan’ın devrinde yapılmasını hazmedemeyerek, onu şahsileştirmek suretiyle tahammülsüzlüklerinin malzemesi haline getirirlerken, çoğunluğu nesli tükenen beyazlardan oluşan ilgili akademisyenler de sosyal medyadaki sayfalarında, kendi cibilliyetlerini ifşa tahtında alaylı mesajlarıyla güya görüş belirtmiş oldular. Sonuçta her iki taraf da yukarıda zikrettiğim zorunluluğun verisi olarak değil, Recep Tayyip Erdoğan’a düşmanlıklarının verisi olarak kendilerini ‘siyasi kaynanalık’ rolüne hapsettiler.
İtibarın muteber olabilmesi için itibar edilenin onu hak etmesi gerekir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı'nın yeni binası hakkındaki doğru değerlendirmeleriyle değil, nefretleriyle yoğrulmuş kinleriyle varlık gösterebilen söz konusu örgütler ve kişiler de böylelikle telafisi mümkün olmayan bir itibar erozyonuna uğrayarak geriye çekilmiş oldular.
Onlar geriye çekildiler ancak, onları da kullanan (ya da kullandıklarını sanan) üçüncü bir kesim var ki Cumhurbaşkanlığı'nın yeni binası konusunda dangul-dungul konuşmaktan henüz geri durmadılar. Üstelik bunlar kültürel konulardaki cehaletleriyle maruf olanlardır ki, mimari bilgiden yana hiçbir nasipleri de yoktur zaten. Kimlerden olacak, Paralelci bu-kalem-unlardan söz ediyorum.
Önce israfla ilişkilendirmeye çalıştılar peşin reddiyelerini. Tutmadı çünkü neticede yapılan iş kamuya aitti ve son on iki yılın ekonomik verileri de israf nitelemesiyle bağdaşmıyordu.
Sonra ‘sorumsuz, keyfi harcama’ konusuna takıldılar ama bu da tutmadı. Çünkü kim neyi, neden, nasıl, kaça yaptırdığını çok iyi biliyordu.
Ardından, saray kelimesine dillerine dalayarak, bunun bir devrin bitişine işaret olduğunu işlemeye başladılar. Bu da tutmadı, çünkü sarayların yeni bir iktidarın başlangıcını göstermesi asli, tükenişini göstermesi ise arızı idi.
‘Uzaktaki karar çukur’un fitne üretim timi olan Paralelci bu-kelam-unlar için meselenin bina olmadığı, Recep Tayyip Erdoğan tarafından arzın herhangi bir yerine çakılacak bir kazığın bile onlarca büyük bir problem katına yükseltilmek istenileceği malumdur.
Son tahlilde, itirazcıların çürük iddialarıyla akibetleri eşitlenecek ve topluca geriye çekilmeleri tam tahakkuk edecektir.
Önemli olan halkın konuyu doğru anlayabilmesine ve yerli yerince değerlendirmesine yardımcı olmayı sürdürebilmektir.
Aslında saray ya da farklı isimlerle bir binanın yapılmış olması birinci derecedeki ilgililerinin (yaptıranın, müteahhidin, mimarın) meselesidir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı'nın yeni binasıyla, yeni bir adliye binasının hükmü bu manada birbirine denktir.
Ancak Cumhurbaşkanlığı binası mirari ve siyasal bir temsil iddası taşıması bakımından emsallerinden farklılaştığı için onu yukarıda zikrettiğim zorunlu bilgiler ekseninde kültürün içinden okumak ve değerlendirmek iktiza etmektedir.
Bizim kültürümüz açısından mekanlar, her şeyden önce dünya nimetinin tahakkuk etme yeridir ve nedeni oldukları şey üzerinden de bir imtihan vesilesidir. ‘Allah onlar vasıtasıyla içimizde bizden gizli kalan özellikleri ortaya çıkartır. Allah o özellikleri bilirken biz bilmeyiz’ diyen İbn Arabi, böylelikle mekanlarda Allah adına lehimizde ve aleyhimizde delillerin ortaya çıktığını söyler.
Öte yandan mekanda kendi yararımız için yapacağımız her türlü değişikliğin ona tahakküm etmek kastını değil, onda doğru tasarufta bulunma niyetini taşıması elzemdir. Bu çerçevede mekanda yaptığımız tasarrufların onda bir tahribe değil, yine onda onunla ve onun için yapacağımız bir güzelleştirmeye yönelik olması gerekir.
Bunlarla birlikte, Mustafa Kutlu’nun gazetemizde yer alan ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ adlı yazısında (29.10.2014) işlediği hususlar da dahil, konuyu, mimari kültürle ilgili yeni, isabetli ve ufuk açıcı şeylerin söylenmesi için bir vesile saymak ‘sarayı yerine koymak’ olacaktır.
Ayrıca, bu yönde sarf edilecek her çabanın değeri vardır çünkü bu aynı zamanda yeni bir bilgiye erişme çabasıdır ki, bilgiden daha değerli hiçbir şey de yoktur.
Bilgi aşkı var olduğunda, imkansızlığa ve iradesizliğe değil bilgisizliğe kurban edilen son 90 yılın mimarisizlik envanterinden, medeniyetlerin kavşağında yer tutmuş Türkiye’de yeni bir mimari anlayışa yönelmek hiç de zor olmasa gerektir.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı bunun ilk filizi olabilir. Yeter ki onu yerine doğru koyabilelim.
twitter.com/OmerLekesiz
.atan, millet, Amerika...
04:0027/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konuşmak (söz) ameldir ve hızı bakımından konuşmaktan daha hızlı bir amel yoktur.
Bu nedenle az konuşmak ‘edep’le, çok (gereksiz) konuşmak ise ‘heva’ ile ilişkilendirilmiştir.
Az konuşmak edeptendir çünkü, kişiyi kendisinin sınırında tutar; amelin yaygınlığı nedeniyle diğer konuşmalarla oluşacak ilişkiyi aza indirerek başkasının haddine tecavüzü engeller.
Çok konuşmak heva’dandır çünkü, çok söz nefsi sahneye çıkartarak şımartır, aklı geri plana itmek ve duyguları nefsin koşumuna vermek suretiyle onu gösterişe / gösteriye sevk eder, kibire ve riyaya düşürür.
Bu yüzden Şari, konuşanı öncelikle edep ve heva merkezli olarak uyarır: ‘Şüphesiz ki Allah, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi sözü ağızlarında evirip çevirerek lügat parçalayan kimselere gazap eder. Oysa mümin, gayet sade, içten ve doğal şekilde konuşur. Söz söylerken dil ve edebiyat kurallarına uyar, belagat ve hitabet inceliklerine dikkat eder. Fakat ağzını yayarak, kendini sanatlı konuşmaya zorlayarak ve halkın anlamayacağı kelimeler kullanarak özentili, gösterişli bir edayla konuşmaz.’ (Ebu Davud, Edeb 94; Tirmizi, Edeb 72)
Dolayısıyla konuşmada edep yönü ve heva sınırı sözün doğruluğuyla mukayyettir. Sözün surete çıkması dilin söylemesiyle değil, kulağın duymasıyla mümkün olabildiği için ilk duyulan surete esas olur ve böylece dil söylediğini silemez, kulak duyduğunu geri veremez, akıl da söze mahsus suretleri üretmekten ve muhafaza etmekten engellenemez.
Bu durumda sözleriyle hatalı suretler üretenlerin bunun farkına vardıkları anda sözlerini kesmeleri, hatalarını kabullenmeleri ve bundan geri dönmeleri beklenir.
Aksine ‘yanlış anlaşıldım, ben ki mollayım, alimim, eski İslamcıyım hiç öyle söylemiş olabilir miyim?’ diye mızmızlanmalar eşliğinde yapacakları oryantalle hatalarını düzeltmiş olmazlar, sadece kendi bellerini ağrıtmış olurlar.
Bunun bir örneğini geçtiğimiz günlerde yaşadık. ‘Besleme durumundan bir parlalelci’ Amerika’yı anavatan ilan edip, yoğun bir tepkiyle karşılaşınca, hata ettiğini söyleyerek özür dilemek yerine kırk dereden su getirmeye kalkıştı ve dolayısıyla hatasının zeminini cilamaktan başka bir şey yapmış olmadı.
Amerika’nın anavatan katına yükseltilişi ‘uzaktaki kara çukur’a sığınak, Amerikan medyasının da Haşhaşiler için ağlama duvarı oluşuyladır. Haşhaşilerle düşüp kalkan kişinin de bu etkiye uğraması doğaldır. Doğal olmayan Allah’ın onu kendi mekrine uğrattığını anlamayıp hala ayetlere ve hadislere yaslanarak eski iyi hali üzerinden kendini haklı çıkartmaya uğraşmasıdır.
İşte söz böyle bir delildir. ‘Bir kul dilinden çıkanlara sahip olmadıkça, Allah Teala’dan gerçek manada korkmuş olmaz’ (Taberani).
O halde, korkalım Allah’tan korkmayandan.
SAHTE ÜZÜNTÜDEN YANLIŞ SEVİNCE...
Yunanistan, geçtiğimiz Aralık ayında cumhurbaşkanını seçemediği için iki gün önce erken seçim yaptı.
Bu seçimin, Yunanistan'ı düştüğü siyasal ve ekonomik bataktan kurtaracak işbilir bir yönetimi hedefleyerek değil, vaki krizi çözmek üzere yapıldığını unutan bizdeki romantik muhalifler ‘Hepimiz Syrizayız’ yazılı dövizleriyle seviçten neredeyse sokağa fırlayayazdılar.
Nedeni ise SYRİZA yani Radikal Sol İttifak’ın seçimlerden zaferle çıkmasıydı. Üstelik bu tek başına iktidar olma zaferi değil, parlamentoda en fazla koltuğa sahip olma başarısıydı.
Bizde sadece muhalefetleriyle Sol görünümü veren ancak dipte ‘AK Parti'ye kin duyan emperyalistler’ ittifakından başka bir özelliği olmayan bir mutsuz azınlık da böylece yanlış yere sevindiklerini değil tipik bir ‘sevindirik’ olduklarını göstermiş oldular.
Sevinçlerinin yanlışlığı ise daha üç gün önceki ‘Je Suis Charlie / Hepimiz Çarliyiz’ sözü üzerinden sergiledikleri üzüntülerin sahteliğinden belliydi.
Çünkü maksat Paris’te öldürülen kişilere üzülmek değil, AK Parti’ye milyonuncu kere saldırılacak yeni bir eşik bulmaktı. Dolayısıyla çürük bağlantılar, zorlamalı imalar yoluyla üzüldüklerini söyledilerse de gerçekte AK Parti’ye saldırma malzemesi vermesinden dolayı ilgili olaya içten içer sevinerek çok üzülmüşlerdi.
Böylece o günün sahte üzüntüsünden bugünün yanlış sevincine ulaştılar, aksi de zaten mümkün değildi.
Her sevinçleri ve üzüntüleri böyle olsun diyeceğim ama siyasi dengeler açısından şahsiyetli Sol’un varlığı da önemlidir.
Asıl sorun ise şahsiyetli Sol’un varlığı değil, yokluğudur.
Şahsiyetli Sol’un yokluğunda (şekil 4G’de görüldüğü gibi) meydan maalesef AK Parti’ye olan kinleriyle sahte üzüntülere ve yanlış sevinçlere kapılan kolpacılara kalmıştır.
twitter.com/OmerLekesiz
Hangi sol’
04:0030/01/2015, Cuma
Attila İlhan, ‘Hangi Sol’unu 1970’te, ‘Hangi Batı’sını 1972’de yayınlamış; siyasi görüşleri ahir ömründe uluSol bir çizgiye otursa da birinci kitabıyla sorulması gerekeni ilk soran olmakla adını (siyasi tarihin değil ama) yerli yayıncılığın tarihine yazdırmayı başarmıştı.
Elbette bir Solcu olarak ‘Hangi Batı’ diye sorması da önemliydi ancak o, ‘Hangi Sol’ sorusunu daha anlaşılır kılmaya yönelik olduğundan tali bir soru olarak kaldı.
Çünkü ‘Sol’ her şeyden önce Batı’nın asi, delişmen, romantik ve yıkıcı çocuğuydu. İyi bir Solcu olabilmenin ya da Sol’u doğru okuyabilmenin yolu öncelikle Batı’nın ne olduğunu, Sol bir perspektifle nasıl anlaşılması gerektiğini iyi bilmekten geçiyordu.
Atilla İlhan’ın yaklaşık yarım asır önceki ‘Hangi Sol’ sorusu, SYRİZA yani Radikal Sol İttifak’ın Yunanistan’daki son seçim başarısıyla birlikte CHP’nin iktidara taşınması yolundaki yeni bir umudun nesnesi olarak birkaç gündür tekrar sorulmaya başlanmış ancak bu Sol’un /Solculuğun sorgulanması değil, kendilerini AK Partili olmama nedeniyle solcu sayan ve CHP adına seçim başarısı kazanmaya yeşillenenlerin sorusu olmakla bu kez amuda kaldırılarak sorulmuş oldu.
Öncelikle bu soru Sol entelektüeller tarafından sorulmuyordu. Daha doğrusu orta yerde onu sorabilecek bir Sol entelektüel yoktu. Çünkü eksik kaçak da olsa Sol entelektüeliyeti temsil eden Birikim’deki ‘baba’ yazarların düşünmeyi başka bahara erteleyerek Ak Parti’ye duydukları kinle tipik bir sokak küfürbazlığına savrulmaları yüzünden Sol’un entelektüel dairesi zaten kapanmıştı.
O halde ‘Hangi Sol’ diye kim soruyordu?
Türkiye milletinin inanç değerlerine muhalefet etmeyi, Türkiye’nin istikrarına kast etmeyi, azgınlıklarına, taşkınlıklarına, küfürbazlıklarına, eşkıyalıklarına set çekilmesini özgürlük kısıtlaması olarak anlayan, Paris olayını Madımak’la eşitleme ucuzluğunu büyük bir düşünsel icat sayan birkaç işgüzar ekran bülbülü soruyordu.
Muhatapları arasında ise (sahiden bir Sol tartışması yapılıyormuş duygusu verebilmek için) Solculuk nedeniyle az bir bedel ödeyip çok yaygara çıkarmış birkaç eski tüfek bulunuyordu. Öylesine eski tüfeklerdi ki, örneğin onlardan biri ‘Alexis Tsipras başarılı olabilecek mi?’ diye sorulduğunda ‘Sabahattin Ali’yi kim neden öldürdü iyi bakmak lazım’ diye karşılık veriyordu.
Dolayısıyla ‘Hangi Sol’ sorusu, bunu sormayı hak edenler tarafından sorulmadığı, sadece CHP için arzulanan bir seçim başarısının rüyası olduğu ve malum medyanın haber-yorum programcılarının konu sıkıntısı çektikleri bir zamana denk geldiği için sorulurken amuda kaldırılmış oldu.
Buradaki absürdite o kadar net ki, SYRİZA ile CHP’nin benzemezliği üzerinden ayrıca konuşmak her şeyden önce ‘ispat’ kelimesine karşı haksızlık etmek olacaktır.
Bir yanda iflas etmiş bir devleti, adı AB olan Kapitalist bir yapının sağlayabileceği yeni imkanlarla ihya etmenin derdine düşmüş bir parti, diğer yanda sorgulanması imkansız bir despot olarak devleti yirmi yedi yıl tek başına yönetip, onu batırmanın eşiğine getirdiği için millet tarafından tart edilmiş bir parti...
Bir yanda Kapitalizme sıhhatli bir işleyiş kazandırabilmek için AB ile yapılacak pazarlıkta Sol tutumun işe yarayabileceğini düşünenler, diğer yanda ise devletin ve milletin zenginleşmesiyle daha cazip hale gelmiş iktidar pastasını yağmalayabilmek için ellerini oğuşturanlar...
Üstelik CHP, onu ‘Ortanın Solu’ ve bilahare ‘Sosyal Demokrat’ olarak niteleyen liderlerinden çok çok uzağına düşmüş bir parti iken, ‘neren çıktı bu Hangi Sol sorusu’ diye de düşünülebilir.
Öyle ya üç günlük genel müdürlüğünü bile -herhangi bir derde deva olmak bir yana- devleti millete şikayet etmekle geçirmiş birinin sağına Mehmet Bekaroğlu’nu, soluna Hüseyin Aygün’ü alıp CHP lideri olarak boy gösterdiği bir zaman ve zeminde CHP kim, Sol ne ola?
Daha da önemlisi bu lider, seçimde başarılı olma amacını gölgede bırakan şedid bir hırsla ve AK Partiye duyduğu dizginsiz bir kinle CHP’nin politikasını ‘uzaktaki kara çukur’un ellerine teslim etmişken, yarım asırlık ‘Hangi Sol’ sorusunun esamisi mi okunur?
Doğru soru, doğru cevabın şartıdır. Doğru soruyu ille de yanlış bir cevabın şartı kılmaya kalkışmak da açık bir art niyetin göstergesidir.
Sol’un entelektürel yetersizlik nedeniyle kendi Solculuğuna sahip çıkmaktan aciz olduğu şu zamanda, kendisine mahsus özel ve nitelikli bir sorunun imalar, kelime oyunları eşliğinde amuda kaldırılmasıyla CHP’nin hırslarına peşkeş çekilmesi ise tek kelimeyle üzüntü vericidir.
Basın özgürlüğü ve Haşhaşiler
04:001/02/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Haşhaşilerce 14 Aralık 2014’te “Basına özgürlük” tezviratı başlatıldı.
7 Ocak 2015’de Charlie Hebdo saldırısı gerçekleşti. Birkaç gün önce de Sina’da el-Ahram bürosu havaya uçuruldu. Görülen o ki, Müslümanlarla ilişkilendirilmek istenilen terör saldırılarında bundan sonra sadece ‘özgürlük’ terimi değil, ‘basın özgürlüğü’ terimi kullanılacak ve muhtemelen bu merkezli saldırılar daha da artacak. Neden basın özgürlüğü?Çünkü Batı’da terör gerekçesiyle oradaki Müslümanların hayat alanını daraltmanın yanı sıra, iç güvenlik bahanesiyle İslam dünyasından Batı’ya yapılacak girişleri zorlaştırma kararı bu kez kurumların korunması üzerinden meşrulaştırılarak pekiştirilmiş, normalleştirilmiş olunacak.Bu yanıyla ilgili olayların Türkiye, Fransa ve Mısır üçgeninde gerçekleştirilmesi ‘basın özgürlüğü’nün belirtilen şekliyle bir komplo olarak nitelendirilmesini zait kılacak kadar Müslümanlara yönelik yeni bir engizisyonun adı olarak işlevselleştirileceğini gösteriyor. Peki, Müslümanların buna karşı üretebilecekleri acil bir tedbir var mı?İlk bakışta yok gibi görünüyor. Öncelikle ipin ucu hangi istihbarat örgütünün elinde bunu belirlemek oldukça zor; bu manada var olan güçlü zanların doğru bilgi olarak müşahhaslaştırılması da şimdilik mümkün değil. O halde alışılan söyleyişle ‘nerede ve ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın’ terörün her türlüsünü şiddetle reddetmekten, olumsuzlamaktan başka elden gelecek bir şey yok. Bu tutumun verisi ise giderek ‘kim yapmışsa cezasını çeksin’ kabulü üzerinden, terörle zerre kadar ilişkileri olmayan İslam dünyasındaki kanaat önderlerinin, alimlerin, münevverlerin dersdest edilmelerine, öldürülmelerine tepkisiz kalınmasıdır. Nitekim son yedi ayda Kenya’da Şeyh Ebubekir Şerif (Makaburi), Mescid Musa Camii’nin imamı Şeyh İbrahim İsmail, Hasan Guti, birkaç gün önce Tuzhurmatu’da (Irak) Molla Hüseyin adlı Kürt alim, Basra Sünni Vakfı saldırısında beş alim öldürüldü. Ama bunların hiçbirisi küstah bir karikatüristin ölümü kadar olsun gündeme taşınarak sorgulanmadı. Konunun içerideki işleyişine gelince. Paralel yapı elemanlarının Türkiye’de basın özgürlüğünün bulunmadığına dair içeride yaptıkları toplantılardan ve dış basına verdikleri mesajlardan, yazılardan baktığımızda sorunun “Türkiye’nin dışarıya şikayet edilmesini”nin ötesinde uluslararası tertibin bir parçasına dönüştüğü ortaya çıkıyor. 1 Ocak 2013 tarihinden bu yana büyük çoğunluğu basın mensubu olan 1077 kişi hakkında tazminat ve ceza davası açan bir yapı, basın özgürlüğünü yukarıda zikredilen terör olaylarına denk getirerek diline doluyorsa bunun safiyane yapılan ferdi bir eylem olduğu söylenebilir mi? Üstelik o yapı içinden birilerinin ‘basın özgürlüğü konusunda bizi muhtaç etmeseydiniz, sizi Batı’ya şikayet eder miydik?’ pişkinliğiyle muhbirliği normalleştirmesi ve buna aynen devam edebilmek için kendine ruhsat çıkarması alelade bir tutumdan ibaret görülebilir mi?Öte yandan Paralel yapıya mensup güya sorumluluk sahibi biri de kalkıp, söz konusu yapının omurgasını oluşturan Haşhaşilerle (vaki çatışmadan Müslümanlar zarar görüyor gerekçesiyle) sulh yapılmasından dem vuruyor.
Daha dershane ile ilgili kalkışmalarında Haşhaşilere bu tutumlarından sadece kendilerinin değil Müslümanların zarar göreceği yüzlerce kez söylenmemiş miydi?
Sulh yönünde karar belirtmek ya da teklifte bulunmak bir yana sadece bu yöne eğilim gösterme cesaretinde bulunun Hüseyin Gülerce’ye Haşhaşilerce neler yapıldığı herkesin malumu değil mi?
Şimdi mezkur ‘basın özgürlüğü’ kumpası içinde Müslümanlara karşı başlatılan yeni engizisyonda fiilen rol aldıkları da açık seçik belli olan bir örgütle kimler, nasıl sulh edecekler?
Değil Müslüman gruplar, iki Müslüman arasında bile küskünlüğü ortadan kaldırmak Şari’nin emridir. Bu noktada sorumluluk sahibi olanlar sorumluluklarından kaçınamazlar. Ancak sulhtan söz ettiğiniz yerde başka yükümlülükler devreye girer. Konu ihanetse hainlikten, yalancılıksa yalandan, iftira ise müfterilikten, düşmanla işbirliği ise işbirlikçilikten vaz geçilmesi sulh talebinden önce gelir. Oysa ki her geçen gün cürümleriyle uluslararası tertibin bir parçası oldukları daha iyi anlaşılan Haşhaşilerin ilgili cürümlerinden vazgeçmedikleri gibi onları ısrarla sahiplendikleri görülüyor. CHP’ye oy dilendirilen cevşenli ablalardan sonra şimdi de mübarek abileri, üzerinde “Özgür basın için bir zurna da sen çal” yazılı kağıtlarla trafiğin içine itenler önce kirli siyasetlerine alet ettikleri bu insanlardan özür dilemeli, sonra işledikleri menhiyattan vazgeçmelidirler ki, onlar adına diğer Müslümanlarda bir merhamet ve af düşüncesi tahakkuk edebilsin. Ezcüle gerek dıştaki kumpasçılar gerekse onların işbirlikçileri olan içerideki Haşhaşilerin “basına özgülük” talebi altında yürüttükleri ortak çabanın şerrine karşı güvende ve maalesef yukarıda belirttim nedenle güçlü bir itiraz mevkiinde değiliz. Elbette “buna alışalım” diyemeyiz ve Allah’ın yardımıyla onlara karşı en etkili tedbiri bulabilmek için üzerimize düşeni yapmalıyız. twitter.com/OmerLekesiz
Akıbet dile, ruh sağlığı dibe vurunca
04:003/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Akıbet dile vurdu çünkü besleme durumundan Paralelcilerin yolu çıka çıka bunalıma çıktı.
Sahiplerinin darbe vaatleri tutmadı; bedduaları geri tepti, ilençleri kendilerine döndü; anavatanları olarak gördükleri Amerika, mistik yoldaşları İsrail başarısızlıkları nedeniyle kendilerinden yüz çevirince onlardan vizeli olmalarının bir hükmü kalmadı.
Dolayısıyla dilleri de bu akibetin mekanına dönüşerek sulh talebinden kendi tarihini inkara, ecdadını suçlamaktan, Budist rahiplerinin huzursuz teslimiyetine evrildi.
Şimdi sulhtan bahsediyorlar. Yani kumpaslarıyla, fitneleriyle, şerleriyle toplu tüfekli güçlerin gücünü aratmayan bir yapıya mensup olduklarını ilan ettiklerinin farkına bile varmadan...
Sulhtan bahsediyorlar, milletin istikrarına, huzuruna, hercümreç içindeki bölgede bir güven limanı oluşuna kastediş nedenlerini sorgulamadan...
Sulhtan bahsediyorlar, “savaşmayı bırakın, sulha mecbur kalacak aşamaya gelmeyin” ikazlarını söndürülmesi zor bir hırs ateşiyle reddettiklerini hatırlamadan...
Onlar için gelinebilecek akıbet buydu ve ona geldiler.
Semaları karardı; arzları soğudu; yönleri selamsız olmaları, selamsız kalmaları nedeniyle tıkandı ve seleflerince kendilerine verilen üçüncü zarfı açmaya mecbur kaldılar.
İlk zarfta “enkaz duygusu yarat” diye yazıyordu, ikincisinde “maiyetindekileri kötüle”... Üçüncüsünde ise “üç zarf da sen yaz” deniliyordu.
Akıbetin üçüncü zarftaki tavsiyeyi zorunlu kıldığı aşikar. Bunu yazacaklar yazmasına ama giderayak tahrip etmedikleri, aşındırmadıkları, kirletmedikleri hiçbir değer kalmasın istiyorlar.
Tarihi çok iyi bildikleri gibi, onun muarızlarınca bilinmediğini de iyi bildiklerini iddia ederek bin altı yüz yıllık bir geçmişi topyekün başarısızlıkla özetleyip kendi başarısızlıklarını makulleştirmeye çalışmakla kalmıyorlar, bu topraklarda yaşamalarına sebep olan fatihlere, şehitlere de saygısızlık ediyorlar.
Mekke’ye, Medine’ye, Malazgirt’e, Kosova’ya, Çanakkale’ye karşı Charlie Hebdo’daki azgın yoldaşlarının küstahlık elbisesini giyiniyorlar.
Ve böylece layık oldukları akibet tamamlanıyor. Kirlenmiş dilleri, kendi elleriyle kendilerini rezil etmenin şartı haline geliyor.
Yanıbaşlarında ise Paralel yapıda “bekleme”yi temsil ettikleri kadar, saf müritlerini “beklentiye” zorlayan yol arkadaşları bulunuyor.
Oysa ki, kolay değildir “beklemek.”
Çünkü niteliği ne olursa olsun beklemek bekleyeni vaktin içinde gerili tutar.
Gerili olmaksa huzursuzluğu, sıkıntıyı, kuşkuyu... davet eder.
Beklemenin en önemli yanı beklemekten vaz geçememek ve dolayısıyla onun doğuracağı ruhsal arızaları yüklenmekten kaçınamamaktır.
Hele bir de beklemek umulan sonuca erişmeyip bilakis aksine bir akıbete erişince “yandı gülüm keten helva” vaziyetleri başlar.
Paralel yapının 17 ve 25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması “beklemeye” değil, “bitirmeye” yönelik bir durum olduğundan ilk bakışta etkili bir plan ve uygulama olarak görünüyordu. Sonrası malum... Tuzakçılar kendi tuzaklarına düştüler. Ne eli cevşenli ablalara seçmen eşiklerini yalatarak CHP’ye oy dilendirmeleri, ne de ekmel bir planla, ekmel bir çatıya ekmel birini ekmel ekmel çıkarmaları, ekmel ekmel rezil olmalarını önlemeyince ruh sağlıkları dibe vurdu.
Onların son yazılarındaki şu vb. cümlelere lütfen bakınız ve bir tedbir buyurunuz:
-Mutlaka hesap vereceksiniz.
-Tarihin, adaletin pençesinden kurtulamayacaksınız.
-İşlediğiniz suçlar unutulmayacak.
-Suçlu olduğunuz için korkuyorsunuz.
-Biz zalimlerden korkmayız.
-Menfaatlere alıştırıldığınız için entelektüel olamazsınız.
-Hesabınız tarih huzurunda, maşeri vicdanda verilemeyecek kadar kabardı.
-İddialarınızı ispat edemediğiniz için milyonlarca insan dünya ve ahirette yakanıza yapışacak.
Onlardan birinin de bunların söylendiği yerde The New York Times ile ortaklık kurduklarını övünçle, derin işbirliği imasını parlatarak anlatabiliyor olması, onlar adına bir tedbir üretilmesini artık zorunlu getiriyor.
Hem vuran hem bağıran, hem aklına estiğince sallayan hem başkalarını sorumsuzlukla suçlayan, hem korkudan tiril tiril titreyen hem başkalarının korktuğunu iddia eden, hem merdi kıpti gibi şecaat arzederken sirkatin söyleyen hem başkalarının dünya ve ahiretine ipotek koyanların ruh hali dibe vurmamışsa ve tedbiri zorunlu kılmıyorsa daha nereye vuracak ve neyi bekleyecek?
Tedbiri sizden isteyişim tedbiri bilmeyişimden değil. Ben o tedbiri söylediğimde hemen ”dava adamı” olduklarını hatırlayıp bir kindarın telaşıyla mahkemenin yolunu tutuyorlar.
Akıbetleri dile, ruh sağlıkları dibe vurduğu için mantık şirazeleri kopmuş, idrakleri idraksizlikle yer değiştirmiş, şanzımanları dağılmış, akıl dengeleri dengesizliğe bitişmiş Paralelcilere karşı lütfen sizden bir tedbir...
Çünkü sadece kendileri batmıyorlar, bir avuç masum insanı da saflıkları nedeniyle Haşhaşileştirerek kendileriyle birlikte batırıyorlar.
twitter.com/OmerLekesiz
Halk ve başkanı
04:006/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Daha gerilere gitmeye gerek yok, şu doksan iki yıllık Cumhuriyet devrinden önce altıyüz yıl saltanatla yönetildik. Bu altıyüz yıllık saltanat merkezli yönetim kültürü birkaç yüz yılda değişemeyeceğinden Cumhuriyet’e geçerken de saltanatın kültürünü değil sadece formunu değiştirdik. Bu bağlamda Hüseyin Tahirzade Behzat tarafından 1923 yılında yapılan Atatürk Portresi’ne (hilyesine) baktığımızda Cumhuriyet’le neyi değiştirdiğimizden çok neyi değiştiremediğimiz de daha açık bir şekilde görülebilecektir.
1946’ya kadar, halkın yönetime katısı (ya da onu belirleme hakkı) müntehib-i sani’likten seçmen’liğe terfi etmekten, ‘Sopalı Seçim’den, ‘Açık Oy Gizli Tasnif’e muhatap olmaktan ibaret değil miydi?
1946’da çok partili siyasi hayata geçişimiz, 2. Dünya Savaşı sonrasında Amerika ve müttefiklerinin dünyaya yeni bir nizam verme kararına bağlı olarak gerçekleşmedi mi?
1950’de ilk kez Demokrasi nimetini(!) tadan halk, zincirinden kurtulmuş köleler gibi hemen kendi benzerlerini seçmeye koşmadı mı?
27 Mayıs 1960 tarihinde o halk, seçme ve seçilme hakkının kıymetini doğru takdir edemediği için cezalandırılmadı mı?
12 Mart 1971’de halkın özgürlük talepleri tehlikeli bulunarak yönetime müdahale edilmedi mi?
12 Eylül 1980 tarihinde iyi düzenlenmiş bir iç-savaş senaryosu tek düdükle sona erdirilerek, halk postallı terbiyeye uğratılmadı mı?
28 Şubat 1997 tarihinde post-modern darbeyle halkın seçtikleri yönetimden uzaklaştırılıp, dini özgürlükler kıskaca alınmadı ve eğitim-öğretim hakkı başta olmak üzere, kamu kurumlarında fişlemeler, sürgünler, istifaya zorlamalar gerçekleştirilmedi mi?
Demek ki neymiş, (iki bin yılını baz aldığımızda) halk olarak yetmiş yedi yıllık devri-i cumhuriyetin ilk yirmi yedi yılında bize biçilen şekliyle seçme(n) rolümüzü oynamışız; son elli yılında ise sistemin ve onun halka yamuk bakış açısını kuran kültürel hegemonyanın, halkın seçme(n)lik hakkına ve seçtiklerine saygı göstermesini sağlamak için deyim yerindeyse savaşmışız.
Sonuç niyetine bu özetin de özetini yapacak olursak, saltanat kültürünün içinden gelen bir halk olarak, Cumhuriyet devrinin belirtilen diliminde nasıl yönetileceğimizi biz belirlemedik, yöneticilerimizi de kendi özgür irademizle kendimiz seçmedik; saltanatın kötülenmesinden başka hiçbir ciddi argümanı olmayan Cumhuriyet’in fazilet masallarına inanmakla birlikte bu masalda kendimize dair bir gerçekliğin de olması gerektiğini düşünmekle, araştırmakla ve bunun görünürlüğe çıkmasını talep etmekle yetinmek durumunda kaldık.
3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel seçimlerde AK Parti’nin iktidar olması, halkın Cumhuriyet tarihinde 1950’deki seçimden sonra ikinci kez özgürce seçim yapabilme imkanına bağlı olduğu kadar, kendi halkıyla savaşmanın bedelini siyasal, ekonomik ve teknolojik çöküntüye uğramakla ödeyen sistemin kendi sorunlarını nihayet idrak edebilme imkanına da bağlıdır.
Bunu derken sistemin söz konusu anlayışa çok da kolay gelmediğini, sorunlu ve düzensiz düzenden nemalanan kimi kişi ve grupların ellerinden gelebilen her türlü engellemeye başvurmaktan geri durmadıklarını da elbette biliyoruz.
Nihayetinde, başta Recep Tayyip Erdoğan’ın vatan ve milet sevgisinden kaynaklanan sabrıyla, basiretli adımlarıyla ve dirayetli tutumuyla seksen yıllık devlet-halk çatışması devrim karakterli yeni yapılanmalar sayesinde ancak son on iki yılda giderilebildi.
Şimdi soru şu: Devlet-halk çatışması giderilebildiğine göre, saltanattan kurtulmak için tercih edilen ama saltanatın yeni bir formda devamından başka bir sonuca bağlanmayan yeni yönetim şeklimizle (yani Cumhuriyet’le), 2. Dünya Savaşı’nın etkilerine bağlı olarak Batı ezberi içinden ve onların layık gördükleri oranda kullanabildiğimiz Demokrasi adlı politik sistemimizi, bu ülkenin halkı (demos’u) olarak kendi yönetim kültürümüze ve ille de zamanımızın şartlarına göre belirleyebilme hak ve sorumluluğuna sahip miyiz, değil miyiz?
Bu sorunun cevabı, binlerce yıldan sonra ilk defa cumhurun kendi başkanını belirlemesiyle belli oranda verilmiştir. Ancak mevcut politik sistem (yani mevcut Demokrasi) yamalı bohçaya döndürülmüş anayasayla ve bir tarafı yaparken üç tarafı yıkan yasalarla işletildiği için sürekli dikiş atmakta, dikiş atmasa bile (adaptasyondan kaynaklı olarak) pot vermeye devam etmektedir.
Halkın ne yönetim şekli olarak Cumhuriyet’le ne de politik sistem olarak Demokrasi’yle bir problemi yoktur. Problem, yaklaşık bir asırdır saltanat kültürüyle ve payandalarla ayakta tutulmaya çalışılan söz konusu sistemlerin halk tarafından fayda esaslı olarak şekillendirilme hakkının yerini bulmamasıdır.
Bunun dışında konunun öküz altında buzağı ararcasına onunla tümüyle ilgisiz durumlara yorulmasının, hele hele Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında, terbiyesizliğin dibine inilerek “şahsiyyat yapmaya” bağlanmasının kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Halkın halklığını bilmesinin şartlarından biri kendi yönetimini ve yöneticisini seçme hakkının yerini bulmasıdır.
Halka bu hakkının verilmediği yerde halktan değil ancak madunlardan söz edilebilir.
twitter.com/OmerLekesiz
Sanat, heva ve heves
04:0013/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Misalli Sözlük “heva” (hvy) kelimesini “İstek, arzu, heves, meyil; aşk, sevgi, tutkunluk; (nefisten gelen) arzu, iptila”, “heves” kelimesini de “Gelip geçici arzu devamlı olmayan istek” şeklinde açıklamış.
İki kelime de isimdir ama kullanıldıkları yer ve duruma göre ikisi de bir fiili ifade edebildikleri gibi, biri diğerinin fiil de olabiliyor.
Nitekim Kamusu’l-Muhit’ “heva”yı, “Nefsin irade ve arzu eylediği nesneye denir; bir nesneye muhabbet eylemek manasına masdar olur” şeklinde açıklarken “hevesi” de “Cünundan bir gune eser ve şaibeye denir, çalık gibi” şeklinde açıklıyor.
Kur'an’dan bir kelime olarak “heva” sertçe ifade edilen olumsuzlukları içkin bulunuyor. Bu yanıyla Müfredat’ta “Nefsin bir şehvete; arzuya meyletmesi. Ayrıca bu (sözcük) ‘şehvete meyleden nefs’ için de kullanılır. (...) Böyle adlandırılmasının nedeni, sahibinin dünyada her türlü felaket(in için)e, ahirette de Haviye(nin için)e düşürecek olmasıdır; yukarı bir yerden alçak bir yere düşmek; aşağıya doğru gitmek” anlamlarıyla yer alıyor.
Dolayısıyla “heva ve heves” nefsin bir eseri olarak tıpkı cinsellik (ya da şehvet gibi) yaratılışı nedeniyle değil, bir “sınama” biçimi oluşuyla öne çıkıyor.
Diğer bir söyleyişle heva/heves, cinselliğin ne haz ne de nesle sahip olma niteliğiyle değil “nikah şartı”yla sınırlanması gibi, ne hayalde ne de gerçeklikte var oluşuyla değil, İslami vasatta durma şartıyla sınırlanıyor ki, sınırsız olanın sınırlanması da zaten mümkün bulunmuyor.
İbn Arabi bu durumu şöyle açıklıyor: “Heva üzerinde bir sınırlama yoktur ve bu nedenle sınırsız bir şekilde arzu sahibidir. Hevanın hakkı onun kendi sebebi olmasıdır. (...) Hakka da heva sayesinde uyulur ve heva seni doğruluk oturağına oturtur. Heva haz vericiyken ibadetteyken haz onunla alınır. Heva kendisine sığınan için bir barınaktır.”
Heva’yı yaratılışta sınırsız, “emir ve itaat” açısından sınırlı olarak hayal ve gerçeklikle ilişkilendirdiğimiz yerde ise ondan sanata dair bir durum olarak “da” söz ediyoruz demektir. Çünkü, sözlük anlamıyla “sanat”ın, “Duygu, tasavvur ve fikirleri etkili bir biçimde ve göze gönle hitap edecek şekilde söz, yazı, resim, heykel vb. ile ifade etme hususundaki yaratıcılık” olduğunu (Misalli Sözlük) benimsediğimizde “heva”yı bu tanımın merkezine yerleştirmemiz gerekiyor.
Öyleyse sanatla bir hava (aura) ya da havada yer tutan bir sanat (şey) oluşturmanın şartı heva’yı (ve heves’i) o yönde harekete geçirmektir; hevanın olmadığı yerde sanat onu oluşturacak havadan (nefesten, candan) mahrum bulunuyor demektir.
İstitraden söylemeliyim ki, Şemsettin Sami heva ile hava kelimelerinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini belirtse de Anadolu Türkçesi’nde hava’nın “müzik” yerine kullanıldığını gözönüne aldığımızda iki kelimenin Batı sanatındaki “aura” kelimesiyle denkleşen ve makul görülen bir içerik benzeşmesine maruz kaldıklarını görebiliyoruz. (Geniş bilgi için bakınız: Melih Duygulu, Türk Halk Müziği, Pan Yay., İst., 2014; “Hava” maddesi).
Sanat ve heva/heves ilişkisindeki şu inceliğe de dikkat çekmemiz gerekir ki, “istek, arzu, heves, meyil; aşk, sevgi, tutku...” anlamındaki heva, bunları dile getirebilmenin nihai aracı olarak sanatı da kendi anlamının içine çekebilmektedir.
Diğer bir söyleyişle isteğin, arzunun, hevesin, meyilin, aşkın, sevginin, tutkunun emzirdiği sanat, hevesin yatağındaki çocuktur ve “Çocuk yatağa aittir.”
Bu yanıyla heva’nın maruf olan anlamlarına bir de “...arzu... ve bunların tezahürü olarak sanat” açıklaması eklense yeridir.
Yanlış hatırlamıyorsam şair Haydar Ergülen geçmişte “Şiir bir hevestir” demişti. Bu manada Hz. Peygamber’in (sav) kendisinden korunduğu şey olarak “heva” ve elbette şiir (bakınız: Necm Suresi 53:3; Şuara Suresi 26:224-226), sanat bağıyla onun ümmetine bir nasip, bir bağış olarak döndürülmüş gibidir.
Gerçi “şiir” derken, onu sanatın bir türü olmaktan çok, genel ilahi bilgiyle (ilhamla) seküler bilginin bir berzahı saydığımı da söylemeliyim ki, bu ayrıca ele alınması gereken bir husustur.
Sonuç olarak heva (ve heves) ile elde ettiğimiz sanatı ya da sanatla görünür kıldığımız hevayı (hevesi) olumsuzlamamamız gerekir. Çünkü özel olarak sanat ve genel olarak sanat beğenisi neticede bu iki kelimeyle bitişiktir.
Bir şartla ki, her ikisinin de havamızı kirletmemeleri, bilakis (hem değiştirmek hem de renklendirmek anlamında) havamızı telvin etmeleri esas sayılmalıdır.
twitter.com/OmerLekesiz
Sözlerine zil takanlar
04:0017/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel yapılanmanın omurgasını oluşturan Haşhaşilerle ilgili yorumlarda çoğunlukla “cemaat” tanımından hareketle “iktidar-cemaat” ilişkilerinde bir kırılmanın yaşandığından söz edilerek, bu kırılmanın tam zamanına ilişkin çeşitli görüşler ileri sürülüyor.
Gezi dahil gerçekleşen eşkıya kalkışmalarının ve darbe teşebbüslerinin tümü üzerinden bakıldığında “iktidar-cemaat” özelinde bir kırılmadan elbette söz edilebilir ancak bundan daha önemli bir kırılma var ki, bunun üzerinde fazla durulmuyor.
Bu kırılma “cemaat”in tanımında, yapısında, ilişkilerinde ve psikolojisinde meydana gelen kırılmadır.
Öncelikle, Risale-i Nur talebelerinin Said Nursi’den devraldıkları misyonu aslına uygun bir şekilde sürdürme yolunda “cemaat” tanımına da tenezzül etmeyen bir tutuma sahip olmaları, “cemaat / camia” tanımında ısrar edenlerin niyetlerindeki olumsuzluğu deşifre eden bir işlev yüklenmiştir.
“Cemaat / camia” tanımında ısrar ederek, hizmet vb. isimlendirmeler altında faaliyet yürütenlerin maddi iş ve ilişkilerinin boyutu ile uluslararası bağlantıları ortaya çıkınca da söz konusu tanım kendiliğinden boşa düşmüştür.
Bu boşa düşmenin ilk verisi ise kamuflajını kaybetme psikolojisiyle “eskisini yitiren, yenisini üretemeyen” ilgili topluluğun teveşvüşe uğramasıdır.
Kendilerini cemaat zırhı içinde “çiçek çocuklar; siyaset dışında duran hizmet, gönül erleri” olarak takdim edenler, bu zırhı yitirdikleri anda siyasileşmekle kalmadılar, her biri birer siyasi tecavüzcüye dönüşüverdiler. Bu durum doğal olarak tüm hallerine yansıdığı için kendileriyle ilgili hadiselerde tutarsızlığı satın alarak, cevşeni nerede okuyacaklarını, sol yumruklarını nerede havaya kaldıracaklarını, kime ne adına beddua edeceklerini ya da dostluk gösterisinde bulunacaklarını şaşırdılar.
Öte yandan medyadaki bu-kalem-unları da sözlerine zil takmaya başladılar. Savunma kabul etmeyecek hallerini ille de savunmak zorunluluğuyla söze başladıkları yerde saçmalığa düştüklerini farkederek dini örneklere, olaylara yaslanmaya kalkıştılar. Lakap takmayı, küfretmeyi, alaycılığı marifet bilerek sözlerini bunlarla süslemeye şartlandılar.
Bu arada ilişkilerinin istikameti de değişti. BBC, CNN, NYT ve içerideki “malum medya”yı dost edindiler.
Bu noktadan itibaren artık sadece siyasileşmiş bir muhalif gruptan değil, ülkesi ve milleti için açık bir tehlike oluşturan bir topluluktan söz edilebilirdi ki, asıl kırılma dediğimiz, Haşhaşi varlık dediğimiz şey de buydu.
Şimdi artık tamamen sözlerine zil takarak konuşan bir güruh var karşımızda.
Eşkıya tarzı kalkışmalarına, darbeciliklerine, maddi birikimlerini başkalarına karşı bir tehdit vesilesine dönüştürmelerine “rıza” göstermeyenlere “adam değilmişsiniz” diyerek hakaret edenler...
Kafirleri dost edinerek Müslümanları kendilerine küstürüp, çevrelerinde selam verecek kimse kalmayınca “İslami hassasiyetler”den dem vurmaya başlayanlar...
Fitne üretenlerin, milletin huzuruna kastedenlerin kendileri olduklarını unutup “fitne ateşi”nden söz edenler...
Sabahtan akşama beddua ayinleri düzenleyip, sevgisizliği dillerine dolayanlar...
Şehitlere arkalarını dönüp, Tel Aviv’e gerdan kırarak, utanmadan, arlanmadan, nezahetten ve nezaketten nasipsiz bir halde hala davadan ve çilesinden bahsedenler...
İşte malum kırılmanın çatırtısı olarak şimdi bunlarla muhatabız.
Öyle alışmışlar ki kumpas kurmaya, tehdit etmeye, susturmaya, sindirmeye insanları... Bu hallerine karşı milletin haklı ve kararlı direncini görünce zaten bozulmuş olan muvazeneleriyle çıldırma nöbetleri geçiriyorlar ve bu nöbet anlarındaki düşüncelerini ziller niyetine sözlerine yazılarına takıyorlar.
Bir de onlar adına “saflığa yatanlar” var ki, halleri, yorumları izahtan varestedir.
7 Şubat olmadı, Gezi gerçekleşmedi, 17-25 seçim ayarlı darbe kalkışmasına yeltenilmedi, elleri cevşenli ablalara CHP için oy dilendirilmedi ama yine de birileri “bir yanardağ gibi lav püskürten kin ve husumetle hasım bütün varlığıyla–okulu, finans kuruluşu, medyası, ticareti, dünyanın ücra köşesindeki elemanıyla- imha edilmek isteniyor”muş!
Öyle mi?
Bunu söyleyene sormazlar mı “peki niye” diye?
“Kırılma” dedim, evet Haşhaşilerdeki kırılma... İzleyelim bakalım daha hangi suretlere, numaralara, tehditlere, maçoluklara, çılgınlıklara, edepsizliklere evrilecek...
Hep birlikte görelim.
twitter.com/OmerLekesiz
Sanat ve suret
04:0020/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Suret, anlam yelpazesi en geniş kelimelerinden biridir. Bu nedenle yazımızın başlığıyla sınırlandırarak “görme-gören ve görülen” ilişkisi içinde ona verebileceğimiz en uygun iki karşılığın “resim ve imge” olduğunu belirterek yol alalım.
Bu yanıyla suret, ilkin İslami ontolojinin “dibacesinde” yer alır. Örneğin İbn Arabi Fusûsu’l-Hikem’inin ilk fassını onunla başlatır:
“Hak sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren ‘kuşatıcı bir varlıkta’ isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisinde görünmesini istedi. Varlık ile nitelenmiş olması nedeniyle ‘kendisini görmek istedi’ de denilebilir; çünkü bir şeyin kendisini kendisi vasıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez. Aynada kişi kendisini, bakılan cismin yansıttığı biçimde görür. O yer olmadan ve kişi ona bakmadan önce, böyle bir biçim ortaya çıkamazdı. Bunun için Hak (isimlerini ya da kendisini görmek üzere) bütün alemi ruhsuz bir beden gibi yarattı. Alem, tıpkı cilasız bir ayna gibi oldu.” (Çev.: Ekrem Demirli, Kabalcı Yay., İst. 2006).
Alemin cilasız bir aynadan, tam aynaya dönmesi ise insan ile oldu. Çünkü insan meluh olmasıyla İlâh’ı, merbub olmasıyla Rabbi, makdur olmasıyla el-Kâdir’i gösterme istidadıyla alem/le/de var edildi. Diğer bir söyleyişle nazar, basiret (iç-görü) ve akıl sahibi olarak insan, Rabbi'ni alem ve hayal sayesinde ‘görebilen’; Rabbi tarafından da görüldüğünü idrak edebilen (dünyevi) tek varlıktı.
Dolayısıyla insan, “görme-gören-görülen” ilişkisi içinde suretlendirilmeye ve surete getirebilmeye muhatap (konu) oluşuyla aynanın ikmalini sağladı.
“Suretlendirilme / surete getirme” dediğimiz şeyin bir inanış, anlayış olarak şekillenmesi ise şeriatlarla mümkün oldu. Diğer bir söyleyişle söz konusu suret olma ve suret yapma anlayışı (özü sabit kalmak üzere) şeriatlara göre şekillendirildi.
Bu yanıyla İslam’da suret, tefekkür, tasavvur, tahayyül ve hareket (ibadet) etmenin içinde(n) gerçekleşen şey olarak insanın tüm hallerine yayıldı. Örneğin dua (zikir ve namaz anlamları dahil) bir surete getirme ve suretine sunma olarak nitelendirildi.
Bu örneğimizden devam edecek olursak: Şari tarafından namaz’ın “sanki” a) Allah’ı görüyormuş, b) Allah tarafından görülüyormuş gibi kılınması istenilmiştir.
İlk durumu “teşbihe”, ikinci durumu ise “tenzihe” esas olan bu isteğin verisi ise suretlendir(il)me ve suretin imhasıdır. Diğer bir söyleyişle: “O, O’dur; O, O değildir”in salınımında olmaktır.
Ayrıca namazda gözlerin secde yerinde ya da kıble ufkunda olması gerekirken, basiretin Allah’a doğru ya da Allah’ın doğrusunda olması gerekir.
İlk durumda görmek, Görünmeyeni (Tanrı’yı) kendinde bir görünülüğe davet etme; ikinci durumda görmek ise Görünmeyen’in görme lütfunu talep etme şeklinde değerlendirilebilirse de aslında her iki durum da Görünmeyen’in hükmü altındadır. Çünkü görene (âbid’e) kendisini görme emrini veren de, görülebilmeyi vaad eden de Görünmeyen’dir. Dolayısıyla surete getirenle surete getirilen ayrılmamış bilakis bir’lenmiş olmaktadır.
Müslüman sanatçının bundan nasibi nedir diye sorulduğunda ise verilecek ilk cevap şu olsa gerektir: Sanatçının sanatıyla iyi görme (ve dolayısıyla iyi gösterme) iddiasının, iyi görülme arzusunu da içkin olmasıdır. Halk dilinde buna, “marifet’in iltifata tabi olması” denir.
Dünyevi bir uğraş olarak sanat, kendisinden başka bir şey olmamak ve aynı zamanda el-Hâlık, el-Bâri, el-Musavvir, el-Tayyib, el-Cemil, el-Musir...’in bir mazharı olmak bakımından sanatçının iyi görme ve görmesi sayesinde görülme çabasının geriliminden doğar.
Bu gerilim namazla ilgili zikrettiğimiz salınımın sanatçıdaki karşılığı olup, “(Y)eryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” (Zariyat, 51:20-21); “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz...” (Fussilet, 41: 53) ilahi hitaplarıyla, Resulullah’ın “Biz kuşkuya İbrahim’den (as) daha yakınız” hadisinden beslenir; dolayısıyla gösterileni iyi görme ve şahit kılındığını doğru müşahede etmede öncelik sahibi olabilmekle, bunlar sayesinde görülebilmenin gerilimi sanatçı için bir şart haline gelir.
Bununla elbette sanatın namaz (dua ve zikir) gibi bir ibadet olduğunu söylemiyoruz ancak onun “sanki” namazdaki gibi bir görme ve görülme ilişkisinden doğan bir suret(lendirme) olduğuna dikkat çekerken, bu dikkat çekişte İbn Arabi’nin “Her hakikatin herkese göre bir tanımı vardır, benzerlikler aldatmamalıdır; insanı saptıran şey benzerliklerdir” uyarısını da unutmuyoruz. (Fütûhât-ı Mekkiyye, Çev.: Ekrem Demirli, cilt: 17, Litera Yay., İst.)
Dua, namaz, zikir, suret ve sanat müşterekliğinde son olarak şu hususun da altını çizmek ihtiyacındayız: Namaza meyli olmayanın kulağı ezanda olmayacağı gibi, sanata Müslümanca bakmayanın da İslam sanatından nasibi olmaz. Müslüman olmak bakımından “sanat ve suret” denildiğinde bakılması gereken bir emirler ve kabuller bütünü olarak İslam’ın kendisidir.
Sanat an-be-an yaşadığımız şeyden (suretlendirmeden) başkası olmadığı gibi kul olarak yükümlülüklerimizin fevkinde bir oluş da değildir.
twitter.com/OmerLekesiz
Audio visual telkincilere tavsiyeler
04:0022/02/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
17-25 Aralık seçim ayarlı darbe teşebbüsünden beri, sadece “cemaat” mefhumu değil, siyasal bir örgüte dönüşen o cemaatin, kendisini savunmak üzere, teoriden pratiğe ilişki kurduğu bir çok konu bizzat kendi elleriyle aşınmaya uğratıldı.
“Uğratıldı” diyorum çünkü halkın huzuruna kasteden, cemaatten bozma Paralel Yapı’nın mensupları “hayat” olan dini de sadece kendilerine mahsusmuş gibi temellük etmeye kalkışarak, yazılarıyla, internetteki audio visual telkinleriyle kendi üç buçuk adet mesuplarını Asr-ı Saadet’in çilekeş müslümanlarıyla özdeşleştirmeye, ümmeti ise cahil saymaya yeltendiler. Özellikle internetteki audio visual telkin furyasıyla söz konusu tutuma da örnek olan Paralel Yapı’nın Haşhaşi liderleri, elemanlarının kendilerine yakıştırdığı “alim” sanıyla mezkur cürmü ısrarla sürdürdüler. Onları, bağlamından kopararak salt kendi müminlerine ait olarak gösterdikleri hakikatleri, birer yılana dönüşmüş olarak boyunlarına asılmış şekilde, iftiralarıyla ve saptırmalarıyla birlikte ahirete havale ederken, bu vesileyle İslam’a göre “alim nasıl olmalıdır ya da nasıl olmamalıdır” konusunda Fütuhat-ı Mekkiyye’nin son cildinde yer alan kimi nakil ve tavsiyeleri paylaşmak isterim: -Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Ahir zamanda birtakım adamlar ortaya çıkar. Onlar dini dünya karşılığında satarlar. İnsanlara yumuşak sözlü görünürler. Dilleri baldan daha tatlıyken kalpleri kurtların kalbi gibidir.”-Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “(Ey Ali!) Tekellüf sahibinin üç alameti vardır: Gördüğünde yağcılık eder, yanında yokken gıybet eder, musibet gelince bela okur.” -Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “İnsanlar onun elinden ve dilinden selamete ermedikçe kulun adı Müslümanlar arasında yazılamaz; komşusu kendisinden emin olmadıkça, müminler derecesine ulaşamaz; beisli işlere düşme korkusuyla beis bulunmayan işlerden sakınmadıkça da takva sahibi sayılamaz. Ey insanlar! Kim gecelemekten korkarsa hızlanır; hızlı yürüyen ise vasıl olur. Ecel sayfalarınız dürülmüş olsaydı, amellerinizin akıbetini öğrenirdiniz. Müminin niyeti onun amelinden daha hayırlıyken, münafığın niyeti amelinden daha kötüdür.”-Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Allah, konuşup da (başkalarına) fayda veren bir kula merhamet etmiştir. Veya susar ve selamette olur. Dil insana en çok sahip olan şeydir. Dikkat edin! Kulun bütün sözleri onun aleyhinedir. Bunun istisnası Allah’ı zikretmek, iyiliği emretmek, yasaklardan engellemek, müminlerin arasını düzeltmektir.”-“Dostum! Kendini zemmin azından uzak tut ki, çoğundan güvende olasın. Nefis bu hususta ısrarcıdır; onu dağıttığında parçalanır, sustuğunda içinde saklar. Ahnef b. Kays bu manada şöyle demiştir: Bir kelimeye sabredemeyen kişi, bilmelidir ki öfkeli nice insan ondan daha şiddetli sözler duymuştur.” -“Kardeşim! Sana karşı en samimi ve ihlaslı olan kişi, bulunduğun durumdan maksada taşıyan, sana yolculuğu tavsiye eden, senin adına ‘-acak, -ecek; umarım, belki de, olacak’ gibi gelecek zaman eklerini ve edatlarını uygun görmeyen kişidir. Ben bu kiplerin ve eklerin sahibine hüsran ve pişmanlık gördüm. Allah ehli ‘-acak, -ecek’ ekine kararlılık ve azim; ihmale ve ertelemeye hemen başlamakla karşı koymuşlardır. Hiç kuşkusuz sizin için yol aydınlanmıştır. Yardım istenilen mürşit ve delil Allah’tır.” -“Alimler birbirlerine şu üç şeyi tavsiye etmiştir: Kimin iç dünyası güzel olursa, Allah onun dışını güzelleştirir; kimin ahireti düzgün ise Allah onun dünya işlerini düzeltir; kimin Allah ile arası düzgün olursa, Allah onun insanlarla arasını düzeltir.” -Alimlerden biri “Kul cennete neyle ulaşır” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Hilenin bulunmadığı istikamet, unutmanın bulunmadığı içtihat, gizliden ve açıktan Allah’ı murakabe, hazırlanarak ölümü beklemek, hesaba çekilmezden önce nefsi hesaba çekmekle cennete ulaşır. Korkan bir arif olan, tavsif eden arif olma! Makam ve rızkını çoğaltmak maksadıyla nefsinin tarafını tutararak Rabbine hasım olma. Aksine kend nefsine karşı Rabbinin yanında bulun. Kendi aleyhinde olma. Kimseye küçümsemek veya hafife almak gözüyle bakma. Bir müşrik bile olsa, böyle davranma ve kendi akıbetinden endişe ederek, belki bir gün marifetin senden alınır ve o müşrike verilir diye endişe ederek davran.” -Allah İsrail oğulları’na şöyle demiştir: “Biz sizi ahirete teşvik ediyoruz, siz yanaşmıyorsunuz. Biz size dünyanın değersizliğini gösteriyoruz, siz değersiz görmüyorsunuz. Biz sizi ateşle korkutuyoruz, siz korkmuyorsunuz. Biz sizi cennete teşvik ediyoruz, ona hasret duymuyorsunuz.” -Hasan-ı Basri der ki, “Nedir bu hal böyle! İnsanlar görüyorum, akıl sahibi göremiyorum. İnsanlar görüyorum lakin bir dost göremiyorum; girdiler çıktılar, öğrendiler ve sonra inkar ettiler.”twitter.com/OmerLekesiz
Kurgulanmış rüyadan uyanmak
04:0024/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kimi rüyalardan söz edeceğim, ama bu rüyalar, aşağıda açıklayacağım nedenlerle İslami zihniyet ve kültüre mahsus rüya anlayışıyla ilişkili olmadıkları için, onları bu düzeyde ele almayacağım.
Çünkü İslami manada rüya, hayati ve şer’i bir hakikattir ki, bu hakikati cahillere vermek hakikatin kendisine bir zulüm olacağı gibi, cahilin cehaletini arttırmaya neden olunması bakımından da ona bir zulüm olacaktır.
Dolayısıyla söz konusu rüyaları, sevgili Erol Göka Hocamı da (muhtemel bilgi eksikliğim nedeniyle) kızdırmayacak şekilde sağlam bir referans eşliğinde, modern anlayışın içinden ele almalıyım.
Modern rüya anlayışında “sağlam referans” denilince akla gelecek ilk isim elbette Carl Gustav Jung olacaktır.
Diyor ki Jung: “Rüyalar, bilincin diğer içeriklerinin aksine psişik bir yapıya sahiptir; çünkü şekil ve anlamlarından anlayabileceğimiz üzere, bilinçli içerikler gibi sürekli bir gelişim sergilemezler. Rüyalar genellikle bilinçli ve psişik yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkmazlar; daha çok konu dışı raslantısal oluşumlara benzerler. Rüyaların bu istisnai durumunun sebebi, olağandışı oluşumlardır: Diğer bilinçli içerikler gibi fark edilir, mantıklı ve duygusal bir deneyim sonucu oluşmazlar; uyku sırasında meydana gelen olağandışı bir psişik aktivitenin kalıntılarıdırlar. Sadece oluşma şekilleri bile rüyaları, bilincin diğer içeriklerinden ayrı tutmak için yeterlidir ve bu durum rüyaların, bilinçli düşünmemizin tamamen zıt içerikleriyle daha da güçlenir.” (Rüyalar, Çev.: Aylin Kayapalı, Pinhan Yay., İst, 2015)
Demek ki neymiş: a) rüyalar “bilinçli içerikler” gibi sürekli bir gelişim sergilemez, b) ”mantıklı ve duygusal bir deneyim sonucu oluşmaz, c) bilakis “bilinçli düşünmemizin tamamen zıt içerikleriyle” güçlenirlermiş.
Son zamanlarda, bu üç durumun tam aksine a) bilinçli içeriklere sahip, b) mantıklı ve duygusal deneyimlere bağlı olarak oluşturulmuş, c) bilinçli bir düşünmeye birebir tekabül eden içeriklerle yüklenmiş, kimi rüyaların ballandırıla ballandırıla anlatıldığına tanık oluyoruz.
Belirttiğim bağlamda bu rüyalar öncelikle rüya “gibi” bile durmuyorlar. Daha çok kurgu (fiction=yalan) ürünü, “gûya rüya” olarak öne çıkıyorlar.
Örneğin, milletin başına bela olmuş ama şükür ki Allah’ın yardımıyla, akil ve cesur insanların aldıkları tedbirlerle çoğu def edilmiş, azı kalmış Haşhaşiliğin elemanlarından biri ya da birkaçı (ki, bazen aynı rüyayı çok sayıda eleman aynı anda görebiliyorlarmış) propaganda maksatlı olarak, dolayısıyla ard-niyeti açık, adresi sabit, muhatabı malum, tabir gerektirmeyen rüyaları paylaşıyorlar.
Bu “kurgu rüyalar” genellikle şu hususları içeriyor:
1-Rüyaları görenler, olağanüstü bir gücün yardımını zorunlu kılan bir hal üzere bulunuyorlar. 2-Lider olarak gördükleri kişi, olağanüstü bir güçle belirip, buna olağanüstü bir müdahalede bulunuyor. 3-Bu kişi olağanüstü güçlerinde, tarihi kişiliklerin himmetlerinden beslendiği gibi, elindeki araçlar da yine onlara mal edilmiş kutlu araçlardan (örneğin, kılıçtan, mızraktan, gürzden) iz taşıyor veya o araçlar bizzat ona tahsis ediliyor. 4-Bu kişi malum bir zorluğu ortadan kaldırmakta önce mütereddit (hatta biraz müşkülpesent) gibi davransa da neticede kesilmiş saçlarına yeniden kavuşmuş İbrani Samson gibi kükrüyor ve ortalığı dağıtıveriyor. 5-Dolayısıyla o kişi mübarek bir topluluğa, aileye, sınıfa mensubiyeti (batılı versiyonuyla şövalyeliği), Mesihi niteliklerin tamamını, mucize, keramet ve feraset sahibi, sabır ehli, güçlülük abidesi olmayı garantiliyor. 6-Sonuç olarak, onun ve onun vasıtasıyla kurgulanmış rüyaları görenler için bir büyük zafer verili hale geliyor.
İlginç olan, bu formdaki rüyalara köşelerinde yer veren zamanelerin onlardan tabirler değil, doğrudan doğruya “kehanetler” üretiyor olmalarıdır.
Örneğin, 1990 yılında görülmüş olan bu formdaki bir rüya, bugün ininde sıkışmış olan Haşhaşi liderinin, aslında sıkışmayıp, can siperane bir şekilde düşmanlarıyla mücadele edişine yorularak, onun adına yakın gelecekte kaçınılmaz bir zaferin takdir edilmesine dönüşüyor.
Haşhaşilerin bu tutumları a) dini sembolleri ve mübarek kişileri kullanmak bakımından istismara, b) kurgudan ibaret oluşuyla modern rüya anlayışından “bile” kopuşa ve c) hile niteliğiyle ahlaksızlığa bitişik olduğu gibi, bunlara karşı rüyaların kurgulanmasına da makul bir zemin oluşturuyor.
Nitekim birileri bana “NYT’nin bahçesinde otlayan bizim sarı öküzden süt sağdım. Otlamıyor, sanki ihbar içeren bir yazıyı çimenlere pofurduyordu. Ondan sağdığım sütü de Netanyahu’ya götürecekmişim” şeklinde bir rüya gönderse, kimi güncel sonuçlar da çıkartarak onu bu köşede yayınlamam benim için hak haline gelir.
O halde propaganda merkezli rüya üreten ve yaymaya çalışan Haşhaşilere şunu hatırlatalım:
Bu savaş elbette bir gün (inşallah) sizin iktidar olma hırsınızın bitmesiyle bitecek. Rüya vb. hususlarda yaptığınız tahribat ise, sadece mensuplarınızın idrakinde yolaçtığınız tahribat olarak kalacak. Çünkü muarızlarınız çok güçlüler ve sizin onlara yönelttiğiniz bir tahribatı bine katlanmış olarak size anında iade edebiliyorlar. Yol yakınken kurguladığınız rüyalardan (ki, bu aynı zamanda çok bariz bir hipnoz durumdur) uyanın, çünkü onlarla muarızlarınıza değil, ancak kendinize zarar verebilirsiniz.
twitter.com/OmerLekesiz
Masa üssünden
04:0027/02/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
DOSTLAR SOFRASI
Şii bir aileden gelen ve bu nedenle daha çok “Alevi” lakabıyla tanınan Nâsır-ı Hüsrev (1004 - 1072/77), Hurûfî / İsmâilî / Bâtınî anlayışa (banilerine göre daha rakîk bir dille) din içinde felsefi karakter kazandıran alimlerden biridir.
On bin beyiti aşkın bir Divan’ı da bulunan ve Tefsir’den seyahatnameye, ilahiyat’tan felsefeye, kozmolojiden tasavvufa bir çok alanda eserler veren Nâsır-ı Hüsrev’in “Hânü’l-İhvân”ı, “Dostlar Sofrası” adıyla Mehmet Kanar tarafından dilimize kazandırıldı.
Nâsır-ı Hüsrev, “Dostlar Sofrası”nda (birçok müellif tarafından Hadis olduğu ileri sürülen) ““Nefsini bilen, Rabbini bilir” mealindeki sözün adeta uzun soluklu bir şerhini yapmış gibidir.
Alemin ve insanın nasıl yaratıldığının, insanın diğer canlılardan neden üstün olduğunun düşünülmesini talep ederek eserine başlayan Nâsır-ı Hüsrev, ilk altı ‘saf’ta ana hatlarıyla kendi mantığını kurmuş ve bunu izleyen doksan dört ‘saf’ta ise İlah, alem, insan ilişkilerini ve Tevhit, akıl, tabiat, nefs, ezel-ebed, peygamber, iyilik-kötülük, günah-tövbe kavramlarını çok yönlü olarak işlemiş.
“Dostlar Sofrası”nı, kaydî anlamda, Cüneyd-i Bağdadî (822 - 911) ile başlayıp Muhyiddin ibn Arabi (1165-1240) ile tamamlanan “Şer’i şerif”e uygun Tasavvuf anlayışının içinden okuduğumuzda, onun olası çelişkilerine rağmen, terminolojimizi genişleterek zihnimizi daha da açabilecek nitelikte bir eser olduğunu görebiliriz. (Şule Yayınları, İst., 2015)
YAŞAYAN HİKAYEMİZ
İddialı bir söyleyiş de olsa her öykünün başlı başına bir dünya kurduğunu ileri sürebiliriz; zamanı bir an’lar silsilesiyle yaşayan ve birkaç an’a birkaç hayat tablosunu birden sığdırabilen bir anlatı geleneğinden geliyor oluşumuz da söz konusu iddianın haklılık katına yükseltilmesine yeterli gelebilir. Bunun edebi anlamdaki karşılığı ise öykülerin zaman, mekan, tema, kişiler, dil-üslup ve kurgu açılardan çözümlenmeye ve dolayısıyla hayat ve edebi zevk incelemesine uygunluğudur.
Bunu demekle elbette zor bir işten, uğraştan söz ediyorum ki, edebiyat dünyamızda bunun taliplisi de bir elin parmak sayısını geçmemiştir ve geçmiyor.
Necati Tonga kendi editörlüğünde Ayhan Bulut, Funda Bulut, İsmail Alper Kumsar, Harun Ceylan, Yunus Emre Özsaray, Tuğba Özen, İbrahim Özen, Orhan Güdek, Sibel Yılmaz, Lale Qasımova, Abdullah Harmancı, Cihan Aktaş, Sabahattin Gültekin ve Can Şen’i bir araya getirerek bu zor işe talip olmuş; sonuç olarak aralarında Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Cemal Şakar, Ali Ayçil, Köksal Alver, Abdullah Harmancı, Ayfer Tunç ve Mehmet Önal’ın da bulundukları 24 öykücünün birer öyküsünün ve çözümlemelerininin yer aldığı “Yaşayan Hikayemiz – Günümüz Türk Hikayesi Üzerine İncelemeler” adlı güzel bir çalışma ortaya çıkmış.
Editörlük usulüyle gerçekleştirilen bu tarz edebi çalışmaların genel problemi, farklı bakış açılarıyla ve dolayısıyla farklı teknik ve üsluplarla yapılmış olmasından kaynaklanan eksen kaymasıdır ki, bu “Yaşayan Hikayemiz” için de aynıyla geçerli olmuş. Bunun verisi ise çalışmaya ilişkin toplu değerlendirmede ya da eleştiride bulunmanın zorluğudur.
Öte yandan çözümleme yapma teşebbüs ve çabasının bu yolla artması, “Yaşayan Hikayemiz”de olduğu gibi ayrı ayrı gün yüzüne çıkan çözümlemelerin sahiplerini, şimdi yaptıkları ve bilahare yapacakları çalışmalarla kendi eserlerine eriştirme müjdesi olarak da görülebilmelidir.
O halde, “Yaşayan Hikayemiz”e, mevcut içeriği ve mezkur potansiyel durumuyla kütüphanemizde yer açmalıyız. (Kesit Yayınları, İst., 2014)
YAZ DEDİLER ÂNI
“Necdet Subaşı” adı zikredildiğinde aklımıza gelen ilk şey onun din ve modernleşme merkezli sosyolojik çalışmalarıyla maruf bir akademisyen oluşudur. Buna ilaveten daha yakından tanıyanları da onu son birkaç yıldır Diyanet’in gerçekleştirdiği kültürel çalışmalardaki önemli katkısı ve gayretiyle bilirler.
Şimdi de Necdet Subaşı’nın “Yaz Dediler Ânı” adlı kitabı çıkageldi.
Gerçi zaten kalemiyle yaşayanların an’larını anılaştırmaları yabancısı olduğumuz bir durum değil; hele çocukluk gibi edebi bir madene sahip olduğunu bilen bir kalem erbabı için hatıralarını yazmak da adeta “hayat hazzını” paylaşarak çoğaltmak gibidir.
Konunun Necdet Subaşı’yla ilgili yanı, bunca akademik bir müktesebattan ve yine bu sayede ortada derman olunacak onca dert, aydınlatılması zorunlu olan onca kafa varken onun anı yazmaya oturmakla kalmayıp, bir de bunları kitaplaştırmış olmasıdır.
O halde bu, kelimelerle uğraşmanın bir aşk oluşundan ve Yunusça “Ya ben öleyim mi söylemeyince” deme zorunluluğundan kaçınamamakla ilgili olsa gerektir.
Elbette birileri bunu, Necdet Subaşı’nın hayat yorgunları kervanına katılması olarak da görebilir ama ben böyle göremem. Onun koca cüssesine rağmen karınca gibi çalışan biri oluşuna an-be-an tanığım çünkü.
“Yaz Dediler Ânı”, elimizi uzattığımızda tutabileceğimiz bir gerçeklikler toplamı olarak işte orada duruyor. O ne kadar edebidir ya da değildir, bunu tartışmaya hiç gerek yok. “Hayat hazzı” dedim ya, işte önemli olan bu!
“Yaz Dediler Ânı” yaşamanın ve okumanın hazzını iyi bilen doğru muhataplarını bekliyor. (Otto Yayınları, Ank., 2015)
twitter.com/OmerLekesiz
Yakova” yazılır “Kanovası” okunur
04:003/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçtiğimiz hafta, Yunus Emre Enstitüsü Priştine ve İpek merkezlerince gerçekleştirilen “Hasan Aycın Çizgi Sergisi” nedeniyle Cemal Şakar'la birlikte Kosova’daydık.
“Çizgi sanatı”nın dili evrenseldir; ilgili sergiler ayrıca bir sözlü açıklamayı gerektirmez. Ancak çizgi sanatı da emsalleri gibi her sanatçının kendi zihniyet ve kültüründen kaynaklanan yerel kodlarla, dolayısıyla kendi özgünlüğü ve biricikliğiyle evrensel dile katılır. Cemal’le ben de bu nedenle oradaydık; Hasan Aycın’ın çizgileriyle evrensel dile kattığı kültürel kodları, figürler, simgeler, tutumlar, alegoriler, metaforlar vb. üzerinden açıklamaya, anlatmaya çalıştık.
Yunus Emre Enstitüsü Priştine Müdürü Bülent Üçpunar’a ve başta İpek Koordinatörü Talip Erdoğan olmak üzere kıymetli ekibine hem Merkez’in hem de Hasan Aycın’ın adına yakışan bu faaliyeti gerçekleştirdikleri için teşekkür ediyorum.
Bülent Üçpınar, bölgenin sosyo-kültürel durumuyla ilgili verdiği değerli bilgileri bir tercrübeyle de pekiştirmemiz için bizi Yakova’ya da götürdü.
Prizren Yunus Emre Enstitüsü elemanlarından Gazimend Kryeziu’nun rehberliğinde gezdiğimiz Yakova (Arnavutça: Gjakova) Kosova’nın batısında, Erenik nehrinin yanı başında yer alan bir şehir.
1485 yılı kayıtlarında İşkodra Sancağı’na bağlı, 54 haneli bir belde; 1591 yılı kayıtlarında ise Prizren Sancağı’na bağlı bir şehir olarak yer alıyor. Ayrıca Hadum Süleyman Efendi Camii'nin de 1594-1595 yıllarında yapıldığına bakılırsa Yakova’nın Osmanlı ile varlık kazanmış bir şehir olduğu ortaya çıkıyor.
1912 yılında Sırbistan ile Karadağ orduları tarafından işgal ve tahrip edilen Yakova ikinci büyük yıkımını son Kosova savaşında yaşıyor.
AGİT tahminlere göre, Yakova’nın 1999 Kosova Savaşı öncesindeki nüfusu (köyler dahil) 145.000 iken, 2011 nüfus sayımında bu rakam 95.000’e düşüyor. Yüzde 90’ını Arnavutların oluşturduğu bu nüfusta az sayılarda Boşnak, Sırp ve Türk yer alıyor; toplam nüfusun da % 80’i Müslümanlardan oluşuyor.
Son savaşta Sırp asker, milis, militan ve polislerin Yakova merkez ve köylerinde büyük tedhişe ve tahribata sebep olduğu ve hâlâ binlerce kayıp kişinin akıbetleriyle ilgili bir bilgiye ulaşılamadığı biliniyor. (Kosova a Monographic Survey, Kosovo Academy of Sciences and Arts, Prishtina 2013)
Bu yanıyla, son savaştan bugüne on beş yıl geçmiş olmasına rağmen Kosova’da işgal, katliam ve ölüm korkusunun en yoğun hissedildiği il konumunda bulunuyor Yakova. Çünkü halen evleri dumansız, sokakları tenha, pazarları kör...
Açık olan birkaç dükkanda beşik satılırken, birkaç küçük atölyede ise tabut yapılıyor. Sanki doğumun ölümden ve ölümün doğumu gerektirmesinden başka bir hakikati yok gibi Yakova’nın.
El sanatlarıyla maruf olan bu beş yüz yıllık şehrin 1912’den beri maruz kaldığı olaylara bakılınca, herkes Sırp katillerce öldürülmek üzere doğmuş, her şey yıkılmak için yapılmış, talan edilmek için biriktirilmiş gibi görünüyor. Bu nedenle adı telaffuz edilirken, bu adın söz konusu durumları içkin olan manası da adeta birlikte söyleniyor: Yakova= Kara yazgılı Kanovası!
Gerçi Kosova İslam Birliği, Yakova’da Sırplar tarafından yıkılan, tahrip edilen tarihi ve dini yapıları yeniden yapma, onarma yönünde büyük bir çaba göstermiş. Türkiye dahil kimi Müslüman ülkeler Yakova’ya da el uzatmışlar, tekkeleri faaliyetlerine tam tekmil yeniden başlamışlar ama yine de Yakova halkının ürküntüsü, umutsuzluğu ortadan kaldırılamamış. Kosova’dan AB ülkelerine doğru ivme kazanan iltica hareketi belli ki Yakova halkını da kıskacına almış. “Kanovası” imgesini ortadan kaldırmanın yolu adeta “Göçovası”na bağlanmış.
Bunlardan dolayı Yakova’nın Osmanlı aidiyetinden uzaklaşmasına karşılık “oh olsun” demek nasıl bir abesle iştigal ise “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik...” hamasetiyle Yakova’ya ilgi duymak da bir o kadar abesle iştigaldir.
Evet o topraklar Osmanlı'nındı, yani bizimdi. Şimdi ise bizim değil. Ancak o topraklarda yaşayanlar yine bizim insanlarımız. Kosova, Avrupa içinde Müslüman nüfusu en yoğun olan ikinci ülkedir (birincisi Türkiye) ve müstakil bir devlet olarak yine devletler hukukunun elverdiği oranda devlet düzeyinde dayanışmayı, yardımlaşmayı hak etmektedir. Yunus Emre Enstitüleri’nin, TİKA’nın, Türkiye askerinin bölgedeki mevcut ve programlanmış faaliyetleri de bu cümleden faaliyetler olarak değerlidir.
Öte yandan Kosova ile ilişkimizin tıpkı Makedonya ve Bosna için olduğu gibi devlet ilişkisinin dışında, halkların gönüllü ilişkisi olarak da kurulması gerekmektedir. Son yıllarda Prizren ve Priştine’ye artarak süren münferit ve toplu gezilere Yakova’nın da dahil edilmesi bu bakımdan çok yararlı olacaktır.
Tamam, gittiğimizde tabut almayalım Yakova’dan ama doğumda ve doğruluşta buluşmak için bir beşik alalım.
Bizim için umut ve sevinç; Yakovalı’nın el emeğine saygı, Yakova’nın güzelliklerini keşfetmeye sebep olsun o beşik.
twitter.com/OmerLekesiz
Paralel Yapının mevzi kazanma çabası
04:0010/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Yapının 17 Aralık Seçim Ayarlı darbe kalkışmasından beri söylediğimiz şudur: “Paralel Yapı, adaletten ayrılmaksızın ciddiyetle üstesinden gelinmesi gereken büyük bir beladır. Bu belayı küçümser, karşısında gevşekliğe düşerseniz, onları milletin huzuruna, ülkenin ve yöneticilerin itibarına tecvüz etme konusunda cesaretlendirmiş olursunuz.”
Nitekim, yeni bir seçimin telaşı ağır basıp, mezkur belayı müdrik olanlar da onlarla ilgili hatırlatmaları birkaç gün yapmayınca, Paralel Yapı elemanları bir mevzi olsun kazanabilmek için şaha kalktılar ve iki yönlü bir planı anında uygulamaya koyular.
Bu planın ilkini, “Gezi filmini başa sarma”, ikincisini “felaket tellallığını yoğunlaştırarak ülkenin itibar kaybında başarı sağlama” başlıkları altında özetlememiz mümkündür.
“Gezi filmini başa sarma”, Paralel Yapının ifşasında kararlılık göstermiş olan gazetecileri linç etme girişimini de içkin olarak, kendi desteklerine rağmen akim kalmış olan şehir eşkıyalarını “gadre uğradınız” telkiniyle önce hak aramaya, ardından sokağa çekmeye çalışma amacını taşırken, “felaket tellallığını yoğunlaştırarak ülkenin itibar kaybında başarı sağlama” ise, ülkede 12 yılda gerçekleşen devrim niteliğindeki kararları, uygulamaları toptan inkar etmeye ve “batmak üzere olan bir ülke fotoğrafı” üretmeye dayanıyor.
Öncelikle ilk husus sayesinde şimdiye kadar muğlak ve delilsiz gibi görünen iddialar da somutluk kazanıyor: Paralel Yapı ve onun omurgasını oluşturan Haşhaşiler, Gezi olaylarının ilk anından beri bizzat işin içindeydiler. Masumane niyetlerle oraya toplanan çocuklara karşı gerçekleştirilen ilk saldırı onların eseri olduğu gibi, “ulusolcu” örgütlerin bundan bir isyan gösterisi üretmelerini sağlayanlar da onlardı.
Paralel Yapı elemanlarının konuyu bugün, sadece “Dolmabahçe Camii ve Kabataş olayı” ile sınırlandırmaya çalışmaları ise, bu sayede itirafını yapmış oldukları ittifakı perdelemeye ve 17-25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasında kendilerine karşı onurlu bir duruş sergileyen gazetecilerden öç almaya yöneliktir.
İkinci hususa gelince.
