 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.ODTÜ’de mescid inşaatı durduruldu
04:001/01/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üniversitenin namaz kılan öğrencileri, mevcudu yetmediği ve maksada uygun düşmediği için yeni bir mescid yapılmasını istemişler, uzun uğraşmalardan sonra talep kabul edilmiş, inşaat ihale edilerek yapımı başlamış, sonra mescid karşıtlarının baskın tepkileri sebebiyle inşa durdurulmuş. Kampüste mescid, din hürriyetini kullanmak isteyen öğrencilerin hakkı ve bu hak başkalarının hakkına zarar vermiyor; çünkü kampüs geniş ve daha önce rektörlükçe sakınca da görülmemiş. Demokratlar ve insan hakları savunucuları suskun. Destek isteyen öğrenciler bir imza kampanyası başlatmışlar ve aşağıdaki açıklamayı yapmışlar; bir katkı olsun diye aynen naklediyorum:
“ODTÜ'de Mescid İnşaatı, Alınan Tepkiler Üzerine Durduruldu! İhtiyacı Karşılayabilecek Bir Hazırlık Mescidi İstiyoruzTürkiye'nin en büyük kampüs üniversitelerinden, 75.000 dönümden daha fazla arazisi ile Türkiye şartlarındaki pek çok ilçeden daha büyük olan, namaz kılan pek çok öğrenci ve çalışanının kampüs içerisinde yaşadığı ODTÜ'de, 'merdiven altı' diye tabir edilebilecek yerlerde açtırılan karanlık, kullanışsız, havasız, bakımsız, abdest alabilmeye imkân vermeyen, talebe göre çok yetersiz kalan, yere serilen birkaç seccade ile mescid süsü verilmiş mekânların varlığı bir gerçektir.Bunların yanında ihtiyacı karşılayabilecek, talebe nispeten kâfi gelecek, abdest almaya da elverişli olan Kütüphane Hanım-Erkek Mescidlerinin kullanımı 10 dakikalık ders aralarında ve diğer dar vakitli aralarda yerleşkedeki dağınık yerleşim, fakülte binalarının merkeze olan uzaklığı ve bölüm binaları arasındaki mesafeler dolayısıyla mümkün değildir, ODTÜ Camii de kampüs içerisindeki konumu ve ulaşımının zorluğu nedeniyle yalnızca civardaki fakültelerde dersi olan öğrenciler tarafından kullanılabilmektedir.Ayrıca yüzlerce öğrenciye sahip olmasına ve çevresindeki diğer bölüm, fakülte ve binalardan öğrenci ve çalışanlar tarafından da kullanılıyor olmasına rağmen aynı anda sınırlı sayıda kişinin sığabileceği büyüklükte olan Hazırlık Mescidi, Yabancı Diller Meslek Yüksek Okulu'nun rutin ders saatlerinin namaz vakitlerine uygun olmaması nedeniyle başka bir alternatifi olmayan pek çok öğrenciyi zor durumda bırakmakta ve mağdur etmektedir.Toplanan imzalarla, yazılan dilekçelerle ve yapılan görüşmelerle uzun yıllar boyu pek çok defa dillendirilen, defalarca kez rektörlüğün ve ilgili birimlerin gündemine getirilen 'ihtiyacı karşılayabilecek yeni bir Hazırlık Mescidi' talebi iki sene önce rektörlük tarafından haklı görülmüş ve ilgili resmi işlemler başlatılmıştır. Buna rağmen, yapımı yalnızca bir ay alacak mescidin inşaatına başlanması her defasında rektörlük ve yetkili merciler tarafından geçiştirilmiş ve defalarca kez ertelemiştir.ODTÜ'lü Müslüman öğrencilerin yoğun mücadeleleri ile geçtiğimiz Kasım ayı ortalarında başlayan mescid inşaatı, namaz kılan öğrencilere tahammülü olmayan bazı akademisyenler ve öğrenciler tarafından büyük tepki görmüş; süreç boyunca Müslüman öğrencilere tehditler savrulmuş, çirkin ithamlarda bulunulmuştur. Rektörlük, akademisyenler ve öğrenciler tarafından gelen bu tepkiler sonucu geri adım atarak, Müslüman öğrencilere hiçbir mantıklı açıklama yapmaksızın, makul gerekçe sunmaksızın inşaatı durdurmuştur. Üstelik kısa süre içerisinde de ilgili ihaleyi iptal edecektir.ODTÜ Rektörlüğü'ne sesleniyoruz: Mağduriyetleri önleyecek, öğrencilerin ve çalışanların inançlarına göre ibadetlerini rahatça yapabilmelerine olanak sağlayacak, ihtiyacı karşılayabilecek genişlikte ve abdest almaya elverişli bir mescid talep ediyoruz.Medyadan, kamuoyundan, tüm duyarlı kardeşlerimizden ve vicdanlı herkesten destek bekliyoruz”.
Çözüm süreci hıyanet miydi?
04:003/01/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çözüm süreci başlamadan önce sözüne itibar edilecek pek çok kişi “problemin yalnızca güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla çözülemeyeceğini, böyle giderse anaların ağlamaya devam edeceklerini, birini öldürünce birkaçının doğmasına sebep olunduğunu…” söylüyor ve yazıyorlardı. Çare olarak da teröristlerle diğer Kürt vatandaşların ayrı tutulması gerektiğini, siyasi, sosyal ve ekonomik tedbirlere ağırlık verilmesi icab ettiğini, uygun taraflar ve yöntemlerle karşılıklı görüşmelerin yapılmasının zaruret halini aldığını ileri sürüyorlardı. Derken karşı taraf “silahlı mücadele döneminin sona erdiğini, bundan sonra çözümün demokratik siyasette aranacağını, silahlı unsurların ülkeyi terk edeceklerini” ilan etti ve başlayan görüşmeler devam etti.
Bazı çevrelerin “hıyanet, ülkeyi bölmek, başkanlık karşılığında vatanın bir parçasını satmak…” diye niteleyerek siyaset malzemesi yaptığı bu süreç, halkın istemediği ve istemeyeceği hiçbir şey verilmeksizin en azından büyük ölçüde mal ve can kaybını önleyerek bölgeye huzur ve ümit getirdi.Bölgeleri dolaşıp halk ile ve daha çok STK temsilcileri ile yaptığımız görüşmelerde en çok soru ve en büyük endişe “ne verilip ne alınacağı” ile ilgili idi. Biz de yetkililerin yaptığı açıklamalara dayanarak “bölünmeye, ülkenin bir parçasında devlet kurmalarına asla izin verilmeyeceğini, hükümetin de halkın da böyle bir şeye razı olmalarının mümkün olmadığını, karşı tarafın da artık bağımsız devlet kurma fikrinden vazgeçtiklerini açıkladıklarını, taleplerin görüşüleceğini, ama her istenenin verilmesinin söz konusu olmayacağını, makul taleplerin ise karşılanacağını…” söylüyorduk.Daha ziyade dış etkenlerin ve karşı taraftaki çok başlılığın sebep olduğu “çözüm sürecinin kesilmesi ve yeniden silahlara dönülmesi”nin sorumlusu hükümet değildir. Baştan beri vazgeçilemez şart silahlı unsurların çekilmesi olduğu halde ve söz de verildiği halde bu yapılmamış, daima silah bir tehdit unsuru olarak devrede tutulmuş, az olsa da eylemlere devam edilmiş, sonunda da PKK tarafından süreç bozulmuştur.Süreç devam ederken karşı tarafın gizli olarak bazı hazırlıklar yaptıkları anlaşılıyor, ama bu konuda istihbarat alındıkça ve soruldukça inkar edilmiş, çeşitli mazeretler ileri sürülmüş, engelleneceği de vadedilmiştir. Bugün kazılan her hendeğin ve patlatılan her bombanın o zaman kazıldığını ve yerleştirildiğini söylemek de gerçekle bağdaşmıyor. Gözlerimizin önünde durmadan hendek kazmaya ve her türlü silahı dışarıdan sokmaya devam ediyorlar, arkalarında da kimlerin olduğu apaçık ortada.Değil bir avuç beyni yıkanmış gencin, bütün dünyanın teröristleri yığılsa bu ülkeyi bölemez ve bir parçasında devlet kuramazlar. Elde edecekleri sonuç ölmek, öldürmek, halka zulüm, milli servetin heba edilmesi, huzursuzluk ve düşmanın işini kolaylaştırmaktan ibaret olacaktır. Dilerim akılları başlarına ve vicdanları baskın gelir de bu yanlış yoldan dönerler, silahlar temelli olarak gömülür, çözüm demokratik siyasette aranır (keşke İslam'da aransa) ve ülkemiz yeniden huzura kavuşur.Bu yazıyı yazmaktan asıl maksadım şu soruyu sormaktı:Çözüm sürecini hıyanet olarak damgalayanlar! Şimdi görüyorsunuz ki, bu süreci başlatan hükümetin, karşılığı ne olursa olsun bir avuç toprağı vermek gibi bir niyeti yok ve zorunlu hale geldiği için bir kısmınızın çok arzuladığı silahlı tenkile karar vermiş bulunuyor; bunları görünce biraz utanmadınız mı, vicdanınız sızlamadı mı, iftira ve hakaret ettiğiniz hükümetten ve bu sürece yardımcı olanlardan özür dilemek gibi bir erdemle alakanız var mı?
İslamofobiye malzeme sunanlar
04:007/01/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kimi yabancılar din veya dinsizlik gayreti ile kimileri de maddi, dünya menfaatine ait, stratejik sebeplerle Müslüman ülkeleri tökezletmeye, kendilerine gelip bütünüyle Müslüman olmalarını ve bu güzel dini insanlığa en uygun yöntemle sunmalarını engellemeye çalışıyorlar; bunun için kullandıkları bir taktik araç da “İslam'ı öcü göstermek, insanları ondan korkutmak ve soğutmak”tır.
Bu kötü maksada bilerek veya bilmeyerek destek verenlerin başında, sözde şeriat ilanından sonra İslam'ı uygulamaya el ayak kesme, kadınları ve erkekleri zina ettiler diye taşlayarak öldürme, olur olmaz sebeplerle insanların kanına girme ile başlayanlar vardır. İslamofobi mühendisleri de bunları abartarak kullanıyor, bu çeşit uygulamalar arttıkça emek çekmeden bol malzemeye kavuşuyorlar.Bu kabilden bir olay da son günlerde iki İslam devletinin karşılıklı idam yarışına girmeleri ile gerçekleşiyor. Müslümanların başında bunca bela var iken, ümmeti parçalayıp birbirine kırdırma planı en feci şekliyle uygulanırken iki büyük İslam ülkesinin bu haksız idam yarışı yüzünden savaşın eşiğine gelmiş olmaları yalnızca şeriata değil, akla ziyan bir olaydır.Şu haberlere bakın: “İran 27 Sünni din aliminin idam kararını aldı. İdamların her an gerçekleştirilebileceği aktarılıyor. Geçen hafta hapishanede bulunan Sünni siyasi tutsaklar Son Haykırış başlıklı bir mektup yayınlamış ve kitlesel idamların gerçekleşebileceğine dair uyarıda bulunmuştu. Sünni tutuklular mektupta, 'İran rejimi son senelerde çok sayıda Sünni genci idam etti. Şimdi ise Reca-i Şehr hapishanesinde ölüm hücrelerinde geriye kalan Sünni tutukluları idam etmek istiyorlar' açıklamasında bulundu.” 2 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan bir görüntülü ses kaydı da İran'da yakında idam edilen Sünni bir gence ait. Tanıtımı şöyle yapılmış: Bu genç 17 yaşında tutuklandı… 20 yaşında idam edildi… Onun tek suçu vardı, bilinçli bir Sünni Müslüman olmak, Halifeler ve Müminlerin anası Hz. Aişe'yi savunmak ve bu Şii İran'da en büyük ceza ile sonuçlanıyordu. Derdi din olduğu için İranlılar ona sahip çıkmadı, eline silah almadığı için “Kürtlerin hakkını savunduğunu iddia eden” hiçbir kuruluşun ona sahip çıkmadığı gibi. Ve o “İslam Cumhuriyeti” adıyla bildiğimiz İran'da idam edildi.Diğer cepheden, Suûdî Arabistan'ın başlarında Aytullah en-Nemr Bakır en-Nemr olmak üzere 47 kişiyi terör suçlamasıyla aynı günde idam ettiği haberini okuyoruz.Bir yanda Sünni gencin konuşmasını dinledim, kendi mezhebine göre açıklamalar yapıyor ve dinini yaşamak istiyor; başka suçlamalar için ise “İftiradır veya dayanılmaz işkenceler altında alınmış ifadelere dayanır” diyor.En- Nemr'in de bir konuşmasını dinledim; o da mezhebine göre konuşuyor, eline silah almamış, silahlı ayaklanmaya destek verdiğine dair de ikna edici delil yok.Ehl-i Sünnet'e göre sapkın olan mezheplere mensup olanların inançlarına uygun yaşama hakları vardır. Bu sebeple her iki cephede yapılan idamlar İslam'a aykırıdır ve ona büyük ölçüde zarar vermektedir.Hem Sünnîlerin hem de Şîîlerin sevgilisi ve muktedâsı olan Hz. Ali örnek alınsa bu cinayetlerin işlenmesi mümkün olmazdı.Gelecek yazıda onun ne dediğini ve ne yaptığını yazalım.
Ehl-i Sünnet tekfirden kaçınır
04:008/01/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlar insanların söz ve davranışlarına bakarak ve bunların daima dinden çıkmaya ihtimalli tarafını tercih ederek, tevili inkar sayarak “karşı tarafı” tekfir ederler (dinden çıktıklarını, kâfir olduklarını söylerler).
Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir “dinden çıkmama ihtimali” varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum “Kıblesi Kâbe olanları tekfir etmeyiz” diyen Ehl-i Sünnetin tutumudur.Siyasi muhaliflerin hak ve yükümlülükleri konusunda da doğru olandan sapmalar vardır.Hz. Ali örneğinden yürüyelim:Halîfe Hz. Ali'ye karşı olan Hâricîler, “Hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir” (En'âm: 6/57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali'nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona “kâfir oldun” demişlerdi. Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor: 1. Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle “din kardeşleri” olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdı. Şu halde Ehl-i Sünnete göre “tevîl varsa tekfir yoktur”. 2. Yanlış bile olsa Kur'an ayetinin yorumuna dayanarak eylem yapan, mala ve cana zarar veren âsîler pişman ve teslim olduklarında yaptıklarından dolayı tazminat ödemezler. İşte Serahsî'nin ifadesi: “Bu konuda delil ve dayanak Zührî'nin şu hadîsidir: Müslümanlar arasında fitne (isyan, kargaşa, çatışma) çıktığında Hz. Peygamber (s.a.) devrinin müminleri (Ashâb) hayatta idiler, şu hükümde ittifak ettiler: Kur'an'ın yorumuna dayanılarak akıtılan her kan, Kur'an'ın yorumuna dayalı her cinsel temas, Kur'an'ın yorumuna dayanan her mal itlafı (mala verilen zarar) bu yorumlar, haklı ve isabetli olan karşı tarafa göre hatalı da olsa ceza ve tazminata tâbi olmaz... Dini farklı yorumlama sebebiyle çatışan iki Müslüman grubun farklı yorumları hukuk önünde eşit muamele görür. Bu bir ilkedir.” Bugünlerde yine tekfirciler (İran, S. Arabistan, Dâiş…) atağa kalktılar; Kur'an'ın bir veya birkaç ayetini farklı yorumlayarak farklı sonuçlar çıkaran müminleri tekfir ediyorlar. Bir de silaha sarılmadıkları halde yönetime veya yöneticiye muhalif olanları idam ediyorlar. Onlara yaptıklarının Hâricîler yolu olduğunu, Ehl-i Sünnetin böyle yapmadığını hatırlatmak istedim.
Laikçiler atakta
04:0010/01/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başörtüsüne, üniversitede mescide, zorunlu ve seçmeli din derslerine, Diyanet'e, Cuma namazı kılmak isteyen memurlar için imkan hazırlayan düzenlemeye, İmam Hatip okullarına ve mezunlarının üniversitelere girebilmelerine, dindar ve muhafazakâr tabanın temsilcilerinin iktidar olmasına… daima karşı çıkan ve usanmadan, bıkmadan “laiklik, cumhuriyet, ilkeler” istismarı yapanlar kimlerdir?
Bilineni tarife ne hacet; herkesin cevabı aynıdır.
İşte bunlar son günlerde Cuma namazı için vakit düzenlemesini bahane ederek yine sahneye çıktılar. Ama hiç şaşırmadık, çünkü onlar “bunu hep yapıyorlar”.
Tarih 16 Mayıs 1995, Meclis'e aynı maksatla bir teklif sunulmuş, teklifin lehinde konuşan Erzurum Milletvekili Lütfi Esengün şöyle diyor:
“Muhterem arkadaşlar, Cuma namazı, inancımız gereğince, kılınması farz olan, behemehal, erkeklerin kılmak zorunda olduğu bir vecibedir, bir namazdır. Bugün, Erzurum'a, Kars'a, Anadolumuzun herhangi bir köşesine gidin, Cuma namazı saatinde kapatılan ticarethaneler görürsünüz; çünkü, inancımıza göre, Cuma namazı saatinde alışveriş yapmak, alışverişten kâr elde etmek haramdır. İnancımıza sahip çıkan Anadolu insanı, Cuma namazı saatinde dükkânını kapatır, gider, namazını eda eder, sonra gelir, o namazın verdiği bereketle, dükkânını yeniden açar, ticaretine yeniden başlar. Şu çatısı altında bulunduğumuz yüce Meclis de, hiç unutmayalım ki, bir Cuma günü, Cuma namazını müteakiben, hayır dualarıyla açılmıştır ve eğer, bugün bu Meclis açıksa, biz burada rahatça çalışabiliyorsak, düşüncelerimizi rahatça dile getirebiliyorsak, bu, o mübarek Cuma namazından sonra yapılan duaların bereketiyledir. Atalarımız, inancımıza bu kadar saygılıydı. O ataların torunları olarak ve o Birinci Meclis'in devamı -19 uncu Dönem Meclisi- olarak biz de, kamu personeline bu hakkı tanımak zorundayız. Bu kanun teklifini veren arkadaşımızı tebrik ediyorum ve yüce heyetinizden, gündeme alınması yolunda desteğinizi bekliyorum ve hepinize saygılarımı arz ediyorum. (RP sıralarından alkışlar).
CHP durur mu, hemen Uşak Milletvekili Ural Köklü söz alıyor:
Bugün, demokrasi ve insan haklarına saygınlık açısından, dine göre yönetilmiş, dine göre devlet idaresi kurmuş olan tüm İslam ülkeleri veya diğer ülkelerden daha fazla demokratiğiz, daha fazla insan haklarına saygılıyız, daha fazla barış içerisinde yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti devletiyiz. Dikkat edin, dinî esaslara göre yönetilen bütün devletlerin hepsinde mezhep kavgaları hiç bitmemektedir, kardeş kavgaları bitmemektedir. Biz, bu konuya, bu açıdan, daha hassasiyetle bakmak zorundayız. Bir kere, bu ipin ucunu kaçırırsak, bugün, bir Cuma namazı, -burada daha önce de konuşuldu- Ramazan'da iftar saatlerine göre Meclis çalışmaları derken -şuna inanmanızı istiyorum- ben orucumu evimde açacağım diye, resmî dairelerini iki saat önce terk eden vatandaşlarımız, kesinlikle çoğunlukta olmuşlardır. Bundan da çok büyük kayıplara uğramışızdır...
Parantez arası bir cevap gerekiyor:
Dini esaslara göre yönetilen ülkede o dediklerin olmaz; oluyorsa yönetim İslâmî değildir.
Mezheb ve kardeş kavgalarının asıl sebepleri üzerinde biraz kafa yormaya ne dersin!
O tarihte ben de şunu yazmışım:
Öğle tatilinin, Cuma günlerinde kamu görevlilerinin Cuma namazını kılmalarına imkan verecek şekilde ayarlanması ile ilgili kanun teklifi, “takke düştü kel göründü” misali birçok gerçeği/ayıbı ayan beyan ortaya koydu. TV'de seyrettiğim bir tartışmalı toplantı, konu etrafında söylenenlerin tamamını ihtiva ediyordu. Teklifin lehinde konuşanlara göre kanun bir yenilik getirmiyor, fiili duruma hukukî zemin hazırlıyordu, bunu idari tasarrufla da gerçekleştirmek mümkündü, hükümet buna yaklaşmadığı için teklif verilmek mecburiyeti hissedilmişti. Karşı görüşü savunanlara göre “bu teklif laikliğe ve T.C. ilkelerine aykırı idi. Laikliğe karşı olanlar 1950'li yıllardan beri ilkeleri parça parça ihlal ediyor, ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı. İsteyenler zaten Cuma'yı kılıyorlardı, kimse bundan engellenmiyordu ve şimdiye kadar cuma kılamadığından şikayet eden bir memur da olmamıştı...”
Halbuki: Cuma'yı kılmak isteyen kamu görevlilerinden ancak bir kısmının sıkıntı ve huzursuzluk içinde, ezile büzüle edaya çalıştıkları bu önemli ibadeti, gönül huzuru ile ifa etme imkanı getiren bir kanun veya idari tasarruf önemli bir yeniliktir, fiili duruma nispetle müspet mânâda çok farklı bir hukukî zemindir.
Diyanet İşleri Başkanlığı
04:0014/01/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünden bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı, kurumu ve yöneticileri daima şikayet, tartışma ve makam kavgasına konu olmuştur.
Siyasi iktidar değiştikçe üst yönetimin de değiştirilmesi, üst yönetimin altta kendi kadrolarını oluşturması, bu “kendi kadroları”nın seçiminde çok kere arkadaşlık, hemşehrilik, yoldaşlık gibi kriterlerin belirleyici olduğu da bir vakıadır.
İşte bu vakıa, “şikayet, tartışma ve makam kavgasının” baş sebepleri arasındadır. Ve bu durumu mevcut şartlarda tabîî görmek mümkündür. Mâdem ki Diyanet devletin bir kurumudur, özerk değildir, iktidarın bir bakanlığına bağlıdır elbette iktidar, yönettiği bir kurum üzerinde belli konularda söz sahibi olacaktır. Eğer bu söz sahipliği “devletin din işlerine karışması, Diyanetin kanuni görevini yerine getirmesini engellemesi veya etkilemesi” sınırına dayanırsa buna karşı direniş ve tedbir Diyanet memurlarından değil, yargıdan, sivil toplumdan ve muhalefetten beklenmelidir.
Başkanlık kadrolarını oluştururken elbette ehliyeti yanında güvendiği, hıyanet beklemediği, hizmet ve görevini aksatmayacağını bildiği kimseleri seçecektir. Bu noktada haklı şikayet, tanıdıklık, yakınlık vb. gibi sebeplerle ehil olmayanların seçimine yönelik olabilir. Son günlerin tartışmalarında böyle bir şikayet de yok.
Bu tespitler doğru ise son günlerde Diyanet'e ve daha ziyade onun başkanına yönelik yıpratma ve itibarsızlaştırma kampanyasının sebepleri nedir?
“İktidar yetkisini aşarak Diyanet'in görevine müdahale ediyor” diyen var mı?
O da yok.
“Diyanet aslî görevini yapmıyor, yapamıyor, bunun da sebebi mevcut yönetimdir” diyen var mı?
Bunu diyenler olabilir, ama delil ve örnek bahsine gelince iddiadan başka bir şey görülmüyor. İddia da belli bir gruba (veya kamu yararını değil, kendi çıkarlarını elde etmenin peşinde olan gruplara) ait bunuyor.
Bazılarına göre Diyanet İşleri Başkanı belli derecede bir devlet memurudur, mevzuatta yazılı görevlerini yapar, bunun dışında etliye sütlüye karışamaz, dünyanın ve Türkiye'nin meseleleri -başkan olarak- onu ilgilendirmez, bu konularda konuşamaz, kendisi veya Vakfı, Türkiye dışında yaşayan insanlar ve Müslümanların problemleriyle meşgul olamaz, içeride ve dışarıda din eğitimi konusunda etkili faaliyetler yürütemez…
Ben diyorum ki, işte bu bazılarının “yapamaz, edemez” dediklerini Başkan, Başkanlık ve Vakıf yaptığı için bir yıpratma kampanyası başlatılmış bulunuyor. Çünkü bu faaliyetler ya İslam ve/veya Türkiye karşıtlarının yahut da aynı alanlarda farklı hesapları ve faaliyetleri bulunanların işlerine gelmiyor.
Yoksa kamuoyu ve işinde gücünde olan Müslümanlar mevcut Diyanet'in ve başkanının yapıp ettiklerinden memnun, mesrur ve müftehir bulunuyorlar.
Rusya’yı kim durduracak
04:0015/01/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ukrayna'yı gösterip Kırım'ı ilhak etti, baştan beri zalim ve katil Esed'e silah ve diğer stratejik maddeler vererek yardım ediyordu, bunu niçin yapıyorsun diyenlere “Suriye bir devlet, terörle mücadele ediyor, bizim de onunla silah satışı ile ilgili sözleşmemiz var, onu yerine getiriyoruz” diyor, yaptığını gizlemiyordu. Sonra yine Suriye'nin talebini öne sürerek topuyla tüfeğiyle Suriye'ye girdi ve doğrudan savaşıyor, İran'la işbirliği yaparak Irak'ta da etkili oluyor, istediğini elde ediyor. Rusya ve İran Esed'e karşı olan bütün silahlı mücadele gruplarını terörist olarak kabul ediyorlar. Bu sebeple yalnız Daiş'e (o da sözde) karşı değil, bütün Suriye muhaliflerine karşı savaşıyor ve acımasızca imha hareketi uyguluyorlar.
Suriye'de Esed, hak ve hürriyet isteyerek sokağa dökülen ve asla şiddete başvurmamış bulunan muhaliflerine karşı, Türkiye'nin ısrarlı tavsiyelerine rağmen bazı reformlar ve iyileştirmeler yapmak yerine silaha ve şiddete başvurunca muhalifler de kendilerini savunmak durumunda kaldılar. Muhalifler bu kararı alırken ABD, Rusya ve İran'ın tutum ve davranışlarının ne olacağı konusunda hesap hatasına düşmüş olabilirler; ama buna da sebep başta ABD olmak üzere bazı destekçilerin verdiği ümit olabilir. Her şeye rağmen Suriye muhalefeti Esed'i devirmek üzere idi ki, Rusya doğrudan savaşa girerek onun seyrini önemli ölçüde değiştirdi. Çarşamba günü haberlerinde muhaliflerin Lazkiye'yi de Esed lehine kaybetmeleri değişen seyrin önemli bir aşamasıdır.
ABD ya Irak'ta ağzı yandığı için veya dünyanın hiçbir yerinde ılımlı veya ılımsız bir İslam devletinin kurulmasını istemediği için –başta ümit verdiği halde- Suriye muhalefetini desteklemedi. Terörle mücadele için kurduğu dostlar grubu ve koalisyon da işe yaramadı veya zaten dostlar işbaşında görsün diye yapılmıştı. Üstelik Rusya ve İran meşru Suriye muhalefetine karşı imha hareketlerini sözde Dâişle mücadele perdesiyle örttükleri için koalisyonla işbirliği yapmış oldular.
Bir de terörle mücadele için İslam Ordusu kuruldu. Otuz dört ülkenin katıldığı, on ülkenin de destek sözü verdiği bu ordunun adı var kendi yok. Esed Rusya'nın can suyu mahiyetindeki desteği ile dirilirken meşru muhalifler gittikçe yalnızlaşıyorlar, asker ve silahla destek şöyle dursun kışta kıyamette hayatlarını idame için muhtaç oldukları şeyleri bile elde edemiyorlar.
Türkiye (iktidar) çırpınıyor, Esed'e karşı muhalefetin galip gelmesini istiyor, bunun için diplomasiyi sonuna kadar kullanmaya çalışıyor, ama bunlar yetmiyor, sıra asker ve silah yardımına gelince bunu da yapamıyor.
İşte bu “yapamıyor” ifadesi mazlumun yanında olanları ta derinden yakan ve yıkan bir hakikatin ifadesidir. Keşke Müslüman ülkelerin bir birliği, bir ordusu, bir parası, zalimlerin gücünü aşan bir gücü… olsaydı da yalnızca Müslümanların değil, dünyanın neresinde bir mağdur ve mazlum varsa -Kur'an'ın dediği gibi- onların imdadına koşsaydı!
Ecdadımız söylemiş: Domuzdan post gâvurdan dost olmaz; olmadığını görüyoruz. Küfür tek millettir, nihai kertede İslam'a karşı birleşiyorlar. Siyasal İslam, islamofobi, islâmî şiddet ve yanlıları hep bahane. 1,7 milyar Müslümanın içinde terörist gruplar devede kulak bile değil, İslam'ın adı ve kitabı “barıştır”, Peygamberimiz (s.a.) şiddet değil, rahmet peygamberidir ve yaptıklarıyla da bunu ispat etmiştir. Radikal, köktenci vb. bahanelere yaslananlar islâmî demokrasiyi uygulamak üzere meşru yoldan iktidara gelenleri de istemediler ve destek verdikleri askeri darbelerle yıktılar.
Şair ne demiş:
“Sana senden gelir bir işde ancak dâd lâzımsa/
Ümîdîn kes zaferden gayriden imdâd lâzımsa”
İslam'a karşı ve İslam ülkelerinde gözü olanlar, bu temennilerimizin gerçekleşmesinde mevcut iktidarın öncü olması ihtimalinden dolayı onu indirmek ve Türkiye'yi tökezletmek için her şeyi yapıyorlar. Ama buna karşı Müslümanların da her şeye rağmen imanlarının gereği olan vazifelerine sarılmaları farz oluyor.
Düşünce özgürlüğü mü?
04:0017/01/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki milyara yakın Müslümanın göz bebeği, “anam babam sana feda olsun Efendim” hitabının yegâne muhatabı Peygamberimiz'e (s.a.), adam kılığındaki yaratık sözle veya karikatür çizerek hakaret ediyor, Müslümanlar buna tepki gösterince “hürriyetçiler, demokrasiciler”, “özgürlüğünü kullanıyor” diyerek hırsızın yanında yer alıyor, ev sahibini kınıyorlar. Evet, Müslümanlar da tepkinin dozunu kaçırmamalı, yıkmak istedikleri binaya yanlış davranışlarla payanda vermemeliler; ancak bu tepki ölçüsüz bile olsa bu hal, düşünce hürriyetini istismar ederek insanlara hakaret etmeyi ve milyarlarca inanç sahibini incitmeyi meşrulaştıramaz.
Biri çıkıyor devletin başına veya makam sahibi olsun olmasın bir başkasına hakaret ediyor, ağız dolusu küfrediyor; eğer bunu yapan mesela gazeteci veya akademisyen ise diplomalı ve diplomasız avukatlar çıkıp “haksız olarak düşünce özgürlüğü adına hareket eden bu edepsiz ve suçlu” kişiyi savunuyorlar.
Demokrat ile demokrasiciyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Demokrat, demokrasinin olmazsa olmaz kural ve kurumları bulunduğu sürece ülkesindeki uygulamayı “normal demokrasi” olarak kabul eder, “bu ülkede demokrasi yok, diktatörlük var, insan hak ve özgürlükleri resmen çiğneniyor…” gibi abes sözler söylemez.
Demokrasici ise kendince “mükemmel olan demokrasiyi” esas alarak ülkesindeki demokrasiyi yok sayar, ona göre demokrasi insan toplumu için değil, insan toplumu demokrasi içindir, demokrasi adına ileri sürülen, ama onlarsız da demokrasi var olan düşünceler ve teklifler, toplumun faydası öyle gerektirdiği için uygulanmazsa buna isyan eder, mevcut demokrasiyi “faydacı” olarak itibarsızlaştırır, bazıları daha da ileri giderek “demokrasi böyle olacaksa olmasın daha iyi” diyebilir.
Akademisyenler bildirisine karşı ortaya konan tepkilerde bildiri sahiplerinden yana açıklamalar yapanlar, bu bildiriyi demokrasinin önemli bir unsuru olan “düşünce hürriyeti” çerçevesine sokanlar, ülkenin ve toplumun faydasını (bu bildiri sebebiyle içeride ve dışarıda uğradığı zararı) göz ardı edenler, bildiri açıkça devlete iftira ettiği, dünyada ülkemizin imajına zarar verdiği, bunlar da hukuka ve ahlaka aykırı olduğu, düşünce özgürlüğünün buna izin vermesinin mümkün bulunmadığı halde hala bu akademisyenleri savunanlar demokrat, insan hakları savunucusu filan değil, düpedüz “demokrasi meczupları ve demokrasicidirler”.
Adamlar iftira etmişler, teröre cesaret ve destek vermişler, içlerindeki kini ve nefreti düşünce özgürlüğü poşetini kullanarak kusmuşlardır. Bir defa bu gerçeğin tespit edilmesi ve aklını, vicdanını kiraya vermemiş aydınlar tarafından açıkça ifade edilmesi şarttır. Bundan sonda sıra suçu işleyenlere karşı takınılan tavrın dozu ile cezai işlemlere gelebilir. Bu konuda iyi niyetli insanlar, iç ve dış şartları göz önüne alarak daha hafif bir tepkiyi, ben katılmasam da savunabilirler.
Teröre destek veren, devleti katillikle suçlayan dokunulmazlık zırhını giymiş siyasetçiler için de diyeceğim aynıdır. Önce bu yapılanların bir suç, bir hiyanet, bir ahlaksızlık… olduğunda birleşilecek, sonra hak etseler bile kamusal fayda-zarar ilkesi bakımından hangi muamelenin hikmete daha uygun olduğu tartışılabilecektir.
Mescid-i Aksâ’yı yalnız bırakmayacağız”
04:0021/01/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Mescid-i Aksâ'yı yalnız bırakmayacağız” başlıklı bildiriyi kırktan fazla hamiyetli ilim ve fikir adamı ile imzaladık. Dün de bir kamuya açıklandı. Bu bildiriyi mutlaka okumalı, okutmalı, ülke içinde ve dışında bütün imkanları kullanarak İsrail zulmüne dur demek için çaba göstermeliyiz. Okuduğum bir habere göre İran, “Filistin'e destek vermek için Arabistan'a karşı kendi yanlarında olma” şartını koşmuş. Bu ve benzeri olaylar gösteriyor ki, Filistin dayanışması, hesabı ve siyaseti ön planda olan devletler değil, halklar eliyle olacaktır. Devletleri de yola getirecek olanlar yine şuurlu ve gayretli halklardır. Bu münasbetle ve bildiriye bir katkı olur diye 2008 yılında kaleme aldığım “Mescid-i Aksâ hepimizin” başlıklı yazıyı okuyucularıma sunuyorum:
Konu ile ilgili görüşmeler yapmak için İstanbul'a gelmiş bulunan Mescid-i Aksâ ve Mukaddesatını Muhafaza Vakfı'nın Başkanı Şeyh Raid Salah'ı, 1995 yılında Filistin ve İsrail'e yaptığımız bir seyahatte tanımıştık. O günlerde kendisi, İsrail egemenliğindeki bölgede bulunan Ummu'l-Fahm şehrinin belediye başkanı idi.
Şeyh Râid Salah, Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesindeki Filistinliler arasında faaliyetini sürdüren ve Hamas gibi Müslüman Kardeşler cemaatinin bir kolu durumunda olan İslâmî Hareket'in lideridir. Yıllarca İsrail zindanlarında kalıp tüm baskılara rağmen geri adım atmayan nadir insanlardan biridir. Bilgisine, güzel ahlakına, zekasına, tükenmez gayretine bizzat şahit olduk.
Şimdilerde “Mescid-i Aksâ'nın altındaki kazılar yüzünden varlığının tehdit altında olduğunu” kamuoyuna duyurduğu için İsrail tarafından 'sakıncalı ve tehlikeli' ilan edilen Salah, basınımıza yaptığı açıklamada şunları söylüyor:
“İşgal devleti Mescid-i Aksâ'da gerekli onarımın yapılmasına engel oluyor, bunun yanı sıra yetmişli yıllardan beri mabedin altında kazı yapıyor... Kudüs ve Mescid-i Aksâ tüm Müslümanların ve insanlığın ortak değeridir. Kudüs tehlike altında, Kudüs'teki kültürel varlığımızı korumak ve buradaki mevcudiyetimizi devam ettirebilmek için İslam dünyasının desteğine ihtiyacımız var. Kudüs için bir fon oluşturabilir, Müslüman işadamları Kudüs'e yatırım yaparak ekonomik destek olabilirler. Mescid-i Aksâ'nın yıkılmasında en önemli rolü Mağripliler Kapısı oynayacak. Kapı, İsrail kullanılmasına izin vermediği için uzun süredir kapalı ve bakımsız. Kapının kenarındaki surlar bakımsızlık ve kazılar sebebiyle yıkıldı. İsrail burayı yeniden yapma bahanesi ile hafriyat başlattı. Şimdi kapıya, üzerinde buldozerlerin bile çalışabileceği, tankların girebileceği genişlik ve sağlamlıkta köprü inşa ediyorlar. Buldozerler Mescid-i Aksâ'nın içine kadar girebilecek. Mescid-i Aksâ ile Kubbetü 's- Sahra arasındaki ağaçlık alana Hz. Süleyman heykelini (mabedini) inşa edecekler. Sadece Kudüs ve çevresinde tahrip edilen, yıkılan, kumarhane ve gece kulübüne çevrilen cami sayısı 1200 civarındadır…”
Seyahat esnasında hislendikçe şiir yazmıştım. O şiirlerden birkaç parçayı sizlerle paylaşacağım:
Kudüs İslam harîmi onu çiğnetme kurda
Mescid-i Aksâ mahzun düşman tünemiş yurda
Ey Ümmet-i Muhammed daha ne duruyorsun
Unutma sakın hesap vereceksin huzurda
***
Büyük mabet, güzel Aksâ
Boynu bükük, ümmet üzgün
Gözlerimden kanlar aksa
Tam yeridir süzgün, süzgün
Her şey bozuk, nemiz düzgün
***
Dünyanın düzeni onlara yarar
Fırsat elverince Aksâ'yı yıkar
Yerine Süleyman mâbedi kurar
Plan budur hâlâ duracak mısın
Yoksa birliğini kuracak mısın?
İbadet nasıl ve niçin?
04:0022/01/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cuma günlerinde aksine bir zaruret olmadıkça Kur'an'dan ve hadislerden halin iktizasına göre seçmeler yaparak bahis açmak niyetindeyim.
Bugün bahsimiz Kehf suresinin (18) son âyetleri üzerinde olacak.
Meal:
İman eden ve Allah rızasına uygun yaşayanların ağırlanacakları yer şüphesiz, Firdevs cennetleri olacaktır;/ Yerine bir başkasını istememek ve ebediyyen kalmak üzere./ De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler biterdi; bitirsin diye mislini getirsek o da biterdi./ De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim; şu var ki, bana vahyediliyor: İlâhınız ancak tek ilahtır, bu sebeple kim Rabbine kavuşmayı umuyor ve diliyorsa O'nun razı olacağı gibi yaşasın ve Rabbine yaptığı ibadeti -yalnız O'na yapsın- hiçbir kimseyi ortak etmesin.(107-110).
Bu âyetleri, mutedil tasavvufun muallimi bildiğim ve onun Tasavvuf Risalesi'ni okumadan bu vâdiye girilmemesini tavsiye edeceğim Kuşeyrî'nin tefsirini okuyarak açacak bir hadis meali ile bitireceğim:
Onlar için bu dünyada “gizli” olan bir cennet ve öte dünyada apaçık olan bir cennet vardır. Bugün vuslat cennetleri, yarın lütuf cennetleri. Bugün irfan cennetleri, yarın rıdvân cennetleri.
Orada ebedi kalırlar, nail olacakları lutuflara nihayet ve hallerden mahrumiyet yoktur ve ebedî olarak O'nu görmek vardır, görmeye perde de yoktur.
Allah'ın kelimelerinin manaları saymakla bitmez; çünkü onların nihai sınırı yoktur ve çünkü kadîm sıfatların ilgi alanına giren şeylerin sınırı yoktur, tıpkı diğer sıfatlarının müteallaklarının sınırı olmadığı gibi.
Yaratılmış hiçbir şey, sonsuz ve sınırsızı ihata edemez.
Şekil ve cins olarak Allah Resulü diğer kullarının şekli ile ortaktır; aradaki fark Allah'ın ona elçiliğini özgü kılması, başkalarını ise bu bakımdan bilgisiz bırakmasıdır. Görünüşte o ve başkaları birbirine benzer, ama Allah onu seçip eğitmiştir (ıstıfâ).
Allah'a kavuşmaya vesile kılınan amel-i salih kulun, arzularına karşı sabırlı olması ve amelini Allah'a özgü kılmasıdır.
Rabbine yaptığı ibadete başka bir varlığı ortak kılmamak şöyle gerçekleşir: İbadetini göz önüne almaz, itaatını çoğumsamaz, kendi gücünden ve kudretinden teberrî eder.
Müslim'in kitabına aldığı bir hadise göre hesap gününde, dünyada iken şehid olan, âlim ve hafız olan, mali yardımlarda bulunan bazı insanlar bu amelleri ile gelip karşılık umduklarında onlara “sen Allah rızası için değil, kahraman desinler diye savaştın”, “sen bana alim desinler, ne güzel okuyor desinler diye böyle oldun”, “sen cömert ve hayır sahibi desinler diye verdin” denecek, yaptıkları onlara fayda vermeyecek.
Adalet ve ahlak temelli düzen
04:0024/01/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ana muhalefetin lideri on maddelik ıslahat projesine dair ilkelerini açıkladı. Konuşmanın sonunda “adalet ve ahlak temelli” bir ıslahat, bir düzen istediklerini ve iktidarı da buna davet ettiklerini söyledi. Birkaç kere tekrar ettiği amaçları da “uygar dünyanın bir parçası olmak” idi.
Önce sormak gerekiyor: Bu uygar dünya düzeni adalet ve ahlak temelli midir? Eğer konuşmacı buna inanıyorsa büyük bir çelişki içinde demektir.
Lider, “dört saat su kesildiği için istifa eden Batılı bir belediye başkanını” yüksek seviyeli Batı ahlakına örnek olarak zikrediyor. Peki ölümden, açlıktan, her çeşit zulümden kaçarak ülkelerine sığınan binlerce insana kapılarını kapatan, denizde botlarını delerek boğulmalarına sebep olan, bu insanların ülkelerinde zulme maruz kalmadan yaşayabilmelerini sağlamak üzere –göstermelik olanlar dışında- ciddi eylemlerde bulunmayan, balinayı kurtarmak için seferber olurken yüzbinlerce insanı kurtarmak için kılını kıpırdatmayan… Batı ahlakından niçin söz etmiyor?!
Tek parti döneminde Anadolu'yu yoksulluk ve açlığa mahkum eden CHP, 1950'de devrilince onların içinden çıkmış bulunan bir kadro iktidara gelmiş, dünyadaki hal ve şartların da etkisiyle birazcık demokrasiye meyledilmişti. Kısa sürede milyonlara iş bulmak, onların da refahtan adil pay almalarını sağlamak mümkün değildi, işte tam bu sırada başta Almanya olmak üzere yurt dışına işçi olarak gidebilme imkanı doğdu. Peki bu imkan niçin doğdu? Çünkü güçsüz ülkeleri sömüren Batı'da refah oldukça yaygınlaşmıştı, Batılı kendi insanını adi, zahmetli ve riskli işlerde çalıştırmak istemiyordu. Kendi ekonomik seviyelerine göre çok ucuz olan ücretlerle yoksul ülkelerden “amele” devşirdiler, onları yıllarca en ağır işlerde ucuz çalıştırdılar, sonra da suyu sıkılmış limon gibi bir kenara bıraktılar; hayır, kendi ülkelerinde bir kenara bırakmaya da razı olmadılar, çekip gitmeleri için ellerinden geleni yapıyorlar. Çekip gitmelerini istemelerinin bir sebebi de onları değiştirmeye muvaffak olamamalarıdır. “Birlikte yaşamayı mümkün kılacak uyum” ifadesi altında asimilasyon için uğraştılar, bunun da olmayacağını anlayınca ülkelerinden sürmek için tedbirlere başvuruyorlar.
Batı'da yaşayan yabancılar niçin istenmiyor?
Batılının can ve mal güvenliği bakımından tehlike teşkil ettikleri için mi?
Hayır, böyle bir tespit yok.
Asıl sebep, Batı'nın çoğulculuğa rıza göstermemesidir; dini, rengi, ait olduğu kültür ve uygarlığı farklı olanlara tahammül edememesi, tek uygarlığı dayatmasıdır.
Bu mudur yüksek seviyeli Batı ahlakı, sayın Lider!?
Bir başka yazıda ana muhalefetin çağrısına dönmek üzere, bizim amacımız olan farklı bir medeniyete işaret etmek üzere daha önce yazdığım uzun bir yazıdan bir parçayı nakletmekle yetineceğim:
Bugün dünya dengeleri; çeşitli toplumlar, medeniyet ve kültürler -bunların hak ve menfaatleri, korunmaları, gelişmeleri- açısından bozuk ise, dengesiz ise, sonucu haklı olan değil, güçlü olan belirliyorsa -ki durum tamamen böyledir- bu dengelerin yeniden kurulması şarttır. Eğer güçlü alternatiflerle ideal dengeler yeniden kurulmazsa, tek tip toplum ve medeniyetin (Batı toplumu ve medeniyetinin) karşısına insanın bütün boyutlarını kuşatan farklı medeniyet ve kültürler konulamazsa kirlenen ve bunalan dünyamızı büyük felâketlerin beklediğini söylemek kehanet sayılamaz. İslâmî amaçları gerçekleştirmek için hilâfetin (şekli olmasa bile) özü yeniden kurulur ve gerçekleştirilirse bu insanlık için bir kazanç olur. Çünkü İslâm'ın amaçları arasında insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, bütün kapsamıyla gerçek mânâda adâlet, fazîlet ve ahlâk vardır. İslâm Birliği'nin amacı içte maddî ve mânevî kalkınmayı, bunun için dayanışmayı ve yardımlaşmayı, İslâm insanını, kültür ve medeniyetini geliştirip korumayı gerçekleştirmektir. Dışta (dünyada) ise adâletin, hürriyetin, insanca yaşamanın, maddî ve mânevî olarak gelişmenin gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. Amacı bunlardan ibâret bulunan bir oluşumun dünya dengelerini müspet olarak etkileyeceğinde şüphe yoktur. Ancak burada “müspet” kavramı mutlak veya İslâmî bakış açısına göredir. Kendi egoist menfaat ve isteklerinin sarsılmasını, kurduğu sömürü düzeninin bozulmasını müspet değil, “menfî” olarak değerlendirenler açısından baktığımız zaman da mezkûr yapılaşmanın bazı menfî etkileri olacaktır; ancak dünyanın bu etkilere de susamış bulunduğu kanâatini taşıyoruz.
ABD güvenilir bir ortak mı?
04:0028/01/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı -kim ne derse desin- silahsız devrim yapmak üzere sokağa dökülen bazı İslam ülkeleri halklarının, sömürücülerle işbirliği yapmış bulunan diktatörlere karşı meşru bir başkaldırma ve hak arama hareketi idi. Zaman ayarı, dünya güçleri ve dengelerinin iyi hesap edilip edilmediği gibi tenkitler, hareket başarısız olduktan sonra dışarıdan gazel okuyanların nağmeleridir. Bu gibi hareketlerde hesap hataları olabilir; ama başarılı olursa herkes alkışlar ve övgüler yağdırırlar, başarısız olursa hikmet-füruşların, çok bilenlerin sayısı artar.
Hareket niçin başarısız oldu?
Bazılarına göre hareket Batı'nın, daha iyisini engellemek için kurguladığı bir şeydi, engelleme amacına ulaşan Batı, hareketi de başarısız kılarak sonlandırdı.
Benim daha muhtemel gördüğüm ise şudur:
Hareket, bunu gerektiren şartlar oluştuğu ve tahammül gücü sona erdiği için başladı, Tunus'ta, Libya'da, Mısır'da, Yemen'de tamamen veya kısmen başarılı da oldu, en azından işbirlikçi, zalim diktatörleri devirdi. Tunus'ta ve Mısır'da farklı yöntemlerle de olsa demokrasiye doğru önemli adımlar atıldı.
Peki kim, niçin engelledi?
Engelleme ve geriye döndürme eyleminde Batı ile İslam ülkelerinin mutlakıyet rejimlerinin patronları (krallar vs.) işbirliği yaptılar. Mesela BAE'nin, Tunus'taki yönetimi değiştirmek ve mutlakıyeti tesis etmek için harekete geçtiği medyaya bile yansıdı. Başta ABD ve Rusya olmak üzere Batı da tercihini, seküler veya İslâmî demokrasiden yana değil, askeri darbeler ve totaliter rejimlerden yana kullandılar.
Bu işbirliği niçin?
Çünkü totaliter rejimlerin patronları (krallar vb.) bu ülkelerin servetini kendi lehlerine kullanıyor, har vurup harman savuruyor, itiraz edenin dilini koparıyorlardı. Batı da onlarla daha rahat ve kolay işbirliği yapabiliyor, bu ülkeleri sömürme, stratejik emellerine ulaşma bakımından bunları daha kolay lokma olarak görüyorlardı.
Eğer Arap Baharı başarılı olsaydı, halklar kendi geleceklerini kendileri tayin etselerdi, yöneticilerini seçip denetleme imkanına kavuşsalardı ne diktatörler ne de onlarla işbirliği yapan sömürücülerin işleri kolay olmayacak, hatta giderek dünya düzeninde yeni bir seçenek, daha adil ve insani yeni bir düzen yeşerecekti.
Bahar hareketinin en önemli iki unsuru Mısır ve Suriye idi. Eğer bu iki ülkede hareket tutunsaydı önünü kimse alamayacaktı. İşte bu yüzden Doğusu ve Batısıyla çıkarcı zalimler bu iki ülkeye yüklendiler. Mısır'ı askeri bir darbe ile kolayca engellediler. Burada İhvan'ın basiretli ve barışçı hareketi daha fazla kan dökülmesini de şimdilik engellemiş oldu.
Suriye'ye gelince burada hareketi engellemek, sömürücüler ve “her çeşit İslam düşmanları” için ölüm kalım meselesi idi. ABD iki arada bir derede kaldı veya öyle göründü, belki başta ılımlı İslâmî muhalefeti desteklemeye meyletti, ama sonra aslî tabiatına dönerek bundan vazgeçti, PYD gibi başka partnerler ararken Rusya tereddüt ve boşluktan istifade ederek alana hakim oluverdi. Bu oldubitti karşısında pastadan pay alabilmek için Rusya ile de anlaştığı ortaya çıkıyor.
İşte size bu tespitimim haberi:
“Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Halid Hoca, CNN'e açıklamasında “Kerry hiçbir vaatte bulunmadı. Hiçbir öneri de getirmedi. İran ve Rusya'nınkine benzer mesajlar verdi. Yani bir ulusal hükümet kurulması, Beşar Esed'in iktidarda kalmasına izin verilmesi ve yeniden seçimlerde aday olması” diye konuştu. Suriyeli muhaliflere göre, Kerry tarafların barış görüşmelerine katılmamaları ya da görüşmeleri sabote etmesi halinde, 'dostlarını kaybedecekleri' uyarısında bulunarak ABD'nin kendilerinden desteğini çekebileceği imasında bulundu.”
Bu iki iri devletin, 3. Cenevre toplantısına PYD'nin de davet edilmesi için nasıl işbirliği içinde çabaladıklarını da ikinci bir delil olarak düşünebiliriz.
“Domuzdan post, gavurdan dost olmaz” demiştim, unutmayalım!
Dibi delik kovaya su dolmaz
04:0029/01/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah'a ve ahirete iman etmeyenlerin dünya hayatı bakımından kendilerine veya başkalarına faydalı olan işleri ve eserleri, ebedî hayatımızdaki geçerlik ve fayda bakımından dibi delik bir kovaya su doldurmaya benzer; ömür boyu doldursalar onu alıp gideceklerinde bir de bakarlar ki, kova bomboş.
Allah Teâlâ böylelerini uyarıyor:
“O inkarcılar beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini (böylece korunacaklarını) mı sandılar; biz cehennemi inkarcılar için bir konuk evi olarak hazırladık./ De ki: Size işleri ve birikimleri bakımından en çok zarar edenleri bildirelim mi?/ Onlar iyi yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir./ İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı (ahireti) inkar eden, bu yüzden amelleri boşa gitmiş olanlardır, bu sebeple biz, kıyamet gününde onlara ve amellerine bir değer vermeyiz./ İnkar etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle işte cezaları cehennemdir (Kehf:18/102-106)”.
Hak dine inanmayanlar Allah'a ve ahirete de inanmazlar, bunların bir kısmı başkalarının inancına saygılıdır, bazıları ise kendilerini akıllı ve aydın, iman edenleri ise akılsız ve cahil olarak bilir, böyle değerlendirir, hatta onlarla alay ederler. Onları dünyada mutlu eden ve güvendikleri şeyler dostları, güçlü koruyucuları, faydalı işleri ve eserleri sebebiyle onları öven, isimlerini sözde ebedileştiren çevreleridir. Halbuki bunların tamamı dünyada kalır, ne dünya ebedîdir ne de dünyada ve dünya için yapılanlar; ebedî ve ebediyette değeri olan birinci kalb ameli imandır ve ondan sonra da müminin Allah rızası için yapıp ettikleridir. Bunlar “sevab ve ecir” denilen ve ahirette geçer akçe olan değerler olarak kaydedilir, kul ebedî âleme intikal edip de hesap defteri açılınca işte bu ecirler ve sevaplar -ki, iman edenlerin Allah rızası için yaptıklarıdır- önüne çıkar, onunla ve Allah'ın lütfu ile tarif edilemez mutluluklar yurdu olan cennete girerler.
Hak dine inanmayanlar dünyada kendilerine veya başkalarına faydalı olan şeyler yapmış olurlarsa bunların karşılığını dünyada görürler: Övgü ve takdir ile anılırlar, refah içinde yaşarlar, arzularının önündeki engelleri kolayca aşarlar… Ahirete gelince, inanmasalar da orada bulunacak ve hesaba çekilecek olduklarından defterlerinin boş olduğunu göreceklerdir; çünkü onlar Allah rızası için, ahiret için, ecir ve sevap olsun diye hiçbir şey yapmamışlardır.
Allah Teâlâ hayatı ve ölümü, kulların hür iradeleriyle imkanlarını kullanıp imtihanı kazanmaları için yarattığını bildiriyor (Mülk: 67/2). İmtihan, iman ve imanlı amel ile kazanılacaktır. Kullara bütün imkanlar bu maksatla lütfedilmiştir. Hem ömür hem de çeşitli nimetler, imkanlar bu manevi ticaret için paha biçilemez bir sermayedir. Sermayesini yalnızca dünya için sarf edenler, ahirete bir şey bırakmayanlar zarar, hatta iflas edenlerdir; dünya için sarf ettiklerini bile Allah kulluğu bilinci ve imanı içinde sarf edenler ise kazananlardır.
Ashâb-ı Kiramın zenginlerinden, ama cennetlik olduğuna inanılan büyük sahâbî Abdurrahman b. Avf'ın şu düşünce ve duygusu bütün iman ehlince paylaşılmalıdır:
Oruçlu idi, iftar vaktinde önüne yemek kondu, yemeye başlamadan şöyle dedi: “Mus'ab b. Umeyr şehid edildi o benden iyi (hayırlı) bir kimse olduğu halde kefen bulunamadığı için kısa bir hırka kullanıldı, başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Hamza şehid edildi, o da benden iyi bir kimse olduğu halde (dünyalık şeylerden fazla nasibi olmadı). Sonra bize dünya nimetleri verildikçe verildi, nimetler içinde yüzer olduk; şimdi ben bütün nasibimizin (amellerimizin karşılığının) dünyada verilmiş olup ahirete bir şeyin kalmamış olmasından korkuyorum”. Böyle dedi ve ağlamaya başladı, yemeğini de yiyemedi. (Buhârî).
Dünyada servet ve nimet ebedî saâdetin kazanılmasına vesile oluyorsa değerlidir, olmuyorsa Allah katında hiçbir değeri yoktur. Bunu da şu hadisten öğreniyoruz:
“Eğer dünyanın, Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kendisini inkar edene ondan bir içimlik su bile vermezdi” (Tirmizî).
Aman kovamıza mukayyed olalım, dibi delik olmasın!
Tacikistan Mısır gibi
04:0031/01/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hangi bakımdan diyeceksiniz?
ABD, Rusya ve diğerlerinin dünyanın herhangi bir yerinde İslâmî düzenin, devletin, yönetimin kurulup işlemesini engelleme politikaları bakımından.
Burada da şiddete başvurmadan, demokrasinin kurallarına göre parti kurup halkı ikna ederek iktidara gelmek ve inançlarına uygun bir düzen kurmak isteyen Müslümanların önünü kesiyor, zalim diktatörlere destek veriyorlar.
Bu politikanın açılımına geçmeden, Sovyet Rusya'nın dağıldığı yıllarda Tacikistan'ın durumunu nasıldı sorusuna cevap arayalım.
1990 yılında Rusya seyahatimizde karşılaştığımız bir Tacikistanlı Müslümanın tanıklığına itibar ediyoruz:
…Akşam namazını kılarken hafif sakallı, orijinal takkeli, 50-60 yaşlarında sevimli bir zât daha bize katılıyor. Namazdan sonra tanışıyoruz. Aslen Özbekmiş, 1937 Özbekistan doğumlu, küçükken Tacikistan'a göçmüşler, iki yıl Şam'da okumuş, burada Kâdirî bir zâta intisab etmiş, İstanbul'u da görmüş. Hâlen Düşanbe şehrinde Kadı'nın başkâtibi olarak çalışıyormuş. Hudâverdi Eganberdioğlu. Gayretli bir zât, Moskova'ya Mushaf bastırmak üzere gelmiş. Bizi namaz kılarken görünce sevindiğini söylüyor ve Afganistan'dan, Arap ülkelerinden birçok ilim adamı ile burada veya başka yerlerde karşılaştığını, bunların namaz kılmadıklarını gördükçe üzüldüğünü ifâde ediyor. Böylece konuşma başlıyor, ben soruyorum, o cevap veriyor:
-Tacikistan'da İslâm'ın durumunu bize anlatır mısınız?
-Perestroika'dan önce bizde de din öğretimi ve ibâdette büyük zorluklar vardı. Tarîkatlar ve bilhassa Nakşîler gizli olarak dîni yaşatıyor ve canlı tutuyorlardı. Şimdi durum değişti. İsteyen namaz kılar, çocuklarına dînini öğretir. Türbeler, câmiler açık, yenilerini açma teşebbüsleri var. Benim evim Yakub-i Çerhî Hazretlerinin türbesinin yanında, câmide cehrî zikir bile yapılabiliyor.
-Halkın iman ve amel bakımından durumu nasıldır?
-Halkın % 90'ı imanlıdır. Bunların da % 50'si imanı ile amel eder.
-Sizin amelden maksadınız nedir? İbâdet mi, muamelât mı, İslâmî düzen için cihad mı..?
-Esasen bunların hiçbiri diğerinden ayrılamaz. Bizde eskiden yaşlılar korkar idi. Şimdi gençler çok cesûr ve amel bütünlüğüne doğru gelişiyor. Biz namaza ve zikre çok önem veriyoruz; bunu Şam'daki hocamız S. Ramazan el-Butî'den öğrendik. O hem ders okutur, hem de haftada bir gün zikir meclisi kurardı…
Hüdaverdi Beg'in elinde bir not defteri var; içi zikir, dua, notlar ve kasideler ile dolu. Bir sayfasında Farsça nikâh akdi formülü var, oldukça güzel, onu ben okudum. Kendisinden de bir şey okumasını istedik, hizbu'l-bahri kendi edâsı ve tavrı ile okudu, dinledik, Fatihâ ile meclis sona erdi.
Peki sonra ne oldu, niçin bugünlerde Tacikistan'dan vicdanlarımızı sızlatan haberler alıyoruz?
(Cevabı gelecek yazıda)
Tacikistan’da neler oldu ve oluyor?
04:004/02/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1991'de eski S.S.C.B'nin yılması üzerine Tacikistan önce Bağımsız Devletler Topluluğu'na katıldı, doksanlı yılların sonunda acı bir iç savaş yaşandı, İslâmî Diriliş Partisi'nin başarısıyla ülkede bu partinin de katıldığı bir “milli ittifak hükümeti”nin kurulması başta Rusya olmak üzere komşu Türk cumhuriyetlerini korkuttu, birlikte Tacikistan'a yüklendiler, tıpkı Mısır'da olduğu gibi askeri müdahale ile hükümeti yıktılar ve yerine kendi güdümlerinde bir hükümet kurdular.
Tacikistan
İslami Hareket Partisi Lideri Muhiddin Kebiri, orada olup biteni şöyle anlatıyor: ”
Tacikistan
hükümeti 2009'dan bu yana kamusal alanda başörtüsü yasağı uyguladı, 2011 yılında 18 yaşından küçük olanların -İslamcılık yayılmasın diye- camilerde namaz kılması, cemaatlere katılıp din dersi okuması, din öğrenimi için yurt dışına gitmesi yasaklandı; son zamanlarda da 40 yaş altı erkeklerin sakal bırakması
hükümet
tarafından yasaklandı. Genel olarak, ülkede günden güne artan bu tür din karşıtı uygulamalar toplumu ümitsizliğe sevk etmekte, bu baskı neticesinde gençler çözümü radikal gruplara yaklaşmak ve onlara katılmakta bulmaktadırlar. Bu baskı siyaseti maalesef yüzlerce Tacik gencin DAİŞ saflarına katılmasına neden olmuştur.”
Haziran 2015'ten bu yana 1500 ila 4000 arasındaki Orta Asyalının Suriye'deki farklı İslamcı gruplara katıldığı bilinmektedir.
Ülkedeki muhaliflerle 1997'de imzalanan barış anlaşmasından uzaklaşıldığını savunan Kebiri, “
Mısır
'ın seçilmiş
Cumhurbaşkanı
Muhammed Mursi
'nin darbe sonucu devrilmesinin ve
Sisi
yönetimi tarafından idama mahkum edilmesinin de Orta
Asya
'daki bazı yönetimleri Müslüman gruplara karşı daha sert davranmaları noktasında cesaretlendirdiğini” ekledi.
Tacikistan'da son yıllarda, sakallı olduğu için gözaltına alınan yüzbinlerce erkek var. Tacik hükümeti bunu, “Tacik kültürüne yabancı ve aykırı olduğu” belirtilen eğilimleri hedef alan ve laikliği korumayı hedefleyen mücadelenin bir parçası olarak yapıyor.
Yakın bir tarihte Tacikistan'ın Khatlon bölgesindeki emniyet yetkilileri, 'radikalleşmeyle mücadele' kapsamında yaklaşık 13 bin erkeğin sakalının kesildiğini açıkladı.
Resmi verilere göre Tacik halkının yüzde 99'u Müslüman. Başörtüsü, resmi olarak, okullar ve üniversitelerde yasak. Ancak pratikte bütün devlet kurumlarında bu, zorla yerine getiriliyor. Polis, geçtiğimiz yıl boyunca başörtüsü satılan 160 dükkânın kapatıldığını ve 1773 kadının başörtüsü takmayı bırakması için ikna edildiğini söylüyor. Devlet Başkanı Tacikleri şu sözlerle uyarıyor: “Yabancı değerlere tapınmayın, yabancı kültürü takip etmeyin. Geleneksel renkler ve kesimlere sahip giysiler giyin, siyah giyinmeyin”.
Yetkililer daha önce ebeveynlere, çocuklarına Arap ya da kulağa yabancı gelen isimleri değil geleneksel Tacik isimlerini koyma çağrısı yapmıştı.
Günümüze gelelim:
Tacikistan Hak İhlalleri Gözlem Heyeti'nin, Tacik halkının üzerindeki baskıcı yönetimin hukuksuzluklarını tespit etmek, haksızca tutuklananların aileleriyle görüşmek ve bu hukuksuzlukları dünya kamuoyuna iletmek üzere Rusya'daki avukatlarla görüşerek, 21 Ocak Perşembe günü Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'ye gittiği belirtildi. Heyetin gidiş amacı ve kapsamının, daha yola çıkmadan Türkiye Duşanbe Büyükelçiliği'ne yazılı olarak bildirildiği anımsatılan açıklamada, 2015'te Tacikistan İslami Kalkınma Partisi'nin kapatılmasıyla Müslümanlar üzerindeki baskıları daha da artıran Tacik yönetiminin, avukat Zarife Rahmanov'u da tutukladığı belirtildi. Türkiye saati ile 17.30 sıralarında heyetin kaldığı otele gelen Tacikistan istihbaratı, cep telefonlarına ve pasaportlara cebren el koyarak heyeti zorla araçlara bindirmişler, tercümanlarını da dövmüşlerdir.
Bütün bu zulümler devam ederken Tacikistan'a insani yardım gönderen ülkeler arasında ABD başı çekiyor. Nitekim Mısır'daki askeri rejim de ABD sayesinde ayakta duruyor.
Çare ümmetin uyanması, birleşerek güçlenmesi, İslâmî değerlere sarılması ve kendini korumanın yanında bütün dünyada adaletin güvencesi haline gelmesidir.
Faiz haram, borcu tam ödemek farzdır
04:005/02/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey iman edenler! Allah'a isyandan sakının ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın./ Bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir. (Bakara: 278-279).
Bu ayetler faizin haram ve faiz alıp vermenin büyük günah olduğunu açıkça ifade ediyor.
Faizcilikten vazgeçen, bu günaha tövbe edenlere de bir tasfiye yolu gösteriyor: Anaparanızı tam olarak alın, ne fazla alıp haksızlık edin, ne eksik alıp haksızlığa uğrayın!
Anaparayı tam almak günümüz şartlarında ve mevcut para sisteminde enflasyon farkını da almakla gerçekleşir. Bu fark alınmazsa anapara eksik alınmış olur.
Benim, “enflasyon oranında faizi faiz saymadığım ve helal dediğim” söyleniyor ve yayılıyormuş. Kitaplarımı ve sitemde (www. hayreddinkaraman. net) yer alan yazılarımı okusalar ne dediğimi doğru olarak anlayacaklar; ama çok kimse maalesef okuma tembeli ve hazırcı. En az yirmi yıldır banka faizinin azının da çoğunun da haram olduğunu yazıyorum. İşte bazı söylediklerim:
Enflasyon paranın karşılıksız olarak artması, satın alma gücünün düşmesidir. Bugün kullandığımız kâğıt paranın, mesela altın gibi kendine ait değeri yoktur. Onun değeri, satın alabildiği mal ve hizmete göre belirlenir.
Bir kimse diğerine Allah rızası için ödünç yüz lira verse (karz-ı hasen), borçlu da bir yıl sonra borcunu ödemek istese veya bir alım satımdan vadeli borç oluşsa ve vadesi geldiği halde ödenmeyip aradan bir yıl geçse bu iki durumda, borç, mesela yüzde on enflasyon olduğu halde yine yüz lira olarak ödense, aslında -bu süre içinde düşmüş olan satın alma gücü bakımından- doksan lira ödenmiş olur ve on lira borç kalır. İşte bu sebeple biz diyoruz ki, borçlu enflasyon farkını da ödemelidir; yani ancak yüz on lira öderse borcunu tam ödemiş olur.
Diyelim ki, daha ince bir hesaplamaya göre enflasyon daha düşük olabildi ve bu yüzden borçlu, enflasyon farkını öderken az da olsa borçlu olmadığı bir miktarı da ödedi. Peki bunun İslam'da hükmü nedir?
Bu soruya Peygamberimiz birden fazla sahih hadiste cevap veriyor: “En hayırlınız borcunu en güzel bir şekilde ödeyendir.” Bu “en güzel bir şekilde”nin uygulamasını da, önceden faiz mahiyetinde fazla ödeme şartı bulunmaksızın “borçtan biraz daha fazlasını veya iyisini ödeme” şeklinde yapıyor.
Şu halde eksik ödeyip borçlu kalmanın İslam'da yeri yoktur, ama -önceden fazla ödeme şartı bulunmaksızın- fazla ödemenin sünnette yeri vardır. Ama borçlu kendiliğinden ve gönül rızası ile böyle bir ödeme yapmak istemezse enflasyonun düşmesi de ödemede hesaba katılacaktır.
Bütün bu anlattıklarımın, faizci bankalara gidip para yatıranların alacakları faiz ile -enflasyon kadar veya ondan az olsa bile- alakası yoktur, o da caiz ve helal demiş olmuyoruz. Çünkü bankaya para yatırılırken yapılan sözleşmede- enflasyon ne kadar olursa olsun- belli miktarda bir faiz şartı vardır ve faizli bir akit yapılmaktadır ki, buna caiz demek mümkün değildir. Ayrıca banka, yatırılan paranızı faizcilik yaparak çoğaltmakta ve o fazladan size de bir miktarını aktarmaktadır.
Anayasa çıkmazı
04:007/02/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Baştan söyleyeyim bu komisyondan ve bu Meclis'ten yeni bir anayasa çıkmaz.
Niçin?
Çünkü iktidarın milletvekili sayısı buna yetmiyor, muhalefetin ise yeni bir anayasayı çıkmaza sokan şartları var.
HDP Doğu'da devlet içinde devlet kurmak istiyor, bundan vazgeçtiğine dair bir açıklamaları da yok. Diğer partilerin ve halkımızın tamamına yakınının buna razı olmayacağı şüphe götürmez.
CHP ile MHP mevcut anayasanın başlangıcına ve ilk dört maddesine dokundurmayacaklarını defalarla açıkladılar. Halbuki hem başlangıç kısmına hem de diğer dört maddenin bazı kısımlarına dokunmadan, bunları değiştirmeden çağdaş-demokratik bir anayasa çıkarılamaz ve vesayet anayasasından kurtulmak mümkün olmaz.
Her üç partinin, Recep Tayyip Erdoğan takıntıları yüzünden başkanlık veya ona yakın sistemlere karşı çıkmaları da bir başka önemli engeldir.
Şimdilerde hep darbe anayasası ve bunun getirdiği vesayetlerden söz ediliyor. Peki daha önceki anayasaların da bir kısmında yer alan “Atatürk ilke ve inkılapları” vesayet değil midir? Bunları halkın temsilcileri serbest iradeleriyle mi koydular yoksa “bu halk adam olmaz, akılları ermez, biz onların yerine onlar için faydalı olanı bulalım, koyalım” diyen vasîler mi koydular?
Bence ikincisi oldu.
Şöyle bir itiraz ileri sürülüyor.
Anayasalar halk oylamasına sunuldu ve
halk da bunları kabul etti.
Bu itirazda bulunanlar söylediklerine inanıyorlarsa onlarla konuşmanın ve tartışmanın faydası yoktur. O oylamaların “ya kabul ya daha kötüsüne katlanma” baskısı altında olduğunu hepimiz biliyoruz.
Cumhuriyeti ve demokrasiyi kaldıralım veya bunu teklif edelim diyen yoktur.
Değişecek olanlar demokrasiye, halkın egemenliğine, çağdaşlaşmaya engel olan maddelerdir.
Bu maddelerin (ilke ve inkılapların bir kısmının) kaldırılmasının mümkün, hatta fiilen vaki olduğunu 2004 yılında kaleme aldığım “İnkılap Kanunları” başlıklı bir yazıda açıklamıştım (Siteme bakılabilir). Bazı anayasa hukukçuları da, 176'ncı maddenin ilk fıkrası ile “Anayasa metnine dahil” edilen başlangıç ilkeleri hakkında farklı görüşlere sahiptirler:
“Bu kavramlar ve ilkeler şüphesiz pozitif temele sahip kavram ve ilkelerdir. Bu kavram ve ilkeler oldukça soyut ve geneldir. Şüphesiz ki, bir kavramın veya ilkenin genel ve soyut olması onun hukukî geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Onları somutlaştırmak ve belirginleştirmek onları uygulayacak ve yorumlayacak olan yetkili makamlara, örneğin Anayasa Mahkemesi'ne düşer. Ne var ki, bu kavram ve ilkelerin içeriklerinin belirginleştirilmesi oldukça zordur. Hukuk devleti kavramında gördüğümüz gibi, doktrin ve Anayasa Mahkemesi bu kavramların içeriklerini birtakım tabiî hukuk ilkeleriyle doldurmaya teşebbüs edebilir. Bu halde ise bu ilkeler tabiî hukuk ilkesi haline dönüşürler. Neticede Anayasa Mahkemesi bir kanunu bu ilkelerden birisine aykırı görerek iptal edebileceği gibi, uygun bularak iptal etmeyebilir de. Anayasa Mahkemesi'nin ne zaman bir kanunu bu kavramlara ve ilkelere aykırı görüp iptal edeceği önceden hiçbir şekilde tahmin edilemez. Hukukun en önemli özelliği önceden bilinmesidir. Bu kavramların kullanıldığı her denetim pek muhtemelen bir hukukîlik denetimi değil, yerindelik denetimine dönüşecektir. O nedenle, kanımızca, Anayasa Mahkemesi, kanunların Anayasaya uygunluğunu denetlerken, Anayasanın başka açık hükümlerine dayanmak imkanına sahipken Anayasanın 1, 2 ve 3'üncü maddesinde sayılan bu temel ilkelere dayanmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, bu ilkeleri kullanmaktan olabildiği ölçüde uzak durmalıdır… Ergun Özbudun'a göre, Anayasa Mahkemesinin anayasaya uygunluk denetimi yaparken, Başlangıçtaki ilkelere değil, Anayasanın metnindeki ilkelere dayanması daha uygun olur” (Prof. Dr. Kemal Gözler).
Bir parçalı da bizden olsun
04:0011/02/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Salih Tuna kardeşimiz dün parçalı bir yazı kaleme almıştı; parçalı ama bütün, bütünlüğü temel fikirde; hakkın, adaletin ve öz değerlerin yanında yer almasında.
Sayın Gülay Göktürk'ü üzen, bir manada küstüren haksız davranış karşısında şöyle diyor Salih Tuna:
“Ah keşke
Sabah
'ta veya
Yeni Şafak
'ta yazmaya başlasa. Zira, onun yazmadığı bir ülkede bütün yazılar eksik kalmış demektir.
Gülay Göktürk
'ün tekrar yazmaya başlaması için izninizle şuracıkta imza kampanyası başlatıyorum. İlk imzayı da haliyle ben atıyorum. Buyrun gerisi gelsin…”
Ben de bu imza kampanyasına katılıyorum.
Gülay hanımla her konuda aynı düşüncede olmamız elbette şart değildir; onun sahip olduğu mertlik, adalet, vicdanlı davranış, cesaret, akl-ı selim gibi erdemlerini takdir etmemek en azından renksizlik olur; bizim ise elhamdülillah hem rengimiz hem de kıblemiz vardır.
ABD ve Rusya Anlaşmışlar
ABD önce eveledi geveledi, ağzındaki baklayı zamanı gelinceye kadar çıkarmadı, Türkiye'yi oyaladı, sonunda “PYD bize göre terörist değildir” deyip çıktı. Suriye'nin Kuzey (Türkiye ile ortak) sınırını kontrol altında tutmak, İslam dünyasını derleyip toparlama kabiliyetine sahip Türkiye'yi bu dünyadan ayırmak, kolayca yönetebilecekleri ve istediklerini alabilecekleri yönetimleri iktidara getirip orada tutmak, herkes için adalet isteyen İslam'ı dünya düzeninde etkisiz kılmak gibi konularda ABD ile Rusya'nın anlaşmaya vardıkları ortaya çıktı. Fiilen de baştan beri DAİŞ'i gösterip ılımlı muhalefeti vurdular.
ABD şimdilik PYD'nin terörist olmadığını ve aralarında ittifak bulunduğunu açıklamış bulunuyor, ama onun açıklamadığını bundan bir ay kadar önce (17 Ocak'ta) PKK sözcülerinden Cemil Bayık açıklamış, “Biz ABD ile ortağız” demişti:
“…Barış sürecinde birine ihtiyacımız var. ABD bunu yapabilir. Kobani'de ABD bizim ortağımız onlar da IŞİD'e karşı savaşıyor, biz de. ABD, yakın doğuda bizsiz
siyaset
yapamaz… Eğer Kürtler
Suriye
bölgesinde daha güçlü olurlarsa
Avrupa
Rusya
'ya olan enerji bağımlılığından kurtulabilir. Enerjinin
Akdeniz
'e giden yolu
Rojova
'dan geçiyor. Bu yol eğer garanti altına alınırsa Avrupa rahat bir nefes alır”.
Bu açıklama, yalnız ABD'nin değil, BM'in ve AB'nin de Suriye'de Rusya mezalimine niçin ses çıkarmadıklarını ortaya çıkarıyor.
CHP'nin Tavrı
Ana muhalefet lideri parmağını sallayarak haykırıyor: “Türkiye'yi Ortadoğu'da savaşa sürüklemek ihanettir, başka ülkelerin askerlerini Türkiye'den Suriye savaşına sevketmek ihanettir…”
Liderin önceki açıklamalarından biliyoruz ki onun çözüm projesi şöyledir: Esed'le yeniden dostluk kurmak, Türkiye'ye sığınmış bulunan milyonları, akıbetleri ne olursa olsun aldırmadan geri göndermek, diğer komşular ve müttefiklerle de -onlara engel ve problem teşkil etmeyerek- sıfır problem yaşamaktır. Yani zalim dünya düzeni kurucularına teslim olmak, mafya babalarının tetikçileri veya köleleri gibi roller üstlenmektir.
Şimdi Türkiye ne yapsın?
Denize düşünce sarıldıklarının yılan olduğu anlaşılıyor, aynı denize düşenler ellerindeki imkanlara birlikte sarılsalar kurtulacaklar ama onlarda da “birlik ve beraberlik ruhu” yok, liderler hain, halklar pasif.
Her şeye rağmen Türkiye zalim düzen kurucularına teslim olmayacak, en az zararla en fazla meşru faydayı elde etmek için gece gündüz çalışacak.
.Haram her yerde haramdır
04:0012/02/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam'da edinilmesi ve istifade edilmesi haram kılınan nesneler ve davranışların hikmetleri (haram olmasının ferde ve cemiyete faydaları) vardır. Haram kılınan şeylerden biri de faizdir. İlgili naslar hakkıyla incelenip anlaşıldığında şüphesiz olan hüküm “faizin azının da çoğunun da, İslam ülkesinde de gayr-i Müslimlerin ülkesinde de, iki Müslüman arasında da, Müslüman ile gayr-i Müslim arasında da haram” olduğudur.
Bazı nefis gözü açıklar Hanefî mezhebinin bazı müctehidlerine ait ve belli şartlarda verilmiş bir hükümden (ictihaddan, fetvadan) yararlanarak, daha doğrusu bu içtihadı yeri ve amacının dışında kullanarak bir çeşit “ibâhiyye” mezhebi icad ettikleri anlaşılmaktadır. İbâhiyye'den maksadımız “her şeyi helal saymak”tır. Bunlara göre neredeyse dünyada bir İslam ülkesi (dâru'l-İslam) yoktur, tam olarak şeriata göre yönetilmeyen bütün ülkeler küfür ve harb (dâru'l-harb) ülkeleridir. Bu sebeple mezkür ülkelerde faiz helaldir, bir kısım kadınlar cariye sayılırlar (satın alınır, kiralanır ve nikahsız temas yapılır), kâfir sayılan insanların malları ve canları ma'sum (korunmuş, dokunulmaz) değildir…Böyle bir anlayışı ve uygulamayı İslam'a mal etmek ve İslam adına yapmak bu mübarek dine yapılabilecek en büyük kötülüktür.İmam Ebû Hanîfe ve öğrencisi Muhammed'in yalnızca mal edinmekle ilgili bir ictihadları vardır; bu içtihada göre kendileriyle savaş hali bulunan ülkelere, İslam ülkesinin vatandaşı olan bir Müslüman izinle ve güvence alarak girerse İslam ülkesinde caiz olmayan faizli akitle veya kumar oynayarak gayr-i Müslimlerin paralarını ve mallarını alabilir.Peki bu ictihad neye dayanıyor ve belli bir şartı var mıdır?Bu ictihad bir rivayet ile bir genel kurala dayanıyor.Rivayet şöyle: “Savaş halinde olunan bir ülkenin vatandaşı ile oraya izinle girmiş bir Müslüman arasında faiz yoktur”.Genel kural da şudur: İslam ülkesi ile gayr-i Müslim bir ülke arasında savaş hali varsa o ülkenin malı ve canı Müslümanlara mubahtır. Oraya izinle girmiş bir Müslüman, oranın gayr-i Müslim bir vatandaşı ile kumar oynayarak veya ona faizli kredi vererek malını alırsa kendisi için zaten mübah ve helal olan bir malı almış olur. Kazanç görünüşte caiz olmayan bir işlem ile olmuştur, ama mülkiyetin intikali bu işleme bağlı değildir. Müslüman orada verdiği “güven sözüne” riayet etmekle yükümlüdür. Çalıp çırpması caiz olmaz, ama onlara göre meşru olan bir işlem ile mallarını alabilir…Müslümanların ittifakı ve sağlam delillerle haram olduğu bilinen faizin, yukarıda açıklanan istisnasının sağlam bir delile dayanması gerekir; halbuki dayanak olan rivayet böyle bir konuda delil olacak sağlamlıkta değildir.Ayrıca hadisin metni “Faiz yoktur; yani burada da faiz caiz değildir” şeklinde anlamaya da müsaittir.Diyelim ki bu hadise göre hükmedilebilir; bu takdirde yine nefis gözü açık olanlara karşı engeller vardır: 1. İbnü'l-Hümâm, İbn Âbidîn gibi Hanefî mezhebinin muteber alimlerine göre, Ebu Hanife'nin bu içtihadı, “gayr-i Müslime faiz vermeye” değil, “ondan faiz almaya” açıktır. Halbuki bu fetvayı yaygın olarak kullanmak isteyenler “yabancı ülkelerin bankalarından ucuz kredi almak ve onlara faiz ödemek” istiyorlar.2. Bugün bütün gayr-i Müslimlerin ülkeleri ile İslam ülkeleri arasındaki ilişki “savaş hali” ilişkisi değildir. Karşılıklı antlaşmalar, stratejik ortaklıklar, “dostluklar” vardır. Bu durumda iki devlet birbirinin malını ve canını helal saymıyor ki, biri gitsin de helal olan malını bir şekilde onlardan almış olsun!3. Müslümanın kiminle ve ne maksatla olursa olsun kumar oynaması ve faizli akit yapmasının caiz olduğuna dair bir delil de yoktur.Sonuç:Faiz, tanımı ve şartları belli olan zaruret hali dışında Müslümana her yerde haramdır.
.Onlar kardeş, niçin ayırıyorsunuz?
04:0014/02/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TV'de bir konuşmayı birkaç dakika dinledim; konuşmacı anlaşılan Mevdûdî'den hoşlanmıyor, sözü bağımsız Pakistan devletinin kurulmasına getirdi ve şöyle dedi:
“Mevdûdî bir ulus devletin kurulmasını istiyordu, Ebü'l-Hasen Nedvî ve Ebü'l-Kelam Âzâd gibi ümmetten yana olan alimler ise Hindistan'dan ayrılmaya karşı idiler”.
O günün şartları içinde Hindistan'da yaşayan Müslümanların alimleri, “Hindu çoğunluğun hakim olduğu laik-ulus devlet kurmak isteyen Hindistan içinde azınlık olarak mı yaşamanın yoksa bağımsız bir İslam devleti mi kurmanın daha uygun olacağı” konusunda farklı görüşlerde oldular. Bu görüş ayrılığının “onların bir kısmının ulus devletten, bir kısmının ümmet oluşumundan yana oldukları” iddiası ile alakası yoktur. Onların tamamı ümmetten yanadırlar ve mevcut şartlarda parçalanmış ümmeti birliğe kavuşturma (İttihad-ı İslam) davasına sahiptirler. Ayrıca Nedvî, Pakistan devletinin kuruluşu ve amacı hakkında çok takdirkâr ifadelere sahiptir (es-Sırâ beyne'l-fikreti'l-islamiyye ve'l-fikreti'l-ğarbiyye, s.99 vd.)
Mevdûdî ile Nedvî arasındaki ilişki tam bir dostluk ve kardeşlik ilişkisidir. Başka vadilerde dolaşanlar, sağa sola satışanlar, ümmeti toparlamak yerine bölüp parçalamaya sebep olacak söylemlere sahip olanlar bu Rabbânî alimlerin kardeşliğine leke süremezler.
Bu konularda yeterince okuma ve işin aslını öğrenme imkanına sahip olmayanlar için bu alimler arasındaki ilişkiyi ortaya koyan sözleri ve davranışları bir kitabımdan aktaracağım (İslami Hareket Öncüleri-I):
Nedvî siyasi düzenin değişmesini ıslahat planının merkezine almıyor, bunu öncelemiyor; aksine siyasi değişimi, iman ve ahlak alanlarında yapılacak ıslahatın tabii sonucu olarak görüyordu. Bu sebepledir ki, Mevdûdî'nin özellikle “el-Mustalah'tu'l-Erba'a” isimli kitabında yaptığı ve şehid Seyyid Kutub'u da etkileyen “siyasi ıslahatı merkeze alma” yaklaşımını tenkit etmiş, “İslam'ın Siyasi Yorumu…” adını taşıyan kitabını bu maksatla kaleme almıştı. Bu kitap Mevdûdî'nin tabilerini öfkelendirmiş, reddiyeler yazmalarına sebep olmuşsa da Nedvî'nin dostu Mevdûdî'yi öfkelendirmek şöyle dursun memnun etmiş, aralarında onlara yakışan yazışmalar olmuştu.
Nedvî, eleştirisini ve kendi görüşünü genişçe açıklamak üzere kaleme aldığı “et-Tefsîru's-Siyâsiyyu li'l-İslam fî Mir'âti-Kitâbâti'l-Üstaz Ebi'l-A'lâ el-Mevdûdî ve'ş-şehîd Seyyid Kutub Kahire, 1980” isimli esrinde özetle şöyle diyor:
İslam dünyası ve bu meyanda Hindistan Müslümanları Batı uygarlığının meydan okumaları ve etkilerine maruz oldukları bir zamanda (yirminci yüzyılın ortalarında) büyük üstad Mevdûdî, Haydarabad'da Tercümanu'l-Kur'an isimli dergisi ile mücadele bayrağını çekti, sert ve yakıcı üslubu ile ilerleme, değişerek yenileşme, aşırı kavmiyetçilik düşüncelerini eleştirdi. Yalnız bu eleştirilerle yetinmedi, faiz, tesettür, cihad, kurban, kölelik, Kur'an ve Sünnet'in bağlayıcı kaynaklığı, İslam hukukunun bazı alanlar… bütün bunları ele aldı; güçlü, etkili ve sağlam dayanaklı bir şekilde konuları açıkladı ve savundu. Onun kitaplarının, makalelerinin ve konuşmalarının, okumuş Müslüman tabakasını aşağılık duygusundan kurtarma, kendi dinine, kültür ve medeniyetine güvenme bakımından oynadığı çok önemli rolü görmezden gelmek büyük haksızlık olur.
Üstad bu hizmetine böyle devam etseydi ümmet için daha yararlı olacaktı. Fakat o, İslam'ı farklı bir anlayış içinde takdim etmeye girişti, bunun için “el-Mustalahât…” kitabını kaleme aldı, bu kitapta “ilah, Rab, ibadet ve din” terimlerini, Allah'ın kevnî (kozmik) hakimiyeti yanında belki bundan da önemli olarak toplum düzeni üzerindeki hakimiyetini ön plana çıkararak açıkladı. Tabii bu yaklaşımı, dini anlama, din alanına giren diğer “iman, ibadet, ahlak…” konularının yeri ve öneminin tespiti hakkında da farklı telakkilere yol açıyordu (es-Sırâ beyne'l-fikreti'l-islamiyye ve'l-fikreti'l-ğarbiyye, s.103 vd.)
(Nedvî devamla şöyle diyor)Bu kitabı samimi bir niyetle ve “din nasihattır” hadisinin bir gereği olarak kaleme aldım. Cemaat içinde bile ortaya çıkan ihtilaflar ve sorulara rağmen kitabı yazmayı ve basmayı yıllarca erteledim; çünkü konu, benim yakından, dostça ve kardeşçe ilişki içinde bulunduğum ve bir çok alanda işbirliği içinde olduğum kardeşlerimle ilgiliydi. Ayrıca kitabımın muhalifler tarafından Üstad'a ve faaliyetlerine karşı kullanılmasından, şahsî duygulara çekilmesinden, ortak davamızı zayıflatacak reaksiyonlara sebep olmasından da çekindim. Bütün bunlara rağmen, samimi olarak İslam'a iman eden ve islâmî hizmete baş koyan geniş bir okumuş gençliğin yalnızca Üstad'ın eserlerini okuduklarını, bu çerçevede bir İslam anlayışında donup kalmak üzere olduklarını, bunun ise baştan beri büyük alimlerin ve mürşidlerin takip ettikleri usul ve üsluptan onları uzaklaştırma tehlikesi taşıdığını görünce kitabı ortaya çıkardım.
Allah'a hamdediyorum ki, bu kitabı Üstad Mevdûdî hayatta iken (Aralık 1978) de yayınladım. Kendisine hemen bir nüsha gönderdim bir de mektup yazdım. Mektubumda, yaptığım eleştiriden dolayı kendisinden özür diliyor, iyi niyet ve hizmetten başka bir maksadımın olmadığını açıklıyordum. 23 Ocak 1979 tarihini taşıyan cevabı onun kemaline layık bir cevap idi; ileri sürdüğüm düşüncelerime ve çekincelerime teşekkür ediyor ve diğer kitaplarına da “İslam'ın doğru anlaşılmasına zarar verecek bir şeylerin bulunup bulunmadığı noktasından göz atmamı rica ediyor ve şöyle diyordu: Yazdıklarının tamamına katılıyorum diyemem, ancak üzerinde düşüneceğim; asla kendimi tenkit edilemez, hakkında farklı düşünülemez bir mevkide görmüyorum… (Devamı var)
Mevdûdî-Nedvî ilişkisi (2)
04:0018/02/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nedvî, Mevdûdî'nin kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Onun kitapları, Batı uygarlığının tabiatını, hayat felsefesini ortaya koyup ilmî bir tahlile tabi tutmaya yönelmiş ve bunu da yakın zamanlarda benzeri görülmeyen bir mükemmellikte başarmıştır. Aynı zamanda İslam'ı, onun hayat düzenini, medeniyetinin dayanaklarını, hikmetlerini, hayatı ve toplumu nasıl yapılandırdığını, beşer kervanının yürüyüşüne nasıl yön verdiğini şu özellikler içinde ortaya koymuştur: İlmî ve sağlam bir üslub, bilim çağı ve okumuş neslin psikolojisine uygun çağdaş bir dil. Bu kitaplar çağdaş İslam edebiyatında uzun zamandan beri mevcut bir boşluğu doldurmuştur. Bu eserler İslam'ı ve Müslümanları hak ettikleri şeref burcuna yükseltmek; dinamikleri, vazifesi, dini, kişiliği ile aziz olan toplumlarını ve devletlerini, önce İslam dünyasında, sonra da bütün dünyada kurmak isteyen, bunu amaç edinmiş olan gençlerin kafa ve gönüllerindeki açlığı doyurmuştur.” (Aynı mealde ifadeler için bak. Se-Sırâ, s. 103-105).
Mevdûdî yepyeni bir İslamî devlet kurmayı hedefleyen Hindistanlı Müslümanların başında Pakistan'ın kuruluşuna katılmış, Nedvî ise kalabalık da olsalar Hindulara nispetle azınlıkta oldukları için Müslümanların, siyasi olarak ülkeye hakim olmaları mümkün olmayan şartlar içinde Hindistan'da kalmayı tercih etmişti. Her iki liderin ıslahat yaklaşımlarının farklı olmasını biraz da bu şartlara bağlı olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu ictihad farkına rağmen Nedvî, İkbal'in düşünce ve cihadını anlatırken Pakistan devleti düşüncesine övgülerde bulunuyor, bu ülkenin “örnek İslam düzeni” için bir laboratuar olmasının istendiğini, bu yüce davayı gerçekleştirmenin ona iman etmiş himmet ve gayret sahibi insanlara muhtaç olduğunu, ne yazık ki devlet kurulduktan sonra işte böyle insanlara sahip olamadığı için projenin başarıya ulaşamadığını kaydediyor (es-Sırâ, s. 99 vd.).
Nedvî Müslümanlar arasında ortaya çıkan ihtilafları büyük gönlü, tatlı üslubu, müsbet etkisi ile tatlıya bağlar, en uygun şekilde çözerdi. Onun işi yıkmak değil, yapmaktı, ayırmak ve dışlamak değil, birleştirmek ve kuşatmaktı.
Mesela tasavvuf konusunun Selefîler ile diğerleri arasında nasıl büyük bir bölünme, kavga, düşmanca tavır alma sebebi olduğunu biliyoruz. Bu konuyu “Rabbâniyye lâ rehbâniyye” isimli kitabında ele aldı, problemin muhtevada değil, dilde olduğunu, kullanılan terimlerin yanlış anlamalara sebep olduğunu, mesela “tasavvuf” terimi yerine “tezkiye” veya “ihsan” terimi kullanılsa taraflar arasında ittifak oluşabileceğini anlattı.
Mesela sahâbe hakkında ikiye bölünen ümmetin ihtilafını munsif bir alim yaklaşımı ve üslubuyla “Sûretâni mütezâddân” isimli kitabında ele aldı. Şî'a'nın, en büyük ashaba dil uzatan yaklaşım ve anlayışını, Peygamber merkezli bir güçlü delile dayanarak reddetti. Üstad'a göre eğer bu büyük ashab, Şî'anın tasvir ettiği gibi olsaydı Peygamberimiz'in (s.a.) eğitimi boşa gitmiş, en yakın ashabı bile yola getirememiş, kemale erdirememiş olacaktı. Peygamber'e iman, Peygamber Efendimiz'in (s.a.) insanları ıslah etmede görülen mucizevi tesiri ancak sünnî dünyanın sahabe anlayışına uygun düşebilirdi.
Bu iki örnekte görüldüğü gibi Üstad, ümmet arasında ihtilaf konusu olmuş meselelere ilmî ve dînî deliller ile çözüm arıyor, bir tarafı tutup diğer tarafa atarak ayrılık ateşini körüklemek yerine, araya girerek, akıl ve gönülleri ikna ederek ümmet bütünlüğünü yeniden gerçekleştirmeye çalışıyordu.
Nedvî fikirde, ictimai, siyasi düzende, eğitim ve öğretimde… ıslahatı cemiyet, cemaat, parti kurarak gerçekleştirmek isteyenlere karşı çıkmamakla beraber bu yolu tercih etmemiştir. El-İhvanu'l-muslimûn, el-Cemâ'atu'l-islamiyye, Cemâ'atu't-teblîğ gibi kuruluşlarda bir zaman çalışmış, her zaman onlara dostça davranmış, gerektiğinde tenkit etmiş, ancak İslâmî hizmet için bu yolun, bu yöntemin zaruri ve farz olduğunu kabul etmemiştir.
Nedvî'nin ıslahında öncelik verdiği “iman”dan maksadı yalnızca bir zihnî kabulden ve vicdandaki kanaatten ibaret değildir; onun imanı, düşünce, duygu ve eğilimleri içine alan bir alandır. Bu sebepledir ki, kitaplarında İslam'a zıt düşünce, eğilim ve hareketlere; bu meyanda Batıcılık, Kadıyanîlik ve ırkçılığa karşı çıkmış ve bunu “imanda ıslahat”ın kısımları olarak değerlendirmiştir.
Nedvî, “Menhecun Efdal…” isimli kitabında kendi tercih ettiği ıslah ve tecdid yöntemini, İmam-Rabbânî örneğinden hareketle açıklamaktadır:
…Hindistan gibi İslam'ın yerleştiği, büyük insanların gelip geçtiği bir ülkenin halkı da İslam'ı terk mi edeceklerdi? Tabii bu mümkün değildi, ama bu dava bir önder gerektiriyordu. Onu da kamil manada buldu: Ahmed b. Abdulahad el-Umerî es-Serhendî (İmam-ı Rabbânî).
(Devamı olacak)
Zalime karşı mazlumun yanında
04:0019/02/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır” Nisa: 4/75-76).
Müslümanlar Medine'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve Hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması'nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra Müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan Müslümanlarla bu madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır.
Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak.
“Allah rızâsı” da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur'an'a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Türkiye savaş istemiyor, Rus uçağı düşürüldüğü günden beri çok kere aşağıdan alarak iki ülke arasındaki ilişkiyi normalleştirmeye gayret ediyor, ama karşı taraf belki de kendinin tertip ettiği bu olayı bahane ederek Suriye'de yürüttüğü vekalet savaşını genişletiyor, zulmü katmerleştiriyor, ülkemizin güvenliğini tehdit ediyor, zalim Suriye yönetimini diriltmek ve bu ülkeyi yalnızca zalimlerin yaşadığı bir ülkeye çevirmek için öz halkını göçe zorluyor… Bütün bunlar olurken Türkiye'nin seyirci kalması mümkün değildir.
“Bunlara iktidar sebep oldu” diyenleri insafa davet etmiyorum; çünkü bu erdem onlarda yok, ama dünya düzeninin hakimlerinin Ortadoğu'da hangi yeni oyunun peşinde olduklarını düşünmeye ve “kurt kuzu hikayesini” hatırlamaya çağırıyorum.
Nedvî’nin ıslahat programında İmam-ı Rabbânî’nin yeri
04:0021/02/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nedvî, İmam-ı Rabbânî'nin örnek aldığı ıslahata yöntemini şöyle anlatıyor:
Ahmed b. Abdulahad el-Umerî es-Serhendî (İmam-ı Rabbânî) aranan alim, mücahid ve rehber olarak ortaya çıktı. Sarayda itibarı olan ve dünyalık için kafir hükümdara baş eğen, müdahane eden sözde alimlere kıyasla onun ilmi daha sağlam ve zengin idi, isteseydi o da sarayda yerini alır, cebini doldururdu. Ama o başka bir alemin insanı, Allah Resulü (s.a.)in varisi, İslam'ın fedaisi idi. Tek düşüncesi, gece gündüz aklından çıkmayan, uğrunda yanıp yakıldığı, göz yaşlarının sel olup aktığı davası, İslam'ın bu ülkede, bu halkın hayatında kalması ve yaşaması idi. Aslı Farsça olup Arapça'ya da çevrilmiş olan Mektubat'ında (mektuplarından birinde) şöyle diyordu: “Bu ne musibet, bu ne faciadır, bize yazıklar olsun, yanıp yakılalım ki, bu ülkede, âlemlerin Rabbi'nin sevgilisi Muhammed'in (s.a.) ümmeti bu aşağılık, bu perişan duruma düşmüş, kafirler ve putperestler ise ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, ülkede hürriyet içinde yaşıyorlar; üstelik bu durum, Müslüman adı taşıyan bir hükümdarın iktidarında oluyor!”.
İmam Serhendî saraya intisap etmedi, saray civarına yaklaşmadı, ama saray adamlarıyla, üst düzey yöneticilerle ilişkisini de kesmedi. Onlara durmadan mektuplar yazıyordu. Hem tatlı hem ateşli olan, davet edebiyatının en parlak örneklerini teşkil eden bu mektuplar sayesinde muhatapların kalblerinde bulunan ama üstü küllenmiş olan iman ateşi yeniden parladı. Bu mektuplarından birinde de şöyle diyordu: “… Sen Müslümansın, hayat gelip geçer, hükümdar ebedi yaşayamaz, bu idare devamlı olamaz; bu sebeple kendin hakkında, mensup bulunduğun ümmet hakkında, içinde yaşadığın ülken hakkında Allah'an kork,O'nu say, bunların hakkını ver…”.
İmam-ı Rabbânî Müslümanların zayıflamasını ve bundan istifade ederek ülkeye hakim olmayı ve İslam'ı buradan kovmayı kafalarına koymuş, fırsat bekeleyen Hindular'ı engelleyebilmek ve bu maksatla Müslümanların askeri ve iktisadi bakımdan güç kaybetmelerine sebep olmamak için etrafına insan toplayarak silahlı kalkışmada bulunmadı. Bunun yerine irşad ve davete devam yolunu seçti. Sonunda Ekber öldü, onun yerine oğlu Nureddin Cihangir geçti, bu hükümdar babasına nispetle daha iyi idi, İmam-ı Rabbânî ona yönelik olarak da irşadlarına devam etti. Hükümdar, seçilmiş alimlerden bir heyeti saraya alıp onlarla meseleleri istişare etmek istediğinde İmam buna karşı çıktı, “alimler bir araya gelir saraya yerleşirlerse aralarında rekabet ve çekişme başlar bu da ülkeye zarar verir; birçok alim yerine dünyaya sırtını dönmüş, kendini dinine adamış, bilgisi sağlam bir alim yeter” dedi. Nureddin Cihangir babasının yaptığı tahribatın önemli bir kısmını tamir etti ve öldü. Onun da yerine oğlu Şahıcihan geçti. Bu şah da babasından daha iyi idi. İmam-ı Rabbânî onunla da irşad ilgisini kesmedi; adeta ipi elinde idi, duruma göre bazen gevşetiyor, bazen de kısıyordu. Şahıcihan'dan sonra tahta geçen Âlemgîr Evrengzîb yalnızca Hindistan'ın değil, İslam tarihinin en büyük hükümdarlarından biridir ve onun da eğitiminde, yönetiminde, İmam-ı Rabbânî'nin oğlu ve halifesi Muhammed Masum'un büyük tesiri oldu. Bu hükümdar aynı zamanda alim idi, Kur'an'ı ezberlemişti, kırk hadis toplayıp şerhetmişti. Zamanının fukahasından yararlanarak “el-Fetâvâ el-Hindiyye” isimli büyük kitabı telif ve bunu ülkenin kanunu ilan etti. Yaptığı ıslahat Hindistan'da İslam'ın yok olma tehlikesini kesin olarak ortadan kaldırmış oldu.
İmam-ı Rabbani bir yandan sarayı ıslah ile meşgul olurken diğer yandan çevrenin sapkın felsefe, inanç ve adetlerinin, hurafe ve bid'atların İslam topluluğuna sızmasına karşı sert ve amansız bir mücadele yürüttü. Bunların başında da “vahdet-i vücud” inancı geliyordu. Bu inanca kendini kaptırmış birçok insan sahih İslam iman ve uygulamasından sapıyordu. İmam bu inanca karşı da mücadele etti, Muhyiddin b. Arabî gibi İslam büyüklerinin hal icabı dile getirdikleri vahdet-i vücudun nihai kemal olmadığını, bir çeşit keşif hatası olduğunu, kemalin bu hali aşmakta bulunduğunu ifade etti.
Öğrencilerinden biri ona mektup yazarak Şeyh Abdulkerim Yemenî isimli bir zatın “Allah küllîleri bilir, ama cüz'îleri bilmez” dediğini bildirdi. Bu Yunan felsefesinden İslam dünyasına sızmış bir düşünce idi. Şeyh bu mektuba oldukça sert olan şu cevabı yazdı:
“Kardeşim, ben bu çeşit hurafeleri dinlemeye tahammül edemiyorum; Hz. Ömer'den gelen damarım (nabzım) yükseliyor, bu damarlarda dolaşan Faurukî kanım fışkıracak hale geliyor. Bunu söyleyen Yemenli Abdulkerim olsun, Taylı İbn-i Arabî olsun (fark etmez), Fütûhât-ı Medeniyye (Peygamberimizden aldığımız ilim ve feyiz) bizi Fütûhat-ı Mekiyye'ye (İbn Arabî'nin kitabına) muhtaç olmaktan kurtardı. Biz İbn Arâbî'yi değil, Muhammed el-Arabî'yi (s.a.) istiyoruz, biz Fusûs'un (İbn Arabî'nin bir başka kitabının) değil nusûsun (Kur'an ayetleri ve hadislerin) peşindeyiz.” (Menhec Efdal, s. 13 vd.)
Tenkit hak, teklif vazifedir
04:0025/02/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tenkit, yapıcı ve yıkıcı olmak üzere iki çeşittir. Yıkıcı tenkit iyi, doğru, güzel olanı görmezden gelir, tenkit edene göre yanlış, kötü ve zararlı olanı öne çıkarır, bunları devamlı zikrederek tenkit ettiği şahsı itibarsız hale getirmeyi, gözden düşürmeyi, elindeki imkanları kaybetmesini… amaçlar. Buna aslında tenkit değil, tezyif, tahkir, itham, kavga gibi bir isim vermek gerekir, fakat buna da tenkit dendiğini biliyoruz.
Yapıcı tenkit hem iyi, doğru ve faydalı olanı; hem de kötü, yanlış ve zararlı olanı görmek, her ikisini de dile getirmek, iyi olanı teşvik etmek, kötü olanı ise önlemek ve engellemek için zikretmek ve uyarmak şeklinde olur, olmalıdır.
Rekabet, haset, kin, intikam gibi kötü duygular ve amiller insanları yıkıcı tenkit yapmaya itiyor ve sabah akşam bu çeşit tenkitler dinleyerek kulaklarımız, okuyarak da gözlerimiz ve ruhumuz kirleniyor.
Bir eksiğimiz de yalnızca tenkit etmek, ama teklifte bulunmamaktır. Halbuki iyi niyetli ve yapıcı bir tenkit –bu da bir bakıma yanlışları düzeltmeyi teklif ise de- nasıl düzeltileceğinin, doğrusunun ne olduğunun ortaya konmasıyla tamamlanmalıdır ki, bu ahlaki bir vazifedir.
Bir örnek üzerinden yürüyelim:
Muhalefet veya bu konuda farklı görüşe sahip olanlar hükümetin genelde Kürt politikasını ve özelde PKK terörü ile mücadelede tutulan yolu beğenmiyorlar, yanlış buluyorlar ve kıyasıya tenkit ediyorlar, sıra teklife gelince ya hiçbir şey söylemiyorlar veya söyledikleri yanlış veya uygulanamaz oluyor.
Birçok yazarın âdeta sözbirliği etmişçesine tekrarladıkları tenkit ve teklif “terörle mücadelede tarafların silah bırakması, müzakere masasına dönmesi, problemin savaşla değil, barışla ve hukuk ile çözüme kavuşturulması”dır.
Bu yaklaşım bize göre yanlış ve eksik de olsa bir teklifi içerdiği için yine de takdire şayandır, ancak yanlıştır ve eksiktir:
1.
“Taraflar” kelimesi yanlıştır; hukuk ve meşruiyet bakımından eşit ikiliyi ifade etmektedir; halbuki hükümet ile terör örgütünü böyle iki taraf olarak kabul etmek çözümsüzlüğe temel kurmak demektir.
2.
Bu teklifte önemli bir eksiklik kimin önce silah bırakacağı ve masaya döneceği ile ilgilidir. Bu sorunun cevabı ise “kimin masadan kalktığı ve silaha sarıldığı”nı tespitte yatar. Herkes biliyor ki, silahlı isyan yoluyla amaca ulaşmalarının imkansız hale geldiğini gören örgüt taleplerini -bir kısmından vazgeçme pahasına- siyaset yoluyla elde etmeye karar vermişlerdi (eğer bu da, bir nefes almak ve barış ortamında savaşa daha iyi hazırlanmak için bir taktik değil idiyse). Müzakere iyi kötü devam ediyordu ve bir çözüm de umuluyordu ki, Suriye ve Irak'taki bazı gelişmeler örgüte yeni ümitler telkin etti, bu durumda müzakereyi terk ederek yeniden silaha sarılmayı amaçlarına daha uygun buldular.
Ve şurası da kesin olarak bilinmektedir ki hükümet, “sizin tekliflerinizi kabul etmiyoruz, sizinle müzakereyi de meşru veya gerekli görmüyoruz, ya devlete itaat edersiniz yahut da sizi zorla itaat ettiririz” demedi. Daha baştan örgütün bütün tekliflerinin kabul edilmeyeceği, ancak makul ve meşru olanların kabul edilebileceği belli idi ve eşyanın tabiatı da bunu gerekli kılıyordu.
Durum ve gerçek bundan ibaret olduğuna göre doğru olan teklif terör örgütüne dönüp “silahı bırakın, bu yol çıkmazdır, müzakere masasına dönün ve bilin ki, Kürtlerin temsilcisi yalnız siz değilsiniz; silaha sarılmayan, taleplerini barış içinde siyaset yoluyla elde etmek isteyen başka temsilciler de var, bunların da masada bulunması gerekir, kısa vadeli ümitlere bel bağlamayın, uzun vadeli düşünün…” demek gerekmez mi? Teklifin böyle olması makul değil mi?
Benim sözüm iyi niyetli tenkitçileredir, maksatları yıkmak olanlara ise diyeceğim şudur: “Allah sizi ıslah etsin; eğer bu kabiliyetinizi tamamen kaybetmiş iseniz şerrinizi yok etsin!”
İmam-ı Rabbânî namazı anlatıyor
04:0026/02/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Namaz müminin miracıdır”.
“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal namazdadır”
İmam-ı Rabbânî Mektûbâtı'nın birinci cildinde yer alan 304. Mektupta namazın farzları, vacipleri, sünnetleri ve müstehapları olduğunu, bunlara tam olarak riayet edilmedikçe namazın hakikatine ermenin, huşû ve huzur devletini görmenin mümkün olmadığını kaydediyor ve aşağıda özetleyeceğim 261. Mektupta ise “namazın hakikati”inden söz açıyor.
Namaz İslam'ın beş temelinden ikincisidir, bütün ibadetleri mana ve öz itibariyle içinde toplamıştır, kulu Allah'a yaklaştıran ibadetlerin başta gelenidir. Mi'rac gecesinde Efendimiz'e (s.a.) cennette nasip olan rü'yet (Allah'ı nasıllık ve nicelikten öte görme devleti) dünyada ona, bu âlemin durumuna uygun olarak ancak namazda mümkün olmuştur; bu sebeple, “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur. Ümmetinin kamilleri için de bu alemde, rü'yet hariç olmak üzere o devletten büyük nasip vardır. Allah namazı buyurmasaydı, bizi maksudumuza ve matlubumuza kim kavuşturacaktı? Gam çekenlerin neşesi, ayrılık hasretiyle yanıp tutuşanların şifası namazdır. “Bizi rahata kavuştur Bilal!” sözü bu manaya, “Mutluluğumu namazda buluyorum” ifadesi bu sırra işarettir.
Namazdan başkasında elde edildiği sanılan tecelliler, vecdler, haller, makamlar, zuhurlar, renkler, nurlar… asıl değil, gölge, hayal ve vehimlerden ibarettir; çünkü bunların aslı bu dünyada gerçekleşmez, ancak hakiki namaz (hakikatü's-salât) sayesinde mümin sanki bu dünyadan çıkarak öte dünyaya intikal eder ve oraya mahsus yüce nasiplere nail olur.
Namazın hakikatini bilmeyen ve anlamayan bazı kimseler dertlerinin şifasını başka şeylerde arıyorlar, hatta bunlardan bazıları “namaz matlup olan halden uzaktır; çünkü onda ibadet eden ile edilen ayrılıyor, bu sebeple oruç namazdan üstündür” gibi muhal sözler etmişlerdir. Mesela el-Fütûhâtu'l-Mekkiyye müellifi, “Yeme ve içmeyi terk etmekle yapılan oruç ibadetinde Allah'ın samadâniyyet (her şeyin O'na muhtaç ve O'nun ihtiyaçtan müstağni olması) sıfatı tecelli eder, namazda ise Allah ile mâsivanın ayrılmasına çıkış ve ibadet edenle edilen farklılaşması şuuruna giriş vardır” demiştir ki, bu sözler, manevi sarhoşluktan neş'et eden vahdet-i vücud meselesinden kaynaklanıyor, namazın hakikati şuuruna ermemekten ileri geliyor. Yine bu gruptan birçok kişi manevi ıztıraplarını musiki ve raks ile gidermeye çalışıyorlar; bunlar bilmiyorlar mı ki, Allah haram ettiği bir şeyi şifaya vesile kılmaz. Hasılı hakiki namaz ile musiki nağmeleri arasında ne kadar fark varsa bu ikisine ait haller arasında da o kadar fark vardır.
Bu yanlış yolun yolcuları insafa gelseler, söyledikleri ve yaptıklarının şeriata uygunluğunu temel ölçü olarak koysalar benim söylediklerimi kabulden imtina etmezler.
“Şunları defalarca yazdım” (diyor İmam-ı Rabbâni): Tarikat ve hakikat şeriatın hadimleridir (hizmetkârlarıdır). Nübüvvet (peygamberlik), peygamberlere mahsus vilayet (ermişlik) de olsa vilayetten üstündür. Nübüvvete ait kemâlât yanında vilayete ait olan, denizden bir damla kadar bile değildir.
Yazdıklarımı okuduktan sonra sizde, namazın hakikatine bir meyil hasıl olursa bundan sonra ömrünüzün bir kısmını onu öğrenmeye ve uygulamaya ayırın.
Doğru yolu gösteren Allah'tır.
(Ömrünü İslam'a hizmet için vakfetmiş bir güzel insan Mehmed Kırkıncı Hoca'ya Allah'tan rahmet ve ecr-i kerîm niyaz ediyorum.)
Vakıf Katılım Bankası
04:0028/02/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan otuz yıl kadar önce ülkemiz üniversitelerinde İslam Hukuku, İslam Ekonomisi, Faizsiz Bankacılık terkiplerinin adı anılmaz, akademyada yer alması mensuplarının aklına sığmazdı. Bugün birden fazla üniversitemizde lisans üstü seviyede İslam Ekonomisi ve Faizsiz Finansman (İslam Bankacılığı) konularında master ve doktora programları açıldı, dersler yapılıyor, tezler yazılıyor. Bunlara ek olarak üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve katılım bankaları ilmî toplantılar tertip ediyorlar, bu ilim dalları ile ilgili konularda tebliğler sunuluyor, tartışmalar yapılıyor. Benzer faaliyetlerin Doğu'da ve Batı'da başka ülkelerde de yapıldığını biliyoruz.
Ülkemizde 1984-85 yıllarında ilk “özel finans kurumu”nun açılması tamamlandı. 1990'lı yıllarda çıkarılan ve değişiklik yapılan Bankalar Kanunu'nda bu kurumun adı “katılım bankası”na çevirildi. Mevcut iktidar dönemine kadar bu bankalar önemli bir gelişme kaydedemedi. Sebebi birden fazla olup başında iktidarların İslâmî olana ters bakmaları, yeterli personelin bulunamaması ve halkın “faizsiz finans” konusunda gerektiği kadar bilgi, inanç ve bilinçten yoksun olmaları gelmektedir.
Bir zamanlar bu bankaların istedikleri kadar şube açmaları bile mümkün olmazken bugün kendileri çoğalmış, son iki yıl içinde de devlet katılım bankaları (Ziraat ve Vakıf) kurulmuştur.
Önceki gün (26 Şubat 2016) Vakıf Katılım Bankası'nın açılışını ülkenin devlet başkanının teşrif etmeleri ve önemli bir konuşma yapmaları meselenin geçmişine göre rüya gibi bir gelişmedir. Madem ki ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları, bir kısım yüksek düzey bürokratları bu bankalara destek veriyorlar, işinde ve işleminde helal ile haramı ayırmak gibi bir inancı, endişesi ve davası olan müminlere önemli vazifeler düşüyor.
Bu müminlerin vazife ve sorumluluklarını ilim adamları, banka yöneticileri, ülke yöneticileri ve halk diye dört kısımda ele almak gerekiyor:
İlgili dallara mensup ilim adamları birinci derecede İslam ekonomisi, sonra bunun içinde bir bölüm olarak faizsiz bankacılık (veya finans) konularını çalışma konuları olarak belirlemeli, hem kendileri, uygulama alanındakilerin önünü açacak, yollarına ışık tutacak, yapılanın sahih olarak yapılmasını sağlayacak çalışmalar yapmalı, hem de bir yandan ilim adamları, diğer yandan alanda çalışacak kaliteli eleman yetiştirmelidirler.
Bankaların sahipleri ve yöneticileri birinci amaç olarak daha çok para kazanmayı değil, dünyaya farklı ve adil bir “üretim ve ticaret finansmanı” modelini uygulayarak göstermeyi hedef olarak seçmelidirler.
Ülkeyi yönetenler bu bankaların önemli bazı problemlerini çözmeyi geciktirmemelidirler. Bu problemler ve talepler arasında şunları hatırlatmakta fayda görüyorum:
Katılım bankalarının adı “faizsiz bankalar”a çevrilmelidir.
Bu bankalara ait ayrı bir kanun ve buna bağlı yönetmelikler çıkarılmalıdır. Katılım Bankaları Birliği çatısı altında hayli zamandır bir mevzuat değişikliği çalışması yapılıyor. Bu çalışma daha fazla geciktirilmeden tamamlanmalı ve ilgili mercilere sunulmalıdır.
Halkımıza gelince:
Müminler şunu unutmasınlar ki, faiz alıp verenler Allah'a karşı isyan ve savaş ilan etmiş oluyorlar. “İbadet başka, muamelat başka, birincisi dindendir, ama ikincisi bizim keyfimize bırakılmıştır” diyenler yanlış yoldadırlar. “Katılım bankaları da diğer faizci bankaların yaptıklarını yapıyorlar” diyenler de yanlış diyorlar. Eğer ortada, fıkhen caiz olan bazı benzerlikler varsa bunun da sebebi, halkın bu bankalara gelecek, onlara destek verecek ve varsa yanlışlarını düzeltmeleri için baskı yapacak yerde faizci bankalara gitmeleridir.
Problemler çok, ama bir kere çözüm yoluna girilmiştir, er veya geç yolun sonuna varılacaktır inşallah.
Bütün katılım bankalarına hayırlı işlerinde başarılar diliyor, en sonuncu olan Vakıf Katılım'ı da tebrik ediyorum.
Bir de İslâmî sigortacılık konumuz var; onu da bir başka yazıda ele alalım.
Medreseler mi İmam Hatip Okulları mı?
04:003/03/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir kimsenin, medresede ve/veya imam hatip okullarında okumadığı, bunları yakından ve içinden bilmediği halde ikide bir de bu iki değerli kurumu karşı karşıya getirmesi, birini diğerine tercih etmesi, daha doğrusu birini atıp diğerini tutması müminlerin ortak amacına ve hedefine uygun düşmüyor.
Bir zamanlar ne mektep vardı, ne medrese, ne de tekke. Peygamberimiz'in (s.a.) mescidini ve meclislerini bunlara benzetmek isabetli değildir. O mübarek mescidde ve meclislerde olup bitenler, kıyamete kadar her şartta ihtiyaç duyulacak, adı ve şekli şöyle ya da böyle olacak bütün İslâmî eğitim-öğretim faaliyet ve kurumlarının ruhunu ve istikametini belirleyecektir, belirlemelidir; adını ve şeklini değil.
Medrese teşkilatının başka din ve kültürlere ait kurum ve uygulamalardan alındığına dair de kayıtlar vardır.
Hikmet nerede bulunursa alınacaktır. Şekil ihtiyaca göre kurulmuş, gelişmiş, değişmiş, ruh ve vazife ise o mübarek rehberin imamlığında yürütülmeye çalışılmıştır.
İlk müstakil medrese muhtemelen Abbâsî halifesi Memun zamanında açılmış, 10. yüzyılda Nisabur'da açılan medreseye “Dârussünne” adı verilmiş, 11. yüzyıldan itibaren de meşhur Nizamiye medreseleri kurulmuştur.
Nizamiye medreselerinin en büyük müderrisi İmam Gazzâlî'nin medresede aradığını bulamayıp inzivaya çekildiğini de önemli bir not olarak buraya kaydediyorum.
İddia edildiği gibi medreselerde daima tek hoca bulunmamış, birden fazla hocanın bulunduğu ve birden fazla çeşitte ilmin okutulduğu medreseler de olmuştur.
Medreseler ruh ve kalite olarak aynı çizgide devam etmemiş, ilerlemiş, gerilemiş, başa bela olduğu dönemler ve yerler de olmuştur. Bu sebepledir ki, medresede yetişmiş bir kısım ulema, müderris ve yöneticiler belli bir dönemden sonra “medreselerin ıslahı” konusunu önemli bir problem olarak ele almış, hayli emek sarfetmiş, önemli değişiklikler yapmışlardır.
Önce bu yazdıklarımın ilmî dayanağını TDV İslam Ansiklopedisi'nin medrese maddesinden nakledecek, sonra asıl maksadım olan “medrese ve mektebi bütünleştirme” tezimi ifadeye çalışacağım:
“Medrese görevlilerinin sayısı, kurumun büyüklüğüne ve okutulan derslere göre değişmekteydi. 631'de (1233-34) tamamlanan Bağdat'taki Müstansıriyye Medresesi'nde dört Sünni mezhepten birer müderris vardı. Burada altmış iki fakih, dört muîd, bir şeyhü'l-hadîs, iki kari, on müstemi', bir şeyhü't-tıb, on kadar da tıp öğrenimi gören öğrenci bulunuyordu. Bünyesinde yetim çocuklar için bir mektebin yer aldığı medrese halifenin yanı sıra emir, vezir, kadı, fakih, sufi ve şairlerin de katıldığı büyük bir törenle açılmış, halife; müderris, fukaha ve muidlere hil'at vermişti (İbn Kesîr, XIII, 150).”
“Ayrıca kadılar derslerin şartlara uygun yapılıp yapılmadığını, yolsuzluk vb. konuları bazen şikayet üzerine, bazen re'sen teftiş ederdi. Nitekim XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren medrese talebelerinin giderek artan taşkınlıkları, müderrislerin derslerini ve diğer görevlerini gereği gibi yerine getirmemeleri üzerine devlet, başta kadılar olmak üzere bütün ilgililere hükümler göndermekte idi.”
“Medrese talebesi arasında zaman zaman zorbalık ve ahlak dışı işler yapanlar olurdu. Daha XVI. yüzyıldan itibaren devletin resmi kayıtlarına intikal eden şikayetler dikkat çekicidir. Özellikle suhte/softa denilen medrese talebelerinin isyanı XVI. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuştur. Taşra medreselerinde sayıları çok artan talebeler gruplar oluşturarak çeşitli eşkıyalık hareketlerine karışmışlar, yüzyılın sonlarına doğru adeta bütün Osmanlı Devleti'ni sarsan Celalî isyanlarının öncüleri olmuşlardır. Sadece taşra medreseleri değil, İstanbul'daki büyük medreselerde de talebelerin zaman zaman devleti müdahaleye zorlayacak problemlere yol açtıkları dikkati çekmektedir.”
“ …Bununla beraber başlangıçta dinamizm kaynağı olan medrese zamanla hantal duruma gelerek esnekliğini kaybetmiş, daha da önemlisi kendini yenileyecek zihniyet gelişim ve dönüşümünü sağlayamamıştır. İçeride ve özellikle dışarıda çok hızlı ve çok defa da aleyhte gelişmelerle sarsılan Osmanlı Devleti alternatif olabilecek çözüm arayışları içerisine girmişse de medrese sistemi kendini yenileyememiştir.”
(Cuma'dan sonraki yazımda konuya devam edeceğim)
İstişare eden pişman olmaz”
04:004/03/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Buhârî'nin Sahih'inden:
“Allah Teâlâ 'Onların (müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür' buyuruyor (Şûrâ: 42/38). Danışma gerçeğin ortaya çıkmasından ve karar vermeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi'ne (s.a.) hitaben 'Bir kere azmettin mi artık Allah'a güven' buyurmaktadır (Âl-i İmrân: 3/159). Allah Rasûlü (s.a.) kararını verince, insanların Allah ve Rasûlü'nün (s.a.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.), Uhud savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile istişarede bulundu; onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler; zırhını giyip çıkmaya karar verince de, şehirde kalalım, dediler. Rasûlullah (s.a.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve 'Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz' buyurdu. İftirâcıların Hz. Âişe'ye attıkları yalan konusunda Ali ve Üsâme ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi; sonunda Kur'ân (ilgili âyetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah'ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.)'den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler) de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak Kitâb ve Sünnet'in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.) gibi, onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı... Genç olsun yaşlı olsun Kur'ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer'in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah'ın hükmü ortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi.” (Buhârî, İ'tisâm, 28)
İmam Buhârî'nin naklettiği âyetler ve hadîsler ile örnek neslin uygulaması, İslâmî şûrânın prensiplerini koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler güvenilir ve âlim kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır. İstişare Allah ve Rasûlü'nün (s.a.) hükümlerini, maksatlarını ortaya koymak, hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah'ın ve Rasûlü'nün (s.a.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar verilince artık muhâlefete kulak asılmayacak, uygulamaya geçilecektir. Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Şûrâyı oluşturacak kişilerin üç önemli vasıfları olacaktır: İlim, güvenilirlik ve müslümanlık. Ülkemizde müslüman, İslâma hizmette samîmî ve güvenilir, konusunda âlim kişiler elbette vardır. Bunlara, diğer İslâm ülkelerinden aynı vasfı taşıyan başka âlimler de katılabilir. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra çeşitli grupların temsilcileri de bu şûraya -belli statülerde- katılabilirler. İslâm'ın ve müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.
Siyasette ve mevcut şartlarda:
Tamamen veya şartların imkan verdiği ölçüde İslam'ı yönetimde uygulamak isteyen iyi niyetli kimselerin, tek başına edindikleri fikir, tespit ve ictihad yanında iki sınıf insanla istişare etmeleri şarttır:
1. Konunun uzmanları, bilim adamları,
2. Din alimleri.
Hakikati bulmaya ve mevcut durum ve şatlarda Şâriin maksadına en uygun olanı uygulamaya niyetli olan siyasetçilerde taassup ve istibdad olmaz; iyi niyetle ve tevazu ile dinlerler, raporları gözden geçirirler, istişare sonunda ittifak hasıl olmayan konularda yetkileri içinde sorumluluğu yüklenerek tercihlerini yapar ve uygularlar.
İslâmî sistemde muhalefet, iktidarın hataya düşmemesi için en önemli ve değerli bir kurumdur ve istişare organıdır; çünkü takva sahibi muhalif müminlerde ihtiras olmaz, tenkitlerini ortak değerler ve erdemler içinde kalarak yaparlar, hedefleri iktidarı yıpratıp onun yerini almak değil, yanlış ve zararlı kararları ve uygulamaları önlemek olur.
Bütün bu ilkeler, değerler ve kurallardan günümüz siyasetçilerine, iktidarlara ve muhalefetlere bakınca insanın içi kararıyor, İslam'ın hikmet ve rahmetini temsil bakımından nerelerde olduğumuz konusunda derin düşüncelere dalıyoruz.
(Gelecek Cuma bu konuya da devam edeceğim)
İmam Hatipleri ikmal etmek hedef olmalıdır
04:006/03/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mescidler, medreseler ve tekkeler medeniyetimizin okulları, eğitim ve öğretim kurumları idi. Medeniyetimiz büyük bir vurgun yedi, şimdilerde
yeniden kendine gelme ve dönme sarsıntıları/ hareketleri dönemine girilmiş gibidir (inşallah).
Bu dönemde eskiye ait herhangi bir kurumu adıyla, sanıyla, şekliyle, programıyla… yeniden uygulamaya kalkışmak olacak bir şey değildir.
Ne olabilir?
Elimizdeki imkanları, imanımızın gereği olan maksada, en uygun bir şekilde kullanmak için çaba göstermek olabilir.
Elimizdeki imkanlar nelerdir?
Başta Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri olmak üzere resmi ve sivil eğitim ve öğretim kurumlarıdır ve bunların faaliyetleridir.
Mevcut durum ve şartlara rağmen Diyanet'i kaldıralım veya sivil topluma bırakalım diyenlerde akıl ve hikmet noksanı vardır.
“İmam Hatip Okullarını ve İlahiyat Fakültelerini kaldıralım, bunların yerine medreseyi kuralım” diyenler de ne dediklerini bilmiyorlar!
Böyle bir değişim, ancak medeniyet yolculuğunun nihayetine yakın veya nihayeti olan bir merhalede oluşabilir. Oluşan da yine eskinin aynı olmaz; zaten eskisi de her yerde ve zamanda birbirinin aynı değildi.
Bu konu bana “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan” ikilemini hatırlatıyor. Bugün elimizde tavuk olarak yukarıda adlarını saydığım üç kurum var; hikmete uygun yürüyüş, bu tavukları zaman içinde ıslah ederek istenilen yumurtayı vermelerini ve tabii olarak bu yumurtalardan da istenilen yeni civcivlerin çıkmasını sağlamaktır.
Bizim teklifimiz ve yıllardır aynı yola girenlerle birlikte uygulamaya çalıştığımız yöntem, “İslâmî eğitim ve öğretim ile meşgul olan kurum ve kuruluşlar arasında diyalog ve işbirliği oluşturmak, hep birlikte ve ihlas içinde (gerçek ve tüzel kişilikler için değil, İslam ve ümmet için) yardımlaşarak amaca doğru yürümektir”.
Mektep, medrese, tekke, daha başka sivil toplum örgütlerinin ortak amacı Doğru İslam'ı öğrenmek ve öğretmek, yaşanması için en uygun eğitimi vermek olmalıdır. “Doğru ve en uygun” konularında görüş ve tercih farklılıkları kaçınılmazdır, ama bunların da bir tefrika ve kavga vesilesi haline getirilmemesi mümkündür. Nasıl asırlar boyu Ehl-i Sünnetin itikad ve fıkıh konularında farklı mezhebleri olmuş, ama bu mezheblerin mensupları birbirini İslam'dan ve Ehl-i Sünnet camiasından dışlamamış, her biri kendi düşünce, yorum ve içtihadını uygulamış, ama hepsi birden de “İslam ümmeti” olmuşlarsa bugün de bu ruhun yakalanması zorunludur ve samimiyet varsa mümkündür.
Bugün İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri çevresinde, bunlarla işbirliği yaparak karşılıklı eksikleri tamamlamak için faaliyet gösteren birçok medrese, kurs, ders, dernek, vakıf… vardır. Birbirinden adam çalmak, yalnızca kendi doğrularını herkese mal etmeyi amaçlamak gibi zararlı niyetler ve çabalar olmadığı sürece bunlar arasındaki yardımlaşma ve işbirliğinin insana mutluluk veren sonuçlarını görüyoruz.
Dimyat'tan pirinç getireceğim diye evdeki yarmayı ve bulguru yele verenler sonunda pişman olurlar; elde ne pirinç olur ne de bulgur kalır.
Mücahidlere ve mültecilere yardım edelim
04:0010/03/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriye'de, Irak'ta, teröre maruz kalan bölgelerde can, mal ve namus güvenliğini kaybetmiş, kendini savunmaktan aciz yaşlılar, çocuklar, kadınlar, hastalar ve sakatlar var; bunların yapabilecekleri tek şey yer ve yurdunu bırakarak güvenli bir yere sığınmaktır; işte onlar da bunu yapıyor, muhacir ve mülteci oluyorlar.
Ellerindeki imkanlar az ve yetersiz olmasına rağmen yurdunu, yuvasını, namusunu, maddi ve manevi varlığını korumak için zalimlere ve teröristlere karşı savaşan, meşru savunma yapan kahramanlar var; bunlar da mücahidlerdir.
Ülkelerinde rahat yaşayan, maddi ve manevi nimetler içinde müreffeh ve mes'ud olan diğer insanların bir vazifeleri, bir sorumlulukları yok mudur?
Elbette vardır, mazlumlar ile başkaca yakınlık bağları olmasa bile insanlığın onlara yüklediği vazifeler, sorumluluklar ve yükler var.
Ama gel gör ki, yağmadan mal kaçırmanın peşinde olanlar, mal ve can yağması yaşanan ülkelerde vicdanları isyan ettiren şeyler yapıyorlar; çıkarları için zalime yardım ediyorlar, mültecilere sınırları kapatıyorlar, aç ve açıkta kalanlara, göz göre göre ölenlere yardım etmiyorlar, uluslararası hukukun ve ilişkilerin gereğini yaparak ateşi bir an önce söndürecek yerde âdî menfaatleri veya vicdansız duyarsızlıkları yüzünden facianın uzadıkça uzamasını katkıda bulunuyorlar.
İnsan, şu dünyanın dört bucağında zulme uğrayan, aç, açık, tedavisiz ve çaresiz kalan insanları ve bu milyarlarca mazlum karşısında duygusuz ve duyarsız kalarak keyfine bakan insanları görünce bütün parlak laflara, belgelere, iddialara rağmen insanlığın öldüğüne hükmetmekten kendini alamıyor!
Her şeye rağmen kötüyü örnek almak mümkün ve caiz değildir. Gerçi kendini unutmuş, iki arada bir derede kalmış bir kısım vatandaşlara göre “Biz de çıkarımıza bakmalı, akan kana, dökülen gözyaşına, yıkılan hanümana aldırmamalı, sınırlarımıza yığılan mazlum ve mağdurlar katledilseler bile onları içeri almamalı, kim güçlü ise ve ülkesine hakim olacaksa alçak ve zalim olsalar da onlarla iş tutmalı imişiz; tutulması gereken yol bu imiş, mevcut iktidar böyle yapmadığı için hatalı imiş, zalimleri bize düşman etmiş, komşularla sıfır problemi bir yana bırakmış…! Evet böyle diyen ve böyle düşünen insan suretinde birçok yaratık varsa da öz değerleri ile hala alakasını kesmemiş olanlara iki türü yardım vacib oluyor: Zulümden kaçanlara kucaklarını ve ocaklarını açmak, zalimlere karşı savaşanlara her türlü yardımı yapmak.
İran, Rusya, ABD ve daha başkaları silahları ve savaşçıları ile Irak'a, Suriye'ye, Libya'ya, Yemen'e… açıkça veya gizlice giriyorlar, bize göre zalim olanlara kendi çıkarları için her türlü yardımı yapıyorlar, sıra Türkiye'ye gelince birkaç tır yiyecek, içecek -velev silah olsun- gönderdi diye velvele koparıyorlar. Hadi yabancılar bunu yapıyorlar, ya bu ülkenin, tırları durduran, yardım için çırpınan ve hayatlarını tehlikeye atan görevlileri tartaklayan, fotoğraflar çekip dünyaya gösteren, ülke aleyhinde propaganda yapan “vatandaşlarına” ne demeli! Açıkça ve şüphesiz suç işledikleri için bunlardan hesap soranlara karşı cephe oluşturan, bunu da bahane ederek ülkenin imajını kirletmeye koşanlara ne etmeli!
Her şey bir yana biz vazifemizi bir daha hatırlayalım: Mücahidler neye muhtaç iseler onu, muhacirler ve mülteciler de nelere muhtaç iseler onları, gerekirse ihtiyaçlarımızdan bile fedâkârlık ederek sağlamak din, vicdan ve insanlık borcumuzdur. Zekatın da verilebilecek en uygun iki yeri şu günlerde şüphesiz Fukara (yoksullar, muhacirler ve mülteciler) ile mücahidlerdir.
Bey’at ve şûrâ
04:0011/03/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bağdâdî (Dâiş'in lideri) gibi kendini ümmetin imamı ve halifesi ilan edenler bey'at kavramını ve uygulamasını saptırarak istismar ediyor, bütün müminlerin kendilerine bey'at etmeleri gerektiğini, bey'at etmeyenlerin kâfir veya fâsık olacağını, bey'ata zorlanacağını… duyuruyorlar.
Genel kabul görmüş kadim fıkhımıza göre:
Bey'at, usulüne uygun olarak halife (imam, emîru'l-mü'minîn, İslam devlet başkanı) seçildikten sonra ümmetin ona “yeminli olarak itaat sözü vermesidir”.
Şimdi bu cümleyi (hükmü) tahlil edelim:
“Usulüne uygun olarak seçilmek”.
Ümmetin bir şekilde belirlediği “ehlü'l-hal ve'l-akd”; yani ümmet adına üst karar mercii kimin halife olacağına karar verir. Bu karar serbest müzakere ile verilir ve ehliyet esas alınır. Ümmetin ahlak ve makama liyakat bakımından en uygun olanı belirlenir, ona önce bu heyet bey'at eder, sonra da çağın imkanlarına göre bütün ümmet bey'at ederler.
Yüksek karar merciinin aynı zamanda denetim ve azletemeye karar yetkisi de vardır.
Denetim liyakat ve başarının devam edip etmediği ile ilgilidir. Devlet başkanı istibdada yönelemez, tek başına, sırf kendi reyi ile karar veremez, anayasa mesabesinde olan kesin din hükümlerine aykırı davranamaz, bir şûrâ (danışma meclisi) bulundurmak ve işleri onlarla danışmalar yaparak yürütmek mecburiyetindedir. Danışmanlar dürüst, güzel ahlak sahibi, cesur, hakkı ve hakikati kendi menfaatinden üstün tutan, kendi alanında iyi yetişmiş kişilerden oluşacaktır.
Halife, bey'at şartı olan “şeriata uygun davranmak ve ehliyetin devamı” niteliklerini kaybederse veya ehline danışmayı terk eder, istibdada saparsa ümmet adına onu yüksek karar mercii görevden alır (hal'eder).
Bu noktada gelenekten iki nakil yapmak faydalı olacaktır:
Büyük bir tefsirin de müellifi olan İbn Atıyye:
Şûrâ, şeriatın temel kurallarından ve terki caiz olamayan hükümlerinden biridir. Alim ve dindar olan zevat ile danışmayı terk eden halifeyi azletmek farzdır. Bu konuda bir görüş ayrılığı yoktur. Allah Teâlâ Kitab'ında “işlerini danışma ile yönetenleri övmüştür.”
Mâlikî fukahasından Huveyzmendâd:
-İslam'da yöneticiler şu konularda istişare etmeye mecburdur:
-Dine ait olup bilmedikleri konularda alimlerle.
-Savaşa ait konularda komutanlarla.
-Toplumun ihtiyaçları hakkında halkın temsilcileriyle.
-Ülkenin ihtiyaç ve imarı konularında yüksek düzeyli memurlar ile. (Kaynak: Kurtubî, v.671/1272, Tefsir).
Bir başkanın, her dediğini onaylayan, gözünün üstünde kaşın var demekten korkan (veya yerinden ve menfaatinden mahrum olma korkusuyla susan), ehliyet ve liyakatı eksik olan kimseleri danışman olarak seçip sözde “danışma mecburiyetini” yerine getirmiş olması yeterli değildir. Bir erdemli cihad da, istibdada sapan ve yanlış işler yapan üst yöneticiye hakkı ve doğruyu söylemektir.
Dini bakımdan farz olan itaatin iki vazgeçilemez şartı emir ve kararın şeriata uygun olması, yöneticinin danışmayı terk edip istibdada sapmamasıdır.
Şimdi İslam dünyasında şeriatı uygulama iddiasında olan liderlerin durumunu bir düşünelim, bu şartlara uygun bir lider var mı?
(Kardeşim, dava arkadaşım, değerli insan ve hakkıyla alim Bekir Toplaoğlu'na Allah'tan rahmet ve mağfiret, ailesine başsağlığı diliyorum)
.Barış istiyorsan güçlü olacaksın
04:0013/03/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yalnızca bugün değil, insanlık var olduğundan beri ne yazık ki, güçlü olanlar zayıf olanları ezmiş, sömürmüş, onlara haklarını vermemiş, zaruri ihtiyaçlarından bile mahrum bırakmışlardır. Hak dinler “haklı olan güçlüdür” ilkesini getirmiş, ama uygulamada daha ziyade “güçlü olan haklı sayılmıştır”.
Hz. Ebu Bekir halife seçildiği vakit yaptığı konuşmada şunu da söylemişti:
“Haklı bana göre güçlüdür, onun arkasında durur hakkını alırım, haksız bana göre güçsüzdür onun karşısında durur haksızlığını önlerim!”.
Ama hem İslam dünyasında hem de ötekilerin dünyasında genellikle uygulama, Hazret-i Sıddîk'ın ortaya koyduğu ilkeye uygun olmamıştır.
Güçlünün haklı gibi davranması ve istediğini elde etmesi yalnızca bir toplumun içinde olmamış, uluslararası ilişkilerde de aynı zulüm cari olmuştur.
Bir zamanlar Müslümanlar güçlü idi ve dinlerine uygun davrandıkları sürece yalnızca ülkelerinde değil, ulaşabildikleri kadarıyla dünyada adaletin bekçiliğini yapıyorlar, haksızlığa uğrayanların sığındığı merci oluyorlardı. “İslam barışı” hak ve adalet temeline oturmuş bir barış idi; güç kullanılarak haksızlığın örtüldüğü, korkuya ve baskıya dayalı sükun ve huzurun yaşandığı bir barış değildi.
Son asırlarda gayr-i müslim ülkelerin bir kısmı güçlendi, İslam toplumu ise dinlerinin emirlerini yerine getirmedikleri, hak, adalet ve barış için güçlü olmaları gereğini idrak edemedikleri için maddi manada zayıf düştüler. Güce kavuşan gayr-i müslimler (tabii bir kısmı), zayıf olan ötekileri (bunların Müslüman olanı da başka dinlere mensup olanları da vardır) hak hukuk tanımadan ezdiler, ülkelerini işgal ettiler, maddi ve manevi değerlerini sömürdüler, uzun yıllar sömürge yaptıkları ülkeleri soyup soğana çevirdiler… İçlerinden vicdan sahiplerinin zorlamasıyla son asırda “insan hakları” kavramına iltifat ettiler, altını imza ettikleri belgeler yayınladılar, adaleti ve barışı korumak için uluslararası kurum ve kuruluşlar icad ettiler ama hepsi nafile; yine güçlü olan zayıf olanı ezmeye, sömürmeye ve ondan istediğini almaya devam ediyor.
Bundan önceki yazımda “mücahidlere ve muhacirlere yardım edelim” demiştim. Bu yardımın içinde “düşmana ve zalime karşı güçlü olabilmeleri için gerekiyorsa silahın da olmasına” işaret etmiştim.”
Yazıyı okuyanlardan birkaçı “hala mı savaş istiyorsun, barışı ne zaman isteyeceksin” kabilinden itirazlarda bulundular. Bu zevat anlaşılan bilmiyorlar ki, bugün de adalet ve hakkaniyet içinde bir barış için bunu isteyenlerin en güçlü olmaları gerekiyor. Ne demişti Namık Kemal:
“Hazır ol cenge eğer istiyorsan sulh-u salah”
Ve ne diyor Kerim Kitabımız:
“Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir.” (Enfal: 8/60).
Bir zamanlar caydırıcı güç “savaş atlarına binmiş cengaver süvarilerdi”, şimdi savaş uçaklarıdır, füzelerdir, nükleer silahlardır. Bu silahlara sahip olan birkaç milyonluk bir devlet, sahip olmayan yüz milyonları tehdit edebiliyor.
Ya nükleer silah dünya yüzünden kalksın, yahut da her devlette bulunsun!
Cenevre'de mazlumların haklarını almalarını ve adil bir barışın yapılmasını istiyorsak masadaki tarafların aralarında güç dengesinin bulunması şarttır. Aksi halde orada da “güçlü haklı olur” vesselam.
Yargı bağımsızlığı
04:0017/03/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahkemeler, taraflardan birinin beklediği gibi hükmederse alkışlanıyor, işine gelmeyen bir hüküm verirse aleyhte konuşmalar başlıyor; kimi hakimleri suçluyor, kimi onları etki altına alarak adaletten ayıran başka güç odaklarını itham ediyor. Bugünlerde itham edilenlerin başında da iktidar var. İddiaya göre iktidar yaptığı düzenlemelerle ve elindeki imkanları kullanarak hakimleri etki altına almış. Onlar da korku içinde hareket ediyor, hukukun ve vicdanın gereğini yerine getiremiyorlarmış.
Pek çok örnek var ya, yakın tarihlere ait iki örneği hatırlayalım:
İki gazetecinin tahliyesi hükmünü veren mahkeme ve hakimler yerlerinde duruyorlar, iktidar bu hükümden memnun kalmadığı halde kimsenin onlara dokunduğu ve dokunacağı yok.
Cumhurbaşkanı'na hakaret edenler eğer gazeteci olursa “ifade özgürlüğünü kullanmış oluyorlar”, “apaçık hakaretleri suç sayılmıyor” buna hükmeden savcılar ve hakimler de yerlerinde duruyorlar.
Evet hakimler ve savcılar, hükümlerini beğenmeyenler tarafından haklı veya haksız olarak suçlanıyorlar, aleyhlerinde konuşmalar oluyor, yazılar yazılıyor, fakat bu özgürlükçüler bu defa ağız değiştiriyorlar, tenkitleri ifade özgürlüğü sayacak yerde “yargıya müdahale” olarak değerlendiriyorlar, asla hata etmez ve günah işlemez bildikleri (böyle takdim ettikleri) hakimleri savunuyor, tenkit ve ifade özgürlüğü hakkını kullananlara hakaret ediyorlar.
Kanunları da yargılamayı da beşer yapıyorsa, bunlar peygamber olmadıklarına göre elbette hata edecekler, günaha da gireceklerdir. Siyaset adamlarını potansiyel hatalı ve günahkâr, yargı adamlarını ise peygamber gibi ahlaklı ve hatasız kabul etmenin isabet ve adalet neresinde!
Meclis'e bakın, bir kanun tasarı veya teklifi görüşülürken aleyhte konuşanlar neler söylüyorlar, ama sonunda kanun çıkıyor; birilerine göre hıyanet, öbürlerine göre doğrusu bu! Demek ki, hakimleri bağlayan kanunlar da zulme araç olabiliyor.
Gelelim hakimlere ve savcılara.
Biz nice hakim ve savcı görüyoruz ki, ya istifa ederek veya emekli olunca sağ veya soldan bir partiye kapak atıyor, militan bir siyasetçi olup çıkıyor. Peki bu kişiler partiye girmeden önce tarafsız, vicdanlı, adil idiler de bir gün içinde kimyaları değişti, tarafgir, partizan, belli bir görüş ve ideolojiye angaje hale mi geldiler! Bir gecede değişmeleri mümkün olmadığına göre bu halleri ve nitelikleri ile hakimlik yaparken onların adaletine nasıl güveneceğiz?
Siyasetçinin de iyisi kötüsü vardır, hakimin ve diğerlerinin de. Bir sınıfı mutlak manada kötülemek, diğer sınıfı da mutlak manada aklamak adil ve gerçekçi değildir.
Dinimize göre adaletin, iyiliğin, güzelliğin mihengi kesin hüküm içeren naslar ile, içtihada açık alanlarda yapılan içtihatlardır. Beşerin yaptığı yorumlara ve içtihatlara beşeri zaafların karışmaması da mümkün değildir. Şu halde adalet izafidir.
Laik sistemlerde ölçüt kanunlar ve vicdandır. Bunların da nereye kadar hatasız kusursuz olabileceklerini ifadeye çalıştım.
Kanun değil, hukuk diyenler, evrensel kurallardan söz edenler de var; onlara da sormak gerekiyor: Bunlar var ise bu kadar zulüm dünyanın her yerinde niçin var!
Hasılı adalet izafidir, her hükme itiraz eden olur, hükmü veren de itiraz eden de beşerdir ve beşer şaşar.
Bir zamanlar milletin sevdiği ve saydığı kişiler konuşmalarına dikkat ederlerse saygınlıkları ile bu fani dünyadan göçüp giderler, dikkat etmezlerse kimse onlara dokunmaz, dokunmuyor, ama dönek olur mide bulandırırlar.
Beş vakitte beş namaz
04:0018/03/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“…Namaz, kuşkusuz vakitli olarak müminlere farz kılınmıştır” (Nisa: 4/101-103).
Halkının yüzde doksandan fazlası Müslüman olan ve asırlardan beri asla değişmeksizin beş vakitte beş namaz kılınan bir ülkede “Müslümanların günlük namazları kaç vakitte kılınır?” gibi bir soru ve bu soru etrafında tartışma abes olmalıdır, ama at izinin it izine karıştığı zamanımızda bu konunun bile soru ve tartışmaya açıldığı olmuştur.
Resulüllah'ın (s.a.), ashabının ve daha sonra gelen müçtehid imamların uyguladıkları, yine bu imamların bir kısmı tarafından kitaplaştırılmış olan usulü terk ederek, kendi “akıl”, heva ve heveslerini usul kılarak İslam'ı yeniden anlamaya ve anlatmaya kalkışan bazı yeniyetme “ilahiyatçı yazar ve konuşurlar” “Kur'an İslamı”ndan söz ediyor, “bir hüküm, bilgi ve açıklama Kur'an'da yoksa İslam'da da yoktur” diyorlar. Halbuki at gözlüğünü, peşin hüküm ve çağdaş taklidi bırakıp Kur'an'a usulünce baksalar İslam'ın, Resul (s.a.) devreden çıkarılarak anlaşılamayacağını ve uygulanamayacağını öğreneceklerdir.
Peygamberimizin Kur'an'ı açıklama, uygulama ve yine bir çeşit vahiy ile ek bilgiler ve hükümler getirme yetkisi/vazifesi hakkında nice ayetler var, işte onlardan biri:
“…İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve ola ki üzerinde düşünürler diye sana da uyarıcı Kitab'ı indirdik” (Tâhâ: 16/44).
Allah Teâlâ Son Peygamber'in (s.a.) ümmetine beş vakit namazı farz kılmış. Bu namazların vakitlerini saat vb. aletlerin bulunmadığı bir zamanda herkesin görüp uygulayabileceği güneş hareketlerine bağlayarak açıklamıştır (Nisa: 4/101-103, Hud:11/114, İsra: 17/18,Taha: 20/130). Bununla yetinmemiş büyük melek Cebrâîl'i Peygamberimize göndererek iki gün beş vakit namazı kıldırmış, bu namazların başlama ve bitme zamanlarını göstermiştir.
Allah Teâlâ vakte o kadar önem vermiştir ki, düşmanla savaş halinde bile vakti gelince, düşmanın fırsat bilmesine imkan vermeyecek tedbirleri alarak üstelik cemaatle namaz kılmayı emretmiş ve nasıl icra edileceğini de açıklamıştır.
Genel kural böylece yerleşmiş, Efendimiz hayatta iken ve ondan sonra da örnek Müslümanların yaşadıkları çağlarda kesintisiz olarak beş vakitte beş namaz kılınmıştır.
Birden fazla (genellikle öğle ile ikindi, akşam ile de yatsı) namazın birleştirilerek kılınmasına ancak hazarda bazı mazeretler bulunduğunda, seferde (yolculuk halinde) de bazı kayıtlar ve sınırlar konularak izin verilmiştir.
Şu halde beş vakitte beş namazın farz olduğu Kur'an'da, Sünnet'te ve İcmâ'da şeksiz ve şüphesiz olarak vardır. Ayrıca Kur'an'da olmasaydı da Peygamberimiz bu ibadeti uygulamış, açıklamış ve ümmetine buyurmuş olsaydı müminler en küçük bir şüphe ve tereddüt geçirmeden baş üstüne der, O'nun gösterdiği gibi kılarlardı.
Namaz bütün yaratıkların kendi imkan ve dilleriyle Yaratan'a yaptıkları ibadetleri kendinde toplayan bir büyük ibadettir, bir huzur, saadet ve manevi eğitim (tezkiye) aracıdır.
Rabbim sana sonsuz şükürler olsun ki, Resulüne miracı, bize de namazı hediye ettin!
Gönül köprüleri nasıl yıkıldı?
04:0020/03/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçende bir konuşma dinledim, konuşmacının asıl amacı kime vurmaktı bilmiyorum, ama sözleri masum değildi, Hz. Ali'nin “Söz doğru ama maksat eğri” dediği türden bir konuşmaydı.
Konuşmacıya göre “Bu iktidar yollar, meydanlar, köprüler yapmış ama gönül köprülerini yıkmıştı”.
Bu dışı güzeSl, içi kirli cümlenin neresini temizleyelim, bilemiyorum!
Bir ülkenin imara ve maddi yeterliğe ihtiyacının olduğu tartışma götürmez; bunu birileri yapıyorsa onlara ancak teşekkür etmek ve teşvikte bulunmak gerekir.
Gönül köprülerinin yıkıldığından söz ediliyorsa önce şu sorulara cevap verilmesi gerekir:
Bu ülkede gönül köprüleri ne zaman vardı, sonra ne zaman ve nasıl yıkıldı?
Mevcut iktidar işbaşına gelmeden önce bu ülkede hem maddi hem de manevi köprüler tam olarak mevcut idi de ikincisini mevcut iktidar mı yıktı?
“Gönül köprüleri; yani bir toplumda yaşayan insanlar arasında sevgiye, saygıya, anlayışa, adil paylaşıma dayalı iyi ilişkiler nasıl kurulur” sorusundan başlayalım:
Yüce kitabımıza göre “müminler kardeşlerdir”, iki kardeş arasındaki ilişki nasıl ise -ırkı, rengi, sosyal durumu… ne olursa olsun- her bir müminin diğeri ile arsındaki ilişki de –hukukun istisnaları dışında- aynı olacaktır.(Hucurat: 49/10)
Bir toplumda yalnızca aynı dinden, aynı mezheb ve meşrebden insanlar yaşamazlar; peki İslam'a göre farklılar arasındaki ilişki nasıl olacaktır?
Yine aziz kitabımıza göre gayr-i müslim vatandaşlarımızla ve ülkemize izinle girmiş diğer gayr-i Müslimlerle ilişkimiz, bunlar dinimize karşı savaş açmadıkça ve yurdumuza göz dikmedikçe “iyilik ve adalet” çerçevesinde olacaktır.(Mumtehine: 60/8).
Gayr-i Müslimlerle bile ilişkimiz böyle olacaksa beşeri yorum ve ictihad farkına dayalı iç gruplar arasındaki ilişkinin nasıl olacağını anlamak güç değildir: Karşılıklı anlayış, saygı, ümmet birliğini bozmadan irşad…
Evet, Müslümanların büyük kitleler halinde yaşadıkları ve hakim oldukları yerlerde ve zamanlarda eksikli de olsa ilişkiler böyle olmuş, gönül köprüleri de yıkılmamıştır. Sarsıldığı zamanlar beşinci kol faaliyetleriyle ümmetin içine fitne ve fesadın salındığı günlerde olmuş, ama bu da hep böyle devam etmemiştir.
İçeriden ve dışarıdan işbirliği ile bu “gönül köprülerinin temeli olan İslam”, sosyal, siyasi, ekonomik… olarak ümmetin hayatından çıkarılıp başka din ve ideolojilere dayanan sistemler ikame edilince insanlar feleğini şaşırmışlar, her bir grup bir yana savrulmuş, “biz” yerine “ben” veya “bizimki” davası hakim olmuş, kavga da başlamıştır.
Tek parti döneminde bizim ülkemizde bizi bizden ayıran ve başkalaştırmak isteyen davacılar idamla, zindanla, dayakla, başkaca baskılarla farklı sesleri boğmuşlardır. Seslerin boğulmuş olması gönüller arasında köprülerin var olması değil, günü geldiğinde kullanılacak dinamitlerin çoğaltılması sonucunu doğurmuştur.
DP iktidarından itibaren ne oldu, ne değişti?
Gelecek yazıya buradan devam edelim.
Gönül köprülerine ne oldu?
04:0024/03/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gönül köprülerini, “bir toplumda yaşayan insanlar arasında sevgiye, saygıya, anlayışa, adil paylaşıma dayalı iyi ilişkilerin var olması” diye tanımlamıştım.
Çok kültürlü, birden fazla dava ve ideoloji sahibi kişilerin yaşadığı bir toplumda gönül köprüleri nasıl kurulacak?
Bunun İslam'da nasıl olacağını önceki yazıda kısaca açıklamıştım.
Seküler demokrasilerde teorik olarak insan hak ve özgürlüklerine saygı vardır. Gruplar, kendi taleplerini ve fillerini bu evrensel ilke çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışacaklardır; her bir bireyin ve grubun hak ve özgürlük sınırı, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeyecek noktaya kadardır.
Böyle bir “toplum sözleşmesine” bağlı olarak yaşayan insanlar arasında, yukarıda tanımladığım manada gönül köprüleri oluşur mu?
Gönül köprüsünün en önemli unsuru sevgidir; bu sistemde o unsurun genel olarak oluşması beklenemez.
Diğer unsurların; yani karşılıklı saygı, anlayış ve adil paylaşımın oluşması mümkündür. Bunların olabilmesi için de farkı gönülden benimseme olmasa bile -bir arada ve barış içinde yaşama zorunluluğu sebebiyle- farka tahammül etme zarureti vardır.
Eğer bireyler ve gruplar “kendine iyi bak” kuralına göre hareket ederler, başkalarına ne olursa olsun yalnız kendi çıkarları, menfaatleri, davaları peşinde koşarlar ve daha da önemlisi araç olarak “demokrasilerde meşru olmayan” yöntem ve eylemleri kullanırlarsa kaosun yolu açılmış olur.
Türkiye'de tek parti döneminde devlet resmi bir dâvayı (din bağı yerine ırk adı taşıyan ulusçuluğu ve çağdaş uygarlığı) benimsemiş, buna gönülden katılmayan fertlere ve gruplara baskı uygulamıştı. Bu yanlış ve tehlikeli uygulamada devletin yanında yer alanlarla karşı olanlar arasındaki, önceden bir ölçüde var olan gönül köprüleri yıkıldı, baskı altında olan ve zulüm gören kesimler takıyye yapmak durumunda kaldılar. Çocuklarına “evde konuşulanları ve benimsenenleri okulda açıklamayın, öğretmenleri dinleyin ama bizim dediklerimize aykırı olanları gönülden benimsemeyin” şeklinde telkinlerde bulundular.
Hem farklı gruplar hem de halk ile devlet arasında zorunlu olduğu kadar bile gönül köprülerinin oluşabilmesi veya korunabilmesi için yanlış yoldan dönülmesi, halktan özür dilenmesi, gruplar arasındaki olumsuz duyguların yumuşatılması gerekiyordu; ne yazık ki bu sonuç bugüne kadar bile gerçekleşmedi.
Niçin?
Çünkü tek parti ideolojisine sahip olanlar iktidardan düşseler bile orada kalmaya devam ettiler, demokratik yoldan iktidara gelemeyince askeri devreye sokarak darbeler yaptırdılar, her bir darbe döneminde gönüller arasındaki olumsuz duygular daha da güçlendi.
Karşılıklı sevgi olmasa bile anlayış, haklara saygı ve adil paylaşım olabilirdi; insanlar bu ilkelerin hayata geçmesine tahammül gösterebilirlerdi, ama bu da olmadı.
Ezilenler, zulme uğrayanlar demokratik haklarını kullanarak zulme ve ayrımcılığa son verecek siyasetçileri iktidara taşıdılar, bu iktidarlar yıllarca sürüp gelmiş bazı haksızlıklara son verdi, karşı taraf (genel manada muhalefet) buna razı olmadı, tahammül edemedi, seküler demokrasilerde var olan hakların verilmesini “şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor, inkılaplar ve ilkeler çiğneniyor” yaygarasıyla karşıladılar ve buna devam ediyorlar.
Ülkede üniversite öncesi okullarda otuz milyon öğrenci varsa, bunun bir milyonu İmam Hatip Okullarında ama buna tahammül edemiyorlar.
Ülkede isteyen hanım başını örtüyor, istemeyen örtmüyor, ama buna tahammül edemiyorlar.
Ülkede finans kurumlarının yüzde doksan beşi faizcilerin elinde, yüzde beşi de katılım bankalarında, ama buna tahammül edemiyorlar.
TÜSİAD var, mensupları büyüyerek yollarına devam ediyorlar, bunların yanında bir de MÜSİAD olmasına tahammül edemiyorlar.
Bu ülkede laik kanunların izin verdiği kadarıyla isteyen istediğini (İslam'a göre ayıp, günah ve çirkin olanları da) yapıyor, ama sivil veya resmi bir kısım insanların Müslümanca yaşamalarına tahammül edemiyorlar.
Her okuldan mezun olanlar çeşitli seviyelerde kamu görevlisi olabiliyorlar, ama İmam Hatip Okullarından mezun olanların bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı olmasına tahammül edemiyorlar…
Ey konuşmacı, şimdi soruyorum, gönül köprülerini kim ve ne zaman yıktı, bırakalım gönül köprülerini, farklılığa tahammül ederek barış içinde birlikte yaşama şartlarına kim uyuyor, kim uymuyor?
Kısasta hayat vardır
04:0025/03/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır. / Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız” (Bakara: 2/178-179).
Bu iki âyette, dinin korumayı hedeflediği temel değerlerden biri olan hayatla ilgili bir tedbir olarak kısas ele alınmaktadır. Gerek kısasın diyete (kan bedeli, tazminat) çevrilmesi ve bunun güzellikle ödenmesi ve gerekse kısasın uygulanması konularının -önceki âyette geçen- birr (iyilik) ahlâkıyla ilgisi vardır.
Rivayetlere göre bu âyetin nâzil olmasına, Arapların intikamcı, dengesiz, adil olmayan âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm'dan önce aralarında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı iki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek öldürmek istiyorlardı. Her iki kabile de Müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışınca, şahsî intikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan), canlar arasında değerli değersiz farkının bulunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit olduğunu bildiren âyetler geldi.
Kısâs kelimesinin kökünde “izlemek, izini takip etmek ve kesmek” mânâları vardır. Kısas öldürme suçunu ve suçlusunu takip ve sürüp gidecek ihtilâfı kesme, bitirme mânâ ve maksadını ihtiva ettiği için bu ismi almıştır. Kasten ve haksız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesine (idam edilmesine) “kısas” denmiştir.
Öldüren efendi, öldürdüğü köle olursa Cahiliye Arapları kısas uygulamazlardı. Kölesini döven ve öldürenlere ceza verilmemesi zulmü Batı dünyasında da son asırlara kadar devam etti. İslam hukukunda Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf bu ayet ile ilgili başka ayetleri bir arada yorumlamışlar ve “bir köleyi öldüren hür kimse de ceza olarak kısas edilir” demişlerdir. “Kölesini öldüreni öldürürüz...” meâlindeki hadis de (Dârimî, “Diyât”, 7; Tirmizî, “Diyât”, 18) bu hükmü desteklemektedir. Aynı anlayışın tabii bir sonucu olarak haksız yere gayrimüslimi öldüren Müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, Müslümanlarla savaş halinde olan (harbî) gayrimüslimlerle ilgilidir.
Müçtehitlerin çoğuna göre bir kimseyi haksız yere ve kasten öldürenler birden fazla olursa, sayıları ne kadar olursa olsun tamamı kısas cezasına çarptırılır.
Günümüzde kısas (haksız yere adam öldüreni idam etmek) birçok ülkede kaldırılmıştır, ama Doğu'da ve Batı'da (ABD) uygulanan ülkeler de vardır. “İdam cezası niçin kaldırılmamalıdır” sorusunun cevabını başka yazılarımda vermiştim. Siteme girenler bu yazıları bulabilirler. Gittikçe artan vahşet, tecavüzden sonra öldürme, işkence ederek öldürme, boşanmak isteyen eşi sokak ortasında delik deşik ederek öldürme, sivil veya resmi masum insanları ideolojik veya başka sebeplerle katletme olayları beni bu yazıyı kaleme almaya sevketti.
“Ne yaparsa yapsın bir insan öldürülemez” felsefesinin arkasında olanlar katilleri, halkın parasıyla besletiyor, sonra tekrar cinayet işlesinler diye salınmasına sebep oluyorlar. Canilerin, katillerin, tecavüzcülerin hayatlarını korumak için felsefe yapanlar masumların hayatlarını korumayı ihmal ediyorlar; halbuki masumların hayatlarını korumanın vazgeçilemez şartı katili idam etmektir.
Bekçi mi, hırsız mı?
04:0027/03/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Karaman'da cereyan etmiş olan ve hepimizi üzen, içinde bulunduğumuz hali bir daha gözden geçirmemize, nerede hata edildiğini düşünüp çareler aramamıza vesile olması gereken olaya çeşitli çevreler kendi dava, menfaat ve hedefleri bakımından yaklaşıyorlar. Bu hedeflerin başında da Ensar Vakfı'nı karalamak ve aleyhinde algı oluşturmak var.
Diyelim bir yerde bir hırsızlık vak'ası olmuş, ilgililer haklı olarak gerekli emniyet tedbirlerinin alınıp alınmadığını da (yani bekçiyi de) sorgularlar, eğer makul ölçüde ve herkesin her yerde yaptığı gibi tedbirler alınmış, ama buna rağmen hırsızlık yapılmış ise bekçiye bir diyecekleri olmaz, tedbirde kusur varsa bekçi de sorumlu olur, ama hırsızın yakası bırakılmaz; çünkü asıl suçlu hırsızdır.
Anılan olayda normal olmayan yaklaşım, Ensar vb. vakıfları sevmeyen, bunların varlıklarına ve faaliyetlerine tahammül edemeyen bazı çevrelerin el ve işbirliği yaparak hırsızı bırakıp devamlı bekçiye saldırmalarıdır. Hatta bunlar, bekçiye saldırmakla yetinmiyor ithamı, oradan sırayla emniyet müdürü veya amirine, valiye, İçişleri Bakanı'na, Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na kadar uzatıyorlar!
CHP'den bir heyet olay mahalline gitmiş, soruşturma yapmış, bir bayan milletvekili açıklama yapıyor ve araya Ensar Vakfı'nın adını sıkıştırıveriyor.
Ensar Vakfı'nın ve onunla kardeş olan ÖNDER, İlim Yayma, TÜRGEV gibi vakıfların yaptıkları hizmetler övgüyü, takdiri, teşekkürü hak eden hizmetlerdir. Bu vakıfların bir yerdeki bir elemanı bir kusur, bir suç işlediğinde önce dönüp merkezin olayı nasıl karşıladığına bakılır; merkez olayı kabullenmiyor, suçluyu adalete teslim ediyor ve gerekli cezayı alması için de çalışıyorsa artık onun yakası bırakılır, suçluya (bekçiye değil, hırsıza) yönelmek gerekir. Bizim vak'ada böyle olmuyor, suçlu neredeyse ikinci plana atılıyor ve bekçi dövülmeye devam ediliyor.
Vakıf ne yapmış?
Herkesin takdirini ve sevgisini kazanmış bir öğretmeni vaktiyle altı ay kadar istihdam etmiş, sonra da bir maddi talebini karşılamadığı için alaka kesilmiş. Adam çalışırken, ondan önce ve sonra şube sorumluları aksatmadan gerekli denetimlerini yapmışlar, ama güvenilen sapık yine de fırsat bulmuş, çalıştığı yerlerde yapacağını yapmış. Bu durumda dönüp bakacağımız husus ve soracağımız sorular şunlar olmalıdır:
1.
Bu gibi adamlar hangi şartlarda ve nerede yetişiyorlar?
2.
Tamamen yok edilmeleri mümkün olmasa bile en aza indirmek için eğitim sistemimizde ne gibi tedbirler alınıyor?
3.
Eğitim sistemimizde ahlak ve vicdan eğitimi için ne yapılıyor?
4.
Herkesin bilgi ve eğitim olarak ortak bir ahlaka yönelmelerini sağlayacak bir dersimiz ve eğitimimiz var mıdır? Bu bağlamda zorunlu din (vaktiyle ahlak) derslerine karşı çıkanların sorumlulukları var mıdır?
5.
Her şeye rağmen toplum içinde sapıklar olabileceğine göre bunların zararından korunabilmek için ailelere ve eğitim sorumlularına ne gibi vazifeler düşüyor?
Bu ve benzeri sorular üzerinde yoğunlaşmak akıl ve insaf sahiplerinin işi olur; ama maksatları bekçiyi dövmek, bize ait değerlerin yaşaması, çocuklarımızın ve gençlerimizin yabancı ve/veya ahlaksız ellere düşerek zayi olmaması için gayret gösteren şahısları, kurum ve kuruluşları karalamak olan bedhahların işi ise işte bu yaptıkları olur!
Her kap içindekini sızdırır, biz tertemiz gül suyunu süzdürmeye devam edelim.
Birliğin engelleri
04:0031/03/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eskiden aynı gazetede yazanlar birbirinden “refîkımız” diye söz ederlerdi. Varsın bu kelime yaşasın diye kullanayım: Refîkımız güzel insan Kemal Öztürk dünkü (Salı) yazısında İslam Dünyasının içinde bulunduğu kaosun sebepleri ve çaresi üzerinde düşündüklerini/tespitlerini kaleme almıştı. Okumayanların okumalarını tavsiye ederim.
Katkı olsun diye birkaç yazı da ben kaleme alacağım. Birincisi “Öztürk'ün çare olarak zikrettiği İslam ülkeleri arasında birliğin” engelleri hakkında olacak.
İslam ülkeleri arasında birlik (ittihad-ı İslam-Panislamizm) konusu Meşrutiyet yıllarında hızlanmak üzere hayli eskilerden beri üzerinde durulan, birçok düşünür ve yazarın en önemli çare olarak değerlendirdiği bir konudur.
Başta Şîa ve Sünniler olmak üzere İslam mezhepleri (mensupları) arasında yakınlaşma ve diyalog konusu da asırlardan beri üzerinde konuşulmuş, toplantılara ve kararlara konu olmuş bir hedeftir.
Ne yazık ki, bugüne kadar hiçbiri gerçekleşmedi.
Niçin?
Şüphesiz engelleri arasında iç ve dış amiller var.
İç amillerin başında yönetenler ve yönetilenleri tavsif etmek gerekiyor.
Arızaları ve ara dönemleri olsa da Türkiye'yi istisna edersek İslam dünyasında seküler demokrasi ile de İslâmî demokrasi ile de yönetilen bir ülke yok. Demokrasi olmayınca karar mercii, gücü elinde bulunduran şahıslar ve gruplar olur, bunları elde etmek ve yönlendirmek de koca bir halkı yönlendirmekten kolaydır.
“Koca bir halk”a gelelim.
Demokrasinin olmadığı yerde insan hak ve hürriyetleri de olmaz. Halkın hem düşünmesi hem de düşündüğünü ifade etmesi engellenir. Sivil örgütlenmeye ise -iktidarın işbirlikçileri dışında- asla izin verilmez.
Diyelim ki, her şeye rağmen halk bilinçlendi, zulüm ve baskıya direndi, bedeller ödedi ve mukadderatını kendi eline almak üzere adımlar attı (iktidara gelir gibi oldu) bu takdirde de dünya düzeninin oyuncuları, oyun bozanlara müsamaha etmezler, bütün insani beyanlarını bir yana bırakarak asker veya sivil bir başka işbirlikçi grubu iktidara taşırlar.
Bu engeli aşabilmek için çok güçlü bir halk bilincine ve iradesine ihtiyaç vardır.
Bu bilinç ve irade nasıl ve hangi yapıcılar sayesinde oluşacak?
İşte bu noktada günümüzde insanların bilgi, fikir ve kanaat sahibi olmalarını sağlayan amiller konusu devreye giriyor ve bunlar arasında “alimler”den söz ediliyor.
Eski zamanlarda alimlerin bu fonksiyonlarının bir ölçüde -siyasi alan hariç olmak üzere- var olduğu söylenebilir, günümüzde ise ulaşım ve iletişim araçlarının eskiden hayal edilemez derecede gelişmesi sebebiyle etkiler çeşitlendi ve ne yazık ki, ipin ucu “ötekilerin” eline geçti. Medya, san'at, reklam, sivil toplum örgütleri.. yanında alimlerin etkisi devede kulak kabilinden oldu; çünkü alimler, bu amillerin içinde yönlendirici olarak yer alamadılar, toplumun geneline kapalı sayılacak özel alanlara hapsoldular.
Şimdi yeni “âlim” tipine ihtiyaç var
Dış engelleri sayın Öztürk sıralamış; bunları “gözü doymaz dünya patronlarının açık veya kapalı sömürgecilikten bir türlü vazgeçmemeleri” diye özetlemek mümkündür. Bu tespit de bizi mevcut dünya düzeninin akıbeti hakkında konuşmaya getiriyor ki, bunu kendi âkıl adamlarından gelecek yazıda (Pazar günü) nakledeceğim.
Dünya kimseye mülk değildir
04:001/04/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir (9). Sonunda, Allah'ın âyetlerini yalan saymak ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin âkıbeti pek fena oldu (10).” (Rûm: 9-10).
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah –dönsünler diye– işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”
(Rûm: 41).
Rûm suresinin 9-10. âyetlerinde Allah Teâlâ, dün olduğu gibi bugün de maddi varlığa, ilerlemeye, imara.. bel bağlayan, hakkı, adaleti, kulluk bilincini ve davranışını unutan toplumların başına gelenleri hatırlatarak, yanlış yoldan dönmeleri gerektiğine işaret ediyor. Günümüzde çarpık, adaletsiz, bozucu dünya düzenini kurup işletenlere “dünyanın kimseye mülk olmayacağını; asıl sahibini unutarak yoldan çıkanlar ne kadar maddi güce sahip olurlarsa olsunlar, bir gün bu dünyadan yalnızca kefenlerini alarak gideceklerini" beliğ bir şekilde ifade ediyor.
41. âyet ise, bugün karşı karşıya bulunduğumuz büyük ve kapsamlı kaosun sebeplerine dikkat çekiyor.
Muhammed Esed'in dediği gibi: “Böylece, günümüzde korkunç bir şekilde –üstelik henüz kısmen– ortaya çıkan doğal çevremizdeki yoğun çürüme ve tahribat, burada 'insanın kendi yapıp ettiklerinin bir sonucu', yani insanın, kendini tahrip eden –çünkü katı materyalist bir temele dayanan– teknolojik gelişmelerin ve insanlığı daha önce hayal bile edemediği ekolojik felâketlerle karşı karşıya getiren çılgınca faaliyetlerin bir sonucu olarak öngörülmüştür: Toprağın, havanın ve suyun, sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden dizginlenemeyen bir şekilde kirlenmesi; bitki örtüsü ve denizlerin artan bir şekilde zehirlenip yok olması; yaygın uyuşturucu ve görünürde 'faydalı' ilâç kullanımı sebebiyle insanın kendi bedeninde ortaya çıkan her türlü genetik bozukluklar ve insanlara yararlı birçok hayvan türünün giderek yok olması... Bütün bunlara, insanın sosyal hayatındaki hızlı bozulmayı ve çürümeyi, cinsel sapıklıkları, suçları ve şiddeti ve son aşamada nükleer dehşeti ilâve edebiliriz. Bunların tamamı, son tahlilde, insanın Allah'a ve mutlak mânevî/ahlâkî değerlere karşı umursamazlığının ve bunun yerine, 'maddî ilerleme'yi tek önemli hedef sayan inançlara tutsaklığının bir sonucudur” (II, 828-829).
