 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kur"an"da başörtüsü (2)
00:003/01/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hayli zaman önce bir ilahiyatçı ile “İslam''da başörtüsünün hükmü” konusunu yazışarak tartışmıştık. Bu tartışmayı olduğu gibi “İslam''da kadın ve Aile” isimli (Ensar yayınlarından) kitabıma aldım. Geniş bilgi almak isteyenlere tavsiye ederim.
Burada, sayın Ö. İnce''nin yazısı sebebiyle, Kur''an''da başörtüsü''ne ait kısa bir özet yapacağım.
Kur''an-ı Kerim''de başörtüsü 24 sıra numaralı Nur suresinin 30. âyetinde geçmektedir. “Kadınlar, başörtülerini, göğüslerinin üzerinden bağlasınlar; yani başörtüleriyle göğüslerini de örtsünler” mealindeki bu âyette geçen “humur” kelimesi, başörtüsü manasına gelen “hımâr” kelimesinin çoğuludur.
“Kur''an''da geçen hımâr kelimesi yalnızca örtü manasına gelir, başörtüsü manasına gelmez” diyenler kesinlikle yanılıyorlar. Çünkü bu kelimenin kökünde “örtme, karışma, yaklaşma” gibi manalar varsa da, kökten alınmış farklı kelimelerin (şekillerin) de farklı manaları vardır. Mesela aynı kökten gelen “hamr”, şarap, “hamîr”, hamur mayası, “humâr” akşamdan kalma hali manalarına gelir. Tartışma konumuz olan “hımâr” da başörtüsü ve vücudun bütününü örten örtü manalarında kullanılmıştır. Bu mananın delillerine gelince:
1. Hz. Peygamber zamanından bu güne kadar “hımâr”a bu mana verilmiş ve uygulama da bu manaya göre olmuştur.
2. İbn Manzûr, Fîrûzâbâdî gibi kaynak luğatçıların eserlerinde kelimeye “başörtüsü” manası verilmiştir.
3. Taberî, Zemahşerî gibi kaynak tefsirlerin tamamında hımâr kelimesinin manasının başörtüsü olduğu kaydedilmiştir.
4. M. Esed''in İngilizce ve M. Hamidullah''ın Fransızca çevirilerinde de kelimeye verilen mana “başörtüsü”dür.
Hasılı Kur''an''da başörtüsünün bulunduğuna dair deliller güçlü ve çok, bulunmadığına dair delil ise yoktur.
Birinci yazım üzerine ABD''de yaşayan Edip Yüksel''den bir mail aldım. Sayın Yüksel bu mektubunda uzun uzadıya dert yanarak, sayın İnce''nin yazısında sözü edilen mealin kendisine (E.Yüksel''e) ait olduğunu, M. Sağ''ın haksız olarak bu meali kendisine mal ettiğini anlatıyor. Bu alma, çalma meselesini incelemek bizim işimiz değil, ama böyle bir iddianın bulunduğunu da yazmam gerekirdi, yazdım.
Adı geçen meal kime ait olursa olsun, Nur suresinde geçen “hımâr” kelimesine “başörtüsü değildir demenin” yanlış olduğunu yukarıda açıklamış oldum.
Başını örten Müslüman kadınlarımız ve kızlarımız, güvendikleri alimlerin tefsir, meal ve açıklamalarına dayanarak örtünüyorlar. Marjinal görüşlere itimat etmedikleri için onları kınamak, yakışıksız sözler söylemek yalnızca bağnazlık, tahammülsüzlük ve edepsizliktir vesselam.
Kürtaj hakkı
00:004/01/2008, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
El-Ezher üniversitesi hocalarının, tecavüz sonunda hamile kalmış kadınlara kürtaj hakkı tanıdıklarına dair şöyle bir haber okudum:
"Sünni İslam âleminde saygın bir yeri olan Mısır''daki El Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi önceki gün fetva niteliğinde yayımladığı bildiride, tecavüz sonucu hamile kalan kadınların derhal kürtaj yaptırması gerektiğini bildirdi. Kürtajın ''sosyal istikrarı'' güvence altına alacağı bildirildi. Kürtajın gerçekleştirilmesi için mağdurun hamile olduğunu öğrenir öğrenmez doktordan yazılı tavsiye alması şart koşuldu. El Ezher eğitim kurumu Şeyhülislamı Muhammed Seyyid Tantavî "Tecavüz kurbanı kız veya kadına İslam''da kürtaj hakkı tanınır. Bu yüzden günah işlemiş sayılmaz" diyor. Yasalar kadınların ''gereklilik'' dışında kürtaj yaptırmasını yasaklıyor. Annenin hayatının tehlike altında olması, sağlığının elvermemesi ya da ceninde anormallik olması gibi zorunlu hallerde kısıtlı olarak kürtaj izni veriliyor. Ülkede her yıl ortalama 20 bin tecavüz olayının yaşanması üzerine Mısır hükümeti de bu konuda bir yasa hazırlıyor."
Bosna faciasında tecavüze uğrayıp hamile kalan kadınlarla ilgili olarak da bu konu ortaya atılmış ve tartışılmış idi.
Fıkıh kitaplarında, hamilelik üzerinden kırk beş veya yüz yirmi gün geçmedikçe bazı mazeretlerle çocuğun öldürülebileceğini caiz görenler olmuştur. Bu görüşün deliline bakıldığında, konu ile hiçbir alakası bulunmayan bazı hadislere dayanıldığı görülür. Bu hadislerde Peygamberimiz (s.a.), Kur''an-ı kerim''de geçen "insanın yaratılmasının safhalarıyla" ilgili âyetleri açıklarken iki ayrı rivayette farklı olarak kırk beş veya yüz yirmi gün geçtikten sonra ruhun üflendiğini söylüyor. Bazı fıkıhçılar buradan yola çıkarak, zikredilen sürelerden önce rahimde olan şeyin çocuk ve insan olmadığını (hatta bazıları canlı olmadığını) kabul ederek öldürülmesi (kürtaj, düşürme…) caizdir demişlerdir. Bu fetvanın, hükümle doğrudan ilgisi bulunmayan bir hadise dayandığı ve bilgi eksikliğinden kaynaklandığı apaçık ortadadır. Hadisin, belli süreden önce çocuğun öldürüleceğine dair bir şey söylemediği açıktır. Bugün yapılan araştırmalar, döllenmeden sonra rahimde tutunarak beslenmeye başlayan embriyonun hem canlı, hem de bütün özellikleri belirlenmiş bir insan aşaması olduğunu kesin olarak ortaya koymuştur. Bu bilgilerin ışığında, eskiden verilmiş ve bilgi eksikliğine dayanan bir fetvaya dayanmak caiz olamaz.
İslam''ın kesin hüküm kaynaklarına göre hangi safhasında olursa olsun insanın hayatına son vermek haramdır ve yasaktır.
İslam ceza hukukunda, hangi ayında olursa olsun rahimdeki ceninin ölümüne sebep olmanın cezası vardır.
Peygamberimiz (s.a.), "Zinadan bir çocuk olursa bu –kadın nikahlı ise- kocasının (hukuki babasının) çocuğu olur, zina yapan erkek ise bu çocuktan mahrum kalır" buyuruyor. Kadının nikahlı kocası yoksa çocuk kadının çocuğu olur; yine zina yapanın çocuğu olmaz. Bu hadis ve kurallar, zina mahsulü çocuğun öldürülebileceğini söylemiyor, aksine çocuk için bir aile tespit ediyor. Bu çocuk aile için yüzkarası olur diye onu öldürmek, töre cinayetlerinden farksızdır.
Rahimdeki varlık insan olduğuna göre, sakat doğacak diye onu öldürmek de, doğduktan sonra sakatlandığı için insan öldürmek gibidir. Topal köpeklere bile su vermenin sevap olduğunu söyleyen bir dinde, sakat çocuğun öldürülebileceğini düşünmek bile mümkün olmamalıdır.
Kürtajın caiz olduğu tek durum, çocuk alınmadığı takdirde ananın yaşamasının mümkün olmadığı hakkında doktor raporudur.
Zina ve tecavüzde hiçbir dahli ve suçu olmayan bir yavruyu öldürmenin caiz olduğuna bütün dünyanın üniversiteleri caiz deseler yine de bu cinayet caiz olmaz.
İrticanın tarifi
00:006/01/2008, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laiklik ve irtica tarif edilsin ki, kötü niyetliler her beğenmedikleri, kendilerine ters gelen düşünce, fiil ve davranışa "laikliğe aykırı ve irtica" damgası vuramasınlar" deyip dururduk.
Tabii biz bu tarifin, ilgili mevzuatta yapılmasını istiyorduk. Ama zararı yok, makalelerde de olsa tarif edilmesinde ve tarifin tartışılmasında yarar var.
Özdemir İnce''nin naklettiğine göre Doç. Dr. Şahin Filiz ve Doç. Dr. Nedim Yüzbaşıoğlu ortak imzasıyla yayınlanan "Ülkemizdeki İrtica Gerçeğinin Kavramsal ve Anatomik Analizi" adlı makalede bir irtica tarifi verilmiş:
"Yüce dinimizi kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti''nin ana niteliklerini, Cumhuriyet''in temel ilke ve devrimlerini ortadan kaldırmayı ve yerine dine dayalı bir rejim ve düzen kurmayı amaçlayan düşünce, fiil ve hareket stratejisinin adıdır."
Bu tarifte bizim dikkatimizi çeken nokta, düşüncenin de irtica çerçevesine sokulması ve dolayısıyla "düşünce suçu"na dahil edilmesidir. Tabii bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Çağdaş demokrasilerde ve insan hakları belgelerinde, başkalarına fiil ve cebir ile dayatılmayan hiçbir düşünce suç olamaz. Düşüncenin "irtica" şeklinde nitelendirilmesi ise karşıt düşüncenin iddiasından ibaret kalır.
İrtica, "hem dikey (devlet ve bürokrasi) hem de yatay (halk ve kitle kültürü) bakımından" varmış.
Ö.İnce bu yatay ve dikey irticayı örneklerle şöyle açıklıyor:
"Dinin devlet işlerine karıştırılması olan düşey ya da dikey irticanın marifetlerini 1950 yılından bu yana yaşamaktayız. Tevhid-i Tedrisat Kanunu''nun kemirilmesi, imam-hatip okul ve liseleri, devlet kadrolarının İslamileştirilmesi, son örnek olarak da hâkim ve savcıların seçiminin hükümet tarafından oluşturulan özel jüriye verilmesi yukardan aşağı (düşey) irticanın bazı örnekleridir."
Bu açıklamaya göre dikey irtica sayılan hususlara yakından bakalım:
1. İmam Hatip Okullarının açılması, dinin devlet işlerine karıştırılması olarak değerlendiriliyor. Bu okulların açılması aşağıda, yatay irticaya da örnek olarak gösteriliyor. Meseleye –dinin devlet işine karışması olarak değil de- demokrasi ve laiklik açısından baktığımızda devletin din okulu açmasını tartışabiliriz. Ama TC.nin bu tercihi, tıpkı Diyanet İşlerini bünyesine alması gibi dini kontrol altında tutmak, irticayı engellemek, dine müdahale etmek amacına yöneliktir. Laiklik ve demokrasi açısından daha sağlıklı olan "özel din okullarının” açılmasını bu sebeple tercih etmemiştir.
2. Dindar (namazında, niyazında, haramdan kaçınan, helal ile yetinen…) insanları, böyle olmayanlar yanında, liyakat şartlarını taşıdıkları için devlet hizmetinde istihdam etmek bu yazara göre dikey irtica oluyor. Bunun da manası şudur: Dindar vatandaşlar ikinci sınıf vatandaş olacak ve bazı insan haklarından mahrum kalacaklardır.
3. "Hâkim ve savcıların seçiminin hükümet tarafından oluşturulan özel jüriye verilmesi" ifadesi de abartılıdır ve gerçeği yansıtmamaktadır Bu jüri mülakatının anayasaya ve kanunlara aykırı olmadığı anayasa mahkemesinin kararı ile sabittir. Kararın gerekçesinde şöyle denmektedir:
"Mülakatta başarı göstermek adaylığa atanabilmek için Yasa ile aranılan koşullar arasında sayılmıştır. Hakimlik ve savcılık mesleğinin kendine özgü niteliği ve özelliği gözönünde bulundurularak yasa ile kimi niteliklerin, koşulların aranması zorunludur. Yazılı sınavdan geçerek yeterli hukuk bilgisine sahip olduğu kabul edilen aday adaylarının meslek için gerekli olan genel ve fiziki görünüm, intikal ve kavrama yeteneği gibi özelliklerin karşılıklı görüşme sonucu saptanabileceği açıktır. Bu nedenle, yazılı yarışma sınavında başarı gösteren aday adayları arasından en uygun koşulları taşıyanları seçme olanağı veren mülakatın hakim ve savcı adaylığına atanabilmek için gerekli görülmesi yasa koyucunun takdir hakkı içindedir. Mülakatta başarı göstermenin mesleğe kabul aşaması öncesinde adaylık için bir koşul olarak aranmasının Anayasa''ya aykırılığından söz edilemez."
(Konuya devam edeceğim)
Yatay irtica
00:0010/01/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın İnce''ye göre yatay irtica şöyle tarif edilmişti: "Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması ise yatay irticadır. Yatay irtica tarikatlar ve cemaatler marifetiyle yürütülmektedir. Yatay irtica, halkı hurafelerle aldatmakla başlar; devlet ve hükümetin bıraktığı siyasi ve sosyal boşlukları dinsel jest ve müdahalelerle doldurur: Türban ve tesettür, ramazan çadırları, imam-hatip okulları, mahallelerde hücre tipi örgütlenme, fitre ve zekatların tek bir merkezde toplanması, vb."
Laikçiler, laikliği korumak için irtica ile mücadele edilmesini, irticanın başının ezilmesini savunurlar ve fırsat bulduklarında da –kendi irtica anlayışlarına göre- bu arzularını uygulama safhasına geçerler. İktidarı kıyısından köşesinden ele geçirdiklerinde, insan haklarına aldırmadan din özgürlüğünü azami kısıtlamak için yapıp ettikleri seksen küsur yıldır gözlerimizin önündedir.
Uzun yıllar irtica deyince, atıf yaptığım yazıdaki dikey irtica (dinin devlet işlerine karışması, devletin temel düzeninin dine dayandırılması) konuşuluyordu. Türkiye''de, din devleti, dine dayanan ve bütün vatandaşları din kurallarına zorlayan bir düzeni savunan, bunun için örgütlenen ciddi bir Müslüman topluluğu kalmayınca laikçiler boş kalmaktan korkarak hemen ikinci bir mücadele (savaş) cephesi açtılar ve bunun adına da "yatay irtica ile mücadele" dediler.
Yukarıya aldığım tarifi bir toptan, bir de detaylı olarak tahlil ve tenkit edeceğim.
İnsan hak ve özgürlükleri içinde yer alan "din ve inanç özgürlüğü", yatay irtica tarifi içine sokulan bütün inanç ve uygulamaları içine alıyor; yani bunlar insan haklarına göre serbesttir, haktır, kınanamaz ve engellenemez. BM İnsan hakları Evrensel Bildirisi''nin 18. maddesini hatırlayalım: "Herkes düşün, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak din veya inanç değiştirmek özgürlüğünü, inancın tek başına ya da topluca, açık olarak ya da özel biçimde, öğretim, uygulama, tapınma ve ayinlerle göstermek özgürlüğünü de kapsamı içine alır."
"Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması" irtica ise yukarıya aldığım ve bizim için de bağlayıcı olan maddeye göre bu irtica tarifini terk etmek kaçınılmazdır; dinin toplum işine ve içine karışması engellenemez bir insan hakkıdır. Ayrıca burada geçen din ve inanç, bunu yaşayanların din ve inançlarıdır, anlayış ve uygulamalarıdır.
Başkaları onu "sahih mi, hurafe mi, batıl mı, akla uygun mu, değil mi" diye sorgulayamaz, belli bir anlayışı dayatamaz.
Şimdi detaylı tahlil ve tenkide geldik:
Bütünlüğü bozmamak için bunu gelecek yazıya bırakalım.
.Şimdi de abdeste taktılar
00:0013/01/2008, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir müzenin tuvaletindeki lavabo musluğundan abdest alan başı örtülü kızları gören "modern bayan" bundan tiksinmiş, lavaboda ayak yıkamayı hijyene aykırı bulmuş, burada da hak ve hürriyetlerinin (hijyenik bir ortamda ellerini yıkama hakkının) ellerinden alındığını heyecanlı bir üslupla anlatmış. Bir başka "modern bayan" -aynı zamanda "sanatçı" imiş- böyle yerlerde başlarını örten kız ve kadınların "ne işi var" diye şikayette bulunmuş.
Önceki yazımda alıntıladığım insan hakları belgesinin ilgili maddesi, "açık ve gizli, tek başına ve toplu halde inancın uygulanmasını" bir hak olarak tanıyor. Namaz kılan bir Müslüman kadın (başı açık olsun, örtülü olsun) namaz vakti gelince onu kılmak mecburiyetindedir. Kılmadığı zaman günah işlediğine inanır, bundan dolayı üzülür, bunalır, mutsuz olur.
Durum böyle olunca büyük bir yüzdesi Müslüman olan ve onların da büyük bir yüzdesi namaz kılan bu ülke insanlarının dini vazifelerini yerine getirebilmeleri için gerekli tedbirleri almak devletin ve yerel yönetimlerin (müze vb. yaptıran özel kesimin) vazifesi değil midir? Bu tedbirler alınmadığında "dini uygulama" önüne engel konmuş, bir "kamusal baskı" yapılmış olmaz mı?
Spor, eğlence, eğitim ve öğretim gibi insan hak ve ihtiyaçlarını karşılamak için devlet ve yerel yönetimler trilyonlar harcıyorlar. Kalabalıkların bulunduğu (kamuya açık) yerlerde isteyen vatandaşların abdest alıp namaz kılmaları için uygun mekanlar hazırlansa ve buralarda kadınlara mahsus yerler ayrılsa "laiklik elden gider mi", yoksa insan hakkının (dileyenin inancını yaşaması hakkının) uygulanmasına yardımcı olunarak "laikliğin de gereği" yerine getirilmiş mi olur?
Yoksul evsizlere ev bulmak toplumun ve devletin vazifesidir. Devlet bu vazifesini yapmazsa köprü altlarının ve parkların mekan tutulmasına kimse mani olamaz.
Müslümanlarda kadın erkek ilişkilerinde sınırlar vardır; kadın, erkeklerin bulunduğu yerde başını açarak abdest alamaz. Kadınlar için tuvalet yapıldığı gibi bir de uygun yere abdest musluğu konabilir. Şimdi gelelim lavaboda abdest alana ve başı örtülü olarak müze gezmeye gelenlere tepki gösteren "modern" bayanlara (ve baylara).
Bir kere abdest alan kadının ayağı, tuvaletten çıktıktan sonra elini yıkayan modern bayanın elinden mutlaka daha kirli olamaz. İkisi de kirli ve temiz olabilir. Lavabolarda "burada ancak elleri temiz olanlar el yıkayabilir" diye bir kural olamaz. Başka bir yer yoksa orada abdestini alacak kadınlar ve erkeler de olacaktır.
Müze ve kütüphaneleri dolduran kadınların bir kısım "modern görünüşlü" olanlarından, "bir kısım başı örtülü olanlar" oraların hakkını vermede daha liyakatli olabilirler.
Bu ülkede inanma, dini anlama ve yaşama bakımından farklı kesimlerin bulunduğu bir gerçek olduğuna göre birlikte yaşamanın tek yolu "birbirine tahammül"dür. Bir kesim diğerinden iğrenirse karşısındaki de ondan iğrenir ve birbirinden iğrenenler bir arada olamazlar
Pakistan"da kusur kimde?
00:0017/01/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1940 lı yıllarda Hindistan Müslümanları, "Hindistan''dan ayrılıp bir İslam devleti kurmak" veya "Hindistan''dan ayrılmadan bu ülkede müslümanca yaşamak" şıklarını tartıştılar. Birinci görüşte ısrar edenler Pakistan İslam devletini kurdular. O günden bugüne Pakistan''da yaşanan elim olaylar, "İslam devleti kurmanın yanlışlığından mı", yoksa "İslam devleti işlerine gelmeyen dış güçler ile onların yerli işbirlikçilerinin plan ve eylemlerinden mi kaynaklandı?
Bu konunun peşin hükümlerden sıyrılarak, modası geçmiş teorik kalıplardan kurtularak tartışılmasında fayda vardır.
Bir yazarımızın aktardığına göre AMERİKAN Barış Enstitüsü''nün (USIP) Pakistan''da yaptırdığı kamuoyu araştırması, halkın büyük çoğunluğunun "demokratik İslam devleti" istediklerini ortaya koymuştur. Araştırmaya göre halkın yüzde 70''i ABD''nin hedefinin kesinlikle "İslam''ı zayıflatmak ve bölmek" olduğuna, halkın yarısı ise ülkedeki bütün olumsuzlukların arkasında Amerika''nın bulunduğuna inanıyormuş.
ABD''nin bir çeşit dünya imparatorluğu kurduğu ve dünyayı kendi çıkarlarını ön planda tutarak idare etmek istediği, bunun için cinayetler işlettiği, ihtilaller yaptırdığı, ülkelerin halklarını bölerek birbirine düşürdüğü, ülkeler arasında savaş çıkardığı, ülkeleri işgal ettiği… artık kimsenin inkar etmediği ve ABD''li munsif insanların da yazıp çizdiği bir gerçektir.
ABD, "radikal, köktenci, siyasal…" dediği İslam''ın topluma ve devlete hakim olmasını niçin istemez?
Çünkü toplumu ve siyaseti etkileyecek olan sahih İslam ABD ve benzerlerinin tabii muhalifidir. Onların zulüm ve sömürü tekerlerine mutlaka taş koyacaktır.
ABD "ılımlı" dediği İslam''ı niçin ister?
Çünkü onların tasarladığı ılımlı İslam, son kertede siyasilerin emellerine hizmet eden, kendisi olmayan, etkili değil, edilgen olan bir "uydurma dindir".
"Pakistan, kapalı kabile ve feodalite bağlarını ekonomik reformlarla çözememiş, ''parça''ları entegre edecek güçlü bir orta sınıf yaratamamıştır." deniyor.
Eğer bu ülkede sahih İslam''ın hakim olması engellenmeseydi, yalnızca ekonomik reformlarla değil, siyasi, sosyal ve ahlaki reformlarla "kabilecilik ve feodalite" bağlarını çözer güçlü ve örnek bir ümmet parçası oluştururdu (Bu parçanın bütünü İslam Birliği''dir).
"Fakat parçalı toplumun iç çelişkileri "kanunların İslamileşmesi" çalışmalarında mezhep ve içtihat kavgaları halinde patlak verdi, kitlevi çatışmalar yaşandı ve General Ziya laik nitelikli "askeri kanunlar"ı uygulamak zorunda kaldı!.." deniyor.
Pakistan''da "kanunların İslamileşmesi"ne mezhep ve ictihad çatışmaları engel olmadı; zaten normalin, olması gerekenin ötesinde bir ictihad ihtilaf da yoktu. Elbette bir geçiş dönemine ihtiyaç vardı ve bu dönemde mevcut kanunların uygulanması zaruri idi. Kitlevi çatışmalara kanunların İslamileştirilmesi teşebbüsünün sebep olduğu iddiası mesnetsizdir. Hem Ziyaulhak döneminde hem de daha sonra birçok alanda islamileştirilmiş kanunlar uygulanmıştır.
(Bir yazı daha gerekecek) 15. 1. 2008
Pakistan"da İslamî Devlet
00:0018/01/2008, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pakistan halkının büyük çoğunluğu bir İslâmî devlet kurmak istiyorlar. Halkın bu isteği yıllardır içten ve dıştan engelleniyor; yani bu isteğin gerçekleşememesi imkansızlığından değil, birilerinin istememesi ve engellemesinden oluyor.
Bu isteği "olmayacak şey" diye kabul eden bir yazarımızın gerekçelerini tenkit ediyorduk.
"... Şimdi seçimlere giderken yine "demokratik İslam devleti..." umudu. Yine olmayacaktır! Çünkü hem İslam bir rejim değildir, hem ortada bir reform programı yoktur." Diyor.
İslam devleti plan ve reformu reddeden, dışlayan bir devlet değildir. Ülkenin ve dünyanın ihtiyaç ve şartları göz önüne alınarak gerekli reform ve düzenlemelerin yapılmasına İslam''dan gelen bir engel yoktur..
İslam bir rejim değildir, doğru, İslam bir dindir; ama din hayatın bütün alanlarını etkisi içine alır, bütün bu alanlarla ilgili düzenleme ve uygulamalarda "dine uygunluk ve aykırlık" kıstasları göz önüne alınır. İslam bir felsefe, bir hukuk, bir iktisat sistemi, bir sosyal düzen öğretisi de değildir, ama bütün bunlar, tarihte ve günümüzde İslam''dan hareketle oluşturulmuş ve adlarına İslam felsefesi, hukuku, ekonomisi, sosyal düzeni… denmiştir. İşte bunlar gibi İslamî olan bir siyasi düzen de olur ve onu benimseyen devlete "İslamî devlet" denir. Bu düzen, Kur''an ve sünnette yer alan şu ilkelere dayanır: Tevhid, itaat, hilâfet, bey''at, şûra, emir bi''l-maruf nehiy ani''l-münker, velâyet, mülk ve hüküm. (Bu kavramların açıklaması için benim siteme bakılabilir). Bu dokuz kavramın açılımı yapıldığında hemen hemen İslâm''ın siyaset teorisi ortaya çıkarılmış olur. Kur''an-ı Kerim''de, bir kavram veya kurumun yahut da bir talimatın yer almasında hacim pek önemli değildir. Yani, Kur''an-ı Kerim''de bir emrin bir kez dahi yer alması yeterlidir. Bizim için o emrin bağlayıcılığı önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Bir emir 10 kere yer alır; ama ibaha için olur, tavsiye için olur, haberdar etmek için olur. Fakat bir kere geçen bir emir de vücûb için olursa her surette inananlar için bağlayıcıdır. Ve onlar bu emir ya da emirlere itaat etmek zorunda olurlar.
"Diliyorum ki, kardeş Pakistan toplumunda bu ''dönem''de bari, adı demokrasi olsun veya olmasın, teokratik yönetimin mümkün olamayacağı, çözümün genel ve soyut kavramlarda değil, teknik olarak iyi hazırlanmış ekonomik ve sosyal reform programlarında aranması gerektiği görülür." Diyor.
İslam devleti ile teokratik devleti bir saymak, eşitlemek doğru değildir. İslam''da teokrasi yoktur. Yukarıda sıraladığım kavramların ikisini biraz açarsam maksadım rahatlıkla anlaşılacaktır:
Kur''an''a göre yalnız din adamları değil –zaten İslam''da din adamı yoktur- bütün müminlerde hilafet (Allah''ın hakimiyetini temsil yetkisi) vardır. Bu yetkinin kamu yönetimi kısmının yöneticilere devredilmesi "bey''at"la olur. Bey''at hem seçme hem de şartlı olarak itaat sözü vermeyi içerir. Şartı, yöneticinin İslam''a uygun davranmasıdır. Bey''at eden mümin, bu bakımdan yönetimi denetlemek ve gerekirse işten el çektirmek (iktidardan düşürmek) vazife ve yetkisini (hilafetin bu parçalarını) elinde tutar.
Şimdi insaf ile düşünelim, bunun "Allah''tan yetki alan din adamlarının, yanılmazlık zırhı içinde insanları yönetmeleri" manasında teokrasi ile bir benzerliği var mıdır?
Pakistan''a iyilik yapmak istiyorsak bırakalım yıllardan beri peşinde koştukları İslâmî devleti kursun ve geliştirsinler; başarılı olurlarsa ne alâ, olamazlarsa o zaman "nerede hata yapıldı" konusu daha rahat tartışılır.
Türban uydurmadır
00:0020/01/2008, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçmişte ve günümüzde tesettüre riayet eden kadınlarımızın başlarına örttükleri giysiye "türban" dedikleri olmamıştır. Bu örtünün en yaygın adı "baş örtüsü"dür. Başörtüsünün, zaman ve mekan farklarına bağlı birçok çeşidi vardır. Şehirlerde yaşayan kızlarımızın çeşitli şekilleri ile başlarına örttükleri örtü de başörtüsüdür, bunun adı türban değildir. Bir çeşit baş örtüsü için türban kelimesi "okumuşların ve şehirli kızların baş örtülerini ayırıp simgeleştirerek" mahkum etmek isteyenler tarafından uydurulmuştur. Yapılan araştırmalar, başını örtenler içinde, örtüsünü simge olarak niteleyenlerin binde dört civarında olduğunu ortaya koymuştur.
Şimdi bu yazdıklarımı ispat etmek üzere sözlük ve ansiklopedilerde türbana verilen manayı aşağıda sunuyorum:
Türban, genellikle pamuklu veya ipek kumaştan yapılmış, başa veya fes, kavuk gibi bir iç şapkanın üzerine sarılan uzun baş örtüsü. Müslüman ve sih toplumlarında, genellikle Asya ülkelerinde yaygındır. Fes veya kavuk üzerine sarılan türban Türkçe''de sarık olarak anılır.
Türban kelimesinin kökeni Farsça dulband kelimesine dayanır. Türkçe''de tülbent olarak kullanılan kelime Fransızca''ya turban olarak geçmiştir. Bu nedenle Türkçe''de halen tülbent veya baş örtüsü anlamlarında da kullanılır.
1982 yılından önce Türkiye de yayınlanmış bulunan hiçbir Türkçe sözlükte rastlanılmayan ve bilinmeyen bir kelimedir.
Türban diğer milletlerde kullanıldığı şekli ile Türkler arasında yaygınlaşmamıştır. Sarık ise Osmanlı Devleti zamanında Osmanlı sultanları ve din büyükleri tarafından takılırdı. Bugün özellikle Batı''da türban kavramı Sihlerle yakından ilişkilendirilmiştir.
Özellikle Batı''da Sihler için türban kimlikleriyle ilgili bir öğe haline de gelmiştir. Sihler taktıkları türbanı, daha çok, Pencapça "türban" anlamına gelen ve daha saygın bir isim olduğu kabul edilen dast_r olarak anarlar.
Türban İslam kültürü açısından da önemli bir motiftir ve erkekler tarafından takılır.
Sudan''da takılan beyaz türban toplumsal statü göstergesidir.
Türban Arap Yarımadası''nda yüzü ve başı doğrudan güneş ışığından korumak için geleneksel olarak takılır. Nitekim türbanın Arap geleneklerinde farklı bir yeri vardır. Eski Arap kültüründe bir kişinin türbanını atmak, düşürmek hakaret olarak kabul edilirdi.
Türban Şii liderler arasında da yaygındır.
Osmanlılarda türbanın adı Sarıktır.
Çağdaş Türkiye''de türban sorunu, İslam dininde yer alan hicaba (bugün Türkiye''de gerek kavramsal gerek somut anlamda daha sıklıkla başörtüsü olarak anılır) dair farklı bir bakış açısını tanımlamak için kullanılmıştır. Gelenekselleşen baş örtmeden ayrı olarak siyasî temellere sahip olduğu düşünülen baş örtme eylemine ve başörtüsüne türban takmak veya türban nitelemeleri yapılmıştır. Geleneksel örtü şekli ile çağdaş ve sıklıkla siyasî bir vurgu barındırdığı düşünülen örtü şekli tarzındaki bu ayrım birçok taraftar toplamış, hem olumlu hem olumsuz yorumlar almıştır. Bununla birlikte Türkiye dışında türban sözcüğü bu anlamda kullanılmazken, İslamî kaynaklarda da kadınların örtünmelerine ve kullandıkları başörtüsüne türban denmez.
Bir de not: İnancı sebebiyle okullarda başını örtmenin laikliğe aykırı olmadığı Avrupa Parlamentosunun kararı ile kesinleşmiştir.
İnsanlık suçu
00:0024/01/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistin''de olan şey, maddi ve manevi varlık ve değerlerine el konmuş, bu cümleden olarak ülkeleri işgal edilmiş bir milletin direnişidir. İsrail''in yaptığı ise uluslararası kuralları, ahlak ilkelerini, insanlara mahsus erdemleri hiçe sayarak işgali devam ettirmek, bir halkı göz göre göre eritmek, imha etmek, maddi ve manevi olarak çökertmek, bütün dünyayı çeşitli taktiklerle ve göstermelik toplantılarla oyalayarak meşru olmayan emeline doğru adım adım ilerlemektir.
Eğer dünyada insanlık ölmemiş olsaydı, eğer uluslararası anlaşmazlıkları tarafsız ve adil bir çözüme bağlamak için var olmuş bir Birleşmiş Milletler bulunsaydı, eğer İslam kardeşliği diye bir kavramın hayatta karşılığı olsaydı bugün Filistin''de yaşanan dram asla yaşanmazdı.
Ateş düştüğü yeri yakar; bakın bu yangının içindeki nasıl feryad ediyor:
" .... Gazze''den selamlar gönderiyorum. Ama Allah bilir belki size gönderebileceğim son selam olabilir; çünkü bilgisayarımın pilinin son dakikalarını kullanıyorum....
Gazze''de elektrik petrol ve su bitmiş durumdadır ...Hastanelerde jeneratörlerin son mazot litreleri kullanılıyor, ondan sonra hastanelerdeki elektrikler de kesilecek. O saatten 24 saat içerisinde 400 diyaliz hastası ölüme mahkum kalacak ve yoğun bakımda olan yaklaşık 200 genç ve yaralıyı kayıp edeceğiz.. Bununla birlikte sürekli ilaç ve elektrik gerektiren ameliyatlar durdurulacak..
Bu hepsi değil, Gazze''nin dramı daha çok hikaye anlatıyor ...Mesela fırınlarda ekmek yok, pazarda da un yok, ilaçların çoğu bitmiş durumda, sınırlar İsrail ve Mısır tarafından kapatılıyor…
…Boynunuza emanettir ki Türk halkına söyleyin ...Biz Filistin halkı olarak kıyamet gününde ve Allah''ın huzurunda hakkımızı helal etmeyeceğiz. Biz burada ölürsek sizin payınız var bunda; eğer her biriniz çıkıp da elinden geleni yapmasa… Allah''ın önünde kardeşlik hakkımızı isteyeceğiz sizden…
Ben kendimi Filistinli bir Türk olarak tanıtıyorum. O kadar ki seviyorum ki sizi; onun için sizden bir şey yapmanızı bekliyorum …
Ben TC''de okumuş bir Filistinli inşaat mühendisi.. ve mesajımı yayınlayacaksanız lütfen dilini düzeltin…
Gazze''den her şeyi yazmaya hazırım ben, size ve tüm gazetecilere.
Saygılarımla...
Eng. Moin Naim
Head Of Resource Development Unit
Ricasına rağmen diline çok az dokundum; çünkü onun Türkçesi beni daha çok etkiledi.
Sus payı
00:0025/01/2008, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkenin ve dünyanın birçok problemi, insanımızın birçok ortak talebi var. İslami kesim elbette bunlara karşı ilgisiz değil, yeri ve zamanı geldiğinde usulüne uygun olarak görüş ve taleplerini ortaya koyuyorlar. Bazı yazar ve konuşurların iddia ettikleri gibi bu kesimin işi gücü ve tek derdi başörtüsü yasağı değil. İslam''ı hayatlarına uygulamak (insan hakları arasında yer alan din özgürlüğünü yaşamak) isteyen Müslümanların güncel talepleri arasında şunlar vardır:
1. Başörtüsü yasağının bütün alanlarda kalkması. Yalnızca üniversitede başörtüsü yasağının kalkması din özgürlüğünü uygulama, mümine hakkını verme noktasından bakılınca devede kulaktır.
2. İmam Hatip Liselerinden mezun olan gençlerin, diğer liselerden mezun olanlarla eşit muamele görmesi, puanlarının eksiltilmemesi, imtihanını kazandıkları yüksek öğrenim kurumunda yüksek tahsillerini yapma hakkından mahrum edilmemeleri.
3. Genel olarak din ve ahlak konusunda bilgi veren bir dersin zorunlu, İslam din dersinin (tabii başka dinlere ve inanç mezheplerine mensup kişilere de onların din derslerinin) eğitim ve öğretiminin ise isteğe bağlı olarak ilköğretim ve orta öğretim dersleri içinde yer alması.
4. Laikliğin, devletin dine tâbi olmaması şeklinde anlaşılması ve toplumun dinsizleştirilmesi maksadıyla kullanılmaması.
Bu haklı ve meşru talepler yanında, yalnızca üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılması, uğrunda büyük fedakârlıklar yapılacak bir başarı değildir ve İslami kesimi asla tatmin etmez.
Bu böyle olduğu halde sanki çok şey yapılıyormuş gibi, "olmasın, laiklik elden gidiyor" diye gürültü koparanların iki maksat güttüklerini sanıyorum:
a) Mümkün ise bunu da vermeyelim.
b) Eğer vereceksek sus payı olarak verelim, "İstediğinizi aldınız, artık sesinizi çıkarmayın, siz de şunları verin" demeye getirelim.
Elbette nankörlük etmeyip, "yasak şimdilik üniversitelerden de kalksa bu da bir şeydir" derim, ama kaş yapayım derken göz çıkarmamak için de kılı kırk yarmak gerekiyor.
Ben bu kırkın yalnız birine temas etmeyi zaruri görüyorum:
Eğer üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırmak için yapılacak Anayasa değişikliğinde "hizmet verenlerden yasağın kalkmaması" Anayasa maddesi olarak kanunlaşırsa, kanunlaşacaksa o (üniversitedeki) yasak da kalkmasın, şimdilik böyle kalsın daha iyi!
Böyle kimi yerleri delik bir yamalı bohça "anayasa" yapılacağına, yeni anayasa öyle yapılsın ki, birileri kalkıp "laikliğe aykırı" diye din özgürlüğüne ambargo koyamasın!
Başörtüsü ile ilgili yasa teklifleri
00:0027/01/2008, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünlerde yasakçılar “yasaklama dayanakları”, hürriyetçiler ve dindarlar da yasağı kaldırma formülleri üzerinde harıl harıl çalışıyorlar. Ortada dolaşan birçok teklif örnekleri var. Bu arada benim önceki yazımda işaret ettiğim uyarılar da mevcut. Aşağıda bir avukat dostumuzun teklifi ile benim teklifimi vereceğim. Önce şunu ifade etmeyi önemsiyorum:
Müslümanlar başörtüsü yasağının kaldırılmasını isterken bunu, genel olarak hak ve özgürlükler çerçevesinde (yani örtünme veya açılmanın, belli bir kıyafeti kullanmanın tamamen kişinin özgür iradesine ait bir mesele ve bir hak olduğundan yola çıkarak) istemiyorlar, örtünmenin Allah emri ve bir din ödevi olduğuna inandıkları için örtünüyor ve yasağa da karşı çıkıyorlar. Kıyafet tercihi hakkı değişebilir, ama tesettürün farz olduğuna inanan Müslümanların bu inançları değişmez.
Yasağın kaldırılması talebinin laik/seküler hukuktaki meşruiyet temeli ise din özgürlüğü olmalıdır.
Altına imza attığımız ve bizi bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde “eğitim hakkı” ve “din özgürlüğü” şöyle düzenlenmiştir:
“Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir.”
AİHS''ye 349 HS''ye Ek Protokol
“Madde 9 Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü : 1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir. 2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir”
TC yasaları bu sözleşmeye aykırı olamayacağına göre, dini sembol bile olsa başörtüsünü -okullarda veya devlet dairelerinde- yasaklamak yukarıdaki maddelere aykırıdır. AİHM''nin kararı, üniversitelerin bazılarında, belli düşüncelerle yasaklamanın sözleşmeye aykırı olmadığı şeklindedir; bu karar, bütün üniversitelerde yasaklanmasını ve böylece eğitim hakkının engellenmesini içeremez.
Benim teklifim şudur:
Yukarıdaki maddelere atıf yapılarak “Türkiye''yi bağlayan insan hakları belgelerinde ifade edilen “din özgürlüğü” hakkının uygulanması çerçevesine giren davranışlar ve uygulamalar laikliğe aykırı olarak yorumlanamaz. Hakların yasa ile kısıtlanması maddesi, eğitim hakkını engelleyecek şekilde uygulanamaz”
Araştırmalar Derneği Onursal Başkanı Avukat Yakup ERİKEL de doğrudan başörtüsünü zikrederek Anayasa''nın 13.maddesinin şu şekilde düzenlenmesini teklif ediyor:
Madde 13. – (değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa''nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa''nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Başörtüsü takmak laikliğe aykırılık oluşturmaz
Bilimin siyasete alet edilmesi
00:0031/01/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üniversitelerde başörtü yasağının kaldırılması konusu bir tv. kanalında tartışılıyor. Haberci, bir anayasa profesörüne karşı bir deprem profesörünü çağırmış, -kendisi bu konuların bilimini yapmadığı halde- “bilim adına” konuşacakmış.
Ve konuşmaya başladı, özetle şöyle dedi:
“Başörtüsü serbest bırakılamaz, biz üniversitede öğrencilere, Kur''an''da yer alan bilgilerin yanlış olduğunu, evrenin yedi günde yaratılmadığını, insanların Adem ile Havva''dan gelmediklerini, Nuh Tufanı diye bir şeyin olmadığını… öğretiyoruz. Başını örterek gelen öğrenci ''Ben bunları öğrenmem'' demiş oluyor, not alacak kadar öğrenip sonra bir tarafa atacak.”
Bilimi, siyaset ve ideolojiye alet eden bu zatın yukarıdaki sözlerini tahlil ve tenkit edelim:
Kendisi depremle ilgili bir bilim dalına mensup; yani fen ve tabiat bilimi ile uğraşıyor; ne felsefeci ne de sosyal bilimci. Üzerinde konuştuğu konu ise teoloji, eğitim ve sosyal bilimle alakalı. Şu halde bu konuda “bilim adına konuşacak bir bilim adamı” değil.
Evrenin ve insanın yaratılışı veya var oluşu dinin ve felsefenin konusudur; bilimin konusu değildir; yani bilimin kullandığı yöntem ve meşgul olduğu alan bu konuları içine almaz. Evreni Allah''ın yaratmış olması da aklın kesin ilkeleri ile çelişmez. Böyle olsaydı Allah''ın varlığına ve evrenin yaratılmış olduğuna inanan birçok büyük filozofun akılsız olmaları gerekirdi.
Yüksek öğrenim için üniversiteye gelen bir öğrencinin zihninin nötr, bilgi ve inanç dağarcığının boş olması mümkün değildir ve eğitimde böyle bir şart da yoktur. Eğitim ve öğretimin amaçlarından biri de öğrenciyi tenkide, düşünmeye, sorgulamaya yönlendirmektir. Bu yönlendirmede başarı elde edilirse öğrenci, daha önceki bilgi, inanç ve kanaatlerini de sorgular.
İslam''ın ilmini yapanlar asırlarca önce şu kuralı kullanmışlardır: “Akıl evvel, nas müevveldir”. Yani aklın ilkeleri ile nas çelişir gibi gözüküyorsa aklın ilkeleri esas alınır ve nas (ayet, hadis) buna göre tevil edilir; yani yorumlanır.
Depremci profesörün ileri sürdüğü örnekler şu ana kadar “bilimle” çatışmış değildir. Yaratılışa karşı ileri sürülen evrim teorisi bir bilim kanunu değil, bir teoridir. Bilim, Nuh Tufanı için “olmuştur veya olmamıştır” diyemez. Bu Tufan''ın Kur''an''daki anlatımı akıl ve ilimle çatışmaz. Eğer çelişir gibi bir durum olsaydı mümin, akla ve bilime rağmen belli bir anlayış ve inanışta ısrar etmeyecek, dini metinlere dayalı inancını, akıl ve bilimin kesin sonuçlarına paralel kılan bir yorumu benimseyecekti. Evrenin yedi günde yaratılışının, dünya için söz konusu olan 24 saatlik yedi günle alakası yoktur. Yaratmanın birbiri ile ilgili yedi evre ve belli bir süre içinde olduğu ifade edilmektedir.
Ben hayatım boyunca bu yolda önemli bir tecrübe edindim: Bir insanın bilgisi arttıkça tevazuu da artıyor, daha ihtiyatlı konuşuyor, akıl ve bilimin sınırlarının farkında oluyor. Genel veya belli bir konuda bilgisi az olduğu halde konuşanlar ise kesin, iddialı ve yüksek sesle konuşuyorlar; tıpkı boş tenekenin sesinin fazla çıkması gibi.
Yoksulluk zenginlerin de meselesidir
00:001/02/2008, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah (rızası, emri) yolunda harcama yapın, ellerinizle (bilerek) kendinizi tehlikeye atmayın, yaptığınızı güzel ve tam yapın, Allah işte böyle yapanları sever" (Bakara: 2/195).
Bu âyette "Allah yolunda harcama yapmak" ile "bilerek kendisini tehlikeye atmak" arasında bir ilgi kuruluyor; yani Allah''ın "şuralara verin, şuralara harcayın" dediği alanlara zenginler, imkanı olanlar vermezse kendilerini tehlikeye atmış oluyorlar.
Bu tehlike nedir?
Bu tehlike, yoksulluk ve açlığın yaygın hale gelmesi sonunda yoksulların servet düşmanı olmaları, zenginlere ve devlete karşı kötü duygular beslemeleri, fırsat bulduklarında onlara kötülük yapmalarıdır.
Şu halde bir ülkede yoksulluk varsa bunun çaresini bulmak ve herkese insanca (normal, temel ihtiyaçları sağlanmış) bir hayat temin etmek hem devletin hem de varlıklı kesimin meselesidir, vazifesidir.
Aşağıda –başınızı ağrıtsa da okumanız gereken- bir istatistik bilgi var. Bunu okuyup, başta zekat olmak üzere gereken yardımları yaparak yoksulluğu tahammül edilir boyutlara getirmezsek bunun sonucuna, dünyada ve ahirette katlanmamız oldukça acılı olur.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2006 yılı itibarıyla Türkiye''de 539 bin kişi açlık sınırının, 12 milyon 930 bin kişinin de yoksulluk sınırının altında yaşadığını açıkladı. Bu konudaki olumlu haber ise aç ve yoksul sayısının her yıl giderek azalıyor olması. TÜİK, 2002 yılından beri gerçekleştirdiği ''Yoksulluk Çalışması''nın 2006 yılı sonuçlarını açıkladı. TÜİK 2006 yılı için dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırını 205 YTL, aylık yoksulluk sınırını ise 549 YTL olarak hesapladı. Aylık geliri 205 YTL''nin altındaki dört kişilik aile mutlak açlık sınırında, 549 YTL''nin altındaki ailelerin ise yoksulluk sınırının altında olduğu anlamına geliyor.
Açlık sınırının altındaki kişi sayısı 2005''te 623 bin, 2004''te 909 bin, 2003''te 894 bin ve 2002 yılında da 926 bindi. Yoksul kişi sayısı ise en yüksek noktaya 2003 yılında ulaştı. 2002''de 18 milyon 441 bin olan yoksulluk sınırının altındaki kişi sayısı 2003''te 19 milyon 458 bin, 2004''te 17 milyon 991 bin, 2005 yılında da 14 milyon 681 bin oldu.
TÜİK''in istatistiklerine göre, 2006 yılı itibarıyla Türkiye''deki 539 bin aç insanın 18 bini kentlerde, 521 bini ise kırsal kesimde yaşıyor. Türkiye genelindeki 12 milyon 930 bin yoksulun ise 4 milyon 225 bini kentlerde, 8 milyon 706 bini de kırsal kesimde yaşamını sürdürüyor. 2006 yılında açlık sınırının altında yaşayan insan sayısı kentlerde 284 bin, kırsal kesimde ise 339 bin kişi seviyesinde bulunuyordu. Kentlerdeki aç nüfus azalırken, kırsal kesimde artış yaşanması, açlık sınırının altındaki nüfusun kırsal kesime göç ettiği şeklinde yorumlandı. Yoksul sayısı ise kentlerde kırsal kesimden daha hızlı azaldı. 2005 yılında yoksulların 5 milyon 687 bini kentlerde, 8 milyon 994 bini de kırsal kesimde yaşıyordu.
Okuryazar olmayanlarda yoksulluk oranı yüzde 33.71 olurken, ilkokul mezunlarında bu oran yüzde 14.19, lise ve dengi meslek okulları mezunlarında yüzde 5.2, yüksekokul, fakülte ve üstü mezuniyetlere sahip fertlerde yüzde 1.01 oldu.
TÜİK 2006 yılı için dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 205 YTL, yoksulluk sınırını da 549 YTL olarak belirlerken, Türk-İş 2007 yılı aralık ayı itibarıyla açlık sınırını 688.5 YTL, yoksulluk sınırını da 2 bin 241 YTL olarak hesapladı.
Bilim ve din
00:003/02/2008, Pazar
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinin inanç, ibadet ve ahlak bölümleri, Rönesans ve özellikle on yedinci asırdan sonraki bilim devriminden sonra Batı''da hakim olan bilim çerçevesine girmez ve bu bilimin inceleme konusu olmaz, olamaz. Çünkü bu bilimin günümüzde ansiklopedilere giren tarifi şöyledir:
1. Her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabasıdır.
2. Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır.
Bilimsel araştırma yöntemi; sorunu belirleme, gözlem, hipotez, teori ve kanuna ulaşma gibi çeşitli evrelerden oluşur.
"Bilim" kelimesi ile genelde pozitif bilimler kastedilmektedir. Bu da doğa ve toplumsal bilimler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Doğa bilimleri de fiziki ve biyolojik olmak üzere ikiye ayrılabilir. Fiziki bilimler cansız varlıkları incelerken, biyolojik bilimler canlıları konu alır. Toplumsal bilimler toplum içinde yaşayan insanları her yönüyle inceler.
Bu açıklamadan anlaşılacağı gibi "pozitif bilim"in alanı tabiattır (maddedir, maddi varlıklardır) ve başlıca yöntemi de "deney, gözlem ve akıl yürütme"dir.
Dinin inanç kısmında Allah, vahiy, melekler, yaratma, ölümden sonraki dönem… vardır.
İbadet kısmında belli niyet ve davranışlarla Allah''ın rızasına ermek vardır.
Ahlak kısmında akla ters düşmemekle birlikte onu aşabilen emirler, yasaklar, erdem ve erdemsizlik tanımları vardır.
Bütün bunlar gözlem ve deney yoluyla anlaşılamaz, icat ve keşfedilemez.
Doğru ve güvenilir bir insan peygamber olduğunu söyler, mucizeler gösterir, akla aykırı gelmeyen, insan tabiatı ve menfaatine ters düşmeyen, tutarlı bir takım sözler söyler, buyruklarda bulunur ve bunları vahiy yoluyla Allah''tan aldığını ifade eder. İnsanlar akıllarını kullanarak (laboratuarda inceleyerek değil) peygamberin doğru söylediği kanatine ulaşırlarsa ona iman ederler. Bundan sonra vahiy yoluyla gelen bütün bilgiler müminlere göre -görmeseler, deneyemeseler de- gerçektir, haktır, onlara uygun davranmak gereklidir.
Rönesans ve Batı bilim devriminden önceki bilim anlayışı ile Doğu bilim anlayışı, çağdaş Batı bilim anlayışından daha geniş ve derindir; insanın sezgi gibi başka bilgi kaynaklarını ile kutsal bilgi kaynaklarını da ihtiva eder.
Bugün biz "İslami ilimler" dediğimiz zaman "dinin vahye dayalı bilgileri" üzerinde yapılan, "aklı, yorum kurallarını, tarihi araştırma yöntemlerini…" kullanan ilim dallarını kast ederiz. İslami ilimlerin içeriği, pozitif bilimlerin kesin verileri ve akıl ile çelişmez, ama onları aşar.
Dini reddeden, dindarlara üniversitede okuma hakkı vermeyen; dini pozitif bilimlere irca ederek ona "beşerin uydurduğu ve yaşadığı bir fenomen" olarak bakan zihniyetler "dinin karşısına bilimi koyan" bağnazlardır, laikçilerdir, bilim istismarcılarıdır.
Fıkıh mezheplerinde örtünme
00:007/02/2008, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İşini bırakıp fıkıhçılığa (fetva vermeye) soyunan Deniz Baykal, bilmeyenlerin kafasını karıştıracak şeyler söylediği için konuyu aşağıda özetlemenin yararlı olacağını düşündüm.
Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan Taberî (ö.310/922), dördüncü asırda yaşayan Ebû Bekri''r-Râzî el-Cessâs (ö.370/980), beşinci asırda yaşayan Şafiî mezhebinden el-Keyâ el-Herrâsî (ö.504/1110), çağdaşı, Mâlikî mezhebinden İbnu''l-Arabî (ö.543/1148) gibi birinci veya ikinci dereceden müçtehit veya mezhebe bağlı âlimlerin, ahkâm âyetleri ile ilgili tefsirleri elimizdedir. Bu tefsirlerde örtünme ile ilgili âyetlerin mânâ ve hükümleri incelenmiş, üzerinde birleşilen noktalar ile ihtilâf edilen hususlar açıkça kaydedilmiştir. Bunlara dayanarak, konunun ne zamandan beri tartışıldığını ve kimin ne dediğini tespit etmek kolaylıkla mümkün bulunmaktadır. Bizim tespitlerimize göre sahabe müfessirlerinden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde “hür, müslüman kadınların el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Nûr ve Ahzâb sûrelerinde yer alan âyetler ile bunları açıklayan hadislerin, “yüz, el ve ayaklar” dışında kalan yerlerin örtülmesi gerektiğini kesin ve bağlayıcı olarak ifade ettiğinde birleşilmiştir. Hiçbir fakîh “Başın veya örtülmesi gereken diğer yerlerin, dünya hayatında faydası bulunduğu için ve âdete dayalı olarak örtülmesi tavsiye edilmiştir, fayda ve âdet değişirse örtülmeyebilir” şeklinde bir görüş ileri sürmemiş, müçtehitler bu konudaki talimatın devamlı ve bağlayıcı olduğunda birleşmişlerdir. Örnek olarak bak. (Taberî, Câmi''u''l-beyân, XVIII, 82 vd.; Cessâs, Ahkâmu''l-Kur''ân, III, 314 vd.)
Namazda örtünme konusuna gelince:
Hanefî mezhebinin muteber kaynaklarından biri olan Bedâiu''s-sanâi'' isimli kitapta müellif Kâsânî (v.587/1191) özetle şöyle der:
Kadının ve erkeğin nerelerini örtmesi gerektiği konusu başkadır (Bu konu kitaplarda başka bir bölümde incelenir), namazda örtünmenin (setr-i avretin) hükmü ve ölçüsü başkadır. Namazda da kadının başı avret (örtülmesi gereken yer) olduğu halde Ebu Hanife ve öğrencisi Muhammed''e göre bir organın (mesela kolun, bacağın, başın) dörtte biri, Ebu Yusuf''a göre yarısı örtülmeden namaz kılınırsa bu namazın yeniden kılınması gerekmez (C. I, s. 544).
Büyük Hanefî fıkıh alimlerinden Serahsî (v. 483/1090) bu hükmün gerekçesini şöyle açıklıyor: Her yerde yeterli ve sağlam elbise bulmak kolay değildir, elbise yırtık veya küçük olabilir ve bu takdirde istemeden bazı yerler namazda açılır (C. I, s. 197).
Kendisi de Mâlikî mezhebinden olan İbn Rüşd (595/1198), mutlak olarak (namazın içinde ve dışında ayırımı söz konusu olmadan) setr-i avretin (örtünmenin) İslâm''daki hükmünü şöyle özetliyor:
“Ulemânın çoğuna göre kadının avret yerleri, elleri ve yüzleri hariç bütün bedenidir. (Geri kalan ulemâdan Ebû Hanîfe ayakları da istisna etmiş, Ebû Bekr b. Abdurrahman ile Ahmed b. Hanbel “bütün bedeni avrettir (örtülmesi gerekir)” içtihadında bulunmuşlardır.”
Şu halde İmam Mâlik de dahil, bütün müçtehitler, kadının elleri, yüzü ve ayakları hariç (bunlarda ihtilâf var) bütün vücudunun avret olduğunda, kapatılması gerektiğinde, bakılmasının caiz olmadığında birleşmiş oluyorlar. İbn Rüşd arkadan başka bir bölüm açıyor ve burada, özellikle namazda setr-i avretin hükmünü anlatıyor ve konumuzla ilgili olarak şu satırlara yer veriyor:
“İmam Mâlik''e göre setr-i avret namazın sünnetlerindendir, diğerlerine göre ise namazın farzlarındandır.”
“Bütün bu müçtehitler, “avret yerleri açık olarak namaz kılan kadının, ister vakit içinde, ister vakit çıktıktan sonra olsun, namazını yeniden kılması gerekiyor” diyorlar; yalnızca İmam Mâlik “vakit çıkmış ise yeniden kılması gerekmez” içtihadını ileri sürüyor.” (Bidâye, I, 89-91)
Başın tamamı kapatıldıktan sonra arkadan sarkan uzun saçların da kapatılmasında -özellikle kırsal bölgede çalışan kadınlar için- zorluk bulunduğundan bazı fıkıhçılar “kadın bunu da kapatmakla yükümlü değildir, ama erkeklerin o saça bakmaları da caiz değildir” demişlerdir.
Buraya kadar özetlediğim doğru bilgi “İslam fıkıh mezheplerinin tanımına göre, nâmahremlere karşı kadının başının tamamının örtülmesi gerektiğini” açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır. Eğer muhalefet lideri mezheplere saygı gösteriyor, müctehidlere itibar ediyorsa -bu yazıyı okuduktan sonra- başörtüsü yasağına karşı çıkması gerekiyor.
Niçin örtünüyoruz?
00:008/02/2008, Cuma
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Genelde örtünmeye, özelde başörtüsüne karşı çıkanların muhalif duruşları için ileri sürdükleri sebepler arasında, "İslam''ın erkekleri incitici değerlendirdiği, onları kadın karşısında zayıf, cinsel arzusuna yenilen, fırsat bulunca kadını taciz etmesi muhakkak olan ham insanlar" olarak nitelediği anlayışı (zannı, yorumu) da var.
Bir iki yazıda bu itirazı ele alıp değerlendirmek istiyorum.
Önce bazı alıntılar yapayım:
Hakkı Devrim (Radikal, 5. 2.2008): "Dinimizin kadın saçıyla alıp veremediği nedir, ben de hep merak ederim doğrusu. Erkeklerin gerekmezken cinsellikle ilgilenmesini önleme endişesini, hele İslam''ın da doğduğu sıcak iklimde anlayıp haklı bulmak zor olmasa gerektir. Müminler mazur görsün, ben, kadını güzelleştiren niteliğine rağmen, saçların erkeği nasıl olup da tahrik ettiğine akıl erdiremeyen gafillerden biriyim."
İsmet Barkan (3 Şubat 2008, Radikal): "Kadınlara vücutlarının bazı bölümlerini örtmelerini emreden veya tavsiye eden ayet, kadın vücudunun erkek bakışından korunması, tahrik olacak erkeklerin kadınları taciz etmesinin önüne geçilmesi için gelmiş. Eğer dinin mesajı evrenselse, ben de o evren içinde kalan bir erkek olarak bu mesaji anlamakta güçlük çekiyorum; çünkü mesaj benim algıma göre kadınlardan çok erkekleri ilgilendiriyor".
Prof. Dr. Aysel Ekşi (Radikal, 6.2.2008): "Üniversitede okuyan erkek öğrenciler ve öğretim üyeleri, başı açık kız arkadaş ve öğrencileri karşısında kendilerini tutmakta çok mu zorlanacaklar ki birileri kızların tesettüre girmesinde ısrar ediyor? Bu, Türk gençlerinin ve bütünüyle erkeklerimizin iradesiz ve saldırgan olduğunu savunmak demek değil mi?"
Son alıntıyı yaptığım yazar bir psikiyatri profesörü olduğu için gelecek yazıda ondan daha başka cümleler alıp tenkit edeceğim. Şimdilik bunlarla yetinip dindar olmadığı halde farklı düşünen bir başka bayan yazarın şu cümlelerine dikkat çekeceğim.
Tuğçe Baran (24 Ocak 2008 Vatan): "Meksika''nın başkenti Mexiko City''de meydana gelen taciz olayları ve şikayetler sonucu belediye çareyi "kadınlara özel" otobüsleri devreye sokmakta bulmuş. Ayrıca metro sisteminde yoğun saatlerde trenlerin ilk üç vagonuna sadece kadınlar binebiliyormuş. Zira polis istatistiklerine göre şehirlerde yaşanan tecavüz, cinsel taciz ve kötü muamele vakalarının yüzde 14''ü toplu taşıma araçlarında gerçekleşmiş. (Radikal, 22 Ocak 2008) Mesele sadece ve sadece Müslümanlıkla bağlantılı değil gördüğünüz gibi. Mesele erkeklerin kıroluğu, görmemişliği, edepsizliği, bir arada yaşamayı bilmemesi ve bunlardan kadının kendini korumaya çalışması.
Bu servis bizde mesela İstanbul''da yapılsa nasıl bir kıyamet kopardı düşünmek bile istemiyorum. Gericilik, dincilik, ortaçağ zihniyeti, şeriatçılık, anti laiklik... Kadın ve erkeğin ayrı ayrı yaşamasına taraf değilim. Asla ve kata böyle bir düşüncem yok, olamaz da. Karma bir toplumsal hayatımız olduğu için mutluyum. Fakat açık söylemek gerekirse zaman zaman "onlardan" ayrılmayı hakikaten çok istiyorum."
Tuğçe Hanım''ın yazısı da bundan ibret değil.
Hem alıntılara hem de benim tahlil ve tenkidime gelecek yazıda devam edelim.
Niçin Örtünüyoruz? (2)
00:0010/02/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"İslam, kadınların başlarını örtmelerini istiyor, bunun sebebi kadın saçını gören erkeklerin tahrik olmaları ve kadınları taciz etmeleri imiş" diyen ve bu gerekçeyi erkekler için aşağılayıcı bulan yazarlar (önceki yazıda bir iki örnek vermiştim) niçin zahmet edip de "örtünmeyi emreden ayetlerin meallerini bir okuyuvermezler" şaşarım. Bu mealleri okusalardı –kasten saptırma yoluna gitmedikçe- o sözleri söylemeleri mümkün olmayacak, boşuna laf edip insanların da kafalarını karıştırmayacaklardı.
Onlara yardım olsun diye Nur suresinde geçen o iki ayetin meallerini veriyorum:
"30. Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır. 31. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, hizmetlerinde bulunan köleler ve câriyeler, cinsel arzu taşımayan, ailede barınan erkekler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah''a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!"
Şimdi bu ayetlere bakarak "saç erkekleri tahrik ettiği ve tacize kışkırttığı için örtülmesi emredilmiştir" iddiasını cevaplandıralım:
1. Gözleri haramdan sakınmak ve iffeti korumak emri, neredeyse kelime kelime aynı olan iki cümlede eşit bir üslup içinde hem kadınlara hem de erkeklere emredilmiştir (Yani zinadan uzak kalma ve iffeti koruma emri her iki cinse eşit olarak yöneliktir ve açılmalar, davranışlar hangi etkiyi yapacaksa iki cinse de yapacaktır, yalnızca erkeklere değil).
2. Bu ayetlerde olsun başka ayetlerde olsun kadın saçının erkeği tahrik edeceği ve kadınları tacize kışkırtacağı asla ifade edilmemiştir. Ahzâb suresindeki ayet (3/59), saçı örtmekle değil -tarihi bir gereklilik olarak- hür kadınların cariyelerden ayrılması, tanınması ve taciz edilmemelerini sağlayacak belli bir dış giysi kullanmakla ilgilidir.
3. Ayetlere göre her iki cins de iffetlerini korumak, adım adım zinaya doğru gitmemek için daha baştan tedbir alacaklar, örtünmeden dikkat çekmeye, süslenmeden teşhire, -başka ayet ve hadislerde daha açıkça zikredildiği üzere- ses tonundan ifade biçimine, uygun ortamlarda başbaşa kalmaktan (halvet) içli dışlı yaşamaya (ihtilat) kadar bütün davranışlarında iffeti korumak için sınırlara dikkat edecek, birbirlerine yardımcı olacaklardır.
Ayetlere göre, örtünme emrini yalnızca erkeklerin üzerlerine almaları ve bundan alınmaları için hiçbir sebep yoktur.
Ayetlerin (İslam''ın örtünme emrinin) belli bir tarihin sosyal ve kültürel şartlarına mı, yoksa insanın yapısına ve dolayısıyla bütün zamanlara mı ait olduğunu belirlemek için şu sorular üzerinde düşünmenin faydalı olacağını umuyorum:
1. İnsanların kültür ve medeniyetleri değişince biyolojik ve psikolojik temel yapıları da değişiyor, artık kadınlar erkeklere, erkekler de kadınlara duvara bakar gibi mi bakıyorlar?
2. Çağdaş insanlar, araya sınır koymadan işte, yolda, eğlencede, okulda, hukuk ve ahlak sınırlarını da aşarak- cinsel çerçeve içinde ilişki kurmuyorlar plajda, havuzda… birlikte yaşadıkları karşı cins ile -adını aşk koyarak, bazen mi? Bu durumlar -İslam''a göre haram olan- ilişkiyi kolaylaştırmıyor mu?
3. Dün ve bugün kılık kıyafet, giyinme ve açılmanın "rüküş, estetik, erotik ve pornografik" çeşitleri var mı, yok mu?
4. Kadınlar ve erkekler açıldıkça, erotik vb. davranışlar sergiledikçe karşı cinsin daha fazla ilgilerini çekmiyorlarsa reklamlarda niçin hep bunlar kullanılıyor?
5. Tacize ve zinaya tahrik bakımından kadınların ve erkeklerin her tür giyim ve davranışları birbirine eşit mi?
6. Bir din zinanın her çeşidini büyük haramlardan sayıyor ve kesinlikle yasaklıyorsa, daha baştan insanları zinaya teşvik eden, zinayı kolaylaştıran giyim kuşam ve davranışları yasaklaması makul değil midir?
7. Tahrik bakımından, kızlara ve kadınlara, her türlü ilişki içinde doymuş insanlarla, inancı ve ahlak anlayışı sebebiyle sınırlara riayet ederek yaşayan (ve bunu kulluğun icabı bildiği için mutsuz da olmayan) insanlar eşit midirler?
Siz bu sorular üzerinde düşünürken ben bir bağlama cümlesi yazayım:
Farklı inanan ve yaşayanlar, herkesi kendilerine benzetmek yerine farklı olanı anlamaya çalışmalı, antipatiye empatiyi tercih etmelidirler.
(Devam edeceğim).
Niçin Örtünüyoruz? (3)
00:0014/02/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tahrik bütün zaman, mekan ve şahıslar için aynı sebeplere dayanmaz ve aynı sonuçları doğurmaz. İslam''ın örtünme emri yalnız kadınlara ait değildir; erkekler de belli yerlerini örterler ve her iki cins, hem kedilerinin hem de başkalarının iffetlerini korumak için -en azından karşı tarafı tahrik edecek davranış ve giyinme biçiminden uzak durarak- gayret ederler. İslam''da örtünmenin özet olarak gerekçesi budur. Bunu anlamakta güçlük çekenlerin din, kültür ve medeniyetleri farklıdır; bu sebeple de anlamamaları tabiidir. Bu takdirde “anlamayı bırak, karşılıklı olarak tahammül etmeye bak” demek gerekir.
Şimdi başörtüsüne karşı olanların anlayış ve tahammüllerine bakmaya devam edelim. Psikiyatr Prof. Ekşi bakın ne diyor:
“İhsan Doğramacı''nın YÖK Başkanlığı döneminde türbanla üniversiteye giriş bir yasaklanır gibi oldu, bir gevşetildi. Bu sırada siyah çarşaf ve siyah peçeli, siyah çorap, siyah eldivenli üniversiteli kızlar gruplar halinde İstanbul sokaklarında dolaşmaya başladı. Marmara Üniversitesi''nden bir öğretim üyesi, böyle dolaşmanın bir ''rayici'' olduğunu, bu kızların 1000 dolar kazandığını, 10 kızın çarşaf giymesini başaranlara da bir otomobil verildiğini anlatmıştı.”
Bir bilim insanı bu asparagas habere inanır ve bunu ilmi bir yazıda gerçekmiş gibi kullanırsa ona bir diyeceğimiz kalmaz.
Ve devam ediyor:
“Bütün bunlar ülkemizde yaşandı. Psikoloji diliyle konuşursak, gençlik dönemi, kişiliğin kesin şeklini almakta olduğu önemli bir dönemdir. Eğer bir kız, hangi nedenle olursa olsun, tüm gençlik yıllarında örtünürse, örtünmeyi kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak benimseyecektir. Üniversite bitiminde kamuda çalışmayı veya üniversitede öğretim üyesi olmayı isteyen bir kızdan artık tesettürden sıyrılmasını bekleyemeyiz. Üniversite yıllarında kapanmak, kapanmayı desteklemek ve özendirmek bu nedenle çok karamsar bir tablo çıkarıyor önümüze.”
İnsan hakları belgeleri ve demokratik anayasalar, reşid oluncaya kadar çocuklarına, ana babaların, kendi inançlarına uygun eğitim ve öğretim yaptırma hakkını tanıyor. Bu sebeple dinsiz olan çocuklarını dinsiz, dindar olan da dindar yetiştirmek için çaba gösteriyor. Ben de aynen bu psikiyatr gibi itiraz ve şikayet ederek şöyle diyebilirim: “Eğer bir kız, hangi nedenle olursa olsun, tüm gençlik yıllarında dinden uzak, başı açık olursa (ona böyle bir eğitim verilirse bunu) kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak benimseyecektir…” Peki birilerinin dinden uzak yetiştirme hakkı oluyor da diğerlerinin dindar yetiştirme hakkı niçin olmuyor?
Ve devam ediyor:
“Üstelik bir kere İslami giyim başlayınca, tıpkı Fas, Malezya, Cezayir, Afganistan, Endonezya ve İran''da olduğu gibi bunun durdurulamayacağının, hem kadının hem erkeğin tüm yaşam biçiminin yavaş yavaş değişeceğinin bilincinde olan büyük bir öğretim üyesi ve öğrenci kesimi var. Türkiye''nin geleceği açısından bu tehdidin farkında olan bir öğretim üyesinin tesettürlü öğrenci karşısında duygularına ve öfkesine hâkim olabilmesi kolay değildir, kısaca öğrenci ile öğretim üyesi karşı karşıya gelecek, öğrenci iki kampa ayrılacaktır.”
Sayın Ekşi dindarlığı tarif ediyor ve bunun tahammül edilemez olduğunu söylüyor. Evet dindarlık tam da budur: İman ve ibadet, haram-helal çizgisine riayet ederek yaşamayı, böyle yaşama hayatın bütününde dindar olmayı davet eder. Buna niçin itiraz ediliyor ve ne hakla engellemek isteniyor. Birileri açık saçık, geleneğimize göre ahlaksızlık sayılan bazı davranışlarla toplum içinde yaşıyor, dindarlar bunlara tahammül ediyorlar, laikçiler niçin farklılara tahammül edemiyorlar? Bu durumda kim uygar, kim ilkel ve gerici oluyor?
Türkiye''de yıllarca örtünen ve örtünmeyen öğrenciler, namazını kılan ve kılmayan, orucunu tutan ve tutmayan vatandaşlar yan yana yaşadılar; araya tahrikler, provokasyonlar, fitne ve fesatlar sokulmadıkça bu durum ne kaosa sebep oldu ne de kamplaşmaya!
Kadınlar da farklı
00:0015/02/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadınlarla erkekler beyin kimyasından fizik güce, biyolojik yapıdan fonksiyonlara kadar çok farklı iki cins oldukları gibi her bir cins de kendi aralarında önemli farklar taşıyorlar. Hukuk ve insanlık değeri bakımından eşit olan bu iki cinsi her bakımlardan eşit ilan etmenin manası yoktur. Allah bu iki cinsi, birbirini tamamlasınlar diye böyle farklı yaratmıştır ve iyi ki böyle olmuştur.
Çağdaşlık adına yazan, çizen, konuşan bayanlar yanında yine çağdaş, yine dindar olmayan, ama farklı bakan, farklı konuşan kadınlarımız da var. Aşağıya Vatan''daki yazısından (24 1. 2008) genişçe bir alıntı yapacağım Tuğçe Baran da bunlardan biri.
"Kadın ve erkeğin ayrı ayrı yaşamasına taraf değilim. Asla ve kata böyle bir düşüncem yok, olamaz da. Karma bir toplumsal hayatımız olduğu için mutluyum. Fakat açık söylemek gerekirse zaman zaman "onlardan" ayrılmayı hakikaten çok istiyorum.
"Etrafımda erkekler olmadan yapmak istediğim bazı şeyler var. Ve ne yazık ki Avrupai olacağız, aman eski harem-selamlık geleneğimizi sürdürmeyeceğiz, maazallah gerici görünmeyeceğiz diye gereğinden fazla karma olduğumuzu, dinle uzaktan yakından olmayan (veya da olan, önemli değil) bir takım nedenlerden dolayı "ayrı" kalma hakkımızı kullanamadığımızı, talep edemediğimizi hatta ifade BİLE edemediğimizi düşünüyorum.
"Kim olarak? Modern, laik, Avrupai vs vs bir kadın olarak.
Ben mesela erkeklerle bir arada spor yapmaktan, bilhassa da yüzmekten hoşlanmayan bir kadınım. Oramı buramı, benim görmesini istediğim insan dışında, kimsenin görmesini istemiyorum. Olamaz mı? Yok mu böyle hakkım? Bunun dinle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Zira dindar bir insan değilim. Sadece istemiyorum. Nokta. Vücut benim!...
"En ağır cinsel tacizlere otobüslerde uğramış biri olarak açıkçası kadınlara ait ayrı bir otobüs fikri de bana hiç fena gelmedi. İsteyen biner istemeyen binmez…
"Ama yapamıyorum. Kızanlar çok kibar, çok efendi, çok medeni olabilir. Ancak üzülerek söylemem gerek ki yurdumuzdaki (ve anlaşıldığı üzere Meksika''daki) erkeklerin büyük bir çoğunluğu tahmin edemeyeceğiniz kadar edepsiz. Zorla ayrılmayalım ama zorla da birleştirilmeyelim. Kadınlara ait bazı yerlerin, saatlerin olması da o kadar acayip gelmemeli. Bunu isteyip de dile getiremeyen o kadar çok dinci hatta dindar hatta hatta inançlı bile OLMAYAN kadın tanıyorum ki."
Eksik veya şartlanmış beyin ürünü bilgilerini kullanarak kızlarımızı zorla açmak isteyen laikçilere malzeme devşirmekle meşgul olan bazı ilahiyat hocalarının bu yazıyı beğenmeyecekleri tabiidir.
17. Madde"ye dokunmayın
00:0017/02/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Günlerdir iyi niyetli yazarlar uyarıyorlar: Aman 17. madde ile ilgili bir değişiklik yapmayın, hele hele başörtüsünün nasıl bağlanacağını kanunla belirleme yoluna gitmeyin; bu hem ele aleme karşı bir laiklik, hürriyet ve demokrasi ayıbı olur, hem de anayasa mahkemesi bozma kararı alabilir ve bu karar, başörtüsünün yine yasaklandığı şeklinde yorumlanır, başa döneriz, ettiğiniz hayır şerre dönüşür, kaşıkla verdiğinizi sapıyla çıkarıp geri almış olursunuz…
İyi niyetle yasağın kalkmasına destek veren MHP''nin bu konuda ısrar etmesini beklemiyoruz. Daha önce böyle bir mutabakata varılmış olabilir, ama maksat yasağın kalkması ise, maksada ters düşecek bir değişiklikte ısrar etmenin manası kalmaz, hatta bu ısrar farklı bir manayı ima eder.
Eğer üniversiteli öğrenciye yakışmadığı düşünülen çarşaf, şalvar gibi giysilerin engellenmesi isteniyorsa bu amaca, YÖK''ün alacağı kararlar ve yapılacak yönetmeliklerle pekala ulaşılabilir.
Bilindiği gibi Anayasanın 10. Maddesi değiştikten sonra şöyle olmuştur:
“Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”
42. Maddesinin değiştikten sonraki hali ise şöyledir:
“1. fıkra: Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.
2. fıkra: Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
7. fıkra (Ek fıkra): Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.”
Bu değişikliklerden sonra, “başörtüsünü zikrederek (adını anarak) yasaklayan” bir kanun çıkmadıkça üniverstelerde başörtüsü yasaklanamaz.
Ek 17. maddeye gelelim:
25.10.1990 tarih ve 3670 sayılı kanunun 12''nci maddesiyle eklenen YÖK Yasası''nın ek 17. maddesinde, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” ifadesi yer alıyor.
Bu madde başörtüsünü yasaklamıyor ki değiştirilsin. İfade apaçık: “Başörtüsünü yasaklayan bir kanun yoksa yasak da yok” diyor.
Bazı yazarların takıldıkları Anayasa mahkemesinin gerekçe/yorumu da yasaklamak için yeterli ve geçerli değildir. Çünkü bu yorum, belli şartlarda başörtüsünün laikliğe aykırı olduğunu ifade ediyor. Mahkemenin bir şey için “laikliğe aykırı” demesi, o şeyin yasak olması sonucunu doğurmaz; bunun için yasamanın kanun çıkarması gerekir.
Tekrar ediyorum: Yasaklayan (yorum ve gerekçe değil) kanun varsa yasak da vardır, kanun yoksa yasak da yoktur.
17. maddeyi değiştirip başörtüsünü tarif etmek “yasaklamak için kanun çıkarmak” demektir.
Mescid-i Aksâ hepimizin
00:0021/02/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konu ile ilgili görüşmeler yapmak için İstanbul''a gelmiş bulunan "Mescid-i Aksâ ve Mukaddesatını Muhafaza Vakfı''nın Başkanı" Şeyh Raid Salah''ı, 1995 yılında Filistin ve İsrail''e yaptığımız bir seyahatte tanımıştık. O günlerde kendisi, İsrail egemenliğindeki bölgede bulunan Ummu''l-fahm şehrinin belediye başkanı idi.
Şeyh Râid SALAH, Filistin''in 1948''de işgal edilmiş bölgesindeki Filistinliler arasında faaliyetini sürdüren ve Hamas gibi Müslüman Kardeşler cemaatinin bir kolu durumunda olan İslâmî Hareket''in lideridir. Yıllarca İsrail zindanlarında kalıp tüm baskılara rağmen geri adım atmayan nadir insanlardan biridir. Bilgisine, güzel ahlakına, zekasına, tükenmez gayretine bizzat şahid olduk.
Şimdilerde "Mescid-i Aksâ''nın altındaki kazılar yüzünden varlığının tehdit altında olduğunu" kamuoyuna duyurduğu için İsrail tarafından ''sakıncalı ve tehlikeli'' ilan edilen Salah, basınımıza yaptığı açıklamada şunları söylüyor:
"İşgal devleti Mescid-i Aksâ''da gerekli onarımın yapılmasına engel oluyor, bunun yanı sıra yetmişli yıllardan beri mabedin altında kazı yapıyor… Kudüs ve Mescid-i Aksâ tüm Müslümanların ve insanlığın ortak değeridir. Kudüs tehlike altında, Kudüs''teki kültürel varlığımızı korumak ve buradaki mevcudiyetimizi devam ettirebilmek için İslam dünyasının desteğine ihtiyacımız var. Kudüs için bir fon oluşturabilir, Müslüman işadamları Kudüs''e yatırım yaparak ekonomik destek olabilirler.
"Mescid-i Aksâ''nın yıkılmasında en önemli rolü Mağripliler Kapısı oynayacak. Kapı, İsrail kullanılmasına izin vermediği için uzun süredir kapalı ve bakımsız. Kapının kenarındaki surlar bakımsızlık ve kazılar sebebiyle yıkıldı. İsrail burayı yeniden yapma bahanesi ile hafriyat başlattı. Şimdi kapıya, üzerinde buldozerlerin bile çalışabileceği, tankların girebileceği genişlik ve sağlamlıkta köprü inşa ediyorlar. Buldozerler Mescid-i Aksâ''nın içine kadar girebilecek. Mescid-i Aksâ ile Kubbetü ''s- Sahra arasındaki ağaçlık alana Hz. Süleyman heykelini (mabedini) inşa edecekler."
"Sadece Kudüs ve çevresinde tahrip edilen, yıkılan, kumarhane ve gece kulübüne çevrilen cami sayısı 1200 civarındadır".
Kanal 7''den Sefer Turan vasıtasıyla irtibat kurulabilir. Bütün hamiyet sahibi Müslümanların, lider Salah''ı dinlemeleri, ellerinden gelen ne varsa yapmaları farzdır. Birileri bunu yapmazsa hepimiz sorumlu oluruz.
Seyahat esnasında hislendikçe şiir yazmıştım. O şiirlerden birkaç parçayı sizlerle paylaşacağım:
Kudüs İslam harîmi onu çiğnetme kurda
Mescid-i Aksâ mahzun düşman tünemiş yurda
Ey ümmet-i Muhammed daha ne duruyorsun
Unutma sakın hesap vereceksin huzurda
* * *
Büyük mabet, güzel Aksâ
Boynu bükük, ümmet üzgün
Gözlerimden kanlar aksa
Tam yeridir süzgün, süzgün
Her şey bozuk, nemiz düzgün
* * *
Dünyanın düzeni onlara yarar
Fırsat elverince Aksâ''yı yıkar
Yerine Süleyman mâbedin kurar
Plan budur hâlâ duracak mısın
Yoksa birliğini kuracak mısın?
Fetvalar arasında
00:0022/02/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizden başörtüsüne kadar birçok konuda ilahiyatçı, muhalefet lideri, sosyal bilim profesörü, sanatçı, boyacı… her tabakadan ve meslekten adamlar fetva veriyorlar; “Bu caizdir, bu değildir, bu Kur''an''da, İslam''da vardır, bu yoktur…” diyorlar. Halkın kafası karışıyor, kime inanacaklarını şaşıranlar oluyor, bize yazarak, ulaşarak “Bu işe bir çare bulun” diyenler çıkıyor.
Bu yazıda önce dinde fetva verebilmek ve Kur''an''ı yorumlayabilmek için nasıl bir donanıma ihtiyaç bulunduğunu özetle anlatacak, sonra da aynı konuda farklı fetvalar karşısında yükümlünün nasıl davranması gerektiğini açıklayacağım.
Kur''an vahyedilirken buna muhatap olan Müslümanlar (sahâbe), vahiyde kendi kültürleri ve özellikle dilleri esas alındığı halde bazı ayetleri anlamakta güçlük çekiyor ve hemen Allah Resulü''ne (s.a.) başvurarak O''nun açıklamasından yararlanıyorlardı. Peygamberimiz ayrıca uygulamalarıyla da Kur''an''ı açıklamış oluyordu. Bu ilk anlama ve yorumlama faaliyeti aynı zamanda, bütün devirlerde kullanılabilecek bir usulü (metodolojiyi) de vazetmiş oldu. Buna göre Kur''an''ı anlamanın olmazsa olmaz şartları Kur''an dilini, İslam tarihini, dinler tarihini, Hz. Peygamber''in hayatını, yaptıklarını ve söylediklerini bilmek oluyor. Bunları bilmeden, tarihi yok sayarak, eline bir lügat kitabı alıp kelimelerin lügattaki karşılıklarını bularak ve egemen kültürün muhiti içinde Kur''an''ı anlamaya ve yorumlamaya kalkışmak, daha baştan yanılmanın yoluna girmek demektir.
Fetva, amelî (yapıp etmekle ilgili) hayatımızda İslam''ın ne dediğini; neleri farz, vacib, mübah, mekruh ve haram… kıldığını; soru soran, öğrenip uygulamak isteyen kişinin durumuna ve sorusuna göre açıklamaktır. Bunu, ana kaynaklara bakarak yapanlara müctehid, müctehidlerin söylediklerini aktaranlara da mukallid denir.
Müctehid olmayı bırakın, mukallid bile olamayan bir takım kendini bilmezlerin din konusunda hüküm vermeleri, başkalarına yol gösteren açıklamalarda bulunmaları elbette kale alınmamalıdır. Sıradan Müslümanlara bu konuda şunu söylemek yeterli olur: Ekonomi, tıp, saat tamiri gibi konularda bilgi ve yardım almak için ne yapıyorsanız, din konusunda da onu yapın; yani saati saatçiye, din konusunu da din alimine götürün.
Günümüzde “din alimi” kavramı da hayli karışık ve karmaşık bir hal almıştır. “Araştırmacı yazarlar, ilahiyatçı yazarlar, İslamcı yazarlar, ilahiyat profesörleri, Diyanet mensupları, din işleri yüksek kurulu, müftüler, cami hocaları, medrese usulü yetişmiş hocalar…” din alimi olarak kabul edilebiliyor. Sıradan Müslümanların, bunlar arsından seçim yapmaları, en uygununu bulmaları çok zordur. Bu konuda verilebilecek bir ölçüt “din ilimleri tahsil etmiş kimselerin onay ve güvenine mazhar olmak”tır. Çoğunluğun onay ve güvenini kazanmış bir kimseyi bu işte ehil kabul etmek ihtiyatlı bir davranış olur.
Baştan beri bazı konularda, müctehidler (mezhepler) arasında görüş, anlayış, fetva farkları olmuştur. Bu noktada uygun davranış “bir fetvayı herkese dayatmamak, herkesi bir mezhebi uygulamaya mecbur etmemek, ictihada açık alanlarda ortaya çıkan farklı fetva ve uygulamalara meşru olarak bakmak ve farklılığa müsamaha ile yaklaşmak”tır.
Bu usulü bir güncel olaya uygulayalım:
Bana göre konunun uzmanı olmayan bir İlahiyat Profesörü “Başörtüsü''nün Kur''an''da olmadığını, başka birisi Kur''an''da emredilmeyip tavsiye edildiğini, bu sebeple Müslüman kadınların başlarını örtme gibi bir yükümlülüklerinin olmadığın” söylüyor. Bu profesörler ve bunlara güvenenler o fetva ile amel ederler, ama başkalarına bunu dayatamazlar, farklı söyleyenleri kınayamazlar, kendilerine farklı bir değer atfedemezler. Eğer böyle yapılırsa (bu usule riayet edilirse) başörtüsü problem olmaktan çıkar, isteyen (öyle bilen, inanan) örter, istemeyen örtmez.
Çelişkiler Yumağı
00:0024/02/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçen günlerde bir ilahiyat profesörü (emekli ve bayan), "kendisinin de türban sorununun çözülmesi taraftarı olduğunu, ancak bunun "dini gereklilik" denilerek çözülmesini yanlış bulduğunu, bu soruna kız çocukların okutulması, kadın hakları açısından çözüm bulunması gerektiğini" söylemiş. Aşağıda onun, çelişkiler ve yanlışlarla dolu sözlerini gözden ve elden geçireceğim:
"Siz bunu dini gereklilik olarak yasaya, anayasaya koyarsanız, arkasından başka dini sebepler çıkacaktır. 4 hanımla evlilik, kadınların mahkemede şahitlik durumu (bir erkeğe karşı iki kadın), araba kullanamamaları, miras hakkı, cuma tatili gibi uygulamaları ''Bunlar da Allah''ın emri, 1400 senedir böyle uygulanıyor'' diyerek alır kanunlaştırmaya başlarsınız."
Bir ilahiyatçının "aman şeriat gelir" diye feryad etmesi kıyamet alametlerinden olsa gerektir; ama bu ayrı bir bahis.
Sıraladığı örnekler, tam olarak elmalarla armutların toplanması meselesidir.
Bunlardan "miras, mahkemede şahitliğin nisabı" gibi olanları "herkesi bağlayan, inancı ne olursa olsun uygulamaya mecbur kılan" düzenlemelerdir; elbette bunların dine dayandırılması laikliğe aykırı olur ve bunları, "isteyenin örtünmesine izin veren bir düzenleme" ile mukayese etmek heyecan haline mahsus (saygımdan hezeyan demiyorum) bir yanılgıdır.
Diğer örneklere bakalım.
Dört hanımla evlilik İslam''ın, başörtüsü gibi bir emri değildir. Tarihi şartlarda serbest bırakılmıştır, kötüye kullanıldığı takdirde yasaklamaya açıktır.
"Kadınların araba kullanmamaları" konusu Türkiye''de gündeme gelmemiştir, Suudi Arabistan''da bile karar yumuşatılmıştır. Yani konumuzla hiçbir ilgisi yoktur.
Cuma tatili: Cuma günü iş yapmamak, bütün gün tatil yapmak İslam''ın emri ve talebi değildir. Emir, Cuma namazının kılınacağı süre içinde, namaz kılmakla yükümlü olanların başka bir işle meşgul olmamaları ile ilgilidir. Bununla beraber, nasıl Pazar Hristiyanlığın, Cumartesi de Yahudiliğin talebi (gereği) tatil olmuşsa Cuma gününün de Müslümanlar için tatil olmasında yadırganacak bir şey yoktur. Ama böyle bir talep de gündemde değildir.
"İslam, "Atalarınızın yanılmış olabileceğini kabul etmelisiniz" diyor. Hz. Peygamber, İslam''ı Allah''ın birliği üzerine kurunca, o zamanki Araplar, Mekkeliler, ''Biz atalarımızdan böyle gördük değiştirmeyiz'' diyerek putlara da tapmayı sürdürmek istiyorlar. Kuran da onlara karşı, ''Ya atalarınız yanıldıysa'' diyor. Buna "atalar dini" deniyor. Atalar yanlış da yapmış olsa yaptıkları devam ettiriliyor."
Yıllarını İlahiyat hocalığında geçirmiş bir kimsenin yukarıdaki sözleri söymiş olmasına ihtimal bile vermezdim. Ne günlere kalmışız!
1. İslam''ı Hz. Peygamber kurmadı; bunu söyleyenler, İslam''a inanmayan müsteşriklerdir, gayr-i müslimlerdir. ("Bakın tekfir ediyor" demeyin, ben tekfir etmiyorum, müslümanın ağzından çıkan bu sözün ona ait olamayacağını söylüyorum).
2. Müşrikler atalarından gördüklerini devam ettiriyorlar, ataları ise putperest. Müslümanlar Hz. Peygamberden günümüze kadar devam eden örtünme vazifesini, Ku''an''a ve onu açıklayan Peygambere dayandırıyorlar, "Atalarımız" demiyorlar, "Kur''an, Sünnet, bunlara dayalı yorumlar" diyorlar. Bu ikisi birbirine nasıl benzetilir?
3. Kur''an''a, sünnete ve din alimlerinin bu iki kaynağa dayanarak yaptıkları açıklamalara dayanan Müslümanlara "ya yanıldılarsa" diyenler, "Sırf akıllarına, akıllarına da değil heva ve heveslerine, modaya, modernizme dayanarak yaptıkları açıklamalar için "Ya yanıldıksa" sorusunu niçin sormazlar.
(Devam edeceğim.)
Atalar dini
00:0028/02/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Emekli bayan ilahiyat profesörünün başörtüsü yasağı ile ilgili sözlerini eleştiriyorduk.
"Ataların yaptığı iyi bir şeydir, bugünün şartlarına da uygundur, devam ettirirsiniz. Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz. Demek ki herkesin kendi aklını kullanıp düşünmesi lazım. Hiç mi yanılmadı atalarımız? Bunu argüman olarak koyduğunuz zaman bunun karşısında durulmaz."
Müslümanların elinde Allah tarafından vahyedilmiş kitapları (Kur''an-ı kerim) ve önlerinde, Allah tarafından eğitilerek ümmete örnek olarak gönderilmiş peygamberleri (onun söyledikleri ve yaptıkları) var. Müslümanların dini, kendiliklerinden din uydurmuş veya ilahi olan dini bozmuş ataların yaşadığı ve miras bıraktığı din değildir. Müslümanların dini (İslam) Kur''an''a ve Peygamberimizin örnekliğine dayanmaktadır. Müslümanların ataları da dinlerini bu iki kaynaktan alarak öğrenmiş ve öğretmişlerdir.
"Dini kaynaktan alarak öğrenme" işine ictihad denir. Kendileri ictihad edecek kadar alim olmayanlar elbette alim olan atalarının söylediklerine bakacaklar, hatta onlara değil (çünkü bunu da yapamazlar), kendi zamanlarında yaşayan hocalara soracaklardır. Hocalar "Biz Kur''an''a, sünnete bakmayız, bizim için yol gösterici olan müctehid atalarımızın söyledikleridir" derlerse hata etmiş olurlar. Doğrusu hem onların nasıl anladıklarına bakmak, hem de asıl bağlayıcı olan kaynaklara (Kur''a ve sünnete) bakmaktır. Ama bu da ilim ister, ilimsiz olmaz.
Bu genel kaide (usul) açısından meselemize; yani başörtüsünün, daha doğrusu örtünmenin dindeki yerine ve hükmüne gelelim.
"Ama atalarımızın yaptığının bugün artık iyiliği kalmadıysa, aleyhimize sonuçlar ortaya koyuyorsa, onlar hakkında kendimiz düşünmeliyiz." Deniyor.
Atalarımız Kur''an''a ve sünnete bakmışlar, kadınların başlarını da örtmelerinin farz, açmalarının haram olduğu sonucuna varmışlar. Bu konuda ihtilaf da etmemişler; bütün asırlarda "başörtüsünün Kur''an''da ve sünnette var, örtmenin farz olduğunu" söylemişler. Profesöre göre "bu anlayışın iyiliği kalmamış ve aleyhimize sonuçlar doğuruyormuş".
Tabii bu iki hükme de katılmamız mümkün değildir. Başörtüsünün farz olduğuna inanan milyardan fazla müslümana göre baş dahil örtünmek kötü değil, iyidir. Dar görüşlü, dindarlaşma düşmanı, laikçi, hak ve özgürlükleri yalnız kendileri için isteyen bir zümre, ellerindeki gücü kötüye kullanarak başörtüsünü yasaklamasa bundan kimsenin zarar gördüğü de yok. Dinimize göre eğer hayat zorunlu kılıyorsa, zorunluluk ölçüsüne göre haramlar ortadan kalkar. İşi, durumu, imkanları bir yerini açmasını gerekli kılan erkek ve kadın o yerlerini -gerekli olduğu sürece ve miktarda- açar. Şu halde örtünme emri hayatı güç, çekilemez hale getirmez. Ama okuyan bir kızımız başını örttüğü zaman "aklını örtmediği için" bundan bir zarar görmez, sıkıntı da çekmez. Sıkıntı örtmeden değil, bunu yasaklamaktan geliyor. Biz ilahiyatçılara düşen, zalimlerin yanında değil, mazlumların yanında yer almaktır.
Her zaman söylüyorum, bir daha tekrar edeceğim: İslam''da başörtüsü yok diyenler bu düşünce ve inançlarını uyguluyorlar, izin versinler de var diyenler de kendi inanç ve görüşlerini uygulasınlar. Bir yerde dayatma varsa bunun atalara, babalara, analara, devlete ait olması neyi değiştirir?
Sağırlar, dilsizler ve körler
00:0029/02/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Rektörler bütün işlerini bıraktılar başörtüsü yasağının devamı için "cihad" ediyorlar.
Gazete ve televizyonlardaki "vazifeliler" her gün (bir bayan, bir kanalda aylardır) başörtüsü yasağının kaldırılmasına karşı yayın yapıyorlar.
Laik cüppeli fetvacılar başörtüsü yasağının ebediyyen kaldırlamayacağına dair fetvalar veriyor, bu fetvaları gerilerde kalmış anlayış ve kurallarla desteklemeye çalışıyorlar.
Bütün bunları yapanlar ve durmadan yapanlar bir de utanmadan mağdurlara dönüp "Bu ülkenin başka işi yok mu, şehitler var iken hâlâ başörtüsü konuşulur mu" diyorlar.
Gelelim siyasi muhalefete…
Anayasa Mahkemesi''nde iptal ve yürütmeyi durdurma davası açtılar. Gerekçeleri de özetle şöyle:
"Anayasa''nın 2''nci maddesinde belirtilen nitelikleri ve 3''üncü maddesindeki ilkeleri değiştirmeyi öngören veya Anayasa''nın diğer maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak değiştirme amacı güden herhangi bir kanun teklif ve kabul olunamaz.
"Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargıyı, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.
"Anayasa''nın 9''uncu maddesine göre yasama işlemleriyle mahkeme kararları etkisizleştirilemez. Bu yapılırsa kuvvetler ayrılığı ihlal edilmiş olur.
"Değişikliklerin aslında Anayasa Mahkemesi''nin dini amaçlı örtünme ile Anayasa''daki laiklik ilkesi arasında kurmuş olduğu ilintiyi temelsiz bırakmaya, bu ilintinin ifade edildiği Anayasa Mahkemesi kararlarını etkisizleştirmeye yöneldikleri ortadadır. Bu düzenleme ile Anayasa Mahkemesi''nin Anayasa''ya aykırı olduğuna karar verdiği bir kıyafet serbestisinin Anayasa''ya uygun hale getirilmesine çalışılmaktadır. Bunun ise Anayasa''nın 138 ve 153''üncü maddelerine aykırı olmasının yanı sıra, Anayasa''nın başta lâiklik olmak üzere 2''nci maddesinde ifade edilen Cumhuriyet''in niteliklerini başkalaştırmak ve dolaylı biçimde değiştirmek anlamını taşıdığı tartışmasızdır."
Ülkenin ileri gelen hukukçuları (örnek olarak sayın Prof. Dr. Sami Selçuk) ise ortada bir yasağın bulunmadığını, olmayan bir şeyin var sayıldığını, üniversitelerde başörtüsünün (kılık kıyafetin) serbest bırakılmasının laikliğe aykırı değil, laikliğin gereği olduğunu güçlü delillerle ortaya koyuyorlar.
Muhalefetin gerekçeleri içinde bulunan "din" ile ilgili kısım korkunç bir zihniyeti dışa vuruyor. İşte bu yüzden başta CHP olmak üzere aynı yönde yürüyen muhalefetin -halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede- iktidara gelmemesi gerekiyor, gereken de yıllardır oluyor.
Bu korkunç zihniyete göre laik ülkenin hiçbir kanunu din özgürlüğünden söz edemez; ederse rejime aykırı olur.
Peki kendilerine soralım:
Laik demokratik ülkelerin anayasalarında, insan hakları belgelerinde din özgürlüğü düzenlenmiş. Bu maddelerde "inanma ve inanmama, din değiştirme, dini öğretme ve öğrenme, uygulama, cemaatin örgütlenmesi, açık ve gizli olarak ibadet, dindarlığı görünür kılma" serbest bırakılıyor. Bütün bunlar din ile ilgili olduğuna göre (din hürriyeti getiren maddeler olduğuna göre) o belgelerde nasıl yer alıyor?!
Bir ayette Allah, "Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; sağlığa da dönemezler" buyuruyor.
Ben de onlar duysun diye yazmıyorum, durumlarını anlayalım da ona göre vaziyet alalım diye yazıyorum.
Hak ve huzur düşmanları
00:002/03/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din hürriyetini ve okuma hakkını kısıtlamak, bu hakları sahiplerine vermemek için direnenlere, adeta savaş ilan edenlere "hak düşmanları" diyorum. Bu kesim okumuş yazmış, yüksek bürokraside görev almış, akademik unvanlara sahip olmuş, gazete ve televizyonlarda yazma ve konuşma hakkını ve becerisini elde etmiş kimseler arasından daha çok çıktığına göre bu kimseler hem çağdaş, ilerici ve demokrat geçiniyorlar, hem de hakka karşı mücadele veriyorlar; böylece en dehşet verici bir çelişkinin içine düşmüş oluyorlar.
Bu kesimin bir çelişkisi, anlaşılmazlığı ve tutarsızlığı da "muhtemel hak ihlalini engellemek için mevcut hak ihlalini desteklemek" şeklinde ortaya çıkıyor. İddialarına göre üniversitelerde başlarını örtenler çoğalırsa bu durum, başları açık olan kızlar üzerinde bir baskı oluşturabilirmiş!
Peki böyle bir baskı ortada yok iken, baskıdan korkanların başkalarına baskı uygulaması, onların hak ve hürriyetlerini ellerinden alması hangi kitapta yazıyor? Hangi hukuka ve rejime sığıyor. Eğer bu demokrasi ve laikliğin gereği ise biz her ikisinde de yokuz!
Aynı kesime "huzur düşmanları" da diyorum.
Geçmiş yıllarda başörtüsü serbest bırakıldı, bu uygulama devam ederken başlarını örtenler ile açanlar yan yana, kardeşçe, dayanışma içinde yaşadılar. Ne baskı oldu ne de huzursuzluk. Sonra başörtüsü yasaklandı, bu yasak sürdüğü müddetçe mağdurlar huzursuz oldular, eğitim ve öğretimden mahrum kaldılar. Bir kısmı başına peruk takarak, bir kısmı okuldan içeri girerken başını açıp, çıkarken kapatarak ıztırap içinde yıllar geçirdiler. Nihayet bazı siyasilerde akl-ı selim galip geldi ve yasağı kaldırmak, tekrar huzur ortamını temin etmek için teşebbüse geçtiler. Bu teşebbüs huzur düşmanlarını rahatsız etti, dört koldan saldırdılar ve saldırmaya devam ediyorlar. Yargı konuştu yetmedi, rektörler konuştu yetmedi, askeri tahrik ettiler tesir etmedi, şimdi de sokağa dökülecek, öğrencileri tahrik edecek, en fazla muhtaç olduğumuz bir dönemde ülkenin huzurunu bozacaklarmış. Bunlar ya gafiller, haklarını vermedikleri kitlenin mukabele etmesinden çekinmiyorlar; ya hainler, bilerek onları tahrik ediyor, çatışma ortamı oluşturmaya çalışıyorlar.
Ama hiç heveslenmesinler; çünkü hevesleri kursaklarında kalacak, olanları ibretle seyreden büyük kitleyi oyuna getiremeyeceklerdir.
Filistinlilerin feryadı
00:006/03/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir âyete göre “Allah, bütün varlık alemlerinde zerre kadar zulme razı değildir (3/108). Müslümanların misyonu, yeryüzünden zulmü kaldırmak, adaleti hakim kılmaktır. Cihadın da nihai amacı budur.
İsrail''in Filistin''de yaptığı hukuk, ahlak ve vicdana sığmayan faaliyetlerini tasvip edebilmek için insanın, insanlıktan çıkması gerekir.
Dünyanın bütün ülkeleri ve halkları, içlerinde Filistin halkının da bulunduğu bütün mazlum halkların yanında yer alıp zulme son vermedikçe olup bitenden sorumludurlar.
İşte size Filistin''den bir mektup daha:
“…Gazze''deki durum bu sefer daha vahim ve daha tehlikeli. Geçen sefer insanlar öldürme ile tehdit ediliyordu bu sefer insanlar öldürülüyor, insanlık öldürülüyor, çocuklar yanıp kül oluyor. 10 günlük bir çocuk babasının uzun zamandır beklediği ilk erkek çocuğu… Hatta camideki cemaate tatlı dağıtmış ve eve dönmüş, döner dönmez eve 3 tane dinsiz, gâvur füze inmiş ve evi yerle bir etti. İçindeki adam, çocuğu, 2 tane ablası şehit yükseldi (düşmedi) ...
Hayrettin Abi, o kadar vahşi bir durum ki, anlatılamaz ... Bu mektubumu yazmadan hemen öncesi bir cami bombalandı, içinden 6 şehit ve 16 yaralı çıktı. Onlarca ev yıkıldı ve yerle bir oldu. Ambulanslara ateş açıldı, içindeki acil yardım ekibinden birisi şehit oldu. Şehitler çoooook, ama çoook. 18 saat içerisinde 62 şehit verdik ve 150 yaralımız var.
Bize diyorlar ki siz füze atıyorsunuz onun için sizi öldürüyorlar. Ben diyorum ki, biz bugün ya da dün başlamadık bu eziyyeti çekmeye, bu zulmü görmeye, biz 1948 işgalinden bu yana her zaman ve her gün bu zulmü gördük ve özellikle son 5 yılda beş bine yakın şehit verdik ..ve bunun için biz şerefli ve izzetli bir halk olarak elimizden geleni yaptık ve kendimizi savunmaya çalıştık ve ben eminim siz sevdiğim Türk halkı olarak bizim gördüklerimizi görseydiniz aynısının yapacaktınız. Hatta ABD başı olan zalim BUSH bile dedi ki “Benim topraklarım işgal altında olursa ben de silahı alıp direnirim”.
Sevgili Hayrettin bey, biz sevgili Türk halkından yanımızda olmasını temenni ediyoruz; bu halk her zaman nerede mazlum bir Müslüman gördüyse onun yanında olmuştur. Çeçenistan, Bosna ve Hersek, Afganistan, Doğu Türkistan ve hatta Filistin… Ve bugün sizi çağırıyorum, lütfen bizim feryadımızı duydunuz mu? Bu kadar ölüm yetiyor mu? Yoksa bu kadar daha ölmesi lazim ki duyabilmeniz için… Biz dünyanın en acımasız ve merhametsiz işgalinin ateşi altında kaldık. Gazze''nin nüfusu 1.5 milyon ve alanı 365 Km. kare ve dünyanın askeri yönden 5. devletin işgali altında kalmış.
Onun için lütfen sesimizi dünyaya ulaştırın ve Türkiye''nin İsrail ile olan ilişkisini kullanarak bize karşı uygulanan bu soykırıma dur desin, yoksa bu ilişkiyi kessin …
Saygılarla”
Eng. Moin Naim
Head Of Resource Development Unit
Community College of Applied Science & Technology (CCAST)
www.ccast.edu.ps
P.O. Box 1415 Gaza, Palestine
Tel: +(970) 8 2868999 ext. 385
personal Mobile: +(970) 599 99 37 25
Sıra sana da gelir
00:007/03/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Askerin siyasete karışmasına karşı olmadıkça demokrat da olamazsınız. Ama siyasete karışmayı ikiye ayırır, iktidarın aleyhine olursa tasvip eder, en azından ses çıkarmazsanız, kendi aleyhinize olunca cayırtıyı koparırsanız “size samimi demokrat” denemez.
Bu ülkede iktidarın muhalifleri ile bunların içinden İslam''ın da muhalifleri bakın neler yaptılar:
Halkın oyuyla iktidara gelemeyince askeri tahrik ettiler, darbeye zemin hazırladılar, sonunda demokrasiyi yıkıp sözüm ona –geçici bir süre için ve antidemokratik yöntem ve payanda ile- iktidara geldiler. Bol keseden attıkları vaatlerini yerine getiremediler, zaten halktan kopmuş, onun değerlerine yabancılaşmış idiler, ilk seçimde hadleri bildirildi, müzmin muhalefet vazifelerine geri döndüler.
Halkın büyük çoğunluğunun serbest olmasını istediği başörtüsüne karşı çıktılar, bunu demokrasi yoluyla elde edemeyince yine askeri yardıma çağırdılar, bu konuda tarafsız olamayan yargıyı imdada çağırdılar, Atatürk''ü, bayrağı ve laikliği istismar ettiler, bindirilmiş kıtaları meydanlara topladılar…
Halkın seçtiği, demokrasi tarihimizin en iyi temsil oranını elde etmiş bulunan son meclis sayın Gül''ü cumhurbaşkanı seçmek istedi. Demokrasinin tabii sonucu olan bu iradeye karşı çıktılar, yine askeri, hazır kıtaları, yargıyı… devreye soktular. Halk ağızlarının payını verdi ve sonunda milli iradenin dediği oldu.
Demokrasi işlerine gelmeyince onun üstünü “antidemokratik siyah şal ile örten” bu kesimlerin sabıkaları saymakla bitmez.
Ama ne oldu?
Kimsenin beklemediği bir şey oldu; asker bu defa kendini muhalefete karşı savundu, yapılan eleştirilerin dozunun kaçtığını, haksız olduğunu, askerin terörle mücadele azmine hainlerden daha fazla zarar verdiğini… ifade etti.
Askerin bu davranışına ilke olarak (askerin siyasete karışmaması, siyasilere baskı yapmaması, siyaseti seçilenlerin ve demokratik aktörlerin yapması ilkesi) karşı çıkılabilir ve çıkılmalıdır. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var:
1. Muhalefet haddi aşmış, iktidarı yıpratmak adına doğru ve uygun olandan sapmıştır.
2. Eleştiri adına söylenen sözlerin bir kısmı gerçekten mücadele azmine zarar verebilecek sözlerdir.
3. Asker açıklamasında muhalefete “hain”dememiştir; “söylenenlerin hainlerin yaptıkları kadar zararlı olduğu” ifade edilmiştir. Bu ikisi aynı olmadığı halde askeri sözle dövmek isteyenler “hain dedi” diyerek hileye başvurmuşlardır.
Sonuç:
Tutarlı olalım, bir davranış hukuka ve demokrasiye aykırı ise “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyelim; çünkü sıra bir gün hepimize gelebilir.
Filistinle ilgili bir okuyucu mektubu
00:009/03/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şahsınıza ve ilminize azami hürmetim ve sevgim vardır. Yaşım 42 ve 3 çocuğum var, çocuklarıma bir ilim ehlini taklit etmemiz gerektiğini o ilim ehli ne derse onu taklit etmek gerektiğini ve günümüzde de taklit edeceğimiz şahsiyet olarak…
Şimdi eğer lütfeder ve vakit ayırırsanız bir sorum olacak. Bu günkü yazınız Filistin dramı üzerine. Sorularım da Filistin üzerine. Sorularıma cevabı ister gazetede isterseniz özel olarak cevaplayın."
(Buradan itibaren okuycumun sorularına cevap vereceğim)
1- Ben bir fert olarak Filistin sorununa nasıl bakmalıyım?
- Bir Müslüman, büyük İslam Ümmeti''nin bir ferdi olarak Filistin''i kendi ülkeniz ve orada yaşayan Müslümanları da kardeşiniz olarak bilmeniz, görmeniz gerekir.
2- Ben bir fert olarak bu sorununun çözümünün neresindeyim?
- Bir ferdin belli/sınırlı gücü ve imkanı, bunlarla dengeli olarak da sorumlulukları vardır. Ortada apaçık bir zulüm var, mağduriyet var, her türlü yardıma ihtiyaç var. Bunlardan ne kadarını yapabilirseniz o kadarı ile yükümlü olursunuz.
3- İslam''ın bu konuda bana bir emri var mı, varsa nelerdir?
- İslam, dini farklı da olsa, yeryüzünde zulme uğramış her insana yardım etmeyi, mazlumun yanında, zalimin karşısında yer almayı emreder.
4- İslam''ın bu konuda size (İLİM EHLİNE) yüklediği bir sorumluluk var mı, varsa neler?
- İlim ehli, ilminin çeşidi ve çapına göre yakından uzağa bütün insanlara doğru olanı anlatmak, hakkın yerini bulması için yol göstermek, katkıda bulunmak durumundadır.
5- Siz ilim ehilleri bir araya gelip "Ey halkımız Filistin Konusunda Allah''ın size yüklediği sorumluluklar şunlardır, biz ilim ehli olarak bunları ilan ediyoruz, yapmazsanız sorumlu olursunuz." Diyeceğiniz bir şey var mı? Sizin bir araya gelip bunları söyleme sorumluluğunuz var mı?
- Bu sorumluluk var olduğu için bu ve benzeri yazıları yazıyoruz. Bir araya da gelip mesele üzerinde görüşüyoruz. (Tabii tınmayanlar da vardır).
6- Böyle bir sorumluluk varsa ve siz açıklamazsanız siz sorumlu olmaz mısınız?
- Elbette sorumlu oluruz.
7- Sizin emrettiklerinizi biz yapmazsak sorumlu olmaz mıyız?
- Bizim tebliğ ettiğimizi –imkan bulup da- yapmayanlar sorumlu olurlar.
Allah''a emanet olun.
H.Bayram ŞAHİN
.Kısas
00:0013/03/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başbakan “katili affetme yetkisi maktûlün varislerine aittir” deyince siyasi ve İslami muhalefetten itiraz sesleri yükseldi; “bu söz laikliğe aykırıdır, bu ancak şeriata düzeninde olur, bu kabile ve aşiret düzeninde geçerlidir” gibi sözler edildi.
İşin doğrusu, İslam''ın kısas ve af yetkisi hükümlerinin felsefesi konusunda bir açıklama yazmak gerekli hale geldi. Dört kişilik bir heyet olarak yazdığımız ve Diyanet''in neşrettiği Kur''an Yolu isimli tefsirden konuyu birkaç yazıda özetleyeceğim.
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve kalan diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, rabbinizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır. / Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız." (Bakara: 2/178-179)
Bu iki âyette, dinin korumayı hedeflediği temel değerlerden biri olan hayatın korunmasıyla ilgili bir tedbir olarak kısas ele alınmaktadır. Gerek kısasın diyete (kan bedeli, tazminat) çevrilmesi ve bunun güzellikle ödenmesi ve gerekse kısasın uygulanması konularının -önceki âyette geçen- birr ahlâkıyla ilgisi vardır.
İslâm''dan önce Araplar''da kabileler arası savaş, baskın, yağma, öç alma âdetleri çok yaygın bulunuyor, kabile fertleri dışında kalan insanların hayatlarına değer verilmiyor, bu sebeple güçlü olanlar zayıf olanları eziyor, hunharca katlediyorlardı. Araplar da “Hayatı korumanın çaresi öldürmektir” diyor, öldüreni öldürmek suretiyle hem tedbir hem de intikam alıyorlardı; fakat bunu yaparken intikam duygusuyla hareket ettikleri ve adalete riayet etmedikleri için yaşama hakkını korumak yerine onu ortadan kaldırmış oluyorlardı. Rivayetlere göre bu âyetin nâzil olmasına da Araplar''ın bu âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm''dan önce aralarında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı iki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek öldürmek istiyorlardı. Her iki kabile de müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışınca, şahsî intikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan), canlar arasında değerli değersiz farkının bulunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit olduğunu bildiren âyetler geldi (İbn Kesîr, I, 299-301).
Kısâs kelimesinin kökünde “izlemek, izini takip etmek ve kesmek” mânaları vardır. Kısas öldürme suçunu ve suçlusunu takip ve sürüp gidecek ihtilâfı kesme, bitirme mâna ve maksadını ihtiva ettiği için bu ismi almıştır. Kasten ve haksız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesine “kısas” denilmiştir.
Müctehidlerin çoğunluğu farklı düşünmekle birlikte Ebû Hanîfe gibi nesihten hareket ederek Mâide âyetini “Tevrat''ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar kısas yapılacaktır diye yazdık” mealindeki ayeti (Mâide 5/45), Ebû Yûsuf gibi bütünlükten hareket ederek her iki âyeti genel (hem aynı cinsin fertleri hem farklı cinslerin ve statülerin fertleri arasında kısas hükmü getiren) âyetler olarak anlayan müctehidlere göre bir köleyi öldüren kimse ceza olarak kısas edilir. “Kölesini öldüreni öldürürüz...” meâlindeki hadis de (Dârimî, “Diyât”, 7; Tirmizî, “Diyât”, 18) bu hükmü desteklemektedir. Aynı anlayışın tabii bir sonucu olarak haksız yere gayri müslimi öldüren müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, müslümanlarla savaş halinde olan (harbî) gayri müslimlerle ilgilidir.
Müctehidlerin çoğuna göre bir kimseyi haksız yere ve kasten öldürenler birden fazla olursa, sayıları ne kadar olursa olsun tamamı kısas cezasına çarptırılır.
Mâlikî fıkıhçı Ebû Bekir İbnü''l-Arabî, 487 (1094) yılında Kudüs''te Mescid-i Aksâ''nın yanında, orayı ziyarete gelen Zevzenî isimli meşhur bir Hanefî fıkıhçısı ile Atâ el-Makdisî isimli yerli bir Şâfiî fıkıhçısı arasında -o zamanın âdetine uygun olarak- cereyan eden, bizzat dinlediği ve konumuzla ilgili olup İslâm''da insan hakları anlayışına da ışık tutan bir tartışmayı şöyle nakletmektedir (I, 61-62):
(Kudüslü fıkıhçılar Zevzenî''ye, “Kâfiri öldüren müslümanın kısas edilip edilmeyeceğini” soruyorlar, o da “Kısas edilir” cevabını veriyor, delilini sorunca da konumuz olan âyeti okuyor ve bunun “bütün öldürülenleri içine aldığını” söylüyor, bu noktada Atâ delile itiraz ederek tartışmayı başlatıyor).
Atâ, “Hocanın ileri sürdüğü delil (âyet) üç noktadan ona delil olmaz” diyerek şu delilleri sıralar: 1. Allah Teâlâ “Size kısas farz kılındı” buyurarak birbirine eşit olan müslümanlar arasında kısas hükmünü getiriyor, kâfir müslümana eşit değildir; çünkü hak dini inkâr etmesi onun derecesini aşağıya düşürmüştür. 2. Âyetin başı ile sonu arasında mâna ilişkisi, bütünlüğü vardır; aslı kâfir olduğu için köle hüre eşit olmayınca, halen kâfir olan kimsenin müslümana eşit olmayacağı âşikârdır. 3. Âyetin devamında “Her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa...” buyuruluyor. Kâfirle müslüman arasında kardeşlik olamaz; şu halde kâfir âyetin hükmüne dahil değildir.
Zevzenî ise ileri sürdüğü delilin sağlam olduğunu, Atâ''nın itirazlarının bunu çürütemediğini şu gerekçelerle savunur: a) Allah Teâlâ''nın cezalandırmada eşitliği şart koştuğu yönündeki görüşünüze katılıyorum; ancak “kısas bakımından müslümanla kâfir arasında eşitliğin bulunmadığı” şeklindeki tesbitinizi doğru bulmuyorum. Müslüman gibi, İslâm ülkesinde yaşayan veya oraya izinli olarak girmiş bulunan gayri müslimlerin de hayatları ebedî olarak dokunulmazdır, bu bakımdan eşitlik vardır. Müslüman gayri müslimin malını çalsa cezalandırılır. Bu hüküm onun canının da dokunulmaz olduğunu gösterir, sahibi dokunulmaz olmasaydı malının da dokunulmazlığı bulunmazdı. b) Âyetin başının mâna bakımından devamına bağlı olduğu görüşünüze katılmıyorum. Âyetin başı genel, devamı özeldir, her biri kendi çerçevesinde geçerlidir. c) “Köleyi öldüren hür kısas edilmez” hükmünüzü kabul etmiyorum. Tam aksine o da kısas edilir, bu hükmünüz size delil olmaz. d) Müslümanlarla kâfirler arasında din kardeşliğinin bulunmadığı doğrudur; ancak buna dayalı hüküm af ve diyetle ilgili olup kısasla ilgili değildir, biri diğerini ortadan kaldırmaz.
.Kısas (2)
00:0014/03/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm öncesinde Araplar intikam ve kısasta ısrar ederler, diyet (kan bedeli) karşılığında sulhu ayıp sayarlar, bunu yapanları para karşılığında maktulün kanını satmakla suçlarlardı. İslâm kısası tâdil edip adalet ve hakkaniyete uygun ve devletin uygulayacağı bir ceza haline getirdikten sonra, meşrû görmekle beraber, maktulün yakınlarına kısastan vazgeçme ve bunun yerine diyet kabul etme seçeneğini de getirmiş; bununla da kalmayıp "kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa" diyerek iki tarafın birbirlerine din kardeşliği esasına göre bakmaları gerektiğini hatırlatmış, kısas yerine diyeti teşvik etmiştir. Maktulün yakınlarının kısastan vazgeçip diyete razı olmaları halinde katilin üzerine düşeni ödemesini, güçlük çıkarmamasını, gönlü yaralanmış din kardeşlerine elinden geldiğince iyi davranmasını istemiştir.
Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına mahsustur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının veya mağdurun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öldürme veya yaralama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek karşılık olarak diyet ve kefâret vardır (bk. Nisâ 4/92).
Kısas cezası yanında, maktul tarafının rızâsına bağlı bile olsa diyet seçeneğinin de meşrû kılınması hem –yukarıda değinilen– Câhiliye devri telakkisine hem İslâm''dan önceki dinlerin bir kısmındaki hükümlere nisbetle cezanın hafifletilmesi ve yüce Allah''ın bir lutfu mahiyetindedir.
Tevrat''a göre kasten adam öldürmenin ve yaralamanın cezası başka seçeneği olmamak üzere kısastır (bk. Levililer, 24/20; Tesniye, 19; Sayılar, 35/16).
Matta İncili''ne göre Hz. Îsâ, Tevrat''ta geçen "göz yerine göz, diş yerine diş..." hükmünü hatırlattıktan sonra "Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir" demiştir (5/38). Burada Hz. Îsâ, kısas hükmüne atıf yaptıktan sonra onu kaldırdığını söylememiş, yalnızca kısas yerine bağışlamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca Matta İncili''nde (5/17-18), Hz. Îsâ''nın açıkça "Sanmayın ki ben şeriati yahut peygamberleri yıkmaya geldim; yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim... Şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır" dediği nakledilir. Sonuç olarak denebilir ki, Tevrat''a göre kasten öldürmenin ve yaralamanın cezası tekdir ve kısastır; Matta''ya göre kısasın yanında bağışlama seçeneği getirilmiştir. İslâm''da ise kısas istemek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır. Bağışlamaları halinde diyet devreye girer; ayrıca kamu otoritesinin –kısastan hafif olmak üzere– ta''zîr yoluyla cezalandırma hakkı vardır.
Kısas bağışlanıp diyetin tamamı veya bir kısmı alındıktan sonra maktul tarafı tekrar intikam peşine düşerse veya katil ıslah olmaz yine cana kıyarsa haddi aşmış, sınırı çiğnemiş olurlar. Bu durumda her iki taraf için de âhirette azap vardır. Kısas cezası bağışlanmış bir câninin tekrar aynı suçu işlemesi durumunda, dünyadaki cezasının doğrudan kısas olacağı veya diyet yahut kısasa karar verme yetkisinin devlete bırakılması gerektiği şeklinde iki farklı görüş vardır (İbn şûr, I, 144).
Allah Teâlâ "Kısasta sizin için hayat vardır" derken "Ey akıl sahipleri!" nidâsıyla insanları bu konuda düşünmeye; "Kısas da öldürme demek olduğuna göre, hem öldürme hem de hayat nasıl bir arada olacak?" sorusuna, akılları doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidânın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarını düşünen insanların idam cezasını tartışma konusu edinmelerine rağmen toptan kaldırmamış olmalarıdır.
Kısas (3)
00:0016/03/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kısasa (kasten adam öldürenin idam edilmesine) karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır: 1. İnsanlığın faydasına olduğu gerekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir. 2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir cana kıymadır, insan kaybıdır. 3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhametsizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikinci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğitmek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl hastaları hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edilmeleri gerekir. 4. Kanunlar yapıldıkları zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhangi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanunu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da katilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.
Kur''ân-ı Kerîm''in konunun temeline ışık tutan şu ifadesi ise bu itirazlara toplu bir cevap niteliğindedir: "Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir" (Mâide 5/32).
Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya cana kıyma önlenir, bütün insanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.
Yukarıda sıralanan itirazları tek tek cevaplamak üzere de şunları söylemek mümkündür: a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insanı, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkelerine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vâkıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadığını göstermektedir. b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tespit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir. İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Yine eğitimin etkisiyle toplumda, intikam duygu ve talebinin yerini "affın şerefli ve büyüklüğe yakışan davranış olduğu" şuuru ve anlayışı alırsa veliler kısas yerine affı tercih edeceklerdir. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır. c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmakla beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can güvenliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işletilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir. d) Suçun kendi cinsinden bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme aracı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz. e) Cinayeti akıl ve ruh hastalığına bağlamak ve cânileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastahanelere göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getirmez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır. f) Günümüzde pek çok ülkenin kanunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayetlerde –suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine– idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekonomik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz.
Kendi kültürünü, dinini, asırlarca uygulanmış hukukunu bilmeyen bazı cahil çağdaş hukukçuların ve siyasetçilerin "aşiret ve kabile düzenine aittir" diye kötüledikleri kısasın, İslam Hukuku''ndaki hikayesi işte budur.
Hukuk yargıyı bağlamaz mı?
00:0020/03/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tarafsız hukuk uzmanları Ak Parti''nin kapatılması için açılan dava hakkında konuşurken haklı olarak "hukuk yalnızca yasama ve yürütmeyi değil, yargıyı da bağlar" diyorlar.
Önemli bir açıklamaları daha var:
İç hukuk, altına imza attığımız bağlayıcı dış hukuk ile çeliştiği/çatıştığı takdirde dış hukuk (mesela AİHS, AB mevzuatı) geçerli ve egemen olur.
Açılan davada bu iki temel kurala uyulmadığı apaçık ortadadır.
AB mevzuatı ve uygulamasında, bizim savcının gerekçeleriyle parti kapatma diye bir şeyin olmayacağı, olmadığı ispata muhtaç değildir.
Bu davayı açarken yargının hukuka uygun davranıp davranmadığına gelince birkaç günden beri bu konunun hukukçular tarafından hararetle tartışıldığı görülmektedir. Bu tartışmalardan benim çıkardığım sonuç şudur: Tarafsız hukukçulara göre bu davayı açarken savcı, hem AB mevzuatına hem de iç hukuka aykırı davranmıştır. Şöyle ki:
Anayasanın 68. maddesinin 4. fıkrasına göre "Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez."
Ak parti''nin tüzük, program ve eylemlerinin bu fıkra şümulüne girmediği açıkça görülmektedir. Çünkü iddianamede sıralanan gerekçelerin tamamı "insan hakları içinde yer alan "düşünceyi açıklama ve din hürriyeti" ilkelerinin uygulanması ile ilgilidir; yani savcı, bu iki ilkenin uygulanmasını suç (parti kapatma sebebi) sayarak çelişkiye düşmüş, hukuka aykırı hareket etmiştir.
Ak partililer ne yapmışlar?
Kendilerine oy veren seçmenlerin ısrarla istedikleri bazı hak ve hürriyetleri gerçekleştirmek, bazı haksız yasakları kaldırmak için "hukuka dayanarak, gerekçesini laiklik ilkesi dahil anayasa ve hukuka bağlayarak, laikliği kaldırmayı değil, doğru anlayıp uygulamayı hedefleyerek" hareket etmişler, bazı açıklamalarda ve teşebbüslerde bulunmuşlar. Laikliğin, hak ve hürriyetlerin gereğini yapmayı "parti kapatma sebebi" saymak en azından bir "hukuk ayıbı"dır.
Savcının iddianamesi, 69. maddenin ilgili fıkrasına da aykırdır. Çünkü bu fıkraya göre:
"…Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır."
Bu odak olma durumuna anayasa mahkemesi karar verecek, ancak Ak parti üyelerinin söz ve eylemlerinin bu fıkra şümulüne girmediği de –tarafsız hukukçulara göre- açıktır.
Peki durum bu kadar açık ise bu dava niçin açılmış, bunca zarar niçin göze alınmıştır?
Bu olumsuz durumun oluşmasında iktidar partisinin de kusuru var mıdır (Meşhur meselimize göre bütün suç hırsızın mıdır, yoksa ev sahibinin de suçu var mıdır)?
Gelecek yazıda bu sorulara cevap arayalım.
Kusur kimde?
00:0021/03/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AKparti için kapatma davası açılınca üniversite, medya ve siyaset mensuplarının farklı tepkileri ile karşılaştık. Bunlar içinde en acı ve zararlı olanı, etik de olmayanı, “gerekçeleri çok tartışmalı olan bir parti kapatma” davasına, demokrasi adına karşı çıkacak yerde, ya kinlerini dindirmek veya menfaat devşirmek için Ak Partiye yüklenenlerin tavrıdır.
Neymiş efendim?
Ak Parti aldığı oya güvenerek ben ne istersem yaparım havasına girmiş.
Yüzde otuz da olsa rejimin geleceği konusunda endişeye kapılan bir kitleyi hiçe saymış ve onların endişelerini arttıracak girişimlerde bulunmuş…
Demokrasilerde parti kapatmak olmazmış; ama, lakin, fakat, ancak, şu var ki... imiş.
Ayıp, ayıp, çok yazık. Demokrasi dersinden sıfır aldınız ve sınıfta kaldınız.
Şimdi konu parti kapatmadır ve samimi demokratların ittifakla buna karşı çıkmaları, “ama, lakin, ancak…”ları sonraya bırakmaları gereklidir.
Karşımızda Türkiye''yi, AB''ye sokmak için bundan öncekilerin yapmadıklarını yapan, önemli aşamalar kaydeden bir parti var. Bu partiyi Türkiye''ye şeriat getirme amacı ve eylemiyle suçlamaya kargalar güler.
Bu efendiler sormazlar ya, bize sorsalardı “şeriat getirmek”le, “AB''ye girmek” arasındaki tezadı onlara anlatırdık.
Ak Parti, yüzde otuzun endişelerini hep göz önüne aldı, ama bir de kendisine oy veren yüzde kırk yedi ve mesela başörtüsünün serbest bırakılmasını isteyen yüzde yetmiş vardı. Birileri gelecekte şu olur, bu olur diye endişe ediyorlardı veya bu endişeyi istismar ediyorlardı, ama beri yanda halen yasak yüzünden mağdur olan, ıztırap çeken, baskıya maruz kalan binlerce insan vardı. İktidar yalnızca yüzde otuzu mu düşünmeliydi!
Ak Parti önemli ve ihtilaflı konularda kaç kere muhalefetle uzlaşma talebinde ve teşebbüsünde bulundu. Her defasında muhalefet “Bizim istediğimiz olursa uzlaşmış oluruz, aksi halde yıkıcı muhalefetimize devam ederiz” dediler. Bundan, bir iki konuda MHP''yi istisna ediyorum.
28 Şubat muhtırası neye dayanıyorsa bu kapatma davasının gerekçesi de ona dayanıyor ve işin esasını “demokrasi ve laiklik anlayışı” teşkil ediyor.
Türkiye''nin, artık bünyeye dar gelen bu “laiklik anlayışını” değiştirmesi gerekiyor; “İşte yakaladık” diye sıçramayın, “Laiklik ilkesini değil, laiklik anlayışını” diyorum.
Bundan sonraki yazılarda anayasa mahkemesine de atıfla iddianamde yer alan laiklik anlayışı ile yine iddianamede yer verilen benimle ilgili bir olay/gerekçe üzerinde duracağım.
İddianame kusurludur
00:0023/03/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ak Parti''yi kapatmak için düzenlenen iddianame günlerdir tartışılıyor. CHP''nin başkanı Baykal gibi siyasetçiler ve CHP başkanlığına adaylığı konuşulan S. Batum gibi yanlı hukukçular dışında kalan hukuk adamları iddianamenin çok arızalı, eksik ve kusurlu olduğunu açıklıyorlar.
Ben kendimle ilgili bir bölümünü size aktararak bu “yanlı ve eksikli oluşa” örnek vereceğim.
Savcı şöyle diyor:
“Davalı Parti iktidarı döneminde siyasal İslamcı kimlikleriyle bilinen kişilere Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda (TRT) program yaptırılmış, çerçevesi yasa ile çizilmiş yayın ilkelerine ve laiklik ilkesine açıkça aykırı yayınlar TRT ekranlarına taşınmıştır. Şüphesiz bunlardan en çarpıcı olanı “Düşünce İklimi” isimli programı sunan Prof. Dr. Mim Kemal Öke''nin gazeteci Hayrettin KARAMAN ile yaptığı mülakatta görülmüştür. 20 Ekim 2005 tarihinde yayınlanan ve 27 Ekim 2005 tarihinde tekrarlanan programda Şeriata göre miras paylaşım kuralları savunulmuş, Hayrettin KARAMAN mevcut laik düzeni kastederek”…Böyle bir düzenin içinde Müslüman olarak yaşamak zorunda kalırsanız. O zaman işte siz Kuran-ı Kerim''in miras ahkâmını değiştiremezsiniz. Böyle bir hakkınız yok…” diyerek, laik devrimin en önemli belgelerinden olan Medeni Kanunu ve laik düzeni şer''i bir bakış açısıyla eleştirmiş ve bu yayınlar Anayasanın ve Devrim Yasalarının öngördüğü laik devlet ilkeleri çerçevesinde yapmak zorunda olan devlet kurumu TRT''de gerçekleşmiştir. (Ek.177)”
Şimdi diyeceksiniz ki, iddianamede yer alan bu parçanın kusur neresinde?
Hangi birini sayayım. İşte birkaçı:
1.TRT''de, İslamcı kimlikleriyle bilinen kimselere program yaptırmayı yasaklayan bir hakim zihniyeti çok düşündürücü değil mi? Devletin bütün kurumları, bütün vatandaşlara açık olmalı değil midir? Dini ve felsefi düşüncesinden dolayı vatandaşlar arasında ayrım yapmak ve onlara eşit davranmamak hukuk devletinde ve TC. anayasasında hangi maddeye sığar!
2. Sayın savcıya göre benim konuşmam “laiklik ilkesine açıkça aykırı” imiş. Bir önceki yazımda “meselenin esası farklı demokrasi ve laiklik anlayışıdır” demiştim. Gelecek yazılarımda sayın savcının da dahil olduğu Türk yargısının laiklik anlayışını ortaya koyup eleştireceğim. Evrensel insan hakları belgelerinde ve gerçek demokrasilerde düşünceyi açıklamak suç da değildir, laikliğe aykırı da değildir. Ben o konuşmada İslam miras hukukunun propagandasını yapmadım. Sorulan bir soru üzerine “Miras taksiminde erkek çocuğa iki, kız çocuğa bir hisse” verilmesinin gerekçesini anlattım ve özetle bunun “nimet-külfet, gelir-gider, hak ve borç dengesine bağlı” olduğunu ifade ettim. Bu bir ilmi açıklamadır, görüş bildirme bile değildir. Demek ki, savcı benim “Bu bir zulümdür, ilkelliktir, iyi ki ondan kurtulmuşuz” diye –ilmî açıklama yerine- İslam Hukuku aleyhine propaganda yapmamı beklemiş, bu olmayınca da açıklamayı laikliğe aykırı saymış.
3. Sayın Prof Dr. M. Kemal Öke benim konuşmada ne söyleyeceğimi bilerek programa davet etmiş değil, iktidarın ise bundan haberi elbette olamaz. Her şey önceden planlanmadan oluyor, soru soruluyor ve ben de öyle değil, böyle bir cevap veriyorum. Durum bundan ibaret olduğu halde televizyon yönetimi derhal harekete geçiyor; sayın Öke''yi programdan alıyor (veya onu ayrılmak durumunda bırakıyor), benim birkaç gün sonra yayınlanması proglamlanan bir başka konuşmamı da yayından kaldırıyor. Sayın savcı iktidarı suçlayabilmek için olaydan –yanlı yorumlarıyla- bahsediyor da yönetimin aldığı tedbirlerden hiç söz etmiyor; bu bir hukuk adamına yakışır mı?
İddianamede nakledilen sözlerimin mana ve maksadı ile laiklikle ilişkisine bir sonraki yazımda gelelim.
Sözümün manası
00:0027/03/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Böyle bir düzenin içinde Müslüman olarak yaşamak zorunda kalırsanız. O zaman işte siz Kuran-ı Kerim''in miras ahkâmını değiştiremezsiniz. Böyle bir hakkınız yok…” demişim ve savcıya göre bu söz “laikliğe aykırı ve şeriat propagandası” sayılıyor.
“…Böyle bir düzenin içinde Müslüman olarak yaşamak zorunda kalırsanız…” sözünün manası şudur:
İslam dini müminlerin, dünya hayatı ile ilgili emir, yasak ve tavsiyeleri de içerir ve Müslümanlar için namaz, oruç kadar bunlar da bağlayıcıdır. Bu sebeple Müslümanlar, gönüllü olarak laik bir düzen kurmazlar, başka imkan bulunmadığında böyle bir düzen içinde yaşar ve yapabildikleri kadarı ile dinlerini hayatlarına uygularlar.
“O zaman işte siz Kuran-ı Kerim''in miras ahkâmını değiştiremezsiniz. Böyle bir hakkınız yok” sözünün açıklaması:
Kur''an-ı Kerim beşer kitabı değildir, onu Hz. Peygamber yazmamıştır, Allah tarafından vahyedilmiş, bildirilmiştir. İçindeki kuralları, hükümleri, talimatı da hiçbir kimse değiştiremez. İnanan uygular, inanmayan uygulamaz, ama kimse onu değiştiremez; değiştirdiğini düşünelim, bu takdirde değişiklik müminler için muteber, geçerli ve uygulamaya esas olmaz.
Buraya kadar söylenenler bir inancın ve bu inanca ait genel geçer bilgilerin naklinden ibarettir. İnancı ifade etmek ne laikliğe aykırı olur, ne de bu inancın propagandası sayılır.
Söylediklerimi miras hukukuna uygulayalım:
Cumhuriyetin hukuk inkılabı, İslam Hukukunu terk ederek o zaman için İsviçre medeni kanununu kabul ediyor. Bu kanun içinde miras ile ilgili maddeler de var. Bu maddeleri uygulamak mecburi “amir hüküm” olmadığı için taraflar, başka şekillerde paylaşma konusunda anlaşırlarsa bu anlaşma uygulanır ve miras da buna göre paylaşılır. İşte bu da demokrasiye, hukuka ve laikliğe aykırı olmaz.
İddianamede hakim olan laiklik anlayışını ileride tahlil ve tenkit edeceğim. Bu yazıda ise kısaca bir de şu “birey mi yoksa devlet mi laiktir” meselesine temas edeceğim:
Geçmişte Katolik dünyası : a) Clergé (Rahipler sınıfı, din adamları) b) Laikler olmak üzere iki grup insanı tanımlayan bir yapıya sahipti. Rahipler sınıfı da (Clergé): a) Régulier (Manastırlarda yaşayan zahitler) ve b) Séculier (Papaz, piskopos gibi halk içinde yaşayan kilise görevlileri) olmak üzere yine iki gruba ayrılmış durumdaydı. İşte laik olarak ayırt edilenler, yukarıda iki grup halinde nitelenen kilise adamları arasında yer almayan Hıristiyanlar olmaktadır.
