 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yenileşme mi, yabancılaşma mı?
Eyyüp Azlal
06.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
1894’ten 1944’e kadar devam Servet-i Fünûn Dergisi, Tanzimat Fermanından beri temelleri atılan ve Batılı değerlerin ülkemizde yerleşmesi için çaba harcayan Batılı bir edebiyat dergisiydi. Tek amacı vardı. Yerli değerlere YABANCILAŞMAK…
Servet-i Fünûncular, Her ne kadar Farsça’dan, Arapça’dan alınan kelimelerle değişik tamlamalar yapsalar da Tanzimat Edebiyatının kurucu isimlerinden Şinasi’nin misyonunu devam ettirmiştir. Şinasi ve arkadaşları Batıda gördüğü bir edebiyat değerini hemen gelip yerli olanla değiştirmeye çalışmıştı. Bu durum, Osmanlı insanının değişmesine sebep olmuş ve böylece insanlarda yeni/farklı bir kainat görüşü ortaya çıkmıştır. Bu yeni kainat görüşünde metafizik, ruh ve öte alem ötekileştirilmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Kültür haberleri
Coğrafi Referanslar
Servet-i Fünûn Dergisinde kim yazarsa yazsın derginin görüşleri doğrultusunda yani Batılı bir propaganda ile yazılar ve şiirler kaleme almak zorundaydı. Çünkü derginin sahibi D. Nikolaidi, Hristiyan bir Osmanlı vatandaşı idi. D. Nikolaidi, aslında “Servet” gazetesinin sahibiydi. Ali İhsan Tokgöz, ona giderek “Gel senin gazeten için bir bülten çıkaralım.” Dedikten sonra “servet” kelimesine fenler anlamına gelen “fünûn” kelimesi eklenerek “Servet-i Fünûn” ismini almıştı. Ali İhsan Tokgöz de dergide yazı işleri müdürü olmuştu. Sahibi, yine D. Nikolaidi’iydi.
Bizim D. Nikolaidi ve onun gayr-ı müslim olmasıyla bir işimiz yok. İşimiz, Servet-i Fünûn dergisinin Müslümana mahallesinde salyangoz satmasıyla alakalı. Abdülhamid-i Sani’ye (İkinci Abdülhamid) Ermenilerce “isibdat” yaftasını meşru kılan yazılara da yer vermesi, bir İslam beldesini işgal eden Fransa’ya teşekkür için Beyoğlu’ndaki Fransız Elçiliğine gidip teşekkür çelengi bırakmaları, sayfalarında hiç alakası yokken suyun moleküllerinin oluşum biçimini “H2O” yerine “Hamit 2 Sıfır” şeklinde yazı yazmaları, daha başka yabancılaşan davranışları çok manidardı.
Bazı edebiyat eleştirmenleri Servet-i Fünuncular için bir “kaçış” edebiyatı tanımlaması yaparlar. Aslında Servet-i Fünuncuların eserlerinde sunduğu ve dile getirdiği “kaçış”, istibdad diye tanımladığı bir zulümden kaçış değil Avrupa’ya karşı adeta bir “vatan hasreti” çekmelerinden ötürüdür. Maalesef Avrupa, onlara “gelecekseniz Londra’ya, Paris’e gelmeyin. Aborjinlerden (Avustralya ve Yeni Zellanda’da yerli insanlar. Çoğu kendi yurtlarına medeniyet götürülürken öldürüldü) temizlediğimiz yeni Zellanda’ya gelin. Gerçekten de Serevt-i Fünuncular’ın bir Yeni Zellanda hayali vardı. “Yeni Zellanda’ya gidelim mi” diye güzellemeler yapılmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Politika
Medya analizi
Bu olumsuz tablo için o dönem bazı çevrelerce Sultan Abdülhamit için “Besle kargayı oysun gözünü” eleştirisi yapılmıştı. Hakikaten Sultan Abdülhamit, Avrupai tarzda üst düzey okullar açarak devletin geleceği için ihtiyaç duyulan nitelikli insan gücünü yetiştirmeye çalışmıştı. Maalesef, Abdülhamid’in bu okullarda hayali gerçekleşemedi. Pozitif ilimlerle donatılan bu mekteplerde yetişen insanların çoğu pozitivizmin savunucusu oldular. Auguste Comte’u babaları (pozitivizmin kurucusu), Abdülhamit Hanı da düşman bildiler. O dönemde bu yazarların çoğunun yerli halktan kopukluğu, eserlerinde de gözlenmiştir.
Halit Ziya, Tevfik Fikret, Recaizade Mahmut Ekrem, Cenap Şehabettin gibi şair ve yazarların çoğunun arkadaş çevresi, Osmanlı’yı işgal hesaplamaları yapmak için gelen Fransız ve İngilizlerdi. Onların bu yabancı arkadaşları, onları yabancılaştırmak için yurda gizlice yabancı gazete sokuyorlardı. Servet-i Fünuncular, yurda sokulan bu yabancı gazeteleri okuyorlardı. Zaten çoğu da Fransızca eğitim-öğretim yapan Galatasaray lisesinden mezun olmuşlardı.
Servet-i Fünuncular’ın yazdıkları eserler, bir propagandaya yönelik olduğu için tatsız ve tuzsuz idi. Bunların karşısında yerli ve milli duruşuyla Malumat dergisi ve Muallim Naci duracaktı. Ama Servet-i Fünuncular’ın yabancı dostları vardı, Galatasaray Lisesi vardı, Beyoğlu’nda Fransız Elçiliği vardı. Oralarda sabah kahvaltıları, balolar, yemekler, uzun süreli geziler vardı. Bir de paraları vardı. Ne de olsa derginin parasını gayr-ı müslim bir adam ödüyordu. Bu nedenle onlar karşısında ne İslamcı çizgisiyle Muallim Naci ne de Malumat dergisi başarılı olabilmişti. Ve dönemin adı da Malumat değil Servet-i Fünûn olmuştu.
Şiir Dua ile Başlar
Eyyüp Azlal
12.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bir dostum vaktiyle bir şiir göndermişti. Israrla bu şiiri okumamı, incelememi ve hatta bu şiir için seslendirme yapmamı da istemişti. Şiir imzasızdı. Yani onun mu başkasının mı, belli değildi. İçimden geldiği gibi şiiri değerlendirdim. Sadece içimdeki ben duygusu değil modern şiir değerlendirmelerine de sadık kaldım.
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Medya analizi
Güncel haberler
“Bu şiir, şiire yeni başlayan liseli bir öğrenci için iyi bir başlangıç. Yeni başlayan bir öğretmen için yetersiz. Şiirde farklı kelimelerle özgürlük teması oluşturulabilirdi. “Kuş, özgürlük, özgürlük, kuş…” bu kelimeler ardışık gelmez. Matematik problemi mi çözüyoruz. Olmaz, olmaz. Bir de “barışı, özgürlüğü” şiirin içinde açık açık beyan etmek de neyin nesi?
Okuyucu beynini yormayacak mı? "Sen benimle dalga mı geçiyorsun, ben anlamıyor muyum?" demeyecek mi? "Burada demiyorum okuyucu ol. Kendin ol ama şair ol. Kendin olamıyorsan eski işine dön, şemsiye yapmaya devam et.” Demiştim.
Bu son cümledeki “şemsiye yapmaya devam et” ifadesi, İngiliz edebiyatçı William Shakespeare (Şekspır)’den bize hatıra kaldı. Onun şemsiye ustasıyla ilgili çok güzel bir hatırası var. Şiirle ilgili ilgisiz avare yazılar getirenlere bazen yaşlarına hürmeten “bu şiir değil” diyemiyoruz. Hatıra şöyle “Bir Şemsiye ustası Shakespeare’in yanına gider ve ona yeni yazdığı bir şiirini göstermiştir. Shakespeare bir şiire bakar, bir şemsiye ustasına bakar. Biraz durduktan sonra ona “Dostum sen sadece şemsiye yap, şemsiye yapmaya devam et. Senin yapman gereken işin bu olsun” demişti.
Bu hatıra etrafında entelektüel çaba bazen çaresiz kalıyor. Kelime oyunlarıyla çok şey yazabilirdim, çok şey söyleyebilirdim. Dilimiz dönüyor, kulağımız duyuyor ne de olsa. Ama bütün bunların yanında çağının şahidisin. Münevver (aydın) bir şahsiyet, bazen kendini bütün olumsuzlukların (edebiyat âleminde) mes’ulü de sayabiliyor? Bu sorumluluk, dıştan dayatılmıyor, içten gelen bir sesle birleşiyor.
Emek vermeden, yorulmadan, anlam kargaşası içerisinde mücevher devşirmek isteyenlere sadece Shakespeare’den değil şöhreti klasik zamanlardan günümüze ulaşan Büyük şair Fuzuli’den de bir iki hatıra yumağı sunmak isterim. Şair Fuzuli, Leyla ile Mecnun kitabına başlarken onlarca sayfa tutan bir duası var. Âlimlerden, evliyadan, temiz nefesli insanlardan dua talep ediyor. Gülden, bülbülden, tabiatın birçok unsurundan ilham anlamında yardım istiyor. Su içtiği çeşmeye, yürüdüğü yola, bindiği ata, gül ağacına, kokladığı güle iltifatta bulunuyordu. Sonra kaleme yalvarıyor, talihine. Yazacağım bu Leyla ile Mecnun kitabı dolayısıyla beni edebiyat dünyasına mahcup etme, diyor. Sadece bu mu? Arkadaşlarına, dostlarına… Bağdat fatihi Sultan Süleyman'a, Beylerbeyi Üveys Paşaya…
Kendisini bu mecraya (Leyla ile Mecnun Kitabı için) süren dostlarına önce sitem ediyor. Derki “Nizami gibi bir usta varken çırağa iş vermek çok abestir. O Nizami, ben ise Fuzuli… O, âleme nizam verir. Fakir ise fuzuli işlerle uğraşır.” Der. Şu mütevazılığa bakın. Hâlbuki o, Leyla ile Mecnun kitabından önce divanını (şiir kitabı) bitirmişti.
Leyla’dan bahsetmişken yola devam edelim. Peki, meşhur aşk kitabı için onu teşvik edenler kimler. Şair Taşlıcalı Yahya ile Hayali Bey’den başkası değil. Bu iki şair, tâ payitahttan - İstanbul'dan- Sultan Süleyman'a yoldaş olmuşlar, Bağdat Fatihine şiirler, güzel latifeler etmişler ki orada Fuzûlî gibi bir üstadla görüşebilsinler. Nitekim görüşmüşler, sohbet etmişler. İşte bu Leylâ ile Mecnun kitabının fikri de bu sohbette ortaya atılmıştı. Taşlıcalı Yahya söylemiş söyleyeceğini. Arkadaşı Hayali Bey de onu tasdik ve destekleyici sözler söylemiş. Şair Fuzûlî, artık Ne derse desin kaçamaz bir yere.
Fuzuli ile sohbet eden şairler de zamanın büyük üstadlarıydı. Hayali Bey’in meşhur
“Cihân-ârâ cihân içindedür ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler.
(Dünyayı süsleyen¸ dünyanın içindedir¸ ama onu aramasını bilmezler. Tıpkı denizin içinde yaşayıp da denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi) Beytiyle başlayan bir şiiri vardır.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Gazete reklamları
Haber
Taşlıcalı Yahya’nın da
“Medet medet bu cihânun yıkıldı bir yanı
Ecel celâlileri aldı Mustafa hanı.”
Beytiyle başlayan meşhur Şehzade Mustafa Mersiyesini yazmıştır. Şehzade Mustafa, Kanunî Sultan Süleyman’ın en büyük oğluydu. Entrikalar sonucu oğlunun katline cevaz vermişti. O, bu şiiri sadece okuduğunda değil, ağladığında da okuyordu.
İşte Fuzuli, böyle söz ustalarının teklifini geri çevirememişti. Eskiden şairler, hünerini ortaya çıkarmak ve hüner pazarında sergilemek üzere İstanbul'a giderdi. Şimdi onlar, İstanbul’da hüner pazarının esnafı sıfatıyla Bağdat’a gitmişlerdi. Söz sultanını görebilmek için, onunla bir nebze olsun sohbet edebilmek için. Gerçi Fuzuli de içim içim İstanbul diyordu ama ona gel demese gitmezdi. Hem onun şiirinin kaynağı Kerbelâ toprağıydı. Hz. Hüseyin’in türbedarıydı. Buraları bırakıp nereye gidecekti.
Şimdi şiir yazanlar biraz düşünsün, edebiyat yapanlar. Şiir, dua ile başlar. Şiir, duadır. Sözüm muhataplara...
İshak Üstadımız
Eyyüp Azlal
21.01.2021 - 00:00
Yayınlanma
1
Paylaşım
Öğrencilik yıllarımızda hocalarımızdan sonra bize edebiyat zevkini tattıran edip bir arkadaşım vardı. Uzun süreden beri görüşmüyorduk. Dün onun telefonuyla uyandım. Ben İshak Yaşar, dedi. Evet, tanıdım, dedim. Beni uyandırdığı düşüncesiyle sonra yine ararım demişti ki “Hayır hayır, bu ne güzel bir hediye, fakiri sevindirdin.” Dememle sohbete koyulduk.
İshak üstadımız, akıllı telefon kullanmıyor. İnternet kullanmıyor. Her şairin gidip yaşamak istediği İstanbul’a küsüp memleketi Sinop’taki köyüne gitmiş. Annesinin, babasının üçer yıl arayla vefatından sonra kocaman köy evi ona kalmış. Acaba şimdi şiir yazıyor muydu? Hani Boğaz manzarasından uzak, Üsküdar’dan, Beylerbeyinden, Sultanahmet’ten uzakta olunca şiir yazılabiliyor mu? Bu soruları artık İshak’a mektupla soracağım. Çünkü kendisi telefonla ararsa iletişim kurarsınız. Siz, onu aradığınızda cevap vermiyor.
İshak’la en son İstanbul’da üç yıl önce Mehmet Yalçın Yılmaz Hocamızın organizesiyle bir araya gelmiştik. Malum Koronavirüs salgını (taçkıran) nedeniyle bir araya gelemedik. Nida Kırömeroğlu, Harun Zelyut, Abdülkadir Yeler de vardı. Hatırlamadığım başka arkadaşlar da. Kariye Camii civarında bir ikindi namazı sonrası buluşmaya karar verdiydik. İshak, bu buluşmamızdan bir süre sonra Memleketi Sinop’a gittiğini öğrendim. Dünyanın en kalabalık yerinden, dünyanın en tenha şehrine gitti. Ah kalabalıklar, bilemedi kıymetini İshak’ın.
İshak için şu sözleri de sarf etmem gerekiyor. Bazı insanlar edebiyat fakültesine ve bu fakültenin en gözde bölümü Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne öğretmen olmak için gelirdi. İshak ise bir edip, bir şair olmak için gelmişti. Gerçi kendisinde şairlik alameti de vardı. Bu nedenle ona şair olmak için gelmiş demek de bir hakaret sayılırdı.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Teknoloji haberleri
Medya analizi
Muhabbete dönelim…İshak’ın beni aramasına öylesine sevindim ki anlatamam. Zaten “Dur, hediyeni vereyim de öyle kapat telefonu.” demişti. Öyle demeseydi belkibu satırlar bu sadırdan çıkmazdı, kalemim de ağlamazdı.Ehl-i Kudemânınsözüdür: “Kalem, söze başlayınca ağlarmış.”
İshak’ın “Dur hele, hediyeni vereyim de öyle kapat telefonu.” Demesi beni öğrencilik yıllarıma götürdü. Ona öğrencilik yıllarımızda üstad diyorduk. Sanki edebiyat fakültesini bitirmiş yeniden gelmiş gibiydi. Beni her gördüğünde -selam sohbetten sonra-“Hediyen şurada; dur, vereyim.” Derdi. Hediyesi, ya Divan şairlerinden derlediği bir beyit ya da telifi kendisine ait bir şiirdi. Çoğu zaman da bize hediye olarak sunduğu-sunacağı şiiri, süslü bir kâğıda yazmış halde sunardı. Ahenkli ve vezinli okuyuşu o zamanlar bilmediğimiz Divan edebiyatı kapılarını bize açmıştı.
Şiirle birlikte güzel kokular…İshak, Beyazıt Meydanında ıtriyatçılardan aldığı özel esanslarından birini bize ikram ederdi. Bu ikramı belli birkaç arkadaşa daha yapardı. Onlar da edebiyattan, şiirden, güzel sözden, güzel davranışlardan anlayan insanlardı.
Vaktiyle İstanbul beyefendiliğini anlatan bir kitap okumuştum. Kitabı okuyunca bizim İshak aklıma gelirdi.İshak,bu kitapta eski İstanbul Beyefendilerinin hatıralarını üzerinde taşıyan bir şahsiyetti. İşini müşahhas kılmayı da severdi. O, Beyazıt Meydanında sadeceıtrıyatçılara uğramıyordu. Kitapçılara, diğer esnafa da uğruyordu. Kendi kendime hep diyorum. Keşke Şair Zati’nin Beyazıt Meydanındaki remilcidükkânı boş duraydı. Orada ne Bakiler ne Nef’iler yetişecekti.
İshak, Fakülteye geldiğinde bir köşede oturur, elindeki kitabı okur, dünya ile bağı kopardı. Derse girdiğimiz vakit çoğu zaman onun haberi olmuyordu, dersten çıktığımızda da… Sahaflar Çarşısı, Beyazsaray Kitapçıları, İshak’ın hep kitap aldığı yerlerdi. O zamanlarda bile binden fazla kitabı olan şahsi bir kitaplığa sahipti.
Ya İshak derse girdiğinde… İshak, derse girdiğinde hepimiz susardık. Dersin Hocasına da bir heyecan gelirdi. Bu heyecanTıpkı Mevlana’nın hoca-öğrenci metaforunu anlatan hikâyesi gibiydi. Mevlana, derki hikâyesinde, eğer hoca ders anlattığında karşısındaki öğrencinin bilgi seviyesi yüksek ise hocanın da bilgi seviyesi yükselirdi. İshak, öyle bir öğrenciydi. O, her ne kadar gazel tarzında kısa şiirler yazsa da aruz veznine kayıtlı olsa da hocalarımızın gözünde “uzun bir şiirin son mısraı gibiydi.” Bu ifadeyi hangi hocamız kullanmıştı, bilmiyorum. Ama yerinde bir tespitti. Ne İshak gibi öğrenciler geldi ne de onlar gibi hoca kaldı fakültede. Hocalar, İshak’ı hayırlı bir halef olarak görüyorlardı. Ama kader, onu acımasız girdabında eritti de eritti.
İshak’ın son hediyesi…İshak’ın son hediyesi olan şiir, Kilisli bir Divan şairine aitti. Şairini şu anda bilemiyorum, dedi. Ama Kilisli olduğu kesindi. Beyit şöyleydi.
“Bu dehr-i nâbekârekesb-i emniyet ne müşgildir /Çoğaldıkça çoğaldı yahşi yüzünden yaman şimdi”
Biraz Daha Edebiyat
Eyyüp Azlal
02.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bazı kelimelerin bir olgu ya da bir kavram olarak ortaya çıktığı zamanı belirlemek güç olduğu kadar heyecan verici bir uğraştır. Klasik zamanlarda olduğu gibi günümüzde de belli bir ihtiyacı, belli bir olguyu, belli bir kavramı karşılamak için kelimeler türetilir. Türetilen bu kelimeler tıpkı bir canlı gibi doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Kimin ömrü az, kimin de uzun sürüyor.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Haber bülteni
Yaşam haberleri
Türetilen-üretilen her kelimenin beraberinde getirdiği bir dünya görüşü vardır. Meseleyi biraz daha somut hale getirebiliriz. Örneğin Cumhuriyet döneminde Türkçeye “üretilmiş-türetilmiş” bazı kelimeler ısrarla sokulmak istendi. “Çok oturgaçlı götürgeç, Sosyal otlangaç, bilgiç, yalvaç” gibi kelimeler daha doğmadan öldüler. Tabiri caiz ise ölü doğdular. Bunların amacı yeni bir kavram ya da nesneye kelime bulmak değildi. Bizi içinde bulunduğumuz düşünce âleminden çekip uzaklaştırmaktı. Hani “compüter” diye bir cihaz çıktı da ona birileri “bilgisayar”, birileri de “bilgisaray” dedi de en sonunda bilgisayarda karar kılınmıştı. Yine “refrigaratür” diye bir cihaz çıkmıştı da ona “buzdolabı” demiştik. Buna şapka çıkartılır.
Şimdi bahsedeceğim kelimenin hikâyesi ise biraz farklı…“Edebiyat” kelimesinden bahsedeceğim. Modernist kafalar, çoktandır “edebiyat” kelimesi yerine “yazın” diye bir kelime kullanmaya çalışıyorlar. Tıpkı “cümle” kelimesi yerine “tümce” kullandıkları gibi.
Şimdi niye “edebiyat”a daha doğrusu edebiyat kelimesine bu kadar mesafe konuluyor? Edebiyat, neden ötekileştiriliyor. Biraz açıklayalım. Edebiyat kelimesi kök itibariyle Arapçada “edeb” kökünden geliyor. Ve Yine Arapça çoğul ek ile kullanıma sokulmuştur. Ama “edebiyat” kelimesinin bugün Arap dünyasında pek karşılığı yok. Araplar, bugün edebiyat yerine “El-Edeb” kelimesine iltifat etmişler. Hâlbuki İslam tarihinde daha doğrusu Arapların yönetimde olduğu mesela Emeviler Döneminde halifeler, “edeb, zerafet, şiir, tarih, dil bilgisi, din bilgisi, belağat, fesahat ilmi için “müeddibler” tayin ediyorlardı. (Daha fazla bilgi için bkz. Berat Açıl, Akl-ı Selimden Zevk-ı Selim’e: “Edebiyat Kelimesinin İlk Kullanımı ve Anlamı, İnsan ve Toplum Dergisi, 5 (10), 2016 )
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Dünya haberleri
Gazete arşivi
Orta Asya ve Uzakdoğu Müslümanları edebiyatla birlikte, belağatı ve fesahatı hatta mübalağayı da İranlılar'dan almışlardır. Türkler de özellikle Gazneli ve Selçuklu döneminden itibaren “edebiyat” kelimesini Farslardan almıştı. Bugün “edebiyat” kelimesi Farsça aracılığıyla (ilk önceleri “edebiyyat” idi.) Orta Asya’da Pakistan, Bangladeş, Afganistan, Tacikistan’da da kullanılmaktadır. Yalnız onlarda mı Orta Asya’daki diğer Türki devlet ve kavimlerin hepsinde kullanılmaktadır.
Edebiyat kelimesine bazı edebiyat tarihçileri de farkında olmadan sadme vurmaktadır. Bu edebiyat tarihçilerinin “edebiyat, Tanzimat Döneminde kullanıma sokulmuştur.” İfadeleri doğru değildir. Her şeyimizi Tanzimat Dönemindeki kurmaca kuram ve kurgulara bağlayamayız. Her şeyimizi İbrahim Şinasi’ye bağlamak doğru değildir. Şinasi‘nin akıl hocası, Fransız Şarkiyatçı Ernest Renan ve Lamartine değil midir?
Bu araştırmacılar, sırtını Doğu’ya döndüklerinden dolayı literatür taramasını sadece Tanzimat dönemi ile sınırlı tutmuşlardır. Hâlbuki yanı başımızda İran’da “edebiyat” kelimesi bugünkü anlamda bin yıldan beri kullanılmaktadır.
Modern Türk Edebiyatı dönemine girmeden önce Türk Edebiyatı, sadece edebiyat ismini değil edebiyattaki bütün türleri de Farslardan almıştır. Mesela mesnevi, Arap Edebiyatında adı “müzdevice” iken Fars edebiyatında “mesnevi” olarak geçmiştir. Bu tür Fars edebiyatında çok benimsenmiştir. İlk önemli örneği “Şehname” de görülmektedir. Hemen bunun akabinde Yusuf Has Hacib, Türkçedeki ilk mesnevi olan Kutadgu Bilig’i, Şehname’yi örnek alarak yazmıştır. Gazel türünü, kaside türlerinin de ilk örnekleri Arap Edebiyatında görülmüş Ama Türk Edebiyatına Fars Edebiyatından geçmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Futbol
Gazete aboneliği
Coğrafi Referanslar
Bu gün edebiyat kelimesinin yerine “yazın” kelimesini getirmek isteyenler, ilk olarak şiiri edebiyattan kovmak ve edebiyatı romanlaştırmak istemektedirler. İkinci olarak edebiyatın İslam dünyasındaki diğer temsilcileri olan Fars ve Arap edebiyatıyla rabıtasını koparıp tamamıyla yönümüzü Batıya doğru döndürmek istiyorlar. Bunu Tanzimat döneminde başardılar. Daha doğrusu başaran Batılı güçlerdi.
Başa dönecek olursak… Edebiyat kelimesinin ıstılah yani terminoloji olarak 19. Asırda kullanıma girdiğini söyleyenler, Batıdaki, “literatüre” kelimesinin tam karşılığı olarak “yazın” kelimesini kullanmak isteyenlerdir. Literatüre kelimesi şiiri sevmiyor, çünkü literatüre kelimesi aslında yazılan her şey anlamına geliyor. Böyle olsa bizim edebiyat değil de kitabiyyat kelimesini almamız lazımdı. Demek ki edebiyat, 19. Asırda değil 11. Asırdan beri terminoloji olarak vardır.
Huzur Ortamında Edebiyat
Eyyüp Azlal
10.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bir grup arkadaşımızla birlikte otuz üç haftadır Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ölümsüz eseri Safahat’ı Osmanlıca aslından okuyoruz. Aslında buna Osmanlı Türkçesi aslından okuyoruz demek daha doğrudur. Safahat kitabını okumaya başlayışımızın bir ilhamı, bir hatırası hatta bir hikâyesi var elbette. Bunları şimdilik anlatacak değiliz.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Dijital gazete
Siyaset haberleri
Haftalardır Safahat okumalarımız, buradaki şiirleri anlamamızı ve yorumlama imkânı da bize vermişti. Safahat’ın birinci kitabında “İstiğrak” şiirini okurken şu beyit arkadaşlarımızın dikkatini çekmişti,
Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba’dan hurûşan sânihanmış doğrudan doğru.
Anlamı: “Güneş ruhun imiş; bir demet şeklinde inen nuru, O kaynaktan fışkıran fikirlerinmiş doğrudan doğruya.”
Arkadaşlarımız bu şiirde kafiye olarak kullanılan “nuru-doğru” kelimelerinin doğru olduğunu ama Mehmet Akif gibi bir şair için çok zayıf olduğunu dile getirdiler. Hakikaten bu kelimelerden “nur-u” kelimesi, çekim eki almış. Diğeri kelime de “doğru” yalın bir isim halinde kafiye oluşturmuştu. Bu şekilde kafiye olabilir mi? Cevap tabi ki olur ama zayıf bir olurdur.
Burada M. Akif, şiirinde keyfiyyet ile kemiyyet arasında kaldığı ve tavrını kemiyetten yanı aldığını söyleyebiliriz. Mehmet Akif şiirini aslında iki döneme ayırabiliriz. Birincisi Divan şiirini geleneğini yaşatan gazel, kaside ve mesnevilerin olduğu keyfiyyet dönemi. Diğeri “Milli Mücadele” Döneminde yazdığı ve çoğunu Safahat’a aldığı şiirler ise kemiyyet dönemi şiiridir.
Daha fazlasını keşfedin
İletişim ve Medya Çalışmaları
Teknoloji haberleri
Haber bülteni
Akif, keyfiyyet dönemi şiirlerinin yazıldığı defteri yakmıştı. Onun Darülfünun Edebiyat fakültesinde öğrencisi olan yazar Reşat Nuri Güntekin, Akif’in keyfiyyet tarzında yazdığı şiirlerine şahit olmuştu. Güntekin, hatıratında hocasının o dönemde Ziya Paşa ve Muallim Naci etkisinde şiirler yazdığını söylemişti. Prof. Dr. Kaya Bilgegil, Reşat Nuri’nin bu hatırasını teyit eden ve M. Akif’e ait terkib-i bend tarzında yazılmış bir şiirini bulmuştu. Şiirin ilk mısraı şuydu:
“Allah’ını seversen nazarımdan güzer etme
Müştakım başın için olsun heder etme”
(Daha fazla bilgi için Bkz. Eyyüp Azlal, Bir Vicdanı Tahattür: Mehmet Akif, Ay Vakti Dergisi, Aralık 2016 - http://ayvakti.net/?p=798)
Burada “güzer etme –heder etme” kelimelerindeki etme fiili redif; güzer-heder kelimeleri de kafiye anlamında klasik şiirdeki en parlak örneğidir.
Daha önce de Sultan Abdülhamit Döneminde şairler, abes ile muktebes kelimelerinden kafiye yapılabilir mi tartışmalarına girmişti. Mehmet Akif Ersoy o dönemde daha çok Tevfik Fikret ile kavgalıydı. Onun üstadı Muallim Naci de Tevfik Fikret’in Hocası Recaizade Mahmut Ekrem ile kavgalıydı.
Akif’in “İstiğrak” şiirine gelince şu tespiti yapmak yerinde olur. Bilindiği üzere Safahat, Milli Mücadele döneminde yazıldı. Savaş döneminde yazılan şiirler ahenk ve şekil bakımından zayıf olur. Akif için bu zayıflık, onun keyfiyyet dönemi şiiriyle karşılaştırma yaptığımızda ortaya çıkan zayıflıktır. Yoksa o dönemde Akif’in şiirini geçen şair yoktu. İstiğrak şiiri bile başlı başına bir fesahat ve belağat abidesidir.
Savaş döneminde sadece şiirde, edebiyatta değil mimaride ve diğer alanlarda da estetik zayıf kalır. Mesela Erzurum’da Çifte Minareli Medresenin ilk minaresi estetik bir mimari ile yapılmış, diğer minare de yapılacağı zaman bir savaş çıkmış ve medreseyi yapan mimar, bu minareyi üstün körü yapmıştır.
Bu hususta sağlıkçı olması hasebiyle Prof. Dr. Ali Kurt Hocamızın ilginç bir örneği vardı. Savaş zamanında estetik cerrahisi uzmanları, insanların burunlarını, dudaklarını güzelleştirmek için uğraşmaz, kırılan kafaları, yırtılan çeneleri, parçalanan yüzleri düzeltmekle uğraşır.
Bir örnek daha… Yine ayakkabı firmaları savaş zamanında kaliteli, estetik ayakkabı yapmaz. Bu firmalar savaş zamanında sağlam asker botları ve diğer askeri levazımını yapar.
Sanat ve edebiyatla uğraşan insanların yaşamlarında huzur, istikrar ve barış çok önemlidir. Sanat ve edebiyat çevresinde huzurlu ortama ihtiyaç duymaktadırlar. Bunları söylerken huzursuzluk ortamında edebiyat yapılmıyor mu yapılıyor ama koçaklama, hamasî şiirler, ağıt tarzı edebi ürünler veren bir edebiyat ortaya çıkıyor. Bütün bunların ötesinde savaş ortamında edebiyatta estetik aramak muhal olacaktır. Burada realite hep ön planda olmuştur. Zaten Akif de dememiş miydi? “
Tapar da Öldü Zaten
Eyyüp Azlal
17.02.2021 - 00:05
Yayınlanma
“Tapar da öldü zaten.” Bir arkadaşımdan bir şey isteyecek oldum ki bu sözü işittim. Hâlbuki iki gün önce on üç güvenlik görevlimiz şehit düşmüştü. Bu hususta çok şey konuşulacak büyük bir acının arifesindeydik. Hiç konuşmasak bari susacak, yas edecek bir hali pürmelale bürünmeliydik.
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Haber makaleleri
Kültür haberleri
Dile kolay tam on üç güvenlik görevlimiz şehit düşmüş. Ya biz ne yapıyoruz? Susarak anlatacak duygularımızı yok edip çağlar ötesinden, tarihi bir olayın etkisinde, televizyon dizisi etkisinde kalıyor, realiteden kaçabildiğimiz kadar kaçıyoruz.
“Tapar da öldü zaten.” Sözü beni ne kadar etkilemişti, bilmiyorum. Ama Tapar’ın öldüğü vakit onun yasını tutanlar, ona ağıt yakanları vardı elbette. Kim bilir Sultan Sencer’in Şairleri Muizzî, Atsız gibi Onun da şairleri vardı. Onun için mersiyeler yazmış, mersiyeler okumuşlardı. Nasıl ki Osmanlı padişahı Sultan Süleyman vefat ettiğinde şair Baki
“Nam u nişane kalmadı faslı bahardan
Çemende berg-i dıraht düştü itibardan”
Diyerek Sultanın ölümü dolayısıyla sadece insanların değil tabiatın bile yas tuttuğunu yazmıştı. Hani Divan şiiri hayattan kopuktur diyenler var ya. Bu bilgi onlara gelsin. Biz Tapar’a devam edelim. Sahi Tapar ne zaman ölmüştü, Tapar kimdi? Tapar’ı şimdiye kadar bilmeyenler neden Tapar’la oturup Tapar’la kalkmıştı.
Şimdi soruyorum. Bundan bin yıl önce vefat eden Büyük Selçuklu Hükümdarlarından Muhammed Tapar ya da Melik Tapar’ı bir dizi film senaryosu gereği öldürüldü de ekranları başında herkes kahrolmuştu... Tapar, ölmüş mü, ölmemiş mi önümüzdeki haftalarda belli olacak.
Yıllar önce bu tür senaryolar, gazetelerde tefrika şeklinde çıkar ve sonra romanlaşırdı. Mesela tek parti döneminin tek gazetesi olan Cumhuriyet gazetesinde tek şair olan Nazım Hikmet’in böyle bir tefrikası vardı. Bu da nerden çıktı diye itiraz etmeyin. Nazım Hikmet’in bir yerde pasif nihilist damarı ortaya çıkmış ve tefrikasının bir yerinde kahramanını öldürmüştü. Ertesi gün gazetenin önünde mahşeri bir kalabalık toplanmış ve Nazım Hikmet’e hitaben
“Lütfen kahramanı öldürmeyin” dövizleri taşımıştı.
Şimdi korkarım ki millet “uyanış Büyük Selçuklu” dizi setinin önünde ya da TRT binası önünde toplanır, lütfen “Tapar’ı öldürmeyin” dövizleri taşımasın.
“Tapar da öldü zaten.” Cümlesini işitince aklıma şair Arif Ay’ın “Diplomasi” şiiri gelmişti. “Sümerler’den mektup bekliyorum” mısraı ile başlayan çok ilginç bir şiirdi. Şairlerin şiirlerinde Leyla ile Mecnun her daim güncelliğini korusa da telmihi Sümerler’e kadar götürmesi, sonra da Sümerler yerine İstanbul Etiler semtini işin içine katması, ancak şairlere has bir ironiydi. (Şiiri merak edenler için Bkz. Edebiyat Ortamı Mart Nisan 2019 Sayısı, sayfa 4)
Eskiden damdan dama atlardık, şimdilerde ise çağdan çağa atlıyoruz. Tarihî ve tarihî şahsiyetleri bu kadar günlük kullanıma koyma trajedisi de bence batı merkezli. dizilerin ve televizyonların nihai amacı reyting dediğimiz bir ölçüdür. En azından insan-ı kâmil yetiştirmiyorlar. İrfanî bilgileri ya da irfanî değerleri bize aşılamıyor. Çoğumuz kalın kalın kişisel gelişim kitapları okuyup televizyonların kişisel gelişim programlarını takip etmişizdir. Ne kadar çok geliştik. Gerisi malum.
Dijital dünya toplumu aşırı yozlaştırdı. Tarihi değerler zedelendi. Şimdi sanal âlem ve salgı dönemiyle insan yalnızlaştı. Modernizmin bize teslim ettiği şartları neden kabul ediyoruz. Toplum daha fazla yozlaşmadan, tarihî değerler ortadan kaybolmadan bizi mutlu kılacak çöldeki çiçekleri toplamalıyız. Toplamalıyız ki bu seraptan kurtulmalıyız.
Haberlerde on üç güvenlik görevlimiz şehit düştü denildiğinde geçici bir acı yüreklerde hissedilmesin. Ve bu acı diğer haberle birlikte başkalaşmasın, buharlaşmasın. Duamız odur ki Muhammed Tapar’a da Allah rahmet eylesin, şehitlerimize de.
Gülü İncitme Gönül ve Bestami Yazgan
Eyyüp Azlal
24.02.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bestami Yazgan üstadımızı “Gülü İncitme Gönül” şiiriyle tanımıştık. Şiirin ilk kıtası şöyleydi.
“Çiçeklerle hoş geçin, /Balı incitme gönül
Bir küçük meyve için, /Dalı incitme gönül.
Bu şiirin ilk mısralarını duyduğunuzda eminim şunu söyleyenler olmuştur. “Bu şiiri reis-i cumhurumuz da okumuştu.” Hatta şöyle bir zemzemede bulunanlar da vardır. “Ama bu şiir için Yunus Emre’nin diyorlar.”
Hakikat şudur ki bu şiir, Yunus Emre’nin değildir. İnanmayan varsa gidip Yunus şiirlerinin toplandığı Divanına, Risaletü’n-nüshiye adlı mesnevisine bakabilirler. Yunus Emre şiirlerini derleyip toplayan, (divanını, Risaletü’n-nüshiye’sini hazırlayan) Mustafa Tatçı Hocamıza da sorabilirler. Yok, bu şiiri Molla Kasım okurken çok beğenmiş de yanında saklamış, derseniz iş başka.
Bu muhabbetten Bestami Yazgan üstadımız da aslında şikâyetçi değildir. O, “şiirlerimde manevi üstadım Yunus Emre’ye bu derece çok yaklaşmışsam ne mutlu bana.” der. Ve şunları da ekler. “Yunus’la aramızda şu farklar var. Renklerimiz, evlerimiz, giysilerimiz farklı. Onun Mollası: Molla Kasım’dı. Benim de en büyük eleştirmenim, mollam daima kendim olmuşumdur. Yunus, sade ve samimi şiirleriyle sade ve samimi Müslümanlara öncülük etti. Ben de Yunus’un yolundan giderek samimi ve sade Müslümanlara şiirimle yol gösteriyorum. Eskiden büyüklere şiir yazıyordum. Şimdi ise genç yüreklere, çocuk kalplerine şiir yazıyorum.”
Bestami Yazgan üstadımızın hikâyesi “Gülü İncitme Gönül” şiiriyle başlamaz, bu şiirle devam eder. Onun şiir damarı Osmaniye’ye, orada Güneysu Dergisiyle başlar.
Bestami Yazgan’ın manevi üstadı Yunus Emre’dir demiştik. Peki şiire başlamasına kim vesile olmuştu? Dünyevî hocası kimdi? “O, her zaman hocam, diye hitap ettiği ve rahmetle andığı, Güneysu dergisinin de imtiyaz sahibi olan merhum Ahmet Neşet Dinçer’dir. Bu isim, Osmaniye’de birçok ismin edebiyatla ve şiirle tanışmasına vesile olmuş bir şairdi. Ahmet Neşet Dinçer’in gerçek mesleği askeriyede albay rütbesindeydi. Bestami Yazgan’ın Edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığı Osmaniye Rahime Hatun Kız Meslek Lisesi’nde o da Milli Güvenlik derslerine girermiş. Onun teşvikiyle şiir yazdığını söyleyen Yazgan, şair ve asker olan Ahmet Neşet Dinçer için“ Bir öğrenci, bir çocuk gibi benimle ilgilendi, çok hoşgörülü, tatlı ve güzel bir insandı” diye hatıralarına not düşmüştü.
Meşhur bir darb-ı meseldir. Adama sorarlar “taht mı istersin baht mı? Adam, baht isterim, demiş. Baht olunca taht kendiliğinden gelir, demiş. Galiba Bestami Yazgan, edebiyat öğretmeni olduktan sonra bahtı da ona yaver gitmişti. Baht olunca tahtı da tacı da beraberinde gelmiş. Albay Ahmet Neşet Dinçer’den sonra dergi çıkaracağı zaman ilçenin kaymakamı ile tanışır. İlçenin kaymakamı da bir şairdir. Bestami Yazgan, Dönemin Osmaniye kaymakamı Cengiz Kentli ismini hiç unutmaz. Edebiyat dünyası da bu zatı bir şair - kaymakam olarak kayıtlara geçirmiştir. ( 1985 yılında Osmaniye, Adana’nın bir ilçesiydi)
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Haberleri
Gazete reklamları
Bestami Yazgan, o dönemde Osmaniye’de şair dostu Tayyip Atmaca ile de yolları kesişir. Bu kesişme ile Güneysu Dergisinin çıkışı hızlanır. Daha önce ismini zikrettiğimiz şahıslar ve Tayyip Atmaca ile Birlikte Güneysu Dergisi’ni çıkarırlar. 1984 yılında dergi için karar alınır. Osmaniye’de en eski caddenin ismi olan “Güneysu, beraber çıkaracakları dergiye de isim olur.
Bestami Yazgan, “Sanki ben şiir yazmıyorum, şiir beni yazıyor. Bir gecede üç şiir yazdığım olmuştu.” dediği dönem bu döneme aittir. Hem bereketli, hem de meşakkatli bir dönemdi seksenli yıllar. 1985’in 1 Şubatında Güneysu, oldukça eski teknikle matbaada basılmaya başlanır: O günlerin samimi şahidi, Bestami Yazgan’ın şair dostu ve yol arkadaşı Tayyip Atmaca’dan şöyle bir hatırayı dinleyelim.
“Bazı zamanlar matbaacının işleri çok olur, Bestami ağabey önceden yapmış olduğumuz tashihleri kalıbın yanına koyar, kalıptan cımbızla harfleri çıkarır ben de kasadan doğru harfleri veririm, ilgili satırdaki yerine yine cımbızla yerleştirirdi. Başka bir seçeneğimiz yoktu.”
Bestami Yazgan, Güneysu Dergisinin 45. sayısında Tayyip Atmaca ile yol ayrımına gider. Ayrılırken kavga gürültü ile değil, ağlayarak ayrılırlar…
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Siyaset haberleri
Haber
İnşallah gelecek yazıda Bestami Yazgan’ın Tayyip Atmaca ile yol ayrımını ve Bestami Yazgan’ın İstanbul fethine nasıl çıktığını anlatacağız. Kalın sağlıcakla
28 Şubatta Bir Derkenar
Eyyüp Azlal
04.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
28 Şubatta Öğrenciydik…
Beyazıt Meydanından Aksaray’a doğru büyüyerek giden bir kalabalığın içindeydik. Kalabalık değil şuurlu bir gençliktik. Oradaki esnaftan, eşraftan da bize katılanlar olmuştu. Polis müdürleri, bize askerin tankları Edirnekapı’ya çıkarma hazırlıkları yaptığını söylemişlerdi. Beyazıt Meydanından Aksaray’a ve oradan Çapa Tıp’a doğru ilk günkü yürüyüşümüzü gerçekleştirmiştik. Sonraki günler Kocaeli’den, Sakarya’dan ve diğer yakın şehirlerdeki üniversitelerde arkadaşlarımız desteğimize gelmişlerdi.
28 Şubatta Öğrenciydik…
Özellikle Çapa Tıp ya da gerçek ismiyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, 28 Şubat yasaklarının uygulandığı ilk yerlerdendi. Ve başı örtülü doktor adayları, hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının ötekileştirildiği ilk yer burasıydı. Burada adeta cadı avına çıkılmıştı. Başörtülü değil, başı açık olup da namaz kılanlar irtica adı altında görevlerine son veriliyor, öğrenci ise öğrencilikten atılıyorlardı.
Kolay mı şimdilerde Boğaziçi Üniversitesi modasına uyup “kelle isterük” demek. O günlerde Kemal Alemdaroğlu silueti ceberut devlet anlayışını, bugün ise öğrencilere baklava, kadayıf ısmarlayan rektör Melih Bulu ise devletin halkıyla insanlarıyla, barışık yüzüydü. Ah Erbakan Hoca bugünleri görecekti. “Kadayıfın altı kızarmış” diyecekti. Allah rahmetiyle buluştursun.
Boğaziçili bazı züppe öğrenciler okula atanmış bir rektöre “Ey rektör seni istemiyoruz. Sen git bizim kafa dengimiz bir rektör gelsin.” diyorlar. Biz, ise o zamanlar “Olur mu böyle rektör?” diye marşlar söylüyorduk. Bizi okula alsın diye. Şimdi merak ediyorum. Onlar ne söylüyorlar… Okullarından atılmıyorlar, disiplin suçu işlemiyorlar, başörtüleri başlarından çekilmiyor, hakarete maruz bırakılmıyorlar. Üstelik yeni atanan rektör, mesele tatlıya bağlansın diye her gün tepsilerle baklava, kadayıf götürüyor ama hanımefendiler, bey efendiler (!) beğenmiyor. Bu olacak iş mi. Geldiğimiz hale bakın. Kadayıfın dibi çok kızarmış anlaşılan.
28 Şubatta öğrenciydik…
Öğrenciliğin belki en güzel zamanlarını yaşarken hocalarımızın rahle-i tedrisinde güzel ve faydalı bilgiler devşirirken sadece o günümüzü değil, geçmişi ve geleceğimizi de etkileyen olaylar cereyan etmişti. Seçimle işbaşına gelen bir hükümet, alavere dalavere ile alaşağı edilmiş. Altmışlı, yetmişli, seksenli yıllarda silahla yapılan darbeler bu sefer silahsız yapılmıştı. Adına post-modern darbe denilmişti. Hiç unutmam Malatya’da bir öğrenci evinde Norveçli yazar Jostein Gaarder’in “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabı ele geçirilmişti. Öğrenciler, bu kitap yüzünden okuldan atılmıştı. Darbeyi yapanlar hem cahillerdi hem de gaddar.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Spor haberleri
Medya takibi
28 Şubatta öğrenciydik…
O zamanlarda Batı Çalışma grubu ve bu gurubun aktif üyesi Çevik Bir ismiyle tanışmıştık. Bir telefonuyla, gazeteleri, televizyonları, yazarları hizaya getirebiliyordu. Bir emri ile manşetleri değiştirebiliyordu. Ona karşı gelen usta yazarları işinden edebiliyor, algı operasyonuyla onların itibarlarını yerle bir ediyordu. Sonra Yargıtay başsavcısı Vural Savaş’ı tanımıştık. Bunun en önemli görevi seçimle işbaşına gelen bir partiyi kapatmak olmuştu. Kemal Gürüz, YÖK Başkanı, Kemal Alemdaroğlu İstanbul Üniversitesi rektörü ve yardımcı Nur Serter ile birlikte üniversitede meşhur “ikna odaları” oluşturup. Bayan öğrencileri 1930’lu yılların çağdaşlık seviyesine getirmek istiyorlardı. Yıl 1997 ve onlar 1930’lu yıllara gitmek istiyorlardı. Bizlere ise neden irticacı dediklerini hala anlamış değilim. Galiba onların ki yakın geçmişe dönüş yaptıklarından “irtica”dan sayılmıyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, bardağı taşıran içki kadehiyle başbakanlık toplantısında yer almak istemişti. Onun bu çağdaş(ı)lık hamlesi darbenin ilk sinyaliydi. Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı ise koronun diğer solistleriydi. Kemal Sunal filmlerindeki kötü karakter imam ya da hacı hoca rolünü iyi çalışmıştı Müslüm Gündüz. Galiba ona meşhur Sisi (Seyhan Soylu) lakaplı bir medya menajeri de tutulmuştu. Fadime Şahin ise tarikatçılar tarafından nasıl kandırıldı rolüyle dindar insanları itibar suikastine uğratıyordu. Ali Kalkancı’yı anlatmama gerek var mı, bilmem. Merkez Bankasının paraları Murat Demireller, Dinch Bilginler ve diğer medya patronları tarafından (ç)alınıp bunlara üleştirmişlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Tarih
Haber bülteni
28 Şubatta öğrenciydik…
Bu hükümetin suçu neydi? Bu hükümeti suçlayan erkin kendinde böyle bir kuvvet bulması aslında romanlara, hikâyelere konu olacak bir şeydir. Bu konu edebiyat dünyasında yerini alacak ve gelecek nesillere ders kitabı şeklinde aktarılması gerekir, diye düşünüyorum.
İsmet Özel’in Faydasız Yazılar adlı kitabında Macar psikiyatrist Thomas Szasz’dan devşirdiği bir söz vardı. Affet ama unutma…
Akılsız adam ne affeder ne unutur. Saf yürekli adam önce affeder sonra da unutur. Bilge adam ise affeder ama hiçbir zaman unutmaz. İnşallah biz üçüncü grupta bilge adamın davranışını edineceğiz.
Affedeceğiz ama unutmayacağız. Hakkımızı da helal etmeyeceğiz.
Bestami Yazgan'a Dair Bir Zeyl
Eyyüp Azlal
12.03.2021 - 00:05
Yayınlanma
Hece Şirinin yaşayan üstatlarından Bestami Yazgan’ı bir önceki yazımızda anlatmaya çalışmıştık. Bu yazıda Bestami Yazgan’ın biyografik hayatına değinmeyeceğim. Onun hayatımıza tesir eden yönünden bahsedeceğim. Bir şair olarak çıktığı yolda bir hoca olarak devam etmiş şiirine. Türk edebiyatında nice genç kalemler yetiştirmiş.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete arşivi
Yaşam haberleri
Bestami Yazgan’ın ailesi, Malatya Akçadağ’dan Osmaniye Toprakkale ilçesine gelip yerleşir. Malatyalı bir ailenin Osmaniyeli bir çocuğu olarak dünyaya gözlerini açar. Osmaniye, salt güneyin şehri değil, Doğudan, Batı’dan hatta Orta Doğu’dan göç almış adeta Doğu İstanbul misali bir yaşama sahip. Osmaniye’ye güney rüzgârları geldiği gibi kuzey rüzgârları ve kuzeydeki Bey dağının karları da eriyip Güneysu’ya kaynaklık teşkil etmiştir.
Güneysu, denilince hatırımıza bir küçük nehir geliyor. Belki de bu mevki bir deredir ama Bestami Yazgan’in ifadesi göre Osmaniye’nin en büyük caddesinin ismidir. Oradaki tarihçiler ve coğrafyacılar, arşivlere bir bakıverse merakımızı da gidermiş olurlar. Çünkü Rize vilayetinin Güneysu ilçesinde böyle bir bilgi mevcut. Daha doğrusu bahsi geçen dere orada kurumamış, akmaya devam ediyor.
Güneysu ismini şimdilerde Osmaniye’de Güneysu İlkokulu, Güneysu caddesi, Güneysu Postanesi, Güneysu Pastanesi vb. yaşatıyor… Bitmedi, soyadını Güneysu yapan aileler, ünlü marketlerin ve mağazaların Güneysu şubeleri de var. Bu muhabbet kıymetli dostumuz Tayyip Atmaca’nın bir yazısında anlattığı Eskişehir’deki Yunus Emre mekânlarına çok benziyor. Gerçi Yunus Emre’yi Yunus Emre meşhur etmiştir. Ama Güneysu’yu meşhur eden Bestami Yazgan ve arkadaşlarının çıkardığı Güneysu Dergisi’dir. Belki o zamanlar da Güneysu’nun kendince bir şöhreti ve arka bahçesi vardı. Ama Bestami Yazgan ile birlikte bu isim yeni bir ivme kazanmış, edebiyat, sanat, düşünce alanında Osmaniye’nin sesini ülke sathına yaymıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Siyaset haberleri
Medya analizi
Gelelim Dergiye… Güneysu dergisi böyle bir atmosferde çıkmıştı. Daha önce Güneysu dergisinin kuruluş ve çıkış macerasını anlattığım için burada tekrara girmemek için anlatmayacağım. Ama her derginin bir çıkışı gibi kapanışı da vardır. Dergilerin çıkışı mutluluk başlar, kapanışı da hüzünle bitermiş.
O Günleri Bestami Yazgan’ın kadim dostu Tayyip Atmaca bir hatıratında şöyle anlatır: “Güneysu Dergisi, hem benim hem de Bestami Yazgan’ın çıraklığı ve kalfalığını yaptı. Güneysu, Türk Edebiyatı Dergisine kafa tutacak bir seviyeye gelmişti. (Daha sonraları) Dergiyi, Bestami ağabey bir tarafa, ben bir tarafa çekmeye çalışıyorduk. Ben oyumu devamlı sanattan yana kullanmaya çalışırken artık ikimiz de yavaş yavaş kendi mecramızı bulmaya başlamıştık. Bu arada arkadaşlarımızın bir kısmı da Güneysu’dan ayrılmışlardı. Ben dergiyi Sezai Karakoç düşünce ekolüne kaydırmaya çalışıyorum, Bestami Ağabey, muhafazakâr bir çizgide kalması için uğraş veriyordu. Baktım, dostluğumuza halel gelecek, oturup durum değerlendirmesi yaptık, gönlü istemeye istemeye bana izin verdik. Kırk beşinci sayıda Güneysu’dan ayrıldım. Birbirimize sarıldık, ağlamamak için kendimizi zor tuttuk. Merdivenlerden aşağıya doğru inerken elimde bölüştüğümüz kaynamış mısırın tanelerini avuçlarıma, boncuk boncuk gözyaşlarımı yüzüme döküyordum. Ne zaman çarşıya çıksam ayağımın bir teki çarşıda bir teki de Güneysu Dergisinin bürosunda olmak istedi. Üç beş ay kendime gelemedim ve bir gün kendi kendime “Biz düşman değiliz” deyip Güneysu’nun bürosuna gittim. Her gidişimde elinden ekmeği alınmış öksüz çocuk gibi oldum. Gitmesem Bestami ağabey kendisine küstüğümü sanacak, gitsem derginin gidişatı içimi burkuyordu. Anlaşılan dergi yapacağını yapmış, kapanışa doğru yol alıyordu ve öyle de oldu. Kör topal iki yıl daha devam etti. Dostluğumuzdan tanıştığımız günden bu güne bir şey kaybetmedik ama o ayrılırken yediğim mısırı ve gözyaşlarımı hâlâ unutamıyorum…”
Daha fazlasını keşfedin
Politika
İnsan ve Toplum
Son dakika
Güneysu Dergisi artık göçmüştür, Bestami Yazgan da İstanbul’a göçmüştü. Onun kadim dostu Tayyip Atmaca da İstanbul’a göçmüştü. Kader, belki orada yolları kesiştirecekti ki olmadı. Tayyip Atmaca, İstanbul’dan vazgeçti, geri döndü. Bestami Yazgan, çocuklarının eğitim ve öğretimi İçin İstanbul’da kalmak zorundadır. Vefaya dair bütün öğretileriyle beraber Vefa Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başlar.
Üç Nokta…
Eyyüp Azlal
20.03.2021 - 00:00
Yayınlanma
Köre tarif, sağıra feryad etsen de faydasız.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber makaleleri
Haber
Kardan, borandan, sağanak yağmur ve fırtınalardan sıyrılıp yılın ilk cemresinin damıtıldığı güzel havalara merhabalar olsun efendim. Eprimiş yüzümüz,tarumar olmuş saçlarımız bu bahar dinginliği ve zenginliği içinde yorgunluğunu atar mı bilmem. Az ötede yaz sıcakları, kızgın güneşli havalar, çöl sıcakları ve haliyle kum fırtınaları bizleri beklemekte.
Uzaktan bakınca tabiatın, uzaydan bakınca kainatın muhteşem ahengi karşısında biz dünyalıkların kopardığı fırtına günümüzde hiç de ahenkli değildir. Ütopik, platonik, morfolojik sıfatlarla kuşatılmış aşklarımız, hayatımız ve davranışlarımız. Mazeretlerimizin çokluğu ahenksizliğimizi daha da artırmaktaydı.
Ruhumuz ve bedenimizle kola içmediğimiz günlere geri dönersek, yayık ayranın her türlüsüne müşteri olabilirsek duygularımızı anlamlandıran acılar da hüzünler de mutluluk harmanında anlam kazanmış olacak. O zaman hayata bakışımız net olacak. Her ne kadar netlerimiz düşük, notlarımız kırık olsa da.
Sosyalleşelim derken sosyal medyanın kurbanı olduk. Yorgun kaldırımlarda yalnızlığımızı paylaşıp duruyoruz ha bire. Sanal ortamların sahte kabadayıları,nezaketsiz kızları mürailik yarışında önde gidiyorlar. Ah nerede o hüzne ve gözyaşlarına bulanmış edebî mektuplar, asker mektupları ve diğerleri.
Bana bir mendil gönder/
Ucunu işle, gönder/
Daha fazlasını keşfedin
İnsan ve Toplum
Spor haberleri
Siyaset
İçine üç elma koy/
Birini dişle, gönder.
şimdilik anlık mesajlar, pandemi kurallarına uyulmuş bir düzende daha da sağlıksız bir duruma düştü. Vukufsuzluğumuz vüzuhsuzluğumuzdandır, diyordu bir büyüğümüz.
Aslında tabiat ve kainat karşısnda ahenkli olmak ya da olmamak, göreceli bir meseleyi de beraberinde getirmektedir. Meselenin fizik ötesine baktığımızda hayat gemimiz sessizce yol almaktadır. İçinde kavgalarımız, gürültülerimiz, bağırıp çağırmalarımız bu yolculuğa engel değildir.
Bizim bu hayat gemisindeki kargaşamız, Mevlana Celaleddin Rumi'nin "kamış" metaforuyla yani olgun insan, "insan-ı kamil" istiaresiyle ne güzel örtüşüyor. Ney, kamışlıktan koparıldığından beri inlermiş. Bir insan da daha bebek iken doğum vaktinde ilk olarak ağlarmış. Hatta ağlamasa yakınları sırtına hafifçe vururlar ki ağlasın. Ağlamak, bebeğin sağlıklı olduğuna da bir delilmiş. Ve nihayette insan-ı kamil Allah'a vardığında yani ruhlar alemine erdiğinde susarmış. Neyin de nihai amacı asıl vatanına yani neyistana (kamışlık) varmakmış.
Eskilerin bir tabiridir. Anlamını bilmesek de ahengi bize epeyce yol götürür.
"Fi vatan-ı asliyye"
Bütün bunlardan sonra Mevlana Celaleddin Rumi'nin yardımına Yahya Kemal Beyatlı koşar ve "Sessiz Gemi" şiirinde
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Yerel haberler
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
"Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden."
Diyerek sessiz gemisine binmiş ve sessizce yol almıştır.
Tefekkür baharını beklerken tefekkür buharına yakalanmayalım. Kaybedenlerin şiirini okumak bize çok şey kaybettirir. Köre tarif, sağıra feryad etsen de faydasız. Bize düşen Attar'ın şu duasına-şiirine- el kadırıp dua etmektir.
"Ey kendisinden başka bir var olmayan
Ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen
Benim imdadıma yetiş!
Benim elimi sen tut."
...
Sabri Hoca ve Psikolog Arkadaşı
Eyyüp Azlal
28.03.2021 - 00:00
Yayınlanma
1
Paylaşım
Geçtiğimiz günlerde Sabri Hocayı bir psikolog arkadaşı aramıştı. Ona, “Hocam sana çok ihtiyacım var, seninle konuşmak istiyorum.” demiş ve telefonu kapatmıştı. Serbest bir edebiyatçı olan Sabri Hoca, taşıdığı misyon nedeniyle dert dinleyen, milletin derdiyle dertlenen, maddi ve manevi konularda insanlara yardım yapmayı kendinde vazife bilen biriydi. Birçok yardım kuruluşunda gönüllü çalışması da bundandı. Sabri Hocanın üzerine aldığı sorumluluğun ne kadar büyük ve ulvi bir vazife olduğunu ancak derdiyle dertlendiği ve yardım ettiği insanlar bilirdi. Bir de bilen bilirdi.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Gazete arşivi
Gazeteler
Siz dert dinler misiniz, bilmem ama Sabri Hoca dert dinler, dertlenirdi. Çoğu zaman hüzzam makamında, bazen de rast makamında dertlendiği olurdu. Galiba onun bu sefer dert dinleme seansı farklıydı. Sabri Hocayı derdine ortak etmek isteyen, ona dert yanacak olan bu sefer “modern zamanlar mürşidi” bir psikolog idi. Bu mesele görünürde biraz tuhaf gibi sezinlense de Sabri Hoca’ya doğal bir sonuç olarak yansımıştı. Bir psikolog, başkalarına yönelik “ruhsal öz bakım eğitimini” alabilir. Ama kendisi, kendi ruh sağlığı için değil. Bir nevi kendini duasında unutan insandır psikolog.
Dışarıdan biri olarak baktığınızda Sabri Hoca’dan yardım isteyen bu psikolog hakkında ister istemez dil kanalınızı kontrol işlevinden geçirir ve şunları düşünmüşsünüzdür. Bu psikolog, muhtemelen eşekten düşmüştür ve bu sebepledir ki daha önce “eşekten düşmüş” birini arıyordur. Yoksa onun tabii şartlar altında Sabri Hocayı araması ve sana ihtiyacım var, demesi düşünülemezdi. Bir psikolog, bir psikoloğa gidebilir ama bir psikoloğun serbest bir edebiyatçıya gitmesi normal karşılanmıyordu günümüzde.
Asıl mesele burada yatmaktadır ki Sabri Hoca, başından geçmiş bir olaydan dolayı psikolog arkadaşına yardım etmiyor. Bir bilge kıvamıyla, klasik zamanlardan kalma dolu bir heybeyle yardım etmektedir. Daha önce de psikolog arkadaşına bir nevi manevi danışmanlık yapmış. İçinde bulunduğu yardım kuruluşlarının yaptığı bir yardımdan ilhamla “Askıda Ekmek” projesi yerine “Askıda Terapi” projesini teklif etmiş. Bu proje Cuma günleri icra edilmiş. Normalde seansı çok büyük paralar tutan bu askıda terapi projesiyle sadece zenginler değil fakir fukaranın da psikolojisi düzelmiş. Ve infak eden, kendinde olan bir imkânı insanların hizmetine sunan bu psikolog, manevi olarak çok rahatlamış, artık Sabri Hoca’ya “Bağlanma” derecesinde bağlanmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Teknoloji haberleri
Medya takibi
Sabri Hoca, psikolog arkadaşının “sana ihtiyacım var” sözünü duyduğunda kaygılanmıştı doğrusu. Demek ki bu salgın döneminde psikolog da olsanız, bu alanın uzmanı da olsanız sığınılacak bir kaleye daima ihtiyacınız vardır. Sadece bu psikoloğun şahsında değil psikoloji, klinik psikoloji ve psikiyatri alanında tabiri caizse “motor yanmış” bir vaziyet söz konusudur. Psikolojik psikiyatri merkezlerinin de çöküşü anlamına geliyordu. Bu merkezlerde uzman olmak yetmiyor. Dert babası, sağlam bir duvar olarak da durmak gerekiyormuş.
Sabri Hocanın arkadaşı olan psikolog aslında çok şanslı biridir. Başı sıkıştığında sığındığı bir limanı vardır. Bu olumlu tablo, diğer meslektaşları için maalesef söz konusu değildir.
Sabri Hoca, psikolog dostuna Beyazıt kulesinde bir ikindi vakti bekleyeceğini söylemişti. Her ne kadar ona Sarayburnu'nda buluşma teklifi yapılsa da Beyazıt Kulesinde “görüşebilirim demişti.” Sabri Hoca....
Yazarın Notu. Bakalım gelecek sayıda Sabri Hoca, psikolog arkadaşıyla ne konuşacak? Ona ne tavsiyelerde bulunacak? Neden Beyazıt Kulesi?
.
Eşekten Düşen Psikolog
Eyyüp Azlal
08.04.2021 - 00:00
Yayınlanma
1
Paylaşım
Beyazıt Yangın Kulesi, siren seslerinden uzak bir yangın yeri şimdi. Orada kim bilir ne yangınlara, ne felaketlere engel olundu. Okyanusu geçip derede boğulmak bizim kaderimiz midir? Beyazıt yangın kulesi ve Sabri Hoca... Şimdi mil çekilmiş gözlerine. Zamana ve mekâna karşı dimdik ve uyanıktılar. Ama öteyi görmeyecek kadar gözleri bulanık.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Haber bülteni
Ekonomi haberleri
Sabri Hoca, psikolog arkadaşını beklerken bu cümleleri kurmuştu. Çalıntı bir aşkın gölgesindeydi şimdi. O, yüreğiyle Beyazıt Yangın kulesini bir tutuyordu. Modern zaman haramileri önce İstanbul’u çalmıştı Osmanlı’nın kalbinden. Şimdi birer birer hatıraları... Kız kulesi gitti, Şemsi Paşa Camii işgal altında.
Başa dönelim... Etrafımızdaki yıkıntılar, ister istemez ruhumuza da yansıyor. Sabri Hocanın psikolog arkadaşı gelmiş ve yavaş yavaş tarihî kulenin merdivenlerini arşınlıyorlardı. İkisinin de aşkı başka. Psikolog için kapanına kısılıp mürayi sevdalardan, naylon çiçeklerden kaçarak Sabri Hocaya sığınmak aslında Beyazıt Yangın kulesine sığınmaktı.
Psikolog arkadaş adeta eşekten düşmüştü.
Nereden başlamalı, nasıl başlamalı. Sabri Hoca, psikolog arkadaşına yeni bir terapi yöntemi hediye etmek için sabırsızlanıyordu. Hani bir şarkı vardı. “bana bir masal anlat baba, içinde bütün oyunlarım, kurtla kuzu olsun.” En sonunda da “İçinde tüm sevdiklerim, içinde İstanbul olsun.”
“Masal terapisi”...
Sabri Hoca’nın psikolog arkadaşı son zamanlarda okuduğu bir makaleden çok etkilenmişti. Makalede günümüzün baş belası “Otizm” hastalığı için beyinde duygusal okuryazarlığın gelişmemesidir, deniliyordu. Artık psikologlar da psikyatristler de öğrendi ki “her şey akıldır” paradigması artık değişti. Bir nöro edebiyat ya da nöro felsefe adında yeni bilimler kurmaya çalışıyorlar. Aslında bu edebiyatçıların işi olmasıydı. Gerçi Sabri Hoca gibi serbest bir edebiyatçının bu bilimleri disipline edecek ne vakti vardı ne de hali vardı. O, her zaman edebiyat bilim değil, edebiyat bir sanat dalıdır, derdi. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti de haberi yoktu.
Sabri Hoca bu edilgenliğinden dolayı psikologlara, psikiyatristlere karşı ses çıkarmıyordu ama bu kadar alıntı ve çalıntıya ya da veryansın ediyordu. Hani Şeyh Galib Mevlanâ’dan çok şey çalışmıştı da ona hırsız diyenlere devlet malı çaldım anlamında “Çaldıysam mir-i malı çaldım.” Demişti. Gerçi Şeyh Galib çaldığı kadarını yerine de koymuştu.
Sabri Hoca, psikolog arkadaşına Mevlanâ’nın şu sözünü hatırlatmıştı. “Elinde olsun ama gönlünde olmasın.” Yani maddiyat bir amaç değil bir araç olarak kullanılınca anlam bulabiliyor. Dünya süsünü, zenginliklerini kalbinin başköşesine koyunca artık onlar seni yönetir.
Sabri Hoca, Ankara’da bulunduğu bir vakitte bir olaya rast gelmişti. Otobüs, Ankara’nın gecekondu semtleri arasından otogara doğru ilerlerken Sabri Hocanın gördüğü manzara onu çok şaşırtmıştı. Sabah vakti işe gitmek için evden çıkan genç kızların makyajı ve giyimleri Yeşilçam filmlerindeki oyunculara bin basmıştı... Sabri Hoca, psikolog arkadaşına neden bunu anlatmıştı. Psikolojinin, kadim zamanlardan aldığı estetik değerleri alaşağı ettiğini, yerine bir şey koymadığını, bir mirasyedi gibi davrandığını ifade ediyordu.
Sabri Hoca, psikolog arkadaşıyla buluşmasını şu cümlelerle taçlandırmak istiyordu.
“Batı; sosyal duyguları, duygusal davranışları yeni yeni fark etti. Askıda Terapi gibi metodlar, Doğu kültürüne has yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmayı artırır. Birey, topluma dönük işler yaparsa iyileşir. Toplum, bireyselleşirse hasta olur.”
Peki, Sabri Hoca, psikolog arkadaşını Beyazıd Yangın kulesine niye çıkarmıştı.
Oradan İstanbul’un Üsküdar taraflarına bakmıştı. Sabri Hoca, parmağıyla Üsküdar’ı göstermiş ve şöyle demişti:
Hevesli Yazar
Eyyüp Azlal
15.04.2021 - 00:00
Yayınlanma
Yazar-mütefekkir Rasim Özdenören'in Hece Dergisinin Nisan 2021 sayısındaki editör yazısı ilginç bir ayrıntıyı gözler önüne seriyor.
Yazar-mütefekkir Rasim Özdenören’in Hece Dergisinin Nisan 2021 sayısındaki editör yazısı ilginç bir ayrıntıyı gözler önüne seriyor. Sahici yazar ile hevesli yazar” vurgusunun yapıldığı bu yazıda Özdenören, bir taraftan sahici yazardan bahsederken diğer taraftan sahici olmayan yazar demiyor. Hevesli yazar diyor, yani yazı yazmaya başlayan birini hemen ötekileştirmiyor. Kolluyor, önünü açıyor. Ona heyecan katıyor. Kendini ispatlaması için ona fırsat tanıyor.
Günümüzde edebiyat alanında okur -yazarlığın düşük seviyelerde seyrediyor olması, galiba Rasim Özdenören’in ilgilendiği gibi bizim hevesli okurla hevesli yazarla ilgilenmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Özdenören’in “hevesli yazar”tabiri,yerine oturtulmuş bir tabirdir.Klasik eleştirmen gibi davranmıyor. Eğer klasik eleştirmen davransa ortalık toz duman olur. Böyle yapsa ne genç kalır ortalıkta ne hevesli ne de yazar. Zaten günümüzde bir yazar, beşyüz kelimeyi aşan yazılar yazdığında canısıkılan, hevesi kırılanbir okuyucu kitlesi ile karşılaşıyoruz. Hevesli yazar, bu kitlenin içinden çıkıyor.
Rasim Özdenören, hevesli yazar tabiriyle okuyucusuna bir mesaj da vermiş olabilir.Genç yazarların kolundan tutup onları kollaması şeklinde de yorumlanabilir. Meseleye hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın Özdenören’in bu tutumu doğru bir tavırdır. Biz, meseleye Özdenören okurları açısından bakalım. Genç yazarı, hevesli yazarı kaçırtmamak kadar okuru da kaçırtmamak lazım. Özellikle Rasim Özdenören okurları, sadece okumak için değil Rasim Özdenören gibi cümle kurmak, onun gibi yazmak, onun gibi konuşmak yani onun gibi bir entelektüel birikimine sahip olmak için okuyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Gazete
Dünya haberleri
Usta yazar Rasim Özdenören, birine hevesli yazar dedi mi bir kere onun hakkını teslim etmiştir.Ona, senin de bu mecliste yerin var, diyerek buyur etmiştir ve kolundan tutup bir köşeye oturtmuştur.Ama baş köşeye değil.
Özdenören, hevesli yazarın eserine iyi dese genç yazar hemen havalara girer,artık ödülümü aldım ataletiyle iş çıkarmaz. O, bu nedenle hevesli yazarın kolunu tutuyor ama elini bırakıyor. Elini bırakıyor ki genç yazarişini yapsın, kolunu da tutuyor ki ona“bak seni gözetiyorum.” mesajı alınsın. Usta yazar, hevesli yazarın kolundan tutmuşken ona şu mesajları vermiştir. “İşini doğru dürüst yap, popülist söylemlerle, algılarla kalemini tüketme, bak gül yetiştiren adam kitabının yazarı yanında. Sakın naylon çiçeklere gül deme. ”
Rasim Özdenören’in daha önceleri birçok yerde genç yazarlarla sohbetine şahid olmuştum. O zamanlarda da kendine has üslubu ile okura ve yazara yeni mecralar açıyordu. Onun bu yazısındaki titizlik, seçtiği kelimeler ve bu kelimeleri ustaca kullanımı, bize o sohbet vakitlerini hatırlatmıştı.
Özdenören’in sahici yazar kuramına somut bir yaklaşımda bulunmak adına onun şu önerisini dikkate almalıyız.
“Bir yazı ne denli önceden belirlenmiş bir dizgiye uygun yazılmaya çaba gösterilse de onun başını (yazının) alıp gittiği, yazarını da ardından sürüklediği yerlerde karşılaşmak, o yazının gerçekliği belki tam da onun başına buyruk….
İşte budur sahici yazar ile hevesli yazar arasındaki ince detay. Kırmadan, incitmeden ders vermek.
Köprü Romanındaki Vali
Eyyüp Azlal
25.04.2021 - 00:00
Yayınlanma
Yazar Ayşe Kulin'in ''Köprü romanı'' Merhum Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu'nun hatırasından derlenerek kaleme alınmış. Bu hatıraların içerisine serptirilmiş diğer olaycıklar, romanı okunur kılıyor. Kulin, diğer romanlarındaki tasvir gücünü bu romanda da güçlü bir şekilde hissettirmiş.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Siyaset haberleri
Güncel haberler
Yazar Ayşe Kulin’in ‘’Köprü romanı’’ Merhum Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun hatırasından derlenerek kaleme alınmış. Bu hatıraların içerisine serptirilmiş diğer olaycıklar, romanı okunur kılıyor. Kulin, diğer romanlarındaki tasvir gücünü bu romanda da güçlü bir şekilde hissettirmiş.
Roman, cumhuriyetin kuruluşundan Özallı yıllara kadar ülkemizin özet bir tarihini göz önüne seriyor. Yazar, bu roman için başta Erzincan olmak üzere Kemaliye, İliç, Arapgir gibi şehirlerde gezmiş, köylerde köy halkıyla oturmuş ve sohbet etmiş. Onların yayık ayranından ve sıcak çorbasından içmiş. Bu bölgede Fırat nehrinin her iki kıyısında çeşitli derlemeler yapmış.
Roman bir yönüyle zengin folklorik unsurlar da içeriyor. Mesela çoğu sözlükte yer almayan ancak tarama sözlüğünde rast geldiğimiz ‘’taş arabasını öküze koşmuş, karası yukarı kaymak, sol tarafa doğru kaykılmak, pazen kundak…’’ gibi örneklerin yanında köylüler, devlet memurlarıyla konuşmalarında ‘’ Eviniz büyühmüş, maşelleh… Bizimki gendü gendüne gonişip duri…’’ gibi mahalli konuşmalara da yer verilmiş. Normalde İstanbul beyefendileri, İstanbul hanımefendileri yazarlar eserlerinde yerel konuşmalara yer vermezler. Yazar Ayşe Kulin, realist bakış açısını kuvvetlendirmek için buna başvurmuştur. Olay daha gerçekçi, daha sürükleyici olsun istiyor. Okuyucuyu romanın kahramanına yaklaştırmak için bu yöntem denenmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Teknoloji haberleri
İnsan ve Toplum
Romanda yazar, bütün kahramanları üzerinde egemenlik kurmuş bir vaziyettedir. Hele süper vali merhum Yazıcıoğlu üzerinde bile kurgusal bir egemenlik kurmuş ama valinin tarihsel gerçekliği mevcut olduğundan fazla ileriye gidememiş. Mesela Recep Yazıcıoğlu ismi, kamuoyunda ceberrut devlet anlayışını yıkan bir isimdir. Devlet; halka hizmet için, halkın mutluluğu, refahı, huzuru ve güveni için var olan bir organizasyondur. Devlet, halkını kendine düşmen göremez.
Köprü romanı, bir biyografi roman olarak başlanmış ama yakın dönem tarihimiz, sosyal ve siyasal olaylar bir alt yazı olarak romanda geçilmiştir. Romanı okurken büyük İslam düşünürü İbn Haldun’un bir sözü hatırıma geldi. Coğrafya kaderdir diyor İbn Haldun. Doğu’da kalanlar, Batıdakiler gibi niye şanslı değiller. Bu biraz da kural tanımamazlığın, cahilliğin, eğitimsizliğin getirmiş olduğu bir sonuçtur. Anarşi, sadece eline silahı alıp kamu kurumlarına ve kamu personeline saldırmak değildir. Kırmızı ışıkta geçmek de anarşik bir durumdur. Kendisine yeşil ışık yanan bir araç orada geçerken sana çarpacaktır. Kaotik bir durum oluşur kural tanımadıkça. Peki, Batı’da ne oluyor. Batı önce kurallarını koyuyor. Bu kuralları önce kendileri uyuyor. Bu sefer kurallarını Doğuya, Kuzeye, Güneye de uygulamak istiyor. Önce uygulama alanı Doğu’da. Batı, Doğu’da kendisine uymayan bütün kurallar kuralsızlık olarak deklere eder. Köprü romanını bu gözle okumak Doğu-Batı arasındaki farkları anlamamıza yardımcı olacaktır.
Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu, Erzincan’a vali olduğu dönemde başında çok büyük felaketler geçmiştir. Sanki seni istemiyoruz, git buradan. Sen, bizim buradaki düzenimizi bozdun, bozuyorsun, diyenlerle doludur. Onun dostu fakir fukara, garip gureba olmuştur. Özellikle Kemaliye ilçesine köprü yapma fikri, Başpınar köylülerinin efsanevi mücadelesi olmuştur. Romana hatta televizyonda dizi olan bu olay dolayısıyla süper vali, hayırla yad edilir.
Halkın “efsane vali” dediği; birlikte çalıştığı memur, kaymakam ve belediye başkanlarının ise deli dediği merhum vali Recep Yazıcıoğlu en başta kararlı duruşuyla başarılı olmuştur. Disiplinli anlayışı, yaptığı ve yapacağı işleri unutmaması başarıyı getirmiştir. Yazıcıoğlu’nun başarı hikâyesi bir vakit bilek güreşi yapan iki adamın hikâyesine çok benziyor. Kazanan, kaybedene demiş ki “bırakmasaydın az kalsın ben bırakacaktım bileğimi.” Demek ki başarı saniyelerle ölçülebiliyormuş. Yazıcıoğlu, başarıyı yakalamak için enerjisini son noktaya kadar da kullanabilen ender insanlardan biriydi.
Romanda insanların hayatlarını kolaylaştırmak için yapılamayan köprünün mücadelesi anlatılmaktadır. Bir de bu olayı önemli kılan olaycıklar var. Askeri darbe, deprem, Başbağlar katliamı… Hatta Başbağlar katliamından önce Bingöl’de 1993’te şehit edilen 33 askerimizin hatırası yâd ediliyor. O katliamdan kurtulan asker Erdal’dan bahsediliyor. Erdal Doğan isimli bir asker var. Ama gerçekte bu asker sonradan terör örgütüne katılmamıştır. Dolayısıyla Başbağlar katliamını gerçekleştiren biri değildir. Hâlbuki yazar, Erdal’ı böyle biri olarak romanında anlatıyor. Edebî hakikatle tarihî hakikat birbirinden farklıdır.
Not: Haftaya “Köprü” romanına
Köprüdeki Vali
Eyyüp Azlal
03.05.2021 - 00:00
Yayınlanma
Yazar Ayşe Kulin'in Köprü romanını bir eleştirmenden çok bir yazar olarak okudum. Son zamanlarda hangi kitabı okuduysam uzun uzun notlar almaya başladım.
Yazar Ayşe Kulin’in Köprü romanını bir eleştirmenden çok bir yazar olarak okudum. Son zamanlarda hangi kitabı okuduysam uzun uzun notlar almaya başladım. Bu kitapta da böyle oldu. Fakat bu kitapta daha çok “Efsane Nehir Fırat” kitabım dolayısıyla uzun uzun notlar almıştım. Farklı kıyılarında, farklı coğrafyalarında gezemediğim Fırat’ı başka yazarlar nasıl gözlemlemişler, nasıl anlatmışlar, nasıl tasvir etmişler... Bütün bu soruların cevabını “Köprü” romanında kendimce aldım. Belki ileride, Efsane Nehir Fırat’ın yeni baskısında “Ayşe Kulin’in Fırat’ı” adlı bir bölüm açabilirim.
Köprü kitabını bu gözle okudum. Olması gerekende buydu. Fırat Nehri ile ilgili bölümlerin altını kalın bir kalemle çizdim. Bu vesileyle kitapta en çok ilgimi çeken bölüm şurasıdır, diyebilirim.
“Bu köprü… Bu köprü, herhangi bir köprü değildi… Yirmi beş yıl boyunca onca çabaya rağmen başbakanlardan milletvekillerine kadar kimsenin kotaramadığı bir köprü, çetin bir sınavdı. İleride bir gün nehrin iki yakası birleştiğinde bu köprüde ilk geçen kendi olmak istiyordu. İşte o gün, başı dimdik yürüyecekti. Fırat’ın üzerinde bir köprüde değil de Sırat köprüsünden geçermiş gibi, Allah nasip ederse!”
Merhum vali Recep Yazıcıoğlu tasvir edilerek anlatılan bu cümleler, kitabın en güzel cümleleriydi. Bunca kelimeden, bunca satırdan, bunca duygu ve düşünceden sonra Fırat Nehri başka ne şekilde anlatılabilirdi ki? Burada daha önce eski bir taş köprü, Fırat’ın iki yakasını birleştirmekteydi. Keban Barajı su almaya başlayınca köprü sular altında kalmıştı. Artık yeni bir köprü kurmak için efsane vali gecesini gündüzüne katmıştı.
Romanda Köprünün yapımı ana hikâye ve bu hikâyeyi desteleyen ona yakın yan hikâye var. Fırat’ın haşinliği daha ilk hikâyede belirgin olmaya başlamıştı. Romanın ikinci ana kahramanı Bayram, Erzincan ve Kemaliye’yi temsil eden bir halk kahramanıdır. Vali, devletin yüzü; Bayram halkın yüzünü temsil ediyordu romanda.
Bayram’ın karısı Güllü, doğum yaptığı sırada hayatını kaybeder. Hem de Bayram’ın gözü önünde. Ona bir bebek vererek ölür. Fırat Nehri, Bayram’ın sevdiceğini, severek evlendiği eşini önüne katarak götürmemiştir. Ama onlara geçit de vermemişti. Fırat, geçit vermediği için de Güllü ölmüştü. İzzet Altınmeşe onlar için de ağıt yakmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Medya analizi
Gazete arşivi
”Yarimi götürdü kardaş kanlı zalimdir. Daha gün görmemiş taze gelindir”
Bayram, Fırat’ı aşamadığı için deliye döner. Bebeği bir beze sararak soluğu valilik makamında alır. Artık o vakitten sonra Bayram da bebeği de valinin himayesine girer. Köprü yapımı bu olaydan sonra hız alır ve hızlanır.
Vali Yazıcıoğlu’nun en çok etkilendiği olay hiç. Şüphesiz Başbağlar katliamıydı. Bu köye ulaşım sallarla yapılıyordu. Vali beyin vefatından sonra eşiyle yapılan bir mülakatta şunlar yazlıydı. “Biliyorsunuz Başbağlar katliamı oldu. Kadın erkek çocuk toplayıp katletmişlerdi. Vali bey bu olaydan çok etkilendi, günlerce uyumadı. Rahmetli hiç ölü göremezdi ama bizzat cenazelerin defininde bulundu. Köye ulaşım sallarla yapılıyordu. Sallar oldukça yavaş aynı zamanda emniyetsiz bir ulaşım aracıydı. Ağır hastalar, doğum hastaları çoğu zaman doktora yetişemeden hayatlarını kaybediyorlardı. Jandarmayla bağlantı olmadığı için köylere polis jandarma gidemiyordu. 30 yıldır türlü engeller çıkartılmış bir türlü yapılamayan bir köprüydü. Recep bey köprü konusunda oldukça gayretli davrandı. Köylerle ilçe arasında bağlantı kurulunca terör de azaldı.”
Ayşe Kulin, romanında ikinci önemli olay olarak Başbağlar katliamını anlatıyor. Katliam öncesi Başbağlar köyü hakkında şöyle bir tasvir yapmış. “Başbağlar içine kapanık, tutucu ve uykulu bir köydü. ”Yazarın bu ifadesini garipsedim doğrusu. Köylüler ölmeden önce öldürülmüştü adeta. Hani Nasreddin Hocanın evine giren hırsız suçlu değilmiş de hoca suçlanmış gibi. Yazarın güçlü tasviri ve kelimelere hâkimiyeti; hakikat karşısında aciz kalmamalıydı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Haber makaleleri
Gazete reklamları
Yazar, 218. Sayfada İsmet İnönü’den bahsediyor. Kulin, inceden inceye valiye rol model olarak İsmet İnönü’yü gösteriyor. Vali Yazıcıoğlu, o zamanlarda devletin güler yüzünü gösteren bir kahramandır. Ama ismet İnönü bölgede ceberrud devlet anlayışını yansıtan bir devlet adamıydı. Vali, rol model alacağı kişi devletle halkı barışık kıldığı için Adnan Menderes olmalıydı.
Kulin, kitabının bir yerinde romanını durduruyor. Bize, yakın zaman tarihimizden bir özet aktarıyor. Yazarın tarih bilgisinin zayıflığından ötürü romandaki bağlantılar kopuyor. Bence bunu anlatacağına bir anne şefkatiyle yaklaştığı Bayram ve oğlu Öksüz ile kocası ve bebeği öldürülen Elmas’ı tekrar bir araya gelmesini uzun uzun anlatabilirdi. Yine Başbağlar katliamında eşini kaybeden Hatçe’yi de daha iyimser bir şekilde anlatabilirdi. Romanın sonunda köprünün inşa edilmesi ve buraya “Umut Köprüsü” adı verilmesi, umut verici bir olay olarak gördüm.
Okuyucular için bir not; Elmas, Öksüz’ün birinci sütannesi, Hatçe de öksüzün ikinci süt annesidir.
15 Temmuz Şehidlerine Bir Mektup Denemesi
Eyyüp Azlal
14.05.2021 - 00:05
Yayınlanma
Bir yazar olarak 15 Temmuz Şehitlerine mektup yazacağım. Bu fikir de nereden çıktı, demeyin. Bir haftadır elimde kalemim ve heba ettiğim onlarca kâğıt-helâl ü hoş olsun- ... Mektup, 251 şehidimiz arasında bir şehide yazılacaktı… Kelimeler, özene bezene seçilecekti. Eskilerin tabiriyle efradını cami’ ağyarını mani’ bir mektup yazacaktım. Yani ne eksik ne de fazla. Artığı eksiği olmayacak şekilde bir mektup yazacaktım.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
İletişim ve Medya Çalışmaları
Coğrafi Referanslar
Bir haftadır elimde kalem, mektup yazıyorum: Daha doğrusu mektup yazmaya çalışıyorum. Bu mektup organizasyonunu düzenleyen arkadaşlar, fakire de yaz demişlerdi. Gerçi onların yaz demesini beklemeden önce de çok yazı, şiir yazdıydım şehitlerimiz hakkında. Hatta yurt dışında darbecilerin gerçek yüzünü göstermek için kurumsal olarak bir fotoğraf sergisi de açmıştık. Fakat bir mektup yazma fikri bu arkadaşlarımızdan çıktığı için onlara müteşekkirim.
En son yaşadığım şehirde yazar arkadaşlarımızla birlikte şehrin şehitliğini ziyaret etmiştik. Şehitlikte şehit yakınları, şehit mezarlarını nasıl da özene bezene temizlediklerine şahid olmuştum. Çiçekler nasıl da ahenkli ahenkli sulanıyordu, ağaçlar da öyle... Uzaktan hafız olduğu belli bir hocanın makamını bilmediğimiz ama okurken bizi kendine çeken bir Kuran tilaveti vardı. Annelerin küçük çocuklara şehidinin hayrına dağıttığı şekerler, bu şehitlikte gözlemlediğim son manzaraydı.
Şimdi gelelim mektuba. Organizasyondaki arkadaşlar, hangi yazarın hangi şehide mektup yazacağını galiba belirlemiş gibiydiydiler. Nasıl mı? Anlatayım. Şehitler arasında bir meslektaşıma rastladım.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Dijital gazete
Spor haberleri
Öğretmen Yusuf Elitaş...
15 Temmuz’da şehit düşen tek hocaydı. Karanlığın kalleş bekçileri onu 15 Temmuz 2016 akşamında kör bir kuytuda pusuya düşürmüşlerdi. Genelkurmay başkanlığını darbecilerden korurken helikopterden açılan ateşle şehit olmuştu.O , şehadet şerbetini içerken hayatının ilkbaharından sonsuz bir hayata taze bir başlangıç da yapmıştı. Şehit olmadan önce hanımına telefon açmış ve buralar çok karışık demişti.
Şehit Yusuf Elitaş hocamıza dair elde ettiğim malumat sadece bunlar değil elbet. Ona dair bir mektubu dolduracak yazımı şimdilik arşive kaldırdım. Demem o ki şehitler arasında bir meslektaşıma- şehit bir öğretmene -mektup yazmak benim en doğal hakkım. Fakat kıymetli organize heyetindeki arkadaşlar “ Yok hocam bu isim başkasına verilmiş, yazamazsın.” Demişlerdi.
Bu arkadaşlara diyecek bir sözüm yok. Ama unutulmamalı ki
“Her yazar, kendi kitabını yazar...”
Niye ben de yazamıyorum, dediydim. Benim elim armut mu topluyor. Hem meslektaşım hem de kalem ehli...Sonra hal ehli, şimdi de ehli şehidan... O, öğrencilerine sadece sıfatla zarfı değil, pisagoru, arşimeti değil, öklit bağlantısı falan da değil âli değerler için ölebilmeyi öğretmemiş. Hem de ilkin kendisinden başlayarak bir rol model olmuş. Ben bir öğretmen olarak bu meslektaşıma mektup yazamayacağım da kime yazacağım, demiştim. Mecnun olup uzaktaki Leylalara çok yazdık. Onları düşlerken bir nehir kenarında üstadımız M. Akifi’in
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Kültür haberleri
Sanat ve Eğlence
“Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğuşuna açmış duruyor peygamber”
Şiiriyle uyandık. Uyanacağız elbet.
Not: Filistin’de Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da saldırılarını artıran İsrail’i lanetliyorum.Filistinli kardeşlerimize dua etme vakti.
Filistine Ağıt
Eyyüp Azlal
21.05.2021 - 00:00
Yayınlanma
Ramazan şiirlerim bitti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Ekonomi haberleri
hava durumu
Ben bittim, şiir bitti
Şimdi sadece Filistin var; Gazze, Batı Şeria
Ve kalbinde Kudüs, Mescid-i Aksa
Beni kendine çeken diyarlar
Ben ölüyorum her gece
Rüyalarda...
Bir sapanım yok sadece
Davud olup atmak istiyorum ilk taşı
Calud’a ve Caludlar’a
Apansız uyanırsam gecenin bir vaktinde
Anla ki tekrar vurulmuşum ben.
Gazzeli çocuklar yerine
Ey Gazze! Bana kendini anlatma
Seni tanıyorum tâ ezelden
Çanakkale şehitliğinde
Tıpkı İdlib gibi, Halep,Hama gibi
Şehitlerin var orada...
Şimdi bir ceylan olup ağlıyorsun
Yapayalnız Kenan diyarında
Unutma, yalnız değilsin
Kalbimiz var yanında
Hiç umulmadık bir zamanda
Ebabil kuşu beliriverir semalarında
Sen Mescid-i Aksa için şehit oldun
Unutma şehit olmak için doğdun
Git, şimdi cennettir yurdun.
Şeyh Cerrah'ta Nöbet Tutan İhtiyar Amcaya Mektup
Eyyüp Azlal
27.05.2021 - 00:05
Yayınlanma
Filistin’in işgal edilmiş başkenti Kudüs’e ve diğer şehirlere geçtiğimiz yıl bir seyahatimiz olmuştu. Kudüs’ün en eski mahallesi olan Şeyh Cerrah Mahallesi sakinlerinden ihtiyar bir amca ile tanışmıştım. O zamanlar tam ismini öğrenememiştim. Ama İşgalci Siyonistler, Şeyh Cerrah Mallesinde Filistinlileri zorla evlerinden çıkarırken medya’da bu ihtiyar amcanın daha doğrusu bu ihtiyar delikanlının fotoğrafını görmüştüm. Evinin önünde iskemlede oturup nöbet tutan bu ihtiyar amcayı medyamız “klas duruş” adıyla haberleştirmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Gazete reklamları
Ekonomi haberleri
Bu ihtiyar amcanın tam ismi Nebil El- Kurd idi. Dedeleri buraya Şeyh Cerrah’ın bu mahalleyi kurmasıyla yerleşmiş. Şeyh Cerrah, Salahaddin Eyyubi’nin en kıdemli komutanı, aynı zamanda doktoru hem de tasavvuf ehli olarak da Kudüs’te bir tekke kurmuştu. Fetih sonrası Kudüs’e yerleşti. Mezarı da oradadır. Aşağıdaki Mektup, Şeyh Cerrah Mahallesinin en kıdemli muhafızı “Nebil El-Kurd” Amcaya hitaben yazılmıştır.
Selam, senin üzerine olsun,
Selam, bu mekanı size kazandıran ve
biz Müslümanlara unutturmayan
Şeyh Cerrah’ın üzerine olsun.
Seninle iki bin yirminin yağmurlu bir şubatında, bir sabah muştusunda karşılaştım. Kudüs’te, Şeyh Cerrah Mahallesınde. Bize hurma ikram etmiştin, sıcak çay ikram etmiştin. Meşhur Kudüs hurmasını ilk olarak senin elinden yemek bize nasip olmuştu. Yürüyorduk, Mescid-i Aksa’ya giden bir sokakta. Önde seyahat rehberimiz Halil İbrahim Dindar’ın anlatımıyla Mescidi-i Aksa’ya giderken Şam kapısını kullanıyorduk. Amacımız, o kapının büyük ihtişamını görmekti.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Politika
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Şeyh Cerrah mahallesine geri dönüşlerimiz de başlı başına bir seramoniydi. Biz, kaldığımız Grand Park oteline gelirken Babüssahira’ı kullanıyorduk. Babüssahira’ya daha çok Herod kapısı da deniliyordu. Senin evinin olduğu mekan da bizim yol güzergahımızdaydı. Hoş geldin Türkiye’den, Hoş geldin İstanbul’dan. İslam coğrafyasının başkentinden bize ne haberler getirdin, demiştiniz. Size o zamanlar için gönül coğrafyamızdan vefadan başka ne getirebilirdik. Biz geldik işte yetmez miydi?.
Seninle hasbihalimizden sonra Mescid-i Aksa’ya sabah namazı nöbetimize gitmiştik. Hatta sabah namazına beraber gitmiştik. Her köşe başında, çocukluk masallarımızdaki kırk haramileri andırmayan İsrail askerleri vardı. Onların ne silahları ne de soğuk bakışları umurumuzdaydı. Seyahat belgesi kartımda Şeyh Cerrah mahallesi ismi yazılıydı. Kaldığımız otel de sizinle aynı sokaktaydı. Şeyh Cerrah Mahallesi -Doğu Kudüs yazıyordu bizim rehberlik notlarımızda. O notu İsrail polisi havalimanında beni alıkoyduğunda almış ve sonra geri vermemişti.
Bu arada Mescid-i Aksa’da ilk sabah, yani seninle tanıştığımız ilk sabah Şeyh Sabri İkrime ile de tanışmıştım. Kudüs Müftüsü ve Mescid-i Aksa imamı. Şeyh Sabri İkrime, bizim grubun kalabalığını görünce heycanlanmıştı. Cuma namazı hutbesinde hararetli bir konuşma yapmıştı ki İşgalciler, ona bir ay Mescid-i Aksa’dan uzaklaştırma cezası vermişti. Gerçi sizin gençleriniz İkrime üstadı omuzlarında taşıyarak tekrsr Mescid-i Aksa’ya sokmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber makaleleri
Spor haberleri
Nebil Amca, biliyorsun ki bundan altmış yıl kadar önce Filistin diye bir coğrafyamızın varlığından haberimiz yoktu. Mazi ile alakamız kesilmişti. Muhtemelen duymuştunuz suskunluğumuzu… Daha geçenlerde herkese ahkam kesen, sevmediğine cahil diyen koca koca bir profesörün ağzından “Filistinliler yaptıklarının cezasını çekiyorlar.” sözünü duymuştum. Bu garabeti hâla ülkemizde yaşatanlar var.
Nebil Amca, bana bir mektup yazma imkanı bulursan inşallah bulursunuz. Eminim ilk olarak Cemal Paşa’nın Filistin’de dedelerinize yaptığı zulmü, haksız idamları anlatırsınız. Anlatınız Cemal Paşa’nın zulümlerini bu garip profesöre okutalım da hakikati faakirden değil sizden duysun. O zamnlar kim bilir Şeyh Cerrah mahallesinde kaç Filistinli idam edildi. Buna rağmen siz hala Mescid-i Aksa kürsüsünde sanki Filistin işgal edilmemiş, sanki Filistin bir Osmanlı eyaleti gibi Osmanlı padişahı adına hutbe veriyorsunuz, İslam halifesinin ruhu şad olsun, payitaht İstanbul’a selam gönderiyorsunuz. Müteşekkiriz.
Yukarıda anlattığım ceberrut anlayışlardan dolayı Filistin’i unutmuştuk. Bu yüzden babalarımız Filistin’e gelemedi, ancak şimdi biz geliyoruz. Fethi Gemuhluoğlu’nun, Nuri Pakdil’in, Sezai Karakoç’un, M. Akif İnan’ın, Cahit Zarifoğlu’nun bize emanet bıraktığı bir düşüncenin sonucunda buraya gelmiştik. Belki de samimi dualarınızdı bizi esaretet zincirlerinden kurtaran. Biz, duamızda kendimizi unutmuş bir coğrafyadan geliyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Tarih
Gazete arşivi
Kıymetli büyüğüm, yukarıda ismini zikrettiğim üstadlarımızdan sadece merhum Nuri Pakdil buraya gelmişti. Muhtemelen seninle de sohbet etmişti. Vefatından bir kaç yıl önceydi. Hiç unutmam televizyonda kameralar önünde Mescid-i Aksa bahçesinde reis-i cumhurumuza telefon açmıştı. Sayın cumhurbaşkanım Kudüs’ten Mescid-i Aksa’dan selam ederim, demişti. Onun vefatı dolayısıyla Mescid-i Aksa’da da gıyabi cenaze namazı kılınmıştı. Ne de olsa Akif İnan ile birlikte Kudüs şairleri alarak bilinirlerdi.Nuri Pakdil, “Yüreğimin yarısı Mekke’dir, geri kalanı Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” Sözüne Merhum Akif İnan, “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde/Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu.” Demişti. Bu yaşayan üstadlarımızdan Sezai Karakoç ise “ben Mekke’ye, Medine’ye, Kudüs’e pasaportsuz gideceğim, demişti. Bu sözü fakir de Telaviv Havalimanında tekrarlamıştı. Ben bu tapraklara bir daha pasaportsuz geleceğim demiştim. Dualarımız kabul oluna…
Malumdur Osmanlı padişahlarımızın ve kıymetli hanım sultanların hala orada yaşayan vakfiyeleri var. Hergün fakirler için sıcak yemek çıkaran vakıflar var. Bize bunları unutturan zihniyete lanet olsun. Hamd olsun bizim yeni kuruluşlarımız ve yardım örgütlerimiz de sizi unutmuyor. Oradaki eserlerimizi unutmuyor. Güzel işler yapıyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Futbol
Medya analizi
Nebil Amca sözlerimi şu cümlelerle bitirmek isitiyorum. Hatıraya sığınıp, vefayı akkor hale getiren bir ecdanın maddi ve manevi yüklerini getirmiştik oraya. Filistin’e gitmek, orada kalmaktır şuuruyla gelmiştik. Filistin’deki eserlerimizi, hatıramızı tarihin karanlıklarına gömmek yerine onları parlatarak insanlığa sunmak istiyoruz. Ve Filistin’de yaşayan en büyük eserimiz siz Filistin halkını canı pahamıza korumak boynumuzun borcudur. Böyle biline. En kısa sürede İsrail, Kudüs’ten ve Filistin şehirlerinden çekilsin inşallah. Allahın selamı üzerinize olsun
Şehrazad'ı sorarlar
Eyyüp Azlal
01.06.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bana Şehrazad’ı sorarlar. Şehrin azadlısı mı desem, yok değil. Gerçi bu manaya gelse de mana, bu mana değil. Bin Bir Gece Masalları’nın anlatıcısı olarak Şehrazat, rivayet odur ki; İran Şahı’nın vezirinin kızıdır... Bunu nerden öğreniyoruz? Farsça’da “Hezar Efsanesi’nden öğreniyoruz. Türkçeye Bin Bir Gece Masalları olarak geçen bu anlatı, doğrusu masal mı efsane mi, hikâye mi? Benim de kafam karıştı tanım vermekten.
Daha fazlasını keşfedin
İnsan ve Toplum
Tarih
Gazete reklamları
Şehrazad’ı daha önceleri Sezai Karakoç’un bir şiirinde tanımıştım. Karakoç, 1001 Gece Masalları adıyla bilinen klasik hikâyelerden aldığı Şehrazad’ı yaşanılan çağa örnek bir kahraman olarak takdim eder.
Sen gecenin gündüzün dışında
Sen kalbin atışında kanın akışında
Sen şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında
Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın…
Çocukluk yıllarında adını bilmeden annemizden dinlediğimiz Şehrazad’ı gençlik yıllarımızın şiirlerinde-şairlerinde- böyle tanımıştık.
Bin bir Gece Masalları, Farsçadan Arapça’ya geçerken adı, “Elf leyle ve leyle” olur. Bu ismin klasik aşk destanı “Leyla ve Mecnun” ile bir ilgisi var mı? Bu konuya başka bir yazımızda değineceğiz.
Bu masal külliyatı, ana bir hikâye içerisinde yer alan pek çok küçük hikayecikten meydana gelir. Çok ilginçtir Bin bir Gece Masalları, Osmanlı Türkçesine ancak padişah Abdülaziz döneminde 1840’lı yıllarda tercüme edilmiş. Oysa bu masal Fransızcaya 1704 yılında çevrilir. Masal’ın Arapça versiyonundan bazı yazma eserler Suriye’den Fransa’ya yazar Antoine Galland’a gönderilir. Kendisi de bu masalın Fransızca çevirisini yapar. Onun bu Fransızca çevirisi 1840 yılında İngiltere’de Edward William Lane tarafından İngilizceye çevrilir. İngilizler bu eseri çok severler. Onların nezdinde Ortadoğu coğrafyası daha da gizemli bir hale gelir. Avrupa’ya Bin Bir Gece Masalı’nın Farsça nüshası gitmemiştir. Arapça Bin bir Gece Masalı, Arap coğrafyasından epeyce motif almıştır. Bağdat, Kahire, Şam şehirlerinde geçen olaylar da kitaba girmiştir. Ama masalın kahraman isimleri hep İranlıdır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Kültür haberleri
Ekonomi haberleri
Acaba Bin Bir Gece Masalları, çok önceleri Osmanlı coğrafyasında Türkçeye çevrilseydi, Osmanlı aydını batıdan roman türünü alacak mıydı? Bu zor soruya cevap aralamak isteyenler için bir tüyo vereyim. Romanın ana hikâyesi ile hikâyecikler ve entrikalar, Bin bir Gece Masalı’nın ana kademeleriyle örtüşüyor.
Rivayet olunur ki...
Şehrazad, efsanevî Pers prensesi ve Bin Bir Gece Masalları'nın anlatıcısı… Masal anlatıcıları derler ki Şehrazad, dünya tarihindeki en akıllı kadındır.
Bin Bir Gece Masalları’nın ana hikayesi, Şehrazad ile Şehriyar'ın hikayesidir. Efsaneye göre Pers Padişahı Şehriyar’ın karısı kendisini aldatır. Şehriyar bunun üzerine bütün kadınlardan intikam almaya karar verir. Her gün bir bakire kız ile evlenir ve beraber oldukları gecenin sabahında kızın kafasını vurdurur.
Üç yıl sonra şehirde evlenecek genç kız kalmaz. Padişaha evlenecek kız bulmakla görevli olup güç durumda kalan vezirin de iki kızı vardır. Büyük kızı Şehrâzâd, babasının tüm itirazlarına rağmen kendini feda etmek pahasına da olsa Şehriyarla evlenmeyi kabul eder. Onun amacı kadınları bu belâdan kurtarmaktır. Bunun için bir plan hazırlar. Evlendikleri gece çok sevdiği kız kardeşi Dünyazad’a veda etmek için Şehriyar'dan müsaade ister. Dünyazad, önceden kararlaştırıldığı üzere Şehrezâd’dan bir masal anlatmasını ister.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Siyaset haberleri
Haber bülteni
Şehrazad, Bu veda esnasında kız kardeşine bir masal anlatır. Masalı yattığı yerden dinleyen Şehriyar, Şehrazad'dan kendisine de bir masal anlatmasını ister. Masal’ın bir kısmı anlatılır. Şehrazad, gece yarısında vakit kalmadığı söyler ve masalın tamamlamasını ertesi güne aktarır. Diğer gece aynısını, farklı bir masal ile yapar. O masal da bitince bir masal daha... Bu durum Bin bir gece devam eder. Şehrazad, Şehriyar'ı masalları ile eğitir, erdemli ve iyi kalpli bir insan yapar. Bin birinci gecesinde masalı kalmadığını söyler. Şehrazad, Şehriyarı sevdiğini ve ona güvendiğini anlar. 1001 gecede üç oğlan çocukları olur. Şehriyar, Şehrazad’a seni öldürmeyeceğim. Artık bu masalları çocuklarımıza anlat, der. Şehriyar, Şehrazad’ın şahsında bütün öldürdüğü kadınlardan özür diler. Allah’tan affını ister.
Keşke çocuk olsaydım ve Şehrazad’ın anlattığı masalları dinleseydim.
Bir Cahit Zarifoğlu Portresi
Eyyüp Azlal
09.06.2021 - 00:00
Yayınlanma
Cahit Zarifoğlu üstadımız bu dünya göçünü tamamlayalı 34 yıl olmuş. Tam ismi Abdurrahman Cahit Zarifoğlu. Ailesi, Kafkasya’dan Maraş’a göç etmiştir. O, Ankara’da 1940 yılında bu dünyaya gözünü açar. Ve bu dünya macerasını tam 47 yıla sığdırdı. Şanlıurfa Siverek’te başladığı ilköğreniminin ardından orta öğrenimini 1951’de döndükleri Maraş’ta tamamladı. Lisenin son sınıfında beklemeli olduğu sırada bir ilkokulda vekil öğretmenlik yaptı.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Güncel haberler
hava durumu
Babaların yaptıklarında çocukların bilmediği hayırlar vardır.
Cahit Zarifoğlu’nun babası, başka bir kadınla evlenip onları terk eder. Ancak yılda on gün falan görüşür. Bu görüşme genç Cahit kaynaklı değil babasıyla alakalıdır. Babasızlık, onlar için yoksunluk ve yoksulluğu da beraberinde getirir. Genç Cahit kardeşlerine nazaran babasını uzun süre affetmez, onunla görüşmek istemez. Cahit Zarifoğlu, bir süre sonra ermiş bir kişi ile tanışıyor. Bilge Adam, ona:
“Babaların yaptıklarında çocukların bilmediği hayırlar vardır.”
Demiş, Genç Cahit o zamanlar bu sözü işitince babasına olan kızgınlığı ve küskünlüğü o zamanlarda sona eriyor.
Cahit Zarifoğlu ve arkadaşları, Mavera Dergisi çıkardığında Ruslar, Afganistan’a saldırmıştı. O, arkadaşları ile beraber, İşgal ve zülüm karşısında direnen Afgan halkına destek için bir kamuoyu oluşturmuştu. O zamanlar, İslami medyada bu kadar haber kanalı yoktu. O, zamanlarda Afganistan’dan sağlıklı haber almak için orada güvenilir insanlarla bağlantı kurmuşlardı. Mavera Ekibi, Bu insanlar, üzerinden gelen haberlere itibar ediyordu. Ülkemizdeki İslami hassasiyet de Mavera’ya.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Gazete reklamları
Yaşam haberleri
Kısaca Türkiye’deki Müslümanların gündeminde Afganistan yokken onlar gündem oluşturabiliyorlardı. Bugün dönüp geriye baktığımızda Türkiye’deki Müslümanların gündeme hâkim olma kabiliyeti Cahit Zarifoğlu ve arkadaşları gibi kuvvetli değil malesef. Şu anda bize tepside sunulan gündemle meşgul oluyoruz. Arakan’da, Uygur Türkleri, Filistin, Suriye… Buralardan ancak bahsedildiğinde ilgileniyoruz. Bahsedilmeyince de unutuyoruz. Arakan’da, Doğu Türkistan’da zulüm bitti diye düşünüyoruz. Filistin’de Hakeza.
Bir müddet bu durum böyle devam etmiş. Onun en yakın arkadaşı Erdem Bayazıt, bir film ekibiyle beraber Afganistan’a gitmiş. Oradan gelen haberleri bizzat yerinde görmüşler. Afgan mücahitlere manevi bir moral olmuştu bu seyahat. Erdem Bayazıt, “İpekyolu’ndan Afganistan’a” adıyla bu seyahatini kitaplaştırmıştı. Cahit Zarifoğlu ise yer yer denemeler ve soruşturma yazıları yazsa da Afganistan için daha çok şiirleri ile akıllarda kaldı. Cahit Zarifoğlu, Mavera’da Afganistan konusunu o kadar çok işledi ki adı "Afganistan şairi"ne çıktı. Erdem Bayazıt da "Afganistan yazarı" olarak akıllarda kaldı. Afganistan’dan alınan sağlıklı haberleri bu sefer Erdem Bayazıt, ona ulaştırır.
Cahit Zarifoğlu, sadece Afganistan değil, Suriye’de yapılan zulmü de çok işledi. 80’li yıllarda. Suriye, o zamanlarda da böyle iç savaşla yıkılmıştı. Zalim Esad’ın babası binlerce Müslümanı katletmişti. O, İslam âleminin bin parçaya bölünmüş halini, anlamsız kardeş kavgasını dile getirir. Hama’ya şiirler yazmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Son dakika
Gazete arşivi
Büllbül yolar dudağını
Bakınca kara aklın batağına
Yetmişbin şehit
Sayısınca billur kâse
Öyle bir sarsan ses
Gür gümrah dalmış
Hak'la yarenliğe İçinden akan nehir
İki yakayı çatan nehir
…..
Cahit Zarifoğlu, İslam coğrafyasının soluk borusu gibiydi. Onun haritasının hatları bütün İslam âleminden geçer. Gâh Afganistan'da, gâh Filistin'de gâh Suriye'dedir. “Daralan Vakitler” adlı bir şiiri var. Orada bahsettiğimiz harita bir bütün olarak duruyor. Beyrut, Kudüs ve Filistin'e yolu düşer ve buralar için çok gözyaşı döker, karalar bağlar. O şiirden gözyaşlarıyla ıslanan birkaç mısrasın aşağıya alıyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Yerel haberler
İnsan ve Toplum
Beyrut'un gözyaşları şimdi
Kudüs'ün yanı başında
Müslümanlarsa uzaklarda
Sanki başka
Gelinmez bir dünyada
Dağkapı'da Keko'yu gördüm
Eyyüp Azlal
17.06.2021 - 00:00
Yayınlanma
Yazacağım yazılar öncesinde bazen uzun yürüyüşler yaparım. Hele bu uzun yürüyüşler, daha önce görmediğim, gezmediğim diyarlardaysa yazı maceram başka mecralara kayıyor. Bu diyarlarda kâinattaki kudret nakışlarını hatırlarım. Nedir bu kudret nakışları? Osman Nuri Topbaş Hocamız anlatıyor. “Kâinattaki kudret nakışları âdeta sessiz ve sözsüz ilâhi şiirlerdir. Bu şiirleri okuyabilmek, kalplerdeki duyuşların derinliği nispetinde mümkündür.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Takım Sporları
Politika yorumları
Kâinattaki kudret nakışları, son yolculuğumda Diyarbakır’da karşıma çıktı. Dağkapı’da esip gürledi. Diyarbakır otogarında minibüsçülerin heyecanla bağırdığı Dağkapı’da. Dağkapı, Diyarbakır kalesinin Elazığ’a açılan kapısı olduğundan buraya Harput Kapı da denilmişti. Dağkapı’dan iç kaleye nakaratları eksik bir türkü eşliğinde yürürken Keko’yu gördüydüm. Keko’yu görmemle türkünün diğer nakaratını hatırlamam bir olmuştu. Keko, bana sadece nakaratını unuttuğum türküyü değil Osman Nuri Topbaş Hocanın anlattığı kâinatın kudret nakışını da hatırlatmıştı.
Keko, kâinata daha sunulmamış soyut esenlik hazinesi gibiydi. O, Dağkapı’dan iç kaleye giden yolda meyan şerbeti satar. Diyarbekir’in iç kalesinde bir yol şiiri gibi karşınıza çıkar. Onda şiire bulanmış bir dağ havası var. Biraz Cahit Sıtkı Tarancı, biraz Ahmet Arif, ama daha çok Sezai Karakoç havası da vardı onda. Keko’yu konuşturmak bir mesele. Konuşunca da her sözü yaranıza merhem oluyor. “Hayır” duadan başka yoktur “başka söz” onun dosyasında.
Bana sorarsanız Diyarbekir’i. Keko diye cevap veririm. Başkaları bir turist marifetiyle gezerken Roma döneminden kalma Havsel bahçelerini, İç kaleyi, Seksen iki burcu; benim gezmekliğim ise Keko’da son buluyor. Çünkü Onda yaşanılmış tarihin özünü buluyoruz, kendi hikâyemizi buluyoruz. Keko, Diyarbekir’de ecdadın ve tarihi mirasın fahri bekçisidir. Onda daha tükenmemiş, umutların ve değerlerin saklı olduğunu gördüydüm.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Tarih
Kültür haberleri
Keko, sözün ustası değildi belki. Ama şerbetin, meyan şerbetinin ustasıydı. Söz gelir onu bulurdu. Keko’nun mekânı Diyarbakır’da Nebi Camii civarındaydı. Mekân dediysem öyle ahamlı şahamlı bir dükkân değildi. Belediyenin seyyar satıcılarını zabturabt altına almak için oluşturduğu küçük tezgâhlardan birine sahipti Keko. Bu tezgâhları belediye mi yapmıştı, onlar mı, bilemiyoruz.
Keko’nun tezgâhında geçmiş yıllara ait fotoğrafları vardı. O fotoğraflarda Keko, meyan şerbetini sırtında şerbetçi güğümü ile taşıdığı yıllara aitti. Merhum babasının da sırtında şerbetçi güğümü varmış. Diyarbekir Küçeleri, “şerbetçi, şerbetçi, meyan şerbeti nidalarıyla inlermiş. “Ah Keko, küçeler’e su serpilmiş de haberimiz mi yok, diyesim geliyor. Tebriz türküsü Diyarbekir’e gider mi acaba? Keko’ya sormak lazım. Ben soramadım.
Keko’nun tezgâhındaki fotoğrafları görünce çocukluk yıllarım aklıma geldi. Çocukluğum Viranşehir ilçesinde geçti. Bu ilçede iki şerbetçi vardı. Bunların güğümü iki bölümlüydü. Birinden limon suyu, diğerinden meyan şerbeti akardı. Viranşehir, meyan şerbetine pek alışık değildi. Ama Urfa’da her köşe başında bir Keko vardı. Haşimiye, Kekoların merkeziydi. Yazları çoğu kez gittim Urfa’da bunları görürdüm.
Çocukluk yıllarımın hatırası uğruna Keko’nun yanına sokuldum. Selam ve kelamdan sonra Keko, bana önce oturduğu iskemleyi verdi. Sonra meyan şerbetini ikram etti. Buyur, otur, iç, dedi. Günahtır ayakta içmek, dedi. Pek çok derde devadır bu meyan şerbeti, dedi. Ah kurbanın olayım Keko, dedim. Lıkır lıkır içtim bir bardak meyan şerbetinden… Keko hesabımız lütfen diyorum. Hesabınız ödenmiştir, diyor. Heyran Keko, kurban Keko, diyerek cebren de olsa hesabımızı ödedik.