Kur'an Yolu isimli tefsirimizde bu yoruma şunu da eklemiştik:
Bu bağlamda, ürkütücü sonuçlarıyla dünya gündeminde ağırlıklı bir yer tutan ozon tabakasının delinmesi sorununun tam olarak âyetteki ifadeyle örtüştüğünü, yani, “insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden” ortaya çıkmış bir bozulma olduğunu da canlı bir örnek olarak hatırlamak gerekir.
Yeryüzündeki ve uzaydaki olumsuz gelişmeler ile bu âyetteki uyarı arasında bağ kurulurken, –bazı kimselerin yaptığı gibi– Kur'ân'ın teknolojiye ve maddî ilerlemeye karşı olduğu tarzında aşırı bir yoruma kayılması, âyeti amacı ve anlam çerçevesi dışına çıkarmak olur. Yine, doğal çevredeki her türlü bozulmayı münhasıran günah kavramından hareketle gerekçelendirmek doğru olmaz; âyette “insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden” buyurulduğu dikkate alınarak insanların her şeyi yerli yerince yapmamaları tarzında genel bir gerekçe üzerinde durulması uygun olur. Öte yandan âyette insanlara yapıp ettiklerinin bir kısmını tattırmanın gerekçesi “dönebilsinler diye” şeklinde açıklandığına göre, beşeriyetin bu olumsuzlukları yaşaması, yine onların eğriyi doğrudan ayırt etmeleri için tanınmış bir fırsat ve insanın dünya hayatındaki varlık sebebi olan sınavın toplumsal boyutu olarak değerlendirilmeli ve herkes insanlığın bu ortak serüveninden dersler çıkarmalıdır.
Başınız beladan kurtulmayacak!
04:003/04/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey Batı, ey zalim dünya düzeninin patronları!
Önce Hristiyan ve Yahudi Batı olarak, sonra komünizmin ve vahşi kapitalizmin patronları olarak dünyanın başını hep belaya soktunuz. Âlemlere rahmet olan gönderilince, sapkın yolunuzun tek yapıcı muhalifi olarak karşınıza durunca, insanlığın selamet formülü olan İslam'ı ilan edince o nuru söndürmek üzere plan üzerine plan kurdunuz, Büyük Plan Bozucu'yu hesaba katmadınız, ama O, planlarınızı hep bozdu, yine bozacak!
Hadi ben Müslümanım, beni tarafgir diye kaale almayabilirsiniz. Bakın sizin âkıl adamlarınız ne diyor:
“Karşılıklı ekonomik bağımlılıklardan ötürü tüm uluslar, kimi zaman hammaddeler ihraç ederek veya gazoz meşrûbatında uzmanlaşmış bir çokuluslu şirketi kabûl ederek, kimi zaman Ay'a adam yollayarak, uzaya telekomünikasyon uyduları yerleştirerek, kıtalararası nükleer başlıklı füzeler yaparak ve büyük teknik gelişmeleri gerçekleştirerek -ki bunlar insanlığın en acil ihtiyaçlarını giderecek nitelikte değildir- ama onun çok küçük bir bölümünün, yani Batı toplumunun hayat şartlarını büyük ölçüde değişikliğe uğratan bir durumun ortaya çıkmasına katkıda bulundular. Varlığı teknikçi sisteme bağlı olan ve bizi hayatımızın her alanında şartlandıran sosyo-ekonomik örgütleniş biçimi fecî bir adâletsizliği simgelemektedir. Kendimizi öylesine bir gidişe kaptırmışız ki, tekniğin dönüşüme uğrattığı bu dünyanın başka türlü olabileceğini ve olması gerektiğini hayal bile edemiyoruz. (Bunu hayal edenlerin de dile getirmeleri, mesela uzay mekiğinin insanlık için hiçbir anlamı olmadığını söylemeleri de bir cesaret meselesidir) ...
“İkinci Dünya Harbi'nden sonra Amerikalılar tüm kapitalist dünyadaki hakimiyetlerini resmîleştirmek üzere bir kurumsallaşmaya gitmemekte isabet ettiler. Bir yandan sahip oldukları nükleer şemsiye bir vakıa idi ve herkes bundan kendine göre bir sonuç çıkarma durumunda idi. Diğer yandan ekonomik güçleri ve teknolojik ilerilikleri siyasal ve kültürel üstünlük sağlamaları için yeterli idi. Önce sömürgeci ülkelerin parçalanmasını teşvik ederek (halkların özgürlüğü adına) Üçüncü Dünya'nın bütününü sermayelerine açtılar. Daha sonra GATT çerçevesinde Raund'lara girişerek kendi çıkarlarına işleyecek bir serbest ticaret düzeni ve rekâbet alanını genişlettiler. Bununla sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilme ve uluslararasılaşma yolu açılmış oldu. Böylece yeni tip bir imparatorluğun, ekonomik imparatorluğun kurucusu oldular. Sermaye imparatorluğunun geçen yüzyılların askerî-politik imparatorluklarıyla bazı ortak yanları da vardır: Bu, merkezi iktidar tarafından empoze edilmiş bir “pax romana” değildir; fakat öyle bir ekonomik, malî, teknik ve örgütsel bütünleşmedir ki, sanayileşmiş ülkeler arasında eski dönemin çatışmalarını imkânsız hale getirmiştir. Biçimsel olmayan iktidar hiyerarşisinin dağılımı kapitalist düzeni ayakta tutup iktidarın üstünlüğünü sağlamaktadır. Tüm toplumlara uygulanabilir yasalar artık yoktur, ama aynı hukûkî ortamda benzer ilke ve değerlere göre yaşamayan, yasallığın sahte perdesiyle örtülmüş ve her alanda orman yasalarının geçerli olduğu insan toplulukları vardır. Resmî bir din yoktur, ama ilerlemeye iman etmede de kusur yoktur. Sirklerde artık gladyatörler yoktur, ama seçim kampanyası sirkleri de en az onlar kadar eğlenceli olabilmektedir. Artık Romalıların ekmeğini pişirip onları dinlendiren köleler olmayacak, ama zengin ulusların ihtiyacını karşılamak için (uzay mekiği ihtiyacı dahil) köleleştirilmiş halklar vardır. Roma imparatorluğu kadar haksızlık ve ıztırap üzerine kurulmuş ve geçmişteki birçok hakimiyet ilişkisini ortadan kaldırmış bu imparatorluğun yıkımdan kurtulabileceğine inanmak için aşırı karamsar olmak gerekir... Sanayileşmiş dünyanın çıkmaza saplanması mukadderdir, ancak bu tek başına trajik bir hedef değildir. Ekonomik teknik evrim bir felâketle sonuçlanacağına göre kendi kendine yıkılması daha iyidir. Batı uygarlığının ve onun ürünü olan sistemin sonunun gelmesi, kör bir sona doğru sürüklediği insanlığın sonunun gelmesinden daha iyidir...” (François Partant, Kalkınmanın Sonu, Çev: F. Başkaya, s. 111-121.)
“Üçüncü dünyaya empoze edilen iktidar sisteminin ve üretim tarzının geleneksel toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiği üzerinde durmak yersizdir. Sonuç ortadadır. Ne var ki, bu durumdan sanayileşmiş kapitalist ülkeler de daha iyi nasiplenmiş değillerdir. Onlar da birkaç eksen üzerinde ilerleyen bir sosyal çözülme ile karşı karşıyadırlar. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, suçluluğun hızla yükselişi, ulusallığın ulusları parçalamaya götürecek kadar zayıflaması, toplumun bir bölümünün el yordamıyla yeniden örgütlenmeye yönelmesiyle birlikte giden ideolojik karşı koyuş...” (Partant, age., s. 122.)
Dünya sistemleri analizi” anlayış ve çalışmalarının önde gelen isimlerinden bir olan Amerikalı Immanuel Wallerstein “liberal kapitalizm” den ibaret olan yeni dünya düzeninde var olan eşitsizlik ve adaletsizliklerden söz ettikten sonra dünyanın nereye doğru gittiği konusunda dikkat çekici ve uyarcı şeyler söylüyor: “Liberalizm umut afyonunu sundu ve bu afyon bütün bütüne yutuldu. En başta da dünyanın, umut vaadiyle harekete geçen sistem karşıtı hareketlerinin liderleri tarafından yutuldu... İyi tanınan bir umut yolu gönül rahatlığıyla terk edilemez. Çünkü bütün bunlar, insanlığın yedide altısının ezilmiş ve kendilerini gerçekleştirememiş insanlar olarak kaderlerine sessizce razı oldukları anlamına gelmez... (Özet: Kısa vadede devletler güvenliği sağlamada önemli işlev yüklenmiş olabilirler, ama diğer beklentiler gerçekleşmez de devlet, halk nezdinde meşruiyetini kaybederse) bireyler ve şirketler kadim çözüme; yani kendi güvenliğini kendi başına sağlama çözümüne dönerler. Özel güvenlik bir kere daha bir toplumsal bileşen haline gelir gelmez, hem hukukun üstünlüğüne duyulan güven ve hem de dolayısıyla yurttaşlık bilinci çözülme eğilimine girer. Kapalı guruplar tek güvenli sığınak olarak ortaya çıkarlar ki bu guruplar hoşgörüsüz, şiddet yanlısı ve bölgelerini her türlü yabancıdan arıtmaya eğilimlidirler. Gruplararası şiddet tırmandıkça, lider kadroları gittikçe Mafyöz - gurup içinde kas kuvvetiyle sorgusuz sualsiz bir biçimde itaat edilmesini sağlamakla vurgunculuğu birleştirme anlamında Mafyöz- bir karaktere bürünürler. Etrafımızda bütün bunları görmekteyiz, ileriki yirmi otuz yılda daha fazlasını da göreceğiz....” (Bildiğimiz Dünya'nın Sonu, 83,84).
CHP’den hayır gelmez!
04:007/04/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu partinin bugünkü mirasyedileri ikide bir “Cumhuriyeti biz kurduk” diye övünüyorlar.
Meşhur mısrâ'ı hatırlayalım:
“Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”
Bir ülkenin rejimini değiştirmeyi ve bir siyasi sisteme geçmeyi o ülke halkının hür iradesine değil de bir partiye bağlamak “marifetini söylerken gayr-i meşru fiillerini sayıp dökmekten” öte bir mana ifade etmez.
Bizim cumhuriyet rejimine bir itirazımız yok, ancak onu kalkın kendi değerleri çerçevesinde serbest iradesiyle kurması gerekiyordu. Birinci Meclis'te bu meşru değişimi yapamayacağını anlayan zihniyet, keyfi bir yöntemle seçip oluşturduğu ikinci mecliste halka rağmen pek çok kötü şey yaptı, bunlardan biri de siyasi rejimi değil, bütünüyle bizim medeniyetimizi ve değerler sistemimizi terk etmek ve onun yerine Batı'nınkini koymaktır. O günden bugüne, şartların zorlamasıyla CHP ne zaman iktidarı az çok halkın iradesine bırakmak durumunda kalsa halk, olması gerekeni oluşturmak için adımlar atmaktadır.
Evet, CHP şunlarla övünebilir:
“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” dediler. Bu cümle mana ve hedef bakımından sakıncalı olduğu gibi bir de mantık hatası içeriyor. Bir şey ya hakikidir ya değildir; hakiki ise “az hakiki, çok hakiki, en hakiki” olmaz. Hakikat bir tane olur.
Mana ve muhteva bakımından ise modası geçmiş pozitivizmin amentüsüdür. Ne diyordu o felsefe: “Efsane ve din çağları geçti, insanlık bilim çağına girdi, bundan sonra yolumuza bilim ışık tutacak!”
Yani dinin yolumuza ışık tutma çağı bitti; şöyle de dediler “Biz göksel düşlere değil, bilime göre davranacağız.” Bütün bu ifadeler dine sırt çevirmeyi hedefliyordu, bunu da yaptılar. Bilimi ait olduğu alanın dışına çıkararak dinin yerine koydular.
Millete sorarak mı?
Asla!
Adliye Vekilleri Mahmut Esat'ın dediği gibi “kanla ve barutla”, şehirleri ve köyleri bombalayarak, istiklal mahkemeleri kurup masumları idam ederek, en vazgeçilmez insan haklarını devamlı çiğneyerek...
Ülkeyi düşman istîlasından kurtarma konusunda bir sürü efsane uydurdular; halbuki koca bir Osmanlı ülkesini kaybettikten sonra şu bir avuç toprağımızı kurtarma konusunda herkes millete borçludur, millet kimseye borçlu değildir. Aldığı rütbe ve maaş gereği üzerine düşeni yapanlar onu da tam yapmışlarsa millete olan borçlarını ödemiş sayılırlar.
Bir tek efsane örneği vereyim: “Filan falan olmasaydı bugün bu ülkede camiler olmaz, ezanlar okunamazdı” diyorlar.
Halbuki bir zamanlar manda veya sömürge olan ülkelerin hiçbiri bugün böyle değildir, bizim milletimiz ise zaten ne manda ister ne boyunduruk; ama şunu unutmayalım: Sömürgelerde bile ezanlar okundu, camiler var oldu, CHP'nin Türkiye'sinde ise camiler satıldı, yıkıldı, ahır yapıldı ve Muhammedî ezanlar da susturuldu.
CHP hakkında söylenecek çok söz var ama yerimiz müsait değil, bu sebeple asıl maksada geçeyim.
Erkek veya kadın fark etmez de ilgilisi hanım olduğu için bu ifadeyi kullanacağım, bir hanımefendiye, temiz ağızlara asla yakışmayacak bir söz söyledi, tarih boyunca işleri başkanı alkışlamak olan üyeler de bunu alkışladılar. Şimdiye kadar yaptıkları ayıplar ve günahlar yetmedi ise bu ayıp onlara yeter; işte bunu demek için yukarıdaki satırları kaleme aldım.
Mümin önceliği kardeşine verir
04:008/04/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“(Bu ganimet)) Allah'ın lütuf ve rızâsının peşine düşerek Allah'ın dinine ve Resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul muhacirlerin hakkıdır. İşte onlar dosdoğru kimselerdir./ Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır./ Bunların ardından gelenler de “Ey rabbimiz” derler, “Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr:59/8-10)
“
İhtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler”
cümlesinde ifade edilen, yazının başlığına “mümin önceliği kardeşine verir” şeklinde aktardığımız ve Allah'ın hoşnut olduğu kullarına özgü olan ahlaka “îsar ahlakı” denir.
Bu üç âyette, ideal mümin tipi ve karakteriyle ilgili tasvirlerin ve eğitici-öğretici uyarıların hakim olduğu görülür. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
a)
Bütün hayırlı eylemlerde, başarılı olmak için kendi gücüne değil, Allah'ın lütuf ve inayetine olan inancı öne çıkarmak, kendi tercih ve yeteneklerini kusursuz kabul etmek değil, özündeki imanı hayata geçirmek ve onun kurtarıcılığına güvenmek;
b)
Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinmek, bütün davranışlarını bu ilkeye göre anlamlandırmak;
c)
Allah'a ve resulüne yardım yani Allah'ın buyruk ve yasaklarını tebliğ uğruna gerektiğinde en değerli dünyevî arzu ve çıkarlarını feda edebilmek;
d)
Dürüstlükten ödün vermemek, söze sadakat göstermek;
e)
Darda olan mümin kardeşine kucak açmak; ama imkânlarını onunla paylaşırken ve onun için özveride bulunurken bunun sevgi temeline dayalı kalmasına özen göstermek, yani içindeki şeytanî dürtülere karşı mücadele vererek davranışlarının içtenliğini korumak, yapmacıklıktan ve gösterişten uzak durmaya çalışmak;
f)
Beşerî zaaflara karşı daima Allah'ın yardımına ve korumasına sığınmak;
g)
Allah'ın şefkat ve merhametinin herkesi kuşatacak enginlikte olduğuna yürekten inanmak; kendisi için olduğu kadar mümin kardeşleri için de O'nun bağışlamasını dilemek; başkalarının kusurunu gördüğünde kendisinin de bir beşer olduğunu ve benzer kusurlar işleyebileceğini hatırlamak .
Şu hadis de îsar ahlakının güzel ve örnek bir uygulamasını anlatıyor:
Birisi Peygamberimize (s.a.) gelip “dayanılamaz derecede açım” diyor. Peygamberimiz evine haber gönderip bir şeyler var mı diye sorduruyor; sudan başka bir şeyin olmadığı bilgisi geliyor; Peygamberimiz yanındakilere dönerek: “Bu kişiyi bu gece kim misafir ederse Allah'ın rahmeti onunla olsun!” diyor; Medineli bir zat: “Ben edeyim yâ Resûlallah” diyor; adamı alıp evine götürüyor; eşine: “Misafire yedirecek bir şey var mı?” diye soruyor; eşi: “Çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok” deyince: “Onları başka bir şekilde oyala, misafiri içeri alınca ışığı söndür, o bizim de kendisiyle beraber yediğimizi sansın” diyor; eşi söyleneni yapıyor; sofraya oturuyorlar; misafir yiyor, onlar da yer gibi yapıyorlar. Sabah olunca Medineli zat Efendimizin yanına gidiyor ve şu açıklamasına mazhar oluyor: Gece misafirinize yaptığınız Allah'ın çok hoşuna gitti!” (Müslim, 2054)
Din kardeşliği işte böyle olur, lâf ile olmaz.
İslamcı Müslüman ve ahlak
04:0010/04/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
E. Özkök köşe yazılarında benimle Ahmet Taşgetiren kardeşimi mukayese ediyor, “onun Müslüman, benim İslamcı olduğumu, onun millet, benim ümmet dediğimi” söylüyor; bir de “AK Parti'nin ondört yıldır iktidarda, bütün güç ve imkanların onun elinde olduğunu, muhalefeti susturduğunu, her şeye karıştığını… ama tecavüz vb. ahlaksız davranışların devam ettiğini, bu sebeple kendilerini (milleti Batı'ya yönlendiren ve hayatlarında dini azaltanları) ahlaksızlıktan sorumlu tutmanın insaf dışı olduğunu” ifade ediyor (özetledim).
Bir şahsın beni ve bir partiyi tenkit etmesi en tabii hakkıdır, buna bir diyeceğim olmaz, yeter ki, yalan, iftira ve hakaret olmasın!
Sayın Özkök'ün yazılarını da “tenkit” olarak kabul ediyor ve bazı açıklamaları hak ettiğine inanıyorum.
Ahmet Bey lütfedip bir yazı kaleme alarak bazı açıklamalar yapmış, eline ve gönlüne sağlık! Ben devam edeyim:
Ahmed Bey ırkçı-ulusçu-milliyetçi değildir, ben de değilim. Bütün Müslümanlar, İslam dinine mensup fert ve gruplar arasında sıkı bir birlik, dayanışma, yardımlaşma, düşmana karşı birlikte savunma ilişkisinin bulunması gerektiğinde ittifak ederler; çünkü bu dinlerinin emridir. Son Peygamber'in (s.a.) dini tebliğ için gönderildiği insanların tamamına da O'nun ümmeti derler. Bu ümmetin bir kısmı tebliğe evet demiş, Müslüman olmuştur, onlara “icabet ümmeti” derler, diğer kısmı ise İslam'a davet edilmiştir, edilmektedir, bu mübarek ve kurtarıcı dine girmeleri beklenir, bunlara da “davet ümmeti” denir.
Dünyanın farklı coğrafyalarında yurt edinmiş Müslümanların tamamının bir devletin teb'ası olmaları idealdir. Bunun mümkün olmadığı zamanlarda ise aralarında bir şekilde birlik oluşturmaları gerekir, bu da dinin emridir. Şartların zorlamasıyla farklı ulus devletlerin olması Müslümanların “Irkçı, ulusçu ve bu manada milliyetçi” olmalarını gerekli ve caiz kılmaz. Her bir grup kendi dilini, alt kültürünü ve meşru menfaatini korur, insani duygu ve ilişkiler de kendi aralarında daha sıkı olabilir, hepsi bu kadar, bundan öte bir ayrımcılık, ümmet birliğine karşı duruş; etnik, coğrafi vb. ilişkiyi İslam kardeşliğinin önüne geçirmek, onun yerine koymak caiz olmaz.
Her Müslümanın aynı zamanda İslamcı olduğunu yazdım ve ısrar ediyorum. Tartışılan husus bu terimle ilgilidir. Ahmed Naîm Bey gibi bazı İslamcı mütefekkirler bu terimi beğenmemişlerdir, ancak “sahih İslam'ı bütünüyle hayata geçirme, yaşatma ve yayma davası” manasında bir harekete karşı çıkan Müslüman olmamıştır, olamaz. İşte ben ve daha pek çok İslamcı bu davaya “İslamcılık” diyoruz, bu manada her İslamcı aynı zamanda Müslümandır.
Peki her Müslüman aynı zamanda İslamcı mıdır?
Davaya fiilen katılmıyorsa ona İslamcı denemez, ama öyle olması beklenir.
AK Parti ondört yıldır iktidarda olduğu ve bütün imkanlar elinde bulunduğu halde niçin ahlaksızlıklar var, bundan iktidar sorumlu değil midir?
Bir toplumun bozulan ahlakını bir iktidarın -ki, bütün imkanlar onun elinde de değildir- kısa zamanda ıslah etmesini beklemek cehaletten kaynaklanır. Bozmak kolay, düzeltmek ve yapmak zordur; bozmak çabuk olur, düzeltmek ve yapmak uzun zaman ister. Ahlak bakımından bir iktidarın sorumluluğunu onun “ahlak anlayışı ve ahlakı ıslah gibi bir davasının olup olmadığında” aramak gerekir. AK Parti kurucu ve yöneticilerinin genellikle İslam ahlakına bağlı olduklarına inanıyorum, bu ahlakı ferdin ve toplumun hayatında var etmek ise yalnızca siyasetçilerin ve kısa zamanda yapabilecekleri bir iş değildir.
Bu bakımdan partileri karşılaştırmak isteyenler şu hususlara bakabilirler:
-Zorunlu ahlak derslerini kim koydu, kim karşı çıktı ve kaldırdı?
-Zorunlu din derslerine kim karşı çıkıyor?
-Zinayı, içkiyi, kumarı, eşcinselliği hangi parti ve zihniyet serbest bırakıyor?
Bu örnek soruları arttırmak mümkündür.
Biliyorum, hemen bana şu sorular yöneltilecek: Ya rüşvet, yolsuzluk, yetkinin kötüye kullanılması… bunlara ne diyeceksin?
Bunları meşru görmek hiçbir Müslüman için mümkün değildir, ancak bu ahlaksızlıklar da her zaman vardı, keşke tamamen ortadan kalksa, ama beşer tabiatı bunu mümkün kılmıyor; her amili bir yana bırakıp yalnızca AK Parti'yi bu kötü fiillerden sorumlu tutmak da haksızlıktır. Hangi parti, grup, fert olursa olsun dine ve ahlaka aykırı olan fillerin içinde olur, bunları tasvip eder ve ıslahı için çaba göstermezse Allah onların bu dünyada belasını verir, öteki dünyada ise cezaları yaman olacaktır.
AB/ABD-Türkiye ilişkilerinde gerginlik
04:0014/04/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazarımızın köşe yazısında, “Batı ülkeleriyle yaşanan benzer gerginliklerde olduğu gibi bu gerginliğin temelinde de iki temel faktör yatıyor: Çıkar farklılaşması ve değer farklılaşması...” şeklinde bir cümle okumuştum.
Bu tespite katılıyorum, ancak çözümle ilgili görüşe katılmıyorum.
Yazar çözüm olarak mesela Ortadoğu politikasında ABD ile çatışmamak gerektiğini, Arap Baharı, Mısır, PYD, İhvan vb. konularda ve olaylarda ABD ile ters düşmenin gerilim yarattığını, dolayısıyla uyumlu bir politikanın uygulanması gerektiğini işaret ediyor.
“Değer farklılaşması” meselesinde de demokrasi ve özgürlükler konusundaki farklı anlayış ve yaklaşımları zikrettikten sonra şöyle diyor:
“…Bu dönemde Batı'ya itiraz eden, karşı medeniyeti temsil eden ve taşıyan bir tarz içinde Erdoğan'ın Batı karşıtı bir siyasi dil kullanmış, bunu yaparken sadece Batı'nın politikalarına değil, değer sistemine de yönelmişti. Bir önceki dönem Batı değerleriyle pozitif bir etkileşim yaşanırken bu kez aynı değerler üzerinden bir itişme evresi açılmıştı… O zaman sorun, bir kaç yıl öncesinin aksine, değer sistemleri arasındaki geçiş ve sentezi işaret eden yolun değil çatışma patikasının izleniyor olmasıdır.”
Bizim kutsal kitabımız, farklı inanç ve değerler sahibi toplumlarla ilişkimizin, biz onların din ve değerlerini benimsemediğimiz sürece iyi olamayacağını, onların bizden hoşnut olamayacaklarını söylüyor.
Türkiye'de Cumhuriyet devrimini yapanlar Batı medeniyet ve değerlerini benimsediler, ama halkı bu yönde değiştirmeye muvaffak olamadılar; çünkü yaptıkları cebrî kültür değişimi idi ve bilim bu yöntemin başarılı olamayacağını söylüyordu. Doğru olan yöntem kendi medeniyet ve değerlerimize zarar vermeden alınabilecekleri almaktı ve bunu da milletin hür iradesine danışarak yapmaktı. Batı devrimin başarıya ulaşmadığını bildiği için (çünkü halkımızın büyük çoğunluğu Müslümandır, dinine ve değerlerine bağlıdır) bizden hoşnut olmuyor, AB'ye almıyor, “değerlerimize bağlı kalmamız ABD ile de gerginliklere sebep oluyor.”
Bu iktidar halkın büyük çoğunluğunun hassasiyet ve değerlerini koruyarak politika yapmayı tercih ediyor, bunun ülkeye zarar vereceğini söyleyenler ise farklı politikalardan daha iyi sonuç alamadılar. Ayrıca tek medeniyet dâvasının modası geçmiş, “tarihin sonu” tezi çürütülmüştür; birden fazla medeniyet vardır, her biri mensuplarınca değerlidir, yaşatılmaları gerekir.
Yıllardır elimden geldiğince takip ediyorum, Batı'nın bizden aldığı, almak istediği bir şey yok, o devamlı kendi çıkar, değer ve medeniyetini bize dayatıyor. Bunu yaparken de daha üstün bir değere değil, güce dayanıyor; yani güç hakkın emrinde değil, hak gücün emrinde oluyor.
Çıkar çatışması konusunda da “çıkar mı, adalet ve ahlak mı” ikileminde bu iktidar “adalet ve ahlaka ters düşmeden çıkar” tercihinde bulundu, politikasını da bu tercihe göre oluşturuyor. Adalet ve ahlakı bir yana bırakarak çıkar için zalimlerle işbirliği yapanların başarıları kısa dönemli olur, uzun vadede hak ve adalet kazanır, zalimler ile uyduları rezil ve perişan olurlar. “Başları beladan kurtulamayacak” başlıklı yazımda bu hükmü, Batı'nın âkıl adamlarından yaptığım alıntılarla da teyid etmiştim.
Demokrasi ve özgürlükler konusuna gelince: Bütün dünyada tek tip bir demokrasi ve özgürlükler demeti yoktur; ülkeler olmazsa olmaz şartları gerçekleştirerek demokrat olurlar, bunun ötesi özel şartlara göre belirlenir, doğru olan da budur.
Millet, milliyetçilik ve din
04:0015/04/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Milliyet, millete ait olmayı ifade eder, milliyetçilik ise bu aidiyeti, dinin de önüne geçirerek bir dava, bir ideoloji haline getirmektir. Kur'an-ı Kerim millet kelimesini bugün meşhur olan “ulus, etnik birliğe dayalı toplum” manasında değil, din manasında kullanır. İslam etnik aidiyete ve bu aidiyetin İslam ile çatışmayan özelliklerini/değerlerini korumaya karşı değildir, onun karşı olduğu husus “ümmet birliğini ve din kardeşliğini bozan veya ikinci plana atan milliyetçilik”tir. Bu hükümleri kutsal kaynaktan görelim:
Sen onların milletine (dinlerine) uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah'ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.
(Bakara:120).
Parantez içinde “din” diye çevirdiğimiz millet kelimesi, “Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir.
Milletin din manasında kullanıldığının en açık örneği Yusuf suresindeki şu âyetlerdir:
“Yûsuf şöyle cevap verdi: …Şüphesiz ben, Allah'a inanmayan, aynı zamanda kendileri âhireti de inkâr etmekte olan bir kavmin milletinden uzaklaşıp geldim. /Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya'kub'un milletine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lutfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler”
(Yusuf: 37-38).
Peygamberimiz (s.a.), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hıristiyanların arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle Hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur'ân-ı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i Kitab'a karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya'nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hıristiyanlaşmış Türkler'i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler'i hiçbir zaman dost olarak görmemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir.
Bütün bu tesbitler Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur'ân-ı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kur'an, Müslümanlara bir taraftan, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.
İslam ülkeleri birliğine doğru
04:0017/04/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam dünyasında yaşayan düşünür ve siyasetçilerin bir kısmı ile merhum Erbakan'ın sıkça dile getirdikleri bir hedef vardı: İslam NATO'su, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı (altın parası). Avrupa ülkeleri bu hedefleri kendi aralarında gerçekleştirdiler, başka dinden ve medeniyetten olanları da aralarına almamak için direniyorlar. Papalar ikide birde Avrupa Birliği'nin bir “Hristiyan Birliği” olduğunu açıkladılar…
İslam ülkeleri kendi aralarında bu hedefleri niçin gerçekleştirmesinler!?
İslam dünyası için hayati ehemmiyet arzeden bu hedeflerin önünde iki engel var:
Dış engel
: İslam dünyasının nimetlerini sahiplerine bırakmak istemeyen iri devletler her türlü Makyavelist yöntemleri kullanarak engel olmaya çalışıyorlar. İslam ülkelerinde zorunlu olan bu ıslahatı yapma niyet ve kabiliyetinde olan kişileri ve kurumları ya ortadan kaldırıyor veya ellerini kollarını bağlıyorlar. Avrupa, Rusya, ABD ve Çin İslam ülkelerinde sahih İslam'ı temsil edenlerin iktidara gelmesini asla istemiyorlar; bunun yerine Marksist Kürtleri, Nusayrî Esed'i, Şiileri, laik demokratları tercih ediyorlar. Suriye'de işlenen insanlık suçuna göz yummaları hatta onu desteklemelerinin de asıl sebebi Batı'nın bu tercihidir.
İç engel
: İslam ülkeleri, tamamı için hayırlı olan dayanışma ve bir şekilde birleşmeyi, bunun için ve buna göre detay olan ihtilafları, parçalara ait çıkarları bir yana bırakmayı öncelemek yerine pire için yorgan yakarcasına büyük davayı, küçük hesaplara feda ediyorlar.
Örnek olarak İran üzerinde duracağım.
Suriye faciasında İran, Esed'i tuttu, ABD ile örtülü, Rusya ile açık işbirliği yaptı.
Niçin?
Bu sorunun, mezhepçilik ve ülke çıkarı dışında meşru bir cevabı olamaz.
Bakın Hameney'in başdanışmanı Ali Ekber Velayetî neler söylüyor:
“Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in görev süresi sonuna kadar (2021) iktidarda kalması gerektir.”
“Beşşar Esed, Suriye'nin 'yasal ve meşru' cumhurbaşkanıdır, gitmesi için her hangi bir şartın ortaya konulması İran'ın kırmızı çizgisidir. Kendisini desteklemeye devem edeceğiz.”
“İran, bu ülkedeki meşru hükümetin talebi üzerine teröristlerle mücadele amacıyla orada bulunuyor.”
“Rusya'nın Suriye'de bulunması bu ülkedeki güç dengelerini Beşşar Esed'den yana değiştirdi… İran ve Rusya Suriye'de yakın işbirliği içindeler.”
İran bir İslam ülkesi, İslam Birliği oluşacaksa İran'ın dışarıda kalması düşünülemez; ancak yukarıya aldığım düşünce ve politikada ısrar ederse bu çatlak nasıl kapatılacak?
Esed'i ve iktidarını meşru gören, kendilerinin ve Rusya'nın orada bulunuşunu ve vekalet savaşını savunan, hiçe sayılan ve katliama maruz kalan halka yardım edenleri suçlayan bir İslam devleti ile nasıl birlik kurulacak?
Suudîler Vehhabiliği, İran Şiiliği yayma ve hakim kılma davalarından ve İhvan'a karşı tutumlarından vazgeçmelidirler. İhvan'ı terörist, kökten dinci, siyasal İslamcı… olarak damgayanlar yabancılardır; aynı hurafeyi tekrarlayan bazı İslam ülkesi siyasetçileri ve din adamları da birliğimizin düşmanlarına destek vermiş oluyorlar. Diğer bazı ülkeler de küçük hesapları bir kenara bırakmalıdırlar.
Mahallemize bir tehdit ve tehlike söz konusu olduğunda komşular arasındaki ihtilaflar mutlaka bir yana bırakılmalı ve her bir haneye zarar verecek olan tehlikeye karşı birleşilmelidir.
Bu hayırlı işe başlarken bazı ülkeler ipe un serer, bozucu davranışlarda bulunurlarsa onlarla köprüleri yıkmadan, katılma kapısını daima açık tutarak diğer ülkeler yollarına devam etmelidirler. Unutmayalım ki, başarının ve gücün büyük cazibesi vardır, eğer başarılırsa geride kalanlar da bu cazibeye kapılacaklardır.
Cenazeyi kabre taşımak
04:0021/04/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İstemem nakl-i cenâzemde çeleng-ü âhenk
Debdebeyle gidilir sâha değildir makber Orası medhalidir bârigeh-i Mevlâ'nın Kapısından içeri aczile girmek ister. Yukarıdaki dörtlük mütefekkir, mutasavvıf, şair Tâhirülmevlevî'ye aittir. “Cenazemi taşırken çelenk ve musiki istemem. Kabristan gürültü ve gösteriş yaparak gidilecek bir saha değildir. Orası Mevlâ'nın Huzuru'na giriştir. Kapısından içeri boynu bükük girmek gerekir” diyor.
Bugünlerde cenazenin musiki/marş veya tekbir eşliğinde taşınmasının caiz olup olmadığı tartışılıyor. Olay yeni değil, bir asır önce de tartışılmış, ben 1970'li yıllarda “Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken” isimli bir kitapçık yazmıştım, o kitapta hem bu dörtlük hem de aşağıya alacağım bilgiler vardı. Kkitap T. Diyanet Vakfı tarafından defalarca basıldı. Demek ki bugün tartışanların itibarına mazhar olmamış:
Herhangi bir müminin cenaze namazı kılındıktan sonra onu kabre kadar taşımak vazifesi vardır. Bir de taşımaya iştirak etmeyenlerin cenazeyi görünce ayağa kalkıp kalkmamaları mevzûu münakâşa edilmiştir. Önce hadîslere bakalım:
a
) İlgili hadislere göre Müslümanların birbiri üzerindeki haklarından biri de cenazeyi taşımak ve defnetmektir.
b
) Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiğine göre Rasûl-i Ekrem (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Namaz kılınıncaya kadar cenazenin yanında bulunana bir kırât; defnedilinceye kadar hazır bulunana iki kırât ecir vardır”. İki kırât nedir? diye sorulunca, “İki büyük dağ gibidir”.
Hadisleri yorumlayan İbn Kudâme'ye göre cenazeye katılmanın üç derecesi vardır:
Birincisi
namaz kılıp ayrılmaktır.
İkincisi
defnedilinceye kadar hizmetlere katılmaktır.
Üçüncüsü
definden sonra da kabrin başında bir müddet bekleyip duâ ve istiğfar ile meşgul olmaktır.
Cenazeyi kabre götürenlerin ölümü, âhireti ve Allah'ı düşünmeleri, sükûneti muhafaza etmeleri, dünyevî meseleleri konuşmamaları, gülmemeleri bu vazifenin âdâbı cümlesindendir.
Cenazenin dört tarafından 40 adım taşımak teşvik edilmiştir.
Bu esnada bağırıp çağırmak, sesli olarak tekbir getirmek ve zikir yapmak, çalgı ve çelenk bid'attır, menedilmiştir. Cenaze kabre indirilinceye kadar -bazı müctehidlere göre omuzlardan yere indirilinceye kadar- oturmak mekrûhtur.
Cenazeyi görünce ayağa kalkma meselesine gelince:
Sahih hadîslere göre Nebiyy-i Ekrem'in (s.a.) cenaze görünce ayağa kalktığı, etrafındakilere de 'kalkın!' dediği rivayet edilmiş; hatta bir defasında, “Bu Yahudi ölüsüdür” demişler; “O da bir şahıs (veya hayat) değil midir?” cevabını vermiştir.
Gene sahih hadîslerde Peygamber Efendimiz'in (s.a.) kalkmayı terkettiği rivâyet edilmiştir.
Bu karşılıklı rivâyetleri yorumlayan alimlerden bir kısmı “kalkmak önce mendûp iken sonra neshedilmiştir, cenazeye kalkılmaz” demişlerdir. Ebû Hanife böyle diyenler arasındadır. Bazıları kalkmak veya kalkmamak serbesttir demiş, bazıları da kalkmak daha iyidir. Hz. Peygamber'in (s.a.) oturması sadece bunun caiz olduğunu bildirmek içindir demişlerdir. Nevevî, İbn Hazm, Ebû İshâk eş-Şirâzî, kalkmayı tercih edenler arasındadır.
İhtiyaç olunca cenazeyi vasıta ile taşımak da caiz görülmüştür.
Algı operasyonu
04:0022/04/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kötü niyetli ve ahlakı bozuk kişilerin masum insanlar, kurumlar, kuruluşlar ve gruplar hakkında asılsız haberler yaymaları, “iftira et iz yapar” kuralına göre insanların zihin ve hafızalarında yalan yanlış izler oluşturmaya uğraşmaları yeni bir olay değildir, ancak yeni iletişim araçları bu algıların hem çabuk hem de geniş bir alanda yayılmasına imkan verdiği için tesiri de bu ölçüde büyük ve zararlı olmaktadır.
Günah, çirkin ve ayıp olan bu fiilin sorumluluğu yalnızca asılsız algı oluşturan ve yayanlara değil, bunlara müşteri olanlara da aittir; çünkü Kitabımız, böyle haberlerin araştırmadan, incelemeden, soruşturmadan kabul edilmesini ve buna göre bir fiil ve tavır içine girilmesini yasaklamaktadır
“
Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât: 49/6)
Hükmü ve hikmeti bütün zamanlara ait olan bu âyetin geliş sebebi olarak şu olay anlatılmıştır:
Velîd b. Ukbe, Benî Mustalik kabilesinin zekât vergisini toplamak üzere gönderilir. Velîd yolda iken birisi, bu kabileden silâhlı bir grubun yola çıktığı haberini getirir. Velîd, onların savaşmak için çıktıklarını düşünerek geri dönüp Hz. Peygamber'e durumu anlatır. O da haberin doğru olup olmadığını araştırmak ve gereğini yapmak üzere Hâlid b. Velîd'i gönderir. Hâlid kabileye yakın bir yerde konaklayarak durumu araştırır; söz konusu grubun ezan okuyup namaz kıldıklarını, İslâm'a bağlılıklarının devam ettiğini tespit eder ve Medine'ye döner. Sonunda onların, zekât tahsildarı geciktiği için durumu öğrenmek veya zekâtı kendi elleriyle Hz. Peygamber'e teslim etmek üzere yola çıktıkları anlaşılır.
“Yoldan çıkmış” diye çevirdiğimiz fâsık, “dinin emirlerine uymayan” demektir; yalan haber taşıyan kimse de bu kavrama dahildir.
Âyetten çıkan genel hüküm, durumu bilinmeyen veya yalancı, günahtan çekinmez olarak tanınan kimselerin verdikleri haberlere ve bilgilere güvenilmemesi, bunlara göre hüküm verilmemesi, harekete geçilmemesidir.
İnsanların çoğunda özellikle kötü, aleyhte ve tehlike bildiren haberleri hemen kabul etme eğilimi vardır. Bu yüzden insanlar arasında birçok kötü zan, düşünce ve eylem ortaya çıkmış; pişmanlıklar, bazen telâfisi mümkün olmayan zararlar görülmüştür. Hz. Peygamber ile onun ahlâkında ve yolunda olanlar böyle haberler karşısında tedbiri elden bırakmaz, acele ile hüküm vermez, harekete geçmezler. Yetkin önderler böyle tedbirli davranırken onlar kadar birikimli ve deneyimli olmayan sıradan insanlar telâşa kapılır, önderlerin tedbirli davranmalarının hikmetini kavrayamazlar; bunların, “Neden hemen harekete geçilmiyor?” diye söylendikleri, hatta aleyhte konuştukları olur. Ama gerektiği şekilde tahkik edildiğinde bu tür haberlerin, bilgilerin yalan, yanlış, eksik olduğunun veya yanlış anlaşıldığının sayısız örnekleri vardır. Önderin davranışı karşısında teslimiyet göstermek, acelecilik göstermemek ve isyan etmemek için Sahâbede iman, Peygambere güven ve sevgi vardı. Şu halde daha sonraki zamanlarda da insanların, Peygamber ahlâkındaki önderleri seçmeleri ve onlara güvenmeleri gerekmektedir.
Tarikat tuzağı
04:0024/04/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam-ı Rabbânî gibi şeriata bağlı, kâmil ve mükemmil (eğitip olgunlaştıran) mürşidler, “Bir asırda bir tek kâmil mürşid bulunsa bu asır bereketlidir” diyorlar, bugün ise nerede ise her sokakta bir şeyh var. Hocaların beceriksizliği, soğukluğu, ilgisizliği, tembelliği… halkı bu sahte şeyhlere mahkum ediyor. Bir yanda İbn Arabîciler avâm-ı nâsa vahdet-i vücud telkin ederek onları yoldan çıkarıyorlar, diğer yanda cahil ve istismarcı şeyh taslakları aşağıda örnekleri verilmiş bulunan sapmalara yol açıyorlar. Olan da sonunda İslam'a ve Müslümanlara oluyor.
Zonguldak'tan bir okuyucum (M. Sevil) aşağıdaki mektubu yazmış, benden cevap istiyor. Önce mektubu ibretlik olarak vereceğim, sonra da –başka bir yazıda- cevap mahiyetinde bir şeyler yazarım.
Sayın Hocam,
Durum o kadar vahim ki, açıkçası ehil bir alim olarak bu konulara pek girmemenizi yadırgıyorum. Varsa da bu yönde yazınız ben rastlamadım diyeyim. Sizin de “fıkıh usulü” kitabınızda belirttiğiniz üzere peygamber dahi olsa kişilere ululuk yüklemek şirktir. Sosyal medyada bir avuç azınlığın feryadı dışında başta bu konularda uyarı yapmasının görevi olarak gördüğüm Diyanet olmak üzere pek kimse “durun bakalım” demiyor. Adam şeyhini, gavsını yücelttikçe yüceltiyor, onu düşünmenin, karşısına geçip bakmanın Allah'ı düşünmekten daha efdal olduğunu, Allah için kılınan 150 yıllık namazdan daha değerli olduğunu söylüyor. İstediğini cennete sokacağını söylüyor, kabir azabından koruyan kefen, kutsal terlik, her derde deva duaların olduğu poster ve daha neler neler satıyor. Allah dostu, evliya meselesini abartıp neredeyse (hâşâ) şeyhini Allah yerine koyuyor. Onun tarikatındaki sıradan bir müridin bile 40 fersah etrafına şefaat edeceğini, hatta aynı mezarda yatanın bile işinin kolay olduğunu, bir evliyanın havlusunu tutmanın hatta uzaktan adını duymuş olmanın bile kurtulmaya yeteceğini konuşuyor. Şeyhim Azrail'i kovdu diyor, bizim cemaatin dergisindeki şu duayı okursanız 1 yıl ölmezsiniz garanti diyor, hatta ölecek olsanız da ertelenir diyor. Daha neler neler neler... Yüzlerce video önerebilirim size. İşin daha acı yanı ise milyonları arkasından sürüklüyor, itibar görüyor, tv programları peşinden koşuyor ve ne trajikomik ki bu adam(lara) “sapık, şirkçi” diyenler “vay kafir, sapık” denilip damgalanıyor. Allah açıkça, “Ben size yakınım, duyarım, yalnız bana ibadet edin ve benden yardım dileyin, duanıza icabet ederim” derken bunlar araya gavsı koymadan olmaz diyor, tevbeyi ona vermeli (onun aracılığı lazım her konuda) diyor. İşin ilginci her ne söylerse hadis var, Buhari'de geçiyor falan da diyor (ne söylerseniz söyleyin hadis ile desteklemekten daha kolay bir şey yok zaten o da ayrı bir konu). Uydurulmuş din ve hurafenin yüzlerce örneğiyle yazı uzatılabilir. Hocam sizlerin görevleri arasında toplumu bu konularda da aydınlatmak, uyarmak olduğunu düşünüyorum ve sizden köşenizde bu konuda bir yazı bekliyorum. En derin saygılarımla.
.Şeyh mi, âlim mi?
03:0028/04/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din ile sosyal hayatın, medrese ile tekkenin, cami içi ile dışının birbirinden ayrılması, bir bütünün, birbirini bütünleyen unsurların parçaları gibi değil de seçenekler gibi ele alınması, birbiri ile ilişkisinin koparılması nasıl sun'î, sağlıksız, İslâm dışı ve seküler bir tutum ve telakki ise şeyh ile âlimin (hocanın) birbirinden ayrılması, birer seçenek olarak düşünülmesi de aynı doğrultuda ve değerde bir tutumdur. İslâmî hayata uyum sağlayacak ve ümmet içinde sosyalleşecek her bir Müslümanın öğrenmek ve eğitilmek için yardımcılara (öğretmene, eğiticiye, rehbere...) ihtiyacı vardır. Öğrenme ve eğitilme ihtiyacı büyük ölçüde aile içinde karşılanırsa da yalnızca ailenin yeterli olmadığı ve olmayacağı âşikardır.
Belli bir döneme kadar İslâm'ı öğreten şahıslarla, İslâmî eğitim veren, insanlara İslâmî faziletleri kazandıran şahıslar aynı idi. Tasavvuf hareketi doğunca kısmen de olsa öğretme ve eğitme kurumları birbirinden ayrılmaya başladı. Giderek birinci işi medreseler ve mektepler, ikincisini ise tekkeler üstlenmiş oldu. Medrese ve mektepteki öğrenme rehberinin adına müderris, muallim, hoca... denildi, tekkedeki eğitim rehberinin adına da şeyh, pir, mürşid gibi isimler verildi. Bunlar birbirine sıcak baksa ve yekdiğerini tamamlasa idi mesele çıkmayacaktı. Durum böyle olmadı, iki kurum arasında rekabet ve mücadele başladı, biri diğerini küçümsedi, küçümsemenin de ötesinde suçladı, ittiham etti, dışladı. Bu kavga hâlâ sürmese idi bu yazının konusu da olmazdı. Ne yazık ki bugün de cemiyetimizde halk, din eğitimi ve öğretimi alma konusunda âlimler ve hocalar ile şeyhler arasında kalmış gibidirler. Şeyhler hocaları beğenmiyorlar, hocalar da şeyhleri. İstisnaları bir yana bırakırsak şeyhlere (tarikat mensuplarına ve üstadlarına) göre hocalar zahir ehlidir, dinin dış yüzünü bilirler, sırra ve derinliğe inmemişlerdir, onların rehberliği ile iyi bir Müslüman (hatta bazılarına göre Müslüman) olmak mümkün değildir, herkes bir tarikata intisap etmelidir, Müslümanları ve dünyayı tasavvuf kurtaracaktır...
Hocalara (tarikata girmemiş veya tarikat faaliyeti göstermeyen din âlimlerine) göre de tarikatlar bid'atlerle, hurafelerle doludur, şeyhler cahildir, bir kısmı doğru İslam'dan sapmıştır, bildikleri ve yaşadıkları dinî hayat İslâm'a göre muteber değildir, bu sebeple Müslümanlar tarikatlerden uzak durmalı ve hocalardan (âlimlerden) öğrendikleri sahih İslâm'ı yaşamaya çalışmalıdır, selamete ulaştıracak yol ve tutum budur.
Bize göre sahih İslâm (ilim yoluyla öğrenilmiş ve yaşanılan Müslümanlık) ile sahih tasavvuf (İslâm'ın yaşanılması ve bazı özel yetiştirme usûlleri ile elde edilen bilgi ve fazilet) arasında fark olamaz. Fark ve tutarsızlık görüntüsü varsa kusur, ilme dayalı İslâm anlayışında ve yaşantısında değil, tasavvufa dayalı İslâm anlayışı ve yaşayışındadır. Uyarak kendini düzeltme vazifesi de tasavvufa düşer. Tasavvuf ve tarikat erbabı, zahir denilen İslâm ilimleri ile elde edilen İslâm bilgisine (şeriata) ters düşen bilgi ve davranışlarını hemen terkedip kendilerini düzeltmekle yükümlüdürler, çünkü şeriat bilgisinin sahihliğini, Kur'ân'a, Sünnet'e, icmâ'a başvurarak kontrol etmek mümkündür, ona ters düşen tarikat bilgisinin sahihliğini ise ancak şeriat bilgisi ile kontrol edebiliriz.
Bir Müslümanın sahih bir tasavvuf terbiyesi alması farz da değildir, yasak da değildir. “Şeyhi omayanın şeyhi şeytandır” sözü büyük hatadır.
Eğer mü'min tasavvuf eğitimi almaya karar verirse rehberinde şu şartları aramalıdır: Âlim olması, ilmiyle amel ediyor olması, bu faaliyetten menfaat elde etmemesi ve eğittiği kişilerin bu sayede daha iyi birer Müslüman olduklarının sabit bulunması.
Bu şartları ve vasıfları taşıyan bir rehber hem şeyhtir, hem de hoca ve âlimdir; bu vasıfta rehberler çoğaldıkça da insanımız “şeyhe mi, hocaya mı?” ikileminden kurtulacaktır. Ancak tarikatsız âlim ile tarikatlı cahil arasında kalan Müslümana benim tavsiyem, “kesin olarak âlime gitmesi, âlimin dediğini tutmasıdır.”
(Konuya devam edeceğim).
Kulun varlığı ve ibadeti
03:0029/04/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Kuşkusuz ben, yalnız ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. O halde bana kulluk et, beni hatırında tutmak için namazı kıl.” (Taha:20/14).
Tasavvuf ve tarikatlar konusuna devam edeceğim. Cuma günleri içinde bulunduğumuz hale ve olaylara uygun ayetleri ve hadisleri konu edineceğimi vaad ettiğim için bugün “Allah'ın ve kulun varlığı, kulun Allah'a ibadeti” konusunda nas olan bir ayet üzerinde duracağım.
Varlık (vücûd) konusu felsefe, kelam ve tasavvufun temel konularından biridir.
Kelamcılara göre Allah'ın varlığı ile kulun varlığı aynı mahiyette değildir, şüphesiz olarak bir tek Allah vardır, O'nun varlığı zorunlu ve kendindendir. Allah'ın yarattıkları (mâsivâ) ve bunların en değerlisi olan insan da vardır ve bunların varlığı zorunlu değildir, kendilerinden de değildir, Allah'ın yaratmasıyla var olmuşlardır.
Allah'a mahsus olan yaratma bir sırdır, onun nasıl olduğunu bilen yoktur, bu konuda, üç bilgi yolunda söylenen sözler beşerî düşüncelerden, kurgulardan, hayal ve tasavvurlardan ibarettir.
Sûfîler varlık ve yaratma konusunu açıklamaya teşebbüs etmişler ve iki temel açıklama getirmişlerdir. Bunlardan birine göre “yalnız Allah vardır, Allah'tan başkasında varlığın kokusu bile yoktur, görünen ve bilinen mâsiva Allah'ın isim ve sıfatlarının yokluk aynasına yansımasından ibarettir, hasılı “her şey O'dur: heme ûst”.
Diğerine göre “her şey O değildir, O'ndandır: heme ezûst”. Bu “O'ndan oluşu izah etmek için de “asıl varlığın gölgesi (zıl) ifadesini kullanmışlardır.
Şah Veliyyullah'ın dediği gibi bu açıklamaların ikisi de bir kapıya çıkar.
Sûfîler bu iki görüşü açıklamak için ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır, ama bana göre yaratmanın sırrını (nasıl olduğunu), Allah ile mâsivâ arasındaki varlık ilişkisini açıklamaya muvaffak olamamışlardır. Keşke tasavvuf, felsefeden etkilenerek bu konulara girmese, başta olduğu gibi, Hz. Peygamber'de kemalini bulmuş olan İslam ahlakını telkin, temsil ve temessül ile meşgul olmaya devam etseydi!
Bu temennîmin sebebi, hal ve irfan olarak konuya uzak olan pek çok Müslümanın varlık konusunda tasavvufa izafe edilen açıklamaları okuyarak doğru İslam'dan ve makbul kulluktan sapmalarıdır.
Hesap gününde bu kullar, tasavvuf kitaplarında yazan ve bir kısmı zahir İslam ilmine aykırı olan itikad ve amellerden sorgulandıklarında onları bu kitaplar ve onları yazanlar kurtaramazlar; orada hüccet, Kitab'ın ve Sünnet'in zahirine dayanan, ilmî ve dînî temeli olamayan tevillerden uzak İslam bilgisi ve buna uygun itikad ve amel olacaktır. Hesap gününde şeriatın zahirine aykırı sözler söylemiş ama davranışlarında şeriattan zerrece sapmamış olan sûfîler yakayı kurtarabilirler, ama onların itikadı ve ameli bozuk mukallidleri kurtulamazlar.
Allah Teâlâ kitabında “Benden başka mevcut yoktur” demiyor, başa mealini koyduğumuz âyette de görüldüğü gibi “
yalnız ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur”
buyuruyor. Ve devamında “Beni hatırında tutman ve unutmaman için namazı hakkıyla kıl” buyuruyor. Bu ve benzeri yüzlerce âyete ve hadislere göre Allah'ın yarattığı insan kendine özgü nitelikleriyle vardır, onu yaratan, varlığı zorunlu ve kendinden olan Allah'a ibadet edecektir. Meşhur “velî” hadisine göre de ibadetler kulu Allah'a yaklaştıracak, öyle ki, organlarını kullanarak yaptığı bütün davranışlarında O'nun kulu olduğu şuuruna (zikrine) sahip, rızasına talip olacaktır.
Bir tarikat mensubunun soruları
03:001/05/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1. “…tarikatine girmek için tövbe aldım. Orada bana tövbe alınan gece neler yapılacağını anlattılar; ölüm ve mürşit rabıtası denen birşey var; ölüm anınızı düşünüyorsunuz, kimse size faydalı olamıyor, tam şeytan gelip sizin imanınızı çalacakken mürşidiniz geliyor ve şeytanla mücadeleye giriyor sizi imansız olarak ölüp ahirete imansız gitmekten kurtarıyor.”
Cevap:Peygamberimiz (s.a.) en büyük mürşid, Allah'ın sevgilisi, kendisine şefaat imkanı bahşedilmiş, Kur'an ayeti ile “tezkiye” görevi verilmiş bir zat olduğu halde amcası Ebu Talib'in iman etmesini sağlayamadı, bazı hidayetini istediği kimseler de hidayete gelmediler. İman insanın elinden zorla alınmaz, son nefes de dahil kişi imandan çıkmak istemedikçe onu kimse imandan çıkaramaz. Kim olursa olsun bir insana, insanları iman ettirme ve imanlarını kurtarma yetkisi tanımanın Kitapta, Sünnette, İcmada yeri yoktur.2. “ Mürşid rabıtasında da şeyhiniz yüksek bir yerde oturuyor, yukarıdan süt gibi beyaz bir nur iniyor ve mürşidinizle buluşuyor. Sonra mürşidin iki kaşının ortasından parlak süt gibi beyaz bir nur çıkıyor ve sizin ağzınızdan giriyor. Kalbinize ulaşıyor ve kalbinizi kirlerden arındırıyor. Hocam böyle düşünmek dinen sakıncalı mıdır? Buna inanmamak kişiyi dinden çıkarır mı?”Cevap:Tezkiye, terbiye, ruhu (nefsi) kirlerinden temizleme süt banyosuyla değil, iman ve ibadetle olacak bir şeydir. Meşru, İslam'a uygun tasavvufun yaşandığı devirlerde böyle şeyler yoktur. Mürşid önce haliyle, sonra kâliyle talipleri terbiye etmeye çalışır. Kâmil bir mürşidin yanında bulunmak veya onu hatırlamak mâsivâ ilişkisini zayıflatır, insanı Allah'a yöneltir; çünkü o -kâmil ise- nefsini ıslah etmiş, ihlas devletine ulaşmış, şirkin her çeşidini aşmış olur. Böyle bir mürşidden İslam akaidine, Peygamberimiz'in (s.a.) Sünnetine aykırı hiçbir fiil sadır olmaz, olmamalıdır. 3. “Bir de sohbeti yapan mürşidin vekili hanım bir gün mürşidinin namazda elini yumruk yaparak değişik hareketler yaptığını gören insanlardan bahsetti. Çevresindekiler bu hareket namazı bozmaz mı demişler. Mürşid de o hareketi elinde olmadan yaptığını, o esnada sekerat halinde olan bir müridin yardımına gittiğini, şeytan tam müridin imanını çalacakken ona bir yumruk attığını, bu hareketin o sebeple oluştuğunu söylemiş. Böyle bir şey olabilir mi hocam? İnanın gerçekleri öğrenmek için soruyorum. Buna inanmazsak dinden çıkar mıyız?”Cevap:Namazda böyle bir hareket ve masiva ile meşguliyet (Allah'ı değil de mesela ölen bir kimsenin halini düşünmek) kâmillerin işi değildir. Ayrıca mürşidin böyle bir gücü varsa bunu yalnızca müritleri için kullanması, bunca günahkâr ve şeytana yakasını kaptırmış insanlarla meşgul olmaması, onların İslam'a girmiş (Müslüman) olmalarına bakmayıp, yardım için tarikatına girmiş olmalarını şart koşması insaf, vicdan ve ahlak ile bağdaşmaz. Böyle bir şeye inanmamak gerekir, inanmak zararlıdır.4. “Mürşidin cübbesinin içinde sofilerini alıp Sırat'tan geçirip cennete taşıyacağı da rivayetler arasında. Eğer bunlar doğruysa ben bu tarikate devam etmek isterim. Ama kafama takılan bunlar doğru olabilir mi? Yalansa koskoca mürşid Allah dostu neden yalan söylesin. Hepsi seyyid ve dinine bağlı insanlar böyle bir yalan söyleyebilirler mi? Ne yapacağımı şaşırdım. Ne olur bana yardım edin. Allah razı olsun.”Cevap:İşte böyle aslı astarı olmayan, Allah'tan başkasının bilmesi imkansız olan şeylere inanmak imanı tehlikeye sokar. Ahirette bir kişinin böyle bir yetkiye sahip olabileceğini bir Allah bilir ve Peygamberimiz'den sonra hiçbir kimse Allah'tan kesin bilgi alamaz. Rüya, ilham vb. şüphelidir, kesin değildir, bunlara dayanılarak itikad kuralı konamaz.Namazında niyazında olan, seyyid olduğunu iddia eden adamlar da günah işleyebilir, yalan söyleyebilirler. Niçin böyle yaptıklarını kendileri bilir, meşru olmayan bir gerekçeleri bulunabilir. Ayrıca hayal ile hakikati birbirine karıştırmış, hayali hakikat sanmış da olabilirler. İşte bu sebepledir ki, mümin, aklına ve kalbine geleni Hz. Peygamber'in Sünneti, Ehl-i Sünnet itikadının temel kuralları ile test etmelidir.Kimin hangi manevi derece ve yetkiye sahip olduğunu kimse bilemez. Ortalık sahte şeyh ve mürşid kaynıyor. İnsanları dinden, imandan, sahih İslam'dan uzaklaştırıyor, kalplerini, bedenlerini ve emeklerini çalıyorlar. Sıradan bir insanın bu konuda doğru seçim yapabilmesi oldukça zordur. İyi niyetli ve iyi halli (güzel ahlak ve müspet etki sahibi) müminlerle dostluk kurarak, sıkça bir araya gelerek, muteber kitapları okuyarak, ibadetleri aksatmayarak kemâle doğru yürümek hem mümkündür, hem de en tehlikesiz yoldur.
Anayasa ve laiklik tartışmaları
03:005/05/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meclis Başkanı sayın İsmail Kahraman'ın yaptığı bir konuşmadaki laiklikle ilgili sözlerinin çarpıtıldığı anlaşılıyor. Yıllardan beri “bu ülkede laiklik olmalı mı, olmamalı mı, olursa nasıl olmalı ve anayasada nasıl yer almalı” konusu tartışılıyor. Gün geliyor laikliği tartışanlar hapse atılıyor, parti ise kapatılıyor, gün geliyor “laiklik anayasadan ve uygulamadan kaldırılsın, ülkede şeriat uygulansın” diyenler oluyor ve bunlara kimse dokunmuyor.
“Hangisi daha sağlıklı ve faydalı” sorusuna benim cevabım ikincisidir; bugünkü dünyada ve şartlarda bir ülkede vatandaşlar şiddete ve hakarete yönelmeden ve yöneltmeden düşünce ve inançlarını serbestçe ifade edebilmeliler ve insanca tartışabilmeliler. Düşünceye ve inanca baskı, bunu yapanları amaçlarına ulaştıramaz, kaçınılmaz sonucu diyalogların kesilmesi, köprülerin yıkılması, gruplaşma ve gruplar arası gerginlik, hatta çatışma olur.
Anayasa konusu da böyle, bildiğim kadarıyla cumhuriyetin ilanından beri ülkemizde demokratik bir anayasa olmadı. Totaliter yönetimler kapalı kapılar arkasında ve bazen kapıyı kapatmaya bile ihtiyaç duymadan seçtikleri adamlarına anayasa metinleri hazırlattılar, sonra bazılarını, “ya kabul et ya daha kötüsüne razı ol” kabilinden iki seçenekle kamuoyuna sundular.
Bugün demokratik bir ortamda anayasa tartışılıyor; bakıyorum da -benim devamlı olarak tahammülsüz olduklarını söylediğim- gruplar bu tartışmaya da razı olmuyor, “şuna değdirtmem, buna dokundurmam, endişe duyuyoruz, kaygılıyız, nereye gidiyoruz…” kabilinden marazalar çıkarıyorlar.
Anayasa ve laiklik konularındaki şahsi görüşümü yazmayı erteleyerek TÜSİAD'ın tepkisini tahlil edeceğim.
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmiş:
“Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temel değerlerinden laiklik ilkesinin yeni Anayasa'dan çıkarılmasına yönelik TBMM Başkanı'nın açıklamasından büyük bir üzüntü ve rahatsızlık duyduk. Laiklik ilkesinin yeni Anayasa'dan çıkarılması önerisini kaygı verici ve kabul edilemez buluyoruz.”
“Laiklik başta olmak üzere akıl, bilim, hukuk ve özgürlük üzerine inşa edilmiş Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmaya devam edeceğiz.”
Bu açıklamayı ben iki paragrafa ayırdım. Birinci paragraf tartışamadan kaçan, dayatmacı, “üzüntü, rahatsızlık, kaygı” gibi duyguları işe karıştıran ve bunları tekeline alan başkalarına ise bu duyguları meşru görmeyen, daha da önemlisi “kabul edilemez” kesin hükmü ile tartışmayı bitiren bir yaklaşımı temsil ediyor.
İkinci paragrafa gelince:
Demokrasinin var olduğu bir ülkede siyasi, sosyal, ideolojik, dini grupların ve bireylerin düşüncelerini açıklamalarını, belli değerlere sahip çıkmalarını ve bu değerleri koruyup savunmak için meşru yöntemler kullanarak çaba göstermelerini demokrasinin gereği olarak görüyorum, ancak bu hak belli bir gruba değil, bütün fertlere ve gruplara ait olmalıdır. Komünistler, dindarlar, farklı fikir ve ideolojilere sahip olanlar da “kendi değerlerine sahip çıkacaklarını ve bunu yaymak için meşru yoldan çaba göstereceklerini” serbestçe açıklayabilmelidirler.
Atatürk ilke ve inkılaplarına dayalı bir sisteme ve bu sistemin değerlerine sahip çıkanların hür, mesela dînî değerlere sahip çıkanların yasaklı olduğu ülkede demokrasi yoktur.
Şu halde “kaygıyı, rahatsızlığı, üzüntüyü” bir yana bırakıp soğukkanlılıkla konuşalım ve tartışalım.
İstihare yapmak mı yatmak mı?
03:006/05/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İtikad ve ibadet konularında dinimizde olmayan, hakkında vahyin açıklaması bulunmayan ilaveler bid'attır, hurafedir. İman, ibadet, helal, haram konuları dışında insanların ihtiyaç duydukları, İslam'ı ve Müslümanları korumak için gerekli olan her çeşit icad, keşif, alet, araç mubahtır, hatta ihtiyaç durumuna göre farz-ı kifaye olur.
İbadet alanında bid'at iki şekilde oluyor: Ya aslı mevcut bir ibadete ilave yapılıyor veya aslı da uyduruluyor.
Kandil gecelerinde şu kadar rek'at namaz kılmak ve bu namazlarda şunları okumak şeklindeki bid'atlar ikincisinin örnekleridir. Bu gecelerde mümin, dilediği kadar namaz kılar, Kur'an okur, dua ve zikreder… ama şu kadar ve şu şekilde bir namaz yoktur.
İbadet ve duaya ilave şeklindeki bid'atlara bir örnek de istihare ile ilgilidir.
Lügat manası “hayırlı olmasını dilemek” olan istihare namaz ve dua olarak sünnette vardır. Ama namazın ve istiharenin mesela yedi kere yapılması, namazda belli surelerin okunması diye bir sünnet yoktur. Bu konuda rivayet edilen sözler hadis değildir, rivayetler zayıf veya uydurmadır.
Namaz ve duadan sonra kararı etkileyecek bir rüya görmek üzere yatmak veya uygun bir kimseye bu işi havale etmek ise tamamen uydurmadır, sünnette yeri yoktur.
Peki Müslüman bir işe karar vermek istediğinde yanılmamak, işin hayırla sonuçlanmasını dilemek için ne yapmalıdır?
Yapacağı şey istişare ve sünnete uygun istiharedir.
Kitabımızda ve Sünnet'te teşvik, hatta emredilen istişare ahlak, bilgi ve tecrübe bakımından güvenilir kimselerle yapılacaktır.
İstihareye gelince:
Ya sünnet namazlardan sonra veya özellikle istihare için iki rek'at namaz kılmak, Allah'a hamd, Resulü'ne salat ve selam etmek, sonra Peygamberimiz'in (s.a.) öğrettiği aşağıda tercümesini sunacağımız duayı yapmaktan ibarettir. Namazda okunacak sureler konusunda bir belirleme yoktur.
İstihare duası:
“Allah'ım senin ilim, kudret ve kaderine sığınıyor ve büyük lütfundan diliyorum, senin her şeye gücün yeter ben ise acizim, sen her şeyi bilirsin ben ise bilemem, sen gayıpları (beşerin bilgisi dışında kalanları) da en iyi bilensin. Allah'ım şu iş (burada ne için istihare yapıyorsa onu dile getirir) dinim, dünya hayatım ve âkıbetim (işimin bugünü ve geleceği) için hayırlı ise onu bana takdir ve nasip eyle, kolaylaştır ve sonra da onu benim için bereketli kıl. Eğer senin ilminde bu iş benim dinim, dünya hayatım ve geleceğim için kötü ise onu benden ve beni ondan çevir, hayırlı olan hangisi ise bana onu nasip buyur, sonra da beni ondan hoşnut kıl!”
İşte sünnette var olan bu istişare ve istihareyi yaptıktan sonra işe teşebbüs eder, istihare ve istişare öncesinde verdiği kararlar ve tercihinde ısrar etmez, olanı da hayırlı sayar; çünkü Rabbine böyle sığınan bir kulu O, hüsrana uğratmaz.
İstihareyi böyle yapalım, uykuya ve rüyaya bel bağlamayalım; çünkü her rüya doğruyu, hayırlıyı, hakkı göstermez.
Anayasa ve laiklik tartışmaları (2)
03:008/05/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokrasinin İslâmîsi olur, ama laikliğin İslam'a uyarlanması mümkün değildir. Bunu yapmaya çalışanların hem laikliği hem de İslam'ı bozarak yaptıklarını görüyorum ve bunun teoride ve pratikte geçerliği olmayacağını düşünüyorum.
Yukarıda kurduğum cümle benim düşüncem ve inancımdır. Bir şahsın düşünce ve inancını açıklaması başkadır, bunun topluma teklif ve tahmil edilmesi (yüklenmesi) başkadır. Demokrasilerde birincisi için imkan vardır, olmalıdır ve bundan kavga da çıkmaz, çıkmamalıdır. Ama ikincisi böyle değildir; halkının da pek çoğu ile birlikte seküler demokrasiyi benimsemiş olan bir ülkede gerçekleri ve şartları kaale almadan ikide bir de “laikliği kaldırmaktan, şeriat düzenine geçmekten” söz etmek, “Kur'an'a dayalı bir anayasa metni hazırlayarak bunun kabulünü ilgili mercilerden talep etmek” en yumuşak bir ifade ile söyleyeyim “akıl kârı değildir”. Biz bu filmi daha önce de izledik, sonu hüsran oldu, kazanımların kaybı oldu, bir daha toparlanabilmek için yılları vermek gerekti ve gerekiyor.
Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam'ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye'sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam'dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.
Bugün samimi ve akıllı Müslümanların yapacağı iş/hizmet, fert ve aile olarak iyi Müslümanlar olmaya çalışmak, uygun olan her aracı kullanarak halka İslam'ı anlatmak, öğretmek, yaşamalarına yardımcı olmaktır. Bugün insanların zihniyet ve ahlakını etkileyen amillerin “İslamlaşma” faaliyeti bakımından büyük engel olduğunu ben de biliyorum ve defalarca yazdım, ama bunu kısa sürede değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini de bilmemiz gerekiyor. Koskoca Sovyet Rusya imparatorluğunu transistörlü radyonun yıktığı söylenir, bunu unutmamak gerekiyor. İletişim sınırlarını dünyaya kapatan, kapattığını sanan ülkelerin halklarına bakın, nasıl dünya ile iletişim kurmanın ve etki yüzünden şiddetlenen tepki ile daha ziyade bu çekime kapılmanın içine düştüklerini görün. Bu modern Deccal'ın hakkından gelmenin yolu safları sıklaştırmaktır, uygun çevreler oluşturmaktır, eğitimi sağlam bilgiye dayanarak yapmaktır, iletişim ve bilişim araçlarının içini kendimize ait olanla doldurmaya yönelmektir.
Bu satırları Sayın Meclis Başkanına kasten yamanan sözler sebebiyle yazmadım, o maksadını açıkladı, aşağıda birkaç cümlesini yazacağım. Yazımın sebebi yüzme bilmediği halde denize, paçaları sıvamadan dereye girmeye kalkışanlardır. Maksadım denenmişi tekrar denemeyi önlemeye yardımcı olmaktır.
Sayın Başkan maksadını yazılı olarak şöyle açıkladı:
“Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak dercedilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.
“Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır. Mevcut anayasamızda Türkiye'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır. Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir. 'Anayasanın dindar olması' beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzı ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir.”
Ve Başkanın maksadı laiklikle İslam'ı bağdaştırmak değil, herkes ve her kesim için en geniş ölçüde din ve düşünce hürriyetini sağlamaktır.
Tasavvufa saldırmak mı?
03:0012/05/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Selefî ve Hâricî çıkışlara karşı yıllardır İslam Tasavvufu'nu savunan, İmam-ı Rabbânî ve İslam Tasavvufu kitabını yayınlayan bir kimseyi “Tasavvufa saldırmak”la suçlamak, Şeriat'a bağlı ve zahir İslamî ilimlerin denetimine tabi olmayan Tasavvuf yorum ve hareketlerinin yanlışlığına dikkat çeken bir kimseyi ima ederek “o şöyledir, böyledir, ona itibar etmeyin, Tasavvuf'un yanlış kollarını ve yollarını tenkit etmek gerekirse onu da Tasavvuf'a mensup olanlar yapar, başkalarının haddi değildir…” kabilinden yazılar döktürmek de neyin nesi, hangi tarafın sesi oluyor!?
Günümüzde bazı tarikat uygulamalarında görülen yanlışlar, bid'atlar, hurafelerle ilgili onlarca mektup geliyor; bunlardan ikisini yayınladım, sonra da değerlendirme yazıları yazdım. Elbette Şeriat'a bağlı, bid'at ve hurafelerden uzak kalmaya özen gösteren tarikat uygulamaları var; peki bunlar diğerlerinden şikayetçi değiller mi, kendi imajlarına da zarar veren bu sahte, istismarcı, zararlı temsilleri tenkit etmiyorlar mı? Ben yakinen biliyorum ki, hem geçmişte hem de günümüzde bu şikayetler, tenkitler ve uyarılar yapılıyor. Ben de kendi bilgi ve bulgularıma dayanarak iyiye iyi, kötüye kötü deyince bu alınmalar, bu haksız ve çirkin saldırılar ne oluyor, hangi ahlak ve tasavvuf âdâbı ile bağdaşıyor!
Ağızdan çıkan her sözün bir sorumluluğu, bir hesabı vardır; ağızlarının ölçüsünü kaybetmiş kişileri sorumluluklarıyla baş başa bırakarak doğru bildiklerimi özetleyeyim:
İslam'da Fıkıh, Kelam, bunların mezhepleri nasıl varsa, nasıl bunlar İslam'dan çıkmış ise Tasavvuf ve tarikatlar da vardır, İslam'dan çıkmıştır. Ancak her İslam'dan çıkan ve çıkarılan (keşifler, ictihadlar, yorumlar…) mutlak manada isabetli ve tenkit dışı değildir. Peygamberimiz (s.a.) dışında her bir beşerin düşüncesi, yorumu, keşfi tenkide ve ilmî denetime tabidir.
Peygamberimiz (s.a.) dışında herhangi bir beşeri, yanılmaz ve günah işlemez kabul etmek Ehl-i Sünnet itikadına aykırıdır.
Bir Fıkıh, bir Kelam, bir felsefe, bir Tasavvuf İslam'ı olmaz; İslam bir tanedir, yorumlar İslam'a aittir, İslam bu yorumların birine mahsus değildir. İnsanlığı dünyada ve ahirette kurtaracak olan da İslam'dır; bu yorumların yalnızca biri değildir.
Ayrımcılık, çatıştırma, meşru farklılığa tahammülsüzlük, tekelcilik, medrese-okul-tekke üçlüsünü bütünleştirmek yerine ayırarak birini alıp diğerini atmak ümmete hayır getirmez, “Allah'ın kulları olarak kardeşlik” ümmetin harcı, dayanışma ise gıdasıdır.
Kırk yıldır bazı çevreler ısrarla beni Efgani, Abduh, İbn Teymiyye gibi zevatın peşine düşmekle itham ediyorlar. Ben de yıllardır bu isimleri, merhum Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutup gibi diğerlerini, kendi eserlerini okuyarak, leh ve aleyhlerinde yazılanları bilerek, taraf tutmadan oldukları gibi anlatmaya çalıştım. Bunları yerin dibine batıranlara da, göklere çıkaranlara da tabi olmadım. Birinin peşine düşmeye gelince, kimin peşine düşeceğimi Rabbim ve Resulü açıklamıştır: Kitab ve Sünnet. Bunların dışında kim ne söylemişse “sözü dinler en güzeline uyarlar(Zümer: 38/19)” düsturuna göre hareket ederim. Taklit benim işim değildir.
“Bazı kimseler için bazı durumlarda bayanla da el sıkışmak maslahat-zaruret icabı olabiliyor, temel ihtiyaçlarını başka türlü karşılama imkanı bulamayanlar faizli kredi alabilirler, zinet değil de nişan olarak kullanılan altın halka caizdir” şeklindeki açıklamalarımın delilleri ve fıkıh kitaplarından kaynakları yazılarımda vardır (siteme bakın.) Bunlara bakarak beni İbahiyyecilikle suçlayanlar, iftirayı mübah saydıkları için bu sıfat kendilerine daha ziyade yakışır.
Laikleşme ve sekülerleşme belasına karşı yaptığım uyarılar, yazdığım yazılar hacimli bir kitap eder. İslam'ı bütünüyle yaşamak, korumak ve yaymak davası manasındaki İslamcılık benim yolumdur. İslamcılığı, belli şahısları merkeze alarak farklı tarif edenlerin niyetlerini bilemem, ama yaptıklarını doğru bulmuyorum.
Kurtarıcı olan tasavvuf mu?
03:0013/05/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmâm-ı Rabbânî'nin bu konudaki bir mektubu:
Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm'ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.
“Her kap, içindekini sızdırır.”
Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ'nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer'î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.
Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.
Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.
Denirse ki:
İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?
Şöyle cevap verilir:
Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.
Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah'ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.
(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)
Ehl-i sünnet irfana mı dayalı?
03:0015/05/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ehl-i sünnet İslam anlayış ve uygulamasının sahih İslam anlayışı olduğu konusunda benim şüphem yoktur. Ancak bu terimin içini nasıl doldurduğumuz önemlidir.
İngilizlerin icad etmediği ama ümmetin aleyhine kullandıkları Vehhâbîliği temsil eden ve yaymak için çaba gösteren devlet ve kurumlara bakarsanız “yalnız onlar ehl-i sünnet ve cemaat” oluyorlar; Mâtürîdîleri ve Eş'arîleri bile ehl-i sünnet saymıyorlar. Onlar böyle söyleyip dursunlar, gerçek olan şudur ki, itikad mezhepleri ortaya çıktığından bu yana ehl-i sünnet deyince asırlar boyunca anlaşılan ve doğru anlaşılan mana/karşılık, selef (selefîler değil), Mâtürîdîler ve Eş'arîlerdir.
Bugün dünyada yaşayan Müslümanların yaklaşık ikiyüz milyonu hariç geri kalanı ehl-i sünnet itikadını korumaktadırlar. Bunca gayrete rağmen Vehhâbîlik dahil diğer mezheplerin yayılma imkanı bulamamasının sebepleri arasında ve belki başında ehl-i sünnet mezhebinin fıtrata, akla ve naslara (vahyin lafız ve ruhuna) başkalarından daha uygun olması gelmektedir. Bu sebeple ben, İslam dünyasını tehdit eden itikadi fitne ve fesadın bid'at mezheplerden ziyade dinsizlik ve sekülarizm (özellikle gevşek ve eksik dindarlık) olduğunu düşünüyorum.
Ehl-i sünnetin irfana mı, beyana mı dayandığı konusuna gelelim:
Fazla bilgiye bile gerek yok, bir ilmihal kitabını açıp okursanız şunu görürüsünüz:
Din bilgi ve hükmünün asıl kaynakları (edille-i şer'iyye) Kitâb, Sünnet, icma ve kıyastır. Bu kaynaklar herkese açıktır, doğrudan temasla bilgi edinemeyen kimseler için de çare “bilenlere sormak, bilenlerden öğrenmektir”. Şeriat (sahih İslam) bilgisi ilham yoluyla değil, fıkıh ve kelam usulünde ortaya konmuş bulunan yöntemle elde edilir.
İrfan, beyan ve ilim dışında bir manada kullanıldığında bundan maksat ilhamdır, keşiftir, ve bunlara bağlı birikimdir. Yine ilmihal kitaplarında “şer'î delillerin her mümini bağladığı”, ilham ve keşfin ise genel bir bilgi ve hüküm kaynağı (delil, hüccet) olmadığı yazılıdır, ehl-i sünnet bu konuda ittifak halindedir.
Sünnetle ve ehl-i sünnetle tasavvufu eşitlemek, “ümmet varlığını, itikadını, değerlerini irfan (tasavvuf) sayesinde korudu” demek çok problemli bir ifadedir.
Şerîata hâdim olan tasavvufa ve irfana bir itirazım olmadığı gibi karşı çıkanları da hatalı bulurum, bulmuşumdur. Ama İslam'ın beyana (edille-i şeriyyeye) ve bunlara dair ilimler ile eğitime değil de irfana dayandığını söylerseniz ve irfandan da tasavvufu kastederseniz bu daireye girmemiş milyonlarca mümini sahih İslam'dan, ehl-i sünnet camiasından ve sünnetten dışlamış olursunuz.
Başkalarını devamlı feraset ve basirete davet edenleri ben de şu maddeleri kabul konusunda aynı uyanıklık ve duyarlılığa davet ediyorum:
1.
Tasavvufsuz İslam olmaz diyenler ne söylediklerinin farkında iseler bundan derhal vazgeçsinler, aksi halde en azından ehl-i sünnet İslam'ından uzaklaşmış olurlar.
2.
İslam'da tasavvuf yoktur, tasavvuf bid'attır, İslam'a yabancı din, düşünce ve kültürlerden gelmiştir diyenler de bu davadan vazgeçmelidirler; başkalarında da tasavvufa benzer düşünce ve eğitim yöntemleri olabilir, ama İslam tasavvufu İslam'a aittir, onun meyvasıdır, ancak tasavvuf; mümin, Müslüman ve ehl-i sünnet olmanın şartı değildir.
3.
Bugün tasavvufu tarikatlar temsil ediyor, ihlas ve ihsan vasıflarını elde edebilmek için başka çare bulamayıp tarikata girmek isteyenler varsa şu ölçülere dikkat etmeleri elzemdir:
a)
Tarikat şeyhi islâmî ilimleri tahsil etmiş, ilmiyle âmil, yüksek ahlak sahibi ve ehlinden icazetli bir şahıs olmalıdır.
b)
Tarikat şeyhi irşad hizmeti karşılığında halktan hiçbir menfaat sağlamamalıdır. İmkan varsa geçimi de kendi helal kazancından olmalıdır.
c)
Tarikat şeyhi hata da edebilir, günaha da girebilir; bu sebeple onun sözleri ve fiilleri ile tasavvuf adına söylenenlerin ve yapılanların tamamı şeriatın şaşmaz ve objektif ölçütlerine göre değerlendirilmelidir.
d)
Onun tarikatına girmiş olanların, eski hallerine göre iman, ibadet, muamelat, ahlak… bakımlarından daha iyi Müslümanlar olduğu, tarikattan bu manada istifade edildiği sabit bulunmalıdır.
Fıkhın ve kelamın mezhepleri olduğu gibi tasavvufun da farklı kolları ve tarikatları vardır. Bu kollardan bir kısmında bid'atlar, hurafeler, ehl-i sünnet itikadına aykırı inançlar ve kabuller mevcuttur; işte bunların da ifsadından sahih İslam'ı koruyan fıkıh ve kelamdır; bu ilimlerde işlenen ehl-i sünnet itikad ve uygulamasıdır; bunlara sadık kalan tasavvuf kollarını da bu ilim korumuştur..
Bu ittifak niçin?
04:0019/05/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD, Rusya, AB ve İsrail Türkiye'nin güçlenmesini, büyümesini, lider ülke olarak İslam dünyasını bir şekilde birleştirmesini engellemek için ittifak etmiş bulunuyorlar. Bu engellemenin en önemli parçası da misyonu ve vizyonu ile böyle bir davanın sahibi ve takipçisi olan Erdoğan'ı etkisiz hale getirmektir.
Yukarıdakine benze bir cümle kurulduğunda bazı kalemler bundan rahatsız oluyorlar, “Bunlar komplo teorileri, bunlara sığınarak içimize kapanmayalım, bu iri devletlerle iyi geçinelim (yani dediklerini yapalım, istediklerini verelim)” diyorlar.
Biz de diyoruz ki, 16 Mayıs 1916'da yapılan Sykes-Picot anlaşmasının bunu yapanlar tarafından daima gündemde tutulduğuna inanmak komplo teorisi midir? Bu anlaşma Osmanlı devletini parçalamadı mı, topraklarında küçük ve sözde devletler oluşturmadı mı? Çıkarları vicdanlarını körleştirmiş olan bu ülkeler oluşturdukları devletçikleri kapalı veya açık usullerle yönetmediler mi, bu devletlerin servetlerini gasp etmediler mi, aralarına nifak sokup savaştırmadılar mı, savaşan taraflarının tamamına silah satmadılar mı, başta petrol olmak üzere mallarını ucuza alıp kendi mamullerini pahalıya satmadılar mı, tekerine taş koymaya kalkışan düşünce veya siyaset adamlarını bir bir ortadan kaldırmadılar mı, petrolün –altın karşılığı olmayan uyduruk para- dolarla satışını dayatmadılar mı, içeri aldıklarına göre durumu ve şartları daha müsait olan Türkiye'yi yıllardır AB'nin kapısında bekletmiyorlar mı; mezheb, etnisite ve ideoloji farklılıklarını kullanarak, köpürterek, kaşıyarak ülkeyi karıştıranlar, iç avaş çıkarmak için gece gündüz uğraşanlar bunlar değil mi?
Bütün bunlar komplo teorisi mi?
Apaçık gerçekler karşısında gözleri yumuk, kulakları sağır olanlar varsın istediklerini söylesinler, biz bize gelelim.
Sykes-Picot'ın yeni versiyonunu engellemek için Türkiye'ye ve İslam ülkelerine düşen vazifeler var:
Batı'nın demokrasi, insan hakları, bu meyanda düşünce özgürlüğü, hukuk gibi kavramları ve kurumları kullanarak (istismar ederek) Türkiye'yi engelleme taktikleri karşısında uyanık olmak.
İslam ülkelerinde İslâmî demokrasiyi kurup işletmek için çaba göstermek.
İslam ülkeleri arası bir hakem heyeti (veya şûrâ) oluşturmak, ihtilafları burada çözmeye çalışmak ve çatışmayı ortak karar dışında kesin olarak gündemden kaldırmak.
Ortak karardan maksadım hakem ve şûrâ heyetinin haklıyı haksızdan ayırmasına, en uygun çözümü ortaya koymasına rağmen yanlışta ve haksızlıkta direnen yönetimlere karşı ortak hareket etmek ve en az zararla durumu normalleştirmeye çalışmaktır.
İslam dünyasını bütünleştirme çalışmasını yürütecek olan kuruluşun yönetimini -rekabet ve hasedi önlemek için- dönem başkanlıkları vasıtasıyla yapmak.
Çıkarları dinleri olan kalkınmış ülkelerin tamamını karşımıza almak akıl kârı olmadığından aralarındaki ideoloji, menfaat ve rekabet farklarını kullanarak bizim için zorunlu olanlarla zorunlu olduğu ölçüde siyasi, askeri, ekonomik ilişkiler kurmak.
Bugün İslam dünyasında -halkların katında- R.Tayyip Erdoğan'ın büyük itibarı olduğu, kendisine güvenildiği, yılların rüyasını gerçekleştireceği umulduğu, “Bu dünyada dinimiz, medeniyetimiz, ahlakımız ve davamızla biz de varız, dünya beşten büyüktür…” diyerek büyük ufkunu açıkladığı için düşmanın oyununa gelmeden onu korumak ve kutlu yolunda yürümesini sağlamak için yardımcı olmak, hatası ve yanlış olduğunda yıkıcı değil, yapıcı uyarı ve tenkitlerde bulunmak.
Dünya ve ülke şartlarını daima göz önünde bulundurmak, ayakların yere basmasına itina göstermek, hayal ile hakikati ayırmak, adımların sırasını asla şaşırmamak, bir ağaca dalıp ormanı unutmamak.
İmam-ı Rabbânî’nin sünnet anlayışı
04:0020/05/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Sünnet nedir, sünnet-hadis ilişkisi nasıldır” sorularının cevabını ilgili ilim dalının alimleri asırlarca önce vermişlerdir, ancak günümüzde bu cevapları bilmeyenler veya beğenmeyenler yeni tarifler veriyor, ilmî geçerliği olmayan yorumlar yapıyorlar.
Dinî hüküm ve bilginin kaynaklarından (edille-i şer'iyyeden) biri olarak sünnet “ibadet, itikad ve muâmelât” olarak dini açıklar. Hadis kitaplarında rivayet edilen her ifade sahih olmadığı gibi dini açıklayan sünnet de değildir.
Sünnet ve bağlayıcı olup olmaması bakımından Peygamberimizin (s.a.) sözleri ve fiilleri farklıdır. (Bu konuda geniş bilgi için sitemden “Bağlayıcılık Bakımından Hadisler” konulu yazıma bakılabilir.)
İmam-ı Rabbânî'nin bir mektubundan aldığım aşağıdaki parça sünnet ve bid'at konusunda tasavvuf erbabını da tatmin edecek bilgiler veriyor:
“Sesli (cehrî) zikir zevk ve şevk verdiği halde bid'at diye menedilmesi, yine Peygamberimizin (s.a.) zamanında mevcut olmadığı, sonradan icad edildiği halde ferace, şal, şalvar giymek gibi şeyleri men'etmemenin sebebi nedir?” diye soruyorsun.
Ey mahdûm,
Peygamberimizin (s.a.) yaptıkları (fiilleri) iki çeşittir: İbadet yoluyla yaptıkları ve örf ü âdete uyarak yaptıkları.
Kendisinden ibadet olarak sadır olan fiile aykırı (ona uygun düşmeyen) bir fiili çirkin bid'at olarak kabul ediyoruz ve bu fiil dinde olmayan bir şeyi ona kattığı bunun da kabul edilmesi mümkün olmadığı için onu titizlikle menediyoruz.
Ondan (s.a.) örf ve âdete uyarak sadır olan fiillere gelince, bunlara uymayan, benzemeyen şeyleri çirkin bid'at olarak kabul etmiyor ve engellemiyoruz; çünkü bunların din ile alakası yoktur, varlığı ve yokluğu, olup olmaması dine ve ümmetin dine dayalı davranışına değil, örf ve âdete dayanmaktadır; bazı yerleşim yerlerinin örfü diğerlerinin örfüne benzemez, hatta belli bir yerin örf ve âdeti bile farklı zamanlara göre değişik olabilir.
(Fiilin bid'at olup olmaması ve buna göre menedilip edilmemesinin kuralı böyle olmakla beraber) âdete dayalı sünnete de riayet edilirse iyi sonuçlar ve mutluluklara vesile olur… (Mektubat, C. I, 231. Mektup'tan).
Şimdi bu mektupta yer alan bilgi ve hükümleri açarak maddeleştirelim:
*Peygamberimizin (s.a.) her fiili ibadet ve din değildir; onun toplumunda uygulanan bazı âdetlere uyduğu da bir vakıadır, bu âdetler din ve ibadet olmadığı için değişebilir ve bunlara uymayan fiiller, davranışlar bid'at olmaz.
*İmam-ı Rabbânî'ye göre bazı tarikatlarda uygulanan cehrî (sesli) zikir -zikir ibadet olduğu ve Peygamberimiz sesli zikir yapmadığı için- bid'attır.
*Tasavvufu temsil eden tarikatların bir kısmında bid'atlar vardır; şu halde “tasavvuf eşittir sünnet” demek doğru değildir. Tasavvuf sünnetin değil, sünnet tasavvufun ölçütüdür, mihengidir.
*Bir mümin Peygamberine olan muhabbeti sebebiyle onun âdetlerini de kendinde uygulayabilir, bu muhabbet davranışından fayda da görür, ama bu âdetleri dine dahil edemez ve farklı davrananları sünnete uymamakla, bid'ata sapmakla suçlayamaz.
Raşid halifeler danışan başkanlardır
04:0022/05/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Ebu Bekir gibi Hz. Ömer de, ilgili âyetin âmir hükmünü yerine getirerek işlerini meşveret (danışma) ile yürütmüş, bunun için Medîne'de daima bir heyet bulundurmuş, bunların Medîne'den ayrılmalarına -zaruret bulunmadıkça- izin vermemiştir. O devirde bu heyetin belirlenmesi biraz da tabii olmuştur; imanı, ilmi, ahlâkı, İslâm'daki kıdemi ve hizmeti bakımından mesafe almış, başkalarından daha ileri bir
seviyeye gelmiş kişiler halkın itimadını kazanmış olduklarından, şûrânın da tabii üyeleri haline gelmişlerdir.
Hz. Ömer'in danışmanlarla pekiştirdiği ve uyguladığı önemli ictihadlarından biri yeni fethedilen toprakların statüsü ile ilgilidir. Suriye'den sonra Irak toprakları da fethedilince Hz. Ömer, bu toprakların, menkul ganimetler gibi savaşa katılanlar arasında paylaştırılmamasını, eski sahiplerinin ellerinde bırakılmasını ve bu toprakların gelirlerinden vergi (harâc) alınmasını, alınan harâcın, mevcut ve gelecek bütün Müslümanların menfaatleri için sarfedilmesini uygun gördü. Ancak bu kanaatini açtığı zaman sert tepkilerle, itirazlarla karşılaştı. Bilâl b. Ebî-Rabâh (Habeşî), Abdurrahmân b. Avf gibi sahâbîler, “halîfenin buna hakkı olmadığını, beşte biri alındıktan sonra geri kalan toprakların, taşınır ganîmetler gibi gazilere dağıtılması gerektiğini, bunun Kur'ân emri (Enfâl: 41) olduğunu” ileri sürüyorlardı. Halîfe ise, “Fethedilen topraklar gazilere dağıtılırsa yetimlerin, dulların, fakirlerin hali nice olur, sınırları ve bu toprakları kim korur?” diyordu. Meseleyi ashâbın ileri gelenleri ile istişare etti; Hz. Ali, Osman, Talha ve İbn Ömer gibi ashâb onu desteklediler. Sonra Ensâr arasından seçtiği on büyük ile istişare etti ve onların da tasviplerini aldı. Bütün bunlardan sonra kararını vererek ictihadını uygulama safhasına koydu. Böylece İslâm tarihinde yeni bir toprak rejimi, yeni bir vergi, yeni bir sosyal adâlet vasıtası ortaya çıkıyor, ileride “askerî ıktâ”, “mîrî arâzi” vb. isimlerle devreye girecek olan toprak rejimlerinin de temeli atılmış oluyordu.(Ebû-Yûsüf, K. el-Harâc, s. 24 vd; H. Karaman, İslâmın Işığında..., C. I, s. 138 vd. ).
Hz. Ömer'in bu ictihadını fey (Haşr: 6, 7) ve enfâl (Enfâl: 1) âyetlerine dayandırdığını ileri sürenler olmuştur. Kanaatimize göre lafzî yorum kaideleri müctehidi bu sonuca götüremez; çünkü ganîmet âyeti (Enfâl: 41), düşmandan alınan malların -beşte birinin devletçe alınıp özel yerlerine sarfedileceğini, geri kalanların ise gazilere ait bulunduğunu ifade etmektedir. Dağıtmanın taşınır mallara, devlet adına vakfetmenin taşınmazlara ait olduğuna ait naklî bir delil de yoktur. Bu sebeple Hz. Ömer gâî yorum ile (Şâri'in maksadını göz önüne alarak) bu sonuca varmıştır: Aslında bütün mallar ve bu arada ganimet Allah'a aittir. O'nun mülküdür, bunun bir kısmının savaşanlara dağıtılması teşvik maksadına, bu da dinin ve ülkenin korunması gayesine yöneliktir. Bu teşvik kayıtsız şartsız uygulandığında asıl maksada aykırı düşecek ve gerek toplumun ve gerekse ülkenin zararına olacaksa uygulamayı maksada göre yapmak gerekir... Hz. Ömer'in, kendisine itiraz edenlere karşı âyet okumayıp, “yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve malları kim koruyacak” demesi de bu kanaatimize delil teşkil etmektedir.
Hz. Ömer yalnızca danışma yapmak, işleri danışma esasına göre yürütmekle kalmamış, aynı zamanda danışma meclisinin kuruluşu ve işleyişi ile ilgili kaideler de koymuştur. Yaralanıp vefat edeceği anlaşılınca kendisinden, bir halîfe namzedi göstermesi (istihlâf) istenmişti. “Bu iş için, Allah Rasûlü'nün kendilerinden hoşnut olarak gözlerini kapadığı şu altı kişiden daha lâyıkı yoktur” dedi ve “Hz. Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa'd b. Ebî Vakkas'ın" isimlerini saydı; “Bunların hangisi seçilirse benden sonra halîfe odur” dedi. Kendi oğlu Abdullah'ı da, seçilmemek şartıyla onlara müşavir olarak tayin etti. İslâm tarihinde “şûrâ üyeleri: ashâbu'ş-şûra” diye anılan bu altı kişiye de şu talimatı verdi: Aranızda danışma yapın ve halîfe namzedini tayin edin. Eğer altı kişi, ikişerli üç gurup halinde ihtilâf ederlerse yeniden şûraya başvurun. Dört kişi bir tarafta, iki kişi bir tarafta olursa çoğunluğun reyini kabul edin. Şûrâ üçer kişilik iki gurup halinde ihtilâf ederlerse, başkan Abdurrahman b. Avf'ın bulunduğu tarafın reyini kabul edin ve uygulayın... Ayrıca Ebû Talha'yı çağırtarak “yanına elli kişilik bir güç almasını, şûrânın güvenlik içinde çalışmasını ve üç gün içinde işlerini bitirmelerini sağlamasını” istedi. Bilindiği üzere Hz. Ömer tarafından kurulan bu ilk “başkan namzedi tespit şûrası” danışma sonunda Hz. Osman üzerinde karar kılmışlar ve kendilerinden başlamak suretiyle ümmet ona bey'at etmiştir. (İbn Sa'd, age., C. III, s. 61, 338; İbn Haldûn, Mukaddime, C. II, s. 612.)
Değişim hayırlı olsun
04:0026/05/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fazilet, güzel ahlak, yüce kişilik hayatın önümüze çıkardığı imtihanlarda belli olur. Kişilerin ikbal ve idbar dönemlerine göre taraf ve ağız değiştiren insancıklar imtihanı kaybedenlerdir. Bu tiplerden devletlûlerin uzak durması zorunludur. Bunlar tatlıya meraklı sinekler gibidir ve sinek hiçbir işe yaramaz, mide bulandırır, mikrop taşır.
Bir ülkede yönetim emaneti omuzlarına yüklenmiş olan kişiler başarılı olabilmek için daima istişareye, uyarıya, iyi niyetli ve yapıcı tenkide açık olurlar, olmalıdırlar. Çevrelerine bir şekilde ulaşmış insanları, “evet efendimci mi, kendi menfaatini hiçe sayarak haktan ve hakikatten yana mı” sorusunu sorarak değerlendirmeli ve istihdam etmelidirler.
Sayın Erdoğan ile Sayın Davutoğlu, bugün hariçten gazel okuyanların bir kısmı başka âlemlerde dolaşırken dost olmuş, birbirini sevmiş, yönetim emanetine zarar gelmesin, iyi ve daha iyi olanı bulalım ve uygulayalım diye karşılıklı konuşmuş, istişare etmiş iki güzel insandır. Yakından bilerek söylüyorum: Davutoğlu bir makama talip olmamış, Erdoğan Başbakan ve Cumhurbaşkanı iken ısrarla çağırdığı vazifeleri -mevcut şartlarda ona hayır demeye Allah razı olmayacağı inancı ile- kabul etmiş, çok sevdiği kürsüsünden ayrılmış, okuyup yazmayı bu yüzden aksatmış, gece gündüz canla başla çalışmış bir millet evlâdıdır.
İki “kişilikli, fikir ve vizyon sahibi” insanın her zaman ve her konuda aynı düşünmesi, aynı görüşte olması mümkün değildir. Farklılık beraberliği zorlaştırdığı veya fayda yerine zarar getirme ihtimali doğduğu zaman taraflardan birinin fedakârlık etmesi, kalması gerekenin yerinde kalması, görevi değişmesi gerekenin de faydalı olacağı başka görevlere kayması en uygun çözümdür. Bu iki dost da böyle yapmışlar, dostluk ve istişare ilişkisi devam etmek kaydıyla bir görev değişikliğine gidilmiştir.
Keşke farklılıklar ayrılmayı zorunlu kılacak duruma gelmese ve beraberlik devam etseydi, ama olmamış, başkalarına ders olacak bir olgunluk içinde bir çözüm bulunmuştur.
Peki sineklere ne oluyor?
Gidene iyi niyetli çalışmaları ve hizmetlerinden dolayı teşekkür etmek, gelene de başarılar dilemek var iken niçin “gelene hulul etmek, imkân bulurlarsa pekmezden yararlanmak için” gidene sövüyorlar?
Bu mide bulandıran yaratıklara verilecek en güzel ders ve cevap, ilgili tarafların dostluk, yardımlaşma, dayanışma, danışma, davayı başarıya ulaştırmak için elden gelen işbirliğine devam etme olmalıdır ve inşallah olacaktır. İşte o zaman sinekler pekmezden ümit keserek çöplüklerine dönecek, güzel insanları rahatsız edemeyecek, devletin mumunu bile evini aydınlatmak için kullanmaktan kaçınan erdemlilerin aralarına fitne sokamayacak, araya duvarlar öremeyeceklerdir.
İnsanlar, makamlar, imkânlar, nimetler fanidir, gelir geçer; dünyada sevgi ve saygı, ebedî âlemde saâdet kazandıran şey ise erdemdir, ibadettir, Allah rızası için yapılanlardır, Hak için halka hizmettir.
Gidene sağlık, afiyet, yeni durumda yeni hizmetler, gelene de din, millet, memleket hizmetinde başarılar diliyorum.
İslâm herkese rahmettir
04:0027/05/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kadirdir./Onlar sırf “Rabbimiz Allah'tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler –ki oralarda Allah'ın adı bol bol anılır– yıkılır giderdi. Allah kendi muradına yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir./Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah'a varır. (Hac: 39-41)
Şu fânî dünyada düşüncesi ve inancı ne olursa olsun bütün insanların barış ve ortalama bir refah içinde yaşamalarını, herkesin inancına ve dünya görüşüne göre hayal ve hedeflerini gerçekleştirme imkanına ve fırsat eşitliğine kavuşmuş olmalarını sağlamak için uygun bir hayat, cemiyet ve dünya düzeni kurmaya, bugünkü yazımıza sertac ettiğimiz üç âyete bile yeterlidir. Bu üç âyetteki irşad ve talimatı şöylece maddeleştirmek ve özetlemek mümkündür:
1.
Savaş yalnızca zulmü (haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği) engellemek için izin verilmiş bir son çaredir.
2.
Yeryüzünde bütün kötülere ve kötülüklere rağmen hala yaşama hakkı, din hürriyeti, zalime karşı mazlumu koruma -eksikleriyle birlikte- varsa bu, Allah'ın iyi, vicdanlı, insanlık fıtratını kaybetmemiş kulları sayesinde olmaktadır, olmalıdır. Bugünlerde Türkiye'de başlayan insani zirve işte bu nitelikteki insanların eseridir. Oraya politik menfaatleri ve algı operasyonu için gelenler olsa bile “dünyada barış, adalet ve yerinde kullanılan hürriyeti herkes için ve her yerde sağlamak üzere” gelenler de vardır ve diğerleri istemese bile bu zirvede onların sesi dünyaya yayılacaktır. “İnsanların bir kısmının diğerlerine zulmünü engelleyecek olanlar” zalimler olamazlar. Bu sebeple zulmün bekçiliğini yapan Güvenlik Konseyi yapısının mutlaka değişmesi, “herkes için adalet, rahmet ve hürriyetin bekçisi” olan bir yapının oluşturulması gerekiyor ve bu Allah'ın da muradıdır.
3.
Allah'a (O'nun kullarından istediklerini gerçekleştirmeye) gayret ve yardım edenler yeryüzünde bir toprak, egemenlik ve iktidar elde ederlerse öncelikle yaratan ve imkan veren Allah'a kulluk ederler, ibadetlerini aksatmazlar, herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli düzenleme, kurumlaşma ve yardımlaşmaları yaparlar, insanı diğer canlılardan ayıran güzel niteliklerin yaygın ve egemen olması için fert ve cemiyet olarak seferber olurlar. Yöntem baskı ve şiddet değil, sevdirmek, kolaylaştırmak, ikna etmek, serbest düşünmenin ve tercihin önünü açmaktır.
Allah'ın kitabı, Peygamberi'nin (s.a.) sünneti, örnek ve güzel kullarının uygulamaları hep bu şekilde ve bu yönde olmuştur; bugün de yapmamız gereken budur. Biz yapalım ki, bütün peygamberlerin ortak yöntem ve programları bütün dünya insanlarına gösterilsin ve örnek olsun!
Ayasofya, Gazze, Suriye
04:0029/05/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ayasofya ibadete açılsın diye imzalar toplanıyor, binlerce mümin orada sabah namazı kılıyor. Bir cemaatin ilmî heyeti Kur'an merkezli bir anayasa metni hazırlıyor ve ilgili mercilere “işte anayasamız, bunu kanunlaştırın, başka ne arıyorsunuz” diyor. İyi niyetli bir arkadaş “ülkemizde İslam insanını yetiştirmek, gençliği iyi Müslümanlar olarak sosyalleştirmek için Türkiye, eğitim felsefesini değiştirmeli bu amaca uygun hale getirmelidir” diyor…
Bütün bunlar göze ve kulağa hoş geliyor da akla, basirete, hikmete uygun düşüyor mu?
Bir de bu bakımdan düşünsek diyorum.
Eğer Türkiye'de, yukarıda sıraladığım teşebbüslerin zamanı gelmiş ise benim bilemediğim, farkında olamadığım, gaflete düştüğüm pek çok değişim olmuş demektir!
Keşke olsa da ben farkında olmasam!
“Ülkemizde ve İslam dünyasında kendi dinimizi yaşamak ve medeniyetimizi ihya etmek için hangi sıra ile neler yapılmalıdır” konusunu en geniş ve ehliyetli heyetler içinde konuşmak, tartışmak ve ehl-i imanı bağlayacak kararlar almak bence en önemli ve öncelikli konudur. İlk paragrafta sıraladığım teşebbüsler böyle bir heyetin aldığı kararlara mı dayanıyor?
Hiç sanmıyorum.
Türkiye din, kültür ve medeniyet değiştirmeye karar verdiği ve bunun için Batı destekli tedbirler aldığı, düzenlemeler yaptığı ve icraya koyduğu günden bu yana neler değişti de “artık zamanı geldi, Türkiye'yi tabandan önce tavan bakımından İslâmîleştirelim” diyoruz?
Meclis başkanımız iyi niyetle Anayasa'dan “laiklik” kelimesinin kaldırılmasını, bunun yerine onun tarifinin ve anlamının konmasını kendi düşüncesi olarak söyledi diye kıyameti kopardılar, peki zamanı geldi idiyse neden yetkililer arka arkaya açıklamalar yaparak “aman endişe etmeyin, bu bir şahsi görüş, bizim laikliği kaldırmak gibi bir niyetimiz yok…” diye açıklamalar yaptılar!
Türkiye'de subay yetiştiren kurumlarda hocalar, kitaplar, programlar, müfredat, ideoloji ve örnek değişti de bizim haberimiz mi olmadı!
Suriye'de muhalefet imha ediliyor, ABD PYD'yi açıkça destekliyor, güvenli bölge ortadan kalkmak üzere, düşman burnumuzun dibine yaklaştı, Kilis'e, Gaziantep'e bombalar yağıyor, İsrail Gazze'de Müslümanları boğuyor, Rusya Kafkasya'da ve başka bölgelerde yaşayan Müslümanlara karşı, zulmüne ve âdeta soykırımına devam ediyor… Bütün bunlar olurken Türkiye, bırakın başka yerleri Suriye sınırından içeri bile bir adım atamıyor, yalnızca sınırın berisinden, o da çok etkili olmayan top atışları yapmakla yetiniyor…
Türkiye halkı ve devleti ile kitabın kavlince “güçlü bir Müslümanlar ülkesi” oldu, İslam dünyası zalim ve soyguncu öteki dünyaya karşı birleşti, askeri güç dengesini oluşturdu ve şimdi sıra onlara dönüp “Zalimler durun, yoksa sizi durdururum” deme zamanı geldi de ben mi bundan haberdar olamadım!
Başa döneyim:
Türkiye'de bunca cami var, koca camilerdeki cemaat durumuna hiç baktınız mı? Bu her bakımdan yetersiz olan cemaatler içinde gençlerin oranına hiç dikkat ettiniz mi?
İşe nereden başlamak gerekiyor?
Geliniz bunu konuşalım ve düşünelim. Bence işe tabandan başlayalım, zoru deneyelim, bu mahiyette güzel ve ümit verici çalışmalar da var, bunları zayi edecek zamansız girişimlerde bulunmayalım.
Bazı sembolik değişimlerin etkili olabileceğini ben de kabul ediyorum, ama bunların da neler olabileceğini yine istişare ile belirleyelim!
İkiyüzlü Batı ve mülteciler
04:002/06/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Batı Doğu, Güney Kuzey bütün dünya insanları belli zaman dilimlerinde hayatı paylaşmak mecburiyetindeler; yani ne “durdurun dünyayı inecek var” demek mümkün, ne de bütün insanları tektip hale getirmek imkan dahilinde. Çare İslam'ın tezinde birleşmektir.
Allah'a ve ahirete iman edenler de var etmeyenler de; ama İslam'ın tezi şöyledir: Dini, ırkı, sosyal ve kültürel durumu, bölgesi, medeniyeti ne ve hangisi olursa olsun bütün insanlar adalete dayalı bir sulh ve her bireyin insanlığını gerçekleştirmesini mümkün kılacak bir hürriyet içinde yaşamalıdırlar. Kimse kula kul olmaya mecbur bırakılmamalıdır.
İslam'ın bu tezi teoride kalmamış, fetihler topluluklara adalet ve hürriyeti taşımış, savaşta direnmeyenler kendi topraklarında, işlerinde ve güçlerinde adil vergilerini ödeyerek serbest bırakılmış, dinlerine ve dillerine dokunulmamış, mabetlerinde ibadetleri, uygun mekanlarında eğitim ve öğretimleri devam etmiştir.
Ya Batı ne yapmıştır? Kendi dinlerinden ve milletlerinden olmayanlara “Ya bizden olun, ya kaçın, ya da kılıçlarımıza boyunlarınızı uzatın” demiştir.
Geçmiş zamanlarda böyle idi de şimdi, insan hakları belgelerinin altına imzalar atıldıktan sonra değişti mi?
Hayır.
Çeşitli bahanelerle İslam düşman, Müslümanlar da terörist ilan edildiler. Müslümanlar bütün diğer din mensuplarının zulmüne maruz kalmış durumdalar.
Ortadoğu'da menfaatleri gereği haritayı yeniden çizmeye karar vererek zavallı, gafil, dağınık, kıblesini şaşırmış ülkeleri ve halkları birbirine düşüren, her tarafa silah satarak iki başlı kazanç peşinde olan, dilediğini kazandıran, dilediğini imha ettiren Batı, katliamdan kaçanlara kucak açmıyor, binbir zorlukla kendilerini Batı'nın merhametsiz kucağına atanları da dinlerinden çevirmeye çalışıyor.
Şimdi aşağıda bazı ibretlik haberleri okuyalım:
Almanya Müslümanlar Merkez Konseyi Başkanı (ZMD) Eymen Mazyek'in yaptığı açıklamaya göre, Almanya ve Avusturya'ya kaçak yollarla gelen Afgan, Pakistanlı ve İranlı sığınmacılara, Hristiyan olmaları şartıyla iltica hakkı veriliyor.
Geçen yıl 1 milyondan fazla sığınmacı kabul eden Almanya'da, daha kolay iltica hakkı elde edebilmek için kaç kişinin Hristiyanlığa geçtiğini gösteren herhangi bir kayıt bulunmuyor. Alman basınında çıkan haberlerde bunun binlerce olduğunun tahmin edildiği belirtiliyor.
Almanya, uluslararası sözleşmeler ve anayasası gereği, Suriye gibi savaş bölgelerinden ve baskılardan kaçanların birçoğunu din ya da etnik fark gözetmeden koruma kapsamına alıyor, bunların büyük bir kısmına geçici oturma izni veriyor.
Ancak Almanya'da iltica hakkı elde etmesi zor olan bazı Afgan, Pakistanlı ve İranlılar din değiştirerek, başvurularında ellerini güçlendirmeye çalışıyor. Bu kişiler, ülkelerine dönmeleri durumunda din değiştirdikleri için idam cezasıyla karşı karşıya kalacaklarını öne sürerek sığınma talebinde bulunuyorlar.
Almanya genelinde özellikle bazı Protestan kiliseleri, sığınmacılara yönelik özel programlarla onların Hristiyanlığa geçmelerini aktif şekilde teşvik ediyor.
Berlin yakınlarındaki Protestan Teslis Cemaati Kilisesi'ne üye yaklaşık bin 200 sığınmacının bulunduğu belirtiliyor.
Papaz Gottfried Martens, yalnızca geçen yıl 185 sığınmacıyı vaftiz ederek Hristiyan yaptı.
Kilisede, sığınmacılar için ana dillerinde din kursları veriliyor. Kilise yetkilileri, vaftiz öncesinde aylar süren bir hazırlık aşaması olduğunu, kişilerin bir sınava tabi tutulup bire bir görüşme yoluyla gerçekten Hristiyanlığı benimseyip benimsemediklerinin incelendiğini savunuyor.
Avusturya'da da iltica hakkı alabilmek için din değiştiren sığınmacı sayısının hızla arttığı belirtiliyor.
İşte bunca örselenmişliği ile Türkiye, işte bunca iddialarıyla Avrupa!
.İslam ülkesinde gayr-i müslimler
09:043/06/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ülkesine gayr-i müslimler çeşitli maksatlarla süreli ve süresiz olarak girmek, orada kalmak isteyebilirler. Eğer fethedilen ülkelerdeki gayr-i müslimler savaşmazlar ve İslam ülkesi vatandaşı olmak isterlerse bu imkan onlara verilir; statü insan haklarından kamil manada istifade ederler.
Ticaret, ziyaret, tedavi, dini ve ilmî araştırma vb. maksatlarla geçici olarak İslam ülkesine gelmek isteyenlere bu imkan verilir, hıyanet etmedikleri sürece kalır, işlerini görürüler.
Bugünkü yazının konusu olan âyet, savaş durumunda olup ülkeden uzaklaşmaları için belli bir süre tanınmış müşriklerle ilgilidir ve bu durumlarına rağmen makul ve meşru bir sebeple İslam topraklarına girmek isterlerse Allah Teâlâ onlara izin verilmesini, can ve mal güvenliklerinin sağlanmasını, bu isterlerse İslam hakkında doğru bilgi edinmelerine imkan verilmesini, işleri bitince de güvenlik içinde kendi bölgelerine ulaştırılmalarını emretmektedir.
“Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü anlamasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu uygulama, onların bilmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.”
(Tevbe: 9/6).
Tefsir ve fıkıh alimleri bu ayet ile ilgili diğer nasları ve uygulamayı birlikte değerlendirerek şu hükümleri çıkarmışlardır:
1. Güvence verilen kişinin sadece Allah'ın sözüne muttali olması, yani İslâm dinini tanıması sağlanacak, asla baskı yapma yoluna gidilmeyecektir. Şayet bu imkân sağlandıktan sonra o kişi kendi tercihiyle baş başa kalmak istiyorsa sadece serbest bırakılmakla yetinilmeyecek, güvende olacağı yere kadar ulaştırılacaktır. İslâm'ın mahiyetini ve hakikatini bilmeme mazeretini ortadan kaldıran bu aşamadan sonra ise bu kimseler artık yaptıkları bilinçli tercihin sonuçlarına katlanmayı göze almış sayılacaklardır.
2. “Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” mealindeki emir belirli bir bölge ile sınırlıdır ve onun ötesi –kural olarak– güvenli bölgelerdir.
3. Müslümanlar, savaş durumunda olan bir topluluğun üyesi bile olsa Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği konusunda delil gösterilmesini isteyen bir gayr-i müslime bunu açıklamakla ve Allah'ın dinini öğrenmek isteyenlere bu hizmeti vermekle yükümlüdürler.
4. Yine bu âyetin yanı sıra Resûlullah'ın söz ve uygulamalarından, ister İslâm dinini yakından tanıma amacıyla isterse ticarî, turistik veya diplomatik bir amaçla İslâm ülkesine güvence (eman) alarak girmiş kimseye verilen teminat hükümlerine titizlikle riayet edilmesi farzdır.
5. Aksine bir zaruret ve siyasi karar bulunmadıkça herhangi bir müminin –savaş durumunda olan bir başka ülke/topluluk ferdi olsa bile- bir gayr-i müslime verdiği güvence bütün müminleri bağlamakta ve bu gayr-i müslim İslam ülkesinde bulunduğu sürece dokunulmaz olmaktadır.
6. İnsanlara ne İslam'a girmeleri ve ne de İslam'da kalmaları için maddi ve manevi baskı yapılamaz, kimse hayatta kalabilmek için din değiştirmeye mecbur bırakılamaz.
.Ramazan ibadeti
04:005/06/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Acı ve tatlı günler geçirerek bir Ramazan'ı daha idrak etmek üzereyiz, bize bu fırsatı lütfeden Rabbimize sonsuz şükürler olsun!
Bir ayete göre insanlar ve cinler “kulluk etsinler diye” yaratılmışlardır. Kâfiri mü'mini, fâsıkı âbidi, iyisi kötüsü, maddecisi ruhçusu ile bütün insanlar kulluk etmektedir; ancak kimi kula, kimi nefsine, kimi dünya menfaatlerine, kimi gazap ve ihtiraslarına, kimi gerçek diye inandığı bir hayale veya ideolojiye, kimi batıl mabutlara... kimi de yegâne ma'bud (tapılmaya layık) olan Allah Teala'ya.
Bütün hak dinler gibi İslâm'ın da gayesi insanı bütün batıl inanç ve kulluklardan kurtararak kendini ve Rabbini tanıtmak, yalnız O'na ibadet etmesini sağlamak, bütün mevcudiyetiyle O'na bağlamak ve bu bağlılık içinde gerçek hürriyete kavuşturmaktır. İnsan mutlak manada hür değildir ve olamaz; yukarıda işaret edildiği üzere mutlaka bir bağlılığı ve kulluğu vardır; şu halde asıl kölelik ve esaret, insanın kendisinden aşağı veya ona denk olana bağlanması, kul ve köle olması, gecesini gündüzünü onun yoluna feda etmesidir. Hürriyet ise bu bağlılıklardan kurtularak büyüklük ve kemaline sınır, yücelik ve azametine hudut bulunmayan Allah'a bağlanmak, O'na kul olmak, kainata bu kulluk imanı içinde bakmak, her şeyi bu anlayış içinde yerine koymaktır.
İslâm dini bu “ebedî mutluluk vasıtası kulluğu, bu bağlılık içindeki hürriyeti” temin edebilmek için insanlığa bir iman nizamı, bir ibadet, hukuk, devlet, iktisat, cemiyet... nizamı getirmiştir. Temizlik, namaz, oruç, hacc, zekât, cihad, Allah rızası için yapılan her davranış, dua, zikir... ibadet binasının bölümlerini teşkil etmektedir. İbadetlerin hikmet ve gayelerinin birisi ve en önemlisi “nefsi tezkiye, ruhu tasfiye”dir; yani insanı terbiye etmek, bütün imkân ve kabiliyetlerini hayra, iyiye yöneltecek hale getirmektir.
Ramazan ibadeti çok değerli ve amaca uygun bir ibadet demeti olup oruç, teravih namazı, sahur, iftar, fukaraya tasadduk ve ikram, ayın sonunda fıtır sadakası gibi ibadetlerden teşekkül etmektedir.
Ramazan'da çokça yapılan ve yapılması tavsiye edilen ibadetler vardır.
Salih kullar ve sünnet aşıkları Ramazan ayında fukarayı, her zamankinden daha ziyade görüp gözeterek, Kur'ân-ı Kerîm'i de en az bir kere hatmederek bu sünneti ihya etmekten geri kalmamaya çalışırlar.
Efendimiz bilhassa Ramazan'ın son on gününde geceleri daha çok ibadetle meşgul olur, ailesini de bunun için uyandırırdı. Son on gecenin ihyası, muhtemel Kadir Gecesi'ni ihya fırsatını da temin edebilecektir.
Hemen her aile, her fert, iktisadi durumu ne olursa olsun Ramazan'ı vesile kılarak yoksullara küçük büyük bir yardımda bulunabilir, iftar verebilir, iftarlık verebilir. Azdan vermek, hele de başkasının ihtiyacını kendinin zorunlu olmayan ihtiyacına tercih etmek değeri ölçülemez ibadetler arasındadır.
Sevgili Peygamberimiz mealen “Yarım hurma bile olsa muhtaç olanlara verin, sadakanın azı çoğu olmaz” buyuruyorlar. Eğer bu ölçüde yoksullara yardım bir toplumda yaygınlaşsa aç ve açıkta bir kimsenin kalmayacağı âşikârdır.
Ramazan'a mahsus bir güzel ibadet de teravih namazıdır. Durumu müsait olanların bu namazı, uygun yaştaki çocuklarını da zorlamadan yanlarına alarak camide îfa etmelerinin faydaları sayılamayacak kadar çoktur.
Allah Teâlâ bu mübarek ayı hakkımızda; arınmanın, bağışlanmanın, nefse hakimiyet ile gerçek hürriyete kavuşmanın vesilesi kılsın!
Ramazan ayı içinde Kur’an ile irtibatımızı sağlamlaştırmak
04:008/06/2016, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmkan bulan her mümin Ramazan'da hem lafız hem mana olarak Kur'an'ı baştan sona okumalı (hatim indirmeli), lafzını okuyamayanlar manasını, manasına vakit bulamayanlar lafzını okumalıdırlar. Bunların hiçbirini yapamayanlar televizyon, radyo, hafızalı telefon gibi aletlerden Kur'an dinlemelidirler. Ramazan'da başlayan Kur'an ve tefsir sohbetleri/okumaları belli peryodlarda yıl boyu devam etmelidir.
Salâ diye bildiğimiz Efendimiz'e (s.a.) minarelerden salâtü selam okunmasının O'na sevgi ve saygı ifadesi için değil de ölüm ilanı için okunmasından eza duyuyorum ve şikayetçiyim.
Bir başka şikayetim de Kur'an-ı Kerim'in mezarlık kitabı haline getirilmiş olmasıdır. Halkı memnun etmek için bazı belediyeler, mezarlıklarda yüksek sesle devamlı Kur'an okutuyorlar. Cenazeyi defnederken de hocalar mezarı başında Kur'an okuyorlar. Böyle bir sünnet (Peygamberimiz ve O'nun yolundan gidenlerin uygulamaları) yoktur. Definden sonra mezarda yapılacak şey, müminlerin bir süre oradan ayrılmamaları ve hem kendileri hem de ölü için Allah'tan bağışlanmayı dilemelidir (istiğfar etmeleridir). Sünnet olan budur.
Şikayet ettiğim iki uygulama insanlar üzerinde “Kur'an-ı Kerim'in mezarlık kitabı olduğu" intiba'ını bırakmakta ve bu intiba giderek yerleşmektedir. Halbuki Kur'an mezarlık ve ölülerin kitabı değil, dirilerin hayat kitabı ve kılavuzudur; onun bu şuur içinde her mümin tarafından her münasebetle okunması elzemdir.
Akif merhum ne güzel demiş:
Ya açar nazm-ı celîlin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kur'an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak Izzettin Için
Orucun bedene ve ruha tesiri (1)
04:009/06/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şüphesiz oruç bedenin olduğu kadar ruhun, nefsin de terbiyesini amaçlıyor. Bedenin aç kalmasıyla ruhun doyması arasında sıkı bir ilişki vardır.
Bedenin bütün isteklerini tatmin etmek insanın bütün dikkat ve ihtimamını bedene çevirmesine sebep olur. Allah rızası için bedenin/nefsin bazı arzularına sınır koyunca iman ve iradenin, nefse karşı kazandığı zaferin hazzı yaşanmaya başlanır. Bu haz, aynı zamanda Seven ve Sevgili Yaratıcı ile bir çeşit vuslatın hazzıdır; “Beni Rabbim bir başka şekilde gıdalandırıyor" buyuran Sevgili Peygamberimiz'in bu yüce halinden nasiplenmektir.
Oruç sadece aç kalmaktan da ibaret değildir. Diğer zamanlarda helal olan gıdaları ve zevkleri bile oruç ibadetinde Allah rızası için terk eden mümin, O'nun, oruçluya da oruçlu olmayana da yasakladığı fiil ve davranışlardan elbette uzak duracaktır. Oruç ibadetinin sağladığı irade gücü, sair zamanlarda da mümince yaşamanın yollarını açacaktır. Oruç ibadetinin ihtiva ettiği “yeme, içme, cinsel temas" yasaklarından daha önemlisi “zikir"dir; yani devamlı olarak Allah kulluğu duygu ve şuurunun mevcut olması, oruç halinin bunu sağlamasıdır.
Ramazan'ın da oruçtan ibaret olduğu gibi yanlış ve yaygın bir kanaat vardır; oysa Ramazan bir ibadetler demetidir.
Ramazan vesilesiyle girilen yoğun manevi havayı bütün bir yıla yaymak ve sürdürebilmek için Ramazan'da oruç tutmanın yanında -başka zamanlara nispetler- daha ziyade Kur'an okuruz, bu aya mahsus namazlar kılarız, yoksulların ihtiyaçlarını temin ederiz, gafletimiz azalır, zikrimiz artar, insanlarla ilişkilerimizde “oruçlu olduğumuzu düşünerek" daha müsamahalı, merhametli, sevecen, sabırlı oluruz. Sofralarımızda müsafirler bulundururuz, Allah'ın verdiğini O'nun kulları ile paylaşırız (mutlaka yoksullarla da paylaşmalıyız). Mümin bu güzel davranış ve hasletlere bir ay devam edince genel olarak hali değişebilir ve bu güzellikler Ramazan'dan sonra da en azından bir süre devam edebilir. Devamı için yapılacak şey Ramazan'ı dolu ve şuurlu yaşamaktır.
.Orucun bedene ve ruha tesiri (2)
04:0010/06/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yapılan sosyal araştırmalar bazı yıllarda oruç tutanların, tutabileceklerin yüzde seksenine yaklaştığını göstermektedir. Bu, dünyada eşine az rastlanacak bir “toplumsal dinî davranış, dîne yöneliş” örneğidir. Din sosyolojisi ve psikolojisi ile meşgûl olanlar bu vâkıanın sebep ve sonuçları üzerinde durmalıdırlar. Siyasîler ile eğitimciler de din ile ilişkisi bu denli samîmî ve yoğun olan bir toplum için nasıl bir kültür ve eğitim politikası uygulamak gerektiği, bugüne kadar yapılanların doğruları ve yanlışları üzerine eğilmelidirler.
Allah, Kur'ân'ı ve dolayısıyla İslâm'ı koruyacağını vaat ediyor. On beş asırdır süregelen bunca yıkıcı ve bozucu faâliyete rağmen İslâm, kitaptaki saflık ve sahîhliği ile dimdik ayakta; isteyen öğreniyor ve yaşıyor.
İbâdetler kullar içindir, Allah'ın ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur. Bir kutsî hadîste de ifade edildiği gibi bütün insanlar kâfir olsa bu Allah'ın büyüklüğüne zarar vermez, tamamı mümin ve itâatkâr olsalar bu da, O'nun büyüklüğüne bir şey katamaz. İbâdetler beşerin, ilâhî plâna uygun insan haline gelebilmesi için vâsıtalar, vesîleler olarak buyurulmuştur. Bedenin ve rûhun (zihin ve şuurun) iştirakiyle yapılan ibâdetler insanı Allah'a yaklaştırmakta, bu yakınlıktan farklı bilgiler, inanç ve ahlâk elde edilmektedir.
Ramazan'dan Ramazan'a oruç tutan, namaz kılan insanlarımızı âdeta paylayan, “Devamlı olmadıkça bu ibâdetlerin faydası yok diyen” sözde din öğreticilerine katılmıyorum. Ömründe bir oruç tutan, bir namaz kılan insan bile bunu da yapmayan diğerlerine göre güzel bir şey yapmıştır. Ancak matlûp olan ibâdetin dengeli, düzenli, devamlı yapılmasıdır. Biyolojik olarak nasıl bedenimiz dengeli ve yeterli beslenmeye muhtaç ise manevî olarak rûhumuz da dengeli ve yeterli ibâdete muhtaçtır. Düzensiz ibâdet edenler, alaca bînamazlar sık sık perhizi bozan, bir gün spor yapıp beş gün bırakan, bulunca çok yiyip bulamayınca az yiyen insanlara benzerler. Allah Teâlâ ibâdetleri, farzından nafilesine öyle düzenlemiştir ki, bunu programı aksatmadan yerine getirenlerin sonuç almaması imkânsızdır.
İçinde yaşadığımız; hareketli, gürültülü, maddî âlemi kadar manevî ve ahlâkî âlemi de kirlenmiş dünyada ferdin, tek başına, yalnızca ferdi irâde ve imanından güç alarak kulluk çizgisinden sapmaması veya kulluk vazifelerini aksatmaması âdeta imkânsız hale gelmiştir. Bu konuda fertlerin diğerleriyle bir araya gelerek, birliktelikler, küçük cemâatler (dostluk, dayanışma, hayatı paylaşma gurupları) oluşturarak yardımlaşmaları gerekiyor. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) namazı cemâatle kılma üzerinde o kadar ısrar etmesini yalnızca “yirmi yedi kat sevap almaya yönelik bir tavsiye” olarak algılamak yanlıştır; o tavsiyenin sebebi, aynı zamanda sosyal olan dîni yaşayabilmek için cemâatleşmenin ve dayanışmanın zorunlu olmasıdır.
İslam dünyası niçin aynı günde oruca başlamıyor?
04:0011/06/2016, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
islam dünyası ve Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bazı ülkelerde Ramazan ve bayram günlerinin aynı olmaması hem kafaları karıştırıyor hem de ümmetin birliğine aykırı düştüğü söyleniyor. Yıllardan beri bu arızayı ortadan kaldırmak için başını Türkiye'nin çektiği önemli ve yoğun çalışmalar yapıldı. Pek yakında bunlara biri daha eklendi. Son toplantıda birlik sağlandığı, bundan sonra Ramazana aynı günde başlanacağı, bayramın da aynı günde yapılacağı ilan edildi, ancak ben uygulamanın böyle olacağı konusundan emin değilim.
İslam ibadet hayatında, esas alınan ay takvimi, başlangıcı ve bitişi ayın hareketlerine göre belirlenen aylardan oluşuyor. Ramazan ayının giriş ve çıkışı da ay takvimi ile güneş takvimi arasındaki farka göre her sene değiştiğinden, oruca başlayabilmek için öncelikle, ramazan ayının başladığı günü tespit etmek gerekiyor. İslam fıkhında yeni ayın tespiti için iki görüş bulunuyor: Gözle görme ve hesapla tespit etme. Aybaşlarının belirlenmesinde çıplak gözle görülme yöntemini tercih edenler ile bilimsel ölçüm ve hesaplamaları esas alan fıkıh otoriteleri, zaman zaman tarihlendirme konusunda farklılaşıyorlar. Alınan kararlarda “dünyanın hergangi bir noktasında batı ufkunda gözle görülmenin mümkün olduğu akşamın ertesi yeni ayın başı olsun” denmişti, bu karar imza atanların bir kısmı bir gün öncesinden Ramazan'ı başlattılar, daha sonraki toplantılarda onların bilim adamlarına “Sizin ilan ettiğiniz günden bir gün öncenin akşamında hilalin görülmesi mümkün müdür” diye sorulduğunda “Hayır, bilime göre mümkün değildir” dediler, ama onların karar mercii kuralı bozmaya devam etti.
Bana kalırsa bu konuyu dert etmek, ihtilaf ve kavga konusu yapmak yerine müminleri, itimad ettikleri din ve ilim mercilerini tercihte serbest bırakmak gerekiyor. Türkiye için Diyanet'in takvimine itimad etmeyi tavsiye ederim; çünkü bu kurumun hem bilim hem de dinin gerektirdiği gibi hareket ettiği ve bu konuda kılı kırk yararcasına titizlik gösterdiğini biliyorum.
Farklı coğrafyalarda hilalin bir gün önce bir gün sonra görülmesi mümkündür. Bu durum karşısında fıkıh alimleri iki farklı görüş ileri sürmüşlerdir: 1. Her bölge kendi takvimini uygular, 2.Bir yerde hilal görülünce bütün İslam dünyası oruca başlar, bayram yapar. Birinci görüş uygulandığında bir gün önce bir gün sonra orucun veya bayramın başlaması nasıl ümmetin birliğini bozmuyorsa, bir bölgede müminler uykuda iken diğer bölgede iş ve ibadetin devam etmesi (mesela Cuma namazının kılınması) nasıl birliğe zarar vermiyorsa günümüzde bütün çabalara rağmen oruca başlama ve bayram yapma günlerinde anlaşamamak da ümmetin birliğine zarar vermemelidir ve vermez.
Sahur ve İmsak
04:0012/06/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sahur Ramazan gecesinde, oruç tutmak niyetiyle kalkıp yenilen ve içilen şeylerdir; bu maksatla kalkmaya, yiyip içmeye de sahur denilmektedir. Hadîs'te “Sahura kalkın, çünkü onda bereket vardır” buyurulmuştur. İmsak ise yiyip içmeye son vermek, oruca fiilen başlamaktır.
Sahurun başlangıcı, iftar yemeğinden sonra kişinin yeniden yiyip içecek hale gelmesi ile gerçekleşir, bunun için belli bir saat yoktur; ancak tutulacak oruca medar olsun, oruçlunun açlık ve susuzluk çekeceği zaman asgarîye insin diye sahurun mümkün olduğu kadar geciktirilmesi, iftarın ise vakit girer girmez yapılması tavsiye edilmiştir. Sahurun son vakti tan yerinin ağarmaya başlamasıdır ki buna eski dilimizde “fecr-i sâdık” denilmektedir. Sahur bitince başlayan zaman imsaktir, şu halde sahurun bittiği zaman aynı zamanda imsakin gerçekleştiği, devreye girdiği zaman olmaktadır.
Allah Teâlâ kitabında, “Tan yeri ağarması sebebiyle tarafınızdan siyah ip beyaz ipten iyice ayırt edilinceye kadar yiyin ve için...” (Bakara: 2/187) buyurmaktadır. Burada geçen siyah ipten gecenin karanlığı, beyaz ipten de, doğu ufku boyunca önce beyaz bir ip gibi başlayan, sonra kalınlaşarak yayılan tan ışığı kastedilmiştir. Günümüzde tan olayının başlaması; yani sahurun sona erme ve imsakin başlama vakti hesapla daha önceden belirlenmekte, takvimlere yazılmaktadır. Eskiden ise bu da gözlenerek, doğu ufkuna bakılarak tesbit edilirdi. İlgili âyet “iyice ayırt edilinceye kadar” diyor; bu da ya şüphesiz olarak tan olayının başlamasını veya siyahın beyazdan şüphesiz olarak ayırt edilmesini ifade eder. Hesaplamada imsaki dakika olarak ifade etmek mümkündür, fakat asırlarca süren gözle tesbitte belli bir dakika değil, doğu ufkunda ağarmanın açıkça görülmesi esas alınmıştır. Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Normal hallerde takvimde yazılı saat ve dakikaya uyulmalıdır. Geç uyanma gibi hallerde ise daha beş on dakika yemek ve içmek mümkündür. Sabah namazını kılmak için de on dakika civarında beklemek uygun olur.
Forex hakkında
04:0016/06/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Berberim bana haber verdi; bazı kimseler benim forex işlemine fetva verdiğimi söyleyerek bunu yapıyorlarmış. Halbuki ben 2010 yılının üçüncü ayında aşağıdaki yazıyı yayınlamıştım:
Forex, uluslararası spot döviz piyasası işlemleri olarak da ifade ediliyor. Bu konu ile iştigal edenlerin açıklamalarına göre:
“Forex piyasasında yatırım yapacağınız teminatın 200 katına kadar pozisyon alabilme, işlem yapabilme limitiniz vardır. Yani yatırmış olduğunuz 1$ için size 200$lık işlem yapma imkanı verilir. Dolayısıyla yatırımcıların yaptıkları fiziki işlemlere göre kullanılan kaldıraç oranında kar etme imkanı vardır. Riskiniz ise yatırmış olduğunuz teminatla sınırlıdır. Yatırımcılar diğer yatırım araçlarında ellerinde olmayan bir malı satamaz. Bir satış işlemi oluşabilmesi için daha öncesinden mutlaka bir alış işleminin olmuş olması gerekir. Ancak forex piyasasında bir paritede alış yapmadan, eğer o paritenin düşeceğini düşünüyorsanız direkt satış yapabilirsiniz. Dolayısı ile düşen piyasa koşullarında da kazançlar elde edebilirsiniz.”
Forexin yukarıda anlatılan şekli göz önüne alındığında bu işlemi (bu şekilde döviz alım satımını) müşterileri adına yapan kuruluşlar ve şahıslar -açıkça bir vekalet akdi bulunmasa bile- işlemi, müşterinin vekili olarak yapmış oluyorlar. Bu arada müşterinin kendilerine verdiği/yatırdığı paranın iki yüz katına kadarını da onlara sözde ödünç veriyor ve bu (olmayan) para ile de döviz alıp satıyorlar.
Peki bu kadar parayı niçin ödünç veriyorlar? Müşteriye iyilik olsun (karz-ı hasen) diye mi, yoksa kendileri için garanti olan kazancı sağlamak ve büyütmek için mi?
Elbette ikincisi. Çünkü müşterinin yatırdığı teminat var, zarar olursa bu teminattan zarar karşılanacak. Kâr olursa müşterinin hesabına yazılacak ama işlem yapan da komisyon alarak kazanç sağlayacak. Yani burada bir “menfaat sağlayan ödünç verme” durumu var ki, fıkıhta bu caiz görülmüyor.
Vekil adına yapılan işlem zarar ettiğinde bütün zararı onun üstlenmesi gerekirken “yalnızca teminatı ile sınırlı” olması da fıkıh ölçülerine sığmıyor.
Elde olmayan, satın alınmamış paranın satılması (madûmun satımı) fiilen teslim veya teslim şartı bulunmadığı için yine fıkıhta caiz görülmüyor.
“Bu işlemin topluma, ülke eknomisine faydası var mı?” sorusuna verilecek cevap “hayır”dır.
“Riskleri var mıdır ve kimin için vardır?” sorusunun cevabını ekonomist Fevzi Öztürk'ün, “
Sanal kumara denetim geliyor
” başlıklı yazısından (Y.Şafak, 9. Mayıs. 2009) okuyalım:
Finansal piyasaların olmazsa olmazı denetimdir… Yaşanılan krizle birlikte tüm dünyada finansal işlemlerin denetimine yönelik tekniklerin geliştirilmesi ve artırılması gündemin birinci sırasına oturmuşken; Türkiye'de öyle bir “hayalet piyasa” var ki hiçbir denetime tabi değil.
Hayalet piyasa diyoruz çünkü; Türkiye'de birkaç kurumsal aracı kurum bu hizmeti veriyor ancak işlemlere aracılık yapan birçok firmanın bilinirliği sadece internet üzerinden verilen reklamlardan ve internet sitesi isimlerinden ibaret.
Bu piyasa; “Foreign Exchange” sözünün kısaltılmış hali olan FX ya da Forex diye bilinen, para birimlerinin kendi aralarındaki fiyat hareketlerinden kazanç sağlamaya yönelik oluşturulmuş bir piyasadır. İşlemlerin belli bir merkezi yok. Kesintisiz, 24 saat aralıksız işlem yapabilme imkânı mevcut.
Aslında FX çok teknik bir piyasa, birçok değişken söz konusu. Bunun içindir ki dünyanın en riskli piyasası olarak kabul edilir. Buna rağmen dünyada bu piyasada işlemler her geçen gün biraz daha artarak 3 milyar dolarlık işlem hacmine ulaşılmış durumda.
Bu kadar rağbet görme nedeni ise finansta “kaldıraç” olarak tabir edilen, elinizdekinden daha fazla yatırım yapabilme ve risk alma imkânı sunulması. Bu imkân o kadar büyük ki, bazı işlemlerde 400 katına kadar çıkabiliyorsunuz. Yani elinizdeki 1000 dolarla 400 bin dolarlık alım satım yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla kârınız ve zararınız da 400 bin dolara göre belirleniyor…
F.Öztürk 27 Aralık'ta yazdığı bir başka yazıda denetim geleceği haberini şöyle veriyor:
“Foreks işlemlerini eleştirdiğimiz için bizi aforozlayanlar şimdi ne yapacaklar... BDDK Başkanı Sayın Tevfik Bilgin 'Kumara yakın türev ürünlere karşıyız' diye bir açıklama yaptı. Şimdi merak ediyorum; BDDK Başkanı'nı nasıl bir eleştiri yağmuruna tutacaklar diye...”
İsraftan, lüksten ve yoksullardan sorumluyuz
04:0017/06/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman isek şunları bilmemiz ve gereğini yerine getirmemiz zorunludur:
Mal mülk Allah'ındır, biz de O'na aidiz, vücudumuz ve mülkümüz bize O'nun emanetidir, nasıl kullanacağımızı da Kitabında açıklamış, Güzel Örnek Elçisi ile de uygulamayı göstermiştir.
Birkaç âyeti hatırlayalım:
“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma!
/
Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da Rabbine karşı çok nankördür” (İsra: 26-27).
“Onların mallarında yoksunun ve isteyen yoksulun hakkı vardır”
(Zâriyât: 19).
33. “Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar. Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelerinizin -kendilerinde hayır görürseniz- tekliflerini kabul edin. Allah'ın size verdiği malından da onlara verin. Namuslu yaşamak isterlerse, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir (Nur:33).
Bu âyetlerde malın mülkün Allah'a ait olduğu ve kullarına emaneten verdiği servette ihtiyaç sahiplerinin hakkı bulunduğu apaçık ifade edilmiştir. Bir insanın temel ihtiyacı bulunduğu ve başkasında da ihtiyacından fazlası var olduğu halde eğer bu yoksulun ihtiyacı karşılanmazsa “hakkı yenmiş” olmaktadır.
Elbette bir zengin, ihtiyaç sahiplerine bütün mülkünü dağıtıp o da yoksullar arasına katılacak değildir; bu davranış problemi çözmez. Ama müminler yoksulluğa çare bulmak üzere teşkilatlanır, lüksü ve israfı terk eder, her biri hesapça kendine düşeni (bu miktar zekattan fazla da olsa hak olarak) öderse toplum içinde temel ihtiyaçlarından mahrum kimse kalmaz.
“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır” (Kehf: 46).
“İyi davranışlar” diye çevirdiğimiz ve kalıcı olduğu açıklanan “sâlihât” hem inanmayı hem de İslâm'ın yapılmasını emrettiği ve hoş karşıladığı, ahlâkî değerlere uygun işleri, ibadetleri ve güzel davranışları ifade etmektedir.
Şimdi bir bakalım âyet ne diyor, biz ne yapıyoruz:
Efendimiz bir tek kız çocuğunu bile iyi eğitip topluma katan ana babayı cennetle müjdelediği halde bazı kimseler oğlan doğurmadı diye karı boşamaya kalkışıyorlar.
Mensubiyet olarak Müslüman olanların pek çoğu ömrünün ve mesâîsinin çoğunu servet edinme, maddi güzellikler, refah, lüks için harcıyorlar, sıra ebediyete yolcu olmaya gelince ömür sermayesini uğrunda harcadığı şeylerin bir iğnesini bile kefene koyup öte dünyaya taşıyamıyorlar. Halbuki servetin miktarı ve imkanlar ne olursa olsun mütevazı ve mutedil bir hayat yaşansa, emanet olan servet ise Allah rızası yolunda kullanılsa idi tamamı ebedî âleme taşınacak ve ebedî saadete vesile olacaktı.
Hepimiz bir imkanımızı kullanırken, “Bunca muhtaç var iken buna hakkım var mı?” diye düşünmek durumundayız.
Yolcuların ve hastaların oruç yükümlülüğü
04:0018/06/2016, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlgili âyette “Hasta ve yolcu olanlarınız başka günlerde tutarsınız” (Bakara: 2/184) buyurulmaktadır. Sünnî mezhepler ittifakla, hastaların ve yolcuların, sonradan kazâ etmek üzere oruçlarını bozabilecekleri veya niyet etmeyip tutmayabilecekleri hükmünü benimsemişlerdir.
Mazeret sayılan hastalık, oruç tutulduğu takdirde artacak, tedâvisi gecikecek veya tutana –sağlıklı olduğu zamana göre- daha fazla külfet getirecek hastalıktır.
Yolculuktan maksat, namazları kısaltarak ve birleştirerek kılmayı da câiz kılan nitelikteki yolculuktur. Bu yolculuğun mesafesi konusunda 20 civarında farklı ictihad/yorum vardır. Âyet, bir mesafe belirlemeden “yolcu olanlarınız” demiştir. Sahîh hadîslerde “üç mil, bir fersah” ölçüleri bile geçmektedir. Bu ise 5-6 Km.lik bir mesafeden ibarettir. Şu halde insanın içinde yaşadığı zamana, mekâna ve şartlara göre yolculuk kabûl edilen, şehir veya köy içinde gidip gelmeden farklı olan, örfe göre “oturduğunuz yerden başka bir yere gitmek üzere yola çıkma” sayılan yolculuklar, orucu ertelemek için bir mazeret olarak kabûl edilmiştir. Hanefî mezhebine göre mesafe doksan Km. civarındadır.
Hasta ve yolcu olanlara oruç tutmama ve başka zamanda sayısınca kazâ etme izin ve imkânı verilmiş olmakla beraber, önemli bir güçlüğün ve engelin bulunmaması halinde bu durumlarda da orucun tutulması, “Tutmanız sizin için daha hayırlıdır” buyurularak tavsiye edilmiştir. Bu cümleyi “genel olarak oruç ibadetinin insanlar için iyilikler getireceği” şeklinde anlayan, hastalık ve yolculukta oruç tutmakla ilgili olmadığını ileri süren fıkıhçılar da vardır.
Bu anlayışa göre “mazerete rağmen tutmak hayırlıdır” diye kendini zora sokmak gerekmiyor.
Yaz kampları
04:0019/06/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Münir Arıkan, müminlerin hayat kılavuzu Efendimiz'in (s.a.) izinde hayat rehberliği işi ile meşgul oluyor; daha doğrusu özlediğimiz ve muhtaç olduğumuz gençliği yetiştirmek için gece gündüz düşünüyor, çalışıyor. Ensar Vakfı'mızın da adanmış hadimlerinden…
Aşağıdaki mektubu bana yazmış, ama ben aynı davanın sahipleriyle paylaşmak istedim.
“Gençlik elden gidiyor, şöyle olmalı, böyle olmalı” şeklindeki dövünme veya konuşmalar bu noktada kaldıkça bir sonuç alamayız. Eğer bir şey istiyorsak, bir yere ulaşmak gibi bir talebimiz varsa tedbirleri tez vakitte almak ve en uygun yolu seçerek sefere başlamak gerekiyor.
Aileden okula ve diğer eğitim çevrelerine dair konuşulacak ve yapılacak çok şey var elbette, ama Arıkan'ın aşağıdaki teklifi de yabana atılacak bir teklif değildir. Amaca uygun olarak iyi düzenlenmiş bir kamp faaliyetinin sağladığı faydayı amaca uygun olmayan okullar bile sağlayamaz. Sözü daha fazla uzatmadan Arıkan'ı dinleyelim:
Değerli Hocam,
4-9 yaş arası yüzlerce çocuk…
Anne ve babasından alınarak doğada eğitim adı altında… Yabancı uzmanların sorumluluğunda…Güya eğitiliyor… Hasanoğlan Modeli'nin 4-9 yaş uygulaması…
Ama Ensar söz konusu olunca haysiyetsizce saldırıyorlar. Ensar, çocuklarla ilgili bir şey yapınca, bütün dişlerini göstermeye başlıyorlar.
Demek ki, en önemli iş, çocukları eğitmek; yoksa niçin bu kadar korksunlar.
Madem onlar serbestçe yapıyorlar, çok iyi eğitimcilerle, basında ilanlar vere vere; bizim de bu tür etkinlikler yapmamız lazım diye düşünüyorum.
İşin yüzde ellisi Doğa, ki İslam inancında 'el mülkü lillah', doğayı korumak da büyük bir ibadet değil mi? Diğer yüzde ellisi de ilahiyat.
Her iki konuyu, İlahiyat Yaz Kampları adı altında veya daha münasip bir isimle yapmayı öneriyorum.
Kaçtıkça, üstümüze gelecekler.
4-9 yaş çocuklarımız için Dünyayı Keşfet Etkinlikleri yapabiliriz. Yatılı Yaz Kampları.
Elimizde binlerce değerli İmam Hatipli ve İlahiyatçı uzman var. Onlar yapıyorsa, biz neden yapmayalım.
Hani Milli Eğitim dışında yatılı kamp-eğitim v.s. yoktu…. Demek ki serbestçe yapılıyormuş.
Üstelik bunu yapan da bir STK.
Çocuklarımız, yaz tatilinde tamamen boş, kimsesiz ve sahipsizler.
No'lur bir himmet edin.
Şu anda kısmen ve parça parça yapılan uygulamaları kast etmiyorum.
Büyük bir hazırlıkla, bu yıl geçti ama gelecek sene için dünyanın en iyi İlahiyat Yaz Kampı'nı yapmayı öneriyorum…”
Ben duyurdum, ilgililerin gerekeni yapacaklarını umuyorum. Kampın adı da “İlahiyat Kampı” olmasın, “Özlenen Gençlik Kampı” gibi bir isim olabilir.
İtikâf
04:0020/06/2016, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sözlük anlamı “bir şeye bağlanmak, kendini ona vermek, yoğunlaşmak” olan itikâf İslâm'da oldukça etkili ve değerli bir ibâdetin adıdır. Bu ibâdet, Allah rızâsı için itikâfa niyet ederek mescide girmek ve orada gerekli kurallara riâyet ederek bir müddet kalmak sûretiyle yapılır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) daha ziyade Ramazan ayının son on gününde bu ibâdeti yapardı, Rabbine kavuştuğu yılın Ramazan'ında ise süreyi yirmi güne çıkarmışlardı. Eşleri ve sahâbesi de ona uyarak bu ibâdeti hem onun sağlığında hem de ondan sonra yapmışlardır.Yerleşim merkezinin büyük camiinde en az bir kişinin Ramazan ayının son on gününde itikâf yapması kifâî sünnet (orada yaşayanlar adına birinin yapması sünnet) olarak kabûl edilmiştir.İtikâf niyetiyle câmîye giren mümin hanımlar da -âdet ve lohusalık halinde olmamak şartıyla ve evli iseler eşlerinden izin alarak- itikâf yapabilirler.İtikâf yapanlar camide yatar, kalkar, yer içer, ancak zorunlu ihtiyaçları için dışarı çıkarlar; dünya işleri ve zorunlu olmayan sebeplerle dışarı çıkmazlar. Câmînin uygun bir yerinde çadır benzeri bir yer yapılması ve itikâfa giren şahsın bunun içinde kalması müstehabdır (sünnete uygundur).
İtikâfın esası Allah rızâsı için dünya işlerini terk ederek bir süre O'nun evi olan câmîde kalmak ise de bu süreyi şu meşgûliyetlerle doldurmak uygun görülmüştür:
a) Nafile namaz kılmak.
b) Kuran okumak.
c) Allah'ı ve O'nun yarattıklarında görülen nişanlarını düşünmek.
d) Allah'ı çeşitli zikir şekilleriyle anmak
e) İstiğfar etmek, kendisi ve başkaları için Allah'tan af dilemek.
f) Kendisi ve diğer insanlar için dua etmek.
g) Hz. Peygamber'i (s.a.) anmak, ona salat ve selâm getirmek.
h) Din alanında faydalı bilgiler almak ve vermek (ilmî faaliyet).
İtikâf ibâdeti yalnızca Ramazan'da on gün süreyle yapılmaz. Müminler itikâfa niyet ederek her zaman mescide girip bir süre orada kalmak sûretiyle bu müstesnâ ibâdetin feyzini ve zevkini, elde edebilirler.
Şu gürültülü, yıpratıcı, âdî, maddî, insanı kendine yabancılaştıran dünyada itikâfa ne kadar muhtacız!
Cemâatle namaz
04:0021/06/2016, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz.Peygamber (s.a.) cemâatle namazı teşvik etmiş, erkekler için ise -mazeret dışında- âdeta mecbûr kılmıştır. Cemâatin fertleri Müslümanlardır, cemâat olmak için Müslüman olmak yeterlidir; bunun dışında bir âidiyet şartı yoktur; bu sebeple Müslüman, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ezanı duyunca, bir mazereti yoksa câmîye gelir ve cemâate katılarak namazını kılar.
Namaz ibâdeti her kavmin kendi diliyle yapılmaya kalkışıldığı takdirde bu bütünlük bozulur, cemâatle namaz ulusal hale gelir, başka uluslardan olan Müslümanlar ona katılamazlar; çünkü onlara göre “ya bu namaz sahîh değildir, öyle okuyan imamın arkasında namaz kılınamaz, yahut da -kılınsa bile- bütünlük rûhu yok olur, parçalanmışlık şuuru hâkim olur”.
Görülüyor ki ibâdet dili ulusal hale getirilince ümmet birliği bozulmakta, cemâat rûhu ve şuuru zedelenmektedir.
Peygamberimiz'in çok önem verdiği, ömrü boyunca hiç terk etmediği “cemaatle namaz”ın, namaz ibadetine manevi katkısına ek olarak önemli ictimâî tesiri ve yeri vardır. Günümüzde cemaatin bu mana ve uygulaması çok zayıflamış, cemaatle namazın “kaç kat sevap kazandıracağı” hükmü ön plana çıkmıştır. Bugün çoğu camilerde cemaat fertlerinin birbiri ile ilişkisi, şehir içi otobüs yolcularının ilişkisine benzer hale gelmiştir; fiziki olarak yanyana, ruh, duygu ve düşünce olarak ayrı ve yalnızlar.
İslam'ın gözettiği hikmet ve manaya bakıldığında bir caminin cemaati, mümkün olduğu kadar büyük bir aile gibi olmalı, namazdaki beraberlik, namazdan önce ve sonra da manevi akrabalık, din kardeşliği olarak devam etmelidir.
Çok partili laik demokrasilerde cemaatin bireyleri farklı partileri tutuyor olabilirler. Eğer cami ortamında (cami içinde, bahçesinde, cemaatin istirahat etme, çay içip sohbet etme ve namaz vaktini bekleme yerlerinde) parti siyaseti konuşulursa kaçınılmaz olarak tartışma çıkar, cemaat ruhu zedelenir, hatta kavgalar ve dargınlıklar hasıl olur. Bu sebeple cami ortamında asla siyaset ve tartışmalı meseleler konuşulmamalı, ülkenin ve ümmetin genel meseleleri konuşulmalı, dini ve ahlaki sohbetler yapılmalı, bilgi eksikliğinin giderilmesine çalışılmalıdır.
Yoksulluk ve çaresi
04:0022/06/2016, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların; inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak ödevleri vardır ve bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir. Ödevin ihmâl edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragat etmek mecbûriyetinde kalmaları bir insanlık suçudur.
Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini arttırmaya; refah, israf ve sefahat içinde devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. “Ben O'na inanmıyorum ki..." diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İnsan hakları belgelerine, övünülen Batı değerlerine, ahlakı, sevgi ve merhameti her şeyin önünde tuttuklarını iddia eden Hristiyanlara… rağmen Batı, aşağıda rakamlarını sunacağım facianın baş sebebi olduğu için ahlaktan, insanlıktan ve evrensel değerlerden sınıfta kalmıştır.
Birleşmiş Milletler'de yoksulluk ve sağlık konularında hazırlanmış bir rapora göre dünya nüfusunun yarısı, günde 2 dolardan az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Günde 1 dolardan az bir parayla yaşamaya mahkum olanların sayısı ise 1.2 milyar. Bu insanlar açlık, hastalık, cehalet ve işsizlik gibi sorunların yanı sıra yeterli gıda, temiz içme suyu ile eğitim, sağlık ve çağdaş enerji hizmetlerinden yoksun yaşıyorlar.
Gelişmiş ülkelerde yaşayan yoksul kişilerin sayısı küçümsenmeyecek düzeylerde iken yoksulluk genellikle gelişmekte olan ülkelerde görülüyor. “Gelişmekte olan ülkeler" diye nitelenen bu ülkeleri Batı yıllarca istiyla etti, maddi değerlerini çaldı, manevi değerlerini de tahrip etti. Alacağını aldıktan ve yapacağını yaptıktan sonra işbirlikçilerini iktidara getirerek sözde çekilip gitti. İşte bu “gelişmekte olan ülkeler"de yaşayan yaklaşık 4.6 milyar insanın, 800 milyonu, normal, sağlıklı ve faal bir yaşam sürmeye yetecek gıda alamıyor.
Bu kişilerin 850 milyonu okur-yazar değil, 1 milyarı temiz sudan yoksun olarak hayatını sürdürüyor, 2.4 milyarı ise temel sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Gelişmekte olan ülkelerde her yıl, 5 yaşından küçük 11 milyon çocuk önlenebilir hastalıklar yüzünden hayatını kaybediyor.
Batı bir de köleliği kaldırmakla övünüyor. Köleliği statü olarak derhal kaldırmayıp zaman içinde tüketmeyi öngören İslam getirdiği köle haklarıyla fiilen 15 asır önce kaldırmış ve şöyle demişti: “Kimin yanında bir köle kardeş varsa ona kendi yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek, gücünün üstünde iş ve yük vermeyecek, 'kulum kölem' demeyecek, 'kardeşim, evladım' diyecek…".
Peki köleliği kaldırdıklarını ilan edenlerin ve onları taklit edenlerin dünyasında durum nasıldır; onu da yarınki yazıya bırakalım.
Herkes nasıl kucaklanacak?
04:0023/06/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı yazanlar ve konuşanlar, siyasetçilere ve dindarlara “dışlamayın, karşınıza almayın, nefret ettirmeyin, adil olun ve herkesi kucaklayın" diyorlar, bu tavsiyelerini ısrarla tekrar ediyorlar.
Bu tavsiyeye dinim, ahlakım ve geleneğimden bakıyorum ters/aykırı bir durum yok:
Bilge kişi Sa'dî- Şîrâzî:
“Âdem'in çocukları bir bedenin organları gibidir; çünkü aynı cevherden yaratılmışlardır" diyor.
Bundan daha büyük bir kucak tasavvur edilemez.
Bizim dinimiz ve geleneğimizde Efendimiz'in (s.a.) Peygamber olarak gönderilmesinden sonra dünyada yaşayan bütün insanların “O'nun ümmeti" olduğu, bu ümmetin bir kısmının çağrıya uyduğunu (icabet ümmeti), bir kısmının ise henüz uymadığını ama onlara yönelik çağrının devam ettiği (davet ümmeti) inanç ve anlayışı vardır.
Bu da büyük bir kucak.
Ama unutmayalım ki, kucaklaşmak iki taraflı bir eylemdir, mümin herkese kucak açarken muhataplarının bir kısmı arkasını dönüp giderse, bir kısmı kollarını budamaya teşebbüs ederse, bir kısmı kucaklar gibi görünüp gizlediği hançerini arkadan saplarsa, bir kısmı ona insandan başka bir yaratık gibi bakarsa… kucaklaşmak nasıl olacak!?
İnsaf ile söylemek gerekir ki, adı Müslüman olan herkes de kusursuz değildir, “herkese kucak açıyor" da değildir. Onların da içinde davetçi değil, yargıç, sevdiren değil nefret ettiren, birleştirmek ve kazanmak için değil, ayırmak ve kaçırmak için çaba gösterenler vardır.
Peki niçin böyledir ve çaresi yok mudur?
Bu sonucun asıl sebebi yanlış eğitimdir. Bir toplumda yaşayan insanların inanç, dünya görüşü, hayat tarzı bakımlarından tek tip olmaları mümkün değildir ve hiç olmamıştır. Bu tabîî durum karşısında kurallar ve uygulamalar farklı olmuş, kimileri farklıya tahammül edememiş, onları ya kendine benzetmek veya yok etmek için çabalamıştır. Kimileri ise farklılara tahammül etmiş, onları kendi değerlerini yaşamada serbest bırakmış, hak ve hürriyet tanımış, ancak zorlamadan hak bildiğine davet etmişlerdir; işte bu ikincisi gerçek Müslümanlardır. Bu ikinci yolu benimseyenlerin yeni yetişen nesilleri de aynı anlayış ve uygulama içinde eğitmeleri tabîî olmalıdır ve çok kere de böyle olmuştur.
Uzun atlama yaparak ülkemize ve zamanımıza gelelim:
Cumhuriyet devrimi cebrî kültür değişimini dayatmış, Batı'ya yönelmiş, daha öncesinde bize ait olan değerlerin dini ve ahlaki olanlarına en azından sırtını dönmüştür. Okullar devlete bağlı olduğu için resmi eğitim de bu yönde olmuştur. Buna karşı halk öz değerlerini korumak için direnmiş, ağır cezalar yüzünden bunu açık yapamadığı zamanlarda gizli (aile içinde) yapmış ve nesiller iki arada bir derede kalmışlardır. Bugün ülkemizde din, ahlak, kültür ve medeniyet anlayışı, inancı, yönelişi bakımından farklı iki kesim oluşmuştur ve bunların birbirine bakışı, “tahammül, adalet, hak ve hürriyet" çerçevesinde birlikte yaşamaya karar vermiş insanların bakışı değildir. İşte bu yüzden de kucaklaşma vaki olamamaktadır.
Çare zihniyet ve tutum değişimidir, kanaat önderlerinin buna karar vermeleri ve eğitim sistemini buna göre yeniden kurmalarıdır.
Zorla güzellik olmaz, hepsi benim olsun diyenler bir gün hepsini kaybetmeye mahkumdurlar.
İslam’da din adamı (ruhban sınıfı) yoktur
04:0024/06/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Andolsun Nûh'u ve İbrâhim'i elçi olarak gönderdik, onların soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir./ Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd:57/26-27)
Ruhbân rahip kelimesinin çoğuludur. Rahip sözlükte “korkan” anlamına gelir. “Allah korkusu içine yerleşmiş ve dışına vurmuş, kendini Allah'a kulluk etmeye hasretmiş kişi” anlamında olmak üzere hıristiyan din adamlarına bu ad verilmiştir. Hıristiyanlık'ta kutsal ruhbanlık sakramenti, hıristiyan tebliğinin Îsâ tarafından havârilere devredilmesi geleneğine kadar çıkarılır. Ruhbanlık sırrının Yeni Ahid'deki zeminine delil olarak Mesîh'in insan ve Tanrı arasında ara bulucu konumu gösterilir. Kilisenin başı olan Mesîh yetkilerini havârilere, havâriler de din adamlarına aktarır. Mesîh'in temsilcisi olarak seçilen din görevlileri üç rütbe altında toplanabilir: Piskopos, rahip (veya papaz), diyakos (papaz yardımcısı). Bunların atanmasında belirli kural ve usuller vardır. Kardinal adı verilen din adamları grubu yüksek dereceli piskoposlardan oluşur ve bir anlamda kilisenin en üst düzeydeki genel kurulunun temsilcileridirler. Piskoposların üzerinde yer alan papalık kurumu, temel bir hiyerarşi olmaktan çok, idarî bir görev mahiyetindedir. Papa bütün Katolikler'in başı, Îsâ'nın Petrus aracılığıyla vekili ve Roma piskoposudur. Ortodokslar arasında yetkileri en geniş piskoposlara ise patrik ve metropolit unvanları verilir. Özellikle reform kaynaklı bazı kiliseler ibadet için özel din adamlarının varlığını gerekli görmezken, çoğu kiliseler, kökenini Yeni Ahid'e çıkardıkları din görevlilerini kilisenin varlığı için zorunlu sayar. Katolik ve Ortodoks kiliselerine göre din adamlarının görevleri ve hiyerarşisi ilk havârilerden günümüze kadar değiştirilmeden gelmiştir; bugünkü hiyerarşisi de dünyevî kurallara göre belirlenmiş olmayıp “luro divino”ya (ilâhî karara) dayanır. Protestanlar ise din adamlarının kutsiyetine inanmazlar. Onlara göre Yeni Ahid'de birtakım görevlilerden söz ediliyorsa da tarihî şartların gerektirdiği durumlara göre bu görevlileri değiştirme imkânı her zaman vardır. Bununla birlikte Protestan kiliselerinin bir kısmı (Calvinciler, İsveç Lutherciliği ve Anglikan kilisesi) geleneksel din görevlileri anlayışını herhangi bir kutsiyet atfetmeden uygulamaktadır (bu konuda daha fazla bilgi için bk. Mehmet Aydın, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 350, 351, 352).
Kur'an'da hıristiyan din adamlarından bazı erdemleri ve özellikle tevazuları sebebiyle olumlu biçimde söz edildiği görülürse de (Mâide 5/82), ruhbanlık anlayışı ve bu kavramın peygamber olmayan kişilerin ilâhî yetkilerle donatılmış gibi gösterilmesine alet edilmesi tasvip edilmez. Nitekim bu âyette ruhbanlarca istismar edilen dinî otoritenin hıristiyan toplumu üzerindeki olumsuz etkilerine işaret edilerek yahudilerin rabbileri kutsallaştırması gibi hıristiyanların da zamanla Îsâ'yı ve rahipleri kutsallaştırdıkları belirtilmiştir. Ayrıca Kur'an'da (yazının başına mealini aldığımız âyette), ruhbanlığın aslında Hıristiyanlık'ta bulunmayıp sonradan ihdas edildiğine işaret edilmiş, fakat Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için bazı hıristiyanlarca başlatılan bu hareketin gereğinin yerine getirilmediğine dikkat çekilmiştir.
Tevbe suresinin 34-35. âyetlerinde önce, yahudi din âlimlerinden ve hıristiyan din adamlarından birçoğunun, dini istismar etmek suretiyle haksız kazanç elde ettiklerine ve bu şekilde sağladıkları güçle insanları Allah'ın gösterdiği yoldan alıkoyma çabası içinde olduklarına dikkat çekilmiştir. Bu kimselerin din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak, verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynaklar oluşturmaları gibi izahlar yapılmıştır. Allah yolundan alıkoymanın şekli ile ilgili olarak da tefsirlerde, zaman ve mekâna göre değişik çabaların sarfedildiğine dair açıklamalar yer alır. (Geniş bilgi için Kur'an Yolu isimli tefsirimize bakılabilir.)
Gelecek Cuma yazısında İslam'da din adamlığı konusuna bakalım.
Birlik ve beraberlik nasıl olacak?
04:0026/06/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir konuşmamda birlik ve beraberlik kelimelerine farklı anlamlar yüklemiştim; bir ülkede yaşayan müminlerin beklenen sosyal ilişkilerine, din kardeşliğine “birlik”; inancı, dünya görüşü, hayat tarzı, temel düşüncesi farklı olanlar arasında umulan sosyal (yurttaşlık) ilişkisine de “beraberlik” demiştim.
Bir ülkede yaşayan ve İslam'a iman etmiş olan fertlere ve gruplara baktığımızda bunlar arasında da olması gereken birliğin mevcut olmadığını görüyoruz. Birlik olsa, mezheb, meşreb, yorum, ırk, ana dili gibi farklılıklar toplumu bölmez, farklı yorumlarıyla aynı dine iman etmiş olan gruplar birbirini kardeş bilirler, değer ölçütü de ahlak ve eser olurdu. Adı İslam ülkesi olan topraklarda yaşayan Müslümanlar sayısız karşıt gruplara ayrılmış durumdalar. Bu gruplar arasındaki ilişkiler ise kardeşlerin birliği ve bütünlüğü değil, gruplar arasında rekabet, ayrımcılık, hatta çatışma ve kavga şeklinde cereyan ediyor.
“Müminler arasında birlik nasıl oluşacak?” sorusunun cevabını bir başka yazıya bırakalım ve burada beraberliği ele alalım.
Türkiye'de yalnızca dini bütün Müslümanlar yaşamıyorlar; başka dinlere mensup olanlar, dinsizler, farklı ideolojilere angaje olmuşlar, Müslüman oldukları halde ibadetleri aksatanlar ve çeşitli günahları işleyenler… de yaşıyorlar. Bu gruplar arasında –aynı dine mensup olanların ilişkisi olan- birlik oluşmasa da aynı ülkede barış, huzur, olabildiğince dayanışma, ortak düşünce, değer ve ihtiyaçlar çerçevesinde yardımlaşma manasında “beraberlik” olmalıdır, ama nasıl olacak?
“Halihazırda bu manada bir beraberlik var mıdır?” sorusuna benim cevabım “Hayır”dır.
Bugün ülkemizin en büyük problemi bu beraberliğin olmamasıdır; gruplar arasındaki soğuktan başlayarak düşmanlığa kadar varan olumsuz ilişkilerdir, her grubun diğerini yok etmek veya hükmü altına almak için gece gündüz her çareye başvurarak çabalamasıdır, gerekli görenlerin düşmanlarla bile işbirliğine girebilmelerdir… Artık meşhur gemi benzetmesi bile işe yaramıyor, “Hepimizin bindiği gemi batsa bile biz bir şekilde kurtuluruz” veya “Böyle yaşamaktansa batmak evladır” diyenler vardır.
Peki bu gidişin sonu nereye varır?
Şüphe yok ki hayırlı bir yere varmaz.
Şu halde ne yapmak, beraberliği tesis edebilmek için hangi kurallara riayet etmek gerekiyor?
Farklıların iyi niyetli, makul ve satılmamış olanları geniş bir sivil platformda çare aramak için bir araya gelmelidirler.
Bütün gruplara ait stk'lar bu platformun oluşmasında öncülük edebilirler.
Grup temsilcilerinin yeterli araştırma, inceleme ve müzakereler sonunda ulaştıkları ortak sonuçlar halka duyurulmalı ve uyulması istenmeli, bunun için çeşitli etki ve eğitim araçları kullanılmalıdır.
Beraberliğin makul ve meşru kuralları ilan edildikten sonra bunlara uymayanlara ıslah edici ortak tepki gösterilmelidir.
Bugün Türkiye ne yalnızca dindar Müslümanların ne de başka grupların ülkesidir. Toplum ve ülke düşmanları dışında kalan bütün vatandaşların olabildiğince mutlu ve huzurlu yaşayabilecekleri şartları oluşturmaya mecburuz, aksi halde zarar herkese ait olacaktır.
Peki böyle bir ülkede (düzende) dinin Müslümanlara yüklediği “İslamlaştırma” vazifesi nasıl ifa edilecek?
Bu sorunun cevabını da inşallah başka bir yazıda arayalım.
Bid’atlarla mücadelede itidal
04:0030/06/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazıma İsmail Kılıçarslan refîkımızın kurduğu şu dikkat çekici ve isabetli cümle ile başlayacağım:
“Dinin ürettiği kültürü 'dinin cüzü' sayamayacağımızı elbette biliyorum. Ancak, bütünüyle kültürden arındırılmış bir din ihdas etmenin bizi götüreceği yerin katının katısı bir katolisizm olacağını da biliyorum”.
Buhara şehrinde Bahattin Köyü'nde Şah Nakşbend'in türbesini ziyaret etmiştik, orada bir görevli bize şunu anlattı: Komünizmin dayanılmaz dinsizleştirme döneminde Müslümanlar, kontrolden uzak dağ yollarından günlerce süren yolculuğa katlanarak buraya gelir, gündüz bir yerlerde gizlenir, gecenin ortasında türbeyi ziyaret ederlermiş. Bu ziyaret onlarda imanı tazeler, dinî heyecanı diriltirmiş.
Bu konuda bir de Naim Bey ile Yahya Kemal arasında geçen tartışma ve helalleşme var, aktarayım:
Naîm Bey Darülfünun edebiyat fakültesinde hoca iken daha sonra Yahya Kemal de kadroya katılmıştır(1915). İstanbul'un işgal yıllarında(1921-1922) Yahya Kemal imparatorluğun bakiyesi ne kadar eser varsa geziyor, hislerini gazetede neşrediyordu. Bu yazılarda İslam ve milliyet unsurlarını bir tutuyor, Türk milletinin İslam'ı milli bünyesine has bir şekle irca ederek kabul ettiğine dair menakıp anlatıyordu. Mesela bir yazısında, Ebu Eyyub el Ensari'nin İslamiyet'teki önemini anlattıktan sonra türbesinin İstanbul ahalisince teveccüh görmesini mühim görüyor, türbeleri bir noktada takdis ediyordu. Naîm Bey ise Yahya Kemal'in açıklamalarının İslam'ın saf akidesine zarar vereceğine inanarak karşı çıkıyordu: 'İslamiyet'e sizin ettiğiniz zararı kimse etmiyor. Zaten dalalete düşmüş bu zavallı milleti daima şaşırtıyorsunuz… Bir zaman Türkçülükle, şimdi de İslamiyet'i efsaneler üzerine kurulmuş bir din göstererek… hasılı bu şaşırmış millete bir türlü şaşırtmayı icat ediyorsunuz… Bizim Abdullah Cevdet'in dinsizliğinden korkumuz yoktur, çünkü o sarahatle dinsizdir ve maddidir; İslamiyet'i yıkamaz. Halbuki sizin 'Tevhid-i Efkar'da bir seneden beri çıkan bu yazılarınız İslam akaidini ve esasatını baştan başa tahrif ediyor. Beyefendi! İslamiyet'te ölülere ibadet, mezarlara muhabbet, ölmüş insanları filan ve falan semtte hazır ve nazır zannetmek gibi itikatlara yer yoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.) Hazretleri'nin kendi naaşı bile takdis olunamaz. İşte İslam'ın Hıristiyanlığa ve diğer dinlere bir faikiyeti bundandır” diyordu.
Yahya Kemal bu ifadeleri sert ve kırıcı bularak: “Demin biz korkmayız gibi bir şey söylüyordunuz. Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz? Çoksanız bile bütün bir Türk milletinin tarihi hatıralarına ne karışırsınız? Türk milleti, dinini istediği gibi benimsemiştir, diyanetini vatan toprağına istediği gibi karıştırmıştır…” diyordu.
Daha evvel Naîm Bey, İslam'da Da'va-yı Kavmiyet(1914) eserinde de âyet ve hadislerle bu ve benzeri düşünceleri reddetmişti.
Bu münakaşadan sonra kırgınlıkla beraber araya inkılâplar girer. Yahya Kemal elçilik görevleriyle yurtdışında görevler alır. Bu süreler zarfında eski eserler bilinçli olarak tahrif edilir, türbelere kilit vurulur. Osmanlı ve İslam'a ait olan kıymetler yıpratılır. Manevi değerler aşağılanır.
