 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Şeyhim İstiharedeyken
Eyyüp Azlal
07.01.2020 - 00:01
Yayınlanma
Şeyhimiz istiharedeyken ben mesaj yazmadım, diğer mesaj yazmak isteyenler gibi ben de oturdum orada sadece. Bana da bir çay verdiler çorbadan sonra... Şekeri bol bir çaydı, içtim... Şekersiz olabilir mi diyecektim. Ama öyle bir şans tanımadılar. O çorbadan sonra çay iyi gelmişti.
Bu dergahta özgürlük kavramı değişikti. İsteyen istediği insanın yanına oturabilirdi. Dediğim gibi sadece çayı şekersiz mi içersiniz yoksa kaç şeker? Sorusunu sormuyorlardı. Bir de şeyh efendi ile görüşme zamanı. Sanırım oradakilerin hepsi de şeyh efendi ile görüşmek istiyorlardı. Belki görüşemediklerinden dolayı hepsi oradaydılar. Yoksa Şeyhten nasibini almış. Bir adam orada durur mu.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yerel haberler
Ekonomi haberleri
Üsküdar'da Şeyh Efendi yokuşundan sonra tanıdığım yeni bir yokuştu burası. Çaycısı, çorbacısı Osmanlı'dan kalma bir yeniçeri ağası gibiydi. Bütün kaotik düşünceler yerini derin bir nefese bırakır. Yalnızlık elbisesini orada bırakıp vakarlı duruşlara, bakışlara teslim oluyorsunuz. Orada söz, en kıymetli varlığı oluyor insanın. Sabahtan akşama kadar tonlarca laf üreten bu insanların dergahta ağzı bıçak açmıyor. Kelimeler tedirginleştiğinden cümleler kurulamıyor burada.
Dergahtakiler "çay, çorba, tekrar!..." kelimeleri ile konuşuyorlar. Bir türlü yargı oluşturmuyorlardı. Yani bir cümle halini almıyordu onların kelimeleri. Orada tamamen göz teması ile iletişim sağlanıyordu. Dönüşü olmayan hevesler orada vuku buluyor. Yine orada çelişki gibi görünen ne varsa birbirini tamamlıyordu. Sanki dengeyi sağlamak adına zıtlıklar oluşturulmuştu. Takım elbiseli biri ile üzerinde yırtık elbiseli birinin karşılıklı olarak bir masada çorba içtiklerine şahit olan çok az.. Bu durum olağanüstü bir uyumsuzluk değil bilakis olağanüstü bir uyumdu.
Daha önceleri Dr. Emin Acar ve dergahını anlatırken oraya "Meczuplar Tekkesi" demiştim. İlginçtir ki bir hukuk öğrencisi bu "meczuplar tekkesi" isminden çok etkilenmiş ve bir hikaye yazmış, ya da yazmaya karar vermişti. Tam hatırlamıyorum. Ama hatırladığım şu idi. Bir mektup yazarak bu ismi yazısına başlık olarak kullanmak için fakirden izin istiyordu. Ona mealen " hoş helal olsun, bu ismi kullanabilirsin, Ayrıca günümüzde hukuksuzluğun kol gezdiği bir ortamda sizin gibi hukukçuların varlığı bana umut aşıladı, geleceğe dair umutlu olmamı sağladı, çok teşekkür ederim," demiştim. Sonra düşündüm, keşke bu arkadaşımıza deseydim. Adını benden duyduğunuz bu tekkeye siz de gidin. İsim müşehhasa olsun bari.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Teknoloji haberleri
Futbol
Bugün etrafımıza bir baktığımızda meczuplar tekkesi gibi kaç tekkemiz var. Hadi tekkemiz olmasın camiilerimizin çokluğuyla gurur duyuyoruz. Vakit namazların dışında hangi camiimiz açık son cemaat yeri hariç. Hangisinde bir çay bir kahve ikramı var. Büyük İslam filozofu Farabî, yardımlaşma bir tebessümdü diyordu. Bu tebessümü bir çay sohbetine dönüştüremezsek işimiz zor. Camii cemaati, bir şuur uğruna cammiye gelir ve orada tefekküre dalmazsa Mustafa Kutlu'nun İkindi Namazı hikayesine benzer olaylarla karşılaşmamız an meselesi olur.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım saat on beş gibi falanca kafede buluşalım mı diye bir teklifte bulunmuştu. Ben de İkindi namazamızı falanca camiide kılalım, diye cevap vermiştim. Hani şair Sezai Karakoç üstadın şair Nedim'e yazdığı bir nazirede
Sinemeya gidelim de annene,
Cuma namazına gidelim onun yerine
Bir de Ahmet Haşim'in Müslüman Saati adlı bir yazısı var. Ahmet Haşim'in estetik bir gaye uğruna yazdığı bizim de itikadı bir meseleyle okuduğumuz yazının bir kısmı şöyle:
Daha fazlasını keşfedin
İnsan ve Toplum
Gazete
Kültür haberleri
"Zaman namütenahi... bahçe ve saatler orada açar, gah sağa gah sola mail, güneşe rengarenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler."
Biraz iddialı sözler kullandığımın farkındayım. Müslüman Saati gibi Müslüman mahallesi, Müslüman evi kurmak benim de hakkım değil mi. Bugün bütün bu güzel hasletleri temel meselemiz olmaktan çıkarırmışız. Belki bundan dolayı kaybettiğimiz güzelliği hayal etmekte, tasavvur etmekte zorlanıyoruz
Kutadgu Bilig mi Okusak
Eyyüp Azlal
12.01.2020 - 00:00
Yayınlanma
Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Genel Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği ortak bir projeye imza attı.
Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Genel Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği ortak bir projeye imza attı. Kutadgu Bilig Okumaları…Tam da zamanıdır dediğimiz bu proje, bize neyi kazandıracaktır? Niye böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyuldu? Klasik eserlerimize burun kıvıranlar bu projeye karşı nasıl cephe alacak? Buna benzer sorulara bu yazımızda aramaya çalıştık.
Kutadgu Bilig okusak kutlu bir bilgiye sahip olacak mıyız. Saadet pınarına erecek miyiz? Bu sorularımıza kitabın ilk başlarında müellif Yusuf Has Hacib evet cevabını veriyor. Yazar, ayrıca okuyana hem bu dünyada hem de öbür dünyada bilgi verici ve yol gösterici bir eserdir, diyor.
Kutadgu Bilig, bugün modern kitaplar gibi komplo teorileri ışığında yazılmamış, soğuk savaş döneminden kalma labaratuvarlarda üretilmediği için genç nesil tanımıyor. Halbuki bu kitap, eğitim uzmanları, pedegoglar ve tabiki işin mutfağında olan edebiyatçılar tarafından yeniden işlenirse genç dimağların klasik zamanlarla tanışması mümkün olacaktır.
Kutadgu Bilig’in saf ve berrak bir anlatımı var. Eserin temelinde kamil insan kavramı var. Kitapta, insanı geliştiren ve güçlendiren erdemler dikkat çekiyor. Günümüz modern dünyasında misyon ve vizyon dedikleri şey bu olsa gerek. Bilgi edinmek, okumak, güzel yazmak, çeşitli bilimlere sahip olmak, sevilen millî sporlara ve becerilere değer vermek en başta gelir. Bir yönü ile bir nasihatname niteliğinde olan Kutadgu Bilig, başka bir yönü ile de bir siyasetname karakterindedir.
Kutadgu Bilig, Türkler’in Orta Asya bozkırlarında İslamiyetle bir nevi tanışmasını anlatıyor. O dönemki Türklerin sosyolojisi, psikoloji ve folklorik unsurların Anadolu’ya nasıl taşındığını adına çeşitli ipuçlara da rastlarız. “Hakan, vezir, kumandan, hacib, mabeyinci, sefir, sır katibi, hazinedar, aşçıbaşı...”
İlk Müslüman Türklerin ilk Müslümanca yazılmış kitabıdır Kutadgu Bilig, Klasik bir mesnevi tarzında yazılmış İranlılar’ın meşhur şehnamesi kadar etkili bir dili ve üslubu vardır. Ki İranlılar bu esere Kutadgu Bilig demezler Şehname-i Türkî derler. Zaten Yusuf Has Hacib, kendi döneminde Fars dilinde bir Şehname’nin yazıldığını görerek, Kutadgu Bilig’i Türk milletine bir Şeh-name hediye etmek arzusuyla yazmıştır.
Yusuf Has Hacib, o dönemde İslamî edebiyat geleneğine uyarak bu eseri kaleme aldığını söylemeliyiz. Aruzla yazılan ilk İslamî Türkçe eserdir. O dönemde Şehname vezni revaçta olduğundan fe’ulün, fe’ulün, fe’ulün, fe’ul vezninde yazılmıştır. Şair bu vezni pürüzsüz bir şekilde kullanmıştır. Burada şu hususu ifade etmekte fayda vardır. Şehname ile Kutadgu Bilig’in vezin benzerliğinden başka bir ilgisi yoktur. Şeh-name, İran’ın efsaneleştirilmiş tarihi olarak destan niteliğini taşıdığı halde Kutadgu Bilig, amacı ve kapsamı bakımından öğretici nitelikte olup islamî öğretiyi edebî bir dille bölgedeki Türk boylarına aktarmaktır.
Kutadgu Bilig içerik bakımından sanki okunmak üzere yazılmış bir tiyatro eseri görünümündedir. Başka bir açısıyla baktığımızda dört kişi arasında geçen bir münazaradır da diyebiliriz. Konu da, mutluluğun elde edilmesi için ileri sürülen düşüncelerdir. Hükümdar Gün Doğdu, akibeti temsil eden Ogdurmuş ile görüştükten sonra, dünyadaki hayatın esasını kavrayarak üzerindeki yükü taşımak istemediğini aklı temsil eden Ögdülmiş’e söyler. Ögdülmiş de hükümdara yapacağı işleri hatırlatır. Ve ona iyi isim kazanmak için yeni iş sahası gösterir. Aytoldu ise mutluluğu temsil eden bir vezirdir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Hava Durumu
Haber bülteni
Kutadgu Bilig’in başında tevhid, naat, dört halifenin zikri ve yaz mevsiminin tasviri vardır. Bunlardan sonra Ulug Bugra Hanın medhiyesi yer alır. Bu şekli ile eser klasik tertib usulüne uygunluk gösterir.
Genç nesil sosyal medya ve kitle iletişim eraçlarının etkisiyle her gün biraz daha modern zamanın kucağında eriyip gitmektedir. Bu nedenledir ki büyüklerimiz klasik metinlere dair bir ihtiyacın var olduğunu hissetemiş. Şimdi bunun alt yapısı için çalışmalar, çalıştaylar ve programlar yapılıyor. Bu çalışma ve ince ayrıntıları yakalayanlar esaslı bir gözlemcilikle genç nesle faydalı olur.
Kutadgu Bilig kitabının bir yerinde Yusuf Has Hacib, Ögdülmüş’ün dilinden “Ülkeler kılıçla elde edilse de kalemle elde tutulur. Kalemin kılıçtan üstün olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Asıl emniyet ve huzuru sağlayan kalemdir, vesselam.” Söyler. Bu söz bile neden Kutadgu Bilig’i okumamız gerektiğini söyler.
Eski Adet Yeni Köy
Eyyüp Azlal
19.01.2020 - 00:01
Yayınlanma
Sabri Hoca, hafta sonunu arkadaşlarıyla birlikte Halülürrahman Gölü civarında geçirmişti. Kadim Urfa'nın tarihi yerlerinden biridir . Tarihle birlikte efsaneleri, gelenek ve görenekleri de buradan başlar.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Yaşam haberleri
Teknoloji haberleri
Sabri Hoca öğle vakti ezanının sesiyle birllikte kadim camilerden birine girmek üzereydi. İki üç kadının camii önünde beklediklerini görmüştü. Yanlarında da bir çocuk vardı.Sabri Hoca, namaz kılacakları düşüncesiyle camii önündeki bu kadınlara "kadınlar için namaz kılma yeri yan taraftadır," dedi.
Kadınlar, meğer namazı değil camii imamını bekliyormuş. Sabri Hoca bunu öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Ayrıca kadınlar Sabri Hocaya "imamı çağırabilir misiniz ? Bizim çocuğun dili çözülsün diye cami anahtarını sürecekti." dedi. Anadolu'da eski ve bi o kadar farklı adetlerden birisiymiş bu
Sabri Hoca, birden söze atıldı. Lütfen bu batıl inançları bırakın. Çocuğunuzu doktora götürün, orada önce bir çare bulun," demişti. Hoca, hızını alamamış yanındaki arkadaşına "Hele bir anahtarını ver?" demişti. Arkadaşı önce olayı anlamamış, sonra anahtarın çocuğun ağzına sürüleceğini duyunca "Lütfen beni bu batıl inançlara alet etmeyin hocam." Demiş ve anahtarı tekrar cebine koymuştu.