Dikkat edilirse bu terminolojide birey “ruhban olmayan hristiyan” manasında laiktir. Bazılarının anlamak istedikleri gibi “Hayatı ile dini ayıran, hayatına dini karıştırmayan” kimselere laik denmez. Böyle olanlar ya dinsiz veya uygulamasız inanç sahibi olurlar. İnanan ve dinini hayatına uygulayan inanç sahipleri de dini bütün müminlerdir ve bu -dinle ilişkisi farklı olan- üç gurup, “laik bir ülkede” yan yana yaşayabilirler.
Günümüz Batı ülkeleri hukukunda laiklik, din ile devletin ayrılması ve devletin din; dinin de devlet işlerine karışmaması ve ülkede var olan ve bilinen din ve mezheplere karşı devletin tarafsız kalması ve bunlardan hiç birini diğerleri aleyhine olarak, özel şekilde ayrıcalıklı kılmaması; buna karşılık, dinin de devlete karşı az da olsa, bir özerklik içinde, inananların hayatında hüküm sürmesidir.
Laiklik tehlikede mi?
00:0028/03/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikliği, “dinin fert ve cemiyet olarak insan hayatından uzaklaştırılması, ferdin vicdanına kapatılması, topluluk içinde görünmez hale getirilmesi” şeklinde anlarsanız -ki, kapatma iddianamesinde böyle anlaşıldığını başka bir yazıda açıklayacağım- bu takdirde laiklik tehlikededir. Bu laiklik anlayışı komünizmle birlikte tarihe gömülmüştür, Türkiye''deki kalıntıları da er veya geç gömülecektir.
Laikliği “devletin yasama, yürütme, yargı ve denetimini dinden bağımsız, dini kaynak olarak almaksızın yerine getirmesi, dinler ve ideolojiler karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması, din ve vicdan hürriyetinin garantisi” manasında alırsanız ülkemizde laiklik tehlikede değildir.
Niçin değildir?
Çünkü yapılan kamuoyu araştırmalarında halkın büyük çoğunluğu “devletin din kurallarına bağlı olmasını” istemiyor. Cumhuriyetin yetiştirdiği aydınlarda ise bu oran daha fazladır. Bu kadar muhalefete karşı bir rejim değişikliği ancak, çok büyük bir silah gücü ile yapılabilir. Ülkenin silahlı kuvvetlerinin laiklikten yana açıkça tavır aldıklarını, din kaynaklı bir rejim değişikliğini engellemeyi birinci vazife saydıklarını görmemek için kör olmak bile yetmez.
Din kaynaklı bir rejim değişikliği (yaygın deyişle şeriatın gelmesi) ihtimali/tehlikesi karşısındaki engeller yalnızca buna karşı olanlardan da gelmiyor. Çok önemli bir engel de, inanç olarak şeriattan yana olanlar arasındaki anlayış farkıdır.
Bir araştırma yapıp sorsanız, “nasıl bir şeriat” diye?
Alacağınız cevabın şaşırtıcı olduğunu görürsünüz.
Dışarıdan bazı örnekler vereyim:
Taliban, İran, Sudan, Pakistan, kısmen Malezya, Endonezya… şeriatı uyguladıklarını iddia ediyorlar. Mesela şeriat rejiminin şekli, kadın, örtünme, musıki, resim, tasavvuf ve gayr-i müslimlerle ilişkiler bakımından bu ülkelerdeki anlayış ve uygulamaları mukayese etseniz arada önemli, temel farkların bulunduğunu ve bunlardan birine taraf olanların diğerine taraf olanlarla anlaşmalarının mümkün olmadığını, gerekirse bu yüzden aralarında çatışma çıkacağını görürsünüz.
Bu farklı anlayışlar, herhangi bir İslam ülkesinin halkı ve kanaat önderleri arasında da mevcuttur.
Bu gerçekler gözönüne alındığında Türkiye''de şeriat rejiminin gelme ihtimalinden, laikliğin tehlikede olduğundan söz edenleri ikiye ayırmak gerekiyor:
Birinci grup gerçeği bildikleri halde bu mevhum tehlikeyi siyasi emelleri için kullananlar.
İkinci grup bilgi eksikliği ve telkin yüzünden samimi olarak endişe duyanlar.
Birincilere Allah izan ve insaf versin.
İkincilere karşı ise Müslümanım diyenlerin sevgi, anlayış, diyalog, güven verme gibi vazifeleri vardır.
Ülkeyi Avrupa Birliği''ne sokmak için canla başla çalışan AK Parti''yi “şeriat rejimi davasının odağı” olarak suçlamak ise kıyamet alametlerine dahil bir garabettir.
İddianamedeki laiklik
00:0030/03/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Asıl problemin iddianamede bir daha gördüğümüz “Türk yargısının laiklik ve demokrasi anlayışı”ndan kaynaklandığını ifade etmiştim. Birkaç yazıda bu anlayışı ele alacağım. Hemen peşin söyleyeyim, iktidar her işi bırakıp yeni anayasayı derhal çıkarmalıdır.
Aynı paragrafta önce “Lâiklik…bir uygar yaşam biçimidir.” Deniyor, birkaç satır sonra da “…siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir.” ifadesine yer veriliyor.
“Yaşam biçimi mi”, “yaşamın düzenleyicisi mi”. Bu iki kavram aynı olmadığına göre birine karar vermek gerekmez mi?
“Laiklik bir hayat tarzıdır” diyenler, fert ve toplulukların da laik olacağını iddia ediyorlar. Halbuki laiklik bir devlet tavrıdır, devlet düzeni ilkesidir. Fert ve grupların laik olmaları gerçekte karşılığı olmayan, mantık bakımından da saçma olan bir ifadedir. Fertler ve gruplar bir inancı veya inançsızlığı seçer, hayatlarını da ona göre yaşarlar. Laiklik hangi alanlarda nasıl yaşanacağını, nasıl davranılacağını, kuralları ve düzenlemeleri ihtiva etmez; yalnızca kamuya ait kuralların dine dayanmamasını öngörür.
Ferdin laik olması, “hayatına inancını, dinini sokmaması, hayatını din ve inancı bir yana koyarak yaşaması” demek olur ki, böyle bir tasavvurun hayatta karşılığı yoktur ve olamaz. Laiklik insanlara inanma veya inanmama özgürlüğü getirir, insanlar bu ilkeye dayanarak bir inanç, ideoloji, dünya görüşü seçerler ve hayat tarzı da -laikliğe değil- bunlara (inanç, ideoloji, dünya görüşü) dayanır.
“İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir” diyor.
Kul ve ümmet olmaktan çıkarıp birey ve ulus yapma durumu bazı ağızlarda ve kalemlerde sıkça tekrarlanıyor.
Müslümanlar kul ve ümmet olmaktan çıkmayı asla istemezler ve bunlardan da çıkmazlar. Hiçbir sistem ve güç Müslümanı, Allah''a kul olmaktan ve Hz. Muhammed''e ümmet olmaktan çıkaramaz.
Kul olmaktan “kula kul olma” kast ediliyorsa, Kur''an-ı Kerim daha ilk suresinde (Fatiha''da) bunu reddediyor ve “Allah''ım, yalnızca sana kulluk ederiz” ifadesini her gün defalarca tekrarlamamızı sağlıyor.
Ümmetten maksat “bütün Müslümanların dini ve siyasi birliği” ise bundan çıkmanın övünülecek bir tarafı yoktur. Dün ve bugün, gayr-i müslim ülkelerin ve halkların Müslümanlara reva gördükleri muamele ortadadır; onlarla birlik olmayı savunup da Müslümanlarla birlik olmayı reddetmek neden daha değerli olsun!
Keşke mümkün olsa da bugün yine Müslüman ülkeler arasında, olabildiğince yakın ve sıcak bir birliktelik oluşturulsa, öteki halklara düşman olmadan, haksızlık yapmadan kendi varlık ve menfaatlerini kormada işbirliği yapsalar! Bunda ne kötülük, hangi zarar olabilir?
Avrupa sınırları, hukuku, parayı, bayrağı… değiştiriyor; dünyada çeşitli siyasi, ekonomik, askeri… birlikler oluşturuluyor; bütün bunlar bir çeşit “ümmet olma” durumudur. Sıra Müslümanların ümmet olmalarına gelince buna niçin karşı çıkılıyor?
Devam edeceğim.
Bankaların promosyonu
00:003/04/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türk yargısı ile laikçilerin laiklik anlayışına göre dinin insan hayatındaki tek yeri kişilerin vicdanlarıdır.
“Peki bu vicdandaki din nasıl olur da vicdan sahibinin karar ve eylemlerini etkilemez?” diye sorarsanız ona da şu cevabı veriyorlar: “İnanç ve ibadetlerinde serbest olurlar.”
“Peki ibadetlerini, gerektiği için her yerde yapabilirler mi?” derseniz cevapları şudur: “Hayır, her yerde yapamazlar, kamusal ve cami dışındaki kamuya açık yerlerde olmaz, evlerinde ve camilerde olur…”
“Bu anlayışın Cumhuriyet tarihi boyunca uygulama ile alakası nedir?” sorusuna onların cevabı olamaz; çünkü onlar halkın içinde değil, “üstünde”dirler.
Bana sorarsanız cevabım şudur: Müslümanların önemli bi kısmı, mecbur olmadıkları sürece laik cumhuriyet kanunlarına değil, inandıkları dinin kanunlarına uyarak yaşamışlardır, yaşamaktadırlar. Bu da laikliğe aykırı değildir; çünkü kimse buna zorlanmamaktadır.
Bu gerçeğin bir örneği son günlerde aldığım -bankaların promosyonlarıyla ilgili- yüzlerce mektuptur. Bu mektuplardan birini ve ona verdiğim cevabı okuyucularımla paylaşmak isterim:
“Selamun aleyküm hocam.
Vaktinizi almak istemiyorum… Bildiğiniz gibi maaşlarımızı aldığımız bankaların sözleşme gereği, kurumlara ayırdıkları promosyon paralar, kurum çalışanlarına dağıtılıyor. Ben bu parayı kullandım. Daha sonra faizli para olduğu için helal olmadığını duydum. Biraz daha araştırdım, çelişkili cevaplar aldım. Bunun hükmü nedir?
Diğer bir konu, raporlu veya yıllık izinde olduğumuz zamanlarda maaşımızdan ve performans ödemelerinden normalde kesinti yapılıyor. Bu kesinti herhangi bir sebeble olmamışsa ve bize tam ödeme yapılmışsa bu para haram mıdır? Yorumlarınızı alabilirsem sevinirim. Allah''a emanet olun.”
Cevap:
1. Faizcilik yaparak para kazanan bankalara mecbur olmadıkça para yatırmak caiz değildir. Çünkü bu bankalar, mesela maaşlarınız onlara yatırıldığında, orada kaldığı sürece, sizin paralarınızla faizcilik yapar ve bundan para kazanırlar. Promosyon adıyla size verdikleri de bu faiz gelirinin küçük bir kısmıdır. Bu sebeple haram-helal kaygısı taşıyan Müslümanların maaşlarını, faizcilik yapmayan bankalara yatırmaları gerekir.
2. İslam''a göre Müslümanlar, karşılarındaki kim olursa olsun yaptıkları sözleşmelere uymak zorundırlar. Müslümanın muhatap olduğu laik bir devlet de olsa, ondan memuriyet kabul etmiş iseniz, ileri sürdüğü şartları da kabul etmişsiniz demektir. Bu şartlar arasında, “Şu durumlarda kesinti yapılır, şu durumlarda yapılmaz” şeklinde bir şart varsa ona uymak zorunludur ve bu söleşmeye göre kesinti yapılması gerekirken yanlışlıkla yapılmamış olursa bunu alıp yemek yerine, ilgili mercie bilgi vererek parayı iade etmek gerekir. İade edilmezse “kul hakkı” yenmiş olur.
Türkiye"ye göre laiklik
00:004/04/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasaya ve Anayasa Mahkemesi kararlarına dayanarak yaptığı açıklamalarda sayın savcı şöyle diyor:
“Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için ayrı bir özellik taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir. Bu bağlamda Türkiye''deki siyasal İslam''ı esas alan partiler ile Avrupa''daki Hıristiyan Demokrat Partiler arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.”
Hristiyanlığın dünya işlerine karışmadığı şeklindeki bilgi yanlıştır. Kilise Hukuku vardır, Hristiyanlarca da kutsal olan Eski Ahit vardır ve bunlarda, “inanç, ibadet ve ahlak” kuralları dışında aile, yiyecek ve içecekler, suçlar ve cezaları gibi birçok dünya hayatına dair hükümler yer almıştır. Hristiyan demokrat partilerin programları dine dayanmamakla beraber en azından kültür ve ahlak değerleri bakımından dine dayandığı kesindir.
“Türkiye''ye ait bir laiklik” diyerek dini kontrol etmek, halka “ılımlı, laik İslam vb.” bir din dayatmak, İslam''ı bölerek bir kısmına izin vermek, diğer kısmını yasaklamak olamaz. Dünyanın neresinde olursa olsun laikliğin olmazsa olmaz şartı “din özgürlüğünü garanti altına almak, bir ideolojiyi veya dini bütün vatandaşlara dayatmamak”tır.
Türkiye''de yapılan, halkın serbest iradesiyle İslam''ı seçmesine ve onu –başkalarını mecbur etmeden- yaşamasına engel olmaktır ve bu laikliğe aykırıdır. Ayrıca belli bir ideoloji (Kemalizm) devlet eliyle bütün vatandaşlara dayatılmaktadır.
Sayın savcı devam ediyor:
“Türkiye''de siyasal İslam, yalnızca kişi ile Tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayarak, devlet ve toplum kurallarını da düzenleme iddiasındadır.”
Siyasal İslam nerede olursa olsun “kişi ile Tanrı arasındaki alanla sınırlı” kalmaz. Esasen kişi ile Tanrı arasındaki alan, kişinin var olduğu bütün alanları kapsar.
“Türkiye''de siyasal İslam” diyebilmek için “Devlet ve toplum kurallarını da dine dayandırmak isteyen” bir siyasi hareket, siyasi parti olması gerekir. TC. anayasası ve partiler kanununa göre bu mümkün değildir; şu halde böyle bir parti de kurulamaz. Eğer parti kanunlara uygun olarak kurulduktan sonra yasama ve yürütmede şeriatı halka dayatmaya kalkarsa ilgili mahkemeler bu kanun ve icraatı iptal ederler, mesele biter; partiyi de kapatmak gerekmez.
“Siyasal İslam''ın temel düsturu şeriattır. İslam şeriatı kişinin inanç dünyasına ilişkin kurallar kadar dünyevi yaşamını ve bunun ötesinde devlet ve toplum yaşamını da düzenleyen, bu kuralları Tanrı buyruğu olarak kabul edip değiştirilmesi bir yana tartışılmasını bile yasaklayan kurallar bütünüdür. Bu nedenle siyasal İslam ve onun anayasası niteliğindeki şeriat demokratik değil, totaliterdir.” Diyor.
Şeriat en geniş manasıyla din (İslam) demektir. İslam kuralları Kur''an, Sünnet ve ictihada dayanır. Kur''an ve Sünneti hem anlamada, hem de amaca uygun olarak uygulamada ictihada başvurulur. İctihad beşeri olduğu için hem tartışılır, hem tenkit edilir, hem de değişir. Yöneticilerin seçimi ve denetlenmesi de halk veya onun temsilcileri tarafından yapılır. Şu halde şeriat totaliter değildir, İslam''a uygun bir çeşit demokrasi vardır.
“Siyasal İslam demokrasiyi bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını da yine şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır.”
Bütün baskı rejimlerinde hak ve özgürlüklerini kullanmak isteyenler takıyyeye başvura gelmişlerdir. Takıyyeyi asgariye indirmenin şartı hak ve özgürlükleri zorunlu olmadıkça kısıtlamamaktır. Siyasal İslam''a taraftar olanlar, cebir ve şiddete başvurmadıkça görüşlerini serbestçe ifade edebilseler takıyyeye başvurmazlar, herkes de onların ne dediğini, ne istediğini anlar. Türkiye şartlarında siyasal İslam''ın partileşmesi de zaten mümkün değildir.
Devlet-din ilişkisi
00:006/04/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ak Parti''yi kapatma davasının iddianamesinde yer alan laiklik anlayışını tahlil ve tenkide devam ediyorum.
“Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz.” Diyor.
Devlete din konusunda denetim ve gözetim hakkı verilmesinin amacı (hikmeti), dinin uygulanmasında kanunların (daha doğrusu hukukun) sınırlarının aşılıp aşılmadığını kontroldür; aşılırsa, yani din adına rejimi değiştirmeye kalkışma olursa laik devlet müdahale eder. Türkiye''de olan bu değildir, bu ülkede devlet, ortada bir zorunluluk bulunmadığı halde meşru/hukuki din özgürlüğünü kısıtlamakta, toplumda dinin uygulanmasına müdahale etmektedir.
“Demokrasiye geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye''nin yaşam felsefesidir.” Diyor.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir ilkesi olabilir, ama Türkiye''nin “yaşam felsefesi” olamaz, değildir. Bu ülkede yaşayan insanların kahir ekseriyeti müslümandır ve onların hayatlarında (düşünce ve davranışlarında) dinin çok önemli bir yeri vardır.
“Laiklik ilkesi; 5 Şubat 1937 tarih ve 2115 sayılı Yasa ile Türkiye Cumhuriyeti''nin nitelikleri arasında yer almıştır. Laik devlet ilkesinin cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer verilmesine 1961 ve 1982 Anayasalarında devam edilmiş ve her iki Anayasa laiklik ilkesini sıkı bir korumaya almıştır.” Diyor.
Laiklik ilkesi cumhuriyetin olmazsa olmaz şartı ise neden cumhuriyetin ilanından itibaren değil de yaklaşık on beş yıl sonra kabul edilmiş?
Bu sorunun birden fazla cevabı olabilir. Bana göre bazıları şöyledir:
1. Daha başta Cumhuriyetin kurucuları laikliği benimsemişlerdi, ama yıllarca takıyye yaptılar, “Devletin dini İslam''dır” dediler, sonra baskı ve tehlikeyi savuşturup niyetlerini açıkladılar. Bu cevap doğru ise takıyye her zaman var demektir.
2.Cumhuriyetin kurucuları arasında, laiklik konusunda görüş ayrılıkları vardı, laiklik taraftarları Atatürk''ün ömrünün sonlarına doğru güçlendiler ve laikliği ilan ettiler.
Her ne ise, benim tartıştığım husus laiklik ilkesi değil, Türkiye''de bazı çevrelerin “din hürriyetine karşı bir engelleme ve kısıtlama aracı” olarak anlayıp kullandıkları laikliktir.
Ayrıca bir inancımı daha burada ifade etmek isterim. Bugün laiklik tehlikede diyerek parti kapatmaya kalkışanların buna inandıklarını asla kabul etmiyorum,
Laiklik bahane, demokrasiyi baypas ederek iktidara gelmek şahane.
Mesele bundan ibarettir.
Not;
On beş gün sürecek bir seyahate çıkıyorum. Yazılarım aksayabilir. Hoşça kalın.
Bankaların verdiği promosyon
00:0024/04/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizci bankalar, maaşların buralardan alınması karşılığında hem maaş alanlara hem de bağlı bulundukları kuruma malzeme, alet ve para şeklinde promosyonlar veriyorlar. Bu promosyonların helal olup olmadığına dair yoğun sorulara bir yazıda cevap vermiştim. Cevap iyi anlaşılamamış olmalı ki, sorular ve cevaba itirazlar devam etti.
Bazı çalışanlar “Biz bu konuda hür değiliz, kurum bize sormadan faizci banka ile anlaşıyor, biz ne yapalım” diyorlar.
Böyle bir durum varsa maaşın, bankada bekletilmeden ilk imkanda alınması gerekir ki, bankada kalıp onunla daha fazla faizcilik yapılmasın. Buna rağmen banka maaş alana da bir miktar para veya hediye vermişse onun da -alan yoksul değilse- yoksullara verilmesi gerekir.
Bu hükmün dayanağı nedir?
Bilindiği gibi İslam faizin azını ve çoğunu ve bu arada faizli işlem ve akitleri haram kılmıştır.
Bir grup memurun veya çalışanın maaşları faizci bir bankaya yatırıldığı zaman bu banka o parayı -çekilmediği sürece- sisteme sokmakta ve faizli işlemler yaparak para kazanmaktadır. Kazanılan faiz gelirinin bir kısmı bankaya kalmakta, bir kısmını da banka kurumlara ve memurlara vermektedir.
Bu arada çalışanların ayaklarını bankalara alıştırmayı da hedeflemek söz konusudur.
Maaşlar faizci bankalardan alındığı takdirde iki sakınca doğuyor:
1.Bankaya paranızla faizcilik yapma imkanı vermiş oluyorsunuz.
2. Gelirinin çok büyük bir bölümü faizden olan bir kurumdan hediye kabul etmiş oluyorsunuz. Aslında bu hediyenin de oraya yatırılan maaşlarınızın faizle işletilmesinden elde edildiğini yukarıda ifade etmiştim.
Bu durumda ne yapalım:
Mümkünse maaşlarımızı faizli işlem yapmayan katılım bankalarına yatırıp oradan çekelim.
Bunun mümkün olmadığı yerlerde ve şartlarda ise verilen promosyonları alalım ama -yoksul değilsek- bunu yoksullara verelim.
Bazı okuyucularım, katılım bankalarının da faize bulaştığını, faizli kredi verdiğini ifade ediyorlar.
Bu konuda uzunca bir mektup almıştım, ilk fırsatta orada geçen tenkitleri de vererek katılım bankalarının işlemlerini, bu işlemlerin faizle ilgisini açıklayacağım.
Katılım bankaları ve faiz
00:0025/04/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıda, dikkatli ve hassas bir okuyucumun katılım bankaları konusundaki endişe ve düşüncelerini ele alacağım. Bu konuda daha geniş bilgi elde etmek isteyenlere İz Yayıncılık''tan çıkan “İslam Düşüncesinde Ekonomi, Banka ve Sigorta” isimli kitabımı, aşağıdaki tartışma ile ilgili olarak da bu kitabın “Teori ile uygulama arasındaki farklılıklar” başlıklı kısmını (s.56-65) okumalarını tavsiye ediyorum.
Okuyucum diyor ki;
“…Eğer bu bankaların faaliyetleri, gerek ticari yaklaşımları, gerek cari mevzuattan kaynaklanan sebepler ile İslam fıkhına göre tam manada faizsiz değilse; bu bankalara faizsiz bankacılık yapıyorlar demek, önemli mahzurlar taşımaz mı?”
Helal olana haram demek de, haram olana helal demek de sakıncalıdır, yasaktır, caiz değildir. Eğer bu bankalar “faizsiz yapıyoruz” dedikleri halde faizli yapıyorlarsa elbette onlara “faizsiz” ve “İslâmî” demek yalan olur. Ama katılım bankaları kesin olarak faizli kredi vermiyorlar ve mevzûat gereği diğer bankalar gibi doğrudan faizli kredi veremezler. Diğer -caiz ve meşru olan- banka hizmetleri dışında ana iştiğal konuları “ortaklık, kiralama ve peşin alıp vade farkıyla satma”dan ibarettir. Bu sebeple mezkür bankalara “Katılım Bankası” denmiştir ve manası “Kâr ve zarara katılım” demektir.
“Dünya finans sisteminin faiz üzerine kurulmuş olması, finansal hizmet veren kurumların bu sisteme entegre olma mecburiyeti sebebiyle bir zorunluluk hali söz konusu olabilir. Zorunluluk hali ile İslami sınırlar içerisinde kalan kurumların, bu halleri ile İslami olduklarını kabul etmek; kamil manada İslami bir finans sistemi arayışlarını bizatihi engellemez mi?”
Bu engelleme durumu İslami şuurun korunması ve buna yönelik eğitimin etkili ve kesintisiz olarak devam ettirilmesine bağlıdır. İçinde bulunduğunuz durumun İslam''a aykırı olduğunu bilir, bundan rahatsızlık duyar, buna alışmaz ve iyileştirmek için çaba gösterirseniz, zorunluluk yüzünden açılan ruhsat kapıları normal ve ideal düzene geçişi ve buna yönelik arayışı engellemez, aksine kamçılar.
“Eğer böyle bir zorunluluk hali varsa, bankacılık ve finans işlemlerinin, mevcut faizli sistem içinde hangi sınırlar ve kurallar içinde yapılmasının daha uygun olacağını tarif etmek, doğru olmaz mı?”
Elimizde iki banka çeşidi var. Birisi açıkça faizcilik yapıyor. Diğeri ise -bazı durumlarda zorunluluk yüzünden yaklaşsa da- genel olarak bundan uzak durmaya çalışıyor. Kesin olarak haramdan, kesin olarak helal ve ideal olana birden geçemiyorsanız, ideale en yakın olanı tercih etmek var iken haram olana niçin dönesiniz? Faizci bankalarla, zaruret dışında işlem yapılamaz. Zaruret halinde ne yapılacağını da zaten anlatıp duruyoruz.
“Faizsiz olduğu iddia edilen bankaların sundukları finansal hizmetler ile; Cenab-ı Allah''ın, faizi haram kılmakla emrettiği, ekonomik sistem değişikliği sağlanmış oluyor mu?”
Faizsiz bankalar ağırlığı ortaklığa verirlerse “emredilen ekonomik sistem”in önemli bir bölümü gerçekleşmiş olur. Bu bankalar potansiyel ve ilgili mevzûat bakımlarından buna müsait durumdadırlar. Engel “toplum ahlakındaki arızalardan” geliyor. Ortaklık ahlakına, kul hakkına, emanet duygusuna sahip olmayan veya bu konularda gevşek olan insanlarla -islami kurallara göre- ortaklık yaptığınızda sermayeyi kediye yüklemiş oluyorsunuz. Bu denendi ve böyle oldu. Çare ahlak eğitimidir. Ama genel olarak İslam''ın “rahmet ve şefkati de içeren” ekonomik sisteminin gerçekleşmesini sağlamıyor diye meşru olan işlemlerden vaz geçilemez.
(Devam edilecek).
Katılım Bankaları ve faiz (2)
00:0027/04/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Parasını hiçbir nam altında nemalanmadan tutmak ve finansman temini için hiç bir nam altında faiz ödememek zorunda olan insanlar bir araya geldiklerinde; İslami ve daha doğru bir takım yöntem ve işler bulmazlar mı? Sat Yap inşaat yönteminde olduğu gibi, diğer üretim alanları için de benzer modeller geliştirmezler mi? Acaba Allah''ın faizi haram kılmasının hikmetine daha yakın olan bu olabilir mi?”
Ekonomi hayatında bankanın yerini başka bir kurum tutamaz, ancak bankanın faizci olması şart değildir. Bu sebeple “İslâmî veya faizsiz” sıfatları eklenen bir banka icadı için 1940''lı yıllardan bu yana çalışılmış, ilk deneme altmışlı yılların başlarında Mısır''da yapılmış, sonra 1975 yılında İslam Kalkınma Bankası açılmış ve uygulamalar genişleyerek devam etmiştir. Doğru olan katılım bankalarını ortadan kaldırmak değildir, bu bankaların faizsiz çalışmalarını kolaylaştıracak düzenlemeler yapmaktır. Bu arada İslam ekonomisinin yaygınlaşarak işlemesini sağlayacak başka araçlar ve kuruluşlar üzerinde çalışmanın da yolu açıktır.
“Mevduat toplamak üzere diğer bankalar ile rekabet etmek zorundalar. Yani dönemsel olarak dağıtıp açıkladıkları kar payı oranlarının, cari mevduat faizi oranı ile rekabet edebilir olması gerekiyor. Cari faiz oranları çok büyük ve derinliği olan piyasalarda belirlendiğinden dolayı, pratikte faizsiz bankacılık yapan bankalar, sundukları hizmetlerin fiyatını, dönem sonunda cari faize denk getirecek şekilde belirliyorlar. Hatta bir miktar da temkin payı ilave ediliyor.”
Bir şahıs bakkallık, diğeri de tefecilik yapsa ve bakkal meşru (piyasa şartlarına uygun, raic) kârını yüzde yirmi yapsa, tefeci de parayı yüzde yirmi faizle verse ve sonunda her ikisi eşit kâr sağlasa –meşru muamelenin kârı ile haram olan faizin miktarı- eşit oldu diye kâra haram mı diyeceğiz!
“Faizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi vs veriyorlar. Şu farkla ki; faiz oranından değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak; kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi bir faiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre aşıldığında yine vade farkı (cari gecikme faizi oranı + temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.”
Katılım bankaları faizli kredi vermezler. Müşterinin almak veya kiralamak istediği malı kendileri alır ve müşteriye vade farkı ile satarlar veya kiraya verirler.
Mal vadeli (malın teslimi bir müddet sonra) olursa “selem” işlemi gerçekleşir ve mal daha ucuza verilir, para vadeli olursa “vade farklı satım” gerçekleşir ve mal pahalı olur. Bu iki işlem asırlardan beri vardır ve caiz olduğu kabul edilmiştir.
Vadeli satım işleminde vade geldiği halde –ödeme gücü bulunan borçlu tarafından- ödeme yapılmazsa bankaya ve buraya para yatıranlara haksızlık edilmiş olur. Faiz haram olduğu gibi borcu zamanında ödememek de haramdır, zulümdür. Ayrıca vadesi geçmiş borçlar ödenirken enflasyon farkının da ödenmesi gerekir, eğer bu ödenmezse borç eksik ödenmiş olur.
Katılım bankalarının önemli bir problemi “vadesi geçmiş alacaklara ek ödeme uygulama yasağı” olmuştur. Bunun için çeşitli çareler aranmış, enflasyon farkı, altın ve dövize endeksleme gibi çareler işe yaramamıştır. Bugün çoğunun uyguladığı iki formül vardır: 1. Daha başta akdi yaparken belli bir vadeyi kesinleştirmeyip vadeli satım listesi üzerinde anlaşmak ve fiilen ödeme zamanındaki vade farkını “akdin gereği olarak” uygulamak. 2. Ödemenin yapılmadığı dönemde kurumun ne kazandığı kesin ve sabit (böylece uğranan zarar da sabit) olduğundan bu zararın tazmin yoluyla tahsili.
“Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı söylediğinde, faizsiz banka müdürleri ile kar payı pazarlığı yapıldığı söyleniyor. Buradaki söyleniyor lafını tamamen söylenti olarak almayın lütfen sadece size ispat edemem.”
Bankaya para yatıran her müşteri kurum ile ortaklık (mudârebe akdi) kuruyor demektir. Kâr ve zararda ortaklık akdinde zarar sermaye oranına, kâr ise anlaşmaya göre belirlenir. Çok para yatıran müşteriye, daha baştan anlaşarak, elde edilecek kârdan daha fazla oranda pay ayrılmasına bir engel yoktur.
Enflasyon ve faiz
00:001/05/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kütahya''dan bir dost okuyucunun üç sorusuna cevap vereceğim. “…Müslümanlar arasında bazı meseleler ya yanlış değerlendiriliyor ya da bazılarınca amacından saptırılarak aleyhte bir kampanya oluşturulmaya çalışılıyor.
Bunun ilki “hukuk''ul-lah”, ikincisi de “hukuk''ul-ıbad” ihlâline sebep oluyor.
Bu noktaların tarafınızdan bir kez daha açıklanmasının; söz konusu veballeri önleyebileceği umuduyla vaktinizi alıyorum.
1- Size göre “enflasyon oranında faizin caiz olduğu” söylentisi,
2- Sizin, namazın kesinlikle terk edilemeyeceğini konu alan bir cevap yazınızdaki; “Teyemmüm etme imkanı bulamayan onsuz da kılar” cümleniz,
3- “Kurban kesme yerine bedelinin nakit olarak fakirlere verilebileceği” şeklinde bir yorumda bulunduğunuz iddiası…” (21.04.20008, Süleyman Önsay)
1. Enflasyonu paranın mal karşısında değerinin düşmesi satın alma gücünün azalması olarak anlarsak bir borç ilişkisinde bunun göz önüne alınması zounlu olur.
a) Karz-ı hasen, Allah rızası için, karşılığında bir menfaat beklemeden ödünç vermek demektir. Bu şekilde ödünç vermelerde vade bağlayıcı olmaz. Alacaklı istediğinde borçlunun -imkanı varsa- hemen ödemesi gerekir. Eğer ödünç alma üzerinden geçen süre içinde para değer kaybına uğramışsa borçlu bu kaybı da karşılamakla yükümlüdür. Kabaca açıklamak gerekirse, ödünç alındığında bir kilo pirinç alan bir para, ödendiğinde de bir kilo pirinç alabilmelidir. Kâğıt paranın kendine ait bir değeri yoktur, o değerini satın alma gücünden almaktadır, eğer enflasyon farkı ödenmezse borç eksik ödenmiş olur.
b) Vadeli alım satımlarda vade süresi içinde para değerini kaybetse bile enflasyon farkı ödenmez, vade geldiğinde başta belirlenen miktar ödenir; çünkü alacaklı akit yaparken enflasyonu da düşünmüş ve bedele ilave etmiş, vade farkı ile onu telafi etmiştir.
Vade dolduğu halde borç ödenmez, aradan bir süre daha geçer ve bu arada para değer kaybına uğrarsa bunun da (enflasyon farkının) ödenmesi gerekir.
Yukarıda açıklanan ödeme kuralının banka faizine uygulamak ve “bankaların verdiği faiz enflasyon miktarını geçmezse bunu almak caiz olur” demek mümkün müdür?
Mümkün değildir.
Çünkü bankaya para yatıranlar oraya ödünç para vermezler, “az parayı, vadeli olarak çok para (faiz miktarınca fazla para) karşılığında satarlar”. Bu işlemi yapmak için de daha başta (enflasyon gerçekleşmeden) belli bir faiz üzerinde anlaşırlar. Daha sonra bu faiz, enflasyon oranının altında veya üstünde kalsa da bunu (faizi) alırlar.
İslam fıkhına göre “faizli işlem yapmak” caiz değildir.
Banka mevdûatı faizli işlemler yaparak arttırmaktadır. Bankaya yatırılan paradan kazanılan faiz genel olarak (kural olarak) enflasyonun üzerinde olur (reel faiz kazanılır). Banka bu reel faizin bir kısmını kendinde bırakır, bir kısmını da mevdûat sahiplerine verir (verdiği reel faizin bir kısmıdır).
A şahıs bir kimsenin malını çalsa veya gasbetse, sonra bu malın kendine ait olduğu ortaya çıksa, başta yaptığı çalma veya gasbetme eylemi meşru hale gelmez. Bu örnek, banka ile yapılan “faiz akdi”ne aittir. Ayrıca bankanın ödediği, enflasyon farkı değildir, mevdûattan kazandığı faizdir.
Bu sebeple “banka dışı borçlanmalarda” enflasyon farkının ödenmesi, bankaya para yatırıp -miktarı ne olursa olsun- faiz almaya kıyas edilmemelidir.
Bankaya isteyerek değil de mecbur bırakılarak para yatıranlar, kendilerine ödenen faizin enflasyon oranı kadarını alıp kullanabilirler. Çünkü başta isteyerek faizli akit yapmamışlardır ve aldıkları nominal fazlalık, gerçek manada (reel) fazlalık değildir, kendilerinden zorla alınan paralarının, satın alma değeri bakımından eşit miktarıdır. Daha fazlasını ise yoksullara vermeleri gerekir.
Üç sorunun cevaplarına devam edilecektir
Namazın önemi
00:002/05/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
S. Önsay''ın ikinci sorusu namazla ilgili idi. Benden nakledilen “Abdest ve teyemmüm imkanı bulamayan bir mümin de namazını terk etmez, abdest ve teyemmüm şartları düşer, ama namazı düşmez” sözünün doğru olup olmadığını soruyordu.
Evet ben böyle bir açıklama yaptım.
Önce bu açıklamanın dayandığı hadisi aktarayım, sonra da bu hadisten yola çıkarak müctehidlerin yaptıkları yorumları (icthadları, mezhebleri) nakledeyim.
Bilindiği gibi Sevgili Peygamberimiz (s.a.) seyahat ve sefer ederken yanlarına eşlerini de alırlardı. Böyle bir yolculukta Hz. Aişe tuvalet ihtiyacını gidermek için tenhaca bir yere gitmiş, orada farkında olmadan, Esmâ''dan ödünç aldığı gerdanlığını düşürmüştü. Peygamberimiz daha sonra, gerdanlığı bulmaları için birkaç kişi gönderdi. Bunlar gerdanlığı arayıp buldular, ancak bu arada namaz vakti geçmek üzere olup abdest almak için suları da yokmuş. Henüz teyemmüm ayeti de gelmemiş olduğundan abdestsiz olarak namazı kılmış, dönünce durumu Peygamberimize anlatmışlar. Peygamberimiz “Namazlarını iade etmelerini buyurmamış, ancak bundan sonrası için su bulunmadığında teyemmüm dileceğine dair âyet gelmiş.
Bu olay cereyan ettiğinde namazın ön temizlik şartı olan abdestten başka çare yoktu, ama abdest alma imkanı bulunmadığında namazı abdestsiz kılmışlar, Peygamberimiz de “Namazı sonradan abdest alarak yeniden kılın” dememişti. Şu halde abdestin yanında teyemmüm yapma imkanı da bulunmadığında namaz yine kılınacak ve iade veya kaza da edilemeyecektir. Ahmed b. Hanbel, Müzenî ve Sehnûn işte bu ictihadı ileri sürmüşlerdir. Bundan başka şu ictiahadlar da vardır:
b) Bu durumda namaz farz olmaz.
c) Namazı bu durumda abdestsiz kılmazlar, ama sonradan kaza ederler (Ebû Hanîfe, Servî ve Evzâ''î''nin ictihadları böyledir.)
d) Namazı kılarlar, ama sonra imkan bulunduğunda abdest alıp yeniden kılarlar (iâde).
e) Bu durumda namazı (abdestsiz) kılmak müstehab, yeniden kılmak ise farzdır.
Bu farklı ictihadlar içinde benim tercih ettiğim, “Namazın -abdest ve teyemmüm imkanı bulunmadığında- abdestsiz ve teyemmümsüz de olsa kılınması, her hal ve kârda geçirilmemesi, kazaya bırakılmamasıdır.
Son umre yolculuğumuzda uçakta iken namaz vakti girmiş ve son dakikalarına ulaşılmıştı. Bazı erkek ve kadınların abdestleri yoktu, abdest alma ve teyemmüm etme imkanları da mevcut değildi. Gündüz namazlarının (mesela ikindinin) gece namazları ile (mesela akşam namazım ile) birleştirilerek sonradan kılınması da genel olarak kabul edilmiş cem kuralına uymuyordu. Bana durumu soranlara, bu hadisi ve ictihadı hatırlattım.
Bu olay, hadis ve açıklamalar namazın ve onu vakti çıkmadan kılmanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
.Kurban yerine sadaka
00:004/05/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Önsay''ın üçüncü sorusu, yine benden nakledilen (bana ait bir tercihmiş gibi yayılan) “kurban kesmek yerine onun bedelinin yoksullara verilmesi” nin caiz olduğudur.
Ben böyle bir şey söylemedim. Tam aksine kurban kesmenin gerekli olduğu durumlarda, başka bir iyilik, sadaka ve ibadetin kurban yerine geçmeyeceğini söyledim ve yazdım.
Ama nafile kurban kesmek gibi farz ve vacib olmayan kurban ile Allah ve Resûlü''nün, “ya kurban kesin ya da şu kadar oruç tutun” demesi gibi durumlar müstesnadır; bu takdirde kurban kesmek yerine yine Şâri (din kurallarını koyan) tarafından izin verilen başka ibadetler kurban yerine geçer.
Bu hükme itiraz edenler olmuştur. Bunlara göre “kurban kesmekten maksat bundan mahrum kalan yoksullara et yedirmektir, eğer yoksulun ete değil de paraya veya başka bir şeye ihtiyacı varsa bunu temin etmek kurban yerine geçer”.
Biz bu usul dışı yoruma katılmıyoruz. Çünkü:
1. Hz. Peygamber zamanında da kendilerine kurban eti verilen yoksulların aynı zamanda veya öncelikle başka şeylere de ihtiyaçları vardı, ama bu yüzden kurban yerine geçmek üzere bu ihtiyaçlar temin edilmedi. Kurban da kesildi, sadaka da verildi.
2. Bayramda kesilen kurban eti yalnızca yoksullara verilmez. Kesen ailesi ile yer, eşe dosta verir, bu arada yoksullara da verir.
3. “Kurban kesmekten maksat şudur, hacca gitmekten amaç budur, namaz kılmanın hikmeti şudur…” diye kendi aklımıza göre hikmetler bulup, bu hikmetlere göre -Allah ve Resûlü''nün buyurduğu, örnek Kul''un hayatı boyu devam ettiği ibadetleri bırakıp, onların yerine diyerek başka şeyler yapamayız, yaparsak bu davranış dini olmaz, din dışı olur.
Bazı ibadetler, emirler ve yasakların hikmetleri hakkında bizzat Şâri'' tarafından açıklama yapılmıştır. Meselâ “Namaz kötülük ve çirkinlikleri önler”, “İçki insanları birbirine düşürür, kavgaya sebep olur, insanları ibadetlerden alıkoyar…” denmiştir. Buradan hareketle birileri çıkıp “Ben bu kötülüklere düşmeden içersem dine aykırı hareket etmiş olmam”, veya “Ben zaten çirkinlik ve kötülükten uzağım, benim namaz kılmam gerekmez” diyemez; çünkü bu hikmetler, sebepler, gerekçeler, birçok hikmet yanında kulları teşvik için ifade buyrulmuş olup, “Bu emir, yasak ve ibadetlerin bütün gerekçeleri bundan ibarettir” gibi bir açıklama söz konusu değildir.
Allah kullarını güçlerinin yetmediği, kendilerine zor gelen şeylerle yükümlü kılmaz. İmkanı müsait olduğu için kurban kesmesi gereken bir mümin kurbanı keser, kestirir, buna ek olarak başka yardımlar ve iyilikler de yapar.
Bir not:
Üç arkadaşımla birlikte hazırladığımız ve Diyanet''in neşrettiği “Kur''an Yolu” isimli tefsir hakkında sık sık “nerede bulabiliriz, basıldı mı” şeklinde sorular alıyorum. Bu tefsir üçüncü olarak büyük miktarda basıldı ve Diyanet''e ait satış yerlerinde bulunmaktadır.
Niçin AB
00:008/05/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Danimarka''da Filistin asıllı Esmâ Abdülhamid''in Meclis''e başörtüsüyle girmesine onay çıktı. Bu olay üzerine birkaç satır yazmak gerekiyor. Önce "Niçin AB" sorusuna bir daha cevap arayalım.
Avrupa Ekonomik Topluluğu Avrupa Birliğine doğru yol almaya başlayınca baştan beri tereddüt içinde olan dindar Müslümanlar bu birliğe üye olmanın karşısında yer aldılar. O tarihlerde, başta İslam ülkeleri olmak üzere başka birlikler ile işbirliği yaparak ve bu sayede öz değerlerini koruyarak yaşamanın ve ilerlemenin mümkün olduğuna inananların sayısı daha çoktu. Zaman içinde dünyanın güç dengeleri ve İslam ülkelerinin durumlarının böyle birlikler kurmaya çok da elverişli olmadığı görüldü. Öte yandan ülkemizin kendi imkanlarıyla tam demokrasiye geçme, insan hak ve özgürlüklerinden gelişmiş ülke hakları ölçüsünde yararlanma amacını gerçekleştirmesinin zor olduğu da görüldü. Bu zorluk, ülkemizde yüzde otuz civarında bulunan bir halk kitlesinin, "farklılık içinde beraberlik" kültüründen mahrum, farklı olanlara karşı güvensiz ve tahammülsüz olmalarından ve bunların içinden önemli bir kitlenin de iktidar ve menfaat mücadelesine bazı şeyleri (kemalizm, laiklik, irtica, korku…) alet etmelerinden ileri geliyordu.
Başta AB''ne karşı olan dindar Müslümanlar, AİHM''nin taraflı kararları ve AB''ne üye bazı ülkelerin olumsuz tutumları ile AB''nin çifte standardı yüzünden şüpheye düşseler bile bu üyeliğin, daha kötüye nisbetle iyi olabileceği ümidini yitirmediler.
Cumhuriyet projesi Batı uygarlığına intisabı (onu geçme hayali de var, ama yine Batı standartları söz konusu) amaç edindiği halde AB''ne üye olma konusunda bu yüzde otuzun giderek daha isteksiz hale geldikleri görülüyor. Gerçi onlar gerekçe olarak "Bu üyelik şeriat düzeni getirecek" kabilinden cevherler imal ediyorlarsa da asıl sebebin, haksız imtiyazları yok edecek olan demokrasi ve hukuk devletini istememek olduğu anlaşılıyor.
Her şeye rağmen Avrupa demokrasisinin, bizdeki sözde demokrasiden daha iyi olduğu (veya daha az kötü olduğu) inancını teyit eden bir olay, işte bu yazının başında sözünü ettiğim Esmâ Abdulhamîd olayıdır.
Gelecek yazıda bu olay üzerinde duralım.
Avrupa laikliği
00:009/05/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizde Meclis (millet egemenliğinin tek ve meşru temsilcisi) din ve başörtüsü kelimelerini kullanmadan, diğer inançlar yanında İslam''a inananların da din özgürlüğü ve eğitim hakkını kullanmalarını sağlamak için bir kanun çıkarıyor, yargı iptal ediyor, bir Anayasa değişikliği yapıyor, muhalefet Anayasa Mahkemesi''ne başvuruyor, bununla kalsa ne alâ, cumhuriyet başsavcısı patriyi kapatma davası açıyor ve gerekçelerinden bir de bu Anayasa değişikliği, iktidarın başörtüsünün üniversitelerde serbest olması için teşebbüslerde bulunması.
Danimarka''da Filistin asıllı Esmâ Abdülhamîd milletvekili seçiliyor. (Adına bakın, Filistinliler, topraklarını Siyonistlere vermemek için direnen Yüce Hakan Abdülhamîd''i unutmamışlar, onun adını çocuklarına koyuyorlar, biz hâlâ Kızıl Sultan''dan söz ediyoruz.) Bu bir yana, Müslüman ve tesettürlü Esmâ''nın başörtülü (tesettürlü) olarak Meclis''e girip giremeyeceği tartışılıyor ve sonunda ilgili merciler, onun başörtülü olarak Meclis''e girebileceğine karar veriyorlar.
Bizimkilere sorarsanız cevapları hazırdı: “Efendim bizim özel durumumuz var, biz başörtüsünü serbest bırakırsak ülkeye şeriat gelir, orada böyle bir tehlike yok.” İyi o zaman ezanı, cumayı, Ramazan orucunu, sünneti, bayramları… da kaldırın; çünkü bunların toplumda dindarlığın yaygınlaşmasındaki etkisi daha büyüktür!
Ya dini tamamen yasaklarsınız veya başkalarının hak ve özgürlüklerine açık ve kesin zarar söz konusu olmadıkça ve olmadığı ölçüde din özgürlüğüne yer verirsiniz. Bu da inanmayı, uygulamayı, örgütlenmeyi, eğitim ve öğretimi, açıklamayı ve yaymayı içine alır.
Gelelim Esma Hanım''ın ders mahiyetindeki açıklamalarına:
“Avrupa''da başörtüsüyle Meclis''e girecek ilk başörtülü kadınım. Bu benim için gurur verici bir durum. Ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk da hissediyorum. Çünkü iyi bir örnek olmak zorundayım. İnşallah Avrupa''da yaşayan başörtülü Müslüman kadınlara iyi bir rol model olurum. Bu durum aslında, başörtüsü kadına baskı aracıdır, zavallıdır imajını da yıkacak. Diğer taraftan demokrasinin bize sunduğu imkanları kullanmış olacağız. Biz içinde yaşadığımız toplumun bir parçasıyız ve toplumun sorunlarına bizim de söyleyecek sözümüz var.”
Müslüman birinin Komünist Parti''de yer almasının çelişki olmadığını ifade eden Abdülhamid şunları söylüyor: “Mensup olduğum partide çoğunluk komünist ancak burada ''din özgürlüğü'' diğer partilere oranla ön planda. Şimdiye kadar hiçbir parti başörtülü kadını aday göstermeye cesaret edemezken partim beni aday gösterdi. Sonuna kadar da sahip çıktı. Kendimi rahat hissediyorum. Biliyorum ki burada kıyafetimden ziyade fikirlerime değer veriliyor. Partide inançlı Hıristiyan ve Budistler de var.
Milletvekili olarak öncelikli hedefim gittikçe artan zengin-fakir uçurumu. Zengin bir ülkeyiz ama fakirimizin sayısı da giderek artıyor. Bu soruna çözüm getirmek için proje hazırlayacağım.”
Madalyonun tek yüzü mü?
00:0011/05/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müge imzalı bir mektubunda okuyucu, (4/4/2008) tarihli yazımdan alıntılar yaptıktan sonra şöyle diyor:
“İstanbulda belediyenin yaptığı ve Spor A.Ş.''nin işlettiği yüzme havuzlarından bazılarına (özellikle kenar semtlerde olanlar ve Başakşehir vs. gibi sitelerde bulunanlar) kadın-erkek birlikte girmeniz mümkün değildir. Bizzat deneyen ve arkadaşım olan bir çiftin kocasına “gavat” bile dediler. Böyle havuza girmek sizin inançlarınıza, dininize uymayabilir ama bizimkine uyuyor ve bir kamu kuruluşunda maalesef inanç dayatması yapılıyor…
Sürekli karşı tarafın hatalarını sayıp dökerken, kendi tarafımızınkileri halı altına süpürmemeli. Ben din ve vicdan özgürlüğünün sonuna kadar yanındayım ve mesela başörtülü kadınların, kızların yalnızca üniversitelerde okuyabilmesini değil, kamuda da çalışabilmesinin önünün açılmasını istiyorum ama din dayatmacılığının da sonuna kadar kaşısındayım ve aynı kadınlardan inançlarını işlerine karıştırmamalarını da talep ediyorum ama bunu yapabileceklerinden emin değilim... Birgün de kendinizi ve tarafınızı eleştiren bir yazı yazarsanız, inanın beni çok şaşırtacaksınız. İşte o zaman yazdıklarınız daha fazla anlam kazanacak. Yazdıklarınız şu an sadece kendiniz gibi olanlarının yüreğini soğutmaktan başka işe yaramıyor çünkü sadece gerçeğin bir tarafını yansıtıyor, öteki tarafını ise gizliyor. Hakkaniyet bu olmasa gerek...”
Sayın Müge mektubunun, yazı çok uzayacak diye almadığım kısmında, bir belediyenin çalışan almak için açtığı imtihanda İmam Hatip mezunu olma şartını koyduğunu ve ayet sorduğunu da kaydediyor; ancak bunu meşhur iddianameden naklettiği için kale almıyorum.
Farklıların bir arada, hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşayabilmeleri bir zarurettir. Mevcut şartların dayattığı bu durumu en az problem, en fazla huzur ve verimlilikle yaşamak için bazı kurallarda anlaşmak şarttır. Eğer farklı taraflardan birinin isteği yerine getirildiğinde diğeri hakkından mahrum kalıyorsa böyle bir kural da, uygulamada olamaz; olursa demokratik ve laik sisteme ters düşer.
Şimdi şikayet konusu havuz meselesini ele alalım.
Belediye yalnızca erkeklerin veya sadece kadınların girebilecekleri havuzlar yapsa ve eşli, yahut karma girilecek havuzlar yapmasa, hiçbir havuzda kadınların erkeklerle birlikte havuza girmelerine izin ve imkan vermese, kendi inancı ve ahlak anlayışına göre karşı cinsle birlikte havuza girmek isteyen vatandaşları bu haktan mahrum bırakmış olur. Aslında bu İslam''a uygun olanıdır ve Müslümanlar böyle olmasını isterler. Fakat şikayetten anlaşılıyor ki, belediyenin bir cinse ait havuzları da var, -İslam''a aykırı olan- karma girilen havuzları da var. Belediye şeriat dayatmamış, isteyenin şeriata uyması, istemeyenin uymamasına zemin ve imkan hazırlamış. İşte laiklik da tam olarak budur.
Biri çıkar da bütün havuzlar karma olmalı, yalnız kadınların veya erkeklerin girdiği havuzlar olmamalı, Müslümanlar karma girmeyi caiz görmüyorlarsa havuza ve denize girmemeli” derse asıl o kişi “belli bir din ve ahlak anlayışını, hayat tarzını bütün vatandaşlara dayatmış olur” ve bu da din özgürlüğüne, laikliğe aykırıdır.
Şimdi bu yazmın neresinde ben madalyonun tek yüzünü gösterdim?
AB"ye yaslanmak
00:0015/05/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yakın zamanlarda Avrupa Laikliği üzerine iki yazı yazmış, bizde başörtüsü yasağının kaldırılması teşebbüsünün parti kapatma davasına konu olduğunu kaydettikten sonra şunları söylemiştim:
Başta AB''ne karşı olan dindar Müslümanlar, AİHM''nin taraflı kararları ve AB''ne üye bazı ülkelerin olumsuz tutumları ile AB''nin çifte standardı yüzünden şüpheye düşseler bile bu üyeliğin, daha kötüye nisbetle iyi olabileceği ümidini yitirmediler… Danimarka''da Filistin asıllı Esmâ Abdülhamîd milletvekili seçiliyor. (Adına bakın, Filistinliler, topraklarını Siyonistlere vermemek için direnen yüce hakan Abdülhamîd''i unutmamışlar, onun adını çocuklarına koyuyorlar, biz hala kızıl sultandan söz ediyoruz.) Bu bir yana, Müslüman ve tesettürlü Esmâ''nın başörtülü (tesettürlü) olarak meclise girip giremeyeceği tartışılıyor ve sonunda ilgili merciler, onun başörtülü olarak meclise girebileceğine karar veriyorlar.”
Bizim Akif Emre ya bu yazıya veya bu konuya atıf yaparak şöyle diyor (13.Mayıs.2008):
“Danimarka''da Müslüman bir hanımın başörtülü olarak meclise girmesi “kapatma davası”yla zamanlama olarak çakışınca, bizdeki laiklik uygulamalarını eleştirerek Avrupa Birliği''ni idealize eden söylem bir çok yazar tarafından kullanılmaya başlandı… Bir fikir olarak Avrupa, bir coğrafya olarak Avrupa, bir siyasi birlik arayışı olarak AB projesi arasındaki farklılıklar ve benzeşmeler üzerinde hiçbir fikir üretmeden, kafa yormadan “Avrupa''da bu işler ne güzel” basitliğinde yaklaşım bunca birikimden sonra hafif kaçıyor. Daha doğrusu utanılacak bir hafiflik sergileniyor.”
Bu yazıda kim kast edilirse edilsin üslubun “utanılacak bir ağırlıkta” olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bu küçültücü (tahkir içeren) üslup ile ne farklı düşünenler ikna edilebilir, ne de dava ispat edilebilir. Farklıların bir arada yaşadığı bir dünyada ve ülkede karşı düşünceye tahammül ihmal edilemez bir ahlak kuralı olmalıdır.
Benim düşünceme gelince:
Hiçbir zaman AB''yi ve Batı düşüncesini, kültürünü, medeniyetini idealize etmedim.
Hep söylediğim şudur:
Bizim, bize de dünyaya da yetecek bir medeniyetimiz ve düzenimiz vardır. Birlik ve birliktelikler de öncelikle mümin kardeşler arasında olmalıdır. Ama bu medeniyetin yeniden ifade edilmesi (ihyası da denebilir) ve bu düzenin, dünya ve ülke şartları uygun hale geldiğinde uygulamaya konması gerekiyor. İslam ülkeleri arasında bir birlik ise asırlardır istendiği halde bir türlü gerçekleşemiyor. Peki o zamana kadar zamanı durduracak, toplumu bekletecek miyiz?
İşte fıkıhçının bu gibi durumlarda verdiği cevap şudur:
İyi ve ideal olana ulaşıncaya kadar kötülerin en iyisi ile yola devam edin ve bunun da “kötü” olduğunu unutmayın.
Ötekilerle ilişki ve diyalog
00:0016/05/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Araştırma şirketi Gallup''un Dünya Ekonomik Forumu''nda tartışılmak üzere hazırlanan ''İslam ve Batı: Diyaloğun Durumu 2008'' raporu 21 ülkeden biner kişinin de katıldığı bir araştırma sonucu hazırlanmış. Bu rapora göre Avrupalıların çoğunluğu, İslam ve Müslümanlarla diyalog halinde olmayı kendi ''kültür kimlikleri'' için bir tehdit olduğunu düşünüyor. Ancak bu düşünceye Amerikalılar ve Kanadalıların çoğu katılmıyor. ABD, Kanada, İsrail ve İslam dünyası, diyaloğun ilişkileri daha iyi yerlere getireceğini düşünüyor.
Müslüman ülkelerin tümü, ilişkilerin gelişmesinin olumlu olacağını düşünüyor. Danimarka, İspanya, Hollanda, İtalya, İsveç ve Belçika gibi son yıllarda yoğun göç dalgasıyla karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri ise, ilişkilerin gelişmesini tehdit olarak algılıyor. (haber7.com)
Bu raporun bize anlattığı husus ulusların ve Avrupa gibi uluslar topluluğunun kültürlerini korumak istedikleri ve bu sebeple yabancı kültlürden topluluklarla içli dışlı olmayı, aynı ülkeyi paylaşmayı, diyaloglara girmeyi istemedikleridir. İlişki ve diyalogdan yana olanlarda iki farklı saik öne çıkıyor: a) İlişkiden doğacak menfaatlerini korunmaya tercih etmek. b) Kendilerinden emin olmak, kültür dejenerasyonundan yana endişeleri olmamak.
Bizim ülkemize baktığımızda kültürü korumak için ilişkiyi sınırlama konusunda oldukça karmaşık ve çelişkili yönelişlerin olduğu görülüyor. Farklı kesimlere ait bu yönelişleri şöylece sıralamak mümkündür:
1. Ulusal bağımsızlığı koruma adına kendi içine kapanmak isteyenler.
2. Müslüman Türkiye''nin öz değerlerini korumak için gayr-i müslimlerle ilişikileri zorunlu boyutta tutmak isteyenler.
3. Kaçınılamaz, engellenemez diyalog ve ilişkler çerçevesinde öz değerlerini korumayı düşünenler.
4. İslam''a kapalı, ötekine açık diyalog, ilişki ve etkileşime eğilenler.
Bu karışık, karmaşık ve çelişkili durumun temel sebebi efradını cami ağyârını mani “bir milli kültür” anlayış ve politikasının bulunmayışıdır. Her gurup kendi anlayış ve tercihini millete mal etmekte ve böyle bir kültürün genelleştirilerek korunmasını istemektedir.
Ne yazık ki ülkemizin insanları hem dinin cemiyet hayatındaki yeri hem de kültürün temel unsurları arasında bulunan tarih ve dil konusunda bile ayrılığa düşmüş durumdadırlar. Buna rağmen bazı Batı ülkeleri bizimle diyalogun kendi kültürlerine zarar vereceğini düşünüyorlarsa bunun sebebini, kültürlerinin İslam''a veya Türklüğe göre değişmesinde değil, bozulması gibi başka yerlerde aramak gerekiyor.
Bize düşen nedir?
Demir perdeler bile toplulukları farklı kültürlerin etkisinden koruyamadı. Bozulmamanın yolu, önce kendisi olmak, sonra da farklılık içinde kendi özelliğini korumak için gerekeni yapmaktır.
Bu “gereken”ler arasında cemiyette dinin yeri ile nesillere aktarılmaya çalışılan kültür anlayışının yeniden gözden geçirilmesi önemle yer almaktadır.
Yargı bağımsızlığı ve yanılmazlığı
00:0018/05/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Milli iradenin karşısına başka güçlerin çıkarılmasının zamanı geçmiş olmalı ki bu defa da yargı çıkarıldığı için hem bağımsızlık hem de yanılmazlık tartışılmaya başlandı (“Yeniden tartışılır oldu” da denebilir).
Benim burada tartışma konusu edineceğim yargı “idare mahkemeleri, Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi” gibi idareyi ve iktidarı denetleyen yargıdır.
Genel olarak yargı bağımsız olmalıdır; yargının bağımlı olmasının elbette çeşitli sakıncaları vardır. Ancak hakimleri yine hakimlerin tayin etmeleri ve denetlemeleri yargının bağımsızlığı için yeterli midir? Hem tayin ve terfi yetkisi elinde olanların hem de tayin edilenlerin maddi menfaat ve siyasi, ideolojik taraflılık yüzünden bağımsız ve tarafsız olmamaları mümkün ve vaki değil midir?
İdareyi denetleyen mahkemelerin hakimleri (tabii bir kısmı) emekli olur olmaz ya bir partiye intisap ediyorlar veya siyasi, ideolojik beyanlarda bulunuyorlar; buradan onların tarafsız olmadıkları, emeklilikten bir gün önceye kadar da aynı siyasi ve ideolojik görüşe bağlı oldukları açıkça anlaşılıyor.
Dine karşı veya soğuk, yahut da belli bir inanç ve uygulamaya karşı olan bir yargıç düşünelim; bu yargıç mesela başörtüsüne karşı ise önüne bununla ilgili bir dava geldiğinde nasıl tarafsız ve –kendine karşı- bağımsız olacak?
Siyaseten muhalif, hatta iktidardan nefret eden bir yargıcın da, iktidarla ilgili bir davada tarafsız ve bağımsız olması oldukça zordur.
Yargının yanılması ihtimali ise daima mevcuttur. Siyasi ve ideolojik olmayan davalarda alttaki yargıç yanılırsa –temyiz yoluyla- üsttekiler büyük ölçüde bu yanlışı düzeltirler. Ama idari ve siyasi davalarda buna da güvenmek mümkün değildir.
Eskiden 163. ve bugün 301. madde ile ilgili davalarda, başörtüsü, parti kapatma gibi davalarda hakimin taraf tutması kuvvetle muhtemeldir. Bu ihtimal gerçekleştiğinde ise âdeta “azınlıkta kalan muhalefetin ülkeyi yönetmesi, çoğunluğun oyunu alan iktidarın ise devreden çıkarılması” gibi demokrasiye ters düşen bir durum ortaya çıkmaktadır. Buna itiraz edildiğinde hakimler alınganlık gösteriyor, “yargı bağımsızlığından, yargıyı etkilemenin hukuka aykırılığından filan” söz ediyorlar, ama bu argümanlar ne yeterli oluyor ne de ikna edici!
Demokrasinin temel unsuru millet iradesi ise ve bu iradenin tek meşru temsilcisi de meclis ve iktidar ise meclisin aldığı kararlar ile iktidarın karar ve tasarrufları konusunda yargı ile ihtilaf olduğunda son sözü mutlaka millet söylemelidir.
Bunun da yolu referandum ve seçimdir.
Eğer böyle olmaz da duruma göre bir veya yedi hakimin dediği olursa bu noktada demokrasiden söz edilemez.
.. .Gazeteciliğin böylesi
00:0022/05/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tahammül edebildiğim kadar televizyon kanallarına bakıyor ve gazeteleri okuyorum. Gördüklerim ve duyduklarım beni şaşırtmıyor; çünki kurdun yavrusu kurt olur, ne ekersen onu biçersin. Bunları ektiler, tohum filizlendi, boy verdi şimdi de acı meyvasını veriyor.
Nedir bu acı meyva?
Yalancılık, iftira, abartma, tertip, tahrik, tahammülsüzlük ve milletin öz değerlerine karşı savaş…
Yaşını başını almış bir gazeteci (tv habercisi) bir akşam hayretler ve korkular içinde şunları söylüyor: Bu AK Parti iktidara geldikten sonra radikal İslam canlanmaya başladı. İnsanlar selamlaşırken “selamun aleyküm…” diyorlar, başlarını örten gençlerin sayısı çoğalıyor, camiler yapılıyor ve cemaat artıyor, dindarlara özgüven geldi…
Daha genç bir başka tv. habercisi, açık öğretim lisesi imtihanlarına girenlerden bahsediyor.
Ama nasıl bahsediyor?
“Başörtülü, çarşaflı ve sarıklı girdiler, daha vahimi bunlara kimse müdahale etmedi” diyor.
Verdiği görüntülere bakıyoruz, yüzünü özellikle göstermediği, besbelli özel giydirilmiş bir takkeli genç, o kadar kalabalık içinde bir adet çarşaflı ve birçok başı örtülü veya açık bayanlar var. Sarıklı hiç yok, çarşaflı bir tane, ama abartı var, felaket tellallığı var, tahammülsüzlük var.
Diyeceksiniz ki,
“Başörtüsü buralarda yasak, gazeteci de görevini yapıyor ve yasağın çiğnendiğini bildiriyor”.
Bu gazeteciler, Türkiye''de, başta trafik suçları ve çevreyi kirletme olmak üzere yüzlerce yasak ihlalini haber konusu yapsalar ve bunların arasında dengeli olarak başörtüsü yasağını da verseler bir diyeceğim olmaz. İşleri güçleri Türkiye''de din hürriyetini kullanan müminleri takip etmek, bulamazlarsa icad (tertip) etmek, biri bin yaparak haber yaymak ve toplum içinde güvensizlik, endişe, nefret hasıl etmek.
Bunlar dine ve dindarlaşmaya karşı açılan medya savaşından birkaç örnek.
Bir de ideolojik amaç veya menfaat sebebiyle basını kullananlar var.
Birincisi için -evrensel ahlak kurallarına riayet edilirse- ahlaksızlık diyemem, ikincisi ise gerçekten iğrençtir, lanete müstehaktır. Ülke menfaati bir yana, patronların menfaati bir yana ve ikincisi için birincisi kolayca feda edilebilir.
Yağmur haberini vermek için bile yarı çıplak ve yağmurda ıslanan bir kadın resmi kullanan gazeteler ile yine kadın vücudunu pazarlayan televizyonlar hakkında söylenecek söz şudur:
“Ayıptır, utanın, sizde hiç haya yok mu, bu kadınlara yazık değil mi, onların onuru yok mu, her şey para mı, menfaat mi, siz gazeteci misiniz teşhirci mi, yoksa pazarlayıcı mı?…”
Teselli bulduğum bir gelişme var; artık büyük halk kitlesi medyayı ciddiye almıyor. Tabii bu aynı zamanda üzülmemiz gereken bir gelişme!
.Fransız ordusunda oniki imam
00:0023/05/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlıktaki "Oniki İmam" dan maksadım, Şî''anın masum olduklarına inandığı, halen kayıp bulunan Mehdi ile tamamı on iki kişiden ibaret olan imamlar değildir. Fransız ordusunda Müslümanların çoğalması sebebiyle yeni tayin edilen sıradan oniki adet imamdır, din görevlisi subaydır.
Fransız haftalık Le Nouvel Observateur dergisinde çıkan haberin özeti şudur:
Şimdiye kadar Fransız ordusunda Katolik, Protestan ve Yahudi din adamları olmasına karşılık, Müslüman din adamı yoktu. Ordudaki Müslüman askerlerin isteği üzerine bundan böyle imam-subay kadrosuna da yer verildi. Habere göre Fransız ordusundaki 440 bin 555 askerin 40 binini Müslümanlar oluşturuyor. Laikliğin beşiği olan Fransa''nın ordusunda halihazırda 168 Katolik rahip-subay, 38 Protestan papaz-subay, 19 haham-subay görev yapıyor. Bu sayıya şimdi de 12 imam-subay eklenmiş bulunuyor. Askeri yetkililer 2010 yılına kadar imam-subay kadrosunun 40 rakamına ulaşacağını ifade ediyorlar. Eskiden haham-subayların kontrol ettikleri "kaşer (veya ''koşer'' Museviliğe göre helâl ürün)" yiyeceklerin yerini, artık imam-subayların denetiminden geçen "helâl" gıdaların aldığı da hatırlatılıyor. Bu arada kara, deniz ve hava askerî birimlerinde Müslüman askerlerin ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için mescitlerin de hizmete sokulmuş bulunduğu kaydediliyor. (Kaynak 8 Sütun).
Türk ordusunda da bir zamanlar yanlış hatılamıyorsam "moral subayı" namıyla subaylar vardı. Bunlar resmi elbiseleriyle İlahiyat Fakültesi''nde okuyor, buradan mezun olduktan sonra orduda görev yapıyorlardı. Aslında görevleri dini rehberlik idi, ama Türkiye''nin laikliği "İslam Bankası, Helal Gıda Sertifikası" gibi ifadelere resmen izin vermediği gibi bu görevlilere de "İmam", "Din Görevlisi" vb. denmemiş, moral subayı denmişti. Şimdi bunlar da yok; isimleri de yok, cisimleri de yok.
Türk Silahlı Kuvvetleri''nde Kıbrıs Barış Harekâtı''ndan beri din işleri subayı bulunmuyor. Emekli Yarbay Sami Kocaoğlu, Türk ordusunda görev yapmış yaşayan son din görevlilerinden. Geçtiğimiz yıl Zaman gazetesine verdiği röportajda Kocaoğlu, Türk ordusunun yapılanmasının NATO belgelerine göre gerçekleştirildiğini, o dönemde ABD ordusunun din işleri subayı talimatnamesi dışındaki tüm düzenlemelerin Türkiye''ye aynen uyarlandığını söylemişti.
Konu ile ilgili bir ilmi çalışmada (Nur Akbıyık''ın çalışması) ismi geçen ve din subayı istihdam eden 59 ülkeden bazıları şunlar: Arjantin, Finlandiya, Brezilya, Avustralya, Belçika, Ekvador, El Salvador, Fransa, İngiltere, Yeni Zelanda, Hollanda, İsveç, Sierra Leone ve ABD. Böyle bir yapılanmaya rastlanmayan ülkeler ise aralarında Cezayir, Makedonya, Çin, Gine, Hindistan, Japonya, Türkiye, Tanzanya ve Uganda''nın da bulunduğu 21 ülke.
Türkiye normalleştiğinde ordusunda da yeteri kadar din görevlisi bulunacak ve askerin ihtiyacına cevap verecektir.
Ya bu deveyi güdecekler...
00:0025/05/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş Celal Bayar Üniversitesi öğrencilerini parti genel merkezinde kabul ediyor ve sohbet esnasında şunları söylüyor:
"Ankara''da Hacettepe Üniversitesi''nde türbanlı öğrencilerimiz, hemşire veya doktor adayı olan bayan arkadaşlarımız diyorlar ki, biz erkek muayene etmeyiz. Erkek kadavrasına el sürmeyiz. Şimdi arkadaşlar dünya bundan çok çekti. Çok özür diliyorum ama Sayın Erbakan''ın eşi niye öldü biliyor musunuz? Halen içim yarılır. Gittiği hastanede bayan doktor yok gece diye erkek doktora el sürdürmedi ve kadıncağız öldü. Yani içim sızlıyor"
Bu asılsız ve münasebetsiz söze uygun cevabı, rahmetli Nermin Erbakan''ın hastalık sürecini yakından bilen isimlerden Şeref Malkoç vermiş:
"Bu söylediği hiçbir şekilde doğru değil. Ahlaki değil. Hiçbir siyasetçinin yapacağı iş değil. Allah akıl versin. Hiçbir zaman erkek, kadın doktor problemi olmadı. İlk defa böyle bir şey duyuyorum. Saçma sapan bir şey. Allah akıl fikir versin. Yalan uydurarak, üstelik Sayın Erbakan''ın merhum eşinin hatırasına saygısızlık yaparak yalanına destek yaratıyor. Kesinlikle doğru değil"
Sayın Malkoç''un cevabına birkaç cümle de biz ekleyelim:
Hz. Peygamber zamanında kadınlar da savaşa katılırlar, genellikle geri hizmetlerde çalışırlar, gerektiği zaman da bizzat silahlı çatışmaya girerlerdi. Yaralıları tedavi ederler, kadın erkek ayırmazlar, hepsine el sürer ve tedavi neyi gerektiryorsa onu yaparlardı.
Aksine bir zaruret, bir ihtiyaç bulunmadıkça kadınların kadınları, erkeklerin de erkekleri tedavi etmeleri islâmî âdâb ve beşeri münasebet kaidelerine daha uygundur. Kızlar bunu kast etmişler ise onların inancına saygı göstermek gerekir, ama asla el dokunmama, tedavi etmeme gibi bir kural yoktur ve dinini bilen bir Müslüman doktor da bunu söylemez.
Eğer dinimize göre cinslerin birbirini tedavi etmeleri yasak olsaydı CHP''liler ile İslam''a inanmayanların buna da saygı göstermeleri gerekirdi. Bir başka gereklilik de demokrasi ve insan hakları adına bu kızların tıp tahsilinden mahrum edilmemeleri, inançları ve sınırlarına göre tıp hizmeti vermelerine imkan tanınması olurdu.
Farklılığa tahammül edemeyen, halktan aldıkları oya değil, güce dayanarak kendi inanç, inançsızlık ve ideolojilerini herkese dayatmayı din edinenler hep böyle yaparlar. Yalan yanlış, eksik güdük bilgilere dayanarak İslam hakkında konuşur, sahih İslam''a uymayan anlayışlarını savunur, farklı anlayış ve yaşayışları mahkum eder, bir suç, bir kusur gibi ilan eder, engellenmesi için çağrıda bulunurlar. Ama bunların devresi bitiyor; ya bu deveyi güderek siyaset yapacak veya bu davayı (böyle bir siyaset tarzını) terk edecekler. İkisini de yapmazlarsa hiçbir güç, onların tarih olmalarını engelleyemeyecektir.
Ateş''in İmam Hatipli kızlarla ilgili düşüncelerini de gelecek yazıda ele alalım.
İmam hatipli kızlar
00:0029/05/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP''li Ateş, imam hatip liseleri ile ilgili olarak da şöyle demiş:
"Dinimize göre, kadından imam da olmaz, hatip de olmaz. Şimdi kızlarımızı alıyoruz. İmam yapmayacaksak, hatip yapmayacaksak, dinimize göre kadının arkasında durulup namaz kılınmayacaksa biz bu gençlerimizi niye oyalıyoruz. Dinimizi öğrenelim. Hay hay başım üstüne. Ne gerekiyorsa devlet olarak bunu yapalım. Ama onun ötesinde olmaz".
Son zamanlarda CHP''liler din konusunda uzman kesildiler; dinde neyin caiz, neyin yasak olduğunu anlatıyor, hem de -mesela başkanları- ictihad farklarını da verecek kadar detaylara giriyorlar. Ama tabii hem sınırlarını aşıyorlar hem de hataya düşüyorlar.
Dinimizde kadınların imam olmalarının caiz olup olmadığı konusunu halkımız herhalde Sayın Yılmaz Ateş''ten öğrenecek değildir. Zaten öğrenmek istese de yanlış öğrenecektir. Çünkü dinimizde kadınların kadınlara imam olması normal hallerde de caizdir. Kadınların erkelere imam olması ise zaruret halinde caiz olur.
Bizim ülkemizde kızlarımızı imam hatip okullarına göndermemizin gerekçesi onları imam yapma ihtiyacı veya isteği değildir. Esasen erkek çocukları da mutlaka imam olsunlar diye bu okullara vermiyoruz. Asıl maksat, tam da Yılmaz''ın dediği gibi “dinimizi öğrenmek”tir, buna ek olarak da, “din eğitimi almak ve halkın din eğitim ve öğretimi almasına yardımcı olmak”tır. Diğer okullarda bu amaç tam olarak gerçekleşmediği için birçok vatandaş imam hatip okullarını tercih ediyor, ama aynı zamanda bu çocukların, diğer okullardan mezun olan kardeşleri gibi istedikleri yüksek tahsili yapmalarını ve diledikleri mesleğe intisap etmelerini istiyor. Bu arada bazı gençler bu okullardan mezun olduktan sonra din görevlisi olmak istiyorlarsa ilâhiyatı da bitirirler ve olurlar.
Peki bunu istemeyenler, “İmam hatiplere kızlar gitmesin, erkekler de az sayıda gitsin ve yalnızca imam olsunlar, başka okullara (üniversitelere) zinhar alınmasınlar” diyenler ne istiyorlar.
Üstelik kendi çocukları için değil, başkalarının, din anlayışı onlardan farklı olanların çocukları için şunu istiyorlar:
Ülkemizde dindar “bürokrat, öğretim üyesi, yargı mensubu…” olmasın, ülkemizin bütün okumuş yazmışları hem Müslümanım diyen hem de alkol alan, namaz kılmayan, oruç tutmayan, zina eden, faiz yiyen… kimseler olsun. Din önce bireylerin vicdanlarına ve özel alanlarına hapsedilsin, sonra da zaman içinde erisin, yok olsun.
Evet bunu istiyorlar. Ama bu devirler geçti, şimdi eski komünist ülkelerde bile böyle hikayeler yok; isteyen dinli, isteyen dinsiz oluyor; dinli dinsiz herkes, vatandaş olarak haklardan istifade ediyor.
Diyanet"in fetvası
00:0030/05/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Radikal gazetesi (27/05/2008) haber değerinde bulduğu için "Diyanet''in sitesinde cinsel yasaklarla ilgili bilgiler verildi" başlığı altında, aylar belki yıllardan beri o sitede mevcut olan bilgiyi yeni yazılmış gibi aktarıyor. Bunun yanında ikinci garabet de "İslam dininde namaz diye bir ibadet varmış, bu bilgi Diyanet sitesinde yer alıyor" dercesine bilinen bazı İslami yasakları sıralıyor. Bunlar, kimi Kur''an''dan kimi Peygamberimiz''in hadislerinden öğrenilmiş ve asırlardan beri bilinen, bütün Müslümanların inandıkları ve uymaya çalıştıkları, uyamayanların da günah işlediklerinin farkında oldukları dini kurallar, emirler ve yasaklar. Diyanet''in kanuna göre görevlerinden biri "halkı din yönünden aydınlatmak"tır. "Din yönünden aydınlatmak" dini çağa göre değiştirmekle olamaz, İslam''ın bilinen kurallarını açıklamakla olur. Eğer ictihad gerekirse bu da yapılır, ama ictihad, Hristiyanlık''ta gerçekleşen reform kabilinden bir tasarruf değildir. İctihad yine Kur''an ve hadislerin lafız ve ruhları, mana ve maksatları göz önüne alınarak yapılır. Sonuçta Allah''ın muradını yine O''na ait açıklamalardan yola çıkarak keşfetmek, kullarının bu murada uygun yaşamalarına yardımcı olmak hedeflenir.
Aşağıda nakledeceğim "site muhtevasından bir parçayı" gazete, halkın bu konuda bilgi sahibi olmasını, bu kıymetli bilgilerin sitede kalmamasını, daha geniş kitlelere yayılmasını sağlamak için nakletmiyor.
Başlıktan, satır aralarından ve köşe yazarlarının yorumlarından anlaşıldığına göre şunu demek istiyor:
1. Bu kabul edilemez, çağ dışı ifadeleri, kuralları Diyanet nasıl sitesine alır.
2. Eskiden bunlar İslami olarak kabul edilmiş olsa bile Diyanet bunları şimdi niye değiştirmez, çağa uygun hale getirmez.
3. Bir köşe yazarlarının ifadesine göre:
a) Laik bir ülkede Diyanet olur mu?
b) "Laik devletin diyaneti neredeyse her gün din adına konuşuyor. Konuşurken de hassas bir çizgide duruyor, ''laiklik'' ilkesine çok da halel getirmemeye çalışıyor."
Eğer bu ülkede farklı inanç, düşünce ve hayat tarzını benimseyenler bir arada ve bir topluluk (adı ulustur veya başka bir şeydir) oluşturarak yaşayacaklarsa birbirlerini anlamak, farklılığa tahammül etmek, ortak bir ahlaka genel olarak riayet etmek, özel ahlak anlayışlarına da saygı göstermek gibi kuralları benimsemek durumundadırlar.
Peki Radikal''in haberinde ve yorumunda bu kurallara uyulmamış mı?
Evet uyulmamış, açıklayayım:
1.Yazıda nakledilen yasaklar ve buyruklar İslam''a inanmayanlara göre kabul edilemez, çağ dışı vb. olabilir, ama Müslümanlara göre bu kurallar her çağ için geçerlidir, kabul edilebilir ve uygulanır. (Zorunlu din derslerinde bütün Türkiye çocuklarına bu konular öğretilseydi böyle çağ dışı habeler yapılmazdı.)
2. Diyanet İslam''ın "değişemez" nitelikli hüküm ve kurallarını değiştiremez. Çağa da uyduramaz. Ancak çağın diliyle anlatır ve açıklar. Bu açıklama T.C.''de yaşayan bütün insanları bağlamadığına, bir kanun gibi herkesi mecbur etmediğine göre isteyen bunlara uyar, istemeyen uymaz.
(Konuya devam edeceğim)
Diyanet"in fetvası (2)
00:001/06/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diyanet, ilgili kanun gereği "halkı din yönünden aydınlatıyor". Bu aydınlatma görevini çeşitli şekillerde yapıyor; biri de sorulan sorulara yazılı veya sözlü olarak cevap vermektir. Eskiden ve bugün bu işin adına "iftâ" yani fetva vermek denir. Kanun bu görevi vermiş, o da görevini yapıyor.
Müftü (müftî) fetva veren demektir. Ülkemizde her il ve ilçede birer müftü vardır, onlar da görevleri icabı fetva verirler.
Bu fetvaların inanmayanları veya başka bir dinin mensuplarını tatmin etmesi, onların istedikleri gibi olması gerekmez, beklenemez.
Laik ülkede fetva olur mu?.
Laiklik din hürriyetini ortadan kaldıran bir düzenin adıysa olmaz.
Laiklik belli bir dinin devlet eliyle herkese dayatılmaması, herkesin inancını serbestçe yaşaması, öğrenmesi, yayması, örgütlemesi manasına geliyorsa –ki böyledir, böyle olmalıdır- o zaman elbette laik bir ülkede her inancın alimleri olur, bunlar isteyene inancı ve uygulama yollarını, şekillerini açıklarlar.
Laik bir ülkede bir devlet kurumu olarak Diyanet olur mu?
Bu sorunun cevabını önce laik cumhuriyeti kuranlar ile bunlara taparcasına tâbi olanlar vermelidir. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda laikliğin "dinin devlete karışmaması" kısmı alınmış, ama "devletin de dine karışmaması" kısmı alınmamıştır. Ne olur ne olmaz diye din, devletin denetimi altına alınmış, bunun vasıtası olarak da Diyanet''e yer verilmiştir. Devlet zaman zaman ezana, ibadet diline, din eğitim ve öğretimine, dindarların dinî dernek kurmalarına, kılık ve kıyafete (dini kisvelere), tesettüre, dini yayınlara, hacca, kurbana, dini bir eğitim kurumu olan tarikatlara… müdahale etmiş, yasaklayıcı veya düzenleyici hükümler getirmiştir.
Yazarlar ve çizerler niçin bu müdahalelere ses çıkarmıyorlar, "Bunlar laik bir devlette olur mu" demiyorlar da Diyanet''e itiraz ediyorlar; dindarların işine yaradığı, onlara hizmet ettiği için mi?
Bu çifte standart değil mi?
Efendim bütün bu müdahaleler -laikliğe aykırı olsa da- Türkiye''nin özel şartlarının gereğidir" diyorlar.
Öyleyse Diyanet hakkında da aynı şeyi söylemeleri gerekiyor.
Onlar bunu rahatlıkla söyleyecekler, hatta söyleyenleri de oluyor, ama bu söz onların problemlerini çözmüyor. Çünkü Diyanet, onların istedikleri manada dini kontrol altında tutamıyor, bugünün dünyasında geçerli olan standartlar içinde din özgürlüğünü yaşayan, yaşamak isteyen Müslümanlara hizmet ediyor, onların dinlerini değiştirmelerine değil, doğru anlamalarına ve uygulamalarına hizmet ediyor.
Bu iki yazıyı kaleme almama sebep olan "Diyanet''in son fetvaları"nı da bir sonraki yazıda ele alıp bakalım.
Hem İslam"ı bilmiyorlar hem de demokrat değiller
00:005/06/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni keşfetmiş gibi veya suçüstü yakalamış edası içinde yahut belli mercilere suç duyrusunda bulunma vazifesini yerine getirmek için yahut da ilgi çekerek daha çok gazete satmak ve para kazanmak maksadıyla böyle yapıyorlar.
Ne imiş, Diyanet sitesinde "flört zinadır, dil, ağız, göz zinası vardır" diye yazmışlar.
Bu haberin veriliş tarzı ve satır araları şunu söylüyor: İslam''da böyle bir hüküm vardır veya yoktur; olsun olmasın Diyanet''in vazifesi, böyle şeyleri açıklamamaktır; çünkü biz bunlardan hoşlanmıyoruz, bunları saçma buluyoruz, bizim hayat tarzımıza ters düşüyor…
Ben de başlıkta ne diyorum?
"Bunlar hem İslam''ı bilmiyorlar, hem de demokrat değiller" diyorum.
İslam''ı bilselerdi hem dinde hem de gelenekte erkeğin kadına bakması, dokunması, öpmesi, tenha yerlerde baş başa kalmaları gibi konularda sınırların bulunduğunu, asırlardır Müslümanların bunlara riayet ettiklerini, etmeyenlere iyi gözle bakmadıklarını bilrlerdi.
Ayrıca muteber kaynaklarda Peygamberimiz''in (s.a.) "Gözün zinasının şehvetle bakmak, elin zinasının şehvetle dokunmak, ayağın zinasının kötü maksatla kadına doğru yürümek, dilin zinasının ilişki üzerine konuşmak, ağzın zinasının öpmek… olduğunu, kalbin (nefsin) zinaya meylettiğini, arzuladığını, organların ise buna uyduğunu veya uymadığını" açıkladığını bilirlerdi.
İnanmayı tanısalardı bunca inanan insana İslam''ı açıklayan Diyanet''in başka türlü hareket edemeyeceğini, ederse yok olacağını bilirlerdi.
Bütün bunları bilen, bilmesi gereken okur yazarlar böyle haberler yapmazlardı.
Evet bunlar demokrat da değiller.
Burada demokrat kelimesinden şunu kastediyorum: İnsan haklarına saygılı, farklılığa tahammül eden, kendi inancını ve hayat tarzını başkalarına dayatmayan.
Bunlar insan haklarına saygılı değiller. Saygılı olsalardı din özgürlüğü ile ilgili bağlayıcı kurallar içinde "inanma, inandığını açıklama ve uygulama" hakkının da bulunduğunu bilir ve buna göre davranırlardı.
Farklılığa tahammül edemiyorlar. Bunu içlerinden bazıları açıkça söylüyor (Mesela "bir İmam Hatipli''nin başbakan olmasını içime sindiremiyorum" diyor), bazıları da üstü kapalı veya davranışlarıyla ifade ediyorlar. Herkesin kendileri gibi inanmasını, yaşamasını, görünmesini ve düşünmesini istiyorlar; istemekle kalmıyor buna zorluyorlar.
Evet hadislerde "dil, ağız, ayak, el, göz, ağız…" zinasından söz edilmiştir. Elbette bunlar, cinsel temas manasında "gerçek zina" değildir, mecazidir, "günahtır ve zinaya götürebilir" manasında ifade edilmiştir. İslam hukukunda da bu fiillere uygulanan yaptırım, gerçek manada zinaya uygulanan yaptırım değildir. Ama sonuçta bunların da zina gibi kötü bir davranış olduğu ifade edilmiş ve uzak durulması istenmiştir.
Şimdi inanan ve inancına göre yaşamak isteyen bunlara uyar, inanmayan ve istemeyen de uymaz. Birileri istemiyor diye bunları Diyanet de, hocalar da değiştiremezler, gizleyemezler.
Hep uzlaşmadan, yumuşak yaklaşmadan söz ediliyor. Peki on sekiz yaşını doldurmuş ve birbiri ile evli olmayan kız ve erkeklerin isteyerek cinsel ilişki kurmalarına zina demeyen, bu ilişkiyi ayıp, günah ve suç saymayan, eşcinselliği tabii gören insanlarla nasıl uzlaşılacak veya bunlara nasıl "yumuşak" yaklaşılacak?
Çareyi kırk kere söyledik, bir daha tekrar edelim:
Böyle bir dünyada, ülkede, toplum içinde yapılabilecek şey herkesin kendi inancını ve hayat tarzını koruma hakkını tanımak ve farklıların birbirine tahammül etmeleridir. Tahammülün ötesinde bir "sempati, kabul, hatta hoşgörü" beklenemez.
Cahilin cesuru
00:006/06/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir ilahiyat profesörü. Bir tv kanalında fetvalar veriyor. Bilim yaptığı (doktora, doçentlik vb. çalışmaları) tefsir de değil, fıkıh da değil.
Ama hep tefsir ve fıkıh konuşuyor.
Asırlardan beri kabul edilmiş ve uygulanmış, aslı itibariyle Hz. Peygamber''in de onayını almış bulunan usulü (dini anlama, metinleri yorumlama ve gerektiğinde bunlardan hüküm çıkarma metodunu) bir yana atmış.
Kur''an''ı kendi akılsızlığı ve hevasına göre sağa sola çekiyor.
“Kur''an''da olmayan dinde de yoktur” diyor.
“Benim dinlemediğim bir başka konuşmasında şeytan taşlama diye bir şey yoktur” demiş.
Benim tansiyonumun izin verdiği ölçüde dinlediğim birkaç dakika içinde verdiği cevaplardan üçünü örnek olarak sunayım:
1. Abdestte ağza ve buruna su almak gerekmez. Hz. Peygamber bunu bazen yapmıştır. Kur''an''da yok.
2. Kader Allah''ın, yaratırken yaptığı projedir, alın yazısı diye bir şey yoktur.
3. Misvak, kılık kıyafet, sakal bir kültür olarak uygulanabilir, ama dine sokulursa bunlara sünnet filan denirse büyük hata olur.
Bunların her birine birer risale ile cevap vermek gerkir. Ama kısaca açıklayalım:
1. Abdest alırken ağza ve buruna su alıp yıkamak bazı müctehidlere göre farzdır, çoğunluğa göre de sünnettir. Bunların terk edilmesinin önemsiz bir şey olduğu söylenemez, gereği de yoktur.
2. “Alın yazısı vardır” diyenler insanların alınlarına yazılmış gerçek manada- bir yazıdan söz etmiyorlar. Bu bir mecazdır. Kader konusu böyle “proje filan gibi” seküler, Allah''ı beşerileştirici, edep dışı sözlerle geçiştirilecek bir konu değildir. Kaderi inkar eden en azından ehl-i sünnet Müslümanı olamaz.
3. Kılık kıyafetin, misvak ve sakalın sıradan, beşeri bir kültür olmanın ötesinde özellikleri hakkında bir yığın dini metin vardır. Din “iman ve amelden” ibarettir. Sünnet de amele dahildir. Bir mümin misvaki, sakalı, sarığı Hz. Peygamber''in sünneti bilerek, böyle inanarak uygularsa bundan ecir alır ve bu dine dahil olur.
Bana “Kim bu adam” diye sormayın.
Benim işim şahıslar değil.
Dinin doğru anlaşılması, anlatılması ve uygulanması ile ilgileniyorum.
Bir kimse nereden mezun ve nerede hoca olursa olsun, branşı dışında kesin konuşuyorsa ve ilim ehlinin muteber ve bağlayıcı bildiği usulün dışına çıkıyorsa onu şüphe ile karşılayın.
Söylemek istediğim budur.
Din yerini bulur
00:008/06/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Toplum mühendisliğine soyunan Frankeştayn mucitleri dini, fert ve toplum olarak insan hayatının neresine koyacakları konusunda tecrübesiz ve bilgisiz davranıyor, önemli yanlışlar yapıyor ve insanımıza zarar veriyorlar.
Tecrübesiz derken "dini bizzat yaşama" tecrübesini kast ediyorum. Sahih bir din inancına ve bu inancın hayatta uygulanmasına yabancı olanların dinin yeri ve önemi konusunda hatalı teşhislerde bulunmaları kaçınılmazdır. Mesela devletin en üst kademesine kadar getirilmişlerinden tutun sokaktaki adamına kadar bu kesimin, "din bir vicdan işidir, herkes özel hayatında ve mekanında dinini uygular, ama din toplum hayatına taşınamaz, taşınırsa laikliğe aykırı olur" dediklerini sık sık duyarız. Böyle bir anlayışın tabii sonucu da "din özgürlüğünü, insan haklarına aykırı olarak kısıtlamak" olacaktır.
Biz Türkiye''de bu mühendislerin cehalet ve taassuplarının kurbanı oluyoruz; bunlar yüzünden ülkede istikrar bozuluyor, büyük maddi zararlar oluşuyor, insanımız lüzumsuz şeylerle meşgul ediliyor, halk bölük bölük bölünüyor, bölükler arasındaki ilişki soğuktan karşıtlığa ve karşı mücadeleye doğru yol alıyor.
Dini, dindarın psikolojisini, tarihten günümüze yaşanan tecrübeyi göz önüne aldığımızda "dinin fert hayatına ve özel mekana hapsedilmesinin" mümkün olmayacağı, bunu yapsanız bile orada durmayacağı rahatlıkla anlaşılır. Bunu anlamamakta ısrar ideolojik taassup körlüğünden kaynaklanıyor.
Bizim inatçı toplum mühendislerinin yaptıklarını komünistler denedi sonuç alamadılar. 1950 ye kadar CHP denedi iktidardan oldular. "Denenmişi denemek ahmaklıktır" denir ama bizde bu sıfat şeref gibi takınılıyor anlaşılan.
Bir insanın evinin içinde dindar, sokakta, iş yerinde, devlet dairesinde mecliste dinsiz olması mümkün değildir. Dindarlık bölünemez. Demokrasinin yapabileceği şey, dinin ve ideolojinin herkese dayatılmasını, bütün vatandaşların belli bir din ve ideolojiye mecbur edilmesini engellemektir. Bir okulda isteyen ve inananın başını örtmesi, istemeyenin açması, isteyenin uygun bir yerde namazını kılması, istemeyenin kılmaması, isteyenin faizci bankaya gitmesi, istemeyenin katılım bankasına gitmesi, çocuklarını dindar yetiştirmek isteyenlerin tercih edebilecekleri okulların açılması, dileyenlerin kadınlı erkekli yüzmeleri, istemeyenlerin her bir cinse ait ayrı mekanlarda yüzmeleri… demokratik-laik rejime aykırı değil, onun gereğidir. Herkesi bunlardan birine mecbur etmek de, bir taraf rahatsız oluyor diye diğerlerini hak ve hürriyetten mahrum etmek de demokrasiye, laikliğe ve din özgürlüğüne aykırıdır.
Anayasa mahkemesinin aldığı son karar yanlış (demokrasiye ve insan haklarına aykırı) laiklik anlayışının yüksek yargıda hakim olduğunu açıkça gösteriyor. Aynı anlayışı paylaşan siyaset kanadı ile hemfikir olarak böyle bir kararın alınmış olması ülkemiz için talihsizliktir.
İnsan hayatında dinin yeri konusunda hatalı bilgi, kanaat ve hedef sahibi olanlar yasaklarla, kapatmalarla, kısıtlamalarla dini, tabii yerinin dışında bir yerde tutabilecekleri zannediyorlar, ama bu asla olmayacaktır. Ülkemiz halkı (isteyenler) dindarlaşmaya devam edecekler, dindarlar da diğer vatandaşlar gibi temel hak ve özgürlüklerden yararlanacaklardır.
Bunun çaresi hem halkın iradesinde hem de dinin imkanları içinde bulunacaktır.
Nasıl mı?
Onu zamanı geldikçe açıklayacağız.
Cumhuriyeti korumak
00:0012/06/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İddiaya bakılırsa cumhuriyeti, demokrasiyi, insan haklarını korumak adına saltanat kaldırılmış ve yerine cumhuriyet ilan edilmiş. Ama ilan edilen cumhuriyetin saltanattan pek farkı olmamış. Seçim göstermelik, siyasi partiler yok, son tahlilde önce birinci adamın, sonra ikinci adamın dediği oluyor.
İnsan hak ve hürriyetlerine dayalı, halkın etkili bir şekilde yönetime katıldığı, milli iradenin başka bütün iradelerin üstünde olduğu demokrasi ve yasama, yürütme ve yargının da hukuka tabi olması ve –antidemokratik kanunların değil- hukukun hakim olması manasında hukuk devleti bugüne kadar hiç oluşmamış.
"Cumhuriyetin ilanından önce sultan seçimle değil, verasetle tahta çıkıyordu ve sultanın dediği oluyordu" iddiası da bizdeki –özellikle 1950 den önceki- cumhuriyet uygulaması ile mukayese edildiğinde fazla anlam taşımıyor. Çünkü bu dönemde de cumhurbaşkanını ne halk seçmiş, ne de halkın gerçek manada oy vererek meclise gönderdiği ve kendilerini temsil eden milletvekilleri seçmiş. Her şey belli şahısların iradeleri ve talimatı ile gerçekleşmiş.
Hasılı cumhuriyet denmiş ama bir manada saltanat devam etmiş, 1950 den sonra da demokrasi denmiş ama gerçek manada demokrasiye izin verilmemiş.
Peki niçin?
Halka güvenilmediği ve gerçek demokrasiye geçildiği takdirde "teokratik saltanatın" geri gelmesi ve cumhuriyetin yıkılması tehlikesi bulunduğu için.
Bu tehdit, bu tehlike ne kadar gerçeğe uygun?
Bütün sosyal alan ve kamu oyu araştırmaları şunu gösteriyor:
Bu halkın iradesi hakim olduğu takdirde ülkeye teokratik saltanatın gelmesi ihtimali (tehdidi, tehlikesi) itibar edilmeyecek kadar zayıftır.
Ama 1950 seçimlerinden beri halkın ortaya koyduğu açık, seçik ve kesin irade şudur: Ülkede tek parti sultası olmasın, halkın iradesine ipotek koyacak, onu askıya alacak, etkisiz kılacak bir düzen, bir müdahale olmasın, cumhuriyet ve demokrasiyi koruma bahane dilerek genel olarak özgürlükler ve özel olarak da din özgürlüğü ortadan kaldırılmasın, lüzumsuz yere kısıtlanmasın, hak eden her vatandaş hak ettiğini elde etsin, kimse imtiyazlı olmasın, ülkenin serveti adil dağıtılsın, millet boynu bükük olmasın, izzetinden taviz vermek mecburiyetinde kalmasın...
Cumhuriyeti kuran iradeyi temsil ettiklerini ve bu iradenin ürününü koruduklarını iddia eden mesela CHP zihniyet ve tutumundaki seçilmişler veya atanmışlar hiçbir zaman milletin iradesini temsil edemediler ve beklentilerine cevap veremediler. Durum böyle olunca da millet iradesiyle iktidar olamadılar. Geriye bir takım bahaneler, istismarlar ve hileler ile millete rağmen hakim olma yolu kaldı, bunu da fırsat bulduklarında yaptılar ve yapıyorlar.
Birkaç gün önce bir tv yayının da, bir anayasa hocasına şunu soruyorlar: "Bu apaçık hukuk ve demokrasi dışı davranışlar, kararlar ülkeye ve millete bunca zarar verirken buna bir dur deme imkanı, bu zararlara sebep olanlar için bir müeyyide yok mudur?
Cevap:
Hayır, maalesef yoktur.
Biz de bunlara ceza verilsin filan demiyoruz. Ama on dört milyon seçmene, halkın yüzde yetmişinin irade ve talebine karşı ya kendisi veya sonucu siyasi olan kararlar alan adlî mercilerin yanlışlarının bir şekilde engellenmesini zorunlu görüyoruz. Ve bu sebeple tedbir teklifimizi bir daha söylüyoruz: Aşağıdan yukarıya idare mahkemeleri ile anayasa mahkemesinin kararları yasama veya yürütme ile çatışırsa sonucu halk söylemeli, belli sayıdaki hakimin değil, halk çoğunluğunun dediği olmalıdır.
Bu olmadığı takdirde düzenin adı ne olursa olsun demokratik cumhuriyet değildir ve cumhuriyet korunmuş olmamaktadır.
Endişe ve korku
00:0013/06/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Söylentiye (veya araştırmalara) göre bu ülke halkının yüzde otuzu bir şeyden endişe ediyor, hatta korkuyormuş.
Nedir korktukları?
Soruya verilen cevap şudur:
Eğer dindarlaşmanın (onlar buna "irtica" diyorlar, "laikliğe aykırı davranışlar" diyorlar) önü kesilmezse ve bu amaçla zorunlu din dersleri kaldırılmaz, başörtüsü serbest bırakılır, İmam Hatip Okullarının önü açılırsa…gittikçe dindarlaşan halk, dindar olmayanların hak ve özgürlüklerini ellerinden alır, onlara baskı yapar, zorla kendi hayat tarzlarını ülkeye yayarlar.
Bu korku veya korku istismarının gerçekle ilgisini sonraya bırakarak "halkın yüzde yetmişinin de bir şeyden endişe duyduğu veya korktuğu var mı?" diye soralım. Evet bunu soralım; çünkü kimsenin sorduğu yok.
Cevap:
Evet halkın, yüzdesi şu kadar veya bu kadar olabilir, önemli bir kesimi de Batı taklidiyle –o da dejenere edilerek- uygulanan modern hayat tarzının, ahlakın bu kadar belirsiz ve görece hale getirilmesinin, eğitim ve öğretimde dine veya etiğe dayanan bir genel ahlakın kazandırılması konusundaki başarısızlığın veya aldırmazlığın giderek çocuklarının -kendi inanç ve anlayışlarına göre- dinsiz ve ahlaksız olarak yetişmelerinden korkuyorlar ve endişe ediyorlar. Esirgenen hakları sebebiyle de büyük bir ıztırap içinde yaşıyorlar. Ayrıca dinlerine ve geleneklerine göre ayıp ve günah olan davranışların yakınlarında, alenen, kamuya açık alanlarda sergilenmesi karşısında da rahatsız oluyorlar.
Şimdi ortada bir toplum, iki kesim var. Ve bu iki kesimin de birbiriyle ilgili endişeleri, korkuları, rahatsızlıkları var. Demokrasi, insan hakları ve laiklik eğer dindar olan yüzde yetmişin haklarını, dindar olmayan yüzde otuz için kısıtlamayı, azınlığa bütün istediklerini verirken çoğunluğu bundan mahrum etmeyi gerektiriyorsa, asırlar geçse, binlerce insanı öldürseler yine de bu çoğunluğu -bu manada- laik demokrasinin içinde huzurlu -bir manada kabullenmiş olarak- yaşatamazlar. Bu çoğunluk hem sisteme, hem de imtiyazlı azınlığa en azından soğuk bakar.
Laik demokratik sistem bir kesimin endişesi için öteki kesimi haklarından mahrum etmezse, "korkuları, endişeleri bir yana bırakın, gerçekte olana bakın, demokrasi tahammüldür, farklılığa tahammül edin, haklarınız elinizden alınmadıkça veya alınma tehlikesi açık ve kesin olmadıkça endişeye düşmeyin…" denecekse bu takdirde huzurlu, kesimleri birbiri ile barışık ve iyi ilişkiler içinde olan bir topluluk hayatı oluşur ve yaşanır.
Aklı ve vicdanı olanları, bu ülkeyi ve milleti sevenleri, taassup yüzünden gözü dönmüş olmayanları insafa davet ediyorum.
İnsaf ise hak ve hukuku çiğnememekle ve farklılığa tahammül etmekle gerçekleşir.
İmamın Kızı
00:0015/06/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bir topluluk meydana gelirken özel bir değer gerekiyor. Bu da ''İyi, doğru ve güzel olan'' dediğimiz değerlerdir. Bu değerler olmazsa kolektif bir toplum oluşamaz. İşte cumhuriyet inşa edilirken bu özel değerlere ilişkin derin bir tanım ortaya koyamadık. Osmanlı''da mahalleler belliydi. Cami, imam, Kuran, tekke, külliye ve esnaf gibi bir çok birim bir arada idi. Bu klasik mahallenin yerine Cumhuriyet modern belediyeleri koyarak rakip oldu. Bu rakip içerisinde öğretmen, okul, ders kitapları ve öğrenci gibi unsurlar barındırıyordu.”
Bu sözler meşhur sosyolog Şerif Mardin''e ait. Bu konuşmada sayın Mardin, “imamın Cumhuriyet öğretmenini yendiğini” de söylemiş.
Cumhuriyetin eğitim ve kültür politikası sonunda ülke insanı, derin bir yarıkla iki kesime bölündü. Yukarıdaki benzetmeye göre söylersek, zıtlaştıkları noktada Cumhuriyet öğretmenini dinleyen yüzde otuz, imamı dinleyen yüzde yetmişlik iki kesim oluştu.
Vaktiyle İmam Hatip Okulu mezunlarının köylerde hem imam hem de öğretmen olmaları teklif edilmiş ve “cumhuriyet aydınları” buna şiddetle karşı çıkmışlardı. Eğer bu teklif kabul edilmiş olsaydı öğretmen ile imam bütünleşir, aralarında mücadele, yenme ve yenilme olmazdı. “İyi, doğru ve güzel” ile ilgili değerler, dinimiz, geleneğimiz ve modern hayatın gerekleri göz önüne alınarak devamlı gelişir, süreklilik içinde değişim gerçekleşir, “biz olarak, biz kalarak çağdaşlaşma” amacına ulaşırdık. Cumhuriyet aydınları buna imkan vermediler, insanlar camide Müslüman, sokakta ve kamusal alanda “din dışında” olsunlar istediler. Bunun asla olamayacağını bilemediler, düşünemediler, düşünmek de istemediler.
Bu sözde aydınlar bununla da yetinmediler, imamın (dindar Müslümanların) oğlunun ve kızının öğretmen, subay, hakim… olmasının da önünü kesmeye çalıştılar. Çünkü “imamın çocuğu” okuyup öğretmen vb. olduğunda “onların istediği gibi (bir manada dinsiz veya dine soğuk, yahut dilde Müslüman amelde ilgisiz…) olmuyordu. Bunlar namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, kızlar başlarını örtüyor, flört yapmıyorlardı…
İşte bu noktada ikinci bir sosyolog, Nilüfer Göle konuşuyor:
“Açıkçası benim görüşüm bu. Eğitim Atatürk devrimlerinden çok daha önce başlamış bir süreç. Baktığınız vakit en çok Abdülhamit döneminde eğitim kurumları, üniversiteler yapılmış. O devamlılığı getirmiş ve daha da yenilenmiş. Şerif Hoca''nın metaforuna devam edersek yani eğitim, öğretmen Cumhuriyeti, İmam da İslamiyeti temsil ediyorsa hakikaten imamın kızı da bugün öğretmen olmak istiyor ama başörtüsüyle.”
“Biz bekliyorduk ki imamın kızı öğretmen olmak istiyorsa iyi... Ama bize benzeyerek olsun. Aslında kendine benzeyerek ''mahrem öğretmeni'' olmuş oluyor, ama imama da tam benzemiyor. Tamamen seküler. Moderne de benzemiyor, geleneksel İslam''a da benzemiyor bütün mesele burada...”
“Moderne benzemiyor”, mesela başı açık öğretmen değil. Peki böyle olsa, birilerinin modern ölçütlerine uymasa ne olur, ülkeye ne zarar getirir?
“Geleneksel İslam''a benzemiyor”.
İşte bu nokta bizim tartışabileceğimiz bir alanın içinde.
Tartışmayı sonraya bırakıp sonucu söyleyelim:
Geleneksel İslam''ın içinde (onun, Müslüman kalarak değişmenin ölçütleri ve sınırları ile ilgili kurallarına göre) “başörtülü öğretmen olmak mümkündür, caizdir ve bu “modernliğe zıt” olsa da “İslam''a da zıt” değildir.
İnsan hakkı değilmiş
00:0019/06/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye''de daha bir iki ay öncesinde işler iyiye doğru gitmekte iken medya boş kalmış, müşteri kaygısına düşmüştü. Muhalefetin ve onlarla işbirliği içinde oldukları anlaşılan bir kısım bürokrasinin sayesinde medyaya gün doğdu. Artık bol müşterili (okuyucu, dinleyici, izleyicili) işler yapıyorlar. Bu arada bir kesimin nefretini, bir kesimin de takdirini aynı şiddet ölçüsü ile harekete geçirmesini bilen bir kısım medyatik eşhas da paslanmaya yüz tutmuş dillerini kullanmaya başladılar.
Bunlardan biri, bir gazeteci bayan, bir hemcinsine ve meslektaşına karşı, anayasa mahkemesinin aldığı kararı tartışırlarken “Ben başörtüsünü hiçbir zaman bir insan hakkı olarak görmedim, 18 yaşına gelmemiş kızları erkekler zorla kapatıyorlar, gelip kabul etsinler bu yaştan önce hiçbir kıza başörtüsü taktırmayalım, 18''inden sonra ise üniversitede serbest bırakalım, bakalım aç kız başını örtecek…” diyor.
Karşısındaki gerçek manada demokrat ve insan hakları savunucusu bayan gerekli cevabı verdi ise de bir de ben, kendi lisanımla bu sözlerdeki yanlışları sayıp dökmek istedim.
İnsan hakkı eğer bu kafadaki bayanların ölçüsüne bırakılacak ve onların hak saymadıkları böyle kabul edilecekse bu haklara “evrensel insan hakları” demek yerine, “Türkiye şartlarında düzenlenmiş bir kısım insan hakları” demek daha uygun olacaktır.
Hemen bütün ülkelerin onayladıkları evrensel insan hakları belgelerinde mesela din ve düşünce özgürlüğü tarif edilmiş, çerçevesi ortaya konmuş ve tahammülsüz Türk laikçilerinin keyiflerine bırakılmamıştır. Bu belgelere göre din özgürlüğü “inanma, tek veya toplu olarak ibadet ve ayin, eğitim ve öğretim, açıklama (görünür kılma), yayma, örgütlenme, din değiştirme…” hak ve özgürlüklerini içermektedir. Farklılıklar ve azınlığın hakları korunacaktır, ancak bu yapılırken çoğunluk da haklarından yoksun bırakılmayacak, gereksiz sınırlamalar yapılmayacaktır.
Tarih boyunca bütün Müslümanlar, günümüzde de Müslümanların kahir ekseriyeti tesettürün (içinde başı örtmenin de bulunduğu örtünmenin) farz, açılmanın haram olduğuna inanmış ve bu inançlarını uygulamışlardır. Bunu hak saymamak o pişkin bayanın hakkı ve haddi değildir.
Türkiye''de kadınları ve kızları erkeklerin zorla örttükleri efsanesi/masalı hep anlatılır, ama aslı faslı yoktur. Doğrusunu ben yazayım:
Örtünen kadın ve kızlarımız daha çok şu sebeplerle örtünürler:
İnandıkları ve bu inanca uygun bir eğitim aldıkları için.
Baba veya ana baskısı yüzünden.
Çevre baskısı yüzünden.
Bu sebepler arasında en baskın olanı da birincisidir.
Buna şöyle itiraz edilebilir:
Küçük yaştan itibaren ailede din eğitimi alan çocuk örtünme bakımından da baskı altında demektir.
Bunun cevabını hukuk vermiş:
Çocukların dinlerini seçmek ve seçilen dine göre tahsil ve eğitim aldırmak ana babaların hakkıdır.
Bu hakka dayanarak dinsizler çocuklarını dinsiz, laikçiler de laikçi olarak yetiştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kemalizme iman ettiriyorlar, kendi uydurdukları bir tarih, kültür ve dil dersi ve şuuru veriyorlar. Bunlar insan haklarına aykırı olmuyor da dindarların çocuklarını dindar yetiştirmeleri niçin aykırı oluyor?!
Önümüzde iki durum var: Ya kavga ya barış.
O bayanın yolu kavga yolu, bu yolun sonu uçurumdur.
Diğer (demokrat) bayanın yolu barış yoludur; bu yolun da sonu hak ve hukuk çerçevesinde herkesin mutlu olma hakkını elde ettiği bir dünya, bir ülkedir.
.Yargıya ve orduya saygı
00:0020/06/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hukuk devletinde bütün kurumların yetki ve sorumlulukları ilgili mevzuat ile belirlenir ve her şahıs, her kurum, her bürokrat bu sınırları aşmamak, hukuk içinde hareket etmek mecburiyetindedir. Sınırlar aşıldığı, hukuk çiğnendiği, hile yollarına sapıldığı, çifte standart uygulandığı takdirde milli iradenin, demokratik mekanizmaları kullanarak bunları engelleme hakkı ve yetkisi vardır ve bu yetki tartışılamaz. Demokrasilerde en büyük, en üstün saygı milli iradeye ait olanıdır. Diğer irade ve tasarruflara saygı, hukuk devleti kurallarına, dolayısıyla milli iradeye ters düşmediği sürece beklenebilir.
Ordu bu ülkede birden fazla darbe yapmış ve anayasa suçu işlemiştir.
Ülkede hala ordunun müdahalesinden ve darbe ihtimalinden söz edilebilmekte, sorumlular bu beklenti karşısında suskun kalmaktadırlar.
Komutanlar sık sık siyasi alana giren konuşmalar, değerlendirmeler ve telkinler yapmaktadırlar.
Yargının kararları ile ilgili açıklamalar yapmakta ve taraf olduklarını ortaya koyan davranışlarda bulunmaktadırlar.
Postmodern 28 Şubat darbesinden sonra yargı mensupları, darbecilerin brifing davetlerine icabet etmiş ve darbecileri alkışlamışlardır.
Bir anayasa mahkemesi üyesinin kritik bir dönemde bir komutanı ziyaret ettiği konuşulmaktadır.
Danıştay ve anayasa mahkemeleri hukuki olmaktan ziyade siyasi kararlar vermekte ve bu kararlar ciddi hukukçular tarafından hukuka aykırı bulunmaktadır. Bunun en açık örneği anayasa mahkemesinin son kararıdır; hemen bütün hukukçular anayasa mahkemesinin “şekil yönünden denetim” hakkı dışında bir denetim yapamayacağını ifade ettikleri halde “değişmez maddelerin dolaylı olarak değiştirilmesi” gibi uyduruk ve hukuk dışı bir gerekçe ile meclisin yetkisine yargı müdahale etmiş, hatta meclisin yerini almıştır.
Bugün muhalefet, ordu ve yüksek yargı kurumları ile bir kısım medya ve üniversite mensupları âdeta elele vererek iktidara karşı siyasi muhalefet yürütmektedirler.
Şimdi bütün bunlar açık ve gözler önünde yapılırken muhalefet lideri çıkıp “orduya ve yargıya saygı gösterin” diyor.
Bu ikisine kurum olarak saygı göstermeyen yok, ama bazı temsilcilerinin yanlışlarını konuşmak, tenkit etmek, itiraz ve protesto etmek neden saygısızlık olarak kabul ediliyor. Şöyle de denebilir “saygı, susmayı, yanlışı ve haksızlığı kabullenmeyi mi gerektirir?”
.Şimdi ne olacak?
00:0022/06/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu soruyu sorup cevap verenler çok; bir cevap da bizim vermemizde sakınca olmasa gerek.
Türkiye''nin normalleşmesi işine gelmeyenler millet iradesini temsil eden meclisi de, en önemli fonksiyonu olan anayasa yapma ve değiştirmeden mahrum bırakmayı şimdilik başarmış görünüyorlar. Ama bunu yaparken hukukun dışına çıktıkları, anayasayı çiğnedikleri, hukuk devletinde yargının da hukuka bağlı olduğu ilkesini hiçe saydıkları için içlerinin rahat olduğunu sanmıyorum.
Asıl zorlukları ve zorlandıkları nokta da millet iradesi. Demokrasilerde millet iradesini devre dışı bırakmak mümkün değil. Böyle olunca er veya geç onun hakemliğine başvurulacak, fakat bu iradenin onlardan yana olmadığı, yapıp ettiklerini onaylamadığı defalarca ortaya çıktı. Bu yüzden ona güvenemiyorlar ve benzeri görülmemiş bir “demokrasi” uygulaması yapmak istiyorlar. Bu nevi şahsına münhasır demokraside milletin dediği olmuyor, yetkisini demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine uygun olarak kullanmayan birkaç hakimin dediği oluyor.
Peki bunun bir çaresi ve çözümü yok mu?
Başka bir ifade ile şimdi ne olacak?
Anayasa mahkemesinin aldığı son kararı yok saymak mümkün imiş, bunun Kanada''da bir uygulaması da olmuş, ama uygulama yaygın olmadığı için tereddütler var.
Bu karar karşısında el ve kol bağlı ise, kapatma davasının sonucuna da böyle teslim olmak mı gerekecek?
Diyelim ki, mahkeme kapatmaya karar verdi.
Bu takdirde ne yapılabilir?
Bu soruya verilen cevaplar içinde Anayasa Hukuku Profesörü Zühtü Arslan''ınki bana en uygun görüneni olmuştur. Aynı görüşü başka anayasa hocaları da ifade ettiler. Buna göre ortada bir mesele varsa bu da “anayasa mahkemesi” meselesidir ve önce bunun çözülmesi gerekmektedir.
Kapatma davasının sonucu ne olursa olsun mutlaka yeni bir anayasa yapılmalıdır ve bu anayasa içinde mutlaka anayasa mahkemesinin yapısı değiştirilmeli, yeni anayasanın kabul edildiği tarihte mevcut anayasa mahkemesinin sona ereceğine dair bir geçici madde konmalı, derhal yeni yapısı ile yeni anayasa mahkemesi kurulmalı ve böylece yüksek mahkemenin kararlarının hukuk ilkelerinin dışına çıkması ve siyasallaşması engellenmelidir.
Prof. Arslan''ın şu çözüm teklifinin de ciddiye alınması gerekiyor:
“En başta, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde parlamento söz sahibi kılınabilir. Anayasa yargısına yer veren hemen tüm demokratik ülkelerde, anayasa mahkemelerinin üyelerini tamamen ya da kısmen parlamentolar seçmektedir. Bu, bir anlamda yasama sürecinin bir parçası olarak çalışan anayasa mahkemelerinin demokratik meşruiyeti için de kaçınılmazdır.”
Şimdi ne yapacağız?
00:0026/06/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkede ve dünyada olup bitenler yaşayan herkesi yakından ilgilendirdiği, hayatını, işini, geleceğini… derinden etkilediği için bunlara sırt çevirmek, ilgilenmemek olmaz. Yalnızca "Ne oluyor, ne olacak?" sorusuna cevap aramak da yetmez. Bu cevabı şöyle veya böyle aldıktan sonra daima "Bu durumda ne yapacağız, ne yapmamız gerekir?" diye de sormak ve alacağımız, bulacağımız cevaba göre hareket etmek şarttır.
Bugün Türkiye''de, iktidarın veya demokrat sivil toplumun talep ve teşebbüs ettiği her değişime karşı çıkanlar -ki, bunların halk tabanı yüzde otuzu aşmaz- "değişim ne kadar masum ve şekil yönünden meşru olursa olsun bunun arkasında başka niyetler gizlidir, bu sebeple her değişime karşı çıkmak, mevcudu beğenmesek bile bir süre daha korumak mecburiyetindeyiz" diyorlar. Onlara göre "arkasında gizlenen niyet" Atatürk ilke ve inkılaplarını kaldırmak veya değiştirmek, çoğulcu veya İslamî bir düzen getirmektir.
Bunlara karşı yaklaşık yüzde yetmiş halk tabanı olan siyasiler, ilim adamları, aydınlar, sivil toplum örgütleri ve bürokratlar ise "din karşısındaki tavır" bakımından farklı olsalar bile, katı laiklik yerine demokratik laiklik, bir ideolojiyi bütün topluma dayatmak yerine çoğulculuğu tercih etme ilkelerinde -mevcut şartlarda başka bir makul formül bulunmadığından- uzlaşmış görünüyorlar.
Son günlerde su yüzüne çıkan mücadele laikçi ve statükocularla değişim taraftarı olanlar arasında yaşanıyor.
Değişime nereden başlamalı?
Laikçilere göre 1950''den sonra yapılanlar "karşı devrim"dir, buradan yine elli öncesine dönmek için değişiklikler yapılmalıdır. Bu değişimi gerçekleştirmek için demokrasiyi, insan haklarını askıya almak, askeri devreye sokmak, yüksek yargı organlarını siyasete bulaştırmak gerekiyorsa bunlar da yapılmalıdır.
Demokratik laiklik ve çoğulculuktan yana olanlara göre ise "değişime anayasadan başlamak, siyasetin alanını daraltmak ve insan haklarını askıya almak için kullanılan (buna uygun olan) başlangıç kısmı ile diğer maddeleri kaldırmak, ''demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti'' unsurlarını ilkeler olarak almak, bu ilkelerden birine, diğerinin aleyhine ağırlık vermemek, gerektiğinde demokrasi ve insan haklarını öncelikle korumak…" vazgeçilmez amaç oluyor.
Karşı taraf elindeki güçleri -hukuku bir şekilde sollayarak- kullanıyor ve direniyor.
Demokratların ellerinde ise demokratik baskı ve etki gücü var.
Önemli olan gevşememek, vazgeçmemek, meşruiyet çerçevesinde planlı ve programlı hareket etmek, cesur olmak, faaliyetlerin yanıp sönen kibrit gibi değil, tükenmez kaynaklı bir meş''ale gibi devam etmesini sağlamaktır.
Kimsenin "Neme lazım" deme lüksü yoktur ve insanın en önemli özelliği iradesi ve sorumluluk duygusudur.
Madımak oteli olayı örnek değil, ibret olsun
00:0029/06/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Madımak oteli faciasının üzerinden yıllar geçti (2 Temmuz 1993), birileri bu olayı kullanarak, canlı tutarak, sünnî Müslümanları suçlayarak, Alevî Müslümanları tahrik ederek haince maksatlarına ulaşmak istiyorlar. “Haince maksat” derken, bu iki Müslüman caimayı birbirinden soğutma, aralarını açma, birbirine düşürme, ülkenin birlik ve beraberliğini bozma, parçalanmanın getireceği zayıflıktan yararlanma… maksadını kastediyorum.
Çocukluğumda Alevîlerin (Sıraçların) fırsat bulduklarında sünnîleri diri diri yaktıkları konuşulurdu ve biz bundan korkardık. Madımak oteli olayından beri de sünnîlerin alevîleri yaktıkları konuşuluyor. Sanki bir avuç tutulmuş veya gözü dönmüş, bir avuç da tahrik edilmiş ve aldatılmış insan milyonlarca sünnî müslümanı temsil ediyormuş ve bu milyonlar olanı onaylıyormuş gibi her yıl bu laflar ediliyor, arada kurulmak istenen sevgi ve barış köprülerine dinamit konuyor.
Tarihimizde, iki camiayı ilgilendiren en büyük facia Kerbelâ olayıdır. Bu olayda şehid edilen can-parelerimiz, Sevgili Peygamberimizin torunları, Sünnî olsun Şîî ve Alevî olsun bütün Müslümanların göz bebekleri, her birimizin ailelerinin manevi mensupları, sevgililerimizdir. Buna rağmen bazı çevreler bu faciayı sünnîlere mal etmek, sünnîleri Yezîd tarafı olarak itham ve takdim etmek, böylece bu iki camianın arasına fitne, fesat ve nifak sokmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Canavarları bile merhamete getirecek elim olayları aynen, hatta biraz daha abartılı olarak her yıl temsilen yenilemenin kime ne faydası vardır?
Bunları yapmak yerine olaylar uygun bir üslup ile hatırlatılsa, olayların arka planları açıklansa, kötü maksatlar ortaya konsa ve bütün bunlar, “geçmişten ibret alarak mezhep farklılığı içinde bütünleşmiş bir İslam ümmeti oluşturmak” için delil ve dayanak yapılsa daha iyi olmaz mı?
Hâricîler başkaldırıp ayrılıkçılık yapınca Hz. Ali onlara şu kuralı hatırlatmıştı:
“Mescidimize gelip ibadet emek isterseniz buyurun, orası size de açıktır. Bizimle birlikte cihada (ülkemizi ve değerlerimizi koruma ve savunma mücadelesine) katılmak isterseniz buyurun, bize olan size de olur. Her ikisini de kabul etmez, biz kendi alanımızda kendi kurallarımıza göre yaşayacağız derseniz, buyurun yaşayın. Ama silaha sarılır, bize saldırmaya kalkışırsanız biz de sizi silahla yola getiririz.”
Sünnî doktrinde de farklı mezhep sahiplerine karşı tavır konusunda şu kural genellikle kabul görmüştür: “Dine ve mezhebe zarar vermeyen (saldırmayan, kandırmayan) farklı mezhep sahiplerine dokunulamaz, bütün hak ve özgürlüklerden onlar da yararlanırlar.”
Şu halde bu iki camianın bir arada kardeşçe yaşamasına “din ve mezhep” mani değildir. “Müminler kardeştir” kuralına göre her iki camia da mümindir ve kardeştir.
Gelin birlik olalım, düşmanın ekmeğine yağ sürmeyelim, bölünüp kolay lokma olmayalım, ortak değerlerimize saldıran düşmanlara karşı kafa, gönül ve göğüslerimizi birlikte siper edelim.
“Madımak Otelinde olana benzer facialar tekrarlanmasın” diyorsak yol budur.
“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”
Kıble meselesi
00:003/07/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir vatandaş, içlerinde benim de bulunduğum birçok ilgiliye gönderdiği yazıda, Türkiye''deki camilerin birçoğunda kıble hatası bulunduğunu, bunun düzeltilmesi gerektiğini ifade ediyor:
“…Mesela Ankara''nın en önemli camilerinden Hacı Bayram Camii ve gecen yıl Türkiye Hafızlık Yarışması''nın yapıldığı Samsun Gürbüz Camii''nde 30 derecelik kıble hataları söz konusudur. Muteber fetva kitapları kıble hatası için göz sınırları arasındaki 45 derecelik açıyı esas alarak sağa ve sola toplam 45 derece (sağa veya sola en fazla 22.5 derece) kıble hatası olabileceği hükmünü vermektedirler. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Saim Yeprem ise … aynı mantık üzerine sağa ve sola en fazla 21 derecelik hatanın tolere edilebileceğini ifade etmektedir…”
Konuyu Diyanet''e de sormuş ve şu cevabı almış:
“…Kâbe''yi görerek namaz kılanların doğrudan Kâbe''nin kendisine, görmeden kılanların ise Kâbe istikametine yönelmeleri namazın farzlarındandır.”
Uzaklardan Kâbe''ye yöneliş ancak yaklaşık olarak gerçekleşebilir. Bu yönelişe esas olan, namaz kılanın yüzünün Kâbe istikametinden tamamen sapmamış olmasıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları''ndan iman ve ibadetler mevzularını işleyen “İLMİHAL” kitabının 1. cildinin 232. sayfasında “Kâbe''nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa veya sola sapmalar kıbleden (Kâbe yönünden) sapma sayılmaz.”
Kâbe''den uzakta olan kimselerin namaz kılarken Kâbe yönüne (cihetine, Kâbe''nin bulunduğu yerin yönüne) dönmelerinin farz olduğu, doğrudan Kâbe''ye dönmenin gerekli bulunmadığı çoğunlukla kabul edilmiş bir hükümdür.
“Kâbe''nin bulunduğu coğrafi mevkiin yönüne dönmek nasıl gerçekleşir; burada aranan ölçüt nedir?” sorusuna farklı cevaplar verilmiştir. Bu farklılığın sebebi de yöne ve yönelmeye verilen farklı manalardan kaynaklanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse:
1. Beynin (iki kaşın ortasından da denebilir) merkezinden Kâbe''ye giden bir doğru çizginin iki yanından gözlere gelen iki doğrunun oluşturduğu açının, sağa ve sola doğru dışına çıkılırsa kıbleye yönelme gerçekleşmemiş olur.
2. Coğrafi yön olarak Kâbe tam güneyde ise, ara yön ile ana yön arasındaki 45 derecenin yarısı olan 22.5 dereceden sonra Kâbe'' yönünden sapılmış olur.
3. Ara yönün (mesela güney-batının) başladığı 45. dereceye kadar yön güneydir, Kâbe de güneyde ise 45 derece geçilmedikçe Kâbe yönüne yönelme gerçekleşmiş olur.
4. Bu konuda yönelmek, öne bakan yüzün doğrultusuna dönmek demektir. Yüz kavisli olduğu için, Kâbe yönünden sağa veya sola doğru yönelen (inhiraf eden) kimsenin yüzünün bir kısmı bile Kâbe yönünde ise o kimse kıbleye yönelmiş olur.
İbn Âbidîn''in Raddu''l-Muhtâr''ında konu işleniyor ve şöyle bitiriliyor: Fıkıhçıların sözleri arasında “inhiraf zarar vermez” ifadesi da vardır. Kuhistânî''de şöyle geçer: Mukabele (yüzü dönmek) tamamen ortadan kalkmadıkça -Kâbe yönünden bir miktar- sağa veya sola dönmenin zararı yoktur.”
Ben Diyanet''in verdiği cevaba katılıyorum ve Müslümanlara zorluk çıkarmanın, kafalarını karıştırmanın manası ve faydası yoktur diyorum
Akıl ve Vicdan Tutulması
00:004/07/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl ve vicdan, insanı diğer canlılardan ayıran iki önemli özellik. Bu ikisi arızalı olduğunda veya iyi kullanılmadığında insan(lar) çok şey kaybetmiş oluyorlar. Bugün ülkemizde dünyamızda yaşanan kaosların, felaketlerin, zulümlerin… baş sorumlusu akıl ve vicdandır; yani başka duygu, dürtü ve güdülerin akla ve vicdana galip gelmesi, onları gölgelemesi, etkisiz hale getirmesidir ve buna “akıl ve vicdan tutulması” diyebiliriz.
Bir inanç, bir bağımlılık, bir ideolojik bağnazlık yüzünden insanların tabii ve evrensel hak ve özgürlüklerini kısıtlamak veya ellerinden almak akıl ve vicdan tutulmasındandır.
Demokrasi ile yönetilen bir ülkede askerin darbe yapması veya buna teşebbüs etmesi, asker ve sivil bazı şahısların örgütlenerek ülkeyi yönetmeye ve düzeni korumaya kalkışmaları, bu maksatla cinayetten şantaja ve huzursuzluk çıkarmaya kadar bir dizi suç işlemesi (bunların sübut bulması veya delillere dayalı olarak sanılması ve soruşturmaya konu edilmesi) karşısında hiçbir şey olmamış gibi veya bunlar değil de bir zanlıya kelepçe takmak önemli imiş gibi konuyu saptırmak, sözü eveleyip gevelemek, ağızdan baklayı çıkarmamak akıl ve vican tutulmasındandır.
Birisi çıkıp da “Ben darbeyi de, derin örgütlenmeleri de belli şartlarda meşru görüyorum, demokrasi, insan hakları vb. diyerek bunlara karşı çıkılamaz, aslolan laikliği korumaktır, laikliğin tehlikede olup olmadığını tayin herkesin değil, laikçilerin hakkıdır, biz böyle teşhis koyduk ve tedbiri de böyle alıyoruz, bu sebeple ben soruşturma ve göz altılarına karşıyım” dese alnından öpeceğim; onun gibi düşündüğümden değil, mertliğinden, olduğu gibi görünmesinden.
Yine akıl ve vicdan tutulmasına bağladığım bir başka olay da çifte standarttır.
Akparti''yi kapatma davası ile Umraniye soruşturması karşısında belli kesimlerin takındıkları tavıra bir bakın. Birincisinin demokrasiye, hukuka ve AB ilkelerine aykırı olduğu konusunda ciddi hukuk ve siyaset adamlarının ittifakı var; buna rağmen aklı ve vicdanı tutuk olanlar yalnızca Akparti''ye, “durumu kabul etmesi” çağrısında bulunuyorlar, dava hakkında olumsuz hiçbir şey söylemiyorlar.
Umraniye soruşturmasında ise hukuka ve demokrasiye aykırı bir örgüt ve eylemler suçlaması var; buna karşı da aynı kesim güvenlik güçleriyle savcıya yöneliyor, onları itham ediyor ve zanlıların bir an önce salıverilmesini istiyorlar. Akıl ve vicdan tutuklu olmasaydı herkesin şöyle demesi gerekecekti: “Güvenlik güçleri ve savcılar demokrasiye ve hukuka aykırı bir şey yapmamışlar, hukuk çerçevesindeki tercihleri onların takdirleridir, sükunetle bekleyelim ve sonucu görelim.”
Ey akıl ve vicdan rüzgârı es, öylesine güçlü es ki, bulutlar dağılsın ve bu iki değerin önündeki engeller kalksın!
Kapatma davası
00:006/07/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başsavcı Anayasa Mahkemesi''ne sözlü açıklamasını yaptı, partinin görev verdiği iki hukukçu da sözlü savunmalarını yaptılar.
Yargıç ve savcı millet adına hareket ettiğine, yetkiyi milletten aldığına göre delillerin ve kararın da her şeyden önce milleti tatmin etmesi, milli vicdana uygun düşmesi gerekir.
ANKA Ajansı''ndan alınan bilgiye göre sayın savcının açıklamasında ileri sürdüğü deliller ve yaptığı açıklamalar bir vatandaş olarak beni tatmin etmek şöyle dursun hayretlere düşürmüştür. Niçin böyle olduğunu bazı örnekler üzerinden -bunlar gerçekten söylenmiş ise- açıklamak isterim.
“AB süreci tıkandı, işsizlik, kuraklık, cari açık var. Terör sorunu var. Bunlar bir yanda dururken üniversiteye türbanla gidemeyen kızlarla ilgili çözüm aranması gerçek niyetlerini gösteriyor”.
AB sürecini bu iktidar kadar hızlandıran bir başkası olmadı.
AB''ye girmek ülke yararına ise bu davanın açılmaması gerekirdi; çünkü asıl bu dava süreci tıkamaktadır.
Terör ve cari açık gibi memleket meseleleri bir yana bırakılmıyor; tedbirler tartışılabilir, ama bir yana bırakıldığı iddia edilemez.
“Ülkenin meseleleri bir sıraya konarak biri bitmeden diğeri ile meşgul olmamak” şeklinde bir kuralın bulunduğunu yeni öğrendik. Ama bu kuralın işlemez olduğu açıktır.
Başörtüsü meselesi bu ülkenin kırk yıla yakındır süren ve kanayan bir yarasıdır. Bunun çözümü iktidarı ve muhalefeti ile siyaset kurumuna, ilim ve hikmet adamlarına, ve diğer ilgili kurumlara düşer. Diğerleri ihmal ediyor, unutuyor, unutturuyor diye iktidarlar da bunu yapamaz; yaparsa tabanı ona hesap sorar.
“…gerçek niyetlerini gösteriyor” diyor.
Yargı niyet okumaz, açık ve sağlam delillere bakar, hükmünü buna bina eder.
“Bir kısım medyanın saldırıları sonucu takiyye mantığı ile hareket ederek özel amaçlı saldırılar gerçekleşiyor. Laikliği koruyan cumhuriyet kurumları hedef alınıyor. Bu bağlamda laikliğe sahip çıkan başta yargı olmak üzere bütün cumhuriyet kuruluşları darbeci olarak gösteriliyor.”
“Bir kısım medya” ifadesi çok yaygın ve demokrasilerde tabîîdir; yani bütün medyadan aynı tavır, görüş ve tarafı beklemek demokrasilerde tabîî değildir. Önemli olan medyanın satılmaması, menfaat veya ideolojik bağımlılık yüzünden meslek ahlakını çiğnememesidir.
Sayın savcı ve onun gibi düşünenlerin demokrasi ve laiklik anlayışlarını benimsemeyen, bu konularda farklı düşünen yazar ve çizerler arasında iktidarı tutanlar kadar tutmayanlar da var; bunu herkes biliyor. Farklı düşünenleri “takıyyeci”, “iktidarın yandaşı”, “laiklik düşmanı” olarak suçlamak tahammülsüzlüktür.
“Yargı darbesi” ifadesi mecazidir; bundan maksat siyasallaşan ve yetkisini aşan yargının kendini muhalefet (veya millet) yerine koyarak seçilmişleri iktidardan uzaklaştırmaya kalkışmasıdır. Eğer bu yapılıyorsa elbette bir “yargı darbesi” vardır, yapılmıyorsa yapmayanların üzerlerine almamaları gerekir.
Devam edeceğim.
Kapatma davasının dayanakları
00:0010/07/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
28 Şubat 1997''de yapılan postmodern darbenin ağılıklı gerekçesi irtica (şeriat tehlikesi, laikliği koruma) idi. Bu gerekçenin dayandığı belgelerin (raporların) çoğu çürük çıktı.
AK Parti''yi kapatma davasının da temel gerekçesi yine irticadır (yani bu partinin, laikliğe karşı düşünce ve eylemlerin odağı haline gelmiş olmasıdır).
İddianame ve eklerinde ileri sürülen delillerin çürük olduğuna dair birçok açıklama yapıldı. Partinin görevlendirdiği kişilerin yaptıkları savunmada da bu çürüklükle ilgili yeterli bilgi mevcut.
Bir önceki yazıda ve burada yapmak istediğim şey, bütünlüklü bir savunma değil, yalnızca sözlü açıklamada sayın başsavcının ileri sürdüğü bazı delillerin ve dayanakların, niçin beni ve benim gibi düşünen milyonları tatmin etmediğini birkaç örnek ile açıklamaktır.
Önceki yazımda verdiğim örneklere bu yazıda ikisini daha ekleyeceğim:
"Ülkemizde 1950-60 arasında iktidarda olan bir partinin parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak oluşturduğu ''tahkikat encümeni" vasıtasıyla diktatörlüğe yönelmesi, erkler ayrılığı ilkesinin 1961 Anayasası ile demokrasiye kazandırılmasını sağlamıştır"
Demokrat Parti, başlarında Celal Bayar''ın bulunduğu eski CHP''liler tarafından kurulmuş ve ükemizde çok partili demokrasi denemesinin ilk aşamasında önemli roller oynamış bir partidir. Tahkikat Encümeni o günün hukuk anlayışı çerçevesinde kurulmuştu ve asıl amacı CHP''nin kirli çamaşırlarını ortaya dökmekti. Bu partinin diktatörlüğe yönelmesi -mevcut şartlarda- imkansızdı. Eğer sayın savcı, aldığı oylara dayanarak tek parti diktatörlüğüne yönelen parti arıyorsa daha öncesine bakması gerekiyor.