Keko’daki taaruf İran kültüründeki taarufa benziyordu. İran’da bir yerde yemek yersiniz. Hesap istediğinizde “kabil-i nedare.” derlerdi. Misafirimiz olun, para istemezük yani. Tebriz Türkçesiyle “konağımız (konuğumuz) olun” derlerdi. Bence bu taaruf Diyarbakır’dan oralara gitmeydi. Şah İsmail, Diyarbakır’dan çekilirken Diyarbakırlı bazı aileleri Tebriz’e götürmemiş miydi? O ailelerden biriyle Tahran’da tanışmıştım. Bir yayınevi vardı adamın. Risale-i Nur kitaplarını Farsça’ya çevirmişti.
Keko’ya dönelim. Keko, biliyor musun İsmet Özel’in babası da meyan kökü toplarmış dağlardan. Ve meyan kökünü Dağkapı’dan getirip şerbetçilere satarmış. Keko, biraz durup İsmet Özel’i hatırlamaya çalışır. Sonra “ben tanımıyorum ama babam kesin tanır.” demişti. İçimden “yok Keko öyle deme” diyesim geldiydi. Ama nafile… Keko, İsmet Özel’i ve babasını başka İsmetlerle karıştırmıştı. Keko, sözünü şöyle tamamlamıştı.
“Merhum, babam meyan kökü satıcıları
Gençler Nâbî'yi Sever mi?
Eyyüp Azlal
26.06.2021 - 00:00
Yayınlanma
Gençler İçin Nâbî, kitabının ikinci baskısını hazırlarken günümüzdeki bazı aktüel gelişmeleri dikkate almam gerekiyordu. Neydi bu aktüel gelişmeler. Anlatayım. Şair Nâbî’nin Ayasofya Camii için yazmış olduğu bir şiiri vardı. Nâbî Divanın bir köşesinde duruyordu. Ayasofya şiirini bundan birkaç yıl önce bir Ramazan gecesinde büyük bir şehrin büyük bir meydanında büyük bir kalabalığa okumuştum.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Coğrafi Referanslar
Hava Durumu
Kalabalıktan kimileri utangaçlığından, kimileri uyuklamasından olsa gerek ses çıkarmamıştı bu okumama. Coşkulu ilahiler, hareketli marşlara alışmış bu kalabalığa niye bu şiiri okumuştum ben de anlamamıştım doğrusu. Daha doğrusu şiriin yeri burası değildi. Bu şiir, Ayasofya Camii bahçesinde okunmalıydı.
Ayasofya Camii açıldıktan hemen sonra o kalabalıktan şiire meraklı birkaç dostumuz beni aramış, hocam bu şiiri nereden buldunuz, gerçekten Şair Nâbî’nin miydi bu şiir, demişlerdi. Israrlara dayanamayarak Şair Nâbî’nin divanından bu şiiri buldum. Hatta Şair Nâbî Divanın orijinal nüshasının olduğu Süleymaniye Yazma Eserlerden de istemiştim. Amacım bu şiirin varlığından herkesi haberdar etmekti. En azından Ayasfoya Camisinin varlığından haberi olanların bu şiirden haberi olması lazımdı.
Daha önce günümüz harflerine Ali Fuat Bilkan tarafından çevrilen Nâbî Divanının en ücra köşesinden bu şiiri çıkarıp Gençler için Nabi kitabının en güzide yerine koydum. Hem de gençlerin anlayabileceği bir şekilde günümüz Türkçesine de aktardım. Yine meraklısı için Yazma Eserler Kurumundan aldığım orijinal nüshayı da kitabın ekler bölümüne koyduydum.
Kitaba başka ne aldım? Şair Nâbî’ye üçyüz yıl sonra yapılan bir eleştiri ve bu eleştiriye verdiğim cevabın yer aldığı bir makale. Şair Nâbî, eleştirilmeyecek diye bir şey yoktur. Esasında Nâbî, elinde cebinde, dilinde o kadar çok hüner var ki bu kadar çok eleştirilmiştir. Hem çağdaşları hem de ondan sonrakiler epeyce şairi eleştirmişlerdir.
Osmanzade Taib’in daha hayattayken onun evini “katır hanı”na benzetmesi ve vefatından sonra Şeyh Galib’in kendi kitabı Hüsn ü Aşk’ı üceltmek adına hatta bir inat uğruna Şair Nâbî’yi ve Hayrâbâd adlı eserini eleştirmişti. Şeyh Galib, "kitabın yazılışının sebebi" kısmında, kendisinin de katıldığı bir mecliste şu manzara ile karşılaşmıştı. Meclistekiler, Şair Nâbî'nin Hayrâbâd adlı kitabını övüp duruyorlar, ona benzer bir eserin yazılamayacağını söylüyorlar.
Derler ki Şeyh Galib, Şair Nâbî’ye yapılan bu iltifatlar karşısında çok kıskanır. Meclisten ayrılıp eve gelir. Babasının kesip kendisine hediye ettiği divit kalemi mürekkep hokkasına daldırır durur. Şeyh Galib, kağıdı sırıl sıklam ıslattığının farkına olmadan yazmaya başlamıştı. Ona soramadı babası. Damlayan göz yaşları neden mürekkeb izlerine karışıyordu. Onu bu ihtirasa götürenşey, neydi? Hiç durmadı, durulmadı ve altı ayda Hüsn ü Aşk’ı bitirdi. Bitirirken de Nâbî’yi ve Hayrâbâd’ını eleştiri yağmuruna tutmaktan geri kalmadı. Hayrâbâd'ın konusu Şeyh Attâr'dan çalındığını, eserde orijinallik bulunmadığını, dil ve üslup açısından övülen Nâbî'nin iddia edildiği kadar mükemmel bir üsluba sahip olmadığını yazmıştı Hüsn Aşkı’n şairi. O, biraz daha ileri giderek Nâbî‟yi bir de "şiirinde izdivâcı tasvir etmekle" suçlamıştı. Daha doğrusu böyle bir şey yapmanın iyi bir şaire yakışmayacağını "erlik midir" sorusuyla şöyle vurgulamıştı:
Bulmağla bir iki hoşça ta'bîr
Erlik midir izdivâcı tasvîr
Şeyh Galib’le birlikte klasik edebiyatımızda şu gelenek başlamıştı. Başka ünlü bir şairi ya da eserini eleştirmek.Yine Şeyh Galib her ne kadar Hüsn ü Aşk adlı mesnevisinde Nâbî’yi ve Hayrâbâd adlı mesnevisini eleştirse de divanında övgü maksadıyla Nâbî’yi zikretmiş ve onu beğendiğini şu beyitte belirtmiştir.
Pesendim gülsitân-ı şi‘r-i Nâbîdir yine Gâlib
Benim her tab‘-ı mevzûn gerçi bir serv-i revânımdır
Yani Galib; övgüm, Nâbî şiirinin gül bahçesinedir. Benim vezinli tabiatım bir servi ağacı gibidir. Şimdi ne diyelim Şeyh Galib’e Nâbî’iyi şiir sahasında hırsızlıkla suçlaması ne kadar doğru bilemiyoruz ama o, bizzatihi Hüsn ü Aşk’ında eleştirilere bir ön cevap olacak şu beyti söyler.
Esrarını Mesnevi’den aldım
Çaldımsa mir-ı malı çaldım
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Gazete
Siyaset haberleri
Ne diyelim şimdi. Şeyh Galib’e en güzel cevabı Diyarbakırlı Şair Refî vermişti. Daha önce vefat eden birinin faziletlerini hezl u tezyif etmek doğru olmaz demişti Refî.Ya Nâbî’nin evini katır hanına benzeten Osmanzade Taib’e kim cevap vermişti. Nâbî’nin hemşehrisi merhum Prof.Dr.Abdülkadir Karahan. Onu da bir başka yazımızda ele alacağız. Şimdi soralım, Gençler Nâbî’yi sever mi?
E-Şiir
Eyyüp Azlal
05.07.2021 - 00:05
Yayınlanma
Unutulmuş bir evraktır
Tebessümün
"Gizli ibareli" çekmeceler arasında
Gece fenerleriyle okudum
Üst yazılarını örtük ifadelerle
Nice defterler bilirim
Daha imzalanmamış
Koltuğunda kalakalmış yöneticiler odasında
Sen gidersen şimdi
Kim tutacak çetelesini
Toplu sözleşmelerin
Toplu iğnelerle iliştirildiği kağıtları
Ya bir sendika binasında
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Politika yorumları
Spor haberleri
Ya da bir hükümet konağında
Unutmadı bu dimağlar
E-devlet şifresini
Daha Nihat Genç iken
Genç dalgıçlar gibi
Genç eserleri
Didik didik şifrelemiştik.
….
Sonra Tanzim satışları...
Ve artçı şoklarla gelen zamları
Unutmak mümkün mü?
Hayır hayır
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Coğrafi Referanslar
Güncel haberler
Ne zamı unuturuz
Ne de hatırlarız tanzim satışlarını
Daktilo yazılarıyla büyüdüm ben
Haberim yoktu
Tanpınar'ın Osmanlıca daktilosundan
Sahi Tanpınar savunuyor muydu
Osmanlıcayı, eski harflerle yazılanları?
Neden şaşırdınız şimdi
Söyleyin bana!..
Yine de sevmeliyiz
Tanpınar'ı
Huzur'u
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Takım Sporları
Siyaset haberleri
Saatleri Ayarlama Enstitüsünü
Miras bıraktığı için bizlere
Tinerciler roman yazıyor
Şimdilerde
Demişti Merhum Ahmet Kekeç
Gerçek Hayat'a
Verdiği bir demecinde
Gerçek Hayat'tan öte hayata gitti o da.
Kim gitmedi ki Gerçek Hayat'tan
Mevlana İdris, Ali Ayçil…
Ama onlar bu hayatta.
Ben ki çok ezberler bozdum
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Futbol
Kültür haberleri
Yeni ezberler yaparken
Marşal yardımı almaksızın
Amerikanca şiirler okudum
Bir 19 Mayıs Sabahında
Ve törenlerde şemsiye tuttum
Yağmur altında...
Bütün bunları yaşarken
Neden burada değildin
Sen İsmet Özel!
Belki şiirin ilham olurdu,
Bu post-modern hayatımıza...
Taçkıran Mamey 1
Eyyüp Azlal
10.07.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sabri Hoca, Taçkıran (koronavirüs) salgını sürecinde ülkemizin gündeminde şu sloganı hiç unutmamıştı.
“Evde kal!”
Hergün televizyonlarda, radyolarda, sosyal medyada hatta şehir meydanında reklam panolarında da bu slogan vardı. Sabri Hoca, bu sloganla birlikte “Evde Kal Türkiyem, Evde Kal Güvende Kal, Türkülerle Evde Kal, Evde Kal Sağlıklı Kal,” gibi çeşitli şehirlerimizin kendine has sloganlarını da duymuştu.
Urfa’da da bir slogan vardı ki Sabri Hocayı çok etkilemişti.
“Mamey evde kal!”
Hemşehrilerinin bu orijinal sloganı Urfa’ya has bir üslupla uyarlanmıştı.
Diğer şehirlerde şahıs yokken Urfa’da bir şahsın ismiyle slogan üretmek ilginç bir durum olsa gerek. Sabri Hoca önce buna bir anlam verememişti.
Sahiden Mamey kimdi? Sabri Hoca’nın tanıdığı bütün Mameyler taçkıran salgınından önce ölmüşlerdi. Akabe Mame, Amigo Mame, Fıstıkçı Mame, bu Mameylerin en meşhurlarındandı. Hepsi de yakın zaman önce bu dünyadan göçmüşlerdi. Sabri Hoca, sonradan anladı ki Urfa’da bilinen Mameylerin dışında bir de herkes Mamey olabiliyordu. Mamey, şehrin şahsında abideleşen bir isim, bir nevi prototipti.
Sabri Hoca, taçkıran salgını sürecinde kuşçu pazarı civarında bir Memey ile tanışmıştı. Arkadaşları ona Kuşçu Mamey dese de Sabri Hoca kendince onun için yeni bir isim bulmuştu:
Taçkıran Mamey…
Sabri Hocanın tanıdığı ve tanıştığı Mamey kimdi, nasıl biriydi? Size biraz ondan bahsedeceğiz. Önce şu soruya da cevap verelim.
Mamey evde kaldı mı?
Hayır…
Sabri Hocanın tanıdığı Mamey, evde kalmadığı gibi kuşçu pazarına gitti. Orada kuş aldı, kuş sattı. Başka şehirlerden gelen kuşçularla da alışveriş yaptı. Kuşçu pazarında arkadaşlarıyla kuş uçurdu. Mamey, arkadaşlarıyla sohbet ederken kuşları takla attı. Taklacı-kit güvercinlerin ayrımını iyi o bilirdi. Mamey, çoğu kez zabıta baskınına uğramıştı. Ama kendince yılmadı, kuş uçurmaya, kuş satmaya devam etti.
Mamey’in yaptıkları sadece kuşçu pazarıyla mı kalmıştı. Yok yok. O, bir tiryaki gibi sosyalleşmeye devam etmiş. Arkadaşlarıyla bağ yatılarına, sıra gecelerine gitmişti. Hatta bir gün Sabri Hoca’yı da çağırmıştı. Sabri Hoca ona aşı oldun mu diye sormuştu da “ne aşısı, ne salgını” diye cevap almıştı. Hatta bir defasında Sabri Hoca ona kızacak olduğunda “Bana Taçkıran Mamey değil, başkıran Mamey, derler. Anladın mı Hoce” demiş ve adeta dişini göstermişti.
Mamey, salgına inanmıyordu ama gelenek ve göreneklerine de çok bağlıydı. Taziye evleri kapanmış olsa da gizli saklı yapılan taziyelere, hatta hasta sormaya da giderdi. Mamey, bir gün sıra gecesinden dönerken Komşuları Emo Teyzenin kapısını çalar ve sıra gecesinden getirdiği çiğköfteyi ona vermişti. Aslında amacı Emo Teyze’ye çiğköfte getirmek değildi. Emo Teyze’nin kızı Zere’ye vurgundu Mamey. O bilirdi ki Zere de bu çiğköfteden yiyecekti. Sabri Hoca ise Mamey’in hiç umurunda değildi. Zaten o, Mamey'in dışarı çıkmasını istemiyor, üstüne üstelik ona bir de çiğköfte
Başkıran mısın Mamey
Eyyüp Azlal
16.07.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sabri Hoca, İnsanlık tarihinde görülen en büyük salgın tehdini Taçkıran (Koronavirüs) karşısında kendince sağlık bakanlığının önerdiği tavsiyeleri uygulamaya çalışıyor, sosyal mesafe ve maske kurallarına dikkat ediyordu. Hoca; ailesi, dost ve akrabaya da salgın kurallarına uyulması için uyarılarda bulunuyordu. Hatta bu kuralları bizzat kendisi de uyguluyordu. Taziyelere, düğünlere, nişan ve törenlere gitmediği için akrabaları tarafından eleştirilmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Haber makaleleri
Gazeteler
Sabri Hoca, salgın konusunda bu kurallara harfiyen dikkat ederken Taçkıran Mamey ne yapıyordu? Mamey, Sabri Hoca gibi korkak değil gözü pek birisiydi. O, sosyal olduğu kadar; uçan kuştan öten bülbülden de haberdar bir hayvanseverdi. Hem hayvansever hem de insanseverdi Mamey.
Sabri Hoca, sosyal sorumluluk adına Mamey’i her gördüğünde sesini değil sözünü yükseltmiş, ona: “Mamey evde kal!” Demişse de sözünü pek dinletememişti. Mamey, ona Taçkıran değil Başkıran Mamey’im demişti. Bunun üzerine Sabri Hoca, ona kuşçuların kendi kozmik odalarında ürettiği, birbirleriyle şifreli konuştuğu argo-jargon karışımı bir sözle “Portakal orda kal” demişti. Mamey, Urfa’da “insan nisyan ile maluldür” sözünün tipik bir tezahürüydü. Mamey, daha üç dört yıl öncesine kadar bütün dünya, Kuş Gribi ile nasıl sarsıldığını unutmuştu. Garip gurebanın kanatlı hayvanları, kanatlı kapılar ardında nasıl telef edildiğini de gözleriyle görmüştü.
Kuş Gribi o zamanlar, Urfa’da en çok Mamey’i ve kuşçu arkadaşlarını vurmuştu. Mamey, o dönemde bir çok kuşunu kaybetmişti. Kendisi de hastalanmış, uzun süre dışarı çıkamamıştı. Aynı mağduriyeti kuşçu arkadaşları da yaşamış. Onlardan da hastalananlar olmuş, kuşları telef olan da olmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Yerel haberler
Yaşam haberleri
Meraklısı için söyleyelim. Mamey’in neyi vardı. Onun yaşlı bir anne-babası ve kuşları vardı. Ha bir de tuttuğu şehrin futbol takımı vardı. Mamey fakir, tuttuğu takımı da fakirdi. Sabri Hoca’yı da takım tutmadığı için eleştiriyordu. Sabri Hoca, Mamey’e amatör takım kurma konusunda telkinlerde bulunmuşsa da etkili olamamıştı. Mamey, takımının maçlarına gidebilmek için çok sevdiği güvercini Şığ Şelle’yi satıp kendine bir forma almış, bayrak ve flamayı da terzide diktirmişti. Geri kalan parasını da takımı küme düşmesin diye kombine biletler almıştı. Mamey, Urfalıydı. Her Urfalı gibi Urfa’nın değeri olarak bildiği şehir takımına da değer veriyordu.
Kuş Gribinin yaşandığı dönemde Urfa’nın Hava durumu ile Mamey’in hava durumu hemen hemen aynıydı. O, artık eskisi gibi evin damında kuş uçurmuyordu. Nadiren Zere’yi görmek için dama çıkıp kuşlarını uçuruyordu. Mamey, damda güvercinleri uçurduğu vakit sanki seyircisiz bir maça çıkmış gibiydi. Damında çok sevdiği takımın bayrakları yağmur yemiş, çürümüştü. O bayrakları, hafta sonu tuttuğu takımın maçlarına gitmek için yaptırmıştı.
Mamey, Kuş Gribi sürecinde “İyi ki Şıh Şelle’yi satmışım,” diyordu. Çünkü o, Kuş Gribinden çok sevdiği ve pahalı olan bir diğer kuşu Mısırlı’yı kaybetmişti. Sadece Mısırlı mı? Ayneli, Kınıfırlı, Gümüş Kuyrak, Şarabî kuşlarını da bu nalet gripte kaybetmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Medya analizi
Hava Durumu
Mamey’in evinde ve elinde beslediği ama uçurmadığı bir tek Angut Kuşu kalmıştı. Angut kuşu Mamey’e uğurlu gelmşti. Bu kuş, onu hayata tutundurmuştu. Çoğu zaman komşu kızı Zere’yi komşu damında görmediği vakit ona “Zere” diye seslenmişti. Angut kuşunun doğal samimiyeti azıcık da olsa Mamey’e sirayet etmişti. O; aşkı, sevgiyi, muhabbeti sanki Angut Kuşundan öğrenmişti.
Sabri Hoca, Kuş Gribi öncesinde Mamey’in evine ziyarete getmiş, bu kuşu orada görmüş ve çok şaşırmıştı. Memey kim, Angut Kuşu kim, demişti. Ona göre Mamey; ancak takla atan kuşlardan, takla atan insanlardan hoşlanırdı. Hatta bir keresinde Sabri Hoca, çok kızıp Mamey’e “angut” diyecek olmuştu da Angut Kuşuna hürmeten yutkunmuştu.
Sabri Hoca, Angut Kuşunun ismi olan “Angut” kelimesinin de vulgarize olduğunu düşünüyordu. Kendince şu mantığı yürütüyordu.: “Hikmet” kelimesinin anlamında yaşanan kayıp gibi Angut kelimesi de anlam kaybetmişti. “Hikmet lokantası, hikmet marketi, Hikmetsiz Ape hikmet..” Gibi örneklerle “Angut”un argo bir anlama düşmesi ve kaba-saba insanlar için kullanım macerasının aynı olduğunu düşünüyordu.
Akrebin kıskacından kurtarır bizi reyhan
Eyyüp Azlal
24.07.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sizi hiç akrep soktu mu? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz. Sizin evinize hiç akrep girdi mi? Ya da benzer zararlı hayvanlar… Evinize bunlar geldiyse ve siz bunları gördüyseniz bu küçük ama zararları büyük hayvanları kaçırtmak için ne yaparsınız?
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Medya analizi
Sizi hiç akrep soktu mu? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz. Sizin evinize hiç akrep girdi mi? Ya da benzer zararlı hayvanlar… Evinize bunlar geldiyse ve siz bunları gördüyseniz bu küçük ama zararları büyük hayvanları kaçırtmak için ne yaparsınız?
Eminim bu sorunun cevabını benim de yakın zamana kadar düşündüğüm şekilde verirsiniz. Günümüzde modern insanlar, bu hayvanları ve haşeratı kaçırtmak yerine onları imha etmek adına değişik zehirler ve tarım kullanırlar.
Peki, bu bir çözüm müdür? Bu imha ilaçları daha doğrusu zehirleri, tabiatı iki türlü bozuyor. Birincisi bir kısım hayvanlar imha etmek adına kullanılan ilaçlar insanların yaşama alanını tehdit ediyor. Alerji, astım gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor. Sağlığımız bozuluyor. Kullanılan ilaçların imha ettiği hayvanlar, tabiat döngüsü içerisinde diğer bazı zararlı hayvanları dengeliyordu. İmha edildikleri için tabiat dengesi haliyle bozulmuş oldu ve oluyor.
Peki, akrebi tabiat dengesini ve insan sağlığını bozmadan eve girmesini nasıl engelleyebiliriz? Yakın zamanda Divan Edebiyatı yani Klasik Türk Edebiyatı alanında hazırlanmış bir kitap okuyordum. Prof. Dr. Amil Çelebioğlu tarafından hazırlanan “Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları” adlı bu kitapta Akrep ile ilgili bir beyit geçiyordu. Beyit, Ahmet Paşa divanından alınma idi.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Gazete aboneliği
Medya takibi
Akrep rakibin şerrini uşşâkdan def’ etmeğe
Ey şûh gözlü şâh-ı gül ol hûşe-i reyhânı sun
Beytin burada tasavvufi ve alegorik arka planı çok uzun. Kısaca değinip asıl meselemize geleceğim. Beyitte
“Ey şuh gözlü ve güllerin şahı olan sevgili akrep gibi olan rakibin belasını âşıklardan uzak tutmak için reyhan salkımını sun.”
Malumdur ki divan edebiyatında âşık ve maşuk geçince bir de araya üçüncü şahıs girer o da rakiptir. Ağyar da denilir rakibe. Bu nedenle âşıklar, rakipleri her türlü kötü unsura benzetirler ki akrep de bu unsurlardan biridir.
Yukarıda yaklaşık manasını verdiğimiz beyitte reyhan bitkisi demek ki on altıncı asırda akrebi kaçırtmak için kullanılıyormuş. O dönemde bu bilgiye sahip olan şairlerin sadece şair değil alanında derin araştırma ve gözlem yapan bilim adamı olduklarını da unutmayalım. Modern çağda bilimler birbirinden ayrıldığı için biz şimdilerde şairin sözünü ya anlamıyoruz ya da estetik bir bakışla geçiştiriyoruz. Bunu söylerken estetik bakışın şiirin güzelliği için önemli olduğunu göz ardı etmiyoruz.
Bu beyit ışığında şairin hem tıp (sağlık) hem botanik ve hem de biyoloji ilmine sahip olduğunu sarahatle söyleyebiliriz. Divan şiirinde devrinin bütün realitesi, alet edevat, tabiat, pozitif bilimler, günlük hayat manzaraları, türlü ruh halleri, deliler, veliler en objektif biçimde işlenmiştir.
On altıncı asır Osmanlı toplumunda reyhânın evlerde kullanımı ve akrebi kaçırtması bilgisi, Divan edebiyatında sosyal ve bilimsel hayatı anlatmak için belki denizde bir damladır. Buna rağmen beş yüz yıllık klasik şiirimizi halktan kopuk ve saray edebiyatıdır yaftasını yapıştıranlar psikolojik ve politik bir iftiranın önüne geçememişlerdir. Muhterem hocamız Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan Divan Şiirinin Bahçesinde adlı eserinde “…Bu anlama güçlüğü metinlere nüfuz etmede içine düştüğümüz dermansızlığın besleyen en önemli psikolojik unsur ise klasik edebiyatımıza vurulmuş haksız bir damganın düşüncemizi yanlış yönlendirmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.”Der.
Sözüm odur ki modern ilaçların ve diğer yanlış kullanımların etkisinden kurtulmak için günlük hayatımızı daha kaliteli hale getirmek zorundayız. Sadece Divan edebiyatının kaynaklarına bakmak bile şu söz Akrebin kıskacından kurtarır bizi reyhan
Şehir Defteri
Eyyüp Azlal
01.08.2021 - 00:00
Yayınlanma
Şehir Defteri, aslen nerelidir? Bu soruyu mütemadiyen dinlediğim “To aslen kucayi?” diye başlayan Farsça bir şarkının etkisiyle sormuş olabilirim. “To aslen kucayi?” “sen aslen nerelisin?” demek. Şehir Defteri; tarih ve medeniyet ışığında yolunu bulmuş bir edebiyat dergisi. Bu derginin mutfağı Çorum’da.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Gazete aboneliği
Haberleri
Şehir Defteri Dergisinin isim babası şair-yazar Halit Yıldırım; bu mutfakta epeyce çalıştı ve ununu eledi. Ama eleğini duvara asmadı. O, şehir değiştirip başkent Ankara’ya taşınsa da haftada bir Çorum’a gider ve mutfaktaki işinin başına geçer. Şehir Defteri’nin altıncı sayısı Halit Yıldırım ’sız çıkmasın diye Ankara’dan arda kalan zamanını hep memleketinde geçirmiş. Diğer zamanlarda da internet ortamında Şehir Defteri için gelen yazıları kontrol eder, bölümlere göre yazıları tasnif eder, düzeltir, neşre hazır hale getirir.
Neden Şehir Defteri?
Halit Yıldırım, bu soruya kendince makul ve menkul bir cevap vermişti. İlham kaynağını eski tahrir defterlerinden almış. Osmanlı’da tahrir defterleri; bir şehre ait iktisadi, nüfus, askerlik, ziraat ve orman faaliyetlerinin kayda geçirme, deftere geçirme işlemine denilirdi. Bugün akademik camiada -özellikle tarih bölümü için söylüyorum- herkesin bir başvuru kaynağı olmuş.
Çorum Belediyesinin Şehir Defteri, kemiyyet olarak değil de keyfiyyet olarak Osmanlı’daki Tahrir defterlerine bir gönderme olabilir. Klasik gönderme diyelim biz buna. Zaten TÜİK, Nüfus ve Vatandaşlık, Devlet Planlama teşkilatı gibi kurumlar eski tahrir defterlerinin devamı olan vazifeleri yapıyor. Darısı şehir hafızasını kadim zamanlardan bugüne ulaştıran diğer şehirlerimizin başına olsun.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Politika yorumları
Son dakika
Neden Şehir Defteri?
Bu soruyu kıymetli dostumuz ve derginin genel yayın yönetmeni olan Turhan Candan Beye de sorduk. Dergi, bir belediye yayını olarak ülkemizde müstesna bir yere sahip. Belediyenin sanat, edebiyat ve kültür adamlarına nasıl sahip çıktığının da bir göstergesi diyor Turhan Candan başkanımız. Kendisi Çorum Belediye başkan yardımcısı ve belediye başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın Beyin en önemli yardımcısı. Şehrin sorunlarına getirdiği çözümler hem edebi hem de ebedi çözümler… Bu nedenledir ki başkan Halil İbrahim Beyin takdirini kazanmış, iltifatına mazhar olmuştur.
Sanal olarak düzenlenen Elvan Çelebi Şiir akşamlarına Şehir Dergisi yazarları ve şairlerinin katılımıyla üç defa gerçekleşmişti. İnşallah Taçkıran (Koronavirüs) sonrası bu şairler ve yazarlar Çorum’da bir araya gelir ve ruberu bir şiir gecesinde buluşurlar. Unutmayalım, Yunus Emre Özel eki de Şehir Defterinin neşriyatı arasındaydı.
Neden Şehir Defteri?
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Medya analizi
Gazete reklamları
Çorum’da mukim şair –yazar Hüseyin Kır Hocamız da bu defterin mutfağında çalışıyor. Ona da sordum bu soruyu. Hüseyin Kır hocamızın dergiye dair şu hatıraları cevap niteliğindeydi. Onu dinliyoruz: “Daha önce Çorum Belediyesinin bir tanıtım broşürü olduğunu Halil İbrahim Aşgın Hocamız başkan olduğunda bizleri bir araya toplayıp, bu broşürü bir edebiyat dergisine nasıl dönüştürebiliriz; bu dergi, sadece belediye başkanının şehir gezilerinde çekilmiş gelişigüzel fotoğraflarıyla süslemeyelim, demişti. Halil İbrahim Bey, aydın bir kişiliğe sahip, üniversitede hocaydı. Onun aydın kişiliği bize heyecan verdi. Çorum dışındaki şair-yazar dostlarımızla da temas kurduk. Cahit Koytak, Şakir Kurtulmuş, Mustafa Özçelik, Gökhan Ayçiçek, Mustafa Uçurum… İlk temas kurduğumuz isimlerdi. Çorum’da Halit Yıldırım’ın olması büyük bir şans. Halit Yıldırım Beyin her parmağında bir marifet vardır. Şair, deneme, hikâyeci, romancı kimliğiyle “Şehir Defteri” dergisine renk katmıştır. ”
Hüseyin Kır Hocamız, Şehir Dergisinin mutfağında çalışan şair Mehmet Okumuş beyin katkılarında da bahsetti. Mehmet Okumuş’un şiirinden de bahsetti. Bu sayıda Mehmet Okumuş’un şiiri yoktu mektubu vardı. İnşallah gelecek sayılarda şiirini de okumak nasip olur. Derginin mutfağında emeği olan Nilüfer Aşkın Hanım da bulunuyor. Başka yazımızda onların da emeklerinden bahsetmek isteriz. Belediye Kültür Müdürü Mahmut Yabacıoğlu da bu derginin şeflerinden. Onu da unutmayalım.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haber bülteni
Sanat ve Eğlence
Turhan Candan Başkanımız için bir zeylname
Turhan Candan, aynı zamanda Çorum Belediye Başkan yardımcısı, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Edebiyat Bülteni şiir gecelerini ilk hazırlayan ağabeylerimizdendir. Biz, edebiyat fakültesine gittiğimizde onlar çoktan mezun olmuştu. Ama Edebiyat Bülteni Şiir Gecesi devam ediyordu. Edebiyat Bülteni bayrağını 90’lı yıllarda biz devr almıştık onların hatıraları ışığında… Turhan Candan başkan; radyo programları, Dil edebiyat derneği ve diğer çalışmalarını da biliyoruz.
Şair mi Filozof mu?
Eyyüp Azlal
06.08.2021 - 00:00
Yayınlanma
Şair Nâbî; gerçek manada hem şiirini hem de nesrini düşünceye, düşündürmeye adamış; bu özelliğiyle de edebiyat ve kültür tarihimizdeki yerini almıştır. Bu yönüyle Şair Nâbî, İslam Felsefe Tarihi açısından da önemli bir kilometre taşıdır. O, her ne kadar Kemal Paşazade gibi medresede İslam felsefesi alanında dersler vermese de şiirlerinde derin bir felsefe bilgisine sahip olduğu ve bu altyapıyı kullandığı aşikârdır. Zaten bu nedenledir ki felsefenin İslam dünyasında karşılığı olan “hikmet” kavramına mütealik şiirler yazdığı için kendisine hikmet şairi, hikemi şiirin kurucusu denilmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Hava Durumu
Sanat ve Eğlence
Şair mi Filozof mu? Sorusuna cevap bulabilmek için önce hikmet ile felsefe tanımını bilmek gerekir ve bu iki disiplini mukayese etmek gerekir. Hikmet, kâinatta bütün olan bitenlerin esasını bilmektir. Hikmet, tümel bir bilgidir, yani her şeyi kuşatır. İnsan düşüncesinde bugün algı dönüşümü sonucu felsefe ön plana çıkarılsa da felsefesinin hikmet gibi kuşatıcı bir tarafı yoktur. Felsefe, hikmeti sevme ve ona yönelme (philo sophiya: bilgelik sevgisi) anlamında bir bilgidir. Doğru bilgiye ve hakikate ulaşmada hikmet bir çatı rol görevi üstlenir.
İslam Alimi Râzî’nin hikmete dair şu tanımı önemlidir. “Eşyanın hakikatini bilme, güzel ve isabetli işler yapma” anlamındaki hikmet Allah’ın yalnızca peygamberlere veya Müslümanlara bir lutfu değildir. Sonuçlardan sebeplere gidebilen tefekkür fiili esasen aklî bir yöneliştir; ancak doğru bilgiye ulaşan akıl sahibi, hikmete sadece kendi aklî başarısıyla ulaştığına inanırsa ona ulaşmasını mümkün kılan gerçek sebebi kavrayamamış ve dolayısıyla hikmetten uzaklaşmış olur.
Hikmet ile felsefe ilişkisini Hz. İbrahim’in mağaradan çıkış metaforuyla anlatabiliriz. Hz. İbrahim’in babası bir gün onu mağaradan çıkartmıştı. Önce güneşi görüp rabbim budur demesi, sonra ayı ve yıldızları görüp her biri için rabim budur demesi bir felsefedir, Hz. İbrahim, çocukken bile akıl yürütmektedir. Fakat gördükleri kısa süre sonra sönüp gidince, “Ben böyle sönüp batanları sevmem” diyerek bunların hiçbirinin ilâh olamayacağını ifade etmesi ve bütün bunları yaratan bir varlığın olacağını sezmesi ise hikmettir. Çünkü Allah, Hz. İbrahim’in kalbine muhkem bir bilgi indirmiştir. Allah bu olaya hükmetmiş aynı zamanda Hz. İbrahim’in karşılaştığı bütün bu tabiat olaylarına hâkimdir. Ayette Allah, hikmeti dilediğine verir; kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş, denilmektedir; ancak akıl sahipleri düşünürler. Denilmiştir. Burada hikmetin Allah için kullanıldığına dikkat edelim.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Ekonomi haberleri
Yaşam haberleri
Bugün neden bizim bir filozofumuz yok demek aslında neden ilk romanları biz yazmadık anlamına geliyor. Bu açıdan Nâbî için bir filozof denilebilir ama tanım eksik kalır.
Nâbî’ye göre bütün mümkün varlıklar, Allah'ın sanatındaki dergâhta bir hizmetçidir. O’nun izni ve emri dışında hareket edemezler, varlıkları tamamen O'na bağlıdır. Nâbî divanından aldığımız aşağıdaki beyit buna örnektir:
İdüp dûlâb-ı istiğnâyı gerdân cûy-ı cûd üzre
Riyâz-ı ihtiyâc-ı mümkinâtı eylemiş irvâ
Günümüz Türkçesiyle:
"Cömertlik ırmağı üzerinde ihtiyaçsızlık dolabını döndürüp, mümkünatın ihtiyaç bahçesini suya doyurmuştur."
Yukarıdaki beytin şöyle bir tahlile de ihtiyacı vardır. Beyitte genel olarak, Allah'ın cömertliği ile varlıkların tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla verdiği anlatılmaktadır. Beyitte yer alan
"istiğna" (ihtiyaçsızlık) ve "mümkinat" (olabilir olanlar) sözcükleri felsefi bilgi gerektiren kavramlardır. İmkân delilini açıklarken varlıkların, mümkün ve vacib olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmiştik. Burada geçen "mümkinat" sözcüğü ile başta insanlar olmak üzere tüm varlıklar kastedilmiştir.
Maçı Kaybettik
Eyyüp Azlal
12.08.2021 - 00:00
Yayınlanma
Abartmıyorum, maçı kaybettik.
Hayallerimizi ihmallerimizle yok ettik.
Hayallerimizde yaşayabilecek imkânları kaybettik.
Samimiyeti kaybettik.
Yakın eylediğimiz ırakları kaybettik.
Şimdi daha uzak, çok uzakta.
Dayanamayacaklar, diyorlardı bizim için
Kendimize dayanak yaptığımız ilkeleri kaybettik.
Hergün travmalı haberler, habercilerle boğuşuyoruz.
Bak postacı geliyor türküsünü unuttuk.
Bak haberci geliyor, büyük trol geliyor, yaptık.
Enformasyon bombardımanı altındayız.
İlahi haberleri, haber getiren Mürsel’i unuttuk.
Yağmur duasına çıkıyoruz,
Malumat sağanağına yakalanıyoruz.
Taçkıran salgınında vefayı unuttuk
Vefa semtine gitmeyi de
Vefa’da medfun Şeyh Ebul Vefa’yı unuttuk
Vefa’da mukim Ömer Aydın’ı unuttuk
O, vefa nöbetine devam etmekte.
Doğrusu nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu unuttuk.
Mevcut konumumuz ile şu anki konumumuz arasında dağlar kadar fark var.
Unutmadığımız bir şey kaldı: Orman yangınları
Şimdi yanan ormanlarımız var, ondan unutmadık.
Ama orman yangınına dair her şeyi unuttuk.
Yangın çıkaranları terörist addetmedik.
Bütün yangınları teröristlerden bildik.
Teröristleri de unutmadık, ateşin çocuklarını da
Ateşiniz bol olsun inşallah.
Arazi mafyasını, anız çıkaranı, piknikçileri bir bir unuttuk.
Ormanda bıraktıkları her yanıcı madde yandı.
Bunları unuttuk.
Küresel güçlerin termal merceklerini de unuttuk.
Bunlarla beraber
Çiçeği burnunda yirmi bin yeni sosyal hesap
Memleketi sanal âlemle yangın yerine çevireceklerdi.
Bir tabiat olayı sosyal bir faciaya dönüşecekti.
Şükür ki olmadı.
Ey insan kardeşlerim şimdi dinleyin beni!
Bütün bu yapılanlar, biz insanların hizaya getirilmesi içindi.
Şair Mürsel sönmez, Bir Nokta Dergisi Mayıs 2021 sayısında bu kaosu şöyle tarif eder:
“Bu hiza, Küresel Kötülük’ün teknoloji sihirbazının eliyle sağlamaya çalıştığı ve tanrılığına boyun eğdirmek istediği bir yok oluş uçurumu. Hatasıyla, sevabıyla güzel olan insanın; güzellik ve çirkinliği, iyi ve kötünün ötesinde nesnelleşmesi ve oyun hamuruna dönüştürülmesi tehlikesi ile evet yüz yüzeyiz…
UNESCO 2021 yılı
Eyyüp Azlal
18.08.2021 - 00:00
Yayınlanma
UNESCO, vefatının 750. yıl dönümü münasebetiyle 2021 yılını Hacı Bektaş Veli yılı ilan etti. Yine Yunus Emre’nin vefatının 700. yıl dönümü ve Ahi Evran’ın doğumunun 850. yıl dönümü de UNESCO’nun bu yılki anma ve kutlama yıl dönümleri programlarına alındı. Böylelikle Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ve Ahi Evran 2021 yılında dünya genelinde UNESCO ile bağlantılı olarak çeşitli anma programlarıyla anılacak.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Tarih
Dijital gazete
Bu üç büyük veli, üç ayrı yılda UNESCO’nun anma programına alsaydı biz araştırmacılar, hatta edebiyatseverler için daha iyi olurdu. Bunu söylerken Türkiye UNESCO temsilciliğinin bu başarısını da takdir ettiğimizi belirtmek isteriz.
Hacı Bektaş-ı Veli ve diğer iki büyük Anadolu ereni-velisi-şairi Yunus Emre ve Ahi Evran yılı haberini ilk olarak UNESCO’dan duymadık. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin festival adı altında Hacı Bektaş-ı Veli’yi anacağını duyurması üzerine duyduk... İstanbul Yeni Kapı etkinlik alanında “Yeni Türkü, Moğollar, Şevval Sam, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Kardeş Türküler”in vereceği konserlerle Hacı Bektaş-ı Veli anılacaktı. Ama Ülkemizdeki yangınlar ve doğal afetler nedeniyle bu konserler iptal edildi. Bu nedenle Hacı Bektaş-ı Veli anılmamış oldu. İBB, Yunus Emre’yi ve Ahi Evran’ı anacaklar mıydı, bilmiyorum.
İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nden daha fazla çalışan Esenler ilçe Belediyesi ise UNSECO’nun 2021 yılı etkinliği kapsamında çeşitli yazarları, araştırmacıları, kültür sanat adamlarını arayıp, onları dinledikten sonra yapacağı bir çalıştayla faaliyetlerine “vira bismillah” diyeceğini öğrendim. Esenler Belediyesi, yapacağı etkinlikler öncesi şöyle bir çalıştay kararı almış. Daha doğrusu kültür adamlarına şu soruyu sormuş.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Kültür haberleri
Ekonomi haberleri
Türk ve İslâm dünyası için büyük önem atfeden Hacı Bektaş-ı Veli sizce nasıl anılmalı ve anlatılmalı? Türk tasavvuf tarihinin en önemli mutasavvıflarından biri olan Hacı Bektaş-ı Veli’yi “Festival” başlığı anmak, yad etmek doğru mudur? Her ideolojik bakış, Hacı Bektaş-ı Veli'yi farklı bir yönünden ele alıyor. Onu nasıl görmeli ve anlamalıyız?
Esenler Belediyesi’nin Hacı Bektaş-ı Veli Hakkında yapacağı faaliyeti, sorduğu sorudan da anlaşılacağı üzere toplumun bütün kesimlerinde bir Hacı Bektaş sevgisi uyandırmaktır.
Aslında bu yazıda müstakil bir Hacı Bektaş-ı Veli yazısı yazmak niyetindeydik. Söz ve kalem başka mecralara çekildi. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Belediyesi de her yıl mutad olarak hünkarın adıyla anılan ilçede anma programları yapmaktadır. Burada yapılan etkinlik ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarihsel kimliğinden kopuktur. Kendisinden sonra müridlerince olşturulan Bektaşi tarikatına onaltıncı asırda Hurifilik katılmış ve hünkarın düşüncelerinden, öğretilerinden uzaklaşmıştır. Bu yetmezmiş gibi ölümünden sonraki yıllarda, 15. asırda onun menkıbelerini anlatan “Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi” yazılmıştır. Hacı Bektaş Veli, burada anlatılan söylencelerle, tarihsel gerçekliklerden kopuk olarak yaşatılmış ve Hz. Ali’nin soyundan yedinci İmam Musa Kazım nesline bağlanmıştır.
Bugün biraz da siyasi mahfillerce tarihsel kimliklerinden uzaklaştırılan Alevi ve Bektaşi hatta Melami kaynaklar, Hacı Bektaş-ı Veli’yi kendine çekmekte öte yandan Mevlevi, Ahi, Nakşi cephe de Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Ahi Evran’ı kendine yakın bir çizgiye çekmektedir. Bu cepheler, kendilerine taraftar çekedursunlar Ne Mevlana Mevlevi idi ne de Hacı Bektaş bir Bektaşi idi.
Kanaatim Hacı Bektaş-ı Veliye bu nazariyeden bakmak lazımdır.
Şimdi ana meselemize dönelim. UNESCO nezdinde kıymet verilen bu üç büyük şahsiyeti nasıl anmamız gerekir. Önce bu soruya cevap verelim. UNESCO, 1991 yılını Yunus Emre yılı ilan etmişti. O zamanlar ortaokul öğrencisi idik. Okulumuza Yunus Emre konferansı için gelen bir yazarı dinlemiştik. Daha sonra liseye geldiğimizde edebiyat kitaplarında Yunus Emre’yi görünce bu büyük şaire aşinalığım biraz daha artmıştı. O yıllardaki arşivle bakıldığında Yunus Emre Sevgi Yılı ile ilgili sadece Yunus Emre’nin şiirlerinden ilahi formunda olan şiirler bestelenerek bir konser verilmişti. O da Yunus’u anmadan öte Yunus’u anlamayı amaçlayan bir konserdi.
Şimdi demem odur ki bu ülkede Yunus Emre denildi mi anma programları belli bir mecrada ilerliyor Ama Hacı Bektaş-ı Veli denildi mi onu tarihsel kimliğinden uzaklaştırmadan anmak ve anlamak lazımdır.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Son dakika
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Aşağıdaki hatıra, Yunus Emre ile Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahından çıktığının delilidir.
“Tapduk Emre'nin, dergâhında ilahi söyleyen derviş bir Yunus'u varmış.Tapduk Emre ona "Guyende" Yunus derdi.
Bir gün Tapduk Emre'ye şevk gelmiş.Vecd halindeyken Guyende Yunus'a demiş, “bugün şevkimiz vardır. Haydi bize ilahi söyle...”.
Takdir-i ilahi olsa gerek Guyende Yunus'un dili tutulmuş.Tapduk Emre bir kaç defa "Haydi söyle" dese de ses çıkmamış.
Tapduk Emre, bu sefer tekkenin oduncusu Yunus'a demiş "haydi senin kilidin açıldı,Hacı Bektaş'ın emri yerine geldi. Durma söyle".
O gün bugündür Oduncu Yunus,Yunus olmuş, üstadı Tapduk Emre'nin kendi ismini vermesiyle de Yunus Emre olmuş. O günden beri duyulmamış nefesler ve ilahiler söylemiş....Yunus önce Hacı Bektaş’ın yanına gitmişti. Ama himmet yerine buğday isteyince Hacı Bektaş onu yeni tekke (sufi okulu) kuran öğrencisi Tapduk Emre’nin yanına göndermişti. Yani Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre’nin hocasının hocasıdır.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin Tarihsel Yolculuğu
Eyyüp Azlal
28.08.2021 - 00:00
Yayınlanma
Büyük düşünür ve İslam alimi Hacı Bektaş-ı Veli’nin vefatının 750. yıl dönümü vesilesi ile bu yıl ülkemizde çeşitli etkinliklerle anılıyor.Taçkıran salgını ve diğer doğal afetlerden dolayı gözle görülen etkinlikler olmasa da başta Kültür Bakanlığı,valilikler, belediyeler, bazı kamu kurumları ve çeşitli sivil toplum kuruluşları bu hususta etkinlik takvimlerini kamuoyuyla paylaşıyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Gazete arşivi
Teknoloji haberleri
Biz de bu propgramlar dahilinde bir çalışma yapabilir miyiz, düşüncesi içerisindeyiz.yapacağımız programın teması “Neden bu yıl Hacı Bektaş-ı Veli yılı kabul edildi ve Hacı Bektaş-ı Veli hakikatte kimdir?” sorularına cevap arayacağız. Bu yazımızda daha çok Hacı Bektaş-ı Veli kimdir sorusuna cevap aradık.
Orta Asya’daki Moğol diğer bir tabirle Cengiz istilası sebebiyle Anadolu’ya doğru gelen derviş göçleri içerisinde Hoca Ahmed Yesevi’nin de öğrencileri vardı. Bunların başında Hacı Bektaş-ı Veli geliyordu. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Hoca İslam ansiklopedisinde Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anadolu’ya gelirken bir Türkmen aşireti ile birlikte geldiğini söylüyor ve bu aşiretin Anadolu’ya gelen Bektaşlı aşireti olabileceğini söylüyor. (Bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/haci-bektas-i-veli). Bu bilgi neticesinde Hacı Bektaş’ın Horosan erenlerinden olduğu aşikardır.
Horasan ismi ve bölgesi bugün büyük çoğunluğu İran sınırları içinde olan tarihi bir bölgedir. Bu bölgenin Belh ve Herat şehirlerinin olduğu bölüm Afganistan’dadır. Merv ve Nesâ yöresi Türkmenistan’da: Nişabur, Şirvan ve Meşhed ise İran sınırları içeirindedir. Bu bilgileri niçin veriyorum. Hacı Bektaş, 1209 yılında Nişabur’da doğmuştur. Mevlana ise 1207 yılında Belh şehrinde doğmuştır. Afganistan, Türkmenistan ve İran isimlerinin olmadığı bu dönemde Harzemşahlılara bağlı Horasan Valiliğinin başkenti Merv idi. Sonrasında Moğol saldırıları sonucu bu şehirler yakılıp yıkılıyor. Mevlana Celaleddin, ailesiyle birlikte Belh şehrinden kaçarak hayatını kurtarıyor. Hacı Bektaş da ailesiyle birlikte Nişabur’dan kaçarak hayatını kurtarıyor.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Haber
Gazetesi
Bugün Afgan göçleri ile o zamanki Orta Asya’dan gelen göçleri kıyaslarsak şunu söyleyebiliriz. O zamanlarda resmi devlet sınırlarının olmadığı bir dönemde Gerek Hacı Bektaş ve gerekse Mevlana Anadolu’aya aşiretleriyle birlikte geldiklerinde ıssız bir bölgede oba kurmuşlar. Daha sonra yerleşim yerlerine yakın giderek onlarla temasa geçmişlerdir. Bu Horasoan erenleri, daha sonra Anadolu’da bulunan beyliklerin mahiyetine girmiştir. Ve tekke açmalarına izin verilmiştir.
Mevlevilik ve Mevlana ile ilgili devrinde binlerce yazılı kaynak olmasına rağmen Bektaşi kaynakları ve Hacı Bektaş-ı Veli hakkında yazılanlar ne yazık ki menkıbelere dayanmaktadır. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya geldiği yıllarda önemli bir iz bırakmaması ve çok sonradan yaygın bir şöhrete sahip olması tarihi açıdan yetersiz bir problemdir. Menkıbevi Hacı Bektaş, Rum Abdalları tarafından oluşturulmuş bir kişiliktir.
Hacı Bektaş’tan bahseden en eski kaynak 15. Asırda Elvan Çelebi’nin yazdığı Menâkıbü’l-kudsiyye adlı eseridir. Daha sonra Ahmed Eflaki Menakibü’l-arifin’i kaleme alır. Bu eser dönemin Mevlevilik tarihini kaleme alırken Hacı Bektaş’ı Veli’den kısaca bahseder. 15. Asırda Hacı Bektaş-ı Veli adına düzenlenmiş Velayetnâme (vilayetnâme) bir eser vardır. Uzun Firdevsi tarafından yazıldığı kabul edilen bu eser, iki asır boyunca eklemeler ve çıkarmalar yapılarak hazırlanmıştır. Aslında bu eser Uzun Firdevsi’ye gelene kadar Kalenderilik, Hurufilik, Babai hatta Orta Asya Şamanizmi de katışarak ortaya çok fikirli bir komisyon kitabı haline gelmişti. Bu kitapta anlatılan rivayetler, o zamanlar Anadolu Halk İslamı dediğimiz popüler kültür (göçebe halk İslam’ı) ve dini anlayışı da sergilemektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Hava Durumu
Politika
Bektaşi tarakitakına gelince şunları söyleyebiliriz. Hacı Bektaş-ı Veli’ye isnad edilen Vilayetname kitabı,onun ölümünden iki asır sonra Uzun Firdevsi tarafından derlenince bu kitap Bektaşiliğin kitabı olarak kabul edilmişti. Bektaşi tarikatı da Babailik, Kızılbaş ve Şii’likten farklı yeni bir forma dönüştürülmüştü.
Selçuklulara karşı çıkarılan Babaî (Malya) isyanında şeyhi Baba İlyas’ı ve kardeşi Menteş’i kaybeden Hacı Bektaş, Selçuklulardan kurtulup Kırşehir’e gelmiş ve Sulucakara kasabasındaki tekkesinde inzivaya çekilmişti. Hacı Bektaş-ı Velinin vefatından sonra Bektaşilik Kırşehir Merkezli gelişti. Selçuklu devletinden sonra Osmanlı devleti, Bektaşi’liği halka dayaı adap ve erkanı yeniden tepit ettirip tanımıştı. Osmanlı Devleti, bunun yanında padişah 2. Beyazid döneminde 1501 yılında Bektaşi şeyhi Balım Sultan’ı Rumeli’de Kızıldeli dergahından alıp Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi Postnişinliğine getirmişti. Böylece Konyâ’da Mevlevilik ve Kırşehir’de Bektaşilik olmak üzere iki önemli tarikat Anadolu’da kurumlaşmış oldu. Osmanlılar, bunun yanında Kızılbaş tarikatını ve Yeniçeri şeyhlerini de Bektaşi tarikatına bağlamıştı. Bektaşilik, İslam tarikatları içerisinde gayrimüslimleri ençok etkileyen iki tarikatten biri olmuştur. Diğeri de Mevleviliktir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Dünya haberleri
Spor haberleri
Netice olarak şunları belirtmekte yarar var. Başta da dile getirmiştik. Hacı Bektaş-ı Veli, Hoca Ahmet Yesevi’inin ikinci kuşaktan talebesidir. Ahmet Yesevi'nin öğrencisi olan Lokman Parande, Hacı Bektaşi Veli'yi yetiştirmiştir. Yani, Mevlana, Yunus Emre,Tapduk Emre, Ahi Evran gibi Horasan Erenleri ve Anadoluda yetişen öğrencileri birbirine uzak olmayan insanlardır. Hacı Bektaş-ı Veli’iyi kendine rehber edinenler günümüzde onun fikirlerinden uzaklaşmışsa ya da Mevlana’nın fikirlerini kendine rehber edinenler onun fikrinden uzaklaşmışlarsa yapacak şey şudur:Tekrar Mevlana’ya ve Hacı Bektaş’a dönmek ve onların eserlerini ciddi bir anlamda inceleyip araştırmak olacaktır. Hacı Bektaşi Veli’nin “İncinsen de incitme” ve “düşmanının da insan olduğunu unutma” sözleri insanlığı, hoşgörüye davet ederken Mevlana’nın bu şekilde mesaj veren onlarca ifadesi vardır.
Çevre Felaketini Şair Nâbî'ye Sorduk
Eyyüp Azlal
02.09.2021 - 00:00
Yayınlanma
Dün gece şair Nâbî’yi rüyamda gördüydüm. Bu büyük şairi başka da görme imkanım yoktu. Hazır onu görmüşken Şeyh Galib’in arkasından nasıl konuştuğunu, Hayrabad’ı haksız yere nasıl eleştirdiğini, Osmanzade Taib’in kendisine niçin saygısızlık yaptığını, İstanbul’daki evini kime miras bıraktığını soracaktım da üstad, bunları sormama izin vermedi. Hep “sonra sonra sorarsın, dediydi.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Yerel haberler
Gazete reklamları
Peki hazır üstad Nâbî’yi görmüşken neyi konuştunuz diye bir soru ile karşılacağımı biliyorum. Malum; çevre felaketi.... Memlekette önce ormanlarımız yandı, sonra aşırı yağmurlar ve sonunda seller yaşandı. Bir çok ev, sel suları altında kaldı. Onlarca insanımız sel sularına kapılıp kayboldu.Hâlâ bulunamayanlar var.
Şair Nâbî, tam da buradan sözü alıp “Bu dünyayı niye yok ediyorsunuz,” dedi. Üstadın bu sorusu karşısında şaşkınlık ve mahcubiyyetim zirve yapmıştı. Diz çöküp ağlayacak oldum. Fazla üzülmeyeyim diye üstad sarığının içinden sarılı bir papürüs kağıt çıkarıp bana verdi. Bir padişah tuğrasını andıran bu kağıt, ipekten yapılmış özel bir iple bağlıydı. İpekli ip, kolay açılabilsin diye papürüs kağıda dülger düğümü atılmıştı. Hayriname’nin,Hayrabad’ın şairi hediyesini veriken “Al evladım, nasibinde bu varmış. Sakın bunu kaybetme ve kimseye de gösterme. Akrabalarım Gaffarzadeler bile gelse zinhar vermeyesin,” dediydi.
Hazır üstadı görmüşken Hattat Hafız Osman Efendi hattıyla hazırlanmış yazma bir divanını imzalı alabilir miyim diye içimden geçirmiştim. Hafız Osman, Şair Nâbî ile aynı yılda doğar. Aynı mahallede mukim iki arkadaştı. Rivayettir, birgün Şair Nâbi ile birlikte Üsküdar’dan Eminönün’e geçerken ikisinin de keselerinde parası yokmuş....Rüya âleminin iklimi bozulmasın diye bu hatırayı başka bir zamana bırakalım...
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Medya analizi
Teknoloji haberleri
Maalesef öyle olmadı. Şair Nâbî divanının belki ilk orjinal nüshası bende olacaktı, olmadı... Niye olmadı, anlatayım. Hediyeyi aldıktan sonra efendim bana bir diyeceğiniz var mı diyeceğime papirüs kağıdı açtıydım. Neyseki rüyâ âlemi devam ediyordu.İmzalı bir “divan”ını alamadık. Papirüs kağıda ve papirüs kağıtta yazılanlara razı olduk. Kağıtta şu beyit yazılıydı.
“Meyvesi az ise de lezzeti efzun-ter olur
O dırahtın ki hıyâbân-ı sühanda ola pîr”
Bir kağıtta yazılı şiire bir de üstada baktıydım. Efendim bu beyitle nereye varmak istiyorsunuz. Muradınız nedir, diye soracak oldum. Ona baktığımda Şair Nâbî’nin göyüzünde bir yıldız gibi gecenin karanlığında kaybolup gittiğine şahid oldum. Bir süre sonra da bu olayın bir rüya olduğunu uyanarak öğrendim.
Şimdi rüyâ ile şairin bana ithaf ettiği şiiri şerh edelim. Çevre felaketi haberlerini ve bu felaketlere biz insanların tabiata verdiği tahribatlar da eklenince göreceğimiz rüyâ bu olacaktı. Bu beyitle üstadımız Nâbî, nereye varmak istedi, söyleyeyim. Eskiden caddelerimizde, çam ağaçları değil meyve ağaçları vardı, Servi ağaçları vardı. Böyle caddelere hıyaban diyorduk. “Hıyaban” kelimesi için sözlüklerimizde iki yakası ağaçlı yol denilmiştir. Sözlükçüler, eski hıyabanları görmediğinden dolayı bu tanımlama eksik kalıyor. Hıyaban denilince caddenin her iki tarafında açılan su kanalları ile kenardaki servi ağaçları gelir.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Politika
Hava Durumu
Ülkemizde bu tanımlamaya örnek bir hıyabanı Malatya’da görmüştüm. Ama hıyaban denildi mi hatıra İran’ın baş şehri Tahran’da etrafındaki su kanallarıyla büyük ağaçlı caddeler gelir ki bunun en güzel örneği Hıyaban-ı Veliasr’dı. Bu caddenin daha doğrusu bu hıyabanın her iki tarafından arklar geçerdi. Hıyabanı besleyen bu sular, Elbroz Dağı’ndan geliyordu. Bu suların tabi (dopal) bir mecrası da vardı. Dere olup başka ırmağa bağlanıyordu. Bunun yanında bir de şehrin havası serin olsun diye yolun her iki tarafından kanallar açılmış. Ayrıca yol kenarındaki servi ağaçları yanında bazı yerlerde meyve ağaçları da vardı. Eski mimarimizde belli yerlerde meyve, belli yerlerde servi ağacını yol kenarına dikildiği vakidir.
Rüyamda gördüğüm Şair Nâbî, şiirini söyleyip gitmişti. Şair, ön planda kendisinin şiir yolunda yaşlandığını az şiir yazsa da çok güzel eserler verdiğini söylüyor. Arka planda ise şöyle bir anlam dünyası var. Ki bizi ilgilendiren de bumetfordu. Nâbî, eski İstanbul’daki hıyabanları istiare yoluyla şiirine nakşetmiş.
Düşünün eski İstanbul’u... Sayfiyelerde meyva ağaçları bir yanda, servilikler bir yanda, Alibeyköy deresine akan içilebilir suları neden şimdi göremiyoruz. Göksu, Küçüksu, Haramidere, Kurbağalı dere şimdi nerede? Eski Caddelerimizde meyve ağaçları güzeldi. Şimdi meyveyi bırak ağaç yok neredeyse. O meyve ağaçları kesildi, yerine kızıl çamlar dikildi. İşte o zaman başladı kızıl kıyamet.
Hafız'ın hikâyesi ya da patron ve şair
Eyyüp Azlal
12.09.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bir devlet adamı Hafız-ı Şirazi’ye kendisi için bir şiir yazmasını ister. Hafız da şiirinde devlet adamlarına yer vermediğini söyler. Devlet adamı, Hafız-ı Şirazî’nin bu durumuna çok sinirlenir ve onu hapse atar. Hafız, hapiste mahkûmlara Kuran-ı Kerim okurken yaşlı bir mahkûmun ağladığını görmüş. Hafız-ı Şirazî, Kur’an okumanın tesiri olduğu düşüncesiyle yaşlı mahkûma sorar.
Daha fazlasını keşfedin
İletişim ve Medya Çalışmaları
Tarih
Haberleri
Niçin ağladınız?
Mahkûm, “sivilde benim bir keçim vardı. Onun sakalı sizin sakalınıza çok benziyordu. Ondan ağladım.” demiş. Hafız, şaşkınlık ve kızgınlık içerisinde bir mektup yazar ve devlet adamına takdim edilmek üzere hapishane görevlisine verir. Devlet adamı mektubu alır almaz Hafız’ı hapisten çıkarır. Gönlü de razı değildir Hafız’ın orada olmasına.
Mektupta büyük şair Hafız-ı Şirazî şunu yazıyordu:
“Ne olur beni bu cahiller güruhu arasından çıkarın. Size istediğiniz şiiri yazmaya hazırım.” demiş.
Hafız’ın padişaha ihtiyacı, patronun Hafız’a ihtiyacı günümüzde de patron ve şair ilişkisini belirliyor.
Büyük şair, eserleriyle zamanın içinde fakat söyledikleriyle zamanının ötesindedir. Söyledikleriyle zamanın ötesine geçebilecek büyük şairin elbette ki patronunun arkasında olması beklenemez. Klasik edebiyatta yapılan en büyük eleştirilerden biri de şair ve patron ilişkisi idi. Bu eleştirilerle alakalı pek çok çalışma mevcuttur.
Şair ve patron kitabının yazarı Halil İnalcık, Osmanlı’daki edebiyat ve sanatın iktidar ile ilişkisini Max Weber’in patrimonyal devlet yapısı tarifinden yola çıkarak incelemiş. Patrimonyal bir yapıya sahip toplumlarda ilim adamı ve sanatçının üretimini “mutlak egemen bir hükümdar”ın nasıl belirlediğini açıklamaktadır.
İnalcık Hoca, padişah perspektifiyle sanat ve edebiyata baktığında istatistik veriler tam olarak doğru olmasa da iktidar sahiplerinin muktedir olabilmesi için sanat ve edebiyatı iyi bilmesi gerektiğini yoksa davulcu- zurnacı, çalgı- çengi elinde oyuncak olacağını ifade ediyor.
Peki, büyük şair, eserleriyle zamanın içinde fakat söyledikleriyle zamanının ötesinde nasıl olabilir. Buna dalkavuk edebiyatı yapılmayarak diye cevap verebiliriz. Osmanlı döneminde olduğu gibi, günümüzde de şiiri beş para etmez bazı kişiler hamileri aracılığıyla el üstünde tutulabiliyor. Edebiyat ortamlarında isimleri megafonla anons edilebiliyor. Konjonktür içinde istedikleri ölçüde yer alamayan şairler çoğu zaman sunulan şiirleri beğenmez ama eleştiri oklarını hem bu şairlere hem de hamilerine üstü kapalı olarak yaparlar.
Gerçi Osmanlı döneminde hırsız şairlerin elini kesmesi için büyük şairler göreve çağrılırdı. Bosnalı Sabit, Baltacı Mehmet Paşa’ya sunduğu Ramazaniyye kasidesinin şu beytinde hırsızlığı teftiş ve hırsız şairlerin elini kesmede Şair Nâbî’ye görev verin diyor.
Şi‘r-i yârândan el kesmek içün sârikler
Düzdi teftîşe buyur ustaya kat‘î fermân
Şair Sabit, patronun yani sadrazam Baltacı Mehmet Paşa’nın belli bir sanat zevkine sahip olduğunu biliyor. Ona göre ona eser sunuyor, ona göre şiirini yazıyor.
İnalcık Hoca, yüksek bir kültür inşasının ancak hükümdarın sarayı içinde üretilebileceğini savunuyor. Osmanlı’da en yüksek mimar, sarayın mimarbaşısı; en iyi kuyumcu, sarayın kuyumcubaşısı ve en gözde şâir de pâdişâhın ilgi ve mazharına lâyık görülebilirdi.
İnalcık Hocanın kriterine bir şair Fuzulî girmiyordu bir de günümüzde şair Sezai Karakoç. Fuzulî’nin Sefavî şairi olduktan sonra Osmanlı’ya yaklaştığını ama gerekli iltifatı göremediğini söylüyor İnalcık Hoca. Bu düşüncesinde haksız olduğunu düşünüyorum. Sezai Karakoç ise bu gün patronaj ilişkisi dışında şiirini, yazısını yazıyor. Şu denilebilir. Sezai Karakoç Osmanlı şairi değil. Törenlere, şölenlere katılmıyor. Kendisine verilen ödülleri şu vakfa, bu derneğe gönderin, diyor.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Spor haberleri
Takım Sporları
Şiir patron ilişkisinde yüksek bir kültür inşası hükümdar muhitinde olurken hükümdarın da bundan müstefid olması mümkündü. Osmanlı döneminde Osmanlı şair padişahların çokluğu bu ilişkinin bir sonucuydu. Öyle olmasaydı Fâtih Sultan Mehmet, İran’ın büyük şâiri ve mütefekkiri Molla Abdurrahman Câmî’yi İstanbul’a getirmek için beş bin altın hediye gönderir miydi. Gerçi Molla Camii, İstanbul’a varmadan Fatih Sultan Mehmet vefat etmişti.
Ehli Hal Şimdi Muhal
Eyyüp Azlal
21.09.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sabri Hoca, geçtiğimiz hafta emekli edebiyat öğretmeni Adil Saraç Hoca’ya vefa ziyaretine gittiydi. Giderken de emekli din kültürü Hocası Mahmut Karakaş Hocayı da götürmüştü. Aslında Sabri Hocanın amacı hem Mahmut Hoca’yı hem de Adil Hocayı ziyaret etmekti. Dile kolay iki yıldır dünyadan kopuk, dostlardan kopuk buhranlı bir hayatın içinde bocalıyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Güncel haberler
Dijital gazete
Sabri Hoca’nın bahsettiği bu hocalar, sadece emekli olmaları değil kültür, tarih, edebiyat ve maneviyat alanında verdiği eserler; yetiştirdiği talebeler ile de mühim insanlardı. Resmiyette emekli ama halen kitap yazan, makale yazan, şiir yazan tarafları devam ediyordu bu hocaların. Bunun yanında sosyal hayatın da içinde fakir fukaraya yardıma koşan tarafları da vardı.
Sabri Hoca, Taçkıran salgını sonrası aşılarını yapmanın salahiyetiyle bu ziyaretini gerçekleştiriyordu. Gerçi düzlüğe çıkarken çığ düşme korkusunu da yaşıyordu Sabri Hoca. Bütün salgın boyunca hasta olmadın da şimdi mi hasta oldun, diyecekler de çıkabilirdi. Hoca, bunu diyecekler için değil kendisi için tedbirini alıyordu elbet.
İlim ve irfan ziyaretinde; ilimden, edebiyattan, Dîn-i Mübîn-i İslâm’dan dem vurulacaktı. Şair Nâbî’nin beyitlerinden, Dede Efendi’nin nağmelerine; Galata Mevlevihane’sinden Urfa Mevlevihane’sine doğru rast makamında bir yolculuk yapılacaktı bu ziyarette.
Yolculuk başlamış, Sabri Hoca arabasıyla on dakika sonra Mahmut Hocanın evinin önündeydi. Hoca da karşı yola geçmiş onu bekliyordu. Telefon açıp geldiğini bildiren Sabri Hoca, kıymetli hocasını yolun karşısında görünce arabadan indi ve ona seslendi. Sabri Hoca, kıymetli hocasından sonra arabaya binmişti. Ne de olsa bu bir nezaketti. Arabada Arap atlar yakın eyler ırağı türküsü çalıyordu. Şimdi Arap atı yok ve arabayla onlar, on dakika sonra gidecekleri menzile varmışlardı.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Kültür haberleri
Coğrafi Referanslar
Onları restore edilmiş eski bir Urfa evi karşılamıştı. Bu ev, bütün bir heybeti, ihtişamı, inancı ve mahremiyeti kendinde barındıran avlu kapısıyla onların karşısındaydı. Bir dergâh evi değildi bu ev. Ama belli ki devletlu birinden kalma sağlam bir evdi. Atasözüne, darb-ı mesele konu olmuş bu avlu kapısı, tokmaklarıyla da Sabri Hoca’yı ve onun hocası emekli din kültürü hocasını büyülemişti. Urfa insanının nazarından geçirilen bir hayatın tecrübesiydi bu kapı tokmakları. Tok ses çıkaran tokmak; erkekler için, tiz ses çıkaran tokmak da kadınlar için yapılmıştı. Belki çocuklar için de bir tokmak vardı da kopmuştu, kapıda yoktu.
Ecdad o kadar hassas düşünmüş ki neden çocuklar da düşünülmesin bu evde. Sadece çocuklar mı? Kuşlar, sokak hayvanları hatta yabani hayvanları bile düşünen bir medeniyetin imbiğinden süzülmüştü bu ev. Sabri Hoca, daha önce Urfa kapı tokmakları adlı bir makale okumuştu. O makaleden hatırlıyordu bu bilgileri. Gerçi birazdan ziyaret edeceği emekli edebiyat hocası Adil Saraç’ın da yürüyen bir Urfa ansiklopedisi olduğunu biliyordu. Okuduğu makalenin de dipnotlarının hep Adil Saraç hocaya dayandığını biliyordu.
Sabri Hoca, Mahmut Karakaş Hoca ile kapı tokmağını vurmuş ve içeriye buyrulmuşlardı. Vakit ikindiye yakındı. Mahmut Hoca, daha önce getirdiği şiir dosyası ile birlikte yeni getirdiği şiirlerini de Adil Hoca’ya sunmuştu. Hem aruz hem de hece ile yazdığı bir şiiri beğenilmişti Mahmut Hoca’nın.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
İnsan ve Toplum
Yazarlar köşe
“Elde yok bir tane amma bizde bin divâne vardır
Ceddimizden bize miras hayli çok virâne vardır.”
Tabi bu şiirin “vardır” redifi heceye uygundu. Diğer “var” redifi de aruza uygundu. Sabri hoca galiba âruza veda babında heceyle yazılan “vardır” redifli şiiri daha çok beğenmiş ve benimsemişti.
Şiirin son beyti de şöyle idi.
“Der Nebih yâr ile vuslat ne zamandır âceba
Nâr-ı aşka cân atan çün bir garip pervâne vardır.
Sabri Hoca’nın beğendiği bu şiiri Adil Hoca da beğenmişti. Sabri Hoca, merakından sormuştu “Nebih ismini mahlas olarak nerden aldınız efendim.”
Cevabı ilginç idi bu mahlasın…
Mahmut Karakaş Hocanın merhum annesi, Urfa’da Bediüzzaman mezarlığının batı tarafında bulunan Nebih Efendi türbesini mutad zamanlarda ziyaret edermiş. Orada el açıp “Ey Allah’ım! Eğer bir oğlum olursa bu türbede yatmakta olan sevgili kulun Nebih efendinin ismini vereceğim.“ şeklinde dua edermiş. Annesinin erkek evlat dileği yerine gelmiş ama Mahmut Hocanın babası, oğluna amcasının ismi olan “Mahmut” ismini vermişti. Gel zaman, git zaman Mahmut Hoca, şiir gibi ince ve kibar bir sanatla tanışınca orada mahlas isim olarak merhum anacığının bu isteğini de yerine getirmişti.
Yurtta Kalacaklar İçin
Eyyüp Azlal
24.09.2021 - 00:05
Yayınlanma
Kıymetli okuyucuların afvına mağruren bu başlığı attım. Elbette yurda yerleşemeyen öğrenciler için çabalarım da olmuştur. Birçok kamu ve özel yurt temsilcisiyle görüşüp yurda yerleşemeyen öğrencilere farklı yerlerde misafir olmalarını sağladığımı ifade etmek isterim.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Gazete aboneliği
Coğrafi Referanslar
Şimdi gelelim meselemize. Yurtta kalacak öğrenciler için doksanlı yıllarda devlet yurdu kültürü edinmiş. İki binli yılların başında ise özel yurt kültürü edinmiş bir kardeşiniz olarak şunu söyleyebilirim. İmkânınız varsa adı üstünde özel yurt, size özel bir yurt durumundadır. İmkânınız yoksa da devlet yurdundan herkesi memnun etmeyen ama genele hitap eden bir hizmet söz konusudur.
İlk tecrübem olan kredi yurtlar kurumu olarak bilinen devlet yurdunda kalacak öğrenciler için naçizane tavsiyelerimi aşağıya yazıyorum.
Öğrenci devlet yurduna geldiğinde önce şu soruyu kendine soracak. İstemediğim bir yerde miyim? Örneğin yurt odasına ilk gittiğinizde yanınızda bir saksı götürün. Mümkünse reyhan çiçeği olsun hem kokusu güzel hem de cümle haşeratı tümden kovuyor. Sıcak bir şehirde yaşıyorsanız sıcaklıkla birlikte sizi rahatsız edecek sivrisinek benzeri böceklerden kurtulursunuz. Çiçeğin yanında sıradan bir ressamın sıradan bir tablosunu-ama manzara olsun- duvara asabilirsiniz. Memleketten getirdiğiniz türlü çerez, bastık, kuru üzüm ve diğer ikramları oda arkadaşlarınıza sunun. Böylelikle aranızda bir yakınlaşma olur. Koku yayan ve kaldıkça küflenen yiyecekleri sakın odaya getirmeyin. Yiyecekleri vaktinde tüketin.
Şükür, sabır, kanaatkâr olmayı öğrenin. Olur ya aileniz o ay size para göndermedi. Odada kalan arkadaşlar ile önce azıcık da olsa bir “dayanışma havuzu” oluşturun. O ay parası fazla gelen arkadaş, bir miktar bu havuza para aktarabilir. Böylelikle dayanışma ve yardımlaşma hasletiniz gelişir.
Bir not defteriniz, bir de hatıra defteriniz bulunsun. Gün içinde küçük olayları, olaycıkları not alın. Bunlar arasında en az bir hüzün ve bir mutluluk bulunsun. Gece yarısı bu notları hatıra olacakları hatıra defterine yazın. Okuduğunuz yazarların kitaplarını sipariş verin, takip ettiğiniz dergilerin de adresini yurdun adresi olarak verin. O da arkadaşlarınıza dikkat çekin. Artık test ve tost ortamından kurtulmuşsunuzdur. Lisede edebiyat dersleriniz ne kadar iyi ise ve şair ruhlu bir edebiyat hocanız olduysa çok şanslısınız ve üniversitede daima en önde olursunuz. Orada anı yaşamayın ANI üretecek bir hatıranız, hatıralarınız olsun.
Gün batımında ya da gece yarısında hatıra defterinizi alın, çok önceleri yazdığınız notları bir bir okuyun. İşte o anda yazmak istedikleriniz, bir film şeridi gibi kaleminizden mürekkep olup akacaktır.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Yerel haberler
Politika
Yurtta bazen de “snop” dediğimiz züppe öğrenciler karşınıza çıkar. Size vecize söyler gibi yaparlar ama söyledikleri vecize değil cevizedir. Onların cevize söylediğini şu şekilde anlarsınız:
“Nasıl yani” diye soru sorarak.
Eğer badanaj yapıp söylediği sözü açıklayamazsa biliniz ki cevize yapıyorlardır. O zaman varsa imkânınız bir kilo ceviz alın ve cevizleri bir çukur kaba koyun ve kabı çalkalayın.Cevize yapan anlayacaktır böyle ses çıkardığını. Cevizeciler, hiç bilinmeyen yabancı bazı yazarlardan bahsedip size malumatfuruşluk da yapabilirler. Onların bu durumu karşısında sakın ağzınız açıkta kalmasın. Mesela Gabriel García Márquez’den size bir bölüm okudular mı siz hiç istifinizi bozmayın. A ben bu yazarın şu sözünü de hatırlıyorum, deyip Mevlana’dan şöyle bir söz söyleyebilirsiniz.
“Hamdım, yandım, piştim.”
O snop ne de olsa Mevlana’yı tanımaz ve okumamıştır. Böylece sizin kültür ve edep dairenize girer.
The İmam Filmi -1
Eyyüp Azlal
04.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
Sabri Hoca geçenlerde öğrencileriyle birlikte bir film izlemişti. Bunu haber alan diğer öğrenciler de bu filmi seyretmek istemiş ve böylelikle Sabri Hocanın okulda dersine girdiği bütün öğrenciler bu filmi izlemişlerdi. Bu filmi önce evde Sabri Hocayla beraber izlemiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Son dakika
Ekonomi haberleri
Filmin adı “The İmam” idi. Sabri Hocanın okulu da imam hatip lisesi olunca onun ne denli bir karar aldığını filmi seyredince anlamıştım. Filmin başrolünde konserleri ve albümleriyle tanıdığımız meşhur ilahi sanatçımız Eşref Ziya Terzi vardı. Filmin senaryosu yakinen tanıdığımız ve sohbetinde bulunduğumuz şair, yazar, senarist merhum Ömer Lütfi Mete yazmıştı. Yönetmen ise İsmail Güneş’ti.
The İmam filminde Eşref Ziya gibi birbirinden değerli oyuncular vardı. Mesela Hacı Feyzullah rolüyle Ahmet Yenilmez ki onu Deli Yürek, Ekmek Teknesi ve daha sonra Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde hepimiz tanırız. Bir diğer değer verdiğim oyuncu Turgay Tanülkü vardı. Kurtlar Vadisi dizisinin Şahin Ağası,… Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizileri, onun iki yüze yakın dizisi arasında birkaç tanesiydi.
Bu film 2005 yılında çekilmişti. Filmin çekildiği yer, Malatya’nın Darende ilçesine bağlı bir köydü. Neden bu coğrafi bilgiyi veriyorum. Çünkü mekân ile filmin senaryosu birbirini burada tamamlıyor. Darende ilçesi ve civarı Şeyh Hamid-i Veli hazretleri ya da diğer adıyla Somuncu Baba’dan dolayı insanları dindar olan bir beldedir. Bu büyük İslam ermişinin öğretisi tasavvufi anlamda bu belde halkını etkilemiştir. Nitekim senaryoda bunu kıvrak bir şekilde işleyen Ömer Lütfi Mete; Darende köylülerini dindar, oraya sonradan gelen göçerleri Hacı Feyzullah’ın gözünde ayyaş, sarhoş, afyoncu olarak göstermektedir. Merhum Muhsin Mete, bölge sosyolojisini iyi okumuş, oradaki hakikati filme taşımıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haber makaleleri
Yerel haberler
Filmin konusuna gelelim. İmam hatipte beraber okuyan iki arkadaştan 101 Mehmet, hayal kurduğu imamlık mesleğini kazanmış ve görevini Anadolu’nun ücra bir köyünde sürdürmektedir. İmam hatipte okurken 101 Mehmet’in etkisinde kalmış ve ona pîrim diye hitap eden Emrullah ise imam hatip lisesini bitirdikten sonra yurt dışına gitmiş. Orada bilgisayar mühendisliğini okumuş. Yurt dışında iken imam hatip kültürünü, ahlakını ve terbiyesini bırakmış. Batı tarzı bohem bir hayatı benimsemişti.Yurda döndükten sonra kendisi gibi gününü gün eden, kötü kadınlarla düşüp kalkan, aile kavramı nedir bilmeyen birisiyle bilgisayar şirketi kurmuştur.
101 Mehmet’in mide kanserine yakalanması, hastaneye gelmesi ve hastane sonrasında Emrulah’ı şirketinde ziyaret etmesi film için bir dönüm noktasıdır. Emrullah, şirkette ve sivil hayatta ismini Emre diye değiştirmiştir. 101 Mehmet, Emrullah burada mı diye sorsa da şirketin sekreteri Emrullah diye birinin burada olmadığını söyler. Tâki Emrullah içeriye girip onu tanımasıyla yeni bir sahne oluşmuştur. Emrullah’ın iş ortağı , 101 Mehmet’in “ben imam hatipten sınıf arkadaşın 101 Mehmet” demesi üzerine kahkahalar atması ve onları alaya alması bir dönüm noktası olmuş. Emrullah, tabiri caizse karşı mahalleyi terkedip eski mahallesine dönmüştür.
101 Mehmet’in hastanede olduğu süre boyunca köye gidip camide imamlık yapmıştır. Onun köye gidişi bohem hayatından bazı işaretler taşısa da Emrullah artık kafasındaki bohem-modern hayatı silmiştir. Motosikletli, deri ceketli, uzun saçlı bir imam... Çok modern bir bayanla var olan evliliğini bu arada bitirmiştir. Hatta imam olarak gittiği köyde evliliği bile düşünmüştür.
Filmin sonunda 101 Mehmet vefat eder, Emrullah, onun cenazesini yıkadıktan sonra İstanbul’a gelmiş, tekrar işinin başına dönmüştür. Ayrıca çok sevdiği ve çok pahalı motosikletini de camiye gelen ve kendisinden Kur’an dersi alan gençlere-çocuklara hediye etmiştir. Onun görevini köylülerin kabullenmediği bir göçer çocuğu olan Hasan sürdürecektir. 1001 Mehmet, Hasan’ı yetiştirmişti. Emrullah da ona ezan makamlarını öğretmiş, ezanı duyan herkes, şaşkınlığını gizleyeyemişti.
101 Mehmet’in imam hatip lisesini bitirip imamlık sınavlarını kazanması ve Emrullah’ın ise imam hatip lisesi sonrası bilgisayar mühendisi olması, 28 Şubatçıların tezlerine yapılan güçlü bir itirazdır. 1997 tarihinde bin yıl sürmesi planlanan zulme güçlü bir itiraz. 28 Şubatçılar ne diyordu. İmam Hatipliler, adı üstünde sadece imam hatipli olacaklar. Doktor olmasınlar, avukat olmasınlar.Sadece imam olsunlar, ölü yıkayıcı olsunlar. Burada ölü yıkamak bizim nazarımızda dinî bir vecibedir. Her Müslüman’ın aslında görevidir. Ama modern zamanda görevler tanzim edildiği için ölü yıkama sanki imam dışında yıkamanın yasak, hatta günah olduğunu zannedenler bile var. Köyde iken rahmetli babam imam olmadığı halde imam yokluğunda vefat eden birçok akrabamızın cenazesini yıkamıştı. Bu bilgiyi aklımızdan çıkarmamak gerekir. Şimdilerde ise aileler, çocuklarını daha iyi meslek edinmeleri için imam hatibe göndermeme eğiliminde. İmam hatibe gönderenler de proje imam hatip lisesine gönderiyor. Bu düşüncemi kıymetli yazar ve fikir adamı Selim Cerrah Bey de şu cümleleriyle teyit etmişti. “Bazı aileler çocuklarının kâmil insanlar olarak yetişip olgunlaşması için değil, fazla kazandıran mesleklere eleman olması için gayret ediyor. Çocukları gerçekleşmeyen hayallerinin laboratuvarı gibi görüyorlar...”
Geçtiğimiz yıl, ülke sıralamasında önemli bir yerde olan bazı proje imam hatip okulları; tıp fakültesi, hukuk, mühendislik, diş hekimliği gibi fakültelere öğrenci yerleştirirken ilahiyat fakültesine hiç öğrenci yerleştirmemişti. Şimdilerde koca koca ilahiyat fakültelerine zeki öğrenciler gitmiyor maalesef. Evet herkes dinini öğrenmek zorundadır.Ama İslam alimi yetiştirmek için Ebu Hanife gibi, İmam Şafii gibi parlak ve berrak zekalı gençlere ihtiyacımız olmayacak mı?
Sabri Hocayı görünce soracağım: “bize ne oluyor hocam, kime hizmet ediyoruz.”
Not 1: Gelecek yazıda Motosikletli İmam’ın kendini bulma arayışını yazacağım.
Not 2: Bir proje ihl okulu da ülkenin en yüksek puanlı ilahiyat fakültesini kazanan öğrenci sayısını büyük rakamlarla yazmaktan imtina etmiş, daha düşük puanlı/ağza bile alınmayacak yerleri afiş afiş nazara vermişti. Bu notu da bir hocamız paylaştı.
Giresun Notları 1
Eyyüp Azlal
11.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
Geceye yakalanmadan Giresun’a varmak zorundaydık. Eskiden uçakla yolculuk yaparken bulutların arasından geçiyorduk. Şimdi ise arabayla... Nihayet Giresun’a varmıştık. Ama Giresun’a varmadan önce ne badireler atlattık, kısaca anlatayım. TYB Şanlıurfa şube başkanı Doç. Dr. Mahmut Kaya hocamız, tabiri caizse “bizi yola getirdi.” diyebiliriz. Giresun TYB şube başkanı Nazım Elmas Hocanın davetlisiydik. Davete icabet etmek gerekirdi. TYB Şubeler Buluşması ve Dijital Edebiyat Çalıştayı gerçekleştirilecekti. Ayrıca akşam Giresun Millet Bahçesinde “Son Mevsim” adlı bir şiir gecesi vardı. Karadeniz’in dalgaları eşliğinde şiire ses verecektik...
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Dijital gazete
Kültür haberleri
Yoldaydık...
Sivas’ta Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese ve Buruciye Medresesi’ni ziyaret ederken tarih yolculuğuna çıkmıştık âdeta. Zara’ya geldiğimizde Vehbi Uzundağ Hocamızın bir dostunun çay bahçesi vardı, soluklandık, hasret giderdik. Çay bahçesinden Millet bahçesine...
Zara’da iken hakikati çay bahçesinde bir arkadaş söylemişti. Giresun yolu iki yüz kilometre ama dört beş saatlik yolculuğunuz var, demişti. Oy Gavurdağlar, sadece Adana’da, Toroslarda yokmuş. Şebinkarahisar’a geldiğimizde her kilometre başında bir Gavurdağ'a rastladık...
Yolda başkanımız Mahmut Kaya, “hele bir haritaya bak, başka yol yok mu? demişti.
(Gülüşmeler....)
Ne yolu olacak, dediydim. Ecdad, bu dağlarda bulduğu vadiyi yol yapmış. Başka yol yok, bu yolu gitmenin başka yolu da yok. Geriye de dönemiyorduk. Yol o kadar dardı ki iki araç zar zor geçiyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Futbol
Son dakika
Nihayet vardık Giresun’a...
Akşam yorgunluğunda nereye vardığımızı bilmiyorduk. Daha doğrusu Giresun şehri hafızamızda yer edinmemişti.
Sabah erkenden de Giresun kalesine çıktıydık. Kahvealtı, kahvaltı sürecini orada geçirdik. Fatih, fetih muhabbeti yapıldı.
Yorgun vardığımız bu şehrin, anahtarıyla birlikte kalesini teslim almak da nasip oldu bize, sabahın erken saatlerinde…
Yorgun savaşçı, yorgun yazar...
Giresun kalesini çıkarken görmediydim, dikkat etmemiştim ama kaleden inerken görmüştüm.
Millet Bahçesi...
Giresun eski Belediye binası, Giresun Üniversitesi rektörlük binası olarak yeniden düzenleniyor... Belediye binası ile muttasıl-bitişikti Giresun Millet Bahçesi...
Bu bahçenin muhteşem bir kapısı, kapının yanında bir de bahçenin tarihini yazan bir kitabesi var...
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Ekonomi haberleri
Takım Sporları
Kitabeyi uzaktan okuyamadım, yakınına gittiğimde okuyacağım.
Millet bahçesi Abdülhamit’ten beri burada kalmış bir millet bahçesi. Yani bu millet bahçesi, yakın zamanda reis-i cumhurumuzun talimatıyla kurulan Millet Bahçesi değil...
Sultan Abdülhamid döneminden kalma Osmanlı bakiyesi Millet Bahçesi idi. Ecdad yadigârı pek çok eser yine Osmanlı bakiyesi topraklarda yaşıyor. Bu eserlerle Osmanlı şuuru yaşanıyor.
Kudüs’te hâlâ ayakta kalan saat kulesi, İzmir’deki saat kulesini hatırlattığı gibi muhtemelen Giresun’daki bu Millet Bahçesinin benzerleri başka şehirlerde vardır. Belki kitabeleri de vardır...
Bu Millet bahçesi hakkında yazarların söylediklerini merak ediyordum. Daha önce bahçe yerine ne kullanıyorduk?
PARK
Sonradan millet parkı çıktı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Hava Durumu
Yaşam haberleri
Park sonradan çıktı...
Gülhane Parkı
Bir de İspark var, oto park, park alanları... Birinde insanlar park ediyor, diğerinde arabalar...
Giresun notlarının ilki bunlar.
Diğer notları fırsat bulduğumda yazarım.
Mevsimlerin Ötesi: Giresun Notları -2
Eyyüp Azlal
13.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
Giresun’da Karadeniz’in sularına şiirimizle ses verdik. Sosyal medyada yanlışlıkla “Hazan Mevsimi” şiir gecesi demiştim. Düzeltir, özür dileriz. Bu ismi birçok dostumuz da özümsemiş olmalı ki beğenip paylaşmışlardı. Geceye katılanlar bile… Bundan böyle kim kendi şehrinde bir şiir gecesi icra edecekse adına “Hazan Mevsimi” desin. Bizi çağırmasa da olur. Bir dua kâfidir.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Dijital gazete
Gazetesi
Giresun; kalesi-kaleleri, Millet Bahçesi, Fatih’ten, Kanuni’den kalma camileri, Meryem Ana Kilisesi, manastırlar, mavi göl ve yaylalarıyla şehrin tarihi, coğrafi ve dinî değerlerini oluştururken fındığı, çayı ve tebessümü eksik olmayan insanlarıyla “mevsimlerin ötesi” ismini ve bu isimle anılan-anılacak şiir gecelerini çoktan hak etmiştir.
Giresun’a giderken yolda Malatya’nın Yeşilyurt tabelasında “mutlu insanların şehri” diye bir yazı dikkatimi çekmişti. Mutlu olmanın istatistiği var mı, bilmiyorum. Şayet varsa Giresunlular, mutlu şehir olmanın mutluluğunu yaşayabilirler. Sokakları, caddeleri, esnafı, satıcısı, alıcısıyla kutu gibi bir şehir. Burada taşra ve İstanbul sanki iç içe geçmiş gibi. Gece yarısı şehri gezerken köyden getirdiği elmalarını satan yaşlı bir teyze ile sohbet ediyoruz. Belediye bazen izin veriyormuş bu elmaları meydanda satmalarına ama çoğu zaman zabıtalar onları kovuyormuş. Bence Giresun’un taşra tarafı da orada sergilenmeli. Yaşlı teyzeye işsiz olduğumuzu ve buraya iş bulmak için geldiğimizi söylediğimizde bizden elma parası almak istememişti. Daha sonra hakikati söyleyip tebessüm tadında elma satan teyze ile vedalaştık.
Programın başlayacağı günün sabahında otelden otobüs ile Giresun kalesine çıkmıştık. Erzurum’dan Hanefi İspirli, İstanbul’dan Mahmut Bıyıklı, Mekki Yassıkaya, Sakarya’dan Fahri Tuna, Ankara’dan Mehmet Kurtoğlu, Erzincan’dan Halil İbrahim Özdemir, Urfa’dan Mahmut Kaya, Vehbi Uzundağ, Maraş’tan Enver Çapar gelmişti. Sabah kahvaltısı ve edebi sohbetten sonra soluğu Giresun Tiyatro sahnesinde aldık. Burada ilk olarak TYB şubeler toplantısı, ardından da Dijital Edebiyat çalıştayı yapılacaktı. Şube başkanları toplantısını kısmen dinledim. Dijital Edebiyat çalıştayı yapılacağı düşüncesindeydim. Bunun için de hazırlık yapmış, sunum yapacağımızı düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. Bir yazar, konferans şeklinde dijital edebiyat sunumu yaptı. Hâlâ devam eden taçkıran salgını nedeniyle dijital eğitim, dijital öğretim gibi dijital edebiyatı nasıl kullanabiliriz. Bu konuda kafa yoran kişi sayısı çok az. Belki ileride bu hususta daha ciddi çalıştaylar, paneller, sempozyumlar yapılabilir. Giresun’da şair ve yazar olarak daha önce Hayreddin Orhanoğlu Hocayı tanıyordum. TYB şube başkanı Nazım Elmas Hocayı da tanıyordum. Özellikle Nazım Elmas Hoca’nın Yedi Güzel Adam’dan Cahit Zarifoğlu üzerine hazırladığı doktora tezinin bazı bölümlerini okumuştum. Fazıl Özden, Hatice Aynur ve yeni şiir kitabı çıkan meslektaşım Albayrak Olgun’un şiiri üzerine vakit yetmezliğinden dolayı konuşamadık. Cevval bir şaire Hatice Satgun ile tanıştım. Mahlası Giresunî. İsmet Özel, kadınlardan şaire olmaz, onlardan hemşire olur, demişti. Keşke imkân olsaydı da İsmet Özel, Mevsimler Ötesi şiir gecesine katılaydı ve Hatice Saygun’u tanıyaydı. Hatice Hanım’ın konuşmaları şairceydi, şairaneydi. Şiirleri de öyle. Şiir gecesi öncesinde TYB Giresun şubesinde genç yazarlarla sohbet etmeye gittik. Orada Türk Dili ve Edebiyatı ve Türkçe Öğretmenliği bölümünde okuyan genç yazarlar çoğunluktaydı. Onlarla sohbet de haliyle Türkçe, dil ve kelimeler üzerine odaklanmıştı. Burada ilk sözü Büyük Türkçe Sözlük yazarı Mehmet Doğan almıştı. Sayın Doğan “İnsan ne kadar çok kelime bilirse o kadar çok düşünür ve anlama kapasitesi yüksek olur” mealinde bir konuşma yapmıştı. Mehmet Doğan, sözlük okumayın ciddi edebiyat eserleri okuyun, bu ciddi edebiyat eserlerini okuduğunuzda ister istemez bilmediğiniz kelimeler karşınıza çıkacaktır. İşte bundan sonra sözlüğe başvurabilirsiniz, demişti. Hakikaten bir dönem bazı insanlar sözlük te okuyorlardı. Yani bir hikâye kitabı gibi sözlük okurlardı. Sözlük, başucu kitabı değil başvuru kitabı olmalı.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Kültür haberleri
Haber bülteni
Genç yazarlara söyleyeceğim sözleri, şiir gecesinin sonunda söylemeyi düşündüm. Şöyle bir tecrübem vardı. Özellikle liseli gençlere edebî kitaplar okuyun, paragraf çözme tekniğiniz gelişir, demiştim. Onlar da “hocam, edebî kitaplar zamanımızı alıyor. Bu nedenle paragraf sorularını okumak istiyoruz,” demişlerdi. Onlara “paragraflar, anası-babası olmayan yazılardır, demiştim. Gerçekten paragraf metninin sahibi, yazarı belli olmadığından onları hafızada tutmak, mukayese ve muhakeme etmek çok zordu. Öğrenci, vaktiyle lisede edebî kitaplar okumuyor, üniversite sınavını kazanmak için de paragraf soruları içinde kayboluyor. Üniversiteye geldiklerinde ise edebi altyapısı olmadığı için düşünce üretemiyor ezik bir pozisyon seyrediyorlardı. Hâlbuki yazarı belli olan bir metin, okuyucu ile yazar arasında bir ünsiyet oluşturur. Yazarın yeni eserlerini de okumaya salik kılar.
Şiir gecesine gelelim…
Mevsimler Ötesi Şiir Gecesi, üç mekânda icra edildi. Birinci mekân Sultan Abdülhamid döneminde yapılan Millet Bahçesinde Mahmut Bıyıklı, Eyyüp Azlal, M. Hanefi İspirli, Kamuran Tuna ve Enver Çapar vardı. Mehmet Kurtoğlu ve M. Baki Efe, İ. Halil Özdemir ve diğer şairler de başka mekânlardaydı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Siyaset haberleri
Yazarlar köşe
Millet Bahçesinde şiir gecesi başlarken sunucu şair Olgun Albayrak, mikrofonu İstanbul şube başkanı Mahmut Bıyıklı’ya kaptırmıştı. Şair Mahmut Bıyıklı, takdim ettiği şairler, şiirlerini okuduktan sonra kendince onlara çeşitli ödüller de verdi. Fakir bu gecede “Reno Teks” adlı şiirini okumuştu.
Şiir gecemizin son bölümünde kıymetli ses sanatçısı, şair, yazar Selçuk Küpçük abiyi karşımızda görünce şaşkınlık ve sevinç içinde musafaha ettik. Selçuk Küpçük, 90’lı yıllarda bizi “Tebessüm provalarıyla” selamladı. Okulu bitirirken “artık kuşlarını uçur” demiş, taşrada bulunduğumuz yıllarda ise “gelemem ay karanlık” demişti.
Selçuk Küpçük, şimdilerde Ordu’da mukim… İlk kasetinde müthiş bir içerik vardı. Sezai Karakoç’un Mona Roza’sını şiir şeklinde okuyor. Yavuz Bülent Bakiler'in İstanbul şiirini ezgi şeklinde söylüyordu. İstanbul ve Mona Roza şiirleri Tebessüm Provaları kasetinde yeniden hayat bulmuştu.
Şiir gecesinde Giresun Müsiad il başkanı kıymetli dostum, Cihannüma derneğinden arkadaşım Hakan Korkmaz Bey de ziyaretimize geldiler. Şiir gecesinde bizi yalnız bırakmadılar. Ayrıca Cihannüma Giresun il başkanımız, Yavuzkemal Beldesi eski belediye başkanı Abdullah Önal Beyi de telefonla aradım, Kendisi yaylada kalıyordu. Kendisi sonraki gün Giresun’a geldiğinde biz, Mavi Gölü çoktan geçmiştik, görüşmek kısmet olmadı. Bir sonraki seferde inşaallah yaylasında misafiri oluruz.
İyi ki Dergiler Var: Ay Vakti
Eyyüp Azlal
19.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
İyi ki dergiler var, edebiyat dergileri…Edebiyat ve kültür dünyamızda kendine has şair ve yazarları yetiştiren edebiyat dergileri; çağa, mekâna, iktisadî-ekonomik sıkıntılar, değişen anlayışlara inat ayakta kalmaya devam ediyor.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Medya takibi
Hava Durumu
İstanbul’dan Ay Vakti, Birnokta dergileri sürekli gelirken ara sıra Yedi İklim, Dil ve Edebiyat dergisi de posta kutumuzda nadiren bulunmuştur. Ankara’dan Hece dergisi ve Hece öykü mutad zamanlarda posta kutusunda aldığım dergidir. Çorum’da Şehir Defteri sürekli gelirken, Erzurum’dan Hüma dergisini ancak Giresun’da iken alabildim. Burada PTT’ye taşra dergilerini kollamak ve korumak işi düşer. Bizim muhite de yine Gaziantep’ten BengiSU dergisi de Tayyip Atmaca üstadımızın yönlendirmesiyle posta kutumuzdan alıp severek okuduğumuz dergilerden biri oldu. Bu arada Maraş’tan Tayyib Atmaca üstadımızın öncülüğünde çıktığı Hece Taşları ve Açıkkara dergilerinin de pdf şekilleri e-postamıza geliyordu.
Dergilerin son sayılarına bir bakalım.
Ay Vakti dergisi, Eylül-Ekim 2021 sayısı, 194. Sayıya ulaşmış. Kapak dosyası: Aforizmalar. Editör yazısı “Sana Bana Gündeme Dair” ismini taşıyor. Altını çizdiğim cümleler şunlar. “Eleştiri ve müstehzi almış başını gidiyor. Kölelik, illa boynunda zincir taşımak demek değildir. Kabil’den özgürlüğe (!) kalkan uçaklardan düşenler, “onlar” için bir tişört baskısına malzeme olacak kadar değerlidir sadece. Körler sağırları ağırladıkça ağırlaşıyor yükümüz.”
Ay Vakti dergisinde bu sayıda yedi şiir var. Nurettin Durman, Selami Şimşek, Ali Yaşar Polat, Ziya Karatekin, Yavuz Ertürk, Ferhat Öksüz ve Güven Fatsa’nın şiirleri var. Nurettin Durman, Yaralı Kimsesiz ve Üzgün şiiriyle okuyucuyu selamlıyor. Teberrüken şu mısraları paylaşalım.
Yaralı kimsesiz ve üzgün
Bırakmak için ütopyalar
El ele vermiş çalışıyorlar
Şu gözünü sevdiğim dünya
Giderek küçülüyor gibi
Kendine çekiyor kendini
…
Şair Selami Şimşek de hemen her sayıda Ay Vakti’nde şiirine rast geldiğim iki ü. şairden birisidir. Takip ettiğim diğer dergilerde şiirleri çıkmıyor. Diğer başka dergilerde çıkıyor mu bilmiyorum. Bunu niçin söylüyorum. Bir şair için gözünü ilk açtığı dergi, onun için adeta bir mekteptir. Selami Şimşek, “Mürekkep Yazıyla Konuşur Yalnız” şiirinden de birkaç mısra alalım. Dergiye ulaşamayanlar buradan okusun.
“bak mürekkep yazıyla konuşur yalnız
Gerçek şu ki darağacı aşk uçurtması hallâc’a
Irmaklar yağmurlar dalgalar vahdetin sesi”
Denemenin üstadı yazar Necmettin Evci, “Kara Delikler, Kör Bakışlar” yazısıyla bize selam göndermiş. Bu denemede de altını çizdiğim şifreli-kozmik cümleler var. Bu cümleleri okuyunca eminim sizler de yazıyı iştiyakla okuyacaksınız. Şair–yazar Mevlana İdris, bir söyleşisinde “psikolog gitsin kendi kitabını yazsın” dediği sözün karşılığını bu denemede buldum desem yeridir. Necmettin Evci’den şifreli cümleler… “Yıllarca bakıyoruz, bir şey göremedik. Bir şey görememek, bir şeyin görünmediğini bilmek de bir şuur seviyesini ifade eder. Bir yanlış, çok ve çoğunluk tarafından tekrar edildiği için doğruya dönüşmez. Görmek için yıllarca bakmak mı gerekir? Nereye bakarsak bakalım kafamızdakileri görürüz. Görmeyi, görmenin usulünü bilenler için bir anlık bakış yeterlidir. Arzumuz, temennimiz hiç olmazsa aydınların, sanatçıların kör bakışla, körelmiş, büyülenmiş bakışla bakmamasıdır.”
Salih Uçak da Ay Vakti dergisinde imzası tanıdık yazarlardan. “Göçmen” adlı denemesiyle bu sayıda dergide yerini alıyor. Çok hızlı okuduğum denemesini bir defa daha okumalıyım. Gurbet elinde, gurbet ilinde yazdığı bir deneme olsa gerek ki yazısı “göçmen” ismini almış. Şu cümleleri de “Göçmen” denemesinden derledim. İzahı yok zamansız kesilmiş biletlerin. Gecenin bir uçurumuna evrildiği saatleri yalnız ben bilirim. İrem’den çöle düştük. Ne az sılam var ne çok gurbetim… Tarihin takvimlerde kaç gösterdiğini hatırlamıyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Dünya haberleri
Güncel haberler
Derginin emektarı, yöneteni Şeref Akbaba da “Harim-i İsmet” denemesiyle kendine dergide yer bulmuş. M. Akif için “duasında kendini unutan adam” derler. Bu söz Şeref Akbaba için söylense de yeridir. Varsa yoksa Ay Vakti dergisi… Şeref Akbaba hep arkada kendini saklamıştır. Üstadımız Şeref Akbaba’dan da birkaç cümle paylaşalım. “ Bize emanet edilen, bizden istenen nedir? Emin olmak, emniyet edilen olmak her daim erdemdir. Aile ve diğer değerler harim-i ismetimizdir.”
Ay Vakti dergisi, Yahya Kemal’in tabiriyle İstanbul’un fethini gören Üsküdar’da çıkıyor. İstanbul’dan Anadolu’ya göz kırpan, Anadolu ruhunu taşıyan ve Anadolu’dan beslenen bir dergi olarak yoluna devam ediyor.
.İyi ki Dergiler Var: Erzurum'da Hüma Var
Eyyüp Azlal
23.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
Hüma Dergisi Erzurum’da dört yıldır çıkıyor. Derginin ilk sayısını aldıktan sonra diğer sayıları bana bir türlü gelmedi. Ben de gitmedim peşinden. Gitmeliydim. Derginin son sayısına Giresun’da ulaştım. TYB Erzurum Şube başkanı Hanefi İspirli Bey bana verdi.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete aboneliği
Son dakika
Şarkta edebiyat yapmak, edebiyat dergisi çıkarmak çok zor. Bunu bizzat tecrübe edenlerdenim. Anadolu’daki dergilerin İstanbul dergileri gibi ulaşım ağı da ekonomik ağı da sınırlı. PTT gibi devletin lojistik kuruluşları bu dergilere sahip çıkmalı.
Hüma kuşu yüksekten uçarmış. Dergi, niye bu ismi almış, merak edenler için derginin sahibi daha doğrusu emektarı şair-yazar Hanefi İspirli beyi aradım. Erzurum Yöresine ait bir türkü olan Hüma Kuşu türküsünden ilham aldıklarını söylediydi. Türkünün de ötesinde Türk, İran ve Arap mitolojisinde “Başına devlet kuşu kondu” tabirine ilham veren efsanevi kuşun adı. Devlet ve saadet kuşu. Buradaki “devlet” kelimesinin yönetim anlamında değil zenginlik anlamında olduğunu bilmek lazım. Araplar, bu kuşa Anka; İranlılar Simurg; Türkler ise Hüma ismini vermişlerdir.
Hüma türküsü Erzurum yöresine ait. Bu türkünün hikâyesi çok hazin. Maalesef efsanevi Hüma kuşu kadar saadet ve mutluluk getiren bir hikâye değil. Erzurum’da seferberlik vakti... Okuyan, okumayan; genç yaşlı herkes askere çağrılmıştır. Türkü,Erzurum’un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde birbirine âşık olan Mustafa ve Gülbahar’ın dillere destan aşklarını anlatır. Bu gençlerin evlenmesine izin verilir. Ama kısa bir süre sonra seferberlik vakti nedeniyle Mustafa askere alınır. Gülbahar, günlerce, haftalarca, aylarca hatta yıllarca yavuklusunu bekler, durur. Her sabah bahçeye çıktığında Mustafa’nın ondan ayrıldığı yola uzun uzun bakar, gözünde yaş kalmaz. Bunu gören kayınpeder yani Mustafa’nın babası yanık bir türkü tutturur.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Yerel haberler
Yaşam haberleri
Hüma kuşu yükseklerden seslenir
Yâr koynunda bir çift suna beslenir..
Hüma kuşunun efsanesi, Hüma türküsünün hikâyesinden sonra şimdi de Hüma dergisinin çıkış macerası…
Yerelden evrensele ne söylenebilir sorularına cevap arayışıdır Hüma. Gençlerin sesi, genç dimağların nefesidir Hüma. Edebiyat ustalarını gençlerle buluşturma mekânıdır Hüma. Dijital ortam yok olabilir ama kâğıdın yok olmayacağı bir dünya tasavvurudur Hüma. Böyle bir tema üzerinde yola çıktıklarını söylüyor derginin sahibi Hanefi İspirli.
Dergide editör olarak görev yapan kıymetli dostumuz şair-yazar İsmail Bingöl ile dergi için yaptığımız bir söyleşide şu ilginç cevapla karşılaştık. İsmail Bingöl, dergi için Hüma kuşuna gönderme yaparak, “Amacımız Hüma olamamış, başına daha devlet kuşu konmamış genç kalemlere bir yol açmaktır” dediydi. Derginin yazı işleri müdürü eğitimci-yazar Yusuf Kotan da Hüma gibi yakın zaman önce Erzurum’dan Sakarya’ya göçtü. Hatta ülke sınırlarının ötesine de uğradı. Suriye Azez topraklarında hocalık vazifesini icra etti. Dergide hizmetleri büyük oldu. Uzak da olsa dergiye hizmeti devam ediyor.
İyi ki Dergiler Var: Bengisu
Eyyüp Azlal
31.10.2021 - 00:00
Yayınlanma
“İyi ki dergiler var” yazı dizimizde bu defa da Bengisu dergisini misafir edeceğiz. Dergi, bir kurum dergisi… Bu kurum belediye değil belediyeye bağlı bir kuruluş. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Sular İdaresi bu dergiyi çıkarıyor. Kurumun tam ismi var ama sular idaresi demekle iktifa edeceğiz. Bizi anlayan bulunur elbet.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Yazarlar köşe
Teknoloji haberleri
Bir kurum ya da kuruluşun başında edebiyatçı ya da edebiyat muhibi olunca ister istemez orada bir edebî muhit de oluşur. Gaski böyle bir muhit oluşturmuş. Derginin mutfağında kimler var? Gaski genel müdürü sıfatıyla Hüseyin Sönmezler derginin sahibi, derginin sorumlu yazı işleri müdürü Osman Yücel, genel yayın yönetmeni Mehmet Açıkgöz ve editör ise Zeynep Rana’dan müteşekkil...
Hüseyin Sönmezler, sular idaresinde genel müdür olmanın yanında Gaziantep’te “Suyun Hikâyesi” adlı bir kitabın da yazarı. Demek ki su medeniyetine dair söylediği, söyleyecekleri var. Gaziantep şehir merkezi ve çevresindeki su kaynaklarını araştırmış. Evliya Çelebi’ye müracaat etmiş. Bir şehrin suyunu idare edebilmek için tarihteki teknolojiyi araştırmış.
Bengisu dergisinin genel yayın yönetmeni Mehmet Açıkgöz ise bir hikâyeci, bir yazar bir edebiyatçı olarak dergiye katkıda bulunuyor. Yazar Mehmet Açıkgöz’ün bazı hikâyeleri ülke çapında yapılan hikâye yarışmalarında dereceye girmiş. Adalet Bakanlığı’nın, görevi başında şehit edilen Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz için düzenlediği hikâye yarışmasında Yazar Mehmet Açıkgöz’ün hikâyesi ikincilik ödülüne layık görülmüş.
Dergi mutfağında diğer kültür ve edebiyat insanları da var. Bu kültür ve edebiyat topluluğu kendilerine GASKİ- Kültür Sanat Platformu “Mavi Okumalar” adını vermiş. Önce kurum içine yönelik kültür sanat faaliyetleri organize edilmiş. Mavi Okumalar, kurumundan ve şehrin dinamiklerinden aldığı destekle ulusal ve uluslararası edebiyat faaliyetleri yapmaya karar vermişler. Demek ki önce okumuşlar. Sonra dergi ve diğer edebiyat faaliyeti içerisine girmişler.
Derginin ilk sayısı kıymetli üstadımız şair Tayyib Atmaca’nın yönlendirmesiyle bana ulaştı. İlk sayıdaki ilk intibam, derginin bir su medeniyeti, su edebiyatı üzerine bir temle devam edeceğiydi. Nitekim ilk sayı bu konuda başarılı olmuş. Hüseyin Sönmezler imzalı derginin başyazısı, tamamıyla Bengisu ya da efsanevi ismiyle âb-ı hayât temine ayrılmıştır.
Başyazıdan…
“Ahmet Haşim’in dilinde muttasıl kanayan güller gibi devinimdir su. Tılsım bir akıştır. Ona durağanlık asla yakışmaz. Onun her bir damlası cana can katabilmek için çağlar durur. Çünkü durgun su hayat vermekten uzaktır.
Seyreyledim eşkâl-i hayatı /Ben havz-ı hayalin sularında
Daha fazlasını keşfedin
Futbol
Sanat ve Eğlence
Haber bülteni
Bir aks-i mülevvendir onunçün /Arzın bana ahcâr ü nebâtı.
Genç okuyucular için günümüz diline çevirelim. Hayatın şekillerini, hayal havuzunun sularında seyrettim. Bundan dolayı dünyanın canlı ve cansız cisimleri, benim için hayal havuzunun sularına vurmuş renkli akislerdir.
Dergi, başyazısı böyle başlamış. Daha sonra Hz. Eyyûb’a uzanmış. Bu yüce peygambere dair bir ayetten iktibas yapılmış.
“Ayağını yere vur, işte sana tertemiz su”
Başyazıda Yunus Emre de unutulmamış.
“Çeşmelerde bardağın /Doldurmadan kor isen
Bin yıl orda dursa da /Kendi dolası değil.”
Dergiye ilk sayıda Maraş’tan destek gelmiş. Tayyib Atmaca’nın denemesi ve Yasin Mortaş’ın şiiri, dergiye güzellik katmış. Yasin Mortaş, derginin adına sadık kalarak ezberini Unutan Irmaklar adıyla bir şiirle merhaba demiş.
“Suyla kırılan güneş/derin söyleşiler bırakır /kırıldığı ırmağa”
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Medya takibi
Siyaset
İkinci kıtayı da alalım:
“Yüzümüzde /kaygan bir ağrıyla /kalır gecenin /çakıl izleri”
Yasin Mortaş, Türk şiirine pitoreks anlayışı getiren bir şair olmasa da pitoreks anlayışı bütün görkemiyle devam eden bir şairidir diyebiliriz. Mortaş, şiirde sıfatlara canlılık verir. Onun bu tasvir ve betimleme gücü -bilmeyenler için söyleyeyim- ressam oluşundan kaynaklanır.
Dergide, Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Argon Hanım efendiyle bir röportaj da yer alıyor. Can Azerbaycan’dan şairler de dergiye destek vermiş.
Bengisu dergisinin muhtevasına sadık kalan bir diğer şair ise Burhan Sakallı. Şair, Sularsın Sularda şiirinde şöyle der:
“Su sansın sularda/Su sansın seni sularda /Çünkü canım susansın sularda
Ne izahı olmaz bir çelişkisin /Bir ateş-i suzânsın sularda”
Derginin diğer sayıları da su temi üzerine, su medeniyeti üzerine devam etmesi temennisiyle…
Kitap Fuarlarına Kısa Bir Değini
Eyyüp Azlal
07.11.2021 - 00:00
Yayınlanma
Salgın sonrası konserler, maçlar, sinemalar, tiyatrolar derken kitap okurlarının da beklediği kitap fuarları bir bir açılmaya başlandı. Ankara, Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Siirt, Batman ve diğer il ve ilçelerde de açılacak fuarlar, indirimli kitap almayı bekleyen okurların umudu oldu.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Medya analizi
Gazete aboneliği
Fuarlar, kitap okurları için sadece indirim günleri anlamına gelmiyor. Okurların yeni kitaplarını sabırsızlıkla beklediği yazarlar, şairler, araştırmacılar için imza günleri düzenleniyor bu fuarlarda. Yazar-okur buluşmaları hasreti bu fuarlarla inşallah sona erecek. Okurları, yayıncıların ve fuar alanında bulunan diğer yetkililerin salgın tedbirlerine dikkat edip Taçkıran salgınından bir an önce kurtulmaları da temennilerimiz arasında…
Kitaplar ve imza gününe dair yazar Rasim Özdenören’in bir sözünü hatırladım. Onun yıllar önce söylediği bu söz, hâlâ kulaklarımda çınlamakta. Şöyle demişti büyük usta: Eğer yazar, bir imza gününde üçten fazla kitap imzalamışsa şerefini kurtarmış demektir. Özdenören’in söylediği bu söz, edebî bir kaygı güderek kitap yazan bütün yazarların kâbusudur adeta. Diğer yazarların öyle bir derdi var mı, sanmıyorum. Mesela, yayınevi yazarından daima çocuk kitabı yazmayı isterse ve yazar çocuk kitabına yönelmişse yazarın kitapları artık çoksatar. Test kitapları çoksatar. Bilim kurgu çoksatar. Kitap üzerine vampir ya da kan emici bir yaratık olsa o kitap da çoksatar. Gençlerin yazdığı vetpet kitapları çoksatar. Futbol kahramanlarının hayatlarını anlatan kitaplar çoksatar. Az satan kitaplar ise dini yayınlar, edebiyat sanat içerikli kitaplar bu kategorinin başını çekmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Haber
Ekonomi haberleri
Geçtiğimiz hafta Kahramanmaraş kitap fuarında yayınevimizin çağrısı üzerine gitmiştim. Kahramanmaraş, edebiyatın başkenti iddiası olan bir şehrimiz. Ama orada gördüğüm manzara bunun çok uzağındaydı. Yayınevleri, okuyucu görmedi. Acaba bütün okuyucular benden önce mi fuara gitmişlerdi. Akşama kadar tek tük okuyucu ile karşılaştık. Maraş’ta tanıdığımız birkaç dostumuz gelmeseydi belki biz de kitaplarımızı imzalamadan dönecektik.