Bu sözü duyan kadınlar biraz utandılar ve oradan uzaklaşmışlardı. Sabri Hoca, namaz sonrası camiiden dışarı çıktığında bebeğin ağzına anahtar koymak isteyen kadınları göremedi. Acaba gittiler mi, yoksa bizi görünce bir yere mi saklandı, namaza da gitmiş olabilirler diye düşünmüştü.
Aslında Sabri Hoca, bu soruları pek merak etmiyordu. Onun merak ettiği bu batıl inancın günümüzde de sürüyor olmasıydı. Onun bu batıl inanç ile dertlendiğini gören arkadaşı "Moralini bozma hocam, yine de bu kadınlar okumuş cahillerden daha iyidir. Bu, böyle biline....." Sabri Hoca, katlamalı bir dert daha katmıştı hüzün heybesine. Dayanamayıp "ama bu batıl inancın müdavimi olan kadınlar da bu okumuş cahillerin annesi değilmidir, demişti bu arkadaşına.
Sabri Hoca şöyle düşünüyordu. Bugün gerçekten çocuklarına bir şey veremeyen anne ve babalar, onlardan nasıl bir ürün bekler ki. Çorak tarlaya bir şey ekmeyen ekim zamanında ya deve dikeni ya da kurumuş ot bulmaz mı?
Şimdi Camii imamına gelelim. İmam Efendi, kendisinden camiinin kapı anahtarını isteyen kadınları doğru itikadı öğretebilir mi? Onlara bu batıl inancı anlatabilir mi? Daha doğrusu onları bu batıl inançtan kuratarabilir mi. Çocuğun dilinin açılmamasının bir tıbbî mesele olduğunu anlatabilir mi. Eğer imam, bu tıbbî olayı gerekçe göstererek kadınları geri gönderse ikinci gün amirini karşısında bulabilme riski oluşuyor. Camii anahtarını imamdan isteyen vatandaş, imamın amirine şikayete gittiğinde anahtarı istedim vermedi, demez. Daha farklı söylemlerle imamı şikayete yeltenip onu zor durumda bırakabilmektedir.
Bunu anlatırken yıllar önce başka bir şehirde yaşanan bir olayı hatırladım. Köylüler, sabah postasıyla şehre inerler. Şehre gelenlerin bazılarının işi erken bitmiştir. Fakat köy postasının kalkış saati akşam vaktidir. İşi erken biten köylüler, ne yapalım, ne edelim düşünmüşler. Aralarında kurnaz biri demiş ki İlçe müftüsüne ziyarete gidelim. Orada çay, kahve içeriz. Müftü de niye geldiniz diye sorarsa imam efendinin sabah namazını kıldırmadığını söyleriz.
Günümüzde din görevlilerinin ekseriyeti böyle durumlarla karşılaşmaktadır. Fakat böyle bir durum var diye de bu, bizi Hakk'ı söylemekten alıkoymamalı. Üstad Bediüzzaman Nursi Hazretlerinin şöyle güzel bir sözü var.
"Hakkın hatırı alidir, kimsenin hatırı için feda edilmez."
Yüzlerce yıldır kabul görmüş hurafelere, batıl inançlara hiç sorgulanmadan boyun eğmek maalesef ilim ehli insanların bir takım tavizlerinden dolayı devam etmektedir.
Bakara Süresi 170. Ayette Rabbimiz'in şöyle bir mesajı var. "Onlara Allah'ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar, hayır biz atalarımızın üzerinde bulduğumuz yola uyarız dediler. Ya ataları birşey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler."
Böyle bir karşı çıkışın tek ve gerçek kaynağı, s
Kudüs, Ümmetin Yitik Şiiri
Eyyüp Azlal
26.01.2020 - 00:02
Yayınlanma
Kudüs!
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Gazete
Spor haberleri
Soğuk bir kış günü, soğuk adımlarla yürüdüm sokaklarında.
Mescid-i Aksa'ya, Kubbetüssahra'ya doğru yürüdüm.
Kabarmış ellerimle tuttuğum sapanı saklayabilirim
Her zamanki yerinde
Bir çocuk gibiydim elimdeki sapanla
Oysa ilk gelen işgalciye taş atmak isterdim.
Bütün vefasız şarkılara kulaklarımı tıkayıp
Kalbime dar gelen bir elbise giyeceğim
Nuri Pakdil bana ne dediyse
Akif İnan bana ne dediyse
Kudüs'ü Mescid-i Aksa'yı
Bir düşünce nöbetine gark edeceğim
Mescid-i Aksayı görmüştü şair düşünde
Şimdi ben hakikatte görüyorum
Düşmeden, sendelemeden bütün meydanı
Kubbetüssahra'yı, Kıble mescidini, Muallaka taşını...
Günümüzden çok öncelere bir hayal kurabilirim
Sultan Salahaddine bir asker olabilirim
Kalbi, paramparça olan coğrafyamızı
Yeniden yeniden onarabilirim
Bir şair kalbi var üzerimde, yırtık bir muskayla
Şehrin hangi kapısından çıktım bilmiyorum
Karşımda gördüğüm ilk cadde Sultan Süleyman
Kudüs! Sabır kenti...Büyük hurma ağaçları
Süleyman peygamberden, Musa peygamberden,
İsa peygamber'den haberlerin var.
Yahya Peygamber ve Hz. Zekeriya hamilerindi
Ama yine de hicab içinde Hz. Meryem, insanlardan uzakta
mübarek bir İsa'nın doğumunda.
Bir hurma ağacı altında gerçekleşir doğum.
Kudüste Hurma ağacı ve gölgesi ne mübarektir.
Zeytin Ağaçları da...
Dahası Kudüs mübarektir.
Meryem Kudüs'te utanır, bir Kudüs akşamında.
İlahi bir ses ona sahip çıkar. Doğacak çocuk şereflidir.
Gelip gitmeleri, bebekle birlikte topluluğa nasıl döner.
Ve bebek konuşur.
Allah, beni peygamber yaptı.
Annem iffetlidir ve ben Ruhu'l-Kudüs'üm.
Biraz da Salahaddinden dem vuralım
Salahaddin Eyyubi olmak, büyük olmak demektir.
Kudüs fethine giden yol biraz da Salahattin'den geçer.
Gurbet yokuşlarında kaybettik Salahattin'i
Bir kılıç, bir zırh ve bir at bırakmıştı ardında
Dünyaya gözlerini kapadığında
Dünyalıklara bağlanmamıştı dünyada
Şimdi and içiyorum Salahaddin
Seni unutan bu hafıza unutulsun
Filistin’e Varmak Orada Kalmaktır.
Eyyüp Azlal
04.02.2020 - 00:01
Yayınlanma
Geçtiğimiz günlerde bir gurup arkadaşımızla Filistin diyarına bir seyahatimiz oldu. Filistin diyorum burada İsrail'in kafalarda oluşturduğu algıyı kırmak için. İsrail, Telaviv (Tel-abib) köyü ile işgal ettiği Yafa şehrinden ibaretti. Diğer bütün topraklar şehirler, Filistindir. Yani biz, Kudüs'e özgürlük, Gazze'ye özgürlük, Filistin'e özgürlük dediğimizde kaybediyoruz herşeyi birer birer.
Peki, ne yapmak lazım? Filistin, Filistin, Filistin demek lazım. Sonra açarız Filistin kitabını. İlk sayfa tabii ki Kudüs olacaktır. Çünkü biz Filistin'i başkenti Kudüs olan bir devlet olarak biliyoruz. Sonra El-Halil, Ramallah, Eriha, Nablus, Cenin...
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Güncel haberler
Medya takibi
Filistin, Her diyarı bir göz yaşı her diyarı zengin bir tarih ve medeniyet hafızası. Kitab-ı Mukaddes diye bilinen Tevrat'ta "süt ve bal akan diyar" olarak anlatılmış. Tarih kitaplarında M.Ö. 12. Asırda deniz yoluyla Filistlerin gidip yerleştiği bölge olduğu için buraya Filistin diyoruz. Aslında burası Kenan Diyarı.İsrailoğlulları burayı ele geçiriyor. M.Ö. 15. Asırda... Bu yüzden İsrail, bu topraklar bizimdir derken Filistinliler de "biz, bu topraklara aitiz diyorlar.
Zulüm, Kenan diyarı yani Filistin'de birçok defa cereyan etmişti. En son Osmanlılar'ın buraları bırakmasıyla da başladı yeni zulüm. Ve devam ediyor. İngiliz Mandası ve Filistin'e Yahudi göçleri... Aslında oradaki kadim Yahudiler'le Müslümanların pek bir problemi olmadı. Kudüs'teki mukim Hristiyanların da Müslümanlarla problemi yoktu. Bugün hala kendi aralarında anlaşamadıkları Kadim Kıyamet kilesinin kapısını iki Müslüman aile dört yüz yıldır açıp kapatıyor.
O zaman sormak lazım, problem nerede? Haçlı Seferleri`nin amacı Kudüs'ü Müslümanların elinden kurtarmanın çok ötesindeydi. Avrupa'nın açlık ve sefalet sınırına gelmesinden neş'et Haçlılar Zengin Doğu ülkelerine sefer yapıp ganimetlerle dönmek istemeleriydi. Bugün Fransa'ya her yıl Afrika ülkelerinin haraç vermesinin sebebi Fransa'nın vaktiyle aç kalıp bu beldelere saldırmasıydı ve haraca bağlamasıydı. Haçlı Seferlerini organize etmek de Hristiyan din adamlarına düşecekti. Hıristiyanları Müslümanlara karşı dolduran Hristiyan din adamları Avrupa'da epeyce asker toplar ve Müslüman Beledelere sefer düzenlenir. Haçlılar sadece Kudüs'te seksen bin Müslüman'ı şehit etmiştir. Ama Sultan Selahaddin, Kudüs'e girdiğinde bunu yapmadı. Peki ne yaptı?
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Spor haberleri
Medya analizi
M.S. 1187'de Hıttın Savaşı sonucu Kudüs'ün fethi gerçekleşmiş ve Hristiyanlar, büyük bir korku ve paniğe kapılmıştı. Onlar, Sultan Selahaddin'in 88 yıl öncenin intikamını alacağını düşünüyorlardı. Ancak durum hiç de düşündükleri gibi olmamıştı. Selahaddin Eyyubî, Kudüs'te mukim Hristiyanların hiçbirine dokunmadı. Sadece Haçlı zihniyetiyle Kudüs'e gelen Katolik Hıristiyanların şehri terk etmeleri emredilmişti. "Haçlı" zihniyetine sahip olmayan Ortodokslar'ın şehirde yaşamaya ve diledikleri gibi ibadet etmeye devam etmelerine imkan sağlanmıştı.
Savaşın ardından Selahaddin'in huzuruna çıkarılan Haçlıların iki kumandanı, Reynald de Chatillon ve Kral Guy yargılanmış, Müslümanlara karşı korkunç vahşetlerle sabık tapınakçı Reynauld of Chatillon idam edilirken aynı suçları işlememiş olan Kral Guy da serbest bırakılmıştı. Kudüs'te Hıristiyan alemi adaletin ne olduğunu bir kez daha görmüş ve yine utanmışlardı.
Selahaddin, Kudüst'te öyle bir fetih gerçekleştirdi ki bu fetih yıllar sonra İngiliz tarihçi Karen Armstrong kitabında şöyle anlatacaktı; "Selahaddin ve ordusu Kudüs`e fatihler olarak girdiler; gelecekteki sekiz asır boyunca şehir bir Müslüman kalacaktı."Yazar, siyaseten Müslüman şehri diyor ama Kudüs, Yahudilerin de Hristiyanların da kendilerini rahat hissetikleri bir şehirdi Müslümanların yönetiminde.
İstanbul'dan uçağa binip Tel-Aviv semalarına geldiğimizde not defterimde biriktirdiğim notlar, kafamda dolaşan düşünceler ve şairin dediği gibi
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Dijital gazete
Gazete aboneliği
"Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde" misali gibi düşlerle donatılmıştım. Şimdi tarih, siyaset, din, edebiyat ve güncel bilgilerle Ben Gurion Havaalanındayım. Bakalım İsrail, yüz yıl önce bırakıp gittiğimiz topraklara gelmeme izin verecek mi?Onu da haftaya anlatırım inşallah.