Abdurrahman Yalçınkaya, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat''ın "Devrimler travma yarattı. Laiklik bir yaşam biçimi değildir" sözlerini hatırlatarak, "Bu sözlerle dini kuralın yaşamın her alanına yayılmasında ısrarlı olduğunu gösterir. Uygulamalarla saldırı devam etmiştir" diyor.
Devrimler travma yaratmıştır; bunda şüphe yok, doğruyu anlamak için tarafsız sosyal bilimcileri okumak gerekir.
"Laiklik bir yaşam biçimi değildir" sözü de doğrudur. Çünkü fertler laik olmaz, devlet laik olur ve bunun da manası "devletin, referansı dinden almaması, bütün dinler ve ideolojiler karşısında tarafsız kalmasıdır".
Sayın Fırat''ın söylediklerinden "dini kuralın yaşamın her alanına yayılmasında ısrarlı olduğu…" sonucunu çıkarmak ve bunu delil yapmak ise sayın savcının hep tekrarladığı en önemli hatasıdır. Çünkü yargı kararı niyet okumaya değil, objektif delillere dayanır.
Erdem (ler) ölmez
00:0011/07/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hakk''ın rahmetine, çok sevdiği Allah kullarının sohbetine kavuşan (böyle olduğunu umduğumuz ve dilediğimiz) Erdem Bayazıt ile aramızda dostluk ilişkisi vardı.
O, bizim değerlerimizi (erdemimizi) temsil eden bir güzel insandı. Fani vücudu toprak olsa bile ruhu ebedi olduğu (ölmediği) gibi temsil ettiği ve silinmez izlerle zihinlere kazıdığı erdem de ölmeyecektir; şu halde Erdem de hayatımızda, zihinlerimizde, edebiyatımızda, şiirlerimizde yaşamaya devam edecektir.
Maddi vücudunun aramızdan kayıp gitmesi de az bir şey değildir; buna üzüldük, ağladık, içimiz acıdı; ama En Kâmil Kul (s.a.) da oğlunu kaybettiğinde "Kalbimiz yanar, gözlerimiz yaş döker, ama ağzımızdan Allah rızasına aykırı bir söz çıkmaz" buyurmuşlardı. Biz de bunu tekrar edeceğiz.
Merhum aynı zamanda komşumuz idi. Hastalığı sebebiyle birkaç dost ile ziyaretine gittikten sonra İstanbul''dan ayrıldığım için bu ziyaret son görüşmemiz oldu.
Hanımefendi''nin bize mahsus müsafirperverliği başta olmak üzere her yönüyle örnek bir Müslüman evinde idik. Karşımızda amansız bir hastalığa yakalanmış olduğu halde ölümden korkmayan, fırsat elverirse hizmet için yaşamak isteyen, sonuç ne olursa olsun Hak''tan gelecek olana razı ve Hakk''ın da rızasına talip bir mümin vardı.
Sohbette fon müziği olarak Türk Sanat Müziği''nden saz eserleri (CD''den) icra ediliyordu.
Önce hastalığında ibadetine devam ederken önüne çıkan bazı fıkıh meselelerini sordu, gereken açıklamaları yaptık. Yazılarımı okuduğunu ve memnun olduğunu ifade etti. İcra edilen musiki sebebiyle bir süre ondan ve tanıdığımız musiki üstadlarından, onlarla ilgili hatıralardan söz ettik. Sonra memleket meselelerini, daha sonra da yakın tarihimiz (doğrusunu ve sahtesini) konuştuk.
Biz hasta ziyareti kısa olmalı diye kalkmayı istedikçe o devamını istediğini ima veya ifade ettiği için sohbet (ziyaret) uzunca sürdü.
Biraz hastalığından da konuştuk. Modern tıbbın imkanları yanında halk doktorlarının tavsiyelerini de uyguladığını, bu yüzden evin baharatçı dükkânına döndüğünü tebessüm ederek söyledi. Hasta bir mümin olarak hem tedbire başvuruyor, hem de ecel gelmiş ise imanı ile gitmeye hazır olduğu görülüyordu.
O, ölüm üzerine çok güzel şeyler yazmış bu arada şunu da söylemişti:
"Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm"
Dünya hayatında iken "ölmeden önce ölenler" ölümsüzlüğü tadarlar, dünya hayatının sonu olan ölüm gerçekleşince de tadına vardıkları vuslatı doya doya yaşarlar.
Ölüm ona değil, bize bir şeyler yaptı.
Biz ağlar iken dilerim o gülüyordur.
Komutan yanılıyor
00:0013/07/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir komutan, belli bir kesimin laiklik anlayışını herkese dayatmak, bunun için de Anayasa Mahkemesi''ni arkasına almak istiyor ve şöyle diyor: “Laikliği tanımlama, laikliğin ne olduğu ve ne olmadığı, neleri kapsadığı konularında en yüksek karar organı Anayasa Mahkemesi''dir. Onun kararı bağlayıcıdır…”
Bu komutana ve bugünkü Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğuna göre başörtüsü yasağı laikliğin gereğidir ve bu hükmü AİHM de onaylamıştır.
Peki bu bilgi ve hüküm doğru mudur?
Hayır, kesinlikle yanlıştır ve yanlış olduğu yıllarca önce tarafımdan (ve başka bilenlerce) ifade edilmiştir, ama “varak-ı mihr-ü vefâyı kim okur kim dinler”.
Belki o kesimden de okuyanlar olur diye -daha önce yazılanı- bir daha okuyalım:
YÖK (o yılların YÖK''ü) bunu devamlı yapıyor, yeni olan ise hukûkî dayanakların arasına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''ni (AİHM) sokması ve gerçeğe uymayan bir beyanla adı geçen mahkemenin de başörtüsü yasağını onayladığı izlenimi vermesi; yani açıkça halkı kandırmasıdır. Şimdi biz, AİHM''nin konu ile ilgili zabıtlarına dayanarak YÖK''ün açıklamasının gerçek dışı olduğunu ortaya koyacağız.
Bilindiği üzere on yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu''na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve eksik yapıldığı, “Türkiye''de laik olmayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği” ortaya konularak iyi savunma yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak Komisyon kararının istişarî olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM''ne (Komisyon''a değil) ilk intikâli, Refah Partisi''nin kapatılmasına yapılan itiraz sâyesinde olmuştur. T.C. Anayasa Mahkemesi''nin kapatma gerekçelerinden biri de “R.P.nin başörtü yasağına karşı çıkması ve yasağa uymayanları cesaretlendirmesi...” idi. AİHM üçe karşı dört oyla itirazı reddetti ve Anayasa Mahkemesi''nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili sözleşmelere aykırı bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan dört üyenin ve gerekse buna karşı çıkan (karşı oy kullanan) üç üyenin ittifak ettikleri husûs, başörtüsünün rejim için bir tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
“Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslâm başörtüsü meselesinde veya ibâdetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde... Türkiye''deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir...”
“(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda Komisyon, laik üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu dâvâlar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslâmî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasî partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak söz konusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez.”
Yukarıdaki alıntılar şu gerçekleri açıklık ve kesinlikle ortaya koymaktadır:
1. Başörtüsü yasağının insan haklarına uygun bulunduğu hiçbir zaman AİHM tarafından söylenmemiş ve yasak onaylanmamıştır.
2. AİHM''ne göre okullarda ve devlet dairelerinde kadınların, kızların başörtüsü kullanmaları laik rejim için yakın bir tehlike değildir.
3. Başörtüsü yasağına karşı çıktı, yasağa uymayanları cesaretlendirdi diye bir parti kapatılamaz.
4. YÖK''ün başörtüsü yasağını AİHM''nin de onayladığı izlenimi vermesi gerçek dışıdır, hîledir, aldatmadır.
5. Başörtüsü yasağını sürdüren YÖK''tür. Daha önce de yazdığımız gibi yürürlükte olan kanuna göre üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir. YÖK ilgili yönetmeliğe “Baş açık olacak” kaydını koymadığı takdirde yasağın hiçbir hukûkî dayanağı kalmayacaktır. Başını örten de açan da bunu, dînî inancı gereği yaptığını beyan etmiyor, kimse böyle bir beyana insanları zorlayamaz, şu hâlde bu bir kıyâfet tercihidir ve kıyâfet de serbesttir
İslam bir nimettir
00:0017/07/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hristiyanlık''tan ziyade kilisenin tahakkümü bir zamanlar ilmin ilerlemesine mani olmuştur. Ama İslam dini ve tarihinde kilisenin yerini alan bir kurum yoktur. Ulemanın tavır ve müdahalesine gelince bu da düz bir çizgi halinde dünya ilmini ve felsefeyi dışlamamış, aksine diğer şartların da uygun olduğu dönemlerde teşvik etmiş, bazı din alimleri aynı zamanda fen, matematik, tarih, coğrafya gibi ilim dallarında önemli eserler vermişlerdir. Gazzali de, bazı cahillerin iddia ettikleri gibi dünya ilmini ve felsefeyi yasaklamamış, kendisi felsefe ile bihakkın meşgul olmuş, felsefenin ilahiyat bölümüne ise reddiye yazmıştır.
İslam''ın kendine (Kur''an''a, Peygamberimiz''in söz ve davranışlarına, bunlardan çıkarılan öğretiye) bakıldığında din ilmi dışında kalan ilimleri engelleyen hiçbir ifade ve işaretin bulunmadığını, aksine her alanda, İslam''a ve Müslümanlara karşı kötü niyet besleyenleri caydıracak ve gerektiğinde İslam''ı ve Müslümanları savunacak, hakların çiğnenmesini engelleyecek kadar maddi güç sahibi olmanın Müslümanlara emredildiğini görürüz.
Teoriyi ve tarihi bir yana bırakıp ülkemize ve günümüze geldiğimizde gördüğümüz durum şudur:
1950 yılında ülkenin yönetimi CHP''nin elinden alındığından bu yana ülkede taş üstüne taş koyanlar, din ve düşünce özgürlüğü yanında maddi olarak da ülkenin kalkınması amacına hizmet edenler daha ziyade Menderes, Özal ve Erdoğan''ın liderliğindeki dönemler olmuştur. Bu üç şahıs ve kadrolarında hakim renk İslam imanı ve kısmen de olsa uygulamadır (bu manada dindarlıktır). Bu üç dönemin etkili muhalifleri ise irticayı bahane ederek ülkeyi karıştırmış, istikrarı bozmuş, lüzumsuz şeylerle meşgul olmuş, "Cumhuriyetin değerlerini" istismar etmiş, statükoyu korumayı birinci amaç edinmişlerdir. Olağanüstü hallerde kısa dönemli iktidarlarında da, ülkenin maddi kalkınması yönünde kayde değer bir icraatları olmamıştır.
Şu halde terakkiye mani olan (ilerlemeyi engelleyen) din ve dindarlık değil, din karşıtlığı, dindarlardan korkarak hak ve hürriyetleri kısıtlamak ve laikçiliktir. İslam bir nimettir; hem Müslümanlar, hem Müslümanların yönetiminde olan diğerleri, hem dünya hem de ahiret hayatında mutlu olmak için bulunmaz bir fırsattır.
Bu yazıyı kaleme almama sebep nedir?
Merak edenler için yazayım.
Konya İmam Hatip Okulu''ndan birinci, ikinci ve üçüncü dönem mezunlarının buluşmasına katılmak için Konya''ya gittim. Bir münasebet düştüğü için de takva derecesinde Müslüman, ömürlerinde faize bulaşmamış bir sanayici ailenin bir fabrikasını (Zâde yağ fabrikası) gördüm. 24 dört çeşit yağ üreten, büyük günlük kapasiteli fabrikayı en son makine ve teknoloji ile birkaç kişinin yönetebileceği hale getiren, temizlikte örnek, alanında dünyanın ilk üçüne girebilen bu fabrikayı işte bu Müslümanlar kurmuşlar ve işletiyorlar; onların dindarlıkları bu dünya işinde başarısızlığın değil, başarının âmili olmuş.
Bunu tek örnek zannedenler olursa daha nice örnekleri sıralayabilirim.
Nazar ve Örtünme
00:0018/07/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucumun aylarca önce sorduğu yedi soruyu bu yazıdan itibaren fırsat buldukça cevaplayacağım.
“1. İslam''da nazarın hükmü nedir? Eğer varsa, bu durumdan mağdur olanların suçu nedir?”
İslam''a ait temel metinlerde “göz” manasına gelen “ayn” kelimesi kullanılarak “göz değmesi”nin gerçek olduğu ifade edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.) “Göz (nazar) değmesi bir gerçektir” buyurduğuna göre, bunu ister tecrübeye dayanarak, ister Allah''tan aldığı bilgiyi aktararak söylemiş olsun nazar değmesinin “bâtıl bir inanış” olmadığı anlaşılmaktadır.
Dinler, bazı felsefeler ve parapsikoloji gibi disiplinler insanda görünmeyen, insan öldükten sonra da yaşayan, insanı başka canlılardan ayıran bazı özelliklerin kaynağı olan bir unsurun bulunduğuna inanırlar ve buna da ruh veya nefs adını verirler.
Bazı insanların ruhları yaratılıştan veya belli ekzersizler sonucu, sıradan insanların ruhlarından daha farklı ve etkili olur. Herkesin nazarı değmez, ama nazarı değen insanlar vardır.
Nazar değmesine karşı en iyi çare sağlam bir imana, manevi güce ve ruh yapısına sahip olmaktır. “Fatiha, Felak ve Nâs” surelerini okumak, dua etmek, “mâşâallah” demek de faydalı olur.
Bir kimsenin haksız bir fiiline veya tesirine maruz kalan ve bundan zarar gören insanlarda suç aranmaz. “Kaza ve kader icabı başkasına değil de onlara isabet etmiş” denir. Mağdur ve mazlum olan insanlar, gerekli tedbirleri almakla beraber durumu kabullenir, isyan etmez, bundan da bir ecir beklerse sonunda kârlı çıkabilirler.
“2. Örtünmenin neden bir Allah emri olduğunun hikmeti ne olabilir? Bazıları, bunun karşı cinsi etkilememek için olduğunu söylüyor, ama, buna niceleri, ''etkilenmedikleri'' şeklinde cevap veriyor.. O zaman, ne diyeceğiz?”
İstisnalar kaideyi bozmaz. Normal bir insanın karşı cinsin kılık kıyafet ve davranışlarından şu veya bu şekilde etkilenmemesi mümkün değildir.
İslam zinayı haram kılmıştır. Zina denilen ilişki çok kere bir bakışma, bir gülüşme, bir cilveleşme, bir temas, birlikte düşüp kalkmak (ihtilat)... ile başlar. Zinayı haram kılan bir dinin, iki cins arasındaki ilişkilere daha baştan bazı sınırlar koyması makuldür. Bu sınırlama, “herkesin açık saçık bir kadını gördüğünde tahrik olacağı” manasını içermez; ama bu ihtimali yok saymak da eşyanın tabiatına, insanın fıtratına aykırı olur.
Kimi kandırıyorsun?
00:0020/07/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Televizyona çıkma meraklısı, poh pohlanma âşığı, dinini menfaatine satan veya sapkın bir din anlayışına sahip bulunan bazı ilahiyat hocalarının başörtüsü konusundaki yetkisiz ve geçersiz fetvalarından sonra bazı gazeteciler de fetvacılığa soyundular. Bazı arkadaşların Ruhat Mengi için şakadan "Ruhat Hoca" dediklerine şahit oldum. Böyle bir "Hoca" da İlhan Selçuk. Fransa''da mahkemenin verdiği ''burka'' kararı üzerine, ara verdiği başörtüsü konusuna tekrar dönen Selçuk şöyle diyor:
"Kadında tesettür, demokrasinin amentüsü olan kadın-erkek eşitliğine aykırıdır... Tesettürü kadın ''bizzat'' istese bile bu temel kural değişmez; çünkü kadının dinci talebi akla, bilime, özgürlüğe, İnsan Hakları Bildirisi''ne ters düşmektedir... Faslı bayan Faiza bir Fransız vatandaşıyla evlenmiş, Fransızca konuşan, Fransa''ya yerleşmiş bir hanım, ancak tesettürün kölesi... Neden?..
Çünkü burka giyiyor... Fransız Danıştayı bu nedenle Bayan Faiza''nın vatandaşlık başvurusunu reddediyor..."
Selçuk''a "Kimi kandırıyorsun" diye sordum.
Çünkü o, bu yazdıklarını, Türkiye''deki başörtüsü yasağına destek bulmak için yazıyor. Halbuki Fransa''nın reddettiği örtü burkadır ve burka, kadının bütün vücudunu örten, göz hizasına gelen kısmı biraz seyrek örgülü bir giysidir ve bizdeki çarşaftan bile daha sıkı bir örtünme biçimini gösterir. Aynı Fransa''nın, bizdekine benzer başörtüsünü yalnızca devlet okullarının ilk ve orta kısmında yasakladığını (2004 yılında çıkarılan bir kanun ile), başörtüsünün Fransa üniversiteleri ile özel okullarda serbest olduğunu İlhan Selçuk bile bilmektedir; bilmesi gerekir.
İlerlemiş yaşına rağmen yaman bir savaşçı olduğu anlaşılan Selçuk şöyle devam ediyor:
"Bugün Türkiye''de kadın tesettürüne karşı bir savaşım veriliyor... Kadınlar ne ölçüde bu savaşa katılıyorlar?.. Çoğu kadınımız Amerikalı zenciler gibi kendi özgürlüklerini ilgilendiren kavgaya seyircidir... Ama kimi kadındaki edilginlik ve kölelik ruhu tarihsel kavganın yazgısını belirleyemeyecek... Ancak zaman içinde kadın eğitim ve öğretimle özgürleştikçe, erkek bu süreci içine sindirdikçe tesettür elbette kalkacak..."
Türkiye sözde değil, özde ve Batı standartlarında demokrasinin yolunu tutmuş bir ülkedir. Bu ülkede belli bir anlayışı, ideolojiyi, inancı, meşru olmayan örgütler kurarak ve gerektiğinde silaha ve şiddete başvurarak dayatmak isteyenlerin "şu kalkacak, bu değişecek..." şeklindeki beklentileri kalkacak ve gerçek demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ilkesi... yerleşecek. Evet sayın Selçuk tesettür kalkmayacak, tesettüre karşı savaş açanlar kalkacak, onlar yola getirilecek; hem de silah yoluyla değil, millet iradesiyle, yargı yoluyla, hukuk yoluyla.
Avrupa''da başörtüsü meselesini, başörtüsü ile kadının eşitliği ve hürriyeti arasındaki ilişkiyi de gelecek yazıda tartışalım.
.Dindarlık ve hürriyet
00:0024/07/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başörtüsüne karşı savaş açanların sözcülerinden İlhan Selçuk "Tesettür kadın-erkek eşitliğine aykırıdır, kadın tesettürü ''bizzat'' istese bile bu temel kural değişmez; çünkü kadının dinci talebi akla, bilime, özgürlüğe, İnsan Hakları Bildirisi''ne ters düşmektedir..." demişti.
Bu sözü ciddiye alıp tartıştığım için beni tenkit edenler olacak, ama bu ülkede buna benzer nice sözler ediliyor ve edenler de itibar görüyor. Saçma da olsa bir sözün, bir kesim tarafından itibar edilen kimselerce tekrarlanıp durması iz yapar, bu sebeple cevapsız bırakılmaması gerekir.
Kadın-erkek eşitliği "insanlık değeri ve hukuk karşısında eşitliktir" ve İslam bu eşitliği teyit etmektedir. Bunun dışında kadın ile erkeğin eşit olmadıkları, farklı oldukları, pozitif ayrımcılığın bile söz konusu olduğu alanlar vardır.
Örtünme bakımından kadın-erkek eşitliği düşüncesi tabiata ve uygulamaya aykırıdır. Tabii olarak kadınlarla erkeklerin örttükleri yerler ile kılık ve kıyafetleri bütün zamanlarda ve mekanlarda genellikle farklıdır.
Dinimiz her iki cinse de tesettür (vücudun belli yerlerini, uygun giysilerle örtme, kapatma) yükümlülüğü getirmiştir; tıpkı din dışında olduğu gibi dinde de örtülecek yerler bu iki cins için farklı olmuştur; bunun akla, bilime, özgürlüğe, insan haklarına aykırı bir tarafı yoktur.
Akıl ve bilim bu işlere karışmaz da, insan haklarına gelince, bu bağlayıcı belgelerde insanlara verilen haklar içinde din özgürlüğü de vardır. Bu özgürlük, tartışmasız olarak dinin emir ve yasaklarına uymayı da içine almaktadır. Şu halde insan haklarına aykırı olan kadının açık veya örtük olması değil, bunlardan birini ona mecbur etmektir; yani İlhan Selçuk ve benzerlerinin yaptıklarıdır.
Özgürlük insanın, başkalarına zarar vermeksizin dilediğini yapabilme durumu ve imkanıdır. Bir insan dine ve Allah''a inanmaz, hür iradesiyle inkârı seçer ve hayatını buna göre düzenler; bu inançsızlığa bağlanmak demektir. Buna bağlanmak aynı zamanda hırs, ihtiras, duygu ve güdülere de bağlanmak, onların isterlerine -din engeli olmadan- direnmek veya boyun eğmektir. İnsan için mutlak özgürlükten söz edilemez; ancak kayıtlı, sınırlı, izafi özgürlük vardır. Özgürlüğü sınırlayan iç ve dış amiller saymakla bitmez.
Bir başka insan da dine ve Allah''a inanır, hayatını buna göre düzenler ve yürütür. Bu da bir bağlanma, hürriyeti sınırlamadır; ama tıpkı inkar gibi iman da kişinin hür iradesiyle yaptığı bir tercihtir.
İnsan-ahlak ilişkisi de böyledir. Kendini ahlak ile bağlayan, ahlaklı davranan, ahlaka aykırı davranışlar karşısında kendini frenleyen insana "sen ahlakın kölesisin, hür değilsin" denemez; denirse bu "kölelik", ahlaka karşı, ahlak dışı hürlükten daha iyidir, daha insancadır, daha değerlidir.
İlhan Selçuk, Ruhat Mengi ve benzerleri "Başörtüsü Kur''an''da yoktur, İslami değildir, başörtüsü farz diyenler yanılıyorlar…" diyorlar. Bu iddiaya defalarca cevap verdik, başka bir yazıda yine cevap vereceğim, ancak burada şu kadarını söyleyeyim: İnsan haklarının tanıdığı din hürriyeti, bazı köşe yazarlarının anladığı ve tarif ettiği dinler ve mezhepler için değil, nasıl inanırsa inansın bütün inananlar içindir.
.İki adım ileri bir adım geri
00:0025/07/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AK Parti''yi kapatma davası üzerine konuşan ve yazanlardan kapatmaya karşı gibi görünen, demokrasiden ve hukuk devletinden yana olanlarda şöyle bir çelişki görüyorum: "Bir yandan parti kapatmak olmaz, demokrasilerde partiyi, oylarıyla halk kapatır" diyorlar, bir yandan da "Ama bu parti, ikinci iktidar döneminde AB''ye giriş sürecini aksattı, reformları yapmadı veya sürüncemede bıraktı, İslamcı kökenine dönerek başörtüsü yasağını kaldırma, alkölü yasaklama gibi üzerine şüphe çeken girişimlerde bulundu…" diyorlar.
Karşımızda, şiddete başvurmamış bir partiyi kapatma davası gibi demokrasiye aykırı bir dava var iken kalkıp da "Parti kapatmak demokrasilerde olmaz, ama bu parti de yanlış yaptı, kapatılsa da olur" demeye varan ifadeler kullanmak başkalarına yakışır ama demokrat ve liberal olanlara yakışmaz.
Eğer AB'' nin istediklerini yapmadı, işi sürüncemede bıraktı diye parti kapatmak gerekseydi şimdiye kadar birçok parti kapatılırdı. Mevcut ve ölmüş partiler içinde AB''ye en fazla asılan ve bu amaçla en fazla reform yapan parti AK Parti''dir.
AB''ye girmek için gerekeni yapmak, bunun dışında hiçbir şey yapmamayı veya başka icraatı gevşetmeyi gerektirmez. Devletin binbir işi vardır, bunlar belli bir düzen içinde birlikte yürütülür.
Dindar kesimin kırk yıla yakındır önemseyerek üzerinde durduğu, oy verirken halledilmesine de oy verdiği problemleri var; bunlardan biri de başörtüsü yasağıdır. Ülkemizde büyük çapta alkollü içki tüketimi vardır. Çok az istisna dışında her yerde tonlarca içki tüketiliyor, içki servisi yapılıyor. Barış ve huzur içinde birlikte yaşamanın araçlarından biri de mümkün olduğu ölçüde farklı kesimlerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamaktır. Bu konuda sınır, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermektir. Bütün deniz kıyıları yarı çıplaklar için serbest, çok az kıyıda da örtülüler ve yalnızca bayanlar yüzse ne olur? Birçok yerde alkollü içki servisi yapılıyor, Müslümanlar içki içilen yerde bulunur, aynı masada otururlarsa günah işlediklerine inanır ve bundan rahatsız olurlar. Bu sebeple bazı yerlerde de içki servisi yapılmasa ne olur?
Gelelim bunların şeriat devleti kurma ve rejim değiştirme niyeti ile alakasına.
Devlet bazı kuruluşlarında alkollü içki imal ediyor, resmi toplantılarda kadehler kalkıyor, her yerde içki satılıyor ve bunlardan vergi alınıyor. Şeriat bazı yerlerde içki servisi yapmamak değil, bütün bunları yapmamaktır.
Orta öğretimde ve devlet dairelerinde başörtüsü yasak, hükumet bunlardan söz bile etmiyor, yalnızca üniversitelerde başörtüsü serbest olsun diyor; bununla şeriat gelmez, bu olsa bile müminleri tatmin etmez. Örtünen bir hanım, yalnızca okulda değil, başka yerlerde de örtünmek ister, açılmanın haram olduğuna inanır.
Hükumetin yaptığı devede kulaktır ve onu bile seküler ifadelere ve argümanlara dayandırmaktadır. Bu işleri şeriat devleti kurma niyeti ile ilişkilendirmek, işten anlayanları acı acı güldürür; yalnızca bu.
Kur"an"da başörtüsü yok diyenlere
00:0027/07/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Köşe yazarı bazı ehliyetsiz müftüler (bunların içinde bir bayan da var) ısrarla Kur''an''da başörtüsünün olmadığını, bunu geleneğe bağlı olarak yorumcuların uydurduklarını ve Kur''an''a mal ettiklerini, Kur''an''da (dolayısıyla İslam''da) bulunmayan, farz olmayan başörtüsünü kullanmakta ısrar edenlerin bunu siyaset gereği yaptıklarını… iddia ediyor ve bu iddialarını meydan okuyan bir üslup içinde tekrar edip duruyorlar. Halbuki çok değil, birkaç ay önce bu konuyu bir daha yazmıştım; işte size o yazıdan bir parça:
"Hayli zaman önce bir ilahiyatçı ile İslam''da başörtüsünün hükmü konusunu yazışarak tartışmıştık. Bu tartışmayı olduğu gibi "İslam''da kadın ve Aile" isimli (Ensar Yayınları''ndan) kitabıma aldım. Geniş bilgi almak isteyenlere tavsiye ederim. Burada, sayın Ö. İnce''nin yazısı sebebiyle, Kur''an''da başörtüsü''ne ait kısa bir özet yapacağım:
"Kur''an-ı Kerim''de başörtüsü 24 sıra numaralı Nur suresinin 30. âyetinde geçmektedir. "Kadınlar, başörtülerini, göğüslerinin üzerinden bağlasınlar; yani başörtüleriyle göğüslerini de örtsünler" mealindeki bu âyette geçen "humur" kelimesi, başörtüsü manasına gelen "hımâr" kelimesinin çoğuludur. “Kur''an''da geçen hımar kelimesi yalnızca örtü manasına gelir, başörtüsü manasına gelmez" diyenler kesinlikle yanılıyorlar. Çünkü bu kelimenin kökünde "örtme, karışma, yaklaşma" gibi manalar varsa da, kökten alınmış farklı kelimelerin (şekillerin) farklı manaları vardır. Mesela aynı kökten gelen "hamr", şarap, "hamîr", hamur mayası, "humâr" akşamdan kalma hali manalarına gelir. Tartışma konumuz olan "hımâr" da başörtüsü ve vücudun bütününü örten örtü manalarında kullanılmıştır. Bu mananın delillerine gelince:
Hz. Peygamber zamanından bu güne kadar "hımâr"a bu mana verilmiş ve uygulama da bu manaya göre olmuştur.
2. İbn Manzûr, Fîrûzâbâdî gibi kaynak luğatçıların eserlerinde kelimeye "başörtüsü" manası verilmiştir.
3. Taberî, Zemahşerî gibi kaynak tefsirlerin tamamında hımâr kelimesinin manasının başörtüsü olduğu kaydedilmiştir.
4. M. Esed''in İngilizce ve M. Hamidullah''ın Fransızca çevirilerinde de kelimeye verilen mana "başörtüsü"dür.
Hasılı Kur''an''da başörtüsünün bulunduğuna dair deliller güçlü ve çok, bulunmadığına dair delil ise yoktur."
Bu vesile ile mahut bayanın programında arkadaşım M. Saim Yeprem''in beğendiğim bir cevabını da nakletmek isterim. Bayan yine "Kur''an''da başı örtmek yok, gerdanı örtmek var" demiş. Saim Bey de "Kur''an''da başörtüsü var, evet ''saçınızı örtün'' denmiyor, ama ''başörtünüzle gerdanınızı kapatın" deniyor, mesela "Etekliklerinizle diz kapağınızdan aşağısını örtün" denseydi, aşağı çekerek aşağıyı örtün, üst tarafını açın manası verilir miydi?" demiş.
Ben dinleyemedim, dinleyenler naklettiler, pek beğendim, ağzına sağlık.
Cahilliğin bu kadarı...
00:0031/07/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aynı zamanda YARSAV başkanı olan bir savcının İslam hakkında söyledikleri, cahilliğinin ve peşin hükmünün bir delili olmanın yanında –sıradan bir cahilliğin değil- ancak özel bir tahsil ile elde edilebilecek bir cahilliğin de delilidir.
Savcı Bey, "Şeriat sistemi tabiatı gereği diğer düşüncelere, inançlara ve adetlere müsamahasızdır. Aynen İtalya''daki Faşizm ve Almanya''daki Nazizm gibi, Şeriat Türkiye''nin hassas bir konusu. Küçük bir kıvılcımla sosyal bir harekete dönüşebilir. Osmanlı zamanında Şeriat temelli bir sistemimiz vardı ve toplumumuz hâlâ onun izlerini taşıyor." buyurmuşlar.
Önce ansiklopedilerde faşizmin nasıl tarif edildiğine bakalım:
"Faşizm, geniş anlamıyla özellikle iki dünya savaşı arası ortaya çıkan ve özellikle Adolf Hitler yönetimindeki nasyonal-sosyalizmin temsil ettiği aşırı milliyetçi, antidemokratik ve antikomünist bir ideolojiye ve otoriter siyasi bir yapıya sahip bütün politik hareketler ve egemenlik sistemleri."
Sonra İslam''a bakalım:
1. İslam milliyetçiliği reddeder. Bütün insanları İslam''a inananlar ve inanmayanlar diye ikiye ayırır; inananlar hangi etnik ve kültürel guruba mensup olurlarsa olsunlar kardeştirler, hepsi birden İslam ümmetini teşkil ederler. İnanmayanlar da "Allah''ın değerli kıldığı insan sıfatını taşırlar, aynı ana-babadan geldikleri için de –bu yönden- kardeştirler. Ayrıca Son Peygamber''in potansiyel (davet edilen) ümmetidirler. İslam egemen olduğu coğrafyada, kendine inanmayan insanlara yaşama, inanma, inancını uygulama, seyahat, ticaret, özel hayatın gizliliği ve korunması gibi bütün temel (statü, insan olmaya bağlı) insan haklarını tanır.
2. İslam milliyetçilik gibi sosyalizmi de reddeder, sosyal ve hukuki adaleti emreder.
3. İslam, Allah''ın iradesine ters düşse bile milli iradenin hakim olması manasında demokrasiyi kabul etmez. Ama, Kur''an''ın temel referans olduğu bir çeşit İslami demokrasiden söz edilebilir. Bu demokraside halk seçer, yönetime katılır, denetler ve hukukun dışına çıkan yöneticileri değiştirir.
4. Bir önceki paragrafın son cümlesi İslam''da, "otoriter siyasi bir yapı"nın bulunmadığını gösterir. Bir otorite varsa bu vahye aittir ve vahiy de insanlar tarafından yorumlanır, yorumlar her zaman değişmeye ve farklı yorumlara açıktır.
5. İslam''ın egemen olduğu bir ülkede gayr-i Müslimler insan haklarından yararlanarak farklı olan inanç ve uygulamaları ile var olurlar.
Müslümanlara gelince bunların, İslam''a aykırı olan davranışları kamuya açık alanlarda ortaya koymalarına izin verilmez. Bunu da İslam çerçeveli bir "umumi ahlak" ve "kamu düzeni" ilkesine riayet olarak değerlendirmek mümkündür.
Bu kısa özetten sonra İslam ile faşizm arasında benzerlik kurmanın insaf ve gerçeklik ile ne kadar bağdaştığını okurlara bırakıyorum.
Şeriat "tehlikesi"ne gelelim.
Usadem''in, 9 ilde ve 2000 denek üzerinde yaptığı ''Türkiye''de seçmen profili'' araştırmasına göre, seçmenin yüzde 50.62''si kendisini ''Demokrat veya Sosyal Demokrat'' olarak tanımlıyor. Şeriat yanlısı kesimin oranı yüzde 4.07.
Bu sonuçlar şeriat tehlikesini kullanarak otorite kurmak isteyenlerin hem oyunlarını hem de ezberlerini bozuyor.
Geçmiş olsun
00:001/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ak Parti''yi kapatma davasının sebep olduğu maddi zararın 100 milyar dolar civarında olduğunu ilgili bakan açıklamıştı. Tüccar ve sanayici önünü göremediği için beklemeye geçmiş, ekonomik göstergeler geriye gitmeye başlamıştı. Kapatılması durumunda ortaya çıkacak keşmekeş ülkeyi daha da perişan edecek, maddi ve manevi zararımız büyük olacaktı. Parti kapatılmayarak zararın bir kısmından geri dönülmüş oldu.
On üye “partinin, laiklik karşıtı eylemlere odak olduğu” kanaatini benimsemişler ve bu kanaate binaen hazine yardımının yarsını kesme cezası vermişlerdir. Henüz gerekçe açıklanmadı, ama anlaşılan odur ki, mahkeme, daha önceki karar ve yorumlarında oluşturduğu laiklik anlayışında ısrar etmektedir. Bu laiklik anlayışının iki unsuru vardır: 1. Din vicdanlarda olmalı, siyaset şöyle dursun, sosyal ve kültürel hayatımızda bile dinin yeri olmamalıdır. 2. Anayasanın değiştirilemez maddeleri içinde yer alan laiklik maddesinin değişmezliği, yalnızca “laikliğin kaldırılmasını” değil, mevcut maddelerde, laikliğin özüne dokunmadan, din ve vicdan özgürlüğünü genişleten değişiklik ve açıklama yapmayı da içine almakta, böyle bir değişiklik teklifi de anayasaya aykırı bulunmaktadır.
İşte bu yüzden ülke, yine de bir çıkmazın, bir tıkanıklığın içindedir. Ak Parti üniversitelerde başörtüsü serbest olsun diye (böyle demese de bu maksatla) bir anayasa değişikliği teklif etmişti. Teklif başka partilerin de desteği ile meclisten geçti, fakat anayasa mahkemesi, sınırını aşarak değişikliğe yalnızca şekil yönünden değil, içerik yönünden de baktı ve iptal kararı verdi. Muhtemelen Ak Parti''nin aldığı cezada bu teşebbüsün de “laiklik karşıtı eylem” olarak bir etkisi olmuştur.
Şimdi düşünelim.
Bütün laik ve demokratik ülkelerde, üniversitelerde başörtüsü serbest. AB''ne girmek isteyen Türkiye de bu serbestliği benimsemek istiyor, ama meclisin bu yönde aldığı karar laikliğe aykırı bulunuyor ve iptal ediliyor. AB''de laikliğe aykırı olmayan Türkiye''de aykırı oluyor. Bu durumda mahkemenin laiklik anlayışının çağdışı olduğu açık seçik ortaya çıkmış olmuyor mu?
Bu tıkanıklık gerekirse anayasa ve anayasa mahkemesinin yapısı değiştirilerek mutlaka giderilmelidir.
Ak Parti ülkeyi AB''ne sokmak veya aynı standartları yakalamak için çaba gösteriyor ve reformlar yapıyor. Mahkeme kararından sonra da partinin yetkilileri, yaptıkları açıklamalarda, önceliklerinin “AB, terör, ekonomi ve demokratik standardın yükseltilmesi” olduğunu söylüyorlar.
Bu hakimler, bu muhalefet, bu şeriat tehlikesinden ve partinin şeriatı getirmeye çalıştığından söz edenler ya şeriatı bilmiyorlar ya bilerek yalan söylüyorlar, asılsız bir tehlikeyi istismar ediyorlar, yahut da Batı''da din ve vicdan özgürlüğünün gereği olan hakları ve talepleri burada laikliğe aykırı eylem olarak değerlendiriyorlar. Bu şıklardan hangisi doğru olursa olsun değişmesi gerekenler onlardır.
Kısaca söyleyeyim: Şeriat AB''ne girilerek gelmez, bir parti aynı zamanda hem şeriata hem de AB''ne odaklanamaz; yalnız bu durum bile mahkemenin hükmünün isabetli olmadığını göstermeye yeterlidir.
Ortak akıl diyor ki...
00:003/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her ne pahasına olursa olsun Ak Parti''yi ortadan kaldırmayı amaç edinmiş, şahsen dindar olan, eşlerinin başı örtülü bulunan kimselere tahammül edemeyen, bunların iktidar olmasını ise bir çeşit savaş sebebi sayan “iflah olmazlar topluluğu”nu bir yana bırakırsak ortak akıl, partinin kapatılmamış olmasından memnunlar.
Ülkenin neredeyse bir felaketin eşiğinden döndüğünü de ifade eden demokratlar, milletini ve ülkesini daha ziyade sevenler bu yeni dönemde iktidarın ne yapması gerektiği konusunda birbirine oldukça yakın tavsiyelerde bulunuyorlar. Bu tavsiyeleri şu birkaç maddede özetlemek mümkün:
1. İktidar, kendisine savaş açan medya gurubunu da aşarak, gerekirse ev ev, mekan mekan dolaşarak insanlarla diyalog kurmalı ve kendilerinden samimi olarak korkanlara güven aşılamalıdır.
2. İyi niyetle ve halkın büyük çoğunluğunun talebi yönünde de olsa başörtüsü meselesinin, anayasanın bütünüyle değişmesine kadar ertelenmeyip, bir partinin de haydalaması yüzünden erken ele alınması bir yanlış örneğidir. Bu tür yanlışlara düşmemek, toplumu geren, savaşçı muhalefetin eline fırsat veren söz, davranış ve teşebbüslerden vazgeçmelidir. Katsayı, başörtüsü, din dersi gibi -muhalefet tarafından- çığırından çıkarılmış meseleleri buz dolabına kaldırmalı ve çözümünü genel normalleşmeye bırakmalıdır.
3. AB''ne girilsin girilmesin (keşke girilmeden olsa) ülkede, demokrasinin beşiği olan ülkelerdekine benzer bir demokrasiyi tesis etmeli, bütün vesayetleri ortadan kaldırmak için gerekeni yapmalıdır.
4. Demokratik bir anayasa, ekonominin düzeltilmesi, ülkenin yoksulluk ve geri kalmışlıktan kurtarılması, terörün her nevi tedbiri kullanarak önlenmesi, ülkenin gelirinden yoksulların da normal ihtiyaçlarını temin edecek kadar pay almalarının sağlanması konularına öncelik verilmelidir. Muhalefetin, gündemi saptırma oyunlarına gelmeden bu konuları gündemde tutmalıdır.
Evet, çok zaman kaybettik, geçmişten ders alarak, birikim ve tecrübeden yararlanarak ileriye bakmamız ve yürümemiz gerekiyor. Bizim en büyük engelimiz içimizden geliyor, bu engeli aşmanın, marjinalleştirmenin yolu halkın daha fazla desteğini kazanmaktır.
Siz bakmayın “yüzde yetmiş bile alsalar yine de istediklerini (milletin istediğini) yapamazlar, demokrasi çoğunluğun oyu demek değildir…” demelerine. Demokrasi her şeyden önce millet iradesinin egemenliğidir ve bu irade de çoğunluğun iradesidir. Azınlıkta kalanların demokrasilerde yapacakları şey millete gitmek ve programlarını onlara anlatarak oy almaktır. Bunu yapamıyorlarsa meşru iktidara (millet çoğunluğunun oylarına) saygı göstermek, fesat çıkarmamak, ülkenin menfaati ve bir ferdin bile olsa hak ve özgürlüğünün çiğnenmesi için muhalefet yapmaktır.
“Demokrasi çoğunluğun oyu değildir, iktidar kaç oy alırsa alsın bizimle uzlaşmalıdır (sanki biz iktidarmışız gibi dediğimiz olmalıdır)” mantığının demokrasilerde de normal mantıklar arasında da yeri yoktur.
Peki biz yıllardır, iktidarı da hararetle teşvik ederek bazı taleplerde bulunduk, şimdi bunlardan vaz mı geçiyoruz?
Elbette hayır. Ama gemi batarsa talepler ve onların sahipleri de batar. Bu sebeple genel olarak normalleşmeyi beklemek gerekiyor
Organ nakli ve adak
00:007/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diğer konulardan fırsat buldukça okuyucuların sorularına cevap veriyoruz. Başladığımız bir cevap yazısında üçüncü soruya gelmiştik:
3- İslam''da organ naklinin hükmü nedir?
Cevap:
Organ nakli canlıdan ve kadavradan (ölüden) yapılıyor.
Canlı bir insan kendi rızasıyla, sağlığı için tehlikeli olmayan bir organını verirse bu alınır ve muhtaç olana nakledilir. Bu operasyonda şer''i bakımdan bir sakınca yoktur.
Ölüden nakle gelince, burada en önemli konu ölümün kesin olarak gerçekleşmiş olduğunun tespitidir.
Bu konuda şüpheli olanlar, her gün yüzlerce ölünün kesin olarak öldüğünün tespiti konusundaki gevşek uygulamaya itiraz etmiyorlar da şüphe etmek için makul bir sebep bulunmayan “organ nakli maksadıya ölüm tespiti” meselesinde kafaları karıştırıcı ifadelerde bulunuyorlar.
Organ nakli ile ilgili kanunun 11. maddesine göre ölüm, “… biri kardiyolog, biri nörolog, biri nöroşürirjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan dört kişilik hekimler kurulunca oybirliği ile saptanır.”
12. maddeye göre de nakilde görev yapacak hekimlerin ölüm tespiti heyetine giremeyecekleri hükme bağlanmıştır.
Bu hekimlerin öldüğünü tespit ettikleri bir insan ölüdür ve ölüden alınacak bazı organların, yaşayan ve bu organa muhtaç olan bir insana nakledilmesinde şer''an hiçbir sakınca yoktur.
İnsanın vücudu kendi malı değildir; insan her şeyi ile Allah''a aittir. Ölüm vukubulunca ceset derhal çürümeye başlar, bir süre sonra toprağa karışır. Allah''a ait olan bir organ, önceki emanetçisi öldüğü ve artık ona ihtiyacı kalmadığı için alınıp Allah''ın bir başka kuluna emanet ediliyor; bu kul acıdan, ıztıraptan, huzursuzluktan kurtuluyor, kulluk vazifelerini yerine getirecek hale geliyor; bu ne kadar güzel, hayırlı, sevaplı bir olay!
Efendim organın yeni sahibi bu organla bir günah işlerse ilk sahibi veya organ ondan sorumlu olmaz mı?
Elbette olmaz; kimsenin suçu ve günahı başkasına yüklenemez. Burada “kimse” dediğimiz organ değil, onu kullanan ve bedenin ölümünden sonra da yaşamaya devam edecek olan nefistir (ruhtur). Sorumlu olan budur ve her nefis kendi ettiklerinden sorumlu olur.
4- “Şu işim, şu arzum olursa kurban keseceğim…” gibi sözler ve “adak ve akika kurbanı” İslam''da var mıdır? Varsa, bu, Allah''la pazarlık olmaz mı?
Cevap:
Adak ve yeni doğan çocuk sebebiyle ibadet olarak kesilen akika kurbanı İslam''da vardır. Bunların pazarlıkla ilgisi yoktur, bir oluşa, bir ilahi lutfa bağlanmış ibadettir, şükrandır. Allah Teâlâ kullarını hayır ve ibadete teşvik için bunlara izin vermiş, meşru kılmıştır. Adağın manası “Sen bunu yapmazsan ben de sana ibadet etmem” demek değildir; “Ya Rabbi bana bu lutfunu esirgeme, bu da olursa ayrıca şu ibadetleri de şükran olarak yapacağım” demektir.
Faiz
00:0010/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
5- Günümüzde faiz konusu tartışılırken, Hz. Peygamber (S) zamanında banka olmadığı ve faizin de bugün anladığımızın ötesinde bir mâna taşıdığı söyleniyor..
Cevap:
Banka –diğer işleri yanında en önemlisi- faizli kredi işleminin kurumlaşmış şeklidir. İslam, nerede ve nasıl yapılırsa yapılsın faiz alıp vermeyi haram kılmıştır. Zaruret hali dışında faizli kredi alıp veren ister özel şahıs, ister banka ve kurum olsun yapılan faizciliktir ve haramdır.
Bugün bazı kumar çeşitlerini devlet işletiyor veya devlete bağlı bazı kurumlar kumarcılık yapıyorlar. Yine devlet, sigara ve içki üretme işini bakanlıklarından birine görev olarak veriyor. Hz. Peygamber zamanında bunları devlet değil de fertler yapıyordu diye hüküm değişmez; sarhoşluk veren nesnelerin üretimi, alım satımı haramdır. Kumarı kim oynatırsa oynatsın haramdır.
Hz. Peygamber zamanında "borcun vadesinde ödenmemesi sebebiyle, daha önceki faizin de anaparaya eklenerek yeniden faize bağlanması ve giderek borcun katlanması şeklindeki faizciliğin yanında ilk akitte şart koşulan faiz de var idi. Kur''an-ı Kerim hem "katlı faiz"i, hem de mutlak manada (katlı olsun olmasın) faizi yasaklayan ayetler getirdi. Peygamberimiz (s.a.) de inceden inceye tarif ederek, misallerle açıklayarak faizin ne olduğunu ortaya koydu. Bu tariflere göre bugün, bankaların, başta şart koşarak, belirleyerek, teahhüt ederek yüz lirayı bir aylığına yüz bir lira karşılığında satması (% 1 ile kredi vermesi) de faizdir ve haramdır.
İslam, vâde farkı ile mal alım ve satımını caiz görmüş, vade farkı ile para alım satımını haram kılmıştır. Faizli finansmana karşı, bunun yerini tutmak üzere de ortaklığı tavsiye etmiştir. Kâr ve zarara ortaklıkla elde edilen sermaye daha ucuza mal edileceği için hizmet ve mal üretimi de daha ucuz olacak, çoğu dar gelirli insanların yaşadığı ülkeler ve dünyada, faiz ortadan kalkarsa hizmet ve malı, faiz miktarı (girdisi) kadar ucuza alıp kullanma imkanı oluşacaktır.
Bir hadiste (kutsi hadiste) Allah Tealâ, "İki kişi iyi niyetle ortak olduklarında üçüncü ortakları ben olurum (bu ortaklığı bereketli kılarım), ortaklardan biri hainlik yaparsa, emanete hiyanet ederse ben aradan çıkarım" buyuruyor.
Günümüzde banka kredisi ile iş yapanların önemli bir kısmı iflas ediyor, evini barkını da kaybediyor. Bankaya borcunu ödeyemeyenlerin borçları durmadan artıyor ve katlanıyor.
Halktan para toplayıp holding kuranların da bir kısmı ehliyetsiz veya ahlaksız oldukları için paraları çarçur ediyor, batırıyor, milyonlarca insanın canını yakıyorlar. Bu yüzden, aslı rahmet ve bereket olan ortaklık da işler bir alternatif olmaktan çıkıyor. Ama yine de Müslümanların yapacakları şey, sözüyle değil özüyle de Müslüman olanlarla işbirliği yapmak ve ortaklık yoluyla büyük sermayelerin toplanabileceğini, helal yoldan kazançların sağlanabileceğini dünyaya ispat etmektir.
Haremlik-selamlık ve kumar
00:0014/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"6- İslam''da, ''Haremlik-Selamlık'' var mıdır? Günümüzde, bazı sohbet toplantılarında, açık oturum ve meclislerde kadın-erkek oturulmasında bir sakınca var mıdır?"
Yaşlı kadın ve erkeklerin ellerinin öpülmesi ve onlarla musâfaha caizdir. Hz. Ebu Bekir''in kabilesini ziyarete gittikçe bunu yaptığı bilinmektedir. Buradan hareketle şehvet ihtimalinin bulunmadığı veya çok zayıf bir ihtimal olduğu durumlarda gençler arasında da gerektiğinde tokalaşmayı caiz görenler vardır; biz de zor durumda kalanların, farklı kültür ortamlarında yaşamak ve insanlarla ilişki kurarken fitneye (muhatapların inançlarının sarsılmasına) sebep olmak istemeyenlerin faydalanmaları için bu yorumu, Helaller Haramlar isimli kitabımızda naklettik.
Yine adı geçen kitabımızda erkek kadın beraber oturmanın, tesettüre riayet edildiği ve bu uygulamadan fayda umulduğu veya ihtiyaç ve zaruret bulunduğu zaman caiz olduğunu deliller göstererek açıklamıştık.
Kadınların evde örtünmelerinin (tesettürlerinin) dış giysi ile olması zorunlu değildir. Örtülmesi istenen yerlerin uygun giysilerle örtülmüş olması yeterlidir.
Yukarıdaki kısa cevabımın ilgili bulunduğu âyetlerden biri de Nur sûresinin 60-61. âyetleridir. Bu âyetlerle ilgili tefsirimizi (Dört kişilik bir heyet halinde yazdığımız Kur''an Yolu isimli tefsirden) okumakta fayda vardır.
"7- Piyango, haksız kazanç görüldüğü için mi haramdır? Devletin teşvik ettigi piyango konusunda, müslüman nasıl bir tavır almalıdır? Bir müslüman, piyangodan kazandıklarını hayır işlerine verse, hüküm ne olur?"
Piyango kumardır. Bunu ister devlet, ister özel sektör yapsın hüküm değişmez. Milyonlarca kişiden toplanan paralar, yapılan çekim sonunda az sayıda şahıslara veriliyor, diğerlerinin paraları boşa gidiyor. Her oynayan kazanmayı bekliyor ve bunun için oynuyor (başkalarına yardım için değil), para kendilerine çıkmayanlar kahroluyor, küfrediyor, yine de alışkanlık ve ümit sebebiyle oynamaya devam ediyorlar.
Piyangoda toplanan paranın bir kısmının hayırda kullanılması da hükmü değiştirmez; çünkü bu paraların sahiplerinin böyle bir niyetleri yoktur, yapılan onlar adına geçerli olmaz. Devlet de birilerine iyilik yapacaksa bunu kumar oynatarak değil, meşru yollardan toplayacağı geliri ile yapmalıdır.
Zorunlu din dersi
00:0015/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Sekreteri Kazım Genç, Başbakanlığın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin zorunlu din dersi kararına uymadığı için konuyu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi''ne taşıyacaklarını bildirerek şu açıklamayı yapmış:
"Hükümet AİHM''nin Zorunlu din dersi kararına uymak zorundadır. AİHM tarafından 1448/2004 başvuru sayılı dosya üzerinden 09.10.2007 tarihinde verilen ve 09.01.2008 tarihinde kesinleşmiş olan ''Zorunlu din dersi uygulamasının AİHS''nin Ek:1 Nolu protokolün 2.maddesine aykırı olduğuna'' ilişkin karara uymaya 11.06.2008 tarihinde başvurmuş ve bir aylık süre vermiştik. Hükümet tarafından başvurumuza bir cevap verilmediği için, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine başvuru yapmakla karşı karşıya kalmış bulunuyoruz."
Farklı inanç ve felsefi görüş sahiplerinin bir arada, huzur, barış ve dayanışma içinde yaşamalarının şartı birbiri hakkında doğru bilgi sahibi olmak ve birbirini anlamaktır.
Ülkemizde Sünni kesimin Aleviler, Alevî kesimin de Sünnîler hakkında doğru ve tam bilgi sahibi oldukları söylenemez (Bu husus başka kesimler için de geçerlidir).
Bir Alevî''nin "Benim çocuğuma Sünnîlik telkin edilmesin" demesi başkadır, Sünnilik hakkında doğru bilgi verilmesin" demesi başkadır; birincisi demokratik bir haktır, ama ikincisi "birlikte yaşamanın zorunlu şartı"na aykırıdır.
Davacıların dayandığı 1 No''lu Protokol''ün 2. maddesi (P1-2.madde) "Eğitim Hakkı"nı şöyle düzenlemiştir:
"Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir".
Maddeye göre eğitim müfredatının belirlenmesi ve planlanmasını ilke olarak Devlet''in yetkisi içindedir. Ancak P1-2. maddeye ilişkin olarak aşılmaması gereken sınırlar gene Mahkeme''nin içtihatlarıyla şöyle belirlenmiştir.
"Devlet''in eğitim ve öğretim konusunda üstlendiği rolü yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin tarafsız, eleştirel ve çoğulcu bir yaklaşımla sunulmasını sağlaması gerekmektedir. Devlet''in anne- babaları dini ve felsefi inançları ile bağdaşmayabilecek bir sistematik telkin/fikir aşılaması amacı gütmesi yasaktır. Aşılmaması gereken sınır budur."
Davacı, Türkiye''deki zorunlu din dersinin eski kitapları ve müfredatını esas alarak dava açmış, mahkeme de onu haklı bulmuştu. Daha sonra hem kitaplar hem de müfredat değişti. Kitaplara Alevilik hakkında doğru bilgiler kondu, ayrıca Diyanet de bazı temel Alevi kitaplarını yayımlamaya başladı. Kitaplar ve müfredat daha da geliştirilerek mahkemenin öngördüğü nitelikler gerçekleştirilebilir.
Bunu istemek yerine dersin kalkmasını talep etmek bir bakıma ayrılıkçığı talep etmek olur.
Bizdeki hukuk ve demokrasi
00:0017/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Zeynep O. Usal''ın, AİHS''inde yer alan, ayrımcılığın kaldırılması ve eğitim hakkı konularında yaptığı bir analiz ve açıklama çalışmasından bazı kısımları naklederek Türkiye''deki ilgili uygulamaların adı geçen sözleşmeye aykırı olduğuna işaret etmek istiyorum.
"AİHM içtihadına göre, madde kapsamında korunan, belli bir zamanda mevcut olan eğitim imkanlarından veya diğer bir deyişle halihazırdaki eğitim kurumlarından faydalanma hakkıdır. Taraf devlete düşen, hakkın kullanılması için gerekli düzenlemeleri yapmaktır.
"Ancak bu noktada, sağlanan eğitimin devam ettirilmemesi durumunda P1-2. maddenin ihlal edilebileceğini belirtmek gerekir. Bu anlamda, devlet pozitif bir yükümlülük altına girebilir. Nitekim Kıbrıs-Türkiye davasında, P1-2.madde farklı bir dilde eğitim sağlama yükümü getirmiyor olsa da, Kuzey Kıbrıs''ta Kıbrıslı Rumlar için Yunanca eğitim yapan ortaokul mevcut olmaması sözkonusu maddenin ihlali sayılmıştır. Zira başvurucu ilkokul eğitimini aynı yerde yunanca almıştır."
Üniversitelerde başörtüsü ile eğitim alma hakkının YÖK uygulamaları ve yargı kararı ile ortadan kaldırıldığını biliyoruz. AİHM''ye yapılan başvuru da, dava iyi takip edilemediği, Türkiye''deki durum (başörtüsünü yasaklamayan başka bir üniversitenin bulunmaması) mahkemeye anlatılamadığı, mahkemedeki Türk üyenin taraf tutması gibi sebeplerle yasağı onaylama şeklinde sonuçlandı. Yukarıda naklettiğim iki paragrafa göre, bir ülkede mesela devlet üniversitelerindeki bir yasaklama, bu yasağa uymayan başka bir üniversitenin bulunmaması yüzünden eğitim hakkını engelliyorsa sözleşmeye aykırı bir karar sözkonusudur.
"Yine taraf devletler, Ek Protokol''deki eğitim hakkı düzenlemesi üniversite eğitiminden bahsetmediği için, üniversite açıp işletmek zorunda olmasalar da, eğer üniversite eğitimi sağlanmışsa ülkedeki mevcut üniversitelerden yararlandırmak da zorundadır. (Leyla Şahin-Türkiye; Mürsel Eren-Türkiye) Diğer bir ifadeyle, maddedeki eğitim hakkı tanımı sadece ilk ve orta değil ve yüksek öğretimi de içine alır."
Bu paragrafa göre hem ilk ve orta öğretim hem de üniversite seviyelerinde eğitim hakkı engellenemez. Eğer -Türkiye''de olduğu gibi- mesela başörtülü okunacak başka okullar yoksa sözleşmeye aykırılık gerçekleşir.
"Son olarak Mahkeme, maddedeki mevcut eğitim kurumlarından yararlanma ve bunlara erişim hakkının maddede düzenlenen hakkın sadece bir parçasını oluşturduğunu, hakkın etkin olarak sağlanabilmesi için öncelikle bu haktan yararlanması muhtemel kişilerin eğitim sonrası aldıkları derecelerin resmen tanınması gereğine de işaret etmiştir. (Belçika Dil Davası)"
Bu paragrafa göre de meslek liselerinden mezun olanların aldıkları puanların, diğer liselerden mezun olanlar ile eşit olarak değerlendirilmemesi sözleşmeye aykırı olmaktadır.
Sonuç olarak başörtüsü yasağı ve Meslek Liselerinden (Bu meyanda İmam Hatip okullarından) mezun olanlara reva görülen eşitsizlik insan haklarına ve evrensel hukuka aykırıdır. Bu durumun sürmesi, haksızlığın giderilememesi, haksızlığı gidermeye teşebbüs edenlere karşı savaş ilan edilmesi ülkemizde demokrasinin ve insan haklarının henüz kamil manada işlemediğinin göstergesidir.
Ama kimse ümitsizliğe kapılmasın, er veya geç hak yerini bulacaktır.
KEY ödemeleri
00:0021/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konut Edindirme Yardımı (KEY) ödemeleri yapıldığı için ilgililer bunu almanın caiz olup olmadığını soruyorlar.
KEY ödemelerine iki şekilde bakılabilir:
1. Devlet vatandaşından ödünç para almış (maaş ve ücretinden belli bir miktarını kesip başka yerlere harcamış) vatandaşa da “Ben senden şimdi şu kadar para kesip alıyorum, bunu ödünç olarak alıyorum, daha sonra fazlasıyla ödeyeceğim, maksadım da ileride senin konut sahibi olmanı sağlamak, bu konuda sana yardımcı olmaktır.” demiş.
Eğer KEY ödemelerine böyle bakılır, böyle değerlendirilirse devlet ile vatandaşı arasında faizli ödünç alma-verme işlemi gerçekleşmiş olur ve faiz alıp vermek de caiz olmaz.
2. Devlet çalışana maaş ve ücret verir, çalışmayan vatandaşlara da, muhtaç olduklarında çeşitli yardımlarda bulunur. Serbest çalışanlara, kamu yararı bakımından uygun gördüğü takdirde sermaye ve malzeme temin eder (teşvik), bunların bir kısmını bağışlar, bir kısmını biraz eksik olarak geri alır, bir kısmını da fazlasıyla tahsil eder.
Bütün bu işlemler yapılırken devlet tek taraflı karar verendir. Karşılıklı bir sözleşme (özel şahıslar arasındakine benzer bir akitleşme) yoktur. Devlet konut edindirme yardımı yapmaya –sözleşme gereği- mecbur değildir. Tek taraflı bir irade ile buna karar vermiş, yardımı da nasıl ve ne zaman yapacağını kendisi belirlemiştir. Peşin şu kadar, vadeli (birkaç yıl erteledikten sonra) şu kadar ödemesi, “parayı ödünç alıp faizi ile ödemesi” manasında ve hükmünde değildir. Devlet, ileride daha fazla ödemek şartıyla çalışanların maaş ve ücretlerinden kesinti yaptıktan sonra bu fazlayı (ödeyeceği ek miktarı), banka faizlerini esas alarak tespit etmiştir. Bu tespit usulü, ödediğinin faiz olması sonucunu doğurmaz.
Bu sebeple hem devletin teşvik kredilerini (yardımlarını) hem de konut edindirme yardımını almak caizdir. Ancak bunların, devlet tarafından belirlenen yerde ve şekilde (böyle bir belirleme, sınırlama varsa) kullanılması gereklidir.
Özet olarak KEY ödemelerini ben şöyle değerlendiriyorum:
Devlet vatandaşa, mesela 2005 yılında konut edindirme yardımı olarak bin lira verecek iken bunu ertelemiş ve 2008 yılında daha fazla vermiştir.
KEY konusu
00:0028/08/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
KEY konusundaki bir yazım üzerine tasfiye halindeki Emlak Bankası''nın Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın Beyefendi beni aradı ve konut edindirme yardımının tamamen özel ve kamu kesimi işvereninden alındığını, çalışanların maaş ve ücretlerinden devletin kesinti yapmadığını (benim ifademle devletin onlardan ödünç almadığını) açıkladı.
Sayın Yunus Emre de bir mesaj göndererek şu açıklamayı yaptı:
“Saygıdeğer hocam merhaba,
“Bir kamu kuruluşunda memur olarak çalışıyorum.
21.08.2008 tarihli Yeni Şafak Gazetesi''nin internet sayfasından, KEY ödemeleri ile ilgili yazınızı okudum. Yazınızın ana fikrini etkiler mi bilmiyorum ancak bildiğim bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum.
“Konut Edindirme Yardımı; ifadesinden de anlaşılacağı gibi yardım. Yani maaş veya ücretten kesinti yapılarak oluşturulan bir değer değil. Oysa zorunlu tasarruf kesintisi böyle değildi; maaş veya ücretlerden belli bir oranda kesinti yapılıyordu. Böyle olunca da çalışan, kesinti kadar eksik maaş veya ücret alıyordu. Konut Edindirme Yardımı uygulamasında ise çalışanlar adına, maaş veya ücret eklentisi veya kesintisi olmadan tahakkuk ettirilen ve bankaya yatırılan bir meblağ sözkonusu. Sizin de vurguladığınız gibi devlet bunu kendi iradesi ile tek taraflı olarak yaptı.
“Kısaca burada bir kesinti değil bir yardım uygulaması var. böyle olsa bile yazınızın ana fikri değişmeyecek sanıyorum…”
Bahsi geçen yazıda ben, zorunlu tasarruf kesintisi olsun, KEY olsun bunlarda “devletin çalışanlardan ödünç para alıp sonra bunu faizi ile ödemesi” şeklindeki yorumu/değerlendirmeyi kabul etmediğimi ifade ettim. Her iki konu da sıkça sorulduğu için ikisini birden “devletin çalışanlara yardımı, çalışanların maaş ve ücretlerini fayda zarar esasına göre belirlemesi” şeklinde değerlendirmiştim. Yapılan açıklamalardan da KEY''in kaynağını öğrenmiş olduk; kamu ve özel kesim işvereninden kanunla sağlanmış bir kaynak.
Sonuç olarak bu yardımı almakta bir sakınca yoktur.
Son çıkan kitabımla ilgili bir tashih:
Hâkanî Mehmed Bey''in (v.1015/1606), Peygamberimiz''in şekil ve şemaili konusunda manzum olarak yazdığı Hilye''yi hem yeni Türk harflerine çevirdim, hem de yine manzum olarak yeni Türkçe''ye aktardım. Yakında Ufuk Kitapları arasında çıktı. Bu yılın Ramazan ayı için de uygun bir karşılama oldu.
Çıktıktan sonra bir daha okurken latinize edilen orijinal metinde rastladığım bir yazım hatası zevkimi kaçırdı, okurların aşağıdaki şekilde tashih etmelerini rica ediyorum:
375, 398 ve 405. beyitlerde geçen “cürm” kelimesi “cirm” olacaktır.
Necat (ahirette kurtuluş) konusunda bir tartışma
00:0022/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Ahmet Ali Aksoy internette "Bu nasıl bir diyalog, bu gidiş nereye?" başlıklı biz yazı yayınlamış, bana da geldi. Bu yazıda "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kültürlerarası Diyalog Platformu" tarafından periyodik olarak tertib edilen "DİYALOG" toplantılarından birini tenkit ediyor. Bu toplantıda Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm ve Niyazi Öktem ile beraber, Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensubları bulunmuştu. Ben huzurlarında "DİYALOG" mevzûunda bir konuşma (sunum) yaptım, toplantıya katılanlar sorular sorarak ve görüşlerini açıklıyarak katkıda bulundular. Daha sonra bu konuşma "Polemik Değil Diyalog" isimli bir kitabda neşredildi.
Sayın Aksoy yanlış bulduğu ifadelerimi -bazılarına cevap da vererek- nakletmiş. Birkaç örnek vereyim:
"Bütün insanların Müslüman olmaları'' dinin, Kur''ân''ın hedefi değildir." (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
"Müslümanların çoğu ''Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm''a çağırdığına'' inanırlar" (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Peygamberimiz ''Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!'' demiyor, ''Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!'' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı" (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
"Kur''ân-ı Kerîm''de Ehl-i Kitab''la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah''a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur''ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ''Peygambere iman edin'' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
Bu son ifadem meşhur necat (ebedi kurtuluş) meselesi ile ilgilidir.
"Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O''nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah''a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve "Salih amel" işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?" sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir: 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî''ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber''in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah''a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de" (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: "Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber''den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir." Allah''a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler).
Ben anılan konuşmamda, bu üç görüşü naklettim, her birinin delil ve dayanaklarını verdim ve özetle şunu dedim: Başka dinlerde, ötekilere böyle bir bakış mevcut değil, ama İslam düşüncesinde böyle bir görüş ve bakış mevcuttur. Kendim üçüncü görüşü benimsediğimi söylemedim ve savunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu görüşün de savunulabileceği kanaatindeyim.
"Peygamberimiz (İslam) bütün insanları tek seçenek olarak İslam''a mı davet ediyor?"
meselesini de sonraki yazıya bırakalım.
Necat konusu (2)
00:0029/08/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Hangi itikadda (din inancında) olanların, eninde sonunda cennete girebilecekleri" konusunun adı "necat meselesi"dir. "Necat ve İslam''ın, Müslüman olmayanlara yönelik çağrısı" hakkında, "Polemik Değil Diyalog" isimli kitapta yer alan konuşmamda söylediklerime itirazlar var. Bunlardan birini bir yazımda ele almıştım, bu yazıda konuya devam ediyorum.
Evet ben diyorum ki:
1. İslam düşüncesinde "Şirk koşmadan Allah''a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini" kabul eden bir yorum vardır.
2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur''an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah''a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb''a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam''ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor.
Sözü edilen konuşmamda (s. 35) bu konuda şunları söylemişim:
Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?
H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah''tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah''tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah''tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.
İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?
H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.
İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…
H. Karaman: …Bir Hıristıyan veya Musevi, "Hz. Muhammed''in de Allah''dan vahiy aldığına inanıyorum," der. Sonra "bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor," sorusunu sorar. Yani, "Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?" Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur''an-ı Kerim''e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var. Peygamberimiz "Yahudi mutlaka Müslüman olsun!" demiyor, "Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!" demiyor. Diyor ki; "Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah''a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler." Dolayısıyla "Bu takdirde onlar da cennete giderler" demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, "tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı." Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir
.Necat meselesi (3)
00:0031/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adam bir iki kitap okumuş, belki kitap da okumamış, vaizleri, şeyhini, ağabeyisini dinlemiş, duyduklarına ve okuduklarına inanmış, "din ve mezhep budur, buna uymayan inanç ve görüş batıldır, küfürdür" hükmünü benimsemiş… Hadi bütün bunları kişinin durumuna göre anlayışla karşılayalım, ama o bununla yetinmiyor, benimle tartışmaya, tartışma şöyle dursun beni küfürle, cehennemlik olmakla, ehl-i sünnet düşmanlığı ile suçlamaya kalkışıyor. Bunları kaale aldığım için değil, varlıklarından haberdar olmanızı sağlamak için yazdım.
Bu arada necat konusu ile ilgili yazımı iyi niyetle tenkit eden, bu çeşit yazıların avamın kafasını karıştırabileceğini söyleyenler de var. Bunların endişelerine katılmıyorum, ama saygı ile karşılıyorum. Hiçbir mümin, "şu şartları taşıyan ehl-i kitap da cennete girebilir" diyen alimler varmış diye dinini (İslam''ı) terk etmez; çünkü İslam''ı terk etmek Son Peygamber''i inkar etmek manasına gelir. Ayrıca yazdıklarım "Üç din birbirine eşittir, bir dine girmek isteyen hangisine girse olur" manasında değildir. Yazıyı ve kitabı peşin hükümden sıyrılarak okumak gerekiyor.
"Hristiyan veya Yahudi oldukları halde Hz. Muhammed''in (s.a.) peygamber olduğuna inanan kimse olur mu?" diye soranlar da var. Bir ilim adamı arkadaşın bunlara cevap teşkil eden yazısını aşağıya alıyorum:
"Muhterem hocam selamlar. Hristiyanların Hz. Peygamber''in peygamberliğini kabul edip etmedikleriyle ilgili bir hatıramı nakletmek istiyorum. Hollanda''nın Kampen Protestan Universitesi''nde bir uluslararası sempozyuma katılmıştım, tebliği sunduktan sonra yakından tanıdığım bir Protestan papaz itiraz etti bana; neden Hristiyanlık''la da ilgileniyorsun, sadece İslam''ı anlatsan daha iyi olmaz mı diye. Ben de bu mümkün değil çünkü Hz. İsa aynı zamanda bizim de peygamberimiz; Tevrat ve İncil kitabımız; biz sizin gibi değiliz; maalesef siz Hz. Muhammed''in peygamberliğine inanmıyorsunuz demiştim. Hollanda''nın önde gelen Protestan Papazı Dr.Slomp: "Hayır, dedi, yanılıyorsun, biz Hz Muhammed''in peygamberliğine inanıyoruz." Ve şunu anlattı: 1984 yılında Avrupa''nın 114 kilisesi toplandı, bu konuyu tartıştı ve sonunda Hz. Muhammed''in hayatının, Tevrat''taki peygamberlik kıstaslarına uyup uymadığı tartışıldı ve altı kriter birer birer uygulandı. Sonunda peygamber olduğu ortaya çıktı ve 114 kilise mensubu ortak imza ile açıkladık. Ben bu kitabı Hollandaca, İngilizce ve Fransızca olarak yayınladım. Müslümanlardan alkış bekliyorduk ama kimseden bir tepki almadık."
Bu kitabın İngilizce versiyonunu Akgündüz hoca elde etti ve şimdi elinin altında.
Bu arada ünlü teolog Hans Küng''ün meşhur İslam kitabında sorduğu enteresan bir soru var: “Biz Müslümanların, Yunan felsefesinin etkisi altında şekillenen teslis akidesine gelmesini mi bekleyeceğiz? Neden Muhammed, bu fasit felsefeyi tashih eden ve İncil ile Tevrat''ta anlatılan beklenen peygamber olmasın!" (B. Duran).
Allah"ın kulu Allah"ın rahmetine...
00:0024/08/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ömrü boyunca adına (Abdullah Sarımermer) uygun yaşadı, "Allah''a iyi bir kul olmak" için çabaladı. Meşguliyet yüzünden fazla görüşemesek de aramızda sevgi, saygı ve dostluk vardı. Hem Bağdat Caddesi''ndeki evinde hem de Hereke civarındaki yazlığında ortak dostlarımızla nice güzel beraberlikler ve sohbetler olmuştu. Kışlık evdeki son görüşmeyi –geçmiş olsun demek için- ben istemiştim, o da "filan gün olursa bizde dostlarla mutad toplantımız var, onlarla da beraber olusunuz" demişti, ben de memnuniyetle kabul ettim, Prof. M. İbşirli, Yusuf Karaca gibi hocaların da bulunduğu sohbeti her zaman olduğu gibi pür dikkat Abdullah Bey de dinlemiş, değerli sorular ve katkılarda bulunmuştu.
O''nun en değerli ve en şerefli cemaat aidiyeti "İmam Hatipli" olmaktı. Ömrü boyunca bu aidiyete sadık kaldı. Hem çocuklarına dini tahsil aldırdı, hem tahsil yapanlara yardım etti, hem de başta Ensar Vakfı olmak üzere birçok vakıf ve dernekte fiilen hizmette bulundu.
O temizlik, titizlik, ciddiyet, ahde vefa, düzen ve disiplin, mükemmeliyetçilik gibi erdemleriyle İmam Hatip neslinin yüz akı, Müslümanların güzel bir insan örneği idi.
Burs için kimi gönderdi isem geri çevirmedi.
Müslümanların hak ve hürriyetlerini gasp edenlere karşı bir uyarı olarak tertip edilen "elele yürüyüşünde" Anadolu yakasında, Kozyatağı hizasındaki elele Müslümanların arasında Abdullah Sarımermer ve ailesi de vardı. Bir kendini bilmez, yapılan eylemden nefret ettiği için elele tutmuş insanların üzerlerine arabasını sürmüş, tedirginliğe sebep olmuştu; merhum elimi bırakarak arabanın arkasından koşmuş, adeta elleriyle arabayı yakalamak istemiş ve fiili yanında diliyle de gerekeni yapmıştı.
Abdullah Sarımermer gibiler çok değil, bunların kaybı aile yanında cemaatin ve milletin de önemli kaybı oluyor. Allah geride kalanlara hayırlı ömür versin ve milletimizi yeni Abdullahlarla zenginleştirsin.
Biz onu bu dünyada unutmayacağız.
Ömrü boyunca sevdiği Peygamber''i ona şefaat edecek, kulluk ettiği Rahman ve Rahim olan Rabbi de şu anda bulunduğu âlemde ona rahmetiyle muamele edecek, gerçek hayatta gerçek mutluğu tatması için lütuflarda bulunacaktır. Biz böyle umuyor, böyle sanıyor ve bunun için dua ediyoruz, Allah da kullarının zan ve kanaatini boşa çıkarmayacağını vaad ediyor.
Sadaka istismarı
00:004/09/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlık iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi: Yoksullara yardım eden, yani dini kaynaklardaki adıyla sadaka veren, tasaddukta bulunan kimselerin, bu yardım sayesinde nüfuz kazanmak, yardım ettiği kimseyi minnet altında bırakmak, ona istemediği şeyleri yaptırmak istemesi, sadakayı buna alet etmesidir. İslam böyle bir yardımı, böyle bir niyeti ve davranışı çirkin, ahlaka ve dine aykırı bulmakta ve şiddetle menetmektedir. Şu halde bir Müslümanın sadakayı (yoksullara yaptığı yardımı) kötü maksatlarla kullanması, Allah rızası dışında bir maksattan hareket etmesi caiz ve mümkün değildir. Ayrıca İslam''da zekat gibi farz olmayan yardımların gizli yapılması, "sağ elin verdiğinden sol elin bile haberdar olmaması" istenmiş, böylece hem verenin ibadet duygusu, hem de alanın onuru korunmuştur.
İkincisi Türkiye''de İslam''ın yayılıp güçlenmesine, toplum hayatında daha etkili hale gelmesine, çeşitli saiklerle karşı olanların, İslami sadaka kavram ve uygulamasını farklı yorumlayıp kötü maksatlarına alet etmeleridir. Ben bu yazıda işte bu istismarı kast ediyorum.
Bakın bir köşe yazarı ne diyor:
"…AKP''den mutlaka kurtulmak isteyen bu 2 kesim (Aleviler ve kadınlar), aklı başında yeni bir sol hareket için bence çantada keklik…(Üçüncü kesim de) AKP döneminde keyfi bağışlarla ve yardım paketleriyle yaşayan yoksullar… AKP, sadaka ilişkisini Müslüman dayanışmasına atıfla ve şeyhlerin gözyaşlarıyla paketleyip oya dönüştürmekte çok mahir! …Vergi gelirleriyle finanse edilen, şeffaf ölçütler temelinde, aşağılayıcı ihtiyaç tespitlerine başvurmadan, salt vatandaşlık hakkı olarak yapılacak düzenli nakdi yardım, yoksul kesim için de bir çıkış noktası olabilir…."
Yazarın istediği düzenlemenin asıl gerekçesi AKP''den kurtulmak ve sol bir partiyi iktidar yapmak olduğuna göre burada apaçık bir saptırma ve istismar var. Ayrıca yazar, Cumhuriyet dönemi boyunca ülkemizde Müslümanların tasaddukta bulunduklarını unutmuş görünüyor.
İstismarı bir yana bırakarak sadaka aleyhine sarf ettiği sözleri ele alalım.
Ona göre devlet, vatandaşına geçineceği kadar yardımda bulunursa bu onur kırıcı olmuyor, ama yardımı vatandaş veya mesela belediyeler yaparsa onur kırıcı oluyor ve siyasi rant sağlamada kullanılıyor.
Gerek şahısların ve gerekse kurumların yoksullara yaptıkları her yardımın arkasında kötü niyet ve maksat aramak arızalanmış bir ruh halinin tezahürüdür. Yoksulların tespitinde elbette onur kırıcı olmayan yöntemlere başvurulmalıdır. Batı''da mesela işsizlere para veriliyor, ama bunun için önce işsizin tespit edilmesi gerekiyor. Devletin sosyal yardımı da bütün vatandaşlara değil, bir şekilde tespit edilen ihtiyaç sahiplerine oluyor. Devletin vatandaşlara yardımı, daha ziyade, yardıma muhtaç olmayan vatandaşlardan topladığı vergi ile oluyor. İstenirse bu uygulamanın da istismar edilebileceği açıktır.
Türkiye''de devletin imkanları sınırlı olduğu için, onun yaptığı sınırlı yardımlara, Müslüman halkımız ile bazı kuruluş ve kurumlar da katkıda bulunuyor. Bu yardımların nice açları doyurduğunu, nice dertlere deva olduğunu bir yana bırakıp iktidara sağladığı menfaati -eğer varsa- ön plana çıkarmak insaf ile, yoksul ve yoksulluktan yana tavır almakla bağdaşmaz.
Şu bilgiyi de eklemekte fayda var:
İslam''da tasadduk farz (mecburi) ve nafile (isteğe bağlı, sevap için yapılan) şeklinde ikiye ayrılır. Mecburi olan tasaddukun en önemlisi zekattır ve devlet bu vazifeyi gereği gibi üstlendiği sürece devlet tarafından toplanır ve ihtiyaç sahiplerine verilir. Raşid halifeler döneminde bütün vatandaşlara, devletin gelirinden maaş bağlama uygulaması da yapılmıştır. Devlet yardımından gayr-i Müslim vatandaşlar da istifade etmişlerdir.
.Akıl, bilim ve ibadet vakitleri
00:005/09/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İslam dini, aklın ve bilimin rehberliğine her zaman öncelik vermiştir.” diye başlıyor bir köşe yazısı.
Din ile akıl ve bilimin ilişkisi konusu İslam alimlerini asırlar boyu meşgul etmiş, ortaya farklı düşünce ve inanç guruplarının çıkmasında amillerden biri olmuştur. Mesela İslam felsefesi, tasavvuf ve kelam ilim dallarına mensup olanların, “din ile akıl ve bilim” ilişkisi konusundaki görüş ve değerlendirmeleri farklı olmuştur. Orta yol İslam''ı, fıkıh ve kelam alimlerinin yorumlarını esas almış, tasavvufun meşruiyet ölçüsü de yine fıkıh ve kelam olmuştur.
Bir köşe yazarının, “ibadetlerin vakitlerinin yeniden ayarlanması ve sabitleştirilmesi” teklifine temel kıldığı o cümlesinin, orta yol İslam''ında doğru olan şekli şöyledir:
“İslam''da akla aykırı, salim aklın kabul demeyeceği hiçbir inanç, ibadet ve teklif yoktur. Ama aklı aşan, aklın ve beşeri biliminin sınırlarından taşan, akıl ve beşeri bilim yoluyla elde edilmesi mümkün olmayan inanç ve ibadet konuları vardır.”
Akıl ve bilim, melek adıyla anılan bir varlığı inkar da edemez, ispat da edemez. Meleğin olması akla aykırı değildir, ama aklın ve bilimin inceleme ve bilme alanı dışındadır. Allah''ın sıfatları, ruh, ahiret, vahiy gibi konular da böyledir.
Din alanında aklın en önemli rolü ve alanı, ileri sürülen delillere bakarak bir peygamberin doğru söylediğine, onun gerçekten peygamber olduğuna karar vermektir. Akıl bunu kabul edince sahibi de inanır (iman eder). Bundan sonra akıl, doğruluğunu kabul ettiği peygamberin, akla aykırı olmayan, ama onu aşan tekliflerine itiraz etmez.
Eğer akla aykırı bir bilgi, inanç ve teklif önüne çıkarsa akıl iki şey yapar: Önce kendini kontrol eder (tenkit eder), aklın hükmü kendi alanında ve sağlam ise peygambere izafe edilen söze (nassa, âyete, hadise) bakar. Bunların gerçekten peygambere ait (ondan nakledilmiş) olup olmadığını kontrol eder. Ona ait olduğu sabit ise bu takdirde manaya geçer ve mananın (anlamanın) doğru olup olmadığını, başka manaların da verilip verilemeyeceğini inceler. Bu akli mesai sonunda mutlaka bir çözüm bulunur, akıl ile vahiy arasında bir çelişkinin olmadığı ortaya çıkar.
Bugünün dünyasında, özellikle endüstri devriminden sonra çok önemli değişmeler gerçekleşmiştir, ama bu değişmelerin bir kısmı insanın hayrına, bir kısmı ise aleyhine olmuştur. Dün kralların, ağaların, zenginlerin, nüfuz sahiplerinin, köle tüccarlarının kölesi olan insan çoğunluğu bugün de maddenin, sermayenin ve tüketimin kölesi olmuştur. Evet, bugün insanlar sabah aydınlanmadan başlayıp gecenin karanlığına kadar çalışıyor, iş peşinde koşuyor; ama bu onun insanlığını gerçekleştirmesinin ve hayatını yaşamasının da önünde en büyük engel oluyor. Akıl ve hikmet sahipleri bu gidişi (mevcut dünya düzenini) değiştirmek, daha insanca, daha adil, daha mutlu bir dünya ve hayat düzeni oluşturmak için çaba sarf etmelidirler. Bunu yapacak yerde yangına odun taşımak, insanın elinden, nefes aldığı, kendine döndüğü “tefekkür, ibadet, san''at, seyahat, dinlenme” gibi fırsatları da -bozuk düzen lehine- almaya kalkışmak akıl kârı değildir.
Dinimiz kolaylık dinidir. Zaruret bulunduğunda yasaklar -zaruretin gerektirdiği ölçüde- ortadan kalkar. Evet, bir insanın ibadet edeceğim diye hastalanması, hayatını ve sıhhatini tehlikeye atması, çoluk çocuğunu aç bırakması, ülkesinin ve milletinin varlık ve bağımsızlığını tehlikeye düşürmesi akla, vicdana ve bilime aykırıdır, ama bunlar dine de aykırıdır. Binlerce örnekten iki tanesini verelim: Abdest veya gusül için su kullanması gereken bir kimse bundan zarar görecekse teyemmüm eder (ellerini toprağa sürer, yüzünü ve kollarını mesheder). Suyu kullanmakta ısrar eder de sağlık veya hayatını kaybederse bundan sorumlu olur. Yolculukta, imtihan, ameliyat, nöbet, imkansızlık gibi durumlarda iki namaz birleştirilir, birincisi veya ikincisinin vaktinde, sırası bozulmadan arka arkaya kılınır.
Vahiy ile belirlenmiş bulunan ibadet vakitlerini, alanı olmadığı halde akıl ve bilimle değiştirmeye gerek kalmadan her zaman ve mekanda dindarın sıkıntıya düşmeden dinini uygulamasının imkan ve şartları dinin içinde mevcuttur.
Evlenme yaşı
00:007/09/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, ülkemizde evlenme yaş ortalamasının seyri hakkında şu bilgiyi veriyor:
30-44 yaş arasında evlenen damat sayısı 1998''den 2005''e kadar geçen 7 yıllık sürede yüzde 70,5 arttı. Aynı dönemde 30-44 yaş arasında dünyaevine giren gelin sayısı ise yüzde 75,4 oranında yükseldi. Son yılların rakamlarıyla birlikte bu oranın daha da artacağı belirtiliyor.”
“Uzmanlar, geç kurulan yuvaların risklerine karşı çiftleri uyarıyor. Seferihisar Devlet Hastanesi Kadın Doğum Uzmanı Dr. Ahmet Uysal, Türkiye için ideal evlenme yaşının 23-28 yaş arası olduğunu ifade ediyor. İdeal evlenme yaşından sonra kurulan yuvaların sağlık açısından da tehlikeli olduğuna dikkat çeken Uysal, "Bu yaştan sonra doğurganlık düşer. Hormonal düzensizlikler ve yumurtalarda sorun olabilir. Erkeğin ise spermlerinde sorun çıkabilir" bilgisini veriyor...”
Dinimize ve geleneğimize göre aile vazgeçilemez bir cemiyet (millet, ümmet) çekirdeği, direği ve unsurudur. İslam, ailenin kuruluşu ve korunmasına çok önem vermiş, Kur''an''da ve hadislerde bu konu geniş ve altı çizilerek açıklanmış, küçük aileden büyüğüne doğru bütün aile fertlerinin karşılıklı hak ve ödevleri, ilgili ayet ve hadisler, ihtiyaç, örf ve adetler… den hareketle fıkıh kitaplarında işlenmiş, kanuni düzenlemelere konu olmuştur.
Gerektiğinde birden fazla kadınla evlenme izni, ortada böyle bir gereklilik bulunmadığında tek kadınla yetinme tavsiyesi, örtünme emri, namahremlerle ilişki konusundaki sınırlamalar, aile hukukuna riayet edilmediği takdirde mağdurun (karı ve kocadan her birinin) ayrılma (evliliği sona erdirme) hakkı, zinanın haram ve yasak kılınması, evlenmenin teşvik edilmesi, boşanmaya hoş bakılmaması, evlenmeyi engelleyecek veya zorlaştıracak teklif ve davranışlardan kaçınma tavsiyesi… bütün bunlar ailenin kurulması ve korunması amacına yönelik tedbirlerdir.
Günümüzde aileyi iki tehlikenin tehdit ettiği görülüyor:
1. Batı''dan esen yeni hayat felsefesi gereği özgürlüğün, birey haklarının, rahatlığın… başka değerlere tercih edilmesi, evlenmeye karşı telkinler, evli olmadan evli gibi yaşamanın ayıp ve günah sayılmaması, apaçık zinaya, hayasızlığa “aşk, sevgi” gibi nitelikler eklenerek meşrulaştırma çabaları.
2. Az ile yetinme (kanaat), ayağını yorganına göre uzatma, elinde olan ile mutlu olma, eksikle, az ile başlayıp birlikte tamamlama, büyütme zevkini unutturan bir eğitim gibi geleneğe bağlı erdemlerin ve değerlerin zayıflaması, karşılıklı beklenti ve şartların gittikçe ağırlaşması.
İşte bunlar ve benzeri sebepler, evlenecek şahıslar için cesaret kırıcı olmakta, şartların oluşmasını beklerken evlenme yaşı büyümeye devam etmekte, giderek “Bu torununuz mu” sorusuna muhatap olacak babaların sayısı artmaktadır.
Uzmanlar ileri yaşlardaki evliliklerin sakıncalarına işaret ediyorlar. Normalden küçük yaşlarda evlenmenin de sakıncaları olduğu ortada. Şu halde yirmili yaşlarda evlenmeyi engelleyen ve çoğu zorunlu olmayan, bir kısmı geleneğe, ahlaka ve dine aykırı bulunan sebepleri ortadan kaldırmak ve hayati değerlerimizin korunması, gelecek nesillere intikali için vazgeçilemez bir kurum olan ailenin sağlıklı bir şekilde devamı için Müslüman ve muhafazakâr ailelere görev düşmektedir.
Bizde ve Batı"da laiklik
00:0011/09/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir süre önce BBC ve Times kaynaklı olan şu haberi okumuştum: "Avrupa''da kadınların örtünmesi konusunda son dönemde yaşanan gerilimler ve hukuki problemlerin ardından İngiliz hükümeti sürpriz bir adım atarak İslam''ın kritik sorularına yanıt aramak için dünyanın en prestijli iki üniversitesini görevlendirme kararı aldı. 200 bin dolar kaynak ayrılan proje kapsamında Cambridge ve Oxford Üniversiteleri, alanında uzman 20 İslam bilgini ve akademisyeni bir araya getirerek örtünme, kadının toplum hayatındaki rolü, içkili ortamlarda bulunulması gibi kritik sorulara yanıt arayacak. Bir yıllık araştırma sonunda hazırlanacak İslam raporu hükümet tarafından devlet politikası haline getirilecek. 20 uzmanın hazırladığı bu rapor türban, başörtüsü, çarşaf, burka gibi kıyafetlerin İslami bir zorunluluk olup olmadığı konusunda kesin hüküm içerecek.
"BBC''ye göre adı açıklanmayan uzmanların yanıt arayacağı sorular arasında, "Müslüman bir kişi İngiliz ordusunda görev yapabilir mi?", "Kadınlar için örtünme farz mıdır, eğer öyleyse ne şekilde örtünmek gerekir?", "Müslüman biri alkol servis edilen ya da alkol satılan bir yere gidebilir mi?", "Kadının toplumdaki yeri nedir?" gibi kritik problemler var. Times gazetesine göre kurulun hazırlayacağı rapor İngiltere''de görev yapacak olan imamlar ve buradaki Kuran kursları için de ana materyal haline gelecek. Ardından İngiltere''de görev yapan tüm imamlar 2010 yazında rapor doğrultusunda eğitime alınacak. Eğitimin ardından sertifika alacak olan imamlar vaazlarında da raporun hükümleri dışına çıkamayacak."
Ülkemizde laiklik ilkesi ile ilgili tartışmaların ve açıklamaların ardı arkası kesilmiyor. Geçenlerde Genel Kurmay Başkanı, dün Yargıtay Başkanı yine laiklikten söz ettiler ve kendi laiklik anlayışlarını –Anayasa Mahkemesinin yorumuna da dayanarak- ortaya koydular. Yine bir süre önce İslam''da başörtüsünün yeri ve hükmü ile ilgili olarak AİHM''nin verdiği karar üzerine sayın Başbakanımız "Mahkemenin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur... Söz söyleme hakkı din ulemasınındır" demiş, bu da laikliğe aykırı sayılmış, hatta kapatma davasının delilleri arasına girmişti.
Bizde bunlar olup biterken, demokrasinin beşiği olan İngiltere''de, yukarıda okuduğumuz habere göre bakın neler olmuş:
1. Hükümet, doğrudan İslam dini ile ilgili bazı konuları din alimlerine sorma kararı almış. Din konusunda yorum yapmamış, fetva vermeye kalkışmamış ve bunu da iki ciddi üniversiteye havale etmiş.
2. Müslümanları (vatandaşların bir kısmını) ilgilendiren bir meselenin halli için 200 bin dolar kaynak ayırmış (Bizim vergilerimizle niçin imamlara maaş veriliyor diyen bazı vatandaşların dikkatine!).
3. Bir yıllık araştırma sonunda hazırlanacak İslam raporunun hükümet tarafından devlet politikası haline getirilmesine karar vermiş ve bunu, din ve devlet işlerinin ayrılması, devletin işlerinde dinin referans olmaması manasındaki laikliğe aykırı görmemiş. Bütün vatandaşları bağlamayan bir konuda, ilgili dindarların meselelerini çözmeye yönelik olarak dinin kaynak olmasını kabul etmiş ve uygulamış.
4. Türkiye''de, Devlet daireleri arasında bir Diyanet''in olması devamlı tartışılıyor ve din işlerine devletin karışmaması, din işlerinin inananlara (cemaatlere) bırakılması savunuluyor. İngiltere''de ise devlet, İslam''ın bazı meselelerini ulemaya sorup aslını öğrendikten sonra cemaate bazı yükümlülükler getiriyor; imamları kursa tabi tutuyor, hutbelerin içeriğine –İslam''a uygun kılmak, kargaşayı önlemek amacıyla- müdahale ediyor. Şu halde laik bir ülkede Diyanet benzeri bir kurum olsun olmasın gerektiğinde devlet, dinin anlatılması ve uygulanmasında ortaya çıkan ve haklar ile kamu düzenini de ilgilendiren problemleri çözmek için devreye giriyor.
Türkiye, AB''ne girmek istediğine göre demokrasi ve laikliği de, girmek istediği topluluğun standardına getirmesi kaçınılmazdır. Hukuk adamları da dört duvar arasından çıkmak, dünyaya açılan pencereden etrafı seyretmek durumundadırlar.
Allah ile kandırmak mı?
00:0012/09/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kandırmak” kelimesinin mana ve uygulamasını düşündüğümüz zaman içinde, hepsi dine ve ahlaka aykırı olan şu unsurların bulunduğunu görürüz: “Yalan, hile, samimiyetsizlik, iki yüzlülük, insana ve topluma saygısızlık…” Bu kandırma işi bir de din ile, Allah ile, “Allah rızası için, Allah böyle istiyor…” diyerek yapılırsa din ve ahlak bakımından daha vahim bir eylem olur.
Her şeyden önce İslam, ister Allah adına, ister başka bir şey adına (bunları kullanarak) insanları kandırmanın ayıp, günah ve çirkin (münker) olduğunu bildiriyor, şiddetle yasaklıyor. Samimi olmadığı, gönülden ve imandan gelmediği halde “Allah için, din için” diyen kimselere mürai ve münafık diyor. Münafıkların cehennemin en alt (en kötü) katında yer aldıkları da Kur''an-ı Kerim''de ifade ediliyor.
Allah ile kandırma olayı herhalde insanlık tarihi kadar eskidir. Kimse böyle bir şeyin olmadığını iddia edemez. Ancak dindar insanların Allah rızası için, bu konuda samimi olarak bir takım faaliyetlerde bulunduklarını, örgütler kurup iyilik ve hayır için çaba sarf ettiklerini, yarıştıklarını inkar etmek, her dinî ve hayıra yönelik faaliyetin “Allah ile kandırmak” olduğunu iddia ederek bu ahlaksızca davranışı genellemek de doğru değildir ve insafa sığmaz.
Alman Sol Parti Milletvekili Hakkı Keskin, “Yurtdışındaki yüz binlerce Türkten ''yeşil sermaye'' denen firmalar tarafından tahminlere göre 30-35 milyar avro toplanmış, sonra da bu firmalar iflas etti gerekçesiyle yüz binlerce insanımızın paraları gasp edilmişti. Bu paralar toplanırken de dini motifler kullanılmış, faiz haram olduğu için kendilerine yüzde 25''i aşan kâr verileceği vaatlerinde bulunulmuştu.” Diyor. Yurt dışında yaşayan insanımızın alın teri birikimlerini –dini kullanarak- toplayıp çarçur edenler veya cebe indirenler olmuştur. Ama her para toplayıp iş kuranı böyle itham etmek, kötü olanı genelleştirmek doğru olmaz. Müslümanlar birikimlerini helal olan işlerde nemalandırmak isterler. Böyle bir iş kurmak isteyen de ne yapacağını açıklamak (harama girmeden şu işi yapacağını bildirmek) durumundadır. Buraya kadar her şey normaldir. Ama müteşebbis işe ehil değilse veya sahtekâr ise bu noktada ahlaksızlık ve fâsıklık (günahkârlık, din kurallarını ihlal) başlar. İyi niyetli ve başarılı olanları takdir etmek, kötü niyetli ve ehliyetsiz olup emanete ihanet edenler ile kusurlu olarak zarara sebep olanları ise mutlaka cezalandırmak gerekir.
Sayın Keskin bir de şunu söylemiş: “Almanya''da Türklerden toplanan zekât, kurban ve muhtaca yardım amaçlı 41 milyon avronun çok büyük bir kısmı Deniz Feneri yetkililerinin kendi şirketlerine ve cebine aktarılmıştır”. Henüz mahkeme sonuçlanmadı, kimin ne kadar parayı ne yaptığı bilinmiyor. Bu sebeple hükümde acele etmemek gerekir. Eğer iddia edilen yolsuzluk gerçekleşmiş ise elbette bunu yapanlar cezalandırılmalıdır. Fakat ceza, suçu sabit olanların dışına taşmamalı, olay istismar edilerek buradan siyasi rant devşirme yoluna gidilmemeli, milyonlarca insana yardım ve mutluluk taşıyan örgüt ve faaliyetlerin yasaklanması istenmemelidir. Eğer bunlar yapılırsa –ki, yapılıyor- bu takdirde “Allah ile kandırmak” kadar vahim olan “Allahsızlıkla kandırmak” fiili ortaya çıkar.
Şeriata övgü
00:0014/09/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birkaç yıl önce bir tv canlı yayınında programı sunan arkadaş bana, "İslam miras hukukunda kadının hissesinin niçin erkeğin aldığının yarısı kadar olduğunu" sormuştu. Ben de özetle "İslam hukukunda erkeğin ''askerlik, geniş ailenin nafakası, akrabanın vediği bazı zararların tazminine katılma, evlenirken mehir verme'' gibi mali yükümlülüklerinin bulunduğunu, kadınların bunlardan muaf olduklarını, mehir ve nafakalarını da erkeklerden aldıklarını, bu yüzden sonuçta kadınların kârlı çıktıklarını, bu düzenlemede nimet-külfet, gelir-gider dengesinin gözetilmiş olduğunu, günümüzde –yeni hukuki düzenlemelerle- bu denge bozulduğu için, dengeyi kuran hükümler uygulanmadıkça kadının mağdur olabileceğini, bu sebeple konu üzerinde durulması gerektiğini…" söylemiştim. Bu konuşma, Meclis''te soru önergesi vermekten tutun kapatma davasının delillerinden biri kılınmaya kadar birçok eylem ve işleme tâbi tutuldu. Suçlama da "şeriata övgü" idi.
Sevgili Mustafa Akyol''un 21 Mayıs 2008 tarihinde Star''da çıkan bir yazısı da "Şeriata övgü" başlığını taşıyordu. Aradan hayli zaman geçse de konu eskimediği için bu yazıdan bazı alıntılar yapacağım.
"ABD''nin önde gelen gazetesi New York Times, bundan iki ay kadar önce İslam hukuku hakkında çok uzun, kapsamlı ve önemli bir makale yayınladı. ''Şeriat, Hukuk Devleti Anlamına mı Geliyor?'' başlıklı yazı, Harvard Üniversitesi''nden genç hukuk profesörü Noah Feldman''ın imzasını taşıyordu ve epey de ''ezber bozucuydu.
"Feldman, önce ''ezber''e değiniyor ve şöyle diyordu: ''Çoğumuz için ''şeriat'' kelimesi, kesilen eller, taşlanan zaniler ve baskı altına alınan kadınlar gibi korkunç şeyleri çağrıştırıyor.'' Ama hemen ardından ekliyordu: ''Oysa ki, İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur.''
"Feldman''ı bu yargıya ulaştıran analiz yöntemi, İslam hukukunu, geliştiği dönemin diğer hukuk sistemleri ile karşılaştırmaktı. ''Şeriat''tan dehşete kapılan Batılılara şu hatırlatmayı yapıyordu: ''Geleneksel İngiliz yasalarının 5 şilinden yüksek hırsızlıklar ve daha pek çok suç için idam cezasını öngördüğünü bugün kim hatırlıyor? Ya da işkencenin 18. yüzyıla dek çoğu Avrupa ülkesinde adli sistemin meşru bir unsuru olarak kabul edildiğini kaç kişi biliyor? Cinsiyet ayrımcılığına gelirsek, İngiliz geleneksel hukuku (common law), evli kadınlara herhangi bir mülkiyet hakkı tanımıyor, hatta onlara kocalarından bağımsız bir hukuki kişilik bile atfetmiyordu. Öyle ki İngilizler elde ettikleri sömürgelerde şeriat hukukunu kaldırıp kendi hukuklarını uyguladıklarında, bunun sonucu, kadınları şeriatın kendilerine verdiği haklardan mahrum bırakmak oldu.''
"Feldman, makalesinin devamında şeriatın İslam medeniyetinde modern çağlara dek iktidarı denetleyen ve toplumun haklarını koruyan bir adalet kaynağı olduğunu da hatırlatıyordu. Şeriatı geliştiren ulema, bazen dünyevi iktidarın hizmetine girmişse bile, çoğu zaman onu sınırlandırmış, keyfi idarenin önüne geçmişti. Feldman''ın deyimiyle, ''şeriat, mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamele yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiş''ti…"
Sayın Akyol yazısında, şeriat yönetimi istemediğini, laikliğin zorunlu olduğunu, İslam hukukunun ictihadın duraklaması yüzünden ihtiyaca cevap veremez hale geldiğini de ifade ediyor. İlgi duyanlara, o yazısını bulup okumalarını tavsiye ederim. Özellikle sık sık şeriattan –öcü göstererek- söz eden yargı ve medya mensupları okumalı ki, söylediklerine, meşhur deyişle "elin gâvuru"nun bile güleceğini anlasınlar.
Şehitlik
00:0018/09/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şehid kelimesinin asıl kök manası tanıklıktır.
Allah yolunda öldürülen kimseye şu münasebetlerle şehid denmiştir:
Allah ve melekler onun cennetlik olduğuna şehadet ettikleri için.
İnsanlara örnek olduğu için.
İnsanların yapıp ettiklerine tanıklık edecekleri için.
Kur''an-ı Kerim''de ve Hadislerde kendilerine büyük payeler, özellikler ve ödüller müjdelenen, yıkanmadan, elbisesi ile defnedilen, ahirette yakınlarına şefaat edecek olan… şehid, Allah yolunda savaşırken savaş meydanında ölen mümindir.
Bu konuya bir hadis şöyle ışık tutuyor:
Amr b. Ukayyiş isimli bir Mekkeli, faiz alacaklarını tahsil için Müslüman olmayı ve hicreti erteliyor, işlerini bitirdikten sonra Uhud Savaşı sırasında Medine''ye geliyor, yakınlarının savaşta olduğunu öğrenince doğru savaş meydanına gidiyor, savaşıp yaralanıyor. Yakınlarından Sa''d b. Mu''âz onu görmeye gelince kızkardeşine şöyle diyor: Ona sorun, kabilesine olan bağlılığı ve gayreti için mi savaştı, onlar adına mı öfkelenip savaşa girdi, Allah için mi öfkelenip savaştı? Sordular, “Allah için” cevabını verdi. Bu zat bir vakit namaz kılmadan şehit düşmüş ve bu yüzden cennete girmiş oldu.
İslam, insanları zorla Müslüman yapmak için savaşı meşru kılmamıştır. Savaş, dine ve yurda karşı savaş açan düşmanla yapılır. Savaş, bu değerlere saldırı ihtimali kuvvetli olan düşmanı güvenli hale getirmek için yapılır. İslam''ın korunmasını istediği maddi ve manevi değerleri düşmana karşı korumak için yapılan savaş “Allah yolunda savaştır” ve bu savaşta ölen müminler şehid olurlar.
Fıkıh kitaplarında şehidler üç kısma ayrılmıştır:
1. Dünya ve ahiret şehitleri (dünyada yıkama, kefenleme, namaz ve defin bakımından, ahirette ise o aleme mahsus nimetler ve ödüller bakımından şehit muamelesi görenler): Bunlar, Allah''ın sözü (dini, hükmü) en üstün ve hakim, inkarcıların sözü de en aşağıda olsun diye savaşan, hiçbir dünya menfaatini amaçlamayan, düşmana arkasını döndüğünde (kaçarken) değil, taarruz ederken, savaşırken ölenlerdir.
2. Dünya şehidi: Meşru olmayan maddi menfaat elde etmek, şöhret ve şan sahibi olmak, gösteriş yapmak gibi dünyalık amaçlar için savaşırken ölenler.
3. Ahiret şehidi (Dünyadaki işlemlerde değil, ahirette şehid muamelesi görecek olanlar): Savaşta olmadan, haksız yere (hakkını savunurken, zulmen) öldürülenler, tedbir aldığı halde salgın hastalıklarda ölenler, deniz kazasında boğularak ölenler, gurbette ölenler, ilim elde etme çabasında iken ölenler, çocuk dünya getirirken ölenler bu kısmın örnekleridir.
İslam''ın tarif ettiği şehidlik, en büyük ibadet olan cihad içinde oluşmaktadır. Bir savaşın cihad olmasının vazgeçilemez şartı, savaşın sebep, şart ve icrasının İslam''a uygun olmasıdır. Bu şartlar içinde şehit olmuş bir mümin ve onun namazını kılanlar, hayatlarını dine göre yaşayanlardır. Hayatlarını dine göre yaşamak şöyle dursun toplum içinde dinin yaygınlık kazanması ve daha yoğun yaşanır olmasından rahatsızlık duyanların, şehit ve şehitlik kelimesini ağızlarına aldıklarında ve bunu kullandıklarında nasıl bir çelişki içine düştüklerini düşünmeleri gerekiyor.
İngiltere"de şeriat mahkemeleri
00:0019/09/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yedi ay kadar önce, Anglikan Kilisesi lideri Canterbury Başpsikoposu Rowan Williams İngiltere''de şeriat mahkemelerinin uygulamaya konmasını teklif/tavsiye etmişti. Bugünlerde tavsiye yerine getirildi ve daha önce Müslüman halkın resmi olmayarak kurup işlettikleri şeriat mahkemeleri resmileştirildi. Karara göre başkent Londra başta olmak üzere, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Birmingham, Bradford, Manchester, Warwickshire''da bölge mahkemelerinin bünyesinde hizmet verecek olan şeriat mahkemeleri, boşanma, aile içi şiddet, mali anlaşmazlıklar gibi sosyal konularda söz söyleme hakkına sahip olacak. Kararları bölge mahkemesi ve Yüksek Mahkeme''nin onayıyla geçerli sayılacak olan şeriat mahkemeleri, bir ilki oluşturuyor.
Din hürriyeti ve yumuşak laiklik anlayışı konusunda dikkate değer bir örnek vermiş olan İngiltere''nin bu uygulamasının mukabili (karşılığı, benzeri) İslam''da var mıdır?
Bu sorunun cevabını, heyet olarak hazırladığımız Kur''a Yolu isimli tefsirden takip edelim (Maide: 5/42. âyetin meali ve tefsiri):
"42. Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever."
"Ehl-i kitap, Hz. Peygamber''i hâkim ve hakem olarak seçip seçmemekte serbest oldukları gibi, Hz. Peygamber de bunu kabul edip etmemekte serbest bırakılmıştır. Nitekim âyetin "Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir" meâlindeki bölümü bunu ifade eder. "Aralarında Allah''ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma" meâlindeki 49. âyetin bu âyeti neshettiği ileri sürülmüşse de neshe gitmeden âyetlerin uzlaştırılması mümkündür ve muhayyerlik devam etmektedir. Zira Hz. Peygamber Ehl-i kitap arasında hüküm vermeyi tercih ederse şu yollardan biri ile de Allah''ın indirdiğine göre hüküm vermiş olur: a) Kur''an''la, b) Tevrat''ta bulunan ve neshedilmemiş olan âyetlerle, c) evrensel adalet ilkeleriyle, d) yahudilerin inancına göre Allah''ın indirmiş olduğu Tevrat''la.
Bir müslümanla zimmî olan bir kimse, aralarındaki davayı müslüman hâkime götürürlerse hâkimin davaya bakmak mecburiyetinde olduğuna dair icmâ vardır (Şevkânî, II, 50). Ehl-i kitabın kendi aralarındaki davalar hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bazıları müslüman hâkimin gayri müslimlerin davasına bakıp bakmamakta serbest olduğunu, bazıları da müslüman hâkimin bu davalara bakmak mecburiyetinde olduğunu savunmuşlardır (bk. Elmalılı, III, 1688). Şâfiî''ye göre müslümanların hâkimiyetleri altında yaşayan Ehl-i kitap, davalarını müslüman hâkime getirirlerse bu davaya bakmak müslüman hâkimin üzerine farzdır. Ancak müslümanlarla antlaşmalı olan Ehl-i kitabın davalarına bakmakta müslüman hâkim serbesttir (Râzî, XI, 235; geniş bilgi için bk. İbn şûr, VI, 202-206).
İslâm, din ve vicdan özgürlüğüne önem verdiği için hiç kimseyi hak dini kabul etmeye zorlamadığı gibi gayri müslim tebaayı da İslâm hükümlerini uygulamaya mecbur etmemiştir. Onların kendilerine ait özel mahkemeler kurarak davalarını kendi dinlerinin hükümlerine göre çözmelerine müsaade etmiştir."
Osmanlı''nın son yıllarında çıkarılan Aile Kararnamesi (Hukuk-ı aile kararnamesi), gayr-i müslimlerin davalarını da İslam mahkemelerine havale etmiş, ancak kararnameye, Mûsevîler''in ve Îsevîler''in kendi inançlarına (kitaplarına) uygun hükümleri de koymuştur. Hakim, davanın taraflarına bakarak İslam Hukuku veya ehl-i kitabın hukukuna göre hükmetmiştir.
Yardımlaşma imandandır
00:0021/09/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zenginden yoksuna ve yoksula servet aktarmanın (tasadduk), doğrudan şahıstan şahısa veya hayır kurumları aracılığı ile olmasına karşı çıkanlar, bu yardımlaşmayı “sadaka kültürü” diyerek yerenler iki gerekçe ileri sürüyorlar: 1. İstismara açık olması, 2. Onur kırıcı olması. İkame ettikleri usul ise yoksula yardımın devlet eliyle vatandaşlık esasına göre yapılmasıdır.
Benim bu teklife bir itirazım olamaz; devlet topladığı vergilerden ve sağladığı başka kaynaklardan yoksulların ihtiyaçlarını giderecek bir yardım yapabiliyorsa (maaş bağlar, sağlık, eğitim vb. giderlerini karşılar…) bundan ancak memnun oluruz. Lakin dünyanın hiçbir yerinde bu devlet yardımının, bütün ihtiyaçları giderecek ölçüde yapılamadığı açık. Ayrıca bir kimse, çalışmadan bir yardım alıyorsa, bu yardımın kaynağının vergi olması, aracının da devlet olması onur bakımından fark etmez. İstismara gelince, devleti bu konularda iktidarlar (dolayısıyla partiler) temsil eder, iktidarlar da yoksula yapılacak yardımı, isterlerse pekala siyasi yönden istismar edebilirler.
İslam''da yardımlaşma imandandır; inancın gereğidir, Allah emri olduğu ve O''nun rızasını kazandırdığı için yapılır. Bir kimse, bir yoksula, bir ihtiyaç sahibine yardım ederken (bağış yaparken, zekat, fitre verirken, kurban eti dağıtırken, hediyeleşirken…) Allah rızasından başka bir şey (veya bir şey daha) gözetirse, yardım ettiği kimseyi minnet altında bırakır, ondan bir şekilde istifade etmek isterse bu yardım ibadet olmaktan çıkar (İslam inanç ve ahlakına aykırı hale gelir).
Onur meselesine tekrar gelelim.
İslam inancına göre mülk (servet) Allah''ındır, dünyada ona malik olanlar emanetçidir, mülkün asıl sahibi, “Sana emanet ettiğim servetten şu kadarını şu vasıfta olanlara ver” dediği zaman bu emir, seküler devletlerdeki kanun gibidir. Kanun vatandaşı borçlu ve alacaklı kılıyor, alacaklı olan hakkını alırken onuruna bir şey olmuyor. Allah emri borçlu kıldığında da durum aynıdır; Alan hakkını almakta, veren de borcunu ödemektedir. Araya hayır kurumlarının girmesi ise bu bakımdan daha uygun bir tedbirdir; çünkü bu uygulamada veren ile alan doğrudan karşılaşmamakta, devletin memuru gibi olan hayır kurumu görevlisi dağıtma işini ifa etmektedir.
İstismar ve onur kırıcı davranışlar İslam iman ve ahlakına aykırıdır. Buna rağmen yapan olursa bunun da dünyada ve ahirette müeyyidesi vardır, engellenir.
İslam ümmeti bir aile gibidir. Aile arasındaki yardımlaşma kardeşlik, birlik ve beraberlik bağlarını güçlendirir, servet dağılımındaki aşırı dengesizliği giderir, servet düşmanlığını önler, suç oranını azaltır…
Bütün bunlara rağmen yardımlaşma geleneğimize karşı çıkanların ve kötü örnekleri genelleştirerek kurunun yanında yaşı da yakmaya kalkışanların iyi niyetli olmadıkları anlaşılıyor.
Peki kötü niyetleri nedir?
İslam''ın yayılmasını, İslami hayatın güçlenmesini engellemek.
Toplumun huzurunu bozmak, toplum tabakaları arasındaki uçurumu derinleştirmek, huzursuzluğun anarşiye dönüşmesi halinde bundan siyasi ve ideolojik menfaat sağlamak.
Türkiye''de yerel yönetimlerin ve hayır kurumlarının yardım faaliyetleri sebebiyle mevcut iktidarın sempati ve oy kazanmasına mani olmak.
Dürüst işleyen, çok önemli hizmetler ifa eden binlerce hayır kurumunun imajına zarar vermek, istisnaları genelleştirerek halkın bu kurum ve kuruluşlara itimadını sarsmak.
Şu halde hamiyet sahiplerine ve Allah rızasını her amacın önünde tutan müminlere bir vazife düşüyor:
İnadına ve daha çok yardım, daha çok yardımlaşma!
Ve lüften oyuna gelmeyelim!
Not:
Deniz Feneri davasını muhalefet istismar ediyor. Bu davada sabit olan usulsüzlüktür; toplanan paraların bir kısmının şahısların cebine gittiği ispat edilmemiştir. Ayıca usulsüzlüğün ve mahkeme hükmünün hükumetle ve Türkiye Deniz Feneri ile bir alakası da yoktur.
Boykot çağrısı
00:0025/09/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Başbakan, medyaya yakışır şekilde yayın yapmayan, muhalefet partisi gibi davranan, abartan, yalan, karalama ve iftiraya pervasızca yer veren gazeteleri almayın diye bir çağrıda bulundu. Bu çağrıyı mutlaka birinin yapması gerekiyordu; tartışılacak konu, bunu Başbakan''ın yapmasının uygun olup olmadığıdır. Bu tartışma başladı, ama o kadar abartıldı, o kadar çığırından çıkarıldı ki, insan ister istemez “maksat üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi” diye sormadan edemiyor.
Ben bu tartışmaya girmeden bir Müslüman olarak en azından “Müslümanım, davranışlarımda İslam''ı rehber ediniyorum” diyenlere, ahlak, insaf, vicdan sınırlarını aşan, ideolojik veya ekonomik menfaati için her şeyi mübah sayan, sahip olduğu imkanları (gazete, dergi, televizyon, reklam, sanat…) kötüye kullanan medyayı boykot etmenin farz, onları desteklemenin haram olduğunu ifade etmek isterim.
Müslümanlar evlerine bu çeşit gazeteleri sokmamak ve televizyonlarında uygunsuz kanalları açmamak, izlememek durumundadırlar.
Peki bu çağrı demokrasi ve basın özgürlüğü ile bağdaşır mı?
Demokrasi yalnızca ahlaksızlar için değilse, ahlaklılar için de demokrasi varsa bu çağrı niçin demokrasiye aykırı olsun!
Basın özgürlüğü -bütün diğer özgürlükler gibi- kötüye kullanıldığında elbette sınırlamalar gelecektir. Bunun kanunla ve kararla yapılanı olduğu gibi sivil reaksiyonla, boykotla olanı da vardır.
Bir zamanlar ABD''de bir kanal, Hristiyanları üzen bir dizi yayına başlamış, ilgili sivil kuruluşlar kanala başvurup yayını kesmesini istemişler, kanal aldırmayınca reklam kaynaklarına başvurmuşlar ve “Eğer bu kanala reklam vermeye devam ederseniz sizin firmalarınızı boykot edeceğiz” demişler, firmalar kanalı uyarmış ve yayın derhal kesilmiş.
Sözün özü:
Kadın vücudu üzerinden para kazanan, kalitesiz ve faydasız diziler yayınlayan, din deyince tüyleri ürperen, her gün dini hareketler, uygulamalar, örgütler ve hizmetler aleyhinde yayın yapan, işi gücü Kur''an Kursları, İmam Hatip Okulları, başörtüsü, tarikatlar, din hizmeti için kurulmuş dernekler ve vakıflarla uğraşmak olan, dedektif gibi bunları takip eden, yalan yanlış haberler yapan… gazeteleri ve kanalları evlerinize sokmayın, satın alarak ve reklam vererek desteklemeyin; aksi halde manevi sorumluluğunuzun ağır olacağını unutmayın.
Cami içinde kilise ve sinagog
00:0026/09/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Prof. Dr. İhsan Doğramacı''nın babasının anısına Bilkent''te yaptırdığı, belli bir alanın kilise ile sinagog olarak ayrıldığı ve yapıyı "Cumhuriyet dönemi camisi" diye tanımladığı mabet tartışma konusu oldu. Böyle bir yapıyı, ilgililerin bir kısmı müspet, bir kısmı ise menfi değerlendiriyorlar.
Müspet yaklaşanlar geçmişte buna benzer mabetlerin bulunduğu, Peygamberimizin, Yemen''den gelen Hristiyan delegeye Mescid''inde ibadet etmeleri için izin verdiği, İslam''da alnızca Müslümanların ibadet ettikleri cami diye bir yapının olmadığı, bunun sonradan ortaya çıktığı, aslında dinimizde bütün yeryüzünün mescid (namaz kılınabilecek yer) olduğu delillerine dayanıyorlar.
Sayın Doğramacı''nın, babasının anısına, hem de üniversite alanında böyle bir bina yaptırmasını örnek bir davranış olarak görüyor, kendisini takdir ve tebrik ediyorum. Ancak farklı alanlarda üç ayrı mabet yerine iç içe, bir yapı içinde üç mabet uygulamasını ben de uygun görmüyorum. Bunun birçok sakıncası yanında çan çalma, yüksek sesle okuma gibi sebeplerle farklı din mensuplarının ibadet sırasında rahatsız olmaları, İslam''a göre mabede girmemesi gereken haç vb. sembollerin bulunması gibi sakıncaları hemen akla gelenlerdir.
Evet bazı zaman ve mekanlarda bu üç mabedin yan yana yapıldığı, Hz. Peygamber''in Mescid''inde Hristiyanlara ibadet izini verdiği doğrudur. Ama bunlar (özelikle Peygamberimizin izni) zaruret yüzünden ve geçici –hatta bir defaya mahsus- olmuştur. Peygamberimiz sıradan insanların, diğer dinlerin mabetlerine gitmelerini ve kitaplarını okurken dinlemelerini hoş karşılamamıştır.
Hz. Peygamber Medine''ye hicret ederken ilk müsait yerde (Kuba''da) hemen bir mescid yapmış, bu bölgede birkaç gün kaldıktan sonra Medine''ye gelince de ilk işlerinden biri bugün O''nun adıyla anılan (Mescidu''n-nebîy: Peygamber''in Mescidi denilen) mescidi yapması olmuştur. Bu mescid ve diğerleri, tarih boyunca yalnızca Müslümanların ibadet ettikleri yerler olmuştur. Fatihler, Hristiyan ülkelerini fethettikleri zaman –zaruri olarak kilisenin bir köşesinde namaz kılmış olabilirler- genellikle ya bir tek kiliseyi camiye çevirmişlerdir veya hemen yeni camiler inşa etmişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.) "Bana yeryüzü temiz ve mescid kılındı" buyurmuştur, ama bunun manası kışın ve yazın rahatlıkla ibadet edilecek ve daha başka hizmetler için kullanılacak mescidlerin yapılmasını yasaklamak veya hoş görmemek değildir. O''nun bu sözü ile, bizzat ve ilk iş olarak mescid yapma fiili yan yana okunduğunda şu sonuç çıkar: Müslümanlar, kirletilmemiş olan her yerde namaz kılabilirler. Yerleşim yerlerinde de namaz kılmak, eğitim ve öğretim yapmak için Müslümanlara mahsus mescidler yaparlar, yapmalıdırlar.
Dedikoduyu ve muhtemel çatışmaları engellemek için sayın Doğramacı''nın, bu yapıyı yalnızca Müslümanların ibadetine tahsis etmesi, diğer din mensupları için de farklı alanlarda ve ihtiyaç ölçüsünde mabetler yapması uygun olacaktır.
Bir de "Cumhuriyet dönemi camisi" ifadesi var.
Cumhuriyet dönemi 85 yıl önce başladı ve kuruluşundan bu zamana kadar farklı bir mabet yapılmadı. Böyle bir yapıya dense dense "Cumhuriyet bid''atı" denebilir.
Boykot çağrıma tepkiler
00:0028/09/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Perşembe günü yayımlanan "malum medyayı boykota çağrı" konulu yazım son zamanlarda en fazla ilgi gören ve tepki alan yazım oldu.
Bugün iki okuyucu mektubuna yer vereceğim. Daha sonraki yazılarda ise cevabı hak eden bir iki noktaya açıklık getireceğim.
Birinci mektup:
"Sayın Hocam,
"Peki dini kullanarak rant saylayan yüzlerce şirket ve kişi aleyhine hiç bir grup, cemaat ağzını açıp iki kelime etmedi. Dinimizi biz rant olmaktan ne zaman kurtaracağız. Sizin gibi kişiler karşılarında iktidar da olsa,cemaatler de olsa bu soygunlara dur demezlerse dinimizi nasıl temiz tutacağız. Daha düne kadar cebinde para bulunmayan kişiler jeeplere binmeye başladılar. İktidar ve yerel yönetimlerdeki yolsuzluk diz boyu. Müslüman olsun da ne olursa olsun diyorsanız bir şey diyemeyeceğim. Ama bir din önderi olarak lütfen dini kullananlara karşı savaş açın artık. İktidar hortumları kesti ama maalesef adalet ve eşitlikle halka dağıtmak yerine gitti başka yerlere bağladı. Değişen bir şey yok hocam. İktidar yapısı aynı. Hortumcular ve hortumu bağlayanlar değişti. Nerede Mevdudi, Hasan el Bennâ, Seyyit Kutup, Necip Fazıl vb.''yi okuyanlar; hepsi şu an ihale peşinde. Değiştiler, hem de öyle bir değiştiler ki, yaptıklarını meşru ve dinden göstermek için her şeyi yapıyorlar. Sayın Başbakan''ın aleyhine iki satır yazı yazdı diye işten atılan ve şu anda iş bulamayan Müslüman gazeteciye yapılan zulüm değil mi hocam. Lütfen iktidar sahipleri size "bunlar bizim adamlarımız, bizim aleyhimize yazmazlar, bunlar çantada kekliktir" gözü ile bakmasınlar, baktırmayın daha doğrusu. Siz bir ilim adamısınız ve öyle kalın. İktidarın yakınlarına ihale ettiği televizyonlarda da ahlaksızlık diz boyu sürüp gidiyor. Ne değişti hocam ne.... Dinimiz ruhsuzlaşıyor bana göre vesselam. Saygılarımı ve hürmetlerimi sunuyorum." (Afşin Bozkurt).
Okuyucumun "Yolsuzluk diz boyu, ne değişti" gibi bazı ifadelerini abartılı buluyorum, ama "yarası olan gocunsun" diyerek aynen naklettim.
İkinci mektup:
"Sayın hocam,
Yazmış olduğunuz yazıyı okudum. Çok teşekkür ederim.
İsterdim ki, bu yazıyı yıllardır her gün köşenizde yazsaydınız, büyük bir hizmeti başarmış olurdunuz, din adına yazı yazmanın hakkını da vermiş olurdunuz. Maalesef tartışmalar sonucu kaleme alınca ister istemez beynimiz bulanıyor aklımız almıyor. Kötü kokular hissediyoruz.
Yalnız ben solcu veya şuursuzca yaşayan cenahtan değilim. Türkiye''deki cemaatler ve vakıfların hesaplarının doğru düzgün olmadığı aşikardır. İnsanların yardım duygularını köreltmektedirler, yanlışlıklar haddinden fazladır.
Bence bir sonraki yazınız, dernek, vakıf ve cemaatların daha düzenli; hesaplarının daha dikkatli olması, yardımlarını daha hassas dağıtmaları hakkında olursa sevinirim. Verilen sadakaların yerli yerince sarf edilmediğinin fetvasını da verirseniz Müslümanlara iyilik yapmış olursunuz.
Tabiî ki dinleyeceklerini hiç zannetmem. Çünkü yıllardır Müslümanlar fetvalara bakma gereği duymuyorlar, biz yaptık oldu diyorlar. Müslümanlar maalesef parayla tanıştıkları günümüz çağında her türlü kirlenmenin içerisindedirler.
Bu bir varsayım değildir. Selam ve dua ile." (İbrahim Gölbaşı).
Bu iki mektubu bir öz eleştiri olarak kabul etmek, kötülüklerden uzak kalmış isek şükretmek, bulaşmış isek ıslah-ı nefse yönelmek gerekiyor
Boykot Çağrıma Tepkiler (2)
00:002/10/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ben ne yazmıştım, bir hatırlayalım: "…müslümanım, davranışlarımda İslam''ı rehber ediniyorum" diyenlere, ahlak, insaf, vicdan sınırlarını aşan, ideolojik veya ekonomik menfaati için her şeyi mübah sayan, sahip olduğu imkanları (gazete, dergi, televizyon, reklam, sanat…) kötüye kullanan medyayı boykot etmenin farz, onları desteklemenin haram olduğunu ifade etmek isterim… Kadın vücudu üzerinden para kazanan, kalitesiz ve faydasız diziler yayınlayan, din deyince tüyleri ürperen, her gün dini hareketler, uygulamalar, örgütler ve hizmetler aleyhinde yayın yapan, işi gücü Kur''an Kursları, İmam Hatip Okulları, başörtüsü, tarikatlar, din hizmeti için kurulmuş dernekler ve vakıflarla uğraşmak olan, dedektif gibi bunları takip eden, yalan yanlış haberler yapan… gazeteleri ve kanalları evlerinize sokmayın, satın alarak ve reklam vererek desteklemeyin; aksi halde manevi sorumluluğunuzun ağır olacağını unutmayın."
Bu sözlerin içinde belli bir kesimin (İslamcı veya laikçi gibi) adı var mı?
Hayır.
Belli bir televizyon veya gazetenin adı var mı?
Hayır.
"Başbakan''ı destekliyorum" demiş miyim?
Hayır.
Başbakan''la aynı frekanstan konuşmuş, aynı gerekçeleri mi zikretmişim?
Hayır.
Şu halde sözü bu alanlara çekenler ve bana sorular soranlara, "Lütfen konuyu saptırmayın" diyorum.
Birçok köşe yazısı yazıldı, sayısız yorum mesajları aldım, okudum. Bir iki yazıda bunların ortak noktalarına ait bazı açıklamalar yapmanın faydalı olacağı kanaatine vardım.
Birinci itiraz noktası/sebebi:
Daha önce niçin yazmadın da şimdi yazıyorsun.
Cevap:
Ben Yeni Şafak''ın ilk sayısından (23 Ocak 1995) itibaren yazıyorum.
Bundan dört yıl öncesine kadar yazdıklarım "Laik Düzende Dini Yaşamak" adıyla dört ciltte basıldı.
İlk iki yılda (1995-1997) yazdıklarım arasından bir örneği, bu itiraza cevap olarak tekrar dikkatinize sunuyorum:
MEDYAYA GÜVENMİYOR VE İNANMIYORUZ
Başta büyük tirajlı gazeteler ve seyircisi bol –olduğu kendilerinden menkul– televizyon kanalları olmak üzere medyaya inanmıyoruz ve güvenmiyoruz; çünkü:
Halka doğru bilgi ve haber satacak yerde kap kacak, baldır bacak satıyorlar. Yalan haber yazıyor, sattıkları şeylerin özellikleri ve fiyatları (okuyuculara maliyeti) konusunda yalan söylüyorlar.
Tarafsız olmaları gerektiği halde ya menfaatlerinin, ya ideolojilerinin, yahut da bazı otoritelerin esiri/kölesi haline gelmiş durumdalar. Olup biteni değiştirmeden halka ulaştırmak yerine halkın duymasını, bilmesini istediklerini ulaştırıyor, geri kalanları gizliyorlar. (Mesela Pazar ''11 Mayıs 1997'' günü yapılan "İmam-hatiplerime dokunma" mitinginde binde bir bile olmayan bir grubu ve ellerinde salladıkları yeşil bezleri ısrarla gösterdiler ve meydanı bunların doldurduğu intibaını vermeye çalıştılar. Dört partiden milletvekilleri katıldığı ve konuşma yaptıkları halde mitingi Refah Partisi''nin bir gövde gösterisi olarak takdim ettiler. Yediden yetmişe her kılık, kıyafet, renk ve boydan insan katıldığı halde seçip seçip sakallı ve çarşaflı kardeşlerimizi gösterdiler.)
Rakamlarla oynuyor, azı çok, çoğu az gösteriyorlar (Mesela mitingde en az 350 bin kişi toplandığı halde bazı adı büyük gazeteler 10-20 bin rakamını verdiler).
İki yüzlülük yapıyor, çifte standart kullanıyorlar. Korumak istedikleri için demokrasiye ve insan haklarına sarılıyor, bu çerçevede savunma yapıyorlar, engellemek istedikleri için ise demokrasiyi ve insan haklarını rafa kaldırıyor, orduyu müdahaleye çağırıyorlar.
Menfaat sağladıkları eli –kirli bile olsa– öpü-yor, haklı olarak vermeyen eli kırmaya yöneliyorlar. Çıkarları öyle gerektirdiğinde aka kara, karaya ak diyorlar.
Medyanın kırdığı yumurta kırkı, atı alan da Üsküdar''ı geçmiş bulunmaktadır. Ancak onu yola getirmenin yolu vurmak, kırmak, hukuku çiğnemek değildir. Bunun yolu ona iltifat ve itibar etmemek, almamak, okumamak, izlememektir. Hatta bir adım daha ileri giderek –doğru yoldan sapan medyaya– reklam veren firmaları –sivil toplum kurumları olarak– boykot etmektir, halkı bu firmalarla ilişki kesmeye çağırmaktır.
Hadi bir de bunu deneyelim!
Boykot Çağrıma Tepkiler (3)
00:003/10/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Yalancı, iftiracı, ahlaksız, edepsiz, menfaatçi medyayı (hangi kesimden olursa olsun böyle olanları) satın alarak, reklam vererek desteklemeyin, bu haramdır" mealinde bir yazı yazdım, takdir yanında tenkit ve itirazlarla da karşılandım. Dünkü yazımda "Daha önce niçin yazmadın" itirazına, 13 yıldan beri yazdığıma dair bir örnek verdim, isteyenlere bu örnekleri arttırmaya hazırım.
"Gazeteniz iktidarı niçin eleştirmiyor" itirazına karşı mesela Sayın Bayramoğlu ve Sayın Bumin''in arşivlerine bir bakmalarını tavsiye ederim. Sayın Bayramoğlu''nun dünkü (Perşembe) yazısından da bir taze örnek vereyim:
"Askerin yerini vurgulayan çıkışları, siyaseti örseleyen yolsuzluk tartışmaları, siyasi iktidarın asabi tavırları ve partizanca kimi tutumları, varlığını siyaseti örseleme üzerine kuran merkez medya politikaları, yaşanmakta olan global krizin güven faktörünü alt üst eden ve faturayı siyaset mekanizmasına çıkarmasının muhtemel seyri…"
İkinci itiraz:
"Kur''an''da haram olduğu yazmayan bir şeye siz nasıl haram diyorsunuz, bu şirk değil mi?"
Kur''an altı yüz sayfa civarında bir ciltlik bir kitap. Dini anlatan (inanç, ibadet, hayat düzeni ve ahlak ile ilgili) kitaplar ise yüzlerce cilt; bunlarda yazılı olan sözler, yorumlar, hükümler temel kaynak olarak Kur''an''a ve sünnete dayanır, bu iki kaynaktan yorum ve ictihadla çıkarılır.
Mesela "eroin kullanmak haramdır" cümlesi Kur''an''da yoktur, ama Kur''an''da haram kılınan yiyecek ve içeceklere bakılıp kıyas metodu kullanılınca eroinin de haram olduğu sonucuna varılır.
Şimdi bizim konumuzla ilgili birkaç âyet meali ve hadis nakledelim:
"Sizden, iyi ve doğru (ma''rûf) olanı emreden, uygulanmasını sağlayan, kötü ve yanlış (münker) olanı yasaklayan ve engelleyen bir topluluk olsun…" (Âl-i İmran: 3/104).
"… İyilik ve haramlardan sakınma konusunda yardımlaşın, günah ve haksızlık (düşmanlık) üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide: 5/2).
Sahih kaynaklarda nakledilmiş hadisler, faiz alıp verenlere şahitlik ve katiplik yapmayı; sarhoşluk veren içki içenlere içki yapmayı, satmayı, taşımayı, içenlerin yanında oturmayı yasaklıyor.
Bu âyet ve hadisleri de düşünerek şu sorulara cevap veren sıradan vatandaşlar (bazı ilahiyatçılar müstesna) bile benim yazdıklarımı onaylayacaktır:
Yalan, iftira, hakaret, komplo… haram mıdır, değil midir?
Kadınların ve erkeklerin –İslam''a göre kapanması gereken yerlerini- teşhir etmek, bununla kalmayıp şehvet budalalarının dikkatini çekerek üzerinden para kazanmak haram mıdır değil midir?
İmam Hatip Okulları, Kur''an Kursları, din eğitimi ve öğretimi, başörtüsü, sosyal hayatta dinin kendiliğinden veya Müslümanların gayreti ile yaygınlaşması… aleyhinde kampanya açmak, yazı yazmak, yayın yapmak haram mıdır, değil midir?
Kaynağını Kur''an''dan ve Sünnet''ten alan ahlakımıza, edebimize, değerlerimize aykırı yayın yapmak, bunların yerine yabancı, İslam''a aykırı değerleri yerleştirmeye çalışmak haram mıdır, değil midir?
Eğer bunlar haram ise, haram desteklenir mi?
Haram işleyene, bunu yapmaya devam et diye para verilir mi?
Haram, ayıp, günah, çirkin… olan davranışlara karşı –bunları engellemek için- en azından tavır koymak, bunları onaylamadığını göstermek Müslümanlar üzerine farz mıdır, değil midir?
Boykot Çağrıma Tepkiler (4)
00:005/10/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dine, ahlaka, edebe karşı, hakka ve hukuka aykırı yayın yapan medyayı para vererek (para ile satın alarak ve özellikle reklam vererek) desteklemenin haram olduğunu yazdım. Başbakan''ın çağrısı ile yakın bir zamana düştüğü için sözlerim siyasi alana çekildi, bazı çevrelerce ona destek olarak algılandı. Buna delil olarak da "daha önce niçin yazmadın" dediler, daha önce de yazdığımı örnek vererek ispatladım, birkaç örnek daha -sonraki günlerde- vereceğim. Bunun dışında yapılan ortak eleştirilere ve sorulara birkaç yazıda cevap verdim. Bu son cevabi yazımda bir soruya cevap vereceğim. Gerçi aynı yazarın başka sorular da var, ama bunların bir kısmına genel olarak cevap verdim, bir kısmına ("filan partiye oy verenler kâfir midir?" gibi uygunsuz sorulara) ise cevap vermem beklenemez.
Soru:
"AKP değişmiş midir hocam? Yoksa "Siz bakmayın merkez sağ falan dediklerine... Kanuni zorunluluklar gereği böyle diyorlar... Hepsi sonuna kadar mücahittir" falan diye mi düşünüyorsunuz? Eğer böyle düşünüyorsanız neden açıkça yazmıyorsunuz hocam? İmam-ı Azam kaç yıl hapis yatmıştı hocam?"
Cevap:
İmam-ı A''zam''dan başlayalım. Onun yıllarca hapis yatması ve işkence görmesinin sebebi, şeriattan sapmalara ve zamanındaki Emevîler gibi sapanlara karşı cephe alması ve Ehl-i beyt''i tutması, siyasi olarak da onları desteklemesidir.
Din önderleri particilik yapamaz, parti içinde siyaset yapmaları da uygun değildir. Ama "davaları, amaçları, çizgileri bakımından dünyada ve ülkede olup biteni takip etmek, gerektiğinde doğru bildiğini söylemek" siyaset ise bundan onlar da uzak duramazlar.
AK Parti kurucuları ve mensupları milyonlarca insandan ibarettir; bunların tamamının –her konuda- aynı görüşte oldukları düşünülemez. İlk sırada akla gelen birkaç isim kast ediliyorsa bunların şeriat devleti kurma peşinde olduklarını düşünmek abesle iştiğaldir, saçmadır. Hedeflerinin gerçek ve kamil bir demokrasi, din özgürlüğünü garanti altına alan bir laiklik uygulaması ve güçlü bir devlet olduğuna inanıyorum.
Açıkça yazmaya gelince, siteme ve dört ciltlik "Laik Düzende Dini Yaşamak" isimli -yazılarımı toplayan- kitaba bakılırsa benim çizgim ve duruşum hakkında doğru bilgi elde edilir.