On üç yıl sonra Yahya Kemal İstanbul'a gelince Şeyh Vefa Türbesi'ni ziyaret etmek ister. Vefa'ya doğru yürürken Ahmed Naîm Bey'i görür (Naîm Bey'in hasta olduğu anlaşılmaktadır). Kollarını açan Naîm Bey: “Bu tesadüf münasebetiyle Cenab-ı Hakk'a hamdolsun. Avrupa'da uzun müddet kaldınız, sizi artık görmeden öleceğime inanmaya başlamıştım. İkide bir de: 'Ya Rabbi bu adamla son bir defa görüşmemi mukadder kıl! Ta ki söylemek istediğim birkaç sözü söyleyeyim' diyordum, şimdi sana maksadımı izah edeyim. Seninle o kadar sene evvel, Darülfünun'da bir münakaşada bulunmuştum. O münakaşa benim senelerce zihnimi meşgul etti. Son senelerde ise ben İstanbul'un birçok semtinde gezmeği ve oralarda, tıpkı senin usulünde eski mimari eserlerin tarihini araştırmayı itiyat edindim. Bu hoş merak beni sardıkça sardı. Senin bir zaman Tevhid-i Efkâr'da çıkmış yazılarını buldum ve tekrar okudum. Azim bir zevk aldım. Sana bu yüzden ne kadar haksızlık ettiğime, o yazıların bir şair fantezisi olmayıp hakikaten manevi birer ufuk olduklarına kail oldum. İşte bundan sonra bu yüzden seni o vakit gücendirdiğime yandım ve bir daha görürsem istifa-yı kusur etmeği nezrettim (kusurumu telafi etmeyi adadım). İşte azizim, söyleyeceğim bu idi” dedi.
Bir ay sonra Naîm Bey Hakk'a yürür. Yahya Kemal hayret eder.
Muallim Cevdet bu olayı naklettikten sonra şu notu da eklemiştir: “
Va
kayı Yahya Kemal, Müzeler Müdürü Bay Aziz ve tarihşinas Bay Efdal yanında bana hikâye etmiştir”
(Müderris…, s.8)
İslam’da din adamı yoktur (2)
04:001/07/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm dininde ve kültüründe rahip ve ruhbanlık (dünyayı, aile hayatını terketmiş, kendini dine ve mabet hizmetine vermiş bir din adamları sınıfı) yoktur. Bir Müslüman fert hem dünya hayatını -dinin emir ve yasaklarına uyarak- yaşar, hem de ibadetini yapar, imamlık, müezzinlik, vâizlik, müftülük gibi dini hizmetleri yerine getirir. İmam örneğinden hareket edersek o bile, Hristiyanlık'taki manada “din adamı” değildir; çünkü imam olsun, cemaat olsun bütün Müslümanlar, dünya hayatlarını da Allah'ın buyruklarına göre yaşamaya çalışırlar. Bugün bazı dini görevlerin meslek haline gelmiş olması, bu görevlerin aksamasını önlemek zaruretine dayalı olarak sonradan icad edilmiştir. Aslında ibadet olan dini görevlerin ücretsiz olarak ifa edilmesi, bu görevler yüzünden maişetini kazanamayacak olanların geçimlerinin ise devletçe sağlanması gerekir.
İslâm kültüründe hoca vardır. Hoca din öğreticisi ve eğiticisidir; evlenir, aile kurar, halktan ayrı bir sınıf teşkil etmez. Allah Resulü (s.a.) hayatta iken O'nun emri ile din eğitim ve öğretimi başlamış, bilenler bilmeyenlere öğretmiş, hocalık etmişlerdir. Bu bilen, öğreten ve eğiten kimselerin unvanı önce okuyanlar mânâsında “kurrâ”, bilenler mânâsında “ulema”, dini anlayanlar ve anlatanlar mânâsında “fukahâ”, Müslümanların dinî meselelerini delillerinden çıkarıp açıklayanlar mânâsında “müctehidûn” olmuş, sonra da her Müslüman kavim kendi dilinde bu mânâyı ifade eden kelimeler bulmuşlardır. Müslüman Türk kavimlerinin bu mânâda kullandıkları kelimelerden biri de hocadır.
İslâmda hocalar ruhban değildir, ama bu dinin şeriatı vardır; şeriat sadece hocaların değil, İslâm'a tüm inananların Allah ile ibadet ve inanç ilişkilerini düzenlediği kadar insanların birbirleri ile ferdî ve ictimaî ilişkilerini de çerçeve ve kısmen detay olarak düzenlemekte, kaide ve müeyyidelere bağlamaktadır; bu ilke, düzenleme, kaide ve müeyyidelerin bütününe “şeriat” ismi verilmektedir. Özetle Kur'an ve Sünnet var ise şeriat da vardır.
İslam dini insanları kan, kavim, ekonomik durum, soy-sop, cinsiyet, dini selahiyet ve ödevler...bakımından sınıflara ayırmıyor; tabiî farklılıkları “fırsat, mükâfat ve ceza” bakımından peşin bir imkan, sonradan elde edilen farklılıkları da değişmez ve başkaları tarafından edinilemez birer imtiyaz sebebi olarak değerlendirmiyor, görmüyor, kabul etmiyor. Durum böyle olunca da, diğer müminlerden, dini ödevleri ve yetkileri bakımından farklı bir “din adamı” sınıfına yer vermiyor. İslam'da âlim ve cahil, salih ve fasık, iyi ve kötü insanlar vardır; bunların tamamı insan iradesini aşan bir dayatma sonucu oluşmamıştır; insanın iradesine ve çabasına bağlıdır. Herhangi bir konuda alim ve uzman olan kişi, o konuda başkalarından farklı ehliyet ve yetkiye sahip olur; ancak bu kapı herkese açıktır.
İslam'da din adamı olmadığına göre, din görevlilerine, ilahiyatçılara, cemaat ve tarikat önderlerine “din adamı” demek “meşhur olmuş yanlış”lardan birini teşkil eder. Din alanında diğerlerine göre daha fazla tahsili ve bilgisi olan bir kimse bu bilgisine ve tahsiline dayalı olarak cami hizmetinde ve din eğitiminde öncelik elde eder.
İslam'da bir kimsenin halife, hakim, komutan, imam, müezzin, vâiz, müftü… olabilmesi için herkese açık olan bazı vasıfları elde etmiş olması gerekir. Bu vasıfların ise başında yeterli din ve dünya (alan) bilgisi ile güzel ahlak vardır.
Devlet başkanı (halife, imam, emîrülmüminîn) hazır olduğunda cemaate o imamlık yapar. Halifenin bulunmadığı bir yerde bir cemaat namaz kılacağında bakılır; içlerinde bilgisi, güzel Kur'an okuma melekesi ve saygınlığı önde olan öne geçer, imam olur ve cemaatle namaz kılınır. Ordu da genel olarak komutan, aynı zamanda cemaatle namazda imamdır…
Böyledir çünkü İslam'da Allah'ın hakkı ile kralın hakkı birbirinden ayrılmamıştır; bütün haklar ve vazifeler Allah'ın vahyi ışığında belirlenir
Laik düzende Müslümanca yaşamak
04:003/07/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birlik ve beraberlik konusunda kaleme aldığım geçenki yazımı şöyle bitirmiştim:
Peki böyle bir ülkede (düzende) dinin Müslümanlara yüklediği “İslamlaştırma” vazifesi nasıl ifa edilecek?
Evet İslam mensuplarına, her durumda Müslümanca yaşama ve İslam'ı yayma (tebliğ, davet, eğitim) vazifesi veriyor.
Müslümanca yaşamak ve dârulislamda (İslam yurdunda) gelecek nesillerin de böyle yaşamaları için gerekli tedbirleri almak için en uygun düzen islâmî (şeriata dayalı) düzendir. Bu düzenin uygulandığı ülkede Müslüman olmayanlar ve Müslüman olup da uygulamada kusurları bulunanlar da yaşarlar, ancak kusurlar gizli, ibadetler ve güzel ahlak uygulaması açık olduğu için bu durum İslâmlaşmaya zarar vermez. Azınlıkta olan gayr-i Müslimlerin İslam'a uymayan hayatları ve uygulamaları da pek örnek alınmaz.
İslâmî düzen ifadesini de biraz açalım:
Bu düzen Kitab'a ve Sünnet'e dayanır, ama bu kaynaklarda düzenlenmiş değildir. Düzenleme işini mütefekkirler ve müctehidler yapacaklardır. Hem inanç hem de amel (uygulama, düzenleme) alanlarında Ehl-i sünnet içinde dahi önemli yorum ve ictihad farkları vardır. Bu düzende devlet başkanının da müctehid olması esastır, ancak yönetimi danışma yapmadan kendi içtihadına ve düşüncesine göre yürütemez. Din ve dünya ilimlerinde ihtisas yapmış güzel ahlak sahibi geniş bir danışma kurulu şarttır. Bu kurulun ittifakla veya çoğunlukla aldıkları kararlar, yaptıkları tespitler ile islâmî düzen oluşur, ümera ulemaya, halk da ümeraya itaat ederler; ancak yeni durumlar, ihtiyaçlar, maslahat ve zaruretler düzenin, içtihada dayanan hüküm ve kararlarının devamlı gözden geçirilmesini gerekli kılar.
Ortada birçok islâmî grup var ve aralarında da -bazen birbirini tekfir edecek kadar- derin ihtilaflar, farkı anlayışlar mevcut. İşte bunlardan birinin diğerlerine galip gelerek iktidar olması halinde gerçekleşecek düzenin ideal islâmî düzen olması mümkün değildir. Böyle bir düzende de farklı görüş ve anlayış sahiplerinin Müslümanca yaşamaları önünde aşılamaz engeller bulunur.
Laik-seküler düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur. Bu düzenlerde ibadet ve fazilet açık, ayıplar ve günahlar gizli değildir, hatta aksine ikincisi açıktır, engellenemez, medya ve benzeri iletişim ve etki araçlarında reklamları bile yapılır. Okullarda İslam'a göre din ve ahlak öğretim ve eğitimi genel olarak yapılamaz. Okul, sokak, medya, san'at… İslam insanı yetiştirmeye ve bu insanı korumaya ayarlı değildir…
Bu takdirde Müslümanlar vazifelerini nasıl yerine getirecekler?
Şüphe yok ki, birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da ha deyince olmuyor. Hayalperestliği, sonu kayıplarla biten maceraları bir yana bırakırsak -ki, bırakmayanlar daima olacaktır- geriye uzun ve ince bir yolu izlemek kalıyor. Bu uzun ve ince yol izlenirken mevcut düzende neyi nasıl yapmak gerekiyor?
Bu çetin sorunun tek çözüm formülü bir köşe yazısında ve bir kişi tarafından verilemez. Ama bunu dert edinen herkesin düşünmesi, düşündüklerini bir araya gelerek müzakere etmeleri, ortak bilgi ve akıl ile elde edilen sonuçları da adım adım uygulamaları gerekiyor.
Böyle düzenlerde iktidarlar yalnızca Müslümanların İslamî vazifelerine alan açmazlar, hak ve hürriyet alanlarını herkese eşit açarlar. İktidarların dinî ve ideolojik meyilleri varsa terazinin kefesi bu meyil yönünde biraz ağır basar, ama hepsi bu kadardır.
Vazife sivil faaliyetlere kalıyor. Sivil oluşumlar aralarında diyaloglar da kurarak vazifelerini yerine getirmeye çalışacak, İslam'ın farklılık ve güzelliğini uygulamada göstererek, ilişkilerinde yaşayarak şartlanmamış farklı grupların da sevgi ve sempatisini kazanmaya bakacaklardır
Batı’da din ve düşünce özgürlüğü
04:007/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce ilgili haberi okuyalım:
“İsviçreli yetkililer, Basel'de yaşayan 12 ve 14 yaşlarındaki iki Müslüman kız öğrencinin yüzme derslerine ve kamplara katılmayı reddetmeleri nedeniyle vatandaşlık başvurularını reddetti. Basel Vatandaşlık Komitesi Başkanı Stefan Wehrle, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, İsviçre vatandaşı olmak isteyenlerin ülkenin eğitim sistemine uymak zorunda olduğunu söyledi. Müslüman ailelerin çocuklarının yüzme derslerine katılmaması için İsviçre mahkemelerine yaptığı başvurular daha önce reddedilmiş ve Basel'deki okullar, yüzme derslerine katılmayı reddeden öğrencilerin ailelerine para cezası göndermişti. Basel'de Müslüman iki erkek öğrencinin dini gerekçelerle kadın öğretmenlerinin elini sıkmak istememesinin ardından ise öğrencilere tokalaşma zorunluluğu getirilmiş ve öğretmenleriyle tokalaşmadıkları takdirde öğrencilerin ailelerinin 5 bin frank para cezası ödeyeceği açıklanmıştı.”
Sıhhatim elverdiği zamanlarda Doğu ve Batı'ya seyahatler ediyor, ümmetin problemleriyle canlı temaslar yoluyla meşgul olmaya çalışıyordum. Bu meyanda İsviçre'ye de gitmiştim. Müslümanlar dernek kurmuş, cami yapmış ve yapıyorlar, dinlerini ve dillerini korumak için tedbirler alıyorlardı. Burada bana anlatılanlar arasında şu hususlar da vardı: İsviçre'de Hristiyanlık çok etkilidir, insanlar kiliseye devam etmeseler bile Hristiyanlık'la bağlarını milli bir mesele olarak muhafaza ederler. Hristiyan olmayan yabancılara ayrımcılık yapılır, çocukları normal liselere değil, zekası zayıf olanların okullarına yönlendirilir, cami ve dernek faaliyetlerine engeller çıkarılır… Cami yapmak için bir arsa almak isteseniz satmazlar, satın alsanız belediye türlü bahanelerle inşaat izni vermez…
Bu yüzme dersi de birçok Avrupa ülkesinde Müslümanların başına dert açtı. Ergenlik çağına gelmiş veya yaklaşmış kız çocukların erkek çocuklarla aynı havuzlarda yüzmelerinin caiz olmadığı konusu İslam'da tartışma dışıdır.
İslam ülkesinde bir kanun çıkarılsa ve “bütün dinlerin mabetlerine ve okullarına erkekler sarık sararak kadınlar da çarşaf giyerek girecekler” dense Batı'nın buna tepkisi nasıl olur!?
Bir dinin mensubu tesettürün farz, namahrem yanında açılmanın haram olduğuna inanıyorsa ona “ya açılarak okuyacaksın ya da seni okula ve vatandaşlığa kabul etmeyiz, hatta ceza da veririz” demenin insan hak ve özgürlükleri bakımından yeri nedir!? Bu nasıl Batı'dır, bu nasıl “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ne” imza atmışlıktır.
Batılılar sözde entegrasyonu, uygulamada ise asimilasyonu hedef edinmiş bulunuyorlar. Avrupa'da yaşayan milyonlarca Müslüman ile barış, huzur ve bir çeşit bütünlük içinde yaşamanın yolu onları dinlerinden ve dillerinden ayırmak mıdır, farklılıklarını koruyarak bir ülkede beraberliği yaşamanın kurallarını koyup ona riayet etmek midir? Elbette ikincisidir. O zaman bırakın Müslümanlar, Hristiyanlar ve diğerleri inançlarına uygun yaşasınlar, her grup diğerine bu hakkı tanısın, “Avrupa kültürünü” değil, kamu düzenini korumada birleşsinler, kimseye zararı olmayan alanlarda her inanç ve dünya görüşü kendini temsil etmekte serbest olsun!
İnşaallah bir başka yazıda, “dini ve düzeni farklı (İslam dışı) olan bir ülkede yaşamak ve bu ülkenin vatandaşlığına girmek caiz midir, hangi şartlarda ve niçin” sorusuna cevap arayalım.
.Dini tartışmak
04:008/07/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dârimî'nin kitabına aldığı bir rivayette, ikinci Ömer diye anılan Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz şöyle diyor:
“İlimsiz kulluğa soyunanların bozdukları, yaptıklarından çok olur. Sözünü yaptıklarından (amelinden) sayan kişi, kendini ilgilendiren konular dışında konuşmadığı için söyledikleri az olur, dinini tartışma konusu edinenlerin fikirden fikire taşınıp durmaları ise çok olur.”
Örnek halifelerin ahlakını ve yönetim tarzlarını temsil eden bu büyük halifenin din ve hayat tecrübesinin meyvası olan bu sözlerin değeri artmıştır, eksilmemiştir.
Evet imandan ve amelden önce ilim gelir. Sahih bir kulluk için gerekli olan bilgi kadın erkek bütün Müslümanlara farzdır. Bu ilimden sonra kişinin özel iştiğal alanı ile cemiyet hayatının muktaç olduğu ilimler vardır ki, bunlar herkese değil, ilgili olanlara farzdır. İşte bu farz ve gerekli olan bilgiler edinilmeden din ve dünya hayatını yaşamak isteyenler yanlış yapmaya, yapayım derken yıkmaya adaydırlar.
Söz ağızdan çıkmadıkça sahibinin emrindedir, bir kere ağızdan çıkınca kafesinden kaçmış kuş gibidir, nereye konacağı, nasıl kullanılacağı belli olmaz. İnsan iki düşünüp bir konuşmalıdır ve bilmediği, geniş manada kendini ilgilendirmeyen, faydası olmayan sözleri söylememelidir. Söz aynı zamanda dinin uygulamasına (amele) dahildir, ağızdan çıkan her kelimeyi aynen kaydeden melekler vardır ve kişi bunlardan sorumlu olacaktır.
Yunus'umuz ne güzel söylemiş:
“Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz”
Dine iman edilir ve iman eden, Müslüman aklı ile dinde tefekkür eder ki, bu tefekkür de önemli bir ibadettir. Din tebliğ edilir, açıklanır, ama tartılışılmaz. Tartışma yoluyla insanları ikna etmek ve hidayetlerine vesile olmak nadirdir, ama tartışma yüzünden hem iki tarafın hem de dinleyenlerin kafalarının karışması daha çok vakidir. Hele dinin iman ve amel konularındaki bazı ince ve özel meselelerini medyada, herkese açık olarak tartışmanın faydadan çok zarar getireceğinde şüphe yoktur. Medyanın reyting hırsına alet olmaktan sakınmak gerekir.
Büyük alim ve mütefekkir Fayreddin Razi vasıyetinde şöyle diyor:
“Kelam ilminin yollarını ve felsefenin yöntemlerini hep denedim, bunların hiçbirinde, Kur'an-ı Kerim'de bulduğum faydaya eşit bir fayda görmedim. Kur'an-ı Kerim ululuğu ve celali eksiksiz olarak Allah'a teslim etmeye çalışıyor ve ters olan görüşlerden varid olacak itirazları ve tartışmaları engelliyor; çünkü onu vahyeden Allah biliyor ki, beşer aklı bu gizli yollar ve dar geçitlerde kendini dağıtır, işe yaramaz hale gelir…”
Din hizmeti, öncelikle onu yaşamak, sonra başkalarına güzel örnek olarak, en uygun yol ve yöntemi kullanarak insanları ona davet etmek, onun doğru anlaşılması için gereken açıklamaları yapmakla gerçekleşir; aklını ve iradesini ters yönde kullanmayı seçenlerle dini tartışmaktan fayda gelmez. Onlar için dua edilir.
.Kula yakışan merhamettir
04:0010/07/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam Malik kendisine ulaşan önemli bir bilgiyi şöyle naklediyor:
Meryem oğlu Îsâ diyor ki:
“Allah'ı anmadan konuşup durmayın ki, kalbiniz katılaşmasın; katılaşmış kalb Allah'tan uzaklaşır, fakat siz bunu bilemezsiniz.
Sanki onların Rabbi gibi insanların günahlarına bakıp durmayın, kullar olarak kendi günahlarınıza bakın; çünkü insanlar kimi zaman belalara duçar olurlar, kimi zaman da başları selamette olur. Siz başlarına bir şeyler gelmiş (imtihana tabi tutulmuş) olanlara merhamet edin, başınız selamette olunca da bundan dolayı Allah'a hamdedin”.
Allah'ı anmak kalb ile ve dil ile olur. Kalb ile Allah'ı anmak onu unutmamaktır, dil ile anmak da hem unutmamayı sağlar (sebeptir), hem de unutmamanın alâmetidir (sonuçtur). Allah'ı daim hatırda ve dilde tutarak yaşayanlar ve konuşanlar kulluk sınırını da muhafaza ederler, Allah'ı unutanlar ise farkında olmadan kulluk sınırını çiğner, kendilerini kendilerine yeter sanır ve taşkınlık yaparlar (Alak suresi: 6-7). Böylece kalbi katılaşmış olanlar Allah'tan uzaklaşır, kulluk bilincini ve ahlakını zayi ederler.
İslam'da günah ve ayıplar görüldüğünde bunları düzeltmek için çalışmak (emr bi'l-ma'ruf…) vazifesi vardır; ancak bu vazife insanların günah ve ayıp müfettişliğine soyunmalarını gerektirmez. Günahını ve ayıbını gizleyenlerin bu durumları kamuya veya bir başkasına zarar vermiyorsa görenlerin ve bilenlerin de gizlemeleri gerekir. Her şeyi görüp bilen Allah, günahını gizleyen kulunu da görür ve bilir, O'nun görüp bilmesi yeterlidir.
Kulun asıl vazifesi kendi günahını ve ayıbını görmesi, önemsemesi, kurtulmak için çaba göstermesidir (tevbe). İşte kulluk da kişinin, Allah'a olan kul borcu bakımından daima kusurlu olduğunu bilmesi, bunun ezikliği içinde mütevazı olması, Örnek Kul'un (s.a.) yolunu izleyerek arınmaya ve yücelmeye çalışması ile gerçekleşir.
Müminin başı selamette (âfiyette) ise buna hamdetmeli; yani bunu Allah'tan bilmeli, O'nun lütfu olarak karşılamalıdır. Şu imtihan dünyasında bir kulun başına bir şeyler gelmiş ise diğerleri ona merhametle yaklaşmalı, suçlamaya, kusur aramaya kalkışmamalı, imtihanı kazanması için dua ve yardım etmelidir.
Bütün peygamberler Allah'ın has kullarıdır, kâmil kulluğun örnekleridir; onlardan biri olan Hz. Îsâ işte öyle demiş ve ne güzel demiş!
Gazeteden şikâyet
04:0014/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Kul kusursuz olmaz”, “Her güzelin bir kusuru vardır” gibi cümleler boşuna kurulmamıştır.
Bir kutsi hadiste de mealen şöyle buyurulur: “Eğer siz günah işler olmasaydınız sizi gönderir, günah işleyebilenleri yaratırdım”. Evet kul, “Bir de günahım olsun” diye günah işlemez, kulluk daima Allah'a itaat ve O'nun rızasını gözetme şuuru ve mümkün olduğunca uygulaması içinde gerçekleşir, ama mümin nefse mağlûp olarak günah da işler. Günah işleyince kulluğun icabı tevbedir; tek sığınak, tek kurtarıcı ve tek bağışlayıcı Allah'a dönerek, “Bir daha yapmayacağım, beni bağışla” diye niyazda bulunmaktır. Kul bunu söyler ama yine de günah kabiliyeti ve hatta fiili tamamen ortadan kalkmaz; yine tevbe eder ve Allah dilerse bağışlanır.
Gazete de kul işidir, onun da günahları kusurları olur; ama “kime göre kusur ve niçin” sorusu da gündemde olmalıdır.
Ortak olanlar dışında herkesin bir mükemmel ve meşru anlayışı vardır. İşte o farklı anlayışlara göre kusur söz konusu olduğunda kesin konuşmamak, “bana, bize göre” demek gerekir.
Yakın bir zamanda bir tatil yerinde iyi niyetli ve Yeni Şafak'a da abone olduğu anlaşılan bir zat ile aramızda şu konuşma geçti:
-Hocam bu gazeteyi bırak!
-Niçin?
-Yahu bir gün de şu gazetede halkın ve esnafın sıkıntıları ve şikâyetleri ile ilgili bir haber, bir yazı çıksın ne olur!
-Her güzelin bir kusuru olur, ben bu gazeteyi genel olarak güzel bulduğum için yazmaya devam ediyorum, ben gazeteden çıkmasam da senin istediğin yazılar orada çıksa daha iyi olmaz mı?
Tebessüm ederek:
-Öyle olsun hocam!
Gazeteye tavsiye ediyorum, gazetenin bir yerinde “halk ile” kabilinden bir bölüm ayrılsın, çeşitli kesimlerden halk ile temaslar kurulsun, tenkitler, şikâyetler ve takdirler alınsın gazeteye yansıtılsın, gerektiğinde değerlendirmeler de yapılsın.
Tabii bu gazete çıkmaya başladığı günden bu yana o faklı bakış açısına ve değerlendirme ölçütlerine sahip insanlardan daha ağır tenkitler ve şikâyetler de oldu, oluyor. Tenkit haklarına saygımı koruyarak şunu söylemek isterim:
Bu ülkede belli bir amaçla ve yöntem anlayışıyla Müslümanların çıkardıkları gazeteler İlmihal kitabı da, fetva mercii de, İslâmî hayatın aynası da değildir. Bu maksatla ve bu nitelikte gazete olmak isteyenler de bulunabilir, ama meşru bir amaca, zaruretin meşru kıldığı araçlarla ulaşmak isteyen gazeteler de olabilir. Böyle olunca da tenkitlerin, daha geniş bir anlayış, farklılığa tahammül çerçevesinde ve taassuptan ârî olması gerekir.
Aynı günde oruç ve bayram
04:0015/07/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu yıl da Ramazan Bayramı İslam dünyasında aynı günde yapılamadı. Yakında Kurban Bayramı gelecek, yine tartışmalar, ithamlar, iddialar birbirini kovalayacak. Ramazan içinde bir yazımda şöyle demiştim:
“İslam dünyası ve Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bazı ülkelerde Ramazan ve bayram günlerinin
aynı olmaması
hem kafaları karıştırıyor hem de ümmetin birliğine aykırı düştüğü söyleniyor. Yıllardan beri bu arızayı ortadan kaldırmak için başını Türkiye'nin çektiği önemli ve yoğun çalışmalar yapıldı. Pek yakında bunlara biri daha eklendi. Son toplantıda
birlik sağlandığı
, bundan sonra Ramazan'a aynı günde başlanacağı, bayramın da aynı günde yapılacağı ilan edildi, ancak ben uygulamanın böyle olacağı konusunda emin değilim.”
Niçin emin değildim?
Çünkü konu hem farklı içtihatlara hem de siyasete açık bir konu da ondan.
“Kim daha iyi Müslüman ülke” yarışmasını sürdüren siyaseti bir yana bırakırsak ibadetlerle ilgili olan kamerî aybaşlarının tespiti konusunda üç ictihat/yorum vardır:
1. Ay ile Güneş'in aynı zamanda battıkları kavuşum zamanı biter bitmez -hilal görülsün görülmesin, görülebilir olsun olmasın- yeni ayı başlatmak.
2. Hilal fiilen görülmese bile görülebilir olması hesaplanarak yeni aybaşını ilan etmek.
3. Ay'ı fiilen görmeden yeni ay'ı başlatmamak.
Bu ictihatlarla ilgili bir mesele de “bu üç yorumdan birine göre aybaşının tespiti bir yerde (meridyende) yapılınca bu bütün dünyayı bağlar mı, yoksa gün farkıyla tespit edilen yerler kendi coğrafyalarına mı tabi olacaklar?” meselesidir.
Birkaç yazıda bu konuları köşe yazısı niteliğini aşmadan açıklamaya çalışacağım.
Bu günün yazısında merhum Mısırlı alim Ahmed Muhammed Şakir'in konularla ilgili bir kitapçığını özetliyorum (Evâilu'ş-Şuhûri'l-Arabiyye...”, Kahire, 1939):
Mısır'da yüksek mahkeme 1939 yılı Kurban Bayramı'nı 30 Ocak olarak ilan etti. Birkaç gün sonra gazete haberlerinden öğrendik ki Suûdi Arabistan 30 Ocak'ta Arafe vakfesini, 31 Ocak'ta da Kurban Bayramı'nı yapmış. Hindistan Müslümanları ise bayramı bir gün daha geç ilan etmişlerdi.
Hindistan'dan el Ezher'e soruldu, el-Ezher soruyu alimlere dağıttı ve cevap topladı. Babam (Muhammed Şakir) gözle görülmesi gerektiğini savunuyordu, ben de onun gibi düşünüyordum, daha sonra konuyu hakkıyla inceledim ve görüşüm aşağıdaki şekilde değişmiş oldu.
Arapların okuma yazma ve hesapları zayıftı, bu yüzden Peygamberimiz “görünce başlayın…” buyurdu.
Ulemâ bu işi bilmiyordu, bilenleri de gayıptan haber vermeye kalkışan müneccimler olarak telakki ediyor, itimad etmiyorlardı. Az sayıda bilen ise sesini fazla çıkaramıyordu.
Meselâ Takıyyuddîn Sübkî Fetâvâ'sında: “Bilim ve hesap yoluyla yeni hilalin görülmesinin mümkün olmadığı sabit ise görme iddiasında bulunanların tanıklıkları kabul edilemez; çünkü bu zanna dayanır, hesap ise kesindir…” diyor.
İbn Dakik el-Iyd de Umde şerhinde:
"Müneccimlerin (yıldızların hareketleri ile ilgili bilgi sahiplerinin) hesaplarına uyarak Ay'ın Güneş'ten ayrıldığı (kavuşumun bittiği) zamanı yeni ayın başlangıcı olarak kabul etmek caiz değildir, ama onların hesabına göre yeni ayın hilalinin görülebilir hale gelmesine itibar edilir, bir mani yüzünden fiilen görülmemiş olması önemli değildir” diyor.
Konu ile ilgili iki hadisten biri:
“Biz ümmî bir topluluğuz, yazmayız, hesaplamayız; ay şöyle ve şöyledir: yani bir kere yirmi dokuz, bir kere de otuz gün sürer.”
Diğeri:
“Ay yirmi dokuz gündür, yeni ayın hilalini görmeden oruca başlamayın, yine onu görmeden orucu sonlandırıp bayram yapmayın; eğer bulut vb. bir engel yüzünden hilali göremezseniz onu hesaplayarak bulun (başka bir rivayette önceki ayı otuza tamamlayın)”.
Ebu Davud'un öğrencisi İbn Süreyc, otuza tamamlama yolunun bilgisi yeterli olmayan umuma, hesaplama yolunun ise bu konuda bilgi sahibi olan havassa (özel kişilere) mahsus olduğu yorumunu yapmıştır.
Bu iki hadisi bir arada yorumlarsak şunu anlarız: “Ay'ı görme ve bu mümkün olmadığında bir önceki ayı otuza tamamlayıp ertesi günü yeni ayın biri kabul etme”nin illeti (dayanağı) o tarihte ümmetin yazma ve hesap bilmemesidir. Sonraki çağlarda ümmetin çoğu yazma ve hesabı öğrenince, gezegenlerin ve uydularının hareketleri hatasız olarak hesaplanabilir hale gelince o dayanak ve ona bağlı hüküm değişir, artık ümmetin gözle görmeden daha sağlam olan hesaba itibar etmeleri gerekir, görme şartı ise habere ve bilgiye ulaşma imkanı kısıtlı olan azınlığa (bu manada özel kişilere) ait hale gelir. (s. 14-15)
Hesaba başvurmanın engeli olan bilgi eksikliği ortadan kalktığına göre artık yalnızca hesaba itibar etmek gerekiyor. Bu da hilaller ile ilgili gerçek hesaba dönmek ve yeni hilalin görünür olup olmamasını bir yana bırakmakla olacaktır. Bu takdirde gerçek yeni ayın başlangıcı hilalin, Güneş'ten bir lahza (en kısa süre) sonra da olsa battığı (batı ufkunda kaybolduğu) gecedir (yani kavuşuma bakılır, Ay'ın Güneş'ten çok az da olsa ayrılmasıyla yeni ay başlar).
Bugün bunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde hesaplayan ilim adamlarımız çokça vardır; şurada burada ayı gördüğünü iddia edenlere, radyodan ve telgraftan elde edilen haberlere güveniyoruz da bu ilim adamlarının kesin hesaplarına niçin güvenmiyoruz!?
Bir de hilalin görülmesinin farklı coğrafyalarda (meridyen ve parallellerde) farklı olup olmayacağı (meşhur ifade ile ihtlâf-ı metâli'a itibar edilip edilmeyeceği) konusu var. Bu konu da asırlarca önce tartışılmış, Şâfiî dışındaki üç imam, böylece fukahanın çoğunluğu bir yerde hilal görülünce başka coğrafyalarda görülmese bile bütün müminlerin buna tabi olacakları ictihadında bulunmuşlardır. Aksine yorumlar ve bazı fakihlerin kendi mezhebine uymayan görüşleri daha sonra ortaya çıkmıştır.
Ahmed M. Şakir bazı ayet ve hadislerin işaretlerine dayanarak yeni ayın başlangıç tarihi (zamanı) için Mekke merdiyeninin esas alınması gerektiğini, böylece İslam dünyasında bu konuda birliğin hasıl olabileceğini de ifade etmektedir.
Yanlış bilgi ve batıl inancın acı sonuçları
04:0017/07/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Rü'yet-i hilal konusuna ara verip rü'yet-i memleket (ülkeyi görmek) vacib oldu.
Söylenecek çok şey var ve elbette yazılacak, konuşulacak, tartışılacak; ben bugünkü yazımda olayın itikad (İslam inanç ve anlayışı) yönünü ele alacağım.
Dini düşünce ve hayatın temeli doğru yoldan giderek doğru bilgiye ulaşmaktır. Bilgi yanlış olunca inanç da yanlış olur, inanç davranışın güçlü bir saiki olduğu için kaçınılmaz olarak yanlış inancın (bid'at ve hurafeleri sahih din sanmanın) acı ve zararlı sonucu yanlış davranışlar olacaktır.
Ehl-i sünnet kaynaklarına bakıldığında şu bilgi ve inanç konularında ittifak edildiği görülecektir:
Müslümanların yöneticisini Allah ve Resulü (s.a.) tayin etmemiştir, niteliklere işaret edilmiş, bu işaretler ulema tarafından maddeleştirilmiştir. Bu nitelikleri her mümin taşıyabilir, gerekli eğitim ve emekle liyakat kazanmış olanları müminler serbest iradeleriyle seçerler. İlk halifenin dediği gibi “O Allah'a ve Resulü'ne itaat ettiği sürece seçip yeminle bağlananlar da (bey'at edenler de) ona itaat ederler. O haktan ve hukuktan saparsa, niteliklerini kaybederse yetkiyi elinden alır, layık olana verirler."
Hiçbir beşer Allah ile konuşamaz, herkese açık ve üzerinde birleşilmiş İslam bilgisi ve inancına aykırı bir bilgi ve inanç ileri süren ve bunu kendine mahsus bir yoldan giderek Allah'tan aldığını söyleyen kimse yoldan çıkmıştır; yanlışın derecesine göre kâfir, fâsık, sapkın, hatalı olur.
İslam'ın ilk asrından beri alimler, yoldan çıkmış yöneticiyi değiştirme konusunu tartışmışlardır. Özet olarak vardıkları sonuç şudur: İslam'dan çıkmış yönetici mutlaka değiştirilmelidir. Müslüman olmakla beraber zulme ve günaha sapmış yönetici ise önce uyarılır, ıslahına çalışılır, yola girmezse o da değiştirilir; ancak bu değiştirme vazifesinin şartı “fitneye mahal vermeden” olabilmesidir.
Peki fitne nedir?
Bu bağlamda fitne iç savaştır, Müslümanların birbirini öldürmesidir, ülkede can ve mal güvenliğinin yok olmasıdır; böyle bir ihtimal varsa sabredilir ve uygun zaman beklenir.
İki gündür yaşadığımız olaya bu kuralları uygulayalım:
Bu hareketin amacı iktidarı, İslam'dan sapmışların elinden alıp layık olanlara vermek değildir. Türkiye'nin mevcut şartlarında böyle bir amaçtan söz edilemez.
Hareketi yapanlar bir kişinin Allah ile konuştuğuna, asla hata yapmayacağına ve günah işlemeyeceğine inanıyorlar. Halbuki herkesin tanıdığı bu kişi bazı ruh ve beden arızaları içinde yaşayan bir beşerdir; hem yanılması hem de günah işlemesi mümkündür, vakidir.
Birçok karizmatik lider gibi o da yalnızca kendi düşünce ve tercihini açıklamak, telkin etmek ve itaat istemek için danışmalar (sözde istişareler) yapar. Keskin ve kesin inançlılar ondan aldıkları emirleri canları pahasına yerine getirirler; çünkü sapkın inançlarına göre ölüm mutluluktur, cennet garantilenmiştir, yaşarsa kahraman, ölürse cennetlik olacaklardır.
Müslümanların tarihinde yaşanan pek çok acı olayın, ümmete ve devlete büyük zararlar veren hareketlerin arkasında bu yanlış bilgi ve sapkın inançlar vardır, haddini bilmeyen, peygamberliğe hatta daha daha ötesine soyunan hainler ve meczuplar vardır.
Müslümanların olanlardan ibret alarak ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeleri ve buna sımsıkı sarılmaları çekilen acıların kazanç hanesine yazılacak bedeli olacaktır.
İsyan hakkında
04:0021/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seküler demokrasi kurallarına göre meşru bir iktidarı kan dökerek devirmek üzere yapılan kalkışma isyandır. Bunu yapanlar da asilerdir. Meşru olmamakla beraber emir ve komuta zinciri içinde asker bu işi yapsaydı buna darbe denirdi. Demokrasilerde iktidar milletin serbest oyu ile değişeceğine göre kural dışı yollardan bunu yapmaya kalkışmak meşru değildir, büyük suçtur, kalkışanlar ve arkasındaki güçlerle oyuncular yakalandıkları takdirde ağır cezalara çaptırılırlar.
İktidarlar devlet görevlerini dağıtırken liyakat yanında hatta bazen onun da önünde aidiyete bakarlar, “bizden olan ve olmayan” ayrımı yaparlar; ihanete uğramamak ve içeriden darbe yememek için bu yaklaşım doğru olsa da birçok sakıncayı da beraberinde getirdiği şüphesizdir. Bu sakıncalardan biri de takıyye yapmayı, kendini gizlemeyi becerenlerin önemli mevkilere sızmaları ve kendilerine güvenildiği için verecekleri zararın da o ölçüde büyük olmasıdır. Salim yol liyakati esas almak, ama düşünce sütununu asla kapatmamak, denetim ve imtihanları eksik etmemektir.
“Domuzdan post gâvurdan dost olmaz” demişler ya genel manada doğru söylemişlerdir. Dini ne olursa olsun dindar bir kişinin ve toplumun son kertede kendi dindaşlarını koruyacağı, başkalarına zulüm de olsa onlardan yana tavır alacakları bellidir, denenmiştir, vakidir. Müslümanlar başkalarına zulüm pahasına menfaat peşine düşemezler.
Çağımızda ulusal çıkar ve politika dini de kullanarak onun yerine geçmiştir. Hırsına nihayet bulunmayan ulus devletler kendi çıkarları -iri olanları da dünya hakimiyetini ele geçirmek- için ahlak dışı davranıyorlar, sözde dostlukları da hain planlarının bir parçası oluyor.
Çare başta din olmak üzere manevi değerlerde ortak olanların dost ve dayanışma içinde olmaları, ötekilerle de karşılıklı menfaat çerçevesinde kontrollü ilişki kurmalarıdır.
Son (olasıca) isyanı bastıran kahramanlara gelelim.
İdrak ve dikkat seçici olduğundan bu konuda farklı değerlendirmeler yapılıyor. Ben de şöyle diyorum:
Baş kahraman birçok güzel haslet ile müzeyyen olan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır. Cesareti, istişareye dayalı kararı ve zamanında icrası sayesinde birinci derecede kendine yönelik bulunan hain saldırıyı kazasız belasız atlattığı gibi mevkiinin sorumluluğunu bihakkın yerine getirerek ülkeyi de büyük bir badireden -Allah'ın izin ve inayeti ile- kurtardı.
Asker içindeki hainler dışında kalan büyük kitlenin canları pahasına isyanı bastırmak için gösterdikleri gayret de şükranla kaydedilmesi gereken bir kahramanlıktır.
Halka gelince:
“Millet karşı çıktı, demokrasiyi kurtardı…” deniyor da milletten neyin ve hangi kısmının kastedildiği pek dile getirilmiyor.
Canını ve kanını feda ederek isyancılara karşı duranların büyük kısmının dindar ve muhafazakâr halkımız olduğu kanaatindeyim. Millet kelimesine ister dindeki manası verilsin ister kelime ulus manasında kullanılsın, isyanı yapanlar da, evlerinde oturan, fırınlara ve atemelere hücum edenler de resmi aidiyet bakımından bu milletten idiler. İsyan bastırıldıktan sonra -ki, inşallah bir daha dirilmemek üzere etkisiz hale getirilmiştir-, ülkenin uğradığı büyük zararı, dökülen kanları, kaybedilen canları kale almaksızın isyancılara iyi muamele yapılmasından söz edenler de resmen bu milletin çocuklarıdır… Hasılı kahraman bir milletten söz edilecekse Cumhurbaşkanı Erdoğan sevdalısı ve her şeye rağmen öz değerlerini tamamen kaybetmemiş, Menderes zamanına nispetle de bilgi, tecrübe ve cesaret kazanmış kesimden söz etmek hakkaniyete daha uygundur.
Medya ve kısmen muhalefet şüphesiz iyi bir imtihan verdi, ama bunların durum, tutum ve söylemleri üzerine de söylenecek sözler var; pek çoğu “amasız, fakatsız…” değillerdi.
Büyük geçmiş olsun, Allah korusun ve milletimiz demeyi hak eden millet de asla yılmasın!
Başı acı olanın sonu tatlı olabilir
04:0022/07/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son isyan hareketi insaf ve vicdan sahibi her insanımızı üzdü, acılara boğdu, maddi ve manevi bir takım zararlara da sebep oldu; bütün bunların istenmeyeceği, bunlardan kimsenin hoşlanmayacağı açıktır. Ama bugün mealini ve kısa açıklamasını vereceğim âyete göre nefsin istemediği, insana ağır ve zor gelen, başta şer gibi gözüken bazı şeylerin sonu hayırlı, faydalı ve gerekli olabiliyor.
Çarşamba akşamı OHAL ilan edildi, eğer son isyan hareketi olmasaydı, insanımızı ağlatan ve yakan acılar çekilmeseydi ilan edilemezdi, böyle bir geçici rejim olmadan da yeni şer teşebbüslerin önüne geçmek için köklü tedbirler alınamaz, temizlikler yapılamazdı. Sıradan bir memuru hak ettiği için görevden alsanız derhal yargıya başvuruyor, ya adamını veya bir kulpunu bulup mel'anetini icra etmek üzere görevine dönüyor ve daha şirret, korkusuz, saldırgan olabiliyordu.
Olağanüstü hal ilanı üzerine medyada toplanan bazı “hürriyet aşıkları”, “ama, fakat, lakin…” diye konuşmaya, özgürlüklerin zaruret miktarı kısıtlanmasına bile itiraz etmeye başladılar. Ama âyet diyor ve tecrübe de gösteriyor ki, gerektiği halde zahmete katlanmayan, zaruret bulunduğu halde bir miktarcık özgürlükleri kısıtlamayanlar bindikleri dalı kesiyor, yalnızca hürriyeti değil, onun zeminini de kaybedebiliyorlar.
Şimdi temizlik ve köklü tedbir zamanıdır; her türlü terör ve kötü niyetli kalkışmaları engellemek için gerekeni yapma fırsatıdır. Milletçe biraz mahrumiyete katlanmak nefse hoş gelmese de sonu hayırdır inşallah.
“Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz (Bakara:216).
Savaş insanlara zor ve ağır gelir; çünkü savaşan insanlar hayatlarını tehlikeye atmakta, yurt ve yuvalarından uzak düşmekte, birtakım eziyetlere katlanmakta, dünyanın zevklerinden mahrum kalmaktadır. Savaşan toplumlarda istikrar bozulmakta, ekonomiden eğitime kadar birçok kurum krize girmekte, tabiat tahrip edilmekte, çevre kirlenmekte, Allah Teâlâ'nın yaratıp insanların istifadesine sunduğu nimetler boş yere -hatta insanlara zarar vererek- israf edilmektedir. Bütün bunların savaşı istenmeyen, korkulan, nefse ağır gelen, nefret edilen bir ilişki biçimine sokması tabiidir. Ancak savaşıldığı takdirde kaybedilecekler ve kazanılacaklarla savaşılmadığında ortaya çıkacak kazanç ve kayıplar mukayese edildiğinde birincisi ağır basınca, hatta zorunlu hale gelince savaş da kaçınılmaz olmaktadır. Şu halde İslâmî hükümler insanların arzularına, tabii meyillerine değil yükümlülükten hâsıl olacak sonucun iyi veya kötü, hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı olmasına dayanmaktadır.
Tecrübelerden anlaşılmıştır ki insan var oluş amacı itibariyle faydalı olan bazı şeyleri arzulayabilmekte, bunlara karşı direnebilmekte, zararlı olanları da -bazen şiddetle, ısrarla ve iptilâ halinde- isteyebilmekte, engellenmeye karşı direnebilmektedir. Hikmetten yeterince nasip almamış ve olgunlaşmamış nefis, bu durumda iken kendine ağır gelen yükümlülüklerle eğitilmeli, aklın, hikmetin ve ahlâkın eksenine çekilmelidir.
Önce ahlak
04:0024/07/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük acılarla yaşadığımız kalkışma ve isyan hareketi bastırılınca sağdan soldan birçok kişi “Bu bir fırsata çevrilmeli, iktidar ve muhalefet ile halkın farklı kesimleri bir arada, huzur içinde, genel menfaati önceleyerek yaşamanın şartlarında birleşmeli, birbirini yok etme davasından vazgeçip herkese makul hürriyet, hak ve adalet ilkesinde birleşmeli…” kabilinden tavsiyelerde bulundular.
Bu güzel tavsiyenin gerçekleşebilmesi için herkese bazı vazifeler düşüyor.
Yalan söylemek, iftira etmek, iki yüzlülük, aldatmak, yapamayacağını vadetmek, ehil olmadığı halde bir işe talip olmak, insana, hayvana, bitkiye ve eşyaya zarar vermek, insanları korkutmak, huzurlarını bozmak, şahsi menfaati ve hırsına ülkenin ve milletin menfaatini feda etmek, halka ve ülkeye zarar verecek bir günaha, kusura, suça göz yummak ve bunları -gerekiyorsa açıklamak veya ıslah etmek yerine- şantaj aracı olarak kullanmak... bütün dinlerde ve ahlak sistemlerinde kusurdur, ahlaksızlıktır, değersizliktir.
Oldukça uzun tutulan ve insanı bıktıran seçim propagandaları süresi içinde ve Meclis konuşmalarında siyasilerin bir kısmında, yukarıda sıraladığım ahlaki kusurların tamamını görüyor, duyuyor ve üzülüyoruz.
Görülen manzara şudur:
Bütün muhalif parti sözcüleri, kendileri iktidara gelme hedefinden önce mevcut iktidarı devirme hedefine yönelmiş oluyorlar. Ahlaki sınırları da çiğneyerek ittifaklara giriyor, iktidarın aleyhinde olmak üzere doğru olsun yalan olsun her şeyi söylüyorlar. Ülkenin menfaatine olan, hayırlı ve yararlı olan, yâra ve ağyara göre başarı hanesine yazılan işlerinden ise asla bahsetmiyor, aksine onları da inkar ediyor, görmezden geliyor, hatta olumsuza çeviriyorlar. Hakaret, alay, tehdit, tahrik siyasetin sıradan araçları olmuş durumda.
Son acı olaylar karşısında muhalif siyasetçiler ya gevşek, isteksiz ve iki farklı anlamaya müsait açıklamalar yaptılar veya olayları kınadıktan sonra bu fırsattan da istifade ederek iktidara yüklendiler, “biz demiştik, etmiştik, dinleseydiler bunlar olmazdı, şu halde suçlu iktidardır” kabilinden konuşmalarını dinledik.
Tabii bu olmaması gereken davranışlar bütün tabakalarıyla halkı da olumsuz etkiliyor; farklı partilere mensup insanımız birbirine düşüyor, sevgi ve dayanışmanın yerini nefret ve ayrılık alıyor.
İktidarın kusuru, eksiği, yanlışı yok mudur?
Elbette vardır. Muhalefetin vazifesi abartısız, hakaretsiz ve iyi niyetle bunları dile getirmek ve kendileri olsa neyi nasıl yapacaklarını edepli bir dille anlatmak olmalıdır.
İktidar da haklı tenkitleri teşekkürle karşılamalı, ilk bunları nasıl düzelteceğini yine edepli bir dille anlatmalıdır.
Herkesin birinci hedefi ülkenin ve milletin menfaati olmalı, iktidarda olsun, muhalefette olsun bu hedefe nasıl hizmet edebileceği endişesi başta gelmelidir.
İktidar ve kamu görevi büyük bir emanettir. Allah emaneti göklere ve yere teklif etmiş de onlar yüklenmekten çekinmişler, korkmuşlar, ama insan -iyinin yanında kötüyü de yapma kabiliyeti olduğu için- bundan çekinmemiş ve emaneti yüklenmiştir. Güzel ahlak ve kemal sahibi olanlar emaneti yüklenmekten korkarlar, yüklenmek mecburiyetinde kalınca da emanetin hakkını yerine getirirler ve böylece kabiliyet bakımından sahip oldukları kamil insan olmayı, fiil olarak da gerçekleştirirler. Ehil olmadıkları halde emanete talip olanlar ile emanete hıyanet edenler ise insanlık mertebesinden aşağılara doğru iner, insanlık şerefinden mahrum olurlar.
Güzel ahlak dünyada ne kadar hakim ise huzur ve mutluluk da o kadar vardır. Bugün insanların çoğu huzursuz, mutsuz, sıkıntılı, buhranlı olduğuna göre ahlakımız da o kadar eksik demektir.
Her şeyi bir yana bırakıp bir ahlak eğitimi seferberliği ilan etmemiz gerekiyor. Dünyalık peşinde çok yarıştık, şimdi zaman, ahlak ve fazilet yarışı zamanıdır.
Terörün islâmîsi olmaz
04:0028/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir din, cemaat, tarikat, hatta seküler kuruluş gizli bir maksadı örtmek ve bu maksada alet edilmek için kullanılmış olabilir, ama bu kurum ve kuruluşlara o gizli ve kötü maksadı yamamak doğru, adil ve insaflı olmaz.
Dinlerin ilâhî olanları ve beşeri olanları vardır.
İlâhî dinler Allah Teâlâ tarafından bir peygambere vahyedilir, son peygamberden sonra bir peygamber daha gelmeyeceğine göre artık yeryüzünde bir tane hak din vardır ki, onun da adı İslam'dır. Diğer ilâhî dinlere de geçerli oldukları çağlarda bu isim verilebildiği için son peygambere vahyedilen dine “son İslam” demek de mümkündür.
Beşerî dinler birileri tarafından uydurulmuş olan, vahye dayanmayan dinlerdir. Bu dinlerde terör meşru olabilir, ama ilâhî dinlerde terör meşru olamaz. Kendilerini ilâhî bir dine ait gösterip de terör eylemleri yapanlar ve bu eylemlere dinden meşruiyet delilleri devşirenler sapkınlardır.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de Hz. Âdem'in, biri diğerini haksız yere öldüren iki oğlunu anlattıktan sonra şöyle buyuruyor:
“İşte bundan dolayı İsrâiloğulları'na şöyle yazmıştık: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.”
(Mâide. 5/32).
Bu âyetler açıkça şunu gösteriyor:
İlk insan ve ilk peygamberden beri bütün ilâhî dinlerde, cinayeti yüzünden ölümü hak edenler dışında bir kimseyi öldürmek insanlık suçudur; yani bütün insanlara karşı işlenmiş bir cinayettir; yani terör ilâhî dinlerde yoktur.
Batı'nın komünizm belasından sonra İslam'ı düşman ilan ettiğini biliyoruz. Bu ilanın iki önemli sebebi var: 1. Din ve ideoloji taassubu; yani İslam'ı kendi dinlerine ve ya ideolojilerine ters ve engel gören bağnazlar onu yok etmek istiyorlar. 2. Maddi menfaat; yani İslam ülkelerine hakim olup sömürmek isteyenlerin, buna “Hayır” diyecek olan İslam'ı hedef tahtası yapmaları.
Bazı örnekler konuyu daha açık hale getiriyor:
Bazı dikkatli gözlemcilerin gözünden kaçmamış: Keri Fransa'yı ziyaret edip ayrılınca Holand ilk defa “islâmî terör” ifadesini kullanmış.
11 Eylül olayının bir ABD oyunu olduğu hakkında ciddi şüpheler var.
El-Kaide'nin lideri önce ABD istihbaratı ile çalışmış.
Işid hakkında da “bir Batı oyunu olduğu” iddiası oldukça yaygın.
Bunları ve benzerlerini Batı icad etmiş olmayabilir, bunlar İslam'ı yanlış anlama ve/veya yorumlamadan yahut da istismardan kaynaklanmış olabilirler, ancak ortaya çıktıktan sonra Batı'nın bunları da kendi kötü ve kirli amacı için kullandığında şüphe yoktur.
Son olaya gelelim:
Gülen cemaatinin “ılımlı İslam'ı temsil ettiği” söylenirdi. Ilımlı İslam ise Batı'nın “radikal, köktenci, terörist, şeriatçı” dediği İslam anlayış ve temsillerine karşı olan bir temsil idi. Şimdi ise karşımıza zalim bir terör makinası olarak çıktı; yüzlerce masum insanı öldürdü, binlercesini yaraladı, ülkeye büyük maddi zarar verdi, hedefine ulaşsaydı bunlar devede kulak olacak ölçüde zulüm ve terör estirecekti.
Şimdi dönüp de biri buna ve diğer terör gruplarına “islâmî” derse İslama iftira ve kötü niyetini açık etmiş olur.
Sadâkat imtihanı
04:0029/07/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kıvançta, ikbal günlerinde, tehlikesiz menfaat fırsatlarında herkes dost , sadık, fedâkâr görünür; tasada, tehlikede, menfaat kesildiğinde, idbar günlerinde ise bunların sahtesi sahihinden ayrılır.
Devletlûlerin etrafından ayrılmayanlar, devamlı “evet efendim, hikmet buyurdunuz efendim, doğrusu sizin dediğiniz ve yaptığınızdır efendim” diyenlerden şüphe etmek gerekir. İtibarını kaybetme, yakınlıktan uzaklaştırılma, makam ve meşru menfaatinden mahrum olma pahasına doğru bildiğini, amirin hoşuna gitmese de münasip bir dil ile söyleyenleri ise dost bilmekte ve yakında tutmakta büyük faydalar vardır.
Yine tatlı günlerde bolca fedakârlık, ferağat, canını ve malını uğrunda feda etme gibi sözler çok söylenir de bunların hayata geçirilme zamanı geldiğinde söyleyenlerin yüzde kaçı sözünde durur, vaadlerini unutmaz ve kendi derdine düşmez! İşte bu ihtimalin de gözden uzak tutulmaması gerekiyor.
Müslümanların hayatında en fazla sayılan ve sevilen Peygamberi Efendimiz (s.a.) olmuştur. Ama ona olan sevgi ve saygısından şüphemiz olmayan sahâbenin tamamı sadakat ve fedâkârlıkta aynı derecede olamamışlardır. Mesela Uhud cenginde düşmanın geçici zaferi esnasında Peygamberimiz'in yanında ve yakınında bir avuç insan kalmış, canları pahasına onu korumuş, bazıları sayısız yaralar almış, Hz. Talha ise O'nun mübarek başına inmekte olan bir kılıcı çıplak eli ile tutarak yaralanmış ve sakat kalmıştır.
Hicret bir manada da varlıktan yokluğa göçtür. Allah ve Resulü'nün rızasını mal, mülk, yurt, yuva, eş ve dosttan üstün tutanlar bütün maddi varlıklarını geride bırakarak, zengin iken yoksul düşerek Medine'ye göç etmişlerdir, ama bu konuda ayak sürüyenler de olmuştur.
Ümmetin en değerli nesli böyle olunca sonrakilerde sadakat, vefa ve fedâkârlığın nasıl olabileceğini kestirmek zor olmaz.
Bu giriş mahiyetindeki sözleri, Cumhurbaşkanımızın özel kalem müdürü değerli Hasan Doğan'ın bir menkıbesini dile getirmek ve takdirlerimi ifade etmek için yazdım.
İlgili haber olayın yakın şahidi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“İlk adımda helikoptere sığma konusunda sıkıntı yaşandı. Hasan Bey kahramanlık sergiledi. Eşini ve çocuğunu bıraktı. Eşimiz dostumuz kaldı polis arkadaşlar kaldı geride. İki arkadaşımız şehit oldu. Bu darbe girişimine düzmece diyenin aklından şüphe ederim.”
İnsanlar gerçek yüzlerini gizlemeyi, suret-i haktan görünmeyi becerebildikleri için kimin sadık, kimin gizli hain veya çıkarcı olduğunu teşhis etmek oldukça zordur. 15 Temmuz ve benzeri olaylar aynı zamanda bir sadakat, vefa, fedakârlık imtihanıdır; bu imtihanda başarılı olanları iyi değerlendirmek hem amirleri hem de kamu yararı bakımından gereklidir.
Darbe teşebbüsünü hangi halk engelledi?
04:0031/07/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ hep doğruyu söyleyen kitabında müminlere şu emri veriyor:
“Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir”
(Enfâl:60).
Caydırıcı güç edinme emri evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, strateji gibi savunma ve zafer için gerekli olan her türlü askerî ve sivil güç, imkan ve hazırlıklar” demektir.
Günümüzde dünya bir köye döndüğü için iç, dış düşman ve bunlarla mücadele kavram ve araçlarının da değişmesi gerekiyor. Bugün içimizde ve sözde bizden olan düşmanların dış bağlantıları, dışımızda olan düşmanların da iç bağlantıları var. Dış dediğimiz düşman neredeyse istediği kimsenin yatak odasını bile görüyor ve denetliyor.
Bu durumda düşmanı caydıracak gücün çok boyutlu, içte ve dışta, her türlü stratejik araçlarla ve topyekün olması gerekiyor.
15 Temmuz kalkışmasında görünen düşmanın kim olduğu anlaşıldı (yoldan çıkış belli olduktan sonra hala lidere bağlılığı devam eden Gülen Cemaati), âyette işaret edilen “
onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildikleri”
düşmanların kimler olduğu da olay karşısındaki durum, tutum ve söylemleriyle bir bir ortaya çıkıyor. Böylece dünyanın zalim oyuncularının oyuncağı olmadıkça sıfır problemin de mümkün olmadığı açıkça anlaşılmış oluyor.
Bu kalkışmayı, darbe teşebbüsünü engelleyen fedâkâr güvenlik güçleri ile sivillerin birer kahraman olduklarında şüphe yok; ancak “en etkili olanları hangileridir ve bunu kim nasıl hazırladı?” sorusu da önem kazanıyor.
Dindarlık, ideolojik angajman, grupçuluk, iç ve dış odaklara ait çıkarlar göz önüne alındığında din, vatan, demokrasi, insan hakları… gibi değerleri korumak üzere canını ortaya koyacak bir millet bütününden söz etmek mümkün değildir. Toplumun içinde heyecanla ve dualarla darbenin başarılı olmasını isteyenler de var, köşesine çekilip seyredenler, hatta bunu da yapmayıp uyuyanlar da var, bekle gör kuralına uyarak hareketin seyrine göre tavır belirleyenler de var, Cumhurbaşkanımız'ın bir emri ile sokağa dökülüp dünyaya parmak ısırtan kahramanlar da var.
Takdirle karşıladığım ve etkisini kabul ettiğim disiplinli, devletine, milletine ve demokrasiye sadık askerler vazifelerini yaptılar. Medya da önemli ve etkili şeyler yaptı. Ancak bana göre bu belanın def'inde en büyük pay sokağa dökülen ve göğsünü kurşunlara, bedenini tanklara siper eden halka aittir.
Hangi halk?
Recep Tayyip Erdoğan'ı ailesinin bir ferdi ve büyüğü bilen ve böyle seven, her türlü vesayete karşı kişilik, onur ve hakkını korumayı ibadet bilen, bu yolda ölmeyi şehadet, kalmayı gazilik telakki eden halk kesimi. Bunların içinde birinci saike iştirak etmeyen, ama diğer saiklerde ortak olan sayıları daha az bir kesim de vardır.
Peki Allah'ın “hazırlayın” emrine uyarak kim bu halkı hazırladı?
Bu milleti değiştirmek ve özünden uzaklaştırmak için alınan bütün tedbirlere rağmen yüzyıllar boyunca genlerine işlemiş bulunan öz değerleri kısmen koruyan ve 1950 demokrasi devriminden bu yana öz değerleri konusunda daha bilinçli ve korumada daha gayretli olan, okullarda, kurslarda, ev sohbetlerinde, STK faaliyetlerinde, yayında ve sanatta bu gayreti sürdürenler yaptı bu hazırlığı ve Allah onlardan razı olsun!
Diyeceksiniz ki, darbe teşebbüsünü yapanlar da bunu benzeri kurumlarda, kuruluşlarda ve faaliyetlerde hazırladılar?
Doğru, ama Allah Teâlâ “namaz kılanların bir kısmına bile bunu şartına uygun yapmadıkları için yazıklar olsun” diyor. Mescid vardır melekler ile melek insanların yuvasıdır, mescid vardır şer odaklarının yuvası, fesat kumkumasının otağıdır (Dırar mescidi). Şu halde suç mekanda ve kurumda değil, onu dolduran, niyeti ve fiili kötü olanlardadır.
Ben demiştim yarışı ve kahramanlık müsabakası
04:004/08/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
15 Temmuz isyan hareketinin engellenmesinde elden geleni yapmak vicdan, iman, onur, bağımsız kişilik; din, millet, memleket ve Erdoğan sevgisinin gereği idi. Bu gereklilikten hareketle teri ve kanı dökülenlerin, canını verenlerin teşhirle alakaları olmaz, teşhir meraklılarının ise samimiyetleri şaibelidir. Samimi olanlar görev bitince vazifelerini yapmış olmanın huzuru içinde evlerine ve işlerine dönerler, istemedikleri halde gören ve bilenlerin açık etmelerinden de pek memnun olmazlar; böyle olması gerekir.
Bir de “Ben demiştimciler” türedi.
Yahu sen ne zaman, niçin, ne kadar bilginle neyi demiştin de bunu Erdoğan ve yol arkadaşları bilmiyorlardı veya bildikleri/bildirdiğin halde gereğini yapmadılar!?
2012 yılına kadar paralel yapı kendini mükemmel gizledi, nihai amacını açığa vermedi, herkes onun “Milletini memleketini seven, kaliteli, millet hizmetine adanmış insan yetiştirmekten öte bir amaçlarının olmadığına inandı. Yöneticiler de böyle inandıkları içindir ki 'her istediklerini' verdiler”.
Asker ve sivil bürokrasiye sızmaları, adam yerleştirmeleri konusunda onlar yalnız değil idiler, öteden beri her sağ ve sol grup az çok bunu yapıyor, iktidarlar da belli bir denge içinde göz yummayı tercih ediyorlardı.
Hepimiz bu bilinen ve takdir edilen tarafları yanında “tekelcilik, hocaları hakkındaki aşırı inanç ve ölçüsüz bağlılık, yardım toplamadaki manevi baskılar ve kanaatsizlik” gibi, kusurlarını görüyor, ikaz ediyorduk; ama bu kusurların bir kısmı olağanüstü nitelikler taşıdığına inanılan başka önderlerin gruplarında da vardı; ya bunların (tarikat, cemaat vb.) tamamına cephe alacak, mücadele edecek ve bu sebeple ümmetin birbirine düşmesine sebep olacaktınız ya da “hikmet ve öğüt” ile aşırılıkları gidermeye çalışacaktınız. Bu yolu izleyenler de oldu, cephe açıp kavga edenler de oldu.
İktidar 2012 yılına kadar iyi niyetini ve hüsnüzannını korudu. Daha öncesinde de istihbarattaki köstebek olayı, yurt dışında devletin bazı hizmetlerinden memnuniyetsizlik, Mavi Marmara, gibi bazı arızalar vardı, ancak cemaat, medyasında haddi aşmaya başlayınca dershane hamlesi yapıldı. Bu hamle arayı daha ziyade açtı ve arkasından 7 Şubat, Gezi, 17-25 Aralık darbe teşebbüsü, HDP ve CHP ile seçim işbirliği, vicdansız algı operasyonları… geldi. İktidar da bir yandan meşru savunmasını yaparken diğer yandan bu ahtapotun kollarını kesmek üzere harekete geçti. Harekete geçti ama HSYK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, idare mahkemeleri ve binlerce hakim ve savcı cemaatin emrinde idi, bir kişiyi yerinden oynatsalar hem muhalefet, hem sözde insan hakkı savunucuları, hem de angaje yargı hükümetin elini kolunu bağlıyor, atılanı yerine geri getiriyorlardı. Hükümet bu angaje ajanları ve kurumları ıslaha teşebbüs ettiğinde yine kıyamet koparılıyor, başta siyasi muhalefet olmak üzere ilgili şahıslar iktidara yükleniyorlardı.
Muhalefet güya ikaz etmiş de iktidar dinlememiş. Yukarıda kısmen ifade ettiğim gibi o ikaz konularını son dört yıl içinde körler ve sağırlar da biliyorlardı, hükümet de gereğini yapmak istiyordu ama o “ikaz ettim” diyenler aynı zamanda engelleyenler oluyordu.
Şimdi kahramanlık ve bilgelik yarışının, fırsattan istifade parti propagandası ve şahıs parlatması yapmanın zamanı değil, muhalefet samimi ise geçmiş defterleri karıştırmayı bir yana bırakmalı, ister bu cemaate benzer yapılardan, ister geçmişte olduğu gibi ordudan gelebilecek darbe tehlikesinin kökünü kazımak için şimdi ve gelecekte nelerin yapılması gerektiğine odaklanılmalıdır.
Tarikatler, cemaatler ve siyaset
04:005/08/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikçiler dini devletten, siyasetten, hatta toplumdan uzaklaştırmak, yalnızca ferdin hayatına ait kılmak, orada sınırlamak istediler ama buna muvaffak olamadılar; çünkü ferd ile toplum ve devlet hayatını birbirinden su geçirmez kaplar gibi bölüp ayırmak eşyanın tabiatına, fıtrata ve sosyal-psikolojiye aykırı düşer.
Dindar fertler inanç ve hayat tarzlarını yaymak, kendilerinden olanların sayısını arttırmak isterler; bu istek hem dinden gelir, hem de inanan kişinin ihtiyacından kaynaklanır. Evet ferdin buna ihtiyacı vardır; çünkü o bir cemiyet içinde yaşar, diğer fertlerle çeşitli ve karmaşık ilişkileri olur, bu ilişkilerde problem yaşamamak veya daha az yaşamak için inanç, duygu, düşünce, davranış ve hedefler bakımından azami ortaklıklar arar.
Bu ortaklıklar ya “sahih İslam'ı anlatan, herkese açık kaynaklarda açıklanmış bilgilere ve kurallara” göre kurulur ya da “her biri sahih İslam'ı temsil ettiğini iddia eden ve genel kurallara ek bazı sübjektif kurallar ve inançlar ileri süren gruplar” içinde kurulur. İşte “dini gruplar” buradan doğarlar.
Dini gruplar son zamanlara kadar mezhepler ve tarikatler şeklinde görülüyordu, son zamanlarda bunlara bir de “cemaat” kavramı ve yapısı eklendi.
Cemaat, hizmet, Gülen hareketi, pdy gibi isimlerle anılan bu bid'at yapıya kadar cemaat deyince iki şey anlaşılırdı: 1. Cami cemaati (veya bir imama uyarak namaz kılan topluluk), 2.Sahih İslam çerçevesinde birleşmiş İslam toplumu (ehl-i sünnet ve cemâ'at). Meşru cemaat kavramına uymayan “Gülencilik” eklektik bir yapı: Mezhepten, tarikatten, islâmî hareketlerden, geçmişte İslam'da ve İslam dışında yaşanmış kısmen benzer hareketlerden birer parça alarak bir yapı oluşturulmuştur. Bunun temel özelliği Fethullah Gülen'le ilgili gerçek dışı, hayale ve telkine dayalı keskin inançtır. Bu inanca sahip olanların belirleyici referansları F. Gülen'in “sözleri, filleri ve tasvipleridir”. Buna karşı Kur'an âyetleri ve hadisler okusanız, Cebrâl'i getirip “şu yanlış” dedirtseniz fayda vermez, şâgirdi inancından ve kararından vazgeçiremezsiniz.
Gülenci hareket uzun zaman kendini “iyi insanlar, iyi vatandaşlar, millete, memlekete ve dünyaya hayırlı hizmetlere kendini adamış elemanlar yetiştirme hareketi” olarak tanıttı ve buna inanmamızı sağladı. Şüpheleri ve ithamları da tevillerle, yorumlarla, gerektiğinde geri adımlarla savmasını bildi. Son dört yılda ise mızrak çuvala sığmadı, mahiyetleri ve hedefleri anlaşılınca angaje olmayan iyi niyetli destekler kesildi ve mücadele başladı. Sonunda hareket, hesapladığı güce ulaştığını ve kıvama erdiğini sandı, hedefine engelsiz yürüyebilmek için iktidarı hem de kanlı bir kalkışma ile ele geçirmeye teşebbüs ederek “intihar etti”. Az da olsa bazı mensuplarının gerçeği anlayarak normalleşmeleri, geri kalanların da zararsız hale getirilmeleri tabii olarak zaman alacaktır.
Üst akıl üzerinde çok duruluyor, ama unutmayalım ki, bu yapıları kuran değil, kullanandır üst akıl, biz kullananları engelleyemeyiz ama açık olurlarsa kuranları denetleyebilir ve engelleyebiliriz.
Hak veya batıl mezhepler ve tarikatler “din anlayışı, eğitimi ve mevcut şartlarda mümkün olduğu kadar hayata geçirilmesi” işi ile meşgul olsalar, devleti ele geçirmeye kalkışmasalar, birbiri ile de iyi geçinseler; kavgayı, kendi varlığını diğerinin yokluğunda aramayı, fitneye sebep olacak şekilde rekabeti bir yana bıraksalar topluma bazı faydaları olabilir, zararları da asgariye iner. Ama görülen manzara şudur ki, ilişkiler böyle olmuyor, -pek azı müstesna- her biri bir şekilde devlete nüfuz etmeye çalışıyor, seçimlerde partilerle pazarlığa girişiyor ve oyunu amacı için kullanıyor, güçlendikçe itidalden ve adaletten ayrılıyor, birliğin tutkalı olacak yerde ayrılığın, bölünmenin, didişmenin amili oluyorlar.
Tedavinin ilk adımı teşhistir, teşhis de hastalığın amillerini tam olarak göremeden olmaz. Ama ancak açık olan görülür, yasaklamalar gizlenmeyi getirir, gizli olan da görülemez. Laikliği din özgürlüğünü daraltma şeklinde uygulayan yasakçı zihniyet, güçlünün zayıfa baskısı ve gizli niyetler takiyyeye sebep olmuştur. Takiyye iki yüzlülüktür, olduğu gibi görünmemektir, kendinden olmayanı aldatmaktır. Bundan sonra aldanmak istemiyorsak bütün dini yapılar ve hareketlerin, zorunlu sınırlamalar dışında serbest ve açık olmasını sağlamalıyız. İşi de dar manada “bizden olana” değil, işe ehil olana vermeliyiz. İşe ehil olanın grup aidiyeti belli olursa denetimi de mümkün olur.
Bir de sahih dini anlatma vazifesini en iyi kimlerin yapabileceği konusu var, bunu başka bir yazıda ele alalım.
Kurunun yanında yaşın yanması
04:007/08/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendilerinden hep iyilik gördüğü iktidara ve millete nankörlük eden, önce ülkenin içinde ve dışında “iktidarı haksız karalama, öz değerlerimiz ile mücadele eden cihetlerle işbirliği ve onları destekleme, ülkenin aleyhine olan algı operasyonları…” gibi zararlı faaliyetler yürüten, sonra da milleti, milletin topuyla, tüfeğiyle, tankıyla, uçağıyla vuran bir örgüt var karşımızda.
Sayın Cumhurbaşkanımız'ın sıkça tekrarladığı “ibadet, ticaret ve hıyanet” katmanlarından birinci ve ikinci katta bulunanların, yukarıda sıraladığım hıyanet fiiller başladıktan sonra da yerlerini korumuş ve desteklerine devam etmişlerse masum sayılmaları beklenemez. Ülkemize, dinimize ve milletimize büyük zararlar veren, büyük mal ve can kaybına mal olan mel'un ve meş'um kalkışma Allah'ın yardımı ve başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere cesur ve fedâkâr emniyet güçleri, askerler ve sivil halkın gayretleri sayesinde başarısız kılındı. Bu ülkeye bunca kötülüğü yapanlar ile onları desteklemeye devam edenlerin bu suçu bir daha işleyemeyecek hale getirilmeleri (caydırıcı cezalar çekmeleri, mahrumiyetlere katlanmaları) adalettir, zulüm değildir. Problem ve zorluk ise suçluyu suçsuzdan, kusurluyu kusursuzdan ayırmakla ilgilidir.
Bize ve başkalarına intikal eden pek çok yakınma, paralel örgütle hiç alakası (iltisakı, irtibatı) olmadığı veya örgütü, başta iktidar olmak üzere hemen herkesin bir ölçüde desteklediği günlerde yardımda bulunsa da sonradan yardımını kesmiş olduğu halde suçlanıp takibata uğrayanlara ait. Sebep olarak da şu maddeler üzerinde duruluyor:
1.
Tespit edilen kriterlerden bir kısmının bu sonucu doğurabilecek nitelikte olması,
2.
Hala kendini gizlemeyi becerebilmiş olan “kripto paralellerin” bazı masumlardan intikam almak istemeleri,
3.
Tehlike büyük olduğu için işin başında şüphede yanılma ihtimalinin tercih edilmesi…
İlgili kurumların ayıklama faaliyetleri yanında bir de sosyal medyada itham, yanlış algılatma, fırsattan istifade ederek karalama furyası var. Bu zulme maruz kalanlar arasında Sayın Cumhurbaşkanımız'ın sadık dostları, baştan beri yanında yer almış dava arkadaşlarını bile az da olsa görüyoruz.
Evet bunlar var ama geçtiğimiz Çarşamba ve Perşembe günlerinde Ankara'da icra edilen Din Şurası'nın açılış konuşmalarında Sayın Başbakan Yardımcımız Numan Kurtulmuş'un şu mealde rahatlatıcı açıklamaları da var: Kimse endişe etmesin, bazı masum insanlar incelenmeye alınmış olsa bile sonunda hıyanete katılmamış ve destek vermemiş hiçbir kimse mağdur edilmeyecektir.
Şüphesiz zor bir süreçten geçiyoruz, ülke büyük bir felaketle burun buruna geldi, bu felaketin bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması da zaruridir. Herkesin neyi hak etmiş ise onu elde etmesi ve ona katlanması asıl amaçtır, bu amacın acilen ve salimen gerçekleşmesi için Allah ilgililere yardım etsin!
Herkes eteğindeki taşı dökmedikçe olmaz
04:0011/08/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkenin halkına, toprağına, bağımsızlığına, iradesine karşı bir kalkışmayı bu milletin öz çocukları canı pahasına önledi, şimdi de bu felaketin tekrarlanmaması için gerekli tedbirler alınıyor.
Siyasi partiler ve farklı siyasi görüş, hayat tarzı ve ideoloji sahiplerinin darbe teşebbüsü karşısındaki tavır ve tutumları farklı olduğu gibi bu farklılık isyanın seyrine göre de değişiklikler gösterdi.
Bütün halkımız değil, ama belki çoğunluk normal zamanlardaki ihtilafları bir yana bırakarak bu belanın defedilmesinde birleştiler; bu durum şükranla kaydedilmesi gereken bir gelişmedir, ancak “milletin çoğunu tehdit eden tehlike savulduktan sonra bu ülkede ortak hayatı paylaşan bütün taraflar, barış, hak ve hukuk dairesinde birlikte yaşama kurallarını oluşturmada ve uygulamada birleşebilecekler mi?” sorusu ortada duruyor!
Bu soruya bu günlerde bütün iyi niyetli insanlar müspet cevap vermeyi tercih ediyor, milletin önüne önemli bir fırsatın geçtiğini bunun zayi edilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Bu tespit ve beklentiye katılmamak mümkün değildir, ama bir de dönüp olan bitene, tarafları temsilen söylenen sözlere bakıyoruz, hedefin önünde önemli engellerin bulunduğunu görüyor ve üzülüyoruz. Bu engellerin başında da özün değişmemesi var, cilalı sözlerin arkasında zaman zaman kendini açığa vuran tanıdık düşünceler, inançlar ve takıntılar var.
Aşağıda bazı örnekler vereceğim, ama peşinen söyleyeyim: Herkes eteğindeki taşları dökmeli, yeni ve beyaz sayfalar açılmalı, özel ve tüzel kişiliklere ait menfaatlerin ve hedeflerin önüne milletin bütününe ait (ortak) menfaatler geçirilmelidir. Avucunuzun içine iğneyi saklayarak karşı tarafla tokalaşmak olmaz.
Şu örnekler 15 Temmuz tarihinden sonrasına aittir:
Kılıçdaroğlu bir konuşmasında “15 Temmuz, 17 ve 25 Aralık olaylarını örtmek için kullanılamaz” dedi. Yani “Biz iktidarın önemli unsurlarını yolsuzlukla itham ediyoruz ve yüce divanda yargılanmalarını istiyoruz” demek istiyor. Yolsuzluğun her iktidar döneminde az veya çok olduğunu, 17 Aralık soruşturmasının ise Pensilvanya'dan gelen bir talimat ile başlatıldığını, hakim ve savcıların da önceden ayarlandığını unutuyor veya es geçiyor.
Yenikapı konuşmasında meşhur 12 maddeyi tekrarlıyor, bu maddelerin içinde yeni baştan müzakere edilmesi gereken hususlar var, ama o, peşin hükmünü ve şartını açıklıyor: Her türlü vesayet ve dikta diyerek Cumhurbaşkanımızın diktaya kaydığı ithamını bir daha hatırlatıyor. Parlamenter sistemi korumalıyız diyerek başkanlık sistemine karşı olduğunu peşinen ortaya koyuyor. Yargının tarafsızlığını korumaktan iki maddede söz ederek yargıyı fetöcülerden temizlemek ve tarafsız kılmak için yapılan tasarruflara karşı olduğunu deklare ediyor…
Yenikapı konuşmalarında bu sözlerin yeri olmamalıydı.
Bir MHP milletvekili 8 Ağustos akşamı bir tv kanalında “çözüm sürecinin hıyanet olduğu” görüşünü farklı değerlendirmeler ve açıklamalara rağmen ısrarla dile getiriyor ve başta iktidar olmak üzere sorumluların cezalandırılmasını istiyor. Bu değerlendirme konuşmacının partisine ait bir değerlendirme, buna katılanlar olduğu gibi tam aksini savunanlar da sayılamayacak kadar çok; şimdi bu tartışmayı açmanın zamanı mı? Hem yeni bir sayfa açma, hem de eski defterleri karıştırmanın “özün değişmediğini” göstermekten başka ne faydası var?
Biz İslamcılar devamlı “Kurtuluş İslam'a dönüşte” deriz ya, muhalifler de benzer ısrar ve hamasetle “kurtuluş Atatürk ilke ve inkılaplarına dönüşte” diyorlar.
Bu ülkede yüz yıla yakındır şeriat değil, ilke ve inkılaplar uygulanıyor, mevcut tablodan sorumlu olan bu düzendir.
Köprünün altından bunca su aktıktan sonra bir adımda İslâmî düzene dönme de hayaldir.
Şimdi yapılacak olan farklı taraflardan herkesin yararına olan bir ortak düzen kurmak için “iyi niyetle, peşin hükümsüz ve dayatmasız olarak” masa başına gelmektir.
Mümin bilecek ve düşünecek
04:0012/08/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bilmek erkek ve kadın her müslümana farzdır“ mealindeki hadiste geçen “bilgi/ilim“ nedir sorusu sorulmuş, farklı cevaplar verilmiş, ancak kabul gören yorum şöyle olmuştur: Bir müslümanın kulluk vazifelerini yerine getirebilmesi için gerekli olan asgarî din bilgisini edinmesi her mükellefe farzdır. Ümmetin muhtaç olduğu bilgi ve teknolojiyi edinmek ise yeteri kadar kişiye farzdır (farz-ı kifayedir). Ümmet (İslam toplumu) farz-ı kifaye olan bu ilim ve teknolojiyi elde etmek üzere insan yetiştirmek ve gerekli altyapıyı oluşturmakla yükümlüdür.
Bir mümin Allah'a makbul bir kul olmak için nelere nasıl inanacağını (iman) ve neleri nasıl yapacağını (amel) bilmek durumundadır; bu asgari bilgiyi edinmeyip başkalarının bilgisi ile yetinemez; yetinir de yanlış yola giderse bundan sorumlu olur.
Tasavvuf erbabı, bir tarikata girmek isteyene, önce ehl-i sünnet iman esaslarını öğrenip buna göre inancını tashih etmesini şart koşuyorlar.
Eğer bir tarikate veya cemaate girmek isteyen mümin önce bu bilgiyi edinir ve imanını buna göre oluşturursa onu kimse eğri yollara sürükleyemez, çünkü bu bilgi ölçektir, o başkasıyla değil, başkası onunla ölçülür. Bu bilgi ve imana aykırı olan bir söz, yorum, telkin kimden gelirse gelsin kabul edilemez, aykırı konuşan ve davranan kimseden şüphe edilir.
Evet mümin bu bilgi çerçevesinde aklını kullanmak, düşünmek, ölçmek ve biçmek mecburiyetindedir. Bu yükümlülüğünü ihmal eder, “ben itimad ettiğim kişilere kandım, onlara inandım, kendi bilgi ve aklımı kullanmadım“ derse bu mazeret kabul edilmez.
Doğru yolu gösteren yüce kitabımızdan birkaç ayet meali ile buraya kadar yazdıklarımın onayını alalım:
“Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım
(beşerim).
Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (
Kehif: 18/110).
Allah'tan vahiy almayan hiçbir beşer doğrunun ve iyinin tek temsilcisi olamaz, ancak vahyin ışığında oluşan ümmetin icmaı (ortak akıl) bir ölçüt olabilir.
“Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçınan, yüzünü ve özünü Allah'a çevirenlere müjdeler olsun. Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah'ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz'an sahipleri de onlardır.” (
Zümer 39/17-18)
Mümin her söyleneni ve yazılanı dinler ve okur, ama temel bilgisini ve aklını kullanarak en doğru ve güzel olanı seçer ve ona uygun davranır; beşeri otoriteleri değil, sağlam bilgi ve aklını ölçü olarak alır.
“İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah'tan başka bazı varlıkları Allah'a denk tanrılar sayar da bunları Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler. Keşke zalimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!/İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur/ İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir. (Bakara:2/165-167).
İnsanın kalbini, zihnini Allah'ı unutturacak derecede meşgul eden her şey âyette belirtilen varlıklar kapsamına girer. Şu halde Allah'tan başka bir şeye, -bu şey ister put, ister lider veya önder, isterse para pul, mal mülk, makam mevki olsun- taparcasına bağlananlar, böyle bir şeyi Allah'ı sever gibi sevenler ve bu suretle, Kur'an'ın bütün uyarılarına rağmen şirke sapanlar için artık kurtuluş ümidi yoktur.
Allah'ı ve peygamberi bırakıp da uydurma tanrılara tapınanlar, onları temsil ettiklerini iddia eden din adamlarını dinleyenler ahirette, taptıkları ve yollarını izledikleri varlıkların kendilerinden yüz çevirip kaçtıklarını görünce pişman olacaklar, ama iş işten geçmiş olacaktır. Çünkü dünyaya ikinci kere gelme imkânı yoktur. Dünya hayatı bir keredir, onu iyi değerlendirmek ve ebedi saadete vesile kılmak için akıl yanında ve önünde vahyin rehberliğinden yararlanmak şarttır.
Onları kendi medyalarında uyardım ama…
04:0014/08/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde sağda ve solda, İslamî kesimde ve ötekilerde birçok grup (parti, mezhep, tarikat, cemaat ve stk'lar) var, bunları yok etmek de mümkün değildir. Başarabilirsek yapacağımız şey dinde ortaklıkları daha fazla olanlar arasında bu ortak alanda birlik ve dayanışma, dinde ve ideolojide birbirine uzak olanlar arasında ise beraberlik ilişkisi kurmaktır.
Örnekle maksadıma açıklık getireyim:
Asr-ı Saâdet'ten beri Müslümanların gayr-i Müslim ortakları, komşuları, arkadaşları da oldu, Müslümanlar arasında kardeşçe birlik vardı, Müslümanlarla ötekiler arasında ise aynı ülkenin vatandaşları ve komşuluk gibi sebeplerle adalet ve iyilik dairesinde ilişkiler oldu; işte ben bu ilişkiye “beraberlik” diyorum. Bu ilişkinin meşru olduğunu yüce kitabımızdan öğreniyoruz:
“
Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.
/
Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir” (Mümtehine:8-9).
Bundan beş altı yıl öncesine kadar bazı kusurları ve tenkit edilecek tarafları olsa da iyi niyetli ve faydalı olduklarına pek çoğumuzu inandıran Gülencilerin bir kusurları da dinde ve ideolojide bizden olmayanlarla sıkı ilişkiler ve diyaloglar kurdukları halde bizden olanlara en azından soğuk davranmaları idi. Bunlar hakkında iyi zan beslemeyen bazı şahıslar ve gruplar cepheden saldırarak mücadele yolunu seçtiler. Benim gibi bazıları da onlarla diyalog içinde kendilerini doğru yola sevketmeye, yanlışlarını düzeltmeye çalıştık. İktidarlar da ya siyasi çıkar ya da iyi zan sebebiyle desteklediler.
Onlar bizi dinliyormuş gibi göründüler ama olup bitenler onların yalnızca bir kişiyi dinlediklerini, başkalarını ise oyaladıklarını ortaya koydu. Peki hıyanet ve ticaret katmanları dinlemedi, dinlemek işlerine gelmezdi, ama taban (ibadet katmanı), üstelik kendi yayınları arasında çıkan, yayınlanan uyarıları niçin dinlemedi!
Bugünlerde “fetöcü, terörist örgüt, pdy” gibi isimlerle anılan ve ülkemizin başına bela olan Gülenistlerin içyüzü konusunda önemli açıklamalar yapılıyor. Bunlar arasında onların “İslam ve diyalog anlayışları” da var. Bir iki yazıda bu iki konuda yaptığım uyarılar ve doğru olana yönlendirme çabalarımı anlatacağım.
21.03.2005 günü sayın Hüseyin Gülerce STV'de program yapıyor, programda bana telefonla bağlanarak bazı sorular soruyor, cevapları verdikten sonra aramızda şu konuşma geçiyor:
H. Karaman:
Son bir şey söyleyeyim. Efendim diyalog farklılar arasında olur. Eğer Müslümanlar da şu veya bu şekilde büyük ya da küçük guruplara ayrılmışlarsa, farklılaşmışlarsa onlarla da diyalog yapılmalıdır. Ben Hüseyin beyle yaptığım bir başka Pazar sohbetinde -hatırlarlar kendileri- şunu söylemiştim: “Size itiraz eden guruplara karşı deyin ki, sizinle de diyaloga açığız, istediğiniz yere gelelim, siz istediğimiz yere gelin. Ama tabii konuşalım bir birimizi anlayalım, dinleyelim, belki bizim bir sürü kusurlarımız vardır. Hakikaten “iyi yaptığımızı zannediyoruz, ama hata ediyor da olabiliriz, lütfen bizi, “biraz katmalı, biraz da mübalağalı, abartılı, saptırmalı olarak âleme teşhir etmek yerine bir araya gelelim, elâlemle yaptığımız diyalogu bir de kendi aramızda yapalım!”
Hüseyin Gülerce:
Hocam imzalıyorum sözlerinizin altını. Dolayısı ile tekrar etmiş oluyoruz.
Hayrettin Karaman:
O da bana dedi ki, “Harun beylerle de görüşeyim inşâllah, hakikaten bu arkadaşlarla bir görüşelim”. Bunu bir daha buradan tekrarlıyorum. İnşallah diyalogumuzun kanadı bütün dünyayı kaplasın, bütün dünyayı kaplıyorsa hemen yanı başımızdakileri de kaplasın. Eğer üzüm yemekse maksat, bağcıyı dövmek değilse, dilerim, temenni ederim ve umarım ki bu üzüm yenir, yan yana gelmişsek diyalogla bu üzüm yenir, eğer başka maksat varsa bu diyalog onu da ortaya çıkarır!
Hüseyin Gülerce:
Peki hocam tekrar teşekkür ediyoruz, sağlık afiyet diliyoruz…
Evet söz verildi ama taraflardan çeşitli bahaneler ileri sürüldü ve bir türlü bu manada diyaloglar gerçekleşmedi.
“… Muhammed Resûlullah” demeden İslam olmayacağı ve zararlı olan dinler arası diyalog konularındaki uyarılarımı da gelecek yazılarda anlatayım.
Diyalog konusundaki uyarı
04:0018/08/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2005 yılında birinci, 2011 de ikinci baskısı Ufuk yayınlarında (o zamanki adıyla Cemaate ait idi) yapılan Diyalogla ilgili kitabımda, grupçuluk gayretiyle, farklı inanç sahipleri arasındaki her türlü diyaloga karşı çıkanları da, diyalog adına misyonerlik yapanlara destek verenleri de uyarmıştım.
Önce o günlerde konuya ilişkin bir mektuba yer vereyim:
“...Hocam son yıllarda gündemde olan dinler arası diyalog ile ilgili sorular sormak istiyorum.
Bu diyalogun maksadı nedir? Benim aklıma şu ikisi geliyor:
a) Onların kalplerini İslam'a ısındırmak ve İslam'ı yaymak.
b) Onlarla olan ilişkilerde barış ortamını tesis edebilmek.
Hocam ikisi de çok sağlam hedefler, ama acaba bu durumda bizim zarar görme ihtimalimiz yok mu? Bu adamlar bizim dinimize, bizim onların dinine baktığımız gibi mi bakıyorlar? Bizim bir hoşgörü ortamı oluşturma niyetimizi kötüye kullanabilirler mi? Hele günümüzde islam coğrafyasının her tarafını kana boğmuş bir toplumla (“idarecileri öyle, halk razı değil” gibi bir savunmayı da kabullenemiyorum) diyalog neticesinde ne gibi bir kazanım elde edebiliriz ki? Biz bizi katledenlere karşı daha şiddetli olmamalı mıyız? Toplumumuz için harcamalı değil miyiz tüm emeğimizi?
Hocam netice olarak ben gereksiz bir katılık mı gösteriyorum? Yanlışım varsa düzeltmek istiyorum; yani bu tip bir diyalog yüzünden nur cemaatindeki kardeşlerime karşı kalbimin soğumasını da istemiyorum? Ama “Hristiyan ve yahudiler siz onlara tabi olmadıkça hoşnut olmazlar” ayetini nasıl anlamalıyım. Dinler arası diyalog global bir kafir oyununun yansımalarından biri midir? Yoksa netice alınabilecek bir mücadele midir? Zahmet olmazsa vereceğiniz cevabı merakla bekliyorum...”
Mektuba şu cevabı vermiştim:
Kitabımızın “Diyalog'un Mana ve Maksadı” bölümündeki ilk yazıda bu soruya cevap olacak kısımlar var. Bunlara ek olarak şunu söyleyebilirim:
Evet yahudiler ve hristiyanlar, kendi dinlerine girmemiş kimselerin din ve inançlarından hoşnut olmazlar, ama onlar içinden İslam'a girenler hoşnut olurlar, ayrıca taraflar birbirlerinin inançlarından hoşnut olmamakla beraber dünyanın bazı problemlerine ortak çözüm aramayı isteyebilirler.
Her şeye rağmen diyalog zorunludur, kendi duvarlarımızın içine hapsolarak, tebliğ başta olmak üzere, İslam'ın çağdaş temsilini gerçekleştiremeyiz, oyunlara müdahale edemeyiz; ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermek de ayrı bir vecîbedir, vazifedir.
Misyonerlik konusuna gelince:
İkinci Vatikan Konsili'nde alınan kararlarda her ne kadar Hristiyanların diğer dinlere bakışında bir yumuşama görülüyorsa da “Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullanacağını” açıkça ifade etmiştir. Bu sebeple ben de bu kitabın 2005 yılında yayımlanan birinci baskısında şunları yazmıştım:
Dinler arası diyalogun (bu ifade meşhur bir galattır, doğrusu şöyle olmalıdır: Farklı dinlere mensup olanlar arasında diyalog) birden fazla amacı vardır, bunlardan bazıları şunlar olabilir.
Birbirini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak.
Biri, diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak.
Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…
Hristiyanlaştırma (misyonerlik) amacının altını daima çizdim, gerekli uyarıları hep yaptım ve böyle bir tehlikeye rağmen içinde yaşadığımız dünya şartlarında diyalogun kaçınılmaz olduğunu, bizim de Müslümanlaştırma misyonumuzun bulunduğunu, diğer faydaları yanında diyalogu bunun için de kullanabileceğimizi ifade ettim. İşte kitabımdan bazı pasajlar:
“Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerliktir… ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, Hristiyanları Müslümanlaştırmak amacı da dahil birçok maksatla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurtdışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyalog yapıyorlar.
Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam'ın ve müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.
Müslümanlar, 'dinlerarası diyalog için papalık konseyinin bir parçası olmak üzere' diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir 'misyoneri, davetçisi, tarafı' olarak diyaloga girerler.
Evet kendi yayınları arasında çıkan kitabımda bunları hem de o tarihlerde yazdım, ama ya okumadılar veya yalnızca “yukarıdan” gelene inandılar.
.Yalnızca “lâ ilahe illallah” yeter mi?
04:0019/08/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gülen'in “yalnızca lâ ilahe illallah” demek yeter, “Muhammed resulullah, demeye gerek yok” dediği söylentisi dolaşıyordu. Bundan önceki yazılarda adını verdiğim kitabımda bu konuda da aşağıdaki açıklama ve uyarları yapmıştım.
Bana yazılan bir mektupta şöyle deniyordu:
“…
Kafaları cidden karıştıran bu diyalog meselesinde, insanların bir otoritenin sözüne ciddi manada müracaat etme ihtiyacı hissettiklerini düşünüyorum. Bu çerçevede bu kitapçık (kitabımın 2005'te yapılanın birinci baskısını kastediyor) ayrı bir önem taşıyor. Kitapta eksik gördüğüm ve ilave etmemiz gereken üç sorum daha var. Bunları da cevaplama lütfunda bulunursanız çok sevinirim. İşte sorular:
1.
Hadis-i şerifte geçen;
“La ilahe illallah, diyen cennete girecektir
” ifadesini ehl-i kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “
Muhammedun Resulullah
”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz?
2.
Kur'an-ı Kerim'in ehl-i kitapla ilgili ayetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi?
3.
Ehl-i kitapla “
amentü
”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?”
Soruya, kitabımın ikinci baskısında da yer alan şu cevabı vermiştim:
1.
Kur'ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, ehl-i kitap, kitapsız, müşrik, agnostik...) İslam'a çağırıyor. Özellikle ehl-i kitabı ortak kelimeye (Bir Allah'a kulluk etmeye, bir O'nu Rab bilmeye) davet ediyor, ehl-i kitabın Allah için baba demesini, Hz. İsa için oğul denmesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayrılmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslam'da ve Allah'ın kabul ettiği tek dinin İslam olduğunu ilan ediyor, Son Peygamberin yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerce âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel manalarına bir bakalım:
a)
“Lâ ilahe illallah” diyen cennete girer, Peygambere ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez.”
Hadise böyle bir mana verilirse Kur'an'da ve hadislerde tarif edilen İslam'dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b)
Kelime-i tevhîdin bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslam'ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer” demektir.
c)
Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur. “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mana, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mana üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i kitaba gelince:
*Peygamberimizin bu hitabını duyan ehl-i kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilahe illallah demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamberin (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimize muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur'an'ı ve Muhammed Mustafa'nın (s.a.) peygamberliğini inkar eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
*Peygamberimiz hakkında sahih bilgi edinememiş ehl-i kitap ise tevhîd kelimesinin ifade ettiği “tek Allah'a inanma” esasını “düşünce, inanç ve hayatlarında” gerçekleştirdikleri zaman cennete girerler.
2.
Kur'an'ın ehl-i kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a)
İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, batıl ve yanlış olan da her zaman batıldır, yanlıştır.
b)
Ehli kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3.
“Ehl-i kitapla '
amentü'
de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentüde ittifakımız olsaydı İslam onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet Ehl-i kitap da Allah'a, peygamberlere, kitaplara, meleklere… iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslam inancı arasında çok önemli farklar vardır. Bu söz iyi bir maksatla da söylenmiş olabilir; o zaman yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için şöyle demek daha uygun olur: “Ehl-i kitap ile inanç konusunda, -mesela müşriklere nispetle- daha çok ortak noktalara ve esaslara sahip bulunuyoruz.”
.Uyarıdan mücadeleye
04:0021/08/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İyi zannımız devam ettiği sürece yanlışları düzeltmeye çalışmak, uyarıları yapmak şartıyla cemaatle barışık oldum. Ben ülkemizde genel din eğitim ve öğretiminin İmam hatipler, Diyanet ve İlahiyat fakülteleri merkezde olmak üzere yürütülmesini savunageldim. Başka yapıların, orta yol İslam'ında birleşmek şartıyla bu merkeze yardımcı unsur olmaları gerektiği kanaatimi muhafaza ettim. Çünkü bizim kurumlarımız merkez İslam'ın ana damarına bağlılık, açıklık ve ortak Müslüman aklı ile düşünüp davranma ilkelerine bağlı bulunuyordu. Diğer yapıların çoğu ise kendi önderlerine ait olan “tek akla” bağlı idiler. Bu ilkeler çerçevesinde işbirliği yapmanın bir şartı da bütün dini yapılarla diyalog içinde olmak idi, ben de bunu yapmaya çalışıyordum.
Şimdilerde şüphesiz olarak anlaşıldı ki Gülencilerin hedefi açıkça iktidarda olmasalar da perde arkasından daima iktidarda olmak ve ülkenin yönetimini bu şekilde ele almakmış. Cumhurbaşkanımız ( o tarihte başbakanımız) bunların söz ve davranışları ile haklarında yapılan açıklamalara bakarak iyi zannından vazgeçti, her istediklerini vermemeye ve “hayır” demeye başladı; bu tutum onların savaş ilanı için yeterli sebepti.
Şiddetlenerek sürdürülen Erdoğan karşıtı savaşın ilk adımı 2012 yılının 7 Şubat gününde yaşanan MİT krizidir. Arkasından Mayıs 2013'te beyaz Türkler tarafından Gezi olayları tertip edildi ki, bunların da arkasında örgütün olduğu anlaşılmıştır. Kasım 2013 Başında dershaneler kapatılıyor yaygarası ile başlatılan Fethullah Gülen Cemaati eylemleri açık ve amansız bir savaşın ilk adımları arasındadır. Başlangıçta toplum tarafından anlaşılamayan savaşın dış destekli büyük bir darbe girişimi olduğu, 17 Aralık 2013 tarihinde “yolsuzluk” bahanesiyle başlatılan yargı ve emniyet operasyonları ile ortaya çıkmaya başladı.
Bütün şüpheler ortadan kalkıncaya kadar sabreden, belki yola gelirler diye bekleyen Erdoğan açık mücadele kararını verdi ve benim bildiğim kadarıyla ilk sert konuşmasını 25 Ocak 2014 günü, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreninde başbakan sıfatıyla yaptı. Şöyle demişti:
“Yaşadığımız fetret gelip geçer, maruz kaldığımız ihanetler hiç şüpheniz olmasın milletin engin feraseti karşısında eriyip yok olup gider. Bu medeniyet öyle bir medeniyettir ki yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş, kalbi boş, zihni boş alim müsveddelerini bünyenin virüsü reddettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkum etmiştir. İlmi iktidar vasıtası olarak görenleri bu medeniyet yine mahkum edecektir. İlmi bir sihir gibi bir efsunlama vasıtası gibi görenleri bu medeniyet yine reddedecektir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme ve örgütlenme için bir istismar aracı olarak kullananları bu medeniyet hiç kabullenmemiştir. Göreceksiniz yine kabullenmeyecektir”.
Ödül alanlar arasında vardım, aynı günün akşamı, aynı yerde yüzen fazla STK temsilcisi Başbakan Erdoğan'a destek için yemekte hazır olduk, cemaate karşı Başbakanı destekleyen ve ümmetin birliğine zarar verecek eylem ve söylemleri kınayan konuşmalar yapıldı.
İş bu raddeye gelmeden önce, henüz dershaneler meselesi gündem de iken (19-12-2013 tarihinde) bir yazı kaleme aldım, yazı ıslaha yönelikti ve mealen “devletin ali menfaati ve ikamesi mümkün olmayan iktidarın korunması yanında dershanelerin kapatılması 'özel ve önemsiz bir zarar sayılır', bu yüzden mücadeleye değmez” dedim. Yazının son kısmı şöyle idi:
“Akl-ı selim ve kalb-i selim sahiplerinin bir dönüp sağlarına ve bir daha dönüp sollarına bakmaları gerekiyor; bu iktidar kadrosunun yerine koyabilecekleri başka bir kadro varsa -ki, bana göre yoktur- bir diyeceğim olamaz, yoksa kimse pire için yorgan yakmamalıdır.
Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: 'Zarar-ı âmmı def'içün zarar-ı hâss ihtiyâr olunur.
Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.'
Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu'nu dua ile anıyorum”.
Merhumu niçin örnek vermiştim, herkes biliyor ki, Yazıcıoğlu defalarca kendisine teklif edilen şahsi ve siyasi menfaati elinin tersiyle itmiş ve milletin, memleketin menfaati neyi gerektiriyorsa onu söylemiş ve onu yapmıştı.
Cemaat bu yazıya çok öfkelendi; çünkü onlara göre önemli bir savaş bahanesini önemsizleştiriyor, mücadelelerini meşru bulmuyordum. Bu yüzden içine beni, başbakanı ve MİT müsteşarını kattıkları bir sahte kayıt hazırladılar, bizi, merhumun şehadetinde suçlu ilan ettiler. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış, şimdi anlaşılıyor ki, o elim cinayetin de arkasında kendileri varmış.
Önemli bir tarih hatası yaptıkları için kaydı yayından çektiler. Ben de üç gün sonra bir yazı daha kaleme aldım, önemli olduğu için bunu, inşallah Perşembe günü tekrar köşemde yayınlayacağım.
Derin devlet de yapı da meşru değildir
04:0025/08/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet, kendisini temsil eden hakiki ve hükmi şahıslarda, sembollerde ete kemiğe bürünür “devlet” olarak görünür. Yürütmenin başında olan hükümet (iktidar) yetkisini halktan alır. Bu yetkiye dayanarak devleti yönetir. Yönetimde eli ayağı olan bürokratlar da hükümete bağlıdır; yetkiyi kanunlar, yönetmelikler ve belli alanlarda hükümetin iradesi verir.
Yönetme yetkisini halktan alan hükümetlerin ve bürokrasinin -devlet sırrı olan konular dışında- her işi açıktır, şeffaftır, denetime tabidir. Devlet sırrını da yine yetkili hükümetin ilgili birimleri bilir.
Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir.
Bu derin yapıları ikiye ayırmak uygun olur:
Birincisi kendilerine göre iyi niyetli, devlet ve millet hayrına faaliyeti amaçlayan yapılardır. Bunların ülkeye ve millete iyilik etme iddiasında bulunmaları kendilerini meşru ve haklı kılmaz. Ülkeye ve millete “iktidar gibi, devletin organları gibi” hizmet etmek istiyorlarsa yapacakları şey, devletin kanunlarına göre yetki almak ve açık/şeffaf olmaktır. Aksi halde çatışmalar, tasfiyeler, ülkede huzursuzluk ve güvensizlik kaçınılmaz olacaktır.
İkincisi ülkenin ve milletin hayrına, menfaatine değil de kendi çıkarlarına ve/veya ideolojilerine hizmet için oluşan devlet içindeki gizli yapılardır. Bunların ortaya çıkmaları, hedeflerine ulaşabilmek için halktan usulüne göre yetki almaya teşebbüs etmeleri beklenemez. Ülke içinde ve dışında bazı güçler ve çevrelerle işbirliği yaparlar; bu başkalarını kullanırlar, kendilerini de onlara -bilerek bilmeyerek- kullandırırlar.
Programını ortaya koymuş, hedeflediği icraatı açıklamış ve halkından yeterli oyu alarak iktidara gelmiş hükümetlerin, hem kendilerine hem de ülkeye zarar vermesi kaçınılmaz olan “derin yapılara” müsamaha etmemesinden, gücü yettiği takdirde tasfiye etmesinden daha tabii bir şey olamaz; aksi halde bu yapılar onu yer ve bitirirler.
Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nu, “şahsına ve grubuna ait menfaati, gerektiğinde kamu menfaati için fedâ etme erdemi”ne örnek olarak zikretmiştim. Bazıları bunu yanlış anlamış, “devletin bekası için derin devlet tarafından öldürüldü ve o buna razı idi” manasını çıkarmışlar.
Yukarıda maksadımı, neye örnek verdiğimi açıkladım. Şimdi şunu ilave edeyim: Turgut Özal'ı, Eşref Bitlis Paşa'yı, Muhsin Yazıcıoğlu'nu ve daha nicelerini hangi gerekçe ile olursa olsun öldüren derin yapılar canidir, katildir ve cinayetlerinin “kamu menfaati, devletin bekası” ile bir alakası yoktur. Devletin bekası ve kamu menfaati bu değerlerin öldürülmesini değil, yaşatılmasını zorunlu kılıyor. Gezi kalkışmasını ve benzerlerini tezgahlayan yapılar da millet-devlet düşmanlarıdır, devletini ve milletini sevenlerin bunlara destek vermesi düşünülemez.
Şimdi de derin yapıların bütün silahlarını üzerine çevirdikleri bir Erdoğan'ımız var; duam onu ve namuslu çevresini Allah'ın koruması, tavsiyem ise milletini, mukaddesatını seven herkesin bu korumaya vasıta ve yardımcı olmasıdır.
(22. 12. 2013).
Not:
Bu yazı üzerine örgütün kitabevi kitaplarımı raftan kaldırıp iade etti ve medyası da aleyhimdeki yazılara hız verdi.
Yanlış bilgi ve bâtıl inancın acı sonuçları
04:0026/08/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kötü işleri kendine güzel gösterilen (kötülüğünün iyilik olduğuna inanan) kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor.” (Fâtır: 35/8)
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) rahmet peygamberi ve kalbi Allah ve O'nun yarattıklarına sevgi ile dolu olduğu için davetini kabul etmeyenler, yanlış inanç ve davranışlarında ısrar edenler için haddinden fazla üzülüyordu. Onu sevgili (hâbîbullah) kılan Allah Teâlâ bu derecede üzülmesine razı olmadığı için teselli ediyor ve “Sen üzerine düşeni yaptın, hakkı tebliğ ettin, neyin doğru, iyi ve güzel olduğunu açıkladın ama onlar seni dinlemediler, sağlam bir delile dayanmadıkları halde kendi yaptıklarının doğru, iyi ve güzel olduğuna inandılar, şu halde cezalarını çekecekler, herkes ettiğinin karşılığını görecek, bu kadar üzülmene gerek yok” demiş oluyor.
Eş'arî yorumuna uyan tefsirciler “Allah dilediğini saptırır…” cümlesini insan irade ve ihtiyarının tesirini yok sayarcasına açıklıyorlar. Ehl-i sünnet'in önemli bir kısmının imamı olan Ebu Mansur Mâtürîdî ise bu âyetin tefsirinde cümleyi şöyle açıklıyor: “Allah Teâlâ zaman ve mekanla kayıtlı olmayan ilmiyle kulun neyi ihtiyar edeceğini, seçeceğini, tercih edeceğini bilir ve doğru yolu ihtiyar edeceğini bildiği kullarını ona iletir, sapkınlığı ihtiyar edeceğini bildiği kullarını da saptırır.”
Yanlış bilgi ve bâtıl inançlar yalnızca İslam dışında değil, Müslümanlar arasında da var olagelmiştir. “Ümmetin yetmiş üç gruba ayrılacağını” ifade eden ihtilaflı rivayet kaynaklara girmiş, mezhepler tarihine ait kitaplarda da İslam içi inanç gruplarını yetmiş üçe ulaştırmak için oldukça çaba sarfedilmiştir.
Ümmetin kahir çoğunluğunun mensup bulunduğu İslam inancı hak olduğuna göre bu inanca aykırı olanların da batıl, yanlış, sapkın (bid'at ve dalâlet) olması gerekir. İşte bu sapkın grupların da ahirette ceza görecekleri bildirilmiştir; şu halde onlar da kendi serbest irade ve ihtiyarlarıyla sapmışlar, onların yanlış bilgi ve inançlara dayalı fiilleri yalnız kendilerine değil, ümmetin bütününe zarar vermiştir.
İnşaallah savuşturduğumuz son felaketin sebebi de yanlış bilgi ve bâtıl inançtır.
Peki hem lideri hem de ona uyanlar niçin sapmışlardır?
İnsanların doğruyu, iyiyi, güzeli bilmeleri ve bulmaları için iki kılavuzları vardır: Vahiy ve akıl (bilim akla dahildir). Vahyi bize taşıyan kaynaklar herkese açıktır, çalışarak buradan bilgiye ulaşmak mümkündür. Her yükümlünün de aklı vardır; aklı olmayanlar yükümlü de olmazlar. İnsanlara doğrunun ve hakkın kıblesini gösteren bu iki rehber bir yana bırakılır da “kerameti kendinden menkul”; yani hiçbir objektif delile sahip olmadan kendini doğrunun ve hakkın temsilcisi ilan eden ruh hastası ve/veya sapkınların peşine düşülürse sonucun sapma olacağı ve kıbleyi şaşırmanın kaçınılmaz hale geleceği besbellidir.
Evet zorunlu dün bilgisi de gereklidir, ama dünü, bugünü ve geleceği doğru okumak ve değerlendirmek için yukarıda işaret ettiğim iki kılavuza ihtiyaç önceliklidir ve bunu elde etmenin yolu da zorunlu din bilgisidir.
Bu zorunlu, yaygın, herkese lazım olan din bilgisini ise ortak Müslüman aklını temsil eden ve aklını kiraya vermemiş öğretmenler vermelidirler. Halihazırda bu öğretmenlerin yetiştiği yer İlahiyat Fakülteleridir.
Vazifeyi hakkıyla ifa edebilmek için kaliteye yönelmek elbette gereklidir, ancak soruyorum: Bu fakülteleri itibarsızlaştırmaya çalışanlar neye hizmet ettiklerini biliyorlar mı?
Rü’yet-i hilal konferansından önce
04:0028/08/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
15 Temmuz günü ibadet ve bayram vakitlerinin tespitinde yaşanan karışıklar, sebebi ve çözümü konusunda birkaç yazıdan birincisini yayınlamıştım. O akşam başımıza gelen ve nispeten ucuz atlatılan felaket sebebiyle bu konuya ara vermek ve güncel yazılar yazmak zarureti hasıl olmuştu. Şimdi Kurban Bayramı yaklaşıyor, yine vakit konusu gündeme gelecek ve her kafadan bir ses işitilecek. Bir ses de bizden olsun kabilinden yukarıdaki başlıkla ikinci yazıyı sunuyorum.
Zamanında (1910-1943) Rasathane'yi yeniden kuran ve yöneten mütehassıs alim Fatin Hoca'ya göre: Dünya üzerinde İslâm ülkelerinin yayılmış olduğu bölgeler nazarı itibara alınırsa, bu bölgeler üzerinde yapılan rasatın bütün İslâm memleketleri için geçerli olabilmesi İslâm aleminin rasata en uygun bölgesini seçmekle mümkün olur. Fas'ta bulunan 4 bin metre yüksekliğinde bir tepe en uygun nokta olarak alınabilir. Hesaplamalar bu tepe üzerinde görüş şartlarının müsait olduğu farz edilerek, var sayılan bir gözeticinin hilâli görebilmek imkânları araştırılarak yapılırsa, bu hesaplarla, sanki hakikatte gözle görmüş gibi neticeye ulaşmak mümkün olur.
Fatin Hoca bu esasa dayanarak formüllerini Fas'ta bulunan tepeye göre ayarlamıştır. 1974 yılına kadar Kandilli Rasathanesi, Fatin Hoca'nın tesbit ettiği bu noktayı esas alarak hesaplamaları devam ettirmiştir.
Tayyar Altıkulaç Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, Saim Yeprem de Derleme ve Yayın Müdürü iken yıllardan beri ihmale uğramış olan bu mesele üzerine eğilme gereği duyulmuş ve 1974 yılında, müdürlüğün organizesi altında, Türkiye ile İslâm alemi arasındaki farkı ortadan kaldırmak için geniş çaplı bir çalışma başlatılmıştır.
Bu meyanda Kandilli Rasathanesi yetkilileri ile İstanbul'da günlerce süren ilmî toplantılar yapıldı. Bu toplantıya Kandilli Rasathanesi yetkilileri, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi Bölümü profesörleri, Harita Genel Müdürlüğü teknik komutanı ve Ankara'daki rasathaneyi kuran teknik elemanlar ile tanınmış din alimleri katıldılar.
Müzakereler sonunda Kandilli Rasathanesi'nin yıllardan beri devam edegelen tatbikatında bazı değişiklikler yapılması uygun görüldü. Rasathane yetkilileri ile varılan anlaşma bir protokole bağlandı.
Bu protokole göre artık hesaplamalar şu esaslara göre yapılacaktı:
1. İslâm aleminde “ihtilâf-ı metâli” denilen, ayın farklı bölgelerde, farklı zamanlarda doğması nazarı itibara alınmayacak. Yani ihtilâf-ı metâli'a itibar edilmeyecek.
Hanefî ve Şafiî mezheplerinin bir kısım fakihleri hariç diğer fakihlere göre, ay, İslâm aleminin herhangi bir yerinde görülürse, diğer ülkeler o ayı görmeseler bile ilk olarak ayı görmüş olan memleketin rü'yetine itibar edilir. İslâm'da birlik ve beraberliği sağlamak için diğer bölgelerde farklı zamanlarda ayın görülmesine itibar edilmez. Buna “ihtilâf-ı metâli'a itibar etmeme” prensibi denir.
Bunun tatbikattaki neticesi şu oluyordu. O güne kadar Fas'taki tepeyi, hesaplamanın başlangıç noktası almış olan Kandilli Rasathanesi artık bu nirengi noktasını bırakacaktı. Ekvatorun kuzeyindeki +50 paralel dairesi ile, ekvatorun güneyindeki -50 paralel dairesi arasındaki toplam 100 derecelik paralel dairelerini tarayacaktı. En erken hangi paralel dairesi üzerinde ay görülüyorsa ona göre kamerî ayın başlangıcını tayin edecek ve diğer bölgeler için de başlangıç zamanı böylece birleştirilmiş olacaktı.
O güne kadar hilâl Fas'ta görülürse, Türkiye'de görülsün görülmesin, kamerî ay başlamış oluyordu. Fas'ta görülmezse ay başlamamış kabul ediliyordu. Halbuki astronomik hakikatlere göre bazı aylar hilâl Fas'ta diğer enlemlerden daha erken görülebiliyor; buna karşı bazı aylarda ise Fas'ta diğer enlemlerden bir gün sonra görülebiliyordu. Biz Fas'ı başlangıç noktası kabul ettiğimiz için daha güneyde veya daha kuzeyde bir gün önce hilâli görebilen ülkelere uymamış, onlardan bir gün sonraya kalmış oluyorduk; yani Fatin Hoca'nın uygulanan bu prensibi ayın başka ülkelerde bir gün önce görülmesi halinde ona uymaya engel teşkil ediyordu.
1974 yılındaki toplantıda “ihtilâf-ı metâili'a itibar olunmaz” kaidesinin kabulü, Fas sabit noktasını terkettirdi. Kuzeyde +50 derece enleme kadar, güneyde de -50 derece enleme kadar bütün enlemlerin taranması sonucunu doğurdu.
2. Zilhicce ayının başlangıcı, Mekke arzı esas alınarak tesbit edilecektir. Zilhicce ayının başlangıcı Zilhicce hilâlinin Mekke'de görülüp görülemeyeceğinin tesbiti esasına dayanacaktı. Bu da Suudi Arabistan'ın Mekke'de yaptırdığı rasatla paralelliği sağlamak içindi. Güney -50 derece enleminde bir gün önce görme imkânı olabilirdi. Ama +50 derece enlemde bulunan Mekke'de ay görülemeyebilirdi. Bu da bugüne kadarki tatbikatın tersine bir aksaklığa sebep olabilir; Hicaz'daki müslümanlardan önce kurban bayramını başlatma sonucunu doğurabilirdi. Bu aksaklığı önlemek için de Zilhicce ayına mahsus olmak üzere hesabın Mekke'ye göre yapılması karara bağlandı.
Kararda tesbit edilen önemli bir nokta da şudur: Yapılacak hesaplar ayın sadece astronomik başlangıcı esasına değil, astronomik olarak başlayan ayın çıplak gözle görülebileceği anın hesaplanması esasına dayandırılacak, böylece dinî aybaşı bulunmuş olacaktı.
Kandilli Rasathanesi 1974 tarihli protokolden sonra 1975 yılı için yaptığı hesaplamalarda bu esaslara uydu. Fakat yine de İslâm âleminin bazı memleketleri ile yurdumuz arasında farklı bayramlar devam etti.
Gelecek yazıda rü'yet-i hilal konferansı.
Rü’yet-i hilal konferansı
04:001/09/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dost Yeni Akit gazetesinde bir dostumun kızı, benim “Fetönün peşine takılıp ABD eyaletlerini dolaştığımı” yazmış. Bu acıtıcı yalanı Pazar yazısında ele alacağım.
Şimdi bayram günlerimizin tespiti yazısınadevam edelim.Ramazan'ın başlangıç ve bitimi, Vakfe ve Kurban Bayramı günleri yaklaşınca tartışmalar başlıyor, Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Konferansa yakın günlerde Almanya'dan gelen aşağıdaki soru tipik bir örmektir:“1977 yılı Kurban Bayramı Mekke'de ayın 20'sinde yapıldı. Sebil gazetesi, 21, Diyanet takvimi ise 22 tarihini veriyordu. Gerçi biz Diyanet'e uyduk amma tereddüt ve şüphe içinde kalmaktan da kurtulamadık. Bu farklılık tabiî midir, yoksa bilgi eksikliğinden mi ileri gelmektedir”.Bu soruya cevap yazdıktan 8 ay kadar sonra 27-30 KASIM 1978 günlerinde İstanbul'da, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın daveti üzerine “kamerî aybaşlarını tespit (rü'yet-i hilâl)” konferansı adıyle milletlerarası bir ilmî toplantı yapıldı, aşağıda bu konferanstan söz edeceğiz.Belli başlı İslam ülkelerinden katılan delegeler, sundukları tebliğlerde Müslümanların Ramazan başları ve sonları ile dini günlerde ve bayramlarda birbirlerinden farklı görünümlere sahip olmalarının ortaya çıkardığı esef verici durumu ele almışlardır.Konferansa katılan ilim adamları arasından “Din (fıkıh) Komisyonu” ve “Astronomi Komisyonu” olmak üzere iki ayrı komisyon teşkil edilmiştir. Bunlardan her biri kendi ihtisası dahilindeki konularda sunulmuş tebliğleri etüt etmiştir. Detaylara inilerek enine boyuna yapılan tartışmalardan sonra konferans, son oturumunda oy birliği ile aşağıdaki kararları almıştır:-İster çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun, asıl olan Hilal'in Rü'yeti'dir.-Astronomların hesapla tespit ettikleri Kameri Aybaşlarına dinen itibar edilebilmesi için, onların bu tespitlerini Hilal'in güneş battıktan sonra ve görüşe mani engellerin bulunmaması halinde gözle görülebilecek şekilde, ufukta fiilen mevcut olması esasına dayandırılmaları gerekir ki, bu rü'yete “hükmi rü'yet” denir.-Hilal'in görülebilmesi için iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur:a)İçtima(kavuşum)'dan sonra Ay ile Güneş'in açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere rü'yet, 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.b) Güneş'in batışı anında Ay'ın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri, 5 dereceden az olmamalıdır. Sadece bu esasa göre normal durumlarda Hilal'in çıplak gözle görülebilmesi mümkündür.-Hilal'in Rü'yet edilebilmesi için belli bir yer şart değildir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde hilal'in rü'yet'i mümkün olursa, buna istinaden ayın başladığına hükmetmek doğru olur. İslam dünyasının birlik ve beraberliğini sağlamak için rü'yet'in ilanı, müteakip maddede işaret edilen Müşterek Hicri Takvim'in tespitleri uyarınca Mekke-i Mükerreme'de tesis edilecek olan rasathane tarafından yapılmalıdır.-Anılan komisyon, yukarıda açıklanan kriterlere göre Ramazan, Şevval ve Zilhicce ayları için Hilal'in görülebileceği bölgeleri gösteren haritalar hazırlayacaktır. Böylece durum müsaitse, bizzat Hilal'i gözleyerek Rü'yet-i gerçekleştirmek ve hesabın doğruluğu konusunda ikna olmak isteyen herkese kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu haritalar, isteyen her devletin yetkili kılacağı uzman ve güvenilir bir heyete rasat yaptırmasına yardımcı olacaktır.-Bu karar ve tavsiyeler, İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı Genel Sekreterliği'ne sunularak Dışişleri Bakanlarının Rabat'ta yapılacak olan ilk toplantısında kabulü ve uygulamaya konulması istenecektir.Buraya kadar yapılan çalışmalar hakkında bilgi vermiş olduk. Bu yıl yapılan toplantıda da öncekine yakın kararlar alındı. Altını imzaladıkları halde alınan kararlara uymayanlar olduğu için ihtilaf bugüne kadar devam etti. Benim görüşüm şudur:*Ferdi ve ümmeti ilgilendiren faydaları ve çoğunluğun içtihadı bu yünde olduğu için bayramların aynı günlerde yapılması en iyisidir.*Buna uymayıp “Biz kendi coğrafyamızda hilali görmeye itibar edecek ve bayramı ona göre yapacağız” diyenlere de itiraz edilemez; çünkü böyle bir ictihad da vardır. *İlk yazımda özetlediğim görüş “kavuşumu esas alma” görüşüdür. Bu kabul edilirse zaten ihtilaf kalmaz.*Hiç değilse Kurban Bayramı'nda Mekke rü'yetine uyulmalı ve bayram aynı günde yapılmalıdır.*Bu konu birbirini suçlamaya ve tefrikaya sebep kılınmamalıdır.
Her habere inanılmaz
04:002/09/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri (fâsık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât: 49/ 6.)
Âyetin gelişi özel sebep/olay üzerine olsa da, haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı yönündeki mânası ve hükmü geneldir, her zaman ve mekanda geçerlidir.
Bu âyetin vahyedilme sebebi onu doğru anlama ve uygulamada yardımcı olacaktır:
Velîd isimli sahâbî'yi Peygamberimiz (s.a.) bir kabileye, zekat toplamak üzere gönderiyor. Velîd ile o kabile arasında bir gerginlik bulunduğu için karşılamak için harekete geçtiklerinde kendisine bir şey yapacaklarından korkuyor, geri dönüp geliyor ve Peygamberimiz'e “kabilenin İslam'dan döndüklerini”, başka bir rivayette “zekatı vermediklerini ve kendisini öldürmeye kalkıştıklarını” söylüyor. Peygamberimiz mealini verdiğimiz âyet gereğince haberi hemen kabul edip harekete geçmek yerine araştırıp soruşturma yoluna gidiyor ve Hâlid b. Velîd'i tahkikat için gönderiyor. Hâlid gerekli araştırmayı yapıyor ve haberin yalan olduğunu tespit edince dönüp Peygamberimiz'e durumu anlatıyor. Bu arada kabilenin temsilcileri Efendimiz'e gelip durum hakkında bilgi veriyor ve borçlarını da ödüyorlar. Âyet, Peygamberimiz'in bu davranışını teyit ediyor.
Her haberi doğru kabul edip harekete geçmenin vahim sonuçları tecrübe edilmiş olduğundan Peygamberimiz “Acele etmemek Allah'tan, acele etmek ise şeytandandır” buyurmuşlardır.
Âyette geçen “fâsık” kelimesini, “yalancı ve günahkâr olduğu bilinen” manasına almak doğru değildir; çünkü Peygamberimiz böyle birini istihdam etmez, ama “her denenmemiş, doğruluğu sabit olmamış kimsede potansiyel olarak bu ihtimal vardır”, kelimeyi böyle anlamak daha uygundur, nitekim Peygamberimiz de bu ihtimal üzerinden hareket ederek soruşturma yapılmasını istemiştir.
Ülkemizin inşallah atlatmış olduğu büyük felaketten sonra haklı bir temizlik hareketi başladı, ancak bunu fırsat bilen fâsıkların da bulunduğu bir gerçek; ellerine birer FETÖ karası alanlar kendi durum, duygu ve çıkarlarının sevki ile masum insanların alınlarına sürebiliyorlar.
İyi niyetli bazı dostlar soruşturma yapanlara müdahale edilmemesini güçlü bir şekilde ifade ediyorlar, bunda haklılar, ama aynı güçle bir de soruşturmayı yapanlara bu yalancı, iftiracı fasıkların bulunduğunu ve hazırladıkları bilgi ve belgelerin sahte de olabileceğini hatırlatmak gerekiyor. Ayrıca bu komisyonlara kesin bilinen suçlu ve masumlar hakkında bilgi vermek de amaca hizmet eder.
Aziz dost Abdurrahman Dilipak'ın
30 Ağustos tarihli yazısındaki şu hatırlatma
da iyi niyetli bir dost hatırlatmasıdır.
“…Sanırım biz bu temizlik operasyonunda bir yanlış da yapıyoruz. Mesela belediye başkanı paralelci ise, Genel Sekreter, Personel/İnsan Kaynakları Müdürü paralelci ise, siz bu adamlar eli ile temizlik yapıyorsanız, temizlenecek olan, Paralelciler değil, dün kendileri ile beraber olup, bugün kopmaya çalışanlar olacaktır ki zaten de öyle oluyor. Ya da düzmece evraklar, istihbarat raporları, ihbarlarla diledikleri birini suçlu gösterebiliyorlar. Çünkü onlar bu işi çok iyi biliyorlar. Kendi içlerinden feda edilecekleri de biliyorlar. Onun için de asıl kriptoları gizleyip zayıf halkaları öne çıkarıyorlar. Böylece operasyonun inanılırlık ve ciddiyetini de sulandırıyorlar. Zaten Gülen de izin verdi ya, dillerinin ucu ile küfür de edebilirler. 'Tasfiye operasyonu' vesilesiyle birileri örgütü deşifre etmelerinden endişe ettikleri birilerini tasfiye ediyor olabilirler. Bazı belediyelerde yaşanan olaylardan sonra örgütten ayrılıp FETÖ'yü suçlayanları, hemen FETÖ'cü diye tasfiye ettiler mesela. Onu tasfiye edenler asıl FETÖ'cülerdi. Buna dikkat etmek gerek…”
Allah fasıklara fırsat vermesin, âdil soruşturmacılara da yardım etsin. Amin!
Edep yâ Hû
04:004/09/2016, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Altmış yıllık dâva arkadaşımın kızı, dost bir gazetede (Akit, 27 Ağustos) bakın benim için ne yazmış: “Durun bakalım daha kimler günah çıkartacak. Zamanında Amerika'da FETÖ'cülerin peşine takılıp eyalet eyalet dolaşan Hayrettin Karaman ne zaman çıkartacak, durun bakalım. Hele bi Bülent Arınç sırasını savsın da...”
Ben ailesiyle hukukumuza saygım sebebiyle dilimi tutacak, yalnızca yalan olan bu haberin doğrusunu, Hayatım ve Hatıralar kitabımdan güncelleyerek aktaracağım:
2003 yılı, 27 Mayıs-8 Haziran arasında, birkaç programa katılmak ve konuşmalar yapmak üzere -ilk ve son defa- ABD'de bulundum. Beni Gülencilerle hiçbir yakınlığı olmayan Wistom Net grubu davet etti. Benden önce de Mustafa Özel, Sadık Albayrak, Faruk Beşer gibi hocaları davet etmişlerdi. Başkent Washington, Atlanta, Tallahasse, Baton Rouge ve New Orleans şehirlerinde, Türkiye'den buralara gelmiş, lisans üstü tahsil gören veya master ve doktorasını aldıktan sonra üniversitelerde, şirketlerde iş bulup çalışan güzel insanlarımızla görüştüm, sohbetler yaptık, hasbihallerde bulunduk. Adı geçen şehirlerdeki İslam Merkezleri'ne uğradım, mescitlerinde namaz kıldık, imamları ve yetkilileri ile kısa sohbetler yaptık. Batı Virjinya'da güzel bir dinlenme yerinde (PipeSteam) aileleri ile birlikte birkaç güzel gün geçirmek üzere gelen Müslüman entelektüeller (beni davet eden grup) ile 3 gün süren seminerler yaptık. Cuma günü otelin konferans salonu namaz için düzenlendi, beyler ve hanımlar cemaat oldular, ezanlar okundu, Asr Sûresi'nin tefsirini konu edinerek bir hutbe irad ettim ve Cuma namazını kıldırdım. Kusurları olsa da demokrasinin işlediği bir “Batı” ülkesinde, lüks bir otelde ezan okuyarak kadınlı erkekli, hepsi okumuş yazmış güzel insanlarla Cuma namazı kılmak insana heyecan vermekle kalmıyor, derin derin düşünmeye de sebep oluyor. Burada olup bitenler, İslam ülkesi olan Türkiye'de, kendileri olmasa bile ana babaları ve dedeleri Müslüman olan bir kesim insanın ülkemizi ne hale getirdiklerini, insan hak ve hürriyetlerini bir takım vehimler uğruna nasıl gasp ettiklerini, çarpık bir laiklik anlayışı yüzünden masum dini hayatı nasıl kuşa çevirdiklerini, örtünmeyi, kılık kıyafeti, sakalı, namazı nasıl irtica sembolü haline getirdiklerini ve neredeyse ayıp sayılacak davranışlar arasına soktuklarını… bu yüzden ülkenin sıkıntılar içine düştüğünü, insanımızın neşesiz ve verimsiz hale geldiklerini… düşündürüyor.
İzzetbegoviç'in sınıf, dâva ve zindan arkadaşı, savaş sırasında da BM'de temsilcisi Dr. Necîb Sacirbey'in de aktif üyesi olduğu “American Muslim Council”, ABD'de yaşayan Müslümanlar ile ABD'li halk ve yöneticiler arasında diyalog kurmak, ilişkileri iyileştirmek, şüpheleri ortadan kaldırmak gibi hayırlı bir işle meşgul oluyor, (kendisiyle görüşüp dertleştik).
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ABD'de de birçok etnik ve dini gruptan Müslümanlar var. Temsilcileri ile görüştüğüm IKNA ve ISNA hem bu gruplar arasında işbirliğini sağlamak hem de ABD'de Müslümanları temsil etmek işlerini yüklenmiş durumdalar, problemleri yok değil, ama yüklendikleri vazife önemli ve gerekli.
Türkiye'den gidip devamlı veya geçici olarak ABD'de kalan Müslümanlar da, Türkiye'de olduğu gibi gruplara bölünmüş bulunuyorlar. Bazı yerlerde bu gruplar arasında diyalog var, bir araya geliyor, okuyor, sohbet ediyor, dertleşiyor, problemleri birlikte çözmenin yollarını arıyorlar. Bazı yerlerde bu diyalog zayıf, buralarda grupçuluk hakim görülüyor. Beni davet eden bağımsız grubu da burada tanıdım ve onların misafiri oldum. Bunlar belli bir İslamî gruba bağlı değil, aralarında internet aracılığı ile haberleşme yapıyorlar. Birbirine yakın oturanlarda ise bir araya gelip okuma, sohbet vb. şeklinde faaliyet ve ilişkiler var. Bu grubun büyük çoğunluğu lisansüstü öğrenim görmüş veya görmekte olanlardan oluşuyor, birlikteliklerini bir think-tank grubuna dönüştürmeleri ihtimali güçlü görülüyor, biz de bunu teşvik ettik, inşaallah gerçekleşir. Türkiye birçok konuda bunlardan yararlanabilir. Diğer Türkiyelilerin (İslami kesimden sayılmayanların) bir kısmı ideolojik ayrımcılık ve jurnal işleri ile meşgul olurken bunlar memleket meseleleri ile meşgul oluyor, vatan, millet sevgisi ve Allah rızası saikleri ile gece gündüz gayret sarfediyorlar. ABD'nin sağladığı hürriyet Türkiye'de de sağlandığı takdirde bu güzel beyinleri kazanmak her zaman mümkün görünüyor.
Uğradığım bütün şehirlerde (herhalde başka yerlerde de vardır) İslam merkezleri var. Bu merkezlerde mescid, okul, kütüphane, gençler için spor ve meşguliyet araçları… mevcut. Bazı İslam merkezlerinde ise Müslümanların dini meselelerine cevap ve çözüm bulmaya çalışan ilim adamları bulunuyor. İslam merkezleri uçsuz bucaksız bir denizde yemyeşil adacıklara, çöllerde cankurtaran vahalara benziyor. Özellikle kandil geceleri, Bayram ve Cuma namazlarında Müslümanlar buralarda bir araya geliyor, görüşüp konuşuyorlar.
Not:
Kızım, ben Amerika'ya on üç yıl önce bir kere gittim, beni davet edenleri ve orada yaptıklarımı yukarıda anlattım. Senin yalanınla vakıanın hiçbir alakası yok.
Kızım, sen beni babana bir sor, o sana benim, “birinin peşine düşenlerden değil, peşine düşülenlerden olduğumu” söyleyecektir.
Dershaneden milli eğitim reformuna
04:008/09/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Düşünce koçu sevgili Münir Arıkan'ın “15 Temmuz'u Oluşturan Ana Saik Neydi” sorusuna cevap verdiği yazısının şahsıma özel kısmını keserek köşemde veriyorum. Bana göre asıl saik dershane değil, onun da araç olduğu hakimiyet projesidir, ama dershanelerin de çok önemli bir araç-saik olduğu apaçık ortadadır. Yazının asıl amacı ise “ana saikin” tespitinden ziyade “milli eğitim reform teklifidir”.
Bugün problem, Pazar günü de çözüm ile ilgili yazısını aktaracağım:
Çok şeyler konuşuluyor, yazılıp çiziliyor ama hiç kimse 15 Temmuz'u oluşturan ana saike bakmıyor.
2002 yılında yazdığım ve çetemaatle ilk ters düştüğüm ve NT'lerden kitaplarımı çıkartmalarına ve beni boykot etmelerine sebep olan; “Ben Bu Dünya'ya ÖSS İçin Gelmedim Diyorsan, Sevdiğin İşe Odaklan” kitabımda dershanelere niçin karşı olduğumu yaklaşık 273 md ile açıklamıştım…
En küçük ilçe bazından
En büyük ile kadar
Bölgesel Deneme Sınavları ile
Kabiliyetli ve potansiyeli olan çocuklarımızı seçip
Dershanelerine aldılar.
Zaten köyünde de çalışsa kazanacağı garanti olan bu çocukların yanına
Sittin sene de çalışsa asla üniversiteye giremeyecek 100-300-500-1000-2000.. çocuk daha eklediler. Yıl sonunda bakın bizim dershanemizin çocukları Türkiye 1'incisi, 2'ncisi, 3'üncüsü v.s. oldu diye
TV'lerden boy boy programlar, çığırtkanlıklar yaptılar.
Bu, gelecek senenin dershane kayıtlarını dolduran ve kazanamayan çocukların anne babalarının da “Senden bir halt olmaz zaten” hissine kapılmalarını sağladığı için çift yıkım oldu!
Kapatılmadan önce dershanelerin toplam cirosu yaklaşık 42 milyar $'dı!
Zaten kazanacak çocukları, biraz daha parlatarak, kazanamayacak çocuklardan beyhude bir umut uğruna para tırtıkladılar, vakit çaldılar, aile ilişkilerini bozdular.
Dershanelerin bir yıkımı daha oldu.
Yüksek bedellerle işleyen çarklarında öğretmenlere çok daha iyi bir imkan sundukları için devlet okullarındaki tüm idealist, başarılı ve kaliteli öğretmenler, “Zaten bu sistem içinde bir işe yaramıyoruz, bari oradaki azimli çocuklara bir hayrımız olsun” diyerek Milli Eğitim sisteminden ayrıldı. Okullar laçkalaştı. Eğitim sistemi dibe vurdu. PİSA (Program for International Student Assessment-Dünyanın en güvenilir öğrenci ölçme sistemi) sonuçlarına göre, 63 ülke arasında en son 43'üncü sıradaydık.
İşte 15 Temmuz'u doğuran ana saik de tam burada başladı.
Üniversiteyi kazanan çocukları, zaten dershanelerinden beri tanıdıkları için kazandıkları illerde kendi ev ve yurtlarına yerleştirdiler. Hayata atılmanın son aşamasındaki bu gençleri tam da istedikleri gibi örgütlediler, yönlendirdiler, kullandılar.
Üniversite giriş sınavları dahil, askeriye, harb okulları, KPSS ve diğer sınavlardaki soru çalma ve kendi çetemaatlerine dağıtma da cabası!
Ve sonuç malum.
3.5 milyonu aşkın öğrenci yine yollara revan oldu, Anadolu'nun değişik illerine doldu. Bu sefer açıktan cesaret edip ev ve yurt açmaya teşebbüs edemezler. Ama gizliden gizliye bunu yapacaklarına emin olabilirsiniz. Çünkü talep var. Gençler açıkta. Kredi Yurtlar'ın ve müspet cemaatlerin ev ve yurtları bu talebi karşılamaya yetmiyor. Bizim taraf da, maalesef onlar gibi organize olamıyor.
(Arıkan'ın çözüm konusundaki düşüncesi ve teklifi Pazar yazısında.)
Kurbanın tarihçesi, anlamı ve bazı hükümleri
04:009/09/2016, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ şuurlu varlıkları kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kulun önde gelen vasfı sahibine tam teslimiyetidir. O'nun rızası ile kendi arzusu karşılaştığında sahibinin rızasını tereddütsüz tercih etmesidir. Kullukta pazarlık, “şu kadar sana bu kadarı bana” hesabı olmaz; Rabbi kuluna neyi vermiş ise ona razı olur, ondan neyi isterse gücü yettiği kadarını derhal îfâ eder…
Allah'ın rızasına nail olmuş ve bu sebeple O'nun dostu (hâlîli) olma şerefini kazanmış bir kul örneği olarak Rabbimiz bize Hz. İbrâhîm'i takdim ediyor ve onun teslimiyetini etkili bir ifade ile şöyle anlatıyor:
“Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver!”
/
Bunun üzerine kendisine akıllı ve edepli bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik.
/
Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum, dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?” Dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.”
/
Her ikisi de
(ilâhî buyruğa)
teslim olunca ve babası onu yüz üstü yatırınca,
/
“Ey İbrâhim” diye ona seslendik;
/
“Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.
/
Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı.
/
Biz,
(oğlunun canına)
bedel olarak ona değerli bir kurbanlık verdik.
/
Onun hakkında, “İbrâhim'e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.
/
Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz.
/
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı
(Sâffât: 100-111).
Hz. İbrâhim, rüyasında aldığı ilâhî buyruğu yerine getirmeye karar verip gerçekleştirmek üzereyken, bu tutumuyla Allah tarafından tabi tutulduğu büyük teslimiyet sınavını kazandığı için Allah Teâlâ, Cebrâil aracılığıyla iri bir koç göndererek oğlunun yerine bunu kurban etmesini istemiş, İbrâhim de öyle yapmıştır. İbrâhim (a.s.), yakılmayı göze alacak derecede tehlikelere göğüs gererek putperestlere karşı mücadele verdiği gibi evladını kurban etme buyruğuna da tereddütsüz boyun eğmiş; bu büyük özveriye karşı Yüce Allah hem onun ateşte yanmasını önlemiş hem de oğlunu ona bağışlamıştır.
“Hz. İbrâhîm'in kurban etmesi emredilen oğlu İshak mı yoksa İsmail miydi” konusu tartışılmıştır. Sahâbe döneminden beri her iki tespiti de savunanlar olmuştur.
Rivayetlere göre Hz. İbrâhîm oğlunu kurban etmek üzere Minâ'ya götürürken şeytan, insan suretinde çocuğun yanına gelmiş ve ona babasının niyetini açıklayarak isyan etmesini sağlamak istemiş, çocuk ise şeytana kanmamış, onu yanından uzaklaştırmak için taşlamıştır. İslâmî hac ibadetindeki şeytan taşlamanın böyle bir tarihi ve manası vardır. Terviye ve Arafe günlerinin, sa'yin ve kurbanın da yine Hz. İbrâhîm ve ailesinin örnek kulluk hayatlarının izlerini taşıdığı bilinmektedir.
Bu büyük imtihanın sebebi olarak şöyle bir nükte de ifade edilmiştir:
Hz. İbrâhîm Allah'ı sevdiğini söyleyip dururken çocuğuna da sevgi ile bakmış, Allah kendine mahsus sevginin paylaşılmasına razı olmadığı için bu büyük imtihanı uygulamış, sonunda Hz. İbrâhîm'in Rabbine olan sevgisinin özel ve ortaksız olduğu sabit olmuştur.
İslam'daki kurban ibadeti Kur'an ayetlerinden ziyade hadislere ve sünnete dayanmaktadır.
Kurban Bayramı'nda bu ibadetin vacip mi, sünnet mi olduğu da müctehidler tarafından tartışılmıştır. Ebu Hanîfe'nin mezhepte tercih edilen içtihadına göre seferî olmayan ve maddi durumu da müsait olan müminlerin kurban kesmeleri vacibdir. Başka birçok müçtehide göre ise bu ibadet kuvvetli (müekked) sünnetlerden biridir.
Sünnet olduğunu söyleyen müçtehitlerden bir kısmına göre kesmek, diğer kısmına göre ise bedelini yoksullara vermek daha uygundur (efdaldir).
Ümmet bu konuda ve diğer konulardaki farklı ictihadları İslam'ın içinde ve uygulanabilir ictihadlar olarak kabul etmiş, taassup ve tefrikadan kaçınmış, çokluk içinde birliği gerçekleştirmeye muvaffak olmuştur.
Milli eğitimde reform teklifi
04:0011/09/2016, Pazar
G: 14/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Düşünce koçu, manevî evladım Münir Arıkan'ın “dershane, darbe, sebepler” konusundaki düşüncesini Perşembe günü aktarmıştım. Bugün de teklifini veriyorum:
4 + 4 + 4 + üniversite dahil 20 milyon gencimiz okul çağında. 20 milyon gencin üniversite okuması demek devletin gelişimini, ilerlemesini, 20 yıl ertelemesi demek.
Boş yere bir sürü kaynağını yıllarca heba etmesi, etkin ve yerinde kullanamaması demek.
Dünyanın en iyi mücevher tasarımcısı S.B. diyor ki;
Hocam bizim meslekte (Kapalıçarşı) ilkokul mezunu 1-0 mağlup başlar, ortaokul mezunu 2-0, lise 3-0, üniversite mezununu ben ne yapayım.
Onun için Rum, Ermeni ve Yahudiler, 5 yaşından itibaren çocuklarını bir mesleğe yönlendirerek ticaret erbabı, zenaatkar veya sanaatkar yaptılar.
Biz de hala bizim çocuk üniversite okuyacak diye, yırtınıyoruz ki herkes için şart değil, olmamalı!
20 milyonun maksimum 1 milyonu üniversite okuyabilir. Üniversiteli işsiz sayısı şu anda 680.000! Peki geri kalan ne olacak? Onları hayata, sanayiye, ticarete erkenden yönlendirmezsek kaybediyoruz. Kaybedeceğiz.
Hem çocuklarımızı Çetemaatin eline düşmekten koruyacak hem ülkemizin hızlı kalkınmasını sağlamayacak bir formül? Var!
Çocuklarımızı Enderun'daki gibi 3-5 yaşlarında teşhis edip, keşfedip yönlendirmek.
Bu, ülkemiz için kırılma noktasıdır. Kimseye anlatamıyorum…
Çocukları kendi yetenek ve potansiyeline göre yönlendirdiğimizde;
1.
İnsanlar kendilerini tanıyacaklar,
2.
Tanıdıkları, keşfettikleri kendilerini gerçekleştirecekler,
3.
Kendilerini tanıyan insanların, Rablerini tanımaları daha kolay olacak,
4.
Huzursuzluklar bitecek,
5.
Herkes yetenek kapasite ve potansiyeline göre bir meslek seçecek,
6.
Çocuklar daha mutlu, heyecanlı, azimli, kararlı ve başarı olacaklar,
7.
Dağda çoban olup mutlu olacak çocuğu 15 yıl sınıfa hapsetmemiş olacağız,
8.
O çocuğun sebep olacağı kavga dövüş ve sıkıntılardan da kurtulacağız,
9.
Anne babalar daha huzurlu olacak,
10.
Aile içi iletişim güçlenecek (Çocuk ilk okula başlayınca, ödev mödev, sılayı rahim hasreti bitiyor)
11.
Beyhude harcadığımız ve ne olacağını bilemediğimiz paralar cebimizde kalacak,
12.
O paralarla, çocuğumuzun kendi mesleğinde bir numara olması için destek çıkacağız,
13.
Dünya çağında her alanda çocuklarımız olmaya başlayacak,
14.
Otomotivde ve sanayide çırak kıtlığı bitecek,
15.
Esnaf canlanacak,
16.
Ziraat, hayvancılık, ormancılık, doğa v.b. ihmal ettiğimiz alanlar can bulacak,
17.
Buluşlar keşifler olmaya başlayacak,
18.
Bölgesel kalkınma gerçekleşecek,
19.
Herkes % 90 oranında kendi bölgesinde kalacağı için, çocuklar Çetemaat evlerine düşmeyecek,
20.
Üniversite eğitimi daha kaliteli olacak,
21.
5-10 bin kişilik muhteşem üniversiteleri bir düşünün,
22.
Öğrenciler severek, isteyerek ve kendi yeteneklerine göre okuyorlar. İlmi Talip oluyorlar!
23.
Üniversite kaynakları daha etkin kullanacağı için, eğitim kalitesi de artacak,
24.
Akademik başarılar da artacak,
25.
Dünya çapında başarılı üniversitelerimiz olmaya başlayacak.
Ve bütün bunların daha kolay olmasını sağlayacak bir geçiş sistemi formülü; acilen Yüksek İhtisas Okullarının açılmasıdır. Ana sektörler bazında sanayi, otomotiv, tıp, hukuk, diplomasi, kamu, ziraat, ticaret, yazılım-donanım, teknoloji, genetik, savunma, sanayi, havacılık, uzay, ilahiyat v.b. alanlarda, 4 + 4 + 4'ün her aşamasında. En azından her il'e bir okulla başlanır.
Dünyaya da model olur.
Mesela çocuk, silah sanayiine meraklıdır. İlkokuldan itibaren savunma sanayii yüksek ihtisas ilköğretim okuluna gider. Ya da hukuk isteyen hukuk yüksek ihtisas ilköğretim okuluna gider. Tıp isteyen tıp yüksek ihtisas ilköğretim okuluna gider.
Bu okulun destekleyici müfredatı; nasıl ki İmam Hatiplerde normal okulların dersleri var ama bunun yanında bir de dini dersleri alıyorlarsa ilkokuldan itibaren bu çocuklar da o destekleyici dersleri alırlar.
Her alanda ehil ve ihtisas sahibi dünya çapında yetkin insanlar yetiştirmiş oluruz.
Osmanlı’nın çocukları yine aynı şeyi yaptılar
04:0015/09/2016, Perşembe
G: 14/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçmiş zaman içinde, 22 Ekim 1596'da Haçova sahrasında iki ordu karşı karşıya geldi.
Ordunun konakladığı yerde Padişah Üçüncü Mehmed, veziriazam Damad İbrahim Paşa'yı kendi yerine bırakıp İstanbul'a dönmek istemiş, ancak veziriazamın şiddetli tepkisi veya padişah hatasını idrak ettiği için bu teklifinden vazgeçmişti.
Avusturya ordusu 100 ila 120 bin askerden oluşuyordu. Osmanlı ordusu da 50 bin kapıkulu, 60 bin eyalet askeri ve tatar atlısı ile 110 bin kişi kadardı. İki gün süren Haçova muharebesinin birinci gününde, Ciğalazâde Sinan Paşa'nın kuvvetleri, Avusturya birliklerini püskürtmüş ve düşmana ağır kayıplar verdirmişti.
İkinci gün ise Avusturya birliklerinin şiddetli hücumu karşısında, Osmanlı ordusunun sağ tarafı çökmüştü, öyle ki, ordunun hazinesini muhafaza eden sipahi ve yeniçeriler de mağlup olmuş, düşman, hazine sandıkları üzerine çıkarak, bayraklarını sandıklarının üzerine dikip, sevinçten dans etmeye başlamıştı.
Bu durum karşısında Üçüncü Mehmed endişeye kapılmış, o sırada yanında bulunan hocası Sadeddin Efendi'ye, “Efendi, şimdiden sonra çare ve tedbir nedir?” diye sormuştu. Metanetini muhafaza eden Hoca Sadeddin Efendi, “Padişahım, lazım olan yerinizde sabit ve kararlı durmaktır; cengin hali budur” diyerek padişahı sakinleştirmişti. Ancak bazı düşman askerleri padişahın otağına kadar gelmiş, burada padişahı koruma derdine düşen enderun ağaları tarafından öldürülmüştü…
Savaş, bu derece aleyhte gelişirken beklenmedik bir olay oldu ve durum Türklerin lehine döndü. Osmanlı karargâhındaki seyis, aşçı, deveci, katırcı ve karakullukçu denilen hademe grubu, yağmaya dalan düşman askerlerine karşı kepçe, çadır kazması, balta, odun yarması, lobut ve odunlarla hücuma kalkarak, önlerine geleni tepelemeye koyuldular ve “Káfir kaçtı!” diye bağırmaya başladılar. Bu sesin etkisiyle düşman askerleri paniğe kapıldı, öncü kumandanı Ciğalazâde Sinan Paşa gizlendiği pusudan çıkarak süvarileriyle düşmanın arkasını sardı. Bataklıklara sürülen düşman askerlerinden 50 bini kılıçtan geçirildi.
Gelelim 15 Temmuz direnişine:
15 Temmuz darbe teşebbüsünde ülkeyi yöneten, “savaş meydanından kaçmak isteyen bir padişah değil, ailesiyle birlikte ölümü göze alarak savaş meydanına gelen” Erdoğan idi. Darbecilerin Genelkurmay'dan devlet televizyonuna kadar bir süre hakim oldukları noktalara bakıldığında insan, Haçova'daki geçici “düşman zaferini” hatırlamadan edemiyor. Durum kötüleşmeye doğru giderken milletin önemli bir kısmının gönlünde taht kurmuş olan lider onları direnmeye çağırıyor, sadık vatan çocukları ve Osmanlı'nın genç mirasçıları kepçe, kazma, baltayı da almadan “siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın” fehvasınca sokaklara ve meydanlara koşuyorlar, kurşunlara, bombalara, tanklara karşı duruyorlar ve darbenin seyrini değiştirerek “düşmanı” mağlup ve perişan ediyorlar.
Başka münasebetlerle de yazdım ve söyledim:
O gece darbenin seyrini değiştirenler T.C. halkının tamamı değil, belki yarıya yakınıdır. Onların da tamamını mücadeleye sevk eden Haçova'daki ruh değildir, ama oranı ne kadar olursa olsun bir kısmında bu ruh mevcuttur. İçten ve dıştan bunca bozucu, boğucu, yok edici çabaya rağmen hîn-i hacette kendini gösteren bu ruhu ihya etmek ve yaygınlaştırmak için yeni bir eğitim ve öğretim seferberliğine ihtiyacımız var.
Maksadım bütün halkı zorla Müslüman etmek veya tektipleştirmek değildir; bu ne demokrasiye sığar ne de İslam'a, ama bu ülkede yaşayanların tamamında veya kahir çoğunluğunda ortak olan bir takım değerleri tespit edip bunu bilgi ve davranış saiki olarak yaygınlaştırmak mümkündür ve bunu yapmaya mecburuz.
İşe ortak ve zorunlu olan bir “milli kültür ve milli birlik” dersinden başlayabiliriz.
Vahye uy ve aklını kullan
04:0016/09/2016, Cuma
G: 14/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa! /İnkârcılara seslenenin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” (Bakara: 170-171).
Aklı iyi işleterek imana ulaşmak ne kadar insanca ve insana yaraşır bir durum ise onu bir yana bırakıp körü körüne başkalarının peşine düşmek, bâtıl inanç ve gelenekler üzerinde düşünmemek de o kadar insanı kendine yabancılaştıran ve onu âdeta akılsız canlılar seviyesine indiren bir tutum, bir davranıştır.
Allah Teâlâ kullarına, doğruyu, güzeli ve iyiyi bilmek ve bulmak için iki değerli kaynak lütfetmiştir: Vahiy ve akıl.
Vahyi yalnızca peygamberler alır ve ümmetlerine ulaştırır, uygular, gerektiği kadar da açıklama yaparlar. Bu üç vazife ve imtiyazda onların ortağı yoktur. Adı, rütbesi, beşeri bilgisi, yorumu, sosyal mevkii, akademik derecesi… ne olursa olsun başka hiçbir beşer doğrudan Allah'tan bilgi alamaz, yorumu, rüyası, ilhamı, keşfi, düşüncesi hatadan salim olamaz, hatasızlık iddiasında bulunamaz. Dine ait bilgi ve hüküm konusunda herkes birinci derecede vahye dayanmak mecburiyetindedir; çünkü aklın alanına girmeyen din bilgi ve hükümlerinde tek kaynak vahiydi.
Akla gelelim:
İslam, aklı yeterli derecede gelişmiş insanı muhatap alıyor; bu manada aklı olmayanın dini (dini yükümlülüğü) de olmuyor. Aklı bir makinaya benzetsek bilgi onun hem malzemesi hem de üretimi oluyor. Aklın yetkili oluğu alanlarda malzeme bilgi genellikle beşeridir, aklın yetki ve yetisini aşan alanlarda ise malzeme ilâhîdir. Akıl işte bu malzemeyi kullanarak “doğru, iyi, güzel” olanı bilmek, bulmak durumundadır.
Akla sunulan bilgiler beşerden ise onun ilk adımı “şüphe ve araştırma” olacaktır; bu yüzden Allah Teâlâ yanılan kullarına “akıllarını niçin kullanmadıklarını, niçin şüphe edip araştırma yapmadıklarını soruyor, bunu yapmayanları kınıyor.
Puta tapan cahiliye insanları “geçmişlerimiz, büyüklerimiz böyle dediler, biz de onlara uyarız” diyorlar, Allah Teâlâ ise “doğrunun, güzelin, iyinin ölçütü geçmişlerinizden intikal eden bilgi ve gelenek değildir, vahiy ve akıldır, bunlara uyun, başkalarını da bunlara göre değerlendirin” diyor.
Vahyi ve aklı bir yana bırakıp, “onlar bizden daha iyi bilirler ve yanılmazlar” diyerek birilerinin peşlerine takılanlara bakınca şaşıp kalmamak elden gelmiyor. Mesela adam “vallahi billahi, tallahi önümüzdeki seçimde yüzde elliden fazla oy alarak iktidara geliyoruz, siz araştırma kurumlarının ve medyanın yalanlarına bakmayın” diyor, sonra seçim oluyor, yüzde bir oy bile alamıyor, ama tabileri yine onun peşini bırakmıyorlar.
Adam beddua ediyor, masum insanların “ocaklarına ateşler düşsün” diyor, filan kişi yakında ölecek, şu olacak bu olacak diyor, bunların hiçbir olmuyor, tam aksine ateş kendi adamlarının ocaklarına düşüyor, ama tabileri yine onun peşinden gitmeye devam ediyorlar.
Kerameti abartıp neredeyse kainatın yönetimini eline verdikleri liderler, önderler, “büyükler” kendilerine yönelik belaları bile defetmeye muktedir olamıyorlar, ama tabileri “yalnızca haa hoo seslerini duydukları, akıl ve vahye kulak vermeyi terk ettikleri için” onların peşlerini bırakmıyorlar.
Kur'an'ın ifadesiyle “bir gün gelecek o metbular (önderler) peşlerine takılanları terk edip kaçacaklar, tabiler de yeniden dünyaya dönüp onlardan kaçmayı isteyecekler ama iş işten geçmiş olacak”.
Alimler, mürşidler, metbular, kanaat önderleri… akla ve vahye dayanmak, tabileri de onların söz ve davranışlarını vahiye ve akıl ölçütlerine vurmak durumundadırlar; aksi halde dünya ve ahrette hüsran kaçınılmaz olur.
Ortasını bulmak
04:0018/09/2016, Pazar
G: 14/09/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her şeyin ortası ideal olanı değildir; güzellik, iyilik, hayır hasenat, adalet, güzel ahlak… kavram ve erdemlerinde ortanın değil, kamil, en iyi, en güzel, en değerli olanın peşine düşülür. Ortanın iyi olduğu durumlar iki aşırı uç (ifrat ve tefrit) arasındaki durumlardır.
Meşru iktidarı devirmek, birçok masumun mal ve can güvenliğini ortadan kaldırmak, hadsiz hesapsız zulümler icra etmek üzere kalkışılan darbe teşebbüsüne bir şekilde katılan veya katılanlara destek veren, her şey apaçık ortaya çıktıktan sonra bile kör, sağır ve dilsiz olmaya devam eden, hakikati öğrenmemek için yandaşlarla içe kapanan insanlar masum değildir. Ama hakikati en azından 17 ve 25 Aralık olaylarından itibaren görerek, idrak ederek örgütle alakasını kesen, kestiğine dair delilleri olan insanlar masumdur, ölünceye kadar tevbe kapısı açık olduğuna göre onların da pişmanlıkları kabul edilmelidir. Hiçbir zaman örgütle mensubiyet ilişkisi kurmamış, devletin izin verdiği banka ve diğer kurum ve kuruluşlarla iş yapmış, mesela murabaha (bankanın satın alıp müşterisine vadeli satması) yoluyla ev almış, uzun vadeli borcunu bugüne kadar ödemek mecburiyetinde olduğu için hesabında da hareket bulunmuş kimseler masumdur. Bir emirle belli tarihte bankaya para yatıran ve bir emirle çekenler ile böyle bir ilişkiye tabi olmadan herkes gibi para yatıran ve çekenleri aynı kefeye koymak haksızlıktır. Örgütün çeşitli baskı yolarıyla insanları gazeteye abone yaptığı, kurban ve himmet topladığı herkesin malumudur. Bu baskıya maruz kaldığı için abone olan, yardımda bulunanlar ile mensubiyet gereği bunu yapanları birbirinden ayırmak mümkün ise tamamına aynı muameleyi reva görmek haklı değildir…
Tasfiyenin bir ucunda yaşanan felaketin bir daha tekrarlanmasını engellemek için zaruri görülen “yaşın da yanmasını göze alan tutum”, bir ucunda da “yaş yanmasın diye kuruya da geçit vermeyi mümkün kılan tutum” var; işte bu iki aşırı ucun orasını bulmak gerekiyor. İşite burada “orta” hayırlıdır, iyidir ve bulunması gerekir.
Mağduriyetlere nelerin ve kimlerin sebep olduğu konusunda çok şey yazıldı ve söylendi, birkaçına da ben yukarıda işaret ettim. Samimi tenkitler, uyarılar ve tavsiyeler karşısında sorumlular sağır olmadılar, ilk adımda yapılan hataları düzeltmek için Başbakanlıkta ve valiliklerde “şikayetleri dinleyecek ve mağduriyetleri giderecek” komisyonlar kurdular.
Unutmayalım ki, devlet milyonlarca eleman ile idare ediliyor, konumuz olan tasfiye ve düzeltme işleri de binlerce insanla yapılıyor. Toplumumuzun ortalama ahlak notu/durumu göz önüne alındığında yukarıdan temiz ve berrak olarak akmaya başlayan suyun kirlenmeden hak sahibine kadar ulaşmasının ne kadar zor olduğu da ortadadır.
En iyi olanı yapamıyorsak hiçbir şey yapmamak mı, yoksa yapılabilecek kadar iyiyi yapmaya devam etmek mi evlâdır?
Bu soru hep sorulmuş ve tartışılmıştır, ama hayat ikincisini yaparak yürüyor ve daha iyisine de ancak bu yoldan ulaşmak mümkün görünüyor.
Faaliyetleri meşru olmayan bir örgüte katılma iki sebeple olur: 1. Kötülük yapmak isteyene örgüt uygun bir zemin olduğu için. 2. İyi niyetli insanlar aldatıldığı/aldandığı için. Birinci grubun Allah haklarından gelsin ve milletimizi onların şerrinden kurtarsın! İkinci gruba gelince onlar da sorumluluklarını unutmasınlar, içeriye kapanmayı terk etsinler, duvarları aşsınlar, etrafı dinlesinler ve tez elden iyi niyetlerinin gereğine dönsün, bu niyetleri istismar edenleri terk etsinler.
Yapılan ve yapılması gereken
04:0022/09/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haddini aşan, cana mala, hak ve hürriyete zarar veren, ülkenin birlik, bütünlük ve bağımsızlığını tehlikeye atan kim ve kimler olursa olsun meşru devlet onları engellemek ve hak ettikleri cezayı vermekle yükümlüdür. Halihazırda darbeye teşebbüs eden Fetöcüler, PKK ve IŞİD haddi aşan ve bu büyük suları işleyen örgütlerdir.
Devlet mücadele ediyor, muvafık ve muhalif şahıslar da yapılanları tenkit ve kendilerince daha uygun olanı teklif ediyorlar. Bunu iyi niyetle, millet ve memleketin iyiliği için yapanlara düşünceleri isabetsiz olsa da teşekkür etmek gerekiyor. Kinlerini, şahsi menfaatlerini, içyüzlerini suret-i haktan görünen ama yıkıcı olan tenkitleriyle gizleyenler ise insafa davet edilmeli, söz ve davranışları kale alınmamalı ve insafa gelmeyip suç işliyorlarsa, devlete meydan okuyor, terörü cesaretlendiriyorlarsa cezasını görmelidirler.
İyi niyetli diye kabul ettiğimiz tenkitler arasında şu da var: “Yapılan tasfiyeler sinekleri öldürmektir ve başarılı olamaz, bunları üreten bataklık kurutulmazsa yine ürerler…”
Kısa ve uzun vadeli, acil olan ve olmayan, birkaç aşamalı olanın birincisi mahiyetindeki tedbirlere bu hatalı yaklaşım bizde mutad hale gelmiştir; bu yaklaşımda ısrar edenler gerekli ve yapılmakta olanı itibardan düşürür, zayıflatırlar, ama iyi hesaplanmış, etraflı araştırılmış, etkili olacağı kuvvetle umulan bir başka tedbiri de ortaya koyamazlar.
İşin doğrusu konumuz olan “terörü önleme” faaliyetinde devlete sızmış ve ifsatlarına devam etmekte veya etmeleri kuvvetle muhtemel olanların derhal tasfiye edilmeleridir (buna teşbih olarak sineklerin imhası diyelim). Bu tasfiye yapılırken artık meşhur olan ifade ile “kurunun yanında yaşın da yanmaması” için azami gayret gösterilmelidir.
Bataklığın kurutulması (uzun vadeli, nihai aşama, acilden sonra gelen tedbir) ne olmalıdır?
Bu sorunun cevabı bataklığın tanımı ve tahliline bağlıdır.
Etnik, siyasi, ideolojik gayr-i meşru oluşumların ürettikleri terör bir başka yazının konusu olmalıdır.
Dini kullanan bataklıklara gelince bunları kurutmanın tek yolu “insanları din yönünden aydınlatmadır”.
Aydınlatmadan maksadım doğru dini (sahih İslam'ı) her yaşta ve başta insanımıza uygun yöntem ve dil ile anlatmak, öğretmek ve hayata geçmesini teşvik etmektir.
Doğru din (sahih İslam) bilgisi hangi anlama ve bilme usulü ile elde edilecektir?
Bu sorunun cevabı da Hz. Peygamber ve örnek nesillerin açıklama ve uygulamalarına dayanan “fıkıh usulü”dür. Geniş manada fıkıh usulü, tefsir, kelam ve hadis usulünü de içine almaktadır.
Bu usule riayet etmeyen, kendince bir usul icad eden veya başka kültürlerin ve dinlerin bize uymayan usullerini kopya edip uygulamaya çalışan kimselerin sahih İslam'dan sapmaları kaçınılmazdır. Çünkü din yalnızca akla dayanmıyor ve beşer aklının icadı olmuyor; onun tayin edici kaynağı vahiydir, anlama ve bilme usulü de vahiyden ve onu açıklama/uygulama vazifesini yüklenmiş olan Resul'ün (s.a.) yol ve yönteminden bağımsız olamaz.
Hakkıyla alim olanların fıkıh usulünü uygulayarak çıkarıp ortaya koydukları eski ve yeni anlayışlar ve bilgiler “sahih İslam'ın ölçüsüdür”.
Bir kişi veya grup ortaya çıkar Îsâ, Mehdî, allâme, kurtarıcı, yanılmaz… olduğunu iddia eder veya ona tabi olanlar böyle inandıkları halde bu inancı yok etmek için gerekeni yapmazsa bu kişi sahtekârdır, tabileri onun aletleridir, bu yapı sinek üreten bataklıktır.
Tarikatlar da irfanlarını ve eğitimlerini fıkıh usulü ile elde edilmiş sahih İslam'a uygun düşürmekle yükümlüdürler.
Biz insanımıza “Kim dedi” sorusunu değil, “Ne dedi” sorusunu soracak, kim derse desin söyleneni fıkıh usulüne göre değerlendirecek bilgi, şuur ve yöntemi kazandırmaya çalışmalıyız; bataklık ancak böyle kurur ve yenileri de kolay oluşamaz.
Kıssadan hisse
04:0023/09/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Âişe (r.a.), Efendimiz'e (s.a.) soruyor:
-Hicr, Beytullah'a dahil midir, değil midir?
-Evet, dahildir.
-Peki niçin onu yapının dışında bıraktılar?
-Senin Cahiliye dönemindeki halkının malzemesi yetmedi.
-Kapısını niçin bu kadar yüksek yaptılar?
-Senin halkın böyle yaptı ki, dilediklerini içeriye soksunlar, dilediklerini de sokmasınlar. Eğer halkın Cahiliye döneminden henüz çıkmış olmasalardı ve bu sebeple Hicr'i yapıya dahil etmemi ve kapısını da zemine indirmemi kalben hoş karşılamayacaklarından korkmasaydım (bunu yapardım).
Kâbe'nin kuzeybatı duvarının (Irakî ile Şamî köşelerinin) karşısında bulunan bu kısma sonradan alçak bir duvar yapılmıştır, yerden 1.25 m yükseklikte yarım daire şeklinde olan bu duvara “Hatîm” denir. Tavaf bu duvarın dışından yapılır. Bu duvar ile Kâbe arasında kalan boşluğa da 'Hicr-i Kâbe', 'Hicr-i İsmail' veya 'Hatîra' denir. Bu boşlukta Kâbe'ye yönelerek namaz kılınabilir ve dua edilebilir.
Peygamberimiz'in açıklamalarından anlaşılan odur ki, halk İslam'a yeni girdiği ve henüz eski inançlarından psikolojik olarak da tamamen sıyrılmayanlar bulunduğu, Kâbe'yı yıkıp Hatîm'i de içine alacak şekilde yeniden yapması halinde bunun bazı kimselerin inancına zarar verebileceğini düşündüğü için binayı yıkıp tam olarak yapmaktan vazgeçmiştir.
Daha sonra olup bitenlerin ibretli bir hikayesi vardır:
Muâviye oğlu Yezîd zamanında Şam ordusu Mekke'ye saldırmış, Kâbe'yi de yakmışlardı. O tarihte buraya hakim olan Abdullah b. Zübeyr, hac mevsimine kadar Kâbe'yi tamir etmedi, hac mevsiminde halk Mekke'de toplanınca onlara “Kâbe'yi tamir mi edeyim, yoksa yıkıp yeniden Peygamberimiz'in yapmak istediği gibi mi yapayım” diye sordu. İbn Abbâs, “Benim düşünceme göre yıkıp yapma, tamir et, bina insanların Müslüman olduklarında ve Peygamberimiz'e vahiy geldiğinde nasıl idiyse öyle kalsın” dedi. İbn Zübeyr ise Hz. Âişe'nin naklettiği hadisi delil göstererek yıkıp yeniden yapma fikrinde ısrar etti; “Artık malzememiz var ve Peygamberimiz'in endişe ettiği durum da geride kaldı” dedi. Kâbe'yi yıktılar, Hicr'in temellerini buldular ve o temellere göre yeniden inşa ettiler, zeminde halkın birinden girip diğerinden çıkabilmesi için iki de kapı yaptılar. İbn Zübeyr yenilip öldürülünce Haccâc, Abdülmelik b. Mervan'a Kâbe'de yapılanları bildirdi, Abdülmelik ise binanın eski haline getirilmesini emretti, Haccac da Kâbe'yi yine yıktı ve önceki şekline getirdi.
Hz. Âişe hadisini açıklayan alimlere göre eğer Kâbe arsasının tam olarak duvarlarla örülmesi farz olsaydı Peygamberimiz bunu yapardı. Arsayı belirlediği ve tavaf için de bu arsanın etrafında dolaşmak yeterli olduğu için müstehab olan duvar tashihinden vazgeçti; çünkü bu müstehabbı (yapılması iyi fakat terkedilmesi de caiz olan) işi yapsaydı o zamana göre zararı faydasından daha çok olabilecekti.
Bu hadisten ve uygulamadan çıkarılabilecek pek çok ders vardır. Müminler ibadetlerinde ve diğer davranışlarında hem farz, vacib, sünnet, haram, mekruh, mübah gibi hükümlerin sıra ve derecelerine riayet etmeli, hem de yapılanın din ve dünya hayatına fayda ve zararını daima göz önünde bulundurmalıdırlar. Bir de topluma yönelik ahlak eğitimini, iyiyi koruma ve kötüyü engelleme (marufu emir, münkeri nehiy) vazifesini yaparken bozmamaya, daha iyisini elde edeyim derken daha kötüsüne sebep olmamaya dikkat etmelidirler.
Cemaatlere karşı savaş mı?
04:0025/09/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sünnet ve cemaate bağlı olanlar (ehlü's-sünne ve'l-cemâ'a) ifadesindeki sünnet, Peygamberimiz (s.a.)- in anlattığı, yaşadığı ve yetiştirdiği örnek nesil vasıtasıyla daha sonraki zamanlarda yaşayacak olana nesillere örnek almalarını hararetle tavsiye ettiği İslam anlayış ve uygulamasıdır.
Cemâ'at ise sünnete bağlı kalan, İslam'ı yaşamak, korumak ve yaymak için siyasi olarak da örgütlenmiş bulunan ümmet topluluğudur. Tarih boyunca bu topluluk Müslümanların çoğunluğuna sahip olmuş, onlardan anlayış, inanç ve siyasi tercih bakımından ayrılmış olanlar ise hep azınlıkta oluşlardır.
Kur'an'ın ve sünnetin Müslümanları teşvik ettiği bir başka cemaat de “namaz cemaatidir”. Bunlar, tercihan mescidlerde ve camilerde, bunda zorluk çekenler için ise bulundukları yerde, içlerinden ilim, kıraat ve ahlak bakımından en uygun olanı imam yaparak namaz kılmaları halinde oluşan “ümmetin tamamlayan cüzleri” manasındaki topluluklardır.
Bunların dışında kalan çeşitli öğrenme, yardımlaşma, eğitim, dayanışma topluluklarına da cemaat adı verilebilir, ancak kültür ve medeniyetimizde ıstılah olarak “cemaat” yukarıda tarif etmeye çalıştığımız iki çeşit topluluk için kullanılmıştır.
Bir müminin vazifesi önemli bir mazereti bulunmadıkça namazlarını cemaatle kılmak, ümmetin itikadi ve siyasi olarak bütünlüğün temsil eden sünnete bağlı büyük topluluğa katılmak, bu topluluğun varlık ve birliğini korumak için elinden geleni yapmak ve asla tefrikaya sebep olmamaktır.
Bu iki cemaate dahil olmayan veya dahil olup tefrikaya sebep olan fertler ve topluluklar meşru yolda değildirler, ana topluluğun fertleri, uygun yöntemlerle bunları ıslah etmeye, akidede ve amelde birlik ve beraberliği bozan davranışlarını önlemeye çalışırlar.
Adına geleneğimizdeki anlamını aşarak cemaat denilen bir grup örgütleniyor, sonra diğer gruplara cephe alıyor, düşman ile diyalog ve işbirliği yaptığı halde Müslüman gruplarla bunu yapmıyor, kendi varlığını onların yokluğunda arıyor, yeterince güçlendiğini sanınca siyasi otoriteyi kullanmaya kalkışıyor, siyasi otorite onların kötü niyet ve fiillerini keşfedip direnince ona karşı çoğu kez kendini perde arkasında saklayıp vekilleri vasıtasıyla savaş açıyor, sonunda sapkınlık ve taşkınlığını en vahim noktaya taşıyarak ve yine vekillerini kullanarak darbeye teşebbüs ediyor.
Çok şükür bu felaket teşebbüs önleniyor, mağdurların temsilcisi olan devlet de bir daha böyle bir oluşum ve teşebbüse meydan vermemek için çok yönlü tedbirler almaya başlıyor. Şu ana kadar devletin, haddini aşan bu “cemaat” yüzünden diğer cemaatlere de savaş açtığı filan yok, böyle bir niyet de mevcut değil. Ama ortada dolaşan bir teşvik, bir de endişe var.