Kudüs’e Doğru
Eyyüp Azlal
10.02.2020 - 00:02
Yayınlanma
Saat, gecenin üçü ve uçağımız Tealaviv semalarında... Kuzeyde Yafa şehri... Gel kurtar beni diyordu camileriyle, medreseleriyle, han ve tekkeleriyle.... Ağlamaklı bakışlarımı Yafa'nın suskun ışıklarına, çılgın dalgalarına emanet ediyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Haber
Takım Sporları
Yafa'yı anlatamadan geçemeyeceğim. Telaviv (Telabib) Yafa şehrinin bir köyü idi. Şimdi Yafa ise Telaviv'in bir parçası... Bu durum, ben idrakının bir sonucu. Aynı durumu daha önce Selçuklu başkenti olan Rey şehrinin yine kendi köyü olan Tahran'a bağlayan zihniyet üzerinde görmüştük. Yafa'nın her yerinde Osmanlı eserleri boy gösterdiği içindir ki şehir adeta cezalandırılmış Telaviv'in beldesi yapılmış. İstanbul'un Avcılar'a bir ilçe olarak bağlanmasını düşünün.
Telaviv Ben Gurion Havaalanındayız. Gerek büyüklük gerekse de estetik açıdan ülkemizdeki taşra havalimanlarına benziyor. Ben Gurion ismi bize yabancı gelmiyor. İsrail'in kurucu başbakanı. Ben Gurion sadece bu mu bildiklerimiz? Bu adam, 1912 yılında İstanbul Üniversitesi (Darülfünün) hukuk fakültesinde okuyor. İstanbul'da hukuk fakültesinde okurken diğer Siyonist liderlerle birlikte Osmanlı Aleyhine yaptıkları çalışmalar sonucu sınır dışı ediliyor.
İngilizler için Kudüs'e giden yol Yafa'dan geçerdi. Bu nedenle birinci dünya savaşı sonrasında Osmanlı'dan kovulan ve başını Ben Guriyon gibilerin oluşturduğu Yahudi Diasporasını Üsküdar-Yafa hattı gemileriyle buraya taşımıştı. Çünkü Yafa, Kudüs'e en yakın liman, dahası Kudüs'ün limanıydı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Güncel haberler
Yazarlar köşe
Sultan Abdülhamit, Payitahta yapılan bir hizmetin aynısını önce Hicaz'a daha sonra Kudüs'e ve ardından diğer merkezlere yapardı. Bu nedenle Osmanlı memleketlerinde ilk olarak Yafa –Kudüs karayolunu hizmete sokulmuştu. Sultan Abdülhamit, Filistin'de açtığı beş okuldan biri de Yafa'daydı. Yafa, bu nedenle Osmanlı için Kudüs'e açılan kapı olduğu için önemli bir şehirdi.
Havalanındayım...
Grubumuzun hepsi passaport kontrolünden geçti. İsrailli görevliler, bana "sen kal" dediler. Bunu hal diliyle anladım.
Önce İbranice konuştular. Ben Türkçe cevap verdim. "Tercüman istiyorum. Gitmem lazım." Dedim.
Arapça konuştular. Türkçe cevap verdim. En sonunda İngilizce konuştular.
Yine Türkçe cevap verdim.
-Niye kalıyorum burada? Gitmem lazım, dedim.
Türkçe konuşmaklığım İsrailli görevlinin içine tak etmişti. Diğer bir görevliyle İbranice bir şeyler konuşur gibi yaptı ve sanki Davos'un rövanşını almak istercesine bana döndü.
Daha fazlasını keşfedin
İletişim ve Medya Çalışmaları
Dijital gazete
Ekonomi haberleri
-One Munite!.....
Aha! Acı devam ediyor, devam etsin... Boş durur muyum. Yahşice bir cevap vermiştim.
-Ol right!
En sonunda bir tercüman buldular...
Ellerinde Müslüman kanı olan bu insanlardan hiç korkmadım, hiç de çekinmedim. Mağrur bir Osmanlı gibi, arkadan hançerlenmiş bir Osmanlı edasıyla onlara tepeden baktım.
-Buyur ettiler, arka odaya, sorgu odasına.
-Gidelim...
Aha! bu da ne? Bekledim ki İsrailli tercüman gecesi sünbül kokan, Türkçesi bülbül kokan bir İstanbul Türkçesiyle konuşsun. Ortaköy'de mukim. Kanlıca'da yoğurt yemiş biri olsun. Hiç olmazsa Sultanahmet Köftecisine uğrasın, orada köfte yemiş, Vefa'da boza içmiş biri olsun... (İstanbul Türkçesi bilen tercüman bulabilirlerdi. Meğer daha önce İran'da görev yaptığım için stratejik davranmışlar.) Fakat ne göreyim! Bizim tercüman Tahran Türkçesiyle konuşuyor. Bir konağım ol (konuğum ol) demediği kalmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Haber bülteni
Teknoloji haberleri
-Ağaye Eyyup, Tahran'nın harasına gitmişsen. Nerede düşmüşsen (durmuşsun)....
Cevap verdim.
-Özün Tahranlı mısın yoksa İsfahanlı?..
-Ben özüm cevap vermirem. Burada Türki danişirem. Misafirlere (yolculara) yoldaşlık edirem.
(Neden sordum. İran'dan İslam devrimi sonrasında İsrail'e sığınmış Halkın Mücahitleri örgütünden bir çok insan var. Bir de İran'ın kadim şehri İsfahan'da Yahudiler vardır.)
Tercüman tekrar sordu.
-Ağaye Eyyup, Tahran'nın harasına (neresine) gitmişsen. Harasında (neresinde) düşmüşsen (durmuşsun)....Doğru cevap ver yoksa seni deport edecekler. (Tercümanın sözlerinden anladım ki Azeri Türk'ü olasılığı yüksek. Yoksa İsrailli olsaydı "seni deport edeceğiz." derdi.
-İran'a gitmişsin, Tahran'da ne işin var, neden, niçin gitmişsin, orada ne yaptın?
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Kültür haberleri
Politika
-Tahran'daydım. Veliasr Caddesinde asırlık çınarların altında Ağaye Ferhad ile gah Sadi okurduk gah Hafız..
-Ben, oraya görevli gittim. Öğretmen olarak.
-Niye Paris, Londra değil de Tahran.
-Torpilim yoktu.
İsrailli polis soruyor bana
-Filistin nerede?
-Şu an harita burada olsa gösterirdim. Ama rehberim beni oraya götürecek. Orada havalimanı olmadığı için mecburen buradan geçiyoruz.... Aslında bu sözler, Telaviv havalimanında deport edilmem için yeterliydi. Fakat ne hikmetse Azeri Türkçesiyle konuştuğum tercüman, sözlerimi İsrail sorgu amirine nasıl aksettirdi,bilmiyorum. İsrail polisi daha telefonumu istedi, verdim. Sosyal medya hesaplarıma baka baka en son "Kudüs'e Gidiyoruz" adlı grubumuzu buldu. Gruba bakar bakmaz sanki Arşimed gibi "Avraka avraka" der, gibiydi.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Medya takibi
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Tercüman, tekrar sordu.
-Neden sadece Kudüs'e, Mescid-i Aksa'ya gidiyorsunuz?..
-Sadece oraya gitmiyoruz. Hebron, El-Halil, Eriha ve şu mektupta yazılı olan diğer tarihî ve dinî yerlerî de göreceğiz. Bu yerlerin çoğu Yahudi ve Hristiyanlar tarafından da kutsal bilinir. Mesela Burak Mescidine gideceğiz. Ama Yahudiler, oraya "Ağlama Duvarı" diyor. Çok merak ettim, niye bu soruları beni buraya getiren seyahat şirketine sormuyorsunuz. Onlar, sizin izniniz dışında bir yere gitmeyecektir, emin olabilirsiniz. Ayrıca sizin adamlarınız her zaman İran'a gidiyor. Biz gidince mi sorun oluyor. Dediydim ki.
-Lütfen bu son cümleyi kullanmayın. Dedi. Tercüman Hanım.
Sorular, sorular, çoğaldı. Sabah namazını Mescid-i Aksa'da kılamama tehlikesi oluşmuştu.benim yüzümden seyahat arkadaşlarım Ben rehberimizi arayıp bilgi verecektim ki polis.
-Bana bakın. Güvenlik güçlerimiz her yerde seni gözetleyecektir. İsrail topraklarında sakın yanlış bir şey yapmayın. Sonucuna katlanırsınız.
İşgal Altında Köyler Gördüm ve Kibbutzlar
Eyyüp Azlal
15.02.2020 - 00:01
Yayınlanma
Telaviv Havalimanında yaklaşık bir buçuk saat sorgulandıktan sonra Filistin'e giriş izni alıyoruz. Sorgu amirinin tehditlerini unutmuyorum. Bu tehditlerden sonra buralarda yabancı olmanın bize vermiş olduğu tesirle yanlış bir şey yapmamaya çalışıyorum. Nasıl bir yanlış yapabiliriz ki peygamber efendimizin Hadis-i şerifine mazhar olmak için bu kutsal mekana gidiyoruz. Kaldığımız zaman diliminde vakit namazlar ve diğer ibadetlerimizi burada yapmak istiyoruz. Bu mekanı dünya Müslümanlar'ı adına boş bırakmak istemiyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Gazete arşivi
Güncel haberler
İsrail sorgu memuru, Türkiye'deyken telefonla görüştüğüm ve Mescid-i Aksa'nın iç güvenliğini sağlayan Ürdünlü polisin numarasını rehberimde bulmuş ve numarayı dosyasına yazmıştı. Sonra benim numaramı da almışlardı. Bu durumdan ister istemez tedirgin oluyordum.
Benim yüzümden Mescid-i Aksa'nın iç güvenliğini sağlayan Ürdünlü memura zarar gelsin istemediğim için onunla hiç görüşmedim. Oysa bu Ürdünlü polisin yanında kimsenin giremediği Hz. Peygamberimizin Burağını bağladığı Burak Mescidinin anahtarı vardı. Beni bu mescidin içinde gezdirecekti. Nerden biliyorum? Ürdünlü polisin iletişim numaralarını bana veren bir arkadaşım söylemişti. Bu arkadaşımız daha önce oraya gitmiş. Ve peygamberimizin burağını bağladığı mekanı hatta oradaki halkayı da fotoğraflamıştı. Kendi fotoğraf arşivini benimle paylaşmıştı. Bunları görünce neden ben de göremedim diye üzülmüştüm. Ama tedbiri elden bırakmamak lazımdı. İsrail vatandaşı da olsa Filistinli de olsa burada herkese mesafeli yaklaşıyordum. Çünkü İsrail, sakın bir şey yapma demişti. Gerçi bahane bulsalar bir çok yanlışımızı bulabilirlerdi.
Yola Devam...
Dünyanın tanıdığı fakat İsrail'in tanımadığı Filistin'e doğru yol aldık... Önce Kudüs yolundayız. Doğu Kudüs'e gidiyoruz...Filistin'in istikbaldeki başkentine... Filistin'in ve Kudüs'ün varsa ikbali, gelir elbet istikbali diyoruz. Doğu Kudüs'ü, Doğu Kudüs yapan Mescid-i Aksa. Sabah namazını orada kılacağız. Elhamdülillah Kudüs'teyiz demeye çok az kalmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Futbol
Haber bülteni
Ekonomi haberleri
Yolda giderken rehberimiz İbrahim Bey, geceyi sabaha bağlayan o zaman diliminde birkaç bilgi paylaşmıştı. Kudüs'e varmadan sağımızda ve solumuzda İsrail içerisinde kalan Filistin köylerinini anlattı. Bu köyler, Filistinliler'e ait. Ve bunlar İsrail vatandaşı olmuş Filistinliler olduğunu söyledi. Yafa'dan Kudüs'e kadar bölgede köyleri İsrail içerisinde kalmış bütün Filistinliler için durum böyle. Doğu Kudüs'te de durum böyle.
İleride Filistin'in başkenti olarak hayal ettiğimiz Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin çoğu İsrail Vatandaşı olmuş. Bunlar, arazilerini kurtarmanın hesabı peşindedir. Ama ülkelerini kaybettiklerinin farkında değiller. İsrail vatandaşlığını kazanmış Filistinliler tarım ürünlerini rahatlıkla işleyebilmekte ve pazarlara ulaştırabilmektedir. Fakat Yeşil Hattın dışında kalanlar, yani İsrail'in ördüğü utanç duvarı arkasında kalanlar (Batı Şeria) maalesef Necip Fazıl'ın tabiriyle öz yurdunda garip öz vatanında parya olmuşlar. İsrail, Utanç duvarı ile Yeşil Hat arasında kalan bölgeyi kapalı askeri bölge inşa ettiği için burada yaşayan Filistinliler, İsrail'den oturma izni almak zorundadır. Kapalı askeri bölgedeki Filistinliler, tarlalarına ürünlerini ekmeye ve onları kaldırmaya gitmek içinse İsrail'den izin almak zorundadır. Bu iznin adı da "ziyaretçi izni!"... Çok tuhaf değil mi? Bu olayı bir Batılıya anlatamazssınız.