Bazı dostların da "Hoca''nın, şu gazeteleri okumayın demesi şık olmadı" dediklerini duydum. Bu sebeple ne dediğimi -özet kısmını- bir daha tekrarlayayım:
Sözün özü:
Kadın vücudu üzerinden para kazanan, kalitesiz ve faydasız diziler yayınlayan, din deyince tüyleri ürperen, her gün dini hareketler, uygulamalar, örgütler ve hizmetler aleyhinde yayın yapan, işi gücü Kur''an Kursları, İmam Hatip Okulları, başörtüsü, tarikatlar, din hizmeti için kurulmuş dernekler ve vakıflarla uğraşmak olan, dedektif gibi bunları takip eden, yalan yanlış haberler yapan… gazeteleri ve kanalları evlerinize sokmayın, satın alarak ve reklam vererek desteklemeyin; aksi halde manevi sorumluluğunuzun ağır olacağını unutmayın.
Evet, bunu söyledim ve sözümün arkasındayım. Eğer demokrasi ve basın hürriyeti birilerine bunları yapma imkanı veriyorsa, başkalarına da tenkit etme, tavır koyma, gerektiğinde boykot etme hak ve imkanı veriyor demektir.
Son bir not:
Dinsiz veya amelsiz olmak başkadır, dine ve dindara (dindarlaşmaya da) karşı olmak, buna karşı mücadele etmek başkadır. Birinciler ile diyalog kurulur, ortak alanlarda işbirliği yapılır, farklılık içinde bir çeşit birlik oluşturulur, ama ikinciler ile ancak mücadele edilir ve onlara karşı haklar korunur.
Küresel kriz ilahi bir uyarı mı?
00:009/10/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Roma Katolik Kilisesi lideri Papa 16. Benediktus, ABD başta olmak üzere Avrupa piyasalarını da etkilemeye başlayan küresel mali krizi "bir ilahi uyarı" olarak nitelendirmiş. Vatikan''da "Piskoposlar Sinodu" adı altında yapılan toplantının açılışında konuşan Papa, bankalar ve kredi kuruluşlarının batmakta olmasından ibret alınması gerektiğini belirterek, "Bankaların çöküşünde, paraların yok oluşunda, tüm bunların bir hiç olduğunu görüyoruz" demiş. Papa''nın konuşmasında şunlar da var:
"Tüm bunlar gerçekmiş gibi görünse de, aslında bunların gerçekliği sadece ikincil düzeydedir. Bunlar üzerine bina yapmak, kum üzerine ev kurmaktan başka bir şey değildir".
"Gerçeğin yegane temeli, bizim gerçeklik anlayışımızı değiştirebilecek yegane şey Tanrı''nın sözüdür: Gerçekçi olan, Tanrı sözünün gerçekliğini tanıyan kişidir".
Bizde bir vâiz, büyük depremle ilgili bir değerlendirme yapmış, bunun bir uyarı olduğunu ifade etmişti, bizim laikçiler ve bilimciler kıyameti kopardılar ve adamı doğduğuna pişman ettiler. Ama Batı''da Papa bu konuşmayı yapıyor, kimseden ciddi bir tepki gelmiyor. Herhalde inanmayanlar da "Bu onun inancı, görüşü, konuşma hakkı vardır, bizi ilgilendirmez" deyip geçiyorlardır.
Bizim inancımıza göre Musevîliğin ve Îsevîliğin aslı da, İslam''ın geldiği kaynaktan gelmiştir. Eldeki Kutsal Kitap''larında, aslından kalma bazı cümleler de vardır. Bir gerçeği, bir güzel ve doğru sözü kim söylerse söylesin sonuç değişmez; doğru doğrudur, güzel güzeldir.
Bu münasebetle ben de, Kur''an-ı Kerim''den (Kasas Suresi''nden) birkaç âyetin mealini vereceğim:
76. Karun Mûsâ''nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir ekip zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: "Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. 77. Allah''ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez." 78. Karun, "Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim" diye karşılık verdi. Bilmiyor muydu ki Allah ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti. Ama suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahları sorulmaz! 79. Karun gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkarıldı. Dünya hayatını arzulayanlar, "Keşke Karun''a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Doğrusu o çok şanslı!" derlerdi. 80. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle derlerdi: "Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah''ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir." 81. Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah''a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi. 82. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler bu defa, "Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!" diyorlardı.
Batı"da Laiklik Uygulaması
00:0010/10/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Batı''da, ABD ile İngiltere''de laiklik anlayış ve uygulamasının, Fransa''ya göre daha farklı, daha yumuşak ve din özgürlüğüne yönelik olduğu biliniyor. Bütünüyle Batı''da laiklik anlayışındaki yeni değişme ve gelişmeleri bir başka yazıda ele alacağım. Burada iki örnek vermek istiyorum; maksadım, eğer Anayasa''da değişiklik yapılacaksa bu anlayışın göz önüne alınması ve laiklikte de batılılaşmanın ihmal edilmemesidir. Batı''nın, bizim için kabul edilemez olan her şeyini alıp da sıra "din özgürlüğünü garanti eden laiklik" anlayışına gelince yan çizmenin ne manası var?
Birinci örnek:
New York Times gazetesi Fransa''daki eğitim sistemini, özellikle de Müslüman okulu bulunmadığı için Katolik okullarına gitmeyi tercih eden Müslümanları konu aldı.
Fransa''da yaşayan yaklaşık 5 milyon Müslüman için 2004 yılında okullarda dini sembollerin yasaklanmasından sonra Katolik okulları yeni bir anlam ifade etmeye başladı. Amerikan New York Times gazetesi sadece bir tek Müslüman okulunun bulunduğu Fransa''da Müslümanların çocuklarını devlet okulları yerine Katolik okullara yolladığını yazdı.
Gazeteye konuşan Müslüman gençler, "Devlet okullarında başımızı örtmemize, Ramazan''da ibadet etmemize izin yok. Ancak Katolik okullarında bize izin veriliyor" diye konuştu. Fransa''da yaşayan yaklaşık 300 bin Türk de bulunuyor. Ülkenin en iyi 20 okulundan 15''inin Katolik okulu olması nedeniyle de Müslümanlar bu okulları tercih ediyor. Gazeteye konuşan 14 yaşındaki Nadya Ulane, "Burada inancımıza saygı var. O yüzden bu okullara gitmeyi tercih ediyoruz" dedi.
Hemen hatırlatalım: Fransa''da üniversiteye girme fırsatında eşitlik vardır, Katolik okullarından mezun olan öğrencilerin puanları kesilmez.
İkinci örnek:
(Taraf - 26.09.2008). Londra Olimpiyatları''nın yapılacağı İngiltere''nin başkenti Londra''da hazırlıklar sürüyor. Özellikle Olimpiyat Köyü''nün inşaatı ile yakından ilgilenen yetkililer burada her şeyin kusursuz olması için çaba harcıyor öyle ki ufak gibi görünen hususlara bile eğiliyorlar. Olimpiyat Düzenleme Kurulu, (ODA) tuvaletlerdeki klozetlerin kıbleye dönük olmayacak şekilde yerleştirilmesini kararlaştırdı. Böylece Müslüman sporcular ve yetkililer, gönül rahatlığıyla tuvaleti ziyaret edebilecek. Kurul, 2012 Londra Oyunları''nın en geniş içeriği barındırması için ince detayları düşünmekten geri kalmıyor. Yine bu yaklaşımdan hareketle, İslam dinine inanan ziyaretçiler için ibadet noktaları belirlenirken bunların hemen yakınında abdest alma ve yıkanma bölümleri olacak. Böylece inaçlı konuklar zamandan tasarruf edecek.
Bu arada Müslümanlar''ın rahatı için yapılan bu çalışma ilk değil. İngiliz vatandaşlarının ödediği vergiler ile toplanan fon sayesinde geçen yıl Londra''daki Brixton Hapishanesi''nde benzer bir uygulamaya gidilmişti. Mahkumların baskıları sonucu hükümetin onayı da alınarak bir tadilata girişilmiş ve tuvaletlerin yönü 90 derece değiştirilmişti. Olimpiyat Parkı''nın engelli vatandaşlar için de ulaşılabilir olması için gerekli düzenlemeleri yapan Kurul, 2012 Londra''nın bütün kültürlere saygı duyan ve onları ağırlayan bir misyonu olduğuna inanıyor.
İslam korkusu
00:0012/10/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucum soruyor: "Ülkemizde ve dünyada bir İslam korkusu var. Siz bir yazınızda bu korkunun İslam''dan değil bazı Müslümanlardan kaynaklandığını söylediniz. Özellikle siyasi iktidardan dolayı bazı çevrelerde bir endişe var. Hatta bunu yer yer köşelerine de taşıyorlar. Sizce bu korkunun kaynağı ne? İnsanlardan İslam''dan mı yoksa bazı İslami anlayışlardan mı korkuyorlar?"
İslam''dan korkanlar var, korkutanlar var.
Korkutanların siyasi ve ideolojik amaçları var.
Siyasi amacı olanlar, mesela gizli İslamcı diye nitelediği bir iktidarı devirmek için kendi tasvir ettiği İslam''dan korkutuyor.
İdeolojik veya dini amacı olanlar, kendi ideolojilerini veya dinlerini yaymak ve bunlara engel olarak gördüğü İslam''ı karalamak, insanları ondan korkutmak suretiyle hedeflerine ulaşmak istiyorlar.
Bu korkutanlar bölüğüne bir de bazı aşırı Müslümanları katabiliriz.
İslam''dan korkanlar da var.
Bu korkunun bilgi eksikliği ve uzak ihtimali yakın sayma yanılgısından kaynaklandığını düşünüyorum.
Bilgi eksikliği din olarak İslam ile ilgilidir. İslam''ın temel kaynaklarına bakarak onu doğru öğrenmemiş, İslam''ı yabancılardan veya ona karşı olanlardan öğrenenler, "din olarak İslam''ın" korkulması gereken (İslam''ın korkulacak, ona inanmayanlar için tehlikeli) bir din olduğunu sanıyorlar.
Temel kaynaklara ve doğru (aslına uygun) uygulamalara bakıldığında İslam''ın, ona inanmayan, başka inanç ve hayat tarzı benimseyen kimseler için –bunlar ister İslam ülkesinde yaşasınlar, ister başka bir ülkenin vatandaşları olsunlar- tehlikeli olmadığını, bu dinin, gayr-i Müslimlere, başta hayat hakkı olmak üzere bütün –insan olmaya bağlı- insan haklarını tanıdığını, bu yüzden geçmiş zamanlarda gayr-i Müslimlerin, kendi din adamları ve yöneticilerinin zulmünden İslam''ın adaletine sığındıklarını öğrenecek ve anlayacaklardır.
Uzak ihtimali yakın sanma yanılgısını gelecek yazıya bırakarak İslam korkusunun, asıl korkulması gereken tehlikeleri örtmek için kullanıldığına bir örnek olarak sevgili İbrahim Karagül''ün bugünkü yazsından bir alıntı yapacağım:
"Dünya, ABD''nin liderlik rolünü reddederek yeni bir düzen kurmaya doğru ilerliyor. Bu düşünce Avrupa''da bile destek bulmaya başladı… Çünkü dünya bugünkü bunalımdan ABD''yi sorumlu tutuyor… Bütün dünyada hakim ekonomik sisteme rehberlik eden, azgınlaştıkça azgınlaşan sistem çöküyor… Zaten bu sistem yıllardır aynı şekilde kitleleri sömürmüyor muydu. Hiç üretim yapmayıp yüz milyarlar kazananlar bu sistemin patronları değil miydi? Şimdi aynı kötülük "devlet eli"yle yapılıyor. Ama engellenemeyecek…"
İslam"dan Korkutanlar
00:0016/10/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir önceki yazımda "Bu korkutanlar bölüğüne bir de bazı aşırı Müslümanları katabiliriz" demiştim.
Buradaki "aşırı" kelimesi, dinini takva sıfatı ile yani haramdan ve haram şüphesinden kaçınarak, harama düşmemek için ihtiyatlı davranarak, farzları, vacibleri ve sünnetleri eksisiz yerine getirmeye gayret ederek yaşayan Müslümanı ifade etmek için kullanılmış değildir.
Aşırı Müslüman, dinin temel kaynaklarından çıkarılmış, asırlar boyunca çoğunluk tarafından benimsenmiş ve yaşanmış, orta yol İslam''ının -itikad ve uygulamada- dışına çıkan Müslümandır. Mesela:
Vehhâbîler diye anılan Müslümanlar, şirke düşmeyeceğiz diye bununla ilgisi bulunmayan inanç ve davranışları şirk olarak değerlendiriyorlar. Bunların önemli hocalarından biri, bizzat dinlediğim ve öğrencilerin de not alarak dinledikleri bir konuşmasında "Kadının tepeden tırnağa bütünü avrettir, örtülmesi gerekir, kadın evinden dışarı -zaruret dışında- çıkmamalıdır" demişti.
Pakistan ve Afganistan''da daha çok bulunan Talibân da, kadın, resim, musıkî gibi konularda sınırı aşırı derecede dar tutuyorlar.
Bazı Müslüman gruplar, düzeni değiştirmek için imkanların müsait olup olmadığına bakmaksızın silahlı eylemi gerekli görüyorlar.
Bazı Müslüman gruplar, kendilerinden farklı inanan ve yapan Müslümanları, ehl-i sünnet akaidine aykırı olarak -veya bu akaidin en dar temsilini esas alarak- tekfir ediyor, onlara savaş ilan ediyorlar.
Geçmişte ve günümüzde bazı Müslümanlar, gayr-i Müslimlere aşağılayıcı davranışlarda bulunmanın gerekli olduğunu söylüyor ve böyle yapıyorlar.
Bazı Müslümanlar, eğri ve yanlış gördükleri bir davranışı düzeltmek için zararı faydasından çok olan yöntemlere başvuruyorlar..
İşte bu örnekler, aslında Müslümanların çoğunluğunu teşkil etmediği, orta yol İslam''ı tarafından da "normal dışı, itibar edilmemesi gereken" şeklinde değerlendirildiği halde Müslüman olan ve olmayan birçok kimseyi korkutmakta, İslam imajını bozmak ve dünyayı İslam''a karşı tahrik etmek için çabalayan kötü niyetlilere de fırsat vermektedir.
Peki bu "aşırı Müslüman grupların" demokrasi ile yönetilen ülkelerde iktidara gelip insanlara, kendi inanç ve anlayışlarını dayatma ihtimali ne kadardır.
Bizim ülkemizde yapılan kamuoyu araştırmalarına bakıldığında böyle bir ihtimalin yok mesabesinde olduğu açık ve kesindir.
Şu halde Türkiye insanını, yanlış yorumlanan şeriatla korkutarak bir şeyler devşirmek isteyenlere fırsat vermemek gerekiyor.
.Nesli korumak
00:0019/10/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam dini beş değerin (beş maksadın) korunmasına çok önem veriyor ve hemen bütün talimat ve irşadı bu maksatları korumaya yönelik bulunuyor: Hayat, din, akıl, mal ve nesil.
Dini korumak için eğitimin yanında din düşmanlarıyla mücadele gerekiyor. Bu mücadelenin bir parçası da onlara hiçbir şekilde destek vermemektir.
Nesli korumak “bedeni, ruhu, kafası sağlam, ait olduğu kültür ve medeniyetin değerlerini tevarüs etmiş çocuklar yetiştirmekle” olur; bunun da en ideal aracı ailedir.
Evlerde uluorta televizyon izlemenin aileye ve nesle zararları konusunda bugün, bir eğitimciden önemli alıntılar yapacağım..
Mersin''in Tarsus ilçesi Rehberlik Araştırma Merkezi (RAM) Müdürü Murat Tarsuslu yazılı açıklamasında:
“Ailenin, cinsellik, neslin devamı, toplum huzuru gibi çok sayıda görevi yerine getirmenin yanında, bireyin yaşamında çok önemli yer tutan sevgi ihtiyacı, psikolojik gelişim, eğitim, kültürel değerleri kazanma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladığı en öncelikli kurum olduğunu” ifade ettikten sonra şu çarpıcı araştırma sonuçlarını veriyor:
“Çok fazla izlendiği belirtilen bir dizinin 55 bölümü üzerinde yapılan bir araştırmada ''411 cinayet, 152 yaralama, 137 saldırı, 147 dayak, 155 tokat, 175 kavga, 110 işkence, 3 tecavüz, 191 taciz, 145 silahlı çatışma'' meydana gelmiştir.
“Dizi filmler büyüme çağındaki çocukları gerçek dünyadan uzaklaştırmakta, onlar için adeta bir ''hayal dünyası'' yaratmaktadır.
“Kitle iletişim araçlarının kişinin tutum ve davranışları üzerindeki etkileri çok güçlüdür ve bu inkar edilemez. Ancak, son zamanlarda medyadaki bazı dizilerin olumsuz etkisiyle toplumda aile kurmak ve çocuk sahibi olmak gibi değerler önemi yitiriyor. Evlenmemek, nikahsız aşk birlikteliği yaşamak, kabul edilebilir, sıradan bir yaşam tarzı olarak gösteriliyor. Okul çağındaki genç kızlar için hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp toz pembe bir dünyada yaşamasına imkan sağlayan, arkadaşlık ilişkilerinin daha da cinsel boyutlara indirilmesini meşrulaştıran ve gençleri bu yönde bir hayat tarzını benimsemeye iten diziler var. Ergenlik çağının içerisinde bulunan gençler için şiddetin egemen olduğu, çalışarak hayatı kazanmak yerine kısa yoldan köşeyi dönmenin konu edindiği diziler mevcut.
“Ailedeki problemler toplum kaynaklıdır ve bu problemler toplumun bütününü ilgilendiren ve çöküşüne sebep olabilecek hayati meselelerdir. Diziler, ölene kadar sürdürülmesi için söz verilen evliliklerin, ihanetlerle, entrikalarla yıkıldığını gösteren örneklerle dolu. Bireye ve topluma sağladığı önemli yararlarla toplumun ve bireyin vazgeçilmez öğesi olan aile, evlerimizin başköşesine oturan televizyondaki bu yayınlarla özellikle milli ve manevi değerlerden yoksun bazı dizi filmlerle dejenere oluyor.''
.Kendiniz araştırın
00:0023/10/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dedikodu, gıybet, iftira, boş konuşma, uygun konuşmayı bilmeme… dindarların da içine düştüğü önemli hata, kusur ve günahlar arasındadır. Kontrolsüz merak sayısız kötü sonuçlara, hatta felaketlere yol açmıştır. İhtiyat ve tedbir yerine birilerine güvenmek de pişmanlık getiren davranışların sebebi olmaktadır. Bu yüzdendir ki, güzel dinimiz, yukarıda saydığım kötü davranışları yasaklamış, müminleri, vahye dayalı kaynaklarda defalarca uyarmıştır. Hucurât Sûresi''nin (49) 6. âyetinde de "Söz taşıyan, haber yayan kimselerin verdikleri bilgi ve habere körü körüne inanmayıp bizzat araştırmamız, gerçeği öğrendikten sonra hüküm ve fiil safhasına geçmemiz" emredilmiştir.
Orta ve yüksek öğrenimden bir sınıf arkadaşım anlattı. Bir ahbap toplantısında benim bir yazımdan, benden beklenmeyen bir ifadeden söz edilmiş. Arkadaşım "Sen okudun mu" diye sormuş, "Okudum" veya "duydum" cevabını alınca "Getirin bir de ben okuyayım" demiş. Bizzat okuyunca böyle bir sözün bulunmadığını, tam bir yanlış anlamanın gerçekleştiğini tespit etmiş.
Eskiden yıllarca hakkımda "mezhepsiz, reformcu, Efganici…" gibi aslı faslı olmayan dedikodular yapılmıştı, o tarihlerde, yine bizzat araştırmayan, okumayan, duyduğuna inanan, dedikoducuya güvenen birçok insan suizanna kapılmış, hakkımda kötü duygu ve kanaatlere sahip olmuş, sonra da gerçeği anlayınca gelip benden helallik dilemişlerdi.
Son bir iki yıldır da adımı "diyalogçu"ya çıkardılar.
Ne imiş?
Ben dinler arası diyalog yanlısı olan bazı kişi ve gruplara destek veriyormuşum, halbuki ölen papanın başlattığı dinler arası diyalogun amacı Hristiyanlığı yaymakmış, bu diyalogculuk yüzünden Hristiyan ve Yahudilerin de cennete girebileceklerini söylemişim…
Tavsiyem şudur: Dedikodulara değil, benim söylediklerime ve yazdıklarıma bakın, kendiniz bakın, kendiniz okuyun, tereddüde düşerseniz bana sorun ve ancak açık, kesin sözler üzerine hüküm ve kanaat sahibi olun.
Efgani, Abduh ve Reşid Riza hakkında sağlam bilgi edinmek için "Gerçek İslam''da Birlik" isimli kitabıma bakın.
Dinler arası –ki, bunun manası farklı din mensupları arasında demektir- diyalog konusunda ne düşündüğümü anlamak için "Dinlerarası Diyalog Nedir?" isimli kitabımı okuyun.
Hem diyalog hem de Ehl-i kitabın kurtuluşu (necât) konusunda benim düşüncemi anlamak ve bilmek için "Polemik değil Diyalog" isimli ortak kitaba bakın.
Birisi size bu kitaplardan bir parçayı gösterirse bununla yetinmeyin, o parçanın içinde yer aldığı bütünü okuyun.
Gelecek yazıda ben de bu kitaplardan, iddialara, ithamlara ters düşen bazı ifadeler nakledeceğim.
Diyalog ve misyonerlik
00:0024/10/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İkinci Vatikan Konsili''nde alınan kararlarda her ne kadar Hristiyanların diğer dinlere bakışında bir yumuşama görülüyorsa da "Katolik kilisesi, dinlerarası diyalogu hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullanacağını" açıkça ifade etmiştir. Bu sebeple ben de 2005 yılında yayımlanan "Dinlearası Diyalog Nedir?" isimli kitabımda şunları yazmıştım:
Dinlerarası diyalogun birden fazla amacı vardır, bunlardan bazıları şunlar olabilir.
1. Birbirini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak.
2. Biri, diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak.
3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak… (s. 23).
Hristiyanlaştırma (misyonerlik) amacının altını daima çizdim, gerekli uyarıları hep yaptım ve böyle bir tehlikeye rağmen içinde yaşadığımız dünya şartlarında diyalogun kaçınılmaz olduğunu, bizim de Müslümanlaştırma misyonumuzun bulunduğunu, diğer faydaları yanında diyalogu bunun için de kullanabileceğimizi ifade ettim. İşte kitabımdan bazı pasajlar:
"Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerliktir… ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, Hristiyanları Müslümanlaştırmak amacı da dahil birçok maksatla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak azı işler tutmuşlardır. Bugün yurtdışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyalog yapıyorlar.
"Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam''ın ve müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.
"Müslümanlar, ''dinlerarası diyalog için papalık konseyinin bir parçası olmak üzere'' diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir ''misyoneri, davetçisi, tarafı'' olarak diyaloga girerler.
Şöyle diyenler çıkabilir:
Bu sizin yazdıklarınıza bir diyeceğimiz yok, ama belli bir gurup diyalogu kötü maksatla yapıyor…?
Böyle ise yukarıdaki satırları ihtiva eden kitabımı nasıl basıyor ve yayıyorlar?
Birbirimize düşmeyelim, nefsi ve gurup menfaatini işe karıştırmayalım, fitne ve ifsad yerine ıslahı tercih edelim, bu dünya fani, kimseye kalmadı, bizlere de kalmayacak, ötedeki hesabı unutmayalım.
Gelecek yazıda da ebedi kurtuluş "necat" konusunu yazacağım. Çünkü bu konuda daha önce yazdığım bir yazının işlerine gelen kısmını alarak bazı cami çıkışlarında dağıtıldığını haber verdiler.
Ebedi Âlemde Kurtuluş (Necat)
00:0026/10/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.
İslam''a göre başka dinlere mensup olan insanlar İslam dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkan verilir, İslam ülkesi içinde teb''a (zimmîler, ehlü''z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslam ülkesi teb''ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler… Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.
Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?
Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber''den önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.
İsra Suresi(17)''nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, "Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini" bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah''ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş''arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır. İmam Ğazzalî''ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.
M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah''ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber''i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.
"Polemik Değil Diyalog" isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.
İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:
1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).
2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.
3. Peygamberimiz''in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam''a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb''a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre "Allah''a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz''i inkar etmemek, O''nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek."
Bana izafe edilen "Peygamber insanları İslam''a davet etmedi" sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).
Cahiller ile kötü niyetliler bizim gibiler için imtihan vesilesidir ve bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.
Ne diyelim, "Herkes kendi manevi yapısına göre davranır".
Memnun değilim
00:0030/10/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sovyet ve Çin komünizm denemeleri başarılı olmadı, kaliteli üretim ve refahın adil bir şekilde tabana yayılması sağlanamadı, daima imtiyazlılar oldu, halk aç ve çıplak kalmadı ama mesela S.S.C.B.de birden fazla şahıs ve aile, her birine 12 metre kare hesabıyla aynı daireye yerleştirildiler, rüşvet kol gezdi, insanlara ekmek ve su kadar lazım olan hürriyetler ve haklar ortadan kalktı, yanan canın, akan kanın hesabını bilen yok…
Sovyetler dağıldı, sözüm ona hürriyetler gelmeye başladı, ama eski rejimin beceriksiz artıkları yine yönetime el koydular, ne komünist ne de demokrat olan yönetimlerde insanlar eskiyi arar oldular.
Şimdi gelelim bizim ülkenin cumhuriyetine.
Saltanat kaldırıldı, cumhuriyet ilan edildi. Demokrasi şöyle dursun, cumhuriyetin bile vazgeçilmez şartı, halkın yöneticiyi seçmesi ve gerekli gördüğünde de vazifesine son verebilmesidir. Halka bu imkan verilmeden 1950 yılına kadar "Ebedî Şef ve Milli Şef", bazı Osmanlı padişahlarından daha kudretli olarak ülkeyi yönettiler. Dünyada olup bitenlerin icbarı ile çok partili demokrasiye geçilince buna ancak birkaç sene tahammül ettiler. Halk, yönetimde söz sahibi olmaya, ülkede sermaye yapısı değişmeye, Anadolu insanı bilgi ve sermaye edinerek merkeze yönelme istidadı göstermeye başlayınca –daha önce de insanları asmak, sürmek ve işkence etmek için kullanılan- irtica başta olmak üzere ve işin gülünç yanı hiç bilmedikleri ve istemedikleri demokrasinin tehlikeye girdiği efsanesine de baş vurarak yönetime el koydular, demokrasi demokrasi diyerek onu yıktılar, demokrasilerde en büyük suç olan darbeyi gerçekleştirdiler. Sözüm ona cumhuriyet aydınları utanmadan bu darbeye alkış tuttular. Artık bir kere gedik açılmıştı, bunu yenileri takip etti; bahane hep aynı: "Laiklik ve cumhuriyet tehlikede!"
Bilindiği gibi cumhuriyet tek başına bir şey ifade etmiyor, onun demokrasi ile taçlandırılması gerekiyor. Demokraside yönetime halk da katılacağı, milli irade nispeten daha iyi işleyeceği, bazı imtiyazlar elden gideceği için birinci cumhuriyetçiler demokrasinin karşısına bir kuma çıkardılar: Laiklik.
Aslında din özgürlüğünün teminatı olan laiklik (böyle bir laiklik anlayış ve uygulaması) demokrasinin kuması değil, kardeşi olduğu halde, onlar demokrasiyi istemedikleri için kuma olan bir laiklik uygulamasında ısrar ettiler ve bu defa da laiklik tehlikede diye modern ve postmodern darbeler yaptılar.
Bu kısır döngüden bıktık usandık, ben şahsen saltanattan nefret ederim, benim bildiği ve anladığım dinim de saltanatı benimsemez, ama ben bu "hak ve özgürlüklerin, uydurulmuş bir tehlike adına devamlı kısıtlandığı, bir türlü demokrasi ile tamamlanamayan" cumhuriyetten de memnun değilim.
Krizin sebepleri
00:0031/10/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün dünyayı sarsan ekonomik krizin sebepleri, sonuçları ve çaresi bugünlerde gündemin baş köşesini işgal ediyor. Yazılanları ve konuşulanları takip ettiğimizde şunu görüyoruz: Krizin felsefi, manevi ve ahlaki sebepleri üzerinde durulmuyor, sistem temelden sorgulanmıyor, finans sektörü ile reel sektörün problemlerinin nasıl çözüleceği konuşuluyor, adil olmayan geçici çözümler ile yetiniliyor, faturalar halkın, vergi mükelleflerinin omuzlarına yükleniyor…
Ben birkaç yazıda meseleye başka açılardan bakmaya çalışacağım.
Bugünkü yazıda, Batılı bazı düşünürlerin Batı dünya görüşünün hangi krizlere gebe olduğu konusundaki bazı ifadelerini nakledeceğim.
“Uzun zamandır sömürülmüş müslümanların, eski işgalci tarafından zorla kabûl ettirilen yaşama biçimlerinden ve yasalardan kurtulma arzusu elbette haklıdır. Çünkü bu yasamalardan ortaya çıkan dünya ve insan anlayışı, yalnızca Kur''ân''da ifadesini bulan anlayışa kökten karşı olmakla kalmaz, aynı zamanda Batının kendisini de ahlâkî iflâsa sürükler. Öncelikle bu Batılı yasamalar, Allah''a ve böylece bütün mutlak değere başvuruyu, ilke olarak tümüyle dışlarlar; öyle ki, insan hakları bildirgeleri, insanın ödevlerinin bir tekrarı ile bir arada bulunmazlar. Sonra bireylerden hareket ederler ve onlar arasında bir toplum sözleşmesi; zenginlik ve güç eşitsizliğinin egemen olduğu bütün topluma bir aldatmaca sözleşme yerleştirilir. Şu bir gerçektir ki, ateizm ve bireyselcilik, İslâm''ın aşkınlık ve birliktelik temel değerlerinin de karşıtıdırlar. Bu yasalar.... bozulmamış, tam insana yabancı yasalar... Çünkü Allah''ı ve O''nun mutlak değerlerini hesaba katmayan bir toplum ve kendini bütün insanlardan sorumlu olarak değerlendirmeyen bir birey insan-altı bir türe aittirler.” (Garaudy, 20. Yüzyıl Biyografisi, s. 254.)
“Lâik hümanizmin ilk günahı insanı Tanrı''dan ayırması, dîne ve Tanrı buyruklarına karşı aklın, isteklerin ve içgüdülerin özgürlüğünü övmesiydi. ...Lâik hümanizm ikili bir görünüme sahiptir: toplumsal plânda, devlet gücünü arttırmaktan başka bir amacı olmayan adlî ve bürokratik zorluklarla boğduğu bireyin girişim özgürlüğünü kısıtlıyor. Etik planda ise düzensizlik ve ahlâksızlıkla gittikçe değerini yitiren bir özgürlüğün avukatlığını yapıyor.” (Gilles Kepel, Tanrının İntikâmı, Çev. S. Kırmız, s. 164. Krş; Garaudy, age., s. 139.)
“Sanat için sanat; yani insanî ya da ilâhî mesajı olmayan ve tüm modalara olduğu gibi tüm ticarîleştirmelere katılan bir sanat.” (Garaudy, age., s. 270.)
“1980''lerin çoğulcu ve ahlâken karmakarışık dünyası belki de eski, standart modernist fikirlerle çözülemiyecek büyük problemlere sahiptir. Lâik ve rasyonel çözümlerin Avrupa ve ABD''de bile iş görüp görmediği hiçbir sûrette kesin değildir. Şimdi ve gelecek, İslâm için hem fırsatlar, hem de meydan okumalar sunmaktadır.” (5. J.O. Voll, İslâm, Çev. Aydın, Şişman, Demirhan, s. 16.)
“Batı tipi kültür (Hıristiyanların tek tek gayretlerine rağmen, bilimleri yönlendiremez ve sosyal adâleti kuramaz olmuş Hıristiyan kiliselerinin köhneleşmesi yüzünden) bütün itibarıyla bilimlerde pozitivist, edebiyat ve sanatlarda da nihilisttir. Her iki haliyle de bu kültür, insanın hayatının ve tarihinin anlamını bulmasına yardım edemez. O yüzden de Batı kültürü, kaçışları ve şiddetleriyle bireyciliğe ve milletler arasında ''terör dengeleri” kurulmasına sebep olmaktadır.... Batı tipi iletişim (mass-media) Batıda ve Batıyı taklit eden ülkelerde ticarî kazanç kaygılarının baskısı ve egemenliği altındadır. Batı tipi iletişim demek şiddet, aşksız cinsellik yahut da katı ırkçılık ve partizanlık temalarının istismarı demektir.” (Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, Çev. C. Aydın, s. 151.)
Kriz sebebi olarak Dünya Düzeni
00:002/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ekonomik krizden daha önemli olan sosyal ve siyasi krizlerin sebeplerinin başında, Batılıların dünyaya dayattığı “düzen” vardır. Bu düzenin akıllı çocukları bakın onu nasıl değerlendiriyorlar:
“Karşılıklı ekonomik bağımlılıklardan ötürü tüm uluslar, kimi zaman hammaddeler ihraç ederek veya gazoz meşrûbatında uzmanlaşmış bir çokuluslu şirketi kabûl ederek, kimi zaman aya adam yollayarak, uzaya telekomünikasyon uyduları yerleştirerek, kıtalararası nükleer başlıklı füzeler yaparak ve büyük teknik gelişmeleri gerçekleştirerek —ki bunlar insanlığın en acil ihtiyaçlarını giderecek nitelikte değildir— ama onun çok küçük bir bölümünün, yani Batı toplumunun hayat şartlarını büyük ölçüde değişikliğe uğratan bir durumun ortaya çıkmasına katkıda bulundular. Varlığı teknikçi sisteme bağlı olan ve bizi hayatımızın her alanında şartlandıran sosyo-ekonomik örgütleniş biçimi fecî bir adâletsizliği simgelemektedir. Kendimizi öylesine bir gidişe kaptırmışız ki, tekniğin dönüşüme uğrattığı bu dünyanın başka türlü olabileceğini ve olması gerektiğini hayal bile edemiyoruz. (Bunu hayal edenlerin de dile getirmeleri, mesela uzay mekiğinin insanlık için hiçbir anlamı olmadığını söylemeleri de bir cesaret meselesidir.) ...
“İkinci Dünya Harbinden sonra Amerikalılar tüm kapitalist dünyadaki hakimiyetlerini resmîleştirmek üzere bir kurumsallaşmaya gitmemekte isabet ettiler. Bir yandan sahip oldukları nükleer şemsiye bir vakıa idi ve herkes bundan kendine göre bir sonuç çıkarma durumunda idi. Diğer yandan ekonomik güçleri ve teknolojik ilerilikleri siyasal ve kültürel üstünlük sağlamaları için yeterli idi. Önce sömürgeci ülkelerin parçalanmasını teşvik ederek (halkların özgürlüğü adına) Üçüncü Dünyanın bütününü sermayelerine açtılar. Daha sonra GATT çerçevesinde Raund''lara girişerek kendi çıkarlarına işleyecek bir serbest ticaret düzeni ve rekâbet alanını genişlettiler. Bununla sermayenin dünya ölçeğinde hareket edebilme ve uluslararasılaşma yolu açılmış oldu. Böylece yeni tip bir imparatorluğun, ekonomik imparatorluğun kurucusu oldular. Sermaye imparatorluğunun geçen yüzyılların askerî-politik imparatorluklarıyla bazı ortak yanları da vardır: Bu, merkezi iktidar tarafından empoze edilmiş bir “pax romana” değildir; fakat öyle bir ekonomik, malî, teknik ve örgütsel bütünleşmedir ki, sanayileşmiş ülkeler arasında eski dönemin çatışmalarını imkânsız hale getirmiştir. Biçimsel olmayan iktidar hiyerarşisinin dağılımı kapitalist düzeni ayakta tutup iktidarın üstünlüğünü sağlamaktadır. Tüm toplumlara uygulanabilir yasalar artık yoktur, ama aynı hukûkî ortamda benzer ilke ve değerlere göre yaşamayan, yasallığın sahte perdesiyle örtülmüş ve her alanda orman yasalarının geçerli olduğu insan toplulukları vardır. Resmî bir din yoktur, ama ilerlemeye iman etmede de kusur yoktur. Sirklerde artık gladyatörler yoktur, ama seçim kampanyası sirkleri de en az onlar kadar eğlenceli olabilmektedir. Artık Romalıların ekmeğini pişirip onları dinlendiren köleler olmayacak, ama zengin ulusların ihtiyacını karşılamak için (uzay mekiği ihtiyacı dahil) köleleştirilmiş halklar vardır. Roma imparatorluğu kadar haksızlık ve ıztırap üzerine kurulmuş ve geçmişteki birçok hakimiyet ilişkisini ortadan kaldırmış bu imparatorluğun yıkımdan kurtulabileceğine inanmak için aşırı karamsar olmak gerekir... Sanayileşmiş dünyanın çıkmaza saplanması mukadderdir, ancak bu tek başına trajik bir hedef değildir. Ekonomik teknik evrim bir felâketle sonuçlanacağına göre kendi kendine yıkılması daha iyidir. Batı uygarlığının ve onun ürünü olan sistemin sonunun gelmesi, kör bir sona doğru sürüklediği insanlığın sonunun gelmesinden daha iyidir...” (François Partant, Kalkınmanın Sonu, Çev: F. Başkaya, s. 111-121.)
“Üçüncü dünyaya empoze edilen iktidar sisteminin ve üretim tarzının geleneksel toplumsal dokuyu nasıl tahrip ettiği üzerinde durmak yersizdir. Sonuç ortadadır. Ne var ki, bu durumdan sanayileşmiş kapitalist ülkeler de daha iyi nasiplenmiş değillerdir. Onlar da birkaç eksen üzerinde ilerleyen bir sosyal çözülme ile karşı karşıyadırlar. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, suçluluğun hızla yükselişi, ulusallığın ulusları parçalamaya götürecek kadar zayıflaması, toplumun bir bölümünün el yordamıyla yeniden örgütlenmeye yönelmesiyle birlikte giden ideolojik karşı koyuş...” (Partant, age., s. 122.)
İslam"a uygun finansman
00:006/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki iki yazıda, mevcut ekonomik kriz ile -bu dünya düzeni değişmediği takdirde- beklenen sosyal ve siyasi krizlerin manevi ve ahlaki sebeplerinden söz ettik.
Bundan sonraki birkaç yazıda, bazı çağdaş İslam düşünürleri ile iktisatçılarının alternatif islâmî çözüm hakkındaki görüşlerini özetlemeye çalışacağım.
Faizsiz finans sisteminin kurucusu sayılan Prof. Neccâr, İslam''ın iktisada yansıyan etkisi hakkında şunları söylüyor:
Şüphesiz İslâm dünyasının her köşesinde din, davranışları belirleyen kesin ve güçlü bir âmil olarak kabûl olunmaktadır. Bu, bütün faâliyet ve projelerimizde unutmamamız gereken bir husûstur.
Bilhâssa Avrupa''da çok kimse, umûmiyetle dînin modern iktisadî kalkınma önünde engel teşkil ettiğine inanmaktadır. Bu inanç bütün dinler için bahis mevzûu iken, Ernest Renan ve R. Charles gibi bazıları, özellikle İslâm''ın gelişmeyi ve dinamizmi önlediğini ileri sürmektedirler.
Öte yandan üçüncü bir grup; Avrupa''nın ilerleme ve gelişmesinde dînin önemli bir rolü olduğunu iddiâ etmişlerdir. Max Weber ve Muller Hermeque de bunlardandır. Dördüncü bir grup; İslâm ile yeni iktisadî kalkınma arasında hiç bir çatışma olmadığını teyit ediyor ve “üçüncü yol”a çağırıyorlar, Jacques Austruy, Ebu''l-A''lâ el-Mevdûdî, Bâkır es-Sadr ve daha yüzlerce İslâm düşünürü de bu grup içinde yer almışlardır.
Biz burada şu veya bu görüşün uygunluğunu münâkaşa etmiyoruz. Bizi ilgilendiren husûs dînin –müsbet olsun, menfî olsun- tesirli ve önemli bir âmil, işleyen bir silâh olduğudur. Bunda da şaşılacak bir taraf yoktur. Çünkü tarih boyunca din, duygular üzerine tesir için itici güç, hisleri besleyen gıdâ, insanın –hayatı ve bütün değerlileriyle– gölgesinde mesut olduğu bayrak olmuştur.
Kır ve köy bölgelerindeki içtimaî hayatı tahlil edersek çiftçinin âciz ve tembel olmadığını açıkça görürüz. Aksine o çalışmakta, fakat en güç şartlar içinde verimsiz sonuçlar almaktadır. Onu çepeçevre kuşatan bir gerilik varsa bunun mesuliyeti bizzat çiftçiye ait değildir. Sorumluluk toplumun içindeki müesseselerin ve buna bağlı olarak, itici güç, düzenleme, organizasyon gibi etkili araçların eksikliğine aittir.
Resmî kurumların çoğu hâlihazır şekilleriyle, muhâfazakâr çoğunluğun güvenini kazanamadıkları için bu kesimin, devletin müessese ve organlarının vazifelerini gerçekleştirmeleri yolunda gönüllü katılımları yok gibidir. Bu müesseselere büyük ümit bağlanamaz. Olsa olsa dînî vasıf taşıyan müesseseler bu mevzûda iş görebilir ki, bunların da başında câmî vardır; orası insanların, irşât ve yönlendirmeyi kabûle en müsait oldukları yerdir.
Eğer bugün câmî, İslâm''ın altın çağındaki vazifesini yapamıyorsa, hattâ bazıları daha fenâsını yapıyorsa – bazı mıntıkalarda câmî imamlarının yeni iktisâdî gelişmeye veya modern tabiriyle kalkınmaya engel diyebileceğimiz sözler söylediklerine bizzat şâhit oldum- bunlar mâzurdur; çünkü bu işlerle alâkalı mevzûlar onlar için araştırma ve ilgi alanı olmamıştır. Onlar bu mevzûları incelememiş, anlamak için kafa yormamış bulunuyorlar. Ancak biz tam olarak şu noktada birleşiyoruz ki; aslı ve özü itibariyle İslâm, yeni iktisadî kalkınma hareketleri karşısında hiçbir şekilde engel sayılamaz.
Zannederim yegâne şüphe fâiz üz
erinde düğümleniyor; dînî adı “ribâ” olan fâiz İslâm dîninin büyük günahlarındandır ve cemiyetlerin mahvolmasına sebeptir.
Kur''ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde fâizi yasaklayan ve haram kılan açık, seçik ve kesin naslar vardır; “ Allah alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır.” (el-Bakara:2/275) “ İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz fâiz Allah nezdinde artmaz.” (er-Rûm:30/39)
Burada işâret etmek istediğimiz husûs, bu yasağın içtimâî neticeleridir. Bu yasaklama, yeni iktisadî kurumlardan gerektiği gibi faydalanmayı önlemiş, bu da sermâye teşkiline, dolayısıyla iktisadî gerilemeye tesir etmiştir.
Şimdi biz geri kalmışlık zincirini kırmak istiyorsak; dînî mirasımız ve ona uygun olan sâhada çıkış yolları aramalıyız. İnsanları fâizle işlem yapmaktan alıkoyan âmil -ki şüphesiz bu manevî cezâdır- faizciliğin kişiye temin edeceği faydalardan daha kuvvetli olunca sermâye toplama problemini dîni esaslarla bağdaşan malî kurumlarla halletmek zarûri hale geliyor..
Fâizsiz işlem yapan malî kurumlarla engeli aşmamız, itici gücü veya uygun karşılığı sunmamız mümkün olacaktır. Kurum, hem ferdin hem de cemiyet içindeki din ulemâsının kabûl edeceği bir yol ile tasarrufları toplama imkânını bulabilecektir. Buna binâen câmiin imamı veya halka ibâdetleri telkin eden vâiz, fâizsiz çalışan bu kuruluşu tebrik temekten başka bir şey yapmayacaktır. (İslam Düşüncesinde Ekonomi Banka ve Sigorta, İz Yayıncılık, 2003, s. 113)
Fâiz yerine ortaklık
00:007/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Prof. Neccar diyor ki: Birinci muallim Aristo''nun siyâsete dair kitabındaki bahis, fâiz hakkındaki en eski bahisler arasındadır. Aristo''nun oradaki görüşü şöyledir: Fâiz, meşrû ticarete girmeyen sun''î (düzmece) bir kazançtır. Muâmele üç kısma ayrılır:
a) Tabiî muâmele: Bir hayat ihtiyacını diğeri ile değiştirmek; elbise ile yiyeceği değiştirmek gibi.
b) Sun''î muâmele: Bir hayat ihtiyacının nakit ile mübâdelesi; bu meşrû ticarettir.
c) Düzmece (tabîî olana aykırı) muâmele: Nakdin, satılan bir mal yerine konmasıdır (İfadesi şöyledir: “En çok tiksinmeyi hak eden faizciliktir, çünkü bundan sağlanan kazanç, doğrudan doğruya paranın kendi varlığından ileri gelir ve paranın doğuşuna yol açmış olan maksada aykırıdır”); çünkü nakdin fonksiyonu alış-verişte aracı, çeşitli eşya fiyatlarını anlamak için ölçü olmaktır. Onun alınıp satılan bir eşya hâline getirilmesi onu hedefinden saptırmaktır.
Hz. Musâ''ya nisbet edilen kitaplarda fâiz kesin olarak haram kılınmıştır. Hurûc kitabında (Bâb:22) şöyle denmiştir: “Eğer kavmime, yanında olan bir fakîre ödünç para verirsen ona karşı fâizci gibi olma.”
Tesniye kitabında (Bâb: 23) şu ifadeye yer verilmiştir: “Kardeşine fâizle ödünç verme; ne gümüşü, ne yiyeceği, ne de fâizle verilen başka şeyi.”
Hristiyanlığın ilk devirlerinden, kiliselerin Roma papalık kilisesinden ayrılmalarına ve reform hareketine kadar fâiz yasağı yayılmaya devam etti. Bütün kiliseler fâiz yasağında birleştiler. Luter daha da ileri giderek ticaret ve fâiz hakkında bir kitap yazdı; İslâm hukukunda ma''ruf (makbul) olan selem ve benzeri birçok alış-veriş nevilerini de haram kıldı.
İslâm, fâiz mevzûunda çok açık ve kesin hükümler getirdi; öyle ki bunları bilenlerin iki farklı görüşü olamaz.
Dinler yönünden durum budur.
İktisatçılara gelince; onlar da bu mevzû üzerinde duruyor ve iktisât ile ahlâk arasında bir ilgi bulunmadığı görüşünde ısrar ediyorlar. Onlar bazen fâizin mâhiyeti, bazen fâizin âdil olup olmadığı, bazı kere de iktisadî faâliyetler üzerindeki tesirleri etrafında tartışmalarını yürütüyorlar.
Litz üç farklı teoriden söz ediyor:
1. Durgun bir ekonomide fâizi açıklama teşebbüslerini temsil eden nazariyeler grubu.
2. Hareketli ve dinamik bir ekonomide fâizi açıklama çabalarını temsil eden teoriler grubu.
3. Fâiz sınırı için nakde bağlı teoriler.
Bugüne kadar fâizin mâhiyeti üzerinde bir görüş birliği meydana gelmemiştir. İlim adamları ve düşünürler bu konuda kesin bir cevap getirmeden yorulmuş ve fâizin miktarı, nevileri, her bir çeşidin ekonomik faâliyet üzerindeki tesirini tartışmaya yönelmişlerdir.
Ticaret eşyası veya nakit yönlerinden bakıldığında fâizin mâna ve mâhiyeti üzerinde anlaşma yoktur:
Eşya yönünden o, sermâye bedeli ve karşılığıdır (rantıdır) ve bu karşılığın kesin olarak sınırlanması imkânsızdır; çünkü sermâye toprak ile işin, başka bir deyişle tabiat ile emeğin ortak mahsulüdür.
Nakit yönünden fâiz likidite karşılığıdır (semenidir); fakat bu görüş de tenkitten âzade değildir. Çünkü insanlar kabûl edilmiş bir ilmî veya nazarî esasa dayanmadan bununla muâmele yapmış, daha sonra onu meşrûlaştırma ve kanunlaştırma yolunu tutmuşlardır.
Bütün bu çelişiklik ve müphemlik karşısında ve İslâm''ın fâiz yasağı için koyduğu kesin sınır önünde, ekonomi dünyasında fâizin karşısına çıkarılması mümkün olan alternatif ortaklıktan ibarettir. (1960 lı yıllarda ilk denemeleri yapılan ve bugün özellikle İslam Dünyası''nda yaygın olarak uygulanan H.K.) Faizsiz bankalar, birçok teknik, psikolojik, ekonomik, sosyal değerlerden, görüş açılarından hareket ederek bu prensibi (ortaklığı) benimsemiş bulunmaktadır. (Prof. Neccar, s. 127).
Bir kısa not ekleyelim.
Ülkemizde Katılım Bankaları, kanuna göre ortaklık yapabilmektedir. Ancak hem para yatıranların beklentileri, hem de ortakların ticaret ahlakı bakımından kusurlu davranmaları yüzünden ortaklık daha az, alıp satma ise daha çok uygulanmaktadır.
Mevdûdî"nin İslamî sistemle ilgili bazı açıklamaları
00:009/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yeni kapitalist sistem” hakkında söylediklerimiz incelenirse serbest ekonominin insana en uygun ekonomi prensiplerini ihtivâ ettiği anlaşılacaktır; ancak bu sistemi, burjuva sınıfının, aşırılık ve bencillikleri sebebiyle karıştırdıkları unsurlardan temizlemek şarttır; esasen —birçok yerde açıkladığımız — kötü neticelerin sebebi de bu aşırı katkılardır; bunlar temizlenince insanî ekonomi, bütün kolaylık ve huzuru ile fıtri ve tabiî temelleri üzerinde yürüyecek, kapitalist sistemin kötülükleri doğuş fırsatı bulamayacak ve insanlar bunları tedâvi için tabîi olmayan bazı tedbir ve yollara başvurmak mecburiyetinde kalmayacaktır.
İşte İslâm''ın yolu budur; o, mutlak (tam serbest, dokunulamaz) ekonomiyi “denetimli hür ekonomi”ye çevirmekte, içtimaî ve medenî hayatın diğer alanlarına ait hürriyete koyduğu gibi ekonomik hürriyete de bazı sınırlar ve kayıtlar koymaktadır. Aynı şekilde, hür ekonomi içinde, zâlim kapitalizmin özellik, etki ve neticelerini doğurabilecek bütün yolları da tıkamaktadır. Şimdi İslâm''ın böyle bir ekonomik düzeni nasıl kurduğunu görelim.
1. Toprak Mülkiyeti:
Genel olarak özel mülkiyet içinde toprak mülkiyetini de tanıyan İslâm''ın özellikle toprak mülkiyeti üzerine koyduğu (yalnızca toprak mülkiyetine ait) hiçbir kayıt ve sınır yoktur. İnsan kanunî ve meşrû yollardan, küçük veya büyük bir toprak parçasına sahip olunca bu onun meşrû mülkiyetidir; bizzat ekmesi gibi bir kısıtlama mevzû-bahis değildir. Nasıl bir insanın evi, eşyası ve bineği olması ve bunları istediği zaman başkasına kiraya vermesi caiz ise, aynı şekilde toprağının olması ve istediği zaman onu başkasına kiraya vermesi caizdir. Eğer toprağı, kira bedeli almadan bir başkasına vermeyi isterse bu onun sadakası olur; yok eğer kira veya ortakçılık şekliyle muâmele (iş) yapmak isterse —tıpkı ticaretteki sermaye-emek ortaklığı gibi — bu da caizdir. Feodal sistemin kötülükleri doğrudan doğruya toprak mülkiyetinde doğmuş değildir; bu sebeple tedâvisi de, iktisadın bilgili ve akıllı geçinen ulemâsının “ziraî reformlar” ismiyle teklif ettikleri, “mülkiyete tabiî olmayan sınırlar koymak” veya “ferdlerin toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırmak” değildir. İslâmî sisteme göre bunun tedâvisi şöyle olacaktır:
1. Toprak alış-verişinden her türlü kayıt kaldırılacak, diğer eşya ve ihtiyaç maddeleri gibi toprak da serbest bir şekilde alınıp satılacaktır.
2. Ziraatle meşgul olan ve olmayan kesimler arasındaki fark bütün şekil ve yönleriyle ortadan kaldırılacaktır.
3. Toprak sahiplerinin köy hayatında istifade ettikleri imitiyaz ve tazminatlar kanunla iptal edilecektir.
4. Toprak sahipleri ile toprağı ekenler asasındaki haklar ve borçlar kanunla belirlenecek, bunun dışında toprak sahiplerinin ekiciler üzerinde hiçbir hakkı olmayacaktır.
5. Miras konusunda İslâm öncesi devirlerden kalma bütün uygulama ve âdetlere son verilecek, toprak sahiplerinin mülkleri, hayatta kalan yakınları arasında şer''î usûle göre taksim edilecek, İslâm miras hukuku arâzî sahasında da büyük bir dikkat ve titizlik ile tatbik edilecektir.
6. Arazinin, ekme veya üzerine bina yapmayı terketmek sûretiyle imar edilmemesi ve boş bırakılmasını önleyecek tedbir ve kayıtlar getirilecektir. Buna göre hükümetin, hiçbir karşılık almadan bir kişiye verdiği arâzî, üç yıl boş bırakması ve imar etmemesi halinde bu kimseden geri alınacaktır. Parası ile aldığı halde, sahibinin boş bıraktığı arâziye gelince, belli bir zaman geçtikten sonra vergi konması uygun olacaktır.
7. Arâzinin sahipleri ve ekicilerinden, “zekât” mâhiyetinde olmak üzere mahsul ve gelirin bir bölümü alınacaktır.
8. İlmî ve modern teknikle büyük çapta ziraat yapılmak istendiği takdirde, yardımlaşma birlikleri (bir nevi kooperatif) kurulması, küçük toprak sahiplerinin, toprakları üzerindeki mülkiyetleri bozulmadan, bu kuruluş sayesinde, küçük toprak parçalarını rızâlarıyla büyük arazilere çevirmeleri, sonra da aralarında yardımlaşarak işi yürütmeleri uygun olacaktır. ( Mevdûdî, Usûlü''l-İktisâd, s. 98-120)
İslam ekonomik düzeni
00:0013/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medyanın Başbakan''a yönelik ölçüsüz ve dengesiz eleştirisi, Alevîliği ve Alevîleri istismar eden bazı grupların demokratik olmayan talepleri, kürt meslesi ile PKK terörünü birbirinden ayırma zarureti üzerine de bugünlerde bir şeyler yazmak gerekiyor. Ancak daha önce başladığım "krizlerin panzehiri olan İslam ekonomi düzeni" hakkındaki yazıları bitirmeden bu konulara girmeyeceğim.
İslam ekonomik düzeni üzerinde kafa yoran düşünürlerimizden Mevdûdî''nin görüşlerini özetliyordum:
Diğer üretim vâsıtaları ve iş hayatı:
İslâm, tüketim araçları ile üretim vâsıtalarını —birinde özel mülkiyet meşrû, diğerinde gayr-i meşrû olacak şekilde— birbirinden ayırmaz. Tam aksine bir kimsenin, bir ihtiyaç maddesini üretmesi veya imal etmesini sonra da bir başkasına satmasını tereddütsüz caiz görür. Üretici işi bizzat yapıp yürütebileceği gibi başkasını da çalıştırabilir; o, üretim için kullandığı hammadde, âlet, makine ve fabrika gibi bütün vasıtaların meşrû sahibidir. Bu, endüstiri inkılâbından önce olduğu gibi bugün de —onun için— meşrû olur. Ancak hiçbir kayıt ve sınır tanımayan sanâyi ve ticaret, inkılaptan önce sıhhatli ve meşrû olmadığı gibi şimdi de değildir. Bunun, birtakım kayıtlarla sınırlanması gereği ve ihtiyacı mevcuttur:
1. Ticaret ve sanâyide, insan gücü yerine makine kullanan teknik istihdamına izin verilmeden önce bunun, toplum ferdlerinden ne kadarını işsiz bırakacağı ve geçimlerine tesir edeceği inceden inceye araştırılmalı, sonra bunların geçim vâsıtalarının teminine çalışılmalıdır.
2. Şüphe yok ki işverenle işçi arasındaki hak, görev ve şartların tayini, iki tarafın karşılıklı karar ve rızâlarıyla gerçekleşir. Ancak hükümetlerin bu mevzûda, bazı adâlet ve anlaşma prensipleri koymaları gereklidir:
Asgarî ücret ve maaş, işçinin mesâî saati, işçinin hastalığında tedâvi ve sakatlanması halinde tazminat hakkının asgarî sınırı, çalışamaz hale gelen işçinin geçimliği ve benzerlerini bunlar arasında sayabiliriz.
3. İşçilerle işverenler arasında meydana gelebilecek anlaşmazlık ve gerginlikleri gidermek, bunun için anlaşma, mahkemeye ve hakeme başvurma kâidelerini vazetme; böylece grev ve lokavtların önünü almak hükümetlerin görevi olmalıdır.
4. İhtikâr (stokçuluk), spekülasyon, kumar, şans oyunları ve hileli ticaret kesin olarak yasaklanmalı, piyasada fiyatların sun''î olarak artmasına sebep olan bütün yollar kanunla tıkanmalıdır.
5. Sınâî mamûller ve zirâî mahsullerin imha edilmesi suç sayılmalıdır.
6. Sanâyi ve ticaretin her şubesi, mümkün ölçüde rekâbet ve yarışmaya açık olmalı, ferd olsun grup olsun hiçbir kimse, başkalarının faydalanamadığı hak ve imtiyazları tekeline geçirememelidir.
7. Umûmi ahlâka ve sağlığa zararlı olan sanâyi ve ticaret kollarının kurulmasına izin verilmemeli, herhangi bir sebeple zarûret hâsıl olursa çok dar sınırlar içine alınmalıdır.
8. Her ne kadar hükümetler, nazilerin yaptığı gibi sanâyi ve ticareti, hâkimiyet ve güdümleri altına almayacaklarsa da kılavuzluk ve koordinasyon vazifesini yerine getireceklerdir; böylece ülkenin sanâyi ve ticareti yanlış istikametlere yönelmeyecek, iktisadî hayatın çeşitli şubeleri arasında arzu edilen bütünleşme ve birbirini tamamlama durumu gerçekleşmiş olacaktır.
9. Ülkede, devamlı olarak lüks içinde yaşayan grubların doğmaması için toprak sahiplerinin emlâkinde olduğu gibi sanâyici ve tüccarın malı da —sahibi vefat edince— İslâm miras hukukuna göre taksim edilecektir.
10. Ziraatçilerden alındığı gibi sanâyici, tüccar ve çeşitli meslek sahiplerinin, belli ölçüde zengin olanlarından da, İslâm''ın tayin ettiği yerlere sarfedilmek üzere "zekât" adıyla bir miktar mal alınacaktır.
Servet ve ekonomik faaliyetler
00:0014/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm, mal ve servet mevzûunda ferdlerin, ihtiyaçlarından artan gelirlerini biriktirmelerini veya başkasına ödünç vermelerini, yahut ticaret, sanâyi ve diğer iş kollarına bizzat veya kârda ve zararda ortak olmak üzere şirketleşerek yatırmalarını caiz görmektedir. Şüphe yok ki, İslâm''a göre daha iyi olanı, insanların, ihtiyaçlarından artan gelirlerini hayırlara ve âmme menfâatlerine sarfetmeleridir; ancak, yukarıdaki sayılan yollarla tasarruf etmeyi de İslâm, aşağıdaki şartlar dahilinde câiz ve helâl kılmaktadır:
1. Kişiler mal biriktirdikleri takdirde her yıl bunun %2,5 nisbetindeki miktarını zekât olarak verecek, vefat edince de servetleri İslâm miras hukukuna göre taksim edilecektir.
2. Eğer mallarını başkasına ödünç vermiş iseler —borçlu malı, ister tüketim ihtiyaçları için kullanmış, ister ticaret ve sanâyide değerlendirmiş olsun— ancak verdiklerini geri alabileceklerdir; hiçbir durumda ödünç üzerine faiz alma hakkına sahip olmayacaklardır. Aynı şekilde, eğer alacağı teminata bağlamak maksadıyla borçludan rehin almışlarsa ondan faydalanmaları ve onu kullanmaları helâl değildir. Alacaktan menfâat sağlama, her halde faizdir ve hiçbir şekilde meşrû değildir. Kezâ insanın malını, müşteri bedeli peşin öderse daha ucuz, veresi alırsa daha pahalı satması da helâl değildir.
(Bu son hüküm müellifin tercih ettiği görüş olup, vâde farkını caiz gören İslâm bilginleri çoğunluktadır. Burada "helâl değildir" yerine, "satıcının sermayesi ve piyasa şartları imkân veriyorsa, İslâm''a göre daha iyi olanı vâde farkı almamaktır" demek bizce daha uygundur.)
3. Eğer, mallarını bizzat ticaret, sanâyi ve ziraatte değerlendirip arttırma yoluna gideceklerse, bu mevzularda İslâm''ın koyduğu kaide ve hükümlere tâbi olacaklardır.
4. Eğer sanayî ve ticarette şirketleşme yolunu tercih ederlerse ortaklık hem kârda hem de zararda olacaktır. Bu kazanç veya zarar, ortaklar arasında, üzerinde anlaştıkları nisbetler dahilinde paylaşılacaktır. Ticaret ve sanâyi ister kâr etsin ister zarar etsin, mal (Para vb.) sahibine belli bir kârı veya menfaati garanti eden bir şirket şekli —şer''an caiz olmadığı için— kanunla yasaklanacaktır.
5. İslâm devlete, bütün ferdleri için iş hazırlamak, iş bulmak vazifesini vermemiştir; çünkü bu, bütün üretim vasıtaları üzerinde toplu hakimiyet veya en azından nazizmin ön gördüğü şekilde bir hâkimiyet bulunmadıkça mümkün olmaz; öyle bir hâkimiyetin zararı faydasından büüyktür. Bununla beraber İslâm, ferdleri kendi başlarına bırakarak, herkesin kendi durumu, arzusu ve vâsıtasıyla toplum hayatında dilediğini yapmasını, sonra da toplum içinde hiçbir kimsenin, acizler, fakirler ve düşmüşlerin durumlarını gözetmek, ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olmamasını caiz ve mübah görmemiştir. İslâm bir yandan ferd olarak her insana, elinden geldiği kadar, akrabasına ve diğerlerine yardım etmesi borcunu (nafaka) yüklerken diğer taraftan ticaret, sanâyi, ziraat ve diğer meslek erbâbından, çalıştırdıkları kimselerin haklarını tam olarak ödemelerini istemektedir.
İslam ekonomi düzeninde devletin yeri ve fonksiyonunu da gelecek yazıya bırakalım.
İslam"ın Devletten Talepleri
00:0016/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
a) Sınırları içinde bulunan hiçbir kimseyi, hayâtî ihtiyaçlarından mahrum bırakmamak.
b) İşsiz kalanların, devamlı veya geçici bir sebeple iş yapamaz, çalışamaz hale gelenlerin ve bir felâkete maruz kalanların geçimini sağlamak.
c) Babaları ve diğer yakınları ölmüş çocukların bakımını üzerine almak.
d) İlâç ve tedâvi masraflarına gücü yetmeyen hastaların tedâvilerini yaptırmak.
e) Her açı doyurmak, her çıplağı giydirmek ve borcunu ödemekten aciz olanların borçlarını yüklenmek.
İşte bu, devletin idare ve denetimi altında kurulması ve işlemesi gereken en geniş sosyal sigorta müessesesidir. Bu sigortanın muhtaç olduğu finansman kaynaklarına gelince, İslâm bunları da şu yollardan sağlamaktadır:
1. Kendisinde nisâbı aşan miktarda mal biriken herkese bu malın yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
2. Arâzisi olan herkese, kaldırdığı mahsulü yağmur suluyorsa yüzde on, kuyu vb. den külfet ve masrafla sulanıyorsa yüzde beş nisbetinde zekât yüklenmiştir.
3. Her tâcir ve sanâyiciye, her sene nihayetinde, ticaret mallarının yüzde iki buçuğunu zekât olarak vermeyi farz kılmıştır.
4. Serbest merada otlayan hayvanları olan kimselere, bunlar nisâbı dolduracak kadar ise belli bir miktarını devlete vermelerini farz kılmıştır.
5. Madenlerden ve definelerden beşte bir devlet hissesini farz kılmıştır.
6. Savaşta alınan ganîmetlerin beşte birinin, aynı maksatlara tahsisini farz kılmıştır.
Bütün bu kaynaklardan toplanan malın sarfı, Kur''ân-ı Kerîm''in zekât ve humus (beşte birlik devlet hakkı) için açıkladığı usûl ve yerler çerçevesinde olacaktır ki, bunların en büyüğü, yukarıda zikredilen sosyal sigortadır.
7. Devletin sınırlı müdahalesi:
İslâm, prensip olarak özel ticaret, sanâyi ve ziraat sektörlerinin yaptıklarını, onların yerine bizzat devletin yapmasını benimsemiyor. İslâm''a göre devletin vazifesi, ülkede dirlik ve düzeni sağlamak, eğitim ve öğretim yoluyla halka doğru ve hayırlı yolu göstermek, adâleti tesis etmek, bozukluk ve gayr-i meşrûluklara son vermek, âmme hizmetlerini yerine getirmektir. Siyasî güç yanında arâzî mülkiyetini, sanâyi ve ticareti devletin tekeline almasından doğan kötülükler ve problemler, az olan faydasına nisbetle İslam''ın taşıyamıyacağı kadar o kadar büyüktür. Devletin yürütmesine İslâm''ın cevaz verebileceği sanâyi kolları ve büyük işler ancak, toplum hayatı için zarûrî olduğu halde ferdlerin (özel sektörün) yapamayacağı veya ferdlerin elinde bulunması, gerçekten kamu yararına aykırı ve zararlı olan işlerdir. Eğer devlet, diğer ticarî ve sınâî işlere el atarsa kurup yürüttükten ve başarı sağladıktan sonra bunları ilk fırsatta özelleştirmelidir.
İşte bu kâideler, sınırlamalar ve ıslâhat teklifleri kâmil manada uygulanınca toplum, feodalite ve kapitalizmin bütün kötülüklerinden kurtulacak, dengeli bir ekonomik düzen kurulacak ve bu düzen içinde, ferdî hürriyet ile sosyal huzur ve denge —sınâî inkılâbın gelişmesi yolunda hiçbir engel meydana getirmeden, adâlet ve düzen içinde— yanyana yürüyebilecektir.
Üslup meselesi
00:0020/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eskiler,“Üslûb-i beyân aynıyla insandır“ derler. Bir insanın insanlığı (kişiliği, karakteri, değeri) konuşmasına ve konuşmasında tercih ettiği üslûba (ifade tarzına) yansır, onu orada görebilirsiniz.
“Bu sebeple insan üslubuna dikkat etmelidir“ sözünü ahlaki bakımdan uygun bulmuyorum; doğru olanı, üsluba dikkat ederek kendini gizlemek değil, varsa bozukluğu içten düzeltmeye yönelmek, buna dikkat etmektir.
Son zamanlarda bir üslup kavgası aldı başını gidiyor.
Kimilerine göre başbakanın üslubu sert, kimlerine göre nuhalefetin, bazı komutanların üslubu sert, kırıcı, kışkırtıcı.
Bu arada bazı haber ve köşe yazarlarının üslubu da yalnızca sert değil, edep ve ahlak dışı. Tuttukları bir şahıstan söz ederken en azından „sayın“ı ihmal etmezler, sıra mesela başbakana gelince “Tayyip“ demekten zevk alırlar. Abartma, yalan, alay, küçümseme, hakaret, iftira ve yalan başlıca sermayeleridir. Gözlerinde renk körlüğü vardır; asla beyazı göremezler, karşı tarafa baktıklarında gördükleri renk yalnızca kara olandır.
Başbakanın üslubunu tenkit edenler -bunda haklı da olabilirler- bir de kendi üsluplarına bakmak durumundadırlar.
Bir de “eski dostlar“ edebiyatı başladı.
İktidarın ve özellikle Başbakan''ın bazı eski dostları onu terk ediyor, ona karşı cephe alıyorlarmış…
Bence bu olayın doğrusu şudur:
O bazı dostlar ne iktidarın ne de Başbakan''ın dostları idiler; onların dostu kendi davaları, düşünceleri ve amaçları idi. Akparti iktidarını buna yakın gördükleri sürece tuttular, uzaklaştığı zan ve kanaatine vardıkları anda ise dostluğun pazara kadar olduğunu ortaya koydular. Bunda da ayıplanacak bir taraf görmüyorum; ama işin (olayın) doğrusu budur.
Peki iktidarın, bazı dostlara göre hedeften saptığı teşhisi doğru mudur?
Bu soruya, bakış açısı ve beklentilere göre farklı cevaplar verilebilir.
Ancak cevap arayanların, sırtında yumurta küfesi olmakla olmamak durumlarını birbirinden ayırmaları, ülkenin verili şartları içinde neyin ne zaman ne kadar yapılabileceği hesabını yapmaları, iktidar denen gücün başka güçler karşısındaki ölçüsünü… hesaba katmaları kaçınılmaz olmalıdır.
Bir de gerçek dostların ifadelerinde ve değerlendirmelerinde abartıdan, ölçüsüzlük ve dengesizlikten uzak durmaları gerekir. Tenkit oklarını yönelttiğiniz kimseler de etten ve kemikten yaratılmışlardır, onların omuzlarındaki yük, onları çepeçevre kuşatan sitres bulutları başkalarına nisbetle daha ağır, daha bunaltıcıdır.
„Efendim tahammül edemiyorlarsa meydana çımasınlar, yükü omuzlarına almasınlar“ denebilir.
Ama buna şöyle bir cevap da verilebilir:
Başkaları (iktidar olmak için çalışanlar) beşer değil mi? Onlar çelikten mi yapılmışlar?
Sonra insanı dosttan gelen mi, yabancıdan gelen mi daha fazla etkiler, incitir?!
Yıkmaya, bitirmeye değil de düzeltmeye yönelik bir tenkidin üslubu farkı olmalı değil midir?
Başörtüsü din emri değil mi?
00:0021/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Nazlı Ilıcak 12 Kasım tarihli Sabah''ta -şüphesiz iyi niyetle- başörüsü konusunun çözümüne yönelik düşüncesini yazmış. Bu düşünceye kaynaklık eden de Y.N. Öztürk''ün söyledikleri. Bir uçak yolculuğunda karşılaşmışlar, konu başörtüsüne gelmiş ve Öztürk şunları söylemiş:
"Ben, başörtüsü dinin emri diyenlere kızıyorum. Mehmet Aydın gibi bir ''yorum'' farkından ve ''tercih''ten söz edilse, bu tercihe saygı gösterilmesini elbette savunurum. Dinde başörtüsü konusunda icma yok. Sözgelimi İmam Malik, Hanefi fıkıhından Cassas, Tabiundan, yani Sahabe''yi izleyen nesilden Said Bin Cübeyir, başörtüsünü Kur''an emri değil örf olarak değerlendiriyor. ''Kadın başını açarsa kerahet olur'' diyorlar. ''Hoş karşılanmaz'' anlamında."
Bu bilgilerde önemli hatalar ve tutarsızlıklar olduğu için Ilıcak''ın çözüm teklifi de temelsiz oluyor.
Diyelim ki birileri, "başörtüsü bir yorumdur, bir tercihtir" demiş, birileri de "başörtüsü bir Allah emridir" demiş. Bu ikincisi de bir yorum değil mi; yani Kur''an''dan ve hadislerden bu sonuç çıkarılmış, ilgili metinler böyle anlaşılmış olmuyor mu?
Peki bunun birine saygı göstermek ve savunmak, diğerine kızmak hangi kitapta (din, demokrasi, insan hakları…) yazıyor?
Öztürk''ün fukahadan naklettiği bilgi kendine ait değil, onun bunları kimden öğrendiğini biliyorum ve o kişi ile bu konuyu yıllarca önce tartıştım, bu tartışmayı da "İslam''da Kadın ve Aile" isimli kitapta yayımladım. Orada kaynaklarıyla beraber genişçe yazdığımın özeti şudur:
Hz. Peygamber devrinden asrımıza kadar "başörtüsü farz değildir, başı açmak caizdir" diyen hiçbir fakih (müctehid, din alimi) yoktur. Bu konudaki muhalif sözler, bizce malum tesirler altında kalan bazı günümüz ilahiyatçılarına (fıkıh alimlerine değil) aittir. İmam Malik''in, namahreme karşı kadının başını örtmesinin farz olduğunu söylediği gün gibi aşikardır, ilgili kaynaklarda en küçük bir başka ihtimale yer yoktur. Onun "baş (saç) hafif avrettir, başını örtmezse mekruh olur…" dediği konu namazda örtünme ile ilgilidir. Ona göre bir kadın, başını örtmeden namaz kılarsa, vakit çıkmadan namazı yeniden kılması gerekir, vakit çıkmış ise yeniden kılması gerekmez. Eğer başı açık namaz kılmış bir kadın bunu, namahrem erkeklerin gördükleri bir yerde yapmış ise ayrıca erkeklere başını gösterdiği için haram işlemiş olur.
Cessas''ın başı açmak caizdir şeklinde bir sözü yoktur. Saîd b. Cübeyr''in –başörtüsü değil- "saç Kur''an''da geçmiyor" sözü de "başı açmak caizdir" manasına gelmiyor, onun niçin böyle söylediğini, ayrıca başın örtülmesi gerektiğine dair görüşünü delil ve kaynakları ile o kitapta açıkladım. Cessas "başörtüsü örftür" şeklinde bir söz de söylemiş değildir.
Sayın Ilıcak''ın çözüm teklifi şöyle:
"Y.N.Öztürk''ün konuşması, zihnimde bir ışık yanmasına vesile oldu. Acaba, "Başörtüsü dinin emridir" şeklinde kesin bir hüküm ifade edilmese, "Biz böyle yorumluyoruz ve örtünmeyi tercih ediyoruz" denilse, tartışma sona erer ve başörtülü kızlarımız tercihleri doğrultusunda hayatlarını sürdürme ve okuma özgürlüğüne kavuşurlar mı? Çünkü, "Yorum "ve "tercih", Anayasa Mahkemesi''nin, "başı açıklara dayatma olabilir" gerekçesini de çürütüyor."
Keşke böyle olsa, ama olmaz. Çözümün şartı, CHP, Anayasa Mahkemesi Hakimleri ve bazı diğer hukukçular ile bunlara uygun düşünenlerin zihniyetlerini, laiklik anlayışlarını değiştirmelerine bağlıdır. Yorum ve tercih de dine dayalı olduğu için aynı hakimler yine baskıdan söz edecekler ve yasağı sürdüreceklerdir. Halbuki kapandıkları zihniyet hücresinden çıkıp demokrat dünyaya baksalar, laikliğin buralarda nasıl anlaşılıp uygulandığını görseler şüphesiz hükümleri de değişecektir.
CHP''nin başörtüsü ile ilgili eski ve yeni tutumunun sebep ve manasını da yarınki yazıya bırakalım.
CHP ve başörtüsü yasağı
00:0023/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kurban bayramı yaklaştığı için, Asıl konuya geçmeden, "Yeryüzü Doktorları Türkiye"nin bir duyurusunu siz okuyucularımla paylaşmak istiyorum:
"Geçtiğimiz 3 yılda olduğu gibi bu yıl da KONGO''da kesilmek üzere kurban bağışı kabul ediyoruz. Kurban bedeli 85 Amerikan Doları veya 150YTL''dir. 2005 yılında 3000, 2006 yılında 5534 ve 2007 yılında 7300 adete ulaşan bağışlarınızın bu yıl da artarak devam etmesini diliyor şimdiden tüm bağışçılarımıza teşekkür ediyoruz. (Not:Lütfen açıklama kısmına irtibat telefonu eklemeyi unutmayınız. Türk lirası ile yapılacak bağışlar döviz kurunda olası yükselmeler göz önüne alınarak yüksek tutulmuştur. Kur farkı olmaması durumunda artan paralar Kongo halkına yiyecek olarak dağıtılacaktır.)
HESAP NUMARALARI:
- BANK ASYA ÜSKÜDAR ŞUBESİ YTL HESABI: 58-689939-05
-KUVEYT TÜRK ÜSKÜDAR ŞUBESİ YTL HESABI: 667249-3
-BANK ASYA ÜSKÜDAR ŞUBESİ USD HESABI: 58-689939-06
- KUVEYT TÜRK ÜSKÜDAR ŞUBESİ USD HESABI: 667249-103
-POSTA ÇEKİ HESABI YTL : 5422075 USD: 60001615
Ayrıntılı bilgi için www.yeryuzudoktorlari.org
Gelelim konumuza:
22.06.2003 günü çıkan bir yazıda, başörtüsü yasağının CHP ile ilişkisi konusunda şunları yazmıştım:
"…Bu durum karşısında Meclis ve ilgili bakanlıklar gerekli düzenlemeleri yaparak, kanunları çıkararak, gerekirse Anayasa değişikliğine giderek ve ilgili makamlar da gerekli kararları alarak bu yasağı sona erdirebilirler. Mevcut iktidarın bu isteği (yasağı kaldırmayı istediği) şüphe götürmez, ancak tek başına buna gücünün yetmeyeceği kanaatinde olduğu da anlaşılıyor. Muhalefet partisi CHP, bu konuda iktidara destek verse yıllardır süren, kangrene dönüşen bu iltihabın ve binlerce gencin ve ailelerin göz yaşlarının kurutulacağında şüphe yoktur. Muhalefet bu desteği verecek yerde başkanları, bizzat dinlediğim bir konuşmasına göre medyaya çıkışarak bu konuyu gündeme getirmemelerini istemektedir. İnsaflı düşünerek diyelim ki başkan, "Bir süre konunun üzerine gitmeyelim, şüpheleri ortadan kaldıralım, sonra çözelim" demek istiyor; peki aylar geçti, yine binlerce mağdur gözyaşı döktü, diploma alan sınıf arkadaşlarını tel örgülerin dışından seyrettiler; CHP çözüm yönünde hangi adımları attı?
Evet, parmağımla işaret ediyorum: Başörtüsü meselesini, yasağı kaldırarak çözmenin anahtarı CHP''nin elindedir, onun istemesi ve desteği diğer muhalifleri de susturmaya/ikna etmeye yetecektir."
Evet bu yazıda ve başkalarında, ben ve başka arkadaşlar defalarca buna benzer şeyler söyledik; yasağın kalkmasında CHP''nin mutlaka müspet etkisi olacağını dile getirdik. Bugüne kadar CHP hep tersini yaptı, yasağın kalkmaması için elinden geleni ardına koymadı. İktidara "gerekiyorsa anayasa değişikliği yaparak bu yasağı kaldırmalarını" tavsiye ettik. Onlar da şartların oluştuğuna kanaat getirerek bu teşebbüste de bulundular. Anayasanın iki maddesinde, doğrudan başörtüsüne temas edilmese bile demokratça bir uygulama ile meseleye çözüm getirmesi muhtemel olan değişikliği kahir ekseriyetle meclisten geçirdiler. Yiner CHP devreye girdi, sevincimizi kursağımızda bıraktı, Anayasa mahkemesine başvurdu, mahkeme de tartışılamaz bir yetkisizlik ve hukuk dışılıkla iptal kararı aldı. Bu değişiklik laikliği kaldırmadığı için değiştirilemez maddelerden değildi. Usul hatası bulunmadığı için mahkeme –esastan bakarak- maddeleri iptal edemezdi; ne yazık ki, bütün bunları yaptı ve gücünü de CHP zihniyetinden aldı.
Ne ise, olan oldu, biz dönüp de CHP''ye, "eskiden böyle yaptınız, şimdi doğru olana dönmeniz caiz değildir" demiyoruz. Hatadan dönmek fazilettir. Ancak CHP''nin hatadan döndüğüne inanmakta güçlük çekiyoruz. İnanmamızı kolaylaştırmak da CHP''nin elinde. Yapacağı şey çok kolay; şöyle bir açıklama yapacak:
"Kamusal alanlarda veya okullarda yahut da Üniversitelerde (hangisine kadar demokratik havsalası alabiliyorsa o kadarında) kılık kıyafet dayatması ve başörtüsü yasağı laikliğe, insan haklarına ve demokrasiye aykırıdır. Yasağı kaldırmak isterse iktidara tam destek veririz, istemezse ilk fırsatta biz kaldıracağız."
CHP bunu yaparsa, şurada burada birkaç başörtülüye, çarşaflıya verilen tavizin göstermelik olmadığına inanacak, CHP de önemli bir değişmenin gerçekleştiği kanaati ile ülke adına sevineceğiz
Alevîlerin talepleri
00:0027/11/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Alevîlerin ve Alevîliği kullananların dile getirdikleri talepleri imkan, insan hakları ve demokrasi açısından değerlendirmek üzere birkaç yazı kaleme almak istiyorum. Bu taleplerin yeni olmadığını hatırlatmak üzere de başlangıç olarak bir yıl önce yayımlanan “Alevîler, cemevi ve cami” başlıklı bir yazımı tekrar sunuyorum:
Bazı solcu ve ateistlerin, Alevî olmadıkları halde böyle görünüp Alevîliği İslam dışı, başka bir din veya inanç sistemi olarak göstermek, bilgisi yeterli olmayanları buna inandırmak için çaba gösterdiklerini biliyoruz. Ama Alevîlerin kahir çoğunluğunun buna katılmadıklarını, kendilerini Müslüman olarak bildiklerini, Alevîliği İslam''ın bir farklı yorumu olarak telakki ettiklerini de biliyoruz ve biz de böyle olduğuna inanıyoruz. Alevîlik tarihinin bazı dönemlerinde başka din ve mezheplerden etkilenmiş olsa bile bugün "Allah''ı, Muhammed''i ve Ali''si" olan Alevîliği İslam dışı gösterme gayretleri boşunadır ve tutmayacaktır.
Alevîlerin camilere gelmek ve orada ibadet etmek istemediklerine dair iddiayı genellemek doğru değildir. Birçok Alevî Müslüman hem cem evine gider, hem de camiye gider. İçlerinden camiye gitmek istemeyen ve cemevine devam etmek isteyenler varsa -ki, var oldukları anlaşılıyor- onlara da kimse mani olmamalıdır.
Ben Alevîlikle ilgili kaynakları gözden geçirdiğimde onun, bir mezhepten ziyade bir tasavvuf okulu, bir tarikat olduğu sonucuna varıyorum. Buna göre de cemevlerinin tekke mahiyetinde yerler olduğunu düşünüyorum. Bana sorulsa tekkelerin açılmasını, tarikatların serbest bırakılmasını söylerim. Çünkü dünyada ve ülkemizde tarikatlar hiçbir zaman yok olmamış, baskı ve yasak sebebiyle yer altına inmiş, faaliyetlerini gizli yürütmüştür. (Ayrıca tekkelerin kapalı olması, evrensel insan hakları standardına göre din özgürlüğüne aykırıdır.)
Cemevleri tekke gibi olsun olmasın, Alevîler oraya gitmek, orada ibadet etmek, ayrıca bazı kültürel faaliyetlerde bulunmak istiyorlarsa bu onların hakkıdır. Devlet emsali kurum ve kuruluşlara yardım ediyorsa onlara da etmelidir. Problem "cemevlerini caminin yerine koymak veya camiye karşı bir alternatif olarak kabul etmek" ile ilgilidir. Ben bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Ne Sünnîler cemevi aleyhine konuşmalı, ne de Alevîler cami aleyhinde söz etmelidirler. Dileyen ibadetini dilediği yerde yapabilmelidir.
Aynı şeyi Diyanet-Alevîler ilişkisi için de söylemek isterim: Bu ikili arasında da çatışma ve dışlama değil, kapsama, diyalog ve hizmet alış-verişi olmalıdır. Eğer yeni anayasada Diyanet İşleri Başkanlığı muhafaza edilecekse başka mezhepler ve dini kuruluşlar yanında Alevî topluluğuna yönelik hizmetlerin de bu kurumda yapılması mümkündür, faydalıdır.
Sünnî Müslümanların, Ehl-i beyt''e yapılan zulüm karşısında duyarsız oldukları ve bu zulmü yapanlara lanet okumadıkları iddiası da genel olarak doğru değildir. Ehl-i beyt''e olan sevgi, saygı ve bağlılık istenirse bugün de iki camianın birbirine yakınlaşmasını, aynı sevgi ve saygıyı paylaşmanın hasıl edeceği duygu ortamında soğukluğun sıcaklığa dönüşmesini sağlayabilir. Ehl-i sünnet ulemasının Yezîd, babası ve Hz. Ali''ye cephe alan bazı sahabe aleyhinde söz etmemeleri, onları tuttuklarından, yaptıklarını meşru gördüklerinden değildir. Aynı alimler, Hz. Ali''ye başkaldıranların bâğî (meşru yönetime başkaldıran asî) olduklarını kabul ve ifade etmişlerdir. Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî''nin (v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:
"Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber''i (s.a.) gören, ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber''in Ehl-i beytine yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler; dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i sünnet alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde Yezîd''e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir." (Şerhu mekasıdı''t-tâlibîn, İst. 1305, C. II, s. 306-307).
Alevîlerin talepleri (2)
00:0028/11/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çeşitli tarihlerde Alevîleri temsil ettiklerini ifade eden kişi ve kuruluşların ileri sürdükleri ve demokratik dedikleri taleplerin öne çıkanları şunlardır:
Zorunlu din dersleri kaldırılsın.
Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın.
Cami görevlilerine bütçeden maaş ödenmesin.
Cemevleri resmen ibadethane olarak tanınsın.
Alevi köylerine cami yapılmasın.
Madımak Oteli müze yapılsın.
Alevîlik bir ilim konusu olarak incelensin ve bu amaçla enstitüler kurulsun.
Bazı Alevi kuruluşları bunlara ek olarak başörtüsünün serbest bırakılmasına ve İmam Hatip mezunlarının üniversitelere girmelerine de karşı çıkmaktadırlar.
Bu talepleri hukuk, insan hakları ve demokrasi bakımından inceleyelim.
Zorunlu din dersleri:
Zorunlu din derslerini ne bu iktidar koydu ne de demokratik seçimle gelmiş başka bir iktidar. 12 Eylül darbesini yapanlar, başta komünizm tehlikesi olmak üzere o günün şartlarında gerektiren diğer sebepleri de göz önüne alarak bu dersi hem de Anaysa''ya koydular. Şu halde dersin kalkmasını isteyenlerin muhatabı iktidar değil, meclis olmalıdır.
Ayrıca bu dersin kaldırılması talebi insan hakları ve demokrasinin gereği de değildir. Çünkü birçok batı ülkesinde zorunlu din dersi vardır. Aradaki tek fark, isteyen velinin başvurarak çocuğunu bu derse sokmama hakkının bulunmasıdır. Türkliye''de de bu yapılmalıdır; ancak bunu yapabilmek için önce anayasanın, hem de laiklikle ilgili 24. maddenin biraz değiştirilmesi gerekecektir. Hem Alevî hem de Sünnîlerin bu değişiklik için ikna etmeleri gereken muhatap ise "böyle bir değişikliği, değişmez maddelere dokunma sayan ve parti kapatma sebebi olarak gören" kesimlerdir. Bana göre de laiklikle ilgili madde mutlaka, çağdaş insan hakları ve din özgürlüğü standardına göre değiştirilmelidir. Laikliği kaldırmak başkadır, katı laikliği din özgürlüğü ilkesi ile bağdaştıracak değişiklik başkadır; birincisi, Anayaysa göre mümkün değildir, ikincisi pekala mümkündür.
Din dersi konusunda yapılması gereken önemli iki husus daha vardır: 1. Zorunlu din dersi müfredatının ve kitaplarının yeniden ele alınması (Bu konuda da önemli adımlar atılmıştır, atılmaktadır). 2. Zorunlu din dersi dışında, her din ve mezhebin öğretim ve eğitiminin verilmesine imkan sağlayan derslerin konması ve düzenlenmelerin yapılası (Bu da mevcut Anayasa''da bulunduğu halde yıllardan beri uygulanmamıştır).
Diyanet İşleri Başkanlığı:
Başkanlığın kaldırılması talebi, mevcut şartlarda ve zaman diliminde "Olmayacak duaya amin demek" kabilindendir. Bu konuyu ayrıca tartışmak gerekir. TESEV''in bu konu ile ilgili olarak yaptığı çalışma meseleyi bütün boyutlarıyla kavramak bakımından kayda değerdir.
Kaldırma talebi yerine ya Diyanet çerçevesinde diğer İslam yorumlarının da temsiline ve bunlara yönelik hizmetlere imkan vermek veya Diyanet''i, ülkenin kahir ekseriyetini teşkil eden Sünnî Müslümanlara bırakıp diğer İslami yorumlardan isteyenlere farklı temsil kurumları oluşturma imkanı vermek daha makuldür ve uygulanabilir gözükmektedir.
Bu yazıyı, konumuzla ilgili bir haberi aktararak noktalayalım:
"…Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde böyle bir yapılanmanın olanaklı görünmediğini belirten Çamuroğlu''na, Erdoğan ve Yazıcıoğlu da hak verdi. Gelinen aşamada, Diyanet veya buna paralel bir yapı yerine, tamamen ayrı bir yapılanma getirilmesi görüşü ağırlık kazandı. Cemevlerine aktarılacak bütçenin, "inanç kültürlerinin desteklenmesi" çerçevesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı''na verilebileceği belirtildi. İktidar yetkilileri, Anayasa değişikliği gerektiren veya henüz AKP içinde uzlaşma sağlanamayan "zorunlu din dersinin kaldırılması" gibi daha zor girişimler yerine, öncelikle yasa değişikliğiyle atılabilecek adımların hayata geçirilmesine karar verdi. Bu çerçevede camilerde olduğu gibi cemevlerinin de elektrik, su giderleri karşılanacak. Cemevlerinde görev yapan dede, zakir ve hademelerin maaşlarının bütçeden ödenmesi de değerlendiriliyor."
Cemevleri
00:0030/11/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması ve gerekli düzenlemelerin yapılması konusunda mahkemenin verdiği olumsuz bir karar var; buna göre yeniden kanun çıkarılmadan ve mevcut bazı kanunlarda değişiklik yapılmadan cemevlerinin mabet olarak tanınması mümkün olmuyor.
Bu meselenin hukukla ilgili yönü.
Din ve tarihi uygulama olarak bakıldığında ise cemevlerinin, cami gibi "bir dinin ibadethanesi" olarak tanınması uygun düşmüyor.
İslam''da mabet bir tanedir, onun da adı camidir, mesciddir.
Alevilik de İslam''ın içinde olduğuna göre onun da mabedi camidir, mesciddir.
Tarihi uygulamaya bakıldığında, dünden bugüne camiye gelmeyen, namaz kılmayan Alevîler de olmuştur, camiye gelen, namaz kılan alevîler de olmuştur. Bu ikincileri asimile olmuş, değişmiş, bozulmuş Alevî olarak kabul etmeye kimsenin hakkı olamaz.
Peki cemevi nedir?
Alevîlik ve Bektâşîlik bir veya birer tarikat olduğuna göre cemevleri de tekkeye karşı gelmekte, tekke ihtiyacını karşılamaktadır.
Benim yetiştiğim yörede, şehirde ve Alevî köylerinde, devamlı olarak cem ayinine tahsis edilmiş olup başka bir hizmet için kullanılmayan mekanlar yoktu. Aynı "oda", hem dernek yapmak için, hem de başka hizmetler için kullanılırdı. Belli bir zamandan sonra yalnızca ayîn ve diğer Alevî kültür faaliyetlerine tahsis edilmiş mekanlar yapıldı ve adına da "cemevi" dendi.
En uygun çözüm, değişemez diye dayatılan kanunlar arasında bulunan tekkelerin kapatılması kanununu değiştirmek ve tekkeleri açmak, vakıf mallarını iade etmek ve tarikatları serbest bırakarak insan hakları ve hukuk yönünden denetim altında tutmaktır.
Bu çözüm şimdilik mümkün görülmüyorsa bu takdirde mevcut cemevleri birer Alevî kültür ve sosyal dayanışma mekanları olarak kabul edilir, oralarda –camilerde yapılamayan- dini, sosyal ve kültürel faaliyetler yapılır, bu faaliyetlerde devamlı görev alanlara mesela kültür bakanlığı bünyesinde kadrolar tahsis edilir ve maaş verilir. Bu mekanların diğer giderleri de karşılanır.
Dün olduğu gibi bugün de birçok Alevî köy ve mahallesinde camiler vardır, bunların önemli bir kısmı Alevî vatandaşlarımızın talepleri üzerine yapılmıştır, hukuka aykırı olarak hiçbir mekana zorla cami yapılamaz, yapılmamaktadır. Eğer bir mekanda, hepsi Alevî olan sakinlerin bir kısmı cami istiyor, bir kısmı istemiyorsa bu durumda isteyenlerin yapma hakları olmalıdır.
Ülkenin huzuru, birlik ve beraberliği bakımından cami yerine cemevi, cemevi yerine cami konmamalı, her ikisi de Müslümanların ortak mekanları olmalı, iki topluluk arasında bilgi, duygu, ilgi alış verişi yapılmalıdır.
Diğer talepler
00:004/12/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her vatandaş tek başına veya gurup olarak hak talebinde bulunabilir. Ancak bu talebin meşru olabilmesi için bütün hakların ve hürriyetlerin kısıtlanmasına sebep olabilen ilkelerle çatışmaması şarttır. Bu da kısaca “demokrasiye, hukuka uygun olmak ve başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermemektir”.
Alevi vatandaşlarımızın veya bir kısmının bazı taleplerini tartışıyorduk. Bunlardan bir de “cami görevlilerine bütçeden maaş ödenmesin” şeklinde idi. Bu konuda önemli bulduğum bir hukuki mutalaayı sunuyorum:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin üyesi olmadıkları bir kilisenin dinsel faaliyetlerinin finansmanına katkıda bulunmaları konusunda, doğrudan doğruya bir kilise için toplanan verginin o kiliseye üye olmayan kişilerden alınmasını AİHS''in 9. maddesinin ihlali olarak gördüğü, ancak kilisenin seküler (ölüm, evlendirme... gibi) faaliyetlerine katkıda bulunmayı (Kurtannus-Finnlandiya) veya nerede harcanacağı belli olmaksızın genel mahiyette vergi toplanmasını ihlal niteliğinde görmediği vurgulanan kararda, şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye Cumhuriyeti''nde de Diyanet İşleri Başkanlığına vatandaşlardan genel mahiyette toplanan vergilerden pay ayrılmaktadır ki bu haliyle mahkeme kararlarına aykırılıktan bahsedilemez. Kaldı ki aksi görüşün benimsenmesi halinde silahlanmaya, savaşa, nükleer enerjiye, teknolojiye karşı olan kişilerin bu inançları çerçevesinde ayrı ayrı vergilendirilmeleri gerekebilir ki, bu durumda vergi toplanması gerekenlerin tespiti bakımından çözümsüzlük oluşturacağı ve kamu düzeninin sağlanamayacağı aşikardır.”
Bilindiği gibi demokrat-laik Batı''da vatandaşlara hizmet götüren pek çok sosyal ve kültürel hizmet kuruluşuna devlet bütçeden yardım yapmaktadır. Bunların içinde çeşitli dinlere mensup kişilerin oluşturduğu kuruluşlar da vardır. Farklıların bir arada ve huzur içinde yaşamaları için “sen aldın, ben almadım, ona verilsin, buna verilmesin” kavgasını bir yana bırakıp “sana da bana da” uygulamasına geçmek gerekiyor.
“Alevi köylerine cami yapılmasın” deniyor.
Ben yer ve isim vermeye hazırım; birçok Alevî köyü cami yapmaya talip olmuşlar, cami yapmışlar ve açılışına da Diyanet İşleri başkanı, il ve ilçenin müftüsü gibi zevatı davet etmişlerdir.
Defalarca yazdım; Alevî vatandaşlarımızın içinde camiye gelen de vardır, gelmeyen de. Bunlardan bir gurubu tercih edip diğerlerine egemen kılmak çözüm olamaz.
Bu konuda yazacağım son bir yazıda da madımak Oteli ile ilgili talebi ele alacağım.
Madımak niçin müze olacak?
00:005/12/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün tarafların talepleri herkes için hak ve hürriyet olmalı iken, "sana olmasın, bana olsun" davası demokrasi ile bağdaşmaz.
Bir hakkın veya özgürlüğün kullanılması kamuya, ülkenin birlik, huzur ve güvenine zarar veriyorsa o hak istenemez ve kullanılamaz.
Bu ilkeler açısından "Madımak Oteli''nin müze yapılması talebine bakalım.
Burası müze olacak, peki burayı ziyaret edenlere ne anlatılacak? "Filan kesim, filan kesimi yaktı" denecek, değil mi?
Ve her yıl müzenin yanı başında ve içinde yapılacak anma merasimleri geçmişte kalması gereken acıları tazeleyecek, ayrımcılık ve bölücülüğü körükleyecek, bir kesimi diğerine karşı tahrik edecek…
Bunların kime ne faydası var?
Gidenler geri mi gelecek, bu faaliyetler benzeri olayları engelleme bakımından faydalı mı olacak?
Hayır.
Bir kere şunu bir daha hatırlayalım:
Çorum, Maraş, Madımak ve benzeri olaylar, yıllarca kavgasız gürültüsüz bir arada yaşaya gelmiş insanlarımızın işi ve eseri değildir. Birileri gelmiş, olayları başlatmış, fitneyi ateşlemiş, insanlarımız birbirine girince de sıvışıp gitmişlerdir.
Bu birilerinin kimler olduğu da zaman içinde anlaşılmaya başlanmıştır.
Unutmayalım ki, Madımak olayında ölenlerin arasında Sünniler de vardır.
Sivas''tan, Madımak''tan üç gün sonra, Erzincan Başbağlar''da, hiç bir şeyle alakası olmayan 36 masum vatandaş kurşuna dizilerek öldürülmüş, bunu da diğer kesimin yaptığı zannı uyandırılmaya çalışılmıştır.
Bir heykel Başbağlar''a, bir heykel veya müze Çorum''a, bir diğeri Maraş''a mı yapılmalı?
Benim bir yakınım, Çorum olaylarında, –maalesef- iki kesimin yerlerini ayıran sınırda gece yürürken karşıdan açılan bir ateşle öldürüldü. Biz de onun öldüğü yere bir müze mi yapalım, bir heykel mi dikelim?
Yoksa bu fitnelerin kökenine inip, olaylara doğru teşhisler koyup, bir daha tekerrür etmemesi için meşru, makul ve etkili tedbirler mi alalım?
Elbette ikincisini yapalım
Bunun da ilk adımı, insan haklarına, hukuka ve ülkenin selametine uygun, bunlarla çelişmeyen hak ve hürriyet taleplerinde her kesimin diğerine destek vermesidir.
Taleplerin karşı tarafı incitici, hak ve özgürlüklerine zarar verici olmamasıdır.
Ben şuna inanıyorum:
Ülkemizde haklı talepleri olan Alevî vatandaşlarımız vardır ve bunların haklı taleplerine cevap verilmelidir.
Ama bir de Alevîliği ve haklı talepleri –yanına haksız olanları da katarak- istismar eden, aslında Alevî de olmayan kimseler vardır; bunlara karşı hepimizin uyanık olmamız, oyuna gelmemek için olanca dikkat ve gayreti sarf etmemiz gerekiyor.
Filistin nasıl bayram yapsın?
00:0012/12/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün dünyada İslam''a karşı başlatılmış bir kampanya var; 11 Eylül sonrasında bu kampanya daha da hızlandı ve yayıldı. Başta ABD ve İsrail olmak üzere İslam dünyasında menfaati ve beklentileri olanlar, çeşitli bahaneler icad ederek bu dünyaya zulmediyorlar. Kendilerinde dünyayı defalarca imha edecek nükleer bombalar bulunduğu halde İslam ülkelerinde bunun bulunmasına karşı çıkıyor, yapılan çalışmaları savaş sebebi haline getiriyorlar. Dünyanın büyük bir bölümünü yüzlerce yıldır, güce dayanarak sömürgeleştirdikleri ve soydukları halde sütten çıkmış ak kaşık edebiyatı yapıyor, hem suçlu hem güçlü olmanın fotoğrafını veriyorlar. Bu konuda onlara ve bize yönelik söylenecek çok söz var ama bugün Filistinli kardeşlerimizin dramını dile getirmek istiyorum.
İHH İnsani Yardım Vakfı İsrail işgal ve ablukası altındaki Gazze ile ilgili bir rapor hazırladı. Düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıklanan raporda aylardır İsrail ablukası altında bulunan Gazze''de yaşanan insani dram rakamlarla gözler önüne serildi.
Bugünlerede hazırlanan “Gazze''nin Yavaş Ölümü Raporu” ilgililer tarafından kamuoyuna açıklandı:
İsrail güvenliğini öne sürerek tüm Filistinlileri terörist ilan ediyor. Ve onlardan korunmak için topraklarını işgal ettiğini savunuyor. Ancak rakamlar, kimin terörist kimin masum olduğunu gösteriyor. İsrail 2005 yılında 216, 2006''da 678, 2007 yılında ise 896 Filistinliyi öldürmüş. Rakam sürekli artıyor. Filistinli gruplar tarafından öldürülen İsrailli sayısı ise 2005 yılında 48, 2006 yılında 25, 2007''de ise 13. Rakam sürekli düşüyor. İsrail, kendi topraklarının dışında sivil insanları öldürürken, Filistinliler kendi topraklarında işgalci durumunda bulunan İsrail askerlerini öldürmüşler. Yani kim kimin toprağında, kim kime saldırıyor. Rakamlar bunu çok iyi anlatıyor.
Yaklaşık 1000 Filistinli ile 40 milletvekili hiçbir suçu olmamasına rağmen hâlâ İsrail hapishanelerinde tutuluyor. Abluka Gazze''nin sağlık, tarım ve balıkçılık sektörünü de bitirdi. İsrail, direnişi kırmak için Filistinlileri ekonomik olarak da cezalandırıyor. Ekonomik ambargo 2007 yılı Haziran ayından beri intikam siyasetine dönüştürülmüştür. Bugün Filistin''de yılda kişi başına düşen milli gelir 385 dolara düşmüştür. Diğer alanlarda işsiz kalan 200 bini aşkın kişi de eklendiğinde Gazze''deki 400 bini bulan işgücünün neredeyse tamamı iş yapamaz duruma düşmüştür. Bölgede işsizlik oranı yüzde 80''leri aşmış durumda.
Filistin Türkiye Büyükelçisi Nebil Maruf''un ifade ettiği gibi “Bugün Gazze''de yaşanan kitlesel bir cezalandırmadır. Bu terör devleti uygulamasıdır. Bütün sınırların kapatılması, elektriklerin kesilmesi, dışarıdan bölgeye yakıt, gıda ve ilaç girişine izin verilmemesi, hastanelerin elektriksizlik sebebiyle çalışamaması… Tüm bunların anlamı şudur: İsrail, Gazze''nin idam kararını vermiştir”.
Bu durumda Filistin nasıl bayram yapsın ve biz bayramı içimize nasıl sindirelim!
Bu zulmün ortadan kalkması için kimin elinden ne geliyorsa onu yapması tek teselli ve kurtuluş ümidi olabilir.
İslam, estetik ve hac
00:0014/12/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın H.B. Kahraman, İslam-estetik ilişkisi üzerine yazdığı yazılardan birinde (11. Aralık, Sabah) şöyle diyor:
"Abdellah Hammoudi''nin Mekke''de Bir Mevsim: Bir Hacın Anlatımı (A Season in Mecca: Narrative of a Pilgramage) kitabı bugünkü İslam cemaatinin Hac''da dahi nasıl tefekkür ve felsefeden uzak, tamamen tüketim kültürü mantığıyla hareket ettiğini açık açık ve çok etkileyici örneklerle kişisel gözlemleri içinden anlatıyor. Mustafa Kara''nın (İsmail Kara olacak, H.K.) son kitabının (Cumhuriyet Türkiye''sinde Bir Mesele Olarak İslam) arkasındaki mantık da bence aynı sorunsala dayanıyor.Bu kadar toplumsallaşmış ve bu derecede hâkim hale gelmiş bir ideolojinin bunca büyük bir gelenekten gelip bunca kısır bir estetik hayata kendisini mahkûm etmesi yazık değil mi?"
Benim selahiyetle kalem oynatacağım bir konu olmamakla beraber İslam''da estetik duygu ve düşünceye yer verildiğini, geçmişte bunun hayata da yansıdığını biliyorum. Bir cenazeyi defnetmek üzere kazılan mezarda bir kusur görünce Peygamberimiz (s.a.) "Şunu düzeltin" demişti. "Biraz sonra kapanacak" dediler, "Olsun, mümin bir şeyi yaptığında Allah, onu güzel ve düzgün yapmasını ister" buyurdu.
İslam''ın, bugünkü toplumumuzda bir dünya görüşü, aslına uygun bir hayat tarzı haline gelemeyişini, kendine yakışan estetiği bulamayışını "yazıklamaya" katılmamak mümkün değil. Ama…
Evet "Bu işin bir aması" da var.
Bizde ve genellikle İslam dünyasında İslami bilgi, düşünce ve hayatın eksikli olmasının bütün kusuru Müslüman halka ait değil. Bu durumun iç ve dış amillerini ortaya koymak hem zor, hem uzun bir mesai ister.
Ben bir fıkıhçı olarak estetik ve diğer eksikliklere rağmen hayatımızdaki İslam''ın devamından yanayım. Devam etmeli, ama aynı zamanda eksiklerin tamamlanması için ilgililer üzerine düşeni yapmalıdırlar. Eksiklere rağmen yaşanan İslam''ın değeri üzerine sergilenen olumsuz tavırlara katılmıyorum. Dinin özü, insanın Allah ile kuracağı/kurduğu ilişkisidir. Bu ilişkiyi her tabakadan, kültürden, zihin seviyesinden insan kendi durumuna göre kurar ve "Allah bundan razı olur" ve din, temel amacına ulaşır.
Hz. Mevlânâ''nın anlattığı "çoban ile Mûsâ Peygamber" hikayesini burada hatırlamakta yarar var. Çoban, kendince ibadet etmek (Rabbi ile yakın ilişki içine girmek) istediğinde değneğini birkaç kere (herhalde estetik endişesi de bulunmadan) havaya atar, tutarmış. Hz. Musa, çobanın civarından geçerken bunu görmüş, çobana kızmış ve ona "nasıl ibadet edileceğini" anlatmış. Çoban tek başına kalınca öğretileni unutmuş, eski yaptığına da dönememiş, oturup ağlamaya başlamış. Allah Teala Hz. Mûsa''ya, "Git, o çobana, eskiden yaptığı gibi ibadet etmesini söyle" buyurmuş.
Ben de nasip oldu iki kere hacca, birkaç defa da umreye gittim. Kendi tecrübe ve müşahedeme dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Sayın Hammûdî, öyle anlaşılıyor ki, kötü örnekleri seçmiş ve genellemiş. Benim en huzurlu tavafım iki kere olmuştu:
1. Siyah derili bir hanım, başını omuzuna koyarak uyumakta olan bebeği ile seher vaktinde bir tavaf yapıyordu, haline hayran oldum, arkasına düştüm, göz yaşlarıyla onu izledim.
2. Ak sakallı, haylice yaşlı, kim bilir hangi ülkeden bir zat, yüzündeki tarif edilemez ifade ve mana yükü ile tavaf yapıyordu, ona imrendim, peşine düştüm ve bir tavaf da onunla yaptım.
Bu iki örnek ve benzerlerinde dindarlığın iç estetiği vardı ve gerçekten muhteşemdi.
Haccın hikmeti, yapılanların derin manaları üzerine birkaç ilmi toplantıya katıldım. Bu konuda sayısız kitap ve makale de yazıldı. Bu hikmeti ve manayı gerçekleştirerek hac ve umre yapan nice müminle de beraber oldum.
İktidarın en hayırlı teşebbüsü
00:0018/12/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Yoksullara yardım sistemi değiştiriliyor. Yeni yardım sistemi, yoksulları devletten yardım almayı alışkanlık hale getirmeyi ve tembelliği değil, üretimi teşvik edecek şekilde hazırlandı. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) hazırladığı yeni tasarı taslağı ile devletin yoksullara yapacağı tüm yardımlar tek çatıda toplanacak. Böylece tüm kamu kurumlarıyla belediyelerin yapacağı her türlü yardımlar tek merkezden ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak…"
Bu haberi okuduğum zaman çok sevindim; dinin, ahlakın, insan haklarının, kâmil insana ait değerlerin, "ihtiyaç içindeki insana" yardımı kaçınılmaz kıldığına inandığım ve bütün dünyada, özellikle de ekonomi ve kültür bakımından geri kalmış topluluklarda bu gereğin hakkıyla yerine getirilmediğini düşündüğüm ve üzüldüğüm için haber ilaç gibi geldi.
Birçok Batılı düşünür, bugün hakim olan dünya düzeni en fazla elli yıl içinde değişmezse, her yıl bir öncekini aratmak üzere dünyayı büyük felaketlerin (kriz, kaos, güvensizlik, terör…) beklediğini, delillere dayanarak ifade ediyorlar.
Kur''an-ı Kerim''de "varlıklı olanlar, yoksul olanların temel ihtiyaçlarını karşılamazsa bu ihmalin, dünyada ve ahirette getireceği kötü sonuçlar" birçok ayette haber veriliyor.
Dünyanın bir yanında insanlar açlık ve hastalıklardan tabur tabur ölüyorlar, bir yanında ise fazla yemek ve fazla tüketmekten kaynaklanan şişmanlık ile hastalıkların giderilmesi için büyük paralar harcanıyor.
Bugün ellerine geçirdikleri medya ile dünyaya insanlık, hak, adalet, özgürlük dersi vermeye kalkışan kalkınmış ülkeler; işgal, sömürgeleştirme, bağımlı hale getirme ve bütün bunların tek amacı olan soyma ve soğana çevirme (mesela Afrika''da insanların ellerine İncil verip, elmas ve altınlarını alma) yüzünden sebep oldukları –hala devam eden- faciaları göz ardı ediyor, sütten çıkmış ak kaşık gibi görünmeye çalışıyorlar. Akıllarını başlarına almaz, ham insandan olgun insana geçiş yapmazlarsa mazlumların ayakkabı darbeleriyle yıkılacakları günler yakındır.
Gelelim genelden özele, bizim ülkemize.
İki buçuk milyon civarında işsiz, bir kısmı açlık derecesinde milyonlarca yoksul var, ama her gün çöpe atılan ekmek sayısı, İzmir''in ekmek ihtiyacını karşılayacak boyutta. Lüks tüketim, emek çekmeden, riske girmeden kazanma, kazanmadan harcama, yabancıyı bırakın, ana babasının derdi ile dahi dertlenmeme "ayıp ve günah" olmaktan çıkmış, yükselen değer haline gelmiş durumda.
Dinin ve vicdanın emrettiğini yerine getirmeyen toplumlarda devletin devreye girmesi kaçınılmazdır. İşte bu son teşebbüs, sosyal adaleti bir ölçüde olsun gerçekleştirmeye yönelik bir devlet teşebbüsüdür ve başarıldığı takdirde başaran iktidarın en hayırlı işi olacaktır.
Evet –yeni düzenlemenin hedeflediği gibi- bütün yoksullar sağlık sigortasına tabi olmalıdır, aç, açık, çıplak, tedavi ve eğitimden mahrum kimse kalmamalıdır, tembellik açlığın değil, refahtan pay almadaki mahrumiyetin (azlığın, eksikliğin) sebebi olmalıdır, alın teri ile kazanıp yemek, alan değil, veren el olmak isteyenlere devlet destek vermelidir…
Bu yeni sosyal güvenlik tasarısı, işaret ettiğim amaçlara yönelik olduğu için hararetle alkışlıyor, mutlaka gerçekleştirilmesini talep ediyorum.
Demokrasi üzerine
00:0019/12/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Demokrasi, din, inanç ve kanaat özgürlüğünün sağlandığı; özgür düşüncenin yeşerdiği; hoşgörü ve uzlaşma kültürünün geliştiği; bir çağdaşlık kriteri olan sosyal adaletin ve sosyal güvenliğin gerçekleştirildiği yegâne rejimdir.
Bugün demokrasinin uzağındaki bütün ülkelerde olduğu gibi Müslüman ülkelerde de insanlar en doğal hak ve özgürlüklerini elde etme yolunun demokrasiden geçtiğini görmekte ve bu yönde talepler öne sürdürmektedirler. Buna karşılık zamanımızdaki İslamcı hareketler, demokratlıkları konusunda samimi ve ikna edici söylemler geliştirememişlerdir. Müslümanlar, Müslümanca yaşamak konusunda nasıl özgürlük talep ediyor; İslam''la çelişen bir hayat tarzının dayatılmasını reddediyorlarsa, kendileri de başkalarının hayat tarzlarına müdahale etmeyeceklerinin teminatını vermelidirler. Farklılıklara, kendileri gibi olmayanlara saygıyı, çoğulculuğu içlerine sindirmelidirler. Bugünkü Türkiye bunu belli ölçülerde başarmıştır ve yüzünü çevirdiği istikamet itibariyle de bir istisna teşkil etmektedir."
Bir akademisyen böyle diyor.
Demokrasinin sosyal adalet, çoğulculuk, din özgürlüğü gibi değerleri ne ölçüde gerçekleştirebildiği ve büyük şirketler ile çeşitli güç odaklarının elinden halkın irade ve menfaatini hangi seviyede kurtarabildiği konularının takdirini okuyucuya bırakalım. Demokrasi üzerine yazılmış böyle methiyeler yanında Batılı ve Doğulu bazı düşünürlerin ciddi tenkitleri da vardır.
Ben de bu konuda onlarca yazı yazdım. Madem konu gündemde tutuluyor, üç yıl önce yazdığım ((17-24 Nisan 2005) bir yazıdan bazı nakiller yapacağım ve tartışmada mesafe alınmamış olduğunu göstereceğim:
…Demokrasi için laiklik şart koşulursa; yani İslam''ın sosyal ve siyasi alanda bir yol gösterici, en azından çerçeve olarak belirleyici rolü inkar edilir veya engellenirse -kim ne derse desin- İslam ile demokrasi bağdaşmaz, uzlaşmaz, bir arada var olmaz.
Türkiye''de yıllardan beri hem yukarıda tanımladığımız manada (radikal) bir laiklik savunuluyor hem de bu ülkenin (demokrasisinin) diğer İslam ülkelerine model olacağından söz ediliyor. Bu tamamen hayal mahsulü ve kerameti kendinden menkul bir durum, bir kuru iddiadır. Malezya, Pakistan, İran, Sudan gibi hem sosyal ve siyasi hayatta İslam''ı devre dışı bırakmayan hem de -yöneticilerin seçimi, denetlenmesi, insan haklarına riayet, hukukun üstünlüğü gibi konularda- demokrasinin usul ve araçlarını kullanan ülkeler dururken niçin Türkiye''nin model olacağını soran, ikna edici bir açıklama sunan da yok.
Ama farklı şeyler söyleyen yabancılar var:
… ABD Dışişleri Bakanı Rice şöyle diyor: "Böylece, daha ılımlı siyasi güçleri bulup, İslam ile demokrasi arasında doğru ilişki kurabilen, her ikisine de hizmet eden kurumları oluşturabilen, bütün insanlara hoşgörülü bir demokratik süreç ortaya çıkabilir''.
Bu ifadenin, radikal laikliğe aykırı olduğu ve bizdeki laikçilere ters geleceği açıktır.
Rice''ı destekleyen bir başka ifade de S. P. Huntington''a aittir. Bu yazar Türkçe''ye Medeniyetler Çatışması adıyla çevrilen kitabında (Ankara, 2001, s. 171,179) Türkiye''nin lider olma potansiyelinden, bunun için yenileşme modelini bir daha gözden geçirmesine ihtiyaç bulunduğundan söz ettikten sonra şunları söylüyor: "Türkiye''nin kültürel ve dini geleneklerini canlandırmanın ve İslam ve Osmanlı mirasının üzerine modern bir ekonominin ve demokratik bir siyasetin inşa edilebileceğini göstermenin zamanının geldiğini düşünebilir... İnanıyorum ki, Türkiye bu yüksek gayeye sahip çıkacaktır ve eğer İslamî bir anlayışla kalkınmayı ve demokrasiyi birleştiren bir model olabilirse bundan hem Türkiye hem de dünya faydalanacaktır... Bu onların Batılı liberal bir demokrasiyi kabul edecekleri anlamına gelmez. Onlar kendilerine has bir demokrasi şekline varacaklardır..."
Yakın zamanda AB dışişleri bakanlarının, Lüksemburg''da yaptıkları bir toplantıda, şimdiye kadar İslam ülkelerinde daima laik aydınlarla temas kurulduğu, artık İslam inanç temelli sivil toplumla daha fazla ilgilenmenin ve İslamcı muhalif gruplarla da diyalog kurmanın zamanının geldiği kaydedilmiştir.
Türkiye''nin model olmasından söz edenlerin, Türkiye yenileşmesinin geniş tabana yayılmasını ve benimsenmesini isteyenlerin bu tespit ve analizleri de gözden uzak tutmamaları gerekiyor
Dindar sünnilerin baskısı efsanesi
00:0021/12/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye''de farklı olmak başlığı altında bir akademik çalışma yapılmış. "Din Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirenler" ismini taşıyan çalışma, Prof. Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi olarak İrfan Bozan, Tan Morgül, Nedim Şener tarafından yapılmış. Sayın Ayşe Böhürler''in dünkü yazısında(bu yazının okunmasını tavsiye ederim) belirttiği gibi 12 Anadolu ilinde gerçekleştirilen araştırmada görüşülen kişi ve kurumlar; CHP İl Örgütleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlar tarafından tespit edilmiş.
"Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" denir, doğrudur; konuşulacak kişileri bu çevreler belirlemiş olursa çıkacak sonucun sağlıklı olamayacağını araştırmacıların bilmesini beklerdim. Bu çevreler dedektif gibi ülkeye antenlerini yayan, münferit olayları abartan ve genelleştiren, böylece kamu oyunu kazanmaya çalışan kimselerden oluşur.
İddiaya (sözde çıkan bilimsel sonuca) göre dindar Sünni Müslümanlar ötekileştirdikleri laiklere baskı yapıyorlarmış ve bu baskının en yaygın örnekleri şunlarmış:
"Ramazan''da yemek yiyenleri taciz, içki yasakları, cuma namazlarına- umrelere gidenlerin artması, selamün aleyküm diyenlerin çoğalması, mini eteklilere nazar ve müdahale, romanların işe alınmaması, alevilerin cem evi taleplerinin değerlendirilmemesi, otobüste veya minibüste başı açık olanlara yer vermemek."
Bu araştırma üzerine şüphesiz birçok tahlil ve tenkit yazılacaktır. Bunlara katkı olsun diye yukarıdaki örneklerin, iddia edildiği gibi Akparti iktidarında artmış mı, yoksa eksilmiş mi olduğu sorusuna kendi hayat tecrübeme ve en azından on beş yaşımdan bu yana altmış yıldır gördüklerime dayanarak cevap vereceğim.
"Ramazan''da yemek yiyenleri taciz".
Hem daha önce hem de Cumhuriyet devrinde -1970''lere kadar- Ramazan''da açıkça içki içen bulunmazdı, bulunamazdı ki, taciz edilsin.
"İçki yasakları".
İki kesimin bir arada huzur içinde yaşamaları tecrübesinin bir parçası olarak sınırlı yerlerde içki servisi yapılmamasını "içki yasağı" diye ifade edenleri insafa çağırıyorum. İlle de içmek isteyen için bunu yapabileceği yerler sayısız, içmeyenlere ve içenlerin yanında bulunmalarını inançlarına aykırı görenlere saygı olsun diye birkaç yerde içki servisi yapılmamasını şikayet konusu yapanlar "beraber yaşamayı" değil, "ayrı yaşamayı istiyor olmalılar.
"Cuma namazlarına, umrelere gidenlerin artması, selamün aleyküm diyenlerin çoğalması" .
Bu sayılanlar dindar Müslümanların, hiçbir art niyet taşımayan tabii davranışlarıdır, dinlerini yaşama şekilleridir. Bunun artmasını şikayet konusu yapmak, dindarlığa, din özgürlüğüne tahammül edememek, ülkede tek tip insan istemek manasına gelir. Bunların artması, Akparti iktidarına değil, ekonomik ve demokratik imkanların artmasına bağlıdır.
"Mini eteklilere nazar ve müdahale, romanların işe alınmaması, alevilerin cem evi taleplerinin değerlendirilmemesi, otobüste veya minibüste başı açık olanlara yer vermemek"
Mini etekliler Anadolu''da yoktu, eteklerin dizden yukarı olması bile imkansız gibiydi. Sonradan modern bayanların bir kısmı eteklerini, olabildiğince yukarıya doğru çekmeye, kısaltmaya başladılar. Dindar bir Müslüman bunu görünce üzülür ve rahatsız olur, laik demokrasilerde bunu yapanları açıkça ayıplayamaz, ama içinden protesto eder. Bu da dindarlığın bir parçasıdır. "Ben açacağım, sen bakmayacaksın, bakarsan da beğeneceksin" demek hakkından söz edilemez.
Benim çocukluk ve gençliğimin romanlarına kıyasla bugünküler saltanat sürüyorlar.
Alevilerin cemevi talepleri ile ciddi olarak ilgileniliyor.
Taşıtlarda yer vermeme konusu bugünkü nesillerin yetişme(mişlikleri), eğitimsizlikleri ile alakalı. Başı açık veya kapalı, erkek veya kadın fark etmiyor, gençlerin ve öğrencilerin çoğu umursamadan oturuyor, yaşlılar ve kadınlar da ayakta kalıyorlar. Bir araştırma yapılsa, yer verenler arasında dindarların daha çok çıkacağını umuyorum.
Baskıyı kim yapıyor?
00:0025/12/2008, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye''de, sosyal bir ünite olarak -bizim geleneğimizde bulunan- mahalle diye bir şey kalmamış ilken mahalleden söz ettiler.
Mahallede değil, çeşitli mahallerde, farklı kesimlerin kimi zaman birinin kimi zaman diğerinin karşı tarafa baskısını (veya onların normal davranışlarının karşı taraftan baskı şeklinde algılanmasını) mahalle baskısı diye adlandırdılar.
Bu da yetmedi mahalle baskısının yalnızca Sünni Müslümanlar tarafından, farklı olanlara yönelik olduğuna insanları ve özellikle de etkili çevreleri inandırabilmek için amaca göre kurgulanmış araştırmalar yaptılar, yaptırdılar ve bunları kamu önünde tartışmaya açtılar.
İddiaları şu:
Türkiye''de, AK Parti iktidarından sonra Sünni Müslümanların, ötekileştirdikleri laiklere karşı baskıları arttı, baskı rahatsızlık ve endişe verecek boyutlara geldi. Tabii bu tespitin tabii sonucu da tedbir beklentisidir.
Tedbir ne olabilir?
1. Bu iktidardan, demokratik olmasa bile bir şekilde kurtulmak.
2. Toplumun dindarlaşma kanallarını tıkamak.
Dindarlaşma kanalları deyince akla gelenler nelerdir?
Okullar, kurslar, İslami medya, İslami sermaye, kamuya açık dini faaliyetler (Kutlu Doğum ihtifalleri, cuma ve bayram namazları, İslami selamlaşma başta olmak üzere dilin İslamileşmesi…), siyasilerin, yöneticilerin, sanatçıların. öğretim ve eğitim mensuplarının dindarca davranışları…
Peki bu tespit doğru mu ve doğru olsa bile (bir baskı varsa veya böyle bir algılama mevcut ise) bunu engellemek için büyük bir kitlenin din özgürlüğüne, hukuka ve insan haklarına aykırı sınırlar getirmek caiz mi, buna hakları var mı?
İktidarın genel olarak dindarlara pozitif ayrımcılık yaptıkları bir iddiadan ibaret.
İktidara gelmiş bir partinin, oy tabanına -tayin, ihale vb.- bazı imkanlar tanıması yeni değil, bunu hepsi yaptı ve yapar; yeter ki hukukun dışına çıkılmış olmasın!
Muhafazakâr dindar bir kimse cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, milletvekili, genel müdür, müsteşar… olmadan önce de namaz kılıyor, içki içmiyor, eşi başını örtüyor idiyse daha sonra da bunlara devam etmesinin siyasetle, istismarla, kasıtlı davranışla bir alakası olamaz. Eşi açık, içki içen, fırsat düştükçe dindarlaşmanın aleyhinde konuşan ve tavır alan siyasilere dindarlar nasıl tahammül ediyorlarsa, bunu baskı sayarak meydanlara çıkmıyorlarsa dindar olmayanların da dindar yöneticilere tahammül etmeleri gerekir. Aksi takdirde dindarlara siyaset ve iktidarın kapılarını kapamak gerekir ki, bunu sözde demokratlar bile istemezler.
Sözün özü:
Türkiye''de 1950 yılından bu yana, dindarlaşmaya karşı devlet baskısı biraz hafiflediği için dini hayat canlanmış, toplumda din ve dindarlar görünür hale gelmişlerdir. Hürriyet ve demokrasi devam ettiği sürece de bu tabii gelişme devam edecektir. Dindarlar, kendilerine "laikler" adını veren kesime tahammül ediyorlar, laikler de onlara tahammül edecekler.
Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, laiklik ve modernleşme adına (lehine) dindarlara ve dindarlaşmaya karşı baskı uyguladı, uyguluyor. Eğer konuşulacaksa asıl bu baskı konuşulmalıdır.
Sivil toplumda gruplar arasındaki baskıyı konuşacaksan bu takdirde de her kesim için baskıdan söz etmeli ve bunun sebep, sonuç ve çareleri üzerinde durmalıdır.
Karalama
00:0026/12/2008, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laikçilerin karalamak ve hakaretleri yetmiyormuş gibi bir de İslami kesimden karalamalara maruz kalıyoruz. Bir okuyucum haber veriyor ve soruyor:
Cüppeli Ahmet Hoca sizin, İmam-ı Azam hakkında, “sadece 17 hadis bilir bazı hataları var” dediğinizi söylüyor bu doğru mu? Sizin gözünüzde İmam-ı Azam''ın yeri nedir?
Bu Cüppeli Efendi, bir süre önce de benim “Kâfirler de cennete girer” dediğini söylemişti. O zaman, başkalarına aynı konuda verdiğim cevap ve yaptığım açıklama ile yetinmiştim. Bu defa doğrudan cevap vereyim:
Ufuk gazetesi, 17 Ocak 1979 tarihli nüshanın onuncu sayfasını, bizim bir kitabımıza ayırarak şu başlığı atmıştı: “Yüksek İslâm Enstitüsü''nde okutulan İslâm Hukuk Tarihi isimli eser sapık fikirlerle dolu…” Kitabın kapak resminin altına da şu başlık atılmıştır: “Fıkıh öğretmeni Hayreddin Karaman''ın yazdığı kitapta, müctehidler küçük görülmekte, cüceler devleştirilmektedir…” Birkaç satır aşağıda da şu ifade yer almıştı:
“Kitabın 73. sayfasında İmam-ı A''zam küçük gösterilmiş ve hakkında uydurma şeyler söylenmiştir. Şöyle ki: Bu sahifede İmam-ı A''zam''ın hadîs ilminde zayıf olduğu, kendi reyiyle sahih hadîsleri reddettiği, Ebû Hanîfe''ye göre sahih hâdislerin sayısının sadece 17 civarında olduğu (…) gibi bir takım saçmalıklar yer almaktadır. Bunlara da bazı mûteber olmayan eserler kaynak gösterilmiştir. Ehl-i ilim olan ve Ehl-i Sünnete bağlı bulunan müslüman bunun yanlış olduğunu bilir, ama yeni okuyan ve istikbalin din adamı, vaizi, müftüsü olacak talebelerin bunu anlaması zordur… gerekli tenkide maksatlı olarak yer verilmediği anlaşılmaktadır.”
Cüppeli hâlâ 29 yıl önce yapılmış dedikoduları, iftiraları yaymakla meşgul oluyor ve kitabımı açıp da benim ne dediğime bakmıyor. Bakın ben ne demişim (Bir Varmış Bir Yokmuş isimli Hatırat kitabıma da bakılabilir):
“İlmî bir eserde şahısların hayatı inceleniyorsa yalnızca lehinde söylenenler ve övgüler yazılmaz. Hakkında bilinen ve söylenenlerin tümü ele alınır. İlim süzgecinden geçirilir ve neticeye varılır. Biz de İslâm Hukuk Tarihi isimli kitabımızda, kendisine büyük bir sevgi ve saygı beslediğimiz İmam-ı A''zam Ebû Hanîfe''nin, hadîsler karşısındaki tutumu hakkında söylenenleri üç satırda özetleyerek verdikten sonra on satırda bunları tenkit ve reddettik. Aleyhindeki sözleri mûteber olmayan eserlerden değil, İbn Sa''d, Hatîb el–Bağdâdî, İbn Haldûn gibi mûteber kaynaklara dayandırdık. Kitaptaki satırları aynen aşağıya alarak takdiri okuyuculara bırakıyorum:
“Bazılarına göre Ebû Hanîfe hadîste zayıftır (İbn Sa''d), bazılarına göre reyi ile sahih hadîsleri reddeder (Hatib Bağdâdî), bazılarına göre de onun nezdinde sahih olan hadîs sayısı 17 veya 50 civarındadır (İbn Haldûn).
Çeşitli mezheplerden tarafsız âlimlerin tahkikatı göstermiştir ki Ebû Hanîfe, hadîs ilmi üzerinde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değilse de onun (ictihad) şûrâsı”nda, bu mevzûuda kendisine yardımcı olan hadîs hâfızları vardır. İctihadında, bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadîs kullanmıştır.
Bazı hadîslerin reddine gelince: Bunları, Hz. Peygamber''e (s.a.) ait oluşlarında şüphe bulunduğu, başka bir deyişle Ebû Hanîfe''nin, hadîsin sıhhatini tespit için ileri sürdüğü şartlara uymadığı için reddetmiştir. Yoksa Ebû Hanîfe, değil sahih hadîsleri reddetmek, mürsel ve zayıf hadîsleri dahi kıyasa tercih ederek tatbik eylemiştir.”(s. 73)
Görüldüğü üzere bu iki paragrafta Ebû Hanîfe aleyhine söylenen sözler reddedilmiş, vârid olmadığı isbat edilmiştir. Kitapta (İslam Hukuk Tarihi''nde) bu kısmın kaynakları da gösterilmiştir.
Sayın Cüppeli Ahmed Efendi,
Bu dünyayı bilmem ama ahirette bu yaptığından dolayı pişman olacaksın (İlgili âyeti bilirsin).
Eğitim ve özgürlük
00:0028/12/2008, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Çocuklara kendi inancınızı, dindarlık anlayış ve uygulamanızı dayatmayın, onlar kendi dindarlıklarını kendileri oluştursun” şeklindeki sözler bazılarının hoşuna gitse de çok tutarsız ve problemli olduğu apaçık ortadadır.
“Din eğitimi” kavram ve uygulamasında eğitilen kişiye belli bir dinin telkini vardır, bunu kimse inkar edemez. Hiçbir inanmış din eğitimcisi, “çocuğumu kendi haline bırakayım veya öyle eğiteyim ki, istediği dini seçsin” demez. Bir müslümana göre İslam, çocuklarına telkin edeceği, onların benimsemeleri için elinden geleni yapacağı tek dinin adıdır.
Eğitimcilere göre din eğitimi dört yaşında başlar. Bilgili ve şuurlu bir Müslüman din eğitimcisi çocuğunu, dört yaşından itibaren İslam''a inanmak, onu özümsemek, hayat rehberi haline getirmek için -bu amacı gözden kaçırmadan- eğitir.
İslam''a iman etmek için -iman etmeden önce- akıl sonuna kadar kullanılır. Akıl ve irade yoluyla iman seçildikten sonra dinin, akla aykırı olmayan ama aklı aşan alanlarında hep iman devrede olur.
İslam eğitimcileri ve hukukçuları doğumdan olgunluğa kadar insanın hayat devrelerini temyiz öncesi, temyiz çağı, büluğ (ergenlik) ve rüşd (akli olgunluk) şeklinde ayırmışlardır. Büluğ (iman ve uygulama ile yükümlü olma çağı), kız ve erkek çocuklarda farklı olabilir ve 9 ila 15 yaşları arasında gerçekleşir. Bu yaşlara gelmiş çocukların ve ilk gençlik çağını yaşayanların daha önceden İslam''ı seçecek şekilde eğitilmiş olmaları gerekir. İşte bütün bu yaşlarda çocuğun, tam bir özgürlük içinde istediği dini seçmesine imkan tanımak söz konusu olamaz; böyle bir şey hiçbir dinde ve dindarların eğitiminde yoktur.
Önce telkin yoluyla İslam''a iman etmiş ve pratiğini yaşamaya koyulmuş olan insan, hayatının -herkese göre değişen- bir çağında imanını ve yaptıklarını sorgular, bu sorgulama sonunda yine imanda karar kılarsa taklîdî (telkin yoluyla) imanı, tahkiki (tefekkür, sorgulama, aklına yattığı için seçme yoluyla) imana dönüşür ve bu da dinde istenen bir iman şeklidir. Hatta bazı mezheplerde taklidî (büyüklerim böyle inandılar, böyle inan dediler ben de öyle inandım şeklindeki) imanın yeterli olmadığını savunmuşlardır.
Din eğitiminde özgürlükten söz edilecekse bunun, belli bir çerçeve içindeki özgürlük olacağının unutulmaması gerekiyor. Çocuklarımızı öyle eğiteceğiz ki, sonunda iman ve hayat tarzı olarak İslam''ı seçmeleri en büyük ihtimal olacak. Ama bu imanın ve hayat tarzının, meşruiyet ve sahihlik sınırlarının dışına çıkmadan bizimkinden farklı olabilmesine de imkan tanımak gerekir ve özgülük bundan ibaret olabilir.
Eğitim ile yükümlü olanlar baştan sona yapılması gerekenleri eksiksiz yaptıkları halde insan, İslam''ı ve islamî hayatı seçmezse bu onun sorumluluk alanına girer, ama bu takdirde Müslüman eğitimciye göre “özgürlüğün kötüye kullanılmış olması”ndan söz edilir. Bu sonuç iman ehline göre övgüye değil, yergiye layık olur. Ayrıca Müslüman ailenin İslam''ı seçmemiş olan çocuğu ve akrabası ile ilişkilerinde önemli farklılıklar bulunur.
.
Bugün 519 ziyaretçi (1352 klik) kişi burdaydı!
Yılbaşı ve Filistin faciası
00:001/01/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yılbaşının kime ait olduğu ve Müslümanların o güne karşı tavırlarının ne olması gerektiği konusunda çok şeyler yazıldı, bunları tekrara gerek yok.
Müslümanlar için çok önemli bir tarih başlangıcı olan hicret yılına göre 29 Aralık (2008) Pazartesi, 1 Muharrem 1430 tarihine denk düşüyordu; yani hicrî yılbaşı idi. Bütün Müslümanlar için hayırlı bir yıl olsun diye Mevlâ''ya dua edelim.
Sayın Hakan Keskiner, bizim yılbaşımız münasebetiyle hadislerden alınmış bir dua göndermiş, onu (Türkçesini) sizlerle paylaşıyorum:
ALLAH''IM SEN EBEDİ, KADİM, HAYY, KERİM, HANNAN VE MENNANSIN! BU, YENİ BİR SENE!... BU SENEDE SENDEN; KOVULMUŞ ŞEYTANDAN KURTULMAYI, EMREDİP DURAN NEFSİME KARŞI BANA YARDIM ETMENİ, BENİ SANA YAKINLAŞTIRACAK İŞLERLE BENİ MEŞGUL ETMENİ TALEP EDİYORUM. EY CELAL VE İKRAM SAHİBİ ALLAHIM, EY MERHAMETLİLER MERHAMETLİSİ!
Bu vesile ile Kerbelâ şehitlerimizi rahmetle anıyor, onların davalarını ve sevgilerini itina ile muhafaza ettiğimizi ifade etmek istiyoruz.
Bugünlerde bir başka Kerbelâ faciası yaşanıyor; Filistin halkına karşı göz göre göre adeta soykırım yapılıyor. Buna karşı yapılan protestoların en canlısı İran İslam Devrimi lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamanei''nin, bütün dünya Müslümanlarına hitaben yayımladığı mesajda görülüyor.
İşte o mesajdan bazı parçalar:
"Bu feci olayın musibeti her Müslüman için ve hatta dünyanın neresinde olursa olsun vicdan ve şeref sahibi herkes için çok ağır ve kahredicidir, ama bazı Arap devletleri ve Müslümanlık iddiasında bulunan devletlerin teşvik edici mahiyetteki sessizliği bundan daha büyük bir musibettir…
"Bu devletlerin liderleri Hz. Resulullah (s.a.) karşısında acaba nasıl cevap verebilecekler?... Kuşkusuz bugün Mısır, Ürdün ve öteki İslam ülkeleri halklarının da yüreği bu katliam karşısında ve ondan önce de (Gazze''ye yönelik) uzun ilaç ve gıda maddesi kuşatması dönemince kan ağlamaktadır.
"Katil Bush yönetimi de iğrenç iktidarının son döneminde bu büyük cinayete ortak olarak Amerika devletinin yüzünü her zamankinden daha fazla karartmış ve bir savaş suçlusu olarak kendi suç dosyasını daha da kabartmıştır. Avrupa devletleri ise bu büyük facia karşısındaki vurdum duymazlıkları ve hatta işbirlikleriyle, insan hakları müdafisi oldukları yönündeki iddiaların ne kadar asılsız olduğunu bir kez daha isbat etmiş ve İslam''a ve müslümanlara karşı düşmanlık cephesinde yer aldıklarını göstermişlerdir.
"Şimdi benim Arap dünyası uleması ve bilginlerinden ve Mısır''ın el-Ezher liderlerinden sormak istediğim şudur: Acaba İslam ve müslümanlar için tehlike hissetmenin zamanı gelmemiş midir? Acaba "Nehyi anil münkerde (Kötülüğü engelelemek)" bulunmak ve "Kelimetü- hak inde imamin cair (Zalim yöneticiye karşı hakkı söylemek ve savunmak)" farzını yerine getirme zamanı gelmemiş midir? Acaba sizlerin kendi vazifenizi hatırlayabilmeniz için, Filistin ve Gazze''de olup bitenden daha açık bir tablo… mevcut mudur?