Teşvik vaktiyle tekkeleri ve zaviyeleri kapatan, örgün ve yaygın din eğitimini yasaklayan zihniyetin temsilcilerinden geliyor; onlar “mevcut tarikatler ve diğer dini topluluklar da böyle bir gelişmeyi bünyelerinde taşıyorlar, semirdiklerinde yarın onların da buna benzer teşebbüslerde bulunmayacağını kimse garanti edemez, şu halde tamamı yasaklanmalı, faaliyet ve varlıklarına son verilmelidir” diyorlar.
İyi veya kötü niyetli, haddini aşmayan ve aşan dini topluluklar, yukarıda işaret edilen tahrikler sebebiyle devletin kendilerine karşı da bir tasfiye operasyonuna girişmesinden endişe ediyor olmalılar ki, medyadaki temsilcileri savunmaya geçmiş bulunuyorlar.
İyi niyetli ve haddini aşmayan; yani sivil örgütler olarak isteyene, kendi özel yöntemleriyle din eğitimi ve öğretimi yapan, bunun dışında dini kullanarak maddi veya siyasi çıkar peşine düşmeyen tarikatlar ve diğer dini grupların endişe etmeleri için bir sebep görmüyorum. Kendilerine açıktan ve devlet gücüyle savaş açan iktidarlar döneminde bile yaşamayı başarmış olan bu gruplar şimdi daha müsait olan zeminde elbette varlıklarını koruyacaklardır.
Kötü niyetli, haddini aşan (yoldan çıkmış), dini kullanan gruplara karşı ise mücadele sünnet ve cemaate bağlı bütün müminlerin vazifesidir
Darbe dedikoduları
04:0029/09/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yenilen pehlivan güreşe doymazmış” derler ya, 15 Temmuz'da yenilenler de güreşe doymadılar mı acaba! İlk fırsatta yeniden denemeye kalkışmaları ihtimali var mı?
Son günlerde yoğun olarak bu konu tartışılıyor.
İhtimal konusu tartışılsa yine bir dereceye kadar makul ve yararlı olabilir.
Ama bazı kanallardan tarih verilerek darbe yapılacağı haberleri yayılıyor. İşte bu haberler bize göre gülünç, birçok kimse için ise panikleme sebebi ve zararlı.
Gülünç çünkü darbeler davul zurna çalınarak ilan edilmez, bir gece ansızın geliverir.
Bu kabil haberler bir ihbar değil, bir psikolojik savaştır ve bu tespit göz önüne alınarak haber ve tartışma konusu yapılıp yapılmaması değerlendirilmelidir.
İhtimal konusuna gelelim:
ABD ve Batı ülkelerinde kimse böyle bir ihtimalden söz etmiyor; demek ki, oralarda darbecilik -en azından şimdilik- ihtimal dışı kalmıştır.
2002 yılında Avustralya'ya bir seyahatim olmuştu. Bir milletvekilini bürosunda ziyaret ederek ülkesinde siyaset, ordu-hükümet, halk-yönetim ilişkileri konularında bilgi almak istedik. Kendisine sordum:
-
Sizde ordu siyasete ve yönetime müdahale eder mi?
-
Sorunuzu anlayamadım, ordunun görevi bellidir, vatanı savunur ve hep bununla meşgul olur. Eğer orman yangını veya bir tabii afet olur da sivillerin yardımı yetmezse ordu yardıma çağrılabilir.
-
Mesela “Ülke siyasetçiler tarafından iyi yönetilemiyor, bir süre biz yönetime el koyalım, işleri düzetelim tekrar demokrasiye geçelim” demezler mi?
-
Böyle bir düşünce kimsenin aklından bile geçmez.
-
Diyelim geçti ve teşebbüs ettiler?
-
Olmaz ya şayet olursa onlar otuz bin kişi biz koca bir ülkeyiz, karşılarına çıkar yaptıklarına pişman ederiz!
İşte o ülkelerde insanlar böyle düşünüyorlar ve bir askeri darbeyi muhtemel bile görmüyorlar.
Peki bizde niçin ihtimal şöyle dursun, tarih vererek olacağından söz ediliyor, dedikodu yapılıyor?
Dedikodunun bir psikolojik mücadele taktiği olduğu kanaatindeyim. Buna karşı taviz vermemek, endişeye kapılarak düşmanın ekmeğine yağ sürmemek gerekiyor.
İhtimal konusunda ise geçmişe göre bugün askeriyeden gelecek bir darbe ihtimali iyice zayıflamıştır. Halk darbesi ise 15 Temmuz direnişi sayesinde daha da zayıf hale gelmiştir. Yapabilecekleri yegâne ifsat, halkı birbirine düşürmek olabilir; bunu da Gezi'den beri birkaç kez denediler, başarılı olamadılar ve inşallah olamayacaklar.
Benzer dedikodular, zemin yoklama ve hazırlamalar yurt dışında da devam ediyor. 15 Temmuz'dan kırk gün önce (5 Haziran 2016) Amerikan dış politika dergisi Foreign Affairs'te “Türkiye'nin Gelecekteki Askeri Darbesi” başlıklı bir makale bu faaliyetin tipik örneğidir. Özeti şöyle:
“Eğer PKK ile devlet sarmalı arasında süregelen savaş kontrolden çıkacak olursa, eğer kitlesel şiddet batı şehirlerinde güvenlik zafiyetinin ortaya çıkmasına neden olursa ve büyük bir ekonomik düşüş yaşanır ve eğer hükümetin otoriter tavırlarında artış söz konusu olursa, ordu harekete geçebilir. Şartlar hükümet karşıtı protestoların artışa geçmesine neden olabilir. Bu durumda eğer Erdoğan gaddar bir polis baskısı oluşturur ve daha fazla kaos oluşmasına neden olurken kanlı katliamlar yaşanacak olursa, toplum generallerin yönetimi ele almalarını isteyebilir.”
Bütün bunlar olsun diye nasıl çırpındıklarını da ibretle görüyoruz.
Aşağıdaki paragraf da ibretle okunmalıdır:
“…Ordu aynı zamanda, hükümet ve yakın çevresindekiler tarafından yapılan imam ve vaiz yetiştirmek üzere kurulmuş olan devlet destekli meslek okullarından imam hatip mezunlarının askeri akademilere girebilmeleri çağrısına da direniyor. Ordu bu okullardan gelecek öğrencilerin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki rütbeler arasında dinin yayılım göstereceğini ve bu sayede hükümetin orduyu daha fazla kontrol altına alabileceğine inanıyor…”
Dinleri çifte standart olan bu yabancılar insan hakları ve demokrasiyi kendilerine, otoriter yönetimleri de başkalarına layık görüyorlar.
İman-amel-ahlak ilişkisi
04:0030/09/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed b. Hanbel Müsned'inde (3672) İbn Mes'ud (r.a.)'dan şu hadisi naklediyor:
“Allah nasıl rızkı aranızda paylaştırmış ise ahlakı da öyle paylaştırmıştır. Allah dünya nimetlerini sevdiklerine de sevmediklerine de verir, ama dini (dindarlığı) ancak sevdiklerine verir. Allah kime dini vermiş ise kesin olarak onu sevmiştir.
Varlığım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, diliniz ve kalbiniz Müslüman olmadıkça siz Müslüman olmuş olmazsınız. Komşularınız bevâıkınızdan güvende olmadıkça da Müslüman değilsinizdir.
“Bevâık ne demektir yâ Resulallah” diye sordular.
"Kötülüktür, zulümdür" buyurdu ve devam etti:
"Bir kul haram bir mal edindiğinde onu iyilik yolunda harcasa bile bundan bereket (sevap) elde edemez.
O malı Allah rızası için tasadduk etse bu bir ibadet olarak kabul edilmez.
Ölüp de geride bıraktığı (bu haram kazanç ve harcama) ancak ona cehennem yolculuğunda azık olur.
Allah kötülüğü kötülük, günahı günah ile yıkamaz, gidermez; kötülüğü iyilik ve meşru amel ile giderir. Pis ile pislik temizlenemez.”
Açıklama:
Allah insanı yaratırken böyle murad ettiği için zengin de yoksul da, ahlaklı da ahlaksız da olacaktır; ancak hem rızkı elde etmede, hem de dindar ve güzel ahlak sahibi olmada kulun irade ve kesbinin etkisi vardır; bu oluş da Allah'ın muradına dahildir.
Bir kimse hak dine iman edip amel ve ahlakıyla da Allah'a kul olmadıkça Allah onu sevmez. İnsanlar hakkındaki değer hükmünde bu kuralın unutulmaması gerekir. İnsanların dünyada zengin, güçlü, hakim, müreffeh… olmaları Allah tarafından sevildiklerine delil değildir; çünkü bunları, elde etmek isteyen bilgili ve programlı her gayret sahibine verir.
Allah'a iman ve teslimiyet (İslam) hem dil ile hem de kalp (bilinç, zihin, duygu, içtenlikle kabul) ile olursa makbuldür. Yalnızca dil ve görüntü yeterli değildir. Kalbin Müslüman olmasının kemali (doruk noktası) nefsin fâni olmasıdır. Nefsi terbiye ederek Allah'a teslim olmasını sağlayanların kurtuluşa erecekleri Kur'an'da da tekrarlanarak yer almıştır.
Hadiste samimi imanın iki önemli alametinden söz edilmiştir: Komşu hakkına riayet ve haram kazanıp harcamaktan sakınmak.
Burada komşuyu, müminin fiziki olarak yakınında oturup yaşayanlar yanında içinde yaşadığı küçük ve büyük toplum olarak da almak gerekir. Hakka, hukuka riayet etmeyen, yakından uzağa bir coğrafyada hayatı paylaştığı insanlara kötülük ve zulmeden kimselerin imanları yeterli değildir.
Haramı helali ayırmayan, kul hakkına ve Allah hakkına riayet etmeyen, haram kazancı ile iyilik ve ibadet ederek günahını ve vebalini temizlemeye çalışan insanlar kendilerini aldatıyor, ebedi alemdeki ceza yüklerini arttırıyorlar.
Yalnızca şu hadise bakanlar bile başımıza gelenlerin İslam'dan değil, Müslümanım diyenlerden geldiğini anlamalıdırlar.
Seyyid Kutub’un düşünce, iman ve cihad hayatı
04:002/10/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sağlık şartlarım müsait olmadığı için katılamadığım bir mübarek sempozyuma bir iki yazıyla olsun katılmak istedim. Burada yazacaklarım hakkında daha geniş bilgi için İZ Yayıncılık'ta basılan dört ciltlik “İslami Hareket Öncüleri” isimli kitabımın 1. cildine bakılabilir.
Şehadetinin üzerinden elli yıl geçmiş bulunan Seyyid Kutub'un merhum Mevdûdî'den etkilenerek Müslümanları tekfir ve şiddeti teşvik ettiği iftirası uzun yıllar dillere dolanmıştır. Bu iftiraların gerçeklikle alakası olup olmadığını hem onun dilinden hem de onu en iyi tanıyan dostlarının değerlendirmesinden takip edeceğiz.
Önce Şehid'in hayat yolculuğunda uğrayıp geçtiği aşamaları özetleyelim:
Ebu'l-Hasen Nedvî'ye söylediğine göre Seyyid Kutub hayat yolculuğunu beş kısma ayırmıştı:
1.
Köyde ve evinde İslam geleneğine göre geçirdiği çocukluk dönemi.
2.
Kahire'ye intikali ve geçmişi ile bütün ilgisini kopardığı, din kültürü ve inancının buharlaştığı dönem.
3.
Son sınırına kadar “dinde şüphe” dönemi.
4.
Bir edebiyatçı olarak ve sırf edebi yönden incelemek üzere Kur'an'a yöneldiği dönem.
5.
Kur'an'ın etkisiyle adım adım imana ve cihada geldiği dönem.
Büyük Değişim
Şüpheden imana ve cihada yöneliş dönemlerini, gelişme ve değişme basamakları bakımından aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür (Bu sıralama Prof. Dr. Salih Abdulfettah el-Hâlidî'ye aittir. El-Halidî, Seyyid Kutub'un F'i Zılâli'l-Kur'an isimli tefsiri üzerine başarılı bir doktora tezi yazmış, tezin ilk baskısı üç cilt olarak 1985 yılında Cidde'de yapılmıştır.)
1.
1940'lı yılların ortalarında Kur'an-ı Kerim'i, san'at ve estetik bakımından incelemeye karar verdi ve bu dönemde iki kitap yazdı : et-Tasvîru'l-fennî fi'l-Kur'an, Meşâhidu'l-Kıyame fi'l-Kur'an.
2.
1940'lı yılların sonuna doğru Kur'an-ı Kerîm'i, yalnızca edebî sanatlar yönünden değil, muhteva yönünden de derinlemesine incelemeye ve ondan sosyal ıslahat ve dayanışmanın esaslarını çıkarmaya yöneldi. el-Adâletu'l- ictimâ'iyye fi'l-İslam isimli kitabı bu dönemin meyvesidir.
3.
Amerika'dan dönmesi ve el-İhvan'l-muslimûn” cemaatine katılmasıyla başlayan ve 1954 yılında tutuklanmasına kadar devam eden zaman diliminde düzenli ve örgütlü olarak İslamî aksiyon dönemine girdi. Bu dönemde İslam'ı, düşünce, amel, iman, ahlak, kültür ve cihad olarak bütün şümulüyle kavradı ve özümsedi. Bu dönemin meyvesi üç kitabıdır: 1. Ma'reketu'l-İslam ve'r-re'smâliyye (İslam-Kapitalizm Çatışması), 2. es-Selamu'l-âlemiyyu ve'l-İslam (Dünya Barışı ve İslam), 3. Birinci baskısının birkaç parçası olmak üzere Fî Zılâli'l-Kur'an (Tefsir).
4.
1954 yılında tutuklanmasıyla başladığı kabul edilen cihad ve hareket dönemi. Bu dönemde “Câhiliyye” inanç ve kültürüne karşı savaş açtı. İslamî hareketin/cihadın yöntemini ve insanı Allah'a götüren yolun işaret taşlarını keşfetti. Bu dönemin ilk kitabı “Hâzâ'd-Dîn”, önemli kitabı Fî zılâli'l-Kur'an (öncekinin gözden geçirilmiş ve olgunlaştırılmış devamı), en olgunu da “Me'âlim fi't-Tarîk : Yoldaki İşaretler”dir…
Bu dönem 1953 yılında “el-İhvânu'l-muslimûn/Müslüman Kardeşler) teşkilatına katılmasıyla başlar ve şehadetine kadar devam eder. Bu dönem tefekkür, cihad ve hareket dönemidir. Bu dönemde “Câhiliyye” inanç ve kültürüne karşı savaş açtı. İslamî hareketin/cihadın yöntemini ve insanı Allah'a götüren yolun işaret taşlarını keşfetti. Bu dönemde Seyyid şu özellik ve faaliyetleriyle “çağdaş bir İslam önderi”dir: “İslam'ı farklı bir dil, ufuk ve şümul içinde açıklama, yeniden yaşanmaya başlayan İslam öncesi kültür (câhiliyye) ile mücadele ve çağdaş müslümanı bu temeller üzerinde inşa”.
Bu dönemin kitapları şunlardır: “Fî zılâli'l-Kur'an” (yeniden gözden geçirip tamamladığı baskısı), “Hâzâ'd-Dîn”, “el-Mustakbel li-hâzâ'd-dîn”, “el-İslam ve muşkilâtu'l-hadâra”, “Hasâisu't-tasavvuri'l-İslâmî” “Mukavvimâtu't-tasavvuri'l-İslâmî”, “Me'âlim fi't-Tarîk
Seyyid bundan önceki dönemleri, gelmek istediği yerin geçici konakları olarak değerlendirir ve bu son dönemin kendini tanıtan asıl fotoğrafı olmasını ister.
(Devamı var).
Seyyid Kutub’un ıslahat programında tekfir ve şiddet yoktur
04:006/10/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seyyid hapihanede ıslahat programına son şeklini verirken yanında İhvan'dan yalnızca iki kişi; Muhammed Yusuf Hevâş ve Muhammed Zühdî Selman kalmış, diğerleri başka cezaevlerine gönderilmişlerdi. İkincisinin bilgi ve tecrübesi sınırlı olduğu için Seyyid daha çok M. Yusuf ile hapishanede yedi yıl karşılıklı konuşarak, tartışarak hedef ve programını -raporunda açıkladığı üzere- şu şekilde oluşturdu (Bak. Limâ-zâ A'demûnî s. 26-29):
1.
İslam'ın bugün karşı karşıya olduğu durum inanç, bilgisizlik, İslamî ahlak ve değerlerden uzaklık bakımından, ilk geldiği durum gibidir. İslam düzeni ve şeriatından uzaklaşma yanında bir menfi durum da gerçek İslam'a davetin karşısındaki haçlı ve siyonist sömürgeci teşkilatların kurduğu tuzaklar ve her vasıtayı kullanarak koydukları engellerdir.
2.
Yerel islamî hareketler farkında olmadan yerel siyasi hareketler ve talepler ile meşgul oluyor, asıl hedefi ihmal ediyorlar. Yine bu yerel hareketler, halkın İslam inancından ne kadar uzaklaştıklarını görmezden gelerek hükümetlerden, İslam şeriat ve düzeninin uygulanmasını istiyorlar.
3.
Bu durumda yapılacak şey işe tabandan başlamak, önce insanların kafa ve kalplerinde sahih İslam bilgi ve imanını ihya etmek ve bunu kabul eden insanları aynı çerçevede eğitmektir.
4.
İktidarı ele geçirerek İslam düzenini topluma dayatmak yol değildir; önce insanlar eğitilecek, onlar sahih bir İslam bilgisi, imanı ve şuuruna kavuştuktan sonra kendileri İslam düzenine talip olacaklar ve işte o zaman düzen değişecektir.
5.
Uzunca vadeli eğitim ve öğretim programı uygulanırken hareketin saldırılardan korunması, 1948 ve 1957 de İhvan'ın başına gelenlerin, keza Pakistan'daki Cemâat-i İslamiyye'ye yapılanların bir daha olmaması için hem İslam iman ve ahlakı hem de koruma/savunma vazifesi bakımından sahih ve yeterli eğitim almış fedailerden oluşan bir koruma birliğine/birliklerine ihtiyaç olacaktır. Bu birlikler, İslamî hareketin faaliyetlerine bir saldırı, bir engelleme teşebbüsü olmadığı sürece sakin duracak, günlük olaylara karışmayacaklardır. Saldırı olduğu takdirde de vazifeleri yalnızca savunma ve koruma olacak, bu sınırı aşmayacaktır.
6.
İslam düzeninin uygulanması hedefi acil (hemen istenecek) bir hedef değildir; ne kadar zamana/süreye ihtiyaç varsa o kadar süre içinde öncelikle iman, şuur ve ahlak bakımlarından topluluğu sahih İslam'a taşıma faaliyeti yürütülecektir.
7.
Programı yürütürken İhvan'ın şiddete ve günlük olaylara bulaşmaması, hükümetlerin mücadele hedefi haline gelmemesi için orduya veya yönetimin önemli kademelerine sızma ve yerleşme gibi bir talep ve teşebbüsleri olmamalıdır.
Seyyid ve arkadaşı bu düşünce ve kararda ittifak ettiler, sıra bunu İhvan'ın diğer hapishanelerde ve dışarıda bulunan üyelerine bildirmeye gelmiş oldu.
Seyyid hasta olduğu için Tura Hapishanesi'nin hastanesinde kalıyor ve oraya gelen İhvan mensuplarıyla kaçamak görüşmeler yaparak yeni karar ve programı onlara anlatıyor, düşünce ve programına üye kazanmaya çalışıyordu; bu işler 1962-64 yılları arasında oldu.
(Kısa süren serbestlik zamanında (1964 Mayıs'ından 1965 Ağustos'una kadar) ise açık temaslar ve konuşmalarla pek çok üyeyi ikna etti.)
Ama bu arada bazı üyeler Seyyid'in, Müslümanların durumunu değerlendirirken sarf ettiği sözlerin Müslümanları tekfir etmek anlamına geldiği kanaatine vararak ve bu ihya hareketinin yine kan akmasına (fitneye) sebep olacağını düşünerek ona muhalefet ettiler. Muhaliflerin şikayetleri o tarihte gizli olan merkeze iletildi, merkez uygun iki kişiyi (Abdulazîz Atıyye ve Ömer Telemsânî) Seyyid'e gönderek fikrini soruşturdu, Seyyid onlara açık ve kesin olarak “Müslümanları tekfir etmek gibi bir maksadının olmadığını” yalnızca sahih bir İslam bilgi, şuur ve imanına, bunun için insanların yeterli bir süre içinde eğitime tabi tutulmaları gerektiğine vurgu yapmak istediğini söyledi. Onlar da bu konuda ikna oldular.
Bu “tekfir” meselesi uzun zaman Seyyid'in aleyhinde kullanılmış, bu sebeple birçok üye (ve üye olmayan Müslümanlar) onun hakkında menfi düşünce ve kanaat sahibi olmuşlardır. Halbuki cezaevinde iken onunla bu konuyu görüşen ve daha sonraları İhvan'ın üç numaralı Mürşid'i (lideri) olan Ömer Telemsânî, “Zikriyyât lâ müzekkirât” isimli kitabında yer alan bir röportajında konuyu açıklamıştır (s. 280-281). Seyyid'in ifadelerine dayanan bu açıklamaya göre o hiçbir zaman -inançlarında arızalar olsa bile- müminleri tekfir etmemiş, içinde bulunduğu çok sıkıntılı şartlar ile ıslahat konusundaki hassasiyeti sebebiyle sert bir üslub kullanmış, bu da yanlış yorumlanmıştır.
(Not:
Bir önceki yazıda
adı Salih olarak yazılan şahsın doğru adı Salâh Abdülfettah el-Hâlidî'dir )
Kalbimizi koruyalım
04:007/10/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor:
“Sözümü duyan ve ezberleyen sonra da duyduğu gibi duymayanlara aktaran kişinin Allah yüzünü ak eylesin! Nice bilgi taşıyan kimse vardır ki, kendisi taşıdığını hakkıyla anlayamaz, kendisinden daha iyi anlayana hadis nakledenler de az değildir.
Üç şey vardır ki, onlara sahip olan ve gereğini de yapan müminin kalbinde kin, garaz ve kötülük yer edemez: 1. Yaptığını sırf Allah rızası için yapmak, 2. Ümmetin başkanına nasihat, 3.Ümmetin birliğine bağlı olmak (ümmet manasındaki cemaatten ayrılmamak, ayrı baş çekmemek); çünkü ümmetin duası onu kuşatır ve korur.”
Açıklama:
Geçmişten günümüze kadar ümmetin okur yazarlarını iki gruba ayırmak mümkündür: 1.Bize vahyi taşıyan ifadeleri ezberleyenler ama Şâriin maksadını ya hiç ya da kamil manada anlayamayanlar. 2. Kendilerine intikal eden sözü hakkıyla anlayan, yorumlayan ve Şâriin maksadına uygun hükümler, sonuçlar ve çözümlere ulaşanlar.
Din ve ilim hayatının bu iki grup insana da ihtiyacının olduğu açıktır. Kendi anlayışları, yorum ve ictihadları sınırlı olsa bile hayatlarını, Efendimiz'den rivayet edilen sözlerin doğru ve tam olarak elde edilmesine, korunmasına ve bunlardan hakkıyla istifade edebilecek kimselere nakledilmesine adayan insanlar büyük bir hizmeti ifa etmişlerdir.
Mütefekkir, fakih (müctehid) ve müfessirler de her çağda insanların yoluna ışık tutacak ve onlara hayat rehberi olacak âyet ve rivayetleri hakkıyla anlamak, Şâriin maksadını daima göz önünde tutarak bunları yorumlamak ve müminlerin hayatlarına her durumda rehber olmasını sağlamak suretiyle Allah Resulü'nün övgü ve duasına hak kazanmışlardır.
Müminin kalbini kin, garaz ve kötülükten koruyacağını Allah Elçisi'nin müjdelediği üç güzel ahlak ve davranışa bugün de ne kadar çok ihtiyacımız var!
En önemlisi ve başta geleni ihlas. Bu beş harflik kelime kulluğun özünü, ruhunu, kemalini ifade ediyor. İhlassız amelin içi boştur, boş olmakla kalsa iyi, daha kötüsü gizli şirk söz konusudur. Bu konuda fıkıh ve ahlak kitaplarında okuduğumuz şu ölçü ne kadar dikkat çekici!
“Bir tacir samimi olarak zaman zaman Allah'ı açıkça zikrediyor olsa ve dükkana müşteri geldiğinde de bu alışkanlığı sebebiyle duyulacak şekilde 'Allah, la ilahe illallah, elhamdü lillah…' dese alış-verişi mekruh olur. Eğer bu zikri müşteriyi kendine yönlendirmek maksadıyla yaparsa ticareti haram olur.”
Birgün bir camide namaz kılıyordum, öğlenin ilk sünnetini kıldık, hemen bütün cemaat sünneti bitirmişti, ön safta beyaz takkeli, yeşil sarıklı, sarığının bir ucunu da arkasına sarkıtmış olan bir genç namaza devam ediyordu. Kafamdan şu düşünce gelip geçti: Eğer bu genç şu anda Allah'tan başka bir şeyle meşgul değilse, bilincini Allah kaplamış ise ne mutlu, Allah hepimize nasip buyursun, yok böyle değil de ya göstermek için yapıyorsa veya maksadı bu olmasa bile kendisine bakıldığının farkına varıyor da bundan azıcık da olsa bir haz duyuyorsa Allah hepimizi bundan korusun. Mümin yine de ihlasını böyle tehlikelere atmamalıdır…
Kalbinde dünyalık hesapları bulunan kimseler yöneticilere nasihat edemez, onların yaptıklarının doğrusuna doğru, yanlışına yanlış diyemez, takdir ve uyarı vazifelerini yerine getiremezler. Bir mümin bu vazifeyi yapıyorsa onun kalbinde iyi niyetten başka bir amaç barınamaz.
Sürüden ayrılanı kurt kapar. Ortak akıl en iyi akıldır. Bir mümin ne kadar bilgili ve akıllı olursa olsun yanılma, yanlış yola girme ihtimali daima vardır. Efendimiz (s.a.) “Ümmetim yanlış yolda ittifak etmez” buyuruyor. Şu halde ümmetin ittifak ettiği hükümler, tutumlar, tavırlar, anlayışlar doğrudur. Mümin birey, kendi düşünce ve davranışını ümmetin ittifakı ile test etmelidir. Kale, içindekileri nasıl koruyorsa ümmet bütünü de mensuplarını öyle korur. İttifak edilemeyen konularda ise ehliyeti olan her mümin farklı düşünce ve ictihad hakkına sahiptir.
İran mezhepçi mi çıkarcı mı?
04:009/10/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İçleri ile dışlarının, söyledikleriyle niyetlerinin, göründükleri gibi olmamanın (takıyyenin) mezheplerine göre meşru olması sebebiyle İranlılara güvenmek oldukça zor. Yıllardır “farklı mezhep mensupları arasında yakınlaşma” faaliyetlerine, “Şia ve Sünne ilişkilerinin ümmet bütünlüğünü bozmaması” maksadıyla yapılan ilmi toplantılara, bu toplantılarda herkesin altına imza atabileceği beyanlarına rağmen yalnızca şu son yıllarda yaptıkları bile bizi, onlardan neredeyse ümit kesme noktasına getiriyor.
Sözde ve görünüşte ABD'ye, İsrail'e düşmanlar, ama Suriye ve Irak politikalarında ABD ile işbirliği içindeler ve Filistin'i de İsrail zulmünden kurtarmaya dair işe yarar bir şey yaptıkları yok.
İran'ın resmi mezhebi Şia'nın Ca'feriyye-İsnâ-Aşeriyye koludur. Bu mezhebin akaid ve fıkıh kitaplarını biz de okuyoruz, özellikle fıkıh alanında Sünnî mezheplere oldukça yakın, her isteyenin hakkında doğru bilgi edinebileceği açıklıkta bir mezhep. Suriye'de yıllardan beri orduyu ellerine geçirerek azınlıkta oldukları halde Sünnîlere zulmederek iktidarda kalan Esed ailesi ve yandaşlarının mensup oldukları Nusayriyye mezhebi ise yalnızca İran'ın mezhebinden değil, İslam'dan da oldukça uzak ve gizli bir mezhep. Suriye'de çoğu Sünni olan halk diktatör Esed iktidarını devirmek ve onun yerine her din ve mezhep mensubunun hürriyet ve barış içinde yaşayabilecekleri bir rejimi ikame etmek için harekete geçince Esed'in askerleri hunharca davrandılar, silahsız ve adalet-hürriyet isteyen insanları (bugüne kadar üç yüz binden fazla insanı) öldürdüler. Suriye'yi parçaladılar, ülkeyi harabeye çevirdiler.
Halkın maksadını açıkladım, peki Nusayrilerin maksadı ne idi?
İktidarda kalmak, kendilerinden olmayanlara zulmetmek, ülkenin nimetlerini kurt taksimi usulüne göre paylaşmak (deveyi alıp kulaklarını diğerlerine vermek) ve mezheplerinin gereğini iktidar gücüyle yerine getirmek.
İşte bu durumda İran halkı desteklemek yerine Nusayrî Esed'i destekledi, desteklemeye devam ediyor.
Irak'ta da Sünnilerin iktidarını ABD ile işbirliği içinde yıktı, yine ABD'nin desteği ile Şiileri iktidara taşıdı, Sünni nüfusa zulmediyor, demografik yapıyı değiştiriyor, adalet için masada olmak isteyen Türkiye'ye neredeyse savaş ilan ediyor. Bir alimlerini ABD koruması altına alarak oraya yerleştirmiş, adam “Irak'ta kalmaya ve Musul'u kurtarma hareketine katılmaya, Başika'daki askerlerini ibkaya devam ederlerse Türklerle savaşmak vaciptir” diyor. Yani İran Suriye'de ve Irak'ta Sünnilerle de savaşıyor, ama Sünniler bu iki ülkede yalnızca teröristlerle mücadele ediyor, mazlum, mağdur, mehcur insanlara din ve mezhep ayrımı gözetmeden can suyu veriyor, bu uğurda büyük paralar harcıyor.
ABD Ortadoğu politikasını Sünnîlerle ve Türkiye ile yürütemeyeceğini anlamış olmalı ki, PKK ve Şia ile işbirliğine karar vermiş bulunuyor. Bu iri ülkenin maksadı ne mezhebi korumak ne de bir kısım Kürtlerin davasına destek vermektir; ABD'nin tek maksadı milli çıkarıdır. Bugün menfaati böyle gerektirdiği için işbirliği yaptığı gruplara yarın savaş da açabilir. İran'ın asıl amacının ise –mezhepçilik de devrede olmakla beraber- maddi ve dünyevi çıkar olduğu kanaatindeyim. Mezhep menfaate, menfaat mezhebe perde oluyor, bir koalisyon kurarak yollarına devem ediyorlar.
Peki böyle olacağına, toplantılarda söyledikleri gibi ümmetin menfaatini öne alsalardı, mezhepçilik ve yayılmacılıktan vazgeçselerdi, temel itikad esaslarındaki birliği ümmet birliğine vesile kılıp her grubu kendi mezhebini yaşamakta serbest bırakma kararına uysalardı bugün başta Irak ve Suriye olmak üzere ümmetin yaşadığı felaketler büyük ölçüde önlenebilirdi.
Yazık, ümmete yazık, müminleri ağlatan düşmanların ekmeğine yağ sürenlere yazıklar olsun!
İslam’a göre meşru sigorta
04:0013/10/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sigortacılığın ne olduğu konusunda eksik bilgiye veya yanlış yoruma dayalı fetvalar veriliyor, bu fetvaları alanlar değil, verenler sorumlu olduklarına göre daha ihtiyatlı davranmaları gerekmez mi?
Mesela şu fetvayı ele alalım:
“Globalleşen dünyada ticari sigortanın bulunmamasının risk olduğunu” ifade ettikten sonra şöyle diyorlar :”Genel olarak sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticari sigortalar caizdir, kâr payı esasına dayalı çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik tasarruf ve yatırım sistemi ise primlerin dinen helal olan alanlarda değerlendirilmesi durumunda caizdir.”
Benim bu yazıdaki konum tamamen farklı bir alan olan “sosyal sigorta” değildir. Karşılıklı sigorta, ticari sigorta, bireysel emeklilik ve hayat sigortasıdır.
Karşılıklı sigorta İslam'ın teşvik ettiği karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, bağışlama esasına dayanır ve biz yıllardan beri bu sistemin Türkiye'de de mevzuata kavuşmasını, uygulanmasını, önündeki diğer engellerin kaldırılmasını savunuyoruz.
Bu sistemi kısaca açıklayalım:
Sisteme dahil olmak isteyenler bir fon, bir sandık kuruyorlar, idare için yeterli mekan, alet, araç ve personel temin ediyor ve masrafını da fondan ödüyorlar. Kayıp, kaza, hasar vb. oluştuğunda fondan karşılanmasını isteyenler tahmini ödeme büyüklüğüne göre bir meblağı kısmen peşin ve kısmen taksitli olarak fona yatırıyorlar. Fonun sahibi buraya para yatıran ve sisteme katılan şahıslar oluyor. Yöneticiler de onların çalışanları oluyorlar. Fonda biriken para atıl kalmasın diye tahmini ödeme kısmı ayrıldıktan sonra geri kalanı meşru gelir getiren ticarette ve yatırımlarda kullanılıyor, geliri de fona para yatıranların oluyor. Katılımcılardan biri sözleşmeye dahil bir zarara uğradığında onun zararı fondan “karşılıklı bağış” esasına göre karşılanıyor. Katılımcı fondan çıkmak istediğinde kalan ana parası ile elde edilmiş ise kârı kendisine iade ediliyor. Zarar ve hasar büyük olur da fonun bütün parası yetersiz hale gelirse katılımcılar karz-ı hasen (faizsiz borç) veriyorlar ve gelecek yıllarda alacaklarını tahsil ediyorlar.
Bu sistem düzgün çalıştığında katılımcılar zaman içinde hem riskleri teminat altına almış, gerektiğinde zarar karşılanmış hem de yardımlaştıkları için sevap ve ticaretten, yatırımdan para kazanmış oluyorlar.
Karşılıklı, tekâfül, üyelik sigortası diye bilinen bu sigorta sistemi Türkiye'de ancak kooperatif yapısı içine uygulanabiliyor. Şirket veya başka hukuki yapılar içinde eksiksiz ve problemsiz uygulanabilmesi için sigorta kanununda değişiklik yapılması veya ayrı bir “tekâfül sigortası kanunu” çıkarılması gerekiyor.
Ticari sigorta dünyada yaygın olan ve ülkemizde de uygulanan, kapitalizmin insanların korkularını ve ihtiyaçlarını istismar ederek büyük paralar kazanma aracıdır. Bu sigortada iki taraf vardır: sigortacı (şirket) ve sigortalı. Sigortacı, sigortalıdan aldığı ve aldığı anda malik olduğu paralar (primler) karşılığında ona, risk gerçekleşmesi halinde gerekli ödemeyi (parayı) verme teahhüdünde (yani peşin para karşılığında şarta bağlı parayı ihtimale göre satma teahhüdünde) bulunmaktadır. Mesela yıl içinde risk gerçekleşmezse sigortalının parası boşa gitmekte, korkularından emin olmak için tekrar para yatırmak mecburiyetinde kalmaktadır. Fıkıhta akdin meşru olabilmesi için satılan ve alınan şeylerin meşru, belli ve teslim edilebilir olması gibi şartlar vardır. Bu sigorta çeşidinde sigortalının ödediği para bellidir ve peşinen ödenmiştir, sigortacının buna karşı teslim edeceği belli bir mal, hizmet veya hak yoktur. Güven duygusu satım konusu olamaz. Sigortacıların genellikle bankaları da vardır ve topladıkları paraları şeriata göre meşru olmayan ticaret ve yatırımlarda da değerlendirirler.
İnsanların güven ve gerektiğinde yardım alma ihtiyaçlarını karşılayacak, istismardan uzak, ihtiyaç sahibinin menfaatine uygun bir sigorta şekli (tekafül, karşılıklı, üyelik sigortası) var iken İslâmî sisteme uymayan bir sigorta şekli için “caizdir” diyenlerin biraz daha düşünmeleri gerekiyor. Ayrıca bu sigortaya bazıları cevaz veriyorlar diye caiz görmeyenlerin ihtiyaçlarını karşılayacak olan tekâfül sigortacılığına hukuki imkanı vermemek haksızlıktır, dayatmadır, zulümdür.
Başka yazılarda “globalleşen dünyaya uyum”, hayat sigortası ve bireysel emeklilik ve sosyal sigorta” konularını ele alacağım.
Ya adalet ve meşruiyet ya anarşi ve ölüm!
04:0014/10/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir./ Kim haddi aşarak ve haksızlığa saparak bunu yaparsa onu ateşe koyacağız ve bu Allah'a çok kolaydır." (Nisa: 29, 30)
Kur'an Yolu isimli tefsirimizde bu ayetleri şöyle açıklamıştık:
Önceki âyetlerde servetin ve menfaatin intikalinde rol oynayan miras, hibe, mehir gibi meşrû yollardan söz edilmişti. Bu âyette de en geniş mânasında yani “karşılıklı rızaya dayanan ve konusu maddî değerler olan hukukî işlem" anlamında ticaretten söz edilmekte; bu yollar dışında kalan, bunlara ters düşen ve bundan dolayı haksız (bâtıl) diye nitelenen yol ve şekillerle insanların mallarını ellerinden almak ve bunlardan yararlanmak yasaklanmaktadır. Hırsızlık, gasp, rüşvet, yoksuzluk, faizcilik ve tefecilik, fâhiş fiyat, aldatma bu bâtıl yolların ve şekillerin önde gelenleri ve yaygın olanlarıdır. Ticaret genellikle alınan malı, üzerine kâr koyarak satmak suretiyle yapılır. Mal alınırken bir bedel takdir edilmiştir; satılırken aynı bedelle devredilmediğine göre –fazlalıktan ibaret olan– kâr karşılıksız gibi gözükmekte, bu bakımdan da “haksız kazanç yolları"na yakın bulunmakta, bir bakıma onları andırmaktadır. Muhtemelen bu sebepledir ki, haksız kazanç yasaklanırken hemen yanında –istisna şekliyle– ticaret serbest bırakılmıştır. Alımla satım bedelleri arasındaki artı fiyat farkından ibaret olan kâr da meşrûdur. Çünkü malı alıp satan tâcir hem kamuya yararlı bir hizmet görmekte hem sermayesini riske atmakta hem de emek çekip meşgul olmaktadır. Hz. Ömer ihtikârı (karaborsa) yasakladıktan sonra “... fakat kim yazda ve kışta, zahmet çekip yüklenerek pazara mal getirirse o kişi, Ömer'in misafiridir; istediği gibi satsın, istediği gibi tutsun" diyerek bu gerekçeye işaret etmiştir (el-Muvatta', “Büyû' ", 56). Bâtıl yollarda bu unsurlar ve nitelikler yoktur; güçlü olan karşı tarafı ezmekte, onun zaaf ve ihtiyaç içinde olmasından yararlanmakta, gerçek rızâ söz konusu olmadan malını alıp yemektedir.
“Kendinizi öldürmeyin" cümlesinde hem hayatın hem de kamu düzeninin korunmasını hedefleyen önemli ve ince işaretler mevcuttur. Malların haksız yollardan elde edilip yenmesi ve faydalanılması yasaklandıktan hemen sonra “Kendinizi öldürmeyin" buyurulması özellikle dikkat çekicidir. Şöyle ki haksızlık, hukukî ve sosyal adaletsizlik anarşiyi doğurur veya körükler, bir kere toplum düzeni bozulup asayiş ortadan kalkınca can güvenliği de tehlikeye düşer; yalnız haksızlığa uğrayanlar değil, başkasının malını haksız olarak alıp yiyen veya başkasının canına haksız olarak kıyan da bu güvensizlikten nasibini alır, kendisi canından olduğu gibi yakınlarının da mal ve canları zarar görür. Âyetin asıl hedefi haksız olarak başkasını öldürmeyi yasaklamak olduğu halde bu başkalarını kastederek “Kendinizi öldürmeyin" buyurulması, hayat hakkının korunması bakımından çok güçlü bir vurgu taşımaktadır. Zira kişinin kendi hayatıyla başkasının hayatı arasında fark yoktur, bütün hayatlar eşit derecede korunmaya lâyıktır, korunma hakkına sahiptir. Birinin canına kıyan kendi canına kıydığını düşünmeli, bu şuur içinde olmalıdır.
Âyet, İslâm'ın bütün muâmelât hükümlerinin hedefi olan “beş zaruri/ önemli değerin ve amacın (makasıdü'ş-şerîa) korunması" ilkesinden ikisini ihtiva etmektedir: Canın korunması ve malın korunması. Bundan önceki âyetler evliliği teşvik edip zinayı yasaklayarak neslin korunması ilkesini, Surenin 43. âyeti sarhoş olmayı yasaklayarak aklın korunması ilkesini, aralarda sık sık tekrarlanan Allah'a itaat ve kulluk, resulüne itaat ve ittibâ, bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri dine inanma ve bağlanma emirleri de dinin korunması maksadını ihtiva etmektedir.
.Bireysel emeklilik
04:0016/10/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katılım bankaları, bireysel emeklilik ve benzerlerini yapamadığı zamanda aşağıdaki yazıyı yazmıştım:
Bireysel emeklilik ve hayat sigortası yoğun bir reklam konusu olmakta ve giderek yaygınlaşmaktadır. Helal haram konusunda hassas olan Müslümanlar çeşitli yollardan bu sisteme girmenin caiz olup olmadığını soruyorlar. Hükmü açıklamadan önce bu işi yapan şirketlerin açıklamalarına dayanarak kısaca ne olduğunu ortaya koymak gerekiyor:
İlgililerin açıklamalarından anlaşıldığına göre “Bireysel emeklilik sistemi (BES), kişilerin aktif çalışma hayatları boyunca yapacakları birikimlerin değerlendirilmesine dayanarak emeklilik günlerinde yaşam standartlarını sürdürebilecekleri ek bir gelir/kaynak yaratmaya yöneliktir. Risk teminatı içermez. BES'te hayat sigortalarından farklı olarak katılımcının yatırım yapılacak fonları seçme ve şirket değiştirme hakkı bulunmaktadır. Birikimli hayat sigortaları ile bireysel emeklilik sözleşmeleri karşılaştırıldığında her ikisinin de diğerine göre avantajları ve dezavantajları olabileceğinden, karşılaştırma fert bazında uzmanlar tarafından yapılmalıdır. BES ve hayat sigortaları farklı amaçlara hizmet etmektedir: Hayat sigortaları vefat ve benzeri olası bir riskin gerçekleşmesi durumunda sigortalının bakmakla yükümlü olduğu kişilere maddi kaynak yaratmak amacını taşır. Birikimli hayat sigortaları ise risklere karşı sağladıkları güvencenin yanı sıra uzun vadeli yatırım aracıdır. Minimum prim ödeme süresi 10 yıldır ve süre sonundaki ödemeyi almak için yaş zorunluluğu yoktur. Hayat sigortalarında yatırımların değerlendirilmesi şirket tarafından yapılır."
Bu açıklamanın bizim için önemli olan noktalarını maddeler halinde tahlil edelim:
1.
Bu sistem devlete ait değildir, ticaret yaparak para kazanmak isteyen özel şirketlere aittir.
2.
Sisteme dahil olanların verdikleri paralar artık şirketin malı olmakta ve şirket bu paraları istediği gibi (helal haram gözetmeden) kullanmakta, para kazanmak için hukukun izin verdiği, para getiren -faiz dahil- her aracı kullanmaktadır. (BES de yatırım fonunu seçme hakkı bulunmakla beraber Türkiye'de helal-haram farkı gözeten yatırım fonu yoktur-Bu yazı yazıldığında yok idi-).
3.
Mal ve değerlerin hasara uğraması halinde zararın karşılanmasını amaçlayan sigorta çeşitlerinden farklıdır; bu sistemde belli bir riskin (kaza, hastalık, yangın vb.) gerçekleşmesi şartı yoktur. Belli bir süre para ödeme mecburiyeti vardır, bu ödemeyi yapanlara şirket maaş bağlamakta; yani onlardan aldıkları ile bundan kazandıklarının bir kısmını geri ödemektedir. Bu sistemde ödenen ile geri alınan arasındaki nisbet belli değildir; daha az ve daha çok olması mümkündür. Ancak sisteme dahil olanların beklentilerinin, “verdiklerinden daha fazlasını geri almak" olduğu açıktır. Böyle olmasaydı parasını başka yerlerde ve şekillerde biriktirir, elinin altında tutar ve istediği gibi tasarruf ederdi.
4.
Sisteme girenler, herhangi bir ticari enstrümana para yatırır gibi buraya da yatırım yapmakta; yani kâr etme amacı gütmektedirler. İslam'a göre meşru yatırımın şartları ve -bu şartlara göre olabilecek- şekilleri bellidir. BES'ne girenler ne şirkete ortak oluyorlar, ne bir taşınır veya taşınmaz malı alıp satıyor veya kiraya veriyorlar ne de ortak bir mal veya hizmet üretimi için yatırım yapıyorlar. Yaptıkları bir hükmi şahsa para verip, belli bir süreden sonra -beklenti ve niyet olarak- daha fazlasını geri almaktan ibarettir.
Bu durum karşısında bireysel emeklilik ve hayat sigortası islâmî kurallara göre caiz olamaz. Buraya yapılan yatırımların nemalandırılması İslamî kurallara bağlı olmadığı gibi yatırımı yapanların elde edecekleri kazanç da -yaptıkları akit fıkıh kurallarına uymadığı için- helal değildir.
İnsanların bir gün aç açık kalma korkularının bulunduğu her zaman ve zeminde bu korkuyu kullanan tüccarlar çıkacak, bu korku yüzünden tedbirler aramak tabii olacaktır. Doğru ve adil olanı, her insanın -vaktiyle bir sosyal güvenlik sistemine dahil olması şartı aranmadan- açlık, açıklık, hastalık gibi temel ihtiyaçlarına karşı devletin/toplumun güvencesi altında bulunmasıdır. Bu güvence ticarete alet edilmemeli, sivil dayanışma sistemleriyle ve/veya devletin kurumlarıyla gerçekleşmelidir.
İslam'da, din farkı gözetmeksizin bütün ülke vatandaşlarının ekonomik güvenliği “akrabaya nafaka (muhtaç olduğunda bakma yükümlülüğü), zekat, çeşitli karşılıksız yardımlar, vakıflar, imaretler... ve en sonunda devletin maaş bağlaması yoluyla temin edilmiştir. Bu sistemin işlediği yerde kimsenin gelecek kaygısı olmaz, bu olmayınca da -halen muhtaç olduğu- parasını, gelecek kaygısıyla, açgözlü ve fırsatçı tüccarlara kaptırmaz.
Peki bu sistemin işlemediği yerlerde insanlar ne yapsınlar?
Gerçi zaruretler yasakları geçici olarak kaldırır ama yine de çare -zarurete sığınarak çözümsüzlüğü sürdürmek yerine- sistemi işletmenin yollarını açmaya çalışmaktır.
(Gelecek yazıda caiz olan BES sistemi).
.Bireysel emeklilik (2)
04:0020/10/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Daha önce ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yapılıyordu veya içinde İslam'a göre meşru/caiz/helal olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu ve bu sebeple biz de “bireysel emeklilik caiz değildir” demiştik.
Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.
Bizim caiz dediğimiz bireysel emeklilik hakkında ilgililerin yaptıkları açıklama şöyledir:
1.
Bireysel Emeklilik Sistemi aslında düzenli gelire sahip olan insanların emeklilik öncesindeki gelir ve hayat standardını daha sonra da devam ettirebilmelerine imkan tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkanıdır.
2.
Sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı tasarruf ve yatırımdır. Müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını “varsa” kârıyla birlikte tahsil eder. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa varislerine) fonda biriken anaparası ve “varsa” kârının ödenmesi garanti edilmektedir. Zarar varsa bu da anaparadan mahsup edilecektir.
3.
Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda eskiden hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı. Yeni mevzuat bu zorunluluğu kaldırmış olup, fonun tamamı kıymetli maden ile (katılım bankalarının altın hesabı gibi), İMKB'deki hisse senetleri ile (islami endekse uygun ürünlerle) veya bu ürünlerin karmasından oluşabileceği gibi fonun % 10'unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkan tanımaktadır. Hazine bonosu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için bu üründe faiz bulunmamaktadır.
4.
Bu üründen yararlanacak müşterilerimize anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup zarar da sözkonusu olabilir.
Yukarıda verilen bilgiye göre faizden uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarında başlatılan bu “helal kazanç fonlarına” yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve ana para yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım “meşru bir bireysel emeklilik” işini görmektedir.
Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:
a.
Hizmet ücreti alabilirler.
b.
Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilişkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.
Bu sisteme “bireysel emeklilik” isminin verilmesi aslında uygun değildir, alışılmış ve çekici olduğu için bu ismin tercih edildiğini düşünüyorum, yapılan işlem “uzun vadeli yatırım ortaklığı”ndan ibarettir.
Vekalet yoluyla işletme veya ortaklık, kâr ve zarara katılma, yatırım araçlarının helal olması, katılımcının anapara ve kârından başka bir meblağ almasının mümkün olmaması şartları gerçekleşmedikçe adı hayat olsun, bireysel olsun, emeklilik olsun yapılan muamele İslam'a uygun olmaz.
Bir gerçek veya tüzel kişiye onun olmak üzere para verip karşılığında daha fazlasını almayı hedefleyen işlemler dinimizin haram kıldığı faizli işlemler olur.
Büyük imtihan
04:0021/10/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İnsana gelince, rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, 'Rabbim bana ikram etti' der (mutlu olur)./ Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise 'Rabbim beni önemsemedi' der (mutsuz olur). /Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz./ Birbirinizi yoksulu yedirmeye teşvik etmiyorsunuz./ Mirası hak hukuk demeden yiyorsunuz./ Malı aşırı derecede seviyorsunuz./ Hayır, bu böyle olmamalı! Yer dağılıp parça parça olduğunda…” (Fecr: 15-21).
Önceki âyetlerde azgınlık ve taşkınlıkları yüzünden helâk edilen kavimlerin durumu haber verilerek gereken uyarı yapıldıktan sonra insanoğlunun azmasına ve kötü sonuçlara sürüklenmesine sebep olan, kendini beğenmişlik ve bencillik duygularından gelen başka zaaflarına dikkat çekilmektedir. Hz. Peygamber Mekke müşriklerine tuttukları yolun yanlış olduğunu, bu gidişleriyle bir gün mutlaka Allah tarafından cezalandırılacaklarını hatırlattıkça onlar da tam tersine, kendi yollarının doğru olduğunu, nitekim bu sayede Allah tarafından kendilerine bol nimetler ve servetler ikram edildiğini savunuyorlardı. Şu halde 15. âyetteki “insan” kelimesi öncelikle belirtilen karakterdeki Mekke müşriklerini işaret ediyor, aynı karakteri taşıyanlar da bu işarete dahil oluyorlar.
Allah Teâlâ, hikmeti ve imtihan düzeni gereği, insanı çeşitli yeteneklerle donatıp bol nimete kavuşturduğunda o, bu nimetlerle bir sınamadan geçirildiğini, bunların bir hikmetle kendisine verildiğini düşünerek şükrünü yerine getirmesi gerekirken, bu sorumluluğu aklından bile geçirmeyip sırf lâyık olduğu için kendisine bu nimetlerin ikram edildiğini düşünüp mutlu olur; sahip olduğu nimetlerden başkalarını yararlandırarak onların da bu mutluluğa ortak olmaları yönünde bir gayret göstermez. Fakat aynı insan rızkında bir daralma olduğunda bunun da bir hikmet gereği meydana geldiğini, uhrevî bir mükâfata erişmesine veya akılsızca bir zevk ve safaya düşmekten korunmasına vesile olabileceğini yahut kendi kusurunun, çalışma ve gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini düşünerek sabretmesi ve kusurlarını gidermesi gerekirken o, kendisinin Allah tarafından göz ardı edildiği ve haksızlığa uğradığı iddiasında bulunma anlamına gelebilecek davranışlar içine girer, yakınıp sızlanmaya ve isyan etmeye başlar. Öte yandan fırsat bulduklarında erkekler kadınların miras payına el koyar, yetimlere kalan mirası da onlara verecek yerde gasp ederler.
Cenâb-ı Hak akıl ve irade sahibi, meleklerden yüce de olabilecek, hayvanlardan daha aşağı derekelere de inebilecek kabiliyette bir varlık olarak insanı yaratmış ve verdiği imkan, nimet ve yetenekleri hür iradesiyle hayırda kullanmasına razı, ama şerde kullanmasına da imkan vermek suretiyle onları imtihana tabi tutmuştur. Bu imtihanı kazanabilmek için:
1.
Nimetin asıl sahibinin Allah olduğunu, O'nun nimeti bize, liyakatimiz dolayısıyla vermeye mecbur olduğu için değil, bir lutuf olarak verdiğini bilmek ve O'na minnettar olup şükretmek; nimetini kıstığı zaman da hükmüne razı olup sabretmek;
2.
Allah'ın verdiği nimetleri yoksul ve himayeye muhtaç olanlarla paylaşmak, buna başkalarını da teşvik ederek bu hususta toplumsal bir duyarlılığın gelişmesine, dayanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir hale gelmesine katkıda bulunmak gerekiyor.
Bu iki davranış ölçüsü, İslâmî kaynaklarda, “Allah'ın emrine saygı, Allah'ın yarattıklarına şefkat” şeklinde formülleştirilmiştir. 15-20. âyetlerde müşrik Araplarda ve benzerlerinde görülen Allah'a karşı küstahlık derecesine kadar varan benlik iddiası, “öteki”ne karşı tam bir sorumsuzluk ve ilgisizliğe götüren egoizm ve çılgınca bir mal tutkusu veciz ve etkileyici bir üslûpla eleştirilmiş, müminler için de doğru olan davranışlara işaret edilmiştir.
BES için devlet katkısı ve diğer sosyal sigorta sistemi
04:0023/10/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizin karışmadığı ve uzun vadeli yatırım mahiyetinde olan bireysel emekliliğin caiz olduğunu ifade ettiğim yazı üzerine şu soru geldi:
Devlet bireysel emeklilik için para yatıranlara, tasarrufu teşvik için katkıda bulunuyor, bu caiz midir?
Devlet kamu için yararlı gördüğü alanlara yardımlar ve harcamalar yapar. Bu cümleden olarak tüketimi sınırlamak, tasarruf yoluyla sermaye birikimini ve böylece hem milli üretim ve gelirin hem de istihdamın artmasını sağlamak için (bunda kamu yararı bulunması sebebiyle) caiz gördüğümüz bireysel emekliliğe para yatıranlara hibe (bağış) mahiyetinde yardımda bulunabilir.
Sosyal sigorta sistemine gelince:
İslam'da sosyal güvenliğin para kaynağı ve uygulama şekli mevcut sosyal güvenlik sistemlerinde olandan farklıdır. Bu sistemde para kaynağı devletin bazı gelirleri, dini vergi olan zekat, mecburi borç olan nafaka (muhtaç yakınların geçimini sağlama yükümlülüğü) ve gönüllü bağışlar ile vakıf gibi kurumların fonlarından oluşur.
Belli bir iş kolunda çalışanların gönüllü katkıları (karşılıklı hibe) ve bunların helal yoldan nemalandırılması, sonra adil olarak dağıtımı şeklinde bir kaynak oluşturmak da mümkündür.
Geçimini (temel ihtiyaçlarını, havâic-i asliyyesini) sağlayamayan kimseler fona katkı yapsın yapmasın devletin yönettiği sosyal sigortadan istifade eder, aç ve açık kalmazlar. Bu konuda temel kural şudur: Ümmet içinde muhtaç olanların ihtiyaçlarını, ihtiyacından fazlasına sahip olanlar karşılamakla yükümlüdürler. Yükümlü olanlar serbest iradeleriyle bu din emrini yerine getirmezlerse devlet fazlası olandan alır (mesela sosyal adalet vergisi koyar) ve muhtaç olanlara verir.
Bugün ülkemizde uygulanan sosyal sigorta sisteminde işçi ve işverenden kanun zoruyla para kesiliyor, bu paralar -her zaman- islamî olmayan, olmayabilen araçlarla nemalandırılıyor ve kullanılıyor, emeklilik zamanı gelince de ihtiyaca göre değil, başka kriterlere göre dağıtım yapılıyor. Prim kesilen işçi ihtiyaç içinde olabiliyor, buna rağmen ondan da prim alınıyor, primi az olan işçi emekli olduğu zaman daha fazlasına ihtiyacı olduğu halde az para verilebiliyor, buna karşı refah içinde olan emeklilere de daha fazla maaş ödeniyor.
Bu ve benzeri gerekçelere dayanarak ben öteden beri şunu söylüyorum: Helal haram konusunda hassas (takva sahibi) olan kimseler, kendilerinden ve işverenlerinden kesilen primleri enflasyon farkı ile birlikte (toplu para ve maaş olarak) aldıktan sonra durumuna bakmalı, eğer hala sigortadan maaş almaya muhtaç ise alıp yemeli, değil ise alıp öncelikle aynı sisteme bağlı olup yoksulluk çeken emeklilere vermelidirler.
Faizsiz finans ve katılım bankaları
04:0027/10/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her Müslüman ve gayr-i Müslim biliyor ve bilmelidir ki, İslam faizi, azını ve çoğunu, hile ile üstü örtüleni ve açık olanı… haram kılmıştır.
Ya Müslümanların hataları, ya gayr-i Müslimlerin baskı ve engellemeleri veya daha başka sebeplerle zaruret oluşursa zaruret miktarını aşmamak üzere haramlar mübah hale gelebilir, ama bu geçici bir durumdur, tabii ve daimi olan kural: Haram daima ve her yerde haramdır, helal de daima ve her yerde helaldir.
İslam'ın bütün olarak uygulanmadığı ülkelerde ve toplumlar içinde yaşayan Müslümanlar zaruret hali dışında işlerini, ticaret ve ekonomilerini faizsiz olarak yürütmek durumundadırlar ve bu mümkün olduğu gibi faizci sistemlere göre daha adil ve daha herkes için faydalıdır.
İslâmi hassasiyetleri bulunan, hem bu dünyada kendi değerleriyle var olmak, İslam'ı söz ve davranışlarıyla ötekilere anlatmak, hem de yalnız bu dünyada değil, öncelikle ebedî âlemde mutlu olmak için çaba gösteren ve bunun için yaratıldığını düşünen Türkiye Müslümanları yıllardır paralarını faizsiz değerlendirmek ve işlerini de faizsiz yürütmek için çareler, kurumlar ve kuruluşlar arıyorlardı. Merhum Özal'ın gayretleriyle ilk Özel Finans Kurumu kararname ile 1985 yılında faaliyete başladı. Bu kurumun amacı ihtiyacı olanlara faizsiz sermaye temin etmek ve diğer banka işlemlerini de faizsiz yapmaktı. Başlıca işi mudarebe (işi ve ticareti yapacak olana ortak olarak sermaye vermek), müşareke (şirkete ortak olmak) ve murabaha (malı peşin veya daha kısa vadeli alıp isteyene daha uzun vadeli ve vade farklı olarak satmak) idi.
AK Parti iktidarına kadar Müslümanca yaşamak isteyenler daima laikçilerin engellemeleriye karşılaşıyorlar, evlenmeden zina ederek yaşamak isteyenlere imkan veren ve kanun çıkaranlar mesela başını örterek yaşamak, okumak ve çalışmak isteyenlere imkan vermiyorlar, İmam Hatip Lisesi mezunlarının giriş imtihanını kazanabileceği üniversitelerde okumasını yasaklıyorlardı. Bu zihniyet ve tutum sahipleri “faizsiz”, “İslamî” gibi sifatların bir banka veya ticari faaliyetin önüne konmasını laikliğe aykırı buluyor ve engelliyorlardı. Bu yüzden Özal o uyduruk ismi koyarak çatlak sesleri susturmuştu.
Ekonomi ve ticareti faizsiz olarak yürütmek isteyen kurum ve kuruluşlara “İslâmî” demek mümkün olmuyorsa en azından “faizsiz” demek gerekiyor. Bu sebeple ben “faizsiz finas” ve “faizsiz banka” isimlerini tercih ederim.
Doksanlı yıllarda çıkarılan Bankacılık Kanunu 48. Maddesi'nde, eski “özel finans kurumlarını” kanunun içine aldı ve adlarını da “katılım bankası” yaptı. Burada geçen katılımdan maksat “kâra ve zarara katılım” demek ise de kârın faizsiz ve helal olacağı ciheti bu isimde yoktur.
Şimdi 48. Madde'yi aşağıya alarak tahlil edecek ve niçin bizim beklediğimiz faizsiz (İslâmî) sisteme uygun düşmediğini ve bu sebeple acilen değiştirilmesi gerektiğini açıklayacağım.
(Yanlış anlaşılmaması için hemen kaydedeyim ki, mevzuatta uygunsuzluk bulunsa da uygulama şer'i heyetlere danışılarak meşru şekilde yapılmaktadır.)
48. madde şöyle diyor (
Kanun No. 5411
, Kabul Tarihi : 19.10.2005)
:
“Bankalarca verilen nakdî krediler ile teminat mektupları, kontrgarantiler, kefaletler, aval, ciro, kabul gibi gayrinakdî krediler ve bu niteliği haiz taahhütler, satın alınan tahvil ve benzeri sermaye piyasası araçları, tevdiatta bulunmak suretiyle ya da herhangi bir şekil ve surette verilen ödünçler, varlıkların vadeli satışından doğan alacaklar, vadesi geçmiş nakdî krediler, tahakkuk etmekle birlikte tahsil edilmemiş faizler, gayrinakdî kredilerin nakde tahvil olan bedelleri, ters repo işlemlerinden alacaklar, vadeli işlem ve opsiyon sözleşmeleri ile benzeri diğer sözleşmeler nedeniyle üstlenilen riskler, ortaklık payları ve Kurulca kredi olarak kabul edilen işlemler izlendikleri hesaba bakılmaksızın bu Kanun uygulamasında kredi sayılır.
Birinci fıkrada belirtilenlere ilâve olarak, kalkınma ve yatırım bankalarının finansal kiralama yöntemiyle sağladığı finansmanlar ile katılım bankalarının taşınır ve taşınmaz mal ve hizmet bedellerinin ödenmesi suretiyle veya kâr ve zarar ortaklığı yatırımları, taşınmaz, ekipman veya emtia temini veya finansal kiralama, mal karşılığı vesaikin finansmanı, ortak yatırımlar veya benzer yöntemlerle sağladıkları finansmanlar da bu Kanun uygulamasında kredi sayılır.”
(Pazar günü devam edeceğim)
Zaferin altın kuralları
04:0028/10/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun. /Allah ve Resulüne itaat ediniz, birbirinize düşmeyiniz, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabrediniz, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (Enfal: 45-46).
Allah dilerse olağan dışı yardımlarla ve mucizelerle de zafer kazanılabilir, peygamberler tarihi ve İslam tarihinde bunun pek çok örneği görülmüştür. Mesela Bedir'de Allah'ın olağan dışı yardımlarıyla zafer kazanılmıştı; çünkü bu ilk savaşta Müslümanların yenilmesi, İslâm'ın da tarih sahnesinden silinmesi demekti. Müminlerin başarı ve zaferleri böyle mûcize yardımlarla sürüp gitmez, ilâhî kural ve kanunlara (âdetullah); yani başarının objektif, herkes için geçerli yol ve yöntemine göre hareket etmeleri gerekir. Başarının altın kuralları, bütün müminlere hitap eden bu âyetle surenin 60. âyetinde şöyle sıralanmaktadır: Harekette sebat ve istikrar, Allah'ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve Resulüne itaat, birlik ve beraberliği korumak, düşmana karşı caydırıcı güç edinmek, başarının gerektirdiği kadar hazırlıklı ve sabırlı olmak.
Bizim dinimiz kadar temizliğe riayeti emreden, tefrikayı yasaklayan, ümmet birliğini korumak için din kardeşliğini temel rabıta kılan, adalet ve hürriyeti korumak maksadıyla en güçlü olma ödevini veren, izzetin Allah'a, Resulüne ve müminlere ait olduğunu ilan eden bir din yoktur sanırım; ama gel gör ki, son asırlarda İslam dünyasına ne olduysa pislik orada, tefrika orada, aynı dine mensup grupların çatışmaları ve birbirinin canına ve malına zarar vermeleri orada, din ve vatanın ortak düşmanlarına nispetle zayıf olmak orada, kâfirlere imrenmek ve kendini inkar etmek, küçük görmek, özgüvenden mahrum olmak orada… Sanki şeytan ümmeti teslim almış ve “Allah ne diyorsa siz tersini yapın ki mutlu olasınız” demiş, onlar da bunu yemişler!
Şimdi yakıcı soru şudur ve bu soru hastalık başladığından beri sorulmaktadır: Kabahat, kusur, eksiklik kimde ve nerede? Dinde mi, dinin sadakatsiz ve itaatsiz mensuplarında mı?
Kusur dinde olsaydı yukarıda sıraladığım ve dahası da var olan zafer, güç, izzet gibi başarının sırları ve altın kuralları bu dinde bulunmazdı, halbuki onlar dinde var, mensupların hayatında yok veya eksik! Bu iddiamızın ve tezimizin bir şahidi ve delili de tarihimizdir; dini doğru anladığımız, uygun davranıp yaşadığımız çağlarda elde ettiğimiz başarılardır. O çağlarda da hatalar olmadı, müminler bazen birbirine düşmedi değil, ama başarının diğer unsurları bu kusurlara galebe çalacak kadar güçlü olduğu için kusurlar başarıyı olumsuz etkilese de tersine çeviremedi.
Şu halimize bakın!
Dünyanın gözü doymaz, zalim, sömürücü, dinsiz veya dini eğri iri devletleri ümmete musallat olmuşlar, ümmeti ve ümmetin ortak vatanını parçalamışlar, ya kendileri katliamlar yapmışlar veya ümmet parçalarının birbirine düşmesini sağlamışlar, kan bizden, can bizden gidiyor, maddi manada kazananlar da hep onlar oluyorlar.
Bu durumu tersine çevirmenin, ümmeti bir, bütün ve aziz kılmanın yolu, gerçek âlimler ve kanaat önderleri ile müminler arasındaki saygı, sevgi ve güven bağını yeniden kurmak, o aziz önderlerin rehberliğinde iç ve dış engelleri ortadan kaldırmaktır.
Peki işe nereden başlamak gerekiyor?
Bir başka yazıda bu soruya cevap arayalım.
Faizsiz finans ve katılım bankaları (2)
04:0030/10/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Bakanımız Mehmet Şimşek 25 Ekim günü yaptığı bir konuşmada faizsiz finans ve bankalara sahip çıktı, bu kurumların dünyanın dikkatini çektiğini, birçok gayr-i müslim ülkede bile uygulamaların bulunduğunu, parlak bir gelecek vadettiğini ve önemli gelişmeler kaydettiğini ifade etti. Bir yıl kadar önce Konya'da aynı konu etrafında yapılan bir sempozyumu da teşrif etmişlerdi. Orada yaptığım bir konuşmada faizsiz finans ve bankalarla ilgili ve bunların mahiyetine, amacına, beklentilerine uygun bir mevzuatın bulunmadığını, gecikmeden uygun bir mevzuatın çıkarılması gerektiğini, Katılım Bankaları Birliği'nde önemli bir mevzuat çalışması yapıldığını söylemiş ve ilgisini rica etmiştim, o da söz vermişti. İki yıl kadar önce sevgili Cumhurbaşkanımıza da bu mevzuat eksikliğini (ve uygunsuzluğunu) intikal ettirmiştim.
Önceki yazımın sonuna koyduğum mevcut kanun maddesini okudunuz, Allah aşkına bu madde ile bizim hedeflediğimiz ve beklediğimiz faizsiz finans faaliyet ve kurumunun ne alakası var!
Birinci fıkra tamamen faizci finans ile alakalı olup bankaların yaptıkları finansmanın tamamını kredi saymaktadır; çünkü bu bankacılık anlayışında krediden başka bir şey yoktur; banka ödünç para verir veya az parayı çok para karşılığında satar. Faizsiz banka ise imkan bulunduğunda kısa vadeli ödünç para verir ama bunu karz-ı hasen olarak verir, faiz almaz, alamaz. Önceki yazımda ifade ettiğim gibi faizsiz sistemde finansmanın temel işlem biçimi ortaklıktır. Piyasa müsait olduğu, iyi niyet ve ahlak sahibi ortaklar da bulunduğu sürece faizsiz bankaların işi daha ziyade ortak finansman olur (müşareke ve mudârabe yapar). Bu arada ortak olmadan finansmana ihtiyacı olan ve bunu da faizsiz yapmak isteyen müşterilerine, ihtiyaç duydukları taşınır ve taşınmaz mallar ile hizmetleri satın alıp vadeli olarak satar (murabaha yapar). Bankanın gelir getiren bir malı satın alıp isteyene kiraya vermesi de önemli bir kalemdir (leasing).
Maddenin ikinci fıkrasında yer alan “…katılım bankalarının taşınır ve taşınmaz mal ve hizmet bedellerinin ödenmesi suretiyle… veya benzer yöntemlerle sağladıkları finansmanlar da bu kanun uygulamasında kredi sayılır” cümlesi bizim için kabul edilemez bir hüküm olup derhal değiştirilmesi gerekmektedir. Çünkü yönetmelikte bu cümle “müşterinin satın aldığı mal veya hizmetin bedelinin banka tarafından ödenmesi ve müşterinin borçlandırılması” şeklinde açıklanmıştır. Halbuki katılım bankaları faizsiz finansman yapacaksa başta ortaklık olmak üzere diğer meşru işlemler yanında malı ve hizmeti satın alacak ve vadeli satacaktır; müşterinin aldığı malın bedelini ödeyip onu borçlandırmak İslâmî bakımdan meşru değildir; bu sebeple katılım bankaları müşteriye vekalet vererek satın alma ve ona satma uygulaması yapmaktadır, ama mevzuatın da buna uygun hale getirilmesinde zaruret vardır.
Biz hükümetten iki aşamalı bir mevzuat faaliyeti bekliyoruz:
Birinci aşamada acilen yukarıda naklettiğim fıkradaki sakıncalı ifade kaldırılacak, bunun yerine “müşterinin istediği mal ve hizmeti satın alır ve satar” ifadesi konacaktır.
İkinci aşamada ise faizsiz finans ve bankalar için faizcilerinkinden farklı bir zihniyet ve yöntem ile ayrı bir kanun hazırlanacaktır.
İsteyenler ve midesi kaldıranlar faizci bankaları kuruyorlar, faizcilik yapıyorlar, bunlara mevcut rejimde kimsenin bir şey diyeceği yoktur. Ama eğer bu ülkede din ve vicdan hürriyeti varsa faizden uzak kalarak iş ve ticaret yapmak isteyenler için de imkanlar seferber edilmelidir ve inşallah edilecektir.
Tevarruk
04:003/11/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gümüş manasına gelen el-verık kökünden gelen tevarruk'un lügat manası “gümüş istemek”tir. Sonra anlam genişletilmiş ve her çeşit nakit talebine tevarruk denmiştir.
Fıkıhta ve özellikle faizsiz bankacılıkta tevarruk, açıkça faize bulaşmadan nakit ihtiyacını gidermek için başvurulan bir işlem çeşididir.
Peygamberimiz'in (s.a.) ümmeti uyararak yapılmamasını istediği bey'u'l- ıyne (ıyne satımı diyelim) eskiden şu şekillerde yapılırdı:
1-
Paraya ihtiyacı olan ama bunu da faiz ödemeden elde edemeyen kişi ıyne satımı (hileli, üstü kapalı faizcilik yapan) kişiye gelir faizsiz ödünç para isterdi, bunu yapmak istemeyen ıyneci “sana faizsiz ödünç veremem, ama piyasada mesela yüz lira eden bir malı sana vadeli olarak yüz yirmi liraya satarım, sen de bunu pazarda yüz liraya satar ihtiyacını karşılarsın” derdi.
2-
Araya bir üçüncü şahıs koyarlardı, ıyneci ödünç isteyene malı 120 liraya vadeli satardı, ikinci (paraya ihtiyacı olan) şahıs malı üçüncü şahsa yüz liraya peşin satardı, bu şahıs da aynı malı ilk sahibine yine 100 liradan satardı.
3-
Iyneci bir malı para isteyene mesela 120 liraya vadeli satar, yüz liraya peşin satın alırdı. Sonuç olarak paraya ihtiyacı olan yüz lirayı elde ederdi ama aynı şahsa 120 lira borç ederek bunu gerçekleştirebilirdi.
Aksine yorumlar ve yanlış açıklamalar bir yana bırakılırsa geçmiş fukaha birinci şekli caiz görmüşler, ikinci ve üçüncü şekli ise caiz görmemişlerdir.
İslam'ın ruhuna uygun olan ise şahsi ve ailevi ihtiyacı için para isteyen kimsenin bu ihtiyacının ya elinde fazlası olan din kardeşleri tarafından karz-ı hasen (faizsiz ödünç verme) yoluyla karşılanması ve/veya vakıf, sadaka taşı, bu maksatla oluşturulmuş devlet veya sivil kurum ve kuruluşlarınca karşılanmasıdır.
Üretim, yatırım, ticaret yapmak isteyen ve bunun için de sermayeye ihtiyacı olanların ihtiyaçları ise -bu maksatla isteyene karz-ı hasen gerekli olmadığı için- ortaklık yoluyla karşılanacaktır. İslam hukuku birçok ve çeşitli ortaklık şekillerini meşru görmüştür. Yatırıma, üretime, ticarete sermaye koyan taraflar, genellikle kâra ve zarara ortak olurlar. Zarar hisse sahiplerinin sermaye oranına göre, kâr ise sözleşmeye göre paylaşılır.
Faizsiz finans kurumlarının uyguladıkları tevarruk ile bey'u'l-ıyne arasında uygulama çeşitlerine göre aynılık ve farklılık vardır. Uygulamada:
a-
Nakit ihtiyacı olan şahıs faizsiz finas kurumuna gelir, kurum hizmet ücreti alarak vekil sıfatıyla işleme aracılık eder, genellikle yabancı borsalarda bu işi yapan kuruluşlara başvurur, müşterinin mesela yüzbin liraya ihtiyacı varsa vadeli olarak mesela 120 bin liralık bakır satın alır (bu işlemler genellikle kâğıt üzerinde cereyan eder), aynı kuruluşla irtibatlı olan bir şahıs bu bakırı 100 bin liraya peşin satın alır ve ilk sahibine 100 bin liraya peşin satar. Sonuçta tevarruk talep eden müşteri, 100 liralık para ihtiyacını bu dolambaçlı ve hileli yoldan, aynı şahsa malını geri satarak (ıyne yapılarak) 120 bin liraya temin etmiş olur.
Bunun caiz olmayacağı ve bir faiz hilesi olduğu açıktır.
b-
Caiz olan tevarruk ise şöyle yapılabilir:
Nakde ihtiyacı olan şahıs bankanın vekalet ve aracılığı ile satıcının mülkiyetinde mevcut olan bakırı veya başka bir malı vadeli olarak pahalıya satın alır, fıkıhta kabul edilen teslim ve tesellümden sonra satın aldığı şahıstan -onun adamı, çalışanı olmayan- bir başkasına peşin ve ucuza satar; böylece ve görece meşru olan iki işlem ile nakit ihtiyacını karşılar.
Biz katılım bankalarına tevarruk için başvuran kişilere ancak dara düşmüşler ise, bunu yapmadıklarında ya açıkça faizli kredi almaları veya büyük bir zarara uğramaları ihtimali bulunduğunda yapabileceklerini, şahısların veya bankanın daha fazla kazanmak için sermaye temini maksadıyla -özellikle malın ilk satıcıya döndüğü- tevarruk işlemini yapamayacaklarını söyledik, söylüyoruz.
Doğruyu ve eğriyi seçen kuldur
04:004/11/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır. Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar, oysa âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir./İnkârcılar, “Ona Rabbinden bir mûcize indirilseydi ya!” diyorlar. De ki: 'Allah dilediğini saptırır; kendisine yöneleni de gerçeğe ulaştırır.' /Bunlar, iman edenler ve Allah'ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur./ İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt onlar içindir” (Ra'd: 26-29).
İnsanoğlu hoşlandığı, mutluluk veren şeyler olduğunda, işler kendine göre düzgün gittiğinde Allah'ı unutabiliyor, bunları kendi marifeti sayıyor, kötü şeyler olduğunda veya yaptığında ise suçu Allah'ın üzerine atıp yanlış bir kader inancına sığınıyor. Dünya nimetleri içinde yüzen günahkârlara bakarak “neden onlara refah, bize sıkıntı” diyenler oluyor. “İnsan Allah ve din” ilişkisinde de sapkınlık veya hidayeti, kulun bir dahli, seçimi, etkisi olmaksızın Allah'tan bilenler, O'nun dilediğini saptırdığını, dilediğini de razı olduğu inanç ve amele muvaffak kıldığını sanıyor, söylüyor, böyle inanıyorlar. Bu yanlış anlama ve yorumlamalara karşı ehl-i sünnetin büyük imamlarından biri olan Ebu Mansur Mâturîdî Tefsirinden okuyalım (kısmen özetleyerek):
Dünya hayatında iktidar, refah, bolluk veya bunların tersi Allah'tandır, hedefi de imtihandır. Bolluk ve darlık, vermek veya vermemek Allah'ın kulu sevdiğine veya sevmediğine delalet etmez, dünyada verilenler ve verilmeyenler imtihan için olduğundan imtihanda Allah'ın dostları ve düşmanları eşittir, sıra ahirete gelince karşılık (mükâfat ve ceza) bakımından dost ile düşman ayrılacaktır. İşte o âlemde Allah'ın dostlarına lütfedecekleri karşısında şu dünyanın bütün nimetleri bir pul etmez; o kadar az ve o kadar değersizdir.
“Allah mâdem ki kendisine kulluk edilmesinden hoşnut oluyor öyle mucizeler yaratsaydı ki, bunları gören ve yaşayan herkes ister istemez hidayete yönelse, iman ve itaat etseydi” diyenler oluyor. Düşünmüyorlar ki, böyle olsaydı imtihan (Allah'ın kullarına verdiği kabiliyeti hayırda veya şerde kullanma tercihleri) ortadan kalkar, iman mecburi hale gelirdi. Halbuki Allah kullarını ne zorla imana ne de zorla sapkınlığa mahkum diyor; Mâtürîdî'nin deyişiyle “Allah öyle âyetler gönderir ki, hür irade ve seçimleriyle onlara yönelen, itibar ve iltifat edenler doğru yolu bulur, onlara sırtını dönenler ise saparlar. Olup biten kulların tercihi (ihtiyarı) iledir; sapkınlık ve hidayet de mecburi değil, seçimledir. Kulların imana ve onun huzuruna kavuşmaları Allah'ın zikri ile olur; bu zikir ise Kur'an'dır. Ona yönelen, onun üzerinde kafa yoran, tefekkür eden kullar şekten ve şüpheden kurtulur, imanın huzuruna ererler. Bu konuda temel kural şudur: Allah zaman ve mekana bağlı olmayan ilmiyle hidayeti ve imanı tercih edeceğini bildiği kulu için bunu dilemiş, davranışı tercih edeceğini bildiği kulu için de bunu dilemiştir; yani her bir kul için neyi tercih edeceğini bilmiş ise onun için onu dilemiştir.”
(Te'vîlâtu'l-Kur'an, Ra'd suresinin tefsirinden).
Kehanet değil, tahrik ve ifsat
04:006/11/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vaktiyle aleyhimde yazılar kaleme alan Today's Zaman gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Bülent Keneş, Diyarbakır Belediyesi'ne atanan kayyum için “Hasan Ölçer duruyorken kayyum atanan Cumali Atilla'ya şimdiden Allah rahmet eylesin!.. Yakınlarının başı sağolsun!.. Terör örgütü PKK affetmez” demişti.
Bu söz ne işe yarar?
Korkanı korkutur, önemli görevler için ehil insanların istihdamı bakımından adamına göre caydırıcı olabilir, terör örgütünün eylemine zemin hazırlar, hatta biraz da normalleştirir…
Aralarında bir irtibat var mıdır, yok mudur bilemem, ama birbirine yakın günlerde Pentagon görevlisi ve
ABD Donanma Akademisi Öğretim Üyesi olan Michael Rubin, American Enterprise Institute'de yayımlanan makalesinde Türkiye'nin yakında kan gölüne döneceğini iddia etti.
Rubin'in yazısında yer alan iddiaya göre,
“Türkiye kesinlikle kan gölüne dönecek. Asıl merak konusu bunun ne zaman gerçekleşeceği ve Erdoğan'ın Perinçek'ten daha hazırlıklı olup olmadığı”
imiş.
Gülen terör örgütünü savunan şu ifadesi de irtibat ihtimalini güçlendiriyor: “Ortaya konan deliller Fetullah Gülen'in 15 Temmuz'daki darbe girişiminin arkasında olduğuna dair yeterli kanıt oluşturmuyor… FETÖ'cülerin itirafları 'zorla' alınmıştır…”
Rubin yazısında şu iddialara da yer veriyor:
“TÜRGEV aracılığıyla Erdoğan kendi dini gücünü oluşturdu, Hayrettin Karaman Erdoğan'ın favori dini lideri''.
“AK Parti Osmanlı Ocakları aracılığıyla kendi taraftarlarını silahlandırdı. 28 Şubat döneminde görevden alınan ve bu yüzden laiklikten intikam almaya ant içen emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi askeri danışman oldu, Tanrıverdi'nin başkanı olduğu SADAT Erdoğan'ın İslami Devrimci Muhafız Kuvvetleri halini almaya başladı…”
Örgüt-Rubin ilişkisini teyit eden şu haber de 26 Haziran 2016 tarihli odatv.com'da çıkmıştı:
“Cemaat, sosyal medya hesapları üzerinden, Uluslararası Savunma Danışmanlık Ticaret Şirketi (SADAT) dosyasını yeniden açtı. Cemaat'e yakın twitter hesaplarından yapılan paylaşımlarda, isim vermeden Erdoğan'ın 'iç savaş' çıkaracağı ve bunun için kadro kurduğu iddia edildi. 'Gizli Bildiri'
adıyla yeni açılan bir twitter hesabından paylaşılan bir isim listesinde, SADAT'ın kurucusu olan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi'nin de ismine yer verildi ve 'Müstebit iç savaş çıkarmakta kararlı. Katliam görevi Sadat Güvenlik A.Ş'ye verildi. Kadro 28 Şubatçılar, Işid ve El Kaide üyelerinden oluşuyor'
diye yazıldı.”
Rubin'in iddialarının kaynağı bu haberde ortaya çıkmış bulunuyor.
Tamamı uydurma olan bu iddialarla varılmak istenen sonuç yine dünyanın endişeli (aslında kasıtlı) dikkatini Erdoğan'ın ve iktidarın üzerine çekmek, insanları korkutmak, bazı şahıs ve kuruluşları hedef göstermek, Türkiye'ye karşı alınan menfi tavrı ve tedbirleri olabildiğince tahrik etmektir.
Kendimle ilgili olan kısmı da kısaca açıklayayım:
Ben Cumhurbaşkanımızın da, bir başka şahsın veya grubun da dini lideri değilim. Aslında doğru anlaşılmış İslam'da dini liderlik diye bir makam ve sıfat da yoktur. Geleneğimizde ve günümüzde bir tane değil, birçok İslam âlimi vardır, Müslümanlar serbest iradeleriyle bu âlimlerden hangisine daha fazla güveniyorsa ona danışırlar, böylece Allah Teâlâ'nın “Bilmiyorsanız zikir ehlinden (bilgilerinin temel kaynağı Kur'an olan âlimlerden) sorun” emrini yerine getirirler. Cumhurbaşkanımız da dini konuda bilgi ve görüş almak isterse çevresinde onlarca âlim vardır. Ben bunlardan biri olursam şeref duyarım.
TÜRGEV, ENSAR, ÖNDER, İlim Yayma Cemiyeti gibi kuruluşların terörle, savaşla, silahla işleri yoktur ve olamaz; tek amaçları ve gayretleri bu ülkenin çocuklarının ruh, beden, ahlâk ve zihniyet sağlığı içinde yetişmelerine katkı sağlamaktır.
Sukuk
04:0010/11/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Modern Arapça'da çek manasında da kullanılan “sakk” kelimesinin “sözlük manası “vurmak, çarpmak, itmek” demektir. İsim olarak sakkin çoğulu “sukûk”tur.
İslâmî veya faizsiz finans sisteminde sukuk ise “gelir getiren bir mala geçici olarak ortak ve sahip olmayı ifade eden belgelerdir”.
Uygulamada en çok kullanılan sukuk uygulaması “sat kirala” kuralına göre olmaktadır; yani paraya ihtiyacı olan şahıs malını, faizsiz ödünç vermeye yanaşmayan bir kişiye, bedelini iade edince geri almak şartıyla satıyor, sonra bu malı satın alandan kiralıyor, satın alan verdiği paraya karşılık kira gelirinden istifade ediyor, satan ve kiralayan da elde ettiği para ile işini görüyor.
İnsanlar şirketler kursalar, şirkette toplanan paralarla gelir getiren mülkler satın alsalar, sonra bunları isteyene kiraya verseler ve ortaklar bu kira gelirinden istifade etseler bunda bir sakınca olmadığı gibi insanların ihtiyaçlarını istismar ederek veya gerçek manada alma ve satma niyeti bulunmaksızın üstü kapalı faizcilik yaparak haksız kazanç sağlamak da söz konusu olmayacaktır. Ancak iman zayıfladıkça ve ahlak bozuldukça insanlar dine uymak yerine dini kendilerine uydurma yolunu seçiyorlar, fıkıhçılar da apaçık haram işlemelerini önlemek, hiç olmazsa şekil bakımından şeriata uygunluğu sağlamak için “hile” denilen çözüm fetvaları veriyorlar.
Bugün sukuk adıyla gittikçe yaygınlaşan uygulamanın da İslam fıkhındaki dayanağı “el-bey'u bi'l-vefâ ve elbey'u bi'l-istiğlal” adı verilen akitlerdir. Bir iki yazıda bu akidlerin tarihi, şekli ve hükmü konusunda bilgi verecek sonra da günümüzde uygulanan sukuku değerlendireceğim.
Geri alma şartlı satım akdi, bazı fıkıhçıların, halkın kredi bulma ihtiyacını karşılamak üzere bulup hükümlerini tespit ettikleri bir usuldür. Fıkıh kitaplarında bu akit için “vefâen beyi', beyi' bi'l-vefâ, bey'u'l-vefâ” gibi ifadeler kullanılmıştır. Bu akdin esası, “Bir malı, bedelini iade edince geri almak şartıyla satmak”tır. Fukahâya göre ödünç karşılığı rehin alanın, önceden şart koşmak suretiyle rehinden istifade etmesi faiz mahiyetinde olduğu için caiz değildir. Hanefîler, bu istifadeyi caiz hale getirebilmek için geri alma şartlı satım usulünü bulmuş ve bu akit rehinden farklı olduğu, ortada şartlı da olsa bir satım akdi bulunduğu için, aslında niyeti ödünç vermek olan şahsın (şartlı satın alanın), aldığı maldan istifade etmesini sağlamışlardır.
Kaynaklarda verilen bilgilere bakılınca Hanefî fukahâsının bu neticeye birden gelemedikleri, kesif bir münakaşa ve gelişme devresinden sonra bu usulde birleştikleri anlaşılmaktadır. Fukahânın mesele üzerine eğilmeleri halkın teâmülünün sevkiyle olmuştur. Hicrî dördüncü asırdan itibaren Belh ve Buhara bölgelerinde halk bu usulü yaygın olarak kullanmaya başlamıştır. Bunun üzerine meseleyi münakaşa eden fukahâ, önceleri geri alma şartıyla satımın satım değil, rehin olduğunu, rehin ile bu satım arasında hiçbir fark bulunmadığını, bunun bir faiz hilesinden ibaret bulunduğunu, şartlı satın alanın (aslında ödünç verenin) satın aldığı mala mâlik olmadığını ve başta şart ve niyet bulunmaksızın akitten sonra satan izin vermedikçe ondan istifade etmesinin de helâl olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Buharalı Alî b. el-Huseyn es-Suğdî (v.461/1068), onun muâsırı Semerkandlı Ebû Şücâ', Necmüddin Ömer b. Muhammed en-Nesefî (v. 537/1142) gibi hanefî fukahâsı bu görüştedirler. Hattâ Nesefî, muâsırı el-Hasen el-Mâtürîdî'ye müracaat ederek “ikimiz de bunun rehin olduğuna fetvâ verdiğimize göre ulemâyı toplayıp görüş birliğine varalım” teklifinde bulunmuş, Mâtüridî ise “Şimdi tutulan, mûteber olan bizim fetvâmızdır, buna aykırı düşünen varsa çıkıp delilini söylesin” diyerek toplantıya gerek görmemiştir. Ancak giderek karşı görüş kuvvet kazanmış ve sonunda fetvâlar, bu satımın “bağlayıcı olmayan (gayr-i lâzım) bir satım olduğu” noktasında karar kılmıştır. Mecelle'nin kanunlaştırdığı hükümler de bu görüşe yakın bulunmaktadır.
(Devamı Pazar yazısında)
Gaybı bilen ve şefaate izin verecek olan yalnızca Allah’tır
04:0011/11/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Ey insanlar! Rabbinize saygısızlıktan sakının; hiçbirbabanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi ayartmasın. /Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır" (Lukman: 33-34).
33. âyet, sahte şefaatçilere set çekiyor, “siz bana itaat edin, dünya ve ahirette kurtuluşunuzu ben garanti ediyorum" diyen, demeye getiren sahtekârları yalanlıyor ve müminleri uyarıyor. Başta Peygamberimiz (s.a.) olmak üzere ahirette bir kimsenin diğerine faydası olacaksa bu, Allah'ın iznine bağlıdır ve bunu Allah'tan başka kimse bilemez.
Eski tefsirlerin çoğunda bu âyete dayanılarak, kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin cinsiyetinin ve ten renginin ne olduğunu, insanın gelecekte ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah'tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüş, dolayısıyla bunlara “mugayyebât-ı hams" (beş bilinmeyen) denilmiştir. Halbuki âyette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah'a mahsus olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir; bu da belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. İmam Ebu Mansur Mâtürîdî de bu âyetin tefsirinde yağmurun ne zaman yağacağı, rahimdekinin çocuk olup olmadığı ve cinsiyeti konularında kulların da bazı işaretlere bakarak kısmen bilgi sahibi olabileceklerini yazmıştır. Nitekim çağımızda bilim bu noktaya gelmiştir. Şurası da muhakkak ki, olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini altüst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar bekledikleri gibi gerçekleşmeyebilir.
Bu beş konudan üçünü (Kıyametin ne zaman kopacağı, insanın gelecek zamanda ne yapacağı ve başına nelerin geleceğini ve nerede öleceğini) Allah'tan başkasının bilemeyeceği âyette kesin bir dil ile ifade edilmiştir.
Çocukluğumdan beri kaç kere bazı şarlatanlar, kahinler, gayıp bilicileri “şu gün kıyamet kopacak" dediler, hepsi yalan çıktı. Bugün de bazı sözde gayıp bilicileri “şu vakitde öleceğim, şu zamanda şunu yapacağım, şunlar olacak" diye iddialar ortaya atıyor, kafaları karıştırıyor ve insanları huzursuz ediyorlar; ama unutmayalım ki, bu iddiaların revaç bulması müminlerin bilgi ve iman eksikliklerinden kaynaklanıyor. Bir seçim arifesinde şeyhlik iddiasında olan bir şahıs miting meydanında Allah'a yemin ederek “bu seçimde iktidara geleceğiz" demiş, ama yüzde bir oy dahi alamamıştı, lakin onun tabileri kendisini dinlemeye ve ona bağlı kalmaya devam ettiler. Kur'an'ı hakkıyla anlayan ve ona iman eden müminler bu iddialara gülüp geçerler, inanan gafilleri de uyarırlar, uyarmaları gerekir.
İnsanları dünyada ve ahirette saadete kavuşturacak ve kurtaracak olan İslamdır; İslam ise insanın hayatında ancak Allah Resulü'nün (s.a.) yolunu izlemek, ahlakı ile ahlaklanmak, başkalarının söz ve davranışlarını da bu ölçüye vurarak değerlendirmek suretiyle gerçekleşir.
Sukuk (sat-kirala, kira sertifikası)
04:0013/11/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mecelle'nin 118. maddesi vefâen bey'i hem tarif ediyor, hem de hukuki mahiyetini ortaya koyuyor: “Bey'u'l-vefâ, bir kimesne bir malı, âhare, semeni reddedikte (bedeli iâde edince) geri vermek üzere şu kadar kuruşa satmaktır ki; müşteri, mebî ile intifâ eylemesine (alanın maldan faydalanabilmesine) nazaran bey'i-caiz hükmünde, tarafeyn (taraflar) bunu feshe muktedir oldukları cihetle bey'i-fâsid hükmünde ve müşteri mebî'i, âhere satamadığı cihetle rehin hükmündedir.”
Maddenin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere geri alma şartlı satım, üç nevi akdin hükümlerini kendinde toplayan müstakil bir akittir; hükümleri sahih satım, fâsid satım ve rehinden alınmıştır.
A'nın aslında satmak, mülkiyetinden çıkarmak istemediği bir evi ve iki milyon liraya da ihtiyacı vardır. B'ye gelerek “bedelini sana iade ettiğim zaman evimi bana satman veya iade etmen şartıyla şu evi sana iki milyon liraya sattım” deyip B'de bunu kabul ederse; yahut önce aynı şartlarda B teklifte (icabda) bulunur, A bunu kabul ederse geri alma şartlı satım (vefâen beyi') gerçekleşmiş olur.
Menkul malların da bu nevi satıma mevzû olup olmayacağı tartışılmış, birçok şeyhülislâm olamayacağı istikametinde fetva vermiştir. Bununla beraber Mecelle şârihi Ali Haydar Efendi gibi bazı fıkıh bilginleri, Mecelle'nin tarifte kullandığı “...bir malı...” ifadesinin kayıtsız olduğunu ve bu satımın rehin hükmünde olduğunu, rehnin ise menkul mallarda da cereyan ettiğini göz önüne alarak “vefâen beyi', menkul mallar üzerinde de yapılabilir” kanâatine varmışlardır.
Kiralama şartı ile satım (sat-kirala, istiğlâlen beyi')
Kredi temini için hanefî fukahâsının bulduğu ikinci usûl (daha doğrusu birinci usûlün bir çeşidi) de istiğlâlen veya bi'l-istiglâl denilen kiralama şartıyle satımdır. Mecelle'de bu akdin yalnızca bir maddelik tarifi vardır: “Beyi' bi'l-istiğlâl, bâyi bir malı istîcâr etmek (kiraya tutmak) üzere vefâen beyi' etmektir.” (mad. 119).
A, meselâ bir evini B'ye, teslimden sonra bizzat kiralayıp istifade etmek üzere ve bedelini ödeyince de geri almak şartıyla iki milyon liraya satar, B de bunu kabul ederse kiralama şartıyla satım gerçekleşmiş olur. Bu akit sonunda -gerçek maksatları itibariyle- iki milyon lirayı A'ya ödünç veren B, onun ödeyeceği kira bedeline mâlik olacak, bu bedel, iki milyonluk alacağı karşısında onun kârı olacaktır; ancak ortada bir satım, bir de kira akdi bulunduğu için şeklen faiz tahakkuk etmiş olmayacaktır.
Mecelle'de istiğlâlen beyi hakkında başka bir madde bulunmamakla beraber şârih, kira akdi ile ilgisini göz önüne alarak İcare kitabında bu konuda da bilgi vermiştir. Kiralama şartıyla satım, vefâen beyi ile kira akdinin karışımından ibarettir. Ancak bu, bir akitte iki akdi de gerçekleştirme yoluyla olmaz. Kiralama şartıyla vefâen beyi akdi yapıldıktan sonra bir de kira akdi yapılacak, bu akit gereği malın teslim ve tesellümü gerçekleşecektir.
Buraya kadar “faizsiz finans yapanların son zamanlarda çokça uygulamaya başladıkları “sat-kirala” usulü ve “kira sertifikaları” adı verilen sukukun dayandığı fıkıh kurallarını (akitlerini) özetlemiş olduk.
Niyette ve hukuki işlemlerde gerçek manada alım-satım ve kiralama bulunmadan, sırf sıcak para elde etmek maksadına dayalı işlemlerin meşruiyeti tartışılmış, bunun ancak sıkıntı, darboğaza girme, bir manada zaruret hallerinde açıkça faize düşmeden uygulanmasına izin verilmiştir.
Faizsiz finans siteminde ekonominin muhtaç olduğu sermayenin ortaklık yoluyla elde edilmesi esastır. Eldeki malı sözde satıp sonra kiralamak yerine elde edilecek sermaye ile ne yapılacaksa bunun, sermayeye katkıda bulunacak şahısları o işe ortak etmek suretiyle yapılması sistemin amacıdır.
Katılım bankalarına ortaklık yoluyla para yatıranlar, faizci bankalarda olduğu gibi istedikleri zaman paralarını çekiyorlar, böylece ortalama vade kırk küsur günlere iniyor. Böyle bir sermaye ile uzun vadeli işleri yapmak mümkün olmuyor, bu yüzden murabahaya (peşin alıp vade farkıyla satma ticaretine) daha çok yer veriliyor. İlgililerin yönelmesi gereken husus, uzun vadeli sermaye katılımını sağlayacak enstrümanlar bulmak olmalıdır.
AK Parti ile nereden nereye geldik!
04:0017/11/2016, Perşembe
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2-16 Eylül 2005 tarihinde “İktidarın üç mesele ile imtihanı”http://www.yenisafak.com/arsiv/2005/EYLUL/11/hkaraman.html başlıklı birkaç yazı yazmış, AK Parti iktidarını tahrik ve teşvik için yer yer sert sözler söylemiştim. Bu yazıların üzerinden 11 sene geçmiş ve Türkiye'de çok şey değişmiştir; ama insanımız geçmişi çabuk unutuyor; hem imar, ekonomi, uluslararası ilişkiler hem de demokratikleşme, insan hak ve özgürlükleri konularında bu iktidarın yaptıkları sanki daha öncesinde de varmış gibi nankörce söylem ve davranışlar ortaya konuyor. Vaktiyle bir alt geçit yapan CHP'li belediye başkanının heykeli dikiliyor, AK Parti yılda böyle onlarcasını yaptığı halde sözü bile edilmiyor!
Bu, işin bir yanı… Diğer yandan bu iktidardan beklentilerini almış, umduklarından daha fazlasına kavuşmuş bulunan kesimlerin kendilerine düşeni yapmış olup olmadıkları konusu çok önemli bir soru olarak ortada duruyor.
Birkaç yazıda önce yakın geçmişi hatırlamamız için bu 11 sene önceki yazılarımdan uzun iktibaslar yapacağım, ya her birinin ardından veya tamamından sonra da “ortada duran soruya cevabı” arayacağım (Bu yazıların tamamını görmek için “Laik Düzende Dini Yaşamak” isimli kitabımın dördüncü cildine bakılabilir).
“AK Parti iktidara geldiğinde kucağına düşen dev meseleler vardı; işsizlik, ekonomik dengenin bozukluğu ve kriz ihtimali, Irak, Kıbrıs, demokratikleşme (siyasete, seçilmişlerin hakim olmaları meselesi), AB ile ilişkiler bu meselelerin ilk sırasında yer alıyordu ama bu partiye verilen oyların “28 Şubat'ın rövanşı” olarak kabul edilmesinin dayanağı bu meseleler değildi; ölçüt, 'demokratikleşme ile dine karşı devletin tavrı' idi. Oy verenlerin önemli bir yekünü bu iki konuda AK Parti'ye güveniyor, fırsat veriyor ve sonuç bekliyorlardı, hâlâ da bekliyorlar.
Demokratikleşme konusunda ne kadar mesafe alındı?
Bu soruya, 'Önemli mesafeler alındı, artık çağdaş demokrasi geri dönülemez, askıya alınamaz, kesintiye uğratılamaz bir şekilde oturdu' cevabını verebilmek için iktidarın, bir Avusturalyalı milletvekilinden dinlediklerime benzer bir rahatlık içinde olması gerekiyor…
Şimdi ben kendi ülkemde dönüp bakıyorum. İktidar atacağı birçok adımda askeri hesaba katıyor, onların hoşuna gitmeyecek, kendilerince yanlış buldukları bir tasarrufta bulunmaktan geri duruyor, durmadan -sütten ağzı yananların yaptıklarını yapıyor- yoğurda üflüyor. Bazı muhalif çevreler de askerin müdahalesine ümit bağlıyor, bunu dile getiriyor, bunun meşruluğunu savunuyor ve bazen da askere davetiye çıkarıyorlar. Durum böyle olunca demokratikleşme konusunda önemli adımlar atıldı demek bana oldukça zor geliyor. Yine demokratikleşme uğruna katlanılan AB yolculuğu da çok uzun ince bir yol; hem sonucu belli değil, hem de en iyimser tahminlere göre sonucun alınacağı tarihe benim yaşımdakilerin yetişmeleri zor. Bu durum da demokrasi dışı güçlere manevra imkanı veriyor. Devletin dine karşı tavrında (laiklik anlayış ve uygulamasında) iyileşme beklentisinin gerçekleşme durumu için de üç sembolik şeye bakmak gerekiyor: Başörtüsü, imam hatipler ve genel olarak din eğitimi.
Bu iktidarın önünde, önemli bir kesimin/halk kitlesinin beklentisi manasında üç imtihan sorusu var: İmam hatipler, genel olarak din eğitimi ve başörtüsü yasağı. İktidar ne yaparsa yapsın bu üç konuda halkı tatmin edecek bir şeyler yapmazsa (hatta yapamazsa) çok şey kaybedeceğini bilmeli, 'Biz şunları yapabilirsek halk tatmin olur, diğerlerini gözünde büyütmez' diyenlere aldanmamalıdır.”
Gelecek yazıda bu üç meseleden biri olarak imam hatiplerin macerasını nakledeceğim. Demokratikleşme, vesayetlerin kaldırılması, ekonomik krizlerin bütün olumsuz şartlara rağmen en az zarar ile atlatılması, uluslararası ilişkilerde seyirci ve tabi iken oyuncu olma dönemine geçilmesi gibi büyük değişimleri yalnızca hatırlatmakla yetiniyorum.
Şükür nimeti arttırır
04:0018/11/2016, Cuma
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Mûsâ kavmine şöyle demişti: Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani O sizi, Firavun'un adamlarından kurtarmıştı. Onlar size işkencenin en kötüsünü reva görüyor, erkek çocuklarınızı kesiyor, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunlarda size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. /Hani Rabbiniz, 'Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!' diye bildirmişti” (İbrahim: 6-7).
İyilik, yardım, nimet kimden gelirse gelsin önce Allah'a şükretmek; yani bu in'am ve ihsanın O'ndan olduğunu bilmek, O'nu övgü ile anmak, O'nun yaratma, irade ve rızası olmasaydı kimsenin iyilik yapamayacağını itiraf etmek gerekiyor.
İkinci şükür ve teşekkür ise Allah'ın, in'am ve ihsanına vasıta kıldığı kullara olacaktır. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” fehvasınca insanların yaptığı iyilikler, yardımlar, alakalar unutulmayacak, gerektiği zamanda ve yerde anılacak, eğer imkan varsa iyiliğe iyilikle karşılık verilecektir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez” buyurmuşlardır.
Evet böyledir. Çünkü şükür bir ahlak davranışıdır, şükür ahlakından mahrum olanlar bu konuda yalnız iyilik eden kullara değil, her şeyin sahibi ve maliki olan Allah'a şükretme hususunda da kusurlu olurlar.
Allah'a şükür yalnızca dil ile olmaz. Nasıl olacağı konusunda şâkir kulların, İslam büyüklerinin güzel sözleri vardır:
Sehl b. Abdullah: “Şükür açıkta ve gizlide Allah'a itaat ve günahlardan kaçınma konusunda elden gelen gayreti sarf etmektir”.
Birçok ârif şunu söylemişlerdir:
Şükür, nimet ve ihsan sahibine mukabele etmekten aciz olduğunu itiraftır. Allah Teâlâ Dâvud'a (a.s.) şükretmesini emredince Dâvûd, “Ya Rabbi, sana nasıl hakkıyla şükredebilirim; şükretmek de senden bir nimettir” demiş ve şu cevabı almıştır: “İşte şimdi, şükrün de benden bir nimet olduğunu bilerek beni bilmiş ve bana şükretmiş oldun”.
Dâvûd, “Ya Rabbi bana en görünmez nimetini göster” deyince Allah, “Nefes alıp ver” buyurdu. Dâvûd nefes alıp verdi. Allah Teâlâ, “Gece gündüz alıp verdiğin bu nefes nimetini kim sayıp bilecek” buyurdu.
Cüneyd:
Gerçek şükür bundan aciz olduğunu bilmektir. Serî es-Sakatî'nin meclisinde şükürden söz ediliyordu, ben de yedi yaşlarında bir çocuktum ve yakınlarında oynuyordum. Serî bana “Çocuk, şükür nedir” diye sordu. Ben de “Allah'a nimetleri konusunda asi olmamaktır, nimetlerini günah işlemek için kullanmamaktır” dedim. “Allaha şükür konusunda nasibinin dilindekinden ibaret olmasından korkarım” dedi. Bu sözü hatırladıkça hep ağlarım.
Zünnûn:
Şükür üstlerine itaattır, eşitlerine mükâfattır, astına ise iyilik ve ihsandır.
İyilerin ve iyiliklerin kadr ü kıymeti bilinir ve teşekkürün bir çeşidi olarak onlara destek verilirse sayıları çoğalır, imkanları artarak devam eder. İyiler ve iyilikler sayesinde dünyada huzur, barış ve adalet hakim olur.
Geçmişi unutanın geleceği iyi olmaz
04:0020/11/2016, Pazar
G: 16/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her iktidar gibi AK Parti iktidarının da eksikleri, kusurları olabilir; bunları iyi niyetle uygun dil, zaman ve mekanlarda ortaya koymak, yalnızca yanlışı söylemekle yetinmeyip tenkit edene göre doğru olanı da yazmak ve söylemek bir hak olmanın ötesinde bir vazifedir. Ancak pire için yorgan yakılmaz, birkaç çürük ağaca takılıp kalarak orman çürük denemez. Bir de iyilik ve kötülükte görecelik kuralını unutmamak gerekir; “başkaları ve eskiler nasıl ve nasıl idi” sorusunu sormak, durum mukayese ve muhasebesini yapmak, alakayı buna göre belirlemek elzemdir.
Fazla değil bundan 11 yıl önce, AK Parti iktidarı henüz üç yaşında iken mazlum ve mağdurların sabrı tükenmiş olduğu için acele ediyor, iktidara serzenişlerde bulunuyor, bir an önce yanlışların kısmen de olsa düzeltilmesini istiyorduk; işte o günün yazıları:
“Aradan bunca zaman geçtiği halde İmam Hatip Liselerinden mezun olan çocuklarımızın üniversiteye girerken (girmek isteyince) uğradıkları haksızlığı, hak gaspını, ayrımcılığı ortadan kaldıracak bir ıslahat yapılmamıştır. 'Yapılmamıştır' kelimesini bilerek kullanıyorum; çünkü istendiği, öncelikler ve önem sırası buna göre belirlendiği takdirde iktidarın yapacağı, yapabileceği ıslahat vardır. Bu yıl vadedildiği halde 'meslek liselilerin lise fark imtihanı vererek düz lise mezunu olmalarına' imkan sağlayacak bakanlık tasarrufu bile hala gerçekleşmemiştir; hadi 'kökten düzeltme YÖK'ün değiştirilmesine, bu anayasanın değiştirilmesine, bu da fincancı katırlarının ürkütülmesini göze almaya bağlı' diyelim, peki yukarıda söylediğim basit ve 'geçici olarak rahatlama sağlayacak' düzenlemenin ihmal edilmesi veya geciktirilmesinin ikna edici mazereti olabilir mi? Varsa nedir?
Bu millet 1950 öncesinin Halk Partisine İmam Hatip Kursları açtırdı, 1950'den sonra Demokrat Parti'ye İmam Hatip Okullarını açtırdı, DP'den sonra gelen her iktidara yenilerini açtırarak okul sayısını beş yüzlere ulaştırdı, benim mezun olduğum yıllarda bütün farklı derslerden imtihan verilerek düz lise mezunu olma imkanı vardı, sonra imtihan edilecek dersler daha adil ve makul sayıya indirildi, sonra İHL'lerden mezun olanlar mesleğe yönelme yanında hem ilahiyat hem de diğer branşlarda öğretim yapan bütün üniversitelere -imtihanı kazanmak ve eşit değerlendirme yapılmak kaydıyla- girme imkanına kavuştular. Demokrasinin kesintiye uğradığı askeri yönetimler bile bu okulları kapatmadı ve 28 Şubat'a kadar yüksek öğrenime girme konusunda bir kısıtlama/engelleme getirilmedi. 28 Şubat'ın yapıcıları bunu engelleyince 'bu millet', demokrasiye geçilir geçilmez sivil iktidarlara, 'engelleri ortadan kaldırmak için' fırsat verdi, kaldıramayanı kaldırdı. Bütün bu olup bitenler herkesin -ve bu arada iktidarın - malumu değil mi?
Kırk kere yazdım, bir daha yazayım: İmam Hatip dostları (milyonlar) hiçbir okulu İmam Hatip Okullarının yerine koymuyor ve bu manada ikame kabul etmiyorlar…
TC. Devleti'nin Diyanet İşleri Başkanlığı varsa İmam Hatip Liseleri de olur. Demokrasi ve laiklik adına İmam Hatipler kapatılacak veya devletin okulu olmaktan çıkarılacaksa işe Diyanet'ten başlamak gerekir. Kutsal kitaplar gibi “meşruiyet tespiti” için başvurulan Avrupa standartları 'devletin diğer liselerinin sahip bulunduğu haklara sahip olup kiliseye bağlı olan, özel olan, ağırlıklı din eğitim ve öğretimi yapan okulların' açılmasına müsaittir…
İdeolojik kaygılarla/vehimlerle İmam Hatip Liselerinin önünü kesen bu iktidar değil, ama halk yapılan yanlışlığın ve haksızlığın düzeltilmesini bu iktidardan bekliyor. İktidar da bir şeyler yapmak istiyor; bundan şüphemiz yok, ama fazla “ince eliyor, sık dokuyor, yoğurdu üflüyor, her kesimi razı ederek yürümek istiyor” bu ise imkansızı istemek olduğu için işler (ıslahat) gecikiyor, sinirler geriliyor ve sabırlar tükeniyor…”
Bunları hatırlattıktan sonra soruyorum:
Bugün İmam Hatip okullarının sayısı, fiziki imkanları ve hakları dün hayal ettiğimizin üstünde değil midir?
Peki bunları kim, hangi iktidar yaptı?
Daha önemli bir soru: İktidar üzerine düşeni fazlasıyla yaptı da bu okulların mensupları nimetin kadrini biliyor, şükrünü eda ediyor ve bu okulları amacına uygun hale getirmek için gece gündüz ibadet niyetiyle çalışıyorlar mı?
(Konuya devam edeceğim)
İmam hatip okullarının ikmali için
04:0024/11/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Resmi okullar içindeki öğrenci oranına göre 2016-'17 yılında Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün ortaöğretimdeki payı yüzde 14.17'dir. Ortaöğretimdeki çocuklarımızın yaklaşık yüzde 85'i imam hatip okullarının dışında okuyorlar ve bunlar da bizim çocuklarımızdır. Yazılarımda daha ziyade imam hatip okulları üzerinde duruşumun sebebi ayrımcılık değil, işbölümünde üzerime aldığım vazifedir. Hem yaygın hem de örgün olarak din ve ahlak öğretim ve eğitimi hakkında yazdıklarım da bir kitap olacak kadardır. Bu yazı serisinde yeri gelince diğer okullardaki seçmeli din derslerinin durumu ve problemlerine de değineceğim.
Bundan önceki yazıda imam hatip okullarının maruz kaldığı ayrımcılık ve haksızlıkları hatırlatmış, o günlerde oldukça mütevazı taleplerimizin bile karşılık bulmadığını, nihayet AK Parti iktidara gelince bu okulların önlerinin açıldığını ve umulanın üstünde fiziki imkanlara kavuştuklarını ifade etmiştim.
Şimdi bazı rakamlar verelim:
- 2002-2003 öğrenim yılında toplam Anadolu İHL öğrenci sayısı 64 bin 534.
- 2016-'17'de sayı 516 bin 717.
- İH liselerinin 2003'te sayısı 440, 2016'da bin 400.
- 2013'te İH ortaokulu öğrenci sayısı 94 bin 467.
- 2016-'17'de 662 bin 193.
2016 yılı Ekim ayı itibariyle:
- Anadolu İH liseleri sayısı bin 400.
- Bağımsız ve bünyede İH ortaokulu sayısı 2 bin 785.
- Toplam okul sayısı 4 bin 183.
Bu rakamlar mevcut iktidar döneminde imam hatip okullarının hem öğrenci, hem de okul sayısının, daha önceki iktidarlar döneminde hayal edilemeyecek miktarlara eriştiğini gösteriyor. Bugün devlet bu okullar için ne istenirse onu veriyor ve yapıyor.
Bu, konumuzun maddi tarafı.
Halkımızın keyfiyet ve kemiyet bakımlarından önemli bir kesiminin bu okulları ısrarla isteyişlerinin sebebi ne idi, başka bir deyişle “niçin imam hatip okulları?".
Laikliği din karşıtlığı, hayatta dini asgariye indirme sistemi olarak anlayan iktidarlar uzun yıllar bu ülkenin çocuklarına dinlerini, tarihlerini, medeniyetlerini doğru öğrenme imkanı vermediler. Cebri kültür değişimi politikası gereği çocuklarımızı ve gençlerimizi Batı'ya yönlendirdiler, kendine yabancılaşma ve Batı kültür ve uygarlığını iktibas etme yolunu benimseyip uyguladılar. Bu politika (dayatma ve telkin) din ve kültür genlerimizle uyuşamadı, daha az etkilenen halk kesimi aslını özledi ve aslına dönmenin bir aracı olarak -milli eğitim politikasını, eğitim ve öğretim felsefesini bütünüyle değiştirmeye güç yetiremedikleri için- imam hatip okullarını istedi. Bu okullarda eğitim ve öğretim görecek gençler halkımızın özlediği gençler olacak, diğer okullarda okuyan kardeşlerine de örnek ve rehber olacaklardı.
Batıcılar ile millîciler arasındaki mücadele yüz yıldan fazladır devam ediyor. İmam hatip okulları açıldıktan sonra bu mücadelenin bir meydanı da bu okullar oldu. Öğrenciler ile amaçları arasında başta bu mücadele olmak üzere pek çok engel vardı. Halkın imanı ve azmi okulların maddi ve fiziki gelişmeleri önündeki engelleri yıkıp geçti ve bugün yukarıda verdiğim kemiyetlere ulaştık. Amacın önündeki manevi engeli aşmak ise bir yandan genel milli eğitim politikasına ve sistemine, diğer yandan İH okullarının velileri, yöneticileri ve öğretmenlerine düşen gayrete bağlı bulunuyordu.
Orta öğretimden mesleğe ve yüksek öğrenime geçiş konusunda çok önemli eksiklerin, hataların, ıslahat ihtiyacının bulunduğunda şüphe yok ve uzmanların bu konuda yazdıkları ciltleri doldurur. Şu yazıda işaret edebileceğim en önemli kusur:
1.
Ortaöğretimden liselere geçişte (TEOG) uygulanan sınav sistemindeki yanlışlar yüzünden eğitim ve öğretimin büyük zarar görmesi, ortaokulların sınava hazırlık kursları halini almış olmasıdır.
2.
Öğrencilerin kabiliyetlerine göre mesleğe ve yüksek öğrenime yönlendirilmesi konusundaki eksikler ve hatalar yüzünden üniversitelerin halinden memnun olmayan, diploma peşinde koşan, mezun olunca da işe yaramayan öğrenci yığınlarıyla dolmuş bulunmasıdır.
İmam hatip okulları da bu zarardan payını alıyor, ancak okulların amacını gerçekleştirmesinin önünde kendilerine mahsus daha önemli engeller var. Bunları da gelecek yazıya bırakalım.
Kurt ve orman kanunları
04:0025/11/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir” (Enfâl: 60).
Hakkın, adaletin, vicdanın ve ahlakın hakim olmadığı bir dünya düzeninde maddi ve manevi değerleri korumanın tek çaresi düşmandan güçlü olmaktır. Dün güçlü olmanın savaş atları gibi araçları vardı, bugün ise siber ve nükleer güç ön plana çıkmış görünüyor. Bu sebeple beş yıl önceki bir yazımı bir daha okumakta fayda görüyorum:
Kurt kanununa göre “aç kalan kurtlar içlerinden en zayıf halkayı kendilerince bir usul ile belirleyip yerlermiş”.
Orman kanununa göre de güçlü olan haklı ve hakim olurmuş.
Bugün Batı -aksine olan bütün beyanlara ve iddialara rağmen- her iki kanunu, ama daha ziyade ikincisini uyguluyor.
İnsan hakları ile ilgili ve -sözleşmeye bağlı olarak- uluslararası bağlayıcılığı olan düzenlemelere, Birleşmiş Milletler'in kuruluş amacına, Güvenlik Konseyi'nin amacına, Batı uygarlığı için düzülen methiyelere bakıyorum, bir de dönüp “güçlü ve kalkınmış” ülkelerin ötekilere yaptıklarına bakıyorum; arada dağlar kadar fark, denizler kadar yarık ve mesafe olduğunu görüyorum!
Sömürgecilik asla bir hak değil, en büyük zulüm, hırsızlık ve gasptır. “Uygar” Batı yüzyıllar boyu bunu yaptı.
Açıkça sömürgecilikten utanır hale gelince bundan daha beteri olan “üstü kapalı, dışı yaldızlı, göz boyama ve kandırmaya dayalı” sömürgeciliği başlattı.
Önce kendi menfaatinin neyi gerektirdiğini tespit ediyor, sonra amacına ulaşabilmek için “barış, uygarlaştırma, insanlığı veya bir ülke halkını koruma, insan hak ve özgürlükleri, demokrasi” gibi çağdaş değerleri kullanarak zulmü ve haksızlığı örtüyor, ülkeleri işgal ediyor, ülkeleri bölüyor, ülkeleri birbiri savaştırıyor, kardeşi kardeşine, dindaşı dindaşına öldürtüyor; sonunda kendi çıkarını sağlıyor, alacağını peşin ve/veya uzun vadeli olarak alıyor.
Merhum Akif Batı uygarlığı için “Tek dişi kalmış canavar” diyordu, elhak öyle.
Francis Fukuyama “tarihin sonu” tezini ortaya atmış, Batı uygarlığını insanlığın ulaşabileceği en yüksek aşama olarak değerlendirmiş ve dolaylı olarak insanlığı bu uygarlığı benimsemeye çağırmıştı.
Şimdi Batılı düşünürler Fukuyama'dan farklı düşünüyor, her biri değerli birden fazla uygarlıktan söz ediyorlar. Bunlar arasında Batı uygarlığının, çağdaş teknolojiden yararlanarak dişlerini tamamladığı ve otuz iki dişi ile dünyayı yemeye kalkıştığı apaçık ortada.
Orman kanununu uygulamakta ısrar edenleri “hukuk ve ahlak” ile frenlemek mümkün değildir. Bu sebeple:
1.
Bütün mazlum ve mağdur halkların, zulme karşı iş ve elbirliği yapmaları gerekiyor.
2.
Müslümanların, ötekileri sömürmek için değil, meşru haklarını korumak için “bütün mezhep ve meşreplerini kuşatan din kardeşliği” çerçevesinde, olabildiğince birleşmeleri, birlikte hareket etmeleri gerekiyor.
3.
Ormandaki kurtları durdurabilmek için onlarınkini dengeleyecek güce sahip olmaları zaruri oluyor.
4.
Nükleer enerji ve nükleer silah başta olmak üzere en etkili güç unsurlarını elde etmeyi amaçlamak kaçınılmaz oluyor.
5.
Kurtların ve ormanlıların ellerinde nükleer silah bulunduğu sürece İslam ülkelerinde de mutlaka bulunması bir başka zaruret olarak ortaya çıkıyor.
6.
İslam ülkelerinde asker veya sivillerin totaliter yönetimlerinin sona ermesi ve halkın iradesinin etkili olması için yardımlaşmak lazım oluyor.
7.
Silah kadar önemli olan ekonomik güce sahip olmak üzere İslam ülkeleri arasında ekonomik dayanışma ve işbirliğine ihtiyaç gün gibi aşikar oluyor.
8.
İslam bir iddiadan, içi boş bir isimden ibaret olmadığı için ciddi ve kapsamlı bir din ve ahlak eğitimine -ekmek ve su kadar- ihtiyaç bulunuyor.
İmam hatip okullarını ikmal için (2)
04:0027/11/2016, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçtiğimiz Perşembe günü yazımızı şöyle bitirmiştik:
“İmam hatip okulları da bu zarardan (TEOG yarışması) payını alıyor, ancak okulların amacını gerçekleştirmesinin önünde kendilerine mahsus daha önemli engeller var. Bunları da gelecek yazıya bırakalım.”
Uygulamacı arkadaşlarla yaptığımız bir toplantıda bu TEOG sınavlarına hazırlanma faaliyeti yüzünden genel imam hatip okullarında meslek derslerinin önemli ölçüde ihmal edildiğini şaşkınlık içinde öğrendim.
Değerli ve kutsal bildiği vazifesinde gayretli Din Eğitimi Genel Müdürümüz'ün genel olarak din eğitim ve öğretimi, özel olarak da imam hatip okullarının ikmali konusunda ne kadar hassas olduğunu, gece gündüz bu konuda bir şeyler yapmanın çabası içinde bulunduğunu biliyoruz. Bu cümleden olarak “Proje İmam Hatip Okulları”nı faaliyete geçirdiler. Bu okullarımızın sayısı şimdilik yüz civarındadır ve hafızlık dahil bir yandan meslek dersleri, diğer yandan dil, sosyal bilimler, fen ve matematik alanlarında her bir bölümde keyfiyetli öğretim yapıldığını da biliyoruz. Yakın günlerde , “proje imam hatip lisesi öğrencisi olan” torunumun oğlu Mustafa ile konuştum, meslek derslerinin ne kadar ve nasıl okutulduğu konusunda tatmin edici bilgiler alarak mesrur oldum. Diğer imam hatiplerdeki duruma ise üzüntüm devam ediyor.
Problemin çözümünün ilk adımının Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelmesine ve genel olarak eğitim ve öğretim sisteminde köklü bir reformun yapılmasına bağlı olduğuna bir daha işaret edelim. Bu azim işin kolay ve sür'atli yapılabileceği konusunda çok ümitli olamıyorum; çünkü bu reformun önünde de aşılması zor engeller bulunduğunu biliyorum.
Bize (imam hatip dostlarına) düşen, her durum ve şartta imam hatip okullarının varlık hikmetini gerçekleştirmek üzere sivil toplum olarak da elden geleni yapmaktır.
Neler yapılabilir?
Önce bir tecrübeyi hatırlatayım:
1963-'65 ders yıllarında bazı sınıf ve dava arkadaşlarımızla birlikte İstanbul İmam Hatip Okulu'nda meslek dersleri öğretmenliği yapmıştık. İki yılda hemen bütün meslek dersleri için kitaplar hazırladık, bunlar yıllarca okutuldu. Her bir arkadaş 15 civarında çalışkan öğrenciyi seçerek ve 15 günde bir evlerimizde müsafir ederek özel bir program uyguladık. Bu programda Arapça ve yabancı dil takviyesi yanında seçilmiş kitapların okunup tartışılması da vardı. Bu gençlerde oluşan fark öğrenci genelini de müspet etkiliyor, eğitim ve öğretimin kalitesini iyileştiriyordu. Biz bunları yaparken aile ve sağlığımız başta olmak üzere her şeyimizi ikinci plana bırakıyor, faaliyetimizin yaratılış gayemiz bakımından en önemlisi olduğuna iman ediyorduk.
Genel olarak imam hatip okullarına, ekmek parası peşinde olan yönetici ve öğretmenler değil, aç da kalsa bu işi ibadet niyet ve şevkiyle yapacak olanlar atanmalıdırlar.
Veliler bu okullara gönderdikleri çocuklarından öncelikli olarak dünyada işe yarayacak bir yüksek öğrenime geçişi değil, yabancılaşmadan bize dönüşü (hicreti) beklemeli, başarıyı bu hedefe göre değerlendirmelidirler. Hiç endişe etmesinler, bu hedefi karınca kararınca gerçekleştiren her öğrenci dünya hayatında da işe yarayacak, millet, memleket ve insanlık için hayırlı olacaklardır.
Her insanımız gibi ne yazık ki öğrencilerimiz de kapasitelerinin oldukça azını hayırda kullanıyorlar; geri kalanı faydasız, abes, hatta “elektronik oyunlarda olduğu gibi” zararlı faaliyetlerde heba ediyorlar. Eğer zaman iyi kullanılabilse, disiplinli bir çalışma programı uygulansa spora, faydalı hobilere de vakit bulunur, TEOG yanında meslek derslerini hakkıyla başarmaya da vakit bulunur.
Biz bir başka vakıfta uyguladığımız programda yüksek (hatta lisans üstü) öğrenim yapan seçilmiş gençlere dört yılda hem -okuma, yazma ve konuşma dahil- Arapça öğretiyor, hem de geleneğimizde mevcut âlet ve din ilimlerinden belli metinleri okutuyoruz.
Hasılı yönetici, öğretmen, veli, sivil toplum kuruluşları ve gayretli diğer şahısların tamamı imam hatip okullarını ikmalden sorumludurlar ve herkesin yapabileceği bir şeyler vardır.
Seçmeli dini dersler
04:001/12/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AK Parti iktidara gelince Müslümanların ilk adımda yapmasını istediği üç şeyin ikincisi Anayasa'da yer aldığı halde bir türlü uygulanmayan “isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi”nin uygulanmasını sağlaması idi. İktidar bu isteği de ilk fırsatta yerine getirdi, seçmeli olarak Kur'an-ı Kerim, Siyer (Peygamberimiz(s.a.)'in hayatı) ve Temel Dini Bilgiler derslerini seçmeli olarak uygulamaya koydu.
Peki biz bu nimetin şükrünü eda edebildik mi, çoğu Müslüman olan halkımızın çocukları bu dersleri ne ölçüde seçti ve okuyor?
Ortaokul 5 ve lise 9. sınıf düzeyinde 2012-2016 yılları arasında bu üç dersin toplam seçilme oranı %20 ila %33 arasındadır.
Her yılın 5. ve 9. sınıfları düzeyinde yüzde 20 ilâ 30 arasında başlayan seçilme oranları 8. sınıf düzeyinde yüzde 9, liselerin 12. sınıf düzeyinde ise yüze 2,5 oranında gerçekleşiyor.
Son sınıflara doğru seçilme oranlarındaki düşüşün sebepleri arasında şunlar zikredilmiştir:
Öğrencilerin bu dersleri daha önce de seçmiş olmaları, ortaokullarda TEOG, liselerde ise YGS ve LYS sınavlarının öncelenmesi, öğretmen sayı ve niteliğinin yetersizliği, farkındalık eksikliği, derslerin içeriği ve işlenişindeki kusurlar, bazı yöneticilerin olumsuz yaklaşımları.
Bu tespitlerden yola çıkarak şunları söylemek gerekiyor:
İstedik, aldık ama kadrini bilemiyor bu eşi bulunmaz fırsatı hakkıyla değerlendiremiyor, nimetin şükrünü eda edemiyoruz.
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yukarıda zikredilen seçme rakamları utanç vermeli, kara kara düşünmeye sebep olmalıdır.
2016-'17 ders yılında yapılan farkındalık çalışmaları seçilme oranını biraz arttırmıştır; şu halde resmi ve sivil kesimin yapabileceği şeyler var demektir ve bunların ihmali caiz olamaz.
Aslında kimse kimseyi teşvik etmeden sırf iman ve şuur sevkiyle müminlerin bu dersleri çocuklarına seçtirmeleri, eğitim ve öğretimini yakından takip etmeleri, aksaklıkları anında tespit edip gerekli tedbirleri almaları ve aldırmaları, bu derslerin müminin dünya ve ahiret hayatındaki önemini idrak ederek geçici dünya menfaatini önceleyip bu dersleri ihmal etmemeleri gerekmez miydi?
Eğer gerekmemişse, tamam kusuru bulunan her yerde arayalım ve çaresini bulalım da asıl kusurun bu ülke Müslümanlarının iman, idrak ve şuurlarında olduğu acı sonucunu da kabul etmemiz gerekmiyor mu. İşte asıl bu acı sonucu değiştirmek için bir eğitim seferberliğine ihtiyacımız var.
Okullarda alınacak tedbirleri sayıp dökmenin yeri bu yazı değil, ancak önemli olan birine işaret etmeden geçemeyeceğim:
Sevgili öğretmenler ve yöneticiler, bu derslerden maksat İslam'ı öğretmek, sevdirmek ve hayat rehberi edinilmesini sağlamaktır. Kitap, müfredat, kurallar ne derse desin öğreten ve eğitenin tek amacı bu olmalıdır. Uygulamada bu amaç zarar görürse, gerçekleşmesi sekteye uğrarsa öğretmen inisiyatifini kullanmalı, amaç neyi gerektiriyorsa onu yapmalı, yöneticiler de buna engel olmamalıdırlar. Unutmayalım, öğretmenlik bir san'attır.
Bir zamanlar yine isteğe bağlı din dersleri vardı, bu derslerde belli sureler de ezberletiliyordu. Bazı çocukların ezberleme kabiliyetleri zayıftır, bazılarının da bir kısım harfleri telaffuzda zorlanmaları vardır. Bazı öğretmenler asıl maksadı gözeterek bu ezber ve telaffuz konusunda müsamaha gösterirler ve öğrencileri derste tutarlardı, bazıları ise ezber ve telaffuzda ısrar ederek öğrencileri dersten soğutur, terk etmelerine sebep olurlardı.
Bunu da hatırlatayım dedim.
Ehl-i Kitab’a sormak ve diyalog
04:002/12/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Artık adı cemaat olmayan, terör yaptığı ve yaptırdığı için terörist diye anılan grup vaktiyle “dinlerarası diyalogu” kötüye kullandığı için aslında zorunlu olan ve Hz. Peygamber devrinden beri yapılan diyalog tabu haline geldi.
“Dinlerarası” ifadesi problemli olmakla beraber bundan maksat “farklı dinlere mensup şahıslar ve gruplar arasında diyalogdur; bundan da maksat: Karşılıklı konuşma, görüşme, bilgi ve fikir alışverişinde bulunma, ortak problemlerin çözümü için ortak çalışma imkanları arama, tabii olarak bu arada dinin tebliği, gerekirse tartışma ve karşı tarafı dine davettir. Papalık bu diyalogu Hristiyanlaştırma faaliyetinin bir parçası olarak kullanmak istiyor ve kullanıyor, Müslüman elbette buna alet olmaz, tam aksine o da bunu (diyalogu) karşı tarafa İslam'ı anlatma, sevdirme, yalanları, iftiraları ve karalamaları izale etme, günümüzün bir problemi olarak İslamofobi ile mücadele etme… aracı olarak kullanır. Bu mana ve mahiyette diyaloga karşı çıkmak doğru değildir ve böyle bir tecrid küresel olarak uygulanamaz.
Müslümanlar, yahudiler ve Hristiyanlardan çok çektikleri, bugün de mazlum ve mağdur Müslüman grupların zalimleri arasında -bazen başında- onlar bulunduğu için eskiden tartışma konusu bile olmamış bazı yorumlar yine bugün tabu haline gelmiştir. İşte bunlardan biri de Kur'an-ı Kerim'de zikredilen “ehl-i zikre sorun” emri ile ilgilidir.
Aşağıda meallerini ve iki muteber tefsirden açıklamalarını vereceğim ayetlerde Allah Teâlâ, “İslam'dan önceki devirlerde de peygamberleri meleklerden değil, insanlar arasından seçerek (beşerden) gönderdiğini açıkladıktan sonra buna itiraz edenlere hitaben doğru bilgi edinmek ve ikna olmak istiyorsanız zikir sahiplerine sorun” buyuruyor. Bu bağlamda zikir sahiplerinden maksadın ise Tevrat, İncil, Zebur gibi kitaplara iman eden Ehl-i Kitab olduğunu muteber tefsirler ortaya koyuyorlar; ama gel gör ki, yine o gruba olan haklı tepki sebebiyle bu açıklama da tabu haline gelmiş bulunuyor.
“Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kimseleri (ricali) peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız (kitaplar hakkında) bilgi sahibi olanlara sorun”
(Nahl: 43).
“
Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik; eğer bilmiyorsanız (kitaplar hakkında) bilgi sahibi olanlara sorun
.” (Enbiya: 7).
Biz de Meal'imizde şu açıklamayı yapmıştık:
[“Kitaplar hakkında bilgi sahibi olanlar”, Tevrat veya İncil'i okuyup bilgi sahibi olan yahudi ve hıristiyanlardır. Âyette ayrıca her konuyu uzmanına danışmanın gereğine işaret vardır.]
Müfessir Kurtubî'nin açıklaması:
Zikir sahiplerinden maksat bazılarına göre Ehl-i Kitab'dan iken Müslüman olmuş kimselerdir. İbn Abbas ve Mücahid'den rivayet edildiğine göre ise Müslüman olmamışlarsa bile Ehl-i Kitab'dır; çünkü onlar daha önceki peygamberlerin de insanlardan olduğunu itiraf ederler. Zikir ehlinden maksadın “Kur'an sahipleri”, “ilim sahipleri” olduğu da söylenmiştir; bu manalar birbirine yakındır.
İmam Ebu Mansur Mâturîdî:
“Ehl-i zikirden maksat Ehl-i Kitab'ın onurlu kesimidir; çünkü bunlar kitaplarında mevcut olan ifade ve deliller konusunda yalan söylemeyi, hakikati gizlemeyi onurlarına yakıştırmazlar. Eğer maksat genel olarak Ehl-i Kitab ise bu takdirde mana şöyle olur: Onlara daha önceki peygamberlerin de insanlardan olduğunu sorun; çünkü onlar bunu bilirler.”
Bir başka örnek Tevrat'ta ve İncil'de Peygamberimiz'in (s.a.) geleceğinin müjdelenmiş olduğudur. Bu konu da Ehl-i Kitab'ın insaflılarına sorulmuş, kitaplarından araştırılmış, önemli itiraflar elde edilmiştir.
Biz Müslümanlar, Peygamberimiz geldikten ve dini tebliğ ettikten sonra yeryüzünde yegâne hak dinin İslam olduğuna iman ederiz. Başka dinlerin müminleri ile de İslam'ın, Müslümanların ve insanlığın menfaati için diyalog kurar, görüşür ve konuşuruz. Ancak bütün bu ilişkiler onlardan dinimizi veya hak dini öğrenmek için değildir; çünkü dinimizi kendi kaynaklarımızdan öğreniriz ve ondan başka da hak din yoktur.
Başımızı örttük mü?
04:004/12/2016, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye'de laikçiliğin zalim baskısı altında kızlarımızın ve kadınlarımızın bir kısmı inandıkları gibi yaşama konusunda büyük sıkıntılar ve mahrumiyetlere katlandılar. Devlette çalışamadılar, üniversitelere okuyamadılar, diploma merasimlerinden yaka paça kovuldular, uydurulan kamusal alan içinde açılmaya veya olmamaya zorlandılar, önünü sonunu hesaplamadan başı örtülü bir hanımı milletvekili yapıp Meclis'e sokan partiye savaş açtılar, o parti de vekilini koruyamadı, tarihe geçen bir rezillik ile o dindar bayanı Meclis'ten kovdular…
İslam, insan hakları, demokrasi diyerek bu zalim uygulamaya direnen ve nefes almak isteyen Müslümanlara karşı ilkeleri, kadın haklarını, çağdaşçılığı (modernizmi), sözde milli birlik ve bütünlüğü, laikliği… ileri sürerek mücadele veren insafsız, vicdansız, iddialarına rağmen ilkel ve bağnaz bir kesim vardı.
Neler söylüyorlardı?
Kamu hizmeti veren bayanlar başlarını örterlerse hizmet alanlar onlara karşı güven içinde olamazlar.
Kamusal alanda başörtüsü devlet düzenini şeriata göre değiştirmek manasına gelir.
Öğrenciler başlarını örterlerse örtmeyen öğrenciler ile araları açılır, ayrımcılık olur, çatışmalar meydana gelir…
Başörtüsü dinî, değil, siyasi bir semboldür, radikal İslamcılığı temsil eder, bu sembollerin kamusal alanda görünür olması kabul edilemez…
Sonra AK Parti iktidara geldi, ilk elde ondan beklenen icraat arasında başörtüsü kullanmanın serbest bırakılması da vardı, o da bu talebi son sınırlarına kadar yerine getirdi, yasakları kaldırdı, isteyen bayanın örtünmesini isteyenin de açılmasını serbest kıldı.
Peki başörtüsünü dindarlık sebebiyle talep etmek ne manaya geliyordu?
Ülkenin düzeni ne olursa olsun Müslümanca yaşamak isteyen insanların bu hakka sahip olmaları, başkalarının hak ve özgürlüklerine açık ve kesin zarar vermedikçe inandıkları gibi yaşamalarının önüne engeller konmaması, bu yüzden bazı hak ve hürriyetlerinin gasp edilmemesi manasına geliyordu.
Bu hak ve hürriyet elde edildikten sonra onu gerektiği gibi kullananları istisna ediyorum, genel olarak başörtüsü serbestliği Müslümanca yaşamanın bir parçası oldu mu?
Başlarını bir şekilde örten, oradan aşağıya doğru bakıldığında şeffaf kumaşlar, dar elbiseler, “başım örtük ama sen yüzüme bak” dercesine boyanmış yüzler ve gözler, davranışlardaki hafiflikler, zorunlu olmayan birliktelikler, olmayacak yerlerde bulunmalar, hatta “aşka gelip” oynamalar, parklarda bahçelerde el ele, baş başa, sarmaş dolaş oturmalar ve gezmeler, sağa sola sigara dumanını üfleyerek yakışıksız görüntüler sunmalar… göz önüne alındığında karşımıza “kısmen örtülü çıplaklar”ın çıktığını üzülerek ve ibretle görüyoruz.
Son birkaç yazımda bu iktidarın engellerini kaldırdığı imam hatip okulları, seçmeli din dersleri bugün de kıyafet serbestliği nimetlerini hatırlattım. Bu nimetlerin şükrünü eda etmezsek kaybedebiliriz. Şükrünü eda etmek ise onları, amacına uygun olarak kullanmaktır.
Birçok kimsenin tepkisine sebep olmayı göze alarak şunu söyleyeceğim:
Edep, ahlak, nezaket ve zarafet olmayacaksa ne sakalınız olsun ne de başörtünüz!
Vaktiyle bir dolar hutbesi okunmuştu
04:008/12/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yirmi yıldan fazla zaman geçti, o günlerde hükümet Diyanet'ten “halkın doları terk etmesi ve TL'ye geçilmesini” tavsiye eden bir hutbe okutmasını istemiş ve bu hutbe de okunmuştu. Ben de o günlerde bir yazı kaleme almıştım. Nereden nereye geldiğimizi ve o günkü talep ile bugünkü talebin farkını göstermek için bazı kısımlarını sunuyorum:
Bizim tarihimizde para ile hutbe arasında bir ilişki yok değildir; bir devlet kurulduğunda, o devlete mahsus para basılır ve başkanı (sultanı, halifesi, emîri) adına hutbe okunurdu. Bu Cuma günü de câmilerimizde para ile ilgili bir hutbe okundu, fakat ne gariptir ki, bu hutbenin konusu, halkı tarafından büyük ölçüde terk edilen devlet parasının kullanılması, hem halkı hem de idarecileri tarafından büyük ölçüde kullanılan bir yabancı paranın (doların) da terkedilmesi talebi ile ilgili idi. Bu devletin önemli sayıdaki halkı ve aydınları (beyinleri) da, tıpkı parasını terk ettikleri gibi ülkesini de terk etmişler, yabancı ülkelere giderek orada hayat sürmeye ve üretim yapmaya koyulmuşlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı'na “dolar yerine Türk Lirası kullanılmasını isteyen, teşvik eden” bir hutbe okutmasını telkin edenlerin, önce TL'nin terkedilmesinin sebeplerini teşhis etmeleri, sonra da bu teşhise dayalı tedbirler almaları gerekirdi. Bir de daraldıkları zaman başvurdukları dine ve dindara karşı tavırlarını gözden geçirmeleri icap ederdi. Ne onu yaptılar, ne bunu; hutbe istediler okundu, ne sonuç vereceğini göreceğiz.
Halk, TL'yi niçin terk ediyor, niçin dolara hücum ediyor? Herkes biliyor ki, bunun sebebi parasının değerini korumak, durduğu yerde, üzerindeki rakam aynı iken satın alma gücünün azalmasını engellemektir. Paranın değeri niçin azalıyor? Yine herkes biliyor ki, bunun da sebebi yıllardan beri süre gelen “kötü ekonomi yönetimidir”. Yapılan ekonomi yönetiminin ülkeyi, bugün gelinen noktaya getireceğini ilkokul çocukları bile bilir hale gelmiş iken bunda ısrar edilmiş, bazı azınlık menfaatleri tercih edildiği ve/veya oy kaygısı ön plânda tutulduğu için köklü ve düzeltici tedbirler alınmamış, almak isteyenler de engellenmiştir. Hükümetlerin bir marifetmiş gibi yaptıkları şey, içeriye ve dışarıya borçlanmak, borçları daha yüksek faizlerle borç alarak ödemek, bütçeyi faiz ödemelerine bağlı/ancak yeter hale getirmek, halkın oran ve derece bakımından yoksulunu ve yoksulluğunu arttırırken, bir avuç kapital sahibi rantiyeri zengin etmek olmuştur. Üretimden değil, paradan para kazanmak o kadar cazip hale gelmiştir ki, işletmeler bir kısım sermayelerini üretimden çekerek faize yatırmışlardır. Şimdi bu uçuruma giden yolculuğa dur diyecek hangi köklü ve yeterli tedbirler, bağımsız bir irade ile alınmıştır da, durum düzelecek, halkın parası dururken erimeyecektir de onlardan fedakârlık istenmekte, dolardan TL'ye dönmeleri talep edilmektedir.
Bulunduğum camide hatip, “paranın onurumuz ve şerefimiz olduğunu, onu yabancılarınki ile değiştirmemizin doğru olmayacağını...” söyledi. Düşündüm, bizim onurumuz, şerefimiz yalnızca paramız mı idi ki, başka parayı ona tercih ettiğimizde bu değerlerimiz zayi olacaktı? Borç insanı esir eder, niçin durmadan borçlandık? Ödemeden aldık, kazanmadan harcadık, üretmeden tükettik? Bir millet dini, kültürü, öz değerleri ile vardır. Biz dinimizi, kültürümüzü, öz değerlerimizi koruduk mu? Bunlar bizim şerefimiz, onurumuz, hatta varlığımız, kendimiz değil miydi? Bunları niçin terk ettik, terk ediyoruz, başkalarına ait olanlarla değiştiriyoruz? Din ve ahlâkımıza karşı mücadele veriliyor, kültürümüz yozlaştırılıyor, bizi biz yapan değerler kaybolup gidiyor... Bunlar karşısında hassasiyet gösterilmiyor, “millet-devlet el ele vererek bu değerlerimize sahip çıkalım, bunları koruyalım” denmiyor da, aman paramızı koruyalım” deniyor…
İşte yirmi otuz yıl önce durumumuz yukarıdaki yazıda kısmen aktardığım gibiydi.
Şimdi başımızda faiz lobisi ile mücadele eden, İMF'ye borcunu sonuna kadar ödemiş ve borç vermeyi teklif eden, paranın değerini korumak için yerli para ile dış ticaret yapmak için teşebbüslerde bulunan, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmiş ve daha da düşürmek için çalışan, halkın gereksiz harcamalarını kısmak ve tasarrufu teşvik için önemli teşvikleri devreye sokan, paramızla beraber öz değerlerimizi korumak için tedbirler alan… bir iktidar var. Bu iktidarın tartışılmaz lideri halkını “yerli paraya veya altına dönmeye” çağırıyor, bu çağrıya halkın, ağyârı şaşırtacak ölçüde nasıl icabet ettiğini de görüyoruz.
Tasarruf ve infak
04:009/12/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!” (Tevbe: 34-35).
Bu iki âyette ekonomik ve sosyal hayatın pek çok problemine çözüm olacak hükümler ve manalar vardır.
Yahudi ve Hristiyan din adamlarının haksız yoldan mal edinmeleri ve din üzerinden çıkar sağlamalarıyla ilgili olarak “verdikleri hükümler için rüşvet almaları, ilâhî kitapta değişiklik yapıp yazdıkları tahrif edilmiş nüshaları satmaları, Allah katında duaların kabulüne aracı olacağı izlenimi vererek bağış almaları, günah çıkarma karşılığında bir gelir elde etmeleri, cennete bilet satmaları ve birçok dolambaçlı yollarla kendileri için malî kaynak oluşturmaları” gibi açıklamalar yapılmıştır.
Halkın parasını haksız, gayr-i meşru yoldan toplayıp Allah'ın emrettiği ve razı olduğu şekilde harcamayan din istismarcıları her çağda olduğu gibi günümüzde de vardır. Din, Allah, hizmet, cennet, sevap diyerek para toplayanların sıkı bir denetime tabi tutulmaları şarttır. Ayrıca Kur'an'ı, duaları, hatta saçma sapan formülleri manevi yoldan tedavi iddiasıyla kullananlar (satanlar) da menedilmelidir. Manevi tedavi için müminlerin menfaat beklemeden birbirine dua etmeleri ve okumaları yeterlidir.
Altın ve gümüşü; yani parayı ve serveti biriktirip Allah yolunda harcamayanlardan maksat yalnızca Ehl-i Kitap din adamları değildir; kim olursa olsun bunu yapıyor, servetin devlete ve topluma olan borcunu ödemiyorsa bu tüyler ürperten tehdidin hedefidir. Burada dikkat isteyen iki nokta tasarruf ve harcama ile ilgilidir. Meşru bir amaçla para ve servet biriktirmek, serveti israf etmemek (tasarruf) yasak değil, gereklidir; menedilen, hoş görülmeyen ise amaçsız biriktirme ve/veya gerektiği gibi harcama yapmaktan (infak) geri durmaktır. Gerektiği gibi harcama yapmaktan maksat ise bir yandan servetin devlete ve topluma olan borçlarını (zekat, vergi vb.) ödemek, diğer yandan sahibinin ve toplumun menfaati için serveti sermaye yaparak yatırım ve üretime sarf etmektir.
İslam tarihinde para ve servet biriktirmenin caiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır. Buhârî'nin nakline göre sahâbeden Ebû Zer (r.a.) Şam'da bulunurken Muâviye ile bu konuda farklı yorumları oluyor. Muâviye yasaklanan biriktirmenin Ehl-i Kitab'a ait olduğunu söykerken Ebû Zer, “Hayır, yasak ve tehdit hem onlar hem de bizim için geçerlidir, kişinin ihtiyacından fazlasını biriktirmesi caiz değildir” diyor. Muâviye onu Halîfe Osman'a (r.a.) şikayet ediyor, Hz. Osman da Ebu Zerr'i Medîne'ye çağırıyor. Medîne'de halk onun etrafında toplanmaya, onu dinlemeye ve konuyu tartışmaya başlıyor. Ebu Zer bir fitneye sebep olmaktan çekinerek durumu Hz. Osman'a arzedince, “İstersen buradan yakın bir yere git” tavsiyesinde bulunuyor, o da Rabeze'ye gidip orada yaşamaya devam ediyor ve “Başıma bir siyâhîyi başkan yapsalar ona da itaat ederim” diyor.
Müfessir Kurtubî'nin Ebu Zerr'in görüşü ile ilgili şu yorumu da güzeldir:
“Darlık, kriz, olağan dışı haller sebebiyle toplum para ve servetin harcanmasına ihtiyaç duyduğunda bu ihtiyacı giderecek kadar harcama yapılması gerekir ve ihtiyaca rağmen parayı yastık altında tutmak caiz olmaz; normal hallerde ise servetin zekâtı ve diğer hakları ödendiği sürece biriktirmede sakınca bulunmaz.”
Kurtlar sofrasında insanın hali
04:0011/12/2016, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Herkesin aklı ve vicdanı çeşitli iç ve dış etkiler ve baskılar altındadır. Tam bağımsız bir akıldan ve vicdandan söz edenler veya onun varlığını iddia edenler kendilerini aldatıyorlar.
Fıtrat'a, akla ve vicdana rağmen Hz. Âdem'in ilk iki çocuğundan biri diğerini kıskanıyor ve öldürüyor. Kıskanmayan, kardeşine el kaldırmayan Habil ise bir başka kaynaktan rehberlik ve güç alıyor: Allah ve O'nun dini.
Bir hak dine teslim olmamış Âdem oğullarının birbirinin kurdu olması kaçınılmaz görünüyor; tarih boyunca da olmuşlar.
Sözde ve görüntüde dindar olanlardan da kurt gibi davranışlar oluyor, buna ne demeli?
Bunun sebebi özde değil, sözde dindar olmaktır. Özde dindar (kâmil iman, ihlas ve ihsan mertebesinde amel sahibi) olanlardan ancak iyilik, güzellik, merhamet, yardım, sevgi, âdil barış… gelir.
Bugün Batı dediğimiz âlem ile coğrafyası başka yana düşen diğer toplulukların hak dinden uzak kalanlarının akılları ve vicdanları, kendi çıkarları için bütün dünyayı bir kaosun içine sokmaktan başka bir işe yaramıyor.
Yalnızca kendi çıkarını elde etmek ve sağlama almak, din ve imanları olan fertler ve topluluklar bir insanlık sorununu müzakere etmek üzere bir araya geldiklerinde bir kurtlar sofrası kurulmuş oluyor. Bunlar arasında hak dine teslim olmuş veya nadiren de olsa belli konularda onlar gibi düşünen ve davranan insanların hali “kurtlar sofrasında bir insanın halidir”.
Biri çıkar da bu kurtların zulmü sebebiyle mağdur ve mazlum olmuş insanların durumunu gündeme getirir ve çözüm teklif ederse kendini kurtların avı haline getirmiş oluyor.
Bugün Türkiye'yi yönetenler “Dünya beşten büyük, güçlü olanların güçsüzleri sömürmeleri kabul edilemez, insanlık güçlülerin değil, mazlum ve mağdurların yanında olmalıdır, çıkarları için başkalarına zulmedenlerin yanında değiliz ve olmayacağız…” deyince aralarında çıkar çekişmesi olsa bile kurtlar bunu bir yana bırakarak hep birden Türkiye'ye yükleniyorlar.
Müminler zaruret bulunduğunda mümin olmayanlarla da meşru iş ve faaliyetlerde işbirliği, yardımlaşma, anlaşma yapabilirler, ama aynı imanı ve ahlakı paylaşmayanların gerçek dost olamayacakları, onları sırdaş edinmenin doğru olmadığı, bir gün ortaklarını yarı yolda bırakmalarının daima mümkün olduğu konularındaki ilâhî uyarılar asla unutulmamalıdır.
İslam dünyasının (böyle bir dünya var ise) en büyük manevi zaafı dini ile olan ilişkisinde, maddi zaafı da güçsüz oluşundadır. Hem Müslümanım deyip hem de İslam dışı davranmak ve yaşamak, İslam'ın öncelikli emirlerinden olduğu halde parçalanmak ve zayıf kalmak ümmeti mahveden bir çelişkidir.
Çare
1.
Aklı, vicdanı ve hak dine imanı olanların dertlenmeleri ve çare aramak için ümmet temsilcileriyle sıkça bir araya gelmeleridir.
2.
Kurtlar sofrasına karşı bir de insanlar sofrası kurmaktır. Bu sofrada insan olmak şartıyla farklı inanç sahipleri de bulunabilir, bunda zaruret olabilir.
3.
Islahatın ilme ve hikmete dayalı olarak yürütülmesidir. Bilgi eksikliği ve hikmetin kontrolü olmadan atılacak her adım ileriye değil geriye atılmış, hayır yerine şer getirecek olabilir.
Hikmetin bir gereği de öncelik, mühim-ehem kuralına riayettir. Önemsizi, önceleyenler önemliden mahrum kalırlar.
Ah Halep vah Halep! Vah ümmetin haline!
04:0015/12/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriyeli olup halen bir başka İslam ülkesinde yaşayan âlim bir kişi ile geçtiğimiz hafta sohbet ediyorduk.
“Türkiye niçin Haleb'i almadı” diye sordu.
Bu soru birçok düşünce ve duygunun ruhumu altüst etmesine sebep oldu.
Ben kendime bu soruyu sormuyordum; çünkü durumumuzu biliyordum, buna halen gücümüzün yetmeyeceğini, Esed'i destekleyenlerin tamamına karşı böyle bir hareketin bize çok pahalıya mal olacağını, sonuç da alınamayacağını müdrik idim.
Muhatabım ise Türkiye'yi, bir zamanlar Avrupa'daki kralların yardım ve adalet için başvurdukları muhteşem Osmanlı sanıyor, böyle bir algı içinde bulunuyor olmalıydı ki bana bu soruyu sormuştu.
Onu fazla hayal kırıklığına uğratmadan söylenebilecekleri söyledim.
Şimdi kendi ülkemdeki insanlarla dertleşmek istiyorum.
Niçin bu hale geldik, neden Müslümanlar bir ve beraber değiller, bırakın birliği barış içinde bile yaşayamıyor, elin gâvurunun oyununa gelerek birbirini kırıyor, vekâlet savaşları yapıyorlar?
Bu azim soruya birçok bilim dalı mensubunun ve alandaki iyi niyetli uygulayıcıların cevap bulmaları, cevap için okuyup, düşünüp, müzakere etmeleri gerekiyor.
Sebeplerin önemli birinin din ile ilişkimiz (İslam anlayış ve uygulayışımız) olduğu açıktır.
Ne diyoruz?
“Kur'an'a ve Sünnet'e sarılan sapmaz, buyurulmuş. Gelin bunlara sarılalım” diyoruz.
Birbiriyle savaşan “Müslüman” grupların hemen tamamı yaptıklarının meşruiyetini bu iki kaynağa dayandırıyorlar. Geçmiş zamanlarda İslam devletleri de birbiri ile savaşırken meşruiyeti bu iki kaynağa ve buradan yola çıkan fetvalara dayandırdılar!
Sonuç bölünme ve parçalanma, birbirini kırma ise bunu yapanların ya tamamı veya Hz. Ali ile Muaviye arasında olduğu gibi bir kısmı (o olayda Muaviye tarafı) hata ediyor, bu iki kaynağı istismar ediyor, başka duygu, düşünce ve sapmalarla yoldan çıkıyor, İslam diyerek onu çiğniyorlar demektir.
Dün de bugün de çare, ulü'l-emr olan ulemanın bir araya gelmeleri, olayları tahlil edip problemin çözümünü doğru anlaşılan o iki kaynaktan çıkarmaları, hata ve günah yolunu seçenleri uyarmaları, uyarıyı dinlemeyenlere karşı güç kullanarak fitneyi (tefrikayı, iç savaşı…) durdurmalarıdır.
Peki hangi ulema ve hangi güç?
Ahlak ve ilimleriyle ümmetin güvenini kazanmış, sözleri dinlenir, Allah rızasından başka (ona aykırı) herhangi bir rızaya taviz vermeyen ulema (âlimler).
Güç ise, bütün İslam topluluklarından derlenmiş “İslam Barış Gücü”.
Ümmet bu iki yapıcı unsura sahip olmadıkça bir ve bütün olamaz, bir ve bütün olmadıkça da mazlum ve mağdur parçaların imdadına yetişemez.
Biz Türkiye olarak işte bu amacın peşinde koşalım, başka parçalara örnek ve önder olmaya çalışalım.
.Hak sillesi
04:0016/12/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır” (Nisa: 75-76).
Hicretten sonra Mekke'de ve başka yerlerde, kâfirler arasında kalmış, baskı altında yaşayan müminlerle dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunları kurtarmak hem de gerektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları gerekiyordu. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının meşru yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah'a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, mânevî- önderleri olacaktır. Bu önderler Kur'an'a göre tâgutlardır, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egolarının tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Yazının başına mealini koyduğum âyet sanki bugün inmiştir, tâğût Esed ile onun zalim destekçilerini teşhir ediyor, bunlara karşı hak dine inanmış, vicdanları kararmamış Allah kullarının vazifesini hatırlatıyor.
Türkiye neye ve ne kadarına gücü yetiyorsa o kadar gayret ediyor, tek başına savaşarak bu zulmü önleme imkanı bulunmadığı için başkalarını yardıma çağırıyor, ama bu başkaları (Müslümanı, gayrı Müslimi) iman, vicdan ve ahlakın emrinde değil, geçici dünya menfaatlerinin ve çıkar hesaplarının peşinde olduklarından yalnızca konuşuyor, sıra harekete gelince parmaklarını kıpırdatmıyorlar. ABD Musul'u kurtarmak için asker üstüne asker gönderiyor, Suriye mazlumlarını kurtarmak için ise güçlü bir protesto bile yapmıyor. Rusya ateşkese razı oluyor, tahliye başlıyor, yollarda eşkıya masumlara ateş açıyor, tahliye yapılamıyor ama desteklemese bir hiç olan Esed'e “dur” demiyor, İran'a “eşkıyanızı durdurun” demiyor.
Dünyada bu zulümler devam ederse ve sözde insanların kendi çıkarları dışında kılı kıpırdamazsa, mazlumların ahu enini göklere yükselir, sözde insanların duymadığını melekler ve Yüce Mevlâ duyacağı için olağandışı müdahale vaki olursa -ki, bu her an beklenebilir- o zaman kimse başına gelenden şikayet etmesin ve başka sebep aramasın:
“Halkın sillesinin sedası yoktur,
Enseye inerse, devası yoktur.”
“
Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah bir çoğunu da bağışlar
(Şûrâ: 30).
...İran! Yapma, yazık oluyor…
04:0018/12/2016, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sultan Abdülhamid, Nâdir Şah, Efgânî, bizdeki ve diğer coğrafyalardaki İslamcılar yıllardan beri İslam Birliği'ne çağırıyor, bu amacı gerçekleştirmek için teorik ve pratik çalışmalar yapıyorlar; gel gör ki İslam dünyası gittikçe daha ziyade bölünüyor, çeşitli sebepler ve bahanelerle bölünmüş parçalar birbirine düşman oluyor, savaşıyor, Müslümanlara karşı düşmanla işbirliği bile yapabiliyorlar.
Defalarca yazdım, yine yazacağım:
Gevşek veya sıkı bir İslam ülkeleri birliğine kesin ve acil ihtiyacımız var. İlk aşamada Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Endonezya, Malezya ve Tunus arasında görüşmeler yapılarak bu kuruluş gerçekleştirilebilir. Tanımı, amacı, giriş şartları ve faaliyetleri belirlendikten sonra diğer ülkelere kapı açık olur. Bu birliğin, dönüşümlü başkanı, yönetim kurulu, bir önceki yazıda tanımladığım bir alimler ve uzmanlar heyeti ve bir İslam barış gücü olur…
Bu birliğin içinde Mısır'ın ve İran'ın bulunması ne kadar gerekli ve ne iyi olur; ama ne yazık ki, Mısır'ın durumu şimdilik buna uygun değil, İran'a gelince:
Daha öncekileri bir yana bırakalım, yakın zamanlarda Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Bahreyn'de yaptıkları içimizi acıtıyor, muhabbet ve ümitlerin gittikçe azalmasına, hatta Allah korusun düşmanca duyguların oluşmasına sebep oluyor. Hele şu Suriye'de yaptıklarını aklın, vicdanın, imanın kabul etmesi mümkün değil. Israrla mezhep saikından söz ediliyor, ben de diyorum ki, Nusayrî Esed yönetiminin Şîîlik ile ne alakası var ki, onun yanında yer alıyor ve Sünnîlleri öldürüyorlar. Sünnîler, mezhep olarak Şî'aya, Nusayrîlerden daha mı uzaktalar !?
Şu halde İran'ın davranış saikleri arasında mezhepçilikten (evet bu da var ama) daha başka unsurların bulunduğu anlaşılıyor.
Yaklaşık yirmi yıl kadar önce yaptığım İran seyahatimde Tahran'da bir Azerî terzi dükkânına girmiş, bir çaylarını içip onlarla konuşmak, dertleşmek istemiştim. İran'da hemen her gün bir ihtifal, bir yas, bir matem vesilesi ve faaliyeti vardır; o gün de bunlardan biri imiş, dükkâna yirmi beş yaşlarında, gözleri nefret ve öfkeden kızarmış bir delikanlı girdi, bir avucunda şekerler vardı, her birimize birer şeker veriyor ve avucumuza şekeri koyarken “lânet ber Ömer” diyordu. Bu genci Hz. Ömer'i öfke ile lanetleme ve Sünnîleri incitme, birlik ve kardeşliği dinamitleme noktasına kimler, hangi hedef ve politika getirmişti?
Yakın zamanda bir Şîî âyetullah'ın görüntülü konuşmasını izledim, “ashâbı ve Sünnîleri” tekfir ediyordu. Bazı Sünnî alimler de onları tekfir ediyorlar.
Peki bu öfke, bu kin, bu bitip tükenmeyen matemlerin şuur altına yerleştirdiği intikam duygusu hangi sonuçları veriyor?
Sonuçlar ortada:
Şîî komutan Halep'te emir veriyor: “Nerede bir Sünnî görürseniz öldürün!”
Katar İran'ın füzelerine karşı ABD'den savunma sistemleri almak istiyor, İran bunu savaş ilanı sayıyor…
İran PKK ve PYD'yi destekleyebiliyor.
Aslında İslam ülkeleri, hak, adalet ve İslam düşmanlarına karşı dengeleyici ve caydırıcı güze sahip olmak mecburiyetindedirler, bu gücün de başında nükleer olanları geliyor. Ama diğer İslam ülkeleri İran'ın böyle bir güce sahip olmasından endişe ediyor ve ABD'nin kontrolüne destek veriyorlar…
Ne acı bir tablo!
Yıllarca önce İstanbul'da bir sempozyum yapılmıştı, İran'dan itibarlı âyetullah derecesinde alimler de davet edilmişlerdi, sonuç bildirisinde şu cümleler vardı:
“Dinin usulü (olmazsa olmaz inanç esasları) vardır, mezhebin usulü vardır. Kişiyi Müslüman eden “dinin usulü”dür. Mezhebin usulü ise kişiyi Sünnî, Şîî, Zeydî… kılar. Müslümanlar herkesi kendi mezhebinde bıraksınlar ve dinin usulündeki ortak inanca dayalı kardeşlik birliğini ön plana alsınlar…”
Ey iki tarafın alimleri, maskeleri atın, iyi niyetli ve samimi olarak bir araya gelin, mezhepçiliği bir yana bırakın, “Şîîlik, Sünnîlik herkesin kendine, hepimiz Müslümanız” diyerek birlik olun, akan kanları durdurmak için, düşmanın kazancına son vermek için canınızı bile feda ederek ülkeniz insanlarını uyarın, yönetimlere baskı yapın…
Yoksa kıyametimizi kendimiz koparacağız!
Yazık, çok yazık!
.Teröre karşı
04:0022/12/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hedefleri arasında ülkemizi bölmek, iç savaş çıkarmak, halkı bezdirmek ve yıldırmak, hükümeti dize getirmek… olduğu anlaşılan terör eylemlerine karşı topyekün mücadele etmek elzemdir. Şu halde bu ülkede yaşayan ve hain olmayan her bir ferdin bu mücadelede üzerine düşen vazifeler vardır:
*Hepimiz dikkatli olacağız, nemelazımcılık yok, çevremizde şüpheli bir şahıs ve durum gördüğümüzde vakit geçirmeden ilgili mercii haberdar edeceğiz.
*Olaylar ne kadar zararlı ve acı olursa olsun “ağlamak, yanmak, acımak” var, ama “halimiz ne olacak, felaket kapıda, sonumuz geldi” gibi bir duygu ve düşünce yok, yılmak, çözülmek, korkuya ve ümitsizliğe kapılmak yok!
*İç savaş veya halkı birbirine düşürüp kaos çıkarmak nasıl olur? Toplumda kabuk bağlamış yaralar, gerginlik ve hassasiyet noktaları, iyi kötü barış içinde yaşayan gruplar vardır; bu grupları birbirine karşı tahrik edecek şayialar yayar, eylemlerde bulunurlar, taraflar içinde saf, kapılgan, kolayca yönlendirilebilir şahıslar vardır, bunları kullanırlar, olmadı araya bir takım hainleri veya istihbarat elemanlarını sokarlar, derken gruplar arası atışmalar ve sonra eylemler başlar. Bunları defalarca yaşadık ve zararlarını gördük, acılarını çektik. Aklı başında olan kişi bir akrep yuvasına veya yılan deliğine elini ikinci kere sokmaz. Bu konuda da uyanık ve tedbirli olmamız, içimizde heyecanı aklına galip insanlar varsa ve bunlar tahrike kapılıp farklı gruba karşı olumsuz söz ve eyleme kalkışıyorsa ona engel olmamız zorunludur. Uzun vadede ise eğitim yoluyla insanımızın aklına ve ruhuna şunu işlemeliyiz: “Bizim başka bir ülkemiz yok, bu topraklar da yalnızca bir gruba ait olmamıştır ve olamaz; çeşitli bakımlardan farklı da olsak eşit insan hakları çerçevesinde bu ülkenin vatandaşları olarak birlikte yaşamaktan, herkesin faydasına olanı elde etmek ve zararına olanı defetmek için canla başla çalışmak ve dayanışmaktan başka yolumuz ve çaremiz yoktur”.
*Şahsi intikam ve masumu cezalandırmak yoktur. İslam hukukunda ve seküler hukuklarda “suçun ve cezanın şahsîliği” ilkesi vardır; suçu kimler işlemişlerse onlar suçludur ve cezayı da yalnız onlar çekerler. İlkel topluluklarda ve bir zamanlar Doğu'da ve Karadeniz bölgesinde bu ilkeyi çiğneyen intikam uygulaması vardı. Bir aile veya kabileden bir kişi cinayete kurban giderse suçlunun aile ve kabilesinden rastgele biri öldürülür ve böylece intikam alınmış sayılırdı. İslam bu uygulamayı kesinlikle yasaklamıştır. Bunu gruplar arasında düşünelim: Bir Alevî, bir Türk, bir Kürt… farklı kesimden birine ve ya gruba karşı bir cinayet işlese grubun tamamını suçlu saymak ve onlara zarar vererek intikam almaya kalkışmak dine, hukuka ve adalete aykırıdır. Zaten terörün istediği de budur; belli bir eylem (bu terör eylemi de olur) bir gruba mal edilsin ve diğer gruplar onlardan intikam almak üzere harekete geçsinler, Çorum ve Maraş olaylarına benzer olaylar patlasın, terör odakları ile onların iplerini ellerinde tutanlar da amaçlarına ulaşsınlar! Böyle bir sonuca yardımcı olmak terörle mücadele değildir, aksine teröre yardım ve yataklık etme mahiyetindedir.
Sıkıntılı günler yaşıyoruz, terör olayları içimizi acıtıyor, tahrikler, telkinler, hıyanetler kol geziyor, bu durumda bu asil millete düşen akıllı, basiretli, sabırlı, hikmetli davranmak, hak, hukuk ve adalete sarılmaktır. Bu günlerin de gelip geçeceğini, bin yıldır bu topraklarda hakim olan milletin yine hakim olmaya devam edeceğini, eğer aklın ve hikmetin yolunu tutarsa ihtişamlı günlerin yine geleceğini düşünmek ve unutmamak da mücadelenin bir parçasıdır.
Îsâr ahlâkı
04:0023/12/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah'ın (başka) beldeler halkından alıp resulüne fey' olarak verdikleri, Allah'a, Peygamber'e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah'a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir. /(Bu gelirler) Allah'ın lütuf ve rızâsının peşine düşerek Allah'a ve Resulü'ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul muhacirlerin hakkıdır. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. /Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır/ Bunların ardından gelenler de 'Ey Rabbimiz!' derler, 'Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin' (Haşr: 7-10).
Yazının başlığı, yukarıdaki âyet mealleri içinden “
ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler" ifadesinden alınmıştır. Allah Teâlâ'nın sevdiği ve övdüğü kullar, başkaları ihtiyaç içinde kıvranırken “lüküs hayat" yaşayanlar değil, kendi ihtiyaçlarından önce daha fazla ihtiyaç içinde olan din kardeşlerini düşünen ve ellerindekini onlara veren veya onlarla paylaşan müminlerdir. Gazilere dağıtılan ganimet kapsamına girmeyen savaş kazanımları (fey' ve ganimet arazi), servete yalnızca zenginler sahip olup kullanmasınlar, yoksullar ve ihtiyaç sahipleri de milli servetten istifade etsinler diye sosyal adaletin gerektirdiği gibi dağıtılıyor. Ayrıca bu âyetlerde din kardeşliğinin, bugün çok muhtaç olduğumuz belli şartları ve vasıfları açıklanıyor. Îsâr ahlâkının muhteşem bir tablo gibi tasvirini M. Akif -uzunca olduğu için kısmen verdiğim- şu mısralarında yapıyor: Huzeyfetü'l-Adevî der ki: Harb-i Yermûk'ün, Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün. İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtal, Silâhı attım elimden, su yüklenip derhal… Şehidi çoksa da, gazisi hiç mi yok?.. Derken, Derin bir inleme duydum Fakat, bu ses nerden? Sırayla okşadığım sineler bütün bî-ruh Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh. Dedim: Biraz su getirdim, içer misin, versem? Gözüyle Ver! demek isterken, arkadan bir elem, Enine başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti, Götür! deyip bana îmada ses gelen ciheti... Ne yapsam içmeyecek, boştu, anladım, ibrâm (ısrar); O yükselen sese koştum ki: As'ın oğlu Hişâm. Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları; Su istiyordu garibin dönüp duran nazarı. İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa âh!., Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh! Hişam'ı gör ki: O halinde kaşlarıyla bana, “Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana." Epey zaman aradım ah eden o muhtazarı. Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk'a son nazarı! Hişam'ı bari bulaydım, dedim, hemen döndüm: Meğer şikarına benden çabuk yetişmiş ölüm! Demek, bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid. Koşup hizasına geldim: O kahraman da şehid. Şark'ın ki mefahir dolu, mazî-i kemâli, Ya Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli! Şirazesi kopmuş gibi, manzûme-i iman, Yaprakları yırtık, sürünür yerde, perîşân . Vahdet mi şiârıydı? Görün şimdi gelin de: Her parçası bir mel'abe (oyuncak) eyyâmın elinde! Tarihine mev'ûd-i ezelken ebediyyet (tarihine ebedî var olmak vaad edilmişken), Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden ümmet ! Nisyana çıkan yolda mı kaldın gümrâh (yolunu kaybetmiş)? Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!
Gariplikler ve çelişkiler dünyası
04:0025/12/2016, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazıya “Batı'nın iki yüzü, dünyada çifte standart ahlaksızlığı” gibi başlıklar da konabilir.
Örnek saymakla bitmez de biz ikisi üzerinde duralım. Haber şöyle:
“Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Berlin'de düzenlenen saldırının Tunuslu failinin öldürülmesinin ardından yasadışı bir şekilde Almanya'da kalan bütün Tunusluların sınır dışı edileceğini açıkladı”.
Türkiye'nin canını yakan, büyük mal ve can kaybına sebep olan terör faaliyetlerini icra edip Almanya'ya kaçan ve orada olup bunları destekleyen, bir kısmı da oturma hakkına sahip olmadan burada yaşayan çok sayıda suçlu ve şüpheli var; sayın Merkel bunları sınır dışı etmiyor, Türkiye tarafından istenenleri vermiyor, terörün küçük bir ucu kendilerine dokununca suçlu suçsuz ayırmadan bütün Tunusluları sınır dışı etmeye karar veriyor!
Sayın Merkel ve Almanya'nın insanları,
Eğer medeniyet, ahlak, insan hakları gibi kavramları kullanıyor ve bunlara sahip olmakla övünüyorsanız ölüm kusan silahlardan, cehennemî bombardımanlardan kaçarak ülkenize sığınmak isteyen mültecileri kabul etmeniz, Türkiye'nin kabul ettiği üç milyondan fazla sığınmacının yükünü de biraz olsun azaltmak için onlara yardım etmeniz gerekirdi. Ve kurunun yanında yaşı da yakmamanız icap ederdi.
İkinci örnek Myanmar (Burma, Birmanya).
Dünya ölçeğinde bir anket yapılmış, konusu muhtaçlara yardım. Fiilen yardım eden ve yardımdan yana olan ülkeler arasında Myanmar birinci gelmiş!
Peki bu ülkenin Budistleri bu kadar yardımsevermişler de bu yardımları kime yapmışlar ve sıra Müslümanlara gelince ne yapmışlar?
Bu sorunun cevabı aşağıdaki ansiklopedik bilgide ve haberlerdedir.
Çoğunluğu
Budist
olan Myanmar'da resmî makamların yalanlarına rağmen Müslümanlar nüfusun % 4'ünü değil, Müslüman önderlerin açıklamalarına göre % 10 ile 14'ünü oluşturuyor ve büyük çoğunluğu da
Hanefi
mezhebine mensup bulunuyorlar.
1947 yılından bu yana devam eden
Arakan İsyanı
'nda Myanmar Ordusu ile Myanmar'daki Müslüman azınlık
Rohingyalar
arasında sık sık çatışmalar yaşanmaktadır.
2012 Arakan Bölgesi ayaklanmaları
ile artan çatışmalar sırasında Myanmar Hükümeti ve siviller tarafından Müslüman azınlığa yönelik katliam yapılmıştır. 2016 yılında Myanmar Dini İşler Bakanı Aung Ko ülkede yaşayan
Budistleri
tam vatandaş ilan etmiş
Müslümanları
ise “yan ve yarı vatandaş” şeklinde tanımlanmıştır.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW),
Myanmar
'da çatışmaların hüküm sürdüğü Arakan eyaletinin Maungdaw bölgesinde Arakanlı Müslümanların (
Rohingyalar
ın) yaşadığı köylerin bölgede operasyon yürüten ordu güçleri tarafından yok edildiğini bildirdi (1500 bina yakılmış).