Kudüs'e yaklaştığımızda Arap köylerinin yanısıra Yahudi köylerini de görme imkanımız oldu. İsrail, yıllarca Filistinlilere baskı yaparak ve onları topraklarını satmaya mecbur ederek köylerini elinden alıyor. Böylece bu topraklar, Yahudi köylerinine dönüştürmüşlerdi. Tabii orada en eski Yahudi köyleri de vardır. Ta Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman döneminde Taberiye Gölü çevresine yerleşen Yahudiler'in kurduğu köyler var. Daha sonra İsrail, Necef Çölü çevresini de İşgal eder, burada da İsrail köyleri kurulur.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haberleri
Yazarlar köşe
İsrail, gerek yeni işgal ettiği köylerde gerekse de kadim İsrail köylerinde son model çiftlik evler kurmuşlardır. Bu köylerin çoğu kominal anlamda "Kibbutz" adı verilen çiftliklerdir. Bir de Mashov adı verilen çiftlik köyler var. Bu köyler ise şahsi mülkiyete dayalıdır. Mashov köyleri çok azdır.
İsrail açısından daha çok Kibbutz olan köyler önemlidir. Bu köylerin kuruluşu 1900'lü yıllarda Rusya'dan gelen Yahudiler'in yerleştiği köylerdir. Kibbutzlar, bugün de İsrail'e göç eden yoksul Yahudiler'in topluma adaptasyonu adı altında devlete yük olmamaları için çalıştırıldıkları yerler olmuştur. Fakat buralar, ötekileştirilmiş bir yer değildir. Bizzatihi İsrail'in nabzı ve dünyanın nabzı buralarda atılıyor. Tohum bankaları dediğimiz yerler Kibbutzlarda bulunuyor. Ve İsrail'in dünyaya ihraç ettiği tohumlar da buralarda üretiliyor. Yine bunun yanında meyve ve sebzelerin ihracatı da buralardan yapılıyor.
Kibbutzlar, İsrail'in kuruluşu döneminde tarımsal birikimin gerçekleştirildiği köyler olmuştur. Köy dediysem Türkiyedeki gibi "neden yolum yok neden suyum yok, neden okulum yok" diye mızmızlanan köyler aklımıza gelmesin. Kibbutz, tarıma dayalı sanayi (tohum ve tohum bankası) ilerleyen dönemde sanayinin de kuruluşunda rol oynamış, çeşitli sektörlerde üretim yapan fabrikalar kurulmuştu. Son zamanlarda ABD menşeli bir telefon markasının son modelinin Telaviv'de üreteceği kararı, İsrail'de kominal yaşamın merkezi olan Kibbutz'ların ulaştığı merhaleyi anlatmak adına önemlidir.
Kibbutzların İsrail açısından bir diğer önemi de İlk başbakan Ben Gurion'un da bir Kibbutzlu olmasıdır. Ve başbakanlık görevi bittikten sonra bu Kibbutz tarlalarında çalışmış.Tarlada çalışırken vefat etmiştir. Ve Kibbutzlardan birinde gömülmüştür.
Kudüs’e giriyoruz çok şükür
Eyyüp Azlal
25.02.2020 - 00:01
Yayınlanma
Bütün engelleri aşarak Kudüs'e, Doğu Kudüs'e giriyoruz. Doğu Kudüs'te devasa bir tarih yatıyor. Daha doğrusu dinler tarihi burada mozaiğe dönüşmüş durumda. Zeytindağını arkamızda bırakarak bu şehre giriyoruz. Ziyaretimizin üçüncü gününü orada geçireceğiz. Zeytindağında Dünyanın en pahalı mezarları satılıyor... Yahudiler, kıyametin burada olacağını, cennete buradan gidileceğine inanıyorlar!
Şair Nabî'nin
"Kimdir bizi men eylecek bağ-ı cinandan
Gireriz mevrus-i pederdir hane bizimdir"
Diye tasvir ettiği cennet bağı burası mıdır acaba?
Doğu Kudüs'e Sultan Süleyman Caddesinden giriyoruz bu şehre. Osmanlı padişahlarının hatıraları ve vakfiyeleri bu şehirde çok. Sultan Süleyman, şehrin surlarını yeniden imar etti. Su yollarını onardı. Mescid-i Aksa ile Zeytindağı arasında kalan Cehennem Vadisinin güneyinde bugünkü manada ilk barajı yaptırmıştır. Yine Çile Yolu üzerinde Sultan Süleyman Çeşmesi olduğu gibi duruyor. Mimarisi, mermeri, taş yapısı hiç bozulmamış. Diğer başka yapılar da var. Bu yapıları görüp de duygulanmamak elde değil.
Sultan Süleyman bu hayırları yaparken hanımı Hürrem Sultan da Kudüs'te Haseki vakfını kurup şehrin fakirlerine yemek verdiriyordu. Bu hayırlı gelenek sayesinde Kudüs'ün fakirlerine 465 yıldır her gün kesintisiz yemek dağıtılmaktadır. Kudüs'teki Haseki vakfının kapısında geleneksel Osmanlı mimarisinin motifleri bütün ihtişamıyla tarihe meydan okuyor. Bugün surlarla çevrili eski şehrin merkezinde, el-Vad ile Akabetü't-Takiye caddelerinin kesiştiği yerdedir. Haseki Sultan İmareti yahut et-Takiyye olarak bilinen ihtişamlı bina hala ayaktadır. Öğleye doğru ihtiyaç sahiplerinin ellerinde boş kaplarla gelmeye başladığı kapıda, bir vakıf geleneği olarak önce kadınlara, sonra erkeklere yemek servis edilmektedir. Aşevi, sadece Müslümanlara değil, ihtiyaç sahibi Hıristiyan ailelere de hizmet vermektedir..
Filistinliler kadar Yahudiler de Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman'ı seviyor. Taberiyyie Gölü civarında İspanya Yahudilerine yer vermişti. Bu nedneledir ki İsrail, Kudüs'ü işgal ettiğinde Sultan Süleyman adını bu caddede sildirmemiş. Gerçi diğer mekanlarda Osmanlı izlerini sildirdiler mi bilmiyorum. En azından Suudi'lerin Mekke ve Medine'de yaptığı tahribatı yapmamışlar. Denilebilir ki Kudüs, İsrail'in Silvan mahallesinde yıktığı tarihi evleri bile hesaba katarsak hala dünyada tarihi korunmuş ender şehirlerden biridir.
Silvan mahallesi Kudüs'ün ilk yerleşim yeri olan Ofil tepesine çok yakındır. Bu mahalle Müslümanların eline ilk olarak geçtiğinde bir köydü. Hz. Osman döneminde bu köyün bahçesindeki gelirleri Kudüs'teki fakirlerin ihtiyaçları için vakfetmiştir. Bugün bu mahallenin Burak duvarına yani yahudilerin deyimiyle Ağlama Duvarına yakın kısmı hepsi yıkılmıştır.
Sadece Osmanlı eseri mi. Eyyubiler, Memluklular'ın yaptığı eserler de duruyor. Yalnız camii dışında bazı eserlerin İsrail tarafından el konulup başka amaçlarla kullanıldığını gördüydüm.
Kudüs'e vardığımızda Hz. Ömer'in yolundan gidiyoruz. Kim bilir belki Hz. İsa da bu yoldan yürümüştür. Annesi Hz. Meryem de. Onları koruyan Hz. Zekeriya da Hz. Yahya da... Batılıların "Herod Kapısı" ismiyle andıkları kapıdan iç kale dediğimiz yere varıyoruz. Bu kapıya Müslümanlar, Sahira kapısı diyor. Sultan Süleyman ve Salahaddin caddelerine bakmaktadır. Kapının batısı Salahaddin, kapının doğusu yani Zeytindağına giden tarafı ise Sultan Süleyman caddesi deniliyor. Kudüs surlarının kuzeydoğu kısmında yer almaktadır. Surlarda hala Kanuni Sultan Süleyman'ın imzası var.
Sahira isminin bir hikayesi var. Salahaddîn Eyyûbî 1187'de Kudüs'ü yeniden fethederken şehre tam bu noktadan girmiştir. Salahaddîn'in askerleri, kapının girişinde sabahlayıp burada savaştıkları için kapıda "Sahira" yani "Uyanık kalanlar" ismi verilmiştir. Kapının dışarı açıldığı noktaya çıkan cadde de, Salahaddîn ismini almıştır. Sahira Kapısı, araç trafiğine kapalıdır. Bu kapı Müslüman mahallesi olan Babüzahira'ya bakar. Şam kapısına yakındır..
Kudüs'te dar sokaklardan ilerlerken iç kalede yaşayan Filistinliler sabah namazında Mescid-i Aksaya gelenlere çay, hurma ve diğer ikramları yapıyorlar. Kudüs, şehir itibarıyla Urfa'ya benzer bir şehir. Dar sokaklar, güneşten korunmak, aynı zamanda düşman saldırılarında sokağı hemen kapatmak da sözkonusu olduğundan böyle bir mimari ile oluşmuştur. Buradaki kabaltıların tarihsel kökeni ile Urfa'daki kabaltıların tarihsel kökeni aynıdır. Hatta sadece tarih değil ortak bir coğrafyanın sonucunda oluşan mimaridir.
Osmanlı döneminde Kudüs sancağı üçe bölündüğünde bu beldelerden biri de Halülürrahman beldesi olarak adlandırılmıştır. Bugün Hz. İbrahim'in mezarının olduğu yer olan El-Halil şehir Osmanlı döneminde Halülürrahman olarak anılmıştır. Urfa'da da Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yere Halülürrahman diyoruz. Maalesef, seksen darbesi ile Urfa'daki Halülrrahman bölgesi Balıklıgöl olarak değiştirilmiştir.
Not: İnşallah gelecek yazımızda Mescid-i Aksa'yı anlatmaya çalışacağız..
İlk Şehidimiz Süleyman Şah
Eyyüp Azlal
07.03.2020 - 00:01
Yayınlanma
Bir Cuma akşamı İstanbul semalarında Yeditepeyi seyre dalmıştım. Uçağımıza iniş izni geç verilince gökyüzünde iki tur attık. Acaba bu dönüşler teknik bir mesele midir? Orasını açıkçası bilmiyorum. Bildiğim tek şey İstanbul'u ve yedi tepeyi seyre daldık. Hem de gökyüzünde. Denizle karanın ayrılıp birleştiği bu yeryüzü harikası başka bir bölgede başka bir ülkede ülkede bulana aşk olsun.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Futbol
İletişim ve Medya Çalışmaları
Büyük nehirlerin kıyısından büyükşehirlerin ortasına bir tayf gibi inmenin sevinci vardı üzerimde. Gökyüzünde yıldızlar ve parıldayan ayın şavkı altında İstanbul havalimanına iniyoruz. Akşam konaklayacağım yere gidiyorum. Bir sonraki gün Şişli taraflarında bir okulda konferansım vardı. Nehir ve Medeniyet üzerine konuşacaktım.
Odamdan aşağı indiğimde lobide herkes televizyon başındaydı. Suriye'de İdlib şehri civarında gerginliği azaltma bölgesinde otuz dört askerimiz şehit düşmüştü. İnsanların ağzını bıçak açmıyordu.
Bu son şehitlerimizle Suriye'de kirli savaşın ülkemize artçı şokunu artık çok yakından hissediyorduk. Bir kaç yıl önce Reyhanlı'da patlatılan bomba sonucu elli vatandaşımız şehit olmuştu. Bu hafta yaşanan hadisede ise otuz dört askerimizi Esed'in uçakları şehit etmişti.
Sabah kalktığımda davetlisi olduğum okul müdürümüz Samet Dindar Bey, programın iptal olmadığını ve okulun konumunu göndermişti. Fakat kendisi hizmet içi eğitiminde olduğu için programa sonradan iştirak edeceğini söylemiş. Şişli İlçe Milli Eğitim Müdürümüz Dr. Murat Mücahit Yentür ise beni dinlemeye geleceğini söylemişti.
İstanbul'da en hızlı ulaşım toplu taşıma araçları olduğundan metrobüs ile yaklaşık kırk dakika sonra okula ulaşmıştım. Müdür yardımcısı ve iki öğrenci beni karşıladılar. İçeriye girdiğimizde biraz soluklandık. Bir çay içiminden sonra programa geçtik.
Konuşma yapacağım okulun adı Süleyman Şah Kız Anadolu İmam Hatim Lisesiydi. Süleyman Şah'ı çoğumuz tanıyoruz. Tarih bilgilerimizden olmasa da "Diriliş Ertuğrul" dizisinden biliyoruz. Hani Ertuğrul Gazi, küffara meydan okuduğunda "Ben, Süleyman Şah oğlu Ertuğrul ! Andolsun ki üstte mavi gök, altta yağız yer yarılmadıkça zulme boyun eğmeyeceğim." Ya da ''Darda kalmışlara Hızır olmak için yola çık!" sözleriyle gönüllere taht kurmuştu. Süleyman Şah, Fırat Nehrini geçerken boğulmuş ve şehit düşmüştü. Daha önce mezarı Ceber Kalesinde iken sonra'dan ülkemiz sınırına yakın bir yere Eşme Köyüne taşınmıştı.