"Tüm Filistinli mücahitler ve İslam dünyasının mümin insanları, mümkün olan her yolla Gazze''de kadın, çocuk ve halkı müdafaa etmekle mükelleftirler ve bu kutsal ve meşru müdafaada ölenler "şehid"dirler ve Hz. Resulullah (s.a.)in Bedir ve Uhud şehidleri safında haşredilmelerini temenni ederim.
"İslam Konferansı teşkilatı İKT bu kritik şartlarda kendi tarihi vazifesini yapmalı ve her türlü siyasi mülahazalardan uzak olarak Siyonist İsrail rejimi karşısında tek bir cephe oluşturmalıdır. Siyonist İsrail rejimi Müslüman devletler tarafından cezalandırılmalıdır. Bu rejimin elebaşları bu cinayet suçundan dolayı ve uzun vadeli kuşatma nedeniyle bizzat yargılanmalı ve cezalandırılmalıdırlar.
"Müslüman halklar kendi kat''i iradeleriyle bu talepleri tahakkuk ettirebilirler. Bu arada siyaset adamları, ulema ve aydınların üzerine düşen vazife başkalarına göre çok daha kritik ve ağırdır."
Mezhep ve meşreb farkına bakmadan bütün Müslümanların işbirliği yapmaları zamanıdır.
Din ve ahlak kontrolü
00:002/01/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Okuyucum Uğur Dinç diyor ki, “Bugünlerde Yeni Şafak da dahil basında çıkan haberlerde komşumuza “iyi niyetle bile olsa”, meselâ içkinin ya da evlilik harici cinsel ilişkinin, kötü ve dinen haram olduğundan bahsetmemizin, hatta sadece “içki kötülüklerin anasıdır” gibi mülayim ve kardeşane cümleler dahi kurmamızın büyük bir kötülük ve insanları ötekileştirme ya da başka bir tabirle “mahalle baskısı” olduğu yazılıyor. Bu şekilde insanların vicdanlarına korkunç bir baskı yapıyormuşuz ve Nuray Mert Hanımın Vatan isimli gazeteye dün verdiği röportajda dediğine göre iyi niyetle, insanları haramdan, kötülükten sakındırma niyetiyle yapılması bunu daha da kötü kılıyormuş. Çünkü bu şekilde olduğunda bu ötekileştirmeyi ve mahalle baskısını yapan insanlar kötü bir iş yaptıklarının farkında bile olmuyorlarmış.
“Hocam bu konuda bir nasihatte bulunabilir misiniz? İyi niyetli “iyiliği telkin etme, kötülükten sakındırma” çabalarımızın sevap olmayı bırakın, kötü (yani günah) olduğu söyleniyor bize. Acaba dinin emri … liberal aydınlarımızın dediği gibi midir? Bizim insanlara dinin emirlerini mülayemetle ve yumuşaklıkla bile olsa anlatmamız gerçekten kötü bir şey midir? Onlara vicdani baskı yaptık diye yarın Allah katında baskı ve zulüm günahı ile suçlu çıkar mıyız?”
Bu mektubu alınca sayın Mert''in röportajını okudum, bahsi geçen ifadesi şöyle:
“Bu kavganın yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiş olabilir. Ama olabilir dediğimiz durumda bile bu az buz bir sorun değil. Mesele bu. Ama onun ötesinde velev ki tamamen iyi niyet taşlarıyla döşenmiş olsun, gittiği yer iyi bir yer değil. Çünkü toplumsal barışı zedeliyor. Taraflar bunu karşılıklı olarak baskı diye algılıyor. Zaten bunun kendisi bile yeterli. Ki, ne adına yapılıyor olursa olsun, muhatabı bunu bir baskı olarak, özgürlüklerine saldırı olarak yaşıyor. Ancak kendimizi muhatabımızın yerine koyabilirsek bu sorun büyümez.”
Benim anladığıma göre sayın Mert, “şöyle yapın, böyle yapmayın” demiyor, “Siz dini vazifeniz diye ve iyi niyetle karşı tarafa hatalarını günahlarını söylediğiniz ve daha iyi bir dini hayatı anlattığınız zaman karşı tarafın bunu nasıl algıladığını anlamaya çalışın. Eğer baskı olarak algılıyor ve nasihatinizi dinlemek şöyle dursun size karşı olumsuz duygular beslemesine, ilişkisini kesmesine… sebep oluyorsa bunda ısrar etmeyin. Bir de şöyle düşünün: Karşı taraf size niçin namaz kılıyorsun, ne gerek var, neden içki içmiyorsun, ne zararı var…) dese siz bunu nasıl algılarsınız?”
Evet, ben sayın Mert''in sözlerini böyle anlıyorum. Bu takdirde, içinde yaşadığımız şartlarda dini vazifemizi yerine getirme ve müslümanca yaşama bakımından bazı problemlerin olduğu ortaya çıkıyor. Ben içinde bulunduğumuz durumu “laik düzende dini yaşamak” şeklinde ifade etmiş, yazılarımı topladığım kitaplara da bu adı vermiştim.
Laik düzende dini yaşarken devlet, dindarların değil, laiklerin arkasındadır. Dindarların baskısına karşı laikleri korumayı tercih eder. Dindarların din özgürlüğü, karşı taraf baskı hissediyorsa kısıtlanabilir. AİHM''si de bir yorumunda, “din özgürlüğünün, bir dine inanmayanları korumayı öncelediğine” işaret etmiştir. Şu halde laik bir düzen içinde müslümanca yaşamak isteyen kimselerin din özgürlüğü, farklı olanların özgürlük sınırında son bulmaktadır. Bu kurala göre “emir bi''l-ma''rûf nehiy ani''l-münker” vazifesine bakalım. Bu vazife Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir; mutlaka birileri tarafından yapılmalıdır. İslam toplumu, açıkça ihlal edilen din kurallarına tepki göstermeli, kötülüğü engellemeli, iyiliği (bu arada dindarlığı) yaşatmalı ve yaymalıdır. Ama bu vazife mutlak değildir, şartları vardır.
Yarınki yazıda bu şartları ele alalım.
Laik düzende din ve ahlak denetimi
00:004/01/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan” laik Türkiye''de İslam''ın bazı kesin emirlerini, yasaklarını, kurallarını yerine getirmek mümkün değildir. Bunlardan biri de “dini ve ahlaki denetim ve ıslahat” manasına gelen emir bi''l-ma''rûf…”tur. Bir çok âyette ve hadiste Müslümanlara, açıkça ihlal edilen bir din kuralına (emrine, yasağına) karşı tavır almaları, ihlali elleriyle, dilleriyle ve tavırlarıyla engellemeye çalışmaları emredilmiştir. Allah son dinin kıyamete kadar her halde ve şartta yaşanması istemiştir, ama aynı zamanda dini yaşayanların zorluğa, güçlüğe, çıkmaza düşmelerini de istememiş, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şey ile yükümlü kılmamıştır. Bu sebepledir ki, dini denetim ve islah vazifesini de güç ve imkanlarla sınırlamış, “Eliyle düzeltemeyen diliyle, diliyle düzeltemeyen kalbiyle yapsın” buyurmuştur.
İslam devleti oluşup gelişince, herkesin yanlış gördüğü bir davranışı eliyle (müdahale ederek, gerekirse güç kullanarak) düzeltmeye kalkışması kamu düzeninin bozacağı için vazifenin bu kısmı devletin görevleri arasına alındı, bunun için “hisbe, ihtisâb” gib isimlerle de anılan bir teşkilat kuruldu. Geriye dil ile (anlatma, uyarma, öğüt verme…) ve kalp ile (dostluğu bozma, ilişkiyi kesme, yüzüne gülmeme, tasvip etmediğini belli eden tavır içinde olma gibi) olan vazife kaldı. İşte bu vazife için de bazı şartlar kondu:
1. Kötü, aykırı ve yanlış görülen bir davranış genel ve kesin olacak. İhtilaflı, birden fazla görüş ve yoruma açık, mezhepler arasında farklı olan durumlar için bu vazife yapılamaz. Mesela mezhebine göre helal olduğu için at, tilki, karides, midye, istakoz, köpek balığı, ahtapot… yiyen bir kimseye, farklı mezhebe bakarak “bunu yapma, caiz değil” gibi uyarılarda bulunmak uygun olmaz.
2. Bu vazifeyi yapan kimse İslam bilgisi, ahlak ve eğitim bilgisi bakımından ehliyetli olacak.
3. Bir yanlışı düzelteyim derken daha büyük ve önemli olanın gerçekleşmesine sebep olunmayacak. Bir kimsenin amelî (yapıp etmekle ilgili) bir kusurunu ıslah edeyim derken beceriksizlik, uygun yöntemi bilmemek yüzünden kişinin imanına zarar verilirse veya daha büyük bir günah işlemesine yol açılırsa bu durumda o vazife yapılmaz.
Bunlar İslam''ın hukuki, siyasi ve sosyal düzene temel olduğu topluluklar içindir.
Laik bir ülkede ek şartlar söz konusu olacaktır. Bunların başında, yapacağınız uyarı, düzeltme, öğüt vazifesinin karşı tarafça nasıl algılandığını dikkate almak gelir. Eğer karşı taraf bunu haksız bir baskı, müdahale, özgürlüğünü sınırlama, taciz… olarak algılıyorsa ve bu algılayış laik ülkede öne alınıyor, dinini yaşamak isteyen Müslümanların hürriyetlerinin daha çok sınırlanmasına sebep oluyorsa bu davranıştan vazgeçmek gerekir. Laik demokratik düzen çoğulcu ve eşitlikçidir. Çoğulcu olduğu için farklı guruplar, kendi inançlarını ve hayat tarzlarını açık ve engelsiz yaşarlar. Eşitlikçi olduğu için Müslümanlar, Müslüman olmayanlardan üstün değidir, Müslümanların ayıp ve günah olarak gördüğü davranışlar, eğer ülkenin kanunlarına göre serbest ise Müslümanlara, bunları ayıplama ve engelleme hakkı tanınmaz. Genel olarak, şahıs göstermeden “Bizim inancımıza göre şu ayıptır, bu günahtır, şöyle olan daha üstün ve makbuldür…” denebilir, ama şahıslara yönelik olarak bunu yapmaya izin verilmez.
Hollanda''ya bir gittiğimde dostlarım bana “Hocam, bu ülkede konuşurken aman Yahudiler ve eşcinseller aleyhinde bir şey söylemeyin dediler ve bunun oldukça kesin ve keskin yaptırımlarını anlattılar.
Hem laik ülkede dini yaşayanlar hem de İslam ile laik demokratik düzenin birbirine aykırı olmadığını iddia edenler yukarıda yazılanlar üzerinde bir daha düşünsünler.
İsrail, Filistin, Türkiye ilişkileri
00:008/01/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halkımız bir yandan Filistin faciasına göz yaşı döküp önemli bir yardım yapamamanın ıztırabını yaşarken bir yandan da bazı akıllı geçinenler, İsrail zulmüne meşruiyet gerekçeleri uyduruyorlar; bu cümleden olarak Hamas''ı suçluyor, İsrail''i füze atarak tahrik ettiğini, ateşkesten önce zaman zaman intihar eylemleri yaptırdığını, İsrail''in savunma hakkını kullandığını, vaktiyle bazı Arapların Yahudilere toprak sattıklarını… dile getiriyorlar. Hatta akıllılığı iğrenç boyutlara kadar sürdürerek "Bize ne Araplardan, Filistin halkından, biz Türkiye''nin menfaatlerini düşünelim, bu da ABD ve İsrail ile iyi geçinmekten, onların politikalarına ayak uydurmaktan geçer" diyorlar.
İnsanlar geçmişi çok çabuk unuttukları için -yukarıda sıralanan meşruiyet gerekçelerine de cevap olmak üzere- önce bir İsrail gazetesinde çıkan başmakaleden söz etmek, sonra da İsrail''in Filistin topraklarını nasıl ele geçirdiğini, sonra neler yaptığını, amacının ne olduğunu, bütün bunların meşruiyet ve insaniyet ile ilişkisini, bir milletin meşru direniş hakkını, çaresizlik içindeki çırpınışlarını, ele geçirdiği propaganda araçları vasıtasıyla nasıl gösterdiğini özetlemekte yarar görüyorum.
İsrail''de yayımlanan The Jerusalem Post gazetesinde çıkan başmakalede, Türkiye''nin, İsrail ile ilişkisinde doğru politikayı belirlemesi bakımından önemli noktalar var. Makalede Türkiye-İsrail ilişkilerinin Ak Parti iktidarına kadar iyi gittiği, sonra bozulmaya başladığı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı''nın son saldırı üzerine İsrail Aleyhinde ağır sözler söylediklerini, halkın büyük kalabalılar halinde protesto gösterileri yaptıklarını şikayet olarak sıralıyor ve sonra şöyle devam ediyor (Aralarda parantezler açarak kısa açıklamalar yapacağım):
"Erdoğan, Gazze''de iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hamas''ın yaptıklarında hiçbir yanlışlık göremiyor."
(Hamas, dünyanın en demokratik seçimi ile iktidara gelmiş meşru bir yönetimdir ve bütün yaptıklarını, İsrail''in hukuk, vicdan ve insanlık dışı davranışları meşru hale getirmektedir).
"Türkiye kısa bir süre önce Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçildi ve Ankara Birleşmiş Milletler''de Hamas''ın sesini duyurmasını sağlamayı taahhüt ediyor. Hamas''ın ateşkes için koşullarını Konseye iletmeyi de önermişti. Erdoğan ayrıca, bu tür bir yeniden birleşmenin, daha az uzlaşmaz ya da İsraille birlikte varolmayı öngören bir Filistin politikası oluşturması ihtimali olmasa da Fetih ve Hamas''ı bir araya getirmeye çalışıyor."
(Demek ki, İsrail''in "böl ve yönet" politikası ile dünya medyasını etkileyerek Hamas''ın sesinin kısılması, hatta sözde terörist eylemleri dışında varlığının unutturulması politikasını az da olsa engellemekle Türkiye yanlış yapmış oluyor!)
"Sonuçta, Türkiye''nin insan hakları konusunda İsraillilere ders vermeyi hak etmiş olduğuna ikna olmuş değiliz. Bütün dünyanın dikkatleri Gazze''de yoğunlaşırken, Türk savaş uçakları Kuzey Irak''taki Kürt mevzilerini bombalamıştır. Yıllardan bu yana, radikal PKK''nın Türkiye''den özerklik elde etme mücadelesinde onbinlerce insan hayatını kaybetmiştir…"
(Türkiye''deki olayda, güçlü ve işgalci bir devletin zayıf bir devlete, orantısız güç kullanarak zulmünü dayatması yok, ülke içinde ortaya çıkan terör hareketinin bastırılması var. Bu mukayese kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.)
"Bir sonraki İsrail Hükümetinin, muallak da olsa, bizim yok olmamızdan bahseden bir ülkeyi İsrail''in arabulucu olarak kabul edip etmeyeceğini değerlendirmesi gerekecektir. Diğer yandan, Türkiye''nin tek yanlı ve İsrail karşıtı söyleminde ısrar etmesi durumunda, Dışişleri Bakanlığı, Ankara''daki büyükelçisini istişare amacıyla geri çağırmayı düşünmelidir."
(Türkiye, bu zulüm devam ettiği sürece İsrail''e karşı, makalede öngörülen yaptırımlarından daha fazlasını uygulamalıdır.)
"Türkiye''nin, Doğu ve Batı arasında köprü olmak ile tüm bölgede istikrarsızlık doğuran İran, Hizbullah ve Hamas''ın sonu olmayan İslamcı politikalarının duyurucusu olması arasında seçim yapması gerekmektedir."
(Türkiye''nin isabetli dış politika hedefi, meşru olan ve olmayan geçişlere köprü olmak değil, bölgesel, hatta küresel aktör ve güç olmaktır. Siyonizm ideolojisi adına politika yapan bir ülkenin, Osmanlı çocuklarına, Müslümanlarla işbirliği ve dayanışma içinde olmamasını öğütlemesi ibret vericidir).
(Devam edeceğim).
İsrail devleti meşru mu?
00:009/01/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsrail devletinin nasıl kurulduğu, kuruluştan bu yana İsrail tarafından hukuk ve ahlak kurallarının nasıl çiğnendiğini hiç göz önüne almadan, ülkesi işgal edilmiş, hayat damarları kesilmiş, uzun vadede ölüme mahkum edilmiş bir halkın haklı direnişini mahkum edenlere, sağlam kaynaklara dayanan alıntılarla biraz tarihi bilgi vermek gerekiyor.
İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour''un 2 Kasım 1917''de Filistin''de yurt edinmek isteyen Siyonist Dernekleri Federasyonu adına Lord Rotschild''a yazdığı mektupta "Majestelerinin Hükümeti(nin) Yahudi halkı için bir milli yurdun Filistin''de kurulmasını olumlu karşılamakta… ve Filistin''de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına... bir zarar getirmeyeceği açıkça anlaşılacak şekilde, bu hedefin tahakkukunu kolaylaştırmak için elinden gelen gayreti esirgemeyecek olduğu" belirtilmektedir (Stein, s. 548). Bir yazarın çarpıcı tanımlamasıyla "bir ulusun ikinci bir ulusa bir üçüncünün ülkesini ciddi ciddi vaat etmesi" demek olan (Koestler, s.4) bu belgeyle İngiltere, o tarihlerde, "kendisine Filistin''de Yahudiler lehine hak tanıyabilme yetkisini verecek ne egemenlik veya sömürgecilik ve ne de herhangi diğer tasarruf hakkına sahip" bulunmayıp (Cattan, s.12-3), "Filistin, nüfusunun yüzde doksanı Arap ve toprağının ancak yüzde ikisi Yahudi mülkünde olan bir ülkeydi." (Zureik, s.47)
29 Kasım 1947''de Filistin''in taksimi kararı, oylanmak üzere B.M.Genel Kurulu önüne geldiğinde, "gerekli üçte iki oyçokluğunu sağlamak için, Kurul üyesi küçük devletlerde mevcut plana karşı yaygın direnç, Amerikan şantaj ve rüşvet gücünün altında" kalıyor (Anderson, s.10) ve Kurul tarihî "Taksim Kararı"nı veriyordu. Buna göre ise Filistin, Kudüs ve çevresi için öngörülen bir milletlerarası statü ile o bölge hariç tutularak, yedi kısma ayırılıyor; üçer bölge Araplara ve Yahudilere, yedincisi olan Yafa ise Yahudi bölgeleri içinde kalmış ayrı bir parça olarak gene Araplara taksim ediliyordu. 1882''den itibaren Yahudi sömürgecileri Filistin''e düzenli bir şekilde geldikleri halde, İsrail devletinin 1948 yılı baharında –bir avuç siyonistin ilanıyla- sözde kurulmasından hemen iki hafta sonrasına kadar, orada büyük bir Arap çoğunluğundan başka bir şey yoktur.
Bu ilan bildirisinde devletin "Yahudi halkının tabii ve tarihi haklarına dayanarak" kurulduğu iddiası söz konusudur. İşte bu "tarihi haklar" kavramı Siyonist propagandada önemli olup çoklukla "vaat edilmiş topraklar" kavramıyla birlikte yer almaktadır.
Duyuruluş anından sadece 11 dakika sonra ABD''nin hemen tanıdığı bu devletin ilanı, fiili olarak Siyonizmin hedefine ulaştığı ilk noktayı işaret etmekteydi. Ancak bu nokta son nokta olmayacaktı. Zira hemen ardından başlayan ilk Arap-İsrail Savaşı sonunda, 1949 Temmuzunda ulaşılan diğer bir tarihi nokta, İsrail''in Kudüs''ün batısı da dahil olmak üzere Taksim Kararı''nın ayırdığı sınırları epeyce aşan topraklara sahip olması, Filistin''den geriye kalan Gazze ve Batı Şeria''nın ise Mısır ve Ürdün''ün eline geçmesiydi. Arap-İsrail güçleri 5-10 Haziran''da 3. kez savaştı. Araplar, Eski Kudüs, Sina, Gazze Şeridi''ni, Ürdün ırmağının batısında kalan ve Batı Şeria adı verilen Ürdün topraklarını, İsrail-Suriye sınırındaki Golan Tepeleri''ni kaybettiler.
Dahası, tarihi açıdan Filistin''in yaklaşık yüzde 78''inin İsrail''in eline geçmesi demek olan bu yeni fiili durum anılan tarihte tamamlanan ateşkes anlaşmaları ile o günden bu yana artık geri dönüşsüz surette bir bakıma hukukileşmekle kalmayacak; aynı yıl (1949) Siyonizm açısından bir ileri başarıya daha işaret etmek üzere, bu yeni sınırlarıyla İsrail BM''ye üye kabul edilerek uluslararası düzenin resmi bir parçası olmuştur.
Bu tarih bilgisi ışığında herkesi şöyle bir tasavvura ve cevaba davet ediyorum:
Bir yabancı gurup gelip ülkenizde, toprağınızın yarısını işgal ederek hiçbir hakka dayanmadan devlet kuruyor, sonra bu sınırı daha da genişletiyor, siz buna razı olmayıp haklarınızı savunmak üzere savaşıyorsunuz, işgalciler dünyanın en güçlü ülkelerini arkalarına alarak sizi mağlup ediyorlar, size bırakılan bir avuç yeri de –güvenlik gerekçesiyle- denetim altına alıyor, hayat damarlarınızı kesiyorlar. Oturup ölmeyi mi beklediniz yoksa su borularından yaptığınız sözde füzeleri atarak da olsa bir şeyler mi yapardınız?
Öyle öleceğime böyle öleyim diye kendinizi ateşe atar mıydınız?
(Sonraki yazı çözümle ilgili olsun).
Filistin meselesi nasıl çözülür ?
00:0011/01/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistin-İsrail ihtilafının en adil çözümü, İsrail''in 1946 dan sonra işgal ettiği (bu manada olmak üzere B.M. tarafından ona verilen) yerlerden çekilmesi ve buralarda bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasıdır.
Peki bu mümkün müdür?
Bugünün dünya düzeni ve güç dengelerinde mümkün değildir; yani her adil çözüm mümkün olmuyor!
Adil olmamakla beraber BM''lerin haksız olarak, hile ve baskı ile kabul ettirdiği 1947 tarihli taksim esas alınarak toprakların %56.5unu Yahudilere, %43.5''unu Araplara vererek iki devletin kurulmasına ve tanınmasına imkan vermek.
Balfour bildirisi ne diyordu?
“ve Filistin''de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına... bir zarar getirmeyeceği açıkça anlaşılacak şekilde, bu hedefin tahakkukunu kolaylaştırmak için elinden gelen gayreti esirgemeyecek olduğu…”
Eğer İsrail''e daha fazla toprak verilir ve 1949 yılından başlayarak devam ettirdiği haksız işgallerle toprak kazanması meşru bir hak sayılırsa Balfour bildirisinden bugüne kadar bütün uluslar arası teamül, sözleşme ve hukuk çiğnenmiş olur.
İşte Hamas, böyle bir haksızlığa baş kaldırıyor.
İsrail Hamas''ı, barışı ve –İsrail''in istediği, belirlediği sınırlar ve şartlar içinde- iki devletin oluşmasını engellemekle suçluyor. Bu engellemenin suç ve kusur olduğunu kabul eden ve Hamas''ı suçlayanları insafa davet ediyorum.
Şimdi bu idealleri ve ya ona yakın çözümleri bir yana bırakıp reel duruma bakalım.
İslam''ı kullanarak hem İslam''a hem de çağdaş demokrasilere aykırı olan düzenlerini/iktidarlarını sürdürmek isteyen Arap ülkeleri Müslüman kardeşlerin ve onun bir parçası olan Hamas''ın demokratik yoldan da olsa iktidar olmalarını istemiyorlar. Bu yüzden, Hamas''ı bitirmek için ABD, AB ve İsrail ile işbirliği yapıyorlar. Irak, Pakistan ve Afganistan ABD''nin başların açtığı belalarla meşguller, başkalarının yarasına merhem olacak durumları yok. Hamas''ı destekleyen İran ve Suriye, sözde terörü desteklemekler suçlanıyor ve her an bir saldırıya uğrama tehdidi altında bulunuyor. İsrail''ın mevcut nükleer savaş gücü denetlenmiyor, ama Pakistan kontrol altında tutuluyor, Irak bu yalancı bahane ile işgal ediliyor, İran üzerinde uluslararası baskı sürdürülüyor.
Sonuç:
İslam dünyası parçalanmış, birbirine düşürülmüş, bir kısmı ABD ve İsrail ile işbirliğine girmiş, İsral''i yola getirmenin tek yolu güç iken bu da ortada bulunmuyor.
Çözümden önce:
1.İslam ülkelerinin halkları kendi yöneticilerini yola getirmek üzere harekete geçmek durumundalar. Bu hareket faydadan çok zarar getirecek şekilde olmayacak, düşmanın işine yaramayacak, her ülkede mevcut şartlar içinde yapılabilecekler mutlaka yapılacaktır.
2. Halkların ısrarlı ve fedâkârca talepleri yüzünden yöneticiler mutlaka bir şeyler yapmak gerektiğine kani olacak ve bu baskı ile bir araya geleceklerdir.
3. İslam ülkeleri ABD, AB ve İsrail''e (bunların her biri diğerini desteklediği için) savaş açamazlar, haksızlığı savaş yoluyla düzeltemezler, ama savaş dışında da onları yola getirecek çareler ve tedbirler vardır. Bu ülkelerde yatan paraların çekilmesi, yapılan alış verişlerin zaruret sınırına çekilmesi, üslerin yeniden görüşülmesi ve sınırlanması, imtiyazların kaldırılması, elçilerin geri çağrılması… hemen akla gelenlerdir.
Tabii ilk şart, İslam ülkelerinde, bütün bu tedbirler için siyasi iradenin oluşmasıdır ve bunun için de –bir gün sıra kendilerine de gelecek olan- halklara iş düşmektedir.
Hamas''ı ortadan kaldırmayı, İsrail''in istediği şartlarda küçük ve uzun vadede yok olmaya mahkum bir “sözde Filistin devleti”nin kurulmasını çözüm sayanlar muhatap bile alınmamalıdır.
Yine o mesele (necât)
00:0015/01/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevdiğim ve takdir ettiğim Ebubekir Sifil, “İslam''ın diğer dinlere ve mensuplarına bakışı” konusunda, gayr-i müslimler ve Müslümanlara hitaben yaptığım bir irticali konuşmadan yola çıkarak benim çizgimdeki değişme üzerine bir yazı kaleme almış. İlim ve edep sınırları aşılmadığı için bu yazı bir cevabı/açıklamayı hak ediyor.
Bu konuşma üzerine tenkit yazanların temel yanılma noktası, necat (ahirette kurtuluş) konusunda İslam alimlerinin görüşlerini (tamamını) naklettiğim halde, muhataplarımı göz önüne alarak birini detaylı ve sahiplerine ait delil ve savunmalarıyla birlikte nakletmiş olmama bakarak bu görüşü bana mal etmiş olmalarıdır. O konuşmanın hiçbir yerinde bu görüşü ben de benimsiyorum demedim. Daima “onlara göre, böyle düşünenlere, yorumlayanlara… göre” dedim.
Peki o konuşmada benim görüşüm açık ve net olarak var mı?
Evet var. Bakın ne demişim:
“Son Peygamber''in tebliğ ettiği din de bu temele (İbrâhîmî tevhîde, İslam''a) uygundur ve yeryüzünde, ilâhî vahyi aldığı gibi halka ulaştıran, ulaştırdığı vahiy de asla değişmemiş, bozulmamış, içine Allah''a ait olmayan sözler katılmamış tek din O''nun tebliğ ettiği dindir. Daha önce gelmiş, asılları ilâhî, genel adı da İslam olan dinlerin kitapları zaman içinde bozulmuştur. Ama bu kitapların içinde Allah''ın sözleri de vardır. Ayrıca şirke sapan ehl-i kitap olduğu gibi onların içinde tevhîd çizgisini koruyan bir gelenek de vardır. Bütün peygamberlerin ortak inançları ve salih amellerine tabi olanlar “İslam”dan sapmış olmazlar. Ancak hem tevhîd inancının hem de salih amelin test edileceği ölçüyü veren tek kitap kalmıştır ki, o da Kur''an''dır; Kur''an''ı ve onun Peygamberini dışlayarak tevhîd inancına ve Salih amele ulaşmak imkansız gibidir. Bu sebepledir ki, bugün ehl-i kitaba dahil olan Yahudi ve Hristiyanların büyük çoğunluğu ya tevhîdden veya salih amelden uzaklaşmışlardır.” (s. 39).
Başka ne demişim?
26.10.2008 tarihli köşe yazımdan aktarayım:
…Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?
Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamberden önce veya sonra yaşamış olmaları durumuna göre İslam alimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.
İsra Suresi''nde (17/15) Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor. İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah''ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş''arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir. Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da muaf tutulmuşlardır. İmam Ğazzalî''ye göre Peygamber hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.
M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah''ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamberi de –bildikleri takdirde- inkar etmemek (onun da hak peygamber olduğuna inanmak) şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.
“Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta (Ufuk Kitap, 2006) yer alan bir konuşmamda yukarıda özetlediğim bilgileri verdim. Görüş sahiplerinin delillerini açıkladım, çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım. Tabii konuşma, yazmadan farklı olduğu, ifadeler arasında dağınıklık bulunduğu için bazı kimseler yanlış anladılar, bazıları da fırsat bulmuşken bunu kötüye kullandılar.
İyi niyetliler için bir daha tekrar edeyim:
1. Yukarıdaki görüşleri ben, kendi görüşüm olarak söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim (Bak. s. 28, 29, 35, 42).
2. Bana göre dördüncü görüşe sahip olan kişiler de İslam alimleridir.
3. Peygamberimizin gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam''a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır: Sulh, teb''a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah''a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimizi inkar etmemek, O''nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.
Bana izafe edilen “Peygamber insanları İslam''a davet etmedi” sözü iftiradır. (Bak. 17, 37, 41).
Sevgili Sifil, ben asla “makas değiştirmedim”, adını andığınız kişi ile aynı çizgiye gelmedim, İslam''ın modernistler tarafından yapılan yorumuna katılmadım, “sünneti ve sireti devre dışı” bırakmadım. İşte bunları bir daha “deklare” ediyorum.
Araplar bizi arkamızdan vurdu mu?
00:0016/01/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ve insanlık adına birleşme ve dayanışmanın tam zamanında bazı kimselerin "Araplar bizi arkamızdan vurdular" hikayesini gündeme getirmelerine isyan eden sevgili Metin Boşnak, ABD''den şu yazıyı göndermiş:
"…Sayın Bardakçı, "Din meselesi bu kadar bağlayıcı ise, biz, Osmanlı İmparatorluğu''nun dağılma sürecinde devletin hâkim ve en kalabalık unsuru olan Müslümanlar''dan neden kazık yemiştik ve Anadolu''da cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan ayaklanmaların bahanesi neden hep ''din'' olmuştu?" diyor. Aslında Bardakçı yeni bir şey söylemiyor: Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, ''Araplar ve diğer Müslüman kardeşleriniz, I. Dünya Savaşı''nda sizi sattı'' diye başlar ve ''Türk''ün Türk''ten başka dostu yoktur'' diye de noktalanır. Türk''ün özellikle de Müslüman dostu yoktur...
Masal budur. Peki gerçek nedir?
"Gerçek şudur: Osmanlı''nın çöküş döneminde Türk olmayan Müslüman unsurlar arasında gerçekten isyanlar başgöstermişse de, bu unsurların bir bütün olarak "ihanet ettikleri" kesinlikle söylenemez. Hatta Araplar sözkonusu olduğunda, Osmanlı''ya isyan edenlerin küçük bir azınlık olduğunu, buna karşılık Arap kabilelerinin çoğunun Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla İstanbul''a sadakat gösterdiklerini söyleyebiliriz.
"Kürtler ise, daha da belirgin bir sadakatle önce Osmanlı İmparatorluğu''nu ardından da Milli Mücadele''yi desteklemişler ve Müslümanlık bağının getirdiği "kardeşlik"ten asla taviz vermemişlerdir. Ankara''nın kendisi bundan taviz verene kadar...
"…Her Türk genci ''Araplar''ın I. Dünya Savaşı''nda bize ihanet ettiğini'' öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı''nda Mekke Şerifi Hüseyin''in İngilizler ile anlaşarak Osmanlı''ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin''in "Araplar"ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:
"Mekke Emiri Şerif Hüseyin''in Hicaz''da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916''da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ''askeri açıdan'' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine getirmediği ''bağımsızlık vaadi'' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin''in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani asıl cephenin gerisi''nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. Asıl cephe, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi''nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin''de kurulmuştur. Filistin''de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye''de, Irak''ta, Lübnan''da Türk kuvvetlerini ''arkadan vuran'' herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul''a yani Türkiye''ye sadık kalmıştır... Arabistan Yarımadası''nın Hicaz bölümünden Akabe''ye kadar olan ''cephe gerisi'' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur."
"Aynı gerçek… Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, şöyle vurgulanıyor: "O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı''nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George''un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. (Osmanlı İmparatorluğu''na isyan eden) Faysal''ın Arabistan''daki taraftarları, bir istisnaydı."
"…Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun''un ifadesiyle, ''I. Dünya Savaşı''nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.'' Bu hakikati teslim etmekle birlikte, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı''da Türk milliyetçiliğinden daha önce geliştiğini belirtmek gerekir. Arap milliyetçiliği, 1860''larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı İmparatorluğu''na ve yönetimindeki "Türklere" karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun Hıristiyan oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken "Arapların İslam öncesi tarihlerine" ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu.
Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı''ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye''deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı''ya ve Hilafet''e bağlılık duygusu vardı. Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı İmparatorluğu''ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar "ayrılıkçı" olmadığına dikkat çekerek şöyle demektedir:
"Görülüyor ki Arapların ''milli'' hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil Hıristiyan Araplardı…
Kurtuluş Savaşı''nda da ne kitlesel bir "Arap ihaneti" ne de "Kürt ihaneti" yaşandı. Aksine Kürtler, Kurtuluş Savaşı''nı canla başla desteklediler. Mustafa Kemal Paşa, "Müslüman kardeşliği" temasına dayalı propagandasıyla onları kazandı.
"… Şeyh Said isyanı ise, ancak Kurtuluş Savaşı''nın bitmesi ve "Müslüman kardeşliği" temasının hızla yok olup, yerine "herkes Türk''tür" anlayışının belirmeye başlamasından sonra patlak verdi..."
Ordu ve dindarlar
00:0018/01/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün (17 Ocak) basında, Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu''nun bir açıklaması yer aldı. Bu açıklamada, Türkiye''nin içine girdiği (daha doğrusu bazılarının sokmaya çalıştığı) kaos ortamından, iyi niyetli her kesimin iş ve elbirliği ile çıkmasına yarayacak önemli ifadeler var.
“Türkiye''nin tek silahlı kuvvetleri var, onu da yok ederlerse Türkiye, Türkiye olmaktan çıkmış olur. Darbeler dönemi bitmiştir. Buna gerek de yok. Her hafta Başbakanlara gidiliyor; sıkıntılı durum varsa Başbakan, Cumhurbaşkanı ile görüşülüyor. MGK''da gündem, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı tarafından belirleniyor.”
Ülkemizi sıkıntılara sokarak menfaat devşirmek için ikide birde orduyu, açık veya kapalı bir şekilde göreve çağıranlar avuçlarını yalasınlar; artık darbeler dönemi kapanmıştır.
“TSK''nın en fazla önem verdiği konu silahtır. Sık sık sayım yapılır; silah kaybı, eksikliği olduğu zaman o birlik, subayı, astsubayı ile beraber bütünüyle ne izne gider, ne dışarı çıkarılır. Bu durum o birlik için leke kabul edilir. TSK büyük bir kuvvet; yüz binlerce subayı, astsubayı var. Bunlar içinde her kesimden insan var; aralarında düzgün karakter sahibi olan da zaafı olan da bulunur. Böylesi zaafı olanlar da çıkabilir. Ama bu TSK''ya mal edilemez.”
Bütünüyle katılıyorum, her koyun kendi bacağından asılır. Bazı çürük elmalar, cevizler var diye sağlamlarını da atmak, karalamak, çürük saymak haksızlıktır. Ama bu ölçü, bu kural bütün kesimler için geçerlidir. Siyasetten yargıya, dinsizlerden dinlilere (dindar bilinenlere) kadar her kesimin içinde sağlam ve çürük olanlar, doğru ve yanlış yapanlar vardır. Hiçbir grubu ve kesimi, yanlış yapanları esas alarak bütünüyle karalamak akıl, ahlak ve insaf kârı değildir.
“Tuncer Kılınç Paşa… zaman zaman konuşur, ters düşebilir. Emeklilik sonrası çeşitli konferanslar verdi, rahatsız etmiş olabilir; ama ifade özgürlüğü varsa herkes rahatça konuşmalı. Ben böylesi görevleri üstlenmiş insanların ihanet etmesini asla düşünmem, zaten yargı da her şeyi ortaya koyacaktır."
İşte akl-ı selimin ortak ifadesi denebilecek bir paragraf. İki nokta şu ortamda çok önemli:
1. İfade özgürlüğü varsa herkes konuşmalıdır (tabii dindar ve muhalif olanlar da).
2. Eğer bir dava yargıya intikal etmiş ise yapılacak tek şey, yargıyı rahat bırakmak ve sonucu beklemektir. Sonuç ortaya çıktıktan sonra verilen kararı tenkit hakkı bakidir.
“…Zaten uzun zamandır TSK''ya karşı yıpratma kampanyası var. Özellikle Irak''a ABD müdahalesinden sonra başlatılmıştır. İşte çuval geçirme falan. Adım adım TSK hedef alınıyor. Bir kısım gazeteler, bir sürü dinci cemaatler, tarikatlar var. Hepsi TSK''yı kendilerine karşı düşman ve hedef seçmiş. TSK olmasa her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar.”
Ben İslami kesime ait bilinen bir gazetede yıllardır yazıyorum, birçok İslami cemaati yakından tanıyorum. Benim bildiklerim ne orduya düşmandır, ne de orduyu yıpratmayı iş edinmişlerdir. Bu konuda da genelleme yapmamak gerekir. Öte yandan ordu, -inşaallah bundan sonra olmaz- koruma ve kollama vazifesini yanlış yorumlayarak, yanlış uygulayarak zaman zaman siyasete müdahale etmiş, demokrasiyi ve anayasayı askıya almış, halkın hür iradesiyle iktidara gelmiş hükumetlerin korkulu rüyası haline gelmiştir. İşte bu tavırlar ve davranışlar da orduyu yıpratmış, aleyhinde yazılıp çizilmeye sebep olmuştur.
Şu halde istenmeyen sonuçların doğmaması için her kesime vazife düşmektedir. Ve herkes işini, hukukun dışına çıkmadan yapmalıdır.
Filistin için...
00:0022/01/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vicdanını, ahlakını, dolayısıyla insanlığını kaybetmemiş hiçbir fert, dini, dili, mezhebi, ülkesi… ne olursa olsun Filistin davasında İsrail kurucuları ve yöneticilerini haklı bulamaz. Ortada apaçık bir gasp, işgal, katliam, her çeşidiyle zulüm vardır.
Hiçbir vicdan sahibi çıkıp da toprağı, evi, bağı, bahçesi, suyu, işi elinden alınmış, hapishaneden kötü olan mülteci kamplarında bir ömür tüketmekte olan, hapis yatmış, işkence görmüş, yakınları öldürülmüş ve tamamı planlı bir şekilde uzun vadede ölüme/tükenmeye mahkum edilmiş Filistinlilerin, başka çare bulamadıkları için başvurdukları “normal olmayan” savunma yöntemlerini ayıplayamaz ve bunları, çağın en büyük katliamına, en iğrenç saldırısına sebep olarak göremez. Baş ve son sebep İsrail''dir, kendi oluşturduğu sebebi Filistinlilerin aleyhine kullanan da yine İsrail''dir.
Filistin davası ancak bir adil barışla çözülür. Bunun şartı İsrail''i bu adil barışa zorlamaktır. Bunun da yolu öncelikle İslam ülkelerinin –halklarının baskısı ile- bölünmeyi bir yana bırakıp birlikte hareket etmelerinden ve gereken tedbiri zamanında, yerinde ve etkili olarak almalarından geçer.
Şimdi gelelim büyük bir facia geçirmiş, dayanılmaz acılar yaşamış, her şeyleri eksilmiş veya yok olmuş Filistinli kardeşlerimizin yaralarını sarmak için neler yapabileceğimiz konusuna.
Bunları yapmak ve yapmamak şeklinde ikiye ayıralım.
Yapmamak:
İsrail''i desteklediği sağlam bilgi ile bilinen firmalardan alş-veriş yapmamak.
Bu boykotu, İsrail adil bir barışa razı oluncaya kadar sürdürmek.
Devletin İsrail ile yaptığı bütün anlaşmaları gözden geçirmesi, yenilerini yapmaması, eskileri de –mümkün olan ölçüde- bozması veya askıya alması.
Siyonist olmayan, İsrail''i haksız davranışlarında desteklemeyen, hakkın yerini bulması ve zulmün sona ermesi için adaletten yana olanlara destek veren Yahudi ve Musevîlerle alış-verişi kesmemek, insani ilişkileri bozmamak.
Yapmak:
Fakir zengin herkesin, temel ihtiyacı dışında kalan malvarlığından yapabileceği kadar yardımı, sağlam kanallardan Gazze''ye ulaştırmak için çaba göstermesi gerekiyor.. Bu yardım, Filistinli kardeşlerimizin hayati ihtiyaçları karşılanıncaya kadar farz olan bir yardımdır.
Din ve insan kardeşliğinin gereğini yapmak için gün bugündür, hem de acele ederek.
Obama"ya cevap
00:0023/01/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD''nin yeni başkanı, 21. yüzyılda İslam dünyasına hitap ediyor ve "siz yumruklarınızı açar ellerinizi bize doğru uzatırsanız biz el sıkışmaya hazırız" diyor, ayrıca ekliyor (mealen) "gelin elbirliği ile bütün insanlara siyasi, iktisadi ve hukuki adalet götürelim".
Avrupa''nın haçlı seferlerini, sömürge politikasını ve sömürgelerde neler yaptığını hatırlatmıyorum.
İngilizlerin Avustralya''da yerli Aborijinlere ve Amerika''nın yerli Kızılderililere, Iraklılara, İsrail ile işbirliği içinde Filistinlilere neler yaptığından da söz edecek değilim.
Madem ki yeni başkan el sıkışmaktan bahsediyor, barış, hürriyet ve adalet vaad ediyor, biz de Müslümanlar olarak onlara karşı tavrımızı ilâhî kitabımızdan aktaralım.
Kur''an-ı Kerim bundan 14 asır önce Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki ilişkiyi şöyle belirliyor:
"Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever. Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir" (Mümtehine: 60/8-9).
Kur''an Yolu isimli tefsirimizde bu âyeti şöyle açıklamışız:
Sûrenin başında Allah''a ve O''na inananlara düşmanlık edenlerle dostluk kurmanın yasaklanmasındaki amaca ve bu hükmün kapsamına açıklık getirilmektedir. 7. âyette açıkça ifade edildiği üzere bu yasağın asıl maksadı, aydınlanmanın ve her türlü hayırlı girişimin önünü kesen kör taassup ortamının, inanç ve fikirlerin delilleri üzerinde hür biçimde düşünmeye imkân verecek bir ortama dönüştürülmesi, böylece 1. âyette işaret edildiği şekilde mânevî baskı sebebiyle veya çıkar sağlama düşüncesiyle sergilenen sevgi gösterilerine ihtiyaç kalmaması, gerçek ve riyasız sevgiye erişilebilmesidir. 8 ve 9. âyetlerde bu yasağın yani 1. âyetteki anlamıyla "düşman" kavramının kapsamı belirlenirken de, İslâmiyet''i kabul etmeme değil, din konusunda müslümanlarla savaşma, onları yurtlarından çıkarma veya çıkarılmalarına yardımcı olma kriterleri esas alınmıştır…
Nitekim Mekke''nin fethiyle birlikte putperestlerin baskıları sona ermiş, barış ortamının tesisiyle birlikte insanlar akın akın Allah''ın dinine yönelmişler ve rahmet peygamberinin engin sevgi ve hoşgörüsünü yakından tanıma fırsatı elde etmişlerdir (Nasr 110/1-2). Bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylar dolayısıyla bazı daraltıcı yorumlar yapılmış olmakla beraber, –8. âyetin tefsiri sırasında Taberî''nin belirttiği üzere– burada verilmek istenen mesaj belirli olaylarla sınırlı değildir, âyette yer alan olumsuz nitelikler kapsamına girmedikçe hangi dine mensup ve hangi etnik kökenden olursa olsun uluslararası toplumun bütün üyeleriyle iyilik ve adalet esasına dayalı ilişkiler kurulabilir, bu hükümle ilgili nesih iddialarının da dayanağı yoktur (XXVIII, 65-66).
Bu âyetlerde Kur''an''ın, uluslararası ilişkilerde hemen herkesin mâkul ve ikna edici bulacağı bir temel düstur getirdiği görülmektedir. Şöyle ki, aslolan barış halidir ve dostane ilişkilerin sağlıklı yürüyebilmesi için şu iki şarta titizlikle uyulması gerekir: a) İyi niyetli olma ve bunun ilişkilere yansıtılması, b) Bu alanda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda, aynı şekilde herhangi bir ihtilâf çıkması durumunda adalet ve hakkaniyetin esas alınması. İstisnaî olan hasmane ilişkiler içine girmenin gerekçesi ise karşı tarafın din özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik savaş ilân etmesi ve ülke güvenliğini tehdit eden fiilî davranış ortaya koyması şeklinde özetlenmiştir. Dikkat edilirse Kur''an''ın bu konuda ortaya koyduğu esaslar müslümanlara imtiyaz tanıyan veya sübjektif değerlere bağlı ilke ve kurallar olmayıp objektif niteliktedir.
Hz. Aişe kaç yaşında evlendi?
00:0025/01/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çocukların velileri tarafından küçük yaşta evlendirilmelerinin caiz olduğu konusunda fetva veren çevreler bu hükme kaynak olarak Buhari''de yer almış bulunan bir rivayeti kullanıyorlar. Bu rivayette Hz. Aişe''nin altı yaşında evlendirildiği ve dokuz yaşında da zifafa girdiği ifade ediliyor.
Bu olayın böyle olmadığını sağlam tarih bilgisine dayanarak ileri sürenler de var. Bunlar, diğer deliller yanında Hz. Aişe''nin ablası Esmâ''nın doğum tarihinden ve aradaki bilinen yaş farkından yola çıkarak Hz. Aişe''nin nikah yapıldığında 14, zifaf yapıldığında ise 18 yaşında olduğunu söylüyorlar. Bu durumda Buhari''de bulunan bir hadisin metin yönünden tenkit edilmiş olduğu anlaşılıyor; bilindiği gibi ravileri sağlam olan hadisler de metin yönünden tenkide tâbi tutulabiliyor ve ravinin yalan söylememekle beraber -İmam Şafiî''nin de Risale''de ifade ettiği gibi- yanılması mümkün görülüyor.
Rivayeti metin yönünden tenkit eden Mısırlı bir gazetecinin 13.8.2008 tarihinde çıkan yazısı üzerine birisi www.islamweb.net e başvurarak fetva istiyor ve kendisine, rivayeti savunan uzunca bir fetva ile cevap veriliyor.
Bu konuda medyaya yansıyan bir başka tepki de şöyledir:
"Fas''ın Selefi düşüncesine mensup din adamlarından Şeyh Muhammed el Magravi''nin "Kızlar 9 yaşında evlenebilir" fetvasına İslam dünyasının dört bir yanından tepki yağıyor.
"Fas Yüksek Bilim Konseyi fetvayı kınarken, Şeyh Magravi''yi de mahkemeye verdi. Konsey, İslam tarihinde sadece Peygamber Efendimiz''in bu tür bir evlilik gerçekleştirdiğine inanıldığını belirtti. Suudi araştırmacı ve tarihçilerden Süheyla Zeynelabidin, İslam dünyasındaki inanışın tersine Hz. Ayşe''nin Peygamberimiz ile evlendiğinde yaşının 19 olduğunu ifade etti. Zeynelabidin, bu sonuca tarihi analizleri araştırarak ve matematiksel mantığa dayandırarak ulaştığını vurguladı…
"Fas Yüksek Bilim Konseyi, hiç kimsenin dini kullanarak bu tür sapıkça düşüncelere temel oluşturamayacağının da altını çizdi. Son yıllarda başta Suudi Arabistan olmak üzere zengin Körfez ülkelerinden, özellikle Mısır ve gelir düzeyi düşük ülkelere gelenlerin, fakir ailelerin yaşı çok genç kızlarını para karşılığı satın almaları ve örfi nikah kıymaları Mısır''da insan hakları kuruluşlarını ayağa kaldırmış ve bu tür eylemlerin cezalandırılması istenmişti.
"Fas Kadınlarla Dayanışma Ulusal Birliği Başkanı Nebile el Tibr, bu tür fetvaların çocukları çok erken yaşlarda cinsellik düşünmeye iteceğini belirterek, Şeyh Magravi''ye sert tepki gösterdi.
"Aynı zamanda Dünya Müslüman Bilim Adamları Birliği üyesi de olan Zeynelabidin, Suudi Arabistan Adalet Bakanlığı''na çağrıda bulunarak erken yaşta çocukların evlendirilmesinin yasaklanmasını istedi."
Küçüklerin evlendirilmeleri konusunun fıkıhtaki durumunu takip eden yazılarımda aktaracağım.
Küçüklerin evlendirilmesi
00:001/02/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tarihi, coğrafyayı, kültür farklılığını görmeden, hesaba katmadan belli bir devirde ve yerde bazı fıkıh alimlerinin verdikleri fetvalara veya İslam''ın ilk yıllarında yapılmış bazı uygulamalara bakarak günümüzde, küçük kızların velileri tarafından –onların durum ve arzularına bakmaksızın- zorla evlendirilmelerinin caiz olduğuna fetva vermek dinimize kötülük yapmaktır ve İslam''ın imajını çirkinleştirmektir.
“Yok efendim Hz. Aişe küçük iken evlendirilmiş, yok efendim filan ayetteki falan kelime buna delalet edermiş…” diyerek bugün bunu yapmaya ve İslam''a yamamaya kalkışmak hem akla, hem dine ziyandır.
Hz. Aişe''nin küçük yaşta evlendiği kesin olmayıp “18 yaşında idi” diyen alimlerin de bulunduğunu daha önce yazmıştım.
Diğer âyet ve hadisler ise yine kesin olmayıp başka türlü anlayış ve yorumlara da açıktır; nitekim tarih boyunca bu farklı yorumlar (ictihadlar, tefsirler) yapılmış ve -Aile kanunu şeriata dayalı bulunan- Osmanlı''nın son zamanında küçüklerin evlenmeleri ve velileri tarafından zorla evlendirilmeleri yasaklanmıştır.
Son zamanlarda bu mesele üzerinde tartışmalar yapıldığı için aşağıda (bir iki yazıda) bu konuda ortaya konmuş bulunan ictihadları özetlemek istiyorum.
Fukahânın çoğuna göre küçüklerin bizzat evlenme ehliyetleri bulunmamakla beraber, velîleri tarafından evlendirilmeleri caiz ve muteberdir. Bu ictihadı benimseyenler, hayız görenler yanında hayız görmeyenlerin de iddetlerinden (kocaları ölür veya boşanırlarsa tekrar evlenebilmek için beklemeleri gereken müddetten) bahseden âyetin (Talâk: 65/4) buna delâlet ettiğini, ayrıca iyi bir namzedin bulunması hâlinde fırsatın kaçırılmamasının küçüklerin velîleri tarafından evlendirilebilmelerine bağlı olduğuna dayanmışlardır.
Buna karşı İbn Şübrüme (ö.144/761) Osman el-Bettî (ö.143/760) gibi müçtehitler küçüklerin bizzat evlenmelerinin de, velîleri tarafından evlendirilmelerinin de caiz ve muteber olmadığı görüşündedirler. “Yetimleri nikâh çağına kadar deneyin...” (en-Nisâ: 4/5) mealindeki âyet evlenme ehliyetini belli bir çağa bağlamıştır. Ayrıca evlenmenin fiilî neticelerinden hiçbiri küçüklerin evlenmelerinde gerçekleşmez. Bu evlilik gereksiz ve faydasız olduğu gibi ileride bazı mahzurları da beraberinde getirebilir.
Mahkemeler çoğunluğun içtihadına göre hüküm vermekte iken 1917 tarihli aile kararnamesi (A.K.) ikinci içtihadı kanunlaştırmış (md. 6) ve küçüklerin evlendirilmelerinin cevazı hükmünü yürürlükten kaldırmıştır.
Kişilerin bizzat evlenme akdini yapmalarının muteber olduğu çağ evlenme rüşdüne erdikleri çağdır. Temyiz çağına gelmemiş bulunan çocuk, evlenme ehliyeti bakımından reşîd değildir ve bunun evlenme akdi de muteber olmaz. Temyiz çağındaki çocuğun evlenme akdi mevkuftur; yani velîsinin izin ve kabulüne bağlıdır. Velî kabul ederse akit yapıldığı andan itibaren geçerlilik kazanır, kabul etmezse hükümsüz hâle gelir.
İster tabiî ve biyolojik gelişmelerle olsun, ister belli yaşa ulaşmakla olsun bulûğ çağına gelmiş kişinin evlilik akdi muteberdir. Bu evlilikte velînin rolü bahsi ise ileride gelecektir. A.K., Ebû Hanîfe''nin içtihadını tercih ederek bulûğ çağına girişin üst sınırını erkekte 18, kızda 17 yaş olarak kabul etmiştir. Bu yaşlarını tamamlayan şahıslar evlenme ehliyetini kazanmış olurlar. Erkek 12, kız da 9 yaşını tamamlamış olarak hâkime başvurur ve biyolojik olarak bulûğa erdiklerini iddia ederlerse hâkim durumu inceleyerek evlenmelerine izin verebilir (md. 4-7).
(Devamı var)
.Küçükleri velilerin zorla evlendirmeleri
00:005/02/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bulûğ (ergenlik) çağma gelmiş bir erkeğin kendi irade beyanı ile evlenebileceği, velîsinin onu rızası dışında birisiyle evlendirme hakkına sahip bulunmadığı hususu ittifakla kabul edilmiştir.
Fukahânın çoğuna göre dul kadın da rızası alınmadan veya istemediği halde velîsi tarafından evlendirilemez. İmam Şafiî''ye göre dul kadın bulûğ çağına gelmemiş olsa da hüküm aynıdır. "Dulun velî ile bir alâkası yoktur." "Dul kendine velîsinden daha ziyade mâliktir, bekârın ise rızası alınır" gibi hadisler (Buhârî, Nikâh, 41; Ebû Dâvûd, (Avnu''l-Ma''bûd, II, 197)yukarıdaki hükümlerin kaynaklarıdır.
İmam Mâlik ve Şafiî, ergenlik çağındaki kızın babasına cebren evlendirme salâhiyeti tanımışlardır.
Ebû Hanîfe''ye göre bulûğ çağına gelmiş bir kızı hiçbir kimse zorla evlendiremez. Kızın rızası alınmadan yapılan evlendirmeler hükümsüzdür; çünkü Rasûlullah (s.a.): "Açıkça izin alınmadan dul kadın, rızası anlaşılmadan bekâr kız evlendirilemez" buyurmuş, "Onun rızası nasıl anlaşılır?" sorusuna da "sükûtu ile" cevabını vermiştir (Buhârî, Nikâh, 40).
Kızın evlenmeye razı olduğunu gösteren davranışı, çevre şartlarına ve örfe dayanılarak tespit edilmektedir.
Velinin izni ve kendisi olmadan evlenmek
Bulûğ çağına gelmiş normal erkeklerin velîsiz (kendi başlarına) evlenebilecekleri konusunda ittifak vardır. Bulûğ çağındaki kız üzerinde velînin cebir hakkı ile ilgili tartışmayı yukarıdaki paragrafta gördük. Burada bahis konusu olan, bulûğ çağındaki kızların kendi başlarına evlenmeleridir.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf a göre bulûğ çağındaki bir kız, velîsinden izin almadan ve bizzat irâde beyanı ile evlenebilir. Bunu engelleyen bir delil bulunmadığı gibi ehliyet mefhumu da bunu gerektirmektedir; malı üzerinde serbestçe tasarruf hakkı bulunan şahsın, kendisi üzerinde de tasarruf hakkı olacaktır.
İmam Mâlik ve Şafiî''ye göre bulûğ çağına gelmiş de olsa kız ve kadınlar, velîlerinin izni olmadan ve bizzat irade beyanlarıyla evlenemezler; gerek velîlerinin izni bulunmadan yaptıkları evlilik ve gerekse, velî izni bulunsa dahi, bizzat irade beyanlarıyla yaptıkları evlilik muteber değildir. Bu içtihat bir yandan "Kocasız olanları evlendirin" mealindeki âyetlerde geçen "evlendirin" ifadesine, diğer yandan kadınların tabiatları icabı bu konuda tedbirsiz davranabilecekleri, kendilerine ve ailelerine zarar getirebilecekleri düşüncesine dayanmaktadır.
Osmanlı Aile Kanunu (md. Hanefî içtihadını kanunlaştırmıştır.
Bu iki yazıda ortaya çıkan gerçek şudur:
1. İslam''a göre küçüklerin evlendirilmesini emreden bir buyruk yoktur, evlendirmenin caiz olup olmadığı ise tartışmaya açıktır.
2. Evlenme çağı gelmiş kızların ve erkeklerin, evlenme akdinde taraf olmaları, akdi kendi irade beyanlarıyla gerçekleştirmeleri tartışılmış ve Hanefî mezhebi bu hakkın bulunduğu ictihadını benimsemiştir.
3. Şeriatla idare edilen Osmanlı devleti, yaklaşık yüz yıl önce, hem küçüklerin evlendirilmesini yasaklamış, hem de evlenme yaşına gelmiş gençlerin velileri istemese de evlenebileceklerini ve akdi bizzat yapabileceklerini kabul etmiştir.
Bugün hâlâ küçüklerin zorla evlendirilmelerine fetva veren ve bunu İslam''ın değişmez, tek hükmü gibi gösterenlere ithaf olunur.
Önemli bir not:
Çocuklar için "Birdirbir" isimli bir dergi çıkıyor. Son çıkan 29. sayı Filistin konulu. Her sayısını basılmadan önce gözden geçirdiğim bu çok başarılı dergiyi alıp çocuklarınıza okutmanızı hararetle tavsiye ederim.
İstenmeyen tüyler
00:006/02/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru: "Hocam, biz hanımların istenmeyen tüylerden tamamen (bir daha hiç çıkmayacak şekilde) temizlenmesi caiz midir?"
Cevap:
O tüylerin uzadıkça yok edilmesi meşru olduğuna göre bunun geçici olarak değil de devamlı olarak yok edilmesi de meşru olur; çünkü bu uygulamayı sınırlayan bir emir veya yasak yoktur.
"Bunun için son zamanlarda karınca yumurtası yağı piyasada. Eskiden ninelerimiz kullanırlarmış tabi doğadaki karınca yuvalarını bozarak elde ettikleri karınca yumurtalarını ezip kullanırlarmış. Hatta kız bebeklere sürüldüğünde istenmeyen tüyler hiç çıkmıyormuş. Bu nedenle alimler bu konuda ihtilaf etmiş, –doğal dengeye zarar verir diye-caiz olmaz diyenler olmuş. Şimdi piyasada satılanlar suni ortamda karıncalar yetiştirilerek imal edilen yumurtalardan elde ediliyormuş. Hocam bu durumda caiz olabilir mi?"
İnsan ihtiyaç duyduğu için her gün milyonlarca hayvan boğazlanıyor, balıklar tutuluyor, yumurtalar alınıp yeniyor ve kullanılıyor.
Tabii dengeyi bozma tehlikesi ve kastı bulunmadığı takdirde Allah, diğer canlılardan insanların, ihtiyaçlarını gidermek için faydalanmasına izin vermiş ve bunu helal kılmıştır.
Eğer tıp uzmanları, tüylerin devamlı olarak yok edilmesini, bir daha çıkmaması için bu nesnenin kullanılmasını sağlığa zararlı görürlerse, mesela ciltte, kısa veya uzun vadede bir bozulma ve hastalığa sebep olmasından söz ederlerse bu defa dinin "sağlığı ve hayatı koruma" maksadına ters düşeceği için caiz olmaz. Eğer tıpçılar da sağlığa zararlı olduğunu söylemiyorlarsa kullanmada bir sakınca kalmaz.
Kadının boşanma hakkı
00:008/02/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam hukukunda kocanın doğrudan (araya mahkemeyi sokmadan, mali külfeti yüklenerek) boşama (talak) hakkı bulunduğunu bilenlerin çoğu, evlilikten memnun olmayan, haksızlığa uğrayan kadınların- kocaları istemese bile- boşanma haklarının bulunduğunu bilmemekte ve bu yüzden ileri geri sözler etmektedirler.
Halbuki bugün dünyanın birçok ülkesinde uygulanan, sebeplerini ileri sürerek mahkeme yoluyla boşanmayı talep hakkı İslam hukukunda kadına da tanınmıştır. Bu hak, mahkemeye değil de hakemlere başvurularak da kullanılabilir. Ayrıca kadın, evlenme akdi yapılırken veya daha sonra kocasından boşama hakkı da alabilmekte ve gerektiğinde bu hakkı kullanarak doğrudan (kendi iradesiyle) boşanabilmektedir..
Kadının talebi üzerine ve hukukî sebeplerin bulunması hâlinde hakimin evliliğe son vermesi Hanefîlerce çok dar sınırlar içinde söz konusu olduğu için Hukuk-ı aile kararnamesine (A.K.) kadar Osmanlı ülkesinde revaç bulmamıştır. Mezkûr kanunun kabulü üzerine hâkimin salâhiyeti genişlemiş, diğer İslâm ülkeleri de iktibas ve genişletme yoluyla aynı müesseseyi geliştirmişlerdir.
Kadının boşanmayı talep etmesine dayanak olacak sebepler şunlardır:
1. Hastalık ve Kusur
Hastalık, sakatlık ve kusur iki nevidir. Birincisi cinsî hayatla ilgili olup, erkek veya kadında cinsî birleşmeyi engelleyen kusur ve hastalıklardır, ikincisi ise tiksinti ve nefret veren, yahut bulaşıcı olan hastalıklardır. Erkeğin iktidarsız olması, tenasül organının kesik veya sakat olması, kadının tenasül organında birleşmeyi engelleyen bir sakatlık veya anormalliğin bulunması birincisine; cüzzam, çiçek, frengi, saçkıran, akıl hastalığı... ikincisine örnektir.
2. Kayıplık
Kayıp olup yeri, yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen kimseye mefkud denir. İmam Mâlik, eşinin serbest kalması bakımından dört yıl beklemesini, bundan sonra ölümüne ve ayrılığa hüküm için hâkime başvurulabileceğini söylüyordu. (A.K.) da bu içtihadı benimsemiş ve kanunlaştırmıştır.
Yaşadığı bilinen, fakat evini terketmiş bulunan kocaya “gâib” denilmiştir. Kayıp şahsın eşi, Ebû Hanîfe ve Şafiî''ye göre bundan dolayı mahkemeye başvurarak ayırma talebinde bulunamaz. İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel''e göre ayırma talebinde bulunabilir. Kocanın yeri belli ise hâkim ona, gelmesi veya eşini almasını yazar ve bir müddet verir, müddetin hitamında durum değişmezse ayırır. Kocanın yeri belli değilse ve kayıplık müddeti bir yılı geçmiş ise karısının talebi üzerine hâkim ayrılığa hükmeder. Bu neticeler için kayıplığın askerlik, ilim tahsili, cihad gibi bir mazerete dayalı olmaması gerekir.
A.K. kayıplığın ayırma sebebi olabilmesini nafaka temininin imkânsız olma şartına bağlamıştır (md. 126).
Kayıplıktan dolayı hâkimin ayırma hükmü Mâlik''e göre bâin boşama, Ahmed b. Hanbel''e göre fesih hükmündedir. İbn Teymiyye uzun hapislik ve esirliği de kayıplık gibi telâkki etmiştir.
Devam edeceğim.
Kadının boşanma hakkı (2)
00:0012/02/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
3. Nafakayı Kesmek Nafaka temininin kocanın vazifesi, kadının da hakkı olduğu, evlenme akdinin hukukî sonuçları arasındadır. Koca nafakayı temin etmez, yahut edemezse kadının hakkını alabilmesi için müeyyide nedir? Nafaka ile ilgili âyetler ve umumî prensiplerden hareket eden müçtehitler bu soruya farklı cevaplar getirmişlerdir:
Ebû Hanîfe ve Sevrî''ye göre bu yüzden kadın boşanma dâvası açamaz, sabreder, kocasından çalışma izni ister ve alır, temin edemediği müddetçe kocası nafakayı borçlanır, alacakların tahsilindeki umumî kaidelere göre alacak tahsil edilir. Bu görüşün dayanağı ".. eli dar olana Allah, verdiği rızıktan fazla yük yüklemez..." mealindeki âyettir (et-Talâk: 65/7). İbn Hazm bu âyete ve benzeri delillere dayanarak daha da ileri gitmiş, "Fakir kocanın nafakası da, zengin olduğu takdirde karısına borçtur" demiştir.
Diğer üç mezhebin imamlarına göre kocanın nafakayı temin etmemesi veya edememesi kadının boşanma dâvası açması için bir sebeptir. "... onları (karılarınızı) zarar vererek nikâh altında tutmayın ki, haklarına tecavüz etmiş olursunuz..." (el-Bakara: 231) mealindeki âyet ile benzerleri de bu içtihadın delilleridir. İbn Kayyim''e göre kadın, evleneceği kocanın mâlî gücü konusunda aldatılmış olmadıkça nafaka yüzünden boşanma dâvası açamaz.
Nafakanın boşanma sebebi olması konusunda A.K. Ebû Hanîfe''nin (md. 94-99 ictihadını tercih etmiştir.
4. Kötü Davranma ve Geçimsizlik
Kötü davranış, geçimsizlik, aile hukukuna riayetsizlik kocadan geliyorsa (kusur kocada ise), kadının yapacağı iş durumu hâkime ve hakemlere intikâl ettirmektir. Bu kaideleri getiren âyet (en-Nisâ: 4/33-34) gereğince bütün müçtehitler, fena muamele ve geçimsizlik sebebiyle kendisine başvurulması halinde hakimin durumu hakemlere intikâl ettireceğinde birleşmişlerdir. Farklı görüşler, genellikle biri kadının, diğeri de kocanın ailesinden olan hakemlerin salâhiyetleri konusunda ortaya çıkmaktadır.
Ebû Hanîfe''ye göre hakemler vekil durumundadırlar, kendilerine boşama ve evliliğe son verme salâhiyeti verilmemiş ise bunu yapamazlar. İmam Mâlik ve daha başka bazı müçtehitlere göre ise hakemler duruma göre arayı bulmak ve düzeltmek, bu mümkün olmazsa bedelli, yahut bedelsiz evlilik hayatına son vermek salâhiyetine sahiptirler. Anılan âyet ile sahabe uygulaması bunu göstermektedir. Hanefî mezhebinin hâkim bulunduğu Osmanlı ülkesinde A.K. bu konuda İmam Mâlik''in içtihadını tercih etmiş ve kanunlaştırmıştır. Kanunun 130. maddesi özetle şöyle demektedir: "Eşler arasında geçimsizlik çıkar da birisi hâkime başvurursa, hâkim tarafların ailelerinden birer hakem tayin eder; ailelerde uygun şahıs bulunmazsa dışardan uygun şahısları hakem kılar. Böylece kurulan aile meclisi tarafları dinler, durumu inceler ve aralarını bulmaya çalışır. Durumu düzeltmek mümkün olmazsa bakar: Kusur kocada ise onları ayırır ve evlilik hayatına son verirler, kusur kadında ise mehrin bir kısmı, yahut tamamı karşılığında evlilik hayatına son verirler (muhâlâ''a yaparlar). Hakemler karara varamazlarsa hâkim ya başka bir hakem heyeti kurar, yahut da ailelere yabancı olan bir üçüncü şahsı heyete dahil eyler. Hakemlerin kararı kesindir." Hakemlerin ayırması bâin boşama hükmündedir (md. 131).
Bu konuda (kadının boşanma hakkı) daha geniş bilgi için "Anahatlarıyla İslam Hukuku" isimli kitabıma bakılabilir.
Yalanla iman bir arada durmaz
00:0013/02/2009, Cuma
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman okur yazarların yanlışları hakkında köşemde yazı yazmak hiç istemediğim bir şeydir; ama “başlatan daha sorumlu” kuralınca ve yazılanları okuyanlar, hakkımızda yalan yanlış bilgi ve zan sahibi olmasınlar diye yazmak mecburiyetinde kalıyoruz.
Ali Nar ve arkadaşları yıllardır benimle ve bazı yakın arkadaşlarımla uğraşır dururlar, kendi akıllarınca bizi değerledirir, “ümmeti uyarırlar”. Buna bir diyeceğim olmaz, onların da tenkit ve uyarı hakları vardır. Ama yalan söylemek, iftira etmek kimsenin haddi ve hakkı olamaz.
Bana altıncı sayısı ulaşan yeni dergilerinde –yarıya yakını benimle ilgili- hakkımda yazdıklarına dair –bir defaya mahsus- bazı açıklamalar yapacağım:
1. İkinci sayfasında beni ve Fethullah Gülen Hoca''yı kâfir sayıp nasıl tevbe edeceğimizi ve iman tazeleyeceğimizi yazıyorlar. “Bir mümine kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağı” hakkındaki hadisi hatırlatmakla yetiniyorum.
2. 13. sayfada, Ali Gerçeker ile yapılan röportajda şöyle deniyor:
“TDV''nin (Türkiye Diyanet Vakfı''nın) neşrettiği İlmihal kitabının II. Cildinde, Mâide suresinin beşinci ayetinden yola çıkarak Müslime (Müslüman) kadının, Kitap Ehli gayr-i müslimle evlenmesinin caiz olduğu yazılmış”.
Bu sözler, apaçık, tevili mümkün olmayan yalandır, iftiradır. Ne dediğimizi öğrenmek için bahsedilen kitabı açalım ve okuyalım (C.II, s. 217):
“Müslüman bir erkek… Yahudi ve Hristiyan kadınlarla evlenebilir (el-Maide: 5/5). Buna mukabil Müslüman bir kadının gayr-i müslim bir erkekle –isterse bu erkek Ehl-i kitap olsun- evlenmesi dinen mümkün değildir… Gerek erkeğin ve gerekse kadının Müslüman olarak bu engelleri bertaraf etme imkanları her zaman vardır.”
Şimdi soruyorum: tevbe etmek, bizden helallik dilemek kime düşüyor?!
Yine o röportajda, “Aynı eserde ''Bugün müt''a nikahı zarurettir'' yazılmıştır” deniyor.
Bunu da her kim demiş ise yalan söylemiş ve iftira etmiştir.
Ali Nar''ın 17. sayfada başladığı “müctehidlik serüvenimle” ilgili yazı serisindeki yalan ve yanlışların doğrusunu öğrenmek isteyenler benim siteme (www.hayreddinkaraman.net) ve Bir Varmış Bir Yokmuş isimli hatıralar kitabıma bakabilirler.
19. sayfada Ali Nar''ın, Ali Bulaç''a atfen yazdıkları içinde aslı olmayan sözler var, bunların bir kısmına Ali Bulaç cevap verecek; kendisiyle konuştum, “pişmanlık, tevbekârlık” diye bir şeyin olmadığını söyledi.
1994 yılında Bursa''da Kurav''ın düzenlediği “Kur''an''ı Nasıl Anlamalıyız” konulu toplantıda yanlış, hatta küfrü gerektiren şeyler konuşulduğu, orada bulunduğumuz halde benim ve Bekir Topaloğlu''nun –bir laz fıkrası anlatma dışında- konuşmadığımız ifadesi tamamen yalandır. O topnatıda konuşulanlar Vakıf (Kurav) tarafından kitap olarak iki kere basılmıştır. 2005 tarihli ikinci baskısında benim konuşmam 228-235. sayfalarda (sekiz sayfa), B. Topaloğlu''nun konuşması da 136-140. sayfalarda (beş sayfa) olarak yer almıştır. Bu konuşmamızda gerekli tenkit ve uyarıları yaptığımız apaçık ortadadır. Bundan sonraki yazımda –inşaallah- o toplantıda yaptığım konuşmanın sonunda yer alan “Kur''an''ı nasıl anlamalıyız” sorusuna verdiğim cevabı da neşredeceğim.
Benden bu kadar. Dinime ve ümmete hizmet için yapacaklarım var, iftiracıları, yalancıları, dedikoducuları kendi günahları ile baş başa bırakıyorum.
Gelire Endeksli Senetler
00:0015/02/2009, Pazar
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu senetleri alıp satmanın ve getirisine malik olup kullanmanın caiz olup olmadığını anlayabilmek için öncelikle bu senetlerin ne senedi olduğuna ve hükme tesir eden özelliklerine bakmak gerekiyor.
Hazine Müsteşarlığı, gelire endeksli senetler (GES) tanıtım kılavuzunda, bu senetlerle ilgili olarak -bizim için önemli olan- şu bilgileri veriyor:
“Getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri''nden (KİT) elde edilen ve bütçeye aktarılan hasılat paylarına endekslenmek suretiyle oluşturulan “Gelire Endeksli Senet (GES)” ihracı ile Hazine Müsteşarlığı''nca ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin çeşitlendirilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amaçlanmaktadır. Gelirlere Endeksli Senetler (GES) ile getirisi devlet gelirleriyle ilişkilendirilen bir yatırım aracı yaratılmış olmaktadır.”
Bu tanımlamaya göre devlet iç borçlanmasının daha önce bilinen senetlerine bir yenisi eklenmekte, yani bu senet –yine devlet borçlanması çerçevesinde bulunmakla beraber- mesela “üzerinde faiz yüzdesi yazılı” devlet tahvillerinden farklı olmaktadır. “Yatırımcı tabanının genişlemesi” de, faize yaklaşmayan kimselerin bu farklı senetleri alması ile olacaktır.
Peki devlet neyi borçlanmaktadır?
Eğer bu borç, ödünç aldığı bir paraya karşı belli bir faizi ödeme şeklinde olsaydı bu “faizli borçlanma” olacağı için İslam''a göre elbette caiz olmayacaktı.
Devlet, GES''inde para ödünç almıyor, belli ve İslam''a göre geliri meşru olan bazı gelir kaynaklarındaki hasılat payını, geçici olarak özel şahıslara, bedeli ile devrediyor. Bu gelir kaynaklarındaki devlet payını senet alanlara, belli zaman dilimlerinde, hisseleri nisbetinde paylaştırıyor.
“Bütçe Kanunu''nda 2009, 2010 ve 2011 yılları için açıklanan hasılat payına ilişkin gelir tahmini rakamları, GES''ler için azami getiri sınırını oluşmaktadır.”
“Senetler, her bir kupon döneminde asgari gelir payı getiri garantili ve azami gelir payı getiri limitini haizdir. Söz konusu senetlere uygulanacak asgari kupon ödeme garantisi sayesinde yatırımcının gelir payındaki değişimden olumsuz etkilenmesi önlenmiş olacaktır.”
Bu iki paragrafın açıklamaya ihtiyacı var:
Devlet, devrettiği geliri sınırlayabilir; “devrettiğim gelirin en fazla yüzde şu kadarını vereceğim, bu kadarını devrediyorum, daha fazlası benimdir” diyebilir. Bu noktada bir problem yok.
Ama “Senet sahibine devrettiğim gelir, şu kârdan aşağı olursa ben onu şu kadara tamamlayacağım” dediğinde ortaya problem çıkar.
Bu tamamlama, yani gelirde bulunmayan devlet ödemesi nedir diye sorulur.
Eğer senet, borç senedi olsaydı bu fazladan ödemede faiz olurdu; yani devlet, borç aldığı ve karşılığında borçlanma senedi verdiği meblağa karşı belli bir fazla ödemeyi teahhüt etmiş olur ve bunun bir kısmını belli gelirlerden, o yetmediği takdirde kalanını da bütçeden ödemiş olurdu.
Halbuki bu senet bir borç senedi değil, bir “gelir kaynağındaki hisseyi devir” belgesidir/senedidir.
İnsanlar bu senetlere rağbet etsinler diye devlet, kamu yararını ve devletin ihtiyacını gözeterek “bu gelirler şu kadara ulaşmazsa üstünü ben tamamlarım” dediğinde bu teşvik ödemelerine benzer. Devlet fayda gördüğünde belli alanlara, karşılıksız olarak ödemede bulunabilir.
“Ben, belli KİT''lere ortak oldum, bunun gelirinden payıma düşeni alırım, ama kâr garantisinde faiz kokusu görüyorum, bunu almam” diyenler olursa, onlar da bu ödemeyi alır ve yoksullara dağıtabilirler.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, normal durumlarda reel gelirin, senetteki asgari gelirden daha az olma ihtimali yok gibidir.
“GES''lerin getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri içerisinde yer alan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Devlet Hava Meydanları İşletmeleri (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü''nden (KIYEM) bütçeye aktarılan hasılat payları kadar olacaktır. Bu çerçevede, söz konusu senetlerin getirilerine ilişkin ödemelerin hesaplanmasında TPAO, DMO, DHMİ ve KIYEM tarafından bütçeye aktarılan üç aylık ve altı aylık hasılat paylarının toplamı esas alınacaktır.”
Burada şöyle bir soru makuldür:
Devlet, bazı vergileri ve gelirlerden devlet hisselerini bedel karşılığı özel kesime devredebilir mi? Bu devlet hakkı alım-satıma, bedel ile devretmeye konu olabilir mi?
Genel olarak mali hakların temelli veya geçici olarak satımı, kiralanması, devri caiz görülmektedir. Mesela telif hakkı -aynı zamanda- bir mali (ekonomik) haktır. Bu hakkın sahibi, hakkını, geçici veya temelli olarak bedel karşılığında satabilir.
Devlete gelince:
Osmanlı''da, XV. Yüzyıl''ın ikinci yarısından itibaren görülen ve XVI. Yüzyıl''ın başlarından itibaren hızla genişleyen bir iltizam usulü vardı. “Deruhte, tevcîh, füruht, ihale ve teahhüt” adlarıyla da anılan iltizam usulünü Prof. M. Genç şöyle tarif eder: “Devletin, genellikle belirli bir mekanla sınırlı kanuni ve/veya şer''î vergi unsurlarından oluşan bir demeti ifade eden mukataa birimlerini vergilendirmeyi, rekabete açık, ekseriye müzayede ile tespit dilen ve bir bölümü peşin ödenmesi istenen belirli bir yıllık bedel karşılığında, sınırlı bir süre (tahvil) için kârı ve zararı kendine ait olmak üzere kabul edecek mültezimlere, güvenilir bir kefaletle devretmesidir.” (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi).
Tarifte geçen mukataa kelimesi de Osmanlı''da, “vergilerin belirli bir meblağ karşılığında iltizama verilmesi” ve daha sonra “hazineye ait bir kısım vergilerden oluşturulmuş birer mali birim” manasında kullanılmıştır.
Bu usul şöyle işlerdi: Devlet vergi ve hasılat gelirlerini müzayedeye çıkarır, en fazla verene ihale ederdi. İhaleyi alan (mültezim) ihale bedelinin tamamını veya bir kısmını (toplayacağı vergi ve geliri kısmen karşılayan meblağı) devlete peşin öder, halktan zamanı geldikçe tahsil eder, ödediği ile topladığı arasındaki lehinde fark onun kârı olurdu.
GES uygulamasının buna benzediğini ve meşru olduğunu düşünüyorum.
.Ne demiştim?
00:0019/02/2009, Perşembe
G: 2/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
7-8 Haziran 1994 yılında Bursa''da KURAV (Kur''an Araştırmaları Vakfı) tarafından düzenlenen sempozyumda “dinde reform yapmak isteyenlerin konuştuklarını, benim ise sükut ettiğimi, hiç konuşmadığımı” iddia edenlere, değerlendirme oturumunda sekiz on sayfalık uzun bir konuşma yaptığımı ve benden önce konuşanları tenkit ettiğimi kaynak göstererek ispat etmiştim. Bu yazıda o konuşmadan birkaç paragraf örnek vereceğim:
“…Ama Süleyman Ateş Bey''in yaklaşımı böyle değil. O müçtehidâne (müctehidce) yaklaşıyor. Kur''ân-ı Kerîm''i, Kur''ân-ı Kerîm ile, sünnetle ve kullanılabildiği kadarıyla gelenekle anlıyor, anlamaya çalışıyor. Vardığı sonuçlar tekrar söylediğim gibi tartışılabilir, bunların bir kısmına katılmayabilirsiniz. Ama yol güzel bir yoldur, benim tasvip ettiğim, terviç ettiğim bir yoldur… Biz içtihad ve cihad şuuruna ve faaliyetine sarılsaydık geri kalmazdık, sarıldığımız müddetçe de geri kalmayız; geri kalmak dediğimiz ne ise. Çünkü “geri kalmayı” da tartışmamız lâzım: yani o ilerleme fıkri hakkındaki benim düşüncem farklıdır. İslâmca makbul olan ilerleme gelişme ne ise işte o İslâmca makul olan ve İslâm''ın anlayışı olan ilerleme ve gelişmenin iki önemli dinamiği vardır, muharriki vardır ki biri içtihad birisi de cihaddır. Bu ikisi meselâ cihad, bizde cihad şuuru ve faaliyeti bitmemiş olsaydı, biz müspet ilimde ve teknolojide de çağımızm en ileri toplumlarından daha ileri olmamız gerekirdi, geri olamazdık, müsavi de olamazdık.
“Arz ettiğim gibi şimdi yine de bir sıra ile o ''nesih konusunda ne dedi, Yahudi, Hıristiyan, Sâbiîlerin cennete girip girmemesi konusunda ne söyledi, recim meselesi konusunda ne söyledi…'' onları tartışmayacağım, onların bir kısmına katılırım, bir kısmına katılmam. Yalnız şöyle biraz da espri olsun, hava da ağır olmasın diye demin Mevlüt Bey''e de söylediğim bir cümleyi söyleyeyim. Meselâ Süleyman Bey''in bu Yahudi, Nasârâ ve Sâbiînin, “şeksiz, şirksiz Allah''a inanmaları ve amel-i salihde bulunmaları halinde cennete girecekleri” konusunu anlattığı… bir makalesini okumuştum... Sonunda dedim ki “Hay mübarek, senin şu yazdıklarından bütün dünyada istifa edecek Hristiyan, Yahudi, Sâbiî sayısı beş ile elli arasındadır -çünkü ikinci konuşmasında itiraza cevap verirken- çok kısa ve çabuk söyledi geçti, bilmem dikkatinizi çekti mi? Orada bir üçüncü şartı daha var onu da kabul ediyor belki de zaman içinde kabul etti Süleyman Bey, o da şu; tekrar ediyorum “Allah''a şeksiz, şirksiz inanacak, âhirete inanacak, amel-i salihte bulunacak, Kur''ân-ı Kerîm''in de gerçek olduğuna inanacak ve bizim Peygamberimiz''in de peygamber olduğuna inanacak, ama Kur''ân-ı Kerîm ile değil de kendi kitabının sahih olan ahkâmı ile, tahrif edilmemiş olan ahkâmı ile amel edecek.” Bütün bunları alt alta koyup bir toplama ve çıkarma yapın, bakayım dünyada kaç tane böyle Yahudi bulursunuz…”
“Efendim ben acizane arkadaşları dinlerken “Kur''ân-ı Kerîm''i doğru anlamak için hangi ilkelerden hareket etmeliyiz” diye düşündüm ve yedi ilke/prensip tespit ettim; bunlara -yine Hüseyin Atay hocaya atıf yapmak istiyorum- yedi peşin fıkir diyebilirim, peşin inanç veyahut ön kabul diyebilirim. Hüseyin hoca bir "e''ûzu" tefsiri yaptı dün, farkma vardınız mı. Bilmiyordum. "e''ûzü billâhi mineşşeytânirracîm" demek dedi, “peşin fıkirlerden Allah''a sığınırım” manasına geliyor; yani orada şeytan, peşin fıkir manasına geliyor…Bence de bu "şeytânirracîm"in manası “şeytanî akıldan Allah''a sığmırım” demektir. "Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm" demek, “Kur''ân-ı Kerîm''i okurken şeytanî akılla Kur''ân-ı Kerîm''i okumaktan Allah''a sığınırım” demektir. Biz Kur''ân-ı Kerîm''i okurken şeytanî akılla değil, rasyonalist akılla değil, -Kırbaşoğlu''nun tabirini beğendiğim için söylüyorum, başka isimler de bulabilirsiniz- Kur''ânî akılla okumalıyız. Benim bir başka makalemde İslâmî akıl ve İslâm aklı diye bir ayırımım vadır…
“Bir kere hiçbir insan, arkadaşlar, Kur''ân-ı Kerîm''i okurken dezenfekte olamaz, steril olamaz, buna imkân ve ihtimal yoktur. Ama hoca diyor ki peşin fikirlerden arınmış olacak. Nerede peşin fıkirlerden arınmış oluyorsun hocam?... Efendim imkânı var mı yani otuz, kırk elli yaşınıza geliyorsunuz, bunca okuyorsunuz, tartışıyorsunuz, sizde temayüller hasıl oluyor, bilgiler, fikirler hasıl oluyor, hep (buna rağmen) peşin fikirden arınmış olarak Kur''ân-ı Kerîm okuyorsunuz. Bu olmaz. Onun manası, “benimkinden başka bütün fıkirlerden” demektir, İşte bu tehlikeli zaten, en kötüsü de budur. Demin ben ona işaret etmeye çalıştım, tehlikeli olan odur.”
(Bir yazılık daha devamı var).
Ne demiştim? (2)
00:0020/02/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(Aşağıda açıklayacağım yedi prensiple) Kur''ân-ı Kerîm''i okursak doğru okuruz, doğru anlarız diye düşünüyorum.
1.Kur''ân-ı Kerîm''i anlamak için mümin (iman etmiş bir insan) olarak okuyacağız; imansız değil.
2. -Bu imanın içerisine girer ama ehemmiyetine binaen ayrı bir madde olarak söylüyorum- Allah kelâmı olduğuna inanarak okuyacağız. Allah kelâmını, lafzı da manası da hiçbir beşeri unsur olmayan (taşımayan) bir kelâm olduğuna inanarak okuyacağız.
3. Allah kelâmı, doğru, "ama belli bir kültüre gelmiş Allah kelâmı" olarak okuyacağız. Bir arkadaşımız bunu söyledi, Allah kendi kendine konuşmuyor, Allah Teâlâ bununla muhatap aldığı, öncelikle peşinen muhatap aldığı bir topluma hitap ediyor, o toplumun bunu anlaması şart, yaşaması şart, o toplum aracığı ile de hem kitabı(n anlaşılmasını) hem de -işte çok tartışılan gelenekten hareketle- onun ebedî boyutunun da oluşmasını istiyor. Burada işte bu belli bir kültüre gelmiş olması hem tarihsellik problemini hem de sevgili Yaşar (Ocak) hocanın burada ehemmiyyetle anlattığı tarihî perspektifın ehemmiyetini gündeme getiriyor.
4. Kur''ân-ı Kerîm hem takrir hem tebdil için gelmiştir. Kur''ân-ı Ke-rîm''in geldiği toplumun bütün tasavvurlarını, imajlarını, âdetlerini, alışkanlıklarını, kültür unsurlarını ortadan kaldırmak için değil, onlardan bir kısmını takrir, bir kısmını tebdil için gelmiştir. Evet doğru, muhatabı Kur''ân-ı Kerîm''i anlayacaktır, ama Kur''ân-ı Kerîm''in getirdiği şeyler, muhatabının zaten bildiği şeyler değildir; onun çok önemli bir kısmı, onun (ilk muhatap Arapların) bilmediği, yapmadığı, yapamadığı, düşünemediği şeylerdir.
5. Kur''ân-ı Kerîm''in kıyamete kadar bir hidâyet rehberi olarak geldiğini düşünmektir. Belli bir kültüre gelmiş, ona hitap ediyor, ama onun bir başka boyutu da kıyamete kadar bütün insanlığa hidâyet rehberi olarak gelmiş olmasıdır. Şimdi orada artık o kültüre mahsus olan yeri ile ebedî ve evrensel olan yeri gündeme geliyor. Bunu da kabul ettiğimiz takdirde ona dikkat ederek okuyacağız.
6. Onun asıl amacının tevhid inancı ve kâmil insan ahlâkını tesis olduğunu göz önüne alarak okuyacağız. Kur''ân-ı Kerîm''in asıl amacı tevhid inancı ve kâmil insan ahlâkını tesistir; fert ve toplum olarak. Ondan sonrakiler birer araçtır. Ama bu amaç-araç meselesinde işte o (burada tartışılan) değerler skalası geliyor gündeme. Benim tabiî orada bir farklı düşüncem var, o da şu: Ben buradan Ankara''ya dört araçla gidebilirim. Ankara''ya gitmek amaç, şu araçlardan birine binmek araç. Öyle ise ben muhtarım hangisine istersem binerim… (Böyle değil) İslâm''ın, kitabın getirdiği araçlara göre bakmalıyız. Oradaki benim farklı düşüncem bu. Öyle bakamayız, şöyle bakacağız -işte Ali Bey de buna başka kelimelerle, (farklı) bir söylem tarzı ile işaret etti- İslâm''ın meselâ ahlâk ve metafizik değerlere ulaşabilmek için getirdiği ibadet vazgeçilebilir bir araç değildir. Öyle ise Hz. Mevlânâ''nın etrafından tutup da dolaşarak hacca gidemezsiniz (hac yapmış olmazsınız) veya kendisini kâmil biri zanneden bir insanın etrafında dolaşarak hacc edemezsiniz. Namaz yerine oturup Budistlerin yaptığı gibi transa geçerek, tefekkür yapmak sûretiyle namaz kılmış olamazsınız ve namazın sizi götüreceği ahlâka ve ahlâkî kemale gidemezsiniz. Şimdi demek ki ibadet araçları bir kere vazgeçilmezdir. Ondan sonra gelelim ibadetin altında gördüğümüz hukukî ve siyasî araçlara. O hukukî ve siyasî araçlar da gerçekten tarihî olanlar vardır, evrensel olan vardır. Evrensel olanların da fert ve toplumdaki bazı arızalar sebebiyle geçici olarak tatbik kabiliyeti kalmamış olanları vardır. Ama bu o araçların, bize onları getiren âyetlerin sakatlığından değil -haşa yani- onun tatbik edileceği bünyedeki belki geçici olan -bu geçicilik bazen asır sürebilir- arızadan dolayıdır. Öyle ise orada bakın, bir değişime açıklık var. Ama bu değişime açıklıkta (açıklığa da) bu değerler skalasını göz önünde tutmak sûretiyle, Ankara''ya dört tane araç gidiyorsa, "biri olmazsa biri olur bunun diğerinden farkı yok" gibi bakamayız. Allah Teâlâ tarafından getirilmiş olan bu araçların en ideal araç olduğunu bir kere düşünmek zorundayız. Aksini (bizdeki arızadan dolayı uygulama sınırını) isbat ve delil için işte ictihad ederiz…
7. Son olarak efendim; Hz. Peygamber''in, tebliğden başka açıklama vazifesinin de olduğunu bilmek durumundayız. Hz. Peygamber, sadece Kur''ân-ı Kerîm''i tebliğ etmek için vazifelendirilmiş bir varlık değildir. Onun iki vasfı (vazifesi) vardır… Biri tebliğ, biri tebyindir, açıklamadır. O hâlde Resûlullah''ın açıklama vasfını da göz önüne almak durumundayız…"
Sevgili okuyucular.
Bu iki yazıda bazı örneklerini verdiğim konuşmamın üzerinden 15 yıl geçmiş bulunuyor. Benim temel çizgimde değişiklik yoktur.
Gerektiğinde klasik usul ile ictihad yaparak, gerektiğinde bütün muteber İslam fıkıh mezheplerinden de istifade ederek İslam''ı anlamaya, anlatmaya ve mümkün olan azami ölçüde yaşamaya devam edeceğiz. Hakkımızda bir şey duyduğunuz veya okuduğunuz zaman gerçeği öğrenmeden, bizim gerçekte ne dediğimizi kaynağına bakarak bilmeden hüküm vermek, dedikodulara girmek sorumluluk getirir.
Kömür mü, iş mi?
00:0022/02/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizde siyasi muhalefet anlayış ve uygulaması "yalnızca yıpratmak, yanlış olanı abartarak vermek, doğru olanı es geçmek, felaket tellallığı yapmak…" şeklinde olduğu için bu iktidar döneminde belki biraz daha artan "yoksullara aynî ve nakdî yardım" konusu saptırılıyor, buradan da bir yıpratma kampanyası fırsatı çıkarılıyor.
Dar gelirli ailelere yardım amacıyla Özal döneminde kurulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu bu iktidar döneminde, sosyal devlet ilkesi açısından ele alındı ve bazı iyileştirmeler yapıldı. Kurum hakkında bilgi aldıktan sonra Devlet Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay şu açıklamayı yapmıştı: "Fon kaynaklarının blok olarak başka alanlar için kullanıldığını tespit ettik, şimdi bu durumu rehabilite ediyoruz. Bu fonun kaynakları başka alanlara kaydırılmış. Şimdi düzeltiyoruz, kaynaklarını güçlendireceğiz…"
İçine girdiğimiz kriz döneminde yoksul insanlarımızın acilen yardıma ihtiyaçları var. Bu yardım birçok kaynaktan yapılıyor, en önemli üçü de merhametli ve imanlı halkımızın doğrudan yoksula yaptığı yardımlar, yerel yönetimlerin yardımları ve devletin, anılan fondan yaptığı yardımlardır.
Muhalefet bu yardımlardan niçin rahatsız oluyor?
Açık konuşalım, bu rahatsızlığın sebebi siyasidir; yapılan araştırmalar sonunda "bu iktidar döneminde yoksul halka yapılan yardımların oya dönüştüğü" şeklindeki hüküm ve kanaattir.
Bu hükmün ne dereceye kadar doğru olduğu ayrı bir tartışma ve araştırma konusudur. Ancak yardım ister oya dönüşsün, ister -bazılarına göre- onur kırıcı olsun mevcut şartlarda zaruret halini almıştır.
"Efendim kömür, ekmek, çamaşır makinesi… dağıtılmasın, bunun birçok sakıncası var, bunun yerine işsize iş bulunsun, herkesin kendi ihtiyacını etmesi imkanı verilsin" deniyor. Bu söz kulağa hoş gelse de aynı derecede boştur. Dünyanın ve ülkemizin içinde bulunduğu şartlarda işsizlik hızla artarken, acı doyurmak, çıplağı giydirmek, hastayı tedavi ettirmek… için herkesin iş sahibi olmasını beklemek, milyonlarca insanı aç ve açık bırakmak demektir.
Keşke herkesin işi olsa, herkes kendi ihtiyacını emeği ile elde ettiği gelirinden karşılasa. Ama bu tarih boyunca böyle olmamıştır, bugün de hiçbir yerde böyle olmıuyor. Sosyallik ilkesini daha iyi uygulayan bazı devletlerde yoksula, işsize, ihtiyaç sahibine yardım daha düzenli ve çoğu devlet eliyle olmaktadır; ancak oralarda bile önemli aksaklıklar ve yetersizlikler vardır.
Onur meselesi de abartılıyor. Bir kimse çalışmadan, devletten para ve başkaca yardımlar alıyorsa "yardım alıyor" demektir (halktan devlete, devletten de muhtaçlara). İhtiyacı sebebiyle yardıma hak kazanan kimse bunu nereden alırsa alsın hakkını alıyordur ve bu onur kırıcı sayılmamalıdır.
Siyasi rant iddiası da aslında halka, yoksula hakarettir; onları "menfaat karşılığında oyunu satmakla itham etmek" demektir. Hem halk bunu yapmaz, hem de hiçbir iktidar, yardım ettiği kimselerin, gizli yerde kullandığı oya hakim olamaz. Son tahlilde oy, hasıl olan siyasi kanaate göre verilir.
Sözün özü şudur:
Allah rızası için muhtaçlara yardım edenler (fertler, kuruluşlar, kurumlar), yapılan propagandaların etkisi altında kalarak yardımları aksatmasınlar. Ülkede –dini, rengi, ahlakı, ideolojisi ne olursa olsun- bir tek fert bile temel ihtiyaçlarından mahrum yaşarsa, aç ve açık kalırsa, ona yardım etme imkanı olanların tamamına Allah bunu soracaktır.
İnanmayanların da vicdanları isyan etmelidir.
Zorunlu din dersi
00:0026/02/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir Alevî vatandaş, çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için idare mahkemesine dava açmış, mahkeme de hüküm verinceye kadar çocuğun derse girmemesine karar vermiş.
Bu ülkede yaşayanlar, farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzı içinde bir çeşit "birlik, beraberlik, bir ulus" oluşturmak durumundadırlar. Bunun şartlarından bir de "farklıların birbirini bilmeleri ve anlamaları"dır.
Alevîler Sünnî İslam''a yanlış diyorlar, Sünnîler de Alevî İslam anlayışına yanlış diyorlar. Peki bir kimse, bir inanca, bilmeden, anlamadan "doğru veya yanlış" diyebilir mi? Derse doğru olur mu?
Bize göre olmaz.
Bilmenin, anlamanın yolu okumaktır, doğru bilgi almaktır.
Zorunlu din dersinde inanan, inanmayan, Alevî, Sünnî ve diğerleri, bu ülkede yaşayan ekseriyetin İslam anlayışını okuyup öğrenseler, Sünnîler de yine bu derste diğerlerinin İslam anlayışları, din ve mezhepleri hakkında bilgi edinseler bunun kime ne zararı olur.
Diyelim ki zorunlu din kültürü ahlak bilgisi derslerinde (kitaplarında) sure ezberletmek, diğer mezheplere yer verilmemek gibi eksikler ve fazlalar var; "bunlar giderilsin" demek yerine "çocuğum okumasın, öğrenmesin, bilmesin" demek çocuğa haksızlık olmaz mı?
Gelelim işin hukuki yönüne.
Yürürlükteki Anayasa''nın 24. maddesinin ilgili fıkrası şöyledir:
"Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır."
Bu madde uyarınca "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersi, zorunlu dersler arasında yer almıştır.
Bir öğrenciye, bu derse girmeme hakkı tanıyabilmek için:
Ya Anayasa''nın bu maddesi değiştirilecektir veya mevcut Anayasa''ya rağmen, "AİHM kararları, AB müktesebatı, imzaladığımız insan hakları sözleşmeleri" hakim mevzuat olarak kabul edilecek ve bunlara uyularak Anayasa''ya aykırı hükümler verilecektir.
Eğer bu usul benimsenecek olursa mevcut Anayasa''ya aykırı yüzlerce hüküm verilecek, sonunda iş yüksek mahkemeler ve belki Anayasa Mahkemesi''ne de gidecek, bu mahkemelerin Anayasa''nın, babayasaya aykırı maddeleri hakkında hüküm vermesi gibi bir garabet ortaya çıkacaktır.
En makul yolun mevcut anayasayıı değiştirmekten geçtiği apaçık ortadadır.
Peki bu değişiklikte din eğitimi ve öğretimi nasıl yer almalıdır?
1. Bu ülkede yaşayan insanların inançları ve dünya görüşleri hakkında bilgi sahibi olabilmeyi sağlayan, bütün dinlerde ve insanlık değerlerinde mevcut olan ahlak kurallarını öğrenme hatta özümseme imkanı veren ve herkese mecburi olan bir ders mutlaka bulunmalıdır.
2. Mevcut Anayasa''da yer aldığı halde uygulanmayan "seçmeli değil, isteğe bağlı din eğitimi ve öğretimi" her dinin ve mezhebin mensuplarını tatmin edecek ölçüde hayata geçirilmeli, bu öğretim ve eğitimin mekanı, öğretmenleri, programı –halktan ilgili kesimlerin de görüşleri alınarak- belirlenmelidir.
3. Bu değişiklik oluncaya kadar mevcut ders müfredatı ve kitaplarındaki eksiklikler giderilmeli, ancak mahkeme yoluyla çocukların bu derslere girmemeleri yolu açılmamalıdır; bunun eğitim, öğretim, birlik, çocuk ve genç psikolojisi… üzerinde yapacağı tahribat unutulmamalıdır.
Dünya İslam Günü
00:0027/02/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"23 Şubat 632 tarihi, Allah''ın son elçisi Hz. Muhammed''in insanlara Veda Hutbesi''ni okuduğu ve son ayetin (Kur''an, Mâide 3) vahyedildiği, yani İslam''ın tamamlandığı tarihtir. Veda Haccı''nda, Mekke''de, yüz binden fazla insana verilen Veda Hutbesi, İslam tebliğinin özü ve özeti niteliğindedir. Can, mal, ırz, din emniyeti gibi en temel haklardan kadın haklarına birçok konuya değinen ve sadece müslümanlara değil tüm insanlara seslenen bu çağrı yüzyılları aydınlatmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi''nden (1948) tam 1316 yıl önce verilen bu hutbe ile İslam''ın evrensel değerleri insanlığa armağan edilmiştir.
Dolayısı ile bu anlamlı günün yadedilmesi ve feyzinden yararlanılabilmesi için, 23 Şubat tarihi "Dünya İslam Günü" olarak ilan edilmiştir. İlki 23 Şubat 2009 olmak üzere, tüm müslümanlar ve tüm insanlık bu günü kutlamaya davet edilmektedir. Bu günde İslam''ın insanlığa armağan ettiği adalet, hukuk, kardeşlik, barış, emniyet, inanç gibi değerler özellikle ele alınabilir. Veda Hutbesi''nin çağları aydınlatan ışık demetleri gündeme getirilebilir…"
Medyaya düşen ve bir örneğini yukarıda verdiğim tanıtıma göre "Dünya İslam Günü" bundan ibaret.
Buna karşı da şöyle bir tepki okudum:
"Haberi duyar duymaz adeta buz kesildim. İslam adına bu kadar yüzeysellik, bu denli idrak yoksunluğu karşısında Müslüman olarak üzülmekle öfke arasında gidip geldim… belli ki girişimlerinin; İslam''ı popüler kültürün bir nesnesi haline getireceğinin, tüketim toplumu için tüketilebilir bir malzeme durumuna düşüreceğinin farkında değiller. Bu girişim İslam''ın kapitalizmin tüketim alışkanlıklarına cevap verecek bir muhteva haline getirilmesini bilinçli olarak planlamıyorsa en hafif ifadeyle gaflet olarak açıklanabilir…"
Ben de bu tepkiyi okuyunca "Bize ne oluyor?" demekten kendimi alamadım.
İslam''ı korkunç ve tehlikeli göstermek üzere dünya çapında açılmış bir kampanya var, Müslümanlar da buna karşı bazı çareler arıyorlar. Çarelerden biri de -yukarıda anlatılan şekliyle ve amacıyla- pekala "dünya İslam günü" olabilir. Bunun İslam''ı metalaştırmakla, tüketilir bir malzeme haline getirmekle ne alakası var?! Böyle olacağını kim, nereden biliyor?
Diyelim ki, burada (tarih seçiminde, takdim şeklinde…) bir hata var; iyi niyetli insanların hatalarına karşı böyle mi tepki gösterilir?
Bu da kendini beğenmişlik, üstten bakış ve hakaret imtiyazı ile malul olma tehlikesi veya ihtimali taşımıyor mu?
Müslümanlara böyle mi yol gösterilir, tebliğ yapılır ve ıslah çabası gösterilir!
Buz kesilmeden, hilim ve hikmet ile değerlendirme yapmak, kendi fikrini tevazu libası içinde sunmak mümkün değil midir?
Kutlu Doğum Haftasına da çok itiraz edenler oldu, ama hamdolsun tuttu ve faydalı olarak devam ediyor. İnşallah dünya İslam günü de hayırlara vesile olur!
Mükemmellik adına ve kendini unutarak
00:001/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazali gibi ilim ve hikmet ehli mürşidler insanları, kendilerine uygulanacak eğitim usulü bakımından üçe ayırıyorlar: Bürhan ve hikmete muhatap olanlar, duyguları akıllarının önünde olanlar (heyecan unsurunun kullanılması gerekenler, öğütlükler) ve yaptırımı hak edenler.
İnsan-ı kâmil eğitimi ile uğraşan sûfiyye, eğitime talip olanların istidatlarına, hal ve şartlarına bakarak onlara, ulaşabilecekleri bir hedef tayin ediyorlar, derslerini de bu hedefe göre ayarlıyorlar.
Bu uygulamalara kaynak olan birçok âyet ve hadis insanların, iman, ilim, idrak, tefekkür (akıl), ihsan ve ihlas bakımından aynı ve eşit olmadıklarını, hitap, yükümlülük ve beklentinin de buna göre olması gerektiğini ifade ediyor.
Birçoğu iyi niyetli olan, Müslümanların daha iyi (kâmil) Müslüman olmalarını isteyen, bunun için akıl yoran, kalem oynatan bazı yazarlarımız, kendilerince iyi ve doğru olanı açıklarken, buna davet ederken iki hata yapıyorlar:
1. İslam, zerre kadar bir imana bile değer verirken, başka hatalarına ve günahlarına rağmen bir köpeği, zahmete katlanıp sulayacak kadar merhametli olan bir kulu bu erdeminden dolayı cennete sokarken bizim mükemmeliyetçilerimiz "ya hep, ya hiç" diyorlar, herkesin kendi, bilgi, idrak ve iman seviyesine göre anladığı ve yaşadığı İslam''ı hiçe sayıyorlar ve bu sınıfı küçümsüyor, hatta onlara hakaret ediyorlar.
2. Kemiyeti ne olursa olsun aynı mahiyette olan kendi kusurlarını görmüyorlar.
Son günlerde bir jip meselesi aldı başını gidiyor. Bundan önce de tesettürün yozlaşmasından söz ediliyordu, bu da devam ediyor.
Jipe binme meselesini, bir müslümanın dünya nimetleriyle alakası bakımından ele alalım. Kendisi için yumuşak bir yatak yapma teklifini bile "dünyada refahla işimiz olmaz" manasında bir ifade ile reddeden Peygamberin (s.a.) ümmeti olarak elbette arabanın da mütevazı ve yeterli olanına binmek gerekir. Ama iman ve idraki bu noktalara gelmemiş müminlerin, birçok erdem ve iyilikleri yanında bu kusurlarını abartarak adeta kendilerini İslam''dan dışlamanın da manası yoktur. Onları hikmetle ve öğütle yönlendirmek gerekir, hakaretle değil.
Komşusu aç iken jipe binmenin de birçok problemli tarafı olduğu açıktır. Ancak açlıkla mücadele, birilerinin jipe binmek yerine fazlasını tasadduk etmesiyle hedefine ulaşmaz, bunun için bütün toplumun ve devletin üzerine düşeni yapması gerekir.
Bu yazıları yazanlar bir de aynada kendilerine baksınlar; bakalım onların da başka manada jipleri, israfları, malik olmaya devam ettikleri ihtiyaç fazlaları var mı, yok mu?
Birbirimizi iyi niyetle uyaralım, doğru bildiğimiz yolu açıklayalım, ama asla birilerini mahkum etmeden, küçümsemeden, tahkir etmeden ve pire için yorgan yakmadan, ağaca bakıp ormanı unutmadan yapalım!
Ekonomik kriz, işsizlik ve yardım
00:005/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TÜSİAD Başkanı gazetecilere IMF sözleşmesinin gecikmesinden, işsizliğin ve kamu borcunun artmasından, üretimin ve tüketimin artması için hükümetin tedbir alması gerektiğinden söz ediyor, ama özel kesimin dış borcuna, pazar daralmasının dünyada hüküm süren kriz ile bağlantılı olmasına, hükümetin aldığı ve alacağı tedbirlere hiç temas etmiyor.
Özel kesim hesapsız kitapsız dış borç yaptı, şimdi sıkıştı, borçlarını bir şekilde devlete ödetmek için çareler arıyor ve acele ediyor. Hükümet bu defa hesabını hür ve iyi yapmalı; büyük baş özel kesime para aktararak mı topluma daha faydalı olunur, yoksa orta ve küçük ölçekli işletmelere destek vererek mi? Bu soruya ve büyük küçük dengesine önem vererek cevap aramalı, ama asla mahalle baskısına aldırmamalı.
Bu yazının asıl maksadı “gittikçe daha fazla hissettiğimiz kriz yüzünden işsizlik ve yoksulluğun artması karşısında varlık ve imkanı olanların yardım yükümlülüğü”dür. Bu konuyu gelecek yazıya bırakarak şu kamu ve özel kesim borçları hakkında bir uzmandan (Mahfi Eğilmez, 8.7.2008) alıntılar yapmak istiyorum.
“Mayıs 2008 sonu itibarıyla dış borç stokları toplamı, yani Türkiye''nin toplam dış borç stoku 262 milyar dolar. Bunun 73 milyar doları kamu kesimine, 17 milyar doları Merkez Bankası''na ve 172 milyar doları da özel kesime ait. 172 milyar dolarlık özel kesim dış borcunun 60 milyar doları finans kesiminin, 112 milyar dolarlık bölümü de reel kesimin borcundan oluşuyor. 2008 yılının ilk üç ayında kamu kesimi dış borç stoku yaklaşık 10 milyar dolar, Merkez Bankası dış borç stoku da 800 milyon dolar artmış görünüyor. Her ikisi de bir süredir düşüş ya da en azından sabitleşme eğiliminde olduğu için bu artışları geçici artışlar olarak görüyor ve önemsemiyoruz. Asıl önemsenmesi gereken değişim bir süredir dikkat çekmeye çalıştığımız özel kesim dış borç stokundaki artıştan kaynaklanıyor…
“Özel kesim dış borç stoku 2002 yılında 43 milyar dolardı. Bu stokun GSYH''ya oranı, yani özel kesim dış borç yükü, yüzde 18''di. Bugünkü 172 milyar dolarlık özel kesim dış borç stokunun yarattığı yük yaklaşık yüzde 24…
“Geçmişte kamu kesimi büyük bütçe açıkları veriyor ve bunları finanse edebilmek için içeriden olduğu kadar dışarıdan da borçlanma yapıyordu. 2002''den itibaren kamu finansman açıkları hızla kapandığı için kamu kesimi dış borçlanmayı oldukça azalttı. Bu boşluktan yararlanan özel kesim, kur riskini alarak, dış borçlanmaya yöneldi ve altı yılda dış borç stokunu 43 milyar dolardan 172 milyar dolara kadar çıkardı. Kuşkusuz kamu kesiminin dış borçlanma yapması yerine özel kesimin dış borçlanma yapması daha doğrudur. Çünkü kamu kesiminin verimsiz işler için dış borçlanma yapmasına karşılık özel kesim genellikle yatırım yapmak ya da en azından üretimi çevirmek için borçlanır. Ne var ki bizde özel kesimin son dönemdeki dış borçlanması daha çok borç çevirmek için borçlanmaya dönmüş durumdadır. Siyaset sahnesinde her sıkıntı çıktığında özel kesim temsilcilerinin ayağa fırlayıp bağırmalarının altında yatan budur.”
İşsiz ve yoksullara yardım
00:006/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünyada ve ülkemizde işsizlik artıyor. Bunun baş sebebinin, dünyayı kasıp kavuran kriz olduğunu biliyoruz. Talep düşüyor, pazarlar daralıyor, satılmayacak nesneyi üretmenin ve satmak üzere almanın manası kalmıyor. İşyerleri stok için üretmenin de sonuna gelince işçilere izin vermek veya çıkarmaktan başka çare bulamıyor. İç talebi arttırmak için elbette tedbir alınmalıdır ve alınıyor, ancak bunun da mevcut şartlar içinde işsizliği makul boyutlara indirmeye yetmeyeceği açıktır. Dünyanın nereye gideceği belli olmamakla beraber orta veya uzun vadede, kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin ölçüsüz bir kemmiyette şehirlere yığdığı insanların bir kısmının tekrar kırlara ve köylere yönelmeleri, ziraata ve hayvancılığa yönelmeleri kaçınılmaz gibi gözüküyor.
İleride durum ne olursa olsun bugün bir krizin içindeyiz; bu krizin işsiz ve aşsız bıraktığı milyonlar, daha önce de ihtiyaç içinde olanlar ordusuna katıldılar. İman, ahlak ve vicdanı olan hiçbir kimsenin “başkasından bana ne” demeye hakkı yoktur. İman ve ahlak saiklerinden başka bir saike daha Kur''an-ı Kerim şöyle dikkat çekiyor:
“Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.” (Bakara:2/195).
Bu âyette, Allah rızası için harcama yapılmazsa (bunun içinde mevcut şartlarda ilk sırayı yoksullara yardım almaktadır), yoksullar kendi hallerine bırakılırsa “toplumun kendini tehlikeye atmış olacağı” îma edilmektedir.
Muhalefet yardımın en geniş ve yeterli ölçüde nasıl yapılacağı konusu yerine, “hangi şekilde olursa iktidarın işine yarar” konusuna ağırlık veriyor, bütün çabasını bu noktaya yöneltiyor. Halbuki muhalif muvafık herkesin, bu şartlarda yoksullara yeterli yardımın nasıl yapılacağı meselesine ağırlık vermeleri zorunlu hale gelmiştir. Bu konuda kim en fazla gayret gösterir, en çok yaraya merhem olursa sevabı da, oyu da, alkışı da o alacaktır.
Şu anda elde olan yardım şekil ve araçları ferdi yardımlar yanında, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik fonu, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarından ibarettir. Aslında bu kaynaklar yoksullukla mücadele etmek ve yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterlidir. Eksik olan bu kaynaklar arasındaki kopukluk, plansızlık, yardımın yerini bulmasına yönelik inceleme araştırma eksikliği ve konjonktüre uygun yardım hacminin ayarlanmasındaki yetersizliktir.
Gelecek yazıda “bu eksikleri gidermek için ne yapmalı” sorusuna cevap arayalım.
Yoksullara yardım nasıl yapılmalıdır?
00:008/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ütopya ülkeleri dışında, belki tarih boyunca, yoksulluk, servet ve gelir farklılığı hiçbir zaman yok edilememiştir. Bu maksatla özel mülkiyeti ve üretim araçlarını devletin tekelinde toplayan sistemler de başarılı olamamışlardır, mülkiyete hiçbir sınır ve denetim koymayan, güçlünün (servet ve sermaye sahibinin) zayıfı ezmesine, istismar etmesine imkan veren sistemler de dünyanın başına türlü belalar getirmişlerdir.
Bu başarısızlıklar bugün demokrasi ile yönetilen ülkelerde “sosyal devlet” düşünce ve uygulamasına yol açmıştır.
Sosyal devlet anlayışı, ilgili kaynaklarda şöyle tarif ediliyor:
“Devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesini gerekli ve meşru gören bir anlayıştır.”
Anayasa Mahkemesi bizim ülkemizdeki sosyal devlet anlayışını şöyle açıklıyor:
“Sosyal hukuk devleti, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet demektir. Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm kurumlarıyla Anayasa''nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurulmasını gerekli kılar. Hukuk devletinin amaç edindiği kişinin korunması, toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleştirilebilir… Anayasa''nın cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir.”
İslam geldiği günden beri mensuplarını, yoksullarla ilgilenmeye, onların temel ihtiyaçlarını karşılamaları için gerektiği kadar yardımı yapmaya teşvik etmiştir. Bu teşvik zaman içinde “amacı gerçekleştirecek kadar” yardımı, buna imkanı bulunanlara farz kılma noktasına gelmiştir (zekat). Farz olan zekat dışında fidye ve kefaret adıyla yine yoksullara yönelik mecburi ödemeler vardır, ayrıca, farz ve vacib olmadığı halde Allah rızası için yoksullara ek yardım yapılması konusunda da çok güçlü teşvikler mevcuttur.
“Yardımın insan onuruna yaraşır” şekilde yapılması için de “sağ elin verdiğini sol elin hissetmemesi” ölçüsü getirilmiştir.
İslam''ın örnek çağlarında ve uygulamalarında zekatı toplama (yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar yardımı, ihtiyacından fazlasına sahip olanların servetinden alma) işini devlet üstlenmiş, bunun için ayrı bir bütçe/fon/beytülmal oluşturulmuş, toplanan zekat muhtaç olanlara düzenli bir şekilde dağıtılmıştır.
Bugün de ihtiyacından belli miktarda (nisab miktarı) fazlasına sahip olan her Müslümanın zekatını vermesi farzdır. Laik devletin bunu alıp dağıtmaması farzı ortadan kaldırmaz. Servetin yüzde ikibuçuğu kadar olan zekatın, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılamaması halinde ihtiyaç fazlasından bunu karşılama yükümlülüğü devam eder.
Ya devlet, yoksullara dağıtmak üzere bir servet vergisi koyacak (bu takdirde Müslümanlar bu vergiyi ödeyip zekatlarından düşebilirler) veya müminler, bir (mali borç) ibadet olarak zekatlarını, muhtaçlara bizzat vereceklerdir.
Bunu yaparken muhtaçların onurlarını zedelememek için azami titizlik de gösterilecektir.
Emr-i ma"rûf
00:0012/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“El-emru bi''l-ma''rûf ve''n-nehyu ani''l-munker” İslam din ve ahlakına uygun olan davranışları toplulukta yayma ve yaşatma, aykırı olanlarını engelleme faaliyetidir. Bu faaliyeti kimin nasıl yapacağı konusunda bazıları ayrı kitap olmak üzere binlerce sayfa yazılmıştır.
Bu faaliyeti kimin yapacağı konusunda:
a) El ile, yaptırım kullanarak yapacak olanın devlet ve onun görevlendirdiği kişiler olacağı,
b) Diğerlerini yapacak olan kişilerin bilgi ve ahlak bakımından buna yeterli olması gerektiği,
c) Daha iyi yapacağım diye daha kötü yapma ihtimali varsa bu ihtimalin gözönüne alınması gerektiği,
d) İhtilaflı (mezhepler ve yorumlar arasında farkların bulunduğu) konularda bir tarafın diğer tarafa bunu yapamayacağı (ancak üzerinde ittifak edilmiş olan konularda insanların doğruya ve iyiye çağırılabileceği) hususları önemle kaydedilmiştir.
Birkaç gün önce emr-i ma''rûf yaptığını söyleyen bir zatın köşesinde yazdıklarını, bu faaliyetin esasları bakımından tenkit edeceğim:
“1945''te başlayan İslâmî hareketi çok iyi biliyorum. Maalesef birtakım İslâmcılar İslâm''a hıyanet etmiştir. Bozuk düzenin haram rantlarını yemek için...Ah şu bir kısım İslâmcılar!..”
1933 yılında doğmuş bir kimse 1945 yılında başlayan İslami hareketi değil, sürecin devamındaki gelişmeleri bilebilir.
Müslüman olup da İslam''a hıyanet edenler günahkârlardır; bunlara “bazı İslamcılar” demek, İslamcılık aleyhinde reklam ve propaganda olur; çünkü bu hıyanet, İslamcılık veya Müslümanlık adına (dinde, İslamcılık''ta bu var diye) yapılmış olmayıp iman ve ahlak zaafından yapılmıştır.
“Bir kısım insanlar şöyle yapıyorlar, yapmasınlar, bu haramdır” demek emr-i ma''r''uf değildir, vaaz ve nasihattir. Emri ma''rûf doğrudan, belli kişilere yönelik olur.
“…Şahsı ön plana çıkmayan, ismi fazla bilinmeyen, lakin işleri perde arkasından yürüten, idare eden, çekip çeviren, baş danışmanlık yapan etkili kişi mânâsına. Bizim Diyanet Başkanlığı''nda da böyle bir zat vardır. Bazı özelliklerini sayayım: Çok güçlü bir devlet adamı tarafından oraya yerleştirilmiştir. Ankara Ekolü''ne mensup olduğu söyleniyor, yani Fazlurrahmancı. Takiyye yapıyor, yani asıl inanç ve meşrebini gizliyor.”
Diyanet''te gerçekten böyle bir kişi varsa bunun adı açıklanmalı ve ilgililer gereğini yapmalıdırlar. Adı açıklanmadan yapılan böyle bir itham insanları şaibe altına sokar ve sû-i zanna sebep olur.
“Son yıllarda Diyanet''te geleneksel, icazetli, Sünnî din âlimlerinin sayısı ve tesiri azaldı, bunların yerlerini "Yerli Oryantalistler", akademisyenler, "açık fikirli" profesörler aldı.”
“Geleneksel, icazetli, Sünnî din âlimi” ifadesi içinde yer alan ilk iki kelimenin karşılığı yıllardan beri yoktur, ''Geleneksel ve icazet” sonraki manalarında İslam''ın ilk asrında da yoktu, bir zamanlar olduğu gibi devam etmesi de şart değildir. Bugün medrese geleneğini devam ettiren hocalar da öğrencilerini okullara gönderiyor ve diploma aldırıyorlar. Biz de böyle yaptık; yani dışarıdan medrese derslerini okuduk ve okula da devam edip diploma aldık.
“Sünnî âlim” sıfatına gelince burada, emr-i ma''rûf itham ve hatta iftiraya kayıyor; çünkü bugün Diyanet''te Sünnî olmayan hiçbir alim yok. Laikçilerin, liberal demokratların, bazı Sünnî olmayan mezhep mensuplarının Diyanet''i ısrarla “Sünnî İslam''a hizmet vermekle” suçladıklarını herkes biliyor, ama anlaşılan yazar henüz duymamış.
“Ehl-i Sünnet İslâmlığında edille-i Erbaa şunlardır: Kur''ân, Sünnet, icmâ ve kıyas. Bunlara dayanmadan sırf kendi yetersiz aklı ile din hükmü verilemez, dinde değişiklik yapılamaz. Reformcu, yenilikçi oryantalistler sözde "bilimsel zihniyete" sahiptir.”
Bu sözlerin Diyanet''te karşılığı yoktur. “Kur''an''a, Sünnete… dayanmadan yetersiz aklı ile hüküm verme” yi Diyanet''e yamamak çok ağır bir iftiradır; ya bu, örnekler verilerek açıklanmalıdır, ispat edilmelidir veya özür dilenmelidir. Diyanet, dini delilleri bir yana atarak hangi konularda aklına ve bilime dayanarak reform yapmış? Böyle bir ithamda bulunmak ne sorumsuzluktur, ne cür''ettir!
“Bunların amaçları nelerdir?”
(Devam edeceğim)
Diyanet, tefsir ve diyalog
00:0013/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bunların amaçları nelerdir?” sorusunu soran yazar, kendi zannına göre Diyanet''e hakim olan bir ekibin yapmak istediklerini yedi maddede açıklamış:
“1. Kur''ân''ı kendi kafalarına göre yeniden tefsir etmek.”
Bu itham, yazarın “kendi kafasından” attığı bir iftiradır. Diyanet Kur''an tefsiri yapmadı ve yapmıyor. Diyanet''in ve Vakf''ın neşrettiği açıklamalı meal ve tefsir ise kafadan değil, Müslüman aklı kullanılarak sahih kaynaklara dayanılarak yapılmış çalışmalardır.
“2. Hadîsleri ayıklamak, kendi bilimsel kafalarına uymayan hadisler sahih de olsa atmak”
Hadisleri ayıklama işi, hadislerin ilk derlendiği ve toplandığı zamandan beri yapılan çok yararlı ve zaruri bir faaliyettir. Elbette hadis diye rivayet edilmiş birçok söz arasından, gerçek olarak Efendimiz''e (s.a.) ait olanları ayırmak ve olmayanları ayıklamak gerekir; bu büyük ve övgüye layık bir çalışmadır. Ayıklamada hem rivayet kaideleri kullanılır hem de Müslüman aklı kullanılır. Daha sahih rivayetlere, akıl ve ilme aykırı olan bir söz, senedinde bir kusur görülmese bile sahih kabul edilmez, ravinin yanıldığına hükmedilir ve buna da “Bâtın inkıtâ” denir, böyle bir ayıklama “metin tenkidi, iç tenkit” yoluyla yapılmış olur. Bu söylediklerim müctehid imamlar devrinden beri yapılan bir ilmi faaliyettir ve övgüye layıktır.
Usul sahih olmakla beraber uygulamada hata yapılırsa bu da, “hangi hadiste ve nasıl bir hata” sorusuna cevap verilerek tenkit edilir, tartışılır.
“3. İslâm''ı yeniden yorumlamak.”
Bunun neresi kötü. Elbette İslam her asırda yeniden yorumlanacak, eski yorumların yanlış, çağı geçmiş olanları yerine yeni ve doğru sanılanlar konacaktır. Bu noktada yapılmamasın gereken şey, “İslam''ın değişmez hükümlerini değiştirmeye kalkışmaktır”. Eğer böyle bir şey varsa açıkça ortaya konur, tenkit ve tashih edilir.
“4. Hepsi için söylemiyorum, bunların bazıları fıkıhsız ve şeriatsız bir İslâm istiyor.”
Ben Diyanet''te, “fıkıhsız ve şeriatsız bir İslam isteyen” kimse bulunduğunu bilmiyorum. Bilen varsa adını açıklasın, tanıyalım ve kendisiyle tartışalım, yapmak istediğini bir kamu hizmet alanı olan Diyanet''te değil, kendi özel mekanında/alanında yapmasını söyleyelim.
“5. Yine bunların bir kısmı Diyalogçudur. Yani zamanımızda üç ibrahimî din olduğuna, Ehl-i Kitab''ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm''dan çıkmış olurlar.”
Diyalogçuluk diye bir meslek veya mezhebin olduğunu yeni duydum. Bundan maksat, farklı din ve inanış sahipleri ile bir araya gelmek, karşılıklı olarak birbirini tanımak, dünyanın ortak problemlerine çare bulmaya çalışmak (herkese göre iyi olanı gerçekleştirmek ve kötü olanı engellemek), dini tebliğ etmek ise bunu teşvik etmek gerekir.
Diyalogdan maksat, Hristiyanlık propagandasına alet olmak, ötekinin hatırı için kendi değerlerinden vaz geçmek veya bunları “yumuşatmak, bozmak…” ise bunu Diyanet de yapamaz, herhangi bir Müslüman da yapamaz.
“İbrâhîmî din”den maksat, Allah Teâlâ''nın Hz. İbrâhîm''e vahyettiği “hanîf (şirkten arınmış tevhîde dayalı) Müslümanlık” ise, bizim dinimiz olan İslam da Yahudili ve Hristiyanlığın aslı da bu manada İslam''dır, hanîftir ve bu dinin, Hz. İbrâhim''den beri –Cahiliyye Araplarında bile- bazı izleri devam etmekte idi. Ama bu ifadeden maksat “bugün mevcut ve bozulmuş halleri ile Yahudilik ve Hristiyanlık” ise bunlara İbrâhîmî demek yanlıştır (Âl-i İmrân:3/67).
Diyanet''e bunu diyen var mı, varsa kim?
Devam edeceğim.
Diyanet, ılımlı İslam, tekfir
00:0015/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Köşe yazarı ne diyordu? “…Ehl-i Kitab''ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm''dan çıkmış olurlar.”
Diyanet''te, “Ehl-i kitabın (bugün yaşayan ve resmi akideyi benimseyen Yahudi ve Hristiyanların) cennete gireceğini söyleyen bir fetva heyeti yoktur. Böyle bir söz söylenmemiştir. Diyanet dışında bu konuda konuşanların söylediği de böyle değildir, onlar da “İnançları ne olursa olsun Ehl-i kitap cennete girer” demiyorlar, “tevhidi, ahirete imanı, amel-i salihi, bildikleri, doğru yoldan haberdar oldukları takdirde Kur''an''ı ve Son Peygamber''i inkar etmemeyi” şart koşuyorlar.
Bu zat (köşe yazarı) ne ilahiyat okumuş ne de eski usulde okuyarak icazet almış, ama bir yandan Ehl-i sünnet adına (onları temsilen) konuşuyor, bir yandan da Eh-i sünnet adına (Sünnî açıdan) bazı Müslümanları tekfir ediyor (dinden çıkarıyor, kâfir olduklarını söylüyor).
Bırakın bu köşe yazarını, icazetli veya diplomalı birkaç alim bile Ehl-i sünnet adına konuşamaz, kendilerini Ehl-i sünnetin yerine koyamaz. Ehl-i sünnetlik nerede başlar, nerede biter konusu sanıldığı kadar kolay belirlenecek bir konu da değildir. Ehl-i sünnet içinde (birinin cennete soktuğunu diğeri cehenneme sokacak kadar) önemli farklı görüşler vardır. Ayrıca Ehl-i sünneten bazı alimler, diğer bazı Sünnî alimleri Ehl-i sünnetten saymazlar. Bütün bunlara rağmen, Ehl-i sünnet dışı kabul edilen grupların, alametleri sayılacak özellikler (farklı inanç ve yorumları) göz önüne alınarak -buradan bakılarak- Ehl-i sünnetin olmazsa olmaz özellikleri ortaya konabilir. İşte bu özelliklerden biri de -meselâ Hâricîlerden farklı olarak- tekfir konusunda görülür. Ehl-i sünnet, aksine en küçük bir delil, bir işaret bulundukça müminleri tekfir etmezler; yani onlara kâfir demezler. İşte bazı ifadeleri:
“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır… Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Ehl-i sünnet itikadı, s.68)
“Bir kimse, kendini imana sokan (mümin kılan) inancı inkar etmedikçe hiçbir şey onu dinden çıkarmaz… Dinden çıkardığı kesin olan bir durum varsa bununla hükmedilir, eğer dinden çıkardığı konusunda şüphe varsa buna (kâfir olduğuna) hükmedilmez. Çünkü sabit olan Müslümanlık şüphe ile ortadan kalkmaz; İslam ağır basar. Bir alime bu konu getirildiğinde hemen Müslümanları tekfir etmeye kalkışmak ona yakışmaz… Kafir olmak (birine kâfir demek) çok ağır bir hükümdür. Müminin dinden çıkmadığını ifade eden bir tek rivayet bulduğumda mümine kâfir demem… Bir meselede kişiyi dinden çıkaran birçok yorum (delil) olsa ama dinden çıkarmayan da bir tek yorum bulunsa, müftüye düşen, Müslüman hakkında iyi zan besleyerek mümini dinden çıkarmayan yoruma meyletmek, onunla hükmetmektir… Müminin sözünü güzele (dine uygun olana) yorumlamak mümkün olduğu veya onun dinden çıktığı konusunda, zayıf bir rivayet de olsa bir ihtilaf bulunduğu takdirde Müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmez. Küfre götürdüğü söylenen sözlerin çoğu böyledir, bunlara göre müminler tekfir edilemez; ben bunlara dayanarak müminleri tekfir etmemeyi kendim için gerekli kıldım…” (İbn Âbidîn, III, s. 310, Mürted bahsi)).
“6. ABD,İsrail, Papalık ve AB''nin istediği ılımlı, evcil, sulandırılmış bir İslâm ortaya koymak isterler.”
“7. İslâm''ın cihad farzını askıya alırlar.”
Bugün Diyanet''te, bu iki maddede ileri sürülen ithama muhatap olacak, bunları yapan bir yetkili şahıs ve kurul yoktur. Bu sözler de sorumluluğundan korkmadan, günaha karşı cür''etle söylenmiş sözlerdir.
Devam edeceğim.
Diyanet"in İlmihal"i ve Tefsiri
00:0019/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Diyanet, "Kur''ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm''a çağırmıyor" diyen zata ve arkadaşlarına ilmihal ve tefsir kitabı yazdırtmıştır."
Bu söz, emr-i maruf (doğru ve iyiye yol gösterme) değil, düpedüz iftiradır ve Ehl-i sünnet İslam''ını korumaktan söz edenlerin baltayı ayaklarına vurmasıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yer alan Din İşleri Yüksek Kurulu''nun 16 üyesi vardır ve ayrıca 37 kişiden oluşan fetva odası mevcuttur. En son atamaları 2008 yılında yapılan 16 üye içinde Ehl-i sünnet dışında tek üye yoktur. Fetva odası mensupları da Ehl-i sünnete mensup, tanınmış alim ve erdemli kişilerden oluşmaktadır. Bugün Türkiye''de, bu kurulun yerine konacak (ikame edilecek, ona değil, buna bakın denecek) herhangi bir icazetli veya diplomalı şahıs veya kurul mevcut değildir. Ehl-i sünnet inancını korumak bahanesiyle Diyanet''e ve dolayısıyla bu kurula kara çalanlar ya cahiller veya hainlerdir. Özel olarak yönlendirilmiş olmaları ihtimali de vardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı''nın ve Diyanet Vakfı''nın neşrettiği her kitap ve yazı bu kuruldan geçer. Türkiye''de, böyle bir kuruldan geçen ve dolayısıyla bu ölçüde güvenilir olan başka bir neşriyat da yoktur.
Sahih İslam''ı öğrenmek isteyenlere ben de öncelikle, bu kuruldan geçen neşriyatı tavsiye ediyorum.
Bu kuruldan hiç hatalı karar çıkmaz mı?
Çıkabilir, ama bu hata da, affedilen, hatta ecir alan ictihad hatası olur.
"Laik devletin kurumu" diyerek Diyanet''e ve ilgili kurula güveni azaltmak isteyenlere şunu hatırlatmak isterim: Askeri darbe dönemlerinde dahi bu kurula (o zamanların kurullarına da), İslam''a aykırı fetva verdirmeye kimse muvaffak olamamıştır. Faiz ve başörtüsü bunların başında gelir.
Köşe yazarı "Kur''ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm''a çağırmıyor diyen zat" derken beni kastediyor.
Allah korkusu ve haya duygusu bulunan kişiler, aşağıdaki –aylarca önce- yaptığım açıklama var iken böyle bir iftirada bulunamazlar.
"Evet ben diyorum ki: 1. İslam düşüncesinde "Şirk koşmadan Allah''a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini" kabul eden bir yorum vardır. 2. Bu yorumu benimseyenlere göre Peygamberimiz (Kur''an, İslam) Ehl-i kitabı, mutlaka ve tek seçenek olarak Müslüman olmaya çağırmıyor; a) Müslüman olmaya, b) Müslüman olmayı kabul etmezlerse (Musevi, İsevî… olmayı terk etmek istemezlerse) şirksiz olarak Allah''a, şeksiz olarak ahrete iman etmeye ve salih amele c) Her ikisini de kabul etmeyenleri belli şartlarla barışa veya teslim olup teb''a olarak yaşamaya (zimmî olmaya) davet ediyor. d) İslam''ı ve barışı kabul etmeyip Müslümanların yurtlarına ve dinlerine saldıranlarla da savaşıyor."
Bu açıklama ve atıf yapılan konuşma (Polemik değil Diyalog, s. 35-36) açıkça şunu ifade ediyor: 1. Bu sözü ben demiyorum, diyenlerin bulunduğunu naklediyorum. 2. Diyenler de "Kur''an Ehl-i Kitab''ı Müslüman olmaya çağırmıyor" demiyorlar, "tek seçenek olarak (ya İslam, ya ölüm şeklinde) İslam''a çağırmıyor, Müslüman olmak istemeyenlere başka seçenekler de sunuyor" diyorlar.
Durum bu kadar açık ve açıklanmış iken hâlâ biri çıkar da "H. Karaman şöyle diyor" derse bu iftiradır ve kötü niyet eseridir.
"Bazı ilâhiyatçılar "Gelenekler, örf ve âdetler din oldu..." yollu propagandalar yapıyor. Onların gelenek dediği şey Ehl-i Sünnettir."
Köşe yazarının bu sözü de yanlışlarla doludur. Gelecek yazıda açıklayalım.
İlahiyatçılar, gelenekler ve Ehl-i sünnet
00:0020/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazısını tenkit etmekte olduğumuz köşe yazarı diyor ki: "Bazı ilâhiyatçılar ''Gelenekler, örf ve âdetler din oldu...'' yollu propagandalar yapıyor. Onların gelenek dediği şey Ehl-i sünnettir."
Bazı ilahiyatçılar değil, olup biteni doğru görüp okuyan her ilahiyatçı bunu söyleyebilir, gerçekten halkımızın yaşadığı dine (inançlara ve uygulamalara) bakıldığında birçok konuda örf ve âdetlerin din yerine geçtiği, yani sahih dinin yerini aldığı görülecektir. Bunun da baş sebebi halkımıza yıllardan beri sağlam ve yeterli bir din eğitim ve öğretimi verilmemiş olmasıdır. Yüzlerce hurafe sahih inanç esasları arasına karışmış, daha fazla sayıda bid''at farzların, vaciplerin, sünnetlerin arasına girmiştir (yani farz ve vacib gibi uygulanmaktadır). Bu konuda halkı uyarmak, sahih dini öğrenip uygulamalarına yardımcı olmak, hurafe ve bid''atlardan geçinen kimselerle mücadele etmek ayıplanacak değil, takdir edilecek bir hizmettir.
Köşe yazarı takdir edecek yerde "Onların gelenek dediği şey Ehl-i sünnettir" şeklinde, nereye çeksen oraya gidecek bir söz söylüyor.
İlahiyatçı olan ve olmayan bazı kimseler Müslümanları sözde "Kur''an İslam''ına" çağırıyorlar; bırakın Ehl-i sünnet akaidini, Sünneti bile bir yana bırakıyorlar; bunu yapanlar var, ama onlara kimsenin itibar ettiği de yok, edeceği de yok.
Fıkıh''ta ikinci sırada bir delil olan "örf, âdet, gelenek" naslara aykırı olmayanlardır ve ancak, nasların bulunmadığı yerde veya nasların yorumunda kullanılır. Örf ve âdetler kitaplarda yazanlar değil, halkın hayatında bulunanlardır. Halkın hayatında bulunan örf ve âdetler de bozulabilir ve değişebilir; bu sebeple onların, naslara aykırı olmaması şart koşulmuştur. Bu manada örf, âdet ve geleneklerin "Ehl-i sünnet" olarak anlaşılması, tarif edilmesi yanlıştır.