Maraş’a, kitap fuarına geleceğimi haber alan şair-yazar Tayyib Atmaca üstadımız, şu temennide bulunmuştu. Maraş’a eli boş gelirsin, sonra elini doldurur gidersin, demişti. Nitekim öyle olmuştu. İmza saatimiz sonrası Maraşlı Yazarlar standını es geçip fuar alanı dışında 12 Şubat Belediyesinin standına gitmiştim. Orada şair yazar Yasin Mortaş üstadımız bizi bekliyordu.
Gittim de ne göreyim? 12 Şubat belediyesinin kültür ve edebiyat alanındaki yayıncılığı birçok şehir hatta büyükşehir belediyesini geride bırakmıştı. İstanbul’da Esenler Belediyesinin buna benzer faaliyetleri vardı. Başka da bilmiyorum. Merhum Şair Mustafa Pınarbaşı’nın Bütün Şiirleri basılmış. Yasin Mortaş’ın Maraş Saati, Celal Sürgeç ve Serdar Yarar’ın birlikte hazırladıkları Maraş Milli Mücadelesinde Din Adamları kitabı basılmış. Mustafa Okumuş’un Mavi Beklentiler kitabı basılmış. Yine Mustafa Okumuş’un Uzaklara Özlem ve Çoban Yıldızı adlı kitapları da basılmış. Serdar Yakar’ın ilginç bir kitabı var. O da basılmış. Adı Mahzun Şairler. Niye bu adı almış dersiniz. Cevabı şöyle imiş: Maraş’ta şiirlerini kitaplaştıramamış şairler var. Bu kitap, onların şiirlerini derlemiştir. Elimdeki son kitap ise Ali Sezai Kurtaran’ın Maraş Tarihçesi adlı kitaptır. Bu belediye yayını dışında iki kitap daha aldıydım. Merhum Bahaettin Karakoç’un Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman ve İçimizdeki Umut. Son kitabın yazarı ise Muharrem Demir’di. Ne diyelim, darısı diğer belediyelerin başına...
Kahramanmaraş’tan ayrılırken bu sefer de şair Tayyip Atmaca’yı görememiştim. Azeri Türkçesini bilenler için söyleyeyim. “Ne zaman Kahramanmaraş'a gitsem Tayyib Atmaca üstadımız ya kendi kentinden ayrılır ya da kendi kentine gider.”
Yazarlar Günü
Eyyüp Azlal
16.11.2021 - 00:00
Yayınlanma
Yazarlara gün doğmamış…
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Hava Durumu
Spor haberleri
Garip doğar, garip yaşar ve garipçe ölürler.
Geride bir daktilo, birkaç dolma kalem
Varsa yazarlar müzesine…
Ya da müzayede salonunda
Alıcı bekler…
Kelam hicap ediyor bu gariplikten
Kalem hayâ ediyor, yazarken.
Annelerin günü var…
Babaların günü var…
Gazeteciler günü…
Eczacılar günü…
Tıp bayramı…
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Haber
hava durumu
Su bayramı…
Şeker bayramı…
Sahi Ramazan bayramı değil miydi?
Günler, bayramlar; herkes için, her şey için….
Peki neden,
Bir tek yazarların günü yok?
Şairlerin de günü yok, biliyorum
Yazarlık uğraşılınca oluyor
Şairlik uğraşmakla değil.
Biraz da ilham,
Valery haklı mıydı yoksa
İlk mısra Tanrı vergisi, sonrası çalışmadır, derken.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete
Dünya haberleri
Yok yok, siz gelin Shakespeare üstadı dinleyin.
Hatırlayın şiir yazan şemsiye ustasına
Ne demişti, hatırlayın.
“Şemsiye yapmaya devam et.”
Sen Şemsiye ustası! Duydun ustayı.
Şemsiye yaptın yüzlerce mekanizma ile.
Yüzlerce kelime ile de şiir yazdın.
Ama Shakespeare, görmemişti bu ruhu
Şiir ruhunu, şiirinde…
Makale yaz istersen
Ama unutma yazarların günü yok.
Benden dinlerken bunları
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Gazete arşivi
Teknoloji haberleri
Bedriye adlı bir öğrenci:
“Hak edenlerin günü yok”
Demişti ve söze devam etmişti.
“Çünkü öğrencilerin de günü yok”
Ya Ecemsu Dinç, Büşra Fenerli
“Herhangi bir yazardan öğrendiğim bilgiyi”
Öğrenemedim öğretmenlerden
Heyhat…
“Kitabın filmi çıkınca
Daha çok ilgi görüyor kitaptan”
Demişlerdi…
….
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yaşam haberleri
Kültür haberleri
Ve sonra sormuştular bana.
“Ne yazıyorsunuz” diye
Evvelen güdümlü yazmıyorum
Ahiren kaligrafi de yazmıyorum.
Ben, sen, biz, siz, onlar var
Benim yazdıklarımda
…..
Şimdi işgal edilmemiş bir gün arıyorum
Yazarlar için
Durun durun
Bekir Urfalı’nın teklifi uyar mı acaba
“29 Şubat olsun Yazarlar Günü”
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Son dakika
Politika
Kimseler daha kirletmeden bugünü,
Alın diyordu üstad, alın erkenden.
Bilmem 28 Şubat soğuğu yemişim ben
Kalır mıyım 29 Şubat’a?
Ya da dört yıl bekler miyim daha?
….
Şimdi izninizle gidiyorum.
Mona Rosa'ya solcu gençler de iltifat ederdi
Eyyüp Azlal
19.11.2021 - 00:00
Yayınlanma
Şiirimizin son çınarı, büyük usta Sezai Karakoç, “Sürgün Ülkeden” hakikat ülkesine göçtü. Şiiriyle yüce Yaradan’ı, Şiiriyle sevgili peygamberimizi, şiiriyle Hızır aleyhisselam’ı şiiriyle diğer İslam şahsiyetlerini, şiiriyle İstanbul’u, şiiriyle Bağdat’ı, Haleb’i öyle güzel anlattı ki bundan gayrı bize bu şiirler için doyumsuz şerhler düşer.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Politika yorumları
Kültür haberleri
Hiç unutmam, Suriye ile sıkıntılı bir dönemde ona sormuşlardı. Efendim Suriyeliler Hatay bizim diyor. Siz ne diyorsunuz. Cevap şairaneydi.
“Hatay elbette Suriye’nindir. Kayseri de, hatta İstanbul da Suriye’nindir. Aynen Şam’ın, Halep’in bizim olduğu gibi..” Bu cevabı ancak büyük fotoğrafı görenler verebilirdi.
Sezai Karakoç, dünya yükünü omuzunda taşıdı. O, ömrünü diriliş ışığında bir var oluş kavgasına adamıştı. Kendisinin ifadesiyle “İyi bir insan öldüğünde ona ağlamayın asıl, onu kaybeden topluma ağlayın.” Üstadımız, bu sözü sağlığında kendisi için söylememişti. Başka iyi insanlar için söylemişti. Yaşar Kemal'in “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler,” sözündeki iyi insanlar mesela. Ama Sezai Karakoç’un ardında söylenecek en güzel söz, en veciz söz bundan başkası olmayacak. Ülkemizde dindarlar kadar dindar olmayanlar da mesela solcular da Sezai Karakoç’ta kendilerinden bir şey alıyordular. Kitle iletişim araçlarının, sosyal medyanın yaygın olmadığı zamanlarda birçok solcu gencin cebinden de çıkardı Mona Rosa fotokopileri. Bu, tıpkı bir zamanlar Nazım Hikmet’in rubailerinde ve bazı oyunlarında metafizik, tasavvufi, İslamcı mecazları orijinalliğinden çıkarıp Marksizimin ışığında yeniden yorumlamasına benzer.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Medya takibi
Futbol
Sezai Karakoç, Mona Roza’sında her ne kadar modern bir Leyla ile Mecnun denemesi yapsa da aslında o dönemde Nazım Hikmet’in İslamî ögeler üzerindeki tahribkar hareketlerine karşı bir savunma yapmak amacıyla bu şiiri yazmıştır. Mona Roza şiiri, savunma pozisyonunda kalmamış Nazım Hikmet’in sahasına daha doğrusu karşı sahaya da sürülmüştü.
Bundan dolayıdır ki bu şiir Müslüman gençlerin olduğu gibi solcu gençlerin de ceplerinde sakladığı bir şiir olmuştur. Mona Rosa, Leonardo da Vinci'nin meşhur Jokond portesini hatırlatır. Bu tablonun diğer adı da Mona Lisa'dır. Ancak bu şiirde Rönesans’a ve Vinci’ye dair açık veya kapalı hiçbir gönderme yoktur. Şu olabilir; solcular, enetlektüel olmak adına Vinci’yi de tablosu Mona Lisa’yı da bilmek zorundadır. Ama solcu aydınlar, Mona Lisa’nın hikâyesine dair herhangi bir haberleri yoktur. Sezai Karakoç, Mona Lisa’ya dair yeni bir kurgu oluşturmuştu. Sezai Karakoç, hiçbir kitabının kapağına resim, fotoğraf koymaz. Ki doksan sekiz yılına kadar da Mona Rosa şiiri fotokopilerle çoğaltılırdı. Sezai Karakoç, diğer kitapların kapağına fotoğraf ve resim koymama geleneğini 1988’de neşrettiği Mona Rosa şiirinde de sürdürmüştü. Ben olsaydım Ressam Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa resmini kapağa koyardım. Solcu aydınlara Vinci’nin tablosunun yanında kurgusu yapılmış, hikâye edilmiş bir şiir de sunulurdu.
Mona Rosa, aslında Sezai Karakoç’un önemsemediği bir şiiriydi. Şair, yaşının kemale ermesiyle şefkat gösterdiği bir şiiridir. Sezai Karakoç, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, Körfez, Hızır’la Kırk Saat şiiriyle bilinmek istiyordu. Onu yine bu şiirlerle bilenler biliyordu. Ama toplumun geneli nasıl Mona Rosa’ya kaydı. Bunu bilmek gerekir. Yazar Salahattin Yusuf, bir tv programında toplum için “Kalkınamamış düşünce gibi kalkınamamış duygu da var.” Demişti. Toplum, burada kalkınamayan duygusunu bastırmak için Mona Rosa’nın fotokopilerini çoğalttı. Her mahallede, her sokakta şiirde akrostiş olarak ismi geçen “Muazzez Akkaya” vardı. Ve Muazzez’e şiir yazacak kadar mahcup ve onurlu bir şair vardı. Çoğu zaman duygular, düşüncelerden büyük olabilir. Toplum, Mona Rosa’yı benimsemiştir. Ki şiiri ve haysiyetini yere düşürmeden benimsemiştir. Soylu bir samimiyettir Mona Rosa’nın toplumdaki yeri.
Sezai Karakoç’tan bize kalacak olan sadece “Mona Rosa şiiri, Sürgün Ülkede Şiiri” değildir. Ondan bize kalan “şahsiyet, dik duruş, prensiplere sadakat, makam-mevki” gibi ali değerlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Dijital gazete
Spor haberleri
Üstad Sezai Karakoç’la aynı çağda yaşadığımız için bahtiyarım. Sezai Karakoç’un ateş ve Hz. İbrahim metaforu da çok ilginç bir detay var. Ateş, İbrahim'de yakacak bir şey bulamadı, diyordu.
İnşallah üstadım ateş, öte alemde de sende yakacak adına bir şey bulamayacak. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Bir derviş olarak menziline ulaştın. Biz, şahidiniz, ezberlediğimiz şiirler şahidin olsun. Mekânın cennet olsun.
Medrese geleceğimiz mi?
Eyyüp Azlal
21.11.2021 - 00:00
Yayınlanma
Aslında bu başlık “Geleneğimizde Medrese” şeklinde olacaktı. Ama Davet Mektebi dergisinin Kasım 2021 sayısı, yani 82.sayısında “Geçmişten Günümüze Medreseler” dosyasındaki yazıları okuyunca böyle bir başlık atmayı uygun gördüm. Biz, geçmişteki medrese varlığının güzel hatıralarını bilsek bile merkezî edebiyat bunu yeni nesle menfi bir şekilde yansıtmıştır. Mesela Tanzimat-Servet-i Fünûn dönemi yazarlarından Ahmet Rasim’in “Falaka ve Gecelerim” adlı kitabında medreseler hep falaka ile anlatıldığı için sicili de kötü gösterilmeye çalışılmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Gazete arşivi
Güncel haberler
Merhum Mehmet Akif Ersoy üstadımızın bir hatırasını okuduğumda medreselerin aslında falakadan ziyade günümüz ve geleceğe de yön verecek kurumlar olduğunu söyleyebiliriz. Akif, Sâdi Şirazî’nin “Gülistan” adlı kitabının beşinci istisna dokuz bölümünü ezberlediğini söylemişti bu hatırasında. Bunu okuyunca heyecanımı gizleyememiş ve bu hatırayı sosyal medyada paylaşmıştım.
Davet Mektebi’nin “Geçmişten Günümüze Medreseler” dosyasında medreselerinde bugün de etkin olduğu gibi gelecekte de varlığını devam edeceğe benziyor. En azından Davet Vakfı başkanı Dr. Maruf Çelik Hocamızla yapılan bir röportajı okuduğumda öngörüde bulunabiliyorum. Gülistan kitabı tamamını ezberleyen bir Akif, bunu hiç şüphesiz medrese geleneğine borçludur. Yoksa modern kurumlarla bu kadar kitap ve kitapları hafızada tutmak gerçekten çok zordur. Dr. Maruf Çelik Hocamıza sorulan bir soruya verilen cevabın altını çizdim.
“Biz, medresede nahiv yani Arapça grameri gördük. Biz, ders kitaplarını ezberliyorduk. Medreseden mezun olduktan yaklaşık sekiz sene sonra bile Muhammed B. Malik’in bin (1000) beyitlik “Elfiyye”si ezberimdeydi. Genelde (günümüzde) talebeler (öğrenciler) gramer kitabını ezberliyorlar. Bunu şimdi ilahiyatta düşünün…”
Davet Mektebi dergisinde medreselerin vaktiyle önemini yine Dr. Maruf Çelik’in cümlelerinde arayalım.” Mesela bir medrese hocası sizin ahlakınızı çok önemser. Davranışlarınızı kontrol etmeye çalışır, ama başka bir hocanın ( modern okullarda) umurunda olmayabilirsiniz. Medresede ciddi bir fedakârlık vardır. İnsanın kendini yoğurması vardır. Mesela bir medrese hocasının “şu kitabı” okudum demesiyle bir akademisyenin demesi arasında büyük bir fark vardır. Aynı şey öğrenciler için de geçerlidir. Mesela bir ilahiyat talebesine diyorsunuz ki şu kitabı okudunuz mu? “Evet” okudum diyor.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Politika
Yaşam haberleri
Peki, içeriği ne hatırlıyor musun? Hiçbir şey hatırlamıyor. Çağdaş eğitim kurumlarındaki öğrencilerin nazarında okumak nedir? Bir kitabı baştan sona bir defa okumaktır. Ama medrese kültüründe bu okuma olarak kabul edilmiyor daha derinlikli bir okuma vardır. Bu süreç zorunlu bir süreçtir (Derinlikli okuma zorunlu olduğu için medreseli başarılı oluyor.) Dolayısıyla medreseden Çağdaş eğitime geçenlerin çoğu başarı sağlar.
Medresede öğrenci yatılı olarak kalıyor. Aynı yerde okuyor, yemek yiyor, yatıyor namaz kılıyor. Yirmi dört saatti aynı yerde geçiyor. Medresedeki azim ve çalışkanlık modern eğitimde devam ettiği zaman büyük bir başarı gerçekleşir. Medreselerde daha derinlikli bir eğitim varken çağdaş eğitim kurumlarında kurumsallaşmaya rağmen yüzeysel bir eğitim anlayışı egemendir.
Dergide medreselerin günümüzde dezavantajlarına da değinilmiş. “Modern eğitim kurumlarında yeni eserler ortaya konulurken medreselerde yazılmış ilmî bir makale yoktur. Medrese hocasının ilmî bir kitabı yok ama öte yandan bir üniversite hocasının yüzlerce makalesi, onlarca kitabı olabiliyor. Ayrıca çağdaş eğitim- öğretimde kurumsal bir yapıyla karşı karşıyasınız. Oranın müdürü, müdür yardımcısı, her dersin bir hocası vardır. Bu günümüz medreselerinde yoktur. “
Esasında klasik medreselerin tarihine baktığımızda bu gün olmayan her şey o dönemde vardı. Mesela Dr. Maruf Çelik Beyin de iyi bildiği Mardin-Kasımiye Medresesi var. Oradaki her odanın başında ilmin adı yazılmış. Mesela ilmi-i simya odası yani fakültesi, ilm-i feza odası yani uzay araştırmaları fakültesi gibi bölümlerden müteşekkil yirmi oda vardır. Eş zamanlı ders verilir orada. Ve her odanın yani her dersin hocası farklıdır. Bu durum 15.asırda böyleydi. O zamandan bu zamana içi boşaltı bu medreselerin. Cumhuriyet sonrasında ise bütün medreseler kapatılmasına rağmen Doğu Anadolu’da medreseler kısmen devam devam ettiydi.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Haber
Dijital gazete
Hülasa, günümüz modern eğitim-öğretimde klasik medrese tecrübesinden faydalanmak gerekir. Medreselerdeki metin ezberleme, müzakere etme ve mütalaadan ibaret olan öğrenme metodu bugün ilk etapta imam hatiplerde uygulanabilir. Davet Mektebi, dergisinde Dr. Ömer Tay’ın Diyûbend medreseleri hakkındaki makale ve Doç. Dr. Fikret Özçelik’in Nizamiye Medreseleri adlı makale dikkatimi çekti. Özellikle Diyûbend medresesinin Hindistan’dan Pakistan’a oradan Afganistan’a nasıl ulaştığına dair bilgiler var.
Diyûbendî Medresesine-Medreselerine Dair
Eyyüp Azlal
28.11.2021 - 00:00
Yayınlanma
Diyûbend Medresesi-medreseleri ile ilgili ilk esaslı bilgiyi Afganistan Anadolu Ajansı Muhabiri Melih Ahıshali Bey’den dinlemiştim. Melih Ahıshali ile yaptığımız bir söyleşide bugün Afganistan’da hükümeti ele geçiren Taliban Hareketinin aslında bir öğrenci hareketi olduğunu ve bu öğrencilerin (Taliban Arapçada talebeler anlamındadır) tahsil gördüğü medrese kökeninin Hint Alt kıtasındaki Müslümanların kurduğu Diyûbendî medresesine dayandığını öğrenmiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Yazarlar köşe
Medya takibi
Davet Mektebi dergisinin “Medreseler Özel Sayısında” da Dr. Ömer Tay imzalı bir makale okumuştum… Makale, daha çok Diyûbend medresesinin tarihteki yerini anlatıyordu. Bu makale sonrası merak ettiğim bazı soruların cevabını bulmak için bazı makaleler daha okudum. Şu sonuca vardım. Bugün Mısır’da El-Ezher ne yapıyorsa Hindistan’da Diyûbend medresesi bunu yapıyor. Gazneliler’in Nişabur’da, Selçukluların İsfahan’da ilk olarak kurdukları Nizamiye medreseleri bu medresenin temelini oluşturmuştur. Yani Diyûbend medresesi bir gelenekten gelmektedir.
19. Asırda (1866) Hint alt kıtasında Diyobend şehrinde Darülulûm-Diyobend isminde orijinal bir medrese kurulmuştur. Bu medrese, Hindistan’da başlayan İngiliz işgali sonucunda eğitim-öğretim kurumlarında Batılı müfredatlar kullanımı sonucunda kurulmuştur. Aslında İngilizlerin Hindistan’daki bütün alanlarda işgalinin bitirilmesi sonucu oluşturulduğunu söylemek daha doğru olur.
Medreseye ismini veren Peştuca ve Farsça Diyobend veya Diyubend (دیو بند) şeklinde telaffuz ediliyor. Batılı kaynaklarda Deoband olarak yazılıp söyleniyor. Türkçede klasik medrese çevreleri Diyûbend şekli tercih ederken Batılı kaynaklardan beslenen akademisyenler ise Deoband ismini kullanıyor. Bu kelimenin Diyabend olduğuna dair güçlü delillerim var. Şöyle ki Farsçada bazı ağızlarda “Tehran” kelimesi “Tehrun” şeklinde telaffuz edilir. Zannımca Diyûbend isminin de Diyâbend şeklinde okunması/söylenmesi olasıdır. Son dönem Osmanlı kaynaklarına bakmak gerekir. Çünkü Osmanlı kaynaklarında Farsçadaki ağızlara dayalı kelime çok az kullanılmıştır. Sadece “civanmerd” kelimesi cömert olarak Türkçeye geçmiştir. Bu kelime, yazılı olarak değil sözlü olarak Türkçeye geçmiştir. Diyûbend ya da Diyobend kelimesini biz Hintli Müslümanlardan bu şekilde telaffuzunu öğrendiğimiz için “o-u” şekli kullanıla gelmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Politika yorumları
Dünya haberleri
Diyâbend (Diyûbend) ismi Hindistan'ın başkenti Delhi'nin 150 km kuzeyindeki Diyobend kasabasından geliyor. Burada kurulmuş olan Dar'ul-Ulûm-ı İslami-Diyûbend Medresesi'nin adından türetilmiş olan Diyûbendî ise, Sünni Hanefi mezhebinin Matûridî itikadına göre dinî eğitim veren ilahiyat okulundan mezun olan talebeleri tanımlamak maksadıyla kullanılmaktadır.
Bugün Diyûbend Medresesi, Hint alt kıtası olarak tanımladığımız Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Bangladeş'in yanı sıra Afrika, uzak doğu ülkeleri ve İngiltere’de de faaliyet gösterdiğini söyleyebiliriz. Ülkemizde de çeşitli vakitlerde medrese hocaları talebeleriyle birlikte Diyûbend şehrine giderek buradaki medreselerin misafiri olmuşlardır. Anadolu’daki klasik medrese geleneği ile buradaki medreselerde öğretilen tedrisatı karşılaştırma imkânı bulmuşlardır. Muhammed Kasım Nanutevi ve Reşid Ahmed Ganguhi öncülüğünde bir grup genç âlim tarafından bu medrese kuruluyor. Medresenin adına Daru’l-Ulûm Diyûbend veriliyor. Diyûbend’de ilk ders, Çatta Mescidi’nin önünde bugün yerinde şadırvan bulunan nar ağacının altında yapılmıştı.
Diyûbend medresesinde kurucu molla Kasım Nanutevi sekiz temel prensip belirlemişti. Medresenin bakımı için fon sağlanması, öğrencilerin ihtiyaçlarının karşılanması, şura ehlinin düzeni sağlayarak fikir birliğini tesis etmesi, medresenin hocalarının aynı meşrepten olması, müfredatın daha önce belirlenen şekilde olması, medresenin onarımı için bir gelir kaynağının temin edilmesi, hükümetin ve zenginlerin katılımı medrese için zararlıdır. İyi niyet ve böyle iyi niyetli kişilerin sağlayacakları fonlar.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Politika
Teknoloji haberleri
Bu prensipler hakkında; hükümetin ve zenginlerin medrese üzerinde etkileri hakkında konuşulabilir/tartışılabilir. Medreseler, genellikle devlet yöneticileri veya zenginler tarafından bir âlimin ders vermesi amacıyla inşa ediliyordu. Fakat Diyûbendî medresesindeki ulemâ kendi arasında topladıkları paralarla medreseyi yaptırmışlardı.
Gelecek yazımızda Diyûbend medresesinin Osmanlı Devleti ile ilişkilerine değineceğiz.
Bursa'dan gelen mektup
Eyyüp Azlal
12.12.2021 - 00:00
Yayınlanma
En son aldığım edebî mektup-mektuplar tam yirmi yıl öncesine dayanıyor. Lisede edebiyat hocam Mustafa Aşina bu mektupları göndermişti. O mektupları uzun süre sakladım. Üniversiteden mezun olduktan uzun süre sonra da arşivimi her karıştırdığımda bu mektupları buluyor ve okuyordum. Daha sonra kaybettim bu mektupları. Evi taşırken ya da kitaplığı düzeltirken evrak-ı metrukeden sayılıp atılmış galiba.
Geçtiğimiz günlerde yine bir mektup aldım. Sadece mektup değil, mektupla birlikte bir koli kitap. Bursa’dan şair-yazar dostumuz Mücahit Koca’dan gelmişti bu mektup. Şair Mücahit Koca’nın bu mektubunu görünce lisede edebiyat hocam Mustafa Aşina’nın mektuplarını hatırladım. Her ne kadar edebiyat hocamın mektuplarını kaybetmiş olsam da yıllar içinde bunları defaatle okumam neticesinde adeta mektubu ezbere biliyordum. “Aşka burun kıvırma” diye başlayan bir paragrafı vardı. Keşke o mektupları bir yayınevine basılması adına verseydim. Ya da Türk Dil Kurumuna gönderseydim. Belki kurum, mektup özel sayısında kullanırdı.
Gerek lise edebiyat hocam Mustafa Aşina’nn mektubu ve gerekse de Bursa’dan gelen mektubun müellifi şair-yazar Mücahit Koca’nın mektubu birbiriyle ilginç bir benzerliği sahipti. Hem estetik hem de muhteva açısından eski-yeni mektupları karşılaştırdım. Bu mektuplar mektup kağıdı (A 4) kağıdı değil de bu kağıdın yarısı şeklinde idi. Şair-yazar Mücahit Koca’nın da uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptığını öğrenince her iki hocanın mektupları arasındaki benzerliğin sırrını da öğrenmiş oldum. Demek ki edebiyat öğretmenleri, sanatını mektupla da icra edebilirdi.
Günümüzde böyle mektuplar yazılabilir mi? Bu soruya verilecek ilk cevap büyük olasılıkla hayır olacaktır. Elektronik posta ve diğer dijital medya ortamlarındaki anlık mesajlaşma klasik mektubunun sonunu getirdi. Bu gidişle gazete, dergi ve kitapların da dijital ortamlar karşısında yok olacağı kaygısı taşıyorum.
Şair-yazar Mücahit Koca’nın mektubu, bu yönde kaygımı azaltmış mıdır, bilmiyorum. Ama mektubun muhtevasındaki iltifatlar, bizi kaleme sımsıkı sarılmamıza, kalemin hakkını daha iyi vermemize de vesile olmuştur.
Mücahit Koca üstadımızın mektubundan:
“Muhterem Eyyüp Bey,
Şanlıurfa’nın cennet ilham eden kalemi… Uzakta da olsak bir şekilde birbirimizi tanıyoruz. Bu da mutluluk verici bir şey. Ben Bursa’dan bir şey söylemeye çalışıyorum; siz Şanlıurfa’dan… Ne kadar da birbirimize benziyoruz.
…..
“Mevlana okumaları” müthiş Bir hizmet. Ben de son üç kitabımı bu hoşgörü ve alçakgönüllülük hareketine ayırdım. Daha doğrusu Mevlânâ ve Mevleviliği öğrenmek, anlamak ve yaşamak için seçtim. Aynı çizgide buluşmak harika..
Selam ve muhabbetle
Mücahit Koca/Bursa-03.11.2021”
Ey koca yürekli şair, Uludağ aşığı, Osmanlı’nın gözbebeği Bursa’dan seslenen ulu ziya. Senin mektubunu okudum şimdi. Artık kitaplarını okuma vakti. İhtiyar çınarlara yaslanarak, onların gölgesinde yazmış olduğun kitaplarını okuma vakti. İltifatınıza mazhar olmak üzre gecenin sahibine sığınarak yanık türküler, diriliş hikayeleri eşliğinde size muhabbetlerimi yolluyorum.
Şairin tabiriyle seninle Bursa’da bir kadim cami avlusunda belki Emir Sultan’da yüzlerce çeşmenin serinliğinde buluşmak dileğiyle.
Halilürrahman’dan, Hz. Eyyub’un çile çektiği mağarasından yağmur özlemleri içerisinde…
Selam ve muhabbetle.
Bursa'dan gelen mektup
Eyyüp Azlal
12.12.2021 - 00:00
Yayınlanma
En son aldığım edebî mektup-mektuplar tam yirmi yıl öncesine dayanıyor. Lisede edebiyat hocam Mustafa Aşina bu mektupları göndermişti. O mektupları uzun süre sakladım. Üniversiteden mezun olduktan uzun süre sonra da arşivimi her karıştırdığımda bu mektupları buluyor ve okuyordum. Daha sonra kaybettim bu mektupları. Evi taşırken ya da kitaplığı düzeltirken evrak-ı metrukeden sayılıp atılmış galiba.
Geçtiğimiz günlerde yine bir mektup aldım. Sadece mektup değil, mektupla birlikte bir koli kitap. Bursa’dan şair-yazar dostumuz Mücahit Koca’dan gelmişti bu mektup. Şair Mücahit Koca’nın bu mektubunu görünce lisede edebiyat hocam Mustafa Aşina’nın mektuplarını hatırladım. Her ne kadar edebiyat hocamın mektuplarını kaybetmiş olsam da yıllar içinde bunları defaatle okumam neticesinde adeta mektubu ezbere biliyordum. “Aşka burun kıvırma” diye başlayan bir paragrafı vardı. Keşke o mektupları bir yayınevine basılması adına verseydim. Ya da Türk Dil Kurumuna gönderseydim. Belki kurum, mektup özel sayısında kullanırdı.
Gerek lise edebiyat hocam Mustafa Aşina’nn mektubu ve gerekse de Bursa’dan gelen mektubun müellifi şair-yazar Mücahit Koca’nın mektubu birbiriyle ilginç bir benzerliği sahipti. Hem estetik hem de muhteva açısından eski-yeni mektupları karşılaştırdım. Bu mektuplar mektup kağıdı (A 4) kağıdı değil de bu kağıdın yarısı şeklinde idi. Şair-yazar Mücahit Koca’nın da uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptığını öğrenince her iki hocanın mektupları arasındaki benzerliğin sırrını da öğrenmiş oldum. Demek ki edebiyat öğretmenleri, sanatını mektupla da icra edebilirdi.
Günümüzde böyle mektuplar yazılabilir mi? Bu soruya verilecek ilk cevap büyük olasılıkla hayır olacaktır. Elektronik posta ve diğer dijital medya ortamlarındaki anlık mesajlaşma klasik mektubunun sonunu getirdi. Bu gidişle gazete, dergi ve kitapların da dijital ortamlar karşısında yok olacağı kaygısı taşıyorum.
Şair-yazar Mücahit Koca’nın mektubu, bu yönde kaygımı azaltmış mıdır, bilmiyorum. Ama mektubun muhtevasındaki iltifatlar, bizi kaleme sımsıkı sarılmamıza, kalemin hakkını daha iyi vermemize de vesile olmuştur.
Mücahit Koca üstadımızın mektubundan:
“Muhterem Eyyüp Bey,
Şanlıurfa’nın cennet ilham eden kalemi… Uzakta da olsak bir şekilde birbirimizi tanıyoruz. Bu da mutluluk verici bir şey. Ben Bursa’dan bir şey söylemeye çalışıyorum; siz Şanlıurfa’dan… Ne kadar da birbirimize benziyoruz.
…..
“Mevlana okumaları” müthiş Bir hizmet. Ben de son üç kitabımı bu hoşgörü ve alçakgönüllülük hareketine ayırdım. Daha doğrusu Mevlânâ ve Mevleviliği öğrenmek, anlamak ve yaşamak için seçtim. Aynı çizgide buluşmak harika..
Selam ve muhabbetle
Mücahit Koca/Bursa-03.11.2021”
Ey koca yürekli şair, Uludağ aşığı, Osmanlı’nın gözbebeği Bursa’dan seslenen ulu ziya. Senin mektubunu okudum şimdi. Artık kitaplarını okuma vakti. İhtiyar çınarlara yaslanarak, onların gölgesinde yazmış olduğun kitaplarını okuma vakti. İltifatınıza mazhar olmak üzre gecenin sahibine sığınarak yanık türküler, diriliş hikayeleri eşliğinde size muhabbetlerimi yolluyorum.
Şairin tabiriyle seninle Bursa’da bir kadim cami avlusunda belki Emir Sultan’da yüzlerce çeşmenin serinliğinde buluşmak dileğiyle.
Halilürrahman’dan, Hz. Eyyub’un çile çektiği mağarasından yağmur özlemleri içerisinde…
Selam ve muhabbetle.
Sürgün Ülke'ye dair
Eyyüp Azlal
19.12.2021 - 00:00
Yayınlanma
Bu yazımızda modern insanın kalbinden sürgün ettiği “Öte Dünya’yı değil. Merhum üstadımız Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” başlıklı dört bölümden müteşekkil şiirine dair ince bir ayrıntıyı dile getireceğiz.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Gazetesi
Haber makaleleri
Sezai Karakoç’un Mona Roza (Monna Rosa) şiirinden sonra en çok bilinen ve ezberlenen şiiri hiç şüphesiz “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinin dördüncü bölümüdür. Okuyucu, Mona Roza şiirinde olduğu gibi bu şiirde de anlam ve kavram kargaşası yaşıyor. Bu durum aslında okuyucunun şaire yüklemiş olduğu bir misyon ile ilgilidir. Okuyucu imgelerle şaire yaklaşır. İlk şiiri lise yıllarında “Büyük Doğu” dergisinde neşredilen Sezai Karakoç’un kelime formu, anlam-kavram haritası ve imge dünyası tâ o zamanlardan belirlenmiştir.
Aslında Sezai Karakoç’un şiir dünyasından beslenen iki kesim var. İlk kesim daha önce de ifade ettiğimiz gibi onun Mona Roza tarafı dolayısıyla sol kesimin, liberal kesimin ya da belli bir ideolojik tarafı olmayan kişilerin okuduğu, gördüğü bir Sezai Karakoç’tur. Karakoç’un Ankara Mülkiye’de İkinci Yeni şairlerinden özellikle Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile olan arkadaşlığı sol ve liberal kesim üzerinde adeta o kulvarda kaldığı intibasını uyandırır. Mesela onun “Balkon” şiiri liberal ve sol çevrelerin en çok beğendiği şiiridir. Hatta sol eleştirmenler, Sezai Karakoç için tabiri caizse “Al Balkon’unu ve Necip Fazıl’ın yanına dön.” dercesine onu “İkinci Yeni” şiirinden ayrı tutma çabası içerine girmişlerdi.
İkinci Yeniciler, şiirde biçimin içerikten önce geldiğini savunmuşlardı. Sezai Karakoç’un da hiçbir şiiri şekil açısından geleneksel şiir biçimlerine benzemiyordu. Mesela onun hece ya da aruz ölçüsüyle yazdığı bir şiirine rastlamadım Mona Roza hariç. Ama buna rağmen Karakoç, geleneğin bir hiyerarşisi olduğunu savunur ve geleneği şekil değil muhteva olarak devam ettirir. Karakoç, şiirde eskinin yani geleneğin –diyelim- sırrını bulabilen şairin “yeni olma” yolunda çaba harcadığını savunur. Burada Sezai Karakoç’un eskiye dair söyleminin “klasik-ler” olduğunu unutmayalım. Ona göre eski, bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair, o sırrın peşinde olmalıdır, der. Yine onun gelenekten kastının ya da geleneğe saygının eskileri tanrılaştırma anlamına gelmez. Aslında Sezai Karakoç’un kaderi kendisinin ifadesiyle büyük üstadı (küçük üstadı Necip Fazıl) Mehmet Akif Ersoy’un kaderiyle örtüşmektedir. Mehmet Akif, ne Türkiye’de anlaşıldı ne de Mısır’da.
Sezai Karakoç’un şiirinden beslenen ikinci kesim ise asıl kesim yani dindar kesim dediğimiz Büyük Doğu çevresiydi. Daha doğrusu Büyük Doğu çevresi Sezai Karakoç’u hem edebiyat hem de dava yönüyle Necip Fazıl’ın veliahtı olarak görüyordu. Nitekim sonraki zamanlarda böyle oldu. Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ın “Bir gençlik, bir gençlik” dediği hareketin en başında geliyordu. Karakoç, Necip Fazıl’a hayatı hep sadık biri olarak yaşadı. Hatta bir dönem bazı çevrelerce “Karakoç’un şiiri Necip Fazıl’ın şiirini geçti, dediğinde o, şiddetle buna karşı çıkmıştı.
Bütün bunların yanında Sürgün Ülke dediğimiz Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine şiiri nasıl yazıldı? Buna cevap arayalım.
Bir şiirin ifade ettiği anlamlar bütünü, her okuyucuda farklı bir tanımın oluşmasını sağlar. Sezai Karakoç “ben naat diye yazmadım” dediği halde "Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili" mısraları ile tanınan "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" şiiri de okuyucular tarafından farklı şekillerde anlaşılmış ve peygamber efendimize yazılmış bir şiir yani naat olarak düşünülmüştür. Hatta bazı okuyucular bu şiiri naat değil de münacat olarak değerlendirmişler. Peki, gerçekte Sezai Karakoç “sevgili” olarak kime hitap etmiştir?
Sezai Karakoç, 12 Mart muhtırası sonrasında İstanbul’dan Ankara’ya gider. Gidiş sebebi “İslam’ın Dirilişi” adlı yazısından dolayıdır. İlginçtir, Sezai Karakoç, Ankara’da bir memuriyet görevine geçer. (Üstadla bu hususu özel görüşmemizde orada kendi dünya görüşüne sahip olmayan müdürlerin kendisine yardımcı olduğunu söylemişti. İlgili devlet dairesindeki müdürler Sezai Karakoç’un böyle bir davasının olduğunu bildiği halde bunu sakladıklarını söylemişti. Yine aynı şekilde Sezai Bey’in komşuları da ona yardımcı olmuşlardı. Polis onun İstanbul’daki evine geldiğinde komşuları Aşkale, İçkale, Başkale’ye gitmiş diye bilgi vermişlerdir. Sezai Karakoç, bir komşusuna İç Kale, bir komşusuna Başkale, diğer bir komşusuna da Aşkale’ye gidiyorum, demişti. Yani bu kaleler hep Ankara idi.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Haberleri
Kültür haberleri
İşte Ankara’dan Sezai Karakoç’un İstanbul’a duyulan özlemidir Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine. 1971 yılında yazılmıştır bu şiir. Bir vakit Sezai Karakoç’u ziyaretimde “efendim bu şiire naat diyorlar siz ne diyorsunuz demiştim.” Kendisi kısa bir tebessümden sonra benim de öğrenmem için “Hayır. Bu şiir Osmanlı’nın İstanbul’a olan özlemidir” demişti. Üstad Sezai Karakoç kendisini de Osmanlı Devleti yerine koyuyor ve nasıl Osmanlı seni özlemişse ben de seni öyle özlüyorum İstanbul, demiştir.
Güle güle Büyük Usta
Eyyüp Azlal
26.12.2021 - 00:00
Yayınlanma
Seksenlerin başı gibiydi. Küçüktük, çok küçüktük. Sabah’ın ilk saatlerinde çarşıda dükkânlar açılırdı. Önünden geçtiğimiz bakkal, manav, terzi esnafı hatta yolda geçen seyyar satıcıların bile radyolarında hep aynı şarkı çalardı.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Haber bülteni
Medya analizi
“Aziz dinleyicilerimiz, burası 47.3 ve 6345 mhz üzerinden yayın yapan TRT Diyarbakır Radyosu. Şimdi güftesi ve bestesi Alâeddin Yavaşça’ya ait bir şarkıyı yine üstadın kendi sesinden dinleyeceksiniz:
“Bu şarkı sana ait sevgili dinle
Gönlüm, ruhum, benliğim doldu seninle”
Kim bilir o zamanlar esnafın dinlediği radyo frekansı ya Diyarbakır radyosu ya da Çukurova idi. O zamanlardan hatırlarım. Merhum babam “ajansı aç, ajansı derdi.” Ajans haberleri sonunda burası Diyarbakır radyosu denildiği için bunu söylüyorum.
Bugün tekrar ajanslarda bu şarkının nağmeleri duyuldu. Bu sefer ajans, bestecisi Alâeddin Yavaşça’nın vefat haberini duyurmak için bu şarkıyı çalmıştı. O, Türk Musikisinin son büyük çınarıydı. Tam adı Mehmet Alâeddin olan sanatçı, bestekâr ve tıp doktoru idi. Sadece tıp doktoru değil kadın doğum uzmanı ve tıp profesörü idi.
Alâeddin Yavaşça, 1926 yılında Kilis’te doğdu. 1675 yılında Yavaşça Süleyman Çelebi’nin tanzim ettiği ve vakıfnamesi bulunan bir ailenin mensubudur. Babası Kilisli Şair Yavaşcazade Sezai Efendi'nin oğlu Hacı Cemil Efendi, Annesi Kınoğlu Kadri Efendi'nin kızı Enver Hanım’dır.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Gazete arşivi
Gazetesi
Yavaşça, musikide meşk usulünü takip ederek bu alanda yetişmişti. Burada genç okuyucularımızı da düşünerek meşk sistemine bir iki kelam değinmek istiyorum. Bir üstat tarafından musiki parçasının tedricen çalınması ve okunması suretiyle talebeye öğretilmesi ve talebe tarafından öğrenilmesine meşk denilir.
Alâeddin Yavaşca meşk terbiyesiyle klasik Türk musikisi duayeni olmuştu. Peki, o kimin yanından meşk tutmuştu. Yazayım. Saadettin Kaynak, Münir Nureddin Selçuk olmak üzere birçok üstattan meşk yaparak öğrenmişti klasik musikiyi. Tıp doktoruyken yani bir hastanede çalıştığı zamanda konservatuvar sınavlarına giriyor ve bu sınavları kazanıyor. Özellikle uygulama sınavında bir hoca ona “sende Fem-i Muhsin var” demişti. Fem-i Muhsin, güzel bir ağız, güzel bir ses var anlamındadır.
Alâeddin Yavaşça, musiki dünyasına, günümüz söyleyişiyle müzik dünyasına sayısız beste, semai, şarkı ve saz eserleri kazandırmıştır (Sadece TRT müzik arşivinde kayıtlı 140’a yakın bestesi vardır.). Yavaşça aynı zamanda bu müzikleri icra eden bir sanatçıydı. Yurt içinde ve yurt dışında sayısız konsere de katılmıştır.
Alâeddin Yavaşça ile yapılan bir röportajda “Güfte sahiplerinin hikâyesi vardır. Biz hazır duygulara, hazır hislere, hazır hatıralara, hazır hikâyelere müzik giydiriyoruz ama aynı duyguyu hissetmek lâzım. Hem beste, hem güftesi bana ait olanlar da var. Hayatta yaşanmış pek çok şey var. Onlara akümle oluyorsunuz, doluyorsunuz. O dolduğunuz şey size bir ufuk açıyor” demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Son dakika
Politika yorumları
Yavaşça’nın bir şair tarafı da vardı. O, sadece beste yapmıyordu. Güfte yani sözleri de ona ait olan şarkıları vardı. Boğaziçi şen gönüller yatağı, Gönlümün bülbülüsün, Aşk Bahçemin Gülüsün. Üslubu güzeldi, şakıyan bir başkaca sesti (Bekir Sıtkı Sezgin’ in vefatı üzerine yazılmış ve bestelenmişti.) Fakat büyük şairlerin yanında soyadı gibi yavaşça bir eda ile sükûta ererdi. O, daha çok musikimizin başlangıcından musikimizi meydana getiren bestekârların yakınlarında bulunmuştu. Ama şairin ne hissettiğini hissederek şiirler besteledi ve icra etti.
Alâeddin Hoca, İbnül Emin Mahmut Kemal gibi büyük bir zatın sohbetinde bulunmuş onun sohbet halkasına katılmıştı. Yavaşça’nın yanında yetiştirdiği pek çok öğrencisi vardı. Onlardan birini tanıyorum: Melihat Gülses. Ses sanatçımız Melihat Gülsel hanımefendiyi Merhum Nevzat Yalçıntaş Hocamız için yapılan bir törende tanımıştım.
Alâeddin Yavaşça, bir tıp profesörü olmasına rağmen bu unvanı sadece hastanenin makam odasında kullanmıştı. Dostları onun hakkında şöyle bir cemile yapmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Takım Sporları
İnsan ve Toplum
“Tıp fakültesinden her şey çıkar. Ara sıra doktor da çıkar.”
Alâeddin Yavaşça ölümünden önce kendi mezarı taşına yazılması için şu beyti yazmıştı. Yine kendi bestesi olan hicaz makamında “Ayrılık da zor değil eğer hasret olmazsa/Baharı beklemezdim kış gönlüme dolmazsa.” demişti. Biz de bu kış vakti onu kaybetmenin üzüntüsü içerisindeyiz Ruhu şad olsun
.
Bugün 389 ziyaretçi (1028 klik) kişi burdaydı!
Okur ve Yazar Mahkemesi
Eyyüp Azlal
02.01.2022 - 00:00
Yayınlanma
Aşağıdaki yazı, bir okurun yazarını mahkemeye verdiğidir…
Hâkim ,“Müştekiyi çağırın”, dediğinde Sabri Hoca’yı karamsar bir düşünce sarmıştı. Hâlbuki Sabri Hoca bu gün mahkemede sanık değil müşteki konumundaydı. Ve sanık konumunda ise şair- fikir adamı İsmet Özel... Sabri Hoca, hatta şikâyet dilekçesini bile “İsmet Özel Hakkında bir hikâyet” şeklinde yazmıştı. Ama mahkemeye sunulan her delil hikâyet değil şikâyet olarak değerlendirildiğinden mesele buraya kadar gelmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Yazarlar köşe
Sabri Hoca, İsmet Özel’i çok severdi. Onunla teşrik-i mesai de yapmıştı. O, seksenli yıllarda Milli gazetede dış haberler servisinde çalışırken İsmet Özel ile yolları kesişmişti.
Sabri Hoca, memleketinde klasik medrese tahsilini ikmal etmiş. Mollâ Câmî ve haşiyelerindeki metafizik vadilere dalmış. Yedi kitap bitirmiş. Büyük nahivci Sicistâni ile arkadaş olmuş. Onun fikirlerini benimsemiş. Nahivcilerin mantıkçı, mantıkçıların da nahivci olması gerektiğine inanmış. Her iki alanın önemine dikkat çekmek istemişti. Sabri Hoca tam feylesof olacakken Taşra defterini bitirir ve İstanbul’a çok sevdiği şair mütefekkir İsmet Özel ile tanışmaya gelmişti.
Sabri Hoca, İstanbul’a gitmeden önce İsmet Özel’in İslamcı yanlarını merhum üstad Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinde, Yeni Devir gazetesi ve Milli Gazete’de okumuştu. Bildiğiniz Sabri Hoca İsmet Özel’in özel bir okuyucusu olmuştu. O, medrese yıllarında ezberlediği taş baskılı yeşil Kur’an-ı Kerim’in yanı sıra Amentü de ezberlemiş. O medresedeki Amentünün yanı sıra İsmet Özel’in Amentüsünü ve Risalelerini de okumuş, ezberlemiş ve okutmuştu. Sabri Hoca, İsmet Özel’in Amentüsünü tıpkı orijinal Amentü gibi ezberlemişti. Risalelerini de Risale-i Nur gibi okumuş, onlara dinî, tasavvufî bir kisve de büründürmüştü.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Güncel haberler
Medya takibi
Sabri Hoca, İsmet Özel’i çekirdekten yetişme İslamcı yazar ve şair olarak biliyordu. İsmet Özel ise 1960’lı yıllarda Murat Belge, Ataol Behramoğlu ile birlikte toplumcu gerçekçi fikirlerden etkilenip sol cenahın okuduğu bir dergi çıkarmıştı. Sabri Hoca bu bilgileri yaşarken öğrendi. Gazetede çalıştığı zamanlarda mesai arkadaşları bu karanlık devirden bahsediyordu. Hatta İsmet Özel’in Müslümanlar aleyhinde ağza alınmayacak galiz küfürler ettiğini söylediklerinde Sabri Hoca bu arkadaşlara çok kızmış. Uzun süre onlarla görüşmemişti. Sabri Hoca, bir gün İsmet Özel’e “ağabey Sezai Karakoç mu Necip Fazıl mı” diye bir soru sormuştu da İsmet Özel ona hiç de beklemediği bir cevap vermişti. Ziya Osman Seba derim, ben demişti İsmet Özel. Hani Sezai Karakoç, seni Diriliş’e almıştı. Orada yazmaya başlamıştın, sonra onun tavsiyesiyle Yeni Devir Milli gazeteye geldin. O ayrı bu ayrı demişti İsmet Özel.
Eşref-i mahlûkattır derdi babam
Bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
Ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
Bu söz asıl anlamını kavradı
Geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
Geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı”
Müşteki, bir yerde duymuş ve okumuş ki: İsmet Özel, Müslümanlar için “radikal” demiş.
Müşteki, “İsmet Özel”i önceden çok severdim şimdi hiç sevmiyorum, demiyorum.
…..Devam edecek.
Yedi Güzel Adamın Akif'i
Eyyüp Azlal
09.01.2022 - 00:00
Yayınlanma
Merhum Şair Cahit Zarifoğlu, Yedi Güzel Adam şiirine
Bu insanlar dev midir
Yatak görmemiş gövde midir
Diye başlar. Zarifoğlu, Kuran’da geçen Ashab-ı Kehf, diğer adıyla Yedi Uyurlar kıssasına telmihte bulunuyor. Fakat anlatılanlar, güncelliğini koruyan bir anlatımla anlatılmış. Diriliş dergisinde çıkan Yedi Güzel Adam şiirini Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç'a ithaf ederek neşreder.
Sezai Karakoç, Zarifoğlu’na soruyor. “Kimdir bu yedi güzel adam.” “Efendim, malumunuz Kuran’da zikredilen Yedi Uyurlar.” demiş. Peki, “kimi hayal ettin bu şiiri yazarken?” Zarifoğlu da “Efendim üstadımız Necip Fazıl, sonra sizi ve bizleri kastettim.” demişti.
Burada Yedi Güzel Adam şiirini şerh etmeyecek, günümüze geleceğiz.
Cahit Zarifoğlu’nun “yedi” diye tanımladığı bazen dokuza çıktığı bu güzel insanlar, özellikle altmışlı yetmişli yıllarda memleketin felakete sürüklendiği sağ-sol çatışmalarında kenarda kalmışlar. Sokak kavgalarından uzak durmuşlardı. Gelecek nesiller için kafa yordular güzel projeler ortaya çıkardırlar. Ve bu gençler, ülkemizin milletimizin yarınları için kafa yordular, kafa yordukları için de hepsi yedi güzel adam olmayı hak ettiler.
Şiirinin bölümlerinde yedi güzel adamdan her birinin bir şey gördüğünü ve gereğini yaptığını öğreniriz.
“Yedi güzel adamdan biri “kan” görür ve gereğini beller. Biri “aşk” görür ve gereğini beller. Biri “yar”, biri “bela”, biri “dağ” diğeri de “sofra” görür ve gereğini beller.” Bu özellikler içinde Mescid-i Aksa şairi M. Akif İnan’ın “sofra” özelliği daha çok ön plana çıkar. Çünkü onun şair yönü ve sendikacı yönünün yanı sıra bir de vefa yönü vardı. Vefa ve cömertlik birlikte hareket eder.
Aşağıdaki mısralarda M. Akif İnan’ın vefa yönünü anlatan şifreleri bulabiliriz.
Bütün giysileri yırtsak yeridir
Yeter bize vefa elbiseleri
Akif İnan, hayatta iken sanat ve düşünce üretimine de vefa elbisesini giydirmiştir. O, Yunus Emre’nin gül bahçesinde gezmiş. Hemşerisi Şair Nâbî’nin hikmetli şiirlerinden etkilenmiş. Ahmet Haşim’le Dicle’nin kenarında gezmiş, merdivenlerde yürümüştür.
Akif İnan’ın kadim dostu Rasim Özdenören, bir konferansında “Akif ile beraber Yenikapı’dan Aksaray’a doğru yürüyorduk. Akif İnan, Yenikapı’da Ahmet Haşim’in ilk şiirini ezbere okumaya başladı. Aksaray’da yürüyüşümüzü Ahmet Haşim’in son şiiriyle bitirdik.” Demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Teknoloji haberleri
Haber
Akif İnan, Yahya Kemal ve Necip Fazıl Kısakürek’in de şiirleri ezbere okurdu. O şiir formunu gazel tarzında yazarken daha Yahya Kemal ve Şair Nâbî etkisinde olmuştur.
Vefa elbisesine geri dönersek M. Akif İnan için şu sözü söylemek yerinde olacaktır. 1998 yılıydı. Üniversitede öğrenciydik. Her yıl düzenlediğimiz Edebiyat Bülteni şiir gecesi için başta M. Akif İnan üstadımız olmak üzere pek çok şairi çağırıyorduk. Akif İnan, şiirini çoktan okumuştu. Sıra başka bir şaire gelmişti. Biz başka şairi beklerken Akif İnan yine kürsüye çıktı ve tok sesiyle şöyle dediydi.
“Arkadaşlar merhum üstadımız Necip Fazıl Kısakürek üstadımızın metafizik oğlu Hilmi Oflaz vefat etti. El Fatiha” demişti. Çoğumuz, o zamana kadar Hilmi Oflaz’ı tanımıyorduk, tanımaya başladık. Hatta bir arkadaşımız “Hilmi Oflaz” adlı bir kitap çıkardıydı o zamanlar.
Akif İnan’ın vefası en çok üstad bildiği Necip Fazıl’adır. Necip Fazıl ve Fethi Gemuhluoğlu Ankara’ya geldiklerinde hep M. Akif İnan’ın evlerinde kalmışlardı.
Buraya kadar.
Âşık Veysel'in şapkası ve Ahmet Kudsi Tecer
Eyyüp Azlal
16.01.2022 - 00:00
Yayınlanma
Liseler için hazırlanan farklı farklı edebiyat kitaplarında Âşık Veysel’in şiirlerinin yanı sıra farklı farklı fotoğraflarına da gözlerim değmişti. Bir fotoğrafında fötrlü şapkası diğerinde ise şapkasız hali dikkatimi çekmişti. Âşık Veysel Sivrialan köy meydanında şapkasız bir halde sazını çalıyor. Sivas Âşıklar Bayramında ise şapkalı bir fotoğrafı gözlerime değmişti. Son fotoğrafta ünlü halk ozanımızın şapkası çok yeniydi. Ama diğer elbisesi normal bir köylünün günlük kıyafeti gibiydi. Gerçi Âşık Veysel, elbiseye, paraya -pula takmayan bir insandı ama buradaki şapkanın yeni olmasıyla elbisesinin eski olmasına bir anlam verememiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Dijital gazete
Yaşam haberleri
Cumhuriyetin ilk yıllarında halk edebiyatı ve âşıklık geleneği ön plana çıkartılmak istenmişti. Bunun ilk öncülerinden folklorist ve memleketçi şair Ahmet Kudsi Tecer ve arkadaşlarıydı. Tecer, daha İstanbul’da öğrenciyken hocası Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun yönlendirmesiyle folklor ve yeni Türk edebiyatının memleketçi koluna ilgi duyar.
O zamanlar Darülfünun öğrenimini yarıda bırakan şair Ahmet Kudsi Tecer, hükümet bursuyla Fransa’ya okul okumak için gönderilir. Burada Cezayir Halk şairleri antolojisi üzerine çalışma yapar. Onlardan esinlenerek Türk Halk Şiiri kuramını yeniden yapar. 1928’de yurda dönerken de yanında Paris’in ünlü moda evlerinden birkaç şapka da alır.
O yıllarda devlet, yurt dışına gönderdiği öğrencileri ülkeye döndükten sonra mecburi hizmet adına Doğu görevine gönderirdi. Ahmet Kutsi Tecer de bu görev dâhilinde Sivas’a tayini çıkmış ve burada lise edebiyat öğretmenliği başta olmak üzere çeşitli idari görevler de alır. Burada başladığı halk eğitim tecrübesini ileride halk evlerine dönüştürecekti.
Ahmet Kudsî’nin aile çevresi Eğin, (Kemahiye) ilçesi Apçağa köyündendir. Tecer’in ailesi buradaki Alevî kültürü ve saz şairlerinin geleneğinden gelmektedir. Onun babasının köyü olan Apçağa ile Şarkışla’nın Sivrialan köyü arası dört saatlik bir mesafededir. Dolayısıyla Ahmet Kudsi Tecer’in Sivas folklorunu yakından tanıdığı aşikârdır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Yerel haberler
hava durumu
Ahmet Kudsi Tecer. Ailesinin köyü olan Apçağa için
Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
Diye başlayan meşhur bir şiir yazmıştı. Köyünü çok seven şair Ahmet Kudsi, Sivas’ta iken soyadı kanunu çıkar ve soyadını da Sivas’ta bir dağ olan “Tecer” dağından alır. Onun ilk soyadı da “kudsi”dir. O zamanlar Osmanlı toprağı olan Kudüs’te doğduğu için bu soyadını almıştı.
Sahi Âşık Veysel’in şapkasını kim vermişti?
Ahmet Kudsi Tecer Sivas’ta “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurar. 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’na Sivrialan’dan gelip katılan Âşık Veysel de vardır. Tecer ile Âşık Veysel’in tanışması işte burada başlıyor. Âşık Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Bu tanışmada Ahmet Kudsi Tecer, Paris’ten getirdiği şapkalarından birini Âşık Veysel’e hediye eder. Çarığı zor bulan Veysel’in bir şapkası da olmuştur. Tecer’in düşüncesi cumhuriyetin onuncu yılında Ankara’da Âşık Veysel’i Gazi Paşa’nın huzuruna çıkarmaktır.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Haber
Kültür haberleri
Denilebilir ki Âşık Veysel, Ahmet Kudsi Tecer’in şapkasından çıktı. Ve Mustafa Kemal üzerine şiirler okuduktan sonra da ünü bütün ülkeye yayılmıştı. Bugün Ahmet Kudsi Tecer’in diğer şapkaları, babasının köyü olana Apçağa Ahmet Kudsi Tecer Kültür merkezinde sergilenmektedir.
Haydi Şapkanı Çıkar
Eyyüp Azlal
23.01.2022 - 00:00
Yayınlanma
Yakın dönem Türk tarihi ve modernleşmesi üzerine kafa yoran herkes bilir ki “şapka ve kıyafet devrimi olmasaydı ne Hakko olurdu ne de Vakko. Hakko ile Vakko’nun hikâyesine bu yazımızda kısmen de olsa değinmeye çalışacağız. Aslında bizim derdimiz ne Hakko’yla ne de Vakko’yladır. Bu başat unsurlardan yola çıkıp Cumhuriyet dönemine bir ışık tutmak istiyoruz. Sadece Cumhuriyet dönemine değil. Osmanlının en sancılı dönemleri olan Tanzimat ve Islahat Fermanı sonucunda çıkan Avrupai giyim kuşama da göndermelerde bulunacağız.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Futbol
Haber
Bugün kravat ve takım elbise resmi kurumlarda yürürlükte olmasına rağmen sanat, edebiyat ve hatta siyaset cephesinde sivilleşme adına pek tercih edilmeyen bir giyim kuşam olmuştur.
Kravatın Hırvatlardan geldiğini öteden beri biliyordum. Buna karşın şapkanın Hristiyan kültürü hatta şapka öncesinde Padişah İkinci Mahmud’un bir dayatması olan fesin de Yunan-Hristiyan kültüründen geldiğini düşünüyordum. Daha doğrusu öyle biliyordum. Hatta ve hatta çarşafın da sadece Müslüman kadınlar tarafından giyildiğini biliyordum.
Yakın zamanda Filistin’e yaptığım bir seyahatte özellikle Kudüs’te şunu görmüştüm. Yahudileri, Ağlama Duvarı civarında genciyle yaşlısıyla ve yepyeni şapkalarıyla duaya daha doğrusu ağlamaya geldiklerini gördüydüm. Yine Filistinli Müslüman kadınlar gibi dindar Yahudi kadınlarının da çarşaf giydiklerine şahit oldum. Özellikle otobüste giderken Haredilerin (Ortodoks-Dindar-muhafazakâr Yahudiler) yaşadığı bölgeden geçiyorduk. Orada başında kippa olan sakallı ve peyotlu (yanlarda bırakılan saç örgüsü) bir Yahudi vardı. Bu dindar Yahudi’nin yanında ise iki çocuklu çarşaflı bir kadın vardı. Çocukların da başında kippa ve saçlarında sarkan birer peyotları vardı. Önce biraz itiraz edecek oldum, bu Müslüman kadının bu Yahudi ile ne işi var diye. Sonrasında rehberimiz İbrahim Dindar Bey’in ayrıntılı anlatımıyla ikna olmuştum. Yalnız şurada Kippa ile şapka arasında ince bir farka şahit oldum. Daha çok genç ve seküler Yahudiler şapka giyerken Ortodoks-dindar Yahudilerin Kippa taktıklarını gözlemlemiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Coğrafi Referanslar
Gazete aboneliği
Bir sonraki giyim kuşam olarak fes, kravat ve takım elbisenin Osmanlı coğrafyasındaki serüvenine bir göz atmakta fayda vardır. Belki buradan şapkaya geçiş yapabiliriz.
Osmanlı döneminde; giyim kuşam alanında ilk devrim şüphesiz Padişah II. Mahmut zamanında yapılmıştı.1826’da sarık ve cüppe yasaklandı, memurlara ilk kez fes, pantolon ve ceket giyilmesi zorunluluğu getirildi. Peki ya “fes” Osmanlı’ya nasıl geldi. Fesin de Yunan giysisi olduğuna dair kısmi bir bilgiye sahiptim. Meğer bu bilgi yanlış imiş. Bakın fesin kökeni neresiymiş?
II. Mahmut; yeniçeri ocağını kaldırınca, onlara dair hiçbir iz ve alametin de kalmasını istemiyordu. Padişahın bu yöndeki fikrini öğrenen ser-asker ve Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa (şimdiki Genelkurmay Başkanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı) harekete geçmişti.
Serasker ve Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa'nın Akdeniz seferinden dönüşünde Fas'tan Fes şehrinden getirdiği feslerin kalyoncu askerlerine giydirilmesiyle benimsenen fes, Sultan Mahmud'un fermanı üzerine imparatorluğun resmi şapkası olmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Haber makaleleri
Gazetesi
Kravat takılması ve göynek yerine gömlek giyim kuşamı da Sultan Abdülmecid devrine rastlar. Daha doğrusu onun bir devrimi kabul edilir. Abdülmecid de İkinci Mahmud gibi bütün memurlara, pantolon giymeyi zorunlu hale getirir ve kendisi de Osmanlının kravat takan ilk padişah olur. Zamanla kravat, aydınlar arasında benimsenir. Padişah tarafından takılması da yüksek sivil memurların ve devletin ileri gelenlerinin kravat takmalarına yol açmıştır. Kravatın da Hırvatlarda askerler, çiftçiler ve avcılar arasında soğuktan korunmak için kullandıkları bir aksesuarın Hırvatlarca Fransızlara tanıtılması sonucu bütün dünyada kullanılmıştı. Osmanlı’da kravat, Birinci Dünya Savaşı bittiğinde tüm devlet memurları tarafından kullanılıyordu.
Tekrar şapkaya geri dönelim. Vitalli Hakko, bir Yahudi idi. Şapka devriminde köşeyi dönmüştü. Ama Vitali Hakko’ya gelinceye kadar özellikle Osmanlı toplumunda şapkanın şöyle bir macerası olmuştu. Şapkayı Osmanlıya ilk getiren Beyaz Ruslardır. 1900’lü yıllarda, İstiklal Caddesi’nde, şapkacı dükkânı açarak, yaptıkları şapkaları, azınlıklara satmaya başlamışlardı.
Türkler arasında ilk şapkayı takanlar ise Sultan Abdulhamid’in istibdat yönetimi nedeniyle Avrupa’da yaşayan Jön Türkler olmuştur. 1923 yılında ise; şapkayı ve Batılı giyim tarzını, yurtdışında ilk olarak İnönü ailesi giymişti. Milli Şef İsmet İnönü; Lozan’a, üzerindeki askeri üniformayı çıkararak Fransa’dan getirilen frakla (şapka türü) katıldı. Bu sırada; İsmet İnönü’nün eşi 26 yaşındaki Mevhibe hanım da Avrupa’da ilk defa çarşafını çıkararak eşinin yanında, yeni bir hayata başlamıştır. İngiliz Leydiler gibi giyinmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Gazete arşivi
Medya analizi
Şimdi şapka yok. Ama şapka kanunu hâlâ yürüklükte…
Not: Safahat Mektebi -Osmanlıca Safahat programını birlikte başlattığımız kıymetli dostum Prof. Dr. Ali Kurt Bey yoğun bakımda yatıyor. Acil şifalar diliyorum. Ona dua edelim
.Erzurum'da kayan yıldız
Eyyüp Azlal
30.01.2022 - 00:00
Yayınlanma
Sanırım 2005 yılı olmalıydı. Ay Vakti Dergisini ziyaret etmiştim. Daha önce telefonla görüşmemizde derginin genel yayın yönetmeni şair-yazar Dr. Şeref Akbaba Hocamız, yazarlarımızla Üsküdar’da bir yemek yiyeceğiz, seni de bekleriz, demişti. O yemekte Şeref Hocanın Erzurum’dan da bir misafiri vardı. Dr. Ali Kurt..
Üsküdar’ın bir tarafı denize diğer tarafı Anadolu’ya bakan o mekânında Dr. Ali Kurt Bey’i tanımıştım. Yemekte hatırladığım kadarıyla şair Nurettin Durman üstadımız ve ismini şimdi hatırlayamadığım başka arkadaşlar da vardı. Sonraki zamanlarda ortak noktalarımızın çok olması nedeniyle birbirimizi çok sevmiştik, aramış, sormuştuk. Serbest edebiyatçı, serbest tarihçi serbest kültür işçileri gibiydik. Bu vasıflarımızdan dolayı akademik hayatı da ertelemiştik. Yabancı dil sınavlarına iyi hazırlanamadığımızdan dolayı bu durumdan hep şikayet ederdik.
Ben yurt dışında iken (İran-Tahran) Dr. Ali Kurt Hocamız beni bir gün aramış, yabancı dil sınavını verdiğinin müjdesini vermişti. Çok mutlu olmuştum. Belki de o müjdenin etkisiyle Erzurum’u, Ali Kurt hocamızı ve diğer dostlarımızı özlemenin etkisiyle Türkiye-İran Aşıklar Şöleni’nin ikincisini Erzurum’da gerçekleştirmek üzere yola çıkmış. Tahran’dan Tebriz’e gitmiş. Orada Tebrizli Şairlerimizi, ozanlarımızı alıp Erzurum’a gitmiştik. O günleri yâd edince hasret gözyaşları dökülüyor gözlerimizde.
Ali Kurt hocamız diğer akademik yükümlülüklerini de yerine getirerek çok kısa bir zaman zarfında profesör olmuştu. Yaptığı araştırmaları; onu Türkiye’nin önemli patologlarından biri yapmıştı.
Normal şartlarda sosyal bilimler alanında müktesebatı olanlar edebiyat, sanat, tarih alanına merak duyar bu sahada araştırma yazıları yazarlardı. Ama Ali Kurt Hocamız tıbbiyeli olarak edebiyat, coğrafya, tarih ve kültürel öğeler alanında birçok makale kaleme aldı. Gazetelerde köşe yazıları yazdı.
Dr. Ali Kurt Hocamız, bana hep takıldığı, ama doğrusunu söylemek gerekirse benim için de üzüldüğünü ifade eden bir sözünü tahattur edeyim.
“Yahu kardeşim insanlar asker kaçağı, sen doktora kaçağısın. Hallet şu işi” derdi.
Erzurum Tarih Derneği başkanlığı dönemi… Ali Kurt hocamızdan önce zengin, varidatlı biri bu dernekte başkandı. Ali Bey de başkan yardımcısı idi. Bir gün Tarih derneği başkanı vefat etmiş. Ve onun çocukları Ali Hocayı dernek merkezine çağırmıştı. “Efendim, malumunuz babamız vefat etti. Şimdi onun mirasını paylaşacağız. Bize falanca yerde binalar, gayr-ı menkuller, ev ve dükkânlar kaldı. Size de “bu dernek ve evrakları”. Haydi, kal, sağlıcakla…”
Hakikatte Ali Hoca’nın para ve pul ile bir işi yoktu. O, ilim ve irfan ehliydi. Kaç öğrenciye burs verir, kaç yolcuya yardımcı olmuştu. Ailesi bile çoğunu bilmezdi bunların. Erzurum’la ilgili bir faaliyet olsun Ali Kurt hocamız muhakkak bir düşünce ile oraya artı katkıda bulunurdu.
Onunla İstanbul’da bir görüşmemizde Efsane Nehir Fırat kitabı için çalışmalar yaptığımı söylemiştim. O da Muhakkak Erzurum’a gel. ‘Dumlu Baba’ya çıkalım, orası Fırat’ın ilk kaynağıdır. Ondan sonra kitabı hazırla, demişti. Bazen şartlar bizim istediğimiz gibi gitmez ya bizim kitap meselesi de öyle olmuştu. Erzurum’a gidemedim. Kitap bittikten sonra Erzurum’a gitmiştim. Orada yine çok sevdiğim dostum merhum Mahmut Balcı’nın organizesiyle Üniversite kitapevinde imza günü olmuştu. Erzurum’da sanat ve edebiyat camiasından pek çok dostumuz imza günüde vardı. Efsane Nehir Fırat kitabımız da şiddetli eleştirilere maruz kalmıştı. Eleştirilerin başında neden Erzurum, Fırat ile ilgili bir kitapta yoktur.
Eleştirilere kısmen de olsa şöyle cevap vermiştim: “ Fırat, Erzurum’u değil Erzurum Fırat’ı beslemektedir.” Belki de bu cevabımız yetersiz olmuş, sözü Dr. Ali Kurt hocamız almıştı.
“Kıymetli arkadaşlar, hocamız benim davetim üzerine Erzurum’a geldi. Burada eksik bıraktığı çalışmayı gidermek için yarın Dumlubaba Dağına çıkacağız demişti. Orada bazı çekimler ve fotoğraflamalar yapacak. İkinci baskıda bu söylediğiniz ve tartıştığınız konuların hepsi kitapta yer alacak inşallah. Çoğunu Eyyüp Hoca not alıyor zaten“ demişti. Hakikaten öyle olmuştu. İkinci gün Dumlu Babaya soyadını hatırlamadığım Erzurumlu bir işadamı olan Sinan Bey’in aracıyla yola çıkmıştık. Dumlubaba dağına normal arabalar zor çıkardı. Orada Ali Hocamızın anlattığı bilgileri not almıştık. Kitabın ikinci baskısı biraz geç çıksa da Erzurum’a dair Ali Kurt hocamızın anlattığı bilgiler- hatıralar kitapta yerini almıştı. Sadece Ali Kurt hoca değil Murat Ertaş ve diğer bazı hocalarımızın da gerek eleştirileri gerekse de katkıları kitapta yerini almıştı. Kitap bana ulaştığı ilk gün hemen Ali Kurt Hocamızı aramış, adres isteyip kitabı imzalayıp ona göndermiştim.
Kitapla ilgili izlenimini de kendileri şöyle bir hatıra ışığında kaleme almıştı.
“Geçenlerde postacı çaldı kapıyı, bir kitap getirdi. “Kıymetli üstadım, Erzurum Tarih Derneği Başkanı Dr. Ali Kurt Beye Efsane Nehir Fırat’tan tatlı hatıralarla –bu kitap sizin- Eyyüp Azlal (İmza) 02.04.2020, Şanlıurfa” yazarak gönderilmiş. Teşekkür ederiz…. Kitabın 2007 yılında çıkan ilk baslısını da okumuştum. Bu 2. baskıda da yazıldığı gibi, Fırat’ın kaynağına gereken önemin verilmediğini, orta ve aşağı kesimlerle ilgilenildiğini görmüş ve bunu Hocaya söylemiştim. Üşenmeden, Fırat’ın kaynağını görmek üzere Erzurum’a kadar geldi, Hoca, Murat Berk Kurt ve yazarınız (Ali Kurt) birlikte Dumlu kaynağına yola çıktık. Zorlu, tırmanışlı yaklaşık 40 kilometrelik yoldan sonra vardığımızda Fırat’ın kaynağı yani bazılarınca Cennet’ten geldiğine inanılan su, onun ilk toplandığı küçük havuz, bir kenardan aşağılara doğru gidişi… Çevrede kümelenmiş göçer çadırları, onların hayvanları… Tam zamanında götürmüşüz Hocayı,…”
Daha nice hatıralar… En son Osmanlıca Safahat Okumalarımız. Malum hastalık nedeniyle altmış sekiz haftanın altmış beşinde uzaktan derse katıldı. Derse katılan arkadaşların çoğu ders sonunda kaydını almadığımız serbest kürsü bölümünde Ali Kurt Hocanın sohbetini bekliyordu. Tâ ki son hafta telefonumuza gelen bir mesajla acı gerçeği öğrendik. Ali Kurt hocamız yoğun bakımdaydı. Kader bu diyor şair. Ali Hocamızı yüce Mevla daha çok sevdi, yanına aldı. Şaşkınlığımızı hala üzerimizde almış değiliz. Bizim de bir gün bu dünyadan gideceğimizi ve Ali Hoca ile öbür dünyada buluşacağımız günü bekler olduk. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde "Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır." demiştir. İnanalar için ölüm yokluk değil, güzel bir kapının açılışıdır. Ruhu şad olsun. Mekânı cennet olsun. Acımız çok büyük.
Süleymaniye'ye ruh da lazım
Eyyüp Azlal
06.02.2022 - 00:00
Yayınlanma
Hafta içinde bir grup yazar, sanatçı, şehir düşünürü, mimar; İlim Yayma Vakfı’nın tarihî yarımada içerisinde inşa ettiği bir öğrenci yurdunu eleştiren açıklamalar yaptılar. Bu grubun eleştirdiği ana mesele şu idi: İnşa edilen öğrenci yurdu, Süleymaniye Camii ve külliyesinin silüetini bozmuştur. Bu iddialarını da nereden ve nasıl çekildiği belli olmayan bir iki fotoğrafa dayandırmışlardı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Politika yorumları
Yerel haberler
Öte yandan Fatih Belediyesi ve İlim Yayma Vakfı da kamuoyuna bir açıklama yaparak yapılan eleştirilerin mesnetsiz olduğu dile getirdiler. Açıklamada yurt binası yerine daha önce yedi katlı bir iş hanının bulunduğu, bu hanın yedi katlı olduğu ve şimdi ise yapılan imar planlanmasında bu yurt inşaatına altı kat izin verildiği ifade edilmişti. Bu yurdun da mimarisi tarihi yarımadanın mimarisine uygun bir mimari olacaktı.
Bu tartışmalara başka mahalleden de katılanlar olunca kalemi elime almaya mecbur kaldım. Amacım burada Fatih Belediyesini ya da İlim Yayma Vakfını savunmak değil. Doğrusu var olan ama unutulmuş bir hakikati dile getirmek istiyorum. Akranlarımın çoğu Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı çoktan geçti. Ama o yurtta kalacak ve okuyacak öğrenciler Fatih’in fethettiği İstanbul’u manevi olarak yeniden fethedecekler. Oralara Anadolu’nun ücra köşelerinden gelen bu öğrenciler, tarihî yarımadada Fatih Sultan Muhammed Han’ı, Akşemseddin’i ve Mimar Sinan ruhunu yeniden yaşatacak. Çünkü İstanbul; gücünü Fatih’ten, ilmini Akşemseddin’den, mimarisini de Mimar Sinan’dan alarak İstanbul olmuştur.
Bunları tabii ki ezberden söylemiyorum. Öğrencilik yıllarımızın büyük bir kısmı buralarda geçtiği için söylüyorum. Pratik anlamda öğrencilerin menfaatine olan Vefa ve Süleymaniye’deki vakıf yurtlarının asıl kazanımı yukarıda da dile getirdiğim gibi millî ve manevi değerleri öğrencilere kazandırdığı gibi vatanını seven, devletine bağlı öğrencilerin de buralardan yetişiyor olmasıdır.
Ülkemizin en çok öğrenci potansiyeline sahip olan İstanbul Üniversitesinin tarihî yarımada içerisinde bulunan yerleşkelerinin hiçbirisinde öğrenci yurdu yok. (Beyazıt, Laleli, Vefa, Çapa, Cerrahpaşa) Buralara sonradan birkaç özel üniversitenin de kurulduğunu hesap edersek işin vehameti daha da artar. Öğrenciler ne ulaşım ne de mekansızlık problemi modundadır. Onlar için derslerini sıcak yuvada çalışmak, akşamları da üniversite kütüphanesinde araştırma yapmak derdindedir. Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve diğer üniversite kütüphanelerinin gece yarılarına kadar açık olduklarını biliyorum. Bu nedenle öğrenciler gece yarısı kütüphaneden çıkıp Bakırköy’e ya da Kadıköy’e gitmez. Bu ilçelere şimdi daha uzak ilçeler eklendi. Düşününün gecenin bir yarısında kütüphaneden çıkıp Pendik’e ya da Kartal’a giden bir öğrenci olduğunu... Ben düşünmüyorum bile…
Öbür taraftan Anadolu’nun Müslüman semtlerinden çıkıp gelen bu öğrenciler en ideal mekanları Vefa ve Süleymaniye semtlerinde buluyorlar. Biraz daha öteye gidersek Fatih ve Çarşamba semtleriyle Eyyubsultan semtini de söyleyebiliriz. Üsküdar karşıda olduğu için orası da Marmara Üniversitesi öğrencilerini ağırlıyor.
Sözü toparlarsak şunları söylemek istiyorum. Akşam ve yatsı vakitlerinde bu öğrenciler en başta Vefa’nın manevi koruyucusu Şeyh Ebul Vefa Camii, daha sonra Şehzadebaşı Camii, mimarî tartışmaya konu olan Süleymaniye camii yanı başında Beyazıt Camiinde namaz kılan manevi bekçilerdir. Bunları bizzat gözlemlediğim için söylüyorum. Normalde buralar, gündüz vakti turistlerin; gece vakti de -dilim söylemeye varmıyor ama söyleyeceğim.- hırsızın, uğursuzun, madde bağımlılarının, başka kötü işlerin peşinde olanların mekânı durumundadır.
Mütefekkir-yazar Cuma Ağaç üstadımızın bir sözü vardı: Karanlığı kovamazsınız ama ışığı açarsanız karanlıklar aydınlığa çıkar. Buralardaki öğrenci yurtları da daha doğrusu öğrenciler de ışık durumundadır.
Öğrenci yurdu ve Süleymaniye Camii silueti hakkında tartışmayı başlatanlara Yahya Kemal’in Ezansız Semtler adlı yazısını okumalarını tavsiye ederim. Yazıyı hatırlamak adına ilk başlarını buraya alıyorum.
“Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve Kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler.”
Neden bu yazıyı okusunlar. Yahya Kemal ezansız semtlerin hayatımıza girdiğinden şikâyet ediyordu. Şimdi ise ezanı, minareleri, kubbeleri çok ışıklı bir şekilde yanıp sönen semtlerimiz var ama bu semtlerde namaz kılacak Müslüman kalmadı. Birbirine selam verecek Müslüman kalmadı.
Bir vakitler merhum Sezai Karakoç’u ve Diriliş Yayınlarını Cağaloğlu’ndaki Üretmen Han’dan çıkarıp burayı otel yapan zihniyete karşı en çok itirazı yine ben yapmıştım. O dönemde yine köşemde bu itirazımı yüksek perdeden dile getirmiştim. O zamanlar bizim çevreden meseleye duyarlı bir yazar hatırlamıyorum. Sadece Diriliş Yayınlarının kirası bittiği için taşınıyor gibi cılız haberler duymuştum. Oysa kimse şunu söylememişti. Halbuki her gün ikindi vakti sonrası Sezai Karakoç’u ziyarete gelenler önce Nur Osmaniye camiinde ikindi namazlarını kılıyorlardı. Bu selatin camileri ruhsuz bırakmıyorlardı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Ekonomi haberleri
Haberleri
Tekrar söylüyorum bahsi geçen yurtlarda kalan öğrenciler başta Süleymaniye olmak üzere diğer selatin camileri ruhsuz bırakmıyorlar ve bırakmayacaklar da.
Hani müslüman mahallesi
Eyyüp Azlal
13.02.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bundan üç yıl önce bir grup arkadaşımızla birlikte Filistin'e seyahatimiz olmuştu. Seyahatimizin en can alıcı kısmını Filistin'in başkenti Kudüs'te geçirmiştikç Tabii Filistin işgal altındadır. Kudüs Filistin'in işgal altındaki başkentidir. Biz orada Mescidi Aksa'da sabah öğle akşam ve yatsı namazlarımızı eda ederken sadece bir ibadet duygusu içerisinde değil oradaki kutsal mekânda Müslümanların ilk kıblesi olan mekânda bir nöbet tutmak vazifesini de almıştık. Burayı canlı tutmaya çalıştık, burayı kalabalık tutmaya çalıştık.
İsrail, yakın zamanda aldığı bir kararla Kudüs'te metruk halde olan evleri yani iki yıl içerisinde oturulmamış evleri istimlak ediyor ve oradaki Müslümanlarla Yahudiler arasında buna benzer birçok olay yaşandı. Kudüs'te özellikle Mescidi Aksa çevresinde Gerçi son zamanlarda İsrail Kudüs'te özellikle Şeyh Cerrah Mahallesi'nde gelişigüzel bir şekilde oradaki Müslümanların evlerine el koyuyor ve evlerde oturan Müslümanları Ürdün sınırına doğru oradaki çöle sürüyor, Necef çölüne…
Kudüs özellikle Doğu Kudüs İsrail öldürse de işkence Etse de hapse atsa da bir Müslüman şehri olarak dimdik ayakta duran Kudüs'e bu kimliği kazandıran hiç şüphesiz Mescidi Aksa’dır, Kubbet-üs-sahra’dır ve oradaki Filistinliler ’de tarih şuuru. Oradaki Filistinliler, ucu ölüm bile olsa mekânlarını bırakıp kaçmıyorlar.
Kudüs işgal altındayken Filistin işgal altındayken böyle bir medeniyet kavgası veriyordu Kudüs. Adeta İslam şehirlerinin direnişi Kudüs'te şaha kalkıyordu. Umperto Eco, Gülün Adı romanında “Bu duvarlar ayakta kaldıkça Kutsal Söz'ün bekçileri biz olacağız.” demişti. Filistinliler, Kudüs’te Mescid-i Aksa ve çevresini tıpkı ünlü romancının tarifine uygun bir tarzda hareket etmektedirler. Kudüs işgal edilmiş olsa da Ayakta kalmaya devam edecek.
Kudüs'te olan bitenlerden az çok haberimiz oluyor. Ama kenar şehirlerde, İsrail’in tamamen kontrolü ele geçirdiği yerlerde başta Osmanlı mimarisi olmak üzere diğer eserler ya yok edilmiş ya da amacı dışında kullanılmaya başlanmış. Yafa sahilinde Akdeniz’e bakan bir Bektaşi Tekkesi vardı. Bu tekke şimdi bar-gazino olarak kullanılıyordu. Bu manzarayı görünce gözlerimden yaş geldiydi.
Çok Sonraları Orta Anadolu'dan Karadeniz'e doğru bir yolculuk yaptığımda bazı şehirlerimizde tarihi eserler İslam medeniyetinin ruhuna aykırı bir şekilde kafeler- eğlence mekânlarına dönüştürdüğünü görmüştüm. Bu eserlerin başında medreseler geliyordu. Hanlar, kervansaraylar; otel ve eğlence mekânlarına dönüştürülmüştür.
Bir örnek vereyim, Sivas’ta Buruciye Medresesi… Büyük Selçuklu Veziri Muzafferüddin Burucirdi tarafından yaptırılan bu mekânda, büyük âlimlerin yetişmesine vesile olmuştur. Bu medresede olan bitenleri ve eğlence mekânını görünce artık ağlamıyordum. Sadece içim cız etmişti.
Buruciye medresesi gibi onlarca tarihî yapı bu şekilde işgale uğramışlardı. Hadi Kudüs’ü Yafa’yı anladık. Orası İsrail işgali altında. Ya bize ne oluyor? Bu kutsal duvarların ayakta kalması için bizim buraları aslına uygun kullanmamız gerekmez mi? Diriliş felsefesi diriliş mimarisine merdiven dayaması lazımdır ki kutsal emanet olan, cami, medrese, kervansaraya ve diğer yapılar ayakta kalabilsin.
Günümüzde yazarı, aydını ötekileştiren bir zihniyetle karşı karşıyayız. Diriliş mimarisinden yoksun atalet mimarisine sığınmış adeta bir mirasyedi insanları andıran hep atadan kalan mimariyle övünen bir kitle var karşımızda. Bu kitle tarihi eserlerin otel yapılmasına, yıkılmasına, eğlence mekânlarına dönüştürülmesine ses çıkarmazlar. Hatta bunların gizli ajandalarında bu tarihi mekânları turistik bir çehreye dönüştürülmesiyle ilgili projeleri de vardır.
Bu gün İstanbul’da tarihî yarımadadan kovulan insanların Kudüs’te evlerinden edilen insanlardan ne farkı vardır. Bugün Süleymaniye, buruk bir hüzün yaşıyor. Memleketin hepisi Müslüman ama Süleymaniye’ye gelen yok. Süleymaniye gibi Beyazıt, Sultan Ahmet, Nur Osmaniye hep aynı kaderi paylaşıyor.
Eskiden ecdad, Süleymaniye Camiini, külliyesiyle tam bir Müslüman mahallesi merkezinde kurmuştu. Ki Müslüman Mahallesi mutlaka bir Cami etrafında teşekkül ederdi. Yani merkezde bir cami vardı. Merkeze camiiyi koyan ecdad kimse komşusunun önünü kesmeyecek şekilde ev yapıyordu. Yine kimse komşusunun güneşini kesmezdi. Kimse komşusunun havalanmasını da kesmiyordu. İşte bizim böyle bir şehre ihtiyacımız var.
Yolculuk Aramgâha
Eyyüp Azlal
20.02.2022 - 00:00
Yayınlanma
- Mehmet Mekin Meçin Hocamıza;
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Dünya haberleri
Kültür haberleri
Aramgâh!
Aşkların, sevdaların arkeolojik yurdu. Biz, aşk seferinin yolcularıyız. Yolculuk çok yorgun, bitkin ve çileli geçiyor. Kim bilir aşkın tarihi yazılsaydı, orada aşkın okumalarla karşılaşacaktık. Ama kimse aşkın tarihini okumuyor. Leyla ile Mecnun’u, Hüsrev ile Şirin’i tanımıyor kimse. Aşk yolculuğunda herkes kendini asıl kahraman ve aşkını milat olarak tanımlıyor.
Aramgah!
Aşk yolculuğunun son durağı. Herkesin varacağı menzil, istirahatgah… Aramgâhı İranlılar’a sorsanız size mezarlığı gösterirler. Daha doğrusu mezarlıktaki bir mezarı. Mezarın gerçek adı olan “gor” u kolay kolay söylemezler. Edebî alt yapısı düşük insanlar oraya “gor” derler. Bizdeki gibi verem hastalığı demeyiz de “ince hastalık” deriz.
Aramgâh!
Türkçedeki “huzur evi” demek ki kelimelerin de bir felsefesi var. Bir arka bahçesi var. Bizdeki huzur evi maalesef aramgâh değil bir çilegâh… Çocuklarının, torunlarının yolunu gözleyen dedeler ve ninelerin toplanma kampı. Yahya Kemal’in “Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde” dediği yer değil burası.
Aramgâh!
Bir “Doğu Esintisi”…İranlıların ölümü bir durak olarak gösterdiği metafor. İranlılar aslında bu metaforu Hinduyâne felsefesinden yani Hint felsefesinden almışlar. Avesta’da bu kültürel bu edebi tasavvur Yesna bölümünde geçiyor. Avesta külliyatının ilk kitabının adıdır “Yesna” .
Zerdüştlüğün ahiret inancı ve aramgâh tasavvuru orada çok canlı bir biçimde anlatılır.
Aramgâh!
Batı’da aradığı hazzı, tadı bulamayan ünlü düşünür Cemil Meriç, en son “Işık Doğudan Gelir” adında bir kitap yazar. Kitabının bir bölümünde şöyle der Cemil Meriç "Doğu mabedleri ile mabedin inşasına bir taş daha getiriyorum. Bugün dünyanın bütün ülkelerinde, güçlü mimarlar ve yiğit işçiler; bilerek veya bilmeyerek, aynı mabedin inşasına çalışmaktadır." Meriç, Avesta’yı, Yesna’yı, Zerdüşt’ü yakından tanıdıktan sonra bu kitabı kaleme alır. Aramgah orada da anlatılır.
Ama aramgâhın en beliğ anlatımı Fars kaynaklarında, Hafız ve Sadi’nin şiirlerinde anlatılır. Sahi, Cemil Meriç’in Fars edebiyatını es geçip bir sonraki durağa (Hint Edebiyatı) atlamasının sebebi ne olabilirdi. Korkmuş muydu acaba. Fars edebiyatının belağatı ve mübalağası içerisinde boğulma tehlikesi mi sezdi. Oysa onun çok sevdiği Erasmus, deliliğe, cinnete methiye adlı bir kitap yazarken bu minvalde onlarca söz söylemişken Hafız ile Sadi, cinnete değil cennete övgüler yapmıştı.
Aramgâh!
Bu dünya çilesini bitirenler için aramgâh ideal bir mekân. Selçuklu ve daha sonra Osmanlı bakiyesi coğrafyada aramgah bilinirdi. Beyrut’tan Bosna’ya Üsküp’ten Kudüs’e aramgah kavramını bilmeyen yoktu.
Dert bitmez ki!
Eyyüp Azlal
27.02.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bir dostumun şu sözüne kulak kabartmıştım. Eğer yazdıklarında dert varsa okunur yazıların, demişti. Bu dostum aslında şunu demek istemişti. Dert söyletir, sen ise yazarsın. Dertli yazar... Çünkü sen derdinle yaşıyorsun. Derdin kadar cürmün de oluyor. İnsan, derdi kadar güçlü oluyormuş, varlık sahnesinde böyle boy gösteriyormuş.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
hava durumu
Yaşam haberleri
Hayatın tâ içinden duygu ve düşünce sarmalına takılmış biri olarak dertleniyoruz. O derdi hissedecek bir ruha da sahibiz. Şimdi derdi olanın derdine ortak olmaktan başka çaremiz yoktur. Düsturumuzda dert varsa derman Allah’tır. Yol varsa da yoldaş Resullullah’tır.
Dünya yorgun biz dertliyiz. Her gün başkalarının derdiyle dertleniyoruz. Hayatımız, başkalarının yol açtığı derde giriftar oluyor. Bazen de başkalarının entrikaları, çile zulüm ve riyakarlıklarına maruz kalıyoruz. Bunlarla kalsa yine iyi. Dedikodu, yalan ve iftiralar da bizi buluyor. Hani her şey Urfalının hoyratında dile getirdiği gibi “dert” sineyi çürütmüyor. Dert beyni kemiriyor. Hülâsâ dertlere boğuluyoruz.
Bu satırları yazarken ajansalar, Kiev’in, Zelinsky’nin ve Ukrayna’nın hâlâ Rus saldırılarına karşı direndiğini söylüyordu. Mazlumun dili, dini, ırkı sorulmaz. Nerde bir ezilen ve zulüm gören varsa yanındayız ve zalimin karşısındayız. Dün Arakan’da, Suriye’de, Irak’ta, kara zulme maruz kalan Afrika’da, Afganistan’da, Yemen’de, başka başka yerlerde bugün Ukrayna’da tebarüz ediyor.
Rusya, Ukrayna’ya saldırınca herkes Ukrayna cumhurbaşkanının komedyenliğine vurgu yapıp bu adam mı ülkesini koruyacak, demişti. Kimse zalimin zulmünü konuşmuyordu. Bir fırsatını bulup kaçacak demişti. Komedyenleri herkes sever ama komedyenler, hakikate dair bir şey söyleyince bu sefer işin rengi değişiyor. Komedyenler en sevilmeyen kişiler ilan edilir. Ülkemizde fenomen bir komedyen –adı lazım değil- fahiş zamlardan, hayat pahalılığından bahsedince herkes ona “hadi canım sen de” demişti. Hâlbuki o komedyen halkın çektiği çileye, zenginin daha zengin fakirin de daha fakir olduğunu söylüyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Medya analizi
Sanat ve Eğlence
Zelinsky’nin ülkesini ve insanlarını korumak istemesi, onun şu anda bir komedyen değil bir devlet adamı olduğunu gösteriyor. Zannedersem insanların şaşkınlıkları buradan geliyor. Yıllar önce Suriye’de başlayan iç savaşta ülkemize ilk gelenleri hatırlayalım. Eğlence camiasından insanlar ilk olarak oradan kaçmıştı. Komedyenler, şarkıcılar, sinema, oyuncuları, tiyatroculardı ilkin ülkemize gelenler. Şimdi ABD, Zelinsky’e seni Kiev’den, Ukrayna’dan tahliye edelim, diyor. Zelinsky, bana araç lazım değil silah lazım diyor. Ben, buradayım, fırtına kopana kadar buradayım diyor. Eğer Zelinsky, tahliyeyi kabul etseydi gerisini düşünmek istemiyorum. ABD’nin Afganistan’dan kendi vatandaşlarını ve kendileri için çalışan Afganlıları nasıl taşıdığını bütün dünya gördü. Trajedi ah trajedi...
Dün gece Kiev metrosunda çocuklarına sarılmış anne babalar ve yaşlıların olduğu görüntüleri seyrettim. Dağıtılan tüfekleri alıp şehirlerini Ruslara karşı korumak isteyen sivil Ukraynalıların fotoğrafları ajanslara düşmüştü. Biz, şerefiyle hasiyetiyle işgalciye dik duran, teslim olmayan Ukraynalıları gördüm. Bir gün önce kiliseye gidip dini nikâhlarını papazın huzurunda yapan bir çiftin haberini daha okudum. Yaryna Arieva ve Sviatoslav Fursin, Putin'in işgal kararı aldığı gün evlenmişler. Bir günü birlikte yaşamışlar. İşgal başlayınca da diğer Ukraynalı sivil vatandaşlar gibi gidip tüfek almışlar. Ülkelerini korumak için...
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Dünya haberleri
Yazarlar köşe
Bütün bunları bilin istedim ey halkım, genç insanlar. Z-kuşağı, Y- kuşağı bu yaşanılanları iyi izleyin. Dünya size kendi hakikatiyle el sallıyor. Ukrayna bir asır önce Türkiye’nin verdiği kurtuluş savaşını veriyor belki de.
Ülkenizi, vatanınızı korumak için Nene Hatunları unutmayalım. Ruslar, yüzyıl önce ülkemize de saldırmışlardı. Nene Hatun vardı o zamanlar. Gencecik bir anneydi. Düşmanın vatan topraklarına girdiğini öğrenince hiç tereddüt etmemiş, üç aylık çocuğunu geride bırakarak, ''evladım anasız yaşayabilir, ama vatansız yaşayamaz'' düşüncesiyle direnişe katılmıştı. Kazma, kürek, sopa, değnek ne varsa o zaman onun elinde silah olmuştu.
Şimdi Kiev metrosunda bir mahşeri hava var. Herkes vatanını korumak için çabalıyor. Bundan sonraki dizinin devamı inşallah Moskova metrosunda çekilecek. En büyük dersi Moskovalılar Putin’e verecek. Mevlana hazretleri ne güzel söylemiş. “Nerede bir dert varsa deva oraya gider.” Allah, zulme maruz kalan Ukraynalıların yardımcısı olsun.
İdlib uzak değil
Eyyüp Azlal
06.03.2022 - 00:00
Yayınlanma
2014 yılında Suriyeli öğrencilere Türkçe dersi veriyordum. Bunların çoğu İdlibli öğrencilerdi. Bazılarının telefonu halen bende var. Fakat aradığım numaralar kullanılamamakta. Ya ülkemizden giderken kapatmışlar ya da başka bir şey.
Yarın İdlib yolcusuyuz. TÜRDEB ve İHH’nın birlikte organize ettiği, “Türkiye’nin Dergileri İdlib’e Gidiyor” programı kapsamında biz de bu kültür ve edebiyat kervanının bir yolcusu olarak Suriye’ye, İdlib bölgesine geçeceğiz. Buraya giderken ilk düşündüğüm şey, acaba 2014’te ders verdiğim bu öğrencilerimi orada bulabilir miyim?
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Kültür haberleri
Siyaset haberleri
Ölüm ve hayat, tarih ve tabiatın bir arada olması şimdilerde İdlib’in bir kaderi olsa gerek. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde İdlib’e dair güzel hatıralar okumuştum. Buradaki dağı, taşı, insanı, coğrafyayı ince ve süslü bir dille anlatan Evliya Çelebi’nin özellikle İdlib bölümünün okunmasında fayda vardır. Hacca giden Sürre Aylarının önemli bir durağı olan İdlib’i Ülkemiz İnsanı pek bilmiyor. Halep, Şam, Hama, Humus’u daha çok bilirdik. Suriye iç savaşı ile hem sünni olması bağlamında hem de Hatay’a 50 km uzaklıkta olan bu şehri bir Osmanlı şehri olarak hatırlamak zorundayız. Tarih bize bunu zorunlu kılıyor. İdlib’e aitlik duyguları içerisinde kaynaşma ve bağdaştırıcı bir edebiyat ruhunu ortaya çıkarmak lazım. Bu nedenle yarınki geziyi edebiyatçı arkadaşlarımız nezdinde bu açıdan önemli buluyor. Tabi buradaki iç savaştan dolayı buradaki trajediyi, insan ölümlerini, tabiat ve tarihin yok oluşunu gazeteler, medya kuruluşları muhabir göndererek haberleştirdiler. Oradaki dramı kamuoyuyla paylaştılar. Bu durum medya açısından olağan bir durumdur. Ama yarına kalmak adına bir İdlib mefkuresi oluşturmak anlamında edebiyatçıların, yazarların, şairlerin bu bölgeye gitmesi lazım. İdlib’le birlikte Haleb’in de bu ülke insanıyla hiçbir farkı yok.
Geçtiğimiz günlerde bir vesileyle görüştüğümüz yazar Dr. M. Yalçın Yılmaz, Halep’ten bahsederken “biliyor musun Halep, Sivas’ın yaylağıydı. Aynı durum Sivas için de geçerli. Yani Sivas ta da Helep’in kışlağı imiş. Şimdi sınırlar çizilirken Sivaslılar Halep’te, Halepliler de Sivas’ta epey kalmıştır. Bunu niye anlatıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir belediye başkanı Suriyeliler için “burada kendi vatanınızda imiş gibi yaşayabilirsiniz demiş. Sözüm ona her fırsatta Suriye karşıtlığını öne çıkarmak isteyenler, hemen bu belediye başkanına sözlü saldırı pozisyonuna geçmişler. Hep bir ağızdan “Efendim burası Suriye değil, Burası Türkiye, demişlerdi.
Suriye şehirlerinden bahsederken özellikle sınır şehirlerinin bizim sınır birleriyle öteden beri bir kardeşliği söz konusudur. Bu kardeşlik Osmanlı’dan tevarüs etmiştir. Bazen bir şehir başka bir şehrin kazası (ilçe) konumundaydı. Mesela Urfa ile Rakka böyle bir şey. Gaziantep ile Halep böyle bir şey, Hatay ile İdlib de böyle bir şey.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ile Suriye ve İdlib gündemi geriye düşmesin. İdlib’i, Hama’yı, Humus’u sürekli tahattür etmek gerekiyor. Bu şehirler Osmanlı şehirleri. Yine Evliya Çelebi’den bir örnek vereceğim. Evliya Çelebi, Suriye’nin başkenti olan Şam ( o zamanlar Dımışk. Arapçada adı halen Dımışk) Şam şehri içerisinde üç bîmâristan (tımarhane, akıl hastanesi) ve bir dârüşşifa (sağlık yurdu) bulunduğunu dile söyler. Evliya Çelebi nazarında Şam çok gelişmiş bir şehirdi. Şam‟da bulunan dârüşşifada hastalara sunulan hizmetlerden şöyle bahseder: "… Bütün hastalara sırmalı kumaşlar, dîba, şîb, zerbâf kadife, sereng ve çeşit çeşit Frenk işi değerli kumaşlardan yorgan ve döşekler verirler ki bir âyan (bölgenin ileri geleni, aşiret reisi) sarayında yoktur.
İdlib uzak değil, dedik. Şam’a kadar uzandık. Bir edebiyatçı olarak buralardan sürekli bahsetmek lazım. Şam da bir Osmanlı mirası... Tarihimiz, dinimiz, medeniyetimiz buralara gömülmeden sahip çıkmalıyız buralara, buraların insanlarına…
İdlip izlenimleri
Eyyüp Azlal
13.03.2022 - 00:00
Yayınlanma
Türkiye Dergiler Birliği (TÜRDEB) ve İHH organizasyonunda hafta sonu Suriye'de İdlib kırsalında ve şehir merkezinde incelemelerde bulunduk İdlip ismini daha önceleri Suriye'den gelen öğrencilerimin vasıtasıyla duymuştum. Halep, Rakka, Hama, Humus gibi Suriye’nin bilinen şehirlerinden değildi.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Medya analizi
Haberleri
İdlip şehri, Galiba savaştan yirmi yıl önce Esed tarafından vilayet merkezi yapılmasıyla şehir gelişmişti. Şimdi ise Halep'ten, Deyrüzzor’dan Hama’dan gelen göçlerle ağır bir nüfus yükünün altına girmiş durumda. Şehirde muhalifler adeta yeni bir hükümet kurmuş durumda. Okul, hastane, mahkeme gibi kurumlar çalışıyor hatta asayiş ve trafik de çok iyi işliyor.
İdlip müzesi de açık olan yerler arasında… Suriye'de elektrik verilirse oralardaki trafik ışıkları bile çalışacak duruma gelir…
İdlip şehir meydanında bir ikindi vakti… Her şey güllük gülistanlık bir vaziyettey. Halk normal hayatına devam ediyordu, normal olmayan bir şey vardı o da şehirde sanki bir deprem olmuştu İdlip; Halep gibi Rakka gibi ağır bir bombardımana tutulmamıştı. Sadece şehir merkezindeki müzeyi gördüm. Müzenin kuzey bölümü yıkılmıştı ama duvarları sağlamdı. Rehberimiz bize şehir içinde de bir tur attırdı. Burada da bazı binaların yıkıldığını gördüydük. Görünen o ki binaların çoğu bombalardan hasar görmüş durumda. Yaklaşık iki yıldır İdlip'te savaş uçakları bombalama falan yapmıyor. Bu süre zarfında birçok ev de onarılmıştı.
İdlip; Halep ve Rakka’ya oranla korunaklı idi. Muhalifler burayı gerek Suriye kara ordusundan ve gerekse Rusların hava saldırısına karşı koruyacak silahları vardı. Rus uçakları İdlib'e yaklaşmadan bombalarını bırakıp kaçıyorlardı. Fetih ordusu, 2015 yılında İdlip şehrini tamamen Esed’den almıştır. O zamanlar bile şehre ciddi bir zarar verilmemişti.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Gazete
İnsan ve Toplum
İdlip müzesine tekrar dönelim. Muhalifler İdlip'te müzeyi de açık tutuyor ve ziyaretçilerin müzeyi ziyaret etmelerine izin veriyor. Bu da belki Suriyelilerin iç savaştan ve yakınlarını kaybedenleri biraz da psikolojik bir rahatlatmaya dönük bir çaba olarak algılanabilir.
İdlip Müzesi şehrin tam meydanı olan bir yerde. Oraya ilk gittiğimizde bir görevli buranın kapalı olduğunu ve ziyarete kapalı olduğunu söylemişti. Galiba heyetimizi koruyan İdlip güvenlik personeli, müze görevlisi ile konuşmuş ve bizim için izin almıştı. Bu müze günümüzde özellikle ülkemizde Kültür ve Turizm bakanlığına bağlı müzelerin estetik durumundan çok uzaktı. Hatırlayanlar bilir, bizim doksanlı yıllardaki müzelerimizin haline benziyordu İdlip müzesi… Müze içindeki önemli tarihi eserleri Esed ve ailesi tarafından buradan çıkarılmış ve Şam’a götürmüşlerdir.
Hatırlayanlar bilir. Beşar Esed'in hanımı Esma Esed, savaşın ilk günlerinde Şam müzesi'nde bazı değerli tarihi eserleri müzeden istemişti. Sonra müze müdürü, bu tarihî eserleri ne zaman vereceklerini sorunca Esma Esed de "Bu eserler bizim yanımızda kalacak" demişti. Esed ailesi daha sonra bu tarihi eserleri Rusya ve Fransa götürmüşlerdi. İşid’in Suriye’de tarihi eser kaçakçılığı gibi Ülkenin cumhurbaşkanı (!) da kendi tarihi eserini yurt dışına kaçırıyordu. İdlip müzesinde kaçırılan tarihi eserler sonrasında geriye birkaç mozaik parçası ve taş devrinden kalma alet ve edevat bırakılmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Haber bülteni
Spor haberleri
İdlip müzesindeki mozaikleri görünce şaşırdım ve biraz da heyecanlandım doğrusu. Bu mozaiklerin aynısı Urfa'da yakın zamanda Halilurrahman gölü yakınlarında yapılan bir kazıda çıkarılan Amazon Kraliçeleri mozaikleriyle ile hemen hemen aynıydı. Yani İdlip şehri; Urfa, Halep, Antep, Rakka ve Hatay bölgelerini ve mücavir alanlarıyla aynı kültür ve medeniyet katmanlarına beşiklik ettiğini söyleyebiliriz.
Not: Gelecek yazımızda İdlip’teki çadır kentleri yazacağız.
Suriye'de çadır kentlerde
Eyyüp Azlal
20.03.2022 - 00:00
Yayınlanma
İçinden çıkılmaz bir savaşın yol açtığı çadır kentlerdeyim. Burada bir vefa şarkısının bilmem hangi durağındayım. Varlığın ve yokluğun anlam ve işlevlerini Suriye'de, İdlib kırsalındaki bu çadır kentlerde kavrayabildim. Kavrayabildim diyorum. Bakın! Anladım demiyorum. Anlamak ilmelyakin kavramak ise hakkelyakindir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Gazete arşivi
İletişim ve Medya Çalışmaları
Bulunduğumuz çadırkentte bir çocuğun peşinden koşuyorum hediyesini vermek için. Yakalıyorum. Ben aldım, diyor. Arkadaşıma, arkadaşlarıma ver diyor.
Belli ki çadırkenttekiler çocukları öyle tembihlemişler. Al, ne olursun, bir daha al. Sana da onlara da yetecek kadar almışız, diyorum. Biz seni, sizleri mutlu etmek için buradayız. Ona da, arkadaşlarına da bolca hediyeler almıştık.
Suriye tarafına geçmeden önce yazar arkadaşlarla bir miktar para toplayıp yine Suriye’deki bir alışveriş merkezinden hediyeler almıştık. Hediye dediğimiz de ahamlı şahamlı şeyler değildi. Plastik top, balon, büsküvi, çikolata vardı heybemizde. Gerçi o çadırkentlerde bir yetim çocuğun başını okşamak da en büyük hediyelerden biridir. Bu nedenledir ki dua taşıyor ellerimiz, hüzün taşıyor hediye kutuları yerine. Onlar seviniyor. Biz ise için için ağlıyorduk.
Keşke böyle olmasaydı. Çocuklar, anneler, babalar ölmeseydi. Geride kalanlar sakat, yürekleri buruk bırakılmasaydı. Ya kayıp çocuklar… Birleşmiş milletler, Suriye’de iki yüz elli binin üzerinde çocuğun kayıp olduğunu rapor etmiş. Ve yüz binin üzerinde de çocuğun bu savaşta öldüğünü bildiriyor.
Bir zamanlar Hakan Albayrak’ın “haydi arkadaşlar sınırda Suriyelilerle çift kale maçı yapmaya gidiyoruz, demişti de hayır abim, biz sınırda şiir okuyalım, demiştik. Karşılıklı şiir okuyalım. O zamanlar Hakan Albayrak gibi bizim de Türkiye- Suriye İslam birliğini yavaş yavaş kuruyoruz hayalimiz vardı. Daha birkaç yıl öncesinde hatırlayanlar bilir Urfa-Ceylanpınar’da sınırda bayramlaşma bir süre sonra sınır ötesi bayramlaşmaya dönüştü. Bunu o zamanlar heyecanlı gözlerle izledik. Biz de acaba Suriye’deki akrabalarımızı görebilir miyiz derken Suriye’den gelin aldık, onlara gelin verdik. Hikâyenin sonrasını buradan anlatsam postmodern bir romana dönüşür. Ama şunu da kısaca söyleyelim. Bir zamanlar Suriyeli yetkililer, biz Birleşmiş Milletler’de Türkiye ile birlikte sanki bir ülkeymiş gibi hareket ediyor demişlerdi. Peki, bundan sonra ne oldu. Küresel güçler, bir ayaklanma ile Suriye’yi bertaraf etti. Önce devrimcileri sahaya sürdü. Orada olanlar ise Müslüman kardeşlere oldu. Sonra devrimciler, Avrupa’da, Türkiye’de geçici hükümetler kurdular.
Az sonra İdlip kırsalında çadırkentlerin yanına varıyoruz. Bu ilk çadırkentler, zeytin tarlaları içine kurulmuş. Su kuyuları açılmış Jeneratörle elektrik bağlanmış. İlk gün hava bulutlu ara sıra yağmur ara sıra güneş açıyordu. Akdeniz’e seksen doksan kilometre uzaktaydık. Tam bir Akdeniz iklimi… Çadırkenti görünce sanki tarla başına gelmiş ırgatların hayat manzarası ile karşılaştım. Birden Attila İlhan’ın “Melengicin dalında çifte sığırcık /Ciğerime ateş değdi öley diley öley/Zehir pamuk ırgatlığı gavur gündelikçilik…” Ne de olsa oralar da Çukurova sayılırdı. Amik ovası bir nevi buranın devamı sayılırdı.
Bir süre sonra kendime geldim. Bunlar ırgat değil bunlar mülteci, başka ülkede değil hem de kendi ülkelerinde mülteci. Tampon bir bölgede hayata tutunmaya çalışıyorlar. Söylenecek bir söz varsa Necip Fazıl’ın “öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” Bir sonraki gün aşırı bir soğuk ve aşırı yağan yağmuru görünce içim cız etti. Çıplak ayakla gezen çocuklar, montu-botu olmayan çocuklar, geceleyin donarak ölen çocuklar siz olmalısınız. Hayır hayır olamaz. Bu duruma seyirci kaldığımız için utanıyoruz. Gün gelecek bizden daha fazla utanması gerekenler belki sizin romanınızı yazacak. Suriyelilerin burada işi ne diyen Orhan Pamukçular gün gelip Orhan Pamuk’a haydi bir Suriye güzellemesi yap deseler şaşırmayacağım.
Safahat'taki "Zanbak"
Eyyüp Azlal
27.03.2022 - 00:00
Yayınlanma
Sebilürreşad- Safahat Mektebi uhdesinde üstadımız M. Akif Ersoy’un Safahat okumalarına devam ediyoruz. Yetmiş beşinci haftayı geride bıraktığımız dersimizde bu hafta 5. Kitap olan Hatıralar- Berlin Hatıraları”nın sonuna geldik sayılır.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Coğrafi Referanslar
İnsan ve Toplum
Berlin Hâtıraları, muhteva olarak üç ana konu etrafında toplanmıştır. Bunlar; Doğu-Batı mukayesesi, Doğu ile Batı’nın eleştirisi ve mevcut şartlardan duyulan endişelerdir. Berlin Hâtıraları, kitap hâlindeki neşirlerinde 702 mısradır; ancak Tevfik Fikret’in eleştirildiği bölümde yüz satırlık kısmın çıkarıldığı belirtilir. Çıkarılan bu kısımda toplumumuzun çağdaş Batı Medeniyeti karşısında bocalayan aydınımızın psikolojik durumunu yansıtır. Mehmet Akif, burada Amerikalı rahipler tarafından kurulan Robert Kolej’de çalışan Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim” şiirine göndermede bulunmaktadır. Zira Tevfik Fikret bu şiirde İslam dinine ve tarihimize karşı son derece ağır ifadeler kullanmaktadır. M. Akif, Fikret’e zangoç diye hitap eder. Zangoç, kilisede çan çalma işini yapan hizmetliye denilmektedir. Fikret’in Hristiyan Batı’ya nasıl hizmet ettiğini vurucu bir benzetmeyle anlatıyor.
Akif, Berlin Hatıralarında kitaba alınmayan yüz mısralık bu bölümden hemen önce Eylül romanının yazarı Mehmet Rauf’u da eleştirir. Tabi Eylül romanı dolayısıyla değil. Mehmet Rauf, Eylül romanının psikolojik sınırını aşıp cinsel içerik üreten “Bir Zambağın Hikâyesi” adlı hikâye roman karışımı bir kitap yazar. Rauf, bunu gizlice yazmış. Zanbak adlı bir kadınla aşk hayatı yaşayan romancı Mehmet Rauf’un 1910 yılında yazılan bir roman çalışmasından dolayı Akif tarafından eleştirilir. Bir Zambağın Hikâyesi” adlı kitabını gizlice çıkaran Mehmet Rauf (Eylül romanı yazarı) eleştirilmiştir.
Akif, eleştirisinde Tevfik Fikret’ten hemen sonra Mehmet Rauf’a da yer vermesi bir tevafuk olmasa gerek. Çünkü Mehmet Rauf, ilk evliliğini Tevfik Fikret’ini halasının kızıyla yapmıştı. O, Tevfik Fikret’in yardımıyla evlilik kurumunu tesis etmiş. Yine Fikret’in yardımıyla edebî dergilerde boy göstermeye, kitaplarını çıkarmaya başlamıştı.
Akif’in Fikret’e olan muhalifliği hepimizce malumdur. Peki, Akif’in Mehmet Rauf’u eleştirisi nereden başlıyor.
“Ne hükmü var, diye üç beş hayâ züğürdü edîb
Bitirmek istedi ahlakı, ârı, nâmûsu
Çıkardı ortaya, gezdirdi, saksılar dolusu
Hevâ-yı fuhşu kudurtan zehirli “zanbak”ları” (Safahat, 319
İşte bu mısralar, M. Rauf, 1910 yılında gizlice neşrettiği “Bir Zambağın Hikâyesi” adlı müstehcen romanına gönderme yapıyor.
1910 tarihinde 35 yaşında genç bir yüzbaşıyken yayınladığı Bir Zambak'ın Hikâyesi hayatının dönüm noktası olur. Edebiyat tarihlerinde roman diye nitelenen bu eser aslında 36 sayfalık bir hikâye. Rauf, bu kitap sebebiyle hapse atılıyor. Bu kitap sebebiyle ordudaki görevinden alınıyordu.