Rohingya'da Müslüman azınlığa karşı başlatılan soykırım, Budist rahiplerin 3 Müslüman gencin üzerine attıkları iftiranın alevlenmesi ile başladı.
Öncelikle 3 kişilik bir Budist rahip grubu, 26 yaşındaki Burmalı bir kadına tecavüz edip ardından onu öldürdüler. Katil Budist rahipler, öldürdükleri kadının cesedini, bölgede bulunan bir Müslüman köyünün yakınlarına bırakıp kaçtılar. Cesedin bulunmasının ardından yetkili Budist rahipleri ve Burma hükümet yetkilileri kadının başına gelen hadiselerden ötürü Müslümanları sorumlu tuttular. Neticede 3 masum Müslüman genç tutuklandı. Tutuklanan gençlerden biri dövülerek öldürüldü. Diğer ikisi de mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Böylece hükümet, bir iftira vasıtası ile tüm dünyanın gözü önünde Müslümanlara karşı bir soykırımın ilk tohumlarını atmış oldu...
Bu hadiseyi takip eden aylarda, birçok radikal rahip, Burma içerisinde ve dışarısında Rohingyalılara karşı bir anti-propoganda başlattı. Daha sonra bu gösteriler, birtakım hükümet yetkililerinin katılımı ve desteği ile amacından saptırılarak çizgiden çıkmıştır. 3 Haziran 2012-Arakan şehri güneyinde bulunan Toungup şehir merkezinde, 8 Müslüman hacı ve yanlarında bulunan 2 otobüs muavini ve bir kadın, Budist rahipler tarafından öldürüldüler. 5 kişi ise kaçarak canlarını kurtarabildi.
Bu insanlık dışı olay örnekleri oldukça çok. Şu rahiplere bakar mısınız, yardımda birinci sırada yer almış oluyorlar, bunu dünyaya duyuruyorlar, ama cinayetlerde ve katliamlarda birinci sırada yer aldıklarını dünyadan gizliyorlar!
Bu öğretmenin sesine kulak verilmeli
04:0029/12/2016, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendisini tanıyor ve güveniyorum. Köşeme aldığım aşağıdaki mektubunda yaptığı tespit ve tavsiyelerin bir kısmı bütün okullar için geçerli olmayabilir, ama herkesin istifade edebileceğini düşünüyorum.
…Epey oldu yazışmayalı. İnşallah iyisinizdir. Gerçi size bir sözüm de vardı onu da hitama erdiremedik ama imam hatipler hakkında yazdığınız yazılara katkı olması babında birkaç hususa temas etmek istiyorum.
Yalnız bu defa size geçen sene yazdığımdan farklı bir konuma da sahip olarak yazıyorum. Zira geçen sene imam hatip mezunu ve imam hatipte görev yapan bir öğretmen olarak yazmıştım fakat bu sene bunların yanına imam hatipte öğrencisi olan bir veli olarak da yazıyorum. Lise ile alakalı da yazılabilecekler var. Fakat burada ağırlıklı olarak imam hatip ortaokullarıyla alakalı birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Müsaadenizle bunları da maddeler halinde yazacağım. Gerek planlama gerekse uygulama açısından bunlar üzerinde kafa yormamız gerekiyor.
*İlkokuldan ortaokula geçen öğrencilerle alakalı intibak çalışmalarına gerektiği kadar önem verilmiyor. Oysa ilk haftalarda öğrencilerin hem birbiriyle hem de okulla kaynaşmaları açısından bunun üzerinde detaylı olarak düşünülmeli.
*Biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim derslerine bazı okullarda camilerde görevli olan imamlar giriyor…Pedagojik formasyonları var mı?.. Oğlum üzerinden gördüğüm şu: İmam olup derslere giren ayrıca medrese eğitimi alanların öğrencilere karşı tavır ve tutumları sert. Bu ise öğrencinin o ders günü geldiğinde kaygısını arttırıyor. Ayrıca bu hocaların bazı harfleri telaffuz biçimlerinde de sorunlar oluyor. Diyelim bir değişiklik oldu başka bir hoca derse geldiğinde öğrenciler farklı bir telaffuzla karşılaştıklarında bunun içinden çıkamıyorlar. Keza bu hocalar yazılı, performans ve uygulama notu ayrımının da farkında değiller.
*İmam hatip ortaokullarında Temel Dini Bilgiler, Siyer ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin içeriklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor… Çünkü bu derslerin ortak konuları fazla… Bunlardan biri yerine Hüsnü Hat dersine benzer yazı odaklı bir ders programı üzerinde düşünülmeli. Öğrencilerin genel manada İslâmî ilimlere hazırlanması ve okuma-yazma sorunlarını önemli ölçüde azaltacaktır böylesi bir uygulama. Ayrıca görsel sanat boyutu da var tabii.
*Ortaokullar başta olmak üzere Siyer dersi içeriğinin daha detaylandırılması gerekiyor. Çoklu zekâya uygun olarak yıl, kronoloji, sahabilerin sayısı, Mekke-Medine dönemi Müslümanların durumu, sosyal hayat vb. konularda siyer dersinin içeriği yetersiz.
*Ortaokullara dönük olarak sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği siyer okuma kitaplarının hem İslâmî ve teknik açıdan (hurafe, zayıf rivayet, abartılı anlatım, imla vb.) hem de çocukların seviyesine uygun olup olmadığı kontrol edilmiyor. Sözgelimi imam hatip ortaokulları için düzenlenen bir yarışmadaki kitapla imam hatip liseleri için düzenlenen bir yarışmada aynı kitap okutuluyor.
*Siyer, Temel Dini Bilgiler ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde öğretmenlerin anlatacakları örnek durum/olay, kıssa vb. konularda son derece dikkatli ve seçici olmaları gerekiyor. Bunlara dikkat edilmediğinde öğrenciler açısından birtakım sorunlar ortaya çıkabiliyor.
*İmam hatip ortaokulları başta olmak üzere tüm ortaokullarda öğrencilerin serbest okuma faaliyetlerinin planlanması gerekiyor. Öğrenciler gerek müfredat gerekse kültürel kazanımlar açısından daha donanımlı hale getirilmek isteniyorsa bu döneme ilişkin çalıştay vb. etkinlikler düzenlenmeli. Aksi takdirde öğrencilerin okuma faaliyetleri ya niteliksiz eserlere teslim oluyor ya da hiç okumamak gibi bir durum ortaya çıkabiliyor.
*Bununla bağlantılı olarak imam hatip lise ve ortaokulları için diğer ders kazanımlarını da dikkate alan okuma listeleri hazırlanmalı. Meslek dersleri (ki bu tabiri de değiştirmeniz lazım artık) öğretmenleri, “Kitap okutmak benim görevim değil, ben Edebiyatçı/Türkçeci değilim” tavrından kaçınmalılar. Mesela liselerde İslâm Tarihi, Kırk Hadis, Biyografiler, Mevlid veya Muhammed Hamidullah hocanın kitapları vb. eserler İslâmî ilimler konulu derslerin ilgili sınıf kazanımları, öğrenci seviyesi vb. hususlar dikkate alınarak mutlaka eğitim ortamına dâhil edilmeli.
*İslâmî ilimleri okutan öğretmenlerin felsefe grubu derslerine karşı öğrencileri şartlandırmaktan vazgeçmeleri lazım.
*İmam hatip okullarında eğitim ve öğretim yılının başında ve sonunda düzenlenen seminerlere katılan akademisyen ve eğitimcilerin bu okullarda çalışan tüm öğretmenlerin meslek dersi hocası yahut 'dindar' olmadıklarını dikkate alan bir üslup geliştirmeleri gerekiyor.
*İmam hatip okulları başta olmak üzere okullardaki en az bir müdür yardımcısının sadece müfredat kazanımları ve kültürel etkinlikler konusuna odaklanmasının kaliteyi arttıracağını düşünüyorum.
*Düzenlenen kültürel etkinliklerin askeri usul yani bir okul öğrencilerini tıkış tıkış toplu taşıma araçlarına bindirerek değil parçalı ve yıl içerisine yayılacak bir biçimde yapılması lazım.
*ÖNDER başta olmak üzere imam hatip odaklı kurumların yayımladıkları dergilere çekidüzen vermeleri lazım…
*Belki de en önemlisi şu: İstanbul'da imam hatip ortaokullarından mezun olan öğrencilerin kahir ekseriyeti niçin imam hatip liselerini tercih etmedi?
Şimdilik bu kadar diyelim…
Allah’ı unutmak
04:0030/12/2016, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Ey iman edenler! Allah'a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! (Evet) Allah'a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır./Allah'ı unutan, bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmışlardır” (Haşir: 18-19).
Olaylar ve müminlere yakışmayan davranışlar içinde ruhum sıkıldıkça “Arkadaşlar ölüm var!” başlıklı bir yazı yazsam diyordum, bugün aynı mealde farklı başlıkla onu yazmaya çalışacağım.
Niçin “arkadaşlar” diyorum; çünkü müminleri, Müslüman sıfatı taşıyanları, dış görünüşleri ile bunu ilan edenleri kastediyorum.
Hep şunu söyleyegeldik: İman ile ahlak arasında sıkı bir ilişki vardır; Allah'a ve ahirete imanı olmayanların içinde de mahiyeti ve sınırları kendilerince belirlenmiş bir ahlak anlayış ve uygulamasına sahip olanlar bulunabilir, ancak Allah'a ve ahirete iman edenler ve O'nun, ahlakını beğendiği bir elçisinin örnekliğini bilenler ve görenlerde güzel ahlakın daha ziyade bulunması tabiidir, böyle olmalıdır.
Allah kullarını varlıkla ve yoklukla, zaferle ve yenilgi ile, iktidarla ve onu kaybetmekle, sağlıkla ve hastalıkla… imtihan eder; her iki durum da müminlerin, sözde değil özde ve davranışta mümin olup olmadıklarını ortaya çıkarır, imtihanda aldıkları nota göre muamele eder.
İman-amel bütünlüğünü sağlama mücadelesinde (büyük cihadda) Allah'a ve ahirete imanın etkisi diğer iman esaslarından daha fazla olduğu için de Kitabında sıkça “bu iki imana” atıfta bulunur.
Şimdi dönüp bakalım:
Altı iman maddesine inanan ve bu meyanda Allah'a ve ahirete iman etmiş bulunan, böyle diyen ve böyle bilinen “arkadaşlar” ne yapıyorlar?
Yapıp ettiklerine bakınca “Allah'ı unuttukları için kendileri de kendilerine unutturulmuş olanlar” gibi mi davranıyorlar, yoksa her adımlarını “Allah var, ahiret var, hesap var, her yaptığımızı gören ve bilen var…” diyerek mi atıyorlar.
Müminim diyenlerin hayatlarında yalan, gıybet, iftira, kumpas, zulüm, kul hakkına tecavüz, faiz, zina, yolsuzluk, rüşvet, kayırma, haksız iktisap, egoizm, tembellik, pislik, gerektiğinde cihaddan (maddi ve manevi değerleri korumak için meşru bir otoritenin liderliğinde mücadele etmekten) geri durmak, mutluluğu maddede ve dünya hayatındaki refahta aramak ve bulmak, başka sevgileri Allah ve Resulullah sevgisinin -davranışta- önüne geçirmek… var ise bu nasıl imadır, bu nasıl Müslümanlıktır!?
İnsanın kendini bilmesi ile Allah'ı bilmesi arasında sıkı bir ilişki vardır. “Zübde-i âlem”, “kâinatın gözbebeği” olduğunu bilmeyen, bilip de unutan insanlar Allah'ı da bilemezler ve O'nu da unuturlar. Allah'ı bilmeyen ve unutan insanlar insanlıklarını da unuturlar, diğer canlılar gibi yaşar ve ölürler; işte bu durum insanın dünya hayatında en büyük ziyanıdır, hiçbir ziyan ve kayıp bundan daha büyük olamaz.
Bu ülkede bir zamanlar insanların Allah'ı anmalarının ve dinlerini yaşamalarının önünde engeller vardı, şimdi bu engellerin önemli bir kısmı kaldırıldı, tabii sorumluluk da bu ölçüde büyüdü.
Unutmayalım ki, nimetlere şükür onları yerinde ve amacına uygun kullanmakla olur.
.
.
Bugün 528 ziyaretçi (1369 klik) kişi burdaydı!
.Kucaklamanın sınırı
00:001/01/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İmam hatip, ilâhiyat ve Diyanet camiası bütün dînî yapılara ve oluşumlara (mezheb, cemaat, tarikat ve cereyanlara) müsamaha ile yaklaşsın, tamamı ile diyalog içinde olsun, hepsini kucaklasın, yanlışları yapı ismi vermeden tenkit etsin, doğrusu ne ise onu anlatsın” diyenler var.
Ben de diyorum ki, bu müsamaha ve kucaklamanın bir sınırı olmalıdır; bu sınırı aşanlar ve kırmızı çizgiyi çiğneyenler isimleri anılarak tenkit edilmeli, doğru ve meşru olana yönlendirilmeli, dinlemeyenler sevilmemeli, hoş görülmemeli, ayrıca devlet önleyici tedbirler almalıdır.
Nedir bu kırmızı çizgiler:
*
Şiddet
DAİŞ, darbeci Fetöcüler, bir kısım cihatçılarda olduğu gibi dâvâlarını şiddete başvurarak ve silah kullanarak başarıya ulaştırmak isteyenlere müsamaha edilemez.
*
Ayrımcılık, dışlayıcılık
Tekfir (dinden çıkarmak), tadlîl (ehl-i sünnetten çıkarmak, sapkın demek), tefsîk (günahkâr ve fâsık demek), ırkçılık ve mezhepçilik yapmak ayrımcılıktır, dışlayıcılıktır, bölücülüktür, ümmetin birliğine sıkılan kurşunlardır. Bir mümini bunlardan biri ile itham edebilmek için âlimlerin ittifak etmiş olmaları gerekir. Mesela tekfir örneğini alalım: Bazılarına göre kıbleye karşı tükürsen kâfir olursun, bazılarına göre ise yaptığın veya söylediğin yüzde doksan dokuz dinden çıktığını, yüzde bir de çıkmadığını gösterse sana kâfir denemez. Şu halde kendilerince bir İslam tarif edip, sınırlarını çizip bunun dışında kalanları tekfir edenlere müsamaha edilemez.
*
Tek-bencilik
Doğru İslam'ı, kurtuluş yolunu kendi anladıkları İslam ve yoldan ibaret bilip başka İslam anlayışlarını ve dini yaşama yollarını yanlış, bâtıl, işe yaramaz ilan eden (ilan etmese de) böyle inanan ve imkan bulduğunda buna göre davranan yapılara müsamaha edilemez. İmam hatipleri, ilahiyat fakültelerini ve Diyanet'i karalayıp bunların yerine kursları, medreseleri ve sokak müftü ve mürşidlerini ikame etmeye çalışanlar bu maddeye örnektir. Her kim İmam Hatiplere, İlahiyat fakültelerine ve Diyanet'e cephe alıyorsa bilin ki, yanlış yoldadır; ya cehalet, ya gaflet ya hıyanet içindedir. Bunlara müsamaha edilemez. Bize göre İslam'ı öğrenen ve öğreten bütün şahıslar ve kuruluşlar arasında diyalog, işbirliği, fikir alış-verişi, kardeşçe yardımlaşma olmalıdır.
Tarikatlar ve mezhepler de kırmızı çizgileri aşmayan emsal yapılara meşru, kardeş, alternatif olarak bakmalı, kardeşlik anlayışının sınırını, tamamını kapsayacak kadar geniş tutmalıdırlar.
*
Nefret söylemi
Efendimiz (s.a.),
“Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin”
buyuruyorlar.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
“
Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.” (Mümtehine: 
Müslüman olmayanlar bile kırmızı çizgileri çiğnemediklerinde onlarla iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmamız emredilmişken Müslüman gruplar arasında nefret ve düşmanlık doğuracak söylemler ve davranışlara müsamaha edilemez.
Hz. Ali Hâricîlere şöyle demişti:
“Bizimle ibadet etmek isterseniz mescidimiz size de açıktır. Bizimle cihada katılırsanız hak ve ödevde eşit oluruz. Kendi bölgenizde barış içinde yaşamak isterseniz size dokunmayız. Bize silah çekerseniz biz de size silah çekeriz”.
İşte düstur, işte davranış kılavuzu.
.Terör dini nasıl kullanıyor
04:005/01/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Terör ile din arasında ilişki kurup terörden dini sorumlu tutanların bir kısmı, büyük acılara, korku ve yılgınlığa sebep olan terör olaylarını kullanarak dini yıpratmak, halkı dinden soğutmak, dine karşı olan davalarını güçlendirmek isteyebilirler.
Öte yandan terör kolay bir iş olmadığı, daima ölüm, yaralanma, yakalanıp ceza görme tehlikesi bulunduğu için teröristi motive edecek, onu gerektiğinde ölüm pahasına eyleme sevk edecek araçlara ihtiyaç vardır ve bu araçlar dinden ibaret olmamakla beraber aralarında din de vardır. Çünkü insanlar maddi menfaat, kin, ideoloji, siyasi çıkar gibi sebeplerle canı pahasına terör eylemlerine karışabildikleri gibi samimi inançları sebebiyle de terör eylemleri yapıyorlar.
Sebep ve saik olarak din bahis konusu olduğunda terörü yaptıranlar samimi dindarlar olmayabilir, onlar samimi dindarları kullanarak ve kendilerini de dindar göstererek amaçlarına ulaşmak isterler.
Samimi dindarlara gelince önemli soru şudur: Dinler ve özellikle İslam terörü teşvik etmek şöyle dursun bu çeşit eylemlere izin verir mi?
Kesin cevap “Hayır, asla izin vermez” den ibarettir.
Terörün amacı hedef kitleyi korkutmak, yıldırmak, direnci kırmak olduğu için terör suçlu suçsuz, zalim mazlum ayırmadan eylemini icra eder ve pek çok mazlumun, masumun can ve mal kaybına, ülkenin zarar görmesine sebep olur.
Mâide suresinin 32. ve devamındaki âyetler bir masumun öldürülmesini, bütün insanların öldürülmesi gibi değerlendirmiş ve bu eylemin ağır cezasını açıklamıştır. Üstelik bu ilâhî hükmün bütün hak (ilâhî, vahye dayanan) dinlerde mevcut olduğunu da güçlü bir şekilde ifade etmiştir.
Dini kullanan terör odakları kullandıkları gafilleri “Allah rızasına nail olmak ve cenneti hak etmek”le kandırıyorlar. Maksatlarına ulaşabilmek için de önce, terörün hedefi olan topluluk, şahıs ve devleti tekfir ediyorlar; yani kâfir, dinden çıkmış, din düşmanı olarak ilan ediyorlar. Psikolojik alt yapısı çeşitli sebeplerle müsait olan birilerini buluyor, din düşmanlarına ve/veya dinden çıkmışlara uygulayacakları terörün cihad olduğunu, yaşarlarsa kahraman, ölürlerse cennetlik olacaklarını telkin ediyorlar, “samimi” inanmış gafil ve cahiller de buna aldanarak cinayetlerini işliyorlar.
Bu noktada önemli soru da şudur:
Bir şahsı, topluluğu ve devleti kâfir ilan etmek dinde var mıdır? Ve kâfir olanların öldürülmeleri mi gerekir?
Bir kimse, “Ben dine inanmıyorum, Müslüman değilim, önce Müslümandım ama şimdi çıktım, artık onu kabul etmiyor ve inanmıyorum” derse dinden çıkmış olur. Yoksa başkalarının yakıştırması ve yaftalamasıyla dinden çıkmış olmaz.
Diyelim ki dinden çıkmış veya zaten Müslüman değilmiş, başka bir dine inanıyor veya dinsiz imiş; bu takdirde “sırf Müslüman olmadığı veya dinden çıktığı için o kimse (mürted, kâfir) ölümü hak eder mi?
İslam'a hiç girmemiş, Müslüman olmamış kimseler, Müslümanların dinlerine ve yurtlarına karşı savaş açarlarsa onlarla savaşılır, ölme ve öldürme pahasına din ve yurt savunulur, ama onlar barış içinde yaşamak ve ilişki kurmak isterlerse “iyilik ve adalet çerçevesinde” onlarla ilişki kurulur (Bak. Mümtehine suresi: 8-9).
Kendi iradesiyle ve beyanı ile dinden çıktığı (mürted olduğu) anlaşılanlara gelince; kadim fıkıhta bunların tövbeye davet edileceği, tövbe etmezlerse öldürüleceğine dair yorumlar, hükümler ve içtihatlar vardır; ancak buna karşılık mürtedler de Müslümanlara karşı savaş açmadıkça ve savaşanlara katılmadıkça öldürülemez yorumu da vardır.
Bu noktada karşımıza şu sorular çıkıyor:
1.
Bir kimsenin dinden çıktığına, kâfir olduğuna kim neye göre karar verecek?
2.
”Dinden çıkan öldürülür” diyenlere göre bunu kim hangi yetki ile icra edecek?
3.
Dinden çıkan devlete karşı savaş açılır mı, açılırsa buna kim karar verir?
4.
Dinden çıktığı için cezalandırılacak kimsenin yanında masumları da cezalandırmak caiz midir?
Bu sorulara da başka bir yazıda cevap verelim. Ancak şunu hemen kaydedelim ki, mürted öldürülür diyenlere göre dahi bu yüzden masum (suçsuz, günahsız) insanlar öldürülemez, şu halde terör yapılamaz; buna caiz diyen bir İslam alimi mevcut değildir.
Suçta ve cezada ferdî sorumluluk
04:006/01/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hiçbir suçlu ve günahkâr başkasının suç ve günahını yüklenmez. / İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. /Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. /Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm: 41).
Meâlini verdiğim âyetlerde hem cezâî sorumluluğun ferdî (bireysel) olduğu hem de insanın kazancının, elde edeceği faydanın ancak kendi emeği, gayreti ve çabasına bağlı bulunduğu ifade edilmektedir.
Cezâî sorumluluğun ferdî olduğu konusunda İslam hukukunda farklı bir anlayış ve yorum yoktur. İlkel toplumlarda ve medeniyet çağında yaşadıkları halde ilkel atalarından kalan bazı kötü mirasları devam ettiren çevrelerde bu altın kurala riayete etmeyenler, kan ve intikam davası güdenler, birinin işlediği suçtan dolayı onun masum (suçsuz, günahsız) yakınlarını cezalandıranlar olmuştur ve hâl da vardır.
İslam adına terör eylemi yapanlar bu ayetleri ve bu tartışılamaz kuralı da ihlal ediyor, kendilerine göre suçlu saydıkları insanlar yanında masumları da yaralıyor, katlediyor, büyük zararlara sebep oluyorlar.
IŞİD'in yaptığı terör eylemlerinde ve katliamlarında “mürted ilan etme” hükmünü kullandığı biliniyor. Başka yazılarımda İslam'ın iman esaslarına inanmış, dinden çıkmayı aklından bile geçirmemiş insanları temelsiz bazı iddialar ve ithamlarla tekfir etmenin ve mürted saymanın İslam'da yeri olmadığını açıkladım ve buna yeri geldikçe devam edeceğim.
Farz-ı muhal (olmazı varsayarak) onların mürted saydıkları insanlara karşı terör eylemi yaptıkları düşünülse bile yaptıklarının yine İslam'da yeri bulunamaz; çünkü terörün gözü kördür; çoluk, çocuk, hayvan, masum ayırmadan vurur, öldürür, yaralar; bunları da mürted saymak hiçbir yoruma göre mümkün değildir.
Âyetlerin ikinci kısmı cezada değil de kazançta ve menfaatte sa'y kanunu adı verilen “emek-kazanç” ilişkisini açıklıyor. Başka âyetlerde, hadislerde, fıkıhta ve uygulamada insanların, kendi emekleri ve çabaları olmadan da mülk, kazanç ve menfaat elde ettikleri, bunun miras, bağış, tasadduk, zekat gibi meşru olanları da bulunduğu için tefsirciler âyeti, çelişki görüntüsünü giderecek şekilde yorumlamak durumunda kalmışlar ve farklı açıklamalar yapmışlardır.
Ben de şöyle anlıyorum:
İnsan bir kazanç ve menfaat elde etmek istiyorsa bunun tabii ve garanti yolu o kazancı ve menfaati elde etmenin bedelini ödemektir; yani sa'ydir, emektir, çabadır. Kazancın tabii ve garanti olan bu yolunu deneyenler mutlaka sonuç alırlar; eğer borçlular hak edenin alacağını ödemezlerse devlet zorla alır ve hak sahibine verir, devlet de bunu yapmazsa ebedî âlemde Allah alır ve hak sahibine verir. İşte bu manada ve bu sonuçları doğuran emek, çaba ve gayretin sağladığını başka bir yoldan sağlamak mümkün değildir. Miras, bağış, tasadduk, hediye vb.'lerine bel bağlayanlar ve bunları bekleyerek çalışmayı, emek vermeyi ve çabayı terk edenler hüsrana uğrayabilirler.
Evlâdın ana babası için yaptıklarından dünyada ve ahirette faydalanmak vardır, müminlerin birbirine şefaatleri de vardır; ancak bunlar da garanti değildir; ya olur, ya olmaz, bunlara güvenerek vazifesini yapmayanlar da sa'y kanununu ihlal etmiş olurlar. Ayrıca bir insanın hayırlı evladı, yakınları ve dostları varsa bunları edinmek için elden gelen yapılmış ve bu manada sa'y gerçekleşmiş demektir.
Kâfir oldu diye öldürmek
04:008/01/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Perşembe yazısının sonunda sorular sormuş cevabını da ertelemiştik. Bunlardan ikisi şöyle idi:
1.
Bir kimsenin dinden çıktığına, kâfir olduğuna kim neye göre karar verecek?
2.
“Dinden çıkan öldürülür” diyenlere göre bunu kim hangi yetki ile icra edecek?
Tekfir (bir müminin dinden çıktığına hükmetmek ve bunu açıklamak) iki taraf için de tehlikeli olduğundan (Peygamberimiz (s.a.), “bu itham isabetli değilse sahibine döner” buyurduğu için) bu konuda çok ihtiyatkâr olmak ve en küçük bir ihtimali bile değerlendirerek müminin dinden çıkmadığına hükmetmek gerekiyor ve bu husus muteber kaynaklarda da böylece açıklanmış bulunuyor.
Diyelim ki bir kimse, bir müminin sözüne veya davranışına bakarak onun dinden çıktığına hükmetti, bu kanaate vardı; peki o, bu sonuca vardı diye mümin, gerçekte ve Allah katında da dinden çıkmış olur mu?
Bu konudaki kaide de şudur: “Şu söz veya fiilden dolayı filan kişinin kâfir olması lazım gelir (lüzum) demekle o kişi kâfir olmaz, eğer mümin kendi iradesi ve kararı ile dinden çıkarsa, bunu benimserse (iltizam) o zaman kâfir olur”. Osmanlıca'da bu kural şöyle ifade edilmiştir:
“Lüzûm-i küfür küfür değildir, iltizam-ı küfür küfürdür”.
Bazıları bu cümleye “lüzum beyyin olursa küfür gerçekleşir” şeklinde bir istisna getirmişlerdir; bunun da manası şudur: Eğer kişinin söz ve davranışında onun kâfir olduğuna hükmetmemek için hiçbir ihtimal ve yorum kapısı yoksa, dinden çıktığı bu kadar açık (beyyin) ise o zaman kâfir olduğuna hükmedilir. Ancak bu istisna bile bütün kaynaklarda yoktur, birinci cümle ile yetinilmiştir.
Diyelim ki bir mümin, kendi hür irade ve beyanı ile ve benimseyerek dinden çıktı; bunun böyle olduğuna ve kendisine kâfir muamelesi yapılmasına ancak soruşturmadan sonra hakim karar verebilir. Sıradan bir kimsenin bir mümini tekfir etmesi ona kâfir muamelesi yapılması sonucunu doğurmaz.
Mürted olan (dinden çıkan) bir kimse öldürülür mü ve kim tarafından?
Öldürülür diyenlere göre buna hakim karar verir ve infazı da devletin ilgili birimi tarafından yapılır. Bu görüşe göre dinden çıkmak, seküler sistemlerdeki vatana hıyanet suçuna benzemektedir.
Görüşlerine ve yorumlarına katıldığım bazı alimlere göre “Dinde zorlama yoktur” kuralı, hem bir kimseyi dine sokmada hem de dinde tutmada geçerlidir. İman, inanmak, bir dini benimsemek zorla olmaz, eğer insan zorlanırsa, canı, malı, namusu… tehlikeye düşerse iman etmiş gibi görünür ama aslında inanmaz; kezâ dinden dönen öldürülür derseniz bu defa da aslında dinden döndüğü halde mümin görünen, iki yüzlü münafıkların oluşmasına sebep olursunuz; şu halde dine girmek de, bir dine girdikten sonra onda sebat etmek de zorlamayla sağlanamaz. Eğer dinden çıkanı öldürürseniz kişiyi, girdiği dinde zorla tutma yolunu seçmiş olursunuz ki, hem bu iman muteber değildir hem de “dinde zorlama yoktur” kuralı ihlal edilmiş olur.
Bu görüşü savunanlara göre dinden çıkan bir kimse müminlere düşman olan ve onlarla savaşan bir topluluğa katılırsa işte bu takdirde o da diğer muharib düşmanlar gibi ölümü hak etmiş olur.
IŞİD insanları mürted ilan ederken de, önüne geleni bu hükme dayanarak öldürürken de İslam'ın, yukarıda açıklanan kurallarını çiğnemekte, bu güzel dinin imajına da zarar vermektedir.
Cuma yazımda suçun ve cezanın şahsiliği (suçludan başkasının cezalandırılmasının caiz olmadığı) konusunu işlemiştim, ikinci sorunun cevabı için o yazı okunabilir.
Devlet ve rejim: Devlet gemisi
04:0012/01/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir toprağın İslam vatanı (dâru'l-islam) olması Müslümanlar tarafından fethedilmesi ile gerçekleşir. Bir kere İslam vatanı olmuş bir yerin tekrar “küfür ve harb ülkesi”ne dönüşmesi mümkün müdür ve mümkün ise bu hangi şartlarda olur? Bu konu tartışılmış, farklı içtihadlar ortaya çıkmıştır. Bir başka yazıda açıklayacağımızda görülecektir ki, Hanefî müctehidlerine göre Türkiye İslam vatanıdır.
Bu konuda farklı bir içtihada sahip olan ve “rejim değişirse (bütünüyle şeriatın uygulanması ortadan kalkarsa) ülke İslam ülkesi olmaktan çıkar” diyenlere göre de durumu düzeltmek için yapılacak hareketin “fitneye sebep olmaması” gerekiyor. Fitne ise devletin diğer unsurlarına önemli zarar veren eylemlerdir. Şu halde bir ülkede rejim İslam'a aykırı olarak değişmiş olsa bile devletin diğer unsurlarını (halkı, toprağı, kamu düzenini, bağımsızlığı…) korumak yine Müslümanların vazifesi oluyor.
Maksadı daha açık ve anlaşılır bir şekilde ifade edebilmek için devleti bir gemiye benzetebiliriz. Geminin kendisi toprak unsuru (vatan), yolcuları insan unsuru (halk, millet, ümmet), mülkiyet ve idaresinin yalnızca içindekilere ait bulunması unsuru istiklal (bağımsızlık), kaptan ve yardımcılarının seyir planı ve rotası ise rejimdir, yönetim biçimidir. Geminin seyri, yolcularının çoğunluğunun isteği doğrultusunda olur, diğerleri de buna müdahale etmezlerse mesele yoktur. Ya yolcular iki veya daha fazla guruba ayrılır, her biri rotaya müdahale etmeye kalkışırsa yahut da bir azınlık hileye veya güce dayanarak geminin yönetimini ele geçirirse birden fazla mesele var demektir.
Yolcuların gruplara ayrılıp yönetimi ele geçirebilmek için aralarında mücadele etmeleri geminin yapısına ve istiklaline zarar vermedikçe normal karşılanabilir. Mücadele gemiye zarar verecek boyutlara vardığında bütün gurupların ellerini çenelerine koyup düşünmeleri gerekir. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin, gemi benzetmesini de ihtiva eden bir hadisi konumuza ışık tutmaktadır. Şöyle buyuruyorlar: “Allah'ın koyduğu sınırları (hukuku, düzeni) koruyanlarla korumayanların misali, kura çekerek bir geminin farklı katlarına (kimileri üst kata, kimileri alt kata) yerleşen yolcu gruplarıdır. Alt katta bulunanlar, suya ihtiyaç duydukça üst kata çıkıp buradakileri rahatsız ettikleri için geminin dibinden bir delik açarak su ihtiyaçlarını buradan karşılayalım dediklerinde, üst kattakiler bunlara mani olurlarsa hepsi (bu arada gemi) kurtulurlar, engellenemezlerse tamamı batar, helak olurlar.”
Bu hikmetli benzetmeden çıkan sonuca göre devlet gemisi içinde yer alan bütün siyasî ve ideolojik grupların gemiyi gözleri gibi korumaları, devletin toprak, insan ve istiklal unsurlarına bir zarar gelmemesi için işbirliği yapmaları din, akıl ve maslahat gereğidir. Toprak, insan ve istiklal -ümmete ait bulunan- millî servet ve değerlerdir; dinin başlıca amaçları içinde işte bu değerleri korumak da vardır. Korumada önceliği yönetime verelim demek de makul değildir; çünkü gemi olmazsa yönetim de olmaz.
Yolculara (millete) rağmen geminin yönetimini ele geçiren ve dümeni istedikleri yöne kıran kaptan ve yandaşlarına karşı verilecek mücadelede de bu düstur geçerlidir; yönetim ve rejim unsuru yabancıların eline geçti diye gemi ve yolcular (toprak, insan ve istiklal) değerini yitirmez, unsur olma vasıflarını kaybetmezler; yani bu takdirde devlet, başkalarının devleti olmaz, yolcuların “yönetimi gasbedilmiş” gemisi gibi olur. Bu durum ve şartlar içinde yolculara düşen, gemilerini gözleri gibi korumak ve fırsat bulduklarında -gemiye zarar vermeden- yönetimi ele geçirmek ve gâsıpları işten uzaklaştırmaktır.
Bir de yolcuların, doğru rotada olan bir gemi bulduklarında gemilerini terk ederek ona taşınmaları seçeneği düşünülebilir. Ancak bu seçenek de -gemiyi bir daha geri almamak üzere, tamamen- terk etme niyetiyle kullanılamaz; çünkü gemi, yolcuların en değerli varlıkları arasındadır, onu başkalarına bırakma hakları yoktur.
Sonuç: Devlet gemisi (insan, toprak ve istiklal) korunacak, rejim bunlara zarar verilmeden meşrûlaştırılacaktır.
Şeriatla hükmetmeyen kâfir olur mu?
04:0013/01/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimizi teröre, şiddete ve cana kıymaya alet edenlerin çokça kullandıkları âyetlerden dördününün mealini verecek, sonra bunlardan çıkan manayı ve hükmü özetleyecek, ardından da Müslümanların büyük bir kısmının itikadda (inanç konularını anlamada) kendisine tabi oldukları Ebu Mansur Mâtürîdî ile büyük müfessir Kurtubî'den, yaptığım özeti destekleyen nakiller yapacağım.
“Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin ve –Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için– Rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin Yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. /Tevrat'ta İsrâiloğulları'na, “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş... ve yaralamalara da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefâret olur. Ve her kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir” diye yazdık. /Ardından o peygamberlerin yolu üzere, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici olarak Meryem oğlu Îsâ'yı gönderdik. Ona da içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önce gelmiş olan Tevrat'ı tasdik edici, takvâ sahipleri için bir yol gösterici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik. /İncil'e tâbi olanlar da Allah'ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte tam manasıyla fasıklar onlardır.”
(Maide: 5/44-47)
44. âyette, Tevrat'ın Allah tarafından insanlar için gönderilmiş bir ışık ve bir kılavuz olduğu, Hz. Mûsâ'dan itibaren Hz. Peygamber'in zamanına kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin Yahudilerin davaları hakkında onunla hüküm verdiği anlaşılmaktadır; hatta peygamberlerin vârisleri olan takvâ sahibi rabbânîler ve ahbâr (din bilginleri) dahi onunla hükmederler. Çünkü peygamberler de âlimler de Allah'ın kitabını korumakla görevlendirilmiş ve buna şahit yani gözetleyici olmuşlardır.
Allah'ın emir ve yasaklarını çiğneyenlerin durumu bu bağlamda üç açıdan değerlendirilmiştir: Birincisi (44. âyet), Allah'ın indirdiğini inkâr ettikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenler olup bunlar kâfirlerdir. İkincisi (45. âyet), Allah'ın indirdiğine inandığı halde onunla hükmetmeyenler zalimlerdir. Üçüncüsü (47. âyet), Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, O'nun emrinden çıkmak mânasına geldiği için onunla hükmetmeyenler fâsıklardır.
Şu halde şeriatı uygulamayanlar onu inkâr ederler ve önemsiz sayarlarsa dinden çıkıyorlar, inkar ve hafife alma sözkonusu olmaksızın şeriatı uygulamayarak günah işleyenler ise zalim ve fasık oluyorlar, ama kâfir olmuyorlar.
İmam Mâtürîdî bu âyetlerin tefsirinde özetle şöyle diyor:
“Uygulamayanların kâfir olduklarını” ifade eden âyet Allah'ın indirdiği hükümleri inkar eden ve bunları hak olarak görmeyen kimselerle ilgilidir. Bunlar aynı zamanda zalim ve fasıktırlar. Bu manada âyetlerin tamamı kâfirlerle ilgilidir. Yalnız fâsık ve zalim olduklarını ifade eden âyetler ise müminlere ait olup onlar inandıkları halde amel etmedikleri için zalim ve fâsık olmaktadırlar; çünkü zalim bir şeyi ait olduğu yere koymayan, fâsık ise Allaf'ın emrinden sapan ve çıkan denektir.
Kurtubî:
Allah'ın gönderdiği hükümleri uygulamayanların kâfir, zalim ve fâsık olduklarını ifade eden ayetlerin üçü de kâfirlerle ilgilidir ve bu husus sahih hadisin açıklamasıyla malum olmuştur. Müslümanlara gelince bunlar, -âyetleri uygulamadıkları için- büyük günah işlemiş olsalar bile kâfir olmazlar.
Bu üç âyet'in yalnız kâfirlere değil, Müslümanlara da hitap ettiğini ileri süren müfessirlere göre de mana şöyledir: “Allah'ın gönderdiği âyetleri uygulamanın gerekli olmadığına inanan ve amel etmemenin caiz olduğunu söyleyenler kâfir olurlar, ama bunlarla amel etmenin gerekli olduğuna iman ettikleri halde amel etmeyenler ise haram işlemiş olurlar, bunlar Müslümanların fâsık olanlarıdır, bunların işi Allah'a kalmıştır, dilerse bağışlar, dilerse cezalandırır.
Sonuç:
Şeriata iman ettikleri halde çeşitli sebeplerle onu uygulamayanlar kâfir olmadıkları gibi bunların yaşadığı ülke de küfür ve harb ülkesi değildir.
Faizsiz finansman ve emeklilik fonları
04:0015/01/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizin, tefeciliğin, karşılıksız paranın ve olmayan malı, olmayan parayı alıp satmak suretiyle yapılan ve düzgün/meşru iş yapanlara büyük zararlar veren işlemlerin bel kemiğini teşkil ettiği kapitalist düzen eceline yaklaşmış gözüküyor. Daha önce dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizlerin daha büyüğü kapıya gelip dayanmış bulunuyor. Batı'da fıtrî aklını ve insafını hala koruyan birçok düşünür yıllardır uyarıyorlar, “Ya bu zalim dünya düzenini değiştirirsiniz ya da eli yıl sürmez bu düzen yıkılır, elli yıl içinde de her yıl bir öncekinden kötü olur” diyorlar.
Tabii “kimin için kötü olur” sorusunu da sormak gerekiyor. Başta dünya düzeninin az sayıdaki patronlarının tuzu kuru gibi görünür, ama büyük kitlenin hayat şartları gittikçe kötüleşeceği ve zaten olmayan sosyal adalet ve adil servet dağılımı daha da bozulacağı için kaos dönüp dolaşıp o patronları da vuracak, büyük kıyamet değilse de küçük kıyamet kopacaktır.
İşte böyle bir dünyada ve bu dünyanın etkilerinden tam manasıyla arınmaları mümkün olmayan “halkı veya sözde düzeni Müslüman” ülkelerde yaşayan Müslümanlar sosyal ve ekonomik hayatlarını da inançlarına göre düzenlemek ve yaşamak istiyorlar. Sözde laik ülkelerin bir kısmı buna bile izin vermiyor, aslında din hürriyetini sağlaması gereken laikliği din karşıtlığı olarak anlayıp uyguluyor, Müslümanların önüne çeşitli engeller koyuyorlar; en büyük engeli de dünyanın çarpık düzeni teşkil ediyor.
Allah Teâlâ kullarını, güç yetiremeyecekleri amellerle yükümlü kılmıyor. Her şeye rağmen müminlerin, buldukları imkan ölçüsünde inandıkları gibi yaşamaları, İslam dünyası ölçeğinde el ve işbirliği yaparak imkanları da genişletmeye çalışmaları gerekiyor.
Faizsiz finansmanın faizsiz bankalar, tekâfül sigortacılığı, sukuk gibi enstrümanları ve kurumları işte bu şartlarda bu gayretin ürünleri arasındadır.
Sosyal dayanışma, işbirliği ve bir diğerinin zararlarına karşılıklı bağış yoluyla ortak olma kavramı üzerine kurulan tekâfül (İslâmî sigortacılık) önemli bir enstrümandır. Dünya sigortacılık sektöründe önemli pazar payına sahip olan İslami sigortacılığın Türkiye'de de büyük bir potansiyeli var. Ancak insanı derin düşünceye sevk eden acı gerçek bu potansiyelin pek azının gerçekleşmiş olması ve neredeyse halkının tamamı Müslüman olan bu ülkede faizsiz bankacılığın, İslâmî sigortacılığın ve yine faizsiz bireysel emekliliğin katılım oranlarının çok düşük olmasıdır.
Bireysel Emeklilik Sistemi'nde toplam katılımcı sayısı 31.12.2016 tarihi itibarıyla 6 milyon 605 bini aşmış, fon büyüklüğü ise 61 milyar TL'ye yaklaşmıştır. BES'in %5,9'una denk gelen faizsiz fon büyüklüğü ise ancak 3 milyar 625 milyon TL'yi bulmuştur. Bu ülkede katılım bankacılığının ve faizsiz bireysel emekliliğin faizli olana oranı yüzde beşlerden yüzde ellilere sıçramıyorsa ya talepte ya arzda ya da her ikisinde maddi ve manevi problemler var demektir.
Katılım bankalarının katılımcılara kâr dağıtabilmek için yaptığı işlemler ile faizsiz bireysel emeklilik sisteminde katılımcılara kâr ödemek için kullanılan yatırım fonlarının meşruluğu (İslam'a uygunluğu) ehliyetli şer'î heyetlere danışılarak tespit edilmektedir. Tekâfül sigortacılığı da yine alimlerden alınan fetvalara uygun olarak kurulmuştur ve çalışmaktadır.
Bugün Müslümanların “ne yapalım, zorunlu işlerimizi yürütmek, tehlikelere, krizlere, beklenmedik olanlara karşı emniyet tedbiri alabilmek için İslâmî araçlar, kurum ve kuruluşlar yok, biz de mecburen faizcilere gidiyoruz” demeleri mümkün değildir; dün bu imkanlar yoktu bugün var, şu halde mazeret de yok; yani yan çizmek, faizsizi var iken faizli olana gitmek iman ve takva zaafından kaynaklanıyor.
Yeni anayasa ve demokrasi
04:0019/01/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İktidara ve Erdoğan'a muhalif bir hukukçu -ki, böylesi sayılamayacak kadar çoktur- yeni anayasa değişikliği içinde yer alan “cumhurbaşkanının meclisi yeniden seçime götürme yetkisine” atfen “150 yıl geriye gittiğimizi, demokrasinin son bulacağını, bu değişikliğin sonunun kaos olacağını” ifade ediyor. Öyle anlaşılıyor ki bu hukukçu, 1876 Kanûn-i Esâsîsi'nde yer alan “Padişahın meclisi fesih” yetkisini hatırlatıyor ve bu değişiklikle o günlere dönüldüğünü söylemeye çalışıyor.
Okur yazar olduğuna ve adı geçen kanunun, onun okuyabileceği harflere de çevrilmiş bulunduğuna göre ya kanunu okumamış veya bilerek mugalata yapıyor.
Bugün ilgili maddede yapılan değişikliğin özü, hem meclisin hem de cumhurbaşkanının yeniden seçim kararı alabilme yetkisidir; ancak bu karar alındığında her ikisi de yeniden seçime tabi olacaklardır.
Osmanlı 1786 Anayasası'nda ise ilgili maddeler şöyledir:
MADDE 3.
Saltanat-ı Seniye-i Osmaniye Hilâfet-i Kübrâ-yı İslâmiye'yi hâiz olarak Sülâle-i Âl-i Osman'dan usûl-i kadîmesi vechile ekber evlâda aittir.
MADDE 4.
Zât-ı Hazret-i Pâdişâhî, hasbel-hilâfe Dîn-i İslâm'ın hâmisi ve bil-cümle tebaa-i Osmaniye'nin hükümdar ve pâdişâhıdır.
MADDE 5.
Zât-ı Hazret-i Pâdişâhî'nin nefs-i hümâyûnu, mukaddes ve gayr-i mes'ûldür.
MADDE 7.
…Meclis-i Umûmî'nin akd ve tatili ve lede-l-iktiza Hey'et-i Meb'ûsân'ın âzâsı yeniden intihâb olunmak şartile feshi,
hukuk-ı mukaddese-i Pâdişâhî cümlesindendir.
Maddeleri bugünkü dil ile açıklayalım:
3.maddeye göre padişah hem sultan hem de halifedir. Sultan olma hakkı da yalnızca Osmanlı soyundan en büyük erkek çocuğa aittir, seçimle değil, verasetle elde edilir.
4.maddeye göre sultan aynı zamanda halife olduğu için İslam dinini korumakla yükümlüdür.
5. maddeye göre sultan kutsaldır ve sorumluluğu yoktur.
7.maddeye göre de meclisi feshetme yetkisi vardır ama yeniden seçim yapılarak meclis teşkili şart koşulmuştur..
Ya okumayan veya okuduğunu anlamayan hukukçu! Bu maddelerin neresi bugünkü anayasaya uygun düşüyor ve benziyor?!
Başımızda Osmanlı soyundan, seçimle değil verasetle makama gelmesi şart olan padişah mı var, cumhurbaşkanı halife, kutsal ve sorumsuz mu, cumhurbaşkanı meclisi seçime götürdüğünde kendisi yerinde mi kalıyor; ey hukukçu sen âlemi kör, herkesi sersem sanıyorsun?!
Gelelim kanunlaşırsa yeni haliyle anayasanın bizi tatmin edip etmediğine:
Ben bir Müslüman olarak “İslâmî demokrasi”den yana olduğum için saltanat sistemi de, laik bir anayasa da beni tatmin etmez. Tatmin olmadıkları halde günün zaruretleri sebebiyle bu gibi anayasalara razı olanları da mazur görmek gerekir.
Laik-demokratik-cumhuriyetten yana olanlar da eğer bu kavramların ve kurumlarının asgari şartında mutabık iseler yapılan değişikliklerin eskisine göre daha demokratik olduğunda birleşmeleri gerekir. Çünkü demokrasinin özü halkın iradesinin rejime ve sisteme yansımasıdır, bu iradeyi etkisiz kılan vesayetlerin bulunmamasıdır; belli bir ideoloji ve menfaat grubunun ayak oyunlarıyla yönetimi ellerinde tutmaları, güdümlemeleri ve denetlemelerinin engellenmiş bulunmasıdır. Yeni değişiklikler bu öze doğru atılmış adımlardır, ayrıca istikrarlı hükümetlere imkan vereceği için ülke ve millet menfaatine daha uygundur.
Rüşvet belası
04:0020/01/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever” (Maide: 42).
Yukarıda mealini okuduğumuz âyet Peygamberimiz'e (s.a.) tuzak kuran, yalan söyleyen, hakikati gizleyen, haram yiyen Yahudiler ve münafıklar sebebiyle nazil olmuştur.
Bir zina olayını Peygamberimiz'e getiren ve hüküm vermesini isteyen Yahudiler, bu suçun Tevrat'ta mevcut olan hükmünü gizlemişler, fakat Peygamberimiz bunu ortaya çıkarmış ve buna göre hükmetmiştir. Bu vesile ile Allah Teâlâ, Peygamberimiz'i ve ümmetini, gayrimüslim vatandaşların yargılanması konusunda muhayyer bırakmıştır; onlar isterlerse İslam hukuku uygulanacak, istemezlerse kendi mahkemelerinde kendi hukuklarına göre yargılanacak ve hüküm alacaklardır.
Âyette bugünkü konumuzla ilgili olan kısım “durmadan haram yiyen” ifadesidir. Durmadan, çekinmeden, utanmadan, Allah'tan korkmadan haram yemeyi âdet haline getirmiş olanlar ister Müslüman olsunlar ister başka dinden olsunlar bu âyetin kapsamına dahildirler.
Müfessirler burada bahsi geçen harama örnek olarak faiz, haksız kazanç ve rüşvet örneklerini zikretmiş ve daha ziyade rüşvet üzerinde durmuşlardır.
Belki de insanlık tarihi kadar eski olan rüşvetçilik İslam'da kesin olarak haram kılınmış, rüşvet alan ve verenleri Allah'ın lanetlediğini Efendimiz haber vermiştir.
Âyette “haram” karşılığında “süht” kelimesi kullanılmıştır. Peygamberimiz “Süht ile oluşan her vücut parçasının hakkı yanmaktır” buyurmuş, “Süht nedir yâ Resûlallah” diye soranlara “Yargıda hüküm karşılığında alınan rüşvettir” cevabını vermiştir. Diğer haramlar hakkında da birçok âyet ve hadis vardır.
Bugün de halkımızın başına belâ olan bu ahlaksız davranış hakkında âlimlerin aydınlatıcı tanım ve yorumları vardır:
İbn Mes'ûd, “Kardeşinin bir işini gören ve onun buna karşılık verdiği hediyeyi kabul eden de rüşvet almıştır” diyor.
Bir başka yorum şöyledir: Bir kimsenin bir yetkili ile yakınlığı, onun yanında hatırı, onunla menfaat ilişkisi vardır, bir kimsenin de o yetkiliye işi düşmüştür, işi halletme karşılığında o yakın bir menfaat elde ederse bu rüşvettir.
Ebu-Hanîfe'ye göre hakim rüşvet alınca yetkisini kaybeder, eğer azledilmezse bundan sonra verdiği hükümler geçersiz olur.
Bu böyledir; çünkü rüşvet alarak haram işleyen kişi fâsık olur, fâsıklar ise hakim olamazlar.
İslam toplumunda ve erdemliler ülkesinde herkes hakkını rüşvet vermeden, torpil kullanmadan, farklı muameleye tabi tutulmadan alacaktır.
Eğer toplumun ahlakı bozulmuş, şâir Fuzûlî'nin “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” dediği durum gerçekleşmiş ise kişi, canını, malını, namusunu kurtarmak için başka çaresi bulunmadığında rüşvet verir, ama bu durumda da alan haram işlemiş ve lanetlenmiş olur.
Namuslu, Allah'tan korkan ve haramdan uzak duran devlet yönetici ve yetkilileri rüşveti ve her türlü yolsuzluğu önlemek
için ellerinden gelen bütün tedbirleri almakla yükümlüdürler. Almazlarsa onlar da sorumlu olurlar, aldıkları takdirde bu iğrenç davranışlar yok olmasa da azalır ve sorumluluk her şeye rağmen fırsat bulup lanetlik olanlara ait olur.
Beşer şaşar
04:0022/01/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf: 110).
İmam Malik Medîne'de Peygamber Mescidi'nde ders verirken şöyle diyor: “Şu Ravza'da medfun bulunan zat dışında kim olursa olsun sözü kabul de edilir red de edilir”.
Âyetlere, açıklayıcı hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir; o da aslında ümmetinin her bir ferdi gibi bir beşerdir, bu bakımdan günah işlemesi ve yanılması mümkündür; ancak Allah Teâlâ onu ümmetine örnek kıldığı ve örneğin yanılması, günah işlemesi ümmetinin bunları doğru ve meşru bilmesine sebep olacağı için Peygamberini günah işlemekten korumuş (ma'sûm kılmış), dini hükümlerde yanılması halinde de bunu derhal düzeltmiş, yanlış olanın din hükmü olmasını engellemiştir.
Ehl-i Sünnet müçtehitleri ve mezhep imamları şu konuda ittifak etmişlerdir: Bir müçtehidin içtihadı diğerinin farklı içtihadını bozmaz ve geçersiz kılmaz. Her müçtehit isabet de hata da edebilir. İçtihat ehliyeti taşıyan ve usulünce içtihat eden bir alim içtihadında hata ederse bir sevap, isabet ederse iki kazanır. Allah katında isabetli olan içtihada göre kulluk eden de, hatalı olan içtihada göre kulluk eden de meşru yoldadır ve kulluğu bu cihetten makbuldür. İçtihatların farklı olması tefrikaya sebep kılınamaz, bütün müçtehitler ve onlara tabi olanlar din kardeşleridir, mezhep farkına dayalı dışlama ve ayrımcılık meşru değildir.
Bir de gaybı bilme konusu var; Kur'ân-ı Kerim'in açık ve kesin ifadesine göre insanlar (beşer) ve cinler gaybı bilemezler. Hiçbir kimse yarın başına ne geleceğini, neyi kazanıp neyi kaybedeceğini, nerede hayatının son bulacağını bilemez.
Falcılara, büyücülere, cincilere, kâhinlere; hasılı gaipten haber verenlere inananlar Hz. Peygamber'e inanmamış olurlar.
Bu temel bilgileri niçin hatırlatmaya ihtiyaç duydum?
Ehl-i Sünnete mensup olmayı başkalarına bırakmayanlar var; bunların bir kısmı şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının gaybı bildiğine, yanılmaz ve günah işlemez olduğuna inanıyorlar. Evet sorsanız “beşer şaşar, insan hata da eder günah da işler” diyorlar, ama sıra tabi oldukları kişiye gelince “Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sâdır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyorlar, diyemiyorlar ve bunu yapmıyorlar!
İslam bilinecek, her mümin kulluğunun gerektirdiği kadar din bilgisine sahip olacak (bu farzdır), sonra bu bilgisini hayatına uygulamaya çalışacak; iradesi ve gücü zayıf kaldığı için bir güzel topluluk (Allah'ın salih bilinen kulları) ile beraber olmak, Allah'ın salih bilinen bir kulunu örnek almak istiyorsa onların ve onun “herkesin bildiği, bilmesi gereken sahih İslam bilgisine” uygun olan davranışlarını örnek alacak, kendi yapamadığını onların nasıl olup da yapabildiklerini öğrenecek, imanı, iradeyi, Allah ve Resulullah sevgisini güçlendirecek tecrübe ve yöntemlerinden istifade edecek, ama Ehl-i Sünnet ilkelerine uymayan, ittifakla İslam dışı olduğu kabul edilmiş bulunan bir söz, bir davranış kimden gelirse gelsin onu reddedecek, kabul etmeyecek.
Bunlara riayet etmeyenler, körü körüne tabi olarak dindar olma yolunu tutanlar ve bu sebeple hataya ve günaha düşenler bir gün gelecek o önderlerin kendilerinden kaçtıklarını görüp pişman olacaklar ama iş işten geçmiş olacak!
Hidâyet mi istismar mı?
04:0026/01/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kılıçdaroğlu, “Bu (anayasa değişikliği ve cumhurbaşkanlığı sistemi) inanç açısından da doğru değil, demokratik açıdan da doğru değil. İslamiyet'te istişare vardır. Burada öyle bir şey yok. Her şeye tek başına karar verecek” dedi.
Bu itirazı birkaç şekilde anlamak/yorumlamak mümkün:
Kılıçdaroğlu hidayete erdi, bundan sonra bütün gayreti ile söylem ve eylemlerinin İslam'a uygun olmasına çalışacak ve aykırı gidenler İslamcılar bile olsa onlara karşı mücadele edecek.
Bu ihtimal yok derecesinde zayıf; şu halde bir din istismarı söz konusudur.
Mensuplarının çoğu sözleri ve bir kısım eylemleriyle aktif Müslüman oldukları anlaşılan bir iktidara ve onun başına çelişki izafe etmek; “siz hem Müslümanız diyorsunuz hem de ona aykırı gidiyorsunuz” demek istiyor.
Bu ihtimal ve yorum daha gerçekçi.
Bu takdirde AK Parti yönetimi ile İslam düzeni ilişkisini ve İslâmî düzende istişarenin ne demek olduğunu kısaca hatırlatmak gerekiyor.
AK Parti baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz. Kaldı ki, onlar buna kalkışsalar canıyla, kanıyla, yumruğuyla, dişleriyle, kelepçeleriyle… buna ilk karşı çıkacak ve dur diyeceklerin başında Kılıçdaroğlu ve yoldaşları olacaktır.
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve eksikli de olsa inancına uygun bir hayat yaşamak isteyenlerin sayısının da az olmadığı bir ülkede yönetimin düzeni demokratik ise, yönetimin, din hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, herkesin inancına göre yaşamasını kolaylaştırması ve bunun için her türlü tedbiri alması, düzenlemeyi yapması tabiidir.
Ana muhalefet buna bir türlü yaklaşmadığı için ömrü boyunca muhalefette kalmaya mahkum oluyor.
İlk uygulamalara göre İslam'da başkanı (halîfe, emîrü'l-mü'minîn, imam…) ilmi, fiziki gücü ve ahlakı ile bu makama layık olanlar arasından, ehlü'l-hal ve'l-akd diye anılan bir heyet seçer. Seçimden sonra ona bey'at ederler (İslam hukukundan sapmadıkça ona itaat edeceklerine söz verir, yemin ederler), arkasından da bütün halk ona bey'at eder.
Ehliyet ve itaatin şartları değişmemek üzere başka şekillerde seçim yapmak da mümkündür.
Başkanı seçen ve işbaşına getirenler doğrudan veya dolaylı olarak onu denetleme ve şartları kaybettiğinde değiştirme hakkına sahip oldukları gibi başkanın da yönetimi danışmanları ile danışmalar (istişare) yaparak îfâ etme mecburiyeti vardır.
Danışma yapıldıktan sonra farklı fikirler ortaya çıkarsa kimin dediğinin olacağı konusu doktrinde tartışılan problemler arasındadır.
Sorumluluk ve hatayı kabul kulun ahlakı olmalıdır
04:0027/01/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar” (Şûrâ: 30).
İnsanın, gerek evrendeki fiziksel ve sosyal yasaları görmezden gelmesi ve gerekli tedbirleri almaması, gerekse Allah'a isyan teşkil eden davranışlarda bulunması sebebiyle karşılaştığı sıkıntı, acı ve felâketlerin kendi kusurunun bir sonucu olduğu âyette açık ve kesin olarak ifade edilmiştir.
Suçun ve kusurun itiraf edilmesi, dünyada meşru olan cezanın çekilmesi, ahiretteki cezanın ise affı için Mevlâ'ya niyazda bulunulması güzel kulluğun hasletlerindendir. Peygamberimiz'in (s.a.) ashabı cezalık bir suç işlediklerinde gelip itiraf ederler, dünyalık cezanın da ahirete kalmaması için gerekenin (cezalandırma veya af) yapılması için ısrar ederlerdi.
İnsanın başına bir bela, bir sıkıntı, bir felaket, bir musibet geldiğinde önce durup 'ben nerede hata taptım, bu musibet hangi kusurum, suçum ve günahımın sonucudur' diye düşünmesi gerekir. Bunu yapmayanlar sorumluluktan kaçmak için başka iki yolu tercih ediyorlar:
1.
Musibeti sebepsiz yere Allah'tan bilmek.
2.
Musibeti imtihan olarak değerlendirip sabrederek ecre nail olmayı beklemek.
Yazının başına aldığım âyet meali birinci ihtimali ortadan kaldırıyor.
İkinci ihtimalin düşünülebilmesi için de önce kulun kendisini, yapıp ettiklerini sorgulaması, sonucu kendi kusurunda araması gerekiyor. Bunu yapmadan “Allah beni/bizi seviyor, bu musibetlerle imtihan ederek derecemizi yükseltmeyi murad ediyor” demek, böyle düşünmek kulluk ahlakına aykırıdır, kendine güvenmektir, kendini kusurdan, günahtan, suçtan uzak (masum) görmektir.
“Peygamberlerin ve Allah'ın sevdiği bilinen kulların başlarına da musibetler geliyor, bu da mı onların suçu veya kusuru yüzündendir” şeklinde bir itiraz/düşünce de söz konusu olabilir.
Bu soruya, âyetin hükmünü değiştirmeden, başka âyetler ve olayları göz önüne alarak cevaplar vermek gerekiyor.
Uhud savaşı örneğinde olduğu gibi Peygamber'in değil de ashabının kusurundan, itaatsizliğinden dolayı tamamı musibete maruz kalmış olurlar.
İlgili hadisleri, “Bir kulu sevmem, kusuru sebebiyle onun başına bela getirmeme, kusurunun tabii sonucunu yaratmama engel olmaz” şeklinde anlamak da mümkündür.
Konumuza ışık tutacak bir örneği hatırlayalım.Ömer anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.), Ebû Bekir'e ve bana, “Bu esirler hakkında düşünceniz nedir?” diye sordu. Ebû Bekir, “Bunlar amca ve akraba çocuklarıdır, onlardan fidye almanı uygun görüyorum. Böylece fidye kâfirlere karşı bize güç olur, belki Allah'ın hidayetiyle ileride Müslüman da olurlar” dedi... Ben de, “Doğrusu ben Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Bana göre, kellelerini uçurmamız için bize izin vermelisin; Ali, Akil'in, ben de filan yakınımın kafasını keselim, çünkü bunlar kâfirlerin öncüleri ve ileri gelenleridir” dedi. Resûlullah, benim değil de Ebû Bekir'in görüşünü tercih etti. Ertesi gün yanlarına geldiğimde ikisini de oturmuş ağlar halde buldum ve “İkiniz niçin ağlıyorsunuz?” diye sorduğumda Resûlullah, “Arkadaşlarının, fidye alarak başıma getirdikleri yüzünden!” dedi ve (yakındaki bir ağacı göstererek), “Cezayı kendilerine şu ağaç kadar yaklaşmış gördüm” buyurdu (Müslim, Cihâd, 58).
Esir alınmadan bütün düşmanların öldürülmesi hükmü şüphe yok ki tarihî şartlara bağlı bir zaruretten, İslâm'ı koruma amacından kaynaklanıyordu, yoksa Allah'ın devamlı hükmü bu değildi. Savaşta gerekirse esir de alınacaktı, sonra bunlara adalete uygun şekilde İşlem yapılacaktı.
Usulü bırakmak İslam’ı bırakmaya varır
04:0029/01/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fert ve toplum olarak İslam ile ilişkimiz, varoluş ve hayat tarzımızda İslam'ın etkisi (“İslam hayatımızın neresinde ve nasıl” sorusunun cevabı), içinde bulunduğumuz var sayılan bunalımların ve sıkıntıların aşılabilmesi için İslam ile olan ilişkimizin gözden geçirilmesi ve ıslah edilmesi konuları, “ileri” sayılan toplumların ve ülkelerin bu aşamaya geçme tarihlerinden ve bu gelişme karşısında Müslümanların “gerileme ve kayıp” yıllarının başlamasından itibaren tartışılmaya başlanmıştır.
Adı şudur veya budur, bir kesim İslam'ın değişmezleri arasına, beşerî yorumlardan oluştuğu için değişime de açık olması gereken fıkhı da sokarken bir başka kesim İslam'ın değişmezlerini itikad ve ibadet alanına indirgemiş, diğer alanlara dair olup naslara ve icma'a dayanan hükümlerin de değişime açık olduğu tezini savunmuştur. Değişimin temel referansı da modernite ve modernizmdir. İleri ve güçlü toplumlar ne yapmışlar, hangi yolu izlemişlerse Müslümanlar da onu yapmalı ve bunu dinlerine de uygun düşürmelidirler.
Peki bu anlayış ve yöntemin meşruluğu nasıl sağlanacak?
Modernistlerin cevabı açık ve kesindir: Kadim fıkıh da, mekâsıdı ve delalet ilmiyle beraber kadim usul de terk edilecek, naslara da dayansa eski çözümler tarihe mal edilecek, yeni çözümler, iman ve ibadetler dışında genel akıl ve bilim yoluyla bulunup uygulanacaktır.
Bu güdük anlayışa göre insanların imanları ve ibadetleriyle hayatlarının geride kısımları arasında bir ilişki yoktur, ayrı kaplarda ayrı üniteler vardır, ama bu üniteler “bütünleşerek” bir bünyeyi teşkil edebilmektedir!
Yine bu anlayışa ve yönteme göre Müslümanların özgün bir medeniyetleri ve kültürleri yoktur; dünya nereye gidiyorsa onlar da oraya gidebilirler, dünya vatandaşı olabilirler, bazı batılıların dediği gibi “yaşayan tek medeniyet vardır o da Batı medeniyetidir, tarih sona ermiş, zirveyi bulmuştur”, Müslümanların da yapacağı ona intisaptan ibarettir.
Bu vahim anlayışa katılmamız, bu çıkmaz yola girmeyi kabullenmemiz mümkün değildir. Biz derdimizin çaresini kendi medeniyet değerlerimizi ihya ve inşa ederek bulabiliriz. Bu ihya ve inşanın fıkha düşen kısmında da yapılacak şey, çözüm bekleyen konularda kadim usulü bütün imkanlarıyla devreye sokarak içtihat faaliyetinde bulunmaktır.
İslam, aslı kaybolmuş dinler ve dejenere olmuş uygarlıklar, insanlığın dertlerine deva, problemlerine çare olamadığı için Yaratıcı'nın, insan fıtratına uygun ve onu kemale erdirecek, iki cihanda mes'ud kılacak bir ışık, bir yol/yöntem, bir kılavuz olarak gönderdiği dindir. Bu dine en büyük zarar iki şekilde verilebilir:
1.
Geldiği günden beri muhaliflerinin yaptıkları açık ve gizli mücadele ile.
2.
Mensuplarının kıt anlayış, iman zaafı, kendine güvensizlik, amelsizlik, değer bilmezlik, usulsüzlük, ıslah iddiasıyla imha çelişkisi… kabilinden yaptıkları yanlışlar.
Müslümanlığımızla yüzleşelim; bu nefis muhasebesi ve durum değerlendirmesi demek olup daima yapılmalıdır, zorunludur; ama kendi kusurumuzu İslam'a yükleyerek ıslah edeceğiz diye onu bozmaktan sakınalım, kaçınalım, “postmodern dünyada kıblemizi şaşırmayalım”.
Zaman dostların çekişme zamanı değildir
04:002/02/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkenin varlık, gelişme ve bağımsızlığına göz dikmiş düşmanların ve bunların içerideki ajanlarıyla ortaklarının bulunduğu artık tartışma götürmez bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır.
Namık Kemal ne diyordu:
Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten
Bugünlerde Türkiye'ye kötülük yapmak için pek çok ülke, şahıs, kurum ve kuruluş işbirliği halinde üzerimize geliyor, başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere millet ve memleketini sevenler de bu taarruza karşı âdeta bir seferberlik ruhu içine canla başla mücadele ediyorlar.
Ataların söylediği güzel sözler vardır:
* Dere geçilirken at değiştirilmez.
* Bindiği dalı kesen ahmaktır.
* Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
* Savaşırken askerlerin işlediği adi suçların cezası verilmez.
Düşman saflarından dostlara yönelen eylem ve söylemleri anlamak mümkündür; onlar vazifelerini yapıyorlar. Ama dostlar (öyle bilinenler) arasındaki sataşmalar, su-i zanlar, çekişmeler, dedikodular; insanımızı birbirine düşürme, arayı soğutma, birliği gevşetme, mücadele gücünü zayıflatma gibi kötü sonuçlar (fitne) doğurmaktadır.
15 Temmuz'dan sonra en sık rastlanan fitne, aynı cephede görünen insanların birbirini mesela fetöcü olmakla suçlamalarıdır. Delil olarak sundukları, sakız gibi çiğnedikleri şeyler ise “istediklerinin verildiği, kendileri hakkında iyi zan beslendiği zamanda” onlara yapılan yardımlar ve desteklerdir. Legal görünümlü örgüt dişlerini göstermeye başladıktan sonra bu dişleri gördükleri halde (Hakan Fidan olayı, dershanelerin dönüştürülmesi teşebbüsüne karşı medyalarında başlatılan saldırılar, 17 ve 25 Aralık kalkışmaları ve en küçük bir şüpheye meydan bırakmayan 15 Temmuz darbe teşebbüsünü görüp bildikleri halde) onlara destek verenler, ilişkilerini kesmeyenler elbette suça iştirak etmiş oluyorlar. Ama daha önce bu ülkenin yöneticilerinden, bürokratlarından, iş adamlarından, akademisyenlerinden tutun da sokaktaki adama kadar hemen herkes “bazı kusurları olsa da iyi işler de yapıyorlar” diyerek bu örgüte yardımcı olmuştur. Bugün örgüte karşı mücadeleye katılan dostların bu ayrımı yapmaları gerekirken, iyi niyete ve güzel ahlaka sığmayan sebeplerle birbirini haksız yere fetöcülükle suçlamaları hıyanet değilse büyük ve yıkıcı bir gaflettir.
Devleti yönetenlerin iç ve dış politikada yapıp ettiklerinde hataları olmaz mı, elbette olur. Peki değerlendirmede “sıfır hata, sıfır kusur” ölçütü mü kullanılacak; bu ölçüte göre tam not alacak bir yönetim Raşid Halifeler döneminde bile bulunabilir mi? Yoksa makul olan değerlendirme ölçütü “yetmezse de iyidir” esasına mı dayanmalıdır.
Bir ülke milyonlarca personel ile yönetiliyor. Ülkenin genel ahlakını göz önüne alırsak bu milyonların içinde (üst düzeyde, ortada, altta) çürüklerin olmaması mümkün değildir. Bu durumda iyi niyetli ve insaflı insanlara düşen vazife, bir yandan iyileri çoğaltmak, kötüleri tasfiye etmek için çalışmak, diğer yandan bunu da yaparken genel olarak başarılı ve hayırlı olan bir iktidara zarar ve düşmana fırsat vermemek, ortada başka bir gemi yok iken, gemiyi daha iyi yönetecek bir heyet de mevcut değil iken denizin ortasında geminin altını oymamaktır.
“Aranızda lütufkâr davranmayı unutmayın”
04:003/02/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Âlemlere rahmet olan,
Sevenleri mutlu kılan,
Her gönüle bir taht kuran (Hz. Ali'nin rivayetiyle)
Efendimiz'i dinleyin...
Hz. Ali halka hitap ederek şöyle diyor:
İnsanları ısıran, zayıfları ezen bir zaman gelecek; o zaman zenginler ellerinde olanı sımsıkı tutacaklar, çaresiz kalanların mallarını ucuza kapatacaklar; halbuki onlara bunu yapmaları emredilmiyor; Allah Teâlâ “aranızda lütfu esirgemeyin” buyuruyor (Bakara: 237). Peygamberimiz de (s.a.) “çaresiz kalanların mallarını almayı, ortada olmayan ve belli olmayan malı alıp satmayı ve olgunlaşmadan meyveyi satmayı” yasaklamıştır.
Bazı zenginlere “şu mal senin mi” diye sorulduğunda “emaneti bizde” diye cevap verirler, ama bu sözün manasını ve doğuracağı sonuçları düşünmezler.
Malın asıl sahibi sen değilsen, bu mal Allah'ın ise ve sana şartlı olarak emanet edilmişse ne yapman, o malı nasıl kullanman gerekir?
Servet, zenginlik, maddi imkanlar hem başa bela olur, hem Allah rızasını kazanmaya ve o rızanın meyvesi olan cennete kavuşmaya vesile olur; hangisinin elde edileceği emanetçinin serveti kullanma durumuna bağlıdır.
Müminler hep kardeşlikten söz ederler; evet, Allah Teâlâ müminlerin kardeş olduklarını açıklıyor, sevgili Peygamberimiz de birçok hadiste kardeşlik hukukundan bahsediyor, ama iş uygulamaya gelince herkes elindekini sımsıkı tutuyor, ihtiyacından fazlasına sahip olduğu halde muhtaç olana o fazladan vermiyor, ya bağışlama veya karz-ı hasen (faizsiz ödünç verme) yoluyla sıkıntısını gidermiyor, muhtacın, çaresiz kalanın, bu yüzden temel ihtiyaç maddelerini satmaya mecbur olanın malını değerinden azına satın alıp servetini arttırma peşinde koşuyor. İşte yazının başında mealini sunduğumuz hadis de bu kardeşliğe sığmayan, mümin ahlakı ile bağdaşmayan kötü davranışı yasaklıyor.
Bize şu soruyu soranlar oluyor:
Haczedilip icrada satılan malları almak caiz midir?
Bu soruya tek bir cümle ile ve her duruma uyan bir cevap verilemez.
Borcunu ödeme imkanı bulunmayan dar gelirli veya dara düşmüş bir kimsenin malı haraç mezat satılıyorsa müminlere düşen vazife şöyle sıralanabilir:
Öncelikle o kardeşin borcu ödenmeli ve malının (belki de temel ihtiyaç maddesinin) ucuza satılması engellenmelidir; bunu, imkanı müsait olan bireyler zekat faslından veya hibe yoluyla yapabilecekleri gibi bu maksatla kurulmuş vakıflar yoluyla da gerçekleştirilebilir.
Bunu yapacak hamiyet sahipleri kalmamış ise ikinci derecede merhamet sahipleri müzayedeye girmeli, malın değerinden aşağıya satılmasını engellemek için arttırma yapmalı, üzerinde kalırsa malı almalı ama değer eksiğini de sahibine tamamlamalıdır.
Aslında müminler, toplumdaki her bir yoksul ferdin temel ihtiyaçlarını temin ile yükümlüdürler.
Bunlar yapılmazsa, yoksulun, çaresizin, dara düşmüşün malı değerinden aşağıya satın alınırsa bunu yapanlar karışlarında Allah Resulü'nü bulacaklar, mahşerde çaresiz kalıp şefaat dilediklerinde kapı yüzlerine kapanacaktır.
İhtiyat, tedbir, mağduriyet
04:005/02/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İşlerinin İslam hizmeti ve iyi bir nesil yetiştirmek olduğunu söyleyen, böyle reklam ve propaganda yapan, bu yüzden kendilerine mensup olmayan birçok Müslümanın bir şekilde yardım ve desteğini alan bir grubun gerçek mahiyeti ortaya çıkmaya başlayınca insanımız ikiye ayrıldı. Bir kısmı onların “yolsuzluk, rüşvet vb.” bahanelerine aldanarak iktidara cephe aldılar ve onları desteklemeye devam ettiler. Bir kısmı ise bunun, Gezi olaylarındaki ağaç gibi bir bahane, bir aldatmaca olduğunu görerek desteklerini çektiler ve iktidarın yanında yer aldılar. Anlaşıldı ki, bu grup (daha sonraki adlarıyla söylersek fetöcü darbeci terör örgütü) kendi İslam anlayışını tek doğru anlayış, kendi hocalarını doğrunun tek temsilcisi, yol ve yöntemlerini de tek doğru yol ve yöntem olarak görüyor, bunu ülkede ve dünyada yaymayı hedef ediniyor, önüne engel çıkmasın diye gerektiğinde ülke düşmanlarıyla işbirliği yapabiliyor, önüne çıkan engel kim olursa olsun onu ezip geçmek için her hareketi meşru görüyormuş.
Bu grubun hem kendileri için intihar demek olan, hem de ülkeye ve millete büyük zarar veren son hamleleri darbe teşebbüsü oldu. Bu olaydan en aza iki yıl önce gerçek yüzlerini daha açık olarak göstermeye başlayınca aklı ve kalbi selim olanlar onlarla ilgilerini ve onlara desteklerini kestiler. Ama ölümüne bağlılık ve desteklerini devam ettiren mensupları, bağlıları, şakirtleri ile bunlardan olmayan bazı kimseler de çeşitli sebepler ve saiklerle destek vermeye veya destek sayılacak davranışlara devam ettiler.
Bağımsızlık ve bütünlüğümüzü, can ve mal emniyetini, hak ve hürriyetleri tehlikeye sokan büyük bir badire Allah'ın yardımı, milletin ve iktidarın sağlam duruşu sayesinde atlatılınca devlet, bir daha böyle bir belâ başımıza gelmesin diye “ihtiyat ve tedbir” cümlesinden bir kısım tasarruflarda bulundular. İlgi ve iltisak şüphesi veya tespiti bulunduğunda ilgilileri açığa aldılar, tutukladılar, ihraç ettiler ve mahkemeye verdiler.
Bu ihtiyat ve tedbir tasarrufunda “kamuyu zarardan ve tehlikeden koruma amacını, bireye ait menfaatin, hak ve hürriyetin önüne geçirdiler. Bu arada “suçlu” olmayan birçok kimse de bazı haklarından ve hürriyetinden mahrum oldular. İşte bu yüzden her gün içleri acıtacak mağduriyet hikayeleri dinliyoruz.
Bu hikayelerin gerçek olanları vardır; ama devlet kamuya karşı suç işlemiş insanları elden kaçırmamak ve kötülüklerine fırsat vermemek için “suç sabit olduktan sonra yakalama” yerine “suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bırakma ve haklarını iade etme” yolunu (bu manada ihtiyat ve tedbiri) tercih etti.
Bir de mağduriyet edebiyatını yayarak mücadeleyi gevşetmek, iktidarı yıpratmak, gerçek suçluları da bu arada kurtarmak ve kaçırmak için çabalayanlar var.
Bu durumda insaf, selim akıl ve kalp sahibi olanların isteyecekleri şey şu olabilir:
Araştırma ve inceleme komisyonları sağlam üyelerden oluşsun, yeteri kadar çok olsun, işlerini mümkün olduğu kadar hızlandırsınlar, masum olanlar bir an önce tespit edilsin ve haklarına kavuşsunlar.
Tespit edilebilirse gerçekten pişman olan, tövbe eden, bundan sonra ilişkisini kesmeye azmedenlere de bir fırsat verilsin.
Allah milleti ve memleketi bütün kötü niyet ve kötü fiil sahiplerinin şerlerinden korusun!
Seçmeli dersleri seçmeli
04:009/02/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ciddi bir araştırma şirketinin 65 ülkede 63 bin 989 kişinin katılımıyla yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın %63'ü dindar olduğunu söylüyor. Ateistlerin oranı %11.
Araştırmanın Türkiye ayağının elde ettiği sonuca göre Türkiye nüfusunun %79'u kendini dindar olarak tanımlıyor, ateistlerin oranı ise %2.
Kayıtlara göre nüfusunun yüzde doksan dokuzu Müslüman olan, araştırmalara göre de bunların yüzde sekseni kendini dindar olarak tanımlayan bir ülkede, bir toplum içinde yaşıyoruz. Bu toplum yıllarca iktidarlardan, daha genel bilgiler içeren ve doğrudan İslam eğitimine de yer vermeyen zorunlu din kültürü ahlak bilgisi dersi yanında, İslam öğretim ve eğitimini amaçlayan seçmeli bir dersin okul dersleri arasında yer almasını istedi. Bu isteğe iktidarlar kulak asmadı, nihayet Akparti iktidarı bu önemli millî talebi yerine getirdi ve seçmeli olarak “Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı ve Temel Dini Bilgiler” derslerini orta ve lise sınıflarına koydu.
Beklentimiz bu derslerin büyük ölçüde seçileceği, çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitim çağlarında sağlam bir İslam bilgisi alma ve eğitimi ile de bu bilgiyi hayatlarında uygulama imkanına kavuşacağı idi, fakat ne yazıktır, ne umulmadık bir sonuçtur ki, bu derslerin seçilme oranı oldukça düşük çıktığı gibi sınıflar ilerledikçe de azaldı.
Bu üç dersin 2016-17 ders yılında seçilme oranları şöyle olmuştur:
Kur'an-ı Kerim:
5. sınıflarda %16,2 iken 8. sınıflarda %4,5'e düşmüştür.
9. sınıflarda %20 iken 12. sınıflarda %1,2'ye düşmüştür.
Peygamberimizin Hayatı:
Ortaokullarda 8,2'den 3,9'a gerilemiştir.
Liselerde 18,2'den 2,1 e düşmüştür.
Temel dini bilgiler:
Ortaokullarda 4,5'ten 3'e düşmüştür.
Liselerde 19,3'ten 2,4'e gerilemiştir.
Ortaokullarda olsun liselerde olsun ilk sınıflarda seçilme oranı da düşüktür, son sınıflara doğru inen oranlar da utanç vericidir.
Milli Eğitim Bakanlığı ve Din Eğitimi Genel Müdürlüğü bu derslerin amaca uygun olarak müfredata ve kitaplara kavuşması, yetenekli öğretmenler tarafından gerektiği gibi verilmesi konusunda gayret gösteriyorlar. Şikayetleri dinliyor, gerekli tedbirleri alıyorlar.
Buna rağmen bunca Müslümanın yaşadığı bir ülkede bu önemli İslam derslerinin, insanı derin düşünce ve üzüntüye sevk edecek ölçüde az seçilmesinin sebepleri nedir?
Kusur okta da yayda da ok atanda da olabilir; ama en büyük kusur Müslümanların hayatlarında din-dünya, dünya-ahiret, geçici-ebedî arasındaki dengeyi kaybetmiş olmalarıdır. İnsanımız, ebediyyete göre bir zerre miktarı olmayan ömürlerini, ebediyyeti kazanmak için değil, zerreyi kurtarmak için harcıyorlar.
Ahirete iman eden, Allah'ı seven ve sayan her Müslümanın, yarın Allah kendisine “okullarda dersleri verildiği halde benim dinimi öğrenmesi ve yaşaması için onları niçin seçtirmedin, çocuklarını teşvik etmedin, onları cahil ve amelsiz bıraktın” diye sorduğunda ne cevap vereceğini düşünmeli ve bu düşünce sebebiyle titremelidir
Aile bağı ve yetimler
04:0010/02/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah'a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir” (Nisa:1).
“Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; zira bu büyük bir günahtır”
(Nisa: 2).
“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin, büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Zengin olan (veli) yetim malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun; hesap sorucu olarak da Allah yeter”
(Nisa: 6).
İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesinin ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları arasında ikisinin önceliği vardır:
a)
Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli insanî ilişkiler,
b)
Âdil ve mâkul bir insan-servet ilişkisi. Nisâ suresinin 1. âyetinde önemle tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına riayetin tabii sonuçları olarak, 2. âyetten 6. âyetin sonuna kadar geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velisiyle yetim arasındaki şahsî ve malî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehir konularına temas edilmiştir. 7. âyetten itibaren de servet dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer verilmiştir.
İnsanoğlu bugüne kadar savaşa, tabii felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını, diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabii felâketler ve ölümler arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır. Babasını kaybeden her çocuk (yetim) şahsı ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olur, işte bu koruyucu ve temsilciye veli denir. Velinin vazifesi yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır: Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gasp etmeye, onu kendine ait kötü malla değiştirmeye kalkışan veli, görev ve yetkisini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır. “Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirme”nin bir başka şekli de helâli bırakıp haram olanı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemektir, haramdan yararlanmaktır.
Yetimi himayesi altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah'ın, cennette kendileriyle beraber olacağı müjdesi vardır.
Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Kim bir yetimin başını sırf Allah rızası için okşarsa elinin temas ettiği her saç teli için o kişiye sevap vardır. Ve her kim yanına aldığı bir yetim kız veya erkek çocuğa iyi davranırsa o kişi ve ben cennette, şehadet ve orta parmak gibi yan yana oluruz.”
Kur'an-ı Kerim'de en fazla tekrar ve teşvik edilen konulardan ikisi yoksullara yardım ve yetimleri himaye etmektir.
Hadiste müjdelenen o emsalsiz saadete nail olabilmek için Peygamberini seven her müminin hayatında “bir yetimi himaye, bir yetimin gönlünü hoş etme, bir yetimin elinden tutma” ibadeti bulunmalıdır.
Bir başka yazıda evlat edinme yerine yoksul bir aile çocuğunu veya yetimi evine alarak çocuğu gibi bakıp yetiştirmenin önemi ve manevi kazancından söz edeceğim.
Dini siyasete âlet etmek
04:0012/02/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyasetçilerin de içlerinde mekan ve zamana göre değişik oranlarda samimi dindarların bulunması tabiidir. Siyasete atılmadan önce de ibadetlerini yapan, dinin emir ve yasaklarına elinden geldiğince riayet eden bir mümin, dine ve millete faydalı olacağını düşünerek siyasete girdikten sonra ibadetlerine ve hayat tarzına eskiden olduğu gibi devam ederse dini istismar ettiği söylenemez. Ama aynı şahıs belli bir eylem veya söylemini siyasi menfaat temini için ortaya koyarsa o da dini istismar ve siyasete alet etmiş olur.
Öte yandan siyasete girmeden önce de sonra da ya dine inanmayan veya inansa da hayatını dine uygun olarak yaşamayan (amelsiz), dinin dünya işlerine karıştırılmasına karşı çıkan, laikliği savunan bir siyasetçi bir başka şahsı veya grubu dine uygun davranmamakla suçlarsa yine dini siyasete alet etmiş olur. Kendisi inanmadığı veya yapmadığı ve bunu da normal gördüğü halde başkalarının benzer davranışlarını “günah, küfür, fasıklık…” olarak ilan etmek ve bunu da rakibi itibardan düşürmek ve kendisi itibar kazanmak için yapmak da dini istismardır.
Şimdi bu esası bir HDP'linin şu açıklamasına uygulayalım:
“İnancımıza göre 'evet' demenin karşılığı Allah'ı inkâr etmektir. Bunu size Kur'ân-ı Kerim'den iki sure ile açıklayacağım. 'Allah'tan başka kim kendini teklikte dayatıyorsa, tevhide göre bu 'hayır' denilmesi gereken bir zalimdir.' Sadece Kelime-i Tevhid'in La'sını anlatsak neden Hayır demeleri gerektiği konusunda onları ikna edebiliriz… Allah'ın bile kendine zulmeden kullarına yapmadığını, bu zalimler kendilerinde hak görüyor, Kur'ân'da böyle bir tekçilik yok, herkesin çeşitlilik içinde özgür olmasından bahsediliyor.”
Bazen anamuhalefetin lideri de dine atıfta bulunarak AK Parti'yi dinden sapmakla, dine aykırı davranmakla suçluyor.
Bu iki partinin ve benzerlerinin parti programları ve hedefleri İslam'a göre rejim değişikliği olsa, siyaseti bunun için yapıyor olsalar, şahsi hayatlarında da imanlı ve amelli Müslümanlar olsalar yaptıklarını “din istismarı” olarak değerlendirmek haksızlık olur.
Gel gör ki, bu partilerin hedefi İslam'ı hayata hakim kılmak değil, onu olabildiğince hayatın dışına atmaktır. Bu iki partiden biri katı laikçidir, diğeri Marksist-materyalist ideolojiyi benimsemiş, ırkçı ve bölücü bir örgütü desteklemektedir. Bunlara göre bir şahsın veya grubun İslam'a aykırı bir söylem veya eylemi kusur değil, “erdem”dir.
Diyelim ki, bunlar eleştirilerini, kendi inançları bakımından değil de İslam'a bağlı oldukları bilinen veya sanılan başkalarının çelişkilerini ortaya koymak için yapıyorlar.
Bu takdirde de ortada traji-komik dedikleri cinsten vahim hatalar var.
Konuşan siyasetçi, bir ülkeyi tek başına (istibdad ile) yönetmek isteyen, bunun için siyaset yapan bir kimseyi “Allah'a ortak koşmak”la suçluyor ve İslam'a göre bunun şirk olduğunu iddia ediyor, iki sûre ile de iddiasını ispat edeceğini söylüyor. Kastettiği kişi de Cumhurbaşkanımız.
Bu kadar saçma sözü ele alıp tenkit etmeye değmez, biliyorum da, kafaları karışan kimseler olabilir diye kısa bir açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Konuşmasında ispat için dayanacağını söylediği iki sureyi bırakın, iki âyet bile yok. “Allah'tan başka ilah yoktur” mealindeki tevhid kelimesine atıfta bulunuyor, “yoktur” kelimesinin Arapça karşılığı olan “lâ” ya hayır manası veriyor, Anayasa değişikliğinde yer alan Cumhurbaşkanlığı sistemini ve buna “evet” demeyi de Allah'a eş koşmak olarak değerlendiriyor.
Bir kimse bir ülkeyi tek başına (meclis, danışma kurulu, istişare, denetim… olmaksızın) yönetmeye kalkışsa İslam'a aykırı davranmış olur, ama bunun Allah'a ortak koşmakla bir alakası yoktur. Şirk, Allah'a özgü olan bir sıfatı kulun kendine ait kılması ile gerçekleşir. Bir ülkeyi tek başına yönetenler de, demokratik cumhuriyet rejimi ile yönetenler de Allah'a ortak koşmuş olmazlar; çünkü yaptıkları iş Allah'a ait bir sıfatı sahiplenmek değildir. Allah devlet yönetimini kullarına bırakmış, ancak yönetimin şeriata uygun olmasını istemiştir. İnkâr etmeksizin çeşitli sebeplerle bu şarta uymayanlar ise -meşru mazeretleri yoksa- günah işlemiş olurlar, ama şirk koşmuş olmazlar.
Hasılı ahlâk, bir kimsenin ya samimi Müslüman olmasını, dinini yalnız Allah için yaşamasını, yahut inanmıyorsa, inancını hayatına uygulamıyorsa başkalarının inancını siyasi menfaat için kullanmamasını, istismar etmemesini emreder.
Müslümanlar! uyanın ve birleşin!
04:0016/02/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın İslam dünyasının lideri olma ehliyeti taşıdığını gösteren pek çok eylemi ve ifadesi oldu; bunlardan birine de son seyahatinde muttali olduk. Yaptığı konuşmadan aşağıdaki kısmı birlikte okuyalım ve bunun üzerine düşüncelerimi arz edeyim istiyorum:
“Bu coğrafyada kaderimiz de kederimiz de ortaktır. Bu topraklarda mazimiz de istikbalimiz de müşterektir. Bugün Suriye'nin, Irak'ın, Libya'nın, oralarda yaşayan kardeşlerimizin başına gelenlerin, yarın bizim de başımıza gelmeyeceğinin garantisi yoktur. Bu sebeple, daha sonra değil hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Tüm İslam aleminin, hatta insanlığın geleceği için birlik olma, birlikte hareket etme zamanı çoktan gelmiştir. Komşuları zillet içinde yaşarken, aynı dili konuştuğu, aynı kıbleye yöneldiği kardeşleri zulüm görürken, hiçbir ülke, hiçbir toplum sadece kendi konforunu, sadece kendi geleceğini düşünemez.”
“Etnik kimlik, dil, kabile, renk ve mezhep temelinde birbirine yabancılaştırılan Müslümanlar Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, Yemen'de ve daha pek çok yerde kendi kendilerini tüketiyor. Arap ve İslam medeniyetinin göz bebeği şehirlerin terör örgütlerinin, yabancı güçlerin vekalet ve yıpratma savaşlarının sahası haline getirilişini hep birlikte takip ediyoruz. İnsanlık vicdanının suskun kaldığı bu durum karşısında muktedirler ellerini ovuşturmakla, riyakarlar ise ne yazık ki timsah gözyaşları dökmekle meşguldür.”
Cumhurbaşkanımız bu konuşmasında şu gerçekleri ve ihtiyaçları vurgulayarak ifade ediyor:
1.
Müslüman isek bu hayati sıfatın/aidiyetin gereklerine de uymalı; dar, ayrıştırıcı, bölücü, İslam'a ve fıtrata aykırı anlayış ve uygulamaları terk etmeliyiz. Allah Teâlâ yarattığı kulları rengine, diline, sosyal statüsüne, ırkına… göre değil, imanına, ahlakına ve salih ameline (eserine) göre değerlendiriyor. İslam'a aykırı inanç ve davranışı insanlara dayatma, şiddet kullanarak hakim olma ve taraftar kazanma hareketlerine karşı bütün müminlerin birlikte cephe oluşturmalarını, bunun dışında kalan meşru farklılıkların tefrika sebebi yapılmamasını, bütün Müslümanların tek bir millet gibi olmalarını, siyasi, ekonomik, coğrafi, etnik… farklılıkların birliğe engel teşkil etmemesini emrediyor.
2.
Peygamberimiz (s.a.) Mekke'de, insanları açıkça İslam'a davet ettiğinde başlayan muhalefet ve düşmanlık bugüne kadar dünyanın hemen her yerinden mensuplarını buldu ve yıkıcı faaliyetleri devam edegeldi. İslam'ı ve Müslümanları yok etmek veya dini aslından saptırarak amaçlarını gerçekleştirmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar; yöntemlerinden biri de Müslümanları bölmek, parçalamak ve parçaların birbirini tüketmelerini sağlamaktı; bugün de bu yöntem uygulanıyor ve Müslümanlara, düşmanlarından çok Müslümanlar zarar veriyorlar. Bunca musibet yetti ve arttı, uyanalım, düşmanın oyununa gelmeyelim.
3.
Allah Teâlâ güçlü olmak, dünyaya İslam'ın rahmetini yaymak ve kâmil insanlığa yakışan medeniyeti bütün dünyaya tanıtmak için maddi ve manevî ne lazım ise onların tamamını Müslümanlara vermiştir. Ne yazık ki, Müslümanlar, hazinelerin üzerinde oturup zelil yaşayan gafiller gibi bu nimetlerin değerini bilmiyor, bir tarihi zorunluluk olarak oluşan ulus devletleri arasında bir şekilde birlik kurarak, dayanışma ve tamamlama yaparak İslam'ın kendilerine bir şeref olarak bahşettiği misyonu ifa edemiyorlar.
4.
Bu kötü oluş ve gidişin sebeplerinin başında düşmanın oyunu ile Müslümanların çeşitli kusurları var, ama zararın neresinden dönülse kazançtır; gelin ey Müslümanlar uyanalım ve birleşelim! Birimiz hepimiz için ve hepimiz birimiz için olalım.
Pazar yazısında İslam birliği konusunun geçmişini hatırlatacağım.
Müslümanların sorumluluğu
04:0017/02/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ'nın, ölülerin toprağına okunmak için değil, hayatımıza rehber kılmak için gönderdiği Kur'ân'a soralım:
Zalimlerin zulmünden kurulmak ve hak yolunda savaşı kazanmak için neler yapalım?
“Allah ve Resulü'ne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (
Enfal: 46)
“Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah'ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir”
(Enfâl: 60).
“Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız”
(Âl-i İmrân: 103).
“Allah'ın ipi”inden maksat, Kur'ân ve İslâm'dır. Hz. Peygamber Kur'ân'ı, “Allah'ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir (Müsned, III, 14, 17).
Bu âyetlerde zaferin şartları şöyle sıralanmaktadır: Harekette sebat ve istikrar, Allah'ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve Resulü'ne itaat (yöneticilere, kumandanlara ve kanuna itaat etmek), birlik ve beraberliği korumak, düşmana karşı caydırıcı güç edinmek, başarının gerektirdiği kadar hazırlıklı olmak.
Din kardeşlerimiz arasında anlaşmazlık ve çatışma olursa ne yapalım?
“Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah'ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever./Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah'a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız” (
Hucurat: 10).
Müminler hem bütün insanlıktan hem de iman kardeşlerinden sorumludurlar; dünyada haksızlığın engellenmesine (Âl-i İmrân 108), din ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin uygulanmasına katkıda bulunmak (Nisâ: 75; Hac: 40), ülkede ise bunlara ek olarak mümin kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler.
Bize güç ve iktidar nasip olursa bütün insanlığa karşı sorumluluğumuz nedir?
“Onlar sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler –ki oralarda Allah'ın adı çokça anılır– yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir./
Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah'a varır” (
Hac: 40-41).
“Size ne oldu da Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı
(tuzağı)
daima zayıftır” (
Nisa: 75-76).
İslâm Dünyası Birliği
04:0019/02/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah'ın emrettiği, Elçisinin yollarını döşediği, engellerini açıkladığı ve teşvik ettiği birlik Müslümanların (İslam dünyasının) birliğidir, ümmetin yekvücut olmasıdır, Müslümanların hakim oldukları her bir toprağın bütün Müslümanların vatanı olmasıdır. Bu birlik İslam'ın ve Müslümanların varlıklarının korunması ve vazifelerini yerine getirebilmelerinin şartıdır. Birlik olmadan güçlü olmak, güçlü olmadan korunmak, korunmadan da Müslümanca yaşamak ve kâmil manada İslam'ı tebliğ etmek mümkün değildir.
Cumhurbaşkanımız bu zaruretin idrakinde olduğu için hem her fırsatta Müslümanları birliğe çağırmakta hem de İslam dünyasını defalarca ziyaret ederek birliğin yolların açmaya çalışmaktadır. Son konuşmalarından birinde, “Tüm kardeş devletlere, birlik ve beraberlik içinde yaşamayı temin edecek bütünleştirici politikalar izlemeleri çağrısında bulunuyorum” diyerek aynı zarurete işaret etmiştir.
Müslümanlar güçlenerek zayıfları sömürmek, haksız kazanç elde etmek, insanları yerinden yurdundan, hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakmak istemezler, isteyemezler; çünkü dinleri buna izin vermez. Ama başka milletler ya ilâhî olmayan dinlerini veya zulüm sebebi ideolojilerini kullanarak aynı yolda olanlarla birleşiyor, güçlerine güç katıyor ve mel'anetlerini icra ediyorlar.
Avrupa Birliği bu tür birleşmelere tipik bir örnektir. Eninde sonunda Hristiyanlık temelinde birleşmişler, Birlik menfaati söz konusu olduğunda sözde Avrupa değerlerini hiçe saymışlardır.
Yakında okuduğum şu haber de düşündürücü bir başka örmektir:
“Amerika sonrasını belirleyecek iki temel kuvvet Şangay İşbirliği Örgütü ŞİÖ ile Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'dan oluşan BRICS Topluluğu'dur. Her iki yapının da ana gücü Çin'dir. BRICS Topluluğu'nun beş ülkesi, dünya nüfusunun yüzde 43'ünü ve dünya ekonomisinin yüzde 21'ini oluşturmaktadır. Üstelik ABD'nin ve Batı'nın ekonomideki payı azalırken bu beş ülke her geçen yıl payını artırmaktadır. 4,4 trilyon dolarlık döviz rezervleri de, topluluğu uluslararası sistemde ana aktör haline getirmektedir”.
Peki meşhur deyişle “elin gâvuru” bâtıl maksatlarla birleşiyor da Allah'ın son, sahih ve kâmil dini kendilerine emanet edilmiş olan Müslüman topluluklar niçin bir türlü birleşemiyor, birleşmek bir yana barış içinde yaşamayı beceremiyor ve, ya hırslarına yenilerek veya düşmanın oyununa gelerek birbirini yiyorlar?!
Bu kötü gidişi durdurmak ve olması gerekeni gerçekleştirmek için kim ne yapmalıdır?
Hemen her bir mümin başta dua olmak üzere elinden geleni yapmalıdır.
Etki mevkiinde olanlar ise yöneticiler, âlimler ve hayır kuruluşlarıdır.
Bu yazıyı yöneticilerden birlik için çabalamış olan birkaçını örnek vererek ve rahmetle anarak tamamlayalım:
Sultan Selim Han'ı, Nadir Şah'ı ve Abdülhamid Han'ı İslam birliğinin önemini idrak ettikleri ve çaba gösterdikleri için rahmetle analım.
Daha yakın tarihlerden de örnekler var:
Suudi Arabistan'da 1964'te tahta geçmiş olan Melik Faysal, Anglo-Sakson iradeyi rahatsız eden, İslamcı politikalarıyla ön plana geçmeye başladı. Özellikle, 21 Ağustos 1969'da Mescid-i Aksa'nın yakılması olayı üzerine harekete geçen Melik Faysal, Fas Kralı Melik II. Hasan'la birlikte İslam Konferansı Örgütü'nü kurdular. 1969 Eylülünde Fas'ın başkenti Rabat'ta ilk toplantısını gerçekleştiren örgüte Türkiye gözlemci olarak katıldı. İKÖ, Kral Faysal'ın öncülüğünde, Müslümanların lehinde aktif rol almaya çalıştı. Türkiye, 1974'te CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde İKÖ'ye tam üye oldu. Ne yazık ki, Kral Faysal 1975 Nisan'ında, ABD'nin parmağı olan bir suikast sonucu, yeğeni tarafından öldürüldü.
1980'li yılların sonları ile, 1990'lı yıllarda merhum Turgut Özal, İKÖ'nün daha aktif olması ve uzun vadede işlerlik kazandırılması yönünde ciddi çaba gösterdi.
Şimdi de Cumhurbaşkanımız bu kutsal vazifeyi (Müslümanların birliği dâvasını) şerefle omuzlamış bulunuyor.
(Konuya devam edeceğim).
Ümmetin birliği
04:0023/02/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün Müslümanlar tam da düşmanlarının istediği ve planladıkları gibi ulus devletler şeklinde parçalanmış, üstüne üstlük çoğu birbirine düşmüş, savaş, düşmanla işbirliği ve en azından ilgisizlik içinde bulunuyorlar ki, bu durumu din ve akıl yönünden onaylamak mümkün değildir ve her bir müminin birlik çaresi araması, elinden geleni yapması farzdır.
Daha önceki bir yazıda vazifenin üç yüklenici grubu olabileceğini yazmıştım: İdareciler, âlimler ve kanaat önderi şahıslar ve hizmet grupları.
Bugün de idarecilerden ve özellikle Nadir Şah'tan (1688-1747) bahsedeceğim.
Nadir Şah ülkenin içinde bulunduğu iç ve dış durumun iyice kötüleşmesi üzerine kurtarıcı olarak görülmüş ve Safevi Devleti'nin başkomutanlığına getirilmişti. Ancak durumun vahameti onun tahta çıkmasını gerektirmişti, o, İslam dünyasını birleştirme ülküsünde samimi olduğu için kendisine teklif edilen tahta geçmeyi, “Safevilerin benimsediği şekliyle Şiiliğin terkine ve kendinin tanımladığı Caferiliğe dönülme” şartına bağlamıştı.
Şii ve Sünni dünyası arasındaki ayrılıkları gidermek ve dostluğu sağlamak amacıyla 1743 yılında Necef'te Hz. Ali Türbesi'nde İslâm âleminin bölgedeki ileri gelen ulemasının katıldığı bir toplantı düzenletti. Toplantıya önde gelen Şii uleması ile Maveraünnehir ve Afganistan bölgesinin Sünni âlimleri katılmışlardı.
Bu konuda karşılıklı imzalanan tutanak Nadir Şah'ın uzun bir önsözüyle başlamaktadır. Sayın M. Saffet Sarıkaya'nın nakline göre Nadir Şah'ın önsözünde şu ifadeler vardır:
“Ben (Şah), 1148 senesinde, Mogan sahrasında, sizinle bey'at ederken (Ashaba) dil uzatmayı terk etmenizi sizlere şart koşmuş bulunuyordum. Şu andan itibaren sebb-i Şeyhayn'i (halifelere küfür) yasakladım. Her kim onlara dil uzatırsa onu öldürür, evlad ü iyalini esir eder, malını alırım. Ne İran içinde, ne de çevresinde Ashabı kınamak ve buna benzer çirkin davranışlar artık yoktur. Bunlar, aşağılık Şah İsmail devrinde türemiş, soyu da onun izinden gitmiş sonunda Ashaba sövgü çoğalmış, bid'atler artmış, budalalıklar yayılmıştır.''
İran Şii uleması “Bizler (Ashaba) lanetin kaldırılmasını kabul ve taahhüt ediyoruz. Sahabenin gerek fazileti, gerekse hilafeti, iş bu tutanakta belirtilmiş olan tertip üzeredir. Bizden her kim ashaba dil uzatır veya burada tespit edilenlerin hilafına konuşursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun! Böyle bir durumda Nadir Şah'ın gazabını kabul ederiz, malımız; canımız ve evladımız ona helâldir”.
Sünni ulema, “İranlılar, kararlaştırdıkları hususlara uydukları, aksine davranmadıkları sürece, İslami fırkalardandırlar. Müslümanların lehine olan, onların da lehine Müslümanların aleyhine olan, onların da aleyhinedir” diyerek Caferiliği beşinci mezhep olarak tasdik ettiler.
Yapılan uzun tartışma/müzakere sonunda Sünnî temsilci Hâdî Hoca ile Şii temsilci Molla Paşa arasında şu karar cümleleri teati edilmiştir:
Hâdî:
- Ebû-Bekir ve Ömer'e küfrederek küfre düşüyorsunuz!
Paşa:
- Küfretme âdetini kaldırıyoruz.
Hâdî:
- Sahâbeyi sapkınlık ve küfre düşmekle itham ederek kâfir oluyorsunuz!
Paşa:
- Sahabenin tamamı güvenilir ve salih kişilerdir; Allah onlardan razı olsun.
Hâdî:
- Mut'a nikâhı helâl diyorsunuz!
Paşa:
- Mut'a haramdır, onu bizden ancak ayak takımı kabullenir.
Hâdî:
- Ali'yi, Ebu Bekir'den üstün tutuyor ve ilk halife O'dur diyorsunuz!
Paşa:
- Üstünlük sırası Sünnîlerin dedikleri gibidir, hilâfet sırası da öyledir.
İktidarı boyunca İran'da kendi tarafından tanımlanan Caferi anlayışını hâkim kılmaya çalışan Nadir Şah, Osmanlı Devletine Caferi mezhebini beşinci Sünni mezhebi olarak kabul ettirmek için elçileri vasıtasıyla girişimlerde bulunmuş ancak çeşitli şer'i gerekçeler ile bu isteği Osmanlı Devleti tarafından kabul görmemişti.
Askeri ve siyasi başarıları nedeniyle bozkırın son hâkimi olarak nitelendirilen Nadir Şah 1747'de bir suikast sonucu hayatını kaybetti.
İslâm birliği için çalışan idarecilerin bir şekilde öldürülmeleri, üzerinde iyi düşünmemiz gereken bir faciadır.
Ulema ve kanaat önderlerinin faaliyetleri bahsinde “mezhepleri değiştirerek değil de ortak noktalarda birlik kurarak” amaca ulaşma tecrübesinden söz edeceğim.
Ümmetin birliğinde idareciler
04:0024/02/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ümmetin birliğini gerçekleştirmek için her bir mümine düşen vazifeler var, vazife taksiminde önemli paylardan biri de idarecilere aittir, ancak vazife grupları arasında ilişki, zincirleme sebep sonuç ilişkisidir; arada kopukluk olursa sonuç alınamaz.
Alimler ve kanaat önderleri etkileyebildikleri halk kitlesine “ümmetin birliğinin hayati önemini” anlatacak, onlarda birlik şuuru ve gayretinin yerleşmesini sağlayacaklardır. İdarecileri halk veya onların gerçek temsilcileri seçeceğine göre ırkçı, bölücü, birlik düşmanlarının işbirlikçisi, gafil, cahil… kimseleri başta devlet başkanlığı olmak üzere önemli mevkilere getirmeyecekler, kazara gelmiş olanları da tez elden değiştireceklerdir.
Makamını korumak isteyen idareciler halkın inanç ve taleplerini bir an bile unutmadan hareket etmek durumunda kalacaklardır.
Alimler ve kanaat önderleri ümmetin birliğine zarar verecek iç ve dış faaliyetler konusunda uyanık olacak, zamanında uyarı yapacak ve uyanmayanları “manevi otoritelerini” kullanarak uyandıracak, sapanları yola getirmek için meşru tedbirleri harekete geçireceklerdir.
Hasılı bu sebep-sonuç zinciri kesintisiz ve aksaksız işleyecektir ki sonuç alınabilsin.
Bugünkü konumuz idareciler olduğuna göre onların neler yapabilecekleri konusunda akla gelenleri kaydedelim:
İyi niyetli, ehliyetli ve ümmetin birliğinden yana olan idareciler birliğin sebep, çare ve manileri konusunda sağlam bilgi sahibi olmalı, uzmanlardan ve istihbarattan azami yararlanmalıdırlar.
Üst düzey idareciler İslam dünyasındaki mevkidaşlarıyla doğrudan konuşup anlaşabilmek için Arapça ve İngilizce bilmelidirler. Zaruret halinde veya gerektiğinde tercüman kullanılabilir, ama bu, doğrudan görüşüp konuşmanın yerini tutmaz.
İlk adımda hedef siyasi birlik olmamalı, bütün İslam dünyasının tek vatan ve tek devlet olması ilk adımın hedefi olmamalıdır. Mevcut ulus devletlerin siyasi statüleri değişmeksizin birliğe doğru atılacak yüzlerce adım vardır:
1.
Olabildiğince sık temaslar, görüşmeler, fikir alışverişleri yapılmalıdır.
2.
İstihbarat paylaşımı yapılmalıdır.
3.
Savunma işbirliği anlaşmaları yapılmalıdır.
4.
Ekonomik ve ticari ilişkiler en üst seviyelere çıkarılmalıdır.
5.
İlk aşamada İslam ülkeleri arasında kullanılacak sağlam bir para icat edilmelidir.
6.
Bilim ve teknoloji paylaşımı yapılmalıdır.
7.
Tabii veya tertiplenmiş tuzak ihtilaflar büyümeden çözüm ve anlaşma sağlanabilmesi, ilişkilerin zarar görmemesi için “İslam ülkeleri arası bir hakemlik kurumu” oluşturulmalıdır.
8.
Yoldan çıkanları yola getirmek ve saldırıya uğrayanları savunmak ve korumak için bir “İslam barış gücü” oluşturulmalıdır.
9.
Birlik için çalışan devlet adamlarını öldüren, istihbarat örgütleriyle İslam ülkelerini birbirine düşüren, uluslararası ilişkilerde ve hukukta çifte standart uygulayan, kendi denetim ve yönetimlerinden çıkan İslam ülkelerini tedîb için gerektiğinde güç kullanan, başta nükleer silahlar olmak üzere askeri gücüne güvenen ve dayanan sömürgecilere dur diyebilmek için en azından onlara denk, ideal olarak da onlardan üstün “ortak veya birbirine yardıma hazır bir askeri güç” oluşturulmalıdır.
10.
Başta liderlik olmak üzere hiçbir konuda çekişmeye ve rekabete yer verilmemeli, tam aksine hayırda yarışmak, en hayırlı ve en faydalı olanı en değerli saymak ilke edinilmelidir.
İslam birliği ve âlimler
04:0026/02/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hemen bütün İslamcılar ve âlimler İslam birliğinin zaruretine inanırlar ve ikinciler bu birliğin kuvveden fiile geçmesi için çalışmalar da yapmışlardır. Alimlerin zihniyet, durum ve tutumlarının, İslam birliğinin adım adım gerçekleşmesinde büyük etkilerinin olacağında şüphe yoktur, ancak bu etkinin bir türlü sonuç alamamasının sebepleri üzerine kafa yormamız ve engelleri kaldırmak için çaba göstermemiz gerekiyor.
Bu noktada âlimlerin içinde ehliyetli tasavvuf önderlerini de var sayıyorum.
Konuya devam etmeden bir hatıramı nakletmek uygun olacak:
Yetmişli yıllarda, ihtilafların tefrikaya dönüşmeye başladığı ortamda İstanbul'da yaşayan üç tasavvuf önderini (tarikat şeyhini), merhum arkadaşım Bekir Topaloğlu ile beraber ziyaret ettik; maksadımız bu üç büyüğün bir araya gelerek kendilerinin ve mensuplarının kardeşler ve aradaki farkın yalnızca bir vazife taksimi mahiyetinde olduğunu ifade buyurmalarını istirham idi. Halen yaşayan biri “Ben yaşça en küçükleriyim, emrettikleri yere gelirim” dedi. İkincisi dinledi; “evet” de, “hayır” da demedi. Üçüncüsü ile değil de ancak temsilcisi ile görüşmek mümkün oldu, o da bizi azarlayarak haddimizi bilmemizi tembih etti ve kendi evinde bizi yalnız bırakarak salonu terk etti, biz de kalkıp evden ayrıldık.
Şimdi okuyucuların “Bunlar kimlerdi” diye sorduklarını duyar gibiyim, ama önemli olan isimler değil, zihniyet ve tutumdur. Bugün de mevcutlara gitseniz farklı bir sonuç alabileceğinizi ummuyorum.
Konuya dönelim:
“Dünya Alimler Birliği” var, ama dünyanın alimlerinin tamamı oraya üye değil, hatta çoğu onları tanımıyor veya onlarla ilgilenmiyorlar.
İslam ülkelerinde onlarca “âlimler birliği” var; bunların arasında kardeşçe ilişki ve işbirliği şöyle dursun çelişme ve çekişmeler devam etmektedir.
Türkiye'de yakın geçmişte bir âlimler birliği kuruldu, kısa bir süre sonra bir daha kuruldu, ondan sonra “Ehl-i Sünnet Alimler birliği” adıyla biri daha kuruldu, kuruldu, kuruldu…
Şu garâbete bakın, adı birlik, kendileri tefrika!
Önce kurulan birliği ehl-i bid'at kurmadı ki, diğeri “ehl-i Sünnet” olsun!
Ayrıca maksadımız İslam birliği mi, mezhep birliği mi? Önce âlimlerin buna bir karar vermeleri gerekiyor.
Eğer mesela Sünnîler, Caferîler, Zeydîler, İbâdîler… kendi aralarında adı “alimler birliği” olan kuruluşlar yapacak ve her biri diğerine cephe alacaksa ümmet çapında bir İslam birliği kıyamete kalır.
Yalnız Sünnî âlimler birlik kuracaksa bu da ümmetin birliği olmaz.
Bırakalım her mezhebin bağlıları kendi mezheplerini korusunlar, ama mezhepçilik yapmasınlar, mezhep yayma faaliyetine son versinler. Mâdem ki hepsi “İslam mezhepleri”dir, ortak noktaları İslam'dır, İslam'ın olmazsa olmazlarında (usûlü'd-dînde) ittifakları vardır, âlimler birliğini bu çerçevede oluşturalım; yani bu birliğin karşısında bir İslam mezhebi değil, İslam karşıtları ve düşmanları olsun; bunlara karşı birleşelim.
“Bunlara karşı birleşmek”ten maksadım da durup dururken başka din ve inanç sahipleriyle hır çıkarmak ve savaşmak değildir; tam aksine onlarla meşru temaslar kurmak, onlara İslam'ı (hakikati) anlatmak, insanlığın ortak problemlerine birlikte çare aramak ve ancak saldıranlara karşı tek cephe halinde savunma yapmaktır.
İslam birliği ve sivil toplum
04:002/03/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam birliği dâvasının gerçekleşmesinde etkili olacak ve devrede olması zorunlu olan bir unsur da bizim kültürümüz ve tarihimize uygun sivil toplumdur. Bundan maksadımız idarecilerin, âlimlerin ve kanaat önderlerinin İslam birliği için yaptıkları çalışmaları destekleyen, plan ve programların hayata geçmesi için sahada faaliyet gösteren örgütlenmiş Müslüman topluluklarıdır. Bu örgütlerin yalnız İslam dâvasına bağlı, siyaset karşısında bağımsız olmaları gerekir. Bu örgütler, siyaset doğru yolda olduğu sürece onu destekleyecek, doğru yoldan saptığında ise âlimlerin uyarıları doğrultusunda siyaseti doğruya yönlendirmek için meşru ve hukuki baskı uygulayacaklardır.
Sahada yapacakları pek çok faaliyet vardır:
Halka en yakın, canlı ve sıcak iletişim imkânını kullanarak ırkçılık, kavmiyetçilik, bölücülük, bölgecilik gibi İslam birliğine zarar veren cereyanlara karşı halkı uyarmak ve bilinç sahibi kılmak.
İslam ülkeleri arasında ticari, kültürel, eğitim ve öğretimle ilgili temasları, alış-verişleri, istişareleri faal, canlı ve devamlı kılmak.
Dil bilen ve temas kurulacak İslam ülkesi hakkında doğru bilgi sahibi olan şahısların rehberliğinde seyahatler düzenleyerek çeşitli sosyal tabakalara mensup kardeşleriyle sıkça bir araya gelmek, dertleşmek, danışmalar yapmak ve problemlere birlikte çareler aramak.
Olağan dışı hallerde, yardım gerektiren durumlarda vakit kaybetmeden birbirinin yardımına koşmak, yaralarını sarmak ve mazlumların, mağdurların yanında olmak.
Hac ve umre ibadetleri için yapılan seyahatleri İslam birliği amacı için de kullanmak…
Uluslararası ilişkilerde Müslümanların ve İslam birliğinin lehinde olan tezlere ve kararlara destek vermek.
İtikad ve uygulama alanlarında oluşmuş mezhep farklılıklarının tefrikaya sebep olmaması için gerekli tedbirleri almak.
Geçmişte bu son madde ile ilgili bazı teşebbüsler olmuştur:
Abdullah Sahraverdi 1903 yılında Londra'da Panislamizm Derneği'ni kurmuştur. Amacı da iki İslam mezhebi olan Şii ve Sünnîler arasında İslam birliğini kurmaktır.
(Şia'ya İslam mezhebi dediğim için arkamdan konuşanlar olmuş; İslam mezhepler tarihi kitaplarına bakarsanız “itikadı dinden çıkarmayan bütün mezheplere” böyle dendiğini görürsünüz.)
Muhammed Takî el-Kummî isimli İranlı Şiî bir âlim, bazı Şiî âlimlerle görüşerek Mısır'da Ehl-i Sünnet ile Şia'yı yakınlaştırmayı hedefleyen bir müessese kurmaya karar vermiş ve bu amaçla Kahire'ye gelmiş, burada el-Ezher âlimleriyle görüşmeler yapmış, onlara İslâm dünyasının birliğine hizmet edecek bir kurumun zaruretinden söz etmiştir. O alimler de aynı düşünceyi paylaşmışlar ve 1945 (h. 1364) yılında Kahire'de “Dârü't-takrîb beyne'l-mezâhibi'l-İslâmiyye” kurulmuştur. Kurumun destekleyenleri arasında Şiî kesimden Muhammed Hüseyin Âl-i Kâşifulgıtâ, Abdülhüseyin Şerefuddin, Muhammed Cevâd el-Muğniyye, Ayetullah el-Bürûcerdî…; Sünnî kesimden Ezher şeyhlerinden Abdülmecid Selîm, Şeyh Mahmud Şeltût ile yine Ezher ulemasından Muhammed Ebû Zehra, Muhammed el-Medenî, Muhammed Ali Ulûbe gibi âlimler yer almıştır.
İlk yıllarında kurum daha ziyade tanıtım faaliyetlerinde bulunmuş, sonra 1949 yılında Risaletü'l-İslâm adıyla bir dergi çıkarmaya başlayan kurum, ondan sonraki faaliyetlerini ağırlıklı olarak söz konusu derginin neşrine hasretmiştir. Üç aylık periyotlar halinde çoğu zaman düzenli, bazen gecikerek çıkan dergi 1972 yılına kadar devam etmiştir.
Derginin ilk sayısında kurumun varlık gâyesi ve ana hedefleri şöyle ifade edilmiştir:
a
) İnanılması zaruri akâid konularının dışında kalan anlayışların, birbirlerinden uzaklaşmalarına sebep olduğu İslâm mezhepleri mensuplarını “İslâmî gruplar” olarak bir araya getirmek;
b
) İslâm'ın genel esaslarını çeşitli dillerle neşredip toplumların bunlara olan ihtiyacını karşılamak;
c
) Müslümanlar arasındaki ayrılıkları gidermeye çalışıp aralarını bulmaya gayret göstermek.
Bu kurumun devam edememesinin sebebi tarafların birlik ilkelerine sadık kalmada gösterdikleri gevşeklik ve kusurlardır.
Yukarıdaki iki örnek Sünnî-Şiî yakınlaşmasıyla ilgili idi, unutmayalım ki, Sünnî kesim arasındaki dağınıklık ve tefrika da tamire ve ıslaha muhtaç bulunmaktadır.
Geçmişte bu iki örneğe benzer başka faaliyetler de olmuştur. Bugün ise İslam birliği için bütün sorumluların ve tarafların var güçleriyle çalışmaları daha zaruri hale gelmiştir.
Asıl sebep ve bahaneler
04:005/03/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gündemin büyük kısmını referandum konusu ve tartışmaları oluşturuyor. “Evet" mi, “Hayır" mı sorusunun cevabında üç gruptan söz etmek mümkündür: Kesin “Hayır"cılar, kesin “Evet"çiler ve "kararsızlar (tereddütleri ve endişeleri olanlar."
Sonuncudan başlayalım:
Endişe ızharını “Hayır" cılığın örtüsü olarak kullananları istisna ediyorum, bu grubun çoğu memleket sevgisi ve menfaati konusunda samimi olanlardır; bazı maddeler ve özellikle devlet başkanına verilen yetkilerin ileride ülkenin ve halkının zararına kullanılması ihtimal ve imkanından çekiniyor, acaba ne desek diye düşünmeye devam ediyorlar.
Bunlara diyeceğim şudur:
Özellikle cumhurbaşkanını halk seçtikten sonra oluşan mevcut karmaşık ve çelişkili sistemi önlerine koyup düşünsünler; yenisi mi, eskisi mi daha sakıncalıdır buna göre karar versinler.
“Evet"çiler yeni anayasa maddelerini okuyorlar, bir bütün halinde düşünüyorlar, “yakında inşallah eski olacak" mevcut ile mukayese ediyorlar ve sonunda, samimi olarak ileri sürülen endişeleri varid görmüyorlar veya bunlara rağmen “Evet"te hayır görüyorlar.
Gelelim “Hayır"cılara:
Bunların çoğunluğunu başta CHP ve HDP olmak üzere beyaz Türkler, Kemalistler, İslam karşıtları, kendi değerlerine yabancılaşmış müstağribler, Türkiye'nin güçlenmesini ve İslam dünyasının adım adım birleşmesini, Batı'nın Doğu ve Türkiye için belirlediği yörüngeden çıkılmasını istemeyenler oluşturuyor ve “Hayır"ın asıl sebebi budur.
Bahaneler bu asıl sebebi örten demagojilerden, yalanlardan, abartılardan, maddeleri ve sözleri saptırmadan ibarettir.
Darbelerde ve darbe kalkışmalarında yıllardan beri bu “asıl sebebin" asılsız bahanelerle örtüldüğüne şahit olup durduk.
Yakınlarından birkaçını hatırlayalım:
28 Şubat'ta “şeriat geliyor, rejim yıkılıyor" dediler. İddialarını ispat için ileri sürdükleri argümanlar ya kendi tertipleri idi veya İmam Hatip Okulları, Kur'an kursları, bazı STK'lar gibi iddiaları ile ilgisi olmayan, yıllardan beri mevcut olup kimseye bir zararları dokunmayan, diğer imtiyazlı vatandaşlar gibi insan hak ve özgürlüklerinden istifade etmek isteyen kurum, kuruluş ve faaliyetleri idi.
Gezi kalkışmasında birkaç ağacın kesilmesini bahane ettiler (belki buna samimi olarak tepki gösteren küçük bir grubu kullandılar), arkasından memleketin altını üstüne getirdiler, acılara, zulümlere, nice çamların devrilmesine, milyarlarca zarara sebep oldular.
Hükümetin barış ve kardeşlik tesisi için giriştiği teşebbüsün (âkil adamlarla başlatılan sürecin) hain planlarına zarar vereceğini görünce kendi tertipledikleri terör eylemlerini başkalarına yıkıp bahane ederek teröre geri döndüler.
Şimdi de Anayasa'da yapılacak 18 maddelik değişikliğin zararlarından söz ediyor, avaz avaz bağırıyorlar; ben de diyorum ki, bunlar bahane, asıl sebebi başta yazdım, “Evet" mi, Hayır" mı sorusuna, asıl sebebi düşünerek karar verelim!
Not:
Bir operasyon ve arkasından da bir tedavi süreci sebebiyle yazılarım aksayabilir; her şeyin hayırlısı için dua edelim.
Ne yapmalı?
04:0016/03/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce Hristiyanlık taassubu daha sonra -Batı dini aksesuar/vitrin olarak kullanmaya başlayıp asıl saikler maddileşince- ulusal ve bölgesel çıkarlar gereği Batı, İslam Doğu'yu ya yok etmek, ya değiştirip kendine benzetmek ya da daima çıkarına hizmet edecek şekilde hakimiyeti altında tutmak için planlar yapmıştır, uygulamıştır ve uygulamaktadır.
Bugün de din, ulusal egoizm ve çıkar, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, sözde İslam tehlikesi/korkusu (İslomofobi) karma olarak Batı kamuoyunu etkilemekte ve asıl sebep/saik gizlenerek insan hakları, demokrasi gibi güncel Batı değerleri bahane edilmekte, bunların ihlal edildiği propagandası yapılarak, algısı oluşturularak daha ziyade Türkiye aleyhinde faaliyete hız verilmektedir.
İnsan hakları, vicdan, ahlak, adalet gibi değerler söz konusu olduğunda Batı'nın çok çirkin bir çifte standardı utanmadan ve kimseye aldırmadan uyguladığını herkes biliyor ve görüyor. Bugün Batı'nın (ABD dahil) sahip olduğu zenginlik, gasp ve soygun (sömürgecilik) yoluyla daha ziyade Doğu'dan elde edilmiştir. Batı'nın, kahrolası maddi menfaati için Doğu'da akıttığı kan, tahrip ettiği maddi ve manevi değerleri hesap etmek bile mümkün değildir.
“Bunlar eskiden idi, şimdi Batı medenileşti, orada insan haklarına dayalı demokrasi yerleşti, bugün yaptıklarının meşru sebepleri olmalıdır” diyenler de bulunabilir.
Sathi bile olsa uluslararası ve ulusal davranışlarında Avrupa'nın, tıpkı ataları gibi asıl sebebi (İslam düşmanlığını ve maddi menfaati) gizlemeye çalıştıkları ve kamuoyunu yanıltmak için bazı çağdaş değerleri istismar ettikleri apaçık ortadadır; bunları görmemek ise gözden daha zararlı olan akıl ve kalp körlüğü yüzündendir.
Batı, Doğu'ya ve özelde lider potansiyelli Türkiye'ye istediğini yaparken hakka, hukuka, adalete, çağdaş değerlerin gücüne değil, maddi ve askeri güce dayanıyor.
Doğu mazlum ve mağdur olmaktan kurtulmak istiyorsa dininin hak, davasının haklı olması yetmiyor; haklının değil, güçlünün hakim olduğu bir zamanda düşmandan daha güçlü olması gerekiyor.
Bunun birinci şartı mazlum ve mağdur Doğu'nun birleşmesi ve dayanışmasıdır. Birleşme ve dayanışma yoluna girince engelleri aşabilmek için zorunlu olduğu ölçüde kötünün iyisi ile işbirliği de yapılabilir.
Bir zamanlar askeri güç oklar ve atlar imiş, şimdi ise başta nükleer olmak üzere çağın bilim ve teknolojisi ile icat edilmiş etkili silahlardır ve bunların kullanılmasını sağlayan araçlardır.
Hiç vakit kaybetmeden ve Batı'nın sözüne ve engellemesine kulak asmadan bu silahları satın almaya değil, icat etmeye bakmamız gerekiyor. İcat edelim, dengeleyelim, ama zaruret olmadıkça kitle imha silahlarını kullanmayalım; kullanmamanın yolu da düşmanda olana veya daha güçlüsüne sahip olmaktır.
Mevlâ izin verirse Pazar yazısında Batı'nın, büyük Osmanlı Türkiyesini parçalamak ve İslam'ın kökünü kazımak için tarihte uyguladığı yüz plandan söz edeceğim.
NOT
Operasyon iyi geçti, başarılı oldu. Diğer tedavi de başladı, bir müddet sürecek, imkan buldukça yazmaya devam edeceğim ki, dostlar üzülmesin, faydalanıyorduk diyenler mahrum olmasınlar. Dualara binlerce teşekkür.
Bizim savaşımız
04:0017/03/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır (Nisâ: 75-76).
Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah'a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, mânevî- önderleri olacaktır. Bu önderler Kur'an'a göre tâgutlardır, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egolarının tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
ABD ve Batı'nın tarih boyunca yaptığı savaşlara bakıldığında bu ilâhî tespitin dehşet veren örneklerini bolca görmek mümkündür.
İnsanın yaratılış amacı Allah'a kulluk ve itâattir. Kulluk ve itâat bölünmez bir bütündür. İnsan din-dünya, zâhir-bâtın, ferdî-ictimaî, siyasî, hukûkî... hayatını -bölünmez bir bütün hâlinde- Allah'a kulluk şuuru içinde, O'nun irâde ve rızâsını gözeterek yaşamadıkça kulluk vazifesini yerine getiremez, şirkten kurtulamaz ve ehl-i tevhîd olamaz. Garaudy'nin deyişi ile “Peygamberlerin, gerçek ve bir Allah'a kul olmaya, Allah'tan başka güçlere (tâğûtlara) tapınmayı terketmeye ısrarla dâvetlerinin sebebini anlayabilmek için şuna dikkat etmek gerekir: Kötülük ve bozukluğun asıl kaynağı, ya doğrudan; yahut da dolaylı olarak bir kısım insanların diğerlerine tanrı olmalarıdır. Tarihi incelediğiniz zaman; insanların tanrısız olmadıklarını, ya gerçek tanrıya tapındıklarını yahut da kendilerini tanrı yerine koyan kişilere, zümrelere, sınıflara, partilere itâat ettiklerini görürsünüz... İnsanların sosyal dengeyi gerçekleştirebilmeleri için insandan üstün bir güce ve dünya hayatının hazlarından daha büyük ve yüce bir mükâfata iman etmeleri şarttır. İnsanlar ilâhî otoriteyi tanımaz ve âhiret günü hesabından habersiz olurlarsa, kendi nefislerinin sınırına mahpus olarak yaşarlar. Allah yerine insanı koyan, insan yerine de kendini koyacaktır; çünkü başka bir insanın ondan farklı tarafı yoktur (o da insandır). Dünya hayatı ve hazlarından başka bir beklentisi ve hesabı olmayan kimselerin hedefi ne yapıp edip dünyadan en büyük payı kendisi için koparmak olacaktır; bunun da kaçınılmaz sonucu egoizm, maddî faydacılık, imkân bulanın altta kalanı ezmesi ve sömürmesidir.”
Kadîsiye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib'iyy b. Âmir'in Farslıların komutanı Rüstem'in, “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna karşı, verdiği şu cevap evrensel amacın belîğ bir ifâdesidir: “Bizi Allah gönderdi, gönderdi ki; dilediklerini kullara kul olmaktan Allah'a kul olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış) dinlerin zulmünden İslâm'ın adâletine çıkaralım. Bizi, dînine dâvet edelim diye halkına Allah gönderdi.”
İslam fethinin amacı din hürriyetini temin, hak dini tebliğ ve adaleti tesis etmektir.
Dinde zorlama yoktur ve Allah zalimleri sevmez.
.Türkiye’yi parçalama plânları
04:0019/03/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu yazıda Türkçe'ye, dostum Yakup Üstün tarafından “Türkiye'yi Parçalama Plânları - 100 Plân - Haçlı Taassubu-Türkiye Düşmanlığı" adıyla tercüme edilen ve 1979'dan itibaren defalarca basılmış bulunan kitabın Emir Şekib Arslan tarafından yazılan aslını tanıtacağım.
Önce kısaca Emir Şekîb Arslan'ı (1869-1946) tanıyalım (Kaynak: DİA):
Lübnanlı âlim, fikir ve siyaset adamı. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren “emir” unvanını alan, Hîre'de hüküm süren Lahmî krallarından Münzir b. Mâüssemâ'ın soyundan geldiği için “Emîr” lakabını almıştır. Nüfuzlu bir Dürzî aileye mensuptur. Hem kendisi hem kardeşleri Sünnî eğitimi görmüş ve Sünnî olarak yaşamışlardır.
Şekîb Arslan altı yaşından itibaren seçkin okullarda okudu, Arap edebiyatı ve tarihi alanında çok iyi yetişti; ayrıca Fransızca öğrendi. 1886 yılında Beyrut'ta Medresetü's-sultâniyye'ye geçti. Burada diğer ilimlerin yanı sıra, o yıllarda Beyrut'ta sürgünde bulunan ve Medresetü's-sultâniyye'de öğretmenlik yapan Muhammed Abduh'tan fıkıh ve akaid dersleri aldı. Türkçe'yi de burada öğrendi. Ayrıca Abduh'un okul dışında yaptığı sohbet toplantılarına katıldı. 1890'da Mısır'a gitti, Muhammed Abduh'un etrafında oluşan ve fikirlerini yayan gruba dahil oldu; Mısır'ın önde gelen fikir ve kalem erbabı ile tanıştı.
İkinci Meşrutiyet'ten sonra da önemli Osmanlı devlet ve fikir adamlarıyla tanıştı, önemli görevler ve hizmetlerde bulundu.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransızlar'ın Suriye ve Lübnan'ı, İngilizler'in Filistin'i işgal etmeleri üzerine emperyalizme karşı sert bir tavır takındığı için bölgeye girişi yasaklandı. 1925-1926 yıllarında Suriye'de meydana gelen ayaklanmalar Emîr Şekîb Arslan'ın liderliğinin belirgin hale gelmesine vesile oldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Suriye ve Lübnan'ın istiklâle kavuşması üzerine 1946 Ekiminde Lübnan'a döndü ve 9 Aralık 1946'da burada vefat etti.
Arapça yanında Farsça, Türkçe, Fransızca, İngilizce ve orta derecede Almanca bilen Emîr Şekîb Arslan, 1935'te yazdığı bir mektupta 1781 özel mektup, 176 makale ve 1100 sayfa hacminde çeşitli kitaplar yazdığını ifade ediyordu. Okuduğunu bir daha unutmayacak kadar güçlü bir hafızaya sahipti.
İslâm birliği düşüncesinde Cemâleddîn-i Efgânî ve Ahmed Fâris eş-Şidyâk, dinî anlayışta ve ıslahat düşüncesinde Muhammed Abduh, tarih anlayışında da İbn Haldun'un etkisinde kalmıştır.
Emîr Şekîb kendisi daha hayatta iken İslâm dünyasınca takdir edilmiştir. Nitekim 1935'te Hindistan'da İslâm dünyasının ileri gelen ilim, siyaset ve edebiyat adamlarının katıldığı bir toplantıda, “Bugün İslâm dünyasının en büyük siması kimdir?” sorusuna verilen cevaplarla seçilen on üç isim arasından en fazla oyu Emîr Şekîb Arslan almıştır.
Osmanlı Devleti'nin yıkılışından önce Emîr Sekîb, devleti parçalamaya yönelik en büyük tehlikenin Batı'dan geleceğini, bunu önlemek için Osmanlı hilâfeti etrafında bir İslâm dayanışması oluşturmak gerektiğini, Türkler ve Arapların bu dayanışmanın vazgeçilmez unsurları olduğunu, bunun da hilâfetin güçlendirilmesi ve İslâm mirasının geliştirilmesiyle gerçekleşebileceğini ileri sürmüş; adem-i merkeziyetçiliği ve ayrılıkçılığı savunan Türklerin ve Arapların yanıldıklarını, güç dağılımının imparatorluğun kısa zamanda parçalanıp Avrupa'ya yem olmasına sebep teşkil edeceğini, bundan dolayı merkezî otoritenin güçlendirilmesi gerektiğini söylemiştir. Onu diğer Arap aydınlarından ayıran en önemli özellik, İslâm dayanışması adına Osmanlı hilâfeti ve hükümetini kayıtsız şartsız desteklemiş olmasıdır.
Arap dünyasının istiklâline kavuşması için çok büyük gayretler sarfeden Emîr Şekîb, İslâm ve Arap âleminin parçalanmasında İngiltere ve Fransa'yı suçlu görüyor, her fırsatta bu iki devletin İslâm dünyasına verdiği zararlara dikkat çekiyordu. Aralarında çeşitli anlaşmazlıklar bulunsa bile İslâmiyet'e karşı düşmanlık konusunda kolaylıkla anlaşıp bir araya gelebileceklerini söylüyordu.
Çok güçlü bir tahlil kabiliyetine ve sezgiye sahip olan Emîr Şekîb Arslan'ın siyasî konularla ilgili tahminleri büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Meselâ İngiltere'nin vaadlerine kapılarak Osmanlılardan ayrılmak isteyen Arap aydınlarına İngilizlerin sözlerini tutmayacaklarını, Filistin'de bir Yahudi devleti kurdurmak için Arap topraklarını parçalayacaklarını söylemiş, aynı şekilde İngilizler'le anlaşan Hicaz Kralı Şerif Hüseyin'in pişman olacağını, zira onlar tarafından azledilerek sürgüne gönderileceğini ifade etmiştir. Dünya Savaşı'nın Balkanlar'dan çıkacağını haber vermiştir.
.100 plân
04:0023/03/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Amerikalı Prof. Lothrop Stoddart “The New World of İslam” isimli bir kitap yazıyor (New York 1925). Kitap dünyanın belli başlı dillerine hemen çevriliyor. Bu arada Türkiye'de Osmanlıcası ve daha sonra Kaktüs Yayınları arasında Latin harfli Türkçesi yayınlanıyor (1914-1921 I.Cihan Harbi Sonrasında Yeni İslam Alemi).
Bu eserin Arapça tercümesine, önceki yazıda tanıttığım Emîr Şekîb Arslan kitabın üç misli açıklama yazıyor, aslı bir cilt olan kitap bu açıklamalarla dört cilt olarak Kahire'de “Hâdıru'l -Âlemi'l-İslâmî” adıyla yayınlanıyor (H. 1352).Meşhur Rumen devlet adamı T. G. Djuvara “Cent Projets de Partage de la Turquie “ (Türkiye'nin Parçalanması İçin Yüz Plân) adı ile 1914'lerde Paris'te Fransızca bir eser yayınlıyor. E. Şekip Arslan, “Hâdıru'l -Âlemi'l-İslâmî”nin 3. cildinde “Avrupalılar mı mutaassıp, yoksa Müslümanlar mı?” sorusuna oldukça uzun ve doyurucu cevaplar verirken Avrupa'nın İslâm'a karşı duyduğu düşmanlığın şiddetini, özellikle, Türkler'e karşı takındığı tavrın asıl sebebini anlatmak için Djuvara'nın adı geçen eserini özetleyerek bu kitaba aktarmıştır (s.210-327).Yakup Üstün'ün tercümesinin aslı işte bu eserdir.Eserin “İlk Haçlı Seferleri” başlığını taşıyan bölümünde: “Avrupalılar'ı bir haçlı seferine ilk defa dâvet eden kişinin 1002'de Papa II. Sylvester olduğu kaydediliyor. Birinci Plân, Sicilya Kralı II. Şarl'ın plânıdır. Planlı ilk haçlı faaliyeti ise Papa IV. Nikola'nın, 23 Ağustos 1291'de Fransa kralına yazdığı bir mektupla başlıyor. Hasan Celal Güzel Beyefendinin âlî himmetleriyle hayat bulan Yeni Türkiye Dergisinin yeni çıkan “Mîsâk-ı Millî” özel sayısında (1424 sayfalık dev bir eser) Prof. H. Ömer Budak, adı geçen esere atıfta bulunuyor ve şu cümleye yer veriyor: “…Türk milletinin yok edilmesiyle ilgili 100 plânın 48 tanesi ya bizzat Fransızlar tarafından hazırlanmış veya Fransız asıllı birine hazırlatılmıştır” (s.428).Emîr Şekîb bir kitap teşkil eden açıklamasını özetle şöyle bitiriyor:Djuvara kitabının sonunda, “Bölücü ırkçılık hareketleri nihayet Balkanları Osmanlı'dan kopardı, ama onların elinde hala Edirne, İstanbul ve Boğazlar duruyor, Osmanlı'yı parçalayıp topraklarını paylaşmak için plân üstüne plân yapan devletler yakında bunları da Osmanlı'dan almak için ittifak edeceklerdir” demişti, onun bu tahmini umumi harbden sonra gerçekleşti, Osmanlı'yı mecbur bıraktıkları Sevr antlaşmasıyla hemen bütün topraklara el koyuyorlardı, eğer bu (Osmanlı devletin onaylamadığı) antlaşma yürürlüğe konsaydı Türkiye yok olacaktı. Fakat Türkler, vatanlarının istiklali uğrunda canlarını ortaya koyarak zafere kadar mücadele ettiler, Anadolu'nun bazı yerlerini işgal eden Yunanistan'ı yenip ülkeden attılar, İtilaf devletleri Türkiye ile, Sevr'i devre dışı bırakan Lozan antlaşmasını yapmak durumunda kaldılar, bu antlaşma ile Türkiye pek çok toprak kaybına uğradı ama Anadolu, İstanbul ve Edirne onların elinde kalmış oldu. Türkiye'yi paylaşmak için ittifak eden Batılı ülkelerin sonunda Türkiye'yi yok etmeme ve İstanbul'u da onlara bırakma kararlarının sebebi, İngiltere'nin İstanbul'u işgal edip bir daha oradan çıkmaması tehlikesi idi. Boğazların kontrollerinde olmasını ve İstanbul'un Türkiye'de kalmasını İngiltere'de kalmasına tercih ettiler (s. 326-327).İslam dünyasını ve onun koruyucusu, tesbihinin imamesi mesabesinde olan Türkiye'yi bin yıldan fazla bir zaman içinde plan üstüne plan yaparak yok etmek, parçalamak ve paylaşmak isteyen Batı, paradigmaları değişse de bu sevdasından vazgeçmiş değildir. Bugünlerde olup bitenlere de bu perspektiften bakmak gerekiyor.Unutmayalım:Plânların üstünde bir plân vardır.Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardırNe yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır…Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.
Emanet ve adâlet
04:0024/03/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir” Nisa: 58).
Burada emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar yöneticiler ve kurumlardır.
Tarih boyunca insan topluluklarının huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helâk olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır.
Emanet, korunması istenen maddî ve mânevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları... emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.
Hz. Peygamber “Münafığın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Müslim, “Îmân”, 107-109) buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıflı insanlar olarak tescil etmiştir.
İnsanlar arasında hüküm genellikle bir ihtilâf ve dava halinde, haklı olanı haksız olandan ayırmak veya hakkın kime ait olduğunu açıklamak suretiyle gerçekleşir. Adalet, “eşitlik ve dengeyi sağlamak” demektir. Burada eşitlikten maksat, herkese aynı şeyi, aynı vasıf ve miktarda vermek değildir; herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit olmasıdır; güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklı ile davası, problemi, anlaşmazlığı… olduğunda hukuk karşısında eşit muamele görmeleridir. İnsanların haklarını yiyenler bunu, genellikle kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek yaparlar. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle muamelede eşitlik, yani adalet sağlanmış olur.
Adaletin gerçekleşmesi -âdil uygulayıcılar yanında- kimin neye lâyık, kimin neyi hak ettiği konusunda doğru, hakkaniyete uygun, dengeli bilgi ve ölçülere sahip olmaya bağlıdır. Hukuk kuralları, bağlayıcı mevzuat işte bu bilgi ve ölçüleri vermek için oluşturulur, vazedilir. Hukuk kurallarını, ilâhî irşaddan bağımsız olarak insanlar koyarlarsa, insanların kendilerini aşmaları, beşerî kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için, hakkaniyet ölçüleri, hak ediş dengeleri bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca da –düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile– adalet gerçekleşmez. İnsanı ve kâinatı yaratan Allah mîzanı da koymuştur. Mîzan, “maddî ve mânevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü” demektir. Hukukla ilgili mîzanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilemez kaynak ilgili naslardır (âyet ve hadisler). Âyet ve hadislerin nokta tayini şeklinde açıklamadığı konularda ise fayda (mesâlih), yorum (anlama, beyan), kıyas ictihadlarına ve örfe başvurulacak; bu yoldan, adaleti gerçekleştirecek olan hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır. Hüküm ve ölçüler bulunup bilindikten sonra sıra uygulamaya gelir. Uygulamada adaletin bozulmamasının iki teminatı vardır: a) İmana dayalı ahlâk; b) cemiyetin emanet ve sorumluluk duygusu içinde gerçekleştireceği denetim. Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu denetiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz.
Adâlet ve emanete riayet edecek olan insandır; İslam gibi en kâmil yol göstericiye rağmen Müslüman toplumlarda görülen emanet ve adâlet arızaları İslam insanının eksikliğinden, sözde Müslümanların iman, ahlak ve aksiyonda Müslüman olamayışlarından kaynaklanmaktadır. Üst yöneticiler bulunabildiği ölçüde emaneti ehline vermede ve denetimde titizlik göstermezlerse en büyük sorumluluk da onlara ait olur.
Referandum sürecinde itidal
04:0026/03/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İfrat ve tefrit iki ucu, aşırılığı, hikmete uygun olandan uzaklaşmayı ifade eder; itidal ise iki aşırı ucun birinde değil; aklın, dinin, hikmetin gerekli kıldığı yerde, noktada, kararda ve davranışta olmaktır.
Bir millete tarihi unutturulmak istense de unutması mümkün değildir. Onun bilincinde, bilinçaltında, genlerinde, yaşayan kültürün görünen ve görünmeyen noktalarında… tarihi miras yaşar ve dirilişi için zaman ve zemin müsait hale geldikçe dirilir, yön ve davranış belirlemede etkin olur.
İslam ümmetini, aslı ilâhî olup zaman içinde bozulmuş bulunan ve aslı ilâhî olmayan dinlerin ümmetlerinden ayıran özellikler vardır; bunlardan biri de ötekine, başta hayat hakkı olmak üzere temel insan haklarını tanıyarak ülkesinde ve dünyada barış içinde yaşama hakkı tanıyor olmasıdır.
Müslümanlar Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla “iyilik ve adalet çerçevesinde” ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı? Elbette tanıyacaklardır.
Referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alan insanların büyük çoğunluğu işte bu “…yabancılaşmış parçamızdan” oluşuyor. Biz bu parça ile fikirde ve fiilde derin ayrılıklarımıza rağmen müştereğimizin azamisini temel kılarak birlikte, barış içinde yaşamak durumundayız.
Farklı parçaların azı veya çoğu, diğerini şiddet kullanarak, ahlaki ve hukuki olmayan yöntemler kullanarak yok etmeyi, ülkede tek ses ve nefes olarak kalmayı hedeflerse bunun sonu kaostur, kaybedeni de bütün millet olur.
Ahlak ve hukuktan ayrılmaları mümkün olmayanlar karşı tarafın silahlarını kullanamazlar; onlar yalan söylüyorlar diye yalan söyleyemezler, onlar iftira ediyorlar diye iftira edemezler, onlar kumpas kuruyorlar diye kumpas kuramazlar… Karşı tarafın ahlak ve hukuk dışı eylem ve söylemlerini engellemek, bu mümkün olmadığında hakikati en açık ve kolay anlaşılır dil ile yılmadan, durmadan, usanmadan açıklamak elbette bunların hakkıdır. Bu hak kullanılmalı ama köprüler ifrat ve tefrit dinamitleriyle uçurulmamalıdır.
Kendilerine asla katılmadığım, bütün argümanlarını ya yanlış ya da yersiz ve zamansız bulduğum “Hayır”cılar da bu milletin parçası, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlarla aynı sokaklarda, aynı binalarda, aynı toplu yerlerde bulunuyor ve yaşıyoruz. Birimizin veya bir grubun başına bir felaket gelse o siyasi ve ideolojik farkı düşünmeden yardıma koşmak; insan, vatandaş ve bir ülkede paydaş olarak elimizden gelen yardımı yapmak durumundayız ve bu böyle de olmaktadır.
Ben “Evet” de hayır görüyorum, ancak referandum da gelir geçer, inşallah millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur, sonra bu ülkede farklı kesimlerin barış ve olabildiğince dayanışma içinde yaşamaya devam etme süreci avdet eder.
Bu referandumun sonucu ne olursa olsun uzun vadede kazananlar; ahlak, hukuk ve itidali terk etmeyenler olacaktır.
Tek adam nasıl olur?
04:0030/03/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasa referandumunda halk “Evet” derse rejim değişecek, demokrasi yerine tek adamın keyfi idaresi rejimi gelecekmiş. Başta CHP olmak üzere muhaliflerin (“hayır”cıların) en çok dile getirdikleri ama sanırım kendilerinin de inanmadıkları iddiaları böyle.
Şevket Süreyya Aydemir'in “Tek Adam” isimli bir kitabı var; bir zamanlar Harbiye mezunlarına askeri talimat kitapları dışında bu kitap ile Nutuk dağıtılıyor, başucu kitapları olması isteniyordu. Altmışlı yıllarda yedek subaylığımı yaparken alayımıza yeni gelen altı teğmenin kitapları bunlardan ibaret idi.
Adı üstünde “tek adam”, peki kim bu tek adam? Mustafa Kemal Atatürk. Cumhuriyetin ilanından beri başka bir “adıyla sanıyla resmi, tek adam” var mı? Yok.
Hem resmi hem de fiilen tek adam Atatürk'tür; onu beğenenler, yerlere göklere sığdıramayanlar cumhuriyetin kurucusu olduğunu söyleyenler nasıl oluyor da tek adam yönetiminin cumhuriyete aykırı olduğunu ve anayasa değişirse cumhuriyetin (rejimin) de değişeceğini söyleyebiliyorlar. Demek ki, Atatürk zamanında tek adam yönetimi olmuş ve bu durum cumhuriyete de aykırı düşmemiş.
Atatürk'ünkü hem adı ve sanıyla hem de fiilen tek adam yönetimi idi. Onun iradesi dışında bir kanunun, bir icraatın, bir tasarrufun mümkün olmadığını herkes bilir.
Bir de adı demokratik cumhuriyet olup fiilen tek adam yönetimi vardır ki, Türkiye'de hem askeri dikta hem de sivil yönetimlerde bu şekli yıllarca yaşadık.
Bir parti Meclis'te çoğunluğu elde edecek sayıda milletvekili kazanarak iktidara geldiğinde (tek parti iktidarlarında) tek adam yönetimi yok muydu? İktidar partilerinin güçlü liderleri (bazılarının içeride ve dışarıdaki gizli destekçileri) neyi istiyorlarsa milletvekilleri onu yapıyor değil miydiler? Üstelik yalnızca yürütme değil, yasama da büyük ölçüde bu tek adama bağlı değil miydi? İktidar partisi (aslında lider) istemiyorsa Meclis'ten bir kanun çıkabilir miydi?
Peki bütün bunları bile bile eskiye değil de yeni sisteme “tek adam rejimi” diyerek yırtınanlar gülünç olduklarının farkına varmıyorlar mı?
Farkına varıyorlar da “ya tutarsa”, “ya yutan bulunursa” bu bize yeter diye düşünüyor olmalılar!
Gelelim yeni sitemin tek adam yönetimi olup olmadığına.
Kısa ve net ifade edeyim:
Bir yöneticiyi (Cumhurbaşkanını) belli bir süre için halk seçiyorsa, seçim sebebiyle halkın ve belli şartlarda de Meclis'in ve yargının denetimi varsa, bu denetimler sonunda makamından uzaklaştırılması, hatta ceza alması mümkün ise, kanunları Meclis yapıyor ve cumhurbaşkanı kanun teklifi bile yapamıyorsa, onun çıkaracağı kararnameler dar sınırlı ve Meclis denetimine tabi ise… –ki, bunlar böyledir- bu sisteme tek adam yönetimi demek cehaletten değil, başka mezmum (kınanası) düşünce ve duygulardan kaynaklanıyor demektir.
Mevcut sistem, insan mı, balık mı olduğu belli olmayan denizkızı gibi karışık bir sistemdir. Az sorumlu çok yetkili cumhurbaşkanını halk seçtiği, öte yandan yine halkın seçtiği Meclis'in ortaya çıkardığı bir hükümet bulunduğu, yasama ile yürütmenin birbirine karıştığı bu iki başlılığın, koalisyon dönemlerinde olduğu gibi ülkeye büyük zararlar vermeye açık bulunduğu ortadadır.
Bütün bu mülahazalarım yanında bir de “Bu anayasaya kimler karşı çıkıyor” diye baktığımda önümde tek seçenek kalıyor:
Referandumda “EVET”.
Not:
Adıma bir twitter hesabı açılmış, bilgim, iznim ve ilgim yoktur.
İtâat
04:0031/03/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin, sizden olan ulü'l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu, Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir” (Nisâ: 59).
“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”
(Nisâ: 65).
“Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır! / Bu lütuf Allah'tandır; bilen olarak Allah yeter”
(Nisâ: 69,70)
.
Bu âyetlerin asıl konusu itaattir. “Söz tutmak, boyun eğmek, emri yerine getirmek” mânasına gelen itaat, sosyal, siyasî, hukukî, ahlâkî boyutlarıyla İslâmî hayat düzenini kuran temel kavram ve kurumlardan biridir. Bu açıdan aynı mahiyette olan ve geçen Cuma konu edindiğimiz emanet ve adalet kavramlarından sonra buna yer verilmiş, araya “münafıklar ve fâsıklar” gibi emre uymayanların dünya ve âhirette karşılaşacakları sonuçları bildiren âyetler konmuştur.
Allah'a itaat, “O'nun Kur'ân-ı Kerîm'de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz ve davranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak” demektir. Resûlullah'a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur'an'a ve sünnete uymaktır. Ancak burada “ve” bağlacı ile yetinilmeyip “İtaat ediniz” emrinin “Resûlullah” için de tekrar edilmesi ona itaatin, “Kur'an'dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma”yı aştığını, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini içine aldığını göstermektedir. Sahâbe, Resûlullah'ın “dinî veya bağlayıcı olmadığını bildirdiği, ya da karîneler yoluyla böyle olduğunu anladıkları emirleri” dışındaki bütün emir ve isteklerini, “Ona itaat dinî bir görevdir” şuuru içinde yerine getirmişlerdir; bunu yaparken de itaat hakkındaki âyet ve hadislerle Allah elçisinin gönderiliş amacına, kendisine verilen vazifelere ve O'nun örnekliğini bildiren naslara dayanmışlardır.
“İtaat ediniz” emri tekrarlanmadan “ülü'l-emre de...” denilmesi, bunların itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulü gibi olmadıklarına, emirleri meşrû (Allah ve Resulünün tâlimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret etmektedir. “Hiçbir mahlûka, Allah emrine uymadığı takdirde itaat edilemez”, “Ancak mâruf (meşrû) olan emre itaat edilir”, “Allah'a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez” meâlindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir.
Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe'yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü'l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber'e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah'a arzettiler. “Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu.
Ülü'l-emr, “emir sahipleri, emir verme salâhiyeti taşıyan ve bu konumda olanlar yani âmirler” demektir. Bunlardan maksadın kimler olduğu konusunda “devlet başkanı, onun veya toplumun yetki verdiği yöneticiler ve kumandanlardır”, “âlimlerdir” gibi çeşitli anlayışlar ve rivayetler vardır. “...sizden olan emir sahiplerine itaat edin” buyurulduğuna göre bunların belli kişiler ve makam sahipleri olduğu, iman ve dünya görüşü itibariyle Müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşrû buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır.
İslâm dini, gerek kamu hayatında ve gerek özel hayatta bazı sıfat ve özellikleri taşıyan kimselere itaat edilmesini, onların buyruklarının yerine getirilmesini ve söylediklerine uyulmasını istemiştir. Başkan, aile reisi, kumandan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (âlimler) bunlardandır ve ulü'l-emr kavramına bunların tamamı dahil bulunmaktadır. Kamu hayatındaki ülü'l-emr ya halife gibi ümmetin seçmesi ve biatıyla belirlenir –onun tayin ettiği yüksek dereceli memurlar da dolaylı olarak ümmetin belirlediği ülü'l-emr olurlar– ya da bir makamın tayinine gerek bulunmadan, taşıdıkları üstün vasıflarla bu yetkiyi elde ederler. Bu üstün vasıflar “İslâm, ilim ve adalet”tir. Bilmeyenler, Müslüman, âdil, kâmil ahlâk sahibi ve âlim olan kimselere danışmak, fetva sormak ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Yöneticiler de –bilmedikleri konuları– bilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci derecede ülü'l-emr “âlimlerdir”, ikinci derecede ülü'l-emr ise “yöneticiler, âmirler ve kumanda mevkiinde olanlar”dır.
“Bu kadar kişi ve devlet haksız da…”
04:002/04/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı derinlikten yoksun “düşünce” sahiplerinin şöyle bir mantık yürüttüklerini sıkça okudum:
“Bu kadar kişi ve devlet haksız da bir Erdoğan mı haklı!?”
Yani olup bitenleri insaf dairesinde anlayıp tahlil ederek her bir fiil ve tasarrufta Erdoğan ve destekçilerinin mi, muhaliflerin mi haklı olduklarını tespit yerine muhaliflerin kalabalığına bakarak bir hükme varmış oluyorlar.
Güzel bir ölçü vardır: “Kim dedi” deme, “ne dedi” de.
Akıl, şuur, bilgi ve kişilik sahiplerinin işi söylem ve eylemleri, söyleyeni ölçüt kılarak değerlendirmek değil, kim söylerse söylesin sözün, kim yaparsa yapsın fiilin aslını faslını öğrenerek, hakikat ve değer ölçütlerine vurarak hüküm ve kanaat sahibi olmaktır.
Bu yazıda bazı örnekler üzerinden “bu kadar kişi ve devletin mi, Erdoğan'ın mı haklı ve doğru yolda olduğunu” tartalım:
Önce bu cümlede (mantıkta) bir yanıltmaca olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor: Değerlendirmeye tabi tutacağımız kararlarda, fiil ve tasarruflarda iki tarafın biri “bu kadar kişi ve devlet” ise “diğeri tek başına Erdoğan” değildir. O “birçok kişi ve devletin yanlış bulduğunu doğru bulan içeride ve dışarıda pek çok yazar ve düşünür olduğu gibi Erdoğan'ı onaylayan ve ona yıllardan beri büyük bir çoğunlukla oy veren halkımız vardır.
Erdoğan ve ekibi çılgın projeye, denizin altında raylı ve lastikli geçişlerin yapıldığı Marmaray'a ve Avrasya tüneline, üçüncü hava limanına, Üçüncü Boğaz Köprüsü'ne… karar verdiler ve bunların pek çoğunu gerçekleştirdiler.
O kişiler ve devletler bunlara karşı çıkıyorlar ve doğru bulmuyorlardı; kim haklı kim haksız?
15 Temmuz'da ülkemiz büyük bir badireyi Erdoğan'ın cesareti ve çelik iradesi ile halkın dillere destan desteği sayesinde atlattı. Bu felaketin planlayıcıları ve uygulayıcıları demokrasilerde ve hukuk devletlerinde en büyük suçu işlemiş oldular. Erdoğan (devlet) bunları ve destekçilerini cezalandırmak ve yuvalandıkları yerlerden çıkarıp geleceğe yönelik kötülüklerini engellemek için açığa alma, ihraç ve dava açma gibi tedbirlere başvurdular, bu süreç devam ediyor ve edecek.
O kişiler ve devletler bu tedbirlere karşı çıkıyorlar ve doğru bulmuyorlardı; kim haklı kim haksız?
Herkes mevcut anayasadan şikayetçi idi, Erdoğan ve ekibi vesayetlere son veren demokratik bir anayasa yapmayı muhaliflere teklif etti, buna yanaşmadılar, ipe un serdiler, engellemek için her yola başvurdular. Sonunda iktidar (muhaliflere göre Erdoğan) tamamı olmasa da bir kısmını gerçekleştirmek üzere MHP'nin desteği ile harekete geçti, Meclis safhasından sonra referandum aşamasına geldik.
O kişiler ve devletler buna da karşı çıkıyorlar ve doğru bulmuyorlar; kim haklı kim haksız?
Ülkemizin ve halkımızın yıllardan beri PKK'dan neler çektiğini biliyoruz. Erdoğan (devlet) bunların temsilcileriyle bir masaya oturup dinlemeye ve makul-meşru talepleri varsa bunları gerçekleştirmeye, akan kanı durdurmaya, çatışmalara son vermeye karar verdi; fedakârca yapılan bu teşebbüsü, terörden menfaat sağlayan iç ve dış odaklar sabote ettiler, tekrar silaha sarılan PKK'yı bitirmek üzere devlet harekete geçti, ülke içinde tükenmek üzereler, ülke dışında da hemen sınırımızda bir devlet kurarak ifsatlarına oradan devam etmek için çabalıyorlar, devlet bunu da önlemek için Fırat Kalkanı hareketini başlattı ve başarı ile sonuçlandırdı.
O kişiler ve devletler bu konularda da Erdoğan'a karşı çıkıyorlar ve doğru bulmuyorlardı; kim haklı kim haksız?
ABD, AB ve ötekiler Türkiye'yi terörle mücadelesinde yalnız bırakıyor, teröristlere kucak açıyor, ülkemizin iç işlerine burunlarını sokuyor, dolaylı olarak bizi yönetmek istiyorlar; Erdoğan ve devlet de bunların oyunlarını görüyor, ifşa ediyor, yılmıyor, bağımsızlığı ve ülke menfaatini korumak için ne gerekiyorsa onu yapıyorlar.
Kim haklı kim haksız?
Ben bu kadar örnekle yetineyim, gerisini okuyucular getirebilirler.
İtâat (2)
04:007/04/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah ile mümin kulları arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah'a ve Resul'e götürülecektir. Yönetilenlerle ülü'l-emr arasındaki ihtilâfta, bu ikincisi de taraf olduğu için tek merci Allah ve Resulü'dür; yani –aşağıda açıklanacağı üzere– dinin ana kaynakları ışığında çözüm üretecek kurumlardır. İhtilâfın tarafları arasında ülü'l-emr bulunmazsa, meselenin halledilmesinde onun da, benimsenen idare şekline göre salâhiyeti çerçevesinde devreye girmesi tabiidir; ancak ülü'l-emr tasarruflarında Allah ve Resulü'nden bağımsız değildir.
Meselenin “Allah'a götürülmesi” Kur'an'a, “Resul'e götürülmesi” ise sünnete başvurmayı gerektirir. Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet'te bulunmaz. Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet'e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahâbeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak usulünü yazmış, kullanmış ve geliştirmişlerdir.
“Eğer bir hususta (âyetteki kelimeyle “şeyde”) anlaşmazlığa düşerseniz...” şeklindeki cümle yapısı umum (genellik) ifade eder. Buna göre müminlerin hayatında ihtilâf konusu olan her şey çözümü Kur'an'dan ve Sünnet'ten alacak, başka bir deyişle çözüm, bu iki kaynağa başvurularak aranacaktır. Hem hâkim (hüküm koyan) hem de mâbud (kendisine ibadet edilen) yalnızca Allah'tır. Allah'a mahsus bulunan bu sıfat ve salâhiyetlerin, aynı mahiyette olmak üzere bir başka merci veya şahsa tanınması şirk, bu merci ve şahsın Kur'an'daki adı da, Nisâ 60. âyette zikredildiği üzere tâguttur.
Zübeyr b. Avvâm ile bahçe komşusu arasında su yüzünden bir anlaşmazlık çıkmıştı. Hz. Peygamber'e başvurdular; o da “Zübeyr! Bahçeni suladıktan sonra suyu sal ki komşun da sulasın” buyurdu. Komşu (bu hükmün din kuralı koyma değil, sulhetme mahiyetinde olduğunu düşünmüş olmalı ki) Hz. Peygamber'e, Zübeyr'in tarafını tuttuğunu ima etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber şikâyetçinin tutumundan hoşnut olmadı ve bu defa Zübeyr'e normal hakkını kullanmasını söyledi.
Buna göre gerçek iman sahiplerinin iki temel vasfı olmalıdır:
a)
Aralarında bir anlaşmazlık çıktığında Resûlullah'ı hakem kılmak, onun hükmüne başvurmak.
b)
Hz. Peygamber bir hüküm verince bunu benimsemek, onun âdil olduğuna inanmak, itiraza kalkışmamak. Allah'ın dininin hükmü demek olan Resûlullah'ın hükmüne başvurmak ve bunu gönülden benimsemek iman alâmeti olmakla beraber insanların beşeriyet icabı menfaatlerine uygun gördükleri ve istedikleri hükmü elde edememeleri karşısında üzüntü duymaları da küfür veya nifak alâmeti değildir; yeter ki, verilen hükmün haklı ve âdil olduğuna inansınlar!
Şevkânî'nin Taberânî, Ziyâ el-Makdisî gibi hadisçilerden naklettiğine göre bir sahâbî Allah Resulü'ne gelmiş ve dünyayı kendisine dar eden şu endişesini dile getirmiştir: “Ey Allah'ın elçisi! Ben seni kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evimde iken seni hatırlıyor, hasretine dayanamadığım için hemen gelip görüyor, yüzüne bakıyorum. Senin ve benim ölümümü düşündüm. Anladım ki, sen öldüğünde ve cennete girdiğinde peygamberlere mahsus yüce makamlarda bulunacaksın. Ben ise cennete girdiğimde seni göremeyeceğimden korkuyorum!”
Hz. Peygamber bu sözlere cevap vermeden Cebrâil gelmiş, Allah'a ve Resulü'ne itaat edenlerin cennette kimlerle beraber olacaklarını bildiren âyeti getirmiştir:
“Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!”
(Nisâ: 69)
Altın tahvili ve kira sertifikası
04:006/04/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hükümetin ve altın ticareti yapanların bugünlerde gündeme getirdikleri iki kavram ve uygulama niyeti/teşebbüsü var.
Birincisi altın tahvili.
Tahvil, üzerinde ödenecek faiz yazılı borç senedi mahiyetindedir. Altın ödeyerek tahvil alan şahıs, belli süreler geçtikçe belli faiz alacak ve itfa zamanında da tahvilin üzerinde yazan miktar kadar altını geri alacaktır.
İslam'a göre nakit mahiyetinde olan altının vadeli satımı caiz olmadığı gibi, ister altın olsun ister faizlik diğer mallar olsun onların faizli olarak ödünç verilmesi veya faiz gerçekleşecek şekilde mübadelesi de caiz değildir. Belli bir miktar gram altını vadeli olarak altın veya diğer paralarla satmak ve almak birincisine, yüz kilo buğdayı yüz bir kilo buğday karşılığında peşin veya vadeli satmak da ikincisine örnektir.
Bazı fukahanın caiz gördüğü ve yakında ülkemizde de uygulanacak olan altın kira sertifikası ise farklı bir işlemdir. Bu uygulamada altını olan şahıs devletten bu altın karşılığında bir taşınmazı (altını kadar bir parçasını) belli bir süre sonra devlete geri satmak şartıyla satın almakta ve onu yine devlete kiraya vermektedir.
Bu işlemin cevazı önce tartışılmış, sonra caiz diyenlerin fetvası uygulanır olmuş ve Mecelle de 118 ve 119. maddelerde cevazı kanunlaştırmıştır.
Bugünkü Türkçe ile 118. Madde:
Beyi' bi'l-vefa (vefâen satım) bir kimse bir malı başka bir şahsa, sattığı bedeli geri verdiğinde (satın alan da malı) geri vermek üzere şu kadar kuruşa satmaktır.
119. Madde:
İstiğlal yoluyla satmak (istiğlalen satım) satan bir malı (satan kendisi) kiracı olmak üzere vefaen satmaktır.
Vefâen sattığına göre 118. Madde gereğince parayı geri verdiğinde malı da geri alacaktır.
Altın kira sertifikası uygulamasında da altını olan şahsa devlet kira getiren bir malını satmakta, bu malın mülkiyetini temsil eden bir sertifika vermekte, sonra bu malın devlet kiracısı olmakta, sertifika sahibine kira ödemekte, belli bir süre sonra da malı satın alana altınını ödeyerek malı geri satın almaktadır.
Altın tahvili ile altın kira sertifikasını birbirine karıştırmamak gerekiyor; çünkü tahvil (altını faizle borç vermek) haram, bir malı altınla satmak sonra da onu kiralamak caizdir, Mecelle'de yerini almış ve şeriatı uygulayan Osmanlı'da geniş ölçüde uygulanmıştır.
.Neyi oyluyoruz?
04:0013/04/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sanki ortada iyi bir anayasa var, kırk yamalı mevcut anayasadan kaynaklanan problemler yok, durup dururken iktidar “bu güzelim anayasayı" değiştirmeye kalkışmış da şurası şöyle burası böyle diye tartışmalar yapılıyor?
Yok böyle bir şey.
Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı. En iyisi olmasa da olabilecek iyiyi gerçekleştirmek üzere bir kısmi değişiklik teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüsün “Evet" ile sonuçlanması durumunda eski halden bazı beklentileri olan ve hedef haline getirdikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın daha güçlü ve etkili hale gelebileceğinden endişeye kapılan kesim içeride ve dışarıda bütün imkanlarını kullanarak değişikliği engellemek üzere hareket ediyorlar.
Bu kesimin içinde daha çok kimler var?
Recep Tayyip Erdoğan düşmanları var.
Ona niçin düşman oldular?
Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı.
Merkeze yürümeleri engellenen halkın önünü açtı.
Ekonomi, eğitim, sağlık ve imar konularında rüyaları gerçek kıldı.
Dinli dinsiz, dindar gevşek dinli bütün vatandaşların inançlarına uygun yaşamalarını ve insan hak ve özgürlüklerinden eşit olarak yararlanmalarını sağladı.
Medeniyetimizin okulları olmaya namzet İmam Hatip okullarını, mahrum kılınan haklarına kavuşturdu, yeniden itibar ve ilgi odağı olmalarına imkan verdi.
Bütün mefahirini aziz dinine borçlu olan bu milletin hayatından dini eksiltmek için alınmış zalimce tedbirleri yıkıp geçti, hem dindar hem de her meşru alanda etkili olmayı mümkün hale getirdi.
Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti.
Mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşıladı…
Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah'ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar.
İşte bu iki zıt hedef oylanıyor.
Evet dersek Erdoğan'ın öncülüğünde 2002'den sonraki süreç devam edecek, Hayır denirse adım adım kötü olan eskiye dönülecek.
Birkaç cümle de işin din ve ideoloji boyutu için yazayım:
Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz?
Bunu kendinize sorun.
İkinci sorunuz şu olsun:
Bu hedefe bir adımda, bir sıçrayışta ulaşmak mümkün müdür?
Mümkün değilse zamansız ve usulsüz sıçrayışlarla durmadan sakatlanmak mı istersiniz, yoksa hedefe götüren adımları, usulüne ve gereğine uygun olarak sırayla atarak her adımda sağlıklı mesafeler kat' etmek mi istersiniz?
İşte bir de bunu oyluyoruz!
Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha “Evet" diyerek atmak, “farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır" kuralının çerçevesine dahildir.
Evlat edinme yerine himaye
04:0014/04/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünya ve âhiret hakkında (düşünesiniz diye). Sana yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların durumlarını iyileştirmek hayırlı bir iştir. Onlarla içli dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzeltenden bozanı ayırıp bilir. Allah dileseydi sizi güçlüğe düşürürdü. Hiç şüphe yok ki Allah izzet ve hikmet sahibidir (Bakara: 220).
Allah Resulü (s.a.) de şu müjdeyi veriyor:
“Yetimi himayesine alan kimse ile ben cennette şehadet ve orta parmak gibi yan yana olacağız”.
Bir çocuğun babası ölebilir, annesi geçimini ve bakımını sağlamaktan aciz olabilir, ama İslam toplumu büyük bir aile olduğu için yetimin ihtiyaç içinde ortada kalması söz konusu olamaz, olmamalıdır. İslam devleti yetimleri korumak için gerekli tedbiri alır, hayırsever müminler de bütün yükü devlete bırakmadan güçleri ölçüsünde yetimleri himayelerine alarak, onları evlat ve kardeş bilerek, bu duygu içinde bağırlarına basarak sanki yetim kalmamışlar gibi yaşayıp yetişmelerini sağlarlar.
Bu himaye vazifesi yalnızca yetimlere özgü de değildir; çocuklarına bakmaktan aciz ailelerin çocuklarına ya aileleri içinde veya daha uygun ise kendi aileleri içine alarak bakıp büyütmek, ümmeti için hayırlı birer insan olarak yetiştirmeye çalışmak da önemli bir hayır, sevaplı bir ibadettir.
Bu konuda bir yanlış bir de doğru vardır.
Yanlış olan yetimi, kimsesizi, terk edilmişi alıp resmen evlat edinmektir.
İslam evlat edinmeyi caiz görmüyor; çünkü bu uygulamada farklı zaman ve mekânlarda helalleri haram kılma, haramları helal kılma, hak sahiplerini haklarından mahrum etme gibi sakıncalar bulunuyor. İslam aileye ve soy bağına önem verdiği için her çocuğun kendi ailesini bilmesini, onların soyadlarını taşımasını, aile bağının gerekli kıldığı hukuk ve âdâba riayet edilmesini istiyor. Keza evlat edinenin asıl yakınlarının, evlatlık yüzünden mirastan tamamen veya kısmen mahrum hale gelmelerini de haksızlık olarak görüyor.
Bir de mahremiyet meselesi var.
İster himaye dilen çocuk olsun ister evlatlık alınan çocuk olsun bunlar ergenlik çağına geldiklerinde içlerinde doğmadıkları ailelerin çocukları ve akrabaları olmadıkları için o aile fertlerine karşı örtünme ve ilişki sınırlarına riayet etme yükümü altına girerler.
Himaye edilen çocuk annesini, babasını, diğer aile fertlerini bilir, onlara karşı vazifelerini yerine getirir; himaye eden aileye karşı ise hürmet, muhabbet ve minnettarlık içinde olur, iyiliklerini unutmaz, gerektiğinde çocukları gibi onlarla ilgilenir ve yardımcı olur.
Peygamberini seven ve cennette O'na yakın olma saadetini tatmak isteyen her mümin imkânı müsait ise bir veya daha fazla çocuğu (yetimi veya muhtacı) himayesine almalı, en büyük değer olan insanın sokaklarda zayi olmasına, mafyanın eline düşüp dilencilik yapmalarına, kötü alışkanlıklar edinmelerine seyirci kalmamalı, hayırlı ümmet topluluğunun çoğalması ve güçlenmesine bu cihetten de bir katkı sağlamalıdır.