Gerek müminlik bağıyla gerekse besleme durumundan paralel oluşla kalem sallayanlardan herhangi birinin yazısına baktığınızda şunları görürsünüz:
1-Ülkede toplumsal kutuplaşma var.
2-Dış politikada Ortadoğu’da sıkışmışlık had safhada.
3-Kürt sorunu çıkmaza giriyor.
4-Ekonomi kötüye gidiyor.
5-Toplumsal yozlaşma, çözülme, kimlik krizi had safhada.
6-Yargı ve hukuk sisteminde ürkütücü gelişmeler yaşanıyor.
7-İfade özgürlüğü baskı altında, medya kuşatılmış durumda.
8-Paralel örgütün lideriyle sulh yapılmazsa, onun ve örgütünün lehine kesin bir ahitleşmeye gidilmezse Irak ve Suriye gibi bir bataklığa saplanılacak.
9-Başbakan Davutoğlu, CFR (Council on Foreign Relations)’ta da yalan söyledi, namazında titizlik de gösterse o bir güvenilmez adam ve düşmandır.
10-Davutoğlu son Amerika gezisinde Beyaz Saray’dan randevu alamadı, Netanyahu da hüsnü kabul görmedi. Amerika’nın emrine uymazlarsa olacağı budur. Bizim liderimiz ise Amerika’nın kollarında güvendedir; onun bu durumu ve Amerika’ya olan üstün hizmetleri örnek alınmalıdır.
Bu sıraladığım hezeyanlar, felaket tellallığını da massederek, münkirlikte karar kılmış, iktidara karşı “ya zafer ya ölüm” saplantılı bir idrakin, “bu millet bana köle olmuyorsa, zelil olsun” diyebilecek kadar seviyesizleşmiş bir kör bilincin hezeyanlarından başka bir şey değildir.
Amaç ve açılımlarını ana hatlarıyla verdiğimiz bu iki hususu tek bir yorum altında toplayacak olursak:
Paralel Yapı, mahremiyetlere tecavüzünü, binlerce insanı dinleme teşebbüsünü, tape üretimini, kaset şantajlarını, alüftelerle işbirliğini, ülke sırlarını yabancılara satmasını, beddua şovlarını, elleri Cevşenli ablalara CHP için oy dilendirişini, çatı aday kurguculuğunu... “Gezi filmini başa sarma” suretiyle unutturarak ve bunun yanı sıra ülkesini, milletini acziyet, zorluk, darlık ve tehlike içinde göstererek içeride korku ve güvensizlik fitnesini ateşlemeye, dışarıda (öncelikle Londra, Berlin, Washington DC ve Tel Aviv’de) ancak kendilerinin onlara layık bir kul olabileceği kanaatini oluşturarak, Türkiye milletine ve yöneticilerine karşı verdikleri savaşta bir mevzi kazanmaya çalışıyor.
Gelinen bu yeni noktada yazımızın ilk paragrafındaki gerçeği tekrar hatırlatmamız iktiza ediyor.
Paralel Yapının ahlakı ve bir haddi hududu yoktur. Bugün bu mevzi için yarın başka mevziler için din istismarcılığı dahil her yolu, her durumu mübah ve mübarek sayarak yeni ataklara kalkışacakları da aşikardır. “Elemanları adalete teslim edildi, bu mevzu bitti” diyerek geri adım atmak, susmak, nifakıyla sürekli hareket halinde olan Paralel Yapıya sadece cesaret verir.
Kuyruğu kesilen yılan yaşamayı sürdürür, ancak başı ezilirse onun şerrinden emin olunulabilir.
Adı Paralel Yapı olan kara yılanın ise henüz kuyruğu kesildi, başı ezilmedi.
Ve asla unutmayalım, bu mesele, bir iktidar meselesi değildir, başlı başına bir memleket meselesidir.
twitter.com/OmerLekesiz
“Müslümanların Tarihi”
04:0013/03/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İhsan Süreyya Sırma Hoca, otuz yılı aşan akademik hayatını, ibnü’l-vakt olarak İslam tarihinin anlaşılmasına mahsus velud çalışmalarıyla taçlandırmış bir münevver olarak tanınır ve ayrıca dini faaliyetler konusundaki yoğun gayret ve çabasıyla bilinir.
Sırma Hoca'nın aynı minval üzere gerçekleştirdiği son çalışma, “Müslümanların Tarihi” adıyla birkaç ay önce Beyan Yayınları tarafından 5 cilt halinde kitaplaştırıldı.
Öncelikle güzel formatı, sayfa düzeni, okuma rahatlığı sağlayan dizgisiyle bu kitaba özel bir önem verdiği hemen anlaşılan Beyan Yayınları’nın sahibi Ali Kemal Temizer’e ve kıymetli elemanlarına teşekkür etmeliyim. İçeriklerine uygun olarak her sayfanın alt kısmına yerleştirilen küçük fotoğraflar ve onların ebadınca açılan derkenara uygun boşluklar hem gözün dinlendirilmesine hem de sıcak düşüncelerin metinde bir tahrifata neden olmaksızın hemen oracığa kaydedilmesine imkan veriyor.
Sırma Hoca “Müslümanların Tarihi”ni, “Tarih Nedir – Peygamberler Tarihi – Cahiliye Dönemi; Hz. Muhammed’in (sav) Mekke ve Medine Dönemi; Örnek Halifeler – Emeviler Dönemi; Abbasiler – Endülüs Emevileri – Selçuklular – Haçlılar; Osmanlı Devleti” olmak üzere beş ana başlık altında oluşturmuş.
İslam Tarihi denildiğinde 1)Hz. Peygamber’den (sav) önceki Peygamberlere ait dönemin tarihleştirilmesinde Vahyi bilginin esas alınmasındaki zorunluluğun, modern tarihin esaslarıyla çatışması; 2)Hz. Peygamber (sav) döneminin ele alınışında “Siyer” etkisinin tarihe baskın çıkması, 3)Emeviler’den başlayarak Osmanlı’nın yıkılışına kadar süren dönemde her yeni devletle birlikte giderek daha fazla belirginleşen “örfi yönetim” tarzının Şeriat’la mesafesi sorunu, 4) İslam Medeniyeti’nin tefessüh etmesiyle birlikte Filistin / Eriha’daki Hişam Sarayı’ndan, Endülüs / Gırnata’daki el-Hamra Sarayı’na kadar yüzlerce “maddi kültür cesedi”nin fenomenal bir gerçeklik ve apriori olarak İslam Tarihi’ni yeni kuşaklara “yenilenlerin tarihi” şeklinde algılatması... halli elzem meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nitekim Sırma Hoca da kitabının “sunuş” kısmında bu meselelerden kimilerine şöyle parmak basmaktadır: “Antik Çağlar dediğimiz dönemlerin ilki olan Hz. Adem zamanını, tarihin bilinen kaynaklarından araştırmak mümkün değildir. O dönemi anlatan kaynaklar arasında inananlar açısından en güvenilir kaynaklar ilahi kitaplardır. Bu kitaplardan değişmeden günümüze intikal eden tek kitap da Kur’an-ı Kerim’dir. Bu nedenle Hz. Adem’e, hatta ondan sonra gelen dönemlere ait birçok bilgiyi bu otantik kitaptan almak zorundayız.
Meseleye seküler açıdan bakmadığımız için ana referans kaynağımız Kur’an ve onu anlatan ilimler, tali kaynaklarımız ise normal tarih ilminin kaynaklarıdır.
Gerek ilk, gerekse şimdiki dönemlere ait bütün hadiseler ‘zaman’ dediğimiz süreç içerisinde cereyan etmekte, bir bakıma, bu ‘zaman’la şekillenmektedir. Onun için selefimiz olan Müslüman tarihçilerin yaptıkları gibi, biz de zamanın ne olduğunu anlamak ve ona göre olguları değerlendirmek durumundayız.
Tarihçiler ‘zaman’ kavramı ile ilgili birçok tarif yapmış olmalarına rağmen, biz bunlardan sadece Taberi’nin yapmış olduğu kapsamlı tarifi esas alıyoruz. O şöyle tarif ediyor zamanı: ‘Zaman, gece ve gündüz içerisindeki saatler / anlardır’.”
Sırma Hoca’nın (hayır ve sıhhat içinde sürmesini dilediğim) ömrünün yaklaşık yarım asrını İslam Tarihi’ne hasretmiş olması karşısında, konu edindiğim kitabıyla ilgili eleştiride bulunmaya teeddüp ederim.
Ancak genelde tarihin, özelde İslam Tarihi’nin önemine inanan bir okur-yazar olarak en azından “seküler” açıdan bak(a)mamanın nedenini ve “zaman” konusunda neden el-Gazzali (ö. 1111), Maktûl Sühreverdi (ö. 1191) ya da İbn Arabi’yi (ö. 1240) değil de Taberi’yi (ö. 923) örnek almamız gerektiğini de anlamak ihtiyacındayım.
İnsanı ahiretle dünyanın berzahı olarak alırsak, sekülerliği Laiklik ideolojisinden arındırıp, salt dünyeviliği yeniden izahta etkili bir araç olarak kullanamaz mıyız?
Yine zaman’ı “hareket sayesinde algılanan şey ya da kendisinde hareketin ortaya çıktığı şey” olarak alıp, onu İmam Maturidi’nin “neden-sonuç” bağıntısı yerine, İmam Eş’ari’nin “etki-tepki” (potansiyellik) bağıntısıyla ilişkilendirirsek mevcut tarihi metodolojilerdekine göre farklı (biricik ve özgün) bir (tarihi) zaman anlayışını inşa etmemiz mümkün olamaz mı?
Sırma Hoca'nın bu soruların uzağında olduğunu hiç sanmadığım gibi, bunlardan daha fazlasını kendi kendisine sorduğuna da inanıyorum. Bu bağlamda kitabını “Müslümanların Tarihi” olarak isimlendirmesinin de bunun karinesi olduğunu düşünüyorum.
Yukarıda “İbnü’l-vakt” demiştim. Bundan hareketle Sırma Hoca'nın şimdi kitabının adına yüklediği bakış farkını, zikrettiğim meseleler planında (inşallah) İslam Tarihi’ne mahsus yeni çalışmalarına da yükleyeceğini umuyor ve bizleri “Müslümanların Tarihi”yle yeniden buluşturduğu için teşekkür ediyorum.
twitter.com/OmerLekesiz
Telkininde art niyetli olanın teklifinden hayır gelmez
04:0015/03/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Telkin”, “Bir kimseye bir fikri aşılama, aşılayıp zihnine sokma, öğretme”, “teklif” ise “Bir hususta yapılması ve ya yapılmaması düşünülen şeyler hakkında başkalarına görüş sunma, öneride bulunma; başkalarının incelemesine sunulan görüş, öneri”dir (Misalli Sözlük)
Telkinde “tekrar” ve gelenekleşmiş bilginin, haberin “nakl”i esastır. Va’z edilmiş bilgiyle, bu bilginin kronikleşmiş yorumlarını vaaz yoluyla aktarma olarak telkin, kendisine inanılmayı, bağlanılmayı gerekli kıldığı kadar, inananı, bağlısı tarafından başkalarına (ve geleceğe) taşınmayı da talep eder. Bu yanıyla telkin, pasif (kendi doğallığı içinde süren) bir etkileşim olarak hayatın sürekliliğiyle (yaşamakla, pratiğe aktarılmakla) aktif bir boyut kazanır.
Teklif ise seküler manada akli bir üretim (kuvve) olmasıyla pasif, bu üretimi hayata geçirmeyi benimseyen açısındansa başlı başına bir iddiadır. Teklif, ancak iddiada yerine getirme, uygulama, kazanma kastıyla bitişince (fiil) aktif hale gelir.
Örneğin “doğruluk”, tanımı zaman içinde şartlara ve bu nedenle şeriatlara göre değişmekle birlikte, öz’ü (arketipi) sabit kalan bir değer olarak nesilden nesile, insandan insana telkin yoluyla aşılanmıştır.
Doğruluk anlayışlarında farklılıkların ortaya çıkması karşısında, doğrunun hatta en doğrunun ne olabileceği ve bunların toplum tarafından nasıl benimsenebileceği konusunda akıl yürütmek, bunu söze dökmek, kaydi bilgiye dönüştürmek ise bir teklifte bulunmaktır.
İnsanın (ona ilişkin tekliflerden birini) benimsemek suretiyle, kendisinin “doğru biri olduğunu” ileri sürmesi de bir iddiadır ve bunu tutumlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle ispat etmesi gerekir.
Bu tanımsal çerçeveye göre telkin ve teklif, birbirlerini içkin olmayan, kimi benzerliklerine rağmen birbirlerinden farklı olan iki husustur. Çünkü son tahlilde ikisi de iki ayrı formasyonun (düşünmenin, mantık yürütmenin) ürünüdür. Bu durumu gözardı edip, benzerliklerinden hareketle onları birleştirmek veya birbirlerinin şartı, sonucu, verisi gibi kullanmak zihni bir karmaşayı, kargaşayı, bulandırmayı beraberinde getirir.
Buna ilişkin son çarpıcı örnekleri, Paralel Yapının Lideriyle, onun medyadaki elemanlarının konuşmalarında, yazılarında görüyoruz:
Örgütün lideri çok eskiden beri, elemanlarınca hem böyle nitelendirilmekle hem de kendisi bunu bizzat içselleştirmiş olmakla “vaizlik” rolü (sanı) içinde durmuş, nitekim hamaset yüklü ağlak vaazlarından yapılan kasetlerle bir zamanlar en ünlü pop şarkıcılarını bile yaya bırakmıştır.
Sonrasında audio-visual vaaz yoluyla telkinciliğini sürdürmekle kalmamış, kendisini evcil hayvan cinsinden bir varlıkla eşitleyebilme mütevazılığı içinde görevinin vaizlik, işinin vaaz etmek olduğunu da sıkça dile getirmiştir.
Telkincilikten bedduacılığa terfi ettiği zamanları izleyen çöküş döneminde ise elemanlarına nasıl davranmaları, maruz kaldıkları adli soruşturmalar, mahkumiyetler karşısında kimleri nasıl örnek almaları gerektiği konusundaki telkinlerine ağırlık vermiştir ki, bugün de telkinlerini bu minval üzere sürdürmektedir.
Mezkur örgütün söz konusu telkinler neticesinde takiyecilik ve sızmacılık başta gelmek üzere bugünkü yüklendiği nitelik(ler) ise herkesin malumudur.
Belirttiğim bağlamda, bu kişinin toplum tarafından da artık şerre bitişik görünen telkinciliğinden, teklifçiliğe bir geçiş yapması muhaldir. Kaldı ki, konuşmalarında ve yazılarında dili bedduaya kilitlenen, yöneticileri kötüleyen, ülkeyi bir iç savaş ortamındaymış gibi gösteren, ABD, İngiltere ve İsrail’den yardım dilenen, kısaca telkinleriyle muhtelif art niyetlere bulanmış olan birinin, bunlardan sonra teklifçiliğe yeltenmesi boş bir çabadan ibarettir.
Medyadaki elemanlarının durumu da onunkinden farklı değildir.
Onlar da ülkeyi, milleti, yöneticileri umutsuzluğa sürüklenmiş, yoksullaşmış, sorunları çözümsüzleşmiş gibi gösteren telkinlerinden sonra, bilgiççe edalarla, ukala tavırlarla teklifçiliğe yelteniyorlar.
Örneğin örgüt liderinin mevcut hakim güçlerce Türkiye’nin Osmanlı devletinin gücüne erişmesine izin verilmeyeceğini (telkin), bu durumda onları huzursuz edecek davranışlardan kaçınılması gerektiğini (teklif) söylediği gün, Paralel Yapının besleme elemanlarından biri de hemen Türkiye’nin son iki yıldır bağımsız davranışı benimsemekle çok büyük bir hata işlediğini (telkin) belirttikten sonra, tanımı muallak, içeriği meşkuk olan ‘Sünni temkin yoluna” göre davranılması gerektiğini (teklif) edivermektedir.
Oysa ki, her ikisininin tutumu da “telkininde art niyetli olanın teklifinden hayır gelmez” hükmünde buluşmakta ve dolayısıyla telkin ve teklifi, rakiplerini kötüleme, susturma, sindirme maksatlı olarak ayırdıkları ya da birleştirdikleri yerde yukarıda belirttiğim şekliyle düşünsel bir karmaşanın, kargaşanın, bulandırmanın üreticileri haline gelmektedirler.
O halde onlara şimdilik “cedel ilmi”yle mücadele etmenin bir hak, muarızlarıyla cebbelleşmek uğruna cedel ilminin esaslarına tecavüz etmenin ise aptallık olduğunu belirterek bitireyim yazımı.
twitter.com/OmerLekesiz
Kuyruğu dik tutmak
04:0017/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kuyruğu dik tutanın görünür kıldığı şey
Türkçe’nin en zengin deyimlerinden birinin kaynak kelimesi “kuyruk”tur. Şemseddin Sami, keyfinden bir şiir dizesi gibi açıklamamış onu belli ki: “Ekser hayvanatın etten ya da kıllardan veyahut tüyden ibaret olarak kıçları üzerinden uzanan, zeyil, zeneb, düm, dümbal.”
Kamus-ı Türki 1901 yılında yayınlandığına göre, kuyruktan üretilmiş ve bugün aynı içeriklerle yaşamayı sürdüren deyimleri ilk sıralama şerefi de Şemseddin Sami’ye ait olmalı: Kuyrukaltı, kuyruküzeri (bir tür hastalık), kuyruğu omuzlamak (kaçıp gitmek), itkuyruğu (ot), tilkikuyruğu (üzüm cinsi), kuyruksalan (kuş cinsi), kuyruğa basmak (neden olmak, iğnelemek, gücendirmek), kuyruk acısı (intikam arzusu), kuyruğunu tava sapına çevirmek (evire çevire dövmek), kuyruğu titretmek (ölmek), kuyruk sallamak (yaltaklanmak), kamçıkuyruk (kılsız kuyruk), kuyrukkapağı (hayvan pöçü), kuyruksokumu (insan pöçü), kuyruk kısmak (suçunu bilerek pısmak), kılkuyruk (züğürt).
Şemseddin Sami’den sonra yeni deyimler ekleyerek sürdürmüşüz kuyruklu muhabbeti: Kuyruğu kıstırmak, kuyruğu kapana kısılmak, kuyruğu titretmek, kuyruğu dik tutmak, kuyruklu yalan, kuyruğuna teneke bağlamak...
Şimdi siz, bunlardan hareketle sözü “kıtmir” kelimesine ve malum muhatabına dayayacağımı sanıyorsunuz ama üzgünüm, sizi yanıltacağım.
Aslında sadece zikrettiğim kuyruklu deyimleri kullanarak Paralel Yapı’nın kısa tarihini bir solukta anlatıvermem de mümkün. Örneğin, “Yedi düvele kuyruk sallayan Haşhaşi kılkuyruklar, kuyrukları basiretli yöneticiler tarafından tava sapına çevrilince, sinemeki kılıklı kabadayılar olarak birer kılkuyruk olduklarını anlayıp, kuyruklarını kısmaya, sallamaya başladılarsa da hükmen kuyruğu titretmekten kurtulamayıp, kuyruklarına teneke bağlanmış olarak okyanus ötesine sürüldüler” gibi, gibi...
Söz konusu tarihi yazmayacağım, belirttiğim gibi “kıtmir”den de söz etmeyeceğim. Sadece zikrettiğim deyimlerden “kuyruğu dik tutma”nın Paralel Yapı elemanlarda neden olduğu fiili bir sonuca dikkatinizi çekeceğim.
“Kuyruğu dik tutmak”ı, haksız direnişte bulunmak, pes etmemek, diklenmeyi sürdürmek anlamlarıyla birlikte düşündüğümüzde (dilsel yanıyla) hoştur, ama fiiliyle ortaya çıkartılansa pis bir görüntüdür.
Paralel Yapı’nın bu-kalem-unları, televizyonda konuşan Cumhurbaşkanına (alınlarının şakına çakılmış yumruğunun acısını hissederek) nefretle bakarken, onun “Suriye’nin eli kanlı diktatörü Esad ve neye hizmet ettiği belli olmayan DEAŞ terör örgütü, aynı sakat anlayışın iki farklı tezahürüdür. Bunlar aynı üst aklın kullandığı maşanın iki ucudur” sözlerini dinleyip, hemen kaleme sarılarak şunları köşe yazılarına iliştiriverirler:
“Tahşiye, el-Kaide, el-Nusra, Hizbullah, IŞİD vb. ‘radikal İslamcı gruplar’, AK Parti tarafından çok sevilmekte, sevilmekten de öte filleri masum gösterilerek desteklenmektedir. Örgütümüzün onlara silah taşıyan MİT TIR’larını engelleme çabalarını ve buna gösterilen tepkiyi hatırlayınız. Biz cihatçı örgütlere karşı ABD, İngiltere ve İsrail’e fayda sağlamaya çalışırken, AK Parti bizim şahsımızda bu hakim güçlere karşı başkaldırarak dış politikada yalnızlaşmıştır.”
Bu, deyimin fiili durumuyla “kuyruğu dik tutmak” uğruna, pis bir gürüntünün, kelimelerle (hafif dumanlı olarak) resmini yapmaktır. Zaten zikrettiklerimizi izleyen paragrafta, karıncayı bile incitmeyen kendi örgütlerine haksızlık ve beddua etmekten başka küçücük bir olumsuzluğu bile olmayan liderlerine terörist muamelesi yapıldığı hemen ileri sürülüverir:Bunlarla, güya kuyruğu dik tutma çabası sergilenmiştir sergilenmesine ama bununla asıl sergilenen dikleşmiş kuyruktan sonraki görüntünün kendisidir. Bu da tamı tamına “Paralel Yapı’nın Haşhaşilik olarak formu” demektir ki, vaki çelişkiyle birlikte bir iftirayı, karalamayı içermektedir.
Geç kaldın muhterem!
Son yazımda, “Telkininde art niyetli olanın teklifinden hayır gelmez” demiştim.
Daha bunun mürekkebi kurumadan, “besleme durumundan Paralel” elemanlardan biri, destek verdiği örgütün “çözüm süreci”ni engellemek için elinden gelebilen her numarayı çektiğini, her sözü söylediğini, her kumpasa el açtığını, her olumsuzluğa çanak tuttuğunu ve kendisinin de 17 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından bu yana, art niyetli telkinleri nedeniyle geçersiz teklifler üreten bir surete mahkum olduğunu unutmuş olarak şimdi “çözüm süreci”ne önem yükleyip, bölgenin tümünü kapsayan muhtemel yönetim modelleri üzerine düşünmenin, tartışmanın gereğinden söz edivermiş son yazısında.Onun bu yaptığına, ticari deyimle “karşılıksız çek yazmak” dendiğini biliyorum da ahlaken ne dendiğini ya da denilebileceğini henüz bilmiyorum.
Düne kadar “Türkiye öldü, yitti, bitti, iç savaşa ramak kaldı ama zalim yöneticiler bunu görmekten aciz, NTY’de makale yazıp, ‘Ey anavatan Amerika!” diye haykırarak imdat istemeliyiz” telkinlerinde bulunacaksın, sonra kalkıp güçlü devletin antika entelektüeli edasıyla “bölge üzerinde model tartışması” teklifinde bulunacaksın.
E yani, e pes doğrusu! Pes!
twitter.com/OmerLekesiz
Mümtaz hezeyancı
04:0020/03/2015, Cuma
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Der ki, Sünbülzâde Vehbî Efendi “Yok iken tilki gibi hile-güzâr / Yine postu soyulur âhir-kâr” (Yokken tilki gibi hilebaz / Yine postu soyulur sonunda).
Faşistliğinde itibar görmeyip, liberalliğinde yüz bulamayıp, AK Parti yağcılığında kar tutamayıp ancak Paralel Yapı'ya en şedit Haşhaşiden bile daha takiyeci olarak eklenmekle layığı olduğu tencereye kapak olabilmiş biri, Sünbülzâde Vehbî Efendi’nin bu beytine muhatap olarak, post kokusuyla mümtaz hezeyanlar üretmeye bir başladı pir başladı.
Dönmelerin bağnaz ve dolayısıyla yeni inançlarını savunmada dizginsiz, yeni sahiplerini parlatmada frensiz oldukları bilinir. Mümtaz hezeyancı bunları da aşıp hayaller alemine demir atmış olarak onun yeni inancına ve yeni sahiplerine (her hal ve şartta madara oldukları ve olmaya devam ettikleri için) bıyık altından gülenleri kendi hevasınca itham ediyor, yargılıyor ve haklarında “kırk katır mı, kırk satır mı?” falları çekiyor.
Gerçi, “cek, cak”lı bir söylemle hezeyanlarını belirsiz “üç vakte” bağlayan, ilki daha yazdığı anda fos çıkınca bir yenisini, o da fos çıkınca bir diğerini yumurtlayan bu mümtaz hezeyancı, daha önceden de farklı hezeyanlarıyla biliniyordu.
Örneğin 2012 Temmuz’unda, kendisi gibi besleme durumundan paralel eski bir İslamcıyla birlikte, sonucu “uzaktaki kara çukurun cilalanmasına” çıkan bir “islamcılık öldü, ölmedi tartışması başlatmış, bu esnada da “İslamcılık öldü” demekle yetinmeyip, “selası okundu, teneşire kondu, cenazesi kılındı” kabilinden deli çığlıklarıyla takviyeli hezeyanlarını günlerce sürdürmüştü.
Mümtaz hezeyancı şimdi de, bir zamanlar tabasbusun dibini bularak yere göğe sığdıramadığı AK Parti’ye ve yöneticilerine karşı hezeyan üstüne hezeyan kusuyor. Masasına oturup yöneticileri Malezya’ya sürüyor, olmuyor kurgulanmış bir fitne için başlangıç ve zafer tarihi yumurtluyor, olmuyor Cumhurbaşkanı'nı azlediyor, olmuyor devri sabık müjdesi veriyor.Elbette, bu hezeyanlarında Paralel Yapı’nın meşhur kulak hırsızlığından, tapeciliğinden, alüfte takipçiliğinden, müfteriliğinden ve hainliğinden doğal olarak beslendiği var sayılabilir. Ancak mümtaz hezeyancının bugüne kadar ortaya koyduğu mesnetsiz, karşılıksız, içi boş hezeyanlarından ilk anlaşılan odur ki, iş aslında onun “kına yakma” tutkusundan ibarettir. Kısaca çok şey istemiyor mümtaz hezeyancı, en nihayetinde kına yakacağı bir olumsuzluk, kötülük, şer tahakkuk etsin istiyor. Bu uğurda umutlanarak kustuğu her hezeyan doğası gereği akim kalınca, kınayı neresine yakacaksa orasına baka baka meyus olup, bir yenisi için tekrar bilenerek umudunu oraya bağlıyor. Gidişatına göre intihar etmekten başka hiçbir istikameti, tercihi olmayan bu mümtaz hezeyancı, bağlısı olduğu Paralel Yapı'daki diğer elemanların ruh halini de temsil tahtında tipik bir yalnızlığın, kimsesizliğin ve çözümsüzlüğün fotoğrafını veriyor. Öyle bir fotoğraf ki bu, ondan, kendi bireysel huzursuzluğunun yanısıra ülkenin mutlaka zarar görmesi, iç savaş çıkması, halkın perişan olması, muarızlarının darağaçlarında sallandırılması gibi saplantılar yansıyor.
Bunların her biri mümtaz hezeyancı için basit bir kına yakma tutkusundan ibaret olsa da bu aynı zamanda onun Paralel Yapı'nın geçmişte ve halen ürettiği şerleri unutturma, gözardı etme kaygısını da eleveriyor. Bu nedenle hezeyanlarını güncel durumlar üzerine kuruyor. Örneğin seçim yaklaşıyorsa “kaybedecekler”, döviz kurlarında Türk Lirası aleyhine bir hareket varsa “batacaklar”, eğitim-öğretimde bir olumsuzluk varsa “beceremeyecekler” diye sevinç çığlıkları atıyor.
Çığlıklarıyla da güya Paralel Yapı'nın 17-25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasını, tapeli tecavüzlerini, mahremiyetlere tasallutunu, memleket sırlarını başka ülkelere satmasını, şerlilerle ortaklıkları tescil edilmiş yapılarla ittihadını, yıllarca dine hizmet adına milletten söğüşlenmiş paraların kimlere, nasıl bir kirli ittifak niyetiyle peşkeş çekildiğini... unutturmaya çalışıyor.
Bu çabasını sergilerken, kurguladığı kötülüklerin tahakkuk etmemesi nedeniyle kına yakma arzusu da gerçekleşmediği için hadsizleşiyor, terbiyesizleşiyor; bozulmuş akli dengesiyle Paralel Yapı ve bu yapının kendisi gibi meczuplaşmış lideri dışında herkese küfretmeye başlıyor. Bir sokak züppesinin bile sarfetmekten ar edeceği kelimeleri halkın yönetici olarak seçtiği insanlara karşı sarfediyor. Sonra da bir tilkinin kurnazlığına tutunarak, hem tekme atıp hem bağıran kof kabadayı tripleriyle "basın özgürlüğü yok, despotik bir ortamda yaşıyoruz, baskı altında konuşamıyoruz” diye sızlanıyor.
Bence mümtaz hezeyancı, tilki tabiatıyla hak ettiğinin de tilkinin akibeti olacağını çok iyi biliyor. Bu sabitlikte hiç değilse kurguladığı onca musibetten bir musibetin olsun tahakkuk etmesini ve dolayısıyla gönlünce kına yakan biri olarak postu teslim edenlerden olmayı arzuluyor. Bu mümkün olmadığına ve olmayacağına göre yakın durduğu tek gerçek hal, intihar gibi görünüyor. Kendisini iyi izleyiniz, mümtaz hezeyancı intihar ederken de ardında Cumhurbaşkanı'nı bunun sebebi olarak gösteren bir not bırakmaktan geri durmayacaktır.Çünkü yaşarken ”nemimekar” olan, ölünce de daha bir süre böyle anılmayı ister.twitter.com/OmerLekesiz
Doğru bilgi bilinmek içindir
04:0022/03/2015, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yozgat İmam Hatip’in beşinci sınıfında aynı dolabı paylaşmakla samimi olduğumuz bir öğrenci vardı. Nur Medresesi’ndeki bir karşılaşmamızdan sonra samimiyetimiz daha artınca geleceğine ilişkin tasarımlarını, hayallerini de bana açmaya başladı.
Zeki ve çalışkan bir öğrenci olmadığını, okuldan öğreneceği mesleki bilgileri, Nur Medresesi’nden öğreneceğini sandığı Risale-i Nur belâgatiyle birleştirerek köy imamlığı yapmayı planladığını söylemişti bir sohbetimizde.
Ailesi fakir olduğundan hayata çabucak atılmayı planlıyor, sınıfını ikmal sınavlarıyla ancak geçebildiği için üniversiteyi hiç düşünmüyordu.
O ders yılının son aylarında hastalandı. Avuç avuç ilaç, burnunu ve dudaklarını nemlendiren kremler kullanmaya başladı. Yaz tatili başlayınca ayrıldık. Yeni ders dönemimde ise gelmedi; dolabı uzun süre boş ve kilitsiz olarak kaldı.
Paralel yapının 17/25 seçim ayaları darbe kalkışmasından beri ne zaman Risale-i Nur sevgisiyle Haşhaşilerin tuzağına düşmüş saflarla karşılaşsam aklıma bu arkadaşım geliyor ve bunların hangi dünyevi hayallerle Haşhaşilere kapıldığını büyük oranda tahmin ederek, şimdi kanserden daha eşet hale gelmiş bu yapıdan kurtulmalarının güçlüğünü görüp, üzüntü duyuyorum.
Bilmiyorlar, eğer serrehber saydıkları kişi ve kişilerin gerçek halini, aidiyetini, intisabını, ittihadını ve ittifakını gereğince bilselerdi, onların kendilerini Asr-ı Saadet’in şerefli Müslümanlarıyla eşitlemesine izin vermezler, sahtekar damgasını bizzat kendi elleriyle onların alınlarına basarlardı; hiç değilse en son Abdülkadir Selvi’yi yıpratmak, kötülemek için başvurdukları ahlaksız yöntemlere bakarak “Siz kim sahabe kim? Ebu Cehil ne zaman Ammar bir Yasir’in yerine geçti” diye yaka toplarlardı.
Bilmiyorlar, eğer bilselerdi Mavi Marmara şehitleri sebebiyle Hz. Sümeyye ve Yasir’in şehadetlerini akıllara getirmekten fellik fellik kaçanların, iş kendilerine dönünce nasıl da Siyer uzmanı kesiliverdiklerini anlarlardı.
Bilmiyorlar, eğer Müslümanlığın Müslümanlarla birlikte olmayı zorunlu kıldığını bilselerdi, kendilerine liderlik taslayanların neden Mehmet Akif gibi Kahire’de mütevazı bir hayata talip olmayıp, okyanusun ötesinde mükellef bir villada Karunlar gibi yaşadıklarını; bu devirde ümmete muhalif olmanın kafirlere maşa olmak anlamına gelip gelmediğini, bu bağlamda DEAŞ ile Paralel yapının arasında önemli bir mahiyet farkı olup almadığını sorgularlardı.
Bilmiyorlar, eğer kendi ferdi var oluşlarının gereğini doğru bilselerdi muhabbet fedaileri, ışık süvarileri, gül fatihleri vb. benlik şişirme terimleriyle dolduruşa gelmez, mevcut niyet ve istikametleriyle, Paralel yapımı yeni 300 Spartalı’da birer figüran olarak oynatıldıklarını görürlerdi.
Bilmiyorlar, eğer bilselerdi sadaka, kurban, bağış, abone vb. adlarla kendilerinden ve kendileri vasıtasıyla halktan söğüşlenen paralarla kurulan medya şirketlerinin, bankaların, vakıfların, derneklerin anavatan ABD’nin şer şubesinden başka bir şey olmadığını düşünebilirlerdi.
Bilmiyorlar, eğer bilselerdi “Haşhaşi Performans Topluluğu”na mensup Cevşenli gösteriler serisinde konu mankenleri olarak Paralel medyaya yem olmazlar; sadece Müslüman oldukları, Kur'an okudukları, sarık takatıkları için dedelerine, babalarına yarım asır boyunca zulmetmiş olan CHP’ye oy toplama şaklabanlığını üstlenmezlerdi.
Bilmiyorlar, eğer dünya hırsının mahremiyetlere tecvüz etme, banyo ve yatak odalarını dikizleme, evlere, işyerlerine dinleme aygıtları yerleştirme, kaset-montaj yapma hakkı vermediğini, bunları yapanın dindarlıktan bir nasibinin olmadığını bilselerdi onları lanetlemekle kalmayıp, onları işaretleyenlere, ifşa edenlere beddua edenleri de “ağzını topla zangoç” diyerek şamar manyağına çevirirlerdi.
Bu saflar, Paralel yapının özel eğitimli ve ödevli küçük bir gruptan ibaret olduğunu, kendilerinin İslami terimlerle gaza getirilerek onların cürümlerini desteklemeye, propagandalarına malzeme olarak pisliklerini makul görmeye ve göstermeye mahkum edildiklerini de bilmiyorlar. Ama illa ki, bilecekler çünkü doğru bilgi bilinmek içindir. Fakat o zaman da tavşan yamaca geçmiş olacak, pişmanlıkları ne dünyada ne de ahirette kendilerine fayda sağlamayacak. twitter.com/OmerLekesiz
Paralel megalomani
04:0024/03/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İktidardan pay kapma umutları darbe kalkışmasının önlenmesiyle birlikte suya düşen Paralel Yapı, örgüt olarak çökertilmesi, resmi kurum ve kuruluşlara sızma operasyonlarının engellenmesi, sorgulanması yönünde kararlı bir tutumla karşılaşınca, elemanlarını kaybetmemek, yaşanılan olumsuzluklara rağmen iktidar emellerini yaşanılabilir, yaşatılabilir kılmak için alegorik dille sistemli bir megalomaniyi üretmeye başladı.
Dershane kalkışması esnasında alim-zalim karşılaştırmalarıyla uçlanmaya başlayan söz konusu tutum, Paralel Yapının devlet içindeki derin yapılanması çözülüp, o yapı içerisinde yer alanlarının adalete teslim edilmesiyle birlikte, Son Mohikan’ın düştüğü denizde son yılan olma niteliğini kazanarak audio-visual vaazlarla, yazılarla sistemli bir işlerlik kazandı.
Üç katmanlı olarak kurgulanan bu megalomaninin ilk katmanında helak edilen kavimler, ikinci katmanında Peygamberlerin muhatap oldukları düşmanlıklar ve eziyetler, üçüncü katmanında ise mezhep imamlarından velilere uzanan zulümler, Paralel Yapı liderinin yeni durumuna bağlanarak işleniyor.
Kavimlerin helak edilmesi
Ad ve Semud kavimlerinin helakına, Firavun’un akıbetine dair ilahi haberlerin öncelikli olarak kullanıldığı bu katmanda, Paralel Yapıya karşı çıkanlar söz konusu kavimlerle ve Firavun’la benzeştirilerek, onların da tıpkı fesatçılıkları, azgınlıkları ve kibirleriyle helak edilmeyi hak etmiş olanlar gibi ilahi bir helaka maruz kalacakları telkin ediliyor.
Belirtilen ilahi haberlerin aynı zamanda Tevradi haberler oluşundan hareketle yapılan alegorilerde, evrensel bir söyleyişe yaslanma vehmiyle, düşmanları için dünya genelinde kolay algılanabilir ve sürdürülebilir bir imgenin üretildiği sanılıyor.Öte yandan, bu yaklaşımla düşmanlar dünyevi bir sorgulamaya, yargılamaya bile muhatap olamayacak kadar emsalsiz bir kötülük içinde gösterilerek, onların ilahi bir adaleti de hak etmeksizin, doğrudan helaka maruz kalacakları ileri sürülmüş olunuyor.
Peygamberlerin eziyetlere maruz kalmaları ve korunmaları
İkinci katmanda, “Hz. İbrahim (as) Nemrut tarafından ateşe atılmış, Hz. Musa (as), Firavun’un zulmünden kurtardığı kavminin ihanetine uğramış, Hz. İsa (as) kavmi tarafından reddedilerek yalnızlaştırılmış, Hz. Muhammet (sav), Kabe’de Ebu Cehil ile Ebu Leheb’in saldırılarına uğramış, Taiflilerce taşlanmış, hicret etmeye zorlanmış, Hendek muhasarasında açlığını bastırmak için mübarek karnına taş bağlamıştı” şeklindeki bilgiler üzerinden, “onlar Allah’ın korumasına tabi olarak bunca şeye katlanıp, tebliğden vaz geçmediklerine, hallerinden şikayetçi olmadıklarına göre onların varisi durumunda olan Paralel Yapı lideri ile elemanları da varlıklarını, iktidara erişmek için çabalarını kararlılıkla sürdüreceklerdir” telkini yürütülüyor.
Yine bu bağlamda Paralel Yapının lideri, Hz. Peygamber’le (sav) tamamlanmış olan risaletin, tamamlanmışlığını tamamlayan olarak öne çıkarılmakta, zikredilen peygamberler yoluyla seçilmiş kavim ve milletler için dünyaya yeniden gönderilecek olanın (Hz.İsa’nın) nübüvvet postuna oturtuluyor ve dolayısıyla korunmuşların korunmuşu olarak kimsenin ona zarar vermeyeceği, bilakis (şimdiki durumda olduğu gibi) dünyaya hakim olanların (ABD ve İsrail’in) korumasının da onun üzerinde olacağı söylenmiş olunuyor.
Yakın hatıraların temellük edilmesi
Üçüncü katmanda meşhur tarihçilerce kayıt altına alınıp, ravilerce kulaktan kulağa aktarılarak anonimleştirilmiş mezhep imamlarına, evliyalara mahsus hatıralar sadece kendileri tarafından temellük edilmişçesine, yine alegorik bir tutumla, kendi fiillerinin doğruluğuna yontularak naklediliyor.
Bu yönelişlerinde, Paralel Yapı adına eklektik bir din algısının yerleşmiş olması nedeniyle, eklektizmin baş düşmanları olan İmam-ı Rabbani (ks), İmam Halid-i Bağdadi (ks) vb. isimlerinin zikredilmesinden özellikle kaçınılırken, Yunus Emre ve Mevlana gibi mistiklerin isimlerine sıkça başvuruluyor.
Megalomani nedir?
Megalomani büyüklük saplantısı, kuruntusu ve hezeyanı olarak adlandırılıyor.
Kişi ya da zihniyetleri, emelleri ortak kişilerin kendilerine, gerçeklerle hiç bağdaşmayan üstünlük sıfatlarını yakıştırmaları olarak tanımlanıyor. Psikologlar bunu derin bir ruhsal problem, alimler ise (örneğin el-Muhasibi) nefsin azgınlaşarak, kişinin varlığını işgal etmesi olarak niteliyor. Mantıksızlığın hakimiyetinde üretilmiş inançların kişinin niyet ve istikametini belirlemesi olarak görülen Megalomani, baskılanmış iktidar hırsının, herkesçe beğenilme arzusunun patlaması olarak yorumlanıyor. Ülkemizde Paralel Yapı tasallutu olarak muhatap olduğumuz bu durum, sınır ötemizde el-Kaide, IŞİD, uzağımızda Boko Haram tarafından da yürütülüyor. Söz konusu örgütlerin tehlikelerinin giderilmesi, öncelikle onların alegori esaslı megalomanilerinin ve bununla ürettikleri olumsuzlukların giderilmesine bağlı görünüyor. twitter.com/OmerLekesiz
Partili olmak ya da olmamak
04:0027/03/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçmişteki seçimlerden birinin arefesinde Mersin’deydim. Sohbetimiz sırasında dostlardan biri aday adayı olma konusunu istişareye açmıştı.
Bu işlerde tecrübeli olanlarımızdan biri ona “Senden iyi aday adayı mı olur; hemen temaslara başlayalım” diyerek, süreci de şöyle özetleyivermişti:“Önce parti’nin Gençlik Kolları’na gideceğiz, ardından Kadın Kolları’na, İlçe Başkanı’na ve son olarak İl Başkanı’na gidip, kararımızı ileteceğiz.” İlgili arkadaş 1998’den beri tanıdığım; Mersin’de hasta, yaşlı, yardıma muhtaç kim varsa, erişebildiğince onların yardımına koşan, kapısına gelen hiçbir kimseyi eli boş çevirmeyen, doğru sözlülüğüyle ve dini gayretleriyle maruf bir arkadaştı. Bir onun bu durumuna bir de zikredilen sürece bakınca şaşırdım. Çünkü böyle birinin aday adaylığı değil doğrudan adaylığı için işin merkezinde yer alanların ancak ricacı olmalarının beklenebileceğini düşünüyor, gençlik, kadın vb. kollarında çalışanların, parti yararı kadar kendi yararları nedeniyle orada bulunduklarını, dolayısıyla dava çilesi çekenlerin siyasi rol ve pozisyonlarını belirlemeye haklarının olmayacağına inanıyordum.
PARTİLİ “OLMAK YA DA OLMAMAK, BÜTÜN MESELE BU!”
Zamanla öğrendim ki benim o günkü anlayışım uygulaması ertelenmiş bir hakikat iken, söz konusu sürecin gerçekliği geçerliymiş.
Şöyle ki, kitle partisi olmanın doğal verisi, parti için çalışan kişilere yükselme imkanı vermek olduğu kadar, parti dışındakilerin siyasi yüksekliklere erişme taleplerini de onların kararına bağlı tutmakmış.Bunu öğrendim ama şimdi ortaya çıkan kimi durumlar var ki, bu kez de bunlara akıl yetiremiyorum. Örneğin münevverane ilgileri, kültürel çalışmaları, edebiyat sevgileriyle tanıdığım arkadaşların, millet vekilliği aday adaylığı için kuyruğa girmeleri karşısında, ilk öğrendiğim şeye tutunarak “hangi ara parti hizmetinde bulundular da bu kuyruğa tutundular acaba” diye hayretle sormadan edemediğim gibi, onların büyük bir çoğunluğunu siyaseti sel olarak görüp, sele doğru müdahalenin ancak selin dışında durmakla mümkün olabileceğine inanan kişiler olarak tanıdığımdan “hangi ara düşüncelerinde böylesine bir temel değişiklik geçirerek siyaset tutkunu oluverdiklerini” merak etmeye başlıyorum. Bunu derken, “şunlar siyaset yapmaya layıktır, şunlar değildir” şeklinde bir antidemokratik ayrımın derdinde olmadığımı belirtmeliyim. Temel bir insani hak olan seyahat etme özgürlüğüne sahip olan herkes siyaset yapabilir ve bu asla engellenemez! Çerçeveyi tam daraltarak söyleyecek olursam, benim kastım İslamcı mahalledekilerle; hani particilik anlamında siyasetle uğraşmayı sekülerleşmenin asıl nedeni olarak görüp, daha düne kadar demokrasi oyununa aldanmamayı ve bu nedenle öncelikle siyasete mesafeli durmayı salık verenlerle ilgilidir.
AĞABEY DURUMUNDAN ADAY ADAYI
Uzun zamandır parti hizmetinde olduklarından veya siyaset karşıtlığından siyaset sevdasına tutulu verişlerinden habersiz oluşumla haklarında hayretle (“öğrenmenin yaşı yoktur” esasınca) yukarıdaki soruları sormama neden olan arkadaşların, kendi durumlarını aydınlatan makul cevaplarının olabileceğini de elbette göz ardı etmiyorum.
Ancak bu cevabın dava gayreti içeren değil, doğrudan doğruya selden kütük kapmakla ilgili bir cevap olacağını umuyorum. Çünkü cevap böyle olmazsa sekülerleşme, siyasetle mesafe ve mevcut tercih arasındaki çelişkileri büyüyeceğinden, muhataplarını ikna etmeleri de zorlaşacaktır. Bu arada, ağabey emriyle siyasete giriyormuş gibi bir intiba verenlerin ve dolayısıyla ağabey durumundan aday adayıymış gibi görünenlerin ise durumlarının her türlü sorudan, meraktan, mantıktan ve izahtan vareste olduğunu da belirtmeliyim. Bir okurum bana onlardan birinin adaylık beyannamesini özetleyerek gönderip, sormuş. “Abi, bu nedir: -Falan ağabeyin dergisinde çalışmaya başladı ve ilk yazısını o ağabeyin dergisinde yazdı.-Matbaasında o ağabeyin kitaplarını bastı.-Matbaayı satıp kendini o ağabeyin hizmetine verdi.-Şimdi o ağabeyle Türkiye’yi dolaşıyor.”Okuruma diyebileceğim tek şey şudur: “Bu sence neyse, bence de odur! Partili olmak ya da olmamak! Bütün mesele budur!”twitter.com/OmerLekesiz
Suudi Amerika ne kadar Arabistan?
04:0029/03/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Neşemiz yerindeyken, sağlık derdimiz, fiziki problemlerimiz yokken ağız tadının olmayışından söz ediyorsak, halden değil hal içinde bir olumsuz halden söz ediyoruz demektir.
Zihnimizde çöreklenen bir şeyler bizi saçımızdan ayağımıza kadar etkisi altına almıştır; yarım tebessümlerin, birden gölgelenen yüzlerin, boşluğa düşü veren bakışların, sentaksı bozulan cümlelerin, unutulan önemli bir şeyi hatırlamış gibi aniden durmaların... içine düşmüş gibiyizdir. Diğer bir söyleyişle görünenimiz, bir görünmeyenin tahakkümü altına girmiştir, ağız tadının yokluğundan söz ettiğimiz yerde; bununla ruhsal kırgınlığımızı, tamama ermeyen hayalimizi, zihnimizi kasan bir durum ve düşüncemizi, iç-dirliğimizin yitişini, psikolojik rahatlığımızın bozuluşunu kastediyoruz demektir. Bu, içinden geçtiğimiz günlerde çoğumuzun yaşadığı şeydir aslında, ağız tadının olmayışıdır.
CİN ALİ’NİN MARİFETLERİ
Bu hükmümüze bakıp, “işte, Cin Ali’nin bedduası meyvesini veriyor” diyecek birilerinin varlığını bilmek, ağız tadınızın olmayışında tek başına yeter de artar örneğin.
O birilerinin, kibir halesi içinde kendi güçlülüklerini, kör inatlarını ortaya koymak için “Geçende Cin Ali’ye uğramıştım, Allah’ın iradesinin her iradenin üstünde olduğunu söyleyerek, biz müritlerinin ilahi iradeyi gözetmelerini, bizim hakkımızda irade sahibiymiş gibi görünenlerin toz zerresi kadar hükümlerinin olmadığını, bizim dualı bir nefesle onları uçurabileceğimizi belirtti. Cin Ali, bizim sayıları mahdut, küçücük bir müminler grubu olsak da, zalimlere karşı güçlü olacağımızı, sahabenin hayatındaki örneklerin de bunu gösterdiğini söyledi. Sonra kippasını hafif sola yatırıp, sol eliyle sol omuzuna vurup, kabine işaret edip, dualar etti. Onun böyle ekmel mi ekmel duruşu karşısında, göz pınarlarım çağlaya yazdı, hamiyet kaynağım coştu...” kabilinden sözlerle, kendi örgüt elemanlarını bir iyilik merkezine oturtup, dışta kalan herkesi kötülük rüzgarına savrulanlar olarak nitelemeleri; bunu psikolojik bir savaşın propaganda malzemesi olarak biteviye güncellemeleri ve dolayısıyla toplumsal bir huzursuzluğu doğurma, süreklileştirme çabası göstermeleri, işte ağız tadının olmayışında sebeplerden bir sebeptir. Üç kuruşluk dünya menfaatini elinde tutmak için gemi azıya almış, senin düşmanlarının sofrasına oturmuş, senden topladığı sadakalarla satın aldığı imkanları sana karşı birer silah olarak yöneltmiş, hain kişilerin varlığı ağız tadının olmayışından başka ne sonuç verebilir ki?
SUUDİ AMERİKA NE KADAR ARABİSTAN'DIR?
İçerideki bir örnek böyleyken, dışarıda da ağız tadının olmayışını adeta garanti altına alan örnekler birbirini çoğaltmaktadır.
Yemen krizi malumdur. Osmanlı’dan bugüne Yemen’de yaşananlar yazılıp çizilirken, İran ve Suudi Arabistan destekli mezhep çatışmalarının Müslümanlarda neden olduğu acı ve zulüm de televizyon ekranlarında tablolaştırılmaktadır. Daha İmam Humeyni yaşıyorken, Suriye zalimlerinin Müslümanları katletmesine arka çıkmakla devrimci devlet niteliğini kaybeden İran’ın, Zeydiler dahil, İslam coğrafyasındaki farklı inanışlara sahip Şiileri Fars Şiiliği'nde birleştirerek onları belli bölgelerdeki hakimiyetinin aracı olarak kullanmaya başlamasıyla ateşlenen mezhep çatışmaları, ABD ve İngiltere’nin devlet oyununda ellerini güçlendirirken aynı zamanda, adını kazıdığımızda altında British damgası çıkan Suudi Arabistan gibi bir kabile devletine güya Ehli Sünnet’in koruyucusu vasfını kazandırdı. Gençliğimizde adını “Suudi Amerika” olarak telaffuz ettiğimiz Suudilerin, Mısır’daki darbede İhvan’ı nasıl sattığı, Balkanlar’da nasıl bir mezhepçilik gayretine düştüğü, el-Kaide ve IŞİD gibi örgütleri nasıl ürettiği ve beslediği bilinen bir durum olduğu gibi, Batı desteğiyle İslam’ı kutsaldan arındırılmış, maddileşmiş ve materyalistleşmiş bir dine dönüştürme gayreti güttüğü de bilinen bir durumdur. Bunları dile getirmekse imani sorumluluk açısından çok risklidir. Çünkü, Mekke ve Medine’nin Suudi Amerika tarafından işgal edilmiş olduğu gerçeğine çarpmak, ferden ferda her Müslümanı cihada mecbur kılar. Böyle bir cihat ise kendini feda ederek sorumluluğunu yerine getirmekle sınırlı kalırken, ümmetin gücünü zayıflatmak bakımından da kabule şayan değildir. Dolayısıyla, Suudi Arabistan eşittir Suudi Amerika şeklindeki bir kabul gerçek manada bir dilemmanın ifşa edilmesidir. O halde Suudilerin, suni bir Arap paktıyla Yemen’e saldırmasını neye yoracağız? Şiiliği terörize ederek Orta Doğu’nun belli noktalarında hakimiyet kurmaya çalışan İran’ı durdurmaya yönelik bir girişim olarak mı, yoksa materyalistleşmiş bir dinin alanını genişletme gayreti olarak mı? İşte ağız tadını kaçıracak bir husus daha. Bu arada İran’ın geçmişteki kimi atakları karşısında “Türkiye’nin on yılda biriktirdiklerini, üç günde sildi süpürdü” yollu yorumlar yapanlar da “Mısır destekli Suudiler İran’la anlaşır, olan yine Türkiye’ye olur” demek için eli kulağa atmak üzeredir. Çünkü, bunlar için Müslümanın bir değeri yoktur, devlet oyununun bir değeri vardır. İyisi mi ben bari daha fazla soru ve yorumla Pazar Pazar ağız tadınızı kaçırmayayım. twitter.com/OmerLekesiz
“Bizler kırılabiliriz ama küsemeyiz”
04:0031/03/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçtiğimiz Cumartesi, Firuzağa Camii’nin arkasındaki uzun banklardan birine oturmuş, iPad’ten yeni gelen mesajları okurken, yirmili yaşlarda, esmer bir genç, dilindeki güvercin ürkekliğini adımla soyadım arasındaki uzun bir mesafeyi kat ederek aşmak suretiyle yanımda duruverdi. Kimliğimi doğrulayıp, oturması için ona yer açarken, elindeki buroşür gibi şeyler dikkatimi çekti, adını sormadan önce onların ne olduğunu sordum. Ürkekliğini yenmiş ama heyecanını henüz yenmemiş olan genç, onlardan birini bana uzatarak “dergi” dedi, “biz tarih dergisi çıkartıyoruz.”
“Siz?” diye vurgulu olarak sorunca, adının Halil Kaya olduğunu, Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü son sınıfta okuduğunu, bir grup arkadaşıyla birlikte düşündükleri tarih dergisinin ilk sayısını çıkardıklarını, yeni sayısının hazırlıklarını da tamamladıklarını söyledi. Halil, insan duruşlu “i”nin büyükçe yazıldığı İnkişaf dergisinin de Genel Yayın Yönetmeni. Mustafa Coşkun, Hüseyin Aydın, Merve Ergin, Muhammed Mus’ab Sarın, Hakan Pekmezci, Salih Sözcü İnkişaf’ta sorumluluk üstlenen diğer isimler...
Mütevazılığı samimiyetiyle yarışan, yarım A4 ebadında otuz sayfalık bir dergi, İnkişaf; yayım nedeni ve ilkeleri ilk sayfadaki bildirgede şu cümlelerle verilmiş: “Tarihin muhtevası geçmiş zamandır. Dolayısıyla tarihten öç alınamaz, mümkün değildir. Tarihten ancak ve ancak ders alınabilir. Ve alınan bu ders uyarınca şimdiki zamana hükmedilebilir. Böylece hedeflenen geleceğin temelleri sağlam atılabilir. İnkişaf ailesi olarak bizim geçmişimiz ileride tarihin kapsamına girer mi bilinmez. Lakin biz şimdiki zamanımızı tarih ile iştigal ederek değerlendirmeye gayret ediyor ve bu gayretler ile geleceğimize yön vermeyi hedefliyoruz. Salt bu nevi gayretlerin neticesi olarak yayına hazırladığımız dergide de yalnızca tarih ile ilgili yazıyoruz. Her defasında üzerine ekleyerek daha iyisini ortaya koyma düşüncemizin tezahürü olarak dergimize ‘İnkişaf’ ismini uygun gördük. Tahrir bizden takdir Allah’tandır diyerek bir dizi lisans öğrencisi olarak adım attığımız bu amatör yayıncılık serüveninde yazmayı dileyen herhangi bir kimseye açmaktan imtina etmeyeceğimiz bu kapı, bilhassa Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü mensuplarına ardına kadar açık olması sebebiyle nispeten imtiyazlı bir kapıdır. Heyecanla çıktığımız bu yolda gayemiz meraklılarının okuma ve yazma imkanı bulabileceği bir mecra oluşturmak ve ileride yad edebileceğimiz güzel eserler ortaya koymaktır.” Gençlerin gayet cesur ama bir o kadar da ihtiyatlı ve çekingen tutumları bu cümlelerinden rahatça görebileceği için ayrıca bir niyet ve eylem okumasına ihtiyaç duymuyorum. Güzel birliktelikler ve güzel işler böyle başlar. Önce bir iddia etrafında buluşulur bir kaç kişiyle, sonra müşterek iddia eyleme geçmeyi mecbur kılar. Gençlerin bakışıyla zor (ama benim bugünümden baktığımda çok kolay görünen) işler, gün geçtikçe daha da anlamlı zorluklarla birleşerek grup sorumluluğundan toplumsal sorumluluğa yöneltir onları.
Nezaketli bir gençti Halil, rahatsızlık vermemek için, az bir süre Endülüs ve seyahatlerimiz üzerine konuştuktan sonra kalkıp gitti. Elimde küçücük İnkişaf ile onun ifade ettiği manayı da yoğunlaştıran anılarımın ağırlığı altında ezile kaldım.
Merhum Ramazan Dikmen gelip kuruluverdi karşıma. Elinde en büyük kavgalarımızın sebebi olan Kayıtlar dergisi... Biz de tıpkı İnkişaf’ı çıkaran gençler gibi ne iddialarla, ne güçlüklerle, ne çatışmalarla çıkarmıştık o dergiyi. Derginin basım ve dağıtım işini İstanbul’dan yürüten Yusuf Ziya Cömert, Ramazan’ın sayfalardaki kimi başlık ve metin kaymalarına, küçük tashihlere karşı gösterdiği öfkeyi benim göğüslemek zorunda kaldığımı nereden bilsindi. Bilse de, en bildiği şeyi yani ikimizin kavga etmeden duramayacağımızı söyler geçerdi zaten.
Evet, biz böyleydik Ramazan’la; günün yarısında konuşur, diğer yarısında kavga ederdik. Ederdik etmesine de Ramazan’ın sıkça hatırlattığı şu esastan da asla ayrılmazdık: “Bizler birbirimize kırılabiliriz ama asla küsemeyiz.”
Ramazan’la küsmemek için 6. sayısında Kayıtlar’dan ayrıldım. Merhum Ramazan’ınki dahil Kayıtlar’la perçinlenen dostluklarımızdan ise şu yaşımıza geldik, ilk ekip olarak (Rabbim kötü nazardan korusun) hala ayrılmadık.
Şimdi elinizde tuttuğunuz gazetenin de (Albayrakların teşekkürü, duayı her zaman hak eden mümince niyet ve gayretleri dahil) aynı birlik şuurunu ve dostlukları içkin olduğunu söylersem, İnkişaf’ı neden küçücük bir dergiden ibaret görmediğimi sanırım daha iyi anlatmış olurum.
İnsan, Batı’da “insanın kurdu”dur. Biz de ise insan, bir diğerinin güvenle yaslandığı karlı dağıdır. Bu, İbrahim Karagül’ün “Biz ‘proje kavga’ya değil, o devrimci misyona tarafız” başlıklı yazısında ifade ettiği duruşun karşılığıdır aynı zamanda. O devrimci misyon gündelik hayatın, çıkarların rüzgarlarıyla devrilmeyenlerin, savrulmayanların, mezara kadar birlikte yürümeyi bilenlerin tutumudur. Bunun değerini unutanların, “Bizler birbirimize kırılabiliriz ama asla küsemeyiz.” esasını gençliklerinde, olgunluklarında izledikleri gibi, ihtiyar kurt olduklarında da izlemeyenlerin hali dumandır. Çünkü onlar zelil olmanın ötesinde önce köpeklerin oyuncağı olurlar. twitter.com/OmerLekesiz
Doğal özürlü özür
04:003/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Doğan Medya’nın CNN’indeki programcılardan Mirgün Cabas’ın “Bu eylem nasıl biterse bitsin çıkarılacak tek ders var: Çocukları vurmayın, annelerini yuhalatmayın” şeklindeki (nedenini aşağıda açıklayacağım) doğal özürlü mesajı, ilgili kurum yetkilisinin “CNN Türk programcısı Mirgün Cabas’ın şehit Savcımız Mehmet Selim Kiraz’ın teröristler tarafından rehin alınması olayı ile ilgili olarak atmış olduğu tweet, yayın ilkelerine aykırı görülmüştür. Aynı ilkeler çerçevesinde hatasını derhal düzeltmesi gerekmektedir” şeklindeki tatlı-sert azarından sonra, özürlülük formu değişmeyen şu yeni mesajı beraberinde getirdi:
“Dünkü tweetimle üzdüklerimden, başta şehit savcı Kiraz’ın yakınları olmak üzere içtenlikle özür dilerim. Hiçbir davanın terörü mazur göstermeyeceğini hayatım boyunca savundum. Hem kendimi hem de çalıştığım kanalı ve grubu hedef alan bir linç kampanyasına izin verdiğim için de kendime kızgınım. İki gün izin yapıyorum. Pazartesi günü her şey yine ekranda olacak.”
İki mesajı, hem bir zihniyetin göstergesi olmaları nedeniyle unutulmamaları hem de özür formları itibariyle benzeşmeleri bakımından aynen alıntıladım.
Zihniyetten kastım şudur: Cabas, Charlie Hebdo olayında ya da bir IŞİD teröründe aynı içerikte bir mesajı yazmış olsaydı, kraldan fazla kralcı meslektaşları, baskı makinesine gazetelerinden önce onun kellesini koyarlardı.Demek ki, Cabas’ın temsil ettiği zihniyet, kendi ülkesine, halkına karşı lakayt olan ama yerli teröristlere ve ülke düşmanlarına saygı ve muhabbet içerebilen müstemlekeci bir zihniyettir. Mesajlardaki özürlülüğe gelince:İlk mesajında Cabas, ancak ilgili terör örgütünün basın sözcüsünce kullanılabilecek bir retoriğe başvuruyor. Diyor ki, -Bu bir terör saldırısı değildir ama velev ki kanlı da bitecek olsa bu size dersinizi verecek bir eylemdir.-Bu eylem daha önce vurulmuş bir çocuğun adına yapılmıştır. O çocuğu vurduğunuz gibi bu çocukları da vurursanız, bize ‘katil devlet’ deme hakkını vermiş olursunuz.-O halde bu çocukları vurmayın, annelerini yuhalatmayın ki, eylemden ders almış olduğunuzu görelim.Bunlardan bakınca Cabas’ın CNN programcısı olmaktan çok, teröristlerin sözcülüğünü üstlenmiş biri olma ihtimali gerçekten ağırlık kazanıyor ama neyse ki, o yeni mesajında “iki gün” kafayı dinlendirdikten sonra yine CNN Türk ekranında olacağını söyleyerek, bizi nezaketle aydınlatıyor. Elbette söz konusu mesajında başka nezaketleri de var. Örneğin, mesajının yanlış olduğunu söyleyemeyerek başta kendisine nezaket gösterip, onun “başkalarını üzmüş doğru bir mesaj” olma ihtimaliyle üzmüşlüğünden dolayı özür diliyor.
Sonra yine özel nezaketi baskın çıkıp kendisini, çalıştığı kurumu hedef aldığını sandığı linç kampanyasına izin verdiği için kendine “Nelere sebep oldun be koçum” tonunda kızgınlık teessüflerini iletiyor.
Sonra, sıcak poğaçasından bir lokmacık koparıp, sabah kahvesinden bir yudum höpürdeten adam rahatlığıyla “Bu kez kızgınlığıma neden olmayacak şekilde kendime iki gün izin verdim, hem benim bana kızdığıma aldanmayın, geleceğim ha haberiniz olsun, hadi eyvallah” diyerek nezaketle yoluna koyuluyor.“Hani linç kampanyasına maruz kalmıştı, bu nasıl linçtir ki ona yerini sağlamlaştırmış, cesaretiyle ünlenmiş bir programcı edası yüklemiş” diye düşünmenize gerek yok. Böyle şeylerin söylenmesi âdettendir, tıpkı patronunun “hafiften bir özür dile, hiçbir şey olmamış keyfiyle işine devam et” diyebilmesi gibi. Ancak sizler Cabas’ı, bunca özürlü nezaketine rağmen ironi yapmakla suçluyor ve hatta onu Karanlığın Kahkahası’ından fırlamış eli oraklı bir tip gibi görüyor olabilirsiniz.
Bense aksine Cabas’ı kendi gerçeğine, asli zihniyetine göre davranan biri olarak görüyorum.
Çünkü o, vatan diye bir derdi, daha iyi şartlarda yaşamasını ideal olarak benimsediği bir halkı olmayan; Berlin, Paris, Londra ya da Washington vizeli olmakla alnına tabanca dayanma ihtimali de bulunmayan birinin rahatlığıyla konuşuyor. O halde ondan beklenmeyecek ilk şey, şimdilik yaşadığı ülkeye ve halkına karşı sorumlu olduğunu düşünmesidir. Dolayısıyla bugün bir teröristin, yarın bir hainin, sonraki gün bir eşkıyanın durumunu olumlamasında onun için bir sakınca olmayabilir. Bu Cabas’ın ve onun gibilerin gerçeğidir; söz konusu özürlü mesajları da yine kendince doğaldır ve o istese de bu gerçeğin, doğallığın aksine davranamaz.Çünkü iyilik, vatan sevgisi, millet aşkı, teröre düşmanlık ancak bunlara layık olanların yüreğinde yer eder. Ve malum medyadan adı hayırla hatırlanan tek bir kişi çıkmamıştır, bundan sonra da kolay kolay çıkmaz. twitter.com/OmerLekesiz
Paralelin son umudu HDP mi?
04:007/04/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Yapı, kendi esas planlarına ek olarak son iki yıldır üretmek istediği Kürt tanımlı terör ve tedhişin, Öcalan ve Barzani'nin Çözüm Süreci'ne olan güvenlerini de ifade eden olumlu politikalarıyla önlenmesi üzerine ve nihayetinde bu yolla Türkiye'nin bütünlüğüne ve istikrarına zarar veremeyeceğini, iktidar değişimini sağlayamayacağını anlayınca, bu kez seçim merkezli yeni bir çalışma başlatmış gibi görünüyor.
Paralel medyadaki kimi kalemşörlerin, MHP'nin SP ve BBP ile seçim işbirliği yapması halinde oylarını büyük oranda artıracağı öngörüsünü de içerecek şekilde, HDP'ye yeni seçimde başarı taktikleri vererek ona istikamet kazandırma gayretleri bu kanaatimizi güçlendiriyor. O yazılarda öncelikle HDP'nin politik varlığı, AK Parti için tehdit olarak nitelenip, PKK'nin konumuyla birleştirilerek, “biz sizin tehdit gücünüze inanıyoruz” dendikten sonra, HDP'nin (dolayısıyla PKK'nin) de buna inanması telkin ediliyor. Ali Bulaç'ın bu bağlamdaki bir yazısında kullandığı şu cümleler oldukça dikkat çekici: “Kaderin tecellisine bakın ki, 7 Haziran seçimlerinin anahtar partisi HDP oluyor. Araştırmalar neredeyse kesine yakın verilerle HDP'nin barajı aşması durumunda AK Parti'nin değil anayasayı değiştirecek, hükümeti dahi kuracak bir sonuç alamayacağını gösteriyor.”Sorulduğunda, “Allah'tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceğini” söyleyebilecek olan Bulaç, “Kaderin tecellisine bakın ki… oluyor” diyerek iki ay sonra ihtimal bile değil, mevcut verilere göre ancak ihtimalin ihtimali olabilecek bir şeyi şimdiki zaman içinde el-an oldurarak, HDP'yi de peşinen anahtar parti konumuna oturtuyor. Ardından kimin ne zaman yaptığı, somut sonuçlarının ne olduğu bilinmeyen, yani adı, zamanı, yapanı, içeriği meşkuk olan “araştırmalar”a yaslanarak, AK Parti'yi hükümeti kurma ihtimalinden bile mahrum ediveriyor.Bulaç'ın edebiyat özürlü olduğu bilinen bir husustur. Şu iki cümlesiyle de zeki olmakla birlikte akıllı olmamaktan kaynaklanan mantık özürlü oluşu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu kin nedeniyle mütevekkil dilden, laikçi-fütüristik dile yuvarlanışı bütün somutluğuyla ortaya çıkıyor. Adeta, CHP karşıtı eski inançlarının bilinçaltında ani hareketlenmesiyle, yeni çalışmasında destek vermek istediği Paralel Yapı'nın CHP ile ilgili malum ittihadını ve hep yeni bir seçime ertelenen Erdoğan'ı devirme umutlarını boşa çıkarmış oluyor. Böylece Mahalli seçimlerle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ellerinde cevşenlerle yalamadık eşik bırakmayan Haşhaşi ablaların, ağabeylerin üstün ve ulvi(!) gayretlerini de yoksaymış bulunuyor.Gerçi Bulaç da haklı. Seçim vaadi olarak “derenin taşıyla, bayırın kuşunu” notere tasdik ettiren Kılıçdaroğlu'nun ellerine teslim edilmiş bir partiden hayır gelmeyeceğini herkes gibi o da biliyor. Ancak bu bilmesi, Paralel yapı'nın bildirmek istemediğini bildirmek şeklinde somutlaşınca işler karışıyor. Öte yandan HDP'nin, terörle ilişkisini kesme güvencesiyle Türkiye partisi olması durumunda, her şeyden önce sistemi yanlış kuran ve yanlış işleten bir parti olarak CHP'nin uzatmalı ana muhalefet partisi rolünün de sona erebileceği, dolayısıyla onun yerine oturması muhtemel olan HDP ile Türkiye siyasetinde AK Parti'nin hazırladığı süreçte yeni bir devrimin daha gerçekleşebileceği eli kalemli akıl sahiplerince müetaddit defa yazıldığı halde, Bulaç bunların tümünden habersiz olarak aynı değil benzer yaklaşımlarla, orjinal bir keşifte bulunmuşçasına HDP'nin gaz vericisi rolüne soyunduğunu da fark edemiyor. Söz konusu yazısında, Ak Parti için tehdit olan HDP'nin barajı aşması halinde AK Parti ile müştereken yaşanacak muhtemel güzelliği, barajı aşmaması halinde ise ortaya çıkacak mümkün kötülüğü tarafların bakışıyla özetleyen Bulaç, HDP'ye “iyi dizayn edilmiş vitrin” önerisini, daha önce AK Parti'yi kötülemek üzere kullandığı malum hususlarla birleştirerek şöyle tamamlıyor: “Din'i istismarcıların elinden kurtarmanın yolu dürüst, kaynaklara hakim, çoğulcu, hukuk devletine inanan, rüşvet ve yolsuzluğa zerre miktarı prim vermeyen ve olaylara genel Ortadoğu-bölgesel entegrasyon perspektifinden bakabilen siyasetçilerin görev almasına bağlıdır.” Bulaç, “Din istismarcıları” derken belli ki, kendi köşedaşlarına bakmıyor. Ümmetin nefretini kazananların “bizden kim usanası” teraneleriyle onun yan köşesinden nanik yaptıklarını görmüyor ya da görmek istemiyor. Öte yandan, HDP'nin barajı aşamaması, öncelikle onun Türkiye partisi olmadığını gösterir ki, bu da yöneticilerinin bundan doğru dersi çıkarmaları umudunu beraberinde getirir. HDP'nin politik varlığını bu manada AK Parti'ye karşı bir tehdit olarak görmek ve dolayısıyla onu seçim sonrasında ülke için “kırk katır mı, kırk satır mı” şartının tarafı olarak göstermek ancak CHP'den yana umutları tükenmiş Paralel Yapının yeni kaos ve dolayısıyla Ak Parti iktidarına bu yolla son verme arayışına yorulabilir. Bulaç'ın Paralel Yapıya bu yöndeki desteği ise yukarıda belirttiğim şekliyle mantıksız, acemice, laikçi-fütüristik bir destektir.Allah'ın yardımını ve geleceği sadece O'nun bileceğini unutan bir zihnin desteği, kime yönelirse yönelsin fayda sağlamaz, ancak kendisine zarar verebilir. twitter.com/OmerLekesiz
Vitrinler ve kitaplar
04:0010/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Eskiden evlerin salonlarında duvarın en uzununa boydan boya yaslandırılmış ceviz, armut ya da elma ağacından kaplama büyük vitrinler bulunurdu.
Sadece misafirler için kullanılan kıymetli yemek takımlarının, bardakların, fincanların bir sergi düzeni içinde muhafaza edildiği, ayrıca “biz bunu taa ne zaman, nereden aldık şekerim” cümlesinde gizlenen “tabi siz oraya gidemediniz ve bunlardan da alamadınız” küçümsemelerinin nedeni olan muhtelif bibloların, şehir tanımlı hatıra tabak ve çanakların da gözlere sokulacak şekilde dizildiği bu vitrinlerde, kitaplar için de birkaç raf olurdu. Bu raflara öyle sıradan kitaplar konulmazdı. Örneğin elli beş santimlik rafa, vitrin kaplamasının rengine uygun bir mantık ansiklopedisi, otuz santimlik rafa yine renk uyumlu bir fetvalar ya da balıkların hayatını konu alan bir dizi kitap konulurdu. Bu kitapların yanında, yakınında ise sırtları ciltli bir kitap seti görünümü veren, ekserisi yurt dışından temin edilmiş kitap-kutular yer alırdı. Faraza, “Othello neler çevirmiş bakalım” diyerek, William Shakespeare seti sandığınız o kutuya el attığınızda, Othello yerine bir avuç bayatlamış badem şekeri ya da çifte kavrulmuş küflü lokumla karşılaşırdınız. Malum, sonra sonra büyük aileden çekirdek aileye geçişle birlikte, bu vitrin azmanları cazibesini yitirdi; onun yerini “lam” ekiyle biten ince malzemelerden üretilmiş, daha küçük, daha sevimli vitrincikler aldı ve haliyle zorunlu sergi tasarrufuna da önce kitaplar maruz kaldı.İlginç olan, bu değişmeyle birlikte, otuz ila altmış santim uzunluğundaki yerleri tek başlarına kaplayan kitaplar da hayatımızdan çekildi. “Hayatımızdan çekildi” derken, vitrin sergilemesiyle çekilişlerini kastediyorum, yoksa halen evin önüne Chevrolet çekercesine çekilen kitapları kastetmediğim gibi, “Türk ve dünya kitap hazinesinden” tanesi yirmi beş kuruşa alınabilen mücevher kitaplardan da söz etmiyorum. Son tahlilde gerçek olansa, her iki hususun verisinin hiç değişmediği: Tıpkı vitrin devrinde uygun boşluğu doldurmak üzere alınan uygun renk ve uzunluktaki kitapların okunmadığı gibi, yeni basım Hadis, Tefsir külliyatı, Türk ve dünya kitap hazinesinin minik kitapları da aynı inat ve gayretle yine okunmuyor. “Okunmuyor” yargım kimileri için biraz sert gelebilir. Ancak neredeyse yarım asırdır kitap okuyan biri olarak, bir kampanya yoluyla eve çekilmiş her biri altı yüz sayfadan aşağı olmayan on ciltlik Hadis'i, yirmi iki ciltlik Tefsir'i, yirmi kitaplık bilmem hangi şeyhin sohbetlerini, şu kültür ve hayat şartlarında okuyabilecek fazla babayiğit göremiyorum. Diyelim ki, “bunlar okunmalık kitaplar değil, yeri geldikçe bakılmalık kitaplardır” şeklinde bir savunmayla muhatabız. Bu durumda aklımıza hemen “dananın kuyruğunu kopartan” şu soru geliveriyor: “Okunmalık ya da bakılmalık olarak madem bu kitaplar gündelik hayatımızın içindelerse, bir yüzyıldır yaşadığımız cehalet şartları az da olsa olumlu yönde niye değişmiyor?” Ve can sıkıcı bir soru daha: “Kampanyadan külliyat edinen ve bunları okuyan anne-babaların evlatları, onların izinden giderek bilgilerini artırmak yerine, neden “Aşkım Mim Gibi Yanarım Mum gibi” kabilinden merdiven altı mantığın köprü altı kitaplarını okuyup, ciddi okurluk parodisinden rol çalmakla yetiniyorlar?”Buradan vitrin devrinin okumama, kitabı bir cam mahfazanın berisinden süs eşyasını sever gibi dokunmadan sevme alışkanlığının yerleşikliğine hükmetmek hiç de zor olmasa gerek. Dolayısıyla anne-babaların eve çektiği külliyat, onu edinme gücünün temsil nesnesi olarak putlaştırılmaya devam edilirken, çocukların da kitap görünümlü romantikselimtrak metinlere mahkumiyetleri pekiştirilmiş olunuyor. Diğer bir söyleyişle: eşya olarak vitrin, kelime olarak “Sergen, bir mağaza ya da dükkanda sokaktan camla ayrılan ve mal sergilemek için kullanılan yer” anlamını yüklenerek halen hayatımıza hükmediyor ve vitrin(deki)lere dokundukları şüpheli ebeveynler ile dokunmaları yasak çocuklar da sokak satıcılarından edinebildikleri şeylerle teselli buluyor. Artık bu noktada, külliyatı edinenin mi yoksa edindirenin mi kârlı çıktığı, sorusuna gerek kalmıyor. twitter.com/OmerLekesiz
.Onları bilirim
04:0012/04/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
28 Şubat'ta Kırıkkale Üniversitesi'nde Genel Sekreter Yardımcısı'ydım.