Köşe yazarı uzun yazısının sonunda "Sünnî Müslüman kardeşlerine" bazı öğütlerini ve tavsiyelerini şöyle sıralıyor:
"İnançta, fıkıhta, mezhepte, zihniyette, kültürde, ahlâkta Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan kıl kadar ayrılmayınız, yanarsınız."
Mezhepleri inanç (akaid) ve fıkıh mezhepleri diye ikiye ayırmak gerekir ve hep böyle yapılmıştır.
"Ehl-i sünnet" yaygın şekilde bir fıkıh mezhebi değil, itikad mezhebi olarak kullanılır. Bu sebeple "fıkıhta, mezhepte, kültürde, ahlakta" ifadesi yersizdir.
Bu öğüdün bir işe yarayabilmesi için Ehl-i sünnet itikadı kıl ucuna kadar sayılmalıdır ki, okuyanlar ne yaptıklarında, ne söylediklerinde, neye inandıklarında Ehl-i sünnetten kıl kadar ayrıldıklarını bilsinler.
Daha önce de yazdım, Ehl-i sünnet geniş bir çerçevedir, onun içinde birbirine zıt inançlar ve yorumlar da vardır. Bir Müslümanın hangi durumda Ehl-i sünnet dışına çıkacağına hükmetmek kolay ve köşe yazarlarına kalmış bir iş değildir.
Yanmaya gelince, kimin yanacağını belirlemek daha da zordur ve bu konuda ahkam kesmek kişinin yalnızca cahilce cür''etini gösterir.
"Reformculara, yenilik ve değişiklik isteyenlere, Diyalogçulara kesinlikle inanmayınız, kanmayınız, kulak vermeyiniz. Dinden çıkarsınız."
Bu yazı serisinde tekfir (dinden çıkma, çıkarma) konusunda Ehl-i sünnetin kurallarını yazmıştım. "Diyalogçular, yenilik ve değişiklik isteyenler ve reformcular" kâfirler midir ki, onlara inanan ve kulak verenler de dinden çıksın! Aklı başında bir kimse böyle bir söz söyleyebilir mi?
Bir öğüt verilecekse önce "hangi reformcu", "ne yapan, ne söyleyen diyalogçu", "nasıl bir değişiklik ve yenilik isteyen kimse" sorularına açıklık getirmek, sonra da ancak sıradan insanlara, "işte böyle yapan ve diyenleri dinlemeyin" demek gerekir. Aksi halde söylenen, kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Son bir yazı ile öğütleri ayıklamaya devam edeceğim.
Öğüdün böylesi
00:0022/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir yazısını tenkit etmekte olduğumuz köşe yazarı, yazıyı şu öğütlerle bağlamış:
“Yeni Kur''ân tefsirlerini okumayınız”.
Yeni nereden, hangi tarihten başlıyor? Mesela son on yılı bile alsak bu süre içinde yazılan ve tercüme edilen birçok tefsir var, bunların hangileri niçin okunmayacak?
Tefsirin doğrusu ve yanlışı, eski ve yeni ölçütlerine göre tayin edilebilir mi? Eski olup yanlış ve saptırıcı, yeni olup başarılı ve faydalı tefsir yok mudur?
Böyle manasız öğüt olur mu?
“Hadîslerde ayıklama yapma cereyanına muhalif olunuz.”
Bu konuyu daha önce yazdım. Bu faaliyet iyi niyetle asırlardır yapılmaktadır. Kötü niyet ve kötü sonuç olursa onun da açıklanması gerekir.
“Geleneksel Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslâm''ından sapmayınız.”
Burada “geleneksel” kelimesi yerinde değildir, geleneksel olan ve olmayan Ehl-i sünnet yoktur. Bir Ehl-i sünnet mensubunun, aynı mezhep mensuplarına bu öğüdü vermesi tabîîdir ve doğrudur.
“Şiîler Türkiye''yi Şiî yapmak, Sünnîler İran''ı Sünnî yapmak hayallerine ve kuruntularına kapılmasınlar.”
Anlaşılan böyle bir hayal ve kuruntu yazarın kafasında var; aklı başında olan insanların böyle hayalleri ve kuruntuları olmaz; imkansızın peşine de düşmezler, lafını da etmezler.
“Yerli oryantalistleri kendinize din rehberi olarak kabul ederseniz sapıtır ve yolunuzu şaşırırsınız.”
Doğru, katılıyorum.
“Ashab''ın, Tâbiînin, Selef-i Sâlihînin, eimme-i müctehidînin, büyük fukahanın, icazetli gerçek din âlimlerinin yolundan ayrılmayınız.”
Baştakilerin yolu geniş bir caddedir, orada tercih edilecek pek çok şerit vardır. Din alimlerini icazetli ve diplomalı diye ayırmak ve yalnızca icazetli olanları rehber göstermek ilim, din ve ahlak bakımlarından temelsizdir.
“İslâm dini evrensel dindir. Onun kesin ve muhkem hükümlerinde asla değişiklik ve reform yapılamaz.”
Doğru, katılıyorum; ancak “kesin ve muhkem hüküm” çerçevesine girip girmediği tartışılan pek çok hükmün bulunduğu unutulmamalıdır.
“Müslümanlar dini kendilerine değil, kendilerini dine uydurmakla yükümlüdür.”
Evet, Müslümanların çabası bu olmalıdır. Bu noktada “zaruretlerin haramları mübah kıldığı” da unutulmamalıdır; zaruret halinde –bir manada- din, insanların önemli ihtiyaçları bakımından, geçici de olsa onlara uymaktadır.
“Aklı başında hiçbir Müslüman, ictihad yapmaya ehil olmadığı halde ictihada yeltenmesin.”
“Hiçbir Müslüman, ilmi ve ehliyeti olmadığı halde Kur''ân''ı kendi heva ve re''yiyle yorumlamaya, Kur''ân''dan aklınca din, fıkıh, şeriat hükmü çıkartmaya yeltenmesin.”
Doğru, katılıyorum; ama bir kimsenin ictihada ve tefsir yapmaya ehil olup olmadığını belirlemek cahillerin, mukallidlerin, ictihad ve yeni tefsir karşıtlarının işi değildir. Ehil olduğunu bilen kimse ictihad eder, tefsir eder, onun ictihadına ve tefsirine, işten anlayanların tepkileri sonucu (doğru ve yanlığı, ehliyetin varlık ve yokluğunu) ortaya çıkarır.
“Maalesef Diyanet''te acayip gelişmeler olmaktadır. Bu gidişin sonu çok kötü olur. İslâm dinini bozmaya çalışanlar ve onların fesatlarına engel olmayanlar bir tokat yiyebilir.”
Diyanet''te acayip gelişmeler olmuyor, birilerinin acayib (kötü) gördüğü bazı örneklere yukarıda temas edildi ve kötü değil, iyi olduğu açıklandı. Felaket tellalları her zaman vardır, bunlara aldırmamak gerekir; ancak açık, seçik ve tartışmasız münkerler (dine ve ahlaka aykırı davranışlar) karşısında elbette herkes, gücüne ve imkanına göre engelleyici tavır ve tedbir almalıdır.
.Yargının Denetimi
00:0026/03/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlıkta iki mana vardır; biri yargının yaptığı denetim, diğeri yargının hükümlerinin (yargının kendisinin) denetimi.
Burada yargıdan (kurumlarından) maksadımız (adli yargı değil, idari yargıdır ve) özellikle bölge idare mahkemeleri, Danıştay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi''dir.
Kuvvetler ayrılığının esas alındığı demokrasilerde meclis kanun yapıyor, hükümet ve bürokrasi yürütüyor, yukarıda adı anılan yargı kurumları da denetliyor. Buraya kadar bir problem yok gibi görünüyor. Ama şurası unutulmamalıdır ki, eğer sistem demokratik ise bütün bu kurumlar yaptıklarını millet adına yapıyorlar, yetkiyi onlardan alıyorlar demektir.
Millet, meclisi, meclis (veya başkanlık sisteminde millet) cumhurbaşkanını seçiyor, gerektiğinde değiştiriyor. Hükümeti de yine millet iradesinin temsilcisi olan meclis onaylıyor veya düşürüyor. Sıra yargıya geldiğinde, idari yargı organlarını millet ve (tamamını) meclis seçmiyor, daha da önemlisi, millet iradesini temsil eden meclis ve hükümet ile bu yargı organlarının hüküm ve tasarrufları arasında bir çatışma olduğunda son ve kesin sözü yargı (Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve daireler kurulu) söylüyor. Bunlar eninde sonunda belli sayıda hakimlerden ibaret; bu hakimler de gökten inmediler, eti ve kemiği ile (bazen vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışıp kalabilen, siyasi ve ideolojik taraflıkları olan) beşer, senin benim gibi insanlar. Mevzuatın iptali, idari tasarrufların hukuka uygunluğu gibi konularda hüküm veren yargı, çok kere yorum yapıyor; yorum ile yorumcunun içinde bulunduğu maddi ve manevi şartlar arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğunu kimse inkar edemez.
Başörtüsü yasağı ile ilgili Anayasa Mahkemesi''nin iptal kararını ve son günlerde vukubulan Danıştay kararını örnek olarak alalım.
Anayasa Mahkemesi, anayasada yer alan laiklik ilkesini, başörtüsünü yasaklayan bir kanun gibi yorumladı ve onu serbest bırakan kanunu da buna aykırı görerek iptal etti. Bu tamamen bir yorumdan ibaret, bu yoruma katılmayan onlarca hakim, hukuk adamı var. AİHM''nin kararı da böyle; bu mahkemenin ait olduğu Avrupa''da üniversitelerde ve özel orta öğretim okullarında başörtüsü yasağı yok, ama Türkiye''de, o mahkemenin kararı bu öğretim kurumlarında da başörtüsünü yasaklıyor veya yasaklamış gibi kabul ediliyor, böyle uygulanıyor.
Danıştay, yerel idare mahkemesinin kararını bozarak, okul dışında başını örten birinin, öğrencilere kötü örnek olacağını ileri sürerek yönetici olamayacağına hükmediyor. Bu da tamamen ve tüyleri ürpertecek mahiyette bir yorum. Diyelim ki, daireler kurulu da bunu onayladı. İşte bu noktada Anayasa Mahkemesi ve Danıştay (yani toplamı otuzu geçmeyen hakimler) bir yanda, meclis, hükümet ve millet bir yanda oluyorlar ve bu durumda milletin ve onun temsilcilerinin değil, bir avuç hakimin dediği oluyor.
Benim itirazım işte bu vakıa ile ilgilidir.
Ben bu durumun demokrasi ile bağdaşmadığını, böyle devam ederse ülkemizde demokrasiden değil, "yargıçlar devleti"nden söz edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Peki bu nasıl düzelir?
Anayasa ve Danıştay mahkemelerinin son merci olmaması ile düzelir. Bunun için de meclisin ve hükümetin, mevzuat ve idari tasarruf denetimi ile ilgili mahkeme kararlarını halka götürme hakları olmalıdır. Türkiye''de halkın büyük çoğunluğu başörtüsünün yasaklanmasına da, mecbur kılınmasına da karşıdır. Halka rağmen yasaklama ise nereden gelirse gelsin demokratik ve dolayısıyla hukuki değildir.
Anayasanın 153. maddesi şöyle diyor:
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez."
Halbuki Anayasa Mahkemesi bunu yaptı, başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yok, yalnızca bu mahkemenin hükmü ve yorumu (kanun gibi) başörtüsünü yasakladı.
Buna itirazım yaşadığım sürece devam edecektir.
Bu yazıyı 17 Şubat 2006 tarihinde yazmıştım, yakında yargı reformu ele alınacak. İtirazımı haklı çıkaran örnekler bu zaman zarfında arttı, eksilmedi. Bir başka yazıda bu konuya tekrar döneriz.
İdari yargı ve millet iradesi
00:0027/03/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1961 Anayasası, 1924 Anayasası''nın “milli hakimiyet” ilkesinden farklı bir “egemenlik” anlayışını kabul etmiştir. 1961 Anayasası''nın 4. maddesine göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”. Maddenin bu ilk fıkrası, 1924 Anayasası''nın 3. maddesinden olduğu gibi alınmıştır. Ancak, 1961 ve 1982 Anayasaları''nın egemenliğin nasıl kurulacağını gösteren cümleleri, 1924 Anayasası''ndan çok farklıdır ve “Türk milleti, egemenliğini, Anayasa''nın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar tarafından kullanır” şeklini almıştır. Türk Anayasa tarihi yönünden ele alındığında bu kuralın temel amacının, parlamentonun üstünlüğüne son vermek olduğu söylenebilir. Bu değişiklikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet adına egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. 1961 ve 1982 Anayasaları''nda, egemenliğin kullanılması bakımından yargıya önemli yetkiler tanınmıştır.
Bu değişiklik yapılırken Anayasa Mahkemesi''nin, siyasal kurumların, özellikle parlamentonun yetkilerini kötüye kullanması durumunda bir denge oluşturacağı ve bunu engelleyeceği düşünülmüştür; ancak bu düşünceye katılmak mümkün değildir; çünkü milletin temsilcisi olan siyasi partilerin ve özellikle Meclis''in -başka tedbirler yanında seçimler yoluyla halk denetimine tâbi oldukları halde- yetkilerini kötüye kullanabilecekleri var sayılırken, yargının da bunu yapabileceği hesaba katılmamıştır.
Anayasa Mahkemesi''nin temel görevi, yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa''ya uygunluğunu denetlemektir. 1982 Anayasası''nın 148. maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü''nün Anayasa''ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerinde Anayasa''da belirtilen biçim kurallarına uyulup uyulmadığı bakımından da denetim yapar. Başka bir deyişle, Anayasa değişikliklerini öz bakımından denetleyemez. (Madde 148 ve 149).
İdari Yargılama Usulü Kanunu''nun ilgili maddesi şöyle diyor: “İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler; yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler
Özellikle Danıştay ve Anayasa Mahkemesi, sınırlarını aşarak yargılama yapıyor ve millet tarafından seçilmedikleri halde millet iradesinin yerine geçiyor, onu temsil ediyormuş gibi davranarak çoğunluğun irade ve talebine aykırı hükümler veriyor. Başörtüsü, parti kapatma, İslam ülkelerinden alınan diplomaların denkliği, Cumhurbaşkanı seçimi, Anayasa değişikliği, kamusal alan konularında verilen hükümler en çarpıcı örneklerdir.
Anayasa Mahkemesi, Anayasa''ya uygunluk denetimi dışında Anayasa ile verilen diğer görevleri de yerine getirir. Bu görevler kısaca şunlardır :
1.Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanı''nı, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi başkan ve üyelerini, başsavcılarını, cumhuriyet başsavcıvekilini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar. Yüce Divan''da savcılık görevini cumhuriyet başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan kararları kesindir (Madde 148).
2.Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığı''nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanır (Madde 69).
3.Siyasî partilerin malî denetimi de Anayasa Mahkemesi''nce yapılır (Madde 69).
4.Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düştüğüne Türkiye Büyük Millet Meclisi''nce karar verilmesi durumunda açılacak davayı onbeş gün içinde karara bağlar (Madde 85).
Bu kadar geniş (egemenliğe ortak eden) yetki ile donatılmış mahkemelerin denetimsiz olmaları kabul edilemez. Denetimin iki yolu vardır:
Ya bu mahkemelerin üyeleri de bir şekilde millet tarafından seçilir.
Veya bu mahkemelerin verdiği bazı kararlar (mesela yerindelik ve yorumla ilgili olanları) halk oylamasına arzedilir.
Ayrıca Anayasa değişikliği yapılırken egemenlikle ilgili madde mutlaka değiştirilmeli ve 1924 Anayasası''ndaki şekle ve esasa dönülmelidir.
Selamlaşma âdâbı
00:0029/03/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hadislerde anlatılan selamlaşmanın günümüzde uygulanması konusunda bazı sıkıntılarını dile getiren bir okuyucumuz, mesela "Tanıyın tanımayın herkese selam verin" gibi emirleri üniversite bahçesinde, kalabalık caddelerde nasıl uygulayacağını soruyor.
Peygamberimiz (s.a.) dinimizi açıklarken bunu yalnız söz ile değil, bizzat uygulayarak da yapmış, bazı eski (şirk/cahiliye devrine ait) adetleri ve uygulamaları da değiştirmiştir. Bunlar arasında selamlaşma şekli ve âdâbı da vardır.
Konu ile ilgili bir âyetin meali şöyledir:
"Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah her şeyin hesabını eksiksiz bilmektedir." (Nisa: 4/86.)
Müminler karşılaştıklarında selâmlaşacak, karşılıklı olarak iyi dilekte bulunacaklardır. Her kültürde selâmlaşma âdeti ve bu âdetin gerektirdiği usul ve âdâb vardır. Bu münasebetle Müslümanlar arasında selâmlaşmanın nasıl olması gerektiği konusuna Kur''an''da da yer verilmiştir.
Yukarıdaki âyet mealinde "Selâm" diye tercüme edilen tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten olup lügat mânası itibariyle "sağlık, uzun ömür dilemek" demektir. Tefsirciler buradaki tahiyye buyruğunu üç şekilde açıklamışlardır: a) Hapşıranın "elhamdülillâh" demesi ile başlayan karşılıklı dualar; b) Hediye verene hediye ile mukabele; c) Selâm verip almak. Tahiyye kelimesi daha ziyade bu üçüncü mânada kullanılmıştır. (Ayrıca bk. Nûr 24/ 27, 61).
Câhiliye devrinde de çeşitli sözlerle selâmlaşma yapılır, ama selâmlaşmada köleliğin ve sınıf farkının izleri görülürdü. Selâm vermek mecburiyetinde olanlar, verirken birtakım kayıtlara bağlı bulunanlar "köleler, zayıflar ve garipler" olurdu. İslâm dini getirdiği eşitlik ve fazilet anlayışına uygun olarak bir selâmlaşma âdâbı oluşturdu. Sünnet ve örf bunun verilişini "esselâmü aleyküm" veya "selâmün aleyküm", alınışını da "aleykümüsselâm, aleykümselâm, ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtüh" şeklinde belirledi. Selâmlaşma Müslümanlar arasında bir ülfet, kaynaşma, sevgi aracıdır, barış ve dayanışma içinde olma işaretidir. Selâm verip alanlar birbirlerine Allah''tan "iyilik, esenlik, rahmet, bereket" dilemektedirler. Bu sebeple selâmlaşma Kur''an''da ve Sünnet''te teşvik edilmiş, âlimler tarafından hükmü ve âdâbı üzerine kafa yorulmuş, aşağıdakine benzer açıklamalar yapılmıştır:
Bir Müslümanın bir veya daha fazla Müslümanla karşılaştığı, bir araya geldiği zaman selâm vermesi sünnettir, bu selâmı birisi verince diğerlerinin onu alması farzdır. Bir kişinin verdiği selâmı topluluktan birinin almasıyla vazifenin yerine gelmiş olup olmayacağı konusu tartışılmıştır. Ebû Hanîfe''ye göre topluluktan her birinin selâmı alması gerekir. Gayr-i müslimlere de müminlere verilen selâmın verilebileceğini ileri süren âlimler bulunmasına rağmen ekseriyete göre onlara bir mümin böyle selâm vermez, onlar verirlerse "ve aleyküm" (size de olsun) şeklinde mukabele edilir.
Bundan sonraki yazıda selamlaşma konusundaki hadisler ile günümüzde uygulanması meselesini ele alalım.
Önemli not:
Bu yazı, çok değerli ve güzel insan, adam gibi adam merhum Muhsin Yazıcıoğlu''na bir selam olsun. Rabbim ebediyete yolculuğunda onu selam ile karşılasın, cennet ve cemaline layık kılsın. Aynı kazadaki diğer kayıplarımız için de Allah''tan rahmetler niyaz ediyorum.
Selamlaşma hadisleri ve günümüzde uygulama
00:002/04/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meşhur altı hadis kitabında geçen hadislere göre: 1. Bir meclise geldiğinizde ve kalkarken selam verin.
2. Bir haneye girmek istediğiniz zaman selam vererek izin alın.
3. Bir kardeşinizle karşılaştığınız zaman selam verin, araya bir görüntü engeli girer sonra tekrar karşılaşırsanız yine selam verin.
4. Hanenize girince aileye selam verin; bu selam bereket olur.
5. Hayırlı Müslümanlık insanların karınlarını doyurmak, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermektir.
6. Peygamberimiz çocuklara selam vermiştir.
7. Peygamberimiz kadınlara selam vermiştir.
8. Topluluk adına birinin selam vermesi ve alması yeterlidir.
9. Ahir zamanda selam, tanıdıklara verilir olacak (Peygamberimiz bundan hoşlanmamıştır.)
10. İlk selam veren Allah''a daha yakındır.
11. Binekli yürüyene, yürüyen oturana, az çoğa, küçük büyüğe önce selam verir.
12. Allah Adem''i yaratınca git meleklere selam ver dedi, o da gidip "es-selamu aleyküm" diye selam verdi, melekler "…ve rahmetullah"ı da ekleyerek cevap verdiler.
13. İslam''dan önce Araplar "Günaydın, iyi günler" manalarında sözlerle selam verirlerdi, İslam''dan sonra bu selam şekli kaldırıldı.
14. Peygamberimiz huzurda olmayanlara da selam göndermiş ve kendisine gönderilen selama da "sana ve gönderene selam" şeklinde cevap vermiştir.
15. Mekke''den hicret edip gelene Peygamberimiz "Binip hicret edene merhaba" demiştir.
16. Karşılaşmada eğilmek hoş karşılanmamış, uzak yerlerden gelenlerle olan dışında kucaklaşmak ve öpüşme de sık uygulanmamıştır. Normal karşılaşmalarda selamlaşma ve musafaha (tokalaşma) tavsiye edilmiştir.
17. Yahudi ve Hristiyanlar gibi el ve parmak işretiyle selam vermeyin buyrulmuştur.
18. Yahudiler Peygamberimiz''e selam verir gibi görünmüş ama "es-sâmu aleyke (Sana ölüm gele)" demişlerdi, Hz. Aişe "Ölüm, lanet ve gazap size gelsin" dedi. Peygamberimiz ise "Aişe, sakin ol, küfretme, şiddet gösterme, Allah bütün işlerde yumuşak davranmayı sever" buyurdu. Aişe: "Ne dediklerini duymadın mı?" deyince de "Ben de onlara ''size de" dedim, işitmedin mi?" cevabını verdi.
19. Çiş yapana selam verilmez.
20. Müslümanlar ile gayr-i müslimer karışık olurlarsa selam verilir.
Bu hadislerin çoğu günümüzde de rahatlıkla uygulanabilir. Telefon, telgraf, e-mail vb. çağdaş araçlarla görüşmelerde de selamlaşma yapılmalıdır. Problem sokağa çıktığımızda, okul vb. yerlerin bahçelerinde gezinti yaptığımızda, "her rastladığımız, tanıdığımız ve tanımadığımız" kimselere selam vermekle ilgili olabilir. Peygamberimiz zamanında hem insanlar az hem sokaklar daha tenha idi. Günümüzde insanlar çoğaldı ve bir hadiste haber verildiği gibi "ancak tanıdıklar birbirlerine selam verir" oldular. Bu sebeple sokakta, kalabalık yerlerde selam verip alma sünnetini, garip karşılanmayacak, alay konusu olmayacak şekilde ayarlamak ve uygulamak zaruret halini aldı. Bunun dışında mutlaka selamlaşma, İslam''a mahsus olan şekliyle uygulanmalı, onun yerine "Günaydın vb." ifadeler kullanılmamalıdır.
İslam"ı doğru anlamak
00:003/04/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İncelik soyadında olan kaba yazar, dışarıdan bakarak İslam''ı tenkit eden bir kitabı tanıtıp tavsiye ettiği bir yazısında, İslamcıların göremediği “gerçekleri” şöyle dile getiriyor:
“Örneğin, Kuran''da Hz. İbrahim''in çocukları ve bunların adları konusunda tam bir kargaşa olduğunu hiç duydunuz mu?... Öyle ki onların bir mi, iki mi (yoksa üç mü?) olduğunun belirsizliği bir yana adlarda da görürüz bu durumu. Önceden Yakub ve İshak diye anlatılırken, İbrahim suresinde, ''Kocamışken bana İsmail ve İshak''ı veren Allah''a hamdolsun'' (İbrahim-39) denerek Yakub yok edilip yerine İsmail getirilir.”
Diyor.
Halbuki ne karışıklık ne de yok etme vardır. Kur''ân-ı Kerîm''de İsrâil kelimesi iki âyette (Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58) Hz. İbrâhim''in Hz. İshak''tan torunu olan Hz. Ya''kub''un ismi olarak geçmekte; kırk âyette ise Yahudiler “Benî İsrâil” (İsrâiloğulları) diye anılmaktadır.
“Örneğin ''zekât''ı sosyal devlete alternatif olarak ileri süren yorumcular nedense zenginlik ve fakirliğin İslamiyet''in savunup uyguladığı ekonomik sistemden kaynaklandığını görmezden gelirler. Zenginle fakir, patronla işçi arasındaki eşitsizliğin kaynağında ne bunların kökenleri, ne cinsel ayrımcılık, ne de ırkçılık önemli bir rol oynar; eşitsizliğin kaynağında mülkiyet ve kapitalist ilişkiler bulunmaktadır. Tüccarlığı yücelten bir din olarak İslamiyet faizciliğe göz yumar, kölecilik ve talancılığı korur.”
Diyor.
İslam''a dışarıdan bakar, bir de şaşı bakarsanız işte böyle saçmalarsınız. Yazarın özel mülkiyete ve sermayenin rolüne karşı olduğu anlaşılıyor. Buradan hareket eden sistemin iflas ettiği, zenginliği ortadan kaldırıp eşit refah düzeyi sağlamak yerine, bazı şahıs ve grupları zengin ettiği, çoğunluğu ise sefalet ve yoksullukta eşit kıldığı gerçeğini görmezden geliyor.
Servet farkı İslam''dan önce de vardı, sonra da var olmaya devam etti. Bunun böyle olması da tabîîdir. Zararlı ve kötü olan servet farkı değil, yoksulun sefaleti, ihtiyacını karşılayamamaktan kaynaklanan mutsuzluğudur. İslam işte bu sefalet ve mutsuzluğu ortadan kaldırmak için başta zekat olmak üzere birçok tedbir öngörmüştür. Bunlar yerine getirildiği takdirde, insanların mülkiyet hakkını ortadan kaldırmadan ve yoksulun da onurunu zedelemeden probleme çare bulunmaktadır.
“İslam''ın faizciliğe göz yumduğunu” söyleyebilmek için insanın gözünün anadan yumulu olması gerekir.
“Bu gerçekleri ancak dışardan nesnel bir bakışla görmek mümkündür. Bir İslamcı bunları göremez, görse bile bir hikmet arar. Tıpkı Prof. Afif Abdülfettah Tabbara gibi ''Cemiyetlerde aşağı derecede bulunan fakirler, o cemiyetler için huzursuzluk kaynağıdır'' (İ.E.P. s. 12) diyerek için işinden çıkarlar.”
Diyor.
Tabbâra''nın sözü, “işin içinden sıyrılma”ya değil, problemi teşhis etmeye ve çare bulmaya yöneliktir. Onun teklifi de şudur: Cemiyet içinde “aşağı derecede” yoksulların bulunmaması için gerekli tedbirler alınsın (İslam''ın bu maksatla koyduğu kurallar, getirdiği çareler uygulansın) ve herkesin mutlu olduğu, temel ihtiyaçlarını karşıladığı bir toplumda huzursuzluk ortadan kalksın.
Köle ve talan işini bir başka yazıda ele alacağım.
İslam"da Köle ve Talan Var mı?
00:005/04/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''da talan, dini ne olursa olsun başkasının mülkü olan bir malı onun rızası dışında alma ve kullanma kesin olarak haramdır.
İslam''da savaş değil, barış esastır. Karşı taraf Müslümanların yurduna ve dinine göz diker, bunlara karşı savaş açarsa savaş kaçınılmaz hale gelir ve İslam bu takdirde savaşa izin verir. Savaş halinde bile işiyle gücüyle meşgul insanlar(siviller), din adamları, kadınlar, yaşlılar, çocuklar öldürülemez, ırza tecavüz edilemez, din adamlarına ve mabetlere okunulamaz, -aksine zaruret bulunmadıkça- ürünlere, ağaçlara, ormanlara zarar verilemez. Savaş yoluyla ele geçirilen (fethedilen) topraklar ve mallar devletin olur, devlet bunların bir kısmını askerlere dağıtır, bir kısmını da usulüne göre kullanır. İşgal edilen topraklarla ilgili olarak uluslar arası bir andlaşma yapılması, kural konması halinde Şslam''ın buna engel koyması ve uymaması söz konusu değildir.
Kölelik konusu:
Yazar, "İslam ve Kur''an da tartışılmalıdır" diyor. İslam ve Kur''an, tebliğ edildiği günden beri tartışılıyor, gök kubbede söylenmedik söz kalmadı, şimdilerde bilmeyenler eskileri tekrarlayıp duruyorlar. Mesela kölelik konusu, yıllardır tartışılıyor, Müslümanlar tarafından gerekli ve makul açıklamalar yapıldığı halde bunlar hiçe sayılıyor ve temcit pilavı tekrar sofraya getiriliyor. Size bir örnek olarak bundan yaklaşık yüzy yıl önce, Osmanlı Nazırlarından (bakan) Mahmud Es''ad Efendi''nin bu konudaki bir yazısını nakledeceğim (Yazının yeri için bak: H. Karaman, Yeni Gelişmeler Karşısında İslam Hukuku, İst. 1998, s. 151 vd.):
"Bütün eski milletlerde var olan esâret (tutsaklık) usûlü Araplar arasında pek çirkin bir şekilde mevcut idi. İslâm dini onu sınırlayarak ve güç şartlara bağlayarak devam ettirdi. ("Devam ettirdi" yerine "zaman içinde adım adım ortadan kaldırma yolunu açtı" demek daha doğrudur.H.K.)
a) Sınırlandırması köleleştirme yol ve vasıtaları bakımındandır. Esâretin bütün diğer yollarını kaldırarak yalnız savaş esirliğini bırakmıştır. Borç veya zaruret sebebiyle esaret meydana getirmek mümkün değildir. Fakat harbîler ile yapılan savaşta aman dilemeyerek veya aman verilmiş olanlardan birine sığınmadan, savaş yoluyla alınan ve yakalanan kimseler esir edilirdi. O zaman milletler arasında dâimî harb hali mevcut olup, sınırsız bir husûmet ve düşmanlık sürüp gittiği için, yapılan muvakkat mütârekeler sırasında iki taraf esirleri değişir veya fidye verilerek kurtarılırlarsa esirlik sona ererdi. Aksi halde esir eden taraf için esiri öldürmek, öldürmeyip işinde kullanmak veya başkasına satmak yollarından başka çare kalmazdı. Esirlik çocuklarına da geçerdi. (İslam''da devletin esirleri, bir bedel almadan iâde etmesi de mümkün ve câizdir. Muhammed Sûresi: 47/4. H.K.).
b) Güçleştirmesi veya güç şartlara bağlanması ise köleye karşı davranış bakımındandır. Bütün insanlar Allah katında eşit oldukları için, esirlerin sahibi onların mâliki değil koruyucusudur. Her türlü şer''î haklarına riayet etmekle mükelleftir. Kölesini, kendi çocuklarından farklı tutamaz; çocuklarını da… dövemez, azarlayamaz; bu durumlarda meşrû ve gerekli olan sınırı aşamaz.
Fıkıh kitaplarında köleliğe ve kölelerin nevileri ile hükümlerine dair pek çok bahisler vardır. Köleyi hürriyetine kavuşturmak ibadetlerin en üstünüdür. Bunun için de bir çok sebep ve vesileler meydana getirilmiştir. Köle, efendisi ile bir kitabet akdi yapabilir (Tayin edilen bedelini, çalışarak ödemek sûretiyle hürriyete kavuşmasını temin eden bir akit olup bunu yapan köleye "mükâteb" denir. H.K.)
Sahibinden çocuğu olan kadın köle (ümmü''l veled) sahibinin vefatıyle hür olur. Köle ve câriyenin evlenmeleri câiz olup bu da dinin hükümlerine tâbi olur. Köle bir cinayet işlerse efendisi onun âkılesi olur; bedelini verir; ancak köleyi terkederse (abandon noxal) sorumluluktan kurtulur.
Sonraları milletlerarası durum değişip, sulh hâli asıl durum olunca her savaş bir anlaşma ile nihayet bulduğundan ve sulh yapılınca esirlerin de yurtlarına dönmeleri tabiî bulunduğundan İslâm Hukukundaki yegâne kölelik yolu olan harbîlik de ortadan kalkmış ve şeriatın tarifine uyan esaret kalmamıştır. Bu sebeple Müslüman Osmanlı Hükümeti zenci esir ticaretini yasaklamış ve bunun için yabancı devletlerle anlaşmalar yapılmıştır. Kanûn-i Esâsî''ye göre hürriyet insan haklarından birisi olarak kabul edilmekle bugün Osmanlı memleketlerinde kölenin varlığı tasavvur edilemeyeceğinden buna dair hükümlerin tatbik yeri kalmamıştır."
Kölelik meselesi
00:009/04/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahmut Es''ad Efendi''den yüz yıl sonra ben de şunu yazmıştım: Köle ve cariye hür bir insanın malı olan, kendilerine ait hakları yok denecek kadar kısıtlı bulunan kadın (cariye) ve erkek (abd) insanlardır.. Kölelik ve cariyelik İslam''dan çok önceki devirlerden beri vardır. İnsanların köle ve cariyelere bakışı, onlara tanıdıkları haklar ve muamele biçimleri de değişik olmuştur. İslam geldiğinde dünyada ve Arabistan''da kölelik çok yaygın bulunuyordu. Köleliğin birden kaldırılması sosyal ve ekonomik birçok probleme yol açacaktı; çünkü köle sahiplerinin ekonomik ve sosyal hayatları kölelerin varlığı üzerine kurulmuştu. Hayatlarında hürriyeti tanımamış ve tatmamış olan köleler de birden serbest bırakıldıklarında ne yapacaklarını şaşıracak, belki eski efendilerine başvurarak köle olmayı isteyeceklerdi. Bu yüzden İslam, köleliği birden kaldırmak yerine önce kölelerin durumunu ıslah etmeyi, onlara -kendi iradeleriyle çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak dahil- bir takım haklar tanımayı tercih etti. Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkması için de tedbirler aldı, kurallar koydu.
Kölelerin durumlarını ıslah için alınan tedbirlere bazı örnekler vermek gerekirse:
Kölelere hakaret ve işkence etmek yasaklanmış, sahipleri ne yiyor ve giyiyorlarsa onlara da onların yedirilip giydirilmesi istenmiş, güçlerinin yetmediği veya zorlanacak işlere koşulmamaları, koşulurlarsa sahiplerinin onlara yardım etmeleri emredilmiştir. Bu haklar o kadar geniş tutulmuştur ki Cevdet Paşa bu yüzden şu vecize cümleyi ifade etmek durumunda kalmıştır: "İslam''da köle almak, köle olmak demektir."
Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkmasına yönelik tedbirler içinden şu kadarını hatırlatalım:
a) Bir köle bedelini ödeyerek hür olmak isterse -kölenin durumu müsait olduğu takdirde- sahibi bu teklifi kabul edecek ve ona bazı günler bu maksatla çalışması için izin verecektir.
b) Kölelerin bedelleri ödenerek azat edilmeleri için zekat bütçesine ödenek konmuştur.
c) Sahibi, -şer''î akit gereği- kadın köle ile karı koca hayatı yaşar da cariye çocuk doğurursa bu çocuk hür olduğu gibi anasının da statüsü değişmekte, "ümmü''l-veled" adını alan cariye artık alınıp satılır olmaktan çıkmakta, kocası ölünce de tam manasıyla hür olmaktadır.
d) Devamlı köleleştirmenin kaynakları ortadan kaldırılmış, geçici olarak ve daha ziyade misilleme zorunluluğu yüzünden savaş esirlerinin köle olarak gazilere dağıtılması uygun görülmüştür. Bunun dışında hür bir insanı köleleştirmek şiddetle yasaklanmış, Hz. Peygamber (s.a.) "Bunu yapanlar kıyamette karşılarında dâvacı olarak beni bulacaklar" buyurmuştur. Harp esirlerine yapılacak muamele hakkında karar vermek devletin yöneticilerine bırakıldığı için yöneticilerin "karşılıksız salma, bedel ile serbest bırakma, Müslüman esirler ile değişme" gibi bir karar vermeleri halinde köleliğin hiçbir meşru kaynağı kalmamış olacaktır.
e) Yemin edip vazgeçme, Ramazan orucu tutarken cinsel temas yaparak oruç bozma, kaza yoluyla adam öldürme gibi birçok durumda kölesi olana köle azat etme mecburiyeti getirilmiştir. Böyle bir mecburiyet olmadığı halde köle azat edenlere büyük mükâfatlar vadedilmiştir....
Bütün bunlara rağmen İslam tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü''nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.
Bu feryada kulak veren yok mu?
00:0010/04/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu mübarek Cuma gününde ben uzaklardayım. Ama burası gurbet değil, asıl dosta ve dostlara maddi olarak en yakın yer. Ümmet olma şuurunu yaşamaya da en elverişli mekan. Aşağıdaki feryada kulak veren için burada dua edeceğim.
Bir insan düşünün, emekli bir matematik öğretmeni, hem parasını hem emeğini sarfederek farz-ı kifaye olan bir hizmette bulunmuş, yıllardır bununla meşgul, ama hiçbir taraftan bir yardım görmüyor; herhalde oy getirmediği ve yerleşim yerinden uzakça olduğu için övünmeye ve reklama yaramadığı için olmalı. Maddi menfaat ve dünyalık peşinde olmayıp Allah rızasını hedefleyen himmet erbabına rica ediyorum; yazının altındaki telefon numarasından bu zata ulaşarak, "yağmur duasında Allah''a açılmış eller" gibi olan bu ağaçların kurumaması için yardım edin. Unutmayın, Peygamberimiz (s.a.) "Kıyamet kopmaya başlasa bile elinde bir fidanı olan onu diksin" buyurmuştur. Kendiniz dikemiyorsanız -hiç değilse- dikileni yaşatmaya katkınız olsun!
İşte feryad:
"…Bu aciz okurunuz bu yıl çeşitli türlerde 4500 fidanı daha toprakla buluşturdu. Şu an itibarı ile ağaçların sayısı 15.000''e ulaştı. Değerli Hocam, insanın sıkıntısı bitmiyor. Yeni fidanlarımı evimi ipotek vererek temin ettim. (Bunu siz acıyasınız diye söylemiyorum.) Bu fidanları sulayabilmek için 15 km damlama borusuna ihtiyacım var. Bunu bir boru fabrikasının veya gücü yeten birisinin temin etmesi gerekir…bu işte yardımcı olabilirsiniz diye düşünüyorum. ÜCRETİNİ MAKUL BİR ZAMANDA GERİYE ÖDEYEBİLİRİM. İnsanların yardımlaşması dinimize ters düşmez biliyorum. Bundan dolayı sizi rahatsız etme cesaretini gösterdim beni lütfen bağışlayınız. Değerli hocam saygılar sunup ellerinizden öperim.
Not: Bana sadece boru temin edilecek, para değil."
Dua, fal, istihare...
00:0012/04/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Benim de kafamı kurcalayan bir konu ile ilgili arkadaşım bir soru sordu, sonra da cevabını verdi. Cevap şekli beni çok şaşırttı. Kader ve dua konusu ile ilgiliydi. Kişisel olarak bu konuyu fazla kurcalamamaya taraftarım. Her üniversite mezunu kendini dini konuda da otorite olarak görüyor malesef... Arkadaş yeni nişanlandı. Biz de kutladık... Darısı bekarların başına dedik... Ben de ''dua edelim'' cümlesini ağzımdan kaçırdım.. Tabii her cümlem gibi bu da tuhaf kaçtı... Öğretmenim... Malesef dinden hanımlar çok uzak... Okumayanlar muskacı ve büyücülerin peşinde, okuyanlar da büyücülerin karizmatikleşen medyum ve kahve falcılarının peşinde... Özür dilerim çok uzattım ama bu konuda çok yalnızım. Bu yüzden hiç hanım arkadaşım yok...
“Konu ''dua olabilecek felaketleri engelleyebilir mi ve dua ederek olumlu yönde işlerimiz kolaylaşabilir mi?''
Arkadaş ''asla böyle bir şey olamaz bana göre'' dedi, kestirip attı.. Bana sordular, okulda sofu diye çıktı adım... Duanın önemli olduğunu biliyorum ama fetva verecek kadar otorite olmadığımı söyledim. Kader konusunda alimler arasında bile görüş farkının olduğunu söyledim. Duanın mahiyeti hakkında bilgi verirseniz mutlu olurum. Bir de evlenmenin zamanı ve seçme hakkı kişinin gerçekten elinde mi. Kişinin iradesi mi, yoksa kader mi? Şimdiden Allah razı olsun... Öğrenci iken İlahiyat Fakültesi''ne gelip sizi dinleme fırsatım vardı. Ama şu an böyle bir şansım yok. Aile çevrem, iş çevrem muskacı, büyücü, falcı peşinde. Dinden çıktıklarını söylemekle ileri mi gidiyorum bilmiyorum ama durum vahim. Ben de kendimi yetersiz ve kılavuzsuz hissederek yaşamaya çalışıyorum..
Duanıza muhtaç bir uzaktan öğrenciniz. SELAMLAR.”
Halimize bir yönden ışık tutuyor diye uzunca mektubu aynen verdim.
Cevabı kısa tutayım.
Dinimizin temel kaynaklarına (Kur''an''a ve hadislere) bakıldığında duanın çok önemli olduğu ve Allah Teâlâ''nın yapılan duaları kabul buyuracağı ifade ediliyor. Ayrıca duanın, sonucu bir yana, başlı başına bir ibadet ve kulun Rabbine en yakın bulunduğu hallerinden biri olduğu da bilinmektedir.
Biz dua ederiz. Dua edince ibadet sevabı alırız. Dua da mutlaka kabul edilir, ama sonucu bizim için en hayırlısı ne ise o şekilde de tecelli edebilir. Bu sebeple kimse, “dua ettim kabul olmadı” dememelidir.
Allah her şeyi bilir ve son tahlilde kader de bundan ibarettir.
Allah “böyle olacak” diye bilir, “Kul ne dilerse dilesin, ne yapmak isterse istesin illa da şöyle olacak, şöyle olsun” diye hükmetmez, kullarının iradesine bıraktığı ve sorumlu tutacağı işlerde onların istediğini yaratır.
Evlenmede, eş seçmede kulun iradesi ve duası etkili olmasaydı Peygamberimiz “…dindar ve güzel ahlak sahibi olanları tercih edin” demezdi!
Evlenmek isteyenler veya bir işe teşebbüs edenler istihareye yatıyor veya birini yatırıyor, görülen rüyaya göre hareket ediyorlar. İstihare, yatmak ve rüya görmek değildir; Allah rızası için iki rek''at namaz kıldıktan sonra yapılacak “Rabbim, hayırlı ise olsun, değilse olmasın” mealinde bir duadır.
Her çeşit fal asılsızdır, ilmi ve dini temeli yoktur, gaybı ancak Allah bilir. İlham ve keşfin yolu da fal değildir.
Bir seyahatin ardından
00:0019/04/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Şimdi ayrılık zamanı"
Hem birlik, hem huzur hem de yakınlık
olsun diye RabbimBu ekin bitmeyen yerleriYok iken maddi değerleriMukaddes ve mübarek kılmışBuralara nazarı, tecellisi bir başka olmuşGönülleri meylettirince bu topraklaraIssız yerler insanla dolmuşUzaklardan kervanlar düzülmüşKalan kalmış ölen ölmüşBakılmamış yolların uzunluğunaHesap edilmemiş aylar, yıllarYeter ki hedefe ulaştırsın yollar
Bir de Medine''miz var
O''nun şehri, Sevgilinin şehri, sevgi şehri Orada yaşamış yâr
Şimdi ayrılık zamanı
Ayrılmanın dayanılmaz hüznü bir yandaYurda, yuvaya kavuşmanın heyecanı bir yanda"Rabbim" diyoruz:Burada tattırdığın huzur ve yakınlıkBurada kalmasın!Bizi ayrılık ateşine atma, hasretinle yakma!
"Kullarım bana farzlarla, nafilelerle yakınlaşırlar" diyorsun,
"Öyle yakınlaşırlar ki, onların gören gözleri, duyan kulakları, tutan elleri, yürüyen ayakları…
olurum.
Öyleyse al gözlerimi, kulaklarımı, ellerimi, ayaklarımı…İstemiyorumBende senin olanı, seninle olanı istiyorumNerede olursam olayım, seninle olayımNereye dönersem döneyim seni bulayımŞimdi vatanda gurbetteyimEvinde hasretteyimEğer lütfün elverirse Rabbim Gurbet vatan olurHasret biter, firkat gider, ruh huzur bulurDünyalar benim olur
O ruh ki, Onu bana sen üflemiştin
Senden bana geldiğinde yeni başlamış yağmur gibi türüm türüm kutsallık ve
yakınlık kokuyordu
"Ben Rabbinden geldim, seni hep O''na, geldiğim tarafa yönelteceğim, o tarafa çekeceğim" diyorduRuh çekmekten yorulduNefis direnmekten yorulmadıİşte huzursuzluğum bundanSevgili Yaratan, biricik Yaratan,İnayetinle ham nefsi, nefsin hamlığını kaldırıp aradanÜflediğin ruhun rengine boyanayımHep seni anayım
Denemek için
"Kulluğunu gerçekleştirdin" demek içinOyalayan,aldatan, yoldan koyan şeyler serdin önüme:Mal ve evlat zînetİktidar ve sağlık nimetHastalık, güç ve bela, dert ve devaBütün bunlarla nasıl baş edeyimBaşka sığınağım yok, nereye gideyimSınıfta kalırsam eyvâh!Asıl günahNe varsa seni unutturan, hedefi şaşırtan, ruhun feryadını bastıran…İşte budur asıl günah
Gelip de buralara
Dolanıp da evinin etrafınıOrada ve buradaKılıp da namazları, eyleyip de niyazlarıOkuyup da kitabınıHatırlıyoruz unuttuğumuzuİşte zikir budurHatırlamak unuttuğumuzu, uyandırmak uyuttuğumuzu
Ya Rab,
Uyutmak istemiyoruz ruhumuzuUnutmak istemiyoruz duyduğumuzuTa ezelde"Rabbiniz değil miyim" dediğinde duyduğumuzu"Evet, Rabbimizsin" diyerek çağrına uyduğumuzuBunun için öptük Ezeli ahdimizin mührünü, kara taşımızıMakam-ı İbrahim''de "Ahdimizdeyiz, sözümüzdeyiz" dedikYerlere koyup başımızı
Ya Rab,
Bitsin artık hasretVatan olsun gurbetEbedî, vatanSana en yakın olduğumuz an
Mekke, 12.4.2009
İslâm medeniyetinin kaynağı fıkıhtır
00:0023/04/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Yusuf Kaplan, “Medîne, bizatihî Peygamberimiz''in vücudu ve mekânı; medeniyet ise, "medîne"nin yansıması ve yansıtıcısı olan peygamberî şuurun vücut buldurduğu ümmet-i merhûme''nin muhsin şahsiyeti inşa etmekle yükümlü olduğu vicdanı ve imkânıdır… İslâm medeniyetinin kaynağı, fıkıh değil; âlemlere rahmet olarak gönderilen Kerem Sahibi Elçi (sav) ve onun sünnet-i seniyyesidir” diyor.
Ben bir fıkıh mensubu olarak bundan alınmış değilim, ama düşünceye katılmıyorum ve Kaplan''ın bütün yazdıklarında fıkıh yaptığını iddia ediyorum.
Öyleyse önce “Fıkıh nedir?” sorusunun cevabında anlaşalım.
Fıkıh Kur''an-ı Kerim''in ve Peygamberimiz''in sünnet-i seniyyesinin, “İslam insanını inşa etmek üzere” anlaşılması, anlatılması ve hayata geçirilmesi faaliyetidir. Araya fıkıh (anlama, anlatma, yorumlama, uygulama yollarını gösterme faaliyeti) girmedikçe Kur''an ve sünnet kaynakları orada durur, kendiliğinden veya bir başka yoldan işlevini yerine getiremez.
Elbette yalnızca inanmak ve anlamak yetmez; sünnet-i seniyyeyi İslamî hayatın tek ve en mükemmel örneği olarak hayata sokmak (amel) için bir de eğitime (irşâd, te''dîb) ihtiyaç vardır. Râşid halifeler, Sevgili Peygamberimiz''in hem siyasi ve sosyal liderliğine hem de ümmeti eğitme ehliyetine varis olmuşlardı. Hilafet saltanata dönüşünce irşad faaliyeti/ehliyeti fukahâya intikal etti. Burada “fukahâ”dan maksadımız “ilmî, irfânî ve vicdânî fıkhı” temsil eden alimlerdir. Zaman içinde fıkhın bu üç unsurunun bir alimde, bir mürşidde toplanması bakımından aksaklılar olmuş, tekke ve medrese ayrımı ortaya çıkmış olsa bile yine de orada ve burada yapılan, geniş manasıyla fıkıhtır.
Sünnet-i seniyyeyi fıkhın karşısına koymak, sünnet ile fıkıh arasındaki olmazsa olmaz ilişkiyi kale almamak kabul edilemez. Unutmayalım ki, fıkhın temel kaynakları (edillesi) Kur''an''dır, Sünnett''tir ve bunlara raci olan icmadır, kıyastır.
Hz. Peygamber''in (s.a.) yaşadığı devir şartlarında, özellikle İslam''ı tebliğ ettiği toplumun, başta dil olmak üzere kültürünü göz önüne alarak ortaya koyduğu medeniyet unsurları ile, diğer medeniyetlerle boy ölçüşecek ve onlara üstün örneğini sunacak “İslam Medeniyeti”ni inşa fıkıhsız olmaz.
Fıkıh, sünnet-i seniyyenin, her çağda, her müminde ete kemiğe bürünmüş şeklidir.
İslam Dünyası
00:0024/04/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğer İslam ülkeleri bilgi, teknoloji, ekonomi ve savaş gücü bakımlarından güçlü olsalardı ve aralarında şöyle veya böyle bir birlik, bir dayanışma olsaydı, kendilerini korumak için ne ABD''ne, AB''ne, ne de başka bir güce ihtiyaçları olacaktı. Güçlü olabilmeleri için önce "kendileri olmaları" gerekiyordu, sonra da ümmet olmaları. Kendileri olmak, kendi medeniyetlerini yeniden inşa etmek ve böylece -batılılılaşmak değil- çağdaşlaşmakla gereçekleşecekti. Ümmet olmak da ulusal egoizm yerine ümmet birlik ve özgeciliğini (İslam halklarının bir bütün teşkil ettiği düşüncesi, inancı, şuuru ve buna dayanan örgütlenme) geliştirmekle vücut bulacaktı. Bütün bunlar olmadı, olmadığı için parçalanma, tükenme, bozulma, zayıflama ârızaları başgösterdi, zavallı kuzular kurtlardan medet umar hale geldiler.
Sultan Abdulhamîd siyasi alanda, Efgânî fikrî alanda İslam birliğini (İttihâd-ı İslam, panİslamizm) gerçekleştirmek için büyük çabalar sarfettiler. Efganî çizgisinde Osmanlı''da Sırât-ı müstakîm ve Sebîlürreşâd topluluğu; Mısır, Suriye ve Cezair gibi ülkelerde diğer İslamcılar aynı ülkü uğruna ömürlerini verdiler. Başta Osmanlı hilâfeti çerçevesinde bir İslam birliği üzerinde çalışıldı, Osmanlı dağılınca merkezi Mekke''de olan ve İslam ülkelerinden temsilcileri bulunan bir heyetin "yönetiminde" birlik, daha yeni zamanlarda ise konfederasyon veya AB''ne benze örgütlenme şeklinde İslam birliği formülleri üzerinde duruldu. Ama ne yazıktır ki, bugüne kadar amaca doğru önemli adımlar atılamadı. Bu başarısızlıkta yabancıların karşı mücadeleleri kadar İslam ülkelerinin yöneticileri ve halklarının da tesirleri ve dolayısıyla sorumlulukları vardır.
Müslüman halkların "kendileri olmalarının" vazgeçilmez şartı İslam''dır; hayatlarının ve bütün projelerinin merkezinde İslam''ın yer almasıdır. Bu da ancak resmi ve sivil bir eğitim seferberliği sayesinde, "hem okumuşları, ilim adamları, siyasileri, bürokratları, hem de fazla okumamış halkı Müslüman ve aynı temel değerlere sahip" topluluklar yetiştirmeye bağlıdır.
İslam ülkelerinde böyle bir hedef ve bu hedefe yönelik eğitim, öğretim seferberliği şöyle dursun idareciler hemen daima bu hedefe yönelenleri düşman bilmişler, çeşitli yaftalar (siyasal İslamcı, kökten dinci, terörist...) takarak suçlamışlar ve yok etmek için amansız bir mücadele içine girmişlerdir. Bugün İslam adına sahip çıktığımız ve halkı yüzünden böyle yapmamız da tabîî olan Irak''ta olduğu gibi Suriye''de, Mısır''da, Cezair''de, Tunus''ta, Bazı Türk Cumhuriyetleri''nde..., İslam''ı hayatlarının merkezine almak isteyen düşünce ve hareket topluluklarına karşı yapılan zulüm âfâkı doldururken, binlerce güzel insan hunharca işkenceye tabi tutulurken, öldürülürken, hapishanelerde çürütülürken şimdi kahramanlığa, hak ve adalet arayıcılığına soyunanların çoğunun sesleri bile çıkmamış, bu zulüm, o ülkelerin iç işleri olarak değerlendirilip geçilmiştir.
Allah Teâlâ cezayı ve mükâfâtı, düşmeyi ve kalkmayı, güçlü ve zayıf, ileri ve geri... olmayı, ferdin ve toplulukların iradesine, çabasına, hak edişine bağlıyor; bugün de İslam ülkeleri hak ettiklerini buluyorlar.
Vaktiyle Hindistan''da, sömürgeci İngilizlerin zulmünden şikayet eden halka bir İslam hareket adamı şöyle demişti: "Keşke siz insan değil de sinek olsaydınız; o zaman her bir İngilize şu kadar sinek düşerdi, onları canlarından bezdirirlerdi ve defolup gitmelerini sağlarlardı!
Evet müslüman halkların da kusuru büyük, kimse elini taşın altına koymak istemiyor, Esed''den, Saddam''dan, Ali Zeynelabidin''den, Nâsır''dan, İslam Kerimof''tan... kurtulmak önce bu ülkelerin müslüman halklarına düşen vazife idi; din, hukuk ve vicdan bakımlarından meşru mücadele yolunu tutarak bu kutsal vazifeyi yerine getirmediler. Sonunda Endülüs''teki o büyük ananın şu sözü herkese hak oldu: "Erkek gibi mücadele etmeyi beceremediniz, şimdi kadın gibi ağlamak size yakışıyor!”
(Bu yazı dört yıl önce yazılmıştı, Akif Emre''nin Perşembe günkü yazısını teyid için bir daha okunmasını istedim).
Üç mektup
00:0026/04/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birincisi Almanya''dan, sevgili Şevket Zengin''den: Adam elinde bir bıçak ile camiye girer:
“Ey cemaat içinizde Müslüman olan var mı?” diye bağırır.
Herkes susar. Ancak yaşlı bir amca kalkar “Ben varım” der.
Bıçaklı adam amcaya, bir dakika dışarı gelir misin diyerek koluna girer camiden çıkarlar.
Biraz ötede bağlı bir koyunun yanına gidip, “Amca; bu kurbanı kesmeme yardımcı olur musun, İslami, kurallara uygun keselim” der.
Amca koyunu kesmeye başlar.
Yaşlılık bu ya her taraf kan olur.
Amca; “Oğlum yoruldum camiye git başka birini bul” der.
Adam elinde kanlı bıçağı ile camiye girerek bağırır.
“İçinizde başka bir Müslüman var mı ?”
Yaşlı amcayı götürüp kestiğini zanneden cemaat ses çıkarmaz, ama topluca dönüp imama bakarlar.
İmam “Ne bakıyorsunuz ulan, iki rekat namaz kıldırmakla Müslüman mı olduk!” der.
(Bu kıssa bana, Hacı Bayram-ı Velî''nin dervişlerini imtihanını hatırlattı; birçok derviş içinden ancak bir erkekle bir kadın, içeriye girenleri boğazladığı intibaı veren Velî''nin çadırına girmeyi göze almışlardı.)
İkinci mektup:
“Şimdi nerden cıktı mesele” diyebilirsiniz veya “acaba bir kumpas mı” da diyebilirsiniz, fakat gerçek. Bu zamanlarda neredeyse tüm liselerde içkili mezuniyet düzenlemeye çalışan okul aile birlikleri beş yıldızlı otellerde tarihlerini tutmaya başladılar. Burada gördüğüm kadarıyla ne milli eğitim ne emniyet 18 yaşına bile gelmemiş gençliği ne kadar koruduğu belli.
Acaba merak ediyorum, o kadar önemli dünya meselelerinden buna da vakit ayıracak mısınız o köşelerinizde.
(Dizilerde sigaranın üstü örtülüyor, içki ise her vesile ile su gibi tüketiliyor; bu da çocukları özendiren kötü örnek oluyor. Velilerin çocuklarıyla beraber içkili toplantılar yaptıkları doğru ise bu da bir başka kötü örnektir.)
Üçüncü mektup:
Sayın Hocam..
Duman diye bir müzik gurubu varmış bir şarkı yapmışlar . “Rezil” isimli şarkıları ise Kur''an-ı Kerim''in bir sûresi olan “İhlas Sûresi”nin bir ayetini dejenere ediyor… Yani ayet ironi ve kinaye karışımı bir konseptin içinde bayağılaştırılıyor… “Lem yelid velem yûled” olarak bildiğimiz sürenin ayetleri Duman tarafından “Lem Yelid Ve Löp Yutar” şeklinde değiştirilmiş..
Hocam..
Danimarka''ya karşı çıkarken içimizdeki Danimarka''lılar dinimize hakaret ediyorlar. Hocam hala bizlerin kuvvetli bir tepki mekanizması oluşmuş değil ki, böyle yapanları özür dilemek, geri adım atmak ve bir daha yapmamak üzere zorlayalım.
(Hür ve demokratik toplumlarda tepki de demokratik olmak durumundadır. Suç teşkil etmemek şartıyla elbette kutsallara gerekli saygıyı göstermeyenlere tepki gösterilmelidir.)
Güvenlik Güçleri
00:0030/04/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanların toplu olarak yaşadıkları yerlerde düzene, müeyyideye, çeşitli teşkilatlara ihtiyaç vardır; bunlardan biri de iç ve dış güvenliği sağlamakla vazifeli olan güvenlik güçleridir; asker, jandarma, polis vb. dir.
Güvenlik güçlerinin maaşını ve silahını veren halktır; silahın nasıl, ne maksatla ve nerede kullanılacağını da halkın temsilcisi olan meclis, çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlarla belirler. Silahlı güçler, bu kanun ve kararları hiçe sayarak mesela darbe yapmaya kalkışırlarsa, yetkilerini ve sınırlarını aşarak siyasete müdahale ederlerse, hukuk çerçevesinde de olsa vazifelerini yaparken vatandaşa, gereği dışında sert davranır, zaruri olan güvenlik tedbirlerini aşan tedbirler almaya yönelir, insanları manen veya maddi olarak incitirlerse, insanlara etnik, dini, ideolojik, ekonomik durumlarına göre farklı davranırlarsa suç işlemiş, hadlerini aşmış, emanet olan vazifelerine ihanet etmiş olurlar.
Biz çocukluk yıllarımızda askerden pek korkmazdık, ama polisten korkardık, bekçiler ise bize çok yakın gelirdi. Şimdi ise polisten daha az korkuluyor, askerden ise daha çok korkuluyor. Her iki sınıf da bu durumu bilmeli ve kendilerinden masum vatandaşın korkmadığı, onları en yakın dost ve koruyucu bildiği, suçluların ve hainlerin ise korkulu rüyaları oldukları bir ortamı yeniden tesis etmeleri gerekiyor.
Askerden yalnızca sağcı veya İslamcılar korkmuyorlar, solcular, hatta liberaller de korkuyorlar veya çekiniyorlar; bunun sebebinin "askerin siyasete karışması" olduğunu düşünüyorum. Asker siyasete karışmasa, kanunların kendilerine verdiği ve evrensel, demokratik ilkelere uygun bulunan yetkileri dahilinde meşru düzenin (hukuk devletinin) bekçileri olsalar, devlet içinde devlet değil, devlet içinde sınırları belli bir unsur olsalar meşru yolda olan vatandaşların onlardan çekinmeleri, onlardan kaynaklanan bir endişe içinde olmaları için sebep kalmaz.
Jandarma ve polis için de durum aynıdır.
Nasreddin Hoca''nın diliyle konuşursak "Hırsızın hiçbir suçu yok mu?" diye sorabiliriz.
Askeri ve polisi –elbette genel olarak değil, yanlış yapanları kastediyorum- yanlışa, sertliğe, sınırı aşmaya tahrik ve teşvik edenler de bazen siviller oluyor. Onlar da bizler gibi etten kemikten yapılmış insanlar, onların vazifeleri gereği stresleri ve karşılarında duran tehlikeler başkalarından daha fazla, birçoğunun ailevi veya ekonomik problemleri var… Halkın bunları göz önünde tutması, güvenlik güçlerini yoldan çıkaracak davranışlarda bulunmaması da bir vazifedir.
Hz. Ebu Bekir devlet başkanı (halife) seçilince şöyle demişti:
"En güçlünüz eğer haksız ise bana göre en zayıfınızdır, en zayıfınız da eğer haklı ise benim katımda en güçlü olandır; onun hakkını, haksızdan –bu ne kadar güçlü olursa olsun- alırım."
Hem güvenlik güçleri hem de bizlerin ölçümüz hak ve hukuk olmalıdır; haklı olan, hukukun içinde kalan her kim ise onun yanında, haksızın ise karşısında olmak, ama haksızı da hukukun çerçevesini aşmadan engellemek ilke olursa birçok problem daha doğmadan engellenmiş olur.
Hukuk asker ve sivil herkesi bağlar
00:001/05/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Genel Kurmay başkanı çok uzun bir konuşma ve görüşme yaptı, Erzurumlu olan rahmetli babam “Harmana gelen porsuk dirgene dayanmalı” derdi. G.K.Başkanı da gazetecilerin karşısına geçip kendi alanı ile ilgili olan ve olmayan her konuda konuşursa tenkitlere de dayanacaktır, dayanmalıdır, bundan kimse alınmamalıdır. Olmaması gereken şey, hem askerin hem de başkalarının orduyu yıpratacak, gücünü ve vazifesini olumsuz etkileyecek kasıtlı davranışlarda bulunmaktır.
Bir köşe yazarı G.K.Başkanının konuşmasını “Apoletli başbakan konuşması” şeklinde değerlendiriyor. Demek ki, asker de sınırının dışına çıkamayacak.
Son konuşmada Başkan, irtica deyip tutturmamış, bu müspet bir gelişme. Ama yakın geçmişte bir toplantıda geçen konuşmalar ibret vericidir ve orduda bu zihniyetin devam etmesi (ederse, ettiği takdirde) ülke bütünlüğüne zarar verici mahiyettedir.
Bir iki yazıda bu konuşmaları değerlendirmek istiyorum.
Ergenekon iddianamesinin 248 klasörlük eklerinde Başbakanlık''ta 4 Ocak 2006''da gerçekleşen güvenlik zirvesi toplantısının kayıtlarına da yer verilmiş.
Bu toplantıya askerlerden dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, Hava Kuvvetleri Komutanı Faruk Cömert ve Jandarma Genel Komutanı Fevzi Türkeri ile diğer kuvvet komutanları katılmışlar.
Toplantıda K.K. Komutanı söz alarak şöyle demiş: “Anayasa 2. maddesinde Atatürk milliyetçiliğine bağlılık niteliği var. Bizim en büyük kabahatimiz bu konuyu anlatamamızdır. Ülkü, dil, kültür birliği ulusun oluşmasında temel unsurlardır. Din konusu ulusun oluşumunda söz konusu değildir.”
Buna karşı başbakan da “Burada size katılmıyorum” cevabını vermiş.
İşte benim ısrarla üzerinde durduğum nokra budur: Asker, güvenlik zirvesinde kendi görev alanı içine giren konuları, bu alanda ne yapıp ne yapmadığını… konuşacak yerde Anayasa yorumluyor, ideolojik ilkeler koyuyor, kültür sosyolojisi alanına giriyor ve bir sosyolog gibi teori oluşturuyor, bu teori üzerine korku ve endişe, bunun üzerine iktidara yönelik tenkit ve değerlendirme, onun üzerine de üstü kapalı tehdit bina ediyor. Bu olamaz, olmamalıdır.
Ayrıca alanının dışına çıktığı için hata da ediyor; en büyük hatası, ulusun oluşması, birlik ve bütünlüğü bakımından dinin rolü karşısında takındığı olumsuz tavırdır, bununla da kalmayıp halkın dindarlığının artması, kimliğini tanımlamasında dine birinci sırada yer vermesi sebebiyle rahatsız olması ve bunu şikayet konusu haline getirmesidir.
Temel (birincil) unsur olarak ümmet birliği dine, ulus birliği ise kan (soy) veya kültür birliğine dayanıyor/dayandırılıyor. Ümmet kavramını, bağını ve dayanışmasını kaybetmeden bugün bir veri (gerçeklik) olarak karşımıza çıkan, içine girdiğimiz ulus birliğini kurup geliştirmenin yolu ve imkanı vardır; bunu arayacak yerde ümmeti ulusun karşısına dikmek ve ulusun kültürü içinde çok önemli, silinemez, yok edilemez varlık ve etkisi bulunan dini devreden çıkarmaya çalışmak vahim hatadır.
Gelecek yazıda Anayasa''nın 2. maddesinden hareketle tenkit ve tahlile devam edeceğim.
Anayasa, Ulus ve Din
00:003/05/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ergenekon soruşturmasında yer alan belgeye göre Kara Kuvvetleri Komutanı iken Büyükanıt şöyle demiş: "Anayasa''nın 2. maddesine göre… ülkü, dil, kültür birliği ulusun oluşmasında temel unsurlardır. Din konusu ulusun oluşumunda söz konusu değildir."
Bir kere Anayasa''nın hiçbir yerinde "ulusun oluşmasının temel unsurları şunlardır" şeklinde bir ifade ve sınırlama yoktur. Dinin, ulusun oluşumunda oynadığı role de temas edilmemiştir.
Eğer Atatürk milliyetçiliğinde dinin yeri yoksa, komutan bunu demek istiyorsa bu takdirde bu milliyetçilik anlayışının, Anayasa''ya göre mutlak üstünlüğü bulunan millet iradesinde yeri olup olmadığını sorgulamak gerekir. Yüzde yüze yakını Müslüman olan bu ülke insanının milliyetçilik anlayışından da, hayatından da dini kaldırmak mümkün değildir ve mümkün de olmayacaktır.
Türkiye laik ulus devletinde üst kimlik problemi vardır; bu üst kimlikte din olmayacaksa etnik aidiyet de olmaz. Ama bu bir "üst kimlik" meselesidir ve şu anda konumuz dışındadır, ancak farklılık içinde bir ulus teşkil eden insan guruplarının kimliklerinde din çok önemli ve bizde kahir ekseriyetle ön planda yer alır.
Atatürk de yeni Türkiye''yi kurarken büyük ölçüde dine ve din adamlarına dayanmış, bu unsuru her fırsatta dile getirmiş ve desteğini almıştır. "Daha sonra bundan vazgeçti veya baştan beri bu bir politika idi" denirse, bu "vazgeçti, politika yaptı" iddiasının etik ve hukuki açıklaması bu iddiada olanlara düşer.
Şimdi Anayasa''ya dönelim ve Kara Kuvvetleri Komutanı''nın iddiasının burada yer alıp almadığına bakalım.
"MADDE 2.– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir."
Burada Atatürk milliyetçiliğine atıf var.
Başlangıç kısmına bakalım:
"(Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;"
Burada da "Türklüğün tarihî ve manevî değerleri"ne atıf var ve bu değerlere karşı hiçbirbir faaliyetin korunamayacağı ifade ediliyor.
Türklüğün tarihî ve manevî değerleri içinden dini çekip çıkarırsanız geriye ne kalır? Ve çıkarabilir misiniz?
"Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasa''da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;"
Bu paragrafta "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü ve egemenliğin ona ait olduğu" güçlü bir şekilde ifade edilmiştir.
Şimdi sayın komutanın mantık silsilesini kurup itirazımızı ileri sürelim:
Ona göre "Atatürk milliyetçiliği anayasal zorunluluktur, bu milliyetçiliğin unsurları içinde din yoktur, buna rağmen kimlik konusunda yapılan araştırmalarda ''Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?'' şeklindeki soruyu, halkın yüzde 44.6''sı ''öncelikle Müslüman'' olarak tanımlamış, öncelikle Türk olarak tanımlayanların oranı 1999''da yüzde 20.8 iken 2006''da yüzde 19.4''e inmiştir. Bu durum Atatürk''ten sonraki bütün nesillerin suçudur ve bu komutanları rahatsız etmektedir."
İtirazımız:
Kim olursa olsun millet içinden bir fert bir milliyetçilik anlayışı belirler ve bunu halka rağmen mecburi kılarsa o sitemin adı nedir? Demokratik cumhuriyet midir?
En üstün irade halkın mıdır, başka birinin midir?
Halk Anayasa''yı değiştirmek ve bu çelişkileri, belirsizlikleri gidermek istiyor; bir azınlığın buna karşı çıkması ve milli iradeyi bastırması demokrasi mi oluyor?
"Efendim milliyetçiliğin unsurları içine dini koyarsak laiklik elden gider" diyenler vardır.
Merak etmeyin, milliyetçilik unsurları içinde diğerlerine eşit olarak dinin de bulunduğu ulus devlet laik olmaktan çıkmaz; çünkü -laik olmayan- İslamî devlette din, diğer unsurlara eşit değil, onların üstündedir ve onlara hakimdir.
Son bir şey daha:
Anayasa''nın 3. maddesine göre devletin milli marşı İstiklal Marşı''dır ve orada şu mısra vardır:
"Hakkıdır Hakk''a tapan milletimin istiklal".
Yeni kabinede Milli Görüş çizgisi mi?
00:007/05/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhalefet ne pahasına olursa olsun her şeye muhalif olmak, daima olumsuz yönden bakmak ve iyi olana, doğru olana "iyi ve doğru" dememek midir? "Şunlar doğru, iyi, destekliyoruz, şunlar ise yanlış, doğrusu da şudur" demek yok mu? Öyle bir muhalefetten ülkeye hayır gelir mi?
Bu konu üzerinde muhalefetin bir daha düşünmesi gerekiyor.
Gazetecilik de ne pahasına olursa olsun (ülkeye, halka yararlı olsun, zararlı olsun) okuyucu/para kazanmayı ön plana almak mıdır?
Medya da bu soru üzerinde bir daha düşünmelidir.
Sayın Başbakan, her gün, çeşitli alanlarda ilmi çalışma yapan ortalama üç yüz ilim yolcusunun gelip istifade ettiği büyük bir kütüphaneye sahip olan ve Türkiye''ye ilk defa telif bir İslam Ansiklopedisi kazandıran (kırk küsür ciltte bitecek, şu anda 36. cildi basılıyor), başarılı lisans üstü öğrencilere ciddi burslar veren İSAM''ı (Diyanet Vakfı''na bağlı İslam Araştırmaları Merkezi''ni) ziyaret ediyor, yetkililerden bilgi alıyor, problemlerini dinliyor; bir gazete çaktırmadan çektiği uğurlama anına ait fotoğrafı basıyor ve altına da uydurma bir haber yazıyor: "Milli Görüş çizgisine kayan kabinenin ilk toplantısından önce Başbakan filan yerde, filanlarla uzun bir görüşme yaptı…"
Bu mu gazetecilik?
Yeni kabine belli olur olmaz medyada bu "Milli Görüş çizgisine kayma" hikayesi patlatıldı.
Bu bilgisizlik mi, fesatçılık mı?
Önce "bilgi" yönüne bakalım.
AK Parti''nin kurucuları ve mensuplarının büyük çoğunluğu vaktiyle "Milli Görüş" çizgisinde değil miydi? Bunlar o çizgiden (veya o çizgiye mensup olanların siyaset anlayışlarından) ayrılıp yeni bir parti kurdular ve iktidar oldular. Siyasetin muhtevası ve yöntemi bakımından aradaki fark da apaçık ortada. Koca gövde, eskide kalmış ilişki dolayısıyla Milli Görüş çizgisinde olmuyor da, gövdeye mensup bir iki uzuv bakan olunca mı parti veya kabine Milli Görüş''e kayıyor!
Maksat fesatçılık, ortalığı karıştırma, bazı yerlere mesaj gönderme ise bu da gazetecilik değil, bir çeşit militanlıktır, ayıptır ve haysiyetli bir basın mensubunun yapmayacağı bir şeydir.
Ne yazık ki, her gün medyaya göz atıp kulak verildiğinde bu ayıpların, bu skandalların neredeyse hakim çizgi haline geldiğini görüyor, bundan da rahatsız olu-yoruz, ne hallere düştük, ahlak ve etik nerelerde kaldı diye hayıflanıyoruz.
Bir de basın ahlakı kavramı, bu kavram çerçevesinde oluşmuş kurum ve kuruluşlar var. Bunlar da işlerine geldiğinde "ayıp, etik ve şık değil" diyorlar, işlerine gelmediğinde basın özgürlüğüne sığınarak rezilliklerin (yalanların, iftiraların, saptırmaların, tahriklerin, yağcılıkların…) üstünü örtüyorlar.
Yazık, çok yazık!
Osmanlı ve Laiklik
00:008/05/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı''da din-devlet ilişkisinin nasıl olduğu konusunda iki temel tez vardır: 1. Şeriata bağlılık. 2. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrı olması (laiklik).
Bazı ciddi tarihçilerimiz ikinci tezi savunuyor olsalar da tarihi gerçek bu değildir.
Yakın bir tarihte, bir kanalda, genç bir akademisyen de bu tezi savunduğu için konu üzerine eğilmek gerekti.
Tezlerini ispat için kullandıkları deliller "hilafet, örfî vergiler, şeyhülislam-divan ilişkisi, kanunlar" çerçevesinde görülüyor.
1. Daha Abbâsîler''in son zamanlarında hilafetin göstermelik hale geldiğini, yönetimde Türk sultanlarının etkili olduğunu, Osmanlı''da da –sonunda halifenin sultandan ayrıldığını söylüyorlar.
Doğrusu şudur: Hz. Peygamber''in devlet başkanlığına varis olmak ve memleketi bu sıfatla, bu ölçüler içinde idare etmek manasında hilafet Emevîler''in ilk sultanı ile son bulmuştur. Bundan sonra gelen halifelerin adı böyle olsa da kendileri (yönetim biçimleri) saltanattır. Ancak bir ülkenin saltanatla idare edilmesi, şeriattan tamamen ayrıldığı manasına gelmez.
2. İslam devletinde iki çeşit vergi vardır: a) Şer''î (dinin emri olan) vergiler. b) Örfî (resmî, devletin ihtiyaca binaen karar vererek aldığı) vergiler. Devlet, şer''î vergiler dışında vergi almaya muhtaç olursa ulemaya da danışarak veya daha önce verilmiş fetvalara dayanılarak örfî vergi alınır bu da şerîata uygun, bir manada onun gereği olur.
3. Osmanlı sultanları kuruluş devrinden itibaren yanlarında alimleri bulundurmuşlar ve gerektikçe onlardan fetva almışlardır. Bu alimlerin unvanlarının müfti, müfti''l-enâm, şeyhülislam olup olmaması, bugünkü karşılığı olarak bakanlar kurulunda bulunup bulunmaması sonucu değiştirmez.
4. "Farz, haram, mekruh…" gibi dini hükümlere tabi olmayan; yani mübah olan alanda gerektiğinde devlet kanun (kanunname) çıkarabilir. Bu kanunnameler şeriata aykırı olmadıkça devlet yine laik olmaz.
Vergi, tazir alanına giren ceza, idare, muhakeme usulü gibi konularda tarih boyunca çıkarılan kanunlar böyledir; devlet başkanına bırakılmış veya mübah olan sahalara ait bulunmuştur.
Bazı zamanlarda açıkça şeriata aykırı tasarruflar vardır, ancak bunlar devletin artık şeriatı terk etmeye karar vermesi sonucu değil, başka sebeplerle olmuştur ve alimler tarafından da kabul görmemiştir.
Tanzimat''tan önceki yenileşme hareketleri yine mübah alanda yürütülmüştür.
Tanzimat''tan itibaren idareden başlayarak kamu hukukunda ve daha sonra özel hukukta yapılan yenileştirmeler, değişiklikler, "Bunların şeriatın ruhuna ve maksadına uygun olduğu" gerekçesine dayandırlmıştır ve bir bakıma –daha sonra ortaya çıkan- İslam modernizminin ilk adımları mahiyetindedir.
Sonuç:
Osmanlı devletinde hiçbir padişah zamanında şeriat terk edilmemiş, ona bağlı kalındığı bizzat padişahlar tarafından gerektikçe ifade edilmiş, fetva makamı daima bulunmuş ve bu makamın yetkisi (fetva alanı) itikad, ibadet ve ahlak ile sınırlanmamıştır.
.Bu şiddet niçin?
00:0010/05/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yetmişli yıllarda "İslamcı parti"nin etkisiyle liselere bir ahlak dersi konmuştu, malum partiler ve zihniyetin mensupları "laiklik elden gidiyor, hangi ahlak, herkesin ahlakı kendine…" sloganlarıyla karşı atağa geçtiler.
O günlerde İstanbul''da Saint Joseph Lisesi''nde mecburi ahlak ve isteğe bağlı din dersi öğretmenliği yaptım. Lise son sınıfta ilk derse girdiğim gün tahtada, bir ucundan diğer ucuna uzanan, büyük harflerle yazılmış bir yazı gördüm: "Ahlak istemezüüüüüüüük!!!!" diye ve bu şekilde yazmışlardı.
Bu ülke insanı cebrî kültür değişimine tâbi tutuldu ve bu "cebir" içinde "şiddet" de vardı. Harf değişmesin, şapka giymeyiz, din eğitim ve öğretimi devam etsin, kanunlar bize göre (bizim dini ve kültürel değerlerimiz çağdaşlaştırılarak) yapılsın, ezan değişmesin… diyenleri dövdüler, astılar, zindanlara attılar, görevden aldılar, tehdit ettiler… Doğu''da zuhur eden direnişleri, isyanları yalnızca askeri tedbirlerle halletme yolunu tercih ettiler.
1958 yılında Elazığ Palu ilçesinde Aliyyü''s-Sebtî merhumun mezarını ziyarete gitmiştim. Dersim isyanı sebebiyle devlet güçleri türbeyi dinamitle uçurmuş olduklarından halk, binanın parçalarını toplamış, yarım metre kadar yükseklikte, arasına harç da konmamış bir duvar yapmışlardı. Her ziyaretçi veli olduğuna inandığı, sevgi ve şefkat derlemek için ziyaret ettiği bir zatın kabrinde şiddetin anıtını görüyordu.
Cumhuriyetin mayasında şiddet var. Din ve ahlak eğitimi yok.
Bugün bile bir önceki Genelkurmay Başkanı (KKK iken) bir röportajında "Atatürk milliyetçiliğinde, ulus devletin unsurları içinde dinin yeri yoktur" diyor. ''İnsanlara öncelikle kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?'' sorusuna ''Müslüman" cevabını verenlerin çoğalmasından rahatsız olduklarını bildiriyor.
İdamın bile bir mahkuma acı vermeden infazını isteyen, kediye eziyet edeni cehenneme, susamış bir köpeğe su veren günahkârı cennete gönderen, savaş halinde bile bitki örtüsüne, hayvanlara, yaşlı ve çocuklara, din adamlarına, işiyle gücüyle meşgul olup savaşa katılmayanlara zarar verilmesini yasaklayan, farklı dinden olanlara -onlar dinimize ve yurdumuza karşı savaş açmadıkça- iyilik ve adalet çerçevesinde davranmayı ve bu değerler içinde ilişki kurmayı tavsiye eden… bir dinin öğretim ve eğitimi verilse elbette şiddetin azalmasına yardımcı olacaktır.
Herkes diline "feodalite, ağalık, beylik, şeyhlik, töre" kelimelerini dolamış ahkâm kesiyor. Kimsenin bölgede inceleme yaptığı, bu kavramların ve sahiplerinin dünkü ve bugünkü durumlarını, toplulukta hakim olan değerlerin nereden nereye geldiğini öğrenmeye niyeti yok; ezberden konuşuyorlar, kalıpları tekrarlıyorlar.
Dünya değişiyor, değişimin bilgisi dağa taşa ulaşıyor. Dünyada "büyük oyuncular" var, bunların menfaatleri sebebiyle ilgi duydukları bölgelere yönelik hesapları ve politikaları var. Bunlar ve daha başka sebeplerle eskiden olmayan talepler ortaya çıkıyor; bu talepleri anlamak ve en uygun çözüm için soğukkanlılıkla çareler aramak ye-rine şiddet tek çare olarak dayatılıyor.
Bizim gençliğimizde -aile büyüklerimizin yasakladıkları ama- kaçak olarak gidip seyrettiğimiz filmler vardı; şimdi bakıyorum da bu filmler bugün camilerde yapılan vaazlara benziyor; artık onların yerini alan filimlerde değerlerimiz aşındırılıyor, şiddet ve hayasızlık tabiileşiyor, hayalin bile ulaşamayacağı abuk subuk metinler film oluyor, tek "faydası" adrenalin yükselmesi, heyecan ve korku olan bu filimler karşısında saatler geçiren gençlerimiz onu sokağa ve hayata taşımaya kalkışıyorlar.
Ne demişler?
Ne ekersen onu biçersin!
Tenkit ve kınama hakkı
00:0014/05/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İstanbul Emniyet Müdürü, bir kıza karşı işlenen vahşi bir cinayetle ilgili olarak “Aile kızlarına sahip çıksalardı, ilgilenselerdi bu iş başına gelmeyebilirdi” kabilinden nasihat sayılabilecek bir söz söylemiş. Bu sözü emniyet müdürü sıfatıyla söylese ve “Bu sebeple cinayete hafifletici sebep arasa” elbette sözün kabul edilir tarafı olmaz. Ancak bir vatandaş, bir baba, bir acıyan, cinayetlerin olmamasını isteyen insan olarak söylemiş ise –şık olup olmadığı bir yana- yabana atılacak bir söz değildir.
Muhafazakâr insanımıza bu konu sorulsa tepkinin şöyle olacağında şüphe yok gibidir: “Bu cinayet kabul edilemez, insanlık dışı, mutlaka suçlu bulunmalı ve hak ettiği cezayı görmeli (buna idam da dahil olmalı), analar babalar da çocuklarını başı boş bırakmamalı, ''kimlerle düşüp kalkıyor, nerelere girip çıkıyor'' diye bakmalı, yanlış yola düşmelerine engel olmak için gerekli tedbirleri almalılar…”.
Bir genç kızın ve delikanlının evli olmadığı karşı cinsten biri ile aşk yaşaması, bir evde kalmaları, alkol ve uyuşturcu alıp eğlenmeleri… karşısında üçüncü şahısların tavrını iki ayrı alanda görüp değerlendirmek gerekiyor.
Liberal demokrasilerde ve TC. Anayasası''nın ilgili maddesinde tanınan hürriyet ile “kimsenin inancından dolayı kınanamayacağı” kuralı çerçevesinde bakıldığında kimse kimsenin hayat tarzını, din ve ahlak tercihini kınayamaz, -başkalarının hak ve özgülüğüne zarar vermedikçe, genel ahlaka, sağlık ve asayişe de aykırı olmadıkça- müdahale edemez.
Laik ve demokratik düzen içinde yaşıyor olsalar da muhafazakâr/dindar Müslümanların değer hükümleri ve dini vazifeleri açısından bakıldığında durum değişmektedir. İslam''a göre bir Müslüman, çocuklarını ayıp ve günah işlemekten alıkoymak için elinden gelen bütün tedbirleri almakla yükümlüdür. Başkalarının çocuklarına da uygun şekilde müdahale etmek onun vazifesidir. Uygun ise ayıbı ve günahı müdahale ile önler (bunu devletin görevlisi, ahlak zabıtası vb. yapar diyenler de vardır), bu uygun veya mümkün değilse diliyle önler (yani ayıp der, günah der, kınar, azarlar, öğüt verir…), bu da uygun veya mümkün değilse kalbiyle (duygu, ilişki ve bunu dışa vuran davranışlarıyla) engel olmaya çalışır.
Bu noktada liberal demokrasi ile Müslümanların değerleri ve vazifeleri arasında bir çatışma görülüyor. Dinin emrettiğini düzen yasaklıyor. Müslümanın, hak ve özgürlüğüne zarar verdiğini, genel ahlaka aykırı olduğunu söylediği ve böyle değerlendirdiği davranışları düzen farklı değerlendiriyor ve serbest bırakıyor. Bu serbestlik kötüye kullanıldığı veya tabii olarak kötü sonuçlar doğurduğu zaman da ıslah ve eğitim yerine suçlunun cezalandırılması, özgürlüğün ise bütün genişliği ile devam etmesi savunuluyor.
“Genel ahlak” kavramı ve buna dayalı özgürlük kısıtlamaları da uygulamada yok hükmündedir. Bu ülkede yaşayan insanların kahir çoğunluğu Müslüman olduğu halde genel ahlak, onların dini ve manevi değerlerine değil, liberal Batı sisteminin “göreceli, birey ile ilgili, değişken” ahlak anlayışına bina ediliyor. Durum böyle olunca da dindar Müslümanlar, kamuya açık alanlarda ortaya konan, ayıplanması, kınanması yasak olan “kötü örnekler” yüzünden çocuklarının eğitiminde zorluklara düşüyorlar.
Elli yıl önce büyüklerin yanında sigara bile içilmeyen (şimdi bile buna riayet edenlerin sayısı az değildir) Türkiye''den, aile büyükleri ile küçüklerinin birlikte alkol aldıkları, kamuya açık yerlerde çiftlerin her ayıp ve günahı göstere göstere işledikleri Türkiye''ye geldik. Anlaşılan odur ki, “Muasır medeniyetin üstüne” böyle çıktık.
Allah encamımızı hayır eyleye!
Anayasa değişikliği
00:0015/05/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ben, yalnız anayasanın değil, bütün mevzûâtın bizim temel değerlerimiz çağdaşlaştırılarak yeni baştan yapılmasını, benim mensup bulunduğum medeniyetin yeniden inşa veya ihya edilerek dünya insanına sunulmasını isterim.
Ama ülkemin böyle bir değişime hazır olmadığı belli.
Konjonktür çerçevesinde konuşulacaksa "farklıların bir arada, olabildiğince hürriyet, adalet ve barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir demokratik düzen" için yeni bir anayasaya veya mevcut anayasada köklü değişime ihtiyaç olduğunu, siyasi tutukluğu/tutukluluğu olmayan herkes kabul ediyor.
Peki buna kimler, niçin karşı çıkıyor ve engelleme yoluna gidiyorlar?
Kısa ve kestirme cevap:
Millete güvenmeyenler, milli iradeye değer vermeyenler, halkı cahil, vesayete muhtaç sayanlar, bir avuç -kendi zannınca imtiyazlı, uyanık ve aydın- kesimin, halka rağmen ülke yönetimine el koymasını zorunlu görenler, şimdilik amaçlarına ulaşabilmek için asker yerine "yargıçlar devleti" formülünü uygun görenler…
Yüksek yargı, idari (maalesef siyasi) yargı "anayasa değişikliği bize sorulsun, bizim kabul etmediğimiz hiçbir madde orada yer almasın" diyorlar. Tekliflerine bakınca da maksadın, son tahlilde birkaç yargıcın iradesinin, millet iradesini ikame etmesine imkan tanımak veya bu imkanı devam ettirmek olduğu anlaşılıyor.
İki anayasa profesörü tartışıyor:
- Anayasa mahkemesinin üye sayısını değiştirmek ve önemli bir kısmını meclisin seçmesini sağlamak istiyorlar…
- Bazı batı ülkelerinde de böyledir, tamamını meclisin seçtiği yerler bile vardır.
- Bu iktidarda mı meclis seçecek? Bunun sonu neye varır? Yüksek mahkemeyi siyasallaştırmaya, iktidarın aleti kılmaya varmaz mı?
İşte bu ifade, anayasa değişikliğine niçin karşı çıkıldığına ışık tutuyor ve diğer itirazlara da örnek teşkil ediyor. İtirazların tamamı, "yapılacak değişiklik şekil bakımından hukuka uygun ve Batıda örneği mevcut olsa bile bu iktidar o maddeleri, dindarlara daha fazla hürriyet ve imkan getirmek için kullanacaktır…" düşüncesini yansıtıyor.
Yani başka bir ideoloji, düşünce, hayat tarzı sahipleri iktidarda olursa, bunlar anayasayı değiştirir, mahkeme üyelerini de kendileri seçerse bu iş hukuka, demokrasiye, rejime uygun oluyor, Akparti aynı şeyleri yaparsa meşru olmuyor!
Bu kavganın sonu gelmez, karşılıklı engellemenin faturasını da halk öder; olduğumuz yerde sayarız, hatta geri de gideriz.
Çare nedir?
Çare demokrasiyi hazmetmektir, uygulamaktır.
"Demokrasi çoğunluk iradesinin egemen olması demek değildir, azınlık da olsa muhalefetle uzlaşmak şarttır " deniyor.
Dışı parlak olan bu cümlenin uygulamada yeri yoktur ve işi çıkmaza sokmaktan başka hiçbir işe yaramaz.
Bugüne kadar yapılan anayasaların hangisinde uzlaşmaya varıldı, muhaliflerin görüş ve itirazlarına itibar edildi?
Demokrasilerde anayasa dahil bütün kanunları, hangi parti iktidarda olursa olsun meclis yapar. Meclis sivil toplum örgütlerine ve muhalefete kulak verir, itirazlarını dinler, makul gördüklerine göre değişiklik de yapar, ama uzlaşma olmadığında çoğunluğun dediği olur; azınlığın gönlü olsun diye beklenmez.
Dindara düşman, eşcinsele dost
00:0017/05/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dostumuz Ali Bulaç bir tv programında, eşcinsellik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair bazı Arap aydınlarının tespitlerinden bahsetmiş; bunun da kendi düşüncesi değil, onların düşüncesi olduğunu açıklamış. Buna rağmen belli çevreler Sayın Bulaç''a yönelik “âdeta bir linç girişimi” başlatmışlar. Artık buna alıştığımız için fazla da önem vermemek gerekiyor. Ancak bu vesile ile ülkemizdeki çifte standardı gündeme taşımakta fayda görüyorum.
Önceki günkü yazısında (15 Mayıs 2009) Sayın Prof. Dr. Nevzat Tarhan bunu (çifte standardı gündeme taşıma işini) çok güzel yapmış, eline ve kalemine sağlık.
Prof. Tarhan eşcinselliğin doğuştan mı (bir gen sebebiyle mi) yoksa eğitimden mi kaynaklandığı konusunda ilmi bilgi verdikten ve eşcinsellikle şiddet arasındaki ilişki konusunda ispatlanmış bir bilginin de bulunmadığını kaydettikten sonra şöyle diyor:
“Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir. Eşcinselliğe karşı korku, nefret ve düşmanlık duyguları taşıyan kişilerdir.
“Homofobi gibi bir sosyal olguya karşı yapılan haklı mücadele gereklidir. Eşcinselliğe karşı çıkanlar da gerekçeleri ile fikir mücadelelerini yapmalıdırlar. Gelecek kuşaklarımızın toplumsal ahlakını kendi doğrularını savunma haklarına sahiptirler.
Aynı özgürlüğü dinini yaşamak isteyen kişilere göstermemek çifte standart değil mi? Eşcinsel müdafilerine duyurulur.”
Bu ülkede yıllardan beri dindarlara, din adamlarına, başörtülülere, İslamcılara karşı kampanya yürütülüyor. Cemaat ve tarikat içinde öğrenme ve dinini yaşama yolunu seçmiş Müslümanlara karşı ayrımcılık uygulanıyor; onlar bu ülkenin vatandaşları değilmiş, onların insan haklarında yerleri yokmuş gibi davranılıyor. İnsan hakları savunucusu geçinen kalemler bu zulüm karşısında sessizler. Sıra eşcinsellere gelince “din ve ahlak açısından” farklı inanan ve düşünenlerin, düşmanlık aşılamadan tenkit haklarına bile saygı gösterilmiyor, bunu yapanlara karşı linç girişimi başlatılıyor.
Çifte standart bu değilse nedir?
Yıllardır bazı mümin eşcinsellerden, durumlarının dini yönünü soran mektuplar aldım ve onlara özel cevaplar verdim. Son günlerde ABD''den aldığım bir mektupta, Afrikalı bir eşcinsel imamdan söz ediliyor ve bu imamın yazdığı bir kitapta “eşcinselliğin İslam''da yeri olduğu”nun iddia edildiği bildiriliyordu.
Güney Afrika''da, başkent Cape Town''da yaşayan imamlık ve öğretmenlik de yapan Muhsin Hendricks ile yapılan bir röportaj da bana gönderildi. Pek yakında inşallah bu röportajı ele alacak ve İslam''ın eşcinselliğe nasıl baktığını açıklayacağım.
Eşcinsellik problemi
00:0021/05/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimize inanan, müslümanca yaşamak isteyen, ama kendi cinsine karşı çeşitli derecelerde ilgi duyan, bundan rahatsız olan ve kurtulmak isteyen… birçok kimseden mektup aldım, kendilerine yardımcı olmamı istiyorlardı; ben de nasihat ediyor, dinin bu fiile bakışını anlatıyor ve bazılarını da tanıdığım psikiyatri uzmanlarına yönlendiriyordum. Bugünkü yazıda –aşağıda- size sunacağım mektup ABD''de ilmi araştırma yapan bir gençten geldi ve ben ilk defa "eşcinselliğe İslam''dan meşruiyet delili arayan bir eşcinsel imam ve öğretmen"in varlığından haberdar oldum.
Önce bu mektubu vereceğim, sonra o imamın bir röportajından alıntılar yaparak delillerini çürütecek ve eşcinselliğin İslam''da haram olduğunu ispat edeceğim (Röportaj Türkiye''de eşcinsellerin çıkardığı bir dergide de yayımlanmış).
Mektup:
"Uzunca bir süredir size eşcinsellikle ilgili kafamda oluşan sorularla ilgili bir mail yazmak, düşüncelerinizden istifade etmek istiyordum. Ancak, elimde elle tutulur bir belgeden çok hissiyatlar ve izlenimler vardı ve bunlar üzerinden bir çıkarımda bulunmak bana hiçbir zaman doğru gelmedi. Mailde ek olarak gönderdiğim yazılar bu konuda bana bir kaynak sağladı. KAOS-GL isimli eşcinsel kültür ve sanat dergisinin son sayısı İslam ve eşcinsellik adında bir dosyaya sahip ve ekte gönderdiğim yazılar da bu dosyada yer alıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti''nde imamlık yapan bir eşcinsel olan Muhsin Hendricks''le yapılmış bir röportaj. Kur''an''da Lût kavmiyle ilgili olan ayetleri çok farklı yorumluyor ve benim ilk araştırmalarımda elde edemediğim bir hadise gönderme yapıyor. Kendisine de belirli yollarla ulaşmaya çalıştım, ama ek bir şey bulamadım şimdiye kadar.
"Bu konuda neden bu kadar kafa karışıklığına sahip olduğumu da belirtmek istiyorum. Üniversite öğrencisiyim ve alternatif kültür ve sanat faaliyetleriyle uğraşıyorum. Böyle bir alanda bir Müslüman olarak var olma çabası içerisindeyim, ancak benimle aynı alanda çalışma yürüten eşcinsel arkadaşlarım da var, aramızda konuştuğumuzda ben tartışamayan taraf olarak kalıyorum, çünkü eşcinsellikle ilgili görünür olarak Müslümanlar arasında sorgulayan bir tartışma ortamı yok ne yazık ki. Bana yukarıda bahsettiğim yazıyı okuttular ve söyleyecek tek kelime bulamadım. "Ama öyle değil" demek de yeterli olmuyor tahmin edersiniz ki."
Bu mektuba kısa bir cevap olarak şunu yazmıştım:
"Bütün ilahi dinler eşcinselliği bir bozulma, bir ahlaksızlık, bir tabii olanın dışına çıkma, bir ayıp ve günah olarak görürler. Size, yakında okuduğum bir yazıyı da gönderiyorum."
Gönderdiğim yazı, eşcinselliğin normal olmadığını ve tedavi edilebilir olduğunu ifade eden ilmi bir rapor idi. Genç şu cevabı yazdı:
"Bana gönderdiğiniz yazı ve benzeri çok yazı okudum. Tam tersine argümanlı da çok ama çok yazı okudum. Bu noktada bilimsel bir açıklama, tüm dinlerdeki genel kabuller ve İslam geleneğindeki karşılığından çok (ki bunların da önemli olduğunu çok iyi bilerek ve İslami bir yaşam tarzı kurgulama konusunda bu bilgilerden yararlanmaya özen gösterdiğimi de belirterek) Kur''an ve sünnetteki detaylı karşılığını merak ediyorum. Ekte gönderdiğim yazıda bahsedilen hadisi başka bir yerde göremedim ben naçizane araştırmalarımda. Sizin de kaynaklara ulaşımınız ve bilgileriniz benim için çok değerli, yardımlarınız için şimdiden teşekkürler."
Konuya devam edeceğim.
Kur''an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor.
Muhsin Hendrix"in iddiaları
00:0022/05/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmamlık ve öğretmenlik yaparken eşcinsel olduğu ortaya çıkınca bu görevleri bırakmak zorunda kalan/bırakılan M.H. röportajında, çok dindar bir ailenin çocuğu olduğunu, çocukluğundan itibaren kadınlığa meyilli bulunduğunu, ergenlik çağından sonra bu meyilden ve onun sürükleyebileceği günahtan kurtulmak için çok çabaladığını, namaz kılıp oruç tuttuğunu, belki faydalı olur diye bir kızla evlendiğini, Pakistan''da İslami öğretim gördükten sonra konuyu incelediğini ve sonunda İslam''a göre eşcinselliğin günah ve yasak olmadığı neticesine ulaştığını ifade ediyor ve iddiasını ispat amacıyla şunları söylüyor:
"Biz şu anda bir kitap hazırlıyoruz. İsmi de "İslam ve Eşcinsellik" olacak. Bir yıl içinde basılacak bu kitap. 12 yıllık bir araştırma sürecinin ürünü. Biz kendimiz eşcinsellik konusunu gidip aştık. Çünkü din adamları bu konularda çok bilgiye sahip değil…
"Evlilik bir iş sözleşmesi gibi; yani çalışmazsa Kuran-ı Kerim''e göre bozmak gayet normal. Kuran''da "erkekle kadın evlenir" diye bir açıklama bulamazsınız. Böyle bir kural yok. İslam''a göre evlilik bir iş anlaşması olduğuna göre…eşcinsel ilişkilere uygulamada hiçbir sakınca yok. Çocuk sahibi olmaya gelince de, eğitim ortamı, sevgi ortamı yerindeyse eşcinsel bir ailenin çocuk evlat edinmesinde hiçbir sakınca yok.
"Bizim eşcinsel olmamızın, duygularımızın, Tanrıya inanmamızla bir ilgisi olmadığını, İslam ile bir ilgisi olmadığını açıklamamız gerekiyor…. ''Tanrının yarattığı hiçbir şey yanlış değildir''i açıklamalıyız...
"İslami şeriat kanunları Kuran''a ve Hz, Muhammed''in (S.A.V.) öğreti ve yaptıklarının toplandığı hadis kitaplarına dayanır. Her iki kaynak da Sodom ve Gomora İle İlgili hikayeye referansta bulunarak kanunlar için temel kaideyi oluşturur ve eşcinselliğin İslam''da kamusallaşmasını engeller. Analojik muhakeme (kısas) ve din adamlarının fikir birliği (icma) bu iki metne ve kaynakları yorumlayışlarına dayanır.
"Hz. Muhammed (S.A.V.) eşcinsellikle doğrudan ilgili olmadı ya da eşcinsellere cinsel yönelimlerinden dolayı cezalandırmadı ya da zulümde bulunmadı. Hz. Muhammed (S.A.V) döneminde Medine''de ''muhannesûn'' adı verilen bir grup efemine erkek yaşardı. Muhannesûn grubu modern gey erkeklerin bazı vasıflarını taşısa da, onları tam olarak temsil ettiği söylenemez. Hz. Muhammed bazılarının Müslümanların evlerinde kadınlara ait odalarda çalışmalarını engelledi ve bazıları da Medine''den sürgün etti. Ama tüm bunlar, onların cinsel yönelimleri temelinde değil, edepsiz ve dine aykrı davranışlarından dolayı yapıldı."
"Aşikardır ki, Sodom ve Gomora sakinleri bugünkü anlayışın aksine eşcinsel değildiler, daha ziyade 5. yüzyıl Atina''sı ya da 7. yüzyıl Arabistan''ında olduğu gibi cinsel özgürlükleri bulunan aristokratik heteroseksüel erkeklerdi. Bu erkeklerin egoist ve ataerkil toplumsal düzenin güç dengelerine hizmet eden bu cinsel özgürlükleri bir kadına tecavüz etme hakkından, reşit olmayan oğlan çocuklarla birlikte olma ve hayvanlarla ilişkîye girebilme hakkına kadar geniş bir alana yayılırken; aynı zamanda çocukları taşıyacak ve soyunu devam ettirecek aristokrat bir kadınla yasal evlilikleri de bulunmaktaydı.”
M. Hendrix bu iddialarında hem Kur''an ayetlerini hem de hadisleri kendi peşin hükmüne ve sapkınlığına tabi olarak hedefinden saptırıyor, işine geldiği gibi yorumluyor, hatta iddiası ile çelişen kısımları atlıyor, yok sayıyor.
Gelecek yazılarda bütün bunları açıklayacağım.
Bilim ne diyor?
00:0024/05/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eşcinsellere ve insan hakları adına onları destekleyenlere göre insanlar iki cinsten ibaret değildir; erkek ve kadın gibi bir üçüncü cins de vardır, bu da “eşcinseller”dir. Yani eşcinsellik anormal değil, hastalık ve sapıklık değildir, bu sebeple onlara da, diğer iki cinse tanınan bütün haklar tanınmalıdır.
Anlaşılan Yahudi ve Ermeni lobileri gibi eşcinsellerin de lobi faaliyetleri var ve birçok çevreyi etkileri altına almışlar.
Eşcinselliğin, iddia edildiği gibi normal ve yaratılış icabı olduğunu kabul edebilmek için bilimin ve dinin bu konudaki kesin hükümlerine bakmak gerekir.
Bugüne kadar bilim alanında böyle bir kesin bilgi ve hüküm ortaya çıkmış değildir. Konu üzerinde inceleme ve araştırma yapan ilgili çevreler arasında iki farklı tez vardır ve tartışmalar devam etmektedir.
Bana gönderilen bir bilgi notuna göre “Geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünde, eşcinsellik, "kişilik bozukluğu" olarak kabul görüyordu. Ancak, 1973''te Amerikan Psikiyatri Derneği (APA), 1990''da ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği ''psikiyatrik bir bozukluk'' sınıfından çıkardı. Ama, terapi sürecinden geçen eşcinsellerden birisinin şu sözü dikkat çekicidir: ''Uzun yıllar gey olduğumu sandım. Sonunda anladım ki gerçekte ben gey değil, homoseksüellik problemi olan heteroseksüel bir erkektim.'' … Hiç kuşkusuz eşcinsel gruplar yahut kendilerini sadece eşcinsellerin insan haklarından sorumlu görenler bu fikre müthiş tepki gösteriyor ama Türkçe''ye yeni çevrilen "Erkek Homoseksüeller İçin Onarım Psikolojisi, Yeni Bir klinik Yaklaşım" isimli kitap (Çeviren: Ebru Morgül, Kaknüs Yayınları), konuyu bir kez daha gündeme getirdi. Üstelik, kitabın yazarı öyle bir çırpıda bir kenara bırakılabilecek bir isim de değil. Dr. Joseph Nicolosi, uzun yıllar ABD''de Eşcinsellik Üzerine Ulusal Araştırma ve Tedavi Birliği NARTH''ın başkanlığını yapmış, şimdi de Kaliforniya''daki Thomas Aquinas Psikoloji Kliniği''ni yönetiyor.”
Prof Dr. Nevzat Tarhan''ın bir yazısında (15 Mayıs, Haber 7-İnternet) konuya ışık tutan önemli tespitler var:
“Homoseksüeller cinsel yönelimini ve cinsel tercihini doğal yani genlerin öngördüğü heteroseksüel yönelime değil, bir sapma olan kendi cinsine yöneltmişlerdir. Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.
“Homoseksüellik ile ilgili bir gen tanımlanamamıştır. Ancak eşcinsel tercihi olan kişilerin yetiştirilme tarzı araştırıldığında sosyal öğrenmenin rolü göze çarpar. Aşırı koruyucu ve erkeklere düşman bir anne modeli ile zayıf, evle az ilgilenen veya sevgi vermeyen bir baba rollerini sık görürüz.”
Konu bilim yönünden -en azından- tartışmalı olduğuna göre “eşcinselliğin normal olduğu” tezi bir iddiadan ibarettir ve bu teze dayalı hukuki düzenlemeler bilime değil, siyasete dayanmaktadır.
Gelecek yazı: Kur''an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor
Kur"an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor
00:0028/05/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
M.H. ya bilerek veya cehalet ve bağımlılığı yüzünden âyetleri yanlış yorumluyor; ictihad ve çağdaş yorum diyerek Kur''an-ı Kerîm''e olmadık manalar yüklüyor, on beş asırlık geleneği bir yana atıyor, anlamada ilk muhatapların dili ve örfünü hiçe sayıyor.
Kur''an-ı Kerîm''de Lut kavminin yaptığı kötü fiilin, zorla tecavüz değil, rıza ile de olsa erkekler arasındaki cinsel ilişki olduğu açıktır, zorla olana tahsis etmenin delil ve dayanağı yoktur (Bak. 4/15 7/80 11/69 14/58 15/60 27/5 29/28…)
Yine yüce kitabımızda "nikah, tezvîc, zevc, zevce…" gibi ilgili kelimeler daima ve istisnasız olarak kadınla erkeğin evlenmesi manasında kullanılmıştır. Baştan beri cinslerin kendi aralarında cinsel ilişkilerine ve karşı cins ile nikahsız ilişkiye olumsuz bakmış ve bu fillere cezalar koymuştur.
Bizim "Kur''an Yolu" isimli tefsirimizden bir özet aktaralım:
"Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. /İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir." Nisâ: 4/15-16)
Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin çeşitli ayetleri birbirini tamamlamış, âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece başlıca cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.
“Çirkin fiil” diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur''an''da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Buna göre:
a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; “Allah''ın onlara bir yol açması” ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.
b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve mânevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.
c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopadır.
"Lût''u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: “Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz!” / “Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.” / Kavminin cevabı, “Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!” demelerinden başka bir şey olmadı. / Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. / Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!" (A''râf:7/80-84)
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim''in kardeşi Haran''ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. İbrâhim ile birlikte Irak''tan ayrılmış; Tevrat''ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore''de (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, livâtayı da meşrû hale getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları eleştirdi; kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah''tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi (bk. Şuarâ 26/160-164) ve bu yaptıkları sebebiyle onları “müsrifler” şeklinde niteledi. “Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan” anlamına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.
Kitap ve Sünnet''te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında taşlama (recm), yakma, üstüne duvar yıkma, yüksek bir yerden atmak suretiyle öldürme gibi farklı idam usulleri önermişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ve diğer bazı âlimler ise ta''zîri (hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir ceza) yeterli bulmuşlardır.
Gelecek yazıda: Hadislerde eşcinselliğe izin ve müsamaha yoktur.
Hadisler de eşcinselliğe izin vermiyor
00:0029/05/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslamî kaynaklarda konumuzla ilgili iki kelimenin manaları ve mefhumları farklıdır ve –hükümde hataya düşmemek için- bu farkın dikkate alınması gereklidir.
"Hunsâ" kelimesi, "her iki cinse ait organları bir arada bulunduran veya her ikisi de olmayıp yalnızca idrar yapmaya yarayan bir deliği bulunan insan" için kullanılır. Bunlara erkek mi, kadın mı muamelesi yapılacağı konusunda çeşitli teşhis görüşleri vardır.
"Muhannes" ise yumuşaklık, söz, bakış, davranış gibi konularda kadına benzeyen erkek demektir.
Muhannesler de Fıkıh''ta iki guruba ayrılır. Doğumundan itibaren böyle olanlar, böyle yaratılmış sayılanlar; bunlara –işi fuhuş ve zina boyutuna götürmedikçe- bir suç ve günah isnad edilemez.
İkinci gurup ise sonradan bozularak ve kendi iradeleriyle kadınlara benzemeye özenenlerdir ki, bunlar hadislerde lanetlenmişlerdir.
M.H. nin yanlış ve yanlı aktardığı hadislere gelince:
Ebû- Dâvud''un kitabına aldığı hadis şöyledir:
Hz. Peygamber''e, ellerine ve ayaklarına kına yakmış olan bir muhannes getirildi; Peygamberimiz (s.a.), "Buna ne olmuş" dedi, "Kadınlara benzemeye çalışıyor" dediler. Nakî'' denilen bir yere sürülmesini emretti.
"Onu öldürelim mi" diye sordular, "Namaz kılanları öldürmek bana yasaklandı" buyurdular.
Bu hadiste şu hususlar dikkat çekiyor:
Hz. Peygamber (s.a.) eşcinselliğe izin vermek veya müsamaha etmek şöyle dursun "kadınsı davranan, ellerine ve ayaklarına kına yakan birinin" bu davranışını bile hoş görmüyor, kötü örnek olmasın diye topluluktan uzak bir yere gönderiyor (tecrid ediyor).
Hz. Peygamber dönemi toplumu yalnızca "kadınsı davranan" bir kimsenin bile öldürülebileceğini düşünüyorlar, ama Peygamberimiz "onun inanmış ve ibadet eden bir mümin" olduğunu ve öldürülmesinin caiz olmadığını söylüyor.
Ebû Dâvûd ve Müslim''in kitaplarına aldıkları bir diğer hadis ise şu mealdedir:
Hz. Peygamber''in hanelerine bir muhannes girip çıkardı (hizmet eder, yardım alırdı), Hz. Peygamber''in eşleri onu, "kadınlara ilgi duymayan (gayr-i uli''l-irbe) sayarlardı (Bak. Nûr Sûresi: 24/31). Bir gün Peygamberimiz (s.a.), o muhannes eşinin hanesinde iken yanlarına girdi, bu sırada muhannes bir kadını anlatıyor; "Önden dört büklüm, arkadan sekiz büklüm ile sallanarak yürüyor" diyordu. Peygamberimiz "Görüyorum ki bu kişi, bunlara kadarını biliyor, bundan sonra yanınıza girmesin" dedi, eşleri de onu evlerine girmekten menettiler.
Hadisin bir başka rivayetinde şu ek de yer almaktadır:
"Muhannes Beydâ denilen bir yere gönderilmişti, (eşleri) bu takdirde o açlıktan ölür" dediler, Peygamberimiz de her Cuma günü gelip iki kere eve girmesine, ihtiyaçlarını alıp yerine dönmesine izin verdi.
Bu hadis de "kadınların cinsel objelerini algılayan" bir kimsenin "erkek sayılacağını ve kadınların ona karşı erkek gibi davranmaları gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca böyleleri işi, hangi cinsle olursa olsun zina boyutuna götürmedikçe onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, fakat topluluk içinde kötü örnek olmaması ve kötülüğe sebep olmaması için uzak tutulması gerektiğini de anlatmış oluyor.
Sonuç olarak hadislerde de İslam''da eşcinselliğin normal karşılandığına dair bir delil bulmak mümkün değildir.
Eşcinseller vb. ile aynı toplulukta yaşamak
00:0031/05/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Liberal demokratik rejimde, sosyal ve ahlaki çoğulculuğun giderek hakim olduğu, herhangi bir dinin değerlerinin yükselen değerler içinde yerinin azaldığı bir ortamda yaşamak durumunda olan Müslümanlar, başkaca bir zaruret, meşru fayda ve zarar yoksa, kendilerine göre "ayıp ve günah" olanı açıkça yapan, işleyen, uygulayan ve kınanmaları da yasak olan kimselerden uzak yerlerde, onlarla asgari ilişki içinde yaşamaya çalışırlar.
İslam barış ve müsamaha dini olmakla beraber her ikisinin de sınırları vardır.
Dindaşları tarafından ayıp ve günah açıkça işlendiğinde Müslümanlar öncelikle bunu, (mümkün oluyorsa, daha kötü bir sonuç doğurmuyorsa) bizzat veya (bu olmuyorsa, vakti geçmiyorsa) ilgili mercilere başvurarak fiilen engellemeye çalışırlar. Bu mümkün değilse öğüt vererek, kınayarak, fiilin kötülüğünü açıklayıp karşı tarafı ikna etmeye çalışarak önüne geçme teşebbüsünde bulunurlar, bu da olmuyorsa o kimselerden uzak dururlar, onları cesaretlendirecek, ayıbı ve günahı tabii hale getirecek davranışlarda bulunmazlar.
Farklı inanç sahipleri Müslümanların topraklarına veya dinlerine karşı (bunlara zarar vermek üzere) savaş açmadıkça onlarla "iyilik ve adalet" çerçevesinde ilişki kurarlar.
Peki bu kurallar liberal, çoğulcu demokratik rejimlerde nasıl işleyecek?
Bu rejimlerde de:
1. İslam''a göre ayıp ve günah olana -şahıslara yönelik olmamak, yalnızca fiil kastedilmek şartıyla- "Bize göre ayıp ve günahtır" demek serbesttir.
2. Kimse kimseyi belli bir yerde (bölge, mahalle, apartman…) oturmaya mecbur edemez; muhafazakâr Müslümanlar değerlerini en iyi nerede koruyabilirlerse oralarda oturmayı tercih ederler.
3. Kimse kimseyi dost ve arkadaş olmaya mecbur edemez. Muhafazakâr Müslümanlar dostlarını ve arkadaşlarını "açıkça ayıp ve günah" işlemeyenler arasından seçerler. Diğerleriyle -zaruri olanlar dışındaki- ilişkileri ise onları ıslah etme amacına yönelik olur. Asla günaha ve ayıba taviz vermezler, onların tabiileşmesine katkıda bulunmazlar.
4. Mecbur olmadıkça ayıbın ve günahın hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına oy ve destek vermezler.
5. Sivil toplum dayanışmalarında sıra "ayıp ve günahı işleme" hakkına gelince "Bizi bu konuda mazur görün, sizi desteklememiz mümkün değildir" derler, birlikte hareketi evrensel iyilere ve iyiliğe bırakırlar.
6. İnsan hakları belgelerinde "genel ahlaka aykırılık" bir hürriyeti kısıtlama sebebi olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde eşcinselliğin "ahlaksızlık, genel ahlaka aykırılık" bakımından değerlendirilmesi hukuk adamları arasında ihtilafa sebep olmuş, bazıları "Bu ahlaksızlık değildir" demişler, bazıları ise "Ahlaksızlıktır" hükmünü benimsemişlerdir. Küreselleşmenin, "dini, milli, yerel kültürleri" silip süpürmesine imkan verilmemeli, medeniyetine ve kültürüne bağlı olanlar, kendi kültür değerlerini korumak için tedbir almalı, bu meyanda "Bizim dinimizde ve kültürümüzde ahlaka aykırı olanı, halkımızın genellikle böyle kabul ettiği davranışları" genel ahlaka aykırı olarak değerlendirmeli ve hürriyetlerin kısıtlanmasında bu ilkenin kullanılmasına destek verilmelidir.
İcazetli-dipomalı ayrımcılığı
00:004/06/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Benim ara sıra yazılarını tenkit ve tashih ettiğim bir köşe yazarı var; adını vermem gerekmiyor, önemli olan düşüncesi ve söyledikleri; onun gibi niceleri var, birini tenkit tamamını tenkit yerine geçiyor.
Son günlerde bir yazısında, bir şarkiyatçıdan -hem Müslüman değil, hem de tabii olarak icazeti yok- ""İslâm lâik ve eşitçi bir teokrasidir" cümlesini nakletmiş, kendisinin de buna katıldığı anlaşılıyor.
Hangi mana ve mahiyette olursa olsun İslam ile "laiklik" ve teokrasiyi" bir araya getirmek hatalıdır, gerçeğe aykırıdır. İslam''ın siyasi, sosyal, hukuki düzeninde laiklik ve teokrasi ile örtüşen noktalar olabilir, ama bu, ikisinin aynı olduğu manasına gelmez ve bu konuda önemli olan "benzeyen" taraflar değil, "farklı olan" ilkeler ve hükümlerdir.
"İslâm, Peygamber devrinden bu güne kadar rehberlik (initiation) yoluyla gelmiştir. Sadece kitap okuyarak doğru ve yeterli İslâmî bilgi edinmek, İslâm''ı hakkıyla ve kemaliyle anlamak mümkün değildir" diyor.
Rehberlik, usta-çırak ilişkisinin faydalı olduğu inkar edilemez, ancak sakıncaları da vardır; rehberin ve ustanın düzelteni de vardır, bozanı da; ufuk açanı da vardır, taklid zindanına hapsedeni de…
İslam''ın anlaşılması ve yaşanması için Peygamberimiz (s.a.)''in bize bıraktığı, "Bunlara sarıldığınız sürece sapmazsınız" dediği iki kaynak Kitab ve Sünnet''tir. Bunları güzel anlayıp uyguladıkları için ailesini de (ıtresini) örnek göstermiştir (Bu konuda sahih hadis kaynaklarının "Kitap ve Sünnete bağlılık (İ''tisam)" başlığı altında birçok hadis vardır).
Peygamberimiz (s.a) hiçbir hadisinde "Kur''an''ı ve Sünnet''i okuyarak anlayamazsınız, mutlaka bunları size birileri anlatmalıdır" dememiştir. Tam aksine bu iki kaynağı -gerekli ön bilgileri elde ettikten sonra- doğrudan okumaya, üzerinde düşün-meye ve anlaşılan ile amel etmeye davet etmiştir.
Alimlerin sözleri ve kitapları da -kendilerine gelen- vahye dayanmaz, ictihad ve anlayışlarına dayanır. Bu ictihad ve anlayışlarda hem isabet, hem de hata olabilir. İctihad ve ittiba yerine taklidi benimseyen sonuncu derecedeki "alimler" isabeti olduğu kadar hatayı da taşırlar, aynen devamını sağlarlar. Bunları düzeltmek için ilmin, Kitab ve Sünnet''in icazetine ihtiyaç vardır; yanlış doğru ne varsa "kutsal bir emanet gibi" alıp veren nakilcilerin icazetine değil.
"İslâm''ı iki zümre anlatabilir. Birincisi: İcazetli ulemâdır. İkincisi: İcazetli tasavvuf erbabıdır" diyor.
Köşe yazarımız ne dini tahsil görmüş ne de icazeti var, ama böyle büyük lafları pervasızca edebiliyor.
İslam''ı hangi derecede olursa olsun her bilen anlatabilir; yeter ki, bildiği kadarını anlatsın.
Medreselerde verilen icazetler ile tarikatlarda verilen hilafetlerde üstadlar, Hz. Peygamber''e kadar sayılır; ama bunu doğru anlamak ve değerlendirmek gerekir. Eğer zincirin Hz. Peygamber''e kadar gitmesinin etkisi ve sonucu bir olsaydı her alimin Ebu Hanife, her sûfînin Şâh Nakşbend olması gerekirdi. Gözü kör, kulağı sağır olmayanlar nice icazetli cahiller, fasıklar, sapkınlar ve saptıranları görmüşlerdir.
İcazetli-diplomalı ayrımcılığı ile insanların kafalarını karıştırmanın vebali büyüktür. Eldeki kâğıtlara ve büyük iddialara değil, insanların ilimlerine, amellerine ve eserlerine bakmak gerekir.
"İyi ama herkes bakamaz" denirse bunun da çaresi işten anlayanların değerlendirmesidir. Bir topluluk içinde ehliyeti müsellem (kabul edilmiş) alimler vardır, bunların değerlendirmesi esas alınır.
Hatasız kul olmaz, ama hata vardır ecir aldırır, hata vardır mazur görülmez; bunları da ayıracak olanlar -ellerinde ister diploma olsun ister icazetname- bazı iddia ve unvan sahipleri değil, ilmi ve ahlakı ile temayüz etmiş alimlerdir.
Dini ilimlerde hem diploması hem de icazeti olmayan köşe yazarının ilgisi olmayan konulara girdiğinde nasıl hatalara düştüğünü gelecek yazıda göstermeye devam edeceğim..
Bilmeden konuşmaya cevaz yoktur
00:005/06/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halka "icazetli alimleri dinleyin" deyip de "icazeti de, din ilimleri tahsil diploması da bulunmayan" bir köşe yazarının "tefsir, fıkıh, kelam, usul" ilimlerinin konularına giren meseleler hakkında hükümler vermesi ne yaman bir çelişkidir!
Bu çelişkinin bazı acı meyvelerini görelim.
"Hanefî mezhebine göre tabakat-ı fukaha yedidir. En üst derecesi mutlak müctehidliktir, en alt derecesi müftülüktür, fetva makamıdır."
Hanefi mezhebine göre değil, bazı müteahhir fıkıhçılara göre fıkıhçılar böyle tasnif edilmiştir, ama başka tasnifler de vardır. Ancak hiçbir alimin kitabında "en alt derecesi müftülüktür, fetva makamıdır" cümlesini bulamaz ve göremezsiniz; çünkü bu cümle vahim bir hatayı ifade etmektedir. Usul kitaplarında yazılan şudur: "Hakim ve müftü ancak müctehidlerden olur, bunların bulunmadığı zamanlarda mukallidlerin fetva vermesi "nakıl yoluyla olur, müctehid olmayanlar doğrudan fetva veremezler".
"Ehl-i Sünnet ulemâsı ve meşâyihi usûlde ittifak etmiştir. Muhtelefün fih meselelerde çeşitlilik varsa da o geniş bir rahmetten ibarettir."
Bu söz hep tekrar edilir ama manası ve gerçekte karşılığı yoktur. Ehl-i sünnet uleması usulde (hem akaid konularında hem de fıkhın füru ve usul kısımlarında) önemli anlayış ve ictihad farklılıklarına sahip olmuşlardır. "İhtilafları usulde olsun, füruda olsun rahmettir, halk için genişlik ve kolaylık getirir" demek doğru ve anlamlı olur.
Meşayihe (tasavvuf ve tarikatler) cephesine gelince orada da başta vahdet-i vücud veya şühûd olmak üzere çok önemli ve temel mahiyetinde ihtilaflar vardır.
"İcazetli ulemâ yetiştiren medaris-i islâmiyenin yerini lâik düzenin din mektepleri ve ilâhiyat fakülteleri dolduramamıştır. Hindistan''da, Pakistan''da, bazı Arap ülkelerinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine göre eğitim veren vasıflı medreseler bulunmaktadır. Buralara yeterli miktarda öğrenci gönderilmeli, icazet aldıktan sonra bu genç hocalar Arapça ve İngilizce kitap ya-zabilmelidir… Bugünkü din okullarıyla, bugünkü ilâhiyat fakülteleriyle, bugünkü yozlaşmayla beklediğimiz İslâmî inkılap gerçekleşmez."
İmam Hatip Okulları ile İlahiyat Fakülteleri hakkında hariçten gazel okuyanlar hiç eksik olmadı. Eski ve yeni, yerli ve yabancı medreselerde olsun, okullarda olsun hiçbir yerde bütün okuyanlar ve mezun olanlar "ilim, ahlak, istikamet…" bakımından aynı olmazlar. Genellemeler daima haksızlığa sebep olur.
Benim ömrüm bu okulların içinde geçti; bir yakın şahid olarak söylüyorum: Laik düzen bu okullarda düzgün Müslüman yetiştirmeye engel olmadı, hata ve eksikler varsa o, Müslümanlara aittir.
İslam âlemini de yakından biliyoruz; oralarda yetişenler de beklenen İslam inkılabını (bu her ne ise) gerçekleştiremediler; çünkü inkılab yalnız ilim ve alimle olup bitmiyor.
Köşe yazarının Türkiye Diyanet Vakfı''na bağlı İSAM''ı (İslam Araştırmaları Merkezi''ni) bir ziyaret etmesini isterim. Önceden haber verirse ben de orada bulunurum. Baksın bakalım orada, hem dini hem dünyayı hakkıyla öğrenmiş, birden fazla dilde okuyan, yazan ve konuşan genç alimler yetişmiş mi, yetişmemiş mi?! İlahiyat fakültelerini de tek tek ziyaret etmesini tavsiye ediyorum; nice gencin oralarda harıl harıl çalıştıklarını ve bu fakültelerin, diğer İslam ülkelerine hoca ihrac edecek seviyeye geldiklerini görecektir.
"Mevrid-i nassa aykırı ictihad yapmaz" diyor.
Mecelle''de "Mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur" diye yazar. Mevrid-i nas, "hakkında ayet ve hadis bulunan mesele, konu" demektir ve cümlenin manası şudur: "Eğer bir meselenin hükmü nas ile açıklanmış ise burada ictihad yapılmaz"
"Mevrid-i nassa aykırı" değil, "nassa aykırı ictihad yapılmaz."
Kaldı ki Mecelle''de geçen ve köşe yazarının yanlış naklettiği ifadenin, bizim naklettiğimiz doğrusu da açıklamaya muhtaçtır; çünkü nassın bulunduğu yerde bir çeşit ictihad yapılmaz, ama iki çeşit ictihad yaplır; bunu da gelecek yazıda açıklayalım.
Nassın bulunduğu yerde ictihad
00:007/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İctihad, "konu ile ilgili âyet ve hadislerden (naslardan) amele dair hüküm (farz, vacib, mekruh, haram, şart, rükün…) çıkarmak için alimin yaptığı çaba" olarak tarif edilir. Yalnızca bu tarife bakarak dahi "ictihadın, nassın bulunduğu yerde" de yapılacağı sonucunu çıkarmak mümkündür. Naslarda (ayetlerde, hadislerde) bir konu (mesela bir olayın hükmü) açıklanırken daima aynı üslub kullanılmamıştır; apaçık, üstü kapalı, detaylı, detaysız, doğrudan, dolaylı… anlatımlar vardır. Bir konu ile ilgili birden fazla nassın bulunduğu ve bunlar arasında bazen birbirini açıklama, bazen de –ilk bakışta- çatışma ilişkisi bulunduğu da görülür. İşte bütün bu açıklama çeşitleri içinden belli bir meslenin dindeki hükmünü çıkarıp ortaya koymak için yapılan ilmi çalışma ictihaddır ve bu ictihad, nassın bulunduğu yere yapılan ictihaddır.
Nassın bulunduğu yerde yapılan ikinci ictihad çeşidi "mesalih: fayda-zarar, ihtiyaç, zaruret" esasına dayalı ictihaddır. Müctehid, hakkında nas bulunan bir meselenin, bir olayın, bir ilişkinin uygulanmasında güçlük, uygulama alanının geçici durumu yüzünden zarar, nassa aykırı uygulamada zaruret olup olmadığını araştırır ve bazı durumlarda "konu ile doğrudan ilgili naslara aykırı" olan, ama Kitap ve Sünnet''in genel ilkelerine, dinin gayesine uygun bulunan hükümler çıkarır ve bunlarla fetva verir.
Üçüncü ictihad çeşidi nassın bulunmadığı yer ve durumlarda yapılan ictihaddır ki, bu genellikle "kıyas" şeklinde uygulanır ve Mecelle''ye de girmiş bulunan "mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur: nassın bulunduğu yerde ictihad yapmak caiz değildir" cümlesi işte bu çeşit ictihad içindir; çünkü nas varsa, bunu yok sayıp başka bir konu ile ilgili nassın hükmüne kıyas yapmak gereksiz olur. Ama bu durumda da gerektiğinde, yukarıda zikredilen "delaleti belirleme, mesalihe riayet etme" ictihadları yapılır.
İctihadı ancak ehli olan; yani ilmi ve ahlakı ile dini hükümleri kaynağından çıkarmaya ve fetva vermeye yetkisi bulunan kimseler yapar. Günümüzde ve ülkemizde, yetkisi/yeterliği olmadığı halde ictihad edenler bulunabilir, bunları engellemek de liberal demokratik ortamda mümkün olmaz, ama telaş etmeye de gerek yoktur; çünkü bu gibi kişiler ve onların "fetvaları" kabul görmez, köpük gibi -televizyonlarda, diğer yayın organlarında- bir süre kabarır, kocaman ve parlak gözükür, ama kısa zamanda sönüp gider ve yalnızca yapanların kötü şöhretleri devam eder.
Bir zamanlar "ictihad kapısının kapalı olduğu, bundan sonra müctehid yetişmeyeceği, eskilerin ictihadlarının feza çağında bile yeterli olduğu, onları tekrarlamaktan başka bir şeye ihtiyacın bulunmadığı" söylenir dururdu; bu ilme ve dine aykırı hurafe önce teorik olarak yıkıldı, sonra da bütün İslam dünyasında, ilim kurumlarında, ferd veya topluluk tarafından ictihad metodu ile yapılan çalışmalar, çözümler yaygınlık kazandı. Üniversitelerde yapılan doktora çalışmalarının büyük kısmı birer ictihaddır.
Helal Gıda Araştırması
00:0011/06/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğumdan ölüme kadar insan hayatının bütün safhalarında İslam''ı, hayat düsturu, kılavuzu, programı olarak bilen ve uygulayan Müslümanların -ki, kâmil Müslümanlık ancak böyle olur- yiyip içtikleri, giydikleri, kullandıkları, ilaç olarak aldıkları… nesnelerin helal mi, haram mı olduğunu araştırmaları ve bu alanda da kırmızı çizgilere riayet etmeleri tabîîdir; ancak her konuda olduğu gibi gıda konusunda da ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) kaçınmak gereklidir. Kimileri ellerinde koruyucu madde isimleri, kendi anlayışlarına göre yazılmış haram listeleri ile dolaşıyor, insanları adeta dehşete düşürüyor, helal yiyecek hiçbir şeyin kalmadığını düşündürüyorlar. Kimileri de yalnızca hijyen ve sağlığı ölçü alarak önüne geleni yiyor, içiyor, kullanıyorlar. İşin doğrusu, ortası, makul ve mutedil olanı kesin haramlardan uzak durmak, kesin helallerden yararlanmak, şüpheli olanlarda ise şüphe durumuna göre (şüphenin güçlü veya zayıf, evham veya gerçeğe yakın… olması durumuna göre) ihtiyatlı davranmaktır.
3-4 Haziran günlerinde Bursa Uludağ''da, U.Ü. İlahiyat Fakültesi''nin ev sahipliği yaptığı ve bütün İlahiyat fakültelerinin fıkıh dalı hocalarının katıldığı bir toplantı yapıldı. Toplantının konusu "helal gıda" problemi idi.
Türkiye''de başta GİMDES olmak üzere bazı şahıslar ve sivil toplum kuruluşları yıllardan beri helal gıda problemi ile meşgul oluyorlar. Yapılan bazı toplantılara ben de katılmıştım, ama ilk defa, İlahiyat Fakültelerinde öğretim üyeliği yapan fıkıh alimlerinin helal gıda konusunu ele aldıkları bir toplantıya katılmış oldum.
Bu toplantının bir güzel tarafı da helal gıda konusunda yalnızca din alimlerinin değil, aynı zamanda gıda, kimya vb. ilim dallarında çalışan ilim adamlarının da konuşmaları olmuştur.
Toplantıda dört tebliğ sunuldu:
1. Hitit Üniversitesi (Çorum) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kâşif Hamdi Okur tarafından "İslam hukuku açısından helal-haram olan gıdalar ve bazı güncel meseleler."
2. Aydın Üniversitesi (İstanbul) Mühendislik ve Mimarlık Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Hüsnü Gündüz tarafından "Gıda katkı maddeleri ve riskleri."
3. Özden Özdemir tarafından "Helal Sertifikasının Dünyadaki ve Türkiye''deki gelişimi."
Tebliğler sunulduktan sonraki oturumda dört öğretim üyesi müzakere yaptılar. Daha sonraki oturumda ise bütün katılanlar serbest bir ortamda konuyu tartıştılar.
Toplantının amacı "konunun alimler ve uzmanlar arasında tartışılması ve doğru sonuçlara ulaşmak için takibi gereken yol ve yöntem arayışı" olduğu için halkın beklentisine cevap vermek beklenemezdi. Toplantı kendi amacı bakımından başarılı oldu, bütün katılanlar memnun ayrıldılar.
Helal-haram konusunda hassas Müslümanların yararlanacakları bazı sonuçları da gelecek yazıda arz edelim.
Helal gıda meselesi
00:0012/06/2009, Cuma
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıda sözünü ettiğim toplantıda tebliğlerin müzakeresi ve tartışılması esnasında, günümüzdeki problemin, dönüp dolaşıp “istihale” kavramında düğümlendiği görüldü.
Helal kesim, Ehl-i Kitab toplulukların dinlerine göre helal olan gıdaların –domuz ve şarap gibi ismen yasaklanmış olanları dışında- Müslümanlara da helal olmasının şartları, makine ile toplu kesim, kuru veya sulu yolum, keserken besmele çekilmesi, helal nesneye alkol karışması gibi tartışma konuları da vardı; ancak bunların da bir kısmı istihale ile diğerleri de şer''î bakımdan temizlenme, bazı nasların yorumu ve konuya uygulanması ile ilgili idi.
İstihale kısaca “haram olan nesnenin değişime uğraması” demektir ve fıkıh kitaplarındaki örneklere bakıldığında bu değişim, yalnızca kimyevi değil aynı zamanda –bazı durumlarda ve maddelerde- fiziki değişimdir.
Günümüzde daha çok tartışma konusu olan ve ilgilileri sıkıntıya sokan gıdalar, menşei (yapılırken kullanılan maddeler) bakımından içine haram olan maddenin karıştığı sanılan gıdalardır. Mesela pek çok maddede kullanılan jelatin, peynir mayaları, koruyucu maddeler böyledir; bunlar yapılırken kullanılan maddeler içinde domuz unsuru, murdar hayvanın eti, kemiği, derisi veya başka bir parçası kullanılmış ise, madde değiştikten ve mesela “peynir, jelatin, ekmek, şeker, kapsül…” olduktan sonra; keza az alkol çok helal sıvıya katılıp eseri (rengi, tadı, kokusu, sarhoş etme niteliği) kaybolduktan sonra bunlara yine domuz, murdar hayvan, alkol gibi mi bakılacak, bunların hükmü mü verilecek, yoksa madde değiştiği için hüküm de yeni maddeye göre mi olacaktı?
Bu noktada hüküm verebilmek için iki ilim dalının ortak hareketine ihtiyaç vardır:
1. Gıdacı ve kimyacı maddenin ne ölçüde değiştiğini, yeni maddenin, ona katılan ve haram olan maddeden tamamen başka bir madde olup olmadığını (dönüşüp dönüşmediğini) söyleyecek.
2. Fıkıh alimi de bu bilgiye dayanarak dindeki hükmünü söyleyecek.
Gıdacı ve kimyacılar, sundukları tebliğlerde, “jelatin, peynir ve koruyucu maddelerin değiştiğini, mahiyet ve özellikleri bakımından onlara katılan haram maddelerden başka bir madde meydana geldiğini” açıkça ifade ettiler.
Bu durum karşısında benim de aralarında olduğum bir grup fıkıhçı “Ayetler, hadisler ve usulüne uygun kıyas neyi haram kılmış ise haram olan odur, bu yeni madde hakkında ayet ve hadis olmadığına, harama kıyas için ortak özellik de bulunmadığına göre bunlara genel hükümler uygulanır; pis veya sağlığa zararlı ise derecesine göre mekruh veya haram olur, böyle bir durum da yoksa-ki, yukarıda sayılan üç madde böyledir- mübah (helal) olur” dedik.
Bazı fıkıhçıların ise bu konuda tereddütleri zail olmadı.
Hepimizin ittifak ettiğimiz bir konu da vardı:
Değişim sebebiyle mübah ve helal hale bile gelse eğer üretiminde büyük bir zorluk yoksa, yeni üretilen de aynı işi görüyorsa Müslümanlar, menşeinde de haram nesne bulunmayan maddeleri üretmeli, bunları kullanmayı teşvik etmeli, makul bir süre içinde bu yeni ürünlere geçiş sağlanmalıdır.
..Ya başını aç...
00:0014/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Taraf Gazetesinin 10 Haziran nüshasında şu ibret verici yazıyı okuduk:
Üniversiteli olma umuduyla sınava girecek bir buçuk milyona devletin tavsiyesi: İyi uyuyun, gecikmeyin, başınızı örtmeyin. Öğrenci Seçme Sınavı''na dört gün kala, ÖSYM_Başkanı''nın yaptığı "Başı açık gelin" uyarısı, birbuçuk milyon adayın yarışacağı sınavın zaten "seçilmişler" arasında yapıldığını hatırlattı. Milli Eğitim, başörtülüleri dışlayan sınav yönergesini daha önce değiştirdi ama eğitimde fırsat eşitliğini önemsemeyen Eğitim-Sen, Danıştay''a başvurup yasakçı uygulamayı geri getirtti. Başörtülülerin üniversite sınavına girmesine bile tahammül edemeyen bu uygulama genç kızlara, "Hem inancında özgür olmak hem de okumak istiyorsan, Türkiye dışına git" diyor.
