 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İtibar dergisi ve rezi(l)danslar
00:004/01/2012, Çarşamba
1- İtibar Aylık Edebiyat ve Fikriyat dergisinin 4. sayısı da çıktı. Şair olmasının, şimdilerde Profil yayınları arasından çıkan şiir kitaplarının dışında, Kırkayak ve Kırklar dergilerinden, Milli Gazete''deki yazılarından, uzun süreli olarak Dergah dergisine gönüllü katkılarından da tanıdığımız İbrahim Tenekeci''nin, kıymetli yol arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları bir dergidir, İtibar.
Özenli mizanpajı, tertemiz baskısı ve edebiyat türlerinin tümünü kucaklayan zengin içeriğiyle “okumama değdi” dedirten bir dergidir.
Gazetemiz kitap ekindeki mutad yazılarıyla şiir ortamının nabzını tutan Turan Karataş''ın şiir eleştirisi üzerine bir söyleşisinin bu sayıda yer aldığını haber vereyim öncelikle.
Rasim Özdenören, Hüsrev Hatemi, Turan Koç, Mustafa Ruhi Şirin, Hüseyin Atlansoy, İbrahim Tenekeci, Osman Konuk, Nurettin Durman, Muhsin Macit, Kâmil Yeşil, Lütfi Bergen, Cevdet Karal, Ercan Yılmaz, Said Yavuz, Mustafa Akar, Furkan Çalışkan, M. Serkan Aydın, Hasan Selami Binay, İsmail Kılıçarslan, Nadir Aşçı, Uğur Erden, Mehmet Şahinkoç, Nadir Aşçı, M. Mücahit Yılmaz, Yunus Emre Tozal, Serdar Arslan, Müslim Coşkun, Ali Görkem Userin ve Selahattin Yusuf''tan öykü, şiir ve denemelerin yer aldığı dergide, Alpay Doğan Yıldız''ın Şevket Bulut öyküleri, Abdullah Harmancı''nın dergilerde öyküler üzerine yazıları da bulunuyor.
İtibar, her yeni sayısının içeriğini merak ettiğim ve çıkışını heyecanla beklediğim üçüncü dergimdir (diğerleri Hece ve Dergah''tır). Yukarıda zikrettiğim imzalardan bakıldığında İtibar''ın edebiyat ortamımızı belirleyen isimleri bünyesinde topladığı aşikar olarak görünüyor. İzleyen sayılarında da bu tutumunu koruyacağını umuyorum.
2- Yedikule''de yaptığı rezidanslarla İstanbul''un silüetini bozan şirket 2012 yılını kutlamak için yayımladığı ilanlarda, tahrip ettiği siluete ilişkin görüntüleri kullanmış.
Genel Yayın Yönetmenliğini Akif Emre''nin yaptığı dunyabulteni.net''te yer alan bu haberin sanırım ne matbu ne de sanal alemde başka taliplisi çık(a)mamıştır.
Yine Akif Emre aynı konuya münhasıran gazetemizin 22 Eylül 2011 tarihli nüshasında “İstanbul semalarında yükselen ihtiras” konulu bir yazı da yazmıştı. “İhtiras” vurgusu önemliydi çünkü ihtiras kibri emziren memedir, onu besleyen, palazlandıran, azgınlaştıran, şirretleştiren süt ihtirastan gelir. Nitekim dunyabulteni.net''teki haber de bunu pekiştirmektedir.
Bu kutlama tarzıyla ne demiş oluyorlar, o rezi(l)dansları yapanlar: “İstanbul''a sahip çıkmak size mi kaldı ey münevverler ve size mi kaldı imza kampanyası tertip ederek bizi protesto etmek ey romantik hanımlar? Bakın biz modern Babil Kulesi olan eserimizle dimdik ayaktayız, dikiyoruz, dikmeye devam edeceğiz; güç bizdedir; muktedirler arkamızdadır, para önümüzdedir; sizin itirazınız bizim ihtirasımıza göre sinek hükmünde bile değildir”.
Kibrin müşabehetiyle, insani ilkeleri reddetme ilkesine dayanan bu tutumu vicdanı ve mekan sevgisi olanların kabullenmeleri imkansız olsa da bence şunu artık kabullenmek zorundadırlar: Şehrin siluetini tahrip eden o baltanın sapı bizim ormanımızdandır; güç vizelerini ağızları Besmeleli muktedirlerimizden almışlardır. O halde onların korunmuşluklarını korumak için dilsiz şeytan olunacak yani susulacaktır; susmamak kendi kabahatimizi ifşa etmek olacaktır çünkü.
İşte İtibar dergisini ve rezi(l)dansları burada birlikte yazmamın nedeni, en iyinin ve en kötünün aynı dünyada ve aynı inancın mensupları arasında yaşıyor olmasındandır.
Bir yanda İtibar dergisi üzerinden -deyim yerindeyse- boğazlarından kestikleri kuruşlarla bize mahsus kültürü yaşatmaya çalışan üç beş iyi adam, diğer yanda minareler arasına Babil Kulesi -ahir zamandaki adıyla rezi(l)dans- dikmeyi marifet sayan şehir ve kültür düşmanı üç beş muhteris! Aynı camianın içinde yer alan garipler ve kibirliler! Varın gerisini siz söyleyin, siz düşününün.
Babil''in Akadca''daki (Bâb-ilû /Bâb-ı ilâh) anlamını bilenleri kızdırmamak için söylemeliyim ki, bu kelimeyi muharref Eski Ahit''teki “karmaşa, kargaşalık” ve kendini Tanrı sanan insanın dikiti anlamında kullanıyorum.
Bu ikili zıt örnekten İtibar dergisini muteber, rezi(l)dansları müstahkar bulmamız bizim kapitalizme karşı tercihimizi belirtir ki, son tahlilde kendini hangi inançtan sayarsa saysın, her kapitalist sadece kapitalizm dinine mensuptur.
Bunu derken her tekfirin bir tefrikten kaynaklanıyor olmasından hareket ediyorum, hâşâ bi-rilerini tekfir etme merakımdan değil!
Muallim Naci babanızı mı öldürdü?
00:007/01/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şu mahalli idarelerin, ilgili resmi ya da sivil kurumların desteğiyle yapılan kültür-sanat adamlarını anma günlerinin mantığını bir türlü anlayabilmiş değilim.
Hayır, hayır kimsenin kimseyi anmasına, bulunabilen imkanların kültür-sanat adamlarının tantımı için kullanılmasına, o kullanımdan emeği geçenlerin de yararlanmasına itirazım yok.
Benim itirazım, bu faaliyetlerin üç beş kültür-sanat adamının ismiyle sınırlı kalmasınadır.
Söz konusu mantığı anlayabilmem için bana büyük bir içtenlikle yardımcı olmaya çalışan birileri, Kemalist-sol tarafından inançları gereğince bilinçli olarak unutturulmaya çalışılmış isimlerin öne çıkarılmasının hedeflendiğini söylediler ama bu gerekçe benim açımdan belirsizliği daha da artırmaktan başka bir işe yaramadı.
“Madem böyle” diye başlayınca, Osmanlı Türkçesi''ne, edebiyata ömrünü hasretmiş Muallim Naci, iflah olmaz bir muhalif olarak yaşayan Refik Halit Karay, Kemalizme hiç muhabbet duymamış Abdülhak Şinasi Hisar, has ve samimi bir çelebi olarak yaşamış Asaf Halet Çelebi, din kelimesini kullananların anında mimlendiği bir zamanda din ve sanat ilişkisi üzerine yazılar yazmaktan, çeviriler yapmaktan korkmamış Burhan Toprak, maddiyata, makama, şöhrete itibar etmeksizin sükunet içinde irfan sahiplerinin eserlerini şerh etmiş Ahmet Avni Konuk ve daha niceleri aklıma geliyor da, “peki bunlar sizin babanızı mı öldürdü ki, üç günde bir adlarına anma günü düzenlediğiniz şahıslardan daha mağdur, daha hakları gasbedilmiş oldukları halde sizin malum niyet ve gayretinize muhatap olamıyorlar? şeklinde yeni sorular üreterek, meseleyi çözme konusunda tümüyle aciz kalıyorum.
Muallim Naci''ye (1849-1893) bakalım örneğin:
Fatih''te doğmuştur, asıl adı Ömer''dir. Babasının o yedi yaşındayken vefat etmesi üzerine Varna''daki dayısının yanına geçmiş, orada özel hocalardan Kur''an, Arapça, Farsça ve hüsnühat dersleri alarak hayata hazırlanmıştır.
Daha delikanlılığında “Hulusi” mahlasıyla levhalar yapmakla kalmamış bir de mushaf yazmıştır; hayatı boyunca kullanacağı “Naci” mahlasını Muhayyelat''tan seçecek kadar kadar edebiyata düşkün olduğundan telhis ve aruz dersleri alıp, Fransızca''yı da öğrendikten sonra dört dilli bir genç olarak şiire başlamıştır.
Sait Paşa''nın özel katibi olarak onunla Osmanlı memleketini gezişine, zeka ve yeteneğinin Ahmet Mithat Efendi tarafından keşfine ve ona damat oluşuna ilişkin hikayeleri siz bulup okursunuz; benim asıl söylemek istediğim 1880''li yıllarda şiirleri, eleştirileri, gazete yazıları ve mektuplarıyla edebiyat ve basın dünyasının en renkli simalarından biri olmuş Naci''nin unutturulması, dindarlarla Osmanlı Türkçesi''nin birlikte yoksanması gibi çifte bir etkiyle sağlanmıştır.
Çünkü Naci, müteşerri bir insan olarak Osmanlı Türkçesi''ni ıstıhalat ve lügat çalışmalarıyla parlatan nadir isimlerden birisidir.
Dil ve edebiyat çalışmalarında “Eski de olsa kendi hırkamız, emanet alınan gömlekten daha iyidir” anlayışıyla hareket ettiği için, şimdilerde kimi çok bilmiş akademisyenlerin “iyiydi ama biraz şöyleydi” kabilinden mütereddit cümlelerle çabasını eksiltmeye çalıştıkları Naci, aynı zamanda yeniliği icattan daha fazla önemsediğini, Batı edebiyatından aktarmalar yapılmasının gerekli olduğunu ısrarla söyleyen biridir.
O halde ilimde, sanatta yetkin, eserde velud, yenilik arayışında samimi olduğu halde, salt inancı ve Osmanlı diline hürmeti nedeniyle bilinçli olarak unutturulan Naci''ye, günümüzdeki anma faaliyetlerinde bu akıbete uğratılmışları hatırlatma gayreti içinde olduklarını söyleyenler sahip çıkmayacaklarsa, kim sahip çıkacaktır?
Bu manada, son on yıldır devlet imkanlarını tepe tepe kullanan kimlikleri malum anmacılar tayfası Naci''ye sahip çıkmayı akıllarına getirmediklerine göre ya malum gerekçelerinde ya da samimiyetlerinde bir problem var demektir.
Bunun adı kendi siyasi taraftarlıklarını maddi bir kazanca dönüştürmek için muhalefete mahsus durumları istismar etmek, onu da turistik bir vizyon içinde alttan alta pazarlamak değilse nedir?
Eh artık ben susayım, gerisini Naci söylesin:
“Gönül nasıl alınır dilsitâna anlatamam
Gönül nasıl verilir bî-dilâna anlatamamVefa fürûşî-i şûhâneden de müstaribimBu ıstırabı o ârâm-ı cana anlatamamBeyan-ı maksad için yâre tercümanım varBelâya bak ki anı tercümana anlatamamBu fehme, bir de şu erbab-ı vehme bak da acıCihanı anlarım amma cihana anlatamamAtılmışım iki lâ-yüfhemin miyânesineZeminine anlatamam, âsümâna anlatamam”
Zırva tevil götürmez
00:0011/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
1-Sadece Kemalist ve Solcu yazarlara verilen bir edebiyat ödülü var: Mersin Kenti Edebiyat Ödülü. Sonuncusu Leyla Erbil''le verilen bu ödülün değerlendirme kurulu başkanlığını Ö. İnce yapıyor. MTSO tarafından verilen bu ödülü -sessiz sedasız bir alma-verme işinden ibaret olduğu için- mesele etmeye hiç değmez.
Benim dikkatime takılan husus, ödül gerekçesinin içeriği ve üslubudur: 1. Madde''sinde "Aklımızı ve kalbimizi yalansız bir edebiyatta buluşturmak üzere Türkçeyi benzersiz bir hayal gücüyle zenginleştirdiği; varoluşsal başkaldırıyı yaratıcı sanat düzeyine taşıyarak yeni insan için yeni bir etik ve estetik önerdiği; okurun kendi hakikatine temas edebileceği karakterler yaratarak, içindeki deli şeytanın iyiden ve kötüden eşit uzaklıkta bir kendilik olduğuna ve olanca sessizliği içinde zulme, bağışlamaya, suça, delirmeye, aşka, yenilgiye ve şiddete bireyin iç dünyasına tanıklık ettiği" denilen gerekçenin 4. Madde''sinde de "Ataerkil kapitalizmin kodladığı sakatlanmış varoluşu özellikle kadın karakterler üzerinden dilsel bir saldırıyla aşmak üzere..." kaydı düşülmüş.
Yerli kapitalizmin temel taşlarından olan bir kuruluş ödül icat ediyor, ödülün kime verileceğini Kemalist Solcu bir juri belirliyor, yeni ödülün verilme gerekçesinde ise Kapitalizme sövülüyor.
Hadi bunları geçelim, "varoluşsal başkaldırıyı yaratıcı sanat düzeyine" taşımak ne demektir; "...yeni insan için yeni bir etik ve estetik" önermek nasıl bir şeydir; "içindeki deli şeytanın iyiden ve kötüden eşit uzaklıkta bir kendilik olduğuna" hüküm vermek hangi kuşbeyinlinin işidir?
Hani, bu metin ''70''lerde yazılmış olsa neyse; bunun 2011''de kabak tadı veren, uçuk bile değil yarı-kaçık cümleler olarak görüneceğini bilen hiç kimse yok muydu bu metni hazırlayanların içinde? En azından aklı başında bir şair olarak tanıdığım jüri üyesi Celal Soycan buna müdahale edemez miydi? Diyelim ki edemedi, "...Okuru gürültüden, yılgıdan, tüketim çılgınlığından, estetize edilerek gizlenmiş tüm iktidar süreçlerinden ve gündelik hayata sinmiş faşizan yönelimlerden..." vb. zırvazalardan oluşan metnin altına imza atmaktan olsun kaçınamaz mıydı?
2-Bunları şimdi söz edeceğim bir kitap tanıtma metniyle birlikte düşününce "zırva tevil götürmez" deyimini tekrarlamaktan kendimi alıkoyamadım.
Bu metinle Okur Kitaplığı''nın sitesinde karşılaştım. Kitapların arka kapak yazılarında reklam dilinin kullanılmasına iyiden iyiye alıştırıldık ve aynı şeyin tanıtım yazılarında da yapılmasını kanıksamaya başladık ama belli ki, yukarıda sözünü ettiğim metin gibi bu metin de uçuşa geçmiş biri tarafından yazıldığından "Bire, bire, bire!" dedirtecek cinsten olmuş.
Hemen belirteyim, buradaki mesele kitabın yazarıyla ilgili değil; bir yazarın övülmek suretiyle nasıl madara edileceğiyle ilgili.
Birlikte bakalım: "Çağlarca sürecek bir manevi yükselişin anıtını dikiyor zamana, genelde tekli mısra üzerinden giderek klasik şiirimizin biçimsel karakteristiğine selam çakıyor, diğer taraftan bu mısra yapısını nitel ve nicel bakımdan hacimlendirip yalın muhtevasıyla muhatabına kolayca ulaşarak onu adeta esir alıyor ve özgürleştiriyor. Modernizmin yarattığı hayal kırıklığından inancın şefkatli kollarına sığınarak toplumsal ve sosyo-ontolojik eleştirilerini metropollerin harabeye dönmüş ideolojilerinden değil, insan yüreğinin yıkılmaz mabedinden yükselten şair ben, estetik üstünlük ve semantik derinliğiyle dilimize ölümsüz bir eser kazandırıyor. Adeta kuşatma yapacak bir komutanın matematiksel hesabıyla, 1453 mısra askeriyle..."
İşte böyle! Manevi yükselişin anıtını zamana dikmek, şiirin biçimsel karakteristiğine selam çakmak, mısra yapısını nitel ve nicel bakımdan hacimlendirmek (ilk metinde de Türkçe''ye yeni bir dilsel hacim kazandırmaktan söz ediliyordu), toplumsal ve sosyo-ontolojik eleştiri, şair ben, semantik derinlik, ölümsüz eser... vb. üfürükten tayyare bir sürü niteleme...
Yazı yoluyla bir yazara ancak iki şekilde kötülük yapılabilir: 1)Onunla doğrudan alay edilir ve yazdıkları bu yolla küçümsenir, 2)Reddedi de kabulü de mümkün olmayan kimi sıfatlar ona zorla yüklenerek, birinci dereceden meraklısına bile henüz ulaşmamış kitabı ölümsüz eser ilan edilir.
Burada, bağlamından koparılmış bir alıntıyla, yazarın her maksada uygun söz söyleyebilirliği üzerinden üçüncü bir kötülük etme tarzı daha geliştiriliyor: "dağlar benim kardeşimdir yuppiiiiiiiiii"
Evet, zırvacılara ikamet de sorulmaz. İlki güya Sosyalist bir itirazı kotarmaya çalışır, ikincisi "Batı tandanslı şiiri fethederek İstanbul gibi İslamlaştırmak"tan dem vurur.
Bize de ikisine birden "Bire bire bire!" demekten başka bir şey düşmez.
Dağlar ile taşlar ile
00:0014/01/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“İki yanlış bir doğru etmez” başlıklı yazımda, Mustafa Kutlu''dan resim üzerine konuşma izni aldığımdan ama onu henüz değerlendiremediğimden yakınmıştım.
Teveccüh gösterip aradı Mustafa Kutlu ve bu konuşma anına mahsus bir fütuhatla, ahenk, idrak, fena (hiçlik), dua gibi kavramlarla zenginleşen resim, musiki, edebiyat, trajedi ve dram konularındaki mevcut düşüncelerini daha fazla aydınlatan yepyeni şeyler söyledi.
İlk sanat derslerini İonna Kuçuradi''den, inancımızı ve yaşadığımız dünyayı kavramaya mahsus derslerini Nurettin Topçu''dan almış, 45 yıldır sanatla uğraşan Kutlu''nun sanatla ilgili değerli ve yoğun düşüncelerini ve tanığı olduğum yeni sözlerini tümüyle hemen şu anda paylaşmam bu köşenin kelime kapasitesi açısından mümkün olmayacaktır. Ama en azından şimdi birinden başlayıp, zaman içinde diğerlerini de iletebilirim:
Kutlu''ya göre (ki ben onun sözlerini duyduğum şekliyle değil anladığım şekliyle naklediyorum), kainattaki ahenge vakıf olmakla kalmayıp, o ahenge iştirak etmek isteyişimiz sanatsal yönelişimizin temelini oluşturur. O ahenk içinde yok olma (fenaya erme) arzumuzla, o ahengin içinde var olma niyetimiz bizi sanatla buluşturur. Önce yok olmayı bilmeliyiz ki, sonra var olmayı bilelim. Çatışmalı gibi görünen bu iki durum Hz. Ömer''in Peygamber Efendimizle sevgi diyalogunda aşama aşama “Seni kendimden daha fazla seviyorum” deme noktasına gelişiyle örneklendirilebilir, çünkü Hz. Ömer, Peygamber sevgisinde kaybolduktan sonra ancak bize ulaşan tüm vasıflarıyla, kimliğiyle var olabilirdi. İşte biz musikiyi, resmi, bu yok oluş ve var oluş dediğimiz iki yüksek değerin tezahüründe “ölerek ve olarak” yapıyoruz, Mevlana şiirini buradan yazıyor, Yunus Emre''nin “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni” demesi de bundandır.
Yunus''un şiirini bilirsiniz; sözlerinin tümünü bilmiyorsanız bile onu Hicaz ilahi olarak birçok defa dinlediğiniz için içeriğine aşinasınızdır.
Bu şiirinde Yunus Emre, Mevlasını ilkin dağlar, taşlar, kuşlar, balıklar, ahular, abdallar, asalar, Hz. İsa,Hz. Musa, Hz. Eyüb, Hz. Yakup ve Hz. Muhammed (sav) peygamberler ile birlikte zikretmeyi diler.
İkinci aşamada dünyanın geçiciliğini müdrik olarak, bu hallerine ilişkin dedikoduyu terk edip, onunla kazanılan imkanlardan da soyunmuş olarak çağırmak ister Mevlasını.
Üçüncü aşamada O''nun varlığının okunmasına mahsus tüm dilleri kuşanmakla, kuşların terennüm ettikleri tüm sesleri içselleştirmekle, Hakkı sevmeleriyle Halk olanlara katılmakla yine Mevlasını anmaya talip olur.
Yunus''un talebindeki birinci aşama idraki, ikinci aşama fenayı, üçüncü aşama ise kendi varlığıyla murat edilen varlığa kavuşmayı temsil eder. Kişi, fenadan sonradır ki ancak kendileştirdiği dil ve ses ile alemin orkestrasyonuna (görünen alemdeki her şey anlamında Halka) katılmak suretiyle kendi nefesini bilsin; elbette kendi nefesini bilmekle de sonuçta Rabbini bilsin.
İdrak, fena ve kendini bilmenin sıkıca bağlı olduğu zikretme (çağırma) eylemini, –sanat planından baktığımızda– salt bir inişten / inzalden ibaret olmayıp, inişe karşı yükseltme, gelenden dolayı gönderenine teşekkür etme, O''nun her an yaratmasına (Rahman Suresi, 29) muhatap olarak, O''nun fiiline, kendi fiiliyle karşılık verme şeklinde anlamak durumundayız.
Bu yanıyla sufi sanatının “Allah''tan (ilham olarak) aldığını iletme” şeklindeki klasikleşmiş yanlış yorumunu “Allah''tan aldığını Allah''a bildirme” şekilde tashih etmeliyiz ve Allah''ın kuluna mahsus bilgiyi ayn-ı sabite''sinden bilmesiyle birlikte, kulun verdiği bilgiyle de bilmesinden hareketle sanatı genel manada “kulun kendilik (nefs / nefes) bilgisini Allah''a bildirmesi” olarak tanımlamalıyız. Tıpkı birinin Kelime-i tevhid / Kelime-i şahadet yoluyla mümin ve Müslüman olduğunu halka (ve elbette Hakka) bildirmesindeki gibi.
Son tahlilde Kutlu''nun “ahenge iştirak” dediği şeyi, Allah''ın her an yaratışını bilmek ve bunu bilmenin bilinciyle bildiğini Allah''a (Halık''ın fiiline mahlukun fiili –sanatı– olarak) bildirmek şeklinde yorumlamalıyız.
Kutlu''nun sanatla ilgili diğer düşüncelerini tamamlanmış bir çerçeve halinde henüz vermediğimden, bu ilk yorumumda kimi eksikliklere (hatta aşırılıklara) hükmedilebilir. Zikredenin zikrini anlamaktan ve anlatmaktan başka bir işimiz olmadığına göre bu bahse fırsat buldukça döneriz inşallah.
Medeniyet şurubu
00:0018/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hilmi Yavuz, son iki yazısında İsmet Özel''in medeniyetle ilgili bundan yaklaşık 35 yıl önce yazdığı yazılardan kimi cümleleri cımbızlamakla kalmayıp, onları -tıpkı namaz ayetini eksik okuyan Bektaşî tutumuyla- çarpıtarak yine kendinden söz ettirmeyi başardı.
Hilmi Yavuz için İsmet Özel''e çatmak, hakaret etmek suretiyle kendinden söz ettirmek cazip bir buluş olsa da şık olmadı; Şair Hilmi Yavuz''un entelektüelliğiyle bağdaşmadı; sakil düştü, kırıcı oldu; İsmet Özel''in vebalini yükledi ona.
Bu iki yazısıyla "İsmet Özel 35 yıl önce bunları yazarken, sen neredeydin Hilmi Yavuz, İslam''la ilgili hangi meseleyi tartışıyordun, Din adına hangi zorluğu yüklenmiştin, Müslümanların hangi derdini dert ediniyordun?" diye sorulmasına neden olmanın da ötesinde "Ben, her şeye ve herkese rağmen, İslam''ın bir büyük ve estetik medeniyet inşa ettiğini söylemeye ısrarla devam edeceğim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın!" şeklindeki dayılanmasına karşılık "uyan da balığa gidelim" tebessümlerine maruz kalarak kendini komik duruma düşürdü.
Hilmi Yavuz iyi adamdır, sanat ve edebiyat konusunda birikimlidir ve kolay yetişecek biri değildir; İsmet Özel kadar iyi şiir yazamaması şiirinin kötü olduğu anlamına gelmez; münevver İsmet Özel kadar İslami düşünceye hizmet etmemesi vasat bir entelektüel olduğunu göstermez. Neticede Hilmi Yavuz Hilmi Yavuz kadar, İsmet Özel İsmet Özel kadar kıymetlidir.
Son birkaç yıldır Müslümanca meseleler üzerine zihin yorması da ayrı bir güzelliktir Hilmi Yavuz''un, ama bu onu mahallenin ağabeyi yapmaz; çünkü bu unvanı hak etmek kolay değildir; bu uğurda ömrünü harcamak gerekir, bedel ödemek gerekir.
Oysa ki, Hilmi Yavuz Müslümanların gündüz sohbetine grup vaktinde tam söz biterken katılmıştır; ona "Aleykümselam" denilip, oturması için uygun bir yer gösterilirse de kimse onu baştacı yapmaz.
Medeniyet konusunda İsmet Özel''e çatma, güya onun sözlerini tashih etme babından söylediklerinde açıkça görülen de bu geç kalmışlığı değil midir?
İbn Haldun''u bilmez mi hiç Hilmi Yavuz? Bilir. Peki onun "İnsan kendi ahlakını ve dinini muhafaza etmekten aciz olmak ve bozmakla insaniyetini bozmuş ve hakikaten de şekil ve sureti değişerek en çirkin bir şekil almış olur" sözünden habersiz midir? Haberlidir.
O halde, "İslam iki büyük medeniyet üretmiştir: İlki ve hiç şüphesiz en büyüğü, Vahyin ve Sünnet''in inşa ettiği ''Ahlak Medeniyeti''dir. İkincisi ise, ''Estetik Medeniyet! İslam''ın bu büyük estetik medeniyetinin, Vahyin ve Sünnet''in ürünü olduğunu göz ardı etmek sözkonusu değil. Bu medeniyet İslam''ın medeniyetidir ve elbette Vahyin ve Sünnet''in ürünüdür" derken insandaki bozulmanın Din''le bir ilgisinin olamayacağını, medeniyet de dahil insan icadının bozulmasının mukadder olduğunu ve yüzlerce medeniyetin bu nedenle helak edildiğini görememesi neyin nesidir?
"Estetik" diyor Hilmi Yavuz, el-hak Türkiye''de estetiği iyi bilen üç beş kişiden birisidir ancak konu medeniyet olunca cami yaparken kuş-evlerini bile ihmal etmeyerek emsalsiz bir inceliğe ulaşanların aynı caminin avlusunda onlarca insanı katlettiklerini unutması mazur görülebilir mi?
Yazısına "Medeniyet şuuru" başlığını atarken, Hayyâm, Sa''dî, Hâfız, Ahmed-i Dâî, Nevâyî, Nedîm vb. estetik anlayışın zirvesine yükselmiş yüzlerce güzide isimin aynı zamanda -Halil İnalcık Hoca''nın isimlendirmesiyle- "Has-bağçede ''ayş u tarab" ile gününü gün eyleyerek medeniyet şuurundan ürete ürete, medeniyet şurubu ürettiklerini görmemesi nasıl bir şeydir?
Elbette İslam medeniyetinin en büyük temsilcilerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu''nu şairler yıkmadı ama "Sâkî duracak zaman değildir / Fevt etmeyelim dem-i şebâbı / Bir hâlete koy beni ki olsun / Dûşumdaki sof dahi şarâbî" ve dahi "Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan / Mâ''-i Tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan / Görelim âb-ı hayât aktığın ejderhâdan / Gidelim serv-i revanım yürü Sa''d-âbâd''e" diyen Nedîm neslinin Din''den sapmayı maharet saymasının Osmanlı için sonun başlangıcı olduğunu anlamaması nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Sayıları çoğaltılabilecek bu düşünsel arızalar, yukarıda peşinen söylediğim gibi Hilmi Yavuz''un "gündüz sohbetine grup vaktinde" katılmasından kaynaklanıyor. İlgili tartışmaların hangi zaman ve zeminde, nasıl bir ihtiyaçtan kaynaklanarak geliştiğini bilmediği için, kendini gösterme tutkusuyla İsmet Özel''e bodoslama dalmak isterken, oturtulduğu sedirden düşüveriyor.
Cevapları sert karşılıkları zorunlu kıldığı için yukarıda sadece sorular sormakla yetindim ama herkes benim gibi dindarlığından, yaşından, edebî ve felsefî müktesebatından dolayı Hilmi Yavuz''a tahammül etmeyebilir.
Doğrunun, güzelin ortaya çıkması adına her türlü tartışmaya da can fedadır ancak Hilmi Yavuz''un "bay", "büfeci" vb. tedavülden kalkmış CHF kılıklı kelimelere yaslanarak grup vaktinde geldiği gündüz sohbetinde haksız yere, tutarsız bir gerekçeyle adam dövmeye kalkışmaktan öncelikle vaz geçmesi gerekir.
Üstelik ölümlü dünyadayız ve "Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Geriye dönmemek
00:0025/01/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hud Suresi''nin 81. ayetinde geçen "İçinizden kimse ardına bakmasın" ibaresini, Razi''nin "Yani, soyut anlamda, geride bıraktıklarına" şeklindeki okumasına ilaveten "maddi anlamda geriye bakmanın değil, günahkar şehir halkıyla bütün ilişkilerini kesmenin söz konusu olduğu aşikar" açıklamasını eklemektedir Muhammed Esed, Kur''an Mesajı Meal-Tefsir''inde.
Razi''nin ve Esed''in bu bakışının dayandırılabileceği bir ayet daha var, Bakara Suresi''nin 134. Ayeti: "Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz".
İmadüddin Halil de, İslam medeniyetinin köklerini irdelerken "Hep ileri bakmak" ara başlığı altında şunları söylemektedir: "Yüce Kur''an, hep ileriye bakmamız, arkaya dönmememiz hususunda açık ve net çağrı içerir. Geriye bakmanın; atalar ve ecdattan tevarüs edilen şer''i birikim ve mirası almakla sınırlı zorunlu bir alanı da vardır. Zira bu miras sayesinde milletler, (geçmişte) nerede hata yapıldığını ve nerede isabet edildiğini görme imkanı bulabilirler. Değilse mirasa bakışımız kör bir taklide dayanan bilinçsiz bir eyleme dönüşürse, bu bizi Kur''an''ın isteğiyle çakışan bir paradoksa götürür; zira Kur''an yapılanın ne kadar doğru ve mantıklı olduğuna bakmaksızın ataların ve dedelerinin yaptıklarına sarılmaları sebebiyle putperest ve gericileri tenkit etmiştir. (…) Kuşkusuz –muhtevasının geniş bir alanında- Kur''an-ı Kerim bizi, mahiyetini keşfetmek, hal ve geleceği inşa etmek için gerçekleştirilecek çalışmanın planlanmasını yapmak üzere tarihin tam merkezine yerleştirir. (…) Fakat aynı zamanda geçmiş nesillerden kalan miras engeline takılmaksızın, onun ağırlığı altında ezilmeksizin kendimizi hale odaklayıp, yönümüzü geleceğe doğru çevirmemiz için bizi tarihin esaretinden kurtararak özgürleştirir" (İslam Medeniyetine Giriş, Mana Yayınları, 2010).
Söz konusu ileriye bakmayı ve özgürleşmeyi şöyle de anlatabiliriz:
1-Emeviler, Abbasiler, Aglebiler, Fatımiler, Eyyübiler, Memluklar, Endülüs Emevileri, Murabıtlar, Muvahhidler, Gazneliler, Guriler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Harezmşahlar, İlhanlılar, Timurlular, Şeybaniler, Babürlüler, Safeviler, Kaçarlar ve Osmanlılar geçmişteki Müslüman ümmetin devletleri, olarak kurulmuş, yaşamış ve yıkılmışlardır. Bugünün Müslümanları onları yeniden ihya etme çabasına düşemeyecekleri gibi, onların anıları üzerine şanlı tarih destanları yazarak bir oyalanma içine de girmezler; mezkur devletlerde yaşamış Müslümanların yanlışlarından ve doğrularından dersler çıkartarak geleceğe yürümek zorundadırlar.
2-Zikredilen devletlerin saray, cami, çeşme, imarethane, kervansaray, hastane, türbe, dergah vb. eserler aracılığıyla hükmetikleri topraklara kazıdıkları İslam mührü -yapılma niyetleri her ne olursa olsun- bugünün ve yarının Müslümanlarına bırakılmış birer emanettir. Musiki ve edebiyat eserleri için de aynı durum geçerlidir.
3-Ümmetlerin geçici, devletlerin yıkılabilir, medeniyetlerin ise tefessüh edici olmaları Müslümanların bu konuları doğru değerlendirmelerini ve gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakmaları gerektiğini düşünmelerini zorunlu kılar. "Nasıl bir dünya bırakacağız?" sorusuna verilecek cevabın şer''i esaslara dayanması, zamanın bilgi ve birikimini gözetmesi ise kaçınılmazdır. Bu manada yeni bir medeniyet kurulması gerekiyorsa bile bu yöndeki bir doğru niyetin kendi içinde kimi problemleri barındıracağının unutulmaması gerekir. Bu son söyleyişi medeniyet düşmanlığı ya da barbarlık özlemi olarak anlamak bilgisizliğin ötesinde kötü niyete karine teşkil eder.
4-Babürler, Safeviler ve Osmanlılar''ın yıkılışlarından beri Endonezya''dan Fas''a kadar Müslümanlar iktidar, devlet, medeniyet, yönetim şekilleri, kolonyalizm, batılılaşma konuları çevresinde yoğun bir tartışma içindedirler. Biz de Tanzimat''tan bu yana aynı tartışmanın içindeyiz. Ömrünün büyük bir bölümünde sol yumruğunu havada tutup, son birkaç yıldır sağ yumruğunu havaya kaldırmayı akletmiş birinin durup dururken "İslam medeniyeti en büyük medeniyettir" sloganını atmaya heveslenmesi, bununla da kalmayıp, yok küçük harfli yok büyük harfli medeniyet gevelemeleriyle kendini gülünç duruma düşürmesi olsa olsa komedi maharetiyle ilişkilendirilebilecek bir halden ibarettir.
Adı, bu cümleden zikredilebilecek birisi, geçen yazımdaki "güzide isim" vurgumu ıskalayıp, zikrettiğim altı şairden sadece Nedim''i seçerek -şaraptan söz ediyor diye- onu tekfir etmeye kalkıştığımı sanmış. Ne diyeyim, Rabbim basiret versin.
Bu meseleler ciddi meselelerdir. Yarım okumalarla, gevelemelerle, "ayakdaş" vb. yakışıksız kelimelerle tartışılacak meseleler değildir.
Bilmeyen bilmediğini bilerek sussun artık, bilen gelsin konuşalım.
Kamûs-i Bahrî
00:0028/01/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kamûs-i Bahrî – Deniz Sözlüğü yayınlanalı neredeyse bir sene olmuş, ben yeni tevafuk ettim. Bu kamusun sahibi olan Süleyman Nutkî de yerli denizcilik tarihi ve bilgisiyle birinci derecede ilgilenenlerin dışında normal okurun ancak tevafuk sonucu tanıyabileceği çok değerli bir isim zaten.
Süleyman Nutkî 1853-1924 tarihleri arasında yaşamış. Romancı ve ünlü(!) biri olmadığı için sözlüklerde (en azından bendeki sözlüklerde) özgeçmiş bilgisine yer verilmemiş. Elimdeki kitabında ise hakkında geniş bilgiye ihtiyaç duyanların Nurcan Bal tarafından hazırlanan Süleyman Nutkî Bey''in Hatıraları adlı kitaba (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Deniz Müzesi, İstanbul 2003; 2009) başvurmaları istenmiş. Bu kitap henüz bende olmadığından onun hakkında edinebildiğim ilk bilgileri paylaşarak yukarıda vurguladığım değerine mahsus kimi ipuçlarını iletmiş olayım:
Süleyman Nutkî, denizcilikle ilgili ilk eğitimini Galatarasay Rüşdiyesi''nin Denizcilik Bölümü''nde aldıktan sonra Heybeliada Bahriye Mektebi''ni bitirip, bu mektepte dersler vermiş. Deniz Yolları''nın kurumlaşması için çok gayret sarf etmiş ve Türk Deniz Müzesi''nin (1897) kurucuları arasında yer almış.
Tiyatrocu, yazar Özdemir Nutku''nun dedesi olan Süleyman Nutkî''nin kendi döneminde deniz ticaretine hizmet eden kaptanlar, makinistler ve sair gemi görevlileriyle, resmi, özel gemi ve vapur şirketlerini, acentelerini, gemilerin tonajlarını bir bir işlediği “Osmanlı Ticaret-i Bahriye Salnamesi” adlı çalışmayı bizlere miras bırakması bile tek başına onun değerli bir insan olarak nitelenmesi için yeterlidir. Ertuğrul Fırkateyni Faciası, Bahriye Kura Neferi, Istılahat-ı Bahriye ve Muhaberat-ı Bahriye-i Osmaniye adlı eserleri de onun araştırmacı, tarihçi ve dilci kimliğini ayrıca ele vermektedir.
Kamûs-i Bahrî, Mustafa Pultar tarafından bugünkü alfabe ile yayına hazırlanmış. Pultar, bu kitapla ve dilimizdeki denizcilik terimleriyle ilgili çalışmalar hakkında şu bilgileri vermiş:
“Dilimizde yer alan denizci terimlerinin derlenmesine ilişkin çabaların ilkini Mekteb-i Bahriye-i Şahane''de gemicilik öğretmeni olan Kolağası İsmail Hakkı''nın Gemicilik Fenni adlı eserinde buluyoruz. Daha sonra ise o zamanlar İstanbul''da İngiliz liman reisi olan William Thompson tarafından hazırlanan Istılahat-ı Bahriye adlı çok dilli bir kılavuz görüyoruz. Ancak bu iki eserin ikisi de, sözlük düzeninde olmayan, farklı amaçaları olan derlemelerdir. Dilimizin ilk gerçek deniz sözlüğü ise, Süleyman Nutkî tarafından 1917 yılında derlenmiş olan Kamûs-i Bahrî adlı kitaptır. 1928 yılında abecemizin değişmesi üzerine uzun bir süre unutulan bu eser, 1945 yılında Binbaşı Lütfi Görçay tarafından Gemici Dili adı altında yayınlanan sözlüğün hem temelini hem de içeriğini oluşturmuştur. Ancak Kamûs-i Bahrî''nin kendisi günümüze kadar aynen yeni yazıya çevrilmemiştir. Denizcilik kültürümüzün sürekliliğini bir derece sağlayabilmek için, yirminci yüzyıl başlarının temel kaynaklarından biri, hatta en önemlisi olan bu sözlüğün yeni yazıya çevrilmesi gerekir diye düşündüm. İşte, elinizdeki kitap bu düşünceyle giriştiğim çabanın sonucudur”.
Kamûs-i Bahrî''yi basıma hazırlayan Pultar''ın aynı yayınevinden çıkan bir Yıldız Adları Sözlüğü''nün bulunduğunu ve halen kapsamlı bir deniz sözlüğü hazırlamaya çalıştığını da bildirelim.
Pultar 1941 doğumlu. Robert Koleji Mühendislik Okulu''nu bitirip inşaat mühendisi olmuş (1960). Princeton Üniversitesi''nde Doktora yapmış (1965). 1991 yılından bu yana Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi''nde Öğretim Üyesi olarak çalışıyor.
Süleyman Nutkî gibi Pultar da ömrünü adeta Türk denizcilik kültürünün araştırılmasına adamış. İlgili dergilerde yazılar yayınlamış, Miralay Ahmet Rasim Barkınay''ın Adalar Denizi Kılavuzu''yla, Süleyman Faik''in Rehber-i Derya''sını da yayına hazırlamış.
Pultar''ın Osmanlı Türkçesi ile barışık ve Batı dillerine vakıf olması sayesinde Kamûs-i Bahrî sadeleştirme katline uğramaksızın, Osmanlı Türkçesi''nin tüm incelikleri ve şiirselliğiyle ulaşmış elimize.
Söz konusu güzel eserlerini zikretme vesilesiyle Süleyman Nutkî''ye rahmet, Mustafa Pultar''a hayırlı çalışmalarında kolaylıklar diliyorum.
* * *
O gazeteci için bir hatırlatma: Dili temiz olmayanın düşüncesi de temiz olmaz. Hem yazılarını bay, büfeci, ayakdaş, iptidai, lekeli, müptezel, edebsiz kelimeleri üzerine kuracak hem de “o şahsiyat yaptı, ben yapmadım” diye ağıt yakarak merhamet dileneceksin. Eğer o kelimelerle şahsiyat yapmamış, gönülleri yıkmamışsan buyur, onların hepsi senin kimliğine ait olsunlar ve artık kendi kendine yaz, söv, gül, eğlen, öfkelen yavuz hırçınlığınla o zaman.
Sol İlahiyat
00:0010/03/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunus Emre''nin “İlim ilim bilmektir” dizesini, ilim kelimesinin açıklaması (ilim, bilgi bilmektir) olarak okumak mümkün olduğu gibi, “İlim, bilmeyi bilmektir” şeklinde okumak da mümkündür ve asıl bu şekilde okunduğunda ilgili şiirin ikinci (“İlim kendin bilmektir”) dizesinin anlamı daha açık hale gelmektedir.
Çünkü “kendini bilmek” evrensel bir imgedir ve ilk kaydi bilgi olarak Platon''un diyaloglarında yer almaktadır.
Örneğin bizde “kendini bilme terbiyesi” tasavvufun en önemli meselelerinden birisidir. İlim yakin bilgi, arif olma, marifete ulaşma, vukufiyet şeklinde yeni anlamlar yüklenerek çeşitlense de her yeni kelime onun ilk anlamını yani bilgiyi mündemiçtir. Böylesine bir bilmede, örneğin Bayramiyye''de üç esas olarak formüle edilen “cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilahi” mertebeleri “bilmek, bulmak, olmak” merhaleleriyle tamamlanır. Bunun da dayanağı şu Hadis''tir: “Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu / Kendini bilen Rabbini bilir”.
İbn Arabi''nin, bu Hadis''e ilişkin yorumlarından biri şöyledir: “...insanın Rabb''ını bilmesi de kendi nefsini bilmesinin neticesidir. Bu hakikati belirtmek için Hazret-i Muhammed ''Nefsini bilen Rabb''ını da bilir'' buyurdu. Şu hale göre sen dilersen bu haberde onu bilmenin imkansızlığına ve ona erişmek hususundaki aczine kail olursun ki bu inanış Tanrı hakkında caizdir; dilersen marifetin sübutu ile hükmedersin. Evvelki bakıma göre sen kendi nefsini bilmediğini anlamış olursun, ikinci bakıma göre de nefsini bilmiş, bu suretle de Rabb''ını bilmiş olursun”.
Franz Rosenthal''in Lami Göngören''ce “Bilginin Zaferi” adıyla çevrilen kitabının ilk sayfasındaki alıntıyı da aktararak asıl meseleye geleyim: “Bilgi öyle bir şeydir ki, sen kendini tamamen ona vermedikçe o sana kendinden bir parça vermez ve sen kendini tamamen ona verdiğinde ancak o zaman, emin olamasan da, bir parçasını elde etme şansına kavuşmuş olursun (el-Câhiz''in rivayeti ile en-Nezzâm)”.
AK Parti iktidara gelip, burjuvalaşma eğilimi kendini iyiden iyiye belli ettikten ve bu etkiyle kimi Müslümanların mazlumlardan, yoksullardan, gariblerden uzaklaşmakla kalmayıp, yeni elde ettikleri maddi imkanları kendilerinin bir başarısı olarak görmekle kibre düşmeleri karşısında Ebu Zer Hazretleri''ni yeniden hatırlayan kimi Müslümanların da Sosyalizm''i -yetmişli yıllarda olduğu gibi yeniden- ona yamamaya kalkışarak bir itiraz geliştirmek istemeleri beni yukarıdaki hususları düşünmeye yöneltti.
Allah''ın izniyle emin olduğum bir şey var ki, bir mümin zaman zaman asıl yolu terk edip dikenli patikalara düşebilir; gereksiz yere didinir, zahmet çeker, yorulur ama neticede mümin oluşuyla tekrar asıl yola geç de olsa, yaralı da olsa, mahçup da olsa döner.
Benim asıl hayret ettiğim, kimi Solcuların (ki bunların içinde sevdiğim, değer verdiğim isimler de yer almaktadır) söz konusu müminlerin geçici tutumlarından cesaret alarak “Sol İlahiyat” kavramı çevresinde İslam''la Sol düşünce arasında dar çerçeveli de olsa bir uyum noktası aramaları, özellikle onu “halk İslamı” daha açık bir söyleyişle kültürel heterodoksi üzerinden Anadolu halkının idrakini kuşatmayı öğrenmeye (halkla bütünleşmeye) vesilesi saymalarıdır.
“İyi de bunun nesine hayret ediyorsun?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız neticede bir niyettir, arayış gayretidir, uzun vadeli bir projedir, bir idealdir, düşünme çabasıdır ve bu yanlarıyla takdire de şayandır.
Benim hayretime neden olan şudur: Batılı anlamdaki bilgiyle, İslami bilgi arasında çok büyük farklar bulunmaktadır. Her şeyden önce İslam''da bilgi “bilgi bilmek”ten öte “bilmeyi bilmek” esasına bağlıdır ve büyük harfle yazılması gereken bu “Bilgi” doğrudan Allah ve peygamberleri ile irtibatlıdır. Bu irtibatın sahih işleyişi içinde yer almak da koşulsuz olarak onlara inanmakla, bağlanmakla mümkündür.
Bu irtibatı saklı tutarak, Sol İlahiyat kavramı çevresinde tartışmaya açacağınız ya da hadi diyelim ki iyi niyetle konuşmaya teşebbüs edeceğiniz bilgide Allah Müslümanların Tanrısı, Resul Müslümanların “değerli adamı” olarak hep “öteki” olma vasfını yüklenecektir.
Yukarıdaki “bilmek, bulmak ve olmak” üçlüsüne göre söylediğimizde ise Sol İlahiyatın, bunları yazılı bilgi olarak bilmesi ve küçük bilginin içinden okuması malumat zenginliğinden öte bir değer taşımayacaktır.
Demem o ki, Kürdün, Türkün, Farsın, Arabın... Mültezem''de gömleğini parçalarcasına yakarışına neden olan “Bilgi”ye (tasavvuftaki bir karşılığıyla da “bilgisizliğin Bilgisi”ne) bağlanmamışsanız, yeni zamanın Kant''ı da olsanız ne o davranışa neden olan Bilgi''ye, ne de o davranışının asıl nedenine vakıf olamazsınız.
Hüseyin''i zulme başkaldıran olmaktan önce Peygamberin torunu olarak sevmezseniz, onun isyan bilgisinin özüne yaklaşamazsınız.
Hallac''ın “ene''l-hak” nidasını İbn Arabi''nin yüreğinden okumazsanız, heterodoksi sizi sadece sapkın kılar.
Aman bu sözlerimden Solcuları hidayete ermeye zorladığım sonucu da çıkarılmasın. Hâdî olan Allah''tır ve Kâfirun Suresi boşuna nazil olmamıştır.
Battalgazi ve Hz. Fatıma
00:0014/03/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İstanbul Birnokta dergisinin (ki, sevgili Mürsel Sönmez''in yönetiminde çıkmaktadır) Mart 2012 sayısında yer alan İbrahim Yarış''la yaptığımız söyleşide “Hikaye ve öykü” ayrımını da içeren bir soruyu şöyle cevaplamıştım:
“Hikaye, edebi olma yükümlülüğü olmayan, varlığı kendisiyle kaim olan sözlü ve yazılı anlatıların genel adıdır. Öykü ise varlığını edebilik esasından alan, zorunlu olarak bunu gözeten, tahkiyesi ancak okunmakla anlaşılan, sözle nakledilemeyen, özetlenemeyen bir anlatımdır. ''90 yıllarda yaptığım ve hep (şimdi de arkasında olduğum) bu kesin ayrımı, son yıllarda farklı bir bağlamda hikaye lehine yumuşatmak zorunda kaldım. Şöyle ki, öykü olmayan ancak kıssaların, rivayetlerin, mesellerin, menkıbelerin, masalların izlerini sürerek yazılmış güzel metinler yayınlanmaya başladı son yıllarda. Sibel Eraslan, Sadık Yalsızuçanlar ve Nazan Bekiroğlu bu metinlerin ilk ve değerli isimleri. Bunların ilgili çalışmaları öykü değil, anlatı hiç değil, roman ise kesinlikle değil... Hal böyle olunca tam bu noktada hikaye kavramına tekrar sahip çıkmamız gerektiğini düşündüm ve ilgili çalışmaların hikaye olarak tanımlanmasının makul olacağı sonucuna vardım. (...) Öykü kendi biricikliği, biçimi ve özüyle tür olarak oturmuş durumda. Hikaye ise yukarıda belirttiğim etkiyle biraz boynu bükük ve sahipsiz kalmıştır. Edebiyatta tür tanımı eserden sonra ortaya çıkar, önce tür belirlenip, sonra eser yazılmaz. O halde biz de son yıllarda Müslüman yazarların ellerinden çıkan öykü, roman ve anlatı olmayan tahkiyeleri tür olarak ''hikaye'' adı altında toplayabiliriz. Bu sayede hikaye asıl yerini bulmuş olur, biz de resmi ideolojinin kültürel baskısı nedeniyle uzağımıza ittiğimiz hikayeye karşı suçluluğumuzu da bu sayede gidermiş oluruz”.
Söz konusu söyleşiyi yaptıktan birkaç gün sonra iki yeni kitap çıka geldi. Biri Hasan Aycın''ın “Bin Hüseyin – Nam-ı diğer Battalname”si, diğeri Sibel Eraslan''ın “Canfeda Hz. Fatıma”sı.
Beni ''hikayeye tekrar sahip çıkmalıyız'' düşüncesine yönelten Hasan Aycın''ı ilk isim olarak zikretmeyişim tek telimeyle hatadır. Çünkü Aycın, Esrarname''nin ve Sahipkıran''ın sahibidir. Edebiyat ve toplumsal yarar dengesini zamanımızda en iyi gözeten, Müslümanların işlerine yaramayacak sözlere kendisini kapalı tutan bir yazardır.
Battalgazi dendikte kalbi hoplamayacak kaç kişi çıkar dersiniz? Osmanlı''nın bir çınar gibi Anadolu''da kök salma, dünyayı kaplama rüyasının eşiğidir Hüseyin Gazi''nin oğlu Battalgazi. Babalar için küffara diz çöktüren, anneler için tertemiz aşkın taşıyıcısıdır; çocuklar için ab-ı hayatı içmekle kalmamış, cihat için onu zaman zaman sahibinin emanetine de vermiş Div-zade Aşkar''ın sahibi, yağız delikanlısı, güçlü adamı, ihtiyar kurdudur.
Aycın''ın masalları dahil tüm metinlerinde dikkatle izlediğim şudur: Tek Parti devrinde neredeyse dinin yerini almaya başlamış, dolayısıyla bu etkiye bağlı olarak içeriği tahrip edilmiş, özü zedelenmiş hikayelerimizi tashih etmek suretiyle bizlere yeniden anlatmaktadır Aycın.
Battalgazinin gerçeğiyle buluşmak, onun hakikati hakiki olan hikayelerini öğrenmek istiyorsanız Aycın''ın dil sofrasına oturmak zorundasınız.
İkinci kitabın “Canfeda Hz. Fatıma” olduğunu söylemiştim. Eraslan''ın ''Hz. Asiye'' kitabı üzerine yazdığım bir yazıda (''Canparçası Hz. Fatıma''yı da cennetin hanımları serisine karar vermeden önce yazdığına hükmederek) onu ilgili üçlemenin son kitabı olarak zikretmiştim. Eraslan gibi kelime avcısı bir yazar varsa karşınızda siz de yanılırsınız elbette.
Aslında bir avuçtur Hz. Fatıma''nın hikayesi. O peygamber kızı olmakla babasının Büyük Hikaye''sinin içinde göz kamaştıran renklerden bir renk olmaktan ibarettir. Şia Hz. Fatıma''nın hikayesini zenginleştirmek çabasını gütse de asıl Büyük Hikaye''nin bilinmesini önceleyen çoğunluk tarafından onun hikayesiyle ilgili detaylar Büyük Hikaye''nin içine hıfzedilmiştir.
Sibel Eraslan bu bir avuç hikayenin bereketiyle sadece Hz. Fatıma''nın hikayesini değil çeşitli milletlere ve geniş coğrafyalara yayılmış Ehl-i Beyt sevdalılarının da hikayesini yazmış adeta. Tıkritli Destigül Nine, el-Kurtubi, Belhli Tüccar Cüneyt Bey, Abbas, Kuşadalı Haşim, Necefli Hüsrev Ağa, Botanlı Ramazan Usta, Behzat, Mecnun, Nesibe... Hikayeleri, ona hürmet ederek söze başladıkları ve ona hürmeten sustukları için Hz. Fatıma''nın hikayesine bitişen bu insanlar Fuzuli''den minyatür üstadı Behzat''a, Veysel Karani''den el-Kurtubi''ye... kültürümüzün kilometre taşlarının hikayelerini de temsil etmişler içten içe.
Ezcümle: Bin Hüseyin ve Canfeda. Hikayeye yeniden sahip çıkalım derken asıl söylemek isteğimi daha gür bir sesle söyleyen iki yeni kitap.
Ben bu konuda yorulup sussam da onlar hep konuşacak.
“Bilgelikler Divanı”
00:0017/03/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Behçet Necatigil, “Ne zaman bir şiir yazmaya kalksam önümde hep Ziya Osman Saba. İnsanın bir kaderi gibi, bir ya da ancak birkaç şairi olmalı” der “Düzyazılar”ında.
Şair değilim, üstelik çok sayıda şairi severim ama yine de –Necatigil''in şiir sınırlamasını edebiyat şeklinde genelleştirerek- ne zaman edebiyattan bahsetmek için kalemi elime alsam önümdeki birkaç kişinin adlarını hatırlayıp, o isimlere göre kendime çeki düzen vermeden edemem.
N. Ahmet Özalp onlardan biridir.
Aslında ne kişisel tarihini bilirim Özalp''in, ne sohbetlerine katılmışımdır ne de edebiyat derslerine. Ama şu özelliğini çok iyi bilirim: Edebî ciddiyeti!
Hangi yazarlar üzerinde durduğuna ya da hangi yazarların kitaplarını günümüz okurlarına kazandırdığına bakmak bile yeterlidir, Özalp''in edebî ciddiyetini görmek için: İbn Sina, İbn Tufeyl, Sait Halim Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi, Şerif Paşa, İzmirli İsmail Hakkı, Faik Reşâd, Ali Suad, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sâmî, Habibzâde Ahmed Kemâl, Mehmet Celal, Mehmet Enisî, Muallim Nâcî, Celâl Esad Arseven, Refik Hâlid Karay.
Bu isimler bana şunu söylüyorlar Özalp hakkında: “Yazarın ve kitabın kıymetli olanını –ve/ya kıymetli olanın kıymetini- bilir; Osmanlı Türkçesi onun evidir; has kelimelerden başka malzemesi, has kelimelerin sahiplerinden başka yoldaşı yoktur. Edebiyat bilgisi derindir; edebî zevk taşıyan metinlerin doğru okunması, bu metinlerin sahiplerinin doğru anlaşılması için onların dünyasında hem tecessüs sahibi bir okur hem de müdekkik bir yazar olarak mevzilenmiştir”.
Son kitabı “Bilgelikler Divanı” bu belirlemelerimi doğrulayan yeni bir örnektir:
“Bilgelikler Divanı, hikemî şiir tanımlamasına uygun mısra ve beyitlerden oluşan bir seçkidir. Sultan Veled''den Yahya Kemal''e uzanan bir çizgide Sabit, Sâmî, Seyyid Vehbî, Koca Râgıp Paşa ve Nâbî ekolü temsilcilerinin değil tüm şairlerin aynı nitelikteki ürünleri de yer alıyor bu şeçkide” demiş Özalp.
Bilmeyenler için belirteyim: Divan edebiyatında gazeller konularına göre de isimlendirilir. Örneğin aşkı konu alan gazelere “âşıkâne”, ''ayş u tarab''ı konu alan gazellere “rindâne”, cinselliği konu alan gazellere “şuhâne”, edebi, ahlakı, ibreti esas alan eğitici, öğretici nitelikteki gazellere ise “hakimâne ya da hikemî” gazel denir. Nâbî ekolüne nispet edilen bu son tarz gazellerden seçilmiş “mısra-ı âzâde / mısra-ı berceste / şah mısra” ile “beytü''l-gazel /şah beyit”lerden yapılmış bir seçkidir “Bilgelikler Divanı”.
“Bilgelikler Divanı''nın çekirdeğini Bursalı Mehmet Tâhir (1861-1925)''in ''Müntehabât-ı Masâri ve Ebyât'' adlı seçkisi (İstanbul 1328/1912) oluşturuyor. Mehmet Tâhir, eserini, kendi diliyle söylersek, ''şuarâ-yı sâlife ve hâzıradan âsâr-ı âliyelerini görebildiğim zevât-ı maârif-simâtın yüzü mütecâviz devâvîn ve âsâr-ı manzûmelerini gözden geçirerek ve Harâbât, Mecmûa-i Muallim, Mizânü''l-Edeb, Nevâdirü''l sâr gibi müellefâtı-ı makbûleyi de başlıca merci'' ittihâz ederek'' hazırlanmıştır”.
Recaizâde Ahmed Cevded, Ziya Paşa, Muallim Nâcî, Diyarbakırlı Sait Paşa ve Bursalı Mehmet Tâhir''in izinden yürüyerek oluşturmuş seçkisini Özalp. Ama bu gerek sorunlu mısra ve beyitlerin ayıklanması için eski seçkilerin tekrar gözden geçirilmesi, gerekse başka seçkilere başvurulması gibi dilsel ve teknik nedenlerle uzun süreli ve zahmetli bir uğraşıyı da beraberinde getirmiş.
“saf''ın mikdârını bilmez Süleymân olmayan
Bilmez insan kadrini âlemde insân olmayan”
(Kitaptan, Ziya Paşa: “saf''ın değerini bilmez Süleyman olmayan, bilmez insan değerini dünyada insan olmayan”).
Netice olarak, Özalp''ın bir ayağını maruf seçkilerde, diğer ayağını kendi zamanının edebiyatında tutarak gerçekleştirdiği güzel bir çalışma olarak, özenli bir baskıyla kitaplaşmış “Bilgelikler Divanı”.
“Cîfe-i dünya değil herkes gibi matlûbumuz
Bir bölük Ankâlarız Kâf-ı kanâ''at bekleriz”
(Kitaptan, Fuzûlî: “Dünya leşi değil akbaba gibi istediğimiz, bir bölük Ankâ''yız ki kanaat Kâf''ını bekleriz”).
Büyükşehir''in büyüklük kibriyle balinalaşmış, koltukları pasta savaşlarında kirlenmiş kültür işleri “İstanbul''un Boruları Boruların İstanbul''u” kabilinden kitaplarla uğraşa dursun, küçüklüğü(!) sayesinde büyük işler gerçekleştiren Zeytinburnu Belediyesi''nin Kültür Yayınları aracılığıyla okura ulaşmış “Bilgelikler Divanı”.
Sunuşunu “Her büyük medeniyet ölçü koymuş” cümlesiyle başlatarak kültürel asaletini görünür kılan Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın''a bir teşekkür de benden.
Dilinizi hikmetli söyleyişlerle cilâlamak istiyorsanız, üstadım N. Ahmet Özalp''in “Bilgelikler Divanı” sizi bekliyor
Zahmetsiz inci: Hikmet
00:0024/03/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Hikmet” teriminin anlamı değiştikçe değişiyor, ucuzladıkça ucuzluyor. Bunun sorumlusu kimdir ya da kimlerdir?
Elbette internetin yol açtığı içerik olarak sınırlı ama yaygın mı yaygın bilgi akışının olumsuz etkisini sorumlular listenin başına yazmalı. Bloglarda, sosyal paylaşım sitelerinde, sözlüklerde sözün en çarpıcı, vurucu, ayartıcı, titretici, ürpertici olanını bulup yazmak “hikmetin en iyisini patlatma” yarışmasına dönüşünce bir güfte parçası, bir mısra, bir beyit, bir vecize, bir ahlaki uyarı cümlesi, hayata ilişkin bir öneri “hikmet”in ta kendisi olmaya başladı.
Edebiyat cephesinde “hikmet”in durumu internettekinden pek farklı değil. Hatta internetin edebiyatçıları gaza getirdiği, bu sayede hikmet''in madeni olan aşk ve acının ancak orada bir tahterevalliye oturtulmasının sağlandığı da söylenebilir.
Edebiyat cephesinin yine internete göre bir artısı da “hikmet sahibi” olarak kabul görmüş isimlerin hayatlarının ve elbette onlardan sadır olan hikmetin romanlaştırmaya uygun olmasıdır. Bu uygunluğun bir tür sorgusuz sualsiz ruhsat olarak algılanmasıyla başta Hz. Mevlana, Şems-i Tebrizi ve Yunus Emre olmak üzere birçok hikmet sahibi, romanlarını satın almakla hikmetlerini de satın aldığımız kadrolu hikmet üreticileri olarak ailemize dahil oldular.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra Marks''ın iyileşmesi mümkün olmayan yaralarıyla, Kapital''ini tıpkı bir çarmıhı taşır gibi sırtında taşıyarak dünyayı terk etme imgesinden beslenen bir durumu daha eklemeli söz konusu listeye: Kapital etkisi bittiğinden insanlar özgürce metafiziği konuşabiliyorlar artık. Şeriat gibi bir baskı(!) merkezinin dışında yoga, karma, ayan-ı sabite, ezoterizm, inisiyasyon, nirvana, esrarlı uçuş, insan-ı kamil vb. kelime ve kavramlardan kurulu bir “saldım çayıra Mevlam kayıra” dünyasının metafizik düzeydeki keşfiyle “hakikat” de bir kağıt peçete kullanma rahatlığıyla kullanılmaya başlandı.
Şunu hemen belirtmeliyim ki, “hakikat” terimindeki bu ucuzlama, sığlaşma, adileşme yönündeki içerik değişimine muhafazakar olduğumdan karşı çıkmıyorum, bilakis muhafazakar olmadığımdan bu terime sahip çıkılması gerektiğini söylüyorum.
Çünkü dünya görüşümüzü, inancımızı, düşüncemizi oluşturan kelimeler ilahi kodlar halinde genlerimize işlenmiştir; bunlarda neden olunacak bir bozulma aynıyla varlığımıza yansıyacaktır ki, hikmet terimi bu kelimelerden birisidir.
Arapça''da “h-k-m” (düzeltmek, ıslah etmek maksadıyla men etmek, engellemek) kökünden gelen ve türevleri hakem, hakim, hüküm, muhkem olan hikmet nedir?
Elmalılı M. Hamdi Yazır “Hak Dini Kur''an Dili”nde Bakara Suresi''nin 269. ayetini tefsir ederken hikmeti çok geniş olarak açıklar. Örneğin, İslam alimlerinin belirlemelerinden hareketle 23 madde topladığı tanım özetle şöyledir:
Hikmet, söz ve yapılan işte isabettir; ilim ve ameldir; ilim ve fıkıh, anlamak, icad demektir; eşyanın manalarını bilmek ve anlamaktır; Allah''ın emrini, işini akletmektir; eşyayı yeri ve mertebesine koymaktır; doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir; siyasette insanın gücünün yettiği kadar Alah''a uymasıdır; Allah''ın ahlakı ile ahlaklanmaktır; Allah''ın emrini düşünmek ve ona tabi olmaktır; Allah''a itaat, din ve ameldir; bir nurdur ki vesvese ile makam arası, bununla fark edilir; doğruyu bulmakla birlikte, cevabın süratliliğidir; doğruya karşılıktır; ruhların sükunet ve itminanının sonudur; illetsiz işaret, yani üstünde sebep düşünülmeyen Hakk Teala''dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir; bütün durumlara Hakk''ı şahit tutmaktır; din ve dünyanın düzgünlüğüdür; ilahi bilgi ve sırlar ilmidir; ilhamın gelmesi için sırrı soyutlamaktır; bunların hepsidir.
Ragıp el-İsfahani de Müfredat''ında “Hikmet''i “İlim ve amel ile hakka isabet etme, ulaşma. Bu itibarla hikmet Allah''tan olduğunda, ''eşyanın bilgisine sahip olmak ve onları en muhkem biçimde var etmek, yaratmak'' anlamına gelir. İnsandan olduğunda ise ''mevcudatın, varlıkların bilgisine sahip olmak ve hayır fiillerde bulunmak'' anlamına gelir” şeklinde açıklar ve dolayısıyla onun nazari bilgiden çok ameli bilgi oluşunu vurgular.
Hikmeti (hikme) felsefenin yerine kullandığımızı da bilirsek onda meydana gelecek ve benimsenecek bir anlam değişmesinin yüzyılların birikimi olan İslam aklını bulandıracağını düşünmek sizi bilmem ama beni çok korkutuyor.
Duvar"da ne var?
00:0028/03/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Duvar''da oturmuş heyecanların toklaştırdığı bir sesle müstekbirlere itiraz, mazlumluğuyla pinekleyenleri azarlama, eski bir sözü yeniden söyleme azmi, kimi zorunluluklarla hançerelere düğümlenmiş kelimeleri belirtme gayreti, ancak bir edebiyatçının görebileceği yanlışları gösterme niyeti ve ancak bir edebiyatçının konuşabileceği doğruları konuşma inadı var.
Bu yüzden "Kötülüklerden konuşmamak gerektiğini düşünmüyoruz, iyiden de söz edeceğiz, ancak kötüden ve iyiden nasıl söz edeceğimiz önemli. Kötülüğü görünür hale getiren bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin kendini ''iyi'' zannettiği bir dünya bu. Aramızdaki, yanıbaşımızdaki, karşımızdaki kötülüğü söylemeye kararlıyız. Cesur ve kararlı değil, bütün doğruları söyleyecek kadar deliyiz" demişler Duvar''daki "yapımda ve yıkımda emeği geçenler": Akif Kurtuluş, Ali Aydemir, Ali Çakmak, Ali Dündar, Ali Ülken, Anita Sezgener, Arzu Aysu, Cihat Duman, Enis Akın, Enis Rıza, Eren Barış, Gül Abus, Metin Kaygalak, Murat Ertel, Ömer Şenel, Ömer Oyal, Özgür Göreçki, Riitta Cankoçak, Sedef Hatapkapulu, Süreyyya Evren ve Yılmaz Varol.
Hoş demişler yoldaşlar ve hoş gelmiş iki aylık edebiyat dergisi Duvar ilk (Mart-Nisan 2012) sayısıyla.
Duvar''la ilgili sözlerimi "Demek kolay, yapmak zor" ya da "İğneyi kendine çuvaldızı ele batır" gibi kekre ve basma kalıp deyişlerle sürdüreceğimi sanmayınız. Maksadını hemen ifşa eden, hedefini açıkça gösteren, sözünü doğrudan söyleyen bir Duvar varken elimde, benim lafımı dolaştırmam, kaçak güreşmem ayıp olur:
Duvar boyutu, kapağı, kağıdı ve mizanpajıyla ''70''li yılların militan dergilerine benziyor. Ama bu aynı zamanda sadelikten, mütevazılıktan yana olmak ve ilk mesajını bunlar üstünden vermek demek. Bu yanıyla, benim yaşımda olanlar için nostaljik bir karşılığa sahip olduğu gibi "Holding beslemesi değiliz, banka desteğimiz yok, Bakanlıktan kültür-sanat ihalesi almadık, Belediyelerin kültürel etkinliklerinden para kaldırmadık, gücümüz cebimizdeki paraya yetiyor, onunla da işte bunu çıkardık kardeşim" seslenişini de içeriyor Duvar.
Hayır, hayır "romantik" kelimesini kullanmaktan kaçınıyorum ancak Duvar vesilesiyle şu olguya yeniden tanık olduğumu da inkar etmiyorum: Yerlilikle evrensellik arasında Kemal Tahir kadar olsun optimum bir seviyeyi tutturamayan Sol edebiyatçılar, -edebi teamüller planında- kendi zamanlarının ilerisine geçmeye kalkıştıklarında posta düşmekten, geçmişin imgeleriyle bir hayali yeniden canlandırmaya kalkıştıklarında geride kalmaktan (ve her iki durumda da marjinalleşmekten) kurtulamıyorlar.
Duvar''ın durumu da aşağı yukarı böyle: Metin Kaygalak "-We iyyake nesta''in / -We iyyake na''budu" terkipleriyle kendi şiirsel huzursuzluğu karşısında havlu atarken, Özgür Göreçki "Bir gecede büyüyen ağaçların, bir şeylerin bir şeylere toprak atışlarının ve kalp" dizesiyle belirsizliğin final çizgisine bir söz karikatürü çizerken, Anita Sezgener "uçkurlu akılla bi uru boşıboş" türünden dizelerle yükselttiği feminizmin bayrağını şiir burçlarına dikip sonra "Mustafa Irgat için uçurumun kalkışmış çapraz lifimsi bir oKUMa"sıyla postu moderne deldirirken, Ali Aydemir de Ahmet Arif edasını yeniden söz namlusuna sürüyor.
İçlerinden bir akil adam çıkıp, "Hele Dadaşlar bakın bana, ben bu otobüsün yolcusu muyam?" diye soran saf ve muzip bir Erzurumlu gibi "Hele durun yoldaşlar biz ne yapıyoruz? Ses tutarlılığı, tavır ortaklığı, dil ve içerik bütünlüğü diye bir şey var. Biz sazlarını akort etmekten konsere başlayamayan orkestra elemanları gibiyiz" deme gereği bile duymamış sanki.
En azından (şunca yıldır şiirlerinden, eleştirilerinden tanıdığım, kimi arkadaşlarımın arkadaşları olmakla doğru edebi niyet ve gayretleriyle bildiğim) Akif Kurtuluş''un, Enis Akın''ın "Arkadaşlar dergi çıkarmak fanzin çıkarmaya benzemez. Muhalefetimizin edebiyatımızla muteber olacağı bir dergi çıkaracağız üstelik. Ekip olarak hareket etmek, kendi özgün –biricik- eserlerimizi vermekle birlikte, bir çiviye ortaklaşa vurmak önemlidir" hatırlatmasında bulunmuş olmalarını beklerdim.
Bu, "Ali Baba''nın çiftliğindeki koro" icrasına karşılık "Adımız Hıdır, izleyen sayılarda buna yeniden bakacağız" denilmesi halinde bana da susmak düşer elbette. Yeter ki yeniden bakarken öncelikle "militan tipi" bir dergiyle yetinmeye razı olunmasın. Ki, bu yukarıdaki alıntımda tam yerine oturmuş "deli" tanımının (şimdi söyleyeyim artık) romantizmle bitişerek "edebiyat mahallemizin delisi"ne dönüşmesini beraberinde getirebilir. Emeği geçenler ve okuyanlar Duvar''ın böyle bilinmesini isteyemezler sanırım.
Muhalif olma konusunda ise özellikle Bejan Matur''u ve Hilmi Yavuz''u muhatap alan iki yazıya değinmeliyim. Ama bir sonraki yazımda inşallah.
Duvar"da iki polemik
00:0031/03/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kaleminden başka gücü olmayanın gücüdür polemik; bencil, yağcı, edepsiz, ahlaksız birilerinin elinde bir bıçak gibi duran kalemin, edebî vicdana ve yazarlık etiğine sahip olanların kemiğine inmesi halinde yapılır; vurulmak üzere kaldırılmış bir yumruktur polemik, bu yüzden geri çekilemez, ertelenemez ve o esnada savrulan yumruğun hesabı tutulmaz.
Tartışma değil, harbi bir kavgadır polemik; rica tonu taşımaz; “demek istemiştim ki” demez, dümdüz “der”; örtüleri aralamaz, yırtar; kalem ahlaksızlığına karşı bir kalem tepkisi olarak tükenen vicdani imkanların yerine yeni imkan yaratır; temizlenme ihtimalinin gözetilemeyeceği oranda kirletilmiş insani değerlerin belirlenmesi olarak “yapıcılığı” gözetmez, yıkıcı ve yeniden inşa edicidir; olumsuzluğa ayarlı şahsiyetini bir olguya, kuruma, değere yamayarak onu yeni bir teamül, yeni bir akım olarak tutundurmaya çalışana karşı şahsiyat da yapar.
Köşe-yazarlığının asli yazarlık sayıldığı günümüzde, “benim patronum, senin patronunu döver” kabilinden yapılan gündelik muktedir, taraftar “dalaşı” değildir polemik; edebiyatçı tarafından edebiyatı içeriden istiskal etmeye kalkışanlara karşı yapılır; Benjamin vârî bir söyleyişle acil durum frenine basmak değildir polemik, virüs taşıyan bir aracın imha edilmesidir.
Duvar dergisinin ilk sayısında bu bağlamda iki sıkı polemik var. İlki Ali Çakmak''ın “Patron ve şair”, ikincisi Enis Akın''ın “Hilmi Yavuz: Mutsuzluğunu yitirmiş bir şair” başlıklı yazıları.
Çakmak, “zekadan özerk” kasideciliğin Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini hatta yeni kasidecinin sık sık iktidar ve kabine değişikliğine gidilmesi nedeniyle görevini yapmakta ciddi güçlüklerle nasıl karşılaştığını Bejan Matur örneğiyle anlatıyor. Bu vesileyle ahir zaman kasidecisinin amaç, tutum, söylem ve hareket kabiliyetinin esaslarını da yeniden belirliyor.
Akın da Hilmi Yavuz örneğiyle Ali Çakmak''ı destekliyor. Nitekim yazısının sonunda “Bu yazı her ne kadar karşısına Hilmi Yavuz''u koyarak dile gelmişse de, ne özellikle Hilmi Yavuz hakkında ne de herhangi bir kişi hakkındadır. Burada söz konusu olan bir ''dil''dir. Edebiyatın ve şiirin iktidar adına istismar edildiği bir dil. (...) Hilmi Yavuz''un burada konumuz olması sadece bugün bu dilin taşıyıcılarının en ''mümtaz'' temsilcilerinden biri olması bakımındandır” diyerek yüz yıllardır var olan bir olgunun yeni içerikler kazanarak zenginleşmiş haliyle bugün nasıl sürdüğünü başka bir örnek üzerinden anlatıyor.
Hilmi Yavuz''un “Ben parçalı düşünceden ya da parçalı sözden yanayım. (...) Diyelim ki bugün Yunanistan''ın durumunu analiz ediyorum. Ben Yunanistan''ın durumunu analiz ederken beni bu konuda doğrulara taşıyacak olan zihinsel enstrümanlar, teorik enstrümanlar neler olabilir? Bu eğer Marksizm olacaksa Marksizm''dir. Ama diyelim ki benim kişisel olarak Allah''la olan ilişkim mevzu olduğu zaman benim için artık söz konusu olan İslam''dır. Parçalı düşünme budur. Şöyle söyleyeyim, duvara çivi çakmak için çekici kullanırken, çiviyi çıkarmak için kerpeteni kullanmak gibi bir şey bu” sözüne bağlı olarak “Dinsel ilişkilere bakarken Marksizmi, ekonomik ilişkilere bakarken İslamı ''nereye'' bırakıyoruz? 1970''lerde İslamcı şimdi Markist olsaydı bunu unutabilirdik de, ama durum bunun tersineyse ve sürekli dönemin iktidarlarıyla uyum söz konusuysa, aslında ''parçalı düşünce''nin kişinin inançlarıyla değil, çıkarlarıyla ilgili olup olmadığını düşünmeden edemeyiz” yorumunu getiren Akın, Yavuz''un bu düşüncesinde bir tutarlılık olmadığını belirterek, eğer olsaydı “Tüm zamanların kapıkulu olarak!” ona tutarlılık madalyasını biz verebilirdik diyor.
Yeni kasideciliğin iki temsilcisi üzerinden yapılan belirlemelerde şu fark ortaya çıkıyor: Biri kazanmış, yani kaside ilişkilerinden kendisine mahsus bir rant üretmiş ama diğeri henüz bir şey kazanmamış. Acaba kazanmamış mı? Ali Çakmak buna değinmiyor.
Bir diğer husus da cemaatten olmadığı halde “cemaatin şairi” olan Bejan Matur''la, cemaatten olduğu halde cemaatin şairi olmayan Can Bahadır Yüce arasındaki önemli farkın (herhalde iki ayrı yazıda konu edilmeleri nedeniyle) belirtilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda kurunun yanında yaşın da yakılabileceğine mahsus bir mantık tersinden ve düzünden herkesi içine alabileceği için tehlikeli bir mantıktır. Çakmak ve Akın''ın yazarlık etiği açısından mümtaz bir örnek olarak sundukları Ece Ayhan bile bu mantıkla ele alındığında yakılmaktan kurtulamaz.
Sonuç olarak Duvar''ı, Sol edebiyatın tarihi ve güncel çelişkilerini de yüklenmekle birlikte, özellikle son on yıldır temeli iyiden iyiye kaymaya başlayan edebiyat / yazarlık etiğinin yeniden kurulmasında pay sahibi olmaya niyetli bir dergi olarak niteleyebiliriz.
O halde: Hoş geldin Duvar!
“Aşk ve hikmet yolu tasavvuf”
00:004/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“İlahi aşk" tanımlı niteliksiz, ancak telefon ve sosyal medya mesajlarında kullanılabilecek kadar basitleştirilmiş vecizeler, söyleyişler içeren sıradan metinlerin hızla kitaba dönüşmesine, patates-soğan satışlarıyla yarışacak kadar çok satılmasına bakarak, susuzluktan çatlamış yalak dipleri gibi aşksızlıktan çatlamış dudaklara sahip bir halk olduğumuzu sanmamalıyız.
Bu manada aşkın ayağa düşmesi, onu kalitesizlik kalitesinin tipik örneklerinden olan romanlarına malzmeye yapmakla kalmayıp, o romanlarını bohçacı kadınların haklı tepkisini çekecek kadar televizyon ekranlarında, gazetelerde, dergilerde çocukluğunun, ailesinin, mevcut hayatının mahremiyet bohçasını açarak, üçüncü sınıf oryantal yüzsüzlüğüyle ucuz aşk söylevleri eşliğinde pazarlamaya çalışan tiplerin üretikleri bir problemdir.
Adlarını vermemin bile tersinden reklam olacağı bu tiplerin söz konusu gayreti, döndü dolaştı asıl kendilerini vurdu. Dedi ki mesela bir genç kızımız "Ben de saçlarımla yüzümün yarısını kapatıp, görünen kısmına hüzün asarak, ağlayamasam bile dinleyenlerimi ağlatacak özel dramlar yumurtlamakla çok satabileceğim aşk romanları üretebilirim". Sadece bir kızımız değil elbette, ilim irfan öğretsin diye çocuklarımızı emanet ettiğimiz kimi profesörlerimiz de böyle düşündüler ve ektiler elbirliğiyle ucuz aşkın rüzgarını. Şimdi üçüncü ve dördüncü sınıf taklitçiler olarak "fırtına biçme zorunluluğumuz da nereden çıktı" diye soruyorlar birbirlerine.
Benim asıl söylemek istediğim bunlar değil ama. Bunlar olacak, çünkü hayat iyi ya da kötü olana göre akmıyor, sadece akıyor; iyi olan da onun içinde, kötü olan da. Hem kötü olacak ki, iyi olanın farkı anlaşılsın; hem istismar edenler olacak ki, gerçek ilim, onur ve kanaat sahiplerinin kıymeti bilinsin.
Benim söylemek istediğim yukarıda zikrettiğim türden on bin tane aşk romanını birer adi paçavraya çevirebilecek güçte kitapların da yayınlanıyor olmasıdır. Bu kitaplar gerek ilahi aşk merkezli tasavvuf bilgisinin öğrenilmesi, gerekse kirlenmiş hayati bilgilerin tashihi açısından da büyük değer taşıyorlar.
Yaşayan yazarlarımızdan, çevirmenlerimizden Mustafa Tahralı, Süleyman Uludağ, Mahmut Erol Kılıç, Turan Koç, Ekrem Demirli, Mahmut Kanık, Mustafa Kara, İsmail Kara, İhsan Fazlıoğlu, Necdet Tosun, Dilaver Selvi, Adnan Karaismailoğlu, Mehmet Bayraktar, Abdullah Kartal, Necip Fazıl Duru, Sait Okumuş, Dilaver Gürer, Ercan Alkan, Osman Sacid Arı, Tahir Uluç, Tahir Hafızoğlu, İhsan Kara, Siraceddin Önlüer ve Mehmet Çetinkaya''nın (ki, hemen aklıma gelen isimleri yazdım, hatırlayamadıklarım beni bağışlasınlar) kitapları bu tarz kitaplardır ve onlara ait ne bulunursa okunmalıdır.
Sessiz, ciddi ve derinden çalışan bir isim daha var kitaplarını okumanızı önereceğim: Nurullah Koltaş.
İngilizce''den Türkçe''ye, Türkçe''den İngilizceye yaptığı çevirilerle biliniyor daha çok ama aslında o bir akademisyen. Kelam Bilim Dalı''ndaki doktorasını bile Réne Guénon ve Frithjof Schuon''un Gelenekselci (traditionalist) anlayışları üstünden yapacak kadar da Gelenekselci Ekol''le bütünleşmiş biri. Hatta (Mahmut Kanık ve Turan Koç ağabeylerimin hoşgörülerine sığınarak) Nurullah Koltaş''ı Gelenekselci Ekol''ün Türkiye şubesi bile sayabiliriz.
Tasavvuf bilgisinin öğrenilmesi ve onunla ilgili yanlış bilgilerin tashihi bağlamında yeni bir çevirisi daha çıktı Koltaş''ın: Aşk ve Hikmet Yolu Tasavvuf, Hazırlayanlar: Jean-Louis Michon, Roger Gaetani (İnsan Yayınları, İstanbul 2012).
Adındaki "aşk" kelimesini, kitap üretim şirketlerinin yaptığı türden bir istimar vesilesi olarak algılamayalım hemen, çünkü, aşk, kitabın orjinal adında var: "Sufizm: Love and wisdom".
Önsözünü Seyyid Hüseyin Nasr''ın yazdığı Aşk ve Hikmet Yolu Tasavvuf''ta Roger Gaetani, Jean-Lois Michon, Seyyid Hüseyin Nasr, Titus Burckhardt, William Chittick, Michel Chodkiewicz, Eric Geoffroy, Denis Gril, Réne Guénon, Martin Lings, Angus Macnab, Maria Massi Dakake, Leo Schaya, Reza Shah-Kazemi, William Stoddart ve Frithjof Schuon''un konuyla doğrudan ilgili metinleri yer alıyor.
Bu isimleri şu nedenle zikrettim: Bunların çoğunluğu tarikatlar aracılığıyla İslam''la tanışmış ve intisabi yolla Müslüman olmuş isimler. Bilgileri asıl kaynaklarından alınmış tertemiz bilgiler.
Bizler anadan doğma Müslüman olmakla "Ey iman edenler….. iman edin" (Nisa: 136) emrinin muhatabı olmadığımızı sanma gafleti içine düşebiliyoruz zaman zaman ve ancak "yeni" Müslümanların ikazlarıyla bu emrin bizi de kapsadığını yeniden ve yeniden düşünebilme imkanına sahip olabiliyoruz.
O halde buyurun okumaya. Yapan yapsın aşk geyiklerini. Biz has, diriltici, kanatlandırıcı ve idrakimizi onarıcı aşk bilgisinin izinde yürüyelim.
.Sezai Karakoç"u konuşmak
00:0011/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sezai Karakoç''un düşünce ve şiirini konuşmak hem kolay hem de zordur. Kolaydır çünkü kapitalizmin çarklarından uzak duruşu, medyaya karşı soğuk, muktedirlere karşı mesafeli tutumu, yanlızlığı ve şiir yazma biçimiyle hakkında oluşturulan –çoğunluğu tutarsız, mesnetsiz- şehir efsaneleri onu yediden yetmişe herkesin dilinde kendisinden bir iz bulunan insan haline getirmiş; hakkında söylenilebilecek sözlerin alanını genişletmiştir.
Zordur çünkü Cumhuriyet devrinde şeriatın, tarikatın ve hakikatın içinden kendi zamanının dili ve gereklilikleriyle konuşan, yazan en büyük düşünür, şair olarak her kelimesi yüzyılların idrakiyle parlamış, her çağrışımı inancının coğrafyasını kuşatmış, her yargısı binlerce velinin, hükemanın, irfan ehlinin mirasından süzülerek gelmiştir.
Bu yanıyla çift cidarlı bir kubbe gibidir Sezai Karakoç''un düşünce ve şiir dünyası.
Bunu anlamanın ve konuşmanın kolay olduğunu düşünenler dışından görürler o kubbeyi: Sivridir ürperti verir; basıktır ezilmişliği temsil eder, yaygındır oturmuşluğa yorulur, altıgendir kuşatıcılığından emsaldir, onikigendir çok yönlülüğüne karinedir.
Anlaşılmasının ve konuşulmasının zorluğunu düşünenler içeriden bakarlar o kubbeye: O bir mihrap önü kubbesidir ki metafizik aleme açılır, bir Kubbetü''s-Sahra''dır ki kadim geleneğe yaslanır, bir Justinianos kubbesidir ki Tanrısal ihtişamı duyurur, bir Invalides kubbesidir ki göksel yükselişi içerir, bir Bibi Cavindi kubbesidir ki rahmet sularında yüzer, bir Süleymaniye kubbesidir ki tevhidî idrakı somutlaştırır.
Bu yüzden kaydı tutulmayan çokça söz söylenmiştir onun hakkında ve bu yüzden kaydı sınırlı az bir çaba söz konusu olmuştur onunla ilgili: Şakir Diclehan, Ebubekir Eroğlu, Turan Karataş, Muhittin Bilge, İlhan Genç, Ali Haydar Haksal, Hece dergisinin özel sayısı, Kültür Bakanlığı''ndan prestij kitabı ve sempozyum bildirilerinden oluşan bir kitap.
Ve yarın başlayacak yeni bir sempozyum: Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Diyarbakır Valiliği ve Dicle Üniversitesi''nce ortaklaşa olarak düzenlenen Sezai Karakoç Sempozyumu...
Üç gün sürecek olan semyozyum Diyarbakır''da Dicle Üniversitesi''nin Kongre Salonu''nda gerçekleştirilecek.
Düzenleme Kurulu Osman Horata, Ayşegül Jale Saraç, Ramazan Kaplan, Sabri Eyigün, Yakup Çelik, Kemal Timur, Mehmet Emin Uludağ ve Ömer Çakır''dan oluşan semyozyumda Durmuş Günay, Ramazan Kaplan, Mehmet Törenek, Ebubekir Eroğlu, Kemal Timur, Önder Göçgün, Turan Karataş, Abdullah Uçman, İsmet Emre, Recep Duymaz ve Alaattin Karaca''nın moderatörlüklerinde yapılacak oturumlarda şu yazar ve bilimadamları Sezai Karakoç''un edebiyat hayatını, düşünce ve şiirlerini çeşitli yönleriyle konuşacaklar:
Şaban Abak, Ahmet Albayrak, Fatih Arslan, Münire Kevser Baş, Kamil Eşfak Berki, Ulaş Bingöl, Erdal Bozdağ, Mecit Canatak, Mehmet Akif Çeçen, Yakup Çelik, İsmet Emre, Kamuran Eronat, Ebubekir Eroğlu, Serdar Demircan, Recep Duymaz, Cafer Gariper, Önder Göçgün, Bekir Gökçe, Hamide Güler, Durmuş Günay, Tevfik Sabri Hammam, İhsan Işık, Beyhan Kanter, Ramazan Kaplan, Alaattin Karaca, Cevdet Karal, Turan Karataş, Ömer Lekesiz, Taner Namlı, Mehmet Narlı, Resul Özavşar, Rasim Özdenören, Zeki Taştan, Mehmet Tezgören, Kemal Timur, Mehmet Törenek, Abdulkerim Tuğluk, Gökhan Tunç, Ramazan Siracoğlu, Mustafa Ruhi Şirin, Himmet Uç, Abdullah Uçman, Mehmet Emin Uludağ, Mehmet Fatih Yanardağ, Hüseyin Yaşar, Mevlana İdris Zengin ve H. Salih Zengin.
Sempozyum "uluslararası" olunca niteliği, niceliği nasıl bir değişime uğruyor bilmiyorum ama bu değer büyütme niyetiyle kullanılıyorsa bilinmeli ki, Sezai Karakoç bu ülkenin insanıdır ve onun adına kendi ülkesinde yapılacak bir etkinlik için bu nitelemeye ihtiyaç yoktur. Ancak Türkiye dışında bir etkinliğin "uluslararası"lığını vurgulamak belki bir kıymet ifade edebilir.
Yöneticileri siyasetçilerce tayin edilen devlet kurum ve kuruluşlarının yaptıkları kültür-sanat-edebiyat etkinliklerinden olumlu sonuçların doğabileceğine hep kuşkuyla yaklaşıyorum. Çünkü bu tür etkinliklere siyasetin, iktidardakileri memnun etmeye yönelik çabaların gölgesi düşüyor. Ancak Sezai Karakoç''la ilgili yeni sempozyumun taraflarından birinin üniversite olması olumlu sonuçların hasıl olabileceğine ilişkin umutlarımı diri tutuyor.
Herşeye rağmen has bilginin izinin sürüldüğü, doğru sözün cesaretle söylenebildiği bir ortam olma özelliğiyle akademinin sahiplendiği bu etkinliği gönül rahatlığıyla izleyebileceğime inamıyorum.
İlgili notlarımı çarşamba günkü yazımda sizlerle paylaşacağım inşallah.
Diyarbakır"da Sezai Karakoç konuşuldu
00:0018/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir önceki yazımda, Diyarbakır''da düzenlenen bir sempozyumda Sezai Karakoç''un konuşulacağını bildirerek, bu tür programlarla ilgili kimi çekincelerimden söz etmiş ve "Her şeye rağmen has bilginin izinin sürüldüğü, doğru sözün cesaretle söylenebildiği bir ortam olma özelliğiyle akademinin sahiplendiği bu etkinliği gönül rahatlığıyla izleyebileceğime inanıyorum" demiştim. Nitekim böyle de oldu.
12-14 Nisan 2012''de, Diyarbakır Üniversitesi''nin nezih salonlarında onlarca edebiyatçı ve bilim adamı medeniyet, devlet, doğu-batı, metafizik, mekan, mimari, diriliş anlayışından, şiirlerindeki ölüm, gökyüzü, kadın, anne, çocuk, merhamet, kent imgelerine ve 1951 tarihli ilk şiirinden Leyla ile Mecnun''una kadar Sezai Karakoç''un düşüncesini ve şiirlerini konuştular.
Onca konuşmaya rağmen -konuşma sürelerinin on beş dakika ile sınırlı olmasının da etkisiyle- söylenilen her şey yine de asıl konuya bir giriş denemesi niteliğindeydi. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmiyorum çünkü konuların çok çeşitli olması söz konusu girişin, meraklı ve araştırmacı gençler nezdinde Sezai Karakoç''u anlamayı bir zorunluluğa dönüştürdüğüne de tanık oldum.
Elbette yapılan konuşmaların tamamının içinin dolu olduğunu da iddia etmiyorum. Örneğin, kimi karşılaştırmalı sunumlarda (leblebi deyince nohutun dikiminden başlarcasına) Sezai Karakoç adı ancak son cümlelerde yer bulabildi.
Önceki yazımda belirttiğim, sempozyumun "uluslararası" olarak nitelenmesiyle ilgili çekincemde isabet etmiş olmam ise üzüntü veren tek şeydi. Mısır''ın Sohag Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkoloji Bölümü''nden gelmekle sempozyumu tek başına "uluslararası" yapma başarısını kazan Tevfik Sabri Hammam''ın konuşması (daha doğrusu konuşamaması) esanasında Türkçe''ye reva gördüğü işkence, dinleyicilere reva gördüğü işkenceden daha fazlaydı.
Dicle Üniversitesi Rektörü Ayşe Jale Saraç''ın sunumların çok büyük bir bölümünü dinlemiş olması, nezaketinin ötesinde ev sahibi bir bilimadamı ciddiyetini daha fazla görünür ve saygın kıldı.
Üniversitenin Kemal Timur ve Mehmet Emin Uludağ adındaki iki atom karıncası davetlilerin karşılanmalarından uğurlanmalarına kadar hemen her aşamada herkesin sadece seslenerek ulaşabileceği bir mesafedeydiler; en çok onlar ve yardımcıları yoruldular ama sempozyum da onların sayesinde ciddi bir aksaklık yaşanmaksızın gerçekleşmiş oldu.
Bu sempozyum vesilesiyle benim asıl gördüğüm şudur ki, ilk şiirinin yayınlandığı 1951''den bugüne kadar geçen 61 yılda şiirleri ve düşünceleriyle iki kuşağı birden etkileyen, hatta terbiye eden, eğiten Sezai Karakoç''un müktesabatının kutaşılması ve tüketilmesi çok zordur.
Buna, orada "Hızırla Kırk Saat Şiirinde Kültürel İmgelerin İhyası ve İmhası" başlığı altında sunmaya çalıştığım konudan bir örnek vermem gerekirse, şiirin merkezinde yer alan "Hızır" imgesi çok zengin bir çağrışım gücüne sahip olmakla, yüzlerce perdenin açılması gibi, onu izleyen her kelimede yeni bir anlama, her anlamda yeni bir tanıma bağlanarak tüm zamanları kuşatan "hakim hikaye"ye dönüşüyor.
Hac 63., Kehf 31., Rahman 64., Ahzap 32. Ayetlerde zikredilen ve "Hdr" kökünden türeyen siyahla beyaz arasında bir renk, yeşillik, yeşilin bol olduğu yer, yemyeşil olmak, mütevazılık ve itaatkarlık anlamıyla doğrudan Kur''an''a bağlanan bu kelime, "Kıyamet gününden önce / Hızır çekilecektir yer yüzünden / Sonra yeşillikleri yaylaların / Eski zaman duvarları gibi yükselen çınarların / Çinilerin minyatürlerin duayı ansıtan boyaların / Güneşte bir kuş gibi çırpınan kasabaların / Göz ağrısı getiren tozların / Yeşili kırmızısı sarısı çekilecek önce" dizeleriyle de Efendimiz''in şu hadisine bağlanıyor: "Hızır''ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir: O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi."
Öte yandan İbn Haldun''un "hadara" kelimesine ve tasavvufi "Ricalü''l-Gayb" kavramına bağlanan Hızır kelimesi, Mehdi''ye evrilen tanımıyla ve "Biz bir Hızır''ız ama belki bin Hızır gibi" nitelemesiyle bir özel isim olmaktan çıkıp Nil''den Çin''e uzanan coğrafyada bir sıfata, bir lakaba dönüşüyor.
Durum böyle olunca Sezai Karakoç''un şiirlerindeki bağlaçlara bile dikkat edilmesi, kelimelerin kök bilgilerine, kültürel karşılıklarına ve yeni içeriklerine bakılması zorunlu hale geliyor.
Sonuç olarak, Diyarbakır''da birçok yönüyle konuşulan Sezai Karakoç''un, daha ne kadar konuşulursa konuşulsun şiir ve düşüncesine bir giriş yapmaktan öteye geçilemeyecekti zaten. Bu manada sunumlarım hepsi bir eşiği işaret etmekle kıymetliydiler.
Sebep ve vesile olanlara, zahmetini yüklenenlere teşekkürler…
Muhâfazakârın sanat kârı
00:0021/04/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
''Muhâfazakâr sanat yapılacak, yaap!'' buyruğuna, anında topuk vurup, selam çakmakla yetinmeyip bir de manifesto döşeyen muhteremleri -konunun komediye de uygunluğuyla- ti''ye almak tam benlik bir işti ama hem daha önemli hususları yazmaya öncelik vererek gecikmiş olmam hem de M. Şükrü Hanioğlu ile Taha Akyol gibi iki değerli ismin devreye girmiş olmaları nedeniyle keyfim kursağımda kaldı.
Çünkü Hanioğlu ''muhâfazakârlık'' kavramını teorik düzeyde konuşma ehliyetine sahip ikincisi zor bulunur bir bilim adamıdır. Akyol ise yerli muhâfazakâr düşünceyi pratiğiyle temsil eden yegane isimdir. Onların konuştuklarını konuşmak istediğiniz yerde ciddiyet bir zorunluluğa dönüşür.
Hanioğlu, ''Bir ''gelenek'' geçmişin sadece geçmişliğini değil, ''güncelliği''ni de anlayan bir tarihsellik duygusunu gerekli kılar. Böylesi bir geleneğin yokluğu ve tarihle zaman ötesi bir ilişkinin kurulamamasından doğan sorunlar ise geleneğin biçimsel düzeyde üretimi ve hamâsetle aşılamaz'' (Sabah, 15 Nisan 2012) diyerek konuyu muhâfazakâr sanattan önce tartışılması gereken gelenek boyutuna taşıdı. Doldur-boşalt sistemiyle her konuda ahkam kesmeyi alışkanlık haline getiren köşeperdaz tayfası geleneği tartışmaya da cesaret edecekler midir, bunu bekleyip göreceğiz. Ben şimdilik şu kadarını söyleyeyim: T.S. Eliot''ın gelenekçiliğiyle, Guénon''un gelenekçiliği, Abdülhak Şinasi Hisar''ın gelenekçiliğiyle Mustafa Kutlu''nun gelenekçiliği arasında dağlar kadar fark vardır ve ülkemizde bunu bilen adam sayısı da bir elin parmak sayısını geçmez.
Akyol''un yazısına gelince: Tartışılması değil konuşulması gereken bir çok hususu içeriyor. Öncelikle ''İsen bunu edebiyatçı kimliğiyle söyledi'' yargısı ''tartışmanın'' merkezinin, niteliğinin ve muhataplarının belirlenmesi açısından önemli.
İsen, uzmanlık alanı ''eski edebiyat'' olmakla kimi tezkireleri latinize etmiş, mersiyeleri incelemiş, çocuk şiirleri seçkisi yapmış, basılı divanların katalogunu hazırlamış, galiba Balkan edebiyatlarına da vakıf bir akademisyendir. Sanat nazariyesiyle ilişkisi dolaylıdır, hatta öyle dolaylıdır ki, edebiyatımızın seçkin örneklerini basan, yayan Mehmet Varış''ın bu alkışlanası çabasını ''arkaik işlerle uğraşmak'' olarak niteleyecek kadar dolaylıdır.
Şimdi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği koltuğunda oturan İsen''in edebiyatçı kimliğiyle sanat konusunda söyleyebileceği sözler, edebiyatla kâr niyetiyle değil, salt edebiyat yapma niyetiyle uğraşanların -hani bir kulağından girer öbür kulağından çıkar diyeceğim ama- kulağına girmez ki çıksın. Diğer bir söyleyişle, İsen''in bürokrat olarak başarısına belki itiraz edilemez ama sanat nazariyeciliğine tereddütsüz itiraz edilir.
Dolayısıyla ''muhafâzakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini'' söyleyerek bir tartışmayı başlatan İsen''in söz gücünün edebiyatçı kimliğinden değil, oturduğu koltuktan kaynaklandığını ''Madde-1'' olarak belirlememiz son derece makul ve makbul olacaktır.
Nitekim geçmişte ''sanat'' konusundaki ilk buyruklar da koltuk etkisiyle ve muktedir olma kibriyle birlikte doğmuştur. Bunun ''Stalinist tarz'' olarak nitelenmesinin nedeni de budur. Stalin''in devrimin ve yeni devletin sanatsız olamayacağını düşünüp ''Sosyalist sanat yapılması'' talimatını verdiği andan beri hem iktidarların sanata olan sevgisi(!) artmış hem de ona iskikamet verme, içerik belirleme, bir midilli niyetine üstüne binme çabaları ayyuka çıkmıştır.
Elbette İsen ve ilgili sözlerini bir buyruk gibi algılayan zevat ''Biz bunu kastetmemiştik, senin yaptığın aşırı yorumdur'' diyeceklerdir. Ancak koltuklu bir çıkış yapılıyorsa ve bunu karabaşkoyunu güder gibi sanatı gütmeye meraklı olanlar avuç oğuşturarak, dil şaplatarak karşılıyorlarsa orada ''dikte''yi aşıp, ''dikta''ya dönüşen bir tutum var demektir.
Görünen köy kılavuz istemez. Geçmişte de devlet sanatı belirlemek istedi, belli kesimleri bu yolla kârlandırdı ve her ne kadar şimdi yerlerinde yeller esiyorsa da ''Kâbe Arabın olsun / Cankaya bize yeter!'' diyebilecek cibilliyette destekçiler de çıktı, ''Köy Ensititüsü edebiyatı'' namında işler de türedi.
Şimdi siz kalkıp, AK Parti devrinde ''muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini'' söylerseniz ve ben de bunu ''Yeni Kemalist tutum'' olarak yorumlarsam, bu aşırı yorum olmaz bilakis tecrübeyle doğrudan ilişkili bir durum olur.
Nitekim Akyol da ''Aslında bütün siyasi felsefelerle sanat arasında böyle hem ''ilişkiler'' hem ''sorunlar'' vardır'' diyor ki, benim itirazım da sistemin yeniden, olması gereken şekliyle yapılandırılmaya çalışıldığı şu zamanda potansiyel ''ilişkileri'' sanattan yana belirleyerek vaki ''sorunları'' da en aza indirme imkanı varken neden sanata Köşk bağlantılı açık bir müdahalenin yapılmak istenildiğine dairdir.
Bir iki yazıyla kapatılamaz bu konu, devam edeceğim inşallah.
Mustafa Kutlu Sempozyumu
00:0025/04/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“Mustafa Kutlu''nun sanatı” dendikte, aklıma neden Mimar Sinan''ın geliverdiğini İbn Arabi okumalarım sayesinde daha iyi biliyorum ve bu bağlamda söyleyebileceğim sözlerin arkasında da daha artık iyi durabileceğimi sanıyorum.
Mustafa Kutlu''yu öykücülüğümüzün Mimar Sinanı olarak ilan etmek gibi bir artistliğe kalkışacağımı zannederseniz yanılırsınız. Bakın, meramımı önce mimari üzerinden anlatıp, sonra kanaatimi belirteyim.
Süleymaniye ve Selimiye''nin Florensa Katedrali, San Pietro Kilisesi, Vasili Blajenni Katedrali vb. kubbeleriyle ünlü büyük yapılardan farkı nedir?
Bana göre iki temel fark söz konusudur. Birincisi, Süleymaniye ve Selimiye isimlerini zikrettiğim yapılar gibi “Domus Dei” anlamında birer tapınak değil; asıl imarethanesiyle, şifahanesiyle, medresesiyle, çarşısıyla… toplumsal faydayı içkin yapılar topluluğunun tamamlayıcı unsurudur.
İkincisi, Süleymaniye ve Selimiye Din üzre şekillenen dış hayatın (alemin), ibadet esnasında kesintiye uğratılmaması, ibadetle-hayat arasında bir yarılmanın ya da bir geçişin (laik tutumun) oluşmaması için dış''ın iç''e aktarıldığı mekanlardır.
“Mustafa Kutlu''nun sanatı” dendikte, Süleymaniye''nin ve Selimiye''nin emsallerine olan bu iki farkı, onda edebiyattan hasıl olacak fayda ile dil üzerinden dış''ın iç''e (metne) aktarılmasına tekabül eder.
Bu, en doğru söyleyişle “eş-zamanlılık ve süreklilik” olgusu içinde idrak edebileceğimiz, bir tekrarla ulaşılabilen tekrarlanamazlığın sanat düzeyinde tezahüründen başka birşey değildir.
Bu kanaatimin tam anlaşılabilmesi için Mimar Sinan''dan Şeyh Galib''e, ondan Dede Efendi''ye, ondan da Kutlu''ya (ve elbette Asaf Halet Çelebi''ye, Sezai Karakoç''a, Peyami Gürel''e, Ayşe Şasa''ya, Hüseyin Su''ya, Nazan Bekiroğlu''na vb.) intikal eden “sanat idraki”nin “içinde” durularak düşünülmesi gerekir.
Değilse Batı''nın üçüncü sınıf eleştirmenlerinin söylemini izleyen, Modernizm''in kapıkullarına mahsus bir sözlüğü kullanmayı maharet sayan hatta biraz da post''a bulaşmış idrakin içinden bu ne anlaşılabilir ne de anlatılabilir.
Diyelim ki, Kutlu''nun tabiatı iyi anlatan bir öykücü olduğu, öykülerinin merkezine onu yerleştirdiği, hatta ona bir kahraman muamelesi çektiği söylenmiş olsun. Bunu söylemek Kutlu''yu bir tür düalizme mahkum etmek olacaktır. Çünkü bu yargı, insana göre bir tabiatla, tabiata göre bir insan konumlamasının (modern mantığın) bir karşılığıdır. Oysa ki Kutlu, yukarıda da belirttiğim gibi bir karşıtlığın ya da ittihat gayretinin içinde değil, tevhid düşüncesinin içindedir.
Bu bağlamda, Diyarbakır''da yapılan Sezai Karakoç Sempozyumu''nu nasıl merak ettiysem, yarın ve sonraki gün “Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu” adı altında İstanbul''da gerçekleştirilecek sempozyumda konuşulacakları da aynı şekilde merak ediyorum.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve Küçükçekmece Belediyesi''nin ortaklaşa düzenledikleri bu sempozyumun Açılış Bildirisi Kutlu''nun dostu, yoldaşı, dert ortağı İsmail Kara tarafından okunacak.
Açılış programının Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi''nde yapılacağı sempozyum Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Yenikapı Mevlevihanesi Yerleşkesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Davutpaşa Yerleşkesi''nde yapılacak sekiz oturumu içeriyor.
Hasan Akay, M. Fatih Andı, Beşir Ayvazoğlu, Fazıl Gökçek, Ramazan Korkmaz, Ömer Lekesiz, Mehmet Tekin ve Abdullah Uçman''ın moderatörlüğünde yapılacak bu oturumlarda Hasan Akay, Turgay Anar, M. Fatih Andı, Bahtiyar Aslan, Beşir Ayvazoğlu, Yunus Balcı, Sezayi Coşkun, Sabahattin Çağın, Yakup Çelik, Ali Şükrü Çoruk, Yılmaz Daşçıoğlu, Cafer Gariper, Fazıl Gökçek, Ahmet Isparta, M. Fatih Kanter, Alaattin Karaca, Turan Karataş, Mehmet Narlı, Ömer Lekesiz, Şaban Sağlık, Mehmet Samsakçı, Büşra Sürgit, Cemal Şakar, Zeynep Kevser Şerefoğlu, Mehmet Tekin, İbrahim Tüzer, Abdullah Uçman, Ali Ural, Sadık Yalsızuçanlar ve Ali Yıldız Mustafa Kutlu''nun sanat, edebiyat ve öykü anlayışını çeşitli yönleriyle anlatacaklar.
Sempozyumun kapanış programında Mustafa Kutlu''nun “Bir Şey Yap” adlı öyküsü Gökdemir İhsan tarafından seslendirilecek. Küçükçekmece Belediyesi Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi''ndeki kapanış programında ise Mustafa Kutlu Sergisi''nin yanı sıra Hikmet Barutçugil ve Reza Hemmetiad tarafından Ebru ve Resim gösterisi olacak. Sempozyum müzik dinletisi ve bir değerlendirme oturumuyla tamamlanacak.
Sempozyumu izleme imkanı bulamayan okurlarımı bilgilendirmek için de izleyeceğim.
Sempozyumun, Mustafa Kutlu güzellemesine değil, onun sanatının anlaşılmasına önemli bir katkı sağlayacağını umuyorum.