Mehmet Âkif, toplumcu ve idealist bir şair olarak mensubu bulunduğu toplum ve ümmetin hayatına iştirak ettiği bir edebiyatçıdır. Bu nedenle dinin yerine pozitivist aklı koymaya çalışan Tevfik Fikret’e ve ahlakın yerine müstehcenliği yerleştirmeye çalışan Mehmet Rauf’a en güçlü eleştirisi yapmakta geri durmamıştır. Akif, bütün bunları yaparken de altmış üç yıllık ömrüyle talihsiz bir neslin insanı olduğunu da vurgulamak isteriz. Bütün bir edebiyat tarihini Fikret’in ve Mehmet Rauf’un taraftarlarınca yazılm
Ay Vakti Kitap
Eyyüp Azlal
03.04.2022 - 09:20
Yayınlanma
Dr. Şeref Akbaba Hocamız bahsetmişti. Ay Vakti dergisi olarak şimdiye kadar Ay Vaktinde eser veren yazarlarımızın, şairlerimizin eserlerini derleyip kitaplaştıracağız, diye… Unutmuştum. Tâ kî geçtiğimiz ay postacı bir kitap kolisi getirene kadar.
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Dünya haberleri
Siyaset
Ay Vakti kitap külliyatında hangi kitaplar var: “Söz Hali” Şeref Akbaba’nın denemelerinden oluşuyor. “İnsan, Sanat ve Edebiyat”, Salih Uçak’ın deneme ve makalelerinden oluşuyor. “Yabancı” kitabı Yavuz Ertürk’ün şiirlerinden oluşuyor. “Adım Aden’de Saklı” kitabı, Nurşah Karaca’nın denemelerinden müteşekkil bir kitap. “Duvar ve Râ” kitabı, Ferhat Öksüz’ün şiirlerinin yer aldığı kitap. “Yara Söylemeyin”, Selami Şimşek’in yeni şiir kitabı. “Üşüyen Ovanın Uykusu”, Ali Yaşar Bolat’ın Ay Vakti’nde çıkan şiirlerinin yer aldığı yeni kitabı. “Ey Ödünç Yaşam, Semra Saraç’ın ilk şiir kitabı. Şirâze’den Şirâze’ye Mektuplar, Naz N. Varlı’nın mektuplarından oluşan bir kitabı. Bu kitabın ilk serisi 2007’de Şiraze imzası ve “Saklı Mektuplar” adı altında yine Ay Vakti kitaptan çıkmıştı. Ve külliyatın son kitabı Mustafa Küçüktepe’nin şiirlerinden müteşekkil “Leyla Bakışlı” kitabıdır.
Ay Vakti kitabın on eserden oluşan bu serisi zannedersem Ay Vakti’nin ikinci kitap basımıdır. Daha önce 2012’de Ay Vakti dergisi dört kitap basımı gerçekleştirmişti. Necmettin Evci’nin “Yaşamak Öldürür Beni” adlı deneme kitabı, Naz Ferniba’nın “Zemheri” adlı hikâye kitabı, Şeref Akbaba’nın “Ay Olun İnsanlar” adlı hikâye kitabı. Son olarak yukarıda da ismini zikrettiğimiz Şiraze imzasıyla basılan “Saklı Mektuplar”…
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yazarlar köşe
Politika yorumları
Ay Vakti kitabın okuyucu nezdinde en çok itibar görülen kitabı, her sayıda derginin son sayfasında yer alan “Şiraze’den Şiraze’ye Saklı ” adlı mektuplardan müteşekkil kitaplardı. İlk kırk beş mektubun yer aldığı “Saklı Mektuplar” ve son olarak yüz beş mektubun yer aldığı “Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar” ... Ak Vakti dergisinde Şirâze’den Şirâze’ye mektupları, dergiyi genç okuyucular nezdinde muteber bir hale getirmişti. Bunu tecrübe ettiğim için söylüyorum. Bana her sayıda iki dergi gelirdi. Bir dergiyi mümkün mertebe üniversite öğrencilerine ulaştırırdım. Onların geri dönüşleri sayesinde bu bilgiye ulaştıydım. Ay Vakti dergisinde Şirâze’den Şirâze’ye mektupları sayesinde edebiyat dünyamızda mektup türü kaybolmaktan kurtulmuş oldu. Gelişen teknoloji nedeniyle sosyal medya platformlarında herkesin anlık mesajlaştığı bir dönemde bu mektuplar, anlamlı birer eser olmuştur.
Yakın zamanda Tür Dil Kurumu, edebiyatımızın ünlü simalarına ait mektupların derlendiği bir kitap aldım. Bu mektuplar Şirâze’nin mektupları gibi umuma değil ferde yazılmıştı. Onların vefatından çok sonra arşiv değeri kazandığı için basılmıştır. Tabi biz bilemiyoruz. Şirâze, mektubunu Ay Vakti dergisine gönderirken onun bireysel muhatabı da var mıydı? Bilemiyoruz. Bu soruyu şunun için soruyorum. Hani bir zamanlar Mihriban’ın şairi Abdürrahim Karakoç, Mihriban’dan mektup alır ama Mihriban’a mektup yazamazdı. Peki, Karakoç ne yapardı. Elin kızının evine mektup mu yazılırmış, ayıptır diyerek Mihriban’a yazacağı mektubu o zamanlar Maraş’ta çıkan bir gazeteye verirdi. Şehirdeki herkes Karakoç’un mektubunu şiir diye okurdu. Ama Mihriban, o gün çıkan gazeteyi okuduğunda bilirdi ki bu şiir olsa bile kendisine yazılan bir mektuptu.
Dergide düşünce alanında denemeleriyle tanıdığımız Necmettin Evci’yi de bizim yaştakiler okur ve değerlendirir. Sayın Evci’nin de “Yaşamak Öldürür Beni” adlı deneme kitabı tabi ki muteberdir. Ama onun okur kitlesi farklı. İmkân olsaydı da dergide şiirleriyle katkıda bulunan Nurullah Genç, Nurettin Durman, Adem Turan, Hüseyin Akın, Özcan Ünlü gibi şairlerin şiirleri de kitaplaşsaydı. Onların da Ay Vakti dergisinde epey emekleri var.
Düşünmek için Bir Nokta
Eyyüp Azlal
10.04.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bir Nokta dergisinin Mart 2022 sayısını elime ilk aldığımda şu notları dergiye bir haşiye olarak ekletmiştim. “Ufukta bir ışık varsa belli ki “Bir Nokta” var. Mürsel Sönmez üstadımız, Küresel Kötülüğe karşı sapanla taş atan bir direnişçi edasıyla yazmış yazacağını. Mart 2022 sayısı geldi.” Mürsel Sönmez üstadımız Küresel Kötülüğe karşı sapanla taş atan bir direnişçi edasıyla yazmış yazacağını. Mart 2022 sayısı geldi.” Aşk olsun.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
İletişim ve Medya Çalışmaları
Haber
Bir Nokta dergisinin Mart 2022 sayısı elime ulaştığı gün kaybolmuştu. Bir hafta sonra buldum. Bu süreçte dergiyi baştan sona okuma imkânı bulamamıştım. Ama her zamanki gibi “belki dergi kaybolur hissi de olmuştu bende” kıymetli düşünürümüz-üstadımız Mürsel Sönmez’in imzalı editörden yazısını iki üç defa okumuş, kendimce kozmik ilan ettiğim bazı “ifade-kavram-kelimelerin” altını çizmiştim. Mürsel Sönmez’in şairlik ve yazarlık yönünü besleyen düşünür ve mütefekkir yanı da mündemiçtir. Dil bilim ve anlam bilim, üzerinde uzmanlık belgesi almış olmama rağmen Mürsel Sönmez için düşünür ve mütefekkir kavramlarının iki ayrı şemsiyeden gölge oluşturduğunu söylemek zorundayım. Şunu diyorum aslında: Mürsel Sönmez önce düş görür. Bilgi, onun kafasına düşer. O, yere düşer. Sonra kalkar ve kendine gelir. Kendine geldikten sonra mütefekkir hali başlar ve bilgiyi fikre dönüştürür.
İnsan, düşünen bir varlık. Öyleyse kendini düşüneni de düşünecektir. Mürsel Sönmez bu veçhede bir nokta koyar Bir Nokta ile. Ve sonrasında bam telimize dokunan düşünce sarmalı...
Mürsel Sönmez’in kendimce tespit edip ilan ettiğim kozmik bazı kelime, kavram ve ifadelerin altını çizdiğimi söylemiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber makaleleri
Tarih
Neydi bunlar? Söyleyeyim. “Azgın sömürgenlik, telkin, demokrasi düzey, teknolojik dilsizlik, kara siyasa, küresel kötülük, derinsizlik, içerisizlik, laçkalık, sığlık, benperestlik, sanatın fason müşterisi, bam teli, yüreği yan yana atanlar…”
Mürsel Sönmez, Bir Nokta manifestosu kabilinden hakikatin nisyana; gerçeğin karartmaya kurban gittiği bir dönemde bu türlü olumsuzlukların oluşmaması için “Bir Nokta’nın” yirmi iki yıldır ayakta dimdik savaştığını söylüyoruz, der.
Derginin iç sayfalarını usulca çevirdiğimizde yine Mürsel Sönmez’in manifestosunu tanımlayan mısralar yüreğimize serpiliyor.
Devrim bitti çocuklar… Haydi devrim bitti, bir selam geldi.
Bam telimizin ilk ayak sesleri bu mısralarda kendini hissettiriyor. Belki “devrim bitti çocuklar.” Dizesine karşı en güzel cevap yine derginin bir sonraki sayfasında şair Süleyman Çelik’in “Eve Dönüş” şiiriyle verdiği cevaptır.
Çok oyalandık gibi oluyor, haydi gidelim gibi sanki
Çektiğimiz kahırlar, attığımız kahkahalar,
Tüm yaşanmışlıklar bir yorgunluğu biriktiriyor.
Ev çok uzaklarda mı, değil, nefesin yettiği kadar
Şair Süleyman Çelik’in bu mısraları, “devrim bitti, hadi eve gidelim çocuklar.” Mısralarının muhatabı mı bilmiyorum. Ama en güzel cevaplardan biridir.
Devrim denilince seksenli yılların kült devrimi hiç şüphesiz o zamanlar etkisini dünya Müslümanları nezdinde sürdüren İran İslam devrimiydi. Bu devrim, sadece İran’da mukim kalmadı, etkisini bütün Dünya Müslümanlarına taşıyan ve bütün dünyaca makbul görülen (ABD ve İsrail hariç) bir devrimdi. Biz doksanlı yılların birikimini hafızamızda taşıyan insanlar olarak bu devrimden ister istemez etkilendik. Başında “İslam” olan bir ülke var bu dünyada dedik. Durup, bekledik. Maalesef küresel kötülük İran İslam devriminin ölü doğmasına sebep oldu. Irak’la savaş… Ve sonrasında hafızalardaki büyük yorgunluk, bu devrimin tabelalarda, duvar yazılarında “merg ber Amerika” sözü gibi sloganlarla mahdut kıldı.
Bu sözümüzü teyid eden yine Bir Nokta’nın şairlerinden Ali Yıldız’ın “Can Pazarı” adlı şiirinde:
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Futbol
Gazete arşivi
“Büyük Yorgunluk sürüyor/
Yamaçlardan aşağıya büyük dalgınlığımız”
Mısralarında gizleniyor. Ya da şair Mürsel Sönmez ve arkadaşlarının yirmi yıldır söylemek istediği bam teli bu mu?
Çehov ve Memurun Ölümü Hikâyesi
Eyyüp Azlal
17.04.2022 - 00:00
Yayınlanma
“Yazabildiğiniz kadar çok yazın! Parmaklarınız kırılına dek yazın, yazın, yazın!” Bu sözlerin sahibi Dünya edebiyatında durum-kesit hikâyeciliğinin öncüsü olarak bilinen Anton Çehov’a ait. Çehov, bu sözleri söylerken 26 yaşındaydı. Kuzeni Marya Miselyova’ya yazdığı bir mektupta bunları söylemişti. Daha 26 yaşında okumanın, yazı yazmanın, edebi ürün elde etmenin tadına varmış bir yazarın hayat hikâyesi maalesef yazdığı, hikâyeler ve tiyatro eserleri kadar uzun boyutlu değildi. Onun romanlarını, tiyatro eserlerini bir yana bırakırsak sadece Memur’un Ölümü adlı hikâye kitabı bile 66 hikâyeden oluşmaktadır. Böyle velut bir yazar 44 yaşında hayata gözlerini yummuş bir trajedi örneğidir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Medya takibi
Son dakika
Çehov, dünyaya gözlerini Rusya’nın 1860’ındaki çetin kışında açmıştır. Rus edebiyatı için tartışmasız en önemli isimlerden biri. Rus tiyatro yazarlığıyla birlikte günümüzde de adını verdiği Çehov tarzı durum hikâyeciliğinin kurucusudur. 21. Yüzyıl da dâhil olmak üzere birçok dönemde oyunları ve hikâyeleri defalarca oynanmış ve yorumlanmıştır.
Çehov’un içine doğmuş olacak ki ona, kısacık ömrüne onlarca eser sığdırmak nasip olmuş. Onu bu yönüyle edebiyatımızda Ömer Seyfettin’e benzetirim. Ömer Seyfettin de başta Kaşağı olmak üzere onlarca kitabını 36 yıllık ömrüne sığdırmıştı. Ondan daha olgun eserler bekleyecek çağda o, bu dünya göçünü tamamlamıştı. Çehov’un ilginçtir kendi çağdaşları ve kendi ülkesindeki yazarları da aynı yaşlarda vefat eder. Mesela Puşkin otuz sekiz yaşında, Gogol kırk üç yaşında vefat eder. Petersburg hikâyeleri, Ölü Canlar, Kumarcılar, Bir Delinin Hatıra Defteri Gogol’dan, Yüzbaşının Kızı da Puşkin’den edebiyat dünyasına miras kalır. Burada Gogol’dan bahsederken Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” Sözünü hatırlatalım. Belki birazdan bahsedeceğimiz “Memurun Ölümü” hikâyesine bir gönderme yapacağız.
Çehov daha üniversitede tıp fakültesini okumaya başlar başlamaz Moskova’da çıkan bütün dergileri alır, okur ve inceler. Önceleri mizah yazıları yazmaya ve bu yazıları birçok dergide müstear isimle neşrederken bir dönem sonra ciddi yazılar yazmaya başlamıştır. Hatta daha sonraki yıllarda toplu eserlerini neşrettiğinde bu mizahi hikâyelerine yer vermemiştir. Fakat ona para kazandıran hikâyeleri de bu mizahi hikâyelerdi. Çehov, bu hikâyeler sayesinde Moskova’da banliyö dediğimiz şehir dışından daha ferah bir semtte daha ferah bir ev almıştı ailesine.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Gazete reklamları
Haber
İşin ilginç yanı Çehov, daha önce şehrin banliyösünde ve bodrum katta kalan ailesini ve kendisini bu durumdan kurtarmak için zengin olmayı ve başarılı olmayı ancak tıp fakültesini okumakla olacağını düşünüyordu. O zamanlar yine kuzenine yazdığı bir mektupta “servet sahibi olacağım... İki kere iki nasıl dört ediyorsa servet sahibi olacağım” diye mektup yazmıştı. Ancak ailesi, kardeşleri yanında komşuları ve sürekli evine gelen akrabaları Çehov’a bir tat vermiyorlardı. Bir mektubunda “Yan odada bir akrabanın çocuğu ağlıyor. Öteki odada babam anneme yüksek sesle kitap okuyor. Şehir dışına çıkıp kırlara gitmek istiyorum. Ama sabahın biri… Bir edebiyatçı için daha rezil koşullar düşünebiliyor musunuz” demişti.
“Ayırtman memuru Çerviakov, ikinci sıra koltukların birinde oturmuş, dürbünle “Kornevil Çanları” adlı tiyatro oyununu seyrediyordu.” Çehov’un 66 hikâyelik bu kitabın en can alıcı hikâyesi “Memur’un Ölümü” hikâyesi böyle başlıyordu. …
Memur’un Ölümü, aslında toplumda küçük insanı anlatıyor. En ufak bir olayda amirinden onlarca defa özür dileyen, amirini bazen bıktırma noktasına getiren küçük insanların dramı, bu hikâyede bir trajediye dönüşmüş durumda. Tiyatro’da aksıran-hapşıran bir ayırtmanın önünde oturan bir generali rahatsız ettikten sonra defalarca ve sonraki günlerde de rahatsız etmesi sonucun başlayan bir dram anlatılmaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Teknoloji haberleri
Gazete
Daha önce Gogol’un Paltosundan bahsetmiştik. Küçümsenilen insan profilindeki Memurun Ölümü hikâyesinde de aynı durum söz konusu. Bir ayırtman memuru üzerinden işlenilmiş tema, gerçekçi bir anlatımla aktarılmıştır. Rus edebiyatındaki yazarlar toplum içerisindeki aksaklıkları, özellikle bürokrasideki işleyiş sorunlarını edebiyatın tam ortasında nefes aldırır hale getirmişler. Ayrıca düşündüren mizah da hikayede eksik edilmemiş. Gogol’un Paltosuyla başlayan anlatım tarzı, o dönem Rus edebiyatının birçok yazarını da etkilemiştir. Dostoyevski de bu nedenle itiraf etmiyor muydu? “Hepimiz Gogol’un Paltosu’ndan çıktık!” diye.
Bir dönem Kemal Sunal ile başlayan toplumcu gerçekçi filmler de bu hikâyelerden nasibini almıştı.
Furuğ Ferruhzad'ın şiirine dair
Eyyüp Azlal
24.04.2022 - 00:00
Yayınlanma
Çağdaş İran şiirinin sıra dışı ve unutulmaz ismi Furuğ Ferruhzad’ın şiir anlayışını (poetikasını) anlatan bir kitap okuyorum. Bihruz Celali tarafından Farsça hazırlanan bu kitabı Türkçeye Prof. Dr. Mehmet Kanar çevirmiştir. Daha on üç on dört yaşlarında iken şiirle tanışır, şiir yazacak bir konuma gelmiştir. Ferruhzad’ın şiir dünyasında İran’ın klasik şairlerinden Hafız ve Sadi ilk yer edinenlerdendir. Ferruhzad, bu iki güçlü şairin şiir divanlarını ezberleyecek, onlar üzerinde tahliller yapacak seviyede güçlü bir hafızaya sahip olmuştur.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Siyaset haberleri
Ekonomi haberleri
Furuğ Ferruhzad’ın klasik şiir zevki maalesef sonraki yıllarda değişmiş. Aşağıda vereceğim örnek, bunun bir belirtisi olarak kitapta yer almış.
“Ben şiirimde her şeyden çok, adına ‘türlü kelimelerin azlığı’ denilebilecek eksiklik üstünde çalışıyorum. Şiirimiz bir miktar da olsa geleneği peşinden sürükler. Şiirde sürekli uyulan kelimeler vardır Bunlar kavramlarını yitirdi ve mefhumlar kulaklarımızda gerçek etkisini göstermiyor artık.”
Ferruhzad, yazının devamında kendini biraz daha kaptırır. “Ardında geleneksel şiir bulunan kelimeler günümüzdeki şiir hissiyle uyum sağlamıyor. Çünkü yaşantımız değişti ve bize yeni hisler veren yeni sorunlar söz konusu oldu.”
On dokuzuncu asırda İran’da başlayan modernist edebiyatın aksi yirminci yüz yılda da devam etmiştir. Ve o dönem edebiyatçılarında his denilen bir olgu (mefhum) ya tamamen ya da kısmî bir şekilde kapanmış gözüküyor.
Şiir kendi, mecrasını kendisi oluşturur. Evet, geleneksel şiirde his, yerini hazza bırakmıştır. Günümüzde şiirin kavram haritasının içeriğinin değiştiğine dair herkes hem fikirdir. Şair- Yazar Hüseyin Akın’ın, Semtlere Göre Dualar kitabında İstanbul’da Etiler ve Şişli ahalisinin sabır konusunda “Allah’ım sabır ver ama çabuk olsun.” Dediğini aktarmıştı. Böyle kutsi ve rahmani bir kavram nasıl oluyor da modern, çağdaş bir kavramla değiştirilebiliyor.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Teknoloji haberleri
hava durumu
Furuğ Ferruhzad’ın, sekülerleşme temayülünün arka planında merhamet ve acıma kavramının İslamî kaynakları yerine Batı merkezli değerler sistemi yer almaya başlıyor. Şiirleri Farsçaya çevrilen Amerikalı kadın şairler Furuğ Ferruhzad’ı Hafız’dan, Sadi’den uzaklaştırdı. Bu olay, bir medeniyet krizidir. Kavramların beraberinde getirdiği düşünceler, duyguları da değiştirmiştir.
Ferruhzad’ın şiire yeni kelimeleri sokmaya çalışması bir tercihtir. Bir zorunluluk değildir. O, şiiri kendince kanlı canlı yapmak peşindedir. Ona göre günümüz şiiri böyle söylüyor.
Şimdi Furuğ’a soruyorum. Santur olmadan Butimar’ı nasıl tanıyacağız. Klarnetle mi? Sefiyuddin Urmev’inin geliştirmiş olduğu “on yedi ton müziği” yerine “do re mi” yi mi getireceğiz. Gazel yerine “sone” “terzarima” şiir tarzlarını mı tanıyacağız. Tamam bu örneklerdeki Batılı kavramları tanıyacağız lakin Furuğ’la aynı kaderi paylaşan (Furuğ 32 yaşında, Çehov 44 yaşındayken öldü) Rus edebiyatının ünlü ismi Çehov’un da bir hatırasını paylaşalım. Çehov’un bir kitabı Fransızcaya çevrildiğinde Çehov şöyle demişti. Bu kitap Rus halkının hayatını anlatılıyor. Onu Fransızcaya çevirmeyin, Fransızlar anlamaz.
Furuğ’u sinema bozdu. Furuğ’u Amerikalı kadın şaireler bozdu. Berrak ve gürül gürül akan bu Doğu ırmağını, Doğu ışığını, Doğu esintisini Almanca ve İtalyanca şiirler bozdu. Furuğ, tıpkı Urumiye gölü gibi kurudu, gitti. Furuğ, kocasından ve oğlu Kamyab’tan ayrılışının acısını (özellikle oğlunu ömür boyu görememesini) Hafız-ı Şirazi’den, Sadi’den çıkardı. Furuğ; yalnızlığını şiire, sinemaya vurdu. Bu iki alanla sırdaş oldu.
Furuğ’u Hafız’ı, Sadi’yi ezbere okuyan bir şair-şaire olarak hatırlayacağım. Furuğ, eskilerden uzaklaşsa da eskilerin bir sözüyle onu hatırlayacağız. Ne demişti eskiler: “Her büyük şairin en etkili şiiri ÖLÜMÜDÜR.” Ne hikmettir 32 yaşında iken şiiri zirvedeyken trajik ölümü... Tıpkı diğer erken yaşta ölen edebiyatçılar gibi..
Kadifekale veya Sen Nehri
Eyyüp Azlal
01.05.2022 - 00:00
Yayınlanma
Sezai Karakoç’un “Pingpong Masası” şiirini okurken “Kadifekale veya Sen Nehri” mısraı dikkatimi çekmişti. Tabiatı, kültürü, insanı ve toplumu anlama çabası içerisinde olan Sezai Karakoç, bu öğeleri birer motif olarak şiirinde işlemiştir. Sezai Karakoç’un şiirinde su ve suya dair motifler oldukça dikkat çekicidir. Gâh yağmur gâh nehir ya da çeşme ve ya deniz…
Karakoç’un şiirinde su motifi en çok nehir olarak karşımıza çıkar. Bir kasaba insanı olan Sezai Karakoç’un şiirinde nehir hiç bozulmamış bir öğe olarak şiirde yer alır. Onun nehir kıyısında -bir büyük nehir kıyısında yani Dicle kenarında- yaşadığı çocukluk yılları, şiirinde derin izler bırakmıştır. Yıllar sonra onun için büyük nehirlerin kıyısından, büyük şehirlerin ortasına bir tayf gibi inmiş bir şair unvanı galiba bundan olsa gerek.
Sezai Karakoç’un Pingpong Masası şiirine geri dönelim. Burada da bir nehir motifi var.
“Kadifekale veya Sen Nehri
Ha Sezai ha pingpong masası”
Mısraları üzerinde bir anlam yolculuğuna çıkacağız. Sen Nehri nerede, Kadifekale nerede? Şimdilik bu sorulara cevap aramayacağız. Malumunuz Pingpong Masası şiiri, Üniversite yıllarında şaire Mona Roza şiirini de yazdırtan ve Muazzez’in “pingpong” oynarken tasvir edilmiş bir resmi gibidir. Sezai Karakoç'un pingpong oynayan Muazzez’i, içine bir kıymık gibi batan zaman aralığında buz gibi aşka kesmiş nazarlarla süzdüğü anların şiiridir.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Medya analizi
Mona Roza (MonnaRosa) şiirinin gizeminin yıllar sonra çözülmesi ve Muazzez Akkaya'nın kim olduğunun anlaşılması ile Pingpong Masası şiirinin de gerçek anlamı ortaya çıkmıştır. Üstadın mülkiye yıllarında âşık olduğu kız (Muazzez Akkaya) uluslararası yarışmalara katılan bir pingpong şampiyonudur.
“Kadife kale veya Sen Nehri
Ha Sezai ha pingpong masası”
Mısralarında Sezai Karakoç, bizi bambaşka bir dünyaya götürür. Muazzez’e göre Sezai Karakoç’un pingpong masasından bir farkı yoktur. Peki, Sezai Karakoç, Muazzez’i nasıl görüyor? Doğrusu edebiyat çevrelerinde şimdiye kadar bu soru sorulmadığı ve cevabı da verilmediği için bizde çekinerek bir cevap vereceğiz. Sezai Karakoç, Muazzez’in pingpong oynarken tebessüm ettiğini, gülümsediğini görür. Karakoç, bu tebessümün ona karşı yapılmadığını bildiği için Muazzez’i Paris’i boydan boya ikiye bölen Sen (Seine) Nehrindeki gülümseyen Meçhul Kadın’a benzetiyor. Sen Nehrindeki bu meçhul kadın aslında nehirde boğularak ölmüş genç bir kadının çizgilerini taşımaktadır.
Sezai Karakoç, şunu demek istiyor. Muazzez, her ne kadar gülümsese, tebessüm etse de bu gülümseme ölü bir gülümsemedir. Fransız Kültür merkezi, şairin üniversite yıllarında sık sık uğradığı mekânlar arasındadır.Bu nedenle Fransız edebiyatı, Fransız kültür birikimine sahip olan Karakoç için Muazzez’in gülümsemesi tıpkı Sen Nehrindeki Meçhul Kadının gülümsemesi gibidir. Sen Nehrindeki meçhul kadın, çocukluk ile kadınlık arasında bir yerdedir. Karakoç’a göre Muazzez’in de bazen çocukluk bazen genç bir kadını andıran davranışları vardır.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Haber bülteni
Yerel haberler
Sezai Karakoç’a göre Muazzez, güzel ama ruhsuz bir insandır. Muazzez, ondan değildir. Yani bizden değildir. Muazzez, bizim klasik edebiyatımızdaki Leyla’ya hiç benzemez. Çünkü Leyla da Mecnun’u düşünür. Mecnun için üzülür. Ona kavuşmak için planlar yapar. Muazzez, belki bu sevdadan bihaberdir. Gerçi Mona Roza yazıldıktan sonra o da öğrenmiştir.
Sezai Karakoç, Muazzez’i Sen Nehrinde boğulan ama gülümseyen genç kadına benzetmişti. Biz bu benzetmeden yola çıkarak başka bir yere daha varmak istiyoruz. Yazar Murat Gülsoy’un aktardığına göre Sen Nehrindeki gülümseyen genç kadının yüzündeki hoş ifade, ölmüş gibi değil de uykudaymış ve güzel bir rüya görüyormuş izlenimi veriyor. Yine Murat Gülsoy’a göre Albert Camus’un bu mask için suda boğulmuş Mona Lisa demesi boşuna değil…
Bu son cümleden yola çıkarak gelecek yazımızda varmak istediğimiz yeri anlatmaya çalışacağız.
Okul Radyosu
Eyyüp Azlal
08.05.2022 - 00:00
Yayınlanma
Vaktiyle bir kitapta okumuştum. Bilginin yayılım süreci ve hafızada kalma süresi açısından radyonun televizyondan daha faydalı olduğu yazıyordu kitapta. Yazarını hatırlamadığım bu kitap, üniversite yıllarında okuduğum bir pedagoji kitabıydı.
Kitapta şöyle ilginç bir bilgi de mevcuttu. Mesela radyo tiyatrosu sırasında öğrenici (öğrenci, öğretmen, diğerleri) hayal gücünü kullanarak kendine yeni bir tiyatro konsepti kurar. Mesela öğrencilere dinletilen bir radyo tiyatrosu sonrasında dönüt olarak öğrencilerden oturduğunuz koltukları rengi nasıldı diye bir soru sorulmuştu. Bu soruya kimisi kırmızı, kimisi beyaz kimisi mavi diye cevap vermişti. Oturduğunuz koltukların şekli nasıldı diye bir soru sorulduğunda ise cevap olarak kimisi okul sırası kimisi plastik sandalye kimisi tahta sandalye olarak yanıtlamıştı. Bu sorular sahne, perde ve diğer mekânlar için de sorulmuştu. Hatta oyuncular için sorulan sorularda oyuncuların yaşları, tipleri sorulmuş ve farklı farklı cevaplar alınmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Takım Sporları
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Öğrencinin bağımsız düşünme, araştırma yapma, farklılık yaratma açısından çok önemli bulduğum bu bilgiyi bugün için de geçerliliğini yetirmediğini düşünüyorum. Çocukluğumuzun sisli hatıralarını kurcaladığımızda yetmişli yılların sonu seksenli yılların başında TRT’nin Okul Radyosu ile karşılaşırız. Sağ olsun TRT, o zamanlar daha çok ilkokul çocukları için eğitim-öğretim müfredatı çerçevesinde programlar yapılırdı. İsmini sonradan öğrendiğim tiyatro sanatçısı Rüştü Asyalı’nın sunduğu "Minik Kardeş, küçük kardeş" cingilli okul öncesi programıyla başlayan bu programlar MEB’in Beşevler yerleşkesindeki stüdyolarında yapılırdı. Bu mekânları ziyaret etmiş, oradaki arkadaşlardan detaylı bilgi almıştım. Şimdi burada EBA programları yapılıyor, EBA içerikleri üretiliyor.
TRT’nin o zamanlar için müstakil bir radyo değil de sadece program olarak yaptığı “Okul Radyosu, okulların açık olduğu süre içerisinde yabancı dil dâhil tüm dersler ilköğretimden lise son sınıfa kadar sabah ve öğleden sonra radyoda işlenirdi. Öğrenciler açısından dersleri tekrar etme şansı olan çok verimli bir programdı okul radyosu.
Bugün TV’ye ve buna bağlı olarak bilgisayar, tablet, akıllı cep telefonları kişilerin hafıza ve düşünsel boyutunu en asgariye (en az) düşürmüş durumdadır. Bu durum kitap okuyucuları, gazete ve dergi okuyucuları için de tehlikeli bir hal almıştır. Nitekim kitap okuyucuları okunacak bir kitabı ya da metni bilgisayardan okumak yerine onu kitap olarak ya da çıktı (yazılı) alarak okuyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Futbol
Medya analizi
Kimileri her ne kadar bu durumu, ekrana uzun süre bakıldığında gözler bozulur, şeklinde gösterse de aslında işin rengi başka. Eğer okuyucu bakılan ekranda metni okursa burada yapay zekâ marifetiyle ile kişinin eğilimleri, yapmak istedikleri, hobileri, merak duyduğu diğer nesneleri de ekrana çerez-reklam olarak yansıtılır. Okuyucular bu konuda belki şikâyet ettiklerinden olacak ki son zamanlarda tablet yerine e-kitap (reader) tabletler piyasaya çıkmıştır.
Radyo yayınında eğitim ve öğretimine tekrar dönersek şunları da ilave edebiliriz. Genel olarak kişi de özel olarak öğrencide anlama kapasitesini yükseltmek için radyoların almış oldukları aktif vazifeleri kısaca şöyle sıralayabiliriz. Okullarda kurulacak müstakil bir radyo, öğrencide güven ve benlik saygısını artırır. Okul radyosu öğrencide güven ve benlik saygısını artırır. Öğrencinin konuşma ve dinleme becerisini artırır. Öğrencide yaratıcı yazma ve doğaçlamaya katkı sağlar. Öğrenciye araştırma yapma, takım halinde çalışma, iletişimin değerini anlamada yardımcı olur.
Sağnak Halinde Gelen Şiir
Eyyüp Azlal
15.05.2022 - 00:00
Yayınlanma
Şiirde imge denilince ilk hatırladığım şairlerin başında Sezai Karakoç gelmektedir. Şairin bütün şiir kitaplarının toplandığı Gün Doğmadan kitabını yeniden okumaya başladığımda dikkatimi çeken bir imge ile karşılaştım:
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Son dakika
Tarih
“Sağnak”
Daha doğrusu “yağmur”, biraz daha genele gidersek “su” imgesiyle karşılaştım.
Şair Sezai Karakoç’un şiirlerinde sıkça kullandığı ‘su’ imgesi herkesçe malumdur. Su imgesinin versiyonlarında yağmura, ırmağa, denize, çeşmeye, kuyuya rastlamıştım. “Sağnak” kelimesine-imgeciğine yeni rastladım desem yeridir. Çünkü daha öncede şiirlerini müstakil şiir kitaplarında okuduğumda bu kelimeye ve imgeciğe rastlamamıştım.
Şair, bu şiir külliyatında (Gün Doğmadan) şiir kitaplarının tarih sıralamasına göre dizerken yenilik olsun diye sağnakları kullanmıştır. Bahar Sağnağı, Gül Sağnağı.. Karakoç’un lk şiir kitabı Monna Rosa, kitapta birinci sağnaktır. Son şiir kitabı Alın yazısı Saati ise on üçüncü sağnaktır. Şair, şiir kitaplarının (Gün Doğmadan) kemiyetli (birinci, ikinci sağnak) isimlendirmelerin yanı sıra keyfiyetli isimler de vermiştir. Mesela Çeşmeler kitabı aynalar sağnağıdır. Bu tercih, su imgesinin (yağmura dönüşmüş halini) Sezai Karakoç şiirindeki kapsamını göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır. Şair, âdeta bütün şiir kitaplarını yağmurla-sağnakla özdeşleştirmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Haber
Politika yorumları
Sezai Karakoç’un özellikle Yağmur Duası şiirini kendi varlığı içinde değerlendirdiğimizde böyle bir durumla karşılaşıyoruz. Burada yağmur, bir yerde Sezai Karakoç’un hayatında sağnağa dönüşmüş durumda.
Muhtemeldir ki Sezai Karakoç, Nurosmaniye semtinde Diriliş Yayınevinden Şehzadebaşı’na doğru giderken pek çok sağnak yağmura yakalanmıştır. Sağnak yağmur, çiftçiler için, yolda olanlar için, yola çıkanlar, çıkacaklar için elbette kötüdür. Sezai Karakoç, sağnak-sağanak yağan yağmuru ise okurun gözünde güzelleştirmeyi başarmıştır. Bunda muhakkak onun şiire karşı samimi duruşu ve çocukluk yıllarındaki sağlam fotoğrafik hatıralarıdır.
Günümüzde birçok şairin şiir vadilerde şaşırmaya devam ettiği dönemde Sezai Karakoç’un “sağnak” imgeciği ile şiir dünyamızı onarmış ve sağaltmıştır. Bizleri adeta şiirin “SİMURG” vadisinde gezdirmiştir. Bizim bu vadilerden kaçmaya hakkımız yok.
TEŞEKKÜR
Şanlıurfa M. Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesinde bu yazımdan sonra benim için çok mühim olan burnumdan ameliyat oldum... Son on yıldır burnumdan nefes alamıyordum. Son üç yıldır Taçkıran salgını sonrası ameliyathaneler kapalıydı. Kısmet bugüneymiş. Yılların duayen hocası Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Mithat Galip Paydaş Hocamız ve ekibinin başarılı bir operasyonuyla burnumuzdaki fazla büyümüş etlerden kurtulduk. Sağlığımıza yeniden kavuştuk. Dr. Mithat Galip Paydaş hocamıza, ekibine ve hastane yönetimine teşekkür ediyorum.
M. Akif İnan Edebiyat Müzesi ve Akıbeti
Eyyüp Azlal
22.05.2022 - 00:00
Yayınlanma
Müzeler haftası münasebetiyle bu konuda bir yazı yazma ihtiyacı hasıl oldu. Müzeler, bir şehrin, bir bölgenin hafızası olduğundan buraları sürekli önemserim. Müze denilince akla geleneksel müzeler gelir ve kültür bakanlığı bünyesinde arkeoloji müzeleri olarak tanımlanır.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazete arşivi
Kültür haberleri
Kültür bakanlığına bağlı başka müzeler de vardır. Askeri müze, etnografya müzesi, sanat ve tarih müzesi, Edebiyat-şahıs müze evleri… Bunun yanında valiliklerin, belediyelerin, başka vakıf ve kuruluşların da işlettiği gastronomi, mutfak müzesi, şarkıcı, türkücü, sinema oyuncularına ait müze evler de söz konusu.
Edebiyat şahıs müzeleri de cumhuriyetin kuruluşundan beri varlığını sürdürmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan önce de edebiyat şahıs müzeleri de vardı. Bazıları Osmanlı’ya nispet edildiğinden dolayı kapatıldı. Bazıları da revize edilerek cumhuriyet döneminin ilk müzeleri arasında yer aldı. Osman Hamdi Bey ismi ve müze-i hümayun adı meraklısına bir rehber niteliğinde olur düşüncesiyle burada zikrediyorum.
Edebiyat şahıs müzeleri, edebiyatın toplumdaki rolünü müze ortamlarında tanıtır, korur ve bunu insanlara ileterek edebi eserin hafızalarda kalıcı kılar. Ülkemizde kapsam ve görev açısından tam anlamıyla edebiyat müzesi olarak adlandırılan bir müze olmamakla birlikte, yazar müze evleri, müze kütüphaneleri ve arkeoloji müzeleri gibi azımsanmayacak sayıda edebiyat ile ilgili müze olduğu görülmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Takım Sporları
Yaşam haberleri
Türkiye’de ilk edebiyat müzesi Aşiyan Müzesi, 1945 yılında İstanbul Belediyesi tarafından Şair-ressam Tevfik Fikret’in 1906-1915 yıllarında yaşadığı evini ailesinden satın alarak müzeye dönüştürmüştür. Yine 1953 yılında Diyarbakır’da Ziya Gökalp’ın yaşadığı ev şahıslardan satın alınarak müzeye dönüştürülmüştür. Akabinde 1973 yılında Cahit Sıtkı Tarancı’nın 1910 yılında doğup büyüdüğü bir konak kültür bakanlığınca satın alınarak Cahit Sıtkı Tarancı Kültür ve Edebiyat müzesine dönüştürülür. (O dönemde Kültür Bakanlığı, “Divanü Lugâti't-Türk” eserini bularak; kültür dünyamıza kazandıran Diyarbakırlı Ali Emirî’yi unutmayıp onun adına bir konağı da müzeye dönüştürebilirdi.)
Ülkemizde Edebiyat şahıs kütüphaneleri adına bu güzellikler olurken Şanlıurfa’da da alt yapısı ve gerekli hukuki düzenlemeleri yapılarak 2005 ve 2008 yıllarında iki edebiyat müzesi kuruldu. İlk edebiyat müzesi Klasik Türk Edebiyatı duayeni Prof. Dr. Abdülkadir Karahan adına kuruldu. Daha önce Şanlıurfa İl Özel İdaresi tarafından işletilen Prof. Dr. Abdülkadir Karahan Kütüphanesinin üst katı Karahan hoca ve ailesine tahsis edilmiş bir lojmandı. Karahan hocanın vefatından sonra ailesi, bu katın Abdülkadir Karahan Edebiyat müzesi olma şartıyla valilikle noter huzurunda bir protokol yapıldı. Gerekli tefrişat, belge ve dokümanın Karahan Hocanın İstanbul’daki evinden getirildi ve müzede sergilendi. Bu müze, halen Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler Şube müdürlüğünce işletiliyor. Bu edebiyat müzesindeki evrak ve edebiyat tarihi açısından önem arz edecek belgeler bulunmaktadır. Harran Üniversitesi hocaları ve öğrencileri, kütüphane kısmının yanında burada da araştırma ve incelemede bulunmaktadırlar. Müze ile ilgili Prof. Dr. Ekrem Bektaş’ın 2007 yılında İstanbul’da sunduğu bir sempozyum bildirisi de mevcuttur.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Sanat ve Eğlence
Spor haberleri
Şanlıurfa’da kurulan ikinci Edebiyat müzesi ise edebiyat dünyasında “Yedi Güzel Adam” olarak anılan topluluğun şair ismi M. Akif İnan anısına kurulan müzedir. 2008 yılında TYB Şanlıurfa Şubesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü -ŞURKAV- Rızvaniye Vakfı arasında yapılan bir protokol sonucu kurulmuştur. Müze kuruluşu öncesi dönemin Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, kültür ve edebiyat çevresinden bir grup arkadaşına M. Akif İnan adına Urfa’da neler yapabiliriz, diye sormuş. Gelen cevap ise TYB öncülüğünde M. Akif İnan Edebiyat Müzesi kurulması yönündeydi. Yine o dönemde Urfa’da TYB yönetimde bulunmam vesilesiyle bu müzenin de yasal alt yapısını hazırlayıp Vakıflar Bölge Müdürlüğüne sunmuştuk. Yapılan protokol uyarınca TYB Ş. Urfa Şubesi, Rızvaniye Medresesini on yıllığına kullanacak ve buradaki en büyük odayı da M. Akif İnan Müzesine dönüştürecekti. Çalışmalar hızlandı, müze için gerekli belge ve dokümanlar M. Akif İnan ailesinden alındı. Müze müdürlüğüne de o dönem M. Akif İnan’ın akrabası olan şair Abdullah Arif İnan getirtilmişti.
2018 yılında TYB Ş. Urfa şubesi, protokolü bitince burayı boşalttı. Ama M. Akif İnan Müzesini boşaltmadı. Bunda şu umut edilmişti: Rızvaniye ile protokol yapan Şanlıurfa Valiliği, daha doğrusu valiliğin vakfı olan ŞURKAV, M. Akif İnan Müzesinin faaliyetine devam etmesine izin verebilirdi. Durum maalesef öyle olmadı. ŞURKAV, TYB’den kalan eşyaları kaldırıp bilinmeyen bir yere bırakırken M. Akif İnan Müzesi de kapatılıp buradaki belge ve dokümanlar da bilinmeyen bir yere bırakılmıştı. Yıllar sonra M. Akif İnan’ın yakın dostu şair yazar Mehmet Sarmış Hoca, M. Akif İnan müzesine ait eşyaların yerini öğrenmiş ve buradaki eşyaları Ş. Urfa Memursen şubesine götürmüştü. Şimdi M. Akif İnan müzesinden kalan eşyaların bir kısmı Ş. Urfa Memursen tarafından oluşturulan M. Akif İnan köşesinde sergilenmektedir.
Sezai Karakoç Sempozyumu
Eyyüp Azlal
29.05.2022 - 00:00
Yayınlanma
Diyarbakır, son yılların en büyük organizasyonlarından birine ev sahipliği yaptı.
Uluslararası Sezai Karakoç Sempozyumu
Gerçi Sezai Bey, uluslararası kelimesi yerine “beynelmilel” kelimesinin tercih edilmesinden yanaydı. Geçtiğimiz günlerde bir yazar dostum Sezai Karakoç’un Kelime dünyası adlı bir çalışmasından bahisle bunu söylüyorum. Uluslararası kelimesi de artık genel geçer bir kaide oldu. İşimiz zor...
Sempozyuma dönersek…
Diyarbakır Valiliği ve Diyarbakır belediyesi, son birkaç yıldır Diyarbakır’ın fethi yıl dönümü dolayısı ile o hafta içerisinde bir dizi program ve etkinlik yapıyor. Bu yıl içerisinde vefat eden büyük İslam şairi Sezai Karakoç’un Diyarbakırlı olması ve Diyarbakırlıların onu rol model alması için Sezai Karakoç sempozyumu da bu hafta kapsamında bir program olarak düşünüldü. Bu sempozyum için Diyarbakır Valiliği ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin yükünü Cihannüma Dayanışma ve İş Birli Derneği, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi ile Dicle Üniversitesi paylaştı. Diyarbakır’da ilçe belediyeler ve kaymakamlıklar da bu programa hem maddi hem de manevi desteklerini sundular.
Sempozyuma eski kültür bakanımız ve Ak Parti Genel başkan vekili Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Diyarbakır Valisi Ali İhsan Su, Eski MEB Müsteşarı –Hacı Bayram Ü. Rektörü Prof. Dr. Yusuf Tekin, Dicle Ü. Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakoç, Cihannüma Derneği Başkanı Av. Rıza Yorulmaz’ın konuşmalarıyla başladı.
Sempozyum’un yapıldığı yer, Dicle Üniversitesi 15 Temmuz Kültür ve Kongre Merkezi'ydi. Böyle bir tesisi zannımca ilk defa görüyorum. Daha önceki sempozyumlarda bazılarını üniversitelerde, amfilerde yapıyorduk. Bazılarını da otellerde küçük salonlarda icra ediyorduk. Bu kongre merkezinde her bir salonda aynı anda sekiz oturum yapıldı. Salon isimleri de Sezai Karakoç üstadı hatırlatacak cinstendi.
Diriliş Salonu, Şahdamar salonu, Çeşmeler salonu, Yitik Cennet salonu, Mona Roza salonu, Sürgün salonu Leyla ile Mecnun salonu...
Konuşmalarında Sezai Karakoç’u diriliş şairimiz, hak ve hakikat yolcusu, tüm insanlığı hayra çağıran, iyiliğe davet eden, güzellikler oluşturmaya çalışan bir dava insanıdır şeklinde tanımlayan Diyarbakır valisi Ali İhsan Su, eski vali Münir Karaoğlu’ndan devr aldığı “kerem ke” felsefesinin devam edeceği müjdesini veriyordu. (Kerem ke, Kürtçede kerem et, buyur, soframız hazır anlamında…)
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
İletişim ve Medya Çalışmaları
Yerel haberler
Kerem ke felsefesinden Diyarbakırlı mütefekkir yazar Dr. Şakir Diclehan hocamız da bahsetmişti. Onun Diyarbakır halkı kim olursa olsun kapısı çalındığında muhakkak kerem ke dediklerini söylemesi manidardır. Gönül isterdi ki bu sempozyumun vücuda gelmesi için her anını takip neden eski vali Münir Karaloğlu Beyin de orada almasıydı. Olmadı. Kısmet...
Ak Parti genel başkan vekili Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un konuşmasında şu sözler dikkate değerdi. “Sezai Karakoç, ırkçılığa karşı durdu. Üçüncü bir yol olan Diriliş Neslini savundu. Amcamın matbaasında Sezai beyin kitapları çıkardı.”
Sempozyum düzenleme kurulu başkanları Prof. Dr. Yılmaz Demirhan ve Doç. Dr. Kemal Şamlıoğlu hocalarımıza teşekkür ederken. Bu sempozyumun en büyük emekçisi Diyarbakır Cihahhüma il başkanımız Dr. Nurettin Menteş ve ekibine kıymetli meslektaşım Zihni Çapın ve ismini hatırlamadıklarım diğer arkadaşlara teşekkür ederim.
Sempozyumun son gününde Sezai Karakoç’un memleketi Ergani yolcusuyuz. Fırsat buldukça oradan da yazarım.
Üstadı Andık Dostlar
Eyyüp Azlal
05.06.2022 - 00:00
Yayınlanma
Diyarbakır, geçtiğimiz hafta merhum üstadımız Sezai Karakoç’a vefa niyetine uluslararası bir sempozyuma ev sahipliği yaptı. Daha önce de galiba 2008 yılı olmalıydı. Dicle Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü hocaları Diyarbakır’da Sezai Karakoç sempozyumu yapmıştı. Dicle Üniversitesi rektör yardımcısı Ahmet Tanyıldız hocamız bahsedince hatırladım.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
İletişim ve Medya Çalışmaları
Siyaset haberleri
Sezai Karakoç adına 2008 yılında yapılan bir sempozyum daha vardı. Fatih Belediyesinin organize ettiği bu sempozyum kitabına ulaşmasam da belediyenin internet sitesinde indirmeyi başardıydım. Belki bu yazımı okuyan bir belediye yetkilisi kitabı bana gönderir. O vakitler sempozyumun oluşmasında Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Hasan Süver Beyin katkıları çoktu. Şiirle ilgilenen, yolu Diriliş yayınevine çıkan dostların alicenaplığı unutulmaz.
Diyarbakır’daki Sezai Karakoç sempozyumu fikri de Sezai Karakoç’u tanıyan, Sezai Karakoç’la tabiri caizse kırk saat sohbet eden insanların varlığı sayesinde ortaya çıktı. Eski Diyarbakır Valisi Münir Karaoğlu’nun kararlılığı, Diyarbakır Kültür daire başkanı Ali Çelik beyin varlığı Sezai Karakoç isminin Diyarbakır’da yer edinmesini, yerleşmesini sağlamıştı. Diyarbakır’da bölgenin en büyük kültür merkezi yapılmış ve buraya Sezai Karakoç ismi verilmişti. Son Diyarbakır ziyaretimde Ali Çelik başkanımızla beraber burayı ziyaret etmiş ve o zamanlar daha hayatta iken Sezai Karakoç üstadı arayıp haber vermiştim. Üstadın haberi olmuştu bu kültür merkezinden. Ben aradığımda evet haberim var demişti. Galiba Münir valimiz onu haberdar etmişti. Sezai Bey, beni açılışa da davet etmek istediler ama malum sebeplerden dolayı gelemedim, demişti.
Ali Çelik başkanı her aradığımda “Sezai Karakoç için şunu yaptık” minvalinde faaliyet ajandasını anlatıyordu. Nisan-Mayıs 2022’de Prof. Dr. Turan Koç hocamız ile Sezai Karakoç’u Diyarbakırlılara, Erganililere anlatacaktık. Bu fikir, şimdilik bir sempozyuma dönüştü. Sahi Sezai Karakoç’un yakın dostları Prof. Dr. Turan Koç, Şaban Abak’ı göremedim. Bir de hali hazırda Yüce Diriliş Partisinden Sezai Beyi temsilen gelen var mıydı? Kalabalık bir topluluk olduğu için teşhis edemedim. Yakup Civelek hocayı, Ali Temizel hocayı çok sonradan tanıdım. Taçkıran (korona) salgını hafızalarımızı da zayıflattı. Üstadın kırk yıllık dostu Dr. Şakir Diclehan hoca ile yıllar sonra karşılaşmak çok güzeldi. Edebiyat fakültesindeki hocalarla kavgalıydı. Ama Sezai beyden bahsedince onun için akan sular duruyordu. En son Fatih ilçesi Kıztaşı semtinde merhum Ali Nar Hocanın İslami Edebiyat dergisinde karşılaşmıştık.
Sempozyum dolayısıyla ziyaret ettiğimiz Ergani’deki Sezai Karakoç kültür merkezini de görmüştük. Diyarbakır Büyükşehir belediyesi, Diyarbakır valiliği ve Ergani kaymakamlığı, Ergani eski hükümet binasının tadilatını yapıp Sezai Karakoç kültür merkezine dönüştürmüşlerdi. Ergani’nin genç ve cevval kaymakamı Ahmet Karaaslan beyin de katkılarıyla bu merkez, Ergani’ye ziyarete gelenlerin uğrak yeri olmaya aday bir mekân haline gelmiş. Burada küçük bir notu da aktaralım. Konağın üst katındaki balkon kısmı, “altına Osmanlı mimarisine uygun bir demir desteğe” ihtiyacı var. Orası aynı anda iki kişiyi kaldırmayacak yapıdadır. Allah korusun, bir devlet büyüğümüz ya da orayı bilmeyen bir ziyaretçi topluluğu için balkon, üzerindekilerle beraber çökebilir.
Diyarbakır’da Sezai Karakoç, sempozyumu yapılması, dolaylı olarak milli tarım bakanımız Mehdi Eker beyin varlığı ile de alakalı idi. Mehdi Eker bakanımız, Sezai Karakoç üstadımızın mezar yerinin Şehzadebaşı haziresinde defnedilmesi için de epeyce mesai harcadı. Onun ve İbrahim Kalın üstadımızın bu hususta katkıları unutulamaz.
Sempozyumun koordinatörü Dr. Öğretim üyesi Nurettin Menteş’in verdiği bilgiler ışığında teşekkür etmeyi unuttuğumuz isimleri de burada anıp teşekkür etmek isteriz. “Sezai Karakoç Sempozyum fikri Cihannüma İşbirliği ve Dayanışma Derneğinin genel merkezinde alınan bir karardı. Üstadın vefatı nedeniyle Diyarbakır’da bir sempozyum fikri orada doğdu. Prof. Dr. Yusuf Tekin ve Doç. Dr. Kemal Şamlıoğlu hocalarımızın girişimleri ile Dicle Üniversitesi rektörlüğü ve Diyarbakır Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi de bu programa paydaş oldu. Dicle Ü. rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakoç ve Diyarbakır Valisi Münir Karaloğlu paydaş olarak gerekli katkıyı sağladılar. Sempozyumun süreçlerini Prof. Dr. Yılmaz Demirhan başkanlığında, Dr. Öğr. Üyesi Nurettin Menteş, Öğr. Gör. Burak Kazan, Dr. Öğretim üyesi Mehmet Emin Kurt, Dr. Öğr. Üyesi Ömer Taylan, öğretim görevlileri Mehmet Şevket Arıkan ile Mümtaz Korkutan yürüttü. Edebiyat kısmında Prof. Dr. Ahmet Tanyıldız, Doç. Dr. Mustafa Uğurlu Aslan Doç. Dr. Adem Polat ve Ankara Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Hayati Koca hocalar destek sundular. Prof. Dr. Yakup Civelek, yurt dışı katılımı noktasında süreçleri takip etti. Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı Ali Çelik bey sempozyum düzenleme kurulunda lojistik ve teknik destek sağladı. Özellikle şehirde tanıtım ve sonrasında basılacak kitaplar konusunda destek oldular, olacaklar. Sempozyuma Ergani kaymakamı Ahmet Karaaslan, İş insanı Mehmet Cansız, Bağlar Belediye Başkanı Hüseyin Beyoğlu, iş insanı Şeyhmus Kaval, Büyükşehir Belediye Genel Sekreteri Abdullah Çiftçi sempozyuma sponsorluk desteği sağladılar. Misafirlerin transferinde Özsu firması adına Veysel Özsu çok güzel gayret gösterdi. (Özsu firmasından Halil İbrahim Yatkın Bey’e de ayrıca teşekkür ediyorum. Arzuhalci ve arzuhal kavramını en güzel bir şekilde bize yansıttılar.) Sempozyum günlerinde salonlarda Dicle üniversitesi öğrencileri çalıştılar. Özelliklede bildiri göndererek sempozyumun varlık nedeni olan misafirlerimize teşekkür ederim” dedi Dr. Nurettin Menteş. Dr. Nurettin Menteş Hocanın sempozyum için hasetten teşekkür etmek istediği iki kişi daha analım. Paçacı Fazıl Usta ile Tatlıcı Sıtkı Usta…...
Acı bir durum
Eyyüp Azlal
12.06.2022 - 00:00
Yayınlanma
Çocuk edebiyatının öncü isimlerinden, şiirleriyle bizlere öncülük eden Şair Mevlana İdris ebedi âleme göç etti. Vefatından bir hafta önce kardeşi Salih Zengin beyi arayıp durumunu öğrenmiştim. Bir ameliyat olacaktı. Sonrasında Mevlana İdris ağabeyimiz için dua talep ediyoruz, demişti. Dualarda buluştuk, günlerce dua ettik. Bir sabah uyandığımızda kötü haberi almıştık. Mevlana İdris vefat etmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Teknoloji haberleri
Haber bülteni
Mevlana İdris’in kardeşi Salih Zengin bir gün önce yoğun bakımda görüştüğünü, yavaş yavaş uyandırıldığını söylemişti. Hepimiz heyecanlanmıştık. Ne diyelim, kader bu. Sevgili, en sevgili, ey sevgili, Mevlana İdris’i bizden daha çok sevmiş, onu yanına almıştı. Öte dünya, şiir yazanlar için bu kadar özlemle anılmamıştı. Mevlana İdris’in muhabbetinden uzak olanlar, gayrı kalanlar şimdi öte dünya muştusuna meftun olmuşlar.
Mevlana İdris’in merhum amcası Bahri Zengin ve arkadaşlarının çıkardığı “Mavera” dergisini hatırladım. Öte yaka demek mavera… Bu yakadan öte yakaya geçti üstadımız. Yahya Kemal’in “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden / Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” Mısralarıyla Mevlana İdris üstadımızı öte âleme sırlıyoruz. Nitekim kardeşi Salih Zengin de bize son haberi verdiğinde “Ağabeyimiz Mevlana İdris’i sırladık. Rabbim, onu cennetteki çocuklarla ve meleklerle karşılasın,” demişti.
Geçtiğimiz yıl Andırın Postası ve onun yine erken yaşta hicret eden ağabeyi M. Ali Zengin’in edebî faaliyetlerini konuşmak için aramıştım. Bir iki defa aradım, ulaşamadım. Sonra unuttum, arayamadım, araya başka yazılar girdi. Amacım taşradan çıkıp İstanbul ve Ankara’yı sallayan dergilerden bahsetmekti. Mevlana İdris’in ağabeyi merhum M. Ali Zengin şiirlerinde “Nedim Ali” mahlasını kullanırmış. Merhum M. Ali Zengin’in mahlasına dair bir malumatım yok ama Mevlana İdris’in mahlasına dair söyleyeceklerim var. Yazar dostum Halit Yıldırım’ın bildirdiğine göre Mevlana İdris, lise yıllarında Mevlâna Celaleddin Rumi ile ilgili hazırladığı bir sunumda öğrenciler ve öğretmenler tarafından çok beğenilir ve kendisine bundan sonra “Mevlâna” diye hitap edilmeye başlanmış ve bu isim öylece devam etmiş. Bu ismin de hakkını vermiş aynı zamanda… İsimler çoğalınca Mevlana İdris de soyadını hiç kullanmadı. Sadece “Mevlana İdris”. Onun çok ilginç bir hatırasını hatırlıyorum. Merhum bir gün Mevlana Celaleddin Rumi’yi anma günü için Konya’ya gitmişti. Orada şair bir dost ile tanışıyorlar. Ben, “Mevlana” diyor, Mevlana İdris. Tanıştığı şair arkadaş da “Ben de Şems”, demişti. Ve ardından başlamıştı koyu bir muhabbet. Kim Şems, kim Mevlana diye…
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Coğrafi Referanslar
Futbol
Mevlana İdris’in vefatından hemen sonra onu en iyi tanıyan yakın dostu, Çocuk Vakfı başkanı Mustafa Ruhi Şirin üstadımızı aramıştım. Aramızda en çok üzülen o olmuştu. Mevlana İdris’in ailesi, bir aile ferdini kaybetmenin hüznü içindeydi. Mustafa Ruhi Şirin ise çocuklar için bir edebiyat abidesinin kaybına üzülüyordu. Mustafa Ruhi şirin üstadımız çok üzgündü. Üzgün üzgün şu sohbeti yaptık onunla.. Mevlana İdris için dünya ile barışık bir sanatkâr değil, diyordu. Dünyayla dalgasını geçmeyi bildi ve hep çocukların safında yer aldı. Dünyanın bütün çocuklarından yana taraf olmak için duruşunu hiç bozmadı. Mevlana İdris, yerel bir çocuk edebiyatı yazarı olmadığı gibi bir dönem edebiyatçısı da değildi. Mevlana İdris, doğmuş ve doğacak çocuklar için bir edebiyat yapıyordu. O, şimdi okunacak bir yazar olduğu için gelecek zamanlarda da okunacaktır. Onun eserleri çocuklara terbiye-eğitim verecek yetişkinlerce de okunmalı, okunmalı ki dünyaya bir esenlik bildirisi sunmalı, demişti…
Mustafa Ruhi Şirin üstadımızın merhum Mevlana İdris ağabeyimiz için söylediği bu veciz sözlerinden sonra içimden şunu söylemek geldi. Mevlana İdris, İstanbul Hukuk fakültesini bitirip bu dünyanın çocuklarıyla iyi bir hukuk oluşturmak amacındaydı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Siyaset haberleri
İnsan ve Toplum
Ülkemizin ve dünyanın bütün çocuklarının ve ailesinin ve çocuk ruhlu dostlarımızın başı sağolsun.
Şiir, umudu yaşatır
Eyyüp Azlal
19.06.2022 - 00:00
Yayınlanma
Şair Sezai Karakoç, bir konuşmasında şöyle demişti. “İçinde bulunduğumuz durumdan daha kötüsü umudumuzu kaybetmektir. ”Sezai Karakoç’un bu sözünden şu sonucu çıkarmak mümkün.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Yazarlar köşe
Dünya haberleri
İnsanlar, doğmak, büyümek, evlenmek, ev kurmak, iş kurmak dışında şiirle de uğraşabiliyorsa, şiir okuyor ve yazabiliyorsa umudunu kaybetmemiş demektir.
Şiir, umut kaybettirmez bilakis artırır.
Umudumuzu kaybetmemek ve umudumuzu yaşatmak için şiir okumak ve şiir yazmalıyız. Günümüzde görüyoruz.
Sadece biraz sabır, biraz da çaba gerekecektir. Bu, tıpkı bir şairin şiirini oluştururken içinde bulunduğu dünya…. Bakın nasıl geleceğiniz küçücük adımlarla büyüyecektir.
Şiir ve umut beraberinde kaygıyı da getirir. Yarınlarından umutlu olan yarınlarından kaygılıdır da aynı zamanda. Nitekim şair İsmet Özel, “Çok temel endişeleri olmayan insanların şiirle bağlantı kurmaları zordur, der.
Şiir, insanoğlu için mukaddes bir derttir. Bu mukaddes derdi kuşanan kişiler, yani şairler önce nazire ile başlarken belki farkında değiller ama daha sonra özgün ürünler meydana çıkardıklarında dünyanın da bütün derdini sırtında taşıdıklarını fark edeceklerdir. Dertli olanın şiiri vardır.
Şiir, günümüzde her yeri saran zehirli gazlardan, kokulardan arınmak için manevi bir hijyen gibidir. Hatta geçmiş anıların içinde kalmış yaraları da sarmak için şiire sarılabilir.
Başımızı göğe kaldırdığımızda göğü değil de gökdelenleri görüyorsak o zaman kendimize şiirle yeni bir gök hayali kurarız, masmavi bir gök.
Şiir yazmak ve okumak ve anlamak için sırrı anlaşılmayan neş’elerden, sevinmelerden, mürai gülüşlerden uzak durmak lazım.
Haz ve hızın kol gezdiği dünyamızda şiirin bir karakol görevi üstlenmesi lazım. Şiir, bir bela kuyusunda ihanetin pençesinde kahrolan Hz. Yusuf’un sabrıdır, sabırla tutunduğu umuttur, beklediği kervandır.
Şiir yazmak için gerekçeleriniz.
İçimizde bir düş ırmağı varsa ve bu ırmak açık denizlere kavuşuyorsa şiir yazabiliriz. Dalgın göllere teğet geçiyorsak, martıların, kuğuların sesini duyabiliyorsak, Simurg’un vadilerinde uçuyorsak şiir yazmak için elimizde güçlü deliller var demektir.
Şiir yazmak için üç gerekçeniz var. Bunu önce kendiniz için yapın. Sonra aileniz ve ülkeniz için. Sonra tüm insanlığa bir katkınız olabilmesi için şiir yazın.
Dağlardan sabırla kara yağar ve sabırla eriyip nehirlere karışırken şair de yasemin kokulu taraçalardan sevgiliye en sevgiliye çeşit çeşit çiçekler toplamak için yola çıkmıştır.
Buğulu camlar arkasında sabahın berraklığında bu manzarayı kaleme alma için bir ressam olmaya gerekmez. Sevmekten usanmıyor ve umudunuzu yitirmemişseniz bu yeter. Şiir, bizi çağırıyor umuda ve umutlu yarınlara. Şimdi aç kollarını ve ona yaslan. Birazdan uyanacağız derin uykulardan
ALS hastalığına dair
Eyyüp Azlal
26.06.2022 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta içinde 21 Haziran günü yani dünyamızda en uzun günü geçirdik. Bir de dünyada ALS hastaları için farkındalık oluşturmak anlamında 21 Haziran, Dünya ALS Hastaları günüdür.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Medya takibi
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
ALS hastalığı nedir? Yakın zaman öncesinde kıymetli dostum, hemşehrim Tahir Kalkan Beyin ALS hastalığına yakalandığını öğrendim. Sosyal medyada onun çağrılarına cevap vermek için bir çok insanın, kurumun çabalandığını öğrendim. Japonya’dan, Amerika’ya; Almanya, İsveç… pek çok ülkede araştırmacı, doktor Tahir Kalkan abimiz ve onun gibi çare bekleyen hastalara ilaç bulabilmek için gece gündüz çalışıyorlar. Bu hastalık büyük bir madddiyat ve külfet gerektiriyor. Geçmişte iş kur müdürlüğü, Karaköprü Belediye başkan yardımcılığı, Bozova kayyum belediye başkanlığı gibi vezifelerde bulunan bu kıymetli bürokratımıza devletimizin en üst sağlık mercii olan Sağlık bakanlığının biraz daha ilgi duyması gerekir. Tahir beyin sesine kulak vermesi bekliyoruz.
Peki, nedir ALS hastalığı? Tahir Kalkan beyi dinleyince bu hastalığın vehametini daha da iyi anladım. Belki bu yazı Tahir Kalkan beyin talep ettiği Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir ALS merkezinin kurulmasına vesile olur.
ALS hastalığına dair…
ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz veya Motor Nöron Hastalığı) genellikle 50 yaş sonrasında (15-80) her iki cinste de görülen, nedeni ve tedavisi bilinmeyen bir sinir sistemi hastalığıdır. Beyin ve omurilikte motor nöron denilen sinir hücrelerinin ölümü sonucunda ilerleyici kas güçsüzlüğü oluşur. Hastalar ortalama 3-5 yıl içinde el becerisi, yürüme, konuşma, yutma becerilerini kaybederler.
Solunum kasları zayıfladığında nefes darlığı başlar. Hastalarda duysal ve bilişsel bozukluk olmaz. İdrar, gayta kontrolü, otonom sistem sağlamdır. Hastalar yaşadığı her şeyi görür, duyar, anlar fakat hareket edemezler. İletişim güçlüğü yaşarlar. Beslenme ve solunum desteği verilmez ise hastalık ortalama 3-5 yıl içinde ölümle sonlanır. Ortalama 3-5 yıl içinde başkasının bakımına gereksinim duyarlar. Hastalar 7/24 bakıma gereksinim duyarlar. Genellikle eşler veya ücretli bakıcılar hastalara bakım verirler. Hastalar 7/24 bakıma gereksinim duydukları için huzurevine kabul edilmezler.
Türkiye'de her yıl 1500-4500 civarı hastanın ALS tanısı aldığı, toplam 6000-8000 civarında hasta olduğu söyleniyor. Bu konuda bir çalışma yok. Dünyada 450.000 civarında ALS hastası olduğu tahmin edilmektedir. İnsidans 1-2/1000000, prevalans 6-8/100.000 civarındadır. Aileler 7/24 bakım vermenin maddi, manevi, psikolojik ağırlığı altında ezilmektedir.
Evde çocuklar da hastalık nedeniyle psikolojik olarak etkilenmektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği yaşamaktadırlar ALS hastaları solunum cihazı, hasta karyolası, kesintisiz elektrik, beslenme, bakım, oda ısısı, kullanılan tıbbi malzemeleri almakta zorlanıyorlar.
ALS Hastalarının Bakım sorunları
Eşler, bakım verenler 7/24 bakım sağlamak için 3 mesai durmadan uyumadan insanüstü mücadele vermektedir. Mesleğini bırakmak zorunda kalıyor, çalışamıyorlar. Ekonomik çöküş yaşanıyor.
ALS MNH hastalığı ilerleyici kas güçsüzlüğü ve solunum yetmezliğine neden olmakta ve solunum yetmezliği nedeniyle hastalarımız kaybedilmektedir. Hastaların yaşaması için solunum cihazı
Elvan Çelebi'nin huzurunda şiir okumak
Eyyüp Azlal
03.07.2022 - 00:00
Yayınlanma
Çorum Belediyesinin uhdesinde çıkan bir dergi var. Adı Şehir Defteri…
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Coğrafi Referanslar
Yaşam haberleri
Bu dergide çoğumuzun algısını tersyüz edecek bir yayın politikası izleniyor. Dergide ne bir park- bahçe haberi, ne de bir alt yapı çalışmasının haberi var. Dergi, tamamıyla edebiyat kokuyor. Derginin merhaba yazısı yani Başkan Dr. Halil İbrahim Aşgın’ın yazısı edebice, Genel Yayın Yönetmeni Turhan Candan’ın yazısı edebice… Ülkemizin çeşitli şehirlerinde yaşayan şair ve yazarların yazıları, şiirleri derginin sayfalarını süslemektedir. Bu yönüyle Şehir Defteri, İstanbul dışında çıkan ama İstanbul’da yankılanan bir ses olarak karşımıza çıkıyor.
Şehir Defteri, ilhamını aldığı ve dergi logosunda silueti bulunan Elvan Çelebi hazretlerinin anısına şiir akşamları düzenlemektedir. Mutad zamanlarda farkı mekânlarda icra edilen bu şiir akşamlarının benim de katıldığım beşinci programı bu defa Elvan Çelebi hazretlerinin türbesinin bulunduğu köyde yapıldı.
Yurdun dört bir yanında gelen şairler, Elvan Çelebi hazretlerinin türbesini ziyaret edip akşam namazını eda ettikten sonra türbenin bulunduğu alanda şiir akşamı icra edilecekti ki yağmurun yağması ve şiddetinin artırması neticesinde belediye yetkilileri, akşam namazı sonrası programın köy konağında yapılacağını duyurdu.
Köy konağı, geniş ve modern bir toplantı salonuna sahipti ve burası yerine görebir düğün salonu hatta köyde bir cenaze olduğunda taziye evi vazifesini görmekteydi. Elvan Çelebi Köyü,daha önce belediyelik, yani bir kasabaymış. Nüfusunun düşmesiyle Beldelikten köy statüsüne düşmüş ama Çorum Belediyesi şu an köy muhtarı olan Murat Alagöz’e şiir gecesinde bir selamla konuşması sırası vermişti. Elvan Çelebi hakkında kıymetli araştırmaları olan şair-yazar Ethem Erkoç ve Aylık dergide şiirlerini okuduğum şair Metin Demirci’nin Çorum’da yaşıyor olmaları Çorum için bir talihtir.
Buranın eski Belediye Başkanı olan Hamdi Özseçer Bey de karşılama heyetinde yeini almıştı. Kendisine Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın ve yardımcısı Turhan Candan onu bizlere “Eski Başkan Hamdi Özseçer ağabeyimiz” diyerek takdim ettikleri gibi hürmette de kusur etmediler. Bu da demek oluyordu ki bir başkan her zaman başkandır. Makamı gitse de makam arabası gitse de başkanlık vasfı ve sorumluluğu her zaman devam ediyor.
Programın ilerleyen bölümünde Çorum Belediye Başkanının bir nikâh törenine yetişmesi için salondan ayrıldı. Elvan Çelebi Köyünün bağlı olduğu Mecitözüilçe kaymakamı da farkı bir mazeret ile salonda ayrılmasından sonra şiir akşamı kaldığı yerden devam etti. Şiir akşamında şu şairler vardı: Mustafa Özçelik, Bestami Yazgan, Ali Bal, Ethem Erdoğan, Ethem Koç, Eyyüp Azlal, Gökhan Akçiçek, Hüseyin Kır, Metin Demirci, M. Yaşar Genç, Mustafa Uçurum, Özcan Ünlü, Şakir Kurtulmuş, Tayyip Atmaca, Turhan Candan, Yaşar Bayar, Yasin Mortaş şiirlerini seslendirdiler.
Bu arada Anadolu misafirperverliğinin farkı bir olayına şahit olduk. Çorum Belediyesi; şairlerine, misafirlerine program öncesi akşam, yörenin Coğrafi tescilli meşhur yemeği İskilip Dolması ikram etmişken, Elvan Çelebi köyü muhtarı ve buranın eski belediye başkanı, köy sakinlerine talimat vererek katmer yaptırmış. Hatta soğuyunca tadı kaçar endişesiyle programın tam ortasında misafirlere bunları ikram ettiler. Köy sakinlerinin yemek ikramı sırasında bir müzik arası verilmişti. İkram sonrası programın sunumunu gerçekleştiren şair Halit Yıldırım ve şair Hüseyin Kır bir anons geçerek şiir faslına geçtiklerini ve şairlerimizi sükûnetle dinlenmesini rica ettiler. Tam o esnada yatsı ezanının okunmasıyla bir beş dakika da ara verildi.
Elvan Çelebi şiir akşamı dedik ama şiir akşamı gecenin geç saatlerine kadar devam etti. Programın başından sonuna kadar bizleri izleyen Milletvekili Erol Kavuncu program sonunda kısa bir konuşma yaparak şairlere bu güzel gece için teşekkür etti.
Şair ve şiir dostu Belediye Başkanımız Dr. Halil İbrahim Aşgın, her ne kadar nikâh törenine katılsa da belediyenin Web TV’sinin yayınladığı şiir akşamını/gecesini cep telefonundan izlemiş. Yine de şairlerle son bir kez hasbihal etmek için Elvan Çelebi köyü dönüşünde Çorum Belediyesinin Park Bahçeler Müdürlüğünün nezih bir mekânında şairleri tekrar ağırladı. Orada şair Halit Yıldırım uduyla şairlerin okuduğu şiirlere eşlik etti. Bestesi kendine güftesi Belediye Başkan Yardımcısı Turhan Candan’a ait olan bir şarkıyı seslendirdi. Burada da hatırladığım kadarıyla şair Mustafa Özçelik, Mehmet Yaşar Genç, Gökhan Akçiçek şiirlerini okudular. Şair Mustafa Uçurum’un oğlu için yazdığı bir şiirini de oğlu Berkay Uçurum okudu.
Çorum Belediyesi, şiir akşamı öncesi sabahın erken saatlerinde şairlerle bir araya gelmek, onları Çorum’un güzide mekânlarını gezdirmek için planlarını yapmıştı. Hatta fakir gibi hızını alamayıp bir gün önceden Çorum’a giden misafirleriyle de ilgilenmiş. Çorum Belediyesinde çalışan şair-yazar Mehmet Okumuş’un üniversiteden arkadaşımız olan Nida Kırömeroğlu’nun arkadaşı olması bizi ayrıca sevindirmişti.
Çorum’da Belediye Başkan Yardımcısı Turhan Candan ağabeyimizin Edebiyat Fakültesinde başlattığı Edebiyat Bülteni şiir gecelerini biz de yedinci geceden itibaren dört yıl icra etmiştik. On dokuz yıl süren bu şiir gecesinin on yedincisinde fakir de şair olarak çağrılmıştı. Şair Hüseyin Kır ağabeyimizi Cihannüma derneğinden ve Halit Yıldırım ağabeyimizi de Dil Edebiyat Derneğinin Çorum şubesinin Mustafa Özçelik özel sayısı vesilesiyle tanımıştım.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yazarlar köşe
Dijital gazete
Çorum Belediyesi, bizleri sabah öğle ve ikindi vakti Çorum’da belediyenin yapmış olduğu tesisleri, onardığı ve kullanıma soktuğu, konakları, hanları gezdirmişti. En güzeli de yakında şehir müzesi olarak hizmete açacak Veli PaşaHanını çok beğendim. Mini Çoruminia, Millet bahçesi, tarihi Çorum Belediye binası, Dikiciler Arastası, Veli Paşa Konağı, Ulu Cami, Çorumlu Obası ve İskilip gezimizle unutulmaz bir program oldu. Özellikle Çorumlu Obasında Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan Diriliş dizisinin film setindeki mekâna benzer bir mekân yapılmıştı. Orada gençlik teşkilatlarının izcilik faaliyeti için her şey tasarlanmıştı. Bu güzel mekânları Çoruma kazandıran başkanımızdan “İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın” sözünü bu mekâna asmasını talep ediyorum.
Bu güzel program için başta Belediye Başkanımız Dr. Halil İbrahim Aşgın’a, Başkan Yardımcısı Turhan Candan’a, Kültür Müdürü Mahmut Yabacıoğlu’na, Hayrettin Yıldırım’a, Kent Arşivi görevlileri Mehmet Okumuş ile Nilüfer Aşkın’a ve programda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Umarız diğer belediyelerimiz de böyle programlar icra ederler.
İskilip'e Niçin Gidilir?
Eyyüp Azlal
10.07.2022 - 00:00
Yayınlanma
Çorum Belediyesince düzenlenen Elvan Çelebi Şiir Akşamının ikinci gününde Çorum belediyesi tarafından tahsis edilen bir minibüsle İskilip’e gittik. Çorum’da kalan şairlerden Mustafa Özçelik, Bestami Yazgan, Şakir Kurtulmuş, Yaşar Bayar, M. Yaşar Genç ve Eyyüp Azlal’dan oluşan heyet, saat 10. 00 gibi Çorum’dan İskilip’e hareket ettik.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete arşivi
Hava Durumu
Çorum’la İskilip arası yaklaşık altmış kilometre. Yolun durumuna göre bir saatten kısa bir süre zarfında Çorum’dan İskilip’e varılabiliyor. Yolun en güzel ve en heyecanlı kısmı ise İskilip’e beş kilometre kala Kızılırmak üzerindeki köprüden geçmekti. Köprü, İskilip-Kızılırmak köprüsü olarak anılıyor. Bu köprü, ülkemizde nehir üzerinde kurulan en uzun köprülerden biridir. Fırat üzerinde kurulan Birecik köprüsü de böyle bir uzunluğa sahip. Fakat bu köprü yani Kızılırmak köprüsü, nehrin en dar kısmı üzerinde değil nehrin en geniş yeri üzerinde inşa edilmiş. Bu nedenle köprü, hali hazırda Sakarya nehri üzerindeki köprü ve Uzunköprü’den sonra bir kilometreyi aşan uzunluğuyla ülkemizde nehir üzerinde kurulu üçüncü büyük köprümüzdür. Keşke bu kadar uzunluğa sahip olan köprünün belli yerlerinde seyranlıklar yapılsaydı Çorum ve İskilip yaylalarının seyri doyumsuz manzarasıyla karşılaşabilirdik.
Kızılırmak ile İskilip arası beş kilometre mesafededir. Bir dağın etrafı dönülerek şehre varılıyor. Dağların ve ağaçların uzunluğu arasında kendimizi şehre atıyoruz. Birazdan eski konaklar, asırlık camiler, dar ve ressamlara ilham veren sokaklarını gezeceğiz bu şehrin. İskilip’te tıpkı Bitlis’teki şehir oturumu gibi zor bir coğrafyada evler inşa edilmiş, ediliyor. Yol kenarında akan dereler, oluklar ve çeşmeler bazen tarihe meydan okuyan bazen de tarihe yenik düşen taraflarıyla karşımıza çıkıyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Kültür haberleri
Yerel haberler
İskilip’te kafilemizi İskilip Belediyesi Kültür ve Turizm Birim Görevlisi Cengiz Tomar, bize rehberlik yapacaktı. Cengiz Bey aynı zamanda iyi bir rehberdi. Onun tarif ettiği mekâna doğru gidiyoruz. Vardığımız mekân, İskilip’in en eski camilerinden olan Şeyh Yavsi camisiydi. Rehberimiz bizi orada bekliyordu. Bu caminin haziresinde Osmanlı’nın şöhretli şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin babası Şeyh Muhyiddin Muhammed Yavsi hazretleri yatmaktadır. Halk arasında Şeyh Yavsi olarak bilinen bu zat, aynı zamanda Sultan İkinci Bayezid’in hocası olarak da bilinir. Onun Sultan İkinci Bayezid ile hukuku sultan Bayezid Amasya’da şehzade iken başlar. Şeyh Yavsi, Hacc yolcuğu sırasında Amasya’dan geçerken Sultan Bayezid’i ziyaret eder ve ona “Hicaz dönüşünde sizi saltanat tahtında oturur halde buluruz” diyerek onu padişahlıkla müjdelemiştir. Osmanlı tarihinde Şeyh Yavsi “Hünkar Şeyhi” olarak kayıtlara geçmiştir. Şeyh Yavsi hazretleri aynı zamanda İran’ın Tus şehrinden gelen büyük âlim Ali Kuşçu’nun da yeğenidir.
Ebussud Efendi, babası adına memleketi İskilip’te bir camiyi inşa etmek ister. O, bir cami inşa ederken özgün bir mimarisi olsun, ister. O zamanlar Osmanlı coğrafyasında pek örneğine rastlanmayan “T” şeklinde orijinal bir cami yaptırır. Bu Cami, rehberimizin bizi gezdirdiği ilk camiydi. Şeyh Yavsi hazretleri, Ali Kuşçu gibi bir âlimden hadis dersleri almış, oğlu Ebussud Efendi’ye de hem zahirî ilimleri vermiştir. Semerkant ve Tus’tan başlayan bir ilim yolculuğu Anadolu’da mayalanmış, Anadolu irfanının başlangıcını oluşturmuştur. Bugün, Bu camiiyi-medreseyi görmek ve bu zatı ziyaret etmek için İskilip’e yoğun bir ziyaretçi akını vardır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Güncel haberler
Gazete aboneliği
Şeyh Yavsi Camiinin hemen yanında İskilip halk kütüphanesi ve iskilip’e 1942 yılında ziyarete gelen şair-ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun anısına bir müze yaptırılmış. Müzenin girişine İskilip’te yetişen bir üzüm çeşidi olan “Çatalkara” üzümünün büstü yer alıyor. İskilipliler edebiyatında turizmini yapma peşindeler. Müze kapalı olduğu için burayı gezemedik. Şairin “Karadut” adlı şiirini ve bu şiir kitabında yer alan diğer şiirlerinin de burada yazıldığı söyleniyor. Müzede şairin sadece şiirleri değil, diğer yazıları ve resimleri de mevcut. Rehberimizin dediğine göre Bedri Rahmi’nin “Çorum Defterleri” bölümünde yer alan şiirlerinin kopyası alınarak bu müzede sergileniyor.
İskilip’te bir sonraki durağımız İskilip Ulu Camisiydi. Bu caminin bir diğer örneği Çorum Ulu camisidir. Çorum Ulu camisinin aynısı İskilip’te daha önce yıkılan eski bir caminin temeli üzerine inşa edilmiştir. 1839 yılında mimar Çöcükçüoğlu Hasan Usta yapmıştır. Caminin bânisi ise Serbest Azadeler’den Mehmet Efendi’dir. Bu kadar büyük bir cami, şimdilerde sürekli göç veren İskiliplilerin ardından adeta öksüz bir cami hüviyetindedir. İnşallah İskilip Ulu caminin cemaati bol olur.
İskilip’te ansızın yağan yağmur, bizi butik bir İskilip çay evinde zorunlu istirahate tabi tuttu. Bu çay evinde eskiye dair ne varsa mevcuttu. En önemlisi de çay evinin de eski bir İskilip evi olmasıydı. Eski eşyaların, kilimlerin, halıların, makinelerin hala bazılarımızın evlerinde kullanıldığını da söyleyelim bu arada. Eski İskilip evlerinin eskilikten kurtulup tarihî İskilip evlerine dönüşmesi için yerel yöneticilerin biraz düşünmesi gerekir. Yoksa bu evler üç beş yıl sonraya yangın ya da bir sel baskınıyla yıkılıp yerine betonarme apartmanların dikileceğini üzülerek belirtelim. O bölgede Beypazarı evleri, Safranbolu evleri eskilikten kurtulup tarihî bir dokuya kavuşmuştur. İskilip’te tarihin, kültürün, ilmin, sanatın ve edebiyatın özgül ağırlığının sürdürülebilmesi için bu evlerin yaşatılması şart. Ki İskilip bu yönüyle canlı bir şehir dokusuna sahip olabilsin. Bir şehrin kültürel ve sosyal yaşamı hakkında bu evler sayesinde ulaşılabilir.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Medya analizi
Yaşam haberleri
İskilip âlimler müzesi öncesinde İskilip’le özdeşleşen İskilip’in büyük âlimi İskilipli Atıf Hocanın mezarını ziyaret ettik. Malumunuz 1926 yılında Şapka kanunu çıkarılmadan önce Atıf Hocanın yazmış olduğu “Frenk Mukallidliği ve Şapka” adlı kitabından dolayı idam edilmesi evrensel hukuk ilkeleriyle örtüşen hiçbir yanı yoktur. Hukukun genel prensibine aykırı bir şekilde kanun geriye götürülerek idam cezasına çarptırılmıştı.
Bugün şapkacıların şapka takmadığı, Zulmedenlerin ise yerlerinde yeller estiği bir dönemdeyiz. Ali Kuşçu, Şeyh Yavsi Hazretleri, Ebussud Efendi gibi büyük molla ve âlimlerin silsilesini devam ettiren Atıf Hoca, idam edilmeden önce Fatih Camii müderrislerindendi. Bizim için teselli olan şudur. 2005 yılına kadar Atıf Efendi’nin mezarı bilinmeyen bir yerdeydi. Yazar Dr. Mehmet Sılay ve onun çok kıymetli araştırma ekibi (Allah hepsinden razı olsun) yaklaşık on yıllık bir çalışma sonucu Atıf Hocanın mezar yerini Ankara Garipler Mezarlığında buldu. Ve İskilip’te bugünkü yerine naklini sağladılar. İnşallah Dr. Mehmet Sılay Hocamızla yaptığımız söyleşimizi başka bir yazımızda neşredeceğiz.
Bugün “İskilip’e niçin gidilir diye bir soru” sorulduğunda Türkiye’deki Müslümanlar olarak yakın tarihimizin acısını yüreğimizde hissettiğimiz için hiç şüphesiz İskilipli Atıf Hoca’nın mezarını ziyaret etmek için gidilir, olacaktır. Oraya giderken İskilip’te kapatılan medreselerin, unutturulmaya çalışılan bir medeniyetin nasıl ayakta durduğunu da göreceksiniz.
15 Temmuz'dan
Eyyüp Azlal
17.07.2022 - 12:10
Yayınlanma
15 Temmuz 2016 tarihinde İran’ın başşehri Tahran’daydım. O akşam evimizde uydu çalışmamıştı. Normal yayın olarak İran devlet televizyonundaki haberleri seyrediyordum. İlginçtir ilk defa İran devlet televizyonunda Türkiye’yle ilgili bir haber birinci haber olarak verilmişti.
Oğlum Muhammed Yusuf’un “baba, burada darbe oldu” demesiyle ekrandaki sunucunun haber sunumu ve görüntülerde Boğaziçi köprüsünün bir grup asker tarafından geçişlere kapanması kafamdaki kompozisyonu tamamlamıştı. Eyvah dedim, şimdi ülke elden gitti sözüyle çay bardağımın elimden düşmesi bir olmuştu. Az sonra da Nevzat Yalçıntaş hocamızın vefat haberiyle de adeta sarsılmıştım. Yok mu Allah’ım memleketten bir güzel haber gönderecek. İran televizyon yorumcuları, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’a sığınabileceğini, kendi Cumhurbaşkanları Ruhani’yle görüşmeler yaptığını anlatıyordu. Bir televizyon yorumcusu Tebriz’de diğeri Erdebil’de ağırlayabileceğini söylüyordu. Bütün bunlar bende “yok artık” demeye yetmişti.
İranlılar darbecilere “Kudeta” diyorlardı. Kudeta Farsçada “darbeci” demekmiş. Aslında bu kelime Fransızca. İranlılar, pek çok darbeyi Fransa’dan yediklerinden dolayı “Kudeta”yı da dillerine yerleştirmiş. Gerçi 1953 yılında İran petrolünü millileştirmeye çalışan dönemin İran başbakanı Dr. Musaddık, İngiltere ve ABD ortak yapımı ortak bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılıp kendi köyü olan Ahmedabad’da ev hapsine alınmıştı. Onu tutuklayan, yargılayan, anayasayı çiğneyen İranlıydı ama bugün İranlılar da ve bütün dünya da biliyor ki darbeyi İngiltere ve ABD yaptı.
Bunu niçin söylüyorum. Ne zaman Türkiye de bağımsız politikalar üretip yer altı ve yer üstü kaynaklarını halkına sunsa ya fiili bir darbe ya da ekonomik bir darbeyle karşı karşıya geliyoruz. Ve bunu niçin söylüyorum? 15 Temmuz 2016 yılında hain FETÖ darbe girişimini Allah’ın inayeti ile 251 şehit vererek püskürttüğümüzü unutmayalım. Bizi darbeye götüren süreci unutmayalım. Binlerce gazimizi unutmayalım. Gözü yaşlı annelerimizi bacımızı, kardeşlerimizi unutmayalım.
Şimdi o günlerin hatırasından arta kalan Şehit Volkan Canöz’e yazmış olduğum bir mektup var masamda. Bu mektubun da içerisinde bulunduğu bir kitap var masamda. Gülcan Tezcan’ın hazırladığı bu antolojide çoğunluğu şehitlerin yakınları olan 251 kalemden çıkmış mektup antolojisi var. 15 Temmuz Derneği ve Okur kitaplığının ortak neşri olan bu kitabın mektuplarını okuyunca bendeki hatıralar birikintisi hatıralar denizine dönüştü. Dile kolay tam dört yüz sayfa tutmuş mektuplar. Televizyon programları, belgeseller, belki de dizilerle de unutulmayacak hatıralar canlandırılabilir ama bu mektuplar okunmadan 15 Temmuz Darbe girişiminin anlaşılmayacağı kanaatindeyim. Romanı da yazılabilir, hikâyesi de… Ama mektubun yeri bambaşka. Yazılan mektubun bir gün mutlaka cevabı yazılacaktır beklentisi var burada. Şayet bu dünyada değilse öte dünyada…
15 Temmuz ruhunu sulandırmadan yarınlara taşımalıyız. Çanakkale geçilmemişse, bu millete boyun eğdirilmemişse bu milletin hafızası da Allah’ın izniyle silinmeyecektir. Kitabın önsözünde kitabın editörü Gülcan Tezcan, bize kolay ama sofradaki bir tabağı eksik koyanlar için tarifi mümkün değil geçen zamanın, demiş. Ve devamında biz geride kaldık. Bu büyük ve kutlu emanetin ağırlığı omuzlarımızda, demiş.
Kitabın en can alıcı bölümü şüphesiz şehit yakınlarının yazdığı mektuplardı. En yakınından şehidin en yakınından mektuba dökülen gözyaşlarını kim silecek? Bu şehit yakınlarından biri de Sema Sertçelik, Sema Hanım, 15 Temmuz gecesi Boğaziçi köprüsünde yeni adıyla 15 Temmuz Şehitler köprüsünde şehit düşen eşi Akın Sertçelik için şunları söylemiş. “Bir akşam işten geldim eve. Irmak (şehidin kızı) “anne, film izleyelim ama uzanma, uyuyorsun, dedi. Dalmışım rüyamda sen gelmişsin. “Kalk kalk Sema, yine burada uyumuşsun, hadi yatağına, diyorsun. Yok yok uyanırsam sen gideceksin, uyanmak istemiyorum, diyorum sana. Gecenin üçü, Hamza da (şehidin oğlu) film izliyor. Gözümü açtım. Hamza ne yapıyorsun dedim. Yotube’den bir şeyler izliyorum diye cevap verdi. Baban yanımızda Hamza, dedim... Ve saat gecenin üçü…
İrademizi, bağımsızlığımızı koruyan şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum. Onların hatıralarını daima canlı tutalım.
Asım'ın neslindendi Asım Ağabey
Eyyüp Azlal
22.07.2022 - 00:00
Yayınlanma
Edebiyat dünyası cevval bir delikanlısını kaybetti. Bizler ise bilge bir ağabeyi kaybettik.
Daha fazlasını keşfedin
İnsan ve Toplum
Medya analizi
Politika
Edebiyat dünyası cevval bir delikanlısını kaybetti. Bizler ise bilge bir ağabeyi kaybettik. Okuyan okutan; konuşan konuşturan, koşan koşturan bir ağabeydi Asım Ağabey. Yürürken, otururken, kalkarken hep kitap vardı yanında.
Onu gah bir parkta öğrencilerle Sezai Karakoç, okumaları yaparken gah bir dergahta Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediye adlı eserini okurken görürdük. Yedi Güzel Adam’ın dostuydu. Kitap Postası dergisinden Cafcaf’a kadar bir çok çalışmasını yakinen takip ettim. En son yahu benim de bir kitabım olsun. Kitapsız demesinler gayri, sözünü iştimiştim. Derken kitabı çıkmıştı.
Asım Gültekin dertli bir Müslüman’dı. Onunla konuşunca onunla sohbet edince derdi deşiliyordu. Onunla fazla konuşamadım. Yirmi Sekiz Şubat soğuklarına ikimiz beraber yakalandık. O, İstanbul’da kalmayı tercih etmişti. Ben, İstanbul’dan çok uzaklara sürüklendim. Sürüklendiğim yer kıyısı olmayan bir şehirdi: Urfa.
Asım Ağabey ile ilk olarak üniversite ikinci sınıfta tanışmıştım. O, Marmara Edebiyatta okuyordu. Ben İstanbul Edebiyattaydım. Bir ikindi vakti fakülteden edebiyatçı dostum Üzeyir Karadöl ile çıkmıştım. Üzeyir, Asım Abi geliyor dediydi. Adını üniversiteden bizim arkadaşlardan duymuştum. Ayak üstü konuştuk. Belki bir saat sürdü sohbetimiz. O zaman biz ikinci sınıf Asım Gültekin ise üçüncü sınıftaydı.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Gazete arşivi
Gazete reklamları
Marmara Edebiyat ile İstanbul Edebiyatı yapıldı. Asım Abi tabii bizden önce de İstanbullu. İstanbul’un her köşesi ondan soruluyoyordu. Hangi üniversitede hangi hoca ne yapar, ne yer, ne içer Asım Abi bilirdi. Asım Abi, adeta tek başına bir üniversite olan ve üstüste Türkiye birincileri çıkaran Kartal İHL’den mezundu. O konuşurken biz sustuk. Biz sustuk, o kunuştu... İstanbul Edebiyat’ta divan edebiyatı var. Marmara Edebiyatta yeni edebiyat var, dedi. Sizinkiler, Kurtuluş savaşı sonrası edebiyatına gelmez, dedi. Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u dışarıdan öğreneceksiniz demişti. Bunların karşısında Nazım Hikmet, Cemal Süreya kuşağını da başka yerden öğreneceksiniz, demişti.
Asım Abi’nin söylediklerine kulak vermiştik. Hakikati söylüyordu. Biz de sadece fakültede değil İstanbul’un dört bir yanındaki edebiyat mahfillerine karışıyorduk. Bu mahfillerde Asım Abi’yle de karşılaşıyorduk. Yazarları, şairleri tanıyordu. İyi ve sağlam okumalar yapmıştı. Panellerde, sempozyumlarda sorduğu sorular ve verdiği cevaplar doyurucuydu.
Taşra’daki ilk yıllarımda onunla irtibatımı Mücahit Yentür hocamız yapıyordu. Mücahit Hocamız onunla aynı okulda çalışıyordu. İstanbul’daki mezun arkadaşlarımla buluşmaya giderken onunla da görüşüyordum. Daha sonraları kitap fuarı ve Beyazıt kitap fuarı, Sultanahmet kitap fuarı dolayısıyla İstanbul’a gittiğim zamanlarda Asım Abiyle görüşüyordum.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Hava Durumu
Siyaset haberleri
Bir dönem Urfa’da çıkarmış olduğum “Memleket Edebiyat” dergisi için kendisiyle bir söyleşi yapmıştım. Kendisi Zübeyir Yetik özel sayısı için şunları söylemişti.
“ Ortaokuldayken çarpıcı başlık taşıyan kitaplarında “Firavun, Nemrut, İslam Savaşçasına Notlar, Şeyh Şamil” kitaplarını okumuştum. Ama şimdi hatırımda değil.Uzun seneler oldu. Bir vefa borcu açısından önemli bir dosya (Zübeyir Yetik Özel Sayısı) Kendisiyle Nihat Armağan’ın anıldığı bir program sonrası yüzyüze görüşmek nasip oldu. Eserleriyle bir enerjiyi ortaya koyan bir insan Zübeyir Ağabey, Keşke bir enerjiyi yaymaya çalışan düşüncelerimize yeteri kadar kulak kesilebilseydik.”
Asım Abi sonraki yıllarda dergi işini bıraktığımı duyunca çok üzülmüştü. Taşra’da bir edebî soluğun devam etmesinden yanaydı. Bir kurum, bir kuruluş öncülüğünde bir dergi çıkarılabilirdi. Onun öncülüğünde O, bizim derdimizle dertlenmişti. Muhammediyye Okumaları yapıyordu. Sen de yapabilirsin demişti. Mesela Safahat Okumalarından başla, demişti. Bir yerden başlayın okumaya diyordu. Nereden başlarsanız kardır sizin için derdi. Urfa, peygamberlerin şehri, okuyanların şehri demişti. Akif İnanlar, Zübeyir Yetikler’in şehri demişti. Gap İdaresi başkanımız Sadrettin Karahocagil, dergi çıkarma işimize sıcak bakmıştı. Fakat onun emekli olmasıyla bu hayalimiz suya düşmüştü.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Spor haberleri
Dünya haberleri
Onun sürekli giydiği bir hırka vardı. Medya’da hep o hırkayla çekilmiş fotoğrafları vardı. Kitap Postasıyla başladığı dergicilik serüveninde Cafcaf mizah dergisiyle taçlandırmıştı. Özellikle Cafcaf dergisi çıktığında sol kesimler, İslami cenah ta espiri yapabiliyor diye bıyık altında gülmüşlerdi. Oysa Asım Gültekin ağabeyimizin mizahı onların çıkardığı dergiler kadar sulu değil, hakaretamiz değil, belden aşağı fıkralarla memlu değildi. TYB Şeref Başkanı Mehmet Doğan, Cafcaf dergisi ona “Asımcığım ciddi bir işe kalkışmışsın.” demişti.
Amasya ve Yeşilırmak
Eyyüp Azlal
25.07.2022 - 00:00
Yayınlanma
Gideceğim şehir sıradan bir şehir değildi. Şehzadeler şehri Amasya’ya gidiyordum. Amasya’ya bu yaz mevsiminde niçin gidilir? Gerçi bu mevsimde sürekli yağan yağmurdan dolayı sadece takvim sayfasında bir yaz günü Amasya’ya gittiğimiz kayıtlara geçmişti. İnsanların çöl sıcaklarından kaçıp Yeşilırmak’ın sularıyla serinlettiği, yağmurun vakitli vakitsiz yağdığı, herkesin yağmurluk ve şemsiye ile dolaştığı Amasya’ya gidilse yeridir.
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Medya takibi
İnsan ve Toplum
Amasya’da öncelikle bir şairin izini sürmek için geldiğimi söylemeliyim. Ve bu şair dostumun pek çok şiirine ilham veren mekânları görmek için de heyecanlandığımı söyleyebilirim. Aslında her yeni şehrin, yeni mekânlarının, yeni sosyal yapının insanda uyandırdığı bir heyecanı vardır. Var olan bu heyecan, şehri ve şehirdeki mekânları gezerken kişide adeta adrenalin etkisi yapar.
Seyyahların, düşünürlerin, ilim adamlarının yeni vardıkları bir şehirden beklentisi hiç şüphesiz tüccarların beklentisi gibi değildir. Tüccar mal alır, mal satar. İsmini zikrettiğim diğer cenah ise yeni insanlar, görür, yeni insanlar tanır. Yeni mekânlar, kütüphaneler ilim meclisleri…
Kimdi bu şair dostumuz? Cevabımız: Merhum Seyfettin Karahocagil olacaktır. Üç yıl önce bu dünya göçünü tamamlayan Seyfettin Karahocagil Hocamızın taziyesine olağanüstü şartlardan dolayı- Taçkıran salgını (Koronavirüs) gidememiştik. Şimdi yol açıktı ve üstadın mezarını ziyaret edecektik. Bu vesileyle merhum şairimiz Seyfettin Karahocagil’in oğlu Prof. Dr. Mustafa Kasım Karahocagil’e Haziran yirmi altısında Amasya’da olacağımızı ve Seyfettin Karahocagil üstadımızın mezarını ziyaret edeceğimizi söylemiştik. Mustafa Hoca, Kırşehir’de mukim. Ahi Evran Üniversitesi Tıp fakültesinde dekanlık vazifesini yürütüyor. Kendisi de yirmi altı Haziran’da Amasya’da olabileceğini söylemişti. Şayet kendisi gelmezse Amasya Cihannüma başkanımız Av. Nuri Eken hocamızla beraber mezar ziyaretini yapacaktık.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Siyaset
Yazarlar köşe
Mustafa Kasım Hoca, bir gün önceden bizi arayıp Amasya’da olduğunu, yarın öğle vakti burada beklediğini söylemişti. Yirmi Altı Haziran günü Çorum’dan İskilip’e, İskilip’ten tekrar Çorum’a gitmiş, oradan aracımızı almış, hatta Çorum merkezde Alaca’da mukim şair Durdu Şahin’in muhakkak uğramalısın dediği İsmail Tekkeli hocamıza uğramış ve öylece yola çıkmıştık.
Yol arkadaşlarım yol üstünde Merzifon’a uğramalıyız dese de Prof. Dr. Mustafa Kasım Karahocagil hocamız, bizi Amasya’da bekliyordu. Ve güneş batmadan Kırşehir’e varmak istiyordu. Bu nedenle yanında teğet geçtiğimiz Merzifon’u selamlayıp bu şehrin yetiştirdiği koda sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya bir Fatiha okuyarak Amasya yoluna koyulduk. Amasya’ya iki yoldan gidiliyormuş. Mecitözü üzerinden ve Merzifon üzerinden. Mecitözü üzerinden gidilen yol çok yakın ama yol kalitesi iyi değil, Merzifon yolu da İstanbul yolu. (Daha doğrusu Orta Karadeniz’in en işlek yolu.)
Mustafa Kasım Hoca ile Amasya’nın girişinde buluştuk. Ağaçlık bir alandan şehrin yeni mezarlığına gittik. Burada onların aile mezarlığı vardı. Seyfettin Hocamızın mezarı ve aynı zamanda ilk hocam dediği Müftü ağabeyinin mezarı ve ablasının mezarları vardı. Diğerlerine de birer fatiha okuduk. Seyfettih Hocamızın müftü olan ağabeyinin oğlu Sadrettin Karahocagil dostumuz ile Dursunbey kaymakamıyken tanışmıştık. O zamanlar Su Çıktı şiir akşamlarını düzenlemişti kendileri. Biz de o zamanlar Su Çıktı şiir akşamlarından bir tas su içmiştik. Müftü ağabeyin diğer oğlu Amasya Milletvekili Mustafa Levent Karahocagil Beyi gıyaben tanıyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Yaşam haberleri
Güncel haberler
Mezarlık ziyaretimiz sonrasında Mustafa Kasım Hoca, bizi yaklaşık bin metre yüksekte bir mekâna çıkardı. Bu mekâna kış şartlarında zor çıkılır. Karşınızda Amasya kalesi, biraz aşağıya bakıyorsunuz muhteşem manzarasıyla Yeşilırmak ve nehrin kıyısında sağlı sollu Amasya Evleri… Amasya evleri; burada iç turizm ve dış turizmin canlı olmasından neşet sürekli tadilat görerek günümüze ulaşmayı başarmıştır. Bazı yıllarda Amasya’da şiddetli yağışlardan dolayı Yeşilırmak taşıyormuş. En büyük taşkının olduğu sene Beyazıt Camisi bütünüyle nehir suları altında kalmış. Buradaki birçok yazma eser tahrip olmuştu.
Amasya'da Halveti Dergâhı Ve
Eyyüp Azlal
31.07.2022 - 00:00
Yayınlanma
Amasya; şehir, nehir ve dağ havasını teneffüs etmek isteyenlerin mutlaka gitmesi gerekir. Şehrin yaylasında çok güzel bir tesis kurulmuş. İnsanlar burada Amasya kalesini, eski çağlardan kalan kaya mezarlıklarını, Yeşilırmak’ı, Hazeranlar Evini, Beyazıt Camiinin muhteşem manzarasıyla karşılaşıyor.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Gazete reklamları
İletişim ve Medya Çalışmaları
Mustafa Kasım Karahocagil hocamızla çıktığımız bu yaylayı Amasya Cihannüma başkanımız Av. Nuri Eken Beyle iniyoruz. Mustafa Kasım Hoca, akşam vakti Kırşehir’e dönecekti. Bu yüzden erken ayrılmıştı. Nuri Eken hocamız, bizi Amasya’da Halveti Tekkesine götürdüydü. Burası bir tekke ve çilehane vazifesi görüyormuş. Padişah Çelebi Mehmet zamanında Yakup Paşa tarafından yaptırılan bu tekke, şimdilerde camii statüsünde ibadete açık vaziyettedir. Aslında burası bir medrese ve külliye şeklindedir. İçeride ayrıca itikâf odaları da vardır. Nuri Eken hocamız bizleri bu itikâf odalarında birkaç dakikalığına da olsa ağırladıydı. Sufi meşrebli olmak yetmez sufi olarak bu mekânda bulunmak gerekir.
Tekkedeki bu itikâf odalarından on bir adet vardı. Bu sayının herhangi bir anlama işaret midir, bilmiyorum. İtikâf odaları, sufilerin özellikle Halvetiler’in nefislerini terbiye etmek ve seyrüsülûklerinde mesafe almak amacıyla ibadet ve tefekküre daldıkları, mânevî lezzetleri tatmalarına imkân tanıyan halvet (çile) dönemleri süresince de kullandıkları mekânlardır. Bu mekânları ve işleyişini cumhuriyet döneminde kapatan zihniyet çağa ayak uyduramadıklarını çok geçmeden anlamış oldular ama iş işten geçti.
Batıyı taklidî mecrada geçmişi inkâr politikası yakın zamanda post Moderncilerin işe atılmasıyla birlikte kısmen de olsa durdu. Tekke ve zaviyeler yeniden önem kazandı. Kişisel gelişim uzmanların yakın zamanda insanların mutluluğu için itikâfa girme merasimleri de düzenleyecek. Ki daha önce NLP uzmanları zihinleri formatlamak adına Mevlana ve meşhur eseri Mesnevi’den faydalanıyordular. Mevlana'nın eserlerinden derlenmiş bilgelik hikâyeleri başlı başına kitaplar olarak okuyucuya sunuluyor. Mevlana’nın bilgelik ateşi, post Modernciler sayesinde yeniden harlanarak yanmaya devam ediyor, okuma faslından sonra kişisel gelişimcilerin bir sonraki durağı Halvetilerin ve diğer tekke ve zaviyelerin kullandığı itikâf odaları olacaktır. İnsanlık için okumadan sonra dinleme ve dinlenme de gerekir.
Amasya’ya her ne kadar şehzadeler şehri desek te padişah hanımlarından Beyazıt Han’ın hanımı Bülbül hanımı da zikretmek gerekir. Bülbül Hanım’ın burada vakfiyelerine rastladık. Kendisi kocası Amasya’da valiyken kalmış daha sonra oğlu Şehzade Ahmet de buraya vali olarak tayin edildiğinde oğlunun yanında kalmıştır. En önemlisi Bülbül Hatun külliyesidir. Bu külliyeyi gezmek ve görmek bir sonraki sefere nasip olur inşallah. Bir önceki gün uzaktan da olsa görmüş idik.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Ekonomi haberleri
Güncel haberler
Yeşilırmak’ın öte yakasında Amasya’da gerek Beyazıt camiinde yazma eserler ve gerekse de diğer medreselerdeki yazma eserlerin sergilendiğini düşündüğümüz Amasya Yazma Eserler Müzesi ile karşılaştım. İçeri girip eserleri incelemek istedim. Görevli arkadaşlar buranın ücretli olduğunu, belediye tarafından işletildiğini söylediler. Kendilerine Yazma Eserler kurumunda rahatça çalıştığını, Süleymaniye, Konya Diyarbakır Yazma eserler kütüphanesinde ücretsiz faydalandığımı söyleyince izin verdiler, ücret istemediler. Buradaki görevlilerin ücret isme nedenini sonradan anladım. Tesis, belediye tarafından işletiliyor. İçeride sadece bazı yazma eserlerin fotoğrafı var. Ve Yazma eser dediğimiz şey aslında bir arkeoloji müzesi şeklinde tasarlanmış. Araştırmacıların hizmetine değil de turistlerin hizmetine sunulmuş bir vaziyeti var buranın. Görevli arkadaşların samimiyetine ve ilgilerine teşekkür ederim. İnşallah bir dahaki sefere doğru adrese -Amasya Yazma Eserler kütüphanesine -gideriz.
Amasya öğretmenevinde oturup Yeşilırmak’ın akışını buradaki kuğuların, kazların, ördeklerin manzarasını seyredecektik. Ama her yerde olduğu gibi öğretmenevi, öğretmen dışında herkesin mekânı haline geldiği için mahrum kaldık. Bir gece kaldığımız yer ise orman bölge müdürlüğü misafirhanesiydi. Urfa bölge müdür yardımcımız Cesim Karadağ Bey’in burada yer ayırtmasıyla kalabildik.
Tokat'a doğru
Eyyüp Azlal
07.08.2022 - 00:00
Yayınlanma
Amasya’dan bir öğle vakti... Öğle namazımızı Amasya Beyazıt camisinde eda ettikten sonra yola çıktık. Yağmurlu bir gündü. Bir yanımız Yeşilırmak, bir yanımız Beyazıt Camii. O gün meteoroloji uzmanları Karadeniz bölgesinde sel uyarısı yapmıştı. Bu nedenle daha kuzeye gitme planımızı erteleyip Orta Anadolu’ya tekrar bir dönüş yaptık. Tokat’a Doğru…
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Yerel haberler
Güncel haberler
Tokat’a doğru yol alınca nedense Tokatlı şair Cahit Külebi’ininTokat’a Doğru şiirini hatırladım.
Çamlıbel’den Tokat’a doğru
Tozlu yolların aktığı ırmak
Ben seni çoktan unuttum
Sen de unuttun mu dön geri bak.
Cahit Külebi’nin tozlu yollarından gitmiş miyim?Çamlıbel neresi, merak ettim doğrusu. Çamlıbel,Tokat’ın güneyinde bir kasaba imiş. Sivas’a doğru giderken yol üstünde miydi hatırlamıyorum. Meğer, bu belde de Cumhuriyet’in ilk yıllarında ilçe iken milli şef İsmet İnönü’nün hışmına uğramış ve beldeye dönüştürülmüş. Şimdilerde ilçe olmak için haklarını arıyorlarmış. Bu şiirde Cahit Külebi, milli şefine serenad mı yapıyor, Tokat’ın güzelliklerini mi anlatıyor, anlamış değilim.
Şairin “Sen de unuttun mu dön geri bak.” Mısrasını kendimize dair yorumlayarak yola revan olmuştuk. Telefon rehberime bakıp Tokatlı dostlarımızdan kimler diye baktıydım. Üniversite’den arkadaşım Bilal Sezgin, Tokat’ın Turhal ilçesindendi. Üniversite’ye ilk başladığımda İslami Edebiyat dergisi ve İslami Edebiyat vakfında Ali Nar Hocanın yardımcısı, hocanın vefatından sonra da başkanı olan Siyami Akyel’in de Tokatlı olduğunu biliyordum. Vakıfta kendisinden Tokat hatıraları dinlemiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Hava Durumu
Gazete arşivi
Yukarıda isimlerini zikrettiğim Tokatlı dostların dışında da Tokatlı arkadaşlarımız vardı. İlminden ve irfanından müstefid olduğumuz Tokatlı Prof. Dr. Murat Demirkol hocamızı İran’da görevliyken misafir etmiştik. Tahran, İsfahan, Kum; Kaşan ve İran’ın diğer şehirlerini onun İslam felsefesi ışığında gezmiş. Sonra da İran Kültür bakanlığında kendisiyle Ali Şeriati söyleşisi organize etmiştik. Murat Hocamızla yapılan söyleşi-röportaj metni hala İran kültür bakanlığı web sitesinde duruyor.
Aynı gazetede yazdığımız köşe yazarı arkadaşlarımın üçü de Tokatlı. SelvigülKandoğmuş Şahin, Ali Bal ve Mustafa Uçurum. Mustafa Uçurum Hocamız ile iki binli yılların başlarında başladı tanışıklığımız. O zaman zor şartlar altında çıkardığımız dergileri birbirimize gönderirdik. Bir gün yolumuz Ankara tren garında kesişti. Birbirimizi uzaktan tanımaklığımız “ruberu” seviyeye ulaşmıştı. Bir vakit Su Çıktı şiir akşamları için şairler, Ankara tren garında buluşup Balıkesir Dursunbey ilçesine hareket ediyordu. Selvigül Hanım Hocamız ve Ali Bal Hocamızla sonradan tanışmıştık.
Tokat Kent Konseyi başkanıAbdullah Gürbüz Hocamız ve Tokat belediye başkan yardımcımız Salahattin Kalemli reisimizi Cihannüma derneğinden tanıyoruz. Galiba Tokat’a doğru giderken İsmini hatırlamadığım iyi niyetli bir yazarın şu sözüne mazhar olmuştum. Farklı fikirlere sahip ne kadar insan tanırsan o denli gelişirsin. Ancak sürekli benzer benzer görüşte kişilerle takılırsan kumda oynar durursun, demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Yazarlar köşe
Medya takibi
Tokat il sınırlarına vardığımızda Tokatta görüşmeyi umduğum dostları hayal hanemde zikretmiştim. Tokat’ta olmayanların bile hiç değilse Tokat’a dair bir güzel söz, bir güzel hatıra ile Tokat sokaklarında gezmeyi umuyordum.Tokat yolunda Tokat’ın şirin ilçesi Turhal bizi karşılamıştı. Bilal Sezgin hocamızı arayıp buradaysa görüşmeyi umuyordum. Ama telefon rehberimde numarası silinmişti. Yoldaşlarımla Bilal Hoca olmasa da Turhal’ı gezebilir teklifiyle Turhal şehir içine daldık.
Turhal, bozulmamış bir Anadolu kasabası gibi karşımızda duruyordu. Burası Cahit Külebi’nin aktığı tozlu yollardan çok Refik Halit Karay’ın Şeftali Bahçeleri adlı hikâyesinde anlatılan kasabaya benziyordu. Karay’ın anlatımıyla burası Anadolu’nun Sadabad’ıydı. İstanbul’un Sadabad’ından hiçbir eksiği yoktu. Bir eksiği şairi, gazelhanı olmayışıydı. Şeftali Bahçeleri altında ne hoş şiirler okunurdu.
Bir sonraki yazımızda Tokat’ı ve tarihi mekânları anlatacağız inşallah.
Tokat'a Varmadan Bir Dostu Aramak
Eyyüp Azlal
14.08.2022 - 00:00
Yayınlanma
Tokat’a varmadan bir dostu aramak, tıpkı şair İsmet Özel’in “Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak” şiirine benzer duygularına gark etti beni. Bir İnsanın Tokatlı’yım, Urfalıyım, Antepliyim ya Muşlu’yum demesi çok şey değiştirmez. Ancak kişi o yörenin kültürüne, edebiyatına, adet ve geleneklerine dair bir işaret fişeği atmışsa bu ehemmiyetlidir.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Yerel haberler
Güncel haberler
Karlı bir gecede kim uyanır, bir ben bir Murat Demirkol, bir de İsmet Özel uyanır. Eski günlerin özlemiyle soğuk Tahran sokaklarında yabancılık çekmemek adına Ali Şeriati sohbetleri yapa yapa Meydan-ı İnkılab’a çıkardık. Orada yine Ali Şeriati’nin dostu, Ali Şeriati üzerine kıymetli çalışmaları olan Anadolu Ajansı Muhabiri Melih Ahıskalı ağabeyle buluşur Anadolu Ajansına kadar yürürdük. Anadolu Ajansı Venek semtindeydi. Orada Türk Hava Yolları bürosu da vardı.