Sunum yapan öğrenci, konuşmamı yapmak üzere beni takdim etmiş ve ben Doğaçlama bir konuşma yapacaktım.Konuşmam Nehir ve Medeniyet üzerineydi. Fakat hocalar ve öğrencilerin gözünde bir hüzün vardı. Bir önceki gece dile kolay otuz dört şehidimiz vardı. Üzülmemek elde değildi. Söze şehitlerimize rahmet dileyerek başlamak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Daha sonra masada "Efsane Nehir Fırat" kitabının yeni baskısına baktım. Kitabı öğrenciler kitabı benden önce görmüş ve okumuştu.
Söze öyle bir yerden başlamalıydım ki hüzün ile umut birleşsin. Kitap yazanlar bilir, en iyi neresi anlatılır? Hatırıma itina ile hazırladığım Ertuğrul Gazi Bey Destanı bölümü vardı. Orada Süleyman Şah'ın Fırat'ta boğulmasını çok tarajedik bir biçimde anlatmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Politika yorumları
Dijital gazete
Yağmurlu hava, Fırat çağlar, /Sahilde bütün aşa'ir ağlar;
Gam ateşi nehr ile hem-agūş, /Manend-i Furat gamda pür-cûş;
Söze bu yukarıdaki beyitleri hatırlayarak başladım. Suriyenin İslam toprağı olması için savaşan Süleyman Şah, Fırat'ın ilk şehidiydi. Ve Suriyedeki son şehitlerimize selam gönderdik. Hem Süleyman Şaha'a hem de bu vatanı din-i mubin-i İslamla şereflendiren şehitlerimizi rahmetle andık.
Konferans verdiğimiz okulun adı da Süleyman Şah Kız İHL' idi. Bu kadar mı tevafuk olur. Okulun ceddimiz Süleyman Şah'ın ismini taşıması çok manidar. Süleyman Şah, Fırat'ı geçerken boğuldu. Şehit oldu ama onun çocukları, onun torunları Fırat'ı geçti, Anadolu'yu geçti. Ta Avrupa'nın içlerine kadar gitti ve Din-i mubin-i İslam'ı Viyana önlerine kadar götürdü. Bugün geldiğimiz nokta öyle anlaşılıyor ki Küfür Alemi, bizi tekrar Fırat Nehri'nde boğmak istiyor. Bizi artık boğamazlar, çünkü biz artık çok güçlüyüz, dedim.
Sonra Fırat Nehri üzerinde çok güzel bir şehir olan Deyrizzor'dan bahsettim. Kitabın takdim yazısını yazan merhum Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocamızın dedesi orada sorgu hakimiydi. Hem savcı hem de hakim görevi vardı onun.
Şimdi geldiğimiz noktada Suriye'deki şehitlerimiz için Rusya ne diyor. Efendim Türkiye, olmaması gereken yerdedeydi. Bu yüzden rejimin saldırılarına maruz kaldı. Vay efendim vay! Peki siizn orada ne işiniz var? Dedelerimiz, orada hakim, vali, savcı, asker idiler. Biz orada isek dedelerimizin hatıralarını yaşamak için oradayız. Nokta.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Yerel haberler
Güncel haberler
Programı düzenleyen başta Şişli Milli Eğitim Müdürümüz Murat Mücahit Yentür ve okul müdürü Abdülselam Dindar beye ve bizi sabırla dinleyen öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim, dedi.
Mihriban Dedi Bu Diller
Eyyüp Azlal
09.03.2020 - 00:02
Yayınlanma
Hangimizin diline dolanmadı bu şiir. Hangimizin gönlünde yer etmedi. Kimimiz türkü yaptık, kimimiz ağıt. Gidenlerin ardından Mihriban deyip bıraktık.
Mihriban şairi Abdurrahim Karakoç, dünyamızdan gideli yıllar oldu. O gitti, biz Mihriban'ı unuttuk. Şimdi nerede ol soylu sevdalar? Dipnotlara kurban edildi Mecnun, sahaflarda satıldı Leylalar. Kandık ayağımızdaki kunduralara. Belki yar gelir de azıcık dura…
Sonra şunu diyorduk. Hüzün ki en çok yakışandır bize… Mihribanı okurken ya da dinlerken. Denizin ve martıların sesi geliyordu hatıramıza. Şimdi denizden martılardan ve Mihriban'dan çok uzağız.
Ne gönüllerimiz deli ne de saçlarımız sarı. Sanki her yer karanlıklar ormanı.
Ulu şairin defnedildiği gün mezara anlatıyor dostları. İmamı, cemaati hayranları varsa haklarını helal etmişler ve toprağın üzerine biraz su dökmüşler. Sonra herkes vedalaşmış ailesinden, baş sağlığı dilemiş ve çıkmış mezarlıktan. En son ailesi de çocukları da vedalaşmış ulu şairden.
Daima hatırlarım. Eskilerin bir sözüdür. Şairin ağıdını en iyi şairler yakarmış.
Cenaze merasimi ve Abdurrahim Karakoç… Belli ki toprak taneleri yüzümüzü okşayacak. Nasıl ki Şeyh Galip düştüyse toprağa. Nasıl ki Şair Na bî düştüyse toprağa Abdurrahim Karakoç da Mihriban'dan yardan, şiirlerinden ayrılıp düşüyordu toprağa. Hicran, hicran, hicran…
Bir şair kalmış mezarı başında derlerdi. Ve cebinde çıkardığı bir kaç mısra. Başlamış okumaya ağlayarak ve ağlatarak bizleri.
Nasıl ağıt yakalım dinlerken mihriban'ı
Derdimizi dökecek kafiye mi bıraktın
Hece veznine aşık ettiğin garibanı
Teselli etsin diye Safi'ye mi bıraktın?
Not:Bu mısralar Merhum şair Cemal Safi'ye aittir
Hilvan''daydım.
Eyyüp Azlal
16.03.2020 - 00:02
Yayınlanma
Merak edenler için söylüyorum...
Hilvan'daydım.
Hilvan dediysem Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un on yıl süreyle kaldığı ve Kuran-ı Kerim tercümesini orada yazdığı Mısır'daki Hilvan şehri değil. Urfa ile Siverek arasında sıkışmış. İşi olanın yarım saat uzaklıktaki Siverek'e ve yarım saat uzaklıktaki Urfa'ya rahatça geldiği bir şehir...
Hilvan'daydım.
Hilvan denince nedense Mısır'daki Hilvan şehriyle ilgili hatıram geliyor. Bu hatıramı anlatmadan Urfa'daki Hilvan şehrini galiba anlatamayacağım. Mısır'daki Hilvan, Kahire'ye yarım saat mesafede bulunuyor. Aynen bizim Hilvan'ımız gibi. Mısır'daki Hilvan da bir zamanlar bizimdi. Acaba oradaki ismi mi aldık? Çünkü Hilvan'ın eski ismi Karacurun'du.
Hilvan'daydım
Bir zamanlar Mehmet Akif Ersoy'un Urfa'ya geldiğini ve burada eşraftan bazı kimselerle görüştüğüne dair 2006 tarihinde bir makale yazmıştım. Makale'yi aslında bir sempozyum bildirisi olarak Türkiye Yazarlar Birliği Mehmet Akif Bilgi Şöleninde sunacaktım. Fakat elim bir kaza sonucu yaralandım. Hastanede tedavi gördüğümden dolayı bilgi şölenine gidememiştim. Makalem, daha sonra bir yazı şeklinde Ay Vakti edebiyat dergisinde yayınlandı.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Haber makaleleri
Ekonomi haberleri
O vakitler makalemi okumayıp da sadece makalemin başlığı hakkında bilgi sahibi olanlar. Demişlerdi ki yazarımız, Mehmet Akif Ersoy'un Hilvan şehri ile Urfa'daki Hilvan ilçesini birbirine karıştırmış olmalı. Yoksa Mehmet Akif'in Urfa'ya geldiği yoktur. Böyle düşünen zevata bilgi ve belgeleri verince birazcık mahcup olmuşlardı.
Hilvan'daydım...
Şimdi hakikatte Hilvan'daydım. Urfa'nın Hilvan'ındaydım. Aslında Urfalılar, Hilvan'ı üç heceli söylerler. Helevan... İlk hecedeki "e" sesi biraz "i" ye yakın söylerler. Şehrin türkülerini okuyanlar, hikayelerini söyleyenler hep bu okuyuşu kullanırlar.
Hilvan'daydım...
Hani Diyarbakır'da bir söz var: Sabah Silvan'a akşam Hilvan'a gitmeyeceksin... Neyse ki Diyarbakır'da değildik ve akşam da Hilvan'a gitmeyecektik. Bir ikindi serinliğinde Hilvan'da ilçe milli eğitim müdürümüz Sinan Ateş beyin davetlisi olarak gittik. Orada Şair Nabi Anadolu Lisesi'nde öğrencilere Şair Nabî'yi anlattım. Ve gençlere dedim ki "gençler bakınız. Şair Nabi Hilvan'a iki defa uğramış, iki defa burada vakit namazlarından birini kılmış, iki defa burada bir eve uğramış bir evde misafir olmuş. Bu belki sizin büyük büyük dedelerinizin evi olabilir. O yüzden siz, kendinizi Şair Nabi'yi misafir eden insanların torunları olarak övünebilirsiniz. Övünmeyi Hakk ediyorsunuz, dedim.... Neden mi? Çünkü Şair Nabî, Halep'te görev yaptığı sırada Diyarbakırlı şairlerden bir davet alıyor .Yola çıkıyor önce memleketi Urfa'ya geliyor Urfa'da birkaç gün kaldıktan sonra Diyarbakır'a gidiyor. Yolda Karacurun yani Hilva'nın eski adı Karacurun'a uğruyor. Sonra Siverek...Orada da misafir oluyor ve ondan sonra Diyarbakır'a gidiyor Diyarbakır'da bir süre kaldıktan sonra tekrar dönüş yolunda yine Siverek, Karacurun ve Urfa üzerinden Halep'e dönüyor...
Bunları anlatırken daha önce gençlere hediye edilen "Gençler İçin Nabî" kitabımın sayfa hışırtıları hızlandığını gördüm.... Şairin "Bir çok sayfasını atlayarak okuduğum kitabın başından başlayabilirim" Geçen hafta Bozova'dayken de gençlere aynı taktiği uygulamkta beis görmemiştik. Orada da gençlerin kitaba bir tekrar gösterdiklerini gördüm.
Hilvan'daydım...
Hilvan'da Şair Nabî'nin uğradığa dair bir bilgi ile yetinmiştim. Daha sonra kendisi de Hilvanlı akademisyen bir dostumuz Dr. Askeri Küçükkaya, Şair Nabî'nin Hilvan'ın Hoşin köyünden olduğunu söylemişti. Hocamız, çocukken köydeki büyüklerinin Nabî'nin buradan Urfa'ya gittiğini, Urfa'da akrabaları olduğu, konuştuklarına şahit olmuştu. Keşke bu durumu bir derleme şeklinde yapsaydı hocamız. Eğer derleme şeklinde bu büyüklerle görüşme yapılsaydı yani konuşan kişi ve kişilerin künyesi baz alınarak Nabî için Urfa'nın Hilvan ilçesinden Hoşin köyünden olduğunu söyleyebilirdik.
Şair Nabî'nin Hilvan'lı olduğu, Bozovalı olduğu, Hoşinli olduğu, Diyarbakırlı olduğu hatta Halepli olduğu bizim için şöyle önemlidir. O şehirlerde yaşayan insanların bu büyük insan gibi olabilmek ve onu rolmodel alacağına dair bir delil vardır.
Bu Cuma’da Sensiz Geçti
Eyyüp Azlal
25.03.2020 - 15:16
Yayınlanma
Bu Cuma da sensiz geçti. Sen kal yerinde. Biz yine geleceğiz. Bugün en tanıdık yabancıya gidiyorum. Sinemaya… Sinema da belki bana tanıdık gelmeyecek. Tiyatroya, baleye... Hayır hayır oralar da kapalı. Belki tekrar gelirim, son cemaat yerinde bir akşam namazı sonrası bir düş kurar, düşüncelere dalarım. Resulü ve ashabını düşünürüm. Mescid-i nebevi'yi mesela…
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haberleri
Medya takibi
Şair M. Akif İnan'ın dediği gibi: "Kucaklasın beni İslam" diyordu…
O vakitlere giderim. Tarihin tozlu sayfalarına dalarım. Birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitaba yeniden sığınırım. Şair Nedim'den, nedimelerinden bir miktar gam alırım kam niyetine. Şad olmuş gönülleri naşad kılan kim? İçimdeki bu putları kırar da girerim. Lakin bende bir his var sende olduğu gibi. Nedim ki nedimesine;
İzn alıp maderden Cuma namazına deyü
Sa'dabad'a gidelim onun yerine…
Şimdi bu hissi anlayabiliyor musun Nedim'i dinlerken. Sadabad'ı bilenler bilir. İstanbul'un seyfiye, gezinti yeriydi. Şimdilerin Etiler'i, Taksim'i…Gerisini ne sen dinle ne ben söyleyeyim. Şair Nedim'den bir kaç asır sonra cevap gelir hissimize tercüman olarak..."Kardeşim sen kimi Cuma namazı yerine eğlencelere götürüyorsun" diyen bir babayiğit gelir. Bu babayiğit, Şair Sezai Karakoç'tan başkası değildir.