Tiyatro işi tiyatro
00:0028/04/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Konu malum: İstanbul Şehir Tiyatroları Yönetmeliği''nde yapılan bir değişiklikle tiyatro repertuarının belirlenmesi genel sanat yönetmeninin yetkisinden alınarak, içinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi''nden iki bürokratın da dahil olduğu yedi kişilik bir kurula devredildi.
Bunun üzerine, kamu desteğiyle yan gelip yatmanın ötesinde, çöreklendikleri alanları kaybedilecek ''son siperdir'' anlayışıyla savunan sol-muhafazakarlar benzeri konularda yaptıkları gibi yine bastılar feryadı.
Daha dün Kenan Işık''a önce çimdikleyip, sonra kolonya dökerek, ezcümle ''Seni biz besledik, gereğini yapmıyorsun'' şeklinde azarlayıcı, nezaketsiz yazılar döşeyerek, mezkur operasyona medya desteği sağlayan sağ-muhafazakarlar da olumsuz örnekler üzerinden onların feryadını gürültüye boğmayı başardı.
Konu malum dedim aslında sorun da malum: Kimsenin tiyatronun özgürleşmesi ve ehil olanlarca yönetilmesi gibi bir derdi yok. Ortada Tek Parti zihniyetiyle örgütlenmiş, hatırı sayılır bütçesi olan bir tiyatro kurumu var; bu kurumu yıllardır sol-muhafazakarlar (farklı ideolojiden kimseyi içlerine almaksızın) babalarının çiftliği gibi kullanıyorlar; sağ-muhafazakarlar da şimdi bu çiftlikten kendileri için birkaç dönüm arpalık istiyorlar, hepsi bu!
Aslında, Radikal gazetesi ''Necip Fazıl Şehire İndi'' başlıklı haberi yaptığında, sol-muhafazakarlar bunu kahkaha ile karşılamak, sağ-muhafazakarların tepkilerini yersiz ve karşılıksız bulmak yerine, hadi tiyatronun siyaset dışı bir kurum olmasını istemiyorlar en azından halkın da temsili filan gibi gerekçelerle mevcut yapıyı biraz yenilemeyi akledebilselerdi hem demokrat bir görüntü vermiş olacaklar hem de şimdi yaşadıkları depremin şiddetini azaltmış olacaklardı.
Ancak, sol-muhafazakarlar sadece kendilerinin tiyatrodan anladıklarını, kendileri dışında herkesin bu konuda cahil olduklarını düşünerek kendilerine sanal, tek yanlı bir güvenlik ortamı oluşturmakla, kendi hakimiyetlerinin baki olacağını sandılar. Oysa ki, gözlerini biraz açabilselerdi dindar burjuvazinin ayak seslerinin Sultanahmet''in silüetini kapatan gökdelenlerden yükseldiğini duyacaklardı ama bu değişimi oldum olası anlayamadılar, gereğince yorumlayamadılar.
Buna karşılık sağ-muhafazakarlar da hiçbir konuda köklü bir değişiklikten yana olamazlar, bu bir idrak meselesidir çünkü. Kendi adlarına birkaç yıl sürebilecek faydayı garantilemeye çalışmak yerine, sol-muhafazakarların yapamadıkları açılımı onlar dayatsalardı, maddi kaynakları mahalli idarelerden sağlanan ama yönetim yapısı ve çalışma şartları itibariyle sivil, demokrat bir kurum önerisi yapsalardı bundan hem kendileri hem de mevcut iktidar uzun vadeli yarar sağlardı. Ama dediğim gibi bu bir idrak meselesidir ve onların iktidardan nemalanmaktan öte, onu daha da güçlendirmek gibi bir dertleri yoktur.
Neticede tiyatro meselesiyle ilgili şu noktaya geliyoruz: Bunca kapışan, restleşen var ama tiyatroda yenileşme, gelişme, sivilleşme isteyen yok; iki taraf da kendince ''hakkını yedirmeme'' ve ''temellük etme'' savaşı yürütüyor ama iki tarafta da kurumun siyasi iradeye bağımlı olmasından yana. Çünkü iki taraf da devletçi ve iki taraf da fedakarlık, hizmet esasına göre değil geçici beslenme esasına göre davranıyor.
Dikte edildiği ilk günden beri bir komedi melzemesine dönüşerek madara olan muhafazakar sanat, şimdi tiyatro merkezli olarak bakıldığında sol''un ve sağ''ın müşterek tutkusu şeklinde görünüyor. Bu nedenle, sol-muhafazakarların, muhafazakar sanatla ilgili beyanlarla tiyatro meselesinin eş-zamanlı olmasını adım adım kotarılmış bir tertip gibi göstermeleri romantik itirazdan öte bir anlam taşımıyor. Konu muhafazakarlık olunca birinin diğerinden geriye kalır yanı yok çünkü.
Tiyatro kaç kişinin öncelikli meselesidir, bu da ayrı bir tartışma konusu. Kendi adıma taklidin taklidi durumundaki hiçbir şeyi sevmem dolayısıyla tiyatroyu da sevmem. Fakat bu ülkede birileri sanatsal gereklilik, çağdaşlık, eğlence, zaman öldürme filan adına tiyatroyu seviyor, önemsiyorsa bunların da desteklenmesinin, uygun araç ve alanlara sahip kılınmalarının gerektiğine inanıyorum.
Konu, tiyatro yönetimine adam sokma, sokturmama mücadelesi olarak sürdürüldüğü, zamanın şartlarına ve sivil anlaşıyışa göre yapısal bir düzenleme yapılmadığı sürece tiyatro bu malum tartışmalardan hiçbir şey kazanamayacaktır.
Sonuç olarak, devlet tarafından beslenen bir tiyatro var, bu tiyatroda -şimdilik- kişilerin değişmesinden kaynaklanan bir problem var ve bu tiyatronun tiyatrosunu oynamaya kararlı olanlar var.
Bu durumda ''hadi sırayla önce biriniz çalın, sonra oynayın biriniz'' demekten başka bir şey gelmiyor aklıma.
Kutlu ile konuşmak...
00:002/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mustafa Kutlu “Ortadaki Adam”ın dünyasına yöneltir ilkin nazarını; “Gönül İşi” kelimelerin evreninden konuşmaya taliptir; “Yokuşa Akan Sular”da arar hayatın, kaderin ve kazanın hikmetini; “Yoksulluk İçimizde” diyerek heceler ontolojinin lisanını; “Ya Tahammül Ya Sefer” üzre bir teslimiyetle biçimlendirir kelimelerini; “Bu Böyledir” diyerek belirtir iyi kulluğun ve has zikirin esasını; “Sır”ların açıldığı bir makama buradan yürür sessiz, sessiz; “Arkakapak Yazıları”nı olmuş, bitmiş olana bir dipnot olarak ekleyiverir.
“Hüzün ve Tesadüf”ü kaydetmekten öte ne düşer Kutlu''ya: “Uzun Hikaye”lerin gözbebeklerine aksetmiş imgelerini sunmaktan... “Beyhude Ömrüm”ün beyhudeliğini Allah''ın baki oluşuna karine kılmaktan... “Mavi Kuş”larla renklendirmekten, bir kanat sesi eklemekten başka hayata... “Tufandan Önce” uyarma niyetinden insanlığı... “Rüzgarlı Pazar”da dolaşmaktan bir Hızır sessizliğiyle... “Chef”te tahrip olan dillerin ve idraklerin resmini çizmekten... “Menekşeli Mektup”la farkların farkını anlatmaktan... “Kapıları Açmak”tan yeni kelimelerle bir müjde gibi... “Huzursuz Bacak”la devşirmekten huzurun ve huzursuzluğun bedellerini... “Tahir Sami Bey''in Özel Hayatı”nı olmuşla olmamışın üstüne birlikte kurmaktan... “Zafer Yahut Hiç”te küçük ve sade olanın yüklendiği ağırlıktan... “Hayat Güzeldir”de yılların tecrübesiyle, tanıklığın telkiniyle güzel olanı seslenmekten öte ne düşer?
İşte bu nedenlerle “Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu Sempozyumu”nun değerlendirme konuşmasında, “Kutlu, konuşulmaz; Kutlu ile konuşulur” dedim. Demem o ki, Kutlu''nun kitaplarını okumak aslında hayatın bin bir yüzünü, gizini, açılımını, özetini sanki onunla konuşuyormuş gibi olmaktır.
Nitekim sempozyum boyunca konuşmacılar da böylesi bir konuşmanın notlarını paylaştılar dinleyenlerle. Hakkında bilinmiş ve bilinecek olan her şeyden daha büyük olan hayattan Kutlu''ca hikaye namına yapılmış olan soyutlamaları dört cepheden kuşatmaya çalıştılar.
Hasan Akay, Turgay Anar, M. Fatih Andı, Beşir Ayvazoğlu, Bahtiyar Aslan, Yunus Balcı, Sezayi Coşkun, Sabahattin Çağın, Yakup Çelik, Ali Şükrü Çoruk, Yılmaz Daşçıoğlu, Cafer Gariper, Fazıl Gökçek, Ahmet Isparta, M. Fatih Kanter, Alaattin Karaca, Turan Karataş, Ramazan Korkmaz, Mehmet Narlı, Şaban Sağlık, Mehmet Samsakçı, Büşra Sürgit, Cemal Şakar, Zeynep Kevser Şerefoğlu, Mehmet Tekin, İbrahim Tüzer, Abdullah Uçman, Ali Ural, Sadık Yalsızuçanlar, Ali Yıldız ve bu fakir, Mustafa Kutlu''nun sanat-edebiyat anlayışını kavramdan tahlile, tanımdan tasvire birçok boyutuyla anlattılar.
Bu anlatışa imkan oluşturulması işin önemli bir yanıydı kuşkusuz: Küçükçekmece Belediyesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi... Uyumlu bir işbirliği sergilediler.
FSMVÜ Rektörü Musa Duman nezaketi ve takipçiliğiyle, M. Fatih Andı rikkati ve vefasıyla, Bahtiyar Aslan tükenmeyen gayretiyle, Küçükçekmece Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Ersan Ulusan misafirperverliğiyle söz konusu işbirliğini etkisi uzun sürecek bir kültür eylemine dönüştürdüler.
Okurlarım bilirler, belediyelerin kültürel etkinlikleriyle ilgili olumlu şeyler düşünmem ve bir yanı siyaset bir yanı ticaret olan bu etkinliklere mesafeli dururum. Ancak Küçükçekmece Belediyesi''nin son bir yıl içinde yaptığı kültürel etkinlikleri -gölün karşı yakasında ikamet etmenin de avantajıyla- yakından izliyorum. Güzel çabalar sergileniyor, güzel işler yapılıyor orada. Bu nedenle -söz konusu genel kanaatim değişmemekle birlikte- Küçükçekmece Belediyesi''ni genel listenin dışına çıkarıyorum artık; Aziz (Başkan) Yeniay''ın adını da üç renkli kalemle yazarak…
Kurumlar için çalışmaya değil, insan için çalışmaya inanırım. Bu manada Aziz Yeniay''ın kültüre olan özel ilgisinin, onu temsil etme hassasiyetine sahip kabiliyetli bir ekip tarafından verimli etkinliklere dönüştürülmesini de buna yoruyorum.
“Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu Sempozyumu”nun nezih mekanlarda, güzellikle, azami düzen içinde tamamlandığını da söylemiş oluyorum böylelikle.
Olumsuzluk değil, hatırlatma babından söyleyebileceğim tek şey, “belgesel” tanımının yanlış kullanılmış olmasıydı. “Mustafa Kutlu Belgesel Film Gösterimi” adına slayt gösterisi ve video kaydı sunuldu sadece.
Öte yandan, azami sessizlikle geri planda duran bir ismin yaptığı olumlu katkıyı da hemen belirtmeliyim: H. Salih Zengin, gerek bu sempozyuma mahsus olarak hazırladığı “Hikmet ve Ahenk” başlıklı Kutlu''nun hayatını, eserlerini ve bakış açısını içeren kitabıyla, gerekse Kutlu ile ilgili fotoğrafların gün yüzüne çıkmasıyla sempozyuma renk kattı.
.ve taş dişe değdi
00:005/05/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Fazla değil on beş yıl öncesinin televizyon tartışmalarındaki klasik görüntüde Kemalistlerin ve dolayısıyla bilimum laiklerin temsilcisi olarak, korkudan ölgünleşmiş avının gözlerinin içine aslan haşmetiyle bakan birileri olur, onun karşısında da ''eyvah söz yine netameli konulura gelecek'' tedirginliğiyle bekleyen İslami kesimin bir temsilcisi bulunurdu.
Güya aslan olan, av olanın gözlerinin içine bakarak, Brezilya dizilerinden ödünç aldığı repliklerle ''Yani sen şimdi Atatürk''ü sevmediğini ve bir laik olmadığını mı söylemek istiyorsun?'' diye kükrer, o da ''Ben de her muhafazakâr gibi onun, büyük askerî başarısının...'' kekelemeleriyle o kükreyişin şiddetini azaltmaya çalışırdı.
Şimdilerde konuşmak zorunda bırakıldığımız ''muhafazakâr sanat komedisi''ndeki ''mahafazakâr'' işte o günlere mahsus söz konusu psikolojinin ürünü olarak, istekle giyinilmiş değil, zorlar giydirilmiş bir deli gömleğinin adıdır.
Elbette bu kavramın öncesi de vardır, ondan daha öncesi de. Örneğin ''Müslümanım'' demenin yasaklandığı ''40''lı yıllarda ''milliyetçi'', demokrasi havasının solunmaya başlandığı ''50''li yıllarda ''mukaddesâtçı'', askerî vesayetin biçimlendirdiği ''60''lı yıllarda ''sağcı'', yeni siyasi arayışların başladığı ''70''li yıllarda ''ülkücü / milli görüşçü'', ''80''li yıllarda ''muhafazakâr'' olduğunu söylemek aslında Müslüman olduğunu söylemekti.
Söz konusu kavramların zulüm ve baskı karşısında kimliğini muhafaza etme derdine düşen Müslümanlar tarafından kamuflaj maksadıyla kullanıldığını belirlemek için ne şimdinin –pek muteber- ekran güzeli sosyologlarından ne de T. S. Eliot''ı yutmuş edebiyatçılarından biri olmaya gerek yok. Görünen köy kılavuz istemez: Bu ülkenin zorbalık tarihi, Müslümanığın farklı isimlerin arkasına saklanma tarihidir ve bu tarih şeklen bitmiş gibi görünse de psikolojik düzeyde hâlâ devam etmektedir.
İşte bu nokta taşın dişe değdiği andır.
Hani ''birine kırk gün sen delisin desen, deli olur'' derler ya, tıpkı bunun gibi yukarıda belirttiğim kavramlar da onlara fazlaca itibar edenler tarafından giderek bir yaşam içimine dönüştürülüp içselleştirilince at izi it izine karışmakla kalmamış, bu karışıklıktan yarar uman kimi işgüzarların ''sol, sosyalist, komunist, antikapitalist, devrimci'' ekleriyle ürettikleri nesebi gayrisahih yeni tanımlar sayesinde de nur topu gibi bir kavram kargaşası kucağımıza düşüvermiştir. İşte taş, işte diş ve işte onun değdiği an yani içinde bulunduğumuz zaman...
Bugünkü gelinen noktada milliyetçilik, mukaddesâtçılık, sağcılık, ülkücülük / milli görüşçülük ve muhafazakârlık artık bir kamuflaj değil doğrudan yeni(den) edinilmiş bir zihniyetin adıdır. Fakat bu zihniyete mensup birini layıkı olduğu o kavramın içinden değerlendirmek de başlı başına bir sorundur. Örneğin birine ''sen muhafazakârsın'' demek, hemen ''sen Müslümansın da ben kafir miyim?'' tepkisine bitiştirildiği için, ''tekfir'' konusuna gelip dayanmaktadır. Oysa ki tekfir hem alınganlık göstereni hem de onun alınganlığına neden olanı çok zor durumlara düşürecek kadar hassas bir konudur.
Bu kırılgan noktaya gelmektense konuyu farklı bir açıdan kavramak için malum kargaşanın ta başına dönerek konuşsak ne olur?
Şu olur: Kendi hayat şartları içinde değerlendirilmeleri gereken bir çok dini bütün, niyeti sahih ama eylemi sorunlu Müslüman''ın o günlere mahsus düşüncelerini cımbızlamak zorunda kalırız ki, bu da örneğin bir Mehmed Akif''i, bir Necip Fazıl''ı en basitinden ''ırkçı'' koltuğuna oturtmamızla sonuçlanır. Böylesi bir gayretin adı da olsa olsa ''fikri puştluk'' olur.
Hadi bundan da kaçınalım ve mezkur kavramların Müslümanlıkla ilgili ve ilgisiz yanlarını belirleyerek bir sonuca gitmeye çalışalım desek ve örneğin ''muhafazakârlık''ı bu açıdan ele alsak. Ancak bu da benzeşmesi mümkün olmayanların benzeştirilmesi gibi cebri bir sonuca götürür bizi. Çünkü, muhafazakârlık ''menfaat'' olgusunu da içkin bulunan materyalist bir zihniyete aittir. Oysa ki, Din''in muhafazayla ilgisi hem hayatın muhafazası için olmasıyla hem de tevhid ile ilgili bir husustur.
Bunlardan görünen odur ki, siyasi zorunluluklar gereğince bir zamanlar kendisiyle Müslümanlığımızı perdelediğimiz kavramlar, dönüp dolaşıp birer taşa dönüşerek bugün dişimize değmiştir. Perde aslın yerine geçmiş, perdenin perde olduğunu söylemek delilik, taşkınlık, öfke alameti sayılmaya başlanmıştır. Hiçbir nitelemeye, eklentiye, takıya ihtiyaç duymadan Müslümanlık kavramına sahip çıkmak ise yersiz, yetersiz bir eyleme dönüşmüş ve bu yüzden muhafazakârlar ile (güya) sol-müslümanlar meydanın itibar gören cazgırları kesilmişlerdir.
Müslüman''ın Müslüman''dan başka adı yoktur diyenler ağızlarında taşla ve ağrıyan dişle gezinen muzdariplerden başkası değildir artık.
Sahne senindir ey muhafazakâr!
00:009/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şehir Tiyatroları''yla ilgili problem üzerine bir yazı yazdım ve benim için bu konu kapandı. Konuya tiyatronun özerkleşmesi / özgürleşmesi yönünde müdahale eden sayın Başbakan''ın yeni süreçte ne Sol-muhafazakârlara tepki duyularak ne de Sağ-muhafazakârlara iltifat edilerek bir sonuca gidilmesine izin vermeyeceğini, çoğunluğun memnun olacağı bir çözümü ürettireceğini umuyorum.
Benim bu meselede asıl anlamadığım, İslami kimliğe sahip kimi kalem erbabının üç beş gün içinde nasıl olup da birden tiyatro sevdalısı oluverdikleridir.
Söylemiştim tiyatroyu taklidin taklidi olduğu için sevmem; sadece öykü teknikleri sahneleme teknikleriyle benzeştiği için tiyatro nazariyat ve tekniğini mümkün olabildiğince okumaya çalıştım. Acaba ben bu nedenle tiyatronun (gerisinde değil) berisinde dururken benim görmediğim, bilmediğim bir sanatsal sentez mi söz konusu olmuştur ki, malum kişiler birer tiyatro sevdalısına dönüşüvermişlerdir?
Yalçın Koç, tiyatro şeklinde söylediğimiz ''theatron''un ''theoria'' ile bağlantısını incelerken bu sözcüğün kökü üzerine şunları söyler: ''Grekçe''de ''thea'', ''manzara'' anlamına gelir; ''theates'' ise, ''manzara seyr''eden'' manasında olmak üzere ''seyir''ci''. ''Theasthai'' sözcüğü, bu itibarla, ''manzara seyr''et''mek'' anlamındadır'' (Theologia''nın Esasları, Felsefe''nin ve Teoloji''nin Nazariyatı Üzerine Bir İnceleme, Cedit Neşriyat, Ankara 2008)
Bu alıntıya şunun için başvurdum: Tiyatro kendisinden önce başlamış da olsa asıl karakterine eski Yunan''da kavuşmuştur; trajedi ve komedi olarak iki temel türü içeren o tiyatro dram türüyle birlikte bugünkü Batı tiyatrosunun temelini oluşturur.
İslam kültüründe ise Çin''den ya da Hint''ten alarak lu''b-i hayal, hayal-i zıl, hayal oyunu, hayal perdesi, gölge oyunu olarak isimlendirdiğimiz bir ''temsil'' şekli ve onun temaşası vardır ki, bunun kimi açılardan tiyatro ile ilişkisi kurulabilse de nazariyat, zihniyet, idrak itibariyle ondan çok farklıdır.
Bu farkı doğuran iki önemli husustan biri İslam kültüründe trajedinin bulunmayışı, diğeri ise mizahın salt komedi olmayışıdır.
Arsitoteles''in tragedyanın ''ödevi'' olarak nitelediği katharsis bize uymaz çünkü biz umuttan umut kesmeyiz. Ayrıca ''Trajedi, yazgıya bir boyun eğiş değil, ona karşı gerçekleşen bir darbedir''. Biz ise yazgının yaratıcısıyla inatlaş(a)mayız; ona koşulsuz olarak teslim oluruz ki, bu nedenle de adımız müslümandır.
Hemen yukarıdaki tanımın da sahibi olan Terry Eagleton''ın –kimi Doğu kültürlerinde trajik sanatın izlerinin bulunduğunu söylese de– hakim kanaati şudur: '' Trajik sanatın genelde Batı kültürlerine ait olduğu doğrudur. Trajik sanat bütünüyle bir Batı sorunudur...'' (Tatlı Şiddet-Trajik Kavramı, Ayrıntı, İst., 2012)
Öte yandan bizde mizahın sadece Nasrettin Hoca ile kayıtlı bulunmadığını, halıdaki nakıştan, mezartaşındaki böcek figüründen minyatüre kadar hayatın hallerinden bir hal olarak el emeğinden göz nuruna, söz maharetinden nasihata her şeyde bulunduğunu, dolayısıyla onun Batılı anlamda bir kurgu nesnesi, malzemesi olmadığını görürüz.
Durum böyle olunca, yukarıdaki soruyu bir de şöyle sormam gerekir: ''Tiyatro Müslümanın nesi olur ki, ömründe on defa tiyatroya gitmemiş köşe-vaizlerimiz güya halka yaslanarak ortalıkta ''tiyatro bize de lazım, biz de isteriz'' demeye başlamışlardır?'' İslam kültürünü bilmedikleri için mi, tiyatroyu bilmedikleri için mi yoksa her ikisini de bilmedikleri için mi?
Tiyatrodan anlayanı, malum narasını temellendirebileni varsa çıkıp söylesin bana, Shakespeare''in Kıral III. Richard Faciası''nda Kıraliçe Elizabeth''e söylettiği şu trajedi esaslı sözleri oyunda Rabia-i Adeviyye''ye mi (ks) yoksa Hürrem Sultan mı söyletecekler:
''Ah Dorset bana söz söyleme, kaç git! Ölüm ve felaket seni topuklarından kovalıyor. Annenin ismi çocuklar için meşum. Ölümü arkanda bırakmak istiyorsan denizi geç ve Richmond ile yaşa; cehennem sana yetişmesin. Git, acele et, bu mezbahada durma, yoksa ölülerin sayısını arttırırsın ve ben de Margaret''in lanetine uğramış olarak mahvolurum...'' (Türkçesi: Berna Moran, MEB, İst., 1947)
Klasiğiyle, moderniyle tiyatrodan trajediyi çekmek tiyatroyu tam ortasından kesmek demektir. Trajediyi benimseyerek tiyatro yapmaya kalkışmaksa çok açık olarak zihniyet değiştirmeyi tazammun eder.
Sentez demiştim yukarıda. Sahiden bir senteze böyle –Nasrettin Hoca''nın leylek fıkrasındaki gibi– kesme, biçme işlemiyle ulaşmış olmasınlar bizim kıt akılları bile ipotekli köşe-vaizlerimiz?
O halde, önce Sokrates geçsin onlarla dalgasını: ''Siz ozanların sanatına her zaman imrenirim, Ion. Çünkü bedeninizi süslüyor ve olabildiğince güzel gözüküyor olmanız sizi de sanatın bir parçası yapıyor''.
Sonra da başlasın bizim tezahüratımız: ''Sahne senindir ey muhafazakâr!''
Köprü Derneği Çalıştayı"ndan notlar
00:0019/05/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Üsküp''e bulunmanın mütemmim cüzüdür Köprü Derneği''ne uğramak... Doğrudan Köprü''nün davetiyle gitmişseniz Üsküp''e o zaman iş değişir, Köprü''de bulunmak asıl haline gelir... Çünkü Köprü demek çalışmak, istişare etmek, anlatmak, dinlemek, ilgili kişilerle hep yeni bir iyiliğe koşturmak demektir...
Tam adıyla "Köprü Kültür Sanat ve Eğitim Derneği"nin kuruluşu ve örgütlenişi de bu durumu zorunlu kılıyor adeta. Köprü''nün merkezde Kazanhan''ın yanıbaşındaki binasında kütüphaneden konferans salonuna, el sanatları atölyesinden dergi - yayın üssüne yok yok neredeyse.
Geçtiğimiz ocak ayında kuruluşunun onuncu yılını kutlayan Köprü''ünün amacı, Mekadonya''da yaşayan Türklerin son asırda maruz kaldıkları özgüven bunalımını gidermek... Artık yok olma korkusuyla değil var olma kaygısıyla hareket ederek sadece kendilerini değil birlikte yaşadıkları diğer toplumları da umutla, aşkla geleceğe taşımak ve bu uğurda gençler arasında arkadaşlığı, sevgiyi yaygınlaştırmak için azami çabayı sarfetmek, olarak belirlenmiş.
Şehir Üniversitesi''nden İbrahim Zeyd Gerçik, İHH''dan Murat Yılmaz''la birlikte Köprü''nün bu amacı doğrultusunda düzenlediği "Öğrenci Eğitim Çalıştayı"na katıldık.
Karları hiç erimeyen Şar Dağları''nın Gostivar''a aksaçlı, bilge ve otoriter bir baba gibi bakan tepesinde, kayak tesislerinin bulunduğu alan çalıştaya mekan olarak seçilmişti. Burada Üsküp doğumlu, üniversiteli ya da üniversitenin eşiğine gelmiş 40 gençle söyleştik, istişare ettik, tartıştık üç gün boyunca.
İbrahim Zeyd Gerçik, yıllardan beri büyük kuruluşların üst yöneticilerine, pazarlama koçlarına, plasiyerlerine yönetme, özgüven aşılama, çevresindekilerle olumlu ilişkiler kurma, olası iş yeri sorunlarını giderme, markayı en iyi şekilde temsil etme vb. konularında dersler veren biri olarak hemen aynı içerikle sinema filmleri, hayatın içinden üretilmiş videolar üzerinden dört başı mamur sunumlar gerçekleştirdi.
Çocuk denilecek yaşlardaki yardım faaliyetleriyle İHH''nın filizlenmesine de katkıda bulunan ve kuruluşundan beri bu yardım örgütünün içinde yer alan Murat Yılmaz, hem İHH''nın dünya çapındaki faaliyetleri konusunda gençleri bilgilendirdi hem de yardımlaşma, dayanışma, zor günde birlikte olmanın esasları konusunda gençlere bir ufuk çizdi.
Çalıştay''ın sürpriz konuğu ise Tuğrul İnançer hocamız oldu. Bir iş üzere Kalkandelen Tekkesi''ne teşrif eden İnançer, Köprü yetkililerinin tanışma, kısa süreli de olsa sohbetlerinden yararlanma tekliflerini geri çevirmeyip, yoğun sisin içinden çevresini aydınlatan bir müsmir fener gibi çıkageldi... Kalplerdeki kara lekeleri hedef alan birer lazer ışını gibiydi söylediği her cümle. Balkanlar''da Müslümanlara karşı kurulan şer ittifakını, öte yandan Müslüman kimi akillerin ille de ada olma saplantısıyla onların ekmeklerine yağ sürdüklerini biliyordu Tuğrul Hoca. "Size ''birlik'' olun demiyorum, ''bir'' olun diyorum" sözü bu manada ayrı iken gayrı olmamanın, uzaktayken ırak kalmamın, bir bedenin organları gibi hareket etmenin şifresi olarak gençlerin zihinlerine işledi.
Bu fakir de "Hayat-inanç-edebiyat" üçlüsünün içinde durarak, gençleri bilgilendirmeye, uyandırmaya, sorularını çoğaltmaya çalıştı.
Özelde Makedonya, genelde Balkan Türklerinin eğitim sorunlarını sürekli çalışma masasının üstünde bulunduran Köprü''nün gençleri tanıştırmayı, arkadaş ve dost kılmayı da içeren, ama asıl eğitim amaçlı olan bu çalıştayının hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Koca bir haftayı birlikte geçirirsiniz de teşekkür edereceğiniz isimler çoğalmaz mı? Çoğalır elbette. Ama bu köşenin sınırlı imkanları içinde herkesin adını zikretmemin zorluğu ortadadır. Bu nedenle öncelikle Mekke''nin ilk kırk Müslüman''ından bir koku, bir eda taşıyan kırk gence teşekkür etmeliyim. Mevcut programlarını erteleyerek bu çalıştaya katılmakla kalmayıp, sunumları ilgiyle dinleyen, sorularıyla katkıda bulunan o kırk isme...
Köprü''nün iki yağız aslanı Başkan Ersin İsmail ve yardımcısı Muhsin Kurtiş için her türlü teşekkürüm yetersiz kalacaktır. Leyla Şerif Emin ve onun yorulmak bilmeyen eşi... Zafer ve Fatih kardeşlerim teşekürlerimi iletmem gereken diğer güzide isimler.
Aynı adla üç aylık bir dergi de yayımlayan Köprü''nün bir de yayınevi var: Divan Yayınları. Henüz dumanı üstünde tüten yeni bir kitabın tanıtım toplantısına katılmaktan duyduğum memnuniyeti de hemen ifade etmeliyim.
Söz konusu kitabın yazarı Bennu Musli. Türkolog babasının dizinin dibinde almış edebiyatın ilk hazzını, sonra Üsküp''te yaşayan şairler aydınlatmışlar şiir yolunu. Türkçe''ye özel bir önem veren Köprü ile kesişmiş yolu ve "Ukde" ana başlığı altında kitaplaşmış ilk şiirleri.
Bennu Musli''nin şahsında üç gün boyunca birlikte olduğumuz Türkçe sevdalılarını şimdi İstanbul''dan selamlıyorum.
Sizin varlığınız, bizim varlığımızın asli gerekçelerinden biridir.
Batı: Red mi, rest mi?
00:0023/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Üsküplü hukuk öğrencisi Süleyman Halid, Cemil Meriç''i okumuş, merhumun Batı''yla ilgili reddiyesi karşısında bir Batılı olarak biraz şaşırmış. Derken, Cemil Meriç üzerinden ya da kendi keşfiyle Rudyard Kipling''e ulaşmış. Onun "Doğu Doğudur, Batı da Batı; bu ikisi asla biraraya gelmez" sözüyle sarsılmış bu kez de. Kipling''in buyurgan, mütekebbir edası karşısında Meriç''in gerekçeleri iyi oluşturulmuş Batı reddiyesine kısmen hak vermeye başlamış ama çelişkiden de tümüyle kurtulamamış.
Süleyman Halid''le Şar Dağı''nda uzun uzun konuştuk bunları. Sorularının ne kadarını cevaplayabildim, çelişkisinin ne kadarını giderebildim, bilmiyorum ama bu vesileyle kendi halimizi de yeniden düşündüm:
Cemil Meriç Batı sorununu, Batılılaşmayı problem edinen son aydındır. Ona kadar Batı''nın etnologlarını, antropologlarını, sosyologlarını göndererek doğrudan kendi uzmanlarıyla büyüteç altına aldığı, siyasetini, kültürünü, ekonomisini yönlendirmeye çalıştığı bir ülke konumundaydık.
Cemil Meriç''ten sonra yerli uzmanların Batı''nın bizimle ilgili bilgi taleplerini karşılama yönünde gösterdikleri üstün ve kararlı çaba Batılıları bile şaşırttı ve buradaki işlerini artık kendi uzmanlarından daha fazla güvendikleri yerli taşeronlara emanet etmeye başladılar. Bu aşamadan itibaren aydınların uzaktaki düşman namına Batı için söz söylemeleri zait hale geldi çünkü artık Batı gerçek manada içimizdeydi.
Çok da geriye gitmeden örneklendireyim: Birileri Amerika''nın istihbarat örgütlerine bilgi servis eden kuruluşların talebiyle halk İslamı''nı, Bediüzzaman''ın misyonunu çalışarak, dini bilgisi merkantilizm bilgisinden daha fazla olmayan bir başkası kent dindarlığı üzerinden ahkam keserek Şarkiyatçılığın eskiden Göttingen, Tübingen, Londra, Gotha, Leipzig, München, Roma, Paris, Viyana, Upsala.. olarak bilinen üslerinin, tek bir merkeze yani İstanbul''a taşınmasına da katkıda bulunmuş oldular.
Bunların –bir ayakları ABD''nin think-tank kuruluşlarında, diğer ayakları Alman vakıflarında bulunan– son on yıl içinde yetişmiş çömezleri ise "libarelizmin faziletleri" bahsinden hoşgörü, sevgi, saygı, birarada yaşama, çağdaş uygarlığa erişme.. teraneleriyle Müslümanların yumuşatılmış kemalizmi (namı diğer Batılılaşmayı) içten içe benimsemeleri için kalem oynatıyor.
Öte yandan kimileri de semavi din dayanışması üzerinden yardımlaşma niyetini de aşarak doğrudan Hristiyanlığa, Yahudiliğe eklemlenme çabalarını son hızla yürütüyor.
Hal böyleyken aydınların Batı sorununu Cemil Meriç''ten sonra da gündemde tutmaları gerçekten komik olurdu.
En basitinden Cemil Meriç''in ölümünü ilan ettiği romanın "dini, edebiyat işlerine karıştırmayalım" diyerek akşam Virginia Woolf''la yatıp sabah Samuel Beckett''le kalkan Müslüman evlatları tarafından kutsanmasını edebi başarıya yoranlar karşısında aydın ne söyleyebilirdi?
Ya da Müslümanların üstün gayretleriyle dünyevileşmenin şah örnekleri arasındaki yerini alan Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin potansiyel olarak makul bir zamanda anıtkabirlerde hatim indirmeyi mazur gösterebilecek bir düşünceye evrilme ihtimaline karşı hangi tedbiri, hangi dille önerebilirdi ki aydın?
Veya eski alışkanlıkla, parayı veren düdüğü çalar, anlayışıyla Amerikan kuruluşlarına, Alman vakıflarına proje hizmeti sunanları ikaz etmeye kalkıştığında, ikazı kendi boynuna bir yafta gibi asılarak suçluluk duygu içinde kıvrandırılan aydın ikinci bir ikaza yeltenebilir miydi?
Bu örnekleri Batılılar adına ilgili işlerin yürütülmesinde Müslüman yayıncıların, şirketlerin, vakıfların rol almalarına kadar uzatabilirim ama şimdilik erken öten horoz olmaya niyetim yok.
Yukarıda belirttiğim nedenlerle Batı ve Batılılaşma konusunda red ve restin birlikte geçersizleştiği şu ortamda artık karşıtlıktan değil "fark"tan hareket edenlerin sözlerine bakmak gerekiyor asıl. Örneğin Üstad Sezai Karakoç "Müslüman aydınların uyanıp, Batı''dan gelen üç cereyandan kendilerini kurtarmaları gerekmektedir. Eski Batıcılık kılık değiştirerek içimize girmiştir. Tanzimat adı altında geldi, sonra o değişti meşrutiyet adını aldı, sonra cumhuriyet adını aldı, milliyetçilik adını aldı, şimdi de liberallik adını aldı. Bunların hepsi aynı şeydir. Temeli Batıcılıktır" diyordu geçen günlerde.
Liberallerin karşıtlık suçlamasına yaslanarak Batı taleplerini sentez ve uyum formuyla bize dayatmaları, Batı''ya kulluklarını geçerli bir akçeymiş gibi utanmadan, sıkılmadan savunmaları ancak fark''ların belirlenmesi üzerinden geçersizleştirilebilir.
Bu topraklarda son yüz yıldır sorduğumuz "nasıl Müslüman olunur?" sorusunun, Müslüman olduklarını söyleyen Liberaller yüzünden "nasıl Müslüman kalınır?" şeklinde değişerek sürmesini istemiyorsak Batı''ya ve Batıcılara karşı red ve resti aşıp, onlarla aramızdaki fark''ları yeniden belirlemek zorundayız.
Devlet ve maslahat
00:0026/05/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Her ne şartta olursa olsun bir devlete sahip olma anlayışımız bin yıllık bir kabulden kaynaklanmaktadır.
Bu kabulün hükümdarları Tanrı''nın temsilicisi olarak yücelten Mutezile ile birlikte başladığı, Maverdî ve Turtuşî''de ise otoritenin gerekliliğine dönüşerek kurumlaştığı malumdur. Çünkü, her iki imamın ilgili görüşlerinin de sadece hukuki gerekliliklerle değil, İslam toplumlarındaki çalkantıları bitirmeye yönelik zorunlu çabayla birlikte şekillendiği tarihi kayıtlarla sabittir.
Türkiye Cumhuriyeti''nin kuruluşundaki kabulümüz ve tekrarımız da aynıdır. Bir cihan savaşı yaşanmış, topraklar ve halklar kaybedilmiş, yetim ve yoksul sayısı had safhaya ulaşmış, siyasi ve ekonomik güçsüzlükler nedeniyle düşmanların tecvazüne açık hale gelinmiştir. Bu şartlarda devletin bekası hakim bir kanaat olarak öne çıkmış, kalan imkanlar da tümüyle bunun gerçekleşmesine harcanmıştır.
1924''te Tevhid-i Tedrisat Kanunu''yla köyündeki medresesi kapatılan Ozanlı Mehmet Efendi''ye, bu kanunla eş zamanlı olarak kurulan Diyanet İşleri Reisliği''nin Akdağmadeni müftülüğü teklif edilmiştir. Aynı zamanda bir Nakşi şeyhi olan Mehmet Efendi, yakınındakilerle iştişare ederek bu görevi kabul etmiş. Etmiş etmesine de itirazlar da hemen sökün edivermiş. Mehmet Efendi bu itirazlara şu cevabı vermiş: ''Biz bu görevi kabul etmezsek, din cahillerin eline kalır, bize de ahirette bunun hesabı sorulur''.
Ozanlı Mehmet Efendi''nin gözettiği bu maslahat Tek Parti zülmünde bile yürürlükte olmuştur. Çünkü söz konusu olan devlettir ve devlet iyiler tarafından iyilikle yönetilmese de o iyinin bulunmasına ve iyiliğin sağlanmasıra çalışmak her Müslümanın görevidir.
Bu görevi yetmişli yıllarda yeniden siyasal bir bilince dönüştüren İslamcıların o günden bugüne süregelen temel çelişkileri yukarıdaki kabulle söz konusu mashalatın uygulamasından kaynaklanmaktadır.
Çünkü bir İslamcı, devletin ehil kişilerce yönetilmemesinden, yönetim sisteminin İslam''la bağdaşmamasından dolayı devletin yıkılmasına, zarara uğratılmasına, gücünün zayıflatılmasına rıza gösteremeyeceği gibi devletten kaynaklanan zulmün, şerrin giderilmesi, en azından bunların halk nezdindeki etkisinin azaltılması için devlet mekanizmasında yer almak durumundadır. Ancak bu maslahat ona maslahatgüzarlık yapma hak ve yetkisini vermez.
Bence Mehmet Akif''in büyüklüğü milli şairliğinden önce buradan kaynaklanır: Teşkilât-ı Mahsusa ve Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye''deki görevleri, Millî Mücadele''deki ve 1. TBMM''deki rolü, Mısır''a gitme ve Türkiye''ye dönme nedenleri bir maslahatı gözetme ile maslahatgüzarlığa düşmeksizin var olmaya çabasının en canlı örneklerindendir. Ki, Akif bu nedenle İslamcılığın kurucu isimlerinin ilk sırasında yer alır.
Ne var ki Akif, İslamcılık düşünce ve eyleminde ideal portre olarak öylesine etkilidir ki, kendisinden sonraki otuz yıl boyunca dünyada ve Türkiye''deki yeni hadiseleri anlama, değerlendirme, vaziyet alma konusunda İslamcılar için de tam handikapıdır.
Bu devir İslamcılarının Komünizmle Mücadele Dernekleri''nde sağcılarla işbirliği yapmaları, iç ve dış tehlikelere karşı ırkçı bir söylemi benimsemeleri, Batıcılarla gündelik didişmeleri asli bir uğraş sanmaları bilinçsizce ya da bilinçsiz olarak oluşturulmuş bir Akif mitiyle bağlantılıdır.
Akif''in maslahatını kendi zaman ve şartları içinde değerlendiremeyen İslamcılar Sosyalizmin yükselişini iyi okuyamadıkları gibi Menderes''le birlikte güçlenen devlet Kapitalizminin ayak seslerini de duyamamışlar ve sistemin bizzat ürettiği Komünizm tehlikesi karşısında Kapitalist bir hayatın yani mevcut yerli sistemin içine (hem idrak hem de hal olarak) sürüklenmişlerdir.
Bu yüzden yetişmişli yıllardaki partileşme hareketi İslam düşüncesi üzerinden gerçekleşen bir hareket olmaktan çok sermayenin dayatmasıyla ilgili bir harekettir; Turgut Özal''ın özellikle Kemalist sistem yararına başlattığı Transformasyon ise doğrudan bu hareketten kaynaklanmamış olsa bile uygulama cesaretini büyük oranda ondan almıştır.
İslamcıların maslahattan maslahatgüzarlığa geçme seline kapıldıkları o yıllarda iki isim selin dışında durarak düşünce üretebilmiş, konuşabilmiştir: Nurettin Topcu ve Sezai Karakoç.
Hayır, Necip Fazıl''ın bu bahiste yeri yoktur; onun dua alacağı, rahmetle, hürmetle ve minnetle anılacağı meşguliyetler farklıdır. O bir aksiyon adamı olarak Osmanlı''yı hatırlatmış, CHP zulmünü kayıt altına almış, yeni bir edebiyat zevkini şekillendirmiş, miting meydanlarını hareketlendirmiş, buralarda okunacak sloganik şiirleri yazmış, muhtemeldir ki kendisinin bile anlayamadığı İdeologya Örgüsü''nü tamamlamıştır.
İslamcılar bugün Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç''tan tevarüs ettikleri anlayışla devlet ve maslahat konusunda nerede duruyorlar?
İnşallah cevabı bir sonraki yazıda bulmaya çalışalım.
Mevcut ve ideal olan
00:0030/05/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Nurettin Topçu ile Sezai Karakoç''un devletin zorunluluğuna ilişkin anlayışımızla buna mahsus maslahatlar konusuna yaptıkları yeni katkılarda sosyal adalet, ümmet ve medeniyet kavramlarını esas aldıklarını görürüz.
Topçu, Sosyalistler tarafından yaygın olarak kullanılmaya başlanan etik, emek, yoksulluk, eşitlik, özgürlük, isyan kelimeleriyle belirlenen sosyal adalet kavramının İslam tarafından tazammun edildiğine, ancak buna mahsus dilin yeniden ihyası için Sosyalist literatüre de bakılması gerektiğine işaret etmiştir.
Sezai Kakaroç da kardeşlik hukukunu, İslam coğrafyasında emperyalistlerce çizilmiş yeni sınırların meşruiyetini, İslam kültürünün etki ve eserleriyle özünü, biçimini ve boyutlarını, çağdaş siyasal düşüncelere (ideolojilere) göre İslam inancının gerek ontolojik, gerekse geleneksel (tevarüs edilen) bilgi olarak değerini yeniden sorgulamış ve gündeme taşımıştır.
Her iki mütefekkirimiz de o güne kadar daha çok inanç özgürlüğü, dinin ve neslin korunması konularıyla şartlanmış, gündelik siyasi değişmelere göre yeni tutumlar edinmeyi yeterli görmüş olan İslamcıları hem İslam''ın evrenselliğiyle hem de yeni beşeri sistemlerin bilinmesi ve onlara karşı İslam''ın içinden en doğru tepkinin verilmesi gerçeğiyle buluşturmuşlardır.
Ali Bulaç''ın İslamcıların durumunu ele aldığı son dört yazısından ''Seyyid Kutup ve Türkiye İslam''ı'' başlıklı olanında (Zaman, 26. 05. 2012) vurguladığı İslam dünyasındaki düşüncelerle temasa geçilmesi konusunda Topçu ile Karakoç''un evrenselliğe, coğrafyaya, ümmete, İslami bilginin sahih kaynaklarına ve beşeri sistemlere mahsus söz konusu yaklaşımlarının çok etkili olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekir.
Sonuç olarak, iki mütefekkirimizle birlikte devlete ve maslahata ilişkin bir önceki yazımda zikrettiğim bağlamda şu düşünceye ulaşılmıştır:
Türkiye planında mevcut misak-ı milli''nin (mevcut devletin) koruması yeterli değildir ancak gereklidir. Müslüman halkla birlikte daha iyi yöneticilerin seçilmelerine ve daha iyi yönetimlerin benimsenmesine çalışmak bir zorunluluktur ancak –şimdilik- bundan fazlası Müslüman halkın da içinde yeraldığı devlet gemisine zarar vermek olabilir; bu hassasiyet gözetilmeli ama iyi olanın arayışından ve gerçekleştirilmesinden de vaz geçilmemelidir. Ayrıca vatan, yurt ve devlet ile millet ve ulus tek bir tanım içinde toplanamaz. Ulus devletlerin ve dolayısıyla sınırların varlığına rağmen Filipinler''den İspanya''ya kadar uzanan coğrafya dili, ırkı ne olursa olsun tüm Müslümanların (ümmetin) vatanıdır. Söz konusu coğrafyanın ve Müslüman halkların birliğini sağlamak tereddütsüz benimsenmesi gereken bir idealdir.
İslamcılar bugün de Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç vasıtasıyla edindikleri bu anlayışın içinde duruyorlar ve bunlarla –ki, her şeyin en doğrusunu Allah bilir- İslami vasatı da gözetmiş bulunuyorlar.
Doğuş ve gelişme şartlarının sadece ırksal hak talepleriyle izah edilemeyeceği mevcut terörün ve onu temsil eden siyasi oluşumların İslamcıların mezkur anlayışını değiştirmeyeceği aşikardır.
Çünkü ümmeti bölen sınırların kaldırılmasına yönelik ideal, hangi nedene dayalı olursa olsun mevcut sınırlar içinde ayrıca bir sınırın oluşturulması düşüncesine engeldir.
Bu manada Hayrettin Karaman''ın son günlerde ileri sürdüğü görüşlerle İslamcıların söz konusu devlet anlayışı arasında doğrudan bir bağ da kurulabilir.
Karaman''ın görüşlerini ''üniter devlet'' saplantısı olarak yorumlamak ancak İslamcı görüşü bilmeyen ya da sosyolojizm züppeliği yapma eğilimini taşıyan budalalara mahsus olabilir.
Aynı coğrafyayı bir kader olarak paylaşan Müslüman halkların şu ya da bu nedenle –ki artık bunları tartışmanın bir kıymeti yoktur- kendi aralarında ihlaline neden oldukları veya başkalarınca ihlal edilmesine göz yumdukları hakları gözetmeleri, teslimine memur olmaları bir zorunluluktur. Çünkü, ''Tebasına karşı nefret besleyen kendi helakine koşar''. Bu helaka destek veren Müslüman ise sadece kendisinin değil yeryüzündeki tüm Müslümanların vebalini yüklenir.
Öte yandan geçmişte dayatılmış bir sınırlanmışlıkta Müslümanların bir kısmı için yeni bir sınır belirlenmesi talebinde bulunmak da bir hak olarak görülemez. Eğer görülüyorsa, bu olsa olsa emparyalistlerin geçen asırda tamamlayamadıkları bir projenin tamamlanmasına katkıda bulunmak, -Sezai Karakoç''un kelimeleriyle- şekere alışmış akrebi öldürmeyip şekerle beslemeye devam ederek, onun şekerden zehir üretmesine hizmet etmektir.
Bu hususta ''Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır'' demek ve bu hayrın tahakkuku yönünde gayret göstermek İslamcılara yakışan en güzel tavırdır.
Şiir hırsızları
00:002/06/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yazımın başlığı bir kitap ya da film adı değildir.
Vittorio De Sica''nın Bisiklet Hırsızları''ndaki gibi savaş sonrası bir ortamdan da bahsetmeyeceğim.
Doğrudan şiir hırsızlığından, diplomalı bilgisizliğin bir sonucudan ve bunun Nasrettin Hoca fıkralarına yaraşır bir pişkinliğe nasıl vurulduğundan bahsedeceğim.
İlk kez 1967''de Julia Kristeva tarafından edebi eleştiride yeni bir açılıma neden olsun diye kullanılıp, bilahare mıncıklana mıncıklana yeni bir edebi kirliliğe dönüşen bir kavram var: Metinlerarasılık.
Onlarca tanımından bence en makul olanı: Maruf bir edebi bir metini merkeze alıp onun üzerinden kapalı ya da örtük olarak yeni bir metin üretmektir. Böylece ilk metin dönüşüme uğramış, ikinci metin dönüştürücü bir rolle biricikleşmiş olur.
Örnek mi? Elbette, verelim bir örnek:
Sezai Karakoç: Balkon
''Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/ Ölümün cesur körfezidir evlerde/ Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler anneler elleri balkonların demirinde
İçimde ve evlerde balkon/ Bir tabut kadar yer tutar/ Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen/ Şezlongunuza uzanır ölü
Gelecek zamanlarda/ Ölüleri balkonlara gömecekler/ İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da
Bana sormayın böyle nereye/ Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarların (1957)''
Hüseyin Atlansoy: Balkon Cennet
''bir çocuk nasıl düşerse annesinden/ ya da bir kadınla erkeğin/ bahçenin muhteşemsizliğinden/ öyle düştük biz cenetten. /ağzımızda buruk bir tad kaldı/ düşlerimiz arasındaki buğday tanesinden
yekindik-kaburgalarımız ısındı/ yarin ılık nefesinden/ kızıldı kaderimiz/ şafak sökerken-gün batarken
elbet; toprak toprağa ulanır/ harfi harfine kırmızı/ demekmiş adem/ allahualem''
Metinlerarasılıka göre Karakoç''un şiiri Atlansoy şiiri ile dönüşüme uğramıştır. Ortak konu balkondur. İmgeler: masumiyet, anne, merhamet, ölüm ve yabancılaşmadır. Bunun üzerinden iki şiirde neyin dönüştürüldüğünü lütfen siz bulunuz yoksa sözüm bitmeden burada bana ayrılan yer bitecek.
Davulun sesi uzaktan koyuk gelirmiş ya, Julia ablanın sesi de uzaktan öyle geldiği için kabul görmüştür. Edebiyatı Batı''ya mahsus bir vaka sayıp, oradan ilgili bir söz duyunca anında ceket ilikleyen edebiyatçılarımız sövgü, nefret ve baskı ile kendi edebiyatımızı unutturmasalardı Divan Edebiyatı''nda ''terbi, tahmis ve tesdis'' adlı üç ıstılahın bulunduğunu, bunların eşiğinden edebiyata geçince Kristeva''nın metinlerarasılığını komikleştirecek bir birikime, mirasa sahip olduğumuzu görürdük.
''Bizde daha iyisi var'' böbürlenişiyle söylemiyorum bunu. Terbi, tahmis ve tesdis''i bilmeksizin Kristeva''nın metinlerarasılığıyla karşılaşan genç şairlerimizin bunu ekmek arası köfte türü bir şey sanmaları nedeniyle söylüyorum. Diğer bir söyleyişle edebi bilgiden yoksun olarak şiir döktürenlerin, metinlerarasılığı (tıpkı post meselesinde olduğu gibi) kabızlıklarına, beceriksizliklerine ve giderek hırsızlıklarına perde yapıyor olmalarına karşı söylüyorum.
Örneğimi yine Atlansoy''un şiirinden vereyim:
Demiş ki hüseyin: ''Ya!/ İntihar ilacı şairi geri döndü/ İçeride yapamamış....''
Bir işgüzar bunu şöyle değiştirip, altına kendi imzasını atıyor: ''Hey! İntihar ilacı şairi geri geldi/ İçeride sıkılmış...''
Ona dönüp ''e kardeşim, sen ne yaptın'' dediğinizde gerçekten ancak bir fıkrada görülebilecek bir pişkinlikle size cevap veriyor: ''Metinlerarasılık diye birşey var, bilmiyor musun?'' Cahilliğinize kahredip, bu yeni büyük şaire karşı dişlerinizi sıkıp okkalı bir hoşgeldiniz sallayarak kenara çekiliyorsunuz.
Yaşayan her beş Türk''ten altısının şair olmadığı, şiirin ilim demek olduğu ve Said Paşa''nın Mizanü''l Edeb''ini okumayanın değil şair adam bile sayılmadığı bir devirde yaşıyor olsak bu örneğe ''deli işidir'' deyip, ilgilisine ''sen kendine bir baktır'' önerisinde bulunarak susardık.
Ama eli kalem tutanın, klavye ile buluşanın şiir yazdığı, her bilgisayar ekranının edebiyat dergisine dönüştüğü ve diplomanın cahaletin seviyesini gösteren garantili bir belgeye dönüştüğü bir devirde bu hırsızlık tarzı başlı başına bir tehlike arzediyor.
Bu şiir bolluğunda şairliklerine, onca şiir birikimlerine rağmen günümüz şiir editörlerinden Arif Ay''ı, Hayriye Ünal''ı, İbrahim Tenekeci''yi, Enis Akın''ı, Veysel Çolak''ı, Enver Ercan''ı, Gülce Başer''i (aklıma gelen ilk isimler bunlar) söz konusu metinlerarasılıklı(!) yani ekmek arası köfte şiirlerle avlamanız hiç de zor değildir.
Bunun beraberinde getirdiği sonuç da şudur: Çalıp çalmadığından ve neyi nereden çaldığından emin olamadığınız ''yeni'' şairlerle uğraşmaktansa, kendi ekibinizi kurarak derginizde sadece onların şiirlerine yer vermek; potansiyel bir durum nedeniyle yeni yeteneklerin kendilerini göstermesine, dergilerin kadrolarını gençleştirmesine engel olmak.
Ardından gelen de çete suçlamaları!
Ben de ne diyeyim: ''ört ki, ölem!''
Şair ölür, şiir yaşar
00:006/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şiirin öldüğüne ilişkin düşüncelerin ve buna itirazların varlığı şiirin ölmediğini tek başına kanıtlamaya yeterlidir.
Çünkü öldüğü iddia edilen şey, canlı sayılan birçok husustan daha fazla konuşuluyorsa bu onun ölümüne değil, ölüm ihtimaliyle bile varlığını pekiştirmesine delalet eder.
Evet şiir ölmez ama ölen bir şiir tarzı her zaman vardır. Ancak tarz şiirin özüne değil uygulamasına yani söyleme biçimine ilişkindir. Nasıl baktığımız şeydeki değişme görmemizdeki değişme değilse, tarzın ölmesi de şiirin ölmesi demek değildir.
Bu manada ''şiir öldü'' diyorsak, örneğin kastettiğimiz gündelik hayatın şiiri olarak nitelenen İkinci Yeni şiiri olabilir. Bu mümkündür çünkü bir şiir tarzı tıpkı bizim yaşadığımız ''hal''e denk düşer, hal''lerin onu doğuran şartların ortadan kalkmasıyla zorunlu olarak sona ermesindeki gibi İkinci Yeni''yi doğuran ve yaşatan şartların ortadan kalkması da İkinci Yeni''nin sonunu belirler.
İkinci Dünya Savaşı''nın Batılı aydınlarda neden olduğu suçluluk duygusu, bir umut olarak yüceltilen Aydınlanma''nın binlerce insanın cesedi olarak kucaklara düşmesiyle aydınlanan köksüz inanç kuşkuları İkinci Yeni şairleri tarafından sorgulanmaksızın ithal edilmiş; ödünç alınmış bir acı, bunalım, inkar ve sefahat eksenli bir şiir tarzına dönüştürülerek yaşatılmaya çalışılmıştır. Batılı aydının yeni bir umut olarak sarıldığı Sosyalist düşüncenin de ithaliyle söz konusu şiirin ikinci ayağı tamamlanmıştır.
Uçkursuz dolaşan ancak şişesiz dolaşamayan yeni şairlerden kimilerinin ahlaksızlığına bile sanatsal değerler yüklenmesi mevcut şiirle gelenek damarlarının tümüyle kopmasını beraberinde getirmiş, ulvi olanla, hakikatle ilişkili olanla değil, gündelik hayatın seyrine göre şiir söyleme eğilimi baskın olarak ortaya çıkmıştır.
Aslıyla Batı''da, taklidiyle bizde İkinci Dünya Savaşı''nı, malum sonuçlarını ve soğuk savaşı üreten şartların ortadan kalkması İkinci Yeni şirinin de bir tarz olarak ortadan kalkmasını zorunlu kılar.
İlginç olan şudur ki, tam da bu zorunluluk şiirin öldüğüne ilişkin düşüncelerin beslenme noktasıdır. Evet istense de İkinci Yeni şiiri devam edemez ancak ona hayran olarak yetiştirilen yeni nesillerin o tarzı ömrünü tamamlamasına rağmen cehaletle, gafletle, aymazlıkla -her ne derseniz deyin- tavşanın suyunun suyu kabilinden sürdürüyor olmaları şiiri ayağa düşürmüştür. Masadan sehpaya oradan tabureye, Galata''dan Karaköy''e oradan Sulukule''ye düşen şiir, şiir belasının ta kendisidir artık. Bir de buna farklı bir kültürel paradigmanın içinden üretildiğinden gereğince kavranması zor olan Batılı şiir nazariyelerinin ''yarım imam dinden yarım doktor candan eder'' şeklindeki etkisini ilave ederseniz şiirin ölümünden sözetmeniz için hiçbir engel kalmamış olur.
Kaldı ki, sıradan her cümlenin şiir olarak söylenebileceğinin sanıldığı ve buna talip olanların ''büyük şair'' yılışkanlığıyla festivallerde, belediye etkinliklerinde, incir reçeli saatinde, domates salçası imecesinde, şempanze gösterisinde, kiraz mevsiminde birbirlerinin sırtlarını sıvazladıkları bir zamanda şiirin öldüğünü söylemek değil, ölmediğini söylemek bir cesaret konusu kaline gelmiş olur.
Durum bundan ibarettir ancak yukarıda söylediğim gibi tarzın ölümü şiirin ölümü demek değildir ve şiirin bugün ayağa düşümüş olması onun insani, hayati kıymetini zedelemez.
Bunu cesaretle söyleyişim gelenekte gizlenmiş dinamizmden yana olan umudumla ilişkilidir. Gelenek derken sanat için yeni normlar belirlemeye çok hevesli sağcı-muhafazakarların kastetikleri T.S. Eliot nefesli bir geleneği kastetmiyorum. Kasettiğim Üstadım Sezai Karkoç''un kelimeleriyle, yeninin varlığını ispat etmek için çıktığı karatahtadaki sınavını kastediyorum. Gelenek o karatahtanın ta kendisidir ve yeni yeniliğini kabul ettirebilmek için onun önünde sınav vermek zorundadır.
O karatahtada Yunus Emre, Hafız, Fuzuli, Baki, Şeyh Galib, Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel var. Kısaca bin yılın şairleri ve bin yılın şiir birikimi var o karatahtada.
Bir de bu isimlerin büyüklüğünden ve soruların çokluğundan korkarak karatahta sendromuna tutuldukları halde şiir arzuları nedeniyle sınavı kırmak istemeyenler var. Bunlardır benim umudum.
Bunlar şiiri de "Allah''ın hakkı, nefislerinin hakkı ve yaratıkların hakkı" olarak anladıkları ve onun yapılan bir şey değil kendi şair nefislerine kazınmış bir şey olduğunu öğrendikleri gün o karatahtada ibn''ü-l vakt ve yeni edanın sahipleri olarak gülümsüyor olacaklar.
Sonuç olarak, "şiir öldü" diyenlerin gördükleri şiir sanılarak söylenmiş ucuz ve yararsız sözlerin çöplüğüdür.
Şair ilhamı yaratan değildir, ilhama muhatap olandır. Bu babda muhatap kendi nasibinin kafiri olabilir ama o nasibin bağlı olduğu hakikatin katili olamaz.
O halde yaşıyor şiir ve yaşasın şiir!
İşaretlemeler
00:009/06/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ömer Nasuhi Bilmen (Rabbim rahmet eylesin) Kur''an ve fıkıhla ilgili önemli eserlerinin yanısıra Farsça divançesi ve romanı da bulunan bir alimimiz.
İmam Hatip''teyken merhum Ahmet Hamdi Akseki tarafından yazılmış din dersi kitabının giderek artan sorularıma cevap vermemesi nedeniyle Bilmen Hoca''nın kitaplarıyla tanışmıştım. Onun "Nüzhetü''l-Ervah - Farsça Divançe ve Türkçe Şiirler"iyle Semerkand Yayınları sayesinde –elbette çok gecikmeli olarak– yeni buluştum.
Hasan Akçay''ın yayına hazırladığı kitap Farsçası, bugünkü alfabeyle okunuşu ve Türkçe çevrisiyle birlikte yayımlanmış.
İlk bakışta küçük, şirin bir kitap olarak görünüyor ama içinde bir büyük alimin –kelamın has bir biçimi olarak– keşfine çıktığı şiir deryasıyla buluşuyorsunuz.
-John Patrick Shanley''in "Şüphe" adlı filmini izledim. Meryl Streep, Philip Seymour Hoffman ve Amy Adam''ın oynadıkları film. Filmin özeti içinde geçen şu sözde: "Şüphe kesinlik kadar güçlü bir bağ olabilir".
Bronx''ta Katolik St. Nicholas Kilisesi''ne ait okulda ırkçılık karşıtı, değişmeden yana olan Rahip Flynn (Philip Seymour Hoffman) ile dünyası şüphe, korku ve katı disiplin üzerine kurulu Rahibe Aloysius Beauvier''in (Meryl Streep) siyahi bir öğrenci üzerinden zihniyet ve iktidar çatışmaları anlatılıyor; yıl 1964.
Sinemayı Kafka''nın sevmeyişine yakın nedenlerle fazla sevmem: Seçemediğim, denetleyemediğim ve dolayısıyla üzerlerinde hakimiyet kuramadığım görüntüler, sesler ve diyaloglar tarafından işgal edilmek beni ürkütür çünkü. Ama modern kültürle mesafesiz ilişkisi nedeniyle Fransız kalamadığım için de tavsiye üzerine, yani titizlikle seçerek izlerim kimi filmleri.
Bu filmi bana tavsiye eden arkadaşımın vaadi "bizdeki mevcut cemaat yapısını" daha iyi kavrayacağıma dairdi. Bu açıdan filmi beğendiğimi söyleyebilirim ve hatta Rahibe Aloysius Beauvier yayın dünyamızın etkili isimlerinden birine –hem tip hem de mantık olarak– öylesine çok benziyordu ki, bu açıdan seyrime ekstra bir tanıklık keyfi bile eklendi diyebilirim.
-Süleyman Seyfi Öğün''ün "Sağlaması olmayan düşünüşlere bir gönderme" başlıklı yazısı (7.6.2012) son altı ay içinde okuduğum en iyi yazıydı. Sadece farkın farkına değil farkın sıhhat, niyet ve istikametine de dikkat çeken bu yazıyı özetlemem çok zor. Bu yüzden hem farklı düşünmenin hem de muhalefet etmedeki asalet ve edebin nasıl bir şey olduğunun daha iyi görünebilmesi için iki parağrafını alıntılıyorum:
"Zor olan, Konfüçyüs''ün seçkinleşmenin anahtarı olarak sunduğu; öz ve biçim; zarf ile mazruf arasındaki kıvamı tutturabilmektir. Bunun alâmeti de ebadlardaki şişmeyi denetim altına alabilmektir. O da ancak dünyevîlikten sıyrılıp kozmik ölçülerle tutarlı düşünerek "had bilmeyi" öğrenmekle bağlantılıdır. Çünkü kozmik ölçüler bu dünyaya sığmaz. Kozmik ölçülerden haberdâr olmanın insana yapacağı en önemli katkı, hiç değilse bir yerden sonra abartılarını gözden geçirme ve onları ironinin tornalarında işleme yeteneğidir. Artık örnekleri iyice seyrelen ârifler, ehl-keyif adamlardır. Çünkü en önemli özelikleri sahip oldukları dünyevî ölçülerin sağlamalarını kozmik ölçülerde yapabilmeleridir".
"Mahâret, en büyüğünü, en yukarıya yapmak değil; eğer mümkünse küçüğü büyütmek ve büyüğü küçültebilmektir. Şehr-i İstanbul''un yedi tepesine yedi mâbedi eşsiz bir biçimde konumlandıranlar, bu imar işlerini emperyal ihtişam duygularını tatmin etmek –ya da tarihe çakmak için(!)– değil, tarihin kendilerine sunduğu büyüklüğü kozmik ölçüler karşısında ıslah etmek ve dengeye getirmek için yaptılar".
-Bir fitneyi işaret etmek, aynı zamanda o fitneyi doğuran bir fitneyi işaret etmek demektir. Böylesi bir işaret ediş iki nedenle tehlikelidir: 1-Üstü örtülmüş, unutulmaya terkedilmiş ilk fitneyi yeniden güncelleştirir. 2-Fitneye neden olan fitnenin gizlenmesi suretiyle yapılacak bir savunmayı aba altından sopa gösteren, kendi (haklılığına değil) güçlülüğüne vurgu yapan bir bildiriye dönüştürebilir.
Fitneden doğan fitneyi tanığı olduğu tekil durumlarla genelleştirerek "Bize güven duymayanlar zaman içinde pişman olmakla kalmayıp, pişmanlıklarını da itiraf edecekleri için uzun vadede biz kazançlı çıkacağız kardeşlerim" tarzında bir moral-motivasyon eğitimine dönüştürmeye kalkışan, fitneleri aşan bir iktidar savaşının altını çiziyor da olabilir ayrıca.
Bu nedenle bir fitneyi işaret etmeye niyetlenirken beş defa değil beş bin defa düşünmek –Allahualem– hayra daha yakın olacaktır.
-Okuduğum son dergiler: Dil ve Edebiyat, Karabatak, Hece Öykü, Duvar, Dünyanın Öyküsü, Dergah ve İtibar. Hepsinin de edebi edası, gündemi, yöntemi ayrı. Edebiyat dediğimiz şey (gayrı olanların değil) ayrı olanların bir çatı altında toplanmasıyla oluşan bütünlükten başka nedir zaten?
Evdeki akrep
00:0013/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Mevcudun namevcudiyeti" tıpkı "namevcudun mevcudiyeti" gibi tasavvufi bir terimdir. Var olanın yokluğunu (yok olacağını) ifade eder.
Bu yazımda "mevcudun namevcudiyeti"ni dünyevi bir durumu anlatmak için içeriğini değiştirerek kullanacağım. Meramımı tam söyleme zorunluluğuyla bu yola başvuruyorum, terimle ilgili hassasiyet sahibi olanlardan peşinen özür diliyorum.
Anlatmak istediğim, internet ortamındaki mevcudun namevcudiyetidir.
İnternet ortamında mevcudun –onun var oluşundan, hazır bulunuşundan kuşku duymaksızın- namevcudiyetiyle muhatap oluyoruz. Diğer bir söyleyişle onu var kabul ettiğimiz halde onun yokluğuyla iletişim kuruyoruz. Bunu da "bilişim teknolojisi"nin kendi mantığı içinde "doğal" buluyoruz.
Doğal olmayan, söz konusu mantığın içinden üretilen yeni ahlaka (ya da yeni ahlaksızlığa) bireylerin, grupların, kurumların haklarına, mahremiyetine, temiz geçmişlerine mevcudun namevcudiyeti üzerinden tecavüz etme imkanının sunuluyor olmasıdır.
Bu yanıyla "mevcudun namevcudiyeti" özellikle internet üzerinde kendisini geriye çekerek değil, bilinçli olarak kendisini yok hükmünde öne çıkararak tahkir, küfretme, suçlama, karalama, zan altında bırakma, iftira etme, değersizleştirme fiillerini işlemeye talip olanlara mahsus bir alan haline geliyor.
Bu alanda yer tutmak kendini kimliksizleştirmeyle başlıyor. Uydurma isimlerin, bir kodla belirtilen sanların, artistik sıfatların arkasına sığınan kimliksiz kişi ahlaksızlık sınırının da ötesine geçmeye hazır hale geliyor.
Bu alan kendini kimliksizleştirmiş kişiye başka neler sağlıyor?
1-Var olduğu halde varlıksızlaşana çift zırhla korunmuşluk duygusu veriyor ve o bununla her şeyi, her durumu, her sözü, her fiili ve hatta fiilsizliği bile dokunulur hale getiriyor.
2-İsimsiz faaliyet imkanı sunduğu için asıl kimliğini yıpratmadan, sorgulatmadan açık tüm kimlikleri yıpratma, sorgulatma gücü sağlıyor.
3-Karanlıktan kurşun sıkmayı (kalleşliği) bir içsel tatmine dönüştürerek sevmediği, beğenmediği, kıskandığı, erişemediği her durumu, kişiyi ya da kurumu etkili yaralama imkanı veriyor.
4-İkiyüzlülüğünü meşrulaştırıyor.
5-Cibilliyetsizliği nedeniyle yalnızlaştırılmış olana toplumsal hayatın içinde yer alıyormuş duygusu kazandırıyor.
4-Yeteneksizliği nedeniyle istediği bir mesleği (yazarlığı, şairliği, yöneticiliği) kendisine layık görmeyenlerden intikam almasını sağlamanın yanısıra, o arzusuna tersinden erişmenin hazzını veriyor.
5-Adının arkasında durmayacak kadar korkak olana perdeler gerisinden aslanlar gibi kükreme cesareti yüklüyor.
6-Kimlik belirtmeksizin yazanın yazısını, yine kimliksiz yorumcuların katkısıyla daha da görünür hale getirmekle kalmıyor, yazar ve yorumcuların dayanışmasından bir küfürbazlar cemaati üretiyor.
Bu cemaat din, ırk, cinsiyet, yaş, meslek ayrımı gözetmiyor. Kendini Müslüman olarak tanımlayanla dinsiz olarak tanımlayan yukarıda zikrettiğim fiilleri gerçekleştirmek üzere orada yan yana duruyorlar. Cemaat, Türkçe cümle kurmayı bilen herkese özellikle de şair olmaya heveslenip de şu ya da bu nedenle hevesleri kursaklarında kalanlara her zaman açık bulunuyor.
Söz konusu alanda, mezkur cemaatin sunduğu imkan ve dayanışmayla mevcudiyetini namevcut kılan "sapık" sıralamaya başlıyor küfürlerini, iftiralarını. Kendisi namevcut ama saçtığı pislik mevcut olduğu halde ne karşı itirazınız mümkün olabiliyor ne de yasal yollarla hak aramanız. Yapanın yaptığı yanına kar kalırken, siz ise can sıkıntınız, isyanınız, bedduanızla başbaşa kalıyorsunuz.
İhlsozluk, itusozluk ve uludagsozluk''u dışarıda tutarak mevcudun namevcudiyeti''nin keşfiyle küfürbazlar cemaatinin kendini ilk sınadıkları, tepkileri ölçtükleri, azgınlaşmanın sınırsızlığını keşfettikleri ilk yerlerin internet sözlükleri olduğunu söylememiz doğru olacaktır. Bunların örneklendirdikleri namevcudiyet güvenliğiyle ve aşıladıkları cesaretle -aralarında edebi eleştiri yapma iddiası da taşıyan- malum siteler açılıyor peş peşe.
Son tahlilde problem yükselmenin bir sınırının oluşuna, alçalmanın (alçaklaşmanın) ise bir sınırının olmayışına gelip dayanıyor. Nitekim ilk küfürler, iftiralar ilk şekliyle kalmayıp, "niye yumuşak davrandın lan, bak daha çok küfretmezsen sen döneksin oolum" türünden minibüs muavini diliyle yapılan yorumların tahrikiyle daha da mütecaviz hale getiriliyor.
Bunlara karşı kimsenin "ne yapalım, yeni nesil böyle; bana değmeyen yılan bin yaşasın" deme lüksü yoktur.
Siz de karınız, kocanız, oğlunuz, kızınız, kardeşiniz, dergidaşınız, mescit yoldaşınız, web takımınız üzerinden farkında olmaksızın küfürbazlar cemaatinin mensubu oluvermek istemiyorsanız dilleri, zihinleri, haysiyetleri zapturap altına alan evdeki bu mevcudiyetiyle namevcut akrebi öldürmeye çalışmalısınız.
Şiir başıboş, şair boşboğaz olunca
00:0016/06/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Serbest şiirle, serbest şiir yazanın şiir bilgisinde serbestî olması arasında bir bağ var mıdır? Ya da şöyle sorayım: "Serbest şiir lâyüs''el midir ki, serbest şiir yazanlar şiirleri konusunda burunlarından kıl aldırmazlar?"
Aslında konuya böyle "pat" diye girmek yerine, büyük yazarlar gibi lafı şöyle yaya yaya dolaştırmalı sonra sözü getirip buraya dayamalı ve cevaba yer kalmadı diye de yazımı tamamlamalıydım ama gördüğünüz gibi hâlâ bunu başaramıyorum.
06.06.2012 tarihli yazımda özetle şöyle söylemiştim: "Şiir ölmez, şiir tarzı ölür. Tıpkı oluş şartlarının değişmesi nedeniyle bir hal''in değişmesindeki gibi İkinci Yeni''yi doğuran ve yaşatan şartların ortadan kalkması da İkinci Yeni''nin sonunu belirler".
Nasıl böyle söyler mişim? Sezai Karakoç''un İkinci Yeniciliğinden, İsmet Özel''in "Sonal Manyas Eya Hatim" şiirinin tipik bir İkinci Yeni şiiri olduğundan bile habersizmişim. Hasılı bilmeden konuşuyormuşum. Aslında iyi bir adammışım ama şiir benim bilmediğim bir şeymiş, bu konuya girmemeliymişim.
Kimden geliyor bu itirazlar derseniz, "yaşayan her beş Türk''ten altısının şair olduğu" cennet vatanımızdaki yedinci, sekizinci, dokuzuncu.. şairlerden geliyor.
Gelsin, önemli değil de ben onların ileri sürdükleri doğru sanılan yanlışların hangi birini düzelteyim?
Her şey bir yana İsmet Özel''in zikrettiğim şiirini aynı zamanda "İkinci yeninin tüm şiirlerini tek bir şiirimde toplar, arka cebime mendil niyetine koyarım" edasıyla yazdığını bu ironi cahillerine nasıl anlatayım?
"Bizim Gökhan Özcan''a uğrayın da biraz ironi dersi alın" desem bile kendilerinin alınabilecek ve verilebilecek tüm dersleri ikmal ettiklerini sanan şair artı şiir ulemasına sözüm nasıl geçsin?
İşte bu "ikmal yanılsaması"dır ki, bana çok uzun zamandır cevabını aradığım yukarıdaki soruları tekrar sordurdu.
Serbest şiirin sözlüklerdeki, edebiyat kitaplarındaki "vezinsiz, kafiyesiz yazılan, belli kurallara bağlı bulunmayan şiirler" şeklinde tanımlandığını bildireyim ilkin ama lütfen siz buna gülmeyin.
Çünkü şiirde serbestliğin yani onda veznin ve kafiyenin bulunmamasının şiirsel ritmi, ses uyumunu, musikiyi iptal etmek bir yana bunları zorunlu kıldığını bizim Gümüşpala''nın pazar esnafı bile bilir ve onlar da bu saçma sapan tanıma gülmeye tenezzül etmezler.
O halde konu şiirde serbestliğin gereğince bilinmemesinde toplanıyor olmalı.
Farsça''da "ser-best" başı-bağlı demek, bizde ise "başı-boş" anlamında kullanılıyor.
Şiir dil toprağında meyveye durduğu için "serbest şiir" tanımı her iki anlamın da üstüne oturuyor: Şair şiirinde serbest olur ancak lâyüs''el olamaz. Eğer olursa aruz ve hece gibi iki disiplinden sonra benimsenen serbest şiirin damarlarını kesmiş ve zıpçıktı bir şiir üretmiş olur.
Mustafa Kutlu, bir sohbetimizde İkinci Yeni''nin damarları kesik bir şiire doğru evrildiğinin ilkin Sezai Karakoç, gecikmeli olarak Turgut Uyar tarafından farkedildiğini söylerken tam da bunu söylüyordu.
Okulda ya da -şimdiki modayla- şiir atölyelerinde yukarıdaki serbest şiir tanımını ezberleyip, öylesi şiirler yazmaya heveslenenlerin problemi de zikrettiğim kelimede toplanıyor. Özgür şiir yazabildiklerine göre zaten kuralı, ölçüsü, kaidesi olmayan şiir hakkında dibine kadar konuşmakta özgür olduklarını zannediyorlar birileri, serbestliği başı-boş''luk olarak anladıkları için şiir konusunda da başı-boş bir boş-boğaz kesiliyorlar.
Oysa ki şiir edebî (doğrudan edeple ilgili) olanın içindedir. Bu edep / edebîlik şairin şiir marifetinin vakarıyla eserinin birkaç adım berisinde durmasını gerektirir, kendi marifetinin çığırtkanlığını yapmasını değil.
Bu boş-boğazlık bağlamından koparılmış, yarım yamalak kavram ve vecizelerle şıralanınca tadından yenmez hale geliyor. Hırsızlık yapan metinlerarasılığa, Türkçe düşünemeyen dilselgeçişliliğe, mitoloji sözlüğüne bakarak yazan kültürlerarası diyaloga öyle bir vurgu yapıyor ki, sizin en küçük bir itirazınız bile boğazınızda düğümleniveriyor bu muhteşem cehalet karşısında.
Önceki yazımda yer alan "Terbi, tahmis ve tesdis"e kıymetli okurum Ahmet Çelen "tehzil, taştir, tazmin"i de ekleyebiliriz diye mesaj göndermişti. Teşekkür ettim ama tebessüm de ettim. Çünkü serbestliğin boş-boğazlık etme hakkı olmadığını bilmeyen daha neyi bilebilir ki bu kelimeleri bilsin? Yumurtası gelmiş tavuk sürüsüne benzeyen ukala şaircikler bir anlığına olsun kendi kümeslerine çekilmiyorlar ki şiirin eleştirmenleri meydana çıkabilsin.
Sonuç olarak: Serbest şiir yazan şairin başı her şeyden önce edeple, sonra başı-boş olmayan kelimelerle bağlıdır.
Bağsızlıkta ısrar edene ise sadece şunu söyleyebilirim: "Sen kendine bi baktır!"
.Ötesini söylememek
00:0023/06/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ahsenü''l-Kasas''ta geçen ''hemmet'' kelimesi sanatçı olan veya anlatmanın mahiyetiyle ilgilenen her Müslüman''ı yakından ilgilendiren önemli bir kelime.
''Hemmet''in karşılığı olarak meallerin çoğunda ''arzulamak'', birkaçında ''kurmak'' kelimesi kullanılmış. Ancak asıl karşılığını tek kelimede değil, bir deyimde buluyor ''hemmet'': ''Yüreğinin yağı erimek''. Nitekim Râgıp el-İsfahani de Müfredât''ında onun ilk anlamını bu deyimle örneklendiriyor: ''İnsanı eriten hüzün, keder veya tasa. Şöyle Kullanılır: Yağı erittim o da eridi''.
Ahsen''ü-Kasas''ta da kadını sarmalayan, ''Eğer Rabbinin delilini görmemiş olasaydı'' Hz. Yusuf''u da ''sarmalaya yazacak'' olan fiili durum bu hal üzere gerçekleşiyor.
''Hemmet'' kelimesinin ve dolayısıyla onunla anlatılan söz konusu durumun yazarın mahremiyetle mesafesini belirlemesi, en azından o mesafenin kuruluşunu etkilemesi de bu gerçekleşmeye dayanıyor.
Ben de bu düşünceden hareketle geçmişte ''Yusuf Sınırı'' kavramını kullandım.
Bununla, Batı''da mahremiyetlerin deşifre edilmesine dayalı olan modern edebiyatın, bizde ancak ''Yusuf Sınırı''nın gözetilmesiyle yapılabileceğini söylemek istemiş, Üstad Sezai Karakoç''un ''Ötesini Söylemeyeceğim'' adlı şiiriyle, Mustafa Kutlu''nun ve Hüseyin Su''nun kimi öykülerini örnek olarak seçmiştim.
Ancak zaman içinde Müslüman şairlerin İslamî kozmolojideki ''seyyaliyet'' anlayışını sadece kadın-erkek ilişkilerine değil, dünyevileşmeye (sekülerleşmeye) yüz tutmuş her ilişkiye, her hale de uyguladıklarını görünce ''Yusuf Sınırı''nı onu daha da işlevsel kılacak olan ''imgelerin imhası''yla birlikte düşünmeye başladım. Başlangıcın aynı zamanda son, sonun da aynı zamanda başlangıç olduğu bu telakkide dünyevi imgeler -şiirin kendi seyyaliyeti içinde- imha ediliyorlar. Bunun açık örneklerini Mevlana''dan Fuzuli''ye, Şeyh Galib''den Sezai Karakoç''a kadar izlemek mümkün.
''Hemmet''le ilgili buraya kadar bir sorun yok. Hatta ''Yusuf Sınırı'' ile ''imgelerin imhası'' üzerinden yeni yaklaşımlar geliştirmek de mümkün görünüyor.
Ancak konu ''hemmet''in bir adım ilerisine geçilmek istendiğinde, dahası bu istek modern edebiyat ''yapmanın'' bir gerekliliği olarak görüldüğünde karışıveriyor.
Genç öykücü olarak niteleyebileceğimiz Mihriban İnan Karatepe, geçtiğimiz günlerde edebistan''da Müslüman kadın yazarın mahremiyetle mesafesini bu bağlamda sorgulayan bir yazı yazdı.
Karatepe, neşeli bir üslupla başladığı yazısını, zihni karışıklığını itiraf etmenin sıkıntısıyla bitiriyordu: ''Örneğin; ''İstihare'' öykümde çocukluktan genç kızlığa geçiş dönemini ''küp devrilmesi'' olarak aktarmışım halk deyişiyle... Bu minvâlde gitmeli. Bu minvalde gitmeyince çok çamlar devirmiş mi oluyoruz acaba?''
Türk edebiyatında aşkın çok yüzlü oluşundan bahisle şu itirazı da yükseltiyordu Karatepe: ''Çıplak gerçekleri hikâye formatında insanlara sunduğunuzda ki, insanlığın ilk dili hikâye iledir, dolaylı anlatımın gücüyle mesajınızı çok daha etkili ve estetik bir biçimde iletebilirsiniz. Bu alışverişte kadın özne olunca rahatsız oluyoruz hatta kendi mahremini ortaya dökmüş olduğunu düşünerek utanç duyuyoruz. Oysa kadını ve kadınlık hallerini anlatan bir erkek bizi o kadar da rahatsız etmiyor. Oysa sahabe-i kiram hanımlarının her türlü problemleriyle ilgili sorularını başta Peygamber efendimize sonra halifelere rahatlıkla sorabildiklerini biliriz. Tarihçiler, muhaddisler bu tip rivayetleri de sansürlemeliydi o hâlde''.
Karatepe, ''Yusuf Sınırı'' kavramını da düşünmüş ama farklı uygulamalarla birlikte bakınca karmaşadan başka bir şey bulamamış haklı olarak.
Karatepe''nin itirazı, sorusu, sorgusu, çözüm arayışı üzerinde ciddiyetle durulmalı çünkü bu sadece onu değil, yazar olmak isteyen yüzlerce Müslüman kadını da ilgilendiriyor.
Ancak bu fiili durumun öncelikle modern edebiyatın ''yapılmak'' istenilen bir şey olmasıyla ilgili bir problem olduğunu da ıskalamamak gerekiyor; şimdiki zamanın Müslüman yazarı (hassasiyetlerini yakından bildiğim Karatepe''yi dışarda tutuyorum) dinini modern gerçekliğe, modern gerçekliği de dinine feda etmeden nasıl edebiyat ''yapabileceğini'' merak ediyor.
Dolayısıyla edebiyatın hayatın içinde ve mubahattan bir şey olarak kendi hakikatiyle tekrarlandığı bir anlayıştan, melek ve şeytan arasında ittifak kurarak edebiyat ''yapma'' anlayışına bağlanmak asıl problemi oluşturuyor.
Bu problem giderek yazarın mahremiyetle mesafesini ayarlamak isterken yürürlükteki mahremiyet anlayışını da yeniden kurgulamaya niyetlenişine, Hz. Yusuf''un Allah tarafından geçirilmediği ''hemmet''in ötesine geçme isteğini meşrulaştırma talebine de bağlanabiliyor.
Ancak bu eğilimi doğru değerlendirmek için başka nedenlere bakmak gerekir. Bir sonraki yazımda inşallah...
Mahcup nazar
00:0027/06/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Edebî planda Ahsenü''l-Kasas''taki "hemmet" kelimesiyle kastedilenin ötesine geçmeye niyetlenmenin (ya da en azından bunu denemek istemenin) modernliğin bir sonucu olduğunu söylemeden önce konunun toplumsal boyutuna da bakmak gerekir:
Batılılaşmanın gündelik hayatı belirlemeye başlaması karşısında "nesli koruma zorunluluğu"yla kendi içine kapanan "şehirli" Müslümanların, Dinî hassasiyetlerinin yükseldiği, öncelikle mahremiyet konusunda sadece dışa kapanmakla kalmayıp, büzülen (dolayısıyla daralan) bir tutumu benimsedikleri bilinen bir durumdur.
Bu büzüleme, gerek rızık merkezli zorunluluklarla gerekse Tek Parti iktidarının son yıllarında başlayan ve çok partili dönemde siyasi bir teamül haline gelen "özgürlük rüşvetleri"yle sistem lehine açılmış ve nihayet son yıllarda dindar burjuvazinin oluşumuyla yeni bir safhaya evrilmiştir.
Bu değişmelere rağmen mezkur Din esaslı mahremiyet tutumu ciddi bir direnç olarak varlığını çelişkili bir şekilde de olsa sürdürmüştür. Çelişkili diyorum çünkü, en basitinden Müslüman kadınların örtünme hakkıyla, resmi ya da özel iş hayatında yer alma talepleri iki farklı çabaymış gibi sürdürülse de sonuçta müşterek bir çelişkiyi ifade etmektedir. Dahası seküler eğitimin, laik devlette ya da Kapitalist pazarda ücretlendirilmiş eleman olarak yer almanın Müslüman kadında (dolayısıyla aile kurumunda) neden olduğu "yabancılaşma" da çelişkilerine rağmen pragmatik boyutu nedeniyle konuşulamamakta, konuşmaya niyetlenenlerse, kadınların ilgili durumlarının erkeklerinkiyle eşitlenmesi polemiğine kurban edilmektedir (meraklıları, Ali Bulaç''ın son iki yılda yazdığı ilgili yazılara ve kadın yazarların bunlara verdikleri tepkilere bakabilirler).
Bunları belirledikten sonra geçen yazımın sonuç cümlesini tekrarlayarak asıl konuma dönebilirim artık.
Şöyle demiştim: "...edebiyatın hayatın içinde ve mubahattan bir şey olarak kendi hakikatiyle tekrarlandığı bir anlayıştan, melek ve şeytan arasında ittifak kurarak edebiyat ''yapma'' anlayışına bağlanmak asıl problemi oluşturuyor. Bu problem giderek yazarın mahremiyetle mesafesini ayarlamak isterken yürürlükteki mahremiyet anlayışını da yeniden kurgulamaya niyetlenişine (...) "hemmet"in ötesine geçme isteğini meşrulaştırma talebine de bağlanabiliyor".
Mezkur çelişkiyle de bağlantılı olarak beni asıl ilgilendiren, Dinî nazar idrakinin ve Din esaslı mahremiyet algısının içlerinin boşaltılmış olması, İslami edebiyat romantizmine, ''Müslümanların edebiyatı'' türünden klişe sözlere rağmen edebiyatçılarımızın modernleşmede yıllardır –bilinçli ya da bilinçsiz olarak– başı çekiyor olmalarıdır.
Önce Dinî nazar idrakindeki değişmeye bakalım:
Arapça "nazar" kelimesi bakış, bakma, göz atma demek. Manzara, muntazır, nazır, nezaret, nazari, nazariyat, intizar kelimeleri de bu köktendir.
Hıristiyanlığın aksine gözden çok kulağa (teslimiyete) önem veren İslam''ın nazar idrakinde bakışın haramdan (mahrem olandan) korunması esastır. Görme nimetinin ve nefsin görmeye meyyal oluşunun hakkı bir defa bakmaktır; bu bakış aynı zamanda önyargısız bir bakış olarak özü itibariyle saf bir bakıştır. İkinci bakış ise olası bir eksikliği giderme niyetiyle şartlandırılmış, diğer bir söyleyişle tahrik edilmiş bakış olarak ilk bakışın saflığını bozan bir bakış olduğu için bakanın aleyhine işleyen bir bakıştır.
Bu cümleden olarak Müslüman nazarının mahcup (örtülü değil bilinçli olarak örtülmüş, hicaplı) bir nazar olduğunun söylememiz gerekir.
"Mahcup nazar"ın en açık örneğini sarıklı dedelerle, yaşmaklı ninelerin 1900''lü yılların başında çekilmiş fotoğraflarından gözlemlemek mümkündür. Söz konusu kişilerin gözleri daima aşağıya bakar. Objektife bakamazlar çünkü, baktıkları takdirde meçhul bir göreni (fotoğrafçıyı ya da makinanın gözünü) dikizlediklerini ya da o gözler tarafından dikizlendiklerini düşünürler. Dikizlemek kendileri için, dikizlenmekse dikizleyen için ayıp bir durumdur. Gözlerin (bakışın) aşağıda olması hem kendilerini, hem de bakanı ayıp durumdan kurtarmaya mahsus bir girişimdir.
"Mahcup nazar"a sahipsiniz ancak kimlikten diplomaya, tapudan ehliyete kadar vatandaşlık haklarının kullanımıyla ilgili her konuda –zamanla fıkralara konu olacak aşırılıkta– vesikalık fotoğraf çekirmekle yükümlü tutuluyorsunuz. Zorunlulukla başlanan her fiil, tekrarı da zorunluysa giderek o zorunluluğun kanıksanmasına dönüşür. Dolayısıyla "mahcup nazar" da her şeyden önce fotoğrafla (sonra sinemayla, televizyonla) dikizlemenin ve dikizlenmenin kanıksanması üzerinden sessizce, doğalmışçasına tahribe uğramıştır.
Nasip olursa bir sonraki yazımda da bu konuyu işleyeceğim.
Çifte görünürlük
00:0030/06/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Göç yolunda Müslümanlaştığımız ve uzun süre heterodoks anlayışların etkisinde kaldığımız için bizim mahremiyet algımız Müslüman Arap halklarınkine göre daha serbest olarak şekillenmiştir. Geniş aile yaşantısı içinde üçüncü, dördüncü dereceden kan ya da sıhriyet hısımlıkları bile çoğunlukla birinci derece hısımlık gibi kabul edilmiş; kendi örfi dinamikleriye birlikte değerlendirildiğinde bu yaşantı da dini mahremiyet algısına aykırı görülmemiştir.
Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Batılılaşmanın gündelik hayat üzerindeki etkisinin artmasıyla birlikte ''şehirli'' Müslümanların içe büzülecek kadar dışarıya kapanmaya varan dini hassasiyetleri merkez ve taşra ayrımlı ikili bir mahremiyet algısının doğmasını berberinde getirdiği gibi, mezkur serbestliği gereğinden daha fazla sınırlandırmıştır. Nitekim bugün de CHP, örtü serbestisine karşı çıkarken merkez ve taşra ayrımına yaslanmakta, taşradaki örtünün doğallığı, güzelliği üzerinden merkezdekini olumsuzlamaktadır.
Bugünkü geldiğimiz noktada ise Müslüman kadının yüksek öğrenimde ve iş ortamında yer alışı, burjuva talepleri cümlesinden plastik sanatlarla, edebiyatla ve teknik düzeyde sinemayla, tiyatroyla ilgilenmeye başlaması Müslüman artı kadın olarak onun çifte bir görünürlüğe çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, aynı televizyon ekranında örtüsüz kadın yazar sadece ''yazar'' olarak sunulurken, örtülü yazar ''başörtülü kadın yazar'' olarak sunulmaktadır.
Bu manada Müslüman edebiyatçıların mahremiyetle ilgili tasarrufları da ''çifte görünürlük'' etkisine bağlı olarak üçüncü kişilerin uyarılmış dikkatine açık hale gelmiştir. Bu, Karatepe''nin ''...her halükârda kadın kısmına mahcubiyeti yakıştırıyoruz. Kadınlar sevgiden, tutkudan söz ettiğinde bilinçaltımız içten içe huylanıyor. Ve hemen okuduğumuzun evvel emirde bir öykü olduğunu unutup yazarla öykü karakterlerini özdeşleştiriyoruz. Oysa kurmaca yazarının empati kurma yeteneğinin gelişmiş olduğunu ve bu yüzden her şeyi deneyimlemesi gerekmeden anlatabileceğini es geçiyoruz. Velev ki anlattığı özyaşamöyküsü olsun, ne çıkar. Çıplak gerçekleri hikâye formatında insanlara sunduğunuzda (...) dolaylı anlatımın gücüyle mesajınızı çok daha etkili ve estetik bir biçimde iletebilirsiniz. Bu alışverişte kadın özne olunca rahatsız oluyoruz hatta kendi mahremini ortaya dökmüş olduğunu düşünerek utanç duyuyoruz. Oysa kadını ve kadınlık hallerini anlatan bir erkek bizi o kadar da rahatsız etmiyor'' şeklindeki belirlemesine aynıyla denk düşen bir durumdur.
Şundan ki, hem dışa kapanma kararı hem de çifte görünürlük onların talebiyle ya da rızasıyla gerçekleşmemiş, bilakis onlara zorla giydirilmiştir. Dolayısıyla onlara hem ait oldukları toplumun hem de resmi sistemin eşzamanlı zıt talepleri karşısında bir tercih bunalımı yaşatılırken, aynı zamanda onlara her iki taraf için de Rus ruleti oyunundaki tek kurşun rolü yüklenmiştir. Burada taraflardan biri, harcanacak o tek kurşunla harcanmış olacaktır.
Bu çifte görünürlüğü ve tek kurşun rolünü Batılı bir yazar gibi yazmak suretiyle aşma niyeti, Müslüman edebiyatçıların modernizmin evine yerleşmesi için yeterli nedendir.
Ancak bunun uygulaması dünya görüşü planında yeni problemleri de doğuracak niteliktedir. Şöyle ki, sakınımlı bakış içe döner, sakınımsız bakış ise dışa. Bakış içe döndüğünde tefekkürü harekete geçirir ki, tefekkürden maksat kendini, dolayısıyla Rabbini bilmektir; bakış dışa döndüğünde dikizlemeyi, merakı harekete geçirir ki, dikizlemeden, meraktan maksat başkasını bilmek, fahiş bir bakışla onu istila ederek temellük etmektir.
Bunlardan birini tercih etmek edebi bir tercih olmaktan önce bir dünya görüşünü tercih etmek demektir.
İç ve dış bakışı dengeleyerek sahih bir çözüme ulaşmak mümkün değil midir? Mümkündür ve bunun için örneğin yaşayan bir yazar olarak Mustafa Kutlu''ya bakmak yeterlidir. Ancak moderni beğendirmek ve modernle beğenilmek öncelendiği için din esaslı mahremiyet algısının içeriğinin boşaltılması ilk tercih olarak önce çıkmaktadır.
Genç yazarlarımızın J. R. R. Tolkien''i Dede Korkut''a, Geoffrey Chaucer''ı Ahmet Mithat Efendi''ye, Virginia Woolf''u Safiye Erol''a, Yusuf Atılgan''ı Işık Yanar''a, Hayriye Ünal''ı Melek Aslanbenzer''e... tercih etmeleri nedendir sanıyoruz?
Söz konusu tercihin doğal sayılmaya başlandığı yerde mahremiyet problem olarak geriye çekilirken, kendini ondan ileriye iten yazar şimdi kendisi problem olarak tartışılmaya açık hale gelir. Diğer bir söyleyişle yazarın mahremiyetle mesafe problemi dininden dolayı değil, diniyle kendisi arasında oluşturduğu mesafeden dolayı incelenebilir.
Ne demişti Maktûl Sühreverdi: ''Bir şey hakikatinden dolayı değil, hareketinden dolayı değişir''.
İstif ve ibdâ
00:004/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bizim kültürümüzde "edebiyat yazarı" diye biri olmadığı gibi "yazarlık" diye bir meslek de yoktur; yazıyla uğraşmak bir zenaat, müellif olmaksa havâsî bir eğilimden ibarettir. Modernizmin 19. Yüzyıl''da ürettiği, 20. Yüzyıl''da "yaratıcılık"la birleştirdiği "author"un bizde "yazar" olarak kullanımı son 50 yıllık, "yaratıcı yazar" olarak kullanımı ise son 20 yıllık bir meseledir zaten.
Bu tip yazarlığın mahiyetini şöyle özetleyebilirim: Modernizmin seküler çocuğu olarak yazar kendi otoritesini kuran, ebedileşmek isteyen, kendi aklını beğenen, kendi arzularına, tutkularına göre olay, kişi, ilişki peydahlayan, kurgucu, yalancı ve bu uğraştan kazanç sağlayıcı olandır.
Bu belirlememi pekiştirmek için Edward W. Said''in şu sözlerini aktarmakla yetiniyorum:
"Bana göre otorite birbirine bağlı bir anlamlar burcudur: Oxford Sözlüğü''nün dediği gibi, yalnızca ''itaate zorlama gücü'' ya da ''türetilmiş ya da bahşedilmiş güç'' ya da ''eyleme etkide bulunma gücü'' ya da ''inanç esinleme gücü'' ya da ''fikirleri kabul gören bir kişi'' değildir; sadece bunlar değil, aynı zamanda müellif (yaratıcı yazar, author) sözcüğüyle de bir bağdır –yani bir şeyin kökeni olan ya da bir şeye varlık kazandıran bir kişi, peydahlayıcı, başlatıcı, baba ya da ata, ayrıca yazılı bildirleri oluşturan kimsedir. Ayrıca bir anlam kümesi daha vardır: author (müellif) augere sözcüğünün geçmiş zaman hali olan auctus''a bağlıdır. Dolayısıyla auctor, Eric Partridge''e göre, düzanlamıyla bir artırıcı ve dolayısıyla bir kurucudur. Auctoritas üretimdir, buluştur, nedendir ve ilaveten zilliyet hakkıdır. Son olarak devam ya da devam ettirme nedeni anlamına gelir. Birlikte alındığında bu anlamların hepsi de şu mefhumlara dayalıdır: (1) bir bireyin başlatma, tesis etme, yerleştirme –kısaca başlatma- gücü; (2)bu güç ve ürünleri eskiye oranla bir artışı ifade eder; (3) bu gücü elinde bulunduran birey, mecrasını ve bundan türeyen şeyleri de kontrol eder; (4) otorite bu gücün seyrinin sürekliliğini sağlar. (…) Dolayısıyla yazılı ifadede, başlatma ya da iptal etme, uzatma yoluyla artırma, zilliyet ve süreklilik otorite sözcüğüne karşılık gelir" (Başlangıçlar – Niyet ve Yöntem, Çev.: Ferit Burak Aydar, Metis, İst., 2009).
Buradan bakıldığında "yaratıcı yazarlık" son 20 yıldır çoğu Müslüman yazarların da benimsedikleri bir türdür.
Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu, Hasan Aycın ve Hüseyin Su''yu dışarıda tutarak bir değerlendirme yaptığımızda bugün itibariyle Müslüman yazarı kimliğinden, tarzından, söyleminden değil, "modern"le "modernist" olma arasındaki nüanstan tanımlıyoruz. Demem o ki modern olmak, inancını korumakla birlikte mevcut şartlara uyum sağlamak, bu yanıyla "zorunlu modern" olarak kendi zamanının çocuğu olmaktır; modernist olmaksa, modernizmin başarısı için fiili bir çabayı yürütmektir. Değilse Müslüman yazar da sonuç itibariyle sekülerdir.
Ancak bu tutumda sabit bir kasıt ya da deklare edilebilir bir ideolojik aidiyyet aramak yanlış olacaktır. Çünkü, Müslüman yazar da Batılı bir eğitimin, Batı karşıtı olsa da Batılı yazarlara hayranlık ve Batılı yazarlar gibi yazma özentisinin, Arapça düşünememe nedeniyle Din ile arasında oluşan mesafeyi kanıksamanın ve hatta bu mesafeyi -tezkiye merkezlerince onanmak için- bizzat görünür kılma eğiliminin bir ürünüdür. "Uzak durduğun senden uzaklaşır, yakın durduğunsa sana yaklaşır" fehvasınca onun modernliği, sekülerliği pasiftir ancak bu pasiflik yeni yetişen nesli de cezbettiği için kendi pasifliğinde aktif hale gelmektedir.
Netice olarak "yaratıcı yazar"lıkla, kelimenin sahibini ve ilham edicisini ululayarak söze başlama geleneği, bir nasip, bir nimet olarak Allah''tan aldığını Allah''a iade etme çabası da zedelenmiştir.
Onun için bundan sonrası din esaslı tek anlatım olarak bildiği vaazın telkin içeren, istife dayalı söyleminden bilinçli olarak uzaklaşmak ve seküler edebiyat ortamında kabul gören öz-nel, ben-cil, güya yaratıcı söyleme geçmekten ibarettir; kelimenin zilyeti onun emrine "de" geçmiştir; bu geçiş, kurgulama, yalan söyleme, peydahlama, insanı salt nefisten ibaret bir varlık sayma, "Yusuf Sınırı"nı aşma, nazarda fahiş olana tevessül etme hakkını hak ettiğini düşünmektir.
Son elli yılda Sinan''ın "inşa", Necip Fazıl''ın "ibdâ" kavramı unutulmuşsa, Guernica''yı seyretmek tefekkürün nedeni haline gelmişse, Dostoyevski''yi üç kez okumak yazarlığın şartı olmuşsa işte bu yüzdendir.
Şimdi "Sen atmadın, fakat Allah attı" hükmüyle, "ben yarattım, ben attım" sapkınlığını ve dolayısıyla Hakk''ın her an yaratışını idrak etme nezaketiyle, "yaratıcı yazar" olmanın farkını belirttiğim nedenlerle yeniden konuşmalıyız.
Bundaki ısrarım, söz konusu çelişkilerin içinde uzunca bir süre yüzmüş, belki de hâlâ yüzüyor oluşumdandır.
O halde kimse alınmasın, kendi derdimi konuşuyorum.
Bir kibir tarzı olarak edebiyat
00:007/07/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ötesini Söylemeyeceğim, Mahçup Nazar, Çifte Görünürlük, İstif ve İbdâ başlıklı son dört yazımda ''yazarın mahremiyetle mesafesini'' esas aldığım ve ilgili değerlendirmelerimi, yargılarımı da yine bu esasa göre oluşturduğum için ''sanat'' kavramına başvurmaksızın hep ''edebiyat'' merkezli cümleler kurdum.
Bizim kültürümüzde yazıyla uğraşmanın bir zenaat, müellifliğin havâsça bir eğilimden ibaret olduğunu söyleyişim, bizde sanatın ve sanatçının olmadığını da söylemekti aslında. Hem bu nedenle hem de halen sanat denildiğinde sadece edebiyatın anlaşılması nedeniyle bizde sanat edebiyatı işaret etmekten öte fazlaca bir değer taşımaz.
Bu aynı zamanda seküler olarak nitelediğimiz Müslüman yazarların Din''in dışında dur(a)mayışlarının da bir göstergesidir: ''kültürel inanış'' isteseler de istemeseler de onların yakalarını bırakmaz. Örneğin Batı sanatına hayranlıkta kıyasıya yarışmakla, hatta kimileri bir vesileyle gittikleri resim sergileriyle ilgili çocuksu da olsa başarılı kompozisyonlar yazmakla birlikte suret yasağının içinden geldikleri için plastik sanatlara doğru cesur kulaçlar atamazlar. Ayrıca Doğu resmini de bilmedikleri için Batılı resimlere bayılma nedenlerinin, bir ukala tarafından ''ama o bizde de var'' itirazıyla kesilmesi halinde mahçup duruma düşüvermekten de çok çekinirler. Bu yüzden plastik sanatlarla ilgili kanaatleri Sızıntı dergisindeki görselleri takdir etme düzeyini aşamaz.
Edebiyatın yeni ''yaratıcı yazarlık'' şubesiyle Batı edebiyatı üzerinden kurdukları bağlantının mülemmalı bir bağlantı olduğunu ıskalamalarının nedenini de kültürellikten beslenen bu örtülü cehaletin içinde aramak gerekir. Çünkü Batı kilise merkezli (Tanrısal) sanattan, birey merkezli (özgür) sanata mimari, resim, heykel ve musiki üzerinden geçmiştir. Edebiyatsa bir topal ördek hızıyla resim anlayışlarındaki değişmeleri izlemiştir. Edebiyat halen Batı sanat hiyerarşisinde fotoğrafın bir üstünde yer alırken, bizde ise şiirin büyük kredisine tutunarak ilk sıraya oturmuş ve bu nedenle Batı''da plastik sanatla uğraşanların seçkinliğini de kendi uhdesinde toplayarak yıkılması zor görünen bir kast sistemine dönüşmüştür.
Bu edebi kast sisteminin –kültürel inanıştan beslenen ''kelp'' mütevazılığıyla ''Karun'' portresi veren mütekkebbirlerini listeleyip dedi-koducu tayfasına mazleme vermektense– vaki çelişkisini eleştiriye bakışıyla anlatmam daha uygun olacaktır.
Yaratıcı yazarlarımız, Tanpınar''ın bizde eleştirinin eleştirmensiz (tenkidin münekkitsiz) doğduğuna ilişkin belirlemesini baştacı edip, eleştiri kurumunun yokluğuna (hadi biraz hafifletelim: tam gelişmemişliğine) sürekli vurgu yaparlar. İçlerinden biri bir defa olsun kendi edebi değerlerine toplu olarak bakıp ''Bizim edebiyatımız Batılı anlamda eleştiri kurumunu gerektirir mi?; bu kurumun yokluğu hayıflanacak bir durum olmayıp, övünülecek bir durum da olabilir mi?'' sorularını soramazlar. Sormazlar çünkü onlar da farklı inanç ya da ideolojideki meslektaşları gibi yaratıcı yazarlığı ''kişilik kanıtlama ve saygınlık kazanma ile ekonomik özenmeler ve yeğlemeler'' (ifadeler Sıtkı M. Erinç''e aittir) üzerine kurmuşlardır. Dolayısıyla eleştiriyi evvel emirde kendilerini görünür kılabilmesi, görünüyorlarsa görüntülerini daha da parlatabilmesi ve bunların üzerinden marka değerlerinin yükselebilmesi için –kuramsal düşünceyle desteklenmiş– etkili bir araç olarak görürler. İşte bu noktada ''kelp'' mütevazılığı biter ve yaratıcı yazar olmak bir kibir putuna dönüşür.
Oysa ki, düz bir mantıkla baktığımızda eleştirmenin bir eserin değerini keşfiyle, bir elektirikçinin evde hangi buvatta ters bağlantı olduğunu keşfetmesi arasında bir fark yoktur hatta elektirikçinin keşfi daha kıymetlidir çünkü ev halkını karanlıktan kurtarır; eleştirmenin keşfininse kendisine bile yararı yoktur.
Yaratıcı yazarın mahremiyetle mesafesinde bu kibir psikolojisinin neden olabileceği potansiyel etkiyi de aklımızın bir köşesine yazalım. Çünkü söz konusu eleştiri talebi, onlar için okurların edebiyattan bekledikleri ''ışıklanmak için ışık'' faydasını unutturup, kendilerini mezkur yöntemle ışıklandırma çabasına dönüşebilecektir.