Üniversitenin Kurucu Rektörü, Çevik Bir'in telefon talimatıyla görevden alındıktan yaklaşık bir hafta sonra ben de aktif olmayan Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı'na alınıp, Meslek Yüksekokulu'nun telefonu bile olmayan metruk bir odasına tehcir edildim. Üniversiteyi 28 Şubatçıların taleplerine göre dizayn etmekten (hallaç pamuğu gibi atmaktan) başka bir görevi olmayan yeni rektörün emriyle, birkaç hizmetli hem mesai saatlerimi kontrol ediyor hem de ziyaretçilerimin kaydını tutuyorlardı. Yaklaşık yedi ay, bu şartlar altında çalıştım. Güya işsizliğe mahkum edilmiştim ama okuyan ve yazan biri olduğumdan işsiz kalmam mümkün değildi. Yeni halimden huzursuz ve şikayetçi olmamı, mahkeme kapılarına düşerek mesaimi aksatmamı bekleyenler bu konuda da fena halde yanılmışlardı. Bir su ısıtıcısı, bir dizüstü bilgisayar ve çanta dolusu kitapla belirttiğim odada sabahtan akşama kadar kesintisiz olarak çalışıp, beş ciltlik Yeni Türk Edebiyatında Öykü'nün ikinci ve üçüncü ciltlerini yazdım. Aynı günlerde bu kitabın ikinci cildi yayınlanınca, çaşıtları onu alelacele edinip rektöre götürmüşler. Kitaba bakıp “bunlar nasıl adamlar, ellerini bağlıyoruz ayaklarıyla çalışıyorlar” diyerek küplere binen rektör, kadromun müdürlüğe indirilmesini ve mahkemeye gitmeye zorlanmamı emretmiş. O zamanlar mahkemeye gitmek, “bu gelen mürtecidir” bilgisiyle birlikte gitmek demek olduğundan, idareye sorumluluk yüklemeksizin işten atmanın da en garantili yoluydu. Yapı İşleri Dairesi'ne müdür olarak gönderilip, mevcut çalışma ortamını da kaybedince, Rabbim yeni imkanlar halk etti, sadece üniversiteyi değil Kırıkkale'yi de terk ederek, müstafi sayılmayı seçtim. ADAM GİBİ ADAMLARBunları bir mağduriyet edebiyatı kastıyla anlatmadım. Asıl şimdi söyleyeceklerimin doğru anlaşılmasını sağlasın diye anlattım. Yukarıda “ziyaretçilerimin kaydı tutuluyor” demiştim. Bunu çok iyi bildikleri ve belki zararını da fiilen gördükleri halde beni yalnız bırakmayan vefakar dostlar vardı. Örneğin idarecilerden İsmail Altan Akgün, Yüksekokul hocalarından Faik Cengiz Uysal, henüz Araştırma Görevlisi olan Sait Okumuş, Mustafa Orçan, Şefik Deniz, Muhterem Dilbirliği, İbrahim Dalmış, Alim Yılmaz...Ve hassaten belirtmem gereken bir isim daha: Ertan Aydın.Bu dostlar belirttiğim süre zarfında beni hiç yalnız bırakmadılar. Çabucak soğuyuveren uçuk demli sallama çaylara da katlanarak sohbetlerimizi yeni bilgileriyle beslediler, memleket meselelerine ilişkin kıymetli düşünceleriyle taçlandırdılar. Onlar sayesinde o daracık oda benim için metrelerce genişledi, kendi kuşatılmışlığımı onlar sayesinde aştım, geleceğe ilişkin umutlarım onlar sayesinde pekişti; şartlarımdan dolayı asla meyus olmadığım gibi huzursuzluk ortamında huzurlu olmayı da onlar sayesinde öğrendim.Diyeceksiniz ki, “bugün ortalıkta oldukları halde senden kaçanlar yok muydu?” Elbette vardı. Bugün medyada akıl dağıtıcısı olarak sahne alan akılları da boyları gibi güdük birçok kişi vardı. Üstelik onlar sadece benden kaçmakla kalmamış, Çevik Bir'in rektöründen “mürteci değildir” kaydını içeren bir berat almak için kuyruğa da girmişlerdi. Ama aslolan inançlarını ve ideallerini terk etmedikleri için beni de terk etmeyen adam gibi adamların varlığıydı. ONLARI BİLİRİMŞimdi Ak Parti'nin milletvekili aday listeleri üzerine yapılan eleştirileri okurken yeniden harekete geçti 28 Şubat günlerinin zikrettiğim anıları, o isimleri ve suretleri. Neymiş efendim, AK Parti mezkur listede İslamcılara yer vermemişmiş, partinin felsefesini kuranları, taşıyanları harcamışmış. Kim söylüyor bunu: Paralelin malum elemanlarıyla, gereğince beslenemedikleri için AK Parti'ye düşman olmuş, güya içeriden konuşucu birkaç müptezel. Kimmiş harcanan İslamcılar? Bir cazcıyla, iki şıracı, üç bozacı... Ben kendi durduğum yerden bakıyorum. Lis- tedeki özü ve sözü doğru, inançlarının çilesini çekmiş onlarca insanın isimlerini sıralayacak değilim. Sadece Ertan Aydın'ın ismini zikretmem, malum nifak üreticilerini susturmaya tek başına yeterli gelir. Ben Ertan Aydın ve isimlerini zikrettiğim arkadaşları, adam gibi adamları bilirim. Parti için değil sadece Recep Tayyip Erdoğan için Parti'ye oy veren, yürekleri umman gibi geniş, millete sevdaları dağlar kadar ulu daha nice insanlar bilirim. Bir listede yer alsınlar ya da almasınlar, o insanların afişe olmadan, sahneye çıkmadan millet hizmetine candan talip oluşlarını da bilirim. Bunlar feleğin çemberinden geçmiş, dünya sınavlarını şu ana kadar doğru vermeye çalışmış insanlardır.Onlar birbirlerini mutlaka görürler ve gayrısına da itibar etmezler.Malum müptezeller ise değil onları, kendi burunlarının uçlarını bile göremezler. twitter.com/OmerLekesiz
.Yeni Şafak: Tutarlılık ve bütünlük
04:0017/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Halide Edib, Mustafa Kemal'le aralarında geçen şu konuşmayı anılar kitabında naklediyor:
“-İzmir'i aldıktan sonra biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz.-Dinlenmek mi? Yunanlardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.-Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!-Ya bana karşı çıkmış olan adamlar?-Bu bir millet meclisinde tabii değil mi?Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve İkinci Grup'tan iki isim söyleyerek onların halk tarafından linç edilmeye layık olduklarını söyledi.Ben bu sözleri ciddiye almadım (...) Biraz sonra yemek yerken: 'Bu mücadele bitince, durum sıkıntılı olacak. Başka heyecanlı bir iş bulmalıyız Hanımefendi' dedi. Bu sözler Mustafa Kemal Paşa'nın karakterinin anahtarıydı.” Bu konuşma ve tespitler, Yeni Şafak'ın son yılların en önemli gazetecilik başarısı olan “Mustafa Kemal'in zehirlenmesi” ve “Paralel Yapı liderinin gerçek meşrebi, mesleği, kirli ilişkileri” konulu dosyalarını gereğince değerlendirmeye çalışırken benim için temel hareket noktası oldu. Çünkü, birbirlerinden ayrı görünen iki dosya aslında bir bütünün parçalarıydı. Söz konusu dosyalarda yer alan belgelerin tarihi açıdan kıymetini tarihçiler (“tarihçiler” derken, elbette tarih-şovmeni İlber Ortaylı'yı kastetmiyorum) daha iyi bilecek ve gereğince yorumlayacaklardır. Kendi bakış açıma göre o dosyalar Paralel Yapı ve onunla ittihat eden CHP'nin sorunlu siyasi ahlakının kodlarını çözen ve karanlık ilişkilerini yerli yerlince aydınlatan bir niteliğe sahiptir.1923-1950 arasındaki dönemde, Attila İlhan'ın deyimiyle bir “Kurtlar Sofrası”nın kurulduğunu, kanıksanmış bir olumsuzlukla bildiğimizden, bu döneme ilişkin yeni söylenen, yazılan şeylere de sürpriz değeri yüklemeyiz. Ancak Türkiye'de bu döneme ilişkin kahramanlık, fedakarlık mitleriyle, efsaneleriyle, aşırı güzellemelerle, benimsetilmiş ezberlerle büyütülmüş iki nesil var ki, bunlar için tarihi gerçeklerin aydınlatılması daima bir şok etkisi yaratır. Yeni Şafak'ın ikinci doyası da öncelikle bu manada onlar üzerinde gerçek bir şok etkisi yaratmıştır. Dosyalardaki parça-bütün ilişkisine gelince:Paralel Yapının CHP üzerinden kendisini açığa vurması, Deniz Baykal'ın istifasıyla sonuçlanan kaset komplosuyla birlikte başlamıştır. Haşhaşilerin “İktidar grupların desteğiyle olur ve bu gruplar büyüklüklerine göre ondan pay almayı hak ederler. Biz en büyük grubuz ve en büyük payı almayı hakediyoruz” şeklindeki taleplerini dile getirmeye başlamaları, Gezi Eşkıya kalkışmasıyla aynı zamanlara denk gelmiştir ve yine dershanelerin kapatılmasına itirazları da doğrudan 17-25 Aralık darbe kalkışmasına bağlanmıştır. Dolayısıyla bunları dile getirirken aslında söylediğimiz şey, malum sorunlu siyasi ahlaka ait ilişkiler ve işleyişlerdeki bütünlüktür. Bir siyasal parti ki, varlığını iktidar hırsıyla suikastler, zehirlemeler, ayak kaydırmalar, adam harcamalar, hizip savaşları... üzerine kurmuştur. Bir Paralel Yapı ki, varlığını din istismarı, sahtekarlık, İlluminati mensubiyetiyle ülke düşmanlarının çıkarlarına hizmet, kafirleri dost edinerek millete ihanet etmek... üzerine kurmuştur. Yeni Şafak dosyaları ilk bakışta birbirlerinden ayrı gibi görünen bu iki durumu doğru bir şekilde birleştirmiştir. Buna göre “uzaktaki kara çukur”la, yakındaki komplocu özde aynı, eylemde müşterektir. 1923-1950 döneminde inşa edilen sorunlu siyasi ahlak ile ittihatlar ve ittifaklar yoluyla CHP üzerinden yürütülen Paralel faaliyetler bir merkezde ve tek bir amaçta toplanmaktadır: Ne pahasına olursa olsun iktidarı ele geçirmek!Burada, “Deniz Baykal kompoya kurban gitti” derken onu savunmadığımız ve övmediğimiz gibi, “Mustafa Kemal zehirlendi” derken de yine onu övmüş, savunmuş, temize havale etmiş olmuyoruz. Her iki hususta da sadece CHP'nin mayasına dair isabetli bir tespit yapmış oluyoruz. Öte yandan “uzaktaki kara çukur gerçekte budur” derken de aslında yakındaki komplocunun kökenden şerli kabiliyetine, olumsuz eylemlerine göndermede bulunuyoruz. Geriye ise Yeni Şafak'ın tutarlılığını, olgu ve olaylarda bütünü görme ve gösterebilme başarısını vurgulamak kalıyor. twitter.com/OmerLekesiz
Lacan adında biri
04:0019/04/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Modernizmin dinsizlikle malul oluşunun aksine, modern zamanlardaki iyi felsefecilerin ve bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu dindardır.
Tanrı'nın varlığına ve birliğine inanır, dinin gerekli olduğunu bilirler ancak küçük harfle yazılan dinde sabit kalarak, sahih (İslam) ya da muharref (Musevilik, İsevilik) şeriatlardan her hangi birinin kaydı altına girmemeyi tercih ederler.Bu tip bir dindarlığın makul olup olmadığını tartışmayı ilahiyatçılara havale ederek, biz (siviller) şu Hadis'le ulaştığımız genişlikte soluklanmayı seçebiliriz: “İnsanlar La İlahe İllallah deyinceye kadar.... cihatla emrolundum.” İbn Arabi, bu Hadis'i Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde her zikredişinde Hz. Peygamber'in (sav) sözünü “La İlahe İllallah” ibaresiyle sınırlandırdığını, “Muhammedün Rasulullah” demediğini belirtme gereği duyar. Bizim bunu bir ruhsat olarak değilse de biraz önce söylediğim gibi “genişlik” olarak alışımız ve yararlanışımız '80'li yıllara denk düşer. E. F. Schumacher (Küçük Güzeldir), Alexis Carrel (İnsan Bu Meçhul), Alfred Adler (İnsanı Tanıma Sanatı), Fritjof Capra (Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası), Alvin Toffler (Şok), Carl Gustav Jung (Dört Arketip) ve Ivan Illich (Şenlikli Toplum, Okulsuz Toplum) bu din-soylu isimlerden bazılarıdır. Bir de Jacques Lacan (1901-1981) var ama o bizim hayatımıza iki nedenle geç girmiştir. Birincisi, “imge-simge-gerçeklik” üçlüsü içinde duran ve düşünen herkes gibi onun da dili çok ağırdır. İkincisi, kitaplarının telifi sol bir yayınevi tarafından erkenden kapatıldığı ve çevrilmesinde (sanki bilinçli olarak) gevşek davranıldığı için Türkçe'ye aktarılması gecik(tiril)miştir. Neyse ki, kimi yayınevleri “konferanstır, derstir, söyleşidir” diyerek ucundan kıyısından kimi kayıtlarını kitaplaştırmaya başladılar da 'Lacan'sızlık sorunu şimdilerde kısmen aşıldı. Nitekim Lacan'dan söz etmeme neden olan da bu türden kitap. Adı “Dinin Zaferi” (Türkçesi: Deniz Kurt, Altıkırkbeş Yayınları, İst., 2015); Lacan'ın iki makale haline getirilmiş, iki söyleşi ve bir röportajından oluşuyor. Kitaptaki başlıklar yayına hazırlayan kişi tarafından seçilince, kitabın “din” tanımlı adı da yerli yayıncı tarafından havada kapılmış olmalı, çünkü din, ne şekilde kullanılırsa kullanılsın günümüzde iyi para ediyor!Lacan, tıp eğitimi almış bir psikoanaliz kuramcısı olsa da onu bir psikanalist olarak nitelemek oldukça zor. Çünkü, Jung'da olduğu gibi önce tıpla, sonra psikanalizle uğraşırken onun da yolu (elbette bakış, yorum ve bulgu farkıyla) dinlere, antropolojiye, nihayetinde felsefeye bağlanmış ve yine Jung gibi, o da Freud'u esas sorun edinmiş. Lacan'ın en neşeli tarafı psikanalistlikle, felsefecilikle dalga geçebilmesi ve bunlarla tanımlanmayı elinin tersiyle itmesidir. İbn Arabi gibi, mümin ve ciddiyetle çalışan bir insan olarak kendisine biçilen mesleki role önce “evet” ve yanlış sınırlandırıldığını farkederek ardından “hayır” diyebilen kendinden daima emin bir duruşa sahiptir. Adını zikrettiğim kitabında, onunla söyleşen kişi “psikanalistliği savunulacak tarafı olmayan bir iş” olarak nitelediğini hatırlattığında şunları söylüyor: “Analistlik konusunda sözüne güvenebileceğimiz biri olan Freud demişti aynısını. Freud başka işleri de bu başlık altına toplamıştı. Bunlardan biri de yöneticilikti. Bu da zaten herkesin rağbet ettiği işlerin savunulacak yanı olmadığını gösterir, zira yöneticilik için aday sıkıntısı yaşandığı görülmemiştir. Aynısı psikanaliz için de geçerlidir. Talipten bol bir şey yoktur. Freud, analistlik ve yöneticiliğe eğitimciliği de eklemiştir. Eğitimcilik alanında aday sayısı iyice fazladır. Avantajlı bir iş olarak nam salmıştır. Demek istediğim aday sayısının çokluğundan başka onay mührü basılıp eğitme yetkisi verilenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar yüksektir. Bu demek değildir ki, yetki verilenlerin eğitimcilik hakkında en ufak bir fikri var. (İ)şin doğrusu insanı eğitmek gereksizdir. Tüm eğitimini kendisi edinir. Öyle ya da böyle eğitir kendisini. Elbet bir şey öğrenmek zorunda kalacak ve bunun için dirsek çürütecektir. Eğitimciler, bu konuda yardımcı olabileceklerine inanan kişilerdir. Hatta insanın insan sayılabilmesi için belli minimum bir donanıma sahip olmasının şart olduğunu düşünür ve bunun eğitimle sağlanabileceğine inanırlar. Tamamen hatalı sayılmazlar. Gerçekten de insanların birbirlerine tahammül edebilmesi için eğitim şart.” Terör devleti İsrail'e özel muhabbeti nedeniyle Agamben'den fırça yiyen Badiou, “21. yüzyıl şimdiden 'Lacan'cıdır” demiş. Onun bu sözü yabana atılmamalı ama gazına da gelinmemelidir bence. Lacan, onunla doğru didişebilecekler tarafından okunmalıdır. twitter.com/OmerLekesiz
.
Çekirgenin son üç günü
04:0019/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel medyada dürüstlükten, doğruluktan, samimiyetten ve cesaretten dem vuranların fiillerine iyi bakın.
Bunlar “karanlıktaki kara çukur'la ilişkiniz nedir?" diye sorulduğunda, “Don Kişot'un Sanço Panço'su" pozundaki fotoğraflarını da unutup, “gazetecilik ilişkisinden ibarettir" diyebilecek kadar samimiyetsizlikte, korkaklıkta karar kılmış kimselerdir.“Madem gazetecisiniz, neden HDP'li belediyelerin arka kapısından giriş yapıyorsunuz; bu tip görüşmelerinizle ilgili birşey yazıp çizmekten kaçındığınıza göre, saklamak mecburiyetinde kaldığınız şey nedir?" diye sorulsa yine yukarıdakine benzer bir cevap vereceklerdir: “Matbaamızda ilgili; başkanın kartvizitini basmıştık, onu teslim ettik!"Hal böyle olunca Paralel yapı elemanlarının “dürüstlük"ten çokça dem vurmaları zorunluluk arz ediyor. Çünkü, dürüst olan için ona vurgu yapmak zaittir, ancak dürüst olmayanlar dönüp dolaşıp dürüst olduklarını söyleme ihtiyacı duyarlar. Öte yandan, gün gelip söz konusu hale düşeceklerine dair ikazlar da yerli yerince yapılmıştır. Örneğin, kendilerine kırk yıl, leyleğin lak-lakı kabilinden “biz siyasetten uzağız" tekrarından sonra, bir gecede politize olmaya kalkışırlarsa, dizginlerinin tutmayacağı, o partinin arka kapısından, bu partinin alt penceresine düşmekle kalmayıp, onlara inanan saf insanları da kendileriyle beraber yanlış maceralara sürükleyecekleri önemle hatırlatılmıştır. Bununla da kalınmamış, elemanı oldukları yapının tipik bir terör örgütü olduğu, bunun adli bir kayda ve takibe dönüşmesi halinde kendilerinin de hak ettikleri şekilde o örgütün borazancıları olarak tescil edilecekleri açık açık söylenmiş ve bu bağlamda sistemle savaşlarında başarılarının asla mümkün olmayacağı da teyitle belirtilmiştir. Şimdi geldikleri nokta ise malumdur: 1-CHP ile başlayan ittihatları, üçlü bir kararla HDP ittifakına evrilmiştir, yarınsa hangi olumsuzluğa evrileceği meçhuldür.2-Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ propagandası yapan kanallara uydu desteği verilmemesini istemiştir; buna göre malum yapılardaki elemanların akibetleri de “hak edilmiş olarak" tahakkuk edecektir.Artık, onlar için araba, banyo dedikodularıyla dürüstçülük, “uzaktaki kara çukur"a teslimiyetle serdengeçticilik taslamanın hükmü bitmiştir. Bundan sonrası “çekirgenin son üç günü"nü yaşamalarından ibarettir. Buna göre: Dürüstlükden dem vurarak vatanseverlik pozları sergileyenler, soluğu yurt dışında alacaklardır. Nitekim, en son örgüt adına kamuoyu açıklamaları yapan vakıf memurunun kaçtığı yazıldı ve aksine bir açıklama da yapılmadı.Henüz kaçmayanlar ise 7 Haziran'ı bekleyeceklerdir. “Bekleyecekler" derken, bu “ölümüne bir bekleyiş" olacaktır elbette, çünkü AK Parti'nin seçimde ağır bir yenilgiye maruz kalması için kıt akıllarında, ellerinde, dillerinde her ne varsa son zerresine kadar kullanacaklardır. Paralel yapı elemanlarının bu saatten sonra HDP'yi normal bir partiyi destekler gibi desteklediklerini söylemelerinin, FETÖ yardakçısı, yanaşması, megafonu durumundaki medya aygıtlarının kapatılması karşısında “özgür medya susturulmak isteniyor" naraları atmalarının, araba markası, banyo kalitesi üzerinden mahalle dedikoduculuğuna soyunmalarının hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü onca ikazlara rağmen, bunca günü kör bir inat, soysuzlaşmış bir kin içinde ikmal etmişlerdir. Çünkü son iki yılda bu millet adına uygulanmaya kalkışılmış her olumsuzluğun içinde rol almışlardır. Çünkü, mahremiyetlere tecavüz edenleri, kasetçileri, montajcıları onlar korumuşlardır. Çünkü, sınavlarda kayırmacılık yaparak, örgüt elemanlarını belli kadrolara yerleştiren hak hırsızlarını onlar savunmuşlardır. Çünkü, hizmet taahhütlü olarak milletten yalvar yakar devşirdikleri paraları iç edenlere onlar arka çıkmışlardır. Dolayısıyla Paralel yapı elemanları artık “yalancı çoban" bile değiller. Düzenbaz, sahtekar, yalancı, hırsız, işbirlikçi, ajan, dalavereci, müfteri, münafık... şanları Türkiye milleti tarafından alınlarına çakılmıştır. Pişkinlikleri de malumdur ve artık ondan bile faydaları kalmamıştır.Çünkü yaşadıkları ve yaşayacakları “çekirgenin son üç günü"dür.twitter.com/OmerLekesiz
.Haşhaşiler ne zaman palazlandı?
04:0022/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Haşhaşiler, 28 Şubat'la birlikte palazlandı.
Çünkü, liderlerinin “örtünmenin gereksizliğine dair” verdiği fetva, milleti ilgilendiren bir konuda, küçük bir grubu muhatap almasıyla sakat bir fetva olduğu kadar, asıl 28 Şubat generallerini Müslümanları hizaya getirme konusunda cesaretlendirdiği için de sakat bir fetvadır. Uygulaması bakımından da o fetva, Haşhaşilerin cibilliyetini göstermiş, darbecilerin onlara güvenebilecekleri konusunda net bir belge oluşturmuş ve “Haşhaşi beratı” olarak ellerini her yönden güçlendirmiştir.Örneğin, 28 Şubat'ın ilk aylarını yaşadığım Kırıkkale'de, iki çocuğumun okuduğu lisede çarşaflı Haşhaşi bir öğretmen vardı. Fetvanın verildiği gün, okula kabak çiçeği gibi açılarak gelmekle kalmamış, kırk yıllık kuaför müdavimiymiş gibi saçlarını da civciv sarısına boyatmıştı. Bu ani değişmeyle, sadece değişmenin değil gerektiğinde başka yönde de değiştirilebileceğinin tipik bir emsalini ortaya koymuştu. Öte yandan söz konusu fetva, yine darbecilerin arzularına hizmet eden, onların üretmek istedikleri algıları teyit etmeye yelken açan beyanları izlemesi bakımından da siyasi altyapısı iyi oluşturulmuş bir fetvaydı. Haşhaşilerin merhum Necmettin Erbakan'a yönelik “Beceremedin git” salvolarıyla günlük haberler süsleniyor; “uzaktaki kara çukur”un, hükümetin nasıl yıkılacağına dair görüş ve tavsiyelerini içeren mektuplar, şimdi Parelel medyada köşeyazarlığı yapan biri tarafından, iki yıl önce ölen bir generale peşpeşe iletiliyordu. Bu ittifak, Ergenekon'un tasfiyesiyle birlikte Yeni Ergenekon'un oluşturulmasına kadar sürdü; malum medyanın, devlet kasasından beslenmeyi alışkanlık haline getirmiş kimi holdinglerin de desteğiyle kemale erdirilen Paralel Yapı, ilk müttefiklerin (28 Şubat generallerinin) de tasfiye edilmesiyle doğrudan Haşhaşilerin denetimine geçti. Haşhaşilerin (uygulamacısı oldukları Paralel Yapı'nın) Ak Parti tarafından desteklendiği, güçlendirildiği şeklindeki iddialara gelince:AK Parti, “dört eğilim”e yaslanarak, Türkiye'nin (merkez) partisi olma iddiasıyla kurulmuştu. Dolayısıyla daha siyasi faaliyetinin başlangıcında ayrımları değil, müştereklikleri gözetmek zorundaydı. Bu manada Milli Görüş düşüncesinden gelen AK Parti'nin, Haşhaşilerin merhum Erbakan'a yönelik yakın zamandaki zulümlerini unutmak gibi bir lüksü olamazdı. Ancak, kitle partisi olduğu kadar, “misyon partisi” de olan AK Parti'nin bir öncelikler haritası belirlemesi ve milletten aldığı güçlü desteğin hakkını, güvenilir, uygulanabilir planlar, pragramlar eşliğinde vermesi gerekirdi. Haliyle nefsani davranamaz, düşmanlıkları öne alamazdı.Nitekim ekonomik, askeri ve kültürel vesayetlerin ortadan kaldırılması, ceberrut devlet yerine “baba devlet”in ikame edilmesi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, eğitimin “millilik” esasıyla yenilenmesi... bu cümleden uygulamalar olarak AK Parti tarafından hayata geçirildi. Bu manada AK Parti'nin Haşhaşilere “tahammülü”nün vadesi biraz daha uzayabilirdi. Ancak Haşhaşiler, 1-Milli Görüş düşüncesinden gelenlerin sevgisizliğine mahkum olduklarını bildiklerinden, onları daha fazla güçlendirmemek, 2- Paralel Yapı'nın yöneticisi olarak, başta sermaye temsilcilerinin kendilerinden artan taleplerini karşılamak maksadıyla harekete geçtiler. Bu harekete geçişte ise, 28 Şubat'ta kazandıkları gücü ve uluslarası angajmanlarla sağladıkları desteği kendi gözlerinde büyütmeleri belirleyici oldu. Bürokrasideki mensuplarının, idarelerindeki maddi imkanları örgüte yönlendirme zorunluluğu içine davranmaları ve bunu azami güvenlikle yapabilmek için kendilerinden olmayan memurları iftira yoluyla tasfiyeye yönelmeleri, iktidar tarafından belirlenmeye, kayıt ve tedbir altına alınmaya başlandığı anda, hem ilgili bürokratlarını korumak hem de iktidara aba altından sopa göstermek düşüncesiyle önce MİT kalkışmasını gerçekleştirdiler ve ardından Gezi kalkışmasında ateşçilik rolünü üstlendiler. Dershanelerin yeniden düzenlenmesi kararıyla birlikte, gizli siyasetten açık siyasete geçerek, durumlarını iktidara karşıt cephede sabitleyen Haşhaşiler, 17/25 Aralık'taki seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla asıl güçlerini nereden, hangi iç ve dış ilişkilerden devşirdiklerini de saklayamaz hale geldiler. Dolayısıyla, Haşhaşiler'in Ak parti tarafından beslendikleri ve büyütüldükleri yolundaki iddialar sadece bir yanılsamadan ibarettir.Bir çakala siyaseten kemik vermekle, onu çakal kılan özellikleri belirlemiş olmayacağınız gibi, kemik ihtiyacının tümünü de karşılamış olmazsınız. twitter.com/OmerLekesiz
Kültür-sanatın ğ’si
04:0024/05/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Son otuz üç yıldır sanat-edebiyat aleminde dere-tepe düz koşan biri olarak hangi faaliyetlerin “kültür sanat işi olduğunu” biliyorum ama hangilerinin olmadığını” hâlâ bilemiyorum.
Büyük ustaların son eserlerinin bir araya getirilmesiyle yapılan karma bir hat sergisi, bir mahalle derneğine üye hanımların engellilere araba temini için yaptıkları kermesle aynı faaliyet tanımı içinde eşitlenebilirken; bir musıki üstadının konseriyle, üniversiteli beş gençten oluşan bir çalgıcı grubunun canlı performansı; Şeb-i Arûs'taki muazzam bir sema ayniyle, Sultanahmet kahvehanelerinde def-dümbelek eşliğinde beyaz giysili birinin sema formunda oynatılması, ateşin içinden geçilerek yapılmış muhtelif çini nesnelerin görücüye çıkarılmasıyla, Paşabahçe sürahi ve bardaklarının allı-gülü boyanmak suretiyle güya katma değer yaratılmış olunarak pazara sunulması… da rahatlıkla eşitlenebilmektedir. Bu nedenle bidayetinden beri AK Parti'ye yöneltile gelen “kültü-sanat adına ciddi şeyler yapmadılar” suçlamasının tarafı olmadım. Bilakis AK Parti'nin “ne olduğu değil, ne olmadığı” bilinmeyen kültür-sanat işleri konusundaki “çekinceli” tutumunu “akıllı bir politika” olarak değerlendirdim. Çünkü “kültür-sanat faaliyeti”nin bir yüzü halka bakarken, diğer yüzü ideolojiye bakmaktadır. Mahallenin ortasında heykel sergisi açıp, dönüp bakan kimse olmayınca mahalleliyi kültür-sanattan anlamıyor diye suçlayamayacağınız gibi, sanatı halka indirebilmeyi suntadan eşek yapmak sanan sözüm ona sanatçıyı da suçlayamazsınız. İsterseniz suçlayın, her iki durumda da “çağdaş sanata hakaret var” naraları eşliğinde yobazlık darağacına geriliverirsiniz. Hal, yani kültür-sanat algısı böyle olunca, faaliyet kısmının da yazılı karar ve uygulamalara bağlanmamasıyla, iktidarın kendisini dört cepheden saldırıya açık bir “abalı” durumuna sokmaması makul ve mantıklı bir durumdur. Nitekim AK Parti de “bu hususta halk neyi istiyorsa o yapılsın” yönelişiyle, konuyu halkın nabzını en iyi tutabilen mahalli yönetimlere havale edip, her kesimin anlayışına, seviyesine, talebine uygun düşen faaliyetlerin yapılmasını teşvik etti.Dolayısıyla bir kültür merkezinde, örneğin Seren Serengil tarzında büyük bir sanatçı şarkı söylerken, aynı kültür merkezinin fuayesindeki hat sergisi eş-zamanlı olarak gezilebildi; başka bir kültür merkezindeki yarışmada yemek kokuları asumanı tutarken, diğer bir köşesindeki ney meşkiyle ruhlar kanatlandırılıp semaya yükseltildi ki, bunlar kendi içlerinde de son derece olağandı. Bu belirlemelerimi “aşırı bir indirgeme” olarak yorumlayıp, karşı çıkabilirsiniz. Elbette size hak veririm çünkü belirlemelerim işin “görünen kısmına mahsustur, bir de bunun görünmeyen kısmı var. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Abdurrahman Şen'in, Şehir Tiyatroları'ndaki yönetim kurulu yapısının değiştirilmesi esnasında maruz kaldığı suçlamaları, saldırıları hatırlayalım ve “boşuna mıydı bunlar?” diye birlikte soralım. Hem bununla da kalmayıp o zamanlar Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, yeni uygulamaların arkasında kaya gibi sapasağlam duruşunu hatırlayalım. Evet, bunlar boşuna değildi. Yıllardır işgal ettikleri her yeri babalarının çiftliği sanan, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” anlayışıyla haksız bir temellükü meşrulaştırmaya kalkışan, sanatçılıkları meşkuk ama ideolojik yobazlıkları aşikar kimi kişi ve gruplardan kültür-sanat işlerinin kurtarılması, hak edenlerine tevdi edilmesi zorunlu bir durumdu ve bu yönde yapılması gerekenler de yapılmaya çalışıldı. O günden bugüne Şehir Tiyatroları'nda ne değişti, israflar ne oranda engellendi, sanatçı olmayanla olan arasında nasıl bir fark belirlendi, hangi oyunlar kimler tarafından nasıl bir maliyetle sahnelendi… İşte bunlara baktığımızda kültür-sanat faaliyetlerinin yukarıda zikrettiğimiz popülist kısmı hariç, hiç de “saldım çayıra, mevlam kayıra” aymazlığına mahkum edilmediğini, iyi adamların çok zor koşullarda onu sürekli doğru eylemler içinde üretmeye çalıştıklarını söyleyebiliriz.Geçen gün, Büyükşehir'in Gösteri Sanatları Merkezi'nde dramaturg olarak görev alması nedeniyle Süreyya Su'yu tebrike gittiğimde, bu merkezin Genel Sanat Yönetmeni olan Mustafa Doğan'ı da ziyaret ettim. Doğan, oyun sahnelemenin tiyatroda “görünen yüz” olduğuna, “yerli” bir sanat anlayışı içinde tiyatrocu yetiştirmenin ise ağır meşakkatine dikkat çekti ve Abdurrahman Şen'in teklifiyle, ilk bakışta varlığı hemen görünmeyen ama çok önemli olan bu işe bir ekiple birlikte el attıklarını belirtti. Onların hummalı çalışmalarına, merkezdeki mevcut atölyelerden bakınca, buradan yakın zamanda bir konservatuvar yükseltilebileceğini düşünmek hiç de zor değildi.Kültür ve sanatın, varlığı giderilemez “ğ”sine rağmen, neden olmasın?Büyük işler bazen küçük soruların cevaplanmasıyla başlar. twitter.com/OmerLekesiz
Küfrün ittifakı
04:0026/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kendi takvimi ve işleyişi içinde “normal şartlarda” sürmesi gereken seçimin, onu bir ölüm-kalım savaşı olarak kendi geleceğinin belirlenme aracına dönüştüren Paralel Yapı tarafından, şeytanın bile öngöremeyeceği ittifaklarla, komplolarla normal olmaktan çıkartılmaya çalışıldığı malumdur.
Bu nedenle, Başbakan Davutoğlu'nun da söylediği gibi, üçü legal (CHP, HDP, MHP), üçü illegal (DHKP-C, Paralel, Kandil) olmak üzere altılı bir cephe, AK Parti'ye karşı var güçleriyle, seçim olgusunu ve olayını aşan bir kin ve düşmanlıkla, iç tertipler ve dış destekler eşliğinde, adeta bir “savaş” veriyorlar. Her insan kendi kültürünün içinden, onunla şekillenen kendi gönül bağlarına, sevgisine, umutlarına, düşmanlıklarına, ittifaklarına ve taahhütlerine göre konuşur. Benim de kendi kültürümün içinde durarak, öncelikle bu “altılı savaşkan cepheyi”, ittifak maksatları ve ölümüne çabaları açısından bir tanıma oturtmam gerekir ki, bu manada yapabileceğim en ideal tanım “Küfrün İttifakı” olacaktır. Bu tanımlamamdan dolayı, Küfrün İttifakı içinde yer alan, din ile şu ya da bu oranda irtibatlı kimi kişilerin, mal bulmuş mağribi gibi bunu dillerine dolayacaklarını adım gibi biliyorum.Bu potansiyel tutumlarını onların cehaletine, kasıtlı hareket etmelerine, siyasi amaçlarının gözlerini kör edişine yormadan önce şu “küfür” kelimesine bir açıklık getireyim, ardından da Küfrün İttifakı'na mahsus örneklerimi vereyim: “Küfür”ü İbn Arabi'nin okuduğu ve açıkladığı gibi okuyor ve açıklıyorum. İbn Arabi, “(K)küfür kelimesini bütün akidevi ve dini içeriğinden boşaltmış ve onu bütünüyle sözlük anlamıyla sınırlamıştır. Kefere=Örttü. Kafir=Örten. O halde herhangi bir şeyi örten kimse kafirdir. (…) Küfür imana denk değildir (iman geneldir).” (Geniş bilgi için bakınız, Fütuhat-ı Mekkiye ve Suad el-Hakim, İbnü'l Arabi Sözlüğü)Buradan baktığımızda alnı secdeli, dili dualı (son iki yıldır beddualı) olanın küfrüyle=örtücülüğüyle, gündelik hayattan kovulan Kemalizm'in intikamını almak için yana yakıla iktidar olmak; ülkeyi kabilecilik anlayışı içinde ırkçı bir geriliğe ve gericiliğe mahkum etmek; Batı'nın tamamlanmamış yıkım projesini gerçekleştirmek için son vatanı parçalamak isteyenlerin kafirliği=örtücülüğü müşterek bir hale gelmenin ötesinde siyaseten bir ittifaka dönüşmüş olarak önümüze düşüyor. Bizim de bu durumda imani bir ayrım içermeyen, dini bir sınıflandırma maksadı taşımayan söz konusu ittifakı, kendi kültürümüzün içinden “Küfrün İttifakı” olarak tanımlamamız kaçınılmaz hale geliyor. Nitekim Endülüs dahil Babür, Safevî ve Osmanlı imparatorlukları (bu üçü neredeyse eş-zamanlı olarak) kimi Müslüman grupların İslam düşmanlarıyla yaptıkları Küfür İttifakı nedeniyle yıkıldı. Şimdi aynı ittifak Türkiye üzerinde yeniden kurulmaya ve seçimle sağlanacak ilk zafiyetle tekrar sahnelenmeye çalışılmaktadır. Bu belirlemeyi yaparken, AK Parti'yi de İslami bir siyaset çizgisinde elbette değerlendirmiyorum. Neticede AK Parti demokratik, laik bir sistemin partisidir. Ancak onun Türkiyelilerin özgürlüğünü, istikrarını ve huzurunu aradığını, karşısındaki altılı Küfür İttifakı'nın karnından konuşan, gizli niyetler barındıran, gerçek taleplerini saklayan bir yapıda olması nedeniyle söz konusu tanımı hak ettiğini söylüyorum. Daha anlaşılır olması bakımından bunu şu şahsi örnekle açıklayabilirim: Ali Bulaç, Mürsi için idam kararının verilmesinden sonra, “Yanlış politikaları nedeniyle Mürsi'nin asıl katili AK Parti olacaktır” demeye varan şeyler yazdı. Ali Bulaç'ın burada ilk örttüğü İslam dünyası açısından İhvan'ın önemidir ki, bu önem şartları, sonuçları ne olursa olsun her Müslümanın İhvan'ı desteklemesini zorunlu kılmaktadır. Bulaç'ın ikinci örttüğü şey ise söz konusu hükmünün, kendisinin esas aldığı (çok tehlikeli) bir mantıkla, farklı bir konuda doğrudan kendisine dönüyor olmasıdır.Şöyle ki, 28 Şubat'a çıkan süreçte, radikal ve şiddetten yana umudu olan bir grup Müslüman gencin özellikle Bulaç'ın yazılarından, kitaplarından, konuşmalarından ne denli etkilendikleri malumdur. Bulaç'ın malum mantığından hareketle, süreçte meydana gelen faili malum ya da meçhul cinayetlerde onun da sorumlu olması gerekir ve bu durumda “Bulaç'ın elinde kan var” diyen haklılık kazanır; dolayısıyla Bulaç kendi kalemindeki kanı temizlemeden konuşan kişiye dönüşür ve AK Parti'yi suçlarken, asıl kendisiyle ilgili olanı örtmekten başka birşey yapmamış olma pozisyonuna düşer. Genel tanım üzerinden bir sonuca erişecek olursak: Küfrün İttifakı belli dönemlerde Müslümanları da içine alabilen bir ittifak olarak, bugün de tekrarlanmak istenilmektedir. Peygamberimiz'in (sav) uyarılarıyla Müslüman, “bir delikten ancak bir defa sokulabilecekken”, dünyalık vaatlere, kişisel çıkarlara, şahsi küskünlüklere bağlı olarak bir değil bin defa aynı delikten sokulmuştur. Bu noktada “artık yetmez mi?” diye sormak istiyorum.Gerçekten artık yetmez mi?twitter.com/OmerLekesiz
Paralel köstek
04:0029/05/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel yapının, ülkedeki huzur ve istikrarı kendi örgüt çıkarları doğrultusunda bozmak için var gücüyle AK Parti'yi yıpratmaya, dolayısıyla bir iktidar problemi yaratmaya çalıştığı aşikardır.
Bu amaçla mevcut medya imkanlarını, ta Gezi'de yapılandırılmış sosyal medya timlerini, elleri cevşenli ağbi ve abla gruplarını HDP'yi desteklemeye sevketmesi ise şu basit hesaba dayanmaktadır: AK Parti'nin iktidar olması bu seçimde de önlenemeyecektir. Ancak HDP'nin barajı aşması halinde AK Parti, iktidar yeter sayısında “kritik sınır”a çekilmiş ve dolayısıyla yönetmeye ilişkin karar ve uygulamalarda eli kolu iyiden iyide bağlanmış olacaktır. İlk bakışta, Paralel yapının niyetini ve gayretini bu yönde kurgulamasında (seçim eksenli olması nedeniyle) bir problem yokmuş gibi görünüyor. Konuya kendi bütünlüğü içinden bakıldığında ise söz konusu kurgunun, mevcut itibarsızlığı itibar saymak ve seçmeni aptal yerine koymak şeklindeki iki temel yanlışı içerdiği ve bu nedenle HDP'ye verilen Paralel desteğin seçim gününde gerçekte ciddi bir kösteğe dönüşeceği anlaşılıyor. PARALEL YAPININ İTİBARSIZLIK SORUNUParalel yapının öncelikle farkında olmadığı ilk şey, örgüt liderinin hala 17/25 seçim ayarlı darbe kalkışmasından önceki itibarına sahip olduğunu, haliyle seçmenin ona “alnı secdeli adam”, elemanlarına da “gönül erleri” muamelesi yaptığını sanmasıdır. Oysa ki, Paralel yapının Vatikan tarzıyla pornoculuktan casusluğa, kumarhane işletmekten eroin ticaretine kadar her türlü pisliğin içinde olabileceği seçmende yerleşik bir kanaat haline geldiğinden, örgüt lideri olan “uzaktaki kara çukur”a nispet edilen itibarsızlığın telafisi de mümkün değildir. Artık bu saatten sonra Paralel yapının, ülkenin hayrına hareket ettiğini düşündürmesi, AK Parti'ye karşı verdiği savaşta niyetlerinin halis olduğuna milleti inandırması imkansızdır. “Uzaktaki kara çukur”un hakim ve savcıların satın alınması talimatından, alüfte kumpaslarına, ananas muhabbetlerinden beddua seanslarına, İsrail dostluğundan Amerikan, İngiliz yalakalığına kadar onlarca bilgi, yazılı ve görüntülü belge milletin zihnine, “aldatıldığı yerden bir daha aldatılmama” kararlılığıyla birlikte kazınmıştır. SEÇMENİ APTAL YERİNE KOYMAKParalel yapının çözüm sürecini baltalamak için elinden geleni ardına koymadığı, dershane görünümlü örgüt birimlerinin kapatılması karşısında “bunları kapatırsanız çocukları PKK kapar” savına tutundukları, ülkede kardeşliğin yeniden tesisine mahsus olumlu adımları, onların adına tehlikeli bir gelişme olarak İsrail, Amerika, İngiltere ve Almanya'ya şikayet ettikleri, o ülkelerdeki kimi medya kuruluşlarıyla işbirliği içinde Türkiye'yi batmakta olan, iç savaşa sürüklenen bir devlet olarak göstermeye çalıştıkları da ayrıca malumdur. Hadi bunların unutturulduğu varsayalım, Paralel elemanlarının HDP'nin arka kapısından içeri sızışları, gizli kapaklı iş tutuşları, sonu diyet ödeme talebine çıkacak pazarlıkların daha dün gerçekleştiği (ve el-an farklı tarz ve boyutlarda yürütüldüğü) herkesin bilgisi dahilindedir. Ortada bunca şey varken Paralel yapı büyük bir pişkinlik içinde seçmene şunu söylemektedir: “Sen bizim ruhumuzu İsrail'e sattığımıza, çevirdiğimiz dolaplara, kırdığımız dümenlere, hazırladığımız komplolara, yalancılığımıza, sahtekarlığımıza, ihanetimize, millet düşmanlarını dost edinişimize bakma, sana 'oy ver' dediğimiz yere oyunu ver yeter.” HDP de bundan şunu ummaktadır: Seçmen, halen “açık oy gizli tasnif” döneminin “koyun”u olduğuna göre, onların isteğini anında ve zevkle yerine getirecektir.YOLUN SONU GÖRÜNÜYORİşte asıl geri tepecek olan “destek” böylesi bir destektir ve Paralel bu desteğiyle HDP'ye başlıbaşına “köstek” olacaktır. Çünkü, yukarıda zikrettiğimiz hususları da bir yana bırakın, seçmen “halk irfanı” dediğimiz o müstesna etkiyle en azından şunu söyleyecektir: “Kiminle iş tuttuğunu, kimden destek aldığını söyle, senin kimlerle dost olduğunu söyleyeyim.” İlgili atasözlerimiz de gökteki Süreyya yıldızı gibi onun üstünde asılıdır: -“Kör ile yatan şaşı kalkar.”-“Yılan ile aynı çuvala girilmez.”“Gerdek” benzetmeli söyleyişleri çok sevenlerin kulaklarını çınlatarak bir söz de ben ekliyeyim: “Düşman pilavıyla gerdek sofrası hazırlanmaz.”twitter.com/OmerLekesiz
.
Türkiye’nin enerjisi
04:009/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Seçimin kesin sonucu, enerjisini iç tartışmalarla boşa harcamak zorunda kalacak bir Türkiye tablosunun üretilmiş olmasıdır.
Nitekim, AK Parti'nin en büyük parti olma vasfını korumasına rağmen, tek başına iktidar olmamasının neden ve sonuçları başta olmak üzere, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sakıncalarına ısrarla dikkat çektiği koalisyona mecbur kalınması, CHP'nin gözle görülür bir erimeye uğramasına rağmen kuyruğu dik tutmaya çalışması, ırkçı partilerdeki oy artışı tartışılmaya başlandığı gibi, koalisyonlu iktidar alternatifleri, azınlık hükumeti kurulması ihtimali ve erken seçime gidilmesi de tartışılmaya başlandı. Bunca iç meselelerin konuşulduğu ve belli ki bir süre daha konuşulacağı bu ortamda, Türkiye'nin ateş ve acı içinde kıvranan sınır ötesiyle ilgili bir doğru ve etkili bir politika üretemeyeceğine, ekonomisini gereğince yönetemeyeceğine, çözüm sürecini tamamlayacak güçlü bir iradeden yoksun olacağına, bidayetinden beri iç işlerimize müdahale etmek için yeni fırsatlar kollayan Amerika, İsrail, İngiltere ve Almanya gibi devletler karşısında savunmasız kalacağımıza dair önemli konular ise gereğince konuşulamayacak. Kısaca Türkiye, kendi canının derdine düşecek, sadece kendi iç sorunlarını tartışacak, geçici plan ve programlarla yönetilmeye mahkum olarak enerjisini israf eden bir ülkeye dönüşecek.Bu tablodan bakıldığında, son iki yıldır deyim yerindeyse “beli kırılmış bir Türkiye yaratmak” için beddua seansları gibi mistik arayışlar da dahil elindeki yerli ve yabancı her imkanı seferber eden Paralel Yapı'nın başarılı olduğuna hükmetmek gerekiyor. Hatta Paralel Yapı'nın mevcut olumsuz tablonun üretilmesiyle de yetinmeyeceği, malum amaçlarını gerçekleştirmede en büyük engel olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı dar köşeye sıkıştırmak için, gerek kendi gerekse besleme yazarları yoluyla çirkeflikte gemi azıya alacağı da tahmin dışı değildir. Bu durumda, Paralel Yapı'nın ilk bakışta üretmekte başarılıymış gibi göründüğü “enerjisini iç problemlerin tartışılmasıyla harcayan Türkiye tablosu”nu kimler, nasıl değiştirilebilir?Bu soruyu, “bin yıllık devlet geleneği” diskuru eşliğinde, sadece AK Parti'nin değil, diğer partilerin de vatansever oluşlarına bağlayıp, ırkçı HDP'yi “bile” bu tanıma sığdırarak, “ideal planda” cevaplamak elbette mümkündür. Gerçeği emzirenin zaten ideal bakış olduğunu düşündüğümüzde bu gerçek dışı bir cevap da olmayacaktır, ancak görünenle, yani fiili durumla mütekabiliyetleri açısından sorunlu bir cevap olacaktır. Dolayısıyla bu sorunun doğru cevabı, tek başına iktidar olamasa da yine AK Parti'de ve “yan gelip yatmayı değil, milleti için gece gündüz çalışmayı vadetmiş olan” Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın güçlü bir Türkiye'den yana oluşunda aranmalıdır.Paralel Yapı elemanlarının, seçim gecesinin ilk yorumlarında, Ak Parti'yi kesin bir zaafa uğramış gibi göstererek, konuyu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hareket alanının kısıtlanacağına, artık hükümetleri yönlendiremeyeceğine, emekliliği kanıksamış bir memur gibi görev süresinin dolmasını sessizce bekleyeceğine dayamaları da gösteriyor ki, Türkiye'nin enerjisini ancak ve ancak AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan doğru yöne kanalize edebilecek, israf edilmesini önleyebilecektir. Çünkü, Paralel Yapı'nın örgütlediği legal ve illegal unsurlardan oluşan “tek cephe”nin bunca yoğun, hatsiz ve ahlaksız saldırısına rağmen, AK Parti yine merkezdedir ve Cumhurbaşkanı herhangi bir yıpranmanın muhatabı değildir.İşte bu nedenle, Paralel Yapı'nın başarmış gibi göründüğü söz konusu oyunu yine AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bozabilecektir. AK Parti halen öndedir, büyüktür ve baştadır. Onun “belirleyici” olmayacağı bir siyasi çözüm yoktur. Türkiye'nin zaman kaybetmeden, ekonomik ve politik manada mevcudundan geriye düşmeden yürüyüşünü sürdürebilmesinde AK Parti'yi milletiyle baş başa bırakan partiler ise eski zamanlardakine oranla çok daha kısa sürede ve çok daha etkili olarak millet nezdinde güç kaybına uğrayacaklardır. Nitekim, köhnemiş zihniyetiyle CHP, hamasetçi saplantılarıyla MHP, terörle arasına mesafe koyamayan HDP, Paralel Yapı'nın kendilerine dayattığı “enerjisini boşa harcayan bir Türkiye'yi yaşatma” çabasına taliptir ki, buna rıza gösterilemeyeceğinden, en uygun zamanda erken seçime gidilmesi kaçınılmazdır. Artık karşılarında huzurunu kaçırdıkları, düzenini bozdukları, enerjisini israfa kalkıştıkları Türkiye milleti ve onu tek başına temsil eden (sadece sakalı traş edilmiş) bir AK Parti olacaktır. twitter.com/OmerLekesiz
.Sopalı eleştiriden doğru eleştiriye
04:0012/06/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Meğer AK Parti, demirden bir zırha bürünerek kendisini eleştirilere kapatmışmış da haberimiz yokmuş.
Bünyesindeki kurulların, komisyonların, kolların, il ve ilçe yönetimlerinin, dere-tepe demeden ülkeyi karış karış gezen milletvekili adaylarının hiçbir değeri bulunmuyormuş. Orada ne istişarenin bir karşılığı varmış, ne uyarının bir adresi, ne de parti içi anketlerin bir hükmü.Tepedeki “başkanlık heveslisi” bir liderden, “hikmet buyurdunuz efendim” diyerek onun her taleplerini ululayan “kavuk sallayıcı” bir kadrodan, yeni oranı % 41 olan gözü kapalı seçmenden ibaretmiş meğer AK Parti. DOKTORLAR, REÇETELER, SARI KARTLARAK Parti'nin tek başına iktidar olamayacağının anlaşıldığı ilk dakikadan itibaren “patlayan eleştiri”nin ortak noktası, söz konusu demirden zırhın varlığı ve onun “nihayet” delinmiş olması “kaydıyla” ortalığa saçılan bu ve benzeri yorumlardır. “Seçimlerdeki sonucu üreten biziz. Dershanelerimizi geri verin; okullarda ve yurtlarda uğradığımız zararı karşılayın; bankamızı iade edin; 17/25 Aralık'taki yenilgimizin hesabını sorun ve bizim ürettiğimiz dosyaları işleme koyun; yargıda, emniyette, istihbaratta kesilen kolumuza diyet ödeyin” diyenler, bu “patlayan eleştiri”ye ne kadar dahilseler, 2023, 2071 vizyonunu ti'ye alarak, “büyük ve çok uzun vadeli düşündünüz, bu günü unuttunuz, onu size hatırlatacak olan falanca abinizi dışladınız, başınıza bunlar geldi; reçetenizi yazıyorum, hemen gidip onun elini öpmeniz sizi iyileştirecektir” yollu “nadide öğütler”ini, doktorculuk oynama arzusuyla birlikte sergileyenler de “patlayan eleştiri”ye aynı oranda dahildirler. Ayrıca ömründe bir kez olsun tek kale maç bile yapmamış olanların “seçmen size sarı kart gösterdi” şeklindeki seslenişleriyle, “Gezi'dekileri anlayacaktınız; intikamlarını hesap edecektiniz” diyerek aba altından sopa gösterenler de eleştiri de aynı hizaya geldiler. PATLAYAN ELEŞTİRİDEN
ELEŞTİREL SALDIRGANLIĞABu eleştirilerin, belirtilen içerikle patlamasından ve giderek “eleştirel saldırganlığa” dönüşmesinden dolayı, ilgilileri nezdinde ciddi bir kıymet taşıyacağını sanmıyorum. Elbette saldırganın saldırışından da not edilebilecek, günü geldiğinde işleme konulabilecek kimi hususlar olabilir. Ancak son tahlilde AK Parti'yi eleştirisizlik zırhı giymiş olmakla damgalayıp, eleştirisini kendi ideolojisine, siyasi hırslarına, kuyruk acılarına, akıllarını ipotek ettikleri “uzaktaki kara çukur”a, hizmetinde bulundukları kimi abilere “göre” konumlandıranların eleştirileri, “sopalı eleştiri” olmaları bakımından, daha yapanlarınca değersizleştirilmiş eleştiriler olmaktan öteye gitmeyecektir. GENÇLERİN VE FAKİRLERİN ELEŞTİRİSİAK Parti'nin kastedilen eleştirisizlik zırhına bürünmediği, bilakis “müesses bir şura” üzerinden değilse de istişareye daima önem verdiği aşikardır. Ancak görülen odur ki, bu istişare “partili olanlarla sınırlı tutulmuştur.” Oysa ki AK Parti, on iki yıl boyunca kendi örgütünce olduğu kadar, siyasete olan mesafeleri nedeniyle o örgütte hiç yer almamış ve almak gibi bir niyet de taşımayan geniş bir sessiz ve “akil kitle” tarafından taşınmıştır. Asıl “şimdi” bunlarla istişare edilmesi, eleştirilerinin dinlenmesi önemlidir. Zaten bunların getireceği eleştiriler de üç beş başlığı geçmeyecek ve başkası nedeniyle yapılan eleştiriler niteliğinde olacaktır. Örneğin, “Fakir sofrasında yemek yiyen Recep Tayyip Erdoğan'ı, Ahmet Davutoğlu'nu, milletvekillerini özledik” diyeceklerdir. Ya da “Doğan'ın AVM kapılarında kurdele kesen ele değil, hastane yanındaki imarethanede kepçe tutan ele hasret kaldık” diyeceklerdir.Veya “Volkan Bozkır, bakanmış da üstelik ama kendisini tanımıyoruz; onu biz mahallemizde hiç görmedik, çocuklarının bizim çocuklarımızla birlikte naylon top sektirdiği de vaki olmadı. Bu nedenle kendisine oy vermekte tereddüt göstermişsek, mazur görünüz” diyeceklerdir. Bu insanların sözleri fazla olmaz; sizden herhangi bir talepleri de bulunmaz. Onlar darasız konuşurlar ve dua eder gibi bakarlar gözlerinize. İhanet yer almaz lugatlarında; düşüşü sezince köşelerini bırakıp kaçmazlar; ihale vermediniz, oğullarını, kızlarını milletvekili yapmadınız diye ruhlarını satmazlar; kırılırlar size ama asla küsmezler. Onlar mustazaflardır; küçük esnaftır; idealist öğretmenlerdir, memurlardır, toprağa hürmetle basan köylülerdir; üç kuruş burs için vakıflarda, derneklerde masaların tozlarını alan, yerleri süpüren ve akıllı binaların camlarında ancak saçlarını tarayabilen gençlerdir; AVM'lerin önlerindeki banklarda ellerini boş ceplerine saklayarak oturan zencilerdir; cami avlularında maaş günlerini ve ölümlerini düşünerek vakti bekleyen emeklilerdir. Onlar AK davanın içinde oldukları için, partinin uzağında duranlardır.Ve az ama dosdoğru eleştiriler de onlardadır. twitter.com/OmerLekesiz
Yunus Emre Enstitüsü’nün çalışmaları
04:0021/06/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunus Emre Enstitüsü'nün, dünyanın önemli kentlerindeki merkezleri aracılığıyla Türk dili, kültürü ve sanatını sınır ötesine taşımak için önemli çalışmalar yürüttüğü malumdur.
Geleneksel, modern sanat atölyeleriyle, sergi alanlarıyla da tahkim edilmiş bulunan 38 merkezde, 2009-2014 yılları arasında 25.625 öğrencinin Türkçe kurslarına katılışı, dil öğretiminin Enstitü'nün genel faaliyeti içinde ağırlığını göstermeye yetiyor. Nitekim, bu ağırlığı somutlaştıran bir faaliyet olarak Enstitü, geçen hafta Belgrad'ta “Türkçe okutmanları Hizmetiçi Eğitim Programı”nı gerçekleştirdi; benimde dahil olduğum yazar ve akademisyenlerden oluşan bir grup da medeniyet, estetik, sanat, şiir, roman ve dil öğretme teknikleri konusunda okutmanlara yönelik konuşmalar yaptılar. Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Hayati Develi, programın açılış konuşmasında, Türkçe öğretimi kapsamında gerekli tüm araçları hazırladıklarını belirterek, -A1 ve A2 seviyesinde, “Uzaktan Türkçe Öğretimi” uygulanmasının planlandığını, - Web tabanlı bir “Eğitim ve Yönetim Sistemi”nin hazırlandığını,- Yabancılara Türkçe Öğretimi Sertifika Programları ve Yurt Dışındaki Türkologlara Yabancı Dil Olarak Türkçe Eğitim Programları düzenlendiğini,- Türkçe Yeterlilik Sınavı'nın (TYS) uluslararası tanınırlığı ve geçerliği ile ilgili akreditasyon için ALTE sürecinin devam ettirildiğini, - İnternet sitesiyle eşzamanlı olarak çalışacak olan, “Yunus Emre Radyosu”nun web radyosu şeklinde yapılandırılmasına mahsus çalışmalara hız verildiğini müjdeledi. Gerek bu zamana kadar gerçekleştirilen Türkçe öğretimi, gerekse Başkan Develi'nin müjdesini verdiği bu haberler, Yunus Emre Enstitüsü'nün, misyon ve faaliyet olarak, yurt dışındaki Türk kültür varlıklarını yeniden hayata kazandırmakla maruf TİKA'nın hizasına geldiğini açıkça gösteriyor. Geriye dünyanın dört bir yanındaki elemanlarının bilgilerini artırmak, deneyimlerini geliştirmek kalıyordu ki, Belgrad programı da bu maksatla yapılmıştı.Haluk Dursun'un “Şehir ve Medeniyet” başlığı altında yaptığı İstanbul güzellemesinden sonra, ilk gün ben sanat, estetik ve medeniyet ilişkisini anlattım; Yılmaz Daşcıoğlu şiirdeki değişmenin toplumsal hayattaki değişmeyle mütekabiliyetini ve M. Fatih Andı da roman türü ekseninde edebiyat türlerindeki değişmenin zihniyet değişmesiyle olan ortak yönlerini anlattılar. İkinci gün akademisyen arkadaşlarımız, Türkçe öğretim teknikleri konusundaki düşünce ve görüşlerini okutmanlara aktardılar. İzleyen iki günde ise Enstitü'nün Ankara'dan gelen müdür ve uzmanları kurumsal meseleleri masaya yatıracaklardı. Söz konusu programın gerek niyet gerekse uygulama açısından önemli olduğu aşikardır. Başkan Hayati Develi'nin okutmanlarla program saatleri dışında diyalog çabaları da gerçekten takdire değerdi. Ancak genel planda okutmanlardaki “öğretilmiş bir sessizliğin”, mütereddit bir duruşun, zikredilen konuların anlatıldığı esnada bile “dersten arazi oluşun” gözümüzden kaçmadığını belirtmeliyim. Bunu, ilk bakışta okutmanlardaki muhtemel yol yorgunluğuna, yabancı bir mekanda bulunuyor olmanın ürkekliğine yormak mümkünse de asıl Paralel yapılanmaya mahsus bir iç rahatsızlığın bunda etkili olduğunu sanıyorum. Çünkü Yunus Emre Enstitüsü, “Haşhaşi örgütlenmenin” en yoğun yaşandığı kurumlardan biridir ve Başkan Hayati Develi'nin yoğun gayretlerine rağmen merkez müdürleri büyük oranda değiştirilmiş olsa da, başta okutmanlar olmak üzere, Enstitü merkezindeki ve dış merkezlerdeki elemanlarla ilgili gerekli tasarruflarda bulunulamamıştır. Okutmanların söz konusu durumlarının, doğrudan bu hususa bağlı kimi gerilimlerden oluştuğunu sanıyorum. Enstitü Başkanı Hayati Develi, akademisyen ve yönetici olarak çok kıymet verdiğim, basiretine, iradesine ve dirayetine güvendiğim birdir. Zikrettiğim olumsuzluğu, onu kalıcı bir temizlik için harekete geçme yönünde etkilemek niyetiyle değil, yerinden yapılmış bir gözlem olarak, apaçık bir sorunun daha fazla halı altına süpürülmemesi için belirttim. Elbette Enstitü Başkanı olarak o ne yapılacağını herkesten iyi bilir. Yunus Emre Enstitüsü, mevcut çabası ve planlanan çalışmalarıyla sınır ötesindeki medar-ı iftiharımızdır. Bu kurumun sorumluluklarının şu ya da bu nedenle aksatılması, ötelenmesi, geciktirilmesi rıza gösterilecek bir durum değildir. Kurumun davetiyle katıldığım programdan da gördüm ki, ilgili elemanların kurumlarına güvenmeleri, işlerini sevmeleri, çalışmalara samimiyetle katılmaları asıldır. Bunlar olduğu takdirde ancak birçok zorluk kendiliğinden kolaylaşmaya başlayacaktır. Yunus Emre Enstitüsü, Başkan Develi ile girdiği dilin, kültürün ve sanatın dış dünyaya doğru ve etkili bir şekilde taşınması yolunda hiçbir kazaya maruz kalmamalı, bu yöndeki mevcut ve potansiyel bir ihtimalin ihtimali bile ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. twitter.com/OmerLekesiz
Kuduzlaşmış bir güruh
04:0026/06/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Yapı'nın aleniyet kazandığı günden beri, “inadına savunma” refleksiyle kalem oynatanların, mesleki temsil görevlerini bir yana bırakıp mahallenin kaynanası kesilen oda ve dernek yetkililerinin, Erdoğan düşmanlığı üzerinden, gerek ona saldırılarında gerekse sabit suçları nedeniyle adaletin yakalarına yapıştığı kendi örgüt elemanlarını savunurken aşırı bir şahsileştirmeye başvurdukları ve giderek bunun üzerinden Türkiye ihanetine gelip dayandıkları, malumdur.
Çünkü, emniyet teşkilatındaki ve adli yapıdaki örgütlenme başta olmak üzere, bunun içinden üretilen izinsiz dinlemenin, mahremiyetlere tecavüzün, devlet sırlarının dışarıya satılmasının, mesleki temsil perdesi altında müstemlekecilik yapılmasının, Türkiye'nin dışarıya karşı kötülenmesinin ve ülke düşmanlarıyla derin ittifaklar kurulmasının, hiçbir şekilde savunulması, mazur ya da makul gösterilmesi mümkün değildi. Öte yandan, adları beddua ile özdeşleşen millet düşmanlarıyla, cemaat / camia oldukları iddiasındaki dindar görünümlü örgüt elemanlarının, çok kısa bir süre içerisinde siyasallaşmaları, ümmeti karşılarına alarak her fırsatta Tel Aviv'e bağlılıklılarını iletmeleri de izahı mümkün olmayan durumlardı. Bu nedenle, Paralel Yapı'ya mensup kalemşorler, güya mesleki kuruluş erbapları doğrudan şahsileştirme üzerinden bir savunma hattı oluşturdukları gibi, dahil oldukları medya gruplarının yayınlarını, oda ve dernek faaliyetlerini de bu yöne kanalize ettiler. Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan'ın neredeyse aldığı her nefesi ve attığı her adımı büyük bir dikkatle izleyerek, her bir sözünden ve davranışından olumsuz bir bilgi, suçlama, kötüleme üretme çabasını bir tür tiryakiliğe dönüştürdüler. Sözüm ona mimarlık kuruluşları ıspanak, pırasa eksperliğine, çevreci örgütler yatırım düşmanlığına soyundular. Tersinden ise, yukarıda zikrettiğimiz suçları işledikleri sabit olan elemanları temize havale edebilmek için onları iyi aile babası, elinden cevşen düşmeyen dini bütün adamlar, alınları secdeli emir erleri vb. uydurma klişeler içinde, cürümlüler olarak değil, gadre uğramış sıradan şahsiyetler olarak anlatmaya kalkıştılar. Bu şahsileştirme tersinden ve düzünden AK Parti'nin “devleti yöneten” iktidar partisi değil, sadece hükmi şahsiyete sahip siyasi bir kurum olarak gösterilmesine kadar dayandırıldı. Örneğin, Suriye başta olmak üzere, inşa edilen bölgesel ilişkiler, bu ilişkilerde ortaya çıkan problemler bir devlet politikası olarak ele alınmak, tartışılmak yerine, AK Parti'nin (Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın) şahsi tercihleri, filleri olarak öne çıkarılmaya çalışıldı. Fazla uzağa gitmenize gerek yok, Arap ırkçısı eski bir İslamcının, kırk kere dönmüş ama halen dönmeliğe doymamış bir siyaset bilimcinin son bir yıldaki yazılarına bir göz atarsanız, dış politikadaki hemen her konuyu devlete değil, parti olması bakımından ve ille de olumsuzlamak suretiyle AK Parti'nin şahsına yüklemek için nasıl yırtındıklarını kolayca görebilirsiniz. Bugün de aynı şahsileştirme gayretleri bir iftar yemeğinin maliyeti, yemek masasının ve onun üstündeki bardakların, çatal-kaşıkların fiyatı üzerinden sürdürülüyor. Diğer bir söyleyişle, şahsileştirmedeki Paralel şartlanmışlık, yine ülke ve millet meselelerinin çok uzağında, yine devlet ve temsil konularının çok dışında ve yine düşmanlığın ve bitmeyen bir kinin içinde durmaya devam ediyor. Bunlardan bakınca, Paralel Yapı kalemşörlerinin ve mesleki odaların, bidayetinden beri millet, memleket diye bir dertlerinin olmadığı, kendi çıkarları doğrultusunda, bozgunculuğa, hainliğe, fitneye, sığ düşünceye kendilerini mahkum ettikleri rahatça görülebiliyor. Ayrıca bunların, 7 Haziran'la ortaya çıkan siyasi tablodan kendi emellerine uygun senaryoları üretmeleri, ortalıkta sevindirik olmuş sünnet çocuğu gibi gezinen toy siyasetçilere akıl dağıtmaları, onların mekanlarına artık arka kapıdan da değil, ön kapıdan rahatça girerek nadide taktikler vermeleri mümkün iken, mezkur alışkanlıklarının karanlığında Haşhaşi bir serkeşlik içinde yüzmekten çok memnun oldukları anlaşılıyor. Gelinen son noktada ise artık Paralel Yapı'nın yeni bir savaş taktiğinden, algı üretme çabasından söz etmenin bir gereği kalmıyor; aşırı şartlanmalar nedeniyle psikolojisi felç olmuş, kuduzlaşmış bir güruhla karşı karşıya olduğumuzu iyi bilmemiz gerekiyor. twitter.com/OmerLekesiz
Her salatalığa tuz olmak
04:0028/06/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bugün Pazar.
Yani küçük burjuvanın keyif günü.O halde gündemin ağır, çok yönlü ve sıkıcı konularından söz etmenin alemi yok.Memduh Şevket Esendal, savaştan çıkmış, yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içindeki bir halkın “ağır” konularla daha da gerilmesini değil, tebessüm etmesini sağlayacak şeyler yazmayı tercih ettiğini söyler. O halde bu yazımda olsun onu izleyeyim ve biraz mizah çeşnili (tadımlık-lı), sözlüğe başvurmayı gerektirmeyecek, (iletişim zorunluluğuyla) herkesin bildiği kelimelerden kurulu bir yazı yazayım. HDP'yi ele alalım mesela.Durunuz lütfen, hemen “bu başlı başına ağır bir konu” diyerek itiraz etmeyiniz. Barajı aşıp, 80 milletvekili çıkarınca kendisini Ortadoğu'nun partisi sanan HDP neden olmasın? Bundan daha cazip bir mizah mı olur?Kürtçü parti olarak PKK tarafından örgütlenip, malum ittifaklarıyla “Paralelci Sol-sosyalist” parti unvanını da kazanan bir partiden söz ediyorum. “Bizim” Sırrı'nın ona yaslanarak, “Çözüm sürecini MHP ile bile yürütürüz” diyecek kadar güvendiği parti. Bunda ters olan ne var? Sırrı, Sosyalist olarak Kürtçü bir partinin mensubu, eh MHP de Nasyonal Sosyalist olarak Türkçülerin partisi olduğuna göre, bu, kan çekmesi gibi değilse de “ideoloji uyumlu” bir çekim yaratmaz mı? Bence yaratır. Ama iş bununla kalmıyor, bu durumda bir “parti” olarak HDP'nin kimliğinde acaip ve garaip bir karmaşa ortaya çıkıyor! Normal şartlarda, ittifaksız, ittihatsız, gizli ajandasız ve taahhütsüz (kayıtsız) olarak oy oranı yüzde yediden bir gıdım yukarıya Nuh dedirtecek ama peygamber dedirtemeyecek bir parti, altı emanet puanı kapıp, barajı biraz fazla yırtınca, şöyle bir gönül rahatlığıyla gerinmek yerine, artı puanın emanet olduğunu açıklamanın gerilimine düşüveriyor. Ama bu manada ne söylenirse söylensin, arkadan kabakçı geliyor: “Bu zafer, solun ortak zaferidir. (…) Artık HDP gerçek bir Türkiye partisidir” denildiği anda kandilli bir tokat enseye iniveriyor: “Hop, dur bakalım, neyin partisi olduğuna biz karar veririz.” Böylece, HDP'nin “başkan bolluğunda boğulan bir parti” olma görüntüsü pekişiyor. Başkan, eşbaşkan, hapisteki başkan, dağdaki başkan(lar)… derken aylardan mübarek Ramazan ve “vur davulcu davulunu…”“Gerçek bir Türkiye partisi” sözünün üzerinden üç vakit geçmeden Kobani problemi tekrar hortlatılıp, 'Terörist Türkiye' tagı üzerinden “ırkçılığına ve ihanetine sakın ara verme” komutuna “tak!” selam duruluyor. DEAŞ militanlarının Kürtlerden oluştuğu bilgisi sabitlenip, YPG'nin hangi uzak diyarlı emirler eşliğinde şımararak işleri karıştırdığı fark edilince bir dönüş daha gerçekleşiyor. Böylece, tüm dünya Kürtlerinin partisi olma iddiası, Türkiye partisi olmanın yerini alarak, ikinci (ırkçı) bir görüntü hakimiyet kuruyor. “Sol-sosyalistlik” ne oluyor bu arada?Herhalde olası bir CHP ile azınlık koalisyonunda kullanılmak üzere, buzdolabına kaldırılıyor. Pazar-lık, yani kolay bir yazı vaadinde bulunduğumdan, kelimeleri zor alana serpmemek için hemen toparlayayım:Bu durumda, HDP'ye “parti” derken aslında neden söz etmiş ya da etmemiş oluyoruz? Diğer bir söyleyişle “parti” olduğunu belirten HDP, tedirginlikle arkasına baka baka, topun kime değebileceği korkusu içinde attığı kısa paslarla, nasıl bir siyaset fotoğrafı veriyor?HDP'nin yukarıdaki halleriyle bize sunduğu mizahı geçelim, gerçekten kendisi “ciddiyetin” neresinde duruyor?Hayır bu sorulardan da vazgeçiyorum, çünkü bunlar da “ağır” sorular ve dolayısıyla “ağır” cevapları hak ediyorlar. İşin şenlikli bir tarafı daha var ki, bundan söz ederek bitireyim yazımı: Haşhaşilerle, arka kapılardan içeri alınarak kurulan ittifaklardan söz ediyorum. Adamlar, cürüm işleyen elemanlarının salıverilmesini, bankalarının iadesini, dershanelerine kavuşturulmayı, yurtlarındaki sıkışmışlığın çözülmesini, “uzaktaki kara çukur”un milli kahraman ilan edilmesini (lütfen burada gülünüz), birbirlerinin kuyruklarına takılarak dışarıya kaçan elemanlarının rica-minnet geri getirilmelerini bekliyorlar dört gözle.Bunlar gecikiyor ve Haşhaşilerin seçimden sonraki ilk haftada sergiledikleri pür neşe yerini giderek büyük bir umutsuzluğa bırakıyor.Elbette kastı ve içeriği ne olursa olsun pazarlıklarda verilen sözler önemlidir. Söz yerini bulmazsa önce hüsran psikolojisi, sonra acındırma tripleri, sonra da gülmece işleri hakim olmaya başlar. Netekim, her salatalığa tuz olmak kolaydır ama zamanında yenilmeyen salatalık su toplar, cıvır, cıvıklaşır, pörsür ve çöpe atılır.Kimin, neyin partisi olduğuna bile karar verememiş bir HDP, bunların kararını nasıl verir; bu uğurda gülmece edebiyatımıza neleri kazandırır… Hep birlikte bekleyip, görelim inşallah. Hayırlı pazarlar. twitter.com/OmerLekesiz
Her salatalığa tuz olmak
04:0028/06/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bugün Pazar.
Yani küçük burjuvanın keyif günü.O halde gündemin ağır, çok yönlü ve sıkıcı konularından söz etmenin alemi yok.Memduh Şevket Esendal, savaştan çıkmış, yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içindeki bir halkın “ağır” konularla daha da gerilmesini değil, tebessüm etmesini sağlayacak şeyler yazmayı tercih ettiğini söyler. O halde bu yazımda olsun onu izleyeyim ve biraz mizah çeşnili (tadımlık-lı), sözlüğe başvurmayı gerektirmeyecek, (iletişim zorunluluğuyla) herkesin bildiği kelimelerden kurulu bir yazı yazayım. HDP'yi ele alalım mesela.Durunuz lütfen, hemen “bu başlı başına ağır bir konu” diyerek itiraz etmeyiniz. Barajı aşıp, 80 milletvekili çıkarınca kendisini Ortadoğu'nun partisi sanan HDP neden olmasın? Bundan daha cazip bir mizah mı olur?Kürtçü parti olarak PKK tarafından örgütlenip, malum ittifaklarıyla “Paralelci Sol-sosyalist” parti unvanını da kazanan bir partiden söz ediyorum. “Bizim” Sırrı'nın ona yaslanarak, “Çözüm sürecini MHP ile bile yürütürüz” diyecek kadar güvendiği parti. Bunda ters olan ne var? Sırrı, Sosyalist olarak Kürtçü bir partinin mensubu, eh MHP de Nasyonal Sosyalist olarak Türkçülerin partisi olduğuna göre, bu, kan çekmesi gibi değilse de “ideoloji uyumlu” bir çekim yaratmaz mı? Bence yaratır. Ama iş bununla kalmıyor, bu durumda bir “parti” olarak HDP'nin kimliğinde acaip ve garaip bir karmaşa ortaya çıkıyor! Normal şartlarda, ittifaksız, ittihatsız, gizli ajandasız ve taahhütsüz (kayıtsız) olarak oy oranı yüzde yediden bir gıdım yukarıya Nuh dedirtecek ama peygamber dedirtemeyecek bir parti, altı emanet puanı kapıp, barajı biraz fazla yırtınca, şöyle bir gönül rahatlığıyla gerinmek yerine, artı puanın emanet olduğunu açıklamanın gerilimine düşüveriyor. Ama bu manada ne söylenirse söylensin, arkadan kabakçı geliyor: “Bu zafer, solun ortak zaferidir. (…) Artık HDP gerçek bir Türkiye partisidir” denildiği anda kandilli bir tokat enseye iniveriyor: “Hop, dur bakalım, neyin partisi olduğuna biz karar veririz.” Böylece, HDP'nin “başkan bolluğunda boğulan bir parti” olma görüntüsü pekişiyor. Başkan, eşbaşkan, hapisteki başkan, dağdaki başkan(lar)… derken aylardan mübarek Ramazan ve “vur davulcu davulunu…”“Gerçek bir Türkiye partisi” sözünün üzerinden üç vakit geçmeden Kobani problemi tekrar hortlatılıp, 'Terörist Türkiye' tagı üzerinden “ırkçılığına ve ihanetine sakın ara verme” komutuna “tak!” selam duruluyor. DEAŞ militanlarının Kürtlerden oluştuğu bilgisi sabitlenip, YPG'nin hangi uzak diyarlı emirler eşliğinde şımararak işleri karıştırdığı fark edilince bir dönüş daha gerçekleşiyor. Böylece, tüm dünya Kürtlerinin partisi olma iddiası, Türkiye partisi olmanın yerini alarak, ikinci (ırkçı) bir görüntü hakimiyet kuruyor. “Sol-sosyalistlik” ne oluyor bu arada?Herhalde olası bir CHP ile azınlık koalisyonunda kullanılmak üzere, buzdolabına kaldırılıyor. Pazar-lık, yani kolay bir yazı vaadinde bulunduğumdan, kelimeleri zor alana serpmemek için hemen toparlayayım:Bu durumda, HDP'ye “parti” derken aslında neden söz etmiş ya da etmemiş oluyoruz? Diğer bir söyleyişle “parti” olduğunu belirten HDP, tedirginlikle arkasına baka baka, topun kime değebileceği korkusu içinde attığı kısa paslarla, nasıl bir siyaset fotoğrafı veriyor?HDP'nin yukarıdaki halleriyle bize sunduğu mizahı geçelim, gerçekten kendisi “ciddiyetin” neresinde duruyor?Hayır bu sorulardan da vazgeçiyorum, çünkü bunlar da “ağır” sorular ve dolayısıyla “ağır” cevapları hak ediyorlar. İşin şenlikli bir tarafı daha var ki, bundan söz ederek bitireyim yazımı: Haşhaşilerle, arka kapılardan içeri alınarak kurulan ittifaklardan söz ediyorum. Adamlar, cürüm işleyen elemanlarının salıverilmesini, bankalarının iadesini, dershanelerine kavuşturulmayı, yurtlarındaki sıkışmışlığın çözülmesini, “uzaktaki kara çukur”un milli kahraman ilan edilmesini (lütfen burada gülünüz), birbirlerinin kuyruklarına takılarak dışarıya kaçan elemanlarının rica-minnet geri getirilmelerini bekliyorlar dört gözle.Bunlar gecikiyor ve Haşhaşilerin seçimden sonraki ilk haftada sergiledikleri pür neşe yerini giderek büyük bir umutsuzluğa bırakıyor.Elbette kastı ve içeriği ne olursa olsun pazarlıklarda verilen sözler önemlidir. Söz yerini bulmazsa önce hüsran psikolojisi, sonra acındırma tripleri, sonra da gülmece işleri hakim olmaya başlar. Netekim, her salatalığa tuz olmak kolaydır ama zamanında yenilmeyen salatalık su toplar, cıvır, cıvıklaşır, pörsür ve çöpe atılır.Kimin, neyin partisi olduğuna bile karar verememiş bir HDP, bunların kararını nasıl verir; bu uğurda gülmece edebiyatımıza neleri kazandırır… Hep birlikte bekleyip, görelim inşallah. Hayırlı pazarlar. twitter.com/OmerLekesiz
İslamcılık su gibidir, sıkıştırılamaz
04:003/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslamcılık tartışmasının 2012 Temmuz'unda, “İslamcılık öldü” iddiaları üzerine başladığı ve o zamanlar henüz cemaat vasfını taşıyormuş gibi görünen Hizmetçilerle, onu temsilen malum liderlerinin “parlatılmasına” mahsus bir amacı içkin olduğunun anlaşılmasıyla, zorunlu olarak bitirildiği malumdur.
O günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. 17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla birlikte, Hizmetçiler Paralel Yapı'nın en büyük ve en belirleyici parçası olarak siyasileşmekle kalmadı, liderleri de bizzat “şecaat arzederken sirkatin söyleyen merdi kıpti” vari kendi beyanları ve Müslümanlara yönelik beddualarıyla büyük bir itibar kaybına uğradı. Bu süreçte İslamcılar, yeni ismi “Haşhaşiler” olarak tescil edilen Hizmetçiler'in, din bağı üzerinden tekrar meşruiyet sağlamaya çalışmalarına karşı, onlarca istismar edilmek istenilen hususları düzelterek, doğruları anlatarak, onların İsrail ile kurdukları ittihat ve Batı medyasıyla oluşturdukları ittifak üzerinden yanlışlarını vurgulayarak etkili bir şekilde kamuoyunu aydınlattılar. Bununla eşzamanlı olarak hızlanan itibar kaybına karşı Haşhaşiler, yazılarında “f” harfi geçen İslamcı yazarları adliyelere taşıtma telaşından fırsat bulup, onlara düşünce yoluyla cevap vermekte hep acze düştüler. Kaldı ki, Haşhaşilerin tertipleri, plan ve programları, Ebu Hamid el-Gazzali'nin mücadele ettiği Batıniler'inkinden ve İmam-ı Rabbani'nin mücadele ettiği (eklektikçi) Ekberiler'inkinden hiç farklı değildi ve İslamcılar bunu müdrik olarak, İslam'ı ve Müslümanları savunmada mevcut tarihi ve düşünsel birikimi içselleştirerek, “sağlamca” hareket ediyorlardı. Son günlerde ise Haşhaşilerin “öldü” dedikleri İslamcılığı tekrar hedef almaya ve İslamcıları bu kez Ak Parti'ye eklemlenerek yok olma ithamı üzerinden yıpratmaya çalıştıkları gözleniyor. Elbette, “İslamcılık öldü – ölmedi” konusunda yalancı çobanla aynı akıbete uğrayan Haşhaşilerin, konuyu, “fikri bir zeminde tartışmak” niyetiyle açmadıkları biliniyor. Dolayısıyla ilkinde olduğu gibi iddia ve karşı iddia üzerinden bir tartışma olmayacak. Bilakis, Haşhaşilerin adı düzenbazlıkla, nifak üretmekle, dini tahrip etmekle özdeşleştiği için konu bu kez ve son derece haklı olarak, bundaki “bit yeniğinin anlaşılması” ve buna mahsus tedbirlerin üretilmesiyle sonuçlanacaktır. İlk bilineni şudur ki, HDP/PKK'nın barajı aşmasıyla, Müslüman Kürtler'in partisel bir ırkçılıkta karar kıldıkları vehmi üzerinden, bunun kurumsal bir nitelik taşımayan İslamcılık'a yansıtılması ve böylece somutlaştırılması mümkün olmayan bir durumdan, somutlaştırılmış bir vazifenin çıkarılması hedeflenmektedir. Diğer bir söyleyişle, İslamcılığın artık Müslüman Kürtleri kapsamadığı, bu nedenle kanatlarından biri kırılmış olduğundan artık Türkiyeli olma zeminini yitirdiği kanaati yerleştirilmek istenmektedir. Haşhaşilerin bu niyet ve eylemlerini güçlendirecek somut argüman ise AK Parti üzerinden devşirilmeye çalışılmaktadır. İddia şudur: İslamcılar AK Parti'ye bağlanmışlar, dünyalık edinme tutkusuyla hareket ederek onun sunduğu iktidar nimetleriyle asıllarından uzaklaşmışlar, Müslüman Kürtlerin ötekileştirilmesine rıza göstermişler ve Türkiyeli Müslümanları temsilden yoksun kalmışlardır. Buna bağlı olarak yürütülen düz-mantık ise şöyledir: Madem son seçimde İslamcı Kürtler HDP/PKK'ya bağlanmışlardır, o halde diğer İslamcıların da AK Parti'ye bağlandıkları sabit olmuştur. Yukarıda da belirttiğim nedenle, bu iddianın tartışılması zaittir. Buna itiraz etmek bile, ona ciddiyet atfetmek olacaktır. Ntekim şu ana kadar da İslamcılar, Haşhaşi yazarları muhatap almamışlar, doğrudan cevap verme tenezzülünde bulunmamışlardır. Dolayısıyla bu iddianın, ileri sürülüş zamanına ve tarzına bakılarak, bunun nasıl bir planın gereği olduğu, Haşhaşilerin bu iddia üzerinden nasıl bir kazanım elde etmeyi hedeflediklerin anlaşılması ve aydınlatılması öncelik kazanmıştır. Buna göre:1-Haşhaşilerdeki itikadi sapmanın, diyalogçuluk adı altında eklektik bir din üretme niyet ve gayretinin gündemden düşürülerek unutturulması arzulanmaktadır. 2-17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışması esnasında ve sonrasında Haşhaşilere, sağlam bir düşünsel taarruzla itibar kaybettirenlerin AK Parti adına çalışan İslamcılar olduğu söylenmekte ve bu nedenle Haşhaşilerin muhatap olduğu tepkinin milli ve çoğul bir nitelik taşımadığı, iyi örgütlenmiş bir grup tepkisi olduğu, 3-Siyasetteki Ak Parti ve HDP/PKK yönlü İslamcı bölünmenin, dini bölünmeye de yol açabileceği düşüncesinden hareketle, bunun önlenebilmesinin onların da üstünde kurumlaşmış bir yapıyı gerektireceği; kendilerinin böylesi bir yapıyı temsil ettikleri ifade edilerek, güya değerlerinin tekrar anlaşılması ve onlara sahip çıkılması gerektiği telkin edilmektedir. Süreç, taleplerine uygun işlemediğinde ise, şu tehdit devreye girebilecektir: “HDP/PKK ile işbirliği yaparak onları siyaseten aktif kıldığımıza göre, söz konusu bölünmenin tahakkuku konusunda da yine onları ikna edecek, yönlendirecek güce sahibiz.” İşte İslamcılar, şimdi bunlara bağlı olarak, yeni bir Haşhaşi saldırının menziline çekilmek istenmektedir. Fakat, İslamcılığın bir kurum, örgüt olmayışı; dağdaki irfan sahibi bir çobanın, kasabadaki bir terzinin, şehirdeki bir dervişin İslamcı olması, ilgili Haşhaşi planların gerçeklemesinde en büyük engeldir. Bu yanıyla İslamcılık su gibidir ve su asla sıkıştırılamaz. twitter.com/OmerLekesiz
“Dinimiz, Devletimiz”
04:007/07/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Haşhaşi tayfa, 17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmalarına karşı, doğruluğun ve doğruların yanında yer alan Müslüman yazarlara ilişkin güven sarsmaya, kuşku uyandırmaya yönelik faaliyetlerini ısrarlı bir şekilde sürdürdü ve sürdürmeye de devam ediyor.