İstidlâl ve istismar
04:0016/04/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hayatımızda hangi İslam ve ne kadar var?
Nefis muhasebesi bakımından bu soruyu sıkça sormamız gerekiyor.
Hangi İslam sorusu, çeşitli yabancı etkilerle İslam'ı saptıran cereyanlar, telkinler, yorumlar sebebiyle önemli. Farkında olarak veya olmayarak doğru anlaşılmış bir İslam'dan uzak düşmemek için mümin, gerektiği sıklıkta ve keyfiyette bu denetimi yapmalıdır. Alimler ve uzmanlar kelam meselelerini, mezhepler arası ihtilafları öğrenir ve tartışabilirler. Sıradan bir mümin için ölçüt Ehl-i Sünnet İslam'ı olmalıdır ve bunu da öğrenmek, her seviyeye göre yazılmış kaynaklarını el atında bulundurmak, gerektikçe de alimlere sormak zor değildir.
Bu kadar önemli ikinci soru da “hayatımızda İslam'ın ne kadarının bulunduğudur”.
İslam'ın hayatımızın ne kadarını kapsadığı konusu da, kendi kusurumuzdan İslam'ı sorumlu tutmaya başladığımız zamanlardan beri tartışılıyor.
Benim anladığım ve inandığım şudur.
İslam hayatımızın her noktasını içine alır, mübah (serbest, günah sevap konusu olmayan, dünya işi denilen) alanı da biz belirleyemeyiz, İslam belirler; bu sebeple mübah alan da İslam'a dahildir, onun kontrol ve belirlemesine tabidir.
Durum böyle olunca bir mümin, atacağı her adımın dinine uygun olup olmadığını bilmek ve buna göre davranmak mecburiyetindedir. İşte bunu bilmek için bilgi kaynaklarına baş vurmaya ve anlamaya çalışmaya “istidlâl” denir. İstidlal tamam olunca beyan ve amel safhası başlar;
yani dinin hükmü açıklanır, bilinen ve açıklanan hüküm uygulanır. Bir mümin bunu her işinde yapar, gerektiğinde de neyi niçin yaptığını açıklar; bunu yapana “sen dini istismar ediyorsun” denemez, tama aksine dinin gereğini yerine getiriyor, kulluk yapıyorsun denir.
Peki istismar nedir?
İmanda veya amelde kusuru olan, bu sebeple yapıp ettiklerini dinin kontrolüne tabii kılmayan, ama dindarları kandırmak, onlardan almak istediklerini kolayca alabilmek, sevgilerini ve nefretlerini yönlendirmek… için dini kullanmaya, dinin gereğini söylüyor ve yapıyor görünmeye “din istismarı” denir.
Mesleği, mevkii, rütbesi ne olursa olsun her mümin, göstermeyi, bilinmeyi, övülmeyi… hedeflemeksizin her durumda inancının gerektirdiği gibi davranır; bu yüzden ona “sen dini istismar ediyorsun” demek iftira olur.
İnancı ve normal hayatı dinden uzak olduğu halde belli bir maksadı elde etmek için din söylem ve eylemini kullanan kimseler ise din istismarcılarıdır.
İnsanları uluorta din istismarcılığı ile suçlayanlar çoğaldığı için bu açıklamayı yapma ihtiyacını hissettim.
Halk oylamasından çıkan sonuçlar
04:0020/04/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halkın yönetime hakim olması yolunda önemli tecrübelerden biri daha gerçekleşmiş oldu. Demokrasinin önemli unsurlarından biri halkın iradesinin egemen olması ise yönetimde ne kadar -atananlar değil de- seçilenler etkili olursa bu unsur da o kadar hayat bulur.
Oylamaya katılanlar evet desinler, hayır desinler her iki halde de iradelerini ortaya koymuş, sonucu onlar belirlemiş oluyorlar. Halkın hür iradesiyle seçim yapabildiği, seçilenleri çeşitli yol ve yöntemlerle denetleyebildiği ve başarısız olduklarında değiştirebildiği sürece istibdad (tek adam yönetimi ve hakimiyeti) söz konusu olamaz. Bizi Saddam, Kaddafi, Esed gibi tek adamlarla ve onların ülkelerindeki sistem ile eşleştirenlerin söylediklerine kendilerinin de inanmadıkları kanaatindeyim.
Halk bu oylamada da anayasa değişikliğine yeterli çoğunlukla evet demiş ve yönetim sisteminin değişmesini onaylamıştır. Sistem denenecek, olumlu ve olumsuz tarafları uygulamada ortaya çıkacak ve gerektikçe değiştirilecek, en iyiye doğru yol alınacaktır.
“Türkiye'de milliyetçi mukaddesatçı sağın oy oranı yüzde 70'tir, şeklindeki kabulün bu oylama ile yanlış olduğu ortaya çıkmıştır” tespitine katılmıyorum; çünkü çeşitli sebeplerle hayır diyenlerin de içinde bu yüzde yetmişi tamlayacak kadar milliyetçi-mukaddesatçının bulunduğunu herkes bilmektedir. Mesela başörtüsü serbestliği konusunda bir halk oylaması yapılsa evet diyenlerin oranı yüzde yetmişi de geçecektir.
Din ile oy arasındaki ilişki üzerine şu açıklamalar yapılmıştı:
Hayır demek farzdır, evet demek haramdır.
Oylamanın din ile bir alakası yoktur.
Hayatımızda İslam'ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istiyorsak -ki, bunu istemek farzdır- ve bu anayasa değişikliği de bu adımlardan birini teşkil edecek veya adımları kolaylaştıracaksa -farzı tamamlayan, farzın gerçekleşmesine vesile olan da farzdır kuralına göre- oylamada evet demek farz olur (Bu benim görüşümdür).
Halkın yüzde elliden fazlasının bu farzı yerine getirmiş olması Türkiye'deki dindarlık oranlarına göre önemli bir gelişmedir. Keşke halkımızın bu kadarı, bırakın farzı tamamlayan şeyleri, farzların, vaciplerin kendilerini yerine getirseler, haramlardan uzak dursalar ve erdemler dini olan İslam'ı kamil manada yaşasalar ülkemiz bir başka ülke olur; toplumda huzur, barış, adalet, edep, emeğin ve helalin değeri hakim hale gelirdi.
Her şeye rağmen halkımızın kahir çoğunluğunun kendini Müslüman bilmesi, kusurlarına rağmen imanını koruması, bu imanın verdiği sezgi ve irfan sayesinde bilgiçleri yanıltan sonuçlara imza atması şükretmemiz gereken bir vakıadır.
Benim görüşüm, belli bir kuralın belli bir olaya uygulanması manasında bir yorumdur, bir içtihaddır. Bu yoruma katılmamak “farzdan, vacipten kaçmak” manasına gelmez. Dini inancı gereği evet diyen de hayır diyen de bizim orana dahildir.
Bir köşe yazarı da şöyle diyor:
Hocam gel anlaşalım...
“Ne sen bana tahammül et, ne ben sana... Ne sen benim insafıma kal, ne ben senin...Biz yan yana kardeş kardeş yaşayalım. İnan laiğine de Müslümanına da, inançlısına da inançsızına da bu yakışır. Yani sana bunu söylemek farz oldu...”
Keşke bu zat, yazmadan önce tenezzül edip referandum öncesinde yazdığım “İtidal” başlıklı yazıyı ve bu mealde yüzlerce yazımı okumuş olsaydı!
Son yazıda şunu demiştim:
Kendilerine asla katılmadığım, bütün argümanlarını ya yanlış ya da yersiz ve zamansız bulduğum “Hayır”cılar da bu milletin parçası, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlarla aynı sokaklarda, aynı binalarda, aynı toplu yerlerde bulunuyor ve yaşıyoruz. Birimizin veya bir grubun başına bir felaket gelse o siyasi ve ideolojik farkı düşünmeden yardıma koşmak; insan, vatandaş ve bir ülkede paydaş olarak elimizden gelen yardımı yapmak durumundayız ve bu böyle de olmaktadır.
Ben “Evet”te hayır görüyorum, ancak referandum da gelir geçer, inşallah millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur, sonra bu ülkede farklı kesimlerin barış ve olabildiğince dayanışma içinde yaşamaya devam etme süreci avdet eder. Bu referandumun sonucu ne olursa olsun uzun vadede kazananlar; ahlak, hukuk ve itidali terk etmeyenler olacaktır.
Övmek ve övünmek
04:0021/04/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arapçada “tezkiye” kelimesinin asıl ve terim manaları arasında övmek, temizlemek, eğitmek, yüceltmek vardır.
Necm suresinin 32. âyetinde Allah Teâlâ
“Kendinizi tezkiye etmeyin”
buyuruyor. Burada tezkiye övmek manasına geliyor. Şu halde bir kimsenin kendini övmesi, övünmesi hoş görülmüyor.
Kültürümüzde “tahdîs-i ni'met” diye de bir ifade vardır; bundan maksat, bir müminin, Allah tarafından kendisine lütfedilen nimetleri, güzellikleri, iyilikleri O'na izafe ederek (O'na ait olduğunu, O'ndan olduğunu zikrederek) anmasıdır ki, bu dil ile şükrün de bir çeşidi sayılır ve makbuldür.
“Bakmaz mısın yâ Muhammed şu kendilerini temize çıkarıp duranların haline?! Bildikleri gibi değil, dilediğini Allah temize çıkarır. Ve haklarında zerre kadar zulmedilmez”
(Nisa: 49) mealindeki âyet ve yukarıda meali verilen âyetlerin tefsirinde hem övünmek hem de başkasını övmek ele alınmış, hadislerden de yararlanılarak hükümleri açıklanmıştır.
Peygamberimizin (s.a.) yanında biri methediliyor, Peygamberimiz methedene “Yazıklar olsun sana, kardeşinin boynunu kopardın, eğer biriniz bir başkasını övmek durumunda kalırsa ve bunda samimi ise 'öyle zannediyorum' desin, onun gerçek durumunu bilecek ve hesabını görecek olan yalnızca Allah'tır, Allah üzerine kimseyi övmesin” buyurmuştur.
Bir kimsenin gözüne girmek, gücünden yararlanarak menfaat sağlamak gibi ahlak dışı maksatlarla onda bulunmayan güzel nitelikleri sayarak övmek İslam ahlakına aykırıdır ve menedilmiştir. Bu davranış övülenin kendini ıslah etmek için yapacağı nefis muhasebesine zarar verir. Bir kimseyi güzel niteliklerini sayarak övmenin ise iki sonucu olabilir:
1.
Kesin konuşulduğunda övülen kibre, kendini beğenmeye, manevi yolda (ahlak eğitiminde) ilerleme cihadını gevşetmeye meyledebilir. İşte “kardeşinin boynunu koparmak” bunları ifade etmektedir.
2.
Duruma göre övülenin güzel niteliklerinde sebat etmesine, başkalarının da onu örnek almalarına vesile olabilir; bu takdirde övmek caiz görülmüş ve uygulanmıştır.
Toplumda insanların çoğu, hocalarını, şeyhlerini, ustalarını, arkadaşlarını, yakınlarını… överler ve bunu da hem “güzel zan, öyle sanma” üslubunda değil de kesin olarak yaparlar. Daha ziyade tasavvuf âleminde müridlerin çoğu, şeyhlerinin cennetlik olduklarını söylemenin ötesinde ona mensup olanların, hatta kabrine yakın gömülenlerin de şefaate mazhar ve cennetlik olacaklarını söylerler. Bu kardeşlerimize bir uyarı olması için sahih kaynaklarda geçen bir hadisi aktarmak isterim:
İlk muhacir Müslümanlardan değerli sahâbî Osman b. Maz'un vefat etmişti. Medine yerlilerinden Ummu'l-Alâ isimli hanım onu şöyle tezkiye etti: “Allah'ın rahmetine mazhar olasın, ben senin için tanıklık ederim ki, Allah sana ikramda bulunmuştur.” Bunun üzerine Efendimiz ile aralarında şu konuşma geçti:
-Allah'ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
-Babam sana feda olsun yâ Resûlallah, Allah (ona değilse) kime ikram eder?
-O şimdi gerçekle karşı karşıya geldi, vallahi ben de onun hakkında hayır umarım, vallahi ben Allah'ın elçisi olduğum halde bana ne yapacağını bilmiyorum.
-Vallahi bundan sonra kimseyi asla tezkiye etmeyeceğim (Buhârî, “Cenâiz”, 3).
İbn Hacer'in de açıkladığı gibi Peygamberimizin bu ifadesi Ahkaf suresinin 9. âyetine uygun idi:
“Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahyedilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım”.
Daha sonra gelen Fetih suresinde ise Allah Teâlâ Peygamberimizin güzel akıbetini bildirmiştir.
Akıbeti vahyile bildirilmemiş kimselerin cennetlik olacaklarını, kurtulup kurtaracaklarını ummak değil de söylemek ehl-i sünnet inancına uygun değildir.
İran’ın mezhepçiliği ve ırkçılığı
04:0023/04/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ne olurdu ümmet mezhepçilik girdabına düşmeseydi, itikadî mezheplerin mensupları düşmanı bırakıp birbirini kırmasalardı, her grup mezhebini yaşasa ama ümmet ve İslam söz konusu olduğunda birlik olsalardı!
İran ve öteki İslam ülkeleri ulusçuluk, mezhepçilik ve ırkçılık belasından kurtulmadıkça, ümmet ortak düşmanlarına karşı birlik olmadıkça İslam dünyası mağdur ve mazlum olmaya devam edecektir.
Geçmişten günümüze İran'da olup biteni hatırlayalım:
İran onuncu hicrî asra kadar Sünnî Müslümanların yurdu idi, pek çok Sünnî İslam alimi o topraklarda yetişti ve bugün hala istifade edilen eserlerini orada yazdılar. Onuncu asırdan sonra Safevîler eliyle Şîîleşen İran, mezhebi dinin önüne geçirdi, Sünnîlere hayat hakkı tanımadı, zaman içinde yok olma noktasına getirdi. Ümmeti tefrikaya sevkeden, tahrip eden ve zayıflatan bu değişimin acı sonucunu Nemse Kralı'nın sefirinin şu ifadesinden anlamak mümkündür: “Eğer Safevîler olmasaydı biz de bugün Cezayirliler gibi Kur'an okuyor olacaktık”. Yani bizi Müslüman olmaktan onlar kurtardılar demeye getiriyor.
Humeynî'nin devrimini Sünnîler de destekliyorlar; ümmete zulüm söz konusu olduğunda mezheb farkını gözetmiyor, ümmet bilinci ile hareket ediyorlar. O tarihte Sünnîlerin lideri Ahmed Müftîzâde isimli bir âlim. Humeynî Necef'te iken onunla irtibata geçen Müftîzâde'ye devrim başarılı olduğu takdirde adalet ve eşitlik esasına dayalı bir İslam devleti sözü veriyor, devrim başarılı olup İran'a geldiğinde onu karşılayanların önünde Müftizade var, Humeynî'den sonra ikinci konuşmayı da o yapıyor, konuşmasında halkı İslam devletinin kurulmasına ve mezhepçiliğin terk edilmesine çağırıyor, işte o konuşmadan itibaren yol arkadaşlarına zulüm ve baskı artarak devam ediyor, Sünnîlere verilen sözler unutuluyor.
İran İslam Cumhuriyeti'nin anayasası hazırlanırken 13. Madde “İran'ın resmi mezhebi İslam ve isnâ-aşerî şîîliğidir” şeklinde düzenleniyor. Müftizâde buna itiraz ediyor, “ümmeti bölmeyelim, mezhepçilik yapmayalım, İslam diyelim…” diyor ama sözüne kulak asan olmuyor.
Humeynî'nin Kum'daki evinde Müftîzade ile aralarında geçen şu konuşmayı orada bulunan Sünnî alim Abdurrahim Bülûşî nakletmiştir:
-Humeynî, sen bana bir İslam Cumhuriyeti sözü verdin fakat Safevî bir Şîî cumhuriyet getirdin, inancım sana silah çekmeye manidir, lakin siyaset meydanında sana karşı savaşacağım.
-(Humeynî muhatabını tehdit ederek) O zaman, başkaları gibi sen de dağlara çıkarsın!
-(Desteğinden pişman olmuş ve aldatılmış olarak) Hayır, ben şehirde kalacağım!
Ümmeti içine alan, eşitlik ve adalet temelli bir İslam Cumhuriyeti için mücadele eden Müftîzade hücre hapsine konuyor, bütün insani hak ve muameleden mahrum yıllarca zindanda yattıktan sonra öleceği anlaşılan hastalığı sebebiyle serbest bırakılıyor ve vefat ediyor.
İran Humeynî sonrasında mezhepçilik ve ırkçılık yolunu daha bir taassupla takip ediyor.
İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkan Yardımcısı Dr. Hakkı Uygur'un, AA için kaleme aldığı önemli bir yazıyı Timetürk'ten okudum, birkaç paragrafını paylaşıyorum:
İran'da gittikçe daha görünür hale gelen ve ülkenin kadim kültür mirası içindeki Arap ve Türk katkılarını dışlayan, hatta bir nefret konusu haline getiren Fars milliyetçiliği eğilimi, bir ulus kimliğinin inşası ve tahkiminin ötesinde Tahran'ın dış politika yönelimlerinin ufkunu belirleyen başlıca bir unsur haline de gelmiş durumda.
Fars milliyetçiliği olarak adlandırılabilecek bu akım daha ilk günden itibaren yoğun bir Arap ve Türk karşıtı söylem üzerinden var olmaya çalışmış ve bu şekilde meşruiyetini sağlamaya çalışmıştır. Bugün bile 'Türk' ve 'Arap' kavramları kullanılırken çeşitli tahkir edici sıfatlar eklenmesi İran'da yaygın bir alışkanlıktır.
Benzer şekilde ülkede solcu, İslamcı ya da milliyetçi kesimler arasında Fars kültürünün üstünlüğü ve yabancı karşıtlığı üzerinde ihtilaf yoktur ya da ideolojik olarak zıt kutuplara mensup olmalarına rağmen Şahlık rejimi veya İslam Cumhuriyetinin eğitim rahlesinden geçen kesimlerin örneğin Arap karşıtlıklarının tamamen örtüştüğü ileri sürülebilir.
Humeyni'nin İrancılığı ve milliyetçiliği yeren, buna mukabil İslamcılığı ve ümmetçiliği ön plana çıkaran sözlerine rastlamak oldukça güçleşmiştir. Tersine Safevicilik tartışmaları büyük bir yaygınlık kazanmış ve Yeni Safeviciliğin teorisyeni olarak görülebilecek Cevad Tabatabai ve benzeri isimlerin devlet kontrolündeki basında görünürlükleri ve etkinlikleri ciddi biçimde artmıştır. Ahmedinejad gibi devrimin ilk yıllarındaki ideallere dönmekten bahseden muhafazakâr isimler bile siyasi kampanyalarını dini mekânları değil Perspolisi ziyaret ederek başlatmakta ve bu şekilde meşruiyet kesbetmeye çalışmaktadır.
Şimdi de Recep Tayyip Erdoğan'ın İslam İşbirliği Teşkilatı zirve toplantısındaki konuşmasından bir parçaya kulak verelim:
"Müslümanlar olarak üstesinden gelmemiz gereken sorunların başında mezhepçilik fitnesi geliyor, ırkçılık fitnesi geliyor. Her zaman ifade ettiğim gibi benim dinim Sünnilik de değildir Şiilik de değildir, benim dinim İslam'dır. Ben tıpkı 1 milyar 700 milyon kardeşim gibi sadece ve sadece bir Müslümanım. Diğer tüm farklılıklar bu inancımın, bu sıfatımın gerisindedir.”
İran'ı yönetenler de bu noktaya gelseler İslam'ın bütün insanlığa yönelik misyonunu gerçekleştirme yolunda ne büyük bir adım olurdu!
Yine de ümidimi koruyorum.
Siyasi İslam ve İslamcılık
04:0027/04/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İslamcılık öldü” diyenler referandumda “Evet” demek farzdır” dediğimi delil kılarak İslamcıların, İslamcı olmayan Ak Parti'nin içinde kaybolduklarını ve böylece İslamcılığı öldürdüklerini iddia ediyorlar. Bu iddiayı bir sonraki yazıda açıp çürüteceğim. Ona mukaddime olmak üzere on iki yıl önce kaleme aldığım bir yazıyı bir daha okumakta fayda görüyorum.
Siyasi İslam terkibi yanlıştır; dilbilgisi bakımından değil, kavram olarak yanlıştır, karşılığı yoktur; çünkü bir tane İslam vardır, onun kitabı, peygamberi ve mensupları bellidir. Asırlardır İslam'ın temel bilgi ve hüküm kaynakları alimler tarafından yorumlanır, mensupları da bu yorumlardan birine veya birkaçına göre uygulama yaparlar, Müslümanca yaşamaya çalışırlar. İslam'ın bir tek olması, bütün yorumların ve uygulamaların da bir tek, bir çeşit, tek tip olmasını gerektirmez. Hem inanç, hem de amel (İslam'ın ibadet ve hayat düzeni kurallarına uygun hareket, davranış) bakımından farklı yorumlara dayalı mezhepler vardır, bir mezhebin mensupları içinde de tam veya eksik uygulama bakımından farklılıklar vardır; ancak bu farklılıklar “farklı İslamlar” olarak isim almamışlar, mesela Matüridi İslamı, Eş'ari İslamı, Şafiî İslamı... keza Salihlerin İslamı, fâsıkların İslamı... denmemiştir.
İslam yalnızca ibadeti ve ahireti anlatmaz, müminlerin dünya hayatında riayet edecekleri bazı kaideler de koyar ve buyruklar da verir. Buradan hareketle kimse, mesela ibadet alanını kastederek “ibadet İslamı”, hukuk alanını kastederek “hukuk İslamı”... demez. İslam'ın siyasetle ilgili emir ve yasakları da vardır, İslam'ı teori ve inanç olarak siyasetten ayırmak mümkün değildir. Bazı Müslümanlar siyasi hayatın da İslam'a göre düzenlenmesi ve yürütülmesini ister, bunun için örgütlenir ve faaliyet gösterirlerse bunlara “siyasi Müslüman” ve bunların dinlerine de “siyasi İslam” demek doğru olmaz. Ortada bir tek İslam vardır, bazı Müslümanlar bunun tamamını uygulamak isterler veya buna güçleri yeter, bazıları da bir kısmını uygular veya uygulayabilirler. Bir isim vermek gerekirse bu, İslam'ı bölerek, çeşitlendirerek değil, uygulamanın tam veya eksik olmasına, şu veya bu yoruma dayanmasına göre yapılır.
“Siyasal İslam” diye bir terim uyduranlar bunun içini farklı zamanlarda farklı Müslüman gruplarla ve bunların örgütleri ve faaliyetleri ile dolduruyorlar. Yakın geçmişte Hizbullah, Hizbüttahrîr, Müslüman Kardeşler'in isimleri anılıyordu, son zamanlarda ise el-Kaide revaçta. Peki bunların dini siyasi İslam ise başka Müslümanların dininin adı nedir? “Siyasi olmayan İslam” mıdır? Bu ise bunun anlamı nedir? İçinde siyasetle ilgili bir kural, bir buyruk, bir hüküm bulunmayan İslam mı demektir? Peki böyle bir İslam var mıdır? “Ilımlı, laik, seküler İslam” diye cevabı veriliyorsa bu da “siyasi bir yorum” değil midir? Yani ortada, İslam'ın siyasi yönü ile ilgili iki yorum var demektir: 1. İslam nizamı (İslam'a özgü siyasi düzen), 2. İslam'ın, çağdaş siyasi düzenlerle uzlaştırılması sonucu ortaya çıkan “İslam'a onaylatılmış” çağdaş siyasi düzen. Dikkat edilsin, her ikisi de siyasidir ve İslam'ın yorumuna dayanmaktadır…
“Siyasal İslam öldü, yaşasın ılımlı İslam” diye çığlık atanlar, bu çığlıkları temellendirmek için makaleler ve kitaplar yazanlar varsa da bana göre bu söz, olanı değil, olması isteneni ifade ediyor. “Siyasal İslam'ın İflası” kitabını yazan Roy, İran örneğinden yola çıkıyor ve bu ideolojinin öldüğünü ispat etmeye çalışıyordu, ama iflas eden İran'da -kendilerine göre- siyasi boyutuyla da yaşanan İslam değil, Roy'un kehaneti oldu.
Yanlış bir adlandırma ile “Siyasal İslam” dedikleri şey yoktur ki, bitsin, iflas etsin; var olan içinde siyasi boyutun da bulunduğu İslam'dır. Bunu daha açık olarak şöyle ifade edebiliriz: Müslümanlar dinle pazarlığa girip “şu kadarı senin, şu kadarı benim” diyemezler, Müslüman “teslim olandır. Neye teslim olan? Allah'ın buyruğuna, irade ve rızasına teslim olandır. Allah namaz kılmayı, oruç tutmayı emrettiği gibi faizi, zinayı, müstehcenliği, rüşveti, zulmü, istibdadı da yasaklamıştır. Müslüman olarak Allah'a teslim olan kişi pazarlık yapmadan, dinin kurallarını bölmeden -elinden geldiğince- hayatının bütününde ona teslim olur. Evin içinde, camide Müslüman, kamusal alanda gayr-i müslim olamaz. Asıl vazifesi kamusal alanda da İslam'a aykırı (buna insan haklarına ve ahlaka aykırı da diyebiliriz) bir durumun oluşmasını engellemektir, buna gücü yetmezse, başkalarına dokunmadan kendisi özel ve kamusal alanda Müslümanca yaşar, buna da gücü yetmezse yapabildiğini yapar, yapamadıkları için de -gücünü aştığından- bağışlanır. Müslümanlık bu olduğuna göre “siyasal, ılımlı, laik vb.” diyerek farklı bir İslam'dan söz etmek güneşi bir şeylerle örtmeye kalkışmak demektir ve mümkün olmaz.
“Siyasal İslam'ın bitmesi için, komünizm misali bir yerlerde egemen olup başarısızlığının ortaya çıkmasını beklememiz gerekiyor” diyenlere benim iki çift sözüm var: 1. Öyle ise izin verin, niçin teşebbüsleri doğmadan boğuyorsunuz. 2. Hadi itiraf edin, sizin derdiniz o ülkelerin/halkların menfaati değil, güçlenen İslamî hayatın çıkarlarınızın ve dünya patronluğu hülyanızın önünde engel olmasıdır!
Vaktiyle bu konudaki bir soruya verdiğim cevabın bir parçası yazının sonu olsun:
“Bu terim, İslam'ın mensuplarından istediklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu bir kısmından maksat da İslam'ın siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik talepleridir. “Bütün olmadan parça da olmaz” düşüncesinden yola çıkan İslamcılar, “inancın, ibadetin, eğitimin, medeniyetin olabilmesi için siyasi iktidarın da Müslümanların elinde olması gerekir” diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak Müslümanların bütün misyonu, siyasi iktidar şartına bağlı değildir, siyasi iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da İslam, Müslümanlar ve onların insanlığa rahmet olan dini temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslamcılık dediğim için “İslamcılık bitmez” diyorum. İslamcılığın muhtevasını yalnızca siyasi iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslamcısı da dâvasının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasi iktidar da Müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine İslamcı olarak misyonlarını -geri kalan alanlarda, ama iktidar mücadelesinden de vazgeçmeden- sürdürüyorlardı. Bugünün Müslümanlarının bir kısmı, yaşadığımız dünyanın şartları içinde yeni bir siyasi İslamcılık çizgisi/hedefi belirlediler: Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde (bunların bir kısmı Müslümanların talebi değil, verili şartlardır), başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslam'ı, azami ölçülerde yaşamak; bunun içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır
..Din ve kitap bölünemez
04:0028/04/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir zamanlar biz İsrâiloğulları'ndan, “Yalnız Allah'a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz./ Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullenegeldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz./ Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyor, onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Halbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir./İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir (Bakara: 83-86).
Kur'ân-ı Kerim'de Peygamberimizden önce gelip geçmiş peygamberlerden, onların mücadelelerinden, muhatap toplulukların ilâhî davet karşısında takındıkları tavırlardan… söz edilmektedir; bundan maksadın ise ibret ve örnek almak olduğu açıktır.
Yukarıya meallerini aldığım âyetler İsrailoğulları ile ilgilidir. Allah onlara din ve ahlak kuralları gönderiyor, bunlara riayet edeceklerine dair söz alıyor, fakat onlar sözlerinden durmuyor, dini ve kitabı bölüyor, bir kısmına inanıyor ve uyguluyor, bir kısmını ise yok hükmünde tutuyorlar.
Bu yazının asıl konusu da işte bu bölmedir: “
Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
Bunu yapanlar yalnızca İsrailoğulları değildir; Müslümanların tarihinde de örnekleri çoktur. Tek parti döneminde laikliği din ile bağdaştırmak istemişler, hoca ve başbakan olan Şemseddin Günaltay da “Biz Mekke'de inen âyetleri alalım, Medine'de gelenleri ise bırakalım” demişti; çünkü ikinci kısımda fert ve toplum hayatının tamamını kapsayan âyetler vardı.
Dine ve kitaba iman eden tamamına iman edecek, keyfine göre bölmek, dilediğini almak, istemediğini almamak; iman, ibadet ve ahlak alanını din saymak, diğer alanları ise dinin dışına çıkarmak yoktur. Müminlerin amelî kusurları, uygulamada eksikleri olabilir, ama iman dinin ve kitabın tamamınadır, kusurlara ve günahlara da tövbe edilir.
Müslümanların son iki asrında dinlerini ve kitaplarını bölerek başka ideolojilere, sistemlere ve düzenlere uyum yapmaya kalkışmaları içine düştükleri “rezillik, zillet, mağlubiyet, kişilik bozukluğu …” sonuçlarının önemli sebebi olsa gerektir.
.Siyasi partiler ve İslamcılık
04:0030/04/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Müslüman”, dini İslam olan kişi demektir.
“İslamcılık” hangi tarihte ve kimler için kullanılmış olursa olsun “bir kısım Müslümanın belli bir misyonu, ameli, hareketi, aksiyonu” demektir.
“Panislamizm” genellikle İslamcı diye nitelenen fikir ve hareket ricalinin ortaya atıp savundukları, gerçekleştirmek için çaba gösterdikleri, İslam topluluklarının bir şekilde birleşmelerini savunan tezin ve teorinin adıdır.
Bunlar tutunmuş, hakkında kütüphaneler dolusu kitaplar, makaleler, tezler yazılmış kavramlardır. Şunu alalım, bunu atalım demekle alınamaz ve atılamaz.
Hayatın bütününde İslam'ın egemen olduğu bir toplumda ve devlette bütünüyle veya bir kısım hayat düzeni için “İslam yerine şunu alalım” diye ortaya çıkan, İslam'a karşı onu savunan, bunun için örgütlenen, mücadele eden bir topluluk ve kuruluş bulunmaz. Bu olmayınca da “İslamcı olan Müslüman” ile mesela “Laik Müslüman”, “Sosyalist Müslüman”, “Irkçı”, “Turancı, “ Batıcı” olan ve olamayan Müslüman şeklinde terimlere ihtiyaç duyulmaz.
Tanzimat'tan itibaren daha açık ve kurumsal olarak hayat düzeninin bazı kısımlarında İslam yerine ötekini alma ve koyma hareketi başlamıştır. İkinci Meşrutiyet'ten sonra İslam toplumu (Müslümanlar) içinden mesela Turancılar ve Batıcılar ortaya çıkınca, kendi tezlerini hararetle savunmaya ve hayata geçirmek için olanca çabayı göstermeye başlayınca bunlara karşı “İslam'ın içinde kalarak, onu temel referans alarak krizlerimizi aşabileceğimizi, çağdaşlaşma ihtiyacımızı da karşılayabileceğimizi” savunan, bu uğurda mücadele eden bir kısım Müslümanlara “İslamcı” denmiştir.
Kaza kader diyelim, bir vakit İslamcılar yenilmiş, batıcılar galip gelmiş ve İslam'ın önemli bir kısmını genel hayat düzenimizin dışına atmışlardır. Bunlar olup biterken de İslam'ı savunan, yapılanlara itiraz eden, bu uğurda zindanlara düşen, darağaçlarında can veren Müslümanlar olmuştur, işte bunlar da İslamcıdır.
Kendini uygar, başkalarını ilkel ilan eden vahşi Batı, ahlak ve hukuk tanımadan gücünü yetirdiği ülkeleri işgal edip sömürge haline getirince dini korumak, bağımsızlığı kazanmak ve medeniyetimizi ihya ve inşa etmek için canla başla çalışanların önde gelenleri de İslamcılardır.
Tek parti iktidarı sona erince ve oy için de olsa siyaset halka yönelince, halkı hatırlayınca, dinin taleplerini asla unutmamış olan halk bunları barış içinde ve demokrasiden istifade ederek adım adım hayata geçirmenin yollarını aramıştır. İşte bunlar da İslamcılardır.
Siyasi partilerin içinde batıcılar da vardır, İslamcılar da vardır. Ülkenin resmi ve anayasal düzeni İslamcı bir partinin kurulmasına ve amacını gerçekleştirmek için çalışmasına izin vermiyor.
Peki bu durumda siyaseti ve partiyi amaçları için kullanmak isteyen İslamcılar ne yapacaklar?
Makul, zamanında, yerinde, usulüne uygun adımlar, söylem ve eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışacaklar.
Parti siyasetinin dışında kalan İslamcılar ise kutsal amaçlarına hizmet ettiklerine inandıkları siyasileri makul ölçülerde destekleyecekler.
Hasılı benim İslamcımı hiçbir parti davasından vazgeçirip teslim alamaz, aksine İslamcı, parti dahil bütün araçları ve imkanları dâvası için kullanır, kullanışsız olanlara da iltifat etmez.
Hasılı Müslümanlar var oldukça İslamcılık ölmez; boşuna nefes tüketmeyin ey ziyadan gözü kamaşan yarasalar!
Diyanet'in itibarı ve Kutlu Doğum
04:004/05/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sa'dî-i Şîrâzî'den:
“Kazârâ bir sapan taşı, bir altın kâseye değse
Ne kıymeti artar taşın ne kıymetten düşer kâse”
Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları ham de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.
Ben bugünün Türkiyesi'nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.
Niçin?
Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var…
Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.
Bugün Türkiye'de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır. Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.
Bir dini konuda Diyanet'in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ'ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir.
Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.
Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.
Son günlerde Kutlu Doğum ve Mevlid Kandili konularında bazı yazılara ve tartışmalara şahit oldum.
“Şu şunu dedi, bu bunu dedi” demeden konu ile ilgili bildiklerimi söyleyeceğim:
Yakından tanıdığım iyi niyetli ve ehliyetli, Peygamber aşığı, akademya ve Diyanet mensubu birkaç zat bu Kutlu Doğum adını ve faaliyetini tasarlayıp başlamasına vesile oldular. Onlar belli bir dini gruba bağlı olmadıkları gibi tasarımlarında ilişki kurulmak istenen gruba muhtaç olmaktan da uzaktırlar.
Kutlu Doğum projesi Mevlid Kandili'nin yerine düşünülmüş ve konmuş değildir. Adı Kutlu Doğum'dur, maksat Efendimiz'dir (s.a.); O'nu ve âlemlere rahmet rehberliğini yurt içinde ve dışında tanıtmak, her yaştan ve baştan insanın O'nun getirdiği hayat nizamına dikkatini çekmek, insanlığın ortak problemlerini ana konu edinerek çözüme katkı sağlamaktır. Çok iyi karşılanmış, amacını büyük ölçüde gerçekleştirmiş bir projedir. Doğum günü kutlaması olmadığı için uygun bulunan başka bir tarihe sabitlenmiş olmasında da sakınca değil, fayda vardır.
Bunu takdir ve teşvik edecek yerde öküz altında buzağı aramaya kalkışanlara Allah insaf versin.
Gelecek yazıda da Mevlid Kandili üzerine birkaç cümle kuralım.
Mevlid ve kandili
04:005/05/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğmak, doğum zamanı ve yeri mânâsına gelen mevlid kelimesi önceleri “Hz. Peygamber'in (s.a.) doğum gecesi” için kullanılmış, daha sonra O'nun doğumunu, vasıflarını ve husûsiyetlerini işleyen manzûmelere de “mevlid kasidesi” veya kısaca “mevlid” denmiştir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) doğum gecesi, merasim ve şenlik yapma âdeti hicri dördüncü asırda, Şîî-Fâtımîler'de başlamıştır. Fâtımîler bunun yanında Hz. Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin (r.anhum) ve halifeleri için de mevlid merasimleri yaparlardı. Mevlid merasimi oradan mağrib ülkelerine, Arabistan'a ve Osmanlılara da intikal etmiştir. III. Murad devrinde, 996 yılında bu merasim resmen teşrifata idhal edilmiştir.
Mevlid geceleri okunan Arapça, Türkçe, Farsça, birçok manzume vardır. Arapça'da Bânet, Sûad, Bürde, Hemziyye dışında Cezerî, Heytemî, İbn Cevzî, Berzencî vb.'nin kaleme aldıkları kasideler (mevlidler) vardır.
(M.E.B.) İslâm Ansiklopedisi'ndeki “mevlid” maddesinde Türkçe onaltı kadar mevlid kasidesi ismen kaydedilmiştir. Bunların içinde en meşhuru Süleyman Çelebi'nin 812/1409 yılında yazdığı “Vesiletü'n-Necât” isimli kasîdesidir. Dili halk tarafından hayli değiştirilmiş olarak günümüzde okunan mevlid budur.
Hz. Peygamber'in doğum gecesi için merasim yapmak ve bu arada mezkûr kasideleri okumanın cevazı tartışılmış, bazıları bunun bid'at olduğunu, birçok münker fi'lin işlenmesine sebep teşkil ettiğini ileri sürerek “mekrûh, hatta haram” demişlerdir.
Suyûtî (v. 911/1505) “Husnü'l-Maksıd fî Amel'l-Mevlid” isimli eserinde mevlid çevresinde işlenen kötü fiiller önlenirse mevlid caiz olur demiştir.
Bu münakaşada bahis mevzûu olan şey Hz. Peygamber'in doğum gecesi yapılan merasim, zikir ve okumadır. Bunun dışında Müslümanlar istedikleri zaman mevlid kasidelerini aşk ve şevkle okuyabilir, bizi Allah sevgisine götüren Yegâne Rehber'e olan aşk ve muhabbetlerini besleyebilirler.
Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için mevlid okutmak yakın zamanlarda bilhassa memleketimizde âdet olmuş bir bid'attır ve birçok mahzurlu tarafları vardır:
1. Zaman geçtikçe bunun ölüler için yapılması gereken bir ibâdet ve merasim olarak telâkki edildiği görülmektedir. İslâm'a -onda olmayan- bir ibâdet ve merasim katmak Hz. Peygamber'in şiddetle menettiği bid'attır.
2. Bilhassa evlerde okunan mevlidler dolayısıyla İslâm'ın menettiği bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir.
3. Mevlid arasında zikir, duâ, Kur'ân okumak gibi ibâdetler vardır; fakat bunları profesyonel kişiler para mukabilinde yaptıkları için hem sevap hasıl olmaz, hem de -ücretli olduğu belli ise- alan ve veren günahkâr olur.
4. Bu bid'ât yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz namına yapmamız sünnet olan ibâdet ve hayırların yerini almış, onlara mânî olmuş, onları unutturmuştur.
Gerek Hz. Peygamber'in (s.a.) doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda her Müslüman mevlid kasidelerinden birini alıp okuyabilir. Bu okuyuştan ilâhî aşk, feyiz ve bereket hâsıl olur. Zaten bunları yazanlar da “para ile ölülerin ruhuna okunsun” diye değil, herkes okusun, peygamberini tanısın, sevsin, ona aşkla bağlansın diye yazmışlardır.
Geçtiğimiz Ramazan'da “Mübarek Günler ve Geceler” başlıklı bir yazımı şöyle bitirmiştim:
Rabîulevvel ayının onikinci gecesi Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.) doğum gecesi (mevlid) olarak kutlanmaktadır. Bu gün ve gecede bir kutlama, ibadet ve merasim yapılacağına dair âyet ve hadis yoktur. Bu vesile ile Peygamberimiz'i anmak, onun örnek hayatını ve üstün meziyetlerini hatırlamak ve hatırlatmak faydalıdır. Ancak “mevlid gecesi sebebiyle yapılanları (merasimi)” dine katmak, “bu sünnettir, tanımlanmış ibadettir” demek bid'at olur.
Müminlerin dereceleri ve İslamcılar
04:007/05/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İman, amel, takvâ, şuur ve cihad (İslam'ı yayma, koruma, eksiksiz yaşanmasını sağlama gayreti, cehdi, mücadelesi) bakımından müminler, Müslümanlar eşit değildir, bu sebeple mümin ve müslim kelimelerinin yanında “muttaki, mücahid, salih, mukarreb…” gibi nitelikler de kullanılmış ve farklılığın altı çizilmiştir.
Müslüman vardır belli derecede zayıf sayılacak bir imana, eksikli bir din hayatına sahiptir, asıl işi ve hedefi dünyayı imar etmek ve burada refah içinde yaşamaktır, İslam'ın ve ümmetin genel durumu, dertleri ve problemleri onu fazla ilgilendirmez…
Müslüman vardır hayatında şahsı ve ailesi için de vakit ayırır, onlara karşı vazifelerini yerine getirmeye çalışır, ama asıl hedefi insanlığa rahmet olan İslam'ı ve onu temsil eden ümmeti korumak, ümmetin dertleriyle dertlenmek, İslam'a ve ümmete yönelen tehlikeler karşısında duyarlı olmak, bunlara karşı elinden geldiğince mücadele etmek, gerektiği takdirde mal, can, yer yurt bağlarını bir yana itmektir…
Teorik olarak İslam (Müslüman olmak) kâmil manada İslam'dır, ama pratikte, uygulamada, müminlerin hayatında gerçekleşen İslam her Müslümanda eşit değildir; gücü ve imkânı bulunduğu takdirde kâmil manada İslam'ı yaşamak ve yaşatmayı amaç edinen Müslümanları ifade etmek için bir ikinci niteliğe ihtiyaç vardır; işte bu bana göre “İslamcı Müslüman”dır. Bu ifadeyi beğenmeyenler de bir başkasını bulmak durumundadırlar.
İslam Müslümanlara geniş manada tebliğ ve cihad vazifesini verdiği için bu din var oldukça “oturan Müslümanlar” yanında “hareket eden Müslümanlar” da var olacaklardır ve bunlar İslamcılardır.
İslamcılığı belli bir döneme, belli bir gruba, belli bir harekete bağlamak, bununla başlatıp bununla sonlandırmak isabetli bir yaklaşım değildir.
Bu giriş yazımdan sonra şu âyetleri bir de “oturan ve oturmayan, uyuyan ve uyumayan Müslümanların” farkı ve dereceleri bakımından okuyalım:
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah bütün müminlere o güzel geleceği vaad etmiştir, ama mücahidleri çok büyük bir karşılıkla oturanlardan üstün kılmıştır. /
(Bu karşılık,)
O'ndan gelen rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleridir. Zaten Allah hep günahları örtmekte ve rahmetiyle muamele etmektedir. /Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler “Ne işte idiniz?” dediler,
(onlar)
“O yerde zayıf görülenlerden idik” cevabını verdiler. Melekler ise “Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir! /Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar
(yani)
çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır. /İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, günahları bağışlayıcıdır. /Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah'a aittir; Allah daima günahları örtmektedir, engin rahmet sahibidir
(Nisâ: 95-100).
Hicret elbette şartlara bağlıdır, zorunlu hale geldiğinde o da yapılır, İslâmî hareket neyi zorunlu kılıyorsa İslamcı onu yapar.
Unutulmasın diye…
04:0011/05/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995 yılından beri Gazze'deki Katoliklere liderlik yapan Manavil Musallam, Katolik mezhebine bağlı bir papaz. Gerçek Hayat'ın geçmişte onunla yaptığı bir röportajdan:
Gazze'de 4 bin civarında Hıristiyan yaşıyor. Filistin'in genelinde Katolik nüfus fazla olsa da; Gazze'deki en büyük Hıristiyan cemaati Ortodokslar oluşturuyor. Hıristiyanlar olarak sayımız Müslümanlara göre az; fakat biz kendimizi Gazze'de yaşayan bir azınlık olarak görmüyoruz. Hepimiz aynı milletin çocuklarıyız, hepimiz Filistinliyiz. Ben Arabım ve benim için en büyük şereflerden biri Muhammed Peygamber'le aynı kavimden olmaktır.
Hamas bir örgüt değildir; Hamas Filistin halkıdır. Hamas konusunda en cahil olanlar da Avrupalılardır. Hamas okulda öğrencidir, üniversitede hocadır, hastanede doktordur. Hamas'ın askeri kanadı da ülkesini savunan bir ordudur. Biz şimdiye kadar Hamas'la en ufak bir sorun yaşamadık. Hamas Hükümeti bize hiçbir hükümetin göstermediği saygıyı gösteriyor ve bize her alanda yardımcı oluyor.
Hamas Gazze'ye huzur ve güven getirdi. Hamas'tan önce Gazze'de geceleri sokakta rahat bir şekilde yürüyemiyorduk. Ayrıca bazı güçlü aileler zor kullanarak insanların paralarına, arazilerine el koyuyorlardı. Hamas'tan önce devlet dairelerinde rüşvetsiz iş yaptıramıyordunuz. Fakat Hamas gelince her şey değişti. Şu an hiçbir devlet memuru rüşvet alamaz. Uyuşturucu, hırsızlık gibi adi suçlar da sona erdi ve hepimiz son derece güven içindeyiz. Ayrıca Hamas Hükümeti'ni rahat bırakmıyorlar. Hamas'ı rahat bıraksalar Gazze çok kısa zamanda gelişir.
Bu mukaddes topraklar hem Müslümanlar, hem Hıristiyanlar, hem de Yahudiler için kutsaldır. Biz Müslümanların yönetimleri altında yıllarca yaşadık. Hatta bizi çok uzun zaman sizin dedeleriniz olan Osmanlılar yönetti. Bazı Araplar Osmanlı'yı sömürgeci ve işgalci bir devlet olarak görüyorlar. Fakat bu düşünce yanlıştır. Biz Osmanlı döneminde herhangi bir baskıyla karşılaşmadık. Bizim büyüklerimiz Osmanlı'dan hep övgüyle söz ederler.
Yahudiler bizi topraklarımızdan çıkardılar ve Yahudi olmayan insanları topraklarından, köylerinden sürdüler. İsrail işgalinden Filistinli olan herkes etkilendi. Çünkü Yahudiler Nil'den Fırat'a kadar olan bütün toprakları işgal etmek istiyorlar ve bu amaca ulaşmak için çocukları, kadınları hatta hayvanları bile öldürüyorlar. Bizim Avrupa'daki veya Amerika'daki Hıristiyan yöneticilerle herhangi bir ilişkimiz yok ve onların Irak ve Afganistan'da işledikleri katliamları asla doğru bulmuyoruz. Avrupa ve Amerika'da yaşayan gerçek Hıristiyanlar da ülkelerinin İsrail'e verdiği desteği onaylamıyorlar. İsrail'e verilen desteğin sebebi din değildir.
Timothy The Guardian Garton Ash
(
Arşivi
nden):
Avrupa, Yahudileri 1948'e dek reddetti… Avrupa'nın bu sorunun ilk nedenlerinden biri olduğunda ısrar etmek istiyorum: Rusya'daki 1881 katliamları, askeri akademide Yüzbaşı Dreyfus'un apoletleri sökülürken, 'Aşağılık Yahudiler' diye bağıran Fransız çapulcular, Avusturya'nın Adolf Hitler'i şekillendiren 1900'lardaki insafsız anti-Semitizmi, Holokost'a dek geçilen yollar ve Holokost'un hemen sonrasında bile Avrupa'nın allak bullak olmuş kesimlerini saran anti-Semitizm. Siyasi Siyonizm'in, Filistin'e Yahudi göçünün ve İsrail'in kurulmasının ardındaki itici güç, 1880'den 1940'lara dek gittikçe güçlenen bir ret tavrı: Avrupa'nın Yahudileri radikalce reddi.
Modern Siyonizm'in babası Theodor Herzl, “Beni Siyonist yapan, Dreyfus olayıydı” diyordu. Avrupa her ulusun kendi devleti olması gerektiğine karar verdiğinde, özgürleşmiş Yahudileri bile Fransız veya Alman ulusunun tam üyesi gibi görmedi ve tüm Yahudilerin ortadan kaldırılması çabasına girişti. Yahudiler kendilerine bir vatan aramak zorunda kaldı. Vatan, gidebildiğinizde sizi kabul etmek zorunda olan yerdir. Yahudiler bir kez daha koyunlar gibi kesilmeye gitmeyecekti elbet. İsrailoğulları gibi, her Yahudi kendi hayatı için savaşacaktı. 19. yüzyılın 'Alman askeri' ve 'Yahudi taciri' klişeleri tersine döndü. Bugünün Avrupalı burjuvalarının büyük kısmı gibi, Almanlar acar tacirlere, Yahudiler de İsrail'de acar savaşçılara dönüştü.
Ahmed Altun (Araştırmacı-yazar):
Tevrat'ta vadedilen topraklarda Büyük İsrail devletini kurma hayallerine kapılan Yahudiler, 1948'de Filistin topraklarını işgal ederek İsrail devletini kurmayı başardılar. Bu hayallerini gerçekleştirmek için farklı taktikler kullandılar.
Filistin halkının bağrına bir hançer gibi saplanan İsrail, ilk önceleri dünya milletlerine karşı kendini, düşmanları ortasında mazlum ve göçmen fakirler olarak tanıttı. İsrailliler, dünyanın muhtelif bölgelerinde ırkdaşları ve Yahudi lobilerden büyük destek aldılar. Gittikçe güçlenen İsrail 1967'de bütün Arap dünyasını karşısına alarak savaşa girdi. Bu savaşta galip çıkan İsrail, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Mısır'ın topraklarını işgal ederek 'Büyük İsrail Devleti'nin planını kurmaya başladı. 1967'den sonra tavır değiştiren İsrail, bölgede kendini güçlü bir devlet, üstün bir azınlık olarak gösterdi. 1973 savaşından sonra da bölgede terör estirerek dünya barışını tehdit eder hale geldi. Baskısını artıran İsrail, Filistin halkının intifadasıyla karşı karşıya kaldı. İntifadayı bastırmak uğruna, hiçbir kural tanımadan, çocuk, genç- yaşlı, kadın-erkek demeden herkesi öldürmeye, evlerini başlarına yıkmaya devam etti. Barışı düşünmeyen İsrail, Büyük İsrail Devleti kurma projesini hayata geçirme hayali için ABD'ye, Irak'ı işgal ettirmeyi başardı. Sırada, zayıf halka diye nitelenen Lübnan'ı kontrolü altına almak, Suriye ve İran'ı vurmak vardı. İsrail, bunu başarabilir mi, ABD ne zamana kadar onun hizmetinde olacak; bunlar zamanla anlaşılacak. Ancak İsrail'in bir intihara doğru gittiği ve gelecekte çanların İsrail için çalacağı yönünde güçlü işaretler var. Buna, Yahudi araştırma ve gözlemci bilim adamları olmak üzere birçok tarafsız uzman, İsrail toplumu, ekonomisi, ordusu, siyaseti ve nüfusunda giderek artan krize işaret ediyor…
Gerçek, şüphe, tedbir ve adalet
04:0014/05/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hemen her gün mektuplar yağıyor; açığa alınma ve ihraç sebebiyle şikayetler, yakınmalar, yardım çığlıkları, insanın içini acıtan sözler var; bunları okuyup da “Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım”, ama ne yapabilirim?
Başka arkadaşların da bu konuda yazdıklarını okudum, daha önce benim de söylediğimi söylüyorlar: “Araştırma ve inceleme çabuklaştırılsın, adalet gecikmesin, mağduriyet uzamasın…”. Bunun dışında benim okuduklarım arasında şöyle diyen yok: “Herkes yerinde kalsın, şüpheliler incelensin, kimin suçu ispat edilirse o cezasını çeksin”. Evet bunu diyen yok; çünkü bu takdirde devleti, uzunca bir süre daha hainlerin ve suçluların tasarrufuna açık halde bırakacaksınız, telafisi imkansız zararlara sebep olacaksınız, kamunun (ülkenin, milletin) mağduriyeti bireylerin mağduriyetinden daha büyük olacaktır.
Şimdi, başlıktaki kelimeleri açalım:
Gerçek
Karşımızda bir örgüt var; bağlılarını devletin bütün kademelerine yerleştirmiş, dini en etkili bir şekilde kullanarak kendilerine bağlı olmayanların da destek veya sempati yahut da müsamahalarını kazanmışlar. Kendilerine göre kutsal olan amaçlarına ulaşabilmek için gerektiğinde ahlakı, şeriatı ve insani bağları çiğnemişler, bu meyanda insanlardan ya inandırdıkları için yahut da tehdit, şantaj ve şiddeti kullanarak para toplamışlar ve milyarlara hükmeder hale gelmişler. Siyasilerle ilişkilerini kendi menfaatlerini ön planda tutarak ayarlamışlar, istedikleri olmayınca siyasilere de kumpas kurmaktan, iç ve dış muhaliflerle (hatta düşmanlarla, teröristlerle) işbirliği yapmaktan geri durmamışlar. Nihayet AK Parti iktidarını alaşağı etmek, liderini etkisiz hale getirmek ve ülkeyi perde arkasından yönetebilecekleri bir başka iktidarı işbaşına getirmek için darbeye teşebbüs etmiş, yüzlerce insanımızın şehid olmasına binlercesinin yaralanmasına, milyarlarca dolar milli servetin heba olmasına sebep olmuşlar, asıl suçlular da bir yolunu bulup kaçarak çoğu ikinci, üçüncü derecedeki suçluları ateşe atmışlardır (Mağdurların öncelikle bu elebaşlarından şikayet etmeleri gerekiyor.)
Bu paragrafta yazdıklarım “gerçeklerdir”; dedikodular, komplo teorileri, uydurma senaryolar değildir.
Şüphe
Darbeye teşebbüs eden, darbe öncesinde ve sonrasında açıkça ve çeşitli şekillerde destek verenler bellidir; bunlar ihraç edilmiş, tutuklanmış ve yargıya teslim edilmiştir. Ancak ortaya atılan ve ciddiye alınması gereken rakamlara göre yüzbinlerce asker ve sivil gizli mensup yerlerinde kalmışlar, gizli ve özel iletişim yollarıyla aldıkları talimata göre davranmaya devam etmişlerdir. Bu takdirde “kuvvetli şüphe”yi değerlendirmek zorunlu hale gelmiştir.
Tedbir
Tedbir şüpheleri değerlendirmek, önce şüpheli hale gelmiş olanların yetkilerini ellerinden almak, ancak masumiyeti sabit olanları iade etmek olacaktır.
Mağduriyetlerin önlenmesi ve uzamaması için tedbir ise tutuklamaların zorunlu sınırlarda uygulanması, yargı öncesi araştırma ve incelemenin, sonra da yargılamanın elden geldiğince çabuklaştırılmasıdır.
Adalet
Suçlunun kim olursa olsun cezasını çekmesi, masumun da bir an önce beraatine hükmedilerek yetki ve haklarının iade edilmesiyle gerçekleşecektir. Az da olsa kararnamelerle iadeler yapılıyor, yargı da hızlanmış görünüyor. Adalet, ağlamasını bilenlerin ve dayısını bulanların ferdî teşebbüslerle kurtarılması yoluyla gerçekleşmez; tarafsız, adil ve hızlı yargı ile gerçekleşir ve inşallah böyle olacaktır.
.Birleştirmek ve bütünleştirmek varken dışlamak niçin?
04:0018/05/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevmediklerim, üzüldüklerim, dinlerken rahatsız olduğum medya faaliyetleri arasında halkı ilgilendirmeyen dine dair meseleleri, reyting ve para peşinde olan yayın organlarına yardımcı olan uzmanların kıyasıya tartışmaları var. Keşke bunları ehli olanlar daha özel ortamlarda tartışsalar da halka açılmasında fayda gördükleri sonuçları açıklasalar.
“Yeni iletişim teknolojisi ile herkes dilediği bilgiye ulaşır, artık bunun özeli yok” diyenlere cevabım: “Bu aletleri kullanan ve konuyu merak edenler sıradan insanlar değildir, varsın ulaşsın ve okusunlar”.
Bir de ülkemizdeki dini grupların ve şahısların veya bunlar adına konuşanların, ortada bir zaruri açıklama durumu yok iken isim vererek birbirleri ile tartışmanın ötesinde kavgaları, karşılıklı ithamları, hakaretleri… var.
Bu da kafa karıştırmak ve ümmet düşmanlarını sevindirmek, ellerine fırsat ve malzeme vermekten öte bir fayda sağlamıyor; bölünme, parçalanma, karşılıklı nefret, köprülerin atılması, ümmet bilincinin ve oluşumunun zarar görmesi gibi kötü sonuçları ise meydanda.
Ben bu yazımda isim vermeden dert yanacağım; okuyanlar içinden konu ile ilgili olanlar kimlerin kastedildiklerini anlarlar, başkalarının ise derdimi dinlemeleri yeterlidir.
İyi niyetli ve gayretli olarak bildiğim bir arkadaşımız bir yerde bir konuşma yapıyor (yıl 2016) ve bu konuşmasında özetle şu ifadeyi kullanıyor:
“Medeniyetimizin öncü kuşakları üç sütundan oluşur. Birincisi kurucu sütundur. Bunlar toplumun yüzde biridir; arif, alim ve hakimlerdir, bunlar hedefe kilitlenirler, ikincisi konumlandırıcı-uygulayıcı, üçüncüsü koruyucu sütunlardır. İmam Hatipler ve İlahiyatlar kurucu ve konumlandırıcı sütunlar olamazlar; çünkü kaynaklara inemiyorlar. Gazalî'yi, Razi'yi, Cürcânî'yi kendi metinlerinden okuyan bir tane ilahiyat hocasına rastlamadım, bir tanesine rastlamadım…”
Bu arkadaşımız özel-sivil eğitim ve öğretim veren medreselere ümit bağlamış, bağlayabilir, bunlardan çok şey bekliyor, bekleyebilir; Allah muvaffak etsin, ümmet oluşsun, medeniyetimiz ihya ve inşa edilsin de bunun öncü kuşağı hangi kurumdan yetişirse yetişsin, o bizimdir, bizdendir.
Ama biz de İmam Hatip okullarına ve İlahiyat fakültelerine ümit bağlamışız, onlardan çok şey umuyoruz.
Vaktiyle İmam Hatip okulları açıldığında “Bu okullar dini mihraptan yıkmak ve Müslüman Türkiye'yi, dini kullanarak sekülerleştirmek için kuruldu” demişlerdi, bu okullar böyle mi oldu? Yoksa ülkemizin sahih din çerçevesinde dindarlaşma sürecinde inkâr edilemez hizmetleri mi oldu?
Hele “İlahiyat hocalarının ismi geçen alimlerin kitaplarını okuyup anlamaktan aciz olduklarını” söylemek –hadi hakaret olmasın diye o kelimeyi kullanmayayım- gerçek dışı bir beyan, bir olumsuz duygu patlamasıdır.
Bu fakültelerin hocaları ve lisansüstü çalışma yapanları, adı geçen zatlar ve yüzlercesinin kitaplarını okuyarak tezler ve makaleler yazmışlardır; bunların listesi o sözü söyleyenin boyunu yüzlerce defa aşar. Halkın arasında ilahiyat hocası arayacağı yerde zahmet edip mesela İstanbul, Marmara ve 29 Mayıs İlahiyat dekanlarını bir ziyaret etmesini ve bu konuda doğru bilgi almasını, hatasından dönüp özür dilemesini bekliyorum.
Bizim işimiz dışlamak, bölmek, birini yaparken diğerini yıkmak, ayrımcılığı, nefreti körüklemek olmamalı; tam aksine en güçlü bağımız olması gereken “İslam kardeşliği” çerçevesinde birleşmek ve bütünleşmek olmalıdır.
Bütünleşmek aynı amaca yönelik resmi ve gayrı resmi eğitim ve öğretim kurumları arasında diyalog kurmak, yardımlaşmak ve her birinin eksiğini diğeri ile tamamlamak suretiyle olur.
İnşaallah bir başka yazıda İSAM ve İSAR tecrübelerinden söz edeceğim. Bu tecrübeler resmi kurumlarda okumuş istidatlı gençlerin kadim ile cedid arasında nasıl sağlıklı bir ilişki kurduklarını, öncü kuşak olmaya nasıl liyakat kazandıklarını gösterecektir.
Bilmediğini konuşma bilmediğinin peşine düşme
04:0019/05/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dini anlatacak olanlar usulüne göre din ilimlerini tahsil etmiş, din dilini bilir, dini anlama usulüne (usulü'l-fıkh) riayet ediyor olmalıdırlar.
Herkes ancak iyi bildiğini söylemeli; bilmediğine “biliyorum”, duymadığına “duydum”, görmediğine “gördüm” dememelidir.
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.”
(İsra:17/36)
İmam Mâtürîdî bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor:
“Ardına düşme, uyma, bilmediğin şeyi söyleme, birinin üzerine atma”.
“İlmin elde edilme yollarından (esbâb-ı ilim) elde ederek bilmediğinin peşin düşme, ona uyma, onu söyleme…”
Ebû Hanîfe- Mâtürîdî çizgisinin devamı olan Necmuddîn Ömer Nesefî (v.537/1142) Ehl-i sünnete göre hakikat bilgisinin (ilmin) elde edilme yollarını meşhur “Akaid” kitabında şöyle anlatıyor (parantez arasındaki açıklamalar bana aittir):
(Not: Bütün bu yazdıklarımı müelliflerin kendi metinlerinden okuyorum):
Hakkı temsil edenler dediler ki:
Eşyanın (yaratılmış her şeyin) gerçekliği sabittir (bunlar vehim ve hayal değildir, gerçekten vardır). Sofistler muhalif olsalar da bunları bilmek de mümkündür ve gerçekleşmiştir. Yaratılmışlar için ilme ulaşma yolları üçtür: Sağlıklı duyu organları, doğru (sâdık) haber ve akıl…
İlham ise hakkı temsil edenlere (ehl-i sünnete) göre bir şeyin doğruluğu hakkında marifet (ilim) sebebi (ilme ulaşma yolu) değildir.
Allâme Teftâzânî'nin Nesefî'nin Akidesine yaptığı şerhten de birkaç satır aktarayım:
Sâdık haberden maksat mucize ile teyid edilmiş Peygamber'den tevatür yoluyla nakledilen haberdir/bilgidir. Tevatür yoluyla değil de tek râvî tarafından nakledilen (haber-i vâhid) Resûl'ün haberi olduğu konusunda şüphe devreye girdiği için ilim ifade etmez (zan ifade eder).
“Nesefî “ilham ilme ulaşma yolu değildir” derken 'bir kimseye gelen ilhamın başkaları için ilim kaynağı olamayacağını ve onları bağlamadığını' ifade ediyor; yoksa Allah'tan feyiz yoluyla gelen ilhamın (bilginin) varlığı hem Peygamberimiz (s.a.) tarafından hem de seleften nakledilmiştir.
Bu nakıllerden sonra Ehl-i sünnete göre Müslüman olanların:
1. Hakikat bilgisini sağlıklı duyu organlarından, mütevatir olan Resul haberlerinden ve akıldan alacaklardır. Her bir Müslüman kendine lazım olanı doğrudan bu kaynaklardan almakla yükümlüdür; dünya için ömür sarfederken din ilmi için vakit ayırmayan sorumlu olur. Başka bir beşerin inandığına inanmak, dediğine uymak taklittir; taklit zan ifade eder ve ancak zarureten (dini asıl yollarından öğrenmek ve uygulamak için başka çare yoksa) caiz olur.
2. Herkes için delil olan ve uyulması gereken ilmin yolları bu üçü olup bunun dışında kalan ilham ve keşif, şeriatı uygulayan, alim, takva sahibi bir kişide gerçekleşirse bu -esbab-ı ilme uygun düşmek şartıyla- ancak o kişi için ilim ifade eder, başkaları için değil.
3. Ehl-i sünnete göre gözüyle gördüğü, kulağı ile işittiği, sahih din bilgisi kaynağından elde ettiği, aklıyla idrak ettiği ve etmesi gereken hakikate rağmen sırf telkin yoluyla bağlandığı bir beşerin emir ve talimatını uygulayan, ona teslim olan, onu şerî ilim kaynağı telakki eden kimse yoldan çıkmıştır.
Yazı uzamasın diye bir başka yazıda Ehl-i sünnetin çerçevesini çizmeye çalışacağım. Bu çerçeve bize “Kimin Ehl-i sünneti, hangi Ehl-i sünnet?” sorusunun da cevabını oluşturacak.
Ehl-i sünnet Müslümanlığı
04:0021/05/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Ehl-i sünnet” kavram çerçevesi ve bu Müslümanlığa yönelen tehlikeler konusundaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Müslümanlık (İslam) Ehl-i sünnetten ibaret değildir; diğer İslam mezheplerinin mensuplarıyla da –mezhepçilik ve mezhep misyonerliği yapmaksızın- ümmet bilinci ve din kardeşliği çerçevesinde iyi ilişkiler kurmak, ortak düşman ve tehlikelere karşı dayanışmak gereklidir.
İlk iki asırda başka mezhepler olmadığı gibi Ehl-i sünnet diye de bir mezheb yoktur; Peygamberimiz'in (s.a.) ve ashabının anlattığı, yaşadığı, örneklendirdiği İslam vardır, iman sade ve sağlamdır, daha sonraki felsefî-kelam tartışmalarından da eser yoktur. Hâricîlerden başlayarak itikad konusunda, daha önce bulunmayan ve bilinmeyen sapkın görüşler ortaya çıktıkça “sahih İslam”ın nitelikleri bu sapkın düşüncelere göre (onları dışlayarak) tarif edilmeye başlamış ve zaman içinde de bu tarif formülleri az çok değişmiştir.
Ehl-i sünnet ve cemâ'at, Peygamberimiz'in ve ashabının İslam anlayış ve uygulamalarının temel ilkelerini benimseyen ve ümmet birliğini bozmayan, ümmetten ayrılan fırkalara katılmayan “ümmetin ana gövdesini ve İslam anlayışını” temsil etmektedir.
Sayımlara göre ümmetin yüzde doksanı Ehl-i sünnettir, ancak bu yalnızca bir sayım aidiyetinden ibarettir. Ehl-i sünnet'in iman, ibadet, ahlak ve hayat tarzını benimsemiş olup yaşayan Müslümanlar sayılsa bu sayının hayli azalacağında şüphe yoktur; hem itikad hem de amel ve ahlak bakımından ıslaha muhtaç çok önemli arızlara vardır.
Vehhâbîlik, Şiilik gibi mezhepler dinin ve insanın tabiatına uygun düşmediği için bilhassa ülkemizde tutunma ve galip mezhep haline gelme şansı bence sıfırdır. Bazı fertler ve gruplarda bu mezheplere ait inanç ve temayüllerin bulunması geçmişten beri vardır, ama marjinal kalmaya mahkum olmuştur.
Ehl-i sünnet İslam'ına (sahih Müslümanlığa) yönelen tehlike bu marjinal mezheplerden ziyade bütün dünyayı etkisi altına alan kapalı veya açık dinsizlik ve eksiltilmiş dinin yaygınlaşmasıdır. Sekülerleşme de insan hayatında dini eksiltmenin bir çeşididir. Bu tehlikeye karşı mektep, medrese, tarikat, cemaat ayırmadan hep birlikte ve detaylarda kaybolmadan mücadele etmemiz gerekiyor. Bu maksatla özel eğitim ve öğretim faaliyetleri yanında okullardaki dini dersler, İmam hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri amaca uygun iyileştirmelere devam edilerek etkili bir şekilde kullanılmalıdır.
Ehl-i sünnetin çerçevesini ümmetin alimlerinin şûrasında çizmek (güncelleştirmek) gerekiyor.
Dünkü yazımda Ehl-i sünnetin temel metinlerinden birinden bazı nakiller yapmıştım; buna göre Allah'tan başka, O'nun yarattığı şeyler vardır, bunlar hayal ve vehim değildir, sahih bilgiye ulaşma yoları kullanılarak bilinebilirler.
Vahdet-i vücudcu tasavvufa göre Allahtan başkası yoktur; bizim var sandıklarımız his ve akıl katında idrak dilen vehimler ve hayallerdir. Hakikat bilgisine de akıl, vahiy (zahiri) ve duyu organlarıyla değil, ilham ve keşifle ulaşılabilir.
Görüldüğü gibi burada önemli bir ihtilaf vardır; eğer bu iki gruptan birini Ehl-i sünnet ve Müslüman, diğerini öteki sayarsanız ümmeti bölmüş, çerçeveyi tehlikeli bir şekilde daraltmış olursunuz.
Ehl-i sünnet tarihimizde selef, Mâturîdiyye ve Eş'ariyye olarak kabul edilegelmiştir.
Ebu Hanife-Mâturîdî-Ahmed Yesevî çizgisini alır, Şâfii-Eş'arî-Gazzalî çizgisini ihmal ederseniz yine çerçeve bozulmuş olur.
Bu iki kelam çizgisi ile sûfîlerin çizgilerinde -hem kendi içlerinde, hem de diğerleriyle aralarında- önemli ölçüde farklı anlayışlar, yorumlar, kabuller vardır; bazı mutaassıp taraftarlar bu yüzden dışlama yoluna sapmış, yalnızca kendilerini Ehl-i sünnet bilmiş, diğerlerini ise dışarıda değerlendirmişlerdir. Sahih olan yaklaşım, ana çizgiden ve selef döneminin temel ilkelerinden sapmadıkça tamamının Ehl-i sünnet çerçevesi içinde değerlendirilmesidir.
Mevdûdî'yi, Seyyid Kutub'u, Sibâ'î'yi, Muhammmed Hamîdullah'ı… mezhepsiz, reformcu, Ehl-i sünnet dışı ilan eden “Ehl-i sünnet çerçevelerini” ise tenkide bile değer bulmuyorum.
Faizsiz finansın mevzûatı niçin yok?
04:0025/05/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet adamlarımız, alanla ilgili ilim adamları, iş dünyası sıkça katılım bankalarından, faizsiz ekonomiden, İslam ekonomisinden, tekâfül sigortasından, faizsiz borsa işlemlerinden söz ediyorlar. Birden fazla üniversitemizde İslam ekonomisi ve faizsiz finans konularıyla ilgili dersler veriliyor, lisans üstü ilmî çalışmalar yapılıyor. Otuz yıldan fazladır Türkiye'de faizsiz çalışmak üzere kurulmuş bankalar var (özel finans kurumları ve sonraki adıyla katılım bankaları). Bakanlarımız bu bankaların ve genel olarak faizsiz finansmanın Türkiye'de ve dünyada önemli bir yerinin olacağından bahsediyorlar…
Bütün bunlar güzel, ama size şimdi vereceğim habere şaşıracaksınız: Bu ülkede katılım bankaları ve faizsiz finans faaliyetleriyle ilgili bir kanun ve uygun alt mevzuat mevcut değil.
1984 yılında çıkarılan bir KHK ile kurulmuş, doksanlı yıllarda bankalar kanunu içine alınmış, yalnızca adı (katılım bankaları) geçen, altı konvansiyonel bankaların diliyle doldurulmuş bir madde var; hepsi bu. Bir de yönetmelik var ki, yıllardır değişmesini istediğim ve bu bankaların yaptıkları, yapmaları gereken faaliyetlere ters düşen bir yönetmelik.
Faizsiz finansın mevzûatı niçin yok?
Faizsiz finansın mevzûatı niçin yok?
18 Mayıs, Perşembe
Sevgili Cumhurbaşkanımız'a birkaç yıl önce durumu arzettim, önceki başbakanımıza söyledim, onlar konuyu önemsediler ve ilgileneceklerini söylediler, 2016 yılında Konya'da Ticaret Odası'nın tertip ettiği kongrede sayın bakanımız Mehmet Şimşek Bey'e bahsettim ve destek sözü aldım.
Önce bazı iyi niyet ve gayret erbabı ilgililer bir kanun taslağı ve alt yönetmelikler üzerinde çalıştılar, sonra Katılım Bankaları Birliği konuyla ilgili ilim adamları ve uzmanlarını toplayarak taslakları müzakereye açtı, uzun süre çalışıldı ve bir sonuca varıldı. Sonra BBDK'da çalışan bir grup dünyanın doğusundan ve batısından faizsiz finansla ilgili bütün mevzuatı topladılar, bizim yaptığımız çalışmayı da göz önüne aldılar, emek vererek bir “faizsiz finans kanun taslağı" hazırladılar. Bu taslağı katılım bankalarının danışma kurullarına sundular, buralarda yapılan tenkit ve teklifleri de devreye sokarak taslağa son şeklini verdiler. Bu işler neredeyse bir yıl öncesinde bitti, ama hala teklif veya tasarı olarak Meclis'e gelmedi, hayret ve hasret içinde bekliyorum.
15 Aralık 2015 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 2015/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile kurulan, sekretarya ve kurumlar arası koordinasyon faaliyetleri Hazine Müsteşarlığı tarafından yürütülen Faizsiz Finans Koordinasyon Kurulumuz var. Kurulun amacı, “katılım bankacılığı ve sigortacılığının, genel anlamda faizsiz finans sisteminin daha hızlı ve sağlıklı geliştirilmesi ile ülkemizin uluslararası finans merkezi vizyonuna katkı sağlaması" olarak açıklanmıştır. Sözünü ettiğim taslak çalışma da tam bu kurulun amacına uygun olup “faizsiz banka, tekâfül sigortacılığı ve faizsiz borsa" faaliyetlerini düzenleyen bir çerçeve kanun taslağıdır. Bu kurulun üyelerinin tanıyor ve kendilerinden bu konuda himmet bekliyorum.
Acı bir kayıp ve başsağlığı
“Yeni Şafak gazetesi yazarlarından" şeklindeki tanıtmanın çok eksik kaldığı bir değeri, yeri doldurulamaz bir güzel İslam insanını, sevgili Akif Emre'yi kaybetmek hasta bedenimi mecalsiz hale getirdi. Tesellimi şöyle ifade edeyim: Allah Teâlâ, “Siz bir kulum hakkında ne yapacağımı sanıyorsanız ben onu yaparım" buyuruyor. Biz sevgili Âkif'i rahmetiyle kuşatıp cennetine koyacağını sanıyor ve umuyoruz. Ailesine baş sağlığı ve sabr-ı cemil diliyorum.
Pencere sigortacılığı ve katılım bankacılığı olmaz
04:0026/05/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mevcut faizci bankalar “gelin biz de size katılım bankalarının yaptığı işlemleri yapalım" diyorlarmış. Bu hem aldatmacadır hem de sakıncalıdır.
Aldatmacadır; çünkü faizci bankalar faizle kredi verirler; ticaret yapmazlar, ortaklık yapmazlar.
Sakıncalıdır; çünkü faizi haram bilen Müslümanların hassasiyetlerini aşındırırlar, haram iş yapan binalarına girip çıkmalarına, yüz göz olmalarına, sebep olurlar. Müslüman, haram işleyen bir kimsenin yüzüne gülmez.
Bir de “pencere tekâfül sigortacılığı" çıktı.
Neymiş?
Pencere sigortacılığı ve katılım bankacılığı olmaz
Pencere sigortacılığı ve katılım bankacılığı olmaz
1 Mayıs, Pazartesi
Mevcut kanuna göre primli, ticari, bizim sistemimize aykırı sigortacılık yapan kurumların bir kanunu vardır; bu kanuna göre sigortacı şirket, topladığı primlerin sahibi (maliki) olur, bu primlerle bunu ödeyen sigortalının bir alakası kalmaz. Buna karşılık olarak sigortacı, sigortalının belli risklerini karşılamayı yüklenir. Topladığı parayı istediği gibi kullanır, bu paradan para kazanır ve kazancı kendinin olur. Ayrıca kendi riskini azaltmak için yine onun gibi çalışan reasürans şirketlerine sigortalılarını sigorta ettirir.
Bizim İslâmî (tekâfül, üyelik) sigorta sistemimize göre bu işi yürüten şirket, vakıf, kooperatif yalnızca yöneticidir; fonun (toplanan paranın) sahipleri sigortalılardır, mesela şirket bir hizmet şirketidir, sigortalıların malik oldukları fonu, onların belirledikleri (veya özel mevzûâtın belirlediği diyelim) kurallara ve şartlara göre vekâleten yönetir ve yönetim ücreti alır. Sigortalılar fona para yatırırken bunu “karşılıklı bağış" kuralına göre yaparlar; yani “her birimizin zararını karşılıklı bağışlarla ödeyelim" demiş olurlar. Yatırılan paralar yatıranların namına kayıtlıdır. Ödemelerden artan para, eğer fon kâr getiren işlerde kullanılmış ve kâr etmiş ise bu kâr, hisselerine göre fonun sahiplerine (sigortalılara) aittir. Eğer ödemelere fondaki para yetmez ise üyelerden –karz-ı hasen; yani faizsiz- ödünç alınır. Reasürans (re-sigorta) da yine bu esasa göre çalışan şirketlerle yapılır; fonun yetmemesi sakıncasına bir tedbir de bu yoldan alınmış olur.
Türkiye'de “biz tekâfül sigortacılığı yapıyoruz" diyenlere soruyorum:
Sizin için yeni bir kanun mu çıktı?
Topladığınız paraların sahipleri mevzuata göre kim?
Poliçenize tekâfül esasına göre düzenlenmiştir diye yazıyor musunuz?
Siz hizmet (vekâleten yönetim) şirketi misiniz, sigorta kanununa tabi toplanana sahip olan ve riski telâfîyi üstlenen şirket misiniz?
Reasüransınızı hangi şirketlerle yapıyorsunuz?..
Eğer bu sorulara, İslâmî sisteme uygun cevaplar veriyorsanız tekâfül sigorta şirketisiniz demektir; bu takdirde sizin binanız da pencereniz de ötekilerden bağımsız olacaktır; yani pencere mencere yok, ya kooperatifler kanununa göre kurulmuş üyelik sigortacılığı olacak veya mevzûâtı çıkarılıp yukarıda açıklanan esaslara göre çalışan sigorta hizmet/vekâlet şirketleri veya vakıfları kurulacak.
Dünkü yazımda böyle bir kanunu beklediğimizi ifade etmiştim.
Not
Sevgili
İsmail Kılıçarslan
'ın gazetemizde dün çıkan Kutlu Doğum Haftası ile ilgili
yazısının
altına imzamı atıyorum, kendisini tebrik ediyor, bu güzel yazılarına devam edebilmesi için sağlık, afiyet ve huzur dolu bir ömür diliyorum.
İyi ki varsın ve iyi ki öfkelenmişsin!
Meridyen Derneği ve www.sonpeygamber.info web portalı
04:0028/05/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz'i (s.a.) dünya çapında tanıtmayı, onun hadislerini ve sîretini sahih olarak ve çağın diliyle bütün insanlığa sunmayı hedefleyen bir dernek ve onun çok önemli faaliyetleri var. Yanıbaşımızdaki bu çalışmaları, bir iki yazıda, görmeyenlere göstermek, bilmeyenlere bildirmek, haberim yok diyenleri haberdar etmek, içinde bulunduğumuz mübarek ayın manevi iklimine de uygun düşecektir.
Her biri birer değer olan emektarlarından biri olan F. Ekinci'den rica ile elde ettiğim bilgi notunu paylaşıyorum:
Meridyen Derneği tarafından “Önyargısız İslam" sloganıyla yola çıkılarak kurulan Sonpeygamber.info web portalının açılışı, 19 Nisan 2007 tarihinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanları Mehmet Aydın ve Nimet Çubukçu, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın yanısıra iş, sanat, ilim ve fikir dünyamızdan önemli isimlerin katıldığı görkemli bir törenle yapıldı. İlk iki günde 3.500.000 ziyaretçiyi ağırlayarak internet yayıncılığı alanında ülkemizde önemli bir rekora imza atan Sonpeygamber. info web portalı kurulduğu günden bu yana önemli mesafeler kat etti.
Her gün binlerce okuyucunun ziyaret ettiği Sonpeygamber.info, alanında uzman isimlerin hazırladığı ve sürekli güncellenen konu, dosya ve yazılarla, hadis ve siyer alanında yapılan tüm çalışmaları yakından takip eden ve duyuran editör kadrosuyla çalışmalarına devam etmektedir.
Meridyen Derneği ve www.sonpeygamber.info web portalı
Meridyen Derneği ve www.sonpeygamber.info web portalı
3 Mayıs, Çarşamba
5 FARKLI DİLDE GÜNCEL VE DİNAMİK YAYIN
Kurulduğu günden bu yana uluslararası bir perspektifle hareket etmeye özen gösteren Sonpeygamber.info web portalı, şu an Türkçe'nin yanında İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça olmak üzere toplam 5 dilde yayın çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıca dünya çapında yaygın olarak konuşulan İspanyolca, Çince vb. dillerde de yayın yapmak üzere Sonpeygamber.info mutfağında yeni projeler hazırlanmaktadır.
ORİJİNAL İÇERİK ÖZGÜN TASARIM
Hz. Peygamber'in tüm yönleriyle bilimsel veriler ışığında ve yeni bir dille tüm dünyaya tanıtılması amaçlanarak kurulan web portalının gerek içeriği gerekse de tasarımı büyük
bir özenle hazırlandı. Alanlarında birer otorite kabul edilen akademisyenlerin danışmanlığında hazırlanan site, birçok yönüyle ilk örnek olarak internet yayıncılığı dünyasındaki yerini aldı.
ÇOCUKLAR İÇİN ÖZEL SAYFA
Sonpeygamber.info'yu alanında ayrıcalıklı kıldığı belirtilen projelerden biri de büyük bir özenle ve pedagojik dikkatle hazırlanmış olan çocuk sayfası. Sonpeygamber.info Çocuk Sayfası tamamıyla özgün ve sürekli güncellenen içeriğiyle her geçen gün minik ziyaretçilerinin sayısını artırıyor.
ONLİNE HADİS PLATFORMU
Sonpeygamber.info projesinin önemli ayaklarından birini de Online Hadis Platformu teşkil etmektedir. Platform internet üzerinden katılımcılara yetkin bir ilahiyatçı rehberliğinde hadis alanında ilmî alt yapı sağlayan bir bilgi paylaşım programıdır. Platformun amacı ise katılımcıların ilahiyat fakültesi mezunları düzeyinde hadis bilgisine sahip olmalarını sağlamak. Platform oturumları internet üzerinden gerçekleştirildiği için dünyanın her yerinden programa iştirak edebilmek mümkün.
ULUSLARARASI ÖDÜLLER
www.sonpeygamber.info web portalı, kuruluşunun birinci yıldönümünde uluslararası bir birincilik ödülü aldı. Birleşik Arap Emirlikleri'nde Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed al-Nahyan'ın himayesinde ve Başbakan Şeyh Abdullah bin Zayed'in onursal başkanlığında düzenlenen
Al-Mahabba Ödülleri
kapsamında “Dünyada Hz. Muhammed (sav)'i en iyi anlatan kitle iletişim aracı" ödülüne layık görüldü. İlki 2006 yılında Dubai'de gerçekleştirilen ve dünyada Peygamber sevgisini ifade eden çalışmalar arasından en iyilerinin seçkin bir jüri tarafından belirlendiği Al-Mahabba Ödülleri'ne 2008 yılında 28 ülkeden 200 çalışma katıldı. Çalışmalar Cambridge Üniversitesi İslam Çalışmaları Bölümü öğretim üyesi Tim Winter'ın başkanlık ettiği prestijli bir ödül komitesi tarafından değerlendirildi.
Malezya'nın başkenti Kuala Lampur'da 5-8 Aralık 2011 tarihleri arasında düzenlenen Birinci Uluslararası Müslüman PR (Halkla ilişkiler) Uzmanları Kongresi'nde (1st Global Congress for Muslim Public Relations Practitioners) Sonpeygamber.info projesi
“Global Müslüman PR Üstün Başarı Ödülü"
ne layık görüldü. Dönemin Meridyen Derneği Başkanı H. Hümeyra Şahin'in “Bir PR İncelemesi: Sonpeygamber.info" başlıklı tebliği ile katıldığı kongrede Meridyen Derneği, Lastprophet.info ile dünya çapında PR alanında yaptığı önemli katkılarından dolayı ödüllendirildi.
(Bir yazılık yeri daha hak ediyor).
Velî hadisi (2)
04:0029/05/2017, Pazartesi
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah'ın kulunu sevmesinin son derecede önemli sonuçlarından “kulağı, gözü... olma” hususu, hadisi açıklamaya çalışanları hayli meşgul etmiş ve ortaya ondan fazla anlayış çıkmıştır. Şevkânî bunları birer birer verip tenkit süzgecinden geçirdikten sonra; kendi anlayışını şöyle dile getirmektedir:
“Bu kutsî hadisin bu parçasından benim anladığım mana, Allah Teala'nın bu uzuvları, kendi nûru ile güçlendirmesi aydınlatmasıdır. O nûr ki hidayet yolları onunla aydınlanmakta, sapıklığın kara bulutları o gelince dağılmaktadır. Kur'an-ı Kerim, “Allah'ın göklerin ve yerin nuru olduğunu” (en-Nûr: 24/35) açıkça ifade etmiş, Rabbini görüp görmediği kendisinden sorulunca Hz. Peygamber (s.a.) de “O nûrdur, onu nasıl göreyim?” buyurmuştur. Allah Teala'nın nûrlar ile perdelendiği, Resulullah'ın (s.a.) namaza giderken “Allah'ım kalbime nûr ver, gözüme nûr ver, kulağıma nûr ver...” diye dua ettiği sahih hadislerde geçmektedir. Bütün bunlardan sonra Allah'ın kuluna nûru ile yardım etmesine, bu sayede kulun hayvanî-beşerî kirlerden arınmış, ulvî aleme katılmış; Allah'ın nûru ile işiten, Allah'ın nûru ile gören, Allah'ın nûru ile tutan, Allah'ın nûru ile yürüyen biri olmasına ne engel vardır! Allah'ın Resûlü (s.a.), O'ndan bunu istedikten sonra bunda, Allah'a yakıştırılmayacak, O'nun için caiz görülmeyecek ne vardır! Üstelik Allah da kullarını şu sözü ile nitelemiştir: “Onların nûru önlerinden ve sağlarından gider” (et-Tahrim: 66/8). Bu anlayışta şeriatın getirdiği esaslara aykırı bir husus, Kitab ve Sünneti bilen dindar âlimlerin akıllarının idrakine ters düşen bir taraf yoktur... Hasılı hadisin manası şudur: İçine koyduğum nûrum sebebiyle onun kulağı olurum, bu sebeple diğer insanların işitmelerine benzemeyen bir şekilde işitir... Diğer organlar da böyledir.
Allah Teâla'nın nûru ile bütün bedenini güçlendirdiği, nûrunu, bütün bedenine yönelttiği kul, ulvî (fizikötesi) âleme dahil olur. Nûrunu, kulun bir uzvuna tevcih edince de o uzuv nûrlanır, nûranî olur. Eğer bu uzuv duyu organlarından biri ise, aynı nûra kavuşamamış duyu organına nisbetle bunun duygusu farklı ve üstün olur. Allah'ın nûru ile güçlendirdiği uzuv, duyu organlarından başka bir organ ise bu, yaptığı işte güçlü ve ışıklı; insan bu organı ile bir iş yaptığında bu iş uygun ve düzgün olur.
Kısaca açıklamaya çalıştığımız bu kutsî hadis İslâm'da velî ve vilâyet diye bir derece ve mertebenin bulunduğunu, bu mertebeye ibadet ile ulaşıldığını, Allah'ın velî kullarının çok üstün ve ilahî olan maddî ve manevî güç ve kabiliyetler ile donatıldığını, Allah'ın bu kullarını sevdiğini ve duâlarını kabul buyurduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Mesela İmam-ı Rabbânî'nin kendi asrında temsil ettiği, kökü Allah Resulü (s.a.), O'nun ashabı ve tâbilerinin uygulamalarına dayalı tasavvuf da; bu hadis çerçevesinde bir İslâm müessesesidir. Hadiste geçen “farz ve nâfile ibadetler ile Allah'a yaklaşma” tasavvufta “sülûk” kelimesi ile ifade edilmiş; sülûk ile elde edilen yüce bilgiler ve makamlar ile ilgili, daha birçok terim ortaya çıkmış ve böylece zaman içinde gelişerek tasavvuf, İslâm ilimleri arasındaki yerini almıştır. İslâm inanç, ibadet ve müesseselerinin içine yabancı kaynaklardan, yabancı unsurların sızması ayrı bir konudur ve bu vakıa aslı reddetmeyi gerektirmez. Mücedditlerin bir görevi de İslâm'ı, ona yabancı olan katkılardan ayıklamak ve aslına uygun bir şekilde asrın idrakine sunmaktır.
.Meridyen Derneği ve www.sonpeygamber.info web portalı (2)
04:001/06/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
KURUMSAL YAPI FİNANSMAN VE ÇALIŞMA SİSTEMİ
Sonpeygamber.info bir Meridyen Derneği projesidir ve tüm faaliyetlerini Meridyen Derneği çatısı altında sürdürmektedir. Bağımsız ve sivil bir çizgide yayın çalışmalarını sürdüren portalda hiçbir ticari kaygı yoktur. Hiçbir şartla reklam alınmaz. Çalışmanın tüm finansmanı başta Meridyen Derneği üyeleri olmak üzere destekçilerin bağışlarıyla karşılanır.
Çavuşoğlu: Gerekli tepkiyi gösterdik
Çavuşoğlu: Gerekli tepkiyi gösterdik
12 Mayıs, Salı
Sonpeygamber.info sayfalarının/projelerinin yayın çalışmaları profesyonel bir editöryal kadro tarafından geniş bir akademik danışma kurulunun rehberliğinde yürütülmektedir. Ayrıca Sonpeygamber.info ve Meridyen Derneği gönüllüleri de yayın sürecine aktif katkıda bulunmaktadır.
SONPEYGAMBER.İNFO AKADEMİK PROJELERİ
Yayın hayatına başladığı günden bu yana internet alanındaki büyük bir boşluğu doldurduğu belirtilen Sonpeygamber.info web portalı, hadis ve siret alanlarında yapılan çalışmalara da çeşitli projelerle katkıda bulunmayı hedefledi.
Hadis ve Siret Araştırma Ödülleri
Hz. Peygamber hakkındaki akademik birikimin topluma taşınması konusunda bir köprü vazifesi olma misyonuyla hareket eden Sonpeygamber.info, sadece bununla kalmayıp yeni çalışmaların yapılmasını teşvik etmek amacıyla da uzun vadeli bir projeyi hayata geçirdi. Hadis ve siret alanlarında ülkemizde yapılan bilimsel çalışmalara destek sağlamak amacıyla her yıl düzenlenmesi planlanan “Hadis ve Siret Araştırmaları Ödülleri Yarışması" şimdiye kadar 2008, 2009, 2010, 2011 ve 2013 yıllarında gerçekleştirildi. Tez ve makale olmak üzere iki ana kategoride ödül verilen yarışmanın tez kategorisinde iki alt dalda hadis-siret alanlarında yapılmış yüksek lisans ve doktora tezleri ödüllendirildi.
Hadis ve Sirete Hizmet Onur Ödülü
Gerek çalışmalarıyla bu alanlara hizmette bulunmuş, gerekse ilmî hayatını bu alanlara adamış kimselere vefa duygularını dile getirmek amacıyla düzenlenen “Hadis ve Sirete Hizmet Onur Ödülü"nün sahibi her yıl Sonpeygamber.info okurlarının oylarıyla belirleniyor. 2008 yılında Prof. Dr. Yaşar Kandemir, 2009 yılında Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, 2010 yılında merhum Prof. Dr. İbrahim Canan, 2011 yılında Emin Saraç layık görüldü. Portal okurlarının 2013 yılında ödüle layık gördükleri isim ise Prof. Dr. Mustafa Fayda'ydı. Ödül periyodik olarak, okurlar tarafından layık görülen isimlere takdim edilecek.
Siyer Atölyesi
Sonpeygamber.info'nun 2009 yılından itibaren her yıl gerçekleştirdiği, bu yıl “Türkiye'de Tüm Yönleri İle Siyer Çalışmaları Sempozyumu" ile nihayete erecek projelerinden biri de “Siyer Atölyesi" idi. “Siyer Atölyesi" için ilk adım, 2008 yılında gerçekleştirilen genişletilmiş istişare toplantısı ile atıldı. Toplantı sonucunda Siyer Atölyesi'nin öncelikli amacı gerek Türkiye'de gerekse dünyada tür ve nicelik olarak hızla artan siyer literatürünü değerlendirmek ve bu sahanın günümüzdeki ihtiyaçlarına dikkat çekmek suretiyle, Türkiye ve dünyadaki siyer çalışmalarına katkıda bulunmak ve yeni siyer çalışmalarına yön vermek olarak belirlendi.
İlk toplantısı 2009 yılı Nisan ayında yapılan atölye projesi, birinci yılında “Cumhuriyet Devri Türkçe Akademik Siyer Literatürü Değerlendirmesi", 2010 yılında “Siyer-Edebiyat İlişkisi", 2011 yılında “Türkiye'de Popüler Siyer Çalışmaları", 2012 yılında “Türkiye'de Çocuklara Yönelik Siyer Çalışmaları" başlıklarıyla gerçekleştirildi. Son olarak 2013 yılı çalışma başlığı ise “Siyer ve Görsellik" olarak belirlendi.
Siyer Atölyesi kapsamında organize edilen oturumlarda akademisyen, yazar ve yayıncılar başta olmak üzere konunun ilgilisi pek çok isim Meridyen Destek Derneği çatısı altında bir araya geldi. Toplantılarda sunulan ve müzakere edilen tebliğler ise Meridyen Kitaplığı'nca yayımlandı.
Türkiye'de Tüm Yönleriyle Siyer Çalışmaları Sempozyumu
Sonpeygamber.info Projesi kapsamında Hz. Peygamber'in günümüzde nasıl daha iyi anlatılabileceğine dair bugüne dek çok yönlü faaliyetlere imza atan Meridyen Derneği, bu ufuktaki akademik çalışmalarına bir yenisini daha eklemeyi ve 2008 yılından bu yana 5 ayrı tema altında gerçekleştirilen “Siyer Atölyesi" toplantılarını nihai anlamda bir sonuca ulaştırmayı planladı.
10-12 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Türkiye'de Tüm Yönleri ile Siyer Çalışmaları" başlıklı uluslararası sempozyum ile modern Türkiye'de akademik, popüler, edebî, görsel, dijital, eğitsel, çocuk edebiyatı vb. tüm sahalarda ortaya konulmuş olan siyer çalışmalarının disiplinler arası bir perspektifle masaya yatırılması ve niceliksel anlamda büyük bir ivme kazanan Türkçe siyer literatürünün niteliksel anlamda eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulması ve bu sahada ileriki dönemde yapılacak çalışmalara rehberlik etmesi bakımından yapıcı tekliflerin sunulması hedeflendi. Sempozyumda gözetilen önemli noktalardan biri, ilahiyat ve İslam tarihi dışındaki (edebiyat, sosyoloji, düşünce tarihi, dilbilim, iletişim, psikoloji, pedagoji vb.) sosyal bilim dallarına ait perspektiflere açık bir biçimde, analiz edilecek olan siyer çalışmalarının bu disiplinlerin bakış açılarından da değerlendirilmelerinin hedeflenmiş olmasıdır.
Hadis ve Siyer Araştırmaları Dergisi
Meridyen Derneği, 2015 yılından itibaren, Sonpeygamber.info Projesi kapsamında yürütülen “Hadis ve Siret Ödülleri", “Siyer Atölyesi" ve “Türkiye'de Tüm Yönleri ile Siyer Çalışmaları Sempozyumu" gibi akademik faaliyetlerin tamamlayıcısı ve bir sonraki adımı olmak üzere Hadis ve Siyer Araştırmaları Dergisi'ni ilim dünyasının hizmetine sundu. Yılda iki sayı halinde yayımlanacak Hadis ve Siyer Araştırmaları İslami ilimler içerisinde mesaisini Hz. Peygamber'in hayatından hareketle hem Müslümanlara hem de insanlara her devirde rehberlik edecek ilkeleri belirlemeye teksif eden hadis ve siyer ilimlerinin birikiminden istifade etmeyi ve aynı zamanda söz konusu birikime katkıda bulunmayı amaçladı.
Uzun vadede uluslararası sahada gündem belirleyici bir dergi olmayı hedefleyen Hadis ve Siyer Araştırmaları, akademik dergiciliğin bilhassa Batı'da ilmî çalışmaların canlılığında üstlendiği rolün bilinciyle yola çıkmaktadır. İlk sayısından itibaren uluslararası dergicilik standartlarından taviz vermeksizin yayın hayatını sürdürmeyi hedefleyen Hadis ve Siyer Araştırmaları disiplinler arası bir perspektif benimsemekte ve bu yaklaşımı doğrultusunda bütün ilmî araştırma alanlarının hadis ve siyer sahasına katkılarını beklemektedir. Hadis ve Siyer Araştırmaları Dergisi, online olarak da Türkçe İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç dilde yayın yapmaktadır.
Peygamber'in vazifesi ve muhataplarının sorumluluğu
04:002/06/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
''Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan O'dur./ O dilerse sizi yok eder ve yerinize yenilerini yaratır./ Bu, Allah için güç de değildir./ Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (taşıdığı, kendi günah yüküdür). Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa -çağırılan yakını bile olsa- o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden korkanları ve namazı özenle kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Her şeyin sonu Allah'a varır./ Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz./ Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!/ Sen ancak bir uyarıcısın./ Doğrusu biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun" (Fâtır: 15-24).
Beyoğlu'nda bir araçta silah bulundu
Beyoğlu'nda bir araçta silah bulundu
12 Mayıs, Salı
Allah Teâlâ kullarına, yaratılış amaçlarını gerçekleştirebilmeleri için bir hayat yolu çiziyor, bu yolda nasıl yürüyeceklerini bildiren kitap gönderiyor, onu da doğru anlasınlar ve uygulamada güçlük çekmesinler diye “Ona uyun, ona uyarsanız kurtulursunuz, insan-ı kâmil olabilirsiniz ve sizi severim" dediği bir eşsiz örnek gönderiyor, onun ümmet içinde peygamber olarak 23 yıl yaşamasına imkân veriyor, böylece hayatın bütün alanları ile ilgili örnek uygulamalar ve açıklamalar ortaya konmuş oluyor. Kitap en küçük bir şüpheye yer kalmayacak titizlikte ezberleniyor, yazılıyor ve zamanı gelince çoğaltılarak kıyamete kadar devam edecek olan ümmete intikal ediyor. Peygamberimiz'in (s.a.) örnek uygulama ve açıklamaları da yine titizlikle kaydedilmek ve sahih olanı olmayandan ayırmak için büyük çaba sarf ediliyor.
İşte bu kaynaklarda yer alan ve kulların faydasına olan din emirleri, yasakları, ibadet ve hayat kurallarının tamamı kulların menfaati içindir; kulların ibadetlerinden ve Müslümanca yaşamalarından Allah'a bir fayda, isyanlarından ve inkârlarından da O'na bir zarar gelmez.
“Suçun ve cezanın şahsiliği" ilkesi 15 asır önce Kur'an'da yer alıyor. Kimse kimsenin suçunu ve günahını yüklenmez; herkes işlediği suçun ve günahın karşılığını kısmen dünyada ve eksiksiz olarak da ebedi âlemde görecek ve yaşayacaktır. Kötüler yüzünden topluluğun başına gelen felaketler ve belalar bu kurala aykırı değildir; çünkü topluluk (iyiler) toplumu ıslah ve kötülüğü önlemek için ellerinden geleni yapmayarak cezayı hak etmiş olurlar.
Peygamber'in vazifesi dini tebliğ etmek ve ümmeti eğitmeye çalışmaktır. Kimse kimseyi zorla inandıramaz (İslam'a sokamaz), hür iradeleriyle imanı veya inkârı seçenler kullardır. İnsanlar genel manada fırsatlar bakımından eşit yaratılmışlardır; ancak hür iradelerini kullanarak iyi veya kötü, mümin veya kâfir olduktan sonra eşitlik de bozulur. Değerler ve değerlere bağlı haklar bakımından bütün insanlar eşit değildir.
Allah'ın överek gönderdiği Peygamberinden istifade etmenin ilk şartı imandır, ikinci şartı da ona ittibâ ederek (söylediklerini ve yaptıklarını yaparak, onu örnek edinerek) yaşamaktır. Onu dinlemeyen ve hayatına örnek kılmayanlar akıl ve bilgi kanalları tıkanmış olan yaşayanlarla kabirlere gömülmüş ölülere benzerler; onlara -Allah'ın mucize olarak duyurduğu bir iki istisna dışında- Peygamber de bir şey duyuramaz.
Bu gerçeğe rağmen kabrin başında telkin veriyoruz diye bağırıp çağırmanın Kitab'da ve Sünnet'te yeri yoktur. Sünnette yeri olan, definden sonra kabrin başından bir süre ayrılmayıp ölü için istiğfar etmek; Allah'ın affetmesini, bağışlamasını dilemektir.
Medeniyetimizin okulları İmam Hatipler
04:004/06/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önümüzdeki günlerde veliler okul tercihi yapacaklar; “İmam Hatip Okullarını niçin tercih etmeliler?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Daha geniş bilgi için M. E. Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü sitesine ve bu yazıda vereceğim linklere bakılabilir.
27-29 Nisan 2017 tarihleri arasında Malatya’da İnönü Üniversitesi öncülüğünde ve ev sahipliğinde ilgili birçok paydaşın da desteği ile “Geleceğin İnşasında İmam Hatip Okulları” konulu uluslararası bir sempozyum gerçekleştirildi. Çok sayıda ilim adamının, araştırmacının, öğretmenin ve yöneticinin katılımıyla gerçekleştirilen sempozyumda önemli ve değerli tebliğler sunuldu, müzakereler yapıldı. Artık İmam Hatip Okulları ümmetin gündeminde, medeniyetimizin okulları olma yolundaki bu kurumlarımızı korumak ve geliştirmek ümmetin önde gelen vazifesi olmalıdır.
6,5 milyon araç geri çağırıldı
6,5 milyon araç geri çağırıldı
13 Mayıs, Çarşamba
Maalesef velilerde, öğrencilerde, öğretmenlerde, yöneticilerde bir “Fen Lisesi” algısı var, halbuki zeki çocukların tamamen fen bilimlerine yönelmesi de doğru değil. Zannediliyor ki Fen Liselerinin öğretmen ve yöneticileri tamamen başarılı; Fen Liselerine de öğretmenler ve yöneticiler özel seçilmiyor. Normal atama usulü ile geliyorlar. Tek cazibe başarılı öğrencilerin bu okulları tercih etmesidir. “Başarılı okullar aslında başarılı öğrenciler geldiği için öyle olmuş. Yani başarılı okullar yok; başarılı öğrencilerin gittiği okullar var”.
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve ilgili STK’ların bütün çabaları İmam Hatip Liselerine başarılı öğrencilerin gelmesi için bu okulları cazibe merkezi haline getirmektir. Elhamdülillah bu çabalar da meyve vermeye başladı. Gün geçtikçe akademik başarısı yüksek öğrenciler İmam Hatip Liselerini tercih etmektedirler.
İmam Hatip Ortaokulları TEOG ortalamasında düz ortaokullarından daha yüksek başarıya sahipler. Geçen yıl düz ortaokullardaki başarı ortalaması 295, İmam Hatip Ortaokullarındaki başarı ortalaması 307’dir (500 tam puan üzerinden).
Okullarımızın tercih edileceği bu süreçte İmam Hatip Ortaokulları ve Anadolu İmam Hatip Liseleri ile ilgili yapılan çalışmalar ve bu okullarımızda yapılan güzel çalışmalar hakkında aşağıdaki başlıklar fikir vermektedir ve bahsi geçen siteler kamuoyuna da açık olup ilgili linkten indirilebiliyor:
1. Anadolu İmam Hatip Liseleri Tanıtım Sunusu: Okulların Özelliği, Muhtevası, Program Çeşitliliği için,
dogm.meb.gov.tr/pdf/Anadolu_imam_hatip_liseleri_tanitim_sunusu.pptx
veya
dogm.meb.gov.tr/Aihl_iho_tanitim_sunusu.pptx
2. Proje Okulu İmam Hatipler ve Proje Türleri için,
http://dinogretimi.meb.gov.tr/proje/ProjeOkullari/ProjeOkullari.pdf
3. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nce yapılan ve Koordine Edilen Farklı Eğitim Faaliyetleri ve Etkinlikler için,
http://dinogretimi.meb.gov.tr/
4. Türkiye Genelindeki imam Hatip Okullarındaki Özgün Çalışmaları ilgili başlıklar altında görmek için (Her bir kategoride birçok güzel çalışma okulları ile görülebilir),
http://dinogretimiokullar.meb.gov.tr/
5. Okullarımızın TÜBİTAK Projelerindeki Başarılar için,
http://dogm.meb.gov.tr/www/imam-hatip-liselerinin-tubitak-basarilari/icerik/515
6. Dört Dilde Münazara (Arapça- İngilizce-İspanyolca ve Almanca) için,
http://dogm.meb.gov.tr/www/4-dilde-munazara-yarismalari-iki-farkli-merkezde-Arapca-İngilizce-İspanyolca-ve-Almanca-dillerinde-gerceklestirildi/icerik/506
Arapça’da Kocaeli Mehmet Akif Ersoy Kız AİHL Türkiye birincisi olmuştur. Münazaralardan bir kısa film de ektedir.
7. Suriyeli Çocukların İmam Hatip Okullarımıza Kazandırılmasına Yönelik Yaptığımız Çalışmalardan Arapça Broşürümüz için,
http://dinogretimi.meb.gov.tr/kilavuz/Arapca_Tanitim_Kitapcigi.pdf
8. Öğretmenlerimiz İçin Yaz Dönemlerinde Gerçekleştirilecek Okuma Kamp Programı.
9. Yaz dönemlerinde öğrencilerimiz için şu alanlarda çalışmalar yapılacaktır:
Yazarlık Atölyesi Etkinlikleri , Mesleki Gelişim Genel Etkinlikleri, Kültür Ve Medeniyet Etkinleri, Arapça, Bilim Ve Teknoloji Etkinlikleri, Hafızlık Pekiştirme, Sanat Etkinlikleri (Hüsn-İ Hat, Ebru), Kur’an Tilâveti, Liderlik ve Girişimcilik, İngilizce Dil Etkinlikleri.
Din Öğretimi Bilgi-Denetim ve Takip Sistemi’nde ayrıntıları verilen ve seneye 81 ilde uygulanacak olan KTS (Kalite Takip Sistemi) ile okullarımızda bir standart oluşacak ve gün be gün mükemmel gelişmeler elde edilecektir.
Diyanet’e kıymayın!
04:008/06/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyasetçinin halkla işi vardır, halkla işi olanın dinle işi vardır, dinle işi olanın da Türkiye’de Diyanet’le işi olacaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığı bütün kesimleri ve renkleriyle Türkiye’de yaşayanların önemli bir kurumudur; kanunla bu kuruma verilmiş bulunan “halkı din yönünden aydınlatma” vazifesi bütün halkı içine almaktadır.
Diyanet ortak akılla çalışır, geniş çerçeveli Ehl-i Sünnet Müslümanlığı'nı anlatır, ama buna katılmayanları da bir şekilde kucaklamaya çalışır.
Türkiye’de bu İslam anlayışını beğenmeyenler, kendi dar kadrolu veya karizmatik tek şahsa bağlı İslam anlayışlarını “tek doğru İslam anlayışı” olarak bilirler, bundan asla vazgeçmezler, gerektiği zaman farklı görüntüler verseler de farklı olanları dışlama; ilkeleridir (ya Müslüman saymazlar veya kendi anlayışlarına göre Ehl-i Sünnet'ten dışlarlar).
Diyanet'le uğraşanların ve amaçları karşısında önemli bir engel olarak gördükleri Sayın Görmez’i hedef seçenlerin bir kısmı işte bu gruplardır.
Gezi olaylarında nasıl ağaç bahane edildiyse bu grupların yıkıcı faaliyetleri için de ağaç benzeri bahanelere ihtiyaçları vardır, bunu da ararlar ve bulurlar, ama ilgililer unutmasınlar ve yutmasınlar, bunlar bahanedir, asıl sebebi ise yukarıda ifade ettim.
Halk ile ve dolayısıyla din ve Diyanet ile ilişkisi olan siyasetçiler, sahip oldukları medyatik imkânlar ve sadık bağlılar sayesinde az oldukları halde sesleri güçlü çıkan bu gurupları dinlerler veya bu gruplar çeşitli kılıklarda onlara ulaşırlar, sihirbazlar gibi marifetleri sayesinde siyasetçileri etkilerler, bahaneleri abartırlar, asıl yüzlerini ve amaçlarını örterler, siyasi güç ve imkânı kullanarak Diyanet’i hizaya getirmeye çalışırlar, kurbanlar seçerler, kesince de bir süre mutlu olur, sonra iştahla yeni kurbanların ve tasarrufların peşine düşerler.
Diyanet kesinlikle parti ve grup siyasetine bulaşmamalıdır.
Ama siyasetçiler ve gruplar da Diyanet’i, kendi parti ve grup siyasetine çekmeye, alet etmeye, kendileri için bir şeyler yapmaya zorlamak şöyle dursun teşebbüs bile etmemelidirler.
Diyanet’in statüsü yıllardır tartışılıyor, uygun bir sonuca ulaşılamadı, hükümetlerin Diyanet üzerindeki otoritesi devam ediyor, bu da zaman zaman iyi olmayan tasarruflara imkân veriyor. Bu imkân da ortadan kaldırılmalıdır.
Askeri yönetimlerde, laikçi iktidarlarda ve nispeten demokratik yönetimlerde her şeye rağmen Diyanet önemli sapmalar yapmadı, doğru yolda yürümek için azami gayreti sarf etti ve bunda da -mevcut şartlarda- başarılı oldu.
Diyanet’in yurt içinde ve dışında yaptığı hizmetlerin başka bir İslam ülkesinde eşi ve benzeri yoktur. Ben Diyanet’in, Başkan tarafından yönetilen vakıf aracılığı ile yaptığı yüz akı üç hizmeti hatırlatmak isterim:
İSAM araştırmacı yetiştirme faaliyeti, İSLAM Ansiklopedisi ve İSAM Kütüphanesi.
Birinci faaliyet sayesinde bugün Türkiye’nin devlet hizmetinde veya akademyada hizmet veren birçok birinci sınıf ilim ve fikir adamının yetişmesini sağladı.
İslam Ansiklopedisi bir âbide eserdir.
İSAM Kütüphanesi'nin önem ve özeliklerini (bir manada eşsizliğini) ilgili ilim adamlarına sorun.
İşte bunlar ve benzeri başarılar, Diyanet’e cephe alan zihniyet buraya hâkim olsaydı asla elde edilemezdi!
Siyaset alanında ülkemize hizmet veren iktidarlı kardeşlerimizden istirham ediyorum: Diyanet’e kıymayın, kıymak isteyenlerin de oyunlarına gelmeyin!
Diyanet’ten haklı şikâyetler varsa, olursa bunları geniş çerçeveli bir istişarede ele alın ve bilin ki, yanlışta ısrar edecek bir Diyanet ve bir başkan mevcut değildir
İhvan ve Hamas terörist değildir
04:009/06/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başını Suudi Arabistan’ın çektiği birçok İslam ülkesi Katar’a karşı zalim bir ambargo başlattılar; bahane de hazır: “Katar teröristlere destek veriyor”. Peki kim bu teröristler? Hamas ve İhvan.
Bahane bu da asıl maksat nedir ve ipler kimin elindedir?
Kısa, açık ve net cevap:
Asıl maksat Katar’ı yola getirmek, diğerleri gibi talimatla hareket etmesini sağlamaktır.
İpler de ABD’nin elindedir.
İlgililer bu asıl maksadı ve bu maksadın da merkezinde yer alan maddi menfaati (Katar’ın zenginliklerine el koymayı) tartışadursun, ben gülünç olan bahane üzerinde duracak, bu iki topluluğun-örgütün terörist olmadığı gerçeğine yetkili ağızlardan ışık tutmaya çalışacağım.
Önce sevgili Taha Kılınç’ın isabetli bir tespitinden başlayalım:
“Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, sadece sohbetlerle yetinen bir yapı değildi; siyasi ve askeri hedefleri de vardı. Teşkilâta sembol olarak seçilen kompozisyondaki kitap ve kılıç birlikteliği, bu temel felsefeyi de özetliyordu. Ancak Hasan el Bennâ, bu siyasi ve askeri hedeflerin, toplumun geneli İslâm’a sımsıkı sarıldığı takdirde ve zaman içinde kendiliğinden gerçekleşeceğine inandığından, öncelik halkın eğitilmesine verilmişti.”
Ben de geçmişte bir yazımda baştan beri İhvan’ın şiddete uzak durduğunu, bir ara “meşru müdafaa mecburiyeti hasıl olursa diye bir hazırlık yapılması düşünüldüğü”nü, ancak fiilen amaca eğitim, ikna ve demokrasi aracılığı ile ulaşılmanın ilke olduğunu ifade etmiştim.
Bu yazıda ise bu yılın mart ayında İhvan’ın sözcüsü Cihad el-Haddad’ın hapishaneden yazdığı bir mektubu geniş ölçüde iktibas edeceğim (Mektup Timetürk’te yaymlanmıştı):
…Üç yıldan fazladır tutuklu bulunduğum, Mısır’ın en kötü hapishanesindeki tek kişilik hücrenin karanlığından yazıyorum. Ömrümü adadığım Müslüman Kardeşler (İhvan) hakkında ABD’de terör suçlamasıyla soruşturma açılması nedeniyle kendimi bu yazıyı kaleme almak zorunda hissettim. Biz terörist değiliz. Müslüman Kardeşler’in felsefesi ilhamını sosyal adalet, eşitlik ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan bir İslam anlayışından alır. İhvan, kurulduğu 1928’den bu yana iki şekilde yaşamıştır: Düşmanca bir siyasi muhitte sağ kalmak ve toplumun ötekileştirilmiş kesimlerini ayağa kaldırmak. Hal böyleyken, hakkımızda yazılmakta, konuşulmakta ve fakat bize nadiren kulak verilmektedir. Sözlerimin bu ruhla anlaşılmasını ümit ederim.
Biz ahlaken muhafazakârlar, kaynaklarını kamu hizmetine adamış, sosyal bilinci olan 90 yıllık bir taban hareketiyiz. Fikrimiz basittir: İnanç, eyleme tahvil olmalıdır. Yani inancın testi, başkalarının hayatında gerçekleştirmeyi istediğiniz iyiliktir ve bir milleti kalkındırmanın, gençlerinin özlemlerini karşılamanın ve dünya ile yapıcı bir ilişki kurmanın tek yolu insanların birlikte çalışmasıdır. Çoğulculuk ve kuşatıcılığın inancımızın doğasında bulunduğuna inanıyoruz. Kimsenin ilahi yetkileri veya tek bir toplum vizyonu dayatma yetkisi yoktur. Kurulduğumuz günden bu yana halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için ülkemizin kurumlarıyla siyasi ve toplumsal ilişkiler tesis ettik. Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminde en çok zulme uğrayan grup olmamıza rağmen kimi zaman diğer siyasi oluşumlarla koalisyon kurarak kimi zaman bağımsız olarak mecliste varlık göstermemiz, hukukta değişim ve reforma bağlılığımızın delilidir. Şahsiyetsiz partilerle dolu bir çevrede güçlüye hakikati haykırdık. İktidarı Mübarek’in oğluna teslim etme planlarına karşı demokrasi yanlısı bağımsız örgütlerle çalıştık. Geniş bir yelpazeye dağılmış sendika ve işçi örgütleriyle de işbirliğine gittik.
Mısır’ın yeni doğmuş demokrasisinin ilk yılında, demokratik yönetimi daha ileriye taşımak amacıyla kendimizi devlet kurumlarını reforma vakfettik. Bu kurumlardaki sertlik yanlılarından göreceğimiz tepkinin çapından habersizdik. Devletteki yolsuzluğun üstesinden gelmek için yeterli araçlarımız yoktu. Sokaklardaki protestoları göz ardı ederek hükümet üzerinden reformlar yürüttük. Hataya düştük.
Düştüğümüz hatalara dair şu ana dek çok sayıda kitap yazıldığından eminim, fakat insaflı bir tahlil, güç kullanımına esaslı bir muhalefet sergilediğimizi gösterecektir. Kusurlarımız çoksa da içlerinde şiddet yok. Benzersiz bir devlet şiddetine karşın barışçıl direniş üzerindeki ısrarımız, şiddet karşıtlığına yönelik tartışmasız bağlılığımız hakkında çok şey anlatır…
Şiddet gruplarını, Müslüman Kardeşler’in doğurduğunu veya onların “şubelerimiz” olduğunu duyuyoruz. Bu çılgınca bir saptırmadır. Bilakis şiddeti seçerek Müslüman Kardeşler’den kopanlar bizim felsefemizde, toplum vizyonumuzda ve hareketimizde bu aşırılığa bir yol bulamadıkları için bunu yaptılar. Bu aşırıların hepsi değilse de ezici bir çoğunluğu bizi mürted (dinden dönmüş) olarak veya siyasi saflık içinde görmektedir…
Geriye dönüp baktığımda, siyasi manevraların hizmet etmek için yaşadığımız halk ile aramızda mesafe oluşturmasından dolayı üzüntü duyuyorum ki Arap Baharı’ndan çıkarılmış acılı bir derstir bu. Siyasi yol kazalarımızı da kabul ediyoruz, fakat toplumsal müzakereyi savunanların hapse atılıp ardından asılsız suçlamalara maruz kalması akıl almaz, basiretsiz ve ürkütücü bir emsal teşkil etmektedir.
(Pazar günü Hamas inşallah)
Hamas terörist değildir
04:0011/06/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yakında Hamas bir siyaset belgesi yayınladı; bu belgeyi ve tarihi boyunca izlediği çizgiyi esas alarak Hamas’ın terörist bir örgüt olmadığı sonucuna varmak ve buna rağmen niçin onun terörist ilan edildiğini anlamak en tatmin edici yöntem olmalıdır.
Hamas bu belgede:
1. Mısır İhvan’ından bağımsızlığını ilan etti. 2. Bu belgeye kadar 1967 sınırlarını ve İsrail’i tanıyarak bir barışa yaklaşmadığı halde şimdi bu iki konuda -ideolojisini ve hedefini niyetinde korumakla beraber- yumuşadığını ifade etti (19. maddede şöyle diyor: … 1967 topraklarında başkenti Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması ve mültecilerin yurduna geri dönmesi, herkesin ittifak ettiği ulusal bir formüldür ve bu, İsrail’in tanınması anlamına gelmemektedir). 3. İnsan haklarına saygılı ve kendi değerlerine uygun bir demokrasiden yana olduğunu açıkladı ve “Hamas, bir din olarak Yahudilik ile Siyonist proje ve Siyonist rejimin farklı olduğunu düşünmektedir. Siyonist projeyle mücadele, Yahudilerle dinlerinden dolayı mücadele değildir. Hamas’ın mücadelesi, Yahudilere değil, işgalci ve mütecaviz Siyonistlere yöneliktir” dedi.
Mahmud Abbas İtalya’da
Mahmud Abbas İtalya’da
15 Mayıs, Cuma
Peki buna rağmen niçin hala terörist ilan ediliyor?
Çünkü aşağıya alacağım maddeler Hamas’ın İslâmî bir örgüt olduğunu, işgalci İsrail’in Siyonist hedeflerine karşı gerekirse silahlı mücadele vereceğini açıklıyor. Kâmil manada İslam’ı bütün hayatın merkezine alan, eski ve yeni sömürgeciliğe/sömürüye ve Siyonizm'e karşı çıkan bir İslâmî varlığı Batı’nın kabullenmesi düşünülemez:
1- Hamas, Filistinli bir İslami kurtuluş hareketidir. Hedefi Filistin’i özgürleştirmek Siyonist proje ile mücadele etmektir. Mercii İslam’dır.
8- Hamas, İslam’ı tüm zaman ve mekanlara salahiyeti ve mutedil ruhuyla anlamaktadır. Bu dinin bir barış ve bağışlama dini olduğuna, diğer din mensuplarının onun gölgesinde tam bir güvenlik içinde yaşayabileceğine, tıpkı Filistin’in birlikte yaşama modeli olduğuna inandığı gibi inanmaktadır.
9- Hamas, İslam mesajının ‘hak, adalet, özgürlük ve onur’; her çeşidiyle zulmün yasaklanması ve zalimin yargılanması mesajı olduğuna inanmaktadır. İslam her türlü aşırılığa, dini ve taifeci taassuba karşıdır. Müntesiplerini mazluma yardım edip zalimle mücadele etmeye, yurdunu, onurunu ve kutsallarını savunmak için fedakarlıkta bulunmaya teşvik etmektedir.
16- Hamas, herhangi bir insana işkence yapılmasını, dini ve etnik gerekçelerle insanların haklarının kısıtlanmasını reddetmektedir. Yahudiliğin sorununun Arapların ve Müslümanların tarihinden değil, Avrupa tarihinden onlara yapılan düşmanlık ve zulümle ilgili olduğuna inanmaktadır. Ortaya çıkış sebebi olarak Yahudiliğe yönelik düşmanlık olgusu olan Siyonist hareket, Batı emperyalizminin desteği sayesinde Filistin’i işgal etmeyi başarmıştır. İşgalciliğin tehlikeli bir örneğidir ve Filistin’de ortadan kaldırılması gerekmektedir.
23- İşgalci rejime karşı tüm araçlarla direniş, tüm dinler ve uluslararası yasalar açısından meşru bir haktır. Bu araçların merkezinde de silahlı direniş bulunmaktadır. Silahlı direniş, ilkelerin savunulması için stratejik bir seçenektir.
28- Hamas, sağlıklı bir demokrasi ve bunun öncülü olarak da serbest ve şeffaf seçimler temelinde Filistin ulusal merci ve kurumlarının kurulmasında ısrarcıdır.
Bu maddeleri okuyanlar şeksiz ve şüphesiz olarak anlayacaklardır ki, Hamas bir terör örgütü değil, İslâmî demokrasiyi benimsemiş mutedil ve meşru bir örgüttür. Batı ise:
1. Dünyanın herhangi bir yerinde İslâmî demokrasiyi benimsemiş bir toplum ve devletin varlığına karşıdır. Batı’nın izin verebileceği din, inanç, ibadet ve törenlerle yetinen bir dindir. Bunun ötesine uzanan din anlayışı “köktendir, radikaldir, teröristtir”.
2. İsrail zaman içinde Filistin topraklarında bir tane Müslümanı bırakmamayı, Nil’den Fırat’a kadar uzanan büyük İsrail devletini kurmayı iman esaslarından bilmekte, bütün stratejisini bu inanç ve hedefe göre kurmaktadır. Batı ve özellikle ABD de ona destek vermekte, bu hedefe karşı çıkanları terörist ilan etmektedir.
Bahane bir yana gerçek ve işin aslı bundan ibarettir.
Suûdî ulemasına göre Ehl-i Sünnet
04:0015/06/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suûdîlerin sebep olmada başı çektiği bir krizin dînî-mezhebî arka planında başka nelerin olduğunu görmek için bu ülke ulemasının baştan beri Ehl-i Sünnet anlayışını ve ümmetin kahir çoğunluğunun mensup bulunduğu Mâturidiyye ve Eş’ariyye mezheplerini Ehl-i Sünnet dışına atmış bulunduklarını bilmek gerekiyor.
Suûdî ulemasına göre Ehl-i Sünnet
Suûdî ulemasına göre Ehl-i Sünnet
23 Mayıs, Salı
Bu ülkenin ulemasının bu konuda; yani Ehl-i Sünnet olmak için Muhammed b. Abdulvehhâb’ın yolundan gitmek ve onun İslam anlayışını tıpatıp alıp kabullenmek gerektiği, bunun şart olduğu konusunda yazdıkları kitaplar, makaleler ve verdikleri fetvalar sayılamayacak kadar çoktur.
Ehl-i Sünnet'in kaleleri olan bu iki büyük mezhebi “bid’at mezhepleri, İslam’ı anlamada doğrudan sapmış mezhepler” olarak ilan etmek, kendi mezheplerini bütün dünyada yaymak için canla başla çalışmak, milyarlarca doları akıtmak bu ülkenin ulemasının ve yöneticilerin öncelikleri arasındadır. Ve merhum Karal Faysal’ın katledilmesinin sebepleri arasında onun, bu taassubu yumuşatma teşebbüsü, İslam dünyasından mutedil (Vehhâbî olmayan) bazı âlimleri ülkesine davet edip üniversitelerinde öğretim üyesi yapması da vardır.
Durum böyle olunca İhvan’ı ve Hamas’ı terörist ilan etmek, Katar’ı da bunları koruduğu ve desteklediği için teröre destek veren ülkeler arasında saymak, arkasından da Mısır ve BAE ile birlikte abluka kararı almak daha kolaylıkla atabilecekleri bir adımdır.
İbretlik bir kararları da mücahid alim Yusuf Kardâvî’yi terörist önderler listesine almaları yanında onun kitaplarına ek olarak şu zevatın kitaplarını da yasaklayıp kütüphanelerden ve okullardan toplatma kararı almalarıdır:
Mevdûdî, Mâlik b. Nebî, Abdulkadir Ûdeh, Mustafa es-Sibâ’î, Enver el-Cundî, Hasen et-Türâbî.
Bir ülkenin uleması ve kanaat önderleri bu ölçüde bir ayrımcılık ve bağnazlık içine düşerlerse, bir ülkenin yöneticileri yerlerini koruyabilmek için yabancılara güvenir, dayanır ve onlara tavizler verirlerse hem İslam düşmanlarının hem de İslam ülkelerini sömürmek isteyenlerin -ki bunlar Avrupa ülkeleri ve ABD’dir- bu durumdan istifade etmeleri, ümmeti birbirine düşürmek için planlar yapıp hizmetçilerine uygulama emri vermeleri kaçınılmazdır.
Cumhurbaşkanımız'ın isabetle kaydettiği gibi “İslam ülkeleri birbirine düşüp çatışırsa bu kavganın kazananı olmaz”.
Evet, bir kazanan vardır ama bu, ümmet değildir, Müslümanlar değildir; onların düşmanlarıdır, gözü doymaz zalim ve vicdansız sömürücü ve sömürgecilerdir.
Ey ümmet, uyan!
04:0016/06/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız” (Âl-i İmran:103).
Ey ümmet, uyan!
Ey ümmet, uyan!
25 Mayıs, Perşembe
“Allah’ın ipi”inden maksat, Kur’an ve İslâm’dır. Hz. Peygamber (s.a.) Kur’an’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir (Müsned, III, 14, 17).
Bu âyet açık ve kesin olarak şunları söylüyor:
Müslümanların felaketi tefrika (bölünme, parçalanma, birbirine düşme), gücü ve kurtuluşu da gönül, iman, ibadet, ahlak ve düzen birliği, birlikteliği ve kardeşliktir.
İslam öncesinde Arap kabileleri birbirini yiyordu, İslam’a giren kabileleri Allah Teâlâ bu din birliği ve kardeşliği sayesinde büyük bir aile haline getirdi, felaketin, tükenmenin, ortak düşmanlarına yem olmanın yakıcı ateşinden kurtardı.
İslam insanlığa tebliğ edildiğinden beri onun düşmanları oldu; bu, insanlığın kurtuluş ve iki cihanda mutluluk reçetesine/programına çeşitli sebeplerle karşı çıkanlar, düşman olanlar plan üzerine planlar, kumpaslar yaptılar; tertipler, suikastlar, savaşlar çıkardılar, ümmet bunlardan da elbette zarar gördü ama en büyük zararı “bölünme, parçalanma, düşmanın oyununa gelme, parçanın menfaati için düşmanla işbirliği yapma ve birbiri ile savaşmadan” gördü.
Son günlerdeki Ortadoğu ülkeleri arasındaki üzücü ve hikmet dışı olaylar (Katar’a karşı abluka ve boykot kararı) bu olaylar zincirinin son halkasıdır (inşallah öyle olur).
“Mümin bir akrep deliğine parmağını iki kere sokarak iki kere ısırılma hatasına düşmez” mealindeki hikmetli buyruğa rağmen biz elimizi akrebin deliğine kaç kere sokmuşuz!
Yakın tarihten bir örneği Kâzım Karabekir Paşa’dan nakledeceğim (M. Armağan, Kızıl Pençe, s.104 vd.):
İsmet Paşa Lozan’dan dönünce İslam hakkında daha önce yapılan müspet ve övücü sözler unutulmuş, aleyhte konuşmalar ve teşebbüs müzakereleri başlamıştı.
“Kamuoyunda yayılan bu İslamiyet'e yönelik bu kesin değişimle ilgili Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından olan İsmet Paşa fikrini bana dolaylı yoldan söylemeyi tercih etti. Ona bakılırsa Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta İtilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hristiyan olmalarıydı. Aynı saflarda savaştığımız halde bizim bağımsızlığımızın elimizden alınmasının tek sebebi vardı, o da Müslüman olmamızdı. Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin bu arada özellikle İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın daima tehlike altında kalacağını anlattı…”
Karabekir Paşa bu fikrin ve İslam aleyhine yapılacak değişimlerin diktatörlük ve milli birliğin bozulması gibi felaketlere sebep olacağını kaydettikten sonra şöyle devam ediyor:
“Biz içeride birbirimizi boğazlarken bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar, yarın ‘Türkler Hristiyan oldular’ diye bütün İslam dünyasını bizden nefret ettireceklerdir. Bizim değişmemiz İslam dünyasının ruhunda bizden intikam alma duygusunu uyandıracaktır. Böylece İngilizler ve Fransızlar, Yunan ve Ermeni kuvvetleriyle ulaşamadıkları emellerini İslam ordularını ve hele Arapları ‘Salli alâ Muhammed’ diye üzerimize saldırmakla elde etmeye kalkışacaklardır…”
Avrupa ve ABD değişmedi, aleyhte planlar devam ediyor, ey ümmet hâlâ parmağını akrep deliğine sokmaya devam edecek misin!
..Çalışma hayatı ile ilgili birkaç konu
04:0018/06/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Grev ve lokavt
Bu iki işlem kapitalist düşünce ve uygulamanın iki acı meyvesidir. Bu ekonomi, “iş yoluyla kamuya hizmet ve Allah’a ibâdet” sâikine değil, mümkün olduğu kadar çok kazanma ve serveti arttırma sâikine dayanmaktadır. Bunun tabii sonucu da mâliyeti asgarîye indirmek, kârı azamî sınırına çıkarmaktır. Mâliyetin girdilerinden birisi olan emeğin ucuza kullanılması isteği işçilere zulüm boyutuna varınca onlar da örgütlenmiş (sendikalaşmış) ve hakkı olduğuna inandığı ücreti baskı yoluyla alabilmek için yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlardan birisi de grevdir. İşverenler de buna karşı lokavtı devreye sokmuşlardır.
Çalışma hayatı ile ilgili birkaç konu
Çalışma hayatı ile ilgili birkaç konu
1 Haziran, Perşembe
İslam iş hayatından amaç -helâl yoldan serveti arttırmakla beraber- kamuya hizmet yoluyla Allah’a kulluktur. Bu amaca yönelmiş işadamları (işverenler) helâl yoldan kazanç elde edebilmek için hakka ve adâlete riâyet ederler. Ayrıca toplum (ümmet) haksızlığı önlemek, tarafların haklarını almalarını sağlamak için hukûkî, idârî, ahlâkî tedbirler alır, kurum ve kuruluşlar oluşturur. Böyle bir düzende greve ve lokavta ihtiyaç kalmaz, bu iki işin ve işlemin sebep olduğu haksızlık ve olumsuzluklar da meydana gelmez. Bu düzenin gerçekleşmediği toplumlarda vicdanî kanaatine göre veya tarafsız uzmanların açıklamalarına göre haksızlığa uğrayan tarafın bir şekilde hakkını alması meşrûdur (izâfî meşrûiyet). Talebin haksız olduğu kanaatinde olan ve bu kanaatini tarafsız uzmanların onayladığı taraf da talebe karşı direnmekte haklıdır.
İslâmî düzende grevin yer almamasının sebebi hem buna ihtiyacın bulunmamasından, hem de bir yöntem olarak grevde, çalışmadan ücret istemek, çalışanlara engel olmak, rızâya dayanması gerekli olan akitte karşı tarafı râzı olmadığı bir akde mecbur etmek gibi menfî unsurların bulunmasındandır. Lokavtın meşrû olmaması da bu tasarrufun işçiye baskı yapmak, haksızlığa uğratmak, zarar vermek gibi menfî amaç ve unsurları ihtivâ etmesindendir.
Kıdem tazminatı karşılıklı rızâya dayandığı veya meşru kanunların gereği olduğu takdirde ertelenmiş ücret olarak değerlendirilebilir. İşten çıkma ve çıkarılma gibi durumlara bağlı olarak tazminatın hak edilmesine dair detaylar sözleşmede belirtilir ve buna uyulur.
Hizmet akdinin feshi her iki taraf için de mümkün ve caiz olmakla beraber mâzeretsiz fesihten tarafların zarar görmemesi için hükümler getirilmiştir. Buna göre belli bir müddet için kendisiyle akit yapılmış olan işçi, işveren tarafından akit feshedilerek işten çıkarılırsa -bir başka yerde iş bulup çalışmaya başlayıncaya veya süre doluncaya kadar- kendisine ücreti, işverence ödenecektir. İşçi müddet dolmadan veya işi bitirmeden akdi feshederse, işverenin bundan zarar görmesi hâlinde tazmînat talebi söz konusu olur.
Akdin meşrû bir mâzeret sebebiyle feshedilmesi hâlinde işçi, ancak çalıştığı müddet ve bitirdiği işin karşılığı olan ücreti alır.
Emeklilik
İdeal düzende belli bir müddet çalıştıktan sonra yaş haddi, malûllük gibi bir sebeple işten ayrılan kişi -emeği karşılığı ücreti almış bulunduğu için- durumuna bakılır: Birikmiş para ve serveti veya başka kaynaktan bir geliri varsa ve bununla geçiniyorsa kendisine bir kaynaktan maaş bağlanmaz. Geçimini sağlayacak birikmişi veya geliri yoksa sosyal adâlet ve güvenlik kurum ve kuruluşları şahsın geçimini sağlar. Bu düzende yaşayan her şahıs işsizlik, geçim ihtiyacı, kazâ, felâket vb. karşısında devletin ve sivil kurumların sigortası altındadır. Günümüzde olduğu gibi geçim darlığı çeken, ihtiyaçlarını karşılayamayan çalışanlardan prim almak, bunlara işveren ve devletin katkısını eklemek, ihtiyacı az olana çok, çok olana az vermek... şeklindeki emeklilik sistemi âdil ve dengeli değildir.
Adalet
04:0022/06/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gezi'nin bahanesi kesilen birkaç ağaç idi, yürüyüşün bahanesi de adaletsizlik.
Adaleti herkes, her zaman ve her yerde istemeli, gerçekleşmesi için elden gelen gayret meşru yollardan sonuna kadar sarfedilmelidir; bu hususta fikir ayrılığına yer yoktur. Ama başkalarına adil davranılmadığı, haksızlık yapıldığı, başkaları hak ettiğini alamadığı zamanlarda seslerini çıkarmayan, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen, sonra “kendi değerlendirmelerine göre adaletsizliğin” ucu kendilerine dokununca gürültü koparan, toplumu adalet için yardıma çağıran kimselerin samimiyetleri arızalıdır ve davranışları işe yaramaz.
BM not etmiş ABD kaygılı
BM not etmiş ABD kaygılı
18 Mayıs, Pazartesi
“Kendi değerlendirmelerine göre adaletsizlik ” kaydını niçin koydum?
Çünkü mutlak adaleti de evrensel hukuka göre izafi adaleti de gerçekleştirmek imkânsıza yakın derecede zordur ve nadirdir.
Bir ülkede harici müdahaleler olmadan uygulanan mevzuata göre gerçekleşen hukuki-izafi adaletle yetinmek zorunluluğu vardır.
Yargı kararlarını tartışanlar, bir davada adaletin gerçekleşmediğini iddia edenler eğer hakimin tarafsız davranmadığı, delilleri doğru değerlendirmediği veya baskı altında kaldığı konusunda sağlam bilgiye ve belgeye sahip iseler haklıdırlar. Kendilerini kanun ve hakim yerine koyar, “bize göre şöyle olmalıydı, olmadığı için adalet yok” diyenler ise haklı sayılamazlar.
Her şeye rağmen bir ülkede, samimi olarak adâlete dikkat çekmek ve haksızlıkları önlemek için yapılacak meşru eylemlerde bulunmak hem gerekli, hem de faydalıdır, ama samimi olmak şartı vardır. Diğer değerler gibi adaleti istismar ederek ülkede fitne ve fesat çıkarmak, toplumun huzur ve istikrarını bozmak kimsenin hakkı olamaz ve böyle bir durum ortaya çıktığında engellenir.
Bu girişten sonra adalet kavramının bizim kültürümüzdeki anlamı, yeri ve değeri hakkında birkaç yazı kaleme almanın faydalı olacağını düşündüm. Bu yazılarda yalnızca hukuki adaleti değil, sosyal ve ahlakî adaleti de ele almaya çalışacağım.
Yargı kurumuna ait olan hukuki adaletin izafi de olsa gerçekleşebilmesi şu şartların varlığına bağlıdır:
*Kuvvetler ayrılığı: Yargıçların ve yargıya ait kurum ve kuruluşların mevzuata kavuşturulması, elemanlarının atanması gibi konularda yasama ve yürütmenin işi ve yetkisi olacaktır ve bu, kuvvetler ayrılığına zarar vermez, ama muhakeme safhasının bütün aşamalarında savcılar ve hakimler mutlak manada hür ve bağımsız olacaklardır. Bu konudaki önemli handikap yargı elemanlarının ahlaklarıyla da ilgilidir. Bir savcıya, bir hakime hariçten siyasi, ekonomik vb. baskı yapılmasa bile onların kendi ideolojilerini ve bağlılıklarını aşamamaları adaletin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Tabii bu konuda da alınan ve alınacak olan tedbirler vardır.
*Ülkede belli iktidar odaklarının menfaatlerini değil, toplumun menfaatini ve evrensel manada hukuki adaleti gerçekleştirmeye yönelik mevzuatın bulunması.
*“Geciken adalet adalet değildir” hükmü doğru olduğundan yargının mümkün olan en kısa sürede sonuçlanabilmesi için gerekli bütün tedbirlerin alınması.
*Yargıda tanıklıklar, deliller, raporlar… önemli olduğu için bunları sağlayan şahıs, kurum ve kuruluşların dürüst, erdemli ve adaleti önceler olmaları.
Bu şartların oluşması için gayret ve himmet yürüyen ve yürümeyen bütün vatandaşların vazifesidir; bu vazifenin tamamını yerine getirmeye talip olmayanların adalet diye pankart taşımalarının bir anlamı ve faydası yoktur.
(Devamı var)
İslam’da adaletin yeri ve değeri
04:0023/06/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlık altında teorik açıklamalar değil, bağlayıcı kaynaktan (âyetlerden ve hadislerden) örnekler vereceğim.
Turkish Cargo'dan Dakar'a sefer
Turkish Cargo'dan Dakar'a sefer
18 Mayıs, Pazartesi
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. /Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir. /Ey iman edenler! Kendinize veya ana-babanıza ve akrabanıza karşı da olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. (Nisâ: 4/58, 59, 135).
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide: 5/8).
“Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına, onun iyiliğine olmadıkça el sürmeyin. Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız hakkında bile olsa, adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü eksiksiz yerine getirin. İşte düşünüp öğüt alasınız diye Allah size bunları emretti.” (En’âm: 6/152).
Hadisler:
"Kesinlikle Allah’ın senin üzerinde hakkı vardır, kendinin (nefsinin) senin üzerinde hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır; her hak sahibine hakkını ver.”
“Allah’tan kork da çocuklarına adil davran”
“Gayr-i Müslim vatandaşlara (zimmîlere) zulmeden, onları küçümseyen ve hakkını eksilten, gücünün üstünde yük yükleyen, rızası olmadan bir şeyini alan kimselerin kıyamet gününde davacısı ben olacağım” (Peygamberimiz olacak).
Üç kişinin duâsını Allah geri çevirmez: 1. Adâletle hükmeden ve yöneten başkan, orucunu açıncaya kadar oruçlu ve zulme (haksızlığa) uğramış kişi”.
Hz. Ebu Bekir hilafet makamına geçince şu konuşmayı yaptı:
"Doğruluk emanettir (doğru söyleyene güvenilir), yalancılık hıyanettir, Allah’ın izniyle zayıf kişi, hakkını kendisine verinceye kadar katımda güçlüdür, Allah’ın izniyle hakkı kendisinden alıncaya kadar güçlü kişi benim katımda zayıftır.”
.Çocukluğumun bayramları
04:0025/06/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
18 yaşıma kadar Çorum’da idim. 1940 yılında altı yaşımda olduğuma göre bu yıllardan itibaren bayramların nasıl gelip geçtiğini az çok hatırlıyorum.
İki olay sebebiyle şehir ıssız hale gelirdi; biri sokağa çıkma yasağı sebebiyle herkesin evinde kaldığı nüfus sayımı günü, diğeri ise erkeklerin bayram namazı kılmak üzere camilere gittikleri bayram sabahları. Birincisinde çocuklar da sokağa çıkamayacağı için yalnızca pencereden bakarak ıssız sokağı görüyorduk; tek canlılar yasağı dinlemeyen kediler ve köpeklerle nüfus sayımı görevlileri olurdu.
Uluslararası Tiyatro Festivali'nde "İnsancıklar"
Uluslararası Tiyatro Festivali'nde "İnsancıklar"
19 Mayıs, Salı
Pek hoşlandığım ve şimdi tarif edemediğim duygular yaşadığım ikinci tenha sokak manzaraları ise bayramın birinci günü bayram namaz saatinde olurdu. Bu saatte namazla yükümlü olmayan çocuklar sokağa çıkabilecekleri için kalkar, sokağa çıkar, her yer bana aitmiş gibi bir duygu içinde uygun bir yerde camiden çıkıp gelecek olan büyükleri beklerdim. İlk gelenler konu komşu ise beni ve emsalimi okşayıp yollarına devam ederler, bu da bize mutluluk verirdi. Bizimkilerden biri (dedem, dayım, babam…) görününce koşarak onlara kavuşur, birlikte eve girmenin hazzını yaşardım.
Bayram yemekleri herkesin kesesine göre farklı olsa da günlük yemeklerinden farklı olurdu. Bu farklılığı oluşturmak için ev hanımları birkaç gün öncesinden başlayan hazırlıklar yaparlar; börekler, baklavalar imece usulüyle de yapılırdı.
Biz çocuklar yemeğin bir an önce bitmesini, ellerin yıkanıp öpülmeye hazır hale gelmesini sabırsızlıkla beklerdik. Eller öpülünce bayram harçlıkları alınır, sonra mahallede komşulara gidilir, buralardan da şekerler ve/veya harçlıklar gelir, sonra akrabaya gidilir, harçlıklar biraz daha artar ve artık bayram yerine gitme ve cepleri hafifletmenin zamanı gelmiş olurdu.
Şehrin uygun bir mahallinde bayram yeri kurulurdu. Biz çocuklara göre burası bir cennetti, oradan oraya koşar, bütün oyuncak ve eğlencelerden nasiplenmek isterdik. Mahfe diye bir şey vardı, karşılıkla dörder kişinin oturabileceği ağaçtan yapılmış bir salıncak, belli bir paraya belli bir müddet kol gücüyle bizi sallayan mahfeci süre gelince “yandıııı” diye bağırır, bir sallanma ile yetinenleri indirirdi. Yanan ise “para” idi, ama boşa yanmıyor, ateşi ile bizi bir süre sallamış oluyordu.
Dönme dolap, cambaz, hokkabaz, tel halata takılmış makara ile kayma gibi eğlenceler vardı. Bu son alette halata takılı makaranın iki tarafında tutamak vardı, iki elle bunlar tutulur, başta bizi tutan görevli salınca yukarıdan aşağıya doğru gittikçe hızlanarak kayardık, sona yaklaşınca da güçlü bir görevli yakalayarak karşı direğe çarpmadan durmamızı sağlardı. Bugün pek çok aracı bulunan adrenalin duygusunun o günlerde bu kadarcık az ve basit araçları vardı.
Bayram günleri boyunca bayramlaşma ziyaretleri devam ederdi; bayramlıklarını giymiş büyükler ve küçüklerin, kadınlar ve erkeklerin renkli görüntüleri de ilgimizi çekerdi.
Yaşımız bayram namazına gidecek seviyeye gelince büyüklerimizin yanında camilere gitmeye başladık. İlk yıllarda sabah namazı ile bayram namazı arasındaki süreyi dolduran vaazdan fazla bir şey anlamazdık, uyukladığımız da olurdu, ama bayram namazının başlayacağını bildiren müezzinin okumaları başlayınca canlanır, heyecan içinde namaza katılır, tarif edilen bayram namazında hata etmemek için de çaktırmadan yanımızdaki büyüğümüzü takip ederdik.
Bir hatıra ile yazıyı bitirelim:
Uzunca bir süre ezan Türkçe okunduğu gibi cami içindeki bayram tekbirleri de “Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktur tapacak, Tanrı uludur…” şeklinde okunurdu. Bir bayram namazında yine Türkçe tekbir başlayınca dindar ve cesur bir ağır ceza reisi (hakim) kasıtlı olarak oturduğu müezzin mahfilinden şöyle seslendi: Ey cemaat, Türkçe ezan talimatı cami içindeki tekbire şamil değildir, tekbirimizi aslına uygun alalım, Allahu ekber Allahu ekber…”. İş yalnızca müezzinlere ve imamlara kalsaydı ne yaparlardı bilmiyorum, ama cemaat büyük bir heyecan ve haz içinde oldukça yüksek sesle yıllardır hasret kaldıkları tekbiri okumaya başladılar. Ağlayanlar ve nara atanlar da eksik değildi.
O bayram günlerinde ev sohbetlerinin baş konusu artık bir kahraman olan ağır ceza reisinin bu davranışı olmuştu.
Şimdi ne sokaklar boşalıyor, ne bayram namazından sonra tanıdıkları bekleyecek köşe başları var, ne bayram yerleri var, ne de bizi mutlu eden ve ceplerimizi boşaltan basit eğlenceler; çocukların bugünün bayramlarını nasıl hissettiklerini merak ediyorum!
Ahlakta adalet
04:0029/06/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adalet için yürüyoruz diyenlere adaletin ne olduğunu hatırlatmak için kaleme aldığım birkaç yazıdan bugün “ahlakta adalet” konulu ikincisini takdim ediyorum.
Ahlakta adalet
Ahlakta adalet
1 Haziran, Perşembe
İslam ahlakçıları Yunan filozoflarının da meşgul oldukları ahlakta adalet konusunu, Kur’an ve Sünnet kaynaklarından yararlanarak geliştirmişler ve ortaya bir “İslam ahlak felsefesi” çıkmıştır.
İslam ahlakçılarının açıklamalarına göre insanda mevcut olan şehvet (arzu), gadap (öfke) ve akıl (anlama, bilme, düşünme) Allah Teâlâ’nın insan için uygun bulduğu, olmazsa olmaz kıldığı güçlerdir. Bu güçler yaratılış amacına uygun kullanıldıklarında insanı kemale erdirir, güzel ahlak sahibi (erdemli, faziletli) kılar; iki ucu ile aşırılığa gidildiği zaman ise hem sahibine hem de başkalarına zarar verir, insanı rezil eder, erdemsiz ve değersiz hale getirir.
Akıl gücünün zeki insanlarda gerçekleşebilecek aşırılığı (ifratı) aklı kötüye kullanarak insanları aldatmak, çıkmazlara sokmak, onların gaflet ve ahmaklıklarından yararlanarak kötü amaçlara ulaşmak gibi şekillerde görülür. Aklın ters yönde aşırılığı (tefriti) ise ahmaklıktır; aklı gereği gibi kullanmamaktır, akılsız gibi davranmaktır. Bu iki uçtan uzak duran ve aklı yaratılış amacına uygun olarak kullanan, doğru düşünen, doğru bilen, doğru okuyan insan ise hikmet
sıfatına sahip olur.
Öfke (gadab) gücünün ifrat derecesi insanı zalim, despot, gücünü ölçüsüz kullanan, atılgan, zayıfları ezen ve bu cihetten erdemsiz kılar. Tefriti ise korkaklıktır. Öfkenin itidali, ortası, yaratılış amacına uygun kullanılışı şecaattir. Bu sıfata sahip olan insanlar hem kendi varlıklarını ve haklarını korurlar, hem de başkalarının, zalimler tarafından zulme uğramasını, ezilmesini, sömürülmesini engellemeye çalışırlar. Ahlak kahramanları şecaat sahibi olan insanlardır.
Şehvet (arzu) gücünün bir yönü cinsellikle, diğer yönü de beslenme ile ilgilidir. Cinsellik, cinsel arzu manasındaki şehvetin ifrat derecesi insanı iffetsiz, namussuz, namus düşkünü ve düşmanı, zinâkâr… kılar, tefrit derecesi ise bu gücü ihmal etmeye, gerektiği halde ve meşru olarak da kullanmamaya, aile sahibi olmamaya götürür. Şehveti aşırı uçlara kaçmadan kullananlar iffetli insanlardır ve bu sayede elde edilen erdemin adı da iffettir.
Beslenme, yeme içme şehveti (arzusu) aşırı uçlara kaçmadan kullanıldığında sağlıklı beslenme gerçekleşir; sağlıklı beslenme ise dünya hayatında insanın yeterince güçlü ve sağlıklı olmasını, bu sayede vazifelerini yapabilmesini sağlar.
Öfke, şehvet ve akıl güçlerini aşırı uçlara kaçmadan (i’tidal derecesinde) kullanmak kişiyi üç erdeme (fazilete) sahip kılar: Şecâat, iffet ve hikmet; işte bu üç erdem birlikte “ahlakta adâleti” temsil etmektedir.
Şecâattan, iffetten ve hikmetten yoksun olmanın veya bu üç erdemin eksikliğinin ferde ve cemiyete verdiği zarar tarihte ve günümüzde insanlığın en büyük problemidir.
Eğer adalet için yürünecekse önce “ahlakta adalet” için yürümek gerekiyor; çünkü önceki yazıda ele aldığımız “hukukta adaletin” de, gelecek yazıya konu edineceğimiz toplumda adaletin (sosyal adaletin) de gerçekleşme şartı ahlakta adalettir.
Ahlakta adalet yoksa ne hukukta adalet olur ne de toplumda!
Sosyal adalet
04:0030/06/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seküler bir yaklaşımda sosyal adalet şöyle tarif edilmiştir:
“Sosyal adalet en yalın anlatımla, nimet ve külfetlerin toplumda adil bir şekilde dağıtılmasıdır. Bir başka deyişle, toplumda herkesin hakça bir paylaşım olduğu konusunda genel bir kanaatinin bulunmasıdır.”
Sosyal adalet
Sosyal adalet
2 Haziran, Cuma
Yukarıdaki tanımlamayı tercih eden Dr. Onur Sunal’ın şu değerlendirmesi de dikkat çekicidir:
“Günümüzde, 2008 yılında yaşanan küresel iktisadi krizle birlikte son derece açık bir şekilde görülmüştür ki, sadece göstermelik bazı siyasal ve medeni hakların varlığı ve devlet müdahalesi olmadan iktisadi açıdan serbest piyasa ekonomisinin egemenliği, sonunda büyük adaletsizlikler ve eşitsizlikler doğurmaya oldukça yatkındır.”
Bize göre “Allah’ın insanlığa bahşettiği güç ve imkânların, toplum tarafından dengede tutulması, bu denge içinde herkesin hakkını alması, insanlığını gerçekleştirebilmesi” mânâsındaki adâlet, Kur’ân-ı Kerîm’de bütün nevileri ile ele alınmış ve gerçekleştirilmesi istenmiştir. “Şüphesiz Allah adâleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi (yardımı) emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve taşkınlığı yasaklar” (16/90) meâlindeki âyet İslâm’ın hukuk, ahlâk ve cemiyet nizâmının temelini teşkil etmektedir.
Önceki iki yazıda hukuk ve ahlakta adaleti ele almıştık, burada ise sosyal adalet üzerinde duracağız.
Kur’ân-ı Kerîm’in tâlîm ve telkîni çerçevesinde İslâm’ın getirdiği sosyal adâlet, toplum içinde her ferdin insanca yaşama, kâbiliyetlerini ortaya koyup geliştirme imkân ve fırsatını bulması ile gerçekleşmektedir. Kur’ân’ın insan anlayışı ve insanları değerlendirirken kullandığı ölçü, Müslüman toplumlarda sınıfların oluşmasını önlemiştir. İslâm, toplum içinde bir sosyal sınıf teşkil etmemek üzere “fakirlerin, zenginlerin, ilim, fazîlet ve beceri bakımından farklı insanların” bulunmasını tabîî bulmakta, bunda büyük hikmetlerin bulunduğuna işaret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in istediği, fakirliği ortadan kaldırarak bütün insanlar arasında ekonomik eşitlik sağlamak değil, fakirlerin tabîî ihtiyaçlarını temin etmek ve fakirliğin insanlar üzerindeki olumsuz tesir ve sonuçlarını, etkili tedbîrlerle önlemektir. Bu tedbîrlerin önemli ve etkili olanları şunlardır:
a) Çalışma imkânı olanlara iş bularak çalışıp üretmelerini ve bu yoldan ihtiyaçlarını gidermelerini sağlamak.
b) Toplumun vasıfsız emekten mühendisliğe, eğitime, yönetim ve askerliğe kadar çeşitli iş ve faaliyetlere ihtiyacını göz önüne alarak fertlerin, ehil ve kâbiliyetli bulundukları sahada çalışıp verimli olmalarını sağlamak.
c) Çalışarak, kâbiliyetini geliştirerek ihtiyaçlarını gideremeyenlerin insana yakışan bir hayat ve refah seviyesinde yaşamalarını sağlamak. Bunun da en önemli kaynakları beytülmâl (devletin hazînesi, malvarlığı), zekât ve yakınlar arasındaki nafaka mükellefiyetidir.
Genel olarak solcu oldukları bilinen CHP’lilerin yürüyüşlerinin amacı, dünyâda ve ülkemizde mevcut olmayan sosyal adâleti var etmek için ilgililerin dikkatini çekmeye yönelik de değildir. Milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını temin etmekte güçlük çekerken bunların derdine çare bulmak üzere yollara düşmek var iken bir kişinin, o da mahkeme kararıyla hapse mahkum olmasını protesto etmek için yürümeleri ibretlik bir olaydır.
Avrupa’da Lut kavmi
04:002/07/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başta Avrupa olmak üzere dünyada birçok ülke eşcinsellerin evlenmelerini yasal hale getirdi. İşte bu ülkeler:
Hollanda, Belçika, Kanada, İspanya, Danimarka, Norveç, İsveç, Portekiz, İzlanda, Fransa, İngiltere ve Galler, Lüksemburg, İrlanda, Arjantin, Uruguay, Amerika Birleşik Devletleri, Meksika, Almanya.
Bu sapıklar zincirine katılan son ülke Almanya oldu. Yasayla birlikle eşcinseller evlenmenin yanı sıra evlat da edinebilecekler.
Angela Merkel, siyasi çıkar sebebiyle oylamanın gerçekleşmesini sağlamış, ancak kendisi yasaya karşı oy kullanmış. Yasa 393’e karşı 226 oy gibi büyük bir farkla kabul edilmiş. Merkel, 24 Eylül’deki genel seçimden önce bu yasayı çıkararak rakiplerinin elindeki önemli bir kampanya kozunu kendi lehine çevirmeyi hedeflemiş olmalıdır.
Avrupa’da Lut kavmi
Avrupa’da Lut kavmi
22 Haziran, Perşembe
Eşcinsellerin evlenmesini yasal hale getiren ülkelerde elbette bunu istemeyenler, Almanya’da olduğu gibi parlamentolarda aleyhte oy verenler de var, ancak eşcinsellerin ve sınırsız özgürlükçülerin sesi bunları bastırıyor ve giderek Lut kavmi dünyada 18 ve Avrupa’da 13 ülkede hortluyor. Bu gidişin sonu muhtemelen Lut kavminin sonu gibi fiile uygun bir genel kriz, afet ve felaket olacaktır.
Şimdi bu Lut kavminin Kur’an’daki anlatımına bakalım:
Kur’an-ı Kerîm’de Lut kavminin yaptığı kötü fiilin, zorla tecavüz değil, rıza ile de olsa erkekler arasındaki cinsel ilişki olduğu açıktır, zorla olana tahsis etmenin delil ve dayanağı yoktur (Bak. 4/15 7/80 11/69 14/58 15/60 27/5 29/28...)
Yine yüce kitabımızda “nikah, tezvîc, zevc, zevce...” gibi ilgili kelimeler daima ve istisnasız olarak kadınla erkeğin evlenmesi manasında kullanılmıştır. Baştan beri cinslerin kendi aralarında cinsel ilişkilerine ve karşı cins ile nikahsız ilişkiye olumsuz bakmış ve bu fillere cezalar koymuştur.
Bizim “Kur’an Yolu” isimli tefsirimizden bir özet aktarma yapalım:
“Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. /İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir” Nisâ: 15-16).
Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin çeşitli ayetleri birbirini tamamlamış, âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece başlıca cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.
“Çirkin fiil” diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Buna göre:
a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; “Allah’ın onlara bir yol açması” ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.
b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve mânevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.
c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhşun cezası ise Nûr sûresinde açıklandığı üzere yüzer sopadır.
(Gelecek yazıda Lut Aleyhisselam ve kavmi)
Eşcinsele iyi (hoşgörülü) bakamayız
04:006/07/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: “Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz!” / “Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.”
Bahçeli: Yeni bir dönem başlayacak
Bahçeli: Yeni bir dönem başlayacak
20 Mayıs, Çarşamba
/ Kavminin cevabı, “Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!” demelerinden başka bir şey olmadı. / Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. / Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!” (A’râf: 80-84).
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim’in kardeşi Haran’ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. İbrâhim ile birlikte Irak’tan ayrılmış; Tevrat’ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore’de (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, livâtayı da meşrû hale getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları eleştirdi; kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah’tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi (bk. Şuarâ 26/160-164) ve bu yaptıkları sebebiyle onları “müsrifler” şeklinde niteledi. “Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan” anlamına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Sapıkların Peygamber'i dinlemek yerine onu ve diğer salih müminleri ülkeden kovmaya kalkışmaları bugün de benzerini Batı’da gördüğümüz ibretlik bir zihniyet ve davranıştır.
Kitap ve Sünnet’te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Ebû Hanîfe ve diğer bazı âlimler ise ta’zîri (hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir cezayı) yeterli bulmuşlardır.
İki yıl önce eşcinsele kötü bakış konusunu yazmıştım, birkaç paragrafı şöyle idi:
Din ve ifade özgürlüğü üzerine konuşan ve yazanlardan bazıları laik devletin dinler ve düşünceler karşısındaki tavrı ile toplumun tavrını birbirine karıştırıyorlar. Evet laik devlet bütün inançlara eşit mesafede durur, (hemen işaret edelim ki, bu da sözdedir, dünyada böyle bir duruş kamil manada yoktur). Devletin bu eşit mesafede duruşu da teorik olarak doğru olmakla beraber pratikte problemleri vardır. Mesela toplumunun kahir ekseriyeti Müslüman olan, Allah’ı inkar etmeyi kötü, eşcinselliği sapıklık ve ahlaksızlık olarak kabul eden bir toplumun devleti, ateist ve eşcinsel ile böyle olmayanlara eşit mesafede nasıl duracak, böyle yaparsa toplumla devlet nasıl barışacak, huzur, sükûn ve asayiş nasıl sağlanacak?
Asıl konumuza gelelim:
Türkiye toplumunda evet ate ve ateistler ile eşcinsellere kötü bakış yaygındır; ancak bu hem bir vakıadır, hem de bir haktır.
İnsan haklarına dayalı demokrasilerde bir kimsenin ate ve eşcinsel olma ve bu oluşları savunma hakları varsa, böyle olmayanların da kendi değerlerine dayalı olarak ateistlere ve eşcinsellere “kötü bakma” hakları, hatta Müslüman iseler vazifeleri vardır. Bunlara kötü bakanlar davranışlarını hukuk çerçevesi içinde tuttukları sürece kınanamazlar ve kimsenin bu “kötü bakmayı” yok etmek için baskı yapma hakkı yoktur. Baskı yapmak şöyle dursun sosyo-kültürel tedbirler alarak insanların -inanca ve ahlaka dayalı- bakışlarını değiştirmeye çalışmak bile inanç ve düşünce özgürlüğüne aykırıdır.
Evet, bir Müslüman ateiste ve eşcinsele kötü bakar, Allah’ı inkar etmenin ve cinsel sapıklığın kötü olduğuna inanır, böyle düşünür, bu inanç ve düşüncesini savunur, çocuklarını da bu anlayış içinde eğitir. Bütün bunlar da demokrasinin ve laikliğin koruması altında olmalıdır.
Laik devlet Müslümanın elini ve dilini bağlayabilir, ama kalbini (bakışını, kanaatini) bağlayamaz, Müslüman en azından düşünce, kanaat ve değerlendirme olarak “kötüye kötü bakmaya” devam eder.
ABD, BAE, Ürdün ve diğerleri
04:007/07/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir süre önce Birleşik Arap Emirlikleri'nden (BAE) bir yetkili ABD’ye şu mealde bir mesaj iletmişti: Ortadoğu’da bizden ve Ürdün’den başka güveneceğiniz bir müttefikiniz yoktur.
THY’nin yağış önlemi uçuşları geciktirdi
THY’nin yağış önlemi uçuşları geciktirdi
21 Mayıs, Perşembe
Ama bu ABD için yeterli değildi, o haram olan çıkarları için bütün Ortadoğu’ya hatta bütün dünyaya talip idi. Kim onun bu toprak doyurası aç gözünü gölgelemek ve tekerine taş koymak isterse veya böyle bir ihtimal varsa ABD onu çeşitli oyunlarla dize getirecek, kendine tabi kılacaktı. Bu oyunlar arasında hepsi vicdana, dine, hukuka aykırı olmak üzere neler yok ki: Canbaza baktırır, horoz şekeri verir, gizli ajanlarını göndererek ve ülkelerdeki işbirlikçilerini kullanarak ülkelerde fitne, fesat, çatışma, terör, yalan yanlış algı… oluşturur.
Son günlerde Katar üzerindeki dört ülkenin ambargo yoluyla uyguladıkları baskı da ABD’nin bu oyunlarından biridir.
Peki niçin Katar?
Çünkü bu ülke, yine ABD’ye boyun eğmeyen ülkelerin başında gelen Türkiye ile de iyi ilişkiler kurarak ümmetin başına bela olan sözde İslam ülkesi yöneticilerini kızdırıyor, ABD’ye boyun eğmiyor, teröristlere değil, ümmeti açık ve gizli esaretten, sömürüden kurtarmak isteyen meşru İslâmî hareketlere destek veriyor.
Diğerleri ne yapıyor?
Suud’un resmi uleması yıllardan beri İhvan (ve ona bağlı olarak Hamas) hakkında konuşmalar yaparak, fetvalar çıkararak, kitaplar yayınlayarak onların neredeyse kafir olduklarını ve kesinlikle de terörist olduklarını ilan ediyor. Ulemanın bu davranışı yöneticileri de memnun ediyor; çünkü İhvan krallığa ve saltanat sistemine karşı, İslâmî demokrasi istiyor, ümmetin kendi kaderini kendisi belirlesin diyor, her türlü sömürü ve sömürgeciliğe karşı çıkıyor, İslam’ın hayatın bütününde olması için çaba gösteriyor…
Diğerleri ne yapıyor?
İşte bazı örnekler:
Mısır’da neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Mısır olayı, Batı’nın çifte standardını, utanmazlığını, menfaati için çiğnemeyeceği bir değerinin bulunmadığını açıkça ortaya çıkarmıştır.
Timetürk’ün meşkür gayretini takdir özetle ondan da bazı örnekler aktarıyorum:
Birleşik Arap Emirlikleri Arap Baharı'nı boğmak için milyarlarca doları Suudi Arabistan’la birlikte harcamıştır.
1948 yılında işgal edilen Filistin topraklarındaki İslamî Hareket Başkan Yardımcısı Şeyh Kemal Hatib, işgal altındaki Kudüs’te evlerin Siyonist yerleşim birimleriyle ilgilenen Siyonist örgüt ve çetelere satılması olayına Birleşik Arap Emirlikleri’nin karıştığını söyledi.
Quds Televizyonu’nun canlı yayınına katılan İslamî Hareket lideri Şeyh Hatib, Birleşik Arap Emirlikleri’nin gönderdiği paraların ardından Mescidi Aksa’nın güneyinde bulunan Silvan Mahallesi’nde en son 22 evin Siyonist Elad örgütüne satıldığını ifade etti. Şeyh Hatip verdiği bilginin devamında, emirliklerin gönderdiği paraların önce Filistin Bankası’na yatırıldığını, ardından çantalar halinde ev sahiplerine teslim edildiğini söyledi… Siyonistlere evlerini ve topraklarını satmamakta kararlı Filistinliler, Arap emirlikleri gibi dost görünümlü düşmanların oyun ve entrikalarıyla evlerini dolaylı yollarla satmış oluyorlar.
Diğer taraftan geçtiğimiz gün, Filistin İslami Hareketi Lideri Raid Salah da yaptığı açıklamada, BAE’nin Filistin’de gayrimenkul satın alarak, bunları İsrailli yerleşimcilere sattığını söylemişti.
Birleşik Arap Emirlikleri Libya’da Hafter kuvvetlerine karşı havadan mühimmat ve askeri destek veriyordu. Trablus Havalimanı’nı devrimciler ele geçirmek için kuşattıklarında havaalanı devrimcilerin eline geçmesin diye kimliği belirsiz uçaklarca bombalanıyordu. Daha sonra bu uçakların Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait olduğu ve Mısır’ın da lojistik destek verdiği ortaya çıktı. Devrimciler havaalanını ele geçirince Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya’da karıştığı işler de açığa çıkmaya başladı.
Birleşik Arap Emirlikleri'nin Suud ve Mısır’la birlikte başını çektiği ülkeler Türkiye’yi Libya’nın içişlerine karışmakla, İhvan ve aşırı gruplara destek vermekle suçluyorlardı. Devrimci güçlere sürekli Türkiye’nin destek verdiğini ifade eden Birleşik Arap Emirlikleri, Suud ve Mısır’ın foyasını Timetürk Trablus Havaalanı'nda ele geçirdiği fotoğraflarla ortaya çıkardı
Gazze’de emekli bir istihbarat yetkilisi, Katar krizi ile daha çok gündeme gelen Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ve diğer yabancı istihbarat örgütlerinin Gazze’deki oyunu hakkında özel açıklamalarda bulundu… “BAE, Gazze’de gün geçtikçe güçlenen direnişi zayıflatmak ve etkisiz hale getirmek için bazı Filistinli gençleri para karşılığında kendi safına çekiyor” dedi.
BAE’nin Filistin’de, Mısır’da ve Orta Afrika’da Müslümanların aleyhine gizli çalışmalar yürüttüğünü belirten yetkili, “Amerika’nın nerde bir menfaati ve kirli işi varsa, orada BAE’yi görmek her zaman mümkündür” açıklamasında bulundu.
Filistinli yetkili aynı zamanda söz konusu ülkenin Gazze’ye insani yardımlar gönderme yöntemi başta olmak üzere birçok çeşitli hileyle insanları kendi safına çekerek bölgede nüfuz sahibi olmaya çalıştığına dikkat çekti.
Katar krizi sırasında Washington’daki BAE büyükelçisinin İsrail ile olan gizli yazışmalarının sızdırıldığını hatırlatan yetkili, “BAE’nin şu anki görevi, bölgede Batı'nın ve özellikle de İsrail’in güvenliğini tehdit eden her türlü İslami 'tehlikeyle' mücadele etmektir. Geçtiğimiz son 10 yıl içinde BAE, Mali, Somali, Nijerya, Çeçenistan ve Kosova başta olmak üzere birçok ülkede ABD ile birlikte Müslümanları hedef alan büyük çaplı 7 operasyona katıldı” dedi.
Dindarlık araştırmaları ve tartışmaları
04:009/07/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sağdan soldan bazı şahıslar ve kuruluşlar Türkiye’de dindarlaşmanın seyri üzerinde araştırmalar yapıyorlar, sonra da bu araştırmalar tartışılıyor, üzerine fikir ve hüküm bina ediliyor.
Bu arada tarafsız ve duygusuz görüntüler bulunsa da mesela dindarlığın artması, tamamlanması ve güçlenmesi bir tarafı sevindirirken diğer tarafı pek memnun etmiyor.
Türkiye’de ve dünyada dindarlığın artıp güçlenmesi de tersinin olması da kendiliğinden, tabii amillere bağlı ve kaçınılmaz değildir. Aşağıda insanı yaratan Allah’ın ona nasıl bir mahiyet ve kabiliyet verdiğini O’nun kitabından aktararak açıklamaya çalışacağım. Bundan da anlaşılan odur ki, dindarlığın artması için uygun ve yoğun din eğitimine ihtiyaç vardır. Bu eğitim ihmal edilir, insanın dindarlaşma seyri başka (olumsuz) amillerin eline bırakılırsa elbette dindarlaşma gevşeyecek, azalacak ve eksilecektir. Böyle olmasaydı Allah, kulunu kendi haline bırakır, Kitap ve Peygamber göndererek onların dindarlaşmasına yardım etmezdi.
Dindarlık araştırmaları ve tartışmaları
Dindarlık araştırmaları ve tartışmaları
2 Temmuz, Pazar
Dinin hem bu dünyada hem de ebedi âlemde insana mutluluk vereceğini ve yaratılış amacını gerçekleştireceğini kabul eden ve buna iman eden müminlere düşen vazife din eğitimini her çeşit faaliyetin önünde tutmaktır.
Şems suresinin 7-10. âyetlerinde nefs (insanın özü, ruhu, ebedi olacak unsuru) üzerine yemin edilmesi onun fıtrî üstünlüğüne işaret eder. İnsanın ebedî saadete nail olabilmesi için Allah Resulünü (s.a.) örnek alarak nefsini eğitmesi şarttır ve bu insanın kemale, kâmil insan, has kul olmaya yolculuğu demektir.
Allah Teâlâ o surede şöyle buyuruyor:
“Nefse ve onu (insanın özü olarak yaratan) şekillendirip düzenleyene; /Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene! / Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir./Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir” (Şems: 7-10).
Âyette geçen “Nefsin şekillendirilip düzenlenmesinden” maksat ona maddî ve mânevî güç, kabiliyet ve güdülerin yerleştirilmesi, her gücün yapacağı görevin tayin edilmesi ve nefse bu güçleri kullanacak organların verilmesidir. 8. âyette her türlü kötülük, günah ve sapmayı “fücur”; bunun karşıtı olan doğruluk, iyilik ve hak yolda kararlılık ise takvâ kelimeleriyle ifade edilmiştir.
Böylece Kur’an’ın insan anlayışının bir özeti sayılabilecek olan 7-8. âyetler, insanın ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olduğunu, iyilik veya kötülük yollarından dilediğini seçebilecek bir tabiatta yaratıldığını ve onun kurtuluş veya mahvoluşunun bu seçime bağlı bulunduğunu göstermektedir.
Ruh ve nefsi aynı şey olarak anlayanlar varsa da doğrusu bu ikisinin farklı varlıklar olduğudur. Allah’ın kullarına üfürdüğü ruh şahsî değil, umumidir; tek bir enerji merkezinden gelip ampulleri aydınlatan elektrik gibidir ve ilâhîdir, Allah’a aittir, halk âlemine değil, emir âlemine dahildir, nefis için Allah’ın rızasına götüren yolu aydınlatır veya onu bu yola çeker. İnsanın tabiatında ve yapısında (nefsinde) Allah’ın rızasına aykırı yola çeken güçler de (heyecanlar, güdüler, ihtiyaçlar) vardır; ayrıca şeytanın da işi, insanı Allah yolundan saptırmaya çalışmaktır. İnsan (nefis), aldığı eğitim ve iradesi sayesinde bu iki çekim merkezi arasında mücadele ve imtihan vererek dünya hayatında kulluğunu ve tekâmülünü gerçekleştirmeye çalışır, çalışması gerekir, bunun için yaratılmıştır.
Avrupa İslam’ı ve Müslümanları istemiyor
04:0013/07/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanı iki âlemde mutlu edecek, insanın yaratılış amacını gerçekleştirmesi için en uygun yolu gösterecek ve hayatın bütün alanlarını kapsayan bir dinden mahrum olan Avrupa bir yandan özgürlük adına fıtrata isyan edip sapık ilişkileri meşrulaştırıyor, aslı yok olmuş dini aklına ve arzularına uyduruyor, olmadı tamamen terk edip dinsizliği seçiyor, diğer yandan oradaki din boşluğunu dolduracak İslam’ı ve onu iyi kötü yaşayan Müslümanları istemiyor.
Avrupa İslam’ı ve Müslümanları istemiyor
Avrupa İslam’ı ve Müslümanları istemiyor
2 Temmuz, Pazar
Bu konuda birçok Avrupalı yetkilinin açık ifadeleri var; ortak noktası şu: Avrupa’da İslam’ın yayılmasını, Müslümanların çoğalmasını ve itibar kazanmalarını istemiyoruz. Bu işin dini ve ideolojik boyutu.
Vaktiyle sokakları süpürtmek, insanı bitiren maden ocaklarında çalıştırmak, zor, riskli ve külfetli işleri üzerlerine yıkmak için İslam ülkelerinden işçi devşirmişlerdi, şimdi orada işler kötüye gitmeye başladı, sömürgelerden çaldıkları servet, tefecilikle yığdıkları para tükenmeye, ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olmaya başladı, bu yüzden Avrupa’daki Müslümanların varlığına göz diktiler; bu da işin ekonomik tarafı.