Tokatlı Murat Demirkol Hoca ile güzel hatıralarımız oldu. Sadece Tahran’da bir aylık araştırma için geldiği zamankileri yazsam bile yetmez bu sütun. Murat Hoca ile Ankara’da da görüştüydük, Urfa’da da Halilürrahman Gölü kenarında beraber yürüdüğümüz oldu. Büyük balıklara yem olmadan küçük balıklara yem attık hep beraber.
Murat Hoca mütevazı ama azimle çalışan bir akademisyen. Hocanın Tahran’a geleceğini Eski Tahran Yunus Emre Enstitü müdürümüz Prof. Dr. Şamil Öçal Hoca söylemişti. Benim de kaldığım pansiyonvari bir evde ev arkadaşlığı yaptık. Murat Demirkol hocamız Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri bölümünde kürsü başkanlığı yapmaktadır. Kendisi, o zamanlar Tahran’a Molla Sadra üzerine araştırma yapmak için gelmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Haberleri
Medya analizi
Prof. Dr. Murat Demirkol,13-14 Mayıs 2022 tarihinde Uluslararası Kemalpaşazade Sempozyumunu icra etmiş ve bu sempozyumun bildirilerini (tebliğlerini) kitaplaştırmakla meşgul idi. Tokat ziyaretim öncesinde aradığımda Ankara’da idi. Uygun olsaydım gelir, sana mihmandarlık ederdim, dediydi. Bana gidebileceğim, görüşebileceğim yer ve kişi isimleri vermişti. Telefon görüşmesinde olabildiği kadar dinledim. Kendisiyle Tahran’da kıt imkânlarla yaptığımız ve yediğimiz Siverek tavasının yanında galiba Tokat Tavasının da bir benzerini yapmıştık. Fakat Murat Hocamız asıl bu tava, Tokat’ta yapılır, demişti.
Gün geldi Tokat’a vardık Ama Murat hocamıza varamamıştık. Malum nedenlerden dolayı yaz tatilinde Tokat’a gelememişti. Hocamız telefonda bize Tokat tavası sözüm baki olsun ama ben şimdi sana Kemalpaşazade’yi anlatayım demişti. Hocamızdan nefis bir Kemalpaşazade tarifiyle Tokat’a giriş yaptık.
Kemalpaşazade, dedesi Osmanlı paşalarından birisi. Dedesine nispetle paşazade denilmişti. Gerçi kendisi bu unvanı kullanmış mıydı, bilmiyoruz. Daha önce Edebiyat fakültesindeki derslerimizde Kemalpaşazade’yi Divan Edebiyatı derslerimizde işlerdik. Onun Yavuz Sultan Selim’le Mısır seferi vardır. Meşhur “Çamurlu Kaftan” hikâyesinin aslı kahramanıdır.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Gazete aboneliği
Politika yorumları
Hikâyeyi hatırlayalım…
Sultan Selim Han, devrinin büyük ilim adamlarından Kemal Paşazade ile sohbet ederek yol almaktadır. Bir ara Kemal Paşazade’nin atı tökezler ve atın ayağından sıçrayan çamur, padişahın kaftanını kirletir. Kemal Paşazade son derece mahcup olmuştur. Yavuz Sultan Selim, bu büyük ilim adamını mahcup etmemek için hizmetçilerine der ki:“Bana yeni bir kaftan getirin ve bu elbisemin üzerindeki çamurları da sakın temizlemeyin! Âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için kıymetlidir. Ben öldüğüm zaman bu kaftanımı, sandukamın üzerine örtersiniz.”Kemalpaşazade’nin Yavuz Sultan Selim için önemi, bu büyük âlimin Şah İsmail’in oyununu bozması ve Osmanlı ordusunun galip gelecek taktikleri padişaha sunmasıdır.
Murat Demirkol Hocamız, bize Kemalpaşazade’yi anlatınca hafızada ne Tokat tavası kalır ne de Tokat kalesi. Düşünün Yavuz Sultan Selim ki ufak bir hatada vezirlerinin (bakan) başını uçuran, idam edebilen bir devlet başkanıdır. O dönemde bir maşuğu seven iki âşık varmış. Âşıklar haliyle birbirlerinin rakibi olmaz mı: ? Âşıklardan biri şöyle bir şiir yazmış:
“Rakibin ölmesine çare yoktur/Tâ ki Sultan Selim’e vezir ola.”
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Tarih
Dünya haberleri
Yani bu rakip yüzümden ben maşuğuma kavuşamıyorum. O rakibim ancak Sultan Selim’e vezir ola ki boynu vurula ve ben de sevdiğime kavuşurum, demek istemiş. İşte böyle bir atmosferde Selim’in Kemalpaşazade’ye hürmeti son derece önemlidir. Dedesi amir kendisi âlim olarak Osmanlı devletine hizmet etmiş bu yüce şahsiyetleri tanıyıp tanıtmak bizim kudsi işimizdir. Esasında daha önce de birkaç edebiyat toplantısında ilmi münakaşa ortamında Divan edebiyatı yani klasik edebiyat doğmatik bilgilerden müteşekkildir eleştirisine karşı Kemalpaşazade’yi örnek vermiştim. Söz, şiire dökülünce illaki efradı cami’ ağyarını mani’ lazım. Bu da doğmatik bilgi olmasa gerek.
Son söz… Murat Demirkol Hocamızın organize ettiği Uluslararası Kemalpaşazade (İbn Kemal) Sempozyumu’nun dört ciltten oluşan kitapları basıldığında ilk işim onları okumak olacak. Bu dört cilt kitaptan neler öğrenmeyeceğiz ki…
Bana öğretmenini söyle
Eyyüp Azlal
21.08.2022 - 00:00
Yayınlanma
17. asrın en önemli düşünürlerinden John Locke'a göre insan zihni doğuşta boş bir levha gibidir. John Locke, bu levha için Latincede “boş levha” anlamına gelen “tabula rasa” deyimini kullanıyor. Zaman içinde bu boş levha; deneyimlerle, öğrenilenlerle dolar. Bu büyük filozofun tebula rosa fikrini de içeren son derece önemli bir deneme kitabı var. Eğitim Üzerine Düşünceler…
Büyük filozof John Lojke’nin Eğitim Üzerine Düşünceler kitabını okurken aklıma şöyle bir başlık geldi. Bana öğretmenini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Öyle ya kim sorardı bu soruyu; eğitime, maarife, talime, dair dertleri olmasa. Herkes dostunu, arkadaşını sorar. Kişinin dostu da arkadaşı da onun gelişmesinde, olgunlaşmasında katkısı olur elbet. Gelin görün ki John Lojke, insanın en iyi dostu (öğrenci özelinde) öğretmeni olduğunu söylüyor.
Aslında sözlüklerde de bahsi geçen atasözü için yani “Bana Arkadaşını Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim” ünlü filozofu doğruluyor. İnsanlar, yakın temas içinde bulunduğu kimseden etkilenir manasında kullanılan bir söz, diyor Türk Dil Kurumu sözlüğü.
John Locke, çocuklara kimi öğretmen olarak tutmalıyız sorusuna “Modaya uymayan öğretmenler” cevabını veriyor. Ona göre modaya uyanlar, öğrencilerin ihtiyaçları doğrultusunda değil kendi çıkarları doğrultusunda çocukları bilgi deposuyla doldururlar. Locke, burada “tebula rosa” yani boş levhasına gönderme yapıyor.
Öğretmenin öğrenciye kazandırdığı davranışın toplumda da bir karşılığı olmasını savunan Locke, bu nedenle yasaların da buna uygun olmasını ister. Tabula rosa görüşü, fikri bu nedenle ortaya konulmuş bir fikirdir. Locke’u, her şeyin doğuştan belli olduğunu savunan kaderci filozoflardan ayırır. İnsan, her şeyi doğduktan sonra dünyayı gözleyerek öğrenir. Doğmaların bu sistemde yeri yoktur. Locke, insan haklarını; yaşam, özgürlük ve mülkiyet temellerinde toplar. Yasalar ve kurumlar bu hakların korunmasını sağlamaya yönelik olmalıdır.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Siyaset
Sanat ve Eğlence
Locke, özgürlüğün sınırını da çok bilinen bir tanımla çizmiştir: “Bir kişinin özgürlüğünün alanı, başkasının özgürlük alanının sınırında biter.” Bu nedenle öğretmenini seçerken buna dikkat edilmesi huşunu dile getirir. Locke, öğretmenlerden ayrıca şunu ister. Öğrenciyi yavaş yavaş moda haline gelen “utanmazlıklar” konusunda uyarmalı. Bu öğrenciyi, onu bozmayı kendine görev bilenlerin niyetleri konusunda uyarmalıdır. Bu kişilerin hile ve tuzakları anlatılmalı, zaman zaman bu şekilde başkalarını uçuruma yuvarlayan ya da kendisi uçuruma yuvarlanan insanların komik acıklı örnekleri gösterilmelidir.
Locke, öğretmenin genel ya da özet bilgi seviyesi için bilim adamı olmasına gerek yok diyor. Daha derinlere inmek isteyen öğrenci bunu daha sonra kendi gücü ve çabasıyla yapmalıdır. Çünkü hiç kimse öğretmenin zoruyla bilgilerini artırmamıştır. Locke, burada bir bilgiye talip olma yani talebe kavramına vurgu yapıyor. Öğrenci ne zaman talebe olur. Bu önemli.
Lock, son olarak bir öğretmenin/eğitmenin ana görevini şöyle belirler: Öğretmen, öğrencisine iyi alışkanlıklar, erdem ve bilgeliğin temel prensiplerini verebilmek için onun davranışlarını, ruhunu ve zihnini biçimlendirmelidir. Öğrenciyi başkalarına karşı belli bir anlayış ve kavrama yeteneği vermek, mükemmel ve övgüye değer şeyleri sevip taklit etmeye yöneltmek ve bu amaca ulaşmak için de ona güç beceri ve istek aşılamalıdır. Öğretmene yüklenen vazife ve ödevler deyim yerindeyse çocuğun yeteneğini ortaya çıkarmak ve zamanını doldurmaktır.
Çıplaklık kültürüne dair
Eyyüp Azlal
28.08.2022 - 00:00
Yayınlanma
İyi bir öğrenci, iyi bir vatandaş, iyi bir çalışan, iyi bir işveren, iyi bir yönetici, dahası iyi bir insan olmak için elinde bir pusulası olan el kaldırsın lütfen. Bunun yanında iyi bir öğrenci, iyi bir vatandaş, iyi bir çalışan, iyi bir işveren, iyi bir yönetici ve iyi bir insan yetiştireceğim diyen de el kaldırsın. İkinci önerme olan “yetiştireceğim diyenin” muhakkak bizim gibi bir derdi vardır. O halde hep birlikte biraz dertlenelim diyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Siyaset haberleri
Yaşam haberleri
Biz bu günlere nereden geldik. Sosyolojik ve psikolojik kamplaşmayı bir yana bırakıp bu soruya cevap arayalım. Tanzimat döneminin aydınlığında önümüzü göremez olduk. Padişahın elini kolunu bağlayıp bir ferman yayınlayan Mustafa Reşit Paşa’nın Tanzimat fermanından bugüne 350 yıl geçmiş. O günden bu güne Batı’ya ben seninleyim diyen kaç devlet adamı geçti, toplumu iğfal eden, cemiyetin değerleriyle oynayan kaç aydın zuhur etti, sayısı bilinmez oldu. Biz; tarihi, tarihten ders almak için okuruz. Sınavı geçmek için değil…
Şimdi günümüzde dert ve hüzün alınyazımız olmamalı. Kabul edelim. Materyalizm ve Rönesans, bugünkü Batıyı, Batı kültürünü, hatta Batı gücünü ortaya çıkardı. Batı Kültürü ve Kültürün batısı bize batmakta olan bir geminin yol işaretidir. Bir an önce bu gemiden kurtulmanın yollarını arayalım. Derme çatma bir kayık da olsa bu bizi karaya ulaştırır. Bugün uluslararası sermaye, hak dini ve hak dili ile mücadele ettiği gibi hakkın zorunlu kıldığı insanların yaşama alanlarına da müdahale ediyor. Aslında Batı’nın tam merkezi olan İngiltere de yozlaşmış olan bir kültürün işgali altında ve işgal ordusunun emri altında bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Bu önermeme itirazı olanlar gitsin yüz yıl önce ki arşivlerde İngiltere’de deniz kıyılarında oturan kadınların kıyafetlerine baksın. Hepsi de başörtülü. Şimdi ne oldu bu kadınlara. Bu fotoğraflar yalan mıydı?
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Ekonomi haberleri
Haberleri
Meseleyi biraz daha somutlaştıralım. Bir zamanlar İran’da İran Dil ve Edebiyat Kurumu başkanı yazar-filozof Gholam Haddad-Adel'i (Adil) ziyaret etmiştik. Orada gazeteci yazar dostum M. Ali Akbulut, Haddad Adil’in (Adil) Çıplaklık Kültürü ve Kültürel Çıplaklık kitabını hatırlatmış ve biz de Haddad Adel’e (Adil) bu kitabı Türkiye için yazdıysanız buyrun ülkemizdeki şehirleri gezin, açık saçık kadınları hatta erkekleri eskiye nazaran çok az görürsünüz demiştik. Kendisi de yakında Türkiye’ye bir seyahatim olacak. Eğer gerçekten söyledikleriniz doğruysa kitabımın yeni baskısında düzeltme yapacağım, demişti. Bu söylediklerim 2015 ve 2016 yılı içindi. Haddad Adil’in kitabını tam okuyamadım. Öğrencilik yıllarımızda bir öğrenci evinde elime almıştım. İlk otuz sayfasına vakıfım doğrusu. Aslında Haddad Adil, Şah Rıza dönemindeki İranlı kadınların Avrupai giyimlerine karşıydı. O zamanlar İranlı kadınlar Batı’da var olan modayı olduğu gibi takip ediyordu. Sorgulama yok, inceleme yoktu. Haddad Adil’e göre “Çıplaklık Kültürü ve Kültürün Çıplaklığı” kitabında Batı'da örtünme ve giyim meselesi sorunlu. Materyalizmin Batı kültürü tarafından yönetilen zihniyet olduğuna inanıyor Haddad Adil. Ki biz de buna inanıyoruz. Çünkü kültür, materyalizmin ötesinde hiçbir değeri olmayan “maddi yaşamın” önceliğine dayanır, oldu. Şu bilgiyi de unutmayalım. Rönesans’a göre bir dünya görüşü olarak materyalizmin kaynağı hümanizmdir. Bu gün İngiltere’de ayakta kalmaya çalışan aileler, çocuklarını kilise okullarına göndererek geleceklerini sağlama almaya çalışıyorlar. Haddad-Adil'e göre din, İran eğitiminde önemli bir rol oynamaktadır. Kitabında eğitimde dinî düşüncenin egemenliğine değinmişti. Ona göre din eğitimi, İslam devriminin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Haber bülteni
hava durumu
Haddad Adil, insan özgürlüğü sorununun kalıcı olduğuna inanıyordu. Kıymetli yazarın kitabından ilhamla ifade özgürlüğünün başkasına küfrederek oluşabilecek bir özgürlük olmamalı. Günümüzde fikrin değil küfrün adamı olmuşuz maalesef. Hâlbuki fikir, hakikatin örtüsünü açmak ve bizi hakikate götürmek için yapılan bir harekettir. Küfür ise hakikatin üstünü örtmek için vardır. Ne güzel demişler büyüklerimiz “aklında fikir olmayanın dilinde küfür olur.” diye. Malcolm X, bunu şöyle özetler. “İslâm'a sövmekten başka fikri olmayanlar, fikrin değil, İslâm’a sövmenin özgürlüğünü istiyor.”
Ahlakın bozuk olduğu toplumda, yalnızlık şifadır. Birazcık yalnız kalıp sosyal medyadan uzak kalırsak her şey kendiliğinden düzelecek.
Tekrar Amasya ve Anadolu Şiir Akşamı
Eyyüp Azlal
04.09.2022 - 00:00
Yayınlanma
Amasya’yı son iki ay içerisinde iki defa görme imkânım oldu. Bu sefer merhum şair-mütefekkir Seyfettin Karahocagil’in Anısına Birinci Anadolu Şiir akşamına katılmak için gelmiştim. Şairlere ilham veren mimarisi ve tabiata güzellikleriyle Amasya’da tekrar bulunmanın heyecanı içerisindeydim.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Haber bülteni
Futbol
Amasya’ya daha önce Çorum dönüşü uğramış, bir gün burada konaklamış, ertesi gün de Tokat’ın yolunu tutmuştuk. Aslında buraya ilk geliş sebebimiz ikinci geliş sebebinin bir nedeniydi. İki yıl önce merhum şairimiz Seyfettin Karahocagil hocamızı telefonla aramış, ona “Şehir ve Nehir” konulu bir kitap dosyası hazırladığımı, kitabın sonuna yaklaştığımı, Amasya ve Yeşilırmak’ı da yazarsam kitabı bitireceğimi söylemiştim. Bu yüzden Amasya’ya gelmek istiyorum, demiştim. Kendisi de memnuniyetle bana yardımcı olacağını, Yeşilırmak kenarında bol bol gezeriz ve Beyazıt Camisinin külliyesinde gezdiğimiz yerleri mütalaa ederiz, demişti. Ayrıca şehir ve nehir ilişkisine dair bazı hatıraları da anlatacaktı.
Malum Taçkıran salgını (korona) nedeniyle Seyfettin Karahocagil üstadımızı geçen yıl kaybettik. Çorum’dan dönerken üstadımıza verdiğimiz sözü hatırladım. Bari mezarını ziyaret edip bir Fatiha okuruz, demiştim. Nitekim de öyle oldu. Merhum şairimizin oğlu kıymetli dostumuz Prof. Dr. Mustafa Kasım Karahocagil, bizi Amasya’nın İstanbul tarafındaki girişinde karşılamıştı. Seyfettin Hocamızın mezarı da hemen oradaydı. Mezarı başında Seyfettin Karahocagil üstadımıza ve diğer aile ferdlerine birer Fatiha hediye eyledikten sonra Amasya içlerine doğru yola koyulmuştuk. İkinci gün yağmurlu bir günde Amasya’yı terk etmiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Hava Durumu
Son dakika
Bu sefer ki Amasya seyahatim şiir akşamı içindi. Yılmaz Erdoğan’ın aksine sıcak bir şehirlerarası otobüsüne binip yola koyulmuştum. Maraş’a kadar bende Yılmaz Erdoğan olabilme ihtimal ortaya çıkmıştı. Tunalı Hilmi caddesini, soğuk Ankara günlerini, günlerce hastane bahçesinde yattığım geceler gözümün önüne gelivermişti.
Maraş ile Göksun arasını arşınladığımızda sayısı onu aşkın tüneli, görünce bu yolun “Yedi Güzel Adam”a hürmeten verilen “Edebiyat Yolu” olduğunu hatırladım. Kendi kendime dedim ki “Demek ki doğru yoldayız.”
Sabah gözümü açtığımda Turhal’ı geçmiş Amasya’ya yaklaşmıştık. Amasya’ya girerken de şaştım doğrusu. Ferhad’ın Şirin için deldiği dağı günümüzde ulaşım rahat olsun diye büyük bir tünelle çevre yolu yapılmış. Amasya bu tünel sayesinde rahatlamış bir durumda. Bu arada Ferhad ile Şirin efsanesinin geçtiği bir yer daha var. Hüsrev Perviz döneminde yaşandığı Kermanşah civarında “Bî-Sutun Dağı” yani sütunu olmayan dağda geçmiştir.
İlim Yayma Cemiyeti Amasya misafirhanesinde istirahate çekiliyoruz. Birazdan şair Mehmet Baş da misafirhaneye geliyor. Biraz dinlendikten sonra misafirhaneden çıkıyoruz. Sabah kahvaltısını dışarıda yapacaktık. Yolda eski bir Amasya evinde yaşlı bir teyze ve amca bahçede fokur fokur kaynayan semaverlerinden çay içiyorlardı. Selam verdik, buyur ettiler. Simit alıp öyle gelelim, dedik. Birazdan simitlerimizle geldik. Evin hanımı Amasya’ya has kuşburnu marmelatı ve diğer ikramlarda da bulundu. Semaver çayından bolca çay içtik. Keşke Amasya’ya daha önce gelseydik, demiştik. İsmimle müsemma ev sahibi bu amcayla sohbet edince kendisi “sabahleyin canım çok sıkılmıştı. Birileri geleydi dertleşirdim, diye içimden geçirdim, Allah sizi gönderdi demişti. Çok duygulandık. Eyyüp Kaya amcamız yardıma muhtaç bir durumda. Başlarında maddi ve manevi bir felaket geçmiş. Dertleriyle dertlendik. Rabbim tez zamanda dertlerini hafifletir inşallah.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Kültür haberleri
Haberleri
Öğle namazımızı Akbilek Evliya camiinde eda ettik. Orada medfun Akbilek Bahşi Halife hazretlerinin türbesinde dualar ettik. Bahşi Halife Hazretleri Sultan Beyazıt ve Yavuz Sultan Selim döneminde buranın büyük bir âlimi imiş. Kimin halifesidir, bilemiyoruz.
Şairlerin ikindi sonrası Beyazıd Camisinde buluşacağı bilgisi doğrultusunda boş zamanı merhum Seyfettin Hocanın yeğeni eski GAP idaresi başkanı kıymetli dostumuz Sadrettin Karahocagil Bey ile beraber geçirdik. Ferhat tünelinden geçtik, Beyazıt camisinde oturduk. Eski günleri yâd ettik.
İkindi sonrası şair dostlarımızın bir kısmı ile buluştuk. Anadolu Şiir akşamları uzaktan gelenlerin erken, yakından gelenlerin geç vardığı bir şairler buluşması gibi olmuştu. Samsun’dan gelen arkadaşlar Ahmet Sezgin ve Adnan İpekdal hocalarımızı ancak akşam yemeğinde görebildik. Ve şiir programından sonra da alelacele ayrıldılar. Şair Mehmet Baş, peşinizden Samsun’a geliyoruz, dediydi. Ama onun da sabah namazı sonrası İstanbul’a gidiyorum hocam, demesiyle Samsun’a gidiş planımız şimdilik ertelendi. Şiir gecesini ırmak kenarında düşlerken bir havuz kenarıyla yetinmek hayallerimi yıktı doğrusu. Tek tesellim su sesinin şiirimizin sesine ahenkli bir şekilde karışıyor olmasıydı.
Çilingir mi Bilim İnsanı mı?
Eyyüp Azlal
11.09.2022 - 00:00
Yayınlanma
Şair İsmet Özel, “Akla Karşı Tezler” adlı şiirinde baca temizleyicilerinden söz eder. Şiirin ilk mısralarını hatırlamak yeterli olur zannımca. Şöyle der şair:
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Kültür haberleri
Dünya haberleri
“En mutlu insanlar belki de / Baca temizleyicileridir.”
Şimdi nerden hatırladım bu mısraları. Meşhur fizikçi Albert Einstein’nin Japonya’ya atom bombası atılması üzerine duyduğu üzüntüsünü dile getirirken söylediği sözdü. Ne demişti Einstein? “Bilseydim bilim adamı değil çilingir olurdum. Demek ki bilim adamı ya da günümüz tabiriyle bilim insanı olmak yetmiyormuş. O bilimin ahlakını, metodolojisini ve istikbalini de düşünmek gerekiyormuş. Mutlu olmanın yüksek bir meslekte değil olabildiğin meslekte de anın hazzını ve mutluluğunu yaşayabilmektir. Meslekî açıdan mutluluğun sırrına şimdilik değinmeyeceğiz.
Mütefekkir-yazar İhsan Aktaş, bir sohbetinde bugün dünyada filozof yok, felsefeci var, demişti. Bu söz çok yerinde bir ifade içeriyor. Einstein’in pişmanlığı ancak 220 bin insanın ölümü sonunda meydana gelmiştir. Oysa felsefesi yapılan bir bilim asla buna izin vermezdi. Hızlı gelişen olaylar, hızlı yaşanan bir çağın ortaya çıkardığı düşünmeden rayları döşemek günümüz dünyasında raydan çıkmaya sebebiyet verdi.
Günümüzde filozof seviyesinde olmasa da bazı düşünürler-yazarların çağrısına uymak zorundayız. Yavaşla diyor bu yazarlar. Yavaşla ki seni tanıyabilelim, yaptığın işi bilebilelim. Ne diyordu Kemal Sayar Yavaşla kitabında? “Aslında bütün varlığımızla hiçbir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız. Hızlandıkça zaman kazanmıyor, sadece parçalanıyoruz. Kendimizi bulmak için hayatın kendi ritmine geri dönmeye ihtiyacımız var. İşte bu yüzden, kendi kendimize "Yavaşla!" diyoruz.”
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Dijital gazete
Gazeteler
Tekrar filozoflara geri dönersek şunları söyleyebiliriz. Filozoflar metafizikten ahlaka kadar pek çok konu hakkında fikir üretirler. Böylece varlığımıza dair bazı temel konulara da ışık tutarlar. Ne var ki bazı buluşlar-icatlar ortaya çıktığında felsefesi yapılamamış, daima kendini koruma amaçlı ortaya çıkan buluşların ötesine geçememiştir. Niçin bunu söylüyorum. Albert Einstein, Nazi Partisinin iktidara gelmesi sonucu kendisine yönelik ölüm tehditleri alınca ABD’ye yerleşmek zorunda kalmıştı. Einstein, Almanya’da iken Nazilerin daha doğrusu Hitler’in bir atom bombası yapması için Alman fizikçilere olan baskısını görmüştü. Bu baskı sonucunda Alman bilim insanları bir atom bombası yapacak seviyeye gelmişti. İşte tam bu zamanda Einstein 1933’te ABD’ye gitmişti. Einstein, ABD’ye giderken “izafiyet teorisi dâhil bütün notlarını ve çalışmalarını da götürmüştü.
Einstein, oradayken (1939 ) dönemin ABD başkanı Franklin D. Roosevelt'e yazdığı bir mektupta atom bombası üretiminde ısrarcı olunması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunmuştu. Ve bunun için projede çalışan bilim insanlarına kendi tezlerini ve metotlarını da vermişti. Onun amacı ileride atom bombasını yapacak Almanya’ya karşı caydırıcı bir güç olarak ABD’nin elinde bu atom bombasının bulunmasını istemesidir. Daha doğrusu o dönemde Yahudi soykırımı yapan Almanya’ya karşı “buna bir son vermesi için ABD’yi bir koz olarak kullanmak istemesiydi.
Fakat bunlar olmadı. Ona atom bombasının kullanılmayacağı sözünü veren ABD Başkanı Roosevelt ölüp yerine Hitler gibi canî Truman geçince Japonya’yı atom bombasıyla yerle bir etmekten çekinmemiştir. Üretilen iki atom bombası Japonya’da Hiroşima ve Nagazaki şehirlerini yerle bir etmişti. Bu atom bombasının Japonya’da 220 bin kişiyi öldürmesi üzerine Albert Einstein şu yorumu yapmıştı; "Bilseydim, bilim insanı değil çilingir olurdum"
Einstein, bu sözü söylerken 1922 yılında yaklaşık bir ay kaldığı Japonya’yı ve oradaki insanları hatırlayarak söylemişti.
Zengin hayallerimiz olsun
Eyyüp Azlal
18.09.2022 - 00:00
Yayınlanma
İNSANIN zengin hayalleri olsun. İnsan zengin hayallerle büyüsün. Hayallerimizin zenginliği büyüyünce fakirleşiyor muyuz, ne.
Ben şahsen artık zengin hayaller kuramıyorum. Bir çare aradım. Kitaplığımda merhum Cahit Zarifoğlu’nun “Zengin Hayaller Peşinde” adlı kitabını buldum. Orada şair-yazarın zengin hayallerle dolu yazıları var. İnsan hem şair hem de yazar olunca yazılar da bir başka oluyor. Biraz iddialı bir cümle olacak ama söylüyorum. Zarifoğlu’nun çoğu denemesi şiir yoluna varamadığı için orada deneme olarak duruyor.
Elimdeki kitap, Mayıs 1999 Beyan yayınları baskısı. Kitabın editörü yazar Hüseyin Durukan (Yorulmaz), daha önce Zarifoğlu’nun “Bir Değirmendir Bu Dünya” kitabından bazı yazıları almış. Ayrıca gazete ve dergilerde neşredilmemiş yazıları da bu kitapta derlemiş. Bilemiyoruz, belki rahmetli Zarifoğlu sağlığında Zengin Hayaller Peşinde adlı bir kitabım olsun, demiştir.
Bu kitabın bende ayrıca bir hikâyesi var. Temmuz- 7-1999 notu ve Merhum Ali Nar Hocanın hediyesi. “İslami Edebiyat Vakfı başkanı Ali Nar Hoca’nın hediyesidir.” Sadece bu kitap değil. “Bir Değirmendir Bu Dünya” kitabını da hediye etmişti Ali Nar Hoca.Allah rahmet eylesin.
Hatıralar canlandı
Zengin Hayaller kitabını okuyunca bu hatıralar canlandı gözümde. Garip bir takıntım var. O hatıralar silsilesindeki insanları aramadan duramıyorum. Yayınevi sahibi Ali Kemal Temizer, kitabın editörü-yazar Hüseyin Durukan (Yorulmaz), şair-yazar Recep Garip kitabı okurken aradığım şahıslardı. Aramadığım şahıslar da rahmet-i rahmana ulaşmışlardı. Bunların hepsi de Cahit Zarifoğlu üstadımızın dostlarıydı.
Kitabın editörlüğünü yapan yazar Hüseyin Durukan, elinizdeki kitabın ismi, yazara ait bir yazının başlığından mülhemdir, notunu düşmüştü. Ama hangi yazı olduğunu belirtmemiş. Editörün bu bilgiyi belirtmemesi de iyi olmuş. Şimdi bize düşen şairin dediği gibi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimiz kitabın başından yeniden başlamaktır.
Cahit Zarifoğlu şiirden, hikâyeye, günlükten çocuk masallarına kadar birçok alanda at koşturmuş bir şairimizdir. Bununla beraber kalem oynattığı her alanın ön safhalarında bulunmuştur. Her zaman zengin hayâller peşinde koşan merhum şairin elinizde bulunan düşünce ve sanat yazıları, onun bilinen yönlerini daha zenginleştirirken meçhul taraflarını ve çok az tanıdığımız yönlerini de ortaya çıkarmaktadır.
Edebiyat camiasında Cahit Zarifoğlu’nun sanatın teorik yönü üzerine “düşünmekten değil ama konuşmaktan” fazla hoşlanmadığı öne sürülür.
Kitabı hazırlayan yazar Hüseyin Durukan (Yorulmaz) bu kitapta Zarifoğlu’nun yazılarını toplarken o’nun sanat ve edebiyatın teorik yönüyle de ilgilendiğini, düşündüğünü belirtmek istemiş. Zaten “Bir Değirmendir Bu Dünya” kitabı aktüel içerikli yazılar olduğu için orada var olan edebiyat içerikli yazılar bu kitaba nakledilmiştir. Aslında bu kitap, “Bir Değirmendir Bu Dünya” adlı eserinin bir devamı niteliğindedir.
Zarifoğlu’nun zarif dili ve şiir dili her ne kadar bu kitaptaki yazılara yansımışsa da şiirlerinin aksine denemelerinde oldukça anlaşılır. Anlatmak istediğini hayata dair misaller vererek, bazen fıkra anlatarak çok güzel bir şekilde anlatıyor. Onun nükteli duruşunu bu kitapta daha iyi gördüm. Çok ince esprileri ve göndermeleri olduğunu buradan söyleyelim. Kitabı belki on seferdir elime alıyorum. Ama her seferinde bir yazısına takılıp o yazı üzerinde tefekküre dalıyorum. Hala kendi kendime düşünüyorum. Aslında ilk başlardan beri bu kitabı bitiremeyeceğimi biliyordum. İnşallah kitabın tamamını okurum.
Kitabın içerisinde birbirinden güzel ve zengin hayaller barındıran yazılar var. Bu yazılardan biri Küçülen Aileler… Haftaya inşallah bu yazıya dair değerlendirmemiz olacaktır.
Bırak Beni Beyefendi
Eyyüp Azlal
25.09.2022 - 00:00
Yayınlanma
-Mahsa Amini’nin Aziz Hatırasına
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Gazete reklamları
Medya analizi
*Eyyüp Azlal
Bir tutam saç için bir can feda edilir mi. Şimdi onlarca can daha gitti. Mahsa Amini, başı açık olduğu için Tahran’da İran ahlak polisi tarafından gözaltına alındı ve gözaltında iken vefat etti. Şimdi ahlakınız düzeldi mi? Hayır düzelmedi. Kalplerde, gönüllerde derin yaralar açıldı. Rejimin sevimsiz yüzü bir kez daha insanların yüzüne bir kezzap suyu gibi atıldı.
Gencecik fidanlar özgürlük, özgürlük adına sokaklarda. Binlerce kişi, “Diktatöre ölüm!”, “Kız kardeşimi öldüreni öldüreceğim.” Sloganları Tahran sokaklarında yankılanıyor. Sadece Tahran mı? Tebriz, İsfahan, Meşhed, Senendej şehirleri adeta kızıl kıyamet…
İran’da yıllarca kalan bir arkadaşım, İran toplumu için şöyle bir ifade kullanmıştı. İran ataerkil bir toplum değil anaerkil bir toplumdur. İran’da kadınların daha baskın olduğunu dile getirmek için bu tezi ileri sürmüştü. Eğer bir yönetim, kadınların bedduasına uğramışsa iş kötüdür. İran’da kadın meselesi ve başörtü meselesi siyasi bir mesele değil. Dini inancı açısından çador dediğimiz çarşaf giyen kadınlar da var, geleneksel başörtüsü takanlar da var.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Dünya haberleri
Gazeteler
İranlılar, Türkiye Modernleşmesini tam olarak okuyamadılar. Daha doğrusu ABD ve Avrupa güdümünde olan başta Masih Alinejad gibi gazetecilerin gözüyle Türkiye’yi gördüler. Amarikanın Sesi radysunda çalışan Alinejad geçtiğimiz günlerde Çin ve İran gibi ülkelerin cumhurbaşkanlarını diktatör olarak ilan etmiş. Bunların yanında cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da diktatör grubuna dâhil etmişti. Bu grubun tek isteği var. Ama maalesef karşılanmadığı için ülkemizi de, cumhurbaşkanımızı da olumsuz bir şekilde tanıtıyorlar.
Modernist İranlılar, başı açık hatta açık saçık insanları bir Batı değeri olarak görüyorlar. Başı örtülü bir kadını da Batı değerlerine karşı olarak görüyorlar. Onlara göre İstanbul ve İstanbul’da Taksim semti kutsanması gereken bölgelerdir.
Hâlbuki 28 Şubat 1997 yılında başlayan ve “Post-Modern Darbe” adı verilen çağ dışı bir zihniyetle mücadele eden insanlar, 2003’te tekrar iktidara geldiler. Ve bu insanlar; başı açık, başı örtülü insanlar, sakallı-sakalsız insanlar bizim eşit haklara sahip vatandaşlarımızdır, dediler. Bu süreç otuz yılı aşkındır devam ediyor. Bu meseleyi 28 Şubat Derneği, iyi bir şekilde anlatmalı. Yoksa dünya Masih Alinejad’ın yalanlarına inanmaya devam edecek.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Yazarlar köşe
Medya takibi
Bugün İran’da Başörtüsü zulmünü dayatanlar ile 1997 yılında Türkiye’de başörtüsünü yasaklayan zihniyet aynıdır. Aynı düşünceye hizmet etmektedirler. Her ne kadar biz; vatanı, milleti, Allah’ı, peygamberi seviyoruz dese de aslında bunlarla savaş halindedirler.
13 Eylül 2022’de başkent Tahran’da “ahlak polisi” tarafından başörtüsü ve kıyafet kurallarına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alınan 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin gözaltındayken ölümü, İran toplumunda geniş protestoların ortaya çıkışına sebep oldu. İran Devlet’i “doğal ölüm” olduğunu iddia etse de İran halkı Amini’nin polis tarafından öldürüldüğünü düşünüyor. O günden beri de yapılan protestolar hâlâ devam ediyor ve krize dönmüş durumda.
Neyin kutsalı?
İran İslam devletinin kurucusu Humeyni’nin, şöyle bir sözü vardı. “Devrim, onu korumakla devrim olmaz.” Bu sözü şimdiki rejim sanki altın bir kafeste muhafaza etmiş. Ve rafa kaldırmıştır. Yine Humeyni’nin diğer önemli bir sözü de şuydu. Benim Şiilik diye bir dinim yoktur. Dinim İslam’dır.
Humeyni hangi vaatlerde bulunmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Coğrafi Referanslar
Siyaset
İran devrimi, Şah Pehlevi’nin otoriter yönetimi altında ezilen İran halkı için büyük umutlar doğurdu. Neydi bu umutlar? Humeyni İran’a döner dönmez su, elektrik ve otobüsün bedava olacağını duyurmuştu. Ona göre Rıza Şah, halkın parasını silahlanmaya ve dine karşı gelmek için turist çekmeye harcamıştı, hâlbuki petrolden gelen paraların halka aitti ve bu paranın halka verilmesi gerekiyordu. Böylece İran halkı yoksulluktan kurtulacak rahat bir yaşam sürecek ve insanlık makamına ulaşmak için ibadet edebilecekti.
İlk mücadele yine kadınlarla…
1979’da dünyanın şaşkın bakışları altında gerçekleşen (Türkiye’deki aydın Müslümanlar bu devrimi heyecanlı ve mutlu bir şekilde karşılamışlar. Nurettin Şirin, İran’daki mollalara biat ederken, Mehmet Metiner, ilham alalım demişlerdi.)
Ancak Humeyni’nin İran’a dönüşünde işler pek de anlatıldığı gibi gitmedi. Humeyni İran’a döner dönmez verdiği emirlerden birinde "Kadınların tam giyinip kapanmasını" emrediyordu. Humeyni’nin bu emrini takiben 8 Mart 1979'da Tahranda ve büyükşehirlerde Kadınlar tarafından büyük protestolar düzenlendi ve özgürlüklerini asla feda etmeyecekleri kadınlar tarafından bildirildi. Kadınlar ve siyasi grupların tepkisiyle karşılaşan Humeyni, bu emrini geri çekti ve örtünmenin hiçbir zorunluluğunun olmayacağını bildirmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Haber
Haber bülteni
Su, akmazsa kokar.
İran İslam Cumhuriyeti’nin fikriyatı, İran’da siyasal sistemin temeli ve yapısı İslam’ın Şii yorumunda yer alan Velayat-e Fakih sistemi üzerine inşa edilmiştir. Bu görüşe göre, imamların olmadığı dönemde iktidarın meşruiyeti sadece din bilgini (fakih) tarafından yönetilmesiyle mümkün olabilirdi. İnsanların ahlaki olarak doğru yanlışı teşhis etme konusunda din adamlarına zaruri ihtiyaçları olduğunu düşünürler. Din adamları olmadan insanların doğru yaşam kurallarını bulmaları kolay değildir. Onlara göre, insan kusurlu varlık olduğu için din adamları tarafından yönlendirilmeli, eğitilmeli ve devlet mekanizması tarafından da denetlenmelidir. Bugünkü protestolar, mezhepsel kökleri de olan bu ideolojik/politik görüşe karşı isyan sayılır.
Mehsa Amini’nin ölümünün sorumlusu olarak suçlanan İrşad Devriyesi yani ahlak polisinin kanununda maalesef bu güncellenmesi gereken bilgiler var. Bu teörü, din olarak algılanıyor ve inşalara, özellikle kadınlara zorla dayatılıyor.
Hz. Muhammed’in döneminde, Hz. Ali’nin döneminde, sahabeler döneminde zorla örtünmek diye bir şey yoktu. Hatta doğru doğru bir şekilde giyinmeyen kız kardeşi Esma’nın yanında peygamber efendimizin oradan uzaklaştığı kaynaklar yazmaktadır. Peygamber efendimizin övgüsüne mazhar olan İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Muhammed Han, devlet adamlarına şöyle bir öğüt veriyor.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Haber makaleleri
Teknoloji haberleri
“İnsanlara dinini mezhebini ve Allah’ın soracağı soruları sormayın, aç mısın? Derdin var mı? bir ihtiyacın var mı diye sorun...”
Bir şairi kim dinler
Eyyüp Azlal
02.10.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bu başlığı şöyle de düşünebiliriz. Bir şair kaç kere doğar veya kaç kere ölür? Şairi öldüren adeta geri dönüşümlü kartondan yapılmış bu dünyadır. Şairi doğuran da aynı dekordan ibaret olan bu dünyadır. Şair, eğer bir şeyleri farklı biçimlerde söylemiş ve hayata ayak uydurmuş olanların uykularını kaçırmışsa bu, onun için ölüm demektir.
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Güncel haberler
Gazetesi
Bu dünyada şair nasıl doğulur? Ya da şair nasıl ortaya çıkar? Bu soruyu cevaplamak için Muallim Naci'nin:
"Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir"
beytini örnek verebiliriz. Şairlerin başarılarının takdir edildiği ve karşılığı verildiği bir ortamda şair doğar. Şiir ve hikmet adına şair elini açtığında gökyüzünde yağmur yağarsa şair doğar. Şiirin gökyüzünden yeryüzüne inmesine gerek yok şiiri anlamak adına okuyucuda bir keramet zuhur etse bu kâfi gelir. Her şeyin bir alıcı ile değer kazandığını, bir bakıma değerini alıcıda tecrübe ettiğini, basitten derine kadar hayat bize öğretiyor.
Gelelim başlığa…
Bir şairi kim/kimler dinler? Düşünün şair İlhan Berk’in “Bir şiir yazılıp yeryüzüne çıkmışsa, dünyada bir şeyler değişmiştir.” Dediği gibi şair de yazdığı şiiri nice engin denizleri, volkanları, dağları, tepeleri aşarak kendini ispatlama çalışmış ve insanlara “işte başardım.” Der gibi bir iltifat beklemektedir.
Klasik zamanlardaki gibi şaire iltifatın bir usulü vardı. Öncelikle şairin kendisini himaye edecek ve yine kendisine himmet edecek bir hamiye ihtiyacı vardı. Şiir sunulan kişiden himmet isteme, kendi durumunu ona söyleme ve bazı beklentiler için de kasîde dediğimiz şiirler yazılmıştır. Şâirler, bu tür taleplerini kasidenin fahriye bölümünde dile getirmişlerdir. Fahriye, genellikle medhiye bölümünden sonra ve dua bölümünden önce bulunan, şâirlerin kendilerini övdükleri, bazen övünme ile birlikte lütuf ve ihsân talep ettikleri, kimi zaman da içinde bulundukları durumu, sıkıntıları övdükleri kişiye arz ettikleri, felekten ve dünyadan yakındıkları, sonuçta hâmînin yardımını istedikleri bölümdür. Bu bölümün özelliği, şâirlerin kendilerinden bahsettikleri bölüm olmasıdır. Bu bahsediş, bazen övünme, bazen de arz-ı hâl ve lütuf isteme şeklinde olmuştur.
Vaktiyle kuyumcu gibi önüne kese altınlar atılan şairler varmış. Bunların başında şüphesiz Nedim gelirmiş. İbrahim Paşa ve Şehzâde Mustafa'nın meclisinde devşirme olan hizmetkâr Abdullah b. Geylan elindeki şarap kadehini düşürüp Şiraz halısını kirletmiş, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa, bu hizmetkârı tam azarlamak üzereyken Nedim söze girerek şiirini söyler.
“Ayağın sakınarak basma aman sultanım
Dökülen mey, kırılan şîşe-i rindân olsun”
Deyince İbrahim Paşa da hizmetkârı affeder ve Nedim'in bu ince zekâsını kutlamak için de önüne bir kese altın atmıştır
Günümüzde asil insanların, yani hâmi durumunda olan insanların zengin olmadığı; zenginlerin de hâmi derecesine yükselmediği acı bir dönemi yaşıyoruz. Dergiler, kitaplar şayet satılırsa şaire iltifat olur ama orda da yayınevi faktörü öne çıkarak şaire yapılacak faktöre kat vurulur. Şaire kala kala cebinde sakladığı yeni şiiri ile divanda, meydanda ya da bir meclis ortamında kendilerine şiir okuyacağı insanları bulabilmektir.
Bütün bunlar olurken şairle okur arasında bir kan uyuşmazlığı olmamalı. Şiirle şair ve şairle okuyucu arasında gizli bir yol vardır. Yoksa şair her ne kadar bir feryadın sesini inleyerek dışa dökse de ince bir çizgiyi dağlayarak üflese de şiir; okuyucuya, okuyucu da şaire küsebilir.
Şiiriyle ilgili bir hatırasında Şair Nurullah Genç’in dinlemeye değer bir anekdotu var.
Nurullah Genç, şiirimi yirmi dört saat içinde birine okuyamazsam şiiri bırakırım, demişti. Hatıranın detayı şöyle…
Yıl 1980… O zamanlar cebinde şiiri var ama inşaatlarda bir işçidir Nurullah Genç. Kendi ifadesiyle en büyük zorluk inşaatlarda çalışmak değil yazdığı şiirini kimseye okuyamamak demişti. O, şiirini okuyacak kimseyi bulamamaktan şikâyetçiydi. Sanatkâr, eserini sergilemek ister ama sergilenecek imkân ve mekânı bulamayınca onda sanat ölümü gerçekleşir. Şair, ismiyle müsemma huzur aramak için Huzur Kıraathanesine gidiyor. Ve orada ilk gelip oturacak kişiye şiirini okuyacak. Ve böylece şiiri kurtulacaktı. Şiirinin geleceği de kurtulacaktı. Tam bu hayaller içinde iken az sonra bir genç adam elinde bir kitap ile kıraathaneye geliyor. Ve Nurullah Genç, sandalyesini genç adama yaklaştırıyor. Derdini, anlattı. Buyur, okuyun dedi. Nurullah Genç, şiirini okur. Genç adam da şiirin burası olmamış, şurası böyle olsun diye nasihatte bulunmuş. Meğer şiir ile de alakalı. Nurullah Genç için “nur ala nur” bir durum oluşmuş. En sonunda tanışmışlar. Ben Nurullah Genç, ben Nazir Akalın… Meğer ikisi de birbiriyle mektup yoluyla tanışıyorlarmış. O zamanlar Erzurum İlahiyat’ta okuyan ve bugün Ay Vakti dergisini çıkaran şair Dr. Şeref Akbaba, ikisine de mektup yazmış. Harçlıklarımızdan biriktirerek bir dergi çıkaralım, demiş. Önce Nurullah Genç Nazir Akalın’a şiiri mektupla gönderiyor, sonra Nazir Akalın Nurullah Genç’e şiiri gönderiyor. Sonra düzeltilmiş hali Şeref Akbaba’ya yollanıyor. Tabi dergileri ancak iki yıl sonra 1982’de neşrediliyor.
Zengin Hayaller Peşinde
Eyyüp Azlal
10.10.2022 - 00:00
Yayınlanma
Daha önce de yazmıştım. Yedi Güzel Adam'ın zarif adamı Cahit Zarifoğlu'nun Zengin Hayaller Peşinde kitabını okurken kendimce zengin hayallere dalmıştım.
Daha önce de yazmıştım. Yedi Güzel Adam’ın zarif adamı Cahit Zarifoğlu’nun Zengin Hayaller Peşinde kitabını okurken kendimce zengin hayallere dalmıştım. Zengin Hayaller Peşinde kitabıyla adeta hayallerim iklimden iklime taşındı. Yedi iklim dört kıtada gezindim, durdum. Kitapta bazı yazıları okuyunca kendime bir serbest zaman ayırmıştım. Yaşın getirdiği bir lezzet, bir birikimin ışığında bu serbest zamanı değerlendirdim. Bu zaman diliminde hayallerim de zenginleşti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Gazeteler
İletişim ve Medya Çalışmaları
Zengin Hayaller Peşinde kitabında hatıralar, yaşanmışlıklar mühim bir yer tutmaktadır. Bir de Cahit Zarifoğlu’nun arkadaşlarından onu dinlemişliğimiz vardı. Bunlar da hayallerimize karışabiliyordu. Merhum Sezai Karakoç’tan Akif İnan’dan, Erdem Bayazıt’tan, Rasim Özdenören’den, Ali Nar üstadlarımızdanCahit Zarifoğlu ile yaşanan yaşanmışlıkları dinlemiştim. Kısmen M.Önal Mengüşoğlu, Nurettin Durman, Şakir Kurtulmuş, Recep Garip hocalarımızdan da Cahit Zarifoğlu’nu dinlemiştim.
Kitapta Zarifoğlu'nun beni en çok etkileyen yazılarından birisi olan "Küçülen Aileler" denemesini okuduktan sonra düşünceye daldım. Kentleşmenin artması (modern-dijital şehirler: medeniyet gereksinimi duyan şehirler) , kadınların daha yoğun biçimde işgücüne katılımı, işyerinde geçirilen uzun çalışma süreleri, dijitalleşme, hız ve hazdan beslenen yaşam biçimi, buna ek olarak bireysel yaşamın artmasının bir sonucu olarak aile kurumu da değişti. Değişimin hem yapısal olarak hem de aile içi ilişkiler boyutunda olduğu söylenebilir. Buna çocuk istemeyen aileler ve bunlar yerine evde sadece kedi-köpek besleyen aileleri de ekleyebiliriz.
Eskiden “hayatlı evlerde kalırdık.” İki binli yılların başında hayatlı evlerimizi terk ettik. Hatırladığım kadarıyla bir hayatlı evde dört aile kalmıştık. Anne baba;evin evlenen gençleri, gelinleri ve yeni doğan çocuklarıyla küçük bir kabile şeklinde otuz kişiye yaklaşan bir insan unsuru bu hayatlı evde kalırdık.
Cahit Zarifoğlu da yetmişli yıllarda belki bize göre biraz daha Batıda olması hasebiyle hayatlı bir evin portresinden yola çıkarak ev ve hayat arasında değerlendirme yapıyor. Zarifoğlu, hayatlı evden ayrılıp ayrı bir eve çıkmaya çalışan evlatlara direnen babaların dramını tahlil etmeye çalışıyor. Ayrı bir eve çıkan genç evlileri bekleyen en büyük tehlike ufak bir geçimsizlikte soluğu mahkeme kapılarında almalarıdır. Zarifoğlu, o zamanlar için bu tehlikeye değinmese de bugün yeni çiftlerde boşanmaların büyük sebebi bu nedendir. Çünkü, çiftler hayatlı evde kalsa evin büyüğü anne babalar kendi hatıralarını, yaşanmışlıklarını dile getirip onları bu kötü durumdan çabuk kurtarmaları söz konusudur.
Büyükler, hayatlı evde gençlere her şeye sahip olamamanın belki de bir kader olduğunu hatırlatırlar. Sana verilmeyen şey belki de senin hayrınadır. Hayatlı evlerde anne ve babalar, evli gençlere belli bir zaman diliminde bir refik, bir yol arkadaşı konumunda olurlar. Şayet anne baba değilse bile büyük abi, kardeşi; büyük elti de eve yeni gelen gelinin refikası olabilmektedir. Yeni çiftler, hayatlı evlerde tecrübe ve davranışlarından etkilenebilmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Politika yorumları
Son dakika
Zarifoğlu, yazısında o zamanlar için hayatlı evin apartman evleriyle yer değiştiğini, büyük bir evken kalabalık insanlarla dolu olan hayatlı evin şimdilerde küçülüp küçülüp bir apartman evine dönüştüğünü ve burada da insan yerine evin eşyalarla dolup taştığından şikâyet eder. Yazar, bu durumu sanayileşmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri bir pazar olarak görmesine bağlıyor. Sanayileşmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin kendilerini toparlamalarına fırsat vermeyi ponları bir tüketim alışkanlığı içerisinde tüketici konuma sokmaya çalışmasından ileri geldiğini söylüyor. Sanayileşmiş ülkelerin amacı, gelişmekte olan ülkeleri, özelde İslam ülkelerini sömürme stratejilerinden bir tanesi de ailenin bir an önce apartman hayatına geçmesini teşvik etmektir. Zarifoğlu’na göre bozulmaya karşı direnmenin, tüketim alışkanlığına kapılmayıp sömürülmeye karşı koymanın ve nihayet topluca bir karşı güç oluşturmanın önemli garantilerinden birisi de BÜYÜK AİLE’dir.
Son cümle… Evde saadet her isteyene verilmedi ama isteyenler mutlaka talip olmuş olanlardır…
Sezai Karakoç ve Necip Fazıl
Eyyüp Azlal
16.10.2022 - 00:00
Yayınlanma
Sezai Karakoç, Büyük Doğu dergisiyle ortaokul yıllarında tanışmıştı. Ortaokul ve lise yıllarında bu derginin tutkulu bir okuyucusu idi. O, bu dönemde Necip Fazıl’ı yüz yüze olmasa da gıyaben tanımış oldu.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Gazete
Haber makaleleri
Karakoç’un ilk yazıları da 1950’li yıllarda Büyük Doğu dergisinde çıkar. Dergide yazıları çıktığı yıllarda Necip Fazıl ile tanışmıştı. Ve bu yakınlık-tanışıklılık Necip Fazıl’ın vefatına kadar devam etmiştir. Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ın yanında Büyük Doğu dergisinin edebiyat, sanat sayfalarını yönetti.
Necip Fazıl’ın vefatı sonrası Sezai Karakoç’un veciz bir yazısı vardı. "Altmış yıl durmadan dinlenmeden bin bir çile içinde, eserler vererek, mücadeleler yaparak milletinin varoluş savaşında yerini alan bir Millet Büyüğü, düşünce ve edebiyat hayatımızın dinmez ve sinmez kalemi, yerinden oynamaz üslubuyla kendini edebiyat tarihine hak eden kalem, Üstad Necip Fazıl, aramızdan sıyrılıp, âdeta bir kuş gibi uçup gitti."
Sezai Karakoç, Necip Fazıl ile tanıştıktan sonra (1950’li yıllar) itibaren Türk şiirinde yeni bir dönem başladı. İlk şiirlerinde Orhan Veli akımına karşı durdu ve bir hece ısrarı gösterdi. Karakoç “Mona Rosa” şiiriyle Necip Fazıl’ı bütünüyle önemsediğini gösterdi. “Mona Rosa”, bir yandan geçmiş şiir kültürümüze sahip çıkarken diğer yandan da sonradan II. Yeni olarak adlandırılacak yeni şiirin birçok unsurunu bünyesinde taşıdı. 1950’li yılların başlarında yazdığı şiirler kadar şiir eleştirileriyle de kuşağının etkili bir adı oldu. Sezai Karakoç’un önderliğinde Orhan Veli etkisini aşarak gerçek karakterini bulan modern şiirimiz, her ne kadar serbest ölçüye geçse de geleneğe bağlılığını ilan etmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Siyaset haberleri
Gazete arşivi
Sezai Karakoç’un edebiyat dünyasını şekillendiren şahsiyetler Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Bayatlı ve Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bu şahsiyetlerden ilk ikisi Mehmet Akif ve Yahya Kemal ondan önce vefat etmiştir. Karakoç, bu ilk iki şahsiyeti kitaplarından diğer bazı hatıralarından tanıyor-biliyor.
Sezai Karakoç, Necip Fazıl için Servet-i Fünûn dergisiyle başlayan ve zirve noktasına ulaşan Fransız edebiyatına bir nevi bir tokat atmıştır. Karakoç, Necip Fazıl’ın Arvasî hazretleriyle tanışması sonucu bu tavrı benimsediğini söylüyor. Bunun yanında Türk edebiyatının ana taşlarının Necip Fazıl ile İslamî edebiyatın merkezine oturtuldu, diyor.
Sezai Karakoç, ilk ciddi eleştiri yazısını da üstad Necip Fazul’ın Sonsuzluk Kervanı adlı şiir kitabı üzerine yazmıştır. Bu eleştiri (kritik) yazısının da 1955 yılında neşredildiğini söylemeliyiz. Sezai Karakoç, Necip Fazıl’ı Yahya Kemal’in şiiriyle kıyaslarken Yahya Kemal’in şiirini bir anıt, Necip Fazıl’ın şiirlerini her şeyin bittiği, kendi dünyamızın kapandığını, yaşanmaya ve yaşatmaya ve var olmaya yeniden başlanıp başlanmayacağının sorulduğu bir vakitte DOĞMUŞ, insanın toprağa ilk ayak bastığı andan haber olmuştur toplumumuz için.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Medya takibi
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Karakoç, Necip Fazıl’ın şiir poetikasını da şöyle dile getiriyor. Hakikat, varoluş, hayat ve ölüm, zaman ve son olarak ebedilik temalarını gıda edinmiş bir şairimizdir, diyor.
Sezai Karakoç; Türkiye’de 1930’lar ve sonrasında Necip Fazıl sayesinde şiirde, romanda ve felsefede mistik eğilimler baş göstermiştir, der. Bunları Peyami Sefa’da, Necip Fazıl ve o günün şairlerinde görebiliriz. Unsurlar halinde doğu-batı sentezi cinsinden düşüncelere de rastlanabilir. Yahya Kemal’in sohbetinde de buna benzer düşünceler vardır. Ancak İslam idealini tüm bir tez olarak alıp savunan kimse yoktu. Halk, İslam’ı yaşıyordu kendi gücünce. Din alanı bilginleri vardı. Fakat entelektüel planda artık gizli açık başka tezler savunuluyordu. İşte, ülkemizde, aydınların İslam’a dönüp bakmaları gerektiğini ilk haykıran ve tezini sistemleştirmeye çalışan ilk Necip Fazıl Kısakürek oldu diyebiliriz.
Tebriz seyahatim
Eyyüp Azlal
23.10.2022 - 21:15
Yayınlanma
Bu sefer zor bir sefer olacak. Büyük oğlum Yusuf'un Tebriz'de okuma isteğine aşkla şevkle katıldım. Bir tarih,kültür ve edebiyat şehrinde okuyor olmak herkese nasip olmaz.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Medya analizi
Haber
Ama gelin görün ki İran karışık çok karışık Tahran,Kereç,Kazvin,Erdebil ve diğer şehirler…Tebriz temkinli, orada güvenlik kuvvetleri de oradaki insanlar da her şeye karşı temkinli, oldu bittiye gelmiyorlar.
Fakat diğer şehirlerde insanlar günlerce meydanlarda protestolar halka halka genişliyor İran, doğudan batıdan kuzeyden güneye protestolarla çalkalanıyor maalesef üzücü haberlerde geliyor MahsaAmini'nin vefatından sonra Kereç'tede Hadis Necefi'nin de öldürülmesi açıkçası Güney Azerbaycan'da Türkler’in de meydanlara inmesine sebep olmuştu.Bunun yanı sıra kamu araçları ve binalarının ateşe verilmesi olaylarda güvenlik güçlerinin de öldüğü ya da yaralandığı haberleri bizleri gerçekten kaygılandırmıştı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen karar vermiş ve yola çıkmıştık gitmeden önce Tebriz'deki şair-yazar dostlarımız DavoodHoushang Bey'e,Çalgın Bey'e ve diğer dostlarımıza haber yollamıştık.En çok da Tahran,Kereç ve Kazvin'de dostlarımız bizi dört gözle bekliyorlardı.Fakat oraların çok karışık olduğunu bildiğimiz için Tebriz dışında bir yerde konaklamayı düşünmedik.
Urfa'dan otobüsle yola çıkıp Van'a vardığımızda sabahın ilk ışıkları bizi karşılamıştı.İran'a tam beş yıl oldu gitmemiştim, yollar bana yabancı geliyordu, Şükrü Baba yoktu. Başka insanlar vardı.Yeni bir yorum, yeni bir izah yeni stratejiler içerisinde Kapıköy sınır kapısına hareket etmiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Gazete arşivi
Güncel haberler
Eskiden Tahran Yunus Emre Enstitüsü'nün vazifeli personeli olarak İran'a giriş yapıyordum.Şimdi ise sivil biri.Fakat buna rağmen Vanlı bir dostumuz elimizde yeşil pasaportumuzu görünce İran makamları bu pasaportlardan hoşlanmaz,demişti.Niye böyle, söyledi, neden böyle söyledi anlamadım. Kıskandı mı acaba?
Yanımda oğlum, oğlumun arkadaşları ve kıymetli dostum Tarih öğretmeni Eyyüp Birkan Hoca ile ailesi vardı.Tebriz'i tarih ve edebiyat disiplini içerisinde keşfedecektik.Tebriz'in birbirinden güzel meydanlarını gezecek, tarihî binalar önünde poz verecektik.
Tebriz'e varmadan Hoy'a vardık. Hoylu Beyi bilen vardır.Hoylu Bey bu şehirden. Ahî Evran da buralı. Ahilik teşkilatının kurucusu… Anadolu'ya açılan kapıdır Hoy şehri. Şemsin burada mezarı olduğu söyleniyor.Ama Konya'da da mezarı var.Gerçeğini Allah bilir, diyerek yola revan oluyoruz.
Tebriz'i görünce insana bir dinginlik geliyor nedense. Canlanıyor insan. Şems-i Tebrizî'denŞehriyar'a kadar kaç şair geçti bu şehirden. Sayısını unuttum. Şimdi sevdiceğini alamayanŞehriyar'ın dünyaya ateşten sözlerini mi mırıldanayım, Mevlana'nın Şems için mürekkebi kağıda akıttığı"Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun,etme." şiirini mi mırıldanayım, bilemedim.
Bu düşünceler ışığında Kapıköy sınır kapısına varmıştık. Elimde bavul ve çantalarla ilk defa bu yeni yapılan kapıdan geçtim. Açılışı beş yıl önce yapılmıştı. Bu kapı ülkemize yakışan bir mimarîye sahipti. Kapıköy sınır kapısı estetik olarak güzel bir yapıdaydı ama sosyal mekânlarının olmayışı, mesala camii, lavabo hatta kafe, misafirler için sedir tarzında oturma alanları yapılabilir. İstenirse oradaki belediyeler de katkıda sunabilirler. Bir otel, misafirhane, hiç değilse eski Türk hamamlarının bir benzeri de burada yapılabilir. Bu yerler yapılırken tarih ve medeniyet arşivleri de araştırılması gerekir diye düşünüyorum.
Devamı bir sonraki yazımızda. TEBRİZ’DE ASAYİŞ BERKEMAL. Burada hiçbir olayla karşılaşmadım. Sakin, güvenli ve mutlu bir şehir Tebriz.
Tebriz'e vardık sayılır
Eyyüp Azlal
30.10.2022 - 00:00
Yayınlanma
Geçen hafta Tebriz seyahatimde İran'da yaşanan sokak gösterilerinden dolayı kaygılandığımı söylemiştim. Fakat Tebriz’e vardığımda sosyal medyada çıkan nahoş görüntüler burada yerini Tebriz’in tarihinde yer alan muhteşem mimarisine ve yaşayan bir şehre bırakmıştı. Karşımızda günden güne eriyen ve üzerinde otobanlar yapılan Sohrab dağı bizi selamlamıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Siyaset haberleri
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Tebriz’e varmadan önce Hoy’a varılır. Hoy’da da çok kıymetli dostlarımız var. Bu gidişimizde Hoy’daki dostlarla görüşemedik. Tebriz’den dönerken sadece Zeryab Vakfında yönetici olan Nida-yı Kalem dergisi editörlerinden Hamid Kazimî dostumuz ile bir çay içimi de olsa sohbet ettik. Kapıköy sınır kapısı akşam saatlerinde kapanıyordu. Benim de bir an önce yaklaşık bir saat ötede Merz-i Razi’ye ulaşmam lazımdı. Merz, Farsçada sınır anlamındadır. Razi sınır kapısı demek.
Hoy büyük bir ilçe ama il olacak gibi. Daha doğrusu Urumiye eyaletinin bir ili. İran’da hala eyalet sitemi var. Eyaletleri de bizim il sistemine kısmen benziyor. Mesela Tebriz eyaletine bağlı Merend şehrini biliyorum. Bu şehir de çok büyük. Orada kıymetli arkadaşımız Halide Sohrabi hoca hanım var. Kendisi Manisalı. Merend şehrine gelin gitmiş. Bütün yaz, bizi ailecek bekledi orada. Şimdi çocuklarının eğitimi için Türkiye’de. Merend’e gitmedik, gidemedik o zaman. Halide Hanım ve ailesi köylerindeki akrabalarına da söylemiş. Türkiye’den misafirlerimiz var, diye. Bütün köylüler merak içinde beklemişler bizi. Fakat kısmet değilmiş. Merend’in köylerinde Marmulek filminde köy manzaralarını kuçelere su serpmişem türküsü eşliğinde gezecektik.
Tebriz’e varışımıza dönelim. İkindi vakti Hoy'da bir mola vermiştik. Molada hem öğle hem akşam yemeği niyetine bir şeyler yemiştik. Yol arkadaşlarıma rehberlik yapmak adına İran’da lokantaya girdiğinizde “kubide” derseniz mesele biter, demiştim. Fakat aksi bir durum oldu. Kubide kebabı kalmamıştı. Uzun yol yorgunu olan bizler, Van otogarında bir simit, bir çayla kahvaltı yapan bizler Kubide kebabı yerine alternatif olarak tavuk kebabı yemiştik. Bir de yanında gelen pirinç pilavı size fazla geleceğinden sadece tavuk istemeniz yeterli olacaktır. Çünkü pirinç pilavı suyla pişiyor ve üzerine tereyağı ekleniyor. Bu tarz yemeği eskiden annelerimiz yapardı, şimdi unutulmuş. Türkiye'den gelenlerin damak tadına bu pilav uymadığı için genelde masada öyle kalıyor. Sadece bir kaşık yenilebilir. İkinci kaşığı yiyeni görmedim. Bir de yanında ayran aldığınızda ayranın da tadı değişiktir. İçine nane ve sarımsak katıyorlar. En iyisi su içmek… Şu da bir gerçek ki İranlıların yemek porsiyonları çok olduğu için akşam vakti de sizin acıkma durumunuz oluşmaz.
Tebriz’e akşam vaktinde vardık. Şehrin müthiş bir trafiği vardı. Gündüz dört milyon akşam iki milyon civarında bir nüfusa sahip bu şehir. Sizin anlayacağınız bir Tebriz’e girerken İki milyon insan yollardaydı ve Tebriz içinde bu insanlarla karşılaştık. Kimi Hoy’a, kimi Merend’e, kimi Urumiye’ye, kimi de Erdebil’e gidiyordu. Bu kadar nüfus değişimini bir sonraki gün İranlı arkadaşlarımıza sorduğumuzda şair- yazar dostum Davood Houshang (Davud Huşeng) buranın “Aras Serbest Ticaret Bölgesi” olduğunu, iş adamları burada bazı imtiyazlara sahip olduğundan yatırımları burada yaptığını söylemişti. Bir de Tebrizli işadamları çoğu İstanbul’da da varlıkları söz konusu… Tahran’da, İsfahan’da görmediğim lüks araçları burada görünce şaşırdım doğrusu. Lüks araçların plakaları farklı, daha doğrusu serbest ticaret bölgesi plakaları ayrıymış. Çünkü İran’da da lüks araç var ama çok pahalı.
Bir sonraki yazımda üstad Şehriyar mezarı, Tebriz Şairler gecesi ve Tebriz belediyesi ziyaretimi anlatacağım.
Yıkılmışlıklar çağı
Eyyüp Azlal
06.11.2022 - 00:00
Yayınlanma
Diyarbakır’da Sezai Karakoç Sempozyumu münasebetiyle üstadın doğduğu şehir Ergani’ye de gitmiştik. Ergani’de şairin çocukluğunda bu dağa çıktığı, oradaki mağaralarda, sarnıçlarda tefekküre daldığı Makam/Zülküfül Dağına çıkmıştık. Orada Ergani kaymakamlığının ikramları sonrası sempozyum değerlendirme ve bitiş konuşmaları yapılmıştı. Sezai Karakoç’un yakın dostları birer konuşma yapmışlardı.
Bu konuşmalar arasında Temel Hazıroğlu hocamızın anlattığı, Daha doğrusu Sezai Karakoç’un hatıratında da zikrettiği “Yıkılmışlıklar çağından” bahsetmişti. Hazıroğlu, aslında Sezai Karakoç’un yıkılmışlıklar çağını sempozyumda tebliğ olarak da sunmuş. Fakat sempozyum, ayrı ayrı salonlarda olduğu için çoğumuz bu bildiriyi dinleme imkanı bulmamıştık.
Temel Hazıroğlu, Sezai Karakoç üstadın yıkılmışlıklar çağını, dörde ayırıyordu. Bu yıkılmışlıkların ilki, Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerinin henüz devam ettiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeki çağın yıkılmışlığıdır. İkincisi; devletin, ülkenin, milletin ve toplumun yıkılmışlığıdır. Osmanlı Devleti yıkılmış, yeni kurulan devlet ise henüz on yaşındadır. Sezai Karakoç, savaşın ve devrimlerin ezdiği hayat ve toplumdaki yıkılmışlığının uzantısında doğar.
Üçüncü yıkılmışlık ise çok eski bir yerleşim yeri olan Ergani şehrinin yıkılışıdır. Çağın değişimi ve beraberinde getirdiği büyük yıkım, devletin çöküşü ve buna bağlı olarak geleneksel hayatın yıkılışı, tarihî Ergani şehrinin yıkılışı ve savaşın doğurduğu toplumsal yıkılmışlığın ailesine yansıması da dördüncü yıkımdır.
Eski Ergani'nin yıkılışı ve birçok aile gibi o zamanlarda yaşanan çalkantılardan etkilenen Karakoç ailesinin içine girdiği kriz birbirine paralel yıkılmışlıkları anlatır. Karakoç, çağın, mekânın, insanın ve cemiyyetin yıkılışını birbirine bağlı yıkılmışlıklar olarak görür.
Karakoç, yıkılmışlıklar çağına dair hatıratından sonra Ergani'nin dünyanın eski yerleşim alanlarından olduğuna dikkat çeker ve şehri şöyle anlatır: "Daha çok Müslümanların yaşadığı anlaşılan bu şehir, Abbasiler devrinde ve hele hele Selçuklular döneminde tam Müslüman şehri kimliğini sürdürmüş, kesinleştirmiştir. Daha sonra Akkoyunluların, sonra da Osmanlıların şehri olan Ergani, zamanla kalenin hemen eteğine taşmış; böylece kale mahallesi ve Ergani diye adeta iki parçalı bir yapı göstermiştir. Meşrutiyetten sonra ise, o Ergani de terkedilmiş, dağın eteğinde yeni bir Ergani doğmuştur."
Sezai Karakoç henüz bir iki yaşlarındayken ailesi Ergani’den Maden’e taşınır. Karakoç tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar gibi çok küçük yaşlarda ilk sanat algılarını yaklaşık üç yıl kaldıkları Maden’de aldığını dile getirir. 1937 yılında ailesi Maden’den tekrar Ergani’ye döner. Ergani bir sancak merkezi Maden de buranın kazasıydı. İlginçtir Ziya Gökalp da son Osmanlı meclisine mebus (milletvekili) olarak seçildiğinde Ergani Madeni Mebusu olarak yerini alır. Bazen de Diyar-ı Bekir mebusu olarak kayıtlarda zikredilir. Tanpınar’ın hatıralarında da Ergani Madeni demesinin sebebi buymuş. Yani Sezai Karakoç’un ailesi büyük bir şehirden kasabaya gitmişti.
Eski Ergani; Makam Dağının tepesine kurulmuştu. Oradaki sarnıçlar, su kuyuları bunun bir göstergesi. Zamanla tepede yer kalmayınca kalenin eteğine evler kurulmuş. Cumhuriyet döneminde ise ovada bir şehir kurulmuş. Buraya bir müddet Osmaniye denilmişse de Adana-Osmaniyyesi ile karışıklık olmasın diye ovadaki şehir ismi Ergani olmuş ve Makam dağındaki evler yıkılıp oradaki aileler ovaya zorunlu iskâna tabi tutulmuştu. Burada kendine bir ev yapamayan aileler çevre köy ve kasabalara dağılmıştı.
Tebriz'de Bir Kapı Var
Eyyüp Azlal
13.11.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bu başlığı okuyanın aklına ilk gelen kanı "Tebriz Kapı"dır. Sahi Tebriz Kapı nerede? Şehir tarihi üzerine çalışmalar yapan biri olarak ve şahsen de yakın mesafelerden gördüğüm için “Tebriz Kapı Erzurum’dadır. Hatta Erzurum’da Tebriz Kapı’nın yanında Tebriz Çarşısı da var.” Cevabını çok rahatlıkla verebilirim.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Haberleri
Yazarlar köşe
Geçtiğimiz günlerde fakirin de davet edildiği ve Tebriz Millî Kütüphanesinde icra edilen “Şairler Gecesinde” yaşadığım bir hatıraya binanen Tebriz’de bir kapı var diyorum. Meseleyi biraz daha açalım. Tebrizli şair-yazar kıymetli dostum Tebrizli Davood Houshang, (Davut Huşeng) şiirini okumadan önce kürsüde Türkiye-İran tarihî ve kültürel ilişkilerine değinirken Türkiye'nin birçok şehrinde hâlâ varlığını koruyan Tebriz Çarşısı ya da bir Tebriz hanı var. Erzurum Tebriz Çarşısı, Tebriz Kapısı bunun en somut örneklerindendir.
Tebriz’de Şairler gecesi sonrasında Davood Houshang beyin organizesiyle Tebriz Belediyesinin davetlisiydim. Cihanın Öte Yakası kitabımızı Tebriz belediyesinin İletişim ve Dış ilişkiler başkan vekili Mehdi Hafezzade beye imzalayarak takdim ettik. Kendileri Bursa şehri ile kardeş şehir olmak istiyorlardı. İlk girişimi daha oradayken yaptık. Bursa Milletvekilimiz şair dostumuz Osman Mestan Bey ile iletişime geçtik. Kendileri bu hususta tavassutta bulunacaklarını söylediler. Ayrıca Tebriz Belediyesinin İpek Yolu Belediyeler Birliğinde olmasını da önemsediklerini söylediler. Çünkü Bursa da İpek Yolu Belediyeler Birliğine üye idi.
Bu sohbetten sonra Tebriz Belediyesi yetkilileri biraz da Urfalılığımızın güzel taraflarını görmüş olmalılar ki biz Aslında Urfa şehri ile de kardeş şehir olmak istiyoruz. Özellikle Davood Bey, geçmişte annesinin Urfa’ya gelen bir kafile içinde yer aldığını, onun anlatımıyla Hz. İbrahim makamını ve Halilürrahman Gölü, Hz. Eyyüp makamı hakkında bilgi sahibi olduklarını söylemişti.
Davood Bey’in Urfa hakkında söylediklerine başkaca ilavelerimiz olabilir mi? Kendi kendime düşündüm. İleride Tebriz-Urfa Edebiyat günleri düzenlersek elimizde başka deliller, bulgular da olabilir mi. Urfa’da da acaba Tebriz’in izlerine rastlayabilir miyiz? Bu hususta imdadımıza duayen edebiyatçı yazar Adil Saraç hocamız yetişmişti. Onun bilgi vermesiyle Urfa’nın merkezinde "İranlılara ait bir gümrük mekânının olduğunu, buraya bu nedenle Şehbenderiye de denildiğini de bir anektod olarak bildirmişti. Şehbender, Osmanlılar’da önceleri tüccarlar arasındaki ihtilâfı çözmekle görevli memur iken daha sonra konsolosluğa dönüşen dış temsilcinin unvanı. Büyükelçilik ise Farsçada sefaret anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde de “sefaret” kelimesi kullanılmıştı.
Osmanlının on dokuzuncu asırda büyükelçiler açmasıyla İran da Urfa ve diğer şehirlerde özellikle ticaret alanında konsolosluk açmıştı. İran da öteden beri Batı ile münasebetini Osmanlı üzerinden yapmak zorunda idi. Aslında bu ilişkiler tâ Selçuklulara, oradan Anadolu Selçukluları ve Osmanlı’ya geçen ticaret merkezlerinin devamıydı. Bu vesileyle Tebriz’in de İran’ın Batıya açılan kapısı olmuş tarih boyunca. Her dönem modernleşme adımlarının atıldığı Tebriz, bugün de sanayisi ve ticaretiyle ülkeye yön veren şehirler arasında.
Önümüzdeki yazımızda Şanlıurfa’daki Şehbenderiye hakkında yazacağız.
Şehbenderiye Kurumu
Eyyüp Azlal
20.11.2022 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta İran ile Türkiye ilişkilerinin tarihî seyrinden bahsederken konu, birden ticaret bahsine gelmiş ve konuyla ilgili ilginç bazı fikirlerin ışığında yeni bilgilere ulaşmıştık…
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Gazete reklamları
Spor haberleri
Urfa'da mukim emekli edebiyat hocası ve edebiyat tarihçisi Adil Saraç hocamızın bildirdiğine göre
Osmanlı Devleti döneminde Urfa'da bir İran konsolosluğu vardı. Halk arasında bu konsolosluğa "şehbenderiye" denilirdi.
Şehbenderiye kurumu bugünkü anlamıyla tam konsolosluk hizmetini yerine getiriyor muydu. Bu soruya cevap bulabilmek için kısa bir araştırma yaptım. Bir sözlükte/lügatta şöyle yazılıydı: Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanına şehbender deniliyordu.
Demek ki Osmanlı döneminde şehbenderiye bu günkü anlamda konsolosluğun görevlerinden sadece birini yapıyordu. Gerçi o zamanlar ülkelerarası ticaret dışında başka hangi hukuk vardı, doğrusunu bilmiyorum. Turistik anlamda seyahat yapan insanların sağlık ve diğer sosyal işlemleri olsun, yurt dışında okuyan öğrencilerin iş ve işlemleri olsun bu hususta şehbender bir çalışma yapmış mı? Bunu anlayabilmek için dönemin Osmanlı kroniklerine bakmak lazım gelir.
Yazımın başında da belirtmiştim. Emekli edebiyat hocamız Adil Saraç, şehbenderiye ve İran konsolosluğu ifadesini bir arada kullanmıştı. Demek ki ülkeler arasında kurulan ilk sefaretler (büyükelçilikler) gibi konsolosluklar da zamanla değişim be gelişim içerisinde olmuşlar.
Tarih vesikalarında/belgelerinde
(Osmanlı kronikleri denilse de olur.) Urfa'da/Ruha'da kurulan ilk İran şehbenderiyesine tayin edilen şehbender, 1873'te vekil olarak atanıyor. Harun Ziya adındaki bu şehbender/konsolosun görev süresi 1910'da bitince yerine Hacı Beğlik adında bir konsolos daha atanıyor. Bu şehbenderin de görev süresi 1914'te bitiyor. Yerine Hacı Bekir Bey konsolos olarak atanıyor. Şehbenderiye kurumunun Urfa'daki faaliyeti ne zaman son buluyor, tam olarak belli değil. Muhtemelen cumhuriyetin ilanıyla birlikte İran konsolosluklarının belli başlı şehirlerde toplanmasıyla buradaki faaliyet te son buluyor. Burada cevaplanması gereken bir soru daha var. İran şehbenderleri merkezden atanan İran vatandaşları mı yoksa Osmanlı tebasına bağlı olup ta İran hükümeti tarafından fahri olarak atanan kişilerden mi oluşuyor.
Şehbenderiye hakkında ilginç bir bilgiyi daha paylaşayım. İran şehbenderiyesi o zamanlar Urfa'nın bir kazası (ilçesi) olan Birecik'te de kurulmuş ve 1880 ile 1883 tarihlerinde iki dönem buraya şehbender ataması yapılmış. (Vekil) Cevad Ağa adında biri önce vekil olarak atanıyor. Sonra bu kişi azledilince
Yerine Hacı Ali Ağa asil olarak atanıyor.
Urfa ve Birecik'te kurulan
Şehbenderiyeler gibi Adana, Bursa, Samsun, Trabzon, Erzurum, İskenderun ve Edirne'de de şehbenderiyeler var. Diğer vilayetlerde ona yakın şehbender ataması yapılmış iken Urfa'da bu sayı üç kişi ile mahduttur. Acaba Osmanlı bakiyesi diğer şehbenderiyelerde durum nasıldır. Meraklı araştırmacıların ilgisine sunulur, diyelim.
Yazımızı son bir ilave ile bitirelim.1903 tarihinde Urfa'daki İran şehbenderi Parmaksızzade Hacı Bekir Bey, daha önce güney karşısında yaptırdığı Şehbenderiye camisinin tam karşısında büyük bir han yaptırmıştır.
Burası o dönemde "Hacı Bekir Bey Hanı" olarak bilinmekteydi. Şehbender, Hacı Bekir Bey,
cami ile han arasında bir meydan bırakır. Bu meydana da Hacı Bekir Meydanı adı verilmişti. Sonraları bu hanın adı Topçu Hanı, meydanın adı da Topçu meydanı olarak değiştirilmiştir. Bir tek caminin adına dokunulmamış ve bu cami, günümüze Şehbenderiye camiisi olarak
Ergani Sempozyumu-1
Eyyüp Azlal
27.11.2022 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta içinde perşembe ve Cuma hatta Cumartesi de devam edecek olan Ergani sempozyumuna davetliydim. Bu sempozyumun varlığından Mayıs 2012'de Sezai Karakoç sempozyumu dolayısıyla haberdar olmuştum.
Daha fazlasını keşfedin
Futbol
Gazete
Yazarlar köşe
Sempozyum toplantılarını bilen bilir. Sempozyumlar iki şekilde duyurusu yapılır.
Birincisi çağrılı sempozyumlardır. Sempozyum bilim heyeti ilmi bir alanda o konuda hangi akademisyenlerin çalışmalarını daha doğrusu hangi yazarların da çalışmaları olduğunu bilir ve ona göre davetname gönderirler.
İkincisi de yaygın olarak yapılan belli bir konuda duyuruya çıkılan ve gönderilen özet bildiriler içerisinde en uygun olan bildiri özeti kabul edilir. Bu bildiri özeti sahibine “bildiriniz-tebliğiniz kabul edilmiştir.” şeklinde duyurularak sempozyum süreci başlatılır.
Sempozyumlarda eskiden konuşmacı tebliğini sunardı. Şimdi ise daha çok bildiri sunuyor. Yanlış anlamayın. Sempozyum ile bildiri aynı şey. Ben sadece aralarındaki nüans farkını belirtmek için bunu söylüyorum. Ve aslında bildiri kelimesine neden dönüştüğünü merak ettim doğrusu. Sonuç: Şehir kelimesi yerine kent kelimesini geçirmeye çalışanların işi olduğunu öğrendim. Şehir-kent tartışması da yaşandı sempozyum kulislerinde. Bendeniz “kent” kelimesinin eski Farsçada Soğutçada köy anlamına geldiğini, bugün Azerbaycan’da Bakü’de insanlar kent denilince köy anladığını söyledim. Dr. Şakir Diclehan Hocamız da bunu teyit etmek için Bakülü bir hocaya telefon açtıydı. Bakülü hoca da “kent” kelimesini teyit etmişti.
Bildiri kelimesinin kendine has bir söylemi daha önce Türkçede oluştuğunu söyleyelim. Birleşmiş Milletler bildirisi, Möntro Bildirisi, Londra bildirisi, Çevre bildirisi hatta illegal bildirilerinin de olduğunu söyleyelim. Bildiri kelimesi de görüldüğü gibi siyasi ve biraz da olumsuz anlamlar yüklenmiş bir vaziyette Türkçedeki yerini almıştır. Bu sebepten ötürü ilmi bir toplantının ya da ilmi bir şubenin bu kelimeyle anlatılması yakışık kalır mı? Yorumu okuyucularıma bırakıyorum.
Sempozyumun ilk gününde hasta olduğum sebebiyle katılamadım hâlbuki tebliğim de bu ilk gündeydi ikinci gün sempozyumun yapıldığı Dicle Üniversitesi 15 Temmuz kongre merkezindeydim bu merkez daha önce de birkaç tarihi kongreye sempozyuma şöleni ev sahipliği yapmıştı.
Sempozyumun sonuç bildirgelerinin açıklanacağı Ergani oturumu da cumartesi günü olacaktı oraya da mazeretimden dolayı katılamadım. İşin ilginç yanı genelde sempozyumlarda akşam vakti kalınan otellerde hocalar, yazarlar kuliste fikir alış verişi yaparlar. Dostluklar kurulur, bilgi alış verişi yapılır. Ben, bunlardan da mahrum kaldım. Akrabalarım ben otele varmadan otogarda beklemişlerdi. Çaresiz, otelden ve oradaki hocaların sohbetinden mahrum kaldık. Sempozyumun ilk günü benim de geleceği haber almış olan Diyarbakırlı yazar M. Ali Abakay beni aramıştı. İstanbul’dan gelen Dr. Şakir Kurtulmuş hocamız beni aramıştı. Yine Malatya’dan Dr. İsmail Söylemez hocamız da beni aramış, muhakkak görüşelim, demişti.
Bir sonraki yazımda, İnşaAllah,
Ergani Sempozyumu-2
Eyyüp Azlal
04.12.2022 - 00:00
Yayınlanma
Uluslararası Ergani Sempozyumu geçtiğimiz hafta Dicle üniversitesi ile Ergani kaymakamlığı işbirliğinde Diyarbakır Dicle Üniversitesi kongre merkezinde büyük bir katılımla gerçekleşti. Gerek Ergani’nin ve gerekse de Diyarbakır’ın tanınırlığı açısından bu sempozyum, önemli bir vazifeyi yerine getirmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Yerel haberler
Dünya haberleri
Sempozyumun bir kaç panelinde edebiyat ile ilgili kısımlar da vardı. Ergani ve edebiyat ismi yan yana gelince hiç şüphesiz üstadımız Sezai Karakoç’un ismi ön plana çıkar. Başta Şakir Diclehan hocamız olmak üzere İsmail Söylemez, Nurten Kala, Eyyüp Azlal, Mekin Göğer, Hacı Önen, Taha Yılmaz, Mehmet Emin Kalgı, İsmet Kaya, Tahsin Kula, Zakir Elçiçek, Barzan Luqman Abdulsamed, Abdulsamed Özmen hocaların da Sezai Karakoç üzerine tebliğleri vardı.
Sezai Karakoç’un tabiriyle bir kasabaolan Ergani, 2022’de neden uluslararası bir sempozyum ile anılıyor? (Kasaba tabiri edebiyat açısında kullanılsa da Ergani, İstanbul ve Ankara’ya göre kasabadır. Bölgede Siirt, Muş, Hakkari şehirlerine göre ise bir şehirdir. ) Sanırım bunun ilk nedeni; Ergani’de dünyaya gelen şair Sezai Karakoç’un edebi mirasının gerek Türkiye’de ve gerekse de İslam dünyasında tanınırlığının ortaya çıkmasıdır. Sezai Karakoç ve isminin yaşatılması aslında Ergani’nin tanınırlığı ile eş orantıdadır. İkinci nedeni de Ergani ve çevresinde çıkarılan bakır madeninin yurt dışında tâ Londra borsasına kadar uzanan satış macerası olarak yorumlanabilir..
Sempozyum dolayısıyla bir araya geldiğimiz İnönü Üniversitesinden Doç. Dr. İsmail Söylemez Hocanın Sezai Karakoç eserlerinin Farsça çevirilerine değindiği tebliğini dinleme imkânı buldum. Aslında tebliğin bir kısmını beni ilgilendirdiği için İsmail Hoca bana okumuştu. İran’da Sezai Karakoç’un Hızır’la Kırk Saat adlı kitabını Farsçaya çeviren Ata İbrahimî Erad’ın çevirisindeki hataları anlatan bölümünü dinleyince bu çevirinin muhakkak ikinci baskıda düzenlenmesi gerektiğini söylemiş ve konunun muhatabı Ata Erad’a bilgi vermiştim. İsmail Söylemez Hocaya da bazı bilgiler vermiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Medya takibi
Dijital gazete
2015-2016 tarihlerinde İran’da Yunus Emre Enstitüsünde çalışırken İran edebiyatında Orhan Pamuk ve Elif Şafak’ın ısmarlama çeviri furyası karşısında şaşırmıştım. Uluslararası edebiyat endüstrisinin İran’daki faaliyetleri, orada okunması gereken yazarlar ajandasından haberdardım. Fakat işin garibi İran kültür kurumlarının da bu konuda cılız davranışlar içinde olması beni şaşırtmıştı. Tahran merkezli Sales neşriyatın yayını olan
Hızırla Kırk Saat (Chel Saat Ba Hızır-Çhel Saat Ba Hızır- چهل سعات با خضر) adlı kitabın Farsça çevirisi dolayısıyla bir panel düzenlemiştik. Türkiye’den Sezai Karakoç’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Turan Koç hocayı, İran’dan yazar Naser Feyz ve kitabın mütercimi Ata Erad’dan oluşan bir panel tertip etmiştik. O zamanlar bu edebî faaliyetimiz hem İran’da hem de Türkiye’de ses getirmişti. İranlı edebiyatseverler; İran’ı önemseyen, İran’a “Gazali, İbni Sina Hafız ve Sadi” gibi önemli şahsiyetlerin memleketi olmasından ötürü hürmet eden Sezai Karakoç’u yeni yeni tanımışlardı.
Suriye’den iç savaş dolayısıyla göç etmiş yazarlarla da sohbet ettiğimizde onların Sezai Karakoç gibi bir şahsiyeti tanımadıklarını üzüntüyle öğrendim. Türkiye’de bir tek Aziz Nesin ismini tanıdıklarını söylemişlerdi. Ben de onlara “eğer Sezai Karakoç’u tanımış olsaydınız ülkeniz işgal altında olmayacaktı. Ülkenizde iç savaş olmayacaktı, demiştim. Tabi bu sözlerimi onlara Sezai Karakoç’un Suriye hakkındaki nazariyesini anlattıktan sonra söylemiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Gazete arşivi
Spor haberleri
Sempozyum’da Barzan Luqman Abdulsamed’in Kuzey Irak Kürt bölgesinden gelmesi önemliydi. Barzan, Erganili Dr. Salih Uçak hocanın Erbil’de öğrencisiydi. Barzan, daha sonra İstanbul üniversitesinde master de yapıyor. Şimdi Erbil’de öğretim görevlisi ve oradaki yeni yetişen nesle Sezai Karakoç’u anlatıyor.
Ergani’nin uluslararası bir sempozyumda anlatılmasının ikinci nedeni, bakır madeni dolayısıyladır. Dicle Üniversitesi ve sempozyum düzenleme kurulu internet sayfasında yaptığı açıklamada bu hususta şu duyuruyu yapmıştı. “…. XIX. asrın başlarında Harput adı verilen maden mevkiinden çıkarılan bakırın bir kısmının Bağdat’a sevk edildiğini kaynaklardan anlaşılmaktadır. 19. yüzyılın başlarında burada bilhassa madencilikle geçinen nüfusun sayısı 3.500’e varıyordu. Maden; devlet eliyle işletiliyor, kuyulardan çıkartılan ham cevher mahallinde odun ile muamele edilerek, kara bakır haline getiriliyor, deve veya katır sırtında Tokat’a sevk edilip, orada kırmızı bakır haline konuluyor veyahut İskenderun üzerinden ihraç ediliyordu.” Sempozyumda ona yakın tebliğ de buna dairdi.
Sempozyum kapanışı da Ergani Yatılı öğretmen okulunda yapılan konuşma ve değerlendirmelerle devam etti. “Geçmişten Günümüze Uluslararası Ergani Sempozyumu” hafızalarda ve şehir tarihinde iz bırakacağı umuduyla da şehre yakın ören yerlerine gezi de düzenlendi. Ergani’yi ve çevresini bundan böyle maddi ve manevi zenginlikleriyle hatırlayacağımız kuşkusuzdur.
Irmakçı mı Denizci mi?
Eyyüp Azlal
11.12.2022 - 00:00
Yayınlanma
Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç’un şehir medeniyeti gibi nehir medeniyeti üzerine de bir tasavvuru vardır. Karakoç, nehre dair somut tasavvurunu, insan hayatını nehre benzeterek te soyut bir tasavvur boyutuna taşımıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Gazete reklamları
Siyaset haberleri
Sezai Karakoç, deniz mi nehir mi sorusu karşısında tabi ki nehir cevabını verir. Ona göre deniz kirlidir, hiç temizlenmez. Karakoç, “fırtınalı denizlerde sahile çıkmak için çırpınan bir sanatkâr yerine büyük nehirlerin kıyısından büyük şehirlerin ortasına bir “Tayf” gibi inmek ister. Niçin böyle diyor? Şehirlerin kapalı ve kirlenmiş havasına taze dağ havası getirmeyi hep nehirler üstlenmiştir.
Sezai Karakoç’un şiirinde denizden çok nehre ilgi duymasında hiç şüphesiz doğduğu şehir Ergani’nin kuzeyinde Dicle, güneyinde ise Fırat Nehirlerinin akmasıdır. Fırat ve Dicle Nehirleri, ülkemiz sınırları içinde Ergani civarında birbirine en yakın bir şekilde akmaktadır. Sezai Karakoç, bu nedenle “deniz mi nehir mi” tercihini denizden çok nehirden yana kullanmıştır.
Sezai Karakoç’un denize karşı ilk çıkışı şöyledir:
Deniz mi dedin ne denizi
Ben Kristof Kolomb’un uşağı değilim
Ben ırmakçıyım denizci değilim
Kulağımda ne bir aşk ne de bir kürek sesi
Bir meydan uğultusu barbar bir inşaat sesi
…
Sezai Karakoç’a göre hakikat medeniyetinin havzası nehirlerin coğrafyasıdır, ırmakların arasıdır; Maveraü’n-nehir’dir, Dicle ve Fırat arasıdır. Sanki medeniyet ağacının çekirdeği ırmaklar arasına atılmıştır. Irmakçı olmak demek işte bu medeniyeti kurmanın işçiliği ve ona mensubiyettir.
Sezai Karakoç, yalnız kalınca bile ırmak gibi olur.
“Ve yine yalnızız kurumuş bir ırmak gibi.”
İyi dinleyici
Eyyüp Azlal
18.12.2022 - 00:00
Yayınlanma
Bugün ilk defa bir kafede yazı yazıyorum. Yakını vefat eden bir dostumuza baş sağlığına gidecektim. Evin altındaki kafede buluşalım, demişti. Kafeye biraz erken gitmiş ve arkadaşımızı beklemeye koyulmuştum.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Coğrafi Referanslar
Spor haberleri
Beklemek yerine kalem kağıt çıkarıp yazma eylemine girişmiştim. Az sonra bana bir çay da gelmişti. Kafede de yazı yazabiliyordum artık.
Kalemi bırakıp bir hatıra sarmalına sarıldım. Üstad Sezai Karakoç'un uğradığı ve yazılarını meşhur Meserret kıraathanesi yâdıma düştü. Sirkeci’de Ankara Caddesi üzerinde bulunan bu kıraathanenin müdavimidiydi Sezai Karakoç. Karakoç’un yazılarını burada yazdığı vakidir. Şairin daha önce Marmara Kıraathanesindeki hatıralarını da okumuştum. Bu kıraathane, edebiyat dünyasındaki yıldızlar topluluğu takımı gibiydi. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erol Güngör, Fethi Gemuhluoğlu gibi üstadların durağıydı.
Sezai Karakoç’un Meserret kıraathanesine dair acı bir hatırası var.
Hani kıraathanede büyük bir patlama meydana gelmiş ve üstadımız o zamanlar ciddi sayılabilecek bir şekilde yaralanmıştı. Karakoç, ancak uzun bir tedavi döneminden sonra iyileşebilmişti. O günlerden kalma bir şiirini aşağıya bırakıyorum.
Artık ölebilirdim /Bütün İstanbul şahidim
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Hava Durumu
Haber bülteni
Ben kandan elbiseler giydim/ Bundan senin haberin var mı,
Bulunduğum kafe bana Marmara ve Meserret kıraathanesini hatırlatsa da “iyi dinleyici” olmak sözü nereden geldi onu da söyleyeyim. Ama unutmadan şunu da söyleyeyim. Doksanlı yıllarda ilk defa şair düşünür (bana göre feylesof) İsmet Özel'i Süleymaniye camisinin arka sokaklarında bir medresede dinlemeye gitmiştim. Hâ daha önce İsmet Özel de beni dinlemişti bir kere. O zamanlar TÜYAP kitap fuarı Taksim'e çıkarken Tepebaşı civarındaydı. Tepebaşı, Beyoğlu ilçesinin en renkli semti, Beyoğlu ilçesi de İstanbul'un en renkli ilçesiydi.
Orada İsmet Özel'in imza gününe gitmiş ve kıymetli şairimizi İ.Ü Edebiyat Fakültesi şiir gecesine davet etmiştik. Fakat İsmet Özel, soyadındaki özelik gibi gecemize gelmemek adına birçok bahane öne sürmüştü.
Fakir de o zamanlar içini doldurmamış bir buğday başağı gibi üstada haykırmış
"Biz, seni İsmet Özel yaptık, filancılar değil’’, demişti. İsmet Özel, o zamanlar bu çıkışlara alışık olduğu için karşı bir atağa girişmemiş ama bizi de ofsayta düşürecek bir pozisyon sergilemişti.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Haberleri
"Belediye şairleri geliyor ya. Bana ihtiyacınız yok." demişti.
Üstad İsmet Özel ile bu ilk karşılaşmamızdan çok sonra İsmail Kara Hocanın bilim sanat vakfı'nda bir dersine iştirak etmiştim aliba dersin adı Çağdaş İslam düşüncesiydi dersin tam ortasında İsmail Kara Hoca "DÜŞÜNCE" ne ile alakalıdır, diye bir soru sormuştu.
Ben de elimi kaldırıp "düşünce" "düş" ile alakalıdır hocam demiştim. Hem "düş görmek" hem de "düşmek" anlamında. İnsanın kafasına önce bilgi düşer." Demiştim.
İsmail Kara hoca da "Vay be! Ne kadar iyi bir İsmet Özel okuyucususun, demişti. Daha önce meğer İsmail Kara da benim gibi İsmet Özel'in konferansına gelmiş ve onu pür dikkat dinlemişti.
İsmail Kara”nın iltifatına baş eğerek teşekkür etmiştim. Ama içimden de "İyi bir okuyucu değil iyi bir dinleyici" demiştim.
Neden iyi dinleyici? Geçenlerde istemeden bir kadın meclisinin yanından geçmiştim. Kadınlar, kendi aralarında konuşuyorlardı. Kadınlardan biri aynen şöyle demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Gazeteler
Haber makaleleri
“Dün bir arkadaşım bana geldiydi. Kocasıyla bir sıkıntısı vardı. Konuş biraz, dedim. Seni dinliyorum, dedim. Konuştu, konuştu, konuştu. O konuştukça ben dinledim. En sonunda arkadaşım hüngür ağladıydı. Ona mendil uzattım, gözyaşlarını sildi. Çok teşekkür ederim, beni dinlediğin için, dedi ve gitti. Dertli arkadaşını dinleyip ona mendil uzatan vefalı kadına meclisteki kadınlardan biri “Sen de iyi dinleyiciymişsin.” diyerek iltifat etmişti.
.Şeb-i Yelda'yı sorarlar
Eyyüp Azlal
25.12.2022 - 00:00
Yayınlanma
Cevabını bilmediğim bir soru değil bu. Ne yirmi aralık diyeceğim ne de yirmi bir aralık.
Yıkılmışsa bütün kutsallarım, türbelerim ve sığınmışsam bir mescit köşesine. Susma hakkımı kullanmak istiyorum. Artık çekmeliyim diyorum, kendi kendime, çekmeliyim hakikat perdesini. Bütün karanlıklar aydınlığa kalbetmeli ve ifşa etmeliyim bütün günahkârları bu Yeldâ gecesinde…
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Yaşam haberleri
Yerel haberler
Şeb-i Yeldâ'da uzasın diyordu şair. Uzasın fecre kadar aşk hikâyesi. Binbir gece masalı olsun. Tâ ki Şehriyar Şehrazat'a el kaldırmasın. Aşkının en ulvi makamında… Öldürdüğü bütün kadınların günahında kavrulsun. El açsın Allah'a. Duaların kabul olduğu makam sahibine.
Yeldâ gecesinde Cihanın Öte Yakasından mektuplar geliyor bana. "Daha önce geldiğin gibi umarız bir başka Yelda gecesinde yabancılık çekmeden, aşina duygularla, Yelda gecesine alışık bir şekilde gelesin."
Geldim işte yürek açıcı bir yolculukla geldi. Önce Hoy'a, sonra Tebriz'e geldim. Şems'i sora sora geldim. Mevlana'nın intizarlarını (inkisarlarını) duya duya geldim. Mahdumum Muhammed Yusuf'u Tebriz'e tahsil için bırakarak aşağılara inmek istedim. Tam o vakit bir Şeb-i Yelda idi. Ben ararım baba, ararım Şems'i, demişti. Şah gölüne iyice bak, demiştim. Belki oraya Şems'in attığı kitaplar var diye. Ona Şems ve Mevlana'nın ilk karşılaşmasını anlatmıştım.
Cihanın Öte Yakasına ikinci dönüşüm böyle olmuştu. Fakat burada iki hüznü birlikte yaşadım. İlk hüzün evlattan ayrılma hüznü idi. Bir vakitler ben ondan ayrı düştüm. Şimdi o, benden ayrı düştü. İkinci hüzün çok acı. Tebriz'den sonra aşağılara inmek isteyişimi acı haberler yumağı bozmuştu. Yürek burkan bu haberlerle sarsılmıştım. Tahran, İsfahan, Hemedan… Sokaklarında gül topladığım Kaşân… Masal zamanlarında tanıdığım Horasan ve Şiraz şimdi kan ağlıyor. Aşina duygularla geldiğim edebiyat diyarına, tarihin kol gezdiği Selçuklu coğrafyasında ağıtlar yakarak, feryatlar kopararak geri dönüyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Gazete
Yazarlar köşe
Şimdi kendi ülkemde Yelda gecesi arefesinde tek tesellim Hafız’ın divanına sığınmak oldu. Şöyle tahayyül etmiştim. Belki bu bir rüyadır, biraz sonra uyanırım uyanmakta olanlarla birlikte. Ama nafile, nafile… Dostlarım, arkadaşlarım sürekli ölüm haberleri veriyor bana. Yeldâ gecesi nedir diye sormuş muydum, bilmiyorum. Ama son gelen bir mektupta "Yılın en uzun gecesinde Shahriar Mohammadi'nin sabaha kadar arkadaşının cesedinin yanında kaldığı geceydi."
Ayrılık ah ayrılık! Yılın en uzun gecesinde ayrılık. Ve ayrılıkların en acısı, ölüm ayrılığı.
Ah Şehrazat! Şehriyar'a yeni bir masal anlat. Binbir gece olsun yeniden. Sabır yüklü bulutlar taşısın kalbinde. İsyan bayrağını indir, indirebilirsen. Olur belki kalplerde inşirah inşirah.
.
.
Bugün 375 ziyaretçi (952 klik) kişi burdaydı!
Şehrin tarihi ve ben
Eyyüp Azlal
01.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bir şehrin tarihini yazmak, bu şehirde yaşamış-yaşayan bir kalem erbabının âli vazifesi sayılmalıdır. Hele şehrin tarihî dokusunu ve kültürel zenginliğini edebî bir üslup ve zerafetle kitabının içinde yoğurabiliyorsa bu çalışma gelecek kuşaklara da bir rehber niteliği taşıyacaktır.
Çocukluk yıllarının büyük bir bölümü köyde, diğer kalan kısmı da Urfa’nın bir kazası olan Viranşehir’de geçen, eski köy odalarının masalları ve kutsal çoban destanları mücehhez bir kalemin neler yazacağı aşağı yukarı bellidir. Yüksek tahsil için gittiğim İstanbul’da dünyanın büyük yazarları ve dünyanın büyükşehrini okuma imkânı bulduğumdan olsa gerek şehirler üzerine yılladır kafa yoruyorum. Bu nedenle köy çobanlarının destanlarını dinlemiş birinin şehirle ilgili yazılar yazabilme beceresini, Yahya Kemal’in Fransız yazar Albert Sorel’den naklettiği o meşhur hatırasına borçluyum.
Şehirle ilk tanışıklığım Viranşehir ilçesiydi. Seksenli yılların Viranşehir’i her ne kadar nüfusu fazla olsa da bir kasaba kültürünün ötesine geçmiyordu.
Çocukluğumda gördüğüm şehir; camisi, okulu, hükümet konağı, hastanesi, polis karakolu olan bir yerdi. Daha sonraları vilayet merkezi olan Urfa’ya sık sık geldiğimiz olmuştu. Çeşitli meslek dallarının olduğu, cıvıl cıvıl çarşılarıyla bu şehir beni adeta büyülemişti. Kadim bir kültürel arka planla karşılaştığım ilk şehir Urfa’ydı. Bayramlarda, tatil zamanlarında Urfa’ya geldiğim zamanları dolu dolu gezme imkânına sahip olmuştum. Tabi o zamanlar, yani seksenlerin Urfa’sında her yeri yaya gezmek mümkün idi.
Urfa’yı gördükten sonra bende şehir portresi değişmişti. Urfa’ya akraba ziyaretlerine geldiğimizde şehir kavramı daha doğrusu şehir olgusunun etki alanı çok genişlemişti. Büyük peygamberlerden Hz. İbrahim ve Hz. Eyyub ile anılan, Hz. Musa’nın dağlarında çobanlık yaptığı, Hz. İsa’nın mektubunu gönderdiği, her köşe başında bir yatır ya da evliya türbesinin olduğu bir şehir Urfa. Gerçi doğduğum şehir Viranşehir’de Hz. Eyyub ve Hz. Elyassa peygamberlerin mezarları var. Fakat bu mekânların gerek şehirden uzak kalması ve gerekse de seksenli yılların arabesk kültürüne yenik düşmesi nedeniyle bu kutsal mekânlar şehircilik anlamında Viranşehir’e katkısı olmadı. Tâki dönemin Şanlıurfa valisi kutsal mekân projesiyle başlattığı çalışmalar ve bu köyün belde olmasıyla durum değişti. Urfa’da Hz. İbrahim makamı restore edildiği gibi Viranşehir Eyyübnebi köyünde de peygamber makamları yeniden düzenlenmişti. O dönem bu mekânların aslına uygun bir şekilde ortaya çıkmasında ilahiyatçı-yazar Mehmet Oymak ve sanat tarihçisi yzar Cihat Kürkçüoğlu gibi hocaların büyük emekleri olmuştu.
Çocukluğumda Urfa’da ilk gördüğüm mekânlar, Abidiye, Haşimiye, Eyyubiye ve Halilürrahman Gölü ve civarıydı. Halilürrahman Gölünün küçük bir kopyasını andıran ve içinde kazların, ördeklerin yüzdüğü bir göl Viranşehir ilçemizde de vardı. Bu gölün etrafında Allaf Yunus’un Konağı gibi tarihî konaklar da vardı. Ama her ne hikmetse o zamanın belediyesi, yol yapım çalışmasında gölün üstünü toprakla doldurmuştu. Şimdi orada mahalle ismi “Gölbaşı mahallesi” ama göl yok. O tarihi konaklar da sonradan yıkıldı.
Urfa’ya minibüsle geldiğimiz vakit Köprübaşı semtine gelirdik. Orada Viranşehir Garajı vardı. Bu semt, adını 1939 tarihinde Urfa’da Karakoyun deresi üzerinde yapılan ilk betonarme köprüden alıyordu. Meşhur türkücümüz İbrahim Tatlıses’in ayağında giydiği ilk kundura bu mekândı. İbrahim Tatlıses, bir televizyon programında bu garajda merhum babasının ciğerci salonu olduğunu, kendisinin de ara sıra simsarlık yaptığını anlatırdı.
Köprübaşı’ndan şehir içi minibüslerle Dergâh dediğimiz yere yani Halilürrahman ve Anzılha (Aynızeliha) Gölünün olduğu yere gelirdik. İlginçtir o zamanlarda büyüklerimiz bu göllerden bahsederken “Balıklıgöl” ismini hiç kullanmıyordu. İki binli yılların başında bu isim moda oldu. İnsanlarımız kitle iletişim araçlarının (modernizm) etkisiyle bir de 12 Eylül Darbe kültürünün etkisiyle “Balıklıgöl” ismini kullandılar.
Urfa’da peygamberlerin atası Hz. İbrahim makamı ve büyük âlim Bediüzzaman Said-i Nursi’nin ilk defnedildiği yeri ziyaret ederdik. Göl kenarındaki Rızvaniye (Rıdvaniye) medresesi o zamanlar hocalar ve öğrencileri ile dolup taşmakta idi. Özellikle medrese öğrencileri, burayı ziyaret eden ziyaretçilere gölün tarihini anlatırdı. Hz. İbrahim’in Nemrud adlı zalim bir krala karşı mücadele ettiğini ve bundan dolayı Hz. İbrahim’in ateşe atıldığını anlatıyorlardı.
Bugünkü okumalarımızla o zamanlar anlatılan Hz. İbrahim peygamberin hayatı ve mücadelesine birçok efsanenin eklendiğini teşhis ettiydik. Urfa gibi kadim şehirlerin hikâyelerinin yaslandıkları ulu şahıslar kişiler vardır. Bunlar bazen peygamber, bazen evliya olabilir. Urfa, bu yönüyle zengin bir şehirdir. Yani efsanesi, hikâyesi ve herkesin dilinde menkıbesi-menkıbeleri olan bir şehirdir.
Bu yazıyı yazarken kıymetli yazar dostumuz Salahattin Yusuf, Urfa’nın klasik musikişinaslarından Mukim Tahir, Kel Hamza ve Bekçi Bakır’dan bahisle ideal on birin efsane defans üçlüsünü tamamladık, demişti. Fakir de ona bir çağrı yaparak Urfa’ya geldiğinizde Tenekeci Mahmut, Kazancı Bedih ve Cemil Cankat’la devam edip gazelhan Musa Kaldı ile Urfa müziğinin ideal on birini tamlayacağımızı söylemiştim.
Yaşar Kaplan ağabeyi özledik
Eyyüp Azlal
07.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
2
Paylaşım
Ay Vakti Dergisinde Aylık ve Meydan dergilerinin kurucusu Yaşar Kaplan ile yapılan bir söyleşiyi okuyorum.
Ay Vakti Dergisinde Aylık ve Meydan dergilerinin kurucusu Yaşar Kaplan ile yapılan bir söyleşiyi okuyorum. Bunun için Şeref Akbaba hocamıza teşekkür borçluyuz. Bu ülkede dindarların derlenip toplanmasında dergilerin epeyce katkısı olmuştur. İslamî bir hassasiyetin oluşmasında, İslamî tavırların ve reflekslerin gelişmesinde dergiler ve kurucuların emeğini yok sayamayız.
Büyük Doğu’yu Necip Fazıl, Diriliş Dergisini Sezai Karakoç, Edebiyat Dergisini Nuri Pakdil ile anıyorsak Aylık dergiyi de Yaşar Kaplan ile anıyoruz. Bu dergilerde bahsi geçen üstadların çoğu taşın altına elini atan olmadığı için onlar taşın altına girmişlerdir. Ve bu psikoloji ile dergilerini çıkarmışlardır. Derginin şair kadrosundan Nurettin Durman ağabeyin bildirdiği üzre Aylık dergi on yılda yazılan bir şiir gibiydi.1988 tarihinde kapandığına göre yetmiş sekizlere kadar yaşı gidiyor.
Aylık Dergiye birileri İrancı itirazı yapınca dergi Ehl-i Sünnet özel sayısını çıkarmayla karşı bir atağa geçmişti. Gerçi bu Meseleye Malatya Ekolünün önemli temsilcilerinden Metin Önal Mengüşoğlu itiraz eder. O, Yaşar Kaplan’a Malatya ekolünün ehl-i sünnet çizgisi Murat Kapkıner vasıtasıyla geçtiğini söyler. Gerçi o vakitler İran devrimi bütün Müslümanlar için önemli bir tecrübeydi. İçerisine kavmiyetçilik karıştırılmayan saf, katışıksız, şek ve şüpheden uzak Müslümanların bir kazanımıydı.
Söyleşiye gelirsek Yaşar Kaplan ağabeyimize sorulması gereken başka sorular da olması gerektiğini düşünüyorum. Belki de Yaşar Ağabey bu soruların sorulmasından hoşlanmadığı için sorular sorulmamıştır. Ama o, susarak bir hüznü büyüteceğini baştan beri beyan etmiştir. Ülkeden ayrılalı on beş yıl oldu. Biz, yirmi Sekiz Şubat’ın ayazında bir avuç genç olarak postmodern darbeye direnirken Yaşar Kaplan ağabeyimizi yanımızda görüyorduk. O da bir yazar olarak herkesin sustuğu yahut susturulduğu dönemde yazılarıyla, konuşmalarıyla İslamî bir görüş sergiliyordu. Düşünce adamlarının konuşması bir milletin konuşmasıdır. Bu nedenle onun konuşmaları bizim toplumsal varoluş ve millî bilinç içinde harekete geçmemize vesile oldu. Ona göre düşünce adamları haysiyetli davranırsa o milletin boyun eğmesi mümkün değildir.
Söyleşide Türkiye’nin geleceği konusunda da değerlendirmeleri var Yaşar Kaplan’ın. Ona göre Türkiye’nin geleceği zor bir gelecektir. Altını çizdiğim cümle ise şu ”Geleceğimiz geçmişimizden daha zor olacaktır.” Bu nedenle gençlere, yeni nesle şu tavsiyede bulunuyor. Her bireyin ülkeye kendi özel mülküne sahip çıkar gibi çıkmaya, birlik şuuru ile davranmaya, iş başındakilerin de kirlenmekten uzak durarak işlerini yapmaya dikkat etmeleri gerekmektedir. Evet nereye gittiklerini bilen ve birlikte hareket eden toplulukları hiçbir güç yıkamaz.
Kıymetli düşünce adamı Yaşar Kaplan’ın bu fikirleri yirmi yıl önce de böyleydi. Şimdi de. Biz, gençlik olarak onun özgün fikirlerini bilirdik. Aidiyet duyduğumuz Milli Görüş camiasına muarız fikirleri olmasına rağmen birçok sohbetimize davet eder, kendisinden müstefid olmuştuk. O, sohbetlerinde daima şunu savunurdu. Düşünce ve sanat adamlarının bağımsız hareket edebilmeleri ve iktidarda kim olursa olsun gerektiğinde eleştiri kurumunu ve toplumun akilleriyle örgütlenip uygunsuzluklara karşı direnme haklarını kullanması gerektiğini söylemiştir.
Bu arada Yaşar Kaplan ağabeyimiz, etimolojik çalışmalar yapan yabancı dili olan biri olduğunu da unutmayalım. Bu gün Türkiye’de sessiz yığınların okuyarak büyüdüğü Malcom X şahsiyetini (Alex Haley'in kaleme aldığı kitap) Akabe yayınlarında çıkan onun çevirisine borçluyuz. Abdullah Bizden ile beraber çevrilen bu kitapta Rasim Özdenören de bir sunuş yazısı yazmıştı.
Yaşar Kaplan ağabeyimiz için söylenecek çok sözümüz var. Bir konferans için kendisini İstanbul İmam Hatip Lisesinin yurduna davet ederken Güven Taştan ağabeyimizin arızalı arabası yolda kalmıştı. Kendisi de arabadan inip MGV’li gençlere yardımcı olacak kadar mütevazıydi. Velhassıl onu çok özledik. Bu kadar.