Bu çabayla mahemiyet konusunda İslami vasatın içinde kalınması da artık çok zordur çünkü yaratıcı yazarlığın kutsal kasesi olan gerçeklik Din esaslı mahremiyet algısında yeni bir sapma biçimi olarak onu ''fahşâ''ya yönlendirecektir.
Fâhişlik kibirin süt annesidir; herkesten büyük olmak için herkesten büyük konuşmak ise yaratıcı yazarın şeytanıdır ve bu şeytan gerçeklik evinin kibir odasında uyur.
O halde –nasip olursa– izleyen yazımda da gerçekliğe bakayım.
Lâ ve gerçekçilik
00:0011/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Batılı gerçekçiliğin benimsenmesi, geleneksel edebiyatımızdaki temel kırılma noktasıdır; ilkin, Batılılaşmanın öncüsü olan asker ve bürokrat ediblerce –yine Batı edebiyatından mülhem olarak- 19. yüzyılın ikinci yarısında "hakikiyyun mesleği" adıyla alınmış ve uygulanmıştır.
Sovyet devriminin gerçekçiliği soyutun zıddı ve reddi olarak yüceltmesinin ardından gerçekçilik, Kemalist ve Kemalist zihniyetle uyum içindeki Sol edebiyatçılar tarafından hem Batılılaşma süreciyle irtibatı hem de ideolojik bir buyruk olması nedeniyle yeni edebî karakter olarak kurumlaştırılmıştır. Bugün aynı doğrultuda etkisini sürdüren gerçekçilik Müslüman yazarların büyük bir bölümü tarafından da ciddi bir rahatsızlık duyulmaksızın izlenmektedir.
Misalli Sözlük''te gerçekçilik "olayları olduğu gibi benimsemeyi, düşünce ve yaşayış ölçüsü olarak sadece onları temel almayı hedef edinme" şeklinde tanımlanmıştır. Batılı gerçekçiliğin kaynaklarının sayıca çok ve kolay ulaşılabilir olması nedeniyle tarih ve nazariyesinin onlardan okunmasını tavsiye ederek, onun bu tanım üzerinden İslami anlayışta neden bir kırılma noktası oluşturduğuna bakalım:
Akaid, Kelam ve Hikmet kitaplarının tümünde duyulardan görme duyusu ve ona bağlı olarak algılardan da gerçeklik algısı öncelenir. Örneğin Sühreverdî, latif olması açısından işitme duyusunu da önemsemekle birlikte "En şerefli duyulurlar, görmenin duyumladığı duyulurlardır" der. Ancak buradaki gerçekliğin gerçekçiye verdiği gerçekçilik hakkı onun ölümüyle son bulur ve Peygamber Efendimizin "İnsanlar uykudadır ancak öldüklerinde uyanırlar" Hadis''inin yönünü gösterir. Bu yön ahirettir ve ahiret (Sühreverdî''nin tanımıyla) gerçekçiyi kurtuluşa erdirecek "en büyük tasa"dır.
Öte yandan basireti asıl bilgi, gözün görmesini ise bilginin meydana gelme yolu olarak nitlendiren İbn Arabî ilimleri akıl, hal ve sır ilimleri olarak üçe, sır ilmini kendi içinde önce ikiye, bunları da kendi içinde farklı şubelere ayırır.
Demem o ki, İslami anlayışta gerçekçiliğe verilen değer "basiret"le, "gaybi bilgi"yle (buluşmadıkça değil) bitişmedikçe sıhhatli sayılmaz. Çünkü, ancak bu bitişen bilgiyle "Tevhid" bilgisi içinde durulabilir.
Tevhid derken ittihat ve düalite içermeyen som bir-lik''ten söz ediyorum. Bu yüzden İslami anlayışta "bir" oluş yok''un tüketilişiyle ifade edilir. Örneğin: Karanlık aydınlığın, korku güvenin yokluğudur... gibi. Bu anlayışın esası Kelime-i Tevhid''tir: "Lâ ilâhe": İlah yoktur, "İllallah": ancak Allah vardır. Dolayısıyla Müslüman zihni kuru gerçekçilik üzerinden değil, aklen lâ/yok değillemesinden en yüce Gerçek''e vardığı gibi, gerçekçilik de bu gerçeği gerçekleyenin varlığına (meluh olana) bir işaretten ibarettir.
Bu paradigma, Batılı gerçekçilik anlayışından (salt görmenin mahiyeti ve işlevi açısından onu kendi içine de çekmekle birlikte) ayrıdır. Bu nedenle bir yazar Batılı gerçekçilik üzerinden (onun ideolojisini de içselleştirerek) edebiyat yapabildiğini / yapabileceğini söylüyorsa bu onun Tevhid düşüncesinin dışından konuştuğunu gösterir.
Bunu yukarıda zikrettiğimiz şekliyle ahiret üzerinden de temellendirebiliriz: Gerçekçilik sekülerdir ve dünyevî olmayan hiçbir şeye yönelmez; dolayısıyla ahiret, gerçekçilik açısından bir "öteki"dir. Gaybi bilgi ötekileştirildiğinde ise Müslüman olmanın şartı zedelenmiş olur.
Ulaştığımız bu sonucun "Müslüman yazarın mahremiyetle mesafesi"yle ilgisini de şu şekilde kurabiliriz:
Mahremiyet, kamil olma potansiyeline sahip bulunan insana mahsus yüzlerce düzeyden birisidir. Dünyevî gerçekçilik adına bu düzeyin altına inmek insanî vasatın altına inmek, diğer bir söyleyişle onu hayvanî düzeye iterek eksiltmektir. Bu "müstehcenlik" dediğimiz şeydir; insanın insanlığını hayvanî olana doğru evirmek, onu insan kılan değerlerden soymaktır yani elbisesinden soymak değil insan oluşundan, ar''ından soymaktır.
Buradan baktığımızda söz konusu düzeydeki eksiltmeyi, Batılı edebî gerçekçiliğin etkisiyle metne dökmek basiretle, gaybi bilgiyle, ahiret tasasıyla bağdaşmaz; bunlarla bağdaşmayan bir düşünce Tevhid''le buluşmaz; Tevhid''le buluşmayan düşünce ise mubahattan bir iş yani edebiyat da olsa sıhhatli sayılmaz.
O halde "Müslüman yazarın mahremiyetle mesafesi"nde –Misalli''deki tanımıyla– gerçekçiliği esas alması problemlidir. Çünkü bu gerçekçilik yukarıda belirttiğimiz nedenlerle İslami açıdan (bir bilgidir ama) çok yetersiz bir bilgidir; bu bilgide (İbn Arabî''nin kavramlarıyla) İlah, İlahi bilgi, ihtiyar, meşiyet, irade, kudret, emir, yasak, İlahi bildirim, istifham, dua, kelam, duymak, görmek, anlayış ve hayat yoktur.
Son tahlilde asıl farkı el-Bestâmî şöyle belirlemiştir: "Siz ilminizi ölümlülerden, biz ise ölümsüz Diri''den almaktayız".
Kurgunun hükmü
00:0014/07/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
“İbda” kelimesinin unutulduğunu söylemiştim. Aslında sadece ibda değil, ibda benzeri ihtira, halk, icat, keşif, ihdas kelimeleri de unutuldu.
Kamus-ı Türkî''de söz konusu kelimelerin farkları şöyle verilmiş: “İhtira: vesait-i malûme ile ve i''mâl-i fikr sayesinde bulunmuş bir tertiple i''câzkârâne bir şey meydana koymak; halk: büsbütün yoktan var etmek; icat: ma''dûm veya madûm addolunacak surette meçhul bir şeye vücut verip peyda etmek; keşif: mevcut iken enzârdan mestûr ve cehûl bulunan bir şeyi zahire ihraç ederek malûm eylemek; ihdas: yeni bir şey çıkarmak ve yeni tarzda bir şey meydana koymak; ibda ise yeniliğiyle beraber garabet ve letafetiyle dahi câlib-i intizârı dikkat olacak bir şey bulup ortaya atmaktır”.
“Aslı olmayan bir şeyin kurulup vaki ve sahih gibi gösterilmesi” anlamındaki ihtira kelimesinin Al-Mawrid''teki ilk karşılığı “invention”dır. Redhouse da “invention” için “icat, ihtira, türetme, uydurma, yalan, icat kabiliyeti, ihtira kuvveti, özellik, hususiyet, orijinallik” kelimelerini seçmiş. Buna göre “ihtira” kelimesi bizim “fiction” kelimesinin karşılığı olarak kullandığımız “kurgu / kurgusal edebiyat” kelimelerine en yakın olandır.
İhtira ve benzeri diğer kelimelerin öncelikli önemi ise Allah''ın yaratma ve ona ilişkin fiilleriyle, insanın yaratma ve ona ilişkin fiillerini tenzihî ve teşbihî olarak ifade etmede ve insan için edebî bir imkan olmada kullanılmalarındandır. Nitekim İbn Arabî de ihtiranın hükmünü ve işlevini bu şekilde belirtmiştir:
“Âlemde ihtira (tasarlayarak yaratma) geçerli değildir. Allah için ihtira belirli bir şekilde kullanılabilir, fakat kelimenin gerçek anlamı yönünden kullanılamaz. Çünkü böyle bir şey ilâhî mertebede eksikliğe yol açardı. O halde orijinal üretim, ancak kul hakkında geçerli olabilir. Şöyle ki: Bir şeyi orijinal olarak üreten, gerçekte varlıkta ortaya çıkartmak istediği şeyin örneğini (başka bir yerden öğrenmeden) önce kendi zihninde tasarlamadan onu yapamaz. Onu zihninde tasarladıktan sonra ise amelî gücü o şeyi örneği bilinen bir şekilde (çünkü zihinde tasarlanmıştı) duyusal varlığa çıkartır. Tasarlayarak yaratan, bir şeyi önce kendi zihninde, ardından dışta zihninde tasarladığı şekilde var etmiş olmalıdır. Aksi halde gerçek anlamda orijinal yaratıcı sayılmaz.
“(Bunu anlamak için şöyle bir örneği farz edebilirsin:) Bir şahsın sana varlıkta örneği bulunan belirli bir şeklin düzenlenişini öğretip senin de onu öğrendiğini farz et. Ardından onu öğrendiğin tarzda varlığa çıkartırsın. Bu durumda sen, gerçekte ve kendiliğinde, o şeyi örneksiz var etmiş değilsin. Onu (başkasından öğrendiği) örnek olmadan meydana getiren, örneğini zihninde tasarlayıp sonra sana öğretendir. Bununla beraber insanlar, o şeyi başkasında görmediği için, zihninde tasarlayarak yaratmayı sana nispet edebilir” diyen İbn Arabi, kişinin kendisinde olanın zannıyla kurguyu Allah için de düşünmesinin caiz olmayacağını, O''nun “kün” ile yarattığını, kişinin ise dağınık parçaları zihninde ve vehminde kurgulamak suretiyle birleştirdiğini, yani ihitrada bulunduğunu söylüyor ve bu birleştimenin daha önce o kişinin bilgisinde olmamasında bir beis görmeyerek “şair ve fasih-yazarlar”ın (edîblerin) eylemini bu cümleden görerek, bilginlerin, mühendislerin, sanat erbabından marangozlarla inşaatçıların çabasını da buna dahil ediyor ve bu meslek sahiplerinin “yaratılışları en temiz olan ve akıllarını en güçlü şekilde kullanan” kimseler olduklarını söylüyor. (Fütuhât-ı Mekkiye, Cilt 1, Çeviri: Ekrem Demirli, Litera Yay., İst., 2006).
Buradan baktığımızda kurgu / kurgusal edebiyat “bugün oturup bir ihtirada bulunayım” düşüncesiyle değil, ihtiradan kaçınamama (söylemek ve yazmak zorunda kalma) haliyle ilgili görünüyor ki, bu da bir nasiple, o iş için seçilmeyle doğrudan bağlantılı bulunuyor.
Allah dilemedikçe bir kelimeyi değil bir harfi bile hatırlamaya güç yetiremeyeceğinin bilincinde olan edibin ona bu gücü verene karşı azami nezaket içinde bulunması; nasiplendirilmenin ve seçilmenin yüklediği sorumlulukla yüzünün herkesinkinden daha fazla toprağa yakın olması edebinin bir gereğidir ki, edebiyatımız bunun örnekleriyle doludur.
Öte yandan edibin kurgusunu Allah''ın yaratışına benzetmeme açısından teşbihî değil tenzihî bir tutum içinde olması, bu manadan nezaketsiz bir içeriğe sahip olan “yaratmak” kelimesine itibar etmeyip, kendisine bahşedilen fiilin içinde durması evladır.
Tenzih ve teşbih İslami anlamdaki kurgunun (ihtiranın) da meselesidir. Batıya mahsus kurgu ise ancak iman ve inkar kelimeleriyle birlikte düşünülebilir. Bu manada bir edibin, hanif de olmayan Batılı bir yazarı izlemesinin ve beğenmesinin hükmünü Rabbine karşı nezaketinin seviyesine göre kendisinin vermesi gerekir.
Çünkü “Kişi sevdiği ile beraberdir”.
Bir camiden daha fazlası
00:0018/07/2012, Çarşamba
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Çamlıca''ya yapılması planlanan cami üzerine reddiyeler dizen radikallerin en büyük talihsizliği Kâbe''nin “çukurda” olduğunu, bunun da “tevazu”dan kaynaklandığını, bu yüzden camilerin de yükseklere yapılmaması gerektiğini söylemeleridir.
Bu sayede radikallerin sadelikteki yüceliği bilmediklerine ve en sert kelimelerle konuşmayı alışkanlık haline getirdikleri için ilgili tanımlardaki incelikleri iptal ederek konuştuklarına bir kere daha şahit olduk.
Şöyle ki, Müslümanlar Mekke''yi o bölgenin karnı (Batn-ı Mekke), Beytullah''ı da Mekke''nin rahmi (el-Batha) olarak isimlendirirler. Radikallerse malum üsluplarıyla -tevazu tezi de güçlensin diye– karın/ batın /öz-su kelimelerini ıskalayıp, “çukur” demeyi seçtiler.
Oysa ki, Başbakan''ın mümince heyecanına karşı bir solcu telaşıyla konuşmak yerine önce Mekke ve Beytullah''la ilgili tanımlara, ardından “çukur” kelimesinin hangi ayetlerde, hangi maksatla kullanıldığına bir bakabilselerdi bu zincirleme yanlışa düşmezlerdi.
Kafirler için titretici bir ihtişama sahip olan Kâbe, Müslümanlar için asıla, ilk oluşa yani rahime dönme yeridir. Diğer bir söyleyişle Kâbe, kafir bakışıyla kibirli, Müslüman bakışıyla yükselmenin ilk seviyesini belirtme açısından tevazunun (alçakgönüllülüğün, gösterişsizliğin) eşiğidir.
Müslümanların toplanma yeri olarak cami de bir rahimdir; büyük, geniş, yüksek sıfatları camide cem oluşun imkanını belirtmekten başka bir anlam ifade etmez; oradan nasiplenmemiş kafir gözü onun zırhıyla perdelenir ki o zırh Müslüman zihince Tavaf''ta Remel yapmaya tekabül eder.
Bu mütekabiliyetten bakıldığında o zırh yine Müslüman zihin için zar hükmündedir. Rızkı arama çabasından Rabbine ve oradan tekrar rızkını aramaya yönelmedeki geçiş adeta bir zarın içinden geçiş gibidir. Bu manada seccade bile bir zarı temsil eder.
Bu söylediklerimizin daha iyi anlaşılması için Ayasofya ile Süleymaniye Külliyesi''ne birlikte bakmak yeterlidir.
O ağır kütlesi, dış ile içi birbirinden adeta vurguyla ayırırcasına örülmüş kalın duvarlarıyla Ayasofya dünyevi olanla uhrevi olanı kanırtarak ayıran bir işlev yüklenir. İçine girildiğinde dış tümüyle terkedilmiş olur. İçi ise loşluğun verdiği ürpertiyle rahmetten çok gazap hissini besler.
Süleymaniye Külliyesi''nde cami pazardan, medreseden, kütüphaneden, şifahaneden, imarethaneden, tıpkı bunların birinden diğerine geçmenin doğallığı, sadeliğiyle ibadet için geçilen bir yerdir. İç dışın aydınlığını massederken, kütle iç ve dış ışık arasında bir zara dönüşür ve dolayısıyla bu alanlarda bulunmak -birinden diğerine geçiş yapmak- halin değişmesi değil, hareketin değişmesinden ibaret olur.
Belirttiğimiz nedenlerle Ayasofya seküler olanı, Süleymaniye ise seküler olmayanı temsil eder.
Buradan bakıldığında radikallerin caminin yerinden ve muhtemel kütlesinden kaynaklanan bir itirazı değil, seküler olanla olmayanın seçimi üzerinden bir itirazı yükseltmeleri yani “Madem bir cami yapılacak, külliye anlayışına dönüş elzemdir; sadece cami yapmak dayatılmış bir eksikliği devam ettirmektir” demeleri beklenirdi. Onların kendilerinden asıl bekleneni dile getirmemeleri, vaki itirazlarının laikçiler ve Kemalistler tarafından övgüyle görünür kılınmasına tav olmaları duruşlarının ve deyişlerinin yanlışığına bir karinedir.
O halde biz onların yerine doğru itirazı yapalım: Çamlıca''ya okulla, pazarla, hastahaneyle, kütüphanesiyle, huzureviyle, dinlenme parkıyla doğrudan irtibatlı bir cami yapılmalıdır. Bu caminin büyüklüğü ilgili alanların büyüklüğüyle doğru orantılı olmalıdır ve yine bu cami bir güç gösterisi olarak değil, seküler olmayan bir varoluş kaygısıyla yapılmalıdır.
Bu caminin mimari bir rekabet olarak büyüklüğü mimarın sorunudur ki, onun bu niyeti kendinde gizli kalmalıdır. Önemli olan söz konusu büyüklüğün yukarıda söylediğimiz zar anlayışını geliştirerek sürdürmesi, mekanın özelliklerini yansıtması, toprakla bütünleşmesidir. Ancak böylesi bir büyüklük kibiri içermeksizin mevcut mülk üzerinden tüm mülklerin sahibini ululamaya açık olabilir.
Cami, Hıristiyani anlamıyla tapınak değildir. Sosyal hayatın nabzı orada atar; gündelik hayat oranın eşiğinde hem sükunetle hem hareketle buluşur. Bu nedenle Başbakan''ın Camlıca''ya cami müjdesinden Cumhuriyet devrinde bir tapınağa indirgenen caminin söz konusu asli rolüne bir dönüş imkanını yeniden üretmemiz ve bir cami inşasıyla ondan daha fazlasını birlikte inşa etmemiz mümkündür.
Radikallere gelince… Onlar laf salatası yapma becerisinde solculara benzerler. Medya bülbülsüz olmayacağına göre bırakalım onlar da becerebildikleri tek iyi şeyi yapsınlar.
Büyük düşünmek
00:0021/07/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
''Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?'' sorusu seksen kuşağına mensup olan Müslüman ve Solcu yazarların en fazla sordukları ve dolayısıyla en fazla cevap aradıkları bir soru olmuştur. Çünkü her iki taraf da kendi inançlarınca toplumcuydu ve edebiyat da ilk bakışta halktan yana bir fayda ürettiği oranda kıymetli olabilirdi.
Solcu yazarlar bu inançlarını emperyalizme, sömürüye, oligarşiye karşı ve emekten, emekçiden, ezilenden yana olunması şeklinde özetliyor ve edebiyatı da halkın bu yönde bilinçlendirilmesi konusunda en etkili araç olarak görüyorlardı.
Müslüman yazarlarsa, benzeri bir argümanla, tahrip edilmiş Din dilinin yeniden inşasını, dolayısıyla sahih din anlayışının yeniden öğrenilmesini ve öğretilmesini talep ediyorlardı.
Ne var ki, her iki tarafın da bireycilik esasıyla yapılandırılmış, yazara bir tür tanrısal göz değeri yüklemekle kalmayıp, üstün bir yaratım gücünü de yakıştırarak onu tanrının yerine oturtan modern Batı edebiyatından beslenmesi edebi özgürlükle faydacılık arasında içten içe hep var olan çatışmayı daha da büyütüyordur.
Solcu yazarlar zaman içinde zihniyet olarak zaten ait oldukları Batı''ya tümüyle bağlanarak “Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?” sorusunun kendisini ortadan kaldırıp, rahatladılar. Şimdi Bukowski ile Yusuf Atılgan''ı birbirinin içinden okuyarak tavan yapmış bir bireysel özgürlüğün keyfine ulaşabiliyorlar; Woolf''a biraz Ece Ayhan aykırılığı, Joyce''a biraz Oğuz Atay boşvermişliği, Plath''a biraz Nilgün Marmara melankolisi eklendiğinde edebiyatın tadına da doyum olmuyor netekim.
Artık toplumculuk Solcu yazarların sorunu değil ancak hala Müslüman yazarların sorunu olmayı sürdürüyor. Aslında onlar da liberallere kansalar laikleşmek suretiyle söz konusu problemin üstesinden kolayca gelebilecekler fakat onlar buna rıza gösterseler de inandıkları Din buna uygun düşmüyor.
Aslında mevcut edebiyat ortamı yakından gözlendiğinde edebiyatçı olmaya heveslenen Müslüman genç kuşağın da tıpkı Solcu yazarlar gibi Batı edebiyatına ve onun taklidinden ibaret olan yerli aylak-adam edebiyatına eğilim gösterdiklerine hükmedilebilir. Buna rağmen “Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?” sorusu başlarının üstünde Demokles''in kılıcı gibi sallanmıyorsa da Din''in içinden düşündükleri anda onları fazlasıyla rahatsız ediyor. Diğer bir söyleyişle, kendi özgür iradeleriyle Tezer Özlü''yü, Sevim Burak''ı, Sevgi Soysal''ı okuyarak naylon bir acının edebi parodisini yapmaktan yana çok rahatlar ama vicdanen, toplumsal sorumluluk açısından rahat değiller.
Öte yandan, hem eğitimleri hem çevre etkisi hem de Solcuların iltifatlarına büyük değer yükleyen kuram budalası yazar ağabeylerinin de etkisiyle edebi beğenileri Batı edebiyatına göre şekillendiği için onun dışına çıkarak bir değerlendirme yapamadıkları gibi, hayal sularında yüzmenin hazzını düşünmek, sorgulamak türünden zahmet gerektiren şeylere feda etmekten de kaçınıyorlar.
“İki arada, bir derede kalmak” deyimiyle tanımlanabilecek bu belirsizlik, silikleşmiş aidiyet yüzünden “ürettikleri” edebiyatın da aynı akibete uğraması ise işin en problemli kısmını oluşturuyor. Diğer bir söyleyişle “yanlış yönelmiş olabiliriz ama doğru, hakkı teslim edilecek bir iş yaptık” deme cesaretine ulaşamıyorlar.
Bu problemlerin üstesinden gelinebilmesi için, konunun şu şekliyle konuşulmasının daha faydalı olacağına inanıyorum: “Edebiyat ne tek başına araçtır ne de amaçtır; hem ikisinin ortalamasıdır hem hal bilgisinin düzeyine bağlı olarak bu ortlamanın fevkindedir”.
Ne diyordu Mustafa Kutlu: “İnsana düşen şeksiz-şüphesiz-isteksiz-iradesiz-akılsız-fikirsiz bu âhenge iştirak etmektir. Kul olmak budur. Bu âhengin sırrı ile dereler çağlar, çiçekler açar, bulutlar uçar, kuşlar öter, mevsimler değişir, çocuklar doğar, iki gönül birbirine akar, aşk doğar. Aşkın ateşi ile şair şiirine, ressam resmine, bestekâr bestesine başlar. Hakk''ın güzel kıldığı âleme bir güzellik katmak için. (…)
Kalbe düşen bu güçlü sırda (Hikmet) ızdırap, hasret, dua, vuslat, acz, teslimiyet; insana verilen her şey vardır. Ve insan bunu terennüm eder.
Ve böylece var olur.
Var ettiği eser esasen ona değil bu sırra aittir. O bir aracıdır. Tıpkı Cenab-ı Hakk''ın iradesinin vücut bulması için kendisine tevdi edilen emanete göre hareket etmesi; kendi isteğini Allah''ın emrine vermesidir. Cüz''i irade budur. Yok hükmündedir. Ama vardır. Sûfiler bu sebeple ''hiç'' lafzını çok kullanır” (Yeni Şafak, 25.4.2012).
Demek ki, toplumculuk adına “Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?” sorusuna takılıp kalmamız gereksizdir. İnancımız bize insanlığı da içine alan âlemşümul bir perspektifi kuşanmayı önermektedir çünkü.
O halde birer tuzak hükmündeki kısır döngülü soruları, düşünceleri aşarak alemin genişliğince büyük ve hallerin çeşitliliğince yoğun düşünebilmeliyiz.
Ancak böyle düşünebildiğimizde, dokunduğumuz çok şey değerli olacaktır.
Vaazdan kaçış
00:0025/07/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Vaaz kelimesini ''Zecr edip, engelleyip, men edip, geri tutup ya da alıkoyup bunun yanısıra korkutmak'' olarak açıklayan Râğıp el-İsfahanî, (Müfredât), ona el-Halil''in vediği ''kalbin inceleceği bir hususta hayırlı bir şeyi hatırlatmak'' (Kitâbu''l-Ayn) anlamını da eklemeyi ihmal etmez.
Misalli Sözlük, vaazı ''İbadet yerlerinde yetkili ve görevli bir kimse tarafından yapılan dînî konuşma'' şeklindeki ilk anlamıyla ibadet mekanlarına mahsus bir eyleme indirgese de Doğan Sözlük''teki ilk anlamı el-Halil''inkine yakın durur.
Gerek Misalli''nin verdiği ilk, gerekse Doğan''ın verdiği ''İbadet yerlerinde dinin emir ve yasaklarının anlatılması esasına dayanan konuşma, mev''ize'' şeklindeki ikinci anlamından vaaz (öğüt, nasihat) kelimesine baktığımızda, insanlara bilgi ve nasihatla bir fayda sağlamayı hedefleyen edebiyattan Batılı anlamda gerçekçiliğe dayalı edebiyata yönelişimizdeki niyeti de öğrenmiş oluruz. Lafı dolaştırmadan söyleyecek olursak, bu niyetin ve onunla ortaya çıkan edebi uygulamanın tam adı ''vaazdan kaçış''tır.
Peygamber Efendimiz ''Din nasihattır'' buyurduktan sonra ''Kimin için nasihattır?'' diye sorulması üzerine de şöyle buyurmuşlardır: ''Allah, Kitabı, Resulü, mü''minlerin yöneticileri ve tüm Müslümanlar için nasihattir.''
Nasihat, ''kişinin arkadaşlarının salâhına olacak bir fiilde bulunmaya ya da söz söylemeye yönelmesi''dir. Birine karşı halis, saf ve samimi sevgimizi, muhabbetimizi içerir; balın saflığından kinayedir; deriyi dikmek, dikicilik, dikişçiliktir ve onu diken ipliğin kendisidir (Müfredât).
Zihin unutmaya meyillidir. Nasihat unutmaya karşı tedbiri içerir ki, bu tedbir de tekrara dayanır. Çünkü ''Tamamlanmış Din''le insanların faydasına olacak her şey söylendiği gibi aynı zamanda ''Hatem'' olan Peygamber Efendimiz''le ahlak da en yüksek seviyede tamamlanmıştır. Nasihat etmek isteyen için tamamlanmış olanın tamlığı üzerinden bir hatırlatmada bulunmaktan ötesi yoktur. Bu nedenle gerek mev''ize metinlerinde gerekse edebi eserlerde söz konusu tekrarın daha beliğ ve daha özel bir keşifle (teknikle) verilmesinin dışında bir fark bulunmaz.
İlk adıyla ''hakikiyyun mesleği'' yeni adıyla gerçekçilik olarak benimdiğimiz edebi tarz, Müslüman yazarların öncelikle söz konusu nasihattan kaçmalarıyla kendini belli etmekle kalmamış, vaaz da salt kıssadan hisse çıkarma işgüzarlığı olarak algılanmak / algılatılmak suretiyle bir karikatür malzemesine dönüştürülmüştür.
Misalli ve Doğan sözlüklerinin yukarıda zikrettim gibi ibadet mekanına ve görevlendirilmiş kişilere bağladıkları vaaz işte bu edebi kaçışın ve dolayısıyla edebiyatımızdaki sekülerleşmenin şimdilerde tümüyle kanıksanmış olan karşılığıdır. Bu kanıksamaya ilişkin en tipik örnek de Batı''yla hesaplaşan ''deha'' Cemil Meriç''in, ''Din nasihattır'' hükmünün temsilcisi olmayı ısrarla sürdüren Sezai Karakoç''tan ''Camiden çok kilise'' kokusu alabilme talihsizliğidir.
Olan olmuş, nasihat cami vaizlerine, kurgu ise ediblere kalmıştır ama yine de vaaz ile edebiyatın düşman taraflar olma problemi ortadan kalkmamıştır. Çünkü nasihat yükümlülüğü -Dînen- hem vaiz için hem de edib için bâkîdir. Diğer bir söyleyişle, salt edebi perspektifle baktığımızda vaazın, özel manada (bireysel çaba ve sonuç olarak) ibda, ihtira, icat, keşif, ihdas olmaması ve tüm zamanlar için tekrarlanması gerekeni tekrarlamakla sınırlı bulunması, inanan ve düşünen her insanın yükümlü olduğu nasihatın da edipler tarafından daha farklı bir kurgu ve içerikle ifasını hâlâ (ve daima) zorunlu kılmaktadır. Aksi halde bir edibin, belağatı iyi olan bir vaizden farkı olmayacaktır.
Bu nedenle edibliği metafizik bir dille ayva, elma muhabbeti yapmaktan, sırtını Yunus Emre''ye, Mevlânâ''ya, Niyâzî-i Mısrî''ye dayayıp edebî estetiği dînî romantizm katına indirmekten öteye gidemeyen mevcut Müslüman yazarların metinleriyle, ihtira sahibi Müslüman yazarların metinlerini -ihtiranın şartlarına uygun olarak- birbirinden koparmaksızın ayıracak bir ölçünün yeniden belirlenmesi gerekmektedir.
Bu manada öncelikle Müslüman yazarların vaazdan kaçmamaları elzemdir. Vaaz tıpkı teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su gibi hayatımızı oluşturan şeyler cümlesindendir. O Din''in dilidir, nebevi bir usûldür, semâvî geleneğin sürdürülme şartıdır; bozulan niyet ve eylemlerimizi düzelttiğimiz, unuttuğumuz hakikatleri yeniden hatırladığımız mihenktir.
Öte yandan edebiyat özel bir nimettir ve varlığı vaazın istismarından kaçınıldığı, nasihatın samimiyetinde samimi olunduğu oranda belirginleşir.
Bu farkları gözeterek vaaz ile edebiyatın ilişkisini sahih manada yeniden kurmanın derdine düşmezsek, yakın zamanda Elif Şafak ve türevlerini bile birer edebiyatçı vaiz/vaize olarak benimsemek zorunda kalırız.
Benden söylemesi.
Üç vakte kadar İslamcılık
00:0028/07/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslamcı, ''Müslümanların ibadetlerini en rahat şekilde yapacakları en uygun rejimi aramayı, yine ibadet cümlesinden yeni nesilleri Din üzere korumayı ve Dinin yayılacağı olumlu bir ortamın sürekli varolması için çaba göstermeyi misyon olarak seçen kişidir''.
İslamcılık ise bu üç hususun Din gayeli de olsa dünya esaslı olması nedeniyle yüklendiği siyasi isimdir ki, bu yanıyla ideolojiktir ancak onun beşeri ideolojilerden farkı Din-dünya dengesinde Kur''an''ı merkezde tutmasıdır. Diğer bir söyleyişle İslamcılık maddi kazanımları, somut siyasi sonuçları hedeflese de nihai zaferi belli bir kuşağın mecburiyetine dönüştürmez bilakis onu ertelenebilir niteliğiyle sürekli idealize eder.
Bu manada İslamcılığın 19. Yüzyılın ikinci yarısında doğduğuna hükmedilemeyeceği gibi yerli İslamcılığın AK Parti ile birlikte sistemin içine çekilmek suretiyle sona erdirildiğine de hükmedilemez.
Şundan ki, Reşit Halifeler dönemininin hemen ardından Hz. Hüseyin''in (şehadeti: 680) saltanata karşı başlattığı itiraz ile ondan yaklaşık elli yıl sonra doğan zühd hareketi (:tasavvuf) İslamcılığın kökenini oluşturur.
İslamcılığın tarihsel gelişimi içinde İmam-ı Rabbani''nin (Müceddid-i Elf-i Sani, vefatı: 1624) başlattığı ve Mevlânâ Halid-i Bağdadî''nin (vefatı: 1827) devraldığı Müceddidilik Hareketi onun en meşhur örneğidir.
Hasan el-Bennâ''nın (vefatı: 1949) İhvanü''l-Müslimin''i ile Ebu''l A''la Mevdudi''nin (vefatı: 1979) Cemaat-i İslamiyye''si de son zamanların en etkili iki İslamcı örgütüdür.
Yerli İslamcılığın oluşumu Osmanlı''nın çöküşüne karşı siyasi bir fikir üretimi olarak pratik yararı gözeten rasyonalist bir içerikle başlamış olsa da asıl Müceddidilik Hareketi sayesinde bir varlık kazanmıştır. Bu manada Said Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi, Abdülaziz Bekkine, Abdülhakim Arvasi, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Muhammed Raşit Erol, Mahmud Ustaosmanoğlu, Gönenli Mehmet Efendi, Süleyman Tunahan, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan (Allah hepsinden razı olsun) İslamcıdır.
Son yüz elli yıl içinde İslamcılığın yeni devletin bekası adına, sistemden dışlanmakla sindirilemeyecek bir büyük güç olarak bir modernleşme projesi kapsamında sistemin içine çekilmek istenmesiyle, İslamcıların AK Parti iktidarına koşulsuz destek verişinde bir mütekabiliyet aramak ve dolayısıyla bundan İslamcılığın ölümüne hükmetmek yanlıştır. Çünkü bu eşitleyici bakış sosyolojik bir bakıştır ve bir simurg gibi sürekli kendi küllerinden doğan İslamcılığı anlamaya ve anlatmaya yetmez.
Geçmişteki bir yazımda da belirttiğim gibi salt ezberlenmiş sosyolojik verilerle İslamcılığa üç vakte kadar ömür biçen bilimsel falcıların hali içki içirilince dağa kurt aramaya çıkan keçinin hali gibidir. Onlar da vaki tepkileriyle laiklik şarabını içip İslamcı dövmeye çıkmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar.
Onların perspektifinden bakalım: Velev ki tüm İslamcılar AK Parti iktidarında dünya nimetini paylaşmaya dalıp misyonlarını unutmuş olsunlar. Ancak bu İslamcılığın bir kaybı değil özel olarak onların kendilerinin kaybıdır. Çünkü İslamcılık diplomalı münevverlerin inhisarında değildir. Bu kanaldan akışı duran İslamcılığın zühd hareketinin yeniden canlanışıyla bir tarikat önderinin asıl görevi olarak başka bir kanaldan akmaya başlamayacağını kim söylüyor ya da garanti ediyor? Bunu kimse söylemeyemez ve garanti edemez. Çünkü Hz. Hüseyin''den bugüne İslamcılık Endonezya''dan Endülüs''e kadar yüzlerce nehir halinde diriliş denizine akıyor. İran devriminde, Mısır, Tunus, Libya, Suriye kıyamında, en yürek yakan haliyle Arakan zulmünde bile İslamcılığın Kur''an esaslı yeni bir arayışını, çözüm üretme çabasını göremeyen gözler İslamcılığı idrak etmekten ve dolayısıyla onu sosyolojik ezberleriyle açıklamaktan acizdirler.
Hayır hamaset yapmıyorum, tarihi ve toplumsal olayları da tersinden yorumlamıyorum. Önümde Aliya İzzet Begoviç gibi zihinlerde taptaze duran bir örnek var çünkü. ''Biz savaşmak için silahı elimize almadık, cihadın şartları oluştuğu, Allah rızası için savaşmak yükümlülük haline geldiği için silahı elimize aldık'' diyebilen, bir sonuç adına değil, somut bir emir adına hareket eden mücahidler hep olmuştur ve olacaktır çünkü.
Ancak Türkiye planında şu elbette konuşulmalı ve tartışılmalıdır: İslamcılık AK Parti iktidarıyla ne kazandı, ne kaybetti? Bu da evvel emirde İslamcıların bir iç meselesidir ve nitekim Ali Bulaç son yazılarında bunu tartışmaya açmıştır.
Bu babada İslamcılığın bittiğine, üç vakte kadar Din''in şöyle ya da böyle olacağına hükmeden bilimsel falcılar ise ancak yeni Moğol istilasının işbirlikçileri olarak arkeolojik bir kıymet ifade edebilirler
İslamcılığın helvasını karmak
00:001/08/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ali Bulaç''ın son yazılarıyla İslamcılığın gidişatı konusunda açtığı tartışma başlıklarına, dönemlendirmeleri ve yer yer kurumsal bir yapıyı eleştiriyormuş gibi eleştirmesi açılarından itirazlarım olsa da büyük oranda katılıyorum; onun "İslam konusunda iç dünyamızda ne kadar tutarlıyız? Biz sahiden Allah''ın iradesine teslim olmak; yani adaleti tesis etmek, birlik olmak, iyiliği hakim kılmak ve yüksek bir ahlakî hayata ulaşmak istiyor muyuz?" şeklindeki iki sorusunu da her İslamcının kendisine sormak zorunda olduğu temel sorular olarak alıyorum.
Fakat kendi kendime şu soruları sormaktan da geri duramıyorum: Bulaç''ı İslamcılık konusunda bir dizi yazıyı "şimdi" yazmaya sevkeden nedir? Aynı zamanda bir İslamcı olan Numan Kurtulmuş''un AK Parti''ye katılmasının bunda bir etkisi var mıdır? Daha da önemlisi Bulaç''ın samimi soru ve sorgulamalarını penaltı noktasına dikilmiş bir top olarak görüp, onu İslamcılığın ölüm golüne çevirmek isteyen kimi sağcıların ve liberallerin asıl niyetleri nedir?
Bulaç''ın İslamcılıkla ilgili yazılarına başlamadan bir önceki "Başbakan''ın beklenen hamlesi" başlıklı yazısına baktığımızda onun "Son zamanlarda dindar cemaat ve camialar ile AK Parti birbirlerine gönül koydu" cümlesinin arkaplanından Kurtulmuş''un katılma kararını AK Parti''nin bu gönül koymadan kaynaklanabilecek muhtemel oy kaybını önlemeye yönelik bir operasyon olarak okuduğuna hükmedilebileceği gibi, "beklenen" vurgusuyla Cemaatin bu "öngörülen hamle"den rahatsızlık duyduğunu belirtmek istediğine de hükmedilebilir. Bu noktada Kurtulmuş''un seçimini tekrar tartışmak yerine diğer İslamcı grupların da postansiyel olarak AK Parti''ye yönelişlerine bir itiraz (hatta bir ikaz) olarak tartışmayı yerli İslamcılıktaki niyet, hedef ve ideal kayması şekline daha genel bir plana aktardığı düşünülebilir.
Ancak son tahlilde kendisinin de "İçinde yeraldığı... hem şahit hem aktör olarak bir parçası olduğu" İslamcılık mecrasından hangi güncel nedenle söz ediyor olursa olsun, bunun iyiliğe yorulması, hayırlı bir tartışmanın başlangıcı sayılması gerekir. Çünkü Bulaç tektir; kolay şartlarda yetişmemiştir ve düşüncelerini fildişi kulelerden üretmemiştir.
Bu durumda üçüncü sorum daha öncelikli halde geliyor. O soruyu şöyle de sorabilirim: "İslamcılığın ölmesi kimi sağcılara ve liberallere ne kazandıracaktır ki, Bulaç''ın eleştirilerine -söz konusu mecranın içinde olmadıkları ve bu nedenle onu çözümlemekten de aciz oldukları halde- balıklamasına atlıyorlar?
Onlar çok iyi biliyorlar ki, kendileri başından beri AK Parti''yi destekledikleri halde, AK Parti''ye başından beri mesafeli duran bir İslamcı kadar ona yakın değiller. Cengiz Çandar ve Hasan Cemal örneklerinden de çok iyi görüleceği gibi AK Parti onların desteğini önemsediği halde onların varlığına bel bağlamıyor ve onları her an vazgeçilebilirlik şartı içinde tutuyor. Buna göre:
1-Bu şart içinde tutulmayı sürekli bir gerilim olarak yaşayan ilgili kişiler, "İslamcılık öldü" tezi üzerinden bir boşluğun doğduğunu, kendilerinin bu boşluğu doldurmaya talip olduklarını söylemiş ve dolayısıyla ciddi söz söyleme potansiyeline sahip olanların artık olmadıkları bir ortamda söz söyleme ehliyetine sahip oldukları vehmiyle kendilerini Ak Parti nezdinde sevimlileştirmeye çalışıyorlar.
2-İslamcılığın kurumsal manada bir güç yani bir parti, dernek, vakıf gibi olmaması onun hem anlaşılmasını hem de onunla mücadele edilmesini zorlaştırıyor. İslamcılıkla hiç ilgisinin olmadığı sanılan bir tarikat, cemaat ya da camia "bıçak kemiğe dayandığında" öyle radikal kararlar verebiliyorlar ki, toplum onunla anında mobilize olabiliyor. Kastettiğim kişilerse toplumsal konuları sadece sabitleşmiş sosyolojik görüşler doğrultusunda yorumlayabildikleri için söz konusu kararlar onların zaten muğlak ve meşkuk olan zeminlerine birer muz kabuğu olarak düşüyor. İslamcılığın ölmesi onlar için bu kaygan zeminin yok olmasa da en azından daralması anlamına geliyor.
3-İslamcılığın var olmadığı bir düşünce ve çözüm üretme zemini, dünyevi olan düşünce ve çözümlerin öne çıkmasını sağlıyor. Dolayısıyla her şeyin aklileştirlebileceği bir ortamda her biri aynı zamanda bir sosyolojizm müptelası olan o kişiler için iktidarın ve toplumun iç işleyişi de denetlenebilir, yönlendirilebilir, yorumlanabilir hale gelebiliyor.
Bu nedenlerle Kurtulmuş''un AK Parti''ye katılma kararını takiben Bulaç tarafından İslamcılık planında dillendirilen meselelerin üzerine bir helva karıcının gayret ve iştahıyla balıklamasına atlıyorlar.
İslamcılığın ölümüne helva karmaya hazırlananlar, aslında kendi varlıkları için karılmış helvanın üç vakte kadar yenmesini önlemeye çalışıyorlar.
Siz Bahattin Yıldız"ın ellerini görmüş müydünüz?
00:004/08/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışan baylar, siz Bahattin Yıldız''ın ellerini hiç görmüş müydünüz?
Siz diyorsam, siz tuzu kuruda olanlar, siz menfaat elekleri ölünceye kadar işleyenler, siz üniversitelerdeki, televizyonlardaki, gazetelerdeki, şirketlerdeki steril mekanlarında maroken koltuklarına gömülüp, bol üfürtülü klimalar altında vatan kurtaran, İslamcıların varlığı nedeniyle uykuları kaçan baylar sizi kastediyorum.
Sizler Bahattin Yıldız''ın ellerini görmüş müydünüz?
Görmemişsinizdir. Hem nereden göreceksiniz ki? Onun elleri kalem ve silah kullanmakla, ekmeğini ağır işlerden kazanmakla nasır tutarken sizin elleriniz Müslümanları İslamcı, dinci, İrancı olarak fişlemekle meşgüldü.
Halen fişleme işinde misiniz bilmiyorum ama öyleyseniz ihbarınız eksik kalmasın, ellerini görmediğiniz Bahattin Yıldız''ın herkesçe bilinmeyen işlerinden birkaç tanesini size ben bildireyim:
-İzmir İmam Hatip Lisesi''ni bitirdi.
-80 darbesinden hemen önceki sıkıyönetim günlerinde kapatılan Milli Türk Talebe Birliği''nin misyonu ölmesin diye ''Mahalli Teknik Takımlar Birliği'' adıyla bir dernek kurarak o misyonu yaşatmaya çalıştı.
- Akıncılar''da il başkanlığı, bölge başkanlığı yaptı.
-Mavera, Güldeste, Gurbet, Selam, İmza, Müslüman Genç dergilerinde, Milli Gazete''de, Yeni Devir''de, www.dunyabulteni.net ve www.yorum-online.de''de yazdı. Mahlası: Abdülhamit Muhaciri ve Ferhat Dağcı''ydı.
-Savaşan Afganistan, Cihat Günlüğü, Karda Ayak İzleri, Kar Çiçeği, Güllerin Vedası, Ümmetin Yüreği adlı anlatı, günlük, roman ve öykü kitaplarını yazdı.
-Afgan Cihadı''na katıldı, savaşırken yaralandı, birçok ameliyat geçirdi.
-İnsan ve Medeniyet Hareketi''nin, birçok derginin ve kimi yayınevilerinin kuruluşlarına önderlik etti.
-İHH''nın yurt içindeki ve dışındaki yardım organizasyonlarında hizmet etti. Bu maksatla Balkanlar''da, Keşmir''de, Afganistan''da bulundu.
-Nezik köyünden Srebrenitsa''ya yapılan yüz on kilometrelik ''Barış Yürüyüşü''ne katıldı.
-Nerdeyse tüm zamanlarını onlara vakfettiği gençler için Avusturya başta olmak üzere Avrupa''da ve Türkiye''de dönem dönem gençlik kampları kurdu.
-Afganistan''da İHH''nın bir yetimevi projesini hayata geçirmek için bulunurken uçak kazasında yine İHH''dan Faruk Aktaş''la birlikte şehid oldu.
-Bahattin Yıldız sağlam, özü-sözü doğru bir İslamcıydı.
-Aynı zamanda birçok insanın yetişmesinde büyük emeği geçti. Şimdi onların büyük çoğunluğu televizyon kuruluşlarında, basında, devlet kurumlarında, özel kuruluşlarda yöneticidirler ve sizin çok sevdiğiniz söyleyişle İslamcılığı tüketmiş AK Parti için çalışıyorlar olsalar da onlar yine Bahattin Yıldız''ın çocukları ve kardeşleri.
-Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş''ın isimleri şimdi İHH tarafından Kenya, Serendib, Afganistan, Kamerun ve Tanzanya''daki eserlerde yaşıyor. Anıları akıllardan zaten hiç silinmeyen bu şehidler hep dualarla anılıyorlar ve anılmaya da devam edecekler inşallah.
Fişlemek için adlarını, sanlarını, yerlerini bilmediğiniz ancak varlıklarından emin olduğunuz onlarca Bahattin Yıldız''ın da sessiz sedasız yaşadığını çok iyi bilen siz muhbirler tayfası, şimdi siz söyleyin:
İslamcılık hareketinin onların omuzlarında yükseldiğini bilmiyor musunuz?
Bu hareketin gücünün güçsüzlerin gücünden kaynaklandığını bilmiyor musunuz?
İslamcılığı tükettiğine inandığınız AK Parti''nin sizler için bir put ama İslamcılar için bir put olmadığını, her oluşum gibi onun da mühleti olan bir iş sayıldığının bilincinde bulunulduğunu bilmiyor musunuz?
İslamcılığın örgüt merkezli değil fert merkezli olduğunu ve -dolayısıyla sistemin partilerinden bir parti olarak AK Parti''nin evveli ve ahiri ne olursa olsun- Recep Tayyip Erdoğan''ın İslamcılar tarafından sevildiğini, sevilmeye de devam edileceğini bilmiyor musunuz?
Siz Bahattin Yıldız''ın ellerini hiç görmeyen müstekbir ve muhbir yazıcılar benim dedem ve babam başka Bahattinlerin ellerini görmüşlerdi, bense Bahattin Yıldız''ın ellerini gördüm.
O ellerin insanlara hizmet edişlerini gördüm, dua dua göklere yükselişlerini gördüm. Onlardan taşan bereketi gördüm; onlardan utanarak var oldum ve onlar sayesinde başımı hep dik tuttum.
Bahattin Yıldız görevini yapıp gitti; şimdi onun yetiştirdiği onlarca dil hem onu rahmetle anıyor hem de onun bıraktığı yerden insanlık yükünü omuzluyor.
''Hani nerede İslamcılar, gösterin?'' diye soran sizlerse oturup kendi köksüzlüğünüze ve kendi körlüğünüze ağlayın.
İslamcıların yaşadığına onlardan kendilerine Din ve dünya adına bir iyilik ulaşmış sessiz, ağızları dualı ve teşekkürlü binlerce insan şahittir.
Peki, İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışanlar, sizin şahitleriniz kimlerdir?
İşlerinizi, sözlerinizi şeytanınızdan başka selamlayan var mı?
.Uç baba torik
00:008/08/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ali Bulaç''ın hem İslamcılar nezdinde bir öz-eleştiriye hem de mevcut siyasi ortamdaki eğrileri ve doğruları birlikte belirlemeye neden olabilecek vasıftaki yazıları, giderek fıkıhtan futbola kadar her konuda alim olduklarını sanan kimi köşe yazarlarınca ilginç noktalara doğru savrulmaya başlandı. Mübarekler sanki dingilinden fırlamış bir tekeri yakalamaya çalışan çocuklar gibi, düşünceyi dize, tarihi hizaya getirerek, tarikatı siyasetle, siyaseti sosyolojiyle harmanlayıp ilginç düşünsel iksirler üretmenin gayretine düştüler.
Örneğin aynı gazetenin iki yazarından biri Müceddidilik Hareketi''nin doğduğu günden beri İslamcılığın özünü belirleyen tarikatları, cemaatleri siyasi partilerle eşleştirerek bunları İslamcı olarak anılmaya layık görmezken, bir diğeri İslamcılığın politize edilerek tasavvuftan yalıtılması nedeniyle yozlaşmış siyasetin öne çıktığını söylüyor.
Gerçi Ali Bulaç''ın gayretine hayranım çünkü en azından konunun öz-eleştiri boyutunu öne çıkartarak sürdürüyor yazılarını. Bence de aslolan budur. Hariçten gazel okuyanlar gibi kim İslamcıdır, kim değildir diye papatya falına bakmaktansa artıları ve eksileriyle mevcut İslamcı telakkiyi ve İslamcılık planında ideal olanı belirlemek öncelikli ve önemlidir.
Öte yandan Yasin Aktay, Kazım Sağlam, Yusuf Kaplan, Lütfi Bergen, Murat Güzel, İlhami Güler ve Abdülaziz Tantik''in -hem mevcut hem de potansiyel katkılarıyla- tartışmayı hayırlı bir mecraya akıttıklarını / akıtabileceklerini de gözden uzak tutmamak gerekiyor.
Konunun sosyolojik ve siyasi tarafı beni çok da ilgilendirmediği gibi sosyolojik İslamcılık, az irfanlı bol sarımsaklı İslamcılık gibi büyük tanımlara (yazarken kolay yazsam da) söylerken dilim bile dönmüyor zaten. Beni asıl İslamcılık esaslı uygulamalar ilgilendiriyor. Diğer bir söyleyişle metropol hayatının İslamizasyona etkisi, ütopyacılığın radikal eğilimleri beslemesi vb. hususlar, onlara hayatın değişkenliği, bizim faniliğimiz, Din''in Allah''ın korumasında oluşu gibi hakikatlerden baktığımda bana çok komik görünüyorlar.
Bu yüzden uygulamada karar kılıyorum. Uygulama derken Hz. Hüseyin''den bugüne değin yaşanmış ve halen yaşanmakta olanı kastediyorum.
Yakından bir örnek vereyim mi? İstiklal Mahkemeleri''nden, Kur''an dahil Arapça, Osmanlıca kitapların yakıldığı yıllardan, camiden çıkarken takkesini başında unutan Müslüman''ın kodesi boyladığı günlerden, seyyar köftecilerin bile dinci olarak fişlendiği demlerden bugünlere geldik. Şimdi taraf olanıyla olmayanıyla, yaşasın ya da ölsün diyeniyle demeyeniyle İslamcılığı tartışıyoruz.
Allah aşkına bu nasıl bir ölmektir ki, ölüsü bile dirisinden daha canlı görünüyor ve muhterem sağcılarda bir basiret kilitlenmesinin, düşmanlık patlamasının nedeni olabiliyor?
Ve Allah aşkına bu nasıl bir AK Parti''dir ki İslamcılığı tükettiğine dair onca iddiaya rağmen yerli İslamcıların değilse de içerideki ve dışarıdaki Müslümanların müşterek umudu olmayı sürdürebiliyor?
İşte bu yüzden diyorum ki, tarikatları İslamcılığın dışında tutan da, İslamcılıktaki yozlaşmayı hal bilgisinin yokluğuna bağlayan da, İslamcılığa mühlet biçen de hayatın nabzının nerelerde ve nasıl attığını bilmiyor. Bilmiyor çünkü işi sadece sosyoloji ve siyaset kuramı olanların burnu kitaptan çıkmaz; burnu kitaptan çıkmayan ise hayatı ıskalar.
Daha önce de söyledim: yerli İslamcılık rasyonel ve edebi karakterlidir ki, dolayısıyla moderndir. Yeni nesil İslamcılıksa ilim – tarikat – edebiyat üçlüsünün sentezine yaslanıyor.
Demek o ki, siyasi ve sosyolojik şartlanmalarla baktığımızda ya da konuyu sadece AK Parti''nin başarısına ya da başarısızlığına indirgediğimizde hem bu sentezi gözden kaçırmış, hem sözü gereğinden çok fazla çoğaltmış, hem de medya aleminin bilgiçlerine ahkam kesme fırsatı sunmuş oluyoruz.
İslamcılığı siyasi ve sosyolojik plandan çok daha fazla kültürün kurucu unsurları, araçları üzerinden yorumlama, çözümleme, değerlendirme ehliyetine sahip olanlar ancak öz-eleştiriye ve yeniden yapılandırma şansına sahip olabilirler. Diğer bir söyleyişle adalet, rejim, metafizik, iktisat, bilim, dil, mimari, müzik, resim, şiir, nesir sanatları, sinema, eğitim vb. konuları doğrudan Din''in ve hayatın içinden etik, estetik ve pratik planda İslamcı bir bağlanmayla ''yeniden'' okuma kabiliyetine sahip olanların düşüncelerinin söz konusu tartışmada bir karşılığı vardır.
Değilse ''meraklı melahat'' cinsinden cübbeli fetvacıların, atılan her taşın peşinden koşmaya şartlanmış olanların, özellikle de sağcıların ve liberallerin bu babta söyedikleri ve söyleyebilecekleri şeylerin ciddi bir karşılığı yoktur.
Son tahlilde bu tipe karşı şunu demekle yetinirim:
Sen konuşurken ben biraz uyuyayım, sen de bu arada uç baba torik.
Üç Jeton
00:0011/08/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Üç Jeton bir öyküler seçkisi. Üçüncü sayısı Temmuz 2012''de çıkmıştı; ikinci sayısı ise Ağustos 2012''de çıktı.
Kendi periyodunu tersinden işleten bir dergi de diyebiliriz ama künyesi olmadığı (ve profesyonel yazarlar da yazdığı) için (fanzin değil) seçki demem daha uygun.
Birkaç genç bir araya gelip, artistlik dayanışması içinde öykülerini bir seçki halinde yayınlamışlar, bunu niye ciddiye alıyorsun, diye sitem etme hakkınız var elbette.
Ama ben konuya artistlik, zeka gösterisi ve baskı teknolojisinden beslenen kolaycılık olarak değil, ekip olma başarısı ve görünme cesareti olarak bakıyorum. Asıl şu da var: Merkezdeki dergilerle, onları taklit eden amatör dergilerdeki öykü seçimlerinde klasik, en azından tarzı benimsenmiş olandan yana bir tercihte bulunulduğu için, gençlerin yeniliği içeren çalışmalarına rastlamamız zordur; ancak ''Üç Jeton'' vb. örneklerde bunu net olarak görebiliriz.
''Ekip olma başarısı'' dedim. Edebiyat tekil bir uğraş olarak algılansa da tekil başarı ancak aynı edebi anlayışa sahip bir arkadaş grubu içinde test edilebilmekte, görücüye çıkma cesareti buradan alınabilmektedir. Diğer bir söyleyişle usta-çırak ilişkisinin bitmesinden doğan iç-denetim boşluğu ancak edebi arkadaşlıklarla doldurulabilmektedir.
Bu manada bir ekip oluştuğunda ise her konu dergi çıkarma tartışmasında düğümlenir. Bu hep yarım kalan, tamamlanmasına da gönüllerin razı olmadığı çok tatlı bir konudur. Nitekim merhum Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Cemal Şakar, Ahmet Şirin ve ben Kayıtlar dergisini çıkarmaya karar verdiğimizde bizi bir araya toparlayan ve deliliklerimizi basiretten yana dengeleyen Hasan Aycın ''Kayıtlar dergisi çıkacak tamam da peki bundan sonra siz ne konuşacaksınız'' dediğinde çok gülmüştük ama oyuncağını yitirmiş çocuklar gibi de mahzunlaşmıştık.
Evet dergi çıkarma muhabbeti çok tatlı bir muhabbettir ve derginin çıkmasıyla biter. Sonrası ekibin bağlılıklarını sınamaya, katkısızlık suçlamalarına, kıskançlıklara yelken açmaktan ibarettir. Bu sürece rağmen kalemini elinden bırakmayanlar yazar olur, bırakanlarsa genel müdürlüğe, uzmanlığa, villa inşaatına yönelerek edebiyat dışı kulvarlarda daha sağlam(!) bir yürüyüşü seçerler.
Dolayısıyla bir dergi çıkarmak için ekip olma, birlikte yürüme, dergiyi omuzlama şartı aslında bir tür edebi planda ''boyunun ölçüsünü alma'' şartıdır.
İşte bu nedenlerle ''Üç Jeton''u çıkaranların ekip ruhunu, ''boyunun ölçüsünü alma'' cesareti olarak önemsiyorum.
Görünme ve yenilik konusuna gelince:
Üç Jeton''un 2. sayısındaki imzaların (Aykut Ertuğrul, Selman Bayer, Ertuğrul Emin Akgün, Tolga Tup, Şeyma Aydın, Mustafa Aslan, Sancar Dalman, Doğukan İşler, Mihrap Aydın, Leo Nardo) çoğunluğu kitapsız. Mevcut edebi ortamda dergilerde görünmeden, kitabı da olmadan görücüye çıkıp başarılı olamamak ya da görülememek o isim için silinmez bir mühür olma hükmünü taşır. Yaşları ve edebi ciddiyetleriyle bunun idraki içinde olduklarını sandığım söz konusu (kitapsız) imzaların bu muhtemel duruma karşı destek alabilecekleri tek güç ancak yenilik olabilirdi ki zaten öyle olmuş.
Sait Faik''in klasikleşen öykü tarzında göre yaptığı yenilik neyse, Üç Jeton''daki gençlerin de yapmaya ''çalıştıkları'' yenilik odur; diğer bir söyleyişle onların Sait Faik''le gerçekleşen yeniliği de yenilemek gibi bir gayreti taşıdıklarını hemen belirlemek mümkün.
Aman kimse tedirgin olmasın burada yerine oturmuş bir yenilikten değil, bir yenilik çabasından söz ediyorum:
Öncelikle Üç Jeton''da yayınlanan öyküler ben ve ben-cil öyküler olmak bakımından ve hatta teknik ve söylem açısından ortak öyküler.
Öte yandan ironik olma, hayatın ağır değil naif olan yüzüne itibar etme, başta yazar olarak kendisi dahil her durumla ve herkesle dalga geçme, edebi görüş ya da zevk olarak kendi bindiği dalı bile kesme eğilimi de yine bu öykülerde ortak tutum olarak önce çıkıyor.
Melek ve şeytan bakışının iç-içe geliştiği bu öykülerde çağrışım değeri yüksek olan kelimelerse açık bir kimlik probleminin izlerini taşıyor: Mevlana''dan Atay''a, Atılgan''dan Beckett''e, Sevim Burak''tan Morpheus''a, youtube''dan öğle ezanına kadar mevcut yazılı ve görsel popülizmin içinde duruluyor.
Kuşkusuz bunlar (Doğulu-Batılı) eskinin üzerinde gelişen ''mülemmalı'' bir yeniliğin işaretleri ve bununla gençler ideolojik karakterli edebi çerçeveleri kırmaya da niyetli görünüyorlar.
Bu yeni zemin eleştirmenler açısından henüz kaygan bir zemindir ki, söz konusu öykülerin ezberlenmiş eleştirel yaklaşımlarla değerlendirilmeleri mümkün değildir, edebi anlamda sağlam bir bağlama oturtulmaları da...
Eğer Üç Jeton görülmezse sadece eleştirmenlerin aşırı tedbirliliği yüzünden görülmeyecektir. Çünkü Üç Jeton öncelikle onların yollarına atılmış bir muz kabuğudur.
Yarım din, tam edebiyat
00:0015/08/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mangalda kül bırakmama deyimine çok uygun bir işlevi var sosyal paylaşım sitelerinin: Bir olay, görüş ya da bir söz üzerine o anda ne düşünüyor, ne hissediyorsa onu anında boca ederek, şiddeti yüksek lodos hızıyla birbirlerinin düşüncelerini, hislerini karşılıklı olarak savuruveriyorlar katılımcılar. Bunlara ilaveten makale, fıkra boyutunda yazı yazma imkanı tanıyan kimi forum siteleri var bir de. Buralarda da yine kafası bozulan okur-yazarlar büyük laflarını büyüklerin adlarıyla güçlendirerek anında çeşitli manifestolar üretebiliyorlar.
Her iki yerdeki yazışmalarda / yazılarda da bilgiye fazla bir ihtiyaç duyulmuyor. Hem bilgi dediğimiz ''benim bildiğimden'' başka bir şey değil ki artık. Bu durumda mangalda kül bırakmama faslına katıldığını farkedemeyip bilgi esaslı bir şey söylemeye kalkışan da kendini komik duruma düşürmekten başka bir şey yapmış olmuyor zaten. Çünkü muhatapları ''tamam özü senin dediğin gibi olabilir ama ben böyle düşünüyorum'' diyor inatla. Böylece mangalda kül bırakmama faslı ''odunumun parası''na dayanınca bilginin de bilmenin de bir değeri kalmıyor.
Söz konusu yerlerden son olarak ''bizde trajedi yoktur'' hükmüne karşı verilen tepkileri ölçmeye çalıştım. Özetle şu söyleniyordu: ''Dini açıdan trajedi olmayabilir ama yaşadığımız hayatta trajedi fazlasıyla var ve biz de edebiyatta bunları kullanmalıyız.'' Hemen belirtmeliyim bunu söyleyenler edebiyat ilgilisi (edebi metinler yazma heveslisi) Müslüman gençler.
Trajediyi siyasi - ideolojik yanıyla işgal edilme, suçsuz yere öldürülme, sömürülme, sürülme, tutuklanma; sanatsal yanıyla Sophie''nin Seçimi''nde iki çocuğundan birini Nazilere verme tercihinde bırakılma; bireysel yanıyla aşk acısı yaşama, terkedilme, ihanete uğrama, bunalma, bulanma, savrulma, cımbıldama, ıstırap çekme gibi bir şey sanmakla kalmıyorlar, onu ''trajik bir trafik kazası'', ''baba-kız kavgası trajediyle bitti'' vb. şekilde bir facianın, üzücü durumun gündelik dildeki karşılıkları olarak benimsiyorlar. Yani onlara trajedi bir inanç, bir kültür meselesi olarak değil, Akdeniz''in doğusunda yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan milyonların ortak aptallığı veya güncel, çarpıcı hadiselere mahsus bir ifade biçimi gibi görünüyor.
Öte yandan kendileriyle internet ortamının dışında yüzyüze görüşecek olsanız laikliğe karşı olduklarını söyleyeceklerdir ama burada dinle, hayatı birbirinden kesin bir dille ayırdıklarının farkında bile olamıyorlar; konu edebiyat olunca gönüllerinin kabul ettiği şeyi akılları kabul etmiyor çünkü.
Kimliklerini gönülleriyle kabul ettikleri şeyler oluşturduğu için gönülleri Din''den yana. Ama akılları Batılı, edebi bilgileri ve zevkleri oradan besleniyor.
Gönüllerindekinden vaz geçerlerse bedeli kimlik çatışması oluyor, akıllarındakinden vaz geçerlerse bildiklerini, anladıklarını sandıkları dünya tersine dönüyor.
Bu açık çelişkiyi giderebilmek için de Necip Fazıl''ı örnek veriyorlar ve diyorlar ki örneğin ''Üstad ''Kustum öz ağzımdan kafatasımı'' diyebildiğine göre, trajik bir durumu ve arınmayı dile getirmiştir. O halde biz de neden onun gibi bir içsel / bireysel, toplumsal acıyı yaşamayalım ve bunu romanlaştırmayalım?''
Bu anlayışın ekilmiş bir rüzgarın fırtınası, ''Aman karşı mahalleye değerlerimizi harcatmayalım'' ezber ve çabasıyla başarılmış kusursuzlaştırmanın bir sonucu olduğunu burada tartışmam gereksiz ama buna tutunanların şu önemli hususu atladıklarını hemen söylemek zorundayım:
Bir dil dehası olan Üstad, kafatasının kusulmayacağını bilir ve bununla bir durumu mecazi olarak dile getirmek istemiştir. Kafatası olarak kusulan şey Din dışı bilgilerin, Batı''dan yapılmış ezberlerin ta kendisidir. Üstad şimdiki gençlerin değer verdikleri şeyleri (Batı''ya ait olanın tümünü) kusmak suretiyle Din içre bir arınmayı gerçekleştirebildiği için Üstad olmuştur.
İstitraden: ''Bir Adam Yaratmak''ı Batı''daki iyi örnekleriyle yarışacak yetkinlikte bir tragedya olarak okumaya hevesli olanlar da çıkıyor ki, onlardaki kafa karışıklığı ise daha da içler acısı.
Mustafa Kutlu inanç, kültür, edebiyat olarak bizde trajedinin olamayacağını defalarca yazdı; ben her vesileyle söyledim, başkaları da zaman zaman aynı şeyi dile getirler. Bu hüküm, edebiyata düşmanlığı nedeniyle bunu ileri sürdüğü sanılan birine itiraz makamında ''Olur oluuurr bal gibi olurr'' şarkısı eşliğinde ti''ye alınamayacak kadar hassas bir hükümdür. Çünkü söz konusu hüküm zevk alınan bir ilgiyle değil doğrudan akideyle ilgilidir.
Dolayısıyla, külü savrulacak mangal ortamlarında, odunumun parası ısrarıyla trajedinin bizde de var olduğunu ya da olması gerektiğini iddia eden edebiyatın mümini yarım dinliler ancak diplomayla elde edilebilecek bir cehaleti sergilemiş oluyorlar.
Sekülerlik kimin meselesi?
00:0022/08/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam inanç ve dünyası üzerine araştırma, inceleme yapan Batılıların (oryantalistlerin) temel eğilimi, güya nesnel bir tutumla (bilimsel) araştırma yapıyor olma görüntüsü içinde Din''e (baskın anlayış olarak Ehl-i sünnet''e) karşı yine Din''in içinden itiraz, isyan, inkar makamında bir damar yakalama, onu derinleştirme, seçkinleştirme, özelleştirme ve bu sayede ümmet içinde bir fitneye yol açmayı içerir.
Bu manada İslami heterodoksinin her çeşidi onlar için bal alınabilecek bir çiçek hükmünde olduğu gibi özellikle Tarikat-ı Muhammediyye''nin dışında kalan tarikatlar, mezhepler ve felsefi eğilimler en önemli ilgi alanlarını oluşturur. Salt bu nedenle İsmaililik, Alevilik, Hallac, Sühreverdi (İşrakilik), İhvan-ı Safa, İbn Arabi (Vahdet-i Vücudçuluk), Mevlana (Mevlevilik), Hacı Bektaş Veli (Bektaşilik), Şeyh Bedreddin vb. üzerinde özellikle dururlar.
Batılılaşma hareketine karşı bir tepki olarak nitelenen Siyasal İslam''ın (İslamcılığın) doğuşuyla birlikte söz konusu fitne çıkarma çabasına bir de sekülerliğin şiddetle tavsiyesi eklenmiş ve giderek bu husus neredeyse İslami heterodoksinin de tek amacıymış ve Ehl-i Sünnet''in kör(leşme) noktasıymış gibi dayatılmaya çalışılmıştır.
Bu konuda sadece Bernard Lewis''in ve Dan Diner''in “siyaset” merkezli çalışmalarını hatırlatmam ve Diner''in şu cümlelerinde yansıyan şiddetli arzusunu örnek olarak vermem yeterlidir: “Sekülerleşmenin farklı alanların –mahrem, özel ve kamusal alanların- ayrışma anlamına geldiğinden, onun devlet ve toplumdaki, siyaset ve ekonomideki düzenleyici, kurumsallaştırıcı etkisinden de söz edilmemektedir. Gerçi inanç olarak din önemli ve küçümsenmemesi gereken bir rol oynar –özellikle de hem vahye dayanan hem de yasa koyucu bir din olarak İslam, bütün yaşam alanlarını düzenleme iddasında olduğu için. Ama sekülerleşme bundan daha öteye gider: kişinin içinde yer etmiş olan ya da dışarıda kurumlar aracılığıyla düzenlenen şeyin hiçbir zaman sona ermeyen yorumlama, müzakere ve değişim süreci anlamına gelir. Sekülerleşme aynı zamanda insanın karşısına yabancı ve anlaşılmamış olarak dikilen yaşam dünyalarının bilişsel ve entelektüel yoldan kavranması demektir. Bu bağlamda, Arap ülkelerindeki gelişim noksanlığı bir sekülerleşme noksanlığı olarak da anlaşılmalıdır” (Mühürlenmiş Zaman – İslam Dünyasındaki Durgunluk Üzerine, Çeviren: Sabir Yücesoy, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2011).
İslamcılık''la ilgili süren tartışmada karşıt görüşte olanların Lewis ve Diner''le mantık ve söylem uyumu içinde olduklarını gözlemlemek hiç de zor değildir. AK Parti''nin İslamcı tezleri ve idealizmi massetmesine yönelik gündelik tartışmayı geçici olarak parantez içine alıp, konuyu ilkin sekülerleşme planında değerlendirdiğimizde söz konusu kişilerin aslında sekülerleşme başarısını sevinç içinde vurguladıklarını görürüz: Bunlara göre İslamcılar''ın yüz yıldır sürdürdükleri siyasal varoluş çabası sistemin kendi içinden doğrudan ve dolaylı (kültürel) olarak ürettiği etkin seküler çözümlerle sona ermiş, dolayısıyla İslamcılar da sisteme eklemlenmek ya da küsmek suretiyle kendi tez ve ideallerinden uzaklaşmışlardır.
Bunların mezkur niyete bağlı olarak inatla bilmek istemedikleri husus şudur: İslam / Müslüman adının dışındaki her niteleme zaittir. Hemen her devirde şu ya da bu vasfıyla Müslümanların meselelerini çözümlemeyi üstlenen, onlara kanaat önderliği yapan birileri olmuş, halk da onları İslam''la / Müslümanlarla aiddiyyetlerini pekiştirecek şekilde belli bir isimle anmıştır. Gayretleri İslam''ı içkin, İslam için ve İslam''ın içinde gerçekleştiğinden onlar görevlerini yapıp gitmiş, İslam / Müslümanlarsa aynı hal üzere yollarına devam etmiştir. Bu manada dün olduğu gibi bugün de İslamcılık vardır ve onu doğuran şartlar ortadan kalktığında o da bitecektir. Ancak onun yerini mutlaka başka bir ad taşıyan bir eğilim, tutum, çaba alacak, dolayısıyla Müslümanların meseleleri de hiçbir zaman ortada kalmayacaktır.
Çünkü İslamcılık bir seçkincilik hareketi, Müslümanlara rağmen bir kalkışma eylemi değildir. Müslüman-İslamcı arasındaki ilişki es-Sülemi''nin Yahya ibn Muaz''dan naklettiği şu söz üzerinden kurulabilir: “Allah''ın buyruğunu tutanı Allah halka sevdirir. Bu onlara karşı muhalif davransa da. Allah''ın emrini tutmayana gelince: Allah, halkı bundan soğutur, bu onlara ülfet etse de” (Sülemi''nin Risaleleri, Çeviren: Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1981).
Bu durumda İslamcılığın ölmesi bir fitne vesilesi olarak ele alınamayacağı gibi sekülarizmin zaferi olarak da asla ele alınamaz.
Çünkü AK Parti ile ilgili yukarıdaki parantezimizi de kaldırarak söylersek: Allah''ın halka kimi sevdirdiği apaçık ortadadır.
Sanat mı?
00:0025/08/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Şemsettin Sami, sanat kelimesini şöyle açıklar: "1.İhtiyâcât-ı beşeriyyeden birinin imali hususunda mümarese ile öğrenilen ve icra olunan iş: Dülgerlik, kuyumculuk, hakkâklik sanatı. (…) 2.Ustalık, hüner, marifet. (…) 3.Kelâmda cinas ve istiare gibi oyuncuklara riayet. (Kamus-ı Türkî, 1901).
Aynı kelimenin Doğan Sözlük''teki (2011) karşılıkları ise şöyledir: 1.Amel, iş. 2.Bir şey meydana getirme, bir iş yapma. 3.Yeni bir şey ortaya koyma. 4.Deneme ve tekrar sonucu kazanılan bilgi ve ustalıkla bazı aletleri kullanarak iş yapma ve bu şekilde yapılan iş, zanaat. 5.Ustalık, hüner, bilgi, maharet. 6.İş, kazanç temin eden çalışma. (…) 7.Bir şeyi ustalıkla yapabilme melekesi. 8.Bir duygunun, hayâlin ve güzelliğin ifade edilmesi maksadıyla başvurulan usûllerin tamamı.
Gerek bu tanımlamalarla, gerekse sanayi, sınai ve tersane kelimeleriyle birlikte düşünüldüğünde sanatın duygu esaslı olmaktan çok el emeğine, imal etme becersine dayalı bir terim olduğu anlaşılmaktadır. Diğer bir söyleyişle zanaatın / sanatın asıl anlamı bizim bugün ona yüklediğimiz içerikten büyük oranda farklıdır.
Bunu "Batı''da var, bizde yok" hayıflanmasıyla söylemiyorum. Bilakis bu kelimenin eksiklikten, bilgisizlikten değil bilinçli bir seçimden dolayı Batı''da ifade ettiği anlama bizde sahip olmayışından söz ediyorum.
Şöyle ki, bizde sanatın icrası toplumsal ya da bireysel bir ihtiyaçla doğru orantılıdır. Örneğin hat Kur''an yazımlarıyla başlayıp, sultanlara sunulan şahnameler, mesneviler, miraçnamelerle gelişen, selatin camilerin yapımıyla içten (kitaptan) geniş yüzeyli dış mekanlara çıkma imkanı bulan bir uğraştır. Batı resmindeki temsille hiç bir bağlantısı yoktur çünkü hat ayetin (işaretin) işaretlenmesinden ibarettir. Diğer bir söyleyişle resim gerçekliğin iması ise hat ima''nın imhasıdır; kelamın arkaplan ihtiyacından bağımsız olarak doğrudan görünürlüğe çıkarılmasıdır.
Bir hattatın toplumdaki karşılığı özel yetenek olması ve bununla bir ihtiyaca karşılık vermesidir. Yoksa bir hattat "bugün oturup, bir şaheser patlatayım" diye bu işle uğraşmamıştır; yapabildiği şey ancak o olduğundan, yaptıkları (estetik işlevi de dahil olmak üzere) insanların işine yaradığından dolayı onu yapmıştır.
Ayın durum şairler için de geçerlidir. Örneğin Yunus Emre "cihan bir sanatkar görsün" diye şiir söylememiştir ya da Fuzuli, kelamının güzelliğine birileri parmak ısırsın diye şiir yazmamıştır.
Müslümanların zanaat/sanat ilgisini, uğraşısını konuşurken bu hususun özellikle dikkate alınması gerekir.
Buna göre biz (Batılı anlamda) sanatın olmadığı farklı bir idrake bağlıyız. Bizim sanatımız maharet düzeyi ne olursa olsun faydacıdır. Hattan tezhibe, mimariden dekorasyona kadar zaman içinde elbette bir tarz gelişimi, değişimi söz konusudur. Ancak onlar da bir öncekine fark atmak için değil yeni şartları, anlayışları, güzellik algısını, ihtiyaçları gözettikleri için yeni "gibi" görünmüşleridir.
Bu nedenlerle bizim geleneğimizde tekrarlama (tekrarlayarak tekrarlanamaz olana ulaşma) esas olduğundan ve bununla ilgili değişiklikler de ancak kendi zamanının içinde oluşturulabildiğinden ona ilişkin (yine Batılı anlamda) müstakil bir nazariyeye de (veya poetikaya) ihtiyaç duyulmamıştır.
Dolayısıyla Batılı sanat nazariyelerinin cazibesine kapılarak, onlar sayesinde bir yeteneksizliğin içinden ısrarla bir yeterliliğe ulaşma yanılgımızın inancımızla şekillenen (apriori olarak şekillenmesi gereken) zihniyetimizle ne denli bağdaşıp bağdaşmadığını yeniden sorgulamak zorundayız.
Bu konuda asıl (öz) zihniyetimizi dikkate almayıp "artık dünya değişti, Batı''dakinin cazibesi daha yüksek" diyerek son yüzyıldır varolan taklitçiliğe devam edersek gerçekte inancımızın dışında bir şeyi seçmiş olup olmayacağımızı, bir tür çifte standart içinde hareket edip etmeyeceğimizi de kendimize sormak zorundayız.
Çünkü yapmaya çalıştığımız sanatın niteliği, onu kuran düşüncede gizlidir.
Bu durumda gerek kurucu düşünce (İslam) gerekse kendisini sanatın bir parçası olarak görme yanılgısından kaynaklanan ben-cilleşme üzerine yeni soruların sorulması, haliyle son yüz yılda sanat adına yapılanların yoksanarak değil, söz konusu kurucu düşüncenin süzgecinden geçirilerek yeniden değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.
Bundan maksat "sen Müslüman olarak roman yazamayacağın, resim yapamayacağın halde bunları nasıl yaparsın?" yargılamasını başlatmak değildir. Olan olmuştur. Olanı inkar ederek değil olandan olmaması gerekeni ya da asıl olması gerekeni düşünebilmek için bir kapı aralamaktır.
Çünkü bir şeyi yapmaktan daha önemlisi, onu yaparken neleri yapmamak zorunda kaldığımızı belirlemektir.
Yeni bir sanat anlayışı yapacaklarımıza göre asıl yap(a)mayacaklarımıza göre belirlenecektir.
Sanat ve tecdidi mümkün mü?
00:0029/08/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslamcılık tartışmasında ''tanımlama'' ısrarını sosyolojizm tuzağına düşmek olarak gördüğüm için ilgili yazılarımda İslamcılığı tasavvuf hareketini de içine alacak şekilde genişletip onu ''mümin münevver sorumluluğu'' çevresinde işlemeye çalıştım.
Gelinen noktada kefenciyle, defincinin konuyu sosyolojinin kendisi haline getirme gayreti benim kuşkularımı teyid ettiği gibi, âkillerin tanım tartışmasından mahiyet tartışmasına geçmedeki ısrarları da tartışmanın doğru seyri ve hayrı açısından umutlarımı büyüttü.
Mezkur konuda -siyasi boyutuyla- kabul ve ret makamında birçok kişi yazdı, konuştu. Ali Bulaç''ın itiraf tahtında İslamcılık-sanat ilişkisi üzerine söylediklerini ise -konunun mahiyetine dahil olduğu halde- tartışan henüz çıkmadı.
Bir önceki yazımın da başlığı olan ''Sanat mı?'' sorusunu İslam''da olmadığı halde son yüzyılda varmış gibi benimsenen sanatın sıhhatini ve aynı zaman dilimi içinde Müslümanlar tarafından sanat adına ortaya konulanların niteliğini sorgulamaya vesile olmak üzere sormuştum. Daha kim ne sorar, neyi nasıl cevaplar bilmiyorum ama tartışmanın mahiyetine olumlu bir katı sağlayacağı düşüncesiyle adını zikrettiğim yazıda kaldığım yerden yazmayı sürdürmek istiyorum:
Bulaç''ın ne dediğini hatırlayalım: ''Tanzimat ve Türk modernleşmesinin derin etkisinde İslamcı söylem de, genellikle şair, hikâyeci ve edebiyatçıların inhisarında kaldı. Oysa Abbasi modelinde sanat, edebiyat ve şiirin çevre felsefe, bilgi ve hikmet havzalarıyla kurulan temasta ve sağlanan alışverişte sıfır etkisi söz konusudur. Bugün de özellikle Türkiye İslamcılığının en büyük handikapı ve zaafı hâlâ şairlerin, öykücü ve edebiyatçıların blokajı altında olup kelami ve usuli temeli olmayan, gerçek entelektüellerden ve alimlerden yoksunluğudur'' (Zaman, 12.08.2012).
Konuyu doğru tartışabilmek için ilkin Bulaç''ın itirafını (kardeşlik hukuna yaslanarak) bertaraf etmem gerekir:
Abbasi modelindeki ''sıfır etki'', son yüzyılda Batı sanatının/edebiyatının taklidinde belirleyici bir rol üstlenerek ciddi bir yüzdeye ulaşmıştır. Bu durumda konuyu artık Abbasi devrindeki gibi ele alamayacağımız aşikardır.
Öte yandan yerli İslamcılığın yumuşak karnındaki en ağrılı kısmı oluşturan sanatı ajitatif dille blokaj nedeni olarak ilan etmek, kulağında Glenn Miller''ın sesi, cebinde Joyce kitabı, dilinde Bukowski aforizmasıyla hayali atlara binip Üsküdar''ı geçmek üzere olan zamane Müslümanlarının alaycı tebessümlerinden başka bir şeye de yaramayacaktır.
Çünkü Saray sanatından toplumcu sanata geçişimiz, üzerinde enine boyuna düşünülerek, projelendirilerek sağlanmış değildir. Daha çok Batılı gerçekçiliğin istilasında el yordamıyla bulunmuş ve giderek nazariyatından bunalımcılığına kadar her şeyiyle Batı''dan aktarılmıştır. Vaki etkinin şiddetine muhatap olmak bakımından Müslümanın Müslüman olmayandan bir farkı yoktur hatta bugün bir ''Müslüman''a Kafka gibi yazıyor'' demek onu övmek demektir.
Şimdi sorulması gereken şudur: Taklitçiliğin hakimiyetinde son yüzyıldır yapılmış olan sanatı hem toplumsal kaderimiz sayarak içe çekip, hem de geriye döndürülemez, iptal edilemez bir genel kabule ve ilgiye mazhar olması nedeniyle –geçmişte Helenistik felsefeyle ilgili yaptığımız gibi- onu ihata ederek, Müslüman kimliğimizle tanımlanacak şekilde tecdit edemez miyiz?
Ki, söz konusu içe çekmeyi benimsemediğimiz, eksisiyle-artısıyla mevcut sanatı asıl hedefe ulaşmak için uğranması gereken menzillerden bir menzil saymadığımız takdirde son yüzyıldır yapılanı –niteliği ne olusa olsun- inkar etmekle yüzyüze gelebilirz. Bu da bizi inkarda fahşaya ve giderek münkirlik ahlakına düşürebilir.
Öte yandan söz konusu inkarla, bu devrin İslamcı edebiyatını temsil edenlerin Müslüman kimliğiyle var olma çabasını da inkar etmek zorunda kalacağımız için, ancak onların sayesinde bugün kurmaya çalıştığımız doğru cümlelerin de farkında olmadan içini boşaltmış oluruz.
Bu bağlamda ''Sanatın kabulü, mevcut sanatın tecdidiyle yeni bir imkana dönüştürülebilir mi?'' sorusunu eğer bir mümkünün içinden cevaplamaya talip isek o zaman mevcuda ilişkin belirlemelerimiz hem bir itiraf olarak kalmayabilecek hem de gözümüzü kör den edebiyat kara-sevdası yüzünden düçar olduğumuz akide sapmaları tashih edilebilecektir.
''Nedenli, nedenli olması yönünden nedenin varlığını gerektirir'' (İbn Arabi). O halde söz konusu teklifimi dil, estetik, kurgu, tür vb. husular çevresinde temellendirmeye geçmeden önce Bulaç''ın nedenlerini kapalı bıraktığı itirafın aslını konuşmak üzere şu soruyu da cevaplamalıyım:
İslamcı edebiyatçıların aynı zamanda mütefekkir olmalarının (ya da olmak zorunda kalmalarının) nedeni nedir?
İslamcı ediblerin sınırları
00:001/09/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bizde münevver olmanın olmazsa olmaz şartlarından birinin edebi talim ve terbiyeden geçmek olduğunu, geçmişten bugüne bizim düşünce dünyamızı belirleyenlerin (kelamcısından felsefecisine, fakihinden tabibine kadar) edebi sahada eser versinler vermesinler hepsinin aynı zamanda birer edib olduklarını tartışmaya gerek olmadığı gibi, yerli İslamcılıkta ediblerin etkisini çeşitli yönlerden olumsuzlamanın edebiyatı değil vaki bir olumsuzluğu teyit etmek olduğunu tartışmaya da gerek olmadığını sanıyorum.
Ancak "vaki bir olumsuzluğun teyidi" dediğim yerde ise Ali Bulaç''ın "handikap, zaaf, blokaj" kelimeleriyle sertleştirerek sunduğu husus "İslamcı edibler ve sekülerleşme" ilişkisiyle birlikte düşünüldüğünde tali bir husus olarak kalmaktadır.
Şöyle ki, bidayetinden beri İslamcı camia edibleri çok sevmekle birlikte onların hareket alanlarını da edebiyatla sınırlamıştır. Bu konuda –her zaman "üstad" sanını hak eden– merhum Necip Fazıl ile Sezai Karakoç gibi iki büyük İslamcı edibi örnek olarak verebilirim:
Necip Fazıl''ın Milli Görüşçü kesimden Ülkücü kesime açılmasıyla ilgili krizi ve buna karşı başta Sebil olmak üzere İslamcı camianın dergi ve gazetelerinde ona yöneltilen eleştirileri hatırlayalım. Necip Fazıl yine İslamcı camianın çok sevdiği biri olarak vefat ettiyse bunu onun mizaç ve iman sahibi olarak büyüklüğüne ve İslamcılar ona olan sevgi ve saygılarında ısrarlı oldularsa bunu da onların vefakarlıklarına yormak gerekir. Nitekim bugün Necip Fazıl söz konusu krizin yazılı kayıtları olarak okuyabileceğimiz Rapor''larıyla değil şiirleriyle, anılarıyla, incelemeleriyle, konferanslarıyla, basın polemikleriyle, denemeleriyle ve tiyatrolarıyla yaşıyor.
Sezai Karakoç''un Diriliş ve Yüce Diriliş partileri malumdur. Sadece İslamcı edebiyatın değil Türk edebiyatının gidişatına yön veren Karakoç''un parti kurması İslamcı camia tarafından onun "zatına mahsus bir tasarruf" olarak karşılanmakla sınırlı kalmıştır.
Bu örnekler üzerinden baktığımızda İslamcı camianın ediblerden bekledikleri öncelikle edebiyatı en iyi şekilde icra etmeleridir; sonra Dini, kültürel, siyasi planda karanlık ya da meşkuk yolların, idraklerin, planların aydınlatıcıları olmalarıdır; toplumsal hareketler için kanaat önderliği yapmalarıdır; doğru çıkışı işaret etmeleridir. Bir edib bunun üstünde ya da ötesinde "aktif" bir rol üstlenmek istediği takdirde bu anında geriye tepebilmekte ve tecrübe edilmiş oto-kontrol sayesinde konu Ali Bulaç''ın belirttiği bağlamda handikap, zaaf veya blokaja dönüş(e)memektedir.
Necip Fazıl''ın söz konusu açılma ve Sezai Karakoç''un parti kurma niyetlerindeki özel ve ideal hususları gözden kaçırmanın, dolayısıyla onların mezkur durumlarını salt siyasal talep tahtında değerlendirmenin hakikati ıskalamak olacağını açık açık vurgulayarak yine de bunların belirlediğim son hususu geçersizleştirmediğini ifade etmeliyim. Kastımın daha iyi anlaşılabilmesi içinse Aylık Dergi hareketini, onu başlatan ve yürütenlerin akibetini incelemeyi öneririm.
Peki bunlara rağmen İslamcı edibleri Müslüman siyasetçilerden, bilim adamlarından, din adamlarından daha fazla sevdiren, halk nezdinde onların görüşlerini, tezlerini, sözlerini daha muteber kılan şey nedir?
Bunu İslamcı ediblerin korkutucu bir "avatar" olabilmesinde değil siyasetçinin siyaset, bilim adamının bilim, din adamınınsa Din bilgisinde sebep oldukları "güven bunalımında" aramak gerekir. Bu babda sadece din adamlarının söz konusu durumlarına, yeni idrak ettiğimiz Ramazan''dan (hatta genel olarak teologlar ve medya ilişkisinden) bakılmasını istemem yeterli olacaktır.
Öte yandan, görüntünün hakimiyetine girmiş bir dünyada dilin de bu hakimiyetle başedecek şekilde tahkim edilmesi gerekiyordu. Din adamlarının (ve teologlarn) kullandığı dil salt telkinden ibaret kaldığından, teklif dilini kulananarak ilahi bilgiyi yeni zamanda daha görünür, anlaşılır kılan ediblerin onları geri plana itmesi de doğaldı.
Bu belirlemelerimden sonra İslamcı ediblerin aynı zamanda mütefekkir olmalarının değil mütefekkir olmak zorunda kalmalarının mevcut toplumsal, siyasal şartlardan ve elbette onların Müslümanca sorumluluk anlayışlarından kaynaklanan bir durum olduğunu söylemeliyim.
Diğer bir ifadeyle İslamcılık planında kültür ve eğitim ortamı yeni bir Gazali''nin yetişmesine hizmet edebilseydi, Mehmet Akif''inden Mustafa Kutlu''suna kadar ediblerin hemen tümü de salt edebiyatla meşgul olmaktan mutluluk duyarlardı.
Bu mümkün olmadığı için Börekçizade Mehmet Rifat Efendi''den Zekeriya Beyaz tipine ulaşan süreçte İslamcı edibler Din, toplum ve siyaset konusunda da doğru olanı doğru anlaşılacak şekilde söylemeye mecbur kaldılar
Doğru zihniyete doğru...
00:005/09/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanat adına neyi konuşuyor olursak olalım konu kaçınılmaz olarak İslamcı edipler ve sekülerleşme ilişkisine dayanacaktır. Ancak bu bahiste isim zikretme ihtiyacı ilişkinin çok yönlülüğü nedeniyle ilgili açıklamalarımızı da açıklamazsak haksız bir yoruma dönüşebileceği için daha fazla kelimeyle konuşmayı zorunlu kılacak, bu da şu köşenin sıkletiyle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle "İslamcı edipler ve sekülerleşme" konusunu şimdilik çifte parantez içine alıp, "Sanatın kabulü, mevcut sanatın tecdidiyle yeni bir imkana dönüştürülebilir mi?" soruma dönüyorum:
Son yüz yıl içinde edebi idrak ve zevkimizin Batılı idrak ve zevke adım adım yaklaştığı, mevcut edebiyat ortamında Müslüman kimliğiyle var olma (görülme ve beğenilme) telaşının farklar üzerinde düşünmeyi ertelettiği de malumdur. Aynı şekilde Müslümanlara mahsus mimari, musıki, resim (minyatür), hayal-oyunuyla (temsille) aramızdaki köprülerin yıkılması yüzünden salt edebiyata tutunmamız da yıkılanın yerine daha sağlamını inşa etmek gibi zor bir çabaya girişmektense, Batı''nın hazır köprülerini kullanarak (taklitle) oyalanmamıza sebep olmuştur; ben, sen, o hepimiz bu sebebin ya kör mağruru ya da acılı mağduru durumundayız.
Bu yüzden önce ontolojik bilgide, giderek kozmoloji ve insan tasavvuru gibi asli konularda bir değişimi yaşadığımız ise açıktır.
Örneklendirecek olursam:
1-İbn Arabi''nin kelimeleriyle kainatın yaratılışı İlahi iradenin bunlar trafından meydana getirilmesiyle değil, İlahi iradenin bu yaratılışlara ilişmesiyledir. Bu ilişmeden maksat Rab-merbub ya da İlah-meluh ilişkisi ve zerreden kürsüye yaratılmış olan her şeyin O''na kulluk etmesinin murad edilmesiyledir. Dolayısıyla bir Müslüman sanatçının evrenle kuracağı ilk ilişki de bir iktidar ilişkisi değil önce kullukta müştereklik ilişkisi olacaktır. Bunun karşılığı ise Müslümanın kendisini evrende /evrenle birlikte idrak etmesi, onu kendine göre değil kendini onunla birlikte konumlandırmasıdır. Bu yüzden İbn Arabi de "Allah göklerde ve yerde olan her şeyi size amade kılmıştır" mealindeki ayeti "…âlem sizin bakışınızdan ve tedbirinizden kurtulursa size amade olur" şeklinde okumuştur.
Şimdi bu idrakin yerini bir ucu "Dini sanat işlerine karıştırmasak" şeklindeki sululuklara dayacak kadar Allah''ın âlemdeki her şeyi belirlememiş olabileceği şüphesi almak üzeredir.
Tanrı''yı tatile çıkarmasak da kendi özgürlüğümüzü, özneliğimizi daha çok önceliyor, doğaya tahakküm etmeyi, caydırıcılık maskesi altında toplu kıyımlar için silahlanmayı, iktidarın muktedir olduğunu kabul ettirmek kastıyla adaleti askıya almasını makul görmeye başlıyoruz. Dolayısıyla sanatımız da kulluk üzerinde değil, mezkur kabuller üzerinde şekilleniyor ve Tanrı ile bağını kopartmış insanın zihnî kirliliğini aklın sınırlarını keşfe çıkma yanılsamasıyla baştacı ediyoruz.
2-Erillik asıldır yani Adem''e, dişillik ise ferdîdir yani Havva''ya aittir; Adem bu nitelikleri birleştirendir, Havva ise ayrıştırandır çünkü o fiil ve ekin mahallidir. Dolayısıyla, Müslüman sanatçının kulluğunu idrakten sonra ne''liğini, eril ve dişil olarak konumunu idrak etmesi zorunludur. "Nefsini bilen Rabbini bilir" hükmünde nefsin öne alınması da bu yüzdendir.
Erillik ve dişillikten hareketle kadının erkeğin parçası; kadının bütününü özleyen, erkeğinse kendisini özleyen olduğunu; bu düşüncenin sanatımızı da belirlemesi gerektiğini söylediğimizde, konunun yönünü anında sanattan cinselliğe aktaran ar damarı çatlamış feministlerin muhatabı olacağımız ve müşriklerden önce kimi Müslümanlarca düşman ilan edileceğimiz aşikardır. Bu demektir ki, mezkur değişmenin boyutu bir başka düşünceyi beğenmeyi aşmış, doğrudan imanî bir değişmeye evrilmiştir.
Bunlardan görebildiğim odur ki, İslam''a teslim olmadan zaman ve şartlar nedeniyle ihtiyaç duyduğumuz başka kültürü bir basamak, bir düzey niyetiyle İslam''ın içine çekerek söz konusu tecdidi gerçekleştiremeyiz; duygusal bilgilerle minyatürden resme, hayal-oyunundan sinemaya yönelmek bize ancak kazandırsa kazandırsa sentez yapma imkanını kazandırır. Oysa ki, bizim ihtiyacımız durumun aciliyyetine rağmen sentez değil, Batı kültürünü kuşatmak ve aşmaktır.
Zor olanı önerdiğimin farkındayım. Yürüyen İslamcılık tartışmasında dil kepçesini kabahat kazanına daldırıp, ortalığı kişi ve parti isimleriyle toza dumana katarak gösteri yapmanın zevkini "metafizik" gibi dar bir alanda bloke etmeye yelteniyor da olabilirim. Ama bana öğretilen şudur ki, dil zihnin uzvudur ve zihni temiz olmayanın dili de temiz olmaz.
O halde, zorunluluk arzeden tecdidin sıhhati için bilmemiz ve uygulamamız gereken ilk esas şudur:
"Bir şeyle beraber olmayan hiçbir şeyle beraber değildir".
Roman yazdım duvara
00:0012/09/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tıpkı İslamcılık tartışmasında olduğu gibi, yine onun içinden çıkan roman tartışmasında da giderek yanlış sorulara doğru cevaplar aranıyormuş bir kanaat oluşuyor bende.
Nitekim şu üç husus sürekli birbirine karıştırılıyor; karıştırılmıyormuş gibi görünenlerinde bile bir diğerine cevap aranabiliyor:
1-Müslümanlar roman yazamazlar.
2-Müslümanlar tıpkı iyi şiir yazdıkları gibi iyi roman da yazarlar.
3-Müslümanlar roman yazarlar ancak bu Müslümanca olmaz.
4-Sanatın dini yoktur; dolayısıyla Müslümanların yazdıkları romanlar dine göre değerlendirilemez.
Bu hususulara yerimiz elverdiğince değinmeden önce şunu peşinen söylemeliyim: Bu hususlarda "ben bir romancı olarak…" klişesiyle başlayan yorumların sahipleri henüz roman yazmadılar. Çoğunluğu öykücü olan (ya da şimdilik bu sanı hak eden) bu kişilerin roman diye yazdıkları son tahlilde bir hikaye azmanından ya da doğrudan bir hikayeden ibarettir. Roman diye yazdıkları şeyler, Batılı eleştirinin içinde durularak değerlendirildiklerinde onların medlullerinin delillerine uygun olmadığı açık bir şekilde görülür.
Öte yandan, "ben bir romancı olarak" klişesiyle inanç ve roman ilişkisi konusunda yoruma yönelenlerin görüşleri romancı görüşü olarak doğruluğu test edilmiş, edebi kamu tarafından benimsenmiş bir görüş olamayacağı gibi, sahibini "fırsat bu fırsat" diyerek "e-vasıtası" içinde görüş belirtme uyanıklığıyla romancı katına da yükseltmez.
Gelelim şu dört hususa:
1-"Müslümanlar roman yazamazlar" sözü, ancak Batı romanının doğuş tarzı ve Batı kültürünün (modernizmin) ürettiği paradigmadan bakıldığında doğrudur. Bu doğruluğu Tanrı, alem, insanın konumu, sanatın işlevi konularında Batı-İslam arasındaki farkları belirleyerek test etmek de hemen mümkündür. Çünkü söz konusu farklar neticede bir akide, bir inanış, bir zihniyet farkı olarak belirirler. Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler lütfen Ahmet Hamdi Tanpınar''ın Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi''ne baksınlar.
Ancak bu söz, azgın bir sele maruz kalmaya itirazın ve ona karşı Müslümanca bir tutum geliştirmenin zorunlulukları içinden baktığımızda ise içi boş bir söz haline geliverir. Dolayısıyla Ahmet Mithat Efendi''nin niyet ve çabalarını (ki, lütfen bunun detayları için Orhan Okay ve Jale Parla''nın ilgili eserlerine bakın), Ömer Nasuhi Bilmen''in, Necip Fazıl''ın malum gayretlerini hatta Safiye Erol''un, Bahaeddin Özkişi''nin, Şule Yüksel Şenler''in, Hekimoğlu İsmail''in ilgili kitaplarını bu babda değerlendirerek, bu güzide insanların amellerini –bir molla kasım ukalalığıyla– hemen yele savurmamak gerekir.
Haliyle, Müslümanlar roman yazamazlar evet ama İslami bir maslahatı gözeterek roman yazmaya çalışan Müslümanlar''ın varlığına göre bu yargı şunları düşünmemize ve tartışmamıza da hizmet edebilir: Müslümanlar, Batı romanının bugünkü içeriğini boşaltarak ona kendi inanç ve kültürleriyle uyumlu yeni bir içerik yükleyemezler mi? İlk denemeler olmaları bakımından yukarıda verdiğim isimlerin (ve daha başkalarının) ilgili kitaplarındaki yetersizlik, eksilik, estetik belirsizlik olumlu yönde giderilerek bize mahsus bir romana yönelinemez mi?
2-Müslümanların iyi şiir yazdıkları gibi iyi roman da yazabilecekleri tezi –ikisi de edebi bir tür olmasına rağmen– yanlış bir eşleştirmedir. Çünkü Arapça''da "bilgi"(nin özü) anlamında da kullanılan şiir bizde hem nesrin süsleyici unsuru hem de sonradan ortaya çıkan edebi türlerin anası olarak hükümran bir dildir. Her şeyden önce sonsuzluğa sessizce akıp giden za-m-an''daki mi-z-an''ı kavranılabilir kılan şiir, İslami idrakteki vezni de etkiler ve bu yüzden bir yüzü "abra-kadabra"ya dönük olan şiir bir yüzüyle de zihniyetimizin somut miraslarından birini oluşturur.
Romanda ise zaman-mizan ilişkisi şiirdeki gibi an''lar (soyutlamalar) üzerine değil, bilakis somutlamalar üzerine kurulur; onda zamanın sihrine, geçiciliğine, öğütücülüğüne inatla abra-kadabra değil, hayata kazınma ve unutulmama çabası hakimdir.
Dolayısıyla satranç kuralıyla tavla oynanamayacağı gibi, şiirin mizanından romanın mizanına yatay bir geçiş yapmak da oldukça zordur. Fakat bu tezi de hemen olumsuzlayıp geçmemek gerekir. Çünkü dikey bir geçiş yapılıp yapılamayacağı sorusu ancak buradan çıkarılabileceği gibi, olumlu bir cevap da böylesi bir çelişkinin içinde aranabilir. Velev ki bu çelişki tutarlı, olumlu bir cevaba hizmet etmese bile en azından bir konuda aranan bilginin bulunmadığını bilmenin de bir bilgi olduğunu öğrenmemize vesile olabilir.
Diğer iki hususu sonraki yazımda ele alacağım inşallah.
İlmi de hadsiz olan Rabbim, bize doğru olanı bilmeyi nasip etsin.
Romanın sîgası
00:0019/09/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımda romanla ilgili dört yargıyı zikretmiş, bunlardan "Müslümanlar roman yazamazlar ve Müslümanlar tıpkı iyi şiir yazdıkları gibi iyi roman da yazarlar" yargıları üzerinde durmuştum.
Şimdi diğer iki yargıyı tekrar hatırlatarak, bunları değerlendirmeye çalışayım:
1-Müslümanlar roman yazarlar ancak bu Müslümanca olmaz.
2-Sanatın dini yoktur, dolayısıyla Müslümanların yazdıkları romanlar dine göre değerlendirilemez.
Bir olumlunun olumsuzlanmasıyla ulaşılan ilk yargıda iki durum arasında paralellik varmış gibi görünüyorsa da bir uygunluk bulunmuyor, çünkü ne"likten nitelik belirlemesine dönüşen bir içerik yükleniyor yargı.
Her şeyden önce yargılar yalnız değildir; bu yargı ise içerdiği iki uyumsuz hükümle kendi kendisini yanlızlaştırıyor, diğer bir söyleyişle kendisiyle birlikte düşünülebilecek olan şeyleri de şüpheli hale getiriyor.
Örneğin "roman" kelimesinden "günah kelimesinin kastedilmiş olunabileceğini düşünerek onu "günah" kelimesiyle değiştirdiğimizde ilginç (hatta saçma) bir sonuç ortaya çıkıyor.
Yine burada bir paradigmanın kastedildiğini, bunun da büyük bir ihtimalle Batılı romana mahsus bir paradigma olduğunu farzetsek bile yargının içerdiği problemi aşmış olmuyoruz. Çünkü, roman yazmanın bir ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı boşlukta bırakıldığı gibi, olumsuz sonucun romanın yapısından mı yoksa Müslüman idrakindeki uyumsuzluktan mı kaynaklandığı hususu da boşlukta kalıyor.
Elbette "Müslümanın elinin değdiği her şey Müslümanca olur" gibi genel geçer bir kaide yoktur ancak yine de onun eliyle şekillenen her şeye inancının sineceği yönünde –doğrulanması mümkün olan– genel bir yaklaşım vardır.
Bunlara göre "Müslümanlar roman yazarlar ancak bu Müslümanca olmaz" yargısı, düşünsel bir bütünlük taşımayan ve tutarsızlığı daha sentaksında başlayan bir yargıya dönüşüyor.
İkinci yargıya gelince:
"Sanatın dini yoktur" demek "Sanat dinsizdir" demek değildir; sanatın belirli bir din ile tanımlanmaya ihtiyaç duymaksızın dinin içinde olduğunu belirtmektir. Diğer bir söyleyişle sanatı belli bir şeriatın değil haniflik tutumunun içine çekmektir. Çünkü sanat yeteneği her zaman öğrenilerek bilmeyle kaim değildir, tıpkı irfanî bilginin yazıya ve yazma bilgisine bağlı olmadığı gibi... "Daha önce bilmediği ve başkasının bilkuvve –ya da gayesi amel olan bilgilerden ise– bilkuvve ve bilfiil olarak öğretmediği bir şeyi fikir vasıtasıyla ortaya çıkan kimse" yani sanatçı hakkında "ihtira" kelimesinin kullanılması da bu yüzdendir.
Bu durumda, ilkin "Sanatın dini yoktur, dolayısıyla Müslümanların yazdıkları romanlar dine göre değerlendirilemez" yargısını, sanatı dinsizlikle niteleme ısrarıyla ileri sürenin nerede durduğuna dikkatle bakmak gerekir. Çünkü dini reddeden her anlayışın "dini reddeden bir din"e dönüşme eğiliminin önü daima açıktır.
İkincisi, din için itaat etmek önce, asi olmak sonradır; ahlak ve güzellik önce, ahlaksızlık ve çirkinlik sonradır. Diğer bir ifadeyle din için itaat etmek, ahlak ve güzellik asıldır, itaatsizlik, ahlaksızlık ve çirkinlik ise talidir. Dolayısıyla din sanat konusunda tümel bir idraki verir; tikel değişiklikler ise zamana, mekana ve hallere göredir.
Örneğin "yeşil" Anadolu Müslümanlarınca sevilen (hatta yer yer kutsal olarak nitelenen) bir renktir. Ama aynı renk muson ikliminde yaşayan Müslümanlar için, şiddetli yağmurun ve taşkın selin imgesi olduğundan sevilmeyen hatta korkulan bir renktir. O halde yeşil temalı bir şiirin İstanbul"da ve Dakka"da farklı içerikler yüklenmesi mümkündür. Çünkü renk bilgisi ve sevgisi Şâri"nin insana (tıpkı buğday gibi, zenginlik) bir nimetidir, hükmü değildir; renkleri yaratanın varlığına iman edilmesi Şâri"nin hükmüdür ve bu hakikat tüm zamanlar ve ümmetler için geçerlidir.
Sanat(lar)ın değeri ya da değersizliği (iyiliği ya da kötülüğü) söz konusu tümel idrakin özüne göredir. Bu öze mahsus anlayış ile uygulama bir karşıtlığı içeremeyeceği gibi, bir çelişkiyi de içermemelidir. Bu yüzden din sanata değil sanatçıya izafe edilir; düşünce ile düşünülenin, dil ile elin, görülenle gösterilenin uyumu o sanatçının idrak ve uygulamasındaki uyumu verir.
Şimdi, "Sanatın dini yoktur, dolayısıyla Müslümanların yazdıkları romanlar dine göre değerlendirilemez" yargısına tekrar dönersek bu yargıyı ileri sürenin niyetine ve uygulamasına bakmamız –yukarıdaki yorumlarımıza göre– zorunlu hale gelir.
Her işinde olduğu gibi sanatta da dinin temel hükümlerinin içinde duran açısından o yargı zaittir ki, bu manada idrakinden ve işinden emin (mutmain) olanın söz konusu yargıyı da aşmış olması beklenir.
Ancak kendi idraklerinden ve işlerinden yana emin olmayanlar yabancı bir sîgaya göre sîgaya çekilmeyi talep edebilirler.