Örneğin söz konusu tayfadan, ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu'nda verilen “az viskili” akşam yemeğinde yer alışının Wikileaks belgelerine işlendiğini unutan bir besleme kalem, “yevmiddîn”i (“Din Günü”nü) de belleğinden silerek, nicedir Müslümanları devletçileşmekle suçlayıp duruyor. Bu konuda Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın, bir asır önceki “Dinimiz, Devletimiz” başlıklı makalesinin son kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum: “Müslüman hem menfaat-ı dünyeviye ve hem menfaat-ı uhreviyesinin devlet ve hükümeti ile kâim bulunduğunu, devletini zayi ederse azab-ı uhrevîye kesb-i istihkak etmiş olacağını bildiğinden devleti uğrunda fedâ-yı can etmeyi en büyük fazilet ve sevap addeder. Yapamazsa devletinin vaziyet-i diniyesi derecesinde vicdanen mu'azzeb olur. Hükümetinden ayrılan İslâm bir hükümet daha yapmaya, yapamazsa aramaya gider. Eğer İslâm'ın nusûsu, tarihi, menâibi'i, hatta Peygamberinin bilcümle güzâriş-i ömrü kat'î vesâik ile her yerde malum olmasa idi, mugâlatât ve mubâhesât-ı sofistiye ve neşriyât-ı garazkârâneden ihtimal ye'se düşebilirdi. Fakat küre-i arz üzerinde yaplmış ve maalesef lâyık olduğu mevkiden sükût etmekle beraber bugünki ümem-i mevcude içinde yine en büyük mevcudiyetlerden bulunmuş olan İslâmiyet'in hakikatleri bi'inâyetihî teâlâ mahfûz kalacak ve vukû'ât-ı câriyenin verdiği ibret derslerini kamçı yaparak âlem-i İslâm'da yine bir medeniyet-i fâzıla uyandıracaktır. Bugün biz şüphe etmiyoruz ki dünyaya karşı Devlet-i Osmâniye'nin Müslümanlık yüzü, Türklük yüzünden daha ak ve daha câzibedârdır. Ve bu harpte artık maksadına nâil olmuş gibi görünen Avrupa'nın gaye-i siyaseti yüz sene evvelki kadar değil, dünki kadar bile İslâmiyet aleyhine müteveccih olamaz, elverir ki eski fikr-i ıslahatın açtığı rahneleri tamire çalışalım. İslâmiyetin ve Müslümanların da hissiyâtı, talep edecek hukuku olduğunu bilelim. Tebdil-i hüviyet etmekle hayat mümkün olduğuna inanmayalım, ciddî ve âdil bir idare-i muazzama tesis edelim ki bu da efkâr ve hissiyât-ı milliyeyi boğan istibdatlarla değil, milleti güzelce okşayarak yapılacak kanunlarla ve o surette tatbikat yapacak hükümet ve memrularla hasıl olur. Ulemây-ı İslâmiyeden Mâverdi, 'Siyaset ârâ'-ı âmmeye göre tedbîr-i umur-i memlekettir' diyor ki, meşrutiyetten benim anladığım bu idi.En kolay bir vâsıta-i intibah ararsak, esnâ-yı hasımlarımız olan devletlerin, bizi sarsmak için, memleketimizde âlem-i İslâm'da vesair yerlerde propaganda olmak üzere ne gibi neşriyatta bulunduklarını birer birer tetkik etmeli ve zayıf damarlarımızın nerelerde arandığını anlamalı, ona tevfik-i hareket etmeliyiz. Ben eminim ki kendimizi beğendirmek için yaptığımız işlerin, yazdığımız yazıların birçokları aleyhimizde birer şahit olmak üzere ikame olunmuştur. İslam her şeyden üstün ve yücedir, ondan üstün olunamaz.” Yazır'ın son dört paragrafını alıntıladığım makalesi, I. Dünya Savaşı'nın bitişinden tam bir ay sonra, “Tasvir-i Efkar”ın 11 ve 17 Aralık 1918 tarihi nüshalarında yayımlanmış. Yazır'ın devlette ıslahat çalışmlarına mahsus yerli ve yabancı düşünceleri ele aldığı bu makalesinin tümünü “Meşrutiyetten Cumhuriyete Makaleler” (Haz.: A. Cüneyd Köksal, Murat Kaya, Klasik Yayınları, İst., 2011) adlı kitaptan okuyabilirsiniz. Bu alıntıyla, Müslümanların “din ve devlet” konusunda duruşlarının şartlara göre ne olabileceğine dair bir cevap örneği verirken, Yazır'ın devletin savaşı kaybetmesi karşısında en ufak bir ye'se düşmeyişini, yarınlara ilişkin umudunu koruyuşunu, idealini diri tutuşunu; kendini Batılılara beğendirme kaygısından şiddetle kaçınışını da aktarmak istedim.Buna bakarak, Haşhaşi tayfanın besleme kalemlerinin, ABD'yi “anavatan” sayışlarının, Müslümanları Berlin'e, Londra'ya şikayet edişlerinin, üç kuruş çıkar ve güç gösterisi uğruna Müslümanları lekelemeye kalkışmalarının değil dindarlıkla, insanlıkla bile bağdaşmayacağını iletmeye çalıştım. Ve bu vesileyle, ABD konsoloslarının yemek masalarında Müslümanları çekiştirmeleri karşısında, “N'ola, Müslüman geçmişinizle övündüğünüz kadar, şimdiki nifakçı halinizden de biraz utanabilseydiniz” diye bir kez daha haykırmak istedim.Kendilerine “höt” denildiğinde, “al sana şahsiyetim” diyebilecek kadar adileşen, kavram kamaşası içinde haklılık arayan, bunu sağlayamayınca kuşku, korku, istikrarsızlık ve iftira üreten, akılları bulandırmayı marifet sayan Haşhaşi tayfasını, şu mübarek günlerde de Allah'a havale ediyorum. twitter.com/OmerLekesiz
Yazmak ve azmak
04:0010/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Jorge Luis Borges, ahir ömründe yazdıklarını yeniden gözden geçirmeyi düşünüp düşünmediği şeklindeki bir soruyu şöyle cevaplamış: “Bunu Jean-Paul Sartre'a sorun, ben onun kadar çok yazmadım.”
Düşünmek ve düşündüklerini yazıya aktarabilmek nimetlerin en büyüğüdür. Bu nimet sayesinde “yazar”, düşüncelerin fotoğrafını oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda kendi zihninin /zihniyetinin de fotoğrafını, diğer bir söyleyişle “düşünen ve yazan kişi olarak kimliğini” inşa etmiş olur.“Çok şey yazmak” bu noktada yazan için bir problem oluşturur. Çünkü düşünmek “değişmeyi” zorunlu kılar. Değişme ise kendi içinde bir istikrar taşıdığı, tutarlı bir seyri ve istikameti izlediği sürece normal karşılanır. Tıpkı İsmet Özel'in “Ben hangi nedenlerle sosyalist olduysam o nedenlerle Müslüman oldum” deyişindeki gibi, eskidiğine inanılan bir düşüncenin tümüyle değiştirilmesi, inançta ve ideolojide yeni tercihlerde bulunulması da bu normalliğe dahildir. Bu durumda “çok yazanın” yazdıklarıyla ortaya koyduğu portre / kimlik, değişmenin tutarlı seyri, kolay anlaşılabilir ve tanımlanabilir olması bakımından bir olumsuzluk içermez, bilakis yüklendiği “hareketle” artı bir değer kazanır; o kişinin hayat fırtınasında düşünce gemisinin kontrolünü kaybetmediğine, onu karaya oturtmadığına bir karine sayılır. Normal karşılanamayan, düşüncedeki doğal değişmelere göre değil, gündelik çıkarlara, maddi ya da manevi getiri sağlayan bir dönemlik etkilere, ideolojik şartlanmalara ve siyasi, ekonomik herhangi bir grubu parlatmaya, yüceltmeye ya da tam aksine gücünün yetebildiğince kötülemeye mahsus çabalardır. İşte bu durumda “çok yazmak” yazanın mezkur fotoğrafında / kimliğinde “bulanmayı” yoğunlaştırdığı kadar, hemen her durum ve fırsatta kendisine yönelen bir belaya dönüşür. Yazmak azmanın nedeni haline gelir; yazdıkça azılır, azdıkça yazılır. Bu durumdaki kişiler yazdıklarıyla, Lokman Hekim'in “Dile getirdiğinde insanlardan utanacağın her hangi bir düşünceyi, nefsin sana fısıldarsa onu kalbinden söküp, at; çünkü Allah utanılmaya daha layıktır.” sözünün hilafına hareket etmekle kalmazlar, yazdıklarıyla bir kötülükler silsilesi içinde yüzer hale gelirler; zihnindeki bulanıklığı, silinmesi mümkün olmayan bir somutluğa dönüştürmüş, mezkur değişmelerini kendileri için birer “takaza”ya çevirmiş olurlar.Yazan kişide bu minvaldeki bir değişme, “Çok gezen tavuk ayağında pislik getirir” sözüne denk düşer ki, bu da değişmeden çok o kişideki oryantal yapma, taraf değiştirme kıvraklığına; dönme kabiliyetine ve dolayısıyla, onun (Necip Fazıl'ın kelimeleriyle) fikir fahişeliğine, söz zamparalığına delalet eder. Geçmişten bugüne söz konusu kişilerin en çok bilinen örneklerine baktığınızda, onların çamura saplanmış bir manda içgüdüsüyle, çırpındıkça (yazdıkça) kurtulacaklarını sandıklarını ve giderek kendilerinin “jurnalcilik” yapmadıkları savıyla, şu ya da bu nedenle geçmişte ve şimdi temas içinde oldukları kişileri jurnallemeye başladıklarını görürsünüz. Bu noktadan itibaren, onların “çok yazan” biri olmaları, düşünce dairesinden çıkmalarını ve cahillerle eşitlenmelerini beraberinde getirir. Der ki, Platon, “Cahil kişi jurnalin, kendisine laf taşıyan kişiye bir tür nasihat etmek olduğunu sanır. Halbuki bu böyle değildir; çünkü nasihat, senden doğruyu söylemeni isteyen bir kişiye doğruyu söylemendir. Jurnal ise bir kişiye başkalarının işlediği suçlar konusunda doğruyu söylemektir. Sen onunla, haber taşıdığın kişiye nasihat etmeyi değil, jurnallediğin kişiye zarar vermeyi, kendin de (bundan) bir yarar elde etmeyi amaçlarsın.” Bunların vaki durumu, Kelam-ı Kadim'de de şu mealdeki ayetlerde belirtilmiştir: “Onlara 'yeryüzünde bozgunculuk etmeyin' denildiğinde, 'Biz ancak ıslah ediyoruz' diye cevap verirler. Şunu bilin ki, asıl bozguncular onlardır ama bunu anlamazlar.”Bunlardan bakınca, Borges'in sanat / edebiyatta bile “çok yazan olarak” nitelenmekten neden kaçındığını anlamak daha da kolaylaşıyor. Çünkü, hangi türde olursa olsun “çok yazma”nın ucu, üç kuruşluk dünya menfaati için fikir fahişeliğine, söz zamparalığına, kaypaklığa, jurnalciliğe, dostlarını satmaya, üç günde bir rab değiştirmeye dayanabiliyor ve çok yazanlardan ancak az bir kısmı bu sonuçlardan korunabiliyorlar. Çoğunluğu ise, yazdıkları her yeni yazıyla, kendi dünya ve ahiret cehenneminin ateşini harlıyorlar. twitter.com/OmerLekesiz
Üç güzeller
04:0012/07/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Üç güzeller” dediğim, aynı dergide yazan, öykü konusunda ortak düşünceleri, soruları üreten ve benzer çözümler üzerinde yoğunlaşan üç öykücünün eşzamanlı olarak yayınlanmış üç kitabıdır:
1-AYKUT ERTUĞRUL'DAN “İKİ DÜNYANIN USTASI”Aykut Ertuğrul, “Ğ” dergisini çıkardı (2009-2011). İlk öykülerini “Keyfekader Kahvesi” adıyla 2011'de kitaplaştırmıştı. Şimdi ise (Kasım 2014'ten beri) Post Öykü dergisini çıkarıyor.Ertuğrul'u, öykü yazmaya “oturan” bir yazar olarak düşünmedim hiç. Nedeni kendisi. “Hayatla cilveleşmek” için dili tava getiren ve öyküsünü bu tavın gerektirdiği “form”a göre kuran biri o. Dolayısıyla, öykü yazmaya “oturan”ların, “Güneş bulutların ardına saklanmış, rüzgar tatlı okşayışlarla yaprakları kıpırdatırken, soluduğu nemli hava akciğerini yakmaya başlamıştı” kabilinden “büyük öykücü” cümlelerine başvurmuyor. Bilakis “iletişim dili”nin içinde durarak, asıl sadeliği nedeniyle kuşatılamaz olan hayatla kurduğu pazarlıksız, koşulsuz bir bağ üzerinden sunuyor sanki öykülerini.“Nasıl oldu bilmiyorum, sorma da zaten. Nelere inandın buna mı inanamayacaksın?” diye başlıyor ilk öyküsüne örneğin. Göstergebilimcilerin “kendisine-anlatılan-kişi / anlatıcının seslendiği varsayımsal kişi” diye tanımladıkları bir ilişkiyle... Henüz anlatacağı şeyi bilmeyen muhatabıyla (okuruyla) önce kendi durumunu eşitleyerek ama aynı zamanda “anlatan” olarak onunla arasına “bilme farkı” da koyarak, bir şeyi “dikte etme” değil, bir şeyi “iletme” niyetiyle iletişime geçmeyi tercih ediyor.Bu geçişte (dili tava getirmenin de bir gereği olarak), yer yer menkıbeden masalın (Musa ve avcı), gerçeklikten fantastik olanın (Dünyayı Kurtaran Adam ve sandık yolcusu) edasına “kayması”, metnin “öyküsel örgüsü”nde kimi kırılmaları beraberinde getiriyor. Ancak bu kırılma, Ertuğrul'un metnini, aşinası olduğumuz öykü türü içinde zaten farklı bir yerde konumlandırmayı hedeflemesinden dolayı bir problem oluşturmuyor, bilakis artı bir değere dönüşüyor; deyim yerindeyse o çok sevdiği “post” terimi, belirtilen tarzda tava getirilen dil ve tür geçişleri içinde zorunlu bir “zeminsiz zemin” ihtiyacına karşılık oluşturuyor. 2-ERTUĞRUL EMİN AKGÜN'DEN “HEPİMİZDEN KORKUYORUM”Ertuğrul Emin Aydın, 1992 doğumlu ve “Hepimizden Korkuyorum” da ilk öykü kitabı. Bunları belirtmemin nedeni, bu yaştaki hemen her öykücünün başına gelen “Oğuz Atay vurgunu yemenin” onun da başına geldiğini belirtebilmek için aslında.Gerçi ilk bakışta bu kötü bir şey de değil. Hayatı ciddiye almıyor “mış” gibi yaparak ciddiye alma becerisi kazandırıyor. Öte yandan, bu becerinin şartı sayılan “karikatürize edebilme özgürlüğü”nü sağladığı için kelimelere espri libası giydirme, hatta gündelik dildeki bayağı söyleyişleri mizah makyajıyla sanatsallaştırma kıvraklığı da sağlıyor. Ertuğrul'un öykülerinde iletişim diliyle, edebi dil arasındaki farkı gözetebildiğine dair güzel örnekler de var elbette. Hatta, onlar üzerinden klasik öykünün geçersizleşen imkanlarıyla, gündelik dilin dizginsizliğine “berzah” oluşturabilecek ve dolayısıyla kendi öykü tarzına çabucak eriştirebilecek arayışlarına hükmetmemiz de mümkün. 3-ARDA AREL'DEN “İP CAMBAZI DEĞİL SİLAHŞOR”“Arda Arel, 1991 doğumlu” dediğimde asıl diyeceğimi de demiş oluyorum zaten: Ah, şu “Oğuz Atay vurgunu.” Ertuğrul ile Arel arasında, gerek bu vurgunun, gerekse (ki, dergidaşlık ve arkadaşlık bağıyla) öyküleri birlikte solumanın beraberinde getirdiği bir “malumat paylaşımı” ya da bir iç-paslama var sanki. İlk bakışta Ertuğrul ile Arel arasındaki edebi arkadaşlık ve birlikte düşünme açısından olumlu görülebilecek olan bu durum, ilk kitabındaki ilgili atıflar üzerinden baktığımızda zamanla Arel'in aleyhine dönebilirmiş gibi görünüyor. Diğer bir söyleyişle söz konusu durum, Ertuğrul'unkine göre Arel'in öyküsüne bakma kolaylığı sağlayabilir ki, bu da Arel'in öykülerini bağımsız olarak değerlendirmeyi engeller. Oysa ki, Arel iletişim diline (Borges vs.) “edebi imalarla” sanatsal bir zenginlik kazandırmaya çalışmakla kalmıyor, anlatıcının tanımlanması zor olan durumlarını (ve/ya duygularını) bu yolla ifşa imkanı da sağlıyor. Öte yandan yabancı yazarlarla, edebi metinlerle, farklı kültürlerle ve yaşayışlarla kendi metinleri arasında kurduğu bağ Arel'de “aidiyet” sorununa neden olmadığı sürece, evrensellik deneyimi açısından olumlu görünüyor. İlk kitabındaki öykülerinin ele verdiği “kıvrak zeka”sı, öyküsel bir düzene tabi olduğunda Arel'den yeni ve hep iyi öyküler okumaya devam edebileceğimizi umuyorum. Evet, bu üç kitap için “üç güzeller” dedim. Elbette eleştiri hakkımı kullanarak söyledim bunu ve söylediğim sözün arkasındayım. twitter.com/OmerLekesiz
Kin koalisyonu
04:0014/07/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Üç gün önce Cem Sancar aradı. Bundan yaklaşık dört ay önce, bir konuşmamızda Ali Bayramoğlu'ndaki değişmeye dikkat çektiğini, benimse “bir şey olmaz” diyerek konuyu geçiştirdiğimi hatırlattı.
Doğrudur, kategorik olarak liberalleri sevmesem de Ali Bayramoğlu'nu Haşhaşilerin linç girişimine maruz kalanlardan biri olması ve son tahlilde özgün düşünmesi nedeniyle severim ve dikkatle izlerim. “Kaldı ki, Sancar da Bayramoğlu'nun adını şahsileştirme şeklinde değil, son dönemde kafasını taktığı daha genel bir “aydın-entelijansiya” sorununu onun da temsil edebilme noktasına gelme ihtimaliyle zikrediyordu.” O sorun, 2012 Haziran'ında oluşan ve 17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasıyla birlikte Paralel yapının da müdahil oluşuyla bir “kin koalisyonu”na dönüşen Sol, Kemalist ve Liberal aydın sorunudur.Biraz daha açmam gerekirse: Aydın tutumu, duruşu ya da bakışı denildiğinde İdris Küçükömer'den Cemil Meriç'e, Nurettin Topçu'dan Kemal Tahir'e, Hikmet Kıvılcımlı'dan Sabri Ülgener'e, A. Süheyl Ünver'den Ömer Uluç'a... miras aldığımız aydın fotoğrafı, son üç yılda yerini kendilerini ancak düşmanlıklarıyla ifade edebilen, düşünce yerine siyasi ezber, öneri yerine darbe taktikleri, eser yerine slogan, inceleme, makale yerine küfürname üreten, kültürel hegemonyanın medya kalemşorlarına, yorumcularına terk etti. Nitekim bunlardan biri, seçimden iki gün sonra, Türkiye'de yaşamakla karamsarlığı öğrenmesine rağmen, PKK/HDP'nin barajı geçmesiyle çok umutlanmak da ne kelime mutlu olduğunu; bu sonucun Erdoğan'ın uyguladığı seçim kampanyasından kaynaklandığını ama onun bunu değerlendiremeyeceğini bilakis bir çok akıl dışı şey (yapabileceğini değil) yapacağını; bunu düşünmenin kendisini dehşete verdiğini ve acilen muhalefette olan üç partinin geçici bir koalisyon kurarak 17 Aralık yargılamalarını başlatmasının en makul şey olacağını söyledi.İlk bakışta, bu kişinin seçim sevincinin sarhoşluğunu yıllanmış şarapla takviye ederek akıl zincirini kopardığını düşünebilirsiniz. Ama değil. İşte bu tamı tamına kültürel hegemonya aydının, gündelik siyasete ne kadar gömüldüğünü; Erdoğan'a olan kiniyle fiili olarak içinde yer almadığı bir siyasi örgütün seçim başarısını; kendi başarısıymış gibi nasıl üstlendiğini ve nasıl bir siyasi lider edasıyla konuştuğunu; kininin onu hangi vehimlere, küçümsemelere düşürdüğünü; dahası sorsanız “yargının bağımsızlığına” inandığını söyleyecek olan bu şahsın, iki gün içinde nasıl ceberrut bir yargıç rolune soyunuverdiğini göstermeye yeterli gelmektedir. Dolayısıyla artık “aydın” dediğimizde, söz konusu mirasa göre bir vurgudan söz etmediğimiz gibi, De Gaulle'ün “Sartre Fransa'nın ta kendisidir.” deyişinden mülhem olarak ve ironik bir yaklaşımla, “bizim aydınımız da Fransa'nın ta kendisidir” diyebilecek bir haklılığa gelip dayanmış bulunuyoruz. Bir örnek daha vereyim: Söz konusu aydınlardan biri de Gezi günlerindeki bir söyleşisinde, o eşkıya kalkışmasını sadece sanatsallıkla değil, kutsallıkla da niteleyerek, İslami kültürel kimliğe hizmet etmiş kimi kişileri eleştirmesinden bahisle, aslında kendisinin de masum olmadığını, İslami sanatların, edebiyatların kurumsallaşması sürecinde büyük çabalar sarf ettiğini ve dolayısıyla istemediği bir kimlik siyasetinin aracısı, savunucusu olmaktan pişmanlık duyduğunu belirtmişti.Evet aydınımızın mevcut hali bu. Özelde Erdoğan, genelde AK Parti düşmanlığını katmerli bir kine dönüştürerek, gündelik siyasete vaziyet edecek, utanmasa yeni hükumetin oluşturulması çalışmalarında taraf olmayı isteyebilecek bir aydın… Yine aynı nedenle bilimsel çalışmalarını rafa kaldıran, ömrünün kalan günlerini yakaladığı her fırsatta Erdoğan'a, Müslümanlara küfrederek geçirmeye hasreden bir aydın… Bunların karşısında mevzilenenlerin de aslında aynı kimliğinden uzaklaşma bağlamında fazla bir farkları yok. Tek farkları, vatanı ve milleti seviyor olmaları, istikrarsızlığa karşı çıkmaları, kültürel hegemonyanın aydınlarında katmerlenmiş kine, dizginsizleşmiş küfre dur demeye çalışmaları.Hem nasıl farklı olsunlar ki, “uzaktaki kara çukur”undan Merkeine, teröristinden siyasetçisine, aydınından Haşhaşisine… ellerinde ateş toplarıyla içeriden ve dışarıdan ev'e doğru sadırıya geçenlere karşı ev'i koruma refleksini geliştirmenin dışında neyle, nasıl uğraşabilirler ki.Ama Sancar'ın da dertlendiği şey olarak, yine de vaki aydın sorununu aşmanın bir yolu olmalı; aydın, sorumluluğunu tekrar hatırlamalı, kendini gündelik siyasetten yalıtarak düşünebilmeli, konuşabilmeli.Gerçi kendi adıma, 2012'ye kadar muhafaza edilebilen gri alanın tekrar oluşturulabileceğinden, yan yana durularak sorunların konuşabileceğinden, görüşlerin paylaşılabileceğinden pek emin değilim. Fakat söz konusu sorunun İslamcı, Solcu, Kemalist, Liberal aydın şeklinde ayrıştırılarak ele alınmak yerine, tüm bu kesimlerce “müşterek bir dert” olarak benimsenip, masaya yatırılmasının da elzem olduğunu düşünüyorum. Son günlerde Haşhaşilerin bu ayrıştırma üzerinden abalı arayışlarındaki kem niyetlere bakılırsa, “aydın sorunu”nu bir bütün olarak ele alabilmek, “kin koalisyonu”nu, zafiyetleri, gemi azıya almış yanlış arzuları ve aşırı tepkileri yerli yerince değerlendirmek gerçekten çok önemli görünüyor. twitter.com/OmerLekesiz
Sanat ve nimet
04:0017/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunus Emre'nin söylemeyi “hayati" bir zorunluluk olarak gördüğünü (“Ya ben öleyim mi söylemeyince"), Mevlana'nın ise Mesnevisi'ni “inmiş bir kitap" olarak nitelediğini biliyoruz.
Bu durumu, “vahiy, ilham, sezgi" terimleri üzerinden yorumlayarak, metafizik bir düzeyde sözü (şiiri, hüneri, eseri) yüceltme hatta deyim yerindeyse “kutsallaştırma" yoluna gidip, onları “mal" terimi üzerinden “ihsan, nimet, cömertlik" terimleri eşliğinde (dünyevi ya da insani) “cüz'i aklın", “külli akla" bağlanma vasıtası (“Tevhid") şeklinde değerlendirmiyoruz.Bu değerlendir(e)meyişte, İslami zihniyet ve kültür kodlarımızdaki değişmenin etkisini şimdilik saklı tutarak, benim bu kanaate ulaşmama şu mealdeki Hadis-i Şerif'in neden olduğunu iletmeliyim:“Ebu'l-Ahves'in naklettiğine göre, babası şunları anlatmıştır: 'Dağınık bir kıyafetle Hz. Peygamber'in (sav) yanına gitmiştim. Bana 'Senin malın var mı?' diye sordu. 'Evet' dedim. 'Ne gibi malların var' diye sorunca, 'Allah bana deve, koyun, at ve hizmetçiler ihsan etmiştir' şeklinde cevap verdim. Bunun üzerine, 'Madem Allah sana ihsan etmiş, o halde Allah'ın nimet ve cömertliğinin belirtileri üzerinde görünsün' buyurdu." (Ebu Davut, Libas; Tirmizi, Birr; Hadislerle Müslümanlık, DİB, cilt: 6) Sözümü, dile ilişkin teknik izahlarla zorlaştırmamak için kısa yoldan belirtmeliyim ki, buradaki, “deve, koyun, at" şeklinde sınıflandırılan “mal" terimi “hizmetçiler"in de eklenmesiyle zaten anlam genişlemesine uğradığından, “libas" teriminin Arapça'da “örtülebilir her şeye (maddeye ve hale) ad olabildiğini özellikle belirtmek isterim. Örneğin karanlık, ışık bir örtüdür; tokluk, açlık, sabır, acı, sevinç, hüzün, zafer, başarısızlık, konuşmak, suskunluk... hepsi birer örtüdür. Ayrıca Hadis'teki muhatap ve mal açısından öznellik arz eden sözün, Şari'den neş'et etmesi nedeniyle, “genelleştiğini" de yine burada hemen ifade etmeliyim. “İhsan, nimet, cömertlik" terimlerinin sanatla ilişkisine gelince: İhsan, Arapça “hsn" kökünden gelen, “güzellik yapma, karşılıksız hediye verme, hediye" kelimesinden alıntıdır; hüsn 'güzel olma' kelimesinin de masdarıdır. İslami terminolojide ihsan, 1)Allah'ı görüyor gibi, 2) O, seni görüyor gibi, Allah'a ibadet etmek demektir. Buna göre, “sana verilmiş olan şey (mal ve yukarıda zikredilen haller)" son tahlilde Allah ile senin arandaki bir bağ ve bu bağı oluşturan ilişkilerin tümü olarak Tevhid doktrinin içinde yer almalıdır. Nimet ise “n'm" kökünden gelen “ni'ma" olarak, “ihsan, refah, bolluk" demektir. İslami terminolojide nimet, Allah tarafından, “insanın iyi yaşamasını sağlayacak servet, refah, dirlik, düzenlik, sağlık vb. her türlü şey"dir (Misalli Sözlük); Allah'ın insanları “yaşamın yumuşaklığının, letafetinin ve kolaylığının içine alması"dır. (İsfahani).Cömertliğe gelince. Yine fiziki ilişkiler kadar kimi hallere karşılık düşen bu kelime feyiz, ikram, keramet, müsamaha, bezm vb. kelimelerin anlamlarını da içkin olarak, el-Kerim, el-Ekrem, el-Berr… olan Allah'tan insanlara yönelen ihsan ve nimetin yine O'nun “en güzel ahlakı" olmakla, insanlar arasında da bir ahlak olarak yaşatılmasıdır. Bunlardan baktığımızda, tanımlama kolaylığı bakımından “sanat"ın yerine “şiiri" koyarak söyleyecek olursak:Kelimeler ve onlarla erişilen mana da Allah'ın insana ihsanı, nimeti ve cömertliğidir.Tıpkı, insan bu üç şeye “eşit" olmadığı gibi, kelimenin (sanatın, hünerin) sahibi kılınması bakımından da eşit değildir. Akılda, malda, sağlıkta… seçilmiş olunduğu gibi, insan kelimede de seçilmiş, aralarında insan olmak bakımından değil ihsana, nimete ve cömertliğe muhatap olmak bakımından farklılıklar doğmuştur. Örneğin Mevlana, aynı dönemde yaşamış binlerce Mevlana'dan kelime'ye muhatap olmuşken, bir diğer Mevlana mala, bir diğeri sağlığa… muhatap olmuştur. Yazımızın ilk iki paragrafında dile getirdiğimiz hususa ve buna neden olan Hadis'e dönecek olursak: Kendisine bir ihsan, nimet ve cömertlik olarak kelime (sanat, hüner) bahşedilmiş insanın, bunları da bir libası giyinmişçesine üzerinde görünür hale getirmesi gerekir.Bu nedenle Müslüman nezdinde sanat, kimi Batılıların ya da bizdeki Batıcıların “hayatın acılarına tahammül etmek, aklını dengede tutmak" vs. şeklinde ifade ettikleri nedenlerden dolayı değil, doğrudan sanat için seçilmiş kul olduğuna inanmanın zorunluluğundan dolayı “yapılan / gösterilen" bir şeydir. Bu manada insan Allah tarafından yazgılandığı şeyi yapmakla yükümlüdür. Sanatçının bu bahisteki durumu da malının zekatını vermek zorunda olan zenginin durumu gibidir. Dolayısıyla kelimenin zengini kılınanın da, buna özgü libasıyla görünmesi, bu yöndeki varını paylaşması, onu başkalarına hediye etmesi, aynı zamanda onun sorumluluğudur. Ramazan Bayramınız mübarek olsun. twitter.com/OmerLekesiz
Hikmet ve Manevi Hüner”
04:0019/07/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kurumlaşmış ya da kurumlaşmalarına ramak kalmış yayınevlerimiz, henüz yaygın bir dağıtım ağına sahip olmasalar da kitaplarını bir şekilde okurlarına ulaştırabiliyorlar.
Butik yayınevlerimiz içinse, okura ulaşmada ancak fuarlar etkili olabiliyor. Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün de bir konuşmamızda bunu teyit ederek, fuarların dağıtım organizasyonu işlevi görmeye başladıklarını söylemişti. Her Ramazan ayında Türkiye Diyanet Vakfı ve İBB Kültür AŞ iş birliğiyle gerçekleştirilen “Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı”nı bu bakımdan önemsedim ve fırsat buldukça ziyaret ettim. Bizim Saliha Sultan “Fuar sizin neyinize” diyerek, stant kiralarının yüksekliği, ortamının karanlık oluşu, tanıtımının yetersizliği, basın ilgisinin sağlanamayışı… gibi (kimilerine benim de katıldığım) nedenlerle eleştirmiş olsa da, en azından butik yayınevlerimizin kitaplarını okurlarına ulaştırmasına vesile olması bakımından söz konusu fuarı elzem bir iş olarak görüyor ve özellikle Mehmet Görmez başkanıma desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. İlgili eleştirilerin de önümüzdeki yılda dikkate alınarak mevcudundan daha iyi bir organizasyonun sağlanacağını umuyorum. Bu fuar vesilesiyle kolayca ulaşabildiğim bir kitaba da dikkatlerinizi çekmek istiyorum: GOLAMRİZA E'VANİ / HİKMET VE MANEVİ HÜNERŞule Yayınları'ndan çıkan bu kitap, daha önce İnsan Yayınları'nca, yine Mehmet Kanar çevirisiyle ve “Hikmet ve Sanat” adıyla yayınlanmıştı. Orijinal adı “Hikmet ve honer-i ma'nevi” olduğuna göre, yeni adı daha isabetli ve elbette yeni baskı için gözden geçirilmesiyle metni, daha da sağlam ve güzel olmuş. Manevi hüner (marifet, hırfet, zanaat, sanat) bahsinde Golamriza E'vani kadar René Guénon, Titus Burckhardt, Frithjof Schuon vd. Gelenekselciler'in ve bizde Beşir Ayvazoğlu ve Turan Koç gibi sanat konusunda da zihin yoranların, “görünenle görünemeyenin birlikte ifadesi” açısından, üzerinde zihin yorulması gereken önemli bir problemleri bulunmaktadır. Şöyle ki, isimleri zikredilen yazarların ilgili çalışmalarında, Müslüman sanatlarına mahsus farkları belirtmenin ilk şartı olarak Batı sanat ve anlayışının gözetilmesi, manevi olanla maddi olanın karşılaştırılması şeklinde “farklı düzeylerin” çatışmasını beraberinde getirdiğinden, verdikleri ilgili örnekler de aşırı uçlara yerleşmekte ve bunlar için ortak bir izahın yapılması (ya da bir berzahın ihdası) mümkün olmamaktadır. Öte yandan, görüntünün tahakkümü altında bulunan şimdiki zihinlere, özü gereği (ve ancak eğitimden çok bir iç terbiyeye bağlı olarak kavranılabilen) manevi hakikati gereğince nakletmek mümkün olmadığından, maddi olanın anlatımı kendiliğinden daha baskın (anlaşılır) olmakla, diğerini adeta geçersizleştiren hatta gereksizleştiren bir üstünlük de kazanabilmektedir. Bu problemin ilk farkına varanlarsa, İsmail Raci ve Luis Lamia Faruki'lerdir. İkisinin ortak çalışması olan “İslam Kültür Atlas”ında, modern düşünmeye göre İslami düşünmede ortaya çıkan eksiklikler cümlesine sanat da dahil edilerek, şu kanaate varılmıştır: “Söz konusu eksikliklerin giderilmesi elbette fenomenolojik yöntemden geçmektedir ki, bu yöntem gözlemcinin belki olayları önceden belirlediği fikrî bir kalıba sokma (gayreti) yerine, onların kendi kendilerini ifade etmelerine imkan tanıması; yani önceden algılanmış bilgilerin zihinde net bir şekilde canlandırılmasını ve düşüncelerini buna istinaden pekiştirmesini gerektirmektedir.” (İnkılab Yay., İst. 2014)Bu bağlamda Golamriza E'vani'nin meslektaşlarından önemli bir farkı, “neyin anlatılacağı”ndan çok,”nelerin anlatılamayacağı” konusunda mutmain olması ve bu yönde Batı sanat düşüncesi karşısında en ufak bir komplekse düşmemesidir.Kendi ders notlarından oluşan kitabına Seyyid Hüseyin Nasr'dan bir, Toshihiko Izutsu'dan iki değerli makaleyi de ekleyen Golamriza E'vani, akıl – vahiy ilişkisiyle, sanat felsefesi konularında kadim anlayışlara kadar inerek, kendi düşüncelerini bu yolla belirlediği evrensel bir çerçevenin (Hakikat'in) içinden, manevi hünerin katına taşıyor. İşin aslına bakarsak, yukarıda sözünü ettiğim problemin daha çabuk farkına varılmasının ve Müslüman sanatlarının değerlendirilmesinde, çözümlenmesinde yeni bir dile ulaşılmasının yolu, zihniyetler ve kültürler arasındaki farkı doğru olarak kavrayan ve nakledenlerin, eksiğiyle ve fazlasıyla birikimlerinin tamamına yaslanmaktan geçiyor. Golamriza E'vani, bu manada birikimine muhtaç olduğumuz önemli isimlerden birisidir; “Hikmet ve Manevi Hüner” isimli eseri de ufkumuzu açabilecek niteliktedir. twitter.com/OmerLekesiz
Siyaset, edebiyat ve iyilik
04:0024/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yanlış hatırlamıyorsam, Necati Mert'in “Ömer Seyfeddin” adlı monografisinden okumuştum:
Ömer Seyfeddin, bir İT mensubu olarak, devleti kurtarma ümitlerinin suya düşmesi, bir asker olarak İtilaf Devletlerine yenilmiş ve işgale uğramış olmanın psikolojik yıkımıyla, evliliğinin sonlanması üzerine 1918'de yazmayı bırakmış. Daha sonra “Evet İtalya Muharebesi, Balkan Muharebesi... Ben Yanya Kalesi'nde esir oldum. Yunanistan'da bir seneden ziyade esirlik... İstanbul'a gelip kendimi toplamaya başlayacağım zaman, annemin ölümü... Sonra Cihan Harbi... İşte dört senedir bu felâketli harbin müthiş buhranı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.” diyerek övünebilmesi ise Ziya Gökalp'in uyarısıyla mümkün olmuş. Ömer'in yazmadığını fark eden Ziya, bunun nedenini öğrenmek için uğradığında, son cümlesi eksik olarak, yukarıdaki yakınışına muhatap olunca, ona Orta Asya'dan çıktığımız günden beri, üst üste birkaç günümüzün bile iyi geçmediğini, ancak mücadeleli bir hayattan da asla vazgeçmeyerek bugünlere eriştiğimizi, söylemiş. Belli ki, Ömer'in bundan çıkardığı hisse, bir yazarın hiçbir olumsuzluğu yaz(a)mama bahanesine dönüştüremeyeceği ve her şartta yazmak zorunda olduğudur. Nitekim o tarihten vefat ettiği 6 Mart 1920'ye kadar, her haftasına bir hikaye isabet edecek şekilde yoğun bir yazı devresine girmiş, Ömer Seyfeddin. Bugünlerde kimi yazarlarda aynı pesimist yaklaşımı, yılgınlığı ve yorgunluğu gördüğüm için bu anekdotu anlatma ihtiyacı duydum.Elbette ne ben Ziya'yım, ne onlar Ömer'dir; ve milletimiz de (şükürler olsun) işgal altında değildir. Ancak yine de bir ateş çemberinden geçmeye zorlanıyoruz. Terör örgütünün partisi, siyaseten de palazlandırılmasıyla birlikte terörü azdırmaya, sokak hareketinin, tethişin ve tahribin yayılmasına bizzat aracılık etmeye başladı. Adı İslam ile bitiştirilerek yanı başımızda örgütlendirilmiş, insanlıktan ve insaftan yoksun bir örgüt, bizi İran – Irak – Suriye merkezli sıcak bir savaşın içine çekmeye çalışıyor. Türeme neden ve şartları herkesçe malum olan Haşhaşi örgütü, Tel Aviv, Londra, New York şeytan üçgeninde planlanan, bölgemize mahsus genel bir komplonun taşeronu sıfatıyla, kendi milletini itibarsızlaştırma, düzeni istikrarsızlaştırma yolunda yoğun bir çaba sergiliyor. Elbette, derdi olan dertlenir; milletinin yaşadığı her sarsıntıyı yüreğinde ağır bir deprem olarak yaşayanlar bunlardan etkilenir. Bu manada gözlerini dışarıya karşı kapatarak çiçek-böcek muhabbetine umarsızca devam edenlerin bu bahiste bir karşılıkları yoktur. Derdi olanların, depremi bizzat yaşayanların, zikrettiğimiz nedenlere bağlı olarak yazıdan soğumalarıdır benim üzerinde durduğum. Çünkü edebiyatı, sanatı, tek kelimeyle kültürü geleceğe taşıyacak olanlar bunlardır. Ziya ve Ömer'in şahsında yaklaşık bir asır önce tahakkuk eden durum, aynılığıyla değil ama benzerliğiyle kedisini tekrarlamaktadır. Diğer bir söyleyişle, sanki aradan bir asır geçmemiştir de Ziya ve Ömer bugünün problemini şimdi dile getirmekteler… Bunlardan bakınca, son tahlilde sadece ve sadece “yazılanın kaldığını”, ve aynıyla sadece ve sadece “iyilik dilinin” her şart ve durumda geçerli, değerli olduğunu tekrarlamak zorunlu hale geliyor. Ait olduğu ırkı, bir kimlik ifadesi olmanın ötesine taşımayan, o kimliği milli bir bakışın ve duruşun önüne geçirmeksizin Türkiye halklarını kucaklayabilen, kuşatabilen bir dilin değeri ve bunun iyilik üretimi olarak edebiyatla taçlandırılması, hâlâ en doğru tutum niteliğini taşıyor.Bu bapda kötümser olmak, bezginleşmek, yorgunluk belirtmek ve dolayısıyla bunlarla yazma sorumluluğundan kurtulduğunu sanmak, işin en basit, en kolay yoludur; kaleminizi bir kutuya kilitlersiniz, olur, biter. Konuyu “edebiyat”la ilişkilendirirken, hiçbir şey olmamış gibi yaparak, siyasetin dışında durmayı da kastetmiyorum elbette. Bilakis olan bitenlere karşı tüm duyuların açık olmasını; asil siyasetin, gündelik siyasetin ürettiği korku, telaş, kaygı vb. geçici, köksüz ve yönsüz gündelik oluşlara feda edilmemesini kastediyorum. Bu bağlamda siyaset, yazarın kimliğini ve duruşunu görünür kılan bir eda'dır. Bu eda, geçici iyilikle değil, sürekli iyilikle buluştuğunda ancak asıl işlevine kavuşmuş olur. twitter.com/OmerLekesiz
Şii ilahiyatla hesaplaşmalı mıyız?
04:0026/07/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Malumdur, geçtiğimiz günlerde, BM Güvenlik Konseyi, İran ile 5+1 ülkeleri (Rusya, ABD, İngiltere, Çin, Fransa ve Almanya) arasında Viyana'da varılan anlaşmayı (JCPOA) onaylayan ve İran'a yönelik yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını düzenleyen karar tasarısını oy birliğiyle kabul ettiler.
Hemen ardından İran'da yoğun sevinç gösterileri yapıldı. Bu sevincin, nükleer çalışmalara devam edilmesinden ya da İran ekonomisini felç eden ambargonun belli vadelerde kalkacak olmasından veya aradan otuz altı yıl geçmesine rağmen hala devrimden müşteki olan ve güya özgürlüğü bekleyenlerin, bu yönde bir umuda kapılmalarından mı kaynaklandığı tam olarak bilinmemekle birlikte, özellikle İran dışından yapılan değerlendirmelerde “Şii zaferi” vb. medyatik cazibeye sahip ama içi boş bir takım tanımlar kullanıldı. Dahası, (rakamlarla aram iyi olmadığı için miktar belirtemeyişimi mazur görün) yerli iş çevrelerimiz de darı ambarına düşmüş aç tavuk misali, İran'daki sevinç gösterilerine “iş arzulu beyanatlarıyla” buradan katkıda bulunmayı ihmal etmediler. Geçmişte Tebriz, Tahran ve Meşhed hattında birkaç kez seyahat ettim. Bu Haziran ayının ilk haftasında ise İsfahan ve Şiraz'ı gördüm. Ayrıca da şimdiki katil Esed'in, kendisi gibi katil babası tarafından yapılan Hama Katliamı'na kadar İran İslam Devrimi'ni sevmiş, sonrasında da sadece “İslam toprağı olması nedeniyle” İran'ı seven biriyim. Nasıl sevmeyeyim ki, şair, kelamcı, sufi ve dilcilerden sevdiklerimin çok büyük bir bölümü o topraklarda doğdular, yaşadılar. Râgıb el-İsfahânî, Ebu Hamid el-Gazzalî, Sadi-i Şirazî, Hâfız-ı Şirâzî, Ömer Hayyam el-Nişaburî, Şebüsterî… bunlardan sadece birkaçı. Demem o ki, söz konusu sevinci ve tanımlamaları, hem geçmişiyle hem bugünüyle İran'a (kendi bilgim ve cirmimce) yakîn oluşumla, oradaki mevcut yaşayışa dair sıcak bilgilerimle, tanıklıklarımla bağdaştırmakta güçlük çekiyorum. Şöyle ki:1-Hatırı sayılır bir döviz ve altın rezervine sahip olmasına rağmen, savunma ve savaş amaçlı olarak silah ve temel gıda madderini biriktirme saplantısından kurtulamadığı için, söz konusu imkanı askeri alana hasrederek, zenginliği halkına yayamadı. 2-Ülke çıkarlarını daima dinin ve tarikatın (ki, Şiilik bir tarikattır) önünde tuttuğu için, yönetici mollaları da aynı pragmatizmin içine çekerek, sivil hayatı bu yönde politize etti; halkını uzun süreli fiili gerilimlerin içine çekti. 3-İsevî, Musevî, Zerdüştî vb. dinlerin mensuplarına gösterdiği müsamahayı, Ehl-i Sünnet mensuplarına göstermedi; camileri, tekke ve türbeleri, ulema kabirlerini, bakımsız bırakarak, birer harabe haline getirdi.4-Aynı bağlamda, “Şia yayılması” olarak tanımlanabilecek uzun vadeli dış çalışmalarını, politika arenasında sadece kendi elini güçlendirmek üzere, gerektiğinde anlaşma masalarına koyabileceği bir pazarlık dosyasına indirgedi. 5-Devrimden bugüne yetişen iki nesle de devrim ruhunu aşılayamadı, bilakis bunların büyük bir çoğunluğu potansiyel devrim düşmanı olma yolunu seçti. 6-Devrimle halk arasındaki olası bir çatışmayı, sürekli olarak dış dünyanın kendisine düşmanlığını öne çıkartarak ertelemeye çalıştı. Şimdi, yapmak zorunda kaldığı anlaşmaları “uluslararası sistemi dize getirme zaferi”ymiş gibi takdim ederek, iç dengeleri yeniden kurmak isterken, devrimden yana verdiği tavizlerde nerede duracağını belirleyemez halde geldi.Hülasa, İran şu ya da bu yanıyla sorunlu değil; sorunun ta kendisidir; sokaktaki insanı işsiz, geleceğinden yana umutsuz ve mutsuzdur; gençlerinin gözü dışarıda, gönlü öncelikle İstanbul'da, sonra Paris'te ve Londra'dadır. Bu şartlarda nasıl oluyor da İran, daha malum anlaşmada verdiği sözleri tutup tutmayacağı bile meçhulken, “Sünni devletlerin etkisine son veren” bir “Şii zaferi” kazanmış oluyor; sadece dışlandığı dünya sisteminin değil İslam dünyasının gözdesi haline geliveriyor?Oysa ki, aşikar olan tek gerçek var, o da şudur: Bugününü ve geleceğini kurtarmak adına “Büyük şeytanla” masaya oturmak zorunda kalan İran, Türkiye ile asla kıyaslanamayacak kadar yoğun problemlerin içine hızla yuvarlanmaktadır. Buraya kadar anlattıklarımla yazı başlığımın ters düştüğünü biliyorum. Ancak, İran'nın birkaç uluslararası anlaşmayla, dahili ve harici tüm sorunlarından kurtulduğu vehmine kapılıp, “Şiiler geliyor” feryadı eşliğinde, “Şii ilahiyatla hesaplaşacak bir birikiminiz bile yok” şeklindeki muhtemel dövünmelere yeltenebilecekleri aydınlatabilmek için önce İran'ın maddi durumunu belirlemek ve bildirmek zorundaydım. Şimdi işin manevi boyutunu konuşabiliriz. Sahiden, Şii ilahiyatla hesaplaşmalı mıyız? Buna mecbur muyuz?twitter.com/OmerLekesiz
İlahiyat, sufilik ve felsefe
04:0028/07/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İbn Sina'nın felsefi bir mesele olarak “metafizik” anlamında kullandığı “ilahiyat”tan, yer yer ontolojik kimi farklıları da içkin olarak, İslam'daki itikadi mezhepler ve tarikatlar, uzun bir zaman diliminde, zahir ve batın yönleriyle zenginleştirilmiş bir “İslam İlahiyatı” teşekkül ettirmişlerdir.
Bu manada Şiilik ve onun şemsiyesi altındaki heterodoks doktrinler (Batınilik, İsmaililik, Hurufilik vb.) başta gelmek üzere, Sünnilik anlayışı içinde yer alan tarikatların her birinin kendi içinde bir ilahiyatı vardır ve bu çoklu yapı Kur'an – Sünnet esaslı olmaları bakımından ortak bir öz'e sahiptir. Ki, bunların kelami düzeydeki çetin mücadelelerine rağmen, sosyal yaşantıda makul ve meşru görülebilen karşılıklı bir etkileşim içinde oldukları ve hatta kimi ret (tekfir, tahkir, ve tecrit) süreçleri açısından da ortak bir kadere tabi bulundukları aşikardır.Nitekim, bir tarikat olan Şiiliği, resmi bir mezhebe dönüştüren Safevîler zamanında, bazı tarikatların şer'i farizaları yerine getirmemeleri gerekçe gösterilerek, gerçekte ise (iktidar zorunluluğuyla) Şiiliği sekülerleştirme kastıyla ortaya çıkan tepki neticesinde, “(K)imi din adamları sufiyeyi reddeden risaleler kaleme aldılar. Hatta Zadu'l-ma'ad adlı kitabıyla tasavvufa tamamen muhalif kalan ünlü şia alimi ve muhaddisi Molla Muhammed Bâkır-ı Meclisî (ö. 1690) bile bu şartlar altında kendi babasının tasavvufunu inkar ve sufiliğe muhalefet etmek zorunda kaldı. Böyle bir ortamda, Safevi saltanatının son dönemlerinde tasavvuf bir çok sorunla yüz yüze geldi ve hatta Molla Sadra'nın çevresinde (ö. 1636) toplanan hükema bu dönemde kimi alimlerin şiddetli muhalefeti ile karşılaştı. Sonuçta, tasavvufun dini merkezleri bundan böyle adını 'irfan' olarak değiştirdi. Bugün Şia'nın ilim ve resmi merkezlerinde ve dini okullarında, irfan öğrenmek ve öğretmek mümkündür. Ama tasavvufu öğretmek ve öğrenmek imkansızdır. Çünkü tasavvuf adı genellikle, şeriatın emir ve nehiylerini unutan ve kendilerine kalender meşrep sıfatı verilen, kayıtsız dervişlerle özdeşleşmiştir.” (Seyyid Hüseyin Nasr: Şiilik ve Tasavvuf; Gelenek Yay., 2001. Gulamriza E'vânî: Hikmet ve Manevi Hüner; Şule Yay., İst., 2015) İran'da bunların yaşanmasından yaklaşık bir bucuk asır sonra, Osmanlı'da da Bektaşiliğin tasfiyesi tahtında Yeniçeri Ocağı'na (Vaka-i Hayriye nitelemesiyle) son verilmiştir (1826). Çaldıran Savaşı da dahil (1514), bir dizi olaya rağmen Şii ve Sünni sufi ekolleri “ortak bir doktrin” niteliğindeki Vahdet-i vücud anlayışı içinde (kendi farklarını da korumaya özen göstererek) mezkur olayların öncesinde ve sonrasında karşılıklı görüş alış-verişini sürdürmüşlerdir.Örneğin, Şebüsterî'nin (ö. 1340?) İbn Arabi'nin düşünceleri içinden yazdığı Gülşen-i Râz mesnevisi, el-Lâhîcî (ö. 1506) tarafından şerh edilmiş ve bu şerh Mahmûd Hulvî (ö. 1654) tarafından kısaltma ve eklemelerle Osmanlı Türkçesi'ne aktarılmıştır. İlginç olan, Şii el-Lâhîcî'nin, şerhini, Cüneyd-i Bağdadi, Hace Abdullah el-Ensari ve İbn Arabi gibi Sünni sufilerin görüşlerinden yararlanarak yapmış ve yine Sünni bir alim olan, çağdaşı Abdurrahman-ı Câmî'ye (ö.1492) tezkiye ettirmiş olmasıdır. Öte yandan Hulvî de Halvetiliğin Pîr İlyas Amâsî kolundan Sünbüliye, ve yine Halvetiliğin Rûşen'îyye kolundan Gülşeniye şeyhlerinden olup, sufi silsile içinde Hz. Ali'ye bağlı bir Sünnidir. Konuya bir de “irfan” kelimesinden bakacak olursak: Nasr'ın da söylediği gibi, irfan kelimesinin bir sufilik ıstılahı olarak kullanımı 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kur'ani asla sahip bulunan (bkz.: Bakara, 89, 146; Yusuf, 58; Muhammed, 30; Mürselat, 1), “bilme, öğrenme, bilgi, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi” anlamındaki irfan, sufi literatürde “marifet, keşf, hads, ilham, sezgi, manevi ve ruhi tecrübeyle elde edilen bilgi, tecrübi bilgi” demektir (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı, İst., 2001).Ancak irfan, Vasıl b. Ata'dan ö. 748) başlatılıp, el-Eş'ari ve el-Gazzali'yi de içerecek şekilde, Nasîrüddin Tûsî'ye (ö. 1274) kadar getirilirse de (bkz.: Seyyid Yahya Yesribi, İrfan Felsefesi, İnsan Yay., İst., 2010), konu asıl, “arif /ma'rifet / ma'rifetullah” kavramı kapsamında nazariyata aktarılmıştır. Dolayısıyla Sünni sufilikte irfan'dan kasıt, müstakil bir “tasavvuf felsefesi” değildir, marifet (seyr-i sülûk) süreçleridir. Oysa ki Şia, bu kelimeyle felsefenin içine çekilerek, sufiliğini onunla kamufle etmek istemiştir. Nitekim, felsefe ile aralarına daima bir mesafe koymuş olan sünni sufilerden Abdürrezzâk Kâşânî (ö. 1330), irfan kelimesine değil, arif / marifet kavramına itibar ettiği gibi, onun öğrencisi Davûd el-Kayserî (ö. 1350) Füsus şerhinin mukaddimesinde; Seyyid Mustafa Râsim Efendi de “Istılâhât-ı İnsan-ı Kâmil”inde (1812) aynı yolu izlemişlerdir. Bu hususlara ilişkin Şii ve Sünni kimi pratiklerin karşılaştırmasını da izleyen yazıda yapmaya çalışalım inşallah. twitter.com/OmerLekesiz
İrfandan ezelî dine...
04:0031/07/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şii ve Sünni tarikatların birbirlerinden etkilenmeleri aşikar olmakla birlikte, Şiiliğin asli, Sünni tarikatların ise fer'i saydıkları üç hsus var ki, bunlardaki benzeş(me)me nazariyattan çok pratikte “mülemmalı” bir şekilde ortaya çıkıyor.
Şiiliğin asli saydığı bu üç esas: İmamet / hilafet, Bedâ ve Rec'at, takıyye, ve sahabeye muhalefet'tir. Burada Şia tarikatının itikadi farklılıklarını değil, “ilahiyat” içeriğiyle pratikteki durumunu, Sünni sufilikle karşılaştırmalı olarak belirlemeyi öncelediğimiz için, söz konusu kavramlarla ilgili kelam ve fıkıh kitaplarına bakılmasını önererek, bunlar çevresindeki mülemmalı ilişkiye dikkatinizi çekmek istiyorum: İmamet / hilafet'in, Hz. Peygamber'in (sav) vefatıyla birlikte Müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk görüş ayrılığı olduğu malumdur. Bu yanıyla imamet / hilafet, Şiiler için “siyasi varoluş” sebebi iken, Sünniler için (İbn Arabi'nin etkili görüşüyle), bir şahısla ilişkilendirilmek yerine dini, sosyal bir mertebe ve onun işlevi olarak değerlendirilir. Dolayısıyla Şiiliğin bugününde önemi daha da artan Velâyet-i Fakih konusu da yine bu çerçeveye oturtulur. Ancak Sünni tarikatlar pratiğinde de, imamet / hilafet, şeyhle ilişkilendirilmekte olup, özellikle Türkiye şartlarında, bugün, ilgili şeyhin işaret ettiği partiye oy verme alışkanlığı üzerinden, şeyh de “siyasetçinin siyasetini belirleyen gücün sahipliği” mertebesine oturtuluvermektedir. Bedâ ve Rec'at'ın pratiğinde de benzeri sorunlar vardır.Dünden bugüne Sünni sufilikte ekseriyetle, şeyhin müridi koruması ve yönlendirmesi, halka himmeti kapsamında Allah'ın tekvin, ilim ve irade gücünü değiştirme ayrıcalığına sahip olduğuna inanılır ve bu inanış bir “sır” olarak muhafaza edilir. Takiye konusunda durum zikrettiğimiz iki husustan farklı değildir.Mevleviliğin “kadere karşı çıkmama” gerekçesiyle Moğollarla işbirliği yaptığı günden beri, Sünni sufilikte de takiye vardır ve yine buna ilişkin açık örnekler Mevleviliğin daha yakın ve şimdiki döneminde Kemalizm'le, sistemle kurduğu ilişkilerden çıkarılabilir. Sahabe konusunda ise, Şiilerin (ilk üç halife başta gelmek üzere) fahiş tutumlarına karşı, Sünnilerin sahabeye sevgide ve saygıda kusur etmemeye özen göstermeleri bir teamüldür; bu manada Hz. Peygamber'le eş, evlat, akraba, arkadaş ve dost olarak irtibatı olan herkes için, tespit edilmiş bir hatası varsa bile hükmü Allah'a havale edilerek, onlar hakkında edep tavsiye edilir. Mülemmalı etkilenmeler cümlesine mehdilik, masumiyet, seyyidlik vb. hususların ilave edilebileceğini de belirterek, Şii tarikatının Sünni sufiliğe göre önemli bir farkına daha işaret etmeliyiz: İrfan felsefesine mahsus pratiklerin uluslararası bir nitelik taşıdığını söyleyen Seyyid Yahya Yesribî, ilgili sözlerini şöyle sürdürmektedir: “Bu tarz tefekkürün ayak izlerini muhtelif halklar ve topluluklar arasında, tarihin bütün dönemlerinde ve hatta bu yolun daha basit ve ilkel biçimlerinin izlerini kadim, göçebe din ve mezheplerde bulmak mümkündür.” (İrfan Felsefesi, İnsan Yay., İst., 2010)İstitraden belirtelim: Ezelî din, ezelî hikmet kavramları üzerinde yapılandırılmış Tradisyonalizm'in tarikatı olan Meryemiye'nin mevcut şeyhi Seyyid Hüseyin Nasr'dır. Tradisyonalistler'in mi Şii Nasr'ı içlerine aldıkları yoksa Nasr üzerinden Şiiliğin mi Tradisyonalizmi kuşattığı tartışmaya açık bir husustur. Yesribi'nin yaklaşımı Şiilikte geneldir. Sünni sufilikte ise, tıpkı İbn Arabi'nin İbn Rüşd'e eş-zamanlı olarak söylediği “evet – hayır”ın işlevini yüklenen bir tutumla felsefeyle mütereddit bir ilişki söz konusudur. Elbette bu bağlamda Şii ilahiyatının Hindi, Musevi, Zerdüşti ve İsevi ilahiyatlarla kimi noktalarda irtibat kurması, Sünni ilahiyatına göre dünyaya açılmada ve harici (İslam dışı) ilahiyatları kendi içine çekmede daha başarılı olabileceği şeklinde de değerlendirilebilir. Öte yandan, yine bu husus Şii şeriatını, İslam dairesinden de çıkartıp, İsevileri ve Musevileri memnun edecek karatta (mevcut olanından daha ziyade) salt kutsalla ilişkili bir inanış haline de getirebilir. Üç yazıdır işlediğimiz benzerlikler ve ayrılıklardan hareketle, artık şu sonuca ulaşabiliriz:1-İran ve İran etkisi dışında, kendilerini İslam ümmetine dahil addeden Şiilerle aramızda durduk yerde bir çatışma, yeni bir nifak vesilesi üretmemek, 2-Takıyye'nin akide olarak seçildiği bir inanışta neyin, niçin, nasıl, kaç zamanda, hangi şartlarda “şer'i / hakiki” olarak kabul edildiğini ve öne sürüldüğünü tespit etmemiz aklen ve naklen mümkün olamayacağı için, “Şii ilahiyatla hesaplaşmalı mıyız?” sorusuna vereceğimiz cevap, “hayır” olmalıdır. Aksine, hesaplaşılmaya çalışıldığı takdirde boş yere cedelleşilmiş, aramızdaki (örtülmesi, giderilmesi mümkün ve muhtemel kimi) farklılıklar çokça derinleştirilmiş olunacaktır.Ama Şii ilahiyatla hesaplaşmak yerine, Sünni (özellikle sufiliğin, Şiilikten emanet hurafelerle boğduğu) ilahiyatla hesaplaşmamız asıldır. Bu bapta kaybettiğimiz Şiiler değil, doğrudan kendimiziz. Son olarak, “İran şu ya da bu yanıyla sorunlu değil; sorunun ta kendisidir” hükmümüzü (Şiilerin İran'ın çatısı altındakilerden ibaret olmadığını, tamamının dünyadaki Müslüman nüfusunun yaklaşık %10'una tekabül ettiğini ve ayrıca Şiiliğin de yekpare bir tarikat olmadığını, birbirinden farklı onlarca şubesinin bulunduğunu göz önüne alarak), özel (ırki) bir “mevzi alma” halinin tercümesi saymamız ve zorunlu diyaloglarda “sanki Müslüman değillermiş gibi” mukabelede bulunmamız, belki “tedbiren” daha doğru olabilir. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilik ve ferdiyetin kayboluşu
04:002/08/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İbn Arabi (ks), “manevi şeytanlar”ın kendilerine tabi olanlara kuşku duymadıkları bir asıl verdiklerinden bahisle, “Bu durumun en çok görüldüğü kimselerin Şia, özellikle de İmamiyye mezhebi”den olduklarını belirterek, şunları söyler:
“Cin şeytanları, ilk önce onlara Ehl-i Beyt'i sevmek ve bütün sevgiyi onlara tashsis etmek için gelir. Onlar, bunu Allah'a en önce yüce yakınlık sayar. Onlar, Ehl-i Beyt sevgisinden iki yolla sapmıştır: Bir gup sahabeye nefret duymuş ve Ehl-i Beyt'i öne geçirmedikleri için onlara sövme aşırılığına varmış, Ehl-i Beyt'in bu dünyevi görevlere daha layık olduklarını zannetmişlerdir. Başka bir grup ise, sahabeye sövgü saygısızlığına Ehl-i Beyt'in mertebelerini ve insanlara halife olmadaki öncülüklerini nassa bağlamadıkları için Allah'ın Peygamberine, Cebrail'e ve Allah'a saygısızlığı da eklemiştir.” (Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev.: Ekrem Demirli, Litera yay., İst., 2006)Şeyhimizin bu görüşüne, Şii tarikatına karşı aleyhte bir belge niteliği taşımasından dolayı müraccat etmedim. Kaldı ki, İran'da Velayet-i fakih'in devleti yöneten başkanın da başı olarak yüklendiği siyasi üst-misyon, Şii tarikatının var oluş neden ve biçimini anlatmada yeterli gelecektir. Şeyhimizin görüşüne, cin ve insan şeytanların inandırmalarında kuşku duyulmayacak bir asıl vermesi (genel) kaydından hareketle, bunun kendisinin vefatından çok kısa bir süre sonra Şiilerinkinden daha farklı bir içerik ve boyutta Mevlevilikle başlayarak, Sünni sufilikte de geçerli hale gelmesi nedeniyle başvurdum. Burada “sufilik” derken ve onda bir bozulmadan söz ederken, hangi sufilikten söz ettiğimizi de açıklamız gerekiyor: İbn Sina (ö. 1037) sufiyi (seçkini, marifet sahibini) öncelikle ahiretle ilişkilendirerek, nefs terbiyesinin merkezinde tutmuştur (Geniş bilgi için bkz.: İlahiyat – Kitabu'ş-Şifa: Metafizik 2, Türkiye yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, Çev.: Ekrem Demirli, Ömer Türker, İst., 2014). Ondan mülhem söyleyişle sufi, dünya yaşantısını, ahiret hayatını güzelleştirmek üzere (nefs terbiyesiyle) tanzim eden kişidir. İkinci olarak sufi, ahiret hayatını güzelleştirmenin ilk meyvelerini dünya yaşantısında güzel ahlak, edep ve halka faydalı iş olarak devşirme potansiyeline de kendiliğinden sahip olabilmektedir. Nitekim, fetihlerle gelen zenginleşmeye karşı oluşan züht hareketini, Feridüddîni Attâr, Evliya Tezkireleri'nde Veysel Karanî (ö. 657), Hasan Basrî (ö. 728) ve Ebû Muhammed Cafer-i Sadık (ö. 765); Abdurrahman Câmî ise Evliya Menkıbeleri'nde Ebû Hâşim Sûfî (ö.778) ile başlatırlar ki, tasavvufun mahiyeti konusunda, Haris b. Esed Muhâsibî (ö. 857), Ebû Bekir Kelâbâzî (ö. 990), Abdülkerim Kuşeyrî (ö. 1072) ve el-Hucvirî (ö. 1072) tarafından oluşturulan ilk kaydi bilgiler de yukarıda zikrettiğimiz hususları içerir.İbn Sina'nın görüşleri ve bu zatların isimleri üzerinden belirlenebilecek ikinci şey ise, sufilikteki ferdiyettir.İsfahani'ye göre fert, “Kendisine başka bir şeyin karışmadığı, muhtelif olmayan şey, 'vitr' sözcüğünden daha genel ama 'vahid' sözcüğünden ise daha özel anlamlıdır. “Kimseye muhtaç olmayan ve her şeyin O'na muhtaç olduğu” el-Ferd isminden insana isabet eden “kendi dışındakilerden müstağni olma” halinin karşılığıdır. “Bir kimseyi veya şeyi başkalarından ayıran ve onlardan seçilmesini sağlayan nitelik” olarak ferdiyet ise tutum ve davranışında biricik olma; kendisiyle, kendisinde var olma; hal fiilini kendisiyle sınırlandırma durumudur ki, bu yanıyla mezkur zatlar ferdiyeti seçerek seçkinleşmiş ancak bu oluşu kimseye dayatmamış ve kendilerinden doğru örneklenenlere de müdahale etmemişlerdir. O zatların kendilerinin müteşerri olmaları (Din'i dünya ve ahiret olarak ikiye bölünmeyen tek hal üzere yaşamaları) nedeniyle ayrıca Şeriatla ilişkilendirmeye gerek görmedikleri bu ferdiyet (fert olma hakkı), Cüneyd-i Bağdâdî (ks; ö. 911) zamanında şeriatla açık çelişki oluşturacak kimi ilgili düşünce ve fillerin (bkz.: Hallâc-ı Mansûr, ö. 922) ümmeti de etkilemeğe başlamasıyla, sufilik onun tarafından şeri sınırlar içine çekilerek, deyim yerindeyse genelleştirilmiş, Ebu Hamid el-Gazzali (ks) (ö. 1111) ve son olarak İbn Arabi (ks) tarafından da kurumlaştırılmıştır. Bundan sonraki süreç ise, ulemanın (zahiri) ve sufilerin (batıni) çatışmalı hallerinin zamana ve şartlara (siyasi iktidarların güçlerine ve zafiyetlerine) göre artarak ya da azalarak sürmesi şeklinde işlemiştir. Ferdiyet, bir öz olarak sabit kalmış gibi görünüp, sufilikteki sonraki değişmeler daha çok forma nispet edilmişse de, yukarıdaki tanımlanan şekliyle ferdiyete bir daha dönül(e)memiştir. Çünkü sufilik, İmâm-ı Rabbânî'nin (ks; ö. 1624) Ekberiliğe karşı verdiği tevhid mücadelesi, Mevlânâ Halid-i Bağdadî'nin (ks; ö. 1827) genişleyen silsileler yoluyla gerçekleşen aşırı dağılmayı gidermeye çalışması, vb. Afrika merkezli birkaç seçkin örnek saklı olarak, artık yığınların maddi-manevi sevk ve idaresine dönüşmek suretiyle, cemaat ve örgüt olma paradoksu içinde, din – iktidar ilişkisinin en büyük problemi haline gelmiştir.İzeleyen yazımızda, şimdi yaşadığımız düşünsel ve siyasal problemlerin de kaynağını oluşturan bu meseleyi, yeni boyutları üzerinden konuşmayı sürdürelim. twitter.com/OmerLekesiz
Sufiliğe karşı tepkiler
04:004/08/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Suudi İslam'ı olarak niteleyebileceğimiz ideolojik Selefiliğin sufiliğe olan tepkisini ve sonuçlarını saklı tutarsak, İslam dünyasında sufiliğe karşı 20. asrın ilk yarısında ortaya çıkan tepkilerin Mısır ve Pakistan kaynaklı olduğunu görürüz.
İslam medeniyetinin Batı karşısında yeniden canlandırılması için ilk yenilikçi (modern) düşünceleri dile getiren Cemaleddin Afgani'nin (ö. 1897) öğrencisi Muhammed Abduh (ö. 1905) ve onun öğrencisi olan Reşid Rıza (ö. 1935), Mısır'daki Batılılaşma ile ilgili siyasi iradeye tabi olarak, İslam dünyasındaki geri kalmışlığın suçunu dini tutuculuğa (akli ve ilmi davranmamaya) yükleyip, sosyal hayatta, ekonomide ve teknolojide kısmen Batı'dakiyle uyumlu değişiklik önerilerinde bulundular. Görüşleri itibariyle Mutezile'ye yakın duran ve Kur'an merkezli düşünmenin, dolayısıyla Selefi bir idrakin önemine işaret eden her iki münevver için de ilginç olan, tutuculuktan sufiliği çok açıkça kastetmedikleri halde, yeni tanımlarının ve değişme anlayışlarının onu içkin bulunmasıdır. İbn-i Teymiyye'nin (ö. 1328) de sufiliğe değil, asıl sufilik adı altında yaygınlaşan şeriat dışı düşüncelere ve hurafelere tepki gösterdiğini gözönüne alırsak Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'nın bu manada yerleşik ve tutarlı bir İslami geleneğe tabi olduklarını söylememiz gerekir. Nitekim, sufilik konusundaki benzer yaklaşım İhvan-ı Müslimin'in (1928) kurucusu Hasan el-Bennâ (ş. 1949) ve ardından Seyyid Kutub (ş. 1966) tarafından da korunmuştur. Pakistan'da, felsefeci Muhammed İkbal (ö. 1938), sufiliğe (ve hatta irade ve yaratım kabiliyetiyle seçkin insan idealizmine bağlanan Nietzscheci görüşlere) yakın durmasına rağmen, İslam dünyasının Batı karşısında geri kalmasına, yenilmesine büyük tepki göstermesi ve bunu heyecanlı bir üslupla dışa vurması nedeniyle yenilikçi düşüncelerin taraftarı olarak nitelenmiştir. Yönetme meselesinden çok, yönetilenlerin kültürel ve sosyal hayatını iyileştirmeyi esas alarak Cemaat-i İslamiye'yi (1941) kuran ve yine Selefi anlayışa bağlı bulunan Ebu'l A'lâ El-Mevdudî (ö. 1979) ise Mısır'daki mezkur münevverlerden daha açık olarak sufiliği ve büyük sufilerin ihya hareketlerini kimi eksiklikleri nedeniyle eleştirmiştir. Bize gelince:Yeni dönem İslamcılığının ilk temsilcilerinden olan Sait Halim Paşa (ş.1921) ve Mehmet Âkif Ersoy (ö. 1936) sufilik konusunda Mısır münevverlerinin düşüncelerinden etkilenmişler; yine onlar gibi, açık bir eleştiride bulunmak yerine, sufilikle aralarına görünebilir bir mesafe koymuşlardır.Bugün ellili-altmışlı yaşlarını idrak eden ve münevver olarak nitelenebilen bir kuşak, İslam'ı çeviri yoluyla adları zikredilen Mısırlı ve Pakistanlı münevverlerden öğrenmek, öte yandan Sait Halim Paşa ile Mehmet Akif'ten büyük oranda etkilenmek suretiyle, sufiliğe ilişkin sessiz tepkiyi ve dolayısıyla mesafeli bir duruşu sürdürmüşlerdir.Tarikatlar cephesinden bakıldığında da durum şöyle görünmektedir: Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasından (1925) yirmi beş sene sonra, o zamanın Ekmeleddini olan CHP'li Başbakan Şemsettin Günaltay'ın çabasıyla, türbelerin Milli Eğitim Bakanlığı onayıyla restore edilerek, Hamdullah Suphi Tanrıöver'in VII. CHP Kurultayı'nda dile getirdiği şekilde gençlere milliyet duygusunun verilmesi için açılması ve dolayısıyla tarikatların o günden bugüne iktidarların savunma, milli birliği sağlama, dine ve dindara hürmetkar görünme maksatlarını içkin olarak, devletin örtülü denetimi altında palazlandırılması ya da faaliyet alanlarının daraltılması makul (resmi) bir tutum haline gelmiştir. Bunun neticesinde, günümüzde şu beş tip tarikat öne çıkmıştır:1-Turistik, 2- Heterodokstik, 3-Ticari, 4-Dış-güdümlü tarikatlar ve 5-Tarikat-ı Muhammediyye.Bu beş tip tarikatın örneklerini bilmek ve bulmak hiç de zor değildir. Ben sadece Yeni Haşhaşilik'in 4. gruba örnek olarak verilebileceğini, çünkü tahkiki iman gayretinden doğmuş gibi görünse de onun tamamen bir tarikat örgütlenmesine tabi olduğunu söylemekle yetineceğim. Çünkü, Sibel Eraslan'ın İran'ın 2. Devrimi başlıklı yazısındaki (Star, 19.07.2015) kimi kaygı ve sorularından hareketle yazdığım, benzer bağlamdaki (bu dahil) son beş yazımın, asli uğraşım olan sanatı da içerecek şekilde, yeni zamanda sufilik konusundaki İslami vasatımızın ne olması gerektiğiyle ilgili bir arayışa bağlanmasını önceliyorum. Mümin ve sanatkar olarak Sezai Karakoç'un tutum ve duruşuna bakarak da bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum. Sezai Karakoç, düşünce açısından ne Mısırlı münevverlere ne de Ebu'l A'lâ El-Mevdudî'ye yakın durmamaktadır. Onun yakınlığı, sanırım sanatçı olmasının da etkisiyle Muhammed İkbal'edir. İkbal ise, gerek Doğu-Batı, gerekse İslam dünyasındaki farklı görüşler arasında bir sentezi değil, bir berzahı temsil eder. Önceki yazımda ele aldığım ferdiyet ve bunun yeniden yorumlanmasıyla ulaşabileceğimiz yeni düşünme tarzı, sanat anlayışı, bana ancak söz konusu berzah üzerinden üretilebilir gibi görünmektedir. Şimdi bu manada, sufilik ve ferdiyet konusuna tekrar dönmeliyim. twitter.com/OmerLekesiz
Din, insan, toplum ve devlet
04:007/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Din insanın, insan toplumun, toplum devletin lazımıdır.
Kelami bir ıstılah olan lazım'ı, Ebu Hamîd el-Gazzalî şöyle tanımlamaktadır: “Var olan bir şeye lazım yani ona ayrılmayacak şekilde bağ lı olan ve vehimde veya varsayım olarak ortadan kaldırılması mümkün olsa da varlık alanından kalkmayan, var olan şeyin kendisiyle anlaşılır olmaya devam ettiği her şey, lazım'dır.” (Mi'yâru'l-İlm, TÜYEK Yay., İst., 2013)Bu bilgiyi, söz konusu terimler arasındaki lazım-melzum ilişkisini derinlemesine ele almayı gerektirmeyecek bir açıklıkla işaret etmesi; sonuç bağını görünür kılması nedeniyle verdim. Şöyle ki, insanın lazım'ı olan din, İlahi otoritenin karşılığı olmakla, toplumsal hayatı düzenleme araçlarından biri olan devletin dünyevi otoritesinde temsilen müessirdir. Bu bakımdan din, lazım olarak ilahi şeriat, devlet ise toplumun melzumu olarak akli şeriat açısından elzemdir. Kur'an'ın hükmüne göre, cinlerin ve insanların yaratılışı kullukla mukayettir (Zariyat, 51:56) ki, dolayısıyla ed-Din, cinlerin ve insanların amellerine karşılıktır (Vakıa, 56:86). Bu amellerin keyfiyet ve kemiyetindeki değişmelerin adı ise şeriattır. İslam hem Muhammedi şeriat hem de “tamamlanmış din” (önceki şeriatların da tashih edilerek kendi içinde toplanmış) olması bakımından ed-Din tanımına dahil olmaktadır. İnsanın lazımından (din'den) ayrılması kıyamete kadar mümkün olmadığına ve kıyametin hemen ardından din gününün maliki (Fatiha, 1:4) tarafından yükümlü kılındığı din ile sorgulanacağına göre, insan toplumsal bir hükmi şahsiyet olan devlet aracını üretmesi ve kullanması konusunda da sorgulanacaktır. Öte yandan, şura zorunluluğuyla, şeri hadlerin uygulanması, adaletli davranma, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme, aklı, nesli koruma vd. İlahi emirlerin doğru olarak yenine getirilme vasıtası olarak devletin tarz ve formunun nasıl olacağı, tıpkı “Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar (Hadid, 57:27) mealindeki ayetin manasına uygun (Allah'ın gözetimine ve sorgusuna dahil) olarak akli şeriata bırakılmıştır. İşte bu husus, Müslümanların din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayışlarının; Hz. Peygamber'in (sav) ve onu izleyen dört halifenin ardından kabile asabiyetiyle kurulan devletlerin dini gözettikleri kadar, kendi iktidarlarının toplum tarafından benimsenmesini ve bunda sürekliliği de gözetmeleri nedeniyle, din-iktidar ilişkileri, o günden bugüne artan problemlerle birlikte devrolmuştur. Anadolu merkezli olarak bu sorunun ortaya çıkışında ise sufiliğin etkin olduğu bilinen bir şeydir. İran'da İslam'ı kabul edip ancak henüz tam Müslümanlaşmamış olarak Anadolu'ya intikal eden Türklerin, din adına yol açabilecekleri tahribatı önleme konusunda ilk zihin yoranlar Abbasi halifeleridir. Nitekim, sufilik akımının Abbasiler'deki en güçlü kollarından biri olan ( ve övgüsü / teşviki Hasan-ı Basrî'ye kadar dayandırılan) Fütüvvet'in Anadolu'da Ahi Evren (Mahmut el Hoyi; ö.1261) tarafından kuruluşu, en-Nasır Lidinillâh'ın (1180-1225) zamanına denk düşmektedir. Ahi Evren'in, Anadoludaki şartlara uygun olarak yeniden yapılandırdığı bu örgüt (Ahilik) sayesinde, toplum üzerinde neredeyse Sultan I. Alaeddin Keykubat kadar etkiliyken, aynı nedenle iktidar oyunlarına adı karıştığı için cezalandırıldığı, Mevlevilik'le çatıştığı tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Sadece Ahi Evren ismi ve onunla bağlantılı tarihi dedikodular bile tek başına göstermektedir ki, sufilik, iktidarı belirleme, muktedirlerle ilgili lehte ve aleyhte kamuoyu oluşturma, yeni devletin (Osmanlı'nın) kuruluşuna hizmette bulunma… konularında önemli bir güce / etkiye sahip olmuştur. Bu güç Osmanlı'da, İstanbul'un fethine kadar Bektaşilik, Cumhuriyet'e kadar Nakşilik, 1924-1950 yılları arasında Kemalizm tarikatları tarafından temsil edilmiştir. Kemalizm'i bir tarikat olarak niteleyişim, işlevlerini tamamlamış olmaları nedeniyle kapatılmayı hak eden tekke ve zaviyeleri kapatabilmesine rağmen, sufilikte bir tecdide yönelerek dini hayatı normalleştirmek yerine, Abdurrahman Aslan'ın kelimeleriyle, kendisinin “sadece iktidar alanının değil, aynı zamanda şeriat alanının da belirleyicisi olmaya” başlaması nedeniyledir. (Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yay., İst., 2010). CHP'nin halkla yakınlaşma niyetiyle tekke ve zaviyeleri kısmen açmasını (1950) takiben, DP ve onu izleyen iktidarlarla birlikte, önceki yazımda zikrettiğim 5 tip tarikat kendi niyet, meslek ve meşreplerine uygun olarak devletle tekrar önce flört etmeye, sonra da ona istikamet biçmeye (paralel yapılar oluşturmaya) başladılar. Bunda, yukarıda belirttiğim din-devlet işlerinde ayrılmama nedenin bir öz olarak varlığını sürdürmesinin etkili olduğu düşünülebilirse de, asıl (maddi ve manevi bir güce erişmek için) dini anlayışı istismar etme boyutunun daha baskın çıktığını belirtmemiz gerekir. Gelinen bu noktada, Müslümanların devletten pay alma düzeyine göre birbirlerini “devletçi” olmakla suçlamaları vakayı adiye haline gelirken, sufilikle birlikte yeni zamanda devletle sahih ilişkinin tekrar nasıl kurulabileceği sorusu ise henüz sorulmadı. twitter.com/OmerLekesiz
İslami vasat ve sufilik
04:0011/08/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Vasat, Kur'ani bir kelimedir.