M. Akif İnan için
Eyyüp Azlal
08.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
6 Ocak tarihi benim için çok önemli bir gün. Mescid-i Aksa şairi -Yedi Güzel Adamdan biri olan kıymetli üstadımız Mehmet Akif İnan'ın vefat yıl dönümü…
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Ekonomi haberleri
Spor haberleri
Şair Akif İnan’ı anmak için Urfa- Harrankapı mezarlığında dostları, sevenleri ve edebiyatseverler olarak mezarı başındaydık. Akif İnanın mezarı başında Memur-sen Şanlıurfa il başkanı İbrahim Coşkun, Memur-sen Eski Genel başkan yardımcısı Ahmet Kaytan ve Akif İnan’ın okul arkadaşı aynı zamanda Urfa’nın Vakıf adamı olan Yusuf Demirkol hocamız birer konuşma yapmışlardı.
Akşam programında ise TYB Şanlıurfa şubesi organizesinde ve Haliliye Belediyesi
Mihmandarlığında Mehmet Akif İnan’a dair şiirler, hatıralar ve onun şiiri üzerine konuşmalar yapılmıştı.
M. Akif İnan’a dair…
Öğrencilik yıllarımızda Edebiyat Fakültesi şiir gecelerini hazırladığımız zamanlarda onunla yüz yüze tanışmıştık. Ankara'daki şair dostlara reislik yapar, onları arabasıyla getirirdi. Bazen de otobüsle de geldikleri olurdu. Ankara ekibini hiç unutmam: Mehmet Akif İnan, Ragıp Karcı, Atilla Maraş, Alaaddin Özdenören vardı. İstanbul ekibi Nurettin Durman, Adem Turan, Hüseyin Akın, Mürsel Sönmez, Şeref Akbaba… Erzurum'dan Nurullah Genç, Kütahya’dan Mustafa Özçelik, Van'dan ise Müştehir Karakaya gelirlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Gazete arşivi
Gazeteler
1998'de şiir gecemize dair bir hatırayı burada zikretmek isterim. Merhum Akif İnan, şiirini okumuş ve yerine oturmuştu. Sonra sunucu arkadaşımız, şiirini okuyacak başka bir şair dostumuzu davet edecekti. Anons gerçekleşmişti. Fakat gelecek olan şairden önce Mehmet Akif İnan Üstadımız tekrar kürsüye çıkmış ve şöyle demişti. Kıymetli dostlar bugün üstadımız Necip Fazıl'ın metafizik oğlu Hilmi Oflaz'ın vefat ettiği gün. Onun için bir Fatiha okuyalım "El Fatiha" demişti.
Biz, Hilmi Oflaz'ı ve üstadı Necip Fazıl için yapmış olduğu fedakârlıkları ilk olarak M. Akif İnan’dan öğrenmiştik. Hilmi Oflaz, edebiyat ve hakikat ilişkileri içerisinde edebiyattan yana taraf tutan edebi mahfillere derman olan bir insandı. Kim bilir, üstat Necip Fazıl'a yapmış olduğu iltifatlar neticesinde bir çağa ışık tutacak şiirlerin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur.
İşte Akif İnan; sadece Necip Fazıl'ı değil Necip Fazıl'ın dostlarıyla da yakından ilgilenen, onların dertleriyle dertlenen bir insandı. Üstat Necip Fazıl'ın İstanbul'dan Ankara'ya geldiği zamanlar otel odalarında değil onun evinde kalıyor olması bir meseledir. Demek ki üstatla beraber Hilmi Oflaz da geliyormuş evlerine…
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Coğrafi Referanslar
Haber bülteni
Mehmet Akif İnan'ı ve diğer dostlarımızı şiir gecesi sonrası kalacakları otele bırakırken bir yarım saat de olsa onlarla otel lobisinde sohbet etme imkânı bulurduk. Bu sohbetlerin birinde M. Akif İnan şöyle demişti. Biz, Necip Fazıl'ın açmış olduğu şiir atmosferinde soluk alıp veriyoruz. Her ne kadar Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Kutsi Tecer şiirimiz üzerinde etkileri olmuşsa da Necip Fazıl'ın bizde estetik ve içerik açısından büyük etkisi olmuştur. Mehmet Akif İnan'ın Necip Fazıl dışında tuttuğu ve etkisinde kaldığı, daha doğrusu kaldığını söylediği diğer üç şahsiyetin dünya görüşü ve inançları açısından dindar bir görüntüleri yoktu. Necip Fazıl, Akif İnan'ın şiirini dinî değerleri koruyan, tarihe, klasik mimariye ve İslâmî hassasiyete sahip bir şiir olarak devşirmiştir.
Akif İnan'ın kendi sohbetinde bahsettiği bu şairlerin dışında bir de onun yakın dostu Rasim Özdenören'in de bir hatırasını daha nakledeyim. 2001 tarihinde merhum Rasim Özdenören, Urfa'da vermiş olduğu bir konferansta Akif İnan'a dair şunları söylemişti. “Biz, Akif İnan'la fi tarihinde İstanbul Aksaray'da bir kıraathanede oturuyorduk. Sonra Akif İnan, bize dedi haydi Yenikapı’ya kadar yürüyelim. Biz, onunla Aksaray'dan Yenikapı'ya kadar yürüdük. Akif İnan, yolda durmadı ve Ahmet Haşim'in bütün şiirlerini bize ezbere okudu.” Demek ki Akif İnan’ın şiirinin arka planı çok zenginmiş. Bir sonraki yazımızda buna değinmek dileğiyle…
Camilerin vazifeleri
Eyyüp Azlal
15.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
Milli kimlik ve değerlerimizin oluşmasında hiç şüphesiz cami ve mescid gibi kurumların rolü tartışılmaz. Millî kimliğimiz gibi sosyal hayatımızın da tam ortasında yer alması gereken cami ve mescidlerimiz, maalesef beş vakit namaz dışında kapalı mekânlar haline dönüşmüş durumda.
Camiyi hayatın kaynağına çevirmek için cami kültürünün yeniden inşasına ihtiyaç var. Asr-ı saadet döneminde başlayan cami ve sosyal hayatın iç içe olma durumu şimdilerde bir iki somut ifadesi atıldı mı hemen garipseniyor. Halbuki kimse tarihten örnekler veremiyor.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Hava Durumu
Gazete aboneliği
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Murâdiye Camii’nin dış avlusundaki çınarların gölgesinde cemaatin dinlendiğini söyler. Onu teyid eden Batılı seyyah T. Gautier de cami ve çevresini “Müslümanların hayatının ağırlık merkezi” olarak tasvir eder.
Tarihe gitmeye gerek yok. Osmanlı bakiyesi Kudüs, Bosna Hersek ve Müslümanların Avrupa’da nüfusunun yoğun olduğu Almanya’daki camileri görmemiz yeterli.
Eskiden İstanbul Taksim’de cami yapamazsınız diyen zihniyet karşımızda yok artık. Fakat camilerin sosyal hayata sokulmasını istemeyen bir grup var artık. Bu durum bana kütüphaneleri kapatıp yerine kıraathane (okuma salonu) açan zihniyeti hatırlattı. Bu gün hangi kıraathanede kitap okunuyor. Söyleyin bakalım.
Geçtiğimiz günlerde fenomen yazar Sevda Türküsev’in gündeme getirdiği ve eleştirdiği camide nikah töreni görüntüsü çok konuşulmuştu. Bazı ilahiyatçıların da kutsal mabetlere saygısızlık yapılıyor dediği camideki nikâh töreni Türkiye’de değil Almanya’daki bir camide yapılmıştı.
Ülkemizdeki camilerde nikâh töreni ve buna benzer merasimler; dinî sosyal hayatın yozlaşmasıyla birlikte çok yıldızlı otellerin balo salonlarına taşınmış ve İslam inancına göre kutsal bir olay olan nikâh, din dışı (profan) eğlence sektörünün eline geçmiştir. Bu nedenledir ki camide yapılan nikâh töreni, münevverlikten entelektüelliğe adım atmış ya da skolastik hezeyanlarından kurtulamamış insanlarca garipsenmiş, garipsenmekte ve bu durum böyle devam ederse daha da garipseneceği muhakkaktır.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
hava durumu
Gazeteler
Oysa yazar Sevda Türküsev’in garipsediği nikâh töreninin yapıldığı cami ve bulunduğu ülke Almanya’da durum öyle değildir. Olayı biraz daha somut bir şekilde anlatayım. Geçtiğimiz yaz kıymetli hemşerimiz İbrahim Toru’nun vefatı nedeniyle Şanlıurfa gelen Hamburg merkez camisi eski imamı ve Dünya Kuran-ı Kerim okuma yarışması birincisi Mustafa Özcan Güneşdoğdu ile TYB Şanlıurfa şubesinde bir röportaj gerçekleştirmiş idik. Röportajda Hamburg ve Köln merkez camilerini anlatırken bu camilerde kütüphane, aşevi, misafirhane, berber, hamam hatta uçak bilet satış yeri gibi eski külliye tarzı camilerin tarzının Almanya’da yaşatıldığını söylemişti. Güneşdoğdu hocamız, Almanya’daki bu camilerden bahsederken bizler onu garipsememiş bilakis Batının merkezinde İslam medeniyetinin gittikçe yükselen bir değer olduğunu görmüş ve gurur duymuştuk.
Almanya’daki camilerin durumuna benzer birkaç güzel örneği Bosna’da Gazi Hüsrev Bey camisinden nikâh görüntüleri gönderen bir arkadaşım, burada Osmanlı geleneğinin devam ettiğini müjdelemişti. Yine Osmanlı bakiyesi ve Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs’te Kubbetüs Sahra camisinde bir nikâh törenine şahitlik etmiş hatta damat ve geline hediyeler de takmıştık. Yıllar önce Tataristan’ın başkenti Kazan’da bir caminin bahçesinde çocuklar için oyun alanları ve çay ocağını görünce önce biraz şaşırmıştım. Sonra cami cemaatinin çocukları camiye çekmek için bu oyun alanlarını yaptığını öğrenmiş ve buna sevinmiştim. Kubbetüs Sahra gibi Mescid-i Aksa Camisinde de ikindi vakti, panel ve konferansların yapıldığına şahit olmuştuk.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Politika yorumları
Haber makaleleri
Mescid-i Nebevî’den beri Müslümanlar için camiler (mescidler hem küçük hem de sınırlı imkânlara sahip) ibadet edilen yerler olmanın yanından siyasal, sosyal ve kültürel hizmetlerin merkezi haline gelmişti.
Gerek Selçuklular ve gerekse de Osmanlılar devrinde cami; mahallenin teşekkülü kadar sosyal yapının da düzenli ve emniyet içinde olmasını sağlayan bir vazifeye sahipti. O vakitlerde mahalle halkı camide, günlük ibadetlerinin dışında cenaze, tâziye, teşbih namazı, nikâh, yağmur duâsı ve mevlid törenleri gibi merasimlerden dolayı bir araya geliyordu. Hatta cami avluları mahalle ya da semt eşrafının bir araya gelip dinlendiği, sohbet ettiği mekanlar durumundaydı.
Not: Haftaya İTÜ Camisindeki kütüphaneyi yazmak umuduyla…
Üslup meselesi
Eyyüp Azlal
22.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bu hafta üslup meselesini yazmak istedim. Sözlüklerde yol, tarz, usul, eda, stil anlamlarını barındıran üslup, edebiyatta; konuşmada, yazmada yazarın ifade biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Son dakika
Takım Sporları
Tutulan yol olarak da üslubu tanımlayabiliriz. Bu, hangi yola girdiğinizle alakalı, hangi yolda yürüdüğünüzle alakalı. Aslında üslubu bugün daha çok mimarî ve şehirleşme alanında öne çıkarmak lazım. Anlamsız duvarlar, uzun uzun binalar, ucube yapılar, köklerinden sökülen ağaçlar ve neticede tahrip edilen tabiat... Bütün bunlar göz zevklerimizin bozulması için yeter sebeplerdir. Mimarîde Rönesans üslubu, Barok üslubu ya da Türk üslubu terimlerini duymuşluğumuz vardır. Hatta İslam'ın ilk yıllarında neşet etmiş kufi üslup, tarih içinde satrançlı kûfî uslubu gibi “üslup içinde üslup doğurmuş”tur.
Şair Ahmet Haşim, edebiyat ve edebî metinler için şöyle diyor: Üslup demek, lisânın klişe şekillerinden kurtulmak, aynı lisân içinde ayrı bir lisân oluşturmak demektir... Yani aynı dil içinde ayrı bir dil kullanmak...
Üsluba dair klasik dönemlerden kalma bir söz var. Üslubu beyân aynı ile insan... İnsanın ifade tarzı kendi kişiliğinin ölçüsüdür demekmiş bu söz... Yani bu sözden kasıt hayat üslubu, hayat tarzı nasılsa sizin konuşma ifadeniz de öyledir. Bir duvar ustasından felsefe tarihi hakkında konuşmasını ya da felsefeye dair terminolojiyi kullanmasını beklemek biraz zor olsa gerek… O usta özel olarak kendini okumaya adamışsa onu bilemeyiz. Bildiğimiz duvar ustası, sizlere taşın kumun, harcın veya diğer inşaat işlerinden bahseder. Felsefeci ise felsefe tarihinden, Aristo'dan Eflatun'dan bahseder.
Üslup meselesini şimdilik edebiyat alanında tartışalım. Edebiyat denilince felsefe âlemine de gönderme yapacağız. Almanların meşhur bir filozofu var. Aurther Schapenhour… Hem filozof hem yazar. Bu yazar, yazarlık ve üslup alanında ayağı yere basan sözler sarf etmiş “Okumak, yazmak ve Yaşamak” adlı kitabında şunları söylüyor: “Her şeyden evvel iki tür yazar vardır: Sırf ele aldığı konu için yazanlar ve sadece yazmak için yazanlar. Birinci tür kendisine, insanlarla paylaşılmaya değer görünen düşüncelere yahut tecrübelere sahiptir, ikinci türdekiler ise paraya ihtiyaç duyar ve dolayısıyla esasen para için yazarlar. Onlar, yazmak için düşünürler ve düşüncelerini eğip bükerek uzattıkça uzatmalarıyla kendilerini ele verirler. Keza yarı doğru, yarı yanlış, tuhaf, sahte, zorlama ve kararsız olan düşüncelerini işleme tarzlarıyla da kaypaklık sevgileriyle de gösterirler. Böylece gerçekte olmadıkları gibi görünebilirler. Bu yazarların yazılarındaki açık ve sarih olamayışları da bundandır” Bu söze, yoruma “derdi, davası olduğu için yazanları da eklemek daha doğru olur.
Arthur Schopenhauer’in üslup hakkındaki şu düşüncesi de yerli yerinde: Eğer bir kişi yazarlık iddiasında ise ya yeni bir düşünce ortaya koymalı ya da yeni bir tecrübe söylemelidir. Yazarın-filozof’un bu görüşü bana Mevlana’nın “Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım.” Sözünü hatırlattı. Üslup, sizi klişelerden, beylik sözlerden kurtarıyorsa üslup olur.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Ekonomi haberleri
Politika yorumları
Geçtiğimiz günlerde şahsi kütüphanemi karıştırırken bazı kitapların olması gerekenden daha fazla yıprandığını, aralarında kuruyan gül yaprağı gibi küçük not kağıtlarını da koyduğumu görünce duygulandım doğrusu. Demek ki bu kitapları çok okumuşluğum var. Demek ki bu kitapların yazarları üslup olarak oturmuş bir yapıları var. Bazı kitapları da birçok sayfasını atlayarak bitirdiğimi söyleyebilirim. Bu son bitapların anlatımı demek ki beni sarmamış.
Sözü Simurg ile bitirelim. Bizim de edebî yolculuğumuz, yazarlık serüvenimiz Attar’ın Simurg'a doğru yol alan kuşları gibi olsun. Gâh bu vadide düştük gâh şu vadide uçtuk. Simurg'u bulduğumuzda üslubumuzu da bulacağımız aşikâr. Çünkü üslup sahibi yazarlar Simurg'a varmak için dereyi, tepeyi; dağı, taşı aşan ve nihayetinde yedi vadiye ulaşan kuşlar gibidir…
Bugün lahmacun günümüzdür
Eyyüp Azlal
29.01.2023 - 00:00
Yayınlanma
Sen git Siyasal bilgiler fakültesini bitir ve mezun olduktan sonra lahmacun işi ile uğraş. Hem de İstanbul'un en büyük meydanında… O zaman Urfa'yı, Urfa’da çok sevdiğin Arap Meydanı, Kara Meydanı, Haşimiye ve Haleplibahçe'deki lahmacunları niye terk ettin. Yok eğer bugün lahmacun günü ilan ettiysen dünü hangi gün ilan ettin? Yarını hangi gün ilan edeceksin? Senin “Dünya Lahmacun Günün” olacak mı mesela. Anneler Günü, Bir Mayıs İşçi Bayramı -Emekçi Dayanışma Bayramı gibi…
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Hava Durumu
Yaşam haberleri
Bugün lahmacun günümüz diyerek siyasal bir mesaj mı vermek istiyorsun. Siyasal da okuduğuna göre siyasal mesajların da var senin. Altılı masaya, iktidara, küçük olsun benim olsun diyen partilere bir mesaj mıdır? “Bugün Lahmacun Günü”
Bugün lahmacun günümüzdür diyerek İbrahim Tatlıses'e de mi meydan okuyorsun. Yoksa onun lahmacunları iyi değil, benim lahmacunlarım iyidir, böyle bir mesajın mı var? Lahmacun bir yana İbrahim Tatlıses, "Te go çı mı go çı.” mesajıyla Cumhurbaşkanımız nereye biz de oraya, dedi. Ve Urfa'daki bütün lahmacuncular onu alkışladılar. Bir tek Mame alkışlamadı. Kuşçu pazarındaki Mame. Orada bir lahmacun dükkânı açmış. Hem kuşçu hem de lahmacuncu, daha doğrusu fırıncı.
Bugün lahmacun günümüzdür. Ne dünü ne de yarını unutalım. Usta kalem Hüseyin Akın geçenlerde yazmıştı. Kaç yıldır yazıyorum, ne bir evim ne de arabam var, diyor. Sahi ustam lahmacuncu olarak senin araban ve evin var mı?
Bugün lahmacun günümüzdür diyerek Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ders notlarını mı hatırlatmaya çalışıyorsun. Orada lahmacun siyaseti yapıldı mı? Mecliste çiğ köfte yapıldığını duymuştum da lahmacun da yapılıyor mu bilmiyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Son dakika
Haber
Bugün lahmacun günümüzdür. Bende bugün sana beş yıl önce yazdığım bir yazımı gönderiyorum. Beş yıl önce göndermeliydim. Yazmıştım ama göndermeye üşenmişim. Bilmiyorum, o zamanlarda lahmacun günlerin var mıydı? Ya da "Lolaz Günü" Çiğköfte günleri de mi yapıyordun. Kebaba, ciğere gelen zamlarla birlikte Aşağı çarşıda bu günlerde "Lolaz Günleri” yapılıyor…
Bugün lahmacun günümüzdür, sözü bana en çok kadınların çarşamba günlerini "Çamaşır Günü" ilan etmelerini hatırlattı ustam. Beykapısı oralarda Karakoyun Deresi; bağlara, bahçelere uğramadan çamaşırcı kadınlara uğrardı eskiden. Lahmacun günü gibi kadınların bahçelere gitme günleri de vardı. Üç beş ev birleşip kadınlı çocuklu bahçelere giderdi. Çapıt Top romanının yazarı Fuat Kürkçüoğlu üstadımız bunu kitabında Urfa ağzıyla nefis bir şekilde anlatır.
Bugün lahmacun günümüzdür. İnşallah öyle olsun. Taçkıran (Koronavirüs) günlerinde Taçkıran Mame’nin taklacı kuşlarını uçurtma günü aklıma geldi. Ne işe ne de Kuşçu Pazarına giden Mame'nin yaptığı tek iş güvercinlerini uçurtmaktı o zamanlar. Mame'nin o zamanlar sloganı "Artık Kuşlarını Uçur" sözüydü. Bu sözü ben ona söylemiştim. Şair Adem Turan'dan mülhemle… İşe gitmeyen Mame, arkadaşlarıyla whatsap grubu kurmuş, her hafta aynı gün aynı saatte Eyyubiye'de, Süleymaniye'de, Haşimiye'de evin damına çıkıp kuşlarını uçuran kuşçu arkadaşlarıyla gökyüzünü selamlıyordu
Tolstoy Müslüman değildir
Eyyüp Azlal
05.02.2023 - 00:00
Yayınlanma
Büyük Rus yazar Tolstoy’un Müslümanlığını tartışmadan önce onun kim olduğunu sorgulamakta fayda var. Tolstoy 1828 yılında Moskova’nın Tula vilayetinde dünyaya gelmiştir. Tam adı Lev Nikolayeviç’tir. İki yaşında annesini, dokuz yaşında da babasını kaybetmiştir. Tolstoy, anne ve babasız; çocukluğunu halalarının yanında geçirdi. Yazar, küçüklüğünde Pascal ve Dickens gibi büyük yazarları okumuştu. Üniversitede hukuk fakültesini okurken öğrenimini yarıda bıraktı ve yaşadığı çiftliğe geri döndü. Üç yıl sonra da Rus ordusuna yazıldı. Bir müddet sonra sağlık sorunları nedeniyle ordudan ayrıldı.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Yazarlar köşe
Gazete arşivi
Tolstoy, yazarlığa ilk adımını Çağdaş dergisinde “Çocukluk Hikâyesi” adlı hikâyesini neşrederek başladı. Çocukluk Hikâyesi isimli hikâyesi çok beğenildi. Bu dönemde eleştirmenler, hikâyeyi çok beğendi ve Tolstoy, edebiyat dünyasına böylece ilk adımı atmış oldu.
Kendini Fransız-Rus savaşının içinde bulan ve buradan kurtulmak için çareler arayan Tolstoy’u teselli eden tek şey, Sivastopol savaşının hatıralarını yazacağı bir kitap olacaktı. Savaştan sonra Petersburg’a gitti ve yazarlığa devam etti. Bu arada birçok ülkeyi gezme fırsatı buldu. Bir gezide iken Rusya’da kölelik kaldırıldı. Kendi bölgesindeki toprak sahipleri ve köleler arasındaki borç sorunlarını çözmek için yargıçlık yaptı. Bu sıralarda Sofya (Sophia Sonya) adında bir kızla tanıştı. Sofya, karşı çiftlikte hikâye yazan, resim yapan on sekiz yaşında genç bir kızdı, Tolstoy ise otuz dört yaşındaydı. Bir hafta nişan, bir hafta sonra da düğünleri yapıldı. Tolstoy’un bu evlilikten on üç çocuğu oldu. Eşi Sofya, Tolstoy’a, eserlerini yazması hususunda her zaman destek oldu. Savaş ve Barış Romanı, bu yıllar içinde yazıldı. Tolstoy ve eşinin on beş yılı mutluluk içinde geçti.
Tolstoy’un diğer hayatı maceralı bir şekilde geçmiştir. Mesela 1877 tarihinde Hristiyan sofusu olur ve Optina Pustin Manastırı’nı ziyaret eder. 1878’de ise yazar Turgenyev ile barışır ve Samara’daki Hristiyan tarikatçılarla buluşmaya gider. 1879 tarihinde Hristiyan Ortodoks inancını terk eder. 1896 İngiltere’de ilk Tolstoycu koloni kurulur. 1910 Astapovo tren istasyonunda ölür.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Politika yorumları
Haber makaleleri
Tolstoy’un kısa hayat hikâyesi böyle…
Edebiyat dünyasında zaman zaman Tolstoy’un Müslüman olduğu haberleri daha doğrusu Müslüman olduğu iddialarıyla karşılaşırız. Bu iddiaları edebiyatçılardan çok popüler tarihçiler ortaya atıyor. Temel sebep ise popüler olmaları ve daima gündemde kalmak istemeleri…
İyi bir Tolstoy okuyucusu, (şayet İslam dini hakkında bilgi sahibiyse) mesela Tolstoy’un Diriliş romanını okursa, onun Müslüman ahlakına çok yaklaştığını söyleyebilir. Tolstoy, romanda Nehlüdov kahramanı üzerinden kendi dünya görüşünü, kişisel ruhsal değişimlerini ortaya koyar ki Nehlüdov şahsında gençliğindeki hatıralarına-hatalarına bir göz atışı; hatalar karşısında çektiği vicdan azabı, ruhsal arınma arayışı ve en sonunda İncil’de anlatılan nihaî kurtuluşu yaşamak istiyor. Buna; günahlarını, hatalarını anlatarak günah çıkarmak istiyor da diyebiliriz.
Burada şu hakikat ortaya çıkıyor. İncil’de hala insanlar tarafından değiştirilmeyen ayetler vardır. Ve bu ayetler anlam-ahkâm açısından kutsal kitabımız Kuran-i Kerim ile hemen hemen örtüşüyor. Örnek olarak Kuran-ı Kerim’de “Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” (Al-i İmran 3/135). Ayetine karşılık Markos İncil’inde “Tanrı’dan başka kim günahları bağışlayabilir?”” (Markos 2:7). Ayeti karşılayabilir.
Biz Müslümanlar açısından Müslüman olmanın şartı, şartları vardır. Evvela kelime-i şehadet getirmektir. Diğerleri, Müslüman olma şerefine nail olan herkesin bildiği şartlardır.
Tolstoy’un Müslüman olma ihtimaline yeniden dönersek yukarıda saydığımız şartların yani Müslüman olma şartlarının vuku’ bulması lazım. Bizler, Şu bilgiye de sahibiz. Hristiyan ve Yahudi dinine mensup bazı din adamları gizli bir şekilde İslamiyet’i yaşıyorlar. Bunlar, vazifeleri elinden gitmesin diye Müslümanlığı aleni (açık) bir şekilde yaşamıyor. Bu konuda hüküm verecek değilim.
Şimdi…. Geçtiğimiz hafta kendisini tarihçi- yazar olarak tanımlayan ve bir televizyon programında tarih üzerine program yapan yazar Cengiz Acar’ın Tolstoy hakkında bir ifadesine rast geldim. Diyor ki Acar, “Tolstoy İslam'la şereflenmiş güzel bir Müslümandı. Eşi de çarşafı ile İslam asaletini ruhunda taşıyan bir hanımefendiydi. Ancak İslam düşmanları bu görüntüleri hep sakladılar. Gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir âdeti olduğunu unuttular.”
Bu tarihçi-yazar arşiv belgeleri uzmanı da olsa gerek Tolstoy ve Tolstoy’un yanındaki çarşaflı bir kadının fotoğrafını paylaşmış. Önce Tolstoy ile bu çarşaflı kadını karo-koca yapmış. Sonra ikisini Müslüman ilan etmişti. Bunun üzerine Sayın Acar’a mektup yazarak bu bilgisinin yanlış olduğunu, sırf çarşaf giymek ve sakal bırakmakla bir insanın Müslüman olmadığını, olamayacağını belirttim. Bir cevap alamadım.
Daha önce Tolstoy’un biyografisini okumuştum. Onun kız kardeşinin bir manastırda rahibe olduğunu da biliyordum. Fakat bu bilgiyi paylaşmakta tereddüt ettim. Çünkü elimde delilimi güçlendirecek bir fotoğraf yoktu. Daha sonra Malumatfuruş sitesinde Tolstoy’un çarşaflı bir kadınla çekilmiş bir fotoğrafını gördüm. İşte bu dedim kendi kendime. Çarşaflı kadın Tolstoy’un manastırda rahibe olan kız kardeşiymiş. Yine bu sitede Tolstoy’un eşi ile de bir fotoğrafı paylaşılmıştı. Ve eşinin başı açıktı. (https://www.malumatfurus.org/tolstoyun-karisi-musluman/)
Ortodoks kilisesine sıkı sıkıya bağlı Tolstoy’un kız kardeşi Maria Nikolaevna’nın dindar bir kadın olması normaldir. Aslında o zamanların Rusya’sında sadece rahibeler çarşaf giymiyordu. Modernlikle tanışmayan Rus kadınları da çarşaf giyiyordu, başlarını örtüyordu. Bu, diğer Avrupa ülkelerinde de öyleydi. Yıllar önce Kudüs’te çarşaflı bir Yahudi kadın ve onunla el ele gezen sakallı bir Yahudi erkeği görünce bilgim ve görgüm artmıştı. Demek ki her çarşaflı kadın ve her sakallı erkek Müslüman değilmiş. Bilindiği üzere tesettür, semâvî dinlerde bütün kadınlar için temel bir ihtiyaçtır.
Tolstoy’un kitaplarını okumadan, irdelemeden ahkâm kesen son tarihçi Zafer Acar değil.
Depremi ben yaşadım
Eyyüp Azlal
12.02.2023 - 00:00
Yayınlanma
Depremi yazmak için bugün deprem anındaki saati bekledim. Hatta o vakte alarm da kurdum. 6 Şubat, saat 4.16…
Alarm, beni uykudan anlamsız bir şekilde uyandırmıştı. Deprem anını bir süre sonra anımsadım ama yaşayamadım. Hani derler ya tarih tekerrürden ibarettir. Yok kardeşim yok öyle bir şey. 6 Şubat depreminin acısı, çaresizliği hatta o zamanki hayata bağlanan umutlar farklı farklı…
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Ekonomi haberleri
Güncel haberler
"Aman Allah'ım bize merhamet eyle. Korktuklarımızdan bizi emin eyle."
Buna benzer dualar dilimizden düşmemişti deprem anında.
Depremi evde ben ve annem tek başımıza yaşadık. Tatil olduğu için çocuklar dedelerine gitmişti. Okul için hazırladığım bir dergi çalışmasının son aşamasına gelmiştim. Dergiyi bitirmem gerekiyordu ve haftanın ilk günü de kar yağışı nedeniyle tatil edilmişti. Yani pazartesi gününü dergiye ayırmıştım-ayıracaktım.
Annemin "uyu uyu" nidaları bir süre sonra dolaplardaki bardak seslerinin şıngırtılarına bıraktı. Ben sandalyede oturduğum için önce pek birşey fark etmedim. Ama ayağa kalkınca işin rengi değişmişti. Dolap kapaklarını mı kapatayım, anneme mi koşayım bilemedim. Bir yandan da bildiğim bütün duaları yüreğimden okuyordum sanki. Ağzımdan çıkınca bunları ben mi söylüyorum, sorguladım da kendimi. Dileklerim dile geliyordu.Yüce Mevlam koru bizi. Merhamet et bize.
Annem kendi imkanlarıyla nihayet mutfağa gelmişti. İkimiz de mutfak masasının altına girdik. Annem parkinson hastasıydı onu dışarıya, yedinci kattan asansörle aşağıya indirmek bir meseleydi. Çok şükür binamız fazla zarar görmemiş idi.
Depremin başlangıcı, bana dalgalı bir denizde bir vapur içinde yapılan bir yolculuğu andırmıştı. Fakat depremin şiddeti belli bir süre sonra artıyor ve farklılaşıyordu.Sanki bir trafik kazası kazası olmuş gibi…Sanki bir arabanın başka bir arabaya arkadan çarpıp durması gibi geldi.
Demek ki o vakit fay hatlarının kırılması ve hareketi oluşuyormuş. Bir katman, başka bir katmanın üzerinden düşüyor. Tekrar birleşince de deprem durmuyormuş.
Deprem sonrası evde kırılan bardakları yer kaldırıp bir torbaya koymuş ve uyumuşum. Telefonum da susmadı. Saat altı ile beraber ailem, dostlarım, komşularım, uzaktan yakından akrabaların "sizi merak ettik, nasılsınız" telefonlarına cevap verdim. Yine bütün apartman halkı aşağı inmiş bizi bekliyordu. Hadi inin inin, diyorlardı....Annem için kahvaltı hazırladım. İlaçlarını getirdim. Derken vakit öğleyi bulmuştu. O vakit merkez üssü olan Elbistan bir deprem daha yaşadık.Yine bir gemi içinde dalgalı bir denizin içinde sallanmıştık. Binanın sağlamlığı, bizi bu depremden de korudu.
Artık aşağı inmekten başka çaremiz yoktu. Annemi ve eşyalarını yavaş yavaş asansöre bindirip aşağı indik. O günü öyle bir yağış yağdı ki anlatamam. Günlerdir, haftalardır hatta aylardır beklediğimiz yağışlar önce kar sonra yağmur şeklinde yağmıştı.
O gün bugün dışarıdayız.Urfa'da 60 bina yıkılmış.160 civarı insan vefat etmiş. Birinci depremin oluştuğu sırada halamoğlu (daha önce de kalp krizi geçirmişti.) kalp krizi geçirip vefat etmiş. Hastaneye bile yetiştiremedik.
Sonra mesajlara haberlere baktım.Kim sağ kalmış kim vefat etmiş, diye. Özellikle Hatay'da daha bazı mahalleler olduğu gibi yıkılmış. Enkazın kaldırılması altıncı gün hâlâ devam ediyor ve enkaz altında kalan daha kaç kişi bilinmiyor. Vefat eden sayısı 20 bin civarında. Depremde hayatını kaybeden dostlarım arasında Cihannüma ailesinden kıymetli hocamız Hikmet Altunsöz hanımıyla beraber enkaz altında kalıp vefat etmiş. Milat medya grubuna bağlı Yeni Söz gazetesinden yazar Ahmet Doğan İlbey, Maraş'taki evinde enkaz altında kalarak vefat etmiş. Yine Maraş'ta Maraş'ın bir değeri olan Yaşar Alparslan hoca ile hikâyeleriyle tanıdığımız Recep Şükrü Güngör de Maraş'ta vefat etmiş.
Edebiyat camiasından ilk vefat edenler bunlar. Allah onlara rahmet eylesin. Vukuu bulduğu üzere şehitlik mertebesine erştirsin.
Deprem Hafızası
Eyyüp Azlal
19.02.2023 - 00:00
Yayınlanma
Japonya, malumunuz depremlerin en çok görüldüğü ve en şiddetli olduğu bir ülkedir. Oraya gidenler, derler ki Japonya'da daha önceleri depreme dayanıksız binalar ve evler vardı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Haber bülteni
Yaşam haberleri
Bu depreme dayanıksız evlerden dolayı her deprem olduğunda bu bina ve evler çabuk yıkılıyordu. İçinde sayıları binleri hatta on binleri bulan insan ölümleri yaşanıyordu. Sonra ne oldu. Bir filozof çıkar, depremde yıkılan bazı binaların enkazını kaldırmayın, der. Bu binaların enkazı müzeye dönüştürülsün demişti. Daha sonra Japon devleti de bu şekilde bir karar almış ve bu filozofun dediğini yapmıştı. Japonya’da şehrin, şehirlerin en görkemli yerinde en sembol binaların enkazı olduğu gibi bırakılmıştı. Bu binaların etrafına set çekilerek şehir müzesi envanterine şehir hafızası olarak kaydedilmişti. Sebebine gelince de şöyle bir tasavvur oluşmuştu. İnsanlar her gün bu yıkık binanın-binaların önünde geçtiklerinde "Malzemeden çalarsan evin, barkın böyle yıkılır" gibi bir mesaj alınsın diye. Zaten müzenin girişinde yapılan bir totemin üstüne de buna benzer bir mesaj yazılmıştı.
Denilir ki bu "Enkaz müze binaları" vesilesiyle Japonlar, artık depreme dayanıklı binalar ve evler yapmışlar. Dokuz şiddetindeki depremlerde bile Japonya'daki evler yıkılmıyor. Çok az hasarlarla insanlar büyük bir tehlikeleri atlatıyorlardı. Ne diyelim darısı başımıza.
Depremle ilgili şu anktodu aktarmak yerinde olur.Japonya'nın daha önce Kayzen (kaizen) felsefesini Ahilik teşkilatından ilham aldığını yazmıştık. (Eyyüp Azlal, Kaizen Felsefesi ve Bizdeki İzdüşümü, Milat Gazetesi, 29. 09. 2019)
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Spor haberleri
Bu felsefe sayesinde ne yapıyor Japonlar. İnandığı bir şeyi yaşamaya, bunu kural edinmeye çalışıyorlardı. Azar azar artan ama sürekli istikrarlı bir gelişme ile deprem belasının üstesinden geldiler. Sadece deprem mi? Hayır... Japonlar, bu felsefe sayesinde büyük sel felaketleri, tsunamiler, atom bombaları altında yıkılan şehirlerini de yeniden ayağa kaldırdılar. Japonlar bu felsefeyi, iş hayatında, sosyal hayatta, evde, okulda, müesseselerde, işletmelerde hülasa hayatın her alanında uygulanabilir bir özellikte sürdürdüler ve sürdürüyorlar.
Geçtiğimiz günlerde bir filozof arkadaşım deprem sonrasında şunu demişti. Belki de biz “anlam arama” yeteneğimizi kaybettik. Artık “hayal kırıklığını” bile yaşamayacak kadar afazideyiz. Toplum olarak beynimiz bir afazi geçirmiş. Cemiyetin beynine bir inme inmiş. Bu yüzden mazrufla hiç ilgilenmiyoruz Varsa yoksa zarf… Bu filozof arkadaşım; depremde yıkılan binaların dış güzelliği, süslemeleri için zarf kavramını kullanıyordu. Binalardaki kolonlar da taşıyıcı unsurlara da mazruf diyordu.
Bu filozof arkadaşım devamında şunları da söylemişti. Artık zarfın boş olması bile etkilemiyor bizi.... Ona göre Batı, bu acınacak safhayı, bu trajediyi çoktan geride bırakmıştı. Batılı bir felsefe anlayışı ile bizdeki binaların yapımını eleştiren bu filozofa Batıya değil, Doğuya daha Doğuya gitmesini önermiştim. Çünkü Batı ki sırtımda paslı bir bıçaktır. Merhum Akif İnan öyle söylüyordu. Bu filozof arkadaşa örnek olarak Uzakdoğu’daki Japonya’yı ve orada üretilen Kayzen felsefesini okumasını tavsiye etmiştim. Bunu okurken de bizim Ahilik felsefesi hakkında da bilgi sahibi olmasını rica etmiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Gazete
Son dakika
Modern zamanlarda Batıda çıkan modernizm, elimizdeki Ahilik felsefesini aldı. Bize de içi boş kof bir kültür bıraktı. Gösteriş kültürü… Mağazalarımız, dükkânlarımız hep Batı’da üretilen markalar değil midir? Hangi markayı giyiyorsun o önemli. Sözünden, özünden önce kıyafetine bakan; araba, telefon, kıyafet markasına göre adam tartan yozlaşmış komleksli bir kültürü Anadolu topraklarına kim getirdi. Doğulular getirmedi her halde. Üzerine ısrarla basa basa söylüyorum. Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahi Evran, Hoy şehrinden -İran’ın Batı Azerbaycan eyaletinden- Kırşehir’e gelmişti. Marsilya’dan, Paris’ten değil...
Gece Uzun Hikâye Uzun
Eyyüp Azlal
26.02.2023 - 00:00
Yayınlanma
Depremin artçı şokları bizi nereye götürüyor. Anlamakta zorlanıyorum. Bu akşam oturayım, "Kardeşi depremde ölen bir çocuğun her gün kardeşinin sevdiği çikolataları, şekerleri gelip mezar başına bırakmasını" yazacaktım. Kıymetli yazar dostumuz Sinan Yağmur, sosyal medyasında bir iki fotoğraf karesi ile paylaşmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Haber bülteni
Futbol
Olmadı, yazamadım. Çünkü bu hatıra, bu hikâye kadar içimizi cız eden başka olaylar da oldu. Onlarla da mücadele etmek zorunda kalıyoruz.
Hepimiz şu anda depremi konuşuyoruz. Koşuyoruz, koşturuyoruz. Malumunuz deprem bölgesinde eli kalem tutan bir yazar olarak bu yazıyı kaleme alıyorum. Yani depremi en soğuk tarafıyla, en acımasız tarafıyla yaşayan biri. Uzaktan değil yani…
Artçı depremler devam ediyor bölgede. Çadırda kalmak, arabada kalmak, hatta soğukta kalmayı bile göze aldığımız oldu, oluyor. Yarın kitaplarımı, kütüphanemi bırakıp Karacadağ eteklerinde bir köye evine, akrabaların yanına gideceğim.
Deprem psikolojimizi alt üst etti. Kıyamet senaryoları, yalan haberler, mahalle efsaneleri, birbiri ardına geliyor. Yemek uzmanları, diyetisyenler, ağır ceza profesörleri, takipçim şok olsun diye olmadık yalan uyduran sosyal medya fenomenleri, bilmem başka kimler…
Kısacası deprem tüccarları hepimizin psikolojisini bozdu.
Daha dün bir komşumuzun saat 20.00'de deprem olacak, herkes aşağı insin telefonuyla yeniden yıkılmıştık. Deprem; bizleri, evimizi yıkmasa da felâket tellalları bizi yıkıyor. Saat 20.00'da deprem oldu mu? Hayır. Ama gelen telefonda öyle bir heyecan öyle bir inanç vardı ki insanın inanası geliyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Haberleri
Yazarlar köşe
Hani Ali Poyrazoğlu'nun tiyatro sahnesi vardı. Adamın biri fırın kuyruğuna giriyor. Bakıyor ekmek kuyruğu çok uzun. Kuyruk bitse ekmekte bitecek. Ne yapsın ki "Hey Millet! Aşağıdaki fırın bedava ekmek dağıtıyor" demesin mi? Hurra millet aşağıdaki fırına doğru koşuyor. Buraya kadar her şey normal. Normal olmayan ise yalanı uyduran Poyrazoğlu'nun "Ya gerçekten aşağıdaki fırın bedava ekmek dağıtmasın mı?" diyerek kalabalığın peşine takılması sahnesiydi.
Saat 20:00'de deprem olmadı ama bizde artçı şoklar yaşandı.
Önce irkildik. Sonra aramızda tartışma… Bazılarımız aşağı indik, bazılarımız inmedik. Söylenilen saatte deprem olmadı. Aşağı inenlere ne diyeceğimi bilemedim. Olan bize oldu. Fenalaşan çocuklarımızı hastaneye yetiştirdik. Sakinleşmeleri uzun sürdü.
Bu kadar okul okumuş, bu kadar kitap okumuş bir insan olarak depremin önceden bilineceği bilgisine sahip değilim, ayrıca kâhinde değilim. Ama bunu insanlara anlatmak çok zor.
Şua ana kadar kaçımız enkazdayız, bilmiyorum. Ama kalbimiz, beynimiz, gözlerimiz, aşklarımız, inançlarımız, olaylara bakış açımız, felsefemiz enkazda kaldı. Son sözüm şapkasını enkazdan kurtaranlara olsun. Oturup şapkamızı önümüze koymanın vakti gelmedi mi?
Yıkılmadık Ayaktayız
Eyyüp Azlal
05.03.2023 - 00:00
Yayınlanma
Deprem sonrası tefekkür, tezekkür...
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Siyaset haberleri
Politika yorumları
Enkaz altında kalan canlar bizim canlar...
Kırk binin üzerinde canımız gitmiş. Bunlar da bir gün sonra okula gidecekti, işe gidecekti, araba almaya, iş görüşmesine gitmeye, gelin görmeye gidecekti. Pazara, tarlaya çapa vurmaya gidecekti. Esnaf olan kepenk açmaya gidecekti. İşçi olan fabrikaya gidecekti. Belki de hastaneye gidecekti. Soğuk almıştı. Olmadı, soğuk bedenleri hastaneye gitti. Bazılarının hala cansız bedeni de çıkarılamadı. Bazılarının cenazesi hastaneye götürüldüğünde hastane de yıkılmıştı.
Depremin "-zedeleri" olarak sarsıntılardan, sallantılardan, baş dönmelerinden kurtulduğumuz gibi sağa sola yardıma koşuyoruz. Deprem bölgesinde çoğu arkadaşımızı korka korka arıyoruz. Telefonun tuşları bir başka oluyor, dram, trajediye dönüşüyor. Hakikatle uyanıyoruz telefon araması sonrasında kiminin on, kiminin yirmi ve üzeri cenazesi varmış. Kiminin kimsesi kalmamış.
Sorumlu, baş sorumlu, sorumlu yardımcısı arıyoruz günlerce. Parası olanın kârlı işi olarak giriştiği, başka hiç bir işte dikiş tutturmamışların mesleği haline geldi müteahhitlik, inşaat işleri.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Haber makaleleri
Son dakika
Ne ilginçtir ki karşılaştığım, tanıştığım müteahhitlerin hiç biri kendilerine unvan olarak kullandıkları kelimeden-kavramdan habersizdiler. Hele inşaat kelimesinin "düz yazı-nesir" anlamı olduğunu söylediğimizde de "ne alakası var, nerden çıktı bu?" dediklerini duyuyor gibiyim. Müteahhit, size bir işi taahhüt eden kişidir. Bunu yaparken sizinle ahitleşir, yani sözleşir. Ve böylece bir sorumluluk alarak işi yüklenir. Aranızda bir akide oluşur. Hatta Osmanlı döneminde postaya verilen bir mektubun veya eşyanın yerine varmasını sağlayan kişiye de müteahhit (müteahhid) denilirdi.
Geçtiğimiz gün Sebilürreşad dergisi vesilesiyle tanıştığım Mimar Mehmet Osmanlıoğlu 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremi sonrasında "Şehir ve Düşünce Kurulu" çalışmasına fakiri de davet eden bir mektup göndermişti. Mektubun içeriğinde deprem sonrası yeni yerleşim merkezlerinin teşekkülü arifesinde kent ruhsuzluğundan sıyrılmış güncel şehir modeli konularında farklı disiplinlerde bilimsel çalışma, çalıştay ve saha araştırmaları yapmak ve ortaya çıkacak sonuçları merkezi ve mahalli idarelere sunarak uygulanabilir politikalara dönüştürmek amacıyla kurulmuş gönüllü bir teşekkülden bahsediyordu.
Sanırım kıymetli mimarımız, bizden şehir edebiyatı ve inşa dili üzerinden çalışma yapmamızı beklemektedir. Taahhüt, akide, söz vermenin medeniyetimizde karşılığını inşaat fakültelerinde anlatmalıyız. Doktorların Hipokrat yemini gibi inşaatçıların- müteahhitlerin de bir yemin metnini oluşturmalıyız. Ayrıca yakın zamanda yüksek sesle dillendirdiğim ve Moderncilerin şehir kelimesine karşılık kullandığı "kent" kelimesi eski Farsçada-Soğdçada köy anlamındadır. Bu gün Azeri Türkçesinde hâlâ köy anlamında kullanılan "kent" kelimesinin "şehir" kelimesine karşı kullanılamayacağını dile getirmek isterim. Evet, bugün Modernciler "kent" kelimesini betonarme alanlar, yüksek binalar kısacası metropol için kullansa da bu kelime köy anlamındadır.
Urfa'yı Sel Vurdu
Eyyüp Azlal
19.03.2023 - 00:00
Yayınlanma
Depremden sonra sele de yakalandı kadim şehir Urfa…
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Son dakika
Yerel haberler
Bu şehri yaşanılır kılmak için ellerinde pulsuz dilekçeler, imzasız reçeteler, adresi olmayan mektupları topladım ve buraya bir kaçını yazıyorum.
Urfa’da aslında kadim zamanlardan, Osmanlı’ya ve Osmanlı’dan bize ulaşan ayırt edici özelliğe sahip olan tarihî mekânlar zarar görmedi. Tarihî mekânlar bir bir işgal edilerek yerlerine yeni yerler yapılarak buralara zarar verildi.
Halilürrahman Gölü’nün hemen yanına doksanlı yıllarda ŞURKAV bir çevre düzenlemesi yapmıştı. Buraya bir amfi tiyatro yapıldı. Kimin fikri idi bilmiyorum. Tarihte öyle bir yer var mıydı ya da… Bildiğim kadarıyla o da yoktu. Bu amfi tiyatronun basamaklarının altına toprak doldurulurken arka tarafta bir şey unutuldu. Toprak bir taraftan doğal tepesine dayanırken güney taraftan ise göle nazır Rızvaniye medresesinin duvarlarına dayandı. Buraya sular bir taraftan duvarlara sızarak dokuya zarar verdi. Diğer taraftan kokusuyla da medrese de ders gören öğrencileri de kaçırttı. Oluşan nemlerden dolayı medresede ders gören öğrenciler, hocalar adeta kaçarcasına çıktı.
Çok sonraları bir grup yazar-aydın ve sivil toplum kuruluşlarının itirazıyla burası yeniden düzenlendi. Ve toprak alan medreseden uzaklaştırıldı. Halilürrahman Gölü ve çevresi derin bir nefes aldı. Bu yapı, aşırı yağmurlarda bu yapının su tahliyesi olmadığından dolayı tarihî göle zarar vermeye devam ediyor. Son yağış ve sellerde bu gölün çamurla dolması biraz da bu yapının tahliye kanallarıyla ilgilidir. Bununla birlikte Karakoyun deresinin eski yatağı hala o bölgede en çukur olan yerdir. Burada su birikti mi Akarbaşı mevkisinden göle ulaşması söz konusu.
Bir diğer tarihî bölgeye zarar veren yer ise Haşimiye Meydanındaki kuyumcular çarşısı. Burası da meydanın kalbine saplanan bir bıçak gibi. Bu çarşı için de tarihçiler, şehir planlamacıları, yazarlar yıllardır yazıp çiziyorlar. Bunu söylerken bu çarşının müdavimlerini oradan kovalım demiyoruz. Aynen orada ama yerin iki kat altında bir çarşı yapılabilir. Tarihî mekânların insansızlaştırılması da çok tehlikeli.
Nitekim vaktiyle Şanlıurfa Mevlevihanesi ortaya çıkaralım diye Urfa Belediyesi tarafından oradaki dükkânlar yıkıldı. (Oradaki yılların esnafı mekânlarından edildi.) Alan açıldı. Hatta Urfa’nın son Mevlevî şeyhinin ailesine ulaşıldı. Buraya bir müze yapabilir miyiz diye. Sonra ne oldu. Küçük bir büfe yapıldı. Büfeden sonra masalar, sandalyeler, koltuklar taşındı ve burası bir süre sonra şehrin gözde bir ciğerci, kebabçı salonu oldu. Hâlbuki başta Konya Mevlevihanesi ve diğer Mevlevihaneler gibi burası da şehre gelir getirici yönüyle de değerlendirilebilirdi. Gelir getirmese de şehrin hafızasını devam ettirmek adına kültürel ve sosyal etkinlikler yapılabilirdi.
Haşimiye Kuyumcular Çarşısı da Topkapı projesi gibi (İstanbul) bir projeyle de şehrin hafızasına katkıda bulunur. Burası da Halilürrahman gölünün devamı gibi İbrahim Bahçesi adıyla ziyaretçilere ve bu şehirde yaşayanlara bir tarih kokusu yaşatır.
Urfa, bir ihmaller yumağına dönüşen bir şehir olmaması lazım. Bir şehri yaşanılır kılmak için çabalamak gerekir. Şehrin tarihinden, kültüründen, edebiyatından bahseden insanların sayısı artmalı. Bu şehirde sözün bir kıymeti olmalı. Eğer sözlerimiz de Hz. İbrahim’in ateşe atılması gibi ateşe atılırsa hepimiz yanarız bu ateşte. İbrahim’i koruyan bir adl-i ilahi vardı. Bizi de koruması için duaya çıkmalıyız.
Niye bunu söylüyorum. Tartarak söz söylersin, tartışarak geri çekiliyorsun. Halbuki tartışmanın kökü de tartmaktan gelmiyor muydu? Kaleme yemin ettim, güzel bir şehir tablosu çizeyim diye. Bu sel felaketiyle hayatını kaybedenler hatırıma gelince kalem ağlıyor ben ağlıyorum. Türkülerimiz hoyratlarımız hep söylüyor. Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar diye. Ama biz şehri dağdan ovaya, tarım alanlarına taşıdık. Daha düne kadar deprem dolayısıyla tek katlı evlerde kalıyorduk. Şimdi sel oldu çok katlı evlere yine çıktık. Ve hâlâ Evlerimizi beyaz adamların kutusu şeklinde yapmaya devam ediyoruz. Hani İbrahim Öğretisi, Hani Eyyub Sabrı…
Tarihi boyunca kendine özgü yaşam tarzı, gelenekleri, kültürü ile her zaman büyük ilgi uyandıran büyülü bir şehir hüviyetimiz vardı.
Ramazan Geldi
Eyyüp Azlal
26.03.2023 - 00:00
Yayınlanma
Ramazan geldi, hoş geldi.
Bir yanımız hüzünlü, bir yanımız umut yüklü… Böyle geldi Ramazan ayımız. Bizi onarmaya, yaralarımıza şifa olmaya, umudumuzu büyütmeye, affımız için sebeplerle geldi. Hoş geldi. Safalar getirdi.
Ramazan geldi, hoş geldi.
Bu ay Müslümanlar için günahlardan arınma, tezkiye, ibadet, dua, sekinet, tefekkür, rahmet, merhamet, kardeşlik ve yardımlaşma, ruhumuza gıda, kalbimize şifa, aklımıza nur, gönlümüze huzur doldurmak için geldi.
Ramazan geldi, hoş geldi.
Ramazan ve “sekinet” kavramını bir arada düşünmek ne güzel. Sekine şeklinde de okunur. Türkçede sakin olma durumu bu kavramdan doğar. Celallenmiş birisine “hele bir sakin ol.” dediğimizde bu kavrama ihtiyaç duyarız. Sekine, "zihnin ve düşüncelerin toplu olması" anlamına gelmektedir. Sekine, bir dua olarak da bilinir. Aslının, vahye dayanan yüksek, sırlı, feyizli ve kuvvetli dualardan birisinin de sekine duası olduğu kabul edilir. Bir hocamızın tavsiyesiyle bu duaya sığındık. Yalnızlar tekkesinde favori duamız şimdilik sekine duası. Sufîyânın bildirdiğine göre bir kimsenin gönlü daralsa, bunalsa o kişi hemen tekkeye koşar ve sekine duasına sığınırmış. Hatta tekkelerde sırf bu dua için görevlendirilmiş kimseler de var imiş. Depremde ve selde yaşanan onca felaketin arasında başımızı soktuğumuz bir yuvadan sonra manevi sığınağımız bu dua olsun.
Ramazan geldi, hoş geldi.
Latin harflerinden önce çıkan bir gazetenin serlevhasında Ramazan ayının gelişini şu mani ile karşılamış. Ramazan geldi hoş geldi, baklava tepsisi boş geldi. Eski Ramazanlardan kalan güzel manilerden biridir. Komşuların ikramına, cömertliğine istinaden söylenmiş bu mani. Hatta bu maninin ayağı olan “Ramazan geldi hoş geldi” ile ilgili şöyle bir mani de söylenirmiş. Ramazan geldi hoş geldi, torbaya baktım boş geldi.
Ramazan geldi, hoş geldi.
Ramazan geldi hoş geldi. Mahzun geldi. Hatay, Maraş, Adıyaman mahzun… Nerden tutabiliriz? Nerden destek olabiliriz? Eskilerde kalan lüks lokantalarda kalan iftar menülerinizi iptal edin. Gelin depremzedelerle, selde evleri yok olanlarla, ailelerini kaybedip beraber oturacağı sofra özlemi çekenlerle iftar yapın. Aile bakanlığı organizasyonuyla ailelerini kaybetmiş depremzedeleri hiç olmazsa bu Ramazan ayında bir gün de olsa misafir ağırlayan ailelere gönderelim. Bu konu da peygamberler şehri Urfa tecrübelidir. Hz. İbrahim peygamberin cömertliğinin hâlâ yaşandığı bu şehirde daha önce Halil İbrahim Buluşmaları dolayısıyla başta İstanbul ve Ankara olmak üzere diğer şehirlerden gelen aileler Urfa’daki ailelerin sofralarına misafir oluyorlardı.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Güncel haberler
Dijital gazete
Ramazan geldi, hoş geldi.
Ramazan ayı yüzü suyu hürmetine televizyon yapımcılarına ve yöneticilerine de bir çağrım olacak. İftar programlarına yıllardır çağırdığınız diyanet yetkilileri dışında ticaretine hile katmayan tüccar, bozuk ürün satmayan esnaf, iyi evlatlar yetiştiren anne-babalar, depremde binası yıkılmamış örnek müteahhitler çağırırsanız daha isabetli olur. Tabi bunlar arasında ilk etapta çağrılması gerekenler de örnek ve dürüst müteahhitler olması lazım.
Ramazan geldi, hoş geldi.
İngiltere ve Hintli Müslümanlar
Eyyüp Azlal
02.04.2023 - 00:00
Yayınlanma
2023 Ramazan ayı İslam dünyasında bereketli bir hava oluşturuyor en azından biz Müslümanlar için öyle görünüyor. Her yerde kakılmış itilmiş Müslümanların ramazan hürmetine kendilerine gelmeleri de söz konusu...
Ramazan'ın gelişi, İngiltere'de özellikle Londra'da bazı ilginç etkinlikler ile kutlandı.
Londra Belediye Başkanı Sadık Khan’ın katıldığı bir törende Londra'nın en önemli caddesi Covantry Caddesi, 30.000 ampulden oluşan Ramazan Işıkları konsepti ile aydınlatıldı.
Londra'da ünlü Laicester meydanına yakın Covantry Caddesi’nde İngilizce olarak mutlu ramazanlar yazılması sadece Londra'daki Müslümanlar değil Bütün Dünya Müslümanları arasında bir mutluluk yarattığını söyleyebiliriz.
Dünyanın kalbi Londra'da yaşanan bu mutlu olayın kahramanları kâr amacı gütmeyen İslami vakıflar ve teşkilatlardı.
Ramazan'la beraber Londra'da bu güzel olayın Almanya'da, Hollanda'da ve diğer Avrupa ülkelerinde de yaşanmasını temenni ederiz. Müslümanlar, aslında gittiği mekânlara güzellik katan estetik katan, mutluluk katan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Londra'daki bu güzel tablonun Ramazan'la bütünleşmesi ile birlikte Müslümanları sevindiren bir diğer tablo ise İngiltere'nin Birleşik krallığın bir parçası olan İskoçya'nın yeni başbakanının da Müslüman oluşuydu. Bu durum İskoçya tarihinde bir ilkti ve ilk defa Müslüman bir başbakan Hamza Yusuf, İskoçya başbakanlık konutunda iftar sonrası cemaatle namaz kılmıştı.
İskoçya başbakanı Hamza Yusuf, bu fotoğrafı sosyal medya hesabında paylaşmış ve dünya Müslümanlarına armağan etmişti. Tabii Hamza Yusuf'un başbakan olmadan önce yaptığı bazı açıklamaları özellikle Müslümanlar açısından ve toplumun geleceği açısından bir tedirginlik uyandırmıştı. Şimdi icraat zamanı ve oradaki Müslümanlar Hamza Yusuf'un yapacağı icraatlarına bakarak bir kanaat oluşturacaklardır.
İngiltere’nin geçen yıl seçilen yeni başbakanı da Hindistan’dan İngiltere’ye göçmüş bir ailedendir. Bu bilgi doğrultusunda Avrupa’da özellikle İngiltere’de yeni bir konsept oluşuyor diyebiliriz. Gerek Londra belediye başkanı ve gerek İskoçya başbakanı ve Gerekse de İngiltere başbakanının dedeleri İngiltere'ye gelirken kendi ülkelerinde tek bir devlet vardı. O da 1947’te bağımsızlığını yeni yeni kazanan Hindistan’dı. Pakistan, aynı yıl Hindistan’dan bağımsız oluyor. Batı ve Doğu Pakistan oluyor. Daha sonra da Doğu Pakistan Bangladeş adıyla Pakistan’dan bağımsızlığını kazanıyor.
İngilizler 1858'den 1947'ye kadar Hindistan'ı işgal etmişlerdi. Oradan çıkarken de İngiliz anahtarı gibi Hindistan'ı önce ikiye sonra üçe böldüler. Hindistan'ı silahsız bir şekilde İngiltere'den kurtaran Gandi ne yazık ki ülkesinin bölünmesine engel olamamıştı. Gandi, Pakistan bağımsızlık hareketinin lideri Muhammed Ali Cinnah’a şunu söylemişti.Ne olur Hindistan'ı bölme, böleceksen gel beni parçala, demişti. Hâlbuki Hindistan Pakistan ve Bangladeş'in yerine birleşik bir Hindistan olsaydı bugün burası büyük bir İslam devletine dönüşecekti.
İngilizler, büyük bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı’yı ve İran’ı ( O zamanlar Afganistan, Tacikistan ve bugünkü İran tek bir devlet idi.) parçalara ayırdıktan sonra aynı süreci Hindistan’da da yaparak dünya Müslümanlarını parçalayıp kendine hizmetçi yapmıştı.
İngiltere, Hint alt kıtasında insanları önce katlettiler, sonra Hint kumaşı yerine İngiliz kumaşı yayılsın diye yüzlerce Hintli terzinin kolunu kestiler. O da yetmezmiş gibi Hintlileri kıtadan kıtaya kendilerine asker yaparak gezdirdiler. Hani Çanakkale savaşında M. Akif, İngiliz askerlerine diyordu ya
“Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela”
Şimdi İngiltere’de gerek Hintlilerin ve gerekse de Hintli Müslümanların yönetime talip olması bir İngiliz oyunu olabilir. Kanaatimce buradaki Hintliler, iğnesi çıkarılmış bal arıları gibi İngilizlere hizmet etmeye başlayacaktır. Yine de İslamî unsurları İngiltere’de yaşatmaları bizim için sevindiricidir.
Ur'daki İbrahim
Eyyüp Azlal
11.04.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bugün İsrail'in işgali altında inim inim inleyen ve Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs'te Yafa kapısı bulunmaktadır. Bu Yafa kapısının üzerine dönemin Osmanlı padişahı Sultan Süleyman'ın emri ile Arapça şu sözler yazılmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Dünya haberleri
Gazete reklamları
"Lâ ilâhe illallah İbrahim Halilullah."
Türkçesi
"Allah'tan başka ilah yoktur ve İbrahim onun dostudur." anlamında…
Bu kapıya Babü’l-Halil yani El- Halil kapısı da deniliyor. Bu kapıdan Hz. İbrahim'in vefat ettiği şehir -El Halil'e gidiliyor. Orada Hz. İbrahim'in kabri bulunmaktadır. Şimdi Yafa kapısı üzerindeki yazıya dönelim. Sultan Süleyman neden bu kapı üzerine "Lâ ilâhe illallah İbrahim Halilullah." yazdırmış, daha doğrusu İbrahim Halilullah ismine vurgu yapmıştır. El-cevap… Eğer Muhammed ismini yazdırsaydı Müslümanlara iltimas tanıyacaktı. İsa ismini yazdırsaydı Hristiyanlara iltimas tanıyacaktı. Ya da Davut deseydi Yahudilere iltimas tanıyacaktı. Ama o “İbrahim” diyerek bütün bu peygamberlerin atasına gönderme yapar ve bu peygamberlerin getirmiş olduğu dinlere mensup olan insanlar arasında da bir bütünleşme kurar.
El- Halil'den Ur şehrine gidelim. 18. Asırda ve 19. Asırda Osmanlı hâkimiyetinin azaldığı dönemlerde bazı Batılı arkeoloji uzmanları Ortadoğu'da yaptıkları araştırmalarda Hz. İbrahim'in doğum yerinin Irak'ın güneyinde Ur Şehrinde olduğunu söylediler. Tabii bu arkeoloji uzmanları kendilerine tabii bir bilim adamı kisvesi vermiş olsalar da onlar vatandaşı oldukları ülkelerin istihbarat elemanlarıydı ve kendilerince bir iş çıkarıyorlardı. Onlara göre Ur şehri Sümerlilerin başkenti idi.
Mesela bütün tarih boyunca bütün İslam tarihçilerinin çoğunda bugün Urfa şehri dediğimiz ya da Batılıların Edessa dediği eski isminin de Ruha (Reha) olan bu şehirde Hz. İbrahim'in varlığı, mevcudiyeti bunların söylemleri ile bir dönem yok edilmeye çalışıldı.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Son dakika
Ekonomi haberleri
Bu arkeologlar her ne kadar böyle bir bilgi zorlaması yapsalar da en nihayetinde tarihçi değillerdi. Ve arkeolojik bir bilginin tarihsel hüviyeti varsa bunu da değerlendirmeleri gerekirdi. Mesela tarihin birçok arşivinde Hz. İbrahim’in Harran’daki evine vurgu yapılıyor. Bu ev üzerine gecekondular inşa edilmiş. Bu ev tespit edilmiş olmasına rağmen kültür dünyası, inanç dünyası için bir değer taşımıyor. Hâlbuki bu evin yerinin bilinmesi bile bir insanlık dünyası için çok önem taşımaktadır.
Irak'ın Ur şehrindeki bölgede insanların yaşamadığını, buranın metruk bir yer olduğunu da söylemek lazım. Hâlbuki peygamber makamlarının olduğu yerlerde daima bir türbe var, bir ziyaretgâh var, bir makam var. Ve burası daima ziyaret edilir, burada nüfus hiçbir zaman azalmaz.
Yani şöyle düşünün. Hz. İbrahim'in Allah'ın evi diye yaptırdığı Kâbe, şu anda Dünya Müslümanları açısından, İslam'ın beş şartından biri olan “Hacca Gitmenin” olmazsa olmazları arasındadır ve bu arkeoloji uzmanları gelse yaptığımız son araştırmalarda-kazılarda Kâbe’nin burada değil falanca yerde olduğunu söyleseler buna kim inanır.
Öyle ki Arapların Mugayyar adını verdiği Güney Irak'taki Ur şehri çevresinde Hz. İbrahim ile ilgili hiçbir kalıntı bulunmaması da düşündürücüdür. Bu kalıntı arkeolojik kalıntı da olabilir yöredeki insanlar tarafından derlenen efsane destan da olabilir ama başta da söylediğimiz gibi burada insan yok insan olmadığı için efsane yok destan yok.
Ama Urfa'ya geldiğinizde bu durum değişiyor başta her dönemde folklorik olarak birçok bulguyu bulabilirsiniz. Urfa'nın Hz. İbrahim'e dair destanları, efsaneleri, şiirleri, menkıbeleri daima vardır.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Teknoloji haberleri
Dijital gazete
Şair Nabi, toprağımız Hz. İbrahim’in doğduğu yerdendir. Ey Nâbî, biz doğru bir makamdayız ve Urfalıyız.(Ruhavi) anlamında şunu söylemiştir.
Hâkimiz mevlididir Hazret-i İbrahim’in
Nâbîyâ rast makamında Ruhavîyiz biz.
Ronaldo Camide
Eyyüp Azlal
16.04.2023 - 00:00
Yayınlanma
Ronaldo, şu bizim bildiğimiz Ronaldo. Portekizli dünyaca ünlü futbolcu... Belki bizim kuşak bilmiyor ama bir zamanların Pele’si, Maradona’sı gibi dünyaca ünlü futbolcularından….
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Medya analizi
Ekonomi haberleri
Ronaldo, Yakın zaman önce dudak uçuklatan bir transfer ücretiyle İngiltere’nin Manchester United takımından Suudi Arabistan’ın Al Nasr takımına transfer oldu.
Suudlar, petrolden elde ettikleri gelirle dünyanın en iyi futbolcularından birini ülkelerine, şehirlerine, takımlarına götürme mutluluğunu yaşıyorlar. Bir dostum demişti. Yeni bir Cat Stevens mi doğuyor. Yani Yusuf İslam mı doğuyor? Bilmiyorum, demiştim.
Peki, biz Ronaldo’yu uzun uğraşlar sonucu camiye nasıl getirebildik. Bunda şüphesiz Suudlu kardeşlerimizin katkısı vardır. Eğer onlar Ronaldo’yu Arabistan’a götürmeselerdi bizim de camiye götürecek mecalimiz yoktu.
Sahi Ronaldo, Ramazan ayına özgü Müslümanların gönlünde taht kurmak için mi camiye-teravih namazına gitmişti. Ondan haberimiz yok. Fakat Ronaldo’nun namaz kıldığına dair onun eski takım arkadaşlarından Merih Demiral’ın bir beyanatı vardı. 5 Şubat 2021 yılında Juventus formasıyla ter döktükleri bir zamanda Ronaldo hastalanmış uzun süre sahalardan uzak kalmıştı. Juventus’ta top koşturan Türk vatandaşı Merih Demiral da onu telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerini ileteyim demiş. Fakat telefonda Ronaldo değil annesi çıkmış. Ve annesi de “ oğlum şu anda namaz kılıyor, namazı bitince seni arar.” Dediğini aktarmıştı. Tabi biz bunları Merih Demiral’in sosyal medya hesabında yaptığı açıklamada öğreniyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
hava durumu
Medya takibi
Yine Ronaldo’nun Müslümanlığına dair bir bilgi de Taçkıran salgını döneminde (koronavirüs) gazetelere yansımıştı. Salgın nedeniyle o dönemde İtalya’da olan Ronaldo, kendisiyle baş başa kalmış ve sürekli Kuran-ı Kerim okuduğunu söylemişti. Onun sözleri harfi harfine şöyleydi.
“Karantinadayken insan kendisiyle baş başa kalıyor. Bu sürede çok kitap okudum, çok düşündüm. Şimdi de Kuran-ı Kerim okuyorum.”
Bütün bu çabalarınla Ronaldo’yu niye Müslüman yapmak istiyorsun diyenler olabilir. Ama nazarımca Ronaldo’da Müslümanca emareler çok. Diyarbakırlı âlim Ramazan hocanın da dediği gibi; “Hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değildir”. Ronaldo için de hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değil. Bu söz hatırıma geldi.
Bütün bunları niçin anlatıyorsun, diyenleri duyuyor gibiyim.Bu arkadaşlar şunuda sorabilirler. Geçen hafta bazı arkadaşlar Victor Hugo'yu Müslüman yapmaya çalıştığı için mi sen de nispet yapıyorsun. rövanş alıyorsun. Hem Victor Hugo bir edebiyatçı olarak Müslüman olsa ne zararı olur. Birçok kişi onun kitaplarını severek okur. Eskiden bir çok sayfasını atladığımız Sefiller kitabını şimdi harfi harfine okuyacağız. Lütfen karışma Victor Hugo'nun Müslümanlığına.
Şimdi biz de nispet yapmış mıyız, rövanş almış mıyız bilmiyorum. Anlattıklarımızdan Ronaldo'nun Müslüman oluğuna dair bir kurgu sezinlenmiş olabilir. Batı aleminde başta rahipler olmak üzere bir çok din adamının Müslüman olduğu haberlerini gizliden gizliye alıyoruz. Lakin bunlara pozisyonunu kaybetmemek adına kendilerini ifşa etmiyor. İfşa etseler hem işleri, kazançları tehlikeye girer hem de canları tehlikeye girer.Fakat Ronaldo artık İslamın merkezi olan Kabe'nin de bulunduğu Suudi Arabistan'da yaşıyor. Yine de essahını Allah bilir diyerek Ronaldo, Camiye nasıl gitti. Onu anlatayım. Ramazan ayı ile birlikte hergün teravih namazına gitmek için evde telaşla bir hazırlık yapılır. Evin çocukluk ile gençlik devresini bir arada yaşayan Osman Eren'imiz yemeği yediği gibi bütün apartmandaki çocukları/gençleri toplar, camini yolunu tutuyordu. Bunların camiye neden erken gittiklerine önceleri çok sevinmiştim. Sonra da sevinmiştik ama bunların erken gitme nedeni, orada ne yaptıklarını öğrenmek düşüncesiyle ben de bir gün erken gittim. caminin ışıklarını malum gençler açmışlardı.Onların gurubuna yaklaştım ve onlara kulak misafiri oldum.
Birisi "Ronaldo bende çıktı. Sende ne çıktı?" Diğeri de "Bende de Messi var, ne haber." Camiye erken gelen çocukların/gençlerin hepsinde futbolcu kartları varmış.Çocuklar bu kartlarıyla oynayadururken arkadan bir büyük sesi geldi. "Çocuklar, bir daha Ronaldo'yu, Messi'yi getirmeyin camiye. Oturun, Kuran'ınızı okuyun." Arkama baktım, cami imamının sesi... Meğer Caminin imamı bunları daha önce de uyarmış. Ama camiye geldikleri için de pek de fazla bir ses çıkaramamış. Hocanın bu akşam erken gelişi de hem asayiş hem de namaz için hazırlık yapmaktı.
Şair vekiller ve şehirleri
Eyyüp Azlal
23.04.2023 - 00:00
Yayınlanma
İki binli yılların başında şair dostlarımızdan birkaçını hatırlıyorum. Gazi meclisimizde onları milletvekili olarak görmüştük. Şair Mehmet Atilla Maraş, şair Recep Garip... Yine bir önceki dönemde şair yönü ön planda olmasa da şairlere yönelik çalışmalar yapan Dr. Mehmet Sılay da gazi meclisimizde bir dönem milletvekili seçilmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Dijital gazete
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
İki binli yıllarda bu şair-vekil dostlarla ilgili bir gazetenin manşetinde şöyle bir habere tesadüf etmiştim. Haber manşeti şöyleydi. Mehmet Atilla Maraş -Kahramanmaraş milletvekili... Yerel haberler
Normalde M. Atilla Maraş, Kahramanmaraş milletvekili değil Şanlıurfa milletvekili idi. Bu yanlış bilgiyi gazetede neşreden genel yayın yönetmeni, sayfa editörünün kafalarında şöyle bir şablonla gazeteyi hazırlıyorlardı. Milletvekilinin soyadından belli olur onun neresi olduğunu... Bu durumdan haberdar olan bir yazar da durumu köşesine taşımış, “Ben milletvekillerinin parti değiştirdiklerini duymuştum da şehir değiştirdiklerini ilk defa görüyorum” demişti.
Bir zamanlar şair vekillerle ilgili şöyle bir tartışmaya da şahit olduydum. Bir şair arkadaşımız siyasete atılıp meclise girmek istiyordu. Dostları ona; “Sana teklif geldi mi?” demişti.
Gerçekten siyaset yapması için bir şaire teklif gelir mi? Aslında bu mesele o şairin birincil mesleğiyle de alakalı. Şairler, günümüzde şiirden para kazanılmadığını bildiği için maişetini-geçimini şiir dışı alanlardan sağlamaktadır.
Şairden vekil olur mu? Ya da Vekilden şair olur mu? Bu iki sorunun birine verilecek cevabımız var.
Şair, vekil olduğunda şiiri de vekâlet seviyesine düşer, asalet gömleğini terk eder. Ama şairde, şiirden kalma şiir hissiyatı siyaset erkini de şekillendirir. Orada bir duygu, düşünce ortamı, bir incelik, estetik mecliste görüşülen kanunlara sirayet etmişti. Şair vekiller sanatını icra ederken siyaseten de azimli olduklarını söyleyebiliriz.
Şair, öncelikle bir edebiyat insanıdır. Şiir yazan ve söyleyen kişidir. Şiir dilini siyaset diline kurban etmemesi gerekir. Şiirce konuştuğunu ya da şairce davrandığını belli etmek zorundadır. Bu, şiir dünyası daha doğrusu edebiyat dünyasının selameti için önemlidir. Şair elbette memleketi, vatanı, insanlarını düşünebilir. Onların, bu düşüncesi, kaygısı şairce değerlendirilip yürürlüğe alınmaması durumunda şair haykırır ve sesini yükseltir. “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyerek insanları uyarır ve sahaya iner. Nâdân’dan bazıları “Yahu bu şair de ne diyor, ne saçmalıyor.” dediği de oluyor. İşte bu dönemde kimi şairler siyasi parti kurmuştur. Seçime girmeseler de bir seçimde bulunmuştur. Ben bir şair olarak değil bir siyasî partinin başkanı olarak konuşuyorum diyebilir.
Şair; memleket, vatan, Allah, peygamber sevgisini siyasete katabilir. İlk meclis döneminde Şair Ahmet Kutsi Tecer Urfa’dan aday gösterilir. Milletvekili seçilince Urfa’ya gelir. Vekili olduğu şehri tanımaya çalışıyor. Kutsi Tecer, bir tarafı doğu diğer tarafı batılı bir adamdı. Kudüs’te doğmuş, Osmanlı’nın son dönemlerini teneffüs etmiş bir insandı. Urfa’ya gelen bir yabancı olmamak için bu şehrin tarihi mekânlarında yolculuk yapmıştı. Daha önce uzaktan vekili seçildiği bu şehri bir köy şeklinde tasavvur etmişti. “Orada bir köy var. Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür. “mısralarıyla Urfa’yı anlatmıştı.
Fakat ne hikmettir ki Tecer, geldiğinde Kudüs'teki yıllarını hatırlamış, Urfa'ya gelmiş. Ama ne görsün. Bakmış ki Kudüs Urfa'nın ikiz kardeşi...
Ve şair Anzılha gölü kenarında Halilürrahman Gölüne seslenerek şu şiiri yazar:
“Bir gece Urfa’da Halilürrahman’da
Suda ay doğduğu garip zamanda
İçimde hicranlı bir bülbül sesi
Hz. İbrahim'in Kibarlığı
Eyyüp Azlal
30.04.2023 - 00:00
Yayınlanma
Hakkında en çok rivayet bulunan peygamberlerden Hz. İbrahim’e dair son zamanlarda ilginç makaleler okudum. Burada “rivayet” kelimesinden kastımın ilahiyatçıların kullandığı hadis rivayeti terminolojisi değil kelimenin ilk anlamındaki “nakletmek” olduğunu belirtmek isterim.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Kültür haberleri
Siyaset
Hz. İbrahim hakkında uzaktan bilgi sahibi olan bir kesim var. Bunlar seküler insanlar… Bunların sürekli dillendirdiği bir söylem var: Üç semavî dinin atası İbrahim Peygamber…
Hâlbuki din ancak Allah’ındır. Nitekim dinin Allah’a ait olduğunu sadece kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim söylemez. Diğer semavî dinlerin kitapları da söyler. O zaman şöyle bir yargıda bulunsak sanırım seküler kesimdeki insanların ne demek istediklerini anlamış oluruz. Hz. İbrahim, Hz. Nuh hariç diğer üç ûlu’l-azm peygamberin atasıdır. Hz. Âdem’in insanlığın ilk atası, Hz. Nuh’un da insanlığın ikinci atası olduğunu bize yüce kitabımız söylediğine göre geriye kalan üç peygamberin atasıdır Hz. İbrahim.
Hz. İbrahim hakkında bilhassa Yahudi ve İslâm kaynaklarında onun tevhid inancını (Allah’ın bir olduğu inancı) yerleştirmek üzere gösterdiği faaliyetler merkeze alınarak bilgi verilmiştir. Hz. İbrahim’in hangi yönüne vurgu yapalım. Onun mücadeleci yönüyle Nemrud’la mücadelesi, tebliği yönüyle babasına ve akrabalarına hitabı, cömertliği dolayısıyla yolda geçen her insanı durdurup yemek vermesi insanlığa verdiği en güzel mesajlardandır.
Hz. İbrahim’in döneminde ve daha önceki dönemlerde var olan bir uygulamadan da bahsedebiliriz. İnsanı kurban etme ritüeli… Eski zamanlarda insan kurban etme, umumiyetle tanrıları, devrin yöneticilerini, din adamı figürünü veya ölmüş ataların ruhlarını memnun etmek için yapılırdı. İnsanın kanını donduran bu olayı şimdi de şöyle veya böyle birçok ülkede icra edilen idam cezalarının bir türevi olarak düşünebiliriz.
Kurban olayına biraz değinelim. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i Allah’ın emriyle kurban etmek ister. İbrahim, Allah’ın verdiği bu emri icra sırasında Cebrail meleğiyle gökten indirilen bir koçu kurban eder. Nitekim Rabbimiz ayetinde “ Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir isim bıraktık. İbrahim’e selam olsun. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.” Demiştir.
Bugün en ufak bir sıkıntıda isyana meyleden insanların nisyanı da ters istikamette daha da çoğalır. Yani insanlar, İbrahimî mesajı daha çabuk unutuyor.
Allah’ın sevgisini kazanan İbrahim peygamberin zahmetsiz sevgi olmaz mesajını bütün insanlık, bugün son peygamber Hz. Muhhamed’in mesajıyla öğreniyor.
Daha fazlasını keşfedin
Futbol
Medya takibi
Yerel haberler
Bugün yeryüzünde Müslümanlar olarak peygamberlere imanı, imanın şartı olarak biliyoruz. Nitekim kalbinde İslam nuru olan herkes buna inanır, iman eder.
Kutsal kitabımızda peygamber kıssaları dolayısıyla kendisinden en çok bilgi verilen peygamber Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim’in beşerî (insanî) özellikleri içinde onun Müslüman olduğunu yüce kitabımızdan öğreniyoruz. Aslında bütün peygamberler Müslümandır. Yine kutsal kitabımızda hak-batıl mücadelesinde onun kral Nemrud ile mücadelesi ve gözünü kırpmadan ateşe atılması bütün insanlığa örneklik teşkil etmektedir. Kutsal kitabımızda Allah, “İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyan idi. O Allah’ı tanıyan dosdoğru bir Hanif idi. Ve o müşriklerden değildi.” Der. Hz. İbrahim Allah’ın dostu olması nedeniyle “Halilüllah” sıfatını almıştı. Nitekim diğer ululazm peygamberlerden Hz. Muhammed, “habibullah” sıfatını, Hz. Musa “kelimullah” ve Hz. İsa da “ruhullah” sıfatını almıştı.
Hz. İbrahim’in yumuşak huylu olması müfik ve merhametli olması bugün insanlığın örnek aldığı iyi davranışlardandır. Nitekim bir peygamberin tebliğ görevini yapması için halim selim olması gerekiyordu. Taha süresinde “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz (insanlar) etrafında dağılıp giderlerdi.” Buyurmuştur.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete aboneliği
Gazetesi
Hz. İbrahim üzerine bir makale çalışması yaptığımı öğrenen kıymetli hocamız Yusuf Demirkol, Hz. İbrahim ve Urfa hakkında çok değerli bilgiler aktardı. İnşallah bu bilgileri gelecek yazımızda köşemize taşıyacağız.
Hıdırellez'i gördüm
Eyyüp Azlal
07.05.2023 - 00:00
Yayınlanma
Uzun bir zaman aralığında oluşan efsaneler, tarih serüveni içerisinde tekrarlara dayalı uyarlamalarla bugünkü konumuna gelmişlerdir. Anadolu coğrafyası, bu tür efsanelerin en yaygın olduğu yerlerden biridir. Bugün Anadolu’da sayısını hiç kimsenin bilmediği sayısız efsane vardır. Bazen Anadolu'ya özgü, bazen Orta Asya-Kafkaslar, bazen de Arap diyarından hatta Balkanlar’dan getirilip buralarda devşirilen efsaneler var. Bu efsanelerin hepsi de Anadolu coğrafyasıyla, buradaki insanlarla özümsenmiş durumda. Yani başka coğrafyalardaki efsaneleri, bir nevi elbisesi değiştirilmiş efsaneleri buralarda dinlemek mümkün.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Güncel haberler
hava durumu
Tarihin hakikati aydınlatmakta çaresiz olduğu durumlarda efsaneler tarihe kaynaklık eder. Bugün tarihî kişilerin çoğu, yerler, olaylar, dinî konular, yaratılış konusu, olağanüstü varlıklar, doğa ve çevre ile ilgili pek çok efsane tarihe kaynaklık etmektedir. Efsaneler, bazen bir şehrin kuruluşuna, bir nehrin ya da bir dağın oluşumuna da tanıklık edebilir. Ağrı Dağı efsanesi, Kaz Dağları’ndaki efsaneler, Şahmeran efsanesi bunlara verilebilecek en ilginç örneklerdir.
Efsanelerle ilgili ilginç olan şudur. Tarihi bir olay giderek efsane hüviyetine-kimliğine bürünebilir ve tarihî gerçeklik efsanevi gerçekliğe dönüşebilir. Bu efsanelerden birisi de Hıdırellez efsanesidir. Hızır (hıdır) ismi aslında Arapçada bir sıfat olup yeşil- yeşillik anlamına gelmektedir. Fakat sıfat olan Hızır, sıfat olmaktan çıkıp müşahhas somut bir isim olarak tarihî bir kişiliğe bürünmüş, insanların zor zamanlarında yardımına koşan Hazret-i Hızır oluvermiş. Yine söylenceye göre Hz. “Hızır” bir diğer tarihî kişilik Hz. İlyas (Elyassa) ile bir araya geldiği günmüş 5-6 Mayıs tarihleri…
Hıdırellez, bir tabiat söylencesi olarak karşımıza çıkarken tarihî kişiliklerle hayat bulmuş bir efsanedir. Bu efsane kadim zamanlarda tıpkı yılın ilk günü olan Nevruz günü (21 Mart) gibi yaz ayının başlangıcıdır. Nevruz, baharın Hıdırellez de yaz mevsiminin başlangıcıdır. Nevruz’la yeşillenen doğa Hıdırellez ile meyve veriyor.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Haber
Tarih
Klasik edebiyatta Leyla ile Mecnun’un (Kays), Mem ile Zin’in bu günde birbirlerini gördüklerini ve birbirlerine âşık olduğunu yazar. Hıdırellez’de ise iki veli, iki mübarek insan Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği gündür.
Hızır aleyhüsselam, Âb-ı Hayat içtiği için ölümsüzlüğe erdiğine, bereketi temsil ettiğine ve kul sıkıştığında imdâdına yetiştiğine inanılan, bir görüşe göre peygamber, bir görüşe göre velî olan zattır. Pir Sultan Abdal bir şiirinde şöyle der:
Bin bir adı vardır bir adı Hızır
Her nerde çağırsan orada hazır
Tibyan tefsirinde şöyle bir açıklama var. Halka göre nebîdir ve hayattadır. Âhir zamâna kadar ölmeyecektir. Hayâtının uzun olması âb-ı hayâtı içmiş olmasındandır. Âhir zamanda Deccâl’i yalanlayacaktır. Kendisine Hızır denilmesinin sebebi, kuru bir nebat parçası üzerine oturunca yeşermiş olmasındandır.
…Galecek yazımızda devam ederiz.
Harran'ın yıkılışı
Eyyüp Azlal
14.05.2023 - 00:00
Yayınlanma
Tarih bilincine ve şehir kültürüne dikkat çekmek adına Türkiye Yazarlar Birliği ve Eyyubiye belediyesi öncülüğünde bir grup yazar ile birlikte geçtiğimiz günlerde Harran’a bir tarih yolculuğu yaptık. Tarih
Daha fazlasını keşfedin
Haberler
tarihi
Tarihi
Etrafımızda çocuklar ve eli kalem tutan arkadaşlarımızla Harran Ören yerindeyiz. Harran antik şehir de diyorlar bu ören yerine. Aslında Harran için Harran'daki Ulu cami için ve Harran'daki diğer İslami eserler için ören yeri demek başta Müslümanlar için bir züldür. Bir hor görülmüşlüktür. Neden bir züldür. İşgale uğramış olabilir Harran, Moğollar yıkıp geçer şehirleri, medeniyetleri ama oralarda durmazlar. Sonra Müslümanlar yine gelmiş Harran'a…
İçinde ve avlusunda on bin kişinin aynı anda namaz kılacağı Cuma Camisini yeniden ayağa kaldırabilirlerdi. Bu cami, bu külliye Harran kazı başkanı Prof. Dr. Mehmet Önal’a göre
Anadolu’da yapılan ilk camii. Ama yıkık. Anadolu’daki ilk camii hangisi diye bir tartışma var. Depremde yıkılan Hatay’daki Habib-i Neccar Camisi her ne kadar yedinci asırda yapılmış denilse de 11.asırda Memlüklüler burayı yıkılan eski bir cami yerine inşa ettiklerini söylüyorlar.
Şimdi Harran Ulu cami ve Hatay Habib-i Neccar Camisi de yıkık. Hatay Habib-i Neccar camisinin bir cemaati var. Harran, bu cemaatten yoksun. Denilebilir ki şimdi Harran'da on bin kişi yok. Fakat hiç olmazsa bir bölümü ibadete açılabilir. Üstü açık mescid şekilde Diyanet işleri başkanlığı bir çalıştay vesilesiyle burada varlığını gösterebilir.
Bugün İspanya'da Kurtuba camiisi, katedrala dönüştürülmüş durumda. Burayı ele geçiren Hristiyanlar, burayı katedral (büyük kilise) yapılmıştır. Ama bütün dünya buranın Endülüs Emevilerinin eseri olduğunu biliyor. Yine yakın zamana kadar Urfa'da Salahaddin Eyyubî Camisi de cemaati olmadığından dolayı Camiye çevrilmiştir. Camiye çevrilmeseydi ne olurdu. Bugün Harran Ulu Camisi akıbetine uğrardı. Metruk binalar; daima hırsızların, uğursuzların mekânıdır. Harran Ulu cami ve iç kale hatta dış kale Emevi sultanı Mervan'ın eseridir.744-750 yılları arasında inşa edilmiş. Zengiler 1127 tarihinde burayı alıyor. Ardından bir deprem ve Harran yerle bir oluyor. Zenginlerin burayı onarıma başlıyor. Harran bir dönem sonra Salahaddin Eyyubî eline geçiyor. Salahaddin, Ulu Cami ve kalenin onarımını tamamlıyor.1272'de bu sefer Moğol istilası Harran'ı yerle bir ediyor.
Mancınıklardan atılan taş ve ateş yumakları Harran kalesini vuruyor, Ulu Camiyi vuruyor. Harran eşrafının konaklarını ve medreselerini vuruyor. Çarşılar, sokaklar, hamamlar yerle bir oluyor. Öyle ki orta çağ tarihçileri bu mancınıktan atılan taş ve ateş yumağının beş km'ye kadar uzağa atılabileceğini söylüyorlar.
Harran bundan sonra beş yüz yıl ıssız kalıyor. Osmanlı döneminde de Urfa ve Rakka önemsendiğinden dolayı Harran ikinci planda kalıyor. Harran'a dair sadece Evliya Çelebi'nin bir hatırası var. Buraya Osmanlının aşiretleri iskâna tabi tutma politikası oluşuyor. Irak Felluce'den bir aşiret getirilir. Burada iskân ettirilir. Osmanlı, bu camiiyi, külliyeyi ayağa kaldırabilirdi. Neden burayı âbâd etmedi. Koca bir soru…
Bu antik şehre varmadan önce bir tepede giriş kapısı ve tellerle bağlanmış bir mekândayız. Harran Ulu cami tanıtım tabelası. Ve Mehmet Önal Hoca tarafından Urfalı ressam Abdurrahman Birden'e yaptırılan tarihi Harran şehrinin büyük bir tablosu totem halinde bu mekâna yerleştirilmiş.
Aslında 3D yazıcılarla bu resim ya da tablo bir platform-kaide üzerine konulabilir. Müzelerde bunların örneğine çokça rastladık. Harran Ulu Camii'nin girişine de bu yapılabilir.
Yanı başımızda Harran Ulu cami bir aşkla bir şevkle ayakta kalan son duvarlarıyla ve yarı yıkık minaresi ile bizi selamlıyor Daha doğrusu selamımıza mukabele ediyor. Bu duvarlar ayakta kaldığı sürece Umberto Eco’yu ve Gülün Adı adlı kitabını hatırlayarak “Kutsal sözün bekçileri olacağız.”
Not: Bir sonraki yazımızda devam edeceğiz.
Şair Nabi üzerine bir saat
Eyyüp Azlal
21.05.2023 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz gün hikmet şairi Şair Nabi'nin musiki yönünü ele alan bir programda moderatörlük yaptım. Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa şubesi organizesinde Harran Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Akpınar, Şair Nabi'nin Musiki yönünü anlattı. Şairlerin musiki yönünün bu kadar geniş ve zengin olduğunu açıkçası yeni öğrendim, bunun yanında diğer bazı bilgileri de öğrendiğimi söyleyebilirim.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
hava durumu
Gazetesi
Mesela Şair Nabinin Urfa'da Kadirî tarikatına mensup olduğunu, Kadirî tarikatı şeyhi Yakup Kalfa (Halife) tarafından İstanbul’a gönderildiği, İstanbul'da ise Mevlevî tarikatına İntisap ettiğini kıymetli hocamız Hüseyin Akpınar söylemişti. Biz kaynaklarda Nabi’nin büyük dedesinin Şeyh Ahmed Nakaşıbendî olduğunu biliyoruz. Acaba şairin Nakşî’lik yönü var mıydı?
Şair Nâbî üzerine birçok makale, şiirlerine nazire, hatta büyük şair üzerine kitap çalışmam olduğu halde onun Musiki yönünün vukufiyetine bilgi sahibi olmamam bir eksiklik değildir. Bir şair, bir yazar bir ilim adamı üzerine bilimsel toplantılar, muhabbet meclisleri, münazaralar ve buna benzer sosyal etkinlikler yapılarak bilgi sahibi olunur. Mesela yıllar önce Şair Nâbî’nin iktisat alanındaki görüşleri üzerine bir sempozyum bildirisi dinlemiştim. Hatta buna dair bir makale de okumuştum. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinin meşhur ve merhum hocalarından Prof. Dr. Sabri Ülgener, Şair Nabî’nin şiirlerinden yola çıkarak Orta Çağ ve Yakın Çağ’da Osmanlı İktisadı’nı yazmıştı. Sabri Ülgener Hoca iyi bir iktisatçı olmayı iyi bir Arapça ve Farsçayı bildiğindendir. Zaten kendisi Almanaca’yı da kendi kendisine öğrenmiş. Bunu niye söylüyorum. Ülgener Hoca, Şair Nabî ve düşüncesini Almanların ünlü iktisat filozofu Max Weber’le kıyaslamış. Weber’in daha önce İslam iktisadı hakkaında yanlış düşüncelerini çürütmüş hatta bu düşüncelerini yıllar sonra davet edildiği (1947-1948 yıllarında) Harvard Üniversitesi’nde bulunan Ülgener burada Joseph Alois Schumpeter ve Alvin H. Hansen gibi hocalara anlatmıştı. Bu hocaların İslam iktisadı hakkındaki fikirlerinin değişmesine vesile olmuştu. Ülgener Hoca 1964-1965 yıllarında misafir profesör olarak Columbia Üniversitesi’nde ders verirken de Nâbî’nin iktisadi düşüncelerini ve en önemlisi faiz ekonomisinin ne kadar zararlı olduğunu anlatmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Dünya haberleri
Teknoloji haberleri
Ülgener Hocanın Şair Nabi’ye dair bu fikirlerinin iktisat açıklamalarından yola çıkarak Şair Nabi'nin Bir iktisat düşünürü olabileceğini de düşünmüştüm doğrusu. Aslında Şair Nâbî’nin derdi bir hakikat yolculuğuydu. Ama bu hakikati söylerken insan kulağında hoş seda bırakmak niyetinde idi. Fakat ikisi de başa baş yürüyecekti. Nitekim hikmet şairi olmak da bunu gerektiriyordu. Edebiyatta tefekkür anlayışını getiren Nabi’nin şiirlerindeki gizem, onun hikmetini meydana getirir. Yani demem o ki hem sosyal-siyasal hem de pozitif bilimlerde birçok araştırmacı, Nabi ve şiiri üzerinde araştırma yapsın muhakkak kendilerine yetecek malzemeyi fazlasıyla bulurlar. Bu, tıpkı şuna benziyor. Bir deney gereği gözleri kapalı bir kaç insanı bir filin yanına getiriyorlar. Gözleri kapalı olanlardan ilki filin uzun bir hortumdan ibaret olduğunu, diğeri filin büyük büyük kulağa sahip olduğunu, diğer birisi ise filin devâsâ bir kuyruğa sahip bir yaratık olduğunu düşünür ve söyler.
Nabi’nin sözleri yani şiiri, at sırtında cirit atan bir süvari gibidir. Ki süvarinin attığı cirit hedefini bulmuştur. Yani şairimiz sözünü hiç bir zaman boşuna söylememiştir.
Hüseyin Akpınar hoca da önce bir musikişinas sonra da bir ilahiyatçıdır. Ya da bunun sıralamasını değiştirebiliriz. Uzun yıllardır kendisini tanırım. Şair Nabî üzerinde güzel çalışmaları var. Onun 2009 yılında Şair Nabi sempozyumunda sunduğu tebliği de galiba Şair Nabi’nin musiki anlayışı üzerineydi. Urfa’da Harran Üniversitesinde görev yapmanın bir tecellisi olsa gerek ki Şair Nabî sevgisi bu kıymetli hocamızda fazlaca tezahür etmiştir. Mesela Urfa’da aydın insanların-edebiyatçıların çoğunun bilmediği Şair Nabi’nin doğduğu evi Hüseyin Akpınar Hocamız biliyor. Bu nedenledir ki programın yapılacağı Şair Nabi Edebiyat Müzesi yerine hocamız yanlışlıkla oraya gitmişti. Daha sonra doğru adrese geldiydi. Bunu için söylüyorum. Belki bir gün şairin Nabi’nin evi de devlet büyüklerimiz istimlak eder ve kültür hayatımıza kazandırır. Bu arada şair Nâbi’nin akrabaları olduğunu söyleyen Gaffarzâdeler ailesi ile Nâbîzâdeler ailesinin bu evi nasıl ellerinden çıkarttıkları açıkçası beni düşündürüyor.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Ekonomi haberleri
Politika yorumları
Nâbi’nin doğduğu evde yani baba ocağında yaşayanlar, acaba bu büyük şairin binlerce sayfa tutan Divanından, Hayrabat’ından, Tuhfetü'l Harameyn’inden, Hayrinnamesi’nden haberdarlar mı? Bu konuda iyimser değilim. Mesela evin babası kendi evladına diyor mu bak evladım senin odanda bir zamanlar hikemî şiirin kurucusu Şair Nabi yaşamış. Bu odanın kıymetini bil, diyebiliyor mu? Hayır.
Halbuki bu ev, Şair Nâbî edebiyat Müzesi ve kütüphanesi olsa, Şair Nâbi’ye dair kitaplar, belgeler konursa işin rengi başka olur.
Kim şiir okuyacak
Eyyüp Azlal
28.05.2023 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz gün Urfa’da Halilürrahman’da mahşerî bir kalabalık vardı. Ailece makam-ı İbrahim’i ziyaret ettik. Cuma namazını Rızvaniye Camisinde kıldık. Hani Halilirrahman Gölü kenarında bir cami var. Osmanlı’nın bu şehre son armağanı…
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Medya analizi
Dünya haberleri
Bir vakit bu caminin ön safında namaz kılmış ve balıkları seyre dalmıştım. Bunu bir köşe yazısında dile getirdiğim için duayen yazar Naci İpek üstadımız fakiri eleştirmişti. Naci İpek, meseleyi biraz daha ileri götürerek namazımın sakıt olduğunu ve bir defa daha kılmam gerektiğini de dostlar aracılığıyla bana haber vermişti. Duayen gazeteci-yazar –ilginçtir- bunu bir deneme yarışmasında söylemişti. Doğrusu bu yarışma din-iman yarışması mıydı yoksa nesir yarışması mıydı anlamış değilim. Ben ise o zamanlar yine şair İsmet Özel’in Amentüsüne sığınarak şu mısralarla-sözlerle cevap vermiştim:
“İnsan, Eşref-i mahlûkattır derdi babam./Bu sözün sözler arasında bir yeri vardır.”
O gün bugündür nesir alanında hiçbir yarışmaya katılamamanım nedeni de bu olsa gerek.
Nesir alanındaki talihsizliğimin bir benzerini de şiir alanında yaşamıştım. kısa adı ŞURKAV tarafından düzenlenen Gazel Yazma Yarışmasına üç gazel ile başvurmuştum. O zamanlar jüri başkanı Adil Saraç Hoca, birinciye, ikinciye ve üçüncüye layık eser bulamadık, demişti. Vakıf, sadece mansiyon ödülü olarak bir kişiye ödül vermişti. Yine o zamanlardan beri de şiir alanında hiçbir yarışmaya da katılmamıştım. Bu katılmama kararında Türkiye Yazarlar Birliği Urfa Onursal başkanı Cuma Ağaç’ın tepkisi de etkili olmuştu. Cuma Ağaç, o zamanlar fakir ve merhum S. Ahmet Kaya için sizin gibi şair ve yazarların yarışmalara katılmasını tasvip etmiyorum. Siz, neyi kanıtlamak istiyorsunuz. Zaten beynelminel şiir ve yazılarınız var. Bırakın mahallî yazarlar kendilerini ispatlasınlar, demişti.
Tabi Adil Saraç Hoca da şimdiye kadar hiç şiir yazmadığını kamuoyuna deklere etmiş bir edebiyatçı. Adil Saraç, daha çok şiir üzerine kritik yapan ve ezberinde bin kadar şiir olan bir hocamız. Çile kitabındaki bütün şiirleri ezbere bilen, Safahat’ın hafızı bir duayen hocamız. Gerçi gizliden gizliye birkaç şiir yazdığını duymuş ve çok sevdiği bazı kişilere bu şiirlerinden okuduğunu öğrenmiştim. Adil Saraç Hoca’yı İran’da görev yaptığım dönemde İran Dil Kurumu başkanı Haddad Adil’e çok benzetirim. İsim benzerliği mi değil. Haddad Adil, Fars Dil kurumu başkanı olduktan sonra Farsçadaki Arapça kelimeleri çıkarmakla onların yerine Farsça kelime türetmekle suçlanıyordu. Bu husus, daha doğrusu tartışma, İranlı edebiyatçılar arasında şöyle bir espriyle karşılık buluyordu. Mademki Haddad Adil Arapça kelimeleri Farsçadan çıkarıyor. Önce kendi adını düzeltsin. Çünkü Haddad, Arapçada “demirci” demek, Adil de “yargıç” anlamında olduğu için bunun Farsçası ”Ahenger-i Dadguster” olarak değiştirilmesi gerekir, demişlerdi. Ahenger, Farsçada demirci, Daduster ise yargıç anlamındadır.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Spor haberleri
Yazarlar köşe
Cuma Ağaç üstadımız için de geçtiğimiz hafta Edebiyat fakültesinin en eski öğrencilerinden Muhammed Hamidullah, Ali Nihad Tarlan ve Abdülkadir Karahan gibi hocalardan ders alan Yusuf Demirkol hocamızın ilginç bir tespiti vardı. Şöyle diyordu Yusuf Demirkol Hocamız, Cuma Ağaç’ın Şair Nabi’ye yazdığı naziresini okudum. Şayet o şiir vadisinde devam etseydi ve istikrarlı olsaydı. Şair Nabi’den sonra ikinci bir Şair Nabi doğardı, demişti. Biz de şimdiye kadar Cuma Ağaç üstadımızın bu naziresine şahit olduk. Şiirlerine tesadüf etmedik.
Son sözüm Gazi Meclisimizin gazi bakanı, Adalet Bakanımız Sayın Bekir Bozdağ için olacak. Kıymetli bakanımız Urfa'ya teşrif ettiler. Urfa’dan milletvekili seçildiler. Tebrik ederim evvela. Urfalıların diliyle… Sayın Bozdağ, Urfa'ya gelen ilk yabancı vekil değil, Ama Urfa’ya da yabancı değil aslında. Mel’un darbe girişimi karşısında gazi meclisimizi çalıştırıp, milletvekillerimize milli duruş konusunda heyecan veren, cesaret veren, gerekirse şehit oluruz mesajını veren kıymetli bakanımıza Urfa’lıların verdiği cevap “başımızın üzerinde yeriniz vardır”. Kürtçe “Ser sera ser çava” ve Arapça Ala ra’s vel ayn” mesajlarıydı.
Biz, sözü edebiyat ve şiir adına yola koyacağımız için şunları söylemekte fayda görüyorum ve göreceğiz inşallah.
Urfa’dan vekil seçilen ve Urfalı olmayan vekiller-siyasilerimiz şunlar. Yahya Kemal, Ahmet Kutsi Tecer ve daha sonra belediye başkanı olarak Celalettin Güvenç, yine bakan olarak Faruk Çelik... İlk mecliste Yahya Kemal Urfa'dan vekil seçilmiş ama Urfa'ya hiç gelmemişti. Yahya Kemal’e Urfa, nerede diye bir soru sorulsaydı o, yine Üsküp'ün bir kasabası olarak da cevap verebilirdi. Neden diyeceksiniz açıklayayım.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Son dakika
Yerel haberler
Üsküp yakınlarında Edessa adlı bir kasaba var. O kasabayı büyük İskender in bir komutanı Selevkos kurmuştu. Sonra Büyük İskender doğu seferine çıkınca yol üzerinde bütün şehirleri aldığı gibi Urfa'yı da almıştı. Selevkos, Urfa'yı alır almaz şehirdeki yerli halk Asurlularla Keldanilere ne yaptı bilmiyoruz ama Asurcada Urhay olan şehrin ismini Edessa olarak çevirmişti. Yani Yahya Kemal’in kasabasının ismi Urfa’ya verilmişti. Sonuç Yahya Kemal, hiç Urfa’ya gelmemişti.
Bir sonraki dönemde Ahmet Kutsi Tecer Urfa’dan milletvekili seçilmişti. Tecer, seçilir seçilmez Urfa’ya gelir. Halilürrahman Gölü kenarında oturur. Muhtemelen otuduğu yer Rızvaniye Camisidir. Ve kalemi eline alarak şu şiiri yazar. Şiirin bir kısmı paylaşıyorum.
“Bir gece Urfa’da Halilürrahman’da / Suda ay doğduğu garip zamanda
İçimde hicranlı bir bülbül sesi/Altımda seccade bir gül bahçesi
Üstümde yıldızlar önümde havuz/ Pırıl pırıl bir aşk gecesi temmuz
Orada sularla baş başa kaldım/Asırlar boyunca hülyaya daldım.”
Mavi Marmara'yı unutmayacağız
Eyyüp Azlal
04.06.2023 - 00:00
Yayınlanma
Hareketin adı Mavi Marmara, diğer adıyla Gazze Özgürlük Filosu. Amacı evrensel değerleri yücelten barış girişimi. Akdeniz'in mavi suları ve Mavi Marmara gemisi birbirine çok yakışmıştı. Mavilikler içinde bir mavi. Bu mavi hülyaları karartan Yahudiler, daha doğrusu lanetlenmiş İsrail devleti Akdeniz’i, Mavi Marmara’nın mavi rengini kırmızı kan gölüne çevirmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Ekonomi haberleri
Coğrafi Referanslar
Bundan tam 12 yıl önce 31 Mayıs 2010’da Gazze’ye insanî yardım götüren ve “Rotamız Filistin, Yükümüz Özgürlük” sloganıyla yola çıkmıştı. Mavi Marmara gemisi ve beraberindeki diğer gemilerle birlikte Gazze’ye varmadan İsrail’in saldırısına uğramıştı. Yolcular, Mavi Marmara gemisinde olduğu için asıl saldırı sabaha karşı bu gemiye yapılmış, önce sis ve ses bombaları atılmış ve ardından hedef gözetmeksizin ateş açılmıştı.
Geriye tam bir yıkım ve İsrail’in vahşet manzaralarına bir yeni tablo daha eklenmişti. Saldırıda 9 Türk vatandaşı-yardım gönüllüsü hayatını kaybetmiş. Elliden fazla gönüllü ise yaralanmıştı. Yine bu vahşetten dört yıl sonra İsrail saldırısı sonucu bitkisel hayata giren Uğur Süleyman Söylemez’in dört yıl sonra vefat etmesiyle şehit sayısı ona çıkmıştı.
Mavi Marmara gemisinde yaşananları anlatan Mavi Marmara gazisi Eğitimci-yazar Cemal Yılmaz, geçtiğimiz hafta Urfa’da İHH’nın düzenlediği bir programda Urfalılar’a Mavi Marmara ve Gazze Özgürlük filosunun amacını ve İsrail’in saldırılarını anlattı. Cemal Yılmaz Hocanın anlattıklarının canlı şahidi olarak Urfa’dan özgürlük filosuna katılan yardım gönüllülerinden ve aynı zamanda gazi olan Eyyüp Yaşar ve Cevdet Ökenek de birer konuşma yaptılar. İHH Urfa il başkanı Behçet Atilla da Mavi Marmara gazisiydi. Onun da konuşmaları o günün manzarasını salondakilere yaşatmıştı. Gazze için yol açık hareketiyle daha önce karayoluyla Gazze’ye giden Urfa İHH başkan yardımcı Av. Ali Acar da Gazze için, Filistin için, Kudüs için yirmi yıl önce hayal ettiklerimizin bugün ilk defa gerçekleştirebilecek inanca sahip olduklarını dile getirdi. Bunun için Mavi Marmara hareketi gibi hareketleri sürekli gündemde tutmak ve bu gibi hareketleri yaşanabilir kılmak gerekir, demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Medya takibi
Güncel haberler
Eğitimci-yazar Cemal Yılmaz, programın yapılacağı günün sabahındap Urfa’ya varmıştı. Bana göndermiş olduğu mesajda Urfa’da görüşelim demişti. Program akşam vakti olacaktı. Gün boyu dersim olduğundan hocamızla ilgilenememiştim. Hoca’nın program öncesinde Harran’a da gideceğini öğrenince Harran’da eski öğrencilerimden şimdi Harran kazı ekibinde arkeolog olan öğrencim İbrahim Yılmaz’ı aramış, hocamız ile ilgilenmesini rica etmiştim. Öğrencimizin başka bir programı olduğundan Cemal Yılmaz hocamız Harran’da rutin bir ziyaret gerçekleştirmişti. Cemal Yılmaz Hoca Harran’dan Urfa’ya dönerken yine beni aramış, oradaki gezisi hakkında bilgi vermişti. Aslında Cemal Yılmaz Hoca’nın Harran Ulu Cami içerisine girmesini orada İslam’ın eşsiz komutanı Selahaddin Eyyubî’nin hatırasını yaşamasını istemiştim. Çünkü Salahaddin Eyyubî, Harran Ulu Cami’de son Cuma namazını kılar ve ordusuyla beraber Kudüs üzerine buradan harekâta başlar. Bir nevi Harran Kudüs’ün fethinin, Filistin’in tekrar küffardan geri alınışının bir sembolüdür.
Bugün bizim hayallerimiz Harran Ulu Cami’nin tekrar ayağa kalkması ve Filistin’in Batı Şeria, Doğu Şeria, Gazze ve Kudüs’ü ile tekrar kıyama kalkmasıdır. Cemal Yılmaz hocaya bu bilgileri aktardığımda kendisi çok duygulanmış, inşallah başka zaman sadece Harran’ı, Ulu Camiyi ziyaret için geleceklerini ve burada Hz. İbrahim’in evinin olduğu bölgeyi, toprak altından yeni çıkartılan ilk İslam çarşısı, ilk İslam hamamı, ilk İslam medresesi ve Harranlı âlimlerin ayaklarını suyuna koyarak kitap okudukları ilk İslam havuzunu ziyaret edeceklerini söylemişlerdi. Bu Hususta Harran kazı başkanı Prof. Dr. Mehmet Önal Hoca ile görüşüp güzel bir program icra edeceğimizi dile getirdiydim.
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Tarih
Gazete
Bu düşüncelerle akşam programında Cemal Yılmaz hocayı dinlemiştim. Cemal Yılmaz hoca, seyahatini tâ İstanbul-Sarayburnu limanından bir belgesel tarzında anlattı. Onun bu anlatımı karşısında duygulanan insanlar, tekbir getirerek Allah u Ekber sesleriyle kestiler. Salon, duygu yüklü manzaralara gark olmuştu.
Cemal Yılmaz hoca bazen sosyoljik bazen psikolojik olgulara-olaylara da vurgu yapıyordu. Mesela onun Antalya için anlattığı olay çok ilginçti. Hepimizin gözünde Antalya, bugün deniz, eğlence, açık saçık kadınların-erkeklerin gezdiği bir şehir olarak görülmüştür. Fakat Mavi Marmara ve Gazze Özgürlük filosuna bağlı diğer gemilerin uğradığı Antalya limanında başta Cemal Yılmaz hocanın fikri ve sonra da hepimizin fikri çok değişmişti. Orada asıl Antalyalı olan yörük kadınların yaptığı bazlamalar, yemekler, meşrubatlar ve en önemlisi de Gazze için okunan Kuran-ı kerim ve dilen dualar Antalya’nın gerçek yüzünü göstermişti. Gazze’ye giderken Antalya’nın da Müslüman bir şehir olduğunu öğrenmek ne güzel.
Değerler eğitimi mi?
Eyyüp Azlal
13.06.2023 - 00:00
Yayınlanma
Değerler, öğretilebilir ve öğrenilebilen olgulardır. Değerler, sadece okunarak ya da dinlenerek öğrenilemez. Değerlerin kazanımı için belli bir tecrübeye, empatiye, modellemeye, problem çözmeye ve dahası yeni bir icata dönük etkinlikler hazırlanmalıdır. Eğitim Kaynakları
Daha fazlasını keşfedin
eğitimler
Politika
Öğretim ve Sınıf Kaynakları
Bu gün ülkemizde her şey eğildiği-eğitildiği için değerler eğitimi de maalesef değerini yitiriyor. Bunun sebebi UNESCO tarafından geliştirilen ve yıllarca okullarda okutulan-belletilen bu değerlerin güncellenememesi ve tarihsel yolculukta bir kilometre taşına dönüşmesidir. Bu değerler, bir nevi yolda kalan araçlar gibi hep öğrencilere yük olmuşlardır. Bu nedenledir ki okullarda “Kök Değerler” adıyla yeni değerler öğrencilere verilmeye çalışılıyor. Daha doğrusu öğrencilere eğitilmesi-belletilmesi için öğretmenlere veriliyor.
Bu Kök değerlerin de arkaik felsefesine baktığımızda daha önce UNESCO tarafından üretilen değerler eğitimi ile paralel bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemi şu açıdan müşahhas bir tabloyla izah edebilirim.
UNESCO tarafından üretilen değerlerin de “değerler eğitimi” Hintli bir düşünür tarafından kökleri Kelile ve Dimne’den alınma eğitim modülüydü. Kimdi bu Hintli düşünür? Brahma Kumaris… 1995 yılında UNESCO, Kumaris’in düşüncelerini “Değerler Eğitimi” adlı bir proje ile uluslararası bir statüye alınmıştır. Bu proje uzun yıllardan beri ülkemizde eğitim kurumlarında uygulanmaktadır. Hintli düşünür Brahman’nın düşünceleri Hint Edebiyatının kült eseri Kelile ve Dimne’ye dayanmaktadır. Yani Beyda Milattan Önce birinci asırda yaşamış meşhur Hint yazarıdır. Bu yazarın etkisinde İslamî dönem İran Edebiyatında Mantıkuttayr eseriyle meşhur olan Ferîdüddin Attâr, yetişmiştir. Brahman’ın düşünceleri sadece Kelile ve Dimne ile değil diğer eserleriyle de Attar’a geçmiştir. Sofi, hekim ve aynı zamanda eczacı olan bu zatın etkisinde hepimizin yakından tanıdığı bir isim var: Mevlana Celaleddin Rumî… Ve Attar’ın sonraki takipçileri: Ahmet Yesevî Divan-ı Hikmet’iyle onu takip etti. Şair Nâbî de hikmet vadisinde ilerlerken Attar’ın eserleri onun yol azığıydı. Heybesinde bu eserler bulunuyordu. Hatta bir seferinde Hayrabad kitabı eleştirilmişti. Hayrabad kitabı Attar’ın İlâhinâme’sinden aşırmadır denilmişti. Bu iddianın sahibi Şeyh Galip… Fakat Şeyh Galip de Hüsn ü Aşk’ını yazarken Mesnevi’den çok alıntı(çalıntı) yapınca eleştirilmişti. Kendisi de o zaman demişti ki;
Daha fazlasını keşfedin
Sanat ve Eğlence
Siyaset
Gazeteler
“Esrârını Mesnevi''den aldım/Çaldımsa da mîrî malı çaldım
Fehmetmeğe sen de himmet eyle/Ol gevheri bul da sirkat eyle”
Bugün başta liselerde olmak üzere “Milli Eğitim” müfredatında bütün derslerin içine serpiştirilmiş “Değerler Eğitimi” programı vardır. Derslerde “adalet, fedakârlık, hoşgörü, sevgi, nezaket, kadirşinaslık, azim vb.” gibi yirmi sekiz ana başlık altında değerler eğitimi veriliyor.