Bir iki gün önce İspanya’da bir yürüyüş yapıldı, pankartlarda “İspanya’da cami ve Müslüman istemiyoruz” yazılı idi. Bunu görünce Endülüs İslam Devleti'nin çöküşünü, bu çöküşü takip eden acımasız, vahşi, hayvanlara bile yakışmayan katliamları hatırladım.
Papaz Bartolome de Las Casas 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e anılarını takdim etmişti. Dominiken tarikatına mensup olan Las Casas tarihin tanık olduğu en büyük katliamlardan birinin nasıl işlendiğini bu hatıratta, tüyleri diken diken eden, vicdanı isyan ettiren ayrıntıları ile anlatıyor ve Tanrı adına yola çıkılan bu seferlerde, Tanrı adına hareket edenlerin nasıl vahşileştiğini gözler önüne seriyordu. İbret için okunmasını tavsiye ederim
Kısa bir tarih notu:
İspanya’daki sonuncu İslâm devleti olan Endülüs Devleti, 2 Ocak 1492’de İspanyolların eline geçti. Vahşi Hıristiyan İspanyollar, Endülüs Devleti’ni yıkınca ilim merkezi olan Endülüs’teki Müslümanları yok etmekle kalmadılar, eşsiz sanat eserlerini de tahrip ettiler. Bu sırada Avrupa’nın en büyük ve medenî şehri olan Gırnata, feci yağmalara mâruz kaldı. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden olan ve birkaç yüz bin kitabı bir araya getiren Gırnata Kütüphanesi’nin kitapları, Kardinal Cisneros’un emri ve Kral ile Kraliçe’nin tasvibiyle şehrin büyük meydanında tamamen yakıldı. Bu kitapların mühim kısmı, yeryüzünde tek nüsha idi.
Halbuki Müslümanlar, medeniyeti İspanya’dan Avrupa’ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup, Batı'ya ilim ve fen ışıklarını yaydı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, ilerlemenin temelini attı. Dünya yüzündeki ilk üniversite, Fas’ın Fez şehrinde bulunan Keyruvan üniversitesidir. Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, Kurtuba’da dünyanın ilk tıp fakültesini kurdu. Bu fakülteye Avrupa’nın kralları bile tedavi için gelirlerdi.
Bugünkü dünyanın oyuncuları, patronları, fıtrî akıl ve insaflarını kaybetmemiş düşünürlerini de dinleyerek servetin ve refahın (Allah’ın bütün insanlar için yarattığı rızkın) adil dağılımını sağlayacak yeni bir dünya düzeni kurmazlarsa “ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde” mısraına örnek olacaklardır.
Düşman düşmanlığını yapıyor biz dostlara bakalım
04:0014/07/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
15 Temmuz darbe girişimine “senaryo, kontrollü, iktidarın işi” diyenlerin ya akılları veya vicdanları arızalı olduğundan bunları muhatap almak ve gerçeği bu iddiaya karşı savunmak abes ile iştigaldir.
Düşman düşmanlığını yapıyor biz dostlara bakalım
Düşman düşmanlığını yapıyor biz dostlara bakalım
1 Temmuz, Cumartesi
Kesin deliller gösteriyor ki, ortada askerin ve güvenlik güçlerinin bir kısmını iğfal eden bir örgüt, AK Parti iktidarından ve özellikle onun lideri Erdoğan’dan memnun olmayan dış yapıların destek ve talimatıyla bu teşebbüsü gerçekleştirmiştir.
Uzun yıllar hemen herkesi kandıran, suret-i haktan görünmeyi beceren, aynı çeşitten başkalarında da bulunan bazı kusurları olsa da “hizmetleri” olduğu kanaati ile onlara mensup bulunmayan birçok Müslümanın desteğini alan F. Gülen örgütü (sonraki adıyla Fetö terör örgütü) bu çılgın teşebbüste niçin bulundu ve dış mihraklarla niçin işbirliği yaptı?
Örgütün lideri kendisinin seçilmiş bir kurtarıcı olduğuna inanıyor (ya hasta veya bilerek istismar ediyor), yıllar içinde kendi din anlayışı çerçevesinde hareketini başarıya ulaştırmak için gece gündüz çalışıyor, birçok aldatılmış adanmışı etrafına topluyor, ülkemizde ve dünyada başta okullar olmak üzere ticari ve kültürel alanlarda da örgütünü yayıyor. Başta gizlese de giderek anlaşılıyor ki, bu kişinin din anlayışı sahih İslam anlayışından uzak bir çeşit “dinler çorbası”. Bu sebeple de kendisini bağlayan bir “İslam imanı ve ahlakı yok”. “Amaç için her şey meşrudur” düsturu onun “ahlak ilkesi” oluyor. İşte bu adam, AK Parti iktidarı ve özellikle R. Tayyip Erdoğan, isteklerinin bir kısmını reddedince, ona boyun eğmeyince, içeride ve dışarıda onun istediği gibi hareket etmeyince iktidarı ondan alıp kendisine uşaklık edecek bir başka gruba vermeye karar veriyor.
Peki ABD, AB ve diğerleri, Türkiye’de darbe olmasını ve Erdoğan’ın devrilmesini niçin istiyorlar?
Bu sorunun cevabını bilmeyen yok, ama bazı sebepleri hatırlatmak ve daima hatırda tutmak da faydadan hâlî değildir.
Başka dinden veya dinsiz olanlar dünyanın herhangi bir yerinde İslam’ın kâmil manada yaşanmasına karşılar; çünkü bu din böyle yaşandığında onlar zulümlerini sürdüremezler, güçlü zayıfı ezemez, yüzyıllardır yaptıkları hırsızlık ve gasıp suçlarına devam edemezler, Allah’ın kullarını kendilerine kul ve köle edinemezler, insanlığın aleyhine olan ideolojik hedeflerine erişemezler…
Çünkü R. Tayyip Erdoğan, dünyanın önemli bir kısmını sömüren, sömürüyü devam ettirebilmek için siyasi, askeri, kültürel… örgütlenmeler yapmış bulunan bu patronlara “yeter artık, oyun bitsin, zulüm sona ersin, adalet gelsin, dünya beşten büyüktür, haklı olan güçlüdür, haksız güçlüye karşı onu desteklemek gerekir, İsrail’in Siyonist hedefleri haklı değildir, ABD’yi arkasına alarak ve güce dayanarak yaptığı zulümlere karşı durmak gerekir, AB ve ABD çifte standart uyguluyor, demokrasi, insan hakları vb. değerleri istismar ediyorlar…" diyor.
Çünkü Erdoğan TC. istihbaratını bağımsızlaştırmak, millileştirmek istiyor, bu maksatla kurumun başına getirdiği Hakan Fidan hedefe doğru önemli adımlar atmış bulunuyor.
Çünkü Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti iktidarı sağlık, ekonomi, eğitim, ulaşım, istihdam, yoksullukla mücadele… konularında aldığı önemli tedbirlerle, gerçekleştirdiği reformlarla ülke insanını refaha, ülkeyi huzur ve istikrara götürüyor.
Çünkü TC. başkanlık sistemi geldiğinde iç ve dış muhalifler artık iktidarları istedikleri gibi değiştiremeyecek, icraatı baltalayamayacak, otellerde pazarlıklar yapamayacak, ülkede güven ve siyasi istikrarsızlık oluşturarak elimizi kolumuzu bağlayamayacaklardır.
Çünkü Erdoğan İslam ülkeleri arası birlik ve dayanışmadan yanadır, Müslümanları uyarmakta, sömürgecilerin oyununa gelerek parçalanmayı, birbirine düşmeyi engellemeye çalışmaktadır…
Hakan Fidan olayı öncesinden -hatta onun atanması safhasından- başlayan çeşitli şekilleriyle darbe teşebbüsleri çok şükür bugüne kadar başarısız kılındı. Onlar durmayacak, asla vazgeçmeyecekler; biz de gittikçe güç ve tecrübe kazanarak daha güçlü direnecek, karşı koyacağız. Düşman düşmanlığını yapacak, biz dostlara bakacak, onlarla iş tutacağız.
Biz bir adım atarsak Allah daha fazlasını lütfedecektir.
.Yine “Şeriat geliyor” teranesi
04:0016/07/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP, Kemalistler, beyaz Türkler, 1950 den önce ülkenin kaymağını haksız olarak lüpleyen tabakanın mirasçıları… Bütün bunlar bu ülkenin asıl unsuru olan insanları –ki, büyük çoğunluğu teşkil ediyor- beğenmezler, sevmezler, onlara tepeden bakarlar, değerlerini asla paylaşmazlar, onlarla aynı ülkede hayatı paylaşmaya ya mecburen veya kendilerine hizmet etsinler diye tahammül ederler.
Bu kesimin ülkeye ve dünyaya verebilecekleri bir değer, bir manevi fayda yoktur; çünkü onlar bir zamanlar Avrupa’yı karanlıklardan çıkarıp aydınlanmalarını sağlayan İslam medeniyeti ile de Selçuklu ve Osmanlı Türklüğünün o medeniyeti temsil eden mirasına da sırtlarını dönmüşlerdir.
Peki yönlerini nereye dönmüşlerdir?
Tabii Batı’ya.
Nasıl dönmüşlerdir?
Batılı değerleri yeniden üreterek değil, taklid ederek. Şu halde onların Batı’ya ve dünyaya verebilecekleri bir şey de yoktur.
Bunlara göre ülkeyi ancak kendileri yönetmeli, milli eğitim ancak kendilerinin devamını sağlama işlevini görmeli, büyük sermaye, servet ve işler ancak kendilerinin tekelinde olmalıdır.
Yine “Şeriat geliyor” teranesi
Yine “Şeriat geliyor” teranesi
9 Temmuz, Pazar
Böyle bir düşünce ve uygulama eşyanın tabiatına aykırı olduğu için ancak silah zoruyla, tehditler ve şantajlarla uygulama sahası bulabilir; böyle de olmuş, dünyanın gidişi aksi yönde zorlayınca büyük kitle oyunu bozmuş, çevreden merkeze yürüyüş başlamış, ülkenin asıl unsuru her alanda biz de varız ve var olacağız demişlerdir.
Bu beyaz Türkler şimdilerde “insan hakları, demokrasi, aydınlanma, çağdaş medeniyet ve değerler” gibi kavramlara sarılmış olsalar da yaptıkları diktadır, silah zoruyla, insanları idam ve zindan korkusuyla sindirerek hedeflerine ulaşmak olmuştur. Bugün de ümitlerini ya sokak hareketlerine (anarşiye, kaosa, ülkeyi mahvetme pahasına halk isyana ve teröre) veya askeri darbeye bağlamışlardır; siz onların söylemlerine bakmayın, eylemleri bundan ibarettir.
Beğenmedikleri ve tehlikeli gördükleri büyük kitle (Müslüman halkmız) ise yaptıklarını ve bugüne kadar elde ettiklerini, kazanımlarını daima demokrasiye bağlı kalarak ve onu uygulayarak elde etmişlerdir. Bugün de büyük kitlesi (yüzde elliden fazla halkımız) demokrasiden yana, karşı taraf ise sokaktan ve darbeden yanadır.
Bu mukaddimeden sonra bu beyaz Türklerden birinin bir yazısına bakalım. Bu zata bir okuyucu mektubu gelmiş, kendisi de bunu onaylayarak köşesinde yayınlamış:
“Bu ülkede sadece adaleti değil, iyi, güzel ve doğru olan her şeyi bozan bir eğitim sistemi var.
İktidar yetkilileri, sık sık ‘sessiz devrim’ den söz ediyorlar..
Doğru söylüyorlar aslında... Türkiye AKP ile bir ‘sessiz devrim’ süreci yaşıyor..
Sessiz devrimin öncüsü ve lokomotifi eğitim...
Zorunlu din dersleri, Kur'an kursları, Arapça ve Osmanlıca dersleri, tüm okulların imam hatiplileştirilmesi, şeriat eğitiminin din eğitimi içine serpiştirilmesi, son olarak tüm okullara zorunlu ibadet ünitelerinin eklenmesi...
Eğitim yoluyla, bir ülke son derece trajik ve dramatik bir şekilde dönüşüyor...
Rejim ve siyasal yapı değişiyor; hukuk ve demokrasi ortadan kalkıyor..
Sessiz devrimle, Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyet sonlandırılıyor..
Cumhuriyet aydınlanması ve Anadolu rönesansı, yerini karanlığa bırakıyor..
Anadolu topraklarında, kendine özgü bir İslam Cumhuriyeti kuruluyor..
Hem de legal bir şekilde... Anayasal ve yasal çerçeve içinde...
Bu sessiz devrimle, bir ülkenin geleceği yok ediliyor.
Eğitim düzelmezse, hiçbir şey düzelmeyecek..
Bir yürüyüş de, bir eylem de eğitim için yapmak gerekiyor. Acilen... Daha büyük, daha görkemli.”
(Bir yazı da bu satırları değerlendirmek için yazalım).
Şeriat geliyor mu?
04:0020/07/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP’nin eskisi ve yenisi, Kemalistler, Batıcılar, Marksistler, masonlar… oldum olası İslam’ı ve dindar Müslümanları sevmezler; dinin toplum hayatında görünür olmasına razı olmazlar, laikliği “devlet eliyle dindarlığın azaltılması, dinin özel alanlara hapsedilmesi, din hürriyetinin olabildiğince daraltılması”
Şeriat geliyor mu?
Şeriat geliyor mu?
1 Temmuz, Cumartesi
olarak anlar ve uygularlar.
Dini, dindarı ve toplumumuzu bilmedikleri için ezanı, Kur’an’ı, tarikatları, din eğitim ve öğretimini, dini kıyafetleri ve merasimleri yasaklayarak amaçlarına ulaşabileceklerini zannederler. Bu batıl zan üzerine bina ettikleri değişimler ve devirmeler amaçlarının tersini doğurur; onları iktidardan eder, ebedi muhalefet vazifesini üstlenirler; bize göre de yasaklar sebebiyle yer altına inen kontrolsüz, usul dışı dini hayatın birçok sakıncası söz konusudur.
Ak Parti iktidarı ne yaptı?
Laik ve seküler demokrasilerde var olan din özgürlüğünü Türkiye’de de uygulamaya koydu. Bu ülkede kimsenin inancına, inançsızlığına, özel hayatında uyguladığı ahlak anlayışına, kılık ve kıyafetine… karışma, müdahale ve engelleme yok. Eskiden dindarlara din ve düşünce özgürlüğü yoktu, Ak Parti bu özgürlüğü onlara da getirdi, olup biten bundan ibarettir.
Bir önceki yazımda bir yazarın “Türkiye’de sessiz bir devrim oluyor, İslâmî düzen geliyor” mealindeki yakınmasını nakletmiştim. Bu yazarın argüman olarak kullandığı değişimi hatırlayalım:
“Zorunlu din dersleri, Kur'an kursları, Arapça ve Osmanlıca dersleri, tüm okulların imam hatiplileştirilmesi, şeriat eğitiminin din eğitimi içine serpiştirilmesi, son olarak tüm okullara zorunlu ibadet ünitelerinin eklenmesi...”
Yazara göre bunlar sebebiyle “laik cumhuriyet sonlandırılıyor”, yerine “İslam cumhuriyeti kuruluyor”.
Ve yine bağnaz ve cahil yazara göre bu yüzden “Cumhuriyet aydınlanması ve Anadolu rönesansı, yerini karanlığa bırakıyor”.
Demokrasilerde uygulanan din özgürlüğünün gereği olan bu değişim, bu birkaç isteğe bağlı ders ve isteyen öğrencinin ibadetini yapabilmesi için özel bir mekanın tahsisi ile bir ülkede rejimin değiştiğini iddia etmek akıl kârı değildir; ama “inkılap yobazlığı” aklı kullanmaya da engel olabilir.
“Cumhuriyet aydınlanması ve Anadolu rönesansı, yerini karanlığa bırakıyor” ifadesi ise İslam’a, Müslümanlara ve İslam medeniyetine hakarettir. İslam karanlığa değil, aydınlığa, nura, düşünmeye, bilgiye, güzel ahlaka, adalete… çağırır; bu çağrıya uyan Müslümanlardır Batı’yı ortaçağ karanlığından kurtaranlar.
Bu milletin aydını Cumhuriyetten önce de sonra da aydındır; aydın ise Batı taklitçisi değildir, kendi din, kültür ve medeniyetini terk etmeden çağdaşlaşmayı bilen ve beceren insanımızdır.
Rönesans Hristiyanlıktan eski Yunan uygarlığına göç olduğuna göre bu yazara göre Anadolu rönesansı İslam’dan nereye göç ile gerçekleşmiştir?
Yazarın takıldığı “zorunlu din dersi”ne gelelim.
Türkiye’de böyle bir ders yok. “Din kültürü ahlak bilgisi” dersi var. Bu dersin amacı ise insanları zorla Müslüman yapmak, istemeyene din eğitimi vermek değildir. Maksat milli birlik ve beraberliği zedeleyen cehalet ve taassubu ortadan kaldırmak, insanımızın dinler, ahlak, İslam, kültürümüz ve medeniyetimiz hakkında doğru bilgi sahibi olmalarını sağlamaktır.
Eğer yazar da bu dersi okumuş olsaydı yine Müslüman olmayabilirdi ama bu kadar yanlış yapmaz, saçmalamaz, sapı samana karıştırmaz, bu denli bir taassup ve cehalet içinde kalmazdı.
Neyi daha çok seviyoruz?
04:0021/07/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tekâsür suresinde Allah Teâlâ mealen “dünyalıkları çoğaltma kaygısı ve kavgası sizi öylesine hükmü altına aldı ki, kabirlere gidip burada bile kimin aşireti çok yarışına girdiniz” buyuruyor.
Neyi daha çok seviyoruz?
Neyi daha çok seviyoruz?
1 Temmuz, Cumartesi
Allah’ın has kulları, evliyâsı, O’nu ve Resulünü kendilerinden bile çok sevme saadetine erişmiş kâmil insanlar dünyalıkları çoğaltma peşinde koşmazlar, Allah onlara dünyalık verirse de buna bağlanmaz, biriktirip üstüne yatmaz, onu sevgilisinin rızası için nasıl gerekiyorsa öyle kullanırlar. Bu kulların mutluluğu fani, gelip geçici, ebediyyete taşıma imkanı olmayan varlıklarla değil, insanı Allah sevgisine kavuşturan amellerle olur.
Hepimiz kendimizi hesaba çekmeliyiz, sorgulamalıyız, şu sorulara cevap bulmalıyız:
Ben gerçekten en çok neyi ve kimi seviyorum? Eğer sözde “Allah’ı ve Resulünü” ise bu sevgi için ne yapıyorum?
Ömrümün büyük bir kısmını kefenimin içine sığdıramayacağım dünyalık edinmek, onun peşinde koşmak ve onları sevmek, onlarla mutlu olmak şeklinde mi geçirdim, yoksa vazife icabı dünyalıklarla meşgul olsam bile gönlümü onlara bağlamamaya, mutluluğu Allah ve Resulullah sevgisinde aramaya muvaffak olabildim mi?
Allah Resulü (s.a.) şöyle buyurmuştu: “Allah’ı ve beni kendinden, malından ve ailesinden daha fazla sevmeyen (gerçek ve halis) mümin olmaz”.
Biz Allah’ı ve Resulünü kendimizden daha çok seviyor muyuz?
Eğer bu soruya cevabımız “Evet” ise ömrümüzü neyin peşinde tüketiyor, imkan ve servetimizi nasıl kazanıyor ve hangi sevgi uğruna harcıyoruz?
Bu soruları soralım ve sevgimizin hedefini dert edinelim; çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Peygamber’inden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu (kıyameti) gerçekleştirinceye kadar bekleyin. Allah günaha saplanmış kimseleri hidayete erdirmez. (Tevbe: 10/24)
“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Âl-i İmran:3/31).
Allah Teâlâ’nın Peygamberimizi (s.a.) sevdiğini açıklaması ve bizim de bu kutsal sevgiye nail olabilmemiz için bir fırsat lütfetmesi ne büyük bir devlet, ne büyük bir nimet; demek ki, O’nun sevgilisinin yolunu izlersek, ahlakını özümsersek, ona özgü olmayan her hususta onun gibi olmaya çalışırsak Allah bizi de sevecektir.
Allah’ın Sevgilisinin terbiye ettiği sahâbe içinde servet sahibi olanlar da vardı; ama Allah yolunda harcama teklifi gelince servetlerinin tamamını, yarısını, önemli bir kısmını derhal verirler, kimi ve neyi en çok sevdiklerini ispat ederlerdi.
Savaşta barışta onu korumak için canını, elini ayağını kaybetmiş birçok sahabe vardır.
Tasavvuf erbabına göre Allah Teâlâ, Peygamberimize olan sevgisi yüzünden başka şeyleri yaratmıştır; işte yaratılmış hiçbir şey yok iken Allah’ın, Peygamberimize olan sevgisi (hubb-i sırf) aynı zamanda “hakikat-i Muhammediyye”dir. Seyrü sülûkün amacı da o mahabbetten nasip almaktır.
Allah cümlemizi sevgide şirkten korusun vesselam.
(Bu yazıyı, dünyalık edinme imkanları artan İslami kesimde gördüğüm “lüküs hayat düşkünlüğü” sebebiyle yazdım.)
Bugünkü dünya düzeninde güçlü olan haklı oluyor
04:0027/07/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlıktan devam edeyim: Öyle ise İslam dünyası, diğer mazlum ve mağdur ülkeler ve özellikle biz de güçlü olmalı ve gücümüzü hakkın, hukukun, adaletin ve haklının yanına koymalıyız.
Bugünkü dünya düzeninde güçlü olan haklı oluyor
Bugünkü dünya düzeninde güçlü olan haklı oluyor
1 Temmuz, Cumartesi
Güç deyince bunun ilmî, siyasi, ekonomik, uluslararası ilişkilerde uygun örgütlenme ve örgütleri kullanma, lobicilik gibi çeşitleri de var elbette, ama zalimlerin taleplerini elde etmek ve önüne çıkan mazlumları bertaraf etmek için kullandıkları son güç silahlı güçtür.
Bugün eğer bir ülke nükleer silaha sahip ise birinci derecede, değilse ikinci derecede askeri güç sahibi demektir. İkincisinin birincisi ile başetmesi mümkün değildir; ne kadar dirense, dik dursa, fedakârlık etse, cesaretle saldırsa ve savunsa, en ince strateji ve taktikleri uygulasa son sözü üstün silah söyler. Bu silahı da her zaman kullanmaya gerek yoktur, elinde bunu bulunduran ülke bundan mahrum olanlara karşı Demokles’in kılıcına sahip demektir; bu potansiyel tehdit bile yeterlidir.
Nükleer bombaları atabilmek ve hava savunmasını yapabilmek için de uygun füzelere ihtiyaç var.
Benim tezim bütün ülkelerin nükleer silahları yok etmesidir. Eğer bir ülkede bile bu silah var ise bütün ülkeler ne yapıp yapmalı onu da yok etmelidir. Eğer bir veya daha fazla ülkede bu silah olacaksa bu takdirde diğer ülkelerin de bunu yapma ve bulundurma hakları olur.
Türkiye hava savunması için Rusya’dan S-400 füzelerini satın almaya ve hatta ortak üretime karar verince ABD telaşa kapıldı, NATO’yu filan da hatırlatarak endişe ettiğini söyledi. Peki bu silah savunma için gerekli ve etkili ise, onu Türkiye’ye sen ve ortakların vermiyorsa Türkiye ne yapacak? Erdoğan’dan önce olduğu gibi boynunu büküp İsrail’e bile söz geçiremeyecek, güçlülerin verdikleri/artıkları ile yetinecek, meşru haklarına bile göz dikemeyecek mi?
Evet ABD’nin ve Batı’nın istediği budur.
Bunun içindir ki, nüklleer silaha sahip olan Pakistan’ın yakasını bırakmıyor, İran da buna sahip olacak diye ödü kopuyor, tedbir üstüne tedbir alıyor.
Ama bizde iş değişti, şimdi lider Erdoğan var, o zalimlere dur demeye, mazlumların yanında olmaya karar vermiş bulunuyor. Bunu için de birinci sınıf askeri güç dahil her bakımdan güçlü olmak gerekiyor ve inşallah olacağız, olmalıyız.
Bu azim ve kararın bir önemli adımı da Rusya’dan alacağımız S-400 füzeleridir. Bu füzelerin bize kazandıracağı güç ve imkanı uzmanları şöyle açıklıyorlar:
“Alınacak sistem, sayısına da bağlı olmak üzere, Türkiye ilk defa, hem de büyük bir alanda, modern bir uzun menzilli ve yüksek irtifa savunması kabiliyeti kazanacak. Ayrıca ilk defa balistik füze engelleme kabiliyetine kavuşmuş olacağız.
ABD’nin endişe ettiği gibi S-400 sistem alımı NATO ile zıtlaşma veya ani bir çıkış anlamına gelmese de önce kendi istediğimiz sistemleri kurarak askeri kanatta çok etkili durumdaki mutlak NATO bağımlılığından kurtulmayı, ileride NATO’dan çıkmayı tercih edersek de en azından askeri açıdan imkansız olmamasını sağlamayı hedeflemekteyiz. Sonuç olarak entegrasyon problemleri ve balistik füze engelleme yönündeki eksiklerine rağmen, S-400, uzun menzilli bir hava savunma sistemi olarak tatmin edici olacaktır.”
Evet mazlum ve mağdurları zalimin gücü ezmesin diye hem nükleer güce, silaha, hem de hava savunma sistemlerine ve bu meyanda S-400 lere ihtiyacımız var; dünyayı soyup soğana çevirmek için değil, soygunculara dur demek için.
Allah muvaffak eylesin!
Peygamberimiz'in (s.a.) sünneti
04:0028/07/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhammed Esed’i Türkiye tanıyor, birçok eseri Türkçe'de basılan bu mühtedi (Yahudi haham iken İslam’ı seçmiş olan kişi) Müslüman olduktan sonraki hayatını İslam’a ve Müslümanlara hizmet için harcamış ve önemli işler görmüştür.
Peygamberimiz'in (s.a.) sünneti
Peygamberimiz'in (s.a.) sünneti
1 Temmuz, Cumartesi
Yarım asır kadar önce “Yolların Ayrılış Noktasında İslam” adıyla tercüme ettiğim kitabını bu yıl yeniden gözden geçirdim ve İZ Yayıncılık'tan çıktı. Son günlerde medyada yine hadis ve sünnet tartışılıyor. Bizdeki modernistlere ibret olsun diye M. Esed’in bu kitabından uzunca bir alıntıyı okurlarımla da paylaşıyorum. Konunun tamamına yazar 20 sayfa ayırmıştır.
M. Esed merhum diyor ki:
Son zamanlarda, ıslâh konusunda birçok görüşler ileri sürülmüş, rûh doktorları, İslâm’ın hasta bedenini iyi edecek bir ilâç bulma teşebbüslerinde bulunmuşlar, fakat bu âna kadar hepsinin gayreti boşa gitmiştir. Çünkü bütün bu mâhir doktorlar, hiç değilse içlerinden sözleri dinlenen grup; ilâçlar, sıhhati iâde edecek devâlar ve çeşitli iksirler yanında hastanın ayağa kalkması kendisine bağlı bulunan “tabii gıda”yı unutmuşlardır.
İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) sünnetidir.
Sünnet, on üç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
Resûlullah’ın (s.a.) sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
İslâm tarihinin bütün asırlarında, âlimlerin topyekûn ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Garp medeniyetinin tesirleriyle ilgili sebeplerden dolayı, günümüzde kabul görmez. O tesirler ki, her gün biraz daha gelişip kökleşmektedir. Fakat bugünkü gerileyişimizin meydana getirdiği kaos ve utançtan bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.
Biz burada “sünnet” kelimesini, “Resûl-i Ekrem’in (s.a.), yapma ve söyleme şeklinde ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. Onun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’ın hakkını ödemiş olamayız.
İslâm’ı diğer sistemlerden ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayâtının rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâm’ı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimiz'in (s.a.), insan hayâtının maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâm’ın bu açık özelliği ışık tutmaktadır. Resûlullah’ın (s.a.) şu hadîs-i şerifi de bunu teyit eder: “Ebedî yaşayacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış).”
Birimizin kalkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in sırf rûhî ve teabbüdî (ibadet sayılan) alan ile ilgili emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini uygunlaştırmaya teşebbüs etmesi İslâm’ı bilmemesinden ileri gelir. (Çünkü onlar zaten içli dışlı bir bütündür. H.K.) Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathîdir ve özünde İslam’a karşı direniştir. “Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu” şeklindeki anlayış da böyledir (İslam’a aykırıdır). Bu, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.) taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânâsı taşır.
Bir Müslümanın hayâtının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması nasıl gerekli ise, Peygamberimiz'in yolunun da hayâtımızı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışların tümünü) kucaklaması gereklidir. İşte, sünnetin en derin mânâsı budur!
Müftülere nikah yetkisi
04:0030/07/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meclis’e sunulan bir kanun tasarısı ile Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 22. maddesindeki “evlendirme yetkisi bulunan görevliler” arasına il ve ilçe müftüleri de eklenmek isteniyor. Bu maddenin gerekçesi de şöyle: “Vatandaşlarımızın evlenme işlemlerini kolaylaştırmak ve daha kolay ve seri bir şekilde hizmet almalarını sağlamak…”.
Bu konu yıllardan beri gündeme geliyor, tartışılıyor, lehinde ve aleyhinde yazanlar ve konuşanların haddi hesabı yok.
AK Parti'nin son anketini açıkladı
AK Parti'nin son anketini açıkladı
28 Mayıs, Perşembe
Gerekçede “kolaylık, izdihamı ve beklemeyi önleme” varsa da öteden beri bunun ötesinde bazı sebeplerin ve gerekçelerin bulunduğunu biliyoruz.
Bu sebeplerden biri Müslümanların dini hassasiyetleriyle ilgilidir.
İslam hukukunda evlilik akdi ibadet ve kutsal değildir, ancak Müslümanın her davranışı gibi evlilik akdi ile ilgili de dinin kuralları vardır, bu kurallara riayet edilmediğinde kimi zaman akit gerçekleşmez, kimi zaman sakat olarak gerçekleşir. Ayrıca kasten kurallar çiğnenirse günah da devreye girer; yani muâmelât dediğimiz hukuk alanında dinin koyduğu kurallara riayet edilmediğinde günah işlenmiş olacağından dünyadaki yaptırımdan başka başka ahirette de ceza görme tehlikesi vardır. İşte bu sebeple hassas Müslümanlar nikah akitlerinin de dinin koyduğu kurallara uygun olarak yapılmasını isterler.
Laik bir ülkenin kanunları vazedilirken kimseyi mecbur etmeksizin dini hassasiyetlerin de tatmini gözetilse problem olmayacak, ancak laiklik değilse de laikçilik buna engel olduğu için mevzuatta ve uygulamada dinden, vebadan kaçar gibi kaçmak söz konusudur.
Nikah akdinin dince de sahih olmasını isteyen bir Müslüman bu amacına, mesela Belediyelerin yaptıkları akit merasiminde bazı durumlarda ulaşamayınca veya bundan emin olamayınca ya resmi nikahtan önce veya sonra bir din hocasına gidip onun kontrolünde ikinci bir nikah akdi daha yapıyorlardı. Bu tasarı kanunlaşırsa isteyen Belediye memuruna, isteyen müftüye gidecek. Müftüye giden burada yapılacak nikah akdinin, farklı şartları ve gerekleri bakımından İslam hukukuna da uygun olacağı kanaatini taşıyacağı için ikilemden kurtulacak, huzura kavuşacak, bir taşla iki kuşu vurmuş olacaktır.
Aslında mesele bu kadar basit, makul ve din hürriyetine uygun olduğu halde tartışmaları dinleyince şaştım kaldım!
Bu tasarının aleyhinde olanlara göre “Türkiye’ye şeriat geliyor, kadın hakları çiğneniyor, vatandaşlar Müslüman olan ve olmayan diye ayrıma tabi tutulacak ve milli birlik bozulacak…”
Konuşanlar okumuş yazmış adamlar, içlerinde sosyoloji ve hukuk okumuş olanlar da var. Şimdi onlara soruyorum:
TC.Anayasası’nın “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” maddesi orada durduğu sürece bir ülkeye nasıl şeriat geliyor?
Belediye memuru ile müftü aynı mevzuatı uygulayacaklarına göre “Medeni kanun yerine şeriat kanunu geliyor” sözü nasıl söylenebiliyor?
Müftünün kıyacağı nikahın hukuki sonuçları ve kadına kazandırdığı haklar belediye memurununkinin aynı olacağına, başka türlü olması mümkün bulunmadığına göre “kadın hakları nasıl ihlal edilmiş oluyor”?
Muhalefetin asıl sebebi ne o ne bu; bu ülkede başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeksizin Müslümanca yaşamak, dinin emirlerini yerine getirmek isteyen Müslümanları sevmeyenler var, onlara demokrasilerde tanınan hakların tanınmasına karşı çıkanlar var, bu ülkede isteyenlerin İslam’ı yaşadıklarını gösteren uygulamalardan (İslam’ın, dini hayatın görünür olmasından) nefret edenler var, her fırsatta “şeriat geliyor, bu iktidar ülkeyi adım adım İslam Cumhuriyetine götürüyor” diyerek içeride ve dışarıda belli çevreleri tahrik etmek, iktidarı yıpratmak ve zinde güçleri harekete geçirmek isteyenler var…
Onlara diyorum ki: Gelin bu inattan, bu bağnazlıktan, bu dar görüşlülükten vaz geçin; insanların hak ve özgürlüklerini antidemokratik yollarla ellerinden alarak sevgi, barış ve huzur yerine nefretin, kinin, kavganın zemin bulmasına sebep olmayın. Amacına ulaşmak için ülkenin düşmanlarıyla işbirliği yapmak hıyanettir, bu ağır vebali asla omuzlamayın. Halka güvenin, madem demokrasi diyorsunuz sandıktan çıkan sonucu hazmedin; iyi okuyun, iyi düşünün, iyi yapın da halk sizi de demokratik usullerle iktidara getirsin, oyunbozanlık yapmayın, bindiğiniz dalı kesmeyin!
Başörtülü sigara
04:003/08/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sigara içmeyi hiçbir kimseye yakıştıramam ve caiz görmem; ama bunların başında başörtülü Müslüman hanımlar geliyor.
Başörtülü sigara
Başörtülü sigara
1 Temmuz, Cumartesi
Ben başını örten ama göstere göstere sigara içen bir bayan gördüğümde şöyle bir intibaa kapılıyorum: Sanki farklı olanlara şunu diyor: “Siz benim başımı örttüğüme bakmayın, benden ümidinizi kesmeyin, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var”.
Sigara içmek, sağlığa verdiği kesin zarar sebebiyle hiçbir kimse için caiz değildir, örtünen kadınlar için ise haram işlemenin yanında edebe aykırı davranış da vardır.
Önce edep:
Bizim geleneğimizde kadın sigara içmez, erkeklerin de küçükleri büyüklerinin yanında, öğrenciler hocalarının yanında… sigara içmezler; çünkü bu davranış ayıptır, edebe aykırıdır. Edep insanın zinetidir; edepten mahrum olanlar insanı güzelleştiren özelliklerden da mahrum olarak gittikçe çirkinleşir, hatta iğrenç hale gelirler.
Sonra sağlık:
Sigaranın zararı bugünkü kadar bilinemediği zamanlarda onun mübah veya olsa olsa mekruh olduğu söylenmiştir, ama bugün sigaranın vahim zararları bilim adamları tarafından kesin olarak ortaya konunca onun caiz ve mübah olduğunu söylemek cehaletin en zararlı sonuçlarından biri olur.
Bu ifademin ispatı için iki bilim açıklamasını paylaşıyorum:
Nobel ödüllü Türk bilim insanı Prof. Dr. Aziz Sancar öncülüğünde yürütülen çalışmayla, sigaranın DNA’ya verdiği zararın yüksek çözünürlükte haritası çıkarıldı. Sigaranın DNA’ya zarar verdiği ve akciğer kanserine neden olduğu bilim insanlarınca biliniyor ancak ABD’de Kuzey Carolina Üniversitesi'nde Sancar öncülüğündeki bilim insanları, sigaranın DNA’ya nasıl zarar verdiğini ortaya koyan bir çalışmaya imza attı. Prof. Dr. Sancar, yaptığı açıklamada, yürüttükleri çalışmanın sigara içmenin sağlığa ne kadar zararlı olabileceği konusundaki farkındalığın artmasına yardımcı olması, DNA’daki hasarın onarılması ve ilaç geliştirilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti.
Yeşilay’ın bir açıklaması:
Beyin tümörlerinin %99’u, beyin kanamalarının %85’i, akciğer kanserlerinin %90’ı, gırtlak kanserlerinin %99’u sigara kaynaklıdır. Sigara içenlerde kırmızı küreciklerin oksijen taşıma kapasitesi 1/6 ilâ 1/3 oranında azalır. Sigara içenlerin vücuduna %15 ilâ %33 daha az oksijen girmektedir. Bu en önce beyin ve kalbin harabiyeti demektir. Tütün dumanında 4000 adet zararlı madde vardır. Sigara içen kadınlar içmeyen kadınlardan 15 yaş fazla ihtiyarlamaktadır. Sigara içen annelerin çocukları, oksijen azlığı sebebiyle geri zekalı olur. Tiryaki hanımların çocuklarında sakatlık ihtimali %65 gibi ciddi bir çizgidedir. Sigara içen kadınlarda kısırlık 10 kat fazladır. Erken doğum ve düşüklerin %80’inin sebebi sigaradır. Dünya ülkelerinde çıkan yangınların %70’inden sigara sorumludur. Sigaranın sebep olduğu ölümler, diğer uyuşturucularınkinden 13 kat fazladır. Sigara içenlerde ani ölüm, içmeyenlere oranla 10 kat fazladır. 45-50’nin altındaki erkeklerde koroner (kalp)den ölenlerin %80’i sigara kaynaklıdır. Tütündeki radyoaktif, kurşun ve polonium, radyoaktif parçalar olarak hücreleri mahvetmektedir. Bacak damar tıkanıklıklarının %90’ı sigaradandır. Günde 1 paket sigara içenlerin vücudunda 20 yılda 7 kg. is ve katran birikimi olmaktadır.
“Ben tiryaki değilim, arasıra bir sigara içiyorum, bunun zararı yok” diyenler internete girsinler ve “Bir tek sigaranın zararını” okuyup öğrensinler.
Başı örtülü sigara (2)
04:006/08/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Perşembe günü çıkan yazımda başını örten bayanların sigara içmelerinin edebe aykırılığını yazmıştım. Bu arada sigara içmenin erkek kadın herkese zararlı ve haram olduğunu da ifade etmiştim.
Dini gerekçe ile başını örten bir hanımın herkesin gördüğü yerde sigara içtiğini görünce şöyle bir intibaa kapılıyorum da demiştim: “Sanki farklı olanlara şunu diyor: Siz benim başımı örttüğüme bakmayın, benden ümidinizi kesmeyin, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var”.
Başı örtülü sigara (2)
Başı örtülü sigara (2)
31 Temmuz, Pazartesi
Bu cümlenin aklımdan asla geçmeyen bir manaya (iffet gevşekliği manasına) çekildiğini yakınlarım bana söyleyince hem çok hayret ettim hem de çok üzüldüm. Üzüldüm çünkü istemeden birçok kimseyi üzmüşüm, onlardan helallik diliyorum.
Hayret ettim çünkü:
Dil ve mantık bu cümlenin öyle bir manaya çekilmesine engel olduğu halde niçin yazının bütünü bırakılıyor da kast etmediğim bir mana ele alınarak gürültü koparılıyor! Acaba maksat da bu mu; yani yazının asıl amacını gölgelemek mi?
İfadeye dikkat edelim: “Farklı olanlara şunu diyor” demişim; farklı olanlar “iffeti gevşek olanlar” mı ki, onlarla paylaşılacak şey de bu olsun!!!
“Benden ümidinizi kesmeyin” ifadesinin manası da şudur:
Bir genç bayan, bir öğrenci, bir resmi görevli başını örterse halkımızı değerlerimizden koparmak ve Batılı manada modernleştirmek için çırpınanlar çok üzülüyorlar, ikna odaları açıyorlar… Maksadım örtünmeye uymayan davranışlarla onlara ümit vermemektir.
Baylar ve bayanlar, lütfen topu taca atmayın; siz de biliyor ve anlıyorsunuz ki, örtünme bakımından farklı olanlar başlarını örtmeyenlerdir. Bunlar da ikiye ayrılır: 1. Dindar ve bizim değerlerimize bağlı oldukları halde ya bir mazeret veya farklı -bana göre yanlış- bir yorumla örtünmeyenler. 2. Başörtüsüne karşı, bizim değerlerimize yabancılaşmış, yönünü Batı’ya dönmüş olanlar.
İşte başını örttüğü halde ortalıkta savura savura sigara içenlerin görüntü ve benim intibaım olarak paylaşmaları muhtemel olan şey bu yabancı değerlerin ve bu değerlere dayalı davranışların bir kısmıdır.
Örnekler vereyim:
1.Aşırı makyaj.
Başını örtmüş, sigara içen veya içmeyen bir kısım bayanlar görüyorum, başı açıklar kadar hatta onlardan daha fazla boyanmışlar. Bir yerde Ak Parti teşkilatında çalıştıklarını söyleyen iki genç bayan benimle tanışmaya gelmişlerdi, aşırı makyajlı idiler, bir de her ikisinin kaşları aynı şekilde idi, yakınlarıma sordum, “o kaşlar onların kendi kaşları değil, kaşlarını kazıtıyorlar, yerine modaya uygun kaşlar yaptırıyorlar” diye açıkladılar.
Buna benzer davranışları şiddetle kınayan hadisleri bu arada hatırlatmak isterim.
2.Kadınlı erkekli toplantılardaki laubali, senli benli davranışlar.
3. Kılık kıyafette (özellikle dar pantolon ve diğer giysilerde) modaya uymak ve vücut çizgilerini apaçık ortaya koyan giysileri tercih etmek.
4. Bize ait olmayan dili kullanmak.
Bu örnekleri çoğaltabilirim, ama maksadımı anlatmaya yettiğini sanıyorum.
Müslümanlığını görünür hale getiren alametler taşıyan erkeklerin ve kadınların sokakta sakız çiğneyerek dolaşmak gibi vakarımıza yakışmayan davranışlardan uzak durmalarını da tavsiye ediyorum.
Dilerim bu “sakız çiğnemek” ifadesinden de öyle bir mana çıkaran çıkmaz!
Cemâat(ler)
04:014/08/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gülen hareketinin içyüzü hakkında çok önceden bilgi sahibi olduklarını ve bunu açıkladıklarını duyuranlar bulunmakla beraber o tarihlerde örgüt kendini suret-i haktan göstermeyi becerebildiği, ithamları da bir şekilde etkisiz kılabildiği için genel olarak faydası zararından çok olarak kabul edildi ve şakirt olmayan Müslümanlar tarafından da fayda yönünden desteklendi. İyi niyetle destekleyenler arasında zamanın devlet başkanından temizlik işçisine kadar pek çok insanımız vardır. Muhalefetin ikide birde “siyasi ayak”tan bahsetmeleri bu bakımdan anlamlı değildir; elbette o tarihlerde destekçiler arasında bazı siyasetçiler de vardır ve bu normaldir.
Cemâat(ler)
Cemâat(ler)
31 Temmuz, Pazartesi
Destekçilerin suçlu, hatalı kusurlu sayılmalarının sağlam bir tarihini ortaya koymak gerekiyor. Resmi ve adlî açıklamalar 17 ve 25 Aralık operasyon teşebbüslerini işaret ediyor. Şu halde bu tarihten itibaren desteğini çekmeyenlerin, sonu darbe teşebbüsü ile biten gidişte etkili oldukları ve suça iştirakleri söz konusudur; tahkiki ve gerçek suçluların cezalandırılması işi ise yargıya aittir.
Bu bir siyasi ve dini harekettir. Bu harekete “cemaat” deyince birçok problem ortaya çıkıyor:
Bizim geleneğimizde böyle hareketlere ve cereyanlara “cemaat” denmiyor. Yaygın terim “fırka”dır.
Geleneğimizde iki topluluğa cemaat denir: 1. “Ehl-i sünnet ve cemâ’at” terkibindeki cemaat. 2. Cami cemaati.
Fırka anayoldan (Ehl-i sünnet topluluğundan), ümmetin cumhurundan ayrılan, ümmeti bölen, ümmetin bey’at ettiği başkanı tanımayan ve ona isyan eden sapkın grubun adıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat terkibindeki cemaat ise şartlarını taşıyan bir halifeye bey’at etmiş, Peygamberimiz (s.a.) ve ashabının açıklayarak ve yaşayarak emanet ettiği İslam’ı benimsemiş ümmet çoğunluğudur.
Cami cemaati, yukarıdaki terkipte yer alan “cemaat”in alternatifi, rakibi, bölücüsü, ayrı baş çekeni değil, yüzbinlerce camide (cami de toplayan demektir) aynı kıbleye yönelerek, aynı İslam akidesini paylaşarak, aynı siyasi otoriteyi tanıyarak ve itaat ederek ibadet eden ümmet parçalarıdır, büyük cemaatin farklı mekanlardaki mütemmim cüzleridir.
Geleneğimizde bu iki cemaat dışındaki ilim, ibadet, terbiye, yardımlaşma gibi maksatlarla bir araya gelmiş müminlere cemaat denmez, yaptıkları işlerle anılırlar. Nefis terbiyesi, ahlak ağitimi ve insan-ı kâmil inşası için bir mürşidin yönetiminde bir araya gelmiş müminler ise “ehl-i tarik”tir, yollarının adı tarikattır, mekanlarının adı da (en yaygın olanı) “tekke”dir.
Ülkemizde Cumhuriyet devrimi tekkeleri kapattığı için tarikat eğitimi gizli ve örtülü örgütlenmeler şeklinde devam edegelmiştir.
Hasılı bugün ne yazık ki, iç ve dış bölücülerin şeytani etkileriyle bölünüp parçalanmış, birbirine düşmüş, birlik ve beraberlikleri sözde kalmış bir ümmet var (buna cemaat demek mümkün müdür bilemem). Bir de cami cemaatleri var.
Gülen hareketi açıkça yoldan çıkınca devlet onların yakasına yapıştı ve hak ettiklerini yapıyor. Bazı yazarlar ve konuşmacılar hem onlara hem de mesela tarikatlara ve stk’lara, bence yanlış yere cemaat dedikleri için endişeye kapılıyor, “Onlar masum, onlara dokunmayın, dokunursanız İslam’a dokunmuş olursunuz…” diyorlar.
Peki bu endişe haklı mı, gerçekçi mi?
Cevabı gelecek yazıda.
.Cephe hücuma geçti
04:0010/08/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kim bizden kim değil, bizden ne demek ve bizden olanlar nereye kadar bizden?
Bu soruların da cevabı verilmeli ve hep akılda tutulmalı.
“Siz halkı ikiye bölüyorsunuz, milli birlik ve beraberliğe zarar veriyorsunuz, ‘bizden olan ve olmayan, biz ve ötekiler, cephe… ne demek’ niçin böyle laflar ediyorsunuz” şeklinde de itirazlar var.
Benim bu itirazlara cevabım şudur:
TC. vatandaşlarının siyasi, ideolojik, dînî, ahlaki… bakımlardan ikiye değil, daha fazlasına bölünmüş bulunduğunu görmeyenler ya kördürler, ya da belli bir maksatla gerçeği örtmek istiyorlar.
Biz bu gerçeği görüyoruz, mevcut çağda ve ülkemizdeki rejimde bir grubun, diğerlerini zorla kendisi gibi yapmasının mümkün olmadığını, İslam’ın da bunu istemediğini, böyle bir davanın peşinde koşanların asla başarılı olamayacaklarını, ama ülkeye ve millete zarar verebileceklerini defalarca yazdık.
Çözüm olarak da “tek vatanımız üzerinde birlikte yaşamaya mecbur olduğumuz için herkesin menfaatine olan şu yolu takip edelim” diyoruz: Kimse kimseyi kendi tarafına zorlamasın, davasını, inancını, hayat tarzını, felsefesini usulünce anlatsın, ikna olanlar ona katılsınlar, ikna olmayanlar kendi değerlerine sadık kalsınlar, ama şiddet yok, zorlama yok, hakaret ve itibarsızlaştırma yok, yalan yok, iftira… yok. İşte ancak bu şartlara her bir grup riayet ederse o zaman ülkede barış, huzur ve ortak problemlerde beraberlik olur.
Gelelim konuya:
Ben bir yazı yazdım, başlığı “Başörtülü Sigara” idi. Sağa sola çektiler, asıl konuyu atlayıp kasten çektikleri mana üzerinden bana hakaretler ettiler, “yuh” diyen örtülü bir bayan yazar bile çıktı. Ben ikinci bir yazı daha yazarak maksadımı daha açık hale getirdim, saptıranlar yüzünden (onlara inanıp) üzülenlerden de helallik diledim. Hücum cephesinden çıt yok; hiç olmazsa “bizden olanlar”dan beklediğim gönül alma, helalleşme, özür gibi davranışlar da zuhur etmedi.
Ben kimseyi kendi inancıma zorlamıyorum, benim değerlerimden kopmuş kimselerin ahlak ve edepleri de kendilerini ilgilendirir. Benim muhataplarım bir ölçüde “bizden” olanlardır ve inancımıza göre onlara nasihat hakkım vardır ve şunu demek istemişimdir: Bizim edebimize uymayan davranışlar kötü sonuçlar veriyor, bunları bırakalım; ya dışımız ve davranışımız da içimiz gibi (bize ait, bize yakışan) olsun, ya da dışımız da içimize benzesin; altı kaval, üstü şişhane olmasın..
Ahlak ve iffet kelimesini hiç kullanmadım, bunu ilave eden siyasi-yazar kişiyi kınıyorum.
Saptırmalarının inandırıcı olamayacağından korkanlar konu üzerinde duracak ve benim düşüncemi yanlışlayacak yerde geçmişte tekrarlanan ve benim de defalarca yazarak, hatta kitap yayınlayarak reddettiğim yalanları, iftiraları, ithamları tekrarlamak yoluna gittiler.
Ne olmuş?
“Ben iyi ahlaklı Yahudiler ve Hristiyanlar cennete girerler” demişim.
Yalan, iftira; doğrusunu öğrenmek için İZ Yayıncılık'tan çıkan “Diyalog ve Necat Tartışmaları” kitabıma bakın.
Faize fetva vermişim.
Yalan, iftira, www.hayreddinkaraman.net adresli siteme girin, arama kutusuna “faiz” yazın ve okuyun, bakalım ben faize fetva mı vermişim yoksa yüzlerce yazıda faizin haram olduğunu yazmış ve faizsiz finansı mı savunmuşum.
Ben yolsuzluk hırsızlık değildir diyerek yolsuzluğa ve rüşvete fetva vermişim.
Yine aynı siteye girin, “yolsuzluk” yazın, “rüşvet” yazın bu iki konudaki düşüncemin doğrusunu öğrenin. Bu konudaki bir yazımı Cuma günü bir daha yayınlayacağım.
Başka iftira ve ithamları da daha önceki yazılarımda cevaplandırmış bulunuyorum.
Yalan söyleyen, iftira eden ahlaksızdır ve günahkârdır, ama araştırmadan, soruşturmadan, mazlum ve mağdura sormadan bunlara inanan ve yayan insanlar da sorumludurlar.
Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır
04:0011/08/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki yazıyı, Fethullah Gülen taifesinin Erdoğan ve Ak Parti'yi yıpratmak için kampanya başlattığı günlerde ve özellikle 17 ve 25 Aralık hadisesinin önünde ve sonunda devamlı olarak iktidarın başına “hırsız” dedikleri zamanda yazmıştım. Bu adamlar hem takvalı Müslüman olduklarını iddia ediyorlar (böyle görünüyorlar) hem de iftira ediyorlardı.
Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır
Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır
4 Ağustos, Cuma
Bu yazı bugünlerde bile aleyhimde kullanılıyor ve benim “yolsuzluğa, rüşvete fetva verdiğim” iftirası yayılıyor.
Şimdi bu yazıyı lütfen bir daha okuyun ve hükmü siz verin:
Muhalif siyasetçilerin hedefi, her vasıtayı kullanarak iktidarı düşürmek olursa gerekli gördüklerinde abartıyı, yalanı, iftirayı, kumpası... kullanırlar. Onlar, yolsuzluk yapan için bu kelimeyi kullanmak amaca hizmet etmezse daha yıpratıcı olan “hırsızlık” kelimesini kullanmakta sakınca görmezler.
Ama dindar bir Müslümanın ağzından çıkan her sözün hesabının sorulacağı şuurunda olması ve buna göre davranması gerekir. Bu sebeple mesela yolsuzluk yapana “hırsız”, alkol alana “zânî: zina yapan”, gıybet edene “müfteri: iftira eden”, “kumpas düzenlemekten sorgulanan kimseye rüşvetçi” diyemez. Derse yalan söylemiş, iftira etmiş olur.
Şimdi yolsuzluk ile hırsızlığın hem laik-seküler sistemlerde hem de İslam hukukundaki tariflerine bakalım:
Seküler sistemlerde yolsuzluk şu ifadelerle tanımlanmıştır:
“Kamu görevinin özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılması” (Dünya Bankası),
“Kamu güç, görev ve yetkisinin rüşvet, irtikap, kayırmacılık, sahtekarlık ve zimmet yoluyla özel çıkar elde etmek için kötüye kullanılması” (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı),
“...doğrudan doğruya ya da dolaylı yollardan rüşvet ve yasadışı bir menfaat temin eden kişinin yürüttüğü görevlerin veya gerekli davranışların yasalara uygun bir şekilde yerine getirilmesinde sapmalara yol açan rüşvet veya başka her türlü yasadışı menfaatin talep edilmesi, teklif edilmesi, verilmesi ya da kabul edilmesi” (4 Ocak 2009 tarihli Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Özel Hukuk Sözleşmesi’nin 2. Maddesi)
Uluslararası Şeffaflık Örgütü, yolsuzluğu sadece “kamu gücüyle” sınırlı olmayan herhangi bir görevin özel çıkarlar için kötüye kullanılması olarak tanımlar.
Hırsızlık:
Türk Ceza Kanunu (5237 sayılı kanun) Madde 141 - (1) Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
(2) Ekonomik bir değer taşıyan her türlü enerji de, taşınır mal sayılır.
Fıkıhta hırsızlık:
“Bir malın veya mal ile değeri ölçülen şeyin, korunan yerden -kötü niyetle, alan kendine mal etmek üzere- gizlice alınmasıdır”.
Yolsuzluk hakkında yukarıda verilen tarifler fıkıhta da geçerlidir.
Şu halde yolsuzluk da ayıp, günah ve suç olduğu halde tarifi ve hükmü bakımından hırsızlık değildir, hukuki sonuçları ve cezası farklıdır.
Siyasetçiler birbirine, aslında öyle olmadıkları halde “hırsız, hain, şerefsiz vb.” diyorlar, keşke demeseler; ama ağzından çıkan her sözün hesabını vereceğine iman eden dindarlar ancak, hüküm giymiş hırsıza hırsız ve hüküm giymiş yolsuza yolsuz demek durumundadırlar. Aksi halde yalan söylemiş ve iftira etmiş olurlar.
Sözü kasten yanlış yere çekenler için bir daha tekrar edeyim: Ben asla yolsuzluğa ve bunun bir çeşidi olan rüşvete fetva vermedim ve veremem; yolsuzlukla mücadele başta devlet olmak üzere herkesin vazifesidir. Ama sorumluluk duygusuna sahip müminler insanlara, yapmadıkları bir günahı ve suçu isnad ederlerse günaha girerler; maksadım bunu hatırlatmaktır.
Haddini aşmayan cemaate kimse dokunamaz
04:0013/08/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir önceki yazımda geleneğimizde, ümmetin birliği ve cami cemaati dışında cemaat adıyla bilinen bir topluluk bulunmadığını, çeşitli İslâmî hizmetler için bir araya gelmiş toplulukların veya oluşturulmuş kurum ve kuruluşların daha ziyade tarikat ve vakıf adıyla kurulduğunu ifade etmiştim.
Bugün Türkiye’de resmen tarikat yok, sivil toplum kuruluşları var.
Sivil toplum kuruluşları seküler sistemin yapılarıdır, tarikat ve cemaatle alakaları yoktur.
Karıştırılmasın diye kısaca tanımını aktarayım:
Sivil toplum kuruluşu/örgütü (STK) resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum kuruluşları oda, sendika, vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. STK’lar şeffaf, denetlemeye açık, hesap vermeye hazır kuruluşlardır.
Haddini aşmayan cemaate kimse dokunamaz
Haddini aşmayan cemaate kimse dokunamaz
1 Ağustos, Salı
STK’lar, mevzuata uygun çalıştıkları ve amaçlarını aşmadıkları sürece bunlara kimse dokunamaz, kendilerine yönelik bir tehlike de yoktur.
Son zamanlarda Türkiye’de “cemaatler tehlikede, eğer bunlar yok edilirse İslam da yok olur” kabilinden endişeler dile getiriliyor. Bu cümlede geçen cemaatlerden maksadın da tarikatlar olduğu anlaşılıyor.
Ülkemizde medeniyet ve kültürümüzü yabancı (Batı) olanla değiştirmek üzere girişilen devrimler arasında tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikat faaliyetlerinin yasaklanması da vardı. İnsanın ferd ve toplum olarak tabiatına aykırı olduğu için yasak tutmadı, tarikatlar durum ve şartlara göre bazen açıkça, bazen de gizli olarak faaliyetlerine devam ettiler. Gizli oldukları, denetime tabi bulunmadıkları, propaganda ve telkin yoluyla halkın inandırılması esasına dayandıkları için sahih ve faydalı olanları yanında sahte, zararlı, kötü niyetliler için kullanışlı olanları da vücut buldu ve etkili oldu.
Irak’ta Kesnizâniyye tarikatının her tarafa sızarak ülkeyi, bir kurşun atmadan ABD’ye nasıl teslim ettikleri bugünlerde yine konuşuluyor. Daha önceleri Hindistan bağımsızlık mücadelesinde Barelviyye tarikatının İngilizleri desteklediği, hilafet hareketine de karşı çıktığı biliniyor. Son zamanlarda Türkiye’de, tarikat olmasa da onun bazı özelliklerini taşıyan Gülen hareketinin can ve mala verdiği zarardan başka başımıza açtığı belâlardan hala kurtulabilmiş değiliz.
İşte bu kötü örneklerden hareket eden bir kısmı iyi, bir kısmı kötü niyetli çevreler aslında tarikatları kastederek cemaat adıyla bu kuruluşlara dikkat çekiyor, denetim altına alınmazlarsa, şeffaf ve hesap verebilir olmazlarsa tehlikeli olacaklarını ifade ediyorlar. Bu hareket karşısında o kurumların mensupları da telaşa kapılıyorlar.
Tasavvufun islâmî bir kurum olduğunu, dinimizi kâmil manada anlama ve yaşama amacıyla üç okuldan da (fıkıh-kelam, tasavvuf, İslam felsefesi) yararlanmak gerektiğini savunageldim. Amaçlarının dışına çıkmamaları, siyasete ve dünya menfaatine bulaşmamaları şartıyla ehlinin yönetiminde tarikatların faydalı olacağı inancımı koruyorum. Tarikatların amacı İslam’ı “irfan, takva, ihsan ve ihlas” boyutlarıyla yaşamak isteyenlere belli usuller dahilinde eğitim vermektir.
Bu amacı koruyan; devlete sızmaya, holdingleşmeye, iktidarı perde arkasından yönlendirmeye… kalkışmayan dini topluluklara/yapılara kimse zarar veremez. Mutedil laik ülkelerde bile bunlar varlık ve faaliyetlerini rahatça sürdürebilirler.
Haddi aşanlar, tarikat veya cemaat kisvesi altında siyaset, ticaret ve ihanet yapanlar ise elbette korkmalılar ve hiç şüphe yok ki, devlet bunları engellemelidir.
Uyuyan din adamı ve zamanın ruhu
04:0017/08/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam’da din adamı yoktur, ben de din adamı değilim, İslam Hukuku hocasıyım.
Uyuyan din adamı ve zamanın ruhu
Uyuyan din adamı ve zamanın ruhu
10 Ağustos, Perşembe
En azından altmış yıldır uyanık olarak bu zamanın içinde yaşıyorum ve zamanın ruhunun şeytan kaçmış kısımları ile mücadele ediyor, onları değiştirmeye/ıslah etmeye çalışıyorum; çünkü bu bütün Müslümanların vazifesidir.
Değiştirmek, ıslah etmek için tutulacak yol, kullanılacak üslup ve dil konusu standart değildir, bu bir san’attır, değerlendirme esere, tesire, sonuca ve değerlendirmeyi yapanın ufkuna göre olur.
İşte bu yazdığım birkaç cümle için ve zamanın ruhuna karşı bazı açıklamalar:
İslâm’da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batı'da bu düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamlarıdır (ruhbanlar). Kelimenin lûgat mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé’nin karşıtı olarak ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına gelmektedir. İslâm’da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her Müslüman, din ve Allah ile ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır. Müslümanın ibâdet etmek, tevbe etmek (günah çıkarmak), hâsılı dînî hayatını yaşamak için -din adamı vb.- bir aracıya ihtiyacı yoktur. Câmide namazı cemâatle kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı verilmemiştir. Cemâat içinde en bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne geçer ve namazı kıldırır. İslâm’da lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik olarak din ile devleti ve toplumu birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi dışında tutmak mümkün olmadığı gibi uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi bir kurumun devlete karşı yetki mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm’da devletin başkanı aynı zamanda cuma ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti korumakla yükümlüdür. Devlet din için, toplum için vardır, bunlara hizmet için öngörülmüştür, bunlar arasında çatışma düşünülemez. Devlet dînin talimâtı dışına çıkamayacağı için -çünkü Müslüman toplumu temsil etmektedir ve Müslümanlar dînî talimâtın dışına çıkamazlar- İslâm’da siyasî, hukukî ve sosyal düzenleri dînin dışına çıkarmak ve etkisinden uzak tutmak da mümkün değildir, uygulama da buna göre olmuştur.
Dr. Necdet Subaşı’nın, zamanın ruhu ile ilgili aydınlatıcı bir yazısından birkaç parça:
Zamanın ruhu, uzun bir aradan sonra gündelik popüler kavramlar arasındaki yerini almakta gecikmedi. Fransız Devrimi’nden beri kullanılıyor olsa da kavramın geniş bir skalada ele alınıp kabul görmesi modern zamanlara has bir durumdu. Öyle ki şimdi artık neredeyse herkes bu kavramın çekici ve büyülü dünyasına atıfta bulunuyor. Zamanın ruhu karşısında akan suların durması bekleniyor, bu ruha karşı gelmek akıldışı bir tutum olarak tasvir edilip reddediliyor. Kavram, hemen her türden beklentiyi karşılayacak bir çeşitlilik içinde yeniden kurgulanıyor, biçimlenip içeriklendiriliyor…
İlk kullanımı Herder’e kadar uzanan kavramın derinlikli anlamına ulaşması için Hegel’i beklemek gerekiyor. Bugün Hegel’in kavramsallaştırmasından bir hayli uzaklaşılmış hatta avamileşmiş yeni bir kullanımında karar kılınmış olsa da kavrama yapılan hemen her atıfta özellikle beklenilen, yerleşik bilgi ve düşünce atmosferini gayrı meşru ilan eden yeni bir ortamın varlığına duyulması gereken inanç ve bu teslimiyetin bizatihi meşru olduğudur…
Öte yandan bu trafiğin bir-iki temel istisnasından da söz etmek gerekir. Peygamberler, bu makuliyet düzeni karşısında vahiy temelli bir bakışın gereği olarak her zaman kritikçi, eleştirel ve ihtiyat sahibiydiler. Mevcut geleneğin önümüze getirdiği müktesebat, içinde zihniyet yapılarının, paradigmatik yönelimlerin, moda düşüncelerin temerküz ettiği bir sosyo-kültürel bağlama işaret eder. Peygamberler son tahlilde olağanlık kazanmış bu fikriyat karşısında teslimiyetçi değil yer yer sorgulayıcı yer yer de reddedici bir duruşla müdahaleci bir seçeneğe sahiptirler…
Önemli olan herhalde bizi karşılayanın ne olduğuna dikkat kesilmektir, ona uymak değil.
Gâvurdan dost domuzdan post olmuyor
04:0018/08/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur’an ve hadis kaynakları gayr-i Müslümlerle nasıl ve nereye kadar ilişki kurulabileceği konusunda önemli ve sabit kurallar ve uyarılar ihtiva ediyor.
Gâvurdan dost domuzdan post olmuyor
Gâvurdan dost domuzdan post olmuyor
11 Ağustos, Cuma
Bunlara göre:
1. Dinimize savaş açmayan, yurdumuza göz dikmeyen gayr-i Müslimlere “iyilik ve adalet” çerçevesinde davranılacaktır. İyilik ve adaleti gerçekleştirmek için gerekli olursa onlarla işbirliği yapılabilir.
2. Himayemizde yaşayan gayr-i Müslümler Allah’ın bize emanetidir, onları korumak ve haklarına riayet etmek boynumuzun borcudur.
3. Müslüman olmayanlarla sırdaşlık ölçüsünde dostluk kurulmayacaktır.
4. Sulh tercih edilmelidir, ama savunma ve zulme karşı savaş için caydırıcı güce de sahip olmak gerekir (Ben ısrarla bu gücün günümüzde nükleer olduğunu söylüyor ve bunu edinmemizin gerekliliğini savunuyorum. Bu gücü edinmek zalimce kullanmak için değil, güç dengesini oluşturmak, savunmak ve caydırmak içindir).
5. Müslüman olmayanlar Müslümanların yöneticisi olamaz ve onlar adına geçerli yetki kullanamazlar (Müslümanların velileri olamazlar).
6. Müslümanların güçlü olmalarının şartı birlik olmalarıdır; yapay sınırlar, ulus devlet tiyatroları bu birliğe engel olmamalıdır.
Bugün uluslararası ilişkilerde din farkı başat rol oynamıyor olabilir, ama rolünü ve etkisini unutmak da tehlikeli bir gaflettir.
İşte bu kurallar unutulursa veya riayet edilmezse, yahut da mecburiyetler kuralları aşmayı gerektirirse nelerin olduğunu içimiz acıyarak görüyor ve yaşıyoruz.
Yıllarca AB’nin peşinde koştuk, sonu hüsran.
Birinci Dünya Harbi ve sonrasında birçok gayr-i müslim ülke ile ittifaklar, dostluklar, stratejik ortaklıklar, paktlar… kurduk faydası devede kulak, zararı deve oldu; bunlara güvenilemeyeceği anlaşıldı.
Yenilerden birkaç örnek:
Merkel gümrük birliğini güncelleme konusunda ayak sürüyeceklerini söylüyor ve suçluları saklıyor, saklayamadıklarını da iade etmiyor.
Herkesin merak ettiği Adil Öksüz hakkında da şu haber -doğru ise- ibretlik bir örnek:
“Öksüz’ün, darbe girişiminden 6 gün sonra, 21 Temmuz 2016’da ABD İstanbul Başkonsolosluğu’ndan arandığı ortaya çıkmıştı. Türkiye’deki ABD ajanları eliyle güvenli bir yerde saklandığı ileri sürülen Öksüz’ün, yolculuk için şartlar hazır olduğunda yine ABD’liler tarafından askeri kargo uçağıyla Almanya’ya götürüldüğü sanılıyor. Türkiye’de bir NATO üssünden kalkan uçağın, Hannover’e 30 kilometre uzaklıktaki Wunstorf kasabasında bulunan üsse indiği, ‘değerli paket’in ilgililere burada teslim edildiği belirtiliyor…”
ABD’den bir örnek:
PYD’liler tarafından 14 Ağustos 2017 tarihinde Tel Rıfat bölgesinde ilan edilen Kuvvet-i Suvvar tümeni, TSK-OSO ittifakını hedef alacağını açıkladı. El Bab, Münbiç, Azez ve Cerablus bölgelerinde TSK’ya bağlı mevzilere saldıracakları tehdidinde bulunan tümen “Fırat Kalkanı’nın TSK ve ÖSO’dan temizlenerek, PKK bölgelerine katılacağını” söyledi. Söz konusu örgütün içerisinde çok sayıda yabancı savaşçı var. ABD’nin IŞİD ile savaş gerekçesi ile PYD’ye gönderdiği silahlar, yine PYD içerisinden çıkan Kuvvet-i Suvvar’a ulaştırıldı.
Allah aşkına şu “dost ve müttefiklere” bakın! Böyle dostlar düşman başına!
Ben Kuzey Kore olalım demiyorum, “ilâhî ikazları da gözümüzün önünde tutarak ihtiyat ve tedbiri elden bırakmayalım, şimdi olamıyorsa orta ve uzun vadede Müslümanların dost ve birlik olmaları için çalışalım” diyorum.
Geçiş döneminde önemli bir tedbir de dünya güç dengelerini iyi takip ederek zamanında yer değiştirmektir.
Arifan Külliyesi toplantısı
04:0020/08/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sivas’ta Arifan Külliyesi’nde geçtiğimiz hafta sonu Anadolu Âlimler Birliği genel iştişare toplantısı yapılmış, “yapılmış” diyorum çünkü altmış yıldan fazladır İslam ilimleri tahsil ediyorum ama -Anadolu’da oturmadığım için midir bilmem- benim haberim olmadı, Yusuf Kaplan yazmasa bilgim olmayacaktı.
Her ne ise (bu bir dost serzenişidir) alınan kararların bazı maddeleri hakkında farklı düşüncelerim olsa da hem toplantının yapılması hem de genel olarak alınan kararlar memnuniyet ve ümit verici. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Arifan Külliyesi toplantısı
Arifan Külliyesi toplantısı
14 Ağustos, Pazartesi
Son yıllarda bazı heyecanlı ve abartıcı arkadaşlar devamlı olarak ayrımcı, dışlayıcı, bir kesimi kendilerinden soğutucu… yazılar kaleme aldılar; İmam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nı karaladılar, bunlarla İslamlaşma yolunda bir mesafe alınamayacağını, cemaatler ve medreselere yönelmek ve hizmeti bunlardan beklemek gerektiğini tekrarlayarak söylediler ve yazdılar.
Ben de bunun aksine “ayrımcılığı, dışlamayı, birbirine düşürmeyi bırakalım; kardeşliği, işbirliğini, birbirini tamamlayarak bütünleşmeyi sağlamaya çalışalım” dedim.
Toplantı kararlarının beni sevindiren ve ümitlendiren maddeleri şunlar oldu:
1. Medreselerin ve ilâhiyatların müfredatları, İslâm’ı tehdit eden ideolojiler dikkate alınarak yeniden tanzim edilmelidir.
2. Diyanet teşkilatımız, ilâhiyatlarımız, medreselerimiz, cemaatlerimiz ve STK’larımız Ehl-i Sünnet akîdesi konusunda halkımızı şuurlandıracak köklü ve etkili faaliyetler yapmalıdır.
3. İslâm’ın doğru anlaşılması için kadîm müfredatımız gün yüzüne çıkartılmalı; karşılaştığımız küresel sorunların çözümünü önerecek ilim, irfan ve hikmet sütunları üzerinde yükselen İslâm medeniyetinin eğitim kurumları incelenerek, önümüzü açacak öncü kuşaklar yetiştirecek güçlü, köklü, ufuk açıcı bir maarif sistemi ve müfredatı geliştirilmeli.
4. İlâhiyatlar, medreseler ve çeşitli ilmî kuruluşlar arasında işbirliği artırılmalı, müşterek ilmî faaliyetler düzenlenmeli, bunun için çeşitli alanlarda ilmî ekipler oluşturulmalı.
5. Şuurlu, mütevazı ama özgüveni yüksek, dertli, düşünen, araştıran, ahlâklı ve idealist bir genç neslin yetiştirilmesi için her alanda bütün imkânlar seferber edilmeli.
6. Şehirlerde siyasetçiler, âlimlerden oluşan danışmanlar edinmelidir. İlim erbabı, tebliğ dışında kesinlikle siyasetçilere dünyalık menfaatler ile yaklaşmamalı.
Bu yazıyı yukarıya aldığım maddelerin tadında bırakacağım, bana sorulmasa da diğer maddelerle ilgili istişârî düşüncelerimi iman ve vicdan borcu olarak başka bir yazıda sunacağım.
İslam’da ruhban sınıfı ve bu sınıfa mensup din adamı yoktur
04:0024/08/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konuda ısrar ediyorum ve konuyu gündeme taşımamın önemli bir sebebi var: Eğer bir dinde, bir inanç sisteminde “din adamları sınıfı” varsa, bu sınıfa mensup olanlar kılık kıyafetten aile hayatına, günah ve hatadan uzak olmaya kadar diğer insanlardan farklı özellikler taşıyorlarsa, bu sınıfa mensup olanların kutsallığına inanılıyorsa bu adamlar, cahil halkı peşlerine takarak haçlı seferleri de düzenlerler, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde de bulunurlar.
İslam’da ruhban sınıfı ve bu sınıfa mensup din adamı yoktur
İslam’da ruhban sınıfı ve bu sınıfa mensup din adamı yoktur
14 Ağustos, Pazartesi
Eğer din istismarına dayanan terör ile mücadele edilecekse önce Allah’a, peygamberlere ve diğer beşere ait sıfatların doğru bilinmesi, sınırların birbirine karıştırılmaması gerekiyor.
Okuduğunu anlamasına bir mani bulunmayan değerli bir arkadaşımız benim bu konudaki yazıma karşı bir yazı kaleme almış, şöyle diyor:
“…Bizler İslam’da da, diğer dinlerde de ‘Din Adamı’ vardır diyoruz. Daha evrensel ve daha kapsayıcı bir tabirle her mesleğin, her işin bir uzmanı vardır aziz dostlar. Uzmanı olmayan hiçbir iş yoktur… Modernite’nin en mühim yüzlerinden birisi anti-tradisyonel yani Anane-Karşıtı oluşudur. Bu konumunu ona karşı yaptığı devrimle elde etmiştir. Bariz özelliklerinden bir tanesi de hiyerarşi kavramına karşı oluşudur… Oysaki İslami Gelenek böyle söylemiyor. En başta Allah Teâlâ mukaddes Kur’an’da pek çok yerde yaratılışta mertebeler olduğunu belirtiyor. Buna bağlı olarak epistemolojide mertebeler olması kaçınılmazdır. Kur’an’da ‘Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır’ (Yusuf 76) denilerek bilgide bir hiyerarşi olduğu çok açık bir şekilde belirtiliyor… Hz. Peygamber bir din adamıdır. Ehl-i Beyt imamları, Ehl-i Sünnet imamları hepsi din adamıdırlar. Arifler din adamıdırlar. Hatta daha da öte Allah adamıdırlar. Ricâlullahtırlar…”
Ben ne demiştim:
“İslâm’da lâiklik düşüncesi, kavramı ve uygulaması yoktur. Çünkü Batı'da bu düşünce ve hareketin doğmasına sebep kilise ve din adamları (ruhbanlar)’dır. Kelimenin lûgat mânâsında bile bu sebebin izleri vardır; çünkü lâik, clergé’nin karşıtı olarak ruhban olmayan, kiliseye, dîne ait bulunmayan, din-dışı mânasına gelmektedir. İslâm’da ise din adamları sınıfı mevcut değildir. Her Müslüman, din ve Allah ile ilişki bakımından eşit imkân ve seviyeye sahip bulunmaktadır. Müslümanın ibâdet etmek, tevbe etmek (günah çıkarmak), hâsılı dînî hayatını yaşamak için -din adamı vb.- bir aracıya ihtiyacı yoktur. Câmide namazı cemâatle kılmak için belli bir sınıfa imam olma imtiyazı verilmemiştir. Cemâat içinde en bilgili, ahlâklı ve okuması düzgün olanı öne geçer ve namazı kıldırır. İslâm’da lâiklik uygulaması da yoktur. Çünkü teorik olarak din ile devleti ve toplumu birbirinden ayırmak, birbirinin müdâhalesi dışında tutmak mümkün olmadığı gibi uygulamada da dîni temsil eden kilise gibi bir kurumun devlete karşı yetki mücadelesine giriştiği olmamıştır. İslâm’da devletin başkanı aynı zamanda cuma ve cemâat imamıdır; hem din, hem de devleti korumakla yükümlüdür.”
Allah aşkına söyleyin:
Benim yok dediğim ile bu arkadaşın var dediği aynı şeyler ve kişiler mi?
Ben alim yok demiyorum, velî yok demiyorum, herkesin çalışarak kazanabileceği ehliyetle bir kısım dini görevleri üstlenmiş insanlar yok demiyorum, her işin bir uzmanı yoktur demiyorum ki, bana, bunları demişim gibi reddiye yazılsın. Mertebelerin ve Allah katında kulların derecelerinin farklı olması başka, bunların ruhbanlar gibi bir sınıf teşkil etmeleri başkadır.
Geleneğe bağlılıktan söz ediliyor; bana gelenekten bir kere geçmiş bile olsa “din adamları” ifadesini nakletsin tartışmayı bitirelim. Gelenekte ricalullah, ehlüllah, ricâlü’l-ğayb, ulemâ, fukahâ, evliyâullah… vardır, ama “ricâluddîn” yoktur; çünkü bütün Müslümanlar “dinin insanları”dır.
Dediğim apaçık, sağa sola çekmenin manası yok (veya olumsuz bir sebebi olmalı); soruyorum:
Bizde Katolik Hristiyanlığında mevcut olan mana ve mahiyette clergé (ruhban) sınıfı var mı?
Bizde Budist rahiplere benzer din adamları var mı?
Hatırlayalım:
Budist rahipler inanışları gereği dünyevi işlerden kendilerini dışlamış hayatın yalanına inanmayarak kendilerini yalnızca dinlerine adamış durumdalar. Gösterişten uzaklaşmak için saçlarını sıfır numaraya kestiriyorlar ve bazen kazıtabiliyorlar. Rahipler hiçbir şekilde evlenmeyecek, cinsel arzuda bulunmayacak ve kadına dahil dokunmayacaklar. Yemek ihtiyaçları tapınak çevresindeki köylere ellerine kaplar ile ziyaret ederek Budizm dinine inanan insanlardan sadaka olarak alınan yemekler yenecek. Tek renk ve basit kumaşlardan dikilen turuncu elbiseler giyilecek…
Bizde böyle bir din adamları sınıfı var mı?
Gelecek yazılarda Elmalılı M. Hamdi Efendi ve İbn Arabî’den benim yazdıklarımı teyid eden nakiller yapacağım.
Din adamı
04:0025/08/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arkadaş şu cümleyi de sarf etmişti:
“Hz. Peygamber bir din adamıdır. Ehl-i Beyt imamları, Ehl-i Sünnet imamları hepsi din adamıdırlar. Arifler din adamıdırlar.”
Kerry geceyi hastanede geçirecek
Kerry geceyi hastanede geçirecek
1 Haziran, Pazartesi
Birinci cümle yanlış olmanın ötesinde yakışıksız da! O din adamı değil, bütün Müslümanlara beşer olarak eşit, farklı olarak da Allah’ın kendisine vahyettiği Peygamber'dir. Diğerleri de beşer olarak Müslümanlara eşit olup farklılık ya Peygamberimiz'in ailesinden olmak veya okuyarak, öğrenerek âlim olmak, eğitim görerek kâmil insan olmaktan ibarettir. Peygamberimiz hariç tamamının yanılmaları ve günah işlemeleri mümkündür, diğer müminlerden ayrı bir sınıf teşkil etmezler, hiçbiri ma’sûm değildir. Aile hayatları vardır, günah çıkarmazlar, çalışır kazanır yerler… Sünnî İslam’da bu böyledir.
Önce Allah’ın Peygamberine buyruğunu hatırlayalım:
De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı bekliyorsa iyi Hakk’a makbul ibadet ve iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf:110).
Demek ki, peygamberler de diğer insanlar gibidir, Allah adına konuşmazlar, Allah’tan geleni tebliğ ederler, onların günah işlemez ve dini açıklamada yanılmaz oluşlarının sebebi Allah’ın koruması ile olmaktadır. Vahiy gelmediğinde yanılmaları mümkündür ve olmuştur da.
Hz. Ebûbekir (r.a.) halife seçildiği zaman Allâh’a hamdüsena ettikten sonra şöyle buyurdu:
“Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ancak Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) dinin hükümlerini açıklamıştır. Sizin en zayıfınız, hakkı alınıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber(s.a.v.)’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olun. Eğer sırat-ı müstakimden kayarsam beni düzeltiniz.
Ben bu sözümü söyler, hem kendim için hem de sizler için Allâh’ın affını talep ederim.”
Hz. Ömer halife olunca ilk hitabesinde halka şöyle seslenmişti: “Ben Allah’a itaat ettiğim ve Resulü’nün izinden gittiğim sürece bana itaat edin, yoldan saparsam itaat etmeyin.”
Halife daha cümlesini bitirmeden birisi kılıcına sarılarak ayağa kalkmış ve ona şöyle seslenmişti: “Sen hakka bağlılık ve itaatten saparsan şu kılıçla seni yola getiririz!”.
Hz. Ömer, bu davranışı memnuniyetle karşıladı ve böyle bir halkı olduğu için Allah’a şükretti.
Papa böyle bir konuşma yapabilir mi?
Hristiyan din adamları böyle bir konuşma yapabilirler mi?
Peygamberimiz (s.a.) ve ashabı, ehl-i beyt, arifler… hep evlendiler, çoğu rızkını çalışarak elde etti, yanılmak ve sapmaktan hep korktular, Allah’a sığındılar ve tevbe ettiler. Kimsenin günahını çıkarmaya yeltenmediler, günaha girdim diyenlere tevbe etmesini telkin ettiler. Bunlara “din adamı” demek yanlış olmanın ötesinde geleneğe de aykırıdır.
Yıllarca önce bu konu tartışıldı, cami hizmetlerini yapanlara ve hocalara “din adamı” demenin yanlış olduğu sabit oldu ve onlara “din görevlisi” dendi. Şimdi durup dururken bu yanlışı tekrarlamanın manası ve faydası yoktur, zararı ise çoktur. Çünkü din adamı bir terimdir ve başta Katolikler olmak üzere bazı dinlerdeki ruhban sınıfına aittir.
Ruhban sınıfı manasında din adamlarının bizde olmadığına dair teyitlere devam edeceğim.Cevdet Paşa da “din adamı yok” diyor
04:0027/08/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) Osmanlı devletinde 12 defa çeşitli bakanlıklar yapmış büyük bir ilim, fikir ve devlet adamımızdır.
Bosna’dan dönüşünde Tuna Nehri üzerinde gemi ile seyahat ederken aynı gemide bulunan Fransa’nın İstanbul büyükelçisi (daha sonra dışişleri bakanı da olan) Motié ile ilim, din, siyaset ve felsefe üzerine sohbetler yapıyorlar. Bu sohbet konularından biri de birkaç yazıdır konu edindiğim “ruhban sınıfı-din adamı” meselesidir.
Sevilla transfere erken başladı
Sevilla transfere erken başladı
1 Haziran, Pazartesi
Motié Osmanlı ulemasının da bir “din adamları sınıfı” teşkil ettiğini iddia ediyor, Cevdet Paşa da bu anlayışın hatalı olduğunu ve İslam’da din adamı (Ruhban-Clergé) sınıfının olmadığını ispat ediyor.
İşte önemli başka bilgileri de ihtiva eden bu tarihi sohbeti Cevdet Paşa’nın kaleminden -sadeleştirerek- nakledeceğim (Ebülula Mardin, A. Cevdet Paşa, İst. 1946, s. 292 vd.):
Napolyon Bonapart demiş ki, “Eğer bir dine girsem Müslüman olurdum; zira İslam’da clergé yani ruhbaniyet yoktur.” Motié bu söze atıf yaparak “Napolyon Müslümanlıkta clergé yoktur demiş, halbuki bir müddet İstanbul’da kaldım, ulema sınıfını gördüm, onların clergé tarzındaki mertebelerini öğrendim, işte siz de bu sınıfın yukarılarında bulunuyorsunuz… Napolyon buralara gelmediği için işin gerçeğini bilememiş” dedi.
Ona cevap olarak dedim ki:
Napolyon bu meseleyi pekâlâ incelemiş ve pek güzel söylemiş. Gerçekten İslam’da clergé yoktur. “İslam’da ruhbanlık yoktur” mealinde bir hadis de vardır. Gördüğünüz sarıklılar clergé değildirler; çünkü onlarda resmi bir rûhânilik sıfatı yoktur. Ruhban sınıfının (din adamlarının) Hristiyan topluluklarına uyguladıkları ruhani hükümet gibi sıkı işlemlere İslam milleti asla tahammül edemez. Bir Hristiyan çocuğu anasından doğar, vaftiz olmak yani Hristiyan defterine yazılarak nesebi sahih dünyaya gelmiş sayılmak için papaza muhtaç olur. Ondan sonra Allah’a ibadet edebilmek ve ara sıra günahlarını affettirmek için papazın aracılığına muhtaç olur. Neslinin devamını sağlamak için evlenebilmesi papazın nikah kıymasına bağlıdır. Ölülerinin ruhuna bir hediye gönderebilmek için papazın duasına muhtaç olur. Kendisi öldüğünde yer altına girebilmek için bile papazın bulunması gerekir, papaz gecikse veya bulunmasa cenaze meydanda kalır. Bu işlemlerde papazlara ihtiyaç bulunduğu için onlar da halka baskı ve zulümden geri durmamaktadırlar. Şu günlerde de ölümcül hastaların mal ve mülklerini kiliselere vakıf ve vasiyet ettirerek varisleri mahrum ediyorlar. Şimdi Avrupa’nın pek çok yerlerinde Hristiyanların dinsizlik yolunu seçmelerine bu işlemler ve davranışlar büyük sebebiyet veriyor.
İslam’da ise bu türlü külfetler yoktur. Bir İslam çocuğu doğar, babası kulağına bir ezan okur ve adını kor, imam efendiye muhtaç olmaz. Çocuk büyür, okur, ilmihalini öğrenir, kendi kendine Cenâb-ı Hakk'a ibadet eder. Öğrenmek için hocaya muhtaç olur ama ibadet için başkasının aracılığına muhtaç olmaz. Ve cemaat ile namaz kılacak olduklarında içlerinden birisi imam olur. Gerçi imamlık görevini yerine getirmek için bir camiye bir imam tayin olunmak âdet olmuş ise de bu âdet dinin zorunlu kıldığı bir işlem olmayıp imam efendi bulunmazsa cemaatten birisi imam olur ve namaz kılınır. Ve Müslümanlara göre günahları ancak Allah Teâlâ affeder. Lazım olan ancak içtenlikle yalvarmaktır ve Rab ile kul arasına başkası giremez. Ve bir erkek ile kadın evlenmek istediklerinde kendileri yahut vekilleri nikah akdini yaparlar, fakat iki şahit huzurunda olması gerekir, bunun için hocaya muhtaç olmazlar. Gerçi akit toplantılarında mahalle imamlarının bulunmaları âdet olmuştur, fakat bunlar akdi yapanların isimlerini ve peşin yahut ertelenmiş mehri yazmak için bulunurlar ki, bu da bir çeşit hizmettir. Bununla beraber imam veya bir hoca efendi teberrüken bir dua eder, ama imam bulunmasa nikah akdi yine kurulur. (Devamı var)
Cevdet Paşa da “din adamı yok” diyor (2)
04:0031/08/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ve bir Müslüman, ölülerinin birine bir hediye göndermek isterse Kur’an okur yahut fukaraya sadaka verir ve sevabını onların ruhlarına bağışlayıverir, bu sevabı onlara ulaştırmak için imama ve hocaya muhtaç olmaz. Ve biri vefat ettiğinde onu yıkayıp defnetmek diğer Müslümanlara farz-ı kifayedir (yeterince kişi bunu yapınca diğerleri sorumluluktan kurtulurlar), hiçbiri yapmazsa tamamı günahkâr olur, fakat cenazelerde imamlara bir miktar para vermek âdet olduğundan vazifeyi onlar yapıverir, imam olmazsa diğer Müslümanlar vazifeyi yapmaya mecbur olurlar.
Ordu'da 268 araca trafik cezası
Ordu'da 268 araca trafik cezası
2 Haziran, Salı
Hasılı imam ve müezzin gibi sarıklılar hep bir cihet ve hizmet sahibi adamlardır, onların diğer insanlardan daha fazla bir rûhânîlik sıfatları yoktur. Onların üst tarafında bulunan ve insanlar tarafından saygı ve ikram gören müderrisler (medrese hocaları) dahi Avrupa’nın bilim doktorları gibidirler. Şan ve meziyetleri de ancak ilmin şeref ve itibarından kaynaklanmaktadır. Bununla beraber onlar dini diğerlerinden daha çok bildikleri için millet onlara ziyadesiyle saygı gösterir.
Büyük ve küçük yerleşim yerlerinin hakimleri de bu gibi alimlerden yetişir ve İslam dininde en büyük vazife hakkın sahibine verilmesi (adalet) konusu olduğundan bunu yapmakla görevlendirilmiş olanların her bakımdan diğer sınıflardan imtiyazlı-farklı olmaları gerekir; bu sebeple ulema sınıfı kılık kıyafet bakımından da başkalarından ayrı olur. İşte bunlar da jüj yani hakimler sınıfı demektir, yoksa piskoposların benzeri değillerdir ve Roma’nın kardinallerine muâdil (denk) gördüğünüz kazaskerler dahi büyük hakimler demektir. Şeyhülislam Efendi de bu hakimlerin bakanı gibir ki bir padişah vekilidir ve onun da rûhânîlik sıfatı yoktur.
Padişaha ait olan peygamber halifeliği (peygamberlik dışındaki vazife ve yetkilere vekil olmak) da yalnız ona mahsus yüce bir sıfattır, şeyhülislama ve kadılara geçmez. Onlar hep birer memurdur, tayin ve azilleri de padişahın iradesiyle olur. Hiçbir rûhânî merasim icrasına bağlı değildir.
Cuma ve bayram namazlarını kıldıracak ve hutbe okuyacak imamlar ki, hatib denilir, onlara padişah tarafından izin verilmiş olması gerekir ve bu da bir çeşit vekaletten ibarettir.
M. Motié dinledi, anladı ve teşekkür etti. “Hayli vakit İstanbul’da oturdum, buralara ait layıkıyla bilgi alamamışım” dedi.
Dedim ki, “Siz Beyoğlu’nda oturdunuz, değil Osmanlı ülkesinin, yalnızca İstanbul’un bile durumunu layıkıyka öğrenemediniz. Beyoğlu, Avrupa ile İslam ülkeleri arasında bir berzahtır (geçiş alanıdır) buradan siz İstanbul’u dürbünle görürsünüz, lakin kullandığınız dürbünler hep çarpıktır” (Tezâkîr-i Cevdet, Cüz 10).
Gelecek yazıda Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın “İslam’da ruhban sınıfı ve bunlara mahsus din adamlığı isim ve niteliği yoktur” konusundaki düşüncesini nakledeceğim.
.
.Cânını cânâna kurban eyleyen…
04:001/09/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ ezelî sevgisinin bir tecellisini, bir yansımasını toprağa yönlendirdi, topraktan “insan” denilen, ruhundan ona üflediği ve “Rahman’ın sıfatlarının tecellîgâhı olan” bir varlık yarattı, o varlığın özünde “o kutsal sevgi” vardır.
O insanın da baki kalacak özü genellikle ruh dediğimiz nefsidir.
Şems suresinde o nefse Allah yemin ederek kullarının dikkatini çekiyor, ezelî ahdi unutmamalarını, onu unutturan mâsivâ alakasını aşarak asl’a rücû yolculuğuna devam etmelerini tenbih ediyor:
“(Yemin olsun) nefse ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyene; /Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene! /Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. /Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir” (7-10).
Bir sûfî de:
“Kebş-i ruhum Hakk’a kurban eyledim”; yani “Ruh koçumu Allah’a kurban ettim” diyor.
Bu bayramda kestiğimiz kurbanlar işte bu asl’a teslimiyetin ve ona olan aşk sebebiyle nefsi kurban etmenin, nefsin arzularını ve masiva alakasını aşarak O’na rücu etme yolunda çabanın bir sembolüdür.
Toprağımızda ve özümüzde mevcut olan ilâhî sevgi, sevgiliye kavuşmak istiyor, ama önüne imtihan tuzakları konmuş, Mevlânâ’nın teşbihi ile “çölde ilerleyerek deryaya kavuşmak isteyen bir damla suyun macerası” bu hayat. Allah o bir damla suya (insana, ruha, nefse) çölü aşma kabiliyeti de vermiş, çölde buharlaşıp aslını ve özünü zayi etme kabiliyeti de vermiş. Kurban dahil bütün ibadetlerin asıl amacı nefsin ilâhî tarafını güçlendirmek, dünya hayatını sevginin kaynağına doğru bir yolculuk haline getirmektir.
Şimdi (belki geçmişte de) insanlara bakıyoruz; sevgiler sahte ve/veya fani güzellere yönelmiş, bu sebeple nefrete dönüşmüş, asıl ve öz unutulmuş, ilâhi sevgi atmosferi içinde nefes alıp vererek mutlu aşk yolculuğu yerine “sevgiden arındırılmış toprak” için kavga devreye girmiş,
“haset, kin, kibir ve cehalet” insanlığı kasıp kavuruyor.
İşte bunun için yol gösterenler, yazının başına koyduğum beyitlerde ve benzerlerinde insanlığa sesleniyorlar, hâlâ kendilerini işitebilen kulaklar arayarak oralardan gönüllere girmeye ve tamir etmeye çalışıyorlar:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak
Padişah konmaz saraya hâne mamur olmadan…
Mest olup meydana geldim tâ ezelden tâ ebed
İçmişim aşkın şarabın âb-u engûr olmadan.
“Daha ortada su ve üzüm yok iken ben aşkın şarabını içtim” diyerek Elest Bezmi’ne, ezelde vaki mülâkat ve ahdimize işaret ediyor.
Gelin bu Kurban Bayramı'nı işte bu mânâlarda idrak etmeye ve yaşamaya çalışalım.
Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan
04:003/09/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zamanımızdan yaklaşık bir asır önce meşhur müfessirimiz M. Hamdi Yazır tarafından kaleme alınan-sadeleştirerek ve kısmen sunduğumuz- bu yazıda günümüze de hitap eden kısım “İslâm’da ruhbanlık olmadığı, kul ile Allah arasında papaz mânâsında vasıta bulunmadığı, dünya işlerini dürüstlük ve meşrûiyet içinde yürüten bir mü’minin aynı zamanda ibâdet etmiş olacağı, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılamayacağı...” hususlarıdır (Beyânu’l-hak, c. 1, Sayı: 22, s. 511 vd.).
…Her şeyden önce İslâmiyet ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir zaman kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi yoktur. İslâmiyet’te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir, bilginlerine bilgi sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet, ibâdetlerin rûhî ve vicdânî hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir felsefenin gerektirdiği bir şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet olamaz. Meselâ haram yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet telâkki edilmez. Dünya işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna göre de rûhâniyet anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince dünyayı terketmeye (târik-i dünyalığa) mecbur olurlar. Bir de rûhâniyet esasında “hulûl (haşa tanrılığa katılma) felsefesi” mevcût bulunduğu cihetle rûhânî reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik (yanılmazlık) sıfatları takılır. Bunlar beşer üstü bir kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka bir renk bulunur.
İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki rehbaniyet bile… sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir; gerçekte de medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür… Halbuki İslâmiyet rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp “İslâm’da ruhbanlık yoktur” nassına (hadisine) dayanarak dinlerin dünya işlerine karışmasına mânî durumların başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada rehbâniyeti de kaldırmış, ictimâî husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve eşitliği tahkîm eylemiştir…İslâmiyet’in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah’ın kullarına hizmetler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak, adâlet ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye yaymak, insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir. Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler İslâmiyet’i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar. İslâmiyet’te rûhu kabûl etmek rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun madde veya maddî olmadığı sabit bile değildir.
Cuma, bayram ve hacc gibi İslâm’ın şiar ve sembolleri arasında bulunan toplu ibâdetlerde halkın aydınlatılmasına, ibret almasına, dünya ve âhiretten haberdar olmasına ve bunun da İslâm birliğini bozmamasına büyük önem vererek hutbelerde bir siyâsî nokta gözetmiş ve hatîbin tayinini devlet başkanının iznine bağlamıştır ki, bu da rûhâniyetten ziyade cismâniyet (maddîlik) ile alâkalıdır. İslâmiyet cemiyetin hukûku ve insanların muâmelelerinin intizamını temin ile insanlık dünyasının kötülüklerden arınması, dînî ve uhrevî vazifelerin iyi bir şekilde tevziî ile son hedef olan saâdete doğru terâkkîsi, hâsılı Allah ve kul haklarının tam olarak korunması için vazedilmiş bulunan umûmî hükümlerini tatbik edecek, muâmelât ve ukubât isimleri altında hulâsa edilen siyâsî, hukûkî, ictimâî, cezâî.. kanunlardan ibâret bulunan hükümlerinin icrâsını üzerine alacak bir “icrâ kuvveti”nin bulunmasını gerekli görür ve ona da “imam, halîfe” adını verir.
Halîfe bir taraftan kendisine bey’at eden ümmetin vekâletini, diğer taraftan kendisinin de diğer teb’a ferdleri gibi uymaya ve uygulamaya memur ve mecbûr oduğu kanunun Vâzı ve Şâri’i’nin -icrâ bakımından- niyâbetini (temsîlini) haizdir. Ve hiçbir zaman şahsî ve müstebit reyi ile o kanunu çiğneyemez. Çiğnerse milletin hâkimiyeti hükmünü yerine getirir… müslüman bulunmak şartıyle bir kâdı’l–kudât ve müfti’l-enâm da bulunur. Râşid Halîfeler, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular devirlerinde şeyhülislamlar bu kâdı’l–kudâttan ibâret idi. Ve hiçbirinde İslâmlar bir rûhânî reis tanımamışlardı.
Buraya kadar arzettiklerimizden anlaşıldığına göre halîfe vekili olmak yalnız şeyhülislâma ait olmadığı gibi rûhânîlik ile de ilgisi bulunmadığından şeyhülislâmlar; kabine üyelerinden ve icra kuvvetinin cüzlerinden birisi bulunmak sıfatından başka bir şekilde İslâm nazarında yer bulamaz. Ve hiçbir zaman bir rûhânî reis sayılamaz. Kendisine karşı beslenen husûsî hürmet ise İslâmiyet’in, ilmin şerefine verdiği ehemmiyetten başka bir şeye bağlanamaz...
Hatta İslâm’a göre en büyük mesuliyet bilginlere (ulemâya) aittir. Şeyhülislâmlık makamının papalık gibi mukaddeslik ve yanılmazlık muâmelesi görmesi, İslâm dîninin temel felsefesine aykırıdır.
İşte halîfesini, düşkün ve fakir bir teb’asıyla aynı seviyede muhâkeme eden İslâmiyet’in hükmü budur. Bundan ötesi hurâfelerdir.
Böl ve yönet
04:007/09/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur’an-ı Kerim âyetleri ve Peygamberimiz'in (s.a.) hadisleri durup dururken müminleri kardeşliğe ve birliğe teşvik etmiyor; bölünmeyin, parçalanmayın, birbirinize düşmeyin, böyle yaparsanız gücünüz elden gider, zayıf düşersiniz ve İslam düşmanı veya menfaat harisi kurtlara yem olursunuz demiyor.
Bazı arkadaşlar haklı olarak “düşmana bahane bulup, sorumluluğu onlara yükleyip rahatlamak Müslümanlara bir şey kazandırmıyor, gerekli olan özeleştiridir, ‘bizim nerede hata yaptığımızdır ve dirilip kendimize gelmek için neler yapmamız lazımdır’ bunu düşünmek, buna odaklanmaktır” diyorlar. Bu düşünce ve tavsiye doğrudur, yerindedir, ama tamamlayıcı unsurlarından biri de düşmanın neyi nasıl yaptığını bilmektir.
Neyi nasıl yapıyor sorusunun cevabı çok uzun, ama burada üzerinde durmak istediğim oyun meşhur “böl-yönet” oyunudur.
Uzak tarihi değil de yakın tarihi seçerek bazı örnekleri hatırlayalım:
Sömürgeci Batı’nın, nispeten güçsüz ülkeleri askerleriyle işgal ederek sömürge haline getirme dönemi sona erince daha ince usullerle sömürgecilik devam etti. Bunun için de iki şey yaptılar:
1.Sömürgeleri terk ederken halkı ikiye bölecek ihtilaflı konular ve bölgeler bıraktılar.
2.Enerji, maden, stratejik menfaat gibi sömürülecek değerlere el koyabilmek için kukla yönetimlere imkân ve destek verdiler, milli yönetimleri bertaraf ettiler.
İşte bazı örnekler:
Keşmir
Pakistan-Hindistan arasında 1947’den bu yana 55 yıldır devam eden ihtilafların gerçek sorumlusu İngilizlerdir. İngilizler Hindistan’ın bağımsızlığını tanımadan önce nüfusunun yüzde 97’si Müslüman olan Keşmir’in başına Hindu asıllı Hari Singh’i, para karşılığı mihrace olarak getirdi. Hindistan, İngiliz idaresinde 3 büyük eyalet (Hindistan, Pakistan, Bangladeş) ve 580 prenslikten (mihrace) ibaret idi. Pakistan ve Bangladeş (Batı ve Doğu Pakistan adı altında) Pakistan olarak bağımsız oldu. 580 prensliğe bu devletlere katılmak ya da bağımsızlığı seçme hakkı tanındı. Taksim kararını Hindistan ve Pakistan kabul etmişlerdi. Nüfusun yüzde 97’si Müslüman olan Keşmir Pakistan’a katılmak isterken; yazlık başkent Srinagar’a kaçan mihrace Keşmir’in geçici olarak Hindistan’a bağlanması ile ilgili anlaşma imzaladı. Böylece Keşmir konusundaki ihtilâf iki ülke arasındaki en önemli anlaşmazlık olarak varlığını sürdürmektedir. İki ülke Keşmir Sorunu yüzünden üç kez (1947-48, 1965 ve 1971) savaşmıştır. Ayrıca 1998 ve 2002 yıllarında iki ülke savaşın eşiğine gelmiş, uluslararası çabalar sonucunda sıcak çatışma önlenmiştir.
Arakan
Sayın Bercan Tutar’ın 31 Ağustos tarihli yazısından:
Myanmar’daki (Burma) Arakanlı Müslümanlar beş yıldır Gazze’den daha beter bir şekilde kan ağlıyor. Arakan’daki Müslüman Rohingyalıların 2012’den bu yana maruz kaldığı zulüm, İsrail’in işgal altındaki Filistinlilere uyguladığı sistematik işkence, kitlesel kat-liam ve etnik temizliği aratmıyor… Arakan krizinin asıl nedeni ilk olarak İngiltere’nin sonra da ABD, Çin ve Rusya’nın izlediği emperyal stratejilerdir. İlkinden başlarsak... İngilizler; Afrika, Asya ve Ortadoğu'daki kirli siyasetin aynısını Burma’da da uyguladı. Arakan’ı 1948’de Doğu Pakistan (1971’de Bangladeş oldu) yerine Budist Burma’ya bağlayarak günümüze kadar süren kaosun tohumlarını ektiler… Arakan trajedisinin ikinci safhasında ise ABD, Çin ve Rusya’nın rekabeti var. 2004’te Arakan’da dev enerji yataklarının keşfedilmesinden sonra Müslümanların trajedisi daha da kötüleşti. Çin, 2009’da başladığı ve Arakan’dan Yunnan eyaletine uzanan biri gaz diğeri petrol iki boru hattı inşaatını 2013’te bitirdi… Bunu gören ABD, 2012’den sonra Arakan’daki sorunu küresel krize çevirip bu yolla Çin’i kuşatma projesini devreye soktu. Çoğu George Soros’un finanse ettiği 18’e yakın sivil toplum kurumu ABD’nin çatı örgütü ‘Burma Task Force/ Burma Görev Gücü’ adı altında beş yıldır güya Arakanlıların dramına çare arıyor. Oysa İsrail-Filistin “barış süreci”nden biliyoruz ki emperyal güçlerin bütün barış çabaları, birer çatışma, işgal ve kontrollü trajedi stratejisidir. Çünkü ABD, müdahil olduktan sonra Arakan’daki şiddet birden soykırıma dönüştü… ABD, Çin ve Rusya enerji, Budistler ise toprak peşinde. Herkes suç ortağı. İşte bu yüzden sessizler! (İleride bu konuda birkaç cümlem daha olacak).
Böl ve yönet (2)
04:008/09/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bunlar mı dost ve müttefik!
Şu haberi ibretle okuyalım:
Silahla siyaset aynı anda olmaz
Silahla siyaset aynı anda olmaz
4 Haziran, Perşembe
ABD, petrolü için yakıp yıktığı kentler listesine Deyrizor’u da eklemeye hazırlanıyor. İşgal sonrası kent tıpkı Rakka gibi anahtar teslimi PKK’ya verilecek. Pentagon’un Afrin-İdlib planı da gerçekleşirse PKK, Suriye’den çaldığı petrolleri Irak-Akdeniz koridorunu kullanarak pazarlayacak.
2015 yılında Ayn el-Arab (Kobani) bahanesiyle Suriye iç savaşına dahil olan ABD, Suriye’nin doğusunda 17 askeri üs inşa etti. Şimdiye dek “DEAŞ’ı göster PYD’yi yerleştir” taktiğiyle kuzey Suriye’ye ‘çöken’ Pentagon, bu oyunun son sahnesi Rakka’nın ardından ülkenin enerji merkezi Deyrizor’a girecek. ABD’nin bölgede görev yapan üst düzey isimlerinden Korgeneral Stephen Townsend, bir sonraki hedeflerinin Deyrizor olduğunu açıkladı. Deyrizor saldırısında ABD-PKK ortaklığının devam edeceğini belirten ABD’li general, Fırat’ın doğusunda 250 kilometrelik alanı PYD haritasına katacaklarını söyledi.
Türkiye’nin güney sınırında Haseke ve Rakka’da zengin enerji hatlarını PKK’ya teslim eden ABD, Deyrizor’u da ele geçirdiğinde Türkiye sınır hattında 3 bölge ve 6 kantondan oluşan ‘federal’ yapıya son şeklini vermiş olacak. ABD’nin nihai hedefi ise terör koridorunun batı ucunda işgal ettiği Afrin’in ardından İdlib’i de ele geçirerek sınır hattı boyunca sömürge valileri aracılığıyla Suriye’nin bakir enerji potansiyeline sahip olmak. ABD böylece işgal ettiği bölgelerdeki petrolü Akdeniz’den pazarlama imkanı bulacak.
Suriye’nin petrol rezervi açısından en zengin bölgesi Deyrizor’u alıp 250 kilometrelik hattı kontrol etmek istediklerini söyleyen ABD’li general Townsend, “Deyrizor’la birlikte Orta Fırat bölgesine yerleşip Tabka, Münbiç ve Rakka’dan sonra Suriye’nin doğusunda da tek egemen güç olmayı planladıklarını açıkladı. “Bu harekatta PKK-PYD tek ortağımız” diyen Townsend, diğer bölgelerde olduğu gibi Deyrizor halkının da ABD’nin varlığını kabulleneceği iddiasında bulundu. Bu arada Kamışlı, Tel Abyad, Ayn el-Arab, Tabka ve Münbiç’te PKK’ya eğitim kampları kuran ABD, Şedadi’de diğerlerinden daha büyük bir terör kampını hizmete soktu. Suriye’deki en büyük terör eğitim kampına ‘Askeri Akademi’ ismi verildi.
Suriye’nin kuzeyini PKK eliyle işgal eden ABD, bir yandan da petrol şirketlerini getirip bölgenin kaynaklarını pazarlıyor. Aralarında Fransız, Kanada, ABD, İngiliz petrol şirketi yöneticilerinin de bulunduğu gruplar, haziran ve ağustos ayları içerisinde PKK/PYD işgalinde bulunan Rakka ve Haseke’ye iki ayrı ziyaret gerçekleştirdi. Aşiret temsilcileri ve PKK’nın sözde kanton yöneticileriyle gizli görüşmeler yapan Batılı petrol şirketi temsilcilerine Trump’ın sömürge valisi Brett McGurk eşlik etti. ABD, Irak sınırından başlayarak Rakka-Deyrizor ve Haseke’de kurduğu alan hakimiyetinin ardından günde milyonlarca dolarlık petrol üretimini Akdeniz hattından Suriye dışına taşımayı hedefliyor. Halen Şam rejimi mühendislerince çıkarılan petrol kuyularından DEAŞ ve PYD’nin günlük 6-7 milyon dolar gelir elde ettiği biliniyor.
Ama ABD’nin bu hain planı tutmayacak, Suriye’yi destekleyen Rusya ve İran rejim askerleriyle oyunu bozacak, ABD ve yegane ortağı PKK-PYD’yi buralardan söküp atacak, ABD de çok defa yaptığı gibi onları yalnız bırakacaktır. Bu sonuç Türkiye’nin de istediği sonuçtur; çünkü Türkiye toprak peşinde koşmuyor, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, kendi sınırlarının güvenliğini ve halkın mağdur olmamasını istiyor.
Dün Keşmir ve Myanmar örneğini vermiştim. Bugün Suriye örneğine Yemen’i, Irak’ı, Libya’yı, Mısır’ı, Tunus’u, Türk Cumhuriyetlerini, Kafkasya’yı, Azerbaycan’ı, Kıbrıs’ı… ekleyelim.
Bütün bu ülkelerde iki yüzlü ve örtülü sömürgeci Batı’nın ve diğer sömürücülerin yaptıkları, çağdaş değerleri bahane ederek (bunları perde olarak kullanarak) çıkar peşinde koşmak, ümmeti bölmek ve parçaları savaştırmak, canavarlara rahmet okutacak cinayetler işlemek veya işletmektir.
Tek çare ve kurtuluş yolu İslam ülkelerinin halkları olarak uyanmak, olup bitenleri doğru okumak, birleşmek, güçlü olmak ve çağın kanununa uyarak güç ve politika yollarıyla sömürgecilerden hakkını almaktır.
Müminler eşittir, kardeştir, sınıf farkı yoktur
04:0010/09/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn-i Arabî diyor ki:
Bütün Müslümanlara Müslüman olmaları bakımından saygılı ol ve haklarına riayet et; nasıl İslam her bir Müslümanı, sırf Müslüman oldukları için eşit kıldıysa sen de öyle yap. Şu sultan, makam sahibi, zengin, büyük; şu ise küçük, yoksul, önemsiz deme. Bir Müslüman bir söz vermiş, kamu adına taahhütte bulunmuş ise onu küçük olsun büyük olsun önemsiz sayma. İslam’ı bir kişi gibi, Müslümanları da bu kişinin organları bil; gerçek de bundan ibarettir. Çünkü İslam ancak Müslümanlar ile var olur; tıpkı insanın ancak bütün organlarıyla, iç ve dış kuvveleriyle var olabileceği gibi.
Müminler eşittir, kardeştir, sınıf farkı yoktur
Müminler eşittir, kardeştir, sınıf farkı yoktur
3 Eylül, Pazar
Bu söylediklerime Peygamberimiz'in de riayet ettiğini şu hadisler göstermektedir:
“Müslümanların canları ve kanları birbirine eşittir, kamu adına ötekilere verilecek güvenceyi (zimmet akdini) sıradan bir mümin de verebilir ve bu herkesi bağlar. Müminler, ötekine karşı tek bir el gibidirler.”
“Müslümanlar bir adam gibidir ki, gözünden şikayet etse hepsi (bütün organları) şikayet eder, başından şikayet etse hepsi şikayet eder.”
Bu temsilin (benzetme tablosunun) yanında nasıl her bir organına onun yaratılış amacına göre uygun olan şekilde muamele ediyorsan her bir ferdi de kendi yerine ve durumuna koy, ona göre muamele et; gözünü, kılağını, ayağını ve elini her birinin kabiliyetine ve yaratılış amaçlarına göre kullan ve değerlendir.
Müslümanlar İslam’da ortak olsalar ve sen onları bu bakımdan eşitlesen de âlime, söylediklerini dinleyerek ve kendisine saygı göstererek hakkını ver, cahile de doğruyu hatırlatarak, ilim ve mutluluk yoluna girmesi konusunda onu uyararak hakkını ver. Gafilin, muvafık ve muhalifin de bildikleri halde yapmama uykusundan uyararak haklarını ver. Allah Teâlâ “sizden olan yöneticilere (ülü’l-emre) de itaat edin” buyuruyor (Nisa: 59), bu sebeple aslında mübah olan bir davranışı, ülü’l-emrin emretmesiyle veya yasaklamasıyla dinlemek ve itaat etmek vacip (şer’an bağlayıcı) olur; sen de bu durumda ona itaat ederek hakkını ver. Senden küçük olana merhamet, şefkat ve uygun alaka göstererek, büyük olana da saygı göstererek ve onurunu tanıyarak riayet et. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) buyurmuştur: “Küçüklerimize merhamet ve şefkat göstermeyenler, büyüklerimize de saygı gösterip onların onurunu tanımayanlar bizden değildir.”
Ne ve kim olurlarsa olsunlar Allah’ın bütün yarattıklarına merhamet et ve haklarını koru; onlar Yaratan'a isyan etmiş olsalar bile O’nun kullarıdır. Allah’ın yarattıkları derece bakımından farklı olsalar bile sen onlara iyi davranırsan sevap kazanır, ahirette karşılığını alırsın. Bir fahişenin hadiste geçen hikayesini duymuş olmalısın:
İsrailoğulları'ndan bir fahişe yolculuk yaparken bir köpeğe rastladı, bir kuyunun başında susuzluktan dili dışarı çıkmış vaziyette bekliyordu, kadın pabucunu çıkardı, kuyudan buna su doldurdu ve köpeğe su içirdi, Allah Teâlâ onun bu amelini kabul ederek bir köpeğe hizmeti yüzünden kendisini affetti...
Allah’ın Peygamberleri aracılığı ile müminlere yol kıldığı âdâbı edinmiş bilgelerden olmak istiyorsan insanları övme ve yerme noktasında kalma, bunun yerine ahlaki durumlarının derecesine göre davran.
Bil ki müminler, parçaları kurşunla yapıştırılmış taş bina gibidir; her biri diğerini bağlar ve tutar. Âlemde müminden başkası yoktur; çünkü bazı cinler ve insanlar dışında bütün varlıkları Allah’a secde ederler; yalnız insanlardan çoğu Allah’ı tesbih (tenzih) etmekle ve ona secde eylemekle beraber bir kısmı bunu yapmaz ve azabı hak eder… (Ilmiyye baskısı, Beyrut, 1999 C. 8, s. 261).
Putuna söversen Allah’ına söver
04:0014/09/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah’tan başkasına tapanlara küfür ve hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” (Enâm: 108).
Putuna söversen Allah’ına söver
Putuna söversen Allah’ına söver
10 Eylül, Pazar
Peygamberimiz (s.a.) Mekke’yi fethettikden sonra Kâbe’yi dolduran putları temizletti, bir sahâbîyi göndererek Taif’teki meşhur putu kırdırdı… Bunlar doğru, ama Hicretten önce de Kâbe putlarla dolu iken o ve ashabı orada ibadetlerini yaptılar ve putlara da dokunmadılar. Bu tarihte putlara dokunmanın faydasından çok zararı vardı, fetihten sonra ise onları orada bırakmanın o tarihte, o şartlarda ve o toplum için zararı vardı.
Fayda-zarar hesabı yapmadan başka dinlerin kutsallarına dokunmak, onlara küfür ve hakaret etmek İslam’ın talebi değildir. İslam’ı tebliğ etmenin ve diğer dinlerin yanlış ve eksik taraflarını anlatmanın uygun yolları vardır ve ve yollar her zaman, her yerde aynı değildir.
Yanlış yapmanın acı bedellerinden birini de şu haberde görüyoruz:
“2001 yılında önce Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılması bahanesi ve arkasından 11 Eylül olayları esnasında Burma Askerî Yönetiminin ülkede yaşayan Müslümanların El Kaide ile bağlantılı oldukları imalarıyla gerginlikler tırmandırılmıştır. 800’den fazla insan katledilmiş, 2000’den fazla insan yaralanmıştır. Akyab’da 6 Müslüman mahallesi tamamen yıkılmıştır. Budist rahipler öncülüğünde 1000’den fazla kişi Müslümanların dükkânlarına, evlerine ve camilerine saldırarak adeta bir yok etme faaliyetine girişmiştir.”
Bugünlerde içimiz acıyarak takip ettiğimiz Arakan Müslümanlarının katliamı için de başka bahaneler ve sebepler yanında Buda heykelinin kırılması ve ona yönelik hakaretler var.
Katliamın öncüsü ise eski Budist rahip ve 969 hareketinin lideri Ashin Wirathu. Sosyal medyada birçok takipçisi olan bu sözde rahip, Budistleri Müslümanlara karşı kışkırtıyor. Müslümanlara karşı nefretini de, “Bir yılan nerede olursa olsun zehirlidir. Sadece bir tane var diye yılanı küçümseyemezsiniz. Nerede olursa olsun tehlikelidir. İşte Müslümanlar da böyledir” sözleriyle dile getirmişti.
Bu katliam ve Müslümanlara yapılan diğer zulümler karşısında Budist rahiplerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir kısmı Budizm’de şiddet yoktur, yapılan zulüm ve katliam dinimize aykırıdır” derken diğer kısmı Müslümanları yılana benzeterek başlarını ezmeyi savunuyor ve bu zulme fiilen de katılıyorlar.
Elbette Arakan zulmünün asıl sebebi şurada ve burada Buda heykellerinin kırılması ve hakaret edilmesi değildir, ama bu gibi eylemlerin yapılan zulmü kamuoyuna benimsetmek veya tepkiyi yumuşatmak için kullanıldığı da bir başka gerçektir.
Bir Müslüman Hristiyanların haçını çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a göre Müslümanlar kitaplarını korumak için mesela Hristiyanların haçına hakaret etmeyecekler.
Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış, çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor.
Müslümanlar olarak tepkilerimizi kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları, halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.
Şiddet yanlısı Budistlerin Arakanlı Müslümanlara yaptıkları zulmün hiçbir mazereti ve meşru sebebi olamaz, ancak düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır.
İsraf, sefahat ve sorumluluk
04:0015/09/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! / Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür. / Eğer sen kendin dahi rabbinden umduğun bir lutfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle! / Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin! /Rabbin rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. / Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır” (İsra: 26-31).
İsraf, sefahat ve sorumluluk
İsraf, sefahat ve sorumluluk
11 Eylül, Pazartesi
Ahmed b. Hanbel Müsned’inde aktarıyor.
Ebû-Useyb anlatıyor:
Bir gece Peygamberimiz (s.a.) evime gelip beni çağırdı hemen çıktım, sonra Ebu Bekir’e gidip seslendi o da çıktı, sonra Öner’e gidip çağırdı o da çıktı; hep beraber ensârdan birinin hurma bahçesine gittik; sahibini çağırdı ve “karnımızı doyur” dedi; bahçe sahibi derhal bir hurma salkımı getirip ortaya koydu; Peygamberimiz (s.a.) ve arkadaşları hurmadan yediler; sonra soğuk su istedi ve içti; sonra da “Kıyamet gününde kesin olarak bunlar size sorulacak” dedi. Ömer (Allah ona rahmetini esirgemesin) hurma salkımını alıp yere vurdu, hurmalar Peygamerimize doğru dağılıp yuvarlandı; sonra “Ya Rasulellah, biz kıyamet gününde bunlardan sorumlu muyuz” dedi; Peygamberimizin cevabı şöyle oldu: “Evet; ancak üç şeyden sorgu olmaz: Örtülmesi gereken yerlerini örtecek bir giysi, açlığını giderecek bir parça ekmek, soğuktan sıcaktan korunmak için başını sokacak bir hücre (oda).”
Başa koyduğum âyetlerin ve hadisin meali apaçık, herkes kolaylıkla anlar; israfı, saçıp savurmayı yasaklıyor; israfçıların şeytanların kardeşleri olduklarını ifade ediyor; cimrilikle savurganlık arasında orta bir noktada olmayı emrediyor; gerekli harcamaları ve yardımları yapmamızı istiyor; yardım ve iyilik yüzünden yoksulluğa düşmekten korkmamızı ayıplıyor; asgari ihtiyaçlarımızı karşılayan mal varlıkları dışında kalan bütün varlıklarımızdan (nereden ve nasıl kazandın, nasıl harcadın, hakkını verdin mi.. diye) sorguya çekileceğimizi bildiriyor.
İsrafçılar ve saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir, ifadesi bana reklamcıları hatırlattı. Daha önce de reklamcılık aleyhine bazı şeyler yazmıştım ve tepki almıştım, şimdi, yine yazıyorum:
Benim anladığım İslam ticaret ahlakına göre, yalnızca ürünü tanıtmak vardır; tanıtırken de yalan, düzen, abartı, hile olamaz; ürün ne ise, özellikleri nelerden ibaret ise bunlar açıklanır, o kadar.
Şimdi soruyorum:
“Siz böyle reklamlara ne kadar rastlıyorsunuz?”
Eğer bazı reklamcılar bunu yapıyorlarsa bu meşru bir hizmettir.
Ama gerçek şudur ki, reklamcıların çoğu “açgözlü kapitalistlerin davulcularıdır.” Yalan söylerler, abartırlar, reklamda insanların zaaflarını sonuna kadar kullanırlar, insanları israfa tahrik ve teşvik ederler, elde bulunan ve pekala işi gören alet ve araçları atıp yenisini almaları için âdeta insanları ipnotize ederler…
Şüphesiz israfın, saçıp savurmanın tek sorumlusu reklamcılar ve gözü doymaz kapitalistler değildir; belki de baş sorumlu terbiye edilmemiş, İslam ahlakı ile yoğurulmamış nefislerdir.
Dünya âlem (özellikle zengin ülkelerin halkları) israftan kaçınırken, tasarruf ederken ve tasarruflar ile ülkeyi güçlendirirken, İslam ülkeleri ve biz israfın “parlak” örneklerini veriyor, tasarruf konusunda da yarışın arkasında nal topluyoruz.
–Gelecek yazıda, bizdeki israf çeşitleri ve tasarruf eksiğine dikkat çekeceğim.–
Müslüman müsrif olmamalıdır
04:0017/09/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman edepsiz, yalancı, hırsız, yolsuz, zalim, iftiracı, gıybetçi, hasetçi, açgözlü, pis, düzensiz, tembel, bencil.. de olmamalıdır; ama bunların hepsi bugünün Müslümanlarında bolca var. İsraf ve savurganlık ise ülkeye ve topluma felaket getirecek boyutlara doğru ilerliyor.
Peygamberimiz (s.a.), “İktisadlı davranan yoksulluğa düşmez” buyuruyor.
İktisatlı davranmak hem makul, meşru ve dengeli tüketmek hem de gelir ve kazançtan bir miktarını biriktirmekle gerçekleşir.
Müslüman müsrif olmamalıdır
Müslüman müsrif olmamalıdır
10 Eylül, Pazar
Bu bir miktarını biriktirme işine “tasarruf” deniyor.
Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca yapılan bir araştırmaya göre tasarrufta dünyanın hayli gerisinde bulunuyoruz; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Çin’in yüzde 50’nin üzerindeki tasarruf oranıyla beşinci sırada bulunması tasarruf yapmanın sadece yüksek gelire bağlı olmadığını gösteriyor. Bu bir eğitim meselesi olarak karşımıza çıkıyor.
İsraf ise her ne kadar göreceli olsa da en zenginimizden en yoksulumuza kadar kendi durumu içinde ve durumuna göre israfın bulunduğu bir gerçek.
En yaygın israf çeşitlerini hatırlayalım:
Su israfı
Peygamberimiz (s.a.), “Nehrin yanında bile olsanız suyu israf etmeyin” buyurduğu halde suyu israf ediyoruz. Musluk icat edildi su israfı kolaylaştı; yıkanırken, abdest alırken, bir şeyi yıkarken musluk devamlı açık kalıyor, kullanılan suyun birkaç misli boşa akıyor. Zirai sulamada mümkün olan yerlerde damlama sistemi kullanılmazsa suyun çoğu boşa, hatta zarara gidiyor.
Ekmek israfı
Türkiye Fırıncılar Federasyonu verilerine göre Türkiye’de günde üretilen 91 milyon ekmekten 5 milyona yakını tüketilmeyip çöpe gidiyor.
Açık büfe yiyecek sunan tesislerde kullanıcıların çoğu yiyeceğinden fazla ekmek, yemek, tatlı ve meyve alıyorlar, ortalama yarısını artırıp tabaklarda bırakıyorlar ve bunlar da çöpe gidiyor.
Elektronik alet ve motorlu taşıt israfı
Türkiye’de akıllı telefon kullanımı yüzde 84’e ulaşmıştır. Araştırmada, ortalama akıllı telefon değişim süresinin ise 3,2 yılda bir olarak hesaplandığı vurgulanmıştır.
Bu akıllı telefonların büyük ölçüde akılsızca kullanıldığını, gereksiz, faydasız ve üstelik zararlı oyunlarla en değerli nimet olan vakitlerin heba edildiğini hepimiz biliyoruz.
Araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 27’si otomobil sahibi. Otomobil sahiplerinin yüzde 10’u 2-3 yılda bir otomobilini değiştiriyor. Otomobil ortalama değişim süresi ise 6,2 yılda bir olarak kayıtlara geçmiştir. Toplu ulaşım araçlarının kullanılabileceği yerlerde hem de bir kişi için bir araba ile yola çıkmak da hesabı zor verilecek bir israf örneğidir.
Biz nasıl Müslümanlarız Allah aşkına! Kitapta ve Sünnette ne varsa çoğumuzda onun zıddı var; işte bu yüzden hem İslam’ın imajına zarar veriyoruz hem de ümmet olarak izzetden zillete düşüyoruz!
İsrafın dünyadaki zararları yanında ahirette de hesabı ve sorumluluğu olduğunu unutmayalım.
.Elmalılı tefsirini kim yaptırdı
04:0021/09/2017, Perşembe
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Atatürk kendi cebinden parasını vererek Kur’an-ı Kerim’i Elmalılı M. Hamdi Efendiye tercüme ettirmiş, böyle bir kişi Kur’an’ı yasaklar mı?” diyorlar.
Demir perde gerisinde bir zamanlar Kur’an’ın bulundurulması da yasaklanmıştı. Perde yıkılınca ilk ziyaretimizde bolca Mushaf götürmüştük. Bunları Mushafsız kalan Müslümanlara dağıtırken gözyaşlarımızı tutamadığımız hatıralar yaşadık.
Türkiye’de ise Mushaf (Kur’an-ı Kerim) bulundurmak yasaklanmadı, ancak Kur’an’ı okutmak ve öğretmek yasaklandı. 1940’lı yıllarda mahallelerde bazı kadın hocalar ablalarımıza Kur’an okumayı öğretirlerdi, ama bu yasaktı, ikide birde o evler basılır, suç aleti Mushaflar ve cüzlere el koyulur, hoca kadınlara da eziyet edilirdi. O yıllarda çocuk yaşta iken ben bunları gördüm ve yaşadım.
1950’den önce Arapça öğrenmek üzere Kur’an kursu hocama müracaat ettim, “Arapça dersi vermek yasaktır, ben memurum, ekmeğimden olurum, filan hoca bakkallık yapıyor ve gizli olarak da Arapça okutuyor, ona git” dedi. O hocaya gittim, “Bir sarf cümlesi (Arapça gramer kitabı) bul da gel” dedi, üç gün Çorum’u altüst ettim, yaşlı veya vefat etmiş hocaların çocuklarına başvurdum, böyle bir kitap bulamadım. “Sizin babanız, dedeniz medrese hocası idi, onun kitapları nerede?” diye sorduğumda, “Korkudan gömdük, yok ettik” diye cevap verdiler.
Yasağa rağmen ezanı aslına uygun olarak okumaya devam eden köylere bir memur geldiğinde korkudan ezan Türkçe okunur, Mushaf ve din kitapları da saklanırdı.
Peki genel durum böyle iken Elmalılı M. Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri, Mehmed Akif’e de Kur’an tercümesi vazifesini kim, niçin verdi?
Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Buhari-i Şerif’in ve dini kitapların Türkçeye çevrilerek yayınlanması; 1. Meclis’in “sarıklıları” arasında sayılan Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin meclise verdiği 21.02.1341 tarihli takrir ile mümkün olabilmiştir.
10 Ekim 1925 tarihini taşıyan orijinal belgeye göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nca, Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’a, hizmetlerine karşılık biner lirası peşin olmak üzere 6 bin lira ödeme yapılacağına dair Beyoğlu 4. Noteri’nde yapılan, altında Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın yanı sıra Diyanet İşleri Riyaseti adına Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin imzaları bulunan sözleşme vardır. Yani parayı Diyanet ödemiştir. (Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih).
M. Kemal’in Kur’an’ı başkalarına tercüme ettirmek istemesinin asıl sebebini ise iki tanıktan dinleyelim:
1932-1933 yıllarında Ankara’da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in hazırladığı ve Atatürk’ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Konumuzla ilgili kısım şöyle:
“Bu sözlerim Kur’an’ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı. Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu (Tebbet suresini okumuş). Bu duada (surede) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. ‘Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kur’an’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum” (Radikal, 06/09/2006).
Kâzım Karabekir Paşa’dan:
“…Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyet-i Ilmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni ‘Kur’ân’ı Türkçeye aynen tercümeettirmek’ arzusunu ortaya attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde (çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı vermişlerdi:
“Gazi M. Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı İslâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da İslâmlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”
(Yani M. Kemal’in bir meal -tefsir değil- yaptırmak istemesiyle, Meclisin de ondan bağımsız olarak bir tefsir/meal yapımı için takrir vermesi ayrı şeylerdir.)
“Bazı yeni simalardan da bahsettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:
“Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde Arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak muvafıktır, Ona göre bunları harekete geçirmelidir.
M. Kemal, “Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme edivermeli…” fikrini ortaya atınca buna karşı şöyle konuştum:
“Müstemlekeleri (sömürgeleri) İslâm halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (öğretim ve eğitim) programımızı tespit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî olan din bahsinden değil, ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur.”
M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı: “Evet Karabekir! Arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını/ yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…”
Kaynaklar:
Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 93, 94. M. Armağan, Karabekir’in Gözüyle Kurtuluş Yılları (1922-1933) Kızıl Pençe, İst. 2013, s. 101-103)Gözyaşlarımız aynı
04:0022/09/2017, Cuma
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhurbaşkanımızın BM’de yaptığı konuşmada kullandığı bu ifade levhalık bir güzel sözdür.
Evet, insanlık olarak farklı vasıflarımız ve özelliklerimiz olsa da hepimiz insanız ve gözyaşlarımız farklı değil; hem yapısı farklı değil hem de sebepleri genellikle insanidir.
İşte bu sebeple insanlığın vazifesi yalnızca belli kişiler, gruplar ve bölgelerde değil, bütün dünyada akan kanı ve gözyaşlarını durdurmak, bütün insanların asgari/temel ihtiyaçlarını ortak gayretler ve örgütlerle sağlamak, dünyayı nispeten mutlu ve yüzü gülen insanlarla doldurmaktır.
Peki, bunu kim nasıl yapacak?
Cumhurbaşkanımızın konuşmasının sonunda söylediği bir güzel söz daha var: “BM, insanlığın ortak parlamentosudur.”
Bu cümle olanı değil de onun ısrarla temenni ve tavsiye ettiği “olması gerekeni” ifade ediyor.
Beş iri devletin Güvenlik Konseyi'ni teşkil ettiği ve dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönettiği bir çatı “insanlığın ortak parlamentosu” olamaz. “Dünya beşten büyük” olduğuna göre bu çatının da yeniden kurulması ve orada bütün insanlığın hak, menfaat ve ihtiyaçlarıyla temsil edilmesi insanlık borcu ve dünya ölçüsünde huzurun şartıdır.
İri devletlerin dümen suyunda seyretmeye alışmış bazı yaşlı monşerler ara sıra bazı televizyon kanallarına çıkarak, “Bu kadro ve politika ile problemlerimizin çözülmesi mümkün değildir” mealinde konuşuyorlar. Onlara göre ülke yönetimi iri devletlere danışarak ve onların iradesi doğrultusunda yapılırsa huzur ve barış olur, aksi halde “onların zalim tekerleklerine taş koyulursa, dünya beşten büyük, İsrail zalim, ülkelerin toprak bütünlüğü korunmalı ve iri devletler menfaatleri için bu bütünlüğü bozmamalı, sınır güvenliğimizi korumak için gerekirse savaşırız…” gibi laflar edilirse başımıza belayı satın alırız.
Bunlar bilmiyorlar ki, asıl yıllardır öyle bir politika izledikleri için bizim ve benzer ülkelerin başlarına belalar yağdı ve yağıyor. Modern sömürgeye maruz ülkeler uyanıp birlikte haklarını savunamadıkları için işgal ediliyor, parçalanıyor, vekâlet savaşlarına sürükleniyor, maddi ve manevi değerleri yağmalanıyor.
“Ağlamayan çocuğa süt verilmez”, gözyaşı döktürenlere karşı gözyaşı dökenlerin Cumhurbaşkanımıza kulak vermeleri ve güçlerini birleştirerek, seslerini çıkararak, gerektiğinde bedel ödeyerek haklarını almalarından başka yol yoktur; gözünü ve vicdanını madde hırsı kör etmiş iri devletlerden adalet beklemek beyhude bir bekleyiştir.
Cumhurbaşkanımızı sevenlere ve sevmeyenlere bir bakalım; sevenler mazlumlar, sevmeyenler ise zalimlerdir. O, yıllardır mazlumların sesi ve gözyaşı olduğu için seviliyor, ama bu sessiz sevgiye sesleri ve fiilleri de katmak gerekiyor.
Garabet ve çelişkiler saymakla bitmez de yalnızca bir örnek üzerinde duracağım: Nükleer silahlar.
Bu kitle imha silahları zalimlerin elinde olursa meşru, mazlumların eline geçerse endişe verici ve gayr-i meşru oluyor. Bu yüzden İran’la uğraşıyor, Pakistan’ın yakasını bırakmıyor, başkalarına da fırsat vermiyorlar.
Peki, makul ve adil olan nedir?
Öncelikle masumları ve korunması insanlık için gerekli olan değerleri imha eden bu silahın ve benzerlerinin bütün dünyada ortadan kaldırılmasıdır. Eğer bu mümkün olmuyorsa her ülkenin savunma ve caydırıcılık maksadıyla bu silaha sahip olmasıdır. Bu adil çözümü mevcut “iri devletlerin parlamentosu” olan BM’den bekleyemeyiz; ya BM değişecek, ya da zalimleri dinlemeden herkes kendi derdinin çaresine bakacak; bunun için de mazlumların işbirliği şarttır.
Katılım sigortacılığı hayırlı olsun
04:0024/09/2017, Pazar
G: 17/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı’nın son döneminden günümüze kadar Müslümanların sigorta ihtiyaçlarını İslam’a uygun olarak karşılayacak bir mevzuat ve kurum üzerinde durulmuş, tartışmalar yapılmış, kitaplar ve makaleler kaleme alınmıştır.
Yaklaşık bundan otuz yıl önce merhum Özal’ın teşviki ile al-Baraka bünyesinde aylar süren bir çalışma yapılmış, “İslâmî üyelik, tekâfül” gibi isimlerle anılan bu sigorta şeklinin esasları rapor haline getirilip ilgililere sunulmuş, ne yazık ki, o günün şartlarında laikçilerin taassup seddi aşılamadığından çalışma akim kalmıştı.
Son bir iki yılda konu yeniden ele alındı, çalışmalar yapıldı, ortaya “katılım sigortacılığı” adıyla bir şekil taslağı çıktı ve şükürler olsun ki yönetmelik olarak birkaç gün önce resmi gazetede yayımlandı. (20 Eylül 2017 ÇARŞAMBA, Resmî Gazete, Sayı : 30186).
Amelinin inancına uygun olması konusunda hassas olan Müslümanların bu güzel sonuç dolayısıyla emeği geçenlere ve siyasi iradeye teşekkür ve dua borcu vardır.
Birkaç isimle anılan İslâmî sigortacılığın fıkıhtaki meşruiyet temeli “karşılıklı bağış, vekâlet ve mudarabe ortaklığı”dır.
Bundan sonra “katılım sigortacılığı” diyeceğimiz bu sigorta şeklinde sigortaya dahil kişiler bir fona para yatırıyorlar; bu fonu vekil bir tüzel kişilik (şirket veya kooperatif) yönetiyor; fondan riskler ödeniyor (ödemeyi katılımcılar karşılıklı biribirine bağışlamış oluyor); istenirse fonun fazlasıyla İslamî yatırımlar ve ticaret yapılıyor; sigortalı ayrılmak istediğinde, varsa artan parasını da alarak ayrılıyor.
İşte bu esaslar dahilinde resmiyet kazanan yönetmelikten bazı maddeler:
MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanununun Ek 1’inci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
d) Katılımcı: Risk fonuna, kendi riskinin ve diğer katılımcıların risklerinin ortak risk paylaşımı ve dayanışma esasları çerçevesinde teminat altına alınması maksadıyla katkı primi ödeyen kişiyi,
e) Katkı Primi: Katılımcıların risk fonu yararına ve ortak risk paylaşımı ve dayanışma esasları doğrultusunda riskin karşılanması için ödediği tutarı,
f) Katılım Sigortacılığı: Katılımcıların kendileri ile diğer katılımcıların tazminat ve/veya birikim ödemelerine ilişkin taleplerinin karşılanmasını teminen oluşturulan risk fonuna katkıda bulundukları, söz konusu fonun sigortacılık faaliyeti yapmasına izin verilmiş bir sigorta şirketi tarafından katılım finans ilkelerine uygun olarak yönetildiği ve ortak risk paylaşımı ile dayanışma esaslarına dayanan sigorta türünü,
g) Katılım Reasüransı: Katılım finans ilkeleri ile ortak risk paylaşımı ve dayanışma esaslarına dayanan reasürans faaliyetini,
ğ) Katılımcı Yatırım Fonu: Münhasıran birikim amaçlı hayat katılım sigortalarında, katılımcıların birikim amaçlı ödedikleri katkı primlerinin ve bunların getirilerinin takip edildiği fonu, (ifade etmektedir).
(2) Şirket, vekâlet, mudarebe, vekâlet/mudarebe karması (hibrit) model veya danışma komitesinin onaylayacağı başka bir model çerçevesinde faaliyette bulunabilir. Mezkur yönetim modellerinden hangisinin kullanılacağı sigorta sözleşmesinde açık bir şekilde belirtilir.
MADDE 5 – (1) Risk fonunun yasal ve idari yükümlülüklerini yerine getirme hususunda yetersiz kalması ve alınan reasürans veya katılım reasüransı korumasının kifayet etmemesi halinde şirket, yaşanan açığı likidite imkanı yoluyla kapatır. Şirket tarafından likidite imkanı yoluyla risk fonuna aktarılan tutar, ilerleyen dönemlerde fonda oluşan pozitif bakiyeden karşılanabilir.
(3) Tazminat ve reasürans/katılım reasüransı ödemeleri, acente komisyon masrafları ve yasal yükümlülükler dahil olmak üzere, sigorta faaliyetleri ile ilgili bütün masraf ve komisyonlar risk fonundan katılımcılar adına şirket tarafından karşılanır.
(5) Şirket, birikim amaçlı hayat katılım sigortacılığı ürünlerinde risk fonunun yanında ayrıca katılımcıların birikim amaçlı katkı primi ödemelerinin ve bunların katılım finans ilkelerine uygun yatırım araçlarından elde edilen getirilerinin takip edildiği katılımcı yatırım fonunu da yönetir.
Şirket bünyesinde teşkil edilecek ve bağımsız çalışacak olan danışma kurulları yapılan işlemlerin katılım sigortacılığı esaslarına göre yapılmasını denetleyeceklerdir.
İnşaallah pek yakında çıkacak olan “Faizsiz Finans Kanunu” ile mevzuat açığı kapatılacak, din ve vicdan hürriyetinin gereği olarak bu ülkede dileyen faizli işlemlere devam ederken, dilemeyen mevzuata dayalı faizsiz işlemler ile yatırım, üretim ve ticaret yapma imkânına kavuşacaktır.
Yakın tarihimizden ibretli bir yaprak
04:0028/09/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye’nin ilk “Dünya Güzeli” olan ve Atatürk tarafından “Ece” soyadı ile ödüllendirilen Keriman Halis Ece Tamer 1913’te İstanbul’da doğdu. 3 Temmuz 1932’de Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği yarışmada Türkiye Güzeli seçildi. Keriman Halis Türkiye’yi temsilen 31 Temmuz 1932’de Belçika’nın Spa kentinde 28 ülkenin katılımıyla yapılan yarışmada Dünya Güzellik Kraliçesi seçilmişti. Yarışmadan Türkiye’ye dönüşünde Sirkeci Garı’nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanan Keriman Halis’e 30 bine yakın kutlama telgrafı gönderilmişti.
Yakın tarihimizden ibretli bir yaprak
Yakın tarihimizden ibretli bir yaprak
21 Eylül, Perşembe
Gafil halkımızın bir kısmı bu hadiseyi kutlarken bizi “Batılılaştırmak” için yıllarca uğraşan batılılar da başarılarını kutluyorlardı ve onlara göre bizim batılılaşmamız, toplumları güçlü kılan alanlarda batılılar gibi olmak değil, kendi değerlerimizi terk edip kişiliksiz olarak batının oyuncağı olmamızdı.
İşte size bu iddiamızın bir ispat delili…
Jüri salona geçip puan değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek şöyle konuştu:
“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 600 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu, Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınlarının temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdâhale eden Kanûnî Sultan Süleyman’ın torunu işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik, Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.”
Mümtaz Turhan, Ali Fuad Başgil, Osman Turan gibi düşünürlerimiz “kültür değişimi” maceramızı tahlil eden yazılarında şu teşhisi yapmışlardı: “Biz Batı’nın cevherini değil, cürufunu aldık; Batılılar da bu alış-verişin böyle olmasını istiyorlardı.”
Yaklaşık yirmi yıl önce bu konudaki düşüncemi şöyle dile getirmiştim:
“…biz Müslümanların hedefi batılılaşma değildir, Müslümanlaşmadır; batılılaşma ise meselelerimizin ve çıkmazlarımızın baş sebebi, aslî failidir. Çaremiz Müslümanlaşmada, bu yoldaki kusurlarımızı gidermede, eksiklerimizi tamamlamadadır. Bu çağda gerekli bulunan ve ötekilerin icat ettikleri, ürettikleri bazı alet ve araçları kullanmak -hem seçmede, hem de kullanmada İslam’ın ölçülerine ve hassasiyetlerine riayet etmek şartıyla- batılılaşmak manasına gelmez ve Müslümanlaşmaya da aykırı değildir. Hz. Peygamber (s.a.) de Cahiliyyeden gelen birçok aleti ve aracı kullanmıştır, ancak Cahiliyyeye (İslam öncesine, İslama göre ‘ötekine’) ait zihniyeti, inancı ve düzeni değiştirmiş, daha doğrusu Allah’ın değiştirici hüküm ve buyruklarını tebliğ ve tatbik etmiştir. Bugün Cahiliyye ve öteki ‘Batı’dır, onbeş asır önce Cahiliyyeye karşı takınılan tavır bugün Batı’ya karşı takınılacaktır” (Laik Düzende Dini Yaşamak I).
Duyulmuyor, duyulan da çabuk unutuluyor
04:0029/09/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Taha Kılınç’ın bir ay kadar önce köşesinde “Bir çığlığa cevap olarak…” başlığı altında kaleme aldığı yazıda şu satırlar da vardı:
“Reis’i (devrilen cumhurbaşkanı Mursi’yi) ziyaret etmek mümkün olmadığı gibi, kendisine gazete ve kitap da verilmiyor. Tüm bunların üzerine bir de, kastî olarak tıbbî ihmal ve engellemeler ekleniyor… 3 Temmuz 2013’te gerçekleştirilen askeri darbenin ardından Muhammed Mursi ile birlikte hapse atılan diğer Müslüman Kardeşler Teşkilâtı (İhvân) üst düzey isimlerinin de durumu bundan farklı değil. Sıkış-tıkış hapishane koğuşlarında tutulan, boğucu yaz sıcağında serinleme ve hava alma gibi en temel ihtiyaçlarından bile mahrum bırakılan İhvân üyeleri, seslerini dünyanın -özellikle de İslâm dünyasının- duymamasından şikâyetçi…”
Duyulmuyor, duyulan da çabuk unutuluyor
Duyulmuyor, duyulan da çabuk unutuluyor
22 Eylül, Cuma
Sözde bir yerli veya yabancı gazeteci casusluk yaptığı için bizde tutuklanıyor, Avrupa ayağa kalkıyor, AB Türkiye aleyhine raporlar hazırlatıyor, müzakereleri durdurmakla tehdit ediyor, her fırsatta yaptıkları aleyhte propagandaya bunu da ekliyor, dünyada kendi çıkarlarına uygun bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar.
İslam dünyasında meşru yönetimlere, dış güçlerin onay ve desteklerini alan askerler tarafından darbe ile son veriliyor, bu meşru yönetimlerin yetkili kişileri ya idam ediliyor veya en kötü şartları taşıyan zindanlara atılıyor, işkencelere tabi tutuluyor, haksız yere yıllarca hak ve hürriyetlerinden mahrum ediliyorlar.
Peki, bunlar insan değil mi?
İnsan hakları ifadesinde yer alan haklar, bütün insanlara değil de Batılılara ve onların lütfettikleri bir grup insana mı ait bulunuyor?
Namık Kemal ne diyordu:
Sana senden gelir bir işde ancak dâd lâzımsa
Ümidin kes zaferden gayrdan imdâd lâzımsa
Müslümanlara da yardım ve zafer ancak kendilerinden gelir, lakin “kendileri” kitabın kavlince Müslüman olarak ortada yoklar.
Eğer ortada kitabın kavlince Müslüman olan yönetimler ve halklar olsaydı Mısır’da, Suriye’de, Myanmar’da ve başka yerlerde haksız yere zindanlara atılmış, işkence gören, haklarından mahrum edilmiş insanlar olmazdı.
Eğer kitabın kavlince Müslümanlar olsaydı şurada ve burada ötekinden akıl ve destek alarak referandumlar yaparak veya silaha sarılarak bölünme ve parçalanma yolu tercih edilmez, tam aksine bir yerden ve birkaç parçadan başlanarak birlik peşinde koşulurdu.
Ayrılıkçılar dini, mezhebi, ırkı öne sürerek meşruiyet devşirmek istiyorlar, ama olup biteni biraz daha derinden okuduğumuz ve perdenin arkasını da görür gibi olduğumuzda asıl saikın maddi ve siyasi olduğunu görüyoruz.
Allah’ın bir ümmetin bir parçasına lütfettiği nimeti adalet dairesinde paylaşmak yerine tek başına sahip olmak istiyorlar. Bu nimetlere haksız olarak göz diken ötekiler, büyük lokmayı parçalayarak yemek daha kolay olduğu için ayrılmayı, bölünmeyi telkin ediyor ve destekliyorlar. Bölünen gafiller bilmiyor veya düşünmüyorlar ki, ayrılmanın arkasından el koyma ve yeme faslı gelecektir; bunun nice örnekleri de gözlerin açılmasına yetmiyor.
Müslümanlar olarak mazlumların çığlıklarını ve İslam dünyasının başına örülen çorapları unutmamak, devamlı gündemde tutmak, şikayetlenmek, dua etmek ve elden geleni yapmak borcundayız.
Camiler ve din görevlileri haftası
04:001/10/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diyanet’in açıklamasına göre, “1986 yılından itibaren 01-07 Ekim tarihleri arası Camiler Haftası olarak kutlanmaya başlanmıştır. 2003 yılından itibaren haftanın ismi Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak değiştirilmiş, etkinliklerinin çeşitliliği artırılmış, içeriği zenginleştirilmiş ve ülke genelinde açılış merasimleri düzenlenmeye başlanmıştır. Camilerde kütüphane oluşturulması, kitap dağıtımı, konferans ve paneller, toplumun dezavantajlı kesimlerine yönelik etkinlikler, cami onarım ve temizliği, organ ve kan bağışı kampanyaları, ödüllü şiir ve kompozisyon yarışmaları, radyo ve TV programları, spor aktiviteleri hafta münasebetiyle gerçekleştirilen faaliyetler arasında sıralanabilir. Bunlara ek olarak hafta içerisinde hayırsever vatandaşlara Başkanlığımızca plaket verilmekte, personelimiz arasında; hafızlık, Kur’an’ı Kerim ve ezanı güzel okuma, hutbe ve şiir yazma gibi yarışmalar düzenlenmekte, haftaya özel hutbe okunmakta, vaazlar verilmekte ve Kur’an-ı Kerim ve mevlit programları tertip edilmektedir. Başkanlığımıza bağlı yurt dışı teşkilatında da hafta vesilesiyle benzer etkinlikler düzenlenmektedir.”
Camiler ve din görevlileri haftası
Camiler ve din görevlileri haftası
24 Eylül, Pazar
“2011 yılından itibaren Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle toplumun ihtiyacı olan bir konu belirlenmeye başlanmış, belirlenen bu tema ekseninde hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleştirilmiştir.”
Müslümanın hayatı boyunca en fazla uğrayacağı, içinde ibadet edeceği, huzur bulacağı, cemaat halinde çevreye, ümmete ve insanlığa faydalı, hayırlı işler yapacağı bu mekanlara bugün “bir hafta ayırarak” dikkat çekmeye niçin ihtiyaç hasıl olmuştur?
Çünkü Müslümanların öncelikli işleri ve mekanları dünya hayatına kilitlenmiştir; Allah’a ve ahirete ayıracakları zaman giderek azalmış, devede kulak miktarına inmiştir.
Kutlu Doğum Haftası da böyledir; aslında Peygamberimiz’i (s.a.) kendimizden fazla sevmedikçe imanımız eksik olur; peki Peygamberini kendinden fazla seven bir müminin günlük hayatında O’nun yeri ne kadar olur?
Ne yazık ki, bu soruya verilecek cevap çoğumuz için utandırıcıdır. İşte bu yüzden “mevlid kandiline ek olarak” bir de hafta tahsis edilmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazlarını dosdoğru kılan, zekâtlarını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte, doğru yola erenlerden olmaları umulanlar bunlardır.”(Tevbe:9/18).
Peygamberimiz (s.a.), “Cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli” olduğunu bildirmiştir.
Bu âyetin ve hadisin bana ilham ettiği manayı şöyle ifade edebilirim:
Müminler için cemaat ve mescidden (camiden) daha önemli bir mekan ve topluluk olmamalıdır. Camiler yalnızca namaz kılmak için değil, büyük ümmetin küçük cüzleri olan cemaatlere hayat vermek için vardır. Camiye gelen müminler ile şehir içi otobüse binen yolcular topluluğu arasında fark olmalıdır. Otobüs yolcuları arasında, ortak duygu, değer ve işleri/hizmetleri olan bir çeşit aile bağı yoktur; ama bunlar cami cemaatlerinde olmalıdır. Esasen hadiste geçen “katlı sevap” teşviki de bu aileyi oluşturmaya yöneliktir.
Camide yalnızca namaz kılıp yanındakilerle ilgilenmeden, ümmetin bir parçası olarak kendilerine düşen vazifeleri ifa etmek için bu toplantıyı vesile kılmadan ayrılan kimseleri, “dışına şeker sürülmüş bir ilacın şekerini yalayıp ilacını atan” kimselere benzetebiliriz. Bir başka örnek, faydalı, güzel, hayırlı bir toplantıya katılmayı teşvik için gelenlere vaad edilen kitabı, çiçeği, lokumu, çikolatayı … alıp faaliyete katılmadan dönen kimselerdir.
Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken camide yalnızca yirmi yedi kat sevaplı cemaat namazı kılınıp (teşvik şekeri alınıp) sıvışmak olmazdı; cami Müslümanların öz evlerinden daha önemli, daha fonksiyonlu, daha çeşitli hizmetlere mekan olan bir yer idi. Büyük şehirlerdeki cemaati kalabalık ve bir kısmı gelip geçici olan camilerde bütün cemaat için yukarıda açıklanan birlik ve hizmetleri sağlamak mümkün olmayabilir, ama buralarda ve mahalle mescidlerinde, imamın önderliğinde cemaati, ümmetin bir parçası ve mahallin büyük ailesi haline getirmek mümkündür.
Hasılı camiler müminlerin, tamamı ibadet olan faaliyet ve hizmetlerinin ana merkezi olmadıkça oluş maksatları gerçekleşmez.
Yeşil kuşak, BOP ve sonrası
04:005/10/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Komünizmin veya Sovyet yayılmacılığının önüne geçmek için yeşil kuşak projesini devreye sokan ABD ve onu destekleyen Avrupa, tehlike savuştuktan sonra kendilerine yönelen, “cihatçılar” ve terör ile baş edebilmek için çare aradılar ve bu meyanda Büyük Ortadoğu Projesi'ni uygulamaya koydular. Bu proje şimdilik fiyasko ile sonuçlanmış olsa da temel saiklerinden ve hedeflerinden vazgeçilmiş değildir.
Son dönemde dünyanın başına bela olan Batılı, sömürgeci hegemonyanın marifetlerine ışık tutan bazı nakiller yapacağım.
Yeşil kuşak, BOP ve sonrası
Yeşil kuşak, BOP ve sonrası
1 Ekim, Pazar
BOP haritasını çizen Amerikalı asker Ralph Peters, çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri, “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. Makaleden bazı ibretlik pasajlar:
“Ortadoğu’nun işlevsiz sınırlardan çok daha fazla problemlere sahip olmasına karşın -kültürel tıkanıklıktan, skandal eşitsizlikler ve ölümcül dini aşırılıklara kadar- bölgenin toplu başarısızlığını anlama çabasındaki en büyük tabu İslam değil, kendi diplomatlarımız tarafından tapınılan çirkin ancak kutsal uluslararası sınırlardır.
Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur.
Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi.
Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.
Bölgede yapılacak adil bir düzenleme Irak’taki üç Sünni ağırlıklı bölgeyi budanmış bir devlet haline getirecektir ve bu bölgeler zaman içerisinde Akdeniz’e yönelmiş bir Büyük Lübnan’a, kıyılarını kaybetmiş olan Suriye ile birleşmeye karar verebilir ki bu durumda Finike yeniden doğmuş olur.
Eğer büyük Ortadoğu’nun sınırları, kan bağı ve inanç bağının doğal bağlantılarını yansıtacak şekilde değiştirilemez ise, bölgede dökülen kanın bir bölümünün bizim kanımız olmaya devam edeceği hususunu dinî bir inanç hususu gibi kabul etmemiz gerekecektir.
Ancak, değiştirilmiş haritayı incelediğimiz ve bugünkü sınırları gösteren harita ile karşılaştırdığımızda, 20. Yüzyılda İngiliz ve Fransızların çizdiği sınırların, 19. Yüzyıldaki büyük utanç ve yenilgilerden çıkmaya çalışan bölgede sebep olduğu büyük yanlışlıklar hakkında bir fikir sahibi olmamız mümkündür.”
ABD’li askerin işaret ettiği, “İngiliz ve Fransızların çizdiği haritanın kısa hikâyesi" Sayın Cengiz Tomar’ın özetlemesiyle şöyledir:
“I. Dünya Savaşı’nda Osmanlılara isyan etmesi karşılığında bir Arap imparatorluğu kurma sözü verilen Şerif Hüseyin ve oğulları İngilizler tarafından aldatıldılar. Mekke ve Medine’yi barındıran Arabistan Yarımadası’nın büyük kısmı püriten bir ideolojiye sahip İbn Suud’a verilerek Suudi Arabistan kuruldu. Haşimilerden yani Hz. Peygamber’in neslinden gelen Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’a verilen ve adını bile İngilizlerin koyduğu Irak’ın sınırları Gerthrude Bell tarafından belirlendi. Suriye ve Lübnan sınırları ise Fransızlar tarafından çizildi. Faysal’ın kardeşi Abdullah’a ise toprakları işgal edilen Filistinlilerin sürüldüğü Ürdün verildi. Sykes-Picot (1916) ve Balfour Deklarasyonu’nun (1917) bu devletlerin kurulmasında rol oynadığı kesin. Petrol zengini Körfez ülkeleri de İngilizler tarafından petrol alanlarına göre teşekkül ettirildi. İngilizler eliyle kurulan İsrail, Müslümanların üçüncü kutsal şehri Kudüs’ün yer aldığı Filistin’i işgal etti. 1967 ve 1973 savaşları ardından 1978 Camp David Anlaşmasıyla Mısır-İsrail barışı ve 1994 Vadi Arabe Anlaşması'yla İsrail-Ürdün barışı ile sınırlar çizilmeye devam edildi. Arap bölgelerinde etnik ve mezhebî farklılıklara göre yeni haritalar çizilmeye ve mikro devletler kurulmaya çalışılıyor. Ancak bu mikro devletlerin bölgeye huzur getirmesi zor.”
Evet huzur getirmesi zor ama ABD ve Batı’nın çıkarlarını getirmesi, bu hain, vicdansız ve hukuksuz planlarla zor olmuyor.
Arap Baharı niçin kışa çevrildi?
04:006/10/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı konusunda yazılanlar bir kütüphane oluşturacak kadar çok; bu hareketin mahiyeti, yerliliği, başarısızlığının sebepleri konularında da farklı tezler, görüşler ve tespitler var. Bunları okumadan ve asıl oyuncuları dinlemeden bir hükme varmanın eksik olacağında şüphe yok.
Bu baharı kışa çevirenler Ortadoğu üzerinde çıkar hesapları olan ABD, Batı ve onların yerli işbirlikçileri olduğu için hakkında olumsuz algı oluşturmayı da bu taraflar üstlendiler ve hareketi, bu meyanda en önemli rol sahibi olan İhvan’ı kötülemek için olanca imkanlarını kullandılar, kullanmaya devam ediyorlar.
Arap Baharı niçin kışa çevrildi?
Arap Baharı niçin kışa çevrildi?
1 Ekim, Pazar
Yeşil kuşak, BOP projelerinin de sahibi olan ABD ve onun destekçisi Batı başta, işine öyle geldiği için Ortadoğu’daki sultanları, kralları, dikta liderlerini devirmeyi, bu bölgede demokrasi ve sivil toplumu güçlendirmeyi hedeflediler; bunun için de “şiddet yanlısı olmayan ve Batı ile uyumlu sanılan” ılımlı İslam yanlılarına destek verdiler. BOP, bu “kullanışlı elemanlar” sayesinde başarılı olsaydı Ortadoğu ve kısmen Afrika’nın haritaları değişecek, proje sahiplerinin çıkarlarına daha uygun hale gelecekti. Ama proje sahipleri bir şeyi hesap edemediler: Bölgede demokrasi, özgürlük, sivil toplum, ılımlı da olsa İslam’ın güçlenmesi merkezinde İhvan ve benzerleri olan İslamcıların “demokrasi yoluyla” iktidara gelmelerine yol açıyordu. İslam iktidar olunca İslam ülkeleri arasında birlik veya işbirliğine de gidilecek, sömürgeci Batı’nın bu bölgedeki çıkar planları engellenecekti. Bu kuvvetli ihtimali büyük bir risk olarak gören proje sahipleri derhal planı değiştirdiler, eski ortaklarına döndüler, bu otoriter ve totaliter yönetim başlarına destek vererek Arap Baharı'nı kışa çevirmeye karar verdiler ve şimdilik bunda başarılı olduklarını sanıyorlar.
Ama yine yanıldılar, cin lambadan çıktı, onu tekrar lambaya sokmanın imkanı yoktur, er veya geç halk, kendi inanç, dünya görüşü ve menfaatine uygun yönetimi bulacak ve kuracak, sömürü ve sömürgecilik zulmüne devam edemeyecektir.
Arap Baharı'nı kışa çevirdikten sonra bir daha böyle bir işe kalkışmasınlar diye tedbirler alıyorlar; bu tedbirlerin içinde yalan, iftira, yanlış algı oluşturma, zindan, idam, işkence… Ne ararsan var. Bir örnek olarak Hamas’ın ve İhvan’ın terör örgütleri olarak tescil edilmesini hatırlayalım. Bu büyük yalanın Hamas ile ilgili olanını daha önceki bir yazımda resmi belgelere dayanarak çürütmüştüm.
İhvan hakkındaki iftirayı da şimdi zindanda olan bir sözcüsüne dayanarak açığa çıkaracağım.
Diğer görevleri yanında İhvan’ın sözcüsü de olan Cihad el-Haddad’ın bir mektubundan (Mektubu Timetürk yayınlamıştı):
Bunu, üç yıldan fazladır tutuklu bulunduğum, Mısır’ın en kötü hapishanesindeki tek kişilik hücrenin karanlığından yazıyorum. Ömrümü adadığım Müslüman Kardeşler (İhvan) hakkında ABD’de terör suçlamasıyla soruşturma açılması nedeniyle kendimi bu yazıyı kaleme almak zorunda hissettim. Bizler terörist değiliz… Müslüman Kardeşler’in felsefesi ilhamını sosyal adalet, eşitlik ve hukukun üstünlüğüne vurgu yapan bir İslam anlayışından alır. İhvan, kurulduğu 1928’den bu yana iki şekilde yaşamıştır: Düşmanca bir siyasi muhitte sağ kalmak ve toplumun ötekileştirilmiş kesimlerini ayağa kaldırmak… Mısır’ın yeni doğmuş demokrasisinin ilk yılında, demokratik yönetimi daha ileriye taşımak amacıyla kendimizi devlet kurumlarını reforma vakfettik. Bu kurumlardaki sertlik yanlılarından göreceğimiz tepkinin çapından habersizdik. Devletteki yolsuzluğun üstesinden gelmek için yeterli araçlarımız yoktu. Sokaklardaki protestoları göz ardı ederek hükümet üzerinden reformlar yürüttük. Hata yaptık… Yaptığımız hatalara dair şu ana dek çok sayıda kitap yazıldığından eminim fakat insaflı bir analiz, güç kullanımına esaslı bir muhalefet sergilediğimizi gösterecektir. Kusurlarımız çoksa da içlerinde şiddet yok. Benzersiz bir devlet şiddetine karşın barışçıl direniş üzerindeki ısrarımız, şiddet karşıtlığına yönelik tartışmasız bağlılığımız hakkında çok şey anlatır… Şiddet gruplarını, Müslüman Kardeşler’in doğurduğunu veya onların “şubelerimiz” olduğunu duyuyoruz. Bu çılgınca bir saptırmadır. Bilakis şiddeti seçerek Müslüman Kardeşler’den kopanlar bizim felsefemizde, toplum vizyonumuzda ve hareketimizde bu aşırılığa bir yol bulamadıkları için bunu yaptılar. Bu aşırıların hepsi değilse de ezici bir çoğunluğu bizi mürted (dinden dönmüş) olarak veya siyasi saflık içinde görmektedir...
Irka ve kavmiyete dayalı bağımsızlık
04:008/10/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ülkelerinde ve diğer ülkelerde, din, inanç ve etnik aidiyet bakımından ülke çoğunluğunu teşkil eden halk gibi vatandaş oldukları, hak ve özgürlüklere sahip bulundukları halde ideolojik, dînî veya ırka-kavmiyyete dayalı saiklerle -ki, bunlar da çoğu kez siyasi ve ekonomik saiklerin perdesi olmaktadır- bağımsızlık taleplerinde bulunuyorlar, bu taleplerini gerçekleştirebilmek için de şiddet içeren veya içermeyen yollara tevessül ediyorlar.
Bu taleplere karşı ülkenin diğer kesimleri ve iktidarlar “ülkenin halkı ve toprağı ile bölünemezliği” ilkesine dayanarak karşı çıkıyorlar, huzursuzluk, hatta daha ileride çatışma ve kan da devreye giriyor.
Irka ve kavmiyete dayalı bağımsızlık
Irka ve kavmiyete dayalı bağımsızlık
1 Ekim, Pazar
Bağımsızlık talebine dini temel (saik, bahane, dayanak…) kılanlar için “İslamî devletin temel kuralları-ilkeleri” hakkında bazı açıklamalar sunacağım.
“Çağdaş, fakat İslâmî bir devletin anayasası, bütün müslüman mezhep sâliklerinin ittifak edebilecekleri ne gibi prensiplere istinad etmelidir” mevzûunu görüşmek ve bu prensipleri tesbit etmek için 21- 24 Ocak 1951 tarihinde Karaçi’de Seyyid Süleyman Nedvî başkanlığında toplanan ve içlerinde Mevdûdî’nin de bulunduğu 31 kişiden müteşekkil bir komisyon aşağıda özetleyeceğimiz maddeler üzerinde ittifak etmişlerdir:
1- Hem kanun vaz’ı, hem de yaratma bakımından gerçek hâkim Allah’tır.
2- Kanunlar Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’e istinad eder; bu iki kaynağa aykırı hiçbir kanun vazedilemez, karar verilemez, mevcut aykırı mevzuat belli bir zaman içinde kaldırılır.
3- Devlet; vatan, dil, soy gibi nazariye ve unsurlar üzerine değil, İslâm’ın beşer hayatına getirdiği nizam üzerine dayanır.
4- Kitâb ve Sünnet’in gösterdiği iyilikleri yaşatmak, kötülükleri yok etmek; İslâmî esasları ihyâ ve i’lâ eylemek; meşrûiyeti kabul edilen mezheplere göre din öğretiminin temini için gayret etmek;
5- Bütün dünya müslümanlarının aralarında mevcut kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek, müslüman ülkeler dahilinde lisan, soy, yurt, sınıf gibi farklılıklara dayanarak İslâm birliğini bozan tefrika sebeplerini önlemek devletin vazifesidir.
6- Devlet; sınıf ve din farkı gözetmeksizin, insan için zarurî olan yiyecek, giyecek, mesken, tedâvî ve öğretim gibi hususları, bunları bizzat elde etmeye -bir ârıza sebebiyle- muktedir olamayanlar için temin etmeyi tekeffül eder.
7- Vatandaşlar, kendilerine İslâm şeriatinin bahşettiği can, mal, namus himâyesi; fikir, vicdan, ibâdet, seyahat, toplanma ve kazanç için teşebbüs hürriyeti, sosyal kurum ve kuruluşlardan faydalanma ve yükselmede fırsat eşitliği gibi bütün haklardan -kanunun çizdiği hudûd içinde- istifade ederler.
8- Şeriat cevaz vermedikçe hiçbir kişinin elinden bu haklar alınamayacağı gibi savunma hakkı verilip mahkemede hüküm giymeyen hiçbir kimse de bir suç veya günahtan dolayı cezalandırılamaz.
9- Meşrûiyeti kabul edilen bütün mezheplerin sâlikleri -kanunun çizdiği sınırlar içinde- mezhep hürriyetinden tam olarak istifade eder. Dolayısıyla çocuklarına kendi mezheplerinin esaslarını talim, fikir ve görüşlerini serbestçe telkin edebilecekleri gibi ahvâl-i şahsiyyelerinde ancak kendi mezhep hükümleri ile hükmolunurlar ve bu mevzûlarda kendi mezheplerinden olan bir hâkimin (kadı) hükmetmesi daha uygun olur.
10- Devletin gayr-i müslim sâkinleri -kanunun sınırları içinde- tam olarak din, ibâdet, dinî öğretim ve kültür hürriyetinden faydalanırlar. Kezâ ahval-i şahsiyyelerinde dînî kanunları, örf ve merasimlerine göre hüküm giymek ve muamele görmeyi taleb etmek hakkına mâliktirler.
11- Yurdun gayr-i müslim sakinleriyle yapılan bütün anlaşma ve bağlantılara riâyet etmek devletin görevidir. Bu gibi sâkinler (devletin İslâm ülkesinde kalmalarına, muvakkaten veya daimî olarak izin verdiği gayr-i müslimler) 7. maddede sayılan bütün medenî haklardan istifade ederler.
12- Devlet reisinin erkek, müslüman, halkın veya mümessillerinin; dindarlık, ehliyet ve akl-i selimine güvendiği bir kimse olması gereklidir.
13- Devlet işlerini yürütmekten asıl sorumlu olan devlet reisidir; ancak selâhiyetlerinden bir kısmını bir ferd veya gruba vermesi (tefvîz etmesi) mümkündür.
14- Devlet reisi işleri tek başına yürütmeye kalkışarak istibdad yolunu tutamaz; devlet işleri şûrâ usulüne göre yürür; bunun mânası devlet reisinin devlet işleri ile alâkalı tedbirleri almak ve vazifelerini yerine getirmek hususunda hükûmet üyeleri ve halk mümessilleri ile istişareye başvurmasıdır.
15- Devlet reisi anayasanın tümünü veya bir kısmını ilga edemez ve şûrâsız olarak tek başına (istibdad ile) idâreyi ele alamaz.
16- Devlet başkanını seçme hakkına mâlik olanlar aynı zamanda oy çokluğu ile onu azletme imkânına da sahiptirler.
17- Devlet reisi, medenî haklar bakımından diğer müslümanlar gibidir; kanunun hâkimiyeti dışında kalamaz.
18- Hükûmet üyeleri, yardımcıları ve halk için tek kanun ve tek nizam vardır, bunlarla da umûmî mahkemeler hükmeder ve infaz eder.
19- Bütün memleketlerde kazâ selâhiyeti idare ve icradan müstakildir; böylece de bunların tesiri altına girmeden vazifesini yerine getirir.
20- Devletin ana prensiplerine aykırı olan, anarşi ve yıkıcılık doğuran fikir ve nazariyelerin neşrine ve propagandasına izin verilemez.
21- Ülkenin vilâyet ve eyâletleri devletin idâri bölümleri (cüzleri)dir. Kabile, lisan veya soya dayalı üniteler olmayıp, merkezî hükûmetin denetim ve yönetimi altında duruma göre kendilerine bazı idarî selâhiyetler verilebilen, fakat asla merkezden ayrılıp müstakil olmalarına izin verilmeyen idârî bölgelerden ibarettir.
22- Anayasanın hiçbir yeri kitâb ve Sünnet’e aykırı bir şekilde tefsir edilemez.
Meşru ve makul olmayan bağımsızlık (2)
04:0012/10/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir topluluğun, içinde yaşadığı ve vatandaşı olduğu ülkeden ayrılıp bağımsız olmayı istemesinin çeşitli sebepleri vardır; benim tahlil ederek bir sonuca ulaşmak istediğim sebep dinî olanıdır.
Bir Müslüman topluluk, halkının çoğunluğu Müslüman olmayan, bu yüzden düzeni de İslam dışı olan, buna ek olarak Müslümanların din özgürlüklerini kısıtlayan, başkaca da zulümler icra eden bir ülkeden ayrılıp bağımsızlık ilan ederler; bir şart da bağımsız yaşama imkanlarının mevcut olmasıdır.
Meşru ve makul olmayan bağımsızlık (2)
Meşru ve makul olmayan bağımsızlık (2)
5 Ekim, Perşembe
Bu imkanlar nasıl mevcut olur?
Dünyada kendileriyle dayanışma yapılabilecek İslam ülkelerinin bulunmasıyla mevcut olur.
Adının başında İslam bulunan ülkeler ikiye ayrılıyor:
1.Bütünüyle İslâmî düzenin hakim olduğu ülkeler.
2.Resmi düzeni bütünüyle İslama dayanmasa da halkının çoğu Müslüman olan ve İslâmî hayatın kısmen de olsa yaşandığı ülkeler.
Bugün dünyamızda birinci sınıfa giren İslam ülkesi yok gibidir. Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam'dır” yazılı olsa da hayatın çeşitli alanlarına ait düzenlemeler ve uygulamalara bakıldığında bu cümlenin bir slogandan ibaret olduğu görülür. Bizde de Cumhuriyetin ilk yıllarında anayasada böyle bir cümle var idi, ama hedef devletin ve halkın hayatından İslam’ı ya söküp atmak veya asgariye indirmek idi.
Bir zamanlar düzeni ve halkıyla Müslüman olmuş bir ülke sonradan ikinci sınıfa giren bir ülke haline gelmiş olsa bile fukahânın önemli bir kısmına (Hanefîler buraya dahildir) göre o ülke “savaş ve küfür ülkesi değildir” manasında İslam ülkesi olarak kabul edilmiştir.
Bu tabloya göre mesela Türkiye’de veya Irak’ta yaşayan Kürtler, yoğun olarak bulundukları bir bölgede bağımsızlık ilan ederlerse bunun İslâmî meşruiyeti şu soruların cevabına bağlıdır:
Türkiye ve Irak, yukarıda tanımladığımız manada bir “harp ve küfür ülkesi”miydi ki ondan ayrılmak istediniz?
Dayanışma yapacağınız İslam ülkeleri mevcut muydu, hangileridir. Yoksa mevcut İslam ülkelerinin başlarına çorap örmek, onları olabildiğince parçalamak ve birbirine düşürmek isteyen gayr-i Müslim ve İslam düşmanı veya sömürgeci ülkelerle mi gizli anlaşmalar yaptınız ve buna bel bağladınız?
İçinde bulunduğunuz ülke bir manada İslam ülkesi olsa da etnik grup olarak yalnız size zulüm ediyor, tabii haklarınızı vermiyordu da bunun için mi ayrılmak istediniz? Eğer sebep bu ise –ki, bu da dini bir sebeptir- ayrıldığınızda, bağımsız olduğunuzda haklarınızı alacak, mazlum ve mağdur bir kitle olmaktan kurtulacak mıydınız? Bunun dahili ve harici şartlarını hazırladınız mı?
Bu sorulara bizim verebileceğimiz ve tarafsız Müslümanların da katılacağını umduğumuz cevaplar ayrılmanın meşru ve makul olmadığı sonucunu veriyor.
Irak’ın kuzeyinde yaşayan Müslüman Kürt kardeşlerimize, attıkları adımı bir daha düşünmelerini ve yol yakında iken makul ve meşru olana dönmelerini tavsiye ediyorum.
Bir başka yazıda İslam ülkeleri arasında birlik nasıl olabilir konusunu ele alacağım.
İnsan, ümmet birliği ve tefrika
04:0113/10/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şu mübarek Cuma gününde İslam’ın insan anlatışı, birlik ve tefrika konularında temel kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’den, kısa açıklamalarla birkaç âyet meâli nakledeceğim:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun lütfu sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız” (Ali-İmran: 103)
İnsan, ümmet birliği ve tefrika
İnsan, ümmet birliği ve tefrika
6 Ekim, Cuma
“Allah’ın ipi”inden maksat, Kur’ân ve İslâm’dır. Hz. Peygamber (s.a.) Kur’ân’ı, “Allah’ın gökyüzünden yeryüzüne sarkıtılmış ipidir” diye tarif etmiştir (Müsned, III, 14, 17).