Bakara Suresi'nin, 143. ayetinde “Biz sizi böylece vasat bir ümmet yaptık, tâ ki siz insanlara şahitler olun, Peygamber de size bir şahit olsun” mealindeki kısımda vasat ümmet tamlamasıyla geçmektedir. Aynı kısım, Diyanet Vakfı'nın mealinde “(S)izin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.”; Mustafa Öztürk'ün mealinde “[Ey Müminler!] Peygamber size örnek olsun, siz de diğer insanlara örnek olun diye adaletli, dengeli, ölçülü bir topluluk olmanızı sağladık” şeklinde ifade edilmiştir.Vasat'ın, ümmet (umm, imam), şahid (şüheda) ve kıble kelimeleriyle bağlantısını saklı tutarak söyleyecek olursak, Diyanet Vakfı'nın meali, vasat'a mahsus sonuçlardan bir sonucu gösterirken; Mustafa Öztürk, doğrudan kelimenin dilimizdeki karşılıklarını esas esas almış. Nitekim İsfahani de bu kelimeyi, “ifrat ve tefritten korunma” anlamıyla birlikte aynı manalarla açıklamış; el-Okyanus da onu izlemiştir. Elmalılı M. Hamdi Yazır, vasat kelimesinin, ıstılahi manasını da gözeterek, vasat ümmet tamlamasını şöyle açıklamıştır: “…Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetini insanlar arasında böyle hakkı bilen, hakkı söyleyen, adil ve doğru yolda güzel ahlakı, ilim ve irfanı ile seçkin, şahid tutulmaya layık ve merkezi bir çekim ve imamlığa sahip, kendisine uyulan bir cemaat yapmak, tam anlamıyla adil bir hakim ümmet oluşturmak için Hz. Muhammed'in gölgesinde yeni bir doğru yola hidayet buyurmuştur.” (Hak Dini Kur'an Dili) İbn Acibe de şunları söylemiştir: “Ayette geçen 'vasat ümmet', 'adaletli, en hayırlı ve faziletli' manasındadır. Bu ümmet-i Muhammed, her işinde ifrat ve tefritten uzak, ikisinin ortasında denge üzere ve ölçülü hareket ettiği için, ona vasat ümmet denmiştir. Mesela, harcamada israf ifrat, cimrilik tefrittir; ikisinin ortası cömertliktir. Düşman karşısında, boş yere tehlikeye atılmak ifrat, korkup kaçmak tefrittir; ikisinin ortası yiğitliktir. Bu açıklama müfessir Beyzavi'ye aittir.” (Bahrü'l-Medid).Bunlardan baktığımızda vasat'ın mutedil'den daha geniş, berzahtan ise daha genel bir manaya sahip olduğunu; “vasat ümmet” olarak ise aynı zamanda bir sınırlamayı belirttiğini görürüz. Bu sınırlama, Muhammed ümmeti'ne mahsus olan vasatın, diğer bir söyleyişle “İslami vasatın” sınırlaması olmakla, diğer inançların vasatından ayrılarak biricikleşmesini sağlamaktadır. Onu biricik kılan esas iki unsur, Kur'an ve sünnettir ki, sınırları da bunlar tarafından (Yazır'dan ve İbn Acibe'den naklettiğimiz içeriklerle) belirlenmiştir. Buradan, bir Müslümanın düşüncesindeki sıhhate hükmetmede şu sonucu üretebiliriz: İslami vasat'ta, Kur'an ve sünnette yer alan bir hakikat, başka inanışlarda aynıyla yer alıyor olsa bile, o hakikat oralarda da yer aldığından değil, sadece Kur'an ve sünnette yer aldığından muteber sayılmalıdır ki, böylece “vasat ümmetin” mezkur ilahi tanımının (biricikliğinin) içinde duruluyor olunabilsin.Buna bağlı olarak, sufi düşünceye (tasavvuf ilmine) geçiş yaptığımızda, İskenderiye'nin (642) ve İran'ın fethini (633-656) takiben Hermetik, düalistik felsefe ve bilahare Hint metafiziği ile kurulan temasın, ondaki muhtemel etkisini abartarak öne çıkarmak yerine, söz konusu muhtemel etkinin sufilik tarafından emildiğini ve üzerine çıkıldığını düşünmemiz, sıhhat vurgusunu da beraberinde getirecektir.Böylece, o devirlere ilişkin bilgilerimizin, yakîn bir bilgi olmadığı bilinciyle, ilk sufileri sapmak için fırsat kollayan ya da şeri düşünceleri zayıf ve benzer başka düşüncelerden etkilenmeye teşne kişiler olarak görmekten ve göstermekten bu sayede (öncelikle) korunmuş oluruz. Ardından, ilk ilgili zatların Veysel Karanî (ö. 657), Hasan Basrî (ö. 728) ve Ebû Cafer-i Sadık (ö. 765); Ebû Hâşim Sûfî (ö.778) olmalarını dikkate alarak, Kur'an ve sünnete uygunluk konusunda bunların mı, yoksa bugün onları mezkur tarzda itham edenlerin mi isabetli olduklarını, şahsiyyat yaparak tartışmaktan kurtuluruz. Örneğin, el-Cabiri'nin (ö. 2010) Arap asabiyeti taşıması ve felsefeci olmasının da etkisiyle, günümüz insanının anlama tarzına uygun genellemeler yaparak (batın ilgisiyle, Batınî olmayı birbirinden ayırmayıp), sufilikte Kur'an ve sünnete bağlılığı bir zorunluluk olarak işleyen Cüneyd'i bile, “rağmen” kaydıyla Hermetik saymasını, tebessüm ederek geçiştirmemiz; ilgili görüşlerini itidal içinde değerlendirmemiz mümkün olmaz. Bilakis İslami vasata uymak yerine, onunla beraber sonuçsuz bir cedelin içine yuvarlanmış oluruz. (Bkz.: Arap-İslam Aklının Oluşumu, Kitabevi Yay., İst., 2001)Bu manada, eğer sufiliğin doğru değerlendirilmesinde İslami vasat'a tabi olacaksak, günümüzde Din'i ilmihalci teferruata indirgeyen, ekranların cübbeli meczuplarıyla, geçmişten günümüze Allah ve O'nun Resulü'ne (sav) aşk ile bağlı olanları ilim, inanç, istikamet ve gayretleri itibariyle birbirlerinden ayırabilmemiz gerekir. Düşüncemizi halen el-Gazzalî, İbn Arabî ve İbn Teymiye gibi üç büyük kandil aydınlatabiliyorken, söz konusu ayrımı kendi zamanımıza mahsus olarak, İslami vasat içinde yeniden tanımlamaya ve yapılandırmaya güç yetirebiliriz. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilikle mesafeli olmak
04:0014/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Sufilikle mesafeli olmak” derken, fiziki bir uzaklıktan (uzaklaşmaktan) çok, onunla kurulacak düşünsel ilişkinin bir düzeyini kastediyorum.
Önce, sufilik bağlamında daha genel bir hususu vurgulayarak bu konuya geçeceğim: Kelam (akide ilmi), Fıkıh (amel ilmi), İlm-i İlahi (metafizik) başta olmak üzere İslami ilimlerden söz ederken, bu ilimlerin oluşumundan bugüne kadar ki tartışmaları, eski ve yeni anlayışları özel olarak bilmek, katkıda bulunmak o ilimlerin ehline, ilahiyatçılara, akademisyenlere... düşer. Bir münevver ise söz konusu ilimleri, ilgili tartışmaları ve temsilcilerini genel planda (malum olarak değil, malumat olarak) öğrenir. Onun bu öğrenmesinden maksat, ilgili ilimlere katkıda bulunmak değildir. O, onlardan edindiği hazır bilgilerle, dini zihniyette ve kültürde meydana gelen değişmeleri doğru değerlendirmek, bu değişmelerin istikametine ilişkin sezgilerini, yorumlarını güçlendirmek ve varsa ilgili tekliflerini paylaşmak makamındadır. Diğer bir söyleyişle, örneğin Kelam ehli tahkik ve tespitte sabit olarak akideyi anlamada derinleşirken, münevver tefekkür ve teklifte sabit olarak dindarlardaki (Müslüman toplumlardaki) akidevi farklılaşmaların neden ve sonuçlarını anlamaya çalışır. Bunu derken, münevverin modern davranış bilimleriyle, sosyolojiyle vs. bağlantılı olacaklarını söylemiyorum. Bir münevverin bunlardan da yararlanabileceğini, ancak niyeti, çabası ve istikameti itibariyle bunların da üstünde durması gerektiğini söylüyorum. Nitekim sosyolojide iyi yetişmiş bir Müslüman, aynı zamanda münevver olamayacağı gibi, iyi bir ilahiyatçı da münevver olamayabilir. Dolayısıyla münevver, bilgi / bilim anlamında neye ilgi duyarsa duysun, aklını, sezgilerini, yorum kabiliyetini zihniyet ve kültür meselelerine tahsis etmiş olmalıdır. Bu bağlamda, sufilikle ilgili dile getirdiğim ve inşallah bir süre daha getirmeye de devam edeceğim hususlarda, kendimi Müslüman münevverlerin bir mukallidi olarak konumlandırmaya çalıştığımı hassaten belirtmek ihtiyacındayım. “Sufilikle mesafeli olmak” dediğimde, dediğim ve diyeceğim şeyler bununla mukayyet olduğundan, Din'in din olarak kendisi, Din içinde zamanla ortaya çıkan fer'i düşüncelerden, akımlardan öncelikli olmak, hatta onlara rağmen salt önce olmak durumundadır ki, sufilik de toplumsal karşılığı, etkisi, yaygınlık düzeyi ne/ nasıl olursa olsun, neticede fer'i bir oluşumdur. Din sahibinin ve tebliğcisinin benden istediği, zahiri ve batini konularda bildirilene iman etmem, varlık şartıma bağlı olan emir ve tekliflere uymamdır. İman etmem, İlahi manaya teslim olmam demek olacağına ve mana da bir bütün olduğuna göre, bölünme kabul etmez. Emir ve teklifler ise cüzlere ayrılabilir yani bölünebilir. Diğer bir söyleyişle iman (akide) sınırlı, amel ise (hakikat ve hal yönünden) çok çeşitlidir. Ki, benim a'yan-ı sabitem, fıtratım, mizacım nedeniyle emir ve teklifle çatışmamı mümkün gören Din, benim olumlu ve olumsuz tüm hallerimle kendisinin içinde durmamı esas saydığından, söz konusu çatışmalarımda bana daima bir telafi imkanı sunar ki, dolayısıyla ben her halimle Din içinde tutulurum. Öte yandan, Din, Hz. Peygamber'in (sav) sadece verdiklerini almamı değil, vermediklerini de arkamda, merakımın ve ilgimin dışında bırakmamı benden istediği gibi, Din konusunda nefret ettirmeyip sevdirmemi, korkutmayıp müjdelememi de benden ister ki, bu bakış açısından Din, iman esasları, ibadet çeşitleri ve hayatı tanzim etme tarzıyla son derece sadedir. İmanın esaslarından biri olan gaybe inanmamın elbette nefsimi tahrik ederek merakımı azdıran bir sır'rı (hikmeti) içkin olduğunu da bilirim ancak, inanan olarak, sır'dan söz edilen yerde sırrın olmadığını, sadece benim istihkakımın onu anlamaya yeterli gelmediğini ya da o sırrın açılmasına neden olan dünyevi ve manevi vasıtalara henüz sahip olmadığımı ve belkide hiç sahip olamayacağımı veya merakımı sabırla yenerek (ki, sabrın da, merakın cefasına karşı Allah'tan yardım istemek değil, doğrudan doğruya Allah'ın kendisine sığınmak olduğunu bilerek), sırrın açılmasını kendi hak ettiği zaman ve mekana ertelerim. Bu mana ve sınırlar içinde şeriat (Allah, Peygamber, Kur'an ve sünnet) dışında kimseye bir muhtaçlığım olmayacaktır. Ayrıca, Hz. Peygamberi'in (sav) varisleri olarak, İslam'ı asrın idrâkine söyletecek alimler ve (müdriki olduğum asırdaki anlayışla mütenasip olarak bana yakın olan, yanımda duran, beni yönelendiren anlamında) veliler olduğuna ve hep olacağına göre Din'im benim problemim değil, sürekli kendisine sığınacağım en emniyetli limanım olarak bana yeterli gelecektir. Bu durumda, zaten benim için özel olan dinde, daha daha özel arayışlara neden olabilecek, sufilik vb. fer'i şeylerle, a)Onlara ihtiyacım olmadığı, b)Din'i anlamayı ve hayatı zorlaştırabildikleri, c)Toplumsal ve siyasal güçlüklerin, çöküşlerin nedeni olabilecekleri… için onlarla arama mesafe koymam, benim için bir gereklilik haline gelebilir.Fakat, İslami vasat'ta durmam emredildiğinden, onların münkiri olamam, ümmeti doğrudan ilgilendiren bir zorunluluğa dönüşmedikçe aleyhlerinde de bulunamam. Onlarla aramda, İslami vasat'a göre belirleyebildiğim hem fiili hem de düşünsel bir mesafeyi oluşturarak, (din ve dünya planında) kendi işime bakarım. Elbette, “Sufilikle mesafesiz olma”nın hakkını da gözeterek… twitter.com/OmerLekesiz
Sufiliğe karşı tepkiler
04:004/08/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Suudi İslam'ı olarak niteleyebileceğimiz ideolojik Selefiliğin sufiliğe olan tepkisini ve sonuçlarını saklı tutarsak, İslam dünyasında sufiliğe karşı 20. asrın ilk yarısında ortaya çıkan tepkilerin Mısır ve Pakistan kaynaklı olduğunu görürüz.
İslam medeniyetinin Batı karşısında yeniden canlandırılması için ilk yenilikçi (modern) düşünceleri dile getiren Cemaleddin Afgani'nin (ö. 1897) öğrencisi Muhammed Abduh (ö. 1905) ve onun öğrencisi olan Reşid Rıza (ö. 1935), Mısır'daki Batılılaşma ile ilgili siyasi iradeye tabi olarak, İslam dünyasındaki geri kalmışlığın suçunu dini tutuculuğa (akli ve ilmi davranmamaya) yükleyip, sosyal hayatta, ekonomide ve teknolojide kısmen Batı'dakiyle uyumlu değişiklik önerilerinde bulundular. Görüşleri itibariyle Mutezile'ye yakın duran ve Kur'an merkezli düşünmenin, dolayısıyla Selefi bir idrakin önemine işaret eden her iki münevver için de ilginç olan, tutuculuktan sufiliği çok açıkça kastetmedikleri halde, yeni tanımlarının ve değişme anlayışlarının onu içkin bulunmasıdır. İbn-i Teymiyye'nin (ö. 1328) de sufiliğe değil, asıl sufilik adı altında yaygınlaşan şeriat dışı düşüncelere ve hurafelere tepki gösterdiğini gözönüne alırsak Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'nın bu manada yerleşik ve tutarlı bir İslami geleneğe tabi olduklarını söylememiz gerekir. Nitekim, sufilik konusundaki benzer yaklaşım İhvan-ı Müslimin'in (1928) kurucusu Hasan el-Bennâ (ş. 1949) ve ardından Seyyid Kutub (ş. 1966) tarafından da korunmuştur. Pakistan'da, felsefeci Muhammed İkbal (ö. 1938), sufiliğe (ve hatta irade ve yaratım kabiliyetiyle seçkin insan idealizmine bağlanan Nietzscheci görüşlere) yakın durmasına rağmen, İslam dünyasının Batı karşısında geri kalmasına, yenilmesine büyük tepki göstermesi ve bunu heyecanlı bir üslupla dışa vurması nedeniyle yenilikçi düşüncelerin taraftarı olarak nitelenmiştir. Yönetme meselesinden çok, yönetilenlerin kültürel ve sosyal hayatını iyileştirmeyi esas alarak Cemaat-i İslamiye'yi (1941) kuran ve yine Selefi anlayışa bağlı bulunan Ebu'l A'lâ El-Mevdudî (ö. 1979) ise Mısır'daki mezkur münevverlerden daha açık olarak sufiliği ve büyük sufilerin ihya hareketlerini kimi eksiklikleri nedeniyle eleştirmiştir. Bize gelince:Yeni dönem İslamcılığının ilk temsilcilerinden olan Sait Halim Paşa (ş.1921) ve Mehmet Âkif Ersoy (ö. 1936) sufilik konusunda Mısır münevverlerinin düşüncelerinden etkilenmişler; yine onlar gibi, açık bir eleştiride bulunmak yerine, sufilikle aralarına görünebilir bir mesafe koymuşlardır.Bugün ellili-altmışlı yaşlarını idrak eden ve münevver olarak nitelenebilen bir kuşak, İslam'ı çeviri yoluyla adları zikredilen Mısırlı ve Pakistanlı münevverlerden öğrenmek, öte yandan Sait Halim Paşa ile Mehmet Akif'ten büyük oranda etkilenmek suretiyle, sufiliğe ilişkin sessiz tepkiyi ve dolayısıyla mesafeli bir duruşu sürdürmüşlerdir.Tarikatlar cephesinden bakıldığında da durum şöyle görünmektedir: Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasından (1925) yirmi beş sene sonra, o zamanın Ekmeleddini olan CHP'li Başbakan Şemsettin Günaltay'ın çabasıyla, türbelerin Milli Eğitim Bakanlığı onayıyla restore edilerek, Hamdullah Suphi Tanrıöver'in VII. CHP Kurultayı'nda dile getirdiği şekilde gençlere milliyet duygusunun verilmesi için açılması ve dolayısıyla tarikatların o günden bugüne iktidarların savunma, milli birliği sağlama, dine ve dindara hürmetkar görünme maksatlarını içkin olarak, devletin örtülü denetimi altında palazlandırılması ya da faaliyet alanlarının daraltılması makul (resmi) bir tutum haline gelmiştir. Bunun neticesinde, günümüzde şu beş tip tarikat öne çıkmıştır:1-Turistik, 2- Heterodokstik, 3-Ticari, 4-Dış-güdümlü tarikatlar ve 5-Tarikat-ı Muhammediyye.Bu beş tip tarikatın örneklerini bilmek ve bulmak hiç de zor değildir. Ben sadece Yeni Haşhaşilik'in 4. gruba örnek olarak verilebileceğini, çünkü tahkiki iman gayretinden doğmuş gibi görünse de onun tamamen bir tarikat örgütlenmesine tabi olduğunu söylemekle yetineceğim. Çünkü, Sibel Eraslan'ın İran'ın 2. Devrimi başlıklı yazısındaki (Star, 19.07.2015) kimi kaygı ve sorularından hareketle yazdığım, benzer bağlamdaki (bu dahil) son beş yazımın, asli uğraşım olan sanatı da içerecek şekilde, yeni zamanda sufilik konusundaki İslami vasatımızın ne olması gerektiğiyle ilgili bir arayışa bağlanmasını önceliyorum. Mümin ve sanatkar olarak Sezai Karakoç'un tutum ve duruşuna bakarak da bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum. Sezai Karakoç, düşünce açısından ne Mısırlı münevverlere ne de Ebu'l A'lâ El-Mevdudî'ye yakın durmamaktadır. Onun yakınlığı, sanırım sanatçı olmasının da etkisiyle Muhammed İkbal'edir. İkbal ise, gerek Doğu-Batı, gerekse İslam dünyasındaki farklı görüşler arasında bir sentezi değil, bir berzahı temsil eder. Önceki yazımda ele aldığım ferdiyet ve bunun yeniden yorumlanmasıyla ulaşabileceğimiz yeni düşünme tarzı, sanat anlayışı, bana ancak söz konusu berzah üzerinden üretilebilir gibi görünmektedir. Şimdi bu manada, sufilik ve ferdiyet konusuna tekrar dönmeliyim. twitter.com/OmerLekesiz
Din, insan, toplum ve devlet
04:007/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Din insanın, insan toplumun, toplum devletin lazımıdır.
Kelami bir ıstılah olan lazım'ı, Ebu Hamîd el-Gazzalî şöyle tanımlamaktadır: “Var olan bir şeye lazım yani ona ayrılmayacak şekilde bağ lı olan ve vehimde veya varsayım olarak ortadan kaldırılması mümkün olsa da varlık alanından kalkmayan, var olan şeyin kendisiyle anlaşılır olmaya devam ettiği her şey, lazım'dır.” (Mi'yâru'l-İlm, TÜYEK Yay., İst., 2013)Bu bilgiyi, söz konusu terimler arasındaki lazım-melzum ilişkisini derinlemesine ele almayı gerektirmeyecek bir açıklıkla işaret etmesi; sonuç bağını görünür kılması nedeniyle verdim. Şöyle ki, insanın lazım'ı olan din, İlahi otoritenin karşılığı olmakla, toplumsal hayatı düzenleme araçlarından biri olan devletin dünyevi otoritesinde temsilen müessirdir. Bu bakımdan din, lazım olarak ilahi şeriat, devlet ise toplumun melzumu olarak akli şeriat açısından elzemdir. Kur'an'ın hükmüne göre, cinlerin ve insanların yaratılışı kullukla mukayettir (Zariyat, 51:56) ki, dolayısıyla ed-Din, cinlerin ve insanların amellerine karşılıktır (Vakıa, 56:86). Bu amellerin keyfiyet ve kemiyetindeki değişmelerin adı ise şeriattır. İslam hem Muhammedi şeriat hem de “tamamlanmış din” (önceki şeriatların da tashih edilerek kendi içinde toplanmış) olması bakımından ed-Din tanımına dahil olmaktadır. İnsanın lazımından (din'den) ayrılması kıyamete kadar mümkün olmadığına ve kıyametin hemen ardından din gününün maliki (Fatiha, 1:4) tarafından yükümlü kılındığı din ile sorgulanacağına göre, insan toplumsal bir hükmi şahsiyet olan devlet aracını üretmesi ve kullanması konusunda da sorgulanacaktır. Öte yandan, şura zorunluluğuyla, şeri hadlerin uygulanması, adaletli davranma, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme, aklı, nesli koruma vd. İlahi emirlerin doğru olarak yenine getirilme vasıtası olarak devletin tarz ve formunun nasıl olacağı, tıpkı “Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar (Hadid, 57:27) mealindeki ayetin manasına uygun (Allah'ın gözetimine ve sorgusuna dahil) olarak akli şeriata bırakılmıştır. İşte bu husus, Müslümanların din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayışlarının; Hz. Peygamber'in (sav) ve onu izleyen dört halifenin ardından kabile asabiyetiyle kurulan devletlerin dini gözettikleri kadar, kendi iktidarlarının toplum tarafından benimsenmesini ve bunda sürekliliği de gözetmeleri nedeniyle, din-iktidar ilişkileri, o günden bugüne artan problemlerle birlikte devrolmuştur. Anadolu merkezli olarak bu sorunun ortaya çıkışında ise sufiliğin etkin olduğu bilinen bir şeydir. İran'da İslam'ı kabul edip ancak henüz tam Müslümanlaşmamış olarak Anadolu'ya intikal eden Türklerin, din adına yol açabilecekleri tahribatı önleme konusunda ilk zihin yoranlar Abbasi halifeleridir. Nitekim, sufilik akımının Abbasiler'deki en güçlü kollarından biri olan ( ve övgüsü / teşviki Hasan-ı Basrî'ye kadar dayandırılan) Fütüvvet'in Anadolu'da Ahi Evren (Mahmut el Hoyi; ö.1261) tarafından kuruluşu, en-Nasır Lidinillâh'ın (1180-1225) zamanına denk düşmektedir. Ahi Evren'in, Anadoludaki şartlara uygun olarak yeniden yapılandırdığı bu örgüt (Ahilik) sayesinde, toplum üzerinde neredeyse Sultan I. Alaeddin Keykubat kadar etkiliyken, aynı nedenle iktidar oyunlarına adı karıştığı için cezalandırıldığı, Mevlevilik'le çatıştığı tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Sadece Ahi Evren ismi ve onunla bağlantılı tarihi dedikodular bile tek başına göstermektedir ki, sufilik, iktidarı belirleme, muktedirlerle ilgili lehte ve aleyhte kamuoyu oluşturma, yeni devletin (Osmanlı'nın) kuruluşuna hizmette bulunma… konularında önemli bir güce / etkiye sahip olmuştur. Bu güç Osmanlı'da, İstanbul'un fethine kadar Bektaşilik, Cumhuriyet'e kadar Nakşilik, 1924-1950 yılları arasında Kemalizm tarikatları tarafından temsil edilmiştir. Kemalizm'i bir tarikat olarak niteleyişim, işlevlerini tamamlamış olmaları nedeniyle kapatılmayı hak eden tekke ve zaviyeleri kapatabilmesine rağmen, sufilikte bir tecdide yönelerek dini hayatı normalleştirmek yerine, Abdurrahman Aslan'ın kelimeleriyle, kendisinin “sadece iktidar alanının değil, aynı zamanda şeriat alanının da belirleyicisi olmaya” başlaması nedeniyledir. (Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yay., İst., 2010). CHP'nin halkla yakınlaşma niyetiyle tekke ve zaviyeleri kısmen açmasını (1950) takiben, DP ve onu izleyen iktidarlarla birlikte, önceki yazımda zikrettiğim 5 tip tarikat kendi niyet, meslek ve meşreplerine uygun olarak devletle tekrar önce flört etmeye, sonra da ona istikamet biçmeye (paralel yapılar oluşturmaya) başladılar. Bunda, yukarıda belirttiğim din-devlet işlerinde ayrılmama nedenin bir öz olarak varlığını sürdürmesinin etkili olduğu düşünülebilirse de, asıl (maddi ve manevi bir güce erişmek için) dini anlayışı istismar etme boyutunun daha baskın çıktığını belirtmemiz gerekir. Gelinen bu noktada, Müslümanların devletten pay alma düzeyine göre birbirlerini “devletçi” olmakla suçlamaları vakayı adiye haline gelirken, sufilikle birlikte yeni zamanda devletle sahih ilişkinin tekrar nasıl kurulabileceği sorusu ise henüz sorulmadı. twitter.com/OmerLekesiz
İslami vasat ve sufilik
04:0011/08/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Vasat, Kur'ani bir kelimedir.
Bakara Suresi'nin, 143. ayetinde “Biz sizi böylece vasat bir ümmet yaptık, tâ ki siz insanlara şahitler olun, Peygamber de size bir şahit olsun” mealindeki kısımda vasat ümmet tamlamasıyla geçmektedir. Aynı kısım, Diyanet Vakfı'nın mealinde “(S)izin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.”; Mustafa Öztürk'ün mealinde “[Ey Müminler!] Peygamber size örnek olsun, siz de diğer insanlara örnek olun diye adaletli, dengeli, ölçülü bir topluluk olmanızı sağladık” şeklinde ifade edilmiştir.Vasat'ın, ümmet (umm, imam), şahid (şüheda) ve kıble kelimeleriyle bağlantısını saklı tutarak söyleyecek olursak, Diyanet Vakfı'nın meali, vasat'a mahsus sonuçlardan bir sonucu gösterirken; Mustafa Öztürk, doğrudan kelimenin dilimizdeki karşılıklarını esas esas almış. Nitekim İsfahani de bu kelimeyi, “ifrat ve tefritten korunma” anlamıyla birlikte aynı manalarla açıklamış; el-Okyanus da onu izlemiştir. Elmalılı M. Hamdi Yazır, vasat kelimesinin, ıstılahi manasını da gözeterek, vasat ümmet tamlamasını şöyle açıklamıştır: “…Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetini insanlar arasında böyle hakkı bilen, hakkı söyleyen, adil ve doğru yolda güzel ahlakı, ilim ve irfanı ile seçkin, şahid tutulmaya layık ve merkezi bir çekim ve imamlığa sahip, kendisine uyulan bir cemaat yapmak, tam anlamıyla adil bir hakim ümmet oluşturmak için Hz. Muhammed'in gölgesinde yeni bir doğru yola hidayet buyurmuştur.” (Hak Dini Kur'an Dili) İbn Acibe de şunları söylemiştir: “Ayette geçen 'vasat ümmet', 'adaletli, en hayırlı ve faziletli' manasındadır. Bu ümmet-i Muhammed, her işinde ifrat ve tefritten uzak, ikisinin ortasında denge üzere ve ölçülü hareket ettiği için, ona vasat ümmet denmiştir. Mesela, harcamada israf ifrat, cimrilik tefrittir; ikisinin ortası cömertliktir. Düşman karşısında, boş yere tehlikeye atılmak ifrat, korkup kaçmak tefrittir; ikisinin ortası yiğitliktir. Bu açıklama müfessir Beyzavi'ye aittir.” (Bahrü'l-Medid).Bunlardan baktığımızda vasat'ın mutedil'den daha geniş, berzahtan ise daha genel bir manaya sahip olduğunu; “vasat ümmet” olarak ise aynı zamanda bir sınırlamayı belirttiğini görürüz. Bu sınırlama, Muhammed ümmeti'ne mahsus olan vasatın, diğer bir söyleyişle “İslami vasatın” sınırlaması olmakla, diğer inançların vasatından ayrılarak biricikleşmesini sağlamaktadır. Onu biricik kılan esas iki unsur, Kur'an ve sünnettir ki, sınırları da bunlar tarafından (Yazır'dan ve İbn Acibe'den naklettiğimiz içeriklerle) belirlenmiştir. Buradan, bir Müslümanın düşüncesindeki sıhhate hükmetmede şu sonucu üretebiliriz: İslami vasat'ta, Kur'an ve sünnette yer alan bir hakikat, başka inanışlarda aynıyla yer alıyor olsa bile, o hakikat oralarda da yer aldığından değil, sadece Kur'an ve sünnette yer aldığından muteber sayılmalıdır ki, böylece “vasat ümmetin” mezkur ilahi tanımının (biricikliğinin) içinde duruluyor olunabilsin.Buna bağlı olarak, sufi düşünceye (tasavvuf ilmine) geçiş yaptığımızda, İskenderiye'nin (642) ve İran'ın fethini (633-656) takiben Hermetik, düalistik felsefe ve bilahare Hint metafiziği ile kurulan temasın, ondaki muhtemel etkisini abartarak öne çıkarmak yerine, söz konusu muhtemel etkinin sufilik tarafından emildiğini ve üzerine çıkıldığını düşünmemiz, sıhhat vurgusunu da beraberinde getirecektir.Böylece, o devirlere ilişkin bilgilerimizin, yakîn bir bilgi olmadığı bilinciyle, ilk sufileri sapmak için fırsat kollayan ya da şeri düşünceleri zayıf ve benzer başka düşüncelerden etkilenmeye teşne kişiler olarak görmekten ve göstermekten bu sayede (öncelikle) korunmuş oluruz. Ardından, ilk ilgili zatların Veysel Karanî (ö. 657), Hasan Basrî (ö. 728) ve Ebû Cafer-i Sadık (ö. 765); Ebû Hâşim Sûfî (ö.778) olmalarını dikkate alarak, Kur'an ve sünnete uygunluk konusunda bunların mı, yoksa bugün onları mezkur tarzda itham edenlerin mi isabetli olduklarını, şahsiyyat yaparak tartışmaktan kurtuluruz. Örneğin, el-Cabiri'nin (ö. 2010) Arap asabiyeti taşıması ve felsefeci olmasının da etkisiyle, günümüz insanının anlama tarzına uygun genellemeler yaparak (batın ilgisiyle, Batınî olmayı birbirinden ayırmayıp), sufilikte Kur'an ve sünnete bağlılığı bir zorunluluk olarak işleyen Cüneyd'i bile, “rağmen” kaydıyla Hermetik saymasını, tebessüm ederek geçiştirmemiz; ilgili görüşlerini itidal içinde değerlendirmemiz mümkün olmaz. Bilakis İslami vasata uymak yerine, onunla beraber sonuçsuz bir cedelin içine yuvarlanmış oluruz. (Bkz.: Arap-İslam Aklının Oluşumu, Kitabevi Yay., İst., 2001)Bu manada, eğer sufiliğin doğru değerlendirilmesinde İslami vasat'a tabi olacaksak, günümüzde Din'i ilmihalci teferruata indirgeyen, ekranların cübbeli meczuplarıyla, geçmişten günümüze Allah ve O'nun Resulü'ne (sav) aşk ile bağlı olanları ilim, inanç, istikamet ve gayretleri itibariyle birbirlerinden ayırabilmemiz gerekir. Düşüncemizi halen el-Gazzalî, İbn Arabî ve İbn Teymiye gibi üç büyük kandil aydınlatabiliyorken, söz konusu ayrımı kendi zamanımıza mahsus olarak, İslami vasat içinde yeniden tanımlamaya ve yapılandırmaya güç yetirebiliriz. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilikle mesafeli olmak
04:0014/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Sufilikle mesafeli olmak” derken, fiziki bir uzaklıktan (uzaklaşmaktan) çok, onunla kurulacak düşünsel ilişkinin bir düzeyini kastediyorum.
Önce, sufilik bağlamında daha genel bir hususu vurgulayarak bu konuya geçeceğim: Kelam (akide ilmi), Fıkıh (amel ilmi), İlm-i İlahi (metafizik) başta olmak üzere İslami ilimlerden söz ederken, bu ilimlerin oluşumundan bugüne kadar ki tartışmaları, eski ve yeni anlayışları özel olarak bilmek, katkıda bulunmak o ilimlerin ehline, ilahiyatçılara, akademisyenlere... düşer. Bir münevver ise söz konusu ilimleri, ilgili tartışmaları ve temsilcilerini genel planda (malum olarak değil, malumat olarak) öğrenir. Onun bu öğrenmesinden maksat, ilgili ilimlere katkıda bulunmak değildir. O, onlardan edindiği hazır bilgilerle, dini zihniyette ve kültürde meydana gelen değişmeleri doğru değerlendirmek, bu değişmelerin istikametine ilişkin sezgilerini, yorumlarını güçlendirmek ve varsa ilgili tekliflerini paylaşmak makamındadır. Diğer bir söyleyişle, örneğin Kelam ehli tahkik ve tespitte sabit olarak akideyi anlamada derinleşirken, münevver tefekkür ve teklifte sabit olarak dindarlardaki (Müslüman toplumlardaki) akidevi farklılaşmaların neden ve sonuçlarını anlamaya çalışır. Bunu derken, münevverin modern davranış bilimleriyle, sosyolojiyle vs. bağlantılı olacaklarını söylemiyorum. Bir münevverin bunlardan da yararlanabileceğini, ancak niyeti, çabası ve istikameti itibariyle bunların da üstünde durması gerektiğini söylüyorum. Nitekim sosyolojide iyi yetişmiş bir Müslüman, aynı zamanda münevver olamayacağı gibi, iyi bir ilahiyatçı da münevver olamayabilir. Dolayısıyla münevver, bilgi / bilim anlamında neye ilgi duyarsa duysun, aklını, sezgilerini, yorum kabiliyetini zihniyet ve kültür meselelerine tahsis etmiş olmalıdır. Bu bağlamda, sufilikle ilgili dile getirdiğim ve inşallah bir süre daha getirmeye de devam edeceğim hususlarda, kendimi Müslüman münevverlerin bir mukallidi olarak konumlandırmaya çalıştığımı hassaten belirtmek ihtiyacındayım. “Sufilikle mesafeli olmak” dediğimde, dediğim ve diyeceğim şeyler bununla mukayyet olduğundan, Din'in din olarak kendisi, Din içinde zamanla ortaya çıkan fer'i düşüncelerden, akımlardan öncelikli olmak, hatta onlara rağmen salt önce olmak durumundadır ki, sufilik de toplumsal karşılığı, etkisi, yaygınlık düzeyi ne/ nasıl olursa olsun, neticede fer'i bir oluşumdur. Din sahibinin ve tebliğcisinin benden istediği, zahiri ve batini konularda bildirilene iman etmem, varlık şartıma bağlı olan emir ve tekliflere uymamdır. İman etmem, İlahi manaya teslim olmam demek olacağına ve mana da bir bütün olduğuna göre, bölünme kabul etmez. Emir ve teklifler ise cüzlere ayrılabilir yani bölünebilir. Diğer bir söyleyişle iman (akide) sınırlı, amel ise (hakikat ve hal yönünden) çok çeşitlidir. Ki, benim a'yan-ı sabitem, fıtratım, mizacım nedeniyle emir ve teklifle çatışmamı mümkün gören Din, benim olumlu ve olumsuz tüm hallerimle kendisinin içinde durmamı esas saydığından, söz konusu çatışmalarımda bana daima bir telafi imkanı sunar ki, dolayısıyla ben her halimle Din içinde tutulurum. Öte yandan, Din, Hz. Peygamber'in (sav) sadece verdiklerini almamı değil, vermediklerini de arkamda, merakımın ve ilgimin dışında bırakmamı benden istediği gibi, Din konusunda nefret ettirmeyip sevdirmemi, korkutmayıp müjdelememi de benden ister ki, bu bakış açısından Din, iman esasları, ibadet çeşitleri ve hayatı tanzim etme tarzıyla son derece sadedir. İmanın esaslarından biri olan gaybe inanmamın elbette nefsimi tahrik ederek merakımı azdıran bir sır'rı (hikmeti) içkin olduğunu da bilirim ancak, inanan olarak, sır'dan söz edilen yerde sırrın olmadığını, sadece benim istihkakımın onu anlamaya yeterli gelmediğini ya da o sırrın açılmasına neden olan dünyevi ve manevi vasıtalara henüz sahip olmadığımı ve belkide hiç sahip olamayacağımı veya merakımı sabırla yenerek (ki, sabrın da, merakın cefasına karşı Allah'tan yardım istemek değil, doğrudan doğruya Allah'ın kendisine sığınmak olduğunu bilerek), sırrın açılmasını kendi hak ettiği zaman ve mekana ertelerim. Bu mana ve sınırlar içinde şeriat (Allah, Peygamber, Kur'an ve sünnet) dışında kimseye bir muhtaçlığım olmayacaktır. Ayrıca, Hz. Peygamberi'in (sav) varisleri olarak, İslam'ı asrın idrâkine söyletecek alimler ve (müdriki olduğum asırdaki anlayışla mütenasip olarak bana yakın olan, yanımda duran, beni yönelendiren anlamında) veliler olduğuna ve hep olacağına göre Din'im benim problemim değil, sürekli kendisine sığınacağım en emniyetli limanım olarak bana yeterli gelecektir. Bu durumda, zaten benim için özel olan dinde, daha daha özel arayışlara neden olabilecek, sufilik vb. fer'i şeylerle, a)Onlara ihtiyacım olmadığı, b)Din'i anlamayı ve hayatı zorlaştırabildikleri, c)Toplumsal ve siyasal güçlüklerin, çöküşlerin nedeni olabilecekleri… için onlarla arama mesafe koymam, benim için bir gereklilik haline gelebilir.Fakat, İslami vasat'ta durmam emredildiğinden, onların münkiri olamam, ümmeti doğrudan ilgilendiren bir zorunluluğa dönüşmedikçe aleyhlerinde de bulunamam. Onlarla aramda, İslami vasat'a göre belirleyebildiğim hem fiili hem de düşünsel bir mesafeyi oluşturarak, (din ve dünya planında) kendi işime bakarım. Elbette, “Sufilikle mesafesiz olma”nın hakkını da gözeterek… twitter.com/OmerLekesiz
Sufilikle mesafesiz olmak
04:0016/08/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bu başlıktan kastım, “Sufilikle mesafeli olmak” konusunda ilk söylediklerimle uyumlu olarak, mesafe anlamında bir yakınlığı ifade etmekten çok, onunla kurulacak düşünsel ilişkinin bir düzeyini belirtmektir.
Sufiliğin şeri açıdan asıl değil, fer'i olduğunu zikretmiştim. Ancak fer'i olmak asl'ın dışında olmak değil, bilakis ona dahil olmakla hüviyet kazanmaktır. Bu manada sufilik, şeri akide ve amel tarzına bağlı olarak, her iki hususta da özel bir tutumla incelmenin (rakikliğin) karşılığı ve dolayısıyla nefis terbiyesi, yakîn bilgi, zevk ilmi vb. kimi hassas kazanımlara mahsus bir yönelimdir. Aynı nedenle tanım ya da tarif olarak “sufilik” denildiğinde, onun İslam ile iç bağı kendiliğinden kurulabildiği için, ayrıca İslam sufiliği demek, haşive düşmek olarak değerlendirilir. Bir zühd hareketi olarak doğan sufiliğin, fetihler yoluyla kuşatılan kültürler ve erişilen sınırlardaki mistik anlayışlarla temasından kaynaklanan enfeksiyonel problemler, Cüneyd Bağdadi (ö. 911), Ebû Hâmid el-Gazzâlî (ö. 1111) ve Muhyiddin ibn Arabi (ö. 1240) tarafından şeriat içinde kurumlaştırılırken, Hind'ten Yunan'a kadar devrini tamamlamış ya da o gün için halen tedavülde bulunan nazariyatın büyük oranda içe çekilmesiyle mahiyetinde meydana gelmiş olabilecek değişmeler dün olduğu gibi, bugün ve yarın da üzerinde konuşulmaya, derin incelemerin konusu olmaya, yorumlanmaya devam edecektir. Bu durum, düşünsel bir hareketliliğin gereği olarak görülebileceği gibi, antikte (Asr-ı Saadet) ile yeni zamandaki anlayış(lar) eşliğinde sürekli bir tashihin (hatta tecdidin) nedeni olarak da görülebilir. Bu köşenin sıkletiyle uyumlu olarak bizim söyleyebileceğimiz şey, kimi pratik gerekliliklerden, “dini olumsuz düşüncelerden arındırmak” gibi içi son derece boş mülahazalardan hareketle, asırların birikimi olan sufiliği kimsenin tasfiye etmeye yeltenemeyeceğidir. Elbette, son zamanlarda sufilik ve selefilik tanımları altında belli bir kasıtla abartılan kimi olumsuzluklara karşı, Müslümanı mahkum etmenin İslam'ı mahkum etmek olacağından habersiz kimi kişilerin ürettikleri, “sorun İslam'da değildir, Müslümanlardadır” sözünü, “sorun sufilikte değildir, sufilerdedir” şeklinde söyleme kolaylığına ve gafletine düşecek değiliz. Öte yandan, el-Gazzâlî'den itibaren maruf Kelamcıların ve Cüneyd'ten itibaren maruf sufilerin, Kur'an ve sünnete dayalı görüşlerini, mevcut Batı düşüncesiyle karşılaştırarak, aynılık ya da benzerlik iddiası üzerinden, bir Molla Kasım edasıyla tenzilata tabi tutmak isteyenlere de itibar edecek değiliz. Bu manada, sufiliği gündelik bir televizyon şovuna çevirmeye kalkışan cübbeli meczuplara ve kendi kendilerini “dini arındırmak”la vazifelendirmiş cübbesiz zaptiyelere karşı eşit bir uzaklıkta olmak durumundayız. Bunu sağlayabildiğimiz takdirde, ikinci olarak meselenin a)Şeriatla, b)Zaman ve mekanla kayıtlı toplumsal değişmelerle, c)İktidarlarla ilişkili olarak önemli problemleri yüklendiğini gözardı etmeksizin, dindar fertler olarak bizi doğrudan ilgilendiren yanlarını önceleyip, kendimizden başlayarak topluma uzanan hatta sahih bir tecdide bağlanmasına çaba gösterebiliriz. Madem sufilik bidayetinden beri zevkî keşfe ilişkin süreçlerin yaşanması olarak tanımlanıyor ve madem biz bunsuz kendimizi (kemale erme yönünde) eksik hissediyoruz, o halde tıpkı başlangıcında olduğu gibi, onun asıl kendi irademizle (müritliğimizle) yaptığımız özgür bir seçimin konusu olması gerekiyor. Diğer bir söyleyişle sufiliğin, zevkî keşfi öğretecek zat ve onu öğrenmeye talip olan kişiyle sınırlı olması zorunlu hale geliyor. Çünkü talip olunan şey, modern şekliyle bir grup terapisi değil, nefs terbiyesidir ve hiçbir nefis bir diğerine benzemez. Dolayısıyla fert olarak sufilikle mesafeli olmakla, mesafesiz olmak bu yolla edilgenlikte eşitleneceğinden, şu örnekte olduğu gibi aralarında bir fark kalmayacak, bir karşıtlık problemi de doğmayacaktır:Hasan Basrî, Râbia'ya 'Benimle evlenir misin?' diye sorunca, Râbia ona şöyle cevap verdi: 'Evlilik seçme hürriyeti olanlar için gereklidir. Bana gelince benim kendim için bir şey seçme hürriyetim yok. Ben Rabb'imin hizmetindeyim ve onun emrinin gölgesindeyim; benim şahsımın bir kıymeti yok. Hasan Basrî, 'Bu dereceye nasıl ulaştın?' diye sorunca, Râbia'nın 'Küllî fenâ ile' cevabı üzerine, ona 'Sen bunu nereden biliyorsun? Bizde bu yok' demiştir.Küllî fenâ'dan kastedilen, Karma Teorisi'dir ve ancak telaffuz edildiği tarihten yaklaşık yüz elli yıl sonra, sufilikte Fenâ-Bekâ Teorisi olarak, İslami zihniyete uygun bir içerikle yer alacaktır. Burada her iki zat da sufiliği ferdiyet düzeyinde yaşadıklarından, yakîn bilgi ve zevkî idrakleri de bu düzeyde tahakkuk etmekte ve sufilik karşılıklı bilgilenmelerine vesile olmaktan öte bir özellik de (henüz) taşımamaktadır. Şimdi bu yol izlendiğinde, sufilik kendisi bir mesele olmak yerine, ferdiyetin bir meselesi olarak, doğuş şatlarına tekrar rücu edebilecektir. Değilse, seyreyleyin kibirleri dokuz kat artmış şeyhlerin, ilahiyatçıların ve felsefecilerin ekranlardaki toslaşmalarını... twitter.com/OmerLekesiz
Sufilik bir ihtiyaç mıydı?
04:0021/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sufilikle ilgili fikir yürütürken, a)onun ”Hal ilmi” olması nedeniyle özel bir dile (ıstılaha) yaslandığını ve bizim maruz kaldığımız kültürel değişmenin etkisiyle bu dili büyük oranda unuttuğumuzu, b)bugün onu temsil eden kişi ya da kişilerin yetersizliklerini fazla büyüterek, çok öne çıkartarak onun kurumsal gerçekliğini, şahsi gerçekliklere feda etme tehlikesiyle her an yüz yüze olduğumuzu belirtmeliyim.
Bu durumda, iki madde ile sınırlandırdığımız hususları hep aklımızın bir köşesinde tutarak, doğru olduğunu sandığımız şu soruyla, sufilik üzerine düşünme çabamızı sürdürelim: “Sufilik bir ihtiyaç mıydı?”Hz. Peygamber'in (sav) ve onu izleyen üç halifenin devrinde sufilik bir ihtiyaç değildi. Çünkü Hz. Peygamber hayattayken, Müslümanlar merak ettikleri meseleleri ona doğrudan sorabiliyor ve onun peygamber oluşu nedeniyle verdiği cevaplar açıklama, emir, özendirme, sakındırma... yönüyle ilahi kesinlik taşıdığından, ilgili konular da hükümlere bağlanmış olarak genelleşiyordu. Öte yandan, Hz. Peygamber, merakın nefsin bir hakikati olduğunu bildiğinden ve onun yüzünden dini zorlaştırıcı bir durumun ortaya çıkmamasını teminen, kendisine fazlaca soru yönetildiğinde, Haşr Suresi'nin 7. Ayeti'nde yer alan “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun.” mealindeki ibareyi, kimi Hadislerinde yer aldığı şekliyle “beni rahat bırakın” ikazını da ekle- yerek tekrarlıyordu. İlk üç halife de imam olma sorumluluğuyla, kendi zamanlarında Müslümanların din ve dünya hakkında sordukları soruları aynı hassasiyetle cevaplamışlar, yanlış anlamalarda, bidata dönüşme istidadı bulunan konularda daima uyarıcı olmuşlardı. Onların dini bizzat Hz. Peygamber'in dizinin dibinde öğrenmiş olmaları nedeniyle, cevapları da (kesinlik, ikna etme açısından) Hz. Peygamber'in verdiği cevaplarınkine benzer bir tesiri gösterebiliyordu. Dördüncü halife Hz. Ali'nin (ra) devrine gelindiğine ise bu durum iki nedenle değişmiş gibi görünüyor:1-İmametle ilgili Hz. Osman (ra) devrinde başlayan ihtilaflar su yüzüne çıkmış ve Müslümanlar arasında bir tür restleşmeye dönüşerek, ilgili görüşlerde de taraftarlık etkisi ağırlık kazanmış, 2-Fetihler tamamlanma aşamasına geldiğinden, Zerdüştilik, Budizm ve Yunan felsefesiyle doğrudan temasın şartları da oluşmaya ve ilk etkilenmelerle birlikte Müslümanların özellikle “vücud, varlık, yaratılış, alem, Tanrı-insan ilişkisi, kutsiyet vb.” konularındaki soruları bir ya da birkaç kişiyle cevaplanamayacak oranda çoğalmıştır. Hz. Ali'nin tam da bu süreçte sufi bir figür olarak öne çıkartılması ise ayrıca üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Özellikle hakikat konusunda, doğrudan Hz. Ali'yle ilişkilendirilen görüşlerde, açıklamalarda meydana gelen artış, giderek Hz. Ali'nin bunlarda özel yetkiye sahip olunuşuna kadar dayandırılmıştır. Zikredilen kültürlerin (Vedanta felsefesi… vd.) etkisiyle artan daha özel sorular bir yana, doğrudan örneğin Kabe, Hecrü'l-Esved, Safa, Merve (Bakara suresi, 158), Arafat vb. Allah'ın işaretleri olarak sembolleşen şeyler üzerinden bunların hakikatleriyle ilgili sorular üretilmiş, hatta “O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” mealindeki ayetin (Hadid Suresi, 3) muhtelif şekillerde tevilinden, söz konusu felsefelerle yarışacak veya onları alt edecek ya da onlarla uyumlu hale getirilebilecek cevaplara ulaşılmaya çalışılmıştır. Elbette Hz. Ali'nin batınla ilgili konulardaki ve dini sembollerle ilgili yorumlarındaki yetkinliği tartışılabilir bir husus değildir. Ancak sufiliğin ondan hareketle bir meşruiyet arayışına girişmesi, başta Batınilik olmak üzere, deyim yerindeyse Farsların kendilerini yenen Müslüman Araplardan adeta intikam alma kastıyla ürettikleri dini heterodoksinin onu rehber edinmesi, sufilik planında sorgulanması gereken bir husustur. Çünkü söz konusu oluşumlarla birlikte sufilik, aynı zamanda İslam dünyasında genel bir ihtiyaca dönüşmüş ve ne yazık ki, bir kere ihtiyaca dönüşebilen bir şeyin, siyasi iktidarlar tarafından başka bir şeyin ihtiyacına da dönüştürülmesi ise giderek teamül haline gelmiştir.Burada “mezhepler de başlangıçta ihtiyaç değildi, sonradan ihtiyaca dönüştü” denilerek, bu, sufilik ve ihtiyaç ilişkisinin bir gerekçesi olarak ileri sürülebilir.Bu nedenle sufilikle mezhepler arasındaki şu önemli farkı belirtmemiz gerekir: Mezheplerin ortaya çıkışı amel (Fıkıh), sufiliğin ortaya çıkışı ise ontoloji esaslıdırFıkh'ın dayandığı “Kelâm, konusunun mutlak mevcut olması hususunda kendisiyle ortak olan metafizikten şu bakımdan ayrışır: kelâmdaki inceleme, metafizikteki incelemenin aksine İslam kanununa göre yapılmaktadır. Metafizikte ise ister İslam'la uyuşsun isterse de uyuşmasın metafizikçi filozofların akıllarının kanununa göre yapılmaktadır.” Seyyid Şerîf Cürcânî'nin naklettiği ve el-Gazzâli'nin de aralarında bulunduğu bir grup kelamcı tarafından ileri sürüldüğünü belirterek, iki bakımdan sorunlu bulduğu bu görüş, öncelikle Müslümanca bir perspektifi temsil etmesi bakımından mühimdir. (Geniş bilgi için bkz.: Şerhu'l-Mevâkıf, Çev.: Ömer Türker, TÜYEK Yay., İst. 2015)Aynı perspektife göre, sufilik ontoloji esaslıdır dediğimizde ise, kastettiğimiz felsefe ve metafiziktir. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilik ve metafizik
04:0023/08/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bu bahiste, felsefenin kendisiyken, Aristoteles'ten itibaren felsefenin bir dalı haline gelen metafiziğin, Müslüman düşünürleri de etkileyişine mahsus bir yığın malumatı gözardı ederek, Şehristânî'nin (ö. 1153) vahiy ve akıl kaynaklı inançları, mezheplerine ve tarikatlarına kadar titizlikle incelediği el-Milel ve'n-nihal'ine göre (Çev.: Mustafa Öz, Litera Yay., İst., 2008) bir fikir yürütmenin daha isabetli olacağını sanıyorum.
Şundan ki, Şehristânî'nin eseri, felsefeye karşı el-Gazzâli ile birlikte doruğa tırmanan reddiyenin, adeta ansiklopedik bir temelini oluşturmuş, ve onu izleyen Sünni sufilerin kayıtlarında felsefe ile sufi düşünce arasında, felsefeden müstağni olma anlamında, kesin bir ayrımın gözetilmesi veya önemli ayrımların kalın hatlarla belirtilmesi, (örneğin İmam Sühreverdî'nin (ö. 1234) Avarifü”l- Meârif'inde, İbn Arabi'nin (ö. 1240) Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde olduğu gibi) temaül haline gelmiştir.Nitekim, bizim zamanımızdan merhum Selçuk Eraydın da, aynı yolu izleyerek, “Başka Din ve Felsefelerde Tasavvuf (Mistisizm)” konusunda, ilahi olan ve olmayan dinlerdeki ilgili benzerlikleri, önceki bir dinin sonraki bir dine tesiri olarak değerlendirmenin yanlış olduğunu söyleyerek, söz konusu bilgi ve davranışların, “kendi inançlarının istikametinde” geliştiğini belirtmiştir (Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yay., İst., 2008). Henry Corbin'in, düşünür olmaları bakımından Kelamcıları bile felsefeci ilan edişine (bkz.: İslam Felsefesi Tarihi) ve kimi İlahiyatçılarımızın bir sufinin görüşlerini ancak bir Batılınınkiyle eşleştirerek öne çıkarma komplekslerinin yoğunluğuna bakarak, el-Milel ve'n-nihal'i esas alıp, Eraydın'ın bu yaklaşımından da hareketle mezkur konuda şu yeni neticeye ulaşabileceğimizi sanıyorum:Sufilikle ilgili Kur'an ve sünnette karşılığı olan bir bilginin, başka bir inançta da yer alması, onu ne daha sahih ne de daha makbul kılar. Diğer bir söyleyişle, sufilikle ilgili bir bilgi, başka bir inançtaki benzeşeni nedeniyle değil, salt Kur'an ve sünnette yer alışıyla değer kazanır. Biz meseleyi nakillere başvurarak uzatmamak için, doğrudan kavramların kendisinden bakalım: Metafiziğin Arapça'daki karşılığı İlm-i ilâhî'dir. Ekrem Demirli'nin (belirli çekinceler dahilinde ve zorunlu bir durum nedeniyle) “metafizik” olarak çevirdiği İlm-i ilâhî'nin konusu ise Konevi'ye göre şudur: “İlm-i ilâhî, mevzusu –ki mevzusu Hak'tır- her şeyi ihata ettiği gibi her ilmi kuşatır. Bu itibarla ilm-ilâhî'nin bir mevzusu, ilkeleri ve meseleleri vardır. Her ilmin mevzusu ilm-i ilâhî'nin mevzusunun fer'i iken başka ilmin ilkeleri ve meseleleri ilm-i ilâhî'nin mevzusu ve ilkelerinin fer'idir. İlm-i ilahî'nin mevzusu Hakk'ın varlığı iken ilkeleri O'nun varlığının lazımı olan ana hakikatlerdir. 'Zat isimleri' diye isimlendirilen bu hakikatlerin bir kısmı alemde hükmü ortaya çıkan ve Hakk'ın kendileriyle bilindiği isimlerdir” (Miftâhu'l-Gayb / Tasavvuf Metafiziği, TÜYEK Yay., İst., 2014)Sufiliğin kelimesine gelince.Yüzlerce tanımı olan sufiliğin en güzel tanımlarından biri, Cüneyd'in “Tasavvuf nedir? diye soran şahsa verdiği şu cevaptadır: “Halka uyma kirinden arınmak (Hakk'a tabi olmak), tabiî (ve süflî) huylardan ayrılmak, beşer, (ve aşağı) sıfatları söndürmek, nefsânî davranışlardan uzaklaşmak, ruhânî vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmek, herkese nasihatta bulunmak,Allah'a verilen ahid üzerinde samimiyetle durmak, Resulullah'a (sav) ve şeriatına uymak.” (Kelâbâzî, Ta'arruf / Doğuş Devrinde Tasavvuf, Haz.: Süleyman Uludağ, Dergah Yay., İst., 1992)Bunlardan baktığımızda, zikrettiğimiz içeriği meşkuk bir hale getirse (ve dolayısıyla içimize sinmese) de “Metafizik” kavramını, Batılı olması nedeniyle değil, salt kavramsal düzeyde ihtiyacımızın karşılanmasına uygun (ve maruf) bir alet olması nedeniyle kullanabiliriz.Dolayısıyla, bu bilinçli tercih sayesinde, sufiliğin ontoloji esaslı oluşunu da, felsefeye değil, doğrudan Şari'nin açık emrine bağlayarak, kendi delil zinciri, özgünlüğü, biricikliği içinde değerlendirebiliriz. Nitekim, birçok ayette “hiç tefekkür etmez misiniz?”, “akıl erdirmiyor musunuz?”, “akletmezler mi?” “idrak etmezler mi?”, “idrâk etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” şeklindeki tamlamalarda işlenen emir bizi doğrudan buna götürür. Burada şu ayrıma dikkat etmemiz gerekir: Varlık bilgisine mahsus fikir yürütmelerin belirttiğimiz bağlamda aklî (kalbî) şeriat'la yapılacak olması, ideolojik manasıyla akılcılığa çıkmaz. Çünkü, söz konusu emre göre aklî şeriat, ilâhî şeriat'a dayanmakta, diğer bir söyleyişle aklî şeriatı kullanmamız bizzat ilâhî şeriat tarafından zorunlu kılınmaktadır.Sonuç olarak, sufiliğin (şu ya da bu etkiyle veya içsel bir ihtiyaç olarak) İslam'a mahsus ontoloji arayışından doğmuş olması, geçmişte felsefeyle aralarında bir ilişki kurulmuş olsa bile, onun felsefe dahil şimdilerde “ezeli din”, “ezeli hikmet”, “evrensel anlayış”, “kadim bilgiyle bütünleşme”, “aşk mektebi” vb. cazibeli ama sorunlu söyleyişlere bitiştirilmesini hiç gerektirmediği gibi, onun hal dili (kalbî şeriat) bakımından da büyük çoğunluğu absürt olan kozmolojik ve mitik söylencelere (menkıbelere) bitiştirilmesini hiç gerektirmiyor. Bilakis, onun aklî (kalbî) şeriatla ilahî şeriat dairesindeki varlığını sürdürebilmesi için, tüm kompleksli (ve mülhit) yaklaşımlardan uzakta tutularak, yeniden Kur'an'ın ve sünnetin içine çekilmesi, belirttiğimiz yolla (metafizikle ilişkilendirilerek) mümkün görünüyor.
twitter.com/OmerLekesiz
Ebû Hâmid el-Gazzâlî
04:0025/08/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tabiatında şüpheciliğin bulunduğunu söyleyen Hüccetü'l-İslâm Ebû Hâmid el-Gazzâlî'nin (ks) ünlü bir kelamcı ve fakih olarak sufiliği seçmesinin özel bir önemi vardır.
Öncelikle, dayısı Serî-i Sakatî'nin (ks), yeğeni Cüneyd (ks) adına somutlaşan “Allah seni sufi muhaddis değil, bir muhaddis sufi yapsın” duasıyla makbul hale gelen, şeri ilimlerin öğrenilmesinden sonra sufi olma tutumu, el-Gazzâlî ile yaygın bir tercihe dönüşmüştür. Gerçi, el-Gazzâlî'nin sufilikle ilgisi çocukluğunda başlamış olsa da, asıl ilgisinin el-munkizu mine'd-dalâl'inde belirttiği şekilde şüpheciliğinin gündelik hayatını, ilmi çalışmalarını doğrudan etkilemesinin olgunluk dönemine denk düşmesi, bu yönelişindeki bilinçliliğe karine sayıldığından, zahir uleması ile sufililer arasında var olan büyük çatışmayı giderici etkisiyle, adı da o günden beri bu olumlu değişimle beraber anılmayı hak etmiştir. İkinci olarak, el-Gazzâlî, İbrahim Ethem (ks) örneğinde olduğu gibi, sufilerin yalnızlığı ve zühd hayatını seçerek sosyal hayatın dışında duran insanlar oluşuna dair genel algıyı kırarak, iki yıl süren çile (dahil toplam on bir yıllık halvet) döneminin ardından halkın içine, eğitim ve siyaset hayatına tekrar dönmüştür. Üçüncü olarak, el-Gazzâlî, Batınilik'le kelamcı ve fakih olarak nasıl mücadele ettiyse, sufi olarak da aynı ciddiyetle bu mücadelesini sürdürmüş, dolayısıyla Sünni anlayışı kesintisiz olarak izlemiştir. Bunlardan hareketle el-Gazzâlî için (ve onun üzerinden) ulaşabileceğimiz hüküm şu olacaktır:O, akıl terazisinin (akli şeriatın), eşyanın gerçek mahiyetine dair kesin bilgiye ulaşmakta yeterli olmadığını ancak onsuz dünya hayatının din üzere tanzimin de mümkün bulunmadığını görerek, mevcut bilgisiyle girdiği ve önceki bilgisini unutmak yerine hal bilgisiyle zenginleştirerek çıktığı çileyle, akıl terazisini zahir ve batın yönünde birlikte kullanmanın yöntemine erişmiş, dolayısıyla bizim gibi zorunlu modernler için de müsmir bir fener olmuştur.İbn Arabi'nin (ks) onun hakkında getirdiği eleştiriye baktığımızda bu hükmümüzün önemi daha da anlaşılır hale gelebilecektir.Fakih ve kelamcıların, “Allah hakkında hüküm vermek üzere ilahi mertebeye kendi kıstaslarıyla” yani akıl terzileriyle geldiklerini, oysa ki, Allah'ın onlara bu terazileri “Allah hakkında hüküm vermek için değil, Allah için hüküm vermek üzere verdiğini” bilemediklerini ve bu sebeple edepten ve dolayısıyla ledünni bilgiden mahrum kaldıklarını belirterek, “Bu bağlamda bir kısmı ilahi mertebeye girmiş ve terzisini kapıda bırakmıştır. Oradan çıktığında ise bu teraziyle Allah için ölçmek üzere alır. Böyle bir bilgin, teraziyle Allah'ın huzuruna giren kimseden hal bakımından daha iyidir. Fakat onun kalbi, içinde kendisine dönmek bulunursa, bıraktığı teraziye bağlıdır. Bu nedenle de düşüncesinin terazisine bağlı olduğu ölçüde, amaçlanan bilgiden mahrum kalır. Bunun nedeni bıraktığı teraziye dönük ilgisidir. Bu kişiden daha iyi hal sahibi ise terazisini kıran kimsedir. (…) Bunu yapmak güçtür ve kimsenin böyle yaptığını duymadık. Böyle bir şeyin varsayımı ise imkansız değildir” dedikten sonra, el-Gazzâlî'yi de yine bu yönden şöyle eleştirmiştir: “Ebu Hamid kırk gün boyunca yolunu şaşırmış bir halde kaldığını söylemiştir. Bu tehlikelidir. Ümminin hali ise böyle değildir. Çünkü mümin Allah'ın katına mümin olarak girer. Ebu Hamid'in zikrettiği bu hal ise sufilerin hali değildir. Böyle bir hal, şeriatı olmayıp da ne olduğunu öğrenmek isteyen kimselerin halidir. Böyle biri araştırır, kendisine sufilerin yolu gösterilir. O da, Hakkı Hakkın bildirmesiyle öğrenmek üzere bu yola girer. Böyle birisinin idrak aracı da temizdir. Ebu Hamid'in (idrak) mahalli ise hayretle meşguldü ve ilahi fethin kendisine getirdiği hususları kabulde bu adam kadar güçlü değildi. Bu durumdaki birine fetih takdir edilmişse, fetih nasip edildiği hususlarda kendilerini yok ettiği bu teraziler hakkında basiret sahibi olur. Buna şaşırır. Dışarı çıktığında ise terazilerle birlikte çıkar ve onlarla Allah hakkında değil Allah için ölçer.” (Fütuhât-ı Mekkiyye)Yukarıda bizimle ilgili zikrettiğim zorunlu modernler terimini tekrar hatırlatarak söylemem gerekirse, el-Gazzâlî asıl İbn Arabi'ce eleştirildiği yönden bizim (münevverlerimizin) yolunu aydınlatmaktadır. Müslümanların (iç ya da dış olumsuz etkilerle) birbirlerini boğazladıkları şu zamanda, bunu önleme ihtimalleri güçlü olan ve zaten sayıları iki elin parmak sayısını geçmeyen münevverlerin bezginlik, umutsuzluk göstererek, kendilerini sorunlu hayatın dışına çekmeleri gerçek bir kaçış olacaktır. Aksine sufiliğin engin denizinde yıkanarak umutsuzluktan arınan; Allah'ın ve Resulünün (sav) rızasına uygun olarak, İslami vasatta akıl terazisine tutunan münevverler ise, dine ve millete doğru hizmete, sorumluluklarını yerine getirmeye ehil olacaklardır. Bu manada en güzel örnek ise kelamcı, fakih, sufi sıfatlarıyla ve Hüccetü'l-İslâm Ebû Hâmid el-Gazzâlî adıyla bin yüz yıldır onların önlerinde durmaktadır. Gazzâlî'nin hayatı ve düşüncesi hakkında okuma önerisi: -Mehmet Ali Aynî, İslam Düşüncesinin Zirvesi Gazâlî, Haz., Erol Kılınç, İnsan Yay., İst 2011-TDV İslam Ansiklopedisi'nde Mustafa Çağrıcı tarafından yazılan “Gazzâlî” maddesi twitter.com/OmerLekesiz
.Muhyiddin İbn Arabî
04:0028/08/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İbn Arabî, kendisinden önceki sufilerin, sufiliğe din ilimleri içinde bir itibar kazandırma şeklindeki kaydi çabalarını, din ilimlerini sufilikle muteber kılma yönünde değiştiren ilk isim olmakla maruftur.
Bu yanıyla Konevî, Iraki, el-Cendî, Nesefî, Kayserî, Ferganî, Kaşanî, el-Cîlî, Fenarî vd. kendi takipçilerinin dışında, sufilerin ve ulemanın kendisine ya mesafeli durmalarına ya da onlar tarafından açıkça sevilmemesine neden olmuştur. Takipçilerini zikretmişken, İbn Arabî düşüncelerini sistematize eden Ekberîlik'in, onun şahsıyla ilgili ürettiği olumsuzluğu da işaretleyerek sürdürelim sözümüzü.Vahdet-i vücud'u merkezî terim olarak seçen mektebin, halk arasındaki adı olan Ekberîlik, söz konusu merkezî terimi (eserlerinde hiç kullanmadığı için) İbn Arabi'den almamış, ancak ondan sonraki bir zamanda, onun ilgili sözlerinin bu yönde yorumlanmasıyla üretmiştir (Geniş bilgi için bkz: Mustafa Tahralı, Füsûsu'l-Hikem Şerhi ve Vahdet-i Vücud ile Alakalı Bazı Mes'eleler; Ahmet Avni Konuk, Füsûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi, Cilt: 1). Nitekim, İmam-ı Rabbanî, bu husustaki hassasiyetinden olmalı ki, İbn Arabî ile Ekberîliğe dair eleştirilerini özellikle ayırmış; İbn Arabî için, yer yer kimi görüşlerini de eleştirmesine rağmen, “Onun hakkında kötü söz söyleyenler doğrudan uzaktırlar” kaydını düşerken (bkz.: Mektubât-ı Rabbânî, Cilt: 3), Ekberîlerin görüşlerini ise sert bir dille, kıyasıya eleştirmiştir. İşin aslında ise İmâm-ı Rabbânî'yi bu tutuma sevkeden de yine İbn Arabî'nin kendisidir. Şöyle ki:İbn Arabî, sufi metafiziğini İslami ilimleri de etkisi altına alacak şekilde yeniden yapılandırırken, Platon'dan İbn Sina'ya, Eş'arî'den el-Gazzâlî'ye, el-Muhâsibî'den Cüneyd'e, İşrakîlik'ten Hind ve Uzak Doğu felsefelerine kadar kendisinden önceki bilgileri kendi düşüncesinin içine çekip, sonra onların üzerine çıkarak nevi şahsına münhasır üst bir dille (özel bir terminolojiyle) bunu sağlamıştır. İmâm-ı Rabbânî ise aynı yöntemi, İbn-i Arabî'yi de katarak uygulamıştır. Bunlardan baktığımızda, İbn Arabî'yi muvahhit ve muallim terimleri ancak en iyi şekilde tanımlayabilmektedir. Muvahhittir çünkü, Kur'an ve sünneti (değil manaları, onlardaki tek tek kelimeleri kullanmayı bile edep şartı kabul ederek) düşüncesinin merkezine oturtup, kendi oluşturduğu şu diyagram (terim, William Chittick'e aittir) üzerinden Tevhid'in içinde seyretmiştir: “-Dinler, yalnız ilahi ilişkilerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.-İlahi ilişkiler, yalnız durumlardaki farklılıktan dolayı farklı olur.-Durumlar, yalnız zamanlardaki farklılıktan dolayı farklı olur.-Zamanlar, yalnız hareketlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.-Hareketler, yalnız teveccühlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.-Teveccühler, yalnız gayelerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.-Gayeler, yalnız tecellilerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.-Tecelliler, yalnız dinlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur.”İbn Arabî gerçek bir muallimdir çünkü, (Cürcanî'nin kelimelerine yaslanarak söyleyecek olursak), muallime kolay öğrenmemizi sağlaması bakımından muhtaç olduğumuzu, ancak zorunlu ihtiyaçla ona muhtaç olmadığımızı, “Kendini bilen Rabbini bilir” hadisiyle birlikte bize sürekli hatırlatarak, buna erişmemizin yollarını göstermiştir. Bunu yaparken telkinde değil, teklifte durmuş; bizim seviyemize asla inmemiş, bizi kendi seviyesine çekmeyi seçmiştir.Bu manada kimseyi baskılamayan, (Allah ve Peygamberler dışında) kimse tarafından baskılanmayı da kabul etmeyen İbn Arabî, kendisinin belirli bir sıfatla tanımlanması konusunda çaba göstereni (tıpkı İbn-i Rüşd'le olan “evet ve hayır” diyaloğundaki gibi) üzebilmektedir. Diğer bir söyleyişle onu naklî ve aklî ilimlerden hangisine mensup sayarsak sayalım, ondan, önce “evet”, sonra “hayır” cevabını birlikte alabilmekteyiz. Bu nedenle İbn-i Arabî'nin ferden (tek başına) okuması, ilgili ehliyet sahiplerince uygun görülmemiş; eserlerinin, onu doğru anladığından emin olunan bir üstadın nezaretinde okunması salık verilmiştir. Benim uyguladığım daha az sakıncalı ferdi okuma yöntemi ise, tematik okumaya dayanmaktadır. Yani tefsir, kelam, hadis, fıkıh, ontoloji, kozmoloji, harfler ilmi, sanat… gibi konulardan birini önceleyerek okumak, cehaleti ortadan kaldırmasa bile, bu okuma belli bir amaca yöneldiğinden, ancak o konuda ondan mümkün olabildiğince (sap-ıt-madan) doğru bilgilenmeyi sağlayabilmektedir. Öte yandan, yukarıda zikrettiğimiz üst dil planında da İbn Arabî, kendine özel ıstılahları kullanmasının yanı sıra, kendisinden önceki bir çok ıstılahı da içerik olarak zenginleştirmek suretiyle kullandığı için, eserlerini okurken bu yönde özel bir ilgiyi, dikkati ve yönelişi talep etmektedir. Böyle olunca da okurunu avucunun içine almakta ve dolayısıyla onun başkalarının kitaplardan soğumasına, kendisinin verdiği bilgilerin dışındaki bilgilere karşı lakayt davranmasına yol açabilmektedir. Yalancının sözünü teşhir etmek yerine, müminin haberini tasdik etmeyi öğütlemesi; her ne söylerse söylesin, kelime yönünün daima Kur'an'a, sünnete, büyük sufilerin sözlerine bağlanması ve kendini bilmeyi Rabbini bilmenin şartı sayarak, İlahi isimler nazariyesinin sunduğu geniş düşünebilme / davranma imkanı içinde, bizleri özgürlük vadisine yönlendirmesi bakımından ise klasik ulema ve sufilerden farklılaşarak, mutlaka izlenmesi gereken bir şeyhe dönüşebilmektedir. Sonuç olarak İbn Arabî'nin, belirttiğimiz nedenlerle düşüncelerinin kuşatılması çok zordur. Ancak ondan gereğince beslenebilmemizin yolu da kendi istihkakımızın, istidadımızın bilincinde olunarak zorlanmasıyla mümkündür. Bunu samimiyetle yapanlara onun kendisini açabileceğini, kasıtlı davrananlara ise sapmaları yönünde etki edebileceğini tahmin etmek hiç zor de olmasa gerektir. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilikte dün ile bugünün farkı
04:0030/08/2015, Pazar
Yaklaşık iki hafta önce, televizyon kanallarının birinde, saçı kısa ama suratının asıklığı çok uzun, orta yaşlı bir hanımefendiden şöyle bir menkıbe dinledim:
Bir arkadaşı Bâyezid-i Bistâmî'yi (ks) ziyarete gitmiş. Birlikte oturup halleştikten sonra, o kişi kalkıp, bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlamış. Bâyezid-i Bistâmî, arkadaşına neden dolaşıp durduğunu sorunca, ona namaz kılabileceği temiz bir yer bulmaya çalıştığını söylemiş. Buna karşılık Bâyezid-i Bistâmî de ona “Önce kalbini temizle, sonra istediğin yerde namaz kılabilirsin” demiş. Güya sufi olan hanımefendi, “kalp temizliğinin önemini” anlatmaya (belki de ispat etmeye) o kadar şartlanmıştı ki, tiz ve monoton sesinin elverişsizliğini de unutarak, menkıbenin son kısmını çığlık atar gibi söylüyor, biraz da bu heyecan taşmasından olmalı ki, devirdiği çamları saymaya da ihtiyaç duymuyordu. Bu ortamda okka altına ilk giren, Bâyezid-i Bistâmî oluyordu kuşkusuz. Aslında o, kalp temizliğini en iyi temsil eden en temiz sufi olmakla örnek alınırken, birden pislik içinde oturan bir sufi olmaya mahkum hale geliveriyordu. Hemen ardından da birbirlerine bağlı olan temizlik ve ibadet konusundaki fıkhi hükümleri iptal etmekle, şeriatı değil vaziyeti gözeten aklı, akidesi karışık biri oluveriyordu. Arkadaşının durumu ise onunkinden daha da sakata biniyordu. Öncelikle, talebini ev sahibine iletmek yerine, onun kusurlarını belirlemek üzere teftişe çıkma saygısızlığında bulunuyor; bununla da yetinmeyip adeta ev sahibine “senin namazda niyazda gözün yok ama biz Müslümanız namaz kılmamız lazım” hatırlatmasıyla, abitlik farkını ispat etmeye kalkışıyordu. Bizde Bâyezid-i Bistâmî adıyla tanınan, tam adı ise Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (ö. 848?) olan hazretin kim olduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü, yediden yetmişe herkesin, hayatına dair çok az, menkıbelerine dair çok fazla şey bildiği, Sultanü'l-Ârifîn namında bir büyük sufidir o. Evliya tezkirelerinde, tasavvuf ve tarikat tarihlerinde adı mutlaka geçtiği gibi, İbn Arabî başta gelmek üzere, tasavvuf anlayışlarını kitaplaştırmış bir çok ünlü sufi ondan hem övgüyle bahsetmiş hem de kimi tasavvufi terimin öneklendirilmesinde onun sözlerine bizzat başvurmuşlardır. Şimdi siz haklı olarak, o hanımefendinin anlattığı menkıbenin, söz konusu kayıtlarda olup olmadığına dair bir bilgi vermemi bekliyorsunuz. Benim derdim bu değil, bu vesileyle başka bir önemli durumun altını çizmek istiyorum ama yine de merkanızı gidermeliyim.Hayır, benim okuduğum kaynaklarda hazretin böyle bir menkıbesi yer almıyor. Onların en meşhurlarından Ferîdüddin Attâr ile Molla Câmî'nin tezkirelerinde yer almadığı gibi, geçtiğimiz aylarda yayınlanan Ahmed el-Harakânî'nin (ö. 1033) torunu Şeyh el-Harakânî'ye ait, Destûrü'l-cumhûr fî menâkıbı Sultâni'l-ârifîn Ebû Yezîd Tayfûr (Arifler Sultanı Bâyezid-i Bistâmî Hayatı ve Menkıbeleri) adı kitapta da yer almıyor (Çev.: Ozan Yılmaz, Semerkand Yay., İst., 2015). Velev ki, ye alıyor olsun, yine de sorun değil. Nitekim, hazretin, bir çok İslam ulemasının hatalı buldukları ve eleştirdikleri onlarca başka menkıbesi, sözü var. Mesele bunda değil, mesele geçmişte alimler, din ilimlerine vakıf sufiler arasında konuşulan, tartışılan bu vb. hususların, günümüzde ehil olmayan dillere yerleşerek, mezhebi geniş olmanın, dini dünyevi kutsallar toplamına havale etmenin bir tür onayı şeklinde, kitle iletişim araçlarıyla yayılmaya çalışılmasıdır.Buradan baktığımızda, İslam düşüncesi içinde ve elbette İslami vasatın gözetilmesiyle konuşulması gereken sufilikten, bu isme yaslanan ancak onunla bağdaştırılması mümkün olmayan anlayışlarla yüz yüze bulunduğumuza hükmetmemiz gerekiyor. Hatta (onu Hasan-ı Basrî ile başlatırsak) bin üç yüz elli yıllık birikimi bıçakla keser gibi kesip atmaya çok hevesli olanların salt bu nedenle haklı olduklarını bile söylememiz gerekiyor. Çünkü mesele, (sufiliği istibra ve istinca bilgisinden ibaret zanneden üç beş meczubun etkisi de göz önüne alındığında) birkaç çekiç darbesiyle, ikazla, ilgili doğruları öğretme çabasıyla hizaya gireceğe benzemiyor. Daha net bir söyleyişle, günümüzde (modernizmin, sekülerizmin izinde) açık bir krize dönüşmüş olan sufiliği, müteşerri oluşlarıyla maruf önceki isimleri, görüşleri, eğilimleri münevverane bir perspektifle tekrar ele alarak bu krizden çıkarmak, o sufiliğin problem olması nedeniyle değil, yeni zaman sufilerinin, sufilikten önce Din ile ilişkilerinin problemli olması nedeniyle zor görünüyor. Bu durumda son birkaç yazıdır ele aldığımız sufilikle ilgili Din merkezli yeni bir parantez açmamız elzem hale geliyor. Elbette daha önce de belirttiğimiz gibi bunu da (münevverlerin mukallidi olarak) münevverliğin gerektirdiği şartlarda yapmak durumundayız. Bu maksatla (bu yazımızı istitraden yazılmış sayıp, konuya bilahare dönmek üzere) daha önce isimlerini “kandil”le nitelediğim, üç isimden sonuncusunu da, yani İbn Teymiye'yi de bir konuşalım inşallah. twitter.com/OmerLekesiz
Sufilik ve metafizik
04:0023/08/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bu bahiste, felsefenin kendisiyken, Aristoteles'ten itibaren felsefenin bir dalı haline gelen metafiziğin, Müslüman düşünürleri de etkileyişine mahsus bir yığın malumatı gözardı ederek, Şehristânî'nin (ö. 1153) vahiy ve akıl kaynaklı inançları, mezheplerine ve tarikatlarına kadar titizlikle incelediği el-Milel ve'n-nihal'ine göre (Çev.: Mustafa Öz, Litera Yay., İst., 2008) bir fikir yürütmenin daha isabetli olacağını sanıyorum.