Bir daha tekrar etmek istiyorum:
Demokrasilerde millet iradesinden üstün bir irade olmaz. İslam''da da millet iradesi, başka beşeri iradelerin (devlet başkanının, yöneticilerin, zenginlerin, komutanların… iradelerinin) üstündedir; ancak bu irade vahye bağlıdır, Kur''an''da ve hadislerde bize ulaşan vahyin üstünde, ona aykırı bir irade geçerli olmaz.
Çağdaş demokrasilerde kural öyle olmakla beraber bizim ülkemizde, sözde demokrasi vardır, ama millet iradesinin üstünde olup bu iradeyi geçersiz kılan iradeler mevcuttur: Atatürk ilke ve inkılapları (demokratik cumhuriyet rejimi değil, ilke ve inkılaplar), silahlı kuvvetler, bir kısım sermaye ve sermayeye bağlı bir kısım medya, "yetkili organlar", idari ve siyasi davalara bakan mahkemeler (idare mahkemeleri, Danıştay, anayasa mahkemesi)…
Millet, önemli bir çoğunluğun oyu ile bir partiyi iktidara getiriyor, bu parti mecliste de anayasayı değiştirebilecek kadar bir çoğunluk elde ediyor; ama gel gör ki, ne anayasayı –rejimi değiştirmek anlamında değil, çağdaş demokrasiyi yakalama, demokrasinin çıtasını yükseltme anlamında- değiştirebiliyor, ne –belli odaklar/kesimler razı olmadıkça kanun çıkarabiliyor. Durum böyle olunca bazen, birkaç hakimin yorumu (buna iradesi de diyebilirim) meclisin, dolayısıyla millet çoğunluğunun/iradesinin üstüne çıkıyor.
Bizdeki başörtüsü problemi bu çarpık ve antidemokratik durumun en çarpıcı örneğidir. Şöyle ki:
Demokrasinin beşiği olan ülkelerde, üniversitelerde başörtüsünün serbest olması laikliğe aykırı bulunmuyor. Bizde laikliğe aykırı bulunduğu gibi "laikliğin Batı''daki standartlara göre yorumlanması ve mesela başörtüsünün aykırı görülmemesi yönünde bir anayasa değişikliği yalnızca laikliğe değil, rejime aykırı görülüyor ve böyle bir teşebbüs parti kapatma davası açma sebebi olabiliyor.
Böyle "bir çeşit azınlık diktası"nın hüküm sürdüğü, ellerinde silah olan kimselerin bir cemaati, bir iktidarı bitirmek, kendileri gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanları yok etmek için komplolar kurduğu bir ortamda yaşamaktan ve demokrasi oyunu oynamaktansa "ne olacaksa olsun, kim ne yapacaksa yapsın" demek, evrensel ve milli hukukun izin verdiği reformları yapmak, bunların başında da "millet iradesine dayalı ve çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz özelliklerini ihtiva eden" bir anayasayı gerçekleştirmek bana daha evlâ görünüyor.
Böyle anayasacılar olursa...
00:0018/06/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Genel Kurmay çerçevesinde hazırlandığı iddia edilen "irticayı önleme veya AKP''yi ve Gülen cemaatini bitirme planı" çeşitli yönlerden tartışılıyor. Gazetelerde, internette, tv. kanallarında yüzlerce yorum ve değerlendirme var. Bütün bunların olması normal, ancak normal olmayan, insana tiksinti veren kısmı, bazı anayasa profesörlerinin bilim ve hukuk adına (ister doğru olsun, ister düzmece) böyle bir teşebbüsü kınayacak yerde ipe un sermeleri, konuyu başka yönlere çekmeleri, "kim sızdırmış, belge ele geçirilirken usule uygun davranılmış mı" gibi sorular sormaları, hatta bu soruları ön plana çıkararak yapılan işin vahametini gölgelemeye çalışmalarıdır.
Hele bir tanesi var ki, ülkenin geleceği ve selameti bakımından zihniyeti oldukça ürkütücü. Bakın ne diyor: "Eğer böyle bir belge varsa ve bu belgede Akparti''nin bitirilmesi planı yapılmış ise bu kabul edilemez, ama irticanın bitirilmesi planı yapılmış ise ordu da bu planı yapabilir!"
Düşünün, bunu bir anayasa profesörü söylüyor, dolayısıyla ordunun kendi işine bakması yerine, anayasaya ve hukuka göre devletin başka organlarının ve sivil toplumun yapacağı bir işe soyunmasının, sonunun nereye varacağı kestirlemeyecek olan maceralara girişmesinin meşru olduğuna fetva veriyor. Ona göre mesela genel kurmay bir birim kuracak, bu birim kendine göre bir irtica tanımı yapacak, sonra mürteci şahısları, kurum ve kuruluşları mimleyecek, sonra da bunları –gerekirse hukuki ve ahlaki olmayan tertiplere de başvurarak- ortadan kaldırmaya çalışacak…
Peki bir hukuk devletinde haklar, ödevler, görevler ve yetkiler başta anayasa olmak üzere kanunlarda (mevzûatta) belirlenmiş değil midir? Orduya böyle bir görevi hangi anayasa maddesi veya kanun vermiş?
Bizim bildiğimiz şudur:
Meclis, hükumet, milli güvenlik kurulu, savcılar sağlam delillere dayalı olan, mahiyeti hukuk tarafından belirlenmiş ve suç sayılmış bir irticaî faaliyet tespit ederlerse yine hukukta belirlenmiş usule göre takibata geçerler, eğer suçlanan şahıslar hukuka ve yargıya direnirlerse bunların talebi üzerine güvenlik güçleri harekete geçer ve gerekirse jandarmanın ve diğer askeri sınıfların vazifeleri –hukuk devletinde- işte bu noktada başlar.
Sivil toplum kuruluşları da kendilerine göre zararlı gördükleri cereyan ve eylemelere karşı –hukuka aykırı olmayan- önleme planları yapabilirler. Ama bu noktada önemli olan yine mesela irticanın hukukta tanımlanmış ve gerçekte bu tanıma göre sabit olmasıdır. Eğer bir stk. kendine göre bir irtica tanımı yapar ve bunu engellemeyi planlarsa, onun mürteci dediği şahıs ve kuruluşlar da karşı tarafı –mesela dinsizliği, dini bakımdan ahlaksızlığı- ülkeye zararlı bulur, yine hukukun izin verdiği ölçülerde onunla mücadele planı yapabilirler.
Demokrasi, düşünce özgürlüğü, düşüncesini açıklama hürriyeti iyidir, ama her ağzı olanın konuştuğu bir ülkede –konuşan kim olursa olsun, unvana ve rütbeye bakılmadan- dinleyenlerin akıllarını kullanmaları şart olmaktadır.
Manevî yardım
00:0019/06/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam dünyasında asırlardır tartışılan bir konuda üç süale cevap vereceğim. "İnsan için yalnızca kendi çabası vardır; çabası da yakında görülecektir'' (Necm 39/40) Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançları yukarıdaki ayet geçersiz sayıyor diyebilir miyiz?"
İslamî kaynaklarda "tevessül" başlığı altında tartışılan konu şu soru etrafında dönüp dolaşır:
"Kul, Allah''a dua ederken, Rabbinden bir şey isterken araya, Allah''ı sevdiğini zannettiği, böyle inandığı bir kimseyi koyarak "Yarabbi, filan kulunun, senin katındaki yeri ve değeri sebebiyle, onun hatırı için, bâşı için… şu dileğimi kabul et" demesi caiz midir?"
Caiz değil diyenlerin en yumuşak tepkisi "Bu bir bid''attır, caiz değildir" şeklinde, en sert tepkileri ise "Bu şirktir, böyle yapan dinden çıkar, şirke düşer" tarzında olmuştur.
Tevessül caizdir diyenler ise "Biz araya koyduğumuz şahsa tapmıyoruz, onu haşa Allah yerine de koymuyoruz, tevessül olmasa Allah duaları kabul etmez diye de bir inancımız yok, genel olarak şefaat kavramı içine tevessülü de sokuyor, böyle olursa Allah katında dileğimizin kabul şansının artacağına inanıyoruz…" diyorlar.
Her iki gurubun da delil olarak sundukları âyetler ve hadisler var. Kimileri bir gurup âyet ve hadise ağırlık veriyor, ona ters düşer gibi görünenleri tevil ediyorlar, diğer gurup da bunun tersini yapıyor.
Bize göre bu konuyu, ümmet içinde bir tefrika meselesi haline getirmemek, kim olursa olsun yaratılmışa, yaratanın bir sıfatını vermemek şartıyla "böyle olursa duamızın kabulünü daha fazla umuyoruz" demeyi şirk saymamak konularında anlaşmak/birleşmek gerekiyor. Bundan sonrası "bid''at mı, değil mi, uygun mu, uygunsuz mu, edebe aykırı mı değil mi" soruları çerçevesinde, karşı tarafın inanç ve düşüncesine /yorumuna da saygı göstererek tartışılabilir.
Soruda geçen ayet, bir kimsenin başkasından, maddi veya manevi olarak yardım istemesine, başkalarına ait emek ve gayretten istifade etmesine engel değildir ve hayat zaten böyle yürümektedir.
Bu âyet insanların sa''yü gayret, teşebbüs ve çalışma azimlerini teşvik etmektedir. Başkasından yardım alan, başkalarının kazandıklarından istifade eden kimseler de son tahlilde ve en azından "o kişi ile kurdukları irtibat ve ilişki" sebebiyle bir eylemin, bir teşebbüsün, bir kesbin sahibidirler.
Devamı var.
Keramet ve Mehdî
00:0021/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıya sebep olan 1. soruda “Mehdi inancı, evliyaların gösterdiği keramet, evliyalardan medet umma gibi dinimize yerleşmiş olan batıl inançlar” ifadesi geçiyordu. Bunlardan birini “medet umma konusunu” açıklamıştık.
“Evliyanın gösterdiği keramet” ifadesi uygun değildir, evliya, hokkabazlar gibi keramet gösterisi yapmaz; Allah, çok kere onların iradesi dışında, adına keramet denilen olağanüstü olay, yardım ve durumları yaratır. Doğru ifade “evliyada zuhur eden keramet”dir. Peygamberler için mucizeye ve Allah''ın velî kulları için keramete inanmak “batıl inanç” değildir.
Mehdî meselesine gelince, bu konuda daha önce yazdıklarımdan bazı nakıllerle yetineceğim:
…Hıristiyan misyonerlerin istismar etmeye yeltendikleri bir konu da Hz. İsa''nın tekrar dünyaya geleceği inancıdır. Bu konuda bazı sahih hadislerin bulunduğu doğrudur, ama bu hadislerin ortak noktası olan “Hz. İsa tekrar gelecek” kısmı tevatür derecesinde olsa bile –ki, bu da tartışılabilir, tartışılmıştır- detaylarla ilgili haberler (nasıl geleceği, hangi din ve şeriatla amel edeceği, neler yapacağı...) İslam inancı (itikad) için yeterli olacak güçte hadislere dayanmamaktadır (detaylar konusundaki rivayetler mütevatir değildir). Yine de müslümanların genel olarak inandıkları husus, Hz. İsa''nın müstakil bir peygamber olarak değil, Son Peygamber Muhammed Mustafa''ya (s.a.) tabi olarak, onun tebliğ ettiği dine hizmet etmek için geleceğidir.
Ben bu “İsa ve Mehdi''nin geleceği ile ilgili rivayetler ve inançlar” karşısında şöyle düşünüyorum: Bunların –gelseler bile- ne zaman gelecekleri belli değildir, müslümanlar olarak bizim vazifemiz, bozulanı düzeltmek için Hz. İsa''yı ve Mehdi''yi beklemek değildir, ne böyle bir vazifemiz, ne de mazeretimiz vardır; bize, bulduğumuz imkanlar ölçüsünde ne yaptığımız ve ne yapmadığımız sorulacaktır. Hz. İsa olsun başka birisi olsun hiçbir kimsenin, yeni bir din getirme veya Hz. Peygamber''in tebliğ ettiği dini kısmen yahut toptan kaldırma selahiyeti asla yoktur. Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog kurarken unutulmaması gereken bir şey de, peygamberler hakkındaki inançtır; biz müslümanlar Hz. Musa ve Hz. İsa''nın birer hak peygamber olduklarına, ama onların tebliğ ettikleri kitapların ve dinin değiştiğine inanıyoruz, ama genel olarak Hıristiyanlar ve Yahudiler bizim peygamberimize inanmıyorlar; bu temel farkı unutmayalım.
İnsanları yoldan çıkarmak, yeryüzünü savaş, kan, kin, zulüm ile doldurmak için çalışan her güçlü lider biraz Deccal''dir. İnsanlara olumsuz nazarlarla bakan ve yeryüzüne egemen olarak zulmetmek isteyen topluluklar elbette kendilerine uygun liderler beklerler. Müslümanlar da Hz. İsa''nın geleceğine, Mehdi''nin ortaya çıkacağına, bunların Deccal''i ortadan kaldırıp yeryüzünü yeniden huzura ve barışa kavuşturacaklarına inanıyorlar. Ama bu inancın yanında, en güçlü akıl ve vahiy delilleri şu iki temek inancı da kaçınılmaz kılıyor: a) Bunlar yeni bir din ve şeriat getirecek değiller, Son Peygamber''in (s.a.) ümmeti olarak hizmet edecekler. b) Müslümanların vazifesi ellerini kollarını bağlayıp oturarak kurtarıcı beklemek değildir; onlar gelsin gelmesin müminlerin vazifesi Kur''an''da, Sünnet''te ve bunların açıklaması mahiyetinde olan islamî ilimlere ait kitaplarda açık ve seçik olarak ortaya konmuştur; yarın kıyamet kopacak olsa bugün ağaç dikmeye devam edeceğiz.
Mehdi inancı kesin bir inanç unsuru/öğesi değildir. Kur''an''da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O''nun geleceğine inanmayan da müslümandır. Mesela İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.
Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul''u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah''ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametleri arayıp bularak (bulduklarını iddia ederek) avunuyorlar.
Laikçilerin telaşı
00:0025/06/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üniversite''de, parlamentoda ve hizmet alınan diğer kamusal alanlarda başörtüsünün serbest olması –ki, Türkiye''de bunlar bile yasak- dini bakımdan asla tatmin edici değildir. Müslüman kadın eğer örtünmenin farz olduğuna inanıyorsa, nerede örtünüp nerede açılacağını beşeri otoriteler tayin edemez; bunun sınırlarını din (şeriat) çizer. Buna göre bir kız, ergenlik çağına girmeden önce, diğer dini vazifeler yanında örtünme eğitimi de alır ve yükümlülük çağı başlayınca da örtünür; bu çağ en geç on beş yaşında geldiğin göre bu yaşında genç kız her nerede ise (adına kamusal alan dedikleri her yer dahil) örtünür. Buna izin verilmediği sürece Müslümanlara baskı ve dayatma var demektir, din özgürlüğü –başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verme söz konusu olmadığı halde- sırf bir takım vehimler ve sudan bahanelerle kısıtlanıyor demektir.
Bizim zaman zaman üniversitede, mecliste başörtüsünün serbest bırakılmasını savunmamız, bu uğurda mücadele verenleri desteklememiz, dinin gereği olmaktan ziyade iddia edilen demokrasinin ve din özgülüğünü korumayı hedefleyen laikliğin gereğini hatırlatmak adına oluyor. Şeriatten korkan ve demokrasiyi yaşatmak isteyen, kendilerinin de demokrat olduğunu iddia eden bir takım bağnazlara, ideoloji bağımlılarına şunu demiş oluyoruz: Siz, üniversitede ve mecliste başörtülü bulunmaya izin verseniz bile müslümanları tatmin etmiş, dine/şeriata uygun hareket etmiş olmazsınız. Ama çağdaş demokrasiye ve bu rejimi, bu ülkeden önce benimsemiş olan ülkelere biraz daha yaklaşmış olursunuz, fakat ne yazık ki, siz –laik ve demokrat olmada samimi olmadığınız, şeriat tehlikesini bir istismar aracı olarak kullandığınız için- bunu bile yapamıyor, AB''ye dahil ülkelerdeki kadar bile başörtüsü hürriyetine tahammül edemiyorsunuz; siz bağnaz, dayatmacı, laikçi, dar görüşlü, tahammülsüz… kimselersiniz.
Siz "çağdaş medeniyetin ötesini hedefleyin" sözünü şöyle anladınız: Kendi medeniyetinizi terk ettiğiniz gibi başta örnek alacağınız Batı medeniyetini de –şayet o çizgiyi yakalarsanız- terk edin ve medeniyet çizelgesinde yeri olmayan bir "frankeştayn" icad edin.
Böyle anladığınız, uyguladığınız ve başarılı da olduğunuz için sizi tebrik mi, tevbih mi etmeli bilemiyorum.
Bu yazının sebebi, Belçika''da Brüksel parlamentosunda yaşanan ibretlik olaydır; orada milletvekili olan başörtülü kızımız Mahinur Özdemir''in alkışlar arasında meclise kabul edilişi hadisesidir.
Hz. Ömer"in meclisi
00:0026/06/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adına demokrasi denir veya denmez bu ayrı bir konu; ama Müslümanlar için örnek olan ilk halifeler (Râşid Halîfeler) dönemi uygulamasına göre –ki, bu uygulama meşruiyetin delilidir- yönetici (devlet başkanı, halîfe), bir önceki halifenin veya bir başka otoritenin tayini ile değil, halkın veya temsilcilerinin seçmesi ile belirlenir. Halife''de maddi ve manevi bazı şartlar (göreve ehil olma vasıfları) aranır, başta bunlara sahip olmayan seçilmez, sonradan kaybeden de meclis tarafından görevden alınır.
Devlet başkanı, bir şekilde seçilmiş meclisi ile devamlı danışma yapar, anayasalar gibi bağlayıcı olan "vahye dayalı" kuralların dışına çıkamaz, bu nitelikte açık ve doğrudan hükümlerin bulunmadığı veya bulunduğu halde uygulamada zorlukların ortaya çıktığı durumlarda meclis müzakere yoluyla ve vahyin ışığında (yol göstericiliğinde) yasama faaliyetinde bulunur, çözümler üretir.
Halife danışmayı terk ederek tek başına ve istediği gibi kararlar alarak ülkeyi yönetemez.
Halife Tanrı''yı temsil edemez, Tanrı adına karar veremez, hüküm koyamaz; bu sebeple yönetim teokratik değildir. Bir konuda dinin (Allah''ın) hükmü arandığında bunu, gerekli eğitim ve öğretimi almış olan herkes yapabilir. Kimsenin ictihadı diğerine dayatılamaz. Kamuya ait kanun ve kararlarda ise meclisin tercih ettiği ictihad bağlayıcı olur.
Bu genel bilgilerden sonra Hz. Ömer yönetimindeki mecliste, söz hakkına sahip gayr-i müslim üyelerin de bulunduğuna dair bir örneği aktarmak istiyorum (Kaynak: Serahsî, Mebsût, el-Eşribe bölümü).
Hz. Ömer bir soru üzerine, üzüm suyu üçte biri kalacak kadar kaynatıldıktan sonra fermante edilerek hazırlanan bir içeceği içmenin caiz olup olmadığını tartışmaya açmıştı. Bir hristiyan "Biz oruç günleri için böyle bir içecek hazırlayıp içiyoruz" deyince "Getir de bir bakalım" dedi. Adam içeceği getirdi, Hz. Ömer birazını tadınca su istedi, içeceğe yeterince su katarak daha sıvı hale getirdi, içti ve sağ yanında bulunan Ubâde b. Sâmit''e de verdi, Ubâde "Ateş (şırayı kaynatma) haramı helal hale getirmez" diye itiraz edince Hz. Ömer, şarabın sirke haline getirilmesi örneğini vererek "su katmakla bunun da öylece helal olduğunu" söyledi. Bunu hem hazma yardımcı olsun hem de oruçluyu güçlendirsin diye içerlerdi.
Fıkıh alimi Serahsî –özetleyerek verdiğimiz- bu olayı aktardıktan sonra şu yorumu yapıyor:
1. Hz. Ömer Müslümanların işleri konusunda iyi düşünen ve çözüm üreten bir kimse idi, özellikle kamuyu ilgilendiren alanda dini uygulama hususunda danışmayı en çok yapan yönetici idi.
2. Hz. Ömer''in bu uygulaması, mecliste Ehl-i kitab''ın da (hristiyan ve yahudi üyelerin) bulunmasında sakınca olmadığını gösterir; çünkü bu hristiyan şahıs danışma meclisi üyesi idi.
3. Gayr-i Müslim üyelerin muâmelât denilen alanda söz, haber ve görüşlerine itibar edilir.
4. Gayr-i müslimlerin de yiyecek ve içecekleri, örf ve adete göre izin sayılan durumlarda -ayrıca izin alınmadan- yenilir ve içilir…
On beş asır önce bir İslam halifesinin devlet başkanı olduğu dönemin meclisinde gayr-i müslimler de meclise alınıyorlar, kendi inançlarını, hayat tarzlarını koruyarak meclis faaliyetlerine katlıyorlar, ama yirmi birinci asrın meclislerinde "başörtülü bir müslümanın yerinin olup olmadığı" tartışılıyor!
Bir de demokrasiden, din ve düşünce özgürlüğünden, çağdaşlıktan söz ediliyor!
Ne dersiniz!?
Put mu değil mi?
00:0028/06/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanı Allah"a kul olmaktan uzaklaştıran nesnelere veya her şeye put diyebilir miyiz. Kişi Allah''a inanıyor olabilir, ama kulluk noktasında Allah''ın kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre yaşıyor. Hayat boşluk kabul etmiyor. Bilgi olarak Allah''ın ölçüsü esas alınmadığında o bilginin yerini insanın aklı dolduruyor. Allah''a inanmak ile kendi aklına göre yaşamak bir arada olabilir mi? Bu durum heva ve hevesine tapınmak olmaz mı? Ve o boşluğu dolduran nesneler o kişinin putu olmaz mı? Mesela ogame diye bir oyun var, insanı kendine bağlıyor, alışan kimse oyunun başından ayrılamıyor. Sabah saati kurup oyun için kalkıyor ya da uyumuyor. Oyun Allaha kulluk etme noktasında zamanına ipotek koyuyor. Bu durum insanın kendi eliyle put üretmesi değil midir?”
Evet, okuyucumuz böyle düşünüyor ve böyle soruyor.
Peki biz ne düşünüyoruz?
Önce “put nedir” sorusuna cevap arayalım.
Put, ya Tanrı yerine konarak veya Tanrı katında şefaatçi olacaklar diye kendilerine tapılan nesnelerdir.
Eğer bir kimse, mala, oyuna, eğlenceye, kadına, makama… tapmıyorsa, bunları Tanrı olarak kabul etmiyorsa, bunlara ne kadar düşkün olursa olsun, bunlar yüzünden ne kadar günah işlerse işlesin ne puta tapmış olur, ne de adı geçen nesneler ve şeyler put olur. İnsanı Allah''a kulluktan alıkoyan, oyalayan, aldatan, günah işlemesine sebep olan nesnelere, duygulara, eğilimlere, güdülere… put demek –mecazi mana kast edilmiyorsa- doğru olmaz, bunlara “Aldatıcı, yoldan çıkarıcı, bu sebeple dikkat edilmesi gereken şeyler” olarak bakmak daha doğru olur.
Allah''ın hükümleri ile akıl arasındaki ilişki üzerine de şunları söylemek mümkündür:
Aklı olmayanın dini olmaz, din akla hitap eder ve ancak aklı olanları yükümlü kılar. Ancak dinin muhatap aldığı akıl, fıtratı bozulmamış, geri dönüşsüz olarak şartlanmamış akıldır. Bu aklın vazifesi/yetkisi, Allah''ın varlığını, birliğini, peygamberin doğru söylediğini ve vahyedilenin de Allah''tan olduğunu bütün insanlarda ortak olan akıl ilkelerinden yola çıkarak kabul etmektir. Akıl bir kere kabul (tasdik) ettikten sonra ise vazifesi vahyi anlamak, hikmeti kavramak, hükümleri Allah''ın muradına uygun olarak uygulamak, açık hüküm bulunmayan yerlerde vahyin ışığı, ihtiyaç ve aklın ilkelerinden yola çıkarak muhtemel ilâhî hükmü keşfetmek gibi faaliyetlerdir.
Eğer akıl, vahyi bir yana bırakır, ona aykırı olan bilgi, değer ve hükümleri doğru ve uygun bularak rehber edinir ise bu aklın sahibi dini terk etmiş olur. Hak dini terk eden kimse putperest de, ateist de, başka bir uydurma dinin mensubu da olabilir. Ona mutlaka “puta tapan” diyemeyiz.
Akıl sahibi, vahyin doğru olduğunu ve doğruyu gösterdiğini inkar etmeden nefsine, ihtiraslarına, heyecanlarına… mağlup olur ve vahye aykırı bir yol tutarsa bu kişiye de putperest diyemeyiz, “fâsık, günahkâr vb.” deriz.
Uzlaşma mı, oyalama mı?
00:002/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sözde herkes demokratikleşmeden yana, askerin siyasete karışmamasını, sivil iktidarları vesayeti altına alma sevdasından vazgeçmesini istiyor; ama iş bu isteği gerçekleştirmek için anayasa ve diğer kanunlarda gerekli değişiklikleri yapmaya gelince ipe un sermeler başlıyor. İktidar “gelin uzlaşarak şu düzenlemeleri yapalım” diyor, ön şartlar ileri sürmeye, çeşitli bahanelerle işi savsaklamaya kalkışıyorlar. İktidar kendi imkanlarıyla değişiklik ve düzenlemeler yapıyor, “niçin bize sormadan, rızamızı almadan, uzlaşma yollarını aramadan” yaptın diye kıyamet koparıyorlar.
Son kanunu ele alalım.
İktidar sözcülerinin belge göstererek ifade ettiklerine göre ana muhalefet ile uzlaşarak “asker kişilerin, doğrudan askerlik görevi ile ilgili olmayan suçlarına sivil mahkemelerin bakmasını sağlayan” bir kanun çıkarıyorlar. Bu kanun aceleye getirilmiş olsa bile –yine sözde herkes- bunun doğru olduğunda birleşiyor; ama –hemen arkasından ama ile söze devam ediyorlar- çıkarış biçimi yüzünden kanunun ya cumhurbaşkanınca tasdik edilmemesini veya anayasa mahkemesince iptal edilmesini istiyorlar; inanılır gibi değil, “iyi oldu ama usulü yanlış, bir daha böyle olmasın” diyecek yerde,”iyi, doğru, gerekli” olan bir kanunun iptalini istiyorlar.
İşte bu vakıa bir gerçeği apaçık ortaya çıkarıyor:
Aslında Türkiye''de halka ve çoğunluğun siyasi temsilcilerine güvenmeyen, gerektiğinde askerin siyasete müdahale etmesini –açığa vurmasa da- isteyen, insanların din özgürlüklerinin çeşitli bahanelerle kısıtlanmasından yana olan, bütün bilim araştırmaları Türkiye''de şeriat tehlikesinin bulunmadığını ortaya koyduğu halde böyle bir tehlikenin (buna irtica diyorlar) var olduğunu iddia eden, engellemek için kimi zaman askeri, kimi zaman sivil –bazen de müşterek- zeminlerde planlar hazırlayan bir taraf var.
İkinci olarak hürriyet, adalet, refahtan adil pay, onuruyla var olmak ve huzur isteyen büyük bir halk ve okumuşlar çoğunluğu var.
Üçüncü olarak her ne pahasına olursa olsun iktidarı yıkmak ve kendileri iktidara gelmek isteyen, bu yüzden iktidarın yalnızca yanlış olan icraatını değil, doğru olanını da ya tenkit eden veya görmezlikten gelen siyasi partiler var.
Bütün bu ahval ve şerait (durum) içinde halkın iktidara getirdiği hükümetlere bir vazife düşüyor:
Yapılması gerekli olan icraat ve düzenlemeleri önce muhaliflere ve sivil toplum kuruluşlarına sunmak/anlatmak ve görüşlerini almak, sonra da eğer kendi programlarına, hukuka, çağdaş demokrasiye uygun ise ve milletin yararına olduğuna kanaat getiriyorsa gürültüye pabuç bırakmadan yolunda yürümek ve işi sonuçlandırmak.
Demokrasilerde en büyük hakem millettir ve belli süreler sonunda seçimler yapılır. Kimse kendini milletin yerine koyamaz.
Buna yargı da dahildir. Yargı milleti temsil eder, ama onun yerine geçemez.
Gerginlik ve güven bunalımı
00:003/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde devletin erkleri ve birimleri, halk ile iktidar ve devlet, muhalefet ile iktidar arasında güvensizlik bulunduğundan (zaman zaman güvensizlik oluştuğundan desek daha doğru olur) söz ediliyor. Bir de sık sık gerginlikten bahsediliyor. Taraflar birbirini suçluyor, her biri kendilerinin güvenilir, ötekilerin güvenilmez olduğunu, gerginliğe de karşı tarafın sebep olduğunu iddia ediyorlar.
Ben bir vatandaş olarak olup biteni izlemeye çalışıyorum; medyada ya siyasi ve ideolojik muhalefet veya şahsi menfaat yüzünden bir tarafa -genellikle de iktidara- cephe almış olanlar aka da, karaya da "kara" diyorlar, ama bunu da çok şiddetli, abartılı, tahrik edici bir üslupta söylüyorlar. Siyasi parti sözcüleri meydan nutuklarında ve medyaya yaptıkları açıklamalarda yine insaf dışı, abartılı ve sert üslubu tercih ediyorlar.
Ana muhalefet lideri açıkça Başbakan''a şöyle sesleniyor: "Ben sana güvenmiyorum!"
Genelkurmay Başkanı şöyle diyor: "Bu şartlarda sivil sorgulamaya güvenemeyiz".
Dün de yazdım, laikçi kesim kendi statükolarını korumak için irticayı bahane ediyorlar, kendi hak ve özgürlüklerine yönelik elle tutulur, gözle görülür, ciddiye alınır bir tehlike bulunmadığı halde pireyi deve yaparak dindarların hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması için kampanyalar açıyor ve amaçlarına da ulaşıyorlar.
Bütün bunların karşısında birilerinin çıkıp da yalnızca iktidarı ve özellikle de Başbakan''ın üslubunu gerginlik sebebi olarak göstermelerinin hak ve insafla bağdaşır tarafı yoktur.
Gerginliği gidermenin yolu karşılıklı olarak üslubu yumuşatmak, abartmayı bırakmak, insaftan ayrılmamak, doğruya doğru, eğriye eğri demek, apaçık söz ve davranışı yok sayıp niyet okuyarak hüküm vermekten vazgeçmektir.
Güven ortamını yeniden var etmenin de yolu açıklık (şeffaflık), herkesin milli iradeye ve hukuka boyun eğmesi, objektif verilere göre hüküm ve kanaat sahibi olmak, öküzün altında buzağı aramamak, güvensizlik istismarından vazgeçmek, hepsi devlet kurumu olarak eşit olan birimleri genel olarak "güvenilir, güvenilmez" diye ayrıma tâbi tutmamak, aksi sabit olmadıkça kimseyi şaibe altında bırakmamaktır.
Eğer gerçekten güvensizlik ve gerginliğin ortadan kalkması isteniyorsa herkesin şapkasını önüne koyup "Benim bunlara katkım var mı, ne yapmam gerekir" diye düşünmesi gerekiyor.
Karşılıklı suçlamalarla hiçbir hayırlı yere varılamaz.
Hz. Ali döneminde muhalefet
00:005/07/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Laik demokrasiler dine olmadığı gibi bir ideolojiye de dayalı olamaz; bütün dinler ve ideolojiler karşısında eşit mesafede olur. Türkiye de laik-demokratik rejim iddiasında ama laikliği veya kemalizmi bir ideoloji haline getirmiş, muhalefetle ilişkisini bu ideolojiye taraf olarak belirliyor. Resmi ideolojiye muhalif olanların hak ve özgürlükleri, "şiddet kullanarak rejimi değiştirmeye kalkışma" sebebiyle sınırlansa bu çağdaş hukuk ve uygulama ile örtüşür, ama bizde, şiddete başvurma dışında kalan muhalif söz ve eylemlerle de hak ve özgürlükler sınırlanıyor, partiler kapatılıyor, insanlar cezalandırılıyor.
Şeriatı kâmil manada uygulayan ilk dört halifeden biri olan Hz. Ali devrinde siyasi muhalefet (Havâric, Hâricîler) etkili olarak kendini göstermeye başlamıştı. Hz. Ali''nin bunlara karşı tutumu ve uygulaması, İslam siyaset teorisinde örnek olmuş ve Serahsî''nin Mebsût''u (Bağiy: Devlete karşı ayaklanma bahsinde) gibi kaynaklarda yerini şöyle almıştır:
Hz. Ali Cuma namazında, minberden halka hitap ederken (bizdeki ifadesiyle hutbe okurken) mescidin bir köşesinden Havâric (bir gurup Hâricî) ayağa kalkarak "Hüküm Allah''a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali sözünü kesti, onlara dönerek "Söz doğru ama söyleyenlerin maksadı hak ve doğru değil. Sizin mescidimize girip orada Allah''ı anmanızı, ibadet yapmanızı engellemeyiz, gücünüzü düşmana karşı bizim gücümüze eklediğiniz sürece sizi ganimetten mahrum etmeyiz, bize karşı savaşa girmedikçe de sizinle savaşmayız " dedi ve kaldığı yerden hutbesine devam etti.
Büyük İslam fıkıh alimi Serahsî (v.483/1090), yukarıdaki vakıayı aktardıktan sonra şu açıklamaları yapıyor (maddeler halinde özetliyorum):
1. Hâricîler, Hz. Ali hutbeye başlayınca onu şaşırtmak, ortalığı karıştırmak için bunu sıkça yaparlardı.
2. "Söz doğru, ama maksat doğru değil" derken Hz. Ali şunu kast ediyor: "Bu söz doğru, ama bunların maksadı, Muaviye ile mücadele ederken ihtilafın çözümünü (bu konudaki hükmü) hakemlere bırakmayı kabul ettiğim için beni tekfir etmektir (kâfir olduğumu ilan etmektir), bu sözü de bu maksatla tekrar edip duruyorlar; işte bu maksat yanlıştır, bâtıldır."
3. Hz. Ali, karşı taraf ona bunları yaptığı halde onlara "Kâfir" demiyor, "Kardeşlerimiz bize karşı cephe kurdular…" diyor, kendilerine muhalefet hakkı tanıyor, söz hürriyeti veriyor, silaha ve şiddete başvurmadıkları sürece cezalandırma yoluna gitmiyor.
4. Muhalifler Hz. Ali''ye açıkça "kâfir" deselerdi bu ağır bir hakaret olurdu ve hapis vb. ceza verilebilirdi, onlar bu hakareti üstü kapalı, dolaylı, ima yoluyla yaptıkları için kendilerine hakaret cezası da uygulamıyor.
(Konuya devam edeceğim).
.Hz. Ali döneminde muhalefet (2)
00:009/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Alî döneminde asayiş ile ilgili bir görevli (Kesîr el-Hadramî) anlatıyor:
Kinde kapıları yönünden Kûfe mescidine girdim, beş kişinin bir araya gelmiş Hz. Ali hakkında hakarete varan sözler söylediklerini fark ettim, içlerinden bornoz şeklinde bir kıyafete bürünmüş olanı ise "Ali''yi öldüreceğime Allah''a söz veriyorum" dedi, onu yakaladım, diğer arkadaşları dağılıp kaçtılar. Adamı Hz. Ali''ye getirdim ve aramaızda şu konuşma geçti:
- Bu adamın seni öldüreceğine yemin ettiğini işittim.
- Sana yazıklar olsun, sen kimsin!
- Ben Sivâr el Münkırî''yim.
Hz. Ali bana döndü, konuşma şöyle devam etti:
-Bırak onu.
-Adam seni öldürmeye yemin ettiği (Allah''a söz verdiği) halde onu bırakacak mıyım!?
- Adam beni öldürmediği halde ben onu öldüreyim mi?
- Bu adam aynı zamanda sana küfür (hakaret) etti?
- İstersen sen de ona hakaret et!
(Kaynak:Serahsî''nin Mebsût''u, Bağiy: Devlete karşı ayaklanma bahsi)
Hz. Ali devlet başkanı, siyasi ve dinî (din anlayışı bakımından) muhalifi olan gruptan (Hâricîlerden) bir bazıları toplanıp aleyhinde konuşuyorlar, onları takip etmiyor, içlerinden biri öldürme niyetinde olduğunu söylüyor, hatta buna yemin ediyor, ona da -henüz suç gerçekleşmedi diye- ceza vermiyor. Hakaret konusuna gelince ona karşı bir mukabele etme veya cezalandırma hakkı bulunduğunu ima ediyor ama bunu da kendisi kullanmıyor.
Demokrasi ile övünen, her fırsatta şeriat aleyhine konuşan birileri ise ortada silahlı bir kalkışma, silahlı kalkışmaya dair konuşma ve bu maksatla yapılan toplantılar bulunmadığı halde bunlara konuşma ve dinlerini serbest yaşama hakkı ve imkanı verirsek dindarlıkları güçlenir ve yayılır, sonunda belki şiddete de başvurarak rejimi değiştirmeye kalkışırlar diye bir kısım vatandaşlarına ayrımcılık yapıyorlar, onları bazı temel insan haklarından mahrum ediyorlar.
İbret alına!
"Tevil varsa tekfîr yoktur
00:0010/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlar insanların söz ve davranışlarına bakarak ve bunların daima dinden çıkmaya ihtimalli tarafını tercih ederek, tevili inkar sayarak "karşı tarafı" tekfir ederler (dinden çıktıklarını, kâfir olduklarını söylerler).
Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir "dinden çıkmama ihtimali" varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum "Kıblesi Kâbe olanları tekfir etmeyiz" diyen Ehl-i sünnetin tutumudur.
Bir örnek üzerinden açıklayalım:
Halîfe Hz. Ali''ye karşı olan Hâricîler, "Hüküm vermek yalnızca Allah''a aittir" (En''âm: 6/57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali''nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona "kâfir oldun" demişlerdi.
Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor:
1. Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle "din kardeşleri" olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdır. Şu halde Ehl-i sünnete göre "tevîl varsa tekfir yoktur".
2. Yanlış bile olsa Kur''an ayetinin yorumuna dayanarak eylem yapan, mala ve cana zarar veren âsîler pişman ve teslim olduklarında yaptıklarından dolayı tazminat ödemezler.
3. İşte Serahsî''nin ifadesi:
"Bu konuda delil ve dayanak Zührî''nin şu hadîsidir:
Müslümanlar arasında fitne (isyan, kargaşa, çatışma) çıktığında Hz. Peygamber''in (s.a.) birçok arkadaşı (ashâb) hayatta idiler, şu hükümde ittifak ettiler: Kur''an''ın yorumuna dayanılarak akıtılan her kan, Kur''an''ın yorumuna dayalı her cinsel temas, Kur''an''ın yorumuna dayanan her mal itlafı (mala verilen zarar, bu yorumlar haklı ve isabetli olan karşı tarafa göre hatalı da olsa) ceza ve tazminata tâbi olmaz… Dini farklı yorumlama sebebiyle çatışan iki Müslüman grubun farklı yorumları hukuk önünde eşit muamele görür. Bu bir ilkedir."
Bugünlerde yine tekfirciler atağa kalktılar; Kur''an''ın bir veya birkaç ayetini farklı yorumlayarak farklı sonuçlar çıkaran müminleri tekfir ediyorlar. Onlara yaptıklarının Hâricîler yolu olduğunu, Ehl-i sünnetin böyle yapmadığını hatırlatmak istedim.
Halimiz ve çaremiz
00:0012/07/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünyada ve ülkemizde olup bitenlere bakarak devamlı durum değerlendirmesi yapmamız, meseleleri, imkanları, öncelikleri gözden geçirmemiz ve yapılması gerekenleri vakti geçmeden yapmamız dinin, aklın ve vicdanın emridir.
İslam ümmetinin mazlum parçaları var; Çin''deki Uygur Türkleri, Çeçenler, Keşmirli Müslümanlar, işgal altındaki Filistin ve Karabağ ve daha niceleri; bunlar için hiçbir etkili tedbir alamıyoruz. Sudan''da, Pakistan''da, Afganistan''da Irak''ta, hatta Türkiye''de akan kanları, köpüren fitneyi durduramıyoruz.
Küresel oyuncuların oyuncağı olan ve kukla despotlar tarafından yönetilen mazlum, mağdur ve gafil "İslam ülkeleri halkına" kurtulmaları yönünde bir faydamız olmuyor.
İçeride bölündüğümüz, gücümüzü birleştirerek meşru ve etkili bir şekilde kullanamadığımız için kahir çoğunluğumuz zayıf azınlık gibi oluyor.
İnsanlığın kurtuluş programı olan İslam''ı, ona ekmek ve su kadar muhtaç olan insanımıza ve insanlığa en uygun şekilde anlatmak ve insanları Müslümanca eğitmek için işbirliği yapacak yerde birbirimizle uğraşıyoruz, birbirimizi tekfir ediyoruz, İslam''dan veya Ehl-i sünnetten dışlıyoruz, ortak düşman veya muhalifler ile işbirliği yapanlarımız oluyor.
Acından ölenler, sürünenler, kulluk vazifelerini yapamayanlar var; refah ve sefahet içinde yüzenler, israfı mübah sayanlar, oburluk yüzünden aşırı kilo alıp zayıflamak için milyarları harcayanlar var. Artık çoğumuz, komşusu aç iken horul horul uyuyoruz, derdi ve sevinci paylaşmıyoruz, "herkesin içinde, herkesle beraber kendim" diyecek yerde "kendine iyi bak" diyoruz.
Allah''a ve ahrete imanımız o kadar zayıfladı ki, hayatı bu iman yokmuş gibi yaşıyor, bütün himmetimizi ve imkanımızı dünyadaki fani ömrümüz için harcıyor, Allah''ın ve ahretin hakkını gittikçe azaltıyoruz. Hepimiz az veya çok dünyevîleştik (sekülerleştik), "istikbal=gelecek" düşüncesini, etkili olarak, dünya ve ahiret arasında dengeli paylaştıranımız yok denecek kadar azaldı.
Bir Kur''an''a, Sünnet''e, ve Râşid Halifeler devrindeki İslamî hayata bakıyoruz, bir de bugünkü Müslümanların hayatına, "onlar müslüman ise biz değiliz" diyecek kadar farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Dert ve mesele hem büyük hem de çok.
Çaresi yok mu?
Elbette var; derdi, meseleyi asgariye indirmek mümkün, ama nasıl?
Gelecek yazılarda biraz bu konulara eğilelim.
İslam Dünyası
00:0016/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğer "İslam Dünyası" derken Müslümanların yaşadığı ülkeleri kast ediyorsak elbette elliden fazla böyle ülke ve bu ülkelerin toplamı manasında bir İslam Dünyası vardır.
"İslam ümmeti" kavramının çağdaş temsili manasında bir bütünlük kast ediliyorsa henüz böyle bir İslam Dünyası yoktur.
Müminler kardeş olmalıdır; halbuki birçok mümin-Müslüman grup diğerine düşman, aralarında savaşıyor, kan döküyor, birbirinin kuyusunu kazıyor ve bazen ortak düşmanlarıyla, kardeşlerine karşı işbirliği yapıyorlar.
Kur''an-ı Kerim, kardeşler arasında anlaşmazlık çıkarsa hakemlere başvurulmasını, hakemler anlaşmazlığı çözemezler ve taraflar çatışırsa, savaşırsa, diğer müminlerin, haksız olanın karşısında ve haklı olanın yanında yer almalarını, haksız olanları, hakkı kabul etmeye mecbur bırakmalarını istiyor. Halbuki ümmeti temsil eden bir hakem heyeti yok, çatışan mümin grupların böyle bir heyet olsa da ona başvurmaya, teklif dilen çözüme rıza göstermeye niyet ve kabiliyetleri de yok.
İslam ülkelerinin imkanlarına baktığınızda –hepsi birinde toplanmış olmamakla beraber- beyin gücü, yetişmiş insan, enerji, para, yer altı ve yerüstü servetleri, stratejik önem… fazlasıyla mevcut; ama bunlar dağınık olduğu, helvayı yapacak şekilde bir araya gelmediği, bir helvacının eline verilmediği için -biraz abartılı olsa da söyleyelim- hiçbir işe yaramıyor.
Çağın şartları göz önüne alındığında bütün İslam ülkelerinin bir bayrak altında birleşmeleri, İslam Dünyası''nın bir tek devlet olarak ortaya çıkması imkansız gibidir. Ama ekonomi, ticaret, eğitim öğretim, savunma… gibi alanlarda birlikler ve ya işbirlikleri kurmak hem mümkün hem de nispeten kolaydır. İslam ülkelerinin birçok alanda ortak projeler üretmeleri ve bunları gerçekleştirmeleri de mümkündür. İşe bir veya daha fazla yerden başlamak zaruret halini almıştır; mevcut ortak projeler ve birlikler yetersiz ve cansızdır, bunların hem canlandırılması hem de çoğaltılması gerekmektedir. Küresel oyuncuların güdümüne girmiş bazı yöneticiler bu konularda istekli olmayabilirler, hatta engelleyici de olabilirler, ama ülkelerimizin okumuş yazmış, dava sahibi, şuurlu ve gayretli insanları önderlik ederlerse zaman içinde halk peşlerine düşer ve despot yönetimleri bile sıkıştırmanın, yola getirmenin veya değiştirmenin yolları bulunabilir.
Günümüz dünyasında Müslümanların da söz ve etki sahibi olmalarının ilk ve vazgeçilemez şartı birlik veya ona doğru giden çeşitli işbirlikleridir ve bunun peşinde koşmak mümin-müslüman olmanın gereklerinden biridir.
Önemli not:
Doğu Türkistan''daki Müslümanlara zulmeden Çin''in mallarını boykot etmek dayanışmaya ve birliğe giden yolda örnek bir adım olacaktır; devletlerin farklı politikaları olabilir, ama Müslüman halkın bu etkili tedbire başvurmalarının önünde hiçbir engel yoktur.
İri ülkeler ve zayıf ülkeler
00:0017/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Küresel oyuncuların oyuncağı olan ve kukla despotlar tarafından yönetilen mazlum, mağdur ve gafil ''İslam ülkeleri halkına'' kurtulmaları yönünde bir faydamız olmuyor.”
Dedik.
ABD, AB, Çin, Rusya gibi iri ülkelerin, kendi çıkarları için hem kendi aralarında karşılıklı hem de dünyanın geri kalan ülkelerine yönelik planları, programları, gizli amaçları, stratejik karar ve uygulamaları... var.
Kendi imkanları ile veya aralarındaki bağlara dayalı olarak birlikler kurmak suretiyle bu iri ülkeleri güç bakımından dengeleyemeyen, onlar karşısında zayıf kalan, bu yüzden onların oyuncağı ve sömürü alanı haline gelen ülkeler arasında ne yazıktır ki İslam ülkeleri de var. İslam ülkeleri dağınık oldukları, halklarının yeterince uyanık, okumuş, hak ve ödevlerini bilen, haklarını alabilmek için mücadele edebilen fertlerden oluşmadığı, ortak amaçlar için aralarında işbirliği yapamadıkları... için o iri ülkeler bunları ya doğrudan veya işbirlikçileri vasıtasıyla idare ediyorlar. Ne öldürüyorlar ne de güçlenerek yaşamalarına izin veriyorlar; hep zayıf, problemli, kendilerine muhtaç olarak yaşamaları için ne gerekirse yapıyorlar.
İslam ülkelerinin önemli bir kısmı hem İslamî yönetim biçiminden hem de çağdaş demokratik sistemden uzak yaşıyorlar; ya iri devletlerin destekledikleri krallar ve askerler işbaşındalar veya göstermelik bir demokrasi var.
Eğer İslam ülkeleri bu olumsuz durumdan kurtulmak istiyorlarsa yönetimlerinden önce halkları arasında işbirliğine ve yardımlaşmaya ihtiyaç vardır. Okumuş yazmış Müslümanlar birbiriyle çeşitli vesilelerle buluşmalı, görüş alış verişinde bulunmalı, ülkelerin imkanlarına göre halkı uyandırmalı, maddi ve manevi bağları güçlendirmeli, sözde insan haklarını savunan iri ülkelerin foya ve boyalarını ortaya dökmeli, onları, söylemleri ile fiilleri arasındaki çelişkiyi gidermeye zorlamalıdırlar.
Bazı İslam ülkelerindeki nispeten daha iyi olan yöneticiler de uluslararası ilişkileri kullanarak bazı ülkelerde hakim olan ve kabul edilemez bulunan baskılara, zulümlere, hak ihlallerine dikkat çekmeli, BM ve Güvenlik Konseyi nezdinde problemleri daima gündemde tutmalıdırlar.
İri ülkeler, zayıfları daha kolay sömürmek için kendi aralarında birlikler kuruyorlar, bloklar oluşturuyorlar. İslam ülkeleri bu birlik ve bloklar arasındaki rekabeti iyi izlemeli ve gerektiğinde kendi çıkarları için kullanmalıdırlar.
Ben siyaset bilimi veya uluslararası ilişkiler uzmanı değilim, ama İslam ülkeleri arasındaki bu dağınıklık ve her bir ülkedeki problemler, zaaflar, haksızlıklar... beni derinden üzüyor, aklımın erdiği kadarını söylüyorum, bunun ötesi aynı imanı, vicdanı ve davayı paylaşan uzmanlara ve yöneticilere kalıyor.
Tefrikanın sebepleri
00:0019/07/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İçeride bölündüğümüz, gücümüzü birleştirerek meşru ve etkili bir şekilde kullanamadığımız için kahir çoğunluğumuz zayıf azınlık gibi oluyor.
İnsanlığın kurtuluş programı olan İslam''ı, ona ekmek ve su kadar muhtaç olan insanımıza ve insanlığa en uygun şekilde anlatmak ve insanları müslümanca eğitmek için işbirliği yapacak yerde birbirimizle uğraşıyoruz, birbirimizi tekfir ediyoruz, İslam''dan veya Ehl-i sünnetten dışlıyoruz, ortak düşman veya muhalifler ile işbirliği yapanlarımız oluyor.”
Dedik.
Açıklayalım.
Dinde ilim vahiydir, vahiy ile gelen bilgidir, vahiy ise ilâhîdir, Allah''tandır.
Vahiy bize Kur''an âyetleri ve tebliğe, dini açıklama ve uygulamaya yönelik (bu mahiyette olan) hadislerle ulaşmaktadır. Âyetleri ve hadisleri anlamak “fıkıhtır”, anlamanın usulünü kullanarak anlayanlar “hata etmeleri muhtemel olan insanlar” olduğu için fıkıh (anlama, yorumlama, hükme varma, kurallaştırma) ilâhî değil, beşerîdir. Bu sebeple fıkıhta (hem itikad fıkhında, hem amel fıkhında, hem usulde, hem fürûda) ihtilaf vardır; yani farklı anlayışlar ve yorumlar olmuştur.
İtikad (inanç) ve amel (uygulama) alanlarında meydana gelen bu farklı anlayışlara ve yorumlara “mezheb” denmiştir. Mezhepler ehl-i sünnet ve ehl-i bid''at diye ikiye ayrılmış, ehl-i sünnet mezhebi mensupları diğerlerini “yanılmış, doğru anlayıştan sapmış” olarak kabul etmişler, ancak bu mezheb mensupları da “müslümanız dedikçe ve kıbleye yöneldikçe” onlara kâfir, dinden çıkmış dememişler, onları “mümin ve kardeş” olarak kabul etmişler, kendilerine düşünce, söz ve inançlarına göre yaşama gibi temel hakları tanımışlardır. Daha da önemlisi,-“Hz. Ali döneminde muhalefet” ve “Tevil varsa tekfir yoktur” başlıklı yazılarımda da ifade ettiğim gibi- farklı ve hatalı kabul edilen yorum sahipleri ile ortak düşmana karşı ve İslam''ın ortak hedeflerini gerçekleştirmek üzere birlikte mücadele yolunu açık bırakmışlardır.
Aşırı gidenleri, önüne geleni tahkir ve tekfir edenleri, bölücü ve ayırımcı olanları bir yana bırakırsak ehl-i sünnetin, diğerlerine karşı tutumları bundan ibarettir.
Ama gel gör ki, hem tarihte hem de günümüzde “ehl-i sünnet” adına yazan ve konuşan bazı cahiller ve mutaasıplar, bırakın ehl-i bid''atı, “müslümanım, yolum Kur''an ve Sünnet yoludur, dini doğru anladıkları kabul edilen alimlerin anlama ve yorumlama usulünü uyguluyorum” diyenleri, farklı cemaatleri ve tarikatları ehl-i sünnetten dışlıyorlar, kimilerini tekfir ediyorlar, kimlerine sapkın diyorlar, kendileri ve tabi oldukları imamları da beşer oldukları halde yanılma ihtimalini, kendi anlayışlarından başka bir hakikat ve sahih anlayış olduğunu kabul etmiyorlar.
Bunlar samimi ama cahil ve mutaasıp olanlar. Bir de aralarına sızmış kötü niyet sahipleri var.
İşte dağılıp parçalanmanın, tefrikaya düşmenin, düşmanın ekmeğine yağ sürmenin önemli bir sebebi bu yazıda anlattıklarımdır.
(Konuya devam edeceğim).
Katsayı meselesi
00:0023/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde, milli iradeyi temsil eden Meclis ve halkın seçerek iktidara getirdiği hükümet çok önemli işler yapıyor, tarihi projelere imza atıyor. Muhalefetin, medyanın ve diğer erklerin bu işlere bakışının her şeyden önce ülke menfaati açısından olmasını temenni ediyoruz. Elbette iktidarın her yaptığı doğru, doğru olanları da en iyisi değildir; hem iktidar mensuplarının hem de muhalefetin yanlışa yanlış, zararlıya zararlı demesi, bu arada yalnızca tenkitle yetinmeyip doğru ve faydalı olanı da söylemesi gereklidir. Ama bunu yapmak yerine, iyiler ve doğrular görülmez, görülse de muhalefet olsun diye bir kulp takılır ve yalnızca yanlışlar öne çıkarılır, hep bunlar tekrarlanırsa "muhalefetin yapıcılığı ve yol göstericiliği" ortadan kalkar, iktidar ile aralarında güvensizlik oluşur, bir kısır çekişmedir sürer gider, kaybeden ise ülke olur.
Ergenekon diye meşhur olan davadan tutun da askere, belli suçlarda sivil mahkemelerin yolunu açan kanuna kadar birçok konuda medyanın ve muhalefetin -bilhassa ana olanın- tutumuna müspet not vermek mümkün değildir.
İktidar halka sözler vermişti; bunlar arasında başörtüsü yasağını kaldırma ve meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerinde haksız katsayı farkı uygulamasına son vermek de vardı.
Hükümet başörtüsü yasağı zulmünü ortadan kaldırmak için –benim inancıma göre- canla başla çalıştı. Belki usul hataları yaptı, ama bunları da yine düşünüp danışarak yaptı, akıl verenler de, kendisi de yanıldı; ama yanılmak başkadır, oyalamak, aldatmak, istismar etmek başkadır; ben bu ikincisine ihtimal vermiyorum. Çözümsüzlük ana muhalefet ile yargının işbirliğinden kaynaklandı, sonunda çözümü kilitlediler. Öyle ki, yeni bir anayasa yapılmadan veya mevcut anayasada esaslı değişiklikler gerçekleşmeden başörtüsü yasağının kaldırılması imkansız gibi oldu. Anayasa değişikliğinin de önünü yine ana muhalefet ile Anayasa Mahkemesi tıkadı; mahkeme apaçık kural ihlali yaparak Anayasa değişikliğine usul yönünden değil, esas yönünden de baktı, bakacağını ortaya koydu.
Bu nasıl bir demokrasidir ki, millet iradesi, onun temsilcisi Meclis bir tarafta, bazen yedi hakim bir tarafta oluyor ve sonunda yedi hakimin dediği ağır basıyor. Dava siyasi olmasa kimsenin bir diyeceği de olmaz, ama gel gör ki, dava apaçık siyasi mahiyettedir.
İktidarın ikinci vaadi de katsayı haksızlığına son vermekti.
Bu konunun çözümü elbette iktidardan bağımsız olan YÖK'' e aitti. Fakat eski YÖK''ün bağımsızlığı –buna "karşı taraf olması, muhalefeti" de denebilir- sağ iktidarlara yönelikti ve sol iktidarlar ile ideoloji söz konusu olduğunda bağımlı idi, taraf idi, âdeta cihad ruhuyla hareket ediyordu. İlgili makamların gayret ve himmeti ile olabildiğince taraf olmayan bir YÖK oluştu ve meselelere ideolojik veya siyasi olarak değil, eğitim ve öğretimin gerekleri açısından bakmaya başladı.
(Devam edecek)
Düşük katsayı düştü
00:0024/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyasi ve ideolojik muhalefet cepheleri, milletin yüzde seksenine yakın kısmının istediği, itiraz etmediği, normal bulduğu düzeltme ve düzenlemelere karşı çıkıyorlar ve mesela başörtüsü yasağının kaldırılmasını, düşük katsayı uygulamasına son verilmesini “rejimi değiştirmek, laikliği kaldırmak” diye ilan ediyor ve gürültü koparıyorlar. Ya gürültüye pabuç bırakılır veya siyasi yargı kararları imdada yetişirse amaçlarına ulaşıyor, demokrasi ve insan haklarına aykırı olan düzenin devamını sağlıyorlar.
YÖK''ün son kararını yalnızca İmam Hatip okullarına bağlamak, diğer meslek liselerini görmezden gelmek de onların taktikleri arasında. Onlar bunu hep yapıyorlar; anayasa değişikliği gündeme geldiğinde –eskiden kendileri de bunu ister göründükleri halde- “bu iktidar zamanında olmaz, laiklik elden gider, maksat laikliği delmek…” diyenler de onlar değil miydi?!
Allah''tan son yıllarda ülkemizin demokrat, insan haklarını ön planda tutan, meselelere ideoloji penceresinden bakmayan aydınlarının sayısı çoğaldı, bunlar mazlum ve mağdurların yanında yer alarak seslerini etkili bir tonda yükselttiler.
İşte bir örnek (Taraf gazetesinin dünkü nüshasından):
“YÖK, 28 Şubat mahsulü haksızlığa nokta koydu. Meslek lisesi mezunlarına katsayı engeli kaldırıldı. 1999''dan bu yana meslek liselerinin alanları dışında yüksek öğrenim görmelerini sınırlayan düşük katsayı uygulaması, 2010''da kaldırılacak. Bu kararla imam hatip mezunları da yeterli puanı almaları halinde tıp, hukuk, siyasal ve mühendislik gibi bölümlerde okuyabilecekler.”
Bu sözlere bakıyoruz geleceğe yönelik ümitlerimiz güçleniyor, bir de evvelki akşam bir tv kanalında, bir bayan gazetecinin şu sözlerini dinliyor “Bunlar çağdaş mı, bu dünyada mı yaşıyorlar?” sorusunu sormaktan kendimizi alamıyoruz:
Evet o bayan şöyle diyor:
“İmam Hatip mezunları meslekleri dışında yüksek öğrenim görürlerse işbaşına gelir ve içkiyi yasaklamaya kalkışırlar”.
Bugünkü başbakanımız da vaktiyle İstanbul Belediye başkanı olunca aynı zihniyetin sahipleri şu dedikoduyu çıkarmışlardı: “Bundan sonra belediye otobüslerinde seyahat eden örtüsüz bayanlara jilet atılacakmış”.
Evet şükrediyoruz ki, bu “çağın gerisinde kalmış dinazorlar” gittikçe azalıyor ve marjinalleşiyorlar.
Grupçuluk
00:0026/07/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kulüp, cemaat, dernek, tarikat, mezhep, sendika, parti… hepsi gruptur; her birine gevşek veya sıkı bir şekilde mensup insanlar ve bunlar arasında Müslümanlar vardır.
Bir gruba mensup olmak, "taassup ve grupçuluk yaparak bölünme" gibi haller bulunmadıkça sosyal bir gerçeklik, hatta bazen zaruret olarak normaldir. Bu aidiyetlerin bazı kimselere ve bazı durumlarda ve şartlarda faydaları da vardır.
Faydalı da olabilen "gruplu olmaktan", zararlı olan "grupçuluğa ve grup taassubuna" geçiş nasıl olmaktadır?
Bu sorunun sosyal-psikolojik açıklamaları vardır. Biz bunlar yerine sonucu ortaya koymaya çalışalım: Bir grup kendisini en üstün veya yegâne doğru, iyi, faydalı olarak görür, ilan eder, açıklar veya bu görüntüyü verirse ve başka grupları ya değersiz veya zararlı ve gayr-i meşru olarak değerlendirirse, buna rağmen ona mensup olanlar da grup içinde kalmaya ve grubun iddiasını temsil ve tebliğ etmeye devam ederlerse grupçuluk ve grup taassubu oluşmuş demektir.
Konuyu genelden özele, din alanına çekelim.
Din alanında cemaatler, mezhepler ve tarikatlar var.
Bunlar da ehl-i sünnet çizgisinde olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılmışlardır.
Bu ayrımda (ehl-i sünnet olan ve olmayan) tefrika (bölünme, ümmet birliğini bozma) karşı taraf ile kurulan ilişkiye bağlı oluyor. Mesela "Dinimiz bir, kitabımız, peygamberimiz bir, dinin temel inanç konularında (âmentüde, usûlü''d-dinde) önemli bir ihtilafımız yok, bu sebeple hepimiz din kardeşiyiz ve ilişkimizi bu esasa göre kurup yürüteceğiz, itikad ve ameldeki farklılıklarımızı ise tartışma ve çatışma konusu yapmayacak, her mezhebi kendi halinde mensuplarına bırakacağız" dense taassup ve tefrika olmaz.
Böyle olmazsa, denmezse tefrika doğar.
Ehl-i sünnet çizgisinde olduğunu iddia eden gruplar arasında tefrika da yine taassuptan doğuyor.
Müctehid olmayan fıkıh alimleri, farklı mezheplere bakışlarını şöyle bir formül ile ifade etmişlerdir:
"Bizim tâbi olduğumuz mezhebin imamı, hata etmesi de mümkün ve muhtemel olmakla beraber ictihadlarında isabet etmiştir. Diğer mezheplerin imamları ise isabet etmeleri de mümkün ve muhtemel olmakla beraber hata etmişlerdir."
İmam-ı A''zam da ictihadları için mealen şöyle demiştir: "Bunlar benim doğru ve güzel bulduğum sonuçlardır, kendilerine göre daha doğrusunu bulanlar da onlara uyarlar."
Bu iki ifadeyi tahlil edersek şu sonuçlara ulaşırız:
Mezhep farklılıkları tabîîdir. Ehliyet sahibi alim tarafından yapılmış her ictihad meşrudur ve bunların tamamı ile amel edilebilir, kulluk ödevi yerine getirilebilir. Bir müctehide, inceleyerek, seçerek tâbi olan kimse onun ictihadında isabet ettiğine kani olmakla beraber, karşı tarafın isabet etme ihtimalini de inkar etmiyor. Farklı mezheplerde olan Müslümanlar aralarında hısımlıklar kuruyorlar, dayanışma yapıyorlar, bir cemaat teşkil ederek namaz kılıyorlar…
Peki bu böyle ise Sünnîler arasında mezhep taassubu ve tefrika nasıl oluyor?
Cevabını gelecek yazıya bırakalım.
“Büyük tehlike”
00:0030/07/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
M. Ali Birand sanırım bir kitleye/kesime tercüman olarak katsayı adaletsizliğine son veren karar hakkında bir yazı kaleme almış. “İmam Hatiplileri kontrolde tutalım derken, diğer Meslek Okulu mensupları da cezalandırıldı. Ben bu açıdan baktığımda, katsayı kararının doğru bir adım olduğuna inanıyorum” dedikten sonra endişeleri (ni) sıralıyor:
“Meslek liselerinde okuyanların önünü kapatan katsayı sayısı, sadece ve sadece İmam Hatip Lisesi (İHL) memurlarının bürokrasinin belirli noktalarına gelememeleri, örneğin kaymakamlıktan başlayan sürece katılamamaları için yaratılmıştı. Ancak, şimdi de laik kesimlerde bir korku yaşanıyor. Acaba, yeni alınan bu karar ile İHL''lerinin artık önü açıldı mı ? Bundan böyle bu liselerden çıkanlar kolaylıkla bürokraside yükselip devleti kontrol altına alacaklar mı? Bugün Türkiye''nin Başbakanı İmam Hatip Lisesi mezunu… Bu okulların Türk bürokrasisine dindar kadrolar yetiştirme açısından büyük bir tehlike oluşturacağını söyleyen ve kaygı duyanların sayısı da hiç az değil.”
Bu satırlar, Türkiye''nin kurtulmadıkça rahat edemeyeceği, çağdaşlaşamayacağı, güçlenemeyeceği, farklılık içinde birlik ve beraberliği yakalayamayacağı bir düşünceyi, tavrı, duygu ve talebi yansıtması bakımından oldukça önemli. Çünkü bu kesime göre:
1. İmam Hatip Lisesi mezunu TC vatandaşları insan hakları belgelerinde ve Anayasa''da yer alan insan haklarından eşit olarak yararlanmaları sakıncalı olan vatandaşlardır. Başka vatandaşlar hangi okuldan mezun olurlarsa olsunlar devletin her kademesinde görev alabilirler, ama İHL mezunları almamalıdırlar; çünkü onlar, ülke için büyük tehlikedirler.
2. Devletin bürokratları “dindar” vatandaşlardan değil, “dinsiz” veya “dini gevşek”, “şöyle böyle bir inancı olan, fakat inancı davranışlarını hiç etkilemeyen” vatandaşlardan olmalıdır.
3. TC. vatandaşları dindarlar ve dindar olmayanlar diye ikiye ayrılır, bu ayrılık önemlidir, olmalıdır ve biri diğerinin haklarını engellemek için çaba göstermelidir, engellemek için demokrasi ve insan haklarından kısmen veya tamamen vazgeçmek gerekiyorsa bu da yapılmalıdır.
Şimdi bu düşüncede olanlarla bu ülkede birlikte yaşayacağız, ülkeyi birlikte savunacak, birlikte kalkındıracağız. “Tasada ve kıvançta beraber olacağız”.
Peki bu nasıl olacak!?
Olmayacağı belli.
Peki bu kimseler ne yapmak istiyorlar?
Ülkeyi bölmek mi, insanları birbirine düşürmek mi, halka rağmen iktidara gelip saltanat sürmek mi?
Başbakan İHL mezunu imiş, ülke için hangi kötülüğü yapmış, yapmış ise halk onu neden bir daha, bir daha seçmiş.
Hukuk devletinde kanunlar ve kurallar var; suç işleyen karşılığını görür, böyle bir şey olmuş mu?
Daha sorulacak çok soru, yazılacak çok cevap var.
Biz de soracak ve yazacağız.
İHL meslek liseleri midir?
00:0031/07/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birand, dün kısmen alıntı yaptığım yazısında “İmam Hatip Liselerinin sayısının fazla olduğunu, bunların aslında kaliteli imam hatip yetiştirmek üzere meslek liseleri olarak açıldığını, ama böyle devam etmediğini, halen mezunlarının yüzde 54''nün kızlar olduğunu kaydettikten sonra soruyor:
“Şunun adını koyalım. İHL''ler din okulları mı, yoksa Meslek Lisesi mi ?”
Sayın Birand,
Ben bu okulların ilk mezunlarındanım, 1951 yılında yedi vilayette açıldıklarında nitelikleri ne meslek, ne lise, ne de din okulu idi. Bize söylenen şuydu: “Yedi yıl okuyup mezun olacak, daha ziyade köylerde imam olacaksınız. Sizin için İlahiyat alanı dahil hiçbir yüksek öğrenim imkanı olmayacak”.
Biz mezun olunca yüksek tahsil görmekte ısrar ettiğimiz için İlahiyat Fakültesine ve diğer fakültelere almak yerine bir Yüksek İslam Enstitüsü açtılar. Daha sonra ilgili kanun çıktı ve okullarımız “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan orta öğretim kurumu” niteliğini kazandı; mezunları, katsayı ayrımcılığı olmaksızın her dalda yüksek öğrenim görme hakkını elde ettiler. Bu da yıllarca böyle uygulandı, -laikçilerin korkusu veya vehmi dışında- hiçbir kötü sonucu da olmadı.
Şu halde İmam Hatip Liseleri, ilgili kanuna göre “meslek lisesi” değildir; “hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan” liselerdir. 28 Şubat''tan sonra “Hem yüksek öğrenime” cümlesi haksız olarak “kendi alanlarında” şeklinde uygulanmaya başladı. Kanun yıllarca böyle bir kayıt bulunmadan (bütün yüksek öğrenime açık olarak) uygulandı, o zaman meşru olan sonradan niçin meşru olmaktan çıkarılıyor? Bunun ideolojik bağnazlık ve hak tanımamadan başka açıklaması olabilir mi?
“Hem mesleğe” olduğu için İmam yetiştiryor, “hem de yüksek öğrenime” olduğu için kızlar dahil binlerce gencimize orta öğrenim veriyor ve yüksek öğrenime hazırlıyor.
Bunun neresi kötü?
İşin aslını birkaç yıl önceki bir yazımda şöyle ifade etmiştim:
Türkiye''nin egemen laiklik anlayışına göre genel devlet okullarında belli bir dinin (mesela yalnızca İslam''ın ve Sünnî yorumun) eğitim ve öğretimi yapılamıyor. Başka ülkeler bunun çaresini iki şekilde bulmuşlar: 1. Haftanın belli bir gününde okulda, program ve hoca seçimi dindar velilere bırakılan din eğitim ve öğretimi yapılmasına imkan vermişler ve/veya öğrencilerin kiliseye götürülmelerini, kilisede Pazar okullarına devam etmelerini mümkün kılmışlar. 2. Kilise, vakıf ve derneklerin, standart orta öğretim seviyesindeki derslerin yanında -devlet okullarında bulunmayan- belli dinlerin eğitim ve öğretimine de program içinde yer veren okullar açmalarına imkan tanımışlar.
TC bu iki yolu da açmaya yanaşmıyor. Dini ve din eğitimini kontrol altında tutmakta ısrar ediyor. Bir yandan bu hassasiyet, diğer yandan halkın baskısı İmam hatip Okullarının açılması ile sonuçlandı. Uzun yıllar muhalif seslere rağmen bu okullar, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci yetiştiren okullar olarak devam etti, bundan hiçbir kötü (ülkeye, halka, dünyaya zararlı) sonuç çıkmadı, tam aksine bu okullar, zaman zaman, yer yer hem eğitim ve öğretim kalitesi hem de disiplin yönünden bir adım ileride de oldular. Fakat bu yol, bu “iki tarafı da tatmin etmesi, üzerinde uzlaşma sağlanması gereken çare” laikçi kesimleri rahatsız etti; kehanetlere, geleceğe yönelik gülünç tehlike beklentilerine (mesela bu okullardan mezun olanlar şu tarihte iktidara gelip şeriat yönetimi getirecekler kehaneti) dayanarak, bunları yayarak okulların, birden olmasa da zaman içinde kapanması için radikal tedbirlere başvurdular. Bu tedbirlerin demokrasi ortamında yürütülmesi mümkün olmadığı için askere müracaat ettiler, 28 Şubatlara hayat verdiler, dipçik göstererek tedbirleri yürürlüğe koydular. Bu yöntemin demokrasi ve insan haklarına aykırı olması bir yana ülkede birlik, beraberlik ve huzura zarar vereceği apaçık ortada iken buna da aldırmadılar. Şimdi İmam Hatip Liselerinden (zaten ortası yok edilmişti) mezun olanlar yalnız İlahiyat Fakültelerine girebiliyorlar, bu da okullara rağbeti azaltıyor, öğrenci sayısını düşürüyor, 1930 lu yıllarda olduğu gibi “öğrenci bulunamadığı için kapandı” hikayesi tekrar sahneye konmaya çalışılıyor.
Yalnız İmam Hatipleri engellemek için
00:002/08/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üniversiteye girişte eşit katsayı uygulanması üzerine tepkiler ve tartışmalar devam ediyor.
Maksatları İmam Hatip mezunlarının önünü kesmek olanlar, tıpkı “eğitim hakkında eşitliği sağlamak için yapılan anayasa değişikliğinde “Bunu yalnızca başörtüsü yasağını kaldırmak için yaptılar” dedikleri gibi, katsayı kararını da “Yalnızca İmam Hatipler için yaptılar” diyorlar, meslek liselerinin bundan fayda göremeyeceklerini iddia ediyorlar. İddiaları arasında şunlar da var:
1. Bu karar meslek liselerine devam eden gençlerin kendilerini mesleğe vermeleri ve iyi birer ara elemanı olarak yetişmeleri yerine üniversiteye gireceğim diye çaba sarf etmelerine sebep olacak.
2. Bu karar düz liseden mezun olanların eskiye nispetle daha çok sayıda açıkta kalması sonucunu doğuracak. İmam Hatibi bitirenler üniversiteye giremezlerse işleri hazır, hemen imam olurlar, düz lise mezunları ise iş bulamaz ve aynı zamanda üniversiteye de girememiş olurlar.
Bu iddialara tek tek cevap vermeden önce genel olarak mantığın sakatlığını (içine düştükleri çelişkiyi) ifade etmek istiyorum: “Bu karar yalnızca İmam Hatipler için alındı” demek, “Onlar için lehlerinde bir karar alınmasına asla rızamız yoktur, onların üniversitelere girmelerini istemiyoruz, bizim karşı çıkışımız yalnızca İmam Hatipleri engellemek içindir” demektir.
Meslek liselerinden veya hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci hazırlayan orta öğretim okullarından mezun olanların hangi mesleği seçmiş iseler o meslekte, olabildiğince yeterli bilgi ve beceri sahibi olmalarına kimsenin itirazı yoktur; bunun için gerekli tedbirler alınmalıdır, ama bu okullara bir şekilde girmiş olsa da meslekte çalışmak istemeyen veya başta istese de sonradan başarılı olamayan öğrencileri mesleğe zorlamanın eğitimde ve insan haklarında yeri olamaz. Bu okullarda mesleğe ehil eleman yetiştirmek için gerekli tedbirler alınmalıdır, ama başka dallara kaymak isteyen ve orada başarılı olan öğrencilerin de önleri kesilmemelidir.
Düz lise mezunlarının, meslek lisesi mezunları aleyhine farklı katsayı uygulanarak –aslında yeterli olmadıkları halde rakiplerinin eli kolu bağlanarak- üniversiteye alınmalarını savunmanın mantığı varsa adaleti yoktur.
İmam Hatip mezunlarının, üniversiteye girmemeleri halinde işlerinin hazır olduğunu söyleyenler bu işlerden haberleri olmayanlardır. Düz lise mezunu da, meslek lisesi mezunu da iş bulabilir, bulamayabilir. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde okula alınacak öğrenci sayısını, ileride girecekleri işin garanti olmasına göre ayarlamak yalnızca hayaldir. Vatandaş dilediği okulu seçer ve seçiminin sonuna da katlanır.
Devletin vazifesi insanları belli bir okula veya mesleğe zorlamak değil, mümkün olduğunca çok sayıda vatandaşın iş bulmasını sağlamaktır.
Dindarların lehine gözüken, onların da –diğer vatandaşlar gibi- ülkede iş, eğitim, öğretim, iktidar almalarına yol açan bir karar alındığında “yalnızca onları engellemek için” çeşitli bahanelerle ortaya çıkanlar, lütfen bu kötü huyunuzdan vazgeçin!
.Birleşmek mi, işbirliği mi?
00:006/08/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yakında konumuzla ilgili bir köşe yazısı okudum. Yazar mezhep, meşreb, tarikat ve din anlayışı farklı olan Müslüman gurupların adlarını teker teker anıyor ve “Bunlarla mı birleşeceğiz?” sorusunu soruyor, sonunda sünnîlerin bunlarla birleşmelerinin mümkün olmadığını, birliğin ancak Ehl-i sünnet çatısı altında olabileceğini söylüyor ve bütün diğerlerini Ehl-i sünnet olmaya çağırıyordu.
Gurupların çoğu başkalarını kendi çatısı altına davet eder ve birliğin ancak böyle gerçekleşebileceğini söyler; ama bu çağrı, bilerek veya bilmeyerek tefrikanın, bölünmüşlüğün, bölükler arasındaki rekabetin ve çatışmanın devam etmesine çağrıdan başka bir şey değildir. Çünkü çeşitli sebeplerle oluşmuş aidiyetler ve ait olduğu guruba taassupla bağlanmalar ha deyince son bulmaz. Her biri kendi gurubunu en iyi, hatta bazıları tek iyi olarak kabul eder, ondan ayrılmayı dinden ayrılma gibi, kurtuluşa giden yolu terke etme gibi görür.
Birlik için çare her gurubun ötekini kendi çatısı altına çağırması değildir. Aslında en doğru olanı gurupsuz bir İslam ümmetinin var olmasıdır. Ama bu çağlar boyunca gerçekleşmemiş bir hayaldir. Ümmetin bütün fertleri taassup şöyle dursun taklidi bile terk etmedikçe, dini öğrenme ve uygulamada rehber edindiği şahıslara –her müslümanın bilmesi ve yapması gereken şeyleri- kendisinden daha iyi bilen ve yapan şahıslar olarak bakmadıkça, onların şahıslarına ve isimlerine değil delillerine –anlayarak, bilerek, kaynak bilgisini onlardan alarak, şuurlu olarak- bağlanmadıkça, herkes inancının ve uygulamasının delilini bilmedikçe “şahıs ve guruplara bağlanma” hali devam edecektir.
Peki bu durumda ümmetin birliği nasıl gerçekleşecek?
1. Hemen ortadan kaldırılması mümküm gözükmeyen “Müslüman ulus devletler” sınırlarını ve bağımsızlıklarını koruyarak aralarında olabildiğince çok sayıda ve alanda birlikler, işbirlikleri, dayanışma mekanizmaları, ortak projeler üretecekler.
2. Dini gurupların her biri kendileri hakkındaki inançlarını ve bağlılıklarını koruyacaklar, ama taassubu terk edecekler, aradaki farklılıklar diğerlerini İslam''ın dışına atmadıkça her biri “Müslüman ve mümin” olan guruplar, kendi aralarındaki yakınlığa (mesela ihvan olmaya) ek olarak iman ve İslam kardeşliği çatısı altında bir birlik oluşturacak, bu birliğe dahil olan her gurubu kardeş bilecek, ortak problemler, tehlikeler ve menfaatler için “bu büyük kardeşlik birliği” içinde dayanışma, yardımlaşma, işbirliği yapacaklar.
İyiyi tavsiye, kötüden sakındırma vazifesinin şartı, muhatabın inanç ve kanaatinin de aynı olmasıdır. Bir Müslüman gurup itikad veya amel konularında farklı bir kanaate sahip ise onların doğrusu ve iyisi budur, buna karşı “sen yanlış yapıyorsun, bizim gibi yapman gerekir” denemez.
Farklı guruplara mensup sıradan insanlar, aradaki farklarla ilgili tartışma da yapmayacaklar; bu onların işi değildir ve arayı açmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu iş her gurubun insaflı alimlerine bırakılır ve onlar gerekli gördükleri kadarını yaparlar.
Şeytana ve nefse uymamak
00:007/08/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir İmam Hatipli, hakkımda yapılan dedikodulara üzülmüş, aşağıdaki mektupta bunlara cevap vermemi istiyor:
SEVGİLİ HAYREDDİM HOCAM,
ÖNCELİKLE ESSELAMU ALEYKÜM DER VE MÜBAREK ELLERİNİZDEN ÖPERİM.
(Ünlü bir hocanın adını vererek…Bey,) SİZİN HAKKINIZDA SAPIK, EHL-İ SÜNNET DIŞI, KÖR CAHİL, İMANI ZAYIF GİBİ İFADELER KULLANIYOR VE KULLANDIRTIYOR. GIYBETİNİZİ YAPIYOR VE YAPTIRTIYOR. BU FAKİR BİR İMAM HATİP ÖĞRENCİSİ....VE SİZE YAPILAN BU HAKARETLERE DAYANAMIYOR VE SİZİ SAVUNMAYA GEÇİYOR...SİZE KARŞI YAZILAN REDDİYELER HER YERDE DAĞITILIYOR. BİZİM BUNA GÖNLÜMÜZ RAZI DEĞİL. KÖŞE YAZINIZDA NE YAZDIĞINIZI GÖSTERDİLER BAKTIM, FAKAT EHL-İ SÜNNET DIŞI OLMADIĞINI GÖRDÜM . FAKAT BUNLAR HALA EHL-İ SÜNNET DIŞIDIR DİYE YAYGARA YAPIYORLAR. HOCAM BİR AÇIKLAMA YAPSANIZ DA ARTIK ŞUNLARIN AĞIZLARI KAPANSA??.. SİZDEN TEK BEKLENTİMİZ BUDUR. SİZİ ALLAH İÇİN SEVİYORUZ. ALLAHÜ AZİMUŞŞAN SİZ VE SİZİN GİBİLERDEN RAZI OLSun…”
Benim yazdıklarımın Ehl-i sünnet dışı olmadığını bir İmam Hatip öğrencisinin anlaması emeklerin boş gitmediğini gösteriyor ve içime ferahlık getiriyor. İmam Hatip öğrencisi deyip geçmeyin; kül yutmuyor, telkin altında kalmıyor, “kim, nerede, ne demiş” diye soruyor, aldığı cevabın üstüne gidiyor, itham, gıybet ve iftiraya alet edilen yazıyı bir de kendisi okuyor ve değerlendiriyor. İşte hedeflediğimiz uyanıklık, şuur ve insaf seviyesi budur.
Benim cevap vermeme gelince:
Sırf ilgilenen kimseler yanlış bilgi ve kanaat sahibi olmasınlar diye zaman zaman yalanlara, iftiralara, yanlış anlamalara cevap veriyorum; ama asla onların dilini ve usulünü kullanmıyorum.
Bizim yıllardır peşinde koştuğumuz ilişki “birlik, beraberlik, kardeşlik, ümmet dayanışması…” ilişkisidir; şeytana ve nefse uyup buna zarar verecek bir üslubu kullanamayız.
Dedikodu, gıybet ve iftira edenlerin iyi niyetli olanları zaman içinde gerçeği anlar, pişman olur, özür de dilerler; pek çok özür dileyen, helallik isteyen de oldu. Kötü niyetli olanlara gelince verdiğim cevaplar yeniden laf üretmelerinden başka bir şeye yaramıyor.
Sevgili evlat,
Sen üzülme, önce iyi bir öğrenci, sonra iyi bir İslam alimi olmak için olanca gayretini sarfet.
Başarılar diler, gözlerinden öperim.
İslam ve zenginlik
00:009/08/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam''ın hedeflediği sosyal düzen içinde zenginler ve yoksullar, efendiler ve köleler, işverenler ve işçiler olabilir mi?
İslam özel mülkiyete bir sınır koymuş mudur?
Müslümanlar tüketirken serbest midirler, yoksa sınırları var mıdır?
Bu sorulara sosyalistlerin, kapitalistlerin ve karma sistemlerin verdikleri farklı cevaplar vardır. Ama biz, son günlerde yapılan tartışmaları göz önüne alarak İslam''ın cevabı üzerinde durmak istiyoruz.
Her şeyden önce şunu hatırlamakta fayda vardır: Birçok İslam düşünür ve aliminin tekrarladığı gibi İslam''dan çıkarılabilecek düzen kapitalizm, komünizm ve sosyalizm olamaz. Burada bir üçüncü (mevcutlardan farklı) düzen bahis mevzuudur.
Bugün dünyada ortalama ve kabaca bakıldığında nimet ve servetin yüzde sekseninin insanların yüzde yirmisine ait olduğu görülmektedir. Yüzde yirmi ile yetinmek durumunda olan milyarca insan içinde yoksullar, açlar, çıplaklar, evsizler, tedavi olamayan hastalar, eğitimden mahrum çocuklar ve gençler, işsizler, ihtiyaç yüzünden bir çeşit köleliğe razı onalar… vardır.
Kapitalizmi savunanlar devletin alacağı tedbirlerle (vergi, sosyal güvenlik vb.) bu çarpıklığın tahammül edilebilir sınırlara gelebileceğini ifade ediyorlar, ama devlete de sermaye (servet ve kudret sahipleri) hakim olduklarından, yönetimleri çeşitli yöntemlerle etkileri altına aldıklarından bu iddia/beklenti asla gerçekleşmiyor. "Sosyal devlet" kavramı, demokrasi, eşitlik, adalet… gibi çoğu kez sözde kalıyor.
Sosyalist ve komünistler de serveti ve ekonomik gücü üreten kaynakları devletin eline vererek problemi çözmek istemişler, ancak devlet, eninde sonunda insanların elinde olduğu, insanlar tarafından yönetildiği halde onlar, insan unsurunu ihmal ettikleri için başarılı olmamışlardır.
İslam ise üretim araçlarını da içine alan özel mülkiyete ve bir çeşit pazar ekonomisine (Medine pazarı) yer vermiş, özel kesimin servetine sınır getirmemiş olmakla beraber yoksulluk ve sosyal adaletsizlik problemine aşağıdaki tedbirlerle çare üretmiştir:
1. İnsan unsurunun ıslahına öncelik vermiş, "imanlı, yüksek ahlak sahibi, dünyayı fani, serveti imtihan ve ibadet vesilesi gören, hakkı ödenmemiş servetin tapusu ve mülkiyeti kendinde olsa bile onu haram sayan, dünyada yapılan her şeyin ahirette hesabının sorulacağı şuuru içinde hareket eden… "İslam insanı"nı yetiştirmiştir (bunu birinci hedef olarak almıştır.)
2. İnsan hayatında dinden ayırılmış ve arındırımış hiçbir alan bırakmadığı için bir yolunu bulup yükümlülükten kurtulmak, devlete karşı hile yaparak ödevden kaçman zorlaşmıştır.
3. İslam imanının içinde şu da vardır: İnsan da, sahip oldukları da aslında Allah''a aittir, sahip ve malik emanetçidir, yoksul, işçi, hizmetçi, güçsüz kimselerin haklarını vermeyenlerin hasmı Allah''tır, hesabını O soracaktır. Allah kul hakkını, kulu razı etmedikçe affetmeyecektir.
4. Yoksullar ve mahrumların derdine çare yalnızca resmi yoldan (devlet eliyle) değil, yardımı ibadet bilen, bazı yardımları yapması da farz olan dindarlar eliyle, onların kendi rızalarıyla ve bizzat (araya devlet girmeden) yapacakları yardımlar ve bağışlar ile de gerçekleşmektedir. Bu yardımların ve bağışların vakıflar vb. şeklinde teşkilatlanması çözümü daha etkili ve kapsamlı kılmıştır.
5. Sermayenin, riske girmedikçe, kâr ve zarara ortak olmadıkça sabit bir rantı (faiz) haram kılınmıştır.
6. Müslüman zenginin servetini istediği gibi kullanması ve tüketmesi mümkün değildir; din, vicdan ve devletin müdahaleleri ve sınırlamaları vardır.
Son maddeyi gelecek yazıda biraz açalım.
Zenginlik, tüketim ve yardım
00:0013/08/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dindar (dinin kurallarına titizlikle uymak isteyen, bunun için gayret eden) Müslüman da zengin olabilir; ama hem zenginliğin kaynağı (servetin elde ediliş yolu) meşru olacak, hem de servet üzerindeki "başkalarına ait haklar" ödenecek. Ayrıca servetin miktarı ne olursa olsun ona sahip olanın harcaması, tüketmesi, başka şekillerdeki tasarrufları dinin koyduğu kurallara uygun olacak.
İslam''da para kazanmanın meşru yolları var; bunları Müslümanlar bilirler, bilmedikleri, şüpheye düştükleri konuları da bilenlerden sorarak, ilgili kaynaklara başvurarak öğrenirler. Haram para ile yapılan mali ibadetler kabul edilmediği gibi, midesinde haram yiyecek, damarlarında haram gıdadan oluşmuş kan ve vücudunda haramdan elde edilmiş enerji bulunan kimselerin de duaları kabul edilmiyor.
Zenginin malındaki hakların başında zekat, yakından uzağa doğru akrabanın nafakası, fitre, kurban, zorunlu hale geldiğinde yoksullara -zekat dışında- yardım, devletin ihtiyacı bulunduğunda talep edilen vergiler vardır. Bunlar ödenmediğinde servet, sahibi için bir nimet değil, ebedi hayatını karartacak bir âfettir.
Harcamada, tüketmede en önemli ölçü israftır. İsrafın göreceli olduğu, insanların sosyal ve kültürel seviyelerine göre değiştiği bir gerçek olmakla beraber her seviyede itidal ve israf vardır; "yeterli, güzel, iyi ve rahatlatıcı" nitelikteki harcamalar meşru olur ve israfa girmez; ama bu niteliklerin de abartılmaması, servet, lüks ve ihtişam yarışmasına girilmemesi şarttır. Bu noktada önemli olan bir ölçü de başkalarının ihtiyacıdır. Müslüman bir toplumda yaşayan dinli dinsiz, salih fasık, iyi kötü herkesin "normal, olmazsa olmaz ihtiyaçları"nın karşılanması farzdır. Bunu bizzat karşılayamayan şahısların imdadına zenginler ve devlet yetişir. Bütün normal kaynaklar kullanıldığı halde yine toplum içinde açlar, açıklar, ihtiyaç sahipleri kalırsa "ihtiyacından fazlasına sahip olanlara" başvurulur; bunu devlet yapar, sivil toplum kuruluşları yapar, zenginler kendiliğinden yaparlar… İşte bu takdirde zenginlerin, yüksek refah seviyesine ait harcamalarından kısarak yoksullara yardım etmeleri gerekebilir ve israfın ölçüsü de değişikliğe uğrar.
"İnsanlara, çalışıp kazanmaları yerine karşılıksız yardımda bulunmanın sakıncalarından bahsedenler" oluyor; bunlar, "herkese iş bulmalı, kazanıp yaşamaları sağlanmalı" diyorlar, bu teklife ve temenniye itirazımız yok, ama herkese iş bulmak her zaman mümkün olmuyor, herkes her zaman çalışamıyor; böyle olunca bırakalım da aç ve açıkta mı kalsınlar!?
İslam''da servet emanettir, bir yandan ibadet aracıdır, bir yandan da çetin bir imtihan sorusudur.
Zekat kimlere verilir
00:0016/08/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zekatı Ramazan''da ödemek şart olmasa da mükelleflerin çoğu bu mübarek ayda zekatlarını da öderler. Buna bağlı olarak zekatla ilgili sorular da çoğalır.
Kendisine sorulmayan, tahsili ve yetişmişliği bakımından sorulmaya da ehil olmayan bazı şahıslar da bu günlerde köşelerinde bilir bilmez yazıp çiziyor, "Dinimizde şu şöyledir, bu böyledir" diye ahkâm kesiyorlar.
Bir konuda "Dinimizde bu böyledir" diyebilmek için konu üzerinde ittifakın (geçerli, tartışmasız icmâ''ın) bulunması gerekir. İcma bulunmayan, müctehidler arasında tartışmalı (ihtilaflı, farklı anlaşılmış) konularda "Dinimizde yerine, şu mezhebe, bu müctehide, o alime… göre şöyledir" demek gerekir.
Yetkisi olmadığı halde bu konuda yazan birisi "Zekatın ancak yoksullara ve doğrudan kendilerine verilmesi gerektiğini, hayır kuruluşlarına zekat verilemeyeceğini, bu kuruluşlarda çalışanların ücretleri ile kuruluşa ait masrafların zekattan karşılanmasının caiz olmadığını" yazmıştı. Yazdığı bir şey değil "Dinimizde bu böyledir" diye de kayıt koymuştu. Halbuki bu fetva, bazı alimlere aittir ve bazı ilmihal (fıkıh) kitaplarında vardır, ama bunları caiz gören alimler ve kitaplar da mevcuttur.
Zekat konusunda iyi bir özet okumak için benim “İslam''ın Işığında Günün Meseleleri” isimli kitabıma bakılabilir.
Durumu, kitabı bulup okumaya müsait olmayanlar için birkaç yazıda bir özet yapmak faydalı olacaktır.
Kur''an-ı Kerim''de zekatın yalnızca yoksullara değil, başka yerlere de verileceği açıkça ifade edilmiştir:
"Zekâtlar, Allah''tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, zekat memûrlarına, kalbleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah Bilen''dir, Hakîm''dir." (Tevbe: 9/60).
Yoksullara doğrudan zekatı vermek caiz olduğu gibi biri (vekil) aracılığı ile vermek de caizdir. Günümüzde zekatı toplayıp tam yerine ve dengeli olarak ulaştırmak için kurulmuş dernek, vakıf v.b.''ne de zekat verilir; hatta büyük yerleşim merkezlerinde buna zaruret vardır; mükelleflerin ehlini bulup vermeleri önemli bir zorluk arzetmektedir.
Zekât işinde çalışanlar:
Kur''ân–ı Kerîm''in, zekâtın sarf yerleri arasında, fakirlerden hemen sonra zekât memurlarını (el–âmilîn) zikretmesi, Hz. Peygamber''in (s.a.)) de gerektiği kadar memur kullanması, zekâtı toplama ve dağıtma işinin, devletin vazifeleri arasında bulunduğunu göstermektedir. Zekât memurlarının vazifeleri iki gruba ayrılabilir: Toplama ve dağıtma. Birinci grupta kimlere, hangi mallardan, ne kadar zekât düştüğünü tesbit etmek, bunları toplamak ve muhafaza etmek işleri vardır. İkinci grupta ise zekât almaya hak kazananları en uygun metodlarla tesbit, ihtiyaçlarını ve bunları karşılayacak miktarları takdir ve tevzî işleri yer almaktadır. Bütün bunlar için gerekli kuruluşlar vücuda getirilecek, personel temin edilecek ve masraflar zekât gelirinden karşılanacaktır. Bilhassa zekâtı toplama ve dağıtma işiyle meşgul olan memurların Müslüman olmaları, akıl, yaş, bilgi ve ehliyet bakımından yeterli bulunmaları şart koşulmuştur. Memurların aldıkları ücret mahiyetinde olduğu için zengin olmaları bunu almalarına engel değildir. Ücretlerin asgarî geçim seviyesinden az olmaması gereklidir. Memurların hediye kabul etmemeleri, mükelleflere iyi davranmaları ve teşekkür, duâ gibi psikolojik unsurları ihmal etmemeleri hadîslerle tenbih edilmiştir.
Laik ülkelerde devlet bu işe karışmadığı için Müslümanların, sivil kuruluşlarla aynı işi yapmaları zaruret halini almıştır ve bu kuruluşların masrafı da zekattan ödenir.
(Devam edecek).
Zekâtın sarf yerleri
00:0020/08/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Dinimize göre zekat yalnızca fakirlere verilir ve bunu da yükümlü olanların doğrudan yoksulları bulup vermesi gerekir” diyenlerin yanlış söylediklerini, dinimize göre zekatın, bazı durumlarda yoksul olmayanlara da verilmesinin caiz, hatta gerekli olduğunu, ayrıca zekat borçlusunun bizat vermek yerine bir vekil aracılığı ile vermesinin de caiz olduğunu, bu vekilin hakiki şahıslar olabileceği gibi hükmi şahıslar (vakıflar, dernekler…) de olabileceğini açıklamaya devam ediyorum.
Zengin hatta gayr-i müslim oldukları halde kendilerine zekat verilen guruplardan biri de „müllefe-i kulûb“ dur (kalbleri kazanılmak istenenler: el-muellefetü kulûbuhum).
Zekâtın sarf yerlerini gösteren âyette zikredilen bu sınıfın içinde, Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki tatbikata göre şu kimseler yer almıştır: a) Kendisinin veya kavim ve kabilesinin bu sayede müslüman olacağı umulan kimseler; meselâ Mekke fethinde Hz. Peygamber (s.a.) Safvân b. Ümeyye''ye gıyabında eman vermiş, dört aylık mühlet tanımış, sonra Safvân müslümanlarla beraber Huneyn gazvesine katılmış, kendisine bir sürü kıymetli deve verilmiş, nihayet Safvân iyi bir müslüman olmuştur. b) Kötülüklerini önlemek için, dilinden ve elinden zarar gelecek kimseler. c) İslâm''a yeni giren ve mâlî yardım ile İslâm''da sebat etmeleri temin edilecek kimseler; çünkü bu gibi ferd ve topluluklar eski imkân ve muhitlerini kaybedecekleri için sıkıntıya düşüp yardıma, desteklenmeye ihtiyaç duyabilirler. d) Henüz müslüman olmamış benzerlerini İslâm''a çekmek için, itibar sahibi, lider durumunda olan sağlam müslümanlar; Adiy b. Hâtem, el–Zibirkan b. Bedr gibi. e) Yeni müslüman olan ve henüz İslâm''a tam intibak edememiş bulunan, kâfir iken lider, başkan, itibarlı kişi durumunda olan müslümanlar. f) Sınır başlarında yaşayan müslümanlar ile zekâttan imtina edenleri itâate getirmek için kendilerinden istifâde edilecek müslümanlar. (Nevevî, el–Mecmû'', c. VI. s. 196–198; Kardâvî, Fıkhu''z-zekat, s. 595–596.)
Hanefîlere ve bazı Şâfiî ve Mâlikî fakihlere göre Hz. Peygamber''den (s.a.) sonra müellefe–i kulûba zekât verilemez; bunlar, bu tatbikatın Hz. Ebû Bekr''in hilâfetinde Hz. Ömer''in müdahalesiyle sona erdiğini ve sahâbenin bu tasarrufa itiraz etmemeleriyle icmâ meydana geldiğini ve İslâm''ın güçlenmesi ile buna ihtiyaç da kalmadığını ileri sürmüşlerdir. (Kâsânî, Bedâyi'', c. II, s. 45).
Buna karşı Hanbelîler ve diğer bazı fakihler bu hükmü ortadan kaldıran bir delilin bulunmadığını, mezkûr tasarrufun, ülül–emrin takdîrine bağlı bir uygulama tasarrufu olduğunu, bahis mevzûu şahıslar ve zamana ait bulunduğunu, devleti idare edenler gerekli gördüğünde başka yer ve zamanlarda müessesenin işletilmesine mânî teşkil etmeyeceğini, İslâm''ın zaman zaman buna ihtiyacı olabileceğini haklı olarak iddiâ etmişlerdir (Ebû Ubeyd, el–Emvâl, s. 607; İbn Kudâme, el–Muğnî, s. III, s. 666).
Günümüzde bu fasıldan, milletlerarası münâsebetlerde, müslümanların lehine hareket etmesini temin maksadıyla, bazı gayr–ı müslim ülkelere, İslâm''ın yayılmasını temin maksadıyla bazı heyet, cemiyet ve topluluklara, İslâm''ı müdafaa etmeleri için bazı kalem ve söz sahiplerine, İslâm''a karşı olan cereyan ve faaliyetler karşısında güçlü olabilmeleri, kendilerini koruyabilmeleri için bilhassa yeni müslüman olmuş, ferd ve toplumlara harcama yapılabileceği yerinde olarak ifade edilmiştir (Kardâvî, age., s. 609).
“Borçlulara ve Allah yolunda” zekatın sarfı da –her zaman- yoksulluk şartı bulunmayan sarf yerleridir ve bunları gelecek yazıda ele alacağım.
Borçluya zekat
00:0021/08/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hanefîlere göre zekât alabilecek borçlu, borcu olan ve buna tekabül eden miktar dışında nisaba ulaşan malı bulunmayan kimsedir. Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel''e göre kendi ihtiyacı için borçlanan kimse ile başkaları veya toplum menfaatine borçlanan kimse arasında fark vardır:
a) Kendi ihtiyacı için borçlananlar: Yiyecek, giyecek, evlenme, tedâvi, mesken, ev eşyası, çocuğunu evlendirmek, tazminat ödemek gibi ihtiyaçları sebebiyle borçlanan kimseler ile sel, yangın vb. felâketlere uğrayan ve borçlu düşen kimselere ihtiyaçlarını karşılayacak, bellerini doğrultacak ölçüde zekât verilir. Ancak bu kimselerin borçlarını ödeyecek başka para ve —aslî ihtiyaç maddeleri dışında— mallarının olmaması, borcun içki, kumar, zinâ vb. haram giderler için yapılmamış bulunması şart koşulmuştur. Bu yönüyle zekât, bütün İslâm ülkesi vatandaşlarına şâmil, önceden ödenmiş prime göre değil, ortaya çıkan ihtiyaca göre ödeme yapan bir sigorta müessesesi olmaktadır.
b) Başkalarının menfaati veya amme menfâati, iyilik ve hayır için borçlananlar: Mal veya kan davası yüzünden aralarında anlaşmazlık çıkmış kişi veya toplulukların arasını bulmak, ihtilâfı sona erdirmek, barışmayı sağlamak için şahsen ödeme yapan, varsa zarar ve ziyanı yüklenen kimseler bu uğurda yaptıkları borca eşit miktarda zekât alabilirler; kendileri zengin de olsalar bu miktarı alabilirler. Kabîsa b. Muhârik böyle bir sebeple borçlanmış ve Rasûlullah''a (s.a.) gelmiş, zekât faslından talepte bulunmuştu; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi:
İstemek ancak şu üç kimse için helâl olur: 1. Başkası nâmına angarya yüklenen kimseye, verdiğini alacak kadar istemek helâl olur, o miktarı alınca durur (kendisi zengin olduğu için başka alamaz); 2. Başına gelen felâketin malını mülkünü süpürüp götürdüğü kimse belini doğrultacak, maişetini temin edecek kadar isteyebilir; 3. Kendi kabîlesinden aklı başında üç kişinin “filan yoksul düştü” diyebileceği kimse ihtiyacını giderecek kadar isteyebilir. Ey Kabîsa! Bunlardan başkasının istemesi haramdır; alırsa haram yemiş olur. (Müslim , Zekât, 109; Ebû Dâvûd, Zekât, 26; Nesâî, Zekât, 80, 86).
Yetimhane, fakirler için hastane, câmi, okul gibi iyilik, hayır ve hizmet müesseseleri yaptırma uğrunda borçlanan kimseler de bu son grup içinde mütâlaa olunmuşlardır. (Nevevî, Ravzu''t–tâlibîn, el–Mektebu''l–İslâmî neşri, c. III, s. 319; er–Ramlî, Nihâyetü''l–muhtâc, el–Halebî neşri, c. VI, s. 185).
Bazı muâsır İslâm âlimleri, fâizsiz tüketim kredisi (el-karzu''l–hasen) vermek üzere kurulacak bir sandık veya müessesenin de bu fasıl içinde yer alabileceğini ileri sürmüşlerdir (Kardâvî, age., s. 634.)
Yarın, “Allah yolunda olan faaliyetlere zekât”
Allah yolunda (fî sebîlillah)
00:0023/08/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Fî sebîlillah" terkibini İbn Esîr şöyle açıklamıştır: Farzları, nâfileleri ve her nevi hayırları yerine getirerek Allah''a yaklaşma, O''nun rızasına erme maksadı güdülen her ihlâslı amel "Allah yolunda"dır.
Ancak bu ifade kayıtsız, şartsız söylenince çok kere cihâd anlaşılır, bu mânâda çok kullanıldığı için ona (cihada) mahsus bir ifade haline gelmiştir. (en–Nihâye, el–Hayriyye tab., c. II, s. 156).
Tâbirin cihad mânâsında ittifak edilmiş, bunun dışındaki hayırlı faaliyetlere, müslümanların faydalanmaları için yapılacak tesislere şâmil olup olmadığı tartışılmıştır. Dört mezhebe göre İslâm''ın muhâfazası ve tebliği için yapılan savaş (cihad) kesin olarak fî sebîlillah''a dahildir. Zekât bizzat cihada katılanlara verilir. Bu fasıldan zekât, amme hizmetleri için yapılan câmi, okul, köprü, hastane gibi yerlere verilemez. Hanefîlere göre cihad edenin fakir olması şarttır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre mücâhidin yoksul olması şart değildir, ancak devlet bütçesinden maaş ve maîşet almayan gönüllülerden olacaktır. Hanefîler dışında kalan üç mezhebe göre cihad için gerekli olan sur, köprü, barınak gibi yerler de bu fasıla dahildir.
Fahraddin Razî, mezkûr âyetin tefsirinde el–Kaffâl''den, bu mefhumu daha da genişleten ve bütün hayır müesseselerini buna dahil eden bir görüş nakletmiştir (Mısır, 1938, c. XVI. s. 113).
Bu görüşü İmamiyye ve Zeydiyye dışında Sıddık Hasen, (er-Ravzatü''n–nediyye, s. 206), Kâsimî, (Mehâsinu''t–te''vil, c. VII, s. 3181), Şeltût, (el–İslâm akideh ve şeri''ah, s. 97) gibi zâtlar da benimsemişlerdir. Kardâvî, Kur''ân–ı Kerîm''de fî sebîlillah terkibinin kullanıldığı yerleri incelemiş ve haklı olarak cihâd mânâsını tercih etmiş, ancak cihadın yalnızca askerî savaşa mahsus bulunmadığını, fikrî, terbiyevî, ictimâî, siyasî çeşitleri bulunduğunu hadîslere dayanarak ileri sürmüştür. Nitekim hadîslerde zâlim sultanın karşısında hakkı söylemeye cihad denmiş (Ebû Dâvûd, Melâhim, 18; Nesâî, Bey''at, 38).
"Müşriklere karşı mal, can ve lisânınızla cihad edin" buyurulmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. III, s. 13, 16; Ebû Dâvûd, Cihâd, 5, 38. Fiten, 13; Nesâî, Zekât, 49, Cihâd, 7).
Buna göre hedefi İslâm''ın yaşaması, yayılması ve korunması, İslâm yurdunun muhâfazası ve kurtarılması, İslâm''a yönelen her nevi tehlikenin önlenmesi olan askerî, fikrî, siyasî, iktisadî, mücâdele ve faaliyetler "Allah yolunda"dır; bu faaliyetlerin zekât bütçesinde payı vardır.
(Kardâvî, age., s. 655–669).
Sonuç olarak şunu bir daha tekrar etmekte fayda görüyorum: Dinimize göre zekat yalnızca yoksulların eline muhtaç oldukları nesnelerin verilmesi hizmetini yapan bir yardım kurumu değildir. Sekiz sarf yerinden beşinde (zekatı toplayanlar, müellefe, bir kısım borçlular, yolda kalmışlar, Allah yolunda hizmet edenler), birçok müctehide göre zekat verilecek şahsın yoksul olması şartı yoktur ve bu beş yere (amaca) yönelik zekat ödemeleri bu hizmetleri ifa eden kurum, kuruluş ve araçlara da yapılabilir.
Hem yoksullara yardım hem de zekatın diğer sarf yerlerini yaşatma amacıyla kurulmuş dernek ve vakıfların kötü örnekleri olabilir; bunlara göz yummak da, kötü örneği genellemek de zulümdür. İyi niyetli insanlara düşen vazife ilgilenmek, iyi örnekleri desteklemek ve çürük elmaları ayıklamaya çalışmaktır.
Ebedî risâlet
00:0027/08/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizim milli kimliğimizin bin yıldan beri oluştuğunu isabetle söyleyen, sonra dönüp bu bin yıllık manevi kökü yalnızca Türklüğe ve seküler kültüre indirgeyen bazı vatanadaşların tam hatırlama zamanlarıdır diye “bu konuda İslam''ın getirdiklerini” –daha önce yazdıklarımdan iktibasla- özetlemekte fayda görüyorum.
Hâtemu''l-enbiya (s.a.) dünyaya şeref verdiği çağda insan aklı, kültür ve medeniyet birikimi, bir müddetle sınırlı olmayıp artık dünyada kaldığı müddetçe insan varlığı ile sınırlı ve bu mânâda ebedî, evrensel olan bir risâlete muhatap olacak, bu risâleti kavrayıp onun ışığını evrensel boyuta ulaştıracak bir seviye ve kıvama gelme yoluna girmişti. Bu sebeple Yüce İrâde ve Mutlak Hikmet, kitapları Kur''ân-ı Kerîm''le, peygamberleri de Fahr-i kâinât (s.a.) ile noktalamayı uygun gördü. Bu son ve Ebedî Risâlet öyle bir irşad getirmeli, insanlığın yoluna öyle bir ışık tutmalı idi ki, ona tâbî olanlar bundan sonra sapmasın, şaşırmasın, bedbaht olmasın ve amaca ulaşsınlar! Bu risâletin anılan irşad ve ışığı ne ölçüde getirdiğini görebilmek için Ebedî Kitâb Kur''ân''a ve onu tebliğ eden, uygulayan, örnekleyen ve boşlukları dolduran Allah Rasûlü''nün (s.a.v.) siyer ve talimâtına bakmak yeterlidir. Bu iki ana kaynağa bakıldığında onun getirdikleri, çok küçük ölçekli bir tabloda şöyle görülmektedir.
İnsanlığın bozulan hâfızasını düzeltmiş, bilgi birikimini tashih etmiştir:
Doğru, güzel, iyi yapmanın önemli bir şartı doğru bilgidir; neyin gerçek, neyin iyi ve güzel olduğunu bilmektir. Allah, kâinât (varlık), yaratılış, insanın mahiyet ve değeri, yaratılış amacı, dünya hayatının sonu ve yeni bir hayatın (âhiretin) varlığı, risâlet, hak, adâlet gibi nice konuda beşerî bilgi kaynakları yetersizdir. Son fetret devrinde ilâhî bilgi kaynakları (semavî kitaplar) da tahrife uğramış, kısmen kaybolmuş, kısmen de beşerî katkılarla değiştirilmiş bulunduğundan, insanlığın hafızası bozulmuş, hak bâtılla karışmış, zihinler altüst olmuştu. Risâletin Ebedî Boyutu (s.a.) Hak''tan alıp tebliğ ettiği doğru bilgilerle bütün bu konularda insanlığın kaybettiğini onlara sundu; hâfızalar düzeldi, zihinler karışıklıktan kurtuldu. “Hatırla, hatırlat, hatırlasınlar diye...” şeklinde başlayan ve biten nice âyet, risâletin bu vazifesine işaret etmektedir.
Ebedî Risâlet tevhidî iman, şuur ve hayatı ihya etmiştir:
Fetret devrinde hemen bütün dünyada metafizik, sosyal, hukukî ve siyasî şirk yaşanıyordu; yerde ve gökte, farklı fonksiyonlar için çeşitli tanrılardan söz ediliyor, ırk ve soy bakımından insanlar farklı köklere dayandırılıyor, kendilerinde ulûhiyet kudretinden bir parça bulunduğunu vehmedenler Tanrı adına ve O''nun gibi teb''asına hâkim olmaya kalkışıyorlar; kanun koyuyorlar, “şu benim, bu tanrının ve dînin” diye paylaşmaya giriyorlardı. Ebedî Risâletin anahtarı ve parolası olan tevhîd cümlesinin “lâ ilâhe” kısmı bütün sahte tanrıları silip süpürdü, “İllallah” kısmı Bir Allah''ın varlığına imanı getirdi, “Muhammed Rasûlullah” kısmı ise “Bir, Yüce, Münezzeh, Ganî, Samed…” olan Allah ile O''nun yarattıkları arasındaki canlı, devamlı ve etkili ilişkinin temelini koydu: Allah birdi, başka tanrı olamazdı, O''nun irade ve rızâsını hiçbir kimse re''sen (kendi istek ve iradesiyle) temsil edemezdi. O, bunu kullarına Elçisi (s.a.) vasıtasıyla bildiriyor; Elçisini ve O''nun ümmetini bu iradeyi tebliğ etmekle, yeryüzünde fiilen —fert ve toplumların hayatında— tezahür etmesi ve yaşanması yönünde çaba sarfetmekle (cihad) yükümlü kılıyordu.
Ebedî Risâlet ilân ediyordu ki:
(Bu ilan gelecek yazıda)
Kimliğimizin manevi unsurları
00:0028/08/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ebedî Risâlet ilân ediyordu ki: a) Bütün insanlar Bir Allah''ın kullarıdır. b) Bütün insanlar aynı kökten, aynı aslî maddeden (özellikli bir topraktan) yaratılmış, bir ana-babadan türemişlerdir. Hiçbir şahsın, grubun, rengin, ırkın, soyun diğerinden üstünlüğü ve imtiyazı yoktur. Üstünlük her bir ferdin kendi çabasıyle irâdesini ilâhî irâdeye paralel kılması, hayatını O''nun rızâsı içinde yaşaması ile elde edilecektir.
c) İnsanın yaratılış amacı Allah''a kulluk ve itâattir. Kulluk ve itâat bölünmez bir bütündür. İnsan din-dünya, zâhir-bâtın, ferdî-ictimaî, siyasî, hukûkî... hayatını -bölünmez bir bütün hâlinde- Allah''a kulluk şuuru içinde, O''nun irâde ve rızâsını gözeterek yaşamadıkça kulluk vazifesini yerine getiremez, şirkten kurtulamaz ve ehl-i tevhîd olamaz. Garaudy''nin deyişi ile “Peygamberlerin, gerçek ve bir Allah''a kul olmaya, Allah''tan başka güçlere (tâğûtlara) tapınmayı terketmeye ısrarla dâvetlerinin sebebini anlayabilmek için şuna dikkat etmek gerekir: Kötülük ve bozukluğun asıl kaynağı, ya doğrudan; yahut da dolaylı olarak bir kısım insanların diğerlerine tanrı olmalarıdır. Tarihi incelediğiniz zaman; insanların tanrısız olmadıklarını, ya gerçek tanrıya tapındıklarını yahut da kendilerini tanrı yerine koyan kişilere, zümrelere, sınıflara, partilere itâat ettiklerini görürsünüz... İnsanların sosyal dengeyi gerçekleştirebilmeleri için insandan üstün bir güce ve dünya hayatının hazlarından daha büyük ve yüce bir mükâfata iman etmeleri şarttır. İnsanlar ilâhî otoriteyi tanımaz ve âhiret günü hesabından habersiz olurlarsa, kendi nefislerinin sınırına mahpus olarak yaşarlar. Allah yerine insanı koyan, insan yerine de kendini koyacaktır; çünkü başka bir insanın ondan farklı tarafı yoktur (o da insandır). Dünya hayatı ve hazlarından başka bir beklentisi ve hesabı olmayan kimselerin hedefi ne yapıp edip dünyadan en büyük payı kendisi için koparmak olacaktır; bunun da kaçınılmaz sonucu egoizm, maddî faydacılık, imkân bulanın altta kalanı ezmesi ve sömürmesidir.”
Kadîsiye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib''iyy b. Âmir''in Farslıların komutanı Rüstem''in, “Buraya niçin geldiniz?” sorusuna karşı, verdiği şu cevap evrensel amacın belîğ bir ifâdesidir: “Bizi Allah gönderdi, gönderdi ki; dilediklerini kullara kul olmaktan Allah''a kul olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış) dinlerin zulmünden İslâm''ın adâletine çıkaralım. Bizi, dînine dâvet edelim diye halkına Allah gönderdi.”
Ebedî Risalet insanı, eşya ve kâinât içindeki müstesna yerine yerleştirmiştir:
Ebedî Risâletin getirdiği insan anlayışına göre o, ne tanrıdır, ne melektir, ne de hayvanlar zincirinin gelişmiş bir türüdür. Onu Allah Teâlâ insan olarak yaratmış, insan nev''ine mahsus vasıf ve kâbiliyetler, hak ve hürriyetler ile donatmış ve imtihan için ona dünya hayatını takdir buyurmuştur. İmtihan, kâbiliyet ve imkânları amaçlarına uygun -başka bir deyişle ilâhî irâde ve rızâya muvafık- bir şekilde kullanıp kullanmamakla ilgilidir. Allah Teâlâ insana, kendi mülkünde tasarruf vekâleti vermiş, buna hilâfet demiş ve halife kullarına, peygamberleri vasıtasıyla talimât göndermiştir. Bu talimâta uyan, vekâlet ve hilâfeti (aynı mânâda emaneti) hakkıyle îfâ etmiş ve imtihanı kazanmış olacak, uymayan ise kaybedecek, hayat tecrübesini başarısızlıkla, mânevî ticâreti ziyân ile kapatmış olacaktır. Talimâta uymanın meyvası, imtihanı kazanmanın yanında, insan için mümkün ve mukadder olan kemal basamaklarını tırmanmak, nefsi tezkiye ve tasfiye ederek, arıtarak yüceltmek, Allah''a yakınlık devletine ermek, bu devletin hâsıl edeceği marifet ve yakîni elde etmektir.
Değerleri, araç ve amacı yerlerine koymuştur:
İnsanlığın maddî ve mânevî değerlerini, yaratılış amacının en önemli araçlarını tanıtmış ve korunması için etkili tedbirler almıştır. Bunlar “Din, insan hayat ve haysiyeti, akıl, mal ve nesildir.” Yüzlerce âyet ve hadîs bu değerlerin tanınması ve korunması ile ilgilidir.
(Devam edecek)
Kimliğimizin manevi unsurları (2)
00:0030/08/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ebedî Risâlet örnek cemiyet ve hukûk nizamını getirmiştir:Sünnetullah (beşerî ve ictimâî hayatın kanun ve kaideleri) gereği insan, gerek yaşamak ve gerekse yükümlülüklerini yerine getirmek ve yaratılış maksadını gerçekleştirebilmek için küçükten büyüğe doğru sosyal gruplara muhtaçtır. Kur''ân-ı Kerîm''e göre bunları aile, yakından uzağa komşular (sokak, mahalle), akraba zümresi, bölge halkı, millet (kavim), ümmet ve insanlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu grupları oluşturan sosyal râbıtalar farklı olmakla beraber ümmetin râbıtası olan din ve kutsal dâvâ diğerlerine de hâkim gözükmektedir. Ailede içgüdü, sevgi ve dayanışma, diğerlerinde ihtiyaç, işbirliği ve işbölümü gibi sosyal râbıtalar vardır; Kur''ân–ı Kerîm bütün bu râbıtaları tabiî saymış, gerek zümre içi ve gerekse zümreler arası sosyal ilişkilerde din ve ahlâk prensiplerinin hâkim olmasını, ilişkileri bu prensiplerin yönlendirmesini istemiştir. Aileden insanlık dünyasına kadar bütün zümre ve cemiyetlerde hâkim olması istenen prensipleri beş maddede özetleyebiliriz: İnsanın değeri ve saygınlığı, adâlet, genel yardımlaşma, insanlara karşı merhamet ve dostluk, insanlığın lehine ve faydasına olanların kazanılması, aleyhine olanların ortadan kaldırılması.
Kaynağı vahiy, akıl ve tabii ihtiyaç olan İslam hukuku asırlar boyunca mensupları tarafından işlenmiş, geliştirilmiş, ictihad kapısı açık bulunduğu müddetçe ümmetin hukuk ihtiyacını, yukarıda özetlenen amaca uygun olarak karşılamıştır.
Bütün bunlardan sonra dîni -devri geride kaldı diyerek- vicdanlara hapseden, milli kimliği ırka dayalı seküler kültüre indirgeyen, hayatın dinsiz yaşanmasını savunan kimselere sormak gerekiyor:
Tevhid mi gerçektir, şirk mi? Hurafeler ve cehalet mi tercih edilir, yoksa insanı yüceliklere doğru kanatlandıran gerçeğin bilgisi mi? İnsanı hayvanlaştıran; şehvet, maddî haz ve menfâat boyutlarına hapseden evham ve teoriler eskimemiş de, insanı kâinâtın gözbebeği yapan, onu ilâhî emaneti (hilâfeti) yüklenmeye ehil ve lâyık kılan İslâm imanı mı eskimiştir? Halk için diyerek halka rağmen yönetim mi insana yakışır, yoksa her biri yeryüzünün halifesi olan insanların, bu şuur ve sorumluluk duygusu içinde, içlerinden en âlim ve en faziletli temsilcileri seçerek, onları denetleyip tenkît ederek, gerektiğinde değiştirerek katıldıkları yönetim biçimi mi? Zina ve fuhuş mu iyidir, evlilik ve aile mi? Büyükleri ya hizmetçi olarak kullanılan, yahut da huzur(suzluk) evlerinde yalnız bırakılan sistem mi daha insanîdir, yoksa evlâdın ebeveyni, yakının yakını bağrına bastığı, başının üstünde tuttuğu, varlığını onlarla paylaştığı düzen mi iyidir? Zengini daha zengin yapan, yoksulu köleleştiren faiz mi iyidir, âdil paylaşmayı, sosyal adâlet ve refahı getiren ortaklık, dayanışma ve yardımlaşma mı iyidir? Milyonların zararına fâhiş ve haksız kazanç mı iyi, herkesin hakkını gözeten helâl kazanç mı? Zayıfı, geri kalanı, bilmeyeni ezmek ve sömürmek mi iyi, bunların elinden tutup kaldırmak, haklarını teslim etmek mi? Hakkın gücü ve arkası olana verilmesi mi iyi, hak edene, lâyık olana verilmesi mi? Anarşi mi iyi, düzen mi? İnsanların din, renk ve pasaportlarına göre -insan hakları bakımından- farklı muamele görmeleri mi iyi, eşitlik mi? Âdil paylaşma mı iyi, arslan payını elde etmek için didişme mi iyi? Sür''atle tecellî eden adâlet mi iyi, sürüncemede kalan dâvâ ve geciken adâlet mi iyi? Yaralayanı, öldüreni, çalanı, ırza tecavüz edeni hapishânelerde beslemek, sonra affedip suç işlemek üzere toplum içine salmak mı iyi, suçun işlenmemesi için gerekli bütün tedbirler alındıktan sonra suç işleyeni etkili ve caydırıcı bir şekilde cezâlandırarak adâlet ve güveni sağlamak mı iyi...?
Demokratik açılım
00:003/09/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokratik açılım yerine "Kürt açılımı" demenin yanlış olduğunu düşünüyorum; çünkü bu ülkede demokrasinin yokluğu veya eksikliği yüzünden haksızlığa uğrayanlar yalnızca Kürtler değildir. Ama bu açılımda Kürtlerin birinci planda olması, halihazırdaki isyan (PKK) yüzünden mazur görülebilir.
Bu ülkede halka sorulmadan şeriat kaldırıldı, Mecelle vb. İslami kanunlar yerine Batı''dan kanunlar alındı, yazı değiştirildi, dile ve tarihe müdahale edildi, tarikatlar kapatıldı, kıyafet değiştirildi ve o zaman "gâvur şapkası" denilen şapka mecbur hale getirildi, hilafet kaldırıldı, Osmanlı ailesi çoluk çocuğa varıncaya kadar ülkeden sürüldü, yıllarca tek parti diktatörlüğü hakim oldu, kimine Türkçü, kimine İslamcı, kimine komünist… diye işkence yapıldı, binlerce insan doğru dürüst muhakeme edilmeden idam edildi, demokratikleşme teşebbüsü, statükocu sivil kesimin desteği ile asker tarafından defalarca kesintiye uğratıldı, başbakanlar, bakanlar asıldı, sonra da itibarları iade edilip türbelere taşındılar… Bu listeyi uzatmak mümkündür, ama burada kesip tekrar edelim: Demokratik açılım ülkemiz insanının tamamını ilgilendiriyor ve tamamı için gereklidir.
Altı kaval üstü şişhane, yarısı balık yarısı insan olamayacağına göre hem AB adayı hem askeri vesayet, hem laik-demokratik- sosyal-hukuk devleti iddiası hem bu dört unsurun tamamı eksik olamaz.
Bu yüzden işe tam anlamıyla demokratik ve AB standartlarında bir anayasa yapmakla başlamak gerekiyor. Ne yazık ki, menfaatleri statükoyu ve askeri vesayeti korumaya bağlı olanların engellemeleri yüzünden bir türlü bu ilk, temel ve önemli adım atılamıyor.
Korkular, endişeler bahane ediliyor, bilime dayalı araştırmalar böyle bir ihtimali varit görmediği halde yeniden ülkeye eski, antidemokratik, bölücü… düzenlerin gelebileceğinden söz ediliyor.
Muhalefet zaman zaman parti menfaatini, ülke menfaatinin önüne geçiriyor, olmayanı olmuş gösteriyor, olanı abartıyor, yalnızca kötü ve yanlış olana değil, iyi ve faydalı olana, olabileceğe de bir tarafından bahane bulup karşı çıkıyor.
Herkes aklını başına toplamalı, vicdanının sesine kulak vermeli, insafı elden bırakmamalı, ülke ve millet menfaatini ön plana almalı, her türlü tahrikten ve komplodan uzak durmalı, olması gerekeni kim yaparsa yapsın onu desteklemeli; aksi halde kaybeden hepimiz oluyoruz, ve asıl böyle yaparak ülkenin halini ve geleceğini tehlikeye atıyoruz.
Bu ülke vatandaşlarının tamamı Türk mü?
00:004/09/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konuya girmeden önce merhum babamın yedi sülalesinin Erzurum Oltu''dan ve Türk, merhume annemin de soyunun Ahıska Türkü olduğunu, hicret edip Çorum''a yerleştiklerini, benim Türk soyundan gelmiş olmaktan doğan bir şikayetimin, bir meselemin olmadığını kaydedeyim.
Ama bu günlerde yine tartışılan "millet, ulus, milli kimlik, etnik kimlik…" gibi konular içinde "Türk" kelimesine verilen, verilmek istenen mana ağırlıklı bir yere oturuyor.
Kendilerini Türk olarak görmeyen, hissetmeyen, başka soydan olan, başka bir ana dili bulunan vatandaşlarımızın bir kısmı (bir kısmı olması problemi küçültmez) kendilerine Türk denmesini kabul etmiyorlar; herkese "TC vatandaşı" densin istiyorlar. Tabii istek bu noktada kalmıyor, kültürel ve siyasi alanlara da sıçrıyor, olacak ve olmayacak birçok talep gündeme geliyor, ancak bunlar şu yazıda mevzu dışı kalıyor.
Bir kısım vatandaşlar da Türk kelimesinin yalnızca bir etnik kimliği ifade etmediğini, bazılarına göre "Müslüman", bazılarına göre de "TC milleti ve vatandaşı" manasına geldiğini, bu yüzden anayasada "bütün vatandaşlara Türk denmesinin sakıncalı değil, gerekli olduğunu" savunuyorlar.
Karşılıklı iddialar yıllardır sürüyor, tartışmalar devam ediyor, ama zorla kabul ettirme dışında bir çözüme ulaşılamadığı da görülüyor. Zorla kabul ise demokrasi ile bağdaşmadığı için demokratikleşme genişledikçe hak talebi güçleniyor ve artıyor.
Ben tarihçi, değilim, ancak tarih okumalarımda, geçmiş zamanlarda kurulan onlarca Türk devletine, devleti kuran ve yönetenler tarafından –ki, bunların kahir ekseriyeti Türk''tür- "Türk devleti" ve halkına da "Türk halkı" dendiğini bilmiyorum. Devlet hanedan adıyla (Selçuklu, Osmanlı…) millet de "teb''a, raiyye, millet, ümmet, ehali" gibi isimlerle anılıyor. Emevîler katı bir Arap milliyetçiliği davası başlatıp sürdürüyorlar, ama Abbâsîler''den itibaren bu dava da gevşiyor, genellikle İslam alimleri "kavmiyet dâvasına" meşru olarak bakmıyorlar.
Belli bir tarihten sonra Batı''da ulus devlet fikri ve uygulaması başlıyor, salgın hastalık gibi yayılıyor ve İslam ümmetinin bünyesine uymadığı halde –biraz da ümmeti parçalamak isteyenlerin iğvası ile- İslam dünyasına da giriyor. Bugün maalesef ümmet (İslam''ı benimsemiş, çeşitli ırklardan ve alt kültürlerden oluşan insan topluluğu) uluslara bölünmüş durumda ve bazıları bazıları ile düşman gibi mücadele ediyor, hatta savaşıyorlar. Her bir ulus içinde de –İslam yerine etnik aidiyete öncelik verildiği için- etnik guruplar arası çekişme, ayrılık gayrılık büyüyerek gelişiyor ve mesele oluyor.
Bu işin içinden çıkmak için, Müslümanların kahir çoğunluk olarak yaşadıkları ülkelerde ya İslam''ın üst kimlik olarak kabul edilmesi veya -ülke laik ise- belli bir etnik kimlik yerine kapsayıcı isimlerin bulunması kaçınılmaz hale gelmiş gözüküyor.
En güzel kimlik En üstün insan
00:006/09/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah''a çağıran, iyi şeyler yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?/ İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussılet: 41/33-34
Bu iki âyet mealini şöyle açabiliriz:
-Ne yapıyorsun?
-İnsanları Allah''a (hak dine) çağırıyorum.
- Çağırdığın dine kendin de uyuyor musun?
-Evet, öncelikle ben dinimi uyguluyor, salih amel sahibi olmaya çalışıyorum.
-Sen kimsin, kimliğin nedir?
-Ben Müslümanlardan biriyim; birinin diğerinden farkı yok, kimliğimin en önemli unsuru budur.
İntikam almayı mı(kısası mı), affedip iyilik yaparak gönül kazanmayı mı tercih edersin?
-İkincisini.
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O''na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât: 49/13)
Kur''an Yolu isimli Tefsir''imizde bu ayeti şöyle açıkladık:
Fertler, gruplar, kavimler, ümmetler, milletler siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafî vb. farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ayrıca her biri kendi farkını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Âyet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyon ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Âyet metnindeki etka kelimesinin içerdiği takvâ kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir (bk. A''râf 7/26). Hak dine iman dışındaki evrensel değerler hangi kişi ve grupta bulunursa o, diğerlerinden daha üstündür, daha değerlidir. Sıra hak dine imana gelince, özellikle ebedî kurtuluş bakımından başka hiçbir değer ve erdem imanın yerini tutmaz, imandan üstün olamaz. Âyetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile gruplar arası ilişkiyi –konuyla ilgili başka âyetleri de göz önüne alarak– şöyle özetlemek mümkündür: Bütün insanlar bir erkekle (Âdem) bir kadından (Havvâ) yaratılmış, meydana getirilmiştir. Allah Âdem''i topraktan, eşini de Âdem''in aslından yaratmış, bunların karı-koca olmalarından sonra da doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır. Şu halde bütün insanların aslı birdir, aynı maden ve maddeden yaratılmışlardır; hem kök hem de biyolojik temel özellikleri farklı değildir, bu yönden bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz. Kök itibariyle kardeş olan insanlar birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak birleşir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur dindir. Dini bir olanlar birbirini kardeş bilirler ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkamaz. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlâktır (takvâ), hem bir grup içinde hem de gruplar arasında üstünlüğün, üstün değerin ölçütü ahlâk olmalıdır.
Dinden dönen öldürülür mü?
00:0011/09/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İran''da iki kadının Müslüman iken dönüp Hristiyan olmaları sebebiyle işkence gördükleri ve tekrar Müslüman olmazlarsa idam edilecekleri haberi dünyada dolaşıma sokuldu. Bunu gece gündüz yaymaya çalışanların bir kısmı iyi niyetli, böyle bir cinayeti önlemek istiyorlar. Bir kısmı ise iyi niyetli değil, İslam karşıtları, bu fırsatı da kullanarak İslam''ın imajını kirletmek, İslam''ı şiddet ve baskı dini olarak göstermek, insanların hak ve özgürlüklerini koruyabilmeleri için İslam''ın yayılmasını engellemeye çalışmaları gerektiğini vurgulamak istiyorlar.
Evet, fıkıh kitaplarının çoğunda, ilgili bölümleri açıp bakarsanız kadın olsun, erkek olsun dininden dönenlerin, sırf bu sebeple -yani din değiştirdikleri için- idam edilmeleri, işkence edilmeleri gerektiği hükmünü okursunuz.
Ama Kur''an-ı Kerim''i açıp okursanız böyle bir hüküm göremezsiniz. Hadislere baktığınızda da farklı rivayetlerin bulunduğunu, bunlar bir arada değerlendirilince dinden dönen kimsenin bu yüzden değil, Müslümanlara karşı savaşa karar verdiğinden dolayı cezalandırıldıklarını anlarsınız. Bu anlayışın bir tezahürü (güzel örneği) olarak İmam Ebû Hanîfe''yi zikredebilirim; o, dininden dönen kadının öldürülemeyeceğini, çünkü tabiat olarak kadının muharip (savaşçı) olmadığını savunuyor.
Serahsî el-Mebsût isimli eserinde (Siyer-Mürted bölümü) Ebû Hanîfe''nin bu yorumunu uzunca naklediyor. Hz. Peygamber''in savaşta kadınların öldürülmelerini yasakladığına dair hadisleri aktarıyor ve Peygamberimizin, savaşta öldürülen bir kadın için “Bu savaşmaz ki…” ifadesinden hareketle şu kesin ifadeye yer veriyor: Bu söz gösteriyor ki, dininden dönenin öldürülmesi -dinden dönme- eylemine değil, savaş açma karar ve eylemine bağlıdır, bu sebeple kadınlar öldürülemezler; çünkü onlar savaşmazlar.”
Her dinden dönen erkek de Müslümanlara karşı savaşma karar ve eylemi içinde olmadığına göre “dinden dönen kim olursa olsun, Müslümanlara karşı savaşmadıkça öldürülemez” hükmünü İslam''a ait göstermek daha doğru olacaktır. Bir dinin, hem “dinde zorlama yoktur” deyip hem de insanları Müslüman olmaları veya İslam''da kalmaları için zorlayacağı düşünülemez.
Bu yüzden İslam hakkında yazanlar ve konuşanlara şunu tavsiye ediyorum: “İslam''da şu şöyledir” demek yerine “Filan yoruma, mezhebe, tefsire, görüşe göre böyledir” diyelim.
Bu konuda geniş bilgi için bizim “Kur''an Yolu” isimli tefsirimize bakılabilir (Bakara: 2/256).
Yarım hoca din yıkar
00:0013/09/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dillerde dolaşan bir güzel söz vardır: "Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar".
Ya Kur''an meali veya bir hadis mecmuası okuyorlar, bir ayete veya bir –birkaç da olabilir- hadise dayanarak hüküm veriyorlar, bununla da yetinmeyip kendi hükümlerine, yorumlarına, tercihlerine, taklitlerine uymayanları ya cahillikle veya Ehl-i sünnetin dışına çıkmakla itham ediyorlar, damgalıyorlar.
Din hakkında konuşacak olanların mutlaka yeter derecede hadis ve fıkıh usulü bilgisine sahip olmaları gerekir.
Bundan önceki "Dinden dönen öldürülür mü" başlıklı yazımda, dinden dönen her şahsın öldürülemeyeceğini, öldürülenin de "dinini değiştirdiği" için değil, "eski dininin mensuplarına karşı savaş durumuna geçtiği için" öldürüldüğünü ifade etmiştim.
Bana, dinden dönenlerin öldürüleceği ve öldürüldüğünü gösteren bazı hadisleri yazarak itiraz edenler oldu. Hata bir haddini bilmez, "Hadislerin Arapçalarını da yazdım, eğer anlayabilirsen" diyor.
Halbuki benim görüşümde olan eski ve yeni alimler bu hadisleri biliyorlar, ama bu alimler, önlerine gelen her hadisle amel edilemeyeceğini, bunun bazı şartlarının bulunduğunu da biliyorlar ve muhaliflerin naklettikleri hadislerin ya sahih olmadığını veya başka manalara geldiğini, farklı sebeplerinin bulunduğunu, daha kuvvetli deliller ile çeliştiğini söylüyorlar.
Bu vesile ile sizlere, Hanefî mezhebinin ileri gelen alimlerinden biri olan ve Pezdevî''nin fıkıh usulü kitabına Keşfu''l-esrar adıyla şerh yazan Alâuddîn Abdulaziz el-Buhârî''nin (v.730 H.) kitabından (Beyrut, 1997, dört cilt) bazı önemli bilgiler aktarmak istiyorum (3. cildin başlarından itibaren bakınız):
Bir hadisin senedi sahih de olsa (onu rivayet edenlerin akıl, hafıza ve ahlak bakımından durumları iyi de olsa) eğer başta bir kişinin rivayet ettiği ve sonra da meşhur olmayan (haber-i vâhid) hadis, daha kuvvetli bir delile aykırı olursa, onunla çelişirse, çatışırsa bu hadisin hükmü sabit olmaz (en sahih kitaplarda da bulunsa onunla amel edilmez).
Bu "daha kuvvetli olan deliller ise Kur''an âyetleri, mütevatir ve meşhur (daha çok ravi tarafından rivayet edilmiş) sünnetler, akıl (buna ilmin sağlam verileri ve vakıa da giriyor), temel kurallar, herkesin bilmesi ve nakletmesi gereken bir olayı bir kişinin nakletmiş olması, ashabın amel etmemiş olmaları… şeklinde sıralanıyor.
Müellif bu "daha kuvvetli delil ile çatışma ve çelişme durumuna", "bâtın veya manevî inkıta" adını veriyor. Metnin bu kriterlere göre değerlendirilmesine daha yeni zamanlarda "metin tenkidi" deniyor.
Bana hadislerle itiraz edenler zahmet edip bakarlarsa, onlarca sayfa tutan bu bölümde, nice "senedi sahih" hadisin, daha kuvvetli delile aykırı olduğu/görüldüğü için uygulama dışına atıldığını göreceklerdir.
Dininden dönenin öldürüleceği konusundaki hadisler de böyledir.
İslam"da barış ve din hürriyeti
00:0017/09/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir konuşmamda "İslam, Müslüman olmayanları tek seçenek olarak İslam''a girmeye davet etmiyor, Müslüman olmayı kabul etmeyenlere -onlara yönelik koruma, hizmetler ve askerlikten muafiyet karşılığında- bir vergi vererek İslam ülkesi vatandaşı (dâru''l-islam halkı) olmayı teklif ediyor. Bunu da kabul etmez, savaş halinde ısrar ederlerse bu takdirde savaşa izin veriyor" demiştim. Daha sonra bu konuşmayı okuyanlardan bazıları buna itiraz ettiler, "Gayr-i Müslimler Müslüman olmaya çağırılırlar, kabul etmeyenler ise kılıçtan geçirilirler" dediler. Böyle bir hükme Kur''an, Sünnet ve fıkıh kitaplarını okuyarak ulaşmak mümkün olmadığına göre "bunu nereden çıkardıklarına" şaşırmıştım.