İslamcılık ve kemiyet
00:0022/09/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yolu mümin için çok dar, fasık için çok geniş olan ruhbanlığın farz kılınmamasındaki (Hadid 27) hikmetlerden biri insanın fıtraten gütmeye ve güdülmeye meyyal ve bunun da istismara açık olmasıyla ilgili olabilir.
Nitekim modern dini cemaatlerdeki ilişkilerin de zaman içinde bu yöne evriliverdiğini görmek mümkündür: Ezberciliği benimsedikleri için, ola ki içlerinden düşünmeye teşebbüs ederek o ezberin fevkinde davranmayı, diğer bir söyleyişle düşünmekten de muaf tutulmayı sorgulayabilecek birilerinin çıkması ihtimaline karşı sadece atanmış, nöbetçi ya da gönüllü olan birkaç kişiyi konuşmaya yetkili kılıyorlar. Kendi içlerinde aranılan vasıflara sahip birilerini bulamadıklarına ise "devşirme-aydın" istihdam ediyorlar. Parti vb. sözcü merkezli çalışan demokratik kurumlar sayesinde, özü ruhbanlığa dayanan bu uygulamayı da dikkatlerden belirli oranda kaçırılabiliyor.
"Belirli oranda" diyorum çünkü, söz konusu kişilerin kimi olgu ya da olaylarla ilgili verdikleri aşırı tepkiler mezkur gizlenişin çoğu zaman hemen açığa çıkmasını sağlıyor. Örneğin İslamcılık tartışmasında olduğu gibi…
İslamcılık tartışması Müslümanlar var oldukları müddetçe sürecek bir tartışma olması nedeniyle sürüyor; İslam"dan değil (çünkü Din Allah"ın korumasındadır) Müslümanların hallerinden yana sorumluluk duyanlar geçmiş devirlerde olduğu gibi, şu ve sonraki devirde de düşünmeye ve düşündüklerini söylemeye devam edecekler çünkü. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Asıl anlaşılmayan o atanmış, nöbetçi ya da gönüllü elemanların, tartışmayı kendi gruplarını parlatma yönünde bitirmek için İslamcılığa nihai bir ölüm yumruğu vurmaya azmetmeleri ya da rolleri gereği buna azmettirilmiş olmalarıdır. Örnek mi? İşte, Ali Ünal.
Ünal, Zaman"da yayınlanan "İslâmcılık ve Bediüzzaman" başlıklı yazısında, özet olarak günümüzde Müslüman entelektüellerin(?) Said Nursi"nin zikrettiği rükünlerden ve marifetullah"tan yoksunlukları nedeniyle kalıcı etkilerinin söz konusu olmayacağından bahisle "merhum Necip Fazıl ve Sezai Karakoç"un bile arkasında onları nihayete kadar takip edebilecek kaç kişi bulunduğu sorusuna verilecek bir cevap, entelektüelin tesirini görmeye yeter" yargısında bulunuyor; bununla İslamcılığı tasavvuf olgusundan ayırmaya, keyfiyetten kemiyete indirgemeye ve yokluğa mahkum etmeye çalışıyor.
Ünal"ın, bağlısı olduğu grubun yapısal nedenlerle münevver yetiştirememesiden duyduğu kompleksle konuşması ve "hoşgörücüler"den olmasına rağmen konuşurken asgari nezaketi, (Hafazanallah, İslamcılarla kendi grubu arasında siyasal bir özdeşlik kurulmasına vesile olur endişesiyle) muhataplarından sakınması mazur görülebilir belki, ancak ilgili yargısını Said Nursi"yi temellük etmişçesine onun üzerinden temellendirmeye çalışması mazur görülemez. Çünkü Said Nursi"nin tefsiri, düşünceleri ve eylemleri ümmete mal olmuştur; avamın da havasın da inşallah ondan bir nasibi vardır. Dolayısıyla nasıl ki Teymiyye sadece selefilerin imamı değilse, Said Nursi de sadece nev-nurcuların bediüzzamanı değildir. Bu nedenle Said Nursi"yi İslamcılardan ayırmak onun geniş olan söz ve eylem alanını daraltmaya çalışmaktan başka bir şeye yaramaz.
Ünal"ın Necip Fazıl ve Sezai Karakoç"un isimlerini de zikrederek ileri sürdüğü yargıya gelince:
İslamcı bir hareket olarak Müceddidiliğin öneminden habersiz kalmayı tercih ediyor, Ünal. İmam-ı Rabbani ona uzak düşeceği için hiç değilse 1779-1827 tarihleri arasında yaşayan Halid-i Bağdadi"nin niyetlerine ve eylemlerine bir bakıverse gerçeği öğrenecektir.
Tasavvufi bilgiyi edebi maharetiyle buluşturan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ise "tek başına bir ümmet" olduğu buyurulan Hz. İbrahim"i takliden yalnızlığı seçerek siyasi, ekonomik, eğitimsel, yayınsal kurumlar kurmaya tenezzül etmediler; fanilik idrakiyle yaşamayı ona tercih ettiler; kendi günah yüklerinden başka dünya yükü yüklenmediler. Yalnızlığı bilinçli olarak seçtiklerinden İslamcılıklarını bir kurumu yaşatmanın bedeli olarak feda etmeleri de hiç gerekmedi. Öte yandan sevenlerini (kendi verdikleri hükümlerin mahkumu olacaklarını iyi bilsinler diye) papağan olarak değil kendi zamanlarından sorumlu insanlar olarak yetiştirdiler.
Bu babta mezkur isimlerin tâbi oldukları hüküm şudur: "Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir / Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir."
İşin özü budur.
Son olarak: Keyfiyetin tükenişi kemiyetin hakimiyetidir. Taraftar çokluğuyla en fazla futbol amigolarının övünmesi bu yüzdendir. Ünal, futbolumuz neyse biz de oyuz, diyorsa bir itirazım olamaz. Ama onun yine de mevcut konumunu ve yargılarını tekrar düşünmesini temenni ediyorum.
Orada kimse var mı?
00:0026/09/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İmam Hatip Okulu"nun birinci sınıfından altıncı sınıfına kadar Risale-i Nur derslerine devam eden küçük, aciz, kendi halinde bir öğrenciydim.
Çocukluktan delikanlılığa evriliyordum; heyecanlıydım, Risale-i Nurlardan öğrendiğim yeni şeylere sımsıkı tutunmaya çalışmakla kalmıyor onu herkesle paylaşmak, herkeste onu okuma merakı uyandırmak istiyordum.
Merhum babam, durumumun en yakın tanığıydı. Hem taşradan gelip şehirde çocuklarını hayata hazırlamaya çalışan bir baba hem de bilinçli bir mümin olarak benim dizginlerimi sıkı sıkıya tutan tek insandı; sürekli yükselen heyecanıma karşılık neredeyse her gün şunu söylerdi:
"Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed"tir (sav). Ondan sonra onun tebliğ emanetini sürdüren binlerce alim gelip geçmiştir. Yeni zamanın tebliğcisi ise Said Nursi"dir. O da bizim gibi aynı peygamberin ümmetidir; bizden farkı ise onun Bediüzzaman olmasıdır. Onun şakirtlerine Nurcu derler ama o Risalelerini okuyan ya da okumayan her mümin için bir Bediüzzaman"dır. Onun yeriyle kendi yerini karıştırma, Peygamberimizi ondan daha fazla an ve Nurculuğu da onun güzide şahsiyetinin önüne sakın alma."
İmam Hatip"in altıncı sınıfındayken kendisinden Risale-i Nur da talim ettiğim bir öğretmenim ders esnasında merhum Erbakan"ı tekfir edince benim de medreseden nasibim kesilmiş oldu. Zaten MTTB"ye olan eğilimim ve edebiyata düşkünlüğüm yüzünden yabancı yazarları çok fazla okuyor olmam medreseyle olan bağımı çokça zayıflatmıştı. Zikrettiğim olay da kopuşumun tuzu biberi oldu.
"Kopuş" derken Risalelerden kopmadım elbette. Onlar benim ilk mürşidimdi çünkü; her ne okursam okuyayım onlardaki bilginin üstüne bilgi eklemek üzere okudum. Ta ki, çocukluğumda el yordamıyla başta İmam Gazali olmak üzere tanıdığım İslami düşüncenin münşilerini ve son olarak Sezai Karakoç"u okuyuncaya kadar. Bu noktadan itibaren Din"in siyasetsiz olmayacağı bilinci içinde ama ille de edebiyatta karar kılarak yürüyüşümü sürdürmeye çalıştım. Bediüzzman"a olan sevgim ve hürmetimle, şakirdlerine olan muhabbetimse hiç bitmedi.
İslamcılık tartışmasında geldiğimiz noktayı düşününce başımı ellerimin arasına alıp derin bir sükuta dalıyorum şimdi. Çünkü Nurcu kalemlerin, bir fitneye neden olabilecek tarzda konuya müdahil olan "devşirme aydınlar"dan daha şedit bir şekilde Bediüzzaman"ı kendi zamanlarının Nurculuk algısı içinden okumalarına, Nurcu olan kendileri değil de sanki Bediüzzaman"mış gibi onun sözleriyle İslamcıları rencide etmeye yönelmelerine, onlarla ayrışma telaşına düşmelerine bir anlam veremiyorum. Katar katar dizilen sorularımdan kimilerini paylaşayım, sanırım sizler de bana hak vereceksinizdir:
1- Babamın söyleyişiyle Nurcu olan Said Nursi değil de ben isem, aynı durum kendilerini Nurcu olarak tanımlayanlar için de geçerli değil mi?
2-Siyasetten uzak olmak Nurculuğun karakteriydi. Bediüzzaman"ın "Şeytan''dan ve siyasetten Allah''a sığınırım" sözü hareket mensuplarının şiarıydı. Ne oldu ki, şimdi mevcut iktidarın gücünü kendi lehine kullanmayı talep edecek kadar siyasi bir tehdide dönüştü?
3-Bediüzzaman"ın hayatı hapislerle, sürgünlerle geçti. Çünkü İslam"dan uzaklaşmanın resmi politika olarak uygulandığı bir dönemde onun tecdid-i iman misyonunu üstlenmesi muhalif olarak damgalanması için zaten yeterliydi. Zaman içinde ne değişti ki, hareket onun bu muhalif damarını kesip, tümüyle hoşgörücülüğe yöneldi?
4-Mevcut hareketin siyasileşmesi de bir yana, uluslararası sorunlar konusunda taraf olmaya, görüş belirtmeye ve iktidara telkinde bulunmaya varan güç gösterisinin boyutu, Bediüzzaman"ın düşünce ve eylem tarzının artık çok gerilerde bırakıldığı anlamına gelmiyor mu? Böyleyse hareketin yeni halini, eski haliyle karşılaştırmak bir zorunluluk arzetmiyor mu?
5-Hareketin kimi mensuplarınca günümüzde Müslümanlık asabiyetini sürdürmek "Müslüman ırkçılığı" olarak yorumlanabildiğine göre, hareket güya dini ırkçılıktan kaçınmak için mi Mavi Marmara vb. eylemleri olumsuzlama ihtiyacı duydu?
6-Diyelim ki İslamcılık sahiden öldü ve bugün Müslümanları temsil eden tek hareket Nurculuk"tur. Nurcu olmaktan maksat Müslümanca yaşamaksa, hareket tek başına bu temsile neden hayati bir değer yüklüyor? Bu tarz bir temsilin uluslarası derin siyasetle angajman ya da taahhüt düzeyinde bir ilişkisi mi var ki, İslamcılık hedef tahtasına konuluyor?
Evet, geçmişte kalan aidiyetimle şimdi (şükürler olsun ki hala küçük, aciz, kendi halinde bir öğrenci olarak) zikrettiğim (ve hareketle ilişkisi hasbi olan müminleri rencide eder endişesiyle zikretmediğim) sorular yüzünden başım ellerimin arasında.
Velev ki İslamcılık ölmüş olsun, peki Nurculuk "şimdi" nasıl yaşatılıyor?
Asıl bunu konuşalım.
Orada kimse var mı?
Orada birileri var
00:003/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"...Nurculuk "şimdi" nasıl yaşatılıyor? Asıl bunu konuşalım. Orada kimse var mı?" diye sorarak bitirmiştim bir önceki yazımı.
"Varız" dediler; belli ki seslerini yükseltemiyorlardı; buna vesile olmak istemiştim zaten.
Risalehaber"de Şaban Elçi adlı yorumcunun "ey yorumcu kardeşlerim! Adamı biraz anlamaya çalışın lütfen. Behey gafil... kurnazlığıyla geçiştirmeyin işi. Adam size hayati sorular soruyor buna cevap verin. Bir nurculuk yok zaten nurculuklar var" şeklindeki itirazına neden olan onlarca karavana atışı bir kenara bırakırsak, Nurculuğu tekleştirdiğime oysa ki, Nurculuk hareketinin "Cemaat ya da Hizmet Nurculuğundan ibaret olmadığı"na dair itirazlar da bu "varız" nidasının beraberinde geldi.
Şunu peşinen belirteyim ki o sorular, hem sorularımın asıl muhatapları "biz bu soruların muhatabı değiliz" diyenler sayesinde ortaya çıkacağı hem de bir yargı ve sorgulama niyetiyle değil düşünmeyi bilenlerin düşünmesini talep etmek niyetiyle soruldukları için "genel"di. Bu nedenle bir adres belirleme, isim zikretme ihtiyacı duymadım. Halen de bu tutumdan yanayım ama sonuçta bir adres ortaya çıkıyorsa, isim zikrediliyorsa bu konunun tabiatındandır.
"Varız"a eklenen haklı itirazlar ışığında, konuyla ilgili şu hususları (tashih ve tavzih niyetiyle) şimdi yeniden vurgulamalıyım:
1-Said Nursi"nin Nurculuk hareketinden ayrı tutularak İslamcılığa dahil edilmesi ne kadar mesnetsiz ve gereksiz ise, onu İslamcılardan ayrı tutmaya çalışmak da bir o kadar mesnetsiz ve gereksizdir.
2-Said Nursi son devrin etkili alimlerinden biri olarak İslamcılığa hükmen dahildir; kavlen dahil edilmesi ya da edilmemesi de yine o hükmün bir cilvesidir. Öte yandan, tecditler zamana, şartlara bağlı olarak sürecek ve ona istikamet kazandıracak yeni alimler de yetişmeye devam edecektir; hatem olan Peygamber efendimizdir, alimin hatemi olmaz; alimin her çağda ve şartta kendisine başvuranları aydınlatacak görüşleri olur ki, Said Nursi de bu alimlerden bir alimdir.
3-Nurcu olan Said Nursi olmadığına, onun şakirtleri Nurcu olduğuna göre Said Nursi"nin sözlerinden hareketle Nurculukların tümümü olumlamak mümkün olmadığı gibi yine onun sözlerinden hareketle İslamcılığı olumsuzlamak da mümkün değildir.
4- Said Nursi"nin misyonunu halisane bir çabayla sürdüren Nurcular olduğu gibi, bu misyonu sekülerleştiren Nurcular da bulunmaktadır. Nurculukları, tefrika olarak görmek yerine Said Nursi"nin niyet ve eylemindeki bereketin, bir grup tarafından tahrip edilebilmesine karşılık bir diğer grupta sıhhatle devam etmesi olarak görmek gerekir.
5- Said Nursi"nin misyonuna sahip çıkanlar, Nurculuktaki ilk bölünmeyi İslamcıların siyaset sahnesine çıkışıyla ilişkilendirdikleri için onlara karşı sitemkardırlar ancak bu bir düşmanlık vesilesi değil, siyasetin dışında durma arzusuyla onlarla kendi aralarına bir mesafe koyma vesilesidir.
6-Nurculuğu şirketler üzerinden kurumsal bir yapıya tahvil edenlerse (kendilerini bir Megalo İdea esprisiyle, diğer Nurcu grupları çantada keklik sayarak) Türkiye Müslümanlarını temsile yetkin görme yanılsaması içindeler.
7-Bu yanılsamanın da etkisiyle, İslamcılığı yok sayarak kendi grubunu öne çıkarmaya çalışanların durumu, onların İslamcılıkla ilgili beyanlarının sıhhatini, doğruluğunu tartışmadan önce onları o beyanlara iten nedenlerin anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.
8-Gelinen bu noktada ekoller, akımlar arasında karşılıklı suçlamalara kalkışılması uhuvvetin zedelenmesine, "hayır işlerinde yarışma"nın terkine neden olmaktan başka bir şeye hizmet etmez.
İşte bu nedenle tam burada tekrar geriye dönüp "Madem her Nurculuk kendince bir değere sahipse, neden birileri tüm gruplar adına (yumurtası gelmiş tavuk çığırtkanlığıyla ve bir politbüro üyesi edasıyla) konuşmaya yelteniyor?" diye sormayacağım artık.
Sormayacağım çünkü apaçık olan şeyi açıklamaya kalkışmak onu bulandırmaktan başka bir şeye yaramaz. Said Nursi"nin İslamcılığa göre konumu ile halisane bir gayretle onun misyonunu taşıyanların varlığı yeterince aydınlandığına göre yine İslamcılığa kimlerin neden ve hangi saiklerle karşı çıktıkları da yeterince aydınlanmış olmalıdır.
Buna göre pozisyonları netleşmiş, kemiyet hesapları bir afra tafraya dönüşmüş olanların "İslamcılığı yok sayarak kimlerin değirmenine su taşıyoruz?" diye oturup düşünmeleri, eğer düşünemiyorlarsa içlerinden akil insanların acilen onlara düşünmelerini emretmesi gerekiyor.
Değilse, Dimyat"a pirince giderken evdeki bulgurdan da olunabilir.
Not: Nasip olursa bugün saat 18.30"da Keçiören Belediyesi"nin kültürel faaliyetleri kapsamında gerçekleştirilecek olan "D. Mehmet Doğan ile Edebiyat Sohbetleri" programına konuk olarak katılacağım.
.Çıkar şu baklayı ağzından!"
00:006/10/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İstanbul"un dışında bir edebiyat etkinliğine katılmak benim için nicedir görüşmediğim dostlarla hasbihal ederek hasret giderme, tanıdığım ama henüz tanışamadığım kişilerle yüzyüze görüşme imkanı sağlaması bakımından özel bir önem taşır.
Hem benim hem de benim kuşağımdan birçok yazarın üzerinde emeği olan sevgili D. Mehmet Doğan, Keçiören Belediyesi"nin Kültürel faaliyetleri kapsamında ifa ettiği sohbetler için beni Ankara"ya çağırdığında bu yüzden hiç tereddüt etmediğim gibi sonuç da belirttiğim şekilde tahakkuk etti:
Toplantı öncesinde, esnasında ve sonrasında İbrahim Ulvi Yavuz, Erbay Kücet, Ahmet Fidan, Muhsin Mete, Ragıp Karcı, Mustafa Atiker, Fatih Gökdağ, Teodora Doni, Veysel Karafilik, Durmuş Korkmaz, Ercan Yıldırım, Atilla Mülayim, Tarkan Zengin ve adlarını bu köşenin sınırları nedeniyle zikretmekten aciz bulunduğum diğer dost ve arkadaşlarla hem sanat ve edebiyatın hem de tatlı anıların ırmaklarında tadına doyulmaz bir seyre çıktık. Onlara ve günün yorgunluğuna aldırmaksızın sohbete teşrif eden tüm edebiyat severlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Edebiyat bilgisine, sessiz ve derin okumalarına her zaman gıpta ettiğim sevgili Muhsin Mete"nin sohbet sonrasında yönelttiği, polemik yazısının inançlarımızla uyumu konusundaki soruya burada bir parantez daha açmalıyım.
Bir yanıyla teknik bir cevaba ihtiyaç gösteren bu soruya, herkesçe anlaşılır karşılıklar verebilmenin yolu mecaza başvurmaktan, daha açık bir söyleyişle fıkra anlatmaktan geçiyordu. Orada özel nedenlerle (ki, zaten bu konuda adım çıkmış dokuza inmez sekize) şu fıkrayı anlatamadım:
Münasebetsiz işler karşısında kitabın ortasından konuşan ve bu yüzden birçoklarının kalbini kıran bir adam bu huyundan dolayı imam efendiye yakınır ve ondan yardım talep eder. O da ona ağzına bir bakla koymasını, olası durumlarda onu hatırlayarak susmasını salık verir. Adamcağız bir süre böyle idare eder. Bir gün imam efendi ile birlikte camiye giderlerken, bir kadın evinin kapısını açıp, sokağı kontrol etmeksizin leğendeki bulaşık suyunu ikisinin üstünde boca ediverince imam efendi bizimkine dönüp: "Çıkar şu baklayı ağzından" deyiverir.
Bizdeki polemik işi de biraz böyledir. Aslolan baklayı ağızda tutmaktır ama öyle durumlar olur ki baklayı ağızda tutamamak da hayırlı bir eyleme dönüşür.
"Baklayı ağzında tutmak" derken, bunun "ağzında bakla ıslanmamak"la aynı şey olmadığını da belirtmemde yarar var. Belki polemik, ağzında bakla ıslanmayana, o baklayı ıslatmayı öğretmek de olabilir ki, bunu ayrıca konuşmak gerekir.
Henüz okunmamış bir kitabın bilgisi:
Teamüldür, iyi bir kitap yayınlanır, ediniriz, okuruz, beğeniriz ve bu köşelerde bilgisini paylaşırız.
Bense şimdi bilgisini paylaşacağım kitabı henüz görmedim ve okumadım. Dolayısıyla onunla ilgili fiili bir beğeniden hareket ediyor değilim. Fakat beğenmem bir yana kitabın adı bile beni heyecanlandırdığı için ilk bilgilerini şimdiden paylaşmaya ihtiyaç duydum:
Kitabın Adı: İslam Sanatında Geometrik Desenler. Yazarı: Eric Broug. Yasemin Darbaz Karaca tarafından dilimize kazandırılan kitabı, Klasik Yayınları Turgut Cansever Kitapları Dizisi"nden sunmuş.
İslam mimarisinde geometrik desen, nakkaş ruhunun matematiksel resmi olmak ve süslemede bitimsiz bir yarışı temsil etmek bakımından özel bir yere sahiptir. Bu nedenle her tür yapıda, mümkün olabilen her malzeme üzerine uygulanmıştır.
Geometrik desenlerin beni asıl ilgilendiren yanı ise sanatta gelenek ve yenilik çabasının müştereken göründükleri bir uygulama olmasıdır. Hem bu öyle bir uygulamadır ki, Yıldız Demiriz"in kelimeleriyle taçkapılarından minyatürlerin arkaka planlarına; tuğlaların dizilişinden yazma kitapların süslemelerine kadar her yerde bulunur. Hatta konuyla ilgili okumalarım arttıkça, onların sadece geniş yüzeylerde ve kitaplarda kalmadığına, musikiye ve edebiyata da sirayet ettiğine inandığım gibi sanat edebiyat adına yeni zamana söyleyebileceğimiz sözlerin de onlarda saklı olduklarına hükmediyorum.
"İslam Sanatında Geometrik Desenler" adlı kitap beni bu yüzden heyecanlandırdı.
Kurtuba"dan Bağdat"a, Şam"dan Herat"a, Harakan"dan Kayseri"ye birçok tarihi cami, külliye, türbe ve medreseden seçilmiş geometrik desenlerin yer alması bile eserin önemini ele vermeye yetiyor.
Bu vesileyle merkalıları için Yıldız Demiriz"in 2004 yılında siyah-beyaz olarak basılmış "İslam Sanatında Geometrik Süsleme" kitabını da yeniden hatırlatayım.
Demiriz, söz konusu çalışmasını hazırlarken "İslam Sanatında Geometrik Desenler"i görmemiş.
Bu da Klasik Yayınları"nın ciddiyetini ve bize uzmanlarınca bile bilinmeyen hazineler kazandırmaya devam ettiğini göstermeye yetse gerektir.
Nurculuk İhvan"ı döver mi?
00:0010/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kardeşliğin önemine, bilginin kıymetine, vefanın değerine inanan hiçbir mümin İslam alim ve aktivistlerini birbirleriyle yarıştırmaz.
Ancak bunlara inanmayanlar, kendilerine özgü gizli gündemlerini karanlık kimliklerinin bir gereği olarak emanet ortamlarda hakim kılmaya çalışanlar, İslam alim ve aktivistlerini dövüştürmeye kalkışırlar. Çünü onlar için peygamberdevesini dövüştürmekle, onları dövüştürmek arasında bir fark olmadığı gibi, bugün birine karşı diğerini galip, yarın da galip ilan ettiğini bir başkası nezdinde mağlup ilan etme ahlakı bunların cibilliyetlerine, meşkuk niyetlerine ters düşmez.
İmdi, seksen kuşağı dünyaya gözünü Said Nursi ile açtı. İçinde yaşadığı hayatı şehid Hasan el-Benna ile şehid Seyyid Kutub"un müsmir fenerleri sayesinde aydınlattı. Romantik devrimciliği şehid Ali Şeriati"den tattı. İmam Gazali"yi, İbn Arabi"yi, İmam Rabbani"yi okumakta geç kalmış olsa da Necip Fazıl"ın, Nurettin Topçu"nun, Sezai Karakoç"un, Hayrettin Karaman"ın okuma ve anlama adabından nasiplenerek geç kalmışlığını zor da olsa telafi edebildi.
Bugün sözlü ve yazılı kültürün içinde yer alan İslam alim ve aktivistleriyle ilgili hakim olan anlayış, onların herbirinin İslami düşünce ve hareketin rengarenk yapbozunda vazgeçilemez birer parça olduklarıdır. Ki zaten Tevhid ehli olan onları ayrıştırmaz buluşturur, karıştırmaz bir"leştirir.
Bu manada (takvadaki üstünlük saklı olmak üzere) İmam Gazali"nin, İbn Teymiyye"ye, İbn Arabi"nin İmam Rabbani"ye, Said Nursi"nin şehid Seyyid Kutub"a, şehid Ali Şeriati"nin Aliya İzzetbegoviç"e bir üstünlüğü yoktur. Onlar artık İslami bilgi ve siyasi tecrübe havuzunun içindedirler; yeni zamanın düşünenleri, fiili sorumluluk yüklenenleri (yani İslamcı olanları) ise ellerinde sahih ilim ve eylem arzusunu temsil eden maşrapalarıyla o havuzun kenarlarında otururlar.
Dolayısıyla İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslami, tarikatlar, (sahih çizgideki) Nurculuklar da başarıları ve zaaflarıyla bugünün müminleri için birer laboratuvar hükmündedir.
Ola ki Said Nursi, şu şu problemler konusunda daha uygun, daha pratik çözümler sunmuş olabilir; bu mümkündür ve makbuldür. Öte yandan şehid Seyyid Kutub da başka problemlerin çözümünde onunkine göre daha uygun şeyler söylemiş olabilir ki, bu da makbuldür. Velev ki bir konuda ikisinin görüşleri çatışmıştır; bu mümkündür ve şartlara en uygun görüş hangisine ait ise onun görüşünün benimsenmesi de makuldür ve ya ikisinin çatışan düşüncelerinden yeni bir düşünceye ulaşılması da mümkündür ki, bu daha da makbul olabilir.
Bu anlayış üzere olan müminler İslam alim ve aktivistlerine hata izafe etmezler; "Şunun o görüşü de doğrudur ancak bunun şu görüşü bizce daha doğrudur" derler. Onları tokuşturmazlar; onları izleyenleri, birbirlerine dövdürmezler, "Emr-i bi"l-ma"ruf ve nehy-i ani"l-münker"de yarışmayı seçerler, mizaç, istihkak ve idraklerine göre mevcut İslami ekollerle ya işbirliğine girerler ya da münferit hareket ederler.
Bu düşünce ahlakının tevarüs edilme ve uygulanma şartı mümin olmayı ve müminlerin derdiyle hemhal olmayı zorunlu kılar. Ki, bu ahlak, sadece kitaplardan edinilebilecek bir ahlak da değildir; kendine özgü bir hali tecrübe etmeyi gerektirir ve o hal ile hemhal olmayanlar neyi okumuş olurlarsa olsunlar o ahlak dairesinin içine giremezler. Girseler bile ancak yerli bir oryantalist olarak girebilirler. Bu manada tarikatı değil hakikati önceleyen Nurculuk(lar) bile Risale-i Nur külliyatını okumaktan ibaret değildir; o da aynı zamanda bir hal terbiyesidir.
İşte bu nedenlerle, soyoloji biliminden öğrendikleri cafcaflı kavramlarla müminlerin düşünce dünyasını ve yarınlarını şekillendirmeye yeltenen devşirme aydınlarlar bu ahlakın dışındadır.
Burada hazin olan durumsa, kendileri düşünemedikleri için o devşirme aydınları kılavuz edinen (dolayısıyla dava adamı yetiştirmekle fabrika üretimi arasında fark görmeyecek kadar körleşen) ezberci havarilerin durumlardır.
Yanlış klavuz edinmeye eklenen kendi üstülüğünü ispat gayretinin onları ulaştıracağı sonuç düne sıkışıp kalmak, ucuz hamaset uğruna edebiyattan rol çalmak olabilir.
Bugün itibariyle doğru, yarın itibariyle isabetli söz söyleme ve eyleme derdinde olan bir mümin için İslam alim ve aktivistlerinin bazılarının karşısında durmak değil, hepsinin arasında durmak İslami vasatın tahakkuku açısından en uygunu olsa gerektir. Grupçuluk ve kemiyet kibriyle gözleri kararmış müminler de potansiyel olarak bu imkana sahiptir.
Devşirme aydınlar ve onları nihai kılavuz edinenlerse, asla! Çünkü onlar bir ya da birkaç alimi, aktivisti içinde cin olan lamba gibi sunmaya çalışıyorlar.
Bu ise bir Şark masalına inanmanın ötesinde tam bir Şark kurnazlığıdır.
Masa üssü"nden
00:0013/10/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
1-"Giz ve Işık-Batılı Ezoterizm"in Tarihi" adlı kitap Dedalus Yayınları arasından çıkmış; yazarı: Antoine Faivre; özgün adı "L"ésotérisme".
Dedalus, yerli okurların ilgisini artırmak için olmalı kitabın yeni adında sadece Ezoterizm"i değil, illuminasyon"u da esas almakla kalmamış, onu bir mekana (Batı"ya) ve türe (tarihe) bağlamayı uygun görmüş.
Nitekim Birol Biçer tarafından Türkçeleştirilen kitap da Hermesçilik"ten çıkıp, Kabala"dan yürüyerek Okültizm ve İllimünizm"e, oradan da Mosanik, inisiyatik akımlara ve Tradisyonalizm"e uzanıyor.
Ezoterizmin beş algısını karmaşık bir yapı kümesi, bilinçli olarak saklanmış "gizli" bilgiler ve olgular, her şeyin özünde bir gizem taşıması, doğmatik ya da yargılamaya dayanan ifade şekillerinden ziyade sembolik, mitik ve deneyimlenebilir olana vurgu yapan biçimiyle gnostik, Kadim Gelenek arayışı olarak özetleyen yazar, bunlara ilişkin uygulamaları, deneyimlemeleri değil, bunların bir zihniyet ve ilgi konusu olarak ortaya çıkışlarını, gelişmelerini ve bugünkü geldikleri durumu ana hatlarıyla anlatıyor.
Konu, gerek semavi gerekse beşeri dinlerin tümüyle ilişkili ve dolayısıyla insanlığın tüm zamanlarına mahsus olması nedeniyle "Batı"yla sınırlandırılsa bile kimi temel kavramlar üzerinden genelleşmesine engel olunmayacak bir niteliğe sahip. Kitabın mahiyetiyle ilgili benim endişemin nedeni de aslına budur. Örneğin Beşinci bölümün ilk ara başlığı "Batı "Geleneği"nin İzinde İrfani Bilgi" şeklindedir ki, bizde "irfan" kelimesi "tasavvuf felsefesi"nin karşılığı olarak kullanıldığına göre onun burada Batı geleneğinin izine düşürülmesi problemli bir durum arz etmektedir.
Öte yandan yine bu bölümde "Geleğin Dört Rüzgarı" adlı ara başlık içinde Rene Guénon"dan bahsedilirken, onun A. K. Coomaraswamy"nin de temsilcilerinden olduğu Tradisyonalizm"e bağlılığına rağmen din olarak İslam"ı seçişinden ve dolayısıyla adının da Şeyh Abdülvahid Yahya oluşundan hiç söz edilmiyor.
Yerli okurun dikkatini çekmek için kitabın özgün adını değiştirmeyi gerekli gören Dedalus"un, mezkur kavramlar ve Türkiye"de de çok iyi tanınan Batılı Müslüman isimler konusunda kitabın ikinci baskısına açıklayıcı bilgiler ekleyerek, metni bizler için daha da zenginleştireceğini umuyorum.
Bu vesileyle, kırkı yeni çıkan Dedalus"u kutluyor, sahibi ve emektarı Sedat Demir sayesinde başarılarının artarak sürmesini temenni ediyorum.
* * *
2-Metin Karabaşoğlu"nun "Saidleri Ararken – Risale Okumaları İçin Entelektüel Bir Giriş" adlı kitabını tam da Nurculuk(lar) üzerine tartışırken okumam çok iyi oldu.
Bilginin de kendine göre bir kaderi izlediğini ve ona muhtaç olanla buluşmasının da onun kazası olduğuna düşünürüm. Demek ki, söz konusu kazanın tahakkukunda benim o yazıları yazmam ve "Saidleri Ararken"le buluşmam için yazarının Kebikeç"e teşrifini beklemem gerekiyormuş.
Karabaşoğlu, Ahmet Yıldız, Safa Mürsel ve Fred A. Reed"in takrizleriyle açılan kitabının önsözünde, yabancı ama hatırlı bir üniversite yayınevince hazırlanan bir kitap için kendisinden Risale-i Nur hareketinin Sait Nursi"den sonraki dönemi üzerine bir makale istendiğini, o makalenin yazılmasıyla başlayan çalışmanın bu kitaba dönüştüğünü belirtmiş.
İlk metni yazmaya başlarken konunun ve şartların hassasiyeti yüzünden kimi korkular taşıyan, çelişkiler yaşayan Karabaşoğlu, iyi ki yazmaktan vaz geçmemiş. Rabbimizin yardımı, mümince perspektifi ve Risale-i Nur"dan güzel nasibiyle korktuklarının da hiç biri olmamış zaten. Mümkündür ki yer yer zorlanmıştır ama her kelimeyi kılı kırk yararcasına düşünmesinin sonucunda kendi söyleyişiyle şunları gerçekleştirmiş:
"Öncelikle, mevcut Risale-i Nur araştırmalarına dair metodik eleştirilerimi ve kendi metodik düşüncemi ortaya koyacak, sonra Risale-i Nur"un ontolojik temellerini, peşisıra bu ontolojik temellerin bireysel, cemaatî, sosyal ve siyasal tazammunlarını irdeleyecek; son bölüme böyle gelecektim."
Öküz altında buzağı aramaya meraklı olanların çabasını hemen boşa çıkarmak için belirtmeliyim ki, "Risale-i Nur"un Ontolojik Temelleri"nden kastı Said Nursi"nin ontoloji anlayışı ve bunun genel İslami ontolojiyle mütekabiliyetidir.
Karabaşoğlu, mezkur konuları işerken doğruların altını en kalın çizgilerle çizmeye, yanlışları ise suçlama, kötüleme içermeyen bir tonla işaretlemeye büyük özen göstermiş.
Said Nursi"nin düşüncelerini, Nurculuk hareketinin paradigmasını, çeşitlenme nedenlerini, bu çeşitlenişin beraberinde getirdiği avantajları ve dazevantajları, söz konusu hareketin değerlendirmesine ilişkin problemleri, iyi bir Müslüman olmaktan başka hiçbir meselesi olmayan bir kalemden okumak için Nesil Yayınları"ndan edinmekte geç kalmayınız.
Geldik mi yol ayrımına?
00:0017/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir beklenenin karşılıksız kalması ve bir beklenmeyenin öne çıkmasıyla, İslamcılık tartışması umulandan farklı bir mecraya kaydı.
Beklenen şuydu: İslamcıların mevcut yerel ve evrensel problemler, fiili dertler konusunda düşündüklerini söylemekle kalmayıp, pratik çözümler, anında sadra şifa olacak reçeteler sunmaları...
Beklenmeyense: İslamcılığın geçmişteki tüm müceddidi hareketlerden beslendiğinin; yerelliğine rağmen ümmeti kuşatan bir öz taşıdığının ve dolayısıyla tarikatlarla, Arap Baharı olarak adlandırılan yeni olay ve oluşumlarla da bağdaştığının belirtilmesi...
Serdar Güneş"in http://serdargunes.wordpress.com adresinde arşivlediği tartışmayla ilgili yazılara toplu olarak baktığımda söz konusu beklenenin ve beklenmeyenin tahakkunu yeniden (ve şimdilik son kez) değerlendirme ihtiyacı duyuyorum.
Bence, İslamcılıkla ilgili ilk yazılar ve onlara karşı yapılan ilk itirazlar, tartışmadan beklenenlerin karşılıksız kalmasında asıl nedeni oluştururdu.
İslamcılıkla ilgili tarihi bir konumlandırmayı esas alan o ilk yazılar öncelikle İslamcıları mevcut tutum ve davranışları konusunda düşünmeye davet eden yazılardı. Ama ne olduysa oldu kefenciliğe ve definciliğe çok hevesli birileri "İslamcılık kaldı mı ki, düşünecek birileri olsun" demeye gelen, ağır ezgili bir timsah ağıdına durunca konunun yönü de değişiverdi. Bu tepkiye karşı İslamcılığın ölmediğini, din baki oldukça İslamcılığın da baki olacağını söylemek en makul olanıydı ki, büyük oranda bu yapıldı.
Öte yandan, sahip olduğunuz bir masaya testerelerle, baltalarla saldırıldığında, varsa savunma gücünüzü o masanın tarihi ve sınai kıymetini ispat etmek için değil, doğrudan o masanın muhafazası için kullanırsınız. İslamcılık tartışmasında zaman zaman tansiyonların da yükselmesine neden olan tablo ise büyük oranda böyleydi.
Bu arada "Ne olduysa oldu" deyişimden, buna mahsus ihtimalleri düşünmekten geri kaldığım da sanılmamalı. Örneğin: Çoğu İslamcıların AK Parti ile birlikte sistemin içine çekildiklerini ve dışarıda kalan birkaç kişininse artık Hizmet Nurculuğu"ndan başka gidecek bir yeri kalmadığını, durumdan vazife çıkarmak suretiyle pekiştirme ihtimalinden söz edilebilir. İlk yazılar İslamcılığın ölümünü amaçlayan bir gol pası gibi olmasa da yine de ondan bir gol pasının üretilmesi bu ihtimali güçlendirdiği gibi, Hizmet Nurculuğu"nun hareketin geneline asıl karakterini veren "siyasetin dışında durmak ve tarikatlaşmamak" gibi iki temel esastan saptığına hiç değinmeksizin İslamcılığın iflasını, Said Nursi"ninse dünden bugüne ne kadar güzel ve olumlu düşünceler önerdiğini ispat gayretleri de söz konusu ihtimali güçlendirmektedir. Yine bu bağlamda gol pası verme ve gol atma hevesinin (doğal olarak) aynı takımda (gazetede) gerçekleşmesi üzerine de zihin yorulabilir. Ama teyiden söylemeliyim ki bu bir ihtimaldir, bundan daha fazlasını düşünmeye engel de değildir.
Beklenmeyene gelince: Ümmet idraki içinde bizden önce yaşayanların ve zaman zaman bugün bizim halletmek zorunda olduğumuz problemlerden daha fazlasıyla yüzyüze gelenlerin tecrübelerinin önemsenmesini, bu manada İslami bilginin taşıyıcısı olan alimlerin, mutasavvıfların, aktivistlerin düşüncelerine değer verilmesini, (mürşitlik, hocalık... tercihleriyle, doğru hükümlerin en doğrusunu seçme hakkı saklı kalmak üzere) birinin diğerine öncelenmemesini vurgulamaktı.
Bir diğeri, yıkılış tarihleri birbirine yakın olan Babür, Osmanlı ve Safevi devletleri zamanında Müslümanların farklı coğrafyalarda muhatap oldukları sorunların bugün ümmetin ortak sorunları haline geldiğinin bilinmesi ve dolayısıyla Osmanlı İslamcılığını da aşan bir vukufiyetle yeni ve kuşatıcı bir bakış açısının geliştirilmeye çalışılmasıydı.
Adlarını zikrettiğim devletlerin yıkılmasından sonra Tarikat-ı Muhammediyye adı altında birleşen tarikatların Endonezya"dan İspanya"ya kadar sergiledikleri korumacı ve direnişçi tutumu anlamanın gerekliliğini belirtmek de yine İslamcılara düşmüştü. Çünkü mesele tarihin tekerrürü meselesi değildi, yeni tarihin yazılmasında sorumluluk üstlenip üstlenmeme meselesiydi.
Bu ümmet vurgusunun, nicedir İslamcı olduklarını söyleme gereği bile duymayan akil kalemler tarafından ısrarla yapılması birilerini çok rahatsız ettiği gibi, Said Nursi"nin alimlerden bir alim olarak görülmesi de yine birilerini çok rahatsız etti. Eline kalemi alan Said Nursi"nin İslamcı olmadığını dolayısıyla benzersiz olduğunu ispata kalkıştı.
Bu katı defansın ve ispat çabasının aslında bir ayrılık şarkısını söylemek olduğu da maalesef anlaşılamadı.
"Peki, geldik mi yol ayrımına?" diye bana sorarsanız, diyebileceğim sadece şudur: "Gözlerime bakın, anlarsınız."
Sevgilinin Evi"nde olmak
00:0024/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Rabbim nasip etti, dünyada önemli sayılan yerlerin büyük bir bölümünü gördüm. Sebep olanlara, yoldaşlık edenlere, zahmetimi çekenlere her daim müteşekkirim.
İtiraf edeyim ki, İstanbul''a dönmemin heyecanı, yeni yerler görmemin, heyecanına daima galip geldi. Velev ki bir günlüğüne de ayrılmış olsam, İstanbul''a her dönüşümde huzuru ve şükrü yaşadım.
Ama bir yer var ki, hem gidişimde hem dönüşümde İstanbul''u unutturmakla kalmıyor, Allah''ın izniyle "Bela" dediğimi umduğum günden beri "oralıymışım" duygusunu tüm hücrelerime kazıyor.
Sadece oradan İstanbul''a döndüğümde, bir yetimlik halinin yakama sarıldığı o yer: Sevgilinin Evi, yani Beytullah, yani Mekke.
Şimdi orada bulunanlara, şu son iki gün içinde son emirleri de yerine getirerek "hacı" sanını alacak olanlara bu yüzden gıpta ediyorum; orada mukim olup, yetimlik duygusundan sıyrılmalarına özeniyorum; hangisinin ayağı hangi kutlu insanın ayak izine denk gelmiştir diye merak ediyorum; annem Hacer''in onları İslam ümmetinin dağıldığı tüm coğrafyaları kucaklama kabiliyetine sahip kollarıyla manen kucakladığını düşünerek kıskanıyorum; atam İbrahim''in yine o yüksekliği taşkınlaşan taşın üzerinden onlara yeniden seslenişini duyamayışıma üzülüyorum.
Her müminin zihninde Sevgilinin Evi''ne dair özel bir imge vardır. Benim zihnimdeki imgesi ise "Bela" anından, temel taşlarının ilk konuluşuna, duvarlarının ilk yükseltilişinden Ebail zamanına, Zemzem kuyusunun tekrar açılmasından Efendimiz Aleyhisselam''ın doğumuna, onun risaletle müjdelenmesine, oradan hicretine ve tekrar oraya fetihle teşrifine kadarki tüm süreçlerin toplamından oluşuyor. Kısaca orayı hiçbir sahnesi bir diğerine karışmaksızın, her hadisenin süredizimsel olarak birbirini izlediği bir "Bekke" (izdiham yeri) şeklinde görüyorum:
Buna bağlı olarak Hz. Davut''un "demir", Hz. Süleyman''ın "bakır" gücüyle kurdukları Kudüs''ten sonra, Hz. Hacer''in Mekke''yi "su" gücüyle inşa edişini ve İslam ile birlikte Kudüs''ün o demirine, Mekke''de su verilişini, dolayısıyla "Tevhid" inancının som çeliğe dönüşmesini izleyebiliyorum. Böylece Mekke, Efendimiz Aleyhisselam''a kadar Kudüs''ün tek başına temsil ettiği Tevhid inancının son menziline; kainatın kendi köpüğünden yaratıldığı Kâbe ise "tamamlanmış, son din"in merkezine dönüşüyor.
Mekke''nin hep "ilk"lerin ve "son"ların şehri oluşu, onu ziyaret eden inananları adeta bir saat sarkacında topluyor; Beyt''e ilk adımlarını atanlar, yokluğun da yokluğunda var olan Allah''ın kudreti ve azametiyle karşılaşıyorlar ilkin; gerçek anlamda kulluk bilincine erişerek, "hayret hali"yle yaratılışın, insanın, dinin ve ona mahsus hikâyelerin perdelerini açıyorlar bir bir.
Mekke ki, bir şehir değil bir büyük tapınak! O tapınağın hakikati, Hz. Peygamber''e nasip kılınan şeri''at tarafından fetholunacak.
O öyle bir şeri''attır ki zaten, ona fethetmek yakışır; Adem''den, o güne alınan her nefesi, söylenen her sözü, eylenen her işi, geliştirilen her düşünceyi o kuşatır; şehirleri alır, kıtalara yayılır, ezan ezan dağılır aydınlığın ve karanlığın eriştiği her yere. Nemre, Kevser, Tenim, Hayf, Kebş, Mürselat, İbrahim, Meş''ar, Sahra, Cebel, Çağran, Mutteka, Aişe, İcabet, Eşcar, Cin, Râye, Biy''at, Ebu Bekir, Tuva, Fetih mescidleri Mekke''den dağılır yeryüzüne… Bunlarla büyür büyür de Mekke, âlem bir büyük mescide, arz bir büyük seccadeye dönüşür.
Mekke gezilen bir şehir değildir, tapınılarak yaşanılan bir şehirdir.
Mekke haritalarıyla, krokileriyle, tarihi eserleriyle, doğal güzelliğiyle tanınacak bir şehir değildir, görüntüsü bizzat gözbebeklerine kazınması gereken bir şehirdir.
Mekke hilkattir; Mekke''nin yokluğu kıyamettir.
Mekke insandır, candır, şeri''attır, hakikattır, tarikattır.
Mekke Telbiye''dir (buraya Allah için gelindiğini kalp ile tasdik, dil ile ikrardır), Tavaf''tır (devinmektir, kanatlanmaktır), Say''dir (dövünmektir; kulluk gayretidir), Vakfe''dir (Adem ile Havva''nın tecrübesini yaşamaktır, düşünerek arınmaktır, Mahşer''dir, Mizan''dır, Sırat''tır ve vuslattır), Namaz''dır (kanatlanma arzusudur), Şeytan Taşlama''dır (Tevhid''in dışladığı her şeyi dışlamaktır), Kurban''dır (Yaratanında yokolma nezaketidir).
Bu nedenle Mekke, şehirlerden bir şehir gibi anlatılamaz, çünkü o bir ağacın ağaçtan daha büyük oluşu gibi, şehrin fevkinde bir şehirdir.
Mekke''nin bendeki imgelerini kaydetmekten acizim. Çünkü onların her biri bir haldir ve o hal, onun Bekke''liğinde bürünülmedikçe bilinemez.
Şimdi orada bulunanların herbirinde oluşan yepyeni imgeleriyle Bir''den binlere, milyonlara renk renk serilerek çoğalacak Sevgilinin Evi.
Orada bulunan kardeşlerimizin haccı ve bayramıyla, Kurban''ı onun yetimliğiyle idrak eden buradakilerin bayramı mübarek olsun.
Medinem
00:0031/10/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dediler ki, "Onca sevdiğin İstanbul"u sana unutturan tek şehir Mekke ise, Medine ne oluyor?"
Dedim ki, "Onu unuttuğumu mu sandınız? Eğer unutursam onu, kendimi unutmuş olurum."
Mekke, ait olduğum "milletin" şehridir, Medine ise ait olduğum "ümmetin" şehri.
Mekke "doğum" şehridir, Medine ise "devam" şehri.
Medine, yeni nesil mümin erkeklerin kılıçlarıyla, mümine kadınların nakışlarıyla süsledikleri şehirdir.
Mekke"de susturulmak istenilen Kelam"ın günlük bir dile dönüştüğü şehirdir Medine.
Çocuk Hasanların, Hüseyinlerin minik topuklarıyla pekiştirdikleri ilk İslam toprağıdır.
"Yemen serabı"dır diyorlar ona, bence "Kudüs ve İstanbul serabı"dır; hicretin Efendisi"ne açılan mümin kollardır, sözün senet olduğu yerdir, dayanışmanın örneğidir.
İmgeler demiştim, ah o imgeler!
Orada Ravza-i Mutahhara"yı ve Cennet"ü-Baki"yi birlikte görebileceğiniz bir köşeye oturup, bir Muallakat-ı Seb"a şiirinin ritmiyle yürüyen Kusva"nın çöktüğü mahalde Efendimiz Aleyhisselam"ın yeni evinin ve okulunun duvarlarını yükseltişinden, Bedir"den dönenlerin yorgun yüzlerindeki sevinçten, Hamza"nın, Hanzala"nın Uhud"tan dönenlerin arasında olmadıklarını öğrenmenin hüznünden başlayarak, bir yapının tuğlalarını bir bir örercesine örmezseniz Medine"nin tarihini, açmaz size kendini Medine; açmaz size gül gibi kokan sokaklarını, serinlik mekanı hurma bahçelerini, Cennet"ü-l Baki"de dinlenenlerin herbiri birer destan olan hikayelerini açmaz size.
Açmazsanız var olan tüm gözlerinizi, Mekke"nin Allah"ın ve Hz. Peygamber"in şehri iken, Medine"nin Hz. Peygamber"in şehri olduğunu, Mekke"nin Hakikat"ın şehri iken, Medine"nin İslâm Şeri"at"nın şehri olduğunu göremezsiniz.
Öyle bir şehirdir ki Medine, İslam için gerçekliği apaçık bir tarih, Mekke içinse zorunlu bir anlama kılavuzudur.
Mekke ("söz" anlamında) "logos" ise, Medine ("sözün tahakkuku" anlamında) "mânâ"dır.
Kendinden önceki semavi dinlerle farkının iyi anlaşılabilmesi, hükümlerinin önceki şeri"atlarla karıştırılmaması için İslam"ın Hakikat Merkezi"nin (Mekke"nin) dışında teşekkül etmesi ve tekrar Merkez"e dönerek orayı "fethetmesi" elzemdi. Dolayısıyla Medine, Merkez"i de kuşatan ve kimliğini Hz. Peygamber"in orayı teşrifinden, orada yaşamasından ve devletini orada kurmasından alan şehirdir.
Bu nedenle simgelere değil "anılara" yaslanan Medine, müminler için her bir noktasına Hz. Peygamber"in izlerinin kazındığı bir şehirdir ve onlar tıpkı Mekke"de bulunuşlarındaki gibi Medine"de de ibadet ve Hz. Peygamber"e hürmetle teşekkür etmek için bulunurlar.
Bunun için Hz. Peygamber"in ahirete göçüşünden bunca yıl geçmesine rağmen, her inanan oraya ulaşır ulaşmaz, tıpkı Hicret"inde Hz. Peygamber"i karşılayan kadınların ve çocukların "Ay doğdu üstümüze; nurlu, parlak, aydınlık / Yırtıldı karanlıklar, hakikati anladık" sözlerini de içeren şarkısını aşkla mırıldanarak Mescid-ev"e (Mescid-i Nebevî"ye) yönelir ve Hz. Peygamber"e Salatü"s-Selam ile girerler oraya.
Medine Sevgili"nin sevgilisinin büyük evidir; o sevgilinin insan, peygamber kimliğinden sonra devlet sahibi kimliğini de üstlendiği yerdir.
Mescid-ev"de olmak, arza düşen kar taneleri gibi Hz. Peygamber"in yüreğine düşen ayetlere muhatap olmaktır. Geceye onunla başlamak, güne onunla başlamaktır. Hz. Peygamber"in kutlu çehresinin alacağı her biçimin şahidi olmak, onu koca, baba, dede, peygamber, nebi, imam, lider olarak görmek, bilmektir.
Mescid-ev"de olmak, milyarlarca insanın dinleyeceği kutlu sözlerin yankılandığı yerde, milyarlarca insanın ve cinnin taklit edeceği davranışların mekânında olmaktır.
Mescid-ev"de olmak kanaati, teslimiyeti, şükretmeyi, toprağın sadeliğinde sade bir hayatı seçmektir.
Mümin, Medine"ye böyle katıldığında, Hz. Peygamber"in Medine"yi kutlu kılan tüm emirlerini, eylemlerini içselleştirir. Tevhid inancının tebliği ve hakimiyeti sırasında yaşananlar o müminin de kişisel tarihine eklenerek, onun inancını ve Hz. Peygamber"e olan teşekkürünü, minnetini pekiştirir.
Medine nebevi neşenin, sükunetin, hüznün, teslimiyetin, kuruluş umudunun ve kurtuluşun şehridir. Bedir"den yükselen neşe, Uhud"da hüzne, Hendek"te sabra, Cennetü"l Baki"de teslimiyete, Ravza-i Mutahhara"da cennete erişme umuduna dönüşür. Çünkü mümin için Hz. Peygamber"in hallerini, eylemlerini taklit etmek, onun mübarek kabrini ziyaret etmek, "onu yaşarken görme" kıymetini haiz olduğu gibi, onun şefaatına da (inşallah) layık olmaya sebeptir.
Medine, sahibi Hz. Peygamber, kıblesi önce Kudüs, sonra ve daimi olarak Mekke olan şehirdir.
Medine, "Kur"an" olan Mekke"ye karşılık, "Furkan" olan şehirdir.
Medine, Hakikatin (Mekke"nin) fatihidir.
Mekke özümüz, Medine ömrümüzdür.
Sen ne yaptın Serra?
00:007/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ah Serra ah, sen ne yaptın? Açık belgeli, canlı şahidli gerçekleri saptırarak dindar kesime yapılan zulmü küçümsemen hiç mesele değil. Zira Fransa''da okuduğun, İtalya''da yaşadığın için okuma özgürlüğünün kısıtlanmasına fransız, zulümlere karşı Machiavelli kalmış olman normaldir.
Tesettürden hoşlanmayışın da mesele değil. Çünkü insanların öncelikle pişirerek yemeleriyle ve açık bakışlardan sakınmalarıyla hayvanlardan ayrıldıklarını bilmek aklı ve izanı olanlara mahsus bir husustur.
Bir tesettürlüyü görünce öcü gördüğünü sanman da hiç mesele değil. Aynada izlediğin son görüntünden duyduğun korkuyu başkasına yakıştırarak tatmin olma, en azından öteleme sendromuna yakalanmış olabilirsin.
Université de Caen mezunu olmanın, psikoloji lisansının, Fransızca ve İtalyanca''yı ana dilinden daha iyi bilmenin(!) gücüne rağmen bir televizyon programcısının zihninin dibinin tümünü bir anda sokağa dökverme başarısı karşısındaki acizliğinin de bir önemi yok Serra; yok bunların bir hükmü.
Sen ki, televizyon ekranında zihninin dibini açık ederek daha bir hafta önce, onca sabır ve emekle yürürlüğe konulmuş yeni bir medyatik saldırı planını başlarken bitirdin Serra.
Ah Serra ah, berbat ettin bir çuval inciri.
Oysa ki, Ertuğrul Özkök ve dava arkadaşları "Artık bunları kimse yutmuyor" klişesi ve Jacques Verges vari kükreyişleriyle "yeni mağdurlar" şarkısını söylemeye ne güzel de başlamışlardı.
1 Kasım tarihli yazısında ''Ve diyorlar ki: ''Sizin mağduriyetinizin miadı doldu. Şimdi sıra sizin mağdur ettiklerinizde...''Biliniz ki, ''yeni mağdurlar'' mahallesinde izdiham var. Uğultu ayyuka çıkıyor. Artık o uğultuyu bastırmak kolay değil... Çünkü el âlem de duymaya, görmeye, öğrenmeye başladı" salvoları savuran Özkök, hızını alamayıp 3 Kasım''daki yazısına "Yemin ediyorum, bu yazıyı yazarken ağlıyorum" diyerek ağlama alıştırmasına da şevkle başamıştı.
Sahi neye ağlıyordu Özkök?
Abdurrahman Keskiner Güzel Sanatlar Lisesi''nden 17 yaşlarındaki 29 gencin (ki, Özkök sözlerindeki duygusal etkiyi artırmak üzere onlara "çocuk" deme gereği duymuş) İstanbul''da Sabancı Müzesi''nde sergilenen Claude Monet sergisini gezmek için ortaya koydukları büyük gayrete hayranlığından ağlıyordu.
Elbette, aynı müzedeki hat koleksiyonunu göremedikleri için mahzun olan binlerce Anadolu gencine ağlamaz Özkök. Söz konusu gençlerin Monet''yi görme çabaları da değildir zaten onu ağlatan.
Onu ağlatan Batı sevdasıdır. Yıllarca önce biten Dreyfus Dava''sını hala içinde sürdüren bir Emile Zola karikatürüdür Özkök. Filistin''de buldozerin altına can veren Rachel Corrie''yi tanımaz o, Batı''daki tüm mezzo-sopranoları tanıyabilir ve onları göremeyenler için üzülerek göz yaşı da dökebilir ama ezilenler için, sömürülenler için, madunlar için bir damla bile gözyaşı dökmez.
İşte sen kendilerini "yeni mağdurlar" olarak pazarlamaya başlayanların ve bu uğurda ağlama alıştırmaları yapanların onca emekle özene bezene hazırladıkları tezgahı üç dakikada bozuverdin Serra.
Böylece sen "yeni mağdurlar mahallesi denilen yer gerçekte hala mütekebbirlerin mahallesidir; o mahalle İT komitacılarının torunlarının mahallesidir; o mahalle hala ellerine fırsat geçtiği anda bu ülkenin çocuklarını kendi elleriyle ateşe atacaklarla doludur; o mahalle kindarların, sahte demokratların, bu ülkenin yerlilerine yönetici, siyasetçi olarak tahammül edemeyenlerin mahallesidir; ben de o mahalledenim ve işte size tüm duygularımı açık açık söylüyorum" demiş oldun Serra.
Yıktın haneyi eyledin viran Serra!
Oysa ki herşey ne güzel de planlanmıştı.
Cumhuriyeti bir seçkinler sistemi olarak kendi çıkar ve zevkleri için tabulaştıranların sokakları işgal etmelerine izin verilmediği gibi ayrıca biber gazı zulmüne(!) uğratılmışlardı.
İşte zurnanın zırt dediği bu noktadan başlatılıveren "yeni mağdurlar mahallesi" edebiyatı bol acılı ve bol gözyaşlı yazılarla inşa edilmek üzereyken Serra, sen çıkıp "Ey yerliler, ayıdan post bizden size dost" olmaz diyerek yoldaşlarının maskelerini bir bir indirdin.
Sosyal medyadan işittiğin ağır sözler de yanına kar kaldı üstelik. Bu sözümü sakın onları onayladığıma yormayasın. Nasıl ki bir gergedan gerdanı üzerinden suçlanamazsa, bir insan da bedeni üzerinden suçlanmamalıdır. Gerçi sen bunları -Batı''da nasıl derler- tolooore edecek kadar kültürlüsündür zaten Serra.
Bu vukuatından sonra sen de şu geveze müzisyen gibi ülkeyi terketme triplerine girer misin, bilemiyorum ama terkedecek olursan şu tezgahlarını bozduğun arkadaşlarının seni orada da rahat bırakmayacaklarından korkarım.
Küfürle yana şişmiş dilinle şimdi söyleyemesen ve perdelenmiş gözünle şimdi göremesen de senin emniyetini asıl sağlayacak olanlar senin küfrettiklerindir Serra.
Bunu asla unutma!
Sanatların kavşağında durmak
00:0021/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Claude Levi-Strauss, "Hüzünlü Dönenceler" adlı kitabında, İslam''ın güneyden kuzeye doğru tıpkı bir bıçak gibi uzanarak Batı ile Aryen dünyayı ikiye böldüğünü söyler.
İyi niyetle söylemez elbette; bir Georges Dumézil veya bir Giorgio Agamben gibi "bilimsel nezakete" sahip değildir çünkü Levi-Strauss; hele İslam söz konusu olduğunda müfrit bir Yahudi''ye dönüşüverir.
Bu yargısıyla da söylemek istediği şudur: İslam, inanç ve kültür açısından aynı özde toplanabilme niteliğine sahip Doğu''yla (İran ve Hind''le), Avrupa''yı ayırarak Hıristiyan Batı''nın dünya hakimiyetini sekteye uğratmıştır.
Bense Levi-Strauss''un bu düşüncesini öğrendiğim günden beri, onun vurgulamak istediği bir olumsuzluktan, olumlu bir bakışın, düşüncenin kurulabileceğine zihin yorup duruyorum.
Şöyle ki, İslam''ın güneyden kuzeye uzanması, bir bıçağın uzanması gibi değil, eşit kollu bir terazideki destek çubuğunun uzaması olarak da görülebilir. Bu destek çubuğu kültürden ekonomiye, siyasetten felsefeye kadar ayrışmış, zıtlaşmış düşünce ve uygulamalar arasından (ya da her birinin eksiğinden veya fazlasından) asıl doğru olanı seçmek için merkezi (evrensel) bir "vasat" işlevi de yüklenebilir.
Sanırım Levi-Strauss''u asıl delirten husus, destek çubuğunu temsil eden İslam''ın "ölçü kütlesi"nin hangi kefede olacağına karar vemekle kalmayıp, o ölçü kütlesinin de bizzat kendisi olma yönündeki ısrarıdır. Levi-Strauss, bu nedenle İslam''ı destek çubuğu gibi görmek yerine onu şiddet ve kan imgesi de taşıyan bıçak gibi göstermeyi (ve dolayısıyla bir tür hedef şaşırtmayı) seçmiş olmalıdır.
Ancak değil mi ki biz Müslümanız ve hoşumuza gitmeyecek bir düşüncede hayır, ve ilk bakışta kötü görünende sevilebilir bir şey bulabileceğimizin bilgisiyle (Bkz.: Bakara, 216) şereflendirilmişiz, o halde yukarıda da belirttiğim "vasat" bağlamında, olumsuz olandan öncelikle sanat panında kurabildiğim kimi olumlu örnek ve değerlendirmelerimi sizinle paylaşmaya çalışayım.
Frithjof Schuon''un da değindiği gibi "ışık olgusu" Doğu ve Batı sanatlarını farklılaştıran unsurlardan birisi olarak görülebilir. Bu konuda örneğin –spekülatif bir soyutlama olmakla birlikte- şöyle düşünebiliriz:
Yoğun ışık, nesneleri tüm boyutlarıyla görmemizi sağlamakla kalmaz, ışığın farklı halleri, yansımaları içinde o nesneleri kimi görsel oyunlarımıza da açık hale getirir. Serabın sadece çölde görüldüğünü hatırlarsak, yoğun ışıkta yaşayan insanların hayal güçlerinin daha çok gelişmiş olabileceğine ve Doğu sanatlarındaki hayaliliğin de buradan kaynaklanıyor olabileceğine hükmedebiliriz.
Öte yandan, yoğun olmayan ışığınsa nesnelerin görünürlüğünü yüzleriyle sınırlandırdığını, görünmeyen yüzleriyle nesnelerin ötesine (yani karanlıktaki kısmına) bir korku unsuru yüklediğini düşünebiliriz. Batı sanatındaki gerçeklik saplantılı tasvir merakını görünmeyeni görme kaygısına bağlayabileceğimiz gibi, özleri itibariyle karanlık olan vampir, şeytan temalı anlatımları da yine aynı kavrayışa yorabiliriz.
Bu "genel ayrım"ın içinden Anadolu ve İran''a "özel olarak" baktığımızda ise ışığın dengelendiğini, diğer bir söyleyişle dört mevsimin hissedilir geçişlerle ve farklarla yaşanmasından hareketle onun farklı zamanlarda, yokluğu dahil her yoğunlukta idrak edilebildiğini belirleyebiliriz.
Dolayısıyla ışığın, söz konusu coğrafyadaki dengelenebilirliği mezkur genel ayrımda sanatsal bir vasat''ın keşfini de mümkün kılabilir.
Perspektife hiç itibar etmeyen bir sanatla (minyatür), perspektifi adeta putlaştıran bir sanatın (resmin) tam ortasında durarak, Modernizmin Doğu''da ölüme mahkum ettiği, Batı''da ise tüketilmiş imkanlar gösterisine dönüştürdüğü resme yeni bir can soluğu üflemek ancak bu vasat''tan (Anadolu ve İran''dan) sağlanabilir.
Bunları derken desteksiz attığıma hükmetmeyin lütfen. Çünkü bilgisayarımın sağ tarafındaki ikinci pencereden son birkaç yılda yapılmış minyatürlere ve Hal Foster''in "Zoraki Güzellik" adlı kitabından (Ayrıntı Yay., İstanbul 2011) aktarılmış en cins Kitsch resimlere bakarak bu satırları yazıyorum.
Son zamanlarda İstanbul''u mekan tutan İranlı kimi zenaatkarlardan ders alanların "ürettikleri" resimsel zeminine minyatür çakılmış, ebru serpilmiş ve münasip boşluklarına hat yapıştırılmış "ürünlere" bir kıymet yüklediğimi de sanmayasınız.
Söz konusu ışık algılarını ve sanatsal uygulamalarını tanımış, bunlar üzerine ciddi zihin yormuş ve onları anlamış olan "yeni" sanatkarların belirleyebilecekleri, temsil edebilecekleri bir vasat''tan söz ediyorum.
Aramakla bulunmaz ama bulanlar da arayanlardır. Bu manada vasat''ı bizim bulabileceğimize inanıyorum; yeter ki onu niçin, nerede ve nasıl arayacağımızı bilelim.
Sanatı az boyası çok sergiler
00:0024/11/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ülkemizde sanatsal ihtiyaçla değil, Batı''ya duyulan özentiyle var edilmeye çalışılan plastik sanatların sadece "mutlu azınlık" arasında tedavül etmesi, sanatın bu dallarıyla ilgili yorum ve eleştirinin de yine aynı kesim içinde "kapalı devre" bir "üst dil"le yapılmasını beraberinde getirmiştir.
Diğer bir söyleyişle bu yorum ve eleştiriler, alan (sanatçı), veren (eleştirmen) ve seyreden (okuyan) üçlüsü ile sınırlı kaldığından, öteki''lerin (yani halkın) söz konusu yorumla / eleştiriyle ilgili bir bilgisi, düşüncesi oluşmadığı gibi, o yorumun yorumunu ya da eleştirinin eleştirisini yapmaya talip olacak birileri de (halk içinden) çıkmamıştır.
"Üst dil" dediğime bakmayın, siz bunu "üfürülmüş mülahazalar" olarak da okuyabilirsiniz. Çünkü o doğrulanabilir, çerçevesi belirli bir dile değil, doğrudan o dile başvuranın "lafazanlık kabiliyetine" dayalıdır.
Halk "entel lafazanlık"tan hiç hoşlanmadığı için o kabiliyet de ancak onun kendisine ait oluşuyla mutlu olabilecek sınıf içinde saklı tutulmuştur.
Bir örnek verip geçeyim:
"Heykellerin yerleşeceği mekânı sürekli olarak dönüştürmeye, ona yeni anlam ve bakış hatları kazandırmaya çalışır Ariş. Hareket ve eylem, mekânın varlığını hem olumlar ve ortaya çıkarır hem de onu büker ve yeni bir soluk kazandırır. Hareket potansiyeli ve kabiliyetine sahip çalışmaları içinde yer aldıkları mekânın koşullarını bozarak müdahale eder. Mekânın heykellerini yutmasına müsaade etmez Ariş. Ufacık bir dokunuşun yarattığı enerji ile bir karşı gerilim oluşturur." (Levent Çalıkoğlu, Koray Ariş Retrospektif, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2012)
Siz bir "hareket ve eylem"in (ya da bir heykeltraşın heykel yoluyla) mekanın varlığını eşzamanlı olarak nasıl olumladığını, ortaya çıkardığını, büktüğünü ve böylesine bir büküşle (lûtfen gülmeyin!) nefesi kesildiği için doğal olarak bir soluk üfleyip dirilttiğini anlamaya çalışırken ben sizi hemen 22. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı''nda Pınar Suel ile Sertap Yeğin''in birer tablosuna götüreyim:
Pınar Suel, internette rastladığım Mafestosu''nda şöyle demiş: "Eserlerimden biri olan ''Varoluş Serengeti''de ele aldığım gibi; Varoldum, Dünü, Bugünü, Yarını bağladım ve Başladım, Nefes aldım, Nefes oldum, Ses duydum, Ses oldum, Tanıdım, Başladım, Yansıdım, Sarsıldım, Dokundum, Tanıştım, Şaşırdım, Baktım, Uyudum, Soludum, Öldüm ve Uyandım, Bölündüm, Tek oldum, Benzedim, Seslendim, Ürperdim, Gerildim, Saklandım, Bezendim, Varoldum…"
Ben de Fuar''da Suel''in "eserim" dediği bu tabloyu gördüm. Alıntıladığım kelimelerin yer aldığı (ya da karıştırdığı) zeminde yeşil yeşil bakan, kalın dudaklı, gölgesi kırmızımsı, yüzü ifadesiz bir zenci çocuk –vesikalık fotoğraf duruşuyla– yer alıyor. Çocuk, kırmızımsı gölgesi sayesinde biraz rölyefleşmiş gibi durduğundan, perspektifi gereksizleştirmiş ama bu kez de zemine zorla ikna edilerek yapıştırılmış gibi durmaktan kurtulamamış. Üstelik resimsel etki, bakış çocuktan çok kelimelerin yazılışına ve doğal olarak okunuşuna odaklandığı için çocuk, kelimelere dikkat çeken ikincil bir araca dönüşüvermiş.
Sertap Yeğin''in ise "Müzisyen" adlı tablosunu gördüm. Biri az, diğeri yarı çıplak iki kadın, ilk bakışta dibek gibi görünen bir taşın üstüne oturmuşlar. Resmin kaçış noktasından sızan ışık, kadınların ayaklarında ve sağ tarafta etkisini yitirmiş. Var olan aydınlıkta, boyları abartılı iki kadın kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde "kız-kıza" oturuyorlar. Soldaki galiba flüt çalıyor, yerini pek sevmediği anlaşılan sağdaki ise sol taraftaki fidandan kırdığı iki çiçekli dalı tutuyor. Tablonun adı "Müzisyenler" ama bu kadınlar sanki biraz önce bir tecavüzden kurtulmuş gibiler. Fidanın canına okumaları, zaten bir oldu-bittiye karşı intikam duygularını ele veriyor.
Bu tablolar için "seçkin" yorumcuların, eleştirmenlerin ne dediklerini bilmiyorum ama Levent Çalıkoğlu''na kalsa onları dürerek, bükerek, soluklayarak dünyanın bilmem kaçıncı harikası şeklinde ilan edeceğinden hiç kuşkum yok. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi mutlu azınlığın işi ancak mutlu azınlığın anlayacağı bir dille konuşmaktır.
Oysa ki yorum / eleştiri işi halkımızın gariban bir evladına kalsa, bu tablolaların değerleri sanatsallıklarına (yorumuna, eleştirisine göre) değil olsa olsa dekoratif yararlılıklarına göre belirlenebilir. Ki, bu dekoratiflik mezkur fuardaki ürünlerin yüzde doksanı için geçerli gibidir.
Fakat siz yine de bugün ya da yarın "sanatı az boyası çok" o ortama bir uğrayın.
Bu arada İstanbul Kongre Merkezi''ndeki Contemporary İstanbul 2012 Fuar''ını da gezdim. Birkaç enstelasyon işin dışında, görme zahmetinize değecek bir şey olduğunu sanmıyorum; nedenlerini yazacağım inşallah.
"Sanat ve Felsefe" üzerine istitraden
00:0028/11/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımda Contemporary İstanbul 2012 Sanat Fuarı''na ilişkin izlenimlerimi yazacağımı söylemiştim ancak, Yusuf Kaplan''ın gazetemizde yer alan "Cündioğlu, bizi nerede/n ve ne/re/ye ''çağırıyor''?" başlıklı yazısı tam da Dücane Cündioğlu''nun "Sanat ve Felsefe" adlı kitabını okuyuşuma denk geldiği için, Kaplan''ın yazısını eleştirmek, desteklemek ya da tamamlamak üzere değil, onunla doğan söz sıcaklığını sürdürmek üzere Cİ ile ilgili intibalarımı paylaşmayı sonraya bırakıp, bu yazıyı yazdım.
Öncelikle Cündioğlu''na teşekkür etmeliyim. Son yüzelli yıldır müstemlekeci anlayışıyla, muhafazacı tutum arasında sıkışıp kalmış olan sanatın "yeni dili"ne ilişkin arayışlarımız, hem diyalektik bir yaklaşımla hem de "tecdit" arayışıyla onun "da" sayesinde nicedir hız kazanmıştır.
Bu hususu önemsiyorum çünkü sanat konusunda konuşacak olanlar, İslami dünya görüşüne mensup olanlardır ki, Sol''un "ideolojik parakendeciliği", Sağ''ın "ideolojik toptancılığı" ve muhafazakarların "hikmet telkinciliği" üzerinden sanat adına yeni bir "teklif" üretmek artık zor görünüyor.
Bunu derken, bloklaşmış bir tutumdan söz etmiyorum, bilakis söz konusu dünya görüşünün içinde yer alanların sanatla ilgili yeni tespit ve teklifleri, tartışmaya açıktır ve hep açık olmalıdır. Kaplan''ın yazısında bunu gördüğüm gibi, şimdi kendi söyleyeceklerim de buna dahildir. Dolayısıyla Cündioğlu''nun ya da bir başkasının sanatla ilgili yeni kitapları için yapılacak abartılı övgülerin ya da yergilerin hem tartışmayı ve onun bereketini sekteye uğratmamasını hem ortaya konulan çabanın layıkıyla anlaşılmasını geciktirmemesini temenni ediyorum.
Cündioğlu''nun sanatla ilgili yeni üç kitabı çıktı: "Sanat ve Felsefe, Mimarlık ve Felsefe, Sinema ve Felsefe". Ben "temel kitap" saydığım için önce "Sanat ve Felsefe"yi okudum, diğer ikisini henüz okumadım. Bu nedenle şimdilik "istitraden" konuşmuş olacağım.
Cündioğlu''nun bu kitapları yazmak için köşe yazılarına ara verdiğine dair ön bilgimin neden olduğu bir şartlanmayla kendi zamanını aşan, felsefe marifetiyle sanatı konuşmaktan çok sanatın da felsefesini içeren bir kitap bekliyordum ondan ama maalesef onun yayınlanmış (ve yeniden gözden geçirilmiş) ilgili yazılarının tematik bir derlemesiyle karşılaşınca üzüldüm.
Çünkü köşe yazıları ve makaleler mevkutelerde yeraldıkları için yazarına güncelliği, retorik (belâgat) yapmayı ve yer yer aforizmaya yaslanmayı adeta zorunlu kılan yazılardır.
Cündioğlu''nun hem bunu hem de İbn Arabi''nin "…taşıyıcısını zamanın etkisinden kurtarmayan bilgi yararsızdır" sözünü çok iyi bildiğinden hiç kuşkum yok.
O halde bu tercihi, ''en azından yazılarım kaybolmasın, derli toplu okunabilsin'' mülahazasından kaynaklanmış olabilir mi? Ama bu tercih onun zaten bilinen "köşe yazarı - felsefeci" sanını pekiştirme, onu "felsefeci - köşe yazarı" kılmama tehlikesini içinde barındırır.
Belki, ömrünü neredeyse felsefeye adamış olan Cündioğlu''ndan yana "büyük beklentilerim" yüzünden yanlış bir değerlendirme yapıyor da olabilirim. Ama aynı büyük beklentimin, konu felsefeyle uğraşan birinden sanatı okumak söz konusu olunca, bana, onun "zamanının etkisinden kurtulmuş" bir bilgiyle yazmasını "isteme hakkını" doğracağını da düşünüyorum.
Söz konusu yazıların bir diğer problemi, taşıdıkları yüksek iddia tonudur. Bu öyle bir iddiadır ki, yazana "cesaretli bir dil" kazandırır ama onun ispat şartını yapısı gereği erteletebileceği gibi, onu benzerlerinin de çokça üretilebileceği "geçerken söylenmiş bir sözün" sıradanlığına da düşürebilir.
Örneğin, "Kuinji''nin tablolarını görmeden, insan, ışık ve renk üzerine nasıl konuşabilir, bilmiyorum." diyor Cündioğlu. Bir başkası da buna karşılık "Bir Babür minyatürüyle, bir Osmanlı minyatürünü tek bakışta biribirinden ayıramayan resim üzerine nasıl konuşabilir, bilmiyorum" diyebilir pekala.
Belirttiğim gibi bu tür yüksek iddialar söz konusu yazıların yapısından kaynaklandığı kadar, şanından da kaynaklanır ama aynı zamanda bir münevverin bu tür iddialarını başka bir imkanla temellendirmesi de her zaman beklenir. Eğer bu temellendirme yapılmazsa o iddia sorunlu bir iddia olarak kalır. Nitekim, Cündioğlu''nun "Söz Medeniyetinden Göz Medeniyetine" başlıklı yazısında yer alan hususların akibeti de onlar temellendirilinceye kadar böyle kalacaktır; en azından, "güzel" kelimesini "göz-el"den devşiren bir kültürün içinde durduğu halde "Kelime ve hayalin soyutluğundan şekil ve suretin somutluğuna…" yaptığı davet kuşku içeren bir davet olarak duracaktır.
Sonuç olarak Cündioğlu''ndan yana beklentilerim tam karşılığını bulmamıştır ama bitmemiştir de.
Onun sanatla ilgili mevcut felsefi çabalarının bereketlenerek tez zamanda bize dönmesini diliyorum.
Eyleyen eylediğiyle nitelenir
00:008/12/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bundan yaklaşık beş ay önce yine bu köşede "Cami, Hıristiyani anlamıyla tapınak değildir. Sosyal hayatın nabzı orada atar; gündelik hayat oranın eşiğinde hem sükunetle hem hareketle buluşur. Bu nedenle Başbakan''ın Çamlıca''ya cami müjdesinden Cumhuriyet devrinde bir tapınağa indirgenen caminin söz konusu asli rolüne bir dönüş imkanını yeniden üretmemiz ve bir cami inşasıyla ondan daha fazlasını birlikte inşa etmemiz mümkündür" demiştim.
Asli rolden kastım ise cami yapımında okulu, pazarı, hastahanesi, kütüphanesi, huzurevi ve parkıyla bir "külliye anlayışının" gözetilmesiydi.
Hâlâ bu düşüncedeyim diye sadece cami ile sınırlandırılmış bir projeye muhalefet edersem kendimle çelişkiye düşmüş olurum.
Bana göre ideal olanı söyleyişim, mevcut imkanların camiyi de içeren külliyeye uygun olduğunu düşünüşüm mümin oluşumun bir gereği olduğu gibi, müstakil bir caminin yapımına taraf oluşum da mümin oluşumun bir gereğidir.
Çünkü cami zamanla ve mekanla kuracağım kültürel ilişkinin zorunlu bir unsurudur.
Müslümanların tıpkı ramazanda, mübarek gecelerde, arefelerde, bayramlarda doğan çocuklarına o günlerin adlarını verirken zamanı bir kültürel unsura dönüştürmelerindeki gibi, mekanla kurdukları ilişki de yine aynı bağlamda dini kültürün içine çekilir.
Örneğin, doğum haberimiz babamıza çarşı camiinden geldiğinde verilir.
Dedemiz filanca caminin yapımından iki ay sonra ölür.
Kızımız, Sultanahmet''i ziyaret ettiğimiz yaz gelin olur.
Eyüp''te arkadaşlarla buluştuğumuz günün ertesinde nişanlanırız.
Divanyolu''ndan Firuzağa''ya inerken iş başvurumuzun kabul edildiğini öğreniriz.
Dolayısıyla camiye muhalefet edersem, gerçekte kültürümün sürekliliğine itiraz etmiş olurum. İnancıma dahil edemeyeceğim bir zaman ve mekan algısının, daha açık bir söyleyişle, dünyevi zaman ve mekan algısının gelişmesine, yaygınlaşmasına hizmet etmiş olurum.
Öte yandan cami, tıpkı geçmişte olduğu gibi bu zamanda da hat ve tezhip sanatının görünür kılınabileceği en ideal alanlardan biridir. Geçmişte kitaba bağımlı olan, ona mahsus piyasanın doyması üzerine, mimari yoluyla içten dışa çıkan hat ve tezhibin yeniden canlanması, geleneksel dekorasyonun ihyası ve tecdidi yine ancak mimari ile mümkündür. Nitekim Cumhuriyet devrinde hat sanatı denildiğinde hemen Hamid Aytaç, Macid Ayral ve Halim Özyazıcı isimlerinin aklımıza gelmesi asıl Şişli Camii sayesindedir.
Son 20 yıldır atölye düzeyinde ilgiye mazhar olan söz konusu sanatların görünürlüğe çıkması, yeni ustaların ve öğrencilerinin kendilerini açık, geniş yüzeylerde denemeleri yine cami sayesinde mümkün olacaktır. Aksi halde bu sanatlar ya çıktıkları ilk yere (kitaba) ya da üç beş zenginin haz duyacağı şekilde villa duvarlarını süsleyen tablolara dönerek kaybolacaktır.
O halde sanattan yanaysam camiden yana olmam gerekir.
Bu yüzden cami yapımına mümin olarak muhalefet etmenin entelektüellikle bir ilgisini kuramadığım gibi, kanaat önderi pozlarıyla "oraya değil de şuraya yapılsın" demenin mantığını da anlayamıyorum.
Ne diyor entelektüel ve güya kanaat önderi?
Estetik diyor, laiklik diyor…
Ne anlıyor estetikten? Yüklem!
Estetiğin bir "oran" oluşunu unutup, onu kendi itirazının aracına dönüştürüyor.
Daha yapılmamış bir bina üzerinden kendisine bir hoşgörü piyasası oluşturmak için estetiğin sırtına biniyor.
Ne anlıyor laiklikten?
Diğer dinlerin ibadethanelerine de caminin yanında, yakınında yer verilmesini.
Kendisinin meftunu, medyunu olduğu Avrupa''da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa''nın Viyana kuşatmasında çadırını kurduğu yere kilise yapılmasını sorgulamayı düşünemiyor ama o kilisenin İstanbul''da bir caminin yanına kondurulmasını düşünebiliyor.
Herkes çok iyi bilir ki, düşünen düşüncesiyle, eyleyen eylediğiyle nitelenir.
Merhum (Alasakal) Mustafa Efe Hocaefendi''den şu anekdotu anlatırlar Kırıkkale''de:
Kaymakamın biri, Mustafa Efe''nin de müftüsü olduğu şehrin inanç, örf ve adetiyle bağdaşmayan çirkin bir projeyi gerçekleştirmek niyetindedir. "Sizce de uygun mudur?" diye Hocaefendi''ye de sorar. O da: "Kişi yaptığı işle anılır. Önce siz bu işle anılmaya razı mısınız ona bakalım, uygunluğunu sonra konuşuruz" der. Kaymakam, o işle anılmaya razı olmayacağı için projeden vaz geçer.
Son olarak buradan da bakmalı konuya. Camiye muhalif olana ne denir? Camiyi yaptırana ne denir?
Başbakan cami yaptıran Recep Tayyip Erdoğan olarak da anılacak gelecekte…
Caminin yapılmasına karşı çıkanlar "cami düşmanı", yapılmalı diyenler de "cami muhibbi" olarak…
Masa üssünden
00:0012/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
1-Türker Acaroğlu''nun özensiz hazırladığı, İletişim Yayınları''nınsa özenle yayınladığı (1993) Necib Asım''a ait "Kitap" kitabı, Ali Yıldız tarafından yeniden hazırlanmış ve Büyüyenay Yayınları''nın ilk kitabı olarak basılmış (Mayıs 2012) haliyle yaklaşık altı aydır okunmayı bekliyordu. Nihayet geçtiğimiz günlerde okuyabildim.
Hayır, Türker Acaroğlu''nun özensizliğinden kaynaklanan bir soğumadan değildi bu gecikme, okunması elzem görülen kitapların kitabın "Kitab"ına geçmeyi erteletmesi…
"Kitap"ı okuduktan sonra gördüm ki, bu erteletme yine kitapların neden olduğu bir aldanıştan ibaretmiş. Evet, Necib Asım''ın "Kitap"ı, ilk bakışta yazmadan endüstriye uzanan bir süreçte kitabın serüveninden, kitabı oluşturan unsurlara ve kitap muhataplarının ilgi düzeylerine doğru açılan bir kitap kitap. Fakat Necib Asım''ın kitap konusundaki birikimi, tecessüsü, inceleme tarzı ve ille de dili "Kitap"ı bir kültür çalışması olmanın ötesine taşıyıp, onu bir nesir şahiksasına dönüştürüyor.
Bir dil nasıl bu kadar müeddep, rakik ve şiirle yüklü olabilir, asıl bunu keşfediyorsunuz onun sayesinde.
Dil ve edebiyatta modernleşmenin, ifadede dini tarz ve terminolojiden kopuşun kanıksanmaya başlandığı yıllarda yazılmasına rağmen sözlerine "hamdele ve salvele" ile başlayan Necib Asım, okuruna da ilkin şöyle sesleniyor: "Kârî! sen[in] de benim gibi, kitap muhibbi olduğuna şüphem yoktur. Mahbûbda iştirakimiz, bizi birbirmize rakib etmez, takrîb eder."
Okurla kurulan bu samimi bağdan sonra verilen her bilgi kuru bir malumat olmaktan çıkıp, tam bir neşveye dönüşerek okurunu farklı bir iklimde yaşamakla, öğrenmekle mutlu kılıyor.
"Kitap"ı, "aslî haline hiçbir müdahalede bulunmadan" ama günümüz okurunun da kitaptan azami istifadesini gözeterek, sözlüğe bakmayı gerektiren hemen her kelimenin manasını sayfa altında vermek suretiyle hazırlayan Ali Yıldız kadar, kitaptaki özel terimleri, kişi ve yer isimlerini tasnif eden, açıklayan Mustafa Kirenci''yi tebrik etmem gerekiyor.
2-Okuduğum son kitabın adı: "Kültür Mitleri, Tanrıları Yaratmak Ulusları İcad Etmek".
Merve Tabur çevirisiyle İthaki Yayınları arasından çıkan kitabın yazarı: William F. McCants. Aslı bir doktora tezi; kitap bu yıl Princeton University Press''ten çıktığına göre doktora da aynı üniversitede yapılmış olmalı.
Selçuk Aylar''ın yayına hazırladığı kitabın orjinal adı: "Founding Gods, Inventing Nations - Conquest and Culture Myths from Antiquity to Islam"; kitabın ilk adı çevirisinde altbaşlığa dönüştürülürken, asıl altbaşlığı vd dolayısıyla "İslam" vurgusu budanmış.
"Tanrıların Hediyeleri: Antik Yakındoğu ve Yunan Mitolojisinde Medeniyetin Kökenleri, Yardımsever Gök Tanrısı: Kur''anda Kültürel Tarih, İlk Kimdi? Protografi ve Keşif Katalogları, Ulusların İcadı: Medeniyetin Kökenlerine İlişkin Fetih sonrası Yerel tarihler, ''Eskilerin Bilimleri'': Felsefe, Tıp ve Pozitif Bilimlerin Kökenleri Üzerine Düşünmek" adlı ana başlıklardan oluşan kitapta "Arap-İslam imparatorluğunun kuruluşunu takip eden, medeniyetin kökenleri hakkında zengin bir literatürün geliştiği üç yüz yıl (MS 632-934) ve aşağı yukarı o döneme benzeyen, Yakındoğuda Yunan ve Roma hakimiyetlerinin sağlanmasını (sırasıyla MÖ 323-30 ve MÖ 31-337) takip eden üç yüz yıl" çoğunluğu tarih adını taşıyan yazılı kayıtlar üzerinden izlenmiş.
Çalışmanın maksadı ise Sümer ve Babil inanışlarından İslam''a kadar Tanrı''ya yüklenen (veya yüklenmeyen) medeniyet ve kültür kuruculuğunu inanç ya da fikrinin mitler yardımıyla ve eva''il kayıtlarıyla belirlemek… Etimolojik bilgilere de fazlasıyla itibar eden yazar, söz konusu izleri yukarıda belirtilen dönemlerde yaşayan tarihçilerin görüşleriyle belirginleştirmek için titiz bir araştırma ve özetleme çabası göstermiş.
Son yedi yıldır bir grup arkadaşla birlikte Tora, İncil ve Kur''an''dan başlayıp Antik Yunan''dan İran''a ve Heterodoks dervişlere kadar mitoloji okuması yapan (halen de buna devam eden) biri olarak bu kitabı, o okumaların bir tür özeti şeklinde keyifle okudum.
"Kültür Mitleri"ni mitolojiye ilk kez buluşanlara ya da şimdiye kadar bu konuda sistemli okumayı gerçekleştirmiş olanlara da tavsiye ederken, onun görülmüşken okunacak bir kitap olmadığını, Batı bilimciliğinin profan diline alışık olmayanlarca da okunmaması gerektiğini hatırlatırım.
3-Masa üssünde halen okunan ve okunmayı bekleyen kitapların bilgisine gelince: Broch, Vergilius''un Ölümü (Roman, Çeviren: Ahmet Cemal, İthaki Yayınları); Behçet Çelik "Ateşe Atılmış Bir Çiçek - Yazarlar, Kitaplar, Okuma Notları" ("Deneme" denmiş ama bence eleştiri, Can Yayınları), Naime Erkovan, Soğuk Taht (Şule Yayınları); Birgül Oğuz, Hah (Öykü, Metis Yayınları), Milletler ve Milliyetçilikler (Siyaset, Haz.: Mümtaz''er Türköne, Etkileşim Yayınları).
"Kültür Mitleri" üzerine yeniden
00:0015/12/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazımda, orijinal adı "Founding Gods, Inventing Nations - Conquest and Culture Myths from Antiquity to Islam" olan William F. McCants imzalı kitabın Kültür Mitleri - Tanrıları Yaratmak Ulusları İcat etmek" adıyla (Çeviren: Merve Tabur, İthaki Yay.) yayınlandığından bahsetmiş ve onun "görülmüşken okunacak bir kitap olmadığını, Batı bilimciliğinin profan diline alışık olmayanlarca da okunmaması gerektiğini" hatırlatma ihtiyacı duymuştum.
Şerh düşmek suretiyle de olsa yaptığım bu tavsiyeden bilahare içten içe bir endişe duymaya başladım. Çünkü bir kitabı tavsiye etmek bu tavsiyeden sorumlu olmak demektir.
Aslına bakarsanız söz konusu kitapla ilgili genel planda bir problem yoktur; son tahlilde emek ve tecessüs ürünü bir kitaptır. Ama değil mi ki, "Oryantalist" bir çalışmadır ve bu türden çalışmaların bidayetinden beri zihinleri karıştıracak, sahih bilgilerle ilgili şüphe doğuracak bir cümle için bile yapılabileceği -açık örnekleri üzerinden- tecrübeyle sabittir.
Bu kitapla ilgili sonradan endişe duyuşum da bu nedenden kaynaklanmıştır. Örneğin yazarın, "halâknâ / biz yarattık, ve enzelnâ / ve indirdik" şeklindeki ilahi hitaplardan hareketle, bunların "dilsel belirsizlik"ler olarak "Tanrı''nın kültürün yaratılışındaki rolünü anlamamıza engel teşkil" ettiğini belirtmesi ve "Öncelikle ''Biz'' zamiriyle kastedilen kimdir? Bu müphem kelime Kur''an boyunca karşımıza çıkar fakat nesnesi her zaman belirgin değildir. Dahası, ''O''na atfedilen yaratıcı eylemlerin bazıları (…) ''Biz''e de atfedilir. Tanrı tek başına mı yoksa melekleriyle birlik içinde mi hareket etmektedir? Yoksa meleklerin, Tanrı''nın buyruğu üzerine, tek başlarına hareket etmeleri mi söz konusudur? (…) Kur''an''daki ''Biz''in genellikle melekleri ima ettiğini ileri süren önceki araştırmacıların fikrine kendimi daha yakın hissediyorum." şeklinde kuşkular üretmesi ve sorular sorması bu endişeyi gerektirecek türdendir.
Çünkü yazar Yesrib''teki Kaynuka kabilesinin "Kayn / demirci, ka/ düşük" kelimelerinin birleşmesinden oluştuğunu, Peygamber Efendimizin büyük dedesi Haşim''in "sarid" adlı yemeği ilk öğüten ve karıştıran olmasıyla "öğüten" anlamındaki bu ismi aldığını bilecek kadar "derin bir bilgiye sahip" olmasının okurda uyandıracağını düşündüğü bir güvenle "nahnu" zamirinin Kur''an''daki içeriğini ve yönünü "müphem" olarak ilan edebilmektedir.
Elbette yazardan, İbn Arabi derecesinde Arapça bilmesini ve onun gibi "nahnu"deki iki "nun"un, Hakkı ancak kendimizden bilmemizi ve O''nun da bizim vasıtamızla bilinmesini dolayısıyla her iki nun''un da Hakka ait olmayı ifade ettiğini öğrenmiş olmasını bekleyemeyiz ancak, en azından İbn Manzur''un "Lisânü''l-Arab"ına bakmayı bildiği kadar, "Nahnu, başkasıyla birlikte kendinden haber veren mütekellim (zamiri) ifade eder" diyen Râğıb el-Isfahani''nin "Müfredât"ına bakmasını da bekleriz.
Yine yazardan, bir Oryantalist olarak İlahi Kelam''a içeriden, kendi bağlamından bakmasını bekleyemeyiz ama, en azından Arap edebiyatından bakarak söz konusu zamirin "lisani bir inceliği" ifade ettiğini bilmesini bekleriz.
"Kültür Mitleri" kapsamında benim durduğum yer niyet okumaya kapalı olduğu kadar, Batı bilimciliğinin profan dilini ıskalamaya da kapalıdır. Ancak Yeni Şafak Kitap Eki''nden edindiğim tercübeyle, gazetemizde ve eklerinde yer alan hemen her kitabın okurumuz tarafından güvenle benimsenmesi yukarıdaki bilgiyi paylaşarak tavsiyenin sorumluluğundan doğan endişemi açıklığa kavuşturmamı ve dolayısıyla onu gidermeye çalışmamı zorunlu kılmıştır.
Tekrar da olsa belirtmeliyim ki, "Kültür Mitleri" kendi sahasında önemli bir kitaptır ancak son tahlilde Ortantalist perspektifle yazılmış bir kitaptır. Aynı türdeki diğer kitaplardan fazlasıyla iyi de olabilir ancak bu iyilik örneklendirdiğim şekliyle onun da "bir cümle ile zihin karıştırmasına" engel teşkil etmemektedir.
Kabalcı Yayınları''nın İslami bilginin bilgisini konu edinen "kaynak kitaplar"la kazandığı prestij ve bunun yayınevinin pazarını genişletmesi İthaki başta olmak üzere Ayrıntı ve Metis yayınları''nın da dikkatini çekmekle kalmamış, onları da aynı kulvarda kitap yayınlamaya sevketmiştir.
Bu yayınevlerinin yeni yönelişi çevirideki ciddiyetleri, özenli baskıları ve yaygın dağıtımlarıyla kültürel hayatımıza bir canlılık kazandırma istidadındadır ancak bununla birlikte, Oryantalist bakış ve tutumun yeniden canlanması gibi potansiyel bir tehlikeye de açık bulunmaktadır.
Yine İthaki başta olmak üzere adlarını zikrettiğim yayınevilerinin bu tehlikeyi görebilmeleri hem kültür hayatımız hem de ilgili yayınlarının akibeti açısından fazlasıyla önemli olsa gerektir.
Bir de yapmamayı düşünsek
00:0019/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Diyalektik düşünmenin önemine inanarak, sanatın uç noktalarında divaneler gibi gezinebilmeyi, melekle şeytanın arasında durmayı, iman ile küfrün sınırlarında bir serdengeçti olmayı, gerilimin ürettiği tedirginlikle, sükunetin limanına demir atmayı düşünebiliyoruz artık.
Bu yüzden heyecanlıyız, telaşlıyız, "şöyle de düşünülebilir, yapılabilir" itirazıyla mestiz; ellerimizdeki mürekkep lekelerinden bile ilhamlar alarak roman yazmaktayız, fırça darbelerimizle tuvaller titretmekteyiz; sabah gözümüzü sanatla açıp, akşam nargile kokuları içinde sanatsal muhabbetin dibini bularak uyumaktayız.
Joyce"u tüketip, Beckett"e dalmaktayız; Rodin"i ezberleyip Eagleton"a kafa tutmaktayız. Bu sayede biliyoruz artık sözümüzü kimin sözünden mülhem olarak parlatacağımızı, hangi aşk ehlinin yatak odasına nasıl gireceğimizi, mahremiyetlerini, düşüncelerini, muhtemel duygularını nasıl yağmalayacağımızı, işimize Picasso"dan neleri maharetle aşırıp, katacağımızı…
Biliyoruz çünkü, diyalektik düşünmeyi keşfettik.
Madem diyalektik düşünmeyi keşfettik, sanat için bu heyecanın, telaşın, mest oluşun, artistik cümlerin peşinde koşuşturmanın aslında çok da gerekli olmadığını düşünsek biraz da. Yabancılaşmanın bu yeni kutsal sığınağında giderek kendi zekasına tapınan bireylere dönüşüp dönüşmediğimizi de bir sorup, sorgulasak.
Öyle ya, bu hal üzere yazılan romanlar, yapılan resimler yazarına, yapanına teselli olmaktan öte bir değer taşımadığına; üç atımlık barut olmaktan öteye gitmediğine göre bir de buradan bakabilmeli, "bir de yapmamayı denesek!" diyebilmeliyiz.
Örneğin kuramdan uzak dursak. "Sanat, meta ve fizik arasındaki gerilimin en üst seviyede tezahürüne maruz kalan anlağın, kendindenliğinin sınırılarını zorlayarak dilselliğin mekanında yeniden yorumlanmasıdır" vb. laf salatalarını millete zorla yedirmeye çalışmasak.
Ya da Leonardo da Vinci, Magritte, Goya, Monet, Matisse, Munch, Kandinski"nin işleri karşısında denizi yeni görmüş çocuk şapşallığıyla durmasak; onların eserlerindeki renk ve ışığın mükemmel harmonisine nüfuz edeceğiz, tanımlayacağız diye, saçını sarıya boyatıp, makyajın âlâsını yaptırıp ama sırtında basma entarisi, ayağında naylon terlikleriyle Nişantaşı"na gezmeye çıkmış Şükran yengeye dönüşmesek.
Veya, dünyanın büyük ekonomileri arasına girmeye çalışan ülkemizin bu çabasına mütevazı bir katkı olması bakımından resim yapacağız diye boya, bez, sehpa, fırça, cila israfından kaçınsak; enstalasyon uğruna harcadığımız iplik, kumaş, teneke, çinko, plastik, asetat, yonga, kereste, sunta, boya asıl ihtiyaç duyulan alanlarda değerlendirilse.
Bunlar roman için de geçerli.
"Roman okuyarak normal şartlarda hiç tanımayacağımız insanları, mekanları tanıyoruz, onların sayesinde görüşümüz açılıyor, hoşgörümüz artıyor, kanaatlerimiz zenginleşiyor" gibi cilası bol lafları bırakıp, asıl hayat tecrübesinin genişlikten değil darlıktan türeyebileceğini, sınırlandırılmış alanı tanımanın, kuşatmanın daha elzem, Buddenbrooklar ailesinin çöküşüne ayıracağımız zamanı kapı komşumuzu tanımaya ayırmamızın daha yaralı olacağını da bir düşünsek…
Öte yandan, roman yazacağım diye de birileri çarpıcı vecizeleri yamultarak kullanma saçmalığından kurtulsa; Mevlânâ, Şems, Harakânî vb. kültürümüzü, ruh kalemizi inşa eden güzel insanlarla temasımız, kurgulanmış (uydurulmuş) metinler üzerinden değil doğrudan onların kendi metinleri, menkıbeleri üzerinden kurulsa. Dolayısıyla yine resim için olduğu gibi roman için de kağıt, mürekkep, cilt bezi, tutkal, enerji, emek israfından kaçınsak.
Sahi n"olur, resim yapmazsak, roman yazmazsak hayatımızdan ne eksilir?
Lütfen kendi tecrübelerinizden bakınız: İşlerini görmeseydim ölürdüm, okumasaydım hayatımdaki büyük boşluğu dolduramazadım dediğiniz kaç ressam, kaç romancı çıkar?
Birilerinin bizi kandırmasını önlemek istiyorsak önce kendimizi kandırmaktan vaz geçmeliyiz. Entellik tatmininden, sanatla sosyal rol çalma yarışından başka bir karşılığı olmayabilir bu işlerin.
Haklı olarak diyecesiniz ki, sanattan uzak durursak medeniyet yarışında iddiayı kaybederiz, düşmanlarımızın kültürel istilasına açık hale geliriz.
Ben de derim ki, hani sanat yarış atı değildi, hani onlarınkinden daha iyisini yapalım derken onların kölesi olmayacaktınız?!
Evet, diyalektik düşünelim. "Siz resim yapın, roman yazın ama biz bunları en az sizin kadar onlara aklımız yettiği halde yapmayacağız. Hatla, minyatürle, şiirle, hikayeyle, öyküyle yetineceğiz. Belki bu sayede sanat gerçekten evrensel bir yapıya ve değere tekrar kavuşur" demeyi deneyelim bir de.
Var mısınız?
Kitschin haysiyeti olur mu, olur
00:0022/12/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Evet, diyalektik düşünelim. ''Siz resim yapın, roman yazın ama biz bunları en az sizin kadar onlara aklımız yettiği halde yapmayacağız. Hatla, minyatürle, şiirle, hikayeyle, öyküyle yetineceğiz. Belki bu sayede sanat gerçekten evrensel bir yapıya ve değere tekrar kavuşur'' demeyi deneyelim bir de" diyerek bitirmiştim önceki yazımı.
Yapmamaya karşı yapmayı önerdiğim şeylerin sorunsuz oldukları anlamına gelmiyor bu. Çünkü bu zanaatların ya da sanatların da hakikatleri değişmediği halde, zamana tabi olarak formları, üretilme, tüketilme alan ve amaçları değişebiliyor.
Nitekim 12 Eylül darbesinden itibaren oluşmaya başlayan İslami burjuvazinin gerek inanç gerekse zevk etkisiyle ilk alıcısı olduğu bu zanaatlar / sanatlar, geleneğe sahip çıkma, kendi kültürünü yaşatma amacıyla yaygınlaşmaya başladığı halde bugün bir ikonite ve seçkin(ci)lik vasfı yüklenerek tedavül eder hale gelmiştir.
Bunları Rabbimin izniyle anlatmak ihtiyacındayım ki, sadece düşüncelerimi yazmakla kalmayıp, ilgili tespitlerimi sıcağı sıcağına sizlerle paylaşmak için kimi sergilere, kitaplara da uğrayacağım. Önemli olan en yakın olduğumuz şeyle bağımızı doğru kurmak ve doğru sürdürmek.
Hat"tan başlayalım.
İslam''da "yazmak"tan kasıt, "vahyedileni yazmak"tır. Hicri 1. asırdan itibaren Müslümanlar Kur''an''ı en güzel şekilde yazarak çoğaltmak için adeta yarışa girmişler, Sultanların beğenisiyle (ve ödüllendirmesiyle) teşvik gören bu yarıştan giderek özel maharetle (sanatla) irtibatlandırılan Hüsn-i hat, Hüsnü''l-hat, el-Hattu''l-hasen olarak isimlendirdiğimiz Hat sanatı doğmuştur. "Ruhsal bir hendese" olarak tanımlanan Hat''tın terminolojisi büyük oranda Farslar tarafından oluşturulmuş, bir "ahenk" tarzı olarak tekamülü ise Anadolu''da gerçekleşmiştir.
Başlıbaşına bir ideoloji olan Hurufiliği dışarı tutarak söyleyecek olursam kelam''ın yazıyla (hatla) ifadesi bir temsil değildir. Kendisine özgü bir forma sahip oluşu ise ruhsal hendeseye bağlı bir ahenk olmaklığıyla sanata mahsus bir imayı içermesindendir ki, onun salt bu yüzden sanat olarak nitelendirilmesi sorunludur.
Hat, tamamlanmış olan vahyi, kendi tamamlanmışlığı içinde yazmak suretiyle süreklileştirir. Diğer bir söyleyişle inzal edilmiş olan Kelam, onu bir ahenk içinde yazanın (hattat''ın) eliyle gözden kulağa sekerek nazar edenin ve duyanın, o anda ona nazar edişi ve onu duyuşuyla tekrarlanmış olur. Yine bu sekme aracılığıyla nazar ve dil harflerin üstünde, arasında özgürce gezinir ki, bu gezinme özgürlüğü yine Hat''ın suretsizliğine, Kelam''ın salt kelam olarak belirişine karine teşkil eder.
Öte yandan Hat, perspektifi içermez ve ona bir aracıyı, doğa bilgisini ya da bir efekti gereksinmeksizin sadece kendi gözümüzle ve sesimizle dolaysız olarak dokunabildiğimiz için o da her dokunuşumuzla kendini yeniden açık eder.
Belirttiğimiz nedenlere bağlı olarak Hat bir "süs(leme)" değildir, çünkü harfleri boyanmaz, "çekilir"; diğer bir söyleyişle Hat kurgulanmaz ve dolayısıyla Batılı anlamda bir kompozisyona değildir, hattanın istif anlayışına (üslubuna) tabidir. Ancak Hat, bir süs ile çevrelenebilir ki, bu süsün onu bir "tablo"ya dönüştürmemesi, taşma istidadındaki bir süs olarak Hat''ın mekanını da taşımaya, genişletmeye hizmet etmesi esastır.
Hat''ta ilişkin bu çok genel bilgilerden sonra gelelim onunla ilgili bugünkü soruna.
Son zamanlarda ortaya çıkan Hat''tın bir resim ya da manzara fotoğrafı üzerine eklenmesi, yapıştırılması eğilimindeki adileşmiş kolaycılığı bahse değer görmeksizin hemen elimin altındaki bir fotoğrafı örnek olarak vermek istiyorum.
Fotoğraf şu: Geniş bir yatak odası. Yorganı açık pembe, dış örtüsü koyu pembe bir yatak… Yatağın baş kısmının dayandığı fildişi renkli duvarda yatağın ebadıyla mütenasip olarak Arapça yazılmış bir "ah mine''l-aşk!"
Yazı bu olur da he''den kalp figürü üretilmez, diğer harfler o kalbin içinde toplanmaz ve o yazı pembe renkli olmazsa olur mu hiç?
Bu da yetmez, o yazı, gardrobun yarısını kaplayan aynada tümünü merak ettiren bir yarımlıkta yansıyarak, kendisi bir dekorasyona, ortamı da bir seyir nesnesine dönüşmez mi?
İşte sorun budur ve bunun uygulanmış olması değil, asıl önerilmiş olması tehlikelidir. Aklınıza hemen "kitsch" kelimesinin geleceğini tahmin edebiliyorum ama bu örneğe bakarak size kitschin de bir mantığının, bir haysiyetinin olduğu, söylemek zorundayım.
Bu Hat değildir; bu hadsizliği zevkî bir fahişliğe (aslında aynı kökten türeyen daha uygun bir kelime var ama onu yazmaya edebim manidir) dönüştürmüş bir zihniyetin fotoğrafıdır; mutasyona uğramışlığın fotoğrafı…
Fazla söze gerek var mı? Varsa, söyleyemediklerimi de lütfen siz ekleyiniz.
NOT: Görmek isterseniz o fotoğraf twitter ve facebook sayfalarımda mevcuttur.
Kimin minyatürü?
00:0026/12/2012, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Miniatin" kelimesinden gelen, kırmızı kabuklu bir böceğin kabuğundan elde edilip "lakit" adı verilen boya ile yapılmış resimlere "minyatür" denir.