Şundan ki, Şehristânî'nin eseri, felsefeye karşı el-Gazzâli ile birlikte doruğa tırmanan reddiyenin, adeta ansiklopedik bir temelini oluşturmuş, ve onu izleyen Sünni sufilerin kayıtlarında felsefe ile sufi düşünce arasında, felsefeden müstağni olma anlamında, kesin bir ayrımın gözetilmesi veya önemli ayrımların kalın hatlarla belirtilmesi, (örneğin İmam Sühreverdî'nin (ö. 1234) Avarifü”l- Meârif'inde, İbn Arabi'nin (ö. 1240) Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde olduğu gibi) temaül haline gelmiştir.Nitekim, bizim zamanımızdan merhum Selçuk Eraydın da, aynı yolu izleyerek, “Başka Din ve Felsefelerde Tasavvuf (Mistisizm)” konusunda, ilahi olan ve olmayan dinlerdeki ilgili benzerlikleri, önceki bir dinin sonraki bir dine tesiri olarak değerlendirmenin yanlış olduğunu söyleyerek, söz konusu bilgi ve davranışların, “kendi inançlarının istikametinde” geliştiğini belirtmiştir (Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV Yay., İst., 2008). Henry Corbin'in, düşünür olmaları bakımından Kelamcıları bile felsefeci ilan edişine (bkz.: İslam Felsefesi Tarihi) ve kimi İlahiyatçılarımızın bir sufinin görüşlerini ancak bir Batılınınkiyle eşleştirerek öne çıkarma komplekslerinin yoğunluğuna bakarak, el-Milel ve'n-nihal'i esas alıp, Eraydın'ın bu yaklaşımından da hareketle mezkur konuda şu yeni neticeye ulaşabileceğimizi sanıyorum:Sufilikle ilgili Kur'an ve sünnette karşılığı olan bir bilginin, başka bir inançta da yer alması, onu ne daha sahih ne de daha makbul kılar. Diğer bir söyleyişle, sufilikle ilgili bir bilgi, başka bir inançtaki benzeşeni nedeniyle değil, salt Kur'an ve sünnette yer alışıyla değer kazanır. Biz meseleyi nakillere başvurarak uzatmamak için, doğrudan kavramların kendisinden bakalım: Metafiziğin Arapça'daki karşılığı İlm-i ilâhî'dir. Ekrem Demirli'nin (belirli çekinceler dahilinde ve zorunlu bir durum nedeniyle) “metafizik” olarak çevirdiği İlm-i ilâhî'nin konusu ise Konevi'ye göre şudur: “İlm-i ilâhî, mevzusu –ki mevzusu Hak'tır- her şeyi ihata ettiği gibi her ilmi kuşatır. Bu itibarla ilm-ilâhî'nin bir mevzusu, ilkeleri ve meseleleri vardır. Her ilmin mevzusu ilm-i ilâhî'nin mevzusunun fer'i iken başka ilmin ilkeleri ve meseleleri ilm-i ilâhî'nin mevzusu ve ilkelerinin fer'idir. İlm-i ilahî'nin mevzusu Hakk'ın varlığı iken ilkeleri O'nun varlığının lazımı olan ana hakikatlerdir. 'Zat isimleri' diye isimlendirilen bu hakikatlerin bir kısmı alemde hükmü ortaya çıkan ve Hakk'ın kendileriyle bilindiği isimlerdir” (Miftâhu'l-Gayb / Tasavvuf Metafiziği, TÜYEK Yay., İst., 2014)Sufiliğin kelimesine gelince.Yüzlerce tanımı olan sufiliğin en güzel tanımlarından biri, Cüneyd'in “Tasavvuf nedir? diye soran şahsa verdiği şu cevaptadır: “Halka uyma kirinden arınmak (Hakk'a tabi olmak), tabiî (ve süflî) huylardan ayrılmak, beşer, (ve aşağı) sıfatları söndürmek, nefsânî davranışlardan uzaklaşmak, ruhânî vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmek, herkese nasihatta bulunmak,Allah'a verilen ahid üzerinde samimiyetle durmak, Resulullah'a (sav) ve şeriatına uymak.” (Kelâbâzî, Ta'arruf / Doğuş Devrinde Tasavvuf, Haz.: Süleyman Uludağ, Dergah Yay., İst., 1992)Bunlardan baktığımızda, zikrettiğimiz içeriği meşkuk bir hale getirse (ve dolayısıyla içimize sinmese) de “Metafizik” kavramını, Batılı olması nedeniyle değil, salt kavramsal düzeyde ihtiyacımızın karşılanmasına uygun (ve maruf) bir alet olması nedeniyle kullanabiliriz.Dolayısıyla, bu bilinçli tercih sayesinde, sufiliğin ontoloji esaslı oluşunu da, felsefeye değil, doğrudan Şari'nin açık emrine bağlayarak, kendi delil zinciri, özgünlüğü, biricikliği içinde değerlendirebiliriz. Nitekim, birçok ayette “hiç tefekkür etmez misiniz?”, “akıl erdirmiyor musunuz?”, “akletmezler mi?” “idrak etmezler mi?”, “idrâk etmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” şeklindeki tamlamalarda işlenen emir bizi doğrudan buna götürür. Burada şu ayrıma dikkat etmemiz gerekir: Varlık bilgisine mahsus fikir yürütmelerin belirttiğimiz bağlamda aklî (kalbî) şeriat'la yapılacak olması, ideolojik manasıyla akılcılığa çıkmaz. Çünkü, söz konusu emre göre aklî şeriat, ilâhî şeriat'a dayanmakta, diğer bir söyleyişle aklî şeriatı kullanmamız bizzat ilâhî şeriat tarafından zorunlu kılınmaktadır.Sonuç olarak, sufiliğin (şu ya da bu etkiyle veya içsel bir ihtiyaç olarak) İslam'a mahsus ontoloji arayışından doğmuş olması, geçmişte felsefeyle aralarında bir ilişki kurulmuş olsa bile, onun felsefe dahil şimdilerde “ezeli din”, “ezeli hikmet”, “evrensel anlayış”, “kadim bilgiyle bütünleşme”, “aşk mektebi” vb. cazibeli ama sorunlu söyleyişlere bitiştirilmesini hiç gerektirmediği gibi, onun hal dili (kalbî şeriat) bakımından da büyük çoğunluğu absürt olan kozmolojik ve mitik söylencelere (menkıbelere) bitiştirilmesini hiç gerektirmiyor. Bilakis, onun aklî (kalbî) şeriatla ilahî şeriat dairesindeki varlığını sürdürebilmesi için, tüm kompleksli (ve mülhit) yaklaşımlardan uzakta tutularak, yeniden Kur'an'ın ve sünnetin içine çekilmesi, belirttiğimiz yolla (metafizikle ilişkilendirilerek) mümkün görünüyor.
twitter.com/OmerLekesiz
Ahmed İbn Teymiye
04:004/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mütefekkir, muhaddis, müfessir, fakih, usulcü, mütekellim ve dilci olan İbn Teymiye (Ebü'l-Abbâs Takıyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîm b. Mecdiddîn Abdisselâm el-Harrânî; ö. 1328), Harran – Şam –Kahire – İskenderiye hattında; Hristiyan, Yahudi, Sabii ve Şii-Batıni inanışların da etkin oldukları bir bölgede; Moğol istilası, Haçlı seferleri, Müslüman kavim ve yöneticilerin iktidar çatışmaları ile Şii-Batıni nifakının yol açtığı kriz devrinde yaşamıştır.
Dımaşk Kalesi'ndeki son hapsinde (ki, iki yıldan fazla sürmüştür), kalem ve hokkasının elinden alınmasından duyduğu üzüntüyle hastalanarak vefat ettiği de göz önüne alınırsa, İbn Teymiye'nin (ra) yaşadığı hayatın ne denli çetin geçtiği, hakkındaki yoğun ithamların gerçek nedenleri ve bunlara karşı verdiği mücadelenin şiddeti daha iyi anlaşılabilecektir. Şimdi kendi günümüzden bakacak olursak: Bizim münevverlerimiz de İbn Teymiye'ye karşı mesafeli durmuşlardır. Necip Fazıl'ın ondan bir paragraf olsun okumaksızın yaptığı ağır eleştirilere ilgi duymadıkları gibi, İran devrimiyle Türkiye'de artan Şii ilgisini kırmak üzere, merhum Muhammed Kutub'un (Suudi Arabistan'ın) projesi olarak gerçekleştirilen Mecmuu'l-Fetâvâ çevirisine de (İbn Teymiye Külliyatı, Tevhid Yay., İst., 1987) ilgi duymamışlardır. Bunu, onların 1-Müslümanların siyaseten güçlenmelerini ön plana alarak, mevcut düşünsel birikimlerini bu yönde kullanma ve 2-İtikadi tartışmalara girişebilecek bilgiden yoksun olma durumuna bağlamak mümkün olduğu gibi, Osmanlı'nın fetih şuuruyla, sufi metafiziğini meczetmesininin diğer adı olan Anadolu tipi sufiliğin etkisin altında bulunmalarıyla izah etmek de mümkündür. Ancak, onların Nietzsche, Weber, Heidegger, Deleuze, Derrida…'yı ve elbette Varoluşçuları okuyan Müslümanlar olarak, düşünce ve yazıda kompleks olanı değerli görmeleri nedeniyle İbn Teymiye'ye (aynı zamanda onun eserlerini okumamak suretiyle) mesafeli davranmaları daha öncelikli bir neden olsa gerektir. Bu manada, nas'a (ve ondaki zahiri anlama) itibar etmesi nedeniyle selefi bir tutumu benimsemiş olan İbn Teymiye, batıni anlamı ötelemesi ve bunu ifadede gerekli olan tevilden, analojiden (kıyas'tan), mecazdan, teşbihten… uzak durması bakımından, ayrıca cedelci mizacına bağlı olarak eserlerini belirli bir sisteme göre değil, günlük sorulara, olaylara, itirazlara bir tepki olarak yazması açısından fıkhi bir netlikte ve keskinlikte karar kıldığı için, onun yukarıdaki isimlere nazaran lafzı kuruttuğuna, çok da iyi bir dilci olduğu halde kendisini entelektüel, edebi bir dile kapattığına naklen inanılmıştır. Haliyle, İbn Teymiye, zamanımızın çokça idealize edilen medeniyet projesine, yeni kültürün üretimine katkı yapacak biri olarak görülmemiş; Mustafa Kara'nın kelimeleriyle, kuru bir reaksiyoner olarak ortaya çıkmadığı, tenkit ettiği konularda çok ciddi araştırmalar yaptığı, Hristiyanlığa, Şia'ya, felsefe ve tasavvufa karşı çıkarken esaslı delillere ve sentezlere dayandığı, muarızlarınca da çok iyi bilindiği halde, tekfirci eğilimlerin, siyaset merkezli radikal yönelişlerin, sufilik düşmanlarının adresi olarak görülmüştür.Öte yandan, emperyalistlerin, İslamofobyayı, mezhep çatışmalarına dayalı şiddet örnekleriyle belgeleyerek yaygınlaştırmaya çalışmaları ve bunu yaparken de en çok İbn Teymiye'nin düşünce ve fetvalarına yaslanmaları, onun adına duyulan soğukluğu daha da artırmıştır. Bunlardan bakıldığında, bizde, İbn-i Teymiye'nin kendi iddiasından vurulduğu kanaatine ulaşmak mümkün görünmektedir. Şöyle ki, onun aynı zamanda mezar ekonomisine (tasavvuf adı altında kurumlaşmış maddi ilişkilere) bir tepki olarak başvurduğu tekfir, onun düşünce ve fetvaları eşliğinde selefilik gömleği giyinerek emperyalistlere hizmet edenlerin de hak ettikleri müşterek bir sonuca dönüşmüş gibidir. Diğer bir söyleyişle, bugün bir fakih emperyalistlerin hizmetindeki selefileri siyaseten tekfir ederse, bu ittifakla kabul görecek bir fetva olmakla, İbn Teymiye'nin üzerinde ittifak edilmemiş fetvalarına baskın çıkabilecektir. Dolayısıyla İbn Teymiye, tekfircilikteki gayreti (günümüzdeki kimi Müslümanların buna özenmelerine sebep olması) nedeniyle, yeni dünyada tahammül üzere birlikte yaşama çabalarının kendisini dayattığı şu şartlarda, olumsuzlukların dini öznesi olmaya mahkum da edilebilecektir. Oysa ki, eserlerini okuyabildiğimizde ve hakkındaki önemli araştırmaları iyi incelendiğimizde, Kur'an ve sünnete uygun sufiliğe karşı olmadığını daha iyi anlayabileceğimiz ve bunu onun has öğrencisi olan İbn Kayyım el-Cevziyye'nin Medâricu's-Sâlikîn adlı eseriyle (Kur'anî Tasavvufun Esasları, İnsan Yay., İst., 1994) teyit de edebileceğimiz İbn Teymiye'ye, birlikte yaşama çabası adına dinsel sentezciliğin (diyalogçuluğun), insanseverlik adıyla kafirseverliğin, aşkçılığın; şeyhçilik ve mezar ekonomisinin yine tavan yaptığı günümüzde, yukarıda (mesafeyle ilgili) öncelikli neden olarak zikrettiğimiz hususta muhtaç olabileceğimizi, en azından (Muhammedî tarikatın gerekliliğine inanan) bizler gözardı etmemeliyiz. Bunun neden elzem bir durum olduğunu, İbn Teymiye'nin (onunla birlikte üç kandil olarak nitelediğimiz) Ebu Hamid el-Gazzâlî ve Muhyiddin İbn Arabî ile birlikte değerlendirilmesinden görebiliriz. Bu da Pazar gününün yazısına kalsın inşallah. twitter.com/OmerLekesiz
Üç kandil
04:006/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Demiştim ki, “(E)ğer sufiliğin doğru değerlendirilmesinde İslami vasat'a tabi olacaksak, günümüzde Din'i ilmihalci teferruata indirgeyen, ekranların cübbeli meczuplarıyla, geçmişten günümüze Allah ve O'nun Rasulü'ne (sav) aşk ile bağlı olanları ilim, inanç, istikamet ve gayretleri itibarıyle biribirlerinden ayırabilmemiz gerekir. Düşüncemizi halen el-Gazzalî, İbn Arabî ve İbn Teymiye gibi üç büyük kandil aydınlatabiliyorken, söz konusu ayırımı kendi zamanımıza mahsus olarak, İslami vasat içinde yeniden tanımlamaya ve yapılandırmaya güç yetirebiliriz.”
İstikametleri sufiliğe övgüler yağdırmaktan (kutsamaktan) ya da küfretmekten ibaret olanlar, zikrettiğim üç isimle ilgili yazılarıma da doğal olarak bu yönlerden tepki gösterdiler.Oysa ki, ilgili ilk yazımdan beri, münevver sıfatını hak edenlerin mukallidi olduğumu belirterek, akideyi (kelamı), fıkhı (eylemi) gözetmekle beraber, meseleyi asıl İslami vasata göre, günümüzün şartları içinde doğru anlama çabasını öncelediğimi özellikle belirtmiştim. Dolayısıyla el-Gazzalî (ks), İbn Arabî (ks) ve İbn Teymiye'yi (ra), temsil ettikleri ilimlere, dost ve düşmanlarının durumlarına göre değil, geçmişte tümel olarak ne söylediklerine, o gün söylediklerini bugün olumladığımız ya da olumsuzladağımız takdirde bizim bu sayede yeni zamana ne söyleyebileceğimize göre bir tutumu benimsemeyi seçmiştim. Üç ismi de bu perspektifle yazdığımıza göre, şimdi onların bize kandil oluşlarının nedenlerine geçebilirim:1-El-Gazzalî, İslami düşünme üzerine düşünen biri olmakla, bizi her şeyden önce İslami zihniyetin içine çekerek, bu yöndeki sapmalarımızı belirleyebilmemize imkan sağlamaktadır. El-Mustasfa'sının girişine ve müstakil olarak Mi'yaru'l-İlm'ine bakarak söyleyecek olursak, İslami düşünmeyi düşünmenin mantığını kurmayı Kelami çabasının önüne alan el-Gazzalî, bunun özgünlüğünü, biricikliğini de Tehâfütü'l-Felâsife'siyle (Filozofların Tutarsızlığı) ortaya koymuştur. Şu halde, ne sonradan onun görüşlerinin isnad edildiği Aristo'yu, ne de Kant'ı… okuyarak el-Gazzalî'ye geçemeyiz. Aksine el-Gazzalî'yi okuduktan sonra bunlara “da” geçebiliriz. Bu manada ilk anlamamız gereken şey, kelamın nazariye olmadığı ancak nazariyatı da içkin olduğudur. Modern nazariyattan kelama geçersek, nazariyatı öncelememiş olacağımızdan, kelamı onun dayattığı düzeyden okumuş oluruz.Bu yanıyla İslami zihniyeti doğru anlamamız, zorunlu modernler olarak okumak zorunda kaldığımız nazariyatı unutarak, el-Gazzalî'den İslami düşünceyi düşünmeyi öğrenmekle mümkün olabilir.2-İbn Arabî, başta Fütuhât-ı Mekkiyye'si olmak üzere, eserlerinin hemen tamamını, bir müridin talimi ve terbiyesi için yazmış gibidir ve onları adı üstünde Fusûsu'l-Hikem'iyle taçlandırmıştır. İlah-meluh, Rab-merbub ilişkisi öncelikli olmak üzere bir müridin Tanrı-insan ilişkisini nasıl kuracağını, maddi temizlik şartlarından, gönül temizliğine kadar neleri nasıl yaparak ve düşünerek ona ibadet edeceğini, salik olarak gözeteceği mertebeleri, kat edeceği makamları, harften rakama, yıldızların bilgisinden cifr hesabına, hayal hazretinden, berzah telakkisine… kadar zahiri ve batıni manada ihtiyaç duyabileceği hemen her şeyi anlatmıştır. Burada mürid'den kasıt, ferttir. İbn Arabî ferdin talim ve terbiyesini gözeterek ferdiyyetin tahakkunu hedeflemiştir. Çünkü yaratışın dönğüsü insanla başlamıştır ve insanla sürmektedir. Mümin, muvahhit, abid, sanatkar… olan insandır. Fert olarak insanın hakikati ancak insanlığın hakikatini açığa çıkarabilir.Dolayısıyla aşkın düşüncede, dizginlenemez hayallerin dünyasında, kemale ermenin hakikatinde, sanatsal yaratımda… yol alacaksak İbn Arabî'yle samimi bir irtibat içinde olmak zorundayız. 3-İbn Teymiye'ye gelince. Kur'an'a göre insanda azgınlık, hırslılık, mızıkçılık, açgözlülük, nankörlük, acizlik, acelecilik, cahillik, huysuzluk, yağmacılık ve sapıklık eğilimleri bulunmaktadır. Çünkü merak etmek insan nefsinin tabiatındandır; söz konusu eğilimleri de o besler ve büyütür.İnsan olmakla bizler de bu eğilimleri taşırız ve ne denli sağlam bir Tevhid' anlayış içinde olursak olalım, yer yer onlarla insani vasatımızdan eğilebilir, farkında olmadan hadlerin (şeriatın) dışına düşebiliriz. Sadreddin Konevi'nin, kamil insanın doğumunu, Zerdüşt'ün mitolojik doğumu üzerinden anlatışına bakarak, Hz. Ömer'in doğrultulmakla ilgili hikayesini de hatırlayıp, herkesin eli kılıçlı (daha doğrusu dili kılıç gibi) bir doğrultucuya ihtiyacı olduğuna hükmetmemiz mümkündür. İşte bu nedenle, zihniyet planında, son iki yüz elli yıldır modernleşme, çağdaşlaşma teraneleri içinde maruz kaldığımız zihni depremleri, değişmeleri, tahrifleri, kültürel tecavüzleri de göz önüne aldığımızda, İbn Teymiye'nin temsil ettiği şeri netlikle, zahiri tutumla bizi sarsarak kendimize getirebileceğini düşünmemiz yanlış olmasa gerektir. Şimdi hemen, “Bu durumda itikatta imam seçmenin hükmü boşa düşmüyor mu?” sorusu sorulabilir elbette. Bir farkla ki, o imamlarımız (İmam Matüridî, Eş'arî) sadece itikadi olanı esas almışlardır. İbn Teymiye ise sadece itikadı değil ameli de esas almış, hatta deyim yerindeyse, amellerdeki durumu, itikattaki duruma karine sayarak, şeran olumsuzladığı amelin sahibini, din dışına atmakta bir sakınca görmemiştir. Bu bahsi şu özetle kapatabiliriz: İslami düşünceyi düşünmede el-Gazzalî'yi, bu düşünceyi düşünmenin metafizik imkanlarında (sınırsızlığında) İbn Arabî'yi örnek alabiliriz. Her iki durumda da Kur'an ve sünnetle irtibatımızın doğruluğunu test etmek içinse İbn Teymiye'ye sıkça uğrayabiliriz. Onlar, birbirleriyle ilgi isabetli ya da isabetsiz hükümlerinin hesabını Allah'a verecekler. Biz, bu hesabın asla ve asla sorgulayıcısı, dedi-koducusu olamayız; Müslüman fertler olarak kendi yolumuzun sıhhatine bakarız ve onu hangi kandillerin aydınlattıklarına… twitter.com/OmerLekesiz
Ontolojik sanat ve estetik
04:0011/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Sufilik ve metafizik" başlığını taşıyan yazımızda, bu iki kelimenin ıstılahi manalarını da vererek, sufiliğin ontoloji esaslı olduğunu belirtmiştik.
Ontolojiden kastımız, varlığın ilmidir ve o metafizik adıyla kurumlaşmış ilk felsefedir. Varlığı varlık olarak, varlık olmak bakımından ele alır; varolan tikel şeyleri değil de varlığın kendisini, varlığın temel özelliklerini, somut varlık yerine soyut varlığı araştırır. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İst., 1999)İslam metafiziği (ontolojisi) de bu manada hangi dış etkilere maruz kalmış olursa olsun, özde Kur'an ve sünnet kaynaklı olarak, düşünen müminin de izini sürmekten kendisini alıkoyamayacağı ferdi bir arayışın ve bağlanışın karşılığıdır. İnsanın, kendisiyle akd (sözleşme) yapacağı yegane varlığın Tanrı olduğunu, bunun da itikad ile kurulduğunu belirten İhsan Fazlıoğlu, bu durumu şöyle ifade etmiştir:“Her şeyden önce Tanrı'nın deneyimi, âmen-tu eyleminin imlediği üzere bireyseldir; bu nedenle ferdiyet, inanma eyleminin zemininde yer alır; aynı zamanda teklife muhâtap olmanın da asgari koşulu bireyselliktir. Öyleyse, kişinin hayatında bir kere Tanrı ile özel ve mahrem bir ilişki kurması, bir deneyim yaşaması, inanma eyleminde lafzi düzeyden tahkiki düzeye geçmesi elzemdir. Özellikle bilincin, yakaza halinin eşlik ettiği biçimsel ibadetler ile onun üzerine kurulu sufi pratikler bu deneyimin boyutlarını zenginleştiren süreçlerdir. (...) Nasıl ki, Evren'e ilişkin idrakin tarihsel olması Evren'in varlığına taalluk etmez ise benzer biçimde Tanrı'ya ilişkin beşerî idrakin içeriğinin değişmesi de, Tanrı'nın mevcudiyetine değil, insan tarafından idrakine ilişkindir. Evren'e ilişkin beşerî idraklerin değişmesi, Evren'in varlığını başkalaştırmaz; benzer biçimde Tanrıya ilişkin beşerî idraklerin farklı olması da, Tanrı'nın varlığına halel getirmez. Tarihsellik, harici olanın mevcudiyetine değil, onu idrak eden müdrîk insana hastır." (Kendini Bulmak, Papersense Yay., İst, 2015)Nitekim İslam metafiziğinden, sufi metafiziğine (ontolojisine) açılan yol da, yol olmak bakımından tek (İslam), fakat vurgulanan tarihsellik açısından bir telvin'dir. Söz konusu arayış ve bağlanışın gerekliliğine ilişkin el- Gazzâlî'den de şunu nakledebiliriz. Göz nuru için yedi özellik belirleyen el-Gazzâlî, dördüncüsünde şunları söyler: “Göz eşyanın dışını, üst yüzünü görür, içini göremez; kalıplarını, resimlerini görür, hakikatlerini göremez. Akıl ise eşyanın içinde ve esrarında dolaşır. Hakikatlerini ve ruhlarını idrak eder: sebeplerini ve illetlerini ve hükümlerini bulur, onların nereden meydana geldiğini, nasıl yaratıldığını ve bir şeyin ne kadar unsurlardan toplanıp terkip edildiğini, varlık mertebelerinin hangi mertebeye indiğini, diğer yaratılmışlarla olan münasebetinin ne olduğunu ve daha başka bahisleri anlar..." (Mişkatü'l-Envâr, Çev.: Süleyman Ateş, Bedir yay., İst., 1994)Sufilik ve sufi metafiziği üzerine bunca durmamızın nedeni, daha önce de belirttiğimiz gibi, asıl sufilik, ferdiyet ve sanat ilişkileri üzerinde durmak içindi. Çünkü bu üçlüyü sufilikten ne anladığımızı belirtmeksizin ele almamız, bu sorunun sürekli salınmasına neden olacak, dahası söz konusu üçlünün içsel lişkilerini kurmamızı zorlaştıracaktı. Şükürler olsun ki, bunu dilimizin döndürüldüğünce, ışıklarında yol alabileceğimizi üç kandili de dahil ederek konuştuk. Şimdi sufilik, ferdiyet ve sanat bahsine geçebiliriz. Sanatın şeriat nezdinde bir hükmünün olmadığını, bu bakımdan İslam sanatı, İslamî sanat, Müslüman sanatları, geleneksel sanatlar vb. tanımlamaların lafızları bakımından hoş olsalar da tam isabetli bulunmadıklarını çeşitli vesilelerle söylemiş, ancak bizdeki sanatın sufilik içinde konumlanmakla bir değere sahip olduğunu belirtmiştik. Ki, bu değer, sufiliğin ontoloji esaslı olması, sanatın da bu ontolojiye niyet, istikamet ve uygulama açısından bitişik olmasıyla tezahür eder. Diğer bir söyleyişle sufiliğin himmeti ve himayesiyle kurumlaşabilen sanatımız, hem konu hem de mahiyet olarak onun ontolojisiyle kayıtlıdır. Bu belirlememize mahsus muhtemel bir kuşkuyu ilk planda ortadan kaldırmak için, Salamân ve Absâl (Hüseyin b. İshak, İbn Sinâ, Molla Câmî, Nüvid-ı Şirazî), Hayy bin Yakzan (İbn Tufeyl), Güvercin Gerdanlığ (İbn Hazm) ve Mantıku't-Tayr (Ferîdüddîn-i Attâr) adlı metinlere bakılmasını salık verebiliriz. Bunlara erişemeyenlerin, Süleymaniye camiinin kubbesine içeriden bakmaları da yeterli olacaktır. Söz konusu vargımız, aynı zamanda bizde neden müstakil bir sanat ontolojisinin, dolayısıyla sanata ilişkin estetik nazariyesinin olmadığını, Batıda ise neden sanat ontolojisinin, dolayısıyla estetik teorisinin olduğunu açıklamada çok önemli bir veri niteliğindedir. O halde, bu yazıdaki arayışlarımızın ve belirlemelerimizin sonucu olarak, bizim sufi ontolojisine (metafiziğine) mahsus sanat yaptığımızı, Batı'nın ise sanata mahsus ontoloji yarattığını, bunun iki sanat arasındaki en belirgin fark, en belirgin güzellik ayrımı olduğunu vurgulayıp, bakiyesini nasip olursa bir sonraki yazıda ele alalım.
Ferdiyet ve sanat
04:0013/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Unamuno, metafiziğin meta-linguistik olduğunu söylemiştir.
Bu demektir ki, bu linguistiği bilenler ya da onun içinde duranlar ancak birbirleriyle iletişim kurabilirler. Ağyar ise bunu bilemez, bildiğini sandığı yerde bile bildiği sadece lafızlardan ibaret olacaktır. İran'da tasavvufun yasaklanmasıyla birlikte tedavüle konulan irfan kavramı, meta-linguistik dili, mektebî (ilmî, akademik) bir talim içinde uzmanlaşarak anlama ve anlatma çabasının karşılığı olmasıyla, sanırım en fazla burada işe yarar. Ancak bu durumda da metafiziğin / irfan'ın (hatta sanatın) numenal düzeyi, fenomenal düzeye tam olarak aktarılamaz; yalnızca kimi yönleriyle suretlendirilmesinin imkanı artırılmış, doğru tasavvuru kısmen mümkün kılınmış olur. Ferdiyet ve sanat ilişkisini konuşmaya geçerken bu özet bilgiyi verişim, sizlere (bir önceki yazımda da kendisinden alıntı yaptığım) İhsan Fazlıoğlu'nun Kendini Bulmak adlı kitabını (Papersense Yay., İst., 2015) okumanızı önermek içindir.Fazlıoğlu, bu kitabında zikrettiğim bağlamda ilmî/akademik olarak söylenebilecekleri büyük oranda söylemektedir. Biz ise formasyonumuz ve mesleğimiz gereği orada söylenenleri mümkün olabildiğince seyrelterek ve yine istidadımızla istihkakımız elverdiğince fenomenal düzeyi gözeterek konuşmak ihtiyacındayız. Fert, “çiftin yarısı, tek, yalnız yegâne, yek-dâne olan şey” (Kâmûsu'l-Muhît Tercümesi); “insanlardan her biri, belirli olmayan şahıs, kişi, kimse, birey” demek (Misalli Sözlük). Bizim fert dediğimiz şey ise, erkekle kadının nikahıyla tahsil edilmekle (terim İbn Arabî'ye aittir) zahirî ve batınî âlem ile nikahlanan her bir akıl sahibidir. Ferdiyet de fert olma durumu, olgusudur. Dolayısıyla o, söz konusu ilişki içinde önce kendi hü-viyetini (o oluşunu) ve ardından kendini halk edeni (O'nu) tanır. Bu tanıma şekli tüm fertler için ortak olduğundan genel bir tanımadır ki, bunu genel itikat şeklinde de söyleyebiliriz. Nitekim, İsmail Hakkı Bursevî'ye nispet edilen Lübbü'l-lübb ve Sırru's-sır (Özün Özü) adlı risalede, “Kendini bilen Rabbini bilir” Hadis'i izlenerek, kişinin kendisini bilmesi için müşahede edilmiş, Lâ ilâhe illallah, Allah, Hu, Hakk, Hayy, Kayyum, Kahhâr şeklinde yedi makam zikredilir ki, bu makamlar sırasıyla tenzihe, bir'lemeye, varlığı(nı, külli ve cüz'i düzeyde)) idrake, cem' ve vücud'a, ibnül vakt ile ebu'l-vakt olmaya ve külli fena'ya isabet eder. (Özün Özü, Bahar Yay., İst., ?) Bilme /tanıma merkezli olmaları bakımından bu mertebeler, genel itikada göre açıklanırlar. Haliyle, bu tanıma kevni olduğundan bir akd'i de gerektirmeyebilir. Zaten genel itikatta, hiçbir ferdin itikatsızlığı mümkün değildir. Çünkü O'nu inkar etmek, varlığı nedeniyle inkar etmektir ki, bu da kabul halinde ret etmeye tekabül eder. Ancak fert, zahiri kendi hakikatince, batını ise kendi hikmetince tanımada aklının yeterli olmadığını da bilir ve buna bağlı olarak din'e (açıklayıcı, yol gösterici peygambere, kitaba) bağlanma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyacın karşılığı olan bir şeriatı kabul etmesiyle, özel itikadı (amentü'yü) kabul etmiş olur ki, böylece akd gerçekleşir.Konu sanat (ve Müslüman sanatçı) olunca burada şu iki soru uçlanıverir: 1-Şeriatın sanat diye bir meselesi olmadığına göre, sanatçı sanat eylemiyle şeriatın dışına düşmüş, 2-Sanatçı, özel itikadı (şeriatı) kabul etmekle (akd'iyle), kendini kayıtlamış olacağına göre sanatını da sınırlandırmış, olmaz mı?Bu iki soru, sanatın ve sanat fiiliyle sanatçının Fıkh'ın alanına çekilmesine neden olmakla, ferdi talebin, şeri emirle çatıştırılması gibi halen üstesinden gelinemeyen bir problemi de beraberinde getirmiştir.Elbette Fıkıh her şeyin önündedir, şahsî ve zevkî nedenlerle hükümleri hafife alınamaz. Bu nedenle bizden öncekiler Fıkıh'la çatışmak yerine, sanatı bir ferdiyet meselesi (şeri planda ise mübahat) olarak görüp, onu sufi metafiziği içinde konumlandırmak ve dolayısıyla onu da ontolojik ilgiye bağlamak suretiyle bir çözüm üretmişlerdir.Bunun irfanî açıklamaları için sizler Fazlıoğlu'nun adını yukarıda zikrettiğim kitabına bakarken, biz konuyu Niyâzî-i Mısrî'nin aşağıdaki şiiri üzerinden fenomenal yönüyle örneklendirmeye çalışalım. Örnek olarak neden bir şiiri seçtiğimizi ise tartışmaya gerek yok. Çünkü şiir soyar/soyutlar; duyguyu ve duyuşu surete büründürerek görünürlüğe çıkartır: Bahr içinde katreyim bahr oldu hayrân bana,Ferş içinde zerreyim arş oldu seyrân bana.Dost göründü çün ayân kalmadı bir şey nihân,Tûfân olursa cihân bir katre tufân bana.Sûrette nem var benim sîrettedir ma'denim,Kopsa kıyâmet bugün gelmez perişân bana.Kâf-ı dil Ankâsıyım sırrın âşinâsıyım,Endişeler hâsıyım ad oldu insân bana.Niyâzî'nin dilinden Yûnus durur söyleyen,Herkese çü can gerek Yûnus durur cân bana. Niyâzî-i Mısrî'nin bu şiirinde neyi nasıl söylediğine ise izleyen yazımızda bakalım inşallah.
Sîret ya da ana hikaye
04:0015/09/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Niyâzî-i Mısrî şunları söylüyor:
Deniz içinde damlayken, deniz hayrandır bana / Yeryüzünde zerreyken, arş oldu seyran bana,Dost açıkça göründü, bir şey gizli kalmadı / Tufan olursa cihan, bir katre tufan olur bana,Sûrette bir şeyim yoktur, asıl sîrettedir benim madenim / Bugün kıyamet kopsa gelmez (olmaz) perişanlık bana,Gönül dağının Anka'sıyım, sırrın aşinasıyım / Endişeler hasıyım, insan oldu ad bana,Niyâzî'nin dilinden asıl söyleyen Yunus'tur / Herkese bir can gerek, Yunus da bana candır. Niyâzî, varlığa değgin (ontik) bir idraki, tikelden tümele ve tümelden tikele yönelen bir seyyaliyetle resmediyor. Burada, kişiselleştirmede bulunmasının (bana'nın) ilk bakışta bir hükmü yok, çünkü insan(lığ)a mahsus genel tasavvuru dile getiriyor. Ancak bu dile getirişte, olguların (ve olayların) etkisini söz konusu tümellikte vermesi söz konusu olamayacağı için, onu kendisi üzerinden ifade ediyor. Neyi söylediğine ilişkin bu belirlemeyle yetinerek, nasıl söylediğine baktığımızda ise, onun vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd ayımına girmeksizin sufiliğin genel kavramlarını kullandığını görüyoruz. Şiirdeki sırasıyla bu kavramlar: Deniz, damla, hayret, zerre, arş, seyr, Dost, a'yan ('ayn), perde, suret, sîret, Kaf dağı, Anka (Simurg), sır, endişe, insan ve can'dır. Bu kavramlardan sadece sîret üzerinde durarak, diğerlerinin sufi literatüründeki karşılıklarını, yerimiz yeterli olmadığı için, yerimiz yeterli olsa da yazıyı akademik bir forma dönüştürebileceği için ver(e)meyeceğimizi belirterek; merak edenleri, Kalem Yayınları'nın Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü ile Ensar Neşriyat'ın Tasavvuf ve İrfan Terimleri Sözlüğü'ne yönlendireceğiz. Sîret'e gelince:Sîret, kelime olarak “yönelmek, seyahat etmek, gezme, gezmek, geziş, reviş” demek. Bunun beyan edildiği Kâmûsu'l-Muhît Tercümesi'nde, ıstılahi manası ise, “Sünnet ve tarikat ve hey'et manalarına müstameldir ki, insanın manevi tuttuğu yoldan ve kaim olduğu halden ibarettir” şeklinde verilmiştir.Ontik manada sîret, var / varlık oluşa esas ana hikaye'ye taalluk eder ve dolayısıyla inanışlar, dünya görüşleri, (tasdik ya da tasavvur olarak) idrakler de ana hikayedeki farklılaşmalara bağlı olarak farklılaşırlar.Niyâzî, burada hayal, tasavvur, zan, vehim vd. hassaları da içkin olan suretin (imgenin) itibarî (hükmî) oluşu nedeniyle, varken yok oluşunu (geçiciliğini) hatırlatıp, sîret'le asıl ana hikayeye vurgu yaparak, ondan ontolojiye bağlamaktadır. Çünkü, bu yanıyla ana hikaye, sadece varlığa mahsus bir mesele olmanın ötesinde, var/lık (insan / kul) olmanın sorumluluğunu da içkin bulunmaktadır. Dolayısıyla suret yönüyle bir hükmü olmayan insan, ana hikaye ile ilahi hükmün (emrin) içine çekilmektedir. Öte yandan, yine sîret'e bağlı olarak, denizin hayran olduğu damla, zerreyken arşın seyranı olma; cihanın tufanını önemsemezken, bir damlada tufana uğrama; maddeni sîrette olması nedeniyle perişanlığa muhatap olmama, insan oluş ve can'la duruş şeklinde beyan olunan hususlar da bir sonucun değil, asıl sebebin tarifi olmakla (sebep olanını göstermekle) yine ana hikayeye uyana dönmektedir. Bunlarla, daha önceki yazılarımızda zikrettiğimiz sufilik - ontoloji ve sanat üçlüsünün ilişkisini örneklendirdiğimizi var sayarak, yine aynı şiirden (dolayısıyla, vurguladığımız kavramlardan) hareketle Müslüman sanatlarındaki dilin özel bir dil olduğunu ve bu yanıyla sanatçının (yazı ya da resim / tasvir dili olarak ayrışmaksızın) ontik düşünceyi dil yoluyla suretlendiren bir nakkaş gibi hareket ettiğini belirtmeliyiz. Her biri hakiki bir mana üzerine kurulan mecaza, teşbihe, kinayeye, istiareye, mürsele, teşhise, intaka vb. o nakkaşlık tutumu nedeniyle başvuran Müslüman sanatçıların, ancak bu yolla, meta-linguistik olanla, dünyevi olan (anlam ve anlatma kaygısı) arasında sağlam köprüler kurabildiklerini görüyoruz. Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ını merkeze alarak resimli Kuşlar Meclisi'ni (Çev.: Nazmi Ağıl, Alef Yay., İst., 2014) oluşturan Peter Sis'in, bu çalışmasını “Ozan Attar bir sabah huzursuz bir rüyadan uyandığında kendini bir hüthüt kuşuna dönüşmüş olarak buldu” cümlesiyle ve Attar suretinden kuş suretine geçişle başlatıp, kuş suretinden Attar suretine geçişle sonlandırması da söz konusu köprülerin yaslandığı düşünsel kodun sanatsal değerini açıklamada yeterli olsa gerektir. İş bu nedenle, Müslüman sanatçılar, eserlerinde gündelik olayları işlemek yerine, onları kendiliğinden içkin olan (aynı zamanda birer arketip / 'ayn niteliğindeki) olguları esas almışlardır. Çünkü olaylar hayattan hasıldır. Cürcani'nin kelimeleriyle, hasılın tahsili ise imkansızdır.
Ve sahaflar da Saray’da...
04:0018/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Beştepe'deki Saray'ın, kapalı alanı 280.000 metre kare olan büyük bir kütüphane ile taçlandırılacağını yetkili ağızlardan duymuş ya da bir yerlerden okumuşsunuzdur.
Bu büyülükteki bir kütüphane düşüncesinin, sadece yazma ve basılı eserlerin değil, kitaba ve kitap kültürüne dair hemen her türlü aracın, malzemenin de orada toplanma çabasını kapsayacağı malumdur. İşte bu maksatla, benim de dahil olduğum on bir kişilik bir sahaf grubu, bu hafta başında, istişare için Saray'a çağrıldık. Eserlerin yazma olarak çoğaltıldığı Osmanlı devrinde Saray'ın sahaflarla doğrudan ya da dolaylı olarak görüştüğü bilinir. Bilinmeyen, Cumhuriyet'le birlikte saray – sahaf ilişkisinin neden bittiğidir?Bu, tek başına, matbaa sayısının artmasıyla, basılı kitaba geçilmesiyle açıklanacak bir durum değildir. Çünkü sahaflık, “kitapçılık” değildir; kitap ticaretini de içine almakla birlikte asıl kitap kültürünü, okurluk-yazarlık-eser ilişkilerini canlı tutan asil bir meslektir. Elbette, “Cumhurbaşkanları balolara, bol rakılı akşam sofralarına ev sahipliği yapmak varken, kitapla niye uğraşsınlar?” diye sorulabilir. Hatta, “Cumhurbaşkanı için kitap, bir başbakanın yüzüne fırlatacağı anayasa kitapçığından ibarettir” şeklinde düşünenleriniz de olabilir. Gerçekleşen şeyler olmaları bakımından bunlara bir itirazım yok. Hem nasıl olsun ki, cumhurunun halkıyla beş yüz metreden daha yakın olmama ve onunla asla ve asla yüz yüze gelmeme şeklinde örgülediği bir köşk /saray anlayışından ancak bu sonuçlar doğabilirdi. İlk defa halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, başta Çankaya imgesi olmak üzere söz konusu saray anlayışını kırmakla kalmadı, başlı başına bir külliye projesi olan sarayı, doğrudan idari, mesleki gruplarla, ülkenin durumuna ve geleceğine dair yoğun istişarelerin yapıldığı bir merkeze dönüştürdü. Böylece, biz sahaflar da, Cumhuriyet tarihinde “ilk kez” sarayla muhatap olma şansına kavuşarak, meslek tarihimize farklı bir kaydın düşülmesine vesile olduk. İstanbul'dan Lütfi Bayer, Nedret İşli, Bahtiyar İstekli ve Cumhur Kuş'un, Ankara'dan Erdal Özdemir, Ömer Türkoğlu, Güven Öğütçü, Ali Gökhantuğ, Ahmet Özcan ve Etem Coşkun'un katıldıkları istişare toplantısı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter'inin bir selamlama konuşmasıyla açıldı. Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın'ın toplantının içeriği ve yöntemiyle ilgili verdiği bilgilerden sonra, dört oturumluk bir toplantı gerçekleştirildi. Nurcan Yurdakul, İbrahim Çelik (Hüseyin Su), Hanife Gökduman ve Pınar Hanım'ın, konunun asıl sahipleri olarak, sahaflar tarafından söylenen hemen her şeyi dikkatle not aldıkları, yer yer sorular sorarak konuların daha iyi detaylandırılmasına neden oldukları bir sohbet ortamında, sonuç itibariyle çok verimli olduğuna inandığım bir istişare gerçekleştirilmiş oldu. İbrahim Kalın'a, istişarenin omurgasını oluşturan ilk oturum boyunca, sahafları dikkatle dinlemesi konusunda gösterdiği nezaket için hassaten teşekkür etmeliyim. Bu, katıldığım benzeri toplantılarda örneğine çok az rastladığım bir hassasiyettir. Yetkililer genellikle, katılımcılara yasak savma kabilinden bir “hoşgeldiniz” çektikten sonra sırra kadem basarlar. Nelerin konuşulduğuna gelince:Yukarıda da belirttiğim gibi, yazma ve baskı olarak iyi kitaplarla, kitap kültürüne mahsus araç ve malzemelerin neler olduklarını ve nerede bulunduklarını en iyi sahaflar bilirler. Nucan Yurdakul, onların bu hakkını “yumurtaların nerede olduklarını siz biliyorsunuz” esprisiyle teslim etti ki, konuşmalarda da bu kendiliğinden ortaya çıkıverdi. Bunların yanı sıra, fiili bir durum olması bakımından, sahaflık mesleğinin bugünkü sorunları da masaya konuldu.Evet, sahaflar yumurtaların yerini göstereceklerdi ancak bunu hangi sıfatla, hangi teşvikle, en azından hangi gönül borcuyla, minnet duygusuyla yapacaklardı? Sahaflık mesleği günümüzde suyu çekilmiş bir kuyu hükmündeydi. Cumhuriyet tarihi boyunca sahaflar, 2001 yılında AK Parti tarafından çıkartılan bandrol kanunda konu edinilmiş olsalar da, ikinci el kitap satıcısı sıfatından ve muamelesinden hiç kurtulamamışlardı. Türkiye halkına yakışır bir kütüphane nasıl olmalıdır, sahaflara düşen iş nedir şeklindeki ana sorularla beraber bunlar da konuşuldu ki, bunların cumhurun temsilcilerine hem de sarayda bizzat iletilmesi, sahaflık tarihi açısından çok özel bir durumdu. Sahaf arkadaşlarım adına, sahaflık mesleğinin sorunlarını da, diğer konular gibi dikkatle, sabırla dinleyen, yukarıda adlarını “konunun asıl sahipleri” olarak zikrettiğim yetkili arkadaşlara tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Toplantı sonrasında, Sarayı, ana bölümleri itibariyle gezme imkanı da bulduk. Gördüklerimle ilgili şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Süsle, şatafatla, debdebeyle, gösterişle zerrece ilgisi olmayan bir mekan! Selçuklu ile Osmanlı mimarisinin, modern yapı imkanlarıyla zenginleştirilerek uygulandığı bu mekandaki en önemli fark, kalsik mimarimizdeki taşın yerini mermerin almış olmasıdır. Bu tanıklığımda, “Saray'ı, Erdoğan'a yönelik bir suçlamanın nesnesi olarak alırken, hiçbir dayanağı olamayan, hayali ve ahlaksız iftiraları üretmekten utanmayanların başına, inşallah ve tez zamanda en az bu Saray'ın büyüklüğünce taş düşsün!” demekten kendimi alıkoyamadım.
Sanatın mübahlığı
04:0020/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir önceki yazmızı, olayların hayattan hasıl oldukları, Cürcani'nin kelimeleriyle, hasılın tahsilinin ise imkansız olduğunu söyleyerek bitirmiştik. Kaydın böyle konulması hemen şu soruyu zorunlu kılar: “O halde, kurgunun / ihtira'nın hükmü ve uygulama şartları nedir?”
Bu soruya cevap vermeden önce aynı yazımızda geçen, sanatın mübahlığı meselesini ele almalıyız ki, Müslüman sanatçının şer'an durduğu zemini açığa çıkarmış, kurgunun hükmünü ve uygulama şartlarını (imkanını ya da imkansızlığını) bir inanç esası üzerinden tartışmış olabilelim. Arapça ibâha (kökü: bwh; helal saymak, helal kılmak, serbest bırakmak, izhar eylemek, açık ve düz olmak) kelimesinden gelen mübah, izinli, yasak olmayan demektir. Mübah, “Fıkıh usulü terimi olarak 'şâriin mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiil' mânasına gelir. Hüküm tanımındaki görüş ayrılığından dolayı bazı teklifî hükümlerde şer'î hitapla bunun fıkhî neticesi farklı terimlerle (meselâ haramda “tahrîm” ve “hurmet” şeklinde) ifade edilebilirken mubahta her ikisi için de ibâha kelimesi kullanılır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde mubah kelimesi geçmez; ancak Hz. Peygamber'in bazı söz ve uygulamalarıyla ilgili rivayetlerde masdarı “ibâha” ve “istibâha” olan fiillere rastlanır.” (TDVakfı İslam Ansiklopedisi, “mubah” maddesi, İbrahim Kâfi Dönmez)Mübah'ın ilk bakışta serbestiyet belirten bu anlamı, keyfî bir davranışın gerekçesi olamaz. Çünkü o, Fıkhi bir kavram olmakla, bilakis ilmî ve amelî bir sınırı gösterir. Bu yanıyla mübahı, doğurgan hayvanların zekatı bahsinde, “Mübaha gaflet eşlik ettiği için, insanın mübahı işlerken, Şari onu mübah yaptığı için mübah olduğunun farkında olması vaciptir. Şari onu mübah saymasaydı, insan onu yapamazdı. Böyle bir bakış mübah fiilin zekatıdır” şeklinde değerlendiren (Fütûhât-ı Mekkiyye, Çev: Ekrem Demirli, C: 4, s: 348) İbn Arabî, “mübah kılınsa bile” kaydıyla, hayayı, edebi, hicabı mübahın (seçme hakkının) önüne alarak (FM, C: 3, s: 78), adeta ariflerin şu ikazını hatırlatır: “Yaygı üzerinde otur ama yayılmaktan sakın.” (FM, C: 2, s: 215)Fıhhi açıdan mübahla ilgili doğru istikameti İbn Arabî'den belirlediğimize göre, sanatın mübahlığı konusunda da yine İbn Arabî'ye başvurmak doğru bir tercih olsa gerektir. Mücahedeyi, “nefsi bedensel güçlüklere zorlamak” şeklinde tanımlayan İbn Arabî, dört mücahit sınıfının sonuncusu için şunları söyler:“Bu mücahede, yükümlülüğe eşlik eden makamlardandır. Binaenaleyh yükümlülük sürdükçe, mücahedede sürer. Yükümlülüğün hükmü kalktığında mücahede de kalkar. Bu nedenle Allah yükümlülerden mübah sınıfıyla güçlüğü kaldırdı. Bunun nedeni üzerinde yaratılmış oldukları ilahi suretin onlarda şefaat etmesidir. İlahi suret, engel tanımaz ve kendisine benzeyenin engellendiğini gördüğünde, ondan engelin kaldırılmasını ister. Bunun üzerine 'ahirette bana ulaşacaktır' denilir. Suret ise şöyle der: 'Ahiretteki durumun dünya hayatında da bir hükmü olmalıdır ki, benim şefaatimin kabulüyle sevineyim.' (…) Bunun üzerine Allah beşeri suret için 'mübah' olanı belirledi. İlahi suret, insana mübahta eylem yaparken bakar. Mübah dünya hayatında nefsin en üstün halidir. Çünkü mübah, engellemenin bulunmadığı ahiret hayatının bir parçasıdır. Nefs mübahtan mekruh veya menduba yöneldiğinde ise, suret yükümlüden kısmen yüz çevirir. Bu esnada kısmen insani surete baksa bile, bir yönüyle ondan uzaklaşır. Nefs mübahtan harama ya da bir vacibi yapmaya yöneldiğinde ise, suret perde çeker ve bütünüyle yükümlüden yüz çevirir. Ameli insana teklif eden ya da yasaklayan –ki Allah'tır- kulu bu esnada gördüğünde, kendisine vacip kıldığı şeyi vacip kılar. Hakk'ın kendisine bir şeyi zorunlu kılması 'Nefsine rahmet yazdı' (el-En'am, 6:54) ve 'Müminlere yardım üzerimizde haktır' (er-Rum, 30:47) gibi ayetlerinde dile getirilir. Böylelikle perde kalkar: Artık iki suretten her biri, hükümlerinin bütün hallerinde diğerini görür.” (FM, C: 7, s: 110)İbn Arabî'nin bu yorumu, sanatın neden mübah olduğunu temellendirmede bize yeterli gelse de, hem lafız hem de sufi bir mana olarak Arapça'nın en zorlu kelimelerinden biri olan suret'le ilgili özel bir bilgiye sahip olmayanları ikna etmede yeterli gelmeyebilir. Bu nedenle merak edenleri, Suad el-Hakîm'in İbnü'l-Arabî Sözlüğü'ne yönlendirerek, bu bahsi şöyle sonlandıralım: Sanatın mübahlığı, doğrudan seçme hürriyetiyle ilgilidir ve bu da doğrudan ferdiyete taalluk eder. Müslüman ferdin sanatla uğraşması, velev ki nefsani (şöhrete ulaşmak vb.) bir etki de taşısa, onu İlah-meluh, Rab-merbub ilişkisinin içine çeker. Çünkü o, sanat yaptıkça yaptıranını, eser verdikçe onda müessir olanını bilecektir. O halde sanat, her şeyden önce bir bilme hâlidir ve el-Îcî'ye göre hâl ise “mevcud ile ma'dum arasında vasıtadır” ki, bu da ancak ferdî idrak içinde, seçme hakkını kullanmakla (mübahla) anlaşılabilir. Bunun ve dolayısıyla sanatın mübahlığı meselesinin hem sonucu hem de özeti olarak, daha önce de zikrettiğimiz bir düsturu ama bu kez Giorgio Agamben'in kelimeleriyle tekrarlamamız da yeterli olsa gerektir: “Bilinmeyeni bildiğimizde bildiğimiz o değil, aslında kendimizdir.”
Tembel görüşler
04:0025/09/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tanzimat'tan bugüne, sanatla ilgili şu üç görüş yüksek sesle dile getirilmiştir:
1-Batı sanat konusunda da bizden öndedir. En iyiyi ve en güzeli ortaya koydukları için onların sanatına duyulan hayranlığı ortadan kaldırmamız, taklit arzularını engellememiz mümkün değildir. Bu durumda, onların geldikleri son noktayı, bizim için bir başlangıç noktası saymalı; dolayısıyla kendi sanatımızı canlandırma çabalarıyla kaybedeceğimiz zamanı, yeni (hazır) sanatın benimsenmesine harcayarak hız kananmalı ve bu sayede uygulama sürecini de kısaltmalıyız. 2-Olan olmuş, medeniyet konusundaki yeni seçimimiz (bizler beğensek de beğenmesek de) yerini bulmuştur. İnançtan, kültürden kaynaklanan kendi milli farklarımızı folklorik bir değer şeklinde yaşatmayı sürdürerek, asıl Batı sanatını onunla buluştuğumuz noktadan takip etmeli, ancak yerel renklerimizi ona eklemlemeye çalışarak, (olabildiğince) bir fark yaratma yoluna gitmeliyiz. 3-Batı'ya siyaseten yenilmiş olmamız, sanatta da yenilmiş olmamızı gerektirmez. Artık Batılılaşmaya (modernleşmeye) engel olamasak da kendi sanatımızı koruma altına alabilir; bunun vereceği güven ve gayretle zamanımızın zorunlu kıldığı yeni arayışlara yönelebiliriz.İlki Batıcılık-solculuk, ikincisi Sağcılık, üçüncüsü ise Muhafazakarlık olarak adlandırılan bu üç görüş, öncelikle tembellikte ortaktırlar.Çünkü üçünde de farklı derecelerde, kabullenilmiş bir yenilgiye göre tutum belirleme söz konusudur ki, bu belirleyiş köklü bir itirazı, somut bir direnişi ve dolayısıyla bağımsızlık (millilik ve yerlilik) çabasını içermez; “hayat devam ediyor” kabulü içinde pasif bir vaziyet almayı, diğer bir söyleyişle güncel olana, zuhurata göre davranmayı gerektirirler. Bunun nedeni ise her üç görüşün de tıpkı tembellikte olduğu gibi, faydacılıkta ve samimiyetsizlikte ortak olmalarıdır. Çünkü sanat, sanatın salt sanat olmak (ferdiyetin tahakkuku) bakımından yapılmasıyla, toplumsal yarar gözetilerek yapılması gibi asli düzeylerden, ticari bir düzeye evrilmiştir. Bu yanıyla ekonomik bir sektöre dönüşen sanat, artık maliyet hesaplarının, arz-talep dengelerinin, pazarda beğenilme kaygılarının etkin olduğu, eğitim ve öğretimi devletin ihtiyaçlarına (taleplerine ve arzularına) göre belirlenen güdümlü bir eyleme dönüşmüştür. Zikredilen her üç görüş de iktidarların sanat tutumlarına göre, belli dönemlerde daralma problemi yaşayarak ya da açılma imkanına erişerek, sanat ekonomisinden en büyük payı kapma savaşında galip gelmeyi, sanatın özünü ve asli işlevini düşünmenin önüne almışlardır.Samimiyetsizlikte ortaklığa gelince, bunu hemen iktidar destekli olarak hinterlandını genişleten bir görüşe diğerlerinin göz kırpışından, gerdan kırışından anlamak mümkündür. Nitekim bugün, geleneksel sanatlar adı altında yaygınlaşan İslam medeniyetine mahsus sanatların, batıcı-solcu, sağcı sanatçılarca kes-yapıştır, kolaj yöntemiyle, güya modern sanatlara monte edilmeye çalışılması; öte yandan geleneksel sanatlarla uğraşanların, içsel bir zorunlulukla değil, sadece kendilerini cepleri şişkin ve aynı zamanda sözüm ona sanatsal kalite tezkiyececilerine, dolayısıyla Batılılara, Batıcılara beğendirme arzusuyla, özünde non-figüratif olanı figüratif olana taşımaya, perspektifsiz ve gölgesiz olanda manevi numaralar çevirmeye yeltenmeleri söz konusu samimiyetsizliğin yeni görünümlerinden ibarettir. O halde biz, sufilik- ferdiyet ve sanat üçlüsü üzerine nazari planda yazmaya çalışırken ne yapmış oluyoruz? Doğrusu, ilgili (ve devam edecek yazılarımızla) ne sanatın kirlenmiş ortamını temizleme gayretinde ne de zikrettiğimiz üç görüşün dışında düşünülebilir ve uygulanabilir bir sanat teklifinde bulunmuş olmuyoruz. Çünkü her şeyden önce düşünmeye çalıştığımız düşünceyle bugün sanat yapılamaz. Yapılma ihtimali olsa bile bunun zorluklarına göğüs gerecek azim ve arzuda bir taliplisi çıkmaz. Ancak biz şunu yapmaya çalışıyoruz: İslam sanatları, salt istidada, yeteneğe, yetkinliğe, el becerisine ve teknik eğitime dayalı olarak yapılabilecek sanatlar değildir. Onun yapılabile şartı öncelikle mümin olan ve sufi metafiziğinin içinde duran (oturan) bir muvahhit olmakla mümkündür. Bunun içinse unutulan ya da unutturulan İslami bilgileri yeniden kazanmak gerekir. Daha açık bir ifadeyle Kur'an, hadis, kelam, fıkıh, siyer ve metafiziği bilmeyenden Müslüman sanatçı olmaz. Ancak mümin olabilmek için bu ilimleri öğrenmeyi önceleyenlerin ayrıca arzu edenlerinden sanatçı olabilir. Dolayısıyla mümin olmak esas, sanatçı olmak ise onun bir getirisidir. Biz işte buna mahsus düşünülmüş düşüncelerin izini sürmeye, işaretlerini açığa çıkarmaya çalışıyoruz. Derdimizin sanat olduğunu söylediğimiz yerde bile derdimiz mümin olmanın esaslarını, gereklerini konuşmaktan ibarettir; inanıyoruz ki, bunu sahih bir çizgide konuşabildiğimiz takdirde sanatı da kendiliğinden konuşmuş oluruz. Bu nedenle kendimizi öncelikle tembel düşüncelerden ve bunların ürettiği görüşlerin etkisinden uzak tutmaya çalışıyor, ilgililerini de buna davet ediyoruz.Vaki kirliliğin dışında durarak mevcudu (tembel düşünceleri) unutmadan, sahih olanı hatırlamaya yer açılamaz. Diz kırıp okuyarak, beyinlerimizi çatlatırcasına tahkik ederek, düşünerek, konuşarak hatırlamanın hakkını verdikten sonra ancak sanat ehli de olarak ibnü'l-vakt (ve hatta ebu'l-vakt) olmamızı kimse engelleyemez. Değilse, biz de biliyoruz, Batıcı-solculardan önce Sağcı ve Muhafazakarların, kendilerine (sanat planında) hemen, şimdi, defaten bir yarar sağlamayan Din'in, sufi metafiziğinin hatırlatılmasından çok rahatsız olduklarını.*Kurban Bayramınız kutlu olsun.
Kurgu ve kurgu sanatı
04:0027/09/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gündelik dilde sanata dahil olarak kullanıldığı için, kurgu denildiğinde aklımıza hemen sanatın kurgusu ya da kurgunun sanata mahsus yönü gelivermekte; tek başına kurgu'yu konuştuğumuzda felsefenin, kurgu sanatını konuştuğumuzda ise sanat nazariyesinin alanından konuştuğumuzu genellikle ıskalamaktayız.
Felsefede kurgu, fiile dökülmemiş bilgi, spekülasyon demektir ki, tefekküre değgin tasavvururun özel bir yönüdür. Bizde ise “Herhangi bir şey mütessir olmadan müessir olmaz” hükmünce sufi metafiziğinin, zorunluluk tartışmalarında ise kelamın konusu ve dolayısıyla kendi varlığından bile kuşku, zan üretebilen zihnin potansiyel bir durumu olarak işlenir. Kurgunun bu yönüne dikkat çekmekle, Müslüman sanatçının onun üzerine zihin yorarken, hangi ilimlerin limanlarına uğramak zorunda olduğunu hatırlattığımızı ve aşağıda Müslüman sanatıyla ilgili kimi hükümlerimizi neye göre verdiğimizi şimdiden belirtmiş olduğumuzu var sayarak, sanat ve kurgu konusunda geçebiliriz. Sanata bitişik olan kurgu (fiction) ve kurgu sanatı (art of fiction), Batı'da altın kaseler olarak ağzı çok kalabalık nazariyelerle, dokumanter (görsel örnekli, metin destekli) incelemelerle yoğun bir şekilde ele alınmıştır. Bu ele alışta, hemen her zaman, sanatçının yaratıcı deha olarak portresi öne alınmak suretiyle, onun Tanrı karşısındaki diklenişi, artist ve otorite (author / yazar) olarak Tanrı'ya galebe çalan birey oluşu ısrarla vurgulanmıştır. Kurgunun salt (saf) kurgu olarak düşünülmesi ve uygulanması bakımından Müslüman sanatçının Batılı bir sanatçıdan farkı olmamakla birlikte, bir Tanrı(laşma) sorunu olarak ortaya konulması bakımından ondan çok açık bir farkı vardır. Şöyle ki: Kulların ihtiyari ve gayri ihtiyari filleri konusunda itikadi mezhepler arasında nedenli bir görüş farkı ortaya çıkmış olursa olsun, son tahlilde biz kula ilişkin her şeyin Allah'ın kudretine tabi olduğuna inanırız. Dolayısıyla, “Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı” (el-Enfal 8:17) hükmü ışığında konu eser, tesir ve tesirlenen olunca bu inanışımız daha da pekişir. Burada, şu eriştiğimiz manada, itikadi bir durum söz konusu olduğundan herhangi bir esnetme, tevil yapılamaz. Ancak ondan hareketle sufi metafiziğine göre kimi açılımları üzerinde durulabilir. Kurgunun Arapça'daki karşılığı ihtira'dır. Şemseddin Sâmi'ye göre anlamı: “Misli sebk etmemiş bir alet ve makine vesaire icadı”dır. “Allah yapmayı (icadı) kullara, yaratmayı (halk etmeyi) ise kendisine izafe tti. Yaratma bazen yoktan var etme, bazen belirleme anlamına geldiği gibi (bazen de) fiil anlamına gelebilir. Kelimenin fiil anlamına örnek olarak şu ayet-i kerime verilebilir: 'Ben onları göklerin yaratılışına (fiiline) tanık tutmadım' (el-Kehf 18:51). Bazen ise yaratılmış anlamına gelir. Örnek olarak 'Bu, Allah'ın yarattığıdır (halk)' (Lokman 31:11) ayetini verebiliriz.” diyen İbn Arabî (Fütûhât-ı Mekkiyye, Çev: Ekrem Demirli, c:2, s: 40) konuyu şöyle açar: “Alemde ihtira' (tasarlayarak orijinal yaratma) geçerli değildir. Allah için ihtira' belirli bir şekilde kullanılabilir, fakat kelimenin gerçek anlamı yönünden kullanılamaz. Çünkü böyle bir şey ilahi mertebede eksikliğe yol açardı. O halde orijinal üretim, ancak kul hakkında geçerli olabilir. Şöyle ki: Bir şeyi orijinal olarak üreten, gerçekte varlıkta ortaya çıkartmak istediği şeyin örneğini (başka bir yerden öğrenmeden) önce kendi zihninde tasarlamadan onu yapamaz. Onu zihninde tasarladıktan sonra ise amelî gücü o şeyi örneği bilinen bir şekilde (çünkü zihinde tekrarlanmıştı) duyusal varlığa çıkartır. (...) Bir şeyi zihninde tasarlayarak meydana getiren kimse var olan şeylerde dağınık haldeki mevcut parçaları alır ve onları zihninde ve vehminde birleştirir. Bu birleştirme, daha önce bilgisinde bulunmamış olabileceği gibi bulunmasında da bir beis yoktur. Çünkü bu durumda o, tıpkı orijinal anlamları üretmede şair ve fasih-yazarlar gibi, kimse tarafından öncelenmeyen ilk mesabesindedir.” (FM, c: 1, s: 248-249)“Öncelenmeyen ilk mesabesi”nde “yapıcı / mucit” oluşunun sanatçıdaki etkisi, sanat yoluyla kulluğunu idrak eden kul olmaktan ibarettir. Bu idrak onu kendi kurgusunun sınırında tutar ve tesirlenen olarak onun Tesir Eden'in yaratışınca soğurulduğu fikrine götür. Nitekim, gerek sanatsal gerekse ilmî maruf eserlerin hemen hepsinde buna dair açık kayıtlar düşülmüş, eserler doğrudan O'na nispet edilmiştir. Bunun pratik karşılığı ise nefs düzeyinde tahakkuk eder. Bir Batılı (modern), kurgu-culuğuyla doğrudan nefsini bilerken, bir Müslüman sanatçı kurgu-culuğuyla kibrine ket vurur.Aynı nedenle, bir Batılı eseriyle görünürlük kazanmak için her türlü araca bağımlı (tutuklu) hale gelirken, bir Müslüman sanatçı eserini topluma saçmış olmakla, paylaşması zorunlu olan bir nimeti paylaşmanın verdiği rahatlığa erişmiş, bir tür seçilmişlikle sınanma yükünden kurtulmuş olur. Dolayısıyla kurgusunu nefsinden bilme ve nefsaniyetinin yükselişinde onu binek edinme ile kurgusunu tesir-tesirlenme ilişkisi içinde Tanrı'dan bilme ve kibrini denetleme tutumu Batılı ile Müslüman sanatçının en ayrıcı özelliğidir. Bizim sanat imtihanını tam da buradan kaybedişimiz ve ilk kaybediş acısını şairlerimizde yaşayışımız ise ayrıca ele alınması gereken önemli bir husustur. twitter.com/OmerLekesiz
YEK’in çeviri hareketi ve gecikmiş bir teşekkür
04:0029/09/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı (YEK), yazma eserlerin modern kütüphane çatısı altında toplanması, korunması ve kullanıma açılması konusundaki bir dizi kanuni görevi yürütürken, yazma “Eserlerle ilgili çeviri, sadeleştirme ve tıpkıbasım çalışmaları ile içerik incelemelerini yürütme, desteklemek ve bu çalışmaların sonuçlarını yayımlama” görevini de ciddiyetle ve gayretle sürdürüyor.
YEK Başkanı Muhittin Macit'in akademisyenliğiyle yayıncılığından kaynaklanan birikiminin bu ciddiyet ve gayretteki önemli payını yadsımak elbette mümkün değildir. Ve elbette, şu ana kadar (daha önce yayımlanmış / yeni) çeviri ve çevrimyazı eserlerle kuruma destek veren Erhan Afyoncu, Mustakim Arıcı, Abdulgaffar Aslan, Salim Aydüz, Şamil Çan, İlyas Çelebi, Mahmut Çınar, Selime Çınar, Abdullah Demir, Mehmet Demir, Murat Demirkol, Muhammet Nur Doğan, Ali Durusoy, Erdoğan Erbay, Sadullah Gülten, Kâmuran Gökdağ, Osman Güman, Hasan Hacak, Elzem İçöz, Yakup Kara, Ahmet Karataş, Murat A. Karavelioğlu, Nurgül Karayazı, Mahmut Kaya, H. Ahmet Kırkkılıç, Harun Kuşlu, Günay Kut, Nail Okuyucu, Mesud Öğmen, Mustafa Öz, Necmettin Pehlivan, Hüseyin Sarıoğlu, Güvenç Şensoy, Ramazan Şeşen, Zahit Tiryaki, Selahattin Tozlu, Mertol Tulum, Fatih Usluer, Orhan Yavuz, Ahmet Yıldırım ve Hacı Yılmaz'ın çalışkanlık ve yetkinlik haklarını teslim etmemiz de üzerimize bir borçtur. Aynı yolla kuruma destek veren şu isimleri ve hazırladıkları eserleri ayrıca zikredişim ise lütfen mazur görülsün. Herkes gibi benim de kimi şahıslara, eserlere daha fazla sevgi ve hayranlık duyma konusunda zaaflarım var:Ömer Türker, tek başına Fârâbî'den, Kitâbu'l-Hurûf / Harfler Kitabı'nı; Seyyid Şerîf Cürcânî'den, Şerhu'l-Mevâkıf / Mevâkıf Şerhi'ni; Kutbüddin Râzî'den, Risâle fî tahkîki'l-külliyyât / Tümeller Risâlesi ve Şerhleri'ni;Ekrem Demirli ile birlikte, İbn Sînâ'dan, iki cilt halinde Kitâbu'ş-Şifâ / İlâhiyât / Metafizik'i;Ömer Mahir Alper'le birlikte Fârâbî'den, Kitâbu'l-Burhân / Burhân Kitabı'nı çevirmiş.Mustafa Koç ise tek başına Kınalızâde Ali Çelebi'nin, Ahlâk-ı Alâ'î / Kınalızâde'nin Ahlâk Kitabı'nı; Muhyî-i Gülşenî'den, Menâkıb-ı İbrâhim Gülşenî ve Reşehât-ı 'Aynü'l-Hayât Tercümesi'ni; İhsan Fazlıoğlu'yla birlikte Ebu'l-İzz El-Cezerî'den Tercüme-i el-câmi' Beyne'l-ilm ve'l-a'meli'n-nâfi' fî Sınâ'at'il-Hiyel / Tercüme-i Hiyel / Mekanik Tercümesi'ni;Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte Mütercim Âsım Efendi'den, el-Okyânûsu'l-Basît fî Tercemeti'l-Kâmûsu'l-Muhît / Kâmûsu'l-Muhît Tercümesi'ni (6 Cilt); Yusuf Sıdkî el-Mardinî'den, Mesîru Umûmi'l-Muvahhidîn Şerh u Terceme-i Kitâb-ı İhyâu Ulûmi'd-Dîn'i (10 ciltlik çalışmanın 1. cildi); Hasîrîzâde Elif Efendi'den, en-Nûru'l-Furkan fî Şerhi Lugati'l-Kur'ân / Kur'ân Lügatı'nı (2 cilt); ve Vankulu Mehmed Efendi'den, Vankulu Lügatı'nı çevrimyazıyla hazırlamış. Ömer Türker'in gerek kendi gerekse Ekrem Demirli ve Ömer Mahir Alper'le birlikte çevirdiği eserlerde çeviri kokusunun bulunmadığını özellikle belirtmeliyim. Profesyonel okurlar için bunun anlamı şudur: Kelâmî ve felsefî eserler, kavram merkezli eserlerdir. Batılı bir eğitimin içinden geçen bugünün zorunlu modernleri, ilgili Arapça, Farça ya da Osmanlıca kavramları, bildikleri ya da aşinası oldukları bir Batı dilindeki şekliyle düşünmeden maalesef doğru anlayamazlar. Dolayısıyla, örneğin ayn'ı arketip; kıyas'ı analoji olarak düşünmezlerse, kastedilen anlamı zihinlerinde doğru oturtamazlar. Ömer Türker, çevirilerinde bu tür çevirmeleri de gereksizleştirecek oranda, günümüz Türkçesiyle lafzın ve mananın hakkını verirken, en müşkil kavramları doğru bağlamlar içinde yerli yerine oturtuyor. Hal böyle olunca, elinizin altına küçük bir felsefe ve kelâm sözlüğü koyarak, ilgili metinleri çeviri değil, sanki birer telifmişçesine rahatça okuyabiliyorsunuz. Türker'in, Şerhu'l-Mevâkıf'ın ilk cildindeki “Giriş” başlıklı metnine de dikkatinizi çekmeliyim. Yetmiş iki sayfalık bu metin, Cürcânî'nin düşüncesi konusunda yazılmış en iyi metinlerden biri olma özelliğini taşıyor ve müstakil bir kitap olarak yayımlanmayı hak ediyor.Mustafa Koç'un gerek kendisi gerekse İhsan Fazlıoğlu ve Eyyüp Tanrıverdi ile birlikte hazırladığı eserlere gelince… Doğrusu onlar üzerine ne söylersem söyleyeyim eksik kalacaktır; sözlükler başta gelmek üzere hepsi başlı başına birer hazinedir. Bu çeviri faaliyetinin bir nedeni ve bundan doğması umulan bereketli bir yenilik olmalı! Sezgilerimde yanılmayacağımı tahmin ediyorum ama bunu gereğince yorumlamak için de henüz erken olduğunu düşünüyorum. Söz konusu yayınlarından dolayı YEK yetkililerine ve adlarını zikrettiğim akademisyenlere gecikerek de olsa teşekkürlerimi iletiyorum.
Başörtüsüyle kaymak
04:002/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Müslümanın, Müslüman olmaktan başka bir derdi olmaz, olmamıştır ve olamaz.
Din Allah'a aittir; onu koruyacak olan O'dur. Müslüman, o Din (şeriat) yoluyla, Allah'la yaptığı anlaşmanın (amentü'nün) haysiyetini korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğünü yerine getirirken, kimi fiilleriyle Din'in korunmasına da vesile olabiliyorsa, bu sevinç olarak ona yeterli gelecektir. Allah'ın rızasını gözeterek, yaşamak ve ölmek Müslüman fiilinin özünü oluşturduğundan, o, söz konusu fiillerinde somut (dünyevi) bir başarıyı elde etmek zorunda da değildir. Hatta, Allah'ın rızasının dışındaki bir başarı, başkalarınca görülmesi beklenen dünyevi bir başarıya evrilme potansiyeli taşıyabileceğinden makul de görülmez. Dolayısıyla Müslüman, sevinçten üzüntüye, huzurdan tasaya, zevkten acıya... yaşadığı ve yaşayacağı her şeyi Allah ile yaptığı anlaşmayla ilişkilendirir ve her işin sonucunun Allah'a döneceğine inandığı için, kendisi de her durumunu sadece ve sadece ona yöneltir. Müslüman zihniyetinin tayin ve tescili bakımından gerekli olan bu malum hususları tekrarlamamın nedeni, son zamanlarda kimi Müslümanların bunun aksine davranışlardaki ısrarlarına tanık olmamdandır. Başörtülü bir hanımın, birkaç gün önceki medya yoluyla sızlanışlarından, Müslümanlara saldırıya geçişini buna örnek olarak verebilirim. Benim bu tiplerle hiç işim olmaz, dolayısıyla tanımam ve bilmem. Kendi beyanıyla, HDP (=PKK) milletvekiliymiş. 28 Şubat döneminde en ağır bedelleri ödeyenlerden biriymiş. Öyle ki, “başörtüsünü savunan yazıları sebebiyle 3 kızıyla birlikte idamla” yargılanmış. Bu beyanından sonra, yukarıda zikrettiğim zihniyet gereğince ondan, “Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım” ama ben de her insan gibi nefis taşıyorum, yine de bunları söylemek zorunda kaldım” demesini beklersiniz. Hayır, o bununla kalmıyor, “Başörtüsünün bedelini biz ödedik, kaymağını onlar yedi” diyerek, bununla üç şeyi daha söylemiş oluyor: 1-“28 Şubat döneminde ödediğim bedelleri birilerinin görmesini bekledim ama görülmeyince, şimdi ben gösterdim.”2-“Görülmekten kastım, işin kaymağını yiyenlerden biri olmaktı; zamanında yedirmediler, ben de bu yolla yemeye karar verdim.”3-“Çoğul konuşuyorum çünkü, ben artık beklediğim kaymağı bana yedireceğini umduğum HDP(=PKK)'nın bir mensubu olarak, onlar adına konuşuyorum.”Elbette, cahil, hırslı, tahammülsüz, nankör, fikretmeyen, akletmeyen... olan insan olmak bakımından bir Müslüman da, Allah'ın dinini korumak için başarılı çalışmalar yaptığını ancak bunun görülmediğini düşünüp, müşteki olabilir ve bunu doğru bir zaman ve zeminde dile de getirebilir. Bu hanım ise, ne kimliği, ne beyanları, ne de söyleyiş zamanı ve zeminiyle zerrece bir uyum, haklılık, doğruluk ve tutarlılık göster(e)miyorYine de hakkı geçmesin, belirtelim ki, konuşmasına sebep, “Başörtüsü mağdurlarının AKP'nin safında yer almamasını 'akıldan yoksunluk' olarak gören Ahmet Yesevi Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Fatma Sönmez'e cevap” vermekmiş. Anlaşılan o ki, Sönmez Hanımefendi, “Rabbimiz! Bizi kâfirlere deneme konusu kılma, affet bizi. Çünkü Sen Aziz ve Hakim'sin; mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibisin” hitabından hareketle, Müslümanın Allah'ın adını zikredenlerle beraber olma, Allah'a, dinine ve müslümanlara sabah akşam küfredenlerle yan yana durmama şartına göre, kendi içinde son derece doğru, temiz ve saf bir niyetle konuşmuş. Sönmez Hanımefendi'nin tespiti, belli ki, HDP'li (=PKK'lı) hanımın mevcut durumuyla yüzde yüz örtüştüğü için, o, bundan çok çok alınmış; şimdiki söyleyişine (ve durduğu yere) göre, kaymağını yemek için uğrunda idamla yargılandığı bir çabayı nihayet aslına uygun olarak ifşa etmekle kalmamış, kaymak yeme tutkusunu katilleri, hainleri, millet düşmanlarını savunacak kadar fahşanın da fahşasına taşımış. Fatma Sönmez Hanımefendi'yi, işte bu noktada eleştirebilirim: HDP'li (=PKK'lı) hanım, n'ola sadece başörtüsüyle kaymakla baş başa bırakılsaydı da, böylesi bir bilinçaltı ifrazatına teşvik edilmeseydi.Böylelikle imanını tartışmadığımız (ve tartışamayacağımız), ancak zihniyetindeki tahribatı, bozulmayı aşikar olarak gördüğümüz bu hanımın, yarın da çıkıp “Ben ölünce talkın istemiyorum, Selocanım talkın yerine mezarımın başında saz çalsın, bana yeter” deme ihtimali de ortadan (muhtemelen) kaldırılmış olunabilirdi. Ayrıca Sönmez Hanımefendi, Rabbimizin 28 Şubat döneminde, bizleri, darbeciler kadar, bu tip Müslümanların şerlerinden de koruyuşuna tanık kıldı ki, onu bu yönden de eleştiriyorum. Çünkü bizler, Uzaktaki Kara Çukur ve elemanlarınınki dahil, birçok dönmelere, satılmışlıklara, ihanetlere tanık olsak da bundan hiç sevinç duymadık. İyi insanları ve Müslümanları sevenler, hangi nedenle olursa olsun onları kaybetmekten sadece üzüntü duyarlar.
“Nazariyat”... ehli için...
04:004/10/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Nazariyat”, felsefe, bilim, İslam felsefesi ve sanat alanlarında yürütülen “yerli” çalışmalar sayesinde, son on yılda “geri kazanabildiğimiz” kelimelerden biridir.
“Geri kazanmak” diyorum çünkü, burhani delillerden olmakla Kelam ilminin önemli konularından birini teşkil eden “nazar” kelimesine yaslanan bu terim, kültürel değişmeyle (Batılılaşmayla) birlikte önce “teori”ye, ardından da “kuram”a feda edilmişti.“Teori”nin manası, etimolojik ve felsefi serüveni hakkında en doğru bilgiyi edinmeniz için sizleri Yalçın Koç'un “Theologia'nın Esasları”na (Cedit Neşriyat, Ankara 2008) yönlendirirken, ondaki şu kısa ama net tespitle yetineyim: “Theo-logia'nın zemini, 'theoria'dır. 'Theoria', manzara seyr'i yoluyla nazariyat'tır. 'Theoria, yani nazariyat, 'dil olarak theatron' itibariyle, 'aşkın'a' mahsus icraattır.Vankulu Mehmed Efendi'inin “Bir nesneyi bakıp fikr etmektir” şeklinde açıkladığı “nazar”ı, Kur'an merkezli bir kelime olarak Râgıb el- İsfahânî (nazariyatı da içerecek şekilde) şöyle tanımlar: “Bir nesneyi idrak etmek ve görmek için gözü ve basireti çeşitli yönlerle döndürmek, çevirmek. Bununla bazen 'hiç acele etmeden, tekrar tekrar ve dikkatle düşünme' ve 'araştırma veya inceleme sonrasında elde edilen bilgi' kastedilir.”Bunlara göre, nazariyat'ı “uygulama derdi olmaksızın, belli konular üzerine derinlemesine düşünme ve görüşler oluşturma çabası” olarak tanımlarız ve bu çabayı kitapla, risaleyle, dergiyle somutlaştırdığımızda, onu isimden zarf olma katına da taşımız oluruz. Şimdi sizlere yayım bilgisini ileteceğim “Nazariyat – İslam Felsefe ve Bilim Tarihi Araştırma dergisi” de öncelikle söz konusu zarflardan biri olmak bakımından seçkinleşmektedir. “Nazariyat” dergisi, “Hakemli bir dergi”. Dolayısıyla jeneriği biraz kalabalık:İmtiyaz Sahibi M. Ali Çalışkan. Yazı İşleri Sorumlusu: İbrahim Halil Üçer. Editörü: İhsan Fazlıoğlu. Editörler kurulunda Rahim Acar, Ömer Mahir Alper, Eşref Altaş, İshak Arslan, İhsan Fazlıoğlu, M. Cüneyt Kaya ve Ömer Türker isimlerinin yer aldığı derginin yardımcı editör ve danışma kurulunda ise yerli ve yabancı birçok bilim adamı bulunuyor. Sanırım hem bunun hem de hakemli olmasının bir gereği olarak “Nazariyat” dergisi de zaten iki dilde (Türkçe ve ingilizce) müstakil sayılar halinde yayımlanıyor. İlk sayısı Ekim 2014, ikinci sayısı Nisan 2015'te okurla buluşan derginin, üçüncü sayısı da çıkmak üzere. Yukarıda sunduğum kelime, terimle Nazariyat'ın neden yayımlandığının bilgisi de kısmen ortaya çıkmışsa da, bunu birinci sayıda yer alan “editör” yazısıyla pekiştirmekte yarar var: “İslam felsefe ve bilim geleneği ne tür bir nazari düşünce yaşadı? Bu geleneğin mensupları neyi düşünüyorlardı, nasıl düşünüyorlardı, niçin düşünüyorlardı? Ne tür soru ve sorulara sahiptiler; dertleri ne idi; bu soruları, dertleri nasıl kavramsallaştırıyorlardı; hangi yöntemleri kullanıyorlardı ve çözümlerini üretirken ne tür bir kendilik bilincinin içinde hareket ediyorlardı? İstanbul'da altı ayda bir Türkçe ve İngilizce yayınlanacak Nazariyat: İslam Felsefe ve Bilim Tarihi Araştırmaları dergisi, İslam felsefe ve bilim tarihinde, bu sorulara verilen nazari yanıtları, kelam, felsefe-bilim, tasavvuf ve usül ilimleri çerçevesinde metinlere dayalı olarak araştıracak; söz konusu alanlarda özellikle on ikinci yüzyıl sonrası ortaya çıkan yeni cevapları, soruları, çözümlemeleri konu alan çalışmaları yayımlayacak; tüm bu soru ve yanıtları, İslam temeddününü antropolojik bir araştırma alanı olarak görmeyi reddettiği için tarihin sürekliliği içinde günümüz sorunlarıyla irtibatlandırmaya çalışacaktır.”Görünen köy kılavuz istemiyor. “Makaleler” ve “Değerlendirmeler” ayrımlı olarak yayınlanan Nazariyat'ın ilk iki sayısındaki imzalar ve işledikleri konular da bunu teyit ediyor. İlk sayıdaki İhsan Fazlıoğlu, Ömer Türker, Eşref Altaş, Elif Baga ve İshak Arslan, ikinci sayıdaki M. Cüneyt Kaya, Ömer Mahir Alper, Atilla Bir, Şinasi Acar, Mustafa Kaçar ve Mehmet Özturan imzalı makalelerde, hakikat-itibar, varlık-anlam, tahlil, tahkik, tercüme, matematik, denklem, akledilirler, zaman terimlerinin içinden geçilerek Fahreddin er-Râzî'den Meşşâîlere, Âmirî'den Seyyid Şerîf Cürcânî'ye birçok felsefeci ve kelamcının ilim dünyalarında yürünüyor ve alıntılanan metinler itibariyle Nazariyat, üçüncü bir dile daha, yani Arapça'ya da yaslanmış oluyor. Kayıların amblemi, Nazariyat'ın “Y” harfinde yerleştirilmekle, derginin zihinsel ve kültürel aidiyeti de görünürlüğe taşınmış.Müstemlekecileri ve bizdeki işbirlikçilerini rahatsız edebilecek olan bu husus, Nazariyat'ın “ehli için” yayımlanan bir dergi oluşunun da teyidi gibi duruyor.Umuyorum ki niyeti, çabası, içeriği yerli ve son derece net olan bu dergi, yine ehli olanlarca yarınlara taşınacaktır.