Buraya kadar her şey güzel… Ama değerler eğitiminin şimdiki eğitim modeli üzerinde bir değeri kaldı mı? Bu soruya müspet bir cevap vermeyeceğim. Bizim öğrenci olduğumuz zamanlarda Kartal İHL Türkiye birincisi çıkarıyordu. Sonraki zamanlarda farklı liseler. Hele bu liselerden birinden Türkiye birinci olan bir öğrencinin açıklaması faciaydı. İyi ki kitap okumadan Türkiye birinci olmuşum, demişti. O zamanlar merhum yazar dostumuz Asım Gültekin tepki göstermiş, bunun sonucunda birinci olan öğrenci ifadesinin yanlış olduğunu, birilerinin gazına gelerek bu sözü söylediğini, aslında kitap okuyarak birinci olduğunu itiraf etmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Felsefe
Eğitim
Haberleri
Şimdi öyle bir noktaya gelindi ki. Değerler eğitimi, geleneğin kopuk olduğu bir toplumda ilerleyemez. Şöyle bir örnekle açıklayalım. Bugün Göbeklitepe diye bir ören yerimiz var. Bu ören yerinde dikili taşlar buranın sembolü durumundaydı. Kültür bakanlığı buranın işletmesini Doğuş grubuna verince bu firmanın sanat tasarımcıları kendilerince yeni bir konsept geliştirdi. Kalkıp Göbeklitepe’nin üstüne bir çadır-branda geçirdiler. Aslında bu çadır-branda, burayı ziyaret edenler için güneşten korunmak için yapılmıştı. Yani gölgelik… Gün geldi, uluslararası ajanslarda ve medya kuruluşlarında Göbeklitepe’nin sembolü olarak dikilitaş değil de çadır branda fotoğrafları yer aldı. Yani araç amacın yerini aldı.
Bunu eğitim modeline uygularsak klasik zamanlarda yanlış eğitimler araz ile cevherin yer değiştirilmesiyle anlatılır. Araz, “gelip geçici şey, ilişen, tabiî olmayıp sonradan gelen” demektir. Cevher ise “öz, asıl, yaratılış, kıymetli taş” demek olup arazın zıddıdır. Yani gelip geçici olan şey çadır, dikilitaşın yerini almıştır.
Geçtiğimiz günlerde bir öğretmen, sosyal medyada bir yazılı sorusunu ve bu soruya verilen cevapları paylaşmıştı. Soru şöyleydi. Peygamber efendimiz zamanında yaşasaydınız ve İslam dini size tebliğ edilseydi Müslüman olur muydunuz? Bu soruya verilen cevaplar, bugünkü yazıma ilham olmuştu. Değerler eğitiminin güncelliğini ne kadar yitirdiğinin somut bir örneği olarak İnşallah gelecek yazımızda bu konuya devam ederiz.
Kör kuyulardaki yazar
Eyyüp Azlal
18.06.2023 - 00:00
Yayınlanma
Aslında başlığa okuyucusunu kör kuyularda bırakan ve kaçan bir yazar olarak Orhan Pamuk'u yazmak isterdim. Ama başlıklar malumunuz uzun olamıyor. Evet, Orhan Pamuk okuyucusunu kör kuyuda bıraktı ve terk etti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Politika
Hava Durumu
Kırmızı saçlı kadın romanında Orhan Pamuk postmodern kahramanlar postmodern mekânlarda roman yolculuğuna devam ediyor. Kuyucu çırağı, kuyucu, iş adamı, eczacı, kitapçı ve tiyatrocular, bu romanda geçen kahramanlar… Kuyucu Murat Usta ve İş Adamı Hayri Bey,
Romanın kahramanı Kuyucu Mahmut ustayı her ne kadar kendisine babalık şefkatini gösterse de ona dair izlenimi muhafazakârdır. Yani kahraman daha doğrusu Orhan Pamuk, modern ve Batıcı ama Kuyucu Mahmut Usta ise muhafazakârdır. Roman kahramanı kuyucu çırağının babası da vardır ve moderndir. Hatta solcudur. Beşiktaş'ta eczanesi vardır. Darbe zamanında solcu arkadaşları eczaneye gelip gittiğini için tutuklanır. Sonra tekrar çıkar. Ama son seferinde yazar, kahramanın babasının akıbeti hakkında bir bilgi vermez.
Babasının ismini bile roman başlarında ağzına almayan Kahraman roman ortalarında babasının soyadının Çelik, eczane isminin de Hayat Eczanesi olduğunu söylüyor.
Romanın en büyük epizodlarından bir tanesi kahramanın babasının ortadan kaybolması, annesinin Gebze'ye gitmesi, orada eniştelerin yanında kalması ve kahramanın bir Kuyucu ustasıyla tanışması sonrasında diğer epizodlar gelişiyor. Romanda en büyük entrika ise romanın en büyük entrika bölümü ise kahraman'ın bir Kuyucu ustasının yanında iş bulması e o zamanlar İstanbul'un batıya açılan kasabası öngören'de bir arazi satın alıp orada bir fabrika kurmak isteyen Hayri Bey ve Hayri Bey'in arasında kuyu açacak olan Mahmut Usta'nın oraya gitmesi ile başlıyor. Asıl entrika bundan sonra başlıyor Kahraman ustasıyla birlikte gittiği öngören semtinde bir tiyatro çadırı görüyor ve bu tiyatro çadırında çalışan kırmızı saçlı bir kadını görüyor bu kadın tiyatroda oynayan bir tiyatrocu… Kahraman bunu sonradan fark ediyor. Daha sonra kahramanın bu kadına âşık olması arkasında nahoş gelişmeler onun ustasıyla arasının açılmasına sebep oluyor.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Takım Sporları
Haber makaleleri
Romanın en önemli kırılma noktalarından bir tanesi belirlenen sürede kuyuda suyun çıkmaması üzerine arazi sahibinin ustayı ve roman kahramanı terk etmesidir. Bir diğer kırılma noktası ise aslında bizim bu yazımıza ilham olan kahramanın kuyuda ustası toprak kazarken başına sert bir cisim düşmesi sonucu ustasını terk edip oradan uzaklaşmasıdır. Eğer Kahraman isteseydi ustasını kuyudan kurtarabilirdi veyahut kurtarabilmesi için her akşam uğradığı öngören kasabasının meydanında sürekli telefon açtı annesine tekrar telefon açabilirdi ve arazi sahibinden ulaşabilirdi. Kahraman bunu yapmıyor meselenin çözümünü kaçta buluyor hakikatten hayale kaçıştır bu aslında. Servet-i Fünuncular’ın da böyle bir hastalığı vardı. Hakikaten hayale kaçış…
Kitabın sonunda yazar, şu sonuca ulaşıyor : Odips kompleksi sonucu Batıda çocuklar babaları öldürürken Doğuda ise (Şehname’de Rüstem-i Zal, oğlu Sohrab’ı bilmeden öldürdüğü için ) babalar oğullarını öldürür.
Şeyhim olmadan asla
Eyyüp Azlal
25.06.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bir arkadaşımla beraber bir kurum ziyaretine gitmiştik. Orada kurum sekreteri telefonda Arapça konuşuyordu.Kurum yöneticisinin misafiri olduğu için orada beklemiştik. Sekreter, telefon konuşmasında "şeyh" kelimesini sık sık kullanmış. Benim arkadaşım da şeyh kelimesinden yola çıkarak bazı yorumlar yapmaya başlamıştı. Bunun üzerine arkadaşıma "bu şeyh" senin bildiğin şeyh değil demiştim. Nasıl yani demişti de açıklama ihtiyacı hisetmiştim. Şeyh kelimesi Arapçada büyük, lider, başkan anlamlarında kullanılıyordu. Fakat bu kelime çok sonradan Türkçeye dinî-tasavvufi kesimlerde başkan, büyük anlamında "şeyh" olarak kullanılıyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Politika yorumları
Son dakika
Kurum sekreterinin telefon konuşması bitirince sormuştum.Telefonda konuştuğunuz kişi şeyh miydi? Hayır şeyh değil, cevabını almıştık. Arapça bilen kurum sekreteri, telefonda konuştuğu kişi yaşlı ve muhterem biri olduğu için şeyh ifadesini kullanmıştı.
Osmanlı Türkçesi uzmanlık alanımız ola da birazcık Arapça bilgimiz olduğunu da söyleyelim. Ama bütün bunların dışında "Yabancılara Türkçe Dersi" öğretiminde "Yalancı Değerlik" kelimelerini bildiğimden dolayı çok bildiğimiz kelimelerin bizleri yanılttığını da biliyordum. Tahran Yunus Emre Enstitüsünde Fars kökenli öğrencilerimiz Türkiye Türkçesi dil öğrenimini o dönem içerisinde bitirirken İranlı Azeri Türkleri muhakkak bir sonraki döneme kalıyorlardı. Azeri Türkleri mesela hiç bir zaman "indim" kelimesini kullanmadılar, hep "düştüm" dediydiler. Kâve adında Azeri Türk'ü bir hocamız Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğinde okuduğu için Türkiye Türkçesine vakıf olmuştu. Ama bir gün köyüne gidip annesiyle İstanbul Türkçesi konuşunca başına gelmeyen kalmamıştı. Samed Behrengi'nin de doğduğu topraklarda doğan bu Azeri anne oğlun "Özün hara Türki yadından gidiptir, demişti. Onlara göre öz Türkçe onlarındır. Bu konu tartışmalı ve mayınlı bir arazi olduğu hiçin şimdicek çıkalım burdan.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Haber
Takım Sporları
Dil öğrenme konusunda ülkemizde Farsça öğrenenler hatta Arapça öğrenenler için de çok zorlu bir süreç. Mesela Fransızca ve İngilizce öğrenenler için öyle bir durum söz konusu değildir.Ortak düşünüş, ortak kültür dünyasında bazen bu tür durumlarla karşılaşılabilir. Yıllarca Türkçede kullandığımız "endişe" kelimesinin Farsça öğrenirken "düşünce" olduğunu öğrenince insan şaşırıyor. Mesela Arapça "fakat" kelimesinin sadece anlamında olduğunu bizler hep öğrenirken şaşırıyoruz. Acaba bilinçli bir şekilde mi Türkçede kullanıma sokuldu diyesi geliyorum insanın. Kanaatimce cahil cühela bazı meşhurların bu kelimeleri yanlış anlamda kullanmasıyla ortaya çıkmış bir durum bu. Bunu niin söylüyorum. Mesela 1950'lilerdeki Türk filimlerini seyrettiğimiz zaman orada kahramanlar (aktristler) bir birlerine sigara ikam ettikleri zaman bir sigara çeker misin derler, sigara içer misin demezler. Son zamanlarda görgüden yoksun, dili kullanmasını bilmyen medya fenomenlrinin elinde dil de nasibini aldı. Aslında bu durum 1990'lı yılların sonunda özel televizyonların ortaya çıkmasıyla ortaya çkan bir durumdu. Özel televizyon sipikerlerinin,sunucularının,özel televizyonda gösterime giren dizilerin sinema filimlerinin birinci önceliği görsellik ve imajdı.Güzel kızlar, yakışıklı erkekler onlar için bir nirvanaydı.
Sözü uzatmadan şeyh kelimesi üzerine bazı mülahazalarda bulunmak isterim. 28 Şubat'ın soğuğunu damarlarımızda hissettiğimiz günlerde mesleğimi icra için İstanbul'dan uzak çok uzak bir yere tayinimi istedim.Aslında memleketim Viranşehir'de görev yapıyordum. Yazarlık ve edebiyat adına namüsait bir yer olsa da sonraki yıllarda edebî eserlerimde mekan olarak Viranşehir çok yer almıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Hava Durumu
Sanat ve Eğlence
Birgün yakinen tanıdığım merhum Şeyh Lütfi Karacadağ'ı ziyaret etmiştim. Edebiyat fakültesinde okurken ilk lügatı ondan hediye almıştım. Osmanlıca çalışmalarımda da bana yardımı dokunmuştu. Hukukumuz şeyh- mürid ilişkisinden çok bir nevi hoca-talebe ilişkisine dayanıyordu. Şeyhimiz beni gördüğüne sevinse de üzgün oluğu her halinde belli oluyordu. Kalo bu ne hâl demiştim. O da halimiz izmihlal, demişti. Kürtçede "Kalo" tasavvuf erbabı için kullanılan bir saygı kelimesidir. Şeyhimiz anlattı, ben dinledim: Viranşehir adliyesinden ona bir tebliğat gelmiş. Çarşıda hakim beyin de olduğu bir mekanda bir vatandaş Şeyh Lütfi'ye "şeyhim" diye hitap etmiş. Bu hakim nezdine irticaî faaliyet kapsamına alınmış ve tahkikat başlatılmıştı. Şeyh Lütfi için suç unsuru ve deliller toplanarak belli bir tarihte mahkemeye çıkarılacaktı. Kaçma şüpesi olmadığından dolayı tutuklanma talep edilmemişti. Viranşehir küçük bir yer olduğu için hakim beyi de tanıyordum. Eşiyle aynı kurumda görev yapıyorduk. Hakim bey bir gün eşi aracılığıyla Osmanlı döneminde kalma bir tapuyu benim okumamı rica etmiş, tapuyu okuyabildiğim kadarıyla okumuş, diğer bölümünü de Atatürk Kitaplığında eski eserler uzmanı olarak çalışan okul arkadaşım İrfan Dağdelen hocamızdan yardım istemiştik.
Kurumda uygun bir zaman diliminde Şeyh Lütfi'yi ve şeyhlik meselesini hakim beyin eşine anlattım.Onun hakkında bir dav açıldığını anlattım. Dedim bu Şeyh Lütfi Karacadağ, mübarek bir insandır. İnsanlar için dua eder, insanlara doğru yolu gösterir, onları haram işlerden uzak tutar. Sohbetlerinde hırsızlığın fena bir şey olduğunu, yalan söylemenin çok kötü olduğunu anlatır. Bu filleri yapan insanlardan uzak durulmasını anlatır. Hatta küçük çocuklar uyku zamanı sürekli korktuklarında ellerini başlarına sürer ve dua eder. O çocuklar Allah'ın izniyle iyileşir, demiştim.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Dijital gazete
Haberleri
Bunları niye anlattım. Bir süre önce hakim beyin evine hırsız girmiş.Onlar evde olmadığı bir zamanda pek çok eşyası çalınmıştı. Yine hakim beyin çocuğu geceleyin uykusunda çok korktuğunu eşi bize anlatmıştı... ikinci gün hakim beyin beni adliyede beklediği haberini almıştım. Yaptığım işin neye mal olacağını açıkçası düşünmemiştim. Daha önce bir defa adliyeye gittiğimde çay kahve ikramı yapılmıştı. Belki bu sefer olmayacak, benim hakkımda da irticaî faaliyetleri savunduğum ve koruduğum için bir dava açılabilirdi. Bu korku ve endişe içerisinde adliyeye gittim. Hakim bey beni odasında bekliyordu. Yüzünde bir merak duygusu olduğunu hissettim. Anlat bana bu şeyhlik nasıl bir şeymiş dedi. Anlattım, Şeyh kelimesi Arapçada yaşlanmak,ihtiyarlanmak anlamında kullanıldığını anlattım. Bu kelimenin Türkçeye Arapça üzerinden değil Farsça üzerinden geçtiğini söyledim.Türkler'de Ahî teşkilatı dediğimiz bugünkü terzi esnafı, berber asnafı, attar esnafı başkanlarına şeyh denir. Hatta şeyh Araplar'da aşiretin, kabilen en büyüğüne verilen unvandır. Biz de ise aşiret başkanına ağa denir. Şeyhlerin ekilebilen arazisi olsa ağa olurlar,dedim. Çok eski Türkçede şeyhliğin karşılığında bayat kelimesi kullanılsa da bu kelime bozulan eşyalar için sadece kullanımda kaldı, dedim.
Hakim bey, hocam ben sana inanıyorum ama peki bunları nasıl ispatlayacağız. Ona "çok kolay" dediydim. Daha önce sizin tapularınızı okurken kullandığım sözlükler var.Onları getiririm. Bu bilgiler orada yazıyor,dedim. Kamus-ı Türki Arap alfabesiyle yazıldığı için Devellioğlu Osmanlıca Sözlüğü götürmüş,ilgili kelimeyi göstermiş.Hatta o sayfanında bir fotokopisini çekmiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Teknoloji haberleri
Gazete
Bu uzun ve meşakkatli işten sonra şeyhimizin davası beraatla sonuçlanmıştı. Bana ilk sözlüğü armağan eden bir zata diyet borcumu ödediğim için çok mutluydum. Şeyhim olmadan asla.
Bir kelimenin sergüzeşiti
Eyyüp Azlal
02.07.2023 - 00:00
Yayınlanma
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Yerel haberler
Dijital gazete
Urfa'da "Nebo" ismi şimdilerde pek kullanılmıyor.Yaşı yetmiş üstü insanların isimlerinde rastlanmaktadır. Bu ismin bende ilk önce şöyle bir çağrışımı olmuştu. Şair Nâbî (Nabi) den mülhemle çocuklara isim olarak verildiğini düşünmüştüm. Sonra Bedüzzaman Mezarlığında medfun on sekizinci asır Nakşi şeyhlerinden- Urfa evliyasından Nebih efendinin ismini hatırladıydım.
Bu tahattürümde haklılık payım da vardı doğrusu. Urfa'da bir çok kadın, Cuma akşamları Nebih efendinin türbesine gider, dua ederdi. Hatta çocuğu olmayan kadınlar burada dua ettikten sonra çocukları doğarlarsa Nebih ya da Nebihe ismini verirlerdi. Bu hususta daha önce de dile getirmiştim. İlahiyatçı-yazar Mahmut Karakaş hocanızın da bir hatırası vardı. Annesi, Nebih ismini verecekken Mahmut ismi zorla verilmişti. Daha sonra şiirlerinde "Nebih" mahlasını almış ve diyet borcunu ödemişti.
Urfa'da Nebo'nun "nebi" isminden de geldiğine dair rivayetler vardı. Fakat bu isimler kendi imlasıyla zaten kullanılmaktadır. Urfa'da Nabi ismi anlamı gereği kimse çocuklarına vermiyor. Farsça iki yok anlamında olduğunu eski Urfalılar bilirlerdi.
Antik Dönemde Urfa Paganizmi kitabında Şinasi Gündüz Urfa'da Nebo ve Bel terimlerinin Urfa şahıs isimlerinde kullanıldığını zikreder ki Nebo isminin bugün Urfalılara arasında yaygın olmasa da yaşlılar arasında bu isim vardır. Yazarın bahsettiği "Bel" ismi ise "Baranabis, Barnaba, Belbana, Belşu, Zalbel ve Beli gibi şahıs isimlerinin kitabelerde yazıldığını aktarır. (Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Anadolu'da Panteizm, Ankara Okulu, s.94)
Yukarıda da dile getirdiğimiz ve Şinasi Gündüz'ün iddiasıyla örtüşen Nebo ismine Urfada rastlanmaktadır. Bel ismini duymadığımızı söylemek isteriz. Yazarın araştırmasında öne çıkan bulgulara kısaca değinmek isteriz. Urfa panteonuyla ilgili bilgi veren Hristiyan kaynaklarda (Addai'nin Öğretisi, Suruçlu Yakup ve Şerbel'in işlerinde) paganist Urfalıların inandıkları tanrısal varlıklar, arasında Nabu (Nebo)ve Bel ikilisi hep ön plana çıkarılmıştır.
Addai'nin öğretisinde Nebo ve Bel kültlerinden şöyle bahsedilir. "Bu şehrin başrahipleri Şavida ve Danaku'ya gelince onlar, onu yaptığı işaretleri gördüklerinde acele ettiler. Ve tanrıları Nebo ve Bel'e kurban sunulan yüksek yerleri kırıp parçaladılar. Yalnızca şehrin ortasında bulunan yüksek yer hariç....Yine ay güneş kültünden, Bel ve Nebo'dan ve aslında tanrı olmasalar da tanrı olarak adlandırıldıkları diğerlerinden sakın.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Siyaset haberleri
Ekonomi haberleri
Bu görüşü şair, teolog ve episkopos olan Suruçlu Yakub, da (Ö. M.512) destekler. "Şeytan Urfa'ya diğer birçokları gibi Nebo ve Bel'i yerleştirdi," demekte, Şarbel'in işleri ise Nisan'ın sekizindeki büyük festivalde şehir merkezindeki büyük altara diğer tanrılarla birlikte Nebo ve Bel'in süslenerek getirildiklerini anlatmaktadır."
Nebo ve Bel, Edessa tanrılar panteosunda yer aldığı gibi gerek Asur-Babil gerekse Kuzey Mezopotamya ve Suriye bölgesi dinî geleneklerinin de önemli tarısal varlıklarıydı. Babil'de "Bel-Nanai-Nebo" şeklinde oluşan tanrısal teslisin yüce varlığı idiler. Özellikle Babilde Borsippa şehrinin yüce tanrısı olan Nebo için meşhur tapınak "Ezida" inşa edilmişti. Tanrı Bel'in oğlu olduğu düşünülen Nebo, Babil'in hikmet ve kader tanrısıdır. Aynı zamanda Nebo, yazının mucidi ve yüce tanrı ile insanlar arasında aracılık yapan tanrısal bir varlık olduğuna da inanılırdı. Hatta onun hayat veren bir tanrı olduğuna, ölüleri diriltebildiğine ve bolluk-bereket getirdiğine de inanılırdı. Diğer taraftan tanrı Bel işe gezegenlerin ve yıldızların rabbi/sahibi ve efendisi olan, dünyayı yöneten ve ona verimlilik sağlayan yüce tanrısal güç olarak kabul edilirdi. Onun, kozmostaki ve toplumdaki düzeni temsil ettiği düşünülürdü. Onun kültü sıklıkla astrolojik törenler içerirdi; zira astrolojinin ilahi yaratıcının planlarını ve kılavuzluğunu ortaya çıkardığına inanılırdı. Nisan ayı başlarında bu tanrı için "Yeni Yıl" festivalleri düzenlenirdi. Babil kral ve yöneticileri, bu iki tanrısal varlığa özel ilgi gösterirdi.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Spor haberleri
Futbol
Çeşitli kaynaklarda Bel tanrısının Jüpiter, Nebo tanrısının ise Merkür gezegeniyle özdeşleştirilmiştir. Bundan başka Nebo Helen geleneğinde Hermes'le özdeşleştirilmiş. Ayrıca bu ikili Urfa'da müziğin öncüsü kabul edilen, ilahiler söyleyen Orpheus ile özdeşleştirilmiştir. Nitekim paganist Urfalılar, Nebo için düzenlediği festivallerde kurban törenlerinin yanı sıra çalgılar çalıp şarkılar-ilahiler söylediği bilinmektedir.
Küçürek Öğretim
Eyyüp Azlal
08.07.2023 - 00:00
Yayınlanma
Ülkemizde eğitim ve öğretim denilince nedense hep aklıma birinci dereceden çağdaş eğitim ve öğretim geliyor. Bu mesele, bende öğrenilmiş bir çaresizlik mi yoksa bu çaresizlik öğretilmiş mi, bilemiyorum.
Eğitim ve öğretim işini önemseyen biri olarak çağdaşlaşmayı ne sırça köşklerde bağdaş kurma ne de iskemlelerde oturup kalkma şeklinde anlıyorum. Gerek masa başında ve gerekse sahada neler olup bittiğini bilmek ve bildirmek benim de hakkım. Çağın gereklerini, ihtiyacını ve geleceğe dair ne varsa oturup düşünmek zorundayız.
Uzmanlar, anaokulu çağındaki çocuğun iki ay da kalsa ilkokula gönderilmesine kesinlikle karşıdır. Bebeklik ve ilkokul dönemi çocukluğunun kişisel gelişimini tamamlayabilsinler diye. Bu kişisel gelişimlerini tamamlayan çocuklar anaokulunda çeşitli el becerileri ve sosyal aktivitelerle bir sonraki yıl yani öğretim yılına hazırlanırlar. Burada amaç çocukların başka çocuklarla daha iyi ilişki kurmasını, olaylara pozitif bakmasını, kötü şeylerden daha az etkilenmelerini sağlamak. Böylece çocuk sosyal hayatta başarılı olur. Daha sonra çocuk kendine güvenir, verimli, hedeflerine odaklanmış bir birey olur. Çünkü kişisel gelişimini tamamlamış bir çocuk negatif düşüncelerden arınmıştır. Kaybetse bile bu, onun için dünyanın sonu değildir.
Şimdi gelelim ilkokula. Öğretmenler daha ilkokul birinci sınıf öğrencisi için test kitapları istiyor. İlkokulda çocuk kendisinden istenen beceriyi gösteremiyor. Sadece test ile başarısı ölçülüyor. Zekâ seviyesi test sonucunda belli oluyor. Öğretmenlerin ellerinden gelse anaokulda da çocuklara test verecek. İyi ki anaokulu öğrencileri okuma yazma bilmiyor. Velilerden yardımcı kaynak kitap olarak bu test kitapları alınıyor. Bu da yetmiyor, öğrenciler hafta sonları özel etüd merkezlerine gidiyor. Orada test ve tost ile muhabbetini ilerletiyorlar. Bütün bunlar öğrencinin en iyi ortaokula gitmesi için yapılıyor.
Ortaokul ve lisede durum yine değişmiyor. Milli eğitim müfredatında ortaokul ve lisede öğrenilecek konular bir kenara atılıyor. Koca koca profesörlerin bin bir emekle hazırladığı kitaplar çöpe atılıyor. Ortaokuldakiler en iyi liseye, lisedekiler de en iyi üniversiteye gitmek için test kitapları ve hafta sonu özel kurslara rağbet ediyor, bu durum giderek de artıyor. Özellikle liseler, üniversiteye kayıt yapmak için ihtiyaç duyulan lise diploması dışında başka bir işe yaramayan kurumlar haline dönüşüyor.
Bir dönem “Yedi Güzel Adam” ve Kara Lise etrafında dönen edebî, sosyal ve siyasal dönüşümler şimdilerde devam ettirilemedi. Maalesef düşünce yüklü bulutlar insanımıza bir iki gömlek büyük geldi. “Ben buz dağına şiir yazıyorum.” Diye merhum Cahit Zarifoğlu’nu çocuklarımız ezberlemişti şiirlerini. Liseye gelelim de bu şiirler gibi şiirler yazalım. Kara Lise diye haykıralım. Bazen şiir bazen de meydan okuyalım.
Merhum Mehmet Akif İnan ve arkadaşlarının “Fabrikalar okul olmalı, teknik okular da fabrika” sözünden çok uzaklaştık. Hiç olmazsa dört yıl olan liselerin son sınıfı müfredat dışında sadece üniversiteye hazırlık sınıfı şeklinde düzenlensin. Böyle bir müfredat uygulanırsa öğretmenler de rahatlayacaktır, öğrenciler de. Diyelim ki okul müfredatını uygulamak istemeyen öğretmenler bu sınıflarda değerlendirilebilir. Ki bu hocaların çoğunun dershane tecrübesi de vardır.
Modern yaşamla birlikte insanlarda çıkan zaman sorunu nedeniyle yazarların uzun hikâyeden bıkıp yerine birer paragraflık minimal hikâyelere küçürek hikâye diyoruz. Buradan mülhemle bugünkü eğitim öğretim meselesini küçürek öğretim olarak adlandırdım. Bu konuda haksız da sayılmam. Semtlere Göre Dualar adlı bir kitapta İstanbul’un Şişli ve Etiler ahalisinin “Allah’ım sabır ver ama çabuk olsun.” Duası da konumuzu ve eğitim-öğretim sistemimizi çok iyi özetler bence.
Büyük Sesli Uyumu
Eyyüp Azlal
11.07.2023 - 16:10
Yayınlanma
Tez ve teoriler arasında bir dil nasıl da asli mecrasında çıkarılıp bez Bebek oyuncakları gibi pazarda çarşıda satılır oldu.
Bunu niçin söylüyorum büyük sesli uyumuna öteden beri alışmış değilim dil felsefesi üzerine o kadar kitap o kadar makale okumanın belki bir sonucu olsa gerek. Dünyanın en gelişmiş dili bugün İngilizce ve dünyanın en çok konuşulan dili de Çince. Kutsal kitabımızın dili olan Arapça'da dünyada en çok konuşulan diller arasında.
Şimdilik en çok konuşulan dil ya da en gelişmiş olan dil arasında bir istatistik yapacak değilim. Birisi gelip değil de bu Kural vardı herkese ayar veriyorsa ve benim sözüm geçerlidir diye sözünü değil sesini yükseltiyorsa işte benim ve benim gibi düşünenlerin itirazı burada başlıyor.
Düşünebiliyor musunuz bir öğrenci üniversite giriş sınavında Türkçe ile karşılaşmasında büyük sesli uyumuna ram ediliyor. Boyun eğdiriliyor. Yani diyorlar ki müfredat sahipleri bak kardeşim üniversitede sen iyi bir yer kazanmak için şu büyük ünlü uyumunu bilmen lazım. Ya da şunu bunu.
Büyük sesli uyumuna benim gibi muhalif bir ses bir Seda daha var eski siyasetçi daha doğrusu siyasetin duayeni ve halk arasında seydi amca olarak tanınan Seyit Eyüboğlu, bir gün konuşmasında memleketin gelişmesi için üç ana unsuru sayar.
'Ekonomi,eğitim ve Ehlak'
Tabii bu sonuncu kelimeyi İstanbul Türkçesiyle hem hal olan gazeteci arkadaşlar kendi aralarında gülüşüyorlar gülüyorlar espri yapıyorlar Seyda amcaya dair capsler yapıyorlar efsane oluyor Seydi amcanın bu üç Ana unsuru.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Yerel haberler
Spor haberleri
Tabii bu gazeteci arkadaşlar çok uzağa değil Azerbaycan'a ya da Kerkük'e gidip oradaki Türkçe konuşanlarla sohbet etselerdi eminim oradakilerden bu kelimeyi ahlak olarak değil ehlak olarak duyarlardı.
Gelelim dil meselesine Güllü akupun yıllarca tahrifine ses çıkarmadık Tahsin banguoğlu'nun fransızcası sayesinde fransızcadaki retorik tasarımları Türkçe uyarladığını biliyoruz nurla ataç'ın yabancı dillerde var olan dil bilgisi teorilerini Türkçe'ye uyarladığını biliyoruz kendisi bir montein olacakken nurla ataç oldu eskici eskici İstanbul Türkçesi Anadolu Türkçesini yakalayamadı.
Bugün Türkçe Türkiye yüzyıl içerisinde yerini en güzel bir şekilde almalıdır. Dünya beşten büyüktür söylemini Türkçe ile eyleme dönüştüreceğiz. Bu tıpkı 5 yıl önce Cumhurbaşkanımızın en İngilizce biliyorum ama sorularınızı Türkçe cevaplandıracağım dedikten sonra ondan güç alan kuvvet alan e Real Madrid'e efsanevi transferi gerçekleşen Arda Güler'in Ben İngilizce biliyorum ama sorularınızı Türkçe'ye cevaplandıracağım demesi gibi bir şey.
Türkçe sadece bir dil değil bir hakikatın felsefesi mazlumların umudu yine hakikatın gür sesi olarak yeryüzünde dalgalanmaya devam edecektir tıpkı al bayrağımız gibi nazlı hilalimiz gibi…
Bugün 15 Temmuz
Eyyüp Azlal
16.07.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bir çizgi, bir darbe girişimi ve hatıralar... Yedi yıl önce darbe girişiminde Tahran’daydım. O gün, o gece yaşadıklarımı yedi yıl önce bir köşede yazmıştım. Hala hatıralar, canlı ve diri…
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
hava durumu
Yaşam haberleri
15 Temmuz 2016 tarihinde menfur darbe girişiminde yurt dışındaydım. Her vatan evladı gibi ben de ülkemi, vatanımı korumak adına sağa sola aramalar yapıyordum. Hele yurt dışında bir misyon görevinde iseniz sizin sorumluluğunuz bir kat daha artıyor.
15 Temmuz 2016’da Tahran Yunus Emre Enstitüsünde kültür sanat koordinatörü olarak çalışıyordum. Tahran’a ilk gittiğimde ajandamda şiirin resmini çizen adam olarak anılan usta kalem Hasan Aycın'ın eserlerini de İran'da açılacak bir sergiyle sanatseverlerle buluşturmayı düşünmüştüm.
Darbe girişiminden bir gün sonrasıydı. Yunus Emre Genel merkezimiz “OHALDE DEVAM” sloganıyla farklı konseptlerde kültür faaliyetleri yapmamızı istiyordu. Bu faaliyetlerimizde ülkemizde menfur darbe girişimini ve darbecileri de ifşa etmemizi istiyordu. Çünkü İran medyası daha doğrusu yurt dışında medyanın çoğu İngiliz- Amerikan merkezli haber ajanslarına bağımlı olduğu için tutuklanan askerleri ve diğer FETÖ elemanlarını masum insanlar olarak gösteriyordu.
Yıllık programımızda olmamasına rağmen Hasan Aycın karikatür sergisini yapmak isteğimi o dönem enstitü müdürümüz olan Turgay Şafak Beye iletmiştim. Kıymetli müdürümüze 16 Temmuz günü Hasan Aycın’ın “Darbeye hayır” adlı çizgisini de göstermiştim. Kendisi de bu olaya çok sevinmişti. Ve programı hemen yapmamızı istemişti. Bunun için gerekli alt yapı çalışmasını yaptım. Türkiye’den İz Yayıncılıktan çıkan “Bucurgat” kitabının resmini istedim. Ülkemizin ali menfaatlerini gözettiğimiz için İz Yayıncılık alicenaplık gösterip bizden telif istememişti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Takım Sporları
Güncel haberler
"Sessizliğin Dili" isimli programımız 2 gün sonra Tahran’ın en görkemli salonu Havza-yi Hüneri Kültür Merkezinde olacaktı. Davetiye ve föyler hazırlandı. Büyükelçimiz Hakan Rıza Tekin, daha önce Lefkoşa büyükelçimiz olan ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) Genel Sekreteri görevine yeni başlayan Halil İbrahim Akça Beye, Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Kültür Tanıtma Müşaviri Doç. Dr. Nuri Şimşekler Beye davetiyeleri götürmüştüm.
Bu arada üstadımız Hasan Aycın ile telefon görüşmesi yaptım. Kendisi uçak yolculuğu yapmıyormuş. Programın yapılacağı zamana da yetişmesi mümkün değildi. Tablolar hazırlanmıştı. Ama darbe girişimini engelleyen kahraman milletimizi anlatan son çizgisi “Darbeye Hayır” (karikatür demeye gönlüm varmıyor) bizde yoktu. Bu son çizgisi ertesi gün Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmıştı. İnternet ortamında çizginin çözünürlüğü yüksek değildi. Bu yüzden daha belirgin bir resmi lazımdı. Öylece föye yaptırabilelim. Yeni Şafak Gazetesi’nden Yusuf Kaplan, İbrahim Karagül abiler dâhil kimseye ulaşamadım. Yönetim merkezi de cevap vermiyordu. Hemen Gazetemiz Milat'a dönüş yaptım. Orada çalışan arkadaşlarımı aradım. O zamanlar gazetenin muhabiri ve internet servisiyle de ilgilenen Enes Babacan ile sürekli görüşüyordum.
Enes Babacan kardeşimizi arayıp Yeni Şafak gazetesine ulaşmasını ve üstadın son çizgisi olan “Darbeye Hayır” resmini göndersin diye. Enes Babacan’ı kaç kez aradığımı hatırlamıyorum. Program saati de yaklaşmıştı. Bütün tabloları sergi salonuna gönderttim. Ama “Darbeye Hayır” çizgisi yoktu. Onu da serginin en başına koyacaktık. Enes kardeşimiz az sonra sesli bir mesaj bana gönderdi. Gözyaşlarına hazırlıksız yakalandım.
“Kıymetli ağabey, ben senin bu isteğini başım gözüm üstüne yapardım. Yeni Şafak Gazetesi’nde de arkadaşlarım var. Lakin ben dün gece Atatürk Havalimanında Cumhurbaşkanımızı karşılamaya giderken darbeciler tarafından vuruldum. Arkadaşlar Beni Hastaneye getirdiler. Ameliyattan çıktım. Çok şükür iyiyim. Az önce sayın başbakanımız Binali Yıldırm Bey beni ziyarete geldi, o yüzden cevap veremedim bağışlayın...”
Enes Babacan vurulmuştu ben de beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir yandan hicap duyuyor bir yandan da onların vurulmuşluklarını bütün dünyaya anlatmak istiyordum. Herkes bu tabloyu bekliyor. İran’ın ve diğer ülkelerin üst düzel kültür temsilcileri, büyükelçiler, sanatseverler bizi bekliyordu. Yanımdaki asistanım apar topar ajansa internet ortamındaki “Darbeye Hayır” çizgisini yaptırıp yola çıktık. Tabloyu en baştaki yerine koyduk.
Göbeklitepe'de Tasavvufî Öğeler
Eyyüp Azlal
23.07.2023 - 00:30
Yayınlanma
On iki bin yıllık geçmişi ile dünyanın en eski tapınağı olarak kabul edilen Göbeklitepe'nin keşfedilme hikâyesi de en az bu ören yeri gibi gizemli ve maceralı olmuştur.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber
Gazete
Göbeklitepe'yi anlamak için arazinin asıl sahibi Mahmut Yıldız ile bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Urfa merkeze bağlı Örencik köyünde ikamet eden Mahmut Yıldız, dindar biri olduğu için herkes ona “Sofi Mahmut” diyor... Yetmiş yaşlarında olan Mahmut Yıldız, babası İbrahim ve amcası Şavak Yıldız ile başlayan Göbeklitepe’nin keşfi hikâyesini bize şöyle anlatmıştı:
“1986 yılı idi. Biz burada tarım yapıyorduk. Daha doğrusu burası tarlamızdı. Mercimek, buğday bazen de arpa ekiyorduk. Tarım yapmadığımız arazide ise hayvanlarımızı otlatıyorduk. Biz, bu bölgede tarım yaparken buranın kutsal bir yer olduğunu biliyorduk. Bugün dikili taşların çıktığı bölgeyi de dedelerimiz etrafını taşla çevirdikleri için burayı sürmüyorduk. Hayvanlarımızı da burada otlatmıyorduk. Çünkü her gün ziyaretçisi vardı buranın.
Tepenin her yerinde rastlanan kireçtaşı blokları, bize buranın bir mezarlık olduğu kanısını uyandırmaktaydı. Göbeklitepe’de toprağın yapısı, yığma toprak olduğu için diğer arazilerden hemen fark ediliyordu. Ayrıca burası bilinmeden önce bölge halkı tepedeki dilek ağacının altında toplanıp dilek tutarlardı. Dilek ağacının olduğu yerde taşlarla çevrili iki mezarlık vardı. Burası, tapınaklar bulunmadan önce bölge halkı tarafından ‘Ziyaret’ olarak anılıyordu. Bölge halkı tepede taşlarla çevrili iki eski mezarın yanı başındaki asırlık ağacın duldasında toplanır, adak adar, kurban keserlerdi. Bizim köy halkı buraya Kürtçe olarak ‘Gıre Mıraza’ diyorduk. Türkçesi ‘hastaların tepesi’ anlamındadır.”
Göbeklitepe sakini Mahmut Yıldız amcanın diline tercüman olalım. Göbeklitepe’yi, halk diliyle değil hâl diliyle anlatalım. Burası derde devâ arayanların tepesidir. Yöre halkı burada sunulan adakların dertlerin giderilmesine, dileklerin gerçekleşmesine faydalı olduğuna, olacağına inanmış. Civar köylerden ve kasabalardan da buraya dertlerine deva bulmak için gelenler oluyormuş. Mızar’dan, (Karakeçi), Harran’dan ve Hilvan’dan da buraya gelenler çokmuş.
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Siyaset
Medya analizi
Tapınak ören yerinin işaretleri kaybolmuş olsa da, ritüelleri derinden akan bir nehir gibi, binlerce yıl öncesinden bugünlere süregelmiş. Tıpkı Atargatis kültü gibi, Sin tapınağı gibi…
Mahmut Yıldız konuşmasının devamında şu önemli hatıratı da aktardı.
“Amcam 1986’da burada çift sürürken tarlada iki tane eser buldu. Her biri elli kilo ağırlığında idi taşların (heykel). Bulduğumuz taşları müzeye götürdüğümüzde müze müdürü, arkeolog olmadığı için tarihî eser olan bu taşın kireç taşı olduğunu söylediydi. Bu taşı müze envanterine almayıp geri götürülmesini istemişti. Amcam da ‘ben bir defa bu taşı getirdim, bir daha köye geri götüremem, yolda çöpe atarım’ demişti. Amcamın bu tepkisi üzerine müze görevlileri bu ilk heykelleri almak zorunda kalmıştı. Heykeller, müze bahçesinde atıl bir durumdaydı.
Daha sonra o taşların değerinin bilinmesi üzerine bölgede yapılan kazı çalışmasıyla Göbeklitepe, dünya tarihine ışık tutan bir yer olarak keşfedildi. 1986 yılında 4-5 yıl bu eserler müzede kaldı. Daha sonra Alman arkeologlar, Urfa müzesinde amcamın vermiş olduğu taşları bahçede atıl bir vaziyette görüyor. Kısa zaman sonra da buraya gelip keşif yaptılar. 1992 yılında da kazı başladı.”
Aslında bu bölgede 1960 yılında Şikako Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi ortaklaşa bir yüzey araştırması yapmış ve bilimsel raporlarını bilim dünyasına, arkeoloji dünyasına sunmuşlardı. Buradaki heykeller-dikili taşlar merhum Şavak amcanın sabanına takılmasaydı belki de hiç bilinmeyecekti. Yine bir tesadüf daha Şavak Amcanın yeğeni Mahmut Yıldız’ın ifadesiyle Nevali Çori, Atatürk Barajı altında kalmadan önce burada kazı ekibinin şoförlüğünü yapan yeğenleri varmış. Onun aracılığıyla Dr. Claus Schimtd’e durum aktarılır. Örencik köyünde bulunan iki heykelin Urfa müzesi bahçesinde atıl vaziyette olduğunu bildirir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Yaşam haberleri
Siyaset haberleri
Sayılarının 20 kadar olduğu bilinen ve çapları 30 metreye ulaşan bu dairesel blokların orta yerinde, boyları beş metreye ulaşan T biçimli iki büyük kaya bloku var. Bu blokların şimdiye kadar altısı ortaya çıkarılmış. Ama arkoeologlar bu sayının ileride iki yüz civarında olabileceğini vurguluyorlar.
Gerek arkeologlar, gerek tarihçiler ve gerekse de din adamları buradaki anıtsal yapının Kudüs’teki Kubbetüssahra ve Mekke’deki Kâbe yapılardan binlerce yıl önce yapılan insanlığın ilk kıblesi düşünüyor. Göbeklitepe bir yerleşim yeri değil, Örencik köyü de buraya çok uzak ve köy sakinleri de buranın için bir ‘ziyaret’ yeri olarak dedelerinden biliyorlar.
Demek ki Göbeklitepe Fırat-Dicle havzasındaki avcı-toplayıcı insan topluluklarının
adaklarını sunmak için geldikleri bir kutsal mekân ya da bir tapınaktır. Bundan kırk elli sene evvel Göbeklitepe’deki dilek ağacı dultasında toplanıp dilek tutan, kurban kesip adak adayanlarla dolup taşarmış.
Arkeolojik buluntular ortaya çıkmadan önce, bölge halkı Göbeklitepe'deki taşlarla çevrili iki eski mezarın yanında bulunan asırlık ağacın altında toplanıp dilek tutar ve kurban kesip adak adayanlarla dolup taşarmış. İnsanlar, burada tuttukları dileklerin gerçekleşeceğine çok inanırlarmış
Dünyanın ilk tapınağı-mabedi
Eyyüp Azlal
30.07.2023 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta Göbeklitepe hakkında yazdığımız bir yazı neticesinde bazı okuyucularımız arayıp dünyanın ilk mabedinin Göbeklitepe değil Kâbe olduğunu, bunun ayetle sabit olduğunu dile getirdiler. Nitekim İslamî hassasiyete sahip bu okuyucularımız, Kuran-ı Kerim’de bir ayetle sabit olduğunu da belirtmişlerdir.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Yerel haberler
Gazete arşivi
Ali İmran doksan altıncı ayette Allah u Teala: “Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbed, şüphesiz ki Mekke'de bulunan çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet olan Beyt'dir.” Buyurmuştur.
Müslümanca yaşamak ve elhamdülillah Müslüman diyen biri olarak elbette ki Kur'an-ı Kerim''in ayetine inanıyorum. Ama İslam dininin ilmi, ilmî araştırmaları da ötelemediğini biliyorum.
Göbeklitepe mi en eski Müslümanların kıblesi Kâbe mi en eski yoksa Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa mı en eski sorusuna cevap arayalım. Hadis Külliyatı derleyen İmam Buhârî, Ebu-Zerr'den rivâyet edilen şöyle bir hadis tahric eder: “Yâ Resulâllah dedim, yeryüzünde ilk kurulan mescid, hangi mesciddir? -Mescid-i Harâm dedi. -Sonra hangi mescid diye sordum. -Mescid-i Aksâ, dedi. İkisinin kuruluşu arasında ne kadar zaman var, dedim? –Resul- Ekrem, Kırk yıl buyurdu
(al-Tecrid, c. 2, s. 41. Kitâbu Bed'il-halk). Kuran-ı Kerim’den sonraki en sahih İslam kaynağı olan bu hadis-i şerif de Kabê’nin en kadim tapınak-mabed olduğunu Müslümanlara-insanlara anlatmaktadır.
Gel gelelim günümüze:
Kültür ve Turizm Bakanlığının web sitesinde Göbeklitepe için şu bilgiler yer almaktadır:
"Alanın gerçek değeri, 1994 yılından sonra başlatılan kazı çalışmaları ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu çalışmalar sonrasında, Göbeklitepe''nin 12.000 yıl öncesine uzanan bir kült merkezi olduğu anlaşılmıştır."
Kült kelimesi, Türkçede yakın zamanda arkeolojik terimlerde çok kullanılsa da aslında Fransızca anlamı din demektir. Demek ki Batı dünyası daha doğrusu Hristiyan dünyası Göbeklitepe gibi ören yerlerinin tarihine göre istatistik hesaplar yapmakta ve bu hesaplar neticesinde bir yargıda bulunmaktadır.
İslam inancında Kâbe’yi ilk olarak inşa eden kişinin atamız Hz. Âdem olduğu rivayet edilir. Peki, niye Kâbe denilince hep Hz. İbrahim akla gelmektedir. Çünkü Kâbe, Hz. Âdem’den sonra Kâbe, sel, yangın belki de deprem gibi sebeplerle yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Bu durum, Hz. İbrahim’e gelene kadar da devam etmiş. Nitekim
Daha fazlasını keşfedin
hava durumu
Spor haberleri
Takım Sporları
Allah u Telala, ayetinde şöyle diyor. “Bir zaman Beyt(ullah)’ın yerini İbrahim’e belirlemiş (ve O’na şöyle vahyetmiş) tik: “Bana hiçbir şeyi eş tutma, tavaf edenler, (ibadet için) duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tut.” (Kuran-ı Kerim, Hac 26)
Hz. İbrahim de oğlu Hz. İsmail ile buranın yerini kazıyor. Ve Hz. Şit’in temellerine kadar ulaşıyor. Hz. Şit kimdir. Hz. Âdem’in oğludur. Hz. Şit’ dünyada doğan ilk peygamberdir aynı zamanda. Hz. Âdem’in diğer çocukları gibi ikiz değil tek doğan çocuğudur. Bu bilgiler de gösteriyor ki İslam tarihinde Kâbe’nin Hz. Âdem tarafından ya da döneminde yapıldığı bilgisini doğrulamaktadır. Yine altın değerinde bir bilgi daha paylaşalım. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Kâbe’yi birlikte inşası başta Yahudiler olmak üzere Evangelist Hristiyanlar ve diğer Hristiyanları da tedirgin etmekte ve bu nedenle Kâbe yok hükmünde sayılmaktadır. Çünkü Yahudiler İshak’ı İbrahim peygamberin soyunun ve inancının
yegâne temsilcisi olarak görmüşlerdir. Yine Yahudilerin ve Hristiyanların inancında ve kutsal kitaplarında Hz. İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’ye gitmemiş ve orayı inşa etmemiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Yaşam haberleri
Gazete aboneliği
Rivayetlere göre, Kâbe Hz. İbrahim’den sonra sırasıyla Arap aşiretleri Amalikalılar, Cürhümlüler ve Kusay b. Kilab tarafından yeniden inşa edilmiştir. Kâbe, Osmanlılar döneminde diğer dönemlerden daha çok tamir ve tadilat görmüştür. Kâbe’nin etrafını çeviren ve Kâbe yüksekliğini aşmayan kubbeli yapı (revaklar) Osmanlı padişahı 2. Selim zamanında yapılmış, planlarını Mimar Sinan hazırlamıştır. Kanuni tarafından onarılan Kâbe, beşinci onarımını 1. Ahmed döneminde görmüş, IV. Murad döneminde yine sel baskını sonucu yıkılmış ve yeniden onarılmıştır.
Bütün bu bilgilerden sonra bugün Kâbe’nin altında (bu mabede zarar vermeyecek şekilde) arkeolojik bir çalışma yapılsa buranın dünyanın ilk tapınağı olduğunu Yahudiler, Evangelitler ve onların bilim dünyası da kabul edecektir. Ama bu araştırmayı en başta onlar istemezler. Bu nedenle Göbeklitepe gibi kült merkezleri onlar için daha renkli ve görkemli hayatlar sunmaktadır.
Nevali Çori nerede
Eyyüp Azlal
06.08.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bugün insanlar; ilk atalarının nasıl yaşadıklarını, nerede yaşadıklarını ve nasıl korundukları üzerine ciddi ciddi bir araştırma içerisindedir. Bu sorular insanlık tarihi boyunca bizleri hep büyüledi. Ve büyülemeye de devam ediyor.
İnsanlık tarihi için en çok paylaşılan görüş, ilk insanların yaklaşık iki yüz bin yıl önce Etopya’da ortaya çıkmaya başladıklarını ve çok daha sonra da buradan dünyaya yayıldığı yönündedir. İslam inancına göre ise en yaygın görüş şöyledir. Cennetten yeryüzüne inme emri verilen Âdem, Seylan adasına Havvâ da Cidde şehrine inmiştir. Daha sonra onlar bugün hac vazifesinin en büyük seremonisi olan Arafat dağında buluşmuşlardır.
İnsanlık tarihi için en uzak tarih bilim adamları iki yüz bin tarihini veriyor. Ama bugün insanlık tarihi için yapılan kazılarda insanlığın tarihi Göbeklitepe ile ancak on iki bin yıl öncesine kadar gidebilmiş. Demek ki hala 188 bin yıllık insanlık tarihi yer altında ve bulunabilmiş değil.
Yukarıda saydığımız bu sebeplerden ötürü yeryüzüne çıkarılabilmiş ve insanlara işte atalarınızın eserleri diyebileceğimiz antik yerleşimler üzerinde durmamız lazım. Düşüncelerimizi burada ilk insanların oluşturduğu alet ve edevat üzerinde yoğunlaştırmamız lazım.
İnsanlığın dönüm noktası, yerleşik hayata geçişin, ilk evcil hayvanların burada evcilleştirilmeye başlandığı bir yer olan Nevali Çori, Göbeklitepe’den bin yıl sonraya tarihlenmektedir. İlginç olan da şu ki Arkeologlar, Nevali Çori’de kazılar yaparken yanlarında çalışanların haber vermesiyle Göbeklitepe’yi insanlık tarihine kazandırmışlardır.
Nevali Çori’nin en büyük talihsizliği, Urfa’da Atatürk Barajının sularının yükselmesi ve bu höyüğün sular altında kalma tehlikesini karşısında buradaki bütün eserler Şanlıurfa Arkeoloji müzesine taşınmıştı. İleride baraj suları belli bir seviyeye düşerse buralara inceleme ve araştırıma için gidilebilir. Belki buraya bir doğal akvaryum tarzında yapı da kazandırılabilir. Deniz altından yolculuk gibi buraya da yolculuk yapılabilir.
Göbeklitepe’nin kazı başkanı Dr. Schmitt aslında Nevali Çori’de Hocası Prof. Dr. Herald Hauptmann’ın yanında bir asistan olarak çalışıyordu.Hauptmann, Nevali Çori’de bulunan eserler karşısında hayranlığını gizleyemezken bu eserlerin de bilimsel bazı makaleler halinde ilim dünyasına sunmak için hummalı bir çalışma içerisinde idi. Bu nedenle Göbeklitepe arazisinin sahibi Şavak amcanın müzeye götürdüğü heykelleri fazla inceleme imkânı olmadığından bu görevi öğrencisi Schimitt’e vermişti. Bu görevi ona verirken de burada da en az Nevali Çori kadar değerli eşyaların çıkacağını da söylemişti.
Sahi Nevali Çori neredeydi. Bu höyük Göbeklipe’ye altmış iki kilometre uzaklıkta
Hilvan’a bağlı Kantara (Argaç) Köyü'nün aşağı tarafında akan Kantara Deresi'nin yanında yer alır. Fırat Nehri'nin üç kilometre güneyinde ve deniz seviyesinden yaklaşık beş yüz metre yüksekliktedir. Arkeologlar, baraj suları gelmeden önce burayı iki höyük şeklinde düşünmüşler. Nevali Çori 1 ve Nevali Çori 2 demişlerdi.
Bu antik yerleşim yeri 1992 yılında Atatürk Barajı'nın rezervuar suları gelene kadar Nevali Çori I ve Nevali Çori II olarak ikiye ayrılmış durumdaydı. Bunun nedeni ise Kantara Deresi'nin höyük alanının ortasından geçmesi ve höyüğün iki ayrı parça olarak görülmesiydi. Burada 1980 tarihinde Arkeolog H.G. Gebel ve ekibi yüzey araştırması yapmıştı. Daha sonra Dr. Schimit’in de içinde bulunduğu ve başkanlığını Prof. Dr. Harald Hauptmann’ın yaptığı bir ekip yürütmüştü.
Nevali Çori yerleşmesinde Roma İmparatorluğu, İlk Tunç Çağı 1, Bakır Çağı, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yapı katları bulunmuştur. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ yerleşimi, Nevali Çori 1'de 5, Nevali Çori I2'de ise 2 kattır. Beş yapı katı olarak izlenen, Nevali Çori 1 olarak tanımlanan kesimdeki Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ tabakalarının analizi sonrası varılan sonuç; Höyükte Neolitik halkının esas olarak avcı- toplayıcı yaşam tarzını sürdürmekle birlikte, tarım ve hayvancılık yaptığını ortaya koymaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Haberleri
Yazarlar köşe
Göbeklitepe 'den bin yıl sonra kurulan Nevali Çori Höyüğünde bulunan kireç taşından yapılmış bir kâsede iki figürün bir hayvanla raksı tasvir edilmiş. Bu figür, ruhlar dünyasının rehberi hayvanlar, insanların koyunları, keçileri ve diğer canlıları evcilleştirmeye başladığı dönemde önemli simgeler olabilir.
Not: Bir sonraki yazımızda bu konuya devam edeceğiz.
Şairin gözü kara olur
Eyyüp Azlal
13.08.2023 - 00:00
Yayınlanma
Şair Tayyib Atmaca'nın yönetiminde çıkan Hece Taşları ve Açıkara dergisi şair Mehmet Gözükara'nın şiirlerinie rast gelmiş ve bu şiirleri zevkle okumuştum. Bu şiirler arasında özellikle Mehmet Gözükara'nın Gerek Tayyip Atmaca ile ve gerekse diğer bir kaç şairle atışmaları, bizleri o eski aşıklar kahvesinde sazlarıı eline alan aşıkların zamanına ve diyarına götürüyordu.
Birgün şair Mehmet Gözükara ile tanışmak ve onunla röportaj yapmak istediğimi Hece Taşları'nın ve bizim üstadımız Tayyib Atmacaya telefonda bildirmiştim. Kendisi de tabi şaircecevap vermiş.Yahu kardeşim Gözükara’yı ne yapacaksın.Varsa yoksa gözü kara biri varsa o da benim." Burada şair sözünü yabana atmış sözü ilk anlamında anlamıştım. Ben de kendimce haklıydım. Tayyib Atmaca, özellikle Açıkkara'da bazı hicivlerini ve taşlamalarını (bunlar da şiir) müstear isimlerle yazıyordu.
Tayyib Atmaca'nın bu müstearı bana 90'lı yıllarda meşhur bir dergide meşhur bir yazarın kendi kendisiyle yazdığı röportajları hatırlattıydı. Gerçi bu durum Türk edebiyatının bir çok döneminde vardı. Hele padişahların, paşaların şerrinden krunmak için klasik şairlerimizin başvurduğu bir yöntemdi.
Biz yine Mehmet Gözükara'ya dönelim. Bu şairle ilk defa geçtiğimiz gün Cihannüma tarafından bu sene ikincisi Aksaray'da yapılacak olan Anadolu Şiir Akşamlarında tanıştım. Bizden önce Aksaray'a varmış olan Maraşlı şairler, misaifrhane lobisinde sohbet ediyorlardı. Onlara selam vermiş kısa hasbihalden sonra Tayyib Atmaca üstadımız yanındaki şairin Mehmet Gözükara olduğunu söylemiş ve bizi tanıştırmıştı. Şair-fotoğraf sanatçısı Yasin Mortaş ile de daha önceki şiir akşamları-gecelerinde tanışmıştım.
Sohbet esnasında ben şair Mehmet Gözükara'nın şiirlerini severek-beğenerek okuduğumu ve bunu Tayyip Atmaca üstadımıza belirttiğimi söylemiş olmamama rağmen Mehmet Gözükara'ın hayali bir şair olduğunu söylemiştim. Tayyib Atmaca da artık Mehmet Gözükara'nın kim olduğunu öğrendin. Şimdi bir fıkra ile bunu taçlandıralım, demişti.
Fıkra şöyle… Hiç çocuğu olmayan bir adam varmış. Bu adam kimsenin kendisine baba demediğinden dert yanıyormuş. Bir gün pazara gitmiş ve papağanın biri ona "baba" demiş. Aha demiş adam ben bu papağanı alacağım. Papağanı almış ve eve getirmiş. Ne hikmetse adama papağan bu sefer "baba" dememiş.Adam kızmaya başlamış. Papağanın tüylerini yollamaya başlamış. . Her bir tüyü de çekerken "bana baba de" demiş. Papağanın kuyruğunda bir kaç tüy kalana kadar yolmuş adam. Ve papağanı balkona koymuş. Üç gün sonra papağan adamın aklına düşmüş. Hele şu papağana bir bakayım, ölmüş mü kalmış mı? Balkona geldi ki ne görsün. Papağan, bir serçe kuşunu yakalamış ve tüylerini yoluyormuş. Papağan, serçenin tüylerini yolarken de "bana baba de, bana baba de." diyormuş.
Tayyip Atmaca, fıkrayı anlattıktan sonra "Sözün tamamı delilere denilir. Artık bundan sonra gözükaranın ben olmadığımı anladın. Bundan sonra Mehmet Gözükara'ya baba diyebilirsin, dedi Tayyib Atmaca...
Gece geç saatlere kadar Mehmet Gözükara ile oturduk, sohbet ettik. Şiir serüvenine dair uzun uzun muhabet ettik. Bir sonraki yazıda Mehmet Gözükara'nın şiirine dair kısmet konuşacağız.
Bir teşekkür…
Anadolu Şiir Akşamlarının ikincisinin düzenlenmesinde emeği geçen Aksaray Üniversitesi Eski rektörümüz Prof.Dr. Yusuf Şahin, Cihahhüma Aksaray il başkanı Mustafa Durmuş Avşar ile yönetim kurulu üyeleri Hasan Doğan, Sadık Bülbül,Hacı Tok, Mikail Tepe ve Ahmet Şenses’e teşekkür ederiz. Ayrıca Katkıları için Aksaray Belediye başkanı Dr.Evren Dinçer Bey’e de teşekkür ederiz.
Tevfik Fikret'i nasıl bilirdiniz?
Eyyüp Azlal
27.08.2023 - 00:00
Yayınlanma
Tevfik Fikret’i nasıl bilirdiniz sorusundan önce şu meşhur Temel fıkrasını hatırlamakta fayda vardır. Fıkraya göre Temel, karıştığı bir trafik kazası sonrası hâkim karşısına çıkarılır. Hâkim sorar, anlat hele nasıl yaptın bu kazayı. Temel anlatıyor… Hâkim bey yolda gidiyordum, frenim patladı. İleride sağda bir çocuk vardı. Solda ise Pazar kuruluydu. Peki, sonra ne oldu, demiş hâkim bey. Ne olacak hâkim bey, her şey çocuğun pazara doğru kaçmasıyla başladı? Fıkranın tamamını anlatmaya gerek yok.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Dijital gazete
Kültür haberleri
Geçtiğimiz hafta aynı gazetede köşe yazarı olan bir arkadaşımız bir yazısında Tevfik Fikret’i anlatmıştı. Her hafta Milat gazetesinde yazılarım çıktığı gibi gazetedeki diğer köşe yazarlarının da yazılarını okurum. Yazılarımız gündeme dair işaretler taşımasa da geleceğe dair önemli mesajlar vermektedir.Gazete reklamları
Tevfik Fikret hakkında yazı yazan arkadaşımız, bu yazısıyla bir değerlendirme yazısından ziyade bir güzelleme ve şairi göklere çıkarma yazısına dönüştürdüğünü gördüm. Geçmişte olduğu gibi bugün de Tevfik Fikret’i sol cenah ve seküler güruh adeta bayraklaştırmaktadır. Bu kesim onun her şiirininden hatta her mısrasından Batılılaşma, modernleşme ve aydınlanmaya dair bir karine aramışlardır.
Demem odur ki Tevfik Fikret zaten kendi mahallesinde fazlasıyla el üstünde tutulmuş hakkında binlerce güzelleme yapılmıştır. Fikret; yalnız bırakılmış, arkasında hafiyeler gezdirilmiş, ülkesinden kovulmuş bir şair değildi. Ki Fikret ve arkadaşları Abdülhamid’in olduğu yerde olmayız deyip Yeni Zellanda’ya gitme isteklerini de biliyoruz. 1900 yılında İngiltere, Güney Afrika’da Boerler ülkesini mağlûp etmesi üzerine Tevfik Fikret ve arkadaşları bu galibiyeti tebrik eder. Hatta İngiliz sefaretine (büyükelçiliğine) bir bildiri de sunarlar. Bu bildiride Tevfik Fikret’in imzası vardı. O dönem aydınları Fikret’i epeyce eleştirmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Hava Durumu
Yerel haberler
Coğrafi Referanslar
Tevfik Fikret’in İslamî düşünür ve aydınlarda karşılığı ise şudur. Biraz da literatür bilgilerimize hatırlarsak bu şairin Galatasaray lisesinde iki önemli hocası vardı. Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci… Recaizade, bilindiği üzere Batılı değerleri savunan bir şair ve yazar iken Muallim Naci ise İslamî değerleri savunan şiir ve yazılarıyla dikkat çekmiş şair- yazarlarımızdandı. Tevfik Fikret, ilk şiirlerini Muallim Naci’nin etkisinde yazar. Yine onun vasıtasıyla eski tarzdaki ilk şiirleri Tercümân-ı Hakîkat’ta yayımlandı (1884-1885). Bu şiirlerinde Tevfik Fikret, daha itidallı, İslamî değerlere saygılı, Batılı değerlere karşı da ön yargıyla yaklaşan bir tavır içindeydi.
Fikret, 1901 yılında İstanbul için yazdığı Sis adlı şiiriyle bir dönüm noktası yaşamış gibi. İstanbul’u bin kocadan dul bir kadın olarak tanımlarken aslında etkilendiği Fransız şair Bodler’in (Baudelaire ) Paris için yazdığı “Epilogue” adlı bir şiiri vardır. Bodler’in bu şiiri başkent Paris’i tasvir eden bir şiirdir. Bu şiirle Bodler, Paris’i tasvir ederken ortaya bir bakış
açısı ve bir dünya görüşü sergiler. Burada Paris, lanetli bir şehir olarak tanımlanır. Ona göre Paris, İnsanı ezen bir şehirdir. Tevfik Fikret’in Sis şiiri ile Bodler’in Epilogue şiiri arasında metinlerarası bir ilişki söz konusu. Ve Fikret, bir esinlenmeden çok Epilogue şiirini adeta iskeletini almış ve Sis şiiri yazmıştır. Bodler, nasıl ki Napolyon’u istenmeyen adam ve kızıl sultan ilan ederken Batılılaşma eğiliminde olan Tevfik Fikret de Sultan Abdülhamit Han’ı kızıl Sultan ve diktatör adam olarak ilan etmişti. Bununla yetinmeyen Fikret, Abdülhamid’e bombalı suikast hazırlayan Ermeni çetelerini alkışladığı “Bir Lahza-i Teahhur” (1906) adlı bir şiir de yazdı. Fikret’in burada hain emeller peşindeki Ermeniler’i alkışlaması, hem o yıllarda hem bu şiirin yayımlandığı II. Meşrutiyet sonrasında çok eleştirilmiştir. Sizce Tevfik Fikret, Abdülhamid Han gibi bir devlet başkanına karşı böyle düşmanlık etme cesaretini nereden almıştır. Cevabımız onun hayatındaki bir dönüm noktası olan Robert Kolejinde hocalığa başlamasıydı. Fikret, artık buradaki hocaların etkisindedir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Medya analizi
Fikret’in kendi hayatında en büyük çelişkisi belki de oğlu Haluk’tur. O, oğlu sayesinde memlekette fen ve teknoloji ile ilerleyeceğini düşünür. Oğlu Haluk’u Türk gençliğine örnek bir şahsiyet olacağını hayal eder. Bu nedenle Haluk’u İskoçya’ya (İngiltere) göndermişti. Fakat ne hikmettir ki Haluk Hristiyan bir papaz olmuştu.
İnşallah haftaya devam ederiz.
Rize'de bir eylül akşamı
Eyyüp Azlal
03.09.2023 - 00:00
Yayınlanma
Bir program vesilesi ile Rize'deydik. Önce Rize'ye oradan Çayeli'ne varmak hiç de kolay olmamıştı. Program başlamadan önce Rize'deki dostlarıma Rize'ye oradan Çayeli’ne geleceğimi söylemiştim.
Özelde Rize genelde Karadeniz Bölgesi, kendisine has iklimi ve bitki örtüsü ile dünyanın yedi harika yerlerinden birisidir. Genelde dünyanın yedi harika yeri arkeolojik bölgeler olarak sıralanır. Ama bizim tasnifimiz daha yaşanır ve kabul edilebilir bir öneridir. Bir bölge; sadece taşı, toprağı, mezarı ve burada daha önce yaşayan kavimleri ile değerlendirilmemeli. Cari, yani reel olarak burada yaşayan insanların bölgeye sunduğu katma değerlerle o bölge değerlendirilmeli.
Rize, malumunuz en göç veren şehirlerimizin başında geliyor. Bu sorun temelde Rize için bir sorun oluşturmuyor. İnsanların göç ettiği İstanbul için bir sorun oluşturuyor. Bu göç olayı tıpkı Rize’de yetişen çay bitkisinin kırpıla kırpıla yenilenmesine benziyor. Nitekim dostlarla akşam vakti Rize’nin en hâkim tepesine kurulu Botanik (Ziraat) Çay Bahçesi idi. Burası için küçük bir ilave eklemek lazım olur. Ziraat Çay bahçesinde çay bitkisi toplanmıyor. Burada sadece çay içiliyor. Rize’nin bütün güzelliklerini bir arada göreyim de İstanbul’a geçeyim diyenler için burası ideal bir yer. Hele akşam vakti bu bahçenin-parkın mescidinde akşam namazı sonrası Rize Kalesine panoramik bakışın heyecanı hatıralara nakşedilir cinstendir. Ben bu bahçeyi gördüğümde ilk hatırladığım Şiraz’da ünlü şair Hafız’ın türbesinin hemen yanı başında uçsuz bucaksız uzanan “Bağ-ı Cihannüma” idi. Malumunuz bağ, Farsçada bahçenin büyüğüne denir. Orada Şair Hafız’ın şiir yazdığı çiçekler, çeşit çeşit endemik bitkiler vardı. Rize’deki bu bahçeye de Cihannüma bağı desek yeridir. Gerçi Edirne’de Cihannüma kasrı-bahçesinin varlığımdan haberim var. Orasını da padişah Dördüncü Mehmet, Şiraz’daki bu bahçeye nazire olsun diye inşa etmişti. Ziraat bahçesinde Rize’de yetişen bitkilerin yanı sıra buradaki nemli iklime uyum sağlamış ve ülkemizin çeşitli bölgelerinden getirilmiş ağaç ve çiçekler bulunmaktadır. Bu çeşitlilik ziraat bahçesine bir cazibe kazandırmış durumda.
Karadeniz’de iklim şartları, buradaki insanların davranışlarına yansımıştır diye bir iddia vardır. Sosyologların antropologlarla birlikte ulaştığı bu iddiaya en azında Rize örneğine karşıyım. Ben Rize insanını mülayim ve mübarek insanlar olarak gördüm. Bir de o tatlı Karadeniz şivesinin insanı incitmeyen konuşmasına hayran kaldım. Bu durum acaba oradaki iyi insanların çabasıyla mı oldu? Mesela Rize Ziraat Çay Bahçesinde arkadaşlarla çay içerken yan masada gençlerin hararetli bir şekilde edebiyat tartışmalarına, şairlerin, yazarların hele de İslamî edebiyat üzerine konuşmalarına şahit oldum. Yan masadaki gençlerin bu sohbeti bana yıllar önce İstanbul Sultanahmet civarında İlesam’da, Türk Edebiyatı Vakfı ya da Marmara kıraathanesinde Necip Fazıl’ın metafizik oğlu Merhum Hilmi Oflaz’ın gençlerle sohbetini hatırlatmıştı. Marmara Kıraathanesi sohbetine yetişmesek de diğer mekânlardaki sohbete yetişmiş ve Hilmi Oflaz ağabeyin sohbet sonrası çay ve zeytin-ekmek ziyafetine katılmıştım. Demek ki İstanbul-Rize arasında göçün kültürel, dinî ve edebî bir alışverişi de var. Bu insanlar, İstanbul’a sadece para kazanmak için gitmiyorlar. İstanbul, onların ilmî mecrasına da bir yön veriyor.
Karadeniz’de iklimin sert yapılı, çabuk sinirlenen ve mücadeleci bir insan yapısı yetiştirdiği savını kısmen kabul edelim. Bölge de yaşayabilmek, zor tabiat şartları ile mücadele etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu mücadeleyi kazananlar burada yaşamaya devam etmekte, kaybedenler ise yeni geçim yolları bulabilmek için başka şehirlere göç etmektedirler.
Rize’de iyi insanların sayısı çok… Bu şehirden çıkıp ülkemize, dünyaya yön veren, şekil veren hatta istikamet gösteren bir cumhurbaşkanımız var. Böyle bir cumhurbaşkanı yetiştiren bu şehirde yine gelecekte de bu minvalde devlet adamları yetiştirecek potansiyel var mı? Bir ara kendi kendime bu soruyu sordum. Duygusallığı bir tarafa bırakıp objektif davranmaya çalıştım. Rize Cihannüma başkanı Yusuf Kocabey ve Cihannüma istişare kurulu başkanı Mahmut Dabak hocalarımız Rize'nin medar-ı iftiharı olduklarını söylemeliyim. Bu arada Çayeli İmam Hatip Lisesi Müdürü Bayram Kurt hocanın da okulunda güzel faaliyetlerine şahid olduk.
*Rize’de bir eylül akşamında kalemimden dökülen ilk notlar böyle.
Tevfik Fikret Portresi
Eyyüp Azlal
10.09.2023 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz haftalarda “Tevfik Fikret’i Nasıl Bilirdiniz?” diye bir yazı kaleme almış ve şair hakkında bazı mülahazalarda bulunduktan sonra gelecek hafta yazıya devam edeceğimizi söylemiştim. Bir sonraki hafta güncel bir durum ortaya çıktığı için Tevfik Fikret yazısını tehir etmiş ve Rize hakkında bir yazı yazmıştım.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazete reklamları
Haber bülteni
Birkaç gün sonra müzmin bir okurumuz beni aradı. Edebiyat mahfillerinde edebiyatçıların dostu olarak bilinen, merhum Abdülkadir Karahan hocamızın manevi evladı, aynı gazetede köşe yazarı olan M. Nuri Yardım hocamızın Edebiyat fakültesinde dönem arkadaşı Müslüm Ülgen idi bizi arayan.
Hararetli bir şekilde yazının devamı nerede diye soru sormuştu bana Müslüm Ülgen ağabeyimiz. Bu husus, gazete yazarlığının okura karşı bir sorumluluk duyması gerektiğinin beyanıdır. Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde bir tefrika romanı neşreden yazar bir hafta sonra romanın kahramanını öldürünce bütün okurlar gazete önünde oturup nümayiş-eylem yapmıştı. Bizim yazar dostu olarak adlandırdığımız Müslüm Ülgen ağabeyimizin bu duruşu da kalem sahibi insanlara kalemlerinin ne kadar onurlu olduğunu tekrar hatırlattı.
Tevfik Fikret’e gelince…
Fikret’in kendi hayatında en büyük çelişkisi belki de oğlu Haluk’tur. O, oğlu sayesinde memleketin fen ve teknoloji ile ilerleyeceğini düşünür. Oğlu Haluk’u Türk gençliğine örnek bir şahsiyet olacağını hayal eder. Bu nedenle Haluk’u İskoçya’ya (İngiltere) göndermişti. Fakat ne hikmettir ki Haluk Hristiyan bir papaz olmuştu.
Yazımızın devamında Fikret için yazılmış onca malumat ve bilgi kırıntısını elekten geçirerek yazmaya çalışacağız. Nitekim zamanımızda fikrî anlamda Fikret’in tam karşı cenahında yer alan yazarların-ediplerin bu şairden hikmet pınarcıklarını keşfetmesi ağrımıza gidiyor doğrusu. Mürai edebiyatı cinsinden edebiyat tarihi derslerinde okutulması gereken bir derstir aslında bu durum.
Toplumu ayrıştırmamak adına hakikatin ortaya çıkmasını engelleyenler gün gelir Ebu Leheb’e, Ebu Cehil’e de güzelleme yapıldığında ses çıkarmayacaklar. Nitekim geçtiğimiz yıllarda Ateizm Derneği, bizim mürayilerden daha samimi bir şekilde şu sesi vermişti.
“……. Daha önce bile dinsiz olduğunu ilk defa açıkça söyleme cesaretini gösteren ve “Düşünüp işlemek ayinimdir, Yaşamak dini benim dinimdir” diyen önemli aydınlarımızdan Tevfik Fikret’i ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.” Ateizm Derneği….
Bu derneğin Tevfik Fikret’ten paylaştığı şiir de şu idi.
“Toprak vatanım, nevi beşer milletim… İnsan
İnsan olur ancak bunu izanla, inandım
Şeytan da biziz, cin de
Ne şeytan ne melek var;
Dünya dönecek cennete
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Hava Durumu
hava durumu
İnsanla, inandım
(Haluk’un Amentüsü) “
Tevfik Fikret, Rübab-ı Şikeste (Kırık Saz) adlı şiir kitabında
"Ben benim, sen de sen, ne Rab ne ibad" der.
Şair bu sözüyle özlediği dünyada Allah ile kulunu birbirinden ayırmak ister. Bu da seküler bir din talebidir. Çünkü ona göre kul kuldur, Tanrı da Tanrı'dır. Kul, kulluğunu bilecek, Tanrı da Tanrılığını bilecek. Hatta ona göre, bu bile gereksiz. Fikret, bu fikrini biraz daha ileriye taşıyarak, kul da istemiyor Tanrı da.
Aslında burada Tevfik Fikret'in Allah’ı inkâr ettiği söylenemez. Allah’ı kabul ediyor ama kendi makamında kabul ediyor, kullara karışmamak şartıyla kabul ediyor. Ona göre Allah kullara karışmayacak ki insan da Allah’ın karşısına kendisini koyabilsin. Edebiyat tarihçisi-yazar Hasan Aktaş, “Buna bir bakıma Tanrı ile kul eşitliği diyebiliriz. Bu durum, insanı ateistliğe götürür mü biraz zor. Çünkü burada Tanrı'nın varlığını kabul etmeme veya reddetme gibi bir durum yok.” Şeklinde yorumluyor.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Coğrafi Referanslar
Sanat ve Eğlence
Yine Hasan Aktaş’a göre Tevfik Fikret seküler bir yerden vurarak Cumhuriyet Türkiye'sinin bir anlamda resmi tarih tezini belirlemiştir. Fikret’in bu tarih tezi, aynı zamanda günümüzde sosyal ve siyasal sistemimizin değişmez paradigmalarındandır.
Nerde kaldı postacı
Eyyüp Azlal
17.09.2023 - 00:00
Yayınlanma
En son ne zaman mektup yazdınız? Ya da böyle bir şeyle hiç karşılaştınız mı? Artık mektup yazmak veya almak sıra dışı bir şey oldu. Oysa ne güzel bir duygudur mektup almak. Ne hoş bir duygudur mektup yazmak. Mektup alan herkesin günü bir parça aydınlanır. Mektup yazanın da umutları yeşerir. Umutları güneşte saklı da olsa bin bir ayaklı da olsa kalplerinde yeşermiştir artık. Çünkü umut yazanın hakkıdır.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Spor haberleri
Dünya haberleri
Şahsen mektup yazmaya ilkokul birinci sınıfta başladım. Daha doğrusu okulun ilk döneminde mektup yazmaya başlamıştım. Öğretmenimizin vermiş olduğu bir vazife değildi ilk mektup yazmaklığım. Bizim mahalleden beş altı komşumuz askere gitmişti ve hepsi de evliydi. Onların hanımları annemden rica etmiş. Annem de mektupları yazmamı istemişti. Asker hanımlarının okuma yazmaları yoktu. Mahalleden tahsilli başkaları da vardı. Belki de hanım ablalar, onların yanında söyleyemediği sözleri ya da mahremiyet duygusu nedeniyle onlara müracaat etmemişlerdi. İşin ilginç yanı mektup örneği de yoktu yanımda. Asker eşleri imece usulüyle mektup hitaplarını bana söylerlerdi. Önce Ayşa Abla, sonra Emine ablanın mektubu yazılırdı.
Yazar Muzaffer İzgü’nün küçürek bir hikâyesini okumuştum. Hikâyenin adı “Postacı” idi. Bu hikâyeyi okuyunca gözümde canlanmıştı bu o eski hatıram...
Yazar, postacıya bana mektup var mı diye soran Münevver Teyze’yi anlatıyor hikâyesinde. Postacı sokağa her girdiğinde Münevver teyze, bana mektup var mı diye soruyor. Ama her seferinde hayır sana mektup yok, demişti postacı. Bazen de ses tonunu yükselterek artık bana sorma kabilinden. Olsa şayet ben sana getiririm…
Bu manzaraya şahit olan komşunun oğlu yani yazar Muzaffer İzgü, annesine diyor ki anne ben büyüyünce postacı olacağım. Münevver teyzeye mektubu ben getireceğim. Varsın postacı mektup getirmesin. Annesi de oğlum niye postacı olacaksın, doktor ol, mühendis ol, demişti. Hayır, anne ben postacı olacağım, demişti hikâyenin kahramanı. Ve hikâye böylece bitmişti.
Daha sonra Muzaffer İzgü’nün yazmış olduğu bu hikâyeyi merak ettim, araştırdım. Yazar, Muhsin Kızılkaya bir yazısında Muzaffer İzgü’ye dair hatıratını anlatırken bu hikâyeye de değinmişti. Merak edenler için hikâyenin devamı şöyleydi. Muzaffer İzgü’nün yaşlı bir komşuları vardı, ismi Münevver Abla’ydı. Yazarın ilk yazısı bir mektuptu. Kimi kimsesi olmayan, tek başına yaşayan yaşlı Münevver Abla’ya yazdığı mektuptu. Birinci sınıftaydı, okuma yazma bilmiyordu daha. Münevver Abla bitişikteki gecekondu gibi bir yerde oturuyordu. Postacı ne zaman gelse dışarı çıkar, ‘Postacı evladım, bana mektup var mı?’ diye sorar, postacı da sana mektup yok deyip homurdanır, giderdi. Münevver Abla her gün sorardı böyle.
Küçük Muzaffer de annesine, ‘anne Münevver Abla’ya niye mektup gelmiyor?’ diye sorardı. ‘Onun kimi kimsesi yok’ dedi annesi. O da bir üzüldü ki... Kafasına koydu, okuma yazmayı öğrenince bu Münevver Abla’ya bir mektup yazacaktı. Erken öğrendi okuma-yazmayı da. Bir beyaz kâğıt, bir de beyaz zarf aldı ve bir mektup yazdı. Küçük Muzaffer’in yazdıkları ölünceye kadar aklından çıkmadı: “Münevver Hanım, bahar geldi, papatyalar açtı, gelincikler çıktı, köpekler havlıyor, kuşlar ötüyor, kediler miyavlıyor, eşekler anırıyor, hepsi ellerinden öpüyor.” Mektup biter bitmez postaneye gitmişti. Pulunu almış mektuba yapıştırmış ve postaneye vermişti. Sormuştu da “ne zaman alır mektubu? Yarın öğleden sonra cevabını almıştı.
Küçük Muzaffer, öbür gün pencerenin önünde postacıyı bekledi. Münevver teyze de bekliyordu. Biraz sonra postacı görünmüştü, yüreği güm güm attı, sanki yerinden çıkacaktı. Münevver Abla yine çıktı, “Postacı evladım bana mektup var mı?” diye sordu. Postacı önce mektupları arasında onun mektubunu görmüştü. Mahcub bir şekilde mektubu uzattı, Münevver Abla şaştı kaldı. Hemen arkasından bağıra bağıra onu çağırdı, “Muzaffeeer koş, bana mektup geldi!” diye. Münevver teyze okuma yazma da bilmiyordu. Küçük yazar koştu, okudu mektubu. Münevver Abla ona sarıldı, bir onu öptü, bir mektubu… Sonra mektubu koynuna koydu. İnanır mısınız Münevver abla üç ay sonra öldü. Annesi de gitti cenazeyi yıkamaya. Gelince “Oğlum” dedi “Münevver Abla’nın koynundan bir mektup çıktı, senin yazıya benziyor” dedi.
Annesi tanımış oğlunun yazısını, çünkü bu onun ilk yazısıdır. Kim bilir çocukça değil belki çocuksu davranışlar-güzel işler- kurtaracak dünyayı.
Vakıf geleneği ve vakıf insan
Eyyüp Azlal
01.10.2023 - 00:00
Yayınlanma
Cumhuriyetten önce İslam medeniyetinin iyilik hareketini vakıflar eliyle yürütülmekteydi. Cumhuriyetle birlikte vakıf kurmak zor ve zahmetli bir hal alınca iyilik hareketi insanlar eliyle iyilik yapan derneklerin kuruluşuna öncülük etti.
Cumhuriyetten önce İslam medeniyetinin iyilik hareketini vakıflar eliyle yürütülmekteydi. Cumhuriyetle birlikte vakıf kurmak zor ve zahmetli bir hal alınca iyilik hareketi insanlar eliyle iyilik yapan derneklerin kuruluşuna öncülük etti. Osmanlı döneminde belediye teşkilatı da olmadığından dolayı insanlar vakıflar aracılığıyla şehre hizmet ediyorlardı. O dönemde vakıflar; hastanelerden, eğitim kurumlarına, yolcuların ağırlanması hatta kuşların doyurulmasına kadar hemen hemen her alanda hizmet için kurulmuştu. Böylelikle bu kurumlar, toplumsal düzenin de önemli bir parçası olmuşlardı...
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Politika yorumları
Dijital gazete
Günümüzde de özellikle göç alan büyükşehirlerde İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Bursa başta olmak üzere diğer büyük şehirlerde hemşeri dernekleri kurulmuş ve bu dernekler tıpkı Osmanlı dönemindeki vakıflar gibi çalışmaktadırlar. Kiminin ambulansı, kiminin cenaze aracı, kiminin mobil aş evi bile var. Hatta bazı dernekler, büyükşehir belediyesi ve otogar esnafıyla ortak protokoller yaparak göç etmiş ailelerin dönüş biletlerini temin ediyorlardı.
Bu dernekler arasında İstanbul Viranşehirliler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği kurulduğu 1997’den beri öğrencilere burs, barınma, yemek hizmeti vermektedir. Viranşehir, Urfa’nın en büyük ilçelerinden biridir. Ve İstanbul’a hatırı sayılır bir göç vermişti.
Dernek ilk kurulduğu zaman Aksaray semtindeydi. İlk yönetim kurulu o zamanlar şöyleydi. Necati Erol, Mustafa Akyürek, Av. Mehmet Aba, Hıdır Tepret, Abdullah Yıldırım, Mehmet Yavuzkaplan vardı. Daha sonra dernek yönetimine Hacı Suphi Akışık, Ömer İskender Kaya, Abdülkerim Gören de girmişti. Özellikle Hacı Suphi Akışık’ın İstanbul Fatih’teki bir arsasını Viranşehirliler derneğine bağışlamasıyla derneğin Fatih’te beş katlı devasa bir hizmet binası yükseldi.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Siyaset haberleri
Sanat ve Eğlence
Viranşehirliler Derneğinin kendi binasına sahip olmasıyla daha önce bağışlarla verdiği kira paraları öğrenciler burs olarak yansıtıldı. Mutad zamanlarda İstanbul genelindeki hemşerilerle birlikte yemek yenildi. Buradaki Viranşehirliler, iftarlarını, taziyelerini, düğünlerini ve diğer törenlerini bu dernek binasında yapmaya başladılar. Özellikle her ay üniversite öğrencilerine bursları elden dernek binasında verilirdi. Bunun sebebi öğrenciler derneğe gelsin burada bir aidiyet oluşsun. Buradaki toplantılar her ay öğrenci buluşmasına dönüşmüştü. Bazı toplantılara İstanbul’daki devlet erkânı katıldığı gibi Urfa valisi, belediye başkanı, Viranşehir kaymakamı ve belediye başkanı da bu toplantılara katılırlardı.
İstanbul’da bir şehri tanıtma gibi bir vazifesi de vardı Viranşehirliler Derneğinin. Mesela sabır peygamberi Hz. Eyyub’un makamının Viranşehir’de olması nedeniyle Viranşehir’de Uluslararası Sabır etkinlikleri düzenlendi. Viranşehir Derneği bu etkinliğe İstanbul’dan hatta yurt dışından birçok kişinin katılmasına vesile olmuştu.
Bütün bunların gerçekleşmesi için bazı şahsiyetlerin kendilerini vakfetmesi gerekirdi. Geçen hafta rahmet-i rahmana kavuşan Viranşehirliler Derneği kurucu başkanı ve vefatına kadar da derneğin başkanlığını sürdürmüş Necati Erol hocamızın iyiliklerinden bahsedeceğim. Gerçi geçen hafta da bahsetmiştim bu iyiliklerden. Bu anlattıklarımız ise geçen hafta zaman darlığından dolayı anlatamadıklarımızdır.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Yazarlar köşe
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Geçen hafta Üsküdar’da Marmara İlahiyat Camisi'nde kılınan cenaze namazının ardından helallik istenmişti Necati Erol Hoca için. Herkes helal demişti. Ardından onun güzel hatıraları yine onun güzel dostları tarafından anlatıldı. Viranşehirliler Derneği Yüksek istişare kurulu başkanı Av. Mustafa Kuran, Necati Erol hocanın bir vakıf adam olduğunu söylemiş ve şu hatırasını nakletmişti. “Viranşehir Derneği'nin Başkanı Necati Erol'un vefatı Dernek camiasında Viranşehir'de çok büyük üzüntü yaratmıştır, onunla unutulmayan bir vakayı Viranşehir Derneği'nin Fahri Başkanı olarak size intikal ettirmek istiyorum. Necati Hoca bir gün hastaydı. O dönemde Fatih belediyesi meclis üyesiydi. Fatih'te yapımı devam eden Viranşehirliler derneğinin bahçesinde bir tadilat imarı gerekliydi. Buranın yapılması ve kapatılması gerekiyordu. Kendisi de çok hastaydı. Ancak zoraki olarak belediye meclisindeki toplantıya iştirak etmesi lazımdı. Ben dedim ki Hocam, sevgili Necati Hoca gitme, sonra yaparsın bu işi.
O ise Hayır bu iş sevabı işidir. Viranşehir'e yapılacak bir hizmettir. Dolayısıyla ben, burada derneğin yaşatılması için hasta da olsam, ölsem de bu yolda gam yemem, dedi. Ve onu arabayla Fatih belediyesine götürmemi istedi. Hoca, araba kullanmayı pek sevmiyordu. Kafasında geleceğe dair sürekli fikirler oluştuğu için araba sürerken yolda kaza riski oluşabilir diye pek buna yanaşmamıştı. Kendisine dernek olarak bir araç alalım fikrimize de sıcak bakmamıştı. Çünkü araçla beraber daima bir sürücü de olacaktı. Bu da derneğe külfet oluyordu. Necati Hoca’yla belediyeye doğru giderken onun çok ağır hasta olduğunu tir tirt titrediğini gördüm. Ama her şeye rağmen Viranşehir dernek binasının işini halletmek onun hayatında çok önemli bir vakaydı. Bu hatırayı hayatım boyunca hiç unutmam. Necati Hoca vakıf bir adamdı. Bütün hayatını derneğe bağışlamış, derneğe adamıştı. İnsanlara hizmet etme yolunda çalışmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Haber makaleleri
Tarih
Necati Erol Hoca, iyiliğin yeniden bu cennet vatanda hâkim kılınması için seferber oldu; en yakın çevresinden başlayarak iyiliklerde bulundu. Zenginden alıp fakire verdi. Her işinde hayra anahtar, şerre kilit olmayı ilke edindi.”
Bizler de Necati Erol hoca için söylenen bu sözlere şahitlik ettik. Onun iyilik hareketinden nasiplendik. Onun en iyi davranışı İstanbul’a gelen üniversite öğrencilerine sahip çıkması ve bu öğrencileri vatana, millete hizmet eden öğrenciler yapmasıydı. Necati Erol Hoca ile vakıf geleneği devam ediyor. Zaten en büyük arzusu Viranşehir derneğinin bir an önce vakfa dönüşmesiydi. Hatta vakıf senedi için de bazı taslaklar hazırlamıştı. Allah ondan razı olsun. Makamı ali, mekânı cennet olsun.
Necip Fazıl'ın metafizik oğlu
Eyyüp Azlal
08.10.2023 - 00:00
Yayınlanma
Necip Fazıl'ın metafizik oğlu Hilmi Oflaz ile ilgili epeyce hatıra dinledim. Bu hatıraların çoğunu derledim. Öğrencilik yıllarımda uzaktan da olsa sohbetini dinlemiş ve kulak misafiri olmuştum. Hilmi Oflaz'ın birinci derecede bir müridi olamayışıma da hayıflanıyorum. Hüzün ve kırgınlık ta cabası…
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Takım Sporları
Hava Durumu
Necip Fazıl’ın metafizik oğlu Hilmi Oflaz ile ilgili epeyce hatıra dinledim. Bu hatıraların çoğunu derledim. Öğrencilik yıllarımda uzaktan da olsa sohbetini dinlemiş ve kulak misafiri olmuştum. Hilmi Oflaz’ın birinci derecede bir müridi olamayışıma da hayıflanıyorum. Hüzün ve kırgınlık ta cabası…
Oflaz’ın resmi biyografisi şudur.
Hilmi Oflaz, aslen Trabzonlu olup 1926’da Düzce’de doğar. Ortaokul mezunudur. Fakat tahsil görmüş koca profesörlere taş çıkartacak kadar donanımlıdır. Müthiş bir kitap sevgisi vardır. Sadece sevgi değil, deli gibi kitap okur aynı zamanda. 25 bine yakın kitap okuduğu anlatılır. Bitmek bilmeyen öğrenme aşkı, kazandıklarını kitaba yatırmasına yol açacaktır. Tabi çıkan her bir yeni dergiye onlarca farklı isimle abone olmaktan ya da gençlere yemek ısmarlamaktan arta kalan parayla. Önceleri Çengelköy’de bir köşkte otururlar. Durumları iyidir. Kira gelirleri ve Düzce’de tütün tarlaları vardır. Fakat Hilmi Oflaz servetini artırmak yerine harcamayı seçer. Nihayetinde Üsküdar Kuleli’ de bir gecekonduya kadar düşer.
Hilmi Oflaz’ın ismi, gâh fakültede gâh Beyazıt Meydanında bazen de cami çıkışında arkadaşlarımız arasında hep duyuluyordu. Niçin duyulmasın ki. Türk edebiyatına, Türk şiirine, Türk düşüncesinin İslam’la şereflenmesine katkıda bulunan Necip Fazıl’ın metafizik oğluydu Hilmi Oflaz.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Gazete arşivi
Spor haberleri
Bu zatın ismini iki defa iki önemli şahsiyetten duymuştum. Her duyuşum da bir milat idi benim için. İlk duyuşumu bundan sekiz yıl önce bu köşemde duyurmuştum. Yedi Güzel Adam’dan Kudüs Şairi M. Akif İnan’ın duyurusuydu ilk miladım.
Yıl 1998, mevsimlerden bahar aylardan mayıs idi. Edebiyat Fakültesinde Milli Gençlik Vakfı’nın geleneksel şiir gecesi vardı. Şairler salona çıkmış sırayla şiirlerini okuyorlardı. Kudüs şairi M. Akif İnan, daha önce şiirini okumasına rağmen tekrar kürsüye çıkmış ve şu bilgiyi aktarmıştı. Arkadaşlar, Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek’in metafizik oğlu Hilmi Oflaz vefat etti. Vefat mı etti. Vefat yıl dönümüydü, pek anlamamıştık. O gün, o gece Kudüs şairinin heybetli duruşu karşısında salonda bir alkış duyuldu. Sonra hep birlikte el-Fatiha demiştik.
Hilmi Oflaz’ın ismi ile ikinci karşılaşmam ise Kıymetli dostum yazar-kütüphaneci İrfan Dağdelen’di. Biz üniversitedeyken İrfan Dağdelen, okulu bitirmiş Atatürk Kitaplığına kütüphaneci olarak atanmıştı. Bir gün İrfan hocayı ziyaretlerimde kendisi yeni bir kitap çalışmasından bahsetmişti. Az sonra kitabı getirmiş, imzalamış ve bana takdim etmişti. Hilmi Oflaz’ın bu kitabı benim için bir dönüm noktası olmuştu. Yıllarca Necip Fazıl’ı okuyor, şiirlerini ezberlemiştik. Ama onu, şiirini ve edebi hayatını has bir müridinin hatıratından okumak çok güzeldi.
Edebiyat fakültesinde Hilmi Oflaz’a dair sohbetlerde kıymetli büyüklerimiz Zeki Bulduk, İlyas Dirin, Ahmet Pekşen hocaların bahsettiklerini duyuyordum. Daha sonra onlar Bedir Acar, Bünyamin Yılmaz ile birlikte daha Hilmi Oflaz’ın sofrasında başköşede oturmuşlardı.
Hilmi Oflaz’ın çok yakın Arkadaşlarından biri de Bahçelievler eski belediye başkanı ve TYB İstanbul eski başkanlarından Muzaffer Doğan abimizdi. Muzaffer Doğan, o zamanlar siyaset ve belediye işleriyle uğraş verdiğinden Hilmi Oflaz’ın etrafı yeni kuşak gençler almıştı.
Zeki Bulduk ağabeyin hatıratında Hilmi Oflaz çok ağır basardı. Hatırat yüklü kitabının bir yerinde şu cümleler yazılıydı.
İlesam’ da iftar vakti soframıza getirilen sımsıcak çorbadır Hilmi Oflaz. Gurbettesin, talebesin, hayata pamuk ipliğiyle bağlı olacak kadar güvenden azadesin. Ve dünyada Hilmi oflaz denli, poyraz fıtrat bir âdemi tanıyorsun; dert, yalnızlık, gariplik ne gam!
Simitle orucunu açan fakülteli çocukların tuzu-biberi, sigarası-çorbası ve en çokta Hoca Ahmed Yesevi’ nin son dervişinin masamıza bıraktığı çiği yere damlamamış karanfil gülüşüdür.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Haber bülteni
Kültür haberleri
Bir deli bir derviş gibi gelirdi. Dilini yalnız divane âşıkların çözebileceği bir lehçede konuşurdu. Hikmet onun kardeşi, sükût rehberiydi. Her bildiğini söyleyenden sakınmayı Ataullah İskenderî’den mi yoksa İbn-i Arabî’den mi öğrenmişti bilmiyorum ama kelam namına üstad’ı, metafizik babası ne kadar umman ise; o bir duru pınardı.”
Zeki Bulduk, Müstesna Deliler Albümü kitabında bu satırlarla Merhum Hilmi Oflaz’ı anlatıyordu. Yalnız bu satırlar mı? Hayır… Hilmi Oflaz, İlesam’da masaya üç şey bırakırdı. Kitap, çorba ve sigara… Sigaraya bulaşmayaydılar iyiydi. Ama edebiyat; şiiri, hikâyeyi, romanı, denemeyi sigarayla yoğurmak bu dostlarımızın işiydi.
Hilmi Oflaz, Necip Fazıl’ın metafizik oğluydu ama üstadın dava arkadaşı Sezai Karakoç, Hilmi Oflaz ismini hatıralarında hiç anlatmaz. Bunun sebebini, ikisinin de yakın dostu Muzaffer Doğan abimize sordum. İnşallah cevabını gelecek yazımızda anlatırız.
İsrail sevdalıları
Eyyüp Azlal
15.10.2023 - 00:00
Yayınlanma
İsrail ve Yahudiler bombaları ile silahlarıyla önce insanlara, insanlığa korkuyu öğrettiler. Sonra bunu inanca dönüştürdüler. Sonra da kendi ilahlıklarını ilan ettiler. Oysaki kutsal kitabımızda Yahudiler için şu altı çizili sözler söylenmişti. Maide suresi 82. ayeti hatırlayalım. Orada Allah u Teâlâ resulümüze hitaben şöyle sesleniyor.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Son dakika
Haber bülteni
İsrail ve Yahudiler bombaları ile silahlarıyla önce insanlara, insanlığa korkuyu öğrettiler. Sonra bunu inanca dönüştürdüler. Sonra da kendi ilahlıklarını ilan ettiler. Oysaki kutsal kitabımızda Yahudiler için şu altı çizili sözler söylenmişti. Maide suresi 82. ayeti hatırlayalım. Orada Allah u Teâlâ resulümüze hitaben şöyle sesleniyor.
“Kuşku yok ki insanlar içerisinde imanlı olanlara en amansız düşmanlık besleyenlerin Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine onlar arasında iman edenlere Sevgi bakımından en yakın olanların da "Biz Hristiyan'ız diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunlar içinde insaflı keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar."
Bu ayetlerin indiği dönemde Habeşistan’a göç eden Müslümanları iyi karşılayan ve onlara anlayış gösteren Hristiyanlar veya Hz. Peygamber (s.a.) ile antlaşma yapan Necran Hristiyanları olduğu zikredilmiştir.
Bugün Necran Hristiyanları var mı? Varsa da sayıları az, Müslümanlar ne yapıyor diyenler de çıkabilir. Bir dostum söylemişti. Bugün Hilafet makamı olsaydı İslam dünyası edilgenlikten kurtulurdu. Cihad çağrısı yapılırdı. Bugün Filistin’de soykırım yaşanıyor. Küçük harfle yazıyorum. Şair Mürsel Sönmez’in tabiriyle küçük harfle yazıyorum “abd” denilen “müttefik iblis” dünyanın en büyük uçak filosunu gönderiyor. Dünyadaki Hristiyanlar, Evangalesit olmuşlar. Yahudilerin hizmetçisi olmak adına yarışıyorlar.
Bugün abd başkanı Coe Biden ne diyor, dinleyelim. “Küçüklüğümde neden Yahudi olmadığım için üzülüyordum, demiş. Babası da ona “Yahudi olamazsan Siyonist ol” ” demiş.
Aksa Tufanı, Yahudiler’in üçüncü tufanı olur inşallah. Millat’tan Önce Babil devleti, onları mukaddes topraklarından sürmüşlerdi. Yahudiler bu tarihî olaya “Gelot Bavel” diyorlar. Hatırlamaları için bu sözü sık sık tekrarlamak lazım. Babil devleti, Yahudilerin kimini köle, kimini köpek bekçisi yapmıştı. Milat’tan sonra Hitler de onları gaz odalarında, meydanlarda öldürdü. İkinci defa soykırım yaşadılar. Bir Müslüman olarak öldürmenin tasvip etmediğimi belirteyim. Ama bugün Gazze’de fosfor bombalarıyla öldürülen çocuklar, anneler ve babaları görünce Yahudiler bunu hak etmiş diyor insanlar. Ben de diyorum.
Bizler de Türkiye Müslümanları olarak süslümanlardan ayrılıyoruz yavaş yavaş. Celal Şengör, İlber Ortaylı, Oğuzhan Uğur televizyonlarda Filistinliler toprağını sattı mı, satmadı mı tartışa dursunlar İsrail iki gün içinde bin çocuğu katletti. Doğru bilgiye ulaşana kadar İsrail, on bin çocuğu daha katledecek. Celal Şengör’ü zaten bilirdik de İlber Ortaylı bu kadar entelektüel zavallı durumuna düşmezdi. Demek ki bir yerlerden sürekli pohpohlanması bundandı. Ünlü tarihçi diye piyasada geziyordun. Kitapların yok satıyordu. İlber Hoca böyle demiş, şöyle demiş. Falanca kişiye cahil demiş İlber Hoca. Küresel kötülük senin zekânı ele geçirmiş. Dilin varmıyor İsrail’e bir çift laf etmeye. Zaten söz edecek halde değilsin. Elinden gelse Sultan Abdülhamid’e de dil uzatacaksın. Ama vaktiyle seni susturmuşlardı.
Bu yazıyı yazarken bile İsrail, Gazze’yi bombalıyordu. Ajanslar Filistinli ressam Hibe Zakut’un şehid edildiğini yazıyordu. Bir baba, saatlerce oğlunu aramış ve Gazze’de bir hastanede cenazesini bulmuştu. Ruhumda bir çöküş hissi başladı. Kalem oynatmak istemiyordum artık. Fakat ülkemdeki çapsız fenomenleri, cahil entelektüelleri görünce tarihe kısa notlar düşmek istedim.
İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif, bir şiirinde “Kimi Hindu, kimi yamyam kimi bilmem ne bela” demişti. O gün Çanakkale’ye saldıranlar için bu mısraları yazmıştı Akif. Bugün de Çanakkale ilimizden daha küçük bir yere İsrail uşakları “abd ve İngiltere” büyük savaş gemilerini göndermişler.
Biz Müslümanlar, bu çürütücü sihirbazların sihrine karşı “Bir yiğit Musa ve bir yedibeyzâ” bekliyoruz.
İsrail sevdalılarına Şair Mahmud Derviş şöyle demişti. “Ey kelimelerin ardı sıra gidenler. Yüklenin sırtınıza isimlerinizi, Çekin vaktimizden saatlerinizi ve def’ olun.”
Bu yazılanlar, bugün koltuklarına uzanıp televizyonlarda soykırım haberlerini seyredenleredir.
Necip Fazıl'ın İtirazı
Eyyüp Azlal
22.10.2023 - 00:00
Yayınlanma
Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yanlış inkılapların sonucuuda koca bir medeniyet Batı medeniyeti karşısında sus puş edilmiş, bütün değerleri al aşağı edilmiştir. Müslümanların tatil günü Cuma gününden Pazar gününe alınmış, Şapka kanunu çıkarılmış fes ve sarık yasaklanmış. Müslüman Türk toplumunun bin yıldır kullanmış olduğu
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Medya takibi
Politika yorumları
Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yanlış inkılapların sonucuuda koca bir medeniyet Batı medeniyeti karşısında sus puş edilmiş, bütün değerleri al aşağı edilmiştir. Müslümanların tatil günü Cuma gününden Pazar gününe alınmış, Şapka kanunu çıkarılmış fes ve sarık yasaklanmış. Müslüman Türk toplumunun bin yıldır kullanmış olduğu Arapça harfler kaldırılmış yerine Latince harfler getirilmişti.
Bu inkılaplara o dönem itiraz eden aydınlar ya idam edilmiş ya sürgüne gönderilmiş ya da hapis cezasıyla sindirilmiştir. M. Akif Ersoy, sürgünde giderek idamdan kurtulmuş, İsklipli Atıf Efendi sürgünde gidilmesine izin verilmeden idam edilmiş. Bediüzzaman Said-i Nursi, köy köy kasaba kasaba sürgün hayatı çekmiş ve hapis yatmıştı.
Öte yandan Behçet Kemal Çağlar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yakup Kadri, Falih Rıfkı Atay ve Halide Edip gibi aydınlar da o dönem sorgusuz sualsiz yapılan bu inkılapların savunucularıydı.
Yakup Kadri Cumhuriyet Türkiye’sinin inşa sürecinde pozitivist bilim anlayışına yakın bir duruş sergilemiş ve eserlerinde hayalini kurduğu ideal toplumun resmini çizmiştir. O ilerlemenin metafizik içermeyen, yalnızca maddi dünyanın gerçeklerine dayanan pozitivist anlayışla gerçekleşeceğine inanmaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Yaşam haberleri
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Kitapta kendisini "suyu arayan adam" olarak nitelendiren Şevket Süreyya Aydemir, Turancılık hevesinden sıyrılıp, Komünizm gibi fikirleri de reddederek, Cumhuriyetçi ve Milliyetçi kimliğe bürünmesiyle suyu bulduğunu belirtip, doğru yola eriştiğini ima etmişti.
Bu inkılıplara ikinci dönemde ilk karşı çıkan Necip Fazıl olmuştu.
Necip Fazıl'ın İslam’la ilk tanışmasının temeli babası tarafından atılmış olsa da (Lisede de bir hocası ona bir tasavvuf kitabı verir.) Abdülhakim Arvasi sonrası Necip Fazıl Kısakürek sanat anlayışı 'sanat için sanat' görüşünden 'Allah için sanat' görüşüne geçiş yaşamıştır. Arayış döneminde olan şair, Arvasi sonrası kendine ve eserlerine tasavvufi bir kapı aralamıştır.
Necip Fazıl’ın “Benim kurtarıcım, müjdecim” dediği Abdülhakim Arvasi’nin onun hayatını olduğu gibi edebiyat hayatının seyrini değiştirmiştir.
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum?
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Ve şu mısrasında da doğru yolu bulduğunu sanatı bu yolda icra edeceğini beyan eder Necip Fazıl
Anladım işi; San'at Allah'ı (celle celaluhu) aramakmış?
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.
Burada Necip Fazıl’ın Arvasi Hoca ile tanışması tıpkı Mevlana’nın Şemse ile tanışmasına benzetebiliriz.
Zaman her ne kadar asri olsa da mekân her ne kadar modern olsa da yapılan olaya aynıdır. Bir şeyh mürid ilişkisi bütünüyle yaşanmış. Ve bundan sonra Necip Fazıl klasik zamanların tabiriyle şeyhinden el almıştır.
Artık onun Büyük Doğu dergisi bir dergâha dönüşür. Orada yazarlar bir aşkla, bir şuurla yazılarını yazarlar. Necip Fazıl İdeolocya Örgüsü Eserinde Büyük Doğu’nun İdeal bir İslamî devlet modelini ortaya koyar.
Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile tanıştıktan sonra büyük bir değişim yaşayan Kısakürek, 1943-1978 arasında 512 sayı yayımlanan Büyük Doğu dergisi yoluyla İslamcı görüşlerini kamuoyuna duyuran ve Büyük Doğu Hareketi'ne önderlik eden bir şairdir. Dergi, Türkiye'de Büyük Doğu Hareketi'nin ve antikomünizmin yayılmasında öncü bir rol oynamıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Dünya haberleri
Teknoloji haberleri
Bunları niye anlatıyorum.
Necip Fazıl, Arvasi ile yaşadığı değişim ve takamülü kendinden sonrakilere de yansıtmıştır. Büyük Doğu etrafında bir araya gelen yazarlar, aydınlar üstada bir mürdi edasıyla yaklaşmışlardır.
Necip Fazıl Kısakürek’in talebelerinden olan Mustafa Yazgan, … Kısaca Yedi Güzel Adam olarak bildiğimiz şair ve yazarlar da onun talebelerindendi. M. Önal Mengüşoğlu, Şevket Eygi, Kadir Mısıroğlu, Nevzat Yalçıntaş, Bahri Zengin, Muzaffer Doğan, Sabahattin Zaim gibi şahsiyetler hep Büyük Doğu ekolü ve Necip Fazıl’ın yanında yetişmişti.
Bunlar arasında eline pek kalemi almayan ama klasik zamanlardaki gibi Necip Fazıl ile şeyh-mürid ilişkisi dairesinde bir ilişkisi olan zat ise Himi Oflaz’dı.
İnsanlık çok ilerledi artık görünmüyor.
Eyyüp Azlal
29.10.2023 - 00:00
Yayınlanma
Sen orada kal Gazzeli çocuk biz geleceğiz, geliyoruz. Dağları tepeleri aşarak geliyoruz "Anadolu sizin olsun buralar bizim" diyen Yahudilere de bir sözümüz olacak. Siyon dağına çıkıp hak yol İslam yazacağız.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Haber
Teknoloji haberleri
Sen orada kal Gazzeli çocuk biz geleceğiz, geliyoruz. Dağları tepeleri aşarak geliyoruz “Anadolu sizin olsun buralar bizim” diyen Yahudilere de bir sözümüz olacak. Siyon dağına çıkıp hak yol İslam yazacağız.
Sen orada kal Gazzeli çocuk. Biz geleceğiz, geliyoruz.
Dün gece sabaha kadar gazze bombalandı, evler tarumar edildi, meskûn mahaller yok edildi elektrik direkleri su şebekeleri hepsi hepsi yok edildi.
Biliyorum Gazzeli çocuk, biliyorum iyi değilsiniz. Her yerde ceset parçaları, her yerde ölen insanlar, ağlayan çocuklar çaresiz kadınlar, zavallı anneler… Füzeler, bombalar, her yeri, herkesi vuruyor.
Batının insan hakları, demokrasi inancı hepsi hepsi İsrail’e “Demir Kubbe” oldu.
Sen Anadolu, sen Türkeli, İslam Yurdu… Sen mazlum bir kadını kurtarmak için ordular sevk eden bir milletin evladı. Haydi, haydi şimdi yola çıkmak, yola koyulmak vakti… Siyonistlerin eşyalarını ürünlerini satma, sattırma. Siyonistlerin eşyalarını satarak ya da alarak Filistinli kardeşlerimize sıkılacak kurşunun, bombanın, füzenin parasını veriyoruz.
Siyonistler ne kadar çok para kazanırsa o kadar çok Müslüman öldürecek, insan öldürecek. Oysa Yahudiler, Müslümanların kurduğu devletlerin idaresinde hiç öldürülmedi, rahat ve huzurlu bir şekilde yaşadılar. Yahudiler, Babil, Roma ve en sonunda Nazi katliamını, soykırımını yaşadılar. Peygamber efendimiz döneminde, Abbasiler, Emeviler, Selçuklular, Osmanlılar döneminde Yahudiler en güzel yıllarını yaşadılar. İslam’ın son kalesi Türkiye’de de yıllarca huzur içinde yaşadılar. Hala yaşıyorlar. Bugün Türkiye’den İsrail’e göç edenler ütopik Yahudiler ve Siyonist Yahudilerdir. Bunlar, ülkemizden ayrılarak İsrail’e göç ettiler. Bazen de Siyon teşkilatı İsrail’e göç etmeyen, göç etmek istemeyen Yahudileri zorla göç ettirdiler. Göç etmeyenleri hunharca öldürdüler.
Yıl 1947… Urfa'nın Kendirli mahallesinde yaşayan yedi kişilik bir Yahudi ailesi bir gece yarısı hunharca katledildi. Çok sonraları öğrenildi ki bu katliamın arkasında Yahudi cemaati var. Urfa’da yaşayan tüm Yahudi erkekler tutuklandı ve üç yıl sonra salıverildiler. Bu süre boyunca Urfa halkı Yahudilere karşı boykot uyguladı. Düşünebiliyor musunuz, Siyon inancına sahip Yahudiler kendi kardeşini, amcasını, dayısını öldürebiliyorlar. Ama o dönemin işbirlikçileri işi Mahallenin cami imamına yıkmak istemişlerdi.. Mahalledeki Müslümanlara yıkmak istemişlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Gazete reklamları
Yaşam haberleri
Biz Müslümanlar dünyayı âbâd etmekle mükellefiz. Hayrâbâd, şerefâbâd mekânlarımız var bizim. Bizim öyle akıl fikir ermez dünyayı yok etmek hevesinde bir inanç kültürümüz olmadı. Bugün İsrail’in ve ABD’nin rasyonel reel politikaların ötesinde bu şeytanî çılgınlığın altında tahrif edilmiş, paganist inançlarla donatılmış Tevrat ve İncil’in altında çıkıyor olması bizi kahrediyor. Bu nedenle bozulmamış kitabımız Yüce Kuran’ın anlamını, ahkâmını ve hâkimiyetini yeryüzüne yaymak zorundayız. ABD, Fransa, İngiltere ve İsrail’in vahşetini böyle yorumlamalıyız.
Bugün ABD, Fransa, İngiltere ve İsrail; Filistin'in Gazze vilayetinde soykırım yapıyor. Dünya hakkımızda ne der, imajımız ne olur demiyorlar. Kötülükte pervasız, yalanda cüretkâr ve hesapsızdırlar. Bu haksız özgüven, bu cüret, bu hesapsızlık, bu inanmışlık hakkı oysa hakikati, adaleti gözetenlere; Hakkı tutup yükseltmek için lazımdı.
Sözümüz, Müslümana, İnsanca yaşamak isteyene, insanlık onurunu koruyanlara…
Şimdi değil de ne zaman. Her şey bittikten sonra mı? Tarih 27 Ekim 2023 Gazze'de soykırım gecesi, dünyanın sustuğu gece, sessizliğin her birimizi insanlığımızdan utandırdığı bir gece. Bu geceden sonra ağzımızdan çıkacak hiçbir kelime yüreğimizin acısını dindirmeyecek. Soykırımcı katillerin yargılandığını görmeden dünya rahat nefes almayacak. Lanetli oluşları nedeniyle er ya da geç helâk olacaklardır. Hepimiz suçluyuz, elimize taş almasak da kalem de alamadık.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Gazete arşivi
Politika yorumları
Biz artık uyuyamıyoruz.
Acziyetimiz daha çok acıtıyor canımızı.
Allah'ım masum yavrular hürmetine,
Günahsız sabiler hürmetine,
Yerde ve gökte daima seni zikredenler hürmetine,
Bu Filistinli kardeşlerimize yardım eyle.
Ateşi serin ve selametli kıl.
El Kassam'ın hikâyesi yazılacak mı?
Eyyüp Azlal
05.11.2023 - 00:00
Yayınlanma
İsrail'e karşı düzenlediği silahlı eylemlerle adını duyuran Hamas, 2006 yılının Ocak ayında Filistin genelinde yapılan parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde etti. Fakat İsrail bu seçimleri tanımadı. Seçimlerin ardından Hamas ile Fetih arasında meydana gelen iç çatışmalar hareketin 2007'de Gazze'yi kontrol altına almasıyla sona erdi.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Politika yorumları
Son dakika
İsrail'e karşı düzenlediği silahlı eylemlerle adını duyuran Hamas, 2006 yılının Ocak ayında Filistin genelinde yapılan parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde etti. Fakat İsrail bu seçimleri tanımadı. Seçimlerin ardından Hamas ile Fetih arasında meydana gelen iç çatışmalar hareketin 2007'de Gazze'yi kontrol altına almasıyla sona erdi.