Yüce Allah insanların hep birlikte Kur’ân’a inanmalarını ve gereğini yerine getirmelerini emrediyor. İslâm dini inançta ve amelde birliğe büyük önem veriyor. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği ilkesini getirdiği gibi, ibadet alanında da hac ve namaz gibi insanları bir araya toplayarak Müslümanların birliğini sağlayacak ibadetler koymuş, amelî tedbirler almıştır.
“Allah ve Resulü'ne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (Enfal:46).
Bu âyette ve aynı meâldeki âyetler ve hadislerden çıkan sonuca göre zafer ve başarının altın kurallarını şöyle sıralamak mümkündür: Harekette sebat ve istikrar, Allah’ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve Resulü'ne itaat (yöneticilere, kumandanlara ve kanuna itaat etmek), birlik ve beraberliği korumak, düşmana karşı caydırıcı güç edinmek, başarının gerektirdiği kadar hazırlıklı olmak; bütün bunlar, gerçekleşmesi zor olanı, bazen nefse hoş gelmeyeni tercih etmekle, güçlüklere dayanmak ve direnmekle elde edilebileceği için bu iradeyi de göstermek yani sabretmek.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” (Hucurat:13).
Müslümanların dünya görüşlerini ve değer ölçütlerini dayandırdıkları âyetlerden biri de budur. Fertler, gruplar, kavimler, ümmetler, milletler siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafi vb. farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ayrıca her biri kendi farkını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Âyet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyon ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik guruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Âyetteki değer ölçütü takvâ, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir.
Peygamberimiz (s.a.) meşhur Vedâ Hutbesi'nde bütün insanlığa şöyle seslenmişlerdir: “Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arab’ın başka ırka, başka ırkın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?” Hep birden “Evet” dediler. “Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin” buyurdu (Müsned, V, 411).
Ulustan ümmete
04:0015/10/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünkü şartlarda ümmetin siyasi birliğinin nasıl kurulabileceği konusunu bir başka yazıya bırakarak, aynı konuyu da içeren ve vaktiyle (1 Kasım 2013 Cuma) İzmit’te yaptığım bir konuşmadan bazı parçaları pazar sohbeti kabilinden paylaşıyorum:
Ulustan ümmete
Ulustan ümmete
8 Ekim, Pazar
“Ulus” uyduruk bir sosyal yapıdır, tanımlamaya kalkışılsa tutarlı bir tanımı yapılamaz; “ümmetten bir ulus, kulluktan da özgür birey çıkarıldığını” söylüyorlar. Ülkemizde dayatılan ideoloji karşısında belki birçok etnik grup yanlış yapabilirdi ve çok daha fazla kargaşa çıkabilirdi. Bunun olmamasını dinimize ve asırlardır süregelen ümmet yapısına borçluyuz. Ulus mensubiyeti hacda kimseyi birleştirip, buluşturmaz, ama ümmet mensubiyeti birleştirir. “Esselamu aleyküm” dediğinde iş bitiyor zaten. Bu anahtar bütün kalpleri açıyor.
Peygamberimiz (s.a.) herhangi bir coğrafyaya gönderilmedi. İslam’ın ilk muhatabı Araplar olsa da O’nun gönderilmesinden sonra bütün dünya tek bir ümmet, Hz. Muhammed’in ümmetidir. Bu davete icabet edenler vardır ve kıyamete kadar davet edilenler, edilmekte olanlar vardır. Bu anlayış dünyanın her tarafındaki İslam’a mensup olmayanları, diğer toplulukları da peşinen kabul eden (çerçeve içine alan) bir ümmet anlayışıdır.
Medine Vesikası bir toplumun şahsında Peygamber Efendimiz'in ümmete uygulamak üzere düzenlediği ilk anayasadır. Bugün etnisiteler arasında olan çatışmalar, kavgalar o dönemde kavimler, kabileler arasında sürüyordu, Medine Vesikası'nı kabul edenlerin arasında Yahudiler, Hıristiyanlar ve hatta müşrikler de vardı, fakat üst yetki sahibi Hz. Muhammed (s.a.) idi. Vesika bu topluluğun tamamı için “ümmet” ifadesini kullanıyordu. Burada “ümmet” bir siyasi birliği ifade ediyordu, ama bu birliğe katılanların dinleri ne olursa olsun onlara ümmet diyor ve aynı zamanda “bütün insanlığa gönderilmiş başka bir peygamber olmadığı ve olmayacağı” için potansiyel olarak ümmete dahil olan diğerlerini de kapsıyordu.
Ulustan ümmete geçebilmemiz için aileden başlayarak mahallemizde, köyümüzde, ülkemizde ve sonra da dünyada beraberliği sağlamamız lazım. Camilerimiz; ümmeti toplayan yerler. Ama boş, nerede bu ümmet? Müslümanların ilk imtihanı camidir! Biz nasıl ümmetleşeceğiz? En üste en baskın, en belirleyici unsur olarak İslam’ı koyarsak ümmetleşiriz. Partinizi, tarikatınızı, cemaatinizi İslam’ın üstüne koyarsanız, ‘sadece benim grubumdakiler beni ilgilendirir, diğerleri ne halleri varsa görsünler’ derseniz bu olmaz. İslam altta kalır, diğerlerini üste çıkarırsan ümmet filan olmaz.”
Enfal suresi 46. ayette Allah Teâlâ, “Allah ve Resulü'ne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” buyuruyor.
Şu an dünyada olan olaylar niçin oluyor? Ümmet olamadığımız için.
Ümmetçe davranış gruplar olarak hayırda yarıştır. 'Her şeyi sadece şu vakıf, bu dernek, o grup yapar, başkası yapamaz’ demek yanlıştır. Hayırda yarışmak tekelcilikle değil paylaşmakla olur, yardımlaşmakla olur.
İslam ümmetinin en büyük handikapı bölünme ve parçalanmadır. Bu bir sonuçtur, biraz önce zikrettiğim sebepleri ortadan kaldırdığınızda sonuç da ortadan kalkacaktır. Mahalledeki komşularımızla selamlaşıyoruz, hal hatır soruyoruz yeri geldiğinde. Bu iş gezi olaylarına kadar devam ediyordu. Gece vakti tencere tava çalıp, çocukları korkudan tir tir titrettiler. Mahalle ikiye ayrıldı. Tencere tava çalanlar ve bunlardan rahatsız olanlar. Yani korkanlar ve korkulanlar. Korkuyorlarmış!? Siz ortada bir şey yokken korkuyorsunuz. Biz var olduğu için korkuyorduk. Senelerce her türlü sıkıntıyı, çileyi çektik. İnandığımız gibi yaşayamadık. Bu insanlar (iktidar) on senedir imtihan veriyorlar. Hangi korktuğunuz başınıza geldi?!”
Düşünce hürriyeti deniyor. Düşünce hürriyetine saygımız var, evet. İnsanlar istediğini düşünebilir. Fakat her düşüncenin muhtevasına saygım yok, hoş göremem. Adamın kötü, pis, zararlı düşüncelerine saygı duymak zorunda değilim. Mümin olarak saygı göstermeye mecbur değilim. Bunu ben değil Kur’an söylüyor. O zaman mutlak hakikat ortadan kalkar. Bütün değerler göreceli hale gelir.
Bağımsız olmak istiyorsak güçlü olmak zorundayız. Bizim derdimiz, davamız bağımsızlık. Bağımsızlık şuur ister, irade ister, güç ister. Bunlar yoksa bağımsız olamazsın. Niçin Osmanlı'yı parçaladılar? Osmanlı bir ümmeti temsil ediyordu. 72 milleti bir araya getirmişti. Parçalanınca güçten düşersin ve bağımsız olamazsın. Niye Avrupa Birliği'ne girmeye uğraşıyoruz? Bağımsızlık güce bağlı, güç ümmete, ümmet birliğe bağlıdır. Arap Baharı bir ümmetleşme hareketidir. Bizi ümmetleştirecek olan çerçeve ise İslam’dır.”
Laikçiler atakta
04:0019/10/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsan hakları temel metinlerinde yer verilen ilke laiklik değil, din ve vicdan hürriyetidir.
Bir ülkenin anayasası ve diğer kanunları, dinle alakalı olup herkesi mecbur etmeyen, isteyen insanların uygulayabileceği düzenlemeler getiriyorsa bu din ve vicdan hürriyetine aykırı değil, bu ilkenin vazgeçilemez bir uzantısıdır.
Ey CHP’liler, Kemalistler ve benzerleri siz laikliği böyle anlamadığınız sürece insan hak ve hürriyetlerine ters düşen bir konumdasınız, bunu unutmayın.
Bir CHP sözcüsü, müftülere de resmi nikah kıyma yetkisi veren kanun tasarısının Meclis’e gelmesi sebebiyle tasarının Anayasa'ya aykırı olduğunu açıkladıktan sonra şöyle diyor: AKP’nin yapmak istediği şey Türkiye’yi bir “Ortadoğu din devleti yapmaktır”.
Bire cahil, 1920’li yıllara kadar Türkiye (Osmanlı Devleti) şeriatla idare ediliyordu; yani İslam devleti idi; peki o zaman bu devlet bir Ortadoğu din devleti miydi?
Filipinlerden, Malezya ve Endonezya’dan Fas’a kadar birçok İslam devleti var, buralar Ortadoğu mu?
Dünyanın her yerine yayılmış iki milyara yakın Müslümanın dini İslam’dır; bunlar Ortadoğulu mu?
Anayasasının ilk dört maddesi değiştirilemez olan bir ülkede bu kadar basit, din ve vicdan hürriyetinin dolayısıyla insan haklarının zorunlu bir sonucu/gereği olan ve herkesi mecbur etmeyen bir düzenleme yapılıyor diye bu kadar gürültü koparanlar, laiklik elden gidiyor diye bağırıp çağırarak huzur bozanlar laik-demokrat-insan hakları savunucusu olabilirler mi?
Anayasa’nın 14. maddesi şöyle diyor:
“…Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”
24. madde de şöyle:
“…Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
İsteyen vatandaşların resmi nikahlarını bir devlet memuru olan müftüye kıydırmaları durumunda:
1.Devlet ülkesi ve milletiyle bölünüyor mu?
2. Devletin “temel düzenini” din kurallarına mı dayandırıyor? Yapılan bir “devlet temel düzeni” değişikliği mi?
3.Milli birlik ve beraberlik bir kısım vatandaşları inançlarına aykırı uygulamalara zorlamakla mı geçekleşir?
Okuduğunu anlayan herkes bu sorulara “Hayır” diye cevap verecektir.
Laik devlet, dinsiz veya gevşek dinli vatandaşlarına olduğu kadar dindar vatandaşlarına da hizmet etmeyecek mi? Yani bu vatandaşların inançlarına uygun yaşama imkanlarını sağlamayacak mı?
Bu ülkede yıllarca din eğitim ve öğretimi yasaklandı, inancına uygun giyinen kızlarımız ve kadınlarımız insan hak ve özgürlüklerinden mahrum edildiler, vatandaşlar ya paralarını yastık altında tutmaya veya faizci bankalara yatırmaya mecbur edildiler; bu örnekleri çoğaltmak mümkün ve bütün bunları yapan CHP zihniyeti “laik-demokrat-insan haklarına saygılı” olduğunu iddia etti. Halkın iradesiyle ve demokrasi yoluyla zulüm sona erdirildi, din ve vicdan hürriyeti adına bazı imkanlar sağlandı, bu nikah düzenlemesi de işte bunlardan biridir.
Ey CHP ve ötekiler, çatlasanız da patlasanız da artık geriye dönüş yok, halkımız haklarına sahip çıkıyor ve sesini çıkarıyor!
İsteyen nikahını belediyede, isteyen de müftülükte kıydırır; bir taraf diğerini bir yere mecbur etmez; işte asıl bu uygulama, mecbur olanın küskünlüğü ve öfkesi yerine hür olanın saygısını getirir, milli birlik ve bütünlüğü sağlar,
Konunun dini yönünü tartışmak ve vatandaşların dini hassasiyetlerini sorgulamak ise laikçilerin hakkı ve haddi değildir.
Dini nikâh ne demektir?
04:0020/10/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sorunun cevabı olacak yazıma başlamadan bugün okuduğum bir haberi özetleyecek ve bir hatırayı nakledeceğim:
“Rus parlamentosunun alt kanadı Duma milletvekillerinden Vladimir Sısoyev medeni kanunda kilise nikahının devlet tarafından tanınmasına imkan veren bir değişlik teklifi hazırladığını açıkladı. Teklifin yasalaşması durumunda kilise nikâhı, yeni evlilere resmi nikâhla aynı hakları verecek. Sısyoyev, teklifi Rusya’da çok sayıda inançlı insan olması ve bunların büyük bölümünün Ortodoksluk mezhebine mensup olmasıyla gerekçelendirdi…”
Ermeni mezalimi yüzünden Erzurum’dan Çorum’a göçmek mecburiyetinde kalan dedemi göremedim, merhum babam göç sırasında on beş yaşlarında imiş, bize devamlı “Rusların asaletinden, savaşı askerle yaptığından, halkın malına, canına, namusuna dokunmadığından” bahseder, Ermeniler’den ise yaptıkları ihanetler, zulümler ve insanlık dışı filleri sebebiyle nefret ederdi.
Bu Rus milleti insan tabiatıyla uyuşmayan bir sistemi denedi, bu deney büyük bedellere mal oldu, şimdi ise adım adım demokrasiye doğru ilerliyor ve normalleşmek istiyor. Yukarıdaki haber de bu yolculuğun bir örneği, benim merak ettiğim husus ise Rusya’daki muhalefetin tavrı, acaba bizimkilere benziyor mu; takip edip göreceğiz.
İslam dini “itikad, ibadet, muâmelat ve ahlaktan” oluşuyor. Muâmelât dediğimiz çerçevenin içine “siyaset, hukuk, ekonomi, sosyal düzen…” giriyor. İslam’ın öğretici ve bağlayıcı kaynakları bütün bu alanlara ait açıklamalar getirmiştir. Bu açıklamaların bir kısmı “farz ve haram” şeklinde kesin olarak bağlayıcı, bir kısmı “sünnet- mekruh” olarak yumuşak bağlayıcı, bir kısmı ise “mübah” diye ifade edilen serbest bırakma mahiyetindedir.
Konumuz olan nikah ve boşanma ile ilgili pek çok âyet ve hadis vardır. İslam hukuk alimleri bu naslara dayanarak “İslam aile hukukunu” telif etmişler, kanunlaştırma döneminde ise bu kaynaklardan istifade eden yasama organları “aile kanunları” çıkarmışlardır. Bugün kısmen sekülerleşmiş olanları dahil İslam ülkelerinin çoğunda aile kanunu İslam’ın bağlayıcı emir ve yasaklarına göre hazırlanmıştır ve uygulanmaktadır.
Yukarıdaki açıklamamıza göre Müslümanın hayatında “dînî” olmayan hiçbir kural yoktur. Yaptıklarımızın tamamı “farz, vacib, sünnet, mübah” olarak; terk ettiklerimizin tamamı da “haram ve mekruh” olarak dine dayanır, dînîdir.
Batı’da (mesela Hristiyanlıkta) kiliselerde kıyılan “dînî nikah”, din adamı olmayan memurların kıydıkları resmi nikahtan farklıdır; bu nikah kutsaldır, kilisede kıyılır ve ancak din adamı kıyar.
İşte bu manada İslam’da “dînî nikah” yoktur. Müslüman diğer iş ve işlemlerini nasıl dinin talimatına göre yapıyorsa, nikahını, boşamasını, iddetini (bekleme süresini), evlenme manilerini, akdin şartlarını… da yine İslam’ın talimatına göre yapacaktır. Laik bir sistemde mesela faizli akit sahihtir, İslam hukukunda ise sahih değildir, ayrıca haramdır. Laik sistemde nikah akdine yalnızca kadınlar şahid olabilirler, İslam hukukunda kadınların yanında bir erkek şahid bulunacaktır. Laik sistemlerde nikah akdinin tarafları erkek ve kadının kendileri olurlar. İslam hukukunda (bazı mezheplerde) kadın nikah akdinde irade beyanında bulunamaz, bunu velisi yapar. Boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken süreler iki hukuk arasında farklıdır. İşte bu ve diğer farklılıklar sebebiyle Müslüman bir çift nikah kıymak istediklerinde nikah akdinin İslam’a göre sahih olmasına dikkat etmek durumundadırlar.
Müftülere resmi nikah kıyma yetkisi verildiğinde müftü İslam hukukunu da bileceği için yapacağı akdin, ülke kanunlarına uygunluğu yanında İslam hukukuna da uygunluğunu sağlayacaktır.
İstemeyen vatandaşlar müftülüğe gelmezler, böylece onlara “İslam hukukuna göre de uygunluk sağlanmaz”; yani kimseye İslam hukuku dayatılmış olmaz.
İstemeyene İslam hukukunun dayatılmaması, isteyene de inancına uygun nikah akdi yapılması din ve vicdan hürriyetinin tabii bir sonucudur.
İslâm’ın hedefi ümmeti bölmek değil bütünleştirmektir
04:0022/10/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şartlar müsait olduğunda ümmetin bir tek devleti olacak ve bütün Müslümanlar da bu devletin teb’ası olacaklardır. Defalarca ifade ettiğimiz gibi İslam devleti yalnızca Müslümanların devleti değildir, gayr-i Müslimler de kabul ettikleri takdirde basit bir vergi ödeyerek ve statülerini koruyarak bu devletin vatandaşları olur ve temel insan haklarına sahip bulunurlar. Şartlar müsait olmadığında birden fazla İslam devletinin meşru olup olmadığı tartışılmıştır. Birden fazla İslam devletinin meşruiyetinin zarurete, imkânsızlığa bağlı olduğu anlaşılmaktadır.
Dinden delil devşirerek bağımsız devletlerle ümmeti bölmeye uğraşanların yanlış yolda oldukları düşüncemi tekrarlıyorum.
Daha önceki bir yazımda Pakistan anayasası için yapılan bir çalışmadan şu maddeyi nakletmiştim:
“Ülkenin vilâyet ve eyâletleri devletin idâri bölümleri (cüzleri)dir. Kabile, lisan veya soya dayalı üniteler olmayıp, merkezî hükûmetin murakabe ve idaresi altında duruma göre kendilerine bazı idarî selâhiyetler verilebilen, fakat asla merkezden ayrılıp müstakil olmalarına izin verilmeyen idârî bölgelerden ibarettir.”
Bu yazıda ise el-Ezher Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmadan aynı konuya ait bölümü ve tartışmayı nakledeceğim.
el-Ezher Üniversitesi’nin başkanlığına (meşîhatına) bağlı bulunan Mecma’u’l-Buhûsi’l-İslâmiyye’nin (İslâm Araştırmaları Akademisi) 1397/1977 yılında tertiplediği sekizinci kongrede alınan tavsiye kararlarından biri de şöyle idi: el-Ezher ve özellikle Akademi, İslâm’ı hayatın yolu ve sistemi kılmak isteyen herhangi bir devletin hizmetine sunulmak üzere, mümkün olduğu kadar bütün İslâm mezheplerinin ittifak ettikleri hükümlere ve ilkelere dayalı bir anayasa modeli hazırlamalıdır...
Akademi bu tavsiye kararından iki ay sonra 31 Aralık 1977’de yaptığı celsede bu işi, Akademi'ye bağlı “İslâm Anayasa Komisyonu”na yaptırma kararı aldı. Dışarıdan yeni fıkıh ve anayasa uzmanları alarak kadrosunu takviye eden komisyon, Ezher Şeyhi Abdulhalim Mahmud başkanlığında toplanarak 142 maddelik anayasa modelini hazırladı. Komisyonda vazife alanlardan Anayasa ve İdare Hukuku Profesörü Mustafa Kemal Vasfi, Musannefetu’n-Nuzumi’l-İslâmiyye isimli eserinde (Kahire 1977) bu çalışmanın metnini vermiş, ayrıca bazı maddelerine ilişkin tenkit ve görüşlerini de kaydetmiştir. Tenkit ettiği maddelerden biri İslam devletinin birden fazla olup olmayacağı ile ilgilidir ve şöyle demektedir:
İslâm birden fazla İslâm devletinin varlığını caiz görmediği için buna imkân tanıyan madde kaldırılmalıdır. İçinde bulunduğumuz şartlar birden fazla İslâm devletinin varlığına yer vermiş ise de biz bunu, tecviz edercesine anayasa modeline almak durumunda değiliz.
Üniter veya çok hakimiyetli sistemler de bugünkü vasıfları ile uygun değildir; çünkü İslâm devletlerinin “yumuşak lâ-merkezî (yerinden yönetimci)” bir yapısı vardır; burada merkeziliğin derecesi şartlara göre artar veya eksilir.
Bey’atla iş başına gelmiş bir başkan (imam), bey’at ve danışmanlık (istişare, şûrâ) görevi yapan bir heyet, ehlu’l-halli ve’l-akd, ilahi hükümlere ve hürriyete dayanan yumuşak yerinden yönetimci bir devlet yapısı. Gerisi zamanın şart ve icaplarına göre düzenlenir.
Başkan ve hükümet ile ilgili olarak:
Çözüp bağlayan heyet (ehlu’l-halli ve’l-akd) veya seçmenler heyeti ile danışma kurulunu veya şura meclisini birbirinden ayırmak gerekir; bunlar ayrı heyetlerdir. Seçmenler heyeti ülkenin bütün vatandaşları değildir; çünkü bu vatandaşlar, propagandanın etkisi ile ahlâksız, liyakatsız hatta ikiyüzlü (münafık) kimseleri de seçip iş başına getirebilirler. Seçmenler heyeti cami merkezli cemaatler içinden tabii ayıklanma ile seçilmiş, cemaatin itimadını kazanmış, ilmi ve ahlâkı ile temayüz etmiş kimselerden oluşmalıdır. Bu heyet hem başkanı seçmeli, hem de denetim görevini üslenmelidir; çünkü imama, ümmet adına oy vermekle onu ümmet adına denetleme hakkına da sahip olmaktadırlar. (Mamafih sakınca bulunmadığından ümmetin tamamının seçime katılmaları ve imama bey’at etmeleri de caizdir). Danışma kuruluna gelince bunlar, başkanın tanıdığı, güvendiği ve işbirliği yapmak istediği âlimler, uzmanlar, teknisyenler vb.lerinden oluşmalıdır; bunların denetim görevini üslenmeleri doğru olmaz; çünkü bu takdirde imamla aralarındaki bağ zayıflayabilir.
Teori budur. Mevcut şartlarda birlik nasıl sağlanacak? Bu sorunun cevabı da bir başka yazıya kaldı.
İslâm ülkeleri birliğine doğru
04:0026/10/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm dünyasında yaşayan düşünür ve siyasetçilerin bir kısmı ile merhum Erbakan’ın sıkça dile getirdikleri bir hedef vardı: İslam NATO’su, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı (altın parası). Avrupa ülkeleri bu hedefleri kendi aralarında gerçekleştirdiler, başka dinden ve medeniyetten olanları da aralarına almamak için direniyorlar. Papalar ikide birde Avrupa Birliği’nin bir “Hristiyan Birliği” olduğunu açıkladılar. İslâm ülkeleri kendi aralarında bu hedefleri niçin gerçekleştirmesinler!?
İslâm dünyası için hayati önemi olan bu hedeflerin önünde iki engel var:
Dış engel: İslam dünyasının nimetlerini sahiplerine bırakmak istemeyen iri devletler her türlü Makyavelist yöntemleri kullanarak engel olmaya çalışıyorlar. İslâm ülkelerinde zorunlu olan bu ıslahatı yapma niyet ve kabiliyetinde olan kişileri ve kurumları ya ortadan kaldırıyor veya ellerini kollarını bağlıyorlar. Avrupa, Rusya, ABD ve Çin, İslâm ülkelerinde sahih İslâm’ı temsil edenlerin iktidara gelmesini asla istemiyorlar; bunun yerine Marksist Kürtleri (PKK/PYD), Nusayrî Esed’i, laik demokratları tercih ediyorlar. Suriye’de işlenen insanlık suçuna göz yummaları hatta onu desteklemelerinin de asıl sebebi Batı’nın bu tercihidir.
İç engel: İslam ülkeleri, tamamı için hayırlı olan dayanışma ve bir şekilde birleşmeyi, bunun için ve buna göre detay olan ihtilafları, parçalara ait çıkarları bir yana bırakmayı öncelemek yerine pire için yorgan yakarcasına büyük davayı, küçük hesaplara feda ediyorlar.
Suudîler Vehhabiliği, İran Şiiliği yayma ve hakim kılma davalarından ve İhvan’a karşı tutumlarından vazgeçmelidirler. İhvan’ı terörist, kökten dinci, siyasal İslâmcı... olarak damgayanlar yabancılardır; aynı hurafeyi tekrarlayan bazı İslâm ülkesi siyasetçileri ve din adamları da birliğimizin düşmanlarına destek vermiş oluyorlar. Diğer bazı ülkeler de küçük hesapları bir kenara bırakmalıdırlar.
Mahallemize bir tehdit ve tehlike söz konusu olduğunda komşular arasındaki ihtilaflar mutlaka bir yana bırakılmalı ve her bir haneye zarar verecek olan tehlikeye karşı birleşilmelidir.
Bu hayırlı işe başlarken bazı ülkeler ipe un serer, bozucu davranışlarda bulunurlarsa onlarla köprüleri yıkmadan, katılma kapısını daima açık tutarak diğer ülkeler yollarına devam etmelidirler. Unutmayalım ki, başarının ve gücün büyük cazibesi vardır, eğer başarılırsa geride kalanlar da bu cazibeye kapılacaklardır.
Görünürde ve slogan olarak insan hakları, demokrasi, adalet adına hareket eden, gerçekte ise zulmü, sömürüyü, ulusal -veya belli uluslar birliğine ait- çıkarı hedefleyen güç temerküzleri karşısında Müslümanların tek sığınakları, kendilerine (Müslüman gruplar birliğine) ait güç birliği olabilecektir. Bosna, Çeçenistan, Keşmir, Kıbrıs, Filistin gibi onlarca tecrübe “Ümidin kes zaferden gayrından (başkasından) imdat lazımsa” mısra’ını teyit etmiştir. Müslümanlar için tek çıkar yol ve kurtuluş ümidi, içte ve dışta birlik iken neden yıllardan, hatta asırlardan beri bu amaca ulaşılamadı? Bu sorunun şüphe yok ki, uzun makalelere veya kitaplara sığacak cevabı vardır, ancak burada biz iki sebep üzerinde durmak istiyoruz:
1. Parçalanmış ümmetin ulus devletler şeklinde oluşmuş bulunan parçalarında sürdürülen çarpık ve çok defa parçalayan güçlerin yönlendirmesinde yürütülen eğitim, Müslümanların kafalarını karıştırmış, Müslümanlar arası birlik şuurunu ve iradesini ortadan kaldırmıştır.
2. Dünya güç dengelerini kontrol eden ve çıkarlarına uygun dengeleri korumak kendileri için ölüm-kalım meselesi olan dış güçler, bu dengeleri altüst edecek, çıkar çatışmasına yol açacak ve pastaya yeni ortaklar getirecek yeni güç temerküzlerine izin vermemektedirler. Bunun için propaganda, eğitim, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere her vasıtayı kullanmaktadırlar.
İslâm ülkelerinin büyük bir kısmında yöneticiler, ümmeti temsil etme vasfından ve ehliyetinden uzak, yabancıların menfaatlerine hâdim kimselerden oluştuğuna (böyleleri işbaşına getirildiğine ve orada tutulduğuna) göre İslâm birliği başka bahara mı kalmaktadır? Hayır! Her İslâm ülkesinde mevcut çok sayıda Müslümanın, birlik amacıyla oluşturacakları sivil örgütler ve bu sivil örgütler arasında kurulacak bağ, sürdürülecek işbirliği, kısa zamanda oyunları bozabilecek ve uzakları yakınlaştırabilecektir.
Gannuşi’nin ümit ve çağrısı gibi Kazakistan’ın başkenti Astana’da İİT 1. Bilim ve Teknoloji Zirvesi'nde konuşan Nazarbayev’in şu sözleri de ümit vericidir:
“İslâm dünyasında birlik yok, bu yüzden bir takım kayıplar yaşıyoruz. Harici güçler, bizim aramızdaki birlik noksanlığından faydalanıyor. Bunu da ortadan kaldırmamız gerek… İİT kapsamında modern kalkınma meselelerini ele almak için özel bir konsey ve bilim ve inovasyon için de fon kurulması gereklidir… İİT’nin önde gelen 15 üyesi G20’ye benzer bir platform kurabilir.”
Bir yerden başlayalım, tepeden bir avuç kar yuvarlansın, giderek çığ oluşur, çığ ise bir şekilde “Birleşmiş İslam Ülkeleri”dir.
Sadakati menfaatine bağlı olanlar
04:0027/10/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dostluğu mezara kadar olanlar var, pazara kadar olanlar var. Bu pazara kadar dost olanlardan (görünenlerden) Allah’a sığınmak gerekiyor.
Arkadaş, dost, akraba, talebe ilişkiniz olan bazı kimseler var ki, yıllarca arayıp sormazlar; sonra bir gün telefon çalar, kapı çalar, mektup ve haber gelir; ifadeler çok sıcaktır, bazen abartılıdır, özürler dilenir, “çok ayıp ettik, işte meşguliyet şu bu yüzünden sizi ihmal ettik, ama sevgimiz, duamız devam etti, izin verirseniz ziyaretinize geleceğim, sizi çok özledim…” filan derler, kabul edersiniz, gelirler, bir sürü abartılı övgüler ve duygusal tavırlardan sonra ağzlarından baklayı çıkarırlar, bir işleri, bir talepleri vardır, bunca sadakat arzından sonra işin pazara vardığını anlayınca bunalır ve bulanırsınız; eğer işini görürseniz ertesi pazara kadar yine sizi unutur, ama alakayı kesmezler, işini görmezseniz tavırları değişir, sahte dostluk biter, aleyhinizde konuşmalar ve fiiller başlar.
Erdoğan’ın oy kullanacağı okulda geniş güvenlik önlemi
Erdoğan’ın oy kullanacağı okulda geniş güvenlik önlemi
7 Haziran, Pazar
Eskiden beri devletlûlerin çevresinde insan kılıklı sinekler vardır; menfaat ağacı iktidarda olduğu ve sinekleri beslediği veya sinekler ondan beslendiği sürece yanlarından ayrılmazlar, sadakat arzederler, yağcılık yaparlar, göze girmek için devletlû ile arası açılanlar aleyhinde yapmadıklarını, söylemediklerini bırakmazlar, derken bir gün iktidar sona erer, bakarsınız bir tane bile sinek kalmamış, bir başka pekmez küpü sahibinin yanında halka olmuşlar! Bu tipler tehlikelidir, pekmez bulamazlarsa küpün başındakini ısırırlar. Kendilerine iktidar nasip olmuş kişilerin bu tiplere de çok dikkat etmeleri, yüz vermemeleri, dinlememeleri, uzaklaştırmaları korunma şartıdır.
Devleti idare edenlerin arasında bazen farklı içtihatlar, görüşler, değerlendirmeler, teklifler, projeler olur. Altta bulunan, üstte olanın içtihadına aykırı içtihadında ısrar ederse ya onu ikna eder, ya makamını korumak için uyumlu olur ve yol arkadaşlığı devam eder, ya da yol arkadaşlığı sona erer. Eğer bu ayrılık kişinin ehliyetsiz veya ahlâksızlığından değil de içtihat farkından kaynaklanmış, kişi doğru bildiğine aykırı hareket etmektense herkesin can attığı makamını terk etmeyi göze almış ise bu bir fazilettir. Makamdan ayrılır ama devlet ve dostluk devam eder. Farklı duygu ve amaç sahipleri yine harekete geçerler, dostluğun da sona ermesi ve ayrılanın yere batırılması için gece gündüz fitne kazanını kaynatırlar. Bunlara da dikkat etmek ve iltifat etmemek gerekir.
Yaratıcı, yarattığı kullarının özelliklerinden bahsediyor; onları hem iyi hem de kötü olabilecek kabiliyette yarattığını, nefis terbiyesi ile insan-ı kâmil olmanın da, nefse uyulursa hayvanlardan aşağı düşmenin de mümkün olduğunu açıklıyor. Buna göre her birimizin iyilerle beraber olmaya, kötüleri de ıslah etmeye çalışmamız gerekiyor.
Şeyh Sadî-i Şîrâzî ne güzel söylemiş:
Bir gün hamamda idim, bir dost bana güzel kokulu bir kil verdi, kil’e dedim ki:
“Sen gül müsün, amber misin, güzel kokundan mest oldum”.
Bana şu cevabı verdi:
İşte gördün, çamurum fakat gül dibindeydim
Onun kemâlindendir var ise güzelliğim.
Ne dediler:
Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Menfaatin din ve iman yerine kaim olduğu zaman ve zeminlerde Allah, iyi kullarına iyi yardımcılar ve arkadaşlar nasip eylesin!
Mezhepçilik ve tarikatçılık
04:002/11/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mezhepler ve tarikatlar İslam’ın zenginliği, kıyamete kadar bekasının en önemli iki dayanağı, dinin tabiatı ve insan fıtratının zorunlu sonucudur. Ama mezhepçilik ve tarikatçılık böyle değildir; tam aksine hem mezheplerin hem de tarikatların öldürücü düşmanıdır. Ne zaman mezhepler ve tarikatlar arasında müsamaha, kardeşlik, “hepsi bir kutlu ağacın dalları, hepsi aynı kaynaktan akan içimi farklı sular” anlayışı hakim olmuş ise Müslümanlar huzur ve geniş imkanlar içinde yaşamışlar, ne zaman mezhep ve tarikat taassubu, tekelciliği, tekbenciliği, ötekileri dışlamacılığı, tek bir mezhebin veya tarikatın din yerine konması anlayış, propaganda ve uygulaması baş göstermiş ise arkasından tefrika, hatta çatışmalar gelmiştir.
Mezhepçilik ve tarikatçılık
Mezhepçilik ve tarikatçılık
26 Ekim, Perşembe
Bu ilişki biçimi Sünnî mezhepler içindir; diğer İslam mezheplerine karşı tavır da “din kardeşliği ve ümmet birliği” şuuru içinde olmalıdır.
Bir iki yazıda bu girişi açmanın, yeniden hortlatılmak istenen mezhepçilik, tarikatçılık (ve ırkçılığın) teskini bakımından umarım faydalı olur.
Taassup: “İlmî, dinî ve aklî olmayan âmillerin tesiri altında bir görüş, kanaat veya tarafa sımsıkı bağlanmak, gerektiği halde ayrılmamak” demektir.
Taassubun karşısında tesâmuh, müsâmaha yâni tolerans, hoşgörü vardır. Dinin çizdiği sınırlar içinde -meselâ Kitab, Sünnet ve İcmâ’ın kesin hükümlerine aykırı olmayan görüş, fikir ve davranışları- hoşgörü ile karşılamak müsâmahadır.
Bir kimsenin -başka türlü düşünenlere- cephe almadan onlara fâsık, sapık, kâfir demeden kendi kanâat, mezhep ve meşrebinde sebât etmesi muhafazakârlıktır ve zararlı değildir.
Dinin kesin olan ortak hükümleri; yani zarûrât-ı diniyye ve kat’i ahkâm üzerinde sebât ise dinî salâbet, sağlam dindarlık, memduh bir davranıştır. Kötü ve zararlı olan, ictihâdî ve zânnî hükümler de taassuptur; bunlarda kendisi gibi düşünmeyenlere cephe almaktır.
Resûlullah (s.a.) müsâmaha ile gönderildiğini buyurmuş, taassup ve asabiyete dayanan kavgaları, yan çıkma ve taraf tutmaları yasaklamış, ancak kendi sünneti ile Râşid Halifelerinin sünnetine sımsıkı sarılmamızı öğütlemiştir.
Bu tâlimâtı en iyi bir şekilde anlayan ve uygulayan selef; yani sahâbe, tabiûn, müctehid imamlar... arasında taassuba rastlanmaz. Onlar Müslümanları ictihad ve ittibâa yâni delilini bilerek bir görüşe uymaya teşvik etmişler, birbirini takdir eylemiş, yekdiğerinden istifade etmiş, bir ilim âilesi halinde yaşamışlardır.
Ebû Hanîfe’nin (rah.a.) kabri civarında sabah namazı kılarken İmam Şâfiî’nin -Ebû Hanîfe’ye hürmeten- kunûtu terketmesi, İmam Mâlik’in Hârun Reşîd’e hitâben: “Muvvattâ’ı tek kanun haline getirme; çünkü ulemanın farklı görüşleri bu ümmet için rahmettir, herkes kendine göre sahih olana uymuştur, hepsi hidâyet üzeredir ve her biri Allah’ı (Allah rızasını) dilemektedir...” demesi bu ruh hâletinin parlak örnekleridir.
Abbâsî halifelerinden Me’mun zamanından (198/813-218/833) itibaren kökleşmeye başlayan mezhep taassubunun doğurduğu zararları şöyle özetleyebiliriz:
Önce dini zararlarına birkaç örnek verelim:
1.Hak ve gerçeğin başka mezhebde olduğu ortaya çıkmasına rağmen eski kanaat ve mezhebinden ayrılmamak: Bu mevzûda Sultânu’l-ulemâ diye anılan büyük Şâfiî fıkıh bilgini ve müctehid İbn Abdisselâm’ı (v. 660-1262) dinleyelim:
“Hüküm (din kuralı koyma) yalnızca Allah’ın yetkisindedir. O, ancak kendisine kulluk etmenizi buyurdu” (Yusuf:12/40) mealindeki âyeti delil tutarak: Bir müçtehidin bir diğer müçtehidi veya sahabeyi taklid etmesi (kendi ictihad etmeyip onların içtihadına uyması) gibi taklid edilmesi buyurulmamış bir kimseyi taklid etme hakkı ve cevazı kimse için yoktur. Bunun istisnası, ictihad edecek kadar ilmi olmayan avamdır (sıradan müminlerdir). Bunların taklidden başka din bilgisine ulaşma yolları olmadığından taklid ederler; ancak… bir müçtehidi taklid ettikten (bir mezhebe göre amel ettikten) sonra bir başka müçtehide geçip onun içtihadı (mezhebi) ile de amel edebilirler. Dört mezheb ortaya çıkıncaya kadar sahabe devrinden beri Müslümanlar böyle yaparlardı ve muteber hiçbir alim de bunu uygunsuz görmezdi… Ayrıca en üstün olanı taklid mecburiyeti de yoktur… Şaşılacak şeydir ki müctehid olmayan fıkıhçılar, imamlarının bir görüşünün zayıf, mesnedinin çürük olduğuna vâkıf oldukları ve takviyeye de imkân bulamadıkları halde -gene de- onu taklit ediyorlar. Kitab ve Sünnetin te’yid ettiği karşı görüşü kabûl etmiyorlar, imamlarını müdâfaa için uzak ve sapa te’vil yollarına sapıyorlar (Kavâ’id, Kahire 1980, c.II, s. 158-159).
2.Mezhebe uymayan sahih hadîsleri tenkid ve reddetmek: Meşhur ve sahih hadîs kitaplarının mukallid fıkıhçılar tarafından yapılan bâzı şerhlerinde bunun zengin örnekleri vardır. Bu gibi şârihler, kendi mezheplerine uyan hadîsleri -zayıf da olsa- takviyeye; mezhebine uymayan hadîsleri ise -sahih de olsa- za’fını isbata gayret etmişler, üzücü taassup örnekleri vermişlerdir.
3.İslâm’ın âlimlere tanıdığı ictihâd hürriyetini kısıtlamak ve ictihadlarıyla bazı mezhep hükümlerini kabul etmeyen âlimlere cephe almak, onlara eziyet etmek ve ictihad hareketini engellemek.
4.Mezhep müdafaası uğruna, İslâm’ın rûhuna aykırı davranışlarda bulunmak, maksadı vâsıtaya fedâ etmek: Hanefî fukahâsından Bâbertî (v. 786/1384) Hanefî mezhebinin tercihi konusunda kaleme aldığı bir risâlede Şâfiî ve Hanefî mezheblerinin bâzı hükümlerini mukayese ederken sıra “büyük günah işleyen veya küçük günahta ısrar eden halîfenin düşüp düşmeyeceği yani in’izâl” hükmüne gelince: “Şâfiîlere göre mün’aiz olur yani düşer. Hanefîlere göre düşmez” dedikten sonra zamanının hükümdarına şöyle hitap ediyor: “Ey dikkatli ve uyanık Melik!.. Bu mezhebi taklid yâni ona uymak, benimsemek gerekli olur mu olmaz mı?!” (Fâtih ktp. no: 2269, vr. 115/a. )
Bâbertî’nin sözlerinden çıkan mânâ şudur: “Ey Melik, bizim mezhebi tercih et; çünkü bu sâyede hem günah işler, hem de saltanat sürersin.”
(Taassubun dînî-ictimâî zararları ile devam edeceğiz)
Mezhepçilik ve tarikatçılık(2)
04:003/11/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm; kardeşlik, birlik, beraberlik, dayanışma ve yardımlaşma dinidir. Tefrika, zulüm, din yüzünden baskı; yâni fitne, kardeş kavgası İslâm’ın şiddetle yasakladığı, lânetlediği, mahkûm ettiği davranışlardır.
Gene tekrar edelim ki mezhepler değil, mezheb taassubu, cehâlet ve gaflet yüzünden İslâm tarihinde kardeş kavgaları olmuş, kanlar dökülmüş, hânümanlar sönmüş, mamûreler harâb olmuştur. Tarihten ibret almak, birlik ve beraberliğimizi titizlikle korumak vazifesinde uyarıcı olmak üzere bu çatışmalardan bâzılarını -mûteber İslâm kaynaklarından- naklediyorum:
“Bâzı Mağrib şehirlerine Frenklerin, doğu memleketlerine de Moğolların musallat kılınmasının sebeplerinden birisi de hem Sünnî mezhepler arasında, hem de Sünnî ile gayr-i Sünnî mezhepler arasındaki şiddetli taassub, tefrika ve fitnedir. Zaman zaman meydana gelen çarpışmalarda binlerce Müslüman kanı akmış, şehirler harap olmuştur.” (Murtezâ Zebidî. İthâfü’s-sâde (İhyâ şerhi), c. I, s. 282; Füllânî, s. 75)
Mezhepçilik ve tarikatçılık(2)
Mezhepçilik ve tarikatçılık(2)
27 Ekim, Cuma
Tuğrul Beğ’in veziri Amîdu’l-Mülk Kundürî’nin tesiriyle câmilerde, minberlerde Eş’arîler lânetlenmiş, Hanefîler ile Şâfiîler birbirine düşmüş, kavgalar olmuş, kargaşa ve fitne Horasan, Şam Hicaz ve Irak’a yayılmış, Kuşeyrî, İmâmû’l-Harameyn, İbn Muvaffak gibi zevâta eziyet edilmiş, hapis ve nefyedilmişler, memleketi terketmek mecburiyetinde kalmışlardır. Eş’arîlerin lânetlenmesi âdeti Sultan Alparslan ve vezir Nizâmü’l-Mülk zamanına kadar devam etmiş, ancak onların zamanında önü alınmış ve ülkelerini terkeden ulemânın geri dönüşü sağlanmıştır ( İbn Sübkî, Tabakâtü’ş-şâfiiyyeti’l-kübrâ, Kahire, 1965, c. III, s. 389-405; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târih, Beyrut, 1966, c. X, s. 33; Prof. Dr. O. Turan, Selçuklular Tarihi, İst. 1969, s. 241. )
Ebû’l-Kâsım Kuşeyrî’nin oğlu Ebû Nasrr 469/1077 tarihinde hacdan dönerken Bağdat’a uğramış ve Nizâmiye’de vaazlar vermişti. Vaazlarında Hanbelîlerin aleyhinde bulunduğu, onları mücessime olmakla itham ettiği için taraflar birbirine girdi. Hanbelîler Eş’arilere saldırıp adam öldürüyorlardı. Bağdat’ta bulunan Ebû İshâk Şirâzî ile Nizâmü’l-Mülk arasında yazışmalar oldu, vezir devletin mezhepler karşısında tarafsız olduğunu, mezheplerin ve bu arada Ahmed b. Hanbel’in muhterem olduğunu ifade etti; alınan tedbirlerle fitne yatıştı; bu arada vaazlarda mezheplerden bahsetmek yasaklandı ve vezir Fahruddevle azledildi.( İbn Sübkî, c. IV, s. 234 vd.; Suyûtî, Târihu’l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 424; Prof. Turan, s. 241. )
Hicrî 317 tarihinde, Halîfe Muktedir zamanında Bağdat’ta, “Makam-ı Mahmud”un tefsîri sebebiyle mezhepler arasındaki ihtilâf büyümüş, Hanbelîler ile diğer mezhep sâlikleri arasında kavgalar, çarpışmalar olmuş, birçok Müslüman ölmüştür.(Suyûtî, s. 384).
475/1082 yılında Mağrib’den gelen, mezhep itibarıyla da Şâfiî ve Eş’ârî olan, Ebu’l-Kâsım el-Bekrî, Nizâmü’l-Mülk tarafından kendisine maaş bağlanarak Bağdat’a gönderildi. O, vaazlarında Ahmed b. Hanbel’i medh, fakat Hanbelîleri zemmediyordu. Bu da Hanbelîleri kışkırtmış ve kadı Abdullah Damganî’nin evi bir ilmî münakaşa esnasında basılmış ve kitapları yağma edilmiştir. Bu gerginliğin devamı dolayısıyla halîfe, Ebû İshâk Şirâzî ile Ebû Bekir Şâşî’yi Melikşah’a gönderdi. Bu büyük şahsiyetler her geçtikleri beldede ta’zimle karşılanıyor ve teberrüken rikâblarına el sürülüyordu. Sultan Melikşâh ve vezîri Nizâmü’l-Mülk huzurunda onlarla İmâmü’l-Harameyn Ebû’l-Ma’âlî el-Cuveynî arasında cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün fikir ve istekleri kabul edildi. Nizâmiye’de Eş’arîlik hakkında vaazlarına müsâade edildi ve bir hâdisenin önlenmesi için de medresenin kapılarına Türk muhafızları kondu. Böylece devlet, ictimâî nizam ile birlikte fikir ve din hürriyetini temine çalışıyordu(İbnü’l-Esîr., c. V, s. 340-344. Murtezâ Zebidî., c. I, s. 282).
Ebu’l-Muzaffer İbnu’s-Sem’ânî (H. 426-489) hac dönüşü gördüğü rüyâlara dayanarak, gürültülü bir şekilde Hanefîliği terkedip Şâfiî mezhebine geçince (H. 468) iki mezhebin mensupları arasında münakaşalar çıkmış, bunlar büyüyerek fitne ve mukatele halini almış, Horasan’dan Irak’a kadar yayılmıştır. Bu arada Merv’de büyük câmi kapanmış ve Şâfiîler bir müddet cuma namazı kılamamışlardır.
Hicrî VII. asırda, İsfehan şehrini ziyâret eden meşhur coğrafyacı Yakût, Mu’cem’de şu satırlara yer vermiştir: “Zamanımızda ve daha önce bu şehir ile civarı defalarca harap edilmiştir? Bunun sebebi Şâfiîlerle Hanefîler arasındaki daimî geçimsizlik, taassup ve savaştır. Hangi grup galip gelirse diğerinin bölge ve mahallesini yağmalamış, yıkmış ve yakmıştır...” ( Mu’cemu’l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209).
Hicrî 617 târihinde Rey şehrini ziyâret eden Yakût burasının da harap olduğunu görünce sebebini soruşturuyor ve şu cevabı alıyor:
“Sebep basit; fakat Allah bir şeyi murad edince oluyor: Bu şehrin ahâlisi üç grup idi: Şâfiî, az idi; Hanefîler, daha çok idiler ve Şiîler, bunlar ekseriyeti teşkil ediyorlardı. Civar ahâlisi ise çoğunlukla Şiî idi ve biraz da Hanefîler vardı. Önce Şiâ ile Sünnîler arasında taassup savaşı başladı, uzun müddet vuruştular; Hanefî ve Şâfiîler arasında taassup başgösterdi, harb başladı ve sayıları az olmasına rağmen Şâfiîler galip geldiler. Civardaki Hanefîlerin silâhlı olarak gelip mezhebdaşlarına yardım etmeleri de fayda vermedi. İşte bu gördüğün harap yerler Şiîler ile Hanefîlere ait olan yerlerdir. Onlardan ancak mezhebini gizleyen kalmıştır.” (Yâkût, c. III, s. 117.)
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür; fakat asırlar öncesinde bile olsa meydana gelmiş bu acı, üzücü ve İslâm’ın ruhuyla taban tabana zıt hâdiseleri okumak Müslüman vicdanını hüzne boğmaktadır. Sulh, sükûn, selâmet, müsâmaha, hürriyet ve saadet dini olan İslâm’ın bünyesi bu nevî hâdiselere müsait değildir. Mezhepler de mâhiyet ve gayeleri itibarıyla mezkûr fitnelere sebep olmaktan uzaktır. Tek sebep cehâlet, gaflet ve taassuptur. Din bilginlerinin vazifesi de bu mânevî mikroplarla mücadele etmek, İslâm’ın bünyesini korumaya çalışmaktır.
İkbâl ne güzel söylemiş:
“İslâm’ın bünyesinde hiçbir kusur yoktur. Bütün kusur, bizim Müslümanlığımızdadır.”
Mezhepçilik ve tarikatçılık nasıl yapılıyor?
04:005/11/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meşru olan (şeriata bağlı olan, ölçü olarak şeriatı önde tutan) tasavvuf hareketinin ve tarikat faaliyetinin zararı olmadığı gibi İslam’ın bir zenginliği, İslam insanı yetiştirmenin bir yolu olduğunu hep yazıyor ve söylüyorum. Zararlı olan mezhepçiliktir, tarikatçılıktır.
Birisi çıkıp “İslam’ın omurgası Hanefi mezhebi ve tasavvuf (veya filan tarikattır” derse, “Ehl-i sünnet ve cemaat bu mezhep ve bu tarikattan ibarettir” derse mezhepçilik ve tarikatçılık yapmış olur.
Din kuralları, fıkıh usulü ve tarihi gerçeklik olarak tek mezhep ve tek tarikat (hangisi olursa olsun) dinin tamamı da değildir, omurgası da değildir.
Mezhepçilik ve tarikatçılık nasıl yapılıyor?
Mezhepçilik ve tarikatçılık nasıl yapılıyor?
29 Ekim, Pazar
Mezhep demek yorum ve ictihad demektir ve bunlar, kaynakları ilâhî de olsa beşeri bir faaliyettir; isabetli de olur, hatalı da olur; ne var ki, İslam’ın bir rahmeti olarak Müslümanlar, isabetli ictihad ile de hatalı ictihad ile de amel etmiş olsalar kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar.
Tarihte ve farklı coğrafyalarda hem itikadî-Sünnî mezhepler (Selef, Mâtürîdîler, Eş’arîler), hem de fıkıh mezhepleri farklı sayılarda benimsenmiş, her birinin mensupları bazen artmış, bazen de eksilmiştir. Tarikatlar da böyledir.
Hanefîlik daha çok Türk dünyasında kabul görmüş olup Türkiye’den başka Pakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Afganistan ile Çin’in Sincan Uygur eyaletinde, ayrıca Kafkaslar ve Balkanlar’da yaygınlık kazanmıştır.
Şafiî mezhebi yoğun olarak Endonezya ve Malezya’da yaşamakla birlikte, Türkiye’nin doğu bölgesi, Kuzey Irak ve Yemen ile hatırı sayılı oranda Mısır’da varlığını sürdürmektedir.
Malikî mezhebi bugün başta Tunus, Cezayir ve Fas olmak üzer Kuzey Afrika’da yaygındır. Ayrıca Mısır ve Sudan’da da bu mezhep bağlıları bulunmaktadır.
Hanbelî mezhebi ise başlıca Hicaz bölgesi mezhebi olup sınırlı oranda Suriye, Mısır ve Filistin’de de taraftarları vardır.
Hem üç Sünnî itikad mezhebleri hem de fıkıh mezhepleri arasında önemli yorum, anlayış ve ictihad farklılıkları vardır; zenginlik de bu farklılıktan kaynaklanmaktadır ve önemli olanı şudur ki, bunların tamamı birden ehl-i sünnettir.
Tarikaçılığın üç şeklinden söz edelim:
1.Şeriata karşı tasavvufu ve tarikatı savunmak; şeriatı avamın, tasavvufu ise havassın dini olarak tanımlamak.
2.Tasavvuf ve tarikata girmeyen kimsenin makbul bir Müslüman olmadığını, şeyhinin de şeytan olduğunu ileri sürerek tarikat propagandası yapmak.
3.Kendi tarikatını tek veya en üstün tarikat olarak takdim edip diğerlerini ya sahte veya aşağı derecede görmek ve göstermek.
Bu üç şekildeki tarikatçılığın hem şeriat uleması hem de tasavvuf büyüklerince mahkum edildiğini, meşru görülmediğini yakında çıkacak “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz” isimli kitabımda uzunca açıklamaya çalıştım.
Müslüman, dinini öğrenmek ve kâmil manada amel etmek için yardım alacağı bir gruba ihtiyacı varsa katılabilir, ama ekmek ve su kadar muhtaç olduğumuz ümmet birliğine zarar veren mezhepçilik ve tarikatçılıktan uzak durmalıdır.
.İktidar tenkit edilir ama…
04:009/11/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İktidarı kim tenkit edemez, hep över, toz kondurmaz, daha doğrusu bu pozisyonu devamlı göz önüne koyar ve korumaya çalışır?
Sanırım böyle bir tavır ve davranış iktidardan kendisi veya grubu adına menfaatlenen ve bu menfaati korumak ve büyütmek isteyen kimselere aittir.
Benim böyle bir meselem, iktidardan şahsım veya yakınlarım için bir menfaat talebim olmadığı için gerektiğinde tenkit de ederim, ettiğim de olmuştur.
Samimi ve yapıcı tenkit iktidarı desteklemek demektir, ülke/kamu menfaatini önde tutmak demektir, iktidara ve kamuya en büyük zararı verenler, şahsi menfaatleri için hatalara göz yuman; işi gücü yalakalık ve yağcılık olanlardır.
İktidar tenkit edilir ama…
İktidar tenkit edilir ama…
2 Kasım, Perşembe
Şimdi “ama…” ya gelelim:
Eğer iktidarın bir hatası, bir kusuru, bunun kaynaklandığı sorumlu merkez ile görüşerek, onların da açıklamalarını aldıktan sonra doğrudan kendilerini uyararak ve doğru olanı söyleyerek düzeltilebiliyorsa önce bunun denenmesi gerekir.
Tenkit iyi niyetli, yapıcı ve bu niteliklere uygun üslupta olmalıdır. Muhalefetin kötüye kullanacağı usulsüz tenkitler kale alınmaz, her ne pahasına olursa olsun savunmaya geçilir.
Tenkit yalnızca hatalı ve kusurlu olanı seçip ilan etmekle olmaz; iyi, doğru, faydalı olanı da dile getirmek, takdir ve teşvik etmek gerekir.
“Hata, eksik, kusur” kavramı da önemlidir. Önce bunda anlaşmak gerekir. Mesela muhalefete ve muhalif yazarlara göre iktidarın “doğru, faydalı, eksiksiz” olan hiçbir kararı ve icraatı yoktur.
Ayrıca ictihad, görüş, değerlendirme… farklarına dayalı olarak da hata değerlendirmesi farklı olabilir. Birilerinin görüşlerini iktidarın devamlı kendi görüşlü ile değiştirmesini beklemek de doğru değildir. İktidar ehli ile istişareden, gerekli araştırma ve incelemeleri yaptıktan sonra kararını alır ve uygular; doğru söze kulak vermemiş ise, hatada ısrar etmiş ise, zarar vermiş ise seçimde hesabı görülür ve bedelini öder.
“Çizmeden yukarı çıkma” sözü meşhurdur. Bu sözün hikayesine göre bir çizmeci, bir ressamın sergisini gezerken atının yanında duran bir süvariye takılmış ve tenkit etmeye başlamış, ressam onu çizmenin sonuna kadar dikkatle dinlemiş ve not almış, çizmeci pantolon konusuna geçince ressam, “Sen çizmeyi aşma, bu senin uzmanlık alanın değil” demiş.
Şimdi bakıyorum köşe yazarlarının çoğunun bilmedikleri konu/alan, fikir yürütmedikleri bir mesele yok. Aslında bilmedikleri, yanlış bildikleri, haklı olmadıkları tenkitlerinde hatalı olan, kendisini düzeltmesi gereken kimdir? İnsanın haddini bilmesi ona en çok yakışan erdem değil midir?
Evet, iktidar öven, yeren, tenkit eden herkesi mümkün oluğu kadar dinlemelidir, ama her esen yele göre yön değiştirmesi ondan beklenemez. Tenkitleri değerlendirmeli, övenlerden çok samimi eleştiride bulunanlara kulak ve değer vermeli, doğru ve uygun olduğu apaçık düşünce ve tekliflere de uymalıdır.
Ben referandumdan önce bir yazı yazmıştım, tıpkı “örtülü sigara” başlıklı yazım gibi bunu da maksadımın dışına çekerek eleştirenler, hatta hakaret edenler oldu. O yazımda özet olarak şunu demiştim: Bir inancı, bir davası olan insanların bir iktidarı desteklemelerinin ölçütü, o iktidar ile dava arasındaki ilişkidir. Eğer iktidar -davanın sahibi olmasa da- başarıya ulaşması bakımından elverişli ise ve herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmuyorsa desteklenir, değilse desteklenmez.
Fıkıhta, “Vacip olanı tamamlayan, vacibin yerine getirilmesine yardımcı olan şey de vaciptir” diye bir kural vardır. O yazımda bu kurala da atıfta bulunmuştum.
Yine aynı noktada duruyorum.
.Siyasi İslâm
04:0010/11/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün “ılımlı İslâm” konusunu yazmak, ılımlı olan ve olmayanın İslâm değil, Müslümanlar olduğunun altını çizmek istiyordum. Arşivime baktım, 12 yıl önce de bu konuyu yazmışım (daha önce ve sonra da yazdıklarım var). Bu yazıyı biraz kısaltarak vereyim de meselemizin yeni olmadığı görülsün dedim:
Siyasi İslâm terkibi yanlıştır; dilbilgisi bakımından değil, kavram olarak yanlıştır, karşılığı yoktur; çünkü bir tane İslâm vardır, onun kitabı, peygamberi ve mensupları bellidir. Asırlardır İslâm’ın temel bilgi ve hüküm kaynakları âlimler tarafından yorumlanır, mensupları da bu yorumlardan birine veya birkaçına göre uygulama yaparlar, Müslümanca yaşamaya çalışırlar. İslâm’ın bir tek olması, bütün yorumların ve uygulamaların da bir tek, bir çeşit, tek tip olmasını gerektirmez. Hem inanç, hem de amel (İslâm’ın ibadet ve hayat düzeni kurallarına uygun hareket, davranış) bakımından farklı yorumlara dayalı mezhepler vardır, bir mezhebin mensupları içinde de tam veya eksik uygulama bakımından farklılıklar vardır; ancak bu farklılıklar “farklı İslâmlar” olarak isim almamışlar, meselâ Maturidi İslâm’ı, Eş’âri İslâm’ı, Şafiî İslâm’ı..., keza salihlerin İslâm’ı, fâsıkların İslâm’ı... denmemiştir.
Siyasi İslâm
Siyasi İslâm
3 Kasım, Cuma
İslâm yalnızca ibadeti ve ahireti anlatmaz, müminlerin dünya hayatında riayet edecekleri bazı kaideler de koyar ve buyruklar da verir. Buradan hareketle kimse, meselâ ibadet alanını kastederek “ibadet İslâm’ı”, hukuk alanını kastederek “hukuk İslâm’ı”... demez. İslâm’ın siyasetle ilgili emir ve yasakları da vardır, İslâm’ı teori ve inanç olarak siyasetten ayırmak mümkün değildir. Bazı Müslümanlar siyasi hayatın da İslâm’a göre düzenlenmesi ve yürütülmesini ister, bunun için örgütlenir ve faaliyet gösterirlerse bunlara “siyasi Müslüman” ve bunların dinlerine de “siyasi İslâm” demek doğru olmaz. Ortada bir tek İslâm vardır, bazı Müslümanlar bunun tamamını uygulamak isterler veya buna güçleri yeter, bazıları da bir kısmını uygular veya uygulayabilirler. Bir isim vermek gerekirse bu, İslam’ı bölerek, çeşitlendirerek değil, uygulamanın tam veya eksik olmasına, şu veya bu yoruma dayanmasına göre yapılır.
“Siyasal İslâm” diye bir terim uyduranlar bunun içini farklı zamanlarda farklı Müslüman guruplarla ve bunların örgütleri ve faaliyetleri ile dolduruyorlar. Yakın geçmişte Hizbullah, Hizbüttahrîr, Müslüman Kardeşler’in isimleri anılıyordu, son zamanlarda ise el-Kaide revaçta. Peki, bunların dini siyasi İslâm ise başka Müslümanların dininin adı nedir? “Siyasi olmayan İslâm” mıdır? Bu ise bunun anlamı nedir? İçinde siyasetle ilgili bir kural, bir buyruk, bir hüküm bulunmayan İslâm mı demektir? Peki, böyle bir İslâm var mıdır? “Hayır, ılımlı, laik, seküler İslâm” diye cevabı veriliyorsa bu da “siyasi bir yorum” değil midir? Yani ortada, İslâm’ın siyasi yönü ile ilgili iki yorum var demektir:
1. İslâm nizamı (İslâm’a özgü siyasi düzen),
2. İslâm’ın, çağdaş siyasi düzenlerle uzlaştırılması sonucu ortaya çıkan “İslâm’a onaylatılmış” çağdaş siyasi düzen. Dikkat edilsin, her ikisi de siyasidir ve İslâm’ın yorumuna dayanmaktadır.
Terör ile siyasi İslâm arasında bağ kurmak ve birinciyi ikinciye bağlamak da yaygın yanlışlardan biridir…
“Siyasal İslâm öldü, yaşasın ılımlı İslâm” diye çığlık atanlar, bu çığlıkları temellendirmek için makaleler ve kitaplar yazanlar varsa da bana göre bu söz, olanı değil, olması isteneni ifade ediyor. “Siyasal İslâm’ın İflası” kitabını yazan Roy, İran örneğinden yola çıkıyor ve bu ideolojinin öldüğünü ispat etmeye çalışıyordu, ama iflâs eden İran’da siyasi boyutuyla da yaşanan İslâm değil, Roy’un kehaneti oldu.
Yanlış bir adlandırma ile “siyasal İslâm” dedikleri şey yoktur ki, bitsin, iflâs etsin; var olan, içinde siyasi boyutun da bulunduğu İslâm’dır. Bunu daha açık olarak şöyle ifade edebiliriz: Müslümanlar dinle pazarlığa girip “şu kadarı senin, şu kadarı benim” diyemezler, Müslüman “teslim olandır. Neye teslim olan? Allah’ın buyruğuna, irade ve rızasına teslim olandır. Allah namaz kılmayı, oruç tutmayı emrettiği gibi faizi, zinayı, müstehcenliği, rüşveti, zulmü, istibdadı da yasaklamıştır. Müslüman olarak Allah’a teslim olan kişi pazarlık yapmadan, dinin kurallarını bölmeden -elinden geldiğince- hayatının bütününde ona teslim olur. Evin içinde, camide Müslüman, kamusal alanda gayr-i Müslim olamaz. Asıl vazifesi kamusal alanda da İslâm’a aykırı (buna insan haklarına ve ahlâka aykırı da diyebiliriz) bir durumun oluşmasını engellemektir, buna gücü yetmezse, başkalarına dokunmadan kendisi özel ve kamusal alanda Müslümanca yaşar, buna da gücü yetmezse yapabildiğini yapar, yapamadıkları için de -gücünü aştığından- bağışlanır. Müslümanlık bu olduğuna göre “siyasal, ılımlı, laik vb.” diyerek farklı bir İslâm’dan söz etmek güneşi bir şeylerle örtmeye kalkışmak demektir ve mümkün olmaz.
“Siyasal İslâm’ın bitmesi için, komünizm misâli bir yerlerde egemen olup başarısızlığının ortaya çıkmasını beklememiz gerekiyor” diyenlere benim iki çift sözüm var:
<Öyle ise izin verin, niçin teşebbüsleri doğmadan boğuyorsunuz
İki farklı İhvan hakkında
04:0012/11/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suudilerin ılımlı İslam’a döneceklerine dair açıklamaları sebebiyle bu bağlamda ılımlı olmayan Vehhabilik ve diğer şiddet yanlısı, dar yorumcu ve tekfirci hareketler hakkında konuşmalar, yazılar ve tartışmalar yoğunlaştı. Vehhabilik anlatılırken bir “İhvan hareketinden” bahsediliyor, konuya yabancı olanların, bu İhvan ile Türkiye’de Müslüman Kardeşler olarak bilinen “el-İhvanu’l-Müslimûn” u karıştırmaları, aynı topluluk ve hareket sanmaları ihtimali var; bu yüzden kısaca bu iki hareketi tanıtmak gerekiyor.
İki farklı İhvan hakkında
İki farklı İhvan hakkında
5 Kasım, Pazar
Vehhâbî İhvan hareketi
İbn Suud göçebe Arapları (Bedevîleri) çeşitli vahalara yerleştirdi ve bunları Vehhâbilik esaslarına göre eğitime tabi tuttu. İhvan adı verilen bu gruplar Vehhâbilik çerçevesinde Suudî yayılmacılığında kullanılacak savaşçı birlikleri teşkil ettiler. Bu birlikler kısa zamanda kendilerinden olmayanlara selâm vermeyen ve onları tekfir eden mezhepçi ve mutaassıp gruplar haline gelmişler, Kralın bazı teknik aletleri ve silâhları ithal etmesini bile meşru görmemişlerdir. Kralın askeri gücünün omurgasını teşkil eden İhvan birlikleri giderek onun takip ettiği iç ve dış politikaya da karşı çıkmaya başlamışlardır. Kral kendi siyasi otoritelerinin bu yüzden sarsılacağını anlayınca kendi eliyle yetiştirdiği İhvan’ı etkisiz hale getirmeye karar vermiş, 1928-30 yılları arasında onlara karşı askeri harekette bulunmuştur. Güçleri zayıflayan ve yeraltına çekilen Vehhâbî İhvan’ın bir siyasi-dini etkisi, bu gruba mensup bir aileden gelen Cuheymen el-Uteybî’nin 1970 yılındaki Kâbe baskınında ortaya çıkmıştır.
Hasenu’l-Bennâ’nın İhvan’ı (Müslüman Kardeşler)
1928 yılı Mart ayında Hasen el-Benna tarafından kurulan “el-İhvanu’l-Müslimûn” cemaati bugün, aynı ismi taşıyan veya aynı ilke ve hedefleri benimsemiş olan oluşumlarla altı kıtada 70’ten fazla devlete yayılmış en önemli “İslâmî muhalefet” grubunu temsil etmektedir.
Cemaatin hedefi, İslâm’ı en kapsamlı bir şekilde anlayıp yorumlayarak yapılacak siyasi, ictimai ve iktisadi ıslahattır. Cemaatin ıslahatta uyguladığı aşamalar şöyledir: Önce Müslüman ferdi inşa etmek, sonra sırayla Müslüman aile, Müslüman topluluk (toplum), İslâmî hükümet, devlet ve bütün dünyaya İslâm medeniyeti çerçevesinde öğreticilik.
Cemaatin sloganı da şöyledir: Allah gayemiz, Resul önderimiz, Kur’ân anayasamız, cihad yolumuz, Allah yolunda can vermek en yüce emelimiz!
1945 yılında kısmen değiştirilen bu nizamnamelerine göre kuruluşun başında, aynı zamanda merkez büronun ve danışma meclisinin de başkanı olan “genel rehber” diye çevirebileceğimiz “el-mürşidü’l-âmm” vardır. Genel rehber danışma meclisi tarafından altı yıl için seçilir, en az onbeş yıl cemaate üye olması, kırk yaşını doldurmuş bulunması ve nitelikleri vazifesine uygun olması şarttır. Merkez büro yürütme gücünü temsil eden 13 kişi ile en az otuz üyeden oluşan danışma ve yasama meclisi de belli bir süre için seçimle belirlenir.
İhvan cemaatinin giderleri, imkânı müsait olan üyelerin maaşlarından ve gelirlerinden yüzde üç ila yüzde yedisini kuruluşa bağışlamalarıyla karşılanmaktadır. İhvan’ın Batı ülkelerinde de faaliyetleri, mensupları ve Batılılarla diyalogları vardır. Cemaat, mensuplarını eğitmek için aile, aileler topluluğu, kırsal bölgede (tenha bir ormanlık vb. alanlarda) muayyen sayıda ailelerin toplanıp imkânların darlığında yaşama ve dayanışmayı öğrenme denemesi, daha büyük kamplarda bir süre yaşama, kurslar ve kongreler, konferanslar gibi araçları kullanmaktadırlar.
Baştan beri hareket içinde kadınların da yer aldığını, onlar için özel okullar açıldığını, seçimlerde kadın adaylara da yer verildiğini biliyoruz…
1948 yılında Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak’tan gelen İhvan güçleri Filistin’i kurtarmak için İsrail’e karşı savaştılar ve bu savaşta Şeyh Savvaf, Mustafa Sibâ’î gibi meşhur liderler birliklere komuta ettiler. Savaştan döndükten sonra Mısır’da İhvan teşkilatı, devletin güvenliğine karşı tahrik ve hareket suçuyla kapatıldı, bunun üzerine İhvan’a mensup olduğu söylenen bir üniversite öğrencisi tarafından Başbakan Nakrâşî’nin hayatına bir suikast ile son verildi. İhvan bu suikastı üstlenmediği gibi o zaman hayatta olan Hasen el-Bennâ, “Bunu yapanlar İhvan da değildir, Müslüman da değildir” dedi. Buna rağmen kendisi de 12 Şubat 1949 günü devlet eliyle düzenlenen bir suikasta kurban gitti.
İhvan cemaatinin kuruluşundan itibaren Mürşid (H. el-Bennâ) kuruluşun yalnızca bir dinî davet ve nasihat cemaati olmadığını, ıslah programlarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak siyasete de gireceklerini ilan etmiş ve bu karar bugüne kadar uygulanagelmiştir.
Cemaat içinde önemli görevler yapmış ve yapmakta olan, dünyaca meşhur ve bir kısmı merhum olan şahıslardan bazıları şunlardır:
Raşid Gannuşî, Halid Meş’al, İsmail Heniyye, Abdulkadir Ûdeh, Seyyid Kutub, Mustafa es-Sibâ’î, Muhammed Mahmud Savvaf, Saîd Havva, Zeyneb Gazâlî, Muhammed Gazalî, Seyyid Sabık, Ahmed Yâsîn, Yusuf Karadavî…
2007 yılında İhvan’ın yaptığı bir araştırmaya göre bütün dünyada İhvan üyelerinin sayısı yüz milyonu aşmaktadır.
Mağdurlar da var ama…
04:0016/11/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemiz 15 Temmuz’da, Allah’ın inayeti ve kusurlarımız olsa da halkımızın manevi değerlerine bağlılığı, bu çerçevede hakkı batıldan ayırma kabiliyetleri sayesinde büyük bir badirenin, felaketin, ölçüye sığmaz bir zararın eşiğinden döndü. Öyle anlaşılıyor ki, eğer bu hain darbe teşebbüsü başarılı olsaydı katliam ölçüsünde can kaybı, telâfi edilemez mali zararlar ve daha önemlisi ülkenin bölünüp parçalanması, geride kalacak parçanın da sözde bağımsız, aslında iri devletlerden birine bağımlı hale gelmesi gibi felaket sonuçlar doğuracaktı.
Bombacı yakalandı
Bombacı yakalandı
8 Haziran, Pazartesi
Kendilerine yönetim sorumluluğu emanet edilmiş olan iktidarın bir daha böyle bir felaketin başımıza gelmemesi için azami tedbir ne ise onu alması kaçınılmaz hale gelmiştir. İşte bu sebeple iktidar, bu felakete sebep olanları etkili mevkilerde ve durumlarda tutmanın, uzun zaman isteyen soruşturmalardan ve muhakemelerden sonra suçu sabit olanları cezalandırmanın tedbirsizlik olacağına karar verdi; önce şüphelileri tesirsiz konuma getirmeyi (açığa alma, ihraç, tutuklama gibi tedbirler almayı), gerekli inceleme, araştırma ve icap ediyorsa muhakemeden sonra suçsuz olanların haklarını vermeyi tercih etti.
Bu tercihin bazı mağduriyetlere de sebep olacağında şüphe yoktu; ama kamu yararı, ülke ve toplum varlığının tehlikeye atılmaması zorunluluğu bireylerin zarar ve mağduriyetinden önce geliyordu.
Açıklamaları ve olayları takip ederek vardığım sonucu özetlemiş oldum. Bunu da durup dururken yapmadım. Sayısız mektup alıyorum ve sağlık şartlarım elvermediği için insanlarla fazla temasım olmasa da zaman zaman kulağıma mağduriyet hikâyeleri ve şikâyetleri geliyor. Son olarak beni tanımayan biri genç, diğeri orta yaşlı, ikisi de kısa sakallı ve dindar oldukları anlaşılan iki kişinin konuşmalarına şahit oldum.
Biri şöyle dedi:
-Filan askeri birliğe 79 defa telefon edilmiş, bu yüzden 79 astsubayı ihraç etmişler.
Diğeri:
-Bu darbeyi yapanlar ve yaptıranlar bu iktidarın adamları değil mi? Niçin bunlar değil de onlar cezalandırılıyor?!
Ben bir deneme için söze karıştım; birincisine, “Böyle bir şey olmaz, abartılıyor…” dedim, ikincisine de, “O darbeyi yapanları ve destekleyenleri, liderleri olan şahıs yarım asra yakındır eğitiyor ve hazırlıyor, bu on beş yıllık iktidarı nasıl suçlayabiliyorsunuz” dedim. Konuşma bu minval üzere bir süre devam ettiyse de muhataplarımı ikna edemedim ve düşündüm: Bunlar acaba mağduriyet propagandası yaparak asıl suçluları ve suçu ikinci plana atmak üzere faaliyet gösteren kesimin adamları mı, bir başka partinin bağnaz üyeleri mi, algı ve propagandanın tesiri altında kalarak akıllarını kullanamayan sıradan vatandaşlar mı?
Böyle düşündüm çünkü bu üç grubun da var olduğunu biliyorum.
Ateş düştüğü yeri yakar; geçekten bu cinayet grubu ile bağlantıları ve belli bir tarihten sonra onlara destekleri olmadığı halde ya iftiraya dayalı jurnallerle veya başkaca sebeplerle açığa alınmış, ihraç edilmiş, tutuklanmış kimseler vardır ve bunların durumuna üzülmemek, bir an önce hürriyet ve haklarına kavuşmalarını istememek, bunun için yapılabilecek bir şey varsa bunu yapmaktan geri durmak vicdansızlık olur. İlgililer ve sorumlular iki şeyi acilen yapmalıdırlar:
1. Jurnalcilerin, suçladıkları ve haklarında belge düzenledikleri kişiler ile geçmişteki ilişkileri de incelenmelidir.
2. Dosyalarına göre suçluluk ihtimalleri zayıf veya suçları sabit olması halinde hafif olanlar adli kontrol şartıyla tahliye edilmelidirler. Bunun için de özel komisyonlar bir ön inceleme yapmalıdırlar.
Tedbir gereklidir ama geciken adalet de adalet değildir.
Suudî prensin ılmlı İslâm’ı
04:0017/11/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suudi Arabistan’ın fiilî kralı Muhammed b. Selman ılımlı İslâm’a döneceklerini açıkladı.
Bu ılımlı İslâm (Müslüman) ifadesi kadar talihsizi zor bulunur; insanlar bulundukları yer, zaman, siyasi ve dini icaplara göre ılımlı İslâm tarifleri yapıyorlar. Birkaç örnek:
Vehhâbî İslâm anlayışına göre Ehl-i Sünnet İslâm anlayışı ılımlıdır.
Terörü, şiddeti ve tekfiri kullanan sözde İslâmî gruplara nispetle bunlara karşı çıkan Müslüman gruplar ılımlıdır.
Suudî prensin ılmlı İslâm’ı
Suudî prensin ılmlı İslâm’ı
10 Kasım, Cuma
DEAŞ, Bokoharam, el-Kaide gibi gruplara bakılınca tekfirci olmayan ve siyasi iktidarı demokratik usullerle ele geçirmeyi caiz gören İhvan-ı Müslimîn ılımlıdır.
Dünyanın oyuncuları, sömürgeci, zalim iri devletlerin proje ve plânlarına uyum gösteren, onların gasp ettiklerine göz yuman, verdikleri kırıntılarla yetinen, onlar lehine bağımsızlıklarından taviz veren, kişiler ve yönetimler ile bütün bu rezil/aşağılık işlere fetva veren sözde ulema ılımlıdır.
İşte size trajikomik dedikleri cinsten bir örnek:
“Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh, yerel bir televizyon kanalında katıldığı programa telefonla bağlanan izleyicinin geçen temmuz ayında Mescid-i Aksa’da yaşanan olaylarla ilgili sorusuna verdiği cevapta ‘İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını, Filistin İslâmî Direniş Hareketi Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Hizbullah’a karşı İsrail ordusuyla iş birliği yapılabileceğini’ söyledi. İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara ise Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’i verdiği fetvadan ötürü tebrik ederek İsrail işgali altındaki topraklara davet etti.”
Demek ki, üç kutsal-dokunulamaz mescidden biri olan Mescid-i Aksâ’yı yıkmak ve yerine Siyonistlerin rüyası olan Süleyman Mabedi’ni yapmak, Filistin’in mazlum Müslüman halkını yok etmek, Filistin İslâm topraklarını bir karışını başkalarına bırakmaksızın gasbetmek, bununla yetinmeyip Nil’den Fırat’a kadar uzanan sözde “Vadedilmiş Topraklar” üzerinde Büyük İsrail Devleti’ni kurmak isteyen… İsrail devleti terörist, zâlim, gâsıp, katil… olmuyor da yalnızca vatanlarını, dinlerini ve halkını savunan Hamas terör örgütü oluyor ve bunu da sözde bir “İslâm âlimi” söylüyor.
“Suudi Arabistan’da bu değişim rüzgârı ne zaman, hangi sebeple ve etki altında esti?” sorusunun cevabına ışık tutan olaylar zincirini hatırlayalım:
ABD Başkanı D. Trump, 20 Mayıs 2017’de Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Burada yaptığı kılınç dansı ve küre başındaki ortak poz ile dikkat çeken Trump ülkesine döndükten sonra şu olaylar art arda sökün etti:
20 Mayıs: Söz konusu ziyaret kapsamında 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladı.
23 Mayıs: Gece geç saatlerde Katar resmi haber ajansı QNA’da Katar Emiri Şeyh Temim al Sani’ye atfen ABD karşıtı ve İran’ı destekleyen tartışmalı açıklamaların yayımlanmasının ardından Katar krizi başladı. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Mısır ve Yemen, 5 Haziran’da Katar ile tüm diplomatik ilişkilerini kestiklerini duyurdu…
21 Haziran: Kral Selman, ülkesinde bir geleneğe son vererek Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in yerine 31 yaşındaki oğlu Muhammed bin Selman’ı getirdi.
Riyad’ın Tahran politikasının bir adımı olarak Irak’ta Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr 11 yıl aradan sonra 30 Temmuz’da ilk kez Suudi Arabistan’a gitti. Burada yeni Veliaht Muhammed bin Selman ile görüştü.
25 Eylül: Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Türkiye’nin ve daha başka pek çok ülkenin karşı olduğu bağımsızlık referandumunu gerçekleştirdi. Barzani’nin arkasında ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin olduğu ve olaylardan sonra İran’ın bölgedeki nüfuzunun arttığı söylendi.
12 Ekim: Hamas-Fetih uzlaşması yaşandı. Gazze’deki İdari Komite feshedildi. Hamas hareketi, elindeki bölgeleri Fetih’e devretti. Uzlaşının arkasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ‘karanlıklar Prensi’ Muhammed Dahlan’ın olduğu belirtildi.
13 Ekim: ABD Başkanı Trump, İran’la nükleer anlaşmasından desteğini çekti, iptal kararını Kongre’ye bıraktı. Arkasından İran’a yaptırımlarını artıran ABD, İran Devrim Muhafızları'nı terör örgütleri listesine aldı.
24 Ekim: Suudi Arabistan ılımlı İslam’a dönüyor.
(Buradan devam edelim)
Muhammed b. Selman’ın ılımlı İslâm’ı (2)
04:0019/11/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir daha ifade edeyim:
Allah Teâlâ birden fazla ve birbirinden farklı din (İslâm) göndermedi, Allah bir, din bir, ümmet de birdir, birlik içinde olmalıdır.
Dini temel ve vazgeçilmez kaynaklarından usulüne uygun olarak anlayan sahâbe, onların çırağı tâbiûn ve onların talebesi üçüncü nesil uleması daha sonrakilere hakikati bulma, doğru anlama ve ilâhî murada uygun yaşamanın şaşmaz ölçütlerini vermişlerdir. Bu usul ve ölçütleri kullanarak her asırda müminlerin anlama, problem çözme, meydan okumalar karşısında sarsılmadan yolunda yürüme ihtiyacını karşılamak mümkündür.
Orman'dan Vodafone Arena açıklaması
Orman'dan Vodafone Arena açıklaması
8 Haziran, Pazartesi
On dört asırdan fazla bir zaman içinde ümmetin kahir çoğunluğunun iman, ibadet, hayat düzeni ve ahlâk yaşantılarına bakıldığında birden fazla İslâm’ın olmadığı, bir tek İslâm’ın farklı anlayışlar ve ikincil farklı yöntemler sebebiyle detaylarda farklılaştığı, bunun da ümmet için bir rahmet, bir zenginlik olduğu görülecektir.
Meselâ Selef denilen ilk nesil, iman esaslarını, Kur’ân’da ve sağlam hadislerde geçtiği gibi düzenleyerek ifade etmişler, aklın yetkili olmadığı konularda detaylandırma, aklen delillendirme ve derinleştirme yoluna gitmemişlerdir. Daha sonra gelen Ehl-i Sünnet ve cemaat âlimleri (başta İmam Eş’ârî ve Mâtürîdî), ümmete meydan okuyan batıl dinler, inançlar ve inkârlara karşı İslâm’ın iman esaslarını savunmak maksadıyla (böyle bir ihtiyaç baş gösterdiği için) detaylandırma, aklî yönden delillendirme ve tartışma yoluna girmişlerdir.
Sözde Selef yolunu takip eden Vehhâbîler (kendilerini ed-Da’vetü’s-Selefiyye” diye ifade ediyorlar) kendilerinden başkalarını -Eş’ârî ve Mâtürîdî dahil- Ehl-i Sünnet olarak görmüyorlar, şirk ile alakası olmayan söz ve davranışları şirk olarak değerlendiriyorlar, ümmetin büyük kitlesini dışlayarak dini dar bir çerçevenin içine yerleştiriyorlar.
25 Mart 1975 günü kendi yakını bir genç eliyle şehit ettirilen Kral Faysal inkılâp sayılacak ıslahat yapmış, ümmetin bütününe olabildiğince açılmış, Suriye, Mısır ve başka yerlerden âlimleri ülkesine davet etmiş, onlara üniversitelerde ders verdirerek Vehhabî taassubunu yumuşatmaya çalışmıştı. ‘Ilımlı’ kelimesi kirlendiği ve onu sevmediğim için “orta yol veya mutedil” İslâm anlayışı diyeceğim; işte buna yaklaşmaya çalışan asıl Kral Faysal idi, fakat sömürücü ve sömürgeci iri devletlere göre onun en büyük “kusuru” Filistin davasına sahip çıkması, İsrail zulmüne karşı mücadele bayrağını açması, ümmetin birliği için çaba göstermesi, Vehhâbiliği yumuşatmaya meyletmesi… idi ve bu yüzden o mutedil değil, radikal Müslümanlardan sayılıyor, yok edilmesi gerekiyordu.
Peki, bu Muhammed b. Selman onların deyişiyle nasıl ılımlı Müslüman olacak?
Dini anlama, ümmeti birleştirme yolunda Kral Faysal’ı takip ederek mi, yoksa ABD’ye sırtını dayayıp ümmetin bağımsızlığını ve servetini gözü doymaz kapitalist sömürgecilere peşkeş çekerek mi?
İkincisine ilk gününden itibaren ABD’ye sağladığı büyük menfaatlerle başladı sayılır. Yine onun dümen suyuna takılarak BAE, Mısır ve ötekilerle beraber ümmeti bölme, iki kampa ayırma ve neredeyse karşılıklı savaş durumuna geçme yoluna girdi. Bunları kabul etmek, meşru görmek, onaylamak mümkün değildir, ama işin garibi, ümmetin bir bölüğüne savaş ilân eden ve bunun fetvasını da gözü gibi vicdanı da arızalı olan hocadan alan adam, ümmet düşmanlarına göre “ılımlı” oluyor; ümmet olarak birlik olalım ve hep birlikte ümmetin dinine ve dünyasına saldıranlara karşı mücadele edelim diyenler “sert, şiddet yanlısı, hatta terörist” oluyorlar.
Dini Selef ve sonraki Ehl-i Sünnet imamları gibi doğru ve daha geniş çerçeveli anlama, tekfiri ve şiddeti dışlama bakımından bir inkılâp (Vehhabî ilkelerinde büyük değişim) iddiası ise kolay olmasa gerektir (Keşke olabilse).
Düşmana muhtaç olmayacağız
04:0023/11/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Düşmana muhtaç olmak en tehlikeli zaaftır; hele de ihtiyaç savunma ile ilgili olur, maddi ve manevi varlığımızı koruyabilmemiz için düşmanın insafına kalmış bulunursak.
“Düşman” kavramını açmamız gerekiyor.
Düşman iki çeşittir; potansiyel (bi’l-kuvve) düşman, fiilen (bi’l-fiil) düşman.
Düşmana muhtaç olmayacağız
Düşmana muhtaç olmayacağız
16 Kasım, Perşembe
Potansiyel düşman olma durumu vakıa ve mantık olarak, başka dine mensup olanlardan veya kendileri bir dine mensup olmasalar da genel olarak dinlere ve dindarlara veyahut özel olarak İslâm’a ve Müslümanlara düşman olanlardan beklenir. Bu çeşit düşmanlık, aynı dine mensup oldukları halde dünyalık menfaatleri ve kapıldığı ideolojiler dinlerinin önüne geçmiş bulunan gruplardan da beklenebilir. İslâm ülkeleri arasındaki kahredici bölünmeler ve çatışmalar bu ikinci çeşidin acı örnekleridir.
Fiilî düşman ise ya silah kullanarak veya başka araçlarla ülkeye ve millete saldırandır.
Bu tabloyu Türkiye’ye uyguladığımız zaman hem sözde İslâm ülkeleri arasında, hem de dinli-dinsiz ötekiler arasında düşmanın iki çeşidinin de bolca mevcut olduğunu görüyoruz.
Peki, niçin düşmanlar?
Sözde İslâm ülkelerinden bize düşman olanların zorba yöneticileri sırtlarını ötekilere (Müslüman olmayan düşman ülkelere) dayamış durumda olduklarından onları da Müslüman olmayan düşmanlar safında görmek gerekiyor. Suûdilerin başını çektiği yeni beşli oluşumda bunu açıkça görüyoruz: ABD söylüyor, telkin ediyor, emrediyor onlar yapıyorlar. Bu düşmanlığın sebebi aynı zamanda milletimizin geçmişine dayanıyor. Saltanat içinde olsa da hilâfet bizde olduğu zamanlarda biz, ümmeti olabildiğince bir arada tutuyor, öteki İslâm düşmanı ve sömürgeci ülkelere karşı koruyorduk. Osmanlı’nın halkı, memurları ve askerleri bir ırka değil, ümmete mensup idiler, taneleri bir arada tutan ip “Allah’ın İpi” yani İslâm idi. Yüzlerce proje ile asırlarca çabaladıktan sonra ne yazık ki, içeriden işbirlikçilerinin de yardımı ile Osmanlı’yı bitirdiler. Ama biten devlet idi, halk ise büyük maddi ve manevi kayıplar vermiş olsa da Osmanlı’nın çocukları ve torunları idi. Önce savaşlar, sonra işbirlikçi cebri değiştirme süreçleri halkı sersemletti, sonra dünyanın gidişi de müsait hale geldiği için demokrasi sayesinde iradelerini, halka rağmen halkı idare edenlere karşı koydular ve maziden devraldıkları değerlere saygı gösterenleri işbaşına getirmeye başladılar; derken önce hazırlayıcı siyasi ve kültürel çalışmalar oldu, bunların meyvesi olarak da siyaset alanında bir R. Tayyip Erdoğan ve kadrosu ortaya çıktı. Bu kadro:
Ümmeti unutan, bir başka medeniyeti taklit eden, milleti zorla değiştirmeye kalkışan siyasetçilere ve toplum mühendislerine “Dur” dedi:
“Ecdadım bu ümmete vaktiyle sahip çıkmış, Haremeyn’in hadimi olmuştu, ben de o ecdadın torunuyum” dedi;
“Dini donu ne olursa olsun kimseye zulmedilemez, biz zalimlere karşı mazlumların yanındayız” dedi;
“Kuvvetinize dayanarak asırlarca zayıfları sömürdünüz, servet ve refahınızı mazlumlardan çaldığınız ve gasp ettiğiniz servetlere borçlusunuz, çizdiğiniz yapay sınırlarla parçaladığınız ümmeti birleştireceğiz, artık yeter, dünya beşten ibaret değildir” dedi;
“Ortadoğu’yu kendi menfaatinize ve İsrail’in güvenliğine uygun hale getirmek için bölüyor, parçalıyor, savaştırıyor ve yönetiyorsunuz, buna dur demenin zamanı geldi” dedi.
Daha neler dediler ve neler yaptılar.
Ezeli düşmanların bu söylenen ve yapılanlara tahammül etmesi beklenemezdi; hepsi bir araya geldiler, gafil ve hain sözde Müslümanlarla da işbirliği yaptılar, bu kadroyu ve başında da R. Tayyip Erdoğan’ı yok etmek için plan üstüne plan yapıyorlar, her çeşit fitne, fesat ve tahribat araçlarını kullanarak üzerimize geliyorlar.
İçimizdeki gafiller, ağaçlara takılıp kalıyor, şurasından burasından tutuşturulan ormanımıza yönelik tehlikeyi göremiyorlar.
Bir de -sözde içimizde olan- çıkarcı/teslimiyetçi dış politika uzmanları var: Onlara sorarsanız bize düşen, iri devletlerin dümen suyuna tabi olmak, aldıklarına ses çıkarmamak, verdikleri kırıntılarla (horoz şekerleri ile) yetinmek; ümmetti, İslâm’dı, zulümdü… bu gibi apolitik sözlerden ve çıkışlardan uzak durmaktır. Bu zavallılar düşünemiyorlar ki, din ve ahlâk yerine koydukları çıkarlarını da bu yoldan elde edemeyecekler ve sonunda hüsrana uğrayacaklardır.
Ey millet! Hâlâ uyanmanın vakti gelmedi mi?!
Niçin Müslüman düşmanlığı?
04:0024/11/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara:2/120).
Niçin Müslüman düşmanlığı?
Niçin Müslüman düşmanlığı?
17 Kasım, Cuma
Peygamberimiz (s. a.), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Doğru ve kurtuluşa götüren yol Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair Allah’tan bilgi geldikten sonra, artık yahudilerin veya hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’ân-ı Kerîm’in bu tesbiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde yahudi ve hıristiyan yönetimler müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi hıristiyanlaşmış Türkler’i benimsediği halde müslümanlığını korumuş Türkler’i hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat’tan bu yana Türkler’in göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima Türkler’in aleyhine işlemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer müslüman milletler, hatta hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar’ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, müslümanları da hıristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm’a ve müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmaktadır.
Bütün bu tesbitler yahudilere ve hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur’ân-ı Kerîm’in öğretisine aykırıdır. Zira Kur’an müslümanlara bir taraftan, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu halde müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.
Buraya kadar Müslüman olmayan toplulukların ve özellikle de Batı’nın din farkına ve taassubuna dayalı düşmanlıklarını irdelemiş olduk. Günümüzde öteki dinlerin etkisi hala bir ölçüde mevcut olsa da onun yerini daha çok ulusal egoizmin aldığını görüyoruz. Türkiye’nin AB ile olan ilişkisi bunun açık örneğidir: Hem AB’ye girmedikçe bizden hoşnut olmuyor, bizi (çok şükür) kendilerinden saymıyorlar, hem de Türkiye tam üye olursa bizce haram onlarca mübah olan servet ve refahtan pay alacağımızı düşünerek ayak sürüyorlar. İslam ülkelerine büyük zararlar veren ABD’yi motive eden şeyin ise ulusal menfaat olduğu apaçık ortadadır.
Mevlid Kandili
04:0026/11/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mübarek olan veya halkın öyle olduğuna inandığı gecelerin şerefine kandiller yakıldığı ve o gecelerde ibadet ve âdet kabilinden bazı şeyler yapıldığı için o gecelere 'kandil geceleri' denmiş olmalıdır.
Sevgili Peygamberimiz’in (s. a.) dünyaya geldiği gece hiç şüphe yok ki, dünyada yeni bir devrin başladığı gecedir ve rivayetlere göre bu gecenin önemi olağan dışı tabiat olayları ile de belli olmuştur.
Mevlid Gecesi
Mevlid Gecesi
19 Kasım, Pazar
Regâib, Berat ve Kadir gecelerinin kutlu, bereketli ve müstesna geceler olduğuna dair -Kadir gecesi için- âyet, diğerleri için ise işaretler ve rivayetler vardır. Mirac ve Mevlid gecelerinin kutsal, kutlu, mübarek olduğuna dair böyle bir ifade ve işaret yoktur. Evet şüphesiz gerek Mirac ve gerekse Peygamberimiz’in doğumu biz müminler için çok önemli, değerli, kutlu olaylardır; ama bu konu başkadır, bir geceye dinî bakımdan özellik vermek, o gecede ibadet olarak şunlar yapılacaktır demek başkadır; bu ikincisi beşerin yapacağı bir şey değildir, ancak Allah’ın ve Resulü’nün bileceği ve açıklayacağı konulara dahildir.
Demek istediğim inşallah yanlış anlaşılmaz; şöyle ki:
Peygamberimiz’in doğumunun vaki olduğu gecenin üzerinden her bir yıl geçtikçe o geceye ve güne denk düşen zaman parçasında o muhteşem ve kutlu doğumu, bu doğumla dünyayı teşrif eden Allah Sevgilisi'ni anmak, onun şemailini, ahlakını, hayatını, tebliğ ettiği dini farklı hedef kitlelere uygun diller ve iletişimle anlatmak bir manada ibadettir, ama bu ibadet o geceye ve bir geceye ait ve mahsus değildir, olmamalıdır. Nitekim yıllar sonra bu husus anlaşıldı ve kutlama hiç değilse bir haftaya çıkarıldı.
Diyanet İşleri Başkanı'mızın açıklamasına göre, “Kutlu Doğum Haftası bu yıl 29 Kasım haftasındakutlanacak. TarihMevlid Kandili'ne göre belirlenecek. Yeryüzünü teşrifleriyle insanlığın istikbalini aydınlatan, hicretiyle medeniyet kuran Hz. Peygamber’in (s. a.) doğum günü Mevlid-i Nebi (12 Rebiulevvel), Hicretle başlayan medeniyet inşasını daha iyi anlamak adına bir hafta boyunca yurt içinde ve yurt dışında önemli etkinlikler ve özellikle gençlerimize yönelik programlarla ihya edilecektir.”
Yakın zamanlarda, Hicrî Kamerî takvime göre yapılan mevlid kandiline ek olarak yılın belli bir haftasını Efendimiz’i anmaya tahsis eden Kutlu Doğum Haftası hakkında gereksiz ve muhtemelen kasıtlı bir tartışma yapıldı. Bana göre bu iki zamanda yapılan faaliyetlerin aynen kalmasında hiçbir sakınca yoktu. Sonunda mevlid kandilini bir hafta uzatarak da olsa bulunan formül inşallah maksadı hasıl edecektir. Önemli olan, Allah Teâlâ tarafından müminlere örnek gösterilen, Allah’ın, “böyle olursanız, onun yolunu izlerseniz sizi severim” buyurduğu Allah Sevgilisi'ni daha fazla anmak, daha iyi tanımak ve hayatımıza örnek kılmaktır.
Esasen Sünnet'e riayet ederek yaşayan bir mümin uykuya yatarken, uyanınca, helaya girerken ve oradan çıkarken, abdest alırken, namaz kılarken (özellikle tahiyyatta), giyinirken, hep sağı kullanırken, diş temizliği yaparken (misvak kullanırken), sokağa çıktığında insanlara selam verirken, hasta ziyaret ederken, muhtaçlara yardım ederken,
işine besmele ile başlarken,
helali-haramı ayırt ederken…
hep onu anmakta, hatırında tutmakta, arkasından gitmektedir; yani böyle olmalı; o, mümin hayatının tamamında örnek alınmalı ve anılmalıdır.
Sanal para (bitcoin, bitpara)
04:0030/11/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“2009 yılında ortaya çıkan ve merkezi bir yönetimi bulunmayan, hakkında çok farklı şeyler söylenen dijital para birimi bitcoin alıp-satmak, yatırım amaçlı bulundurmak (altın bulundurmaya benzer şekilde) caiz midir?”
Sanal para (bitcoin, bitpara)
Sanal para (bitcoin, bitpara)
9 Kasım, Perşembe
Yukarıdakine benzer soru mektupları alıyorum. Cevap vermeden önce bu sanal para nedir, bunu uzmanlardan öğrenelim:
Bu ayın 11’inde 5.719 dolardan işlem gören sanal para bitcoinin fiyatı bugünlerde 9.028 dolar olmuş, kısa sürede bu kadar değer kazanan başka bir para birimi olmadığı için de bitparaya ilgi giderek artıyor.
Bilgisayar ortamında işleme konan çok sayıda sanal para içinden biri (bitcoin) öne çıktı. 2009’da kendini Satoshi Nakamoto diye tanıtan ve daha sonra ortalıktan yok olan biri Bitpara Sistemi'ni kurdu. Kurucusu 'gölge' kurucu olduğu gibi, sistem de bütünü ile 'gölge'; sorumlusu kim, merkezi nerede, hesaplarını kim denetliyor, paralar nereye gidiyor belli değil.
Bitpara miktarı 21 milyon adet olarak sınırlandırılmış durumda. Şimdilerde 16 milyonu aşan bitpara dolaşımda.
Yeni bitparaların dolaşıma girebilmesi için 16 haneli bir şifreyi çözmek gerekiyor. Bunu çözmek profesyonel bilgi ve teknik donanım gerektiriyor. Şifreyi çözen kişi 12,5 adet bitpara kazanıyor. Şifre ile uğraşamayanlar günlük fiyat ile internetten bitpara satan sitelerden para ile satın alıyor. Bitpara alıp satmak, işlem yapmak için sanal cüzdan oluşturulması gerekiyor. Bunun için internetten uygulama indiriliyor. Sanal cüzdan şifreleniyor. İşlemler bu sanal cüzdan üzerinden gerçekleştiriliyor. Günlük fiyattan alınacak bitparalar cüzdanda biriktiriliyor. Satış veya havale bu cüzdandan yapılıyor. Bitpara ile yapılan işlemlerde işlemi kimin yaptığı ve kimle yaptığı belirsiz kalıyor. Bir cüzdandan bir başka cüzdan sahibine para yolladığında bütün işlemler şifrelenmiş dosyalar aracılığıyla yapıldığı için kimin kime para yolladığı belli olmuyor. Arz ve talebe göre bitpara kuru devamlı değişiyor. Açık anlatımı ile bitpara fiyatı altın fiyatından daha oynak. Spekülasyon sevenler bu sanal para sistemini yaşatıyor.
Bitpara sınırlı sayıda olması nedeniyle değeri yükseliyor. Değeri yükseldikçe bu kez bu yükselen değere bakarak bu paraları yatırım aracı olarak kullanmayı hedefleyenlerin talebi artıyor ve bu talep artışı sonucu bu paraların değeri daha da yükseliyor (Sayın Güngör Uras’ın yazılarından).
Bitcoin ve Blockchain teknolojilerinin uzmanlarından dünyaca ünlü yazar Chris Skinner’in açıklaması:
“İnternet gibi küresel bir ağınız olunca, bu ağ için küresel bir para birimine ihtiyacınız oluyor. Bu bitcoin mi olacak bilmiyorum ama sanal paranın gerçeğinin yerini alacağı günleri görebiliriz. Ancak kimlik bilgilerinin gizliliği ve bir otoritenin denetimi altında bulunmaması yasa dışı işlemlere açık bir ortam da yaratabiliyor.”
Günümüz ekonomisinde para transferi yapmak için bankanın aracı olması gerekirken, bitcoin tüm aracıları ortadan kaldırıyor. Bir kullanıcıdan diğerine doğrudan sanal para transferi yapılabiliyor. Bu durum uyuşturucu ve silah ticareti yapanların da dikkatini çekmiş. Yapılan alışverişlerin vergilendirilmesi konusu ise devlet görevlileri için ayrı bir mesele.
Takip eden/edebilecek herhangi merkezî bir kuruluş yok. Değeri tamamen kullanıcılar belirliyor. Tüm dünyanın finansal varlığına göre henüz çok küçük kaldığından büyük dalgalanmalar olabiliyor.
Bu para hakkında hüküm açıklayabilmek için şimdilik bu kadar bilgi yeterlidir.
Devletlerin tekelinde ve kontrolünde olan çoğu karşılıksız paralar bile büyük haksız kazançlara ve kayıplara alet oluyor iken bu sanal paranın daha fazlasına alet olabileceği apaçık ortadadır. Döviz, altın ve benzerlerine para yatırıp fiyatları yükseldikçe satmak suretiyle para kazanmak fıkıh kurallarına göre caiz olsa da bir çeşit stokçuluk (kenz) olduğu, üretime katılmayan paranın topluma da faydası bulunmadığı için takva sahibi müslümanların tercih etmemeleri gereken bir kazanç yoludur. Sanal para alıp satarak para kazanmak ise yukarıda açıklanan özellikleri sebebiyle caiz değildir.
Çin zulmü altında Uygur Müslümanları
04:001/12/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kökenleri Oğuzlara dayanan Uygurların İslam’la tanışması miladî dokuzuncu asrın ilk yarısında olmuştur. Rivayete göre 932 yılında Karahanlılar döneminde, Karahanlılar devletinin prenslerinden ve Karahanlı hükümdarının üvey oğlu Satuk Buğra bir gece rüyasında Peygamberimizi görür; Peygamber Efendimiz (s.a.) kendisini İslama davet eder, sabah uyandığında de Müslüman olur. Abdülkerim ismini alan Satuk Buğra, Kaşgar’da bulunan 300 Budist tapınağını camiye çevirir. Daha sonra Tarım bölgesindeki Uygur şehirlerine seferler düzenler ve bu bölgelerin de Müslüman olmasını sağlar. Bu dönemde Türkistan’daki Türk kavimlerinin büyük bir kısmı İslam dinini kabul ederek “İslam Medeniyeti” içerisinde bütünleşmişlerdir. Bununla beraber Uygur Medeniyeti, İslam Medeniyeti ile birleşerek “Uygur İslam Medeniyeti” adı verilen tarihi gelişme süreci başlamıştır. Bu dönemde Kaşgar şehri Karahanlı sülalesinin dini, siyasi ve kültürel merkezi olarak tarihe geçmiştir.
Çin zulmü altında Uygur Müslümanları
Çin zulmü altında Uygur Müslümanları
24 Kasım, Cuma
Gel zaman git zaman komünist Çin işgaline maruz kalan Doğu Türkistan’ın imdadına yetişecek bir devlet ve kurum mevcut değildir; çünkü BM teşkilatının hal-i pür melali malumdur; dünya beşten büyük olmasına rağmen Güvenlik Konseyi de beş iri devletin elinde zulüm merkezi haline gelmiştir. Bütün dünyada zulme, Allah rızası için karşı çıkacak tek topluluk İslam ümmetidir, ama ne yazık ki o da ümmet olmaktan çıkmış, ulus devletlere bölünmüş, ulusal egoizmi veya zaruretleri dinin emirlerinin önüne geçirmiştir.
Durum bundan ibaret olduğu halde niçin Uygurlara Çin zulmü hakkında yazmak gerekiyor?
Çünkü ümidi kesmemek, tarihe not düşmek ve duyan kulaklar, sızlayan vicdanlar aramak her zaman faydalıdır, gereklidir.
Bu münasebetle kendisini tanımak ve konuşmalarını dinlemek imkânı elde etmişliğim olan merhum İsa Yusuf Alptekin’i rahmetle anıyorum.
1901 yılında Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetine bağlı Yenihisar kazasında doğan İsa Yusuf Bey, 1947 yılında Doğu Türkistan Hükümeti’nin başkanlığı Türklere verildiğinde hükümetin genel sekreterliğine getirildi. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, milliyetçi, anti-emperyalist ve anti-komünist politikalar sebebiyle, Rusya’nın ve Çin’in tepkilerini üzerine çekti. 1949’da Çin’in Doğu Türkistan’ı işgali ile birlikte o günkü Hindistan’ın Keşmir eyaletine iltica etti.
1954 yılında Türkiye’ye geçti. Türkiye’ye gelir gelmez İstanbul’da Doğu Türkistan Göçmenler Cemiyeti’ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu Türkistan davasının dünya kamuoyuna anlatılmasında yoğunlaştırdı. Yabancı ülke yöneticileri nezdinde olduğu kadar Türkiye hükümetleri nezdinde de Doğu Türkistan davasının anlatılması için mücadele verdi. Parti liderleriyle görüştü. Başbakan ve cumhurbaşkanlarıyla görüştü. Doğu Türkistan Türkleri’nin durumunu bütün dünyaya anlatmaya devam etti. Bütün ömrünü bu konuya vakfetti ve 17 Aralık 1995 gecesi vefat etti.
Bu değerli insandan çok çok şey dinlemiştim. Onun şu cümlesi hâlâ kalbimi acıtır: “Biz Türkiye’nin ayağına batacak bir dikenin gözümüze batmasını tercih ederiz!”
Çin, Uygur Müslümanlarına neler yaptı?
Sayın Akif Güngör bir yazısında, Öğen Köyü’ndeki çiftçi Uygur Türkü Niyazem’in Çin’deki “zorunlu doğum kontrolü” hikâyesini şöyle anlatıyor:
Çin “her ailede bir çocuk” politikasıyla halen uyguladığı Türk nüfusu azaltmaya yönelik yeni projeler geliştirmişti. Ailelerin kaç çocuk yapacağı yakın takip altındaydı. Hoten ilinin Karakaş ilçesinde genç annelerin ancak %41’ine anne olma izni verilmişti. Bunu takip için 735 Çinli memur atanarak, Aksu’ya bağlı Toksu ilçesinde de hamile Türk 846 anne mecburi kürtaja zorlanıyordu. Bunlardan 17’si hayatını kaybetti. Doğan bebekler ise Çinli kaymakamın emriyle küvette boğularak öldürülüyordu. İşte Niyazem bütün bu işkencelerden kaçarak üçüncü bebeğini zor şartlar altında da olsa dünyaya getiriyor. Ancak 1200 dolar cezaya çarptırılıyor gıyabında. Çinliler bunu tahsil için Niyazem’in evindeki bir inek, 2 eşek, 12 koyun ve bahçedeki ağaçları keserek satıyor, devletten kiralanan 7 dekar toprak da elinden alınıyor.
Ve şöyle devam ediyor:
11 Ekim 1949’da ata yurdumuz Doğu Türkistan işgal edildi ve kitle halinde katliamlar yapıldı. Göçler başladı. Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf Alptekin bunlardan biriydi. Liderlik yaptı yıllarca ve sonra Türkiye’de yaşadı. Bugün ülkemizde 3 milyon kadar Doğu Türkistanlı var.
(Bu konu bir yazıyı daha hak ediyor).
Çin zulmü altında Uygur müslümanları (2)
04:003/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Resmî bir bilgi bulunmamakla beraber 35 milyon kadar Doğu Türkistanlı'nın yaşadığı sanılıyor. Suudi Arabistan’da 50, Kırgızistan’da 350 ve Kazakistan’da 800 bin kadarı, Amerika’da bir miktarı yaşamaya çalışıyorlar.
Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında yaşayan Uygur müslümanları herşeye rağmen dinlerine bağlı kalmaya çalışıyor ve bunu, bir gün bağımsızlıklarına kavuşmanın ve kendileri olarak yaşamanın yegâne şartı olarak görüyorlar.
Çin zulmü altında Uygur müslümanları (2)
Çin zulmü altında Uygur müslümanları (2)
26 Kasım, Pazar
“Herşeye rağmen” dedim ya, bu laf değil ve dayanılır gibi de değil, işte onlar buna dayanıyorlar:
Bundan yirmi yıl kadar önce Türkiye’ye bir Uygur müslümanı geldi (aklımda yalnızca Çavuş lakabı kalmış), bu zat Çin ordusunda çavuş olarak askerliğini en iyi bir kalitede yapmış, takdirler almış, ancak affedilemez bir günahı var; namaz kılıyor ve haramdan uzak duruyor. Askerlik vazifesi sona erince onu tek kişilik bir hücreye hapsediyorlar. Uzun boylu olan Çavuş, ayaklarını uzatarak yatsa hücrenin uzunluğu buna kısa geliyor, eni de seksen santim kadar. Günde bir kere demir kapının küçük penceresi açılıyor ve oradan ölmeyecek kadar yiyecek ve su veriyorlar, içeride bir teneke var, dışkı vesaireyi ona biriktiriyor, pencere açıldığında onu da boşaltıp geri veriyorlar. On beş günde bir kere bir miktar pirinç sapı veriyorlar, yatak olarak bundan başka bir şey yok. Çavuş bu hücrede on sekiz yıl kalıyor, oradaki imkânlara göre dini temizliğini yapıyor, kıble olarak tahmin ettiği yöne dönüyor ve hiç kaçırmadan beş vakit namazını kılıyor. Kendi ifadesine göre bu uzun hücre hapsinde onu hayatta ve ayakta tutan bir emeli var: Bir güm buradan çıkacağım, Beytullah’ı ve Efendimiz'in (s. a.) Ravzası'nı ziyaret edeceğim!
Onsekiz yıl sonra onu serbest bırakıyorlar, bir yolunu bulup Çin’den kaçıyor, parası olmadığı için binbir güçlükle iki yılda Türkiye’ye gelebiliyor. Bizim insanımız Çavuş’u Mekke’ye gönderdiler…
Marmara İlahiyat’ta öğrencilerimin arasında bir Uygur müslümanı vardır (Atağuş), Çin'de din tahsili yaptığı için onu da hapse atıyorlar, dört yıl yatıyor, çıkınca gerektiğinde rüşvet vererek Çin’den kaçıyor ve Türkiye’ye geliyor. Bizde doktora yaptı, çok değerli bir hocamızın damadı da oldu.
Allah Türkiye’ye ve iman ehli yöneticilere zeval vermesin. Mesela Mesut Yılmaz başbakan iken (23. 12. 1998 tarih ve 36 No’lu genelge ile) Türkiye’deki Doğu Türkistan amaçlı hiçbir toplantıya resmi katılım ve destek verilmemesi talimatını vermiş.
Mısır’da okuyan 400’e yakın öğrenciyi, Sisi rejimi sınır dışı edip bazılarını Türkistan’ı işgal eden Çin hükümetine teslim etmiş, Çin’e gönderilenler hapse atılmışlar, bazıları Türkiye’ye kaçmayı başarmışlar. Burada AK Parti iktidarlı Türk devleti onlara üniversitede okuma hakkı tanımış.
Yazımı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nden bir alıntı ile şimdilik noktalayayım:
“81 yaşında Doğu Türkistanlı eski milletvekili 11 çocuğu, 35 torunu, 17 de torununun çocuğunu gören, Çin zindanlarında 31 yıl işkence gören ünlü tarihçi ve akademisyen Prof. Dr. Hacı Yakup Anat ile de bir röportaj yapmıştım. Demişti ki: Çin’den kaçmak, Türkiye’ye gelmek için nice rüşvetler verdim. Soyumuzdan, kültürümüzden ve insanımızdan kopmadım. Yıllar önce Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı 4 ciltlik İslâm Tarihi’ni Uygur Türkçesi'ne çevirdim. Karahanlılar Tarihi'ni de Uygur Türkçesi'nden Türkiye Türkçesi'ne aktardım… Doğu Türkistan’da hâlâ baskı ve zulüm had safhada. Sadece doğum kontrolünü dondurmuşlar, öte yandan da topraklarımıza Çinliler yerleştiriliyor. Bizim topraklarımız dünyanın en verimli ve bereketli mübarek topraklarıdır. Petrolden uranyuma kadar çıkarılıyor. Ormanlarımız en görkemli ağaçlarla doludur. 75 milyon koyun, 10 milyon sığır, 5 milyon at besleniyor. Buna karşılık insan hakları bölgemizde sürekli ihlâl ediliyor…”
Kudüs planını yapanlara bak!
04:007/12/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gizli yürütüldüğü için görüşmelerin ve kararların gerçeğini öğrenmek zor olmakla beraber yerli ve yabancı medyaya sızan haberlere göre Filistin halkının ve devletinin geleceğine ABD ile onun aldattığı, imanı zayıf, hırsı güçlü bazı sözde İslam ülkesi liderleri karar veriyor, plan üstüne plan yapıyorlar.
1995 tarihli 'Amerikan Büyükelçiliğinin Kudüs’e Taşınmasına İlişkin Yasa'nın uygulanması askıya alınmıştı, şimdi askı süresi sona erdi ve Trump’ın daha fazla bekletmeyip Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağı iddia ediliyor.
Kudüs planını yapanlara bak!
Kudüs planını yapanlara bak!
30 Kasım, Perşembe
ABD Başkanı Donald Trump, damadı ve başdanışmanı yahudi Jared Kushner’ı ‘Ortadoğu’da barış’ için görevlendirmişti.
Jared Kushner’in eşyönetici olarak rol aldığı, Kushner ailesine ait, Charles ve Seryl Kushner Vakfı’nın Batı Şeria’yı işgal amaçlı inşa edilen yasa dışı yerleşimleri 2006-2015 yıları arasında finanse ettiği biliniyor.
Kushner’ın yeni görevindeki ilk adımı Filistin meselesine yönelik bir ‘çözüm’ planı hazırlamak oluyor. Riyad’da fiili kral Muhammed b. Selman ile görüşüyor ve onu bu hain plana ikna ediyor. Sonra Mahmud Abbas ile görüşme yapılıyor, onun da tehditler karşısında ikna olduğu söyleniyor. (Bu konu kesin değil.)
Trump da Mahmud Abbas, Netanyahu ve Ürdün Kralı Abdullah ile görüşmeler yaparak onlara plan hakkında bilgi veriyor. Kral Abdullah Trump’a, BM çerçevesinin dışında herhangi bir karar alınmasının barış ve istikrara dönük yaratacağı tehlikeler konusunda uyarıda bulunuyor.
Bu hain planda neler var?
Haksız olarak işgal ve ihdas edilmiş yerleşim yerlerine dokunulmayacak.
Mülteciler, geri dönemeyecek.
Kudüs, İsrail’in başkenti olacak.
İsrail, 1967 sınırlarına çekilmeyecek,
Filistin devleti, Gazze ve Batı Şerî’a’dan ibaret olup başkenti de Kudüs yakınlarındaki Abu Dis olacak.
Bu maddelerin tamamı yıllardan beri İsrail’in istediği ve gerçekleştirmek için her yolu denediği, Filistin’in ve onu destekleyenlerin ise şiddetle karşı çıktıkları ve engellemek için canla başla uğraştıkları maddelerdir.
Bu planı, Siyonist lobinin veya başkaca tarafgirlik ve çıkarların tesiriyle ABD kabul edebilir, diğer gayr-i müslim ülkelerin bir kısmı kabul edebilir de insanın içini acıtan davranış, bazı sözde İslam ülkelerinin kabul etmesidir, Türkiye dışında hiçbir İslam veya gayrimüslim ülkeden hak ettiği tepkinin ortaya konmamasıdır.
Ümmetin üzerine bu ölü toprağı nasıl saçıldı, ümmet bu hale nasıl geldi?!
Çünkü gücü ve saygınlığı, Allah’a dayanıp müminlerle bir olmakta değil, ötekilere yamanmakta aradı ve çünkü imanı zayıfladı.
İşte delil:
“Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (Nisâ:4/139.)
Müminlerin asıl güvenecekleri, dayanacakları, kader birliği yapacakları kimseler iman kardeşleridir. Başka din ve ideoloji mensuplarına bu ölçüde güvenmek, onlara bel bağlamak doğrudan sapmaktır. Güçlü ve saygın olmak için müminleri bırakıp kâfirlere sarılan, onların himayelerine sığınan kimselerde aşağılık duygusu, özgüven eksikliği ve iman zayıflığı bulunması ihtimali kuvvetlidir. Mutlak güç ve üstünlük Allah’a aittir. Müminler de Allah’a güvendikleri, O’na sığındıkları, şerefi ve saygınlığı O’na kul olmakta aradıkları ve buldukları için mânevî bakımdan güçlü ve şereflidirler. Bunu yaparlarsa maddî bakımdan da güçlü olmamaları için bir sebep yoktur.
Konumuzla ilgili ilâhî ikazları bir başka yazıda sunmaya devam edeceğiz
Biz İslâm’ın neresindeyiz?
04:008/12/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbadetlerden ictimaî, siyasi, hukuki, ahlaki… hayata kadar her alanda İslâm’ın istediği insan ile bugün Müslümanım diyen insanlar arasındaki farka dikkat çekmek istiyorum; bu açıklığı fark etmek bile kulluk yolculuğunda önemli bir adımdır.
Biz İslâm’ın neresindeyiz?
Biz İslâm’ın neresindeyiz?
26 Kasım, Pazar
Önceki yazımda bu farkın “izzet ve güç” ile ilgili olanı konusunda bir soru sormuştum:
“Ümmetin üzerine bu ölü toprağı nasıl saçıldı, ümmet bu hale nasıl geldi?”
Kısa cevabını da şöyle düşünmüştüm:
Çünkü gücü ve saygınlığı, Allah’a dayanıp müminlerle bir olmakta değil, ötekilere yamanmakta aradı ve çünkü imanı zayıfladı.
Bu düşüncemi ilham eden birkaç âyetin meallerini sunuyorum:
“Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir. Güzel sözler O’na yükselir; rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzakları altüst olur” (Fatır:10).
Şöyle diyorlar: “Hele Medine’ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!” Halbuki asıl güç ve izzet Allah’ındır, rasulünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler!” (Münafikun: .
“Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz./ Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye o günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Allah, zâlimleri sevmez.
Yüce Allah, Uhud Savaşı’nda yenilgiye uğramış olan müminleri teselli etmek için onlara Bedir Savaşı’ndaki zaferlerini ve müşriklerin yenilgilerini hatırlatmıştır. Ayrıca âyette belirtilen amaçlarla bu zafer ve yenilgileri insanlar arasında döndürüp durmuş, acı ve tatlı günleri her iki tarafa da tattırmıştır. Aksi halde hayatın imtihan oluşunun bir değeri kalmadığı gibi serbest irade ile iman etme imkânı da ortadan kalkardı.
“Siz üstün durumda iken gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın! Allah sizinledir, amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir. /Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Siz iman eder ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız O da hak ettiğiniz karşılığı verecek, sizden servetinizi de istemeyecektir” (Muhammed: 35-36).
Burada müminler barış istemekten menedilmiyorlar, ancak üstün durumda iken veya mümin olmak üstün ve şerefli olmayı da ihtiva ettiği için zaaf ve gevşeklik gösterip düşmandan önce barış istemeleri uygun bulunmuyor, böyle bir davranış düşmana cesaret vereceği için bunun müminleri, “barış, adalet ve din özgürlüğünün hâkim olduğu bir dünya düzenini sağlama” amaçlarına ulaştırmayacağına işaret ediliyor.
Bu âyetlerde Allah Teâlâ izzetin, maddi ve manevî gücün; Allah’ın izin ve inayeti, müminlerin de iman, tevekkül ve gayretleri sayesinde Müslümanların olacağını açıkça ifade buyuruyor.
Peki, biz ümmet olarak niçin zayıfız ve düşman olan kâfirden medet umacak hale gelmişiz?
Çünkü adımız Müslüman olsa da iman, şuur ve amelimiz İslam’dan hayli uzağa düşmüş de ondan!
Kudüs
04:0010/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995 yılında yaptığım Kudüs ziyaretinde
böyle yazmıştım:
Mukaddes zemini Ömer fethetmiş
Salâh ve Kanuni gör neler etmişOsmanlı gidince Kudüs de gitmişHainler safında ölecek misin?Yoksa ecdat gibi gelecek misin?
Kudüs
Kudüs
3 Aralık, Pazar
İki sahâbî var şehit sayısız
Vatanım çiğnenmiş, köylerim ıssızMüslüman yaşar mı böyle kayıtsızUyansana artık, uyuyor musun?Ah göklere vurmuş duyuyor musun?
Selman’ın mescidi Zeytun dağında
Rabia makamı O’nun sağındaDünyaya nur saçmış kendi çağındaBu dağa yeniden çıkacak mısın?Sel olup vadiye akacak mısın?
Ezansız köylerde çanlar çalıyor
Mescit harap, boynu bükük kalıyorMaziyi düşünüp gözüm dalıyorBöyle boynu bükük kalacak mısın?Yoksa mülkü geri alacak mısın?
Fırat’tan Mısır’a gideceklermiş
Bize daha neler edeceklermişÜmmet koyun olmuş, güdeceklermişHazreti Ömer’i üzecek misin?Böyle miskin miskin gezecek misin?'Böl de yönet' demiş şeytanı onaDin gibi sarılmış düşmanlar bunaYıllarca içmişler doymadan kanaVampirleri yurttan kovacak mısın?Ufkuma yeniden doğacak mısın?
Yükselen değerler onlara yarar
Fırsat elverince Aksâ’yı yıkarYerine Süleyman Mâbedin kurarPlan budur, hâlâ duracak mısın?Yoksa birliğini kuracak mısın?
Kurtuluşun yolu İslâm’a dönmek
Peygamber izinde nefsini yenmekİslâm birliğini kurup güvenmekİç ve dış düşmanı yenecek misin?Yoksa kibrit gibi sönecek misin?
Fertten işe başla, batağı kurut
Cemaat oluştur, safları sık tutÜmmetin birliği bu şarta meşrutTabandan tavana gidecek misin?Vazifeni ifa edecek misin?
Ya Rabbi Aksâ’da namazım için
Kubbetu’s-Sahra’da niyazım içinKatına yükselen avazım içinÜmmeti muzaffer kılacak mısın?Gözlerim zaferi görmeden RabbimKıyıp da canımı alacak mısın? 24/11/1995-Haber Kudüs.
.Mûsıkî haram demedim
04:0014/12/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Melih Aşık önceki günkü köşe yazısında benim, mûsıkîye mutlak mânâda haram dediğimi yazmış. Helâller Haramlar isimli kitabımdan bu konuda ne yazdığımı aşağıda okuyunca bakalım özür dileyecek mi?
“Mûsıkî veya müzik (semâ’, ğınâ) kadın veya erkek tarafından ses ve âlet (çalgı) ile icrâ edilen malûm san’atın bütün şubelerine şâmildir. İslâmî hüküm bakımından bu şube ve şekiller arasında fark vardır. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yer ve maksadın da hükme tesiri söz konusudur.
Mûsıkî haram demedim
Mûsıkî haram demedim
30 Kasım, Perşembe
Müziğin hükmünü tayin eden delillere geçmeden önce fıkıh mezheplerinin telâkkisini özetleyelim:
1. Hanefî mezhebine göre mûsıkî icrâsı ve bunu dinlemek haramdır. Bu hüküm, değnek ve çubuğun bir yere âhenkli bir şekilde vurulmasını dahi içine almakta ve haram saymaktadır.
Hükmün bazı istisnâları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.
Müzik başkalarına dinletmek için değil de kendini dinlendirmek ve yalnızlığı defetmek için yapılırsa İmam Serahsî’ye göre caizdir; Merginânî’ye göre bu da haramdır.
İmam Ebû-Yusuf’a sormuşlar: Düğün dışında, meselâ kadının ve çocuğun kendi evinde tef çalmasına ne dersin? Şu cevabı vermiş: Bunda kerâhet yoktur. Aşırı oyun ve teğannî olursa onu mekruh görürüm.
Hanbelî mezhebi bu konuda -genel çizgileriyle- Hanefî mezhebi gibidir.
2.İmam Şâfiî ve Mâlik’ten ikişer görüş nakledilmiştir. Bunlardan birine göre bu iki imam müziği mekruh saymışlar, diğerine göre ise -yanında bir haram işlenmediği, harama âlet edilmediği takdirde- mübâh görmüşlerdir. Şâfiî mezhebinden Gazzâlî ile Malikîler'den Kettânî’nin görüşlerine aşağıda daha genişçe yer verilecektir.
3.Zahiriyye mezhebi ile genellikle Sofiyye tarikatları mûsıkînin bütün nevileriyle mübah olduğunu müdâfaa etmişlerdir.
Mûsıkînin lehinde ve aleyhinde görüş bildiren fıkıh bilginleri bazı âyetlerle istidlâl etmişlerse de (Lukmân:6; Zümer:18) bunların mûsıkîyi hedef aldığı kesin değildir.
Hadislere gelince, Rasûl-i Ekrem’in (s. a. v.) düğün, bayram, karşılama gibi münasebetlerle icrâ edilen müziği tasvip ettiği, düğünlerde bunu teşvik eylediği sağlam rivayetlere istinat etmektedir.
Ayrıca müziğin (bir harama âlet edilmeden yalnızca saz ve ses müziğinin) haram kılındığına dair sahih hadisin bulunmadığı uzmanlarınca söylenmiştir.
Faslı Abdulhayy el-Kettânî, Hz. Peygamber devri kültür ve medeniyetinden bahseden iki büyük ciltlik eserinde (et-Terâtibu’l-İdâriyye) mûsıkîye 25 sayfa ayırmış, bütün çeşitleriyle caiz olduğunu gösteren deliller getirmiş, bu mevzûda yazılmış 20 eserin ismini vermiştir. Bu müellifin tespitine göre sahâbeden Ömer, Osman, Abdurrahman b. Avf, Ubeyde b. el-Cerrâh, Sa’d b. Ebî-Vakkas, Ebû-Mes’ûd, Bilâl, Abdullah b. ez-Zübeyr, Hassân, İbn Amr, el-Mugira b. Şu’be gibi zevâtın müzik dinledikleri rivayet edilmiştir.
İmam Gazzâlî, İhyâ isimli eserinin 35 sayfasını bu meseleye ayırarak bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu neticeye varmıştır:
Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.
a. Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.
b. Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
c. Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.
d. Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır.
Gazzâlî, incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:
1)Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur.
2) Müzik âleti içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.
3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.
5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkoyarsa yine haram olur.”
Ayrıca siteme (www.hayreddinkaraman.net) bakılırsa orada benim, Gazzâlî gibi düşündüğüm açıkça görülür.
Veda Hutbesi ve insan hakları (1)
04:0015/12/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsan Hakları Günü münasebetiyle yapılan konuşmalara ve yazılara, daha önce bu konuda yazdıklarımın bir kısmını güncelleyerek üç yazı ile katılacağım.
Veda Hutbesi ve insan hakları (1)
Veda Hutbesi ve insan hakları (1)
1 Aralık, Cuma
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hicret’ten sonraki onuncu yılda Hac ibadetini ifa ettiler. Rivayetler bu Hacda 100-140 bin civarında insanın bulunduğunu ifade ediyor.
Peygamberimiz bu Hac ibadetinin çeşitli merhalelerinde halka hitap ettiler; özellikle Müzdelife, Arafat ve Mina’da hutbeler irad buyurdular, bu hutbelerinde önemli buldukları hususları tekrarladılar. Bugün ellerde dolaşan “Veda Hutbesi” bu hitapların toplamıdır.
Bir hitabında “İyi dinleyin, belki bu yıldan sonra bu mekânda sizinle bir daha buluşamayacağım” dediği için birçok sahâbî O’nun artık Rabbine kavuşma zamanının geldiğini ve bu hitabın “bir veda konuşması” olduğunu anlamışlardı.
Bilindiği gibi vahiy yaklaşık yirmi üç yıl sürdü; bu arada bir yandan ilk muhatap topluluğun ihtiyacına cevap verenler yanında daha çoğu dünyanın sonuna kadar gelip geçecek insanların ihtiyaçlarını karşılayan bilgiler ve hükümler gelmiştir. Bunların tamamı Kur’ân-ı Kerim’de toplanmış, Hz. Peygamber’in Sünneti de gerekli açıklamalarla rehberliği tamamlamıştır. Veda Hutbesi ise İslâm inkılabının ana çizgilerini insanların dikkatine pekiştirerek sunan bir beyanname olmuştur.
İnsan hakları ile ilgili açıklamalar, antlaşmalar ve beyannamelerin tarihçesinden söz edenler belki de kasıtlı olarak Medine Vesikasını ve bu muhteşem hutbeyi görmüyorlar ve başlangıç olarak Magna Carta’yı alıyorlar.
“Büyük Özgürlükler Sözleşmesi” manasına gelen Magna Carta 1215 yılında Papa III. İnnocent, Kral John ve onun baronları arasında imzalanmıştır.
Magna Carta’nın başında “İngiliz kilisesinin özgür olacağı, haklarının kısıtlanmayacağı ve özgürlüklerinin kısıtlanmayacağını temin ederiz” cümlesi bulunmaktadır. Demek ki bütün dinler için bir din ve vicdan hürriyetinden bahsedilmek yerine İngiliz Kilisesi’ne yönelik özgürlük ve haklar bahse konudur. Onun dışındaki maddelerde de Kral’a, daha ziyade asiller lehine, bazı hak ve tasarruflara kısıtlamalar getirmektedir.
Halbuki bundan aşağı yukarı bir 600 yıl kadar geriye gidildiğinde, Resulüllah Efendimiz (s.a.) Mekke’den Medine’ye hicret ediyorlar. Bu hicreti takip eden yıl, bilindiği gibi, Medine şehir devleti oluşuyor ve burada “Medine Vesikası” diye anılan, bir mânâda ilk yazılı Anayasa ilan ediliyor ve uygulanıyor. İşte bu Anayasa’da Peygamber Efendimiz’in oluşturduğu topluluk içinde, müşrikler vardır, Müslümanlar vardır ve Yahudiler vardır. Bilahare yapılan anlaşmalarda, aynı haklar Hıristiyanlara da bahşedilmiştir. O halde, aslında dünyada ilk defa Medine Site Devleti Anayasası’yla, dinleri, inançları ne olursa olsun, insanların bir arada bir topluluk, bir ümmet oluşturmaları, sözleşmelere, hak ve hükümlülüklere dayalı bir yönetim kurmaları uygulaması ortaya konmuştur.
Bu anayasadan on yıl sonra da Vedâ Hutbesinde insan haklarının temel unsurlarını ilan ediyorlar.
Magna Carta’dan sonraki önemli insan hakları belgeleri şunlardır:
-Virjinya Haklar Beyannamesi (1776)
-Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776)
-İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi 1789-91
-İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948).
Bunların en eski olanı Magna Carta olduğuna göre Veda Hutbesi bu sözleşmeden 583 yıl önce ilan edilmiş bir “insan hakları beyannamesi”dir.
Kralların, meclislerin, milletler topluluğunun imza ve ilan ettikleri bildirgelerde eksikli fazlalı bir kısım haklar ve özgürlükler yer alıyor; ancak bunları yine insanlar düşünüp ortaya koydukları için müeyyidesi zayıf oluyor, hakların tayini ve tatbiki güçlülere bağlı bulunuyor. Bugün üzerinde yaşadığımız şu dünyada zayıflara en büyük kötülüğü, haksızlığı -üstelik uygar oldukları iddia edilen- güçlü ülkeler (ABD, Avrupa, İsrail, Çin, Rusya...) yapıyor.
Diğer ulusların içinde de zenginler, güçlüler, arkası olanlar haklı-haksız istediklerini alıyorlar, zayıflar ise bunlara katlanıyorlar.
(Devamı var)
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
04:0017/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlan edilen insan hak ve özgürlüklerinin bir eksiği manevî-dînî saik ve müeyyidesinin olmamasıdır demiştik, ikinci eksik ve zayıf noktası muhtevası ve amacı ile ilgilidir. Muhtevasında haklara ağırlık verilmiş, ödevler gölgede kalmıştır.
Amacı ise insanı, bütün kabiliyetleri (bunun içinde iyisi de kötüsü de vardır) ile hür ve serbest bırakmaktır, erdemli bir insan topluluğunu değil, neredeyse mutlak manada hür bir inan topluluğunu gerçekleştirmektir. Bu hürriyet anlayışında bir gün dünyada eşcinsellik, ana babayı tanımamak, ensest ilişki yaygın hale gelse ve insanlar bunları tabii karşılasalar mesele yoktur, insan hakları sözleşmeleri amacına ulaşmış sayılır.
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
10 Aralık, Pazar
Ya peki Veda Hutbesi’inde ifadesini bulan “İslam’ın insan hak ve özgürlükleri anlayışı” nedir?
Biz Müslümanlar'a ve daha önce gelip geçmiş peygamberlerin tebliğ ettiği dinlere göre insanı Allah yaratmıştır. Bir güzel adı da Hakîm olan Allah abes (manasız, hikmetsiz, saçma) şeyler yapmayacağına, O’nun her emrinde, her fiilinde, her tasarrufunda hikmet bulunduğuna göre insanı da yaratıp bu dünyaya atmış değildir:
“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır”; (Kıyame: 36).
Yaratan, insanın bu dünyada, kabiliyet ve imkanlarını hür olarak 'iyilik, güzellik ve hayır' için kullanmasını, peygamberlere kulak vermesini, şeytana ve tedîb edilmemiş nefse uymamasını, kendi kesbi ve Yaratan’ın lutfu ile iki cihanda saadete ermesini istemiştir. İnsanın bu hedefi (yaratılış hikmetini) gerçekleştirebilmesi için hür olması ve elinde bazı imkanların bulunması gerekir. İşte İslam’da insan hak ve hürriyetleri, bu hedef göz önünde tutularak verilmiş, hürriyetin sınırları da buna göre çizilmiştir. Bugün adına 'temel veya insan olmaya bağlı haklar' denilen kısım, İslam toplumunda yaşayan her insana (kadın erkek, Müslüman gayr-i Müslim, dinli dinsiz...) tanınır. Kamu hizmetleri, vatandaşlık, evlenmede denklik gibi bazı hak alanlarında, seküler sistemlerde de insan olmaktan başka nitelikler aranır; bu nitelikleri taşıyanlara, bu 'liyakate, ehil olmaya, hak etmeye bağlı' olan haklar da verilir. Bir gayr-i Müslim 'İslam ülkesi vatandaşı' yaşama, düşünce, inanç, mülk edinme, seyahat, özel hayatın korunması, ekonomik faaliyet...” gibi temel (insan olmaya bağlı) haklardan Müslümanlar gibi yararlanır. Ama sıra mesela devlet başkanı veya ordu komutanı, hakim olmak gibi kamu hizmetlerine geldiğinde Müslüman olmayanlar bu vazifelere ehil kabul edilmezler.
Laik/seküler sistemlerde de mesela vatandaş olmayanlara, sabıkası temiz olmayanlara, belli bir yüksek tahsil yapmış olmayanlara... bu haklar tanınmaz.
Bu girişten sonra muhteşem ve mübarek Veda Hutbesi’ne dönelim ve dünyada 'insan hakları' konuşulmaz iken Son Peygamber’in (s. a.) dilinden ilan edilen ve Allah tarafından insanlara bahşedilen haklara bakalım:
“Ey insanlar, Rab'biniz birdir, babanız da birdir. Hepinizin soyu Adem’e çıkar, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız en takvalı (hayatını Allah rızasına uygun yaşama bilinci, azmi ve titizliği içinde) olanınızdır. Bu takva ölçüsüne bağlı olan değer dışında Arap olanın, başka ırk ve kültürlere mensup olanlardan üstünlüğü yoktur.”
Tek medeniyet olduğu, insanlığın o medeniyete intisap ederek medeni olabilecekleri iddia edilen Batı medeniyeti hâlâ bu noktaya gelemedi. İnsanların eşit olduğunu ilan eden ilk belgeler ancak 18. Yüzyıl’da yazıldı, kabul edildi, ama hâlâ fiilen çeşitli sebeplerle birçok ayrımcılık hüküm sürüyor, bu belgelerde kadın yoktu (hayli zaman sonra girdi), bu belgelerde eşitliğin temel gerekçesi ile üstünlüğün makul ölçütü eksikti, hâlâ eksik.
Hutbedeki ifadeye göre herkes eşittir, üstünlük ancak takvadaki üstünlük ile olur, hiçbir kimse kendi takvasının başkasına göre daha üstün olduğunu iddia edemeyeceği için –takva bakımından da- bir ayrışma, bir “kendini üstün görme” durumu yaşanmaz.
Temel haklar bakımından Müslümanlar'a eşit olan gayr-i Müslimler'in, dînî değerlendirme ve Allah katındaki derece bakımından Müslümanlar'dan aşağıda olmaları objektif bir kıstasa dayanır ki, bu da apaçık inkardır. (İslam’a iman etmemektir.) İslam topluluğu içinde fâsık denilen ve açıkça günah işleyen kimselerin, sabıkası temiz olanlardan daha aşağı derecede olmalarının sebebi de yine objektif, elle tutulur gözle görülür olan ihlallerdir, kırmızı çizgileri çiğnemektir.
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
04:0017/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlan edilen insan hak ve özgürlüklerinin bir eksiği manevî-dînî saik ve müeyyidesinin olmamasıdır demiştik, ikinci eksik ve zayıf noktası muhtevası ve amacı ile ilgilidir. Muhtevasında haklara ağırlık verilmiş, ödevler gölgede kalmıştır.
Amacı ise insanı, bütün kabiliyetleri (bunun içinde iyisi de kötüsü de vardır) ile hür ve serbest bırakmaktır, erdemli bir insan topluluğunu değil, neredeyse mutlak manada hür bir inan topluluğunu gerçekleştirmektir. Bu hürriyet anlayışında bir gün dünyada eşcinsellik, ana babayı tanımamak, ensest ilişki yaygın hale gelse ve insanlar bunları tabii karşılasalar mesele yoktur, insan hakları sözleşmeleri amacına ulaşmış sayılır.
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
Veda Hutbesi ve insan hakları (2)
10 Aralık, Pazar
Ya peki Veda Hutbesi’inde ifadesini bulan “İslam’ın insan hak ve özgürlükleri anlayışı” nedir?
Biz Müslümanlar'a ve daha önce gelip geçmiş peygamberlerin tebliğ ettiği dinlere göre insanı Allah yaratmıştır. Bir güzel adı da Hakîm olan Allah abes (manasız, hikmetsiz, saçma) şeyler yapmayacağına, O’nun her emrinde, her fiilinde, her tasarrufunda hikmet bulunduğuna göre insanı da yaratıp bu dünyaya atmış değildir:
“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır”; (Kıyame: 36).
Yaratan, insanın bu dünyada, kabiliyet ve imkanlarını hür olarak 'iyilik, güzellik ve hayır' için kullanmasını, peygamberlere kulak vermesini, şeytana ve tedîb edilmemiş nefse uymamasını, kendi kesbi ve Yaratan’ın lutfu ile iki cihanda saadete ermesini istemiştir. İnsanın bu hedefi (yaratılış hikmetini) gerçekleştirebilmesi için hür olması ve elinde bazı imkanların bulunması gerekir. İşte İslam’da insan hak ve hürriyetleri, bu hedef göz önünde tutularak verilmiş, hürriyetin sınırları da buna göre çizilmiştir. Bugün adına 'temel veya insan olmaya bağlı haklar' denilen kısım, İslam toplumunda yaşayan her insana (kadın erkek, Müslüman gayr-i Müslim, dinli dinsiz...) tanınır. Kamu hizmetleri, vatandaşlık, evlenmede denklik gibi bazı hak alanlarında, seküler sistemlerde de insan olmaktan başka nitelikler aranır; bu nitelikleri taşıyanlara, bu 'liyakate, ehil olmaya, hak etmeye bağlı' olan haklar da verilir. Bir gayr-i Müslim 'İslam ülkesi vatandaşı' yaşama, düşünce, inanç, mülk edinme, seyahat, özel hayatın korunması, ekonomik faaliyet...” gibi temel (insan olmaya bağlı) haklardan Müslümanlar gibi yararlanır. Ama sıra mesela devlet başkanı veya ordu komutanı, hakim olmak gibi kamu hizmetlerine geldiğinde Müslüman olmayanlar bu vazifelere ehil kabul edilmezler.
Laik/seküler sistemlerde de mesela vatandaş olmayanlara, sabıkası temiz olmayanlara, belli bir yüksek tahsil yapmış olmayanlara... bu haklar tanınmaz.
Bu girişten sonra muhteşem ve mübarek Veda Hutbesi’ne dönelim ve dünyada 'insan hakları' konuşulmaz iken Son Peygamber’in (s. a.) dilinden ilan edilen ve Allah tarafından insanlara bahşedilen haklara bakalım:
“Ey insanlar, Rab'biniz birdir, babanız da birdir. Hepinizin soyu Adem’e çıkar, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız en takvalı (hayatını Allah rızasına uygun yaşama bilinci, azmi ve titizliği içinde) olanınızdır. Bu takva ölçüsüne bağlı olan değer dışında Arap olanın, başka ırk ve kültürlere mensup olanlardan üstünlüğü yoktur.”
Tek medeniyet olduğu, insanlığın o medeniyete intisap ederek medeni olabilecekleri iddia edilen Batı medeniyeti hâlâ bu noktaya gelemedi. İnsanların eşit olduğunu ilan eden ilk belgeler ancak 18. Yüzyıl’da yazıldı, kabul edildi, ama hâlâ fiilen çeşitli sebeplerle birçok ayrımcılık hüküm sürüyor, bu belgelerde kadın yoktu (hayli zaman sonra girdi), bu belgelerde eşitliğin temel gerekçesi ile üstünlüğün makul ölçütü eksikti, hâlâ eksik.
Hutbedeki ifadeye göre herkes eşittir, üstünlük ancak takvadaki üstünlük ile olur, hiçbir kimse kendi takvasının başkasına göre daha üstün olduğunu iddia edemeyeceği için –takva bakımından da- bir ayrışma, bir “kendini üstün görme” durumu yaşanmaz.
Temel haklar bakımından Müslümanlar'a eşit olan gayr-i Müslimler'in, dînî değerlendirme ve Allah katındaki derece bakımından Müslümanlar'dan aşağıda olmaları objektif bir kıstasa dayanır ki, bu da apaçık inkardır. (İslam’a iman etmemektir.) İslam topluluğu içinde fâsık denilen ve açıkça günah işleyen kimselerin, sabıkası temiz olanlardan daha aşağı derecede olmalarının sebebi de yine objektif, elle tutulur gözle görülür olan ihlallerdir, kırmızı çizgileri çiğnemektir.
Veda Hutbesi ve insan hakları (3)
04:0021/12/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah’a isyandan uzak durmanızı, O’na itaat etmenizi tavsiye ve teşvik ediyorum. Size iki şey bırakıyorum; bunlara sarıldığınız müddetçe doğru yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Sünnet’im (yine Allah’ın verdiği bilgiye dayanarak yaptığım açıklama ve uygulamalarım.)”
Kulüpler Birliği'nde Fenerbahçe sürprizi
Kulüpler Birliği'nde Fenerbahçe sürprizi
10 Haziran, Çarşamba
Temel kaynak olarak bu iki vahiy ürünü var, alimler ve yöneticilerin ihtiyaca göre bu iki kaynağa dayalı içtihatları da zorunlu değişim ile dinin paralel gitmesini, değişimin bozulma ve sapma şeklinde olmamasını sağlıyor. Bunlara devlet başkanı, seçkinler, alimler, soylular ve dağdaki çobana kadar herkes uymaya mecbur; işte bu manada bir hukuk devleti.
“Bir suç işleyen onu kendi aleyhine işlemiş olur.”
“İlki benim yakınlarıma ait olmak üzere İslam öncesinden kalma kan davalarını (öç almak için masum insanların öldürülmeleri geleneğini) kaldırıyorum.”
“Suçludan başkası suçtan sorumlu tutulamaz.” Bu ifade, başka milletlerde asırlarca sonra uygulanmaya başlanan 'suçun şahsiliği' ilkesini getiriyor.
Aynı zaman devlet başkanı olan Efendimiz (s.a.) yaptığı inkılabın gereği olarak kaldırdığı öç alma zulmünü öncelikle kendi yakınlarında uyguluyor ve onların öç almak maksadıyla masum insanları öldürmelerini engelliyor.
“Dokunulmazlık ilan ettiğiniz aylar, günler ve Harem bölgesi gibi can, mal, namus ve şerefleriniz de dokunulmazdır.”
“Müslüman Müslüman'ın kardeşidir; kardeşi helal etmedikçe onun hiçbir şeyi helal olmaz. Kimde bir emanet varsa onu yerine teslim etsin.”
“Başta amcam Abbas’ınki olmak üzere İslam öncesine ait faiz alacaklarını kaldırıyorum; (faiz ve faizciliğin yasak olduğunu ilan ediyorum); alacaklılar ancak anaparalarını alabilirler; ne size haksızlık edilsin, ne de siz başkalarına haksızlık edin.”
Can, mal ve insan onurunun dokunulmazlığı ilan ediliyor, zenginlerin yoksulları, ihtiyaç sahiplerini faizcilikle soymaları, sömürmeleri yasaklanıyor.
“Kadınların sizin üzerinizde, sizin de kadınlarınız üzerinde hakları vardır... Zina ve isyan dışında onlara şiddet uygulamayın. Kadınlar hakkında Allah’tan korkun, onlara iyi davranın...”
1789 Fransız Devrimi sonrası ilan edilen insan hakları belgeleri dahil olmak üzere ilan edilen bütün belgelerde erkekler vardır, kadınlar söz konusu değildir. Bu yüzden Olympe de Gouges öncülüğünde 1791’de 'Kadınlar İçin İnsan ve Yurttaş Hakları' girişimi başlatılmıştır.
İslam öncesi Arap kültüründe de kadınlar için haktan söz edilmemiştir. İslam, insan olarak ve insanlık değeri bakımından kadınların erkeklere eşit olduğunu ilan etmiş, insan haklarının detaylarında ise değişmez, tabii, yaratılıştan gelen farklılıklara bağlı olarak iki cinsin birbirini tamamlamasını ve hakta denkliği sağlanmasını istemiştir.
Hür insanların köleleştirilmelerini yasaklamış, kölelik kaynağını -karşı tarafın uygulaması yüzünden- yalnızca savaş esirleri ile sınırlamış, bunların da köle edilmemeleri yetkisini devlet yöneticilerine bırakmıştır.
“Şeytan bu topraklarda kendisine tapınılmaktan umudunu kesmiştir, fakat bunun dışında, sizin önemsiz göreceğiniz (dine aykırı) davranışlarınıza da razıdır; dininizi korumak için onlardan sakının.”
Dini ve hukuku korumak için kanunlar, hak belgeleri ilan etmeler yetmiyor; insanların, 'insanüstü, insanları yaratan, onları her an görüp gözeten... bir Yüce Varlığa' iman ve kulluk etmeleri, O’na itaatten saptıracak iç ve dış saiklere karşı bireyler olarak da direnmeleri, direnç kazanmaları gerekiyor. Peygamberimiz’in bu ikazı dahil olmak üzere Peygamberliğinden vefatına kadar kesintisiz sürdürdüğü eğitim, dine ve hukuka içten bağlılığı; severek, isteyerek, bir ibadet şuuru içinde itaat etmeyi sağlıyor.
Peygamberimiz (s.a.) müminlere veda ederken yerine bir yönetici tayin etmiyor, yönetici seçimini doğrudan ümmetin veya onları temsil edecek olanların hür seçimine bırakıyor. Seçilenler de hukuka (Kitab'a ve Sünnet’e) itaatle yükümlü olacakları için saptıklarında ümmete onları ıslah etme ve bu olmuyorsa düşürme yetkisi veriyor.
Ve bütün bunlar 15 asır önce oluyor.
Not:
Sevgili İbrahim Karagül’ün acısını paylaşıyor, merhuma Mevlâ’dan af ve mağfiret, kendilerine sabır niyaz ediyorum.
İşte bizim kadınımız (Meridyen Derneği)
04:0022/12/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
16 Aralık Cumartesi günü sevgili Cumhurbaşkanı'mızın da teşrifleriyle Meridyen Derneği’nin ödül törenini idrak ettik.
Bu Meridyen Derneği, İslam kadınının neler yapabileceğinin, hangi güzel, faydalı ve muhteşem faaliyetleri başarabileceğinin gözle görülür elle tutulur örneğidir. Bu derneği kuran, bir ibadet bilinciyle büyük işler başaran, çok yararlı ve büyük eserleri hayata sunan… kurucularını, çalışanlarını ve destek verenlerini canı gönülden tebrik ediyor, “Allah razı olsun, iyi ki, sizi de yaratmış” diyorum.
Liverpool'un eski kalecisi Rize'de
Liverpool'un eski kalecisi Rize'de
10 Haziran, Çarşamba
Dernek, sosyal bilimler alanında akademik çalışma yapanları desteklemek ve Peygamber Efendimiz'i (s. a.) çeşitli seviyelerde, çağın diliyle ülkeye ve dünyaya doğru tanıtmak amacıyla kurulmuştu. Kısa bir süre içinde amacını büyük ölçüde gerçekleştirdi ve azimle, heyecanla, özveri ile yolculuğuna devam ediyor.
İnternetten sitelerine girerek bu nimetten istifade etmelerini herkese tavsiye ediyorum.
Gelelim törenden nakledeceğim kısımlara:
Cumhurbaşkanı'mızın nefis konuşmasını bulup okumak gerekiyor.
Prof. Dr. Yavuz Ünal, uzun bir hazırlık süreci ve çok sayıda ilgili ile yapılan istişareler sonucunda 2015 yılında hayata geçirilen ve detayları ilk defa bu törende kamuoyuyla paylaşılan, 'Hadis Veritabanı Projesi' hakkında bilgi verdi. Hadis ilim dalıyla meşgul olanlar yanında genel olarak Müslümanlar için eşsiz (şimdiye kadar benzeri yapılmamış) bir hazine olan bu çalışmanın sonuna gelinmek üzeredir.
Meridyen Derneği Başkanı Melike Koç’un göğsümü kabartan, “iyi ki varsınız, iyi ki okumuşsunuz ve iyi ki evinize kapanıp kalmamış, hem iyi bir eş, iyi bir anne ve evlat… olmuşunuz hem de erkekleri bile kıskandıracak (yani gıpta ettirecek) bu işleri başarıyorsunuz” dedirten konuşmasından bir kısmını aktarayım:
'Sonpeygamber.info' portalı 10 yıl önce açıldı, 2 ulusal, 2 uluslararası ödül aldı… Türkçe, İngilizce, Rusça, Almanca ve Fransızca olmak üzere 5 dilde internet yayıncılığı yapan, 160 ülkeden ziyaret edilen, sahasında akademik referans kaynağı olarak gösterilen bir web portalı haline geldi. Bu arada çocuklarımızı da unutmadık. Rengarenk görselleri, siyer radyosu, sevimli animasyonlarının yanısıra bir sosyal sorumluluk projesi olarak sergilediğimiz mülteci sorununa dikkati çekmek üzere kıyıya vuran tüm çocuklara ithaf ettiğimiz, ‘Meraklı Çocuk Hayy’ tiyatro oyunu ile çocuk sitemiz de minik ziyaretçilerine hizmet sunmaya devam ediyor.”
'Hadis ve Siyer Araştırmaları Ödülleri’yle genç akademisyenleri teşvik etmeyi amaçladıklarını, yaptıkları bütün çalışmalarda Hazreti Muhammed’i (s. a.) en doğru şekilde anlamak ve anlatmayı hedeflediklerini anlatan Koç, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İnanıyoruz ki dinimizi nasıl anlayıp uygulayacağımız büyük ölçüde Efendimiz’i nasıl anladığımıza bağlıdır. Onun sireti ilahi mesajın beşeri düzeyde bizim için yaşanmış ve uygulanmış bir örneğidir. Bu örneği en doğru şekilde öğrendiğimizde aslında Kur’an’ın bize emrettiği yaşam şeklini de öğrenmiş olacağız. Değişen dünyada değişmeyen bu prensipleri farklı biçim ve üsluplarla günümüz insanına taşımak istiyoruz. Peygamber Efendimiz’den bize kalan bu kutlu mirası önemsizleştirmeye çalışanları bir tarafa bırakıp biz bu mirastan payımızı arttırmaya çalışıyoruz.”
Dedim ya, bizim kadınlarımız işte böyledir!
Lüks arabalarda, aşırı makyajlı ve sağa sola sigara savurarak dolaşmazlar, tevazu ve rahmet kanatlarını bütün insanlığın üzerine gererek, 'Âlemlere rahmet' olanın örnek ümmetini temsil ederler.
Musıkî-cinsellik ilişkisi
04:0024/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce benim “Musıkînin her çeşidinin haram olduğunu” söylediğimi yazdılar, gerekli açıklamayı yaptım, İslam fıkıh mezheplerinin bu konudaki içtihatlarını naklettim, bana izafe edilen görüşün bana ait olmadığını, bu konuda en sıkı mezhep olan Hanefîler'e ait olduğunu, benim görüşümün ise Gazzâlî’ninki gibi olduğunu, yani musıkînin hükmünün 'tesirine bağlı' bulunduğunu yazdım.
Musıkî-cinsellik ilişkisi
Musıkî-cinsellik ilişkisi
17 Aralık, Pazar
Eski açıklamaları naklederken “Musıkî şehveti tahrik ederse caiz olmaz.” şeklindeki hükmü de nakletmiştim.
Bu defa mal bulmuş mağribî gibi bu cümleye sarılıp atıp tutmaya başladılar. Neymiş efendim, “Bu Müslümanların aklı fikri şehvette imiş, musıkî ile cinsel tahrikin ne alakası olurmuş, kul hakları çiğnenirken, yolsuzluklar, rüşvetler, zulümler almış başını giderken hocalar seslerini çıkarmıyorlar da sıra kadın ve cinsellik konularına gelince saçma sapan şeyler söylüyorlarmış…”
Bunları söyleyen ve yazanlara önce şunu soruyorum: “Siz hocaların konuşmalarını ve yazılarını dinliyor ve okuyor musunuz?”
Cevapları “Evet” ise, hocalar onların şikâyet ettikleri konularda devamlı konuştukları, haramı helâli açıkladıkları, yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, kul haklarına riayet etmemek gibi davranışların haram olduğunu altını çizerek ve defalarca ifade ettikleri için –bunları
duydukları halde- hocalardan şikâyet edenler yalan söylüyorlar, iftira ediyorlar demektir.
Hocaları dinlemedikleri halde onlar hakkında dedikodu yapanlar ise zaten ahlâk ile alışverişleri olmayan taifedir, söylediklerini de kale almamak gerekir.
“Musıkî ile cinsellik arasında ilişki olabilir mi?” sorusunun cevabını bazı âlimler, “Evet, olabilir ve tahrik eden müzik çeşidi bu sebeple caiz olmaz.” şeklinde vermişler, ben de diğer görüşler yanında bunu da naklettim. Eğer tecrübeler bu hükmün aksini veriyorsa onlar yanılmış, vermiyorsa da doğruyu söylemiş olurlar. Şu halde İslâm’a, Müslümanlar'a ve hocalara hınçlarını boşaltmak yerine yapacakları şey 'bilim yoluyla' gerçeği tespit ve ifade etmek olmalıdır.
Unutmayalım ki, musıkî bazı hastalıkları bile tedavi edecek kadar etkili bir san’attır.
Genel olarak kadın-erkek ilişkisi konusunda İslâm’ın nerede durduğu konusuna kısaca temas edersek, maksadı bağcıyı dövmek değil de üzüm yemek (İslâm’ı ve Müslümanlar'ı anlamak) olanlara kolaylık sağlamış oluruz.
İslâm zinayı haram kılmıştır. Zina bir kimsenin nikâhlı eşi dışında kalan bir kimse ile cinsel ilişkisi demektir. Bakarak, dokunarak cinsel duygu ve düşünceye dalmak veya tatmin bulmak da bir çeşit zina sayılmış ve bunlardan uzak durulması kesinlikle istenmiştir.
Fukahânın (Şeriat âlimlerinin) dinlemek, bakmak, dokunmak gibi konularda hassas davranmalarını, sert ve dar sınırlar koymalarını, “İnsanı zinaya götürebilecek yolları ve kapıları kapatma gayreti.” olarak görmek gerekir. Bir din hem zinayı haram kılar, hem de insanı ona götürecek, tahrik ve teşvik edecek davranışları serbest bırakırsa mensuplarına zulmetmiş olur. Bu manada sınırlamaları zahmet değil, rahmet olarak anlamak da mümkündür.
Zinayı yasaklamayan hukuk ve ahlak sistemlerine göre bakmak, dokunmak, dinlemek, karışık yaşamak gibi ilişkileri sınırlamak saçma, anlamsız, gereksiz… olabilir; çünkü bunların sonu zina olacaksa kendilerine göre o zaten serbesttir.
Anlamak için meseleye bu karşılaştırma penceresinden bakmak gerekiyor; eğer maksat farklı olanları anlamak ise!
Birarada barış ve huzur içinde yaşamanın belki de ilk şartı farklı olanların birbirini anlamalarıdır.
Kur’an ve sünnetle problemli olan Müslümanlar
04:0028/12/2017, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fazla okuyup yazmayan sıradan Müslümanların Kur’an ve sünnet ile problemleri olmaz (yoktur); bu iki temel kaynakta olanların önemli bir kısmını bilmeseler de iman ederler, ancak çeşitli sebep ve saiklerle uygulamada eksikleri vardır, bu eksikliğin şuurunda olur, boyunlarını büker ve tevbe ederler.
Sivasspor Erkan ile anlaştı
Sivasspor Erkan ile anlaştı
11 Haziran, Perşembe
Okur-yazar Müslümanların ilâhiyat tahsili görmemiş olanlarından bazıları kendi ilim dallarının, eğitim ve kültür çevrelerinin tesiriyle dine, haddini aşan akılla yaklaşırlar, Kur’an ve sünnetin getirdiği bilgileri ve hükümleri kendilerince ya tarihi gereklilik ve sebeplere veya her zaman geçerli olan “aklî-bilimsel hikmetlere” bağlayarak tevil ederler (yorumlarlar), mesela “faizin yasaklanmasından maksat Kur’an’ın nazil olduğu tarihin şartlarında zenginlerin yoksulları sömürmesini önlemek idi, bankaların yaptıkları faizcilikte böyle bir sömürme olayı yoktur, bu sebeple banka faizi haram değildir, Kur’an’ın ve sünnetin yaptığı yasak kapsamına girmez” derler.
Örneğimiz kafa karışıklığına sebep olmasın diye hemen bir cevap yetiştirelim:
Bu yorumda bilgi eksikliğine dayalı hatalar var:
Sahih anlama ve yorumlama usulüne göre hüküm, hikmete (akılla bulunan hüküm gerekçesine) değil, helal ve haram gibi bir hükmün ilgili olduğu şeyin bu hükme medar olan niteliğine (illete) bina edilir. Hadisler faizin cereyan ettiği ve o günlerde mevcut olup mübadele edilen kıymetli maden ve malları açıklamıştır. Bunlar ya değişime aracı olan semendir (para kabilindendir) veya önemli yiyecek maddeleridir. İşte bu semen olma veya önemli yiyecek maddesi olma niteliği hangi şeylerde bulunursa bunların belli şekillerde fazlalıklı olarak mübadele edilmesi ile faiz (riba) gerçekleşir ve gerçekleşen bu faiz de haram olur. Faizin yasaklanmasında zenginin, güçlünün fakiri ve zayıfı sömürmesini önleme hikmeti ve gerekçesi vardır, ama bu gerekçe bazı durumlarda gerçekleşmemiş olsa bile faiz haram olmaya devam eder.
Ayrıca bankaların yaptığı faizcilikte yoksulların ve sermayesi olmayanların sömürülmediğini, zarara uğramadıklarını söylemek de doğru değildir. Bankadan veya tefeciden kredi alanlar ya şahsi-ailevî ihtiyaçlarını gidermek için alırlar veya krediyi sermaye yapıp ticaret yahut üretim yapmak isterler.
İhtiyacı için ödünç para alan kimse ihtiyacı bakımından zayıftır ve yoksuldur; ondan, ödünç para karşılığında menfaat sağlamak (faiz almak) kişinin ihtiyacını kullanarak haksız kazanç sağlamak ve onu sıkıntıya sokmak demektir. İslam bunun yerine “ihtiyacı olana Allah rızası için ödünç verilmesini” (karz-ı haseni) teklif etmektedir. Bunu bireyler yapabileceği gibi bu maksatla kurulmuş vakıflar ve benzerleri de yapabilir.
Aldığı faizli krediyi ticaret ve üretimde kullanan iş ve ticaret erbabı, ürettiği veya sattığı malın maliyetine faizi de ekler, bu sebeple faiz, son aşamada tüketicinin cebinden çıkar; tüketicilerin de çoğu zengin ve güçlü olmadıkları gibi bazıları böyle bile olsalar belli malları almak ve tüketmek mecburiyetinde olduklarından haksız kazanç faizi de ödemek durumunda kalırlar.
Kredi veren banka gerekli teminatları da aldığı için onun kârı ve anaparanın dönüşü garanti altındadır. Krediyi alan tacir veya iş adamının ise bununla yapacağı işten kazanacağının garantisi yoktur. Basiretli hareket ettiği halde zarar edebilir; emeğini ve zamanını vererek iş yapan ama zarar eden bir kimseye sermaye veren kimse, kâra katıldığı gibi zarara da katılmalıdır; katılmazsa ortada apaçık bir haksızlık ve adaletsizlik var demektir.
Okur-yazarlardan bir kısmı ise din ilimlerini de tahsil etmiş kimselerdir. Bunların çoğunun Kur’an ve sünnetle bir problemleri yoktur. Akıllarını sonuna kadar kullandıktan sonra onu ve nefislerini Allah’a teslim ederek Müslüman oldukları için yine akıllarını ve bilimi de kullanarak ama usulünce Kur’ân’ı ve Sünneti anlamaya çalışırlar, dini akıl ve nefis olarak teslim almaya değil, ona teslim olmaya gayret ederler. Bilirler ki, aklın ve bilimin bir hududu vardır, Mirac’da Cebrâîl’in durduğu Sidretü’l-Müntehâ gibi akıl da sınırının sonuna gelince orada durur, durmalıdır, sınırı aşarak kendini Şâri’ (din vâzıı Allah) yerine koymamalıdır.
Konuya devam edeceğim.
Akıl/bilim-vahiy/din ilişkisi
04:0029/12/2017, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlahiyat tahsili gören veya din ilimleri konulu kitapları okuyarak bu konuda önemlice bilgi sahibi olan (bazıları olduklarını sanan) kimseler arasında hem Kur’an hem de sünnetle problemi olanlar var; bunların asıl referansları modernitedir; bu da son tahlilde Batı’ya ait düşünce, değerler ve hayat tarzıdır. Genellikle şunlara benzer cümleler kurarlar: “Bu çağda eski din açıklamaları ve yorumları geçerli değildir, çağın aklına, bilimine, zevkine, hayat tarzına ve ihtiyaçlarına uygun konuşmak, dini de buna göre yorumlamak-uydurmak gerekir…”
Çocuğunuzun sosyalleşmesi sizin elinizde
Çocuğunuzun sosyalleşmesi sizin elinizde
11 Haziran, Perşembe
Batı düşüncesi, hayat tarzı ve değerlerinin onlara neler kazandırdığı ve neleri kaybettirdiği, sonunda Batı’nın kriz ve iflas noktasına doğru hızla ilerlediği konusunda kendi düşünürleri arasında birçok önemli kişi var, onların okunmasını tavsiye ederim (Edward Carpenter, Roger Garaudy, René Guénon, Seyyid Hüseyin, el-Attas ilk elde aklıma gelen isimler ve bunların konumuzla ilgili kitaplarının Türkçe tercümeleri mevcuttur.)
Birkaç yazıda din/vahiy-akıl/bilim ilişkisine yer vermenin, kıbleyi şaşırmamak için faydalı olacağını düşünüyorum.
Vahye karşı aklı ve bilimi ileri sürmek, bunları dinin yerine koymak, dine bir efsane olarak bakmak yeni değildir; mesela pozitivizmin, rasyonalizmin yaklaşımları böyledir ve bu yaklaşımın tarihi de yüzyılları aşmaktadır. İşte bu “temcit pilavı” şimdilerde olduğu gibi pek yakın geçmişte de ısıtılıp ısıtılıp sofraya koyuluyor. Yakın geçmişte (yirmi yıl kadar önce) bunlar arasında YÖK başkanı, bazı komutanlar, devlet başkanı gibi önemli şahıslar da vardı. Bunlar içinden o zamanın YÖK başkanı gibi sınır tanımazlar açıkça “vahyi değil, aklı ve bilimi kılavuz edindiklerini, vahyi de kılavuz edinenlerle uzlaşmayacaklarını” söylüyordu, diğerleri ise vahyi ağızlarına almadan aklın ve bilimin kılavuzluğundan, hayatta tek mürşidin (yol göstericinin) akıl ve bilim olduğundan söz ediyorlardı.
Kur’an-ı Kerim’in ikinci suresinin hemen başında, “Kur’an’da hiçbir şüphe bulunmadığı ve onun, Allah rızasına uygun bir hayat sürdürmek isteyenler için rehber (mürşid, kılavuz, yol gösterici) olduğu ifade buyuruluyor. Buna göre aklı tek yol gösterici olarak sunanlar Kur’an’ın yol göstericiliğini kabul etmiyorlar demektir.
Vahyi kabul etmekle beraber akıl için neredeyse sınır tanımayan ve bu yüzden maneviyatı maddileştiren, vahyi “aklîleştiren” grup ile tartışmayı biraz erteleyerek yalnızca akıl ve bilimi mürşid kabul ederek vahyi reddedenlerle kendi ön kabulleri çerçevesinde bir tartışma yapılsa acaba sonuç alınabilir mi?
Denemeye değer.
Önce vahyi bir yol gösterici olarak reddetmeyi ele alalım; bu hüküm akıl ve ilmin zorunlu sonucu ve kesin hükmü müdür? Eğer böyleyse aklın yanında vahyi de mürşid olarak kabul eden milyarlar -ki bunların içinde bazı filozoflar, büyük ödüller almış bilim adamları da vardır- akılsız mı oluyorlar, yanlış yola mı sapmış bulunuyorlar? Hukuk, tıp ve mantık bunların akılsız olduklarını kabul etmediğine göre şu zorunlu sonuç ortaya çıkmıyor mu: “İnsanın her alanda doğruyu bulması için tek başına akıl yeterli değildir”; çünkü milyarlarca insan aklını kullanarak vahye inanmışlar ve onu da hayatlarında kılavuz bilmişler, yine milyarlarca insan akıllarını kullanarak vahyi reddetmişlerdir. Bu iki grubun isabetlisini tayin etmek için akıldan başka ölçütlere ihtiyaç bulunduğu mantık gereğidir.
Bilimin alanı (matematik ile gözlem ve deneye dayanan, kesin hüküm ve kanunların peşinde koşan bilimi kastediyorum; birçok konusu ve hükmü tartışmalı olan, ferdi ve toplumu konu alan insan bilimlerini kastetmiyorum), insanın bilmek, karar vermek, eyleme geçmek istediği şeyler karşısında son derecede dar olduğuna göre insanlar, bilimin cevap veremediği konularda “hükümsüz, kararsız, rehbersiz” kalabilirler mi? Kalmadıklarına ve bu konularda da kanaatleri, hükümleri, kararları, bunlara dayalı eylemleri olduğuna göre bilimden başka yol göstericileri bulunduğu ortaya çıkmıyor mu? Bunun akıl olduğunu söyleyecek olurlarsa, hemen her konuda farklı görüşler, kabuller, inanç ve kanaatler bulunduğuna göre aklın kılavuzluğunun tartışılması gerekmez mi?
Gelelim İslam’ın akıl ve bilimle ilişkisine.
(Gelecek yazıda.)
İslâm’da akıl ve bilim
04:0031/12/2017, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vahyi reddederek akıl ve bilime sarılalım diyenler Türkiye’de konuştuklarına göre İslam vahyini kastediyor olmalılar. Bu baylar ve bayanların, hangi vahyin (âyetin veya sahih hadisin) aklı ve bilimi reddettiğini, akıl ve bilim ile çeliştiğini de açıklamaları gerekmez mi? Biz kesin olarak biliyor ve söylüyoruz ki, İslam vahyi inancın akla dayandırılmasını istiyor; yani Allah, vahyinde (Kitabında) öyle dediği için değil, aklın da aynı sonuca ulaştığı için inanılmasını istiyor.
İslam inancında akıl ile çelişen hiçbir alan yoktur. Tabii hemen ilave etmek gerekir ki, akıl ile çelişmek başkadır; bir konunun, aklın bilme alanına girmesi başkadır. Mesela insanın, ölümden sonra da devam edecek olan bir ruhunun bulunduğuna inanmak akıl ile çelişmez, aklın kesin hükümlerine aykırı değildir, ama akıl, yapısı gereği bunu tek başına bilemez, idrak edemez. Bir mümin ruha inandığı zaman aklı ile ters düşmez, onun yeterli olamadığı bir alanda başka bir kaynaktan bilgi edinmiş ve buna inanmış olur.
İslam dininin insanlara sunduğu, teklif ettiği konuları, “iman, ibadet, ahlak ve dünya hayatını bu üç esasa uygun, onlarla ahenkli bir şekilde sürdürebilmek için gerekli görülen hayat kuralları ve tavsiyeler” olarak dört alanda görmek mümkündür. İslam bu alanların hiçbirinde aklı (Bu bilimi de demektir.) dışlamamış, aklın kesin hükmüne aykırı bir yol tutmamıştır. Hemen işaret etmem gerekir ki, burada akıl derken, bütün akıl sahiplerinin üzerinde birleştikleri “aklın kesin hükümlerini ve ilkelerini” kastediyorum. İslam, aklın özdeşlik, çelişmezlik gibi bu ilkelerine aykırı hiçbir bilgi, inanç ve teklif getirmemiştir.
İslam inancını anlatan kitaplarda bilginin kaynağı “havâss-i selîme, haber-i sâdık ve akıl” olarak belirlenmiştir; yani sağlam duyu organları, sahih vahiy bilgisi ve akıl. Yine İslam düşüncesinde kural haline gelmiş olan bir ifade vardır: “Sahih (kaynağına; yani Allah’a ve peygambere ait olduğu kesin bulunan) vahiy ile apaçık ve kesin akıl hükümleri arasında çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa önce araştırma yapılır; nakil (vahiy ile gelen bilgi) sahih, aklın bilgi ve hükmü de açık ve kesin ise vahiy (âyet ve hadis) tevil edilir; yani yorumlanır, ilâhî maksadın ilk bakışta ve sözün sözlük manasından anlaşılan olmadığına, ortada mecazi, temsili bir anlatımın bulunduğuna hükmedilir.
İbadetler akıl ve bilimin alanına girmez; bunlar mümkinler alanına girer, akla ve bilime aykırı olmaz, ama akıl ve bilim, öz ve şekil olarak ibadet hakkında “doğru, yanlış; iyi, kötü” diye hükümde bulunamaz. Allah kendine nasıl ibadet edilmesi gerektiğini yalnızca kendisi bilir, bunu vahiy ile bildirir, inananlar da bildirileni yaparak kulluğu gerçekleştirirler.
Ahlak doğru ile değil, iyi ve kötü ile ilgili olan alandır; burada da bilim değil, din ve felsefe söz söyler; farklı ahlak anlayışlarının akla ve bilime aykırı olduğunu söylemek çok tartışma götürür.
Ferdi ve toplumu ile insanların dünya hayatında, birbirleriyle ve tabiatla ilişkilerinde nasıl bir yol izlemeleri gerektiği konusundaki vahiy açıklamaları, vahyin (dolayısıyla dinin) bütünü içinde faydalı ve zararlı olma esaslarına dayanır. Başka bir inancın, kültürün, sistemin faydalı bulduğunu İslam zararlı, zararlı bulduğunu da faydalı bulabilir; buna “akla ve bilime aykırı” damgası vurulamaz; çünkü bu alanda aklın ve bilimin kesin hükümleri olamaz; din, kültür, medeniyet, ihtiyaç... farklarına dayalı farklı ve tartışılabilir hükümleri olur.
İslam başka dinlerde bulunmayan ölçüde ictihada yer vermiştir. İctihad, vahyi anlama, yorumlama, açıklanmamış konuları açıklananlara kıyas ederek sonuca varma ve neyin, nerede, ne zaman faydalı veya zararlı olduğunu objektif ölçütlere, dinin genel amaçlarına göre belirleme, buna göre vahyin, amacına uygun olarak uygulanmasını bir manada akıl ile kontrol etme şeklinde yürütülür. Şu halde ictihad, akıl ile vahyin birlikte devrede oldukları bir beşeri faaliyettir.
Bilgi eksikliği veya inanç farkı yüzünden akıl ile vahyi kaşı karşıya getiren ve birini dışlayarak yoluna devam etmek isteyenlere, gelecek yazıda, tek yol gösterici olarak teklif ettikleri akıl ve bilimin bu işe ne kadar yarayabileceği, yüzyılın son çeyreğinde akıl ve bilimin mahiyet ve sınırları konusundaki görüş ve değerlendirmelerin nasıl değiştiği hususunda, bazı çağdaş bilim adamlarının düşünce ve ifadelerini nakledeceğim.
.
|
| Bugün 364 ziyaretçi (572 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|