İran’dan çeşitlemeler
04:0011/10/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçtiğimiz Salı günü akşam üzeri, Sevgili Zeynel Çakır'la Cemkeran'a gittik.
O gün gitmemizin nedeni, 'Mehdi'nin salılardan bir salıda oraya gelecek (ya da inecek) olmasıymış. Asırlardır gelmeyen 'Mehdi', içten içe muzip bir merakla efsanesinin peşine düşüp, biz inişini görmeye geldik diye inecek değildi elbette. Nitekim her salı inmediği gibi, bu salı da inmedi ve dolayısıyla yine yürümedi, adına inşa edilen görkemli caminin avlusunda... O yürümedi ama onun inişini bekleyen birileri tarafından benim cüzdanım yürütüldü. Neyse ki, içinde boynu bükük şekilde kendilerini bekleyen bir tekliği cebellezi ettikten sonra, cüzdanımın vaki yoksulluğunu da, yoksulluğuma karine saymış olmalılar ki, sağolsunlar bana ulaştırılmak üzere, oradaki saha görevlilerinden birine emanet etmişler. Ben de son günlerde sadakayı ihmal etmiş olabileceğimi düşünerek, uğradığım vurgunu bu şekilde normalleştirmekle yetindim. PORTRE, ATATÜRK, İMAMBir kamu kuruluşunda çalışırken, soya satmak için gelen yabancı bir şirketin elemanı, arkamdaki duvarda, tam da başımın üstünde asılı olan Atatürk portresini göstererek, “bu genel müdürünüz mi?” diye sormuştu. Sanırım 12 Eylül darbesini izleyen günlerdeydi. duvarlardaki posterler yeterli görülmüyor, masa takvimlerinin, zarf açacaklarının bile Atatürklüsü kullanılıyordu. O gün, o elemana durumu nasıl izah ettiğimi hatırlamıyorum ama sene 2015'in Ekim ayında bu kez ben aynı soruyla bir İranlı memuru şaşkınlığa düşürdüm, dilini dolaştırdım. Bizim coğrafyanın ortak alışkanlığı gibidir bu durum. Halkı bir şeylerden kurtarmış olanlar, bunu duvar duvar asılmış portreleriyle, posterleriyle hatırlatırlar. Başka şeylerden kurtulmak mümkündür ama bunlardan kurtulmak nedense çok zordur. Şia'nın resim / suret konusunda Sünnilerinkine oranla daha geniş düşündüklerini bilsem de, ondaki (sonu çoğunlukla kitsche dayanan) bu kadar genişliği mazur göremiyorum. Bu da sanırım merhum İmam Humeyni ile ilgili (doğru ya da yanlış) kanaatlerimden kaynaklanıyor olmalı. Bana göre o asil, vakur, mütevazı ve müteşerri bir Müslümandı. Şahsı için reklama, portreye, postere tenezzül etmezdi. Ne oldu da böyle oldu diye sormayınız, çünkü bunun izahı uzun sürer. Tıpkı, İran halkının yüzde doksanının, dar zamanlarında mutlaka yanlarında olan Türkiye halkını sevdiği halde, mevcut yönetimin Türkiye'yi bir kaşık suda boğmaya çalışmasının da uzun bir izahı gerektirdiği gibi... GÜNEŞ GÖZLÜĞÜNÜN YERİHicaplı hanımlarımızın güneş gözlüklerini başörtülerinin üzerinde tutmalarının, modayla değil, psikolojiyle ilgili olduğunu sanıyorum. Bu yolla, hicap özgürlüğünün kısıtlanmasını protesto ederek, onunla adeta başörtülerini sağlama alırlar; onun korumalı olduğunu ve hicabın zalim düşmanlarınca açılmayacağını beyan ederler. İran'daki hicaplı hanımlar ise, güneş gözlüklerini çenelerinde tutuyorlar. Çoğunluğunun yarım başörtülü oluşuna ve dış seyahatleri dahil her fırsatta örtüyü çıkarmaya hazır bulunuşlarına bakarak; gözlük yoluyla örtüyü korumak yerine, rejimin kararına karşı sözlü muhalefetle başlarına iş açmamak için dillerini koruma altına alıyor gibidirler. Ne garip bir dünyadayız! Bir rejim hicaba düşmanlık eder, bir diğeri hicapsızlığa... İkisi de bir şeyleri yanlış yapıyor demeli ama, yok yok, kadınlarla ilgili her konu gibi bu konuda çok nazik; en iyisi susmalı. GECENİN DÖRDÜNDE SİESOPOL'DE OLMAKTurizm mevsimi bittiği için boş yer olacağı düşüncesiyle kalacağımız oteli belirlemeden gittiğimiz ve saat yirmi bir sularında vasıl olduğumuz İsfahan'da, sabahın dördüne kadar çaldığımız onlarca otel kapısı, yer yokluğu nedeniyle yüzümüze kapandı. Son çare, bizi Tahran'dan İsfahan'a getiren aziz kardeşim Mahmud'un otomobilinde uyumaktı. Yine de önce Siesopol ve çevresinde gezinerek sabahlamayı denemekten vaz geçmedik.Cemal Şakar ve Aykut Ertuğrul'la birlikte meşhur köprüde tur atarken, böylece “Siesopol'ü gördüm” diyenlere karşı çok önemli bir avantaj elde ettiğimizi belirten Aykut, şu espriyi patlattı: “Gecenin dördünde, ins ve cin uykudayken gezmemişseniz, Siesopol'ü görmüş sayılmazsınız.”MEKTUPSUZLUKSizlerden ne haber? Selocan'ın “Vahşet Türküleri” CD'si çıktı mı? Ekrem, gaip imamın postuna vekaleten oturdu, Aydın Doğan'ın biatını kabul buyurdu mu?İçimde biriken mektupta yer alabilecek sorular bunlar aslında. Size İran'dan onu yazmak isterdim ama yazamıyorum çünkü internet çıktı, mektuplar da bozuldu. Nasıl olsa “Kestane kebap, acele cevap” diyemeyecek, dahası ucunu yakamayacak ve “halim mektubumdaki harfler gibidir hani” şeklinde bir arzda bulunmayacağım.O halde çeşitlemelerimiz mektubumuza sayılsın. Tez vakitte görüşmek dileğiyle...
Vahşetle sırıtan kelleler
04:0013/10/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ankara'nın Gar Meydanı'ndaki terörü, Kaşan'ın Ağa Bozorg Medresesi'ni görmeye giderken öğrendim.
Akşam üzeriydi. Medreseye çıkan sokağı boş olarak fotoğraflayabilmek için yol arkadaşlarımdan hızlı davranıp, caddenin karşısına geçtiğimde, orta yaşlı biri yanıma yaklaşıp, üzerinde ev ve araç temin edilebileceği belirtilen bir kartı elime tutuşturdu. İhtiyacım yok diyerek kartı kendisine hemen iade ettim. Tepkimden hiç hoşnut olmadığını belli eden bir yüz ifadesiyle, “Herhalde Türksünüz. İstanbul'da büyük patlamalar oldu, doksan işi öldü” demekle yetinmeyip, sağ elini yukarıya kaldırıp, “bummm” sesi çıkartarak, sırıttı. Biraz sonra bana ulaşan arkadaşlara adamın dediklerini aktardım. İnternetten araştırdılar. Olay doğruydu ama yeri yanlıştı. İlk yorumlarımız, HDPKK'nın kana doymadığı, seçim gününe kadar da vahşeti artırarak yaygınlaştırmaya devam edeceği şeklinde oldu. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyordu: HDPKK'nın, Suruç vahşetini üreten şımarıklığı, şimdi oy kaybetme korkusuna evrilmişti. Bu korku, bidayetinden beri vicdanla barışık olmayan bu örgütü vahşetin her türüne teşne, dış örgütlerin provokasyonlarına da elverişli kılıyordu.Nitekim şu ana kadar doksan yedi kişinin öldüğü son olayın hemen ardından HDPKK'ca yapılan ilk açıklamalarda, oy vurgusu öne çıkartılırken, AK Parti olayın sorumlusu olarak ilan ediliyor ve devletin mafyalığından dem vuruluyordu. Olay öncesinde, mitingin güvenliği için görevlendirilen polislere, militanların “burası bizim özgürlük alanımızdır, siz giremezsiniz” şeklindeki sözlü sataşmalarla engellemede bulunduklarından, çekilen halayda “Bu meydan, kanlı meydan” haykırışlarının yankılandığından ise hiç bahsedilmiyordu. Kaşan'dan görülenler buydu. HDPKK, devletle boy ölçüşebilen bir örgüt olma iddiasını onun başkentine taşıyıp, ona kendi merkezinde söverek, hakaret ederek güçlülük iddiasını pekiştirmeye gayret ederken, iyi planlanmış bir tedhişin tarafı ya da aleti olarak terörün kanlı pastasından da en büyük payı almaya soyunuyordu.İstanbul'a geldiğimizde bu durumu daha da net olarak idrak ettik. Gar Meydanı'ndaki olaydan daha bir gün önce Diyarbakır'ın Hani ilçesinde, içinde eşinin ve üç yaşındaki kızının da bulunduğu özel aracı ile seyir halinde olan bir polis memurunun, PKK tarafından şehit edilmesi anında geri plana itilip, HDPKK mitingindeki söz konusu olay “en büyük olay” olarak öne çıkartılıyordu. Konu vahşet olduğunda kemiyetin hiçbir önemi kalmıyordu. Çünkü bir cana kıymakla, bin cana kıymak arasında bir fark olamazdı; PKK'nın Suruç olayıyla birlikte zincirlerinden boşanmışçasına peş peşe sergilediği vahşet bu sayede örtülerek, onun siyasi kolunun gösterilerinde gerçekleştirilen terör herkesin tek gündemi haline getiriliyordu. Oysa ki daha Dağlıca'da şehit düşen askerlerin mezarlarına dökülen su bile kurumamıştı. Asıl sorun da burada zaten. HDPKK, bidayetinden beri “insanın terörle ölümüne” değil, ölümün kendi işine yarayanına itibar etmekle, şimdi de onu oya tahvil etmeye çalışmakla ahlaksız bir zeminde seyrediyor. HDPKK bununla, bir yandan “bizimle başa çıkamazsınız, istediğimiz anda sizi karınızın, çocuğunuzun gözünün önünde öldürmekle kalmaz, başınızı taşla parçalar sonra da yakarız” telkinleriyle ölüm korkusunu yerleştirmeye çalışırken, diğer yandan “ey Kürtler, bize maddi destekte bulunmaz, eleman takviyesi yapmaz ve oy vermezseniz, devletin sizi öldürmesine engel olmaz, ölünüze de sahip çıkmayız” tehdidini pekiştirmeye uğraşıyor. Dolayısıyla HDPKK için “öldürülmek bir insanlık” meselesi değil, kendisinin ve ötekinin konumununa göre şekillendirilen bir istismar meselesidir; bu nedenle kendisinin kıydığı canlar, sergilediği vahşetler, aracısı ya da aleti olduğu provokasyonlar, kendi tabanından temin ettiği kurbanlar HDPKK'ya vız geliyor.Sonuçta HDPKK öldürse de öldürülse de bundan elde edeceği çıkara, siyasal kazanıma ve oy sayısına bakıyor. Bizim içinse durum böyle değildir. HDPKK'nın kıydığı her can, bu milletin evladıdır.HDPKK'nın bozmaya azmettiği şey bu milletin huzuru, güvenliği ve istikrarıdır.Haliyle, HDPKK gibi öldürdüklerini ve siyasi bir tertiple ölüme yolladıklarını tokuşturmak bize göre değildir. Bu nedenle Yasin'den son şehit polise kadar kıyılan onca canı unutmaksızın ve unutturulmalarına izin vermeksizin, Suruş'taki, Ankara Gar Meydanı'ndaki ölümleri birlikte değerlendirerek hakkaniyetli yorumlara ve dolayısıyla bunlara karşı doğru tedbirlere ulaşmak, cana hürmet etmek, terörle gelen her ölümden acı duymak bizim asıl seçimimiz olmalıdır. Menfur olayı bana Kaşan'da ulaştıran, yüzü cenazeye dönükken ağlayan, sırtı cenazeye dönükken sırıtan kellelerin hayalinden ve hayaletinden kurtulabilmenin öncelikli yolu da bu olsa gerektir.
Köprüden takoza İran edebiyatı
04:0016/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İran edebiyatı, mevcut Şii yönetiminin semavi kitap olarak tanıdığı Avesta ve Zend'ten (MÖ 8. asırdan) kalan kimi parçalarla, Sasaniler zamanında yazılan, (aynı zamanda onun resmi tarihi olan) Hudâynâme ve benzeri din dışı diğer eserlerin mitik, efsanevi izleklerini terketmeksizin, asıl İslam sonrası eserlerle şaha kalkmış bir edebiyattır.
Şehnâme'siyle İslam öncesi ve sonrası İran edebiyatında kelimenin tam anlamıyla bir köprü olma işlevini üstlenen Firdevsî (ö. 0120) ile onu izleyen Nizâmî-i Gencevî, Ebü'l-Ferec-i Rûnî, Eşref-i Gaznevî, Nizâmî-i Arûzî, Baba Tâhir-i Uryân, Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Hâce Abdullah-ı Herevî, Ferîdüddin Attâr, Nâsır-ı Hüsrev, Ömer Hayyâm, Cemâleddîn-i İsfahânî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Kemâleddîn-i İsfahânî, Sa'dî-i Şîrâzî, Abdurrahman-ı Câmî, Hâfız-ı Şîrâzî, Mahmûd-ı Şebüsterî, Muhteşem-i Kâşânî, Rükneddin Mes'ûd-i Kâşî vd. İran edebiyatını İslam ümmetinin edebiyatı olma katına taşımışlardır. Bizde olduğu gibi, etkileri on dokuzuncu asırda başlayan Batılılaşma ile birlikte İran'da da edebiyatta ulusçu tutumlar ağırlık kazanmış ve edebiyat adına bizim muhatap olduğumuz her olumsuz durum kimi farklılıklarla İran edebiyatını da kuşatmıştır. Yine tıpkı bizde olduğu gibi bugün de İran'da geleneğe bağı kalmayı savunanlar (muhafazakarlar), gelenekten tümüyle kurtulup Avrupa tarzı eserler vermeyi arzulayanlar (Batıcı - Solcular) ve bu ikisinin ortasında duranlar (sentezciler) arasında yoğun bir çatışma yaşanmaktadır. Biz zorunlu modernler olarak unutturulan edebiyatımızla çeviri, latinize etme yoluyla yeniden bilinçli bir bağ kurmanın dinamizmi içindeyken, İranlılar bundan da mahrumlar. Çünkü bizim gibi bir dil (alfabe) değişimine maruz kalmadıkları için, eski edebiyatın büyüklüğü, ağırlığı altında yaşıyorlar ve dolayısıyla onunla aralarında makul bir mesafe oluşturamadıklarından ondan bir köprü olarak istifade etmek yerine, adeta onu kendileri için aşılması çok zor olan bir takoza dönüştürüyorlar. İran'da kendileriyle bu konu etrafında konuşma imkanı bulduğum genç edebiyatçılar, bizdeki dile müdahalenin dine müdahale olduğunu anlamaları zor olduğundan, bizim bu sayede modern edebiyatla temasımızın arttığını ve bunun sonucunda çok satan ürünlere ve nihayet Nobel ödülünü hak eden bir kaliteye ulaştığımızı sanıyorlar. Kanaatleri böyle olunca, iyi bir romancı da olmasına rağmen Orhan Pamuk'a Nobel'i kazandıran şeyin edebiyat değil siyaset olduğunu söylemenin bir kıymeti kalmıyor. Dahası bizdeki edebi toparlanışın (ya da kalite yükselişinin) eski edebiyatla yeniden kurduğumuz köprüler sayesinde mümkün olduğunu açıklamak da onları ikna etmeye yeterli gelmiyor. Elbette, o genç edebiyatçıların, itirazlarıma rağmen, ısrarla “siz bizden çok iyisiniz” demelerine bir edebiyat emekçisi olarak gönlümün gönenmediğini söyleyemem. Ancak söz konusu yaklaşımlarındaki çifte tehlikenin beni korkuttuğunu da gizleyemem. Şöyle ki, Tanzimat'tan beri bizim batımız Avrupa, İranlıların batısı ise İstanbul'dur. Bizim başı sıkışan Jönlerimiz Paris'i mekan tutarken, İranlı jönler ise İstanbul'u mekan tutmuşlardır. Dolayısıyla biz modern edebiyata tutunmakla birlikte öz'ümünüzü koruyarak Batı taklitçiliğinin üstesinden gelmeye çalışırken, onlar hem bizim reddine gayret ettiğimiz taklitçiliğimize, hem de bu taklitçiliğin neden olduğu (çok satmak, kısa yoldan ünlenmek vb.) kemmî sonuçlara hayranlık duyuyorlar.Bu manada, onlara Goethe'nin Hâfız-ı Şîrâzî'yi aşmanın kompleksiyle öldüğünü bildirmenin bir hükmü de olmuyor. Çünkü Goethe'nin kendisine rakip şeçmesini onlar (yukarıda da belirttiğim gibi) kendileri için aşılamaz bir engel olarak görüyorlar. Oysa ki bu durumla, geçmiş edebiyatla olabileceği gibi, bizdeki herhangi bir yeni örneğiyle şimdi de yüz yüze gelinebilir. Nitekim Üstad Sezai Karakoç, Şeyh Galib'in varisi olarak yeni şiirde bir zirvedir ama aynı zamanda temsil ettiği zirvenin zor aşılabilirliğiyle yeni şairlerin önünde bir engeldir. Diğer bir örnek, gelenekle modern anlatım (tahkiye) arasında ilk muhkem köprüleri kuran Mustafa Kutlu'dur. Bunları söylüyorum ama bir taraftan da gözüm masamı işgal eden dev bir kitaba kayıp duruyor: Şehnâme'nin, Şah Tahmasb'a sunulan nüshasının, orijinal minyatürleriyle birlikte Farsça ve İngilizce olarak 2013'te yapılmış bir baskısı… Yaklaşık on kilo gelen bu kitabın duruşu bile, İranlı edebiyatçıların bir kısmına değindiğim sorunlarının ağırlığını ele vermeye sanki yeterli geliyor. İranlıların, eski muhteşem edebiyatın üzerlerine çöken ağırlığı altından kalkıp, ondan yeni edebiyata köprüler kurmayı öğrenmedikçe, edebiyattaki şanlı günlerine dönmeleri çok zor görünüyor.
Pusuda bekleyenler
04:0020/10/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ordunun asıl görev alanına çekilmesinden sağlık sektöründeki düzenlemelere, parti kapatmanın zorlaştırılmasından temelleri sağlamlaştırılmış ekonomiye, düşünce ve kılık kıyafet özgürlüğünden toplumsal ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilen eğitime... devrim niteliğindeki kararların son iki yılda AK Parti iktidarları tarafından alındığı ve uygulamaya konulduğu malumdur.
Güçlü iktidarların yaptığı devrimler, ona kör bir inatla muhalefet edenlerin şerlerine kısmen maruz kalsa da, halka dayanan gücün devamlılığı ve onun devrimleri yapma ve yaşatma yönündeki kararlılığı, muhalifleri birer pusu hükmündeki kendi mevzilerine çekilmeye mecbur bırakır.Bu yüzden devrimler, istisna kuralının her zaman ve şartta geçerli olduğu bir yönetim şeklinde, pusudakilerin potansiyel tasallutlarına ve tecavüzlerine bırakılamadığı gibi, onların insafa gelme, doğruyu anlama tenezzüllerine da havale edilemez. Bu maksatla, devrimlerin sürekliliği için yeni bir neslin yetiştirilmesi hedeflenir ve güçlü iktidarların devamı bunun bir gereği olarak talep edilir ki, nitekim yeni seçimden beklenen de özetle budur. Asıl bu nedenle tutumları, parlamento içi ve parlamento dışı muhahalefetin bilenen sınırlarını aşarak, müstemlekeci bir mecraya evrilen pusucular da ellerindeki her türlü nifak çıkarma, terör üretme, halkı yanıltma, devletin ve milletin düşmanlarıyla iş birliği kurma imkanlarını, hem hazırda güçlü iktidarın sürmesini engelleme hem de doğru devrimlerin bilinçli taşıyıcıları olacak yeni neslin yetişmesini geciktirme yönünde seferber ederler ki, nitekim yeni seçimin arefesinde çıkartılan her krizin mahiyeti, maksadı da özetle budur. Bu gün,-Türkiye'yi bölme projesi olan HDPKK, sergilediği mevcut vahşetler, kıydığı masum canlar üzerinden korku üreterek milleti bölünmeye razı etmek, seçimde yüksek oy oranlarına ulaşarak Batılı işbirlikçilerine “bu orandaki halk bölünmeyi istiyor” dedirtmek için,-Milletin ezeli düşmanları olan Batılı ve Doğulu sömürgeciler, parmaklarında oynatabilecekleri güçsüz, iradesiz, hedefsiz ve kişiliksiz bir koalisyon ortamının doğması için,-Dedeleri padişahları bağma teşebbüsleriyle, imparatorluğu batırma başarılarıyla maruf müstemlekeci, şahsiyetsiz, hüviyetsiz aydın müsvetteleri, Batılı sahiplerine paryalıklarını gönül rahatlığıyla sunmak için,-Malum ve onun başını çektiği Paralel Medya, “imam keçi çaldı” haberlerini yeniden üretmek, Kur'an kurslarına, İmam Hatiplere saldırmak, inancından dolayı halkı tezyir ve tahkir edebilmek için,-Birçok üniversitenin rektörü, yüzde kırkın kokusunu aldığı anda İstanbul'daki ikinci büyük üniversitenin başlattığı şekilde, akademisyen kıyımını, başörtü zulmünü yaygınlaştırmak için,-Takiyyeci cibilliyetleri gereği, bir mümin imanıyla bağlı oldukları Uzaktaki Kara Çukur'a topluluklar içinde ağız dolusu küfrederek kendilerini sakladıklarını zanneden kripto Paraleller, şeytanı bile hayrette bırakacak fitne düzenlemelerine yeniden başlamak için,-Enerji sektöründe hakimiyet kuran medya patronları ve bunların belirlediği, destek verdiği Paralel yöneticiler, ülkeyi tümüyle dışa bağımlı hale getirmek için,-İsrail destekli para babaları, milleti yine yetmiş sente muhtaç etmek, yabancı ülkelerin pasaport gişeleri önünde boyun büktürerek onları utanca boğmak için,el an pusuda beklemektedirler. Bunların (Allah muhafaza) tırnakları yer tuttuğu anda, başta HDPKK'lı siyasi dansözlerin vaki şımarıklığının daha hangi boyutlara ulaşacağını, son on iki yılda kazanılan insanca yaşama şansının, hak ve özürlükleri doğru kullanma huzurunun ve güveninin hangi olumsuzluklarla yer değiştireceğini, dolayısıyla kendine, ülkesine ve milletine güvenen yeni bir neslin yetiştirilmesinin de artık hayal olacağını hatırlatmaya bile gerek yok. İşte bu nedenlere, pususdakilerin kendi kin, hınç, tertip ve tezgahlarında kahrolmaları, milli yürüşün sürmesi, yarınların güvence altına alınması ve sorumluluğunu, görevlerini müdrik yeni bir neslin yetiştirlebilmesi için, bugün AK Parti'den yana olmamız, imkanımız dahilindeki her şeyle (ki, bunun en azı pusuculara buğz etmektir) AK Parti kadrolarına destek vermemiz gerekmektedir. *Zeytinburnu Belediyesi'nin kültür faaliyetleri kapsamında, yarından başlayarak Mayıs ayına kadar (ayda bir defa) sanat üzerine konuşacağız. Bu konuşmalarımıza “Sanat Bizim Neyimize” ana başlığını seçmiş olsak da, asıl doğdukları zihniyet ve kültürün içinden geleneksel sanatlarda mümkün bir nazariyatın arayışında olacağız. Konuyla birinci dereceden ilgili olanlarla, yarın saat 19:30'da Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi'nde buluşmak dileğiyle...
Birlikte olmak
04:0023/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mutlak manada birlik Allah'a mahsustur.
Dolayısıyla varlık'ın (insanın) hakkına bir'lik değil, birliktelik ve beraberlik düşmüş olup, bu da şu ilahi hitapla pekiştirilmiştir: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”Bu idrak, ümmet içinde “bir olmak zorunda değiliz fakat birlik(te) olmak zorundayız” anlayışıyla ne zaman pratiğe aktarılmışsa, o dönemlerde daima toplumsal bir bereket, güçlenme, istikrarlı bir hayat, huzur tahakkuk etmiş ve bu sayede, toplumun kendini güzel ahlakla, iyi meziyetlerle değiştirmesi halinde, Allah'ın onlara verdiği nimetin değişmeyeceği şeklindeki ilahi vaade mazhar olunmuştur. En yakın örnek olarak, son on iki yılda, Türkiye planında birlikteliği ve beraberliği hedefleyen bir yönetim anlayışının, bizzat tanığı olduğumuz olumlu sonuçlarından baktığımızda, söz konusu hedefin samimiyetle talep edildiği takdirde ulaşılabilir bir hedef, üretilebilir bir hakikat olduğu açıkça görülebilmektedir.Bununla birlikte, bizim gördüğümüz ve hayata aktardığımız şeyin aynı zamanda içerideki ve dışarıdaki düşmanlarımızı azdırdığını, başarabildiğimiz şeyin, kendi çıkarları gereğince başarısızlığa evrilmesi için kollarını sıvadıklarını da gördük. Gezi eşkıya kalkışması, bu çerçevede bir eylemdi ki, birliktelik ve beraberlik yürüyüşümüze kastetme amacına yönelik olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Hemen ardından, “o gün olmadı, şimdi olacak” iddiasıyla Paralel yapı harekete geçirildi. Bu kez, çoluk çocuk ayaklanmasıyla değil, Uzaktaki Kara Çukur'un ABD, İngiltere ve İsrail destekli olarak, kırk yılda ördüğü fitne çorabını başımıza geçirme teşebüsüne muhatap olduk. Son olarak, birlikteliğin kendi iç zorunluluğuyla toplumsal bir talebe dönüşen Barış Süreci'nin tümüyle durdurulmasına, bu mümkün olmazsa en azından ertelenmesine mahsus siyasi bir tertiple yüz yüze getirildik. Bu tertipte, HDPKK'nın siyaseten güçlendirilmesi ve onun üzerinden, talep edilen toplumsal barıştan terör baronlarına özel pay verilmesi öncelenmişti ki, siyasi tarihimize tipik bir şımarıklık örneği olarak geçen malum sonuçlar, PKK'nın terör yoluyla gövde gösterisine, onu temsil eden parti yetkililerinin özerklik taleplerine bitişti. Geldiğimiz noktada, Paralel yapıya ait kimi gazetelerce de teyid edildiği üzere, HDPKK'nın, kendisinin bizzat ürettiği ya da aleti olduğu vahşetler, insan kıyımları alenen sahneye konulmakta; sömürge medyasının da desteğiyle devlet ve onu temsilen AK Parti bunların suçlusuymuş gibi gösterilmeye çalışılmakta, dolayısıyla HDPKK göz göre göre kendi mensuplarının kanlarının içinden oy devşirmeye çalışmaktadır. Bu nedenlerle artık toplumsal barıştan söz edemiyor, güçlü Türkiye talep ve umutlarını, hızı kesilen birliktelik arzusunda bir tür karamsarlığa, pasifliğe havale etmek zorunda kalıyoruz. Gazetemizce, #BaşkaTurkiyeYok kampanyasının tam da bu ahvalde başlatılması, söz konusu karamsarlığı, pasifliği de giderecek şekilde, kaç zamandır sömürge aydınlarının, terör çanakçılarının, kaostan büyük kazançlar devşiren satılık medya patronlarının ve video vaazlarıyla fitne üretmeye devam eden FETÖ'nün şahsiyetsiz, karaktersiz liderinin perdeleyerek unutturmaya çalıştıkları birlik ve beraberlik imkanının, yeniden kaim kılınması bakımından son derece önemlidir.Çünkü, söz konusu yönde üretilecek başarımızdan, kendileri adına açık bir başarısızlık üreten düşmanlar, “Türk” ekiyle sömürge ağlarına çektikleri medyanın, siyaseten HDP'nin ve onun terör birimi olan PKK'nın üzerinden hem seçimi, hem de hepimizin geleceğini karartmayı arzuluyorlar. O halde, dünya görüşü, siyasi düşünce, şahsi beklentileri ne olursa olsun, vatan ve gelecek diye bir derdi olanların, kendileriyle aynı derdi paylaşanlarla, birlik - beraberlik niyetleri, kararları ve istikametleri ap ak olanlarla dayanışma içinde olmaları hayati bir zorunluluktur. Çünkü: #BaşkaTurkiyeYok.
.Yıkıcı Blok”un lideri kim?
04:0027/10/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Yıkıcı Blok”, son 13 yılda yapılan seçimlerde, AK Parti'ye karşı, ayrı tabelalar altında ama aynı amaç doğrultusunda ittifak sağlamış olanların ortak adıdır.
Yıkıcı'lık nitelemesini hak etmesi ise kendi eliyle kendinden verdiği somut delillere dayanmaktadır. Gören ve düşünene herkesin bizzat tanığı olduğu gibi, bu Blok ulaşım, iletişim, altyapı yatırımlarına; havaalanı, köprü, otoban, su projelerine; başı dik, şahsiyetli ve bölge halkının çıkarlarını gözeten dış politikaya, sosyal refah projelerine, eğitimdeki kalite artışına, akademik özgürleşmeye; din, düşünce, dil ve örtünme haklarına; toplumsal barışın sağlanmasına; ülkenin bütünlüğünün savunulmasına, terörün sona erdirilmesine, bilimsel çalışmaların artırılmasına… daima karşı çıkmış ve karşı çıkışlarını Gezi Eşkıya Kalkışması'ndan bugüne açıkça dile getirmiş, pankartlara yazarak meydanlara asmış ya da döviz olarak her fırsatta çoluk-çocuğa taşıtmıştır. Bu karşı çıkışlarına dış destek sağlamak için milletin düşmanlarıyla ittihat etmekten, bu topraklarda gözü olan her ülkeyle çıkar ittifakı kurmaktan da geri durmamıştır. Dolayısıyla, “Yıkıcı Blok” olarak anılmayı, kendi görünürlüğünün, amaçlarının, tutumlarının, eğilimlerinin en doğru ifadesi olarak benimsemiştir ki, biz de zorunlu olarak onları böyle anmaktayız.İlginç olan, bu Blok'un sair zamanda da AK Parti'yi yıpratma çabasında olmakla birlikte, asıl seçim zamanlarında gemi azıya almasıdır. Doğan medya ile onun şemsiyesi altında bulunan Paralel medyadan seçilen üç beş ismin adeta kendilerini paralarcasına, AK Parti karşıtı olan en şedit siyasetçiden daha şedit bir şekilde sergiledikleri söz konusu tutum, “Yıkıcı Blok'un lideri kim?” sorusunu her vesileyle akla getirmiştir. Temsil ettikleri düzeyden baktığımızda, Blok'a dahil siyasi parti liderlerine propoganda taktikleri sunan, öğütlerde bulunan küçük bir grup, yanlış yaptıklarında onları azarlayıcı, oy kazandırıcı sözlerinde alkışlayıcı olarak, gerçek amir pozisyonunda saklı lider gibi oturuyorlar. Haliyle kendi kendilerini AK Parti'ye karşı savaşın merkezi haline getirerek, düşmanlıklarında hadsizliği, ahlaksızlığı, terbiyesizliği, yine kendi adlarına meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu meşrulaştırma üzerinden:-Tarihsel süreçte çağrışım değeri yüklenmiş olan kelime ve kavramlardan hareketle, yeni durumlara ilişkin yalan yanlış hükümler üreterek, AK Parti'ye destek veren mütedeyyin kesimlerin aklını karıştırmayı,-Cumhurbaşkanı'nın hal ve hareketlerini yakın takibe alarak, tabak, çatal, koltuk… dahil gündelik eşyalar üzerinden onun hakkında “ya tutarsa” kabilinden iftiralar üretmeyi,-Temsil düzeyleri ne olursa olsun, AK Partili bilinen herkesin sıradan hatalarını büyütmeyi ve genelleştirmeyi,-Barıştan, kardeşlikten yanaymış gibi görünerek, PKKlı teröristlere, FETÖ örgütünün elemanlarına yapılan operasyonları AK Parti zulmü olarak göstermeyi,-Müslüman olduklarını söylemeleri nedeniyle yanı başımızdaki denetimsiz alanlarda derin güçler tarafından konuşlandırılan örgütleri, hiçbir doğru bilgiye, belgeye itibar etmeksizin ve ne pahasına olursa olsun AK Parti ile ilişkilendirmeyi,-Blok'a dahil anketçilerin ürettikleri bile bile lades sonuçlarla, koalisyonu verili bir durum olarak gösterip, AK Parti seçmenini moral bir çöküntüye uğratmayı ve sandığa gitmelerini engellemeyi, -Blok'a dahil partilerin tatil günlerinde oy kullanmama alışkanlığına sahip olan seçmenlerine hakaret ederek, tatilde oy kullanma yönünde onları tahrik etmeyi, Kendileri için doğal görev sayıyorlar.Öte yandan, söz konusu tek yanlı meşrulaştırmadan ve kendileri için bu doğal saydıkları mezkur görevlerden aldıkları güçle, Yıkıcı Blok'a dahil parti liderlerini, (reklam terimleriyle) birer ekran-meydan yüzlerine indirgeyerek, onları kendi talepleri doğrultusunda saz çalan, menemen pişiren… birer medya maymunu olarak yazılarında, programlarında, haberlerinde oynatıyorlar. Bunların vatan, millet, toplumsal istikrar, huzur namına gözettikleri, değer verdikleri, kaygısını çektikleri hiçbir şey yok. İstedikleri tek şey var: AK Parti iktidardan gitsin ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yetki ve etki alanı kısıtlansın. Böylelikle o da tıpkı Avrupa devletlerinin başkan ve başbakanları gibi, siyaset satrancında piyon olmakla yetinsin.Bu nedenle, Pazar günü AK Parti'ye verilecek her oy, hem doğrudan Yıkıcı Blok'a hem de onun içinde (kendilerine dev aynasından bakarak) lidercilik oynayan o bir avuç gruba karşı verilmiş olunacaktır. Onların Amerikan, Avrupa, İsrail mühürlü vizeleri var.Bu milletinse, Yıkım Bloku'nca karatılmak istenilen geleceğini korumaktan başka vizesi ve “Başka Türkiye Yok” demekten gayrı bir silahı bulunmuyor. Mahallerini belirlediklerimizden “hangisi lider” diye sormaya da gerek yok artık. Eşkıyalığa başladıklarında onlara “çapulcular” demiştik ki, her biri hâlâ aynı sıfatla sevindirik olmuş bir halde serseri mayınlar gibi dolanıyorlar.
Cilalı Demirtaş devri kısa sürdü
04:0030/10/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Seçim, iktidar ve yönetme yarışlarına bağlı olarak, farklı partilerde siyaset yapanlar arasında dostluk öngörülmez.
Hatta, bu bağlamda zaman zaman karşılıklı olarak dillerinde meydana gelebilecek sertleşme, sözlerinde taşkınlık, üsluplarında haddi zorlamalar makul bile görülür. Çünkü son tahlilde siyasi nezaket diye bir şey vardır ve kültürel manada en hanzo, şehre daha dün inmiş bir siyasetçinin de bu nezaketi gözetmesi beklenir. Gözetemeyeni ise mümkün olabildiğince eğitilir, dili belli bir zamana mahsus da olsa, hedeflenmiş bir algı üretimine göre kodlanır, en azından davranışları sürekli olarak yanında duran birilerince kontrol altında tutulur.7 Haziran seçimlerinin propaganda günlerinde bunun Selahattin Demirtaş üzerinde denendiğini ve ondan Doğan medyadaki sıkı dostlarının büyük gayretleriyle, bir cici çocuk; farkedilmemiş, kıymeti bilinmemiş bir entel; bir uyum abidesi; kötü söz duyduğunda yüzü kızaran mahcup bir delikanlı; elinde sazıyla dolaşan sanatkar ruha sahip bir Küçük Emrah tipinin el birliğiyle kotarıldığını hep birlikte görmüştük. Ama gelin görün ki, alışmadık sırtta mintan durmaz. Demirtaş da, Başbakan Davutoğlu'nun PYD'nin vurulduğuna ilişkin verdiği bilgi üzerine, anında depreşiveren ırkçılığıyla ağzını öyle bir açıp saçtı ki, siyasi nezaketi çiğnemenin ötesinde, gerçek yüzüyle arz-ı endam ediverdi. Doğan medya elemanlarının zar zor kendisine yapıştırdıkları “sanatkar ruhlu saz da çalan mahçup cici çocuk” imajı, tıpkı açık alanda tahribata uğramış beton ya da metal heykellere sürülen soba cilasının ilk yağmurda akıverdiği gibi akıp iniverdi ayaklar altına. Hatırlayalım, Başbakan Davutoğlu, 23 Temmuz'da başlatılan terörle mücadele operasyonlarının kararlılıkla sürdüğünü açıklayıp, Türkiye'nin olmadığı bir denklemde Suriye probleminin çözülemeyeceğini belirterek “Fırat'ın batısına PYD geçmeyecek. Geçtiği anda da vururuz dedik. İki kere de vurduk” demişti. Söylenenin hepi topu bundan ibaretti. Başbakan ülke güvenliğini sağlamada kararlı, sınırları muhafazada azimli olduklarını söylemiştir bununla, o kadar! Demirtaş, önce “her kuşun eti yenmez” tehdidiyle buna karşılık verdiyse de, gerçek zihniyetinin baskısına dayanamayıp, dil balatalarını cayır cayır yakarak siyasi nezaketsizliğin dibini buluverdi. Dökülen sadece cilası olsa yiydi Demirtaş'ın, gerçek niyetlerine giydirdiği yerlilik maskesi de fırlayıverdi yüzünden. “Biz Türkiye Partisiyiz” iddası yerini gerçeğine bırakıp, tutumlarındaki ırkçılık, taleplerindeki bozgunculuk, teşviklerindeki terörü azdırma arzusu kabak gibi ortaya çıktı yeniden. Bu vukuatından sonra mümkündür ki Sırrı Süreyya Önder, “Etme Selahattin, seçim arefesinde elin PYD'si ile gerdeğe girilmez”; Altan Tan “Babam, PYD değil ümmet diyecektin, ümmet!”; Hida Kaya “Ben bile iki durum arasında bu kadar hızlı libas değiştiremezdim” yollu sitem ve uyarılarda bulunmuşlardır sanırım ama bulunsalar da iş işten geçmiştir artık: Demirtaş'ın Türkiye diye bir derdinin olmadığı ayan beyan anlaşılmıştır. Çünkü Başbakan Davutoğlu'nun sözlerinde Türkiyeli, yerli, milletiyle beraberliği dert edinen, ülke güvenliğini önemseyen, düşmanı kendi hattında tutmanın gereğine inanan, vatansever hiçbir siyasinin alınabileceği, yanlış ya da eksik yorumlayabileceği bir husus yoktur. Tepki düzeyinden görülen odur ki, bundan sadece ve sadece Demirtaş olumsuz etkilenmiştir. Kürtlerin büyük liderliğine oynarken, PYD'nin vurulduğuna dair haber kucağına düşünce, sadece o zıvanadan çıkmış, dilinin yayını yerinden fırlatarak, asıl mekanı olan saçmalamaya avdet etmiştir. Dolayısıyla CNN'in eli sazlı cici çocuğu anında gitmiş, onun yerine “Türkiye partiyiz” yalanıyla milleti kandırmaya çalışan, terörden medet uman, Neron'dan el almışçasına Türkiye'yi yangın yerine çevirmeye çalışan, dilinde nezaketin, davranışında rikkatin, halinde zarafetin barınması mümkün olmayan gerçek Selahattin Demirtaş, tek başına Başbakanın mezkur sözlerini kendi can evine saplanmış bir ok olarak almış, anlamıştır. Daha dün, demokrasinin selameti adına, HDP'nin (=PKK'nın) meclisteki varlığını olumlayan Abdullah Gül'e bakıp, siz de benim gibi “'Men çi guyem tamburem ci guyed: Ben ne söylerim, tamburam ne çalar?' dediniz mi bilemem, ama eminim ki, Demirtaş'ın kısa dönemdeki kıvrak dönüşlerine bakarak, “onlarca siyasetçiyi izledim ve dinledim ama cilası bu kadar kısa sürede dökülen Demirtaş gibisini görmedim” demişsinizdir. Cilalı Demirtaş devri kısa süren birinin, tırnağı siyaseten yer tuttuğunda kötülüğü uzun sürebilir. Çünkü onun hedefi ileriye, toplumsal barışa doğru değil geriye, kavgaya, kabalığa, yozluğa, yobazlığa, vahşiliğe, faşistliğe doğrudur. Lûtfen, bunu unutmayın.
Sanatın Aşil topuğu
04:001/11/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanat, ne kadar seyreltilirse seyreltilsin yine de ağır konu cümlesindendir.
Biz de, Yeni Şafak okurlarının sıradan gazete okuru olmadıklarını, dolayısıyla kültür ve sanatı değerli gördüklerini bilmenin verdiği güvenle zaman zaman işleyebiliyoruz bu konuyu. Ama değil mi ki bugün seçim günü. Ak ile karanın belli olacağı gün ve sıradan bir seçim değil üstelik. Bağımsızlığımıza, birliğimize, geleceğimize mahsus bir seçim! Bu nedenle dikkatler ona yöneltilmiş, ilgiler adeta zihin uyarıcı zil sesi olarak seçim kelimesinde toplanmıştır.O halde biz de “Sanatın Aşil topuğu” başlığımızı, içi doldurulması gereken bir zarf olarak almayıp, bizzat onun kendisinin kültürel planda bize nasıl bir seçimi dayattığına birlikte bakalım:Üç kelime: Sanat, Aşil ve topuk. Sanat (zanaat, sınaat, hüner, marifet, art), her sanatçıya ve sanatsevere göre bir anlam yüklenmekle çeşitlenip çoğaldığı için, bir tanım altında toplanması mümkün olmayan bir kelimedir. Çünkü son tahlilde sanat, hâle bağlı olmak bakımından fizikten önce metafizikle ilişkilidir ki, metafizik olanın iç'ten nasıl yansıdığını, nasıl bir gönül toprağından ya da mizaçla bağlantılı olarak a'yan-ı sabiteden neş'et ettiğini dile dökmek, yazıyla sûretlendirmek oldukça zordur. Aşil (Akhilleus, Akhileus, Achille) ise Homeros'un İÖ 8. yüzyılda yazdığı sanılan İlyada'sındaki, Peleus adlı ölümlü bir baba ile Theis adlı su tanrıçasından doğmakla yarı-tanrı olan savaş kahramanının adı. Yarı-tanrı ve savaş kelimelerinin biraraya geldiği yerde hemen bir hikaye tahakkuk eder. Aşil'in yüklendiği (temsil ettiği de denilebilir) hikaye, önce bizim Troya'yı mekan edinmesiyle dikkatlerimizi çeker. Troya kralı Priamos'un küçük oğlu Paris, Afrodit'i en güzel tanrıça seçmesinin ödülü olarak verilen Helena'yı, Sparta kralı Menelaos'la evli olmasına rağmen kaçırır. Menelaos, Helena'yı kurtarmak için Yunanistan'daki diğer kralların ve yaralanmamasıyla tanınan, üstelik çok da haşin olan Aşil'in yardımıyla, on yıl sürecek Troya kuşatmasını başlatır. Savaş uzun olunca hikaye de dallanır budaklanır elbette. Böylece Aşil'in serüveni sevgili arkadaşı Patroklos'un, Troya prensi Hektor tarafından öldürülmesi üzerine bir intikam tutkusuna bağlanır. “Bir gün Troyalılar Yunan gemilerinin ayrıldığını ve kent kapılarının dışında kocaman bir tahta atın bırakıldığını fark eder. Troyalılar içinde Yunan askeri bulunduğundan habersiz olarak, bir sunu sandıkları atı sürükleyip Troya'ya götürür. O gece askerler atın içinden çıkar, Troya kapılarını açar ve kent düşer. Ne var ki, izleyen çatışmada Akhilleus vücudunun yaralanabilir tek kısmı olan topuğundan bir okla vurulup, ölür.” (Christopher Dell, Mitoloji, YKY, İst., 2014) İşte Aşil'in can-damarı olan topuk (bağı: kiriş, tendon) böylece gündelik dilde tedavüle girer; “bir meselenin suret ve siretini belirleyen ana esas” olma içeriğini yüklenerek deyimleşir.Sanatın Aşil topuğu dediğimizde, bizim içinde durduğumuz ve dolayısıyla sizi de içine çektiğimiz hikayeler, çağrışımlar ve yönelimler kısaca bunlardır. Masumane bir ihtiyaçla oluşturduğumuz bir cümle, bizi, dilin hiç de masum olmadığına, kelime(ler)in bir düşüncenin, tutumun, dünya görüşünün beyanı söz konusu olduğunda hiç de sözlükte durdukları gibi durmadıklarını anlamaya götürür. Dil, enfeksiyon yoluyla bulaşan (yayılan) kültürlerin en önemli aracıdır. Bu yüzden Sami kökenli ve bizim gibi göçebe toplumlarda dilin söz ile sınırlandırılması ve yazıya aktarılmaması benimsenmiştir. Çünkü zikredilen etki söz ile uçabilmekte ancak yazılı hale geldiğinde geleceğe de ağacak şekilde kalıcılaşmaktadır. Nitekim “Sanatın Aşil topuğu” dediğimizde, kendimizi insan-biçimli tanrılar, tanrıçalar, tanrı-insan evlilikleri ve yarı tanrılar / tanrıçalar meselesiyle Yunanî bir zihniyetin içine çekmiş, doğrudan burada mevzilenerek konuşmuş olduğumuz gibi, okurumuzu da o zihniyetten doğan kültürü öğrenme yönünde tahrik etmiş oluruz. Yine bu durumla, yazı başlığımızda sanatı ilk kelime olarak kullanmamıza rağmen, onu geri plana itmiş, Aşil'in serüveniyle akıbetinden hareketle, Odisseas'un zihniyet ve kültür kurucu hikayesini öne almış, doğrudan onu mekan tutmuş oluruz. Birileri bu belirlemelerimizden hareketle, “evrensel bilgiye kapanma”yı salık verdiğimizi düşünebilir. Hayır, niyetimiz elbette bu değildir. Niyetimiz, evrensel bilgiye (onun araçları olarak efsanelere, mitlere) yaslanma imkanını kullanırken, dilin yılansı – yalansı kabiliyetinin ve onunla gerçekleşen kültürel enfeksiyonun bilincinde olunmasına dikkat çekmektir. Tıpkı, çocuklara dili öğretirken, “Ali camiye gitti” ile “Ali sinemaya gitti” denmesi arasındaki kapatılması imkansız büyük kültürel farkın bilinmesinde olduğu gibi…
Korku üretenlerin korkusu
04:003/11/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Muhalefeti erite erite, yeniden tek başına işbaşına gelen AK Parti'ye karşı, seçim sonuçlarının şekillenmesiyle birlikte Doğan ve onun şemsiyesi altındaki medyada iki suçlama yöneltilmeye başlandı.
Birincisi, AK Parti'nin son beş ayda ülkede gerilim ve korku üreterek, zorunlu bir istikrar agısı yaratması, ikincisi ise güya ülkeyi kutuplaştıran bir parti olarak bundan geri durmayacağı, yeni kitidar döneminde de halkı kutuplaştırmaya devam edeceği şeklindeydi. Seçim gecesi, HDP'nin (=PKK'nın) iki eşbaşkanınca yapılan konuşmalar bu ezbere dayandığı gibi, artık faşistik hayırlarıyla maruf olan MHP'nin Genel Başkanı'nın Hitler vari açıklamaları da hemen hemen aynı ezbere dayanıyordu. Oysa ki, onlar bu konuşmaları yaparken, daha biraz önce seçmen, onların son beş aydaki, ülkeyi yangın yerine çevirme tehditleriyle, maço üsluplarıyla koalisyona kaşı çıkmaları, seçim hükumetinde yer almamaları, dolayısıyla ülkeyi bir yönetim acziyetine, istikrarsızlığa düşürmeye kalkışmaları yüzünden mimlemekle kalmamış bunu oy tercihleriyle teyit de etmişti. Hem koalisyonu istemeyecek, hem geçici bir süre için de olsa milletin derdine derman olacak yönetimde yer almayacak, hem de gerçekleşen provokosyonların aleti ya da doğrudan tarafı olarak, utanmadan milletin huzuruna çıkıp AK Parti'nin siyaset kabiliyetinden ve milletin istikrardan, güvenlikten, huzurdan yana tavrından dolayı acziyete düştüğünüzü yüzünüz bile kızarmadan, sesinizle ve başınızla godoş godoş diklenerek söyeleyebileceksiniz! Velev ki, uhdesindeyse bile korku ve gerilim imkanını AK Parti'nin elinden alma şansınız varken, bunu tepeceksiniz, bununla da kalmayıp bizzat kendiniz korku ve gerilimin fiili üretici olmayı seçerek, seçim yenilgisiyle benziniz atmış, dudaklarınız kurumuş, aklınız beyninizle vedalaşmış bir halde, millete “biz yapmadık o yaptı” diyeceksiniz! Hanımlar, beyler nerede bu yoğurdun bolluğu? Söyleyin de ayrancıları oraya yönlendirelim.İkinci hususa gelince: Şer ittifakının şapkasını önüne alıp, üç dakikacık olsun düşünmek ve gerçeği kavramaya çalışmak yerine, seçimin ertesi günü tutunduğu söylemin içeriği ve düzeyi şöyleydi: -Saflar Netleşti: Direneceğiz (Birgün)-Korkunun Zaferi (Cumhuriyet)-Terör Arttı, Döviz Arttı, Oylar Arttı, Saltanata Devam (Sözcü)-Korku Kazandı (Yeni Asya)-Kaos Planı Tuttu (Taraf)-Tek Partiye Dönüş (Yeniçağ)-Korkuya Oynadı Kazandı (Yurt)Kimin ülkeyi kutuplaştırdığı ve halen kutuplaştırmadan yarar umduğunu bunlar belgelemiyorsa daha ne belgelesin?“Saflar Netleşti: Direneceğiz” demek ne demek ve bunu söyleyen ne adına söylüyor?AK Parti yönetimini özgürleşme için yetersiz görenler mi, onunkinden daha iyi bir yönetim alternatifi üretenler mi, bu milletin derdiyle AK Parti'den daha iyi ilgileneceklerini vaat edenler mi?Hayır, hiçbirisi değil ve üstelik “Direneceğiz” diyenler yeni de değil. Onlar Tanzimat'tan beri varlar; adları bir zaman Kemalistlerdi, İnönücüydü bunların, sonra darbeci olarak anıldılar, ardından Kemalist-Solcu, Devrimci oldular, şimdi de emperyalizmin, terörizmin uşakları... Çevrecilik adına yatırımlara karşı çıkanlar, özgürlük adına bölücülüğe yeltenenler, insan hakları adına teröristleri koruyanlar; hümanizm adına ahlaksızlığı, kültür-sanat adına taklitçiliği ve müptezelliği giyinenlerdir bunlar. Gri alan bunların insan katına yükselmeyi deneyebilecekleri nihai alandı. Gezi Eşkıya Kalkışması'yla, Paralel Yapı darbeciliğiyle onu da yine kendi elleriyle yok ettiler. Hasılı, AK Parti'ye yüklemek istedikleri korku üreticiliği ve kutuplaştırma suçlamalarının, bunların hem cibilliyetine hem de eylemlerine yapışık olduğu şimdi, bir kez daha apaçık ortaya çıkmış oldu. Ama değil mi ki, asıl olan adalettir ve değil mi ki çıkmayan canda umut vardır. Bu nedenlerle biz yine de bir milli zarara evrilmediği sürece onların sözlerine, suçlamalarına, edepsizliklerine, godoşluklarına gülüp geçeceğiz.Anlıyoruz, bu korku üretenlerin korkusunu: Onlar hayattan, insan olarak yaşamaktan korkuyorlar. Ama bunlar unutmasınlar, bu tutumumuz bir ricat değildir ve bizler sadece #BaskaTurkiyeYok diyenler de değiliz; aynı zamanda bu sözün sorumluluğunu omuzlayanlarız.Ne gerekiyorsa onunla, hangi dilden anlıyorlarsa o dille...
Kaybedenlerin sorusu: Biz ne olacağız?
04:006/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
AK Parti'nin, milletin bugüne ve geleceğe mahsus beklentilerini, taleplerini, umutlarını içkin olan başarısının netleşmesi üzerine, şer korosunun son beş gündür bu başarıyı gölgelemek kastıyla ürettiği mazeretlerin de sonuna gelindi.
Şimdi şunu soruyorlar: “Biz ne olacağız?”Bu soru, AK Parti düşmanlığında ittifak edenlerin, ittifak gerekçesi olarak ilan ettikleri şeylerin altında kaldıklarının, tutunmaya çalıştıkları dalların kırıldığının, yaslanmaya çalıştıkları dağların yıkıldığının da açık bir göstergesi. Artık yeni bir seçime kadar ittifaktan söz etmeleri mümkün değil. Bu durumda malum enkazın altından çıkmaya çalışmaları ve yırtılmış paçalarını toplayarak kendi menfaatlerinin telaşına düşmeleri normaldir. Nitekim Doğan'ın yazarlarından biri, karısının yaşadığı seçim şokundan pilates yaparak kurtulmakla kalmadığını, “hayat devam ediyor” diyerek kendisinin maruz kaldığı şoku da tedavi ettiğini söylüyordu. “Biz ne olacağız?” sorusuna bireysel düzeyde verilen, genelleşme özelliğine sahip bu ilk cevabı, şöyle okumak mümkündür:“Tanzimat'la başlayan, imparatorluğu yıkıp, küçücük devlet kurarak gelişen, diktatörlükle, tek particilikle süren depremin artçı etkileriyiz. '411 el kaosa kalktı' gücünde siyasete istikamet kazandıran çıkışlardan mahrum kaldığımız, patronumuzun çıkarlarını korumak uğruna nabza göre şerbet veren döneklere dönüştüğümüz malumdur. Ama bu ülkede yaşıyoruz ve artçılığımızın da bir gereği olarak yeni fitne imkanlarını kollayarak, işimize yarayacak fitnecileri destekleyerek yaşamaya devam edeceğiz. Hâs-bağçe'de 'ayş u tarab'la spor yaparak, resim sergilerini gezerek, konserlere, tiyatrolara giderek… yeni duruma tahammül edeceğiz.” Elbette, bu ülkenin kimliğini taşıyan herkes, burada yaşama hakkına sahiptir. Bu manada kimsenin hayat alanı daraltılmamıştır. Daralanın darlığı kendi psikolojisiyle, dünya görüşüyle ve siyasi tercihleriyle ilgilidir, yoksa fiziki, hukuki anlamda fiili bir daralma hiç kimse için öngörülebilecek, düşünülebilecek, arzulanabilecek bir şey değildir. Siyasi partilerin “Biz ne olacağız?” sorsuna gelince… Onlar açısından bu soru zaten yeni değildir; hemen her seçimde yerinde saymaya, oy kaybına uğramaya alışmış olan partiler, sorunun cevaplarını yeni lider arayışından, tüzük değiştirmeye kadar rutinleşmiş (tiyatrolaşmış) kimi ataklarla bulmaya çalışacaklar. Paralel Yapı'yla, Kemalist Şovmenler'in ilgili soruya verdikleri ve verebilecekleri cevaplar ise henüz çok mülemmalı. Paralel Yapı'daki temel sorunlardan biri, Uzaktaki Kara Çukur'un akli muvazenesini yüzde yüz kesinliğinde kaybetmesine rağmen hala lider postunda oturtuluyor olmasıdır. Üreticisi olduğu fitneyi, Kitap ve Sünnet'le bağdaştıran ve bozgunculuğu nedeniyle kendisini Hakk'a davet edebileceği vehmedilen Şariye Kur'an ve Sünnetle karşı çıkacağını beyan eden bu manyağın durumu akide sapması olarak değerlendirmeyi de zait kılacak bir değişime uğramıştır. Diğer bir söyleyişle lider olarak Uzaktaki Kara Çukur'un sorunu artık imani, itikadi olmayı aşmış ve doğrudan akli bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla Paralel Yapı'yı sütten çıkmış ak kaşık olarak tanımlamada ısrarlı olan zamane bukalemunları, Karanlıktaki Kara Çukur'un akıldan, idraktan, ahlaktan, tutarlılıktan yoksun ağlak talimatları karşısında şapşallaşarak, saçlarını yoluyorlar. Bu nedenle örgütü yönetme ve yönlendirmede zorluğa düşüp, kendilerine yöneltilen itirazlara karşı acizyet içinde boyun bükerek, “ama biz temiziz, iyiyiz, mantar tabancası bile kullanmayız” yollu lafları gevelemekten başka bir şey yapamıyorlar.Hal böyle olunca, Paralel Yapı'da “Biz ne yapacağız?” sorusuna verilen cevaplar, “fitnemizden vaz geçip, AK Parti'ye yaranmaya çalışarak, elimizde kalabilen malı kurtaralım”; “şirretliğimizi, müfteriliğimizi sürdürerek onları bizimle uzlaşmak zorunda bırakalım”; “uzlaşma umudumuz artık tükendi, insanlığımıza dönersek belki merhametlerini celbederiz” şeklinde çeşitlenerek, cevap olmak yerine yeni taktik arayışlara evrilmiş gibi görünüyor. Kemalist Şovmenler'in durumu da üç aşağı beş yukarı Paralel Yapı'nınkine benziyor. Ama en azından onların aklen olmasa da duygusal (romantik) planda istimdat talebinde bulunabilecekleri sembolik bir mekanları var. Yazıp-çizmelerinden anlıyoruz ki, Anıtkabir'i ağlama duvarı ilan edip, sabah akşam orada buluşarak güç ve direniş devşireceklermiş. Bunlara eriştiklerinde “Biz ne olacağız?” sorusunu sormalarına da gerek kalmayacak, azgın bir sel gibi Türkiye üzerinde akarak, AK Parti'yi iktidara taşıyanları silip süpüreceklermiş. Bu tercihlerine ve söylemlerine bakarak, aslında Kemalist Şovmenler'in, seçim şokunu atlatamadıklarına ve dolayısıyla zihinlerini henüz “Biz ne olacağız?” sorusunu sorabilecek bir seviyeye getiremediklerine hükmetmek mümkündür. Elbette akıllarının başlarına avdet etmesi, toparlanmaları kolay değil. Çünkü, tam “iç ve dış ittihat sağlandı, Paralelcilerle PKK bile anlaşma şartlarına tabi kılındı” dedikleri anda yediler en ağır darbeyi.
İslamcıların dilemması
04:0010/11/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslamcılığı “Genelde insanların, özelde Müslümanların problemlerine Din'in içinden irfanî bir tutumla çözümler üretme eylemi” olarak aldığımızda, İslamcıların niyet ve gayretlerini de hem uhrevi kazanım hem de dünyevi planda adalet, ahlak merkezli bir huzur ve istikrar arayışı olarak değerlendirmemiz mümkündür.
“Din ve irfan” kavramlarının olduğu yerde “arayış”tan söz edebiliyorsak, aynı zamanda değişmez bir öz ile sürekli yenilikten söz ediyoruz demektir ki, bu yanıyla İslamcılığın vaz geçilemez yönelişini de nass'a yaslanan bir yenilikçilik olarak nitelememiz gerekir.Bu durum ise ilim/bilgi ehlinin üzerinde ittifak ettiği (kast edileni kendinde açık eden) kavramların varlığını, eğer yoksa bunların türetilmesini, var ama atıl iseler bugünün anlayışına göre yeni içerikle tedavüle konulmalarını iktiza eder. Bu konuda asıl sorun ise, insanlık tarihinde çok yaygın olarak kullanılan ve dolayısıyla gündelik hayatın sürekliliği içinde yer tutan kavramların serüvenidir. Bunlar, herkes tarafından bilindiği vehmiyle yerli yersiz kullanılarak hem bilgi kirliğinin nedeni olmuşlar hem de ilgili toplumsal tecrübelerin üst üste binmesiyle adeta yerinden oynatılamaz, yeniden şekillendirilemez birer maddi kütleye dönüşmüşlerdir.Günümüz İslamcılığının dilemmasını oluşturan “devlet” kelimesi bunlardan birisidir. Konuyu “günümüzle” sınırlandırdığıma göre, söz konusu kavramın doğuşu, ilk (sosyal) içeriği ve bunun aşırı çeşitlenmesi (dolayısıyla kirlenmesi) üzerine konuşmayı (bu köşenin sikletini de gözeterek) ötelemiş; “dilemma” olarak niteleyişimize göre de bunun nedenlerini öne almış oluyoruz. Öncelikle günümüz İslamcılığı, genelde “devlet”, özelde “İslam devleti” kavramına mahsus, kimi (şahıslara bağlı ve kısa süreli) güzel uygulamalar dışında somut (uzun soluklu ve kendisinden sonraki uygulamalar için model oluşturabilecek) bir örneğe sahip değildir. Emîrü'l-Müminîn sanını kullanan Hz. Ömer (ra), fetihlerde bir zorluğa düşmemek için Beytü'l-Mal'i güçlendirmiş, fethedilen yerledeki mahalli yöneticileri görevlerinde bırakarak onların başına Müslüman bir emîr ile mali işlerden sorumlu bir âmil atamış, fethin devamı için yeni garnizonlar kurmuş, askerler için maaş sicili oluşturmuş, sahipsiz ya da sahipleri tarafından terkedilmiş toprakları kamulaştırmış, sahipli toprakları vergilendirmiş olsa da, Hz. Peygamber'in (sav) sahabesi, arkadaşı, akrabası ve halifesi olmakla yaptığı (yeni) uygulamalar, “antikete”ye (Nebevî olana) dahil edilmiş ve dolayısıyla bunlardan hareketle, müesses bir “İslam devleti” tanımı üretilmemiş; diğer bir söyleyişle İslam şeriatı devlet ve onun yönetimi düşüncesine, uygulamasına indirgenmemiştir. Öte yandan, Hz. Osman'la (ra) başlayan ilk fitne hareketlerini, Hz. Ali'nin (ra) hilafetini gasbeden Emevîler'in sultanlığı benimsemesini takiben, Müslümanlar geniş bir mülke hakim olmanın ve onu rakipsiz olarak yönetmenin de verdiği rahatlıkla “Devlet nedir, İslam devleti nasıl olmalıdır?” sorusunu sorma ihtiyacı duymaksızın, “devlet neden olmalı, mülk kimler tarafından ve nasıl yönetilmelidir?” sorusunun cevabında derinleşmeyi tercih etmişlerdir. Nitekim Fârâbî siyaset felsefesi, el-Mâverdî İslam hukuku, İbn Haldun tarih/sosyoloji planında bu tercihte karar kılarken, Nizamü'l-Mülk, İbn Zafer, Ebü'n- Necîb Şeyzerî, Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa vd. de yazdıkları siyasetnâmelerde onların yolunu izlemişlerdir. Moğol istilaları ve Haçlı seferleriyle birlikte başlayan parçalanma, İslam mülkü içinde belli noktaların işgale uğramasıyla Fıkıh'taki Daru'l-Harb, Daru'r-Ridde, Daru's-Sulh ve Daru'l-Küfür tanımlarına işlerlik kazandırırken, ancak 16. yüzyılın sonlarında tartışılmaya başlanan “modern devlet”le birlikte, söz konusu kavramlar eşliğinde “Devlet nedir, İslam devleti nasıl olmalıdır?” sorusuna cevaplar aranmaya başlanmıştır ki, bu yanıyla bilahare modernist İslamcılar tarafından daha vurgulu olarak sorulmaya başlanılan mezkur soru, içsel bir zorunlulukla değil, modern dünyada İslam'ın devlet ve yönetim anlayışına da bir yer açma kaygısını içerdiğinden selefî, tepkici ve radikal bir mecraya evrilmiştir. Bunlara, bir cihan imparatorluğunu kaybedip, Anadolu yarımadasına sıkışıp kalmanın yol açtığı ruhsal çöküntüyü ve bunun doğurduğu kompeksi de eklediğimizde günümüz İslamcıları için devlet'in neden bir dilemma olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır. Osmanlı sonrasında Müslüman coğrafyanın neredeyse tamamı Müslüman olmayanlar tarafından şekillendirilip, Müslümanların ya halkı Müslüman ama yönetim şekli ve yöneticileri Müslüman olmayan devletlerde ya da azınlık olarak halkı ve yöneticileri Hristiyan olan ülkelerde yaşamak zorunda bırakılmalarıyla Daru'l-harb, Daru'r-ridde, Daru's-sulh ve Daru'l-küfür kavramlarının işlevlerini yitirmeleri, içeriklerinin de giderek belirsizleşmesi söz konusu dilemmayı pekiştirmiştir. Haliyle, günümüz İslamcıları, “demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti”nin belirlediği esaslara göre kurulan ve siyaset yapan AK Parti'nin iktidarını söz konusu dilemmayı giyinmiş olarak, hiçbir düşünsel hazırlık da yapmaksızın idrak ettiklerinden kendilerini yep yeni sorunların içinde buluvermişlerdir.
İslamcılar, laikçilik ve antilaikçilik
04:0013/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımızı, günümüz İslamcılarının, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”nin belirlediği esaslara göre kurulan ve siyaset yapan AK Parti'nin iktidarını (çerçevesini çizmeye çalıştığımız) dilemmayı giyinmiş olarak, hiçbir düşünsel hazırlık da yapmaksızın idrak ettiklerinden, kendilerini yepyeni sorunların içinde buluverdiklerini söyleyerek bitirmiştik.
Bu yeni sorunların ne olduğunu konuşmaya başlamadan önce yine vaki dilemma kapsamında şu iki hususun altını çizmeliyiz: 1-Üç tarzı siyasetten biri olan İslamcılığın, İslam'la nitelenen bir devlette ortaya çıkması, dünden bugüne zihinleri karıştırmış ve “Halkı Müslüman bir yerde İslamcılık nasıl doğabilir?” sorusu çeşitli vesilelerle hep sorulagelmiştir. İslamcılık üzerine düşünenlerin bundan hareketle yaptıkları yorumlar şöyle özetlenebilir: “Din yüzünden geri kaldık” teziyle, “Din yüzünden geri kalmadık, dindarların yanlış tutumları, ataleti yüzünden geri kaldık” tezinin çatıştığı bir ortamda, yönetici elitin Müslüman olmak bakımından ikinci tezi desteklemesi normal olduğu gibi, bunu mevcut problemleri aşabilmek için sistemin içine çekmeleri de normaldi. Sait Halim Paşa'nın (ş: 1921) sadrazamlığıyla başladığına inanılan bu süreç, Cumhuriyet'in ilk yirmi beş yılında, aksinin mümkün olabileceğine dair yapılan kimi denemelerin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Şemsettin Günaltay'ın başbakanlığıyla yeniden hareketlendi. İslam'la kurdukları gevşek ilişkiye rağmen Adnan Menderes ile Turgut Özal ve sistemin talebini doğru okuyarak onunla ilk uzlaşmayı (kendi Müslüman kimliğini koruyarak) kabul eden Necmettin Erbakan'dı. 2-Mehmed Akif başta olmak üzere, Ulusal Savaş'ta aktif olarak çalışan ve birinci mecliste yer alan İslamcıların ağır baskılarla, tehditlerle sistemden tasfiyelerini takiben “entelektüel ve aktivist İslamcılık” ortaya çıktı. Bu hareket, “kaynağında devletin bekası ve müslüman toplumların kurtarılması fikri”ni (terim ve yorum İsmail Kara'ya aittir) içkin olması nedeniyle, yine siyasidir, ancak örgütsüz, sivil ve muhalif olması nedeniyle ilkinden çok farklı bir yerde konumlanmıştır. Şimdi bizim “devlet” merkezli dilemmasını anlamaya çalıştığımız hareket de budur. Bu hareketin AK Parti iktidarıyla başlayan yeni sorunlarının ilki, AK Parti'nin “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti”nin partilerinden bir parti olmasından kaynaklanmış gibi görünmektedir. Laiklik, İslamcılığın yumuşak karnıdır. Çünkü laiklik, halkın dini ve kültürel olarak hazmetme kabiliyeti gözetilerek değil, sistemin bir dayatması olarak uygulandığından, laiklik olması bakımından değil “laikçilik” olması bakımından daha ilk gününde tartışılan bir konu haline gelmiş, İslamcılar da bu tartışmada “antilaikçi” bir mevziyi seçmek zorunda bırakılmışlardır. Dolayısıyla İslamcılar, laikçi-antilaikçi karşıtlığının dışına çıkararak, genel tanımıyla “dinsizlik” olan laikliğin, daha farklı daha yerel bir şeklini tartışamadıkları gibi, mevcut heterodoksiyle olan mesafelerinin ne olacağını, kültürel planda Müslüman olanlarla diyaloglarının düzeyini de belirleyemediler. Yönetcilerinin Müslüman olması ve seçmeninin çoğunluğunu mütedeyyin kesimin oluşması nedeniyle AK Parti'nin bir blok sertliğiyle maruz kaldığı laikçi saldırıyı göz önünde bulundurarak söyleyecek olursak, İslamcılar bu konuda yapabilecekken yapamadıkları mezkur şeyler nedeniyle, AK Parti ile özdeşleştirildikleri için, tarafsız kalma, laikçi-antilaikçi karşıtlığını yumuşatma imkanını da kaybetmiş ve doğrudan iktidarın güdümüne girmiş sayıldılar. Demokrasi, sosyal hukuk devleti ve merkezilik konuları da laiklik sorununa aynı düzeyde eklemlenince, İslamcılar için cevaplarını henüz bulamadıkları konularda, bu cevapları siyaseten üretmiş gibi görünen AK Parti'nin gölgesinde yaşamayı kabullenmek ve dolayısıyla artık kendileri olarak değil birer parti mensubu olarak varlık göstermek yeni bir tercih şeklinde öne çıkmış oldu. Bundan sonra İslamcılar için, AK Parti yoluyla laikçilik, demokratlık, merkeziyetçilik ve sosyal hukukçuluk verili bir durum halini almakla kalmadı, iktidarı destekleyen gazetelerde yazmaları nedeniyle kendilerine İslamcılık sıfatı yapıştırılan kimi yeni yetmelerin, başta başkanlık sistemi olmak üzere AK Parti'nin siyasi tekliflerini, “Tanrı da bunu isterdi” şeklindeki kutsamaları üzerinden yeni ve çok tehlikeli bir retorik, hak edilmiş bir durum haline geldi. Bazı yorumcular, bunlardan hareketle, AK Parti'yi de yukarıda zikredilen sürece dahil edip, örgütsüz, sivil ve muhalif İslamcılığın da nihayet onun sayesinde sistemin içine çekilerek eritildiğini söylediler. Ancak bunu söylerken İslamcılıların, düşe kalka da olsa hep ilerleyen bir hareket olarak bitmeyen dinamizmini ve Recep Tayyip Erdoğan'ın karizmasından kaynaklanan “bilinçli bir geri çekilme siyaseti”ni güdüyor olabileceklerini hiç akıllarına getirmediler. Nasıl?Konuşalım inşallah. twitter.com/OmerLekesiz
Suruç, Paris, Ankara...
04:0015/11/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Terörün ırkı, dini yoktur.“
“Teröristin iyisi, kötüsü olmaz.”“Terörün muhatabı masum insanlardır. İnsanın canı ve kanı üzerinde devletler oyunu oynamak ahlaksızlıktır”. “Sınırı olmayanların, bizim yanı başımızdaki kriz bölgesinde bu kadar atak olmalarının sebebi nedir?”“Mülteci akınından bizarız; bu bir insanlık dramıdır; çözümünde bize yardımcı olunuz.”Türkiye'den en yetkili ağızlar söyledi bunları; terörden canı yanan bir ülkenin yöneticileri söyledi. Kime söylediler: -IŞİD'i kurduklarına, beslediklerine ve palazlandırdıklarına inanılan ABD'ye, İngiltere'ye,-Yıllardan beri “Türkiye'de can güvenliğim yok, beni koruyun” diyen her PKK militanını baştacı eden Almanya'ya,-PKK'ya idari bürolar açan, propaganda imkanları ve maddi destek sağlayan Fransa'ya söylendi. Ama onlar, “özgürlüğü kısıtlanamaz” medyalarına “Türkiye Ortadoğu ülkesi oluyor” manşetlerini attırmaktan, Türkiye'nin kimi terörist grupları desteklediğine dair kuşku üretmeye çalışan Paralel medyanın sırtını sıvazlamaktan, PKK'ya suskun kalıp, PYD'yi korumaya almaktan, Suruç'taki, Ankara'daki terör olaylarında üç maymunu başka bir şey yapmadılar. “Bizde oldu sustunuz, size de oldu, oh olsun” diyebilecek olanları haklı çıkartacak bunca fenomene rağmen, insanın canı ve kanı üzerinden yürek soğutulamaz, acı azaltılamaz. Fakat Suruç'un, Ankara'nın Paris'in hiç de birbirlerine uzak olmadığı, konu terör olduğunda üçünün de her durumda eşit olduğu artık daha gür bir sesle söylenilebilir.Sözüm ona “özgürlüğün beşiği” sayılan Fransa'nın Paris teröründe, olağanüstü hal ilanınının, sınırları kapatmasının, medyaya yayın yasağı koymasının, vatandaşının can ve mal güvenliğinden sorumlu olan her devletin için geçerli bir hak olduğu savunulabilir. Bu tedbirler Türkiye'de alınırsa özgürlükler kısıtlanır, Fransa'da olursa doğrudur gibi bir ayrıma düşenlerin gerçek meselelerinin özgürlükler değil bilakis terör destekçiliği yapmaktan ibaret olduğu, daha kesin bir dille vurgulanabilir. Çünkü konu terördür ve teröristler için ha Paris Ankara'dır, ha Suruç Paris'tir. Dış politikada atak davranmak adına Libya'yı iç savaşa sürükleyerek suç hanesini kabartan Fransa, onca cürümlerine, kriz bölgesindeki açık ayak oyunlarına, belgelerle sabit sömürgeci ve zalim tutumlarına rağmen terörle mücadelede yine de bizden şanslı görünüyor. Her şeyden önce, siyasi rakibini yıpratmak için teröre can simidi gibi yapışan bir muhalefet partisi yok.Teröre davetiye çıkartıp, ardından “katil devlet” diye bağıran ayrılıkçı şehir eşkıyaları yok.“Kürtlere yüz vermeyin dedik, verdiniz ve terörü hak ettiniz; bizi bulaştırmayın, kendiniz çıkın bu işin içinden” diyen bir faşist parti başkanları yok.Teröre karşı ortak dil oluşturmak için aldığı resmi davette, davetin sahibine “istihbarat zafiyetine sebep olan, güvenlik ihmalinde bulunan filancaları görev alın dedim” diyerek şişinebilen, dolayısıyla yönetimi acizyetle, devleti güçsüzlükle itham eden siyasetçileri yok. Terörü bahane ederek “özgür medyacılık” oynayan, hayvan cinsinden medya patronları yok.Terörün acısını yüreğinde hisseden, Müslümanların hallerinden, yaşadıkları olumsuz şartlardan üzüntü duyarak uykuları kaçan Cumhurbaşkanı'nı zalim olarak göstermek için yırtınan, hakkında beddua seansları düzenleyen, iftira kampanyaları başlatan, yılan dilli, şer niyetli bir Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve onun bunak lideri yok Fransa'da. Hatırlayalım: Ankara terörünün hemen ardından şunları söylemişti Demirtaş: “AKP iktidarının eveleme, geveleme hakkı ve şansı çoktan bitmiştir. Katilsiniz! Eliniz kanlıdır, yüzünüzden, ağzınızdan, tırnağınıza kadar her yerinize kan sıçramıştır. En büyük terör destekçisi olduğunuz ortaya çıkmıştır. Ülkemizde en fazla terör uygulayan, yurt içinde ve yurt dışında terör anlayışını halka dayatan bir zihniyet olduğunuz ortaya çıkmıştır.”Irkçı bir partiden gelen açıklama da şöyleydi:“Canlı bombalar başkentimize kadar gelebilmeyi göze almışken, güvenlik ve istihbarat kurumlarının bundan habersiz kalmaları bir başka sorgulanması, üzerine gidilmesi gereken sorumsuzluk ve ihmalkârlıktır. Maalesef vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği kalmamıştır. Teröristler her an her yerde sivillere kast edebilecek bir potansiyel eylem gücüne sahip olduklarını göstermişlerdir. AKP'nin terörle kurduğu taviz ve teslimiyet temelli ilişki ağı milletimizi can evinden vurmuş, kandan beslenenlere cesaret aşılamıştır.”Evet Fransa'nın şansı bu; orada bu cinsten kafalar yok. Orada birlik ve beraberlik var, orada teröre karşı ortak tavır var. Elbette bunlar Türkiye'nin teröre boyun eğmesini gerektirmiyor. Hatta doğrudan doğruya bunlar Türkiye'nin Teröre karşı en iyi savunma mekanizmalarını güçlendirmesini zorunlu kılıyor. Bizler içinse Suruç'ta, Paris'te, Ankara'da... “kahrolsun terör, kahrolsun teröristler ve onlara beyinsizlikleri nedeniyle arka çıktıklarını fark edemeyen eblehler” demeyebilmeyi bir insanlık borcuna dönüştürüyor.
Sanattan siyasete Madrid
04:0020/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İki gündür Madrid'teyim.
Mimari akımların hemen hepsinden etkilenmiş olması nedeniyle “bin bir yüzlü şehir” olarak anılan Madrid'te, güya kimi yapıların gölgelerinden yürüyerek, mekan estetiğine dair yeni notlar almaya, fotoğraflar çekmeye geldim.Madrid de, başkentlere mahsus o asık suratlılıktan, kamu binalarına mahsus o soğuk ve kibirli hantallıktan yeterince nasibini almış. Buna rağmen bakışlara, bir iki adımlık hareketle bile değişiveren perspektiflerle estetize edilmiş ilginç açılar kazandırması sayesinde emsallerinden büyük oranda farklılaşabilmiş Madrid. Real Madrid ile Atletico Madrid takımlarının sezon açılışlarını yaptıkları Neptün ve Sibeles çeşmeleri başta olmak üzere onlarca çeşmenin, çatılar dahil uygun görülen her yüzeye, her yüksekliğe dikiliverilmiş binlerce heykelin yer aldığı bu şehirde “gözün vicdanı”nı gözeten değil, bilakis gözü ayartan bir form ve renk zenginliği içinde kayboluvermek her an mümkün. Sadece mekan kurgusundaki zenginlik, çeşitlilik değil elbette Madrid'i Madrid yapan. Endülüs Emevileri'nin bir “serhat şehri” olarak inşa ettikleri ilk günden bugüne yüzlerce düşünüre, sanatçıya ev olması, meskenlik oluşturmasıyla da ünlü. Evet başlıca bunları ve daha fazlasını görmek, notlamak, fotoğraflamak için geldim Madrid'e ama siyaset burada da yakamı bırakmadı. Yakın zamanda maruz kaldığı terörü henüz unutamadığından, Paris'te meydana gelen son olayı da kendisinde olmuş gibi sahiplenivermiş Madrid. Televizyon kanalları, son Paris olayını yorumlamak adına, cihad ve cihadist kavramları çevresinde İslamofobya üreten yorumcularla dolup taşıyor. Çarşaflı kadınların, yüzleri kavruk adamların her biri terörist damgasıyla ekranlara taşınıyor. İspanya, 1492 yılından itibaren milyonlarca Müslümanı öldürmeyi, sürgün etmeyi, Katolikleştirmeyi başarmış(!) bir ülke olarak, yeni terör olaylarıyla ilgili görüş belirtme, tedbir üretme konusunda da adeta kendisini yetkili görüyor. Dolayısıyla ilgili kararların alınma ve uygulanma yeri olarak Madrid, acının tarihinden yeni korunma mekanizmaları üreten bir merkez olarak öne çıkıyor. Sadece Müslümanlara acı veren değil, 40'lı yıllarda kendisi de acıya bizzat maruz kalmış olan ve hala kendi içindeki ayrılıkçı grupları barıştan ve birlikte yaşamaktan yana ikna etmeye çalışan bu merkez, acının tahrip ettiği bir bakış açısının tutsağı olarak on altıncı asırda nerede duruyorsa sanki bugün de oradaymış gibi duruyor.Bu sorunlu bakış açısına rağmen yine de İspanya'yı ve elbette Madrid'i, örneğin bir Fransa'dan, Paris'ten, Almanya'dan ve Berlin'den ayrı tutmak gerekiyor. Çünkü dün Cezayir'i işgal eden, bugün Libya'yı parçalayan Fransa ile yenilgiye uğradığı iki dünya savaşının verdiği tecrübeyle geri planda duruyormuş gibi yaparak nifakıyla yer tutmaya çalışan Almanya'ya göre İspanya, uluslararası planda daha iddiasız ve daha içe dönük politikalarıyla biliniyor. Hatta terörle depreşen korkuları olmasa bu belde zaten aşinası olduğu İslam'la daha da barışık olabilecekmiş gibi bir intiba da veriyor. Nitekim, Paris olayına rağmen turistlere iyilikle muamele etmede kararlı bir tutum sergiliyor. Olayın hemen sonrasında sınırlarını kapatan, basını susturan, olağanüstü hal ilan ederek insanları evlerinde oturmaya zorlayan Fransa'nın aksine İspanya, televizyonlarlarındaki aşırı yorumların aksine kendisini dışarıya kapatmadı. Dolayısıyla siyaseti geri plana iterek Madrid'i temaşa etmek mümkün. Ama terörün gölgesinin yoğun biçimde düştüğü bu şehirde, acıların neden olduğu şartlanmış bakış açısı, saf bakış açıları oluşturarak gezebilme çabasını da olumsuz etkiliyor.