Kağıt, parşömen, fildişi gibi mazlemeler üzerine incelikle işlenmiş küçük boyutlu, perspektifsiz, ışık ve gölge oyunlarını içermeyen, duygu yüklenmemiş resimleri tazammun ettiği için, "mini" kelimesiyle kurulan -yanlış- semantik bağ nedeniyle küçültülmüş resim olarak da bilinir.
Hristiyanlığın yayılma devrinde İncil süslemelerinde de kullanılan ve 8. Asrın sonlarından itibaren Avrupa"da da yaygınlaşan minyatür, Çin kökenli bir sanat olarak Türkler tarafından Afganistan, Hindistan, İran ve Anadolu"ya taşınmıştır.
Bizde seçkin sınıfın Batı resmine yönelmesi, sistemin de bu eğilimi desteklemesi nedeniyle unutulmaya terkedilen minyatür başta Süheyl Ünver olmak üzere birkaç serdengeçtinin gayreti ve emeğiyle tekrar gün ışığına çıkmıştır.
Bugün ise geleneksel el sanatlarının desteklenmesi kapsamında yerel yönetimlerin ve kimi sivil sanat kuruluşlarının açtıkları kurslar, atölyeler aracılığıyla yeniden yaygınlaşma istidadı göstermektedir.
Yaygınlaşma istidadı göstermesi, popülize edilen her sanat dalında olduğu gibi, minyatürle ilgili mevcut sorunların da nedenini teşkil etmektedir.
Şöyle ki:
1- Minyatür öncelikle kainat tasavvurunu, sonra yeteneği ve çok özel bir resimleme bilgisini gerektirir. Mümin bir gözün kainata mahsus idrakini içkin olan minyatür, Tanrı"ya göre varlığın çok çok küçük ama insana göre evrenin çok çok büyük oluşuna mahsus göndermelerle yüklü olduğu kadar, görmenin, göstermenin ve düşünmenin kendi içinde problemli oluşunu da teyit eden bir zihniyet temeline oturur.
2- Tebriz, Şiraz, Bağdat, Herat, Kazvin, İsfehan ve Osmanlı Ehl-i Hiref minyatür ekolleri arasındaki fark salt form, figür, istif, malzeme ve renk farkından değil söz konusu kainat tasavvurundan da beslenen kültürel farklılıktan kaynaklanır. Örneğin aynı dine mensup çeşitli milletlerin seçilmiş insan ya da kahraman algısı ile edebi dile ilişkin tutumları (tüm sanatlarına olduğu gibi) minyatürlerine de aynıyla yansır.
3- Aynı bağlamda Babürler "ayş-u tarab, Farslar olağanüstü yeteneğe sahip kahraman, Osmanlılar ise vaka kaydı merkezli minyatürü tercih etmişlerdir. Dolayısıyla bu tercihlerde Babürler"de reenkarnasyon içerikli Hint mistisizminin, Farslar"da epik dilin, İslam öncesi mitolojik bilgilerin ve abartılmış kahramanlık hikayelerinin sağlam bir dokuyla örtüştürüldüğü Şii inanışının, Osmanlılar"da ise sanatı havas ilgisine indirgeyen ve bu nedenle onun hareket alanını mümkün olabildiğince kısıtlayan Ehl-i sünnet anlayışının önemli bir payı olsa gerektir.
5- Çin"de ideogramik dil mantığına bağlı olarak kurumlaşması muhtemel olan minyatür, şeylere mahsus halleri eş-zamanlı olarak tek bir sigada görünürlüğe sunar. Diğer bir söyleyişle ideogramik dille kurduğu bağ ilk bakışta tek ya da bütüncül okumayı yeterli kıldığı için Batı resmindeki gibi gözü kendisine tutsak etmez ve dolayısıyla onu kaçış noktası bulmaya da zorlamaz. Bu hususu Osmanlı minyatürü üstünden bireysellik kavramıyla birlikte değerlendiren Sezer Tansuğ da benimkilerle yaklaşık aynı sonuçlara varır (lütfen bkz.: Sezer Tansuğ, Şenlikname Düzeni, YKY, İst., 1993, s: 13).
Ancak Osmanlı minyatürü için geçerli -Çin zevkiyle bağlantılı- olan bu sonuçlar konu Fars minyatürü olduğunda geçerliliğini yitirir. Çünkü Fars minyatürü, tıpkı Batı resmi gibi sanat olma iddiasının gerektirdiği her türlü yetenek gösterisine, istorya tutkusuna açık durur.
Vurguladığım bu hususlara bağlı olarak minyatürün bugünkü sorunlarını ise özetle şöyle ifade etmem mümkündür:
Batılı sanatın eğitimini almış, dolayısıyla sanat anlayışı gerçekliğe ve o gerçekliği belirleyen perspektif, kontür, teatrallik, estetik, kompozisyon, zemin, istorya, kaçış noktası, uzlaşım, hareket vb. kavramlara göre şartlandırılmış, bunlardan da önemlisi kainat tasavvuru NASA merkezli haberlere indirgenmiş zihinlerin bugün minyatürle sanat zevkini, el yeteneğini geliştirme düzeyinde kurdukları ilişki ikircikli bir ilişkidir.
Üstelik kimi sağcı-muhafazakar eleştirmenlerin de özellikle yücelttikleri, hat, minyatür ve ebru kolajları ile fotoğraftan bozma minyatür ayartmaları (lütfen bakınız: Erol Akyavaş"ın ilgili işleri) üstün ve pahalı örnekler olarak sanat piyasasını işgal ederken söz konusu ikircikli ilişkinin minyatürün lehine, doğru ve istikrarlı olarak giderilmesi de kısa vadede zor görünmektedir.
Malum sorunu, yukarıda maddeler halinde zikrettiğim hususlar çevresinde Reza Hemmatirad"ın kimi işleri üzerinden de temellendirmek niyetindeydim asıl ama yerim kalmadı.
Reza Hemmatirad, bir sonraki yazımda inşallah.
Reza Hemmatirad"ın üç işi
00:0029/12/2012, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bundan yaklaşık bir ay önce bu köşede yer alan "Sanatların kavşağında durmak" adlı yazımda "Perspektife hiç itibar etmeyen bir sanatla (minyatür), perspektifi adeta putlaştıran bir sanatın (resmin) tam ortasında durarak, Modernizmin Doğu''da ölüme mahkum ettiği, Batı''da ise tüketilmiş imkanlar gösterisine dönüştürdüğü resme yeni bir can soluğu üflemek ancak bu vasat''tan (Anadolu ve İran''dan) sağlanabilir" diye yazmış, ancak "Son zamanlarda İstanbul''u mekan tutan İranlı kimi zenaatkarlardan ders alanların ''ürettikleri'' resimsel zeminine minyatür çakılmış, ebru serpilmiş ve münasip boşluklarına hat yapıştırılmış ''ürünlere'' bir kıymet yüklediğimi de sanmayasınız" diyerek ihtiyatı elden bırakmamıştım.
Bu cümleleri yazdıktan birkaç gün sonra Hatice Ünal''ın, "Ebruda İstanbul Düşleri" isimli kişisel sergisine ilişkin www.dunyabulteni.net''ten okuduğum bir haber ve oradaki görseller ihtiyatlı davranmaktaki isabetimi görmeme yetmekle kalmamış, bu vesileyle minyatür konusunda dilimin döndüğünce yazma düşüncesini doğurmuştu.
Yine de Hatice Ünal''ın çalışmalarını tek satırla olumsuzlamayı düşünenem. En azından harcadığı emek, zaman ve malzeme müstakil olarak ve etraflıca yazmamı gerektirir. Ayrıca, bir önceki yazımda yaptığım değerlendirmeler çevresinde Hatice Ünal''dan –öğrenciden– önce onun hocalarından Reza Hemmatirad''ı konuşmak daha makul olacaktır ki, bu aynı zamanda söz konusu kolajı, kitschi doğudan zevki / zevksizliği konuşmak açısından da benim birinci tercihimdir.
Reza Hemmatirad, 1974 Urumiye doğumlu. Annesi Fars, babası Azeri. Tahran''da güzel sanatlar okumuş, master yapmış. 2002 sonunda, Batı vizesi için İstanbul''a gelmiş; geliş o geliş. Resimden minyatüre, kaligrafiden mücevher tasarımına, minyatür hocalığından fotoğrafçılığa bir koltukta çok karpuzla tutunmuş İstanbul''da.
Sanatıyla "Geçmişin seslerini, birikimlerini, izlerini takip ederek modern dünyayı anlamak ve anlamlandırmak, köklerinden yola çıkarak modern dünyada model oluşturmak" gibi bir amacının olduğu söyleniyor, hakkındaki bir tv programın internetteki videosunda.
Reza''nın kişisel ya da öğrencileriyle birlikte açtığı sergileri ve dolayısıyla görüşe sunulmuş haliyle çalışmalarını görmedim. Bu nedenle kendi adını taşıyan sitede yer alan üç çalışması üzerinden konuşacağım (ki, onlara kolay erişesiniz diye kendi twitter hesabımda da yer verdim).
Reza''nın bu çalışmaları klasik minyatür değil; minyatürün imkanlarına da yasanılarak yapılmış tablolar. Diğer bir söyleyişle Reza, Doğulu anlamda minyatürcü olmaktan çok Batılı anlamda bir tablocu.
Perspektif açısından da Reza, minyatürdeki perspektifsizliği değil, öğrenilmiş ama uygulamasından kaçınılmaya çalışılmış bir perspektifi esas almış. Minyatürdeki perspektifsizlikten kasıt, "çocuk bakışı"dır, yani henüz perspektifin varlığını deneyimlememiş "saf bakış"tır. Dolayısıyla Reza, bildiği (hatta modern sanat eğitimi nedeniyle şartlandığı) perspektifi adeta bilmemezliğe yatmış ki, özellikle köprülü ve zindan temalı çalışmalarında bu "bilmemezliğe yatış"ı açıkça görmek mümkün.
Fars minyatüründe epik dilin önemini önceki yazımda vurgulamıştım. Reza''nın üç çalışması da o epik dilden türemiş. Türemekten de öte sanki Yüzüklerin Efendisi (Tolkien) filminden fırlayıp Reza''nın tablolarına cebren ve hileyle yapışmış.
Öte yandan Reza''nın kahramanları tükenmişliğinde bile kılıcıyla yeri delecek kadar güçlü, şamanlaşmış Kenanlı Yahudi olacak kadar zamanı kuşatıcı, çıkışı meçhul taş köprüden onu titretircesine at üstünde katılaşmış bir kararlılıkla yol alacak kadar çeliksi tipler… Diğer bir söyleyişle arzdan çıkmamışlar, arz onların hürmetine var olmuş sanki; onlar olmasa mekanın bir önemi kalmayacak.
Reza''nın söz konusu çalışmalarına Çin merkezli ideogramik dil mantığıyla, yani bütüncül okuma açısından baktığımızda ise bunun da mümkün olmadığını görürürüz. Şundan ki: o çalışmalar (tam da tablo oluşları nedeniyle) boşluksuzdur; zemin de fiğürlerinin görünürlüğünce gösterilme amacıyla (sanki zeminin kendisini temel bir figüre dönüştürülmüşçesine) inceden inceye işlenmiştir. Göz, bu işlenmişliğin tutsağıdır, ya onun kendisine tecavüzünü kabullenerek nazar etmeyi sürdürecek ya da onu tümüyle kapatacaktır.
Kültürel açıdan (daha özel söyleyişle kainat tasavvuru açısından) yaklaştığımızda da Reza''nın, (minyatürün yapısal olarak imlettiği metafiziği parantez içine aldığımızda) tümüyle dünyeviliğin içinde durduğunu görürüz.
Sonuç cümlemi bir sonraki yazıma bırakıyorum. Nasip olursa Günseli Kato''nun Dolmabahçe''deki minyatür sergisini yazacağım zaten. O yazıda hem Reza konusunu bitirmiş hem de minyatürü konuşmayı sürdürmüş oluruz.
.Günseli Kato"nun ayaklanmış minyatürleri
00:002/01/2013, Çarşamba
Reza Hemmatirad"ın üç işi (görebildiğim diğer işlerini de temsil tahtında) Osmanlı temsil anlayışı ve uygulamalarıyla bir yakınlık taşımadığı gibi Babür, Çin"in temsil sanatıyla da bir yakınlık taşımaktan uzak görünüyor. Dolayısıyla Reza"nın "Köklerinden yola çıkarak modern dünyada model oluşturma"ya çalıştığı şeklindeki iddia, şimdilik reklam amaçlı bir iyi niyet gösterisinden ibaret kalıyor.
Öğreticilik yanını saklı tutarak Reza"nın Türkiye"de tutunma nedenlerine baktığımızda ise bunun konjonktürle ilgili bir durum olduğuna hükmetmemiz gerekiyor.
Reza"nın işleriyle karşılaştırılması mümkün olmasa da Günseli Kato"nun son sergisiyle ilgili (fotoğralar: https://twitter.com/OmerLekesiz) izlenimlerimi onun hakkındaki kanaatlerimin arkasından iletmek isteyişim dolaylı da olsa Reza"nın asıl neyi yapamadığının ve Osmanlı minyatür geleneğinin neden fersah fersah uzağında olduğunun da kısmen anlaşılması bakımından yararlı olabilecektir:
Günseli Kato"nun "Minyatür Ayaklanması" adlı sergisi, öncelikle iyi bir minyatür ustasının belirtmeye pek de tenezzül etmeyeceği şekilde tamamı isimsiz işlerden oluştuğu gibi, malzeme bilgilerini de içermiyor.
Bu durum, seyredenin merakını artırmak gibi artistik bir tercihi akla getiriyor olsa da aslında ismin ve malzeme bilgisinin seyredende neden olacağı koşullandırmanın bilinçli olarak iptal edilme niyetini taşıyor olma ihtimaliyle bana önemli geliyor.
Minyatür Ayaklanması, sergi alanına geniş bir açıdan baktığımızda tek sayfalık bir minyatür olarak görülebileceği gibi, figürlere yakın plandan baktığımızda ayrı ayrı minyatürlerin (tematik etkiyle) toplamı olarak da görülebilir.
Günseli Kato, tematik anlamda biribirlerine bağımlı ancak, biriciklik anlamında biribirlerinden farklı işlerinin bir kısmını özel bir zemine değil sonuçta o zeminin de dahil olduğu genel bir zemine (boşluğa) yerleştirmekle klasik minyatürdeki zeminden, zeminsizlik zeminine, öte yandan kimi figüleri kontürlerini gölge etkisiyle yoğunlaştırmak suretiyle yerleştirdiği fonu ise, figürlerin oradan ayrılma ihtimalini ihtimal olarak güçlendiren bir tür vekaleten zemine dönüştürmüş.
Ama neticede Günseli Kato, minyatürlerini hem zeminden taşmak (ayaklanmak) ve zeminsiz zeminde yer tutmak hem de onları oldum olası ilişkili oldukları hayal oyunu"nun refaketine sunmak suretiyle güncelliğin içine çekmiştir.
Bu yanıyla sergideki her işini, adeta bir çizgi filmin elemanlarıymış gibi biribirlerinin akışına katarken, öte yandan asıl kendi gerçekliklerinin tahribiyle ("bu o değildir/ bu o"dur / o olmayan bu"dur" çelişkisinin içsel tutarlılığı içinde) çoğul mizahı da üreten bir gerçeklik katına taşımıştır.
Günseli Kato"nun gölge, hayal ve oyun kavramlarının tasavvuftaki anlamlarını ne denli içselleştirdiğini bilmiyorum ancak onun bu manada bir kültürel gen taşıyıcısı olduğundan neredeyse eminim. Çünkü gölge, hayal ve oyun, varlıklarıyla birlikte şu alemin Tanrı"nın varlığına göre yok"luğa bitişik oluşunu ifade eden kavramlardır. Ki, bu yokluğa bitişik olan, onu idrak edene (insana) mahsus bir gerçekliğe de sahiptir. Bu gerçekliğin, yanında gerçeklik olmaktan çıktığı gerçekliğe göre (sanat yoluyla soyutlanarak) kavranması minyatürün, hayal oyunu"nun hatta ve hatta şiirin temelini oluşturur.
Bana göre Günseli Kato, bu temel üzerinde yükselen bir idrakin, arayışın ve bulma çabasının içinde durmaktadır.
NOT: Kitap sanatlarının saygın üstadları Hasan Çelebi (hat), İslam Seçen (cilt), Alpaslan Babaoğlu (Ebru), Muhammed Mağ (tezhib) ve Taner Alakuş (Minyatür) 4 Ocak 2013 tarihinde söyleşi için Bursa"da olacaklar. Saat 14.30"da Tayyare Kültür Merkezi"nde gerçekleşecek olan bu söyleşiyi okurlarımızın kaçırmayacaklarını umuyorum.
.Elinin mürekkebiyle minyatüre karışmak
00:005/01/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanatçı Kadınlar Platformu (SANKAD) Genel Sekreteri Şeyma Çınar -sağ olsun- davet etmişti ama karma serginin adı "Mevlana"nın Aşk Çağrısı" olunca gitmek istememiştim.
Çünkü Şeb-i Arus günleriydi ve televizyonlardan sergilere, köşe yazılarından spor salonlarına kadar her yer vıcık vıcık "aşkçılık"la dolmuştu. Bu durumun söz konusu sergideki eserlere yansıyacağını sezebildiğimden akla ziyan bir durumla karşılaşmamak için gitmemekle güya kendimi garantiye almıştım.
Ama olacak olan olur! Kardeşim Beyhan Demirci karma serginin katalogunu getirip tutuşturdu elime.
Şeyma Çınar"ın "Ya Hazreti Mevlana", Ayşenur Tavaslı Şavaş"ın "Kur"an"ın Kölesi", Ayşenur Ünal Karateke"nin "Arayış", Şeyma Baş Ceylan"ın "Aşk-ı Lale"si, Nuray Erdoğan"ın "Aşk-ı Mevlana"sı, Rabia Doğan ile Nuray Arvas"ın "Edeb Ya Hu"su, Sena Okyar Koparan"ın "Gül Deste"si adlı eserlerini dışarıda tutarsam, kelimenin tam anlamıyla akla ziyan bir durumla karşı karşıya kalmaktan yine kurtulamadım.
Otların, kuşların, acaip renkli dalgaların, çiçeklerin, kahve değirmenine benzer kandillerin, kubbelerin içine, üstüne, kenarına şirin dede sevimliliğiyle yapıştırılmış (güya) Mevlana figürleriyle, kaligrafik hokkabazlıklıkları ifşa etmeme sabrı göstererek o katalogtaki bir çalışma üzerinde durmak istiyorum ki, neye maruz kaldığımı daha iyi anlatabileyim:
Ece Çerçi"nin "Sema" adlı işi; türü "minyatür" olarak belirlenmiş.
Zemin niyetine işin üçte birlik kısmına döşenmiş kırık taş mozayiğin önünde, hemen arkasındaki "Muhammed" kelimesini bir harf karmaşası doğrucak şekilde perdeleyen "Allah" kelimesi bulunuyor.
Her iki kelimenin üstünde, yanlışlıkla yapışmış sakızın hoyratça çıkarılmasından oluşmuş bir leke intibaı veren ve aynıyla söz konusu kelimelere mahsus kimi harfleri de kelleştiren, kokuşmuş tavuk göğsü görünümlü yerde, bir semazen figürü yalı kazığı gibi yükseliyor.
Onun sağında ve solunda birer (işin alt kısmında da yarısı gömülmüş iki) papatya azmanı bulunuyor; sol tarafında ise her iki kelimeyi de kapsayacak şekilde ve alt kısmı da malum lekeye kurban edilmiş olarak "Cellecelâlühû" yazısı yer alıyor.
Yine de bu işi bir nebze olsun ciddiye alıp sorayım: Minyatür boyasıyla, alet ve edavatıyla yapıldığı için bir iş minyatür adını hak edebilir mi? Harf, figür ve lekelerin fing attıkları bu işte minyatürün zemini ile fonu nerededir; onu minyatür kılan figürler hangileridir ve bunların alegorik değerleri nedir?
Ve yine bunlardan hangileri münyatürde dekoratif unsur dediğimiz şeye denk düşer?
Figür olan kelimeler midir, papatya azmanları mıdır yoksa semazen midir? Eğer bunlar birer gösterge ise onların figürlerle ilişkisi nasıl kurulmuştur?
Dahası: Zikrettiğimiz leke, minyatürün gerektirdiği bilinçli biçim bozma değilse, biçimi bozulan kelimeler midir, semazenin eteği midir, yoksa o çok özensizce çizilmiş ense traşı mıdır?
Bir de mizah, akıcılık ve fânîlik konusu var. Minyatür mizahı içerdiğine, çizgisel bir akışa sahip olduğuna ve fânîlik duygusu verdiğine göre bunlar nerededir? Kelimelerin tahribinde mi, başına çivi çakılmış ötre"nin budanmış ucunda mı?
Ne diyeyim bilmem ki?
"Elinin mürekkebiyle minyatüre karışmak" desem ağır mı kaçar?
Peki, eğer bu işlerde icazetin hâlâ bir değeri varsa Çerçi"ye icazeti veren hoca nasıl vermiştir?
Bunu da geçtim, bu nesebi gayrisahih işi kim "sanattır" deyip, sergiye dahil etmiştir?
Sehven dahil edilmiş diyelim, seyreden itiraz etmeksizin onu nasıl seyretmiştir?
İşte sanatçımız, işte sanatımız, işte sanat ortamımız ve işte tükenmeyen sorular…
"Ey oğul!"
00:009/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dini bilgilerin pratik bilgiler eşliğinde bir yaşama kılavuzuna dönüştürülerek sunulduğu metinlere "Nasihatnameler" denmiş.
Öncesinde belli kalıplar içinde, hatta yarı manzum olarak nakledile gelen atasözlerinden oluşan nasihatnameler Yusuf Has Hâcib (Kutadgu Bilig), Edib Ahmed Yükneki (Atabetü"l-Hakayık), Ahmed Yesevi (Hikmetler) ve Yunus Emre"nin (Risalet-ün Nushiyye) manzum eserleriyle edebi tür katına yükselmekle kalmamış, Feridüddin Attar"ın (1136-1221) herkes tarafından bilinen, okunan bir eserinin adıyla yani Pendname"yle de zenginleşerek varlığını pekiştirmiştir.
Pendname"nin güçlü etkisini Ömer Zarifi ve Geyveli Güvahî, Diyarbekirli Ahmed Mürşidî tarafından aynı adla yazılmış eserlerin yanısıra bizzat şerhlerinin çokluğundan izlemek de mümkündür: İsmed Muhammed, İsmail Müfid, Erzincanlı Hacı Feyzullah, Salih Naili, Şem"i, Abdurrahman Abdi Paşa, Muhammed Murad Nakşibendi vd.
Bu şerhlerden sonuncusunu Türkiye Yazarlar Birliği"nin 2102 yılı özel yayıncılık ödülünü de kazanan Büyüyenay Yayınları kendisine yakışan bir düzenlemeyle geçtiğimiz Kasım ayında latinize ederek okurlara sundu.
Muhammed Altaytaş ve Emir Hüseyin Yiğit tarafından hazırlanan, Pendnâme-i Attâr Şerhi -Kitab-ı Mâ-Hazar, Şerh-i Alâ Pend-i Attâr- adlı şerhin değeri asıl şerh edeninden gelmektedir.
Mehmed Murad Nakşibendî Hazretleri (1788-1848), alim ve arif bir zat olmakla, kendisiyle aynı vasıflara sahip Feridüddin Attar"ın sözünü "ağyarını mâni, efradını câmi" olarak yorumlamaya tereddütsüz en yakın olan isimlerden birisidir.
Nitekim kendisi de "mürşidin dilinden mürşid anlar" hükmünü ihsasen şerhinin nedenini şöyle belirtiyor: "…hasbe"l kader talebeleriyle ders yapmak hasebiyle yüz defadan ziyade, âriflerin kutbu, ermişlerin velîsi, tarikat erbâbının önderi, hakikât ashabının reisi, ulu şeyh hazretlerinin mürşîdi, Feridüddîn Muhammed Attâr (Allah onun zikrini artırsın) Hazretlerinin Pend isimli kıymetli eseri müzâkere olunup bereketi ve hayrına binâen şerhlerinin çokluğuna rağmen her ne kadar ihtiyaç yok ise de şerh vadisinde bir şey yazmak naçiz aklıma gelmekle bu eser meydana geldi."
"İstanbul 1304, Matbaa-i Osmaniye nüshası" esas alınarak latinize edilen Pendnâme-i Attâr Şerhi"nde, Osmanlı Türkçesi"nin günümüzde yaygın olarak kullanılmayan kelime ve terkiplerin anlamları sayfa altlarında verilerek zamane okurları için de okuma kolaylığı sağlanmış.
Feridüddin Attar"ın "Ey oğul" hitabıyla, bu hitaba ilk muhatap olan kişiden en son muhatap kişiye kadar herkesin bu hitaba dahil edilmesi pendnamenin özelliğidir.
Mütercim Âsım Efendi"nin Burhân-ı Katı"da "Pend" kelimesinin anlamına, "Çaylak kuşuna dahi denir" kaydını ekleyişini kendi üstümüze alarak Feridüddin Attar"ın ve Mehmed Murad Nakşibendî"nin "Ey oğul!" hitabına mazhar olmamızın ne büyük bir yarar ifade ettiğini varın bir de siz düşünün.
*
Kasım"ın bitmesine ramak kala ağabeyim Cemil Çiftçi, Aralık ortasında ablam, Ocak"ın ilk haftasında dostum Davut Özgül vefat ettiler.
40 gün içinde vuku bulan bu üç veda, birbirini izleyen üç büyük sarsıntı olarak onları yazmak konusunda aklımı, elimi bağladı.
Öte yandan bizler, ölümün gerçekliğini ancak kendi dünyevi gerçekliğimizin düzeyinden konuşabiliyoruz. Ki, bu da son tahlilde vefat edeni değil, "ben" vurgusuyla asıl kendimizi konuşmaya, anlatmaya mahkum ediyor bizi zaten.
Bu yüzden "ağabeyim, ablam ve dostum" kelimelerini kalbimin diliyle söylemeyi seçerek, her üçüne de Rabbim''in rahmetini diliyorum; mekanları cennet, Fatiha"dan yana nasipleri bol olsun.
Gözü dönmüşlüğün resmi
00:0012/01/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yves Lacoste"un ilk basımı 1966"da, ikinci basımı 1998"de yapılan İbn Haldun"la ilgili çalışması 2012"de "İbn Haldun – Bir Tarihin Doğuşu" adıyla Ayrıntı Yayınları tarafından, Mehmet Sert çevirisiyle okurlara sunuldu.
Lacoste bu kitabında gizemcilikten bilgeliğe, siyasetçilikten bürokratlığa, metafizikten akılcılığa, klasik bilgiden modernliğe birçok niteliği haiz bulunan ve bu yanıyla kimi çelişkileri de olan İbn Haldun"un Mukaddimesi"ni merkeze alarak, Magripteki iktidar-toplum ilişkilerini yer yer Batıdaki benzeri yapılarla karşılaştırmak suretiyle "İnsanlığın neredeyse dörtte üçünü meydana getiren halkların çözmek zorunda oldukları yeni, büyük ve dramatik sorunların bilincine" varmaya, "bir bakıma sömürgecilik olgusunun ve şimdiki azgelişmişlik durumunun iç içe geçmiş nedenleri üzerine tarihsel bir düşünceye" erişmeye çalışmış.
Yazarın, asıl Türk tarihçileri ve entelektüelleri tarafından çok ciddiye alınan "Asya Tipi Üretim Tarzı"na yaptığı vurguyla –benim gibi- heyecanlanarak- okuduğunuzda, kitap sizin için kimi farklı ve yeni düşüncelere pencere de açabilir. Hatta onun sayesinde IX. ve XIV. yüzyıllar arasında Mağrip"teki iktidar-toplum ilişkilerinin yapısı hakkında birkaç yeni bilgiye de ulaşabileceğiniz gibi İbn Haldun"un tarihe armağan ettiği "nesep ve sebep asabiyeti, hadarî, bedevî, ümran, riyaset, mülk" vb. kavramlara ilişkin yeni içerik yüklemeleriyle de karşılaşabilirsiniz.
Ancak bunlar için Lacoste"un tam bir gözü dönmüşlükle kitabının ikinci (1998) basımına yazdığı önsözdeki genellemelere, hakaretlere, tahriklere tahammül etmek zorundasınız.
Dolayısıyla bir dirhem bal için bir çeki odun çiğneyip çiğnememenin takdirini sizlere bırakarak o önsözdeki gözü dönmüşlüğün resmi hakkında kimi bilgileri paylaşmak istiyorum.
Lacoste"un 32 yıl sonra yazdığı ikinci önsözde, ilk önsözdeki tarihçi değil coğrafyacı oluşundan kaynaklanan had bilme, İbn Haldun gibi bir deha ile karşılaşmanın verdiği edep, Mağrib diyarını kendi sosyo-ekonomik ve din anlayışı içinde keşfetme heyecanı sıfırlanmış onun yerini Cezayir"e çağrılmakla böbürlenen ve Cezayir yöneticilerini kendi aklına muhtaç gören, İbn Haldun"la ilgili gazete eleştirilerini bile cahil, bağnaz, çıkarcı olarak nitelediği İslamcılara yükleyerek onlara açıkça küfreden küçümseyici bir üslup almış.
Önsözünün daha ilk paragrafında "İbn Haldun"un yapıtı, "İslamcı" denilen siyasal akımlara yakın Arap yazarları ve gazetecileri tarafından şiddetle eleştiriliyor. Bu silahlı grup ve partilerin, İslam"ı "Batı"ya karşı mücadeleye çağırdıklarını ve "gerçek" Müslüman olmamakla suçladıkları herkesi, Allah"ın adını anarak bertaraf etmeyi hak saydıklarını –Cezayir"de durum budur- biliyoruz" diyen Lacoste, ilgili suçlamalara ilişkin hiçbir kaynak göstermediği gibi, Cezayir örneğindeki gibi ispatı mümkün olmayan yargılarla sürdürüyor desteksiz atışlarını.
Bir ara kendisini frenlemeye çalışıp "Özellikle Kahire basını, bunlara geniş yer veriyor" diyerek, suçlamalarının medyatik bir etki taşıdığını belirtse de gözü dönmüşlüğün resmi olan saldırısındaki asıl nedeni ya da korkusunun gerçek boyutunu elevermekten kaçınamıyor.
Sonuç şudur ki, Lacoste"un İbn Haldun hayranlığı ve araştırmacılığı Fransa"nın Mağripteki çıkarlarının yeni yükselen bir değer olarak islamcılık tarafından sekteye uğratılmamaması ödevinde toplanıyor.
İlk basımından 32 yıl geçmiş olmasına rağmen kitabının söz konusu ödevini yapmasına yeterli gelmemesi belli ki Lacoste"u daha 1998"de çılgına çevirmiş. Ölmediyse şimdiki halini hepten merak ediyorum.
Şaşkın iken aşkını aramak
00:0016/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Önceki yazılarımda aşk"tan değil aşkçılık"tan mülhem olarak üretilen sanat klişeli piyasa işlerinin sanatın parodisi olduğunu ısrarla vurgulayışım, aşkçılığın da kendisini nispet ettiği mevcut tasavvuf anlayışının sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Öyle ya, eğer bir küp bir kafaya geçmişse, suç sadece küpte değildir; küpü yapanın, kafaya düşmesi için onu uygun yere koyanın, küpü taç zannedip kafasına geçmesine razı olanın da bundan sorumlu olması gerekir.
Elbette tasavvufu tarihinden başlayarak ele alacak değilim. Meraklıları Selçuk Eraydın"ın "Tasavvuf ve Tarikatlar"ına (İFAV Yay.), Ebu"l-Âla Afîfî"nin ilgili kitaplarına (İz Yay.) bakmalılar. Ancak yukarıdaki zorunluluk planında makul bir kanaate doğru yürümek isterken şu bilgileri olsun paylaşmak ihtiyacındayım:
Peygamber Efendimizin vefatından 12 yıl sonra Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak"ın tamamı, İran"ın büyük bir kısmı fethedilmiş, ancak çok kısa sürede gerçekleşen bu muhteşem fetih, düşünsel açıdan "fethederken fetholunmak" gibi bir tehlikeye de bitişivermiştir.
Nitekim Mısır üzerinden Grek, Suriye-Filistin üzerinden Yahudi-Hristiyan, İran üzerinden Zerdüşti (ve onunla etkileşim içinde olan Budist) kültür ve ilimleriyle yüzyüze gelinmiş ve bunların içeriklerinin İslamileştirilerek içselleştirilmesi çabası ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda Gnostisizm, Okültizm, Panteizm, Kabala, Ezoterizm vb. mistik telakkilerle karşılaşılması da demektir ki, aynıyla onların da Şeriat"a göre ayıklanarak içselleştirilmesine yönelinmiştir.
Özellikle Şiilerin söz konusu mistik telakkilere "politik" nedenlerle Din"in kapısını sonuna kadar aralamaya kalkışmaları Muhâsibî (ö. 857) ile başlayan Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910), Kelâbâzî (ö. 990), Sülemî (ö. 1021), Kuşeyrî (ö. 1072) vd. ile devam eden ilgili telakkilerin Şeriat"ın içine çekilme çabasını hızlandırmış, İmam Gazzali de (ö. 1111) Şeriat – Hakikat ikiliğini gidererek, Sünnilik içinde nihai bir ölçüyü geçerli kılmıştır. Bu ölçüye göre asıl olan Şeriat"tır ki, "Şeriat, insanlar üzerinde geçerli olan bir kanundur. Hakikat ise, ilahi inayetin fiilini görmektir."
İslam coğrafyasının neredeyse tümünü etkileyen "Onuncu Asır Krizi"nde bunlar gerçekleşirken yine Şiilik (o otorite boşluğunda) bugün heterodoksi olarak tanımladığımız eğilimleri adeta Din içinde bir dine dönüşecek şekilde beslemeyi sürdürmüştür.
Heterodoksi ise Sünnilikle çatışmıştır. Diğer bir söyleyişle Heterodoksi Sünni anlayışın (Kur"an ve Sünnet"ten) belirlediği hadlere karşı bir hadsizlik hareketinin genel adı olmuştur.
Selçuklular ve ardından Osmanlılar heterodoks unsurları seküler oluşları ve Hristiyanlık ile İslam"ın arasında (İslam"a biraz daha yakın) durmaları nedeniyle sınırlarda konuşlandırıp, onu fetihleri öncesinde iki dinin sert temasını yumuşatma vesilesi olarak (yastık gibi) kullanmışlardır. Dolayısıyla heterodoksiyi ortadan kaldırmak yerine mensuplarını denetlemeyi ve siyaseten yönlendirmeyi tercih etmişler; bu doğrultuda onların (Özkan Gözel"in kelimeleriyle) "Dinin dışının içinde" durmalarına izin verirken, içeride de Tasavvuf"un Sünni çizgide seyrine bizzat vaziyet etmişlerdir.
Bu kaydi bilgilerin bana söylediği şudur: Farklı inanç ve kültürlerdeki mistik telakkilerin Kitap ve Sünnet"in (dolayısıyla Tevhidi idrakin) süzgecinden geçirilmesiyle oluşturulan Tasavvuf"un -artık her türlü itirazı geçersiz kılan- kurumsallığı yine de onu pür müteşerri bir hayatın göstergesi kılmamış, bilakis onun Şeriatın dışına düşüp düşmeme sorunu devam edegelmiştir.
Rabbim izin verirse bu konuya devam edeceğim.
Bilgiden sanata
00:0019/01/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tevhid"le bütünleşmeyen mistik telakki Şeriat açısından dış"a aittir. Bu bakımdan Tasavvuf"u, Tevhid bağıyla genel mistik telakkiden ayırıp Sünni kültüre dahil bir kurum olarak nitelediğimizde ancak onu hakim / kuşatıcı bilgi"nin (Kur"an ve Sünnet"in) hükmü altında komunlandırmış oluruz.
Buradan baktığımızda Gazzâlî, İbn Arabî, Mevlânâ gibi "alim mutasavvıf"ların, her şeyden vazgeçerek, gerçeği aramaya çıktıklarına dair mevcut kayıtların şehir efsanesi olmaktan öteye gitmediğini, bilahare İmâm-ı Rabbânî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî"nin hayatlarından da açıkça görüleceği üzere onların siyasete de karışan, zaman zaman ona istikamet tayin etmeye çalışan zatlar olduklarını görürüz. Dolayısıyla bu bilgi bile tek başına Tasavvuf"un, doğrudan Müslümanların gündelik hayatlarında yer aldığını; onu Din"den ve hayattan ayırmaya kalkışmanın yeni bir nifakın ateşini körüklemek anlamına geleceğini görmemize yeterli gelir.
Öncekiler gibi bu bilgilerin de altını çizmemin nedeni, piyasa sanatının kendisini ağırlıklı olarak ait kılmaya çalıştığı Tasavvuf"a göre nerede durduğunu ve sanat kurumunun kendi içinde bir meşruiyet aramayıp, o meşruiyeti neden Tasavvuf"ta aradığını daha rahat konuşabilmek içindir.
Sanat, muhayyilenin ürünüdür, çünkü her türlü kurgunun rahmi zan ve hayaldir; sınırı ve kendisine mahsus gerçekliğinden başka bir hükmü olmayan hayal öte ile bura"nın, akıl ile his"in ara"sı(nda)dır.
Din ise kesin emirdir; zan ve hayalle imanı, ameli reddeder. Bu yüzden sanat Din"in itibar ettiği bir husus değildir. Ancak Tasavvuf, kulun Allah"ın kendisine verdiği hayale bağlı, akla bitişik sanat nimetinin bilinciyle, o nimetin ifasının şükrüne de vesile olduğu için kapısını sanata açık tutar. Ki, bu açık tutuş da layüsel değildir, kendi içinde bir esasa tabidir; bu esasın isnat ettiği nihai yer de Kur"an ve Sünnet"tir. Nitekim kimi sufi şairlerin ve hal ehlinin sekr ve şath"a bağlı olarak Din"le çatışan sözlerini bu yüzden tevil ederek onları Din"in içinde tutmaya çalışır ve bu yüzden kırk dereden su getirmeye uğraşırız.
Haliyle ilk bakışta varlığı problemli olan sanatın terbiyesi Din"e bağlı tutulmuş, diğer bir söyleyişle "bilgi İslam"dır" hükmünce bilginin ikmali sağlanmadan, hakikat bilgisine talip olunması uygun görülmemiştir.
Ancak ve ancak Şeriat bilgisinden sonra hakikat bilgisine yönelende ortaya çıkabilecek sekr ve şath, bir sapkınlık kazanma hakkına dönüşmeksizin salt sanat açısından bir değer ifade edebilir ki, bu da toplumsal hayatı belirleyen hadleri inkar ve ihlal etmeksizin, zamanın değişmesi nedeniyle hadlerin değilse bile onların uygulanma tarz ve esaslarının değişebilme ihtimalini yürülükte tutmaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir. Bu manada sekr ve şath"ın belirlediği sanat, toplumsal hayatın sıhhati için kısmen gerekli de görülebilir, çünkü baskılanma sonucu durgunlaşma duygusunun neden olabileceği olası bir iç-gerilimi erteleme, esnetme, hatta giderme kabiliyetine sahiptir.
Yine de şunu vurgulamalıyım: Bu değerledirmeler bir Ehli Sünnet mensubunun değerlendirmeleridir. Şii bir idrakin değerlendirmeleri böyle olmadığı gibi post-heterodoksların değerlendirmeleri de böyle değildir. Bu yazıların yazılma nedeni de zaten budur: Kendisini Tasavvuf"la ilişkilendirmeye ve onun üzerinden meşruiyet kazanmaya çalışan piyasa sanatının, Tasavvufla mevcut ilişkisinin aslında bir ilişkisizlikten ibaret olması; diğer bir söyleyişle, gizli Şiiliğin ve post-heterodoksinin varlığı…
Ne diyordu Kerküklü Nevruzî: "Işkun lâfın eyleyen "ışkunda bir burhân gerek.
Rabbim izin verirse bunları da konuşmalıyız.
Sahte dervişten hakiki sanatçı olur mu?
00:0023/01/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Geçen yazımda bir mısraını zikretttiğim Kerküklü Nevruzi"ye ait gazelin tamamını alıntılayarak, orada söylenenlerin günümüzle bağını kurmamız ve bu vesileyle kuramdan pratiğe bir ara"lık açmamız yararlı olacaktır:
"Işkun lâfın eyleyen "ışkunda bir burhân gerek / Genç "ömri dem-be-dem bezl-i reh-i cânân gerek
Sûret-i ma"nâda bir nûr-i hakîkat görmeğe / Nûr-ı çeşmin sarf idüp Züleyhâ gibi bir cân gerek
Bezm-i vahdet sâkîsı câmın temennâ eyleyen / "Akd-ı engûr ü ineb tek bağrı dâim kan gerek
Kasr-ı firdevs-i bekâda isteyen Züleyhâ cemâl / Mısr-ı zindân-ı fenâda Yûsuf-ı Ken"ân gerek
"İy Muhammed gussa-ı devrân elinden çekme gâm / Ehl-i irfan olanın bil hatırı virân gerek
Kısaca diyor ki Nevruzi, hakikat, aşk ve aşık"lık bir kurgu meselesi değildir, bir haldir ve o hal ancak acının, hüznün, yitirmenin, kanamanın, tecrit edilmenin, kazanmanın ve kaybetmenin hakkı verilmeden elde edilemez.
Bu hal tehlikeli bir süreci içerir. Eğer bir mürşid size yardım etmezse bu hale bir kıyısından dokunmanız bile sizi aklınızdan, şuurunuzdan edebilir.
Günümüzde aşk"ın bir hal olarak yaşanmayıp, onun yerine aşkçılık oynamaya yönelindiği, öncelikle ilgililerinin kendilerini çok akıllı başkalarını aptal sanmalarından anlaşılmaktadır.
O sahte-sanatçı dervişler, Tasavvufa ilişkin kimi simgelerin, imgelerin sırtına binerek yaptıkları işlerle herşeyden önce maddi anlamda "yürü ya kulum" olarak şöhrete ulaşacaklarını düşünebildiklerine göre, bu normallikleriyle anormalliklerini, daha açık bir söyleyişle, mistik bir üçkağıt açtıklarını yüksek sesle söylemiş oluyorlar.
Örneğimi İSMEK sanatçılarından değil, mektepli ve profesyonel birinden seçeyim bu kez: Murat Morova.
Herşeyden önce Morova"nın tasavvufla ilişkisi bir sözlük ilişkisidir. Dil, remz, üryan, suret, dem, menazir vb. kavramların sanat yoluyla temsiline kalkışmak gerçekte bunların tazammun ettiği temsilsizliği temsil yoluyla istiskal etmektir.
Yine bunlar aracılığıyla, seyredene iyi baktığında mutlaka bir şey göreceğini vaadetme ve bu vaadi Tasavvuf simgelerine, imgelerine olan potansiyel aşinalıkla pekiştirme çabası doğal olarak sanatın kendindenliğini değil, iş sahibinin pazar zekasını zaten ele vermektedir.
Harflerin bir ümmet olduklarını ve onların da kendi içlerinde imamlarının bulunduğunu söyleyen İbn Arabi, harflere ilişkin ilmin bir keşf ilmi olduğunu, onlara mahsus kimi sırları dili döndüğünce anlatmaya çalışmasına rağmen bunun hem anlatan olarak kendisi hem de okuyan olarak bizim açımızdan tümüyle kavranmasının mümkün olmadığını söyler.
Harflerin ümmet olduklarını bilmek, her şeyden önce Şeriat ve siyaset planında ümmet bilincini ve o ümmetin imamlarına bağlılığı, onların taklidini ve emanet ettikleri ilmi kuşanmayı gerektirir.
Dolayısıyla, bu bağlamda Nevruzi"nin söylediği hali yaşamadan, İbn Arabi"nin keşfine doğru olarak ilişmeden, Tasavvuf"un içinde durarak sanat yaptığını söylemek, sahte olanı gerçekleştirmekten öte bir değer taşımaz.
Çünkü, Tasavvuf açısından sanat, sanatını "sanatıyla da mutlak olana" gösterme cesaretini ve ardından bu cesaretten pişman olarak Var"ın karşısında mahcubiyetle yok olmayı gerektirir.
Bu nedenle, Tasavvuf"tan sanat yaptığını söyleyen ve onunla kendine bir varlık alanı açmaya kalkışan, hem sanatsal niyeti hem işi açısından sadece bir yalanı pekiştirmiş olur.
Attar"ın kendi değerini bir çuval samanla eşitlemesinden haberi olmayanın, sanatsal işlerini Tasavvuf"la ilişkilendirmesi ve dünyalığını buradan edinmekle böbürlenmesi ancak şeytani bir zekanın ürünü olabilir.
Harf-nefes-hat
00:0026/01/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Tietze"nin "yazıda tek sesi temsil eden işaret" olarak tanımladığı "harf (hrf)" için Nişanyan Sözlüğü"nde şu bilgiler yer alır: Harf [hrf] 1. mızrak veya kılıcın keskin ağzı, 2. yazı birimi, harf. (…) Yunanca: grápho, Latince: scribere (1. sivri bir uçla çizmek, 2. yazı yazmak).
Herif, tahrif kelimeleri de çoğulu "huruf/at" olan Arapça "hrf" kökünden gelmektedir.
"Yara" anlamındaki "kelime" ile mızrak, kılıcın keskin ucu anlamındaki "harf"in semantik bağı ise, kadim uyumdaki heyecan verici bir bağ olarak zikretmeliyim.
"Nefs (nfs)" kelimesi İsfahani"nin belirlemesiyle Kur"an"da ruh, hava, doğum, aydınlanma anlamında kullanılır.
"Hat" kelimesini de bu yazılarda kavram olarak "hüsn-i hat / güzel yazı" anlamında kullanıyorum.
Sanat planında bu iki kelime ve bir kavramın (üçlü) ilişkisi keskin bir aletle varlıkta açılmış olan yaranın (harf"in), insandaki cenneten uzaklaştırılma yarasıyla olan ünsiyetine istinaden yine ancak insanın üfleyebileceği bir nefes"le nefis kazanmasına dair bir ilişkidir.
Daha basitleştirilmiş bir söyleyişle: söz konusu ilişki, verili bir işaretin, insan tarafından seslendirilmek (harekelenmek) ve yazılarak kelimeleştirilmek suretiyle şahsiyet bulmasıdır.
Bu manada varlığın evi olan dil"in, harflere insanın kendi nefesinden üflenmesi suretiyle yaratılışını süreklileştirmesi de hayli ilginç bir konudur, ancak bunun üzerine düşünmeyi -bizi sanatın alanından felsefenin alanına taşıyacağı için- şimdilik ertelememiz gerekiyor.
Belirttiğimiz bağlamda hat sanatı, "harf-nefes-hat" ilişkisinin "hüsn" düzeyinde tevhid edilerek, kelâmî meşk"in ve zevkin sırrını taşıyan kalem aracılığıyla bir levhada somutlanmasıdır.
Aklâm-ı sitte / Şeş-kalem adı altında toplanan formların içinde durmakla beraber, hattatların her levhayı kendi üsluplarınca oluşturmaları harf ile hat"tın arasında yer alan "nefes"i üfleme halleriyle bağlantılıdır. Demem o ki, Mahmud Celaleddin Efendi"yle, Kazasker Mustafa İzzet Efendi"nin celi-sülüs levhalarının biribirinden farkı, kendi nefesleriyle harf"e nefis vermelerindeki farktan kaynaklanır.
Gerek Erol Akyavaş"ın gerekse Murat Morova"nın Tasavvuf"a ilişme iddiasıyla kullandıkları hatta mahsus kimi imkanları olumsuzlamamın nedeni, yukarıdaki hat tanımından ve nefesle bitişik olan üslup (ve nefisleştirme) konusundan kaynaklanmaktadır.
Her iki ressam da hatta mahsus imkanları kullanırken, onlara kendi nefesleriyle bir nefis kazandırmış olmuyor, bilakis o imkanları asıl nefislerinden yalıtarak, öncelenmiş başka bir işin yamalığına dönüştürerek nefis"siz bırakıyorlar. Bu, tıpkı canlı ağacın canlı bir yaprağını kopartmak ve onu kuruttuktan sonra temsilin temsili olarak yapılmış bir resmin münasip bir yerine yapıştırmaya benziyor. İşte o yaprak ne kadar canlıysa ve cansız olana can katabiliyorsa, Akyavaş"ın ve Morova"nın işlerinde hatla ilgili tasarrufu da ancak o kadar canlı ve cansıza can katıcı olabiliyor.
Öte yandan, Tasavvufi bir nitelik de taşıyan nefes üflemenin kendisi bir aidiyeti ve icazeti zorunlu kılıyor. Hat sanatındaki icazeti burada Tarikat"taki icazetle birlikte düşünmemiz gerekiyor, çünkü her ikisi için de icazet bir izin, ruhsat, onay olmaktan önce "manevi bir neseb"e dahil olma biçimidir. Hat öğrenen birisi için hocası onun elinin eyleminin ve parmaklarında gizli gözlerle görmenin terbiyecisi olmanın ötesinde, onu hoca olarak kendisinin de dahil olduğu nesebe dahil etme hak ve yetkisinin sahibidir.
Akyavaş ve Morova"nın hangi manevi terbiyeye ve nesebe dahil olup olmadıkları meşkuk olduğuna göre, sözü uzatmanın da artık bir gereği yoktur.
Sera ile atölye arasındaki fark
00:0030/01/2013, Çarşamba
Derneklerin, vakıfların, mahalli kuruluşların "geleneksel sanatlar"ın canlandırılmasına yönelik çalışmalarını ilk planda olumlu değerlendirmek durumundayız.
Çünkü atıl bir iş gücünün zevke bağlı olarak harekete geçirilmesi ve bu sayede unutulmaya yüz tutmuş zanaatların tekrar kültürel hayata kazandırılması, ciddiye alınması gereken bir çabadır.
Böylelikle çocuklarını okutmuş, başgöz etmiş ve yalnızlaşmış kadınların hayata tutunmaya devam edecekleri bir ortam doğurulduğu gibi, yapacak daha iyi işleri olmayan genç kızların bir şeyler üretmenin keyfiyle boş zamanlarını dolduracakları bir ortam da doğurulmuş olmaktadır.
Buradan baktığımızda konuyla ilgili bir problem görülmüyor hatta ilgililerinin "on yılda on bin sanatçı yetiştirdik" şeklindeki rapor kayıtları da ciddi bir veri olarak tarihin bağrına yazılmış olunuyor.
Olunuyor olunmasına da işte şu "on bin sanatçı meselesi" biraz problem çıkartıyor.
Hatırlarsanız yanlış planlamaydı, sosyal ve eğitimsel zorunluluktu filan derken seksenli yıllarda özellikle ziraat alanında bir mühendis patlaması yaşanmıştı.
Öyle bir patlama ki, mühendis oğlu için iyi bir aile kızına dünürcü gidene, kız babaları "sizin oğlan essah mühendis mi, yoksa ziraat mühendisi mi" diye sorar olmuşlardı.
Şimdi de kimi idarecilerin şu "on bin sanatçı" övünüşleri yüzünden aynı şey tersinden yaşanmaya başlanmak üzere. "Bizim kız sanatçı oldu" diyene, "essah sanatçı mı yoksa atölye sanatçısı mı?" diye sorulması da giderek kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.
Bu tarz bir sanatçı olmanın geleneksel sanatlarımızdaki icazet müessesesiyle bir ilgisi yok. Yılın belli dönemlerinde açılan atölyelere, kurslara düzenli olarak katılmanız ve oradan mutlaka bir tören eşliğinde sertifika almanız kendinizi sanatçı olarak takdim edebilmeniz için yeterli.
Konu artık buraya dayandığı için takkemizi önümüze alıp düşünmemiz gerekiyor.
Geleneksel sanatlarımızı canlandıracak yapıları oluşturmak ve o sayede onları geleceğe taşıyacak insanlar yetiştirmek gerçekten önemli ama bunu Özal zamanında milli bir modaya dönüşen malum "okuma-yazma seferberliğindeki mantıkla yapmak doğru mudur?" diye de sormamız gerekiyor.
Belli ki şimdiye kadar bunu sormamışız. Bu yüzden şimdi sanatçı enflasyonu konuşuyoruz.
"Geleneksel el sanatlar" yerine "hat ve kitap sanatları" kavramını esas alarak konuyu hat, minyatür ve ebru ile sınırlandırdığımızda özellikle bu üç sanatın el yeteneğinin geliştirilmesinden çok çok daha fazla, bunlara özgü bir ahlakın edinilmesiyle kazanıldığını söylememiz gerekir.
"Bunlara özgü ahlak" derken hat sanatını esas alarak ne kastettiğimi arz edeyim: Hat sanatında ısrarlı iseniz, hafız değilseniz bile en azından bir hafız kadar Kur"an"a vakıf olmanın gayreti içinde olmalısınız. Bu sanatta Kur"an"ın tümünü değil, belli kelimelerini, ayetlerini esas alacağınız ve dolayısıyla onunla Furkan olarak irtibat kuracağınız için hem bu irtibatın edebini hem de Furkan"daki incelikleri (harflere mahsus özel dili) bilme azim ve gayretini kuşanmanız
gerekir. Örneğin iki "vav" arasına kondurduğunuz bir "elif"le aslında neyi ayırdığınızı bilmiyorsanız siz gerçekte zahir ile batının hem farkını hem de onların tevhidini bilmiyorsunuz demektir.
Söz konusu terbiyenin ve böylesine bir bilmenin yolu ise atölyeden değil, camiden, rahleden, kütüphaneden ve ömrünü bu işe vakfetmiş gerçek icazet sahibi bir hattatın kürsi"sinden geçer.
Ama bunu öğrenebilmek için sanırım öncelikle sera ile atölyenin farkını öğrenmek gerekiyor.
.Hilye-i şerif
00:002/02/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Mehmet Çebi"nin "Aşkı-Nebi ve Zikir Taneleri" adlı sergisini gezdim.
Çebi"yi Hilye-i Şerif"in zengin çeşidiyle, nezih ortamlarda seyre açılmasına, tanınmasına çaba gösterdiği için öncelikle tebrik etmeliyim.
Hafız Osman ve sonrasındaki Hilye"lerin bir arada seyre sunulması, kalem ve istif farklarının, terkip ve tertipleriyle birlikte ritmlerinin, klasik hattın aksine doluluk düzeylerinin ve tezhibin bundaki etkisinin bilinmesi açısından elzemdir.
Çebi"nin sergisine giderken doğrusu biraz da bu umutla gitmiştim ama bu umudum boşa çıktığı gibi, örneğin bir Kamil Akdik"in, Hamit Aytaç"ın Hilye"lerini görmek yerine neticede bunların intihali sayılabilecek yeni zaman levhalarını görmenin kekreliğini yaşadım.
Bu durumda "sergiden geriye ne kaldı" diye sorarsanız, tek cümleyle "sanat bizim neyimize" dedirtecek derecede sanat yapma telaşını bangır bangır bağıran bir malzeme yığını ve şu tespitlerim kaldı:
Kozmoloji karın doyurmaz
1-Hafız Osman"ın ve onun izini sürenlerin Hilye"leri kozmolojik bir telakki ile şekillendirilmiştir. Bir Hilye"yi bu yanıyla gören ve okuyan insan, Hz. Peygamber"in sıfatlarıyla ülfeti sayesinde hem arzla maddi boyutunu hem de gökle aşkınlığını eş-zamanlı olarak birlikte idrak eder.
Sergideki kimi levhalarda ise söz konusu şeklin ve o şekli anlamlı kılan içeriklerin tam gözetilmeme sorunu da bir yana açıkça tahrip edildiğini gördüm.
2-Hilye, bir hat çalışmasıdır. Hattın en temel özelliği ise perspektifsiz, boyutsuz olmasıdır. Hat resimsel anlamda bir ufuk sunmaz, bilakis ufku fena"ya katarak gözü ayete, idraki (kalbi) ise lafza bağlar. Diğer bir söyleyişle hattın hareket noktası "işitme" esaslı bir inancın, gözün hakkını da korumasıdır.
Sevgideki kim levhalarda ise perspektif gölge, fon, derinlik ve katmanlar oluşturularak üretilmekle kalınmamış, bunların üzerinden hat resimsel olana peşkeş çekilmiş.
Kalem hünerin eşiğidir
3-Gelibolulu Mustafa Âlî"nin Menakıb-ı Hünerveran"ından da (Haz.: Müjgan Cunbur, Büyüyen ay Yay., İst. 2012) okunabileceği gibi, hattın estetiği yazıldığı kalemin niteliğinden beslenir. Örneğin bir Rahmet Ayeti"yle bir Gazap Ayeti aynı kalemle yazılmadığı gibi, rahmetteki letafet ince, gazaptaki haşyet kalın kalemle verilir. Yine Âlî"nin de yer yer vurguladığı gibi bir harfin düzeltmeyi gerektirme- yecek şekilde bir defada çekilmesi hattatın hünerinin derecesini gösterir.
Sergideki levhaların neredeyse tamamında bu kalem hassasiyetinin taşınmadığını gördüm. Aynı levhada ikili, üçlü yazı tarzlarında bir iç uyum gözetilmediği ve lafızların içeriklerine uygun kalemler kullanılmadığı gibi, harflerin de neredeyse tamamının üzerinde ayrıca ve çokça çalışıldığı izlenimini edindim.
4-Geçmişten bugüne her iyi hattın kendine layık olan en iyi tezhible buluştuğu malumdur. Bu yanıyla tezhip hattın zemininde doluluk, genişlik ve devam duygusu oluşturmakla kalmaz, kendini geriye çekerek hattı öne çıkartır.
Sergideki levhaların büyük çoğunluğunda ise tezhibi ge- rektirmeyecek bir harf doluluğuna tanık oldum. Diğer bir söyleyişle, kaligraflar adeta tezhip nedeniyle ortaya çıkabilecek artı bir maliyetten kaçınmış ya da kaçındırılmış gibiydiler. Bu yüzden bir harf karmaşası almış başını gitmiş; nerede bir boşluk var oraya çokça itilip kakılan bir vav, bir he ya da rastgele bir harf sanki konuduruluvermiş.
Uyarmalıyım çünkü umutsuz değilim
5-Evet "kaligraf" dedim. Yukarıda belirttiğim nedenlerle hattat ya da ressam diyemeyeceğime göre Çebi"nin sergisindeki işlerin çoğunlukla kaligraflara ait olduğunu belirtmeliyim.
Niyetim bir kavram kargaşası çıkarmak değil, şunu söylemek:
Hat sanatının çıta seviyesi çok yüksektir ve bu seviye görmeyi bilenler için göz önündedir.
Çebi"yi malum gayretinden dolayı tebrik ettim ancak bu onun aracılığıyla seyre sunulan her malzemenin sanat olacağı anlamına gelmiyor.
Korkum şu ki, Hilye"nin en güzel örnekleri orta yerdeyken, intihal olanına, sanat yapma rolünden türeyenine kimse itibar etmez ve bu yüzden yakında bir Hilye kirliliği yaşanabilir.
.Terk-i dünya, Redd-i dünya
00:006/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zühd''ün kelimesinin karşılığı ''terk, küçümsemek''tir ama Tasavvufi bir terim olarak karşılığı ''Terk-i dünya''dır. Dünyayı terkten maksat, dünyanın faniliğini idrak etmekle yetinmeyip, ondan doğan imkanları da onun faniliğine savurmak, son aşamada terketme düşüncesini de terkederek ondan müstağni olmaktır. Bunu sağlayabilen kişiye ''zahid'' denir; o, Allah''tan başka hiçbir şeyin kendisine hükmetmesine izin vermediği kişidir.
Ancak zahid, on bir yıllık uzlet hayatından sonra medreseye tekrar dönen İmam Gazzali''nin ''el-Munkiz mine''d-dalal''inde anlattığı kendi tecrübesinden de görüleceği üzere dünyayı yokluğuna iade etmekle birlikte arif olarak üstlendiği yetkinlikten insanları yararlandırmayı sürdürür. Bu manada değil başmüderris, sultan olmasında bile bir problem görülmez. Yeter ki, bu durumunu nebevi tutumla bitiştirsin; Peygamberi''nin (sav) Hira''da kalmadığı gibi kendisi de uzletin uzamında kalmasın, dünyanın tümüne bir Hira değeri yükleyerek yeniden şehre dönsün.
Uzlette keşfedilen aşkınlığın, hikmetin, sırrın şekli, niteliği, düzeyi ne olursa olsun yorumlamaya çalıştığımız şekliyle Terk-i dünya, Şeriat''tan yine Şeriat''a dönme halidir. Çünkü hayat ancak onunla tanzim edilir; onun tanziminin dışında kalmak intizamsızlığa talip olmaktır. Nitekim İmam Gazzali de ''Diliyle nübüvveti kabul ettiğini ifade edip de şeriatın hükümlerini ''hikmetle'' eşit tutanlar aslında nübüvveti inkar etmişlerdir. Bu kişiler sadece herhangi bir hususta talihli olan bir bilge kişiye inanmaktadırlar. Bu talih dolayısıyla bu bilge insanların tabi olduğu bir kişi olmuştur. Bunun ise nübüvvet ile hiçbir ilgisi yoktur'' sözleriyle Şeriat''ın farkını ve değerini vurgulamıştır.
Belirttiğimiz, naklettiğimiz bu hususların anlaşılmasında ve gereğince uygulanmasında ciddi bir problem yoktur.
Problem, Tarikat-ı Muhammediye (Sünni tarikat) ile sapkın olarak nitelenen diğer tarikatların da kendilerini zühd ile tanımlamalarındadır.
Zühd kavramındaki müşterekliğe rağmen inanış farkları Tasavvufu aşıp, itikadi bir noktaya isnat edince ayrım zorunlu hale gelmektedir. Ancak tasavvufun yaslandırıldığı ilgili Ayetlerin ve Hadislerin batıni manalarının gündelik bilgi ile kuşatılmasının zorluğu, diğer bir söyleyişle yaşanmadıkça bilinemeyecek bir kelam ve hal bilgisini gerektirmesi ayrımların geçerliliğini de kuşkulu hale getirmektedir.
Hal böyle olunca zühd / terk-i dünya içeriği meşkuk bir kavrama dönüşüvermekte; iddia sahiplerinin iddialarının sıhhetine dair makul sonuçlar üretmek de zorlaşmaktadır.
Kendi bilgimin mahdut sıkletince bu zorluğu aşabilmem (Hakkı Kuran Okay''a ait olan) ''Redd-i dünya'' kavramıyla mümkün olabildi.
Redd-i dünya''ya yüklediğim içerik kısaca şöyledir:
Dünyayı bir hiç hükmüne indirgeyen ama dünya hayatının sahih bir nizam üzere sürmesi konusunda sorumluluğu da süreklileştiren Terk-i dünya düşüncesinin aksine, sadece kendine (grubuna, partisine) geçici yarar (ki, yararın sürekliliği de bir sınırdır) sağlayacak nizam(sızlık) uğruna sahih nizamı reddetme, varolan tüm toplumsal sınırları yıkma anlayışının adıdır Redd-i dünya. Diğer adıyla ''ehl-i bidat'', yeni söyleyişle heterodoksidir.
İslam dünyasında kendilerini zühd hareketiyle ilişkilendirdikleri halde heterodoks bir niteliğe sahip olan tarikatların, eğilimlerin ''onuncu kriz asrı''nda varlık kazanmaları ve onların kendilerini bu krizin asıl nedenlerinden biri olan İran''daki ırkçılığın meşruiyet kaynağı halindeki Şiilik anlayışıyla bağdaştırmaları ise hayli ilginçtir.
Nasip olursa bu konuya –sanatla ilişkilendirerek- devam edeceğim.
Fars sanatı nereye düşer?
00:009/02/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hz. Peygamber"in vefatından bir yıl sonra başlayan İran"ın fethi, büyük bölümü Hz. Ömer devrinde olmak üzere yaklaşık 25 yılda tamamlanmıştır.
Bu fetih, özgürlüklerine düşkün ve buldukları her fırsatta Pers medeniyetiyle övünen Farsların Araplara olan hırsını ve İslam"a olan kültürel mesafesini çoğu zaman diri tutmuş, öncelikle bir devlet ve iktidar (saltanat) geleneğine sahip olmayan muktedir Arapları kendilerindeki mevcut örneklerle hem terbiye etme hem de onları yönlendirme çabaları baskın olmuştur.
Fetihle yeni değişimin istikametini iyi tahmin eden Farslar, öncelikle Pers kültürü açısından büyük önem taşıyan eserlerin çok büyük bir bölümünü Arapça"ya aktararak onların ömürlerini uzatmakla kalmamışlar, İslam kültür ve düşüncesinin mecrasını belirleyecek oranda o eserler sayesinde ona müdahil de olmuşlardır.
Onuncu kriz asrındaki iktidar boşluğundan da iyi yararlanan Farslar hem İslam"a mahsus kimi kavramların içini boşaltıp kendi kültürlerine göre onlara yeni içerikler yüklemişler hem de yeni inanca ilişkin soru işaretleri üreten gruplara karşı en azından sesiz kalarak sapkın eğilimlerin yer yer üreticisi ve ağırlıklı koruyucusu durumuna geçmişlerdir.
Bu bağlamda konunun fıhki, siyasi boyut ve sonuçlarından değil, -sapkınlıklara açık duruşuyla- düşünce ve sanat açısından baktığımızda şu hususları belirlememiz mümkündür:
1-Epik bir toplum olan Farslar, kahramanların varlığıyla şekillenen geçmişlerini, Müslüman olduktan sonra da İslam"ın içinden yeni kahramanlar üretmek suretiyle geleceğe taşımışlardır. Hz. Ali"nin taraftarı anlamında Şii olmaları (ki, İmam Cafer-i Sadık"tan İmam Humeni"ye uzanan sahih silsileyi bu bahiste saklı tutuyorum), bu sayede Evlad-ı Resul"ün Hilafet hakkının gasbı-zulüm-Kerbela vakası gibi üçlü bir yapıyı üreterek ve bunu her Müslümanın hassasiyet göstermek zorunda olduğu "Ehl-i beyt" merkezli bir kökene yaslayarak kahramanlık efsanelerine olan düşkünlüklerini İslami hayatta süreklileştirmişlerdir.
2-Kriz asrında yeniden canlanan sözlü ve yazılı epik unsurları, bilinen efsaneleri genişletecek ve yenilerini üretecek tarzda aşırı muhayyileyi ve mitolojik bakış açısını İslam kültürüne eklemişlerdir. Hz. Hüseyin"i merkeze alan evrensel mitlerle zenginleştirilmiş yeni bir kin, acı ve ağıt kültünü de yine bu yolla üretmişlerdir.
3-Zerdüştiliğin Tanrı"yı gökte tutan ve dolayısıyla onu insanın eylemlerine (kültür ve medeniyet kuruculuğuna) karıştırmayan seküler anlayışını, Tanrı adına hareket etme yetkisine sahip kamil insan, kayıp imam mitiyle yeniden yorumlayarak Tasavvuf"la birleştirmişleridir.
4-Kur"an"ın belagatındaki üstünlüğün kelamla, dolayısıyla kelimeyle, harfle bitişik olmasından hareketle, kutlu huruftan Hurufilik; yine Kur"an"ın batıni yorum imkanından Batınilik gibi İslam içinde yeni ideolojilerin çıkmasına zemin hazırlamışlardır.
5-Putçuluğun yeniden hortlamasına neden olacağı endişesiyle uygulanan suret ve ikonografik temsil yasağına, muhtemelen görme merkezli bir anlayışa sahip bulunan toplulukların güya İslam"ı daha kolay benimsemelerine vesile olacağı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır.
Bunların, Sünni tarikatlardaki Terk-i dünya anlayışının tam aksine, dünyeviliği pekiştiren ve şeriatın esaslarını tahrip etme cesaretini artıran bir Redd-i dünya anlayışına çıkması doğaldır.
Nitekim bu farklılıkların izlerini sanattan sürdüğümüzde Farsi (Şii) sanat anlayışının, sünni sanat anlayışıyla pek çok noktada çeliştiğini ve hatta onun Batılı (Hristiyan) sanat anlayışına daha yakın düştüğünü söyleyebiliriz.
Sanat ortamındaki yarış
00:0013/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanat, son tahlilde seçkinlerin (zanaata, özel yeteneğe sahip olanların) uğraşısıdır ve muhatabı da yine (zevki, düşüncesi incelmiş; müreffeh) seçkinlerdir.
Fakat konu toplumsal kültürün ve kimliğin inşası olunca lokomotif işlevi görür sanat. İçeride yeni nesillerin görel belleğini, estetik beğenisini geçmişten geleceğe doğu kurarken, dışarıda ise büyüklüğün ve zarafetin imgesini oluşturur.
Her iki manada da bizim Tanzimat"tan bugüne kadar geçen zamanımız tam bir kayıp zamandır. Ne Batılılaşma ne de uluslaşma süreci içinde net olarak tanımlanabilir bir sanatla temsil imkanına sahip olamadık. Az biraz olanı da açlıktan nefesleri kokan, akademilerde "bizim evin beslemesi" muamelesi gören birkaç özel yeteneğin sayesinde oldu.
Şimdi bu bir buçuk asırlık kayıp zamanın üretttiği psikolojik bozgunda, "şanlı medeniyetimiz" ve "biz adam olmayız" klişelerinin çatışması içinde sanat da birbirleriyle yarış halindeki üç farklı tutumla bu bozgundan bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor.
Birinci tutumda her devirde sarayın özel desteğine mazhar olmuş, resmi ideolojiyle barışık hatta simgelerini çoğaltmak şartıyla resmi ideoloji sayesinde var olabilen sanat yer alıyor.
Yıllar yılı özündeki muhalefeti yaşatmak adına halkın inancına saldıran bu sanatın hedefinde yer alan Batı"yla bütünleşme çabası elit kesim tarafından alkışlansa da halk tarafından benimsenmediği için bu sanat sadece kendilerini övmek ve alkışlamakla tatmin olanların uğraşısına dönüşerek kısırlaşmıştı.
İkinci tutumda, birinci tutumdakilerin alanlarında yetiştikleri halde oradaki kısırlaşmayı nedenleriyle birlikte farkederek "gelenek de önemlidir" diyenlerle, geleneksel sanatları ya doğrudan taklit ederek ya da biraz gelenekten biraz modernden aldıklarını (sentez bile değil) protez mantığı içinde birleştirenlerin oluşturdukları sanat yer almaktadır.
Burada birincisindeki gibi bir kısırlıktan değil aksine enflasyondan, öznesiz biriktirmeden söz edilebilir.
Resmi ideolojinin yaklaşık altmış yıl unutulması için baskı altında tuttuğu bu sanat son otuz yıldır elifbayı bilmedikleri halde hat"la, resimden farkını bilmedikleri halde minyatürle, tarihi birikiminden habersiz oldukları halde tezhiple, tekneyi leğen sandıkları halde ebru ile, tekke tozu yutmadıkları halde mistik musiki ile, derviş olmadıkları halde tasavvuf düşüncesiyle uğraşanların ve "buradan ekmek yiyebiliriz" umudundaki kimi uyanık tüccarların da fing attıkları bir alan durumundadır.
Resmi ve özel atölyelerden, işliklerden, kurslardan, İstanbul"u sıkıcı bulup Paris"e New York"a kapağı atmış olanlardan ha bire duvara çakılacak, televiyonda oynatılacak, müzik setine konulacak işler yağıyor.
Üçüncü tutumda ise adeta "siz bu işi başaramadınız, bari kendimiz halledelim" dercesine Batılı ajansların Türkiye"ye getirdikleri Çinli, Perulu, Amerikalı, Danimarkalı, ilh… sanatçıların işlerinden oluşan sanat bulunmaktadır.
Buradan da bırakın duvar süslemesini yaygı diye ayak altına serilmeyecek, göz nuru akıtılıp izlenmeyecek, iş yerine götürülemeyecek ama çoluk çocuğa zarar verir korkusuyla ortalık yerde de bırakılmayacak beton bloklar, enstalasyonlar, video-artlar henüz tam akmasa da damlamaya başlamış durumda.
Üç tutum da -haklarını yemeyelim- sanat adına yeni bir arayışın ürünüdür ki, aynı zamanda üçü de hem kendi aralarında, hem de grup çatışmalarıyla kendi içlerinde sorunludurlar.
Şu şartlarda ipi kimin göğüsleyeceği belli değil ama benim temennim odur ki kazanan sadece bir Pirus zaferi kazanmış olsun ki, bu sayede illetli olan üçünden de kurtulup yep yeni bir sanatı başlatmanın gayretine düşelim.
İşaret fişekleri
00:0016/02/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
1-İslam"da suret konusu, görerek inanmayı kültür haline getirmiş kavimlerin Müslüman olmalarıyla başlamış ve bugüne intikal etmiş temel sorunlardan birisidir.
İbn Arabi"nin şu sözlerini ilk işaret fişeği niyetine naklederek bu konu üzerinde tekrar düşünmemizin gerekli olduğuna inanıyorum:
"…Hz. İsa bir erkek insandan meydana gelmemiş, ruhun beşer suretinde görünmesinden meydana gelmiştir. Bu nedenle Meryem oğlu İsa ümmetinde, diğer ümmetlerden farklı olarak, sureti benimsemek bulunmuştur. Onlar, kiliselerinde müsül (ikonlar, suretler) suretlendirmiş, onlara yönelerek ibadet etmişlerdir. Çünkü peygamberlerinin aslı, bir "suretlenme" idi. Böylece bu hakikat, günümüze değin ümmetine nüfuz etmiştir. Muhammedî Şeriat geldiğinde ise sureti yasaklamıştır. Hz. Peygamber Hz. İsa"nın hakikatini içerdiği gibi şeriatı da onun şeriatını barındırıyordu. Bu nedenle bize "Allah"ı görürcesine ibadet etmeyi" emredip Allah"ı bizim için hayale sokmuştur. İşte tasvirin anlamı budur. Şu var ki Muhammedî Şeriat, bu ümmete Allah"ı algılanabilir bir suretle tasvir etmeyi yasaklamıştır." (Fütûhat-ı Mekkiye, Çev.: Ekrem Demirli, Litera Yay., 2006)
2-Ehl-i sünnet"in sanata ve hassaten surete (reddederek değil, onu aşarak) itibar etmeme nedenleri de İbn Arabi"nin "Allah"ı hayale sokmak" tanımında saklıdır. Bu kimi karşılıklarını ise Adonis"te bulabilir ve onu "imge değil ikon anlamında suret (resim) yapmaya mecbur muyuz?" şeklindeki ikinci işaret fişeğimiz olarak değerlendirebiliriz:
"Suretin uzak olanı yaklaştırdığını ya da daha ziyade manayı uzak tutan yakınlık olduğunu söyleyelim. Bu yakınlık yalnızca izahta değil, ayrıca gayb ve uzaklıkta da açıktır; sonsuz keşf ve gayb arasında, suret ve mana arasında, yakınlık ve uzaklık arasındaki bir cedelle mütekamil olur. Sanki düşünce, aydınlık ve karanlık arasındaki ayırıcı çizgi gibi olan suret ve mana arasındaki ayırıcı çizgide hep şekil almış gibidir. Ancak insan her zaman mana ya da nura çekilir. Bunun sebebi, görmenin tanımlamada bulunup yaratmamasıdır. Dolayısıyla görme, ileride yatan bir şeye eşikten daha fazlası değildir; yani sırdır." (Sufizim ve Sürrealizm, Çev.: Nurullah Koltaş, İnsan Yay., 2012)
3-Aynı konularda "İmgenin Pornografisi" adlı kitabından (Metis Yay.) çok şey öğrendiğimiz Zeynep Sayın"ın 10.02.2013 tarihli Milliyet"te yayınlanan söyleşisi tablo ile levha"nın, seyr ile zikrin, hat ile resmin farkını vurguluyordu:
-"Hilye, suretin yokluğundan değil, harfin yaratıcılığından kaynaklanıyor."
-"Hz. Muhammed"in özelliklerini betimleyen Hilye-i şerif"i sanat yapıtı diye duvara asmak bana meselenin kendisiyle çelişiyor gibi geliyor."
-"Hilye-i şerifler sonuçta plastik değerler olarak kaligrama özgü bir çelişkiden solup alıp veriyorlar: Okundukları anda bakılamıyorlar, bakıldıkları anda okunamıyorlar.
-"Biz Türkler, Arapça bilmediğimiz noktada bunların o gerilimini yok ederek onları tümüyle bakılabilir değerlere indirgiyoruz. Bu da bana tuhaf geliyor. Son derece oryantalist bir tavır bence. Avrupalı"dan bu anlamda farkımız yok. (…) Bu da dindarlıkla yüzde yüz örtüşmeyen bir tavır bence."
4-Bu işaret fişekleri bağlamında Leyla İpekçi"nin Zaman"daki son yazısında "Hat, Arap harfleriyle güzel yazı sanatı mıdır yalnız, bir çerçeve içine girip duvara asıldığında işlevini yitirir mi? Ne koşullarda yitirir?" sorularıyla tartışmaya dahil olmasına sevindim.
İşaret fişekleri gece belirli bir yeri aydınlatmak için kullanılır. Sanat-suret konusunda, suretlerin silindiği gecede işaret fişekleri eşliğinde hedefe yürümeyi öğrenemeyenler gündüze çok şey taşıyamayabilirler.
İslam-sanat yine konuşulamadı
00:0020/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bilim ve Sanat Vakfı"nı bilirsiniz. Yerli akademizmin dar gömleğini yırtmış, milletin yeni nesillerin geleceğini kendilerine mesele edinmiş bir grup kültür adamının kurdukları ve işlettikleri bir vakıftır.
Vakfın Sanat Araştırmaları Merkezi bünyesinde, N. Nur Kançal-Ferrari ve A. Taşkent yönetimindeki "İslam Sanatı ve Sanat Düşüncesi Araştırma Atölyesi"nde 2010 yılından bu yana İslam sanatındaki tasvir geleneği ve sanat düşüncesi üzerine bir görsel arşiv oluşturulmasına çalışılıyormuş.
Bu sayede son üç yılda oluşturulan birikime yaslanılarak tasvir geleneğinin disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmasına, İslam-sanat sorunlarına ilişkin sonuçların paylaşılmasına karar verilerek "Tasvir: İslam Görsel Kültüründe Yasak, Gelenek ve Pratikler" başlığı altında bir sempozyum düzenlenmiş.
Sempozyum Vakıf"ça düzenlenir ve konu da İslam-sanat olur da gitmez miyim? 16 Şubat 2013 tarihinde gerçekleştirilen bu sempozyuma heyecanla gittim.
Ferrari, sempozyumun açılış konuşmasından sonra, İslam-sanat konusunda önemli kaynakları ana hatlarıyla eleştiren bir tebliğ sundu.
İran"da, Pakistan"da, Türkiye"de yapılan ilgili çalışmaların yerel malzemelerle sınırlı tutulduğunu söyleyen Ferrari, son zamanlarda Batı"da minyatür okumasına ilişkin metinlerde Orhan Pamuk romanının kaynak olarak gösterilmesindeki bilimsel-komediye de değindi.
Nevin Meriç ise Hadis merkezli resim yasağını, Ehl-i sünnet mezheplerinin bu konudaki tutumlarını ve kurumsal anlamda resim yasaklarının işleyişini, tamamlanmamış bir tebliğ metni üzerinden de olsa net bir şekilde anlattı.
Sonrası? Sonrası, benim açımdan tek kelimeyle -ki beklentimi de çok yüksek tutmuş olabilirim- tam bir hüsrandı.
E.J.Grube"nin ve Leaman"ın ilgili düşüncelerinin eleştirilmesine mahsus iki tebliğ, "Üç yılda okuya okuya bu iki kitabı mı okudunuz?" sorusunu da sordururcasına sempozyumun düzeyini belirlemeye yetti.
Hem tarihsel hem de güncel açıdan çok önemli olan konunun iki kitap eleştirine hapsedilmesi, diğer tebliğlere verilen çok iddialı başlıkların da içeriklerin kalitesini biraz olsun yükseltememesi asıl konuyu konuşmak yerine konuşulamaz hale getirdi.
Kullanılan kavramlar tutarsız, "önemlidir" uyarısıyla vurgulanan kavramlar yetersiz, bu kavramların İslam"ın içinden mi, Batı sanat tarihinin içinden mi kullanıldıkları ise belirsizdi.
Örneğin konuşmacılardan biri "ikon", diğeri "tahyil ve muhakat" kelimeleri üzerine ısrarla düşünmeye davet ediyorlardı bizleri ama veche, resim-leme, imaj/imge, görüntü, biçim, kopya anlamlarını içeren -ki, sıkça da tekrarladıkları- "suret" kelimesini özensizce kullanıyorlardı.
Yine de haklarını yemeyelim E.J.Grube tebliğindeki -Fransızları bile hayran bırakacak- "Varoluşçuluğu bilmeden Camus"nün Yabancı"sını anlayamayız" yolundaki keşifle, bu sözün söylendiği anda ekrana yansıyan Camus ve Yabancı fotoğrafı harikaydı. Yabancı"nın kapağı meğer ne güzelmiş, bu sayede farkedebildim.
Maktel minyatürleri için "makalem yayınlandığında görürsünüz" diyen akademisyeni dinledikten sonra, "Öğretmeniz, Divan edebiyatını çocuklara nasıl sevdirebiliriz sorusunun cevabını arıyoruz" diyen ikilinin tebliği başlayınca bana da –sevgili dostum Prof.Dr. Mete Çamdereli"yle birlikte- salonu terketmek düştü.
Bu sempozyum Vakıf"ın nitelikli faaliyetleri için ölçü olamaz, eleştirilerim de onun büyüklüğüne ve istikrarlı yürüyüşüne bir gölge düşürmez.
Ama n"olur, İslam-sanat sorunu önemli, boşa harcayacak zamanımız da yok. Süslü laflarla, akademik cakalarla birbirimizi kandırmayalım, ne diyeceksek adam gibi diyelim artık.
İslam-sanat sorununda ihtiyaçlar
00:0023/02/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İlk bakışta Arap harflerine, perspektifsizliğe ve bilinçli biçim-bozmaya duyulan nostaljik aşinalıktan hareketle hem üretimde hem de satışta emsallerine fark yaratmak üzere hat-minyatür-resim üçlüsünden üçüz bir müllemaya yaslanma ya da bunları kendi imkanları içinden yeni(ymiş gibi) resimsel yapılara aktarma hinliği beni aslında pek ilgilendirmiyor. Çünkü neticede güzelliğin tezahürüne bitişik olan sanat çabası üreticilerin ve satın alıcıların şu ya da bu seviyedeki güzellik anlayışlarına göre bir karşılık bulmuş oluyor.
Hatta bu bağlamda "suret yasağı"yla ilgili fetvaların kendi zamanlarıyla kayıtlı olduğu kanaati ve yeni zamanlar için verilmiş açık bir fetva bulunmuyor gerekçesiyle resimsel olanı duvara asmak lehine daha esnek davranmaktan yana belirginleşen tutumlar da kendi içlerinde birçoklarına daha makulmüş gibi geliyor olabilir ki bu da belli oranda makul görülebilir.
Dolayısıyla mezkur işler, eylemler konusunda (bu fakir dahil olmak üzere) itirazlarını dile getirenler de kendilerini fakih, son karar sahibi sanmayacak kadar akıl, izan ve had sahibi olduklarına göre, günümüz sanatıçılarının istediklerini düşünmekte ve uygulamakta sonuna kadar özgür olduklarını savunmak da mümkün.
Beni ilgilendiren asıl husus bize mahsus imgelerde, bunların surete dönüştürülme süreçlerinde şimdiye kadar ne olup bittiğini kavramaya ve bundan sonra yeni süreçlerin nasıl bir anlayış üzerinde yapılandırılabileceğine dairdir.
Örneğin, buna göre İslam-sanat sorununu mevcut fetvalar üzerinden tartışmanın sağlayacağı pratik bir yarar olmamasının ötesinde onlarla hem sanatı icra edenleri hem de onun üzerine düşüneneleri birer potansiyel yasakçı olarak damgalama tehlikesi bulunmaktadır.
Çünkü İbn Arabi"nin söyleyişiyle "Yasaklamanın anlamı, yasaklanan şey hakkında kuşkuya mahal vermemektir." Dolayısıyla suret yasağını itikadi, ameli ya da örfi olarak niteleyişimize göre ihlalin düzeyiyle, onu ihlal edenin durumu da değişivermektedir.
Dolayısıyla bu durumda sureti "veche, resim-leme, imaj/imge, görüntü, biçim, kopya ve hatta kurgu / hayal" karşılıklarının tümünü içerecek şekilde tartışmaya açarken, öncelikle bu tartışmaya özgü sağlam bir zeminin belirlenmesi elzemdir.
Tartışmanın Fıkhi boyutu konuyla ilgili yeni bir hukuk bulma ve ya hukuk yaratma ihtiyacı duyanlar açısından önem arzetse de, halen bulunmuş ya da yaratılmış olana göre amel eden açısından bir öncelik arz etmez. Ayrıca Ehl-i sünnetin yasaklamanın çok ötesinde gelişen "surete tenezzül etmeme tutumu" kendi sınırlarının belirlenmesinden başka bir çözüm ya da rahatlık aramayan Müslümanlar açısından da en ideal sonuçtur.
Bu durumda tartışmanın zemini zihniyete ve o zihniyeti şekillendiren kültüre göre belirlenecektir. Bu sonucu benimsediğimizde ise asıl neyi benimsemiş olduğumuzu belirleme sorunuyla karşı karşıya geliriz. Şundan ki: söz konusu sonuçta yer alan "zihniyet" ve "kültür" terimleriyle neyi kastettiğimizi, neyin anlaşılması gerektiğini netleştirme ihtiyacı beliriverir.
Bu ihtiyaçtan söz etmek zikredilen terimlere yeni içerikler belirlemekten çok, onların mevcut içeriklerinin farklı şekilde işlevselleştirilmesine ilişkin bir ihtiyaçtır.
Örneğin "mevcut "gelenek" terimine - zihniyeti temsil tahtında-, bir muhafazakardan, liberalden, sağcıdan ya da materyalistten farklı olarak nasıl bir işlev yüklemeliyiz?" sorusu vurgulanan ihtiyaca bağlı olarak ortaya çıkarabileceği gibi, Ehl-i sünnetin surete mesafesinde çok etkili olan "put endişesi"nin başlıbaşına bir puta dönüşmüş olma ihtimalini gözetmek de o ihtiyaca dahildir.
.Saklı Kitap"
00:0027/02/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yarın 28 Şubat…
Net bir söyleyiş arıyorum; o bin bir yüzlü zulme maruz kalanların hepsinin halini özetleyebilecek bir söyleyiş…
Net bir tanım arıyorum ya da resmi, sivil tüm zalimlerin ve işbirlikçilerinin durumunu hemen ele verebilecek bir tanım…
Dilimi dişime kilitleyip durdum oysa ki yıllar yılı…
Sözün tükendiği yerdi çünkü 28 Şubat; susmayı zorunlu kılan saçmalıklarla aklımın verdiği ilk ve son tepki…
Tekrar dönemiyorum işte bu yüzden 28 Şubat"la ilgili bir söze ve söyleyişe…
Bin yıl sürecek ilencim kalın bir urgan gibi geriliyor işte şimdi söz ile söylemenin arasına çünkü…
Sibel Eraslan"ın "Saklı Kitap"ını, bu dilsizliğin diline karşılık düşeceği umuduyla okudum asıl…
Sessizliğe karşı bir ses olacağı umuduyla…
İnsanların acıları üzerinden üretilen sloganları, teşhirleri, teşrihleri sevmiyorum…
Yıllardır havasını teneffüs ettiğim edebi dil içinde bekledim bu yüzden dilsizliğin dilini…
Sibel Eraslan, 28 Şubat"ın önemli tanıklarındandır ve edebiyatçıdır aynı zamanda; hem sorumluluk hem yetenek sahibi olarak tanıklıklarını edebi dil içinde geleceğe aktarmasını ondan da beklemeliydik zaten…
Öyle de oldu, "Saklı Kitap" sessiz harflerde saklanmış ses(li)lerin işaret ettiği yorgun ama vakur suretlerle geldi…
Adeta, Adem"e verilen kelimelerden en sırlı olanlarını taşımak uğruna isimlerinin yarısını feda etmiş Adem"in kimi kızları ve oğullarıyla…
Tıpkı anlatıcının üç saatlik İstanbul-Viyana yolunda anılaştırdığı onlarca hayatın kişisel tarihleri gibi…
Saklanmış ama asıl saklanışlarıyla her şeyi saklanır olmaktan çıkarmışçasına…
"Saklı Kitap" abla olduğu gün birden bire koca kıza dönüşüveren; henüz tamamını keşfetmediği bir dünyaya mahsus meçhulleri "tepegöz" nam bir hayaletin korkutucu hayallerinde kuluçkaya yatıran, inandığı gibi yaşayabilmek için babasının en büyük hayal kırıklığına dönüşmeyi göze alan, tabutluk hükmüdeki İkna Odası"nda başkalarıyla aynı davaya inanmanın, arkadaşlığın, dostluğun, vefakarlığın, vakarın, dayanışmanın, gücün, acziyetin, ihanetin, iftiranın, baskının, şiddetin içinden kırık aynaların içinden geçerçesine geçen anlatıcının cevaplamaktan çok sormakla, muhakeme etmeken çok muhabbetle, anlamaktan çok sezmekle, açıklamaktan çok örtmekle bina ettiği bir dizi hikayeden oluşuyor…
Çoğunluğu Ashab-ı Kehf kıssasının izlerini süren hikayeler…
Kehf Ehli gençti, onlar da gençtiler; Kehf Ehli birbirlerine ve inandıklarına inanmışlardı, onlar da öyleydiler; Kehf Ehli yurtlarını terketmişlerdi, onlar da terkettiler; Kehf Ehli onları yok etmek için arkalarından takip edenlere rağmen korkmamışlar ve Allah"tan umut kesmemişlerdi, onlar da korkmadılar ve umut kesmediler…
Ama işte insan olmak var, yüreği kanamak var, ızdırap çekmek var, ezilmek var, ağlamak var, yitirmek var, terkedilmek var, yalnız kalmak var, itilmek var, küçümsenmek var, suçlu ilan edilmek var, yargısız infaz var…
Bunu edebiyatçılar bilir en iyi; insanı insan kılan şeyleri ancak onların kalemleri yazar…
"Gelinlik bakmaya çıkacaklardır oysa sadece birkaç gün sonra, ayrılık mesajını aldığı o uğursuz günden sadece birkaç gün sonra. Salı mıydı o uğursuz gün? Nasıl unutabilirdi ki. Salı bu sallanır derler. Salacak kıyılarında günlerce ağlayarak gezmemiş miydi? Bir cenaze gibi sallara yatırmamış mıydı onu felek?" diyebilmek için ideolojilerin, ezberlenmiş düşüncelerin, siyaset oyunlarının üstüne çok üstüne çıkmak gerek... Çünkü konu insan ise gerisi teferruattır; insan ise meçhuldür ve o meçhul ancak bir yazarın kaleminde maluma dönüşür.
"Saklı Kitap"ın saklayamadıklarında sizin yüreğinizdekine de isabet eden bir malum inanıyorum ki, vardır.
Gelenek derken…
00:002/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gelenek kelimesi, Kamûs-ı Türkî (1901) başta olmak üzere yüz yıl öncesinin hatırı sayılır sözlüklerinde yer almaz. Anane kelimesi yer alır ki, Nişanyan''a göre o da ''Arapça sözcük (rawa) fulan ''an fulan ''an fulan.... şeklindeki geleneksel anlatım kalıbından türetilmiştir. Modern Türkçe anlamı muhtemelen Fr tradition (1. rivayet zinciri, 2. gelenek) sözcüğünün yanlış çevirisini yansıtır.''
Geleneğin macerasını ise A. Tietze belirler: ''Gelenek ''eski adet, anane'' aynı manada olan görenek kelimesinin gel- fiil kökü üzerinde Cumhuriyet devrinde yapılan varyantı; herhalde atalardan gelen şey olduğu düşünülmüştür. ''Cumhuriyet devrinde yapılan'' ifadesinin altını çizerek, geleneğin ''bir insan topluluğunun belirli bir süre ortaklaşa sahip olduğu teknikler, kurumlar ve inançlar bütünü'' (E. Doutté) şeklinde kazandığı sosyolojik tanıma yine yerli sosyolojik verilerin içinden bakıldığında, gelenekçilik adı altında bir tür ideolojiye dönüşmesinde dilin kendi şartlarından değil asıl siyasal zorunluluklardan kaynaklanan bir yan olduğunu belirleriz.
Bu zorunluluğun Müslümanların ''İslam'' kelimesini kullanmaktan korktukları ve yaptıkları işleri ''sünnet'' (tradition=gelenek) kelimesiyle irtibatlandırmaktan aciz kaldıkları zamanlara mahsus bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.
Söz konusu olgu, geçmişe mahsus şeyleri gündelik hayata olan olumlu katkılarını da gözeterek onları belirli bir sınırın içinde korumaya alan modernist tutumdan çok farklıdır. Burada açık bir baskıya karşı kendi inancına ve değerlerine pasif bir ideolojik alan açma çabası söz konusudur. İşte bu alan şimdilerde muhafazakarlık dediğimiz illetli temayülle birlikte ''geleneksel sanatlar''ın hayatiyet kazandığı alandır.
Görülen odur ki, gelenek kelimesini ve gelenekçilik terimini en azından korkulardan türemeleri ve dindarların bu ülkede maruz kaldıkları baskıların tarihini belli oranda içermeleri açısından olsun, reddetmek ve yoksamak durumunda değiliz.
Ancak mezkur işlevleriyle kullanmak zorunda da değiliz. Çünkü geleneğe ''Geçmiş çağlara ait bilim ve sanat yapılagelişlerinin intikali; bir çağın kural, prensip ve mesleklerini öbür çağa aktarıp devrederek geçmişi şimdiki zamana bağlar'' (Okyanus) şeklinde yüklenmiş anlamı/işlevi kullanmayı sürdürürsek bit pazarına rahmet yağmasını bekleyen şaşkınlardan oluruz ve geleneksel sanat diyerek el attığımız hat, minyatür, tezhib, ebru sadece anakronizm üreten ilgilere dönüşür.
O halde gelenek ve gelenekçiliğin mevcut işlevlerinde bir değişim imkanını aramak durumundayız.
Özlem Hemiş henüz yayınlanmamış doktora tezinde iki kelime arasındaki şu farka dikkat çeker: ''..an''aneye baktığımızda sözlü geleneğin doğasını doğrudan işaret ettiğini, ondan ona aktarımı dile getirdiğini görürüz. Gelecek ile aynı kökü paylaşan gelenek ise daha dinamik bir yapıya işaret etmektedir. Salt bir aktarımı değil, bir yenilenmeyi de beraberinde getirir. An''anadeki aktarmada olası değişimler ''kaza'' olarak nitelenebilecekken, gelenek Türklerin çeşitli kültürlerin içinden geçerek geleceğe doğru yol alan yapılarını da yansıtırcasına sürekli olarak yeniden kurulmaya açık bir yönü işaret etmektedir.'' (Temsil Biçimleri Üzerinden Bir Zihniyet Çözümlemesi, İstanbul 2012)
Bundan hareketle geleneksel sanat tanımını (en geniş anlamıyla) sürekliliği ifade eden ''sünnet''in içine çekerek, onu ''Sünnet ehli"nin (Tradisyonalist''in) işine dönüştürebiliriz.
Bu durumda geleneğin Dini ve metafizik olmak üzere iki vechesi belirir (René Guénon) ki, İslam-sanat sorunu da Şeriat vechesinde çözülemiyorsa, metafizik vechesiyle çözülür.
Çünkü hayat boşluk kabul etmez.
Millî Şef"in hediyesi
00:006/03/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam-sanat konusunun anlaşılmasında temel terimlerden olan zihniyet, kültür, şeriat, (küçük harfle) sünnet (tradition), taklit ve metafiziğin yeniden tanımlanması (dolayısıyla işlevlerinin yeniden belirlenmesi) doğrultusunda arayışımızı sürdürürken iki de bir karşımıza çıkan geleneğin mazisinin yeni olduğunu, tedavüle sokulmasının pek de masum olmadığını söylemiştik.
1978 tarihli TDK Özleştirme Kılavuzu"nun ilk bölümünde "anane"nin özleştirilmişi olarak verilen geleneğin, 2. bölümünde "örf, anane" olarak gösterilmesi, daha ilginci töz olarak da okunabilen töre"ye de yine burada "örf" denilmesi açık bir kafa karışıklığını işaret ediyor.
Recep Alpyağıl"ın iki ciletten oluşan büyük hacimli "Türkiye"de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak ?Feylesof Simalardan Seçme Metinler" adlı çalışmasında, büyük harfle yazılan Sünnet kelimesini dilin dışına düşürmek kastını taşıdığına inandığımız yeni kelime arayışını İsmayil Hakkı"dan şöyle naklediyor:
"?İnsanlar ne tuhaftır! Mahmut Esat Efendi merhumun birgün aklına esmiş te tradition"a an, an ve ne"dan mürekkep olarak "anane" demiş! Herkes Kuranı Kerim"den alınmış gibi doğru bulmuş, ben bu tradition"nu hem ilmî muhtevasına uygun hem Türkçe olsun hem de kavramıyla akrabası olan eski "kalın" ve yeni "kalıt" terimlerine de uyar diye "kalınç" diyelim, dediğim zaman, "hayır, anane Arapça değil Türkçedir, yaşıyor!" demişlerdi. Sonra ananenin ne maskara bir uydurma olduğunu ortaya koyduğumuz zaman öyleyse "den den" diyelim demişlerdi!"
Sağolsun Alpyağıl, sözkonusu kelimenin (1942 tarihini vurgulayarak) Türkçe"ye İnönü tarafından kaymakam atar gibi atanmasını da Hasan Ali Yücel"den nakledip, kuşkularımızı olumlu manada giderdiği gibi, vaki tartışmayı da net bir şekilde sonuçlandırıyor:
"Arkadaşlarım. Size geçen günlerdeki toplantılardan birinde "tradition" kelimesinin Türkçesi olarak hatırlattığım "gelenek" kelimesini severek ve oy birliğiyle kabul etmişsiniz ve "kalınç" sözünü bırakmışsız. Şimdi söyliyeyim ki bu kelimeyi Millî Şefimiz teklif buyurmuşlardı. Çalışmalarınıza yakından ilgi gösteren Büyük Şef, bana hemen her günkü buluşlarınızı soruyorlar ve bulduklarınızı bilmek istiyorlardı. O arada bu kelime üzerindeki konuşmalarınızı da kendilerine arzetmiştim. Bu arzımdan iki gün sonra bana "acaba tradition"u gelenek"le karşılıyamaz mıyız? Çünkü routine"i görenek diye almışlar, (an"ane) de nesilden nesile gelen şeydir, ona gelenek diyebiliriz sanıyorum" demişlerdi. Bunu, millet hayatımızın her alanında olduğu gibi kültür dâvamızın belkemiği olan dil cephesine de Şefimizin ne kadar yakın dikkat ve ilgi gösterdiklerini belirtmek için size anlatıyorum ve tarihe söylüyorum."
Gelenek gibi daha kırkı çıkmamış bir kelime/terim konusunda bunca art niyet, bunca kafa karışıklığı söz konusuyken bizim "İslamî sanat" gibi düzüne söylenen, üstelik rağbet de gören bir tanıma itibar etmeyip ısrarla "İslam-sanat" yazımını esas alarak, kelimelerin ilişkisini ve ayrımını birlikte vurgulayışımızın dikkatli okur tarafından yandırganmayacağını umuyorum.
Çünkü son 1.500 yıllık tarihe göre şu 5 büyük düşünceyle karşılaşarak (kırılarak) bugüne ulaşmışız: 1)Çin-Hint, 2)Fatih Arapların İslam"ı, 3)İran İslam"ı, 4)Ehl-i sünnet, 5)Batı. Dolayısıyla İslam-sanat sorununu ele alırken de bu karşılaşmaların (kırılmaların) etkilerini gözardı edemeyiz.
Çünkü bu etkiler siyaseti ve ideolojiyi de içkindir. Bu nedenle İslam-sanat sorununa ilişkin temel terimlerin içeriklerine bir itirazımız olmasa da işlevlerine dair bir itirazımız ve onlarda tecdit talebimiz haklılık kazanmaktadır.
Kadın öykücüler sempozyumu
00:009/03/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Küçükçekmece Belediyesi"nce ortaklaşa düzenlenen "Günümüz Türk Öyküsünde Kadının Sesi" adlı sempozyum 7-8 Mart tarihlerinde gerçekleştirildi.
M. Fatih Andı, tıpkı geçen sene yapılan "Aynanın Sırrı: Mustafa Kutlu" sempozyumunda olduğu gibi -üreticisi ve uygulayıcısı olarak- bu projenin de sahibiydi.
Andı"nın başkanlığında Bahtiyar Aslan, Yakup Çelik, Murat Elmalı, Şerif Eskin, Zeynep Kevser Şerefoğlu ve Ersan Ulusan"ın oluşturduğu düzenleme kurulu programdan da görülebileceği gibi, kadının öyküdeki sesini duyurmak için kılı kırka yaran bir çalışma yürütmüşler.
Sempozyumun açılış konuşmalarında ve ilk oturumunda oradaydım. Diğer oturumları seyahatim nedeniyle izleyemeyişimi kendi adıma bir kayıp olarak görüyorum. Çünkü Ahmet Ağır, M. Fatih Andı, Hülya Argunşah, Bahtiyar Aslan, Fatma Barbarosoğlu, Yılmaz Daşcıoğlu, Meral Demiryürek, Yakup Çelik, Ahmet Çiçekler, Sevinç Çokum, Ali Çolak, Ülkü Eliuz, Sibel Eraslan, Naime Erkovan, Özlem Fedai, Müge İplikçi, Mehmet Gürlek, Gülsemin Hazer, Hatice Meryem, Hüseyin Su, Mehmet Narlı, Âlim Kahraman, Yıldız Ramazanoğlu, Beyhan Kanter, Karin Karakaşlı, Emel Kefeli, İsa Kocakaplan, Aynur Koçak, Ramazan Korkmaz, H. Hümeyra Şahin, Cemal Şakar, Ali Ural gibi yetkin öykücü ve bilim ehlini birarada bulmak, dinlemek kırk yılda bir nasip olur.
Tesellim ise Andı"nın açış konuşmasında Küçükçekmece Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Ersan Ulusan"ın tebliğleri makul bir süre içinde kitaplaştıracağını söylemesiydi.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü Musa Duman ve Küçükçekmece Belediye Başkan Vekili Enver Şengül açış konuşmalarında sempozyumun Dünya Kadınlar Günü"ne denk getirilmesine vurgu yaptılar ve bu güne hayırlı bir katkı sağlaması temennisinde bulundular.
Açış konuşmalarının ardından başlayan ilk oturumu, gerek gazete yazılarıyla gerekse yetişebildiği ilgili etkinliklerdeki konuşmalarıyla sanat-edebiyat dünyamızın nabzını elinde tutan Doğan Hızlan yönetti.
Cihan Aktaş, Nalan Barbarosoğlu ve Zeynep Kevser Şerefoğlu"nun konuşmacı olarak katıldığı bu oturumda Barbarosoğlu"nun kadın öykücülerin kadın algısındaki dönüşümde payları olduğundan kuşku duyduğunu, kadına tanınan özgürlüklerin ya da onlara açılan yeni alanların yine erkek-egemen bir anlayışla gerçekleştiğini söylemesi dikkatime takılan bir husustu.
Sempozyumda bana verilen görev ise başlığı "Hikayenin kadim varisleri: Kadın öykücüler" olan "Açılış Bildirisi"ydi. Orada özetle şunları söyledim:
"İlk öykü kitaplarını 1910"dan itibaren yayımlayan ve halen öykülerini dergilerde yayımlamaya, kitaplaştırmaya devam eden "kadın öykücüler", kendilerini edebi kamuya kabul ettirmelerinin ötesinde, yerli öykücülüğü bulunduğu seviyeden daha ileri bir seviyeye taşıma konusunda erkek öykücülerden hiç de geride kalmamışlardır."
Ama orada tebliğ sunacakların ve onları dinleyeceklerin motivasyonunu düşürme endişesiyle söyleyemediğim bir husus var ki, onu burada söylemeliyim:
Evet, kadın öykücülerin sayısı artıyor, çok iyi yeni öykücüler de çıkıyor. Ama genel olarak baktığımızda kadın öykülerinde teknik gerileme, içeriksizlik ve kendini tekrarlama tehlikesi son eşiği de aşmış durumda.
Bu olumsuzluğun üstesinden nasıl gelinir bilmiyorum ama umuyorum ki sempozyum bu manada da hayırlara vesile olur.
Bugün Türkiye Yazarlar Birliği Bursa Şubesi Başkanı sevgili Mustafa Efe"nin davetiyle Bursa"dayım. Nasip olursa yine sanatı konuşağız.
Hikmet ve ahenk
00:003/04/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bir mizan (vezin/ölçü) olarak kader hikmete bağlı olunca, kaderin içine çektiği ahenk de hikmetin içine çekilmiş olur. Ama bu öyle bir çekiştir ki, çeken içine çektiği şeyi ifşa eder. Diğer bir söyleyişle hikmet ve ahenk karşılıklı olarak birbirini içkindir; hikmet dediğimiz yerde ahenkten (kaderden), ahenk (kader) dediğimiz yerde hikmetten söz etmiş oluruz.
Hikmetin ne demek olduğunu burada tartışamayız. Çünkü merhum Elmalılı Hamdi Yazır "Hak Dini Kur"an Dili"nde bu kelimeye yüzlerce sayfa ayırmıştır; onun bu ayrıntı çabasına hürmeten biz ancak kelime ile ıstılahi anlamını verip geçmekle yetinebiliriz.
Aramca"dan İbranice"ye, İbranice"den Kuzeybatı Sami dillerine oradan da Arapça"ya geçerek neredeyse dil olgusu içinde kadim bir geçmişe sahip bulunan hikmet kelimesi bilgi ve bilgelik demek. Istılahi olarak ise "Cenabıhakk"ın her şeyi yerli yerince yaratma, her şeyi layık olduğu yere koyma sırrı, alemin insanlar tarafından anlaşılmayan gizli amacı" demek.
İşte hikmetin bu manaları bizi ahenkle buluşturur çünkü ahengin kendisi hayati bir olgu olarak kendisine mahsus bir hikmet gereğince ve kendisine mahsus bir kaderle (ahenkle) tecelli eder.
Tecellinin cilve ve cila ile aynı kökten olduğunu söyleyerek arı ve bal üzerinden bir hikmet ve ahenk örneğinin izini sürelim:
Geçen yazımızda belirttiğimiz gibi kader sadece insanı değil, insanın varlığına değen ve değmeyen tüm mevcudatı kuşatır.
Bahar gelir, çiçekler açar ve çiçek tozları havalanmaya başlar (geldik mi yine Neşet Ertaş"ın bir türküyü havalandırmasına).
Toz dediğimiz çiçekteki erkek organın başçığındaki polendir. Bu polenler su, rüzgar, böcek vb. vasıtasıyla çiçekteki dişiciğe taşındığında çiçek kendine özgü bir zevk içinde açılır.
Arı, polenlerin hareketini, çiçeklerin zevklenişini kendi için takdir edilen zamanda duyar; gelip o zevkin özünü oluşturan polenlere "bulanır" ve bulanışını en has bala dönüştürür.
Bu eylemlerin en büyük bölümü havada gerçekleşir; onun sonucu ise bir mekanda hasıl olur. Tıpkı sesin de ahenk içinde söze, sazın teline ve aşığın diline ulandığı gibi.
Burada şu farkı vurgulamalıyız: Hikmet ile ahenk birbirini doğuracak kadar birbirini içkindir ancak birbirinin aynı değildir, benzeridir (aynılık, benzerlik ayrımı, Özkan Gözel"e aittir). Çünkü hikmet(e erişmek) örneğin çiçek, arı ve bal ilişkisinde zihnimizin kavrayamadığı, dolayısıyla bu kavrayamayışın idrakimizde neden olduğu bir tür çukurlara, yarığa benzeyen hususları (boşlukları) düzler. Ahenk ise bu düzleyişteki armoniyi (meta-estetiği) teşkil eder.