Sinemeya gidelim de annene
Cuma namazına gidelim onun yerine
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Politika yorumları
Camilerimizdi bizi Sezai Karakoç'un bu mısralarında anlamlaştıran. Camiilerimizdi bizi Hakk'la buluşturan. Camiilerimizdi bizi tevhid ve vahdete sevk eden. Orada Allah'a kul olmak adına vakti kuşanıyorduk, Hasbihaller de yapıyorduk. Gün geldi Nedim, gün geldi başkası bizi camiilerden uzaklaştırdı. Burası bir dönem sonra toplanma yerimiz değil adeta tapınma yerimiz oldu. Ve tapınağa dönüştü camiilerimiz.
Çoğumuz öksüz, çoğumuz gurbetteyiz şimdi…Bazılarımız sürgünde…
Şimdi soracağım, sormak hakkım değil mi? Hakikati irtifaya uğratanlara soracağım. Yoksa cevapları, ki yoktur. Bir kuru değnekle peşlerine düşeceğim. Değneğim yoksa bir kova suyu alıp başlarına dökeceğim. Islanırlar, belki de uslanırlar…
Sezai Karakoç, yeniden diriliş için "selam", "danışma", "uzlaşma", "örgütleme" teklifini yapıyorduk. Ben de bir ekleme ile katkıda bulunayım: "dayanışma"… Bunların hepsi namazımıza eklenirse birlikte ibadet olur. Oysa şimdi camiilerimizde ve mescidlerimizde geldiğimiz son nokta şudur: "Namazımızı kılıp çıkalım"
Namazı bir an önce kılıp kendimizi dışarı atmak. Çünkü falanca yerdeki randevumuza yetişmek için can atıyorduk. Diyemiyorduk ki ikindi namazı sonrası buluşalım. Saat 15.45 uygun mu? Sakın geç kalma ha! 15.46'da giderim, bak! Tehditleri içerisinde ancak farz namazını eda ediyorduk. Camiiden çıkışta da bir dilenci gördük mü eline sıkıştırırdık üç beş kuruşu. Yüzüne bile bakmazdık bu dilencinin. Falanca camiinin filanca dilencisi var deyip geçerdik. Bunlar neden dileniyorlar, dilekleri nedir? diye sormazdık. Hani nerde kaldı "dayanışma"?
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Haber bülteni
Gazete aboneliği
Şimdi kıblemize dönelim: Ka'be'ye… Sonra ilk kıblemizi hatırlayalım Mescid-i Aksa ne durumda? Cuma günü Müslümanlar için bir toplantı günü evrensel anlamda insanlığın meselelerinin konuşulduğu siyasi bir faaliyet ise peki o zaman hac nedir? Hac ibadeti de Müslümanların yıllık kongresi değil midir? Bu kongre de nereden çıktı. Rahma çağdaş değerlerle nasıl böyle yaklaşılır, diyenler çıkabilir. Eğer varsa böyle yaklaşanlar muhtemelen Emeviler'in baskı öğretisini üzerinden atamamışlardır. Hz. Resul'ün döneminde Veda Hutbesini okuyalım. Hz. Ömer'in döneminde Cuma toplantılarındaki hararetli tartışmaları İslam tarihçileri bize aktarmıyor mu?
Dünya Müslümanları, her yıl Allah'ın evine gelip istişarelerde bulunmuyor muydu? Onlara ibadet için öğretilen belirli ritüeller vardı. İyi abidlerdik. Ama Hindistan'da Müslümanlar yakılıyor, Çin'de Müslümanlar ev hapsinde işkenceler ve türlü eziyetlere reva görülüyordu. Suriye, Irak, Arakan… milyonlarca insan öldürüldü. Bir o kadarı evlerinden, yurtlarından edildi. Bunlar için kimse Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmiyordu. Allah'ın evinde.
Acaba hangimiz hacca gittiğimizde M.Akif'in Safahat kitabını alıp götürdük? Acaba hangimiz orada Hindistanlı Müslümanlarla hasbıhal edip alın şu kitaba Muhammed İkbal'in öğrencilerine götürün, dedik. Muhammed İkbal ile Mehmet Akif, yüzyıl önce dijital iletişim yokken haberleşebiliyorlardı. Kabe'ye götürüp orada Pakistan'dan gelen Müslümanlara bu kitabı Muhammed İkbal'in öğrencilerine götürün dedik mi? Bilmiyorum, bilemiyorum.
.Hatıralar Birikintisi
Eyyüp Azlal
31.03.2020 - 00:02
Yayınlanma
Doksanlı yıllarda üniversitede öğrenciydik. O zamanlar arkadaşlarımızda cep telefonu yoktu. Çoğunda da ev telefonu yoktu. İletişim aracımız daha çok mektuptu. O zaman çevremizde iki ankesörlü telefon vardı. Biri üniversitede diğeri ise kaldığımız yurttaydı. İstanbul'a ilk geldiğimiz günlerde bu telefonlara ihtiyacımız çok olurdu. Çünkü mektup yazacak zamanımız yoktu. Hele para istemek, havale para göndermek mesele idi. Parayı bulmak da meseleydi.
Gerek fakültede gerekse de yurtta ankeserlü telefon kuyruğu uzun sürerdi. Fakültede kuyruğa girsen o günkü dersin giderdi. Yurtta telefon sırasını beklesen akşam yemeğini kaçırırdın. Bu telefon görüşmelerinde ailemizle "Kalacak yer buldun mu? Okula kayıt yaptın mı?...Ailemizin merakını gidermek zorundaydık. .
Mecburen ankesörlü telefon kuyruğuna girerdik. Bir saat sonra sıra bana gelir; anne ve babamla on dakika da olsa konuşurdum. On dakikayı aştın mı itiraz sesleri gelirdi. " Hocam, Hocam yeter artık sıra bize de gelsin." Nidalarını hiç unutmam... Üniversiteye başladığımız gün artık hoca olmuştuk. Üniversitede öğrencilerin birbirine hocam diye hitap etmesi bir nezaket gösterisi olmasının yanında şu anlamı da taşıyordu: Bak kardeşim artık hoca olacaksın, adam olacaksın yani. Ona göre davranışlarına dikkat et. Ağırbaşlı ol, demekti.
O zamanlar Anadolu'da her evde telefon bulunmuyordu. Şükür ki şehrimizde, şehrimizde de mahallemizde, mahallemizde de evimizde telefon vardı. Önceleri haftada bir telefon görüşmelerimiz olurdu. Sonra yurda döndüğümüz vakit sırayı boş görünce hemen ankesörlü telefona yönelirdik.
Telefon dışındaki zamanlarımız da velud geçerdi. Kırtasiyeciden ortaboy üç ajanda almıştım. İlkinde mektup denemeleri, ikincisinde günlükler, üçüncüsünü de hikaye, şiir ya da denemenin denemesi için kullanırdım. Bunlar içerisinde Mektup denemesi olarak kullandığım ajandam önemliydi. Okul zamanı aileme, diğer şehirlerde okuyan arkadaşlarıma, memlekette kalan dostlarıma ve bir de hocalarıma yazdığım mektupların bir nüshasını bu ajandaya yazardım. Dedim ya bu ajanda aslında yazacağım mektubun bir denemsiydi ki hep kurşun kalemle yazardım. Yaz aylarında ise üniversitede beraber okuduğum, yeni tanıştığım arkadaşlarıma mektup yazardım.
Bu mektuplar içerisinde en çok edebiyat öğretmenlerimle mektuplaşırdım. Sonraları ise mektuplaştığım edebiyat hocalarımın sayısı bire düştü. Bu hocamla mektuplaşmam uzun sürmüştü. Hoca, mektubuna başlarken epigraf kısmında Nazım Hikmet'in bir şiiriyle ya da özlü bir sözüyle başlardı. Ben de yazdığım mektubun epigraf kısmında genelllikle Sezai Karakoç'a ait bir kaç mısra ya da özlü bir söz ile cevap verirdim.
Hocamız kendisine yazdığım cevabi mektuplara ilk başta çok şaşırmıştı. Önceleri "Hani Nazım Hikmet'i anlatmıştım sana, ondan bir şeyler söylesene bana" demişti. Daha sonra da "Bari Nazım Hikmet'e karşılık Necip Fazıl'ın şiiriyle, sözleriyle cevap vereydin" diye sitem dolu mektuplar alırdım.
Halbuki hocam, bizi/beni böyle kamplaşma sürecine dahil etmeseydi Nazım'da da bazı hikmet arayışına girebilirdim. Nitekim bugün buradan baktığımızda telafisi olmayan mağduriyetler yaşamışız edebiyat adına. Bugün değil fikir, fikirsizlik bizi öldürüyorsa o günlerin ideolojik virüslerindendir.
Önceleri anlamamıştım bu hocamızın neden böyle sitem ettiğini. Kendime yeni bir düşünce dünyamı kurmuştum da hocamız bundan mı rahatsızlık duyuyordu acaba. Daha doğrusu düşünce dünyam yeni yeni şekillenmişti. İsmet Özel gibi soldan sağa, sağdan sola bir kaymaya da uğramamıştım.
Bir zamanlar kamplaşmaların idolleri (kahramanları) oluşturulurdu. Fakat bu kamplaşmaların idolleri (kahramanları) bir süre sonra kurbanı olurlardı bu kamplaşmalara. Öncü insanlar aranırdı kamplaşmalara. Necip Fazıl-Nazım Hikmet taraftarları da böyle bir atmosferden doğmuştu. Cemil Meriç'in bir sözünü hatırlarsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.
"Biz, ideolojilere nezleye yakalanır gibi yakalanırdık."
Necip Fazıl'a karşı olanlar Necip Fazıl'ın kim olduğunu bilmiyorlardı. Nazım Hikmet'e karşı olanlar Nazım'ın şiirinden ve fikrinden bihaberdiler. Halbuki o zamanlar Ahmet Hamdi Tanpınar, -edebi dilini saygımız var- bize sağcı olarak sunulurdu ama din adına, Allah, adına, peygamber adına bir söylemi varmıydı, hatırlamıyorum.
Bütün bunlardan üçüncü bir yol olarak o dönemin bazı gençleri sağ-sol çatısı altında militanlaşmadan Necip Fazıl'ı da üstad bilip Nazım'dan da bazı hikmet arayışına girmiştik. Sezai Karakoç, o dönemde bize böyle bir yol sunmuştu.
Bir Lokma Bir Hırka Yeterdi
Eyyüp Azlal
09.04.2020 - 00:01
Yayınlanma
Çok konuşup az yazdığımız günlerden az yazıp üzerinde çok konuşulacak bir vakte erdik. Kendimizi, ailemizi, eş-dost, yakınımızı, şehrimizi, ülkemizi ve dünyamızı düşündük. Bütün bunlarla birlikte ahir zamana dair alametleri görmek biz düşünen insanları düşünmeye sevk ediyor.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Politika yorumları
Spor haberleri
Ahir zamanın en büyük alameti nazarımızca ZAMANSIZLIK. Batı menşeli bir hastalık olan ZAMANSIZLIK, Doğu Menşeli Korona Virüs (Taç kıran) karşısında boynunu bükmüş bir vaziyette evine dönüyor. O, evine dönerken kendi müridleri olan çağdaşçıları- sekülercileri- de götürüyor.
Doğu'da klasik zamanlarda tevekkül sahiplerinin istediği şey, bir hurma bir hırkaydı. Onlar, kendi sahiplerini biliyorlardı, sahibi de onları. Allah, ihlaslı kullarını, kendisiyle iyi ilişki içinde olan kullarını şeytana karşı koruduğu gibi dışarıdan gelen diğer tehlikelere karşı da koruyor. İhlaslı kullar, zamanın sahibini, yaptıkları işin her anında anıyorlar. Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?...Bu sorular düşünebilen insanların Allah'ı anmak adına sorduğu ve cevap aldığı sorulardı.