Batı, sütten çıkmış ak kaşık değil
04:0024/11/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Madrid'ten Barselona'ya geçerken Zaragoza'ya da uğradık.
İspanya şehirlerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Zaragoza'da da bazilika ve kiliseler camilerin yerine inşa edilmiş. Fazla bilinmeyen bir yanı daha var Zaragoza'nın: Ressam Goya'nın (ö. 1828) burada (Fuentetodos köyünde) doğmuş, büyümüş ve ilk resim denemelerini burada yapmış olmasıdır. “Yazının başlığıyla Goya'nın ne ilgisi var” diye dudak bükebilecek olanların çehrelerini normalleştirelim önce.Efendim, Francisco José de Goya y Lucientes tam adıyla, Romantizm akımının en önde gelenlerinden olan bu ressam, gravür sanatçısı, saltanatın hizmetinde de olduğu halde, eserleriyle adeta kendi zamanının zulüm kayıtlarını oluşturmuş gibidir. Örneğin, halen Madrid'teki Prado Müzesi'nde sergilenen, El tres de mayo de 1808 en Madrid, kısa adı 3 May 1808 olan 1814 tarihli tablosunu, Napolyon'un Madrid'i işgaline karşı canları pahasına direnenlerin anısına yapmış.Benzer bir tablosunu da dahil ederek, o iki eserini yapma amacını, Avrupa'nın zorbalarına karşı girişilen şerefli ayaklanmanın en olağanüstü ve kahramanca hareketlerini fırça darbeleri ile kalıcılaştırmak, şeklinde özetlemiş Goya. Elbette ressamın samimiyetinden kuşkumuz yok. Prado'da karşısında çakılıp kalarak Tiziano'yu, Rafael'i Correggio'yu, Rembrandt'ı unutuşumuz ve az kalsın Valesquez'i bile unutacak gibi oluşumuz bundandır.Ancak samimiyet ayrı, tutarlılık ve ikna edicilik ayrı şeylerdir. Goya, İspanya'nın işgaline itiraz ediyor, Avrupa'daki halkların 1492'den beri biribirlerini yemelerine, kendi inançlarından olmayanları Engizisyon değirmeninde öğütmelerine değil. Diyeceksiniz ki, 1492'den öncesi de var. Daha genel tanımıyla Batı halkları mezhep farklılıkları nedeniyle de uzun süren iç savaşlarla, ani baskınlarla, sürgünlerle de boğazladılar birbirlerini. Bu durumu, Batı'nın kendi iç meselesi olarak parantez içine alıp, onlardan sağladıkları tecrübeyle insan kıyımını kıta içinden kıta dışına açmalarına bakalım asıl. Amerika kıtasında yerlilerin kökünü kurutup, hakimiyet kurduktan, İspanya'da on binlerce Yahudi'yi, milyonlarca Müslümanı Engizisyon yoluyla katlettikten, sürdükten, Hıristiyanlaştırdıktan sonra, I. Dünya Savaşı'yla Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkıp, kendi güdümlerindeki yeni devletçikler yoluyla coğrafyamıza yerleştiler. II. Dünya Savaşı, dünya halklarının kanlarıyla kirlenmiş elleriyle ürettikleri Aydınlanma (bilahare Modernizm) canavarının hak edilmiş bir bedeliydi. Ancak istatistiklere 72 milyon 758 bin 900 kişinin ölümü olarak geçen bu bedel, 5 milyon 754 bin 400 Yahudi'nin ölümüyle perdelendiğinden, Batı, buna mahsus bir durum değerlendirmesini de kendi içinde gereğince yap(a)madı. Hiçbir zaman sütten çıkmış ak kaşık olmayan, olması da mümkün bulunmayan Batı, Engizisyonu uyutup, onun bir alternatifi değil, doğrudan taşeronu olan Modernizm'le yoluna devam etti. Bu noktada değişen sadece kelimelerdi: On dokuzucu yüzyıla kadar “Dinini değiştir, benimle ve benim çıkarlarımın bekçisi ol” diyen Batı, sonrasında, kendi modernliğini bir varolma şartı olarak dayatıp, modern olmayanları barbar, savaş ve kaos düşkünü ilan ederek, “Barışçı olmanızı emrediyorum” ikiyüzlüğüyle insan kıyımını, maddi değerleri yağmalamayı, farklı kültürleri yok etmeyi sürdürdü.Şimdi ise, özellikle Müslüman halkları, uyuttuğu Engizisyonu uyandırmakla korkutarak, onları Modernizmin hinterlandına dahil etmeye uğraşıyor. Dün Cezayir, Tunus ve Fas'ı; bugün Mısır, Sudan, Afganistan, Pakistan'ı ve elbette Ortadoğu'yu asıl bu nedenle, Post - Üçüncü Dünya Savaşı'nın alanı haline getirdi.Batı'dan ve içimizdeki Batıcıların gözünden bakarsak, güya sütten çıkmış bir ak kaşık olan Batı, barbar, terörist Müslümanların saldırısına maruz kaldığını ileri sürüyor; Modernizmin nimetlerinden yararlanmak istemeyenlerin, barış, özgürlük ve huzur içindeki Batı'yı tehdit ettiğini söylüyor. Oysa ki, orta yerde süren post bir savaş var. Denizlerin, okyanusların ötesindekiler dünyanın diğer ucundaki halklar üzerindeki tahakkümlerini süreklileştirmek azmindeler. Özetle, yerlilerin hakkı olan yer altı ve yerüstü kaynaklarını sömürerek, herkesi kendi kuluna dönüştürmek isteyen, elleri kanlı, aklı şerle şerbetlenmiş bir Batı'yla karşı karşıyayız. Elbette, dünyanın neresinde, hangi gerekçeyle olursa olsun, masum insanların terörle öldürülmeleri, korkutulmaları mazur ve makul görülemez. Ama Batı'nın post yöntemlerle zikrettiğimiz yerlerde sürdürdüğü ahlaksız savaş da kabul edilemez. Bu manada yeni ve adil bir dünya düzeni kurulamadığı takdirde bu post savaş uzun süre devam edecekmiş gibi görünüyor. Daha da vahim olanı, Batı'nın, her an Engizisyonu uykusundan uyandıracak olmasıdır. Son seyahatimden edindiğim izlenim özetle budur. Batılı ya da Batıcı yeni Goyalar ise, ellerinde fırçalarıyla, uyandırılmış Engisizyonu tablolaştırmak için zaten hazır bekliyor.
Tehlikeli söyleyişler
04:0027/11/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Terör, ihanet, işbirlikçilik vb. kötü örneklerin artmasıyla birlikte, son günlerde yaygınlaşan kimi söyleyişler var.
Örneğin, “DAEŞçiler Müslüman ise, ben Müslüman değilim” veya “Fethullah Gülen İslam'dan ise, ben İslam'dan değilim” gibi...İlk bakışta, samimi bir tepkinin ifadesiymiş gibi görünen ve çoklarınca reddiye tarzı olarak mazur da görülen bu söyleyişlerin makul ya da hoş görülebilir bir tarafının olabileceğini sanmıyorum. Çünkü kötü bir örneğin varlığına bağlı olarak yapılan bu reddiye, kötü olanın kötülüğünü tanımlamaktan çok, bir kötülükten kendini ayrıştırma kastıyla yeni bir kötülüğü kanıksamaya davetiye çıkarıyor. Şöyle ki, ilkin, kötü olanı, “Müslüman ise... İslam'dan ise” vurgusuyla inanç mislinden seçmekle, tepkimizin düzeyini reddiyemizin düzeyiyle eşitlemiş ve dolayısıyla olumsuzlanması imkansız olan tek misil üzerinden tersinden bir olumlama yapmış oluyoruz. Öte yandan, dünyevi olgu ve olaylardan bağımsız ve salt bir kabulden (Tanrı ile ahitleşmeden) ibaret olan imanımızı, bir şeyin hem varlığına hem de yokluğuna birlikte bağlamak suretiyle, dünyevi bir kayda peşkeş çekmiş (ya da feda etmiş) bulunuyoruz. Oysa ki, iman dediğimiz şey, doğrudan Tanrı ile alakalı olup, herhangi bir dışsal tesirle kazanılan ya da kaybedilen bir şey değildir. Elbette hidayete ermede ya da mürted olmada vesilelerin ve sebeplerin etkisini gözardı etmiyoruz. Ancak söz konusu söyleyişlerdeki etkiyi söyleyiş tarzımızla bizzat kendimiz ürettiğimizden, sebebe tevessüle değil, onu bizzat yaratmaya yeltenerek Tanrı'ya mahsus olan kibirden (büyüklenmeden) pay kapmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla, imanımızı bir şarta bağlamış olmakla, onun kendisinden başka hiçbir şeyle bağdaşmamazlığını da inkar etmek suretiyle, çifte bir inkara düşüyoruz. Burada fark etmediğimiz tehlike, mezkur söyleyişlerin doğrudan Tanrı'nın zatına yönelik değilmiş gibi görünmesindendir. Diğer bir söyleyişle, burada imanın tek konusu ve muhatabı olan Tanrı'nın adı geçmediğinden imana taalluk eden (ilişen) bir durumun olmadığı şeklinde bir yanılsamaya düşüyoruz. Fakat tepkimizin nedeni olan örgütü veya kişiyi, reddiyemizin, seçimimizin, inanışımızın nesnesi kılmakla farkında olmadan onları bir had olarak belirlemiş ve haddi olumsuzlarken inanışımızı da “ben Müslüman değilim”; “ben İslam'dan değilim” demek suretiyle riskli bir değillemeye tabi kılıyoruz. Gündelik dilin dışında durarak veya imanımızın kuvvetini belirtme babında, “insanlığın tümü kafir olsa, yine de ben tek başıma mümin olarak kalmayı seçerim” diye belirtme ciddiyetinden, tek kelimeyle uzaklaşmış ve bu direncimizi, kararlılığımızı birilerine duyduğumuz kızgınlıkta harcamış oluyoruz. Kaldı ki, imanın hakikati ve gereklilikleri ancak kendi kendisiyle kaimdir. Bu manada, “DAEŞçiler Müslüman değilse, ben Müslümanım” veya “Fethullah Gülen İslam değilse, ben İslam'danım” demenin hükmüyle “DAEŞçiler Müslüman ise, ben Müslüman değilim” veya “Fethullah Gülen İslam'dan ise, ben İslam'dan değilim” demenin iç mantığı aynıdır.Nitekim, “DAEŞ / Fethullah Gülen olmasaydı biz Müslüman olmayacak mıydık ya da onların kötü örnekliği yüzünden biz inancımızdan mı vazgeçecektik” şeklinde birbirinin içinden türetilebilecek ve türetildikçe saçmalığa dönüşecek olan kanaatler silsilesi bizler için emsal, mihenk olma değeri taşıyamaz. Taşıyamaz çünkü, bir: kötüden emsal olmaz, iki: saçmalıktan mantıklı, geçerli bir tutarlılık elde edilemez. Öte yandan, hidayeti veren Allah'tır; iman da ancak ona layık olabilen kalplerde karar kılar. Diğer bir söyleyişle insan Allah'ın bu bağışına muhatap olduğu gibi ondan mahrum olmanın ya da onsuz kalmanın da muhatabıdır. Bu durumda hiçbir topluluk, cemaat ya da örgüt; hiçbir kişi (velev ki babalarımız, annelerimiz de olsalar) kendi imanımız için bir niyet, istikamet, garanti ve güven nedeni olamazlar. Ezcümle, malum söyleyişlerle biz tepkimizi sergilemiş, reddiyemizi berraklaştırmış olmayız. Bilakis yukarıda arz ettiğim nedenlere bağlı olarak kendimizi durduk yerde (başkasının durumuna itiraz tahtında) iman nokta-i nazarında tehlikeli söyleyişlerin alanına durmaya mahkum etmiş, dilimizi kelime oyunlarıyla küfretmeye yatkın hale getirmiş oluruz. Siyasi seçimlerimizi, tepkilerimizi ve reddiyelerimizi imana taalluk eden söyleyişler üzerinden yapmamak kendi hayrımızadır.İman konusunda şaka yapılamayacağı gibi, zaten onun net bir ayrımı ifade ediyor oluşu nedeniyle, onunla ikinci bir ayrım denemesine de ihtiyaç duyulamaz.İslam/Müslüman olduğunu söylemek, aynı zamanda neden mürted ya da kafir olmadığını da söylemektir.
Konuşmak ve susmak
04:0029/11/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konuşmayı susmaya önceleyişim, konuşmanın varlığa bitişik, susmanın ise varlık içinde sadece insan tarafından seçilebilir oluşundandır.
Nitekim, İncil (Yuhanna) “Başlangıçta söz vardı” hükmüyle başlar.Şundan ki, Tanrı varlığı halk ettiğinde, ortaya çıkan şey tümel manada bir aynadır, yani varlığın aynası. Ancak bu ayna pusludur, çünkü; Tanrı'yı zikretmek üzere yaratılmış olan şeyler yaratılışlarına uygun davranmakla birlikte Tanrı'nın sesine ses verecek durumda değilllerdir. Tanrı ise, ilahlığını meluhuyla, rablığını merbubuyla bileceğinden, meluh ve merbub oluşunu müdrik olanı gereksinecektir. Diğer bir söyleyişle, bu Söz'üne karşı anlamlı ses (kelime) verebilecek, dolayısıyla Kendisiyle ahitleşme kabiliyetine sahip olacak olanı yaratmasıyla tahakkuk edecek ve böylece pus da aynayı terk edecektir. Varlık kendisini iki şeye karşı kapatamaz: “1-Söz'e, 2-Kokuya”. Dolayısıyla insan da müdrik bir varlık olarak Söz'e (sese) ve kokuya karşı karşı sürekli açık olarak yaratılmıştır. Kulağın ve burunun kapaksızlığı bunun fiziki karinesi; semi'nâ ve ata'nâ (Bakara, 2:285) İlahi terimi ise buyruk olarak belgesidir.Bunlara bağlı olarak insanın konuşması onun tabiatındandır; susmayı seçmesi de kendi ihtiyarındadır. Diğer bir ifadeyle Tanrı sözünün varlığı, o sözün muhatabı olanı konuşmaya mecbur bıraktığından, muharref kitaplarda ve Kur'an-ı Kerim'de bunu olumsuzlayan bir emir (örnek) yoktur. Ancak susmanın edebini öğreten, özel plandaki susmaları emreden çok sayıda emir vardır.Hz. Yakup'un (as), Hz. Yusuf'a verdiği emir “lâ taksus/anlatma, nakletme” (Yusuf, 12:5) kelimesi bu cümleden bir emir olduğu gibi, Hz. Meryem'in “nezertu…savmen/adadım… konuşmama orucu” (Meryem, 19:26) cümlesi, sadece muhataplarını değil, bu hitapları duyanları da kimi şartlara bağlı olarak içine çeken iki emirdir. Konuşmanın zorunluluğu, onda bir güçlükle karşılaşan kulun konuşma talebini içkindir. Çünkü dilin, nefes ile sesin, hançere ile dudağın müşterek işleyişiyle kelimeye durması ancak Allah'ın takdiriyledir. Hz. Musa'nın “Dilimden (şu) bağı çöz” (Taha, 20:27) talebi, kendisi açısından bir nida iken, bizim açımızdan doğru söyleyişin ve talepte (Peygamberi takliden) edebin bir örneğidir. Bu bağlamda Hz. Yakub'un (as) “Ben gam ve kederimi sadece Allah'a arzediyorum” (Yusuf, 12:86) sözü de yine talep ve edep konusunda bizim için bir yön okudur. Bizler, mezkur zorunluluk, emir, talep ve edep çerçevesinde önce kendimizde kendimizle konuşmanın hakikatini kavrarız. Çünkü zahirde tek, batında ikiyizdir; kendi kendimizle konuşabilme sayesinde bizler kendimize kız ve oğul oluruz. Herkes bu duruma muttali olduğu için bu konuda, zor bir durumla karşılaştığımızda kendimize “oğlum bu işte çuvalladın”; bir şeye sevindiğimizde “hadi yine iyisin” şeklindeki hitaplarımızı hatırlatmamız yeterli olacaktır.Bu aynı zamanda bâtının namütenahi oluşunu, zâhir olanın ise sınırlılığını öğrenmemizin ilk ve en geçerli yoludur. İhtiyari olduğunu belirttiğimiz susmanın terbiyesi ise üç kelime üzerinden gerçekleşir: Hüsn, tayyib ve habîs.Nitekim, İlahi hüküm de şu ibarelerle gelir: “İnsanlara güzel söz söyleyin. (Bakara, 2:83); Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). (O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer. (İbrahim 14:24, 25, 26)Bu bakımdan, konuşma esaslı zorunlulukta bile seçimli/seçici olabilmek, bizlerin varlık içindeki değerini artıran bir özelliktir ki; bu özellik bizleri hem bir sorumluluğun (imtihanın) içinde tutar hem de konuşma/söz planında İslami vasatı anlamaya ve uygulamaya yöneltir.Hz. Peygamber'in (sav) “Dilini tutan kurtulur” şeklindeki emir tonu içeren öğüdünde susmanın değil tutmanın vurgulanışını bu manada değerlendirmek doğru bir yaklaşım olsa gerektir. Bunlardan hareketle edebiyata sınırsız hak ve sınırlanma tercihi içinde bir değer ya da değersizlik atfetmek de mümkündür.Çünkü edebiyatla sadece bir şeyleri söylemiş/anlatmış olmayız. Bilakis onunla muhatabımızı bir şeyleri yapmaya yöneltmiş, özendirmiş de oluruz.Konuşmanın koşullandırmayla bütünleşmesi ise edebiyatı tek başına sorunlu kılmaya yeter de artar bile.
Barışla barışmak
04:004/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Terörü önlemeye mahsus teorilerin çoğu, çamura çöken eşeğe yol gösterir niteliktedir.
Bunların, kimi uygulamalara yaslanarak, kendilerinin gerçeklik katına taşıyanlarına, “orada öyle olduğuna göre, burada da böyle olacaktır” iddiasını yüksek sesle söyleyenlerine katlanmak ise daha da zordur. Hatırlarsınız, PKK terörünün bitirilmesine yönelik olarak geçmişte “Bask Modeli” önerilmiş, ardından, “Sri Lanka Modeli” gündeme getirilmişti. İlkinde, demokratikleşme sürecinin hızlandırılması, mücadelenin silahsız olarak sürdürülmesi konusunda ilgili örgütle yatay diyaloga girilmesi, özgürlüğün (federatif sistem dahil) anayasal güvence altına alınması gibi süreçlerden söz ediliyor ve elbette İspanya'nın mevcut durumuna vurgu yapılıyordu. Oysa ki, İspanya o gün de kaynayan bir kazan gibiydi bugün de öyle. Madrid'te 191 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör olayı el-Kaide'ye ihale edilmesine rağmen, zihinlerdeki Bask kuşkusu hiçbir zaman giderilemedi. Silahsız mücadeleyi benimseyen Katalanlar'ın merkezi hükümetten kopardıkları onca tavize ve anayasal güvenceye rağmen hala bağımsızlık istemeleri de cabası. İki hafta önce bulunduğum Barselona'da ana caddelerdeki binaların çoğunda bağımsızlık talebini dile getiren pankartlar yer alıyordu.Sri Lanka Modeli'ne gelince... Seylan adası, 65 bin kilometre karelik bir yer; yaklaşık 20 milyonluk nüfusun yüzde sekizini oluşturan Tamiller, ada hayatını dar ettiler. Terör günlerinde, örneğin (birkaç kez başıma geldiğinden sıkıntısını iyi biliyorum) Kolombo'nun merkezinden 45 dakikada rahatça ulaşılabilecek hava alanına 4-5 saatte ancak ulaşılabiliyordu. Halk desteğine sahip güçlü bir hükumet ve İngiltere'nin verdiği örtülü destekle Tamillere karşı başlatılan şiddetli saldırılar meyvesini vermekte gecikmedi; “Tamil Kaplanları” bir kedi uysallığına bürünerek silahlarını teslim etti.Silahsız mücadele veren Katalanlar'la, silaha başvuran Basklar ve Tamiller arasındaki tek benzerlik zengin olmaları, sanayi, kıymetli maden piyasası başta gelmek üzere ticari hayatın büyük bir bölümünü ellerinde tutmalarıdır. Bunun dışındaki tek ortaklıkları, güçlü bir İspanya ve halkı zengin bir ada istemeyen sömürgecilerin ve yanı başlarındaki devletlerin istikrarsızlık, huzursuzluk kazanını kaynatmalarıdır. Bizdeki HDP=PKK sorunuyla bunlar arasında, ne halk, ne bölge şartları ne de siyasi talepler açısından bir benzerlik kurmak oldukça zordur. Elbette dış tahrikler açısından bir benzerlik vardır ama o da bizdeki gibi doğrudan enerji konusuna, bölgenin kontrolüne mahsus üs teminine yönelik değildir. Öte yandan, bizde Türklerle Kürtler arasında bir “inançsal ve duygusal kopuş” henüz yaşanmamıştır. Maddi kopuşla ifade edilebilecek bir ayrışma talebi de söz konusu değildir. Bilakis bu bölgeye diğer bölgelerden daha fazla maddi imkanın aktarılması şimdilik göze gelmeyen ancak zamanla şikayetlere neden olabilecek bir konudur. Bizdeki sorun, HDP=PKK'nın barış konusundaki belirsiz tutumudur. Öyle ki, Haziran seçimlerinden bugüne HDP=PKK ne zaman barıştan söz etmiş, bu yönde bir eylem çağrısında bulunmuş ve bu yönde bir gösteri yapmaya kalkışmışsa, oradan terör, kan ve gözyaşından başka bir şey çıkmamıştır. Dolayısıyla “barış” kelimesi, Kandil'de sıkışan, şehirlerde mevzi kaybeden HDP=PKK'nın biraz soluklanma ama teröre daha çok bilenme talebinden başka bir şeyi ifade etmez hale gelmiştir. Nitekim, Tahir Eliçi'nin, poliste YDG-H üyesi olarak kaydı bulunan kişi ya da kişilerce öldürülmesi, onun vurulduğu bölgede inceleme yapmaya giden savcılara, avukatlara, kriminalde görevli polislere PKK'lı teröristlerce otomatik silahlarla, roketatarla saldırı düzenlenmesi, barışı istemenin, barışa inanmanın ve barışla barışmanın birbirlerinden farklı süreçler ve birbirlerine eklenmesi mümkün görülse de aslında münferit durumlar olduğunu göstermektedir. Elçi'nin hangi örgüt tarafından öldürüldüğü herkesçe bilindiği halde, bir yandan “Elçi'nin mirasının barış olduğunu” söylerken, öte yandan “Tahir Elçi'yi öldüren devlet değil, devletsizliktir...” diyen ağızların, bir otorite boşluğu doğurmak ve onu büyütmek adına “hendek siyaseti” gütmeleri, halkın barışı istemesinin, iktidarın barışa inanmasının barışa erişmek adına yeterli olmadığını; asıl HDP=PKK barışla barışmadan bu işin noktalanmayacağını da daha iyi anlatmaktadır. Bunlar üzerinden, barışla barışmanın, samimiyetinde samimi olmakla eş anlamlı olduğu, barış görüşmelerinde taraf olabilmek için yırtınan HDP=PKK'nın en büyük zafiyetinin ise asıl bu noktada ortaya çıktığı belgelenmiş olmaktadır.
Bu gelen kimin karı
04:006/12/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Aralık ayındayız. Yani ara-lık'ta...
Kendine mahsus bir cismi olmayan, ancak oluşlar / hareketler yoluyla bizim kendisini bir dış varlık hükmüne büründürdüğümüz zaman'ın, adına yıl(lar) dediğimiz eski ve yeni iki diliminin tam arasındayız. Bu yanıyla Aralık ayı, tam bir zamansal berzah...2015'ten çıkıp, 2016'ya girmeye hazırlanırken, hem çıktığımız hem de girdiğimiz zamanın hükmü altındayız: Geçmiş olacak olanı, gelecek olanın geleceğini eş-zamanlı olarak duyuyoruz.Geçmişe “geçme”, geleceğe “gelme” deme gücüne ise sahip de değiliz oysa ki. Bize rağmen olan ama oluşuyla bizi de içine çeken geçmişin ve gelmekte olan geleceğin, an be an kuruluşu karşısındaki edilgenliğimiz, aklımız, idrakimiz ve duyularımız vasıtasıyla sanki etkini olduğumuz bir oluş(turmay)a dönüşüyor. Bu nedenle 2015'ten çıktığımızı, 2016'ya girdiğimizi söylüyoruz. Öte yandan Aralık, bizim ona mahsus bu yakıştırmalarımızı bilmediği gibi, kendisinin kendisinde ara-lık olduğunu da bilmiyor. Eski(yen) ile yeni(lene)nin tam ara-sı olduğunu, ilk yarısının sonbahar, ikinci yarısının kış olduğunu da bilmiyor. Biz biliyoruz bunların böyle olduğunu ve bizler ölçülere indirgenmiş duyuşlarımızla yaşıyoruz, bir berzahın berzahında olduğumuzu. Çünkü duymak, idrak etmek ve tanımlamak bizim işimiz. Tanımlamak ise bir tür mülk edinmek gibi. Tanım yoluyla biz'leştirdiğimiz şeyde tasarruf etme yetkisine sahip olduğumuzu sanıp, onu hakkında hüküm veriyor ve onu hareketimizin zorunlu bir parçası haline getiriyoruz. Dolayısıyla eski(yen) yıl eskimesi nedeniyle çıkmıyor, yeni(lenen) yıl da girmesi nedeniyle girmiyor. Biz bu iki fiile kendimizi dahil sanışımızla bu oluşları olduruyoruz ve bunları kendi zamanımızın diliyle ifade edebiliyoruz. Diğer bir söyleyişle oluşları oldurma konusundaki yanılsamamız ve ancak bizim hallere mahsus değerlendirme tarzımızla bu gerçekliği kendi tekrarı içinde yeniden üretiyoruz. Örneğin eskiden hava soğurdu, kış gelirdi, kar yağardı, sis çökerdi, buzlanma olurdu. Şimdi ise böyle olmuyor. Öncelikle bizler artık eskisine göre bu durumların neden ve nasıl olduğuna ilişkin çok çok fazla şey biliyoruz. Böylece, medyadaki haber saatlerinin mütemmim cüzü haline gelen hava durumu sayesinde, hepimiz birer meteoroloji kahinlerine dönüştük; mühendislik gerektiren bir bilgiyi ya da bilimi, popülerleşme yoluyla sokağa düşünce, zanlarla, tahminlerle karıştırarak, herkesin tasarrufundaki bir meta haline getirdik çünkü.Durum artık küresel, alçak basınça yüksek basınç sürekli savaş halindeler. Onlardan birinin diğerinin altına girişi veya ötekinin üstüne çıkışıyla dünyanın anası ağlıyor ve termometreler de artık çıldırdıkları için olanı gösteremiyorlar; onun aleti haline geliyorlar. Kar, yağması gerektiği için yağmıyor. Hava sıcaklığı –4 °C ilâ –20 °C arasına indiğinden yağıyor ve üstelik başka bir toprak parçasındaki sıcaklığın, atmosfer sıcaklığına fark atması nedeniyle orada sıkışan kar, nerede boşluk bulursa kendisini oraya vuruyor. Örneğin, bizdeki kar yağışı Balkanlar'dakinin ya da Rusya'dakinin sıkışmasıyla oluyor.Dolayısıyla yağan kar artık bizim karımız olmuyor; bizim kendisine maruz kaldığımız, başkasına ait bir kar hükmüne bürünüyor. Onunla kurduğumuz bağın niteliği de buna göre değişiyor. Başkasına ait olduğundan artık onu benimseyemiyoruz; o bizim beyaz kâbusumuz oluyor; onun bir an önce def olup gitmesini arzuluyoruz. Soğuklar ve kar yağışları nedeniyle ortaya çıkan virüslerle ilişkilerimizde bu bağlamda gerçekleşiyor. Bizim kendimize ait bir virüsümüz yok; çünkü bizler çok temiziz ve aşırı bir korunma duygusu, tutumu içindeyiz. Bize İspanya ve Rusya üzerinden geliyorlar daha çok; turistler tarafından getiriliyorlar, yani uçakla taşınıyor artık yabanın virüsleri. Apansız geliverdikleri için tedbir almakta geciktiğimizde bizleri öldürebiliyor; haliyle ölenimiz de eceli geldiğinden değil İspanyol, Rus gribi yüzünden ölmüş oluyor. Suudi Amerika merkezli Mers, Güney Afrika merkezli Ebola virüslerini saymazsak, hava değişiklikleri ve virüsler çoğu zaman Afrika'nın kuzeyiyle, kendi kuzeyimizden ve daima batımızdan kaynaklanıyor. Doğu'dan aldığımız hiçbir şey yok, zaten Tanzimat'tan beri bizim için doğu diye bir yön yok.Berzah diye bir kelime de yok artık dilimizde. Yılbaşı gecesine erişip, gönlümüzce “vur patlasın çal oynasın; çalsın sazlar oynasın kızlar” diyebileceğimiz zamansal bir sabitlikten ibaret Aralık ayı. Dolayısıyla metafizikten uzaklaşmış dillerimizle kendisine istikamet kazandırdığımız maddi bir zaman dilimi, Aralık. Ara-lık hiç değil.
İstiridyesine dönen sanatçı: İnci Taşdemir
04:008/12/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Büyükada'da iki katlı eski bir Rum evi.
İskeleye biraz uzak ama yerinin yüksekliği nedeniyle denize “sanki” çok yakın.Evin sahipleri, İnci Taşdemir Hanımefendi ile eşi Muhammet Bey ve dört kedi.İnci Hanım'ın hikayesi biraz uzun ama özetlemeye gayret edeceğim. Eşi Muhammed Bey Tillo'nun manevi mimarlarından birinin torunu; vakur, mütevekkil ve mütefekkir; susarak konuşması daha ağır basıyor. İnci Hanım'ın hikayesi “uzun” dedim, “yoğun” demeliydim aslında. Çünkü normal bir insanın, normal şartlarda 70 yılda gerçekleştirebileceklerini 35 yılda gerçekleştirmiş. Galatasaray'dan iktisata, iki buçuk yılda yüksek lisansıyla birlikte ikmal edilen hukuktan Harvard'a… Bu aslında, daha okullu olmadan, okumayı “Mavi çocuklar”dan öğrenip, dört yaşında başlayan dini tahsilinin, yeni yeni okullarla tüm hayatına yayılması demek. İnci Hanım, Türkiye'de ilmle devleti buluşturan çok önemli isimler tarafından “özel bir çocuk” olarak karşılanmış ve bu sayede “çok özel bir ilgiyle” yetiştirilmiş gibi görünüyor. Akademik hayatında “terör uzmanı” olarak, meslekdaşlarından daha ayrıcalıklı bir yer edinmesine rağmen “Ben terör uzmanı değilim; terör uzmanı olabilmek için terörist olmak gerekir” diyen İnci Hanım, anlaşılan o ki, terör ve iktisat ilişkilerinde uzmanlaşmakla, iktidar ve iktisadın kodlarını da çözüp, kendisini büyük şirketlerde üst düzey yöneticisi olarak buluvermiş. Evet, İnci Hanım bir terörist değil, bilakis “kerim devlet” anlayışına sıkı sıkıya bağlı biri ama bence anarşist. Ele avuca sığmaz bir aklın, sürekli işleyen bir zihnin ve hiperaktif bir halin doğal sonucu bu. Akademisyen ve yönetici olarak onca yoğun ilişkiler içinde şiire bitişik durması, geleneksel sanatların izini sürmesi, film senaryoları yazması… başka neyle tanımlanabilir. Zaten sanat da mutedil olanın işi değildir. Diğer bir söyleyişle sanat, itidali olmayanın itiyadıdır. İnci Hanım'ın yoğunluğuna, dinamizmine ve başarılarına takılarsak sözü bitirmek zor olacak. Bu konularda son sözü ona söyleterek, bugününe gelelim en iyisi: “En-Derun hayatımı bir cümle ile özetlemek gerekirse: Efkârlıyken içmek gibiydi. Efkârdan içer, içtikçe efkârlanır. Bastırmak için içer, sonra daha da efkârlanırsınız. Bir çeşit çarpan etkisi yaşarsınız yani. Öyleydi. Sonra bir gün, şişeyi kırdım. Kalanı lavaboya döktüm (…). Bana ait olmayan ne varsa attım. Geriye bir uyuz kedi, birkaç tuval resim ve kırmızı kalın bir defter kaldı. Çıplaktım. Kendimi gerçeğin tek perdelik çok sesli senfonisinden, hakikatin bin perdeli sükûnetine attım. Büyükada'daki küçük hayata. Sessizliğe. İhsan Oktay Hocam'ın da dediği gibi: 'Susmak, gerçeği anlatmanın belki de tek yolu'ydu.”Beni, şu geçtiğimiz Pazar günü Büyükada'ya getiren de işte bu meraktı: Ana çizgileriyle aktarmaya çalıştığım bir hayatı bırakıp, susan bir Ademkızı oluvermek nasıl bir şeydi? “Susmak” diyoruz ya, gerçekte kendi istiridyesine geri dönebilmeyi, genel kaostan bireysel kozmosuna kaçabilmeyi, hareketi kesip kendi içsel vakfesine durabilmeyi anlatmak için daha uygun bir kelime bulamadığımızdan böyle diyoruz. Yoksa, konuşmaya yazgılıdır insan; ondan kaçınması muhaldir; kâl dili susunca kâlp dili başlayıverir bülbüller gibi şakımaya ki, durdura bilene aşk olsun!Sanat dediğimiz şey de son tahlilde bu sus(ama)manın, kelimeleşmesi değil midir zaten? Sus ve tefekkür et; tefekkür et ve eyle! Dilin dilsizliğe, elin işe bağlansın. Kısaca, “Sanat bir bağlanmadır” diyenlerin diyemedikleri şeydir, demeye çalışıtığımız. İnci Hanım, sanatçı muhayyilesini, deyim yerindeyse ağır bir işçilikle görünür kılıyor. Sosyal bilimlerle uğraşarak baskılmaya çalıştığı bir mühendislik zekası kendisini seramik(leştirme)lere, ahşap oymalara, telkarilere, sedef kakmalara, rölyeflere vurmuş gibi. Nitekim o da, sanatının bu yanını AR-GE olarak niteliyor. Eserlerine bakarken, bir ara tüm cesaretimi yüklenip, “biraz kolaj endişesi” duyup duymadığını sordum ve ondan şu cevabı aldım: “-Zihnimizin yapısı da kolajı içkin değil midir?”El-Hakk, öyledir. Çünkü aklımızın akıldanesi olan nazarımız öyledir. Gözümüz her şeyi görür ancak sadece seçtiği suretleri, akıl yoluyla adına bellek dediğimiz kartekse gönderir. Hatıra ya da hatırlama dediğimiz şey bu suretlerin yine akıl yoluyla yeniden harekete getirilmesinden ibarettir. O suretler tekrar göze (dış nazara) gelmez ancak akıl o suretleri gönül gözüne aktardığında, geçmişimizle ilişkili hüzünlenme, sevinme, üzülme dediğimiz şeylerin sebebi olan görme(ler) gerçekleşir. Bunları demekle, İnci Hanım'ın ihtira'sındaki pür bilinçliliği de vurgulamış oluyorum. Geriye onun öğrendiklerinin, eylediklerinin ve halen eyliyor olduklarının, “Mavi çocuklar”dan kaynaklandığını söyleyerek susmak kalıyor.
Mustafa Kutlu ve Dergah
04:0011/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gazetemizin 8 Aralık 2015 tarihli nüshasında yer alan “Kaptan köşkünde nöbet değişimi” başlıklı haberi, arkadaşlarımın uyarısıyla bir sonraki gün görebildim.
Mustafa Kutlu'nun, Mart 1990'dan bugüne çıkardığı Dergah dergisinin yazı işlerini bırakmasıyla ilgili olan o haberi, “Editör” imzalı olduğuna göre, demek ki sevgili Ayşe Olgun bizzat yapmış. Konu edebiyat ve isim Mustafa Kutlu'ysa, elbette haber olur. Olgun'un bu konulardaki özel dikkati ve özenli dili de hep takdir edilegelmiştir zaten. Haberi okuyunca hüzünle karışık bir şaşkınlık yaşamadığımı söylersem yalan olur. Kutlu'nun son yazısına tekrar bakınca rahatladım ama biraz. “Ulan elektirik tam da kesilecek zamanı buldun” diyordu ya orada, bu önemliydi. Kutlu'yu yakından tanıyanlar iyi bilirler. “Ulan” diye başlıyorsa bir cümleye orada tatlı-sert bir ironiyle incelmiş dipdiri bir bakışın tepkisi var demektir. “(B)en iylikten yanayım. O ne, o? İylik-sağlık” da diyor ya işte. Bununla, spekülatif gibi görünen ama olmazsa olmaz bir insani haslete dikkat çektiğine göre, kaleminin onun elinde olmaktan neşe duyduğuna hükmetmeniz mümkündür. Zaten olan neydi ki? Yazı işlerini bırakması değildi, dergideki yazı işlerinin yükünü bırakmasıydı. Yaklaşık bir ay önce Sultanahmet tramvay durağındaki teşehhüt miktarı süren konuşmamızda da bunun işartlerini vermemiş miydi? O gün, Özkan Gözel'le birlikte Süleymaniye'ye doğru hareketlenmiştik ki, durakta bizi gördü, kenara çekti; söz arasında, onu buralara gelmelere bile yüksündüren bir yorgunluk hissettiğini söyledi.Musta Kutlu adıyla yorgunluk kelimesinin pek bağdaşmadığını ben de biliyorum.Ama hayat yormaz mı insanı? Hayat dediğimiz şey yazıdan, dergiden, kitaptan ibaret olsa hadi neyse; “meslek gereği” der, sineye çekersiniz. Ama hayat aynı zamanda bir ilişkiler toplamıdır ve asıl bu yorar insanı. İnsanlara laf anlatmak, kaynağı çoğu zaman belirsiz olan sitemleri doğru karşılamak, nedenini bir türlü anlayamayacağınız kimi düşmanlıklara maruz kalmak, dahası siz olgunlaşmış yaşınızın verdiği onca tecrübeyle yaşayıştaki aşırı hızı yavaşlatmaya çalışırken, çevrenizdeki gençlerin o aşırı hızı daha çok artırma tutkularına tanık olmak… Yorar bunlar, vallahi en gamsız ve rahat görünenleri bile yorar. Haberdeki şekliyle, “İlk sayısını Mart 1990'da çıkardığımız Dergah Dergisi'nin yazı işleri görevinden ayrılıyorum. Tanıyanlar bilir, uzun vedaları sevmiyorum. Görevi Ali Ayçil yürütecek. Ayçil'in ismini Asım Erverdi'ye ben teklif ettim. Tüm sorumluluk artık ona aittir. Bu yirmi beş yıl nasıl geçti? Rüzgar gibi. Geçen zaman içinde kimin kalbini kırdım, kimi üzdüysem hakkını helal etsin. Ben eğer varsa hakkım, helal ediyorum. Cenab-ı Hak yar ve yardımcımız olsun.” diyerek söz konusu yorgunluğu, kayıtlı hale getirmiş, deyim yerindeyse resmileştirmiş Kutlu.Belli ki, ilk doğru değerlendirme de asli, en esaslı yoldaşından gelmiş. Demiş ki Ezel Erverdi, “Yöneticilikten emekli olunur ama yazarlıktan asla. Okuyucuları gibi ben de yeni kitaplarını bekliyorum.” Bunlardan bakınca, olanın doğal haliyle oluşuna rağmen, yine de o kör olası hüzünün yakanıza yapışmasına neden engel olmadığınız biraz biraz anlaşılıverir. Elbette Mustafa Kutlu dinlenecek. Onca hikaye kitabının, o dev ansiklopedinin, geçmişte Hareket, şimdi ise çeyrek asırlık Dergah dergisinin ağır yükleri içinden geçmenin bir gereği bu. Ağır bir gerçek daha var ama burada işte, som bir gerçek, bir caminin sütununa toslamışçasına sizi sersemletecek, dağıtacak bir gerçek: Mustafa Kutlu dinlenmek üzere ailesi içinde kendi kendisiyle olacak, siz ise onsuz olacaksınız. Mustafa Kutlusuz olmak! Özenle işlenmiş bir çeşm-i bülbülün elinizden kayıvermesi gibi; onunla karşılaştığınız, sigaraların ince dumanları, tavşan kanı çayların sıcaklığı içinde sanata, edebiyata ve hale ilişkin konuştuğunuz o mekanların birden bire renksizleşivermesi gibi…Hayır hayır, söz böyle böyle akarsa, hakimiyet hüznün olur. Aklımız, gerçeğimiz ve dualarımızdır bize ondan çok daha fazla lazım olan. Ayçil'in söyleyişiyle “Dergah dergisi… bir anlamda edebiyatımızın kaptan köşküdür.” Kutlu onun banisidir ki, emanet etmesi de onun hak ve tasarrufudur. Dahası, o edebiyat adına düşünen, eyleyen herkesin kaptanıdır; asla ve asla köşklerin kaptanı değil… Köşklerin kaptanı olmayı seçseydi kimsenin kaptanı olamazdı zaten. Kaptan halen odur; edebiyatın kaptan köşkü olarak Dergah ise ayaktadır. Lütfen kelimeler arasındaki farkın farkında olalım. Dolayısıyla Mustafa Kutlu aramızdadır, hissetmeyi bilirsek yanıbaşımızdadır. Dualarımızdadır ve umarız ki bizler de onun dualarındayızdır.
Paralelcilerden hapishane havaları
04:0015/12/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Paralel Yapı'nın zamane bu-kalem-unları, Gezi eşkıyalarını hafiften hafiften koltuklamayla başlamışlardı, söz ve söylem değiştirme oyunlarına.
Dershanelerle ilgili düzenlemeye itiraz tahtında “sorarız ulan bunların hesabını” külhanbeyliği ikinci perdesiydi bu oyunun. 17/25 Aralık seçim ayarlı darbe kalkışmasından alimler ve zalimler başlıklı pehlivan tefrikalarına taşınan hakperestlik gösterileri ise üçüncüsü. Başta FETÖ'nün dili beddualı, nefesi zehirli lideri olmak üzere, her biri Firavunların, Yezitlerin hası iken, Paralellerin o sıfatları başkalarına yapıştırmaya kalkışmalarıyla çığırından çıkan bu oyunları, zehirli bir sarmaşık gibi dolaştı şimdi boğazlarına. Uzaktaki Kara Çukur'u parlatma çabaları, ilgili örgüte maddi destek sağlayanları büyük yardımseverler olarak aklama gayretleri, sıradan parafesörleri büyük müfessir gibi yutturma eylemleri derken, gelip dayandılar hapishane kapılarına... Musa Eroğlu'nun “Yolun sonu görünüyor” türküsünü bitiren, Küçük Emrah pozlarıyla elini kulağına atıp “Hapishanelere güneş doğmuyoooor” diye ünlemeye başladı artık. Gerçi, içinde debelendiği çirkefi görmekten aciz olduğu için, “Kur'an'a toz kondurmuyorlar, bol bol kurs açıyorlar, okullara ders koyuyorlar, güzel makamlarla Kur'an okuyorlar, fakat Kur'an'a göre yaşamıyorlar. Çünkü aslında Allah'tan korkup sakınmıyorlar” suçlamalarının herkesten önce kendisini vurduğunu fark edemeyip, hala haktan, adaletten, namustan, ahlaktan söz ederek Karanlıktaki Kara Çukur'u ve elemanlarını aklamaya çalışanları da yok değil o zamanelerin. Yine de böyle bir iki kişinin varlığı diğerlerinin solo ve koro halinde söyledikleri hapsihane türklerini bastıramıyor. Ajda Pekkan'ın “Neler gördük biz” şarkısıyla mevzuya girenleri bile dönüp dolaşıp sözü dam meselesine dayıyorlar. Artık “Medres-i Yusufiye”den bahseden yok. “Direnin, dayanın, siz bir avuç Mekke mümünleri gibisiniz” yollu sanal alem telkinlerinde de önemli oranda bir azalma olduğundandır belki. Belki malum liderin de artık bu tür mazmunları istismar ederek kimseyi kandıramadığını fark etmesinden bu böyledir. Hatta belki de mevcut ve potansiyel dam ehline medreselilik vasfının hiç mi hiç yakışmayacağındandır, “Medres-i Yusufiye” teriminin rafa kaldırılması. Bunun yerine, FETÖ elemanı oldukları kesinleşenlerin üstün yetenekleri(!) dile getirilerek, devletin nasıl bir deha katili olduğu, değerli kişileri nasıl da kibrit çöpü gibi kırıp bir kenara fırlatıverdiği vurgulanmaya çalışılıyor. Örneğin, bunlardan biri dünyanın en merhametli insanı bir fotoğrafçı olarak lanse ediliyor. Merhametli olduğu için mi fotoğrafçı veya fotoğrafçı olduğu için mi merhametli oluyor, bu pek anlaşılmasa da, sonuçta o örgüt elemanı sadece fotoğrafçı değil, merhametli fotoğrafçı ya da fotoğrafçı-merhametli olmak bakımından güya seçkinleştiriliyor. Bir diğeri ise “çok rafine bir senarist ve sanat eleştirmeni” olarak takdim ediliyor.“Çok rafine bir senarist”; rafine tuz filan gibi bir şey mi diye sormanıza gerek yok. Çünkü, kanırtılarak yapılmak zorunda kalınmış bir övgü tamlaması bu. Ama öyle bir söyleniyor ki, sanki adam Stanislaw Lem! Onun rafine senaristlik yapmasının engellenmesi de milli bir Andrey Arsenyeviç Tarkovski'nin yetişmesine vurulmuş en büyük darbe sanki. Üstelik sanat eleştirmeniymiş! Ben 33 yıldır sanat, edebiyat ve eleştiri ortamındayım, böyle birine neden hiç rastlamadım acaba? Evet Paralel zamanelerin küfürnamelerinin, ahlaksızlıklarının, terbiyesizliklerinin, iftiralarının, hadsizliklerinin “çok rafine senaristi” olan birini çok iyi tanıyorum ama acaba aynı kişiden mi bahsediyoruz, emin değilim. Eğer, aynı kişiden söz ediyorsak, sanat ortamında değil eleştirmenlik, ona patates soyuculuğu bile yaptırmazlar.Sur'dan kaçış manzaralarıHalkın içine karışmış teröristlerin etkisiz hale getirilmesi, mekanların tahribine, esnafın, rençberin, öğretmenin, öğrencinin kısaca suçsuz insanların bundan olumsuz etkilenmesine neden olabiliyor. Nitekim son günlerdeki ilgili örnekler nedeniyle kimse de devletin güvenlik güçlerini eleştirme yanlışına düşmüyor. Ancak söz konusu tahribatın ve olumsuzluğun beraberinde getirdiği mağduriyetten, o mekanlarda yaşamak zorunda olan garip gurebanın da korunması gerekiyor. Bu cümleden olarak, “Sur'dan kaçış manzararları” şeklinde ekranlara, gazetelere yansıtılan görüntülerle sabitleşen mağduriyetlerin giderilmesi, en az güvenliği sağlamak kadar ikitidara düşen bir yükümlülüktür.HDP=PKK ile büyük bir kararlılıkla savaşmaya “evet”, ama yeni mağdurlar yaratmaya da yine kararlılıkla “hayır” dememiz gerekiyor.
“Dünden Bugüne Kültür Dergiciliği”
04:0018/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Boğaziçi Üniversitesi'nin Kuzey Kampüsü'ndeki “Dünden Bugüne Kültür Dergiciliği” adlı etkinlik bugün bitiyor.
Sahibi: Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK).Geçtiğimiz salı günü benim, “Türkiye'de İslami Dergiciliğinin Serüveni” başlıklı konuşmamla başlayan etkinlik, bugün Nihayet dergisinden Nazife Şişman'ın saat 17:00'de İbrahim Bodur Oditoryumu'nda gerçekleşecek konuşmasıyla tamamlanacak. Boğaziçi'nin farklı fakültelerinde ve bölümlerinde okuyan gençler BİSAK'ın çatısı altında, daha önce de kulübün üyelerine yönelik konferans, seminer tarzında kimi faaliyetler gerçekleştirmişler. Şimdiki ise dışa yani Boğaziçi'ndeki tüm öğrencilere açık olarak düzenlenen ilk faaliyetleri.Bununla, dergilere karşı ilgi uyandırmayı ve katılımcılara dergi kültürünü aşılamayı hedeflemişler; aynı zamanda fikri ve edebi akımların mutfağı olan ve yine bu akımların nesilden nesle aktarımında büyük rol oynayan dergiciliğin önemine dikkat çekmeyi düşünmüşler. Bu maksatla Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüsü'nde arşivlerine, koleksiyonlarına ulaştıkları eski dergilerle, yeni dergilerden bir sergi açmakla kalmamışlar, Albayrak Medya Grubu'ndan Cins ve Nihayet dergilerini çıkaran elemanların da katılımıyla, dergi mutfaklarının havasını oraya taşımışlar. Dergi dendiğinde Cemil Meriç'in efradını cami ağyarını mani olan şu sözleri hatırlanıverir hemen: “… Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.” “Dergi” kelimesinin kendisi bile bir fikir çatışmasının ürünü. “Der” kökünden türetilmiş. Der, derlemek, devşirmek toplamak demek. Cemiyet kelimesi “dernek”le değiştirilince, “mecmua” kelimesine de bohçasını toplayıp, dil evinden ayrılmak düşmüş. Çünkü zaman, kabile dilinin hakimiyet kurma zamanı. Dergi kelimesi çabuk tutunmuş. Neticede uydurulmuş bir kelime olmaktan çok mecmuadan yapılmış bir çeviri gibi görünmüş çünkü. Elbette mecmua kadar etkili bir çağrışım gücüne yaslanamamış dergi; mecuma ile aynı kökten gelen cemaat, camiyet, içtima… vb. kelimelerin oluşturdukları geniş bir aileye mensup değil, dolayısıyla aileden çok bir ferdi işaret etmiş. Salı günü bunları söyleyerek başlayan konuşmamda, Eşref Edip'in, Ebu'l Ulâ Mardin ve Mehmed Akif'le 14 Ağustos 1324 / 27 Ağustos 1909 tarihinde yayımlamaya başladıkları Sırât-ı müstakîm (182. sayıdan itibaren: Sebilü'r-reşâd) mecmuasını, bugün de emsalleri için “öz belirleyici” olarak işaretledikten sonra, Muhîtü'l-maârif, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Kayıtlar, Dergah ve Hece dergilerinden ana hatlarıyla söz ederek, silsileyi İtibar'la tamamladım. Gençlere, bizim kuşağımızın dergi çıkarmaktan çok daha fazla dergiyi çıkarmayı konuşmayı sevdiğini de söyledim. Dergi çıkarmayı konuşmak büyük bir eylem planını konuşmak gibi gelirdi bize. Bir dizi kültür projesinin, varoluş çabasının nüvesi gibiydi dergi çıkarmayı konuşmak. Dolayısıyla bu sayede hem mevcut kültür, sanat ortamını doğru değerlendirmeyi öğrenmiş, elimizdeki malzemenin bir envanterini çıkarmış olurduk. İmkanlarımız ve imkansızlıklarımız böylece ortaya dökülür, yeni yürüyüşümüzün istikametini bunlara göre belirler, değiştirir, yeniden kurgulardık. Bu bağlamda şu anıyı hiç unutmam:Mavera'nın kapanmasından sonra Ankara'daki yazar-çizerler olarak Dral Dede'nin düdüğü gibi ortada kalınca, uzun toplantılardan, tartışmalardan sonra Ramazan Dikmen ve Ahmet Şirin'le birlikte Kayıtlar dergisini çıkarmaya karar verdik.Benimki dahil bu üç ismin kavga etmekten iş yapmaya zaman bulamayacağını bilenler iyi bilir. Nitekim sonuç da böyle oldu ve biz üçümüz hem sözünü dinleyebileceğimiz nihai kişi hem de isabetli bir hakem olması bakımından Hasan Aycın'ın kapısını çaldık. Hasan Abi bizi sabırla dinledi ve kendisi de müdahili olarak işi doğru bir mecraya oturttu. Söz bitince, garip bir sessizliğe büründük. Merhum Ramazan, koridoru arşınlıyor, oturuyor, tekrar kalkıyor... Bir tür huzursuzluğun pençesinde çırpınıyor kısaca. Hasan Abi dayanamayıp Ramazan'a “Yine ne var?” diye sorunca, Ramazan sıkıntılı bir ses tonuyla şu cevabı veriyor: “Tamam, dergiyi konuşmaya artık gerek yok, o çıkacak. İyi de biz dergiyi konuşmayacağımıza göre, bundan sonra neyi konuşacağız.” Dedim ya, dergi demek bizim için bir dizi kültür projesini konuşmak, bir varoluş çabasını dile getirmekti. Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü'nü kuran ve zikrettiğim etkinliği gerçekleştiren gençlerin gözlerinde de ben bunları gördüm. Bir dergi çıkarıp çıkarmayacaklarını sormadım, ama, onların büyük bir kültür projesinin eşiğinde oturduklarını fark ettim. Onları kutluyor ve başarılarının artarak devam etmesini diliyorum.
İnsan özgürdür ama başıboş değildir
04:0020/12/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Allah, insanı amel yönünden sınırlandırır, düşünme yönünden değil.
Düşüncenin amele (fiile) dönüşme niteliğini (potansiyelini) de takdir ettiği için, bunların edebini de bizzat Kendisi öğretir. Örneğin güzel (tayyib) ve kötü (habîs) konusunda şu ayetleri inzal etmiştir: “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). (O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan (kötü) bir ağaca benzer. Allah Teâlâ sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim: 14:24-27)Bu ayetlerdeki ağaç (yemiş veren şecer) benzetmesi, sözün sınırısızlığıyla düşünmenin sınırsızlığının da karinesidir. Çünkü söz, ancak söylendiğinde vardır; insanın konuşmaya yazgılı olması nedeniyle sözden kaçınması münkün olmadığından, sözün eyleme dönüşme potansiyeli de ağaç örneğiyle yine Allah tarafından gözetilmiştir. Şöyle ki, ağaç, her zaman fiziki halinden (bir bütün olarak görünüşünden) daha fazlasıdır. Ağaç toprağa tutunan ve suyu emen köktür, suyu gövdeye dağıtan damarlardır, damarları gizleyen (koruyan) kabuktur, dallardır, yapraklardır, yemişlerdir… Dahası ağaç, mevsimlerin münadisidir, sestir, ışık oyunlarıdır, harekettir, böceklerdir, kuştur (ve onlardan kimilerine yuvadır), gölgeliktir, serinliktir, korunaktır, dayanaktır, örtüdür, süstür… Söz kök salması, dallanıp, budaklanması, yemiş vermesi… veya bunların olumsuzlanması yönüyle ağaca benzer ve amel olarak gündelik pratiklere yansıyan bu benzerlikler, Hz. Peygamber'in (sav) onlarla ilgili hükümleri, yönlendirmeleri ve yorumlarıyla, ilahi bir zihniyetin (şeriatın) taklidi zorunlu hayat tarzı olarak somutlaşır. Bunlardan hareketle irfanın, ilmin, bilimin, sanatın, edebiyatın (edebi sözün) asıl özünü, olumlu ve olumsuz yönüyle buradan kazandığını söylememiz mümkündür. Bu manada, zikredilen formlarla düşünme de, sınırsız bir alana sahiptir. Düşünen insan, zihnen bu özgürlüğün ikliminde yaşar, tefekkür, tefehhüm ve tecessüsle akleder, tanımlar, retler ve kabuller içinde serbestçe dolaşır. İlk düzey amel değildir, bunlar som bir özgürlüğün zevkedilmesidir. Ne zaman ki, telvinde bulunarak, üreterek, ibda ederek, ihtira eyleyerek, icatta bulunarak, nazariyata aktararak yani düşüncelerini söze döker, amel düzeyi ortaya çıkar. Amelin olduğu yerde ise Allah ile insanın sözleşmesi vardır ve dolayısıyla bu sözleşmesinin bağlayıcı hükümleri işlemeye başlar. O halde İslam zihniyet ve kültüründe özgürlüğün asıl olduğunu, sadece söze (amele) getirmenin tahdit içerdiğini, üstelik bunda da bir zorlama olmadığını görürüz. Bilakis, Allah ile ahitleşen insanın, ahdine vefa göstermek yönünden, varlık içinde (kendisi de bir kelime olarak) dünya ve ahiret hayatında güzelleşmesi (Allah nezdine biricikleşmesi) söz konusu olduğu gibi, ahitleşmenin tarafı olarak kendi özgürlüğünü kısıtlayıp kısıtlamamakta seçme hakkını kullanmakla da sahih özgürlüğün müdriki olması mümkündür. Müslümanların irfanda, ilimde, bilimde, sanatta ve edebiyatta, Nübüvvet'ten 17. yüzyıla kadar süreli bir yükselişi, gelişmeyi ve öze uygun değişmeyi sağlamış olmalarının, son tahlilde “insanın özgür ama başıboş olmadığı” anlayışına bağlanan böylesi bir özgürlükten kaynaklandığına hükmetmek hiç de zor olmasa gerektir. Müslümanlar, ne zaman ki, sultanların iktidarlarının devamı, meczup şeyhlerin tekke ekonomilerinin bozulmaması, fetva düşkünü teologların bu imkanlarının elden gitmemesi uğruna, Allah'ı özgürlüklerin kısıtlayıcısı ilan ettiler, kendilerini onun adına sınır belirleyicisi olarak gösterdiler işte o andan itibaren düşünmeyi hayatlarından kovup, tam bir kısır döngünün içine düştüler.Allah, insanı amel yönünden sınırlandırdığını, düşünme yönünden sınırlandırmadığını idark etmediğimiz sürece zikredilen mihraklar tarafından daha uzun bir süre suya götürülüp susuz getirileyemeyeceğimiz ise herkesin malumu ola.
Göğe bakmak
04:0022/12/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Antoine de Saint-Exupéry'yi bilirsiniz. Bizdeki kılık kıyafetle ilgili cebrî değişmeye de önemli bir atıfı içeren Küçük Prens'in yazarıdır.
Gerçi, Dünya ve İnsanlar adlı kitabında, ABD ordusunun yüzbaşısı olarak gittiği Kuzey Afrika'daki izlenimlerini anlatırken, Müslümanlara karşı çok hürmetsiz bir dil kullanır ama olsun, her güzelin bir kusuru vardır derler. “Güzel” dedimse, iyi bir Hristiyan ve göğe aşık bir Fransız olmasından dolayı dedim. Gece Uçuşu da dahil eserlerinin çoğunda ya bizzat göğü anlatır ya da mutlaka ondan bir bahis vardır. Hatta Küçük Prens, gökyüzüne sevdalı olan Saint-Exupéry'nin kendisinin gökte kaybolma hayalleriyle kurguladığı bir tiptir.Uçağıyla birlikte, 31 Temmuz 1944'te kaybolunca göksel bir efsanenin konusu olmuş, ama uçağının enkazı, balıkçılar tarafından 2000 yılında Marsilya açıklarında bulununca, bu yöndeki karizması da biraz çizilivermiştir. Çünkü, onu sevenler (ve okurları) göğü delip, ötesine geçtiğini düşünmüşler ve böylece hakkında çok az yazarın muhatap olabileceği güzel tahminler üretmişlerdi. “Gökyüzünü delip, öteye geçmeyi hak etmeyen bir yazar mıydı?” diye sorarsanız, yine de cevabım “bunu hak eden bir yazardı” şeklinde olacaktır çünkü, dediğim gibi, o göğe aşık bir adamdı. Önceki gece uçağımız Entebbe'ye doğru giderken, Kahire'yi seyrettim pencereden. Bu, Kahire'yi havadan ilk görüşüm değil elbette; Hartum seferlerimde de bakma imkanım olmuştu. Ama bu kez Kahire'nin ışıltılarına dalıp giderken göğe bakma, uçma, Saint-Exupéry, gökte kaybolma imgeleriyle birlikte insan ve gök ilişkisinin, doğrudan Tanrı-insan ilişkisine çıktığını düşündüm. Dedim ki, içimden “Göğe bakmayı bilenler, dinleri ne olursa olsun, son tahlilde bir gök kardeşliği içinde aynı ve tek bir Tanrı'ya bakarlar. Göğe bakmayı bilmeyenlerin, başka şeylere doğru bakabildiklerine ise inanmam zordur”Düşündüğüm şeyi söylüyorum, bir iddiada bulunmuyorum. Gerçi, Hz. Peygamber'in (sav) hayatıyla ilgili öğrendiğim bir şey var ki, beni bu manada bir iddiaya da aslında yakın tutuyor. İbn Arabî'nin (ks) Fütuhât-ı Mekkiyye'sinde yanlış saymadıysam dört kez tekrarladığı bir bilgidir bu:Bir ganimet dağıtımı sırasında, sahabeler, Müslüman olup olmadığına karar vermedikleri dilsiz bir zenci kadını Efendimiz'e getirirler. Efendimiz, “bana bırakın” dedikten sonra kadına sorar: -“Allah nerededir.”Kadın, gözlerini göğe kaldırınca, “Bu kadın Müslümandır, götürün ve buna göre işlem yapın” diye buyurur. Bunu hatırladığım anda içim de ürperiverdi. Kendilerini Allah'ın eli (onun adına eylem yapanlar) sanarak, 15, ve 16. yüzyıllar boyunca Endülüs'te milyonlarca Müslümanı katleden, sürgüne gönderen Katolikler ve şimdi aynı sanıyla başta kendi din kardeşleri olmak üzere “siz doğrusunuz, iyisiniz” demeyen suçlu, suçsuz herkesi hunharca öldüren Selefi örgütler aklıma geliveriyor. Diyalogculuğa düşman olduğum aşikar iken, diyalogcu sayılma riskini gözetmem gerektiğini de düşününce, ne yalan söyleyeyim aklım biraz daha karışıyor. Malum, düşünmekten muaf bir sürü beyinsizin kendisini Dabbetü'l-arz'ın temsilcisi sandığı bir devirde yaşıyoruz.Bu hal üzere, kaldığım odanın balkonuna çıkıp, kendimi Kampala'nın göğüne bırakıyorum. Uzak mekanlardaki şimşekler karanlıkla cilveleşiyor. Burada ortam normal olduğuna göre, demek ki uzaklarda bir yerlere gökten rahmet yağıyor. Kampala'nın göğünde bizim göğümüze göre sanki daha çok yıldız asılı. Onların ışıltılarıyla, Kahire'nin ışıltısı arasında bir bağ kurarak, gökte olan ne varsa yerde aynısının olduğuna kanaat getiriyorum. Ama yer bizi, bakış açımızın dolayısıyla ufkumuzun daralması yönünden kendisine yani maddi olana bağlıyor. Oysa ki gök, ayet ayet açılıyor; işaret işaret büyüyor ve bizi Kadir-i Mutlak olanı idrak etmeye ve O'na hamd etmeye sevkediyor. Kısaca göğe bakmak doğrudan doğruya Rabbimiz'e (onun kudretinin eserlerine, bizi layık gördüğü nimetlerine) bakmaya dönüşüyor. Zikrettiğim endişenin de etkisiyle, sabahın ilk ışıkları şavkıyıncaya kadar balkonda oturup, düşünmemeye ve böylece kendi ufkumu aşarak, deyim yerindeyse kendi ufkumun prangalarından kurtularak, “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53) zikri eşliğinde göğü seyrediyorum.Ezan sesleri yükselmeyecek burada biliyorum ama şunu da biliyorum: Kampala göğünün altında, birazdan binlerce insan yeniden uyanacak hayata. Kimileri bizim gibi, kimileri başka şekilde Allah'a yönelip, onun varlığına şahitlik ve O'nun kulu olduklarına hamd edecekler.Gök birleştirecek bizi ve ayırmaksızın kuşatacak. Şükür ki, gök var; daha ne olsun!
Pîr
04:0025/12/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bizim inanışımıza göre, zanaat, Allah'ın seçilmiş kulları vasıtasıyla insanlığa öğrettiği şeydir.
Bu seçilmiş kulları biz “pîr” olarak adlandırmışız. Malik Aksel, 'Evin Pîri' başlıklı bir makalesinde şunları yazar:“Tanrı'nın sırlarından biri, her şeyin bir vasıta ile halk edilişidir. Vasıtasız bir şey olmaz. Tanrı'nın her şeye kadir iken melekleri vasıtasıyla kainatı idare etmesi bir sır ve bir hikmete dayanır. Onun için halk arasında bir şey arzulandığı zaman 'Allah, vasıtasını halk eylesin' denir. Bu sözden çıkan mana her şeyin bir vasıtaya muhtaç oluşudur. Bazı inançlara göre 'pîr'ler de Allah'ın melekleri gibi insanların işlerinde vasıta olurlar. Her mesleğin, her sanatın bir piri vardır. Pîr, o mesleğin başı, o işin ustasıdır. Pîrsiz meslek, sanat olmaz, meğer ki o meslek kötü ve dinen hoşgörülmüş olmasın. Bu pîrler peygamberlerden başlar, on müjdelenmiş ashaba, tarikat erlerine, gaib erenlere varır. Halk arasında kötü kimselere 'nursuz, pîrsiz' denmesi bir pîre bağlanmadan bir şey olunamayacağı inancındandır. (Sanat ve Folklor, Kapı, İstanbul 2011)Pîr konusu bu kadar malumata, farklı inanışa dayanır da heterodoksi ile buluşmaz mı? Buluşur. İmam Cafer-i Sadık'a ait olduğu iddia edilen “Buyruk” adlı kitapta şunlar zikrediliyor:“O zamandan bugüne değin şeriat, tarikat, marifet, hakikat gibi pîrlik ve secde de Muhammed-Ali'den kaldı. Bu nedenle, Rasul soyundan başkasının pîrlik yapması ve ona talip olması caiz değildir. (Buna karşı davranan kişinin) yediği içtiği haramdır: Tarikat-ı murtad, hakikatı murtaddır. Ve de irşadı, biatı ve tövbesi geçerli değildir. Çünkü Rasul soyuna biatı yoktur. Sermayesiz kalmıştır. Onun aslı kesinlikle yoktur. O kimse On İki İmam dergahından nasipsizdir. Hazreti Rasul, bir hadiste 'Ulu Tanrı bir kelam-ı kadiminde 'asıl asıldır' buyurmuştur' der. Zira ezelden hırka, meftul, irşat, tövbe, pirlik ve seccade; bunların tümü Şah-ı Merdan Ali'den gelmiştir. (Bu nedenle) şimdi Şah oğlu ve soyu olmayan kimseye prilik yapmak caiz değildir. Muhammed-Ali soyundan olmalı ki pîrliği caiz ola.(Ancak, pîr olmak için Muhammed-Ali soyundan olmak da yeterli değildir). Pîrin, ilmi ile etkin olması gerekir. (Pîrin) dört kapı, kırk makam, on iki erkan, on yedi kemerbest, üç sünnet, yedi farz, şeyhlerin büyük ilminden bilgi sahibi olması gerekir. Ve tarikata göre durup oturması, hakikatte, hakikat ile yol sürmesi gerekir ki, pirliği caiz olsun. Çünkü talip ve yol mürşidindir. Mürşit, cihanda serseri gezemez. Ahireti harap edemez. Mayayı, Muhammed-Ali'den konulan damızlık ve sikkeyi bozamaz.” Dolayısıyla, seçilmiş kişilerin eğiticiliğinde, rehberliğinde süren, diğer bir söyleyişle taklidinde fizik ötesi bir ilişkiyi içkin olarak özgünleşen zanaat, sanata bitişiktir. Öyle ki, Müslümanların sanat anlayışında da zanaat ve sanat ayrımı yoktur. Şemseddin Sami, sanat kelimesini şöyle açıklar: “1.İhtiyâcât-ı beşeriyyeden birinin imali hususunda mümarese ile öğrenilen ve icra olunan iş: Dülgerlik, kuyumculuk, hakkâklik sanatı. (…) 2.Ustalık, hüner, marifet. (…) 3.Kelâmda cinas ve istiare gibi oyuncuklara riayet." (Kamus-ı Türkî, 1901).Gerek bu tanımlamalarla, gerekse sanayi, sınai ve tersane kelimeleriyle birlikte düşünüldüğünde zanaatın/ sanatın duygu esaslı olmaktan çok el emeğine, imal etme becersine dayalı bir terim olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla zanaatın / sanatın asli anlamı, bizim bugün ona yüklediğimiz içerikten büyük oranda farklıdır.Bunu “Batı'da var, bizde yok” hayıflanmasıyla söylemiyorum. Bilakis bu kelimenin eksiklikten, bilgisizlikten değil bilinçli bir seçimden dolayı Batı'da ifade ettiği anlama bizde sahip olmayışından söz ediyorum. Şöyle ki: bizde sanatın icrası toplumsal ya da bireysel bir ihtiyaçla doğru orantılıdır. Örneğin hat, Kur'an yazımlarıyla başlayıp, sultanlara sunulan şahnameler, mesneviler, miraçnamelerle gelişen, selatin camilerin yapımıyla içten (kitaptan) geniş yüzeyli dış mekanlara çıkma imkanı bulan bir uğraştır. Hattın Batı resmindeki temsille hiç bir bağlantısı yoktur çünlü hat ayetin (işaretin) işaretlenmesinden ibarettir. Diğer bir söyleyişle resim gerçekliğin iması ise hat ima'nın imhasıdır.Bu nedenle hat da dahil, zanaatlar / sanatlar pîrsiz oluşmaz ve gelişmez. Çünkü bunlar içsel ve dışsal bir terbiyeyi birlikte gerektirir. Bugün zaatla / sanatla ilgili problemlerden söz ettiğimiz yerde biraz da pîrsizlikten söz ediyoruz demektir. Kısaca, “pîri kaybettiğimiz için sanatı bulamıyoruz” demekteyiz.
Yarınları tartışmaya alışmak
04:0027/12/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
HDP=PKK'nın, Kürtlerin ezildiği, kendi kültürlerini yaşamalarına izin verilmediği tezinden, özyönetim (özerklik) tezine evrildiği şu günlerin, büyük bir olasılıkla yakın gelecekte bağımsızlık ve hemen ardından fiili olarak şekillenmiş ancak henüz hukuki bir statüye kavuşturulmamış olan Irak'taki Kürdistan devletiyle birleşme talebine çıkacağını hepimiz biliyoruz.
İstitraden belirtmeliyiz ki, HDP'ye Türkiye partisi olacağı umuduyla destek veren kimi yazarların, HDP ile PKK'nın eşitlenmesine karşı çıkmalarının, hem mezkur belirlememiz hem de PKK'nın daha dün Şırnak'ta, içinde öğrencilerin bulunduğu kültür merkezini toplu bir kıyım niyetine yakma girişimiyle somutlaşan (ve her an tekrarlayabileceği) barbarlık örneği nedeniyle hiçbir karşılığı yoktur. Kaldı ki, HDP'nin bu barbarlığın PKK tarafından daha da azdırılarak sürdürülmesi konusundaki telkinleri söz konusu eşitlenmenin, siyasi bir suçlama niteliği taşımadığını, bilakis fiili bir durumun adlandırması olduğunu ispat etmeye yeterli gelmektedir.Bunlara rağmen, yukarıda “evrilmeler” olarak sıraladığımız kültürel özgürlük, özerklik, bağımsızlık ve birleşme konularının HDP=PKK özelinden değil, sorunsuz yarınların temini bakımından devletin yeniden yapılandırılmasına mahsus genel bir bakışla değerlendirilmesi acil bir ihtiyaçtır. Şöyle ki, İngiltere'nin kendisinin krallık (imparatorluk) sistemini tartışma dışı tutarak, başta Osmanlı olmak üzere, güçlü devlet yapılarının parçalanıp, ulus devletlerin oluşturulması yönünde 19. yüzyılda ürettiği anlayış, bidayetinden beri Müslümanlar tarafından reddedilmiş bir anlayıştır. Bugün de kültürel özgürlüklerin temini adına, giderek kabile devletlerinin kurulmasına temel oluşturan bu anlayışın yine Müslümanlar tarafından benimsenmesi, savunulması mümkün bulunmamakta, hatta buna karşı Müslümanlar “ulus devlet”in ve dolayısıyla üniter devlet yapısını savunmanın doğrudan içine çekilmekte ve yine üniter devleti savunmanın, doğal bir getirisi olarak (Paralel Yapı'nın ürettiği fiili olumsuzluklara da tepki vermek tahtında) “tevhid-i tedrisat”ın adeta bekçisi olma konumuna sürüklenmektedir. Bu noktada HDP=PKK'nın oluşturmak istediği tartışma zemininden çıkılarak, üniterlik ve tevhid-i tedrisat konularının yeniden tanımlanması ve yorumlanması gerekmektedir. Çünkü, gündelik oluşumlar ve olaylar açısından baktığımızda, AK Parti'nin “Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatı” olarak üniter devleti, sistem partisi ve iktidar olmak bakımından savunması zorunluluğu olduğu gibi, tevhid-i tedrisat'ı savunması da onun zorunluluğudur.Asıl mesele, bu zorunluluğun, AK Parti'ye oy veren Müslümanları da kapsayıp kapsamadığına karar verebilmektir. Kapsadığını söylediğimiz takdirde, 1-Müslümanlar, Osmanlı'yı parçalamanın bir yöntemi olarak İngilizler tarafından üretilen ve kendilerine dayatılan üniter devleti,2-Kemalizm'in, din ve düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya, dini bilgide arzuladığı tahribatı gerçekleştirmeye, eğitim kurumlarını devletin güdüm ve denetimine almaya, sonuçta laik bir toplumu yaratmaya da vesile kıldığı Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu savunmada AK Parti ile eşitlenilmiş olacaklardır. Aksi söz konusu olduğunda ise AK Parti'nin siyasal tutum ve ilgili tezleriyle yalnızlaştırılması ve dolayısıyla onun şahsında devlet düşmanlarıyla, en azından muhalefetle uyumlu olmaları (dolaylı olarak işbirliği etmeleri) durumu ortaya çıkacaktır. AK Parti'ye oy verenlerin (hatta çok büyük oranda oy vermeyenlerin bile) varlıklarından ve şu zor dönemde ülkeyi yönetiyor olmalarından büyük güven duydukları Cumhurbaşkanını Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu'nun fiili çabalarına bakarak, kimi Müslümanlara üniter devleti ve tevhid-i tedrisat'ı desteklemek cazip geliyor da olabilir. Bölgemizdeki başıbozukluk, terör, kardeş kavgası, iktidar savaşı… vb. açısından bakıldığında bu çok makul de görülebilir. Ancak, zikrettiğimiz iki husus yarınlarımızı da belirleyecek olmaları bakımından, şahıslarla ve partilerle kaim olarak (sınırlandırılarak) düşünülemeyecek bir öneme sahiptir. Bu durumda başkanlık sistemini, federatif yönetim tarzını, tedrisatın mahalli idarelere devredilerek devlet tekelinden kurtarılmasını, dindarları temsil edecek kişilerin halk tarafından seçilmesini ve dini kurumların da buna göre yeniden yapılandırılmasını… vb. bir dizi konuyu AK Parti'nin ve özellikle de HDP=PKK gibi terörist yapıların tezleri dışında, ilgili siyasi ve faşist şartlandırmaların uzağında, güvenli, istikrarlı bir gelecek adına tartışmaya alışmamız gerekmektedir. Değilse, örneğin bugün yönetiminde Mehmet Görmez gibi emin, ehil bir kişi bulunuyor ve bizler onu seviyoruz diye, Kemalizm'in başımıza musallat ettiği Diyanet'i benimsemek ve kurumsal varlığını desteklemek zorunda kalırız ki, bu nedenle, görünürde kendisinden kurtulmaya çalıştığımız Kemalizm'in gizliden gizliye yaşamasına alet olduğumuzun farkında bile olamayız.
Bir iletişim kazası
04:0029/12/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Trakya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Hüseyin Sarıoğlu hakkında, evindeki bilgisayardan çocuk pornosu indirdiği ve depoladığı iddiasıyla adli soruşturma başlatılmıştı.
Sarıoğlu, bizim camiamızda onurlu bir adam, akademik zulme, sömürüye karşı başkaldırbilen, direnebilen asil ve ciddi bir akademisyen olarak tanınıyor. Maruz kaldığı durumun adı itibariyle berbatlığı; nereden, nasıl kaynaklandığı da malum. Sorgulama aşamasında olduğundan konunun detaylarına girmiyorum.Sarıoğlu'na geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Sabır ve metanet diliyorum; bu karanlık tezgahtan bir an önce kurtulmasını canı gönülden temenni ediyorum. Bizim İsmail Kılıçarslan, konuyla ilgili bir yanlışlık yapmış. Akabinde de özür dilemiş. Kendisinin de belirttiği gibi bu “bir iletişim kazası”. Bu yanlışlığı Yeni Şafak adına genelleştirmemenin, bireysel çerçevesi içinde tutmanın gerekli olduğunu sanıyorum. Çünkü ben de bu gazetenin yazarıyım ve sansür kaygısı olmadan burada yazıyor olmak benim gazetem adına duyduğum ve her ortamda dile getirdiğim bir husustur. Yeni Şafak yazarıyla ve okuruyla bir aile olarak görüldüğü için, belirttiğim serbestiyet aynı zamanda yazarlara büyük bir sorumluluk da yüklemektedir. Ama neticede insanız, onca dikkatimize rağmen kimi hatalardan kaçınamıyoruz. Sarıoğlu'yla ilgili yanlışlık da bu minval üzere yapılmış bir yanlışlıktır. Asıl önemlisi Sarıoğlu'nun maruz kaldığı karanlık tezgahın, genelleşme istidadına da sahip olmasıdır. Çünkü, o tezgahlar henüz bertaraf edilmemiş; malum örgütün inine henüz gereğince girilmemiştir. O halde soruşturması sonuçlanıncaya kadar Sarıoğlu'nu savunmak, ona sahip çıkmak, yanında durmak, üzüntüsüne ortak olmak, hem insan hem de Yeni Şafak yazarı olarak bizim görevimizdir.Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Karagül'ün bu konulardaki hassasiyeti de malumdur. Dolayısıyla onun temsil ettiği bir gazete olarak Yeni Şafak'ın farklı bir yerde durmayacağı aşikardır. HDP=PKK NE YANA SAVURULUR USTA?HDP=PKK'nın siyasi temsilcileri Rusya temaslarına dair yaptıkları konuşmalarda kullandıkları nefret dili ve ayrıştırmacı tutumlarıyla, Kandil merkezli savaş kararının içine çekildiklerini söylemişlerdi zaten. Başbakan Davutoğlu'nun, Demirtaş'la yapacağı görüşmeyi iptal etmesi bu noktada çok doğru bir karardı. Nitekim konuyla ilgili olarak Başbakanlık'tan yapılan açıklamada da, nefret diline vurgu yapılarak, bununla HDP=PKK yöneticilerinin siyaseti sorun çözme aracı olarak değerlendirecek bir siyasi olgunluğa sahip olmadıkları belirtilmiş ve “Bu üslupsuz yaklaşımla görüşmenin, aynı masayı paylaşmanın anlamı kalmamıştır” denilmişti. Buna karşı Demirtaş, “Görüşmemek için bahaneler aranıyordu. Üslup meselesi basit bir gerekçe yapıldı” şeklindeki tepkisiyle, “basit”in anlamından habersiz bir çocuk tavrı sergilemekle kalmadı, işi “Ben size her türlü küfrü, her çeşit çirkin yakıştırmayı yapabilirim, ama siz bunları benim basitliğime saymalı, benimle görüşmelisiniz” demeye getirdi. Davutoğlu'nun isabetli kararı ise son DTK toplantısının sonuç bildirgesinde yer alan son derece absürd tekliflerle birlikte pekişmiş oldu. Böylece, HDP=PKK yetkilileri nihayet şirinlik siyasetini, dil oyunlarını bırakıp, dün ve bugün olduğu gibi yarın da kendi devletini kurma amacında olacaklarını beyan etmiş oldular. Gelinen nokta ilk bakışta çok sorunlu gibi görünüyor. Özellikle 7 Haziran seçimlerinden önce HDP=PKK ile ittifak kuran Paralel Yapı'yla, Demirtaş'ı kucağındaki saz eşliğinde “mahçup, munis ve romantik çocuk” olarak ekranlara taşıyan malum medyanın perişan ve pişman hali durumun vahametini iyi sergiliyor. Fakat ilgili sonuç bildirgesi iyi okunduğunda ve Demirtaş'ın o ortamda söyledikleri iyi incelendiğinde, devletin bölgeyi teöristlerden temizleme konusundaki kararlılığıyla, HDP=PKK yetkililerinin akıldan, şuurdan yoksun bir hale geldikleri; Kürtler üzerindeki baskılarını sürdürebilmek için makul olup olmadığına, toplumsal bir karşılığının bulunup bulunmadığına bakmaksızın akıllarına esen her yolu deneme telaşına düştükleri çok net olarak görülebiliyor. Diğer bir ifadeyle, devlet, milletin bütünlüğünü korumak için kararlı adımlarla yürüken, HDP=PKK yetkilileri, devletle birlikte olunması gerektiğine inanan Kürtleri kendi yanlarına çekmek, milletinden ayırmak ve sonucu çok kötü bir maceranın içine çekmek için yırtınıyorlar. Muhsin Kızılkaya, bunu en iyi görenlerden biri. Haklı olarak “Demirtaş, ne zaman tüm Kürtlerin temsilcisi oldu ve ayrılmak istemeyen Kürtleri Türkiye'den ayırmaya başladı?” diye sormuş. Çünkü Kürtler'in silahlı çözüm istemediklerini, kendi şahsi çıkarları için savaş çığırtkanlığı yapan HDP=PKK yöneticilerinin, onların taleplerini yanlış okuduklarını cümle alem biliyor. Bu durumda Başbakan Davutoğlu'nun HDP=PKK yetkilileriyle görüşmeme kararı, eleştirilecek bir karar olmaktan çıkıp, bilakis alkışlanması gereken bir karar dönüşüyor. Zikrettiğimiz nedenle her konuda hemen muvazenesini kaybetmiş bu terör örgütünün boş durmayacağı da malum. Dolayısıyla bundan sonra da HDP=PKK'nın ne dediğine, ne istediğine değil, asıl Cumhurbaşkanımız ile Başbakanımızın ne dediğine ve ne istediğine özenle bakmak gerekiyor.
.
Bugün 381 ziyaretçi (800 klik) kişi burdaydı!
..
.
|
| Bugün 536 ziyaretçi (2811 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|