Neşet Ertaş"ın "havalandırma" kelimesinin kapsamını sanatkara ve sanata doğru genişletirsek, bir figür olarak harfe nefes üflenmesi (nefis kazandırılması), o nefes sayesinde harflerde bir ünsiyetin oraya çıkmasıyla kelimenin türetilmesi, dilin bir hikmeti ifşa edecek şekilde ahenk içinde yoğrulması, terbiye edilmesi, ehlileştirilmesi sonucunu beraberinde getirir.
Örnek mi gerekiyor? İşte en has örnek: Yunus Emre.
Söylendiği yeri ve söyleniş zamanını bilmiyorum ama Türkçe ile Yunus Emre"nin ilişkisini Süleyman Çobanoğlu şu sözüyle güzel özetlemiş: "Yunus Emre, Türkçeyi, ona diz kırdırarak Müslümanlaştırmıştır."
Buradaki Müslümanlaştırma vurgusu, dilin İlahi olanın alanına çekilmesi, Allah"ın emrini tekrara müsait kılınması ve dolayısıyla kendisinde hikmetin çiçekleneceği bir tarza büründürülmesi şeklinde anlaşılmalıdır.
Bunları kendisinden dinlememe, üzerinde düşünmeme ve yazmama vesile değil sebep olduğu için Mustafa Kutlu"ya teşekkür ederek bitireyim bu bahsi.
Hat ve kompozisyon
00:006/04/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hat, tezhip, minyatür ve ebru sanatlarında bir nazariyat kaydının yapılması oldum olası elzem görülememiştir.
Çünkü bu sanatlarda öğrenci tarafından ustanın tarzını şekillendiren şahsiyetinin ve şahsiyetinin şekillendirdiği tarzının ayrılmaz bir bütün olarak yakinen tanınması ve benimsenmesi öncelenmiş, icazet müessesesi de adeta bu öncelemeyi önceleyişin derecesine göre şekillendirilmiştir.
Şimdi ise Kur"an harfleriyle bağımız da çokça örselendiği için nazariyata özellikle ihtiyaç duyuyoruz; onlarla irtibatımızın nostaljik bir tutuma indirgendiğini, ilgili tespilerin güzelleme yapmaktan öteye geçmediğini görüyor ve konunun mahiyetini anlamayı, o sanatlardan birine yönelmek için doğru gerekçeler oluşturmayı arzuluyoruz.
Ancak geçmişte elzem olmayışla şimdi elzem oluş arasındaki zamana bağlı boşluk, bize bir bilgi boşluğu olarak yansıdığından söz konusu nazariyatın (tekraren ve yeniden) üretilmesi de cesaretli bir gayreti gerektiriyor.
Hattat Savaş Çevik"in İtibar dergisinin Nisan 2013 sayısında yer alan söyleşisini bu düşünceler eşliğinde okudum.
"Cesaretli bir gayret" vurgusunu biraz da bu yüzden yaptım.
Çünkü Çevik"in hem mektepli bir sanatkar hem de halen hat ve kaligrafi dersleri veren bir akademisyen olması geleneksel sanatlar üzerine söyleceklerini değerli kıldığı kadar (yukarıda zikrettiğim boşluğun doğal bir sonucu olarak) riskli de kılıyor.
Bu riskin bilgi seviyesiyle bir ilgisi yok; bu daha çok oturmamış diğer bir söyleyişle henüz kayıt altına alınmamış bir nazariyatın Batıdaki hazır kavramlar ışığında yanılarak düzeltilerek hecelenmesinden kaynaklanan bir risk!
Örneğin yedi sayfalık söyleşisinde Çevik, birer defa "istif" ve "istif, kompozisyon" yirmi iki defa "kompozisyon" terimini kullanıyor.
İngilizce"de istife "hoard", kompozisyona "composition" dendiğini düşünürsek, önce hat terminolojisinde istifin daha farklı bir anlamı yüklendiğine, sonra istif ve kompozisyon kelimelerinin eş-anlamlı olmadıklarına hükmetmemiz gerekiyor.
Öte yandan "tümleme, derleme, bir araya getirme; terkip, tertip; nitelik, mahiyet; alaşım, halita; bileşim; kompozisyon, yazı ödevi, tahrir; beste, bestecilik; uzlaşma, anlaşma; matbaacılıkta dizgi, tertip" (Redhouse) anlamlarını içeren kompozisyon hat terminolojisindeki "terkip" teriminden de oldukça farklı görünüyor.
Yine Çevik"in "Hat sanatı esas itibariyle bir form sanatıdır. Renk sanatı değildir, rengi kullanmaz. Mimari gibi hat sanatı da bir form sanatıdır. Zaten mimari ile hat sanatı birbirine çok yakındır. İkisi de ana hatlarında renge, süse yer vermez, ikisi de öncelikle fonksiyonu önemser." tespitinin izini doğru sürsek bu da bizi kompozisyona değil istife götürüyor yani Batılı anlamıyla kompozisyonu içeren ama onu da aşan bir istife.
Evet risk, geleneksel sanatlardan önce öğrendiğimiz Batılı sanatlara dair bilgilerimizden kaynaklanıyor. Çünkü geleneksel sanatlara da onlara mahsus kavramların, anlayışların içinden bakıyoruz. Deyim yerindeyse Batılı kavramlar eşliğinde geleneksel sanatları tanımlama sorunumuz, bu sanatlar üzerine düşünmenin düşüncesini de kendiliğinden sorunlu hale getiriyor.
Ama bu riske rağmen konuşmalıyız çünkü konuşarak ayırmaktan, ayıklamaktan, farkı işaretlemekten daha uygun bir yol da yok.
Tekrar belirtmeliyim ki, sadece Çevik"e mahsus bir durum da değil altını çizdiğim bu husus. Muhittin Serin dahil hepimiz aynı sorunun içindeyiz.
Dolayısıyla Çevik"in söyleşisini geleneksel sanatlarla ilgili bilgimizi artırmak için okuyabileceğimiz gibi, nazariyat ihtiyacıyla acilen şekillenmiş mevcut kanaatlerimizi tartmak için de okuyabiliriz.
Bir bakış imtihanıdır İslami sanat"
00:0010/04/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kimilerinin "İslami sanat / İslam sanatı", kimilerinin "geleneksel sanat" olarak tanımladıkları sanatı imkan ve fırsat buldukça gençlerle konuşmaya çalışıyorum.
Bu sanatlarda kağıdın aharlanmasından figürlerin perdelenmesine, kalem ağzının hattın menzilini (ve dolayısıyla tarzını) belirleyen ilk noktayı sabitleyişine, zemin-akıtma ve fırça ilişkisinden is mürekkebinin hazırlanışına kadar araçların ve tekniğin düzeyi beni öncelikli olarak ilgilendirmediği için konuşmalarımız sanatın özüne, ahlakına mahusus konular etrafında dönüyor.
Örneğin Özlem Hemiş"in yayınlanmamış doktora tezindeki şu harika çerçevelemeyi zikretmekte, açmakta yarar görüyorum:
"…İslam sanatı perdeleri aralayarak değil, perdeleri çeşitlendirmekle (tenevvü) var olmaktadır. Sayısız çeşitlemelerle perde, hem var hem yoktur; bir bakış imtihanıdır İslami sanat; bakışınızı eğitirseniz, perdenin ardındakini görmeye kadir olursunuz, bu bakışın bir terbiyesi, bir edebi vardır; nasıl ki sanatçı bir "tertip" ile kuruyorsa sanatını, bu tertibe yaraşır bir bakış terbiyesi gerekmektedir." (Temsil Biçimleri Üzerinden Bir Zihniyet Çözümlemesi, 2012)
Hal böyle olunca Attar, el-Gazzali, Maktül Sühreverdi, İbn Arabi, Yunus Emre, Mevlana, Sadreddin Konevi, Molla Cami, Mircea Eliade, Oleg Grabar, Turgut Cansever, Zeynep Sayın gibi bilimden çok bilgi yolunun önemli menzillerinden devşirebildiğimiz cümlelerin içinde şekilleniyor konuşmalar.
Bu durumda ne oluyor biliyor musunuz?
Konuşma ortamında başlangıçta kısmen var olan öğrenme, anlama isteği giderek yerini gerilime, ürkekliğe hatta korkuya bırakıyor.
Bunun nedeni şu: Tevhid, kalem, hikmet, ahenk, harf, işaret/ayet/varlık, be, nun, nokta, kelime, kelam, perde, yaratmak, suret, temsil (müsül/ide), hayret, meşk, zikir, zevk, keşf, haz, tecelli, telvin, hayal, perspektifsizlik, ayna, nefes/ nefis, rüya, tabir, nakş ve daha onlarca kavramın birbirini belirleyen, iten, çeken, içeren, ayrıştıran, silen, görünür kılan kavramların kendi aralarındaki uyumu ve uyumsuzluğu da aşarak Tevid edilmeleri ve dolayısıyla buna göre oluşan (tasavvuf karakterli) dilin konuyu kutsalın alanına taşımak suretiyle bu dünyaya mahsus oyunlardan bir oyun olan sanatı da kendi işlevinin ve bağlamının çok ötesine taşıması…
Burada asıl problemimizin tam tekmil İslami kültürün içinde durmayışımızdan, maruz kaldığımız modernleşmeye ve dünyevileşmeye rağmen imanımızla ve ümmet bilincimizle bir kimlik farkını el yordamıyla idrak etmeye çalışmamızdan kaynaklandığı aşikar görünüyor.
Diğer bir söyleyişle mezkur sanat ahlakını kültürümüzün bir gereği olarak içselleştirmeye değil, dışsal bir bilişle bilmeye yönelişimizden kaynaklanıyor asıl problem. Çünkü konu içselleştirme olunca doğru bildiğimiz birçok yanlıştan vaz geçmemiz, birçok bilgiyi almamız değil bilakis onlardan vazgeçmemiz gerekiyor ki, bu da rahatımızı bozuyor, huzurumuzu kaçırıyor.
Daha da kötüsü yukarıda belirttiğim konuşma düzeyinin ve zikrettiğim şu son hususların etkisiyle mezkur sanatı ulvi bir makamda konumlandırmayı, dokunulmaz kılmayı ve hatta farkında olmadan onu yeni bir fetişizme havale etmeyi daha uygunmuş gibi görmeye başlıyoruz.
Ayrıca sanattan yana nasipsizlerin cehalet dilinde "İslam"da canlı resmi yapmak haramdır" kabilinden cümlelerin adeta bir sakıza dönüşmüş olması da söz konusu fetişizmi körüklüyeyince bizce problemli olanı bir kutsala havale ederek sorunu kökten halletmiş gibi davranmak da kolayımıza geliyor.
Peki bunların çözümü nedir?
Bir sonraki yazımızda en makul cevabı bulmaya çalışalım inşallah.
Estetikle güzellik arasındaki fark
00:0013/04/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sanatı bu dünyanın imkanlarıyla yine bu dünya için yapıyor olmakla, onu Yüce"ye ve yücelmeye mahsus bir merdiven olarak görme / kullanma (istimal etme) anlayışı arasındaki mevcut yarılmayı, çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışmanın hem insan olarak kendimizle hem de yaptığımız sanatla barışık olmamızı, ünsiyet kurmamızı, onunla aramızda bir ülfeti tesis etmemizi beraberinde getirebileceğini umuyorum.
"Estetik" kelimesi üzerinden düşünelim örneğin:
"Estetik" bizim kültürümüze ait bir kelime olmadığı halde, sanatla gerek izleyici gerekse iştigal edici olmaya niyetlendiğimiz ilk anda bu kelimeyle karşı karşıya getiriliriz.
Latin merkezli Croce estetiğini anlamak ve özümlemek için (estetiği o kültürün kodlarıyla çözmemiz de ilk anda mümkün olmadığından) Bedrettin Cömert"e koşarız ya da İsmail Tunalı"dan medet umarız ve son tahlilde onların ezberleyip bize naklettikleri estetik nazariyesinin kültürümüzle bir bağının olmadığını, Batı"ya mahsus bir ezberin (hele İsmail Tunalı üzerinden düşünürsek yarım, alil bir ezberin) içinden konuştuklarını hep unuturuz veya özellikle unutmak isteriz.
Çünkü bizim kültürümüzde olmayan bir kelimeyi heceleyerek sanatı düşünmek ya da bir sanatı eylemek başlıbaşına bir çelişkidir ki, bundan kurtulmanın ilk yolu da devekuşu gibi başımızı sabit bir ezberin içine gömmemizle mümkündür.
Yine de son yüz yıllık sanat birikiminden (ya da birikimsizliğinden) baktığımızda bu gömmenin, konu modern sanat olunca somut bir karşılığını buluruz.
Ama konu İslami sanatlara (geleneksel sanatlara) gelince işte burada işlerin karıştığını, bu sanatlardaki güzellik düşüncesinin meta düzeye havale edilmek suretiyle hem onun değerinin inkar edilmediğini hem de mevcut pratiğin erişemeyeceği (kullanım dışı) bir yere havale edildiğini görürüz.
Aslında bu da ilk bakışta kendi içinde makul bir tutum olarak görülebilir, çünkü "Hüsün ve Kubuh"u Kelam"ın içinden kavramaya ve uygulamaya kalkıştığımızda işler tümüyle sarpa sarar: Sanat ve güzellik gündelik hayata mahsus bir konu olmaktan çıkıp –dildeki mevcut tahribat nedeniyle- künhüne vakıf olamadığımız Dini bir tartışmanın nesnesine dönüşür.
Bundan hareketle meselenin sanatı seven ya da sanatı icra eden "mümin" açısından Batılı estetikle ona mahsus olan (ya da olması gereken) güzellik arasındaki "farkı" belirlemekten ibaret olduğunu sanıyorum. Ancak bu sayede kulağı tersten gösterme zorluğundan kurtulup "o odur / bu o değildir" diyebilir ve yukarıda zikrettiğim yarılmadan, çelişkiden kurtulabiliriz:
"Batılı estetik" görme / gösterme (dolayısıyla nesne) merkezlidir. Bu nedenle ahlaktan ona geçilmez, ondan ahlaka geçilir.
Güzellik ise görmeyi de kapsayan "hareket" (davranış) merkezlidir. Bu nedenle ona ahlaktan geçilir, ondan ahlaka geçilmez.
Daha somut bir söyleyişle "estetik" (modern zamanlarda müstakil bir dine dönüştürülen) sanatın esas kaidesidir.
Oysa ki, "güzellik" sanatı da kapsayacak şekilde hayatın tümüne mahsustur. Örneğin sadaka vermek çirkin bir kadının güzelliğidir; yardımlaşmadan tebessüme, ibadetten meşke her eylem, toplumsal yarar sağlayan her türlü işten, bireysel tekamüle uzanan her türlü eğilim güzelliğe dahildir.
Bu nedenle bizdeki güzelliğin hayatın içinden devşirilen bir husus olması, onun Batı"daki gibi özel bir bilime, nazariyata dönüşmesini gereksizleştirmiştir.
İslami sanatlarda güzellik konusuna buradan baktığımızda "estetik" bir sorun oluşturmaktan çıkacak ve "güzellik" sanatın / sanatçının da kendisinden nasiplendiği hayati (yaşayan) bir olguya dönüşebilecektir.
Londra"nın renkleri
00:0017/04/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Türkiye"nin Frankfurt Kitap Fuarı"ndaki onur konukluğundan sonra en geniş katılımla yer aldığı fuar, bugün kapanacak olan Londra Kitap Fuarı olsa gerek.
Türkiye"nin bu fuarda da onur konuğu olması katılımı artıran nedenlerden sadece bir tanesi.
Türkiye Büyükelçiliği"ndeki resepsiyondan edindiğim izlenim odur ki, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik bu fuarı çok önemsemiş; temsilde, teşhirde, tanıtımda iyinin de iyisini gözetmiş.
Ümit Yaşar Gözüm, Münir Üstün, Metin Celal, Enver Ercan, Ali Ural ve kıymetli mesai arkadaşları da belli ki, onca fuar tecrübesini Londra"ya transfer etmişler.
Londra Büyükelçimiz"den, Londra Yunus Emre Türk Kültür Merkezi Müdürü Mevlüt Ceylan"a kadar birçok insan emeklerini, samimi gayretlerini koymuşlar fuarda başarılı bir tablonun ortaya çıkması için...
Ömer Türkeş ve Feridun Andaç"la birlikte gerçekleştirdiğimiz "Eleştirmenlerin Gözünden Türk Edebiyatı ve Yeni Eğilimler" başlıklı oturumdan da çıkarabildiğim nihai mesajda şunu farkettim ki, mozaik, renklilik filan gibi terimler devrini iyiden iyiye tamamlamış. Türkiye"de aynı kimliğin, aynı bayrağın altında yaşayanlar aynı derecede bu ülkenin sahibidir. Kimsenin kimseyi mozaik, renk filan diyen alttan alta marjinalleştirmemesi en doğru yoldur. Mehmet Uzun da, Orhan Pamuk da, Jaklin Çelik de, İnci Aral da Türkiye"nin sahibidir. Tek bayrağı ve müşterek bir gayreti görmek isteyenler Türkiye"ye; mozaik ve renk görmek isteyen artık Londra"ya, Berlin"e, Paris"e baksınlar lütfen! Bakışları bozuk olanları da Rabbim ıslah ede artık...
İzleyebildiğim bir oturum Sinel Eraslan"ın moderatörlüğünde Buket Uzuner, Canan Tan ve Yıldız Ramazonoğlu"nun katılımlarıyla gerçekleşen "Türk Edebiyatında Kadın" başlığını taşıyordu. Bu oturumda da konuşacak çok şeyimizin olduğu net olarak görülebiliyordu.
Doğan Hızlan ve Adalet Ağaoğlu"nun fuara katılmaları rikkatli bir tutumdu. Yol meşakketine aldırmadan Londra"da gençlerden daha genç olarak bulunmaları olumlu tablonun tamamlayıcı unsuruydu.
Sürpriz bir şekilde Nuri Pakdil Sempozyumu vesilesiyle gelen Hüseyin Su, Necip Evlice, İbrahim Demirci, Ali Ulvi Temel, Abdurrahim Karadeniz, Vefa Taşdelen"le karşılaşmak bana sanki evdeymişim duygusu verdi. Söz konusu sempozyum Yunus Emre"deydi, zaman darlığı nedeniyle izleyemedim ama inanıyorum ki Hece dergisinin kıymetli elemanları, can dostlarım Pakdil Usta"nın sesini Londra"ya gereğince duyurmuşlardır.
Londa"daki yabancılık duygumu kıran iki önemli isim daha vardı.
Sevgili Burhan Sönmez otele ayak bastığımızda oradaydı. Ayrıntı Yayınları"nın İslami kaynaklarla ilgili yeni kitap dizisinin editörlüğünü de yürüten Sönmez"in bir ayağı zaten Londra"dadır ama özellikle bir entelektüel ve romancı olarak fuar zamanı burada olması bana anlamlı geldi.
H. Hümeyra Şahin de Londra"daydı. Burada tarih dalında doktora yapıyor Hümeyra; hocalarıyla istişare için gelmiş. Londra"yı daracık zamanda olanca bereketiyle onun sayesinde tanıma fırsatı bulduk. Rehberlik zahmeti için müteşekkirim. Dünyanın en en önemli nifak merkezini bir tarihçiyle birlikte gezmenin kazandırdığı artı bilgiden söz etmeme zaten gerek yok.
Londra Kitap Fuarı"nda birçok gazetenin değerli temsilcileri de vardı. Cem Erciyes (Radikal), Ayşe Olgun (Yeni Şafak), Gülcan Tezcan (Star), Musa İğrek (Zaman) yazarlarla birebir görüşmenin ötesinde adeta gazeteci çabukluğu ve merakıyla fuar alanının tozunu atıyorlardı. İsimlerini hatırlayamadığım için üzgün olduğumu belirterek Bugün ve Taraf gazetesinden, Aksiyon dergisinden gelen arkadaşların da bu eyleme dahil olduklarını söylemeliyim.
Ve elbette İtibar dergisinin yaman delikanlısı Furkan Çalışkan... İbrahim Tenekeci"ye Furkan ve onun gibi cevval gençleri çevresinde topladığı, yetiştirdiği ve doğruya yönlendirdiği için bu vesileyle bir daha teşekkür etmeliyim.
Tek cümlelik bir özetle: Londra Kitap Fuarı"nda Türkiye harikaydı.
Emeği geçen herkese bin teşekkür...
Hangi nazariye?
00:004/05/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Edebiyatı konuşurken sıkça karşılaştığım "Batılı anlamda sanat nazariyemiz neden yok?" sorusuyla İslam sanatı konuşurken de karşılaşıyorum.
Bu sorunun edebiyat planında bir karşılığı olabilir çünkü son tahlilde zorunlu modernler olarak Batı gerçekçiliğini benimsediğimiz için nazariye (kuram) eksikliğine de bunun içinden bakıyoruz; bir elimizde İbn-i Tufeyl, diğer elimizde Joyce varken bu ikiliğin neden olduğu gerilimden kurtulmak için de yerli bir Eagleton"a ihtiyaç duyuyoruz.
Ancak İslam sanatı (şiir, hat, minyatür, tezhib, ebru vd.) söz konusu olduğunda Batılı anlamıyla bir nazariyeyi talep etmemiz bana makul gelmiyor.
Şundan ki, İslam sanatı nazariyenin gerektirdiği bir "bilimle" değil ancak kendi özünün gerektirdiği bir "bilgiyle" anlaşılabilir.
Örneğin "perpektifsizlik" konusuna bakalım. İlgili (ve bilimsel olma iddiasındaki) hemen her çalışmada perspektifsizliğin İslam sanatlarında belirleyici olduğu söylenir ama bunun nedeni tam olarak açıklan(a)maz çünkü bu perspektifsizliğin bilimle açıklanması mümkün değildir.
Bu konuda Batılı perspektife itiraz eden Pavel Florenski de imdadımıza yetişemez çünkü o da neticede bilime karşı bir bilimin içinden ve adı üstünde tersinden bir perspektifle "perspektifsiz bir perspektif"i dayatmaya çalışır.
Bu durumda perspektifsizliği nasıl anlamalıyız diye sorulduğunda, cevabı bilimde değil bilgide aramamız doğru bir yöneliş olacaktır.
Basit bir söyleyişle, kimi zaman uykumuzun kaçtığından ya da çok zor uyduğumuzdan söz ederiz ve aklımıza takılan herhangi bir şeyi de bunun muhtemel nedeni olarak gösteririz.
Ki bu doğrudur: asıl problem gündelik olayların, hallerin, haberlerin… bize tahakküm etmesine izin verişimizdir.
Diğer bir söyleyişle, zihnimizi kendi düşüncemizin, şartlanmamızın, saplantımızın kısaca kendi perspektifimizin tahakkümünden kurtaramadığımız, buna bağlı olarak uykunun gerektirdiği hatta rüya düzeyinin zorunlu kıldığı boşluğu oluşturamadığımız için malum akibete uğrarız.
Tahakküm tespiti konusunda yalnız olmadığımı, "Bir"le Bir Olmak - İbn Arabi Tasavvufunda Yaratıcı Muhayyile" (Henry Corbin"den çeviren: Zeynep Oktay, Pinhan Yay., İst., 2013) adlı kitaba bir önsözle katkıda bulunan Paul Albert Ballanfat"nın oradaki şu cümleleriyle ileteyim: "Düşünce her zaman görmenin özgürleşmesi demektir. Düşünceyi özgür bırakmak ve ona bize görecek bir şeyler verme ayrıcalığını sunmak için özgür görüşe sahip olmak, görüşünü kendi ufkundan kurtarmak gereklidir."
Bu bağlamda "görüşünü kendi ufkundan kurtarmak" yine farklı bir görme olan rüyanın eşiğidir ki, perspektifleri iptal ederek serbest muhayyileye açılamayan hem uyuyamaz hem de sahih rüyayı hakedemez.
İslam sanatlarındaki perspektifsizlik görüşünü kendi ufkunun tahakkümünden kurtaramaya tekabül eder ki, sanatsal özgürlük de ancak bununla gerçekleşir.
Söz konusu özgürlüğün bilimsel bir karşılığının olması da çok önemli değildir çünkü bir idrak tarzı olarak bunu asıl anlaşılır kılacak olan bilgidir.
Peki bu bilgi neyle bilinir?
Bu bilgi İslam maneviyatıyla ve bunu temsil eden Tasavvuf"la bilinir.
Maneviyat / Tasavvuf ise malum olduğu üzere anlatılarak anlaşılacak bir bilgi değildir. Bu bilgiye ancak bir hal ehlinin terbiyesi sayesinde erişilebilir.
Belirtmeye çalıştığım bu hususuların iyi anlaşılmasıyla birlikte Batılı nazariye geriye çekilir, İslam sanatına mahsus nazariye öne çıkar.
Bugün 13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri"nde Doğan Hızlan, Ömer Türkeş, Alper Akçam, Ayşegül Tözeren ve A. Galip"le öykü eleştirisinde özeleştirinin mümkün olup olmadığını konuşacağız.
Ankara Öykü Günleri
00:008/05/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yıl: 1995, aylardan: Mayıs…
Düşler Öyküler dergisinin 4. sayısıyla birlikte başlamıştı Ankara Öykü Günleri…
Düşler Öyküler bugün yok ama Ankara Öykü Günleri"nin bir yenisi daha geçtiğimiz hafta yapıldı.
Dünyanın Öyküsü dergisi (sahibi Ömer Asan) ile Çankaya Belediyesi"nin işbirliğiyle gerçekleşen 13. Ankara Öykü Günleri"nde değişmeyen tek şey onu başlatan ve sürdüren Özcan Karabulut"tu.
Dünyanın Öyküsü dergisinin yayın yönetmenliğini de yürüten Karabulut"un Türkiye"nin siyasi gündemini belirleyen ve asıl bu nedenle kendi içindeki her türlü sanatsal hareketliliği de perdeleyen Ankara gibi bir şehirde genelde edebiyat özelde öyküyü öne çıkarmak adına gösterdiği bu ısrarı gereğince anlayabilmek için biraz Ankaralı olmak gerekir.
Bu manada Ankaralı olmak iğneyle kuyu kazmak gibidir; Türkiye"nin Ankara merkezli olarak yaşadığı malum siyasi hareketlilikle, bireylerin de ağırlıklı olarak ek göstergeyi, torba kadroyu, yönetim kurulu üyeliklerini vb. konuştukları bir ortamda edebiyattan yana olmak onlara karşı "dur ve dinle" diyebilmektir biraz da…
Ankara"da "dur ve dinle" diyebilenler Özcan Karbulut"la Hüseyin Su"dan (Hece dergi ve Hece Öykü"den) ibaret olunca orada edebiyata hamilik etmenin, edebiyatın taşıyıcısı olmanın zorluğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
"Chavez Anısına" vurgusunu da taşıyan 13. Ankara Öykü Günleri"nin "ulusalararası"lığını altını çizerek belirtmeliyim. Yaklaşık 150 konuğu bünyesinde toplayan etkinlik Rusya, Venezuela, Kıbrıs, Bulgaristan, İtalya ve Suriye öykücülüğünü temsil eden yazarları da içeriyordu.
Ayşegül Tezören"in moderatörlüğünde Ömer Türkeş, Alper Akçam ve A. Galip"le birlikte gerçekleştirdiğimiz eleştiri konulu oturumda bulunmanın yanısıra, herbiri ayrı bir önem taşıyan diğer oturumlarda, bireysel konuşmalarda, atölyelerde de bulunmak isterdim. Ancak zamanın hızına yetişme zorluğum buna da mani oldu.
Yine de Füruzan"la yapılan söyleşiyi dinleyebilmiş, Dünyanın Öyküsü dergisince düzenlenen öykü yarışmasındaki ödüllerin sahiplerine verilişini izlemeyebilmiş olmakla kendimi kazançlı sayıyorum.
Konuşmacı olarak katıldığım oturum, mevcut öykü eleştirisindeki güzellemeci, şabloncu eğilime Dünyanın Öyküsü"nde yer alan itirazi yazılarıyla tanıdığım Ayşegül Tezören"in yine aynı bağlamda yaptığı çerçeve bir konuşmayla başladı.
Türkeş, günümüzde yayıncının da taraf olarak katıldığı eleştirinin eser-eleştiri-okur üçgeninde oluşan talebe göre şekillendiğini dolayısıyla kendine özgü bir zeminde, kendi şartlarıyla var olamayan eleştirinin kurumsallaşamadığını belirtti.
Her şeye rağmen eleştirinin var olduğunu ancak işleyiş, imkan ve etkilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyen A. Galip"ten sonra söz alan Akçam eleştirinin mevcut ve ideal kurgusu üzerine önemli belirlemelerde bulundu.
Bense Akçam"ın sunumunda sıkça tekrarladığı gotik ve post-modern kelimelerinden hareketle eleştiri dilinin yerli olmadığını, çeviri terimlerle yürütülen bir işten, kültürel karşılıkları oluşmamış bir güzellemeden ibaret kaldığını, dolayısıyla Türkeş"in eleştirinin kurumlaşmaması tespitine katıldığımı belirttim.
Etkinlik, kimi güzel buluşmalara vesile olması açısından da önemliydi benim için. Semaver Öykü dergisinden Deniz D. Şimşek ve kıymetli arkadaşlarıyla tanışmama vesile oldu örneğin.
13. Ankara Öykü Günleri"nin gür bir tonla yine "dur ve dinle" diyebildiğini, siyasi gündemin hareketliliğinde yorulan ilgili zihinler için güzel, değerli ve etkili bir berzah oluşturduğunu kaydetmeliyim son olarak
Oryantalizmin 1001 yüzsüzlüğü
00:0011/05/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
TRT Türk"ün yeni programlarından "Gündem Sanat"ı yapan arkadaşların "Biz genel görüntü alacağız, gelebilirseniz sizden de çok kısa bir görüş almak isteriz" demeleri üzerine gittim asıl Sakıp Sabancı Müzesi"ndeki "Oryantalizmin 1001 Yüzü" adlı sergiye…
Gönülsüzlüğümün nedenini hemen belirteyim: SSM"indeki ilgililerin böyle bir sergiyi şirinleştirme yoluyla sunmaya çalışacaklarını, diğer bir söyleyişle "İçeriden Oryantalizm"e hep olumsuz bakıldı; onun kültür, sanat, bilim üzerindeki olumlu etkileri hep ıskalandı. Biz sergiyi bu düşünce üzerine kuralım, dolayısıyla farklı bir sunumla sunmuş olalım" demiş olabileceklerini benzeri sergilerden edindiğim tecrübeyle tahmin ediyordum.
Aynen tahmin ettiğim gibi de çıktı. Örneğin serginin daha girişindeki takdimde "Mısır"ı sosyal dokusundan tarihi anıtlarına kadar tüm yönleriyle tanıyıp inceleyen 23 ciltlik Description de l"Egypte (1800-1829) adlı çalışma…" üzerinden tipik bir Napoléon ve Oryantalizm güzellemesi yapılıyordu.
Demem o ki, fedakar Napoléon Fransa"daki kimyagerler, biyologlar, arkeologlar, botanikçiler ve mimardan oluşan sivil bir orduyu babasının ve Mısır halkının hayrına bir iş yapsınlar diye bila bedel ve yoğun sevgiyle Mısır"a yöneltmiş oluyor, Mısır Enstitüsü"nün nüvesini oluşturan bu ordu çok halis, yapıcı ve bilimsel niyetlerle Mısır"ın mahremiyetine tecavüz ediyordu.
Böylesi bir mantık hangi iş ve amaçla kuruluyor olursa olsun bana ürkütücü gelir. Çünkü tam da bu mantık Oryantalizmin kendisidir ve icra alanı da İstanbul"un göbeğindeki Atlı Köşk"tür.
Yine de bu düşüncelerle bakışımı perdelememeye çalışarak, üşenmedim 1001 yüzsüzlüğün kanıtlarını oluşturan kitaplara, arkeolojik malzemelere, sandıklara, bavullara, şark köşesine, inciye-boncuğa, resimlere kadar hemen her objenin önünde makul sürelerle durup inceleyerek, her bölümle ilgili notlar alarak gezdim sergiyi.
Zaman harcama konusunda bonkör davrandığım iki yer oldu sergide: Osman Hamdi ile Batılı ressamların tabloları.
Sanırım Osman Hamdi"nin Kommagene Kralı Antiokhos"un sırtına uzanarak çektirdiği fotoğrafı yalnız kalmasın diye tabloları da onun yanıbaşında sunulmuş. Bunu görünce "N"ola" dedim içimden "Müze yönetimi Oryantalizmi sadece yerli temsilcilerinin eserleriyle sunabilseydi, onların ve Oryantalizme karşı olanların çabaları daha iyi görülür, bu sergiyle yaratılmak istenilen fark da daha iyi ortaya çıkmış olurdu."
Bunu Osman Hamdi"ye istinaden söylüyorum. Çünkü Osman Hamdi demek Oryantalizm demektir.
Osman Hamdi"nin Oryantalizm konusunda yapılabilecek her türlü şirinleştirmeyi bir karikatüre dönüştürebilecek, dahası onu bir küfür gibi yüzlere çarpabilecek tablolarından birine bakalım örneğin:
Tablonun adı: Arzuhalci. Tabloda yer alanlar: Bir arzuhalci, iki kadın, onların renkleriyle uyumlu iki köpek, taş duvar ve demirli pencere, pencere süslemesi ve bez gölgelik…
Belli ki siyahlı kadın önce derdini kağıda döktürmüş, mütevazı bir kürsü üstünde mütekebbir bir eda ile oturan arzuhalci bir yanlışlık olmasın diye yazdırdıklarını ona okuyor. Düz bir metni değil de bir aşk şiirini okuyor gibi… Adamın ne okuduğu hiç önemli değil zaten çünkü kadın erkek sesine öylesine hasret kalmış ki, söylenen değil söyleyen yüzünden kendinden geçmiş… "Ya köpekler" diyeceksiniz. Köpekler kadınların indirgendiği varlıklar olarak oradalar.
Osman Hamdi"yi Osman Hamdi yapan tam da bu yanıdır: Yerel sorunları büyük bir abartıyla teşhir etmek…
Yine de zamanı uygun olanlar gezmeliler bu sergiyi.
Oryantalizmin 1001 yüzsüzlüğü bir çatı altında hazır toplanmışken
Büyük Doğu"dan İslam sanatlarına
00:0015/05/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Perşembe günü, Cennet Kültür ve Sanat Merkezi"nde Küçükçekmece Belediyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen "Özü Yüzden Okumak, Büyük Doğu"nun Kapakları" adlı sempozyumdaydım.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek"in Büyük Doğu kapaklarına yansıyan dava adamlığını, halk sevgisini, muktedirlere öfkesini, muhalefetini, ironisini, sanatını konuştuk onun bayrağını taşıyan isimlerle…
Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay tüm misafirperverliğiyle oradaydı. İki rektör Musa Duman ve Hamit Okur, birçok önemli program gibi bu programın da yükünü omuzlayan M. Fatih Andı ile yardımcıları Zeynep Kevser Şerifoğlu ve Şerif Eskin program boyunca her durumla, her ayrıntıyla ilgilendiler…
Açış bildirisini Hüseyin Su"nun okuduğu etkinlikte Necip Fazıl"ı konuşmanın kendisine mahsus bir yoğunluğu ve bereketi olacaktı elbette: Büyük Doğu kapaklarında mesajlar, Batı-Doğu algısı, sanat-estetik, toplumsal ve dini göstergeler, tarih, siyaset, kadın, gençlik temalarıyla, Üstad"la ilgili hatıralar üzerine Hasan Akay, Ahmet Turan Alkan, Turgay Anar, Fatih Andı, Bahtiyar Arslan, Ahmet Cihan, Sezai Coşgun, Kenan Çağan, Mustafa Çiçekler, Yılmaz Daşçıoğlu, Mustafa Göleç, Ali Haydar Haksal, Alim Kahraman, Alaattin Karaca, Hüsnü Kılıç, Turan Koç, Mehmed Niyazi Özdemir, Rasim Özdenören, Ömer Say ve Hilmi Uçan konuştular.
Benim de bir tebliğle katıldığım oturumda Büyük Doğu kapakları estetik ve göstergebilimsel açıdan konuşulurken, Zeynep Kevser Şerefoğlu"nun "Büyük Doğu Kapaklarında Bir Mesaj Nesnesi Olarak Kadın" adlı tebliği daha birçok hususun da tartışmaya açılabileceğini ifşa eder nitelikteydi.
Şahitlik ederiz ki, Üstad Necip Fazıl bu dünyadaki görevini imkanları ölçüsünde iyi yaparak, güzel yaşayarak veda etti.
Şimdi onu efsanelerden kurtararak gereğince anlamanın zamanıdır. Onun eylemlerine, eserlerine eleştirel gözle bakmak onun değerinden hiçbir şey eksiltmez; bizlerin ve gelecek nesillerin ondan gereğince yararlanmasını sağlar.
"Özü Yüzden Okumak, Büyük Doğu"nun Kapakları" adlı sempozyumu bu manada da olumlu buldum.
Cuma günkü durağımsa Ankara"daki bir başka etkinlikti.
İstanbul"un kültürel faaliyetleri özel sorumluluk olarak gören Aziz Yeniay"ı (Küçükçekmece Bld. Bşk.) ve Murat Aydın"ı (Zeytinburnu Bld. Bşk.) varsa Ankara"nın da Mustafa Ak"ı var.
Keçiören Belediyesi Estergon Kültür Merkezi"nde Başkan Mustafa Ak"ın himayesinde yürütülen İslam Sanatları Atölyeleri"nde yapılan çalışmaların sergisi vardı.
Çini"de Ayşe Özkan, Tezhip"te Muhammet Mağ, Hat"ta Kadir Sakoğlu, Ebru"da Bahtiyar Hıra"nın hocalığında maharetli öğrencilerin yaptıkları eserler görücüye çıkarken, Şeyhü"l-hattatin Hasan Çelebi, geleneksel cilt sanatına bir ömür harcamış olan İslam Seçen, klasik ebrunun en önemli isimlerinden Ebruşen Alparslan Babaoğlu ve ben, İslam sanatları konusunda ehliyet sahibi olan Selman Can"ın moderatörlüğünde ilgili sanatların dünkü ve bugünkü durumunu konuştuk.
Başkan Mustafa Ak, sergi açılışını yapmakla kalmadı, sohbete de katıldı ve Estergon Kültür Merkezi"nin yakın bir gelecekte Türk-İslam Sanatları Enstitüsü"ne dönüşebileceğinin müjdesini verdi.
Bu müjde üzerine Üstad Hasan Çelebi İslam sanatlarının akademik bir faaliyet içine alınmasında yarar gördüğünü ancak geçmişten bugüne icazetle devrolunan bu sanatlarda bilginin bilimden daha öncelikli olduğunu söyleyerek yeni yapılanmada bu hususun dikkate alınmasını istedi.
Benim açımdan dolu dolu geçen bu etkinlikleri programlayanlara, gerçekleşmesi için imkan sağlayanlara teşekkür ediyorum.
Türkiye"de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu
00:0018/05/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenelen "Türkiye"de İslamcılık Düşüncesi" konulu sempozyumun açılışı ve "Aktüel İslamcılık tartışmaları" başlıklı ilk oturumu dün yapıldı.
Bugünse İslamcılığın tarihsel sürecinin, İslam yorumlarının ve Sağcılık, Muhafazakarlık, Milliyetçilik, İslamcılık ilişkileri (ya da ilişkisizlikleri) dört oturumda konuşulacak.
Bu oturumlarda kimler var: Ergün Yıldırım, Bedri Gencer, Metin Karabaşoğlu, Alev Erkilet, Mehmet Akif Aydın, Tahsin Güngör, Suat Mertoğlu, Sami Erdem, Ekrem Demirli, Turan Koç, Harun Anay, Yusuf Turan Günaydın, Kürşat Atalar, Mümtazer Türköne, Tanıl Bora, Asım Öz, Etyen Mahçupyan, Yıldız Ramazanoğlu.
Sempozyum Pazar günü de üç oturumla ve şu konuşmacılarla devam edecek: İlhan Kutluer, Mehmet Doğan, Fahrettin Altun, Fırat Mollaer, Burhanettin Duran, Ercan Yıldırım, Necdet Subaşı, Ahmet Ağırakça, Hamza Türkmen, Abdülhamit Birışık, Musa Üzer, Mustafa Öztürk, M. Fatih Andı, Ömer Lekesiz, Cihan Aktaş, Zeynep Kevser Şerefoğlu, Hakan Aslanbenzer.
Açılış konferansının son dönem İslamcılığı üzerine söz söyleme ehliyetine sahip en önemli isimlerden biri olan İsmail Kara tarafından verildiğini ve ilk oturuma da Yusuf Kaplan, Ali Yaşar Sarıbay, Mümtazer Türköne, Ruşen Çakır ve Nuh Yılmaz"ın katıldıklarını söylersem İslamcılık konusunda lehte ve aleyhte konuşabilecek mevcut isimlerinin yüzde sekseninin sempozyumda yer aldıklarını da söylemiş olurum. Bunu derken özellikle Hayrettin Karaman, Akif Emre, Murat Güzel, Sibel Eraslan ve Ali Bulaç isimlerinin programda neden yer almadıklarını merak ettiğimi de belirtmeden geçmeyeyim.
Evet gördüğünüz gibi bu sempozyumda İslamcılık merkezli birçok konu çok sayıdaki ehil/uzman kişiler tarafından ele alınıyor.
Ama ben bundan biraz tedirginim. Çünkü hala geçtiğimiz Temmuz, Ağustos aylarında yaşadığımız İslamcılık öldü, ölmedi tartışmaları esnasında yazdığım "Siz Bahattin Yıldız"ın Ellerini Görmüş müydünüz" başlıklı yazımda söylediklerimi bugün de aynı şekilde tekrarlıyorum. O yazımda altını çizmeye çalıştığım hususlardan hareketle tedirginliğimin öncelikli iki sebebini ileteyim:
-İslam ve Müslüman adı taşınabilecek adların en güzeli olduğu halde, kimi Müslümanların diğerlerine göre ahlakın, adaletin, siyasetin, ekonominin ve gündelik hayatın ibadetleri kolaylaştıracak şekilde tanziminde daha fazla sorumluluk üstlenmelerinden, bu konuda aktif bir faaliyeti bizzat yürütmelerinden kaynaklanan farkını vurgulamak için kullandığımız bir terimdir İslamcılık. Ne Din içinde ayrı bir oluşum ne de Din"den kotarılmış bir ideoloji değildir. İslamcının derdi sadece İslam ve Müslümandır.
Bu manada sahih bir itirazın, Dini düşüncede tecdidin adlarıyla bütünleştiği insanlar İslamcı olmak için İslamcılık yapmadılar.
Bu devirse göstererek işaretlemenin yapıldığı, bir farkı belirtmek için eyleminin niteliğinden çok şahsın kendisinin öne çıkarıldığı bir devirdir.
Bu sempozyumda muhtemeldir ki, belirttiğim bağlamda kimi isimler asıl niyet ve gayretlerinin dışına düşürülerek ele alınabileceği gibi, İslamcılığı taşıyan sessiz çoğunluk ise bahis dışı kalabilecektir.
-Namık Kemal"le başlatılabilen son dönem İslamcılığı Batıcılık, Milliyetçilik, Osmanlıcılık, Muhafazkarlık ve Sağcılık"la eş-zamanlı bir oluşum olarak görüldüğünden, onlarla birlikte ele alınırken var oluş şartları onların varlığıyla eşitlenecek, bu da onun bir ideolojiye indirgenerek sosyolojik bir incelemenin nesnesine dönüşmesi sonucunu beraberinde getirecektir. Oysa ki İslamcılık dün tarihin, bugünse sosyolojinin kuşatamayacağı kadar dinamik ve sürekli bir harekettir.
Bu iki husus sempozyumla ilgili tedirginliğimin iki önemli sebebidir.
Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.
İslamcılık ve nokta
00:0022/05/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenlenen "Türkiye"de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu"nda İslamcılığa mahsus çok mesele konuşuldu ama bana göre bu konuşulanların çoğu sonucun değil yepyeni konuşmaların eşiği hükmündeydi.
O konuşmaların teoriye mahsus olanlarını yorumlanmaya halen açık konular olarak bir parantez içine toplarsak, geriye pratiğe mahsus iki konu kalmaktadır:
1-İslamcılığın özünü belirleyen esas muhalefettir. İslamcılar AK Parti iktidarıyla birlikte bu esası terketmekle kalmadılar, AK Parti"nin kendilerine sunduğu iktidar nimetleriyle muhafazakarlaştılar.
2-İslamcılık öldü. Çünkü Pozitivist bir hareket olan Milli Görüş"ün radikal unsurları ehlileştirerek sisteme dahil etmesi İslamcılığın madenini kuruttu. Ehlileşmeye dahil olmayanların marjinaleşerek sürdürdükleri muhalefet de AK Parti iktidarıyla birlikte anlamını kaybetti.
Bu iki konunun ilkini dile getirenlerin Solcular ve iktidar nimetinden gereğince yararlandırılmadıklarını düşünen liberaller olması hiç de şaşırtıcı olmasa gerektir.
Çünkü Solcuları Muhafazakarlık, Sağcılık, Milliyetçilik gibi ideolojilerden ayıracak, İslamcılıkla benzeştirecek tek husus muhalefettir.
Solcular istiyorlar ki, İslamcıların muhalefetini kullanarak AK Parti"yi oylarıyla ayakta tutan dindar kesim içinde bir tutum çelişkisi yaratıp "Dine uygun olan nedir?" sorusu üzerinden dindarlar arasında bir fitneyi doğurtsunlar ve bu fitneyi kendilerinin güya samimi duruşunu seçkinleştiren bir argüman olarak da kullansınlar. Bu manada islamcıların AK Parti"ye doğrudan destek vermesi ve/ya onu eleştirmemesi Solun muhalefet merkezli olarak kendisine mahsus bir siyaseti geliştirmesine / yürütmesine engel oluşturmaktadır.
İktidar nimetinden gereğince yararlandırılmadıklarını düşünen liberaller ise öylesine açıktalar ki, onları ayrıca açık etmeye gerek yok.
İkincilere gelince: Bunların durumu, İslamcılığı öldürerek (onunla aynı olan bir şey sürekliliği ifade edeceği için onun yerine oturtulamayacağından) alâ külli hal bir benzerini onun yerine ikame etme işgüzarlığıdır.
Onlara göre bu ikameyi hak edense radikal eğilimler taşımayan, bilakis hümanizmadan, hoşgörüden, iki yanağını da tokada açık tutmaktan, Din"i kültürel mozayiğe döşemekten yana olan düşünce(ler)den başkası olamaz.
Bunlardan hareketle ikinci hususu savunanların Sosyolojistlere mahsus bir kurnazlık içinde adresi bazen sabit, bazen meçhul bir değirmene su taşımaya çalıştıklarına hükmetmek mümkün olabilir.
İslamcıların aynı zamanda fiili tehlikeyi ifade eden bu iki yakaşımı iyi okumaları gerekir.
Fethedenin fethederek fetholunduğu en azından İbn Haldun"dan beri bilinen bir husustur.
İslamcılığın hangi ateş çemberinden, tavizlerden, direnişlerden, çelişkilerden geçerek dünden bugüne ulaştığı, bugün de sistemin yeniden yapılandırılması anlamında zorunlu bir silme eylemini gerçekleştirirken kendisinin de hangi oranda silindiği bellidir ama yine de İslamcılar ne içinde eriyecekleri korkusuyla sistemi yönetme talebinden ne de "terki dünya" anlayışıyla şekillenen kimliklerinden vaz geçemezler.
İslamcılık gerekçekleştiği mekanın olumlu-olumsuz her türlü şartını da gözeten sürekli bir yolculuktur çünkü. Bu yolculukta düşen düşer, ölen ölür, yaralanan yaralanır, usanan çekilir, gücü yerinde olanlarla, gücünü tazelemeyi bilenler yolculuğu sürdürürler; kader ve kaza ve imtihan ve özgürlük bu yolculuk bilincinin esasıdır.
Bu yolculuğun son manifestosu 1187 tarihinde yazılmıştır; adı: "Otuz kuş"tur.
Bunu bilenler bilirler ve "İslamcıyım" demeye bile ihtiyaç duymadan mezkur yolculuğa sessizce katılırlar.
İslamcıları İslamcı yapan, kimlerle beraber olduklarından çok kimlerle beraber olmadıklarıdır.
Bunu bilmeyenler ise İslamcıları ya istismar etmeye çalışırlar ya da İslamcılığın tahtına kurulmak isteyen nabza şerbet düşüncelerin lejyoneri olurlar.
Nokta.
Sakallının cevabı
00:0025/05/2013, Cumartesi
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dostum Cem Sancar"ın "aman diyorum senin @ezgibasaran bıyıklı erkek olaraktan Ömer Lekesiz e şeyetmiş Jale! fena kayaya çattı. bak söyliim acilen antidepresanları yutun! sıkıntılı günler sizi bekliyor:)) (bu arada yazının fotosuna dikiz! Uyanıksporlar siziii...)" şeklindekini notunu gördüm ama, yeni günün telaşıyla "Ustadır, yapar; beni de ilişkilendirerek yine bir densizi haşlamış olmalı" deyip geçmiştim.
Sonra öğrendim ki konu, Ezgi Başaran"ın sosyal medyadaki iki mesajım üzerine kurduğu yeni yazısıymış.
O mesajlar Başaran"ın zikrettiği gibidir ancak bağlamının tam anlaşılabilmesi için onun "Bıyıklı basın, bunu da yazın" başlıklı bir önceki yazısına değinmek zorundayım:
Başaran, o yazısında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Dünya Kongresi"nde "Cinsiyet Devrimi: Kadınların Medyadaki Rolü" konulu bir panele katılmasının verdiği heyecanla "LGBT hakları, azınlık hakları ve kadın hakları bir bütün olarak savunulmalıdır. Çünkü tüm bu grupların haklarını gasp eden aynı zihniyettir. Yani: Beyaz, heteroseksüel, orta yaşlı, sekteryan erkek zihniyeti" yargısında bulunup, Başbakan"ın ABD gezisini izleyen Hürriyet"in Washington temsilcisinin yemek mesasında kadının yokluğu üzerinden iktidarı dövmesini naklederek şu sonuca ulaşmış:
"İki hayati soru var: BİR. Memlekette özgürlük seviyesi nasıl bu hale geldi? İKİ. Türkiye basını, tarihinde görülmemiş bir kararlılıkla ve hiç de gocunmayarak nasıl mesleğin hakkını veremez hale geldi? İki sorunun cevabında da bıyık var. Bıyıklı devletin bıyıklı medyası. Sonuç bu. Kadınların söz sahibi birer birey olarak barınmasını o ya da bu şekilde zorlaştıran bir ülkede gerçek bir demokrasi olmayacağı gibi, öyle bir medya ortamında da gerçek gazetecilik yapılamaz. Yaşadığımız tam olarak budur."
Açıkçası böylesi bir yazıyı şimdi okusam, ilgili mesajlarımı tekrar yazarım. Çünkü memleket meseleleri üzerine düşünen ve yazanların devekuşu gibi davranmalarına, bir talkını salkım yutarak tamamlamalarına tahammül edemem.
O yazının sahibi değer verdiğim bir gazeteci olunca (yazısını sosyal medyada da duyurması üzerine) biraz iğneleyici iki mesajı yazma ihtiyacı hissettim.
Benim için sosyal medya düşünce üretme ve açıklama yeri değil, sadece bir tepkiyi birkaç kelimeyle dile getirme yeridir.
Başaran"a ilk itirazım da bu noktadadır.
"Bugün sıcak fena bunalttı, soğuklar ne zaman gelecek?" şeklindeki muhtemel bir mesajın "Falanca Allah"a isyan etti" içerikli bir yazıya neden olmasıyla, iki mesajımın Başaran tarafından "Bıyıklıların açık/kapalı kadın ayrımı" başlıklı bir yazıya itilmesi arasında hiç bir fark yoktur.
Şundan ki, "kadın" konusu, "kadının ortak tarihsel belleği"nden yoksun olmasıyla benim açımdan sorunlu ve haliyle üstünde uzun soluklu olarak durmayı tercih edeceğim bir konudur.
El an çocuklarını kan gölünden çıkarmak için barış ağıtları yakan kadınla, tesettürüne el uzatıldığı için okulundan ayrılıp hayatını bir terapist denetiminde geçiren kadınla, IPI"nın panelisti olma seçkinliğiyle iktidara ayar çekmeye çalışan entelektüel kadınla, "Yüksek yüksek tepelere" kurulmuş evlere gelin gitmekten kurtulmanın başarısını, steril plazaların yüksek yüksek katlarında mentollü sigara dumanları eşliğinde kutlayan kadın, kadınlık açısından benzer ama aynı olmayan kadındır.
Dolayısıyla "kadın" dendikte, hangi kadından söz edildiğini açıklamaksızın sanki öz ve biçimi sabit bir kadınlık durumundan konuşuyormuş gibi konuşmanın yararına da samimiyetine de inanmıyorum.
Yazı yerim bitti ama bu mevzu çok önemli; sonu Başaran"ın mezkur iki yazısıyla işçiyi bıyıklı olarak küçümseyen kapitalistlerin ve darbecilerin değirmenine nasıl su taşıdığına kadar uzanabilir…
O halde devamı da gelsin inşallah.
Sakallının soruları
00:0026/05/2013, Pazar
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kadın dendikte, hangi kadından söz edildiğini açıklamaksızın sanki öz ve biçimi sabit bir kadınlık durumundan konuşuyormuş gibi konuşmanın yararına da samimiyetine de inanmadığım için Başaran"a iki sosyal medya mesajıyla tepkimi belirttim. Sonuç şu "Bıyıklıların açık/kapalı kadın ayrımı" başlığı altında beni bıyıklıların (ki birazdan açacağım bunu) temsilcisi olarak atamakla kalmayıp güya benden beklemeyeceği "son derece ortalama bir erkek tavrı"nın içine siyaset yapan biri olarak oturdu vermiş.
Söyler misiniz, 26 kelimeden ibaret iki mesaja dayanarak bunu yapmak hangi etiğe sığar?
Yok ama var bir etik: Etiksizlik etiği!
İşte bu etiksizlik etiğidir ki, tesettür konusunda iktidarın problemini bildiği ve CHP"nin bu konudaki kaypaklığını gazeteci olarak izlediği halde, bu sorunu dindarları iktidardan soğutabilme umuduyla kaşımayı tercih eder.
Başörtülü vekil konusunda gazeteci olduğunu unutup yargıç gibi ahkam keser!
Gelelim şu bıyıklılar meselesine.
Onlar ağır işçilerdir, emekçilerdir, hamallardır, hizmetlilerdir, esnaftır… Diğer bir söyleyişle mevcut iktidara oy verenlerdir. Sakallı oluşum Başaran"ın "ortalama bir erkek tavrına" düşenlerden olma suçlamasından kurtarıyor beni aslında çünkü onun demokrasi ezberini sağlayan dünyada ben bıyıklı değilim banko teröristim!
Peki bıyıksızlar kimdir?
Çorumlu Osman Emmi anlatmıştı: "60 ihtilalinde muhtardım, Menderes"i hapse attılar beni de muhtarlıktan ettiler. Ama yetmedi bir de köye sorgulamaya geldiler. DP"li olmakla zaten suçlu sayıldığım için bana isnat ettikleri diğer suçlamalara karşılık, "Eğer bu dediklerinizi yaptıysam, şu bıyıkları keser, köy meydanında kadınım diye bağırırım" deyiverdim. Başımı bir kaldırdım ki beni sorgulayan kaymakamın, nahiye müdürünün, karakol komutanının üçü de bıyıksız. Bana "ölümlerden ölüm beğen" der gibi bakıyorlardı."
İşte bıyıksızlar da bunlardır.
Bunlar aynı zamanda kapitalizmin bayraktarlarıdır, darbecilerdir, halktan nefret eden seçkinlerdir, monşerlerdir, Avrupa"da eğitim görmüş solculardır, malum medyada özgürlükçü, hafif Marksist takılan zekaları kıt ama dilleri papuç gibi uzun entellerdir ve güya sanatçılardır.
Yani daha on yıl öncesine kadar bunlar Türkiye"nin seçkinleridir. Başaran"ın bıyıklılar diye küçümsedikleri ise eskinin de yeninin de halkıdır. Onların durumu Başaran"ın despot demokrasisinde de özgürlük ortamında da değişmez; onlar hep bıyıklıdır.
Söz konusu iki mesaja mal bulmuş mağribi gibi sarılıp masaya yumruğunu indirme pozlarını takınınca kendi kurduğu tuzağa düşüverdiğini de görememiş Başaran: Bıyıksızların hakimiyetini özlemek ve bıyıklılar topluluğunu küçümsemekle aslında muhafazakarlığın daniskasını yapmış. Sonra zekice davranıp demokrasi filan gibi şiirsel talepler eşliğinde "Başörtüsü her zaman bir erkek sorunuydu. Yasaklayan Kemalist erkek zihniyetti" ninnisine kendisini kaptırınca bu kez şu soruların sorulacağını unutuvermiş: Bu "Kemalist erkek zihniyet" dediğiniz bıyıksızlar değil miydi? Ve hala iktidarın bu işi çözmesini engelleyenler de bu bıyıksızlar değil mi?
Bu kafa karışıklığı içinde Başaran"ın "(B)iz kadınlar aynı taraftayız, aksi telkin ve kışkırtmaları artık yutacak yerimiz kalmadı. E bu durumda... Ayrımı yapan, sorunu çıkaran zihniyetinizin bıyıklarını hayat çorbamızdan (çekin, ÖL) …" demesi ve güya bunu destekleyen bir fotoğrafı kullanması da ilginç!
Kağıt üstünde delikanlılık rolleri oynarken, n"ola bıyıksız ayaklardan üretilmiş kendi hayat çorbasına bıyıklıların tenezzül bile etmeyeceğini, öte yandan kendisi himmete muhtaçken, başkasına himmet etmeye kalkışmasının çok komik kaçacağını da bir düşünüverseymiş.
Eleştirinin hası
00:0029/05/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Öykücü, şair ve denemeci gençlerden oluşan bir edebiyat grubunda kendisinin de eleştiriyle ilgilendiğini söyleyen biri, arkadaşlarının çalışmaları üzerine yazdığı eleştirilerin onlar tarafından kusur bulmak olarak algılandığını belirterek bana şu soruyu yöneltti: "Eleştiri yazmakla kusur bulmak arasında ne tür bir ilişki var ki, bu ithama maruz kalıyorum?"
Ona dedim ki: Eleştiri eylemi, eleştiriye mahsus sanat-kamuoyu tarafından benimsenmiş birikime ve esaslara yaslanır. Bu manada ne eleştirmenler ne de o eleştiriyi okuyanlar layüsel bir çabanın içinde olamazlar.
Çünkü eleştirmen pazara salınmış bir fil değildir; tezgahını iğreti kuran pazarcı da onun her yıklışında filleri suçlayamaz. Dolayısıya aksine bir düşüncede ısrar etmek eyleyen ve yorumlayan bakımından ikili bir sakatlığa işaret eder.
Eleştirmen eleştirinin sürekliliği içinde yer alır; geçmişten kendi gününe kadar yapılmış eleştirilerin öz ve biçiminden etkileneceği gibi, kendisine mahsus bir perspektif ve söylem üzerinden yeni olanın arayışını da sürdürür. Ancak ne denli bir yeniliği gerçekleştirmiş olursa olsun, o yenilik de nihayetinde eleştirinin birikimine dahil olarak vaki sürekliliği pekiştirir.
Kusur bulmak ise evvel emirde bir yazı eylemi değildir, kişilik bozukluğuna delalet edebilecek bir haldir.
Örneğin biri bir yazarın eserine (düşüncesine, sanat çabasına) bakmayıp, onun giydiği düşük kemerli pantolona bakıyorsa bu bir kusur bulmadır. Eğer bunu yapan bir eleştirmense o zaten sözümona eleştirmendir, ne yazarsa yazsın sanat-kamuoyu kısa bir süre içinde onu sükut suikastiyle addaya gönderiverir.
Bu sözlerim üzerine sorunun sahibi şöyle dedi: "Abi, siz birkaç yıldır edebiyat eleştirisinden çok sanat eleştirisiyle ilgilendiğiniz için, edebiyat ortamındaki kısır çekişmelerden, ahbap-çavuş ilişkilerinden, dedi-kodulardan habersizsiniz sanırım. Edebiyat eleştirisi yapmakla sanat eleştirisi yapmak birbirinden çok farklı artık."
Haklı söze hacı emmi ne desin? Doğruydu söyledikleri.
Temsili ve plastik sanatlarda eleştiri, doğal bir hak olarak algılanıyor çoğunlukla.
Çünkü sanatçı eleştiriye bakarak değil kendi kabiliyetine bakarak işini yapıyor, onu eleştirebilecek olan da eleştiriyor.
Sanatçı kendisine yöneltilen eleştiriye göre yeni işinde yeni bir vaziyet de alıyordur muhakkak ama asıl eleştirmene dönüp "ben bu işi senden iyi biliyorum" diye parmak sallamıyor ve ancak işiyle var olacağı bilinciyle sonuçta ona adıyor kendisini.
Edebiyatta ise durum sahiden çok farklı.
Çünkü öykücü, şair, denemeci de olsalar kendilerini potansiyel bir eleştirmen olarak görebiliyorlar kalem sahipleri. "Bunu ben de yazarım" pişkinliğiyle eleştiri konusunda burunlarından kıl aldırmadıkları gibi, kendilerini yüceltmeyen bir eleştiriye de öncelikle bu potansiyel durum nedeniyle dudak bükebiliyorlar.
Eleştiriyi kusur bulmak olarak görme yanılgısı da öncelikle buradan kaynaklanıyor sanırım.
Diğer bir söyleyişle muteriz, bir eleştirmeni kusur bulucu olarak nitelemekle, kendisinin de kusur bulucuda kusur arayana dönüştüğünü, haliyle kendini kendisinin ürettiği bir kısır döngünün içine yerleştirdiğini fark edemiyordur.
Elbette bu kısır döngünün sonu yok ama buna karşı bir tedbir ya da en azından bir tutum geliştirmek mümkün olabilir.
Örneğin eleştirmen de sanatçı gibi sadece işiyle vardır. Eleştiri yazmak şan, şöhret kazanmak olmayıp bilakis ağır-işçilik olduğuna göre ona düşen hakkından ve haddinden razı olmasıdır. Bu da onun kusurda değil, adalette durmasını zorunlu kılar.
Bunu anlayanlar anlar; anlamaya niyeti olmayanlarsa ne söyleseniz söyleyiniz anlamazlar.
Rağmen...
00:005/06/2013, Çarşamba
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gezi"de toplanıp "ağaçları katletmeyin" diyen küçük bir grubun samimi tepkisini, "bahar başladı, devrimciler geliyor" narasıyla provoke ettiği kadar, partisinin böylesi olayları el oğuşturarak beklediğini, sinsi emellerine alet etmeye can attığını ifşa eden şirazesi kopuk Muharrem İnce"ye rağmen...
Devrim hevesleri bir değil bin kere kursaklarında kalmış, kırk gazeteden kovulmuş, küfretmek ve nifak çıkarmaktan başka dünyaya bir katkıları olmayan ama halkçılığı da kimseye kaptırmamaya çalışan tek gözlü, yarım akıllı komitacı müsveddelerinin, talebin yönünü ve boyutunu isyana döndürmek niyetiyle sosyal medyada yalan haber üretmelerine, başka olaylardan kanlı, parçalanmış beden fotoğraflarını yeniymiş gibi yayınlayarak psikolojik bir nifakı pompalamalarına rağmen....
"Arkadaşlar, sevgili dostlar, gün hesap yapma, siyasi rant, nefret günü değil... Türkiye yanıyor, onbinler sokakta" vb. sosyal medya mesajlarıyla ayran kabartarak, artık bu saatte olsun siyasette kendisine bir yer açılacağını sanarak kahkahasını üzüntü formunda gizlemeye çalışan Mehmet Bekaroğlu"na rağmen...
"Basını susturabilir, sosyal medyayı kötüleyebilir, hatta twitter"ı da kapatabilirsiniz peki bunları (...) Ne yapacaksınız!" şeklindeki ucuz kabadayı naralarıyla yangına uygun körükler imal etmeye uğraşan Cüneyt Özdemir"e rağmen...
Pazar"ı pazartesiye bağlayan gece saat 00.33"te sadece küfür etmek üzere Kordon"da toplanmış kalabalığı terbiyeli olmaları ve belli bir saatte dağılmaları konusunda ikna edemeyen polisin biber gazı kulanarak dağıtmasına karşı, meydanda tek başına kalıp "ulan nereye kaçıyorsunuz, alçaklar, siz her zaman satar mısınız arkadaşlarınızı" diyerek yırtınan mumdan mamül komik askerlere rağmen...
Devrimci antikapitalist gibi yeni zıpçıktı kavramlarla avladığı üç-beş saftiriğin aferinine kapılıp kendisini Ali Şeriati sanma gafletine düşen, çeyrek müfessir, yarım devrimci, mülkiyet düşmanı muhteremin, bırakınız dindarı en şedit bir dinsizin bile yazmaya edep edeceği küfürlerle, nifak ürünü kelimelerle olayın üstüne bir tüy ekleme gayretine rağmen...
Adı sanatçıya çıkmış ama sığlığın, körlüğün ve vandallığın sembolü haline gelen seçkin, tuzu kuru üç beş soytarının kazancına kazanç katmak, meydanda olmak, görünürlüklerini süreklileştirmek için yeşili, gençlerin en samimi hislerini bile istismar etmelerine rağmen...
"Yeşili seviyoruz, ciğerimizi koruyoruz" diyerek yola çıkanların yegane becerileri küfretmek, durak yıkmak, otobüs yakmak, pano parçalamak, vitrin camı indirmek, kaldırım taşı sökmek olanlar tarafından yutuldukları bir çılgınlığın üretilmesine rağmen....
Başörtülü öğrencileri belediye otobüslerinden dışarı atmayı eylemcilik sanan gözü dönmüş kaba kuvvetten, ayrımcılıktan başka yaşama sebepleri olmayan devrimci maçoların eylemin ipini ellerine almış olmalarına rağmen...
Evet tüm bunlara rağmen..
"Ben Atatürk"ü, İnönü"yü seviyorum. Ülkemin dirlik düzenlik içinde olmasını önemsiyorum. Bana sevgimden dolayı baskı uygulanmasını istemiyorum; ülkemi ve düzeni sevmemin hatırına benim sevgimin hakkı da gözetilsin" diyen samimi bir avuç insanı dinlememiz gerekir.
Yumurtası gelmiş tavuklar gibi sıradan faaliyetlerini bile azami gürültü içinde ille de göze sokmaya ve bundan grupları, cemaatleri adına bir yarar sağlamaya çalışanların şımarık, densiz, kibir ürünü, gündelik hayatın akışını bozan faaliyetlerine bir sınır getirilmesi ve dolayısıyla bunlar nedeniyle kendilerini baskılanmış sayan, bunalan, korku üreten insanların rahatlatılmaları gerekir.
Bu ülkede bunları en iyi anlayacak olan da herkesten önce sayın Başbakan"dır.
Halkın düşmanlarıyla birlikte olamayız
00:008/06/2013, Cumartesi
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Toplumsal karışıklıklarda derin mesajlar manşetlerden çok küçük başlıklı, az hikayeli haber ve yorumlarla verilir. Çoklarınca basit bir gazeteclik numarası sayılacak olan bu durum aynı zamanda o gazetenin misyonunu en iyi şekilde hem ifşa hem de temsil eder. Örneğin, bir gazetenin internet sayfasında yer alan "GEZİ"DE 60"LAR YENİDEN YAŞANDI / Gezi Parkı"nda bugün birbirinden ilginç insan manzaraları yaşandı. Eyleme destek veren gençlerin oluşturduğu guruplar altmışların efsanevi "Çicek Çocukları"nı akıllara getirdi. Gezide paylaşım, eğlence ve birliktelik ruhu vardı" şeklindeki haber bunun en son ve en tipik örneği olarak verilebilir.
Gezi kalkışmasıyla başlayan olaylarda ağaç sevgisinin duygusal bir dolgudan ibaret kaldığı, asıl maksadınsa Başbakan"ın yıpratılmasına hatta güç yetirilebilirse AK Parti"nin geriletilmesine mahsus son iki yıldır inceden inceye hazırlanan çok boyutlu ve (ulusalcılar, solcular, kemalistler, kapitalistler, malum medya, montajcılar, faizciler vb.) çok katılımlı bir planın ürünü olduğu tartışma götürmeyecek kadar aşikar artık.
60"ların ruhu dendikte, bu bağlamda Başbakan"a "Biz geçmişte Başbakan asmıştık" hatırlatması üzerinden göz dağı verilmekle bir tür ricat etmesi, özür dilemesi "aba altından sopa gösterme" yöntemiyle salık verilmiş olunuyor.
Bu vb. tehditler, bizim iktidara karşı bu sütunlarda yaptığımız eleştirilerilerde yeni bir tutum oluşturmamızı zorunlu kılıyor. Çünkü zikrettiğim mesajların yazılabildiği bir ortamda mesele Başbakan üzerinden yine halka (ki halk demek bizde dindar demektir) bir ders vermeye uzanıyor.
Açıkçası şu deniyor halka "Sen misin sandıkta AK Parti"yi iktidara taşıyan; sen mizin bu sayede Kemalist ideolojiyle hesaplaşmaya yeltenen; sen misin İslam kimliğinden bir türlü vaz geçmeyen; işte biz sana haddini bildirmek için senin seçtiklerini sıkboğaz ediyoruz; zor duruma düşürüyoruz; ona geri adım attırıyoruz."
Artık bu noktada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, sandıkta halkın teveccühüne mazhar olmuş normal bir siyaset adamı değil son 250 yıldır ezilmek, sindirilmek, değiştirilmek ve güdülmek istenen dindar halkın sembolüne dönüşür. Dolayısıyla onu merkeze alan her türlü haksızlık, saygısızlık, sevgisizlik, nefret ve kin doğrudan halka yöneltilmiş olur.
Hele dün, bizler eleştiri tarafında dururken tabasbusun dibini bulacak şekilde Başbakan"a yalakalık yapanların bugün onun yorulduğunu, dinlenmek için görevi bırakması gerektiğini söyledikleri şu ortamda, yeni bir şer ittifakına karşı Başbakan"ı savunmak ve desteklemek doğrudan halkın savunulması ve desteklenmesi olacaktır.
İş bu nedenlerle bugün eleştiri yapma günü değildir. Binanın tutuşan bacasını sönd ürmek yerine onun mühendisini suçlamayla uğraşmak ne denli aptallıksa, bugün Başbakan"ı şu ya da bu uygulamasından, sözünden, tavrından dolayı eleştirmek de en az o kadar aptallıktır. Çünkü bu halka karşı oynanan bir oyunda devekuşu tutumu takınmak, höt denildiğinde tırsmak ya en azından bir kere olsun kendi beslemeliğine itiraz edecek güçten yoksun olmak, özetle bir kere olsun insanca, delikanlıca davrananamaktır.
60"ların ruhu ve 80"lerin hıncıyla birlikte düşünüldüğünde her seçimden yenilgiyle çıkanların bugün gemi neden azıya aldıkları daha da anlaşılır hale geleceği gibi Başbakan"a yönelik yıpratma kampanyası da daha anlaşılır hale gelecektir.
Daha önce de söylemiştim, tekrarlamalıyım: Bizi biz yapan kimlerle birlikte olduğumuzdan çok kimlerle birlikte olmadığımızdır.
Biz Menderes"in ve Özal"ın katilleriyle birlikte olmadık.
Bugün de Başbakan"ın (halkın) düşmanlarıyla birlikte olamayız.
Çünkü biz halkız!
.Başkanlık sistemine doğru…
00:0012/06/2013, Çarşamba
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Madem AK Parti sayesinde artık kimse "Demokrasi Risalesi" yazmaktan dolayı tutuklanmıyor, madem Taksim kalkışmasında demokrasi (yani seçim) reddiyesine tanık olduk, o halde demokrasiyi rahatça tartışmaya açmalıyız.
Taksim kalkışmasında, "Demokrasi istiyoruz" diyenlere, "Seçime buyurun" denildiğinde onlardan "Seçim bu işi çözmez çünkü nasıl olsa Recep Tayyip Erdoğan bu halk tarafından tekrar seçilecektir" itirazı gelmiş, "Siz ne istiyorsunuz" diye sorulduğunda ise kendilerinin de ne anlama geldiğini bilmedikleri sözler duyulmuştur.
Buradan görünen şudur ki haklı ama azınlıkta kalanların sesinin, haksız ama çoğunlukta olanların sesiyle boğulduğu kuşku götürmeyecek bir toplumsal gerçektir.
Bugünse halkın %50"sinin (son anketlere göre % 60"nın) AK Parti"ye oy veriyor olması, demokrasinin tümüyle olumlanmasını gerektirmediği gibi, halkın (ki halk bizde dindar demektir) demokrasiyi iyi bir sistem sanması gibi bir önemli yanlışığı da giderek pekiştirmektedir.
Oysa ki bu pekiştirme tam da CHP"nin ekmeğine yağ sürer. Çünkü kendileri yine ve yine iktidar olamasalar da 86 yıllık çabalarınının başında gelen "dini zihniyeti değiştirme" projelerinin, dindarlar eliyle gerçekleşmesi onlara çifte telli oynama mutluluğunu kazandıracaktır.
O halde "şimdilik" AK Parti"nin (ve dolayısıyla halkın) işine yarayan demokrasinin aslında çok problemli bir sistem olduğu tekrar unutulmaya terkedilmeden, bu ülke insanı için tesis edilmesi gereken en uygun sitemin tartışması da başlatılmalıdır.
Bunu derken hemen yarın bir değişikliğe gidilmesini kastetmiyorum, bu uzun vadeli bir düşünmeye çağrıdır; benim ve benden sonraki kuşağın da sonuçlarını göremeyebilecekleri bir çağrı…
O halde, şuradan hecelemeye başlayabilirim:
Örneğin tesettürlü olmak demokratik bir hak değil, ontolojik bir haktır. Yani "Tesettürlü olmak istiyorum" deme hakkından sözetmek yanlıştır; "Tesettürsüz olmak istemiyorum" deme hakkı doğru olandır.
Bu durumda "tesettürsüz olmama" hakkının can, kan kadar şahsiyete bitişik bir hak olarak yasama, yürütme ve yargının kararlarına tabi olması yanlıştır.
Demokrasi ise bunu kendi sistemi içine çekerek, velev ki tesettürsüz olmamayı kabul etse bile bunu vatandaşa yaptığı bir iyilik olarak gösterecek, dolaysıyla ontolojik olanı maddileştirerek kendi nüfuzu ve takdiri içinde tutacaktır.
Aynı durum ana dilini kullanma, kendi dini inançlarına göre yaşama, düşüncesini söyleme hakları için de geçerlidir.
Bu bağlamda demokrasiyi insani bulamayacağımıza göre, mevcut demokrasi tecrübesinden de yararlanarak, hatta şartlar hala öyle gerektiriyorsa demokrasi tanımının içinde bile durarak onu aşan bir sistemin derdine düşmeliyiz.
Kısmen tartışmaya açılan ancak üzerine iktidar gölgesi düşürüldüğü ya da düşürülmüş olduğu yanılsamasına uğranıldığı için verimli bir noktaya taşınmayan "Başkanlık Sistemi" tartışması şimdi ciddiyetle ve çok ayrıntılı olarak yapılmalıdır.
Yine örneğin, federatif sistemin geçmişteki yanlışları tekrarlanmak istenmeyeceğine göre, mahalli idarelerin güçlendirildiği bir sistem düşünülebilir ki, bu sayede belediyecilik hizmetleri gibi asayiş ve eğitim hizmetleri de doğrudan halkın karar ve denetimine açılabilir.
Başkanlık sistemi de halkın kendi kendini yöneteceği bu ve benzeri bir sistem içinde belirtilen imkanın hem önünde (uygulayıcı olarak) hem de sonunda (denetleyici olarak) yer alacağına göre prestij ve nüfuz açısından dengeli bir konumda yapılanabilecektir.
Demem o ki, bu ülkenin insanlarını bugün demokrasi yandaşı, yarın demokrasi karşıtı olarak kutuplaştırmak istemiyorsak mevcut demokrasi tecrübesinin ötesine geçebilmeyi, yönetim ilişkilerini Başkanlık sistemi içinde yapılandırarak asıl adalet konusunu konuşmaya yer açmayı düşünmeliyiz artık.
Şaşırmışlar
00:0015/06/2013, Cumartesi
Son yazımda, bir adım önüne geçmek ve adalet merkezli yeni bir yönetim tarzını başkanlık sistemi içinde yapılandırmak için demokrasi üzerine düşünmeliyiz, demiştim.
Bu yazımı da kaldığım yerden sürdürmek niyetindeydim.
Ne ki, "Mendres"in, Özal"ın katilleriyle birlikte olamayız" sözüme gösterilen sözlü ve kaydi itirazlar yine ve yeniden zorunlu bir zemin aydınlatmasını beraberinde getirdi.
Gezi talebi ve Taksim eşkıya kalkışması (ki, bunlar bir tavuk-yumurta ilişkisini içeriyor da olsalar bu farkı vurgulamalıyım) bence çok net olarak şu soruyu üretmiştir: Güçlü ve istikrarlı bir Türkiye"yi kim istemez?
Zor değil, cevabı kolay bir soru bu aslında: Menderes"i ve Özal"ı öldüren iç ve dış çete istemez. Ben de bu cevaptan hareketle, aklımızı başımıza toplayalım, Başbakan"ı hedef alan bu muhalefetin ve eşkıya kalkışmasının yanında yer almayalım; gün eleştiri günü değildir; dayanışmayı ve istikrarı önceleyelim dedim.
Vay efendim ben bunu nasıl söylermişim! AK Parti"nin kültür ve sanat başta gelmek üzere birçok uygulamalarına yıllardır muhalefet eden biri olarak vaki kalkışmaya destek vermem gerekirmiş, yoksa yaptığım o muhalefetin ne anlamı kalırmış?
Bana bu itirazı yöneltenler belli ki çok şaşırmışlar. Ama ben şaşırmadım hamdolsun, dün bu ülkenin gerçeklerini anlamak ve fiili ya da potansiyel olumsuzlukları görebilmek, gösterebilmek konusunda ne kadar ısrarlıysam, bugün de aynısını yapıyorum. Diğer bir söyleyişle dün kimsenin adına ya da hatırına bir tutum belirlemediğim gibi, bugün de yine kimsenin adına ya da hatırına bir tutum belirlemiyorum.
Belli ki şaşıranlar karşıtlıktan yandaşlık üretecek kadar sabit bir perspektife saplanmakla kalmamışlar, bir muhalif yandaş kurgusu yapma yanılgısına da düşmüşler. Bana da bu nedenle şaşırmışlar, çünkü kurguları (ki buna kumpasları da diyebiliriz) fire vermiş.
Olguya tekrar bakalım: 175 yıldır seçkinliği, imtiyazı bir tür aile mirası olarak devralma yanılgısı içinde olan mutlu azınlığın, her an ve her fırsatta yaktıkları bir ateşin içinden geçerek bugünlere eriştik. Öte yandan son on yılda AK Parti de seçkincilere şunları söyleme hakkını kazandı: Cahil olduğumuzu söylediniz, diploma koleksiyonları yaptık; sağlam bir ekonomik tabanımızın olmadığını söylediniz burjuvamızı ürettik; yönetmekten anlamadığımızı söylediniz, yönetim krizi içindeki toplumların, ülkelerin bile hayran kaldıkları bir yönetme başarısı gösterdik; demokrat olmadığımızı söylediniz, sizin belirlediğiniz kurallara göre davranarak halkın yarısının teveccühünü kazandık.
Peki bunlar doğru mudur? Doğrudur!
Bunlardan hareketle imtiyazlı olduğunu sananların yaklaşık iki yüz yıllık hırsıyla, AK Parti"nin ayrı sürede düşe kalka, adeta iğneyle kuyu kazarcasına gerçekleştirdiği halk hareketinin tam ortasında durarak baktığımda benim yaptığım tercihin akıl, idrak ve izan sahibi olanların tercihi olacağı açıktır...
Bana şaşıranlar nerde duruyorlar, diye düşündüğümde ise şu sonuçlara varıyorum:
Öncelikle muhalif olmakla eşkıya olmanın farksızlığında duruyorlar.
Sonra uyarmakla, tamir etmekle yıkmak arasındaki ayrımın ayrımsızlığında duruyorlar.
Ayrıca ellerinde biriken yağın kendilerine, o yağı sürdükleri ekmeklerinse imtiyaz budalalarına ait olduğunu görememe körlüğünde duruyorlar; ders vermekle intikam almanın, istikamet kazandırmakla istikrar bozmanın ayrımını ortadan kaldıran, halkın kazanımlarını halk düşmanlarına peşkeş çekmenin gafletini parlatan bir yapıya taş taşıyorlar.
Sonra da kalıp bana şaşırıyorlar.
Şaşırmak şaşkınlaşmanın eşiğidir; şaşkınlaşmaksa moğollaşmanın, haçlılara piyon olmanın eşiğidir.
Bu nedenle şaşıranların bana doğru şaşırmadıklarını, ciddi bir şaşırma şaşkınlığına uğradıklarını düşünüyorum.
Kudüs"te beş mahzun adam
00:0019/06/2013, Çarşamba
."Mesaj alınmıştır"
00:0022/06/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kendilerine ne zaman bir mikrofon uzatılsa böyle diyor devletin kimi yetkilileri: "Mesaj alınmıştır!"
O kavukluların aldıkları nasıl bir mesajdır bilmiyorum ama pişekar yani halktan biri olarak benim eşkıya kalkışmasından ya da isyan provasından veya modern mandacılardan alığım mesajları hemen aktarayım.
-Türkiye, halkı müslüman olan ülkeler içinde son on yılda maddi anlamda en ciddi gelişmeyi gösteren, taraftarı olmadığım ve benimsemediğim halde demokrasiyi büyük oranda kurumlaştıran bir ülkedir. Böylesine ve giderek daha da güçlenen bir Türkiye"yi kim istemez? Elbette sıcak denize ilişkin hayalleri olan, halen sömürgecilikten büyük pay alan ülkeler istemez.
O halde ilk mesaj alınmıştır. Türkiye"nin gücünü kendi güçsüzlükleri olarak gören yerli ve yabancılar kendi nüfuz alanları içindeki şehir eşkıyalarını harekete geçirmişleridir.
-Türkiye"de son on yılda tarihle kurulan bağ artmış, yaklaşık bir yüzyıldır sürekli kötülenen tarihi değerleri tanımaya yönelik bir çaba ortaya çıkmış, kültür diline merak duyulmuştur. Bu yanıyla Türkiye tarihi bağ üzerinden Müslüman halklarla ünsiyetini pekiştirmiş, halen sömürülen Müslüman halkların ve halen Yahudi işgalinde bulunan madunların umudu haline gelmiştir. Bir Yahudiye haddini bildiren Başbakan Müslüman halkları nezdinde "Good Man" olarak tanınmış, onların engin sevgisine mazhar olmuştur.
O halde ikinci mesaj da alınmıştır. Tarih düşmanlığından medet uman, köksüzlüğü gelişme, muasırlaşma olarak anlayan, Müslüman halklara ilgisizliği sürdürmek isteyen, Başbakan"ın onlar tarafından sevilen "iyi adam" olmasını hazmedemeyen yerli ve yabancılar kendi nüfuz alanları içindeki şehir eşkıyalarını harekete geçirmişleridir.
-Türkiye yeni havalanları, kanal, köprü, otoyol, hızlı tren projeleriyle elli yıl geciktirilmiş bir hizmeti halkına götürmeye hazırlanırken aynı zamanda Lozan"da, Montrö"de kimi zorunluluklarla verilen tavzileri ancak şimdi boşa çıkarma gayretini de ortaya koymuştur. Bu hizmetlerin Türkiye"ye ticaret ve taşımacılıkta emsellerine göre sağlayacağı avantaj ortadadır. En basitinden Frankfurt Havalanı"nın hem işlevi hem de prestiji bundan büyük zarar görecektir.
O halde üçüncü mesaj da alınmıştır. Merkel"in ve onun borazanlarının Türkiye"nin güçlenmesini, halkının zenginleşmesini istemesi muhaldir. Bu yüzdendir ki büyük Türkiye"yi istemeyen yerli ve yabancılar kendi nüfuz alanları içindeki şehir eşkıyalarını harekete geçirmişleridir.
-Yeter ki Batı"nın yaptığını yapsınlar diye eğitilen, işleri resmi teşvik gören, ulufeleri de her zaman devletten gelen sözümona ressamlar, heykeltraşlar, tiyatrocular, çalgıcılar son on yıldır hem ulufeye düşkünlükleri yüzünden itibarsızlaşmış hem de halkın teveccüh etmediği işleriyle ortada kala kalmışlardır. Bunun aksine halkın geleneksel sanatlara olan ilgi ve teveccühü artmış, hattatların, nakkaşların, müzisyenlerin, müzehhiplerin, ebruşenlerin ürünleri sanat pazarındaki yüz yıllık kurguyu altüst etmiştir.
O halde dördüncü mesaj da alınmıştır. Devletin sırtından sanatçılık yapan, akıları rakı sofralarında dedi-kodu yapmaktan öte bir işe yaramadığı halde kendilerine aydın olma vasfı yapıştırıldığı için halkından nefret eden, çok dilli ve çok dinli, çoğu beyaz, çoğu rantiyeci, çoğu mirasyedi sözümona sanatçılar devrini tamamlamış imtiyazlarının kaygısına düşmüşlerdir. Bundandır ki, o kaygılı yerli ve yabancılar kendi nüfuz alanları içindeki şehir eşkıyalarını harekete geçirmişleridir.
Bu mesajlar hangi köşklerde kurgulanmıştır? Köşkten Köşk"e fark vardır ve elbette bunlar da çok yakında öğrenilecektir.
İşin sırrı candaymış
00:0026/06/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Sosyal medyadaki izleme listemde yer almayan genç bir kadının "sizin eşkiyadan anladığınız nedir, eylem yapan Türk halkı mı apo süreci nasıl gidiyor" şeklindeki mesajını, üç farklı durumu birbiriyle karıştırmaktaki başarısına istinaden "karnı tokun, sırtı pekin sorusu... Kaybedeceğiniz bir şey olmayınca siyaset de takılıyorsunuz anlaşılan, lütfen başka kapıya" diye cevapladım.
Onu başka kapıya göndermemin nedeni, Gezi şehir eşkıyasının ve güya onu temsil edenlerin Alibaba"nın çiftliğinden yükselen sesleri taklitle Sosyal medyayı da işgale kalkışmalarıydı. İşgalciliklerine, yavuz hırsız numaralarına vurgu yapan her mesaja bala üşüşen sinekler gibi üşüşüyorlardı. Dolayısıyla Gezi şehir eşkıyasından olduğu her halinden belli olan bu kadına ve benzerlerine laf anlatmanın deveye hendek atlatmaktan çok daha zor olduğunu bildiğimden zamanımı boşa harcamak istememiştim.
Ama o başka kapıya gitmek yerine "Kaybedeceğimiz bir şey mi? Canımız pahasına meydanlarda idik hocam" şeklinde bir mesaj daha yazdı.
Sosyoloji biliminden hazzetmediğimi her fırsatta belirten biri olarak "Gezi sosyolojisi" türünden bir yokluğu saçmalık sosuyla varlığa taşıyamayacağıma göre bari bu genç kadının "canımız pahasına" vurgusu üzerine düşüneyim dedim.
Elbette 28 Şubat"ta ikna odaları gibi bir zulüm mekanizmasının içinden geçmiş olmanın ürkünçlüğünü toplum olarak yaşamışken şimdi ben onu ikna etmeye kalkışamazdım ama onun "canımız pahasına" vurgusuna neden olan fiili durumu düzünden ve tersinden bakarak anlamaya çalışabilirdim:
Evet bu genç kadın "canı pahasına" Gezi şehir eşkıyalarına katılmıştı. Çünkü İstanbul düşman işgaline uğramış, o da tıpkı 2. Dünya Savaşı"nda Paris"i işgalci Almanlar"dan kurtarmak isteyen Parisli kadınlar gibi vatandaşlık görevini yerine getirmek arzusuyla çırpınıyor olabilirdi.
Ya da "canı pahasına" Gezi şehir eşkıyasına katılmıştı çünkü annesinin, babasının akşam evlerine dönememeleri, kardeşinin gittiği mahalle maçında kaybolması, kendisinin polis takibinden yılmış olarak eve kapanması söz konusu olabilirdi.
Veya "canı pahasına" Gezi şehir eşkıyasına katılmıştı çünkü boğaz tokluğuna çalıştığı resmi maden şirketi altı aydır ücretini ödemediği gibi sosyal güvence payını ödemeyi de ona yüklemiş, buna karşı çıkmaması için üniversitedeki oğlunu rehin almış, kocasını işkence odasında okşuyor da olabilirdi.
Hasılı o kadar çok geçerli neden vardı ki genç kadını "canı pahasına" eyleme sevkedecek…
Öte yandan cep telefonunu klavyesi Türkçe olan yeni modeliyle değiştiremediği için içi alev alev yanıyor da olabilirdi. Yaz tatilini nerede geçireceğine dair bir karar verememesinin neden olduğu o dayanılmaz iç sıkıntısı, ekmek elden su gölden bir yaşamanın yolaçtığı o derin boşluk, makyaj malzemelerini ucuzca almasına engel olan kapitalizme karşı devrimci başkaldırının kaçınılmaz olması da cabasıydı. Üstelik o, bu evrensel problemlerle uğraşırken devlet köprü, kanal ve havaalanı yapmaya çalışıyordu, olacak şey miydi bu?
Demek ki bu nedenlerden biri ya da birkaçı yetmişti genç kadının "canı pahasına" Gezi şehir eşkıyasına katılmasına…
Zaten oradakilerin hepsi "canı pahasına" oradalardı. Örneğin satamadığı tablolarını atölyesindeki duvara muhkemce mıhlamış olan Berlin güzel sanatlar çıkışlı ressam, filmleri seyredilmediği için kahrından ikiye yarılmak üzere olan Romalı yönetmen, babasının ecesiyken şirretliği yüzünden çalıştığı gazetelerden kovularak ağır işçiliğe mahkum edilen gazeteci… Onlar da canları pahasına oradalardı…
Gezi işi nasıl oldu da çok kısa bir zamanda zengin bir mizahın malzemesi halinde geliverdi diye merak ediyordum.
Meğer işin sırrı candaymış.
Yeter artık!
00:0029/06/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Hüseyin Su hatırlayacaktır, Hece dergisini çıkarmaya karar verdiğimizde, "Şimdiye kadar hedef kitlemiz okuyan beş milyon Müslüman"dı, bundan böyle 63 milyon insan olmalıdır. Müslüman okurlarla aramızda oluşturulmak istenilen engelleri de ancak bu şekilde aşabiliriz. Bu doğrultuda derginin kanatlarını da genişletelim, adil, inancımızla problemi olmayan solculara da açık olalım" diye kararlaştırmıştık.
Çünkü 28 Şubat darbesinin ilk aylarıydı, şiddetli bir baskı vardı; o zulüm kuşatmasını yarabilmek için kalemimizden başka imkanımız yoktu; hem muhatap kitlemizi geniş tutmamız hem de 28 Şubat"ı olumlamayan, olumlamasa bile bunu belli etmeyen sol ahlaka sahip yazarlarla birlikte olmamız elzemdi.
Gün oldu devran döndü, yaklaşık 170 yıldır inançları, kültürel kimlikleri yüzünden sömürülen, hor görülen halk kendi içinden yetişenleri iktidara getirdi:
Said Halim Paşa"dan sonra ilk kez kimliği, duruşu, hedefi, niyeti sahih ve sağlam olan Recep Tayyip Erdoğan başbakan oldu.
Sağcılar iktidar nimetinden pay kapmak için yeni iktidarın kapısında kuyruk oluştururlarken biz yine kendi yerimizde durduk.
Elbette Ak Parti"nin iktidarı bizim sevincimizdi ama iktidara yakın olmak korumaya büyük özen gösterdiğimiz olumsuzluklara itiraz etme, olası yanlışlıkları eleştirme hakkını kullanmamızı engelleyebilir, en azından susmak zorunda kalarak vebal üstlenmemize neden olabilirdi.
Solcular sağcılardan geri mi kaldılar? Hayır! Konu kültürel faaliyetler, ajans işleri olunca onlar sağcılardan daha maharetliydiler ve bal tutan da parmağını yalamalıydı.
Bu manada da Solculara köstek olmadık, bilakis yardımcı olduk. Belediyelere götürdükleri projelerde -mütedeyyin yöneticileri ikna etmek için- bizleri bir konu başlığı olarak göstermelerine bile karşı çıkmadık. Talepleri konuşmaysa yaptık, bildiriyse sunduk, istişareyse ettik. Deyim yerindeyse o işler için oluşturulan gri alana (terim Özkan Gözel"e aittir) salt onların yararına itirazda bulunmadık. Düne kadar da bu böyle devam etti.
Dün olanlarsa hepinizin malumudur ama yine de tekrar özetleyeyim:
Çiçekleri, böcekleri koruma niyetiyle başlayan Gezi eylemi daha ilk saatlerinde provokatörlerin güdümüne girdi. CHP milletvekillerinden tiyatroculara, çalgıcılardan ressamlara, proflardan militanlara herkes Gezi eylemini elbirliğiyle Menderes"in katillerinin dayanışmasına dönüştürdü. Artık yavaş yavaş ortaya çıkıyor ki, otellerde yapılan tıbbi malzeme stokları, Avrupalara gönderilen ağıtnameler uzun zamandır yürütülen haince bir planın parçasıymış.
Yukarıda arzettiğim husus doğrultusunda benim için daha da önemlisi gri alanda edebiyatımızın dününü, bugününü yarınını konuşabildiğimiz o solcuların büyük bir bölümünün birer elebaşı, birer yalan makinası, birer azgın devrimci olarak eşkıya hareketinin ön saflarına anında geçivermeleriydi.
Olsundu; hayattı bu; dönmelere, vefasızlıklara alışıktık zaten. Ama iş bu kadarla kalmadı. Bir de dönüp "Bize destek vermenizi beklerdik" demesinler mi?
Buna "Yeter artık!" denmez de ne denir?
Yüzsüzlük insani bir kusurdur ki, o yüzsüzlüğe başkalarını dahil etmeye kalkışmak çifte yüzsüzlüktür.
Gri alana da girmek geçici bir toplumsal zaruretti ve biz oldum olası beyazdaydık, bunu onlara tekrar hatırlatma ihtiyacındayım.
Hem gri alanı kendi elleriyle yok edip, hem de bizi eşkıyaya destekçi olmamakla suçlayanlar, kalan son köprüleri de yıkmakla asıl kendi geleceklerini yıkmış olurlar.
O halde akıllarını başlarından alan sokaktan yazı masalarına dönüp, kinlerinden, öfkelerinden geriye kalabilen insani bilgi kırıntılarını harekete geçirerek yeniden düşünmeye çalışmalılar.
Yarın çok şey için geç olabilir.
Kaygılıyızcıların borusu
00:003/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kaygılıyızcılar sanatı şöyle tanımlamışlar: "Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur."
"Sanat hayatımızı diri tutan" ne demek? Olağanüstü bir güç müdür sanat? Eğer olağanüstü bir güç ise sanatçılar da onun yalvaçları mıdır? Peki Allah"ın dinine sövüp, onun yerine tersinden bir metafizik üretmek nasıl bir hinliğin ürünüdür? Hele hele kendine yalvaçlık yakıştırmak nasıl bir kibrin tezahürüdür?
Konu Din olunca birer ifrit kesilenler, konu sanatı din katına yükseltmek olunca nasıl da gayretkeş oluveriyorlar!
"(Sanat) bizi acılarımızdan arındıran…" demişler sonra. Ben de sanırdım ki -hani bunlar güya sanatçı ya- Goethe, Nietzsche, Kierkegaard, Rilke, Camus.. gibi sanatsal dille acının dilini eşitlemiş adamları okurlar… Geçtim bunları, yaşayan biri olarak Eagleton"dan bile haberleri yokmuş meğer.
Elbette tragedyanın son aşaması olan katarsisi kastettiklerini biliyorum da bunların hangi kültür ya da mesleki ilgi nedeniyle Aristo"yla akraba olduklarını bilmiyorum. Bilen varsa söylesin lütfen.
Sonra da demişler ki "(Sanat) soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur."
Boru ve sanat!
Bu söyleyişteki dil inceliği, zevki ve müzikalite elbette kimsenin dikkatinden kaçmamıştır.
Gerçi bu yorumun doğruluğuna bildiride imzaları bulunan bilimum çalgıcılar kefildirler de kendilerini nefes borusunun öttürücüleri olarak ifşa etmeleri ne menem bir şeydir? Diğer bir söyleyişle kendi haklarında "Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler" türünden bir anlayışı boru öttürücüleri olarak pekiştirmeleri nasıl bir mantığın ürünüdür?
Sanat bizi acılarımızdan arındırıyorsa ve Kaygılıyızcılar bunun için sanat yapıyorlarsa madem "Bu ülkenin toplumsal (…) acılarına her zaman yakın durmuş, (…) bu çabaları sayesinde toplumca ödüllendirilmiş veya bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar" olmak ne demek?
Kendi acılarından arınmalarının karşılığı sanat değil de toplumsal acıları körüklemek mi? Ya da sanatın acılardan arındırması kocaman bir yalan da onlar bu yalanı toplumsal acıları tahrik ederek mi örtmeye çalışıyorlar? Veya sanat acılardan arındırma işiyse onlar nasıl oluyor da "acılar çekmiş sanatçılar" oluyorlar? Kendilerini bile acıdan arındırmaktan aciz oldukları halde hangi sanatan ve arındırmadan söz edebiliyorlar?
Saçmalık acıda mı, sözüm ona sanatçılarda mı, yoksa her ikisinde birden mi?
Onlar sanat, acı, arınma derken neyi oynuyorlar? Bu saçmalık içinden ortaya koymaya çalıştıkları itirazlar onların hangi psikolojik arızalarına ya da kullanılma biçimlerine denk düşüyor?
Güya sanatçılar, güya akıllılar, güya aydınlar ama daha üç cümleyi yanyana doğru dizmekten acizken bir de kalkıp "Ayaklar baş oldu" sözünü söyleyene dil ve ahlak dersi vermeye kalkışıyorlar.
Şaka yapmadıklarına inanmak için soruyorum: Kuzum siz "toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor" derken "kutuplaşmaya evet, keskinleştirilmesine hayır" dediğinizin bile farkında değilken, kimin derdine deva, hangi soruna çare olacağınızı sanıyorsunuz?
Adam gibi üç cümleyi bile doğru kuramayışınızla, kendi aklınızın değil ödünç bir aklın hizmetinde olduğunuzu ifşa ettiğinizi de mi göremiyorsunuz?
Madem "toplum üzerinde baskı" olduğunu vehmediyorsunuz, iyi ya işte sanatçı değil misiniz, oturun o baskının neden olabileceği muhtemel acılardan arındırın toplumu. Acı yoksa siz de yoksunuz demektir; acı yoksa arındırılacak birşey de olmayacağına göre, siz niye varsınız?
Taksim Darbe Konseyi istedi diye, boru öttürmek için mi?
Çünkü şeyler ancak kendilerinde bulunan bilgiyi başkalarına verebilir ve ancak kendi özlerine uygun olanı bünyelerine kabul edebilirler.
Aksi mümkün değildir.
CHP"ye daha çok Gaye
00:006/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Adı, Gaye Usluer"miş.
Ünvanlarına öyle bir sıkı sarılmış ki, sosyal medyadaki profilinde –ünvanları var kendisi yok dedirtecek derecede- yazmış yazıştırmış: Prof.Dr., CHP Parti Meclisi, bitmedi bir de OGU Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları AD öğretim üyesiymiş.
"Önemi nedir" diye soracağınızı biliyorum.
Söyliyeyim, önemi şu: Taksim eşkıya kalkışmasına doğrudan destek vermediğini, acayip bir şekilde demokrasiden yana olduğunu, darbeye karşı durduğunu söyleyen CHP yetkililerini sosyal medyadaki birkaç mesajıyla "iflah olmaz yalancılar" postuna oturtmayı başarıvermesi.
Öncesinden, Taksim"den başlayalım bu başarısını gereğince anlamaya:
31 Mayıs: "Dünya "Türk Baharı" başladı diyor. Ne güzel! Taksim oldu sana Tahrir Meydanı!!!"
1 Haziran: "Bugünkü olaylar gelişmiş ülkelerde HÜKÜMETİN İSTİFASI ile sonuçlanır."
Bir kere hızlandı ya Prof.Dr. Gaye, tutabilene aşkolsun; şöyle devam ediyor:
1 Haziran: "Nihayet… Gezi parkı direnişi bütün yurdu etkisi altına aldı. Polis Taksim"i terkediyor."
1 Haziran: "Bu halkın zulme direnişidir… Türkiye"de muhalefet vardır. En güçlü muhalefet HALK"tır. Dünyadaki değişmeler halk hareketleri ile olmuştur."
Tercümeye gerek yok ama biraz açıklama yapmada yarar var: CHP muhalefet olarak bir işe yaramadığı için onun gerçek sahibi olarak halk muhalefeti üstlenmiştir, diyor ve belli ki yarım solculuktan kalma bilgisini konuşturarak olayı dünya boyutuna aktarıp, eşkıya ile halkın aynı şey olmadıklarını da unutarak hayali bir hareketi yüceltiyor.
Bir insan Prof. Dr. olup, sosyal medyada gaza gelince nerede durması gerektiğini de düşünemiyor demek ki:
1 Haziran: "Dünya basını Tahrir ve Türk baharı derken, bizde BASIN kalmamış. Artık Basına kızmak yok çünkü basın YOK!!!!"
Basın özgürlüğünden, habercilerin çalışma şartlarının iyileştirilmesinden sıkça dem vuran genel başkanını şişirilmiş bir balon gibi uçurduğundan habersiz, başlayan halk(!) hareketinin hızından pek memnun olmayarak, bilimciliğini, bir yerlere üyeliğini de unutup başlıyor eşkıyaya slogan takviyesine:
2 Haziran: "Tüm ülkelerdeki sivil eylemin tek ve ortak sloganı "HÜKÜMET İSTİFA". Bunun sosyolojik analizini nasıl yapacağız???"
Soruşundan belli ki sosyoloji yapmayı kendisi için biraz fazla kalın görüp, kendi mesleğine daha yakın bir yerden konuşmayı seçiyor:
"Kimyasal silahlar ilk kez 1. Dünya Savaşı"nda kullanılmıştır. Biber gazı biber gibi kokan, o-klorobenzalmalononitril olup kimyasal bir silahtır."
Hayır hayır niye sinirleneyim bu yazdıklarına, Prof. Dr. Gaye olarak birşeyleri bildiğini göstermesi gerekiyor elbette ve zaten diğer mesajını okuyunca değil sinirlenmek derin bir acıma duygusu ve kahkaha tufanı yakalayıveriyor beni:
"Hükumeti duyarlı davranmaya, yatıştırıcı olmaya davet ediyoruz. 67 il HÜKÜMET İSTİFA diye bağırıyor. Kulak verin ve düşünün."
Prof. Dr. Gaye hangi yıldan kalmış ya da ne içmiş de böyle olmuş diye sormayacağım elbette. Çünkü tahsili, işi, eşi, maaşı, naaşı ne olursa olsun bir CHP"li hiçbir zaman kendi zamanında yaşamaz. Bugündeymiş gibi görünür ama "40"lı yıllarda yaşar. CHP biraz da bu yüzden her seçimde sandığa gömülür; geleceği yoktur CHP"nin çünkü, geleceğe bakabilecek bir göze sahip yöneticisi yoktur.
"Seçimle geldik! Diye kafa tutan MURSİ 3 günde gitti. Demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını anlayabildi mi?"
İşte Prof. Dr. Gaye"nin 3 Temmuz 2013 tarihli bu mesajı da il sayısında olduğu gibi derin bilgisinin üstüne diktiği son tüy!
CHP darbeci olmadığı, demokrat olduğu iddiasını nasıl sürdürecek? Sürdürse de kim inanacak?
O halde CHP"ye daha çok Prof.Dr.Gaye nasip olmasını temenni eder, 1940"larda başarılar dileriz.
Bağımsızlık siyaseti
00:0010/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Gezideki ağaçları koruma amacıyla başlayıp, daha ilk dakikalarında Taksim Darbe Komitacıları diye nitelenebilecek bir grubun denetimine giren Taksim merkezli eylemlerin bir savaşa hazırlanırcasına oluşturulmuş istihkam, iaşe temin, revir ve depolanmış sıhhi malzeme noktalarının faş olması, ölümlerin gerçekleşmesini temenni ile kalabalıkları bu yönde tahrik eden yerli ve yabancı medya desteğinde sürdürülmesi kolay kolay unutulmayacaktır.
Yine bu eylemlere özellikle "seçim herşey değildir" söylemiyle destek veren çok dilli ve çok dinli kültürel hegemonistelerin yabancı devlet yetkililerinden yazılı ve sözlü olarak yardım dilenmeleri de ilgili kayıtlarıyla çeşitli incelemelerin konusu olmaya adaydır.
Benzeri her eylemde olduğu gibi, çok önceden planlandığı belli olan bu eylemlerin de kuru inatlaşmadan, arsızlaşmaya, palacılar misali kendi karanlığından yeni provokasyonlar üretmeye, giderek bıkkınlık vererek komikleşmeye başlayarak idare ve yargının eline teslim olmak suretiyle layıkı olduğu asıl karşılığı bulacağı aşikardır.
Bu malum bilgileri tekrarlayışımın nedeni, onca olumsuzluğun peşinden yeni siyaseti de daha rahat ve daha somut bilgiler, belgeler tanıklıklar eşliğinde konuşabilecek olmamızdır.
Konuşulması gereken ilk husus demokrasidir ve onu Taksim eşkıya kalkışması dahil benzeri problemlerin de kaynağı, üreticisi olarak ele almamız mümkündür.
İlk bakışta, onca arızalarına eksiklerine rağmen kanıksanmış olan demokrasinin gerçekte Batı vesayetine ve müdahalesine uygun olarak yapılandırıldığı, işleyişininin de Batı"nın potansiyel işbirlikçilerinin, diğer bir söyleyişle bizzat Batı"da yetiştirilmiş yerel imtiyazlıların kırılgan taleplerine göre ayarlandığı açıktır.
Bu yanıyla mevcut demokrasinin hükmü tam da Yusuf Kaplan"ın iki gün önceki yazısında işaret ettiği "bağımsızlık" problemine bitişmektedir:
"İslâm dünyasının sorunu, demokrasi sorunu değil, bağımsızlık sorunudur. Demokrasiden önce, bağımsızlık meselesini konuşmak zorundayız. Aksi takdirde, çıkmaz bir sokağın eşiğine yuvarlanır dururuz. O yüzden, Mısır"da, Türkiye"de, İslâm dünyasının her yerinde, halkın iradesine darbe vurulur, halkın varoluşsal sorunları ipotek altına alınır, biz de sorunun demokrasi sorunu olduğunu zannederiz; asıl sorunun entelektüel, siyasî, kültürel ve iktisadî bağımsızlığın yitirilmesi olduğu yakıcı gerçeğini kavrayamayız hiçbir zaman."
Bunların konuşulmasını ya da birçok konuda olduğu gibi ilgili belgelerinin gösterilmesini Başbakan"dan beklemek ise yanlıştır ve hatta bu ona haksızlık etmek olur.
Çünkü Başbakan "(T)oplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti" olan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanıdır.
O halde bu problemleri konuşmak, mevcut demokratik esasların, toplumsal ve siyasal şartların yasal manada içinde durmak suretiyle münevverlerin ve aydınların görevidir.
Münevverler ve aydınlar derken (elbette Şahin Alpay vb. arızalı köşe yazarlarını dışarıda tutarak) konunun felsefi, hukuki bir arkaplana hapesedilmeksizin, halk tarafından da anlaşılabilir bir dil içinde konşulması gerektiğinin altını çizmeliyim.