Modern zamanlarda bir hurma bir hırkaya talip olanlar, Batılılar tarafından bu dünyaya ait olmayanlar şeklinde algılanmıştı. Çünkü onlara göre Allah var gam yok. Allah bes, baki hevesti.
Ya Batı?...
Batı ve Batılılar, yüce kitabımızda anlatılan Firavun karekterine çok benziyor. Kuran-ı Kerim'de Allah u Teala Firavun'u kötülerken "israf edici" olarak tanımlıyor. İsraf edenler şeytanın arkadaşıdır. Bugün israfın, lüks hayatın, konforun müsebbibi Batılı zihniyet dediğimiz seküler zihniyet değil mi?
Merhum Şair Akif İnan:
"Batı ki sırtımda paslı bıçaktır/ Anamı sorarsan büyük doğudur."
Diyordu. Kısmî rahat ve konformist yaşam sadece Batılıları değil bizi de bozdu. Büyük ailim İbni Haldun,"bükemediğin eli öpersin." Diyordu. İşte Batı ve değerleri karşısında Müslümanlar bir krize girince yenildi. Artık üretemez olduk, sunamaz olduk değerlerimizi. Artık alet ve ürünler, Batılılar tarafından tasarlanıyor ve onlar tarafından üretimi yapılıyordu. Biz, sadece alıcıydık, onların pazarıydık. Çok sonradan fark ettik ki her ürün ve alet, üretildiği dünya görüşünü de ahlakını da beraberinde getiriyordu. İki örnek vereceğim. Radyo geldi, içeriğini hazırlayamadık. Televizyon ve sinema geldi, içeriğini hazırlayamadık. Hep Batı'dan hazır programlar aldık. Ayrıca seri üretim ve ihtiyaç aşırı malların piyasaya girmesiyle bir sevgisizler çağı meydana gelmiş oluyordu. Bu çağ bizim dışımızda ama bizi dahil ediyordu.
Başa dönersek bir hurma bir hırka ile tevekkül sahibi olan bizler Batılıların domino etkisiyle kürkler, yatlar, mobilyalar yemek takımları, lüks arabaları, lüks yatları olan insanlar olduk. Peki ya fakirlerimiz, yaşlılarımız... Onlara da tüketemediğimiz, az tükettiğimiz ve çöplere bıraktığımız eşyaları bıraktık. Kadınlarımız anne iken onları birer meta haline getirdik. Sokağa, caddeye, meydanlara sürdük. Fabrikalara, balolara, işyerlerine asıl unsurlar olarak yerleştirdik. Konu mankeni yaptık. Törenlerden, şölenlerden kadınlarımız geri kalmıyorlardı. Ayinlerden ve yortulardan da. Sabahleyin evde kahvaltı yapmıyor, lüks kahvaltı salonlarında, öğleleyin lokantalarda -sosyal otlangaçlarda-vakitler geçiriliyordu. Kırk yıl hatırı olan bir fincan kahvenin kafedeki fiyatı hayallerin ötesindeydi.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Medya takibi
Güncel haberler
Bütün bunların üstüne, hepsinin üstüne daha çok şeyler söyleyebiliriz. Batılı değerler karşısında ancak kendi olabilen kadın; anne ve ancak kendi olabilen erkek; baba oluyordu. Öbür türlü çocuklar hep başkalarının ahlakıyla, başkalarının gıdalarıyla büyüyordu. Anne kucağını, baba şefkatini görmeyen çocuklar büyüdüklerinde onlara da bakmayacaktı haliyle. Ve yaşlılar huzurevine gidecekti. Orada huzur bulacaktı. Sonra... Sonra ise Behçet Kemal Çağlar'ın şiirini ve Münir Nurettin Selçuk'un bestesini yad ederek.
"Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan ah Kalamış'tan" diyeceklerdi.
Batı Karşısında Kendimiz Olabilmek
Eyyüp Azlal
13.04.2020 - 00:02
Yayınlanma
Bir önceki yazımda Batı karşısında kendi olabilen babadan, Batı karşısında kendi olabilen anneden bahsetmiştim. Bu yazıda da Batı karşısında kendi olabilen çocuktan-oğuldan bahsedeceğim.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Dünya haberleri
Takım Sporları
Batı karşısında kendi olabilen oğul denilince nedense aklıma üstad Sezai Karakoç'un "Masal" şiiri geliyor. O şiirde Doğunun Yedinci Oğlu vardı. Sezai Karakoç üstadımız şöyle anlatıyordu şiiri. "Yedinci oğul bir uygarlık savaşçısıdır. Köleliğin, sömürmenin kör yüreğine ok atan, inkarı öldüren, insanı dirilten bir fecir eridir."
Masal şiirinde Sezai Karakoç anlatmasa da biz biliyoruz ki Doğunun Yedinci Oğlu daha önce Şeyh Edebali'den şu nasihati dinlemiştir babasından.
"Ey oğul, sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. İşin ağır, işin çetin. Gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener; daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın."
Bütün bu donanımlarla mücehhez Doğunun Yedinci Oğlu bir medeniyet savaşı sırasında şu mısraları haykırmıştı:
Bir şafakta /Geceyi ışıklarla delerek/ Kılıçtan keskin ayetlerle/Batı'ya gelir.
Batıyı değiştirecekti "Yedinci Oğul". Batıyı yenileyecekti, Batıyı diriltecekti. Batının bütün yanlışlarının, çıkmazlarının hile ve hurdalarını bozacaktı. Doğunun Yedinci Oğlu Batı'nın İnsanları aldatan cilvelerini deşifre edecekti. Batı'nın sahte tebessümünün ardında saklı kalan tek dişi var ya, işte Doğunun Yedinci Oğlu bu dişi de kıracaktı. Ve Batı'nın yarım kalmış canavarlığını yere serecekti.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Futbol
Politika yorumları
Karşılaşma...
Batılılar önce tedirgin oldular Doğunun Yedinci Oğlun'dan. Doğunun yedinci Oğlu onlara bir zarar vermedi. Sadece şehrin en büyük meydanında bir çukur kazdı. Körpe elleriyle, tırnaklarıyla bir çukur kazdı. Ne bir kazması vardı ne keskin bir taşı. Eliyle tırnağıyla kazdığı bir çukurun içine girdi.
Batılılar Doğu'nun Yedinci Oğluna zarar vermeden o, kazdığı çukura yarı beline kadar kendini gömdü ve şöyle meydan okumuştu:
Batılılar! Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz bir babanın yedinci oğluyum ben.
Batılı olmadan öldü Doğunun Yedinci Oğlu. Batılı değerlere yenilmedi bu dünyada ve hayata gözlerini yumdu. Oysa Batı'ya gardını almış ve mistik kılıcını kuşanmıştı. Önceleri kimse buna bir anlam verememişti. Kardeşlerini öldüren Batı'ya neden kılıç çekmemişti. Fakat sözleri kılıçtan keskinceydi. Çünkü bir süre sonra Batılılar kendilerine geldi. Doğunun Yedinci Oğlu ne dedi. Onu anlamaya çalıştılar uzun süre.
Ve bizler...
Bir varmış bir yokmuş değil Doğunun Yedinci Oğlu masalıyla büyüyen bizler.... Dün çocuktuk, şimdi büyüdük. İdeal bir Müslüman olduk. Doğu'dan yükselen bir güneş gibi.
Bugün Anadolu ruhunu yaşayan herkes aynaya bakmalıdır. Kendilerinde bir parça Doğunun Yedinci Oğlu ruhu vardır. Bugün dünyada ve ülkemizde amansız bir veba salgını olan Korona virüse (Taçkıran) karşı tadbirler alınırken insanımızı iyileştirmeye çalışan sağlık çalışanlarımız Doğunun Yedinci Oğlundan bir ruh taşımaktadır. Evinde yazı tahtası olmayıp da mutfak dolabı üzerinde öğrencilerine canlı ders anlatmaya çalışan hocalarımız Doğunun Yedinci Oğlundan bir ruh taşımaktadır. Tarlasını kaldıramayan amcanın yardımına koşan jandarmamız, otobüs olmadığı için görevine yetişmek zorunda olan hemşireyi hastaneye yetiştiren polislerimiz ve diğer VEFA DESTEK programında çalışan memurlarımız Doğu'nun Yedinci Oğlundan bir parça ruh taşımaktadır. Avrupa'da kendi yaşlılarına koşamayanlar var. Onların yerine Anadolu'dan gidenlerin çocukları, yani kendi olabilen çocuklar hem bizim hem de onların yaşlılarına yardım etmeye koşuyorlar. İşte onlar da Doğunun Yedinci Oğlundan bir parça ruh taşımaktadırlar.
Gizli İşler Bizi Sever/Çocuk Dilinden
Eyyüp Azlal
17.04.2020 - 00:02
Yayınlanma
Eskiden çocuklar için talim ve terbiye geniş bir alana nüfuz ettiğinden olsa gerek çocuk edebiyatından bahsedilmiyordu. Sadece çocuklarda bu edebiyat gerek mani ve ninnilerde gerekse de masallarda yaşatılıyordu. Ne zaman ki modern eğitim araçları ile eğitim ve öğretim verilmeye başlanınca bu edebiyatın da malzemleri oluşturulmaya başlandı ve eğitim sistemimize entegre edilmeye başlandı.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haber
Gazete arşivi
Ülkemizde ilk zamanlar Batılı anlamda çocuk edebiyatı örnekleri ilkokul ders kitaplarında yer almıştı. Bu da ister istemez kültürel farklılıklar ve kuşak çatışmaları dediğimimiz olumsuz rol modelleri beraberinde getirmiştir.
Günümüzde Çocuk Vakfı Kurucusu Mustafa Ruhi Şirin gibi, Bestami Yazgan, Mevlana İdris Zengin gibi yazar ve şairlerin sayısının çoğalması ve onların edebi ürünleri ilkokul derslerinde örnek olarak verilmesi kısmi olarak bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırmıştır.
Aşağıda büyüklerin küçüklerle iletişim kanalını açık tutması bağlamında çocuk dilinden yazılmış bir hikaye örneği sunuyorum.
Bu dönem başında bizim okula yeni bir öğretmen geldi. Onun çok iyi bir öğretmen olduğunu söylüyorlardı. İçimde onunla tanışmak için bir merak oluştu. Bir fırsatını bulup hemen tanışmalıydım. Öğle arasıydı, pencereden bahçeye baktım. Kim var, kim yok, diye. Bir de ne göreyim. Bahçede bir bankta yeni öğretmenimiz tek başına oturuyordu. Vakit kaybetmeden yanına gittim.
Merhaba öğretmenim. ben Osman Eren, dedim. Önce duymadı beni. Tekrar, merhaba öğretmenim, dedim. Ben Osman Eren, Urfa ili Karaköprü ilçesindenim, yani buralıyım. Merhaba, benim de ismim Eyyüp Sabri... Memleketim Bursa'nın Yıldırım ilçesi. Benim bir de köyüm var. Zeyniler köyündenim...
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Medya takibi
Politika yorumları
İlk tanışmamızda bu yeni öğretmenimiz biraz tuhafıma gitmişti. Önce onun kulaklarında bir sıkıntı olduğunu düşündüydüm. Meğer bir başka öğretmene seslendiğimi düşünmüş. Fakat yanında başka bir öğretmen yoktu. İkinci defa merhaba öğretmenim dediğimde göz ucuyla da olsa etrafına bakınmıştı. Yanında banka başka öğretmenlerin oturmadığını görmüştü. Yoksa yanında başka bir öğretmen vardı da birbirleriyle konuşmuyorlarmıydı. Ve kalkan öğretmen vedalaşmadan mı ayrıldı. Vedalaşsa da yeni öğretmen onu duymamışmıydı. Demek ki derin bir hayale dalmıştı yeni öğretmen. Memleketini mi özledi acaba? Ailesini mi, annesini, babasını mı, yoksa başka birini ni?....
Yeni öğretmenimiz derin bir hayel daldığını itiraf etmişti. Öğle arasında onunla çok şey konuştuk. 1976 doğumlu olduğunu daha önce Malatya ve Erzurum'da görev yaptığını anlattı. Ayrıca çocuklar için kitaplar yazdığını da söyledi. Yeni öğretmenin bu sözleri üzerine çok heyecanlandım. Onun derin bir hayale dalması acaba yeni kitabın habercisi miydi. Kitabında benden de bahsedecek miydi? Onun ilgisini çekebilecek davranışlarda bulundum mu? Bir yazara karşı nasıl davranılmalı da onun ilgisini çekmeliydim. Aman Allah'ım bunları düşündükçe bir yandan heyecanlanıyorum öbür yandan da benden bahsetmyecek diye üzülüyorum. Keşke yanına giderken Türkçe öğretmenime sorsaydım, nasıl davranmalıyım. Ama yeni öğretmenin bir yazar olduğunu yeni öğrenmiştim. Artık bundan sonra Türkçe öğretmenime söylemeliyim. Bir de ne yapıp yapıp okul kütüphane koluna ya da kültür-edebiyat koluna kendimi yazdırmalıyım. Yoksa işim zor.