Aşağıda konu ile ilgili olarak büyük İslam hukuk alimi Serahsî''nin el-Mebsût isimli eserinin Siyer (devletler umumi hukuku) bölümünden bir özet sunacağım:
Hz. Peygamber devrinde ve İslam''ın geldiği coğrafyada yaşayan Arab müşrikleri ile İslam''dan dönenler dışında kalan "Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve putperestler Müslüman olmayı kabul etmezlerse kendilerine cizye (yukarıda açıklanan baş vergisi) vererek İslam ülkesinde, oranın vatandaşı olarak yaşamaları teklif edilir. Müslüman olmayı reddeden muharib gayr-i Müslimlere –savaşmadan önce- bu ikinci seçeneği teklif etmek farzdır; çünkü savaşın bitmesi ve barış içinde yaşamanın mümkün olması -ki, istenen budur- bu usul ile elde edilebilmektedir.
Gayr-i Müslim topluluklar bu ikinci teklifi kabul ederlerse "bizim ülkemizin halkından olurlar (yasîrûne min ehl-i dârinâ", muâmelât alanında (toplumun tamamına ait hukukta) onlar da Müslümanlar gibi olurlar, bu hukuka uyarlar, aile, miras, şahsın hukuku, iman ve ibadetler gibi konularda ise kendilerine ait hukuka ve kurallara tâbi olurlar.
İfadelerini özetlediğim kitabın müellifi yaklaşık bin yıl önce yaşamış, ona bu satırları yazdıran din de yaklaşık onbeş asır önce gelmiş; o devirlerde ve daha sonraları diğer din mensupları "Ya bizim dinimize girersiniz veya size aramızda yaşama hakkı tanımayız" derlerdi, başka dinlerden olanlar şöyle dursun, "Katolik, Protestan" gibi, dini bir, mezhebi farklı olanlara bile hayat hakkı tanımazlardı.
Halkımızın dindarlığı
00:0018/09/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şehirlerde, caminin dış mekanlarında Cuma namazı kılarken dışarıda hayatın aynen devam ettiğini, Cuma namazı kılmakla yükümlü olan pek çok insanın işinde gücünde, oyununda oynaşında olduğunu görürüz.
Bayram namazı kılarken namaza katılmayanlar daha az gibi gözükür, ama bunun tatilden, herkesin evinde ve bu erken saatte istirahatında olduğundan ileri geldiğini düşünebiliriz.
Diğer namazlarda camiler boş sayılır. Gerçi namazları cemaatle kılmak şart değil, ama yine de beş vakit namazda camilerin durumu bir fikir veriyor.
Bunlar amiyane, ilmi olmayan gözlemlerimiz.
Bir de halkımızın dindarlığı konusunda yapılan anketler var. Bunlardan ikisini TESEV, 1999 ve 2006''da, “Türkiye''de Din, Toplum ve Siyaset” adıyla yapmıştı. Yakın zamanda ANAR Araştırma Şirketi de, 12 ilde, 2224 kişiyle yüz yüze görüşerek bir anket yapmış. Türkiye''deki Müslümanların; dindarlık durumu, çocuklarının dindar olarak yetişip yetiştirmek istememesi, dini eğitim için ilk başvurulan yer, 5 vakit namaz kılma, oruç tutma, Cuma, bayram ve teravih namazı kılma, hacca gitme, zekât verme ve kurban kesme oranları araştırılmış. Anketler arasındaki tutarlılık ilgi çekici.
Ben bu haberi ilkin Haber 7 internet gazetesinde okudum. Haberin altında yorumlar da vardı.
Araştırmanın diğer sonuçlarının tahlilini bir başka yazıya bırakarak şimdi bu yorumlar üzerinde durmak istiyorum.
“Bu araştırmalar halkı bölmektir, bölücülüktür, yakında evlerimizin kapılarına çarpı işaretleri de koyarlar” diyenler var.
Bu tepkinin normal olmadığını, farklı bir bilgi-kültür-inanç altyapısından kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü bu araştırmaların amacı mevcudu, olanı, gerçeği bilmekten ibarettir. Her önüne gelen “Bu ülkede yaşayanların yüzde şu kadarı şöyle, böyle…” diye ahkâm kesiyor, ama kimsenin elinde doğru bilgi yok. Ramazan geliyor, camiler dolup taşıyor, oruç tutanlar artıyor gibi gözüküyor; bu gelişmeye sevinenler de oluyor, hayıflananlar da; ama elde gerçeğin bilgisi olmadan.
Bu ülke insanının dinle ilgi ve ilişkisini bilmek isteyen iyi veya kötü niyetli herkesin bu konuda doğru bilgiye ihtiyacı var. Bu çeşit araştırmalar işte bu işe yarıyor; gerçekte bu araştırmalar bölmüyor, eğer varsa bölünmüşlüğü –daha doğrusu farklılığı- ortaya çıkarıyor.
Araştırmalarda “din ile ilgi ve ilişki” ifadesi yerine “dindarlık” kelimesi kullanılıyor ve bazı yorumcuların tepkisini de bu kelime çekiyor.
Bayramdan sonraki bir yazıda “dindarlık” kavramını biraz açalım.
Dindarlık
00:0024/09/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“ANAR''ın yaptığı “ülkemizde dindarlık durumu” konulu araştırmaya katılanların yüzde 92,6''sı dinin hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söylerken, eğitim seviyesi yükseldikçe dindarlık seviyesinin de düştüğü görülmüş. Ankete katılanların yüzde 62,8''i kendisini “dindar” olarak tanımlarken, bu oran kadınlarda yüzde 65, erkelerde ise yüzde 60.6 olarak çıkmış. Genel anlamda “hiç dindar değilim” diyenler ise 1,7 oranında”.
Dindar kelimesi Arapça “din” ve Farsça “dâr” kelimelerinden yapılmış bir terkiptir ve lügat manası “dini olan, dinli” demektir. Terim olarak ise “dinini belli ölçülerde hayatına uygulayan, davranışlarının dine uygun olması için bir şuur ve gayret sahibi olan” Müslüman manasında kullanılıyor. Bu sebeple de dindar kelimesinin zıttı dinsiz değil, inanmakla beraber dini kuralları ihmal eden, hayatında uygulamayan veya çok az uygulayan Müslüman demektir.
Yılda iki kere bayram namazı kılan, yalnızca Cuma namazlarını kılan, yalnızca oruç tutan, bu ibadetleri yapmasa da Allah''ın emridir, yasağıdır diyerek bazı şeyleri yapan, bazılarını yapmayan… insanlar da “zayıf, gevşek, daha eksikli” bile olsalar -bu ölçü ve manada- dindar Müslümanlar arasında yer alırlar.
Araştırmaya göre, eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak, dindarlık eğilimi de azalıyor. “Dinin hayatınızdaki önemi nedir?” sorusuna; “okur yazar olmayanlar” yüzde 63.6, “lise mezunu” olanlar yüzde 41.1, lisan üstü (Master ve doktora yapanlar) ise yüzde 23,1 oranında “çok önemli” cevabını verdi.
Katılanların yüzde 92,6''sı dinin, hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu söylemişler”.
“Bu ülke halkının %99''u müslümandır” sözünün boş olmadığı bu cevapla ispatlanmış oluyor. Çünkü uygulamasının oranı ne kadar olursa olsun bir kimsenin hayatında din önemli bir yer tutuyorsa o kimse müslümandır ve bir ölçüde dindardır.
“Genel anlamda “hiç dindar değilim” diyenlerin 1,7 oranında oldukları görülmüş”.
Sorunun anlaşılma farkına göre bunların da “dinim yok, dinsizim” dediklerini kabul etmek, cevabı böyle anlamak gerçeğe uymaz; bir kısmının inançsız, bir kısmının ise uygulamadan hiç nasibi olmayan Müslümanlar olarak kabul edilmeleri gerekir.
“Eğitim seviyesi yükseldikçe dindarlık seviyesinin de düştüğü” gerçeği, milli eğitimin dindarlaştırmak yerine dinden uzaklaştırmak gibi bir vazife gördüğünü ortaya koyuyor.
Konuya devam edelim.
.Dindarlık, kadınlık ve eğitim
00:0025/09/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Anketin genelinde kadınlar kendilerini erkeklere nazaran daha fazla muhafazakar ve dindar olarak tanımlarken, yaşın artmasına bağlı olarak kişilerin kendilerini ''dindar olarak tanımlama'' eğiliminin arttığı ve eğitim seviyesi yükseldikçe dindarlık seviyesinin de düştüğü belirlenmiş”.
İnsanlar yaşlanınca -bazılarında yaşlılık hırsı (hırs-ı pîrî) denilen araz görülmekle beraber- genel olarak ölümü daha çok düşünür hale gelmeleri, geçmişe bir sünger çekerek ahirete hazırlık çabasına düşmeleri tabîîdir.
Kadınların niçin daha dindar ve muhafazakâr oldukları konusunda, “Bu durum bizde mi, yoksa bütün insanlık âleminde mi böyle, bize ait ise sebepleri nedir” gibi sorulara, yeni araştırmalarla cevap aramak gerekiyor. Şahsî tecrübe ve tespitlerime göre bir iki sebepten bahsedebilirim:
Bizde kızlar ve kadınlar okullarda daha az okuyorlar.
Aile bağları ve aile içinde bulunma süreleri, aile fertleriyle temasları daha fazla ve yoğun oluyor.
Genel olarak aile yapımız düşünülürse, dindarlaşma bakımından kadın ve erkek farkı biraz anlaşılabilir.
Bana göre en önemli bulgu “eğitim ve öğretim seviyesi yükseldikçe dindarlaşmanın zayıflaması”dır.
Buradan hareketle “Dindarlık cahilliğin ve yoksulluğun bir sonucudur, bu iki aksaklık giderildiği zaman din ve dindarlık iyice zayıflayacak, hatta ortadan kalkacak ve dinin yerini bilim ve dünyada müreffeh yaşama ülküsü alacaktır” şeklindeki teze argüman oluşturacaklar çıkabilir.
Ama hiç acele etmesinler; çünkü “akla hitap eden, mensuplarını dini ve dünyayı iyi öğrenmeye, yaşadıkları çağda en güçlü olmaya…” davet eden bir dinin (İslam''ın) ilimden korkması, ilimle çelişmesi, ilmin ilerlediği yerlerde gerilemesi söz konusu olamaz. İslam aklı kullanmayı, bilinmesi gereken her şeyi bilmeyi ister; yalnız akıl ve bilim için sınırların olduğunu, akla aykırı olmayan, ama aklın kendiliğinden ulaşamayacağı hakikatlerin de bulunduğunu söyler.
Durum böyle olunca ülkemizde, eğitim seviyesi yükseldikçe dindarlığın azalmasının sebebi din değil, din eğitim ve öğretiminin kısmen yokluğu, yetersizliği, eksikliği ve amaca uygun olmamasıdır.
Halkımızın yüzde doksan ikisinin hayatında dinin önemli bir yeri varsa ve ana babaların çocuklarını kendi dinlerine göre eğitme hakları da evrensel bir insan hakkı ise devletin bu konudaki eksiklik ve aksaklıkları ortadan kaldırması gerekir.
Bu CHP ne zaman değişecek?
00:008/10/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adı ve yeri önemli değil, ülkemizin bir beldesi, belediye başkanı CHP''li, evlenmek için başvuran çiftin kız tarafının başı örtülü, örtünün altında da –alnı açık bırakan, saçın görünmesini engelleyen- bir bone var, başkan “bu kıyafet devrim kanunlarına ve yönetmeliğe aykırı” diyor ve nikahı kıymıyor, “Git başını, bana göre kanun ve yönetmeliklere uygun hale getirip gel, ondan sonra nikahını kıyayım” diyor. Aynı kılık kıyafetle Türkiye''nin her tarafında nikah kıyıldığı için haklı olarak vatandaşlar direniyorlar, daha üst makamlardan “Bu kıyafet nikah kıymaya engel değil” diye bilgi geldiği halde devrimci (!) başkan ve ilgili memur yine direniyorlar, ilk raundu kazanıyorlar, çift başka bir yerde aynı kıyafetle nikahlarını kıydırıyorlar.
Mağdur vatandaşlar suç duyurusunda bulundukları için ikinci raund başlamış oluyor, bakalım nasıl sonuçlanacak?
Bu münasebetle asıl dikkat çekmek istediğim husus, CHP''nin din politikası veya dine yönelik tutumudur. Elbette bu partiye mensup olanların tamamı aynı zihniyet, tutum ve politikayı benimsemiyorlar, ama hakim politika, ne yazık ki, yıllardan beri değişmiyor: Dindarlaşmaya, dini özgürlüklerin genişletilmesine, laiklik anlayışının Batı demokrasilerinde mevcut anlayış ve uygulama seviyesine çıkarılmasına… karşı oluş, bu konularda taviz vermeyi “şeriata dönüş, irticaya prim verme” olarak değerlendiriş…
Öte yandan bu mirastan rahatsız olanların veya bu politika yüzünden uğradıkları oy kaybını ciddiye alanların zaman zaman “çarşaflıları parti üyesi yapacak kadar” çelişkili tasarruflara yöneldikleri görülüyor. Tabii bir yanda perhiz, öte yanda lahana turşusuna sarılma olunca parti, halk nezdinde güvenilirlik ve ciddiyetini zaafa uğratıyor.
1950 öncesi CHP iktidarlarında dine ve dindarlara reva görülen zulüm, baskı, engelleme, inkar, yok sayma tavırları ve eylemlerini unutmuyoruz; bu nikah meselesi gibi yeni olaylar da gaflete düşmemizi engelliyor.
CHP ya ciddi bir şekilde değişecek veya demokrat iktidarların oylarını arttırma işlevi ile devamlı ve sabit muhalefet vazifesini sürdürecektir.
Kadınlarla tokalaşmak
00:009/10/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
H. “Karaman kadınlarla tokalaşmak helaldir demiş.” Bir vâiz benim hakkımda bu cümleyi söylüyor, arkasından da “benim yamulduğumu, inhiraf ettiğimi” ekleyerek atıp tutuyor (Bu vaaz internette, video kaydı olarak dolaşıyor.)
Bu konuda bana sorulan sorular oldu ve birkaç defa cevap yazdım; bu cevaplardan ikisi aşağıdadır. Ne demiş isem onun arkasındayım, ama -vâize hatırlatıyorum- yalan söylemek, iftira etmek caiz değildir.
Aziz kardeşim,
Allah seni güzel niyetin ve takvâ erdeminle daim eylesin!
“Allah Resulü (s.a.) kadınlarla musafaha yapılmasını haram kılmıştır. Ben bir bayanın elini tutmak zorunda kalırsam harama gireceğim” diyorsun. Peygamberimiz''in bunu haram kıldığına dair hadis yoktur. “Erkek, kendisiyle evlenmesi caiz olan bir kadınla tokalaşırsa, ahirette avucunun içine kızgın demir/civa eriyiği konarak cezalandırılacağı”nı ifade eden söz hadis değildir, uydurmadır. Peygamberimiz''in, kadınlarla -bey''at yaparken- el ele tutmadığı şeklinde bir bilgimiz var. Bu, haram kıldığını göstermez; O''nun her “terk”i; yani bir şeyi yapmaması nehiy (yasaklama) mânasına gelmez. Yasak ve haram olduğuna dair başka delillere ihtiyaç vardır. Peygamberimiz''in ve sahabenin yaşlı kadınlarla musafaha (tokalaşma) yaptıkları biliniyor (Kâsânî, Bedâyi'', Beyrut, 1997, C.V, s.495 vd.). Fıkıhçılar “kadınla erkeğin musafahası” konusunu “kıyas” ile hükme bağlamışlar ve şöyle demişlerdir: “Kadınların el ve yüzleri avret değildir, bunlara şehvetsiz bakılabilir. Ama dokunmak şehvet celbi bakımından daha etkilidir, bu bakımdan avret yerine bakmaya ve dokunmaya benzer; bu sebeple dokunma caiz olmaz.” (Kâsânî,s.489). Bu gerekçeye göre, âdeten (yaygınlaştığı ve alışıldığı için) şehvetin sözkonusu olmadığı durumlarda ele dokunmak (musafaha) caiz olmalıdır. Nitekim Ahmed Şerbâsî gibi bazı önemli alimler bu kanâati (gerekli durumlarda ve şehvet sözkonusu olmadığında musâfahanın caiz olduğunu) ifade etmişlerdir (Yes''elûneke fi''d-dîni ve''l-hayât, Beyrut, 1980, C. V, s. 86). Âdet, ihtiyaç ve bu mânada zaruretin de “bakma ve dokunmanın caiz olması” konusundaki etkisini, yine fıkıhçıların, cariyelerin bulunduğu ve alınıp satıldığı zamanlara ait olan şu ictihadlarında görüyoruz: “Bir kimse, sahibi olmadığı cariyeye baktığında veya dokunduğunda cinsel tahrikten çekinirse (böyle bir ihtimal varsa) bakması ve dokunması caiz değildir. Ancak bu cariyeyi satın almak istiyor da bu sebeple bakıyor veya dokunuyorsa caiz olur; çünkü işine yarayıp yaramayacağını ancak böyle anlar ve buna ihtiyacı vardır; bu bakma, gerektiğinde hâkimin, şahidin, evlenmek isteyenin bakmasına benzer; yani ihtiyaç bulunduğu için bu durumlarda da -şehvet ihtimali bulunmasına rağmen- bakma caiz olur...” (Kâsânî, 491).
Bu nakil ve yorumlardan sonra size şunu söyleyebilirim:
Siz elbette göreve devam edeceksiniz ve anlattığınız durumlarda, mesela karşı tarafın imanına, din duyusuna zarar vermemek için musafaha da yapacaksınız. Gerekmediği yerlerde ve imkan bulup da anlattıktan sonra bunu yapmazsınız. Anlatırken de “şehvet duyma” gerekçesinden söz etmemek gerekir; çünkü bu söylem, Müslüman erkeklerin şehvet düşkünü, hatta seks manyağı oldukları ithamına yol açıyor. Esasen Ku''an''da veya Sünnet kaynağında açıklanmış böyle bir gerekçenin bulunmadığını, bunu fıkıhçıların kendi ictihadlarına (yorumlarına) dayanarak söylediklerini yukarıda zikrettik.. Böyle bir âdetin (genç kadınla erkek arasında tokalaşmanın) bulunmadığı yer ve zamanlarda genç kadın ve erkeklerin birbirlerinin ellerini tutmalarının cinsel duyguyu harekete geçirme ihtimali elbette daha fazladır ve fıkıhçılar bu yönden haklı olabilirler. Bugün ise hem âdet yaygınlaşmıştır, tabîîleştiği için şehvetle ilişkisi zayıflamıştır, hem de sorunuzda ifade ettiğiniz şekilde bazen gerekli hale (ihtiyaç/zaruret haline) gelmektedir. Bu sebeple -açıklanan çerçeve ve mânadaki zaruret dışında bunu yapmak istemeyenlerin- uygun zamanda ve uygun bir üslup içinde, “Bizim geleneğimizde yok, Peygamberimiz yapmamış, kadim fukahâ, ortada bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadıkça caiz görmemiş, biz de yapmıyoruz” demeleri yeterlidir.
Bir başka cevabım:
Bayan eşiniz olmadıkça Müslüman olmasa da onunla ilişkileriniz sınırlı olacaktır; Müslüman olmayan bir bayanla da mesela öpüşemezsiniz. Bayanlarla el sıkışma meselesine gelince, günümüzde özellikle şehirlerde ve özel durumlarda kadınlarla erkekler de el sıkışıyorlar, bu âdet haline gelmiş durumda, Müslüman bir erkek henüz kendini anlatamadığı bir ortamda elini geri çekerse bundan –İslam''ın da istemediği- bir dizi problem çıkabiliyor. Bir Müslüman erkek, yukarıdaki şekilde gerekli hale gelmedikçe -müslüman olsun, gayr-i müslim olsun- bayanlarla el sıkışmaz. Ama bayanın elini sıkmadığında daha önemli bir zarar sözkonusu olduğunda, beze dokunuyormuş gibi -böyle bir duygu içinde- kadının elini sıkabilir.
Hayızlı kadının tavafı ve mescide girmesi
00:0011/10/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hacca ve umreye giden kadınlarımız, farz olan tavafı yapamadan Mekke''den ayrılmaları gerekiyorsa, kalma ve bekleme imkanları yoksa ne yapacaklarını, bir de hayızlı iken namaz kılmasalar bile K''abe mescidine girip onu seyretmelerinin caiz olup olmadığını hep sorarlar.
Bu iki konuda müctehidler arasında ihtilaf vardır. Kesin olarak tavaf yapamaz diyenlere karşı İbn Kayyim el-Cevziyye şu farklı görüşü savunuyor:
"...Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir... Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlal etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez... (Bak. İbn Kayyim, İ''lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
Bu görüşe alim olanların itiraz hakları vardır, ama sıradan Müslüman, başka çaresi yoksa bunu da uygulayabilir.
İbn Rüşd, "mescide girme" konusunda özetle şunları kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır: 1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) "girmeleri caiz değildir" diyor. 2. Şâfi''î "orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler" diyor. 3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise "cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir" diyorlar.
Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir.
İlgili âyetin meali şöyledir: "Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilir hale gelinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın, guslünüzü edinceye kadar da -yoldan geçmeniz dışında- cünüp iken (namaza yaklaşmayın)" (Nisâ: 4/43).
Mealde geçen "namaza yaklaşmayın" cümlesi iki şekilde anlamaya müsaittir: a) Namaz kılmayın. b) Namaz yerine (mescide) yaklaşmayın; yani girmeyin. Ayeti birinci şekilde anlayanlar, "hayızlı ve cünüp iken namaz kılınmaz ama mescide girilebilir" demişlerdir.
Hadis de "Cünüp ve hayızlı için mescidi helal kılmıyorum" mealindedir. Bu hadisi sahih bulmayan müctehidler onu delil olarak kullanmamışlardır.
Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, "cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini" savunan alimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti "mescide yaklaşmayın" şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilam olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabîîdir... (İbn Hazm, el-Muhallâ, II , 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü''l-müctehid, Beyrut, 1987, , 29 vd.).
Bu bilgiye ulaşan veya buna uygun fetva alan bir kadının bunu uygulama hakkı vardır. Herhangi bir ictihadı ve mezhebi müminlere dayatma hakkımız yoktur. Müslümanlar, çocukluktan itibaren öğrenip uyguladıkları mezhepte devam edebilirler, ama ihtiyaç duyduklarında bilgi sahibi oldukları, fetva aldıkları başka ictihadlara da uyabilirler
İslami endeks ve yatırım fonları
00:0015/10/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Halka açık ve borsalarda işlem gören “İslamî kurallara bağlı” şirketlerin hisse senetlerine ait endeksler yapmak, bu senetlerin hareketlerini izlemek, bunu usule uygun olarak halka arzetmek, bu hisse senetleriyle diğer helal yatırımlara ve ticari işlemlere ortak olmayı sağlayan “yatırım fonları” oluşturmak yıllardır beklediğimiz bir faaliyet idi, bu boşluğun doldurulacağını aşağıdaki haberden anlıyoruz.
İMKB Başkanı Hüseyin Erkan''ın Salı günü medyada yer alan açıklamasına göre, İSEDAK''ın görevlendirmesi sonrasında bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Buna göre Türkiye''ye özel İslami endeks çıkarılmayacak, ancak İslam ülkelerindeki borsalarda işlem gören şirketlerden oluşan bir endeks ve buna dayalı yatırım fonları oluşturulacaktır.
Sayın Erkan, Günümüzde dünyada Dow Jones ve diğer bazı kuruluşların çıkardığı yüzlerce İslami Endeks bulunduğunu kaydederek: ''Bunlar tamamen batılı şirketlerin, Avrupa''nın, Amerika''nın, Japonya''nın yani büyük ekonomilerin şirketleri. Buralarda İslam ülkelerinden şirket neredeyse yok.” diyor.
Ülkemizde, elinde parası olan, bunu atıl (yastık altında) bırakmak istemeyen, faize ve diğer haram kazançlara karşı da hassas olan, boğazından haram lokmanın inmesini istemeyen birçok Müslüman var, bunlar sık sık soruyorlar:
“Paramızı nerede değerlendirelim, hangi yatırım helaldir, hangisi haramdır. Aslı (sermayesi, üretimi, yatırımı, ticareti…) bakımından helal ve meşru olan bazı şirketler gerekli gördüklerinde faizli kredi de alıyorlar, bu şirketlere ortak olabilir miyiz (hisse senetlerini alabilir miyiz?) Bazı büyük marketlerde yüzdesi az da olsa haram nesneler de satılıyor, bunların hisse senetlerini almak caiz midir…?
Biz bu sorulara cevap verdik, veriyoruz, gelecek yazımızda bazılarına bir daha cevap vereceğiz; ancak bugüne kadar İMKB, İslami bakımdan hassas olan insanlara, rahatlıkla hisselerini alabilecekleri şirketlerle ilgili bir hizmet sunmuyordu, bugün böyle bir hizmete karar vermiş olmalarını teşekkürle karşılamak gerekiyor.
İslam ülkelerinde veya başka ülkelerde faaliyet gösteren İslami şirketleri, işlemlerinin İslam''a uygun olup olmadığı yönünden takip eden ve uygun olduğu sürece indekse girmesine fetva veren “şer''î heyetler” var, bu sebeple Müslümanlar, gönül rahatlığıyla bu listelere giren senetlere ve yatırım fonlarına yatırım yapıyorlar. Artık bu imkan Türkiye''de de gerçekleşiyor.
İslami indekse giren, ama az da olsa faiz ve haram kazancı da bulunan (mesela genel olarak helal şeyler yanında yüzde 5-10 oranında içki de satan) firmaların hisse senetleri bu listelere giriyor mu? Giriyorsa nasıl (hangi delile dayalı olarak) giriyor?
Bu sorunun cevabı inşallah yarın gelecek.
Not: İlim ve hizmet adamı Prof. İbrahim Canan''ın elim kaybından dolayı kendisine Mevlâ''dan rahmet, geride kalanlara sabır ve metanet diliyorum.
İslamî endeksin kırmızı çizgileri
00:0016/10/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İMKB başkanı yaptığı açıklamada şunları da söylemişti: “İslami endekste bir şirketin yer alabilmesi için şu kriterlere uyması gerekiyor: 1. Domuz eti üreten mamüller üretmemeli, 2.Faiz ile iş yapmayanlar, (faiz giderleri toplam giderler içinde büyük rakam oluşturmayanlar...) 3. Gelirleri arasında faize dayalı enstrümanlardan elde etmiş olduğu gelirleri toplam payının yüzde 15''ini geçmeyenler.”
Burada dikkat çeken husus, İslamî endekse girebilmesi için bir şirketin işinde ve gelirlerinde haramın ya hiç bulunmaması veya az bulunmasıdır. Bu sonuca (hükme) ulaşıncaya kadar ilgilenen alimler arasında uzun tartışmalar olmuş ve yine de ittifak oluşmamıştır. Kardâvî''nin bir soruya verdiği cevaptan özetlemek gerekirse:
Şirketler üç çeşittir.
1. Faizcilik yapan, domuz eti ithal ve ihrac eden, sarhoşluk veren nesneleri üreten… şirketler gibi asıl işi haram olan şirketler; bunların hisse senetlerini almak ittifakla haramdır.
2. Asıl işi helal ve meşru olduğu gibi sermayesine de faiz karışmayan, bir miktar parasını faize yatırıp gelir elde etmeyen ve faizli kredi de almayan şirketler; bunların hisse senetlerini almak da ittifakla caizdir, helaldir.
3. Asıl işi, üretim ve yatırımı helal olmakla beraber gelirine bir miktar faiz karışan, ama bunun miktarı da gelirler toplamının %15 ini geçmeyen şirketler.
Kardâvî ve onun gibi düşünen alimler (Ali Karadâğî, Velîd b. Hâdî, Pakistan''dan Muhammed Taki, Abdüssettâr Ebû-Ğudde…) bu üçüncü çeşit şirketlerin de hisse senetlerini almanın caiz olduğu sonucuna varmışlar, İslami Endeks de bu görüşe uymuştur.
Caiz gören alimlerin gerekçeleri şudur:
Dindar Müslümanlar hakim olabildikleri şirketlerde az da olsa faiz vb. haramları engellemelidirler. Ama hakim olamadıkları büyük şirketlerin –asıl işleri helal olduğu halde, sermayeye ve kâra az da olsa haram karıştığı için- hisse senetlerini almak caiz görülmezse dindar Müslümanlar büyük miktardaki milli servete katılmak ve bundan istifade etmekten mahrum kalırlar, dini hassasiyetleri olmayan kimseler bu servetleri ele geçirirler, bu da İslam''ın hedeflerine (mekasıd) uygun düşmez. Haramdan kaçan Müslümanlar, yıl sonu raporlarına bakarak “haramdan gelen miktarı” öğrenir ve bunu aldıkları kârdan çıkarır, yoksullara verirler…
Bilindiği gibi senet alıp satanların çoğu kâr (temettu) almazlar, bu takdirde alıp sattıkları senet, meşru şirketin helal sermayesine ait olur ve sakınca da kalmaz.
Domuz gribi aşısı
00:0018/10/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Domuz gribi konusunda yapılan yayınlar yüzünden insanlar korkar hale geldiler, sağlık merkezlerinde sağlıkçıların aldıkları tedbirler başvuranları ürkütüyor. Bu yüzden halk grip aşısı yaptırmak için hazır durumda. Ancak iki yönden endişeler ve şüpheler var: 1. Din yönünden, 2. Sağlık yönünden.
Din yönünden endişe, aşının yapımında kullanılmış olduğu söylenen domuz parçasından kaynaklanıyor; “içinde domuzdan alınan bir nesnenin de bulunduğu bir aşıyı kullanmak, yaptırmak caiz olur mu” diye soruyorlar.
Bir ilacın içinde ne olursa olsun eğer o ilaç ise, ilaç olarak yapılmış, terkibi değişmiş ise artık ona ilaç olarak bakılır ve hükmü de –terkibinde bulunan bazı haram nesnelere göre değil, bunlar değişime uğradığı için- farklı/başka bir madde olan ilacın hükmü olur. Eğer haram olan bir nesne, yerine konacak başka bir ilaç bulunmaz da Müslüman ve uzman doktorlar tarafından ilaç olarak tasviye edilirse –bu konuda tartışma bulunmakla beraber- bizim tercih ettiğimiz görüş onun, zaruret sebebiyle kullanılmasının mübah olduğudur. “Allah, haram kıldığı bir şeyi şifa vesilesi yapmaz” mealindeki hadise, başka çare bulunmadığında –normal hallerde- haram olan bir şeyin kullanılmasının caiz/helal olduğu kuralına dayananlar, “Bu durumda o nesneyi kullanmak helal olduğu için “haram kullanılmış olmuyor, hadise aykırı bir durum yok” diye cevap veriyorlar.
Sağlık yönünden endişelere gelince:
İngiltere'' de 1500 hemşire ile yapılan bir araştırmada hemşirelerin üçte birinin domuz gribi yaptırmak istemediği, yüzde 33'' ünün kararsız, yüzde 37'' sinin aşıyı yaptırmak istedikleri ortaya çıkmıştır.
Eski sağlık banklarından sayın Osman Durmuş bu aşıya karşı adeta savaş açmış durumda; ağır ithamlarda bulunuyor ve mutlaka engellenmesi gerektiğini söylüyor.
Bakanlık yetkilileri ise yan etkilerinin başka ilaç ve aşılarda bulunandan daha fazla olmadığını, aşının Avrupa Birliği Komisyonundan onay almış olduğunu, mutlaka yapılması gerektiğini söylüyorlar.
Bu bir sosyal bilim konusu olmadığına, tıp bilimi ve tekniği ile alakalı olduğuna göre bu kadar karşıt görüşün bulunması şaşırtıcı; ya ortada bilimin siyasete alet edilmesi veya hiyanet var. Tarafları insafa ve insanları endişeden kurtaracak açıklamaları bir an önce yapmaya davet ediyorum.
.Anasayfa
Yazarlar
Hayreddin Karaman
İki Batı
00:0023/10/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Batı''dan söz ederken yaygın olarak genellemeler yapılır; ama doğrusu karşımızda tek bir Batı yoktur; “Avrupa kültürü bir vakıadır” başlıklı yazılar, raporlar bulunmakla beraber bu kültür içinde önemli farklılıkların da barındığı bir başka gerçektir.
Genellikle Batı''da tek medeniyet anlayışı vardır, ama başka medeniyetlerin de var ve saygıya değer olduğuna inanan pek çok batılı mevcuttur.
İslam''a karşı tavır bakımından da ABD ve Avrupa''da farklı şahıslar, guruplar ve ülkeler vardır.
İşte bu vakıadan hareketle iyilerle diyalog kurmak, İslam tarihindeki “müellefe-i kulûb (İslam''a ve Müslümanlara karşı gönülleri kazanılanlar, kazanmak” anlayışını canlı tutmak günümüzde daha da önem kazanmıştır; çünkü milyonlarca dindaşımız bu ülkelerde yaşamak durumundadırlar. Ayrıca İslam ülkelerinin öteki ülkelerle pek çok ilişkisi mevcuttur.
Bu satırları yazmamıza sebep olan olay yakında medyaya yansıyan “İsviçre''de ezana karşı kampanya”, ile “Hollanda''da, Kilisenin yanında iki minareli cami açılışı”dır.
1. Hollanda''nın Türkler''in Bergen Op Zoom kentinde Hollanda Diyanet Vakfı''na bağlı olarak yaptırdığı Ulu Cami, düzenlenen törenle ibadete açıldı (18 Ekim 2009).
Lahey Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri ve Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı Bülent Şenay da, vakfın, bağlı 142 camisiyle Türk toplumunun 300 bin üyesine hizmet veren büyük bir sivil toplum kuruluşu olduğunu… Müslümanların tarihteki Medine Sözleşmesi''nden bu yana başka inanç ve gruptan insanlarla bir arada ortak yaşama zaten alışkın olduklarını da belirtti ve dolayısıyla bu açıdan Türklerin Hollanda''da bir entegrasyon sorunu olmadığına inandığını kaydetti. Törende konuşan Bergen Op Zoom Belediye Başkanı Han Polman da, Türk toplumunun bu önemli ve sevinçli gününde bulunmaktan mutlu olduğunu ifade etti ve bu caminin yapılmasında, Türk toplumunun “mükemmel bir çalışma ve dayanışma örneği” sergilediğini yakından gördüğünü söyledi.
2. 29 Kasım''da yapılacak ''minare referandumu'' için hazırlıklarını yoğunlaştıran Minare Karşıtı İnisiyatifi, İsviçre''yi ikiye bölen ırkçı afişlerden sonra bir adım daha atarak internet sayfası üzerinden saldırılarını sürdürüyor. Ülkede minare yasağı konulması için bu çalışmaya imza atan hareket, minare-attack.ch (minare saldırısı) adresli bir internet sitesine yerleştirdiği oyunla minareyi hedef gösteriyor… Oyuna ''başlat'' komutunu verir vermez yerden şehri işgal edecek biçimde minareler yükseliyor. Bundan sonrası oyunu oynayana kalıyor. Ne kadar minare ya da müezzin vurursa o kadar puan alıyor. Vurulamayan müezzinler, oyunu kaybetmiş olmanın bir getirisi olarak durmadan ezan okuyorlar.
İşte size iki Avrupa!
.Vakıflara ve derneklere zekat
00:0025/10/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
"Zekât konusunda Kur''ân''a, Sünnete, mezahib-i erbaaya, fıkha, Şeriata aykırı bütün naylon ictihadlar, bütün sahte fetvalar geçersizdir, keen lem yekûndür."
Yukarıdaki cümle din ilmine mensup olmadığı halde devamlı bu konuda yazan, atıp tutan, ahkâm kesen birine ait. "Mezâhib-i erbaaya; (Dört meşhur fıkıh mezhebine…)” kısmını çıkarırsanız bu cümle doğrudur. Çünkü İslam ve fıkıh, dört mezhebden ibaret değildir. Meşhur dört mezhebden başka da muteber mezhebler ve ictihadlar vardır, olacaktır.
O kişi bu cümleyi yazdığı yazısında, İslam''ın yayılması, yaşaması ve korunması için faaliyet gösteren derneklere ve vakıflara zekat verilemeyeceğini ifade ediyor. Ben de "fıkha, şerîata, Kitaba ve Sünnete''e göre" verilebileceğini şöyle ifade ettim:
Allah yolunda (fî sebîlillah)
Zekâtın verildiği yerlerden biri olarak Kur''an''da zikredilen "fî sebîlillah" terkibini İbn Esîr şöyle açıklamıştır: Farzları, nâfileleri ve her nevi hayırları yerine getirerek Allah''a yaklaşma, O''nun rızasına erme maksadı güdülen her ihlâslı amel "Allah yolunda"dır.
Ancak bu ifade kayıtsız, şartsız söylenince çok kere cihâd anlaşılır, bu mânâda çok kullanıldığı için ona (cihada) mahsus bir ifade haline gelmiştir. (en-Nihâye, el-Hayriyye tab., c. II, s. 156).
Tâbirin cihad mânâsında ittifak edilmiş, bunun dışındaki hayırlı faaliyetlere, müslümanların faydalanmaları için yapılacak tesislere şâmil olup olmadığı tartışılmıştır. Dört mezhebe göre İslâm''ın muhâfazası ve tebliği için yapılan savaş (cihad) kesin olarak fî sebîlillah''a dahildir. Zekât bizzat cihada katılanlara verilir. Bu fasıldan zekât, amme hizmetleri için yapılan câmi, okul, köprü, hastane gibi yerlere verilemez. Hanefîlere göre cihad edenin fakir olması şarttır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre mücâhidin yoksul olması şart değildir, ancak devlet bütçesinden maaş ve maîşet almayan gönüllülerden olacaktır. Hanefîler dışında kalan üç mezhebe göre cihad için gerekli olan sur, köprü, barınak gibi yerler de bu fasıla dahildir.
Fahraddin Razî, mezkûr âyetin tefsirinde el-Kaffâl''den, bu mefhumu daha da genişleten ve bütün hayır müesseselerini buna dahil eden bir görüş nakletmiştir (Mısır, 1938, c. XVI. s. 113).
Bu görüşü İmamiyye ve Zeydiyye dışında Sıddık Hasen, (er-Ravzatü''n-nediyye, s. 206), Kâsimî, (Mehâsinu''t-te''vil, c. VII, s. 3181), Şeltût, (el-İslâm akideh ve şeri''ah, s. 97) gibi zâtlar da benimsemişlerdir. Kardâvî, Kur''ân-ı Kerîm''de fî sebîlillah terkibinin kullanıldığı yerleri incelemiş ve haklı olarak cihâd mânâsını tercih etmiş, ancak cihadın yalnızca askerî savaşa mahsus bulunmadığını, fikrî, terbiyevî, ictimâî, siyasî çeşitleri bulunduğunu hadîslere dayanarak ileri sürmüştür. Nitekim hadîslerde zâlim sultanın karşısında hakkı söylemeye cihad denmiş (Ebû Dâvûd, Melâhim, 18; Nesâî, Bey''at, 38).
"Müşriklere karşı mal, can ve lisânınızla cihad edin" buyurulmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. III, s. 13, 16; Ebû Dâvûd, Cihâd, 5, 38. Fiten, 13; Nesâî, Zekât, 49, Cihâd, 7).
Buna göre hedefi İslâm''ın yaşaması, yayılması ve korunması, İslâm yurdunun muhâfazası ve kurtarılması, İslâm''a yönelen her nevi tehlikenin önlenmesi olan askerî, fikrî, siyasî, iktisadî, mücâdele ve faaliyetler "Allah yolunda"dır; bu faaliyetlerin zekât bütçesinde payı vardır. (Kardâvî, age., s. 655-669).
Sonuç olarak şunu bir daha tekrar etmekte fayda görüyorum: Dinimize göre zekat yalnızca yoksulların eline muhtaç oldukları nesnelerin verilmesi hizmetini yapan bir yardım kurumu değildir. Sekiz sarf yerinden beşinde (zekatı toplayanlar, müellefe, bir kısım borçlular, yolda kalmışlar, Allah yolunda hizmet edenler), birçok müctehide göre zekat verilecek şahsın yoksul olması şartı yoktur ve bu beş yere (amaca) yönelik zekat ödemeleri, bu hizmetleri ifa eden kurum, kuruluş ve araçlara da yapılabilir.
Hem yoksullara yardım hem de zekatın diğer sarf yerlerini yaşatma amacıyla kurulmuş dernek ve vakıfların kötü örnekleri olabilir; bunlara göz yummak da, kötü örneği genellemek de zulümdür. İyi niyetli insanlara düşen vazife ilgilenmek, iyi örnekleri desteklemek ve çürük elmaları ayıklamaya çalışmaktır.
Türkiye"de din özgürlüğü
00:0029/10/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD Dışişleri Bakanlığının 1 Temmuz 2008-30 Haziran 2009 tarihlerini kapsayan raporunda, dini özgürlükler alanında “kayda değer ihlallerin” görüldüğü ülkeler arasında Türkiye de var. Raporun Türkiye bölümünde, “anayasanın din özgürlüğünü öngördüğü, diğer yasa ve siyasetlerin de dinin genelde serbestçe uygulanmasına katkı sağladığı, ancak ''laik devleti'' koruma gerekçesiyle, İslami ve diğer dini gruplara sınırlamalar getirildiği, devlet kuruluşları ve üniversitelerde İslami ifadeye önemli kısıtlamaların devam ettiği belirtiliyor. Raporda, kamu binaları ve üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağı ve AK Parti''ye açılan kapatma davasına da yer veriliyor.
Vaktiyle Demirel ve benzerleri, dini kısıtlamalardan şikayet edildikçe “İslam''ın en iyi yaşandığı ülke Türkiye''dir, camiler açık, beş vakit ezanlar okunuyor…” der, şikayetin yersiz olduğunu iddia ederlerdi. Bunun yanında bir de “Mevcut hak ve özgürlükler de fazla, bunların sonu şeriat düzeninin gelmesidir, okullardan din dersleri kaldırılmalı, İmam Hatip okulları kapatılmalı, namaz kılan, başını örten, içki kullanmayan kimseler devlet dairelerinde görev almamalı…” diyenler vardı, hala da bunlar var. Ama gel gör ki, elin ABD''si ve başkaları, bugünün dünyasında, hak ve özgürlükler standardında ülkemizin hala gerilerde bulunduğunu tespit ve ilan ediyor.
Laik-demokrat bir ülkede din özgürlüğünün varlığı ve tamamlığı artık ezanla, namazla, belli yaşlardan sonra çocukların din dersi almalarına izin vermekle ölçülmüyor; şimdi ölçü “şiddete başvurmadıkça, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe her dindarın “inanma, ibadet, ayin, eğitim ve öğretim, yayma, örgütlenme” bakımından serbest olup olmadığıdır.
Türkiye''de:
Toplu bulunulan yerlerde isteyenin namaz kılma imkanı ya yoktur veya zahmetlidir.
Tarikatlar yasaktır. Müminler bir yerde toplanıp “tarikat usulüne göre” zikir yapsalar takibata uğrarlar.
Din eğitim ve öğretimi devletin tekelindedir; din eğitimi veren özel okul açılamaz. Devletin okullarında dinin emir ve yasaklarına riayet ederek okumak mümkün değildir.
Dini yaymak için faaliyet göstermenin önünde engeller vardır.
Dini dernek kurmak yasaktır.
Şu halde Türkiye''de, laik-demokratik devletlerde var olan ölçüde din özgürlüğü yoktur.
Rapor doğru, fakat eksik söylemiştir.
Nükleer silah yasağı
00:0030/10/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Savaş ve silah keşke hiç olmasaydı! Ama insanoğlunun hırsı, egoizmi, hak tanımazlığı, gücünü kötüye kullanma meyli… savaşların, savaşlar da silahların sebebi olmuştur.
Barış keşke âkıl ve âdil adamları dinleyen yöneticilerin ve milletlerin iradeleriyle olsaydı!
Ne yazık ki bu da olmadığı için barıştan yana olan devletler bile caydırıcı güç edinmek durumunda kalmışlardır.
“Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh”
Bu mısra, barışın da ancak silahlanarak, savaşa hazır olarak elde edilebileceğinin veciz ifadesidir.
Peygamberimiz zamanında en etkili savaş aracı at ve ok idi. Bu sebeple Müslümanlar ata binme ve ok atma eğitimi almaya teşvik edildiler.
Bugün de en etkili silah nükleer silahtır. Bu silahın icadı da, kullanılması da insanlığa, insanda bulunması gereken erdemlere aykırıdır; ama bu silah hem icad edilmiştir hem de –müslüman olmayan ülkeler tarafından- kullanılmıştır. Bu durumda, elinde nükleer silah bulunmayan ülkeler büyük bir tehlike ve tehdit karşısında aciz durumdadırlar.
Düşünün, bugün İsrail''in elinde nükleer silah var, bu ülke kuruluşunda ve yayılışında meşru değil, ayrıca meşru olmayarak genişlemeye, işgale, vurup kırmaya devam ediyor, dünya bu gidişe dur demiyor (diyemiyor değil, demiyor). Şimdi birileri çıkmış “İran''da, Pakistan''da , Türkiye''de nükleer silah bulunmasın” diyorlar; böyle insafsızlık, dengesizlik, ölçüsüzlük… olur mu?
Evet “Bütün dünyada nükleer silahlar bulunmasın, olanlar imha edilsin, bundan sonra yapanlar uluslararası topluluk tarafından cezalandırılsın” deseler alınlarından öpmek gerekir, ama “filanda olsun, falanda olmasın” diyene gülüp geçelim ve işimize bakalım.
Birliğe davet
00:001/11/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir genç akademisyenin güzel bir hasbihalini sunuyorum:
…Bugün değindiğiniz konu, bugün İslam ümmetinin üzerindeki en büyük fitnedir, ve benim de her vesile ile her platformda dillendirmeye çalıştığım bir sorundur. Bugün bu bahse temas etmeniz, bana da bu konudaki fikirlerimi sizinle paylaşma cüreti verdi:
Sahip olduğumuz temel değerlerin yaşatılmasında ve bunların hayata geçirilmesinde insanların tümünün yekpare bir organizasyonun içinde yer alması mümkün olmamaktadır. Bu fıtri ve sosyolojik bir gerçeklik olan "cemaat" olgusunu doğurmaktadır. Belli hizmet alanlarında uzmanlaşma, bazı meslek gruplarında yoğunlaşma, veya meşrep uyumu gibi faktörlerle insanlar aynı amacı gerçekleştirmek için değişik yöntemler takip etmekte ve böylece farklı gruplar oluşturmaktadırlar.
Farklı yollar, Tevhid neşesini gerçekleştirmek için esasen birer araçtırlar. Ancak bütün mesele –ki günümüzdeki sıkıntı da budur- aracın, amacın önüne geçmesi tehlikesidir. Evet, maalesef bugün, bazı topluluklarda, bizzat o topluluğun tahkim edilmesi ve bekaası gayretleri ön plana çıkmış, kısaca cemaatçilik ve particilik Allah rızasının, İslam birliğinin önüne geçmiştir.
Ancak her Müslümanın hatırlaması gerekiyor ki, tek bir üst kimlik tanımımız var: Hz. Muhammed''i peygamber ve lider kabul eden insanlar topluluğu. Bu, yukarıda saydıklarımızın hepsinden daha önemli bir gerçek. Bu bilinmeyen değil, ama maalesef bugün "kavranılmayan" ve "hayata geçirilmeyen" bir gerçektir.
Farklı tasavvuf yolları, farklı cemaatler kendi metodlarında gayret ve feyizlerine devam ederken, aralarında tam İslam kardeşliği, dayanışma ruhunun olması, faaliyetlerinde birbirlerinin önlerini açacak adımları atmaları gerekir. İslam ümmetinin çok zor imtihanlar geçirdiği şu son onyıllarda gördük ki, bazı cemaatler, diğer cemaatlerin maruz kaldığı mağduriyetlere yeterince duyarlı olmadılar. Statükoyla olan ilişkilerinde zarar görmemek için gerekli dayanışmayı göstermediler. Öte yandan akademik, idari ve ticari alanlardaki atama ve yükselmelerde yine bu cemaat klikleşmesi, ümmet bilincinin önüne geçmektedir. Bugün cemaatler, bu ümmet bilincinden çok, kendi hiyerarşik ve ticari yapılarının sürdürülmesini ön plana almış görünmektedirler.
İnsanın ait olduğu gruba (bu bir ırk, millet, cemaat vb olabilir) yanlışlarını görmeksizin körükörüne bağlanıp onlarla hareket etmesi, hadislerde şiddetle zemmedilen "asabiyet" fitnesi kapsamında değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Katılır mısınız?
Aslında Tarikatların, "kamil insan-medeni toplum" inşa ettiği yüzyıllarda hiçbir tekkenin böyle bir yapılanması yoktu. O yüzyıllarda farklı tarikatların şeyhleri bir birlerini ziyaret eder ve sohbetten feyz alırlardı. Çünkü aralarında çıkar çatışması doğuracak bir yapılanmaları yoktu. Şeyhlerin arasında rekabet olmadığı için tarikatların arasında da rekabet yoktu. İşte bu da, bugün bir türlü tesis edemediğimiz toplumsal barışı sağlıyordu.
Suyun kaynağı aynı olduktan sonra farklı çeşmelerden içmekte beis yok. Ama herkes aynı suyu içtiğini bilmeli, diğer çeşmelerin önünü kapatmamalı, her çeşmeden içene muhabbet duymalı.
Yrd.Doç.Dr. Mehmet SARAÇ
Diyanet"in hayırlı işleri
00:005/11/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Diyanet İşleri Başkanlığı, kendisine verilen görevi hakkıyla ve en geniş çerçevede ifa etmek için son yıllarda önemli çabalar göstermiş, adımlar atmış ve pek çok hayırlı eseri, faaliyeti, hizmeti gerçekleştirmiştir.
Bu hizmetler zincirinin son iki halkasına geçtiğimiz hafta sonu şahit oldum ve katıldım.
Bunlardan birincisi, Din Hizmetleri Dairesi''nin birkaç yıl önce başlattığı "Aile irşad ve rehberlik" faaliyeti. Toplumumuzun temel taşı, dinimizin, kültür ve medeniyetimizin temel okulu olan ailenin desteklenmesine, çeşitli alanlara ait ihtiyaçlarının ilgililerce karşılanmasına ihtiyaç bulunduğu tartışma götürmez. Bu ihtiyaçlardan biri de dinini yaşamak isteyen dindaşlarımızın aile içi dini problemlerinde başvuracakları; bilgi, ilgi ve şefkatle onlara kucak açacak bir mercidir. İşte bu ihtiyacı karşılamak üzere görevlendirilmiş ve altmıştan fazla ilimizin müftülüklerinde vazife yapan genç, heyecanlı, gayretli, çoğu hanım yetmişe yakın elemanla bir araya geldim, onları dinledim, başvuran Müslümanların problemleri ile ilgili raporlarını inceledim, istişare ihtiyacı duydukları bazı konularda bilgi, tecrübe ve görüşlerimi aktardım.
Bu hizmetin genişleyerek devam etmesini dilerim.
Dini Yayınlar Daire Başkanlığı''nın tertip ettiği, Bilkent Otel ve Kongre merkezinde iki gün (30-31 Ekim günleri) devam eden dini yayınlar kongresinde bu yıl "Dini klasikler" konusu ele alındı.
Değerlendirme oturumu dışında üç oturum yapıldı, her oturumda beş tebliğ sunuldu ve beş müzakereci tarafından değerlendirildi.
1950 li yıllarda Türkiye''de İlahiyat alanındaki ilmi seviye hakkında azçok bilgim vardır, daha sonraki yıllarda ise bu işin içinde oldum; gelişmeleri devamlı takip etmekle birlikte burada gördüğüm manzara (ulaşılan ilmi seviye, olgunluk, tartışma ve tenkit adabı) göğsümü kabarttı, Allah''a şükrettim.
Genel sonucu şöyle ifade edebilirim:
Klasiği olmayan özgün kültür ve medeniyet olmaz. Klasiği ile irtibatını kesen, klasiğini çağdaşlaştırarak devam ettiremeyen insan toplulukları da başka kültür ve medeniyetler içinde yozlaşmaya ve erimeye mahkum olurlar.
Kongrenin açış konferansını veren Prof. Dr. Fuad Sezgin yaklaşık elli yıldır "İslam ilimler tarihi" üzerinde çalışıyor. Topkapı Sarayı müzesinde, İslam ilimler tarihi ile ilgili bir müzenin açılmasına da rehberlik etmiş.
Şöyle diyor:
Araştırmaya başladığımdan bu yana kaldırdığım her taşın altında bir mücevher buldum.
Onun konferansını da şöyle özetlemek mümkün: Ortaçağ bizim için karanlık değil, altın çağ. Müslümanların ürettikleri ilmi çağlar boyunca Batı toplulukları tercüme ederek almışlar ve bugünkü ilmi durumlarına temel taşı yapmışlar. Onyedinci yüzyıldan sonra onlarda ilerleme devem etmiş bizde ise yavaşlama ve duraklama olmuş. Gelişmeyi İslam''ın mahiyet ve teşvikine borçluyuz, ama duraklamadan İslam''ı sorumlu tutmanın ilmi dayanağı yoktur.
Kurbanlık Hayvan
00:006/11/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yaklaşan Kurban Bayramı''nı sağlık ve afiyet içinde idrak ve bu bayrama mahsus ibadetlerimizi hakkıyla eda etmeyi Cenâb-ı Mevlâ''dan niyaz ediyoruz.
Kütahya''dan bir dostumuz soruyor:
1- Kurban alımları sırasında büyük hayvan kesmek isteyenler sığırın iki yaşını doldurup doldurmadığını anlamak için hayvanın ağzını zorla açarak dişlerine bakmakta, bu da o hayvan için satılıncaya veya ahırına dönünceye kadar defalarca devam eden bir işkenceye dönüşmektedir. Kurban adayının böyle acılı ve ürküntülü bir muameleye uğramasının önüne nasıl geçilebilir? İki yaşını doldurmuş olmanın dışında başka bir kriter yok mudur?
Cevap:
Telefonla yaptığımız konuşmada dostumuz, büyük baş hayvanlarda iki yaşını doldurmanın alameti olan “kapak atma” olmamışsa, iki yaşını doldurmuş göstermek için kerpeten ile hayvanın kapağını söktüklerini de söylemişti.
Bu konuda yıllarca önce sorulan bir soruya şu cevabı vermiştim:
“Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar iri ve gelişmiş olursa kurban edilmeleri câizdir” denilmiştir. Ancak aynı özellikteki sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevâzı vermemişlerdir. Halbuki günümüzdeki besleme teknik ve imkânları, iki yaşında olmadığı halde, otlakta beslenen iki yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün kılmıştır. Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas alarak “otlakta büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır” büyüklüğü ve ağırlığındaki danayı kurban olarak kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince câiz olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivâyet edilen hadîsleri böyle yorumlamak da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle yorumlamışlardır.
Bu vesile ile şunu da ifade etmek gerekli hale geldi:
Bilindiği gibi kurban ibadetinin hikmetlerinden (sebep, gaye) biri de yoksulların, bayram günlerinde et yemelerini sağlamaktır. Dinimiz yoksulların diğer ihtiyaçları ile başkaca hayır ve hizmetleri karşılamak için de başta zekat olmak üzere birçok vesileye yer vermiştir. Bu sebeple vakıf ve dernekler, topladıkları kurbanları satarak bedelini başka hizmetlere harcamak yerine (bu da caiz olmakla beraber) kurban etlerini yoksullara ulaştırmayı, yoksulların boğazlarından geçmesini temin etmeleri “kurbanın hikmetine” daha uygundur. Yurtları olan ve yıl boyunca muhtaç öğrencilere yemek veren vakıflar ve dernekler kurban etlerini soğuk hava depolarında koruyarak yedirebilirler, ama kurban etlerini satıp parası ile mesela bina yaptırmak, elektrik, su parasını ödemek… (tekrar ediyorum caiz olmakla beraber) hikmete uygun değildir.
Kalan iki soruya Pazar günü cevap verelim.
Kilo ile kurban ve namazda çalan telefon
00:008/11/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cuma günkü yazının devamıdır: 2- Ticarî ahlakın da hükmetmediği bu ortamlarda ibadet için kurbanlık alma zorunda olan ve haliyle hayvanın ederini bilme beceri ve birikimine sahip olmayan insanların aldanmalarını önlemek ve bir ibadet teşebbüsünün haram fiillere zemin hazırlamasına meydan vermemek için kesim sonrası çıkan kiloya göre önceden tespit edilen fiyattan ödeme yapılmasının İslam Hukuku açısından bir sakıncası var mıdır?
Cevap:
Bir şahıs kurban satana gider, "Ben şu kurbanı, kesilip filan kısımları (mesela işkembe, kelle vb.) çıkarıldıktan sonra tartılıp kilosunun şu para ile çarpılması sonucu ortaya çıkacak olan bedel ile aldım" dese, satıcı da "Aynı şartlarla ben de sattım" dese akdin tarafları, icab ve kabul, ödenecek bedel ile alınan malın helal olması gibi önemli şartlar gerçekleşir ve akit kurulur (oluşur). Diyelim ki hayvan yüz kilo geldi, kilosu on liradan anlaşmışlardı ve bedelin bin lira olduğu ortaya çıktı, belli oldu. Bu bin liranın, daha başta hayvan satın alınırken belli olmaması akdin sihhatine zarar vermez; çünkü baştaki belirsizlik, sonradan ihtilafa sebep olacak bir belirsizlik değildir. Kilo fiyatının belli olması yeterlidir.
3- Önlem alınmayan camilerde cemaatle namaz sırasında unuttukları için telefonları çalan kimseler ne yapmalıdır?
Cevap:
Namaz kılan bir kimsenin, önünden geçmemek mümkün iken bir kimse yakın önünden geçerse namaz kılan onu engellemek için hareket edebiliyor, geçmemesi için gerekeni yapabiliyor. Namazda yılan, akrep tehlikeli bir hayvan yaklaşsa namaz kılan bunları öldürebiliyor ve bu hareketler namazı bozmuyor. Cemaatle namaz kılan bir kimsenin abdesti bozulsa, çıkıp abdest alarak geri dönmesi ve namaza cemaatle devam etmesi de namazı bozmuyor. Şu halde namazda, namaz dışı her hareket namazı bozmuyor. Böyle bir gereklilik bulunmadığı halde namaz dışı hareketin namazı bozabilmesi için onun da "çok" olması, dışardan bakan birinin "Bu kişi namazda değil" diyecek ölçüde olması gerekiyor.
İşte bu durum ve hükümlerden yola çıkarak diyebiliriz ki, "cemaatle namaz kılarken" cep telefonu çalmaya başlayan kişinin, mümkün olan en az hareketle telefonu susturması gerekir ve bu hareket namazını bozmaz. Bu yapılmadığı takdirde, telefon çaldığı sürece hem kendisinin hem de başkalarının zihni namazdan kaymakta, huzur bozulmaktadır
İmam önderdir, örnektir
00:0012/11/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendi toplumuna, kültür ve medeniyetine yabancılaşmış bazı sözde aydınlar, yazar ve çizerler “imam” kelimesini bir alay, bir küçümseme tonunda kullanıyor, zaman zaman benim yazılarıma gösterdikleri tepkiyi ifade ederken de “Ey imam, sen bu işlerden anlamazsın vb.” sözler sarf ediyorlar.
Bizim dinimizde ve kültürümüzde imam daima değer yüklü bir kavrama sahip olmuştur.
İmam İslam toplumunun lideri, örneği ve yöneticisidir.
İmam aynı zamanda cemaatle eda edilen ibadetlerde önde bulunur, namaz kılanlar ona uyar ve onun hareketlerine tabi olurlar.
İslam''da ilk imam Allah Resûlüdür (s.a.). Askeri ve diğer görevlerde en yüksek rütbeli kişi (komutan, vali, başkan…) ibadetlerde de imam olmuştur.
İmam cemaatin lideri, önderi ve örneği olduğu için bu vazifeler ve sıfatların gerektirdiği bilgi ve erdeme de sahip olması gerekir; genellikle de böyle olmuştur.
Cebri medeniyet ve kültür değişiminden sonra imamın hem imajı hem de vazifesi büyük bir değişiklik geçirmiş, yeni nesiller içinden dinle diyanetle ilgisi zayıf olanlar onu daha çok cenaze arabalarında veya televizyonlarda, ölünün başında konuşurken, okurken görmüşler, kafa ve gönüllerinde bu görüntüye denk düşen bir yere oturtmuşlardır.
Ama halkımızın nazarında imam yine eski imama oldukça yakın bir konumdadır.
Bir meslektaşım anlatmıştı:
İmam Hatip Okuluna öğrenci olduğu yılın tatilinde köyüne gelmiş, annesi her zaman olduğu gibi ona ismiyle seslenmiş, babası buna itiraz ederek anneye şöyle demiş: “Hanım, o artık imam hatip öğrencisi, ona ismiyle hitap edilemez, bu edebe aykırı olur, ona ''…Efendi” diye sesleneceksin!”
Medeniyyet cahilleri; doktora yapsa, profesör olsa, başka alanlarda yüksek makam ve mevkiler işgal etse bile İmam Hatip kökenli olanları “imam” diye küçümsemeye kalkışıyorlar.
Milli birlik ve berberlikten daha çok söz edildiği şu günlerde insanları başka bakımlardan olduğu gibi meslek, meşreb, okul farkı bakımından da ayırmaya, bölmeye, tasnif etmeye son vermek gerekiyor.
İnsan her şeyden önce insan olduğu için değerlidir, sonra ahlakı, bilgisi, insanlara faydası, bulunduğu yer bakımından ehliyeti… göz önüne alınarak değerlendirilir.
Bir kimsenin bir konuda yazması, konuşması için aranacak vasıf ise bilgisi ve ilgisidir.
Alevi ve Kürt meseleleri
00:0015/11/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğer bir inanç gurubuna veya etnik guruba mensup insanlar varsa ve bu insanlar, diğerlerine göre farklı muameleye tabi tutuldukları, baskı altında oldukları, hak ve özgürlüklerini eşit olarak kullanamadıkları düşünce, duygu ve intibaı içinde iseler meseleleri var demektir. Kendileri Kürt veya Alevi olmayanların kalkıp da “Bu ülkede bir Kürt, bir Alevi, bir din özgürlüğü (buna bağlı bir başörtüsü meselesi)… yoktur” demeleri yalnızca meselesi olanları üzmekle kalmaz, meseleyi derinleştirir, iddiaları ideoloji haline getirir, guruplar arası ilişkiyi nefret ve şiddete dönüştürür, kötü niyetli insanların bu farklılıkları istismar etmelerini kolaylaştırır.
İstismar dedim de hemen bir iki satır da onu yazayım.
Evet bir Alevi meselesi, bir Kürt meselesi, bir din özgürlüğü meselesi… vardır, ama bu meseleleri büyüten, çözümü güçleştiren amillerin başında bazı ideoloji mensuplarının, çıkar çevrelerinin, millet ve memleket düşmanlarının istismarları vardır. İyi niyet ve meşruiyet görüntüsü içinde örgütlenirler veya gurupların arasına sızarlar, onlarda önce bir gurup bilinci oluştururlar, sonra diğer guruplara karşı kin ve nefreti körüklerler; diğerlerinin yaptıkları yanlışlar da bunların ekmeğine yağ sürer.
Barış, çözüm, huzur bu istismarcıların işine gelmediği için hep ipe un serer, çalıyı tersine sürer ve sürüklerler.
Bu ülke İslam kanun ve kurallarına göre yönetiliyor ve toplumda İslam inancı ve ahlakı egemen olsaydı müslümanım diyenler arasında bugün olana benzer meseleler olmazdı, olanlar da daha farklı çarelerle çözüme bağlanırdı. O zaman oturup bunları düşünmemiz, bu çerçevede değerlendirme ve çözüm üretmemiz gerekirdi. Ama bu ülke laik demokratik bir cumhuriyet.
Laik demokratik cumhuriyet çakma değilse etnik, kültürel, sosyal, ekonomik, hukuki bütün meselelerin demokrasi kurallarına göre ele alınması ve çözülmesi gerekir. Bugün demokrasiler “insan hak ve özgürlükleri” temelinde işliyor ve millet iradesi ile hukukun üstünlüğü üzerinde bir otoriteye yer verilmiyor. Korumada azınlıkların hak ve özgürlükleri önde tutuluyor, ancak ülkenin halkı ve toprağı ile bütünlüğü korunuyor, kamu düzeni, genel ahlak, genel sağlık ve asayiş konularında da titizlik gösteriliyor, gerekli olduğu yerde ve dengeli olarak hak ve özgürlüklerin bu esaslara göre kısıtlandığı da oluyor.
Herkesin bildiği, bilmesi ve uyması gereken bu hususlara rağmen ülkemizde demokrasi dışı otoriteler var, millet iradesine dayalı iktidar dışında iktidarlar var. Siyaset kurumu da insana “ülke ve millet menfaatinden önce kendi siyasi menfaatini düşünüyor” izlenimini verecek bir tutum sergiliyor. Hangi konuya, meseleye, çözüme el atılsa –buraya kadar sıraladığım normal dışılıklar yüzünden- derhal harekete geçen bazı çevreler işi içinden çıkılmaz hale getiriyor, çözüm için çaba gösterenlerin ellerini kollarını bağlıyor, yaptıklarına, yapacaklarına pişman ediyorlar.
Bu durum karşısında halkımızın soğukkanlı olmaları, yapılan propagandalara, ateşli konuşmalara, kavga ve gürültülere kapılmamaları, asırlardır içinde yaşadığımız ve yaşattığımız evrensel ve bize mahsus değerleri arka plana atmamaları, bu değerleri duygularının ve gerektiğinde şahsi menfaatlerinin de üstünde tutmaları elzem oluyor.
Paket Tartışması
00:0019/11/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokratik açılım konusu Meclis''e getirildi, iktidar “amacın, bir süreç içinde demokratik olmayan bütün mevzuat ve uygulamaların ortadan kaldırılması, milli birlik ve beraberliğin sağlanması, akan kanın durdurulması” olduğunu, bunun için yola çıktıklarını ve şimdilik şunları şunları yapmayı düşündüklerini ve bir kısmını da yaptıklarını” açıkladı. Daha ortada paket maket yok iken bir takım yakıştırmalar, vehimler ve uydurmalarla açılıma karşı çıkanlar, “ne yapalım” konusunu müzakereye bile yaklaşmayanlar bu defa “dağ fare doğurdu”, “ortada açık seçik bir teklif, bir proje yok” diyerek yaygara kopardılar ve muhalefetlerini devam ettirdiler.
Demokrasilerde çok parti ve muhalefet olmazsa olmaz, tenkit, beğenmemek, kabul etmemek, farklı görüş ve projeler ileri sürmek elbette muhalefetin hakkıdır. Bazılarının dediği gibi “Peki madem beğenmiyorsun sen teklif getir” demeyi de uygun bulmuyorum. Bazen muhalefet, iktidarın bir projesini, bir uygulamasını tenkit eder, ama “çözüm senin vazifen, çareyi de öncelikle sen bul, benim şu anda bir teklifim yok, fakat seninkini de doğru bulmuyorum; çünkü…” diyebilir. Ama iftira edemez, yalan söyleyemez, komplo kuramaz, millet ve memleket, dirlik ve düzen için zararlı olan eylemlerde bulunamaz. Bile bile aka kara, karaya ak diyemez…
Derse ne olur?
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, mum söner, aldatıcı ışık kaybolur, doğru yalan ortaya çıkar, sonunda -ister iktidar olsun ister muhalefet- yalancı, hileci, aldatıcı, şahsi menfaatçi kaybeder.
Cumhuriyet dönemi boyunca millete dayatılan ama bir türlü tutmayan, devamlı arıza çıkaran bazı düzenlemeler ve uygulamalar vardır. Bunların da amacı ümmeti ulusa, bin yıllık kültürü ve medeniyeti yabancı kültür ve medeniyete çevirmek, kısacası batılılaşmaktır.
“Ümmeti ulusa çevirme” projesine bakalım. Bu halk ümmet bilincine sahip iken iyi kötü, güçlü zayıf dönemleri olsa bile genellikle dinini, din bağını, etnik aidiyetinin önünde ve üstünde tuttu. Devletine bile “Türk, Arap, Fars…” demedi, hakim hanedanın adı devletin de adı oldu (Osmanlı, Selçuklu…).
İçten ve dıştan amansız bir yıkma mücadelesi sonunda imparatorluk dağıldı, topraklarımızda otuzdan fazla devletçik kuruldu. Bu devletçiklerin tamamı ulus devlet formatını benimsedi, ama hiçbirinin halkı, bir tek etnik aidiyeti temsil etmiyordu. Hakim olan çoğunluk diğerlerini yok sayınca, kültür olarak yok etmek (asimilasyon) için çeşitli tedbirlere başvurunca, isteyerek veya istemeyerek insanlarda “etnik aidiyet bilincini” uyandırdı. Bu bilinç silah zoruyla, ceza tehdidi ile bastırıldıkça daha da güçlendi. Demokrasi silahı ve baskıyı halkın üzerinden her nerede kaldırdı ise, kaldırdığı ölçüde bu bilinç açığa çıktı, kendini ifade etmek ve gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Hasılı cin şişeden çıktı, artık onu geri sokmak mümkün değildir, onun da varlığını bilerek, tanıyarak, meselelerini var sayarak birlikte, huzur içinde, hak ve adalet çerçevesinde bir hayatın formülünü aramak ve bulmak durumundayız. Bu vazife iktidar, muhalefet, medya, etnik grup gibi bir tarafa, yalnızca onlara ait değildir; ülkesini ve halkını seven, birlik ve beraberlikten yana olan, bölünmeyi istemeyen her vicdanlı vatandaşa aittir.
Yarınki yazıda daha somut tedbirler üzerinde duracağım.
Demokratikleşme Paketi
00:0020/11/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu ülkede, insan hak ve özgürlükleri temelinde kamil bir demokrasinin olmaması ve yapılan yanlışlıklar yüzünden mağdur olanlar yalnızca Kürtler ve Alevîler değildir.
İşsizler mağdurdur.
Yoksullar mağdurdur.
İnandığı gibi yaşamak isteyen dindarlar (çok sayıda Sünni Müslüman) mağdurdur.
Devlet içinde devlet olan, hukuka aykırı yetki kullanan, kerameti kendinden menkul olan çevrelerin haksız ve hukuksuz olarak siyasete müdahaleleri ve demokrasiyi kesintiye uğratmaları yüzünden bütün millet mağdurdur.
Son yıllarda sesleri daha fazla çıkmaya başladığı için Aleviler ve PKK belası yüzünden Kürtlerin mağduriyeti gündemi işgal etmeye başladı.
Alevi açılımı konusunu başka yazılara bırakarak Kürt açılımı konusuna bakalım.
Hükümet, toptan retçilerden ürktüğü için daha ileri gidemiyor, daha ziyade psikolojik etkisi olacak bazı tedbirlerle işe başlamak istiyor. Eğer bu hazmedilirse arkadan başka adımları da atacağını, bunun bir süreç olduğunu söylüyor.
Hükümetin zincirleri var, daha hesaplı kitaplı hareket etmek mecburiyetinde. Ama düşünürlerin, yazarların, bilim adamlarının iyi ki böyle zincirleri yok ve düşündüklerini -hapisten, işkenceden, vazifeden atılmaktan, sürülmekten korkmaksızın- söyleyip yazabiliyorlar.
Bu yazıda, Kürt meselesinin çözümü konusunda, farklı kulvarlardan üç zatın tekliflerini yan yana getirmek istiyorum.
Prof. Dr. Mustafa Erdoğan (Star, 29 Ağ. 09):
"Daha önce işaret ettiğim gibi, bana göre, Kürt sorununun demokratik çözümünün anayasal-hukuki çerçevesi şu beş esasa dayanmalıdır: (1) etnik tarafgirliğin reddi, (2) kültürel çeşitliliğin tanınması, (3) kültürel haklar, (4) idari adem-i merkeziyet, (5) demokratik katılımın güçlendirilmesi.
"Etnik tarafgirliğin reddi"nden kastım, dibacesinden başlayarak baştanbaşa Anayasa''nın her türlü etnik imadan arındırılmasıdır. Bunun için en başta, milliyetçi söyleminin zirve noktasını teşkil eden Anayasa''nın Başlangıç kısmının tümüyle kaldırılması gerekir. Ayrıca, devletin adı konusundaki belirsizliğin (m.2: "Türkiye Cumhuriyeti", m.3: "Türkiye Devleti"; m.66: "Türk Devleti") kaldırılması ve sadece "Türkiye Cumhuriyeti" teriminin kullanılması (resmi söylemin de buna göre değiştirilmesi), "Atatürk milliyetçiliğine bağlı" devlet başta olmak üzere milliyetçiliğe yapılan atıfların kaldırılması ve nihayet halihazırdaki etnik esaslı yurttaşlık tanımının (m.66) Anayasa''dan çıkarılması gerekmektedir…"
Sosyalist Kürt aydını Enver Sezgin Öcalan''ın şunları önereceğini söylüyor (Neşe Düzel röportajı):
1. Devletle PKK arasında ateşkes yapılması, 2. Demokratik bir ayasa hazırlanması, 3. Hakikatleri araştırma komisyonu kurulması, 4. Kürtçe eğitim hakkının tanınması, 5. Dağdan inenlere siyaset yapma hakkı verilmesi, 6. Koruculuğun kaldırılması, 7. Akil Adamlar Kurulu''nun oluşturulması, 8. Dağdan inmeyi kolaylaştıracak bir yasal değişikliğin yapılması (bir çeşit af).
İslami bakış ve görüş sahibi Altan Tan:
"Terör ayrıdır, terörizm ayrıdır, teröristle mücadele ayrıdır… Onun için Kürt sorununu ayrı çözmek lazım. PKK''yı dağdan indirmek ve ovada siyaset yapmasının şartlarını ayrı oluşturmak lazım, teröre giden yolları kesilmeli. Teröristle ve terörizmle mücadele ayrı bir mücadele yapılmalı.
Siz Kürt sorununu, PKK ile Genelkurmay arasına sıkıştırırsanız Kürt sorununu terörize etmiş olursunuz. Kürtlerin etnik taleplerini ortadan kaldırmış olursunuz. Ve sorunu çözümsüzlüğe mahkûm edersiniz.
Dünyanın yeni şartları içerisinde Türkiye''nin kendi tarihi kodlarıyla barışık bir paradigma inşa etmesi lazım. Bu yeni paradigmada bu çarpık laikçilik anlayışını değiştirmesi lazımdır. Çarpık tek ırk, tek millet çerçevesinde ifade edilen ulusalcı, ırkçı anlayışını değiştirmeli.
Yeni bir paradigma, yeni bir anayasa, toplumun tüm kesimlerini kapsayacak yeni bir toplumsal sözleşme olmalıdır. Türkiye bunları yapamazsa ayağa kalkamaz.
Eğer siz bir İslam hukukuna göre Kürtlerin haklarını belirliyorsanız daha alacakları çok şey var. Anadilde eğitim hakkı var, özel televizyonlarda yayın hakkı var, değiştirilen köy ve kasaba isimleri var, boşaltılan köylerin tekrar iadesi var, Kürdoloji enstitüleri kurulamıyor. Bir genel siyasi af olması meselesi var. Yani İslam hukukuna göre değerlendiriyorsanız daha Kürtlerin alacakları çok şey var. Liberal demokrasiye ve sosyal demokrasiye göre belirliyorsanız hâlâ Kürtlerin alacakları var." (Salih BİLİCİ röportajı, 09.11.2008 23:25)
İşte size üç paket taslağı, karşınızda iktidar da yok, bu teklifler iyi niyetle, ehliyetle, hasılı gerektiği gibi tartışılsın, siyasilerin bu teklifler karşısındaki tavırları belli olsun, çıkan sonuçtan iş başındakiler de istifade etsinler.
.Alevi meselesi
00:0022/11/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mevcut iktidar, Kürt meselesi gibi Alevi meselesini de kabul ediyor, meselenin ve taleplerin neler olduğunu ve nelerin yapılabileceğini anlamak üzere çalıştaylar düzenliyor, Alevilerin her çeşidinden, Alevi olan ve olmayan yazarlardan, akdemisyenlerden, araştırmacılardan temsilciler çağırarak konunun müzakere ve münakaşa edilmesine meydan veriyor. Bildiğim kadarıyla bu çalışmalar yakında bitecek, sonuç bir rapor haline getirilecek ve ilgililere sunulacak. Böyle bir çalışma ülkemizde ilk defa yapılıyor; umarım faydalı olur ve bu yaraya da bir merhem bulunur.
Konu ile bazı cihetlerden ilgisi bulunan bir kimse olarak bazı tespitlerimi, düşüncelerimi ve tekliflerimi bir daha yazmamın zamanı geldi.
Cuma günün yazısında söylediğim gibi bu ülkede yalnızca bir Alevi meselesi yoktur ve ayrıca diğer meselelerde olduğu gibi Alevi meselesinde de “bir vakıa olan ve çare bulunması gereken meseleler” ile “meseleyi kaşıyan, buradan siyasi ve ideolojik rant sağlamaya çalışan, meselenin çözüme kavuşmasını istemeyen ve bu yüzden engel çıkaran” tarafları ve bunların faaliyetlerini birbirinden ayırmak, samimi olarak çözümden yana olanlarla iş tutmak gerekiyor.
Asırlar boyu sürüp gelmiş olan ayrı gayrılığı, tarafların birbirlerine karşı duygu, düşünce ve tutumlarını devletin yapacağı çalışmalar ve düzenlemelerle gidermek, sıfıra indirmek mümkün değildir. Kötü niyetli bozguncuların bünyeden uzak tutulması, tarafların kanaat önderlerinin uzun soluklu çalışmaları, cemaatlerine yönelik telkinleri, öğretim ve eğitim faaliyetleri ile uzun vadede normalleşme beklemek gerekiyor.
Yıllardan beri Alevilerin ileri sürdükleri talepleri de ikiye ayırmak gerekiyor: 1. Mesele ile doğrudan alakası bulunan ve meselenin ortadan kalkması, Alevi vatandaşların rahatlaması için gerekli olan talepler. 2. İşe siyaset ve ideolojik bozgunculuk karıştığı için meselenin çözümü ile ilgisi bulunmayan ve diğer grupların hak ve özgürlüklerine zarar veren, bunları kısıtlamayı amaçlayan talepler. Bu ikinci çeşit taleplerden vazgeçilmezse mesele devam eder.
Birkaç örnek vereyim:
“İmam Hatip Okulları kapatılsın, zorunlu din dersi ve Diyanet kaldırılsın” deniyor. Bu talebin Alevi meselesinin çözümüne faydası değil, zararı olur; çünkü bunların olmasını istemeyen, olduğu takdirde sebep olanlara karşı iyi duygular beslemesi mümkün olmayan büyük bir kitle vardır. Bunun yerine pekala şu istenebilir: Alevi vatandaşların çocuklarına zorla Sünnî İslam öğretilmesin, onların da dini hayatlarını yaşamada yararlanacakları bir kurum veya kuruluş olsun…
“Cemevleri Alevilerin mabetleri olarak kabul edilsin” deniyor. Yani “Camiler Sünni Müslümanların mâbedidir, biz onları kabul etmiyoruz, bize başka bir mabet gerekli” demiş oluyorlar.
Halbuki, tarih boyunca olduğu gibi bugün de camilerin, bütün Müslümanların mabedi olduğu kabul edilebilir, camilerde yapılamayan “ibadetler”, ayinler, merasimler için ise –eskiden tekkelerde olduğu gibi- bunları yapacak başka mekanlar ve bu mekanlarla ilgili yardımlar talep edilebilir. Unutmayalım ki, bir yandan “Aleviler de Müslümandır” demek, diğer yandan onlar için başka mabet aramak hem çelişkilidir hem de birlik yerine ayrılık istemenin üstü kapalı ifadesidir.
“Bir dinin iki mabedi olmaz”.
Devam edeceğim.
.Vekalet yoluyla kurban
00:0026/11/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetelerde, dergilerde, internette (sitelerde) birçok müftü türedi, ağzı olan konuşuyor, müminlerin kafaları karışıyor, soru yağmuruna tutuluyoruz.
Benim Müslümanlara tavsiyem ehliyeti, bu işten anlayanlar tarafından kabul edilmiş alimlere ve Diyanet yetkililerine sormalarıdır. Diyanet bünyesinde Din İşleri Yüksek Kurulu vardır, bu kurulda birçok uzman görev yapıyor, meleseler istişare yoluyla hükme bağlanıyor ve vatandaşlara cevaplar veriliyor.
Bana gelen bir mesajda ifade edildiğine göre bir “hoca”, “vekalet yoluyla kurban olmayacağını, hatta birine kurban kesmesi için vekalet veren şahsın şirke düşeceğini” söylemiş veya yazmış.
Allah bu insanlara akıl, insaf ve iz''an nasip etsin!
Bir kimse Allah rızası için kurban bayramında kurban vazifesini yerine getirmek istiyor, imkansızlık, zorluk ve başka sebepler/maniler yüzünden kurbanın alınmasını ve kesilmesini bir şahıstan veya bir dernek yahut vakfın temsilcisinden sözlü veya yazılı olarak istiyor, parasını yatırıyor, adını yazdırıyor, kurbanının vekaleten kesilmesini talep ediyor, vekil kurbanı alıyor ve vekalet veren adına, Allah''a ibadet olarak kesiyor. Bunun şirkle ne alakası var; kurban Allah''tan başkası için mi kesildi ki şirk olsun?
Dini biz Kur''an''dan ve onu bize açıklayan Hz. Peygamberden öğreniyoruz. Peygamberimiz (s.a.) birinden, kendisi için kurbanlık hayvan almasını istemiş, o da almış, eşleri adına kurbanlarını kesmiş, Hacda birçok kurbanından bir kısmını bizzat kesmiş, daha çoğunu da Hz. Ali''ye havale etmiş (kesmesini istemiş, ona vekalet vermiş)… Bütün bunlar hadis kitaplarında yazılı.
Fıkıh kitapları namaz, oruç, kefaret gibi kişinin bedeni ile (kendisi) yapması gereken ibadetler dışında zekatın ehline verilmesi, kurbanın kesilmesi gibi mali ibadetlerde vekalet vermenin caiz olduğunu yazıyor.
Asırlardır Müslümanlar kurbanlarını hem kesmişler, hem de birine vekalet vererek kestirmişler.
Bir düşünün, eğer herkesin kurbanını kendi eliyle kesmesi veya vekil keserken yanında bulunması gerekseydi hac ibadeti nasıl yapılırdı? İnsanların günlerce sıraya girip Mina''da beklemeleri gerekmez miydi?
Bugün hacca gidenler ilgili mercie kurban paralarını yatırıyorlar, vekaleten kurbanlarının alınıp kesilmesini istiyorlar ve bu da yerine getiriliyor, buna itiraz eden ciddi bir alim de yok.
Akıl ve nakıl yönlerinden dayanağı bulunmayan, ilme ve mantığa uymayan yorumlara dayanan sözlere kulak asılmasın, kafalar karışmasın, gönül huzuruyla isteyen kendisi kessin, siteyen “vekalet vererek” kurban ibadetini yerine getirsin vesselam.
Şiarlar, şiar ibadetler
00:0029/11/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinin şiarları vardır, bunlar ülkelerin bayrakları, sınır taşları ve işaretleri gibidir, görüldükleri yerin kimliğini belli ederler. Cuma, bayramlar, ezan, cemaatle namaz, mescidler, selamlaşma ... dinî şiarlar (şe''âir-i dîniyye) olarak bilinir. İslam düzen ve ahlakının egemen olduğu bir ülkede dini okullar ile başörtüsü şiar niteliğinde değildir, ama laik, çoğulcu bir toplumda tesettürü (dinin talebine uygun örtünmeyi) sağlayan başörtüsü şiardır; tesettüre riayet edenlerin dinin emirlerine uyan orta yol Müslümanları olduklarını ifade eder. Örtünenler şiar taşıyalım, belli olalım diye örtünmezler, inançlarına uygun yaşamak için örtünürler, ama bu kıyafet aynı zamanda onların kimliklerini de ortaya koyar. Aynı nitelikteki toplumlarda din eğitimi ve din okulları da şiarlaşır, bu okulları tercih edenlerin dinle nasıl bir ilişki içinde olduklarını belli eder.
Bazı yazarlar çağımızda "dinin bireyselleştiğini", artık cemaat dini yerine bireyin dininin geçtiğini, dini yorum ve değerlendirmelerin de buna uygun hale getirilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu yaklaşım, dinin mesela yalnızca siyasi boyutuna bakarak "siyasal İslam", belli bir kültür içinde anlaşılma ve yaşanmasına bakarak "Türk, Anadolu... İslamı" gibi kavramların üretilmesine benziyor. Aslında siyasal veya Türk İslamı''nın bulunduğu yer, çağ ve zamanda İslam''ın diğer (ictimai, ahlaki, manevî, edebî, derûnî...) tarafları da mevcuttur ve İslam her zaman bir bütündür; onun bir tarafının teori veya pratikte ihmal edilmesi, o kısmın yok olması manasına gelmez.
Tasavvufta "Allah''a giden yollar insanların sayısı kadardır" denir; bundan maksat "insanların sayısı kadar bireysel din vardır" demek olmayıp, "tek bir din ile ilişki kurma biçimi ve özel durumlara göre meşru seçenekler içinden seçim yaparak uygulama modeli birden fazla" demektir. Bireyin din hayatının toplum tarafından değerlendirilmesi söz konusu olduğunda ortada bir "sahih İslam" vardır ve ona göre değerlendirilme yapılır. Devlet dine karışmasa bile halkının çoğu Müslüman olan bir toplumda çeşitli sebep ve saiklerle bireylerin dini hayatları hakkında değerlendirme yapılır ve hüküm verilir; bu kaçınılmazdır.
Ayrıca İslam''a göre dini şiarların toptan (toplum olarak) terki hem caiz, hem de mümkün değildir. Şiarların terki zaman içinde dinin zayıflayıp etkisizleşmesine, hatta büyük ölçüde yok olmasına sebep olur. Bu sebeple dini kaynaklarda şiarlar üzerinde hassasiyetle durulmuş, geçmiş zamanlarda şiarların terki, bir topluluğun devletçe tedip edilmesine sebep sayılmıştır.
Bugün Türkiye''de başörtüsü ve din eğitimi için henüz başka seçeneği bulunmayan İmam Hatip okulları birer şiar niteliğindedir. Israrla bunları "siyasi şiar, simge" olarak değerlendirenler ciddi şekilde yanılıyorlar. Din eğitimi ve örtünme, henüz modern devletler ve rejimler yok iken de vardı, Müslümanlar din eğitimi alırken, bunların kurumlarını oluştururken, din böyle istiyor diye örtünürken asla siyaset yapmıyorlar, siyasi simge taşıma gibi bir niyetleri bulunmuyordu. Bugün de çocuklarını İmam Hatip okullarına gönderenler, öyle inandıkları için örtünenler (tesettüre riayet edenler) asla belli bir siyasetin askerleri, militanları, işçileri olmayıp yalnızca Müslümandırlar.
"Peki inandığı halde örtünmeyenler Müslüman değil mi?" şeklindeki sorunun cevabı da basittir: 1. Kendilerine göre eksiksiz veya eksikli ama çaresiz (zaruret yüzünden böyle davranan) Müslümanlardır. 2. Örtünenlere göre eksikli Müslümanlardır.
Dini ortadan kaldırmaya ve kitaplı bir dini kökten değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Din (İslam) ve dindar bulunduğu sürece de hem din eğitimi hem de örtünme bulunacaktır. Din özgürlüğünü, dinsizler lehine kısıtlamak yalnızca çatışmaya davetiye çıkarmak demektir. Yasakçılar, huzur ve barış düşmanları bu davetiyeyi çıkaradursunlar aklı başında olan dindarlar ve ötekilerin yapmaları gereken şey, farklıların bir arada yaşamaları için "adalet ve tahammül" çerçevesinde kurulacak bir düzen oluşturmaktır.
(Bu yazı beş yıl önce yazılmıştı; dine ve din eğitimine karşı olumsuz tavırlar değişmediği için bu bayram gününde bir daha hatırlatmayı uygun buldum).
..Minarenin Kılıfı
00:003/12/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Minareyi çalan kılıfını hazırlar” derler, ama minare yıkanların kılıfları da olmuyor. İsviçre''de Müslümanlara karşı alınan son tavır görüntünün (uygarlık, hoşgörü) altındaki gerçeği (ayrımcılık, dini taassup) apaçık ortaya çıkarıyor.
Kutlu Doğum merasimlerine katılmak ve bir konuşma yapmak üzere 9 Nisan 2006 günü İsviçre''nin Solothurn şehrinde bulundum, ertesi günü İsviçre''yi gezerek ve orada yaşayan kardeşlerimizden ülke hakkında bilgi alarak geçirdim, o gün duyduklarım, bugün olanı (minare yasağını) anlamamızı kolaylaştırıyordu:
İsviçre''de İslam''ı yaşamanın önünde bazı engeller var; bunun da başında kilise ve dinsizler bulunuyor; çünkü topluluğun eriyip yok olmasını engelleyen en büyük amil din (İslam). Halk, özellikle gençler Hristiyanlığı terk ederek dinsizliği seçiyorlar, fakat kilise devlet içindeki gücünü devam ettiriyor. Eğer tespit doğru ise İsviçre''de yöneticilerin, kilisenin istemediği hiçbir şeyi yapamayacakları söyleniyor. Sermaye yapısı içinde de kilisenin çok büyük bir payının olduğu biliniyor.
Müslümanlar engelleri aşabilmek için İslam''ın resmen (din olarak) tanınmasını istiyor, bunun için üst üste teşebbüslerde bulunuyorlar; ilgililer buna karşı direniyor ve açıkça “İslam din olarak tanınırsa bunun, Hristiyanlığa zararı olur” diyorlar.
Burada da kilise vergisi var; bu vergiden kurtulmak için ya başka dinden veya dinsiz olmak gerekiyor. Bu sebeple birçok vatandaş başvurarak kendini dinsiz olarak kaydettiriyor. Bu defa da cemiyet içinde dışlanma problemi ile karşılaşıyor. Mesela öğrenciler kiliseye götürülerek din dersi yapılıyor, Hristiyan bir ailenin çocuğu gitmeyince arkadaşları yadırgıyor, ailenin dinsizliği seçtiğini söylemesi kolay olmuyor, derken bazıları sırf bu yüzden yeniden Hristiyanlığa kayıt yaptırıp kilise vergisini ödemeyi göze alıyorlar.
Okullarda din dersi, program içinde değil, ama okulun bilgi ve yönetimi altında kilisede yapılıyor. Din dersi öğretmenleri papazlar. İlköğretim boyunca çocukları her Çarşamba öğleden sonra alıp kiliseye götürüyorlar, orada uygulamalı din dersi yapıyorlar.
Noel geldiğinde okulun öğretmenleri görevlendiriliyor, sabah erkenden tek tek evlere uğrayarak özel kıyafet giymiş öğrencileri topluyorlar, karlı yerlerde, Noel babanın güzergahında dolaştırıyor, gelenekle içiçe girmiş bulunan yortuyu canlı olarak yaşamalarını ve hafızalarına kazımalarını sağlıyorlar.
PKK''lı veya Alevî olanlara tanınan imkanlar, sağlanan kolaylıklar Sünni Müslümanlara tanınmıyor. Cami, kültür merkezi, kurs gibi faaliyetlerin önüne engeller çıkarılıyor. Bunu hem aslen İsviçreli olan halk, hem de yerel yönetimler yapıyor. İki örnek verelim:
Bir dernek, cami ve kültür merkezi için sekiz dönümlük bir yer buluyor, sahibi ile fiyatta anlaşıyorlar, tapu almak için gidince “ne için alındığı” soruluyor, alanlar açıklayınca arsa sahibi satmaktan vazgeçiyor, sebebini soruyorlar, “Ben kiliseye gitmesem de Hristiyanım, çevremde camilerin olmasını istemem, cami için yer satamam” diyor. İki misline yakın fiyat arttırıyorlar, yine vermiyor.
Bir başka yer alıyorlar, belediyeye yapı ruhsatı için başvuruyorlar, belediye “Buranın ileride ne olacağına şimdi karar vermedik, belki başka şey için lazım olur” diyerek ruhsat vermiyor. Bütün güçlüklere rağmen yine de yerler bulunuyor, az da olsa camiler yapılıyor.
İsviçre''de üniversiteye gidebilmek için meslek lisesini değil, düz liseyi bitirmek ve ortalama altı puan almak gerekiyor. Okullarda Türk çocukları başarılı da olsalar meslek okullarına yönlendiriliyorlar. Öğretmenlerin raporu önemli ve belirleyici; tam not alsalar bile öğretmen “Bu öğrenci üniversitede yapamaz” deyince üniversite almıyor.
Temizlik, disiplin, muamelede dürüstlük, hukukun üstünlüğü, beyanın esas olması, rüşvetin yok denecek seviyede bulunması, kamu düzeni ve menfaati konusundaki hassasiyet… nerede ve kimde olursa olsun iyidir, erdemdir ve Müslümanların yitik malıdır; bunları Avrupalı olmadan da uygulamak asli vazifemiz, unutulmuş hasletlerimizdir; ama Avrupalı''nın her yaptığı da güzel, iyi ve erdemli değil.
Network marketing
00:006/12/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu işlemin dini hükmü daha önce de bana sorulmuştu ve yazının sonunda okuyacağınız cevabı vermiştim. Bugün aşağıda okuyacağınız açıklamayı bir okuyucum gönderdi, verdiği bilgilere göre işlem meşru ve masum bir işlem gibi gözükmüyor:
Muhterem hocam,
“Daha önceki yıllarda Titan Saadet Zinciri hakkında yazılar yazarak bu tip soygunların yapılmasına karşı durmuştunuz. Şu anda Titan yapılanmasının daha sinsi ve planlı bir benzeri, “network marketing” sistemini kullanarak ülkemizde faaliyet göstermeye başladı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü''nün ilgili birimlerine ihbarda bulunarak bilgi ve belgelerimi paylaştım ancak soruşturmanın ağır yürümesi, her geçen gün yeni insanlarımızın bu ağa düşmesine ve milli sermayemizin Hong Kong merkezli bu dolandırıcılara akıtılmasına sebep oluyor.
“İsterseniz size öncelikle bu şebekenin çalışma sistemini aktarayım.
1-Hong Kong merkezli www.quest.net adında bir site üzerinden faaliyetler yürütülüyor. Bu şirketin Türkiye''de resmi ofisi, yetkilisi, Maliye Bakanlığı''na kaydı vs. herhangi bir resmiyeti bulunmuyor.
2-Bekar evi tarzı, tabelası bile bulunmayan birkaç masa ve sandalye konulmuş, ve kirası bile katılımcılar tarafından ödenen evlerde faaliyet gösteriliyor.
3-Şirkete katılmak için, daha önce katılmış bir üyenin alt dalı olarak bir ürün satın almak gerekiyor. 3 bin TL civarında bir bedel ödeyerek tatil paketi satın alınıyor. Ancak bu tatil paketi, sadece Titan çağrışımı yapmaması ve ortada bir ürün olduğu izlenimi uyandırmak için var. Tatil yapılacak otel, tatil tarihi vs. ile ilgili hiçbir bilgi verilmiyor.
4-Üyeliğe giriş için paralar internet üzerinden kredi kartıyla şirketin Hong Kong merkezine doğrudan ödeniyor. Elden para ödenmiyor. Ödemeyi yaparken alt dalı olduğunuz kişinin bilgilerini de vererek onun para kazanmasını sağlıyorsunuz.
5- Satın aldığınız tatil paketi dışında 30 dolar daha ödeyerek “TC” unvanı alıyor ve yeni üyeler bularak para kazanmaya başlıyorsunuz.
6- Her yeni üye, bulduğu iki üyeyi sağ ve sol kol olarak kendisine belirliyor. Sağ ve sol kollar da kendilerine yeni üyeler bularak olayı dallandırıyorlar. Bir üye, 3 yeni üye kazandırdığında 150 dolar kazanıyor. Ancak sadece sağ üyesi veya sadece sol üyesinin bulunduğu bloktan üye kazanılmışsa, parayı alamıyor. Para akışının devam etmesi için bir üyenin bütün kollarının üye yapmaya devam etmesi gerekiyor.
7-Ödenen paralar, hiçbir şekilde geri alınamıyor. Sistemden çıkmak isteyen kişi, parasını tamamen kaybediyor.
“Sistemin benim gördüğüm kadarıyla İslami açıdan sakıncaları şunlar:
1-Sistem, insanları, bol üye bul, sonra altındakiler çalışsın, ömrünün sonuna kadar düzenli gelirin olsun diyerek tembelliğe itiyor. Millete memlekete faydalı hiçbir üretim yok.
2-Satın alınan hizmet veya üründen cayma hakkınız yok. İslami ticaretin kuralı alan ürünün satın alınırken elde olması, niteliklerinin belli olması kuralına da uyulmuyor. Zaten ürün satmak asıl niyetleri değil.
3-TC adı verilen üyeler, üye buldukça para kazanabiliyor ama aslında en büyük parayı, Hong Kong Serbest Bölgesi''nde kurulmuş naylon şirket kazanıyor. Türkiye''de elde edilen gelirin hiçbir bölümü ülkemizde vergi olarak ödenmiyor. Her işlem internet üzerinden yapılıyor. Milli sermaye ve birikim gayrimeşru yollarla, yabancı ellere aktarılıyor.”
Daha önceki soruya şu cevabı vermiştim:
1. Satılan mal helal mal ise -ki, (eski soruda yapılan) açıklamada doğal ve yararlı ürünler olduğu söyleniyor-;
2. Ticarete faiz ve hile karışmıyorsa;
3. İsrafı ve lüks tüketimi teşvik etmiyorsa
Bu alım satım ve buna aracılık etmek caiz, aracılıktan alınan para (prim) helal olur.
Yeni soruda yapılan açıklamaya göre alınan nesne belirsiz, daha da önemlisi “sistemden çıkmak isteyen hiçbir şey alamıyor”; bu da demektir ki, aldığı bir şey yok, işlem göstermelik. Şu halde –cevabımda sıraladığım- caiz olma şartları gerçekleşmiyor ve böyle bir işlem caiz olmaz.
İslam ve farklılık
00:0010/12/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yurt dışında ilmi araştırma yapan bir akademisyenimizin mektubunu okuyucularımla paylaşacak, sonra da görüş ve düşüncelerimi yazacağım.
Konuya girmeden önce yedi can kaybımız karşısındaki derin üzüntümü ifade ediyor ve ailelerine ecir ve sabır diliyorum.
Yıllardan beri kan akıyor, bugün denenmeye başlayan usul dışında, başta askeri olmak üzere, denenmiş usullerden sonuç alınamadı, bataklık kurutulamadı, bugün farklı yol ve yöntemler deneniyor, sonuç alınır veya alınmaz, ama akan kanın durmasından yana olan herkesin, siyasi rantı bir yana bırakarak bu denemeye katkıda bulunması gerekiyor. Saptırmadan, abartmadan tenkit ve uyarılar da katkıdır.
Mektup
“…yazınızda "Bu ülke İslam kanun ve kurallarına göre yönetiliyor ve toplumda İslam inancı ve ahlakı egemen olsaydı müslümanım diyenler arasında bugün olana benzer meseleler olmazdı, olanlar da daha farklı çarelerle çözüme bağlanırdı." diye bir ifade kullanıyorsunuz. Bu ifade ile aslında ülkemizin sorunlarının çözümü için çok mühim bir noktaya temas ediyorsunuz.
“Şu anki demokrasi mücadelesinin ön saflarında görünen Müslüman kesimlerin farklılıklara bakışının daha net belirtilmesi gerektiği kanaatindeyim. Gerçekten de İslami hükümlere göre idare edilen bir ülkede Alevi''lerin durumu ne olacaktır? Osmanlı idaresi altındaki hallerinden kendilerinin memnun olmadığını biliyoruz. Suudi idaresi altındaki Şii''lerin vaziyetinin de iç açıcı olmadığı hepimizin malumu. Cezayir, Iran, Sudan, Afganistan, Filistin gibi ülkelerde İslami fikriyata sahip akımların idareyi demokratik ya da cebri yollarla ele geçirdikleri dönemlerde takip ettikleri "İslami" anlayışa sahip olmayan fert ve grupları dışlayıcı ve hatta yok edici bir politika yürüttükleri de acı bir gerçek.
“Kendi kanımca hala daha Türkiye''deki Müslüman kesimin Alevi''leri oldukları gibi kabul etmediklerini düşünüyorum. Hakim idarenin temsil ettiği İslami anlayışın dışında olan ama genel anlamda İslam çatısı altında değerlendirilebilecek topluluklara yönelik düzenlemeler konusunda düşüncelerinizi paylaşabilmenizi arzu ederim. Genel anlamda fikir ve vicdan hürriyeti konularında İslami yaklaşımın modern dünyada ne noktada olduğunu ve olması gerektiğini yazılarınızda irdelemenizin bugünkü ve gelecekteki sorunların çözümüne katkı sağlayacağına inanıyorum.”
H. Akarca (Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Araştırma Gör.)
Değerlendirmeye bir başlangıç olsun diye şunu hatırlatayım:
Benim farklı çözüm olurdu sonucuna koştuğum şart “ülkenin İslami kurallara göre yönetilmesi ve toplumda İslam iman ve ahlakının egemen olmasıdır.”
Râşid Halifeler devri (Hz. Hasan''ın hilafeti, kan akmasın, fitne sona ersin diye Muaviye''ye devretmesi ile biter) biteliden beri bu iki şart (İslami kuralların uygulanması ve toplumda İslam ahlak ve imanının egemen olması) kamil manada hiç gerçekleşmemiştir. Hemen daima –İslam adına uygulanan- siyaset ve hikmet-i hükümet bu iki şartın önüne geçmiştir.
Dinleri Farklı Olanlar
00:0011/12/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din bağının ve bağlılığının yerini –hilafetin saltanata dönüşmesinden itibaren- kavim, kabile, ırk, hânedan… bağının alması, siyasetin dine egemen olması sonucunu doğurdu. Saraylara ve hükümdarlara yakın olan alimler de az veya çok dine aykırı olan siyaseti meşrulaştırmada önemli rol oynadılar.
Bunlara ek olarak farklı din ve mezheplere mensup olanların birlikte, iyi niyet ve sadakatle yaşamak yerine devletin altını oyamaya, iktidarları yıkarak hakimiyeti ele almaya, din ve devlet düşmanları ile işbirliği yapmaya kalkıştıkça veya kalkışma belirtileri gösterdikçe siyaset, bazen ölçüyü aşan tedbirlere başvurmuştur.
Yukarıda özetlediğim iki önemli amilin sevkiyle kahir çoğunluk, farklı azınlıklara karşı, İslami teoriye ters düşen uygulamalar yapmışlardır. Ancak bu uygulamalar konjonktürel olmuş, ahval ve şeraite göre değişegelmiştir. Tarih boyunca İslam ülkelerinde, Müslümanların çoğunlukta oldukları yerleşim bölgelerinde gayr-i müslimlerin hak ve hürriyetlerine yönelik bazı kısıtlamaları bu çerçevede ve bir de din, kamu düzeni ve asayişin korunması zarureti içinde değerlendirmek gerekir.
İslam ülkesi vatandaşı olan ve olmayan gayr-i Müslimlerle ilişkinin temel kuralları Mümtehine sûresinin şu ayetlerinde açıklanmıştır:
“Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında bir dostluk meydana getirecektir. Allah kadirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir./Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever./ Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir. (60/7-9)
Sûrenin başında Allah''a ve O''na inananlara düşmanlık edenlerle dostluk kurmanın yasaklanmasındaki amaca ve bu hükmün kapsamına açıklık getirilmektedir. 7. âyette açıkça ifade edildiği üzere bu yasağın asıl maksadı, aydınlanmanın ve her türlü hayırlı girişimin önünü kesen kör taassup ortamının, inanç ve fikirlerin delilleri üzerinde hür biçimde düşünmeye imkân verecek bir ortama dönüştürülmesi, böylece 1. âyette işaret edildiği şekilde mânevî baskı sebebiyle veya çıkar sağlama düşüncesiyle sergilenen sevgi gösterilerine ihtiyaç kalmaması, gerçek ve riyasız sevgiye erişilebilmesidir. 8 ve 9. âyetlerde bu yasağın yani 1. âyetteki anlamıyla “düşman” kavramının kapsamı belirlenirken de, İslâmiyet''i kabul etmeme değil, din konusunda müslümanlarla savaşma, onları yurtlarından çıkarma veya çıkarılmalarına yardımcı olma kriterleri esas alınmıştır…
Bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylar dolayısıyla bazı daraltıcı yorumlar yapılmış olmakla beraber, –8. âyetin tefsiri sırasında Taberî''nin belirttiği üzere– burada verilmek istenen mesaj belirli olaylarla sınırlı değildir, âyette yer alan olumsuz nitelikler kapsamına girmedikçe hangi dine mensup ve hangi etnik kökenden olursa olsun uluslararası toplumun bütün üyeleriyle iyilik ve adalet esasına dayalı ilişkiler kurulabilir, bu hükümle ilgili nesih iddialarının da dayanağı yoktur (Taberî, XXVIII, 65-66).
Bu âyetlerde Kur''an''ın, uluslararası ilişkilerde hemen herkesin mâkul ve ikna edici bulacağı bir temel düstur getirdiği görülmektedir. Şöyle ki, aslolan barış halidir ve dostane ilişkilerin sağlıklı yürüyebilmesi için şu iki şarta titizlikle uyulması gerekir: a) İyi niyetli olma ve bunun ilişkilere yansıtılması, b) Bu alanda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda, aynı şekilde herhangi bir ihtilâf çıkması durumunda adalet ve hakkaniyetin esas alınması. İstisnaî olan hasmane ilişkiler içine girmenin gerekçesi ise karşı tarafın din özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik savaş ilân etmesi ve ülke güvenliğini tehdit eden fiilî davranış ortaya koyması şeklinde özetlenmiştir. Dikkat edilirse Kur''an''ın bu konuda ortaya koyduğu esaslar müslümanlara imtiyaz tanıyan veya sübjektif değerlere bağlı ilke ve kurallar olmayıp objektif niteliktedir.
Konuya devam edeceğim.
Mezhebi farklı olanlar
00:0013/12/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kâmil manada uygulanan İslam''da, dini ve mezhebi farklı olanlara tanınan haklar ve özgürlükler, bugün Batı''da, başörtüsünü ve minareyi yasaklayan, cami yapmak isteyenlere bin müşkilat çıkaran ülkelerde olandan daha fazladır ve iyidir.
Dünkü yazıda dinleri farklı olanları ve bazı kısıtlamaların sebeplerini yazmıştım. Bugün de mezhebi farklı olanlara bakalım.
Gerçek hilafetin uygulandığı dönemde Hâricîler başkaldırıp ayrılıkçılık yapınca Hz. Ali onlara şu kuralı hatırlatmıştı:
“Mescidimize gelip ibadet emek isterseniz buyurun, orası size de açıktır. Bizimle birlikte cihada (ülkemizi ve değerlerimizi koruma ve savunma mücadelesine) katılmak isterseniz buyurun, bize olan size de olur. Her ikisini de kabul etmez, biz kendi alanımızda kendi kurallarımıza göre yaşayacağız derseniz, buyurun yaşayın. Ama silaha sarılır, bize saldırmaya kalkışırsanız biz de sizi silahla yola getiririz.”
Hz. Ali Cuma namazında, minberden halka hitap ederken (bizdeki ifadesiyle hutbe okurken) mescidin bir köşesinden Havâric (bir gurup Hâricî) ayağa kalkarak “Hüküm Allah''a aittir” diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali sözünü kesti, onlara dönerek “Söz doğru ama söyleyenlerin maksadı hak ve doğru değil. Sizin mescidimize girip orada Allah''ı anmanızı, ibadet yapmanızı engellemeyiz, gücünüzü düşmana karşı bizim gücümüze eklediğiniz sürece sizi ganimetten mahrum etmeyiz, bize karşı savaşa girmedikçe de sizinle savaşmayız” dedi ve kaldığı yerden hutbesine devam etti.
Büyük İslam fıkıh alimi Serahsî (v.483/1090), yukarıdaki vakıayı aktardıktan sonra özetle şöyle diyor:
“Söz doğru, ama maksat doğru değil” derken Hz. Ali şunu kast ediyor: “Bu söz doğru, ama bunların maksadı, Muaviye ile mücadele ederken ihtilafın çözümünü (bu konudaki hükmü) hakemlere bırakmayı kabul ettiğim için beni tekfir etmektir (kâfir olduğumu ilan etmektir), bu sözü de bu maksatla tekrar edip duruyorlar; işte bu maksat yanlıştır, bâtıldır.”
Hz. Ali, karşı taraf ona bunları yaptığı halde onlara “Kâfir” demiyor, “Kardeşlerimiz bize karşı cephe kurdular...” diyor, kendilerine muhalefet hakkı tanıyor, söz hürriyeti veriyor, silaha ve şiddete başvurmadıkları sürece cezalandırma yoluna gitmiyor.
Muhalifler Hz. Ali''ye açıkça “kâfir” deselerdi bu ağır bir hakaret olurdu ve hapis vb. ceza verilebilirdi, onlar bu hakareti üstü kapalı, dolaylı, ima yoluyla yaptıkları için kendilerine hakaret cezası da uygulamıyor.”
Hz. Ali devlet başkanı, siyasi ve dinî (din anlayışı bakımından) muhalifi olan gruptan (Hâricîlerden) bir bazıları toplanıp aleyhinde konuşuyorlar, onları takip etmiyor, içlerinden biri öldürme niyetinde olduğunu söylüyor, hatta buna yemin ediyor, ona da -henüz suç gerçekleşmedi diye- ceza vermiyor. Hakaret konusuna gelince ona karşı bir mukabele etme veya cezalandırma hakkı bulunduğunu ima ediyor ama bunu da kendisi kullanmıyor.
Sünnî doktrinde de farklı mezhep sahiplerine karşı tavır konusunda şu kural genellikle kabul görmüştür: “Dine ve mezhebe zarar vermeyen (saldırmayan, kandırmayan), meşru yönetime karşı silahlı isyana kalkışmayan farklı mezhep sahiplerine dokunulamaz, bütün hak ve özgürlüklerden onlar da yararlanırlar.”
Demokrasi ile övünen, her fırsatta şeriat aleyhine konuşan birileri ise ortada silahlı bir kalkışma, silahlı kalkışmaya dair konuşma ve bu maksatla yapılan toplantılar bulunmadığı halde “bunlara konuşma ve dinlerini serbest yaşama hakkı ve imkanı verirsek dindarlıkları güçlenir ve yayılır, sonunda belki şiddete de başvurarak rejimi değiştirmeye kalkışırlar” diye bir kısım vatandaşlarına ayrımcılık yapıyorlar, onları bazı temel insan haklarından mahrum ediyorlar.
İslam dünyasında İslam
00:0017/12/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yıllarca önce Tebliğ Cemaati''nden bir heyet Türkiye''ye gelmişti, bir yemekli toplantıda yemeği elleriyle yediler, “Niçin çatal ve kaşık kullanmıyorsunuz?” diyenlere “El ile yemek sünnettir” dediler ve tırnakla temasa geçen yağın oradan bazı parçalar alarak mideye indiğinde faydalarının olduğu keşfedildiği şeklinde açıklamalar yaptılar.
Bir umre ziyaretinde, parmağında altın alyans olan bir Türkiyeli müslümanı; uzun sakallı, bıyıkları makine ile tıraş edilmiş, sarıklı ve cüppeli bir Arap Müslüman yakalamış, yüzüğü çıkarıp atması için ona baskı yapıyor, bizimki dilini anlamadığı için beni buldular; “Türkiye''de bazı alimler, süs için değil de alem (nişan, evlilik veya nişanlılık sembolü) olarak takılan altın alyansın caiz olduğunu söylüyorlar, bu Müslüman da onların fetvalarını uyguluyor, aldığı fetvaya göre yaptığı meşru, sen ona nehiy ani''l-münker (meşru olmayanı engelleme) yapamazsın, çünkü ona göre yaptığı münker değil…” dedim, kaşlarını çattı, eyleminde ısrar etti ve bizden nefret ederek yanımızdan ayrıldı.
Türkmenistan''da bir alış-veriş merkezinde gezerken tipik bir Türkmen aksakallısı gördüm, selam verdim, biraz konuştuk, Müslüman ve İstanbul''lu olduğumuzu öğrenince çok sevindi, hoşbeşten sonra arkadaşıma “Biz konuşurken bir hatıra resmi çek” dedim, fotoğraf çektirmenin haram olduğuna inanan adam çekildiğini görünce büyük bir hışımla yanımızdan ayrıldı, imkan bulsa bizi döverdi.
Bir Suûdî alim, Cezayirdeki İslami Hareket (dolayısıyla Müslüman Kardeşler) aleyhinde bir kitap yazmış, kitabı ülkenin belli başlı alimleri beğenmişler ve takrizler yazmışlar. Yazarın şiddetle reddettiği görüş, “Devleti yönetenlerin seçimle işbaşına gelmeleri ve İslami Anayasayı ihlal ettikleri takdirde, gerekirse –başka çare kalmaz ise- halk ayaklanması ile iktidarına son verilmesi” dir.
İslam dünyasının şurasında burasında zaman zaman askeri darbe ile iktidar olanlar şeriatın uygulanacağını ilan ediyorlar. İlk yaptıkları şey de, çoğu yoksulluk yüzünden hırsızlık yapanların ellerini kesmek oluyor. Bu cezayı meydanlarda uygulayarak sözde, İslam''a-şeriata ne kadar bağlı olduklarının kanıtını veriyorlar. Halbuki Hz. Ömer, açlık yüzünden yiyecek çalanlara ceza uygulamamış, “Cezanın bunları aç bırakanlara uygulanmasının daha adil olacağını” söylemişti. Bunlar da işe öğretimden, eğitimden, sosyal adaletten, güzel ahlakın yerleşmesinden, yolsuzlukların önlenmesinden, ülkede aç ve açık bir kişi kalmayıncaya kadar zenginden alıp yoksula vermekten… başlayacak yerde zavallıların ellerini keserek reklamlarını yapıyorlar.
Birçok İslam ülkesinde bir kısım zenginler altın şişlerde et kızartıp yerken, binlerce yoksulun ihtiyacını karşılayacak servete yat alıp içinde zevk u safaya dalarken kendi ülkelerinde veya başka yerlerde insanlar açlıktan ölüyorlar.
Afganistan''da Taliban''ın kadınlara reva gördükleri zulüm ve baskı İslam imajının zedelenmesi için yetip artıyor.
İslam''da temizlik var, birlik ve dayanışma var, değerlerini koruyacak kadar güçlü olma emri var… Müslümanların hayatında bunlar eksik.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür; ama varılacak sonuç değişmiyor:
Müslümanların problemleri İslam''dan değil, yanlış İslam anlayış ve uygulamaları ile müslümanım diyenlerin İslam''a yan çizmelerinden kaynaklanıyor.
İmam hatipler ve askerler
00:0018/12/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı tarafından 21 Ağustos 2009 tarihinde katsayı farkına ilişkin kapsamlı bir çalışma yapıldığı ortaya çıktı. Genelkurmay 2. Başkanına da sunulan istihbarat çalışmasında İstanbul Barosu ve Eğitim-İş Sendikasının açtıkları iptal davasına değinilerek, benzer davaların liselerde çocukları okuyan veliler tarafından açılması isteniyor.
10 maddeden oluşan istihbarat çalışmasının, ”Sonuç ve değerlendirme” bölümünde şöyle deniliyor: ”Yeni düzenleme ile İmam Hatip Liselerinin önündeki katsayı engelinin kaldırıldığı ve yükseköğretim kurumlarına girişte avantajlı hale getirildiği, bu yolla muhafazakar yaşam tarzını benimseyenlerin kamusal alanda varlıklarının genişletilmesinin hedeflendiği…” Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı çalışmasının, ”sonuç ve değerlendirme” bölümünde “Düzenlemenin iptali istemiyle açılan davanın ve gelişmelerin takip edilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir” deniliyor.
Bu haberi okuyunca üzüldüm, bir ülkede orduyu yönetenler ile vatandaşların önemli bir kısmı arasında bu denli “çatışma”nın olması karşısında içim karardı.
Soruyorum:
1. Ordu bu işlere niçin karışıyor, ülkeyi dış düşmanlara karşı en iyi savunma ödevi üzerine düşünecek ve gerekli tedbirleri alacak, terör ile mücadelede özel kuvvetleri oluşturacak… yerde niçin siyasete giriyor ve ülkeyi yönetmeye kalkışıyor?
2. “… bu yolla muhafazakar yaşam tarzını benimseyenlerin kamusal alanda varlıklarının genişletilmesi” Genelkurmay''ı niçin rahatsız ediyor.
3. Muhafazakâr hayat tarzını benimseyenler vatandaş değil mi, bu ayrımcılığın ve taraf olmanın askerin kitabında yeri var mı, olmalı mı?
4. Muhafazakâr hayat tarzını benimseyen vatandaşların çocukları askerin çoğunluğunu teşkil etmiyor mu? Askerlik vazifesini yaparken ölenlere “şehit” demek ve cenazelerini camilerde gözyaşları dökerek kılmak “muhafazakâr hayat tarzının; yani Müslümanlığı yaşamanın” bir uzantısı değil mi?
Biliyorum, söyleyecekleri şudur:
“Bunlara kamusal alanda varlık gösterme imkanı tanırsak güçlenir, iktidarı ele geçirir ve şeriat düzenini getirirler”.
Peki bazı komutanlar Akparti''yi niçin yıkmak istediler? “Muhafazakâr hayat tarzını benimsedikleri” için değil mi?
Akparti (muhafazakârlar) iktidara geldi, hem de yaklaşık sekiz yıldır oradalar; ülkeye şeriat düzeni mi getirdiler, yoksa ülkeyi AB ye sokmak için daha öncekilerden daha fazla çaba mı gösterdiler?
Rejimi millet kurar ve korur, asker de ülkeyi düşmanlara karşı korur. Cumhuriyeti koruma ve kollama askerin görevi olduğu sürece bu ülkeye demokrasi de gelemez, huzur da!
Devletin temel kurumları yıpranmayı, halkın gözünden düşmeyi istemiyorlarsa “ayrımcılık yapmasınlar, görev ve yetkilerinin dışına çıkmasınlar, her biri görevini en iyi bir şekilde yapmaya çalışsın” yeter!
Açılım, Ergenekon ve muhalefet
00:0020/12/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Demokratik açılıma muhalefet; katılmak, destek vermek şöyle dursun iktidar ile görüşmeyi bile kabul etmiyor.
Ergenekon adı verilen "devlet içindeki hukuk ve demokrasi dışı, zararlı yapılaşma" konusu ortaya çıktı, birçok belge ve bulgu elde edildi, mahkemeler tutuklama kararları verdiler, örgüte bir şekilde adı karışanlar yurt dışına kaçtılar, birçok silah ve mühimmat bulundu, önemli ifadeler ve itiraflar var… Bütün bunlara rağmen muhalefet meseleye sahip çıkmak ve davayı desteklemek bir yana ergenekonun avukatlığına soyunuyor.
Aklını ve vicdanını iktidara veya muhalefete rehin vermemiş, ortalama zeka sahibi her vatandaş şöyle düşünür:
1. Yirmi beş yıldır devam eden PKK terörü ile silahlı mücadele meseleyi bitirmemiş, iki taraftan kırk bin civarında can kaybı ve en az iki yüz milyar dolar servetin heba edilmesi gibi feci bir sonuç doğurmuştur. Şu halde eğer varsa başka yollar ve yöntemler de denenmelidir.
2. İlk dağa çıkış hangi sebeple olursa olsun, terörle mücadelede yapılan önemli hatalar ve haksızlıklar yüzünden Kürtlerin önemli bir kısmı PKK''ya sempati besler ve destekler hale gelmiştir.
3. Konu üzerine eğilen, çareler arayan kimselerin çoğu "PKK terörü ile Kürt meselesini birbirinden ayırmak, Kürtlerin meşru taleplerine olumlu cevap vermek suretiyle terörün destek kaynaklarını asgariye indirmek, PKK''nın istismar ettiği meseleleri ortadan kaldırarak onu marjinal ve desteksiz bırakmak, sonra da uygun mücadele ile yola getirmek" gerektiğini söylüyorlardı. DTP ve açılım denemesi, bu ayırımın çok da kolay olmadığını ortaya koydu.
4. PKK terörünün elebaşılarını muhatap almamak doğru olmakla beraber, Kürtlerin meşru-demokratik temsilcilerini muhatap almak, partilerini kapatmamak, Kürtlerin demokratik talepleri yanında dağdakileri de bir şekilde şehre indirmek ve evcilleştirmek, suçları sabit olanları cezalandırmak gerekmektedir. Hak talebi için eline silah alıp dağa çıkmayı kimse savunamaz. Ama yapılan hatalar yüzünden isyan edip dağa çıkanlar ile, haince amaçlarını gerçekleştirmek için dağa çıkanları da bir tutmamak insaf ve adalet gereğidir.
5. Kürt ve PKK meselelerini adil ve makul bir çözüme kavuşturmak için sivil toplum yanında iktidar ve muhalefete önemli vazifeler düşmektedir. Muhalefet, görüşme taleplerini bile geri çevirerek sorumluktan kurulamaz, aksine sorumluğu katlanır. Çağrıya cevap verirler, görüşüp konuşurlar, ortaya çıkan fikir birlik ve ayrılıklarını kamuya sunarlar, konuşa konuşa, tartışa tartışa mutlaka bir sonuca ulaşılır; yeter ki, ihtilafı ve problemi devam ettirerek bundan rant devşirme gibi bir amaç olmasın!
6. Adına ergenekon deyin, başka bir şey deyin, sonuçta devlet içinde bir yapılanma, yetkisiz olarak devleti yönetme teşebbüsü, askeri tahrik edip darbe yaptırma isteği ve planları, buna zemin hazırlamak için yapılan komplolar, tahrikler, cinayetler… var; bunların olduğu sabit. Şu halde muhalefeti, iktidarı, sivil toplumu, yargısı elele vererek, her biri hukuk ve meşruiyet çerçevesinde üzerine düşeni yaparak bu belayı ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar. Bunu yapacak yerde yapılanların üstünü örtmeye ve suçluları, şüphelileri, sanıkları kurtarmaya çalışanlar millet tarafından not edilmektedirler ve asla unutulmazlar.
Şeytanlaştırma ve çatışma
00:0024/12/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Ayşe Hür, Türkiye''de Kürt, Alevî, Sünnî çatışmasının nasıl başladığı, geliştiği ve devletle ilişkisi konularında şu önemli tespitlerde bulunuyor (Taraf, 15.11.2009):
"Martin van Bruinessen''e göre 1960''ların sonundan itibaren kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği Alevi (Kızılbaş) Kürtleri de etkilemiş ve bünyesine katmıştı. 1970''lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla Sünni-Alevi zıddiyetini şiddetlendirmişti. Çorum''da, Kahramanmaraş''ta yaşanan Alevi katliamları ortak bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin aslî kimliği dinsel olandı. Sonuçta, Avrupa''daki bu faaliyetlerle Türkiye''de aşamalı siyasal liberalleşme birleşerek, Türkiye''de de Alevi uyanışını harekete geçirdi. Görünüşte laik, aslında Sünni olan Türk Devleti''nin PKK''nin sesini artık güçlü bir biçimde duyurduğu 1980''lerin sonunda, PKK''nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha fazla destek kazanmasını önlemek amacıyla Alevi kimliğine geçit vermeye yönelmesi de bu eğilimi destekledi…".
Bu tespitte altı çizilmesi gereken noktaları, görüşlerimizi ekleyerek sıralayalım.
1. Kürt milliyetçiliği 1960 lı yılların sonlarına doğru kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkıyor. Cumhuriyetle birlikte radikalleşen ulusçuluk bizim ümmet topluluğu şuurumuzu ve hayatımızı parçalamış, Osmanlı topraklarında yirmiden fazla uyduruk devlet doğduğu gibi içimizde de Kürt ulusçuluğunun oluşup gelişmesine zemin hazırlamıştır.
2. Sünnî-Alevî zıtlaşmasını şiddetlenmesi kendiliğinden olmamış, 1970 li yıllardaki siyasi kutuplaşmalar, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçmeleri ve karşılıklı olarak şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarından kaynaklanmıştır. Ben Çorumlu olduğum için orayı iyi biliyorum. 1970 yıllardaki şeytanlaştırmalardan önce bu bölgede, Alevîler ile Sünnîler arasında, sonu çatışmaya ve savaşmaya varacak bir zıtlaşma ve kamplaşma yoktu. Aynı mahallede, aynı sokakta birlikte, dostça yaşar, günlük hayatımızda mezhep farkının farkına bile varmazdık.
3. Devlet dini guruplara, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokrasinin gereği olduğu için hak ve özgürlük verecek yerde siyasi saiklerle geçit verme veya engelleme yolunu tutarsa sonunda bu siyaset elinde patlıyor ve ülkeye zarar veriyor.
Kıssadan hisseye gelelim:
Bugün ülkemizde iyi kötü "laik-demokratik" düzen yürüyor. Bu düzen ile ülkenin bütünlüğünün korunması için devletin, emsal demokrasilerde mevcut sınırlar içinde tedbir alması tabîîdir. Bu tabîî ve insan haklarına aykırı sayılmayan tedbirler dışında, özellikle vehme veya istismara dayanan tedbirlere başvurmaktan, devlet olarak bir inancın veya ideolojinin yanında yer almaktan uzak durmak gerekiyor. Yüzyıllar boyunca, Kürt, Türk, Alevî, Sünnî ve diğerleri olarak çatışmadan yaşamış, birlikte ağlamış, beraber gülmüş, ülkeyi birlikte savunmuş geçmişimizin kültürel genlerini de taşıyan bu milletin arasına siyasi istismar ve şeytanlaştırma faaliyetleri sokulmasın yeter, gerisini millet getirir ve problem çıkmaz.
İslamcılığın 2.0 versiyonu
00:0025/12/2009, Cuma
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
The Jarussalem Post yazarı D. Pipes ''in kaleme aldığı bir yazıda "İslamcılığın Şeriat''ı getirme aracı olarak sadece şiddeti benimseyen 1.0 versiyonu amacına ulaşamadı. Ancak 2.0 versiyonu daha büyük tehdit" ifadesine yer verilmiş.
Yazar İslamcılığın ikinci versiyonuna en etkili örnek olarak Ak Parti iktidarını gösteriyor. Ona göre bu iktidar, şiddete, halk ayaklanmasına, teröre başvurmadan halk oyu ile iktidara geliyor ve adım adım ülkeye şeriat getiriyor, başka İslam toplumlarına da örnek teşkil ediyor:
"Nihayetinde faşistler veya komünistler değil, sadece İslamcılar kaba kuvvet kullanmanın ötesine geçip halkın desteğini kazanmayı ve 2.0 versiyonu getirmeyi başardı. İslamcılığın bu versiyonu geleneksel değerlerin altını oyup özgürlükleri yok ettiği için uygar yaşamı, 1.0 versiyonun zalimliğinden bile daha fazla tehdit edebilir."
Bunları söyleyebilen yazarın en çarpıcı çelişkisi, çifte standardı, gerçeğe yönelik körlüğü şurada: İsrail dine dayalı bir devlet kurdu, Yahudilerin kutsal kitaplarında gösterilen hedefi (Nil''den Fırat''a kadar uzanan bir Siyonist devlet kurmak, Mescid-i Aksa''yı yıkmak, yerine Süleyman mabedini inşa etmek, Filistin halkını yok etmek, Kudüs''ü başkent yapmak ve siyonsit olmayan herkesi köleleştirmek….) gerçekleştirmek için şiddeti de kullanarak adım adım ilerliyor, yazar gözünün önündeki bu gerçeği görecek yerde "Din eksenli siyaset yapmayacağız" diye işe başlayan ve ülkeyi, AB''ne sokmak için her tedbire başvuran bir iktidarın "ılımlı İslamcılık" yaptığını iddia ediyor!
Dışarıda D. Pipes ve benzerlerinin, içeride dindarlaşma muhaliflerinin asıl yapmak istedikleri şey kalkınmış, güçlü, dolayısıyla bağımsız, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, mutedil laik-demokrat bir Türkiye yolunda ilerleyen ülkenin ayağına taş koymaktır.
Ben dinini iyi bilen bir müslüman olarak İslam''ın "geleneksel değerlerin altını oyup özgürlükleri yok ettiği"ni asla kabul edemem. Bizim geleneksel değerlerimiz kendi dinimize ve medeniyetimize dayanır, olardan kaynaklanır. Eğer İslam özgürlükleri yok etseydi İspanya''dan kaçıp Osmanlı''ya sığınan Yahudiler burada hayat ve özgürlük bulamaz, serpilip gelişemez, devlete borç para verecek kadar zengin olamaz, dil ve dinlerini muhafaza edemezlerdi. İslam tarihinde, islam''ı (şeriatı) uygulayan hiçbir devlette dini, dili, rengi, soyu farklı olduğu için insanlar katledilmediler, dinleri, dilleri ve kültürleri değiştirilmedi; bazı kamu görevleri hariç diğer hak ve özgürlüklerde Müslümanlara eşit oldular. Sırf veya çoğunlukla gayr-i Müslimlerin oturduğu şehirlerde ve kasabalarda dinlerinin gereğini açıkça (çan çalarak, sokakta haç dolaştırarak, ayinler yaparak…) yerine getirdiler. Çoğu veya tamamı Müslüman olan şehirlerde ise sırf asayiş ve kamu düzeninin korumak için bazı kısıtlamalar (mesela yortularda sokakta haç dolaştırmanın menedilmesi) uygulandı.
Hasılı D. Pipes ve benzerleri iki noktada yanılıyorlar:
1. İslam onların tasvir ettiği din değildir.
2. Ak Parti veya ılımlı İslamcılar Türkiye''ye şeriat getirmeyi değil, diğer vatandaşlar yanında Müslümanların da inançlarını, dinlerini daha hür yaşamalarını ve isteyenin dindarlaşmasının önünün açık olmasını istiyorlar.
Biz takıyye mi yapıyoruz?
00:0027/12/2009, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir okuyucum, “cevap vermezseniz anlayışla karşılarım” notunu da koyarak soruyor:
“…öncelikle ben inançlı bir insan olarak Kur''an ve sünnette belirtilen herşeye inanıyorum. Şu an bakıldığında İslami kesim diye tarif ettiğimiz gazete, dergi, televizyonlarda Ergenekonculara ve o zihniyeti savunanlara karşı din ve vicdan özgürlüğü bağlamında Batı normları düzeyinde demokrasi üzerinden savunma yapıyoruz. Şimdi biz din ve vicdan özgürlüğünü Batı normlarında mı anlıyoruz, yani? “Dinde zorlama yoktur” kuralını, kardeşim ben inanıyorum ama içkimi içerim (günah olduğunu bile bile) dese veya içmese bile bunu savunsa veya arkadaşım bir insan istediği dini veya dinsizliği seçme özgürlüğüne sahiptir dese ben ona “Kardeşim evet” diyemem, neden? Mürtedler hakkında fıkıh kitaplarında okuduğum cezalar var. Sorun şu: Biz gerçekten samimi miyiz yoksa takiye mi yapıyoruz?”
“Ben inanıyorum ama –günah olduğunu bile bile- içkimi içerim” dese “Kardeşim, evet diyemem” örneğinden soruya cevap verelim ve bu cevap diğer örnekler için de geçerli olsun.
Takıyyeci Müslümanlar böyle olmadığını bildikleri halde -kendilerince öyle gerekli gördükleri için- inançlarını gizlerler ve “Evet, İslam''a göre de böyledir, içebilirsin” derler.
Reformcular, dinin değişmezlerini de -zamana uymak adına- değiştirmekte sakınca görmeyenler inanarak, İslam''ı böyle yorumlayarak “Evet, içebilirsin” derler.
Dini, muteber, geçerli, onanmış fıkıh usulüne göre yorumlayarak anlayan, iman eden ve uygulayan Müslümanlar böyle bir davranış ve ifade karşısında iki duruma göre cevap verir, tavır alırlar:
İslam''da hüküm nedir sorusuna cevap olarak “Sarhoş eden içki içmek haramdır, düzeni islâmî olan bir ülkede Müslümanlar, başkalarına göstererek (gizlemeden, açıkça) bu içkiyi içemezler, içerlerse uygun bir şekilde uyarılırlar, ıslah edilirler ve ceza çekerler” derler.
“İçinde yaşadığımız laik demokratik cumhuriyette Müslümanlar, açıkta içki içen ve ''kimse bana karışamaz'' diyen Müslümana karşı nasıl davranırlar, ne derler?” sorusuna cevap olarak da:
“Böyle bir düzen içinde başka bir şey yapma imkanına sahip olmayan Müslümanlar, günah işleyen bir Müslümanı uyarırlar, ıslah etmeye çalışırlar, ama bundan öteye gidemezler, “mevcut düzende senin bu hakkın varsa benim de mesela kızımı, başını örterek okutma ve çalıştırma hakkım vardır, olmalıdır” derler.
Bu hal ve şart içinde Müslümanların, İslam''da hükmün ne olduğunu açıkça ifade ettikten sonra “Batı normları düzeyinde demokrasi üzerinden savunma” yapmaları, hak aramaları ne tavizdir, ne takıyyedir ne de haramdır.
Diğer iki sorunun cevabı gelecek yazıda.
İslâmî Düzen
00:0031/12/2009, Perşembe
G: 3/09/2019, Salı
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Müslümanlar iktidara gelse (gerçek iktidara), ''Müslümanım diyenler bu andan itibaren içki içemez, mini etekle gezemez, üstsüz güneşlenemez, seviyeli birliktelik yaşayamaz'' mı diyecek. O zaman adamlar haklı değil mi siz bizi zorla örteceksiniz demekle. Burada bunları yapanlar “evet biz Müslümanız diyorlar”?
Okuyucumuz böyle soruyor.
Bugün İslam''ın (şeriatın) eksikli de olsa –laik-demokratik ülkelere göre- daha fazla, daha kapsamlı uygulandığı ülkeler var; buralarda, sizin yukarıda saydığınız fiil ve davranışlar yasaktır; Müslümanım diyen hiçbir kimse bunları yapmaz, yapmayı da talep etmez.
İslam''ın daha baştan açık seçik beyanı var:
Benim hakim olduğum bir ülkede Müslümanlar ve gayr-i Müslimler oturabilir, insan hak ve özgürlüklerinden yararlanarak yaşayabilirler; ancak Müslüman olanlara, diğerlerine göre farklı bazı kısıtlamalarım vardır; onlar haram ve günah olan davranışları açık yerlerde, başkalarına göstererek yapamazlar. Toplumun menfaatine aykırı, ülke için tehlikeli olmadığı sürece insanların özel mekanlarına izinsiz girmem, gizliliklerini araştırmam. Müslüman olmayan vatandaşlarım, Müslümanlarla karışık oturdukları yerlerde –sokaklarda nümayiş yaparak haç taşımak gibi- kamu düzenini bozma ihtimali bulunan davranışlar dışında dinlerini serbestçe yaşarlar, dillerini ve kültürlerini muhafaza ederler. Onları din ve kültür değiştirmeye zorlamam…
Bu yasakları nasıl anlamalıyız?
Laik demokrasilerde de yasaklar var. Mesela Müslümanların örtünme biçimlerine müdahale ediyorlar, orta öğretimde (ve bazı ülkelerde yüksek öğretimde) kızların başlarını örtmelerini yasaklıyorlar, genel olarak örtülü bayanların, sakallı erkeklerin devlet dairelerinde çalışmalarına izin ve imkan vermiyorlar. Bazı yaşlarda bazı içkileri yasaklıyorlar. Dine göre evlenme ve boşanmaları geçersiz sayıyorlar…
“Bunları niçin yapıyorsunuz, niçin bizi, inancımızın dışına zorluyorsunuz” diye sorulduğunda, “bunlar, bu sitemin, bu rejimin gerekleridir, ya katlanırsınız ya da gidersiniz” diyorlar.
İslâmi düzen de diyor ki, “Ben kimseyi zorla Müslüman yapmadım ve yapmam, ama Müslümanım diyenlerin açık olarak onun kurallarını çiğnemelerine izin veremem; eğer verirsem kendimi (toplum hayatında İslam''ı) koruyamam, halbuki benim iktidarımın varoluş sebebi en başta dini korumaktır.”
Hasılı hiçbir rejimde, düzende sınırsız hürriyet, sıfır yasak yoktur; çeşitli gerekçelerle sınırlamalar getirilir; İslam da bazı fiil ve davranışlara kendinde gerekçelerle sınırlama getirir. Müslümanım diyenler parklarda, bahçelerde, hatta sokaklarda ellerinde içki şişeleri, içerek bulunamazlar, dolaşamazlar, evli olsunlar olmasınlar kamuya açık yerlerde karşı cins ile ayıp ve günah sayılan bir fiil içinde olamazlar, açık yerlerde kumar oynayamazlar, faizcilik yapamaz, faizli banka açamazlar, medyada açık saçıklığa yer veremez, kadın ve erkek vücudunu ticari veya başka amaçla reklam malzemesi yapamazlar, Müslüman erkekler mazeretleri bulunmadığı halde Cuma namazını terk edemezler…
Peki bunlar bir ülkede -İslam uygulanmaya başlayınca- derhal başlar mı yoksa bir geçiş dönemi, bir alıştırma ve eğitme faaliyeti, isteyene başka dini veya ülkeyi seçme hürriyeti verilir mi? Çok hukukluluk Müslümanların da başka hukuklara tâbi olmaları hakkını içerir mi?
Bu soruları da Cuma yazısında cevaplayalım.
.
|
| Bugün 37 ziyaretçi (68 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|