Çok basit bir söyleyişle Mısır"da "Ülkemde darbe yapın" diye Batı"ya yalvaran ve başarı da sağlayan Baradey"in Türkiye"deki karşılıklarını ifşa ederek, onların psikolojilerini, bağlantılarının niteliğini, imtiyaz taleplerinin kaynağını sorgulayarak konuşmaya başlamak halkı da bu konuşmaya dahil etmek olacaktır.
Martin Lings"e rahmet
00:0013/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Martin Lings (Şeyh Ebubekir Siraceddin)"in Antik İnançlar Modern Hurafeler"i Türkçe"ye çevrilen ilk kitabı olsa da (Çev.: Enes Harman, Ufuk Uyan; Yeryüzü Yayınları, İstanbul, 1980), biz onu asıl Hz. Muhammed"in Hayatı adlı kitabıyla tanıdık. Nazife Şiman çevirisiyle İnsan Yayınları arasından çıkan bu kitap yayıncılığı Müslümanlara bir hizmet olarak da gören İlhan Akıncı"nın sayesinde sembolik fiyatlarla büyük bir okur kitlesine ulaştı, ulaşmaya da devam ediyor.
Martin Lings"in eğitim hayatına, İslam"la tanışmasına, Gelenekselci ekolle bağlantısına dair bilgiler için de yine geçtiğimiz günlerde İnsan Yayınları arasından çıkan Nurullah Koltaş imzalı "Gelenekselci Ekol ve İslam" adlı kitaba bakmak yeterli olacaktır. Sadece hatırlatma babından şu bilgileri oradan nakledeyim:
1909"da Lancashire İngiltere"de doğan Martin Lings, lisans ve yüksek lisansını Oxford Üniversitesinde tamamladı, bir müddet Polonya ve Litvanya"da İngiliz edebiyatı dersleri verdikten sonra 1940-1951 yılları arasında Kahire"de Shakespeare"i merkeze alan İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Daha sonra İngiltere"ye dönüp 1959"da Londra Üniversitesinde doktorasını tamamladı, 1973 yılında emekli olana kadar British Museum yazma eserler bölümünün başında bulundu.
Lings 1935 yılında Guénon"nun düşünceleriyle tanıştı. Guénon"un eserleri Hakikat arayışında ona önemli bir istikamet kazandırdı. 1937"de Frithjof Schuon"un makalelerini okuyan Lings, 1938 onunla tanıştı; Schuon"un vefatına kadar da onun sadık bir dostu ve müridi olarak kaldı.
Kahire günlerinde Guénon"la da sıkça görüşmüş ve onunla tanışmak isteyenler için aracılık vazifesi de yapmış olan Lings, Guénon"un 1951"de vefatından sonra Londraya dönüp, Şeyh Ahmed el-Alavi"nin hayatını ve görüşlerini incelediği doktora çalışmasını tamamladı. British Museum ve British Library Lings"e bazı ender elyazmalarını tahkik imkanı verdi. Bunun neticesi olarak Quranic Art of Calligraphy and Illumination isimli eserini 1976"da yayınladı. Lings, ardında tasavvufa dair birçok eser bırakarak 2005"te 96 yaşında Güney İngiltere"de bulunan Kent"te vefat etti ve naaşı evinin bahçesine defnedildi. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.
Şimdi onun "Splendors of Qur"an Calligraphy And Illumination (2005)" adlı kitabından söz etmek istiyorum. Turan Koç tarafından çevrilip, "Kuran Hat ve Tezhibinden Parıltılar" adıyla ve Murat Yalçıntaş"ın özel çabalarıyla İstanbul Ticaret Odası"nca basılan bu kitabın basım serüvenini İTO Müşaviri sevgili Şefik Memiş"ten dinledim:
Turan Koç, o zaman İTO Yönetim Kuurlu Başkanı olan Murat Yalçıntaş"a Lings"in bu kitabından bahsediyor ve bizde de yayınlanmasının büyük bir hizmet olacağını belirtiyor.
Yalçıntaş hemen kitabın telif haklarını elinde bulunduran Thesaurus Islamicus Foundation ile yazışmaları başlatıyor. Ancak Başkan Adnan H. Bogary"i ikna etmekte zorlanılıyor; son çare olarak Türkiye"ye gelmesi sağlanıyor; Yalçıntaş"ın samimiyetinden ve İTO"nun yayın imkanlarının genişliğinden mutmain olarak "tamam" diyor ama şartları var: Eserin metin kısımları Turan Koç tarafından Türkçeleştirilmiş olarak kendilerine teslim edilecek; Kur"an hat ve tezhibine mahsus orijinal görsellerin gelişmiş bir teknikle görüntü kaybına uğramaksızın sunulabilmesi için grafik-dizaynı ve basımı onlar tarafından gerçekleştirilecek. Murat Yalçın bunları da kabul ediyor ve "Kur"an hat ve Tezhibinden Parıltılar" baskı tekonolojisinin çokça geliştiği Kore"de bastırılmak suretiyle İTO"ya teslim ediliyor.
Bu kitabın önemi nedir?
Cevabı bir sonraki yazımda arzedeyim inşallah.
Bir kültürel hegemonisti takdimimdir
00:0017/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Taksim Darbe Komitesi"nin denediği eşkıya kalkışmasının bence en önemli yanı kültürel hegemonistleri baskılanmış imtiyaz talepleriyle birlikte -amiyane tabirle- kabak gibi ortaya çıkarmış olmasıdır.
Hegemonya nedir, siyasi ve kültürel olarak hangi nitelikleri yüklenir, hangi toplumsal yapılanları ya da çatışmaları gerektirir, bunları Gramsci"den okuyabilirsiniz. Böylece bir İslamcının, Batılı bir anarşist düşünürü referans vermesiyle ilgili tebessümler üretmenin keyfini size ayrıca bahşetmiş oluyorum, bu iyiliğimi de unutmayın.
Hazır, kültürel hegemonistler, buldukları her kürsüde, mikrofonda, çiçekte, böcekte eşkıyaya destek vermeye uğraşırken onların genel bir portresine mahsus kimi hususları belirlemeyi öne alıyorum.
İlk örnek olarak Ömer Madra"yı seçebilirim. Onu seçmekteki rahatlığım, hakkında söyleyeceğim hiçbir şeyin şahsiyyat yapma anlamına gelmeyeceğindendir. Çünkü o "Boğaziçi Üniversitesi mezuniyet töreni misafir konuşmacısı" sıfatıyla yaptığı konuşmada hem zikrettiğim portreyi çok iyi sunmuş hem de benim eşkıya kalkışması dediğim şeyi birazcık yumuşatarak "ayaklanma" şeklinde bizzat kendisi kullanmış.
Boğaziçi Üniversitesi ile misafir konuşmacı arasındaki tencere-kapak ilişkisini es geçelim; öyle ya o üniversite Abdurrahman Arslan"ı değil elbette Madra"yı ya da bir sınıfdaşını çağıracaktı.
Madra gerçek bir kültürel hegemonist. Bunu teyid eden özgeçmişini buraya alırsam, asıl söyleyeceklerime yer kalmaz, lütfen siz onu da bir yerlerden bulup okuyun.
Peki Madra neyi konuşuyor?
Aslına bakarsanız sosyal medya etkisi, üç çocuk hatırlatması vb. sıradan şeyler üzerine güya ironi yaparak kendisini "siyaseti, toplumsal olayları iyi okuyan, ayaklanmaların kokusunu iyi alan ve bunlardan orantısız zevk duyan biri" olarak konumlandırıyor. Diğer bir söyleyişle söylemiyormuş gibi yaparak söylemek suretiyle devrimci mütevazılığın içine gizlenmiş bir kibir, bir bilgiçlik retoriği üretiyor Madra.
İkincisi eşkıya kalkışmasını meşrulaştırmak ve çiçek-böcek çocukları muhabbetini unutup o kuru kalabalığa toplumsal bir nitelik yüklemek için kelimelerin şiddetli olanını öne çıkarıyor. Çünkü, bulunduğu noktada entelektürel bir dil kullanmasının eşkıyaya hizmet etmeyeceğini ancak çığlık atarsa, tahrikkar bir lugata başvurursa, rakamları kerrat cetvelini unutmuş bir çocuğun heyecanıyla abartırsa bir işe yarayacağını sanıyor.
Üçüncüsü "Taksim ayaklanması" vurgusundan sonra "İstiklal"deki o 40 bin kişilik büyük yürüyüşte hayatımda ilk kez GS"lilerle FB"lileri ve Beşiktaşlıları kolkola gördüm; sağımızda solumuzda milliyetçiler ve Kemalistler de vardı; faşizme karşı omuz omuza diye haykırırken sağ eliyle bozkurt işareti yapan bir genç kız bile gördüm. Herşey vardı. Kavga, dövüş yoktu bir tek" derken yakılan otobüsleri, indirilen vitrinleri, sökülen kaldırım taşlarını, tacize uğrayan tesettürlüleri bir çıpıda silerek, o aşinası olduğumuz "arslan Sosyal Demokrat" muhabbetinin gevşekliği içinde -karşılığı sadece kendisinde oluşan- bir devrim efsanesi üretmeye çalışıyor.
Dördüncüsü, "merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler" sözündeki hakikatı unutup, yeni hızını ürettiği efsaneden alarak "eşkıya kalkışması aylar öncesinden planlanmıştır" yargısını doğrularcasına yönetimindeki radyoyu (Başbakan Erdoğan darbecilerin radyo basma ritüeline son verdiği için) bir devrim borazanı katına yükseltmeye yöneliyor.
Portre demiştim, buna ilişkin son bir belirlemeyle bitireyim yazımı: Madra, hayal görmüyor, hayalle görüyor.
Hayalle görmek doğası gereği hayal görmekten daha tehlikelidir.
Hitler böyle biriydi. Madra ve benzerlerinin malum statüleriyle ne yapabileceklerini ise yaptıklarına bakarak lütfen siz düşünün.
Din-tasavvuf-sanat
00:0020/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İslam sanatı dendikte, iki yanlışa birlikte düşmekten kaçınamıyoruz.
İlki, sanatı "aşk" merkezli bir ontolojiyle sınırlandırarak onu bir tür "aşk-ınlık hali"yle eşitlemek, dolayısıyla sanatı ulvileştirmek suretiyle ve hatta onu Şeriat(lar)"ın üstünde konumlandırmak, ikincisi ise sanatı dünyevi bir uğraş şeklinde sınırlandırıp, onu salt faydacı bir konuma hapsetmek şeklinde gerçekleşiyor.
Bu yanlışlar üzerinde durmadan önce şunu bildirmemizde yarar var: Vahiy, sanat vb. şeylere kendinden bir "öz" verir ama form vermez. Çünkü form, ferdi zaman"a göre değişerek külli zamana dahil olur. Bu nedenle sanatın banisi olarak bilinen peygamberlerin işleri bir sanat tarzına indirgenemeyeceği gibi, onlar vasıtasıyla ortaya çıkan İlahi sonuçlar da bir sanat düşüncesine sığdırılarak ihata edilemez.
İki yanlışımıza dönecek olursak, her ikisinin de tipik bir paradoks olarak hem dünyevi olandan kaçınmamızdan hem dünyevi olana itibarda haddi aşmamızdan kaynaklandığını görebiliriz. Burdaki etki de öncelikle Batı sanatıyla ilgili ezberimizden kaynaklanıyor olabilir.
Batı sanatının serüveni bir sekülerleşme serüvenidir; erken Hıristiyan sanatını izleyen her yeni sanat akımı Hıristiyanlıktan uzaklaşma nisbetiyle maruftur.
Bunun bir diğer ifadesi Batı"da sanatının sadece doğaya tahakküm eden insan"ı esas alması, din ve dünya arasında yüzyıllardan beri oluşturulmaya çalışılan yarığı kapanmayacak bir şekilde derinleştirmiş olmasıdır.
Bu sonuç bizim sanat konusundaki iki yaklaşımımız, ilkinde dünyasal olana karşı aşırı kapanma, ikincisinde ise dünyasal olanı bir zorunluluk katına yükseltme şeklinde beliriyor.
Şimdi bu iki yanlışın da dışına çıkarak konuya mümince bir bakışla bakmak istediğimizde, öncelikle sanat hakkında salt ulvileştirmenin ve salt dünyevileştirmenin gerekmediğini söyleyebiliriz.
Diğer bir söyleyişle, mümince bir hayatın reddedeceği din ve dünya ayrımı, din ve sanat ayrımı için de geçerlidir.
Dolayısıyla bir mümin sanatı ulvileştirme ya da dünyevileştirme makamında olmak yerine, kendi dünya görüşüne mahsus kavramların ışığında sahih bir makamda bulunabilme imkanına sahiptir.
Örneğin Batı"daki mezkur yarılmanın yerine, mümin, kendi farkının farkını da gösteren "berzah"ı esas alırsa, bu bağlamda müsmir bir feneri yeniden elde etmiş olabilir.
İbn Arabi berzah"ı şöyle tanımlıyor: "Berzah bilinen/bilinmeyen, var olan/olmayan, olumlanan/olumsuzlanan, akledilir olan/olmayan şeyler arasında ayırıcı bir durum olduğu için "berzah" diye isimlendirildi. Berzah kendiliğinden akledilirdir ve hayalden başka bir şey değildir. Çünkü onu algıladığında –şayet akıllı isen– var olan bir şeyi algıladığını bilirsin. Gözün onun yerine düşer ve kesin bir kanıtla şunu anlarsın: Kendi başına ve asıl itibariyle, orada bir şey vardır. Binaenaleyh berzah, kendi adına bir varlık şeyliği kabul edip kendini var-sayarken aynı "şeyliği" ondan düştüğün bir şey değildir." (Fütuhat-ı Mekkiyye 2, Çev: Ekrem Demirli, Litera Yay.)
Daha önceki bir yazımızda Tasavvuf"un İslam sanatının doğma ve yaşama alanı olduğunu söylemiştik.
Şimdi de bunlardan hareketle ve nedeni olduğu şey itibariyle Tasavvufi idrakin, Şeriat ile sanat arasında bir berzah olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Tasavvufi idrak onları hem birarada tutar hem ayırır. Birarada tutması birleştirmesi (ittihat) olmadığı gibi, ayrıması da birbirinden bağımsızlaştırması demek değildir.
İslam sanatının ilk özelliğinin Tevhid olduğunu söyleyenler, sanıyorum ki Tasavvufi idrakin bu bağlamda "birleyen" bir berzah "da" olduğunu gözeterek onu söylemişlerdir.
Avcı yazar
00:0024/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaratıcı yazar, üretici yazar derken nihayet "avcı yazar"la da tanıştık.
Velev ki, avcı yazarlar tıynetleri gereği isimlerinin belirtilmesinden rahatsızlık duymayacak olsalar da biz yine saklı tutalım isimlerini şimdilik ve hazır tıynet demişken onların ortak özelliklerinden biraz bahsedelim ki, bu sayede avcı yazar tanımı da kendiliğinden netleşsin.
Avcı yazar, sadece ideolojilerin değil dinin de hükmünün bittiğine inanmakla birlikte pazar şatları ve hinterland sorunu nedeniyle duruma göre solcu, sağcı, İslamcı, liberal, anti-empeyalist, kapitalist, materyalist, spritüalist, amerikancı, oryantalist, özgürlükçü, devrimci, muhafazakar vb. vasıfları -bazen birini bazen birkaçını birden- benimsemeyi seçer ve bundan dolayı bir rahatsızlık, bir çelişki de duymaz. Diğer bir söyleyişle belli bir kimlik içinde olduğunu ihsas ettirmekle birlikte asıl kimliksizlik kimliğini muteber sayar ve öyle davranır.
Avcı yazar, dava delisi Kerim değildir; onu sürekli parlatacak davadır sadece onun davası. Bu manada, siyasal kimsiliksizliğinden bir gömlek daha üstte pragmatizmi esas alır; aşağısında kalana bakmaz, yukarısında bulunana her türlü iftirayı atar.
Avcı yazar, Hz. Hüseyin"le Atatürk"ü, Marks"la Buda"yı, Che"yle Dalai Lama"yı aynı şekilde sever.
Avcı yazar, düzenin olduğu yerde kaosu seçer. Bu nedenle toplumsal hayata ilişkin düzenlemeleri baskı olarak yorumlar. Örneğin rakı düşkünlüğünü "sorun bakalım, ne dertleri var, neden içiyorlar" diyerek makulleştirmeye çalışırken, özgürlüğü de salt cinsel serbestiyete, bozgunculuğa ve eşkıyalığa endeksler. "Türbana da alkole de özgürlük" yazan bir pankartın arkasında bu eşitleyişteki mendeburluğu bile bile hayasızca durmaktan kaçınmaz.
Avcı yazar, yazarlık (author; authority) otoritesinin içine kurularak merhametindeki dengesizliği, bir günde kırk düşünce ve kırk taraf değiştirmeyi normalmiş gibi göstermeye çalışır. Güya o gençleri en iyi anlayandır; ona göre gençlik baskı altındadır ve özellikle "ğ" kuşağının zekası fark edilmemekte, yaşam alanları sürekli daraltılmaktadır. Yaşadığımız dünya gay ve lezbiyenlerin korunmasını sağlamaktan kaçınan bir otoritenin tahakkümüne maruzdur. Bundan mülhem olarak "travestileri sevmemek yüreklerimizi katılaştırıyor", "sokakta öpüşme hazzını engellemek despotluktur" gibi teranelerin ya bayraklaştırılmasına çalışır ya da bunları bayraklaştırmak isteyenlerin değirmenine su taşır.
Avcı yazar, sıkıştığı yerde "ama ben bir romancıyım" diyerek yalanın içinde yaşamasını normalleştirmeye çalışmakla kalmaz, bunun kendisine cezai sorumsuzluk hakkı sağladığını sanır.
Avcı yazar, sinsidir ve bunu dışına kırılganlık olarak yansıtır. Üstüne vazife olmayan konularda mangalda kül bırakmazken, kendisine yöneltilen en küçük bir eleştiriye dahi tahammül edemez; hakkında söylenenleri yerine, şekline, nedenine… bakmaksızın yeterli bir ağlama nedeni sayıp, bunları kendisine arka çıkacaklara ihbar etmede gayretkeş davranır. Ayrıca kendisine arka çıkanların arka çıkma nedeni üzerine düşünmez, önemli olan sığınacağı bir koltuk altı, gözyaşlarını sileceği bir etek bulmasıdır. O koltuk altı malum-medyanın olmuş, o etek ha Ayşe"nin, ha Ece"nin olmuş onun için hiç mi hiç farketmez.
"İyi de" diyeceksiniz "bu avcı yazar gökten zembille mi indi; hem niye avcı oluyor?"
Elbette gökten zembille inmedi. Görselliğin tahakkümüyle aptallaşmış, zamanını etkili mesaj yazma becerisini geliştirmeye hasretmiş olan Gezivari sürüye layık bir yazarın da türemesi gerekirdi ki, işte avcı yazar böyle türedi.
Peki niye avcı oluyor?
Bu soruyu da lütfen, avcı yazarın şakşakçılarına bakarak siz cevaplayınız.
Yazmak kendi hakkında bilgi vermektir
00:0027/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Varlık âlemine çıkmış her şey kendisi hakkındaki bilgiyi öncelikle kendi varlığından ve kendinliğinden verir. Örneğin taş katı ve soğuktur, ot yeşil ve nemlidir, yılan kaygan ve zehirlidir…
Varlık dairesini daraltıp sadece insanı düşünelim örneğin, kendi bilgisini vermesi bakımından o da şeylere benzer. Suratı asık olanın geçimsiz, sorunlu olduğuna hükmederiz, sürekli tebessüm eden birinin kendisiyle barışık olduğuna, doğallığını yitirmiş bir cilde sahip olanın hasta olduğuna, dengesiz-mizansız birinin serkeşliğine hükmederiz.
Varlık dairesini daha daraltarak yazarın kendisinden verdiği bilgiye bakınca, durumun bunda da aynı olduğunu görürüz. Fark, "Üslub-ı beyan, aynıyla insandır" sözünün ifade ttiği hakikate uygun olarak, onun verdiği bilginin yazısıyla oluşundadır. Çünkü üslup "oluş, yapış, yapılış biçimi, tutulan yol, tarz, usûl" demektir.
Dolayısıyla yazarın düşüncesini ortaya koyuşunda tuttuğu yol, izlediği tarz da bize onun hakkında yine kendisi ortada olmadığı halde ortaya koyduğuyla ve özü itibariyle yine kendiliğinden bir bilgi verir.
Diğer bir söyleyişle yazı, yazarın kendi kimliği, inancı, dünya görüşü hakkında kendiliğinden bir başkasına bilgi verdiği olmakla, yazı yazarın kendi karakterine dair vurduğu mührün de bilgisidir. Bu nedenle her yazıda yazarla değil doğrudan yazılanla (yazıyla verilmiş karakterle, buna mahsus mühürle) muhatap oluruz.
Örneğin, kendisini halka hizmete adamış bir başbakanı "despot" olarak niteleyen yazar, sadece başbakana değil, onun hizmet ettiği halka düşman olduğunun da bilgisini vermiş olur.
Henüz sıcak bir bilgi hükmünde olduğu için Taksim eşkıya kalkışmasını da örnek verebiliriz buna.
Taksim eşkıyası kimlerden oluşuyordu, hatırlayalım: Kültürel hegemonistler, son on yılda çanlarına ot tıkanmış beyaz imtiyazcılar, devletçe beslenmeye alışmış rantiyeci-halk düşmanı sanatçılar, devrim hevesleri her zaman kursaklarında kalmış 68 kuşağı ve artıkları, Şari"nin emrettiği örtüyle, Şari"nin yasakladığı içkiyi aynı özgürlük dairesi içinde düşünebilecek kadar müptezelleşmiş tipler…
Bir yazar ki, "Taciz edilen başörtülüyü AK Partili sanmışlardır" diyebiliyorsa, bu dediğiyle kendisi hakkında verdiği bilgi, halk iradesiyle iktidar olmuş bir partiye düşmanlığının ötesinde, idraki dumura uğramış, hazımsız, anarşist, kindar ve kardeşin kardeşe düşmanlığından haz duyan bir cahil olduğudur.
Bir yazar ki, "Türbana da da içkiye de özgürlük" diyenleri masum çiçek çocuklar olarak gösterebiliyorsa, bu yolla kendisi hakkında verdiği bilgi, örtünme emriyle içki yasağını eşleştirecek kadar din kültüründen yoksun, Allah"a ve Kitabı"na karşı hürmetten nasipsiz biri olduğudur.
Konu halk, istikrar, güven, kardeşlik, dayanışma, yardımlaşma vb. toplumsal olgular ve değerler olunca yazarın düşüncesi yoluyla verdiği bilgi, bir taşın kendisi hakkında verdiği bilgi gibi edilgen olmaz; bu bilgi birilerini etkileyen, yönlendiren, şartlandıran bilgi olarak etkin bir bilgidir.
Bu etkinliğin değerlendirilmesinde, onun neden olduğu olumsuzluğun işaretlenmesinde, ifşa edilmesinde izlenecek yol da aynı cinsten bir yolla, yani yazıyla mümkün olur.
İşin burasında bir yazar, Allah"ın bir emriyle bir yasağının eşitlenmesine methiyeler dizip, haliyle kendi verdiği bilgiden hareketle ona "sen yanlış yapıyorsun" diyene karşı telaşla ortalığa düşerek "yetişin, beni dine saygısızlıkla suçluyorlar" diyorsa, ya kendi düşüncesi yoluyla hakkında verdiği bilgiyi önemsemememizi istiyordur ya da doğrudan yanıltıcı bir talepte bulunuyordur.
Taksim eşkıyasına ve onları sırtlayan yazarlara bakarak başka örnekleri ve yaklaşık aynı sonuçları ortaya çıkarmak da mümkündür.
Biz şimdilik belirttiklerimizle yetinelim.
"Bir dönüm bostan, yan gel yat osman"
00:0028/07/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Taksim eşkıya kalkışmasında kültürel hegemonistlerin belirleyici etkisinden söz ettiğimizde itiraz ediyorlar, "böyle bir şey yok" diyorlar "siz uyduruyorsunuz."
Çok geçmiyor unutuveriyorlar bu itirazlarını başlıyorlar başka havadan kendileri aynı şeyi söylemeye:
"Sizden diğer konularda iktidar çıkıyor ama sanatta ve kültürde iktidar çıkmıyor, o bizden çıkıyor."
İyi ya işte, kültürel hegemonistler olarak sizin siyasi iktidara karşı pazarlık gücünüzü artırmıyor mu bu durum? Eleştirdiğiniz şey "sandık herşey değildir, kültürel iktidar bizdedir; bizim payımızı vereceksiniz" deme cesaretinizi beslemiyor mu? O halde bindiğiniz dalı niye kesiyorsunuz? Siz bal gibi kültürel hegemonistsiniz.
Ama burada daha farklı bir durum var.
Bunlar kendi hegemonyalarının içten içe çürüdüğünü, beslenme damarlarının kesildiğini ve kültür-sanat pazarının el değiştirdiğini de çok iyi biliyorlar.
Bir sergi vesilesiyle yazmıştım: Bir sanatçı(!) maddi gücün İslamcı sermayenin eline geçtiğini ve onların tercihin de geleneksel sanatlara yöneldiğini söylüyordu, bunu işleyen tablosunun bilgi notunda.
Bu vesileyle mevcut sanat piyasasında, resmi ideoloji sayesinde var olan, geleneksel sanatla modern sanatı sentez bile değil protez mantığıyla birleştiren, Batılı ajansların Türkiye"ye getirdikleri Çin"li, Peru"lu, Amerika"lı, Danimarka"lı, ilh sanatçıların işlerinden oluşan sanat şeklindeki üç tutumu belirlemiş, sonra da şu değerlendirmeyi yapmıştım:
"Üç tutum da –haklarını yemeyelim– sanat adına yeni bir arayışın ürünüdür ki, aynı zamanda üçü de hem kendi aralarında, hem de grup çatışmalarıyla kendi içlerinde sorunludurlar. Şu şartlarda ipi kimin göğüsleyeceği belli değil ama benim temennim odur ki kazanan sadece bir Pirus zaferi kazanmış olsun ki, bu sayede illetli olan üçünden de kurtulup yepyeni bir sanatı başlatmanın gayretine düşelim."
Bunu derken, yepyeni bir sanatı başlatmanın gayreti yoğunlaşmış, yukarıda belirttiğim yönelişin rahatsızlığını katmerlendiren işler bir bir ortaya çıkmaya başlamıştı aslında. Ama imtiyazları aşınan kültürel hegemonistlerin dudakları uçuklamasın diye yazmamıştım.
Taksim eşkıyasına destek veren sanatçılardan gördüm ki, onların dudakları zaten çatlamış da acısının şiddetini azaltmak için kaldırım taşı sökmek üzere sokağa fırlamışlar.
O halde sıkça söyledikleri malum bir teraneyi "şimdi" dosdoğru şekliyle onlara uyarlamam şart oldu:
"Sizden oy çıkmıyor. Koltuk çıkmıyor. Koltuğun nimetlerinden nasibiniz giderek kesiliyor. Sizden darbeci çıkıyor... Yani su katılmamış kaos destekçisi çıkıyor… Üstelik sanatta ve kültürde var olduğunu sandığınız iktidarınızın aşınması yüzünden etekleriniz zil çalıyor..."
Niye mi?
-Sanatçınızı beslemeksizin tiyatronuz olmuyor.
-Yönetmeninizi beslemeksizin sinemanız olmuyor.
-İlgili şirketlerinizi beslemeksizin bianeliniz, festivaliniz olmuyor.
-Bohçacıya döndürülüp televizyon televizyon gezdirilmeden yazarınız olmuyor.
Kültürel hegemonya devletten beslenmediği sürece yaşayamaz; imtiyazlı sayılmadığı sürece güven bunalımına düşer.
Evet bir kültürel hegemonya var ama bu artık etekleri zil çalan bir hegemonya.
"İmtiyazla edinilmiş beleş ekmek yok; yap, beğendir sanatını, kazan kendi paranı" diyen yerli ve muktedir bir ses İsrafil"in suru gibi kulaklarında çınlıyor onların.
Taksim"de mizah malzemesi olunca, ağıtlarını Londra"dan, Berlin"den, New York"tan "büyük sahiplerine" duyurmaya çabalamaları da bu yüzden.
Ama korkunun ecele faydası yok.
Sanatçının iktidarı olmaz; sanatçının adam gibi çalışıp, ter dökeni, ekmeğini yeteneğinden, maharetinden kazananı olur.
Bırakın artık aşınmış imtiyaz kaynaklı iktidarınızın havasını atmayı da görelim devlet kesesinden beslenmeksizin yaşayan gerçek sanatçıyı ve onun hiçbir iktidarlara muhtaç olmayan gerçek iktidarını!
Sizi gidinin "Bir dönüm bostan, yan gel yat osman"ları sizi.
Sanat sizin neyinize!
00:0031/07/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İsimlerini zikrederek varlık alanı kazandırmak istemediğim kültürel hegemonistler, Taksim eşkıyasına destek verirlerken o çok üstte tuttukları sanata da kaos ve darbe niyetleri için bir tür binek hayvanı muamelesi çekince daha önce "Sanat bizim neyimize" şeklindeki sorgumu bir de onlara yöneltme ihtiyacı duydum: "Sanat sizin neyinize!"
Bir: Sanat sizin neyinize!
Bir ara, birileriyle Tarlabaşı"ndaki bir sergiyi görmeye gitmiştim. Sergi mekanını ararken girdiğimiz bir sokakta açık yerleri kapalı yerlerinden çok olan, büyük cüsseli, robot yürüyüşlü, travesti görünümlü bir kadınla karşılaşmıştık.
Oraları bilirsiniz, kentsel dönüşüme uğrayan bir yer olmakla mahalle yaşantısının sona erdiği, geçici denetimsizlik yüzünden olumsuz tiplerce işgal edilmiş bir mekandır. Gördüğümüz şeyi de buna özgü bir resim olarak değerlendirip mekanı bulma telaşıyla es geçmiş ve biraz daha yürüdükten sonra nihayet aradığımız yerin garajına ulaşarak oradan ikinci kattaki sergi mekanına erişmiştik.
Biraz önce karşılaştığımız kadını, orada elinde bir şarap kadehiyle tabloları seyre çıkmış görünce, donup kalmıştım.
O kadın sanatttan ne kadar anlıyordu bilemeyeceğim gibi, bu tip yerlere sadece bedava içki bulmak amacıyla gelen biri olup olmadığını da bilmiyorum. Bildiğim, sergi salonlarının bu tip insanların aykırı görünmek bir yana oraların asliyetinden sayıldığı mekanlar oluşudur.
Diğer bir söyleyişle sanatsal özgürlüğün cinsel özgürlükle, dinine kadar içme özgürlüğüyle eşitlendiği bir garip alemdir buralar.
Bu dile getirildiğinde hemen şu itirazı yükseltiyorlar kültürel hegemonistler: "Yaşam biçimimize saldırılıyor, yaşam alanımız daraltılıyor." Bu itirazın bir ciddiyeti yok elbette ama onlar açısından durumun asıl şöyle bir ciddiyeti var:
Güya dışa açılmak, görünmek kastıyla yapılmasına rağmen, bu tür sergilerin aslında tam da içe kapanmak, kamu ilgisinin dışına düşmek şeklinde gerçekleştiği açıkça görünüyor. Üstelik hem maddi (pazara çıkma, satın alınma) hem de moralite (marifetin iltifatla buluşması) açısından bir kısırlığa hapsedilmiş olan bu sergiler dinamik bir işlevin değil, bilakis asıl onlarca kanıksanmış bir işlevsizliğin haberini veriyor.
Bu durum da kültürel hegemonizmin, görünürde reddettiği şeyle zorunlu buluşmasını beraberinde getiriyor: Muhafazakarlaşma! Bu, onlar açısından kendi elleriyle sağladıkları gerçek bir sıkışmanın, daralmanın adıdır.
İşte burada "sanat sizin neyinize" demek gerekiyor. Çünkü fiili olgu sanatı aşmakla kalmıyor, onlar için gerçeği perdeleyen bir göstergeye dönüşüyor.
İki: Sanat sizin neyinize!
Sanat yapmak ve sanat üzerine düşünmek dediğimiz şey, vaktin şahidi olarak sanatın da içinde yeraldığı toplumsal değişmeyi iyi okumayı zorunlu kılar.
Kültürel hegemonizm ise söz konusu değişmeyi, kendi denetiminde olduğu sürece ve sadece kendisinin imtiyazını pekiştirme kabiliyetine göre olumlar. Oysa ki son on yılda yaşadığımız değişmeler ciddi manada –başta kültür/sanat olmak üzere- her türlü imtiyazdaki köklü değişmeleri de içermektedir.
Biliyoruz ki yıllardan beri sanat özelinde halkın beğenisini değiştirmeye yönelik taklide dayalı bir sanat vardır; çok istenildiği halde o sanat halkı değiştirmemiş, bilakis "halkın iradesi" o sanatı da içeren değişmelerin yegane merkezi olmuştur.
Ne demişti Hilal Kaplan: "Direnmek bazen isabetlidir ama sağduyuya direnmek değil." Bu manada halkın beğendiği bir sanat değil, sadece kültürel hegemonistlerin ille de halka beğendirmek istedikleri, değişmesine rıza göstermedikleri bir sanat anlayışıyla karşı karşıyayız.
İşte burada kültürel hegemonistlere şunu da demek gerekiyor: Sanat bir değişim ve açıklık vadettiğine, siz de buna karşı çıktığınıza göre, "Sanat sizin neyinize!"
Kimliksizlik siyasetinin ötesi nedir?
00:007/08/2013, Çarşamba
Taksim eşkıya kalkışması, neden olduğu ölümlere, maddi kayıplara, dış güçler tarafından kullanılmasına bakılmaksızın entelektüel, felsefi düzeyde olumlanmak isteniyor.
Örneğin şöylesi savlar ileri sürülüyor: "Taksim kimlik siyasetinin ötesine geçti. Bugüne kadar eşcinsel, içki düşkünü, esrar tutkunu… "beni tanı" siyaseti izlerken artık bundan vaz geçip "bana karışma" dedi. Kültürel kimlik siysetinden başka bir şey bilmeyen AK Parti ise bunu henüz anlayamadı."
Kimlik siyasetinin ötesine geçmek ne demek?
Ne kadar sol ve kemalist dernek, Batı işbirlikçisi sanatçı, can havliyle imtiyazının derdine düşmüş beyaz, CHP başta olmak üzere fitne ve kaos üretiminden iktidar uman parti varsa Taksim"deydi; sandık karşıtı, darbeci söylem siyaset üretemeyenlerin ortak siyaseti olarak Taksim eşkıyasının simgesi oldu. Bu şartlarda orada siyasetin önüne geçen bir durumdan söz etmek ancak militanca bir tutumun hükmü altına girmekle mümkün olabilir.
Peki, "Bana karışma" demenin aynı zamanda toplumsal bir anlaşma zemininin de adı olan hukuktaki, etikteki karşılığı nedir?
Kutsal kitaplar "bana karışma" diyenlerin arketiplerini ve akibetlerini bildiren örneklerle doludur.
Örneğin "ben içki içiyorum, bana karışma istediğim yer ve zamanda içerim" demek dünyanın neresinde, hangi toplumlarda geçerlidir ki, eşkıyanın bu talebi "meşru" bir talep olsun?
Uygar(!) Batı toplumları bile içki içmenin yer ve zamanını sınırlamışlardır. Çünkü bu konudaki sınırsızlık ancak "sapkınlığı" besler; hiçbir toplum mahdut sayıdaki sapkının belirlediği bir hayatı yaşamak istemez, istememiştir ve istemeyecektir.
Hele hele kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu bir toplumda yaşıyorsanız, onun kültürel kimliğine saygı göstermeye ve tutkularınızı birlikte yaşamanın bir gereği olarak buna göre gemlemeye mecbursunuz.
Bundan "Şeriat"ı yaşamaya zorlanıyoruz" gibi bir savunmanın çıkması, çıksa da makul olması imkansızdır. Çünkü bu topraklarda yaşayanlar buraya ayak bastıkları günden beri Şeriat"la yönetilmediler, Şeriat"a uygunluğu gözeten bir örfle yönetildiler.
Bu ülkenin insanı 1839"dan beri söz konusu örfün içinden ürettiği kültürel kimliğin Batı kültürüyle değiştirilmek istenmesi nedeniyle, kendi kültürel kimliğini korumaya "mahkum" edilmiştir. "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesini şapka giyme kararının dayatılmasından önce yazdığı halde "devrime muhalefet"ten idam edilen İskilipli Atıf Hoca"nın hikayesine salt insani bir gözle bakmak bile bu mahkum edilişin boyutlarını ve sonuçlarını görmeye yeterlidir.
Son tahlilde "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti"nin partisi olan AK Parti"nin iktidarında bu mahkum edilmişlerin ciddi bir katkısının olduğu, AK Parti"nin de yaklaşık 175 yıldır yok edilmeye çalışılan söz konusu kültürel kimliği -halkın talebine bağlı olarak- icraatlarında gözettiği doğrudur.
Ancak AK Parti"yi iktidara taşıyan asıl husus, halkıyla düşmanlık üzerine yapılandırılmış sistemdeki tıkanmayı açabilecek yegane kadroya sahip olmasıydı.
Nitekim, AK Parti"nin öncelikle askeri ve sivil imtiyazları ortadan kaldırması, ekonomik refahı halkın tamamını kapsayacak şekilde düzenlemesi, alt yapı hizmetlerini ülkenin bütününe yayması da bunu belgelemektedir.
AK Parti, bu değişimlerin yoğunluğu ve aciliyyeti nedeniyle köklü bir kültürel dönüşümü toplumdaki mevcut huzuru, kendisine oy vermeyenlerin haklarını korumak adına ertelemiştir.
Dolayısıyla AK Parti"nin "sadece kültürel kimlik siyasetinden anladığını" söylemek ancak bir propaganda dilinin tuzağına düşmekle, toplumu ve yaşanan hayatı tanımamakla ilişkili olabilir.
Peki, AK Parti"nin Müslümanlara mahsus bir kültürel kimlik siyasetiyle ısrarla özdeşleştirilmesinin sebebi nedir?
Bunun cevabı çok basit: Çünkü Sayın Başbakan ve ekibi Müslümandır. Mahut eleştiri de bu nedenle onların (inançları gereği) temsil ettiklerine hükmedilen kültürel kimliğe yöneliktir.
O kültürel kimlikse toplumsal hukuku ve etiği zorunlu sayar. "Bana karışma!" diyeni deme nedenine bakarak sapkınlıkla niteler.
Çünkü o kültürel kimliğin mensupları, "bana karışma!" ısrarları nedeniyle Hz. Lut"un kavminin başlarına nelerin geldiğini bilirler.
Sonuç olarak, Taksim"in entelektüel, felsefi taraftarlarının eşkıyaya destek vereğiz derken sapkınlığı onadıklarını bilememeleri yeni bir İlahi gazaba doğru dizginsizce koşmalarına delil olabilir.
Söz konusu durumun siyasi açıdan tam karşılığı ise "kimliksiz siyaset kimliği" yani "kaos"tur.
.Zamanla karışan işler
00:0014/08/2013, Çarşamba
Zaman gazetesinin köşe yazarları bayramda neredeyse tam kadro olarak "AK Partili olduğunu iddia ve genç olduklarını beyan eden bazı sanal kişiler"in "Zaman ve camia aleyhine" internette kampanya düzenledikleri kanaatiyle nifaktan kaçınmayı salık veren, yer yer de "dostluğumuzu kaybederseniz perişan olursunuz" tarzında parmak sallayan yazılar yazdılar.
Şunu baştan açık açık yazayım:
Nur Cemaat(ler)i aleyhine bir kampanya olmamıştır ve olması da mümkün değildir. Çünkü yediden yetmişe herkes bilir ki, Said Nursi"nin "Hakaik-i imaniye" davasını omuzlarında taşıyanlar -onu hangi tavizler neticesinde ve ne şekilde kurumsallaştırmış olurlarsa olsunlar- kendileriyle aynı meşrepten olmayan Müslümanların dualarına, saygılarına ve desteklerine muhataptırlar.
Sorun Zaman"ın, MİT kalkışmasıyla ve İslamcılık tartışmalarında cemaat dışındaki Müslümanları ötekileştirme çabalarıyla başladığı, Haziran"dan itibarense çelişkiler yumağı haline geldiği "sanılan" yayın politikası ilgilidir.
Ana hatlarıyla şunlar ileri sürülmektedir:
-Taksim eşkıyası sokağa döküldüğünde ilk destek Şahin Alpay"dan gelmiş, "sandık her şey değildir" şeklindeki darbe sloganına entelektüel bir zemin hazırlama telaşına düşmüştür. Zaman"ın kimi köşe yazarları da Alpay"ı yalnız bırakmamış, eşkıya kalkışmasına açık selam göndermeseler de tebessümlerini esirgemeyen yazılarıyla destek vermişlerdir.
-Ardından Mısır"daki darbe gerçekleşmiş; yine Zaman"ın kimi yazarları, Sisi"yi kahraman ilan etmeseler de ona karşı İhvan"ı susmamakla, pısmamakla, Sisi"nin ayaklarına kapanıp ricacı olmamakla suçlamaya başlamışlardır.
-Sonra İngilizce Zaman"da Başbakan"ı bilmem kaç derste devirme tekniklerini içeren bir yazı çıka gelmiştir.
-Son olarak gazetenin bir dış muhabiri de el-Vatan"a verdiği söyleşide Taksim eşkıyasıyla hemen hemen aynı dili kullanarak dalya yapmıştır.
Zaman"da üst üste gelen bu olumsuzluklara karşı gençler sosyal medyada ?#ZamanKendineGel şeklinde bir itirazda bulundular ve bu büyük bir destek gördü. İşte buradan itibaren yazımın girişinde belittiğim koro faaliyeti başladı.
Bu tablodan sonra umuldu ki bir yetkili çıkıp, ya "Sizin ileri sürdüğünüz olumsuzluklar bize göre özgür medya olmanın şartıdır; bundan sonra da benzeri olaylardaki tutumumuz aynıyla sürecektir" diyerek Zaman"ın mevcut politikasına sahip çıksın ya da "biz olayları farklı bir boyutuyla yöneterek farklı bir kamuoyu oluşturmaya çalıştık ancak bu niyete çok kapıldığımız için kendimizi doğru yönetmeyi unuttuk, Müslüman çoğunlukla ters düştük; olur böyle şeyler, kusura bakmayın" diyebilsin.
İkisi de olmadı, bunların yerine sanaldan da sanal bir muhalefet merkezi belirlenip, önce nifakın mahzurlarından bahseden sonra "düreriz hepinizin defterini" demeye varan yazılar yazıldı.
Bu karışıklıkta Zaman"a akıl vermek, oradaki onca aklıselim insana karşı şık bir davranış olmaz. Sonuçta onların da yukarıda zikrettiğim dil ve tutumu yakından gözlemliyor olmaları ve bunu ivedilikle aşmaları beklenir.
Zaman"daki hem çimdikleyen hem de kolonya döken yazılar nedeniyle kamuoyunda ciddi bir rahatsızlığın oluştuğu aşikardır; bu rahatsızlık kendini bilmeyen, genç olduğunu sanan, cemaati sevmeyen, karalisteye alınma tehdidiyle susturulabilen birkaç AK Parti taraftarından ibaret olmayabilir.
Bünyesindeki aklıselim insanlar sayesinde Zaman ya mevcut politikasına sahip çıkmayı ya da kendine gelmeyi veya mevcut yayın politikasına itiraz eden gençleri tehditle değil, sevgiyle ikna ederek onların muhabbetini tekrar kazanmayı temenni ederim ki, sağlayacaktır.
.Soruların hizmeti…
00:0021/08/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Said Nursi, klasik cemaatin yapısını yeni zamanın şartlarına göre dönüştürmüş müdür?
Said Nursi de kendi zamanının çocuğudur (ibnü"l-vakt). Kendi zamanındaki hakim cemaat anlayışı ise tarikatların belirledikleri bir anlayıştır. Said Nursi grup anlamındaki cemaatten, Müslümanların tamamını kapsayan ve Kur"an"a/ iman"a hizmeti esas alan cemaate dönmeyi çok önemli görmüş olmasına rağmen, kendi zamanının bilgisi, anlayışı ve uygulamaları nedeniyle, bu yapıda "özel" bir nitelik arzeden "şeyhlik"ten, "genel" bir nitelik arzeden "üstadlığa" dönmenin ötesinde bir farklılaşmaya da gitmemiştir. Dikkat edile: Gitmemiştir diyorum, gidememiş değil. Bunu Said Nursi"deki bir eksikliğin değil bir uz-görüşlülüğün, yıkma pahasına yapmama hassasiyetinin bir sonucu olarak görmek gerekir.
Kur"an hizmetini -Said Nursi"nin geneli kapsayan tutumu açısından baktığımızda- klasik bir cemaat hizmeti olarak nitelemek zordur; fakat o, Kur"an"a hizmetin önüne hiçbir ideali, dünya kaygısını getirmeyen ve bu manada kendi belirsizliğiyle belirli bir cemaat olması bakımından iç-direnç ve tabeladan müstağnilik esasına göre tarikatlarla da çok büyük bir benzerlik arzetmektedir.
Konuya "Hizmet Hareketi" açısından baktığımızda ise (elbette yeni zamanın kendine mahsus zorunluluklarıyla) onun söz konusu "Kur"an"a hizmetin önüne hiçbir şeyi almayan cemaat" nitelemesine de uygun düşmediğini görürüz. Tekrar belirtme ihtiyacındayım: Burada bir sapmadan söz etmiyorum, yeni zamandan ve onun zorunluluklarından kaynaklanan, bu nedenle kaçınılması çok zor olan ve hizmetin gücünü artırarak etki alanını genişletmeye dayanan (en azından başlangıcı itibariyle) iyi niyetli bir değişmeden söz ediyorum.
Dolayısıyla şimdi konuşulması gereken bu iyi niyetli değişimin gelip dayandığı noktadır.
Hizmet Hareketi"nin tarihini anlatmak niyetinden değilim. O nedenle mezkur durumla ilgili cevabı doğrudan GYV"nin metnine yaslanarak vereyim:
İligli metnin son paragrafında şu bilgiler yer alıyordu: "…İnsanlığa hizmet sevdası ile yola çıkan fedakar gönüllülerden oluşan ve faaliyet gösterdiği 150 kadar ülkede gerek yetkililerden ve gerekse de o ülkelerin insanlarından çok olumlu tepkiler alan Hizmet Hareketi…"
Buna göre Kur"an / iman hizmetinin yerini, (son derece muğlak, tümel bir söyleyiş olarak) "insanlığa hizmet" alırken, "150 kadar ülke" ile de hizmetin uluslararası boyuttaki "onanmış gücüne" vurgu yapılıyor ve bunun üzerinden "kendi ülkemizde de gücümüzle onanmamız hakkımızdır" demeye varan bir diklenmeye kapı aralanıyordu.
Dolayısıyla buradan baktığımızda da Hizmet Hareketi"nin klasik cemaatlerdeki gibi tebalasızlığı tabela edinmek yerine, tabelasızlığı otoritenin kendisi kılan bir güçlülük anlayışına evrildiğine hükmetmek mümkün görünüyor.
Bu tabelasız güç ve otorite, Said Nursi"nin siyasetten uzak durma emriyle çelişmesinin ötesinde asıl onun "Kur"an"a/ iman"a hizmeti esas alan cemaat oluşturma" idealiyle de çelişiyor çünkü, siyasi olmayan tabelasız güç ve otorite olarak Hizmet Hareketi, kimi ani ataklarıyla siyasetten nemalanmayı kendisi için bir hakka, daha genel bir söyleyişle özel bir imtiyaza dönüştürme gayretine girmiş gibi görünebiliyor.
Söz konusu güç ve otoritenin bu talebini, hertürlü imtiyazı ortadan kaldırmayı görev edinmiş bir iktidarın kabullenmesi mümkün mü?
Sonuç olarak: "…İnsanlığa… fedakar gönüllüler…" tanımı çerçevesiz, muğlak ve karikatürel bir tanımdır ki, bu, Hizmet Hareketi"nin sadece müntesipleri değil, sempatizanları da içerdiğini göstermektedir. Çerçevesizlik ve tabelasızlık ise kimin ne adına konuştuğuna dair bir belirsizliği içkin olup, "fitne" de asıl bu belirsizlikten üreme kabiliyeti kazanabilmektedir.
"Hizmet Hareketi" klasik bir cemaat olmadığı gibi Said Nursi"nin Müslümaların tümünü kuşatan bir cemaat olma arzusuyla örtüşen bir cemaat da değildir artık. Dünyevileşmesine, uluslararası bağlantı ve potansiyel yükümlülüklerine ilişkin eleştiriler saklı kalmak kaydıyla onun eriştiği güç ve otoritenin, yöneticileri Müslüman olan bir iktidarı hedef alması ise tam bir talihsizliktir.
Klasik cemaatle bir ilgisi olmayan, modern (tabelalı) cemaat olmanın şartlarına uymak istemeyen bu güç ve otoritenin iktidarların başında sallanan bir kılıç olarak yaşaması mümkün görülebilir mi?
Olası imkansızlığa göre tedbiren Hizmet Hareketi"nin doğrudan iktidara talip olması ya da klasik cemaattekine benzeyen bir yapıya (Kur"an"a / imana hizmete) tekrar dönmesi gerekmez mi?
Bu sorular üzerine zihin yorulması ve doğru cevapların üretilmesi bence Hizmet Hareketi"nin yararına olacaktır.
"GYV metninin içerdiği sorular da cevaplar da beni pek ilgilendirmedi" demiştim. Nedenini kısaca arz ederek bitireyim bu yazımı: Redde- dilmesi mümkün olmayanı reddetmek, onu ret yoluyla kabul etmektir. Buna bağlı olarak bir gerçeğin kabulü onu ne kadar güçlendirirse, gerçekliğinin gerçekliği yönünden reddi de onu bir o kadar güçlendirir. GYV"nin metni bu bakımından beni ilgilendirmemiştir ve halen de ilgilendirmemektedir.
Ancak zalimler ağlamaz
00:0024/08/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ağlamak ki, ''su burcu''ndan olmaktır.
Ağlamak ki, kırılmış incecik fidanlar gibi toprağa düşenlerin ah''ına katılmaktır.
Ağlamak ki, mücahit bir babanın şehid kızına vedasında söyleyemediklerini duymaktır.
Ağlamak ki, gelmeyen habere, erişmeyen sevince, söylenmeyen kelimeye olan özlemi solumaktır.
Ağlamak ki, dilin dilsizleştiği anda sabrın diline yaslanmaktır.
Ağlamak ki, zalimleri zulümleriyle şımartan şeytanı kendi kahkahasında boğmaktır.
Ağlamak ki, kula kul olmayan için aczin en büyük güç olduğunu anlatmaktır.
Ağlamak ki, özlem sözcüğünden oluşmuş tek kelimelik bir lugattır.
Ağlamak ki, berrak sular gibi ışıldayan bir bıçakla kurban olmaya hazırlanmaktır.
Ağlamak ki, gönül şişesindeki mektupları gümrah bir ırmağa salmaktır.
Ağlamak ki, sırrı dökülmüş gönül aynasına gözyaşından sır çalmaktır.
Ağlamak ki, hüzn dergâhında ezelden lem-yezel eylenmiş bir ayine katılmaktır.
Ağlamak ki, canı, kalbi ve gönlü hayatın aynasında görünür kılmaktır.
Ağlamak ki, yağmurun ipleriyle gökyüzüne tutunmaktır.
Ağlamak ki, Hacer''in sa''yına ortak olmaktır.
Ağlamak ki, bebek İsmaillerin rahmet talebine Gayretullah''tan gelecek imdadı tez ummaktır.
Ağlamak ki, su sermayesinden başka her şeyini fenaya savurmaktır.
Ağlamak ki, sudaki gizli ateşin sırrına vakıf olmaktır.
Ağlamak ki, dağlanmanın hem öznesi hem nesnesi olmaktır.
Ağlamak ki, hayat yangınında közlerin üstünde yürümektir.
Ağlamak ki, Adem''in düşüşündeki ilk duraktır.
Ağlamak ki, mümince bir tevekkülü surete aktarmaktır.
Ağlamak ki, ''lahavlevelakuvveteillabillah'' hükmünü müdrik olmaktır.
Ağlamak ki, tek umutları Allah olanların umutlarına tutunmaktır.
Ağlamak ki, ağlamaktan ve gülmekten müstağni olanın emrine teslim olmaktır.
Ağlamak ki, kulluğunda pür samimiyete mazhar olmaktır.
Ağlamak ki, vicdanının sesiyle alemi kuşatmaktır.
Ağlamak ki, Rahman ve Rahim olanın iki eli arasında bulunmaktır.
Ağlamak ki, ''sabır-sızlanmak''; sabrında sızlanışın, sızlanışında sabrın menzilinde durmaktır.
Ağlamak ki, Mute''de şehid düşmüş babasına ağlayan küçük kızın gözyaşlarına ''Bu sevenin sevgilisini özleyişidir'' diyerek kutlu gözyaşlarıyla eşlik eden Büyük Doğrucu''dan tüm sevenlere bir emanettir.
*
Kimler ağlar?
İnsan olanlar, ana olanlar, baba olanlar, kardeş olanlar, sevenler, sevilenler, layık görüldükleri nimetten sorumlu bulunanlar, Hakk, halk ve adalet için dünyanın yükünü omuzlamış olanlar ağlar.
''...Kalbinde merhamet adlı bir çınar'' olanlar ağlar.
Dünyanın mazlumlarını kendi kardeşleri, kendi halkı olarak bilenler ağlar.
Zulüm gören yüreklerdeki titreşimlere, gördüğü zulmün bilinciyle vakıf olanlar ağlar.
Ağlayanın merhamet esaslı asaletine ortak olmak isteyenler ağlar.
''Asra yemin olsun / Gerçekten insanoğlu ziyandadır / Ancak iman edip salih ameller yapanlar ve birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler müstesna'' diyebilenler ağlar.
''Allahım! Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz / Bizi doğru yola ilet'' ilahi hükmü, kimin diline bir esenlik ve bir niyaz olarak erişmişse ancak onlar ağlar.
*
Kimler ağlamaz?
Allah''a, insana saygısı ve sevgisi olmayanlar ağlamaz.
Mazluma karşı kör, sağır ve dilsiz olanlar ağlamaz.
Vicdandan nasipsiz olanlar ağlamaz.
Kalp niyetine merhametten perdelenmiş bir et parçasını taşıyanlar ağlamaz.
Paryalığı, lejyonerliği, kula kulluğu maharet bilenler ağlamaz.
Muhtaç olana muhtaçlıkta hadsizleşenler ağlamaz.
Babil''i, Sodom ve Gomore''yi, ikiye bölünen Kızıldenizi hatırlamayanlar ağlamaz.
Nil''de an be an bir bebek Musa''nın Asiye''nin ellerine ulaşmakta olduğunu göremeyenler ağlamaz.
Kalpleri katılaşmış, dilleri küfürde kilitli kalmış olanlar ağlamaz.
Aklını fitnede, fiilini eşkıyalıkta, halini çapulculukta sabit kılmış olanlar ağlamaz.
Ancak diktatörler, zalimler, despotlar, tiranlar ve onların uşakları ağlamaz.
İtirazımız İran"a mı Şia"ya mı?
00:0028/08/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Benim kuşağımın romantik devrimciliğini adeta bir utanca dönüştüren Hama katliamından bu yana İran"ın yaptığı politik tercihlerin bir listesini yaptığımızda, onun kendi milli çıkarlarını ümmetin çıkarlarından daima önde tuttuğunu görürüz.
Bunun İran"ın 1979"dan beri devam eden olası bir saldırı karşısındaki yalnızlık paranoyasından beslendiğini söylemek mümkün olabildiği gibi, onun kendine özel -tarikat tarzındaki- bir İslam anlayışını ırkçılık anlayışıyla sıkı sıkıya bitiştirmesinden kaynaklandığını söylemek de mümkündür.
Sonuç değişmemekte, her iki durum da İran"ın halkı Müslüman olan ülkelerle ilişkisinin aşırı politik (hesapçı), dünya Müslümanlarının sorunlarıyla ilgili tutumununsa aşırı pragmatist oluşunu pekiştirmektedir.
Dolayısıyla bu noktalarda İran"a itiraz etmek, onu son Mısır ve Suriye olaylarındaki aymaz, sanki birşey olmamış gibi rahat tutumundan dolayı eleştirmek Müslümanların derdini dert edinen herkesin hakkıdır.
Burada ihmal edilmemesi gereken şey başka ülkelerle olan muhtemel sözleşmeleri ya da uluslararası arenada Müslümanları temsil hakkına oynamaları nedeniyle kimi cemaatlerin devlet ve Şia ayrımı yapmaksızın İran"a reva gördükleri mütecaviz dilden uzak durmaktır.
Çünkü adı ve niteliği ne olursa olsun yanlışa düşen veya yanlışta ısrar eden İslami grupları ümmetten ayrımaya kalkışmak başlı başına bir tehlikedir.
Bu manada bir mezhep değil sadece bir cemaat olan Şia"nın İran"dan kaynaklanan nedenlerle mezhep katına yükseltilerek, düşmanlığında tereddüte mahal olmayan İsrail"in önünde bir savaş tabyasına dönüştürülmesi bugünün şartlarına göre cazip olsa da ümmetin yarını açısından büyük bir hata olacaktır.
Bu paraleldeki bir gayretin, insanlığa hizmeti gözeten, bu çerçevede Müslümanlardan bile çok Yahudilerle, Hıristiyanlarla işbirliğine büyük önem veren bir cemaatin mensubu (hatta temsilcisi) olarak Ekrem Dumanlı"nın son yazısında ortaya çıkışını üzüntüyle gördüm.
Dumanlı, son hadiseler nedeniyle itidal tavsiye eden, vasatı gözeten, hilmi öneren yazısında konu İran"a gelince bunların tümünü geçersizleştiren çok katı bir öfkeyle İran-Şia ve mezhep üçlüsünü birbirinin yerine ikame eden şu cümleleri yazdı:
"Başbakan Erdoğan, katıldığı bir TV programında Suriye"yi anlatırken İran ile ilgili derin üzüntüsünü dile getirmiş. Başbakan yerden göğe kadar haklı. Bu takiyyeci İran, Suriye"deki katliama hiçbir zaman insanî de bakmadı, İslamî de. Mısır"da yaşananlara da sevinerek bakıyor. Üstelik her fırsatta Türkiye"ye laf sokuşturuyor. Mezhepçilik akıllarını başlarından almış. Aslında İran dün de öyleydi, bugün de öyle." (Zaman, 26.08.2013)
Başbakan"ın "üzüntüsünü dile getirmesi"nden hareketle Dumanlı"nın vermek istediği "takiyyeci, insani ve İslami olmayan, Müslümanların acısından zevk duyan, Türkiye"ye her fırsatta laf sokan, aklını başından alacak denli mezhepçi ve bu olumsuzluğu dünden bugüne tüm zamanlara yayılan" bir İran portresini benimsemek Müslümanlara ne fayda sağlayabilir?
Dumanlı"nın bu portreyle elde edebileceği olası "özel fayda"nın neler olabileceğini elbette bilemem ama bunu çok merak edenlere bir açılım sağlayabileceği umuduyla, Ümit Şimşek"in 22.08.2013 tarihli Son Devir"de yer alan "The Cemaat ve Yahudiler" başlıklı yazısını okumalarını tavsiye edebilirim.
O halde, söz konusu üzüntümü parantez içine alıp kendi kanaatimi özetlemekle yetineyim:
Sürekli kanayan İslam coğrafyasında, Müslümanlar arasındaki -bugünün medyatik etkilerle ağırlaştırılmış, köşelendirilmiş- ilişki biçimlerini nihai bir durum sayar ve Müslümanlar arasındaki dostluğu-düşmanlığı bunların üzerinden yeniden şekillendirmeye kalkışırsak İslam inancına, Müslümanlara eziyet etmekle kalmaz, İsrail"in kahpece planlarına da hizmet etmiş oluruz.
Bu nedenle düşünen ve başkalarının düşüncelerini etkileyebilen Müslümanların, konu ümmet olunca ilgili meselelere devletlerle Müslüman halklarını ayrıştırarak bakmaları, bugünü aşarak ve kendi zamanının çok ilerisine bakarak konuşmaları bana daha elzem gelmektedir.
Yaltaklanamama sıkıntısı
00:004/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Son üç aydır asıl yazacaklarımızı bırakmış, Taksim Darbe Komitası"nın demokrasi karşıtlığını, imtiyaz tutkusunu, kültürel sanatsal hegemonik tasallutunu normalleştirmeye çalışan köşeli, köşesiz yazarlara cevap vermeye çalışıyoruz.
Bu manada yazı çabamız hadsizliklere, kindarlıklara, ukalalıklara, şımarıklıklıklara karşı cevaplar yetiştirmeye dönüştü.
Dolayısıyla, Taksim Darbe Komitası da bu yolla ciddi meseleleri sokağın diline bitiştirerek seviyesizleştirmeye, düşüncesizliğin düşüncesini yaygınlaştırmaya, gösterinin cazibesini artırmaya çalışırken bizleri de gereğinden fazla meşgul etmeyi başardı.
Çünkü, kaynağını ve nedenini iyi bildiğimiz bu başarısızlık başarısını elimizin tersiyle itip, "siz kumda oynayın çocuklar, bizim ciddi işlerimiz ve söyleyecek önemli sözlerimiz var" diyerek asıl yazacaklarımıza her yönelişimizde, o kesimden, tek başına bir samanlığı kirleten dana türünden biri çıkıp terbiyesizliğin, haysiyetsizliğin dibini bulan bir tutumla yine saldırıya geçince bizim de konularımız zorunlu olarak değişiverdi.
İşte şimdi de sanatla ilgili birkaç problemi dile getirmek maksadıyla şu masaya oturduğumda, imtiyazıyla birlikte itibarını da yitirmiş bir gazetecinin Cumhurbaşkanı"nı, Başbakan"ı ve eşlerini muhatap alan çirkin ithamları internet medyasına düşüverdi.
Böyle olunca bana yine sanatı bırakıp, o gazeteciyi de içine alan bir olguyu anlamaya çalışmak kaldı.
Bence hadise şudur: Son on yıldır artık sağır sultanların da duyduğu, aptalların da ikna olduğu şekliyle yeni bir devrim sürecini yaşıyoruz.
Bu devrimin göze batmayan ama bence çok önemli olan uygulamalarından biri yaltaklanma üzerine kurulmuş devlet-gazeteci, yönetici-yazar ilişkisini ortadan kaldırmasıdır.
Bununla "Filan gazeteci sen mi geldin? Ne o? Köylünün vaziyetini iyileştirme raporu mu? Bırak şimdi onu, ben duydum ki sen iyi zeybek oynarmışsın, iki kadeh atıp şu zeybeği döktür bakalım" deme devri kapatılmıştır.
Buradaki problem söz konusu devrimde ve onun uygulanmasında değil.
Problem, bundan dolayı yaltaklanamama sıkıntısına giren gazetecinin yitirdiği şey nedeniyle hayatında büyük bir boşluğun meydana gelmesi ve bu boşlukta davranışlarını kontrolden aciz kalmasıdır.
Problemin büyüklüğüne dikkatinizi çekmek isterim: Yaltaklanmaksızın yaşamayı başarması mümkün olmayan biri için hayat biçiminin değiştirilmesi açık bir baskı, yoğun bir dayatma olarak yansır.
Bunlar eskiden yaltaklanamama sıkıntısına düştükleri anlarda aldıkları "filan kuruma filanca genel müdür yapılacakmış; eğer bu gerçekleşirse bizim oradaki ekmeğimiz kesilir; o adam hakkında iki sıkı yalan haber patlat da işimize bakalım" türünden emirlerle olsun bir geçici yaltaklanma tatmimine uğrarken şimdi bundan da mahrum kaldılar. Bu da ne denli bir kıstırılmışlık sorunuyla başbaşa kaldıklarının açık delilidir.
Bunların Köşk merkezli korku efsanesi üretme, aba altında sopa göstermeye çalışanların görünen yüzü olma, bakanlık katlarında viski yudumlayarak dedi-kodularla kulak parlatma devirleri de bitti üstelik. Hiç değilse bunlar üzerinden yaltaklanamama sıkıntılarını giderecek kemik kırıntısı kabilinden işlerle uğraşmak suretiyle avunabiliyorlardı ama bunlara da son verildi.
Artık onlar ipleri boyunlarına asılarak kendi hallerine salınmış, sözlerine itibar edilmeyen, nerede yazdıkları bile hatırlanılmayan, ölmeden önce unutulma yoluyla öldürülmüş gazeteciler...
Evet biz de geleceğin inşası üzerine konuşmayı bırakıp, şimdinin bu vb. problemleriyle uğraşmak zorundayız.
Çünkü on yıllık (ve hala sürmekte olan) bir devrimin ardından netleşen sosyal olguları tanımlamamız ve bunları ilgili olaylar üzerinden doğru yorumlamamız önemli.
Hepimiz cemaatçiyiz!
00:0011/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yazımın başlığını, Salih Tuna"nın dünkü yazısından aldım.
Salih Tuna, "Cemaat de çok gıcıklık yapıyor ama!" başlıklı o yazısında Taksim eşkıya kalkışması sırasında Hizmet"in yayın organındaki kimi yazarların ecelerle, ezgilerle nasıl eşitlendiklerini, fitne ateşine nasıl benzin taşıdıklarını tekrar vurgulamayı gerektirmeyecek şekilde yazmakla kalmadı, benim de tereddütsüz katıldığım şu sonucu, taşı gediğine ustaca yerleştirircesine net bir şekilde yerleştirdi: "Başörtüsüne saygısızlık yaptığınız her yerde hepimiz "cemaatçiyiz."
Elbette ilgili yazarlar, demokratik hakları gereğince bundan sonra da benzeri konularda aynı telden çalabilirler, "gazete politikası gereğince" eşkıyanın arkasında durarak, karşı faaliyetlere katılmaktan da şiddetle kaçınabilirler. Bunlara kimse itiraz edemez.
Hatta ileriki zamanlarda perde gerisinde gerçekleştirilebilecek muhtemel ittifaklar gereğince yine Başbakanı yıpratma konusunda Bremen mızıkacılarına katılmalarına da itiraz edilemez; politikaları, ahitleri bunu gerektiriyorsa yine yapabilirler. Nasılsa olanlar halkın önünde oluyor ve nasılsa mızrak çuvala sığmıyor.
Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir nokta var.
Aynen ODTÜ"de olduğu gibi, Taksim Darbe Komitası"nın kendilerinden olmayanlara karşı yürüttükleri kin hareketi, ona maruz kalanların şahsiyetleriyle birlikte asıl onların temsil ettikleri değerleri hedef alıyor.
Dolayısıyla hem o şahsiyetlere hem de temsil ettikleri değerlere yapılan saldırılarda "bir taşla iki kuş"un vurulması hedeflenmiş oluyor. Onlara destek olanlar da bunlardan sadece ilkine destek veriyormuş görünmekle birlikte aslında bu çifte sonuca destek vermiş oluyorlar.
Tıpkı MİT kalkışmasında olduğu gibi Hizmet"in hemen aynı nedenle Taksim eşkıya kalkışmasında kurşunu ikinci kez yine kendi ayağına sıkıp sıkmadığını tartışmanın yeri burası değil. Hizmetin yayın organı da düşünce ve ifade özgürlüğüne engel olamayacağı için burada ferdi bir durum ortaya çıkmakta, bizim de zorunlu olarak sadece bunun üzerinden konuşmamız gerekmektedir.
Örneğin Başbakan"ı sevmeyebilir ve onu sevmeyenlerin iftiralarını çoğaltmayı, itirazlarını belirginleştirmeyi tercih edebilirsiniz.
Bunda bir problem yok; sevgisizlikteki dozlar uyuşmuş olabilir hatta şu ya da bu nedenle oluşmuş muhtemel bir kuyruk acınızı eşkıyanın nefretiyle nişanlayarak azaltmayı düşünmüş olabilirsiniz. Bu sizin dokunulması mümkün olmayan ferdi seçiminizdir.
Ancak Başbakan"ın partisine "dinci" olduğu için sövülmesi, Başbakan"ın namaz takkesiyle, mümince göz yaşıyla alay edilmesi, Başbakan"ın içki karşıtlığıyla, nesli koruma kaygısıyla dalga geçilmesi... birinci durumdaki aşırı şartlanmanız nedeniyle tüylerinizi diken diken etmiyorsa burada ciddi bir problem var demektir.
Bu noktada sizi kendilerinden bilmiş, yazılarınızı, kitaplarınızı okumuş, sizi dinlemek için zamanlarını harcamış insanlara bir şey söylemek zorunda olmanın ötesinde siz kendi temsil ettiğiniz değerlerin saldırıya uğramasına, aşındırılmasına, kötülenmesine karşı çıkmayan fert olma niteliğini hak edersiniz. İşte problem budur ve böylece bu satın aldığınız durum nedeniyle söz konusu çifte sonuca da bağlanmış olursunuz.
Salih Tuna"nın "Başörtüsüne saygısızlık yaptığınız her yerde hepimiz "cemaatçiyiz." diye yazmasını bu manada ciddi bir hatırlatma olarak okudum.
Çünkü, muhtemel bir fayda hesabıyla kurulan ittifakların, müttefiklerin karaktersizliği sabitse hiçbir garantisi olamaz.
Nitekim onların karakterleri ODTÜ"de ifşa olmuş, asıl düşmanlıklarının kendilerinden olmayan herkesi kapsadığı apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Umarız ki, ilgili yazarlar bari bundan sonra doğru düşünürler.
Hoş, düşünmezlerse de bizler buradayız ve hepimiz "herşeye rağmen" "cemaatçiyiz".
Momento mori
00:0018/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Roma generalleri kazandıkları savaşlardan sonra Roma"da zafer turu atarlarken, onların arkasında duran bir kölenin, başlarının üstünde defne dalından bir taç tutararak tekrarladığı birkaç ünlü deyimden en çok bilinenidir, "momento mori!" "Ölümlü, fani olduğunu unutma" demektir.
Hz. Ömer için de buna benzer bir olay rivayet edilir.
Kölelerinden birini kendisine ölümü hergün hatırlatmakla görevlendiren Hz. Ömer, saç ve sakalına akların düşmesinden sonra onu bu görevden azat etmiştir. Çünkü fani olduğunu söyleyen gerçek hatırlatıcılar bedenine yerleşmiş, dışarıdan birinin hatırlatmasına artık gerek kalmamıştır.
Bir serginin haberini iletecektim size ama söz kendisini buradan başlattı; bunun bir nedeni olmalı.
Söz konusu sergi, Borusan Contemporary Perili Köşk"te geçtiğimiz günlerde açılan (ve 16 Şubat"a kadar sürecek olan) Rafael Lozano-Hemmer"a ait "Vicious Circular Breathing" adlı sergidir.
Enstalasyon, klasik / geleneksel sanat sergisi değil. İzleyicinin de katılımını gerektiren, diğer bir söyleyişle asıl işlevi izleyici kendisine katıldığında ortaya çıkan tekno-art işler…
LED ekranlarda ya da nabız atışlarına, ısıya, sese, dokunmaya karşı duyarlılaştırılmış cam, plastik, duvar vb. yüzeylerde yer alan işlerin varlığı elektiğe bağlı. Yani şarteli indirdiğinizde işi de iptal etmiş oluyorsunuz.
Nitekim TRT Türk"te Bünyamin Yılmaz"ın sunumuyla her cumartesi öğle saatlerinde yayınlanan "Gündem Kültür Sanat" adlı programa görüş vermek üzere sergiyi çekmeye gittiğimizde müzenin kapalı olduğu vakte denk geldiği için işlerin büyük bir kısmını göremedik, çünkü nöbetçi teknisyen onları ekranlarına aktaramadı.
Burada fotoğrafını gördüğünüz iş (Büyük Göz), serginin en önemli işlerinden biri. LED ekranda sergilenen bu göz seyirci olarak ileri, geri hareket etiğinizde sizi iki yönde de takip ediyor.
Katalogtaki bilgiye göre bu iş "1. Körfez Savaşı sırasında, yani kameraların yönlendirdiği "akıllı bombaların" ilk defa yaygın olarak kullanıldığı dönemde, George Bataille"ın "The Solar Anus" adlı metninden ilham alınarak yapılmış" ve bununla ABD"inde "Patriot Act" (Vatandaşlık Yasası) kapsamında İç Güvenlik Bakanlığı tarafından kullanılan bilgisayarlı gözetleme tekniklerine dair "yeni ve acı bir bağlam" oluşturulmak istenmiş.
Katalogta dile getirilmeyen, belki de dile getirilmesi sakıncalı bulunduğu için izleyicinin takdirine bırakılan bir üçüncü anlamı daha var bu Büyük Göz"ün:
Şöyle ki, 7/24 dikizleme zorunluluğuyla kanlanmış olan göz, aynı zamanda kendisini kurgulayan zihniyetin çıldırmasına ramak kalmasını da temsil ediyor. Çünkü o göz sürekli korku içinde ve sürekli tedirgin olarak yaşıyor. Diğer bir söyleyişle göz o iktidarın büyük gücünü gösterirken, bu gücün aynı zamanda ne kadar kırılgan ve ne kadar kendi kendisine düşman olduğunu da göstermiş oluyor.
Serginin içeriğini belirtmesi bakımından birkaç iş daha:
-Binlerce parmak izinden oluşan panele kendi parmak izinizi ekleyerek, sonraki yokluğunuzda varlığınızı süreklileştiren bir izle hayata yokken de katılmış oluyorsunuz.
-Kalp atışlarınızla zemindeki (tavana da yansıyan) su (gibi) bir yüzeyi harekete geçiriyorsunuz. Dolayısıyla varlığınızın özü olan su, aynı zamanda varlığınıza ilişkin her edimin de kodlandığı bir levha olarak somutlaşıyor.
-Toplandığı ve dağıldığı bir merkezde, kesekağıtlarına iletilererek ya da oradan çekilerek kabz ve bast haline dönüşen (evrendeki) nefes hareketleri (ki siz de kendi nefesinizi ona ekleyebiliyorsunuz) tahayyülün bedenlenmesi olarak ürkütücü bir yüzle karşınıza çıkıyor.
Sonuç olarak belirttiğim ve belirtemediğim işler toplamının "Vicious Circular Breathing" adı altında değil "momento mori" adı altında toplanması bana daha uygunmuş gibi geldi. Çünkü nefes bir kısır döngüye hapsolmadığı gibi, döngüselliği de ölümle tamamlanmış olmuyor bilakis yeni bir düzeye aktarılıyor.
Dolayısıyla "momento mori" ile hatırlanması gereken asıl şey nefesin kesilme ihtimaliyle fani olmak değil, kesilmiş gibiyken de yaşamaya devam ediyor olmaktır.
Daha açık bir söyleyişle şu deniliyor: Bulunduğun düzeyde fani ama devamındaki bir düzeyde bakisin. O halde senin de içinde yer aldığın şu evrende hiçbir şeyin tesadüfi ve boşuna olduğunu sanma; burada kimi örneklerine tanık olduğun evrensel ve özel nimetlerin o düzeyde hesabını vereceğini unutma!
Bienal"deki gezi"miz
00:0021/09/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ertuğrul Özkök 27.07.2013"te şöyle yazmıştı:
"Bir kere daha anladık ki, "biat"tan...
Oy çıkıyor...
Koltuk çıkıyor...
Koltuğun nimetleri daha da fazla çıkıyor...
Otoriter yönetim çıkıyor...
Yani oturaklı, sağlam bir iktidar çıkıyor...
Ama sanatta ve kültürde iktidar çıkmıyor..."
Ben de buna karşılık 28.07.2013"te şunları yazmıştım:
"Sizden oy çıkmıyor. Koltuk çıkmıyor. Koltuğun nimetlerinden nasibiniz giderek kesiliyor. Sizden darbeci çıkıyor... Yani su katılmamış kaos destekçisi çıkıyor... Üstelik sanatta ve kültürde var olduğunu sandığınız iktidarınızın aşınması yüzünden etekleriniz zil çalıyor...
Niye mi?
-Sanatçınızı beslemeksizin tiyatronuz olmuyor.
-Yönetmeninizi beslemeksizin sinemanız olmuyor.
-İlgili şirketlerinizi beslemeksizin bienaliniz, festivaliniz olmuyor.
-Bohçacıya döndürülüp televizyon televizyon gezdirilmeden yazarınız olmuyor."
Cem Sancar"la birlikte geçen gün yeni Bienal"in Antrepo ayağını gezerken bu itirazımdaki vurguların, etkinliği destekleyenler üzerinden bir kere daha somutlaştığını gördüm: Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Telif Hakları Genel Müdürlüğü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi...
Üşenmeyip Bienal Rehberi"nde İKSV"nin "özel" teşekkürlerini sunduğu listeye de baktım. "Sayın Ömer Çelik"le başlayan listede teşekkür edilen resmi kurum sayısı otuz beş.
Bizde devet geleneğinin kendisine küfredenlere bile merhamet etmekle maruf olduğu düşünülürse Bienal yükünün büyük bir kısmını yine onun taşımasında şaşırılacak bir şey yoktur.
Asıl şaşırılması gereken, küfredenin küfredişinden utanmak bir yana hadsizlikte pervasız, şımarıklıkta dizginsiz olmalarıdır.
"İki yıla yakın" sürdüğü belirtilen Bienal hazırlık sürecinin nasıl olup da son üç ayın Gezi eşkıya kalkışmasındaki siyasette sonlandığını açıklama zahmetine girmeksizin düşülebilen şu kaydı, örnek olarak hem buraya hem de unutulması mümkün olmayan bir yerlere kaydedelim:
"Teori ve pratiğin arasındaki sanatsal alanın açılımı Lale Müldür"den alıntıladığım "barbar" kavramını içeren başlıktan geldi. Eski Yunan"da barbar, hem kentli-vatandaş kavramıyla, hem de doğrudan dille ilişkilidir. Barbar, Eski Yunanca"da şehir devleti anlamındakin "polis" kelimesinden türeyen "politis", yani "kentli-vatandaş" kelimesinin zıttıdır ve böylelikle kent ve vatadaşlık haklarına tabi değildir. (...) Bugün İstanbul ve Türkiye"nin diğer kentlerinde devam eden protestolar ve dayanışma hareketleri yeni bir toplumsal sözleşmenin yalnızca gerekli değil ama aynı zamanda mümkün olduğunun da işaretlerini vermekte."
Küratör Fulya Erdemci"nin Rehber"deki sunuşunda yer alıyor bu cümleler. Metnin tümü ise ancak bir Gezi eşkıya bülteninden yer alacabilecek nitelikte...
O halde tekrar sorayım: Bienal için iki yıla yakın hazırlık yapmışken, nasıl bir tahrike kapılıp da onu üç aylık Gezi eşkıya kalkışmasına hapsediverdiniz, hem de devletin imkanlarını kullanarak ve onun gözünün içine baka baka söverek?..
Soruma verilecek doğru cevap, Gezi"nin nakaratı olan "polis, otorite ve baskı" kelimelerinin birer komedi unsuruna dönüşmesine yeterli geleceği gibi, Taksim Darbe Komitası tarafından harekete geçirilen kültürel hegemonistlerin ve büyük sermeyenin tesciline de yeterli gelecektir.
Yukarıda "hadsizlikte pervasızlık, şımarıklıkta dizginsizlik" derken asıl kastetmek istediğim de buydu. Toplumsal bir hareketin hayalcisi olacaksınız, ama ilgili hayallerinizi çelişkiler, yalanlar ve iftiralar üzerine kuracaksınız. Üstelik, hayalden gerçeğe döndüğünüzde bunlara önce kendiniz inanacak, size inanmayanlara ise şiddetli bir düşmanlık göstereceksiniz.
"Pes yani!" dedirten bu durumu es geçip yine de Bienal"e sanatsal açıdan bakılamaz mı?
Elbette bakılabilir ama görülecek şey sanat açısından bir zevk veririr mi, ondan emin değilim.
Şundan ki, gündelik eşkıya kalkışmasına hapsettiğiniz ve ilgili görsel vurguları ona bağımlı kıldığınız şeyde ilk ortaya çıkanın sanat değil siyaset olması kaçınılmazdır.
Üstelik Bienal"e ideoloji giydirmeyi son üç günde benimsediğiniz için o işlerde sanat açısından ortalama bir düzeyi bile tutturmanız yapısal olarak mümkün değildir.
Hele hele Bienal ekibi ve sanatçı diye öne çıkardıklarınız birer müstevli, müsteşrik ve zanaatkardan ibaret ise, işiniz kendi ellerinizle boynunuza geçirdiğiniz bir ilmiğe dönüşecektir.
O halde, 13. Bienal de milletimize geçmiş olsun, artık yenisine bakalım.
Türkiye sanatlar bienaline doğru
00:0025/09/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yirmi beşinci yılına girmiş bir Bienal var ama halkın ondan haberi yok.
Tepebaşı-Tünel-Karaköy üçgenine sıkışmış bir Bienal.
Ümraniye"ye, Alibeyköy"e, Avcılar"a sesi hiç ulaşmamış, dolayısıyla Çorumluya, Diyarbakırlıya, Erzurumluya zaten Fransız bir Bienal...
Kendi kayıtlarından baktığınızda sanırsınız ki, dünyanın nabzı orada atıyor.
İddiaları evrensel, halleri mütekebbir, işleri mükemmel, mahalleleri Avrupa...
Diyorlar ki örneğin "...Bienal, sürekli değişen yerel ve uluslarası, sanatsal ve toplumsal konjonktür içinde varoluşunun meşruiyetini hep yeniden tanımlayarak, bir sergi olarak potansiyelinin yarattığı ve yaratabileceği imkanlar üzerinde düşünmeye devam ediyor."
Bunları kimler düşünüyor?
Ola ki, cevabı oradadır diye, "İkaseve" adlı tuğla gibi kitaba baktım.
Adları zikredildiğinde "vatman mı?" diye sorabileceğiniz yüzlerce bilinmedik isim var ama bir Mithat Şen"in ismi yok örneğin.
Haklarını yemeyelim yine de tanıyabileceğiniz bir isim var: Haşmet Babaoğlu. Sabah"taki bir yazısından yapılan alıntı yoluyla tuğlada yer alabilmiş.
Başka?
Başka yok!
Günümüze gelelim, yani sürmekte olan Bienal"e...
Yerli sanatçıların azınlıkta olduğu, Gezi eşkıyasına ideolojik desteğini esirgemeyen bir küratörün, çığlıklarıyla -adeta kendisi etkinliği belirleyen en önemli nesneymiş gibi- tek başına öne çıktığı bir Bienal...
Batıcı kulübün kendi kültürel kimliğini dayattığı bir Bienal...
Büyük sermayenin vesayetiyle "...(K)amusallığın sanatsal ve siyasi bir araç olarak küresel finans emperyalizm ve yerel toplumsal kırılma bağlamında nasıl tekrar kullanıma sokulabileceği sorusunu" masaya yatırmayı akledenler var ama "Biz tek başımıza Türkiye"yi temsil edebilir miyiz; batıcı bir kültürel kimliğin içinden konuşmak bizi kendiliğinden marjinalleştirmez mi?" diye düşünen yok.
Dahası, "Avrupa"dan kırık dökük bir sürü zanaatkarı toplayıp getiriyoruz ama bu ülkenin geleneksel sanatlarını temsil eden, geçmişle gelecek arasında köprüler kurma gayreti içinde olan bir tek sanatçıya bile yer vermiyoruz, onları yok sayıyoruz; halka yakın olansa onlar, dolayısıyla biz havanda su dövmüş oluyoruz; bir kültürel kimliğin zulmüne aracılık ediyoruz" diye düşünen hiç yok.
Görünen köy kılavuz istemiyor.
Mesele düşünmekse bunu Bienal"i çeyrek asırdır yapanlardan beklemek artık imkansız.
Türkiye bir Batı ülkesidir ama Batıcıların hakimiyetindeki bir ülke değildir.
Üç beş Batıcının olması keyfe keder de değildir fakat Türkiye"nin sanatları bunların ellerine bırakılamaz.
Bienal"i hazırlayanlar da çok iyi biliyorlar ki son on yılda sanat pazarının işleyişi değişmiştir.
Hat, hilye, minyatür, tezhip gibi sanatlar en az modern sanatlar kadar pazarda yer tutmaktadır artık.
Kimse babasının hayrına sanat yapmadığına, kazanç sağlama derdi her sanatçı için geçerli olduğuna göre, pazar da Bienal vb. ilgili pazarlama kanallarını belirler.
Türkiye"ye yakışan bu olguya ve değişime uygun sanat aktiviteleridir artık.
Sanatta Batıcı kültürel kimliğin fanatizmini aşıp, kültürel kimliklerin toplamını kucaklayan bir sürece girilmesi zorunludur.
Kısaca: "Türkiye Uluslararası Sanatlar Bienal"i kaçınılmazdır.
Geçen yıl Hasan Bülent Kahraman"ın genel koordinatörlüğünde gerçekleştirilen "All Arts Istanbul Klasik ve Modern Sanat Fuarı" söz konusu sürecin en iyi habercisi ve en güzel örneğiydi.
Evet ama yetmez. "klasik ve modern"e şartlandığınız takdirde bu kez de kültürel kimliklerin sentezine kapı aralamış olursunuz ki bu da bir tür dayatmadır.
Bunu aşan, her sanatın kendi "farklılığı" içinde görünürlüğe çıkmasını sağlayacak en uygun tanım altında doğru bakışa, görüşe, beğeniye açık özgür seçimi hedefleyen geniş kapsamlı bir etkinliğe doğru yol alınmalıdır artık.
On yıl öncesinde mevcut hukukun, siyasetin, ekonominin, eğitimin bu ülke için beş numara dar geldiğini görebilen Sayın Başbakan"ın, aynı durumun kültür-sanat için de geçerli olduğunu görmediğine inanamam.
Bunun gereği vesayet değildir.
Bunun gereği, Batı kültürünü de kucaklayacak ve ilgili faaliyet dairesinin içine çekecek kabiliyetteki insanların ve sermayenin cesaretlendirilmesidir.
Ancak bu yolla eşkıya destekçisi kültürel hegemonya ile başedilebilir, yeni ve çoğulcu bir kültür-sanat politikası inşa edilebilir.
Nerede kalmıştık?
00:002/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
"Alice Harikalar Diyarında" adlı meşhur masalda, yolunu yitiren Alice"in Kedi ile aralarında geçen şu konuşmayı oldum olası sevmişimdir:
"Cheshire pisisi, (...) lütfen bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misiniz?"
"Bu nereye gitmek istediğine göre değişir," dedi Kedi.
"Aslında nereye gittiğim pek umurumda değil" dedi Alice.
"O zaman hangi yolu izlersen izle, fark etmez" dedi Kedi.
"Bir yere varayım yeter" diye tamamladı Alice sözünü.
"Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabi eğer yeteri kadar yürürsen." (Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, İş Kültür Yay., İst., 2011)
Sözü -fazla uzatmadan- Yusuf Kaplan"ın gazetemizdeki "zihniyet merkezli" yazılarına getirmek istiyorum; umarım masaldan geçiş yapmam bir problem oluşturmaz; Mustafa Kutlu"nun anlatımda sadelik esasını sevdiğim için bu sade örneği seçebildim.
Kaplan, medeniyet iddiası taşıyan Müslüman bir toplum için zihin/zihniyet yenilenmesine sürekli vurgu yapıyor.
İsabetlidir, aklın yolu bir değilse de hakikat birdir çünkü.
Tefessüh etmiş bir medeniyetin, son iki yüz elli yılda yıkılmış üç imparatorluğun bakiyesi olarak halen İslam çatısı altında yaşayanların zihinlerindeki / zihniyetlerindeki tahribat küçümsenemeyeceği gibi, şimdiki zamanı doğru okumanın ve bu doğrunun geleceğe bereketlenerek nakledilmesinin yolu da mezkur tahribatın giderilmesinden ve hakikatin zihin / zihniyet düzeyinde yeniden inşasından geçiyor olmalıdır.
Her şeyden önce bu bir yol belirlemesidir. Alice ile Kedi"nin "bir yolu seçmemişsen, hangi yolu izlediğinin önemi yoktur" öğüdüne çıkan yukarıdaki konuşmalarını da bu nedenle alıntıladım: Bir yol"u seçmemişseniz, hayattan henüz hiçbir şeyi seçmemişsiniz demektir.
Zihin / zihniyet neden önemli?
Zihin"i "İnsanın kendini ve çevresini bilmesinde rol oynayan idrak, tanıma, anlama, kavrama, hatırlama, sembolleştirme, muhakeme ve soyutlama gibi faaliyetlerin tümü" olarak açıklayan Misalli Sözlük (İlhan Ayverdi), zihniyet"i de "Belirli görüş, inanç ve alışkanlıkların etkisiyle oluşan düşünce tarzı, zihin yapısı" olarak açıklamış.
Bu açıklamalar konunun önemine de delil teşkil ettiğinden sözü ayrıca çoğaltmaya hiç gerek yok.
Konu İslam ve Müslümanlar olunca "zihnin / zihniyetin yeniden inşası" dediğiniz yerde zaten mevcud olan bir hükmün mevcudiyetine işaret ediyorsunuz demektir; dolayısıyla eskimeyen, geçersizleşmeyen bir hüküm olarak Kuran ve Sünnet, sizin zamanınıza, sizin zemininize ve sizin zahirinize yeniden açılacak demektir.
Buradaki kesin söyleyişin nedeni de ilk örneklerinin kesinliğinden ve onların yukarıda belirttiğim yol"u halen temsil ediyor olmalarından kaynaklanan bir söyleyiştir.
Kendi kanaatlerim doğrultusunda bunu şöyle açayım:
Dini ilimde yetkinliğe erişen el-Gazzali"nin içtihat, İbn Arabi"nin İrfan (tasavvuf), İmam-ı Rabbani"nin tarikat kapısını kapattığına dair ileri sürülen tezlerin doğru olduğunu farz edelim.
Onlar neyi nasıl yaptılar veya neyi nasıl yapmadılar ki bunlar söz konusu oldu?
Kapanmışsa kapanmanın, kapanmamışsa kapanmamanın kodlarına yine onlarca hıfzedilmiş olmalıdır ki, sorunun cevabı da zorunlu olarak o kodların onlardan / onlarla açılmasına bağlıdır.
Bu üç isim, zihniyetimizin üç büyük temsilcisidir; İbn"ü-l Vakt olanlardan zihni / zihniyeti dert edinenlerin tam ortasında duracakları bir üçgendir. Öncelikli olarak el-Mustasfa, Fütûhat-ı Mekiyye ve Mektubat"ın içinden geçmek kültürün yeniden inşasına da zemin oluşturabilecektir; nitekim kültür dediğimiz şey son tahlilde zihniyetin eleğinden geçebilenlerin toplamı değil midir?
Mezkur yol ulema tokuşturma yolu değildir, geçmişteki ve şimdiki her alim kendi alanında mutlaka değerlidir, ancak el-Gazzali, İbn Arabi ve İmam-ı Rabbani hıfzedilmiş ve açılmayı bekleyen ilgili kodların muhatapları olmakla önceliklidir.
Mezkur yol gündelik siyasetin değil, ona da karakter kazandırabilecek uzun soluklu, asil bir siyasetin gereğidir ve bu siyaset, bugünü olduğu kadar geleceği de belirleyebilecek bir siyasettir.
Bu yol mevcut kazanımları korumaya mahsus bir yol da değildir. Bilakis şimdiye kadar başkalarının yardımıyla edinilmiş imkanları dışlama, okul, yurt, banka, medya vb. puta dönüşmüş ilgilerden kaçınma yoludur. Din gayesiyle sırtına dünyanın ağırlığını yüklenmiş olanlar bu yolda yürüyemezler.
O halde şu zamanın grup, cemaat, şeyh, alim merkezli kısır tartışmalarını aşıp, Kaplan"a seçtiği yolda eşlik edilmelidir.
Bu manada, diri bir heyecanla "nerede kalmıştık?" diyebileceklerin sayısının az olmadığına inanıyorum.
Mal bulmuş mağribi gibi
00:007/10/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Ahmet Hakan"a bu defa yakıştıramadım.
İddiası çok, içeriği boş polemikleriyle ve onlara verilen cevaplarla meydana getirdiği medyatik hareketi çoğunlukla beğenmişimdir.
Ama bu kez Abdülmecid Efendi"nin, müzayedeye konu olan "Avludaki Kadınlar" adlı tablosu üzerinden ürettiği tahrikkar soruları beğenmedim.
Ayrıca, "...(G)elecek cevapları merak ediyorum.?Hadi bakalım." şeklinde somutlaşan "Ben ne açıkgöz adamım; patlattım yine tartışmayı, neymişim be abi" tarzındaki hinlik gösterisini hiç mi hiç yakıştıramadım.
Sorularına cevap verilemez mi? Elbette verilir.
Ama ben vermem. Şundan ki, bunlar son derece indirgemeci, muhataplarının öfkesini tahrik ederek gürültü çıkarmaya ve onun üzerinden de birilerini mahkum etmeye yönelik ve bu manada son derece kasıtlı sorular.
Gezi eşkıya kalkışmasındaki gayretkeş yazılarından da anlaşılacağı üzere Ahmet Hakan artık tarafını iyiden iyiye belli ettiği için aynı konu üzerinden ben ona kimi sorular sorayım. "(G)elecek cevapları merak ediyorum.?Hadi bakalım."
1-Sultan olamayan ama halife olan Abdülmecid Efendi nerede vefat etmiştir? Naaşı neden Türkiye"ye getirilmemiş ve 10 yıl vefat ettiği yerdeki bir cami köşesinde bekletilmiştir? Eğitimiyle, malum tablosundaki gibi sanatsal tercihleriyle tam bir Batılı olan bu halifenin Medine"deki Cennetü"l-Bâki kabristanına defnedilmesini Batıcılar içlerine nasıl sindirmişlerdir? Müslümanlar bu kadar hoşgörü- lüyken, Batıcılar neden bu kadar bağnazdır?
2-Ahmet Hakan"ın da yazarı olduğu Hürriyet"in zihniyetini kuran isimlerden biri Sedat Simavi değil midir? 1919 yılında İnci dergisinin 9. sayısında yer alan Abdülmecid Efendi"yle söyleşisini "Veliahd-ı Saltanat Devletlü Necabetlü Abdülmecid Efendi Hazretleriyle Mülakat" başlığıyla sunan Sedat Simavi Hürriyet"i çıkardıktan (hadi süreyi uzatalım, Hürriyet"te söz sahibi olduktan) sonra "Devletlü Necabetlü Efendi"sine sahip çıkmış mıdır? Ahmet Hakan, Hürriyet"in karakteri haline gelen bu tabasbus ve vefasızlık ilişkisine ne kadar dahildir?
3-Abdülmecid Efendi Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça bilir; Piyano ve viyolonsel bilir ve beste yapardı. Aynı zamanda da orta kalitede resimler yapmıştır. O halde, yeni dönemde gerçek Batıcılar sürgüne gönderilmiştir de ülkenin yönetimi bir kılıç-kalkan ekibine mi teslim edilmiştir?
4- Abdümecid Efendi"nin tabloları ilk defa hangi yıl sergilenmiştir? Uzun süre saklı tutulmuşsa bu "saray ve saraya bağlı mekanlarda kullanılabilir özel eşya" olmasından kaynaklanmış olabilir mi?
5-Özel olan ve ancak özel mekanlarda sınırlı sayıdaki (akraba, hizmetçi vs. tarafından) görülebilen resim, yazı vb. eşyaların fıkhi hükmü nedir? Ahmet Hakan"ın bunu Yüksek İslam Enstitüsü"nde öğrenmiş olması gerekirdi; öğrenmediğine göre orada da mı çayda çıra oynamıştır?
6-Dejenerasyonun cumhuriyetten önce başladığı, cumhuriyetle resmi bir muhteva kazandığı o zamanki siyasi akımların varlığından bellidir. Böyle olmasa örneğin halifeli bir toplumda islamcılığın ortaya çıkması nasıl izah edilebilir?
6-Bir tablonun erotizm içermesi ressamının düşüncesiyle kayıtlı, şahsını bağlayan bir iş olmasıyla normal görülebilir. Ancak böyle bir tabloyu belli maksatlar dahilinde izleyicinin gözüne sokarcasına seyre sunmak onu bir pornografi mazlemesine dönüştürmek olur. Diyelim ki, devlet televizyonlarında ya da özel televizyonlarda bunun yapılması neyi ispat eder, edene ne kazandırır, izleye ne fayda sağlar?
Abdülmecid Efendi 1868"de doğmuş, 1944"te vefat etmiştir.
Yetmiş altı yıllık ömre sahip olan insanın üç günde veya üç ayda ya da üç yılda yapmış olabileceği tek bir tabloyu müzeydesi vesilesiyle -erotik unsurlar da içeriyor diye- cımbızlayıp sahibini bir cinsellik, günahkarlık, sanatsal özgürlük tartışmasının içine çekmeye kalkışan, bununla da yetinmeyip onun üzerinden muhafazakâr zengini, aydını, yazar-çizerleri, mümin ve mümineleri "sanat – iman – samimiyet" sınavına uğratan her kim olursa olsun bu ve benzeri soruları hak eder.
Çünkü Abdülmecid Efendi"nin şahsında çıkarılacak bir tartışma şişede durduğu gibi durmaz. Resmi ideolojinin, diktatörlerin, darbecilerin, yönetme hakkını gasbedenlerin ve malum medya patronlarının tabularına toslar.
Ahmet Hakan"ı tanırım ama hakkında kefil olacak kadar tanımam. O da beni ancak bu kadar tanıyabilir.
Ama o benim kendisini dönmelikle, mahalle değiştirmekle suçlamayacağımı, bilakis bu vb. değişimleri kişilik hakkı olarak göreceğimi ve savunacağımı bilir (en azından böyle umarım).
O da benim muhafazakar olmadığımı hatta muhafazakarları savunmak için kılımı bile kıpırdatmayacağımı bilir (en azından böyle bildiğini umarım).
Bir insanın ki bu halife değil, sıradan bir insan da olabilir- yetmiş altı yıllık ömrünü bir tabloya indirgeyerek, onu muhafazkarların sanat-iman-samimiyet sınavına mazleme yapmasını ise Ahmet Hakan"a hiç mi hiç yakıştıramam.
Çünkü bu hal ancak bir mal bulmuş mağribinin hali olabilir.
Has mekanlarda güzel işler
00:0012/10/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İSMEK kursları, unutulmuş olan klasik sanatların (zanaatlar dahil) hatırlanması, sevilmesi ve uygulanması bakımından çok önemliydi.
Bu manada İSMEK kursları, görevini yeterince yerine getirmekle kalmadı, aile yüklerinden kurtuldukları için boş zamanlarını uygun işlerde değerlendirmek isteyen orta yaş seviyesindeki hanımlarla, üniversite sonrası iş bulamayıp can sıkıntısıyla evlerinde oturan hanımlar için hem "faydalı oyalanma" imkanı sağladı hem de onlara gelir getirecek bir iş kapısını araladı.
Fakat buralarda ders veren hocaların ufkuyla da bağlantılı olarak o sanatları doğuran zihniyetle, o sanatların temsil ettiği ve taklit yoluyla geleceğe aktardığı kültür hakkında kursiyerlere yeterli düzeyde bilgi verilemedi. Katılımcı yoğunluğu nedeniyle teknik bilgilerin kazandırılması zorunlu olarak öncelendi, zihniyete, kültüre mahsus bilgiler de prestij kitaplar yoluyla kazandırılmaya çalışıldı.
İSMEK kurslarını bitirenlere verilen sertifikadaki (icazet"teki) bolluk sergi açarak varlık gösterme, kazanç sağlama yarışını da beraberinde getirdi ve bu yüzden zanaat-sanat ortamında (dolayısıyla pazarda) çoğunluğu kalitesiz ürünlerden oluşan bir sergi patlaması yaşandı.
Taklit suçlamasıyla karşılaşmamak için ebru üstüne güllü Mevlana, hat alanına türbe, fotoğraf üstüne bir vav kondurarak, hilyeye perspektif vererek "yenilik" yaptıklarını sananların sayısı da arttı doğal olarak.
Birilerinin söz konusu eksiklikler ve olumsuzluklar konusunda oturup kafa yorması gerekiyordu. Şükür ki, şimdilerde bunun gerçekleştiğini gösteren çok olumlu gelişmelere tanığız.
İlk örneğimi "herşey düştüğü yerden kalkar" söyleyişine de uygun olması bakımından Küçükçekmece Belediyesi"nde vereyim.
Küçükçekmece Belediyesi, Sefaköy Kültür Merkezi"nin alt-giriş katında "Geleneksel Sanatlar Akademisi" adıyla, "dört başı mamur" bir mekan açtı.
Hat, Tezhip, Minyatür, Ebru, Cilt, Çini, Katı", Kalemişi, Bilimsel Bitki İllüstrasyonu, Kağıt Restorasyonu, Temel Sanat, Kaligrafi ile Osmanlıca ve Arapça derslerinin verileceği bu mekanda hatta Davud Bektaş, ebruda Alparslan Babaoğlu, tezhip ve kalemişinde Semih İrteş, minyatürde Taner Alakuş, ciltte İslam Seçen, Katı"da Dürdane Ünver, çinide Latife Aktan danışman hoca sıfatıyla bu sanatların gerektirdiği asıl bilgileri, zihniyeti, kültürü, kısaca edebiyle birlikte öğrencilerine aktarmaya başladılar. Osmanlıca dersinin Nevzat Kaya tarafından verildiği Akademi"nin yönetimini yine bir sanatkar üstlenmiş: Hakan Dağlı.
İkinci örneğim ise bir sivil kuruluş olan İSTEV.
Açılımı "İlim, Sanat, Tarih ve Edebiyat Vakfı" olan İSTEV, vakıf medeniyetini ve kültürünü yaşatmayı öncelikleri arasına alan tarihe ve sanata duyarlı on bir hanımefendinin oluşturdukları ve yönetimini üstlendikleri bir Sivil Toplum Kuruluşu.
Gül Zülfikar başkanlığında Münire Yumaklı, Songül Koç, Ufuk Uşaklı, Feyza Aktüre"den oluşan yönetici kadrosuyla İSMEK de İslam sanatlarının öğrenilmesi konusunda atölyeler açtığı gibi, Mesnevi ve Tarih Okumaları"yla, Yazarlık Atölyesi"yle ve sanat gezileriyle de zenginleşen güzel faaliyetlere imza atıyor.
Yukarıda zikrettiğimiz zihniyet ve kültür bilgisi konusundaki eksikliği gidermede küçük bir katkı olarak Süreyya Su ile birlikte İSTEV"de bizim de bir dizi seminerimiz var.
"Sanat nedir?", "Biz kimiz?", "Sanat bizim neyimize?" sorularının merkeze alındığı bu seminerlerde, Batı Sanatı ile İslam Sanatı"nın karşılaştırılması yoluyla biz"i öteki"nden ayıran asli farklar, bizi biz, İslam Sanatı"nı İslam Sanatı yapan tarihsel ve metafizik yapılar üzerinde durmaya çalışıyoruz.
Elbette İstanbul"un geneli göz önüne alındığında has mekanlarda yapılan güzel işler bu iki örnekten ibaret değil; bu iki örneği İslam sanatlarıyla ilgili niyetin, hedefin ve kazanımların sonuçlarını somutlaştırması bakımından verdim. Değilse son zamanlarda gerçekleştirdiği çalıştaylarla, seminerlerle adını daha fazla duyurmaya başlayan bir "İstanbul Tasarım Merkezi" var örneğin.
Umuyorum ki, İSMEK sonrası dağılmaya, bollaşmaya, kalitesizleşmeye, ucuzlamaya başlayan sanat, onu dert edinen resmi ve sivil kuruluşlar eliyle asıl hakettiği ilgiye muhatap olarak sahih şekliyle yükselişe geçecektir.
Kafa yorunca, çalışınca neden olmasın?
Yalnızlığın parodisi
00:0019/10/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yunanca olan ''parodi'' kelimesiyle ilgili Misalli Sözlük''te şu bilgiler verilmiş: ''1. Bilinen bir şey veya olay etrafında kurulan, daha çok taklide dayanan, alay ederek güldürücü etki bırakan kısa oyun. 2. Ciddi bir eseri alaya alarak, mizahlaştırarak yazılan, bu eserin teknik düşüncesiyle yapılmış bir karikatürü sayılabilecek tiyatro eseri.''
Gündelik dilde ise parodi, ''bana numara çekme'' uyarısını, hafif paylamayı, nazikçe yalanlamayı içeriyor.
Örneğin uzun yıllar görüşmediğiniz ama o geçen süre içerisinde ''yürü ya kulum olmuş'' eski bir arkadaşınızla karşılaştığınızda size garibanlık numarası çekmeye kalkışırsa, tepkinizi ''parodi yapma be mübarek'' diyerek gösterirsiniz.
Benim bu konudaki tutumumsa tahammülsüzlüğe bitişik bir tutumdur; tiyatroyu hiç sevmediğimden olsa gerek, parodiye karşı daha aşırı bir tepki gösteriyorum. Elbette bu bir kusurdur; bundan zarar da görüyorum ama ne yapayım ki, bana yapışık bir hal sonuçta; atsam atamam, satsam satamam.
Asıl zararını ise daha çok edebiyat (güya edebiyat) metinlerini okurken görüyorum bunun; parodi yapan birinin metni mezkur şartlanmam yüzünden umabileceğim en küçük zevki bile hiçleştiriyor; onu okuyup bitirdikten sonra yazarına gıyaben de olsa ''okkalı bir teşekkür''de bulunmak olsun içimden gelmiyor.
Edebiyat metinlerindeki parodinin büyük oranda ''yalnızlık'' konusunda tezahür etmesini de hayli ilginç buluyorum.
Bunu derken Genç Werther''in Acıları (Goethe), Malte Laurids Brigge''nin Notları (Rilke), Şato, Dava (Kafka), Boşlukta Sallanan Adam (Bellow) vb. kitapların gençliğimde bana da ''büyük yalnızlık içinden büyük eser üretme'' şeklinde yanlış bir hissi vermiş olabileceklerini gözardı etmiyorum elbette ama, bunları çoğunluğu aşk acısıyla cilalanmış bir yalnızlık parodisinin hizmetine tahsis edilmiş kitaplar olarak gördüğümü de pek hatırlamıyorum doğrusu.
İlle de somut bir itirafta bulunmam gerekirse alaylı bir edebiyat sever olmamın bilgisizliğimle birleşmesi sonucunda sahici olanla sahte olanı, samimi olanla samimiyetsiz olanı bir süreliğine (en azından ilk üç beş yıl) ilk bakışta ayıramayışımın problem oluşturduğunu; bu probleme bağlı olarak bir şairin üslup oluşturmasıyla, üsluplaştırılmış biçim oluşturması arasındaki farkı biraz rötarlı olarak keşfettiğimi itiraf edebilirim.
Örneğin Ahmet Haşim''in:
''Şu bakır zirvelerin ardından / Bir suvari geliyor kan rengi; / Başlıyor şimdi melul akşamlarda / Son ışıklarla bulutlar cengi.''
Dizelerindeki üsluplaştırılmış biçimle, Asaf Halet''in şu dizelerindeki
''vakit geldi kunâla?/ dünyayı göreli çok oldu?/ tam kırk yılda seni buldum kunâla ?/ bu can tenden geçmeden / bu dünyadan göçmeden?/ bir kerecik sevmek çok değil'' dizelerindeki has üslubu hemen fark edememişimdir.
Ama gelin görün ki, bende arızi olan bu hal, yeni nesil edebiyat severlerde adeta sürekli bir hale dönüşüveriyor.
Edebiyat ilgisinin on yıla baliğ olduğunu yakından bildiğim bir çok edebiyat severin (ki, bunların çoğunluğu şiirle ilgilenmektedir) sosyal medyada paylaştıkları vecizelerin, aforizmaların, notların içeriğine bakınca, ancak kendilerinden iki kat yaşlı birinin yapabileceği notaljilere düşmelerine, ''paslı bir bıçağı biler gibi biliyorum yalnızlığımı'' türünden sızlanışlara gayretle ve ısrarla tutunmalarına, sapıklığı yargı yoluyla tescil edilmiş şairlere itibar etmelerine inananmıyorum.