Bir sonraki gün yeni öğretmeni bizim sınıfın olduğu koridorda gördüm. Hemen yanına koştum. Öğretmenim ben Osman Eren, dün bahçede sohbet etmiştik. Evet Osman Eren Merhaba. Bugün bu koridorda nöbetçiyim. Asayiş berkemal... Affederseniz öğretmenim bu ne demek "asayiş berkemal". Eskiden osmanlı döneminde huzuru sağlayan kolluk kuvvetleri amirlerine her şeyin normal olduğunu söylemek için bu sözü kullanır. İşte o günden kalma bir deyimdir bu. Öğretmenim bir de siz yazarsınız ya! Kitaplarınız var...Buna rağmen nasıl nöbet tutarsınız. A! Osmancığım olur mu hiç. Yazarlık ayrı bir şey. Öğretmenlik ayrı bir şey. Benim bir arkadaşım vardı. Dünya Bilek güreş şamiyonu. Ona devlet büyüklerimiz ödül verdiler, en üst düzeyde karşılandı bu bilek güreşçimiz. Cumhurbaşkanımız onu tebrik etti. Fakat arkadaşımız okul vaktinde okula geldi, dersine girdi, nöbet de tuttu.
Android Sancılar
Eyyüp Azlal
24.04.2020 - 00:01
Yayınlanma
"Çocukça şiirler değil çocuğun ruhuna hitap eden şiirlerden bahsediyorum... İkisi birbirinden farklı. Bunu neden anlamıyorsun?"
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Kültür haberleri
Teknoloji haberleri
Yukarıdaki cümlelerin uzun bir hikayesi var. Anlatılsa hatibi de yorar muhatabı da. O zamanlar çocuk edebiyatı alanında yetkin ve yeni imzalar bulmak için dertlenmiştik. Sadece çocuk edebiyatı değil gençler için de bir edebiyat ortamı oluşması beklentilerimiz arasındaydı...... Peki kendi hisseme ne düşmüştü o vakitler.
Kocaman bir "HİÇ"
Akademik çalışmaları, daha ali işleri bırak, gel çocuklarla ilgilen. Bunu ben değil akademiyada çalışan arkadaşlarımız söylüyor.
Yıllardan ve yollardan sonra şunu anladım. Bir idealin peşinde olmak kahraman olmamızı gerektiriyormuş. Kendim için bir kahraman tanımı ararken yardımıma yazar Rasim Özdenören koşmuştu. Özdenören, "Ben ve Hayat ve Ölüm" kitabında kahramanı anlatırken dışarıda kalan seyircileri dışarıda görmememiz gerektiğini söyler. İlk zamanlar üstadın bu sözünü anlamamıştım. Ayık bir kafayla okuyunca anladım ama vakit epeyce geçmişti. Dile kolay onlarca yıl...Hatta iki onlarca yıl...
Ben Ve Hayat ve Ölüm'de yazar aynen şunları söyler. Olayı beraber anlamak ve öğrenmek için " "Kahraman" denilen insanların başardıkları işler, bu işlerin seyircileri tarafından daima dışardan seyredilmek durumunda bulunduğundan seyirci yönünden kahraman o işi başarırken korkusuzmuş ve üstelik ölümü bile göze almış olur. "
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Spor haberleri
Son dakika
Yılların külünü üzerinden atmaya çalışan ben, bir toz bulutu içinde eriyip kaybolan "beni" bulabilir miydi? Hayır. Kahramanlık adına şunu söylemekle iktifa edelim. Korkusuz olan hayallerimizdi.Korkusuz olan heyecanımızdı. Korkusuz olan dava erliğimizdeki bilinçti. Hani devrim yapan birisine devrim nedir diye sorulduğunda "devrim", onu korumakla devrim olmaz diyordu ya birisi. Şimdi adını ansam yine kahramanlığım sorgulanacak. Elimdeki belgeler alınacak. Artık yüzyıl önce yapılan devrimler değil yirmi yıl, hatta on yıl önce yapılan devrimler sorgulanıyor. Bizi, virüs falan değil bilinçsiz nesil yok edecek.
Susuyorum....
Sadece Rasim Özdenören üstadın benim için uygun gördüğü dava eri kahramanlığı yerine "itfaiye eri" kahramanlığı ile yetiniyorum. İtfaiye eri olmak da gurur verici bir şeydir. Ama kahramanlık söz konusu olduğunda herkes geri çekilir. Bu itfaiye erleri için de böyledir. Mesela bir itfaiye eri alevler içinde kalmış olan bir kişiyi kurtarması söz konusu iken itfaiye teşkilatı ona alevde yanmayan elbise almamışsa kendisi geri çekilebilir. Ve ateşte yanan kişiyi kurtaramadığı için de "eğer yangına karşı koruyucu elbisem olsaydı, onu kurtarırdım," diyebilir. Ya da kendini alevlerden koruyan elbisesi olmaması pahasına da olsa alevlerin arasına dalıp yanmak üzere olan kişiyi ağır yaralı halde kurtarıp kendisi de ciddi bir hasar görmüş bir itfaiye eri de olabilir. İlk müdaheleden sonra hastaneye kaldırıldığında "neden öyle bir şey yaptın" denildiğinde kendi görevini hatırlatır. Ben itfaiyeciyim, der. Bir itfaiyecinin kitabında "hayat kurtarır" yazılıdır, der. Bu ikinci örnekte itfaiyecinin ulaşmış olduğu yüksek motivasyona rağmen nadan onu "deli" olarak görebilir. İtfaiyeciyi, kahraman olarak görmeyebilir. Günümüzde bu ali davranışların ya da hareketlerin de seyircileri şuurlu olması gerekir. İltifat marifete tabidir, derler.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Medya takibi
Politika
Bu gün geldiğimiz noktada yıllarca kendisini ateşlere atan, yaralanan bireylerin seyircisi başka cenaha kaymışsa iş kötüye gidiyor demektir. Yok kendini gelecek için ataşlere atanlar, şımarmasınlar. Bu nedenle iltifat etmedik deniliyorsa iş başka.
Fakat geldiğimiz noktada kendilerini ateşe atmayıp da o vakitler bizi alevden koruyacak elbisemiz yok diyenler bugün el üstünde tutuluyor. Kader, bizi çağdaş Siyspos yapmasın. Yeniden tepeye kayayı taşımak şimdilerde çok zor. Android sancılar içinde kıvranıyoruz.
Not: Kıymetli Dostum TYB Ş.Urfa Şube Başkanı ve Harran Üniversitesi Öğrt. Ü. Doç. Dr. Mahmut Kaya Hocamızın muhterem pederi Hacı Mehmet Kaya amcamız bu dünyadan göç eyledi. Ruhu şad olsun. Makamı ali, mekanı cennet olsun. Hocamıza ve ailesine baş sağlığı diler, geride kalanlara sabr-ı cemil niyaz ediyorum.
Tayyib Atmaca’nın Hece Taşları
Eyyüp Azlal
04.05.2020 - 00:01
Yayınlanma
Tayyib Atmaca'yı ilk tanıdığımda Eskişehir'de yaşıyordu. Hece ile şiirlerini yazıyordu. Daha önceleri Osmaniye'de şair Bestami Yazgan ile Güneysu Dergisini çıkarmışlardı. Dile kolay tam kırk dört sayıda Güneysu Dergisinin genel yayın yönetmenleri olarak bu iki şairdi. Bir yılda Güneysu kaç sayı çıktı bilmiyorum. Bu kadar uzun soluklu bir derginin Anadolu'da rutin ya da mutad bir şekilde çıktığını duymadım o zamanlar için.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Yerel haberler
Yazarlar köşe
İki şair dost Tayyib Atmaca ve Bestami Yazgan, Güneysu dergisini kırk dört sayısına birlikte emek harcamış, o zamanlar ofset olmayan matbaada kurşundan harfler dizerek bu dergiyi çıkarmışlardı.
Tayyib Atmaca yine Osmaniye'de Mehmet Durmaz ve Cengiz Coşkun ile birlikte bu sefer de 36 sayı Kırağı Şiir dergisini çıkarır. Eskişehir'de Mustafa Özçelik ile birlikte 18 sayı Ardıç Dergisini çıkardı.
Şimdi Hece Taşları...
Tayyib Atmaca, yine Eskişehir'de 2015 yılında Hece Taşları (edergi)yi çıkarmaya başladı. Dergi hem eposta olarak okuyucusuna gönderiliyor hem de sosyal medyada altına link verilerek paylaşılan yaklaşık beş bin kişinin takip ettiği bir şiir dergisi. Dergi her ayın 15'in de çıkar. Bu güne kadar bir gün geç çıktığına şahit olan olmamıştır. Hatta Tayyib Atmaca yurt dışına bile çıksa derginin yayınını oradan da sürdürmeyi bilir. Dergi her yıl düzenli olanak ciltlenir ve talep miktarınca okuruna gönderilir ama ben o kadar bekleyemiyorum. Dergi bana her geldiğinde fotokopicinin yolunu tutarım. Fotokopiciye dergi çıkarmayı da öğrettim bu arada. Güzelim makinası var garibim. Bu makine elimde olsa var ya diyorum. Neyse burda kalayım.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Gazete reklamları
Gazete aboneliği
Tayyib Atmaca, neredeyse Hece Taşları da oradadır. Eskişehir'de yıla çıkan dergi Atmaca'nın Kahramanmaraş'a taşınmasıyla birlikte şimdilik burada yayın hayatını sürdürüyor.
Tayyib Atmaca Eskişehir'de dergiler çıkarmakla kalmadı bir de Eskişehrin Eskimeyen Yüzleri adında bir kitap çıkardı. Eskişehir'in tarihine kültürüne katkı sunan önemli bir kitap olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılıyor. Hani Yunus Emre:
Mal da yalan, mülk te yalan
Var biraz da sen oyalan.
Şiirini iyice idrak etmiş olmalı ki Kahramanmaraş'a göçünü yüklemiş. Ustası Yunus Emre de göçeli yedi asır olmuş. Onu nice Molla Kasımlar, sorgulamışlar da kerametine vakıf olamamışlar. Şair Tayyib Atmaca o topraklardan Yunus'un ruhu yaşasın deyü, onun Dertli Dolabıyla söyleşir.
Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevla'ya aşık oldum
Anın için inilerim
Yunus'un derdi, Yunus'un Dolabı'nın derdi Tayyib Atmaca'nın da derdi oldu. Eskişehir'de gezmediği mekan bırakmadı. Kah Odunpazarı'nda Tarihe evlerle konuştu, Kah Kurşunlu Külliyesinde yaşlılarla muhabbet etti. Porsuk Çayı kenarında yürüyüşler yaptı. Çaya bakarak kendine geldi. "Acaba, Molla Kasım, Yunus'un şiirlerini Porsuk Çayına mı attı." Dedi.
Tayyib Atmaca, Eskişehir'de ne şiirin ne de Yunus Emre'nin peşini bırakır. Şehir meydanında bir Yunus Emre heykeli yok ama her şey Yunus Emre ismiyle başlar. İlkokula başlayanlar için Yunus Emre İlkokulu, yolda kalanlar veya yola çıkacaklar için Yunus Emre Caddesi, Kültür ve Sanatla ilgilenecekler için Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezi, üniversiteye gidecekler için Yunus Emre Kampüsü, hasta olanlar için Yunus Emre Devlet Hastanesi, çarşıya gidecekler ve alışveriş yapacaklar için Yunus Emre Halk Çarşısı, Lise öğrencileri için Yunus Emre Lisesi, ibadet edenler ve namaz kılanlar için Yunus Emre Camii, çakırkeyf olmak isteyenler için Yunus Emre Tekel Bayii, temiz hava almak isteynler için Yunus Emre Parkı, tarih meraklıları için Yunus Emre Müzesi, belediyeciler için Yunus Emre Belediyeler Birliği, biraz daha ileri gidelim Yunus Emre Vakfı, Yunus Emre dergisi, Yunus Emre Esnaf Kefalet Kooperatifi bir de Yunus Emre Lions Kulübü var.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
İletişim ve Medya Çalışmaları
Gazete arşivi
Tayyib Atmaca Eskişehir'de Yunus Emre adına ne duymuşsa gidip bulmuş, not almış, hatıralarına kaydetmiş. Ama bunlardan hiç biri ne Yunus'u yaşatmış ne de Yunus'un izinden giden Tayyib Atmaca'ya ilham vermiş. Şair, Eskişehir'de her nereye gitmişse bir garebetle karşılaşmış.
Taki gördüğü rüya...
.
.
|
| Bugün 456 ziyaretçi (1186 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|