Şiir ya da düz-yazı olarak dergilerdeki metinler de hemen aynıyla yansıyan bu durum işte benim o tahammülsüz yanıma çarpınca olan oluyor.
Sene 1994''te yine Yeni Şafak''ta yer alan bir yazımda şunları demişim:
''Doğu ile Batı sanatları arasındaki en derin uçurum: Yalnızlık düşüncesi! Yalnızlık, Doğulunun uzletinden çıkan ışık, Batılının içe-kapanışından yankılanan hezeyan. En önemli ayrım kutsala olan mesafeleri: Doğulu yalnız, kutsalın ateşinde yanmaya çırpınan pervane, batılı yalnız kusalın gücüne başkaldıran Don Kişot.''
Aradan on dokuz yıl gibi koskoca bir süre geçmesine rağmen, hala edebi planda yalnızlığın parodisinde azalışı değil artışı yaşıyorsak, bu parodiyi süredürenlerle, buna karşı çıkanlar olarak hepimiz bir yerde müştereken yanılıyoruz demektir.
Şu on dokuz yıla bakarak ''galiba'' diyorum ''en iyisi parodiye karşı olmayı da bir parodiye dönüştürmek için dergilere bakmamalı, parodi yapma hastalığına düçar olanlardan uzak durmalı.''
Mümkün mü bilmiyorum ama denemekten kim ölmüş ki.
İdeolojiler bitti, yerine ne verelim?
00:0023/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
İkide bir ileri sürülen kanaat bu: ''İdeolojilerin sonu geldi!''
Bunu söyleyen hemen herkesin yine bir ideolojinin (en azından ideolojisizlik ideolojisinin) içinden konuştuğunu, dolayısıyla bundan kastının bağlısı bulunduğu ideolojinin değil, rakip ideolojilerin bitmesi olduğunu saklı tu- tarak soralım o zaman: Yerine ne istersiniz?
İdeoloji bittiyse yerine bir şeyin konulması gerekir.
İbn Arabi''nin kelimeleriyle, hayat boşluk kabul etmez; boşalttığınız yer inanmayla ilgili bir alandır ve insan inançsız kalmaz, kalamaz; hiçbir şey özünden dolayı reddedilmez, reddedişler o bir şeyden ortaya çıkan şeye göre bir reddediştir; hiçbir şey kendi hakikatinin dışına çıkamaz, çıkmış görünen şey hakikatinin dışına çıkmış değildir; zamanın hareketinden kaynaklanan yeni durumunun dışına çıkmış olabilir.
Evet, ne verelim biten ideolojinin yerine?
Örneğin hangi dünya görüşüne ait olursa olsun ahlaki hadlerin uygulanmasını içermeyen bir toplumsal eğilime ne dersiniz? ''Vur patlasın, çal oynasın'', ''Nerede akşam orada sabah'', ''Eyleme gelen eğlenir'', ''Saldım çayıra Mevlam kayıra'' kabilinden bir serbestiyet içinde düz, çapraz, dikey, yatay, kavisli ikili ilişkilerin tümünü, üretme ve tüketme tarzlarının tamamını makul gören bir ideolojiye ne dersiniz?
Dünyanın bugünü ve geleceği adına söyleyebileceği bir şey kalmadığından ilgisini, enerjisini hayvan haklarına, üçüncü cinsin özgürlük savunusuna teksif etmiş ama Che romantizminden, ''68 Kuşağı efsanesinden de asla kopamadığından gerçeklerle ha- yalleri arasındaki çelişkiyi bir tür travmaya dönüştürmüş Sol''umuz da bu sayede yeni bir meşgale edinmiş olur; mensuplarından dozer önünde dikilme gösterisine son verip belki düşünmeye başlayanları bile olabilir bu sayede.
Hem liberallerimize düşecek bir pay da çı- kabilir bundan. Örneğin milletvekili adayı yapılmadığı, karısının adaylığı da direkten döndüğü için muhalif kesilen bir liberalin, iktidara yönelik saldırıları bilimsel bir renk ve dolayısıyla geçerlilik edası da kazanabilir bu eğilimde.
Ya da kültürel kimliklerin hükmünün bittiği, kültürsüzlüğün bir kimlik olarak benimsendiği felsefe katkılı bir görüşe ne dersiniz? Böylece din meselesi tümüyle aşılmış olabileceği gibi, dünyevi değerlerin tamamı yoksanarak eşit- lenmiş, gerçek hoşgörü ortamı tahakkuk etmiş olur. Ne olusan ol, gelirsin! Gidişinde bir gereklilik ve ilke olmadığı için, gelişinde de bir gereklilik ve ilke olmayacaktır nasıl olsa!
Veya ...cılık, cilik, culuk, cülük... cinsinden, sizde psikolojik bir aidiyet, güvenlik duygusu da sağlayabilecek insan merkezli bir bağlanma şeklini koysak ideolojinin yerine, ne dersiniz? Siyasetten kaçınan ama iktidardan pay is- teyen, zenginlikten kaçınan ama banka kuran, propagandadan kaçınan ama gazeteleri, televizyonları, radyoları, ajansları, yayınevleri olan, kendisine dokunanları nifak çıkarmakla, siyasi koalisyon arayışlarını sorgulayanları ''gayre tullah''a dokunmakla suçlayabilen, son model cicileştirilmiş bir ...cilik örneğin hiç de fena olmaz.
Evet ideolojiler bitti, yerine ne verelim?
Nasıl olsun? Sade, orta şekerli, şekerli...
Suyu ve çifte kavrulmuş lokumu da benden olsun.
Yetmez derseniz, size boyayacak merdiven de bulayım.
*
Dün Mersin''de sevgili dostum Mustafa Erim''in kendi imkan ve emekleriyle kurduğu ''Özel Mersin Kent Tarihi Müzesi''nde İslam sanatını konuştuk. Bu konunun çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu seçkin bir topluluk tarafından dinlenilebilmesi, tartışılabilmesi yerli sanatın kazanabileceği yeni ve doğru istikametler konusunda beni umutlandırdı. Bu sohbeti tertip edenlere ve sohbete katılanlara teşekkür ediyorum.
Yine Mersin''de yarın başlayıp Cumartesi günü tamamlanacak olan bir kongre var: ''SANART II. Türkiye Estetik Kongresi''. Mersin Üniversitesi tarafından düzenlenen ve ''Değişen Coğrafyalar, Değişen Paradigmalar'' ana başlığını taşıyan bu kongrenin ikinci oturumunda ''Bir özgürleşme tarzı olarak sanatta perspektifsizlik'' adı altında bir sunumum olacak.
Kentin, çevrenin, kültürün, medyanın ve değişen estetik paradigmalarının merkeze alınması suretiyle genelde sanat ve estetiğin konuşulacağı bu kongreye ilişkin izlenimlerimi de nasip olursa izleyen yazımda sizlerle paylaşmak isterim.
Gezi körleşmesinden Gönül Elçileri"ne
00:0026/10/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Söylemiştim, SANART II. Türkiye Estetik Kongresi için Mersin"deyim.
Perşembe sabahı Kongre"nin açılış konuşmaları yapıldı; Düzenleme Kurulu adına Prof. Dr. Cana Bilsel ile Prof. Nurseren Tor estetiğin burada konuşulma / tartışılma gerekçelerini sanat planında temellendirmekle kalmadılar, Mersin"in kültür ve sanat hayatına katkısı bakımından Kongre"nin önemine de vurgu yaptılar.
Prof. Dr. Jale Nejdet Erzen de "davetli konuşmacı" olarak söz aldı ve estetiği sanat, felsefe ve kültür açısından nazari planda konumlandırdıktan sonra, estetik düşünceden yoksun anlayışın çevrenin tahribini beraberinde getirdiğini söyleyerek Urla"nın Barbaros köyünü örnek olarak verdi. Köy arsalarını ucuza kapatarak villa yapımıyla kentli tatilcilerin hizmetine sunan sömürgen sermayenin çirkin işlerinden örnekler verdi. Buraya kadar anlattığı şeyler estetiğin, sanatın ve çevredeki gerçeklerine ilişkindi ve kendi içinde doğruydu, güzeldi. Ama Erzen konuyu getirip "Gezi körleşmesi"ne kilitledi. Bilimsel üslubunu değiştirip, rakip bir siyasetçi edasına bürünerek şunları ileri sürdü:
Köyde babası tarafından yaptırılmış kütüphaneye (ki daracık bir köy odasından ibaretmiş) AK Parti"nin ilgili bakanlık memurlarınca el konmuş, kitaplar ilçeye taşınmış. AK Parti"nin ilgili bakanlık memurlarına (Erzen hıznı alamayıp iki de bir bu vurguyu yapıyordu) köylünün kitap ihtiyacını hatırlatmışlar ama onlar artık internetten kitaba erişmenin mümkün olduğunu söylemekle birlikte bilgisayarlara da el koymuşlar.
"Gezi körleşmesi" dedim, neyi kastettiğimi söyleyeceğim ama Kongre"den bir örnek daha vermeliyim:
İlk oturumda Öğretim Görevlisi Arzu Çevik, modern kentte sanatın kurumsal varlığı üzerine meydanlardaki, parklardaki heykellere karşı kırma, sökme, yer değiştirme, boyama, yazı yazma, çöp torbası asma, afiş yapıştırma... yoluyla yapılan tecavüzleri dile getirdikten sonra, bunları hiç olumlamayan bir tutumla önemli bir çelişkiye de parmak basarak, bienallerin sponsoru olan ve Gezi"de kendisine ait Divan Oteli"ni sığınak haline getiren holdingin aynı zamanda polisin eylemler esnasına kullandığı bir aracın üreticisi olduğunu söyledi; sermayenin sanat ve eylemlerle ilgili samimiyetsizliğine, kendi çıkarını gözetmesine dikkat çekti.
Sorular kısmında bir kız öğrenci, hocası olan Çevik"in sözleri (bir kulağından girip çıksa iyi) sanki kulağına hiç girmemiş gibi kalkıp şu soruyu sordu: "Toplu kullanım alanındaki sütunları öğrenciler bayram öncesinde renkli boyalarla boyamışlardı, bayram tatilinden gelince gördük ki, o sütunlar eski haline getirilmiş, bu nasıl olabilir; o alan herkese ait ve öğrenciler oranın boyalı olmasını istiyorlar, bunu kim değiştirebilir? Ortak alandaki şeyleri boyamak için izin mi almamız gerekiyor, olur mu böyle şey?"
"Gezi körleşmesi" dediğim şey budur. Bir sanat tarihçisiyle, kendisini hocasının biraz önce anlattıklarını anlamaktan muaf tutan bir çocuğun bakış açısının eşitlenmesidir. Prof. olan babası tarafından kurulan minicik kitaplığın kapatılmasını AK Partili memurların (devlet memurlarının değil) mütecaviz bir tutumu olarak yorumlarken, bir öğrenci de kafasına estiği şekliyle görüşüne takılan her yeri boyayabileceğini, değiştirirlerse onlardan hesap sorabileceğini düşünüyor. Bunun adı "Gezi körleşmesi" değilse nedir? Nitekim aynı türden bir körleşmenin örnekleriyle 13. Bienal"de sanata aksırıncaya, tıksırıncaya, kusuncaya kadar doyurulmadık mı?
Bunları derken Estetik Kongresi"ni 13. Bienal kepazeliğiyle eşitlediğimi sanmayasınız. Bilsel ile Tor"un gayretleriyle gerçekleşen Kongre"nin (Gezi körleşmesine tutulanların bireysel kazalarını bir kenara bırakırsak) hem Türkiye hem de Mersin açısından çok önemli olduğunu özellikle vurgulamalıyım.
Gönül Elçileri
O gün akşam arkadaşlar beni bir derneğe götürdüler. Adı, "Gönül Elçileri Yardımlaşma Derneği". Zeynep Erim"in başkanlığında yardım hizmetini kendilerine dert edinmiş Mersinli bir grup hanım tarafından kurulmuş.
Siyasi bir aidiyeti olmayan bu derneğin yaptığı iş, birinci ya da ikinci el giysileri toplayarak onları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak.
Size normal gelebilecek olan bu faaliyet şunun için önemli: On yıl, onbeş yıl önce Doğu"dan gelip Mersin"in varoşlarına yerleşmiş ailelerden şu gün olmuş hala Pozcu"ya inememiş olanlar var. Bunlar kendi yağlarıyla kavrulan yoksul, dışa kapalı aileler. Bunlara erişmek, yardımcı olmak, daha da önemlisi onlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak gerekiyor. İşte Gönül Elçileri bu nedenle çok önemli. İmkanı olan yerleden temin ettikleri giysileri ihtiyaç sahiplerine ulaştırırırken aynı zamanda onları seven, merak eden kardeş gönüllerin de Mersin"de bulunduğunu iletmiş oluyorlar.
Bir yanda Gezi körleşmesine uğramış "parafesörler", kafasına kavak yeli vurmuş üç beş divane öğrenci... diğer tarafta azını paylaşmaya, sevgi iletmeye ve gönül kazanmaya adanmış şöhretsiz ama gürbüz yürekler...
Diğer yanda İskenderiye kütüphanesini yıkmışçasına, o mekanda temsilcisi olmayan bir partiyi kötülemeyi görev ve sütun boyamayı maharet bilenlerle, diğer yanda kırgın gönülleri onarmayı, yoksullukla gerilmiş yüzleri tebessüm nuruyla aydınlatmayı kendilerine dert edinenler...
Bunları size yandaşlıkla körleşmeyelim ama hangi yana hangi insani ve imani nedenlerle muhabbet duyacağımızı da iyi bilelim diye anlattım.
Çeşitlemeler
00:0030/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Parti yeni, kafa eski
Bir parti daha kurulmuş.
Aklına esen herkes bu ülkede parti kuramaz mı? Kurar!
Bir tane daha kurulmuş çok mu diye düşünebilirsiniz.
Ama bu parti farklı.
Bu parti barikat partisi!
Huzur ve istikrar vaadi yok, planı yok, programı yok, ilkesi yok, dengesi yok, desturu yok.
1978"de hayali olarak kurulmuş, Gezi eşkıyasından ilham alınmış, ODTÜ"de karakola roket atanlarca taçlandırılmış.
Güya AK Parti realiteye toslamış da bunlar toslanan o realiteyi gözeterek ortaya çıkmışlar.
Bundan böyle ilkokulda çocuklar süt içmeye itiraz mı etmişler, bu parti orada barikat kuracakmış.
Ana yola çıkan ineğe otomobil mi çarpmış, orada olacakmış yeni parti.
Elektrik faturanızda yanlış hesaplama mı yapılmış, çağırın gelsin arkadaşları, barikat kursunlar sizin evin önünde.
Realiteleri bu, hık diyenin hıkında, gık diyenin gıkında barikat kurmak!
Yalnız, parti yeni de kafa eski.
1978"de başlamıyor bu kafa, taa eşkıyalığın ilk icat edildiği yıldan başlıyor.
Aslında "Eşkıya Partisi" de olabilirdi adı ama bunlar okumuş çocuklar.
Halkçılık, demokrasi romantizmine tutuldukları için melankolik bir ad koymuşlar.
İlk icraatları Başbakan"ın kutlama mesajını kongrelerinde okutmamak olmuş.
Yani varlıklarının birleştiricilik değil ayrımcılık olduğunu böylece beyan etmişler.
Barikatçılıkları sağlammış! Helal olsun!
Gülen adam fotoğrafı
Star gazetesi doksan yıllık Cumhuriyet"te verilen resmi mesajlardan bir derleme yapmış.
Despotik söylemden sosyal devlet söylemine geçişin açık bir fotoğrafını vermiş böylece.
O mesajların ilklerinde Kemalizm"in korunacağına, devrimlerin yaşatılacağına dair kararlı yeminler içilirken, Başbakan ise yeni mesajında özgürlüklere vurgu yapmış.
Demiş ki örneğin: "Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesinde, kuruluş amacında bu topraklarda yaşayan hiç kimseyi ötekileştirmek, dışlamak, küçük görmek, aşağılamak yoktur. Bu Cumhuriyet, bu vatan herkesindir, hepimizindir. Cumhuriyet idaresinde, demokratik yönetim biçimlerinde otokratik zihniyete, baskıya, herhangi bir zümreye imtiyaza yer yoktur. Bu ülke, bu Cumhuriyet nasıl hep birlikte kurulmuş ise yine hep birlikte idare edilecek, hep birlikte yüceltilecektir."
Malum medyadan bir gazete Başbakan"ın bu mesajını geri plana itip, "Kalpaklı gülen adam" fotoğrafını öne çıkmış.
Güldürürken çok zorlanmış belli ki.
Sen seksen yıl asık yüzlü fotoğraflarla milleti korkut, şimdi kalk gülen adam fotoğrafı dayat!
Yerler mi, vallahi yemezler!
Öküz altında buzağı aramak
153 yıllık rüya dün hakikate tebdil oldu: Marmaray açıldı.
Hayırlı, uğurlu olsun.
Öküz altında buzağı aramayı maharet bilenler de boş durmadılar elbette.
Örneğin, denize güp diye girmekten korkan bir simitçi çocuğu örnek göstererek, "halk Ulaştırma Bakanı"na güvenmiyor" diye yazdılar.
Çünkü Marmaray "sözünde duran devlet"i simgeliyor. Onlarınsa devleti yöneten iktidarı yıpratmak için belirlenmiş belli maddeler üzerinde ölesiyle vurgu yapmaları gerekiyor. Eh, simitçi çocuk da halk demek ya onun korkusu milyonları temsilen onların ellerinde zirve yapıyor.
Şimdi liberalin biri de "devlet" dedik diye, İslamcılar devletle bütünleşiyor narası atar mı atar; bu da aynı mermer, aynı kafa sonuçta.
Ama ne olursa olsun devlet devlet olmayı, İktidar hizmetle iktidarda olmayı seçiyor.
Diğerlerine de ağzı olmakla konuşmak kalıyor sadece.
Kırk yıllık kani
CHP, başörtüsü konusunda on dört yıl öncesinde olduğu gibi yine "TBMM geçilmez" oyununu sahneye koyacakmış.
Yeni oyunun yapımcılığını CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu üstlenmiş.
Daha önce özgürlüklerden yana olduklarını söyleyen arkadaşları da (örneğin Gürsel Tekin, Sezgin Tanrıkulu vs.) ona destek vermekteymişler.
Bunda şaşılacak bir şey yok.
Dün söylediklerini bugün yalanlayanların partisi değil mi CHP?
Genel başkanları bile kararsız kasımın daniskası değil mi?
İmtiyaz düşkünü, darbe özlemcisi, özgürlüklerin katili değil mi bu parti?
Eh kırk yıllık kaniden bahsediyorsak, son on dört yılda değişeceklerini de düşünmemeliyiz yani.
Bir otuz altı yılı daha var efendilerin değişmek için.
CHP sandığa gömülmez de koltuk değnekleriyle yaşarsa, ömrü olan görecektir.
CHP"nin "muazzam endişe"si
00:002/11/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
CHP, TBMM"nin geçtiğimiz salı günkü oturumuna kadın milletvekillerden dördünün başörtülü olarak girmelerine "AK Parti"nin konuyu seçim öncesinde siyasi olarak kullanma eğiliminde olması, buna fırsat verilmemesi" gerekçesiyle itiraz etmedi.
Bu da her zamanki gibi gösterdi ki, CHP özgürlüklerin yerleşik bir değer olarak benimsenmesi ve uygulanması konusunda yeterli bir zihniyete henüz erişebilmiş değildir.
Elbette aynı konuda on dört yıl önce aynı mekanda yaşanmış olan karanlık tablonun tekrarlanmaması CHP adına kaydedilmesi gereken bir iyiliktir fakat bu iyiliğin "siyaseten bir iyilik" olması onun potansiyel kötülük, pusuda bekleyen zulüm, ertelenmiş despotluk olarak algılanmasına engel teşkil etmemektedir.
Çünkü CHP en basitinden halen İT iktidarından beri tekrarlanan "din istismarı" ezberinin içinde durmaktadır.
Ki, bu duruşta dinin güya mahkum edilmiş olmasından kaynaklanan bir reddediş söz konusudur ve buna göre ibadetten selama kadar dini nitelik taşıyan her eylem bir istismar vesilesidir.
Dolayısıyla CHP, "dinin istismarına" ilişkin yargıyı oluşturan Modernizm"in, daha açık bir söyleyişle Modernizm"in göstergelerinden olan dinsizleşmenin tarafında durmaktadır. Nitekim aynı oturumda yaptığı bir konuşmayla malum medyanın "modern Kibele" olarak selamlamaya kalkıştığı CHP vekili "Sekülerizmin geleceği ile ilgili muzzam endişeleri" olduğunu söylerken asıl bunu söylemiştir.
Çünkü endişesinde olduğu şey "sekülerleşme" değil, "Sekülerizm"dir. Yani dünyevileşmeyle ilgili bir endişe değil, dünyevileştirme ideolojisinin güvenliğiyle ilgili bir endişedir.
İşin ilginç yanı CHP vekili söz konusu endişeyi doğuran ideolojik tercihin dinin istismarından çok daha vahim bir istismar olduğunun farkında da değildir.
Şunu kastediyorum: Sekülerizm"in kendisi bir dindir.
Daha açık bir tanımlamayla, bir dinsizlik dinidir.
Peygamberlerini Allan Megill"in kitabından öğrenebilirsiniz.
Melekleri için uzağa gitmenize gerek yok: Angelina Jolie, Şafak Pavey türünden yüzlerce meleği var.
Tapınakları hemen yanı başınızdadır: Futbol sahaları, galeri mekanları, bienaller, barlar, pavyonlar, fuarlar...
Havarileri orta yerde dolaşır: Artistler, komedyenler, ressamlar, heykeltraşlar, yazarlar, futbolcular...
Ritüelleri malumdur: Oyun, eğlence, yemek-içmek, alış-veriş...
Carl Scmitt Siyasi İlahiyat"ında modern kurumların İlahi"lik vasfından soyulmuş ilahiyat kurumlarından ibaret olduğunu keyfinden söylememiştir.
Dolayısıyla, dinsizliğin dini olarak Sekülerizm"in hükmettiği kurumlar herşeyden önce dinin istismarıyla oluşmuş kurumlardır.
Bu yetmezmiş gibi dinsizlik dini (Sekülerizm) bir ideoloji olarak kendisini yaygınlaştırma adına emellerini, uygulamalarını geçersizleştirebilecek her inancı baskı altına alma çabasını da tavizsiz olarak sürdürmektedir.
Sekülerizmin geleceği adına "muzzam endişeli" olan CHP"ye şunları sormalıdır:
Size dinsizlik dininin istismarını yapmayı makul gösteren nedir?
Dinin istismarını dindarlara bir suçlama olarak yöneltirken, dinsizlik dinini istismar etmenizin gerekçesi nedir?
Din ehlinin karşısında dinsizlik dininin ehli olmak suç değildir; herkes istediği inancı seçer, seçmelidir de. Ancak dinsizlik dinini tek tip yaşama biçimi olarak din ehline dayatmak zulümdür.
İşte CHP"nin İT"den miras aldığı "din istismarı" sakızını çiğnemesindeki yanlışlık buradadır.
Söz konusu problemi "kültürel kimlik" şeklinde basitleştirerek söylersek, CHP"nin dinsizlik dinini nihai kültürel kimlikmiş, kesinlikle alternatifi yokmuş gibi diğer kültürel kimliklere karşı bir baskı, zulüm, işkence aracı olarak dayatması istismarın ta kendisidir.
CHP bu problemi aşamadığı sürece, farklı kültürel kimliklere sahip olan bu ülkenin halkıyla barışamaz. Kastettiğim sadece Müslümanlar değildir, aynı şey Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler, Çingeneler... için de geçerlidir. 30"lu 40"lı yıllara bakarsanız CHP"nin bu kültürel kimliklerin tamamına aynı şiddetle zulmettiğini görürsünüz.
CHP, Sekülerizm sevdasıyla dinsizlik dininin içinde durarak ama siyaseten, ama iktidar olma kaygısıyla eli mahkum olarak AK Parti tarafından gerçekleştirilen yeni devrimlere kerhen katılma mecburiyetini, "muzzam endişesi"yle birlikte aşıp, bu devrimleri gönül rahatlığıyla içselleştirmediği sürece ne kendisine ne de Türkiye halkına bir yararı olmayacaktır.
Kitap listesi
00:006/11/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Diyecesiniz ki nereden çıktı bu kitap listesi?
Geçen gün sosyal medya ortamında, masamın üstünde acil okunmayı (ya da yeniden gözden geçirilmeyi) bekleyen kimi kitapların sırt fotoğrafını paylaştım. Verilen yoğun olumlu tepki "daha var mı, dahası olmalı, şu şu konulardaki kitapları da paylaşsanız" şeklinde notları da içeriyordu.
Bunları gözeterek, hazır İstanbul Fuarı da açıkken tavsiye kastıyla değil (ki, bu konuda yetkin değilim) temininde tereddüt etmeyebileceğim kitaplar olarak aşağıdaki listeyi sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum.
Daha fazla sayıda kitaba yer verebilmek için yazar, yayınevi isimlerini vereceğim ama çevirmen isimlerini ve baskı yıllarını veremeyeceğim.
İşte listem:
Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur"an-ı Kerim Meali, M. Yaşar Kandemir, Halit Zavalsız, Ümit Şimşek, İFAV
Muhammed Esed, Kur"an Mesajı Meal-Tesir, İşaret
Bahrü"l-Medid, İbn Acibe el-Haseni, Semerkand
Kur"an"a Giriş, Muhammed Abid el-Cabiri, Mana
İslam Peygamberi, Muhammed Hamidullah, Beyan
Mukaddime, İbn Haldun, Klasik
Milel ve Nihal – Dinler Mezhepler ve Felsefi Sistemler Tarihi, Şehristani, Litera
Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, Kabalcı
İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, Ebu"l-Ala Afifi, İz
Hidayet Rehberi, el-Munkiz mine"d-dalal, el-Gazzali, İlkharf
Esma-i Hüsna Şerhi, Sadreddin Konevi, İz
Tasavvuf, Mahir İz, Kitabevi
Türk Tasavvuf Tarihi ve Araştırmaları, Mustafa Kara, Dergah
Gerçek Tasavvuf, Şihabüddin Sühreverdi, Semerkand
İhvan-ı Safa Risaleleri, Ayrıntı
İşrak Felsefesi, Sühreverdi, İz
Makalat, Şems-i Tebrizi, Hece
Risaleler-Hakikat ve İnsan, Muhammed Nuru"l-Arabi, Büyüyenay
Tora, Moşe Farsi, Gözlem
Talmud ve Hadis, Mehmet Sait Toprak, Kabalcı
Mit ve Destan, Georges Dumezil, YKY
Kültür Mitleri, William F. McCants, İthaki
Sembol Kavramının Doğası, Ernst Cassirer, Hece
Mitoloji, Kur"an Kıssaları ve Tarihi Gerçeklik, Şehmus Emir, Beyan
İnisiyasyona Toplu Bakışlar, Rene Guenon, Hece
Gelenekselci Ekol ve İslam, Nurullah Koltaş, İnsan
Batı Hikmetinin Bilinmeyen Tarihi, Peter Kinsley, Etkileşim
Sufizm ve Sürrealizm, Adonis, İnsan
Bir"le Bir Olmak Henry Corbin, Pinhan
Tao Yolu Öğretisi, Lao Tzu, YEM
-Mevleviname, Batılı Seyahatnamelerinde Mevlevilik, Rıza Duru, Konya Valiliği
İslam Sanatı - Dil ve Anlam, Titus Burchhardt, Klasik
Sanat Hayatı, Anadolu Halk Resimleri, Türklerde Dini Resimler, İstanbul"un Ortası, Sanat ve Folkor, Malik Aksel, Haz.: Beşir Ayvazoğlu, Kapı
Sanat Kuramı 1900-2000 Değişen Fikirler Antolojisi, Charles Harrison-Paul Wood, Küre
Sanatın Yeni Tarihi, Julian Bell, NTV
Sanat Tarihinin Tarihi, V. Hyde Minor, YKY
Selçuklu Mimarisi Üzerine Orhan Cezmi Tuncer ile Söyleşi, Dursun Ayan, Kitabevi
İstanbul (L"Orient) 19. Yüzyıl, Eugene Flandin, Profil
Sinan Çağı Osmanlı İmparatorluğu"nda Mimari Kültür, Gülru Necipoğlu, Bilgi Üniv.
İdrak ve İnşa, Turgut Cansever Mimarlığının İki Düzlemi, H. İbrahim Düzenli, Klasik
Varlıktan Başka, Levinas"ın Metafiziğine Giriş, Özkan Gözel, İthaki
Bulut Kuramı – Resim Tarihi İçin Bir Katkı, Hubert Damish, Metis
Perspektif - Simgesel Bir Biçim, Ervin Panofsky, Metis
Jung"dan Seçme Yazılar, Haz.: Anthony Storr, Dost
Boşluk ve Doluluk – Çin Resim Sanatının Anlatım Biçimi, François Cheng, İmge
Türkler ve Ölüm, Edward Tryjarski, Pinhan
Tenin Gözleri – Mimarlık ve Duyular, Juhani Pallasmaa, YEM
Beyaz Küpün İçinde "Galeri Mekânının İdeolojisi", Brian O"Doherty, Sel
Türk Edebiyatında Manzum Hilyeler, Mehtap Erdoğan, Kitabevi
Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, D. Mehmet Doğan, Yazar
Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Nevzat Kösoğlu, Ötüken
Söyleşiler ve Konuşmalar, Halil İnalcık, Profil
Türk Musikisinin Nazariye ve Esasları, M. Ekrem Karadeniz, İş Kültür
Müzik Kültür Dil, Cinucen Tanrıkorur, Dergah
Yazılı ve Sözel Arasındaki Etkileşim, Jack Goody, Pinhan
Edebiyat Teorisi, Rene Wellek-Austin Warren, Dergah
Orta Sayfa Sohbetleri, Haz.: M. İhsan Kara, Dergah
Sufi ve Şiir, Mahmut Erol Kılıç, İnsan
Aşıklar, el-Cevziyye, Şule
Işk imiş... Fuzuli Ne demek İstedi, İhsan Fazlıoğlu, Klasik
Çıktım Erik Dalına, İsmail Hakkı Bursevi, Niyazi Mısri, Şeyhzade, Büyüyenay
-Şu Şiir İşçiliği, Jorge Luis Borges, De Ki
-A"mak-ı Hayal, Raci"nin Hatıraları, Filibeli Ahmed Hilmi, Büyüyenay
-Bustan; Gülistan, Sadi Şirazi, Şule
Saldır ya da savun ama önce dinle!
00:0011/11/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Başbakan"ın "karma öğrenci evleri"yle ilgili sözleri, "Aloooo! Evleri basacaklarmış, uyan!" sululuğuna, "Başbakan söylemişse doğrudur" kör inadına düşmeden değerlendirilmesi gereken sözlerdir.
Birinci tutumdakilerin niyetini tarafgirliklerinden, başkalarına yeni siyasi kazanımlar temin etme misyonlarından ve hayati konuları düzeysizleştirerek yanlış bir bağlama oturtmaya çalışmalarından anlayabiliyorum.
İkinci tutumdakileri ise hiç anlayamıyorum çünkü birinci tutumdakilere karşı kör bir inada sarılarak savunmaya geçmeleri konuyu en azından onların belirlediği düzeysizlikte ele almalarına neden oluyor.
Vurguyla söylemeliyim ki Başbakan"ın konuyla ilgili sözleri, ona saldırmaya ya da ona saldıranın belirlediği seviyeyle savunmaya feda edilemeyecek kadar büyük bir kıymet taşımaktadır.
Çünkü: 1839"dan beri çağdaşlık, modernlik, ilericilik, aydınlık adına bir tabuya dönüştürülerek halka dayatılan Batıcı yaşama tarzının, bu halkın ahlaki kodlarıyla uyumlu olmadığı; geçmişte yaşanan onca olumsuz siyasi ve toplumsal hadiselerin de asıl bu alandaki çatışmalardan kaynaklandığı bilinen bir husustur.
Şimdi bu halkın Başbakan"ı "karma öğrenci evlerini" olumsuzlamak suretiyle aslında söz konusu dayatmayı olumsuzlamakta ve kendi halkına asıl yaraşan yeni tercihi tartışmaya açmaktadır.
Diğer bir söyleyişle Başbakan tarafından dile getirilen konu, doğrudan halkın hayati tercihleriyle, bu tercihi şekillendiren ahlak ve kültürüyle ilgili bir çatışmalı durumun işaretlendiği ve bu manada tercih edilmesi gerekenin önerildiği bir konudur.
Taksim Darbe Komitası"nın tertiplediği eylemlere destek veren kimi hegemonist entelektüellerin, AK Parti"nin İslami kültürel kimliği dayatmaya çalıştığına dair konuşmalarını ve sözlerini hatırlayalım.
Onlar kendileri tarafından üretilmiş şöyle bir yargının içinden konuşuyorlardı: Batıcı kültürel kimlik seçilmiş ve benimsenmiştir. AK Parti bu kültürel kimliğe karşı İslami bir karakter taşıyan kültürel kimliği hakim kılmaya çalışmaktadır.
Batıcı yaşama tarzını öyle içselleştirmişlerdi ki, bu nedenle söylediklerinin doğruluğundan kesinlikle emin olarak onu halk adına da geçerli kılıyor ve güya kanıksanmış bu hat üzerinden AK Parti"yi hadsizleşen, cüretkar bir eylemin içine oturtmaya çalışıyorlardı.
İlk bakışta bu sadece zekice bir yaklaşım değil, sosyolojik ezberlerle de uyumlu görünüyordu.
İşte Başbakan"ın karma öğrenci evleriyle ilgili sözleri, onları kendi düşünceleriyle, tezleriyle avlaması, kendi yöntemleriyle suskunluğa mahkum etmesi bakımından büyük önem taşıyor.
Çünkü Başbakan, yukarıda da belirttiğim şekilde Batıcı yaşama tarzının halka yıllar yılı zorla dayatıldığını, halkın asıl yararına (ve halk tarafından da ısrarla korunmuş) olan bir yaşama tarzının öne çıkarılması gerektiğini hatırlatıyordu.
Bu aynı zamanda halkın benimsediği kültürel kimliği reddetmenin, başka bir kültürel kimliğin egemenliğine girmiş olmaktan kaynaklandığını, o reddedişin de aynı gerekçe ile reddedilebileceğinin deliliydi.
Konuyu Başbakan"ınki gibi uzun geçmişten beslenen bir zorunlulukla ele almaktan mahrum olanlar da en az Taksim Darbe Komitası"nın destekçisi entelektüeller kadar vurgun yemişe döndüler.
Bu bağlamda AK Parti içinden gelen itirazlar beni çok ilgilendirmiyor çünkü siyasi kadroların ilişkileri, kendi oluşunun gerektirdiği hakikat içinde değerlendirilebilir ki, ben bu oluşları hiç merak etmediğim için bilemem.
Liberallerin özgürlük vurgulu itirazlarını ise anlarım, çünkü aksine bir çıkış liberal düşünceyle, ahlakla zaten bağdaşmaz.
Ancak burada konunun özgürlükle ilgili değil yaşama tarzının durumuyla ilgili bir konu olduğunun altını ısrarla çizmeliyim.
Diğer bir söyleyişle 1839"dan beri Batıcı yaşama tarzının tahakkümüyle askıya alınmış ötekine mahsus bir hakkın iadesine dair hatırlatmayla, uyarıyla muhatabız.
İşte bu yüzden yazımın girişinde bu konunun "Aloooo! Evleri basacaklarmış, uyan!" sululuğuna ve "Başbakan söylemişse doğrudur" kör inadına düşmeden değerlendirilmesi gerektiğini söyledim.
Bu bağlamda asıl söz düşünüyor olmanın sorumluluğuyla alınları kırışanlara düşer ve son tahlilde bu konu dinleme-doğru anlama yetenek ve edebine sahip olanların tartışmaları gereken bir konudur.
Dinleme-doğru anlama yeteneğinden ve edebinden yoksun olarak, sidik yarıştırırcasına söz yarıştıranlarsa sadece söz ortamını kirletmeye teşebbüs etmiş olurlar.
Neden Selçuklu sanatı?
00:0012/11/2013, Salı
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Selçuklu sanatı çünkü göçebelikten yerleşik hayata, ırk düşüncesinden ümmet idrakine, oba kültüründen medeniyet kültürüne geçişin mütereddit, gayretkeş, keşif esaslı çabalarını olanca samimiyetiyle içeren bir sanattır.
Malzemeyi süsleyerek tabiatından ayrıştırmaya değil, işleyerek bütünleştirmeye, el-Musavvir olanın sanatına karşı haddini bilmenin bir gereği olarak taklit etmeye yaslanan bir sanattır Selçuklu sanatı.
Tanrı"yla yarışma küstahlığına uğramış Batılı sanatçı için taklit küçümsenen bir şeydir. Bizde ise Selçuklu"dan beri taklit zaten var olanın varlığının açıldığı sonsuzluğa ona tekrarlayarak katılma çabasının bir tezahürüdür.
Her an yaratan ve yaratışında tekrar olmayan Rabbin karşısında, O"nun yaratışı üzerinden haddini bilmenin ve O"ndan olan farkını (kulluğunu) tekrarlamak suretiyle idrak etmenin ifadesidir Selçuklu sanatı.
Bu nedenle geometrik desenlerin, tezyinin, işlemenin ve son tahlilde telvinin peşinde koşar Selçuklu sanatı.
İnsan ve Medeniyet Hareketi"nin Eyüp / Bahariye Mevlevihanesi"ndeki sergi salonunda 17 Kasım"da sona erecek olan "Yaşayan Selçuklu Mirasımız" adlı sergiden edindiğim izlenimlerle birleştirerek sunuyorum Selçuklu sanatıyla ilgili bu genel kanaatleri.
Katı"da Meryem Güney; mozaikte Meyçem Ezengin; ahsap oymacılıkta Hüsamettin Yivlik, hüsn-i hatta Fuat Başar, Hüseyin Gündüz, Gürkan Pehlivan, Faruk Dinçer Eratlı; tezhipte Faruk Taşkale, Münevver Üçer, Atilla Yusuf Turgut; çinide Nuresen Güven, Güvenç Güven; ciltte İslam Seçen, Gürcan Mavili; ebruda A. Mahmut Peşteli, Fisun Onomay, Melis Uludağ; kalemişinde Hülya Dillek Selçuklu"nun yaşayan sanat eserlerinden aldıkları bölüm, parça ve detayları deyim yerindeyse adeta yeniden bir nefes, bir can soluğu üfleyerek görünürlüğe çıkarmışlar.
Sergi alanına ilk göz attığınızda serginin "şahsi gayretler"le oluşturulduğunu hemen farkediyorsunuz. Tam da bu nedenle sergi alanındaki ışıklandırmadan yerleştirmeye, sıralamadan, tasnif etmeye kadar gözünüzü, zihninizi olumsuz etkileyebilen kimi detaylar aynı anda oraya harcanan emeklerin samimiyetini, fedakarlığını da size açıkça hissettiriveriyor ve işte bu nedenle adı etrafında çıkartılan onca tantanaya rağmen İslam sanatlarının yaşadığı garipliğin hüznü de yakanıza yapışıveriyor.
Öncelikle bir küratörü yok bu serginin. Elbette İMH Sanat Atölyeleri Koordinatörü Meryem Güney ve arkadaşları birikimlerini, maharetlerini konuşturmuşlar, bundan kuşkum yok. Ama atlanmaması ge- reken kimi küçük detaylar da var ki doğrudan serginin adına soru işareti konulmasına neden olabiliyor.
Işıkla bu kadar bütünleşebilen sarı-beyaz zeminiyle, yazıyı-anlamı kapatmak ne kelime adeta onları öne çıkarma gayesine hizmet eden tezhibiyle, pervazlarıyla emsallerinden çok farklı bir yerde duran Fuat Başar imzalı Hilye-i Şerif"i buna örnek olarak verebilirim.
Şundan ki, Hilye-i Şerif ilk defa 17. Yüzyıl"da Hattat Hafız Osman tarafından levhaya aktarılmıştır ve dolayısıyla bu eserin Selçuki formları içeriyor olsa da bu sergide yer almaması gerekirdi diye düşünüyorum.
Bir de Özcan Özcan"a ait iki minyatür var. Tuval üzerine minyatür tekniğiyle yapılmış zümrüd-ü anka ve ejder savaşının temsilini de içeren çalışmayı geçelim. Çünkü Selçuklu minyatürü İran minyartürünün etkisinde şekillenmiş ve devam etmiş bir minyatürdür. Hatta bu bakımdan Osmanlı Minyatürü kesinliğinde (kurumsallığında) bir Selçuklu minyatüründe de bahsedilemez. Dolayısıyla ankalı ejder-halı bu minyatürü de İran etkili bir çalışma sayabiliriz.
Ancak aynı imzaya ait ikinci bir minyatür var ki, o dekoratif unsurların da kullanıldığı kolajın tipik bir örneğidir.
Dekoratif derken tıpkı "taklit" kelimesinden olduğu gibi bu kelimeyi de Batılı anlamında değil İslam sanatında yüklendiği mana ile birlikte düşünmeliyiz. Çünkü özellikle İslam mimarisinde dekoratif unsurlar malzemede veya yüzeyde bağımsız olarak ortaya çıkmazlar bilakis o malzemenin, yüzeyin onunla ifadesi, seçkinleştirilmesi öyle mümkün olabildiği için onlarla birlikte var olurlar.
Söz konusu işteki problem tıpkı Osman Hamdi"nin resimlerindeki gibi dekoratif bir temsilin tekrar bir temsile konu olması ve bu nedenle orijinal olanın resimsel süse dönüştürülmesidir.
Sonuç olarak zaten garip olan İslam sanatlarının insansız, nazarsız kalmasını istemiyorsanız bu sergiyi görmelisiniz. İki ayrı hususta verdiğim iki küçük örnek sizi bundan alıkoymasın lütfen.
.Acıyı değil kalbi parlatmak
00:0015/11/2013, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Muharrem ayındayız.
Birçok dini mitolojiyi ve gerçekleri kendisinde toplayan bir ay Muharrem; bir yanıyla son, bir yanıyla başlangıç, bir yanıyla sevinç, bir yanıyla hüzün, bir yanıyla neşe, bir yanıyla acı, bir yanıyla firak, bir yanıyla vuslat ayıdır.
Rahman ve Rahim olan Rabbimiz"in atamız Hz. Adem"i bu ayda affettiğine inanılır örneğin.
Bu ayda Tufan gemisinin Cudi Dağı"na oturduğuna, Hz. İbrahim"in doğduğuna, Nemrud"un ateşine ve ondan kurtuluşa muhatap olduğuna, risaletle müjdelendiğine inanılır.
Yine kimi rivayetlere göre bu ayda Hz. Yakub"un Yusuf"a olan hasreti bitmiş, o hasret ağlamalarıyla kör olan gözleri açılmış, hatta Hz. Yusuf Mısır hazinelerinin başına geçmiştir; Hz. Eyüp şifaya kavuşmuş, Hz. Musa doğmuş, Kızıldeniz"i geçmiş, dolayısıyla Firavun da sularda boğulmuş, Hz. Davud"un tövbesi kabul edilmiş, Hz. Süleyman"a mülk verilmiş, Hz. Yunus balığın karnından kurtulmuş, Hz. İsa doğmuş ve gök katına çekilmiştir.
Öte yandan Peygamber Efendimiz"in, evladı Hz. Fatıma"nın mübarek emanetlerinden Hz. Hüseyin, 72 arkadaşıyla birlikte Kerbela"da şiddetli susuzluğa maruz bırakılmış ve ardından azgın bir güruh tarafından şehid edilmiştir.
Bu rivayetlerden ve olaylardan baktığımızda Muharrem, asıl vasfı değişmek olan zamanda en çok değişmesi takdir edilmiş belli bir vakit hükmündedir.
Ama Muharrem dendikte kanaması devam eden bir yara, umut içermeyen bir düşünüş, hatırlayan kalplerde bir gölgeleniş, sonucu hep hatalı çıkan bir ümmet hesabıdır Müslümanların aklına ilk gelen.
Kerbela"nın hareketli en bereketli zamana yazılan adı, Hz. Hüseyin"in zulme başkaldırısı, Hz. Peygamber"in emanetine ihanetin doğurduğu sürekli suçluluktur aynı zamanda Muharrem.
Bu nedenle Muharrem geldiğinde Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının şehadetiyle hüznünde, feryadında, dövünüşünde, ağlayışında taşkınlığa düşenler bile mazur görülür. İnsan yüreğinin taşımakta zorlandığı acının kendini ifadesine bir sınır çizilemez çünkü.
Ama diyorum "Ama yine de acıda taşkınlık, acısını böyle belli edenin kalbini Ehl-i Beyt sevgisinden kaynaklanan bir arınmaya değil, acının dışındaki herşeye karşı kapanmaktan kaynaklanan bir kararmaya neden olmasın?"
Gösterilerle ve gösterilerin gösterileriyle (dramın dramıyla) bir acıyı kalplerimizi merhamete yeniden ayarlamaya vesile kılmaktan çok, o acıyı bir parodiye dönüştürerek hiç de hak etmediği şekilde dünyevileştiriyor, törenselleştiriyor ve giderek sıradanlaştırıyor olmayalım?
Çünkü yad etmek vardır kalbi parlatır; yad etmek vardır sadece bir acıyı parlatır.
Ancak Allah"ı zikre, Resulü"nü selamlamaya, Evlad-ı Resul"ü tatlı, acı hatırasıyla anmaya vesile olan yad ediş kalbi parlatabileceğine göre bundan gayrısı sadece bir acıyı parlatmaktan ibaret olabilir mi?
Dini heterodoksiden beslenen bir ideolojiye bakarak sormuyorum bunları. O ideolojinin varlığı zaten Kerbela acısına bağlı. Diğer bir söyleyişle bizdeki heterodoksi Kerbela acısı için değil bilakis Kerbela acısı o heterodoksi için var ve bu konu asırlardır kısır bir tartışma katını aşabilmiş, karşılıklı kör inatları dışlayabilmiş de değildir.
Dolayısıyla sorularımı şu ya da bu ideolojiye ya da Şia gibi bir tarikata bakarak değil "İslam vasat"ta durmaya çalışarak soruyorum.
Konu İslami vasatı gözetmek olunca şu ya da bu nedenle kimi önemli halleri Muharrem"le sabitlenmiş peygamberlerin de hatırlanması ve buna bağlı olarak onları selamlamanın ve onları insanlık için güçlü birer aydınlatıcı kılan Allah"ı daha çok zikretmenin bir vesilesi saymak gerekmez mi?
Öte yandan Hz. Peygamber"in "Şehr"ullahi"l-Muharrem" olarak nitelediği bu ayda ümmetine yapılmasını tavsiye ettiği ibadetlerin ifasıyla onu emsallerinde göre seçkinleştirmek daha makul değil mi?
Bunlar Kerbela acısını öteleyecek, örtecek şeyler değildir. Bilakis Hz. Hüseyin"in imam olarak bizzat temsil ettiği, taşıyıcısı olduğu değerlerdir.
Bizim İmam"ın hatırasına, direnişine duyduğumuz hürmet, şehadeti karşısından yaşadığımız hüzün, onun acısını gereğince idrakten etmekten aciz olma sancımız ve utancımız belirttiğim rivayet, olay ve hallerle bütünleştiğinde ancak İslami vasat da doğru olarak gerçekleşmiş olmaz mı?
Neden cemaat, nasıl cemaat?
00:006/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bu sütunda 18 ve 21.08.2013 tarihlerinde yer alan "Modernizm tabelasızlığı sevmez; Soruların hizmeti" adlı iki yazımda cemaat olgusundaki değişmeye ilişkin kimi görüşlerimi paylaşmıştım.
Sözün de bir kaderi vardır. Genelde cemaat özelde Hizmet"le ilgili söz konusu görüşlerimin somutlaşması için dershane kalkışması gibi fiili bir örneğe ihtiyaç varmış.
Şimdi olanlardan hareketle mezkur konunun özünü anlamaya çalışmanın vaktidir.
"Modernizm tabelasızlığı sevmez" adlı yazımda, "Bizde çoğunlukla tek kişilik cemaat hükmündeki Veysel Karani ile başlatılan tarikatlar aynı zamanda cemaat adı altında toplandıkları gibi, Şii, İsmaili vb. siyasi heterodoksiye mensup olan hareketler de birer cemaattir. Müslümanların bu tip cemaatlere katılmaları mecburi değildir ancak onlardaki semavi öze hürmeten bu yapıları dışlayıcı bir tutum ya da davranış içinde de olmamaları beklenir. Konuya bugünden bakarsak, kendi mensuplarına aşkın bir zaman algısını telkin eden cemaatlerin ideolojik, siyasi veya kültürel vb. yeni oluşumlara karşı da bir iç-direnci söz konusudur. Bu iç-direnç karşı etkisi, gücü, baskısı ne olursa olsun onları söz konusu bağlamdaki gündelik değişmelere karşı müstağni kılar. Nitekim günümüzün en azgın iktidarları olan modernizmin tabelasızlığa karşı şedit antipatisi cemaatlere fazla işlemez. Çünkü onlar modernliğin bu katı kuralını asıl tabelasızlıkları sayesinde bir tabelaya sahip oluşlarıyla geçersizleştirirler" demiş ve bununla ilgili olarak Said Nursi"den de iki alıntı yapmıştım.
Dershane kalkışması bunlara eklenmesi gereken şu hususu kendiliğinden söylemiş oldu: Cemaatler medya, finans, eğitim vb. ticari örgütlenmeler yoluyla tabelayı bilinçli olarak tercih ettiklerinde özlerini yitirmekle kalmaz, 2000 yılı öncesinde iktidar kurup, iktidar deviren kara sermayenin yanında, onların olası yeni hareketlerine katılmayı da peşinen kabul etmiş olarak yer alırlar.
Kara sermaye yapılara göre, ona katılan cemaatler bu yolla önemli bir işlevi daha yüklenmiş olurlar: Din gayretiyle kendilerine bağlı olanları dünyevileşmeye razı etmek! Çünkü artık cemaat olmanın sağladığı modernizm karşıtı iç-direnç iptal edilmiş, ticari kazanımları koruma ideali, dini ideallerin önüne geçmiştir.
Öncelikle, yaşanan son hadiselerde Hizmetçilerin kendi medya vb. ticari örgütlerini iktidara karşı bir güç gösterisinin araçları olarak harekete geçirmekle kalmadığına, iktidar belirleme gücünü son on iki yıldır zorunlu olarak baskılamış olan kara sermayenin de onlarla birlikte hareket ettiğine tanık olduk.
İkinci olarak tamamen ticari olan bir konunun dini bir literatür içinde savunulmaya çalışıldığına, İktidarı temsil edenlerin Müslüman oluşlarına dair bir hakkın hiç gözetilmediğine ve bu sayede genel din algısından, Hizmetçilere özel ve dünyevileşmiş din algısına tabi olunduğuna da tanık olduk.
Dolayısıyla dershane kalkışması içeride ve dışarıda güç gösterisine düşkünlükleriyle tanınan patronların, dünyevileştirilmiş din dili içinde ticari bir hak arayışı olarak somutlaştı.
Bunlarla ulaştığımız acı gerçek şudur ki: Bir cemaat ancak onu üreten öze bağlı kaldığı, Hakk"ın emri nedeniyle halka hizmet etme esasından şaşmadığı takdirde kendi asli yapısı içinde kalabilir. Söz konusu özün modern yapılarda ticari gayelerle dönüştürülerek sürdürülmesi mümkün olmadığı gibi, böylesi bir çaba öncelikle din istismarını, sonrasında sekülarizmin yörüngesine girmeyi beraberinde getirmektedir.
Biz bu acı gerçeği şimdilik "muhafazakarlaşma" terimi içinde izah ederek yumuşatmaya çalışsak da, muhatap olduğumuz şey aşikar biçimde dini araçsallaştırarak, onu özel bir tercihe, gönül süsüne, sevgi ve hizmet metafiziğine indirgeyip, Vahy"e bağlı bir kimliklenme tarzından giderek uzaklama eğilimidir.
Bu yanıyla cemaat artık dini bir olgu değil, dini sekülerleştirerek kapitalist çarka dahil eden modern bir fenomendir.
Bu ciddi sorunu (sıcak olaylar nedeniyle) bugün Hizmetçileri merkeze alarak konuşuyoruz ancak o doğrudan mevcut cemaat algısındaki genel bir sorunu işaret ediyor.
Şahsi endişem şudur ki, yüz elli yıldır sorduğumuz "Nasıl Müslüman olunur?" sorusunun yerini, bu gidişle "Cemaate rağmen nasıl Müslüman kalınır?" sorusunun alabileceğidir.
O halde "Neden cemaat?" ve modern dünyada "Nasıl cemaat" sorularını ciddiye almalıyız.
Devekuşu kompleksi
00:0010/12/2013, Salı
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dershane kalkışması, Şerif Mardin güzellemesiyle bile makulleştirilemeyecek kadar densiz ve dengesiz, sosyolojizme bile konusu olmayacak kadar kısır bir düzeyde seyretmesine rağmen onu olumlu, olumsuz, taraflı, tarafsız ya da eleştirel planda
-asıl nedenleri geçmişte gömülü bir olay,
-sorunlu eğitim sistemine mahsus bir dikkat çekiş,
-din-siyaset ilişkisinin yumuşak karnı,
-cemaat-siyaset-ticaret üçlüsünün paradoksu,
-modernleşen/dünyevileşen cemaatin iç-sancısı,
-kardeşlik, dayanışma vb. Müslümanca duyguların yenilenme fırsatı,
-Müslümanların geleceğini etkileyebilecek bir imtihan vb.
olarak gören yazarlar (ki bunlar başta Salih Tuna ve Yusuf Kaplan olmak üzere çoğunluğu gazetemizin yazarlardır) farklı bir tartışma iklimini, edasını, tarzını ortaya koyuyorlar.
Hizmetçi yazarların bu manada söz konusu gruba katılmalarının teori ve pratik olarak gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.
Teorik olarak mümkün görünmüyor çünkü, kimileri İslami öze sahip kurumların, (şimdi Hizmet örgütü de dahil olmak üzere) son yüzyılda karşılaştıkları itikadi değişmeyi, ayakta kalmak için verdikleri tavizleri, siyasete olan uzaklıklarının-yakınlıklarının sonuçlarını kuşatabilecek, değerlendirebilecek bir tecrübeden ve kaydi bir bilgiden yoksun bulunuyor.
Pratik olarak mümkün görünmüyor çünkü, kimileri olayların tarihe mal oluş şartlarını gözetmeksizin, Hizmet"e bağlı okullarda, dershanelerde, yurtlarda, şirketlerde günde üç twit atma zorunluluğuyla oluşan (bu nedenle tatil günleri dibe vuran) zoraki hareketten cesaret alarak "bunu da yaz tarih" kabilinden komutlarla romantik emirler üretmekle uğraşırken, kimileri de "netice alınmadan durması hiç mümkün değildir... Bu böyle biline..." şeklinde parmak sallamalarıyla tatmin olmayı tercih ediyor.
Hal böyle olunca şimdi yaşanan olayların "tabir edilmesi" yukarıda sözünü ettiğim gruba düşüyor. "Geleceğin dünyasını inşa" niyetiyle yürütülen söz konusu tartışmalarda ille de bir uyum ve nihai bir anlaşma gerekmiyor, bilakis onların inanarak olumladıkları ya da olumsuzladıkları hususlar asıl olanı, özü belirlemek açısından daha fazla konunun içine çekilmeyi, üzerinde düşünülmeyi zorunlu kılıyor.
Örneğin, Star yazarı Sibel Eraslan son yazısında (iki tarafı da incitmek istemeyen dikkatli bir söyleyişle) "Hem cemaatin hem de AK Parti"nin ortak gelenekten miras aldıkları hayatı tanzim, gelecek perspektifi, medeni tasavvur gibi vizyoner inşa kavramlarıyla aslında giderek birbirlerine "benzeştikleri" bir zamandayız" yargısına ulaşıyor.
Oysa ki, söz konusu "benzeşme" yargısı, "açık siyaset"ten yana olan Müslümanlarla, "gizli siyaset"ten yana" olanların "benzeşmeme" yönündeki ("70 yıllarda belirginleşen ve halen süren) tutumlarıyla çelişiyor.
1970"de merhum Necmettin Erbakan"la resmi bir görünürlük de kazanan "açık siyaset" tutumu, M.Kemal"in Meclis"e girme (yani siyaset yapma) teklifini reddeden, öte yandan DP"nin kuruluşunu ve iktidarını olumlayan ve geri planda destekleyen Said Nursi"nin "gizli siyaset" tutumundan tümüyle ayrışıyor.
Said Nursi"nin açık siyaset teklifini reddetmesi oluşturulmak istenen yeni Türkiye fotoğrafını önceden görebilmesiyle izah edilebileceği gibi, Şeri konulardaki tavizsizliğiyle de izah edilebilir. Her iki durumda da onun tutumunun sorgulanması abestir. O kendi zamanında kendisine düşünenin o olduğuna karar vermiş, DP ile birlikte de uzun sürgünlüğün, hapisliğin, dindarların muhatap oldukları baskının etkisiyle yeni bir tutum belirlemiş olabilir.
Ancak sonraki dönemde Müslümanlar MNP(1970-71), MSP (1972-80), RP (1983-98) ile "açık siyaset"e devam ederlerken Nurcular (MNP ile gerçekleşen ilk kırılma, ayrışma dışında) AP ve DYP"de lobicilik üzerinden gizli siyaset tutumlarını sürdürdüler.
Dolayısıyla, bugün (Nurcuların tamamını değil, sadece temsil eden) Hizmet"in AK Parti ile çatışması, her türlü bedeli ödeyerek açık siyasette ısrar edip iktidar olanların halen tercih ve temsil ettikleri açıklığa karşı itirazlarına ve onu bulandırmada ısrarlı oluşlarına yorulabiliyor.
Bu gizli siyaset tutumunun zaman içinde uluslararası bir boyut kazanmış ve bu tutumdakilerin global sisteme mahsus yeni pazarlıklarda kendi güçlerini abartarak iktidara rağmen bir takım sorumlulukları üstleniş olma ihtimalleri problemi daha da derinleştirebiliyor.
Buradan bakıldığında dershane problemi nihayetinde şu ya da bu şekilde aşılabilir bir problemdir.
Ancak bu Hizmet örgütünün açık siyasete dönerek asli probleminden kurtulacağına dair bir işaret taşımıyor. Bilakis mahalli seçimlerin sathı mailine girilen şu günlerde gizli siyaset tutumunun (ve desteğini açık artırmaya çıkarma ahlakının) kazandırdığı alışkanlıkla yine gizli flörtler, pazarlıklar üzerinden bulanıklık yaratma çabası ısrarla sergileniyor.
Sonuç olarak Hizmet, "Devekuşu kompleksi" olarak adlandırabileceğimiz hem cemaat olarak kalma hem de gizliden gizliye siyasete vaziyet etme durumundan birini seçmediği sürece onunla birlikte bir gelecek inşasından ve "benzeşme" dahil İslami kimi müşterekliklerden bahsedilmesi bana muhal görünüyor.
Kavga ya da anlaşılmak
00:0013/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dershane kalkışmasının başladığı günden beri "fazla söz sözü açmayı zorunlu kılar. Uzun bir geçmişe ve dolayısıyla çok yönlü, değişken ve yoğun bir ilişkiler ritmine tabi olan Hizmetçiler n"ola makul bir yerde durabilseler" temennisi aklı yetenlerce uygun her ortamda dile getirilmeye çalışıldı ama pek etkili olmadı.
Fethullah Gülen"in 11.12.2013 tarihli Herkül Nağme – 398. Nağme"sinde yer alan tashihleri ve önerileri doğrultusunda ise mezkur tartışmadaki tansiyonun artık düşeceğini umabiliriz.
Değilse, devletin dershanelerle ilgili düzenlemesine (doğal bir vatandaşlık hakkı olarak yapılan) itiraz İktidarı yıpratmanın bir vesilesi olarak kemikleştiği gibi, bundan rahatsızlık duyan vicdan sahiplerinin karşı itirazı da leblebide kalmayıp, nohudun dikimine kadar inecektir.
Bunun yerine mahkemenin kadıya mülk olmamasını, mülkün kendisinin asıl amacın yerine geçmesini, İktidarın mühletini, muhalefetin sıkletini, dershane olsun mu olmasın mı vb. konuları kendi esas ve bağlamları içinde bağcıyı dövmeye gerek kalmadan konuşmak ve sonuçta şu ya da bu şekilde bir hükme ulaşmak, kısaca kavgayı değil anlaşılma kaygısını öne almak daha evladır.
Yine de istitraden belirtmeliyim ki, Gülen"in "örgüt" nitelemesine neden o kadar kızdığını anlayamadım.
Kullanılış tarzına göre örgüt kelimesi, hareket kelimesinden çok da farklı, kötü bir kelime değil.
En basit yaklaşımla sosyal medyadan televizyona, radyodan gazeteye, yayınevlerinden dergilere dört koldan yürütülmüş bir kalkışma bunların toplamını bir örgüt altında bütünlemeyi ve öyle nitelemeyi zorunlu kılar. Buradaki niteleme hareketin ortaya çıkış ve eyleniş biçimiyle ilgilidir yoksa kimse IRA türünden bir örgütü kastetmemiştir ve edemez de. Aynıyla kimse de örgüt kelimesini kullananları kapsamı, muhatabı belirsiz bir ihanet suçlamasının içine çekemez, çekmemelidir de.
Evet 398. Nağme"yle birlikte dershane konusuna son noktamı düşüp, önceki yazımda kaldığım yerden cemaatle ilgili özel, öznel düşüncelerimi paylaşmaya devam edeyim. Ancak hemen belirteyim ki, sıcak gündeme oturması nedeniyle Hizmet"i örnek veriyor olsam da cemaatten büyük harfle yazılanı değil küçük harfle yazılanı kastediyorum.
Geçen yazımın sonunda vurguladığım ayrışmayı iki bloklu bir yapı şeklinde düşünmek yanlış olur. Bu daha çok dualarıyla, gönülden teşvikleriyle "açık siyaseti" teşvik eden cemaatlerin çokluğuna, "gizli siyaseti" seçenlerin azlığına dair bir belirlemeden ibarettir.
Malum olduğu üzere "bizde" siyaset, onun dünyadaki muhtemel bedellerini ödemeye, ahirette ise hesabını vermeye kararlı insanlar tarafından yapılır.
Cemaatler ise belirli perspektiflere bağlı aydınlanma ve terbiye mektepleri olarak siyasileri sessiz bir kabul ya da ret ile destekleyip desteklememe imkanını ellerinde tutarlar. Çünkü onların mensuplarının güvenliği, huzuru açısından kimi ekonomik yapıları kurmakla yükümlü olsalar da birincil amaçları dünya kırgını gönüllerin inşasından ve aydınlatılmasından, kirlenmiş zihniyetlerin inançla arındırılmasından ibarettir.
Gülen"in de verdiği bir örnek olması bakımından zamanımızdaki Nakşiliğin dört büyük kolundan birini oluşturan merhum Muhammed Raşid Erol hazretlerinin cemaatini buna örnek olarak verebilirim.
Bu cemaatin oluşturulan modern yapılardaki kendine yeterlilik ilkesi, pratik ihtiyaçlara bağlı hizmet esası, reklam kirliliğinden uzak durma hassasiyeti ve özellikle siyasi konularda keskin köşeler edinmeme niyet ve çabası bilinen bir husustur.
Yine bilinen odur ki, bu cemaatin mensupları siyasi /gayri siyasi her olaya el atmak, her sorunda görüş belirtmek suretiyle kendilerini sahneye taşımaktan kaçınırlar.
Dolayısıyla onlar için bir "Devekuşu kompleksi"nden söz edilemez.
Bu kompleks hem binlerce adsız kahramanların fedakarlıklarıyla yürüdüğü iddia edilen hem de görünürlüğü, büyüklük övüncünü gündelik hal ve dilin nesnesi haline getiren yapılara mahsustur.
Telkin edilen şekliyle bir "tarikat" olmayan ama ancak bir tarikat silsilesinin sağlamlığı ve masumiyetiyle eleştiriden masun ve muaf olan liderliği ve onlara koşulsuz teslimiyeti esas alan bu yapılar tam da bir çelişkiler laboratuvarıdır.
Hasılı "Devekuşu kompleksi" bir kere bulaşınca kolay kolay izale edilemez bir virüstür. Onun yüzünden liderin hataları sorgulanamazlık, yanlışları doğruluk katına yükseltilir. Bu durum planlı hareket edenin planındaki, projesi olanın uygulamasındaki, açık siyaset sahibinin netliğindeki muvazeneyi bozacak bir seviyeye ulaştığında ise işler tümüyle birbirine karışır.
Oysa ki, her şey kendi hakikatine uygun olan karşılığı bulur; başkalarınca anlaşılmak isteyen kendi kendisini bulandırmadığı takdirde anlaşılma minnet ve mihnetinden de kendiliğinden kurtulmuş olur.
Yeni nesil adına elde var sıfır!
00:0017/12/2013, Salı
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Kimi köşe yazarları Hizmet Örgütü"nün Dershane Kalkışması"na karşı, mümince bir gayretle, samimi bir çabayla yeni neslin idealsizliğini, kapitalizmle arasında bir mesafe koyamayıp materyalistleştiğini, görselliğe mahkumiyetle kitaptan, irfandan uzaklaştığını ileri sürerek, bu kalkışmanın sert karşılığa, yargılamaya muhatap olmamasını çünkü son tahlilde onu tertip edenlerin yeni neslin manevi eğitimini de gözeten insanlar olduklarını ısrarla yazdılar.
İlk bakışta haksız da değillerdi. Üstelik dershane kalkışması esnasında üretilen dilde hep maneviyata vurgu yapılması, kimi Ayetlerin, Hadis-i Şeriflerin sıkça kullanılması onların haklılık ihtimalini güçlendiriyordu.
Bu durumla sosyal medyadaki sıcak tepkilerin, geçmişin tecrübesi ile yeni zamana mahsus gerçeklerin arasında asıla kaldım.
Şundan ki, eşyayı, tarihi ve olayları kendi hakikatlerine uygun olarak tanımayı talep edecek yaşa eriştiğimde rehberim Nur Talebeleri ve Risaleler olmuştu. Henüz yüz yüze gelmediğim dolayısıyla şeklini, işleyiş biçimini bilmediğim "devlet korkusu"nu, adına Medrese dediğimiz o evlere giderken ve girerken arkamızı kollamamız gerektiğini söyleyen abilerimden öğrenmiştim ilkin.
Merhum Bekir Berk"in "İthamları Reddediyorum" adlı kitabını, devletin asık yüzünü temsil eden mahkemenin ve mazlumların haklarını aramaktan vaz geçemeyişin ilk somut belgesi olarak okurken, bir yanda da eğer başıma bir iş gelirse uzakta adı Bekir Berk olan sözü sağlam, savunması güçlü bir kahramanın gelip bana da sahip çıkacağına inanmıştım. Berk"le birlikte başka kahramanlarım da olmuştu elbette; adları Zübeyir, Bayram, Sungur... olan onlarca kahramanım...
Medrese"de Allah kelamından, Peygamber sözünden, ibadetten, edepten, başka bir şey öğrenmedim. Mustafa Topuz, M. Hanefi Piliç, Ahmet Akçay... ve daha onlarca akça-pakça suret bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden şimdi.
Hayat, sürekli değişen hallerle kaimdir. Dolayısıyla 1972"den bugüne meydana gelen hızlı değişimden Nur Talebeleri de kaçınamazlardı. Metin Karabaşoğlu"nun "Saidleri Ararken" adlı kitabının üçüncü bölümünde, fikir güvercinlerini uçurmamak isteyen bir yumuşaklık ve dikkatle yazdığı kurumsallaşma, dışa açılma da böyle gerçekleşti. Nur Talebeleri"nden kimi gruplar Said Nursi"nin mutevazılığından örneklenmeyi sürdürerek ihata edebildikleri çevreyle sınırlı faaliyetlerini sürdürürlerken, bir diğer "büyük" grup zaman içinde Nur Hareketi"ni de araçsallaştırabilecek devasa bir yapıya ulaştı.
Bu yeni yapıyla birlikte Medrese"nin yerini yurt-evler, yurtlar, dershaneler, okullar, üniversiteler; ru be ru temasın yerini televizyon, radyo, gazete, dergiler aldı. Benim çocukluğumdaki devlet korkusu yerini açık propagandayla, reklamlar üzerinden görünür olmaya bırakırken, Risaleler"le hemhal olma da yerini audio visual araçlarla eğitime, sahnelerin tozunu silkeleyen olimpiyatlara, ille de başarmaya endeksli tutkuları bilemeye bıraktı. Risaleler sayesinde İslami bilgide derinleşmenin yerine örgütün gazete ve dergilerine abone kampanyasında destek verilmesi, kurban toplamadaki yarışmalar oturdu.
Kendi içinden bakıldığında belki de bunlar doğru şeylerdir. Ama bu doğrulukta ıskalanmaması gereken şey maddileşme, dünyevileşme ve kapitalistleşmenin zararsızlığına dair bir zihniyetin de söz konusu yapıyla birlikte hakimiyet kurmuş olmasıdır.
Bunları son on yılda iktidar desteğinde varlığını iyice pekiştiren İslami burjuvaziyle ilişkilendirdiğimizde hem iktidarın hem de mezkur örgütün üretilen mevcut olumsuzluktan ayrı ayrı değil birlikte sorumlu olduklarını söylememiz gerekir.
Bundan hareketle yazımın ilk paragrafında belirttiğim hususa dönecek olursam, ilgili köşe yazarlarının mezkur dikkat ve hassasiyetinin makul olduğunu söylemem oldukça zor görünüyor.
Bu bağlamda Dershane Kalkışması"na karşı çıkan yazarların (cübbe altından kaset sallamak da dahil) maruz kaldıkları küfürler ve tehditler ile manevi eğitimin de verildiği söylenen yapılardan yetişenlerin pervasızca kullandıkları çirkin dil, yukarıda işaret ettiğim yeni zihniyetin, terbiyenin düzeyini tek başına ifşa edecek niteliktedir.
İşte bu yüzden geçmişin tecrübesi ile yeni zamana mahsus gerçeklerin arasında asıla kaldım.
Eğer iktidar belirttiğim hususları gözeterek özelde dershanelerde genelde eğitimde yeni bir düzenleme yapacaksa haklıdır. En azından kendi ihmalinin farkına vardığı oranda sorumlu olacak, yeni nesli yetiştirmek adına elbirliğiyle erişilen sıfır sonucun belki uzun vadede bir sayıyla ifade edilebilmesini sağlayabilecektir.
Hizmet Örgütü"nünse dershane probleminde "Dershane Çanakkaledir geçilmez"i oynamak yerine Nurculuk hareketi"nde neden olunan değişimin dünyevileşme, kapitalistleşme açısından hangi noktaya taşındığını masaya yatırması umulur.
Abant"ta dünyanın nabzını tuttuklarını iddia edenlerin, kendi nabızlarını tutacak bir basiretten, bilgiden, deneyimden, cesaretten uzak oldukları düşünülemez.
Bu, bir imkansızı zorlayarak İslamcıları devletle bütünleşmiş gibi göstermek için yırtınan kimi tetikçi kalemşörlerin de (bilerek ya da bilmeyerek) "derin Türkiye"den sonra daha kaç devletle bütünleşmiş olduklarını görmelerine belki vesile olur.
Belki!
Korumayı korumak artık çok zor
00:0020/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Liderin suçsuzluğu esastır, onun suçlu olma ihtimalinin belirdiği ya da onun da kendisini şu ya da bu nedenle savunmaya kalkıştığı anda bu esas zedelenmiş demektir.
Ortada bir operasyon var ve hukuki kaideler, sonuçları kesinlik kazanıncaya kadar onun içeriğiyle ilgili görüş belirtilmemesini, yorum yapılmamasını gerektiriyor.
Ne var ki, dile düşmeyen, ihtimal olarak konuşulmayan, habercilik adına kişilik haklarını ayaklar altına almayan hiçbir şey de hemen hemen kalmamış gibidir.
Bunlardan görebildiğim odur ki, Başbakan"ın rüşvete ve rüşvetçilere karşı takındığı tutumun son derece net ve kendisiyle ilgili "liderin suçsuzluğu esasına" halel getirmeyecek bir açıklıkta olduğudur.
Buna karşılık operasyonda parmağının bulunduğu sağır ve dilsizler tarafından da işaret edilir hale gelen Hizmet Örgütü açısındansa söz konusu esasın telafisi, tamiri mümkün olmayacak bir şekilde zarar gördüğüdür.
Bu manada Hizmet-İktidar çatışmasının nedenleri beni ilgilendirmediği gibi, kesinleşmeyen bilginin değersizliği açısından Hizmet Örgütü"nün operasyonla ilişki derecesi de beni ilgilendirmemektedir.
Yukarıda belirttiğim bağlamda beni asıl ilgilendiren, zedelenen suçsuzluk esasına bakarak ilgili ve doğru yorumlara katkıda bulunmaktır.
İlk biriminin oluştuğu tarihten bugüne "cemaat" ihlas, samimiyet, fütüvvet, gayret, uhuvvet vb. kelimeler üzerine oturan bir olgudur.
Söz konusu kavramlar o cemaati bir kayanın sağlamlığınca ayakta tutan ama aynı zamanda bir su terazisinin içindeki hava kabarcığı gibidir. Çok hafif bir dokunuşta ölçüsü olduğu şeyin bozulduğunu gösteren bir ahenge, narinliğe, hassasiyete sahiptir.
Önceki yazımda Hizmet Örgütü"nün dünyevileşmeye, kapitalistleşmeye yüz tutan kurumsal yapısı üzerine düşün(ül)mesinin gerekli olduğunu belirtmiştim.
Her şeyden önce bu konuda meydana gelen gecikme ve gidişatın her geçen günle daha vahim bir hal alması karşısındaki pasiflik örgütün cemaat olma niteliğini tek başına sorgulanır hale getirmiştir.
Yaşanan son hadisede ise örgüt medyasının hukuki zorunlulukları ayaklar altına alan yayınlarıyla kendisini şer cephesiyle eşitlemesi de bu sorgulanır hale gelmenin üzerine tüy dikmek şeklinde tahakkuk etmiş gibidir.
Şundan ki, rüşvet hiçbir şekilde makulleştirilemeyecek derecede açık bir ahlaksızlıktır.
Ancak ihtimal seviyesindeki bir ahlaksızlığı yalan haberle, ilgisiz görüntülerle ihtimal katından gerçeklik katına yükseltmeye çalışmak ve bunu rüşvete karşı bir tutum değil, iktidarı yıpratmanın bir nedeni olarak kullanmak da en az rüşvet kadar açık bir ahlaksızlıktır.
Bununla da yetinmeyip kendi ahlaksızlığına yayın, dedikodu yoluyla taraftar kazanmaya, gönülleri kendine doğru eğriltmeye çalışmak da üçüncü bir ahlaksızlıktır.
Kendi liderinin dilinden "kasetçilik potansiyeli"ni ifşa eden, amirlerinden habersiz olarak operasyonda yer alan polislerle ilgili soruşturma amaçlı değişiklikleri "deprem" olarak niteleyen bir örgütün yüklediği durum onun "cemaat" olma niteliğinden sıyrıldığına karine teşkil etmez mi?
İş bu noktaya gelince cemaati cemaat yapan ihlas, samimiyet, fütüvvet, gayret, uhuvvet vb. onu belirlediği kadar da onun koruyucu kalkanı olan kavramların kendisi ikinci bir koruyucudan mahrum kalmaz mı?
Örgüt, (iftira, dedikodu, gerçek vb. nasıl nitelersiniz niteleyin) bu nedenlerle üzerine yapışmasına neden olunan şeylerden yani korumayı koruyan manevi destekten de yoksun kalmaz mı?
Kastettiğim ikinci korunma Müslümanların duasıdır; samimiyetinde de samimi olan iyi niyetli desteğidir.
Bunu şu nedenle önemsiyorum. Kutsi bir Hadis"te Allah "Cihat ediniz ki, sizin elinizle cihad edeyim" buyuruyor. Cihadı en geniş anlamıyla alırsak o insani ve İslami bir hayatın şartıdır. Bu manada dua da bir cihattır. Ondan nasibi kesilen ister insan, ister cemaat olsun "Gayretullah"tan nasibini kendi gayretiyle, iradesiyle kesmiş demektir. Gayretullah"ın dışına düşene ise artık kimse yardım edemez.
Dolayısıyla, yukarıdaki belirlemelerimiz eşliğinde ulaşabileceğimiz sonuç şudur:
Hayattır değişir; yarın olaylar gerçeğine kavuşup netleşir ama örgüt artık cemaat olma vasfını tekrar talep edemez. Çünkü belirttiğim gibi cemaati cemaat yapan su terazi bozulmuş, kormanın koruması tükenmiştir.
Geriye çekilip, "üç günlük dünya için buna değer miydi" diye sorabiliriz artık.
Elbette bu soruya muhatap olabilecek nitelikte birileri kalabilmişse...
Bağırma çelebi!
00:0024/12/2013, Salı
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Bağırmana gerek yok çelebi!
Tiyatronu gördük; rol kabiliyetini teslim ettik; bedduanı ve ona "amin" efektleriyle katılanları duyduk!
Bağırmana gerek yok!
Hem bizler daha neleri duyarak geldik bu günlere biliyor musun çelebi?
Bedduanın, hele hele onu Müslümanlara yöneltmenin fıkhi hükmünü sana öğretecek değilim, çünkü sen onu çoklarından iyi bilirsin.
Mesele bu değil, mesele kırk üç yıldır duyduklarımız!
Yok yok korkma! Hizmet Örgütü"nün Nur Cemaati"ndan ayrılıp uluslararası "gizli", örgüt olma siyasetinin tarihini anlatmayacağım. Uzun iş, gerekirse oturur kitabını yazar sana da gönderirim, okursun; biz güçsüzüz ama var olan gücümüz buna yeter inşallah.
Son beş yıldır duyduklarımızdan söz edeceğim sadece.
Doğuya gittiğimizde duyduğumuz, bir hükümet üyesinin mezhep değiştirdiğine dair iftiralardan başlayayım.
"Abi, Amerika"dan gönderilen abiler diyor ki..." şeklinde başlayıp, İran"a gidiş sayısı her rivayette artarak süren bir iftira.
Bunu duyduk!
Batıya geldiğimizde, Başbakan"la ilgili iftiraları duyduk.
"Uyarı için, hata yapmayın diye..." şeklinde başlayıp, kimi kurumların yöneticilerine sunulan kimi dosyaların duvarlara fırlatıldığını; seslerini normal yoldan duyuramadıklarını iddia edenlerin konuyu Örgüt"e havale ettiklerini söyleyenlerin kutu kutu iftiraları!
Daha neler neler duyduk biliyor musun çelebi?
NTV"nin bir öğle haberinde Amerikan Wall Street Journal gazetesine "Gördüğüm şeyler hoş değil. Çirkin şeylerdi" diyerek Mavi Marmara olayını ve dolayısıyla oradaki şehitleri "çirkin" olarak tanımladığını, bununla da yetinmeyip "(O)rganizatörlerin İsrail"in onayı olmadan hareket etmesini otoriteye baş kaldırı olarak" nitelediğini duyduk.
Bitmedi çelebi, o haberde şunu da duyduk:
Örgüt"e yakın bir derneğin Gazze"ye yardım götürmek istediğine, ancak onlara İsrail"den izin almaları gerektiğini söylediğine ilişkin ifşayı da duyduk.
Gün oldu Kudüs"e düştü yolumuz.
Orada ne duyduk ve gördük biliyor musun çelebi?
O derneğin, İsrail"e muhalefet eden Müslümanların gönlünü, İsrail"e muhabbetten yana çelmeye çalıştığını duyduk.
Başka türlü olması mümkün müydü?
Gazze"ye insani yardım götüren sivil ve silahsız insanların üstüne ağır silahlarla gözleri dönmüş olarak saldıran işgalci güçlerin, hele de Türkiye"den bir yardım derneğinin faaliyetine kendilerine hizmeti esas almazsa izin vermeleri söz konusu olabilir miydi?
Daha neler mi duyduk?
Başbakan"a ameliyat masasında reva görülen zulme ilişkin duyduklarımız çokça yazılıp söylendi, onları geçelim.
MİT kalkışmasında İsrail ve Amerika eksenli, salt onların çıkarları doğrultusunda hazırlanmış ataklar da yine çokça yazılıp söylendiği için geçelim.
Hatta, 28 Şubat"ta "füruat" yaklaşımıyla Müslümanların yalnız bırakılışlarının nedenlerine dair duyduklarımızı, tanıklıklarımızı geçelim.
Aynı konuda Koman"la kurulan ilişkileri, yapılan karşılıklı pazarlıkları da duyduk.
Hem bunu hem de o pazarlıklarda mektupçuluk yapan kişinin şimdi, kibrin doruğuna yerleşmiş olarak (emredildi mi çok "satan" bir gazetede) senin sözlerini parlatmaya çalışan metinler döşendiğini de geçelim.
Hadi, istersen duyduklarımızın hepsini geçelim çelebi.
Ama kasetçiliği geçmeyelim!
Tertemiz bir insan oluşuna milyonların şahitlik ettiği Numan Kurtulmuş için denenen kaset kahpeliğini hatırlatıyorum sana.
Şimdi sıkı dur çelebi!
Amerika"da bulunduğun sırada birisinin sana telefon açtığını, bu kişinin gece bir alüfte ile buluşmaya gittiğini ve o kişinin şu anda önemli bir pozisyonda olduğunu söyleyen sensin.
Hakan Albayrak da sordu ama her durum ve şartta senin adına konuşabilen hizmetçi kalemşörlerin boğazlarına yılan kaçmış olmalı ki cevap veremediler!
Cevap gerekli de değil aslında.
Delili ve medlulü tam denk düşen bir durum var burada:
Böylesi işlerin Hizmet Örgütü tarafından yapılabildiğine dair kesinlik!
Duyduklarımızı da bir kenara bırakarak soruyoruz çelebi:
İnsanların mahremiyetine girecek, onları zan ve gerilim içinde bırakacak Kaset Hizmeti hangi vicdana, imana, izana, idrake, insani niteliğe, psikolojiye, haysiyete, ilme, hocalığa sığar?
Bunu Hizmet Örgütü yapmadı diyecek en küçük bir ihtimal, kırıntı kabilinden olsun bir iyi niyet bırakıldı mı ortada?
Evet bağırmana gerek yok; duyuyor ve görüyoruz olan biteni çelebi!
Müslümanlara reva gördüğün bir bedduanın yönelebilecek tek öznesi kim çıkıyor dersin sonuçta?
Bırak bu "yağdır Mevlam su" triplerini de kendinden kendine doğru bir bakıver!
Ama bağırmadan!
Bağırırken duyamaz ve göremezsin çünkü.
Biraz da sen duy ki anla ve gör ki inan çelebi!
Ah doğrular!
00:0026/12/2013, Perşembe
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Yaşlandıkça leventliği daha da artan bir dostum, telefonla arayıp önceki yazımla ilgili "bunlar doğrulardır; doğrunun hakikati dosdoğru söylenmesini gerektirir; bunu gözettiğin için teşekkür ederim" dedi.
Onun bu cümleyi söylediği esnada Hizmet Örgütü"nün sosyal medyadaki tetikçilerini engellemekle meşguldüm; internetten uzak kaldığım bir iki saatlik sürede fareler gibi eniklemişlerdi.
Güçlü bir sezişle seziyordum ki o dostum elbette haklıydı ama bu haklılığın izahı neydi?
Dostumun teşekkürüyle, tetikçilerin yönelttikleri hakaret ve tehditlerin eş-zamanlı olması o haklılığın nedenini tek başına açıklıyordu aslında:
Hizmet Örgütü"nün ürettiği "korku dağları"na rağmen doğruları söylemezsek, bizden sonrakiler kaypaklığı, takiyyeyi, satınalmacılığı, işbirlikçiliği, pragmatizmi içselleştirmekle kalmayacaklar bunun vebalini de bizim sırtımıza yükleyeceklerdi.
Koku dağları"yla neyi kastettiğimi de başka dostlarımın tepkilerinden hareketle ileteyim:
28 Şubat zulümlerinin en yakın tanıklarından yiğit bir mümine, daha iki hafta önce kendi şifahi uyarılarına benim itibar etmediğimi zannederek, ortak bir arkadaşımıza telefon edip "beni dinlemiyor, siz onun çocukluk arkadaşısınız sizi kıramaz, bir de siz söyleyin, zarar verirler, kendini geriye çeksin" deme gereği duyarken, sosyal medyadaki arkadaşlarımın "n"olur kendinize dikkat edin, üstlerine fazla varmayın, bunlardan her kötülük beklenir" şeklindeki mesajları da giderek artıyordu.
Bu nasıl bir şey Allah aşkına!
Ürettiğiniz korku, yayılmasına neden olduğunuz gerilim azgın bir virüs gibi topluma yayılırken siz "hizmet ediyoruz" teranesini söylemeye, iddianızı Ayet ve Hadislerle desteklemeye devam edecek, öte yandan 7 Şubat ve Haziran darbelerindeki başarısızlığınızı da yeni bir darbe kalkışmasıyla gidermeye çalışacaksınız!
Bu nasıl bir şey Allah aşkına!
Yargıdan emin olacağız ama kimi savcılardan ve yargıçlardan emin olamayacağız!
Emniyet güçlerinden emin olacağız ama bazı komiserlerden ve polislerden emin olamayacağız!
İstihbarat kurumundan emin olacağız ama bazı ajanlardan emin olamayacağız!
Çünkü siz mutlaka birilerini satın almış olacaksınız ve bunu ifşa etmekten de utanmayacaksınız.
Bu nasıl bir şey?
Okyanus ötesinden biri konuşuyor, o konuşmanın videosunu bir internet sitesi yayınlıyor ve birileri ondan hareketle haber yapıyor, yorum geliştiriyor, tevilde bulunuyor, gündem oluşturuyor!
Bu nasıl bir "tek adam" despotizmidir ki, o dudaklarını kıpırdatırken buradakiler ona lafız yüklüyor ve onun üzerinden bu ülkenin "tek pasaportlu" Başbakanına "despot" diyebilecek bir karaktersizlik o dudaklarda ulvi bir mana kazanabiliyor?
Örgüt vakıflarının dağıttığı seyahat ulufelerine, umre gezilerine, gazeteleriyle, yayınevleriyle ağır telif sözleşmelerine maruz kalarak kravatlarını bir şekilde onların ellerine verme gafletine düşmüş vatansever, hamiyet ve şeref sahibi kimi insanların "aman dokunmayalım" fısıltılarıyla gizemini, soğukluğunu, dehşetini katmerlendirdikleri o korku dağları işte böyle böyle büyüyor da büyüyor.
Hizmet Örgütü toplumsal güven aşınmasının bir fenomeni haline gelmekle kalmıyor, korkulu fısıltılarla Yeni Ergenekon olarak tanımlanmaya başlanıyor.
Bu nedenlerle bir dostum teşekkür ediyor, onlarca dostum uyarıyor da peki ben neyim?
Hayatta dikili tek ağacı olmayan, dayısı bulunmayan, partili olmak ne kelime demokrasi karşıtlığı nedeniyle particiliği inancına aykırı gören gariban bir sanat-edebiyat eleştirmeniyim!
Bana mı düşer bu korku dağlarını yaratan despotlarla ve onların örgütleriyle uğraşmak!
Bana düşmez, hem ben cürmüm kadar yer bile yakamam!
Ama "illa" bana düşer!
Çünkü benim ah"ımdan başka hiçbir şeyim yok!
İyi düşünün, ah"ından başka bir şeyi olmayanın ah"ı o korku dağlarını onu üretenlerin başına (Allah"ın izniyle) er ya da geç yıkmaya yeter!
Çünkü o ah"lar korkunun teneffüs edildiği bir dünyaya doğmuş olmayı hak etmeyen masumları temsil eder; kameraya bakarak farklı pozlarda farklı höykürüşlerle beddua etmeye benzemez!
Ben acizliğimi bahane ederek, doğruları hasbelkader söyleme imkanına sahip olduğum dille ve şu köşeyle penguen belgeseli çekersem o masum eller benim boğazıma yapışır; şu dünyamı karartmakla kalmaz ahiretimi de karartır.
Ah dostum ah!
Doğrunun izinde olanın, onu söylemeye çalışanın maruz kaldığı yükü görebiliyor musun?
Biz ne diyoruz ki?
Halk düşmanı partilerle ittifak yaparak iktidarı sandıkta dize getirip dershane sayısını yüz binlere katlasınlar!
150 ülkedeki okulları yetmiyorsa 100 ülke daha yaratıp 1000 okul daha açsınlar!
4 televizyon kanalı, malum medya da dahil 8 gazete az geliyorsa 50 tane daha kursunlar!
Yüzlerce yayınevi yetmiyorsa 1048 tanesini daha satın alsınlar!
Bankalarını en iyi görünecek şekilde tüm gözlere soksunlar!
Alsınlar, dünyanın tümünü alsınlar!
Cenneti de alsınlar, kevser havuzu da onların olsun!
Örgüt liderliği yetmiyorsa evliyalık da onlara kalsın, insan-ı kamil de onlar olsunlar.
Hatta ve hatta sütleri yiyorsa (ki, Ahmet Turan Alkan onların sütünden iyi anlar) halifeliklerini, kardinalliklerini ilan etsinler!
Yeter ki bizim aklımıza, dinimize, çocuklarımıza, değerlerimize, doğrularımıza korku dağlarıyla hükmetmeye kalkışmasınlar!
Bizim inandığımız Din garip geldi garip gidecek! Biz gariplikte de onunlayız!
Yeter ki, bizlere ve içinde yaşamaya çalıştığımız şu son gemimize dokunmasınlar!
Bizler onların hizmetlerinin hizmetçisi olmadan yaşasak; güçlerinden ne eksilir, örgütlerinin neyi zayıflar!
Ah doğrular, ah doğrular, ah doğrular!
O halde yalnızsınız!
00:0027/12/2013, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Apartmanda onlarca köpek besleyen (kaset üreticisinin kullandığı kelimeyle) "alüfte" tipli kadına "köpek beslemenize bir itirazım yok ama, ortak kullandığımız alanları onlarla dolduramazsınız, evinize alın köpeklerinizi" demek zorunda kalıp, onun kendi yaşama alanına, hayat hakkına müdahale etme suçlamasıyla kalmayıp, bir yığın hareketine maruz kaldığınız halde "ya sabır" çekip, evinizin kapısını sessizce kapatıyorsanız, o halde siz yalnızsınız demektir!
Sanatı, penguen belgeseli çekenlerden olmak için değil vakur bir duruşun belgesi olarak seçmekle kalmamış bunun gereğince de hareket etmişsiniz, kimi sanatçı arkadaşlarınız karşınıza dikilip "sana mı düştü kardeşim kavgada taraf olmak; hem kime tarafsın bir siyasetçiye, bırak ne hali varsa görsün" demeleriyle çelişkiye düşmüşsünüz. Bir tarafta hak ve hakkaniyetten yana olmak, diğer yanda bir milletin yangınından sigarasını yakmaya çalışanlarla olmak... O yavşaklara karşı "Sanat bir duruş, bir ahlak sahibi olmaktır." diyemeyip "ya sabır" çekerek dilinizi dişinize kitlemişseniz o halde yalnızsınız demektir!
Bırakınız para vererek alıp okumayı, elinizi kirletir korkusuyla dokunup, onunla kenef bile temizlemeyi düşünmeyeceğiniz bir gazeteyi toplu taşım aracında biri "hadi itiraz et de kapışalım" dercesine burnunuza sokarak okuyorsa ve siz bu adabımuaşeretten nasipsiz olana karşı "yas sabır" çekip, en yakın durakta vasıta değiştirmeyi tercih ediyorsanız, o halde siz yalnızsınız demektir!
Adının önünde prof yazan biri "örgüt, mörgüt yok kardeşim" diye haykırırken, aynı ortamda siz "banka, medya, yayınevi, okul, üniversite...." dediğinizde onun gözlerinizin içinde bakarak sırıtkan bir pişkinlikle "ama bunlar ayrı müesseseler" deyişine karşı çıkamayıp "ya sabır" çekip, susmayı seçiyorsanız o halde yalnızsınız demektir!
Banka elemanlarını, öğretmenleri, öğrencileri, çalışanları, onların akrabalarını taciz ederek ulaştığı abone sayısını, örgütünün zenginlerine "bir eyleme başlayacağız, tirajımız bundan olumsuz etkilenecek, o nedenle bir yıllık tiraj yüklemesi yapmak zorundayız" diyerek sağlama alıp, milyonlarca reklam parası vererek panolarda, duvarlarda bangır bangır bağıran reklamları da yaptıktan sonra İsrail-Amerikan patentli bir darbenin en müfrit, en bağnaz, en hadsiz, en seviyesiz megafonu olarak öne çıkan bir gazeteye karşı, "e hani bu darbe planlanmamıştı" diyemeyip "ya sabır" çekerek, aşikar olarak gördüğünüzü görmezden gelmek zorunda kalıyorsanız, o halde siz yalnızsınız demektir!
Savcı savcıdan dosya gizleyerek, polis polisten saklanarak rüşvetçileri ortaya çıkarmak adına operasyon yapıp, ama bu ahlaki durumu, kendi siyasi emelleri için bir ahlaksızlığın aracı haline getirenlere karşı "ya sabır" çekip, sizin başınıza da bir iş açmalarından tedirgin olarak suskunluğu seçiyorsanız, o halde yalnızsınız demektir!
Ayetleri, hadisleri de kullandıkları halde dillerindeki şirretliği gizleyemeyenlerin ona beddua ile yeni bir form vermeleri karşısında "edep yahu, hocalık, efendilik nerede kaldı; nerede İslam dilinin asaleti" diye itiraz edemeyip, "uhuvvet, tesanüt" vb. güzel kavramların enflasyona uğratıldıklarını da göre göre "ya sabır" çekerek bakışlarınızı yer yöneltmişseniz, o halde siz yalnızsınız demektir!
Ama bakar mısınız, bu yalnızlıklar nasıl da bütünleşiyor asaletinizle!
Aslında siz "ya sabır" çekerken "ya kahhar" diyorsunuz ancak edebiniz bunu dışa vermenize engel oluyor!
Aslında siz susarken, dilinizi dişinize kilitlerken insan oluşunuzu idrak ediyorsunuz.
Ve diyorsunuz ki "Güç ve kudret sahibi olan sadece ve sadece Allah"tır ve Allah adaletle hesap görenlerin en güzelidir."
Bu düşüncelerinizle güçlenen yalnızlığınız, sizi fedakarlığa hazırlayan bir haldir.
Toplumsal olumsuzluklar, darbe kalkışmaları, şirretlikler, beddualar karşısında pısıp oturan binlerce insanın yerine siz kendinizi feda etme gücüyle güç kazanıyorsunuz demektir.
Bu topraklarda olaylar hiç durulmadı, hainler hiç bitmedi, korkaklar, yavşaklar hiç tükenmedi ama onlara karşı mazlumları, nefsani nedenlerle korkanları, aşırı tedbirlilikle geriye çekilenleri de korumak için her zaman kendilerini feda edebilecek az sayıda insan da hep varoldu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda sadece o fedakarları görüyoruz; hainler, dönekler, insan satanlar ise güçlü yağmurlarla silinip giden birer kazurat gibi silinip gitmişler!
O halde şerefli yalnızlığınızın kıymetini bilin ki, sizi kıymetli kılan odur!
Başbakan neyi gördü?
00:0028/12/2013, Cumartesi
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Vakit bir su gibi akıp gidiyor ve "unutma" nimetinin sessiz hakimiyeti içinde bizler o vakitle birlikte hep yeniye yönelme, ileriye adım atma zorunluluğuyla neyi ne kadar unuttuğumuzun farkında bile olamıyoruz.
Ancak sorumluluk sahipleri, Hakk ve halk adına emanet üstlenmiş olanlar bizler gibi kendi doğallığı içinde bir şeyleri unutma lüksüne sahip değiller.
Onlar geçmişteki olayları sürekli hatırlayarak, zaten bir rüyanın rüyasından ibaret olarak yaşadığımız şu hayatı olanı, biteniyle sorumlulukları gereğince tabir etmek, sürekli doğru sezgiyi gözetmek ve Allah"ın yardımını sürekli talep ederek her şeyi kendi hakikati içinde görmeye çalışmak zorundalar.
Bu manada Hakk"ı ve halkı gözetişinden emin olduğumuz Başbakan neyi görmüştür?
Şunu:
Taksim Darbe Komitası"nın Gezi Kalkışması, 28 Şubat psikolojisiyle çocuklarımızı temsil ettiğimiz yapıyla çok kolay bir şekilde bütünleşmiş ve bizim çocuklarımızı bize karşı kullanılabilme potansiyelini açığa çıkarmıştır.
Düşünsenize İmam Hatip Okullarının sistem tarafından sakıncalı gösterilmesinden sonra, dünyanın telaşı içinde onların eğitimlerinden yana rahat olmakla kendimiz rahat davranabilmek için çocuklarımızı en azından "dini diyaneti bilen insanlar" olarak gördüğümüz Hizmetçilere teslim ettik.
Onların muhatap kılındıkları ağabey takibini, sorumluluklarına, fedakarlıklarına yorduk.
Çocuklarımızı kendi örgüt yapılarına mahsus, daraltılmış, baskılanmış bir siyaset içinde tutma gayretleri karşısında "e canım haklılar, bitirsinler okullarını, işlerini bulsunlar, siyasetle uğraşacaklarsa ondan sonra uğraşsınlar" düşüncesiyle makul gördük.
Çocuklarımıza belli yayın evlerinin kitaplarını zorla okutmalarını "zararlı kitaplardan koruyorlar" diye tevil ettik.
Her biri birer kitsch olan dergilerine zorunlu abonelikleri "içeriği bilimseldir, zararlı olmaz" düşüncesiyle sineye çektik.
Gazetelerine zorunlu aboneliği, "bizim de medyamız var artık, malum medyaya karşı güçlenmesi elzemdir" diyerek kabul ettik.
Kendi rahatlığımızı koruma esaslı bu hususlar karşımıza nasıl çıktı?
Bizi değil ağabeylerini dinleyen çocuklarımız darbe kalkışmasına eğilim gösterenler ve hatta bizzat ağabeyler eşliğinde masumların mallarına, canlarına kastedenler olarak karşımıza çıktılar.
Onları ikna etmekte çok güçlük çektik çünkü o yapılarda çocuklarımız "düşünmekten muaf tutulan" robotlara dönüştürülmüştü.
Dünyayı tanımıyor, düşüncenin düşünülmesine, gerçeğin gerçekliğin anlaşılmasına dair bir zahmete girişemiyorlardı.
Beyinleri som bir mermere dönüştürülmüş, "Peygambere sormadan iş yapmaz" denilen sahtekarlar onların putu haline getirilmişti.
On yaşındaki çocuk deneklere okutulmak ve içerikleri onların anlayış seviyesine indirgenmek suretiyle ürettirilen metinler "roman" klişesi altında yutturulmakla kalınmamış, çocuklarımız onların birer sanat eseri olduğuna inandırılmışlardır.
Hizmet Örgütü"ne bağlı yayın evlerinin (ki, bunlar yakın vakitte ya kendilerini ifşa edecekler, ya da zorunlu olarak tarafımızca ifşa edileceklerdir) fabrikasyon usulüyle ürettikleri bu kitaplar çocuklarımızı kelimesiz, kavramsız, lafız ve mana uyumundan yoksun bir dilin dünyasına hapsetmiştir.
Beslediğimiz medya kendini malum medyayla eşitlemiş, dergiler Amerika patentli tv kanallarında reklam edilir olmuştur.
İşte Başbakan bunu görmüştür!
Kendi ellerimizle mahvetmek üzere olduğumuz bir kuşağın acısını bizden hem önce hem de daha fazla duymuştur.
Bizim yine bir tür körlükle Başbakan"ın gördüğünü göremeyişimiz, duyduğunu duyamayışımız Hizmet Örgütü tarafından çok iyi görülmüş, kavramıştır.
Başbakan"ın çocuklarımızın mahvedilmesine ramak kala, sorumluluğu gereğince tedbiri (uygulamayı bile değil) düşünmeye başlaması, Pensilvanya"da Türkiye adına her türlü kirli oyuna bulaştırılabilecek şekilde tutsak edilmiş lider seviyesindeki kişilerin kulağına fısıldanmıştır.
İşte bu fısıltı uluslararası çıkar şebekeleriyle danışıklı olarak, Başbakan"ı daha düşünürken düşüncesinde boğma eylemi olarak Gezi"de uygulama konulmuştur.
Başbakan"ın derdi, din sömürüsüyle çocuklarımızı iğdiş eden, zihinlerinin işleyişini sadece kendileriyle ilgili konularda mümkün kılan ve onların kültürel - sanatsal ilgilerini bol kazançlı bir tezgaha dönüştüren bu Örgüt"ten kurtarmaktır.
Şimdi:
İster çocuklarınızın özgürlüğü adına, kendi geleceklerini kendilerinin inşa etmesi adına Başbakanımıza ve söz konusu derdine sahip çıkarsınız.
İsterseniz hiçbir şeye karışmaz, rahatlığınızı daha fazla garantilemek için kendinizin neden olduğu bu problem karşısında da rahatınızı bozmazsınız.
Tercih sizindir!
Neden mutedil değilim
00:0031/12/2013, Salı
G: 10/09/2019, Salı
Sonraki haber
Ömer Lekesiz
Dershane kalkışması başladığında, Hizmet Örgütü"yle İktidar arasındaki en önemli kırılma noktası olan "One Minute"a kadar giderek, 17 Aralık darbesiyle ilgili de azami itidal sahibi olmanın şartlarını özenle gözetmeye gayret ettim.
Ancak bir şeyin gerek hal gerekse görünen bir durum olarak insanda hüküm sahibi olabilmesi için onun en uygun tarz ve vasıtayla birleşerek kuvveden fiile çıkmış olması gerektirir.
Bunu bir basit örnekle açıklamam gerekirse: Süs süslenende hüküm sahibidir. O süsünün kendisindeki hükmünü değiştirmedikçe, başkalarının ona bağlı olarak kendisi hakkında oluşturduğu olumlu ya da olumsuz hükümleri de değiştiremez.
Hizmet Örgütü"nün darbe teşebbüsüne buradan baktığımda itidal sahibi olma gayretimin tek yanlı olduğunu üzülerek gördüm.
Şöyle ki: Öncelikle "yolsuzlukla hesaplaşma"yı bir darbe marşının nakaratı olarak söyleyenler, kendileri de örgütün bankaları üzerinden ahlaki ve fiili yolsuzluğun içinde duruyorlardı; dahası darbede başarılı olurlarsa kendi paylarına düşecek pastayı büyütmekten başka bir amaç gözetmiyorlardı.
Bu durumda "onlar kardeşlerimizdir, onların kendilerini azgınlık süsüyle süslemelerine karşı mutedil olalım" diyebilmek mümkün müydü?
Bu tıpkı mermiyi namluya sürmüş, "acaba alnının şakından mı vursam yoksa kalbini mi parçalasam" yollu tereddüt yaşayan potansiyel bir katile karşı "sen benim kardeşimsin, seni seviyorum, sana karşı itidal gösteriyorum" deme aptallığına düşmekti.
Ki, onlar haberlerin yıldırım hızıyla insanlara ulaştığı bir zamanda, medyatik güçlerine yaslanarak, gemi azıya almış azgın atlar misali yalanla örülü, kasıtlı ve şaşırtmalı bir haber bombardımanına maruz bırakmamışlar mıydı insanları?
En azından "hukuku korumak" başlığı altında, hukuksuzluğun, fevriliğin, tarafgirliğin daniskasını yapanlara medyatik düzeyde bir "yardım ve yataklık" yapmamışlar mıydı?
Bunlara göre benim ya da başkalarının "azami itidal sahibi olmanın şartlarını özenle gözetme gayretinde olması" beklenebilir miydi?
"Yine de" dedim "Yine de çıkmadık canda umut vardır. O (güya) vaazları yumuşak, tavsiyeleri pamuk gibi, kelleleri mütebessim, ılımlı muhalif adamlara son kez bir bakayım. Ola ki onlar, düşünemediğim bir şeyi bana düşündürürler de ben de artık mutedil olurum."
Son kez baktım ve şunları gördüm:
1-Allah"ın kitabını dillerine dolamalarına rağmen, söyledikleri her şeyle içinde yer aldıkları tezgahı, uzun bir geçmişe yayılan darbe hazırlığını ifşa etmekten hâlâ geri durmuyorlardı. Tıpkı Bedduacı gibi her kelimeleri fahişliğin, mantıksızlığın, tağutluğun zirvesine yerleşiyordu.
Diyordu ki biri örneğin: "İki yıldır, çevremdeki arkadaşlara ve bazı sohbetlerde, "Türkiye"de çok önemli hadiseler yaşanabilir; fırtınalar kopabilir. Öyle ki, "Camia"nın dershaneleri kapatılabilir..." diyordum. Neye dayanarak? Kur"ân-ı Kerim"e."
Diyelim ki burada bir ileri görüşlülük vardı! Ya da en azından bu satırların sahibi kendisini öyle sanmamızı istiyordu. Peki şu iki haftalık süre içinde Hizmet Örgütü"nce ekonomiye bile bile lades olarak verilen zararla yoksulların haklarının da bizzat gasp edildiğini göremeyecek kadar körleşmiş olanın bunca uzun zamanlı öngörüsündeki asıl maksadı görmemek mümkün müydü? Demek ki burada bir öngörü değil hesap içinde bir hesap, tezgah içinde bir tezgah hala vaazlara yaslanılarak gizlenmeye çalışılıyordu.
Bir diğeri de diyordu ki: "(K)ışkırtıcı üslubu "İslamcı" olmakla övünen yazar/çizerlerin tercih etmesi daha bir yaralayıcı."
Bu söyleyişin neye denk düştüğünü merak ediyorsanız bildireyim: Bu, "Zaman ele verir talkını kendi yutar salkımı zamanı" ya da sosyal medyadaki bir arkadaşın tanımlamasıyla "zaman ele verir talkını kendisi yer halkını zamanı"na denk düşüyordu.
Şunca yıllık hayatımda, mutedil olmaktan bahsedip, bunca numara çeken, kışkırtıcı, ayartıcı olmak da bir yana hiçbir izan sahibinin havsalasının alamayacağı derecede işi bu denli pişkinliğe vurabilenleri ilk defa görüyordum.
Dolayısıyla "mutedil olalım" çağrısını yapanların bu hal ve eylemleriyle akıl ve vicdan sahibi hiç kimseye örnek olmaları mümkün değildi; fitneden, kışkırtmadan, iftiradan, dini istismardan, halkına zarar verici eylemlerde ısrar etmekten başka bir şey sadır olmuyordu onlardan.
O halde kendi zamanımdan, mekanımdan ve şartlarımdan baktığımda bu şerdeki kesinliğin / keskinliğin artarak sürmesi karşısında mutedil olmamın mümkün olamayacağını yeniden ve yeniden gördüm.
Onların mevcut halleri, eylemleri itidalin gerçek manada tahakkukuna tek başına engeldi ve doğal olarak adil davranmak onun önüne geçtiği için benim de mutedil olmayı değil adil olmayı seçmem gerekiyordu. Nitekim dün de bunu seçmiştim, bugün de onu seçmek zorundaydım.
Çünkü İslam"ın dilini kullanarak tağutluk yapana (taşana) muhabbet duymamak ve ona karşı bir tağutluğa (taşmaya) kalkışmadan Hakk"ın emri doğrultusunda haklı"dan yana olmak en doğru olandı.
Olanlar Hakk"ın ve halkın gözünün önünde olup bitiyordu ve herşey meleklerce kayıt altına alınıyordu.
Kendilerine melek süsü verenleri dikkate almaktansa, Allah"ın meleklerini dikkate almak insanlığımın ve inancımın bir gereğiydi.
Zaman aldanma zamanı değildi çünkü.
Zaman bir delikten bin kere sokulma zamanı değildi.
.
.
Bugün 379 ziyaretçi (797 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 536 ziyaretçi (2811 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|