Hamas Hareketi ve silahlı kanadı İzzeddin El Kassam Tugaylarının Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler yani İhvan’dan etkilendiği bir gerçektir. Bu sebepledir ki başta Mısır olmak üzere diğer İslam ülkelerinin Gazze’nin korunmasına ve buradaki sivillerin katledilmesine ses çıkarmamaktadır. Zaten Mısır’ın meşru olmayan cumhurbaşkanı Sisi, Mısır’ın meşru cumhurbaşkanı Mursi’yi tutuklamış, Rabia meydanında beş binin üzerinde insanı katletmişti. Dünya halkları, bugün Gazze’de yapılan katliamların baş sorumlusunun ABD ve Avrupa olduğunu zaten gördü. Birleşmiş Milletlerin bir “Bir Utanç Müzesi” olduğunu gördü insanlar. Yahudiler bile isyanda, Amerika’da Avrupa’da, İsrailde protestolar yapıyorlar.
Mısır’daki İhvan'ın Filistin'deki uzantısı şeklinde silahlı bir güç olarak kurulan Hamas, Filistin'in önemli bir coğrafi kısmını oluşturan Gazze Şeridi'ni yönetiyor. Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün silahlı kanadı El-Aksa Tugaylarının zayıflaması ile kendi askeri birliği olan El-Kassam Tugaylarını kurdu. Önce El-Fetih daha sonra FKÖ çatı kuruluşları İslam Konferansı tarafından desteklenir. Ama bunlar, kuruluş itibariyle sosyalist, baas ve Arap Milliyetçiliğine dayanan bir yapıya sahipti.
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Hava Durumu
Siyaset haberleri
Bir çatı örgüt olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün en büyük grubu el-Fetihti. Ama ondan sonra Hristiyan Araplar’ın örgütleri boy göstermeye başladı. 1967’de Hristiyan Arap George Habaş’ın önderliğinde Milliyetçi Arap Hareketi adıyla kurulan ve daha sonra bazı küçük eylemci grupların da katılmasıyla Filistin Halk Kurtuluş Cephesi adını alan kuruluştur. Bu örgüt, Arap ve Yahudilerin barış içinde bir arada yaşayabileceğini ileri sürer. Ama Filistin devleti çatısı altında bunun olabileceğini savunur. Bu nedenle yöneticileri daima İsrail’in hedefinde idi. George Habaş, 2000 yılında örgütün Genel Sekreterliğini Ebu Ali Mustafa’ya devreder. Fakat Ebu Ali, 2002 yılında İsrail tarafından öldürülmüştü. Örgütün bir sonraki Genel Sekreteri Ahmet Saadet ise İsrail'in baskısı sonucu Filistin Yönetimi tarafından Eriha'da hapsedilmiştir. İsrail Ordusu 2006 yılında Eriha Hapishanesi'ne baskın düzenleyerek FHKC'nin Genel Sekreteri olan Saadet'i kaçırmıştır.
Hamas, uluslararası arenada tanınan ve bugün cebren hükümet olan Mahmut Abbas örgütünü tanımıyor. Onların aksine İsrail'in var olma hakkını da tanımıyor. Hamas’ın Amblemi, Kudüs'teki Kubbet-üs-Sahra'yı ve İsrail, Gazze ve Batı Şeria topraklarının ana hatlarını tek bir Filistin devleti olarak tasvir ediyor. Hal böyle olunca Batı Şeria’nın bir bölümü Ürdün’e verilmesi için Ürdün ve Gazze’nin de bir bölümünün Mısır’a verileceği söylentileri nedeniyle Mısır da Gazze’de yaşanan trajediye karşı gözleri kör ve kulakları sağır bir şekilde hareket ediyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazete reklamları
Teknoloji haberleri
Hamas, kendi ismine has temiz ve berrak bir fikirden besleniyor. İhvan, bu gün sadece Hamas’ı değil Hamas üzerinden bütün Dünya Müslümanlarına hatta insanlığa yeni söylemler sunuyor. Hamas’ın İsrailli tutsaklara gösterdiği ilgi ve alaka dünyada birçok insanın Müslüman olmasına vesile oldu. Dünya halkları, Hamas ve İzzedin El-Kassam Tugayları sayesinde Amerika Birleşik Devletlerinin, İngiltere’nin, Fransa’nın, İtalya’nın, Kanada’nın yamyam olduğunu öğrendi. Eğer bu yamyamlar dünyayı yöneteceğine Hamas dünyayı yönetsin fikri ortaya çıktı. Hamas üzerinden İslamiyet yeniden okunmaya başladı. İzeedin El-Kassam’ın hikâyeleri, destanları yeniden yazılacak.
Güney'e daha Güney'e
Eyyüp Azlal
12.11.2023 - 00:00
Yayınlanma
Doğudan ve batıdan gelen sesle uyanıyorum. Uzaklarda, çok uzaklarda, Gazze'de, Şeria'da bombalanan, kurşunlanan çocukların, kadınların çığlık sesiyle uyanıyorum. Dünyanın en uzun hüznü yağıyor üzerime. Sadece benim üzerime mi? Hayır…
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Hava Durumu
Haber bülteni
Güneye daha güneye… Başka nereye gidecek bu Filistinliler.
Doğudan ve batıdan gelen sesle uyanıyorum. Uzaklarda, çok uzaklarda, Gazze’de, Şeria’da bombalanan, kurşunlanan çocukların, kadınların çığlık sesiyle uyanıyorum. Dünyanın en uzun hüznü yağıyor üzerime. Sadece benim üzerime mi? Hayır… Yorgun ve yenilmiş insanlığın da üzerine yağıyor hüzün yağmurları. Hüzün demiştim. Yağmur oldu birden bire. Oysa yağmur berrak bir dünya bırakmalıydı insanlığa.
Karanlık sözler yazıyorum bu dünya hakkında. Ağlar gibi yürüyerek Gazze’yi düşünüyorum. Belki de düşlüyorum. Düşüncemi geçtim, rüyamda, düşümde Gazze’yi görüyorum artık. Mirac’a gidilen yol, tevhide çağıran dil, ateşte yanmayan gül Kudüs’te idi. Kudüs’ü düşülüyorum.
Ebu Ubeyde’yi. Allah nasıl da sarsılmaz bir iman vermiş bu insanlara. Ebu Ubeyde’yi ve sözlerini hatırladıkça cihada koşmayan erlikten çıkamaz dirlik diyorum.
Müslümanların ezelî ve ebedî önderi Hz. Muhammed, ilk kıblemiz Kudüs’e döndüğünü hatırlayalım. Neden şimdi Müslümanlar sırtını Kudüs’e dönüyor. Kudüs esaret, Gazze kuşatma altında Mekke özgür mü sanki. Şam, Halep, Hama Humus özgür mü sanki.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yaşam haberleri
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Geçtiğimiz günlerde Mescid-i Aksa şairi merhum M. Akif İnan’ın kardeşi emekli yüz başı Mustafa inan ağabeyi ziyaret etmiştim. Ona “ağabey nasılsın demiştim.” O da cevabında “Kudüs bu haldeyken Gazze bu haldeyken nasıl olabilirim.” Demişti. Sonra bir hatırasını anlatmıştı “Yedi Güzel” adama dair... Akif İnan, Mescid-i Aksa şairi Nuri Pakdil ise Kudüs şairi olarak bilinir.
Akif İnan
Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu
…
Derken Nuri Pakdil ise Kudüs hakkında şöyle diyordu.
“Yüreğimin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir, üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.” demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Politika yorumları
Gazete arşivi
Ve hatıra… Bir gün Mustafa İnan Kudüs şairi Nuri Pakdil’i ziyarete gider. “Ağabey nasılsın.” demişti. Nuri Pakdil üstadımız da “Kudüs bu halde iken ben nasıl olabilirim.” demişti. Kudüs o zaman da bu haldeydi. Şimdi de bu halde...
Haydi, nutuk atanlar, meydan okuyanlar. İsrail’i haritadan sileriz diyenler, neredesiniz. Küçük dilinizi mi yuttunuz. İsrail’in rüyalarına giren korkularına sebep olan Anadolu coğrafyasından bir ses yavaş yavaş yükseliyor. Boykot, boykot, boykot… İsrail’in belini büktü bükecek.
Hangi kısık sesin semayı inleteceği bilinmez…
Allah’ım Gazze’yi, Kudüs’ü sana emanet ediyoruz.
Keşke ben de ölseydim
Eyyüp Azlal
26.11.2023 - 00:00
Yayınlanma
Annesi İsrail saldırısında ölen Filistinli çocuk etrafındakilere aynen şunu söylüyordu. "Keşke ben de ölseydim."
Annesi İsrail saldırısında ölen Filistinli çocuk etrafındakilere aynen şunu söylüyordu.
"Keşke ben de ölseydim."
Annemle beraber ben de ölseydim. Daha iyi olacaktı, dedirten bir dünyada yaşıyoruz.
İnsan, insanın kurdudur.
Kelimeler, kelimeler kelimeler. Dilime dolandı kelimeler. Kalemi kırmak istiyorum...
Umutlar da olmasa Ebu Ubeyde olmasa kalemimi çoktan kırmıştım. Hakikatin peşinde koşan biri için bilmeceye dönüşmesin kelimeler...
Ağlamak ağlamak, ağlamak çaresizlikten ağlamak... İnsanı kahrediyor ağlamak...
İnsan insanın kurdudur dünyası... Oysa bize insan insanın yurdudur demişlerdi. Biz de inanmak istemiştik Bu sözlerin doğruluğuna. İnanmak istemiştik.
Geçtiğimiz günlerde gazeteciler Filistinli bir çocuğa mikrofon uzatıyordu büyüyünce ne olmak istersin diye bir soru sormuştu gazetecinin biri. Filistinli çocuğun cevabı şöyleydi. Biz Filistinli çocuklar büyüyemeyiz. Çünkü biz çocukken ölüyoruz...
Bugün Gazze’de soykırım yapan sözüm ona aşağılık it sürüleri dün Vietnam'da devrimcileri daha korkunç yöntemlerle katlediyorlardı. Şayet bunlara karşı bir direnç olmasa, direnenler olmasa yarın bu it sürüleri İslam'ın son kalesi Anadolu kapılarına dayanırlar. İşte o zaman göreceğiz Behçet Kemal Çağlarlar’ı;
“Kabe sizin olsun Çankaya bize yeter” diyen saklı Sabatay güruhlarını... Biz zaten Müslüman değildik, diyecekler; biz zaten Türk değildik, diyecekler. Biz bu toprakları dedelerimiz haçlıların mirası olarak geri almaya geldik, diyecekler. Diyecekler, diyecekler…
Öte yandan dünyada güzel işler oluyor. Londra'da, New York'ta, Paris'te, Endonezya'da, Tokyo'da… Dünyanın sessiz çığlıkları artık seslerini çıkarmaya başladılar. Siyonizm’e karşı, katil Yahudilere karşı. Yahudiler’in şirketleri, Yahudi menfaatine çalışan şirketler ve onların güdümündeki medya artık İsrail'i dünyaya şirin olarak gösteremiyor, onlara artık kimse inanmıyor...
Dünyadaki ateistler, deistler feministler Filistinlilerin onurlu direnişi karşısında etkilenip bir bir Müslüman oluyorlar. Bir bir Kur'an-ı Kerim okuyorlar. Peygamber efendimizin tağuta karşı nasıl mücadele ettiğini okuyorlar. Müslümanların dünyaya bıraktığı medeniyet mirasını okuyorlar...
Bu insanlar soğuduğun İran'ın, Mısır'ın Müslümanlığından etkilenmediler Filistin'in Filistinli Müslümanların Ebu Ubeyde'nin onurlu duruşu karşısında Müslüman oluyorlar. Somut bir örnek vereyim ABD'de yaşayan Tari adında ateist bir kadın Filistinliler’den etkilenip Kur'an-ı Kerim satın alıyor ve okuyor. Kutsal kitabımızı artık bunlar okuyorlar ve kavline göre ayağa kalkacaklar. Mazlumlar adına, zalimlere karşı
Şair Metin Önal Mengüşoğlu diyordu ya yıllar önce
“Ve bizimkiler, Kitabın kavline göre ayaklanınca
Ko gideyim, ko ki serbestlesin zincirlerimiz,
Sözün sonu
Eyyüp Azlal
28.11.2023 - 00:00
Yayınlanma
Savaş bitti. Şimdi sözdür savaşı hatırda tutan. Savaşın en acı yüzünü sözler taşıyacak yarınlara. Sözle uyanırız sabaha ve ardından gözle müşahede ederiz tabiatı. Bakarız ki bizimle birlikte uyanır toprak, ağaç, börtü böcek, yemyeşil ova…
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Gazete reklamları
Siyaset
Savaş bitti. Şimdi sözdür savaşı hatırda tutan. Savaşın en acı yüzünü sözler taşıyacak yarınlara. Sözle uyanırız sabaha ve ardından gözle müşahede ederiz tabiatı. Bakarız ki bizimle birlikte uyanır toprak, ağaç, börtü böcek, yemyeşil ova… Ölü şehirler, denizler, ırmaklar bir bir canlanır bizimle. Korna sesleri ve martılar habercisidir ölü şehirlerin. Bütün bunlar sözün gözle göz göze gelmesidir.
Söz ve göz, göz ve söz savaşın tamamlayıcı unsurları oldu. Hamas’ın İsrail karşısında mücadelesinde sözün kıymeti karşısında gözün hikmeti de konuşuldu. Kırk dokuz günlük İsrail’in barbarca saldırısında bütün dünya, tanınmış dünya liderlerinin konuşmasını, İsrail yöneticilerinin konuşmasını dinlemiyordu. Ebu Ubeyde’nin efsanevî yürüyüşünü gözlüyor ve kürsüde onun efsanevî konuşmasına kilitleniyordu. Bu gözler yalan söylemez diyordu Ebu Ubeyde.
Ebu Ubeyde’nin söz ve gözün şahitliğinde tarih karşısında duruşu net idi. Ebu Ubeyde, sadece Müslümanların değil insanlığın onurunu kurtarıyordu. Bu nedenle büyük ve kitlesel yürüyüşler, protestolar İslam ülkelerinde değil Batı şehirlerinde olmuştu. Ebu Ubeyde, bugün dünya için, dünyadaki insanlar için hatta beşeriyet için sonsuzluğa doğru akan bir ırmağın yatağına sığınmış umut çiçeği olmuştur. Ebu Ubeyde, diriliş çağının mütevazı işçisi. Ne söylediğinin bilincindedir. Korku ve kaygılardan uzaktır. Sağlam kaynaklardan beslenmiştir. İzzeddin El Kassam, Seyyid Kutup…
Ebu Ubeyde, insanlık için bir Nelson Mandela’dır. Ki Nelson Mandela’nın ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti İsrail’le bütün diplomatik ilişkisini kesip bu lanetli insanları ülkesinden kovmuştu. Ebu Ubeyde dünyanın baş belası İngilizlere karşı destansı mücadele veren Gandi’nin de mirasçısı. Nitekim Nelson Mandela Gandi’den esinlenmişti. Bu iki lider Müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada yaşayabileceğinin sembolüydü. Tıpkı Hz. Muhammed’e mektup yazan Necaşi gibi. Ama onun öncesinde Bilal-i Habeşi’yi unutmamak gerek. Necaşi ve Bilal-ı Habeşi… İkisi de Habeşistanlı. Bugünkü Etiyopya ülkesinden.
Ebu Ubeyde; karınca ezilmesin, çiçekler incinmesin, çocuklar ağlamasın diye mücadele veriyor Yahudilere karşı. Hayır, hayır Siyonistlere karşı… Çünkü birçok Yahudi hatta Yahudi topluluğu İsrail’e ve Siyonistlere karşı protestolara katılıyor. Ebu Ubeyde dünyanın kalbini dinliyor. Dünya da onun kalbini…
Ebu Ubeyde insanlık kalesini sağlam duvarlarla örüyor. BBC, CNN gibi ahlak çöküntüsü yaşayan, yalan haberlerini dünyaya yayan. İsrail seviciliğini yapan medya zorbalarına karşı da mücadele veriyor. Bu gün Sezai Karakoç yaşasaydı bir Ebu Ubeyde şiiri yazacaktı. Erdem Bayazıt yaşasaydı, Akif İnan, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu yaşasaydı elbette mısralarının mecrası Ebu Ubeyde denizine doğru akacaktı.
Ebu Ubeyde, sözün saydam gölgesi olmaya devam ediyor. O ki sabırlıların mirasçısı, sabrın mucizesi Kuran’la övünenlerdendir. Ebu Ubeyde, Hz. İbrahim, Hz. Eyyub peygamberlerden sahabeler ve velilere kadar uzayan sonsuz bir sabır halkasının son temsilcisi Hz. Muhammed’in ümmetindendir. Son yüce peygamberin Mekke’de, Taif’te ve Uhud’da sabrın destan kahramanlığını yeniden yaşıyor ve yaşatıyor.
Son söz….
Sözle kuruldu insanlık yolunun çelik rayları. Kelimeler, cümleler, sıfatlar, varsın sözün durakları olsun. Ebu Ubeyde, sözün sonu… Sözün de elleri vardır. Tutmazsak düşer. Düşürmeyelim.
Tek odalı ev
Eyyüp Azlal
03.12.2023 - 00:00
Yayınlanma
Yazar Osman Güzelgöz kimdir? Bu soruya iki cevap verebiliriz ilkin herkesin tanıdığı Osman Güzelgöz ikincisi ise benim tanıdığım Osman Gözelgöz… Önce ilk tanıma göre Osman Güzelgöz'ü tanıyalım.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Politika yorumları
Dünya haberleri
Yazar Osman Güzelgöz kimdir? Bu soruya iki cevap verebiliriz ilkin herkesin tanıdığı Osman Güzelgöz ikincisi ise benim tanıdığım Osman Gözelgöz… Önce ilk tanıma göre Osman Güzelgöz’ü tanıyalım. Çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarında; Bakanlık Müşaviri, İletişim Koordinatörü, Bakan Danışmanı, Daire Başkanı olarak bazı Bakanlıkların ve Bakanların Kurumsal İletişim direktörlüğünü de yapan Osman GÜZELGÖZ Yaşam, Öğrenci, Aile ve İlişki, Yönetici, İletişim, Kişisel Gelişim ve Motivasyon Koçluğu alanlarında Uluslararası (ICF) onaylı sertifika programlarını tamamlayarak halen Koçluk, Mentorluk, Danışmanlık yapmaya; konferans, seminer ve eğitimler vermeye devam ediyor…
Benim tanıdığım Osman Güzelgöz… Doksanlı yıllardan beri İstanbul’da öğrenciyken Osman Güzelgöz’ü tanıyorum. O, İstanbul’da Edessa dergisini çıkarmıştı. Alfa Yayınları genel yayın yönetmenliği, İstanbul’daki Urfalılar Derneğinin genel sekreterliğini de sekiz yıl sürdürdü.
Ve şimdi…
Şanlıurfa Kitap Fuarı dolayısıyla Urfa’ya gelen Osman Güzelgöz, Alfa Kitap standında kitaplarını imzaladı. Burada okurları ve hemşerileriyle sohbet etme imkânı buldu. Çocukluk arkadaşları, dostları, akrabaları Osman Güzelgöz’ün fuar alanında hiç yalnız bırakmadı. Güzelgöz, Urfa’nın yetiştirdiği bir değer olarak kendi ulaştığı eğitim ve öğretim değerlerini de Urfalılar’dan hiç sakınmadı. Bu nedenle kitap fuarındaki imza saatleri dışında Urfa’daki gerek resmî kurum ve gerekse de sivil toplum kuruluşlarının da konferans tekliflerini geri çevirmedi.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Ekonomi haberleri
Teknoloji haberleri
İlk konferans Urfa İlim Yayma Cemiyetinde olmuştu. Burada öğretmen, öğrenci ve diğer mesleklerden Urfalılarla hasbıhal eden Osman Güzelgöz yeni çıkan “Kendi Kendine Koçluk Kitabı” hakkında da bilgi vermişti. Bir sonraki durağı da Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa Şubesi idi. Burada da eğitimci yazar Mehmet Sarmış’ın moderatörlüğünde Urfalı yazarlara hem yazarlık tecrübesini hem de Urfa’da görev yaptığı yıllarda meslek hayatından önemli anektodlar sundu. Yer, TYB Urfa şubesi aynı zamanda Şair Nabi Evi olunca ister istemez konu, Divan Edebiyatına, Urfa’daki musiki kültürüne ve Urfa musikisinde duayen olan rahmetli Tenekeci Mahmut Güzelgöz’e gelmişti.
Tenekeci Mahmut, Osman Güzelgöz’ün babasıdır. Asıl mesleği tenekecilikti. Hususi ilgi alanı ise musiki idi. Tenekeci, Mahmut bir gazelhandı, mevlithandı. Tıpkı Bekçi Bakır gibi bir mesleği vardı. O da musikiden para kazanmıyordu. Mesleği olan tenekecilikten para kazanıyordu. Bu önemli bir durumdur. Bugün bir işi ibadet edercesine yapmak vardır. Bir de millet görsün diye yapmak vardır. İhlaslı ve samimi kokan işler klasikleşir. Bu nedenle Tenekeci Mahmut Usta’nın mahallî olarak üstlendiği musiki çalışmaları onu ulusal düzeyde Urfa musikisinin kaynak kişisi yapmıştı. Bu nedenle Tenekeci Mahmut, yerelden ulusal ve uluslararası tanınırlığa kavuşturmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Gazeteler
Sanat ve Eğlence
Yazar Osman Güzelgöz’ün tanımlamasıyla babası Tenekeci Mahmut otantik bir halk bilimi mektebi ve musiki cemiyeti gibi… Çünkü Tenekeci Mahmut Güzelgöz; halk biliminin, Urfa kültürünün (müzik ve bütün folklor ögelerinin) gelmiş geçmiş en önemli kaynak kişilerinden ve ustalarından birisi… Tenekeci Mahmut olmasaydı birçok Urfa Türküsü bugün başka şehirlerin türküsü şeklinde müzik repertuvarında yer alırdı.
Osman Güzelgöz’ün doğup büyüdüğü o tek odalı ve avlulu ev, yazarı belki pek çok şeyden mahrum bırakmıştı. Ama bu tek odalı ve avlulu ev, yazarın sonraki hayatının şekillenmesinde de katkısı olmuştur. Kendi ifadesiyle çok hareketli ve bereketli bir mekâna sahip olması yazarı bugünlerde yaşı altmış beş olmasına rağmen çok hareketli ve bereketli işler yapmasına vesile kılıyor.
Tek Odalı ev yazar Osman Güzelgöz’ün hayatına ve hatıratına çok canlı bir arşiv de kazandırmıştır. Osman Güzelgöz anlatıyor. “Türkiye’den ve yurt dışından gelen araştırmacılar, derlemeciler, sanatçılar, tez hazırlayan öğrenciler, öğretmenler sık sık o tek odalı avlulu eve misafir oluyor; soracaklarını soruyor, öğreneceklerini öğrenip mutlu bir biçimde oradan ayrılıyorlar.”
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Medya analizi
Gazete
Osman Güzelgöz; böyle bilgi, kültür ve müzik zenginliği içerisinde büyüyor o evde. Türküler, hoyratlar, gazeller arasında belki maddî bakımdan çok şeyden yoksun ama çok mutlu, renkli ve ahenkli bir çocukluk yaşıyor.
Yazar Osman Güzelgöz aynı zamanda kişisel gelişim uzmanı ve bu alanda seminerler, konferanslar veriyor. Bu nedenle onun son durağı Şanlıurfa İl Milli Eğitim Müdürlüğü idi. Şanlıurfa İl Milli Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu öncülüğünde yazarımız, on ikinci sınıf öğrencileriyle bir söyleşi yaptı. Osman Güzelgöz, potansiyelinize ve performansınıza bakıp bu gerçekten ben miyim.” diyor musunuz, diye bir soruyla başladı konuşmasına. Daha sonra öğrencilerle birlikte kişisel gelişim ve koçluk üzerine bir atölye çalışması da yapan Güzelgöz, söyleşinin sonunda “Dengesiz misiniz? Denge siz misiniz? Sorularıyla öğrencilerin sınav motivasyonunu artırıcı terapiler yaptı. Program sonunda öğrencilere “Kendi Kendine Koçluk” kitabını imzaladı.
Yazar Osman Güzelgöz’ün son durağı yine Şanlıurfa İl Müdürlüğünün davetlisi olarak On ikiler öğretmenevinde bir konferans daha verdi. Güzelgöz, Urfa merkez ilçelerdeki okul müdürlerine yönelik konferansında idarecilik yıllarındaki tecrübelerini paylaştı.
Eğer ben ölürsem
Eyyüp Azlal
10.12.2023 - 00:00
Yayınlanma
Artık kimse bana şu yalanla gelmesin. Altı ülke İsrail'le savaştı. İsrail, altı günde hepsinin ordularını yok etti. Komutanları satılık orduları neyleyim. İki aydır USA'sı İngiliz'i, Kanadalısı, Fransız'ı, Hindu'su… Kimi bilmem ne belası ufacık bir karaya saldırmış. Gazze, bir Çanakkale kadar değil zaten.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Yazarlar köşe
Gazete
Artık kimse bana şu yalanla gelmesin. Altı ülke İsrail’le savaştı. İsrail, altı günde hepsinin ordularını yok etti. Komutanları satılık orduları neyleyim. İki aydır USA’sı İngiliz’i, Kanadalısı, Fransız’ı, Hindu’su… Kimi bilmem ne belası ufacık bir karaya saldırmış. Gazze, bir Çanakkale kadar değil zaten.
Ben İsrail’i haritadan silerim diyen İran uykuda. Mısır, Suudi ve daha nice İslam ülkesi gıkını çıkarmıyor.
Şehadete tutkun olanlar ölüme de âşık olurlar. Ölüm onlara ne yakın ne de uzaktadır. Hakiki ölüm onları Allah katında peygamber komşusu yapacaklardır. Korkak siyonist sünepelere gâlip geleceklerdir.
Yıllar önce Ömer Karaoğlu
“Şehadet yolunun ufkunda mısın?
Çizgilerle dolu ellerin yüzün/
Otuzunda mısın kırkında mısın?
Bizi yalnız koyup göğe süzüldün /
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Kültür haberleri
Medya takibi
Acın dayanılmaz.”
Demişti. Bu şiiri okurken ve Filistinli şairin şehid haberini alırken Ömer Karaoğlu’nun ilahisini hatırıma geldi. Evet, hepimiz ölecek yaştayız. Ama Filistinlilerin gaddarca öldürülmeleri kanımıza dokunuyor.
8 Aralık 2023 İsrail askerleri tarafından alçakça şehid edilen Rıfat El-Arîr’in son şiirini ajanslar paylaştı. Kıymetli Gülşen Şanal’ın tercümesiyle olduğu gibi ben de paylaşıyorum. İki gün önce de yazar Rana Şubeyr (Rana Shubair) şehid edilmişti. “Aşkım Bir Özgürlük Savaşçısı” adlı romanını almıştım. Uzunca bir süre okuma listemde bekliyordu. Rıfat El-Arîr’in şiiriyle Filistin davasının ve daha İslam davasının şehidlerine selam olsun.
Eğer Ben Ölürsem
“Eğer ben ölürsem
Sen yaşamalısın
Hikâyemi anlatmalı
Daha fazlasını keşfedin
Takım Sporları
Futbol
Güncel haberler
Ve benden kalanları satıp
Bir parça kumaş almalısın
Ve bir parça ip, beyaz uzun kuyruklu bir uçurtma yapmak için
Ki Gazze’deki bir çocuk
Cennetin gözlerinin içine bakarken
Ateşte bırakılmış babasını beklerken
Henüz kimseyle vedalaşamamışken
Kendi etiyle bile
Kendiyle bile
Görmeli bu uçurtmayı
Bana yaptığın o uçurtmayı, yükseklerde uçarken
Bir an bir melek olduğunu düşünmeli onun
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Hava Durumu
Gazete reklamları
Sevgiyi geri getiren
Eğer öleceksem
Umut vermeli
Destan olmalı
İngilizceden tercüme eden; S. Gülşen Şanal...
Türkiye'nin de Lahey'i olacak mı?
Eyyüp Azlal
17.12.2023 - 00:00
Yayınlanma
5
Paylaşım
İki aydır İsrail'in Filistin şehirlerinde uyguladığı soykırım, özellikle Gazze'de uyguladığı soykırım sadece Müslüman ülkelerinde değil bütün dünyada protesto ediliyor. İsrail'e en çok yardım eden hatta onlarla birlikte savaşa girip Gazze şeridinde Filistinlilere bomba yağdıran ABD ve İngiltere'de de protestolar üst seviyede devam ediyor.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Haber
Gazeteler
İki aydır İsrail’in Filistin şehirlerinde uyguladığı soykırım, özellikle Gazze’de uyguladığı soykırım sadece Müslüman ülkelerinde değil bütün dünyada protesto ediliyor. İsrail’e en çok yardım eden hatta onlarla birlikte savaşa girip Gazze şeridinde Filistinlilere bomba yağdıran ABD ve İngiltere’de de protestolar üst seviyede devam ediyor.
İspanya’da, Belçika’da, Brezilya’da protestolar artık halk arasında değil devlet yöneticileri tarafından da yapılıyor. Polonya'da aşırı sağcı milletvekili Braun, Polonya parlamentosunun alt kanadında Yahudi bayramı olan Hanuka için yakılan mumları yangın tüpüyle söndürmüştü.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İsrail'in sistematik bir şekilde Filistin topraklarını işgal ettiğini üzerine basa basa söylüyor. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı bu şiddet sarmalından çıkmasını istiyor. İspanya’da Filistin meselesine duyarlı bir diğer devlet yöneticisi İspanya Sosyal Haklar Bakanı Ione Belarra, İsrail'in Gazze'de planlı bir soykırım yürüttüğünü, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun "savaş suçu" işlediğini, bu nedenle Netenyahu başta olmak üzere diğer İsrailli yöneticilerinin Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM) yargılanmasını yüksek sesle vurguluyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Spor haberleri
Gazete reklamları
Kısacası Bu ülkeler, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletleri ciddi bir şekilde harekete geçirmeye çalışıyor. Dünya’daki protestolar özellikle ABD’de yapılan protestolar ABD başkanı Biden’i bile zora sokmuş olmalı ki bizim dünyada itibarımız kalmadı, demiş.
Peki, Avrupa ya da Latin Amerika’daki bu ülkeler; savaş suçu işlemiş olan İsrailli yöneticileri Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılama gücü var mı? Bizim cevabımız hayır. Çünkü Lahey’deki mahkemede ve diğer Avrupa ülkeleri Siyonistlerin baskısı altında İsrail aleyhine bir karar çıkartamaz.
O zaman dünya Müslümanları daha doğrusu dünyadaki insanlar, bu Siyonist zulmünden kurtulmak için ne yapmaları lazım.
Tek çare Türkiye…
Niçin tek çare Türkiye?
Yakın zamanda görüştüğüm Türkiye Hukukçular Derneği başkanı Av. Mustafa Kuran, belki müjde niteliğinde bana şu bilgileri aktarmıştı.
“Sevgili Eyyüp Azlal Kardeşim,
Türkiye'nin elini güçlendirme adına üç yıldır Karabağ Savaş Suçlarını Araştırma Komisyonu olarak çalışmalar yapmaktayız.
Gazze kasabı ve insan kasabı gibi canileri cezalandırmak için;
Yaptığımız bu çalışmalar neticesinde Uluslararası Savaş Suçlarını Araştırma Mahkemeleri'nin Türkiye'de kurulması için Komisyon olarak Başkanımız Salih Kurt Bey ile ciddi çabalar sarf ettik.
Türkiye'de USSAM Mahkemeleri'nin tescilini aldık. Tarifnamesini hazırladık. Kurullarını oluşturduk. Avrupa makamlarına entegrasyon kaydını yaptık. (USSAM) Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemeleri'nin Türkiye'de kurulması elzem ve zarurîdir.”
Kıymetli hukuk duayeni Av. Mustafa Kuran’ın hukuk danışmanlığını yaptığı USSAM, Karabağ savaşı sırasında kurulmuştu. Belki 1992’de Karabağ’da soykırım yapan Ermeniler, Lehey’de değil de USSAM öncülüğünde İstanbul’da yargılamanın önünü açılacak. Bu durum, ufukta Siyonistleri de İstanbul’da yargılamanın önünü açacak. USSAM, Mahkemeleri 2022 yılında kuruldu. Bu mahkemelerin kurulları de tıpkı Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulları gibi oluşturulmuş. Yönetim kurulu, Hukuk kurulu, Dil kurulu, Tarih kurulu, Araştırma kurulu, İnceleme kurulu, Değerlendirme kurulu, Gözlem kurulu, Arşiv kurulu, Güvenlik kurulu, Basın/Medya kurulu olmak üzere temel kurullar oluşturulmuştur.
USSAM Mahkemelerinin tarifnamesinde şu bilgiye ulaştık. Türkiye’de birçok ülkenin içerisinde hukuk temsilcisinin barınacağı “Türkiye Uluslararası Savaş Suçları Araştırma Mahkemesini” oluşturmak.
Mahkeme başkanı Salih Kurt, bu mahkemenin gerekliliğini 2022 yılında “Adalet Bakanlığı Yüksek katına” yazmış olduğu dilekçesinde belirtmişti. Sayın Kurt’un dilekçesini olduğu gibi buraya neşrediyoruz;
“Adalet Bakanlığı Yüksek Katına… İçinde şahsımın da bulunduğu bir grup aydın, bürokrat, gazeteci ve işadamı Karabağ’daki haksızlıkları ve savaş suçlarını dünya kamuoyunda duyurmak ve Azeri kardeşlerimizin mağduriyetinin giderilmesini sağlamak için bazı oluşumlar etrafında toplanmış bulunuyoruz. Karabağ Komisyonu ve Karabağ Savaş Suçlarını Araştırma Komisyonu gibi adlarla çalışan bu teşekkülleri daha kapsamlı ve beynelmilel çalışan bir teşkilata dönüştürmek için ortaya atılan görüşlerden biri de Türkiye’nin öncülüğünde bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi kurulmasıdır. Bilindiği üzere son yüzyılda -son dönemde Ukrayna savaşı Kırım dahil- her yerde Müslümanların başına bombalar yağmakta, uluslararası ihtilafta hep Müslümanlar (Türkler, Filistinliler, bazı Arap toplumları, Afrikalı Müslümanlar, Boşnaklar, Çeçenler, Keşmirliler, Uygurlar vs) mağdur ve mazlum durumundadırlar. Bu sebepten dolayı uluslararası savaş suçlarını ve suçlularını yargılamak için bir mahkemenin kurulması sadece Türkler ve Müslümanlar için değil, bütün mazlum milletler için hayati ehemmiyeti haizdir. Bu cümleden olarak Türkiye’de bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinin kurulması için gereğini yüksek tensiplerinize arz ederim.” Reisül Rüesa Salih Kurt...
O gün bugün
Eyyüp Azlal
24.12.2023 - 00:00
Yayınlanma
Şair İsmet Özel'in mısralarıyla başlayalım. Şair ne demişti savaşta ölmüş çocuklar için.
Şair İsmet Özel’in mısralarıyla başlayalım. Şair ne demişti savaşta ölmüş çocuklar için.
“Ben öyle bilirim ki yaşamak berrak.
Bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.
Çünkü biz savaşmasak diyor ve devam ediyor İsmet Özel. Bugün Filistin için, Filistinli çocuklar için İsrail’in soykırımına ses çıkaranlar bizim tahminlerimizin ötesinde. Sesini çıkarmalarını beklediğimiz ülkeler ve insanlar sus pus olmuş. İsrail’in onları ne zaman terbiye edeceğini veya da sarih bir cümle ile söyleyelim onlara ne zaman saldıracağını kestirmeye çalışıyor.
İskoçya’da bir İskoç vatandaşı gösteri sonrası tutuklanmış. Bir süre sonra serbest bırakılmıştı. İskoç aktivist, mahkeme önünde şunu söylemişti. “Bugün Filistin özgürlüğe kavuştuğunda yanında duranlar başı dik olacak. Filistin özgürlüğüne karşı olup bizi yargılayan/tutuklayanlar ise başlarını utançtan kaldıramayacak.” Demişti.
Amerikalı ünlü oyuncu Angelina Jolie ise “Gazze gözümdeki perdeyi açtı. İnsan hakları var ama kimin için? Giderek dünyanın çirkin yüzün daha fazla görüyoruz.” demişti.
O gün bu gün demiştim.
Hangi gün. Biraz da bugüne odaklanalım. Şair-yazar-çevirmen Ayçin Kantoğlu’nun çağrısıyla Dünya Çocuk Şehitler Günü 23 Aralık günü ilan edilmiş. Bu yazıyı dün yazdım. Yani 23 Aralık Gününde.
Filistinli çocuk Rim, geçtiğimiz haftalarda İsrail’in saldırısında şehit edildi. Dünya onun naaşını kucağında taşıyan dedesinin görüntüleri ile tanıdı. Dedesinin onun için ruhumun ruhu dediği Filistinli çocuk, Gazze’de gözlerini hayata yummuştu. Aslında uyurken şehit edilmişti. Gözlerini açamadan kapamıştı bu dünyada.
Peki, biz ne yapacağız? Ayçin Kantoğlu’nun çağrısıyla 23 Aralık Dünya Şehit Çocukları günü dolayısıyla başta sosyal medya platformlarında, konferanslarda panellerde, bilimsel toplantılarda, meydanlarda, havada, yerde, denizde, bulunduğumuz her yerde İsrail’in soykırımını kınayacağız.
Bundan böyle 23 Aralık Günü Dünya Şehit Çocukları Günü…
Ülkemizde birçok şehirde şehit çocuklar günü anısına yürüyüşler düzenlenecek. Twetterde (X) platformunda hashtag (haştag) etkinlikleriyle beraber Filistin’de gerçekleştirilen katliamlar sürekli gündemde tutulacak. Yine 23 Aralık gününün dünya şehit çocukları günü olması için Türkiye Büyük Millet Meclisine başvurulup Türkiye’de ve dünyada imza kampanyaları düzenlenmelidir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Dijital gazete
Medya analizi
Filistinli bir kız çocuğu “ağlayalım istiyorlar, ama ağlamayacağız. İşgalciler bizim topraklarda kalamayacaklar derken bütün dünyaya sesleniyordu. Onun bu konuşmasından güç alan ABD’li rapçi Anees Mokhiber; işini, sanatını kaybetme kaygısını bir yana bırakıp şu açıklamayı yapmıştı. “Eskiden Filistin hakkında konuşmaktan korkuyordum. Ama artık asla öyle bir şey yok. Susmanın zamanı değil.” Demişti.
Son sözü İsrail bombalarıyla şehit düşen bir babadan, bir şairden dinleyelim:
Eğer ölmem gerekiyorsa
Umut getirsin
Bir masal olsun bu uçurtma”
Demişti. Ruhu, ruhları şad olsun. Bu hafta sonu bütün dünyada ayaklar Gazze için, Filistin için yürüyor. Sesimiz, Filistinli çocuklar için yükseliyor. Yumruğumuz, İsrail’e öfke için havaya kalkıyor. Bu hafta sonu ülkemizin vicdanına ses olalım. Ümmetin mazlumları için ayağa kalkalım.
Dini futbol olanın
Eyyüp Azlal
31.12.2023 - 00:00
Yayınlanma
M. Akif, Çanakkale Şehitlerine şiirinde "Eski dünya yenidünya bütün kavimlerin mahşer gibi, tufan gibi Çanakkale boğazına ki ufacık bir karaya saldırdıklarını söylüyordu. Ostralya, Kanada ve daha nice devletin azgınca Müslümanların üzerine çökmeye çalıştıklarını söylüyordu. Bu saldırganların çehreleri, lisanları rengârenk olsa da vahşetleri bir olduğunu söylüyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Kültür haberleri
Spor haberleri
M. Akif, Çanakkale Şehitlerine şiirinde “Eski dünya yenidünya bütün kavimlerin mahşer gibi, tufan gibi Çanakkale boğazına ki ufacık bir karaya saldırdıklarını söylüyordu. Ostralya, Kanada ve daha nice devletin azgınca Müslümanların üzerine çökmeye çalıştıklarını söylüyordu. Bu saldırganların çehreleri, lisanları rengârenk olsa da vahşetleri bir olduğunu söylüyordu.
Bugün Filistin işgali ve Filistin’in bir parçası olan Gazze’deki katliamın bir benzeri yüz yıl önce Çanakkale’de yapılmıştı. Ki arşivlerde Çanakkale’yi savunmak için Gazze’den Kudüs’ten, Han Yunus’tan, Ramallah’tan gelen Müslümanlar vardı. Hepsinin şehitlikleri Çanakkale’de duruyor.
Bugün ruhları işgal altında olan insanların dini elbette futbol olur, müzik festivali olur, başka bir şey olur. Allah’ı yer yeryüzünde kovma girişiminde olanlar için Gazze’de yirmi bin insan ölmüş ne fark eder.
Dini futbol olanların doksan dakikalık bir maç kadar gözünde, gönlünde yer etmiyor binlerce çocuğun katledilmesi;
Dini futbol olanların ağaca, ite, hayvana, okumayan kız çocuklarına dair ufak dokunuşları olur da ama binlerce masum çocuğun öldürülmesine ses çıkaramazlar. Aslında ne çiçeğin, ne böceğin ne de okumayan kız çocukları dini futbol olanların umurunda. Yozlaşmış, sadece bencil vicdanlarıyla bu dünyada bedenlerini sürüklüyorlar. Cesedini sürüklüyor ölene kadar.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Teknoloji haberleri
Medya analizi
Dini futbol olanların Gazze’de şu anda yapılan katliamlardan haberi olmuyor. Doğu Türkistan, Keşmir, Hindistan, Libya, Balkanlar, Suriye, Irak, Azerbaycan ve daha nice memleketlerde Müslümanlar zulüm görüyor. Çocuklar, kadınlar öldürülüyor, siviller öldürülüyor. Ve dini futbol olanlar, yani şu bizimkiler bu zulümlere dur demedikleri gibi oturmuş, futbolu konuşuyorlar. Futbolunuz batsın.
Dini futbol olanların; Uygur Müslümanlarından habersizdirler. Evleri yıkılmış, kendilerine bakacak evlatları hapsedilmiş, terkedilmiş binlerce Uygur dede ve ninenin ahı dini futbol olanların üzerine olsun. Gazi Mustafa Kemal, vaktiyle gazi mecliste Kudüs’te yapılan saldırıları kınamıştı. Sözüm ona bugünkü “Kemalist” zihniyet, kafasının skolastik ve arıza bir kafa olduğunu dünyaya da gösterdiler sağ olsunlar. Batıcı diye övündükleri bütün ülkelerin takımları yıllardır Suud’da maç yapıyor ve hiç kriz çıkarmadı. Sizin nefret ettiğiniz Suud yönetimi değil, sizin nefret ettiğiniz şey “İslam’dır İslam! Yoksa Suud yönetimini biz de sevmeyiz. Çünkü Suudlar da bir ay önce Gazze’de katliam yapılırken müzik festivali düzenliyordu. Buna tepki gösteren küçük bir azınlığı da toplayıp hapse attılar.
Bugün Siyonistler, Türkiye’yi kendi iç sorunlarıyla boğuşması ve Filistin meselesi ile ilgilenmemesi için PKK'yı sahaya sürüyor, olmuyor. Çöl ağası Salman'ı sahaya sürüyor, olmuyor. Ali Koç’u sahaya sürüyor, olmuyor. Suud’u sahaya sürüyor, olmuyor. Siyonistler, yüz yıl önce Çanakkale’de dünya baronlarını başımıza toplamıştı. Nasıl ki yüz yıl önce Çanakkale geçilmediyse Gazze de geçilmeyecek
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Yazarlar köşe
Coğrafi Referanslar
Doğu Perinçek Fenerbahçe ve Galatasaray’ın Suud’da yaptığı/yapmadığı maç için şöyle demişti. “Türk takımlarına Suudi Arabistan’da yakışan Filistin dayanışmasıdır. Galatasaray ve Fenerbahçe sahaya ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşı mücadele pankartlarıyla çıkmalıydı. O zaman Arap halkıyla yürek yüreğe çıkmalıydı.”
Biz bu Soykırımı asla unutmayacak ve unutturmayacağız. Yoksa mahşerde bu Gazze’de yalınayak çarpışan mücahidler yakamıza yapışırsa kurtuluşumuz yoktur…
Gazze'ye kutlu bir zafer, bize de kutlu bir kıyam nasip olsun! Hakk razı gele...
Şimdi bunun önüne hangi gündem geçebilir?
.
.
Bugün 430 ziyaretçi (822 klik) kişi burdaydı!
Gazze'nin şehid şairleri-1
Eyyüp Azlal
07.01.2024 - 00:00
Yayınlanma
Şair –yazar Âdem Turan, "Şairlerin Gazze'si Ya da Geride Kalanların Türküsü adlı kitabında Gazze için, Filistin için şunu söylüyordu. "Zulmün topraklarında "Acı"yı "Şâir"den daha iyi kim anlatabilirdi ki?
Şair –yazar Âdem Turan, “Şairlerin Gazze’si Ya da Geride Kalanların Türküsü adlı kitabında Gazze için, Filistin için şunu söylüyordu. “Zulmün topraklarında “Acı”yı “Şâir”den daha iyi kim anlatabilirdi ki? Onlar; bu eserde Gazze’de yapılan zulüm karşısındaki duyarlılıklarını dile getirmişlerdi. Bugün belki yapılan vahşet ve zulüm sebebiyle Gazze’nin şairlerinin çoğu yaşamasa da; dünya üzerinde duyarlı insanlar yaşamaya devam ettikçe, gönlü Filistinlilerle beraber olan şâirler yaşamaya devam ettikçe ‘Şâirlerin Gazze’si’ de yaşayacak ve var olacaktır.”
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Medya analizi
Güncel haberler
Biz, bugün bu yazımızda Şairlerin Gazze’si olarak Türkiye’den ya da başka bir ülkeden Gazze’ye, Filistin’e bakıp da şiir yazanları değil bizzat Gazze’de yaşayıp da son İsrail saldırılarında (7 Ekim) şehid düşen Gazzeli iki şairden bahsedeceğim. Bizim için Gazze’de değil bir insan bir kuşun bile zarar görmesi üzücü bir şeydir. Gazze’de insanlar şehid, düşüyor, hayvanat, tabiat ölüyor.
Gazze’de ya da Filistin’in diğer topraklarında ölen bir edib’in bir sanatkârın acısı içimizde biraz da trajedi oluşturuyor. Hele onların eserleri hakkında bilgi sahibi isek bu durum daha da üzücüdür.
Gazze Şeridi'nde yaşayan tanınmış bir Filistinli yazar, şair, üniversite profesörü ve aktivist. Rıfaat El-Areer, 1979 yılında İsrail'in Gazze Şeridi'ni işgali sırasında Gazze Şehri'nde doğdu. Yazının devamında Türkçe şeklinde ismini yazacağız. Rıfat El-Arir, 2001 yılında Gazze İslam Üniversitesi İngilizce bölümünü bitirdi. 2007 yılında Londra Üniversitesinde yüksek lisans derecesi aldı. 2017 yılında Malezya Putra Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı alanında doktora yaptı. Doktora tezinin konusu John Donne üzerineydi. Gazze İslam Üniversitesi'nde edebiyat ve yaratıcı yazarlık dersleri verdi. El-Arir, Gazze’de "Biz Sayı Değiliz" organizasyonunu kurdu. Bu organizasyon genç Gazzeli yazarları deneyimli yazarlarla buluşturuyor ve hikâye anlatmanın gücünü bir direniş aracı olarak destekliyordu. 6 Aralık 2023'te El-Arir, İsrail'in 2023'te Gazze Şeridi'ni işgali sırasında erkek kardeşi, kız kardeşi ve üç çocuğuyla birlikte İsrail'in hava saldırısında şehid edildi. Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü, Rıfat El-Arir'in kasıtlı olarak hedef alındığı söylemişti. El-Arir’in (Al-Areer) akrabaları da İsrail, Kasten onun evini hedef aldı ve öldürdüğünü ifade etmişti.
Şehid Rıfat El- Arir, İngilizce yazmayı tercih eden genç Gazzeli yazarlardan oluşan bir neslin liderlerinden biriydi. Onların hikâyelerini kurguluyordu tıpkı Derviş Mahmud gibi.
Gazze İslam Üniversitesi'nde uzun yıllar şiir ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi; burada Shakespeare, Thomas Wyatt, John Donne, Wilfred Owen ve diğerlerinin eserlerini anlattı ve "Gaze Sessiz Değil" ve "Gaze Yazıyor" kitaplarının editörlüğünü yaptı. Tekrar." Gazze'de daha önceki bir TED sunumunda Rıfat El- Arir’in ana kaygısının sözlü tarih olarak da bilinen yaşlıların hikâyelerinin yok olma yolunda olması olduğunu çünkü modern teknoloji nedeniyle "hikâyeleri umursamayı bıraktık" demişti. O, Filistin sözlü edebiyatı hakkında şunları söylemişti: "Annem ve büyükannemin bana anlattığı hikâyeler sayesinde şu an olduğum kişiyim."
Üniversite öğrencilerine yaratıcı yazarlık ve dünya edebiyatı dersi veren akademisyen olarak da şu açıklamaları yapmıştı: "İşgal altındaki Filistinliler olarak hikâye anlatımı, eğitici değerin ötesine geçerek, hikâyemize sahip çıkmanın acil ihtiyacına doğru gidiyor; bu, gücü elitlerden ziyade topluma geri veren bir şey." İnsanların bir toprakla ilgili anlattıkları, o toprak üzerindeki haklarının kanıtıdır.”
Rıfat El- Arir’in son şiiri:
Ölmeliysem, Bir Mesel Olsun bu Ölüm
Eğer Ölmeliysem ben
Sen yaşamalısın benim hikâyemi anlatmak için
Eşyamı satıp savıp
Bir parça kumaş satın almak için
Biraz da ip
(beyaz olsun, uzun da bir kuyruğu)
Ki Gazze’de bir yerlerde bir çocuk
Cennetin gözünün içine dalıp gitmiş,
Babasını beklerken –
Hani kimseye, kendi tenine ve bedenine bile
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Tarih
Savaş ve Çatışma
Elveda bile demeden gitmiş babasını beklerken –
Uçurtmayı görüversin birden o çocuk
Yukarılarda bir yerde
Benim uçurtmamı, hani o senin yaptığın
İşte onu
Ve bir an için sansın ki bir melek var orda
Sevgiyi yeryüzüne geri getiren
Eğer ölmeliysem ben
Bırak umut getirsin bu ölüm
Bırak bir mesel olsun
*Rıfat el-Arir'in "If I Must Die" adlı şiiri Ömer Madra tarafından çevrilmiştir.
Gazze'nin Şehid Şairleri- 2
Eyyüp Azlal
17.01.2024 - 00:00
Yayınlanma
Filistinli yazar ve şair Hiba Kamal Abu Nada 20 Ekim 2023 tarihinde İşgalci İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki bombalaması sırasında hayatını kaybeden şairlerdendi.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Gazete arşivi
Tarih
Filistinli yazar ve şair Hiba Kamal Abu Nada 20 Ekim 2023 tarihinde İşgalci İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki bombalaması sırasında hayatını kaybeden şairlerdendi. Hiba Kamal’ın vefatını Filistin Kültür Bakanlığı duyurmuştu. Hiba Kamal, şehid olmadan bir gün önce, işgal güçlerinin Gazze’yi bombalamasında şehit düşen arkadaşı Meryem’in yasını tutuyordu. Hiba Kemal, sosyal medya sayfasında şunları yazmıştı:
“Meryem, yorgunluktan kurtuldu, sonsuza kadar rahatladı. Özür dilerim Meryem, seninle ve benimle aynı fikirde olmadığımız her sefer için çok üzgünüm.”
Hiba (Heba) Kamal’in son sözleri ise şuydu:
“Gazze’deyiz, Allah’la birlikte, bir şehit ile bir şahit arasındayız. Hepimiz kurtuluşu, senin gerçek vaadini bekliyoruz ey Allah’ım.”
Hiba Kemal Ebu Nada’nın 8 Ekim 2023 tarihinde sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda İsrail bombardımanı hakkında şunları yazmış:
“Gazze’nin gecesi; roketlerin ışıltısı dışında karanlık, bombaların sesi dışında sessiz, duanın rahatlığı dışında korkunç, şehitlerin ışığı dışında siyahtır. İyi geceler, Gazze”
Diye yazmış. Gazze’nin hiç iyi gecesi oldu mu? Gazzeliler için “günaydın”da yoktur. Günleri hiç aydın oldu mu ki?
Şairin vefatında iki hafta önce yazdığı bir şiirine ulaştık. Şiir İngilizce idi. Bir arkadaşımızın yardımıyla Türkçeye şu şekilde çevirdik.
“Artık yedinci cennetteyiz.
Yeni bir şehir yükseliyor.
Kanlı üniformalı doktorlar,
Öğretmenler öğrencilerine karşı sabırlı,
Acıdan etkilenmeyen aileler.
Muhabirler cennetin fotoğrafını çekiyor.
Şairler, ölümsüz aşkın şarkısını söylüyorlar,
Herkese Gazze'den selamlar.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Politika
Siyaset haberleri
Yukarıda yeni bir Gazze inşa ediyoruz.
Dizginlenmemiş bir Gazze.”
Şiirin İngilizcesi
“Wearenow in seventhheaven.
A newcityrises.
Medics in bloodieduniforms,
Teacherspatientwiththeirstudents,
Familiesuntouchedbysorrow.
Reporterssnapshottingparadise.
Poets, singing of undyinglove,
All hail from Gaza.
Building a new Gaza above.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Savaş ve Çatışma
Medya takibi
A Gaza, unfettered.”
Not: İsrail terör örgütü, Güney Afrika Cumhuriyetinin dava açmasıyla Lahey adalet divanında yargılanmaya başlandı. Yargılama iki gündür devam ediyor. ABD ve İngiltere ise İsrail’in yargılanmayacağını iddia edercesine önce Yemen’e saldırdı. Sonra vekâlet savaşçıları PKK’lı teröristler de sınır bölgesinde askerlerimizi şehid etti. Şehidlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. ABD ve İngiltere yaptığı saldırılarla dünyaya şu mesajı veriyor. Biz ve İsrail dokunulmaz insanlarız. Biz, istediğimiz her türlü şımarıklığı- soykırımı yaparız demeye getiriyor. Dünya bu katillerden bir an önce kurtulmalı.
Urfa'daki Siyonist cinayet
Eyyüp Azlal
21.01.2024 - 00:00
Yayınlanma
Yahudilerin 19.asırda Filistin'e ilk toplu göçleri 1882 yılında 1.Siyonist kongresinde gerçekleşmiştir. Yahudiler, bu göçlere "Aliya" adını vermişlerdir. Yahudiler, bu göçün manevî derecesini artırmak için "Filistin'e yapılan göçü mukaddes yolculuk" anlamında "aliya" demişlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Teknoloji haberleri
Haber makaleleri
Yahudilerin 19.asırda Filistin’e ilk toplu göçleri 1882 yılında 1.Siyonist kongresinde gerçekleşmiştir. Yahudiler, bu göçlere “Aliya” adını vermişlerdir. Yahudiler, bu göçün manevî derecesini artırmak için “Filistin’e yapılan göçü mukaddes yolculuk” anlamında “aliya” demişlerdi. Misyonu İslâmiyet’teki “Hicret”e çok benzeyen bu göç, nitelik ve sonucu açısından, normal göçlerden farklılık arz etmişti. Siyonistler, özellikle Avrupa’da çok konforlu ve rahat bir hayat yaşayan Yahudileri Filistin’e göç ettirmek için böyle bir siyaset izlemişlerdi. Siyonistlerin bu siyasetine alet olmayan, kendine vatan, yurt edindikleri toprakları bırakmak istemeyen Yahudiler ise akıbetleri trajedi ile sonuçlanan olaylar yaşamışlar. Kimi katledilmiş, kimi sürgün edilmiş. Kimi ise yaşadığı ülke tarafından hapse atılmış. Çocuklarından ayrılmışlardır.
Siyonistlerin “aliyası” 1947’ye kadar devam etmiştir. Yahudi Diasporası sonrasında Siyonizm’in doğuşu, Yahudilerin vaad edildiğine inandıkları Filistin’e göç etmeleri, Filistin’in İngiliz Mandasına girmesi, BM’in Filistin’i Taksim kararı, İsrail Devleti’nin Kuruluş dönemi ve o döneme kadar yaşanan, gerek Ortadoğu gerekse Avrupa ve diğer kıta ülkelerini derinden etkileyen olaylar bütünü için yakın tarih okumaları yapanlarca bilinmektedir.
Yıl 1947’ye gelindiğinde bütün Dünya’da olduğu gibi Urfa’daki Yahudiler de bir kısmı Filistin’e gitmiş. Diğerleri de gitmek istemiyordu. Fakat Yahudiler, Daha doğrusu Siyonist “aliya” grubu bu göçün bir kutsal mesele olduğunu düşündükleri için gitmeyen Yahudi ailelerini öldürmeyi planlamışlardı. Bu planları da o kadar sinsi bir şekilde yaptıkları için kimse bu cinayetin Yahudilerce yaptıklarına inanamayacaktı. 1947 yılında Urfa’da Çakeri mahallesinde bir Yahudi ailesinin yedi ferdi hunharca katledildi. Polis, Çakeri mahallesi civarında bir operasyon başlattı. Birçok Müslüman erkek, kadın sorgulandı. Müslüman erkeklerin çoğu hapse atıldı. Avrupa’daki kamuoyu ayaklandı. İşin asıl rengi sonradan yavaş yavaş belli oluyordu. Öldürülen Yahudi aile Müslüman olmuştu.
O gün yani 1947 tarihli katliamdan bir kişi kurtulmuştu. Onun torunu İsmail Esmeray, yıllar sonra hatıralarında şunu söyleyecekti.
“Babam Ahmet Kemal, Müslümanlığı araştırdığı sıralarda uzun bir süre havraya gitmemiş. Bunu fark eden cemaat liderleri nedenini öğrenmek istemiş. Babam o sırada ailesinden de gizli Müslümanlığı kabul etmiş, Harrankapı semtindeki Arap Hoca’nın tekkesine gitmeye başlamış. Ailesi sıkıştırınca din değiştirdiğini söylemiş. ‘Beni kabul etmezseniz sizi anlarım, ama siz de bu dini kabul ederseniz memnun olurum’ demiş. Ailesini de Müslüman olmaları için ikna etmiş. Havraya gitmeyi bıraktıkları için bütün cemaatin tepkisini çekmişler. Aradan bir süre geçtikten sonra babam hariç ailemizden herkes katledilmiş. Katliam sırasında babam Arap Hoca’nın yanındaymış….”
Avrupa ve Dünya kamuoyunda yedi kişinin öldürülmesi, Türkiye'de yüzlerce Yahudi'nin katledildiği şeklinde yansımıştı. Olay duyulur duyulmaz, Dünya Yahudi Kongresi (WJC) Türkiye'nin Washington Büyükleçiliği'ne başvurarak konunun araştırılmasını istemişti. Elçilik ise olayı yalanlayan bir açıklama yapmış, eylemin sıradan bir cinayet olduğunu duyurmuştu. Ancak Yahudilerin tepkisi azalmamıştı... Ve sonuç… Yahudi Siyonist plan “aliya” tıkır tıkır işlemişti. Urfa’dan kopuşlar hızlanmıştı. Yahudiler korkudan evlerinden çıkamıyor, dükkânlarını bile açamıyordu. Perişan durumdaydılar...
Urfa’daki Mahkeme, Şorkaya ailesinin Müslüman olduğu için öldürdüğü iddiasından yola çıkarak Müftü Hasan Efendi'den (Açanal) bir rapor istemişti. Müftü Efendi, Tevrat'ı incelemiş. Tevrat’ın 162. 163. ve 164. sayfalarında Tesniye faslının 13. babının 6. ayetinden 18. ayetine kadar olan bölümünü mahkemeye kaynak olarak göstermişti. Burada; "Her kim dinini değiştirir ise onu mutlak katl ve taşlarla recm edeceksin" deniliyordu. Urfa Müftüsünün bu açıklamasıyla Urfalılar, zan altında kalmaktan kurtulmuşlardı.
Urfa'daki Yahudilerin zorunlu göçü
Eyyüp Azlal
28.01.2024 - 00:00
Yayınlanma
Daha önceki yazımızda Yahudilerin 19.asırda Filistin'e ilk toplu göçlerinin 1882 yılında 1.Siyonist kongresinde alınan kararla gerçekleştiğini söylemiştik.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Coğrafi Referanslar
Spor haberleri
Daha önceki yazımızda Yahudilerin 19.asırda Filistin’e ilk toplu göçlerinin 1882 yılında 1.Siyonist kongresinde alınan kararla gerçekleştiğini söylemiştik. Yahudiler, bu göçlere “ ‘Aliya” adını vermişlerdi. 'Aliya, Yahudilerin kalıcı olarak yerleşmek amacıyla bir bölge ya da ülkeden Filistin'e yaptıkları göç anlamına gelmektedir. 1948 yılında kurulan İsrail Devleti, XIX. yüzyıldan itibaren siyasî Siyonizm hareketiyle teşvik edilen bu göçler sonucu ortaya çıkmıştır.
Dünyadaki Yahudiler arasında ‘Aliya yayılmıştı. Yıllarca, yüzyıllarca hatta bin yıldır yaşadığı topraklarını bırakan Yahudiler, Siyonistlerin yaydığı kutsal göç masalıyla Filistin’e Kudüs’e gitmişlerdi.
1.Siyonist kongresinden tam dört yıl sonra 1896’da Urfa’dan da Filistin’e giden ilk Yahudi göçü başlamıştı. Urfalılar Kudüs'te kurdukları mahalleye Rehaviye (Urfa’nın eski adı) Mahallesi adını vermişlerdi. 1896’da Urfa’dan göç eden Urfalı Yahudiler tarafından inşa edilmiş olmalıdır. Yine aynı tarihlerde çok popüler olan Rehaviye (Urfa) Kıraathanesi varmış. Bu kıraathanede üç dört dilde dergi ve gazeteler okunurmuş. Rehaviye kıraathanesinde bütün dünya medyası takip edilirmiş. Bu, tıpkı altmışlı yılların İstanbul’unda Sivaslıların, Urfalıların, Rizelilerin kurduğu kıraathanelere benziyordu.
Urfalı Yahudiler, Filistin’e ilk gittiklerinde İsrail kurulmamıştı. Bölge, İngiliz mandası altındaydı. Orada en ağır işlerde çalışmaktaydılar. Urfa’da iken bağ bahçe işleri ve çerçilik işleri Yahudilerin mesleği idi. Sadece birkaç aile zengin sayılırdı.
Yıl 1947’ye gelindiğinde Urfa’dan Kudüs’e gitmeyen Yahudiler vardı. Bunlar kendi topraklarından ayrılmak istemiyorlardı. Ve sonra ne oldu?
78 yıl önce Urfa’da Müslümanlığa geçen Yahudi bir ailenin yedi ferdi bir gece vahşice öldürülmüştü. Aileden sadece bir kişi sağ kaldı. Bunları katledenler, bir yıl sonra Filistin’de devlet kuracak İsrailli teröristlerdi. Ama o zamanlar, Siyonistler katliamlarını saklayıp cinayeti Müslümanların üzerine atmışlardı. Aileden kurtulan tek kişi, o zaman Müslüman olan Ahmet Kemal Esmeray olmuştu. Katliam olduğu vakit Ahmet Kemal, Harrankapı semtinde Arap Hoca tekkesinde Arap Hocanın dersine katılmıştı.
O günleri, acı tarafıyla babasından dinleyen İsmail Esmeray şöyle anlatmıştı.
“Ailemiz o sıralar Urfa’nın en zenginlerinden biri olmasına rağmen evden hiçbir şey çalınmamış. İddialara göre, ailemizin Müslüman olmasından rahatsız olan Urfa’daki Yahudi cemaati durumu Filistin’e bildirip rahatsızlıklarını söylemiş. Yine iddialara göre kulaklarının ve parmaklarının kesilmesi, gözlerinin oyulması ‘Biz bu işi yaptık, işte delilleri’ demek içinmiş. Yahudi cemaatinin liderlerinden Azzur Bozo, Yusuf Hamuz, Hıdır Yeşil, Azzur Bilgin ve Nesim Binler cinayetleri planladıkları iddiasıyla yargılanmış ama hepsi beraat etmiş. Bu olaylar sürerken, 1948’de İsrail Devleti kurulmuş ve o sırada Urfa’da ne kadar Yahudi varsa İsrail ya da Amerika’ya göç etmiş. Sadece babam kalmış.”
Urfa’daki Yahudi cinayeti, Son Gavur romanında yazar Mehmet Faraç tarafından da işlenmişti.
“Ailenin ihtidâ ederek Ahmed Kemal ismini almış olan oğulları kanalıyla Müslüman olduğu söyleniyor... ve durumları İsrail devleti kurmaya çalışan Siyonistlere Urfalı iki ileri gelen Yahudi tarafından bildiriliyor. Bunun üzerine Filistin'den dört Yahudi gelerek aileyi katlediyor. Kurtulan sadece askerde olan Ahmet Kemal'dir.”
Romancı Mehmet Faraç, Ahmet Kemal’in askerde olduğunu söylese de bu yanlış bir bilgidir. Ahmet Kemal’in oğlu İsmail Esmeray’ın verdiği bilgi daha sağlıklıdır. Ahmet Kemal cinayet zamanında Arap Hoca’nın tekkesinde imiş. Hatta oğlu İsmail Esmaray’ın aktardığı başka bir bilgiye göre babası eve geldiğinde yabancı bazı kişilerin evin bahçesinde dolaştığını görmüş ve kendisi mutfağa saklanmıştı.
Uzaydan doğudan batıdan
Eyyüp Azlal
04.02.2024 - 00:00
Yayınlanma
Kalemi elime aldığım bu vakitte de dünya dönüyordu. Alper Gezeravcı hâlâ uzaydaydı. Türkiye adına deneyler yapıyor, yapacak. Tuz Gölü'nde yetişen bitkinin tuza verdiği tepki uzay ortamında araştırılacak.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Yerel haberler
Gazetesi
Kalemi elime aldığım bu vakitte de dünya dönüyordu. Alper Gezeravcı hâlâ uzaydaydı. Türkiye adına deneyler yapıyor, yapacak. Tuz Gölü'nde yetişen bitkinin tuza verdiği tepki uzay ortamında araştırılacak. Sosyal medyada birçok şehirden insanlar ilk Türk Astronot için capsler üretmişlerdi. Kimisi ünlü astronotu Urfa ağzıyla konuşturup Urfa İsotu, kimisi Birecik Patlıcanı tohumunu uzay istasyonunda ekme derdindeydi. Alper Gezeravcı, dönüş yolunda okullara bağlanıyordu. Haber ajansları, annesinin -önce pilot sonra astronot- oğlu için çok sevdiği yemeği güveç hazırladığını duyurmuştu. Demek ki uzay istasyonunda internet kesintisiz hem de ücretsiz idi.Teknoloji haberleri
Alper uzaydayken Gazze kan ağılıyordu. Filistin yastaydı, Kudüs sessizce yas tutuyordu. Batı Şeria’da İsrailli teröristler gece baskınları yapıp insanları öldürüyordu. En son İsrailli teröristler, Cenin şehrinde Filistinli insanların kılığında İbni Sina hastanesini basıp hasta yatağındaki Filistinlileri şehid etmişlerdi. Ve dünya hala uyanamamıştı.
Filistinli Gazzeli muhabir Kerim Alastal, 2 Şubat 2024 tarihinde şu olayı bildirmişti. “Çadır kampa sığınan kuzenim evde un ve doğal tüpünü almak için dışarıya çıkmıştı. Evine yaklaşırken Siyonist bir keskin nişancı onu hedef alıp şehid etmişti. Annesi bunu haber almış ve oğlunun cesedini sokak ortasında bırakmak istemediği için o da yola koyulmuştu. Yanına diğer oğlunu da almıştı. Anne ve ikinci oğul da evlerine yaklaşmıştı, yerde cenazesi olan diğer oğluna tam sarıldığında İsrailli keskin nişancı onu ve ikinci oğlunu kurşun yağmuruna tutuyor. Onları da oracıkta şehid ediyor. Bugün üçünün de defin merasimi vardı. Üçü de Gazze’nin kanla karışmış kutsal topraklarında defnedildi.”
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Güncel haberler
Spor haberleri
Bizler, Türkiye’deki Müslümanlar olarak hiçbir şey yapamamaktan yorulduk. Dünyadan, etrafımızdan tiksinmekten başka bir şey yapamıyoruz. Yediğimiz, içtiğimizden utanıyoruz. Filistinlilerin Gazze’de erzakları tükeniyor. Bizim de burada yüreğimiz tükendi. Sabrımız taşlaştı. Ki taş olsa çatlar, dağ olsa yıkılırdı.
Gazze’de soykırım devam ederken güzel ülkemde bulanık suda balık avlayanlar tetikte bekliyordu. Bir soldan bir sağdan naraları atan Kripto Yahudiler, ülkeyi kaosa sürükleyip ellerine, avuçlarına almaya çalışıyorlardı. Emniyet birimlerimiz, geçen ay çok sayıda Mossad ajanını sepetleyip tutukladı. Demek ki daha tutuklanmayan bir sürü ajan var, deşifre olmayan var. Sakallı, bereli, küpeli, rockçu, popçu, dantelli, eskortçu, ayyaşı, eroincisi, teröristi… Daha nice sektörde bu ajanlarla iç içe yaşıyoruz. (Yakalanan ajanlar sonrası edindiğim intiba)
Ah! Bulanık sular, bulanık sular… Bulanık sularda Allah’ın garip kulu Ramazan Hoca’nın bir çay ocağında şehid edildiği haberini alıyoruz. Ramazan Hoca’ya önce deli diyorlardı. Daha sonra bu kadar doğru konuşan bir adam bulamadığından dolayı ona cephe almışlardı. Geçimini tesbih satarak, mezarlıklarda ağaç budayarak sağlayan Ramazan hoca kimler için tehdit olmuştu, oluşturmuştu. Kimi dünya gözüyle görür deli derler, kimi gönül gözüyle görür veli derler.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Ekonomi haberleri
Haber bülteni
Ramazan Hoca’ya dair söylenecek çok söz var. Şehadet zaferdi diyordu kendisi. Ramazan Hocanın katilleri onu namaz üzerinde öldürmüşler. Kendi halinde İslam’ı yaşamak bu dünyada zor...
Ramazan Hoca’dan sonra katiller İzmir’de bir taksiciyi öldürdüler. Bunlar iyiliğe kalleşçe saldırıyorlar. Katiller dünyada iyilik kalmasın istiyorlar. Düşünün, bir taksici yolda üşümesin diye aracına aldığı bir adam tarafından kalleşçe öldürülüyor. Bu olayı duyunca sahabe zamanında ya da klasik zamanlarda kalma bir hikâye duymuştum. “ Yaşlı bir deveci, çölde yerde yatan bir hasta adamı görür. Ona su verir, onu devesine bindirir. Deveye binen hasta adam deveyi topuklar ve kaçar. Deve sahibi hırsızın ardından bağırır: “Ne olur kimseye bu hırsızlığını anlatma. Hırsız, şaşkınlıkla durur. Neden, der. Deveci, “şayet biri duyarsa bu olayı, çölde ihtiyaç halindeki birine kimse artık yardım etmez.” Demişti.
Gazze'nin Kurtuluşu
Eyyüp Azlal
11.02.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bugün günlerden cumartesi, 10 Şubat 2024… Ajanslar, Filistin'inin Gazze şeridindeki Refah şehrinin İsrail tarafından işgal edildiğini yazıyordu. Refah şehrinin kalbi olan Nasr hastanesinde 11 bin insan yaşıyor.
Bugün günlerden cumartesi, 10 Şubat 2024…
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Gazete aboneliği
Araplar ve Orta Doğulular
Ajanslar, Filistin’inin Gazze şeridindeki Refah şehrinin İsrail tarafından işgal edildiğini yazıyordu. Refah şehrinin kalbi olan Nasr hastanesinde 11 bin insan yaşıyor. Yaralı insanlar var orada. Hasta insanlar, çocuklar ve kimsesiz bebekler var. Annesi babası öldürülmüş çocuklar çaresiz hastahâne bahçesinde ağlıyor. Burası da Şifa hastanesindeki gibi bir katliama dönüşmeden dünyanın ses çıkarması gerekiyor. Sesimizi yükseltmeliyiz. Oradaki insanların sesi olmalıyız.
Gazze’nin kurtuluş savaşı Anadolu halkının kurtuluş savaşına benzeyecek mi? Anadolu coğrafyası zor, engebeli, dağlıktı. Anadolu insanı sözüm ona Gâvurlardan kaçıp günlerce dağlarda, mağaralarda saklanabilmişti. Ama Gazze şeridi dümdüz, insanların kaçabileceği bir duvar arkası bile yok.
Bütün bunlara rağmen Gazzeli çocukların dilinde umut şarkıları eksik olmuyor. Hep bir ağızdan “Cennet, cennet, cennet… Vallahi benim vatanım cennet…” nidaları yükseliyor Refah şehrinin sokaklarında. Sonra, sonra… İsrail uçaklardan atılan bombalarla enkaz altında kalanlar... Kimileri ağır yaralı, kimileri uykularında şehadet şerbetini içiyor. Cennet cennet dedikleri vatanlarından hakiki cennete bir yolculuk… Tam bir cennet yolculuğu seremonisi… Filistinlilerin bu cennet sevdası; televizyoncuların, sohbetçilerin anlattığı cennet sevdasından biraz farklıydı. Biraz biraz Mehmed Akif Ersoy’un mısralarına benziyordu. “Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber/Bak ağuşunu açmış duruyor peygamber.”
Dün Anadolu’da Çanakkale Şehidlerine şiirini yazan millî irade, bugün Gazzeli çocukların, Gazzeli mücahidlerin yüreklerinde saklı. Gazzeli çocukların dillerindeki samimiyet ruhlarına da sinmiş durumda. Uçakların saldırısında iki bacağını kaybeden küçük bir çocuk Nasr hastanesine getiriliyor. Yaralı çocuk oradaki sağlık görevlilerine sesleniyor. “Amca tekrar ayaklarım çıkacak mı?” Oradaki doktorlar, ağızları bıçak kesmiş adeta, sus pus olmuşlar, susuyorlar… Gözyaşları cevap veriyor. Orada biz olsak ne yazardı. Ne cevap verebilirdik ki. Hangimiz o minik bedene cevap vermeye cesaret edebilirdik ki? Yarın mahşer günün de Allah da bize soracak. Özellikle bir şey yapıyormuş gibi kendini gösterenlere…
Öte yandan esir düşen Gazzeliler var. İsrail teröristleri işkenceler sonrasında hepsini öldürüyor. Ve bütün dünyaya bunu yayıyor. Dünyaya biz işte böyleyiz diyor. Yok öyle bir şey, diyoruz. Ama İsrail ve avaneleri dünyanın bütün kilit noktalarını ellerinde tutuyorlar. Aslında herkes esir. Aslında dünyadaki herkes esir. Sesini çıkaranın tepesine biniyorlar. Bazen ekonomi ile bazen silah zoruyla, bazen de kasetle, sahte belgelerle terbiye ediyorlar.
İsrailli teröristler bütün bu katliamı yaparken kendi ürünleri olan DOMESTOS ürünü reklamı veriyorlar. Hani “mikroplar için kaçacak yer yok” yazmışlardı ya bu reklam ürününün üzerinde. Aslında mikroptan kasıt Filistinlilermiş. Güya onlar nazarında Filistinliler birer mikrop ve Yahudiler de yani Siyonist İsrailliler de “Domestos” muş. Artık bu isim “Domestos” hangi sapık kahramanlarının ismi ise… Herşey tesadüfi değil Siyonistler ilmek ilmek çalışıyor. Domestos’un rengi olan kırmızı renk de öldürdükleri Filistinlilerin rengi. Yeşil ve beyaz rengi de Filistin bayrağını temsil ediyor.
Bir Müslüman mahallesinde salyangoz böyle satılıyormuş. Bir İslam beldesi olan İstanbul’un her köşesinde Domestos’un devasa reklam bilbordları duruyor. Orada Gazze’de katledilen Müslümanlara bir gönderme olduğunu ancak sahici Müslümanlar bilebilir.
Ve son… Nasr Hastanesi Önü… İsrailli keskin nişancıların vurduğu ve yaraladığı Filistinli bir genci kurtarmaya giden sağlıkçı bir Filistinli kadın. Dünya onun kadar cesur olamadı. Kelimeği şehadet getirip koşuyor, yaralıyı getiriyor. Ondan cesaret alan birkaç erkek de yardıma koşuyor. Yaralı Filistinli genç, kurşun yağmuru altında hastaneye yetiştiriliyor.
Bu kadar…...
Mısır bizim neyimiz olur?
Eyyüp Azlal
18.02.2024 - 00:00
Yayınlanma
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, son Mısır seyahatinde-ziyaretinde (geçen hafta) İmam Şafi türbesini de ziyaret etmişti. Bu ziyaret sonrasında Türkiye kamuoyu İmam Şafi bizim neyimiz olur, Mısır bizim neyimiz olur, tartışmasına girmişlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Gazete aboneliği
Haber
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, son Mısır seyahatinde-ziyaretinde (geçen hafta) İmam Şafi türbesini de ziyaret etmişti. Bu ziyaret sonrasında Türkiye kamuoyu İmam Şafi bizim neyimiz olur, Mısır bizim neyimiz olur, tartışmasına girmişlerdi.
Sahi Mısır bizim neyimiz olur? Küçükken annem bana “Mîr-e Mısr’e” derdi. Yani Mısır’ın sultanı… Mısır’a sultan olmak tâ tarihin derinliklerine kadar giden bir deyim. Hz. Yusuf’un köle olarak geldiğini anlatan bir deyim.
Firavun IV. Amanhatep’in mühür yüzüğünü çıkarıp Yusuf’un parmağına taktığından beri bu deyim var. Yusuf’un Mısır sarayına hükümdar atandığından beri Mısır’a sultan olasın deyimi, darb-ı meseli vardır.
Mısır tâ o zamandan beri mi bizim olmuş? Aslında Mısır, insanlığın ortak mirası… Dünyanın en büyük nehri Nil Nehri bütün ihtişamıyla Mısır’a hayat verir. Dünyanın en büyük nehri Nil, burada ister istemez herkes buraya sahip olmak istiyor.
Müslümanların Mısır’a ilk girişleri yedinci asırda… Mısır’a, bu asrın başlarında bir ara Sasani İmparatorluğu hâkim olmuştu. Sonra Bizanslıların yönetimine geçti. 642 yılında, Halife Ömer dönemindeki Müslüman Arap ordusunun bölgeyi Bizanslıların elinden almalarıyla birlikte Mısır, İslâm ile tanışmış oldu.
1517 yılında Osmanlı İmparatorluğu idaresine geçen Mısır, tam dört asır en bereketli dönemini yaşamıştı. İlim dünyası Mısır’a geliyordu. Âlimler buradaki medreselerde yetişip İslam âlemine dağılıyordu. Bir Arap atasözünde “Kur'an Mekke'de indi, Kahire'de okundu ve İstanbul'da yazıldı.” sözü en çok Mısır’da söylenir. Geçmişin yükünü, yükün geçmişine değişmemek lazım.
Mısır, 1914 yılına kadar resmen Osmanlı’nın bir parçası olarak kalmıştı. Ancak, 1798-1801 yıllarında burası Fransa ve 1882'de İngiltere tarafından işgal edilmişti. Mısır, bu ülkenin fiili himayesine girmişti.
Mısır, Müslümanların hak mezheplerinden Şafi’liğin kurucusu İmam Şafi’dir.
Mısır, Müslüman Kardeşler Teşkilatının kurucusu Hasan El Benna’dır.
Mısır, Kur’an’ın Gölgesi tefsir kitabı ve Yoldaki İşaretler kitabının yazarı Seyyid Kutub’dur.
Mısır, İstiklal Marşı şairi Mehmed Akif’tir. Sebilürreşat dergisi geleneği içinde Mehmet Akif, Eşref Edip gibi yerli ve milli geleneklerden doğan İslamcılık bu toprakları yeniden asr-ı saadet çizgisine yaklaştırmıştır.
Mısır nedir? Mısır, Türkiye’dir. Türkiye Mısır’dır. Kahire nedir? Kahire, İstanbul’dur, Bağdat’dır, Şam’dır... İskenderiye, Antalya’dır, Hatay’dır, Mersin’dir. Bunlar öyle şehirlerdir ki İstanbul’da bir caddede yürürken diğer caddeye döndüğünüzde orası adeta Kahire’de, Şam’da bir cadde oluverir. Mısır halkı ve devletinin her zamankinden daha çok Türkiye’ye ihtiyacı var. Çünkü bölgedeki yayılan Emperyalizmin tek etkin panzehiri Mısır ve Türkiye’nin güçlü birlikteliğidir. Türkiye, Mısır’ın yanında durmalı ve omuzlarına yüklenen yükü hafifletmelidir.
Sabır ver Allah'ım
Eyyüp Azlal
25.02.2024 - 00:00
Yayınlanma
Efendim, bize Muhammedî bir sabır ver. Rüzgârların içinden süzülüp gelen, İslam'ın ilk kıblesi Kudüs kokusu getiren vakitleri muştula. Bize Asr suresini düşündür Efendim. Dünyanın tamamı kötüyken bile nice sayıca az topluluğun sayıca çok topluluğu yendiğini hatırlat. Biz biliyoruz ki Allah, zorluklara sabredenlerle beraberdir.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Teknoloji haberleri
Medya analizi
Efendim, bize Muhammedî bir sabır ver. Rüzgârların içinden süzülüp gelen, İslam’ın ilk kıblesi Kudüs kokusu getiren vakitleri muştula. Bize Asr suresini düşündür Efendim. Dünyanın tamamı kötüyken bile nice sayıca az topluluğun sayıca çok topluluğu yendiğini hatırlat. Biz biliyoruz ki Allah, zorluklara sabredenlerle beraberdir.
Efendim Filistin’de Gazze şeridinde bir avuç insan açlıkla, susuzlukla ve de en önemlisi canilerin, katillerin ölümcül darbeleriyle pençeleşmektedir. Tıpkı Tâlut’u ve askerlerini bir nehirle imtihan ettiğin gibi Filistinli mazlumları da bir nehirle, Naim cennetindeki mükellef sofralarla ödüllendir. Denizden tâ nehire kadar bütün Filistin ülkesini âbâd et. Bu mübarek beldeyi azgın Yahudilerin eline bırakma.
Efendim, Ütopya ile distopya arasında sıkışık kaldık. Bizler, yani sana inanalar olarak var olan durumdan memnun değiliz. Refahımız yerinde ama Filistin’de Refah şehrinde bombalar, mermiler, füzeler altında yatan çocuklar varken bu refah neye yarar. Birileri, galiba bize bu anlamsız refahı dayatıp Refah’taki soykırımı kanıksamamızı istiyor. Biz burada soykırım yapacağız, siz sesinizi çıkarmayacaksınız, demek istiyorlar.
Ey insanlar, bu âlemde insan diye şöhret bulan eşref-i mahlûkat!
Rûz-ı mahşerde bize sorulacak. Filistin’in Gazze şeridinde İsrail ve güdümündeki ABD- İngilizler eliyle yapılan katliam, zulüm, vahşet ve soykırım sadece Filistinlilere yönelik değil bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Filistinli çocuklara yapılanlar yarın sizin çocuklarınıza yapılabilir. Filistinli kadınlara yapılanlar yarın sizin kadınlarınıza da yapılabilir. Bu savaş yaradılışa yönelik bir harptir. İsrail, karşılarında eli silahlı insanları öldürmüyor. Elinde tencere, su testisi, çocuklarına bir parça ekmek isteyen insanları öldürüyor. Bu savaş, varoluşa karşı bir işgal hareketidir. Bu savaş, savaş değil insanlığa karşı yapılan bir katliamdır. Bu savaş yeryüzünü fesâta çevirmektir… İsrail’in ve destekçilerinin Filistin halkına karşı başlattıkları bu ahlaksız saldırı, insanlık değerlerine yapılmış alçakça bir saldırıdır.
Geçtiğimiz hafta eski diyanet işleri reisi Mehmet Görmez, Ayasofya camisinde anlamlı bir çağrı yapmıştı. Görmez Hoca, Ayasofya Camisinde Mehmet Görmez hocanın hutbesini daha sonra televizyonda dinlediydim. Bu hutbe, tıpkı yüzyıl önce Mehmet Akif Ersoy’un Süleymaniye Camisinde verdiği vaazı hatırlattı. Akif, o zamanlar Süleymaniye kürsüsünde “Ben fukaha (fıkıh hocası) değilim. Vaaz edecek sanmayınız. Sadece âlem-i İslam’dan haber vereceğim.” diyerek çıkmıştı o meşhur Süleymaniye Kürsüsüne.
Mehmet Görmez Hoca da fıkıh hocasıydı ama şair değildi. İslam âlemine çağrı yapmıştı. Çağrısı şöyleydi. “Ey âlem-i İslam, neredesiniz, hani İslam dünyası nerede? Ey insanlık için çıkarılmış en hayırlı Ümmet! En hayırlı Ümmet olduğumuzu bugün değil de ne zaman göstereceğiz insanlığa. 2,5 milyonluk Gazze kendi kanında boğulurken 2,5 milyarlık İslam âlemi suskun kalmaya devam mı edecek? Ey bütün insanlığa şahit kılınan Ümmet! Şahitliğimizin gereğini bugün değil de ne zaman yerine getireceğiz? Ey İslam ümmeti! Gazze'de olup bitenler karşısında bugün harekete geçmezsek şahitlik vasfımızın da hayırlı Ümmet oluşumuzun da vallahi artık bir anlamı kalmayacaktır. Ey şahid ümmet, şuhedilillah olan Ümmet! Biz, zulme ve mazluma şahit olmak için gönderilmedik, bütün insanlığa hakkın, adaletin şahidi olarak gönderildik. Ey Ümmet-i şahide! Biz Ashab-ı Uhdud kıssasında zikredilen, ateş dolu çukurlarda diri diri yakılan mü’minleri seyretmeye gelmedik. Biz hakkı ve adaleti ayakta tutmak için gönderildik.”
Bu gün Mehmet Görmez Hocanın daha çok gezmesi ve camilerde daha çok vaaz vermesi gerekiyor. En azından Müslümanların savurganlığını ve İsrail mallarına karşı boykotu anlatması bile yeterli.
Gitme ey yolcu
Eyyüp Azlal
03.03.2024 - 00:00
Yayınlanma
Kaç yolcuya seslendim dün gece. Tıpkı M. Akif'in bir asır önce seslendiği gibi. Gitme ey yolcu beraber oturup ağlayalım. Elemin bir yüreğin kârı değil paylaşalım.
Kaç yolcuya seslendim dün gece. Tıpkı M. Akif’in bir asır önce seslendiği gibi. Gitme ey yolcu beraber oturup ağlayalım. Elemin bir yüreğin kârı değil paylaşalım. Bu çok mânidar mısraları yüreğimde bir muska gibi taşıyarak dolaşıyorum. Filistin için, Gazze için her gece ayaktayım, uyku nedir bilmiyorum. Uykusuzluk başımda duman... Bu halde nasıl Ramazan ayını idrak edeceğiz.
Gazze'deki soykırım, vahşet ve canice işlenen cinayetler uykularımı kaçırıyor. Bu zamanın, bu çağın şahidi olarak utanılası bir dünyada yaşıyoruz. Bize dünyayı sevdirecek, dünyada tutunacak hiçbir duygu bırakmadı bu Yahudiler. Ülkemizde tıp doktoru olarak çalışan Moritanyalı bir dostum bana bir Arap atasözünden bahsetti. (Bu sözü orjinalinden okumak isteyenler için.)
“ انتظار العذاب اشد من وقوعه- İntizarül azabi eşeddü min vuku’a”
Türkçe manası şöyleymiş bu atasözünün. “Azabı beklemek azabın kendisinden daha çetindir.” Doktor Muhammed el Emin Mesud, bana bu sözü söylediğinde ona üç defa tekrar etmesini söyledim. Nasıl da vurucu bir söz bu... Eskiler atasözü demezdi darb-ı mesel. Yani vurucu söz. O söz ki insanı kalbinden vurursa darb-ı mesel oluyordu. Nasıl da vurucu bir sözmüş bu. Kılıç yarası gibi, ok yarası gibi… Tesiri çok, esiri çok bu sözün… Kıymetli dostum Bu sözü söylerken Ben Gazze’yi düşündüm. Kudüs’ü, bütün Filistin’i düşündüm. Bu sözü bugün Gazze’de yaşananlara yoruyorum. Orada yaşanan soykırıma yoruyorum. Bugün Gazze dışındaki bütün Müslümanlar, korku içinde sıranın kendilerine gelmelerini bekliyor, gibiler...
Kim bilir Adıyaman'dan yola çıkıp Filistin'e doğru yol alırken Filistin topraklarına vardığında Siyonistlerce şehit edilen Adıyamanlı Yakup Erdal, Edirneli Seyfullah Öztürk gibi şehitler sıranın kendilerine gelmesini beklemeden şehit olmuşlardı. Onların varacağı yer Firdevs cennetidir. Ne mutlu onlara... Adıyamanlı Yakup, Edirneli Seyfullah, bu dünyadan uyanık gittiler. Gaflet duygusunda değillerdi. Biri Doğu’dan, diğeri Batı’dan kalkıp gittiler Filistin diyarına. Telli turnalar gibi bu Anadolu’daki Müslümanların selamını götürdü ilk kıblemizin diyarına.
Sadece Müslümanlar mı Gazze için kendilerini feda ediyorlar. Hayır hayır. Amerikalı emekli asker, geçenlerde ABD İsrail büyükelçiliği önünde kendini yakmadı mı. Bu asker, bugün Filistin’de, Gazze’de gerçek katilin ABD ve ordusunu olduğunu bildiği için kendisini yaktı. Oradaki katliamlardan sorumlu olduğu için kendini yaktı. Gazze üzerinde o kadar uçak aynı anda nasıl bombalama yapacak. ABD ve İngiliz üslerinden kalkan uçaklar olmasa İsrail bir hafta sonra teslim bayrağını çekerdi.
İslam tarihinin ilk zafer getiren savaşı Bedir'de Mekkeli müşriklere karşı olmuştu. O zaman 300 kişilik peygamber ordusuyla başlayan şanlı bir zafer vardı. Müslümanların mazisini hatırlamak için bu anekdotu buraya yazıyorum.
Şimdi Gazze’ye ekmek bile götüremeyen 2 milyar Müslüman var. Müslümanlar, tarihteki en büyük zilleti yaşıyor ve en büyük hizmeti. Ekmek almak için ölmen gerekiyor ve babaları çocukları için gidip un alırken şehit düşüyor Gazze’de.
Dünya kadınlar günüymüş
Eyyüp Azlal
10.03.2024 - 00:00
Yayınlanma
İsrail, Gazze'de dokuz bin kadını öldürmüş, öldürmeye devam ediyor. Dünya kadınlar günüymüş. Dünya kadınlar günü değil. Dünya BAZI kadınlar günü olarak kutlanması gerekir. Kutlanacaksa şayet.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Araplar ve Orta Doğulular
Güncel haberler
Sekiz Mart Dünya kadınlar günüymüş.
İsrail, Gazze’de dokuz bin kadını öldürmüş, öldürmeye devam ediyor. Dünya kadınlar günüymüş. Dünya kadınlar günü değil. Dünya BAZI kadınlar günü olarak kutlanması gerekir. Kutlanacaksa şayet.
Dünya kadınlar gününe karşı değilim. Gönül isterdi ki her gün dünya kadınlar günü olsun. Dünya kadınlar gününde kadınların eğlencelerinden, tören ve şölenlerinden fırsat bulamayıp Gazze’de, Filistin’de ölen, işkenceye, tecavüze maruz bırakılan, çocukları, eşleri, babaları, anneleri katledilen kadınların yasını tutamayan dünya kadınlarına sitem ediyorum.
Bu duyarsız dünya kadınlarını görünce dünyanın sanki bir tiyatro sahnesine dönüştüğünü düşünmeye başladım. Yalnız bu sefer tiyatroyu sahneleyen oyuncular değil seyirciler de rol kapmış sahneye çıkmadan rollerini oynuyor. Hem de profesyonel bir oyuncu gibi. Suudi Arabistan’a müzik festivali, Birleşik Arap Emirliklerinde kale burcunda kılıçları ellerinde sözüm ona kağıttan aslanlar, Ürdün Kraliyet Hava kuvvetlerinin havadan Gazze’ye yardım bırakması ve İsrail hava savunma sistemlerinin bu yardımları bombalaması, yardıma giden zavallı aç susuz Filistinlileri bombalaması…. Sahi bu senaryoyu kim yazmıştı. ABD mi İngiltere mi. Zaman hakikati gösterecektir. Ama ilk işaretleri alıyor insanlar. Yahu siz bir iş beceremediniz bırak biz yapalım diyor şimdi Joe Biden ve ABD yardım orkestrası. Birileri onlara dese sizin uçaklarınız ve pilotlarınız Gazze’yi bombalamayı bıraksa onlara yardım etmekten daha iyidir. Ama kim diyecek bunu, hangi idare, hangi irade diyecek bilmiyoruz. Yakında Gazze şeridine ABD bir liman inşa ediyor. ABD’nin Müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri. Birleşik ve bütünleşik… Herkes biliyor ki Gazze açıklarında büyük gaz yataklarına ABD konmak istiyor. Buradaki gazı İsrail’e vermek için oraya liman yapıyor. Ha bu arada ABD askerleri Gazze sahiline çıkmayacakmış. Sanki biz bilmiyoruz Filistin’e, Gazze’ye saldıran askerlerin yarısı ABD deniz kuvvetleri olduğunu.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Politika
Spor haberleri
Batı cephesinde, batık vicdanların cephesinde bütün bunlar olurken Gazze’de dram devam ediyordu. Gazze’den, Filistin’in diğer bölgelerinden acı görüntüler bitecek gibi değil. İnsanlar sanki bu olayları kanıksamışçasına günlük hayatlarına devam ediyor. Bir taraftan soykırım yaşanıyor diğer taraftan insanlar soylarını devam ettiriyor. Belki de hayatın, dünyanın daha doğrusu eşyanın tabiatı budur. Bilemiyorum.
Haberleri açıp izlemeye takatim kalmadı. Ama kalbim oradaydı, orada kaldı. Filistin’de mazlum insanların yanında kaldı. Sosyal medyada bir habere rastladıydım. On yıldır çocuk sahibi olamayan Filistinli bir annenin İsrail saldırısında ikiz bebeklerini ve kocasını kaybettiğini duyurmuştu ajanslar. Annenin feryadı yürek yakıyordu. Anne ciğer pârelerini ve dayandığı ocağını kaybetmişti. Sadece bir anne mi? Anneler, babalar, çocuklar, bebekler, oğullar, kızlar... Hepsi ya ölüyor ya da sakat kalıyor. Bunlardan en kötüsü İsrail’e esir düşüyor olmaları... İşkenceler, hakaretler, tecavüzler… Ölümden beter oluyor Filistinliler.
Geçen ay İsrail’in tanklarını Yasin 105 tanksavar roketiyle avlayan yakışıklı bir Gazze’li ekranlara gelmişti. Medya ona "Yakışıklı Savaşçı” ismini vermişti. "Yakışıklı Savaşçı”, geçen hafta İsrail uçaklarının bulunduğu yeri bombalamasıyla şehid düştü. Filistin Haber Ajansı, dünyaya bu şehid haberini şöyle duyurmuştu.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazeteler
Medya takibi
“Yakışıklı Savaşçı , Babasına Kavuştu.."
Ajans, Yakışıklı Savaşçıyı dünya kabu oyuna şöyle tanıtmıştı.
“Onu hatırlıyor musunuz? Gelin tam ve doğru olan hikâyesini anlatalım! Adı: Hamza Amir (Ebu Abdullah), 33 yaşındaydı. Filistin'li bir gençti. Hamza, otuz iki yıl önce yetim kalmıştı; Çünkü Hamza daha bir yaşına gelir gelmez babasını bir kahraman şehit olarak kaybetmişti. Hamza'nın babası (Hişam Amir) 1992 yılında Gazze'deki Han Yunus kentinde bulunan işgalci ve katil israil güçlerini hedef alan bir direniş eyleminde bulunup şehit oldu. Hamza, babasını özleyerek büyümüştü ve gençlik yaşlarına gelince El Kassam Tugayları'ndan bir aslan olmuştu. Soykırım yapan katil İsrail ordusuna, üzerinde kaban, ayağında spor ayakkabıyla Gazze'nin Han Yunus kentinde kahramanca direnirken Hamza'yı görmüştük. Onlarca soykırımcı İsrail tankını fotoğraflarda gördüğünüz şekilde imha etmişti. Gazze'den Ümmetin aslanı mücahit Hamza Amir, birkaç hafta önce katil İsrail'in düzenlediği bir hava saldırısında şehit oldu ve iki gün önce tertemiz bedenine ulaşılarak defnedildi.”
Hamza Amir’in ve bütün Hamzaların ruhu şad olsun. Mekânı İslam’ın ilk şehidlerinden Hz. Hamza’nın yanı olsun.
İşgal Günlerinde Edebiyat
Eyyüp Azlal
17.03.2024 - 12:30
Yayınlanma
Son beş yıldır Ramazan ayı arifesinde Şair İbrahim Eryiğit ile karşılıklı Ramazan manileri yazar ve birbirimize gönderdik. Bir nevi. Şiir atışması şeklinde oluyordu. Bizim bu edebi faaliyetimiz.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Güncel haberler
Gazete arşivi
Bu yıl aradım başladı. Şiir yazacak mıyız, diye? İbrâhim Eryiğit, bu sene şiir yazacak mecalim kalmadı. Gazze bu haldeyken, Filistin bu haldeyken. Ben ancak gözyaşı dökebilirim, demişti. Böyle spesifik bir konuya giremeyeceğini söylemişti.
Haklı mıydı şairimiz? Belki kısmen haklıydı. İsrail, Filistin'de yaptığı soykırımla, arkasındaki şımarık güç ABD ve İngiltere'yle dünyaya sadece meydan okumuyor, dünyada yaşayan bütün insanların zihinlerini de işgal ediyordu. İnsanlar, insanlık çaresiz... Yüce bir gücün İsrail’in bu şer gücünü durdurabileceğine inanıyor.
Edebiyatla uğraşan kalemle erbabı, hem tarihe bir not düşmek hem de işgal edilmiş zihinleri işgalden kurtarmak adına bu işgale edebiyat dünyasında bir başkaldırı olabilir mi çabası içerisinde? Geçtiğimiz aylarda şair M. Hanefi İspirli öncülüğünde Erzurum'da Kudüs Şiirleri Antolojisi hazırladı. Biz de bir şiirle destek verdik. İbrahim Eryiğit üstadımızla bu Ramazan’da Gazze’yi unutmamak, Filistin’i unutmamak adına şiir yazalım, demiştik. Maksadımız Gazze’yi şiirle anlatmaktı. Şiir bizi çıkaracak mı meydanlara. Bakalım ve görelim.
İbrahim Eryiğit üstadımız, acaba dostça beyitlerinde Gazze’ye, Filistin’e yer verdi mi. Bir kaç aydır Bir Nokta dergisine ulaşamıyorum. Nurettin Durman, Beylerbeyi notlarında Gazze’deki mezalime dair notlar aldı mı? Gazze işgal altında, her gün onlarca, yüzlerce insan katlediliyor. Nurettin Durman üstadımızın Beylerbeyi günlüklerine işleniyor mu bu mezalim.
Kıymetli ediplerimizden Şakir Kurtulmuş, Özcan Ünlü, Ali Haydar Haksal ve Mustakim Haksal ile Yedi İklim dergisinin Üsküdar’daki Meva adlı Kitap-Kafesinde gençlerle Filistin’i, Gazze’yi konuştular mı? Ay Vakti dergisinde Şeref Akbaba, her cumartesi Üsküdar’da Ay Vakti mekânında dostlarla Filistin’i Gazze’ye dair notlar aldı mı? Ay Vakti’nin son sayısı Filistin teması üzerineydi. Haklarını yememek lazım. Bu notları aktarırken derginin müdavim yazarlarından Necmeddin Evci hocamızın söylediği bir cümleyi aktaralım. “Hakikat önde gidecekse biz arkadan yürümeye hazırız.”
Bu yazıyı yazdığım saatlerde cumartesi sahuru yapıyordum. Haberlerde. Terörist İsrail hükümeti, ordusu ve aveneleri kendi aralarında bir karar verdiğini, Gazze şeridinde kısmen sağlam kalan Filistin şehirlerinden Refah’a da bir operasyon yapıp orayı da yerle bir edeceklerini duyurmuşlardı. İsrail görünen o ki yakın zamanda yeni bir katliam daha yapacak. Hamas ile ateşkes yapmayacaklarmış. İsrail, ABD ve İngiltere'nin yardımıyla otuz bini aşkın insanı öldürdüler. Yüz bin insanı sakat bıraktı. Yetmedi, evleri harabeye çevirdi. Yetmedi enkaz altında on bine yakın insan bıraktı. Dünya televizyonları istatistikleri vermekle mükellef.
Yahudiler, meclislerinde oturmuşlar Filistinlileri nasıl öldürelim diye kendi aralarında tartışmışlar, istişare etmişler. Demokratik bir ortam oluşturmuşlar. Ama gelgelelim soykırımı nasıl yapacağız diye dünyaya deklere etmişler. Bakınız kendi aralarında demokrasiyi nasıl da işletiyorlar. İsrailli esir asker yakınlarını dinlemiyorlar. Esir yakınları yol kapatsa da kendilerini yaksa da ateşkese yanaşmıyorlar. Esir askerler, esir Yahudiler onların umurunda değil. Zaten Aksa Tufanında müzik festivalindeki yüzlerce insanı Apaçi helikopterleriyle saldırıp öldürmediler mi. Bunu dünyadan saklayamıyorlar. Onların amacı bir İsrailli Filistin'e esir düşeceğine ölsün. İsrail'in demokrasisi budur işte.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haber bülteni
Tarih
ABD, Gazze’ye liman yapacakmış. Sormazlar mı İsrail’e silah vermeyi bırak senin limanına ihtiyacımız yok. Bu limandan Gazze’ye yardım ulaştıracak. Tam bir Hollywood filmi. Ama bu filme inanacak çok insan var. Oradan kara harekâtında Hamas’a karşı varlık gösteremeyen kendileri yeni bir lojistik alan açacaklar. Amaçları bu yönde. Ama dünya halkları sesini yükseltip Gazze’ye doğru özgürlük filosu kaldırabilirlerse ABD ve İngiltere’nin planları ellerinde patlayabilir.
Ah Osmanlı!
Tarihe "Kara 47" olarak geçenOsmanlı’nınİngilizişgalialtındakiİrlanda’yayardımınıhâlâ tarihçileri konuşuyor.İrlandalılarkonuşuyor. O yıl yardımumulmadık ve uzak bir yerdenOsmanlı'dangelmiştiİralanda’ya. İrlandalimanlarıİngilizsavaşgemileri tarafından abluka altından olmasına rağmen Osmanlı, yardımgemilerini daha kuzey bölgelerineulaştırmıştı. Ve geridekalanİrlandalılarıaçkalmaktankurtarmışlardı. Şimdi Dünya İsrail’inkatliamınıdurduracak bir gücü bekliyor
Viranşehir yollarında
Eyyüp Azlal
24.03.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gecenin sessizliğinde uykum bölünmesin diye bir mesaj bırakmıştı. Av. Mustafa Kuran'dı mesaj bırakan. "Kıymetli kardeşim ben yarın Urfa'ya geliyorum. Ondan sonraki gün de Viranşehir'e geçeceğim." İstiyorum ki Urfa'da Halilürrahman şehrinde seninle ve hemşerilerimle hoş bir vakit geçireyim.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Teknoloji haberleri
Gazete
Gecenin sessizliğinde uykum bölünmesin diye bir mesaj bırakmıştı. Av. Mustafa Kuran’dı mesaj bırakan. “Kıymetli kardeşim ben yarın Urfa’ya geliyorum. Ondan sonraki gün de Viranşehir’e geçeceğim.” İstiyorum ki Urfa’da Halilürrahman şehrinde seninle ve hemşerilerimle hoş bir vakit geçireyim.
Sanat dünyası Mustafa Kuran’ı “Viranşehir Yollarında” türküsüyle tanımıştı. Daha doğrusu şiiri-türkü yapıp besteleyen sanatçı Ramazan Şenses’i tanımıştı. 1974 tarihinde bu türküyü kasete alan Ramazan Şenses’ti. Bugün türküyü kıymetli hemşerimiz müzik tarihi üzerinde araştırmalar yapan Hüseyin Yeşilgöz derlemişti. Türkü şu anda sosyal medya platformlarında dinlenebiliyor.
Av. Mustafa Kuran, benim için, şehrim için, ülkem için önemli bir şahsiyet. Bir Viranşehirli, bir Urfalı olarak İstanbul’da yıllarca kendi şehrinin tanıtımına önem vermiş, Urfalılar derneğinin, Viranşehirliler derneğinin kuruluşuna öncülük etmiş, maddî ve manevî olarak bu kuruluşların ayakta kalması için çok çaba harcamıştı. Ki hâlâ onun bu çabasından bahsetmek mümkün. İleri yaşına rağmen Urfa’ya gelmesi sonrasında Viranşehir’de organize sanayi bölgesinde büyük bir cami inşa etmesi, arkasında tarihî bir konak hüviyetinde olan evini diyanet hafızlık merkezi yapması doğduğum şehir için önemliydi. Mustafa Kuran’ın doğduğu şehre yaptırdığı başka hayır ve hasenatları da var. Onun aziz hatırasına sadık kalmak adına burada zikredemiyorum.
Mustafa Kuran, Tüm Hukukçular Birliği Genel Başkanı, Uluslararası savaş mahkemelerinin kuruluşuna öncülük eden biri olarak da hem ülkem adına hem de milletlerarası bir şahsiyet olarak da önemli biridir. Daha önce yine bu köşemde dile getirmiştim USSAM’ın kuruluşunu. Geçen hafta Av. Mustafa Kuran ve merkez başkanı kıymetli Salih Kurt ile birlikte kuruluşun dosyası Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a takdim etmişlerdi. Köşemde şunu aktarmıştım.
“Kıymetli hukuk duayeni Av. Mustafa Kuran’ın hukuk danışmanlığını yaptığı USSAM, Karabağ savaşı sırasında kurulmuştu. Belki 1992’de Karabağ’da soykırım yapan Ermeniler, Lehey’de değil de USSAM öncülüğünde İstanbul’da yargılamanın önünü açılacak. Bu durum, ufukta Siyonistleri de İstanbul’da yargılamanın önünü açacak. USSAM, Mahkemeleri 2022 yılında kuruldu. Bu mahkemelerin kurulları de tıpkı Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulları gibi oluşturulmuş. Yönetim kurulu, Hukuk kurulu, Dil kurulu, Tarih kurulu, Araştırma kurulu, İnceleme kurulu, Değerlendirme kurulu, Gözlem kurulu, Arşiv kurulu, Güvenlik kurulu, Basın/Medya kurulu olmak üzere temel kurullar oluşturulmuştur.”
İlk gün Urfa’da öğretmen evinde şair-yazar dostlarımız ve il millî eğitim müdürümüz Asım Sultanoğlu’nun katılımıyla Mustafa Kuran üstadımızla iftarda beraberdik. İftardan sonra Mustafa Kuran, şair ve yazar dostlarımızı dinlemek istemişlerdi. TYB Şanlıurfa şube başkanı Cuma Ağaç, Şanlıurfa Vakfı Şanlıurfa Şube Başkanı M. Emin Karahan, Kent Konseyi Başkanı Adil Saraç, Gazelhan Musa Kaldı başta olmak üzere birçok şair ve yazar dostumuzla Av. Mustafa Kuran’ı ağırlamıştık.
Gecenin sonunda Mustafa Kuran da şiirlerinden bir demet okudu.
Abre, Curcub, Aynşark, Sakarya mektebim…
Mustafa Kuran’ın şiirlerinde Viranşehir’in bu mekânları sürekli geçer. Çocukluğunun yaşadığı bu mekânlarıMustafa Kuran bir gece vakti İstanbul’da Laleli’de geçerken hatırlıyor. Düşünün dünyanın üzerinde titrediği Napolyon’un alamadığı için hüngür hüngür ağladığı İstanbul için yazmıyor şiirini. Viranşehir için yazıyor. İstanbul Laleli’de Viranşehir onun hatırına geliyor. Şiirin başlangıç kısmı şöyleydi:
Viranşehir
Bir akşamüstü gariplik ve mahzunluk
Dörtyol’un yıkık, dökük dükkânlarında
Ben Aynşarklı’mın asil ruhunu ararım.
……..
Not: Yazıya devam edilecek.
Bu bayramda şeker almasak
Eyyüp Azlal
31.03.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bu Ramazan olduğu gibi hemen her Ramazan katil İsrail'in Filistin'de zulmü de başlardı? Bazen Batı Şeria'da. Bazen Gazze'de. Bazen de Kudüs'te... Biz her yıl Ramazan ayında İsrail'in bu mezalimini televizyonlarda duyuyorduk. Gazetelerde okuyorduk, radyolarda duyuyorduk. Şimdi sosyal medya var. Canlı yayında soykırımı izliyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Haber makaleleri
Teknoloji haberleri
Bu Ramazan olduğu gibi hemen her Ramazan katil İsrail'in Filistin'de zulmü de başlardı? Bazen Batı Şeria'da. Bazen Gazze'de. Bazen de Kudüs’te... Biz her yıl Ramazan ayında İsrail’in bu mezalimini televizyonlarda duyuyorduk. Gazetelerde okuyorduk, radyolarda duyuyorduk. Şimdi sosyal medya var. Canlı yayında soykırımı izliyoruz.
Bu sene İsrail’in zulmü erken başladı. Tâ 2023 yılı Ekim ayında. Aksa Tufanıyla başladı. Altı aydır Filistin’de soy kırım yaşanıyor. Şimdi Ramazan’dayız. Ve bu Ramazan’da İsrail zulmünü tekrar ediyor. Biz, dünya Müslümanlarının daha doğrusu dünyadaki zulme karşı yekvücut olan insanların İsrail’e karşı kullandığı tek silah BOYKOT kaldı. Buğz ediyoruz, beddua ediyoruz... Nereye kadar. Boykot en etkili silah.
Dünya genelinde ve ülkemizde yapılan boykotlar neticesinde İsrail’e ve siyonistlere destek veren şirketler büyük zararlara uğradılar. Biz, tüketiciler olarak boykotla yeni bir şey daha öğrendik. Aslında Müslüman olan her ferdin ve toplumun israf karşısında katı bir tutumu vardır. Mesela kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de Tekasür sûresinde dünyaya, dünyadaki mal ve nimetlere tutkun olanlar kınanmış, bu insanlar ahiretle uyarılmışlardır. Bu insanlardan kasıt nitekim Müslümanlardır. Diğer semavî dinlerin kutsal kitaplarında (İncil, Tevrat) tahrif edilmiş bilgiler mevcut olsa da israf konusunda Kuran-ı Kerim’e paralel bir mesaj söz konusudur. Mesela İncil’in Yuhanna bölümünde şöyle bir ayet var.
“Herkes doyunca İsa, öğrencilerine, “Artakalan parçaları toplayın, hiçbir şey ziyan olmasın” dedi. Onlar da topladılar. Yedikleri beş arpa ekmeğinden artakalan parçalarla on iki sepet doldurdular. Halk, İsa’nın yaptığı mucizeyi görünce, “Gerçekten dünyaya gelecek olan Peygamber budur” dedi.(Yuhanna, 6:12-14)”
Gelelim günümüze… Müslümanların modernizm ile birlikte israf karşısında tutumlarının yumuşadığı ve israfın had safhaya çıktığı bir dönemdeyiz. Masamıza gelen yemek tabaklarına dur diyemiyoruz. Ondan sonra artakalan parçaları toplayın, ziyan olmasın diyoruz. Topladıklarımızı ne yapıyoruz. Hayvanlara veriyoruz. Hiç olur mu? Allah, hayvanların yemini, gıdasını ayrı göndermiştir. Zaten bugün şehirlerimizde, mahallelerimizde sadık hayvanlar olarak bildiğimiz köpeklerin insanlara saldırısı bu değil midir? Birinci sebep olmasa da en güçlü sebeplerden biridir köpeklerin insanlara saldırısı.
Konumuza dönelim. İsrail’in Gazze saldırısı ve buraya uyguladığı abluka sonucunda insanlar açlıktan ölmeye başladı. Gazzeliler, hayvan yemlerini öğütüp ekmek yapmaya başladılar. Ve biz yıllarca çöplerde biriken ekmekleri müşahede ettik. Nasıl bir tenakuz, nasıl bir çelişki, nasıl bir paradoks…
Şimdi Ramazan ayının son günlerine geldik. Önümüz Ramazan bayramı. Görünen o ki Ramazan bayramında da Gazze’de katliam devam edecek. Biz Türkiye’deki Müslümanlar olarak ne yapabiliriz. Bu Bayram’da şeker almayalım, diye düşündüm. Ama insanların bayramda şeker kullanma kültürünü engelleyemeyiz. Peki, ne yapmalı nasıl bir çare aramalıyız. Önce meseleye şuradan girelim. Düşünün seküler kesim Ramazan Bayramının adını “Şeker Bayramı” yapmıştı. Neyse ki son zamanlarda siyasî konjonktürün de etkisiyle “ŞEKER BAYRAMI” az kullanılmaya başlandı. Birileri (muhtemelen siyonist bir organizasyon) bize şekeri tüketmemiz için Ramazan bayramının adını bile değişmişti.
Bu çayı kim "DEM"ledi?
Eyyüp Azlal
07.04.2024 - 00:00
Yayınlanma
7
Paylaşım
Elveda Ramazan dediğimiz şu günlerde oruçlu halimizle "ah keşke demli bir çay olsaydı." dediğimiz zamanlar oluyor. Türk Dil Kurumu'na bir önerimdir. Çaysa-mak kelimesini lütfen Türkçe sözlüğüne ekleyeniz. Çaysayanların ihtiyacı olur bu kelimeye, bu kavrama.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Kültür haberleri
Gazetesi
Elveda Ramazan dediğimiz şu günlerde oruçlu halimizle “ah keşke demli bir çay olsaydı.” dediğimiz zamanlar oluyor. Türk Dil Kurumu'na bir önerimdir. Çaysa-mak kelimesini lütfen Türkçe sözlüğüne ekleyeniz. Çaysayanların ihtiyacı olur bu kelimeye, bu kavrama.
Çay metaforuyla yola çıktığımız bu yazıyı çayla bitirmek boynumuzun borcu olsa gerek. Yoksa gönlümüzdeki ay tutulması olduğu bir dönemde Gazze'de ve Filistin'in diğer şehirlerinde katliamların olduğu bir dönemde "çay çay" diye bağıran aylaklardan alık alık sözler işitilmesin.
Biz ki çay isterken celladına âşık yedi genç gibi değiliz. Akıl ve kalp arasında erdem ve etiğin buluştuğu yerde sadece bir soru sormak istiyoruz.
"Bu çayı kim demledi?"
Evet, lütfen cevap verin. Bu çayı kim demledi? Baki kalan bu kubbede, bu ülkede, bu topraklarda; ilimle kelamla, tasavvufla, felsefe ile, aşkla, nemli gözlerle unutulan tüm değerleri yeşertmedik mi?
Bin yıllık medeniyet gülünü naylon güllere kim değişiverdi. Hani nerede bu sorunun cevabını verecek olanlar?
Şair Şeref Akbaba diyordu ki "Sende Muhammedî olan ne var ki benden Ebubekir olmamı istiyorsun."
Hani sıdk hani selâmet. Şair Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesi de bu minvalde okunası bir şiir. En azından bu mısralar meramımızı anlatmaya kâfidir:
"Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetden
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten."
Bizi uçurumların kenarına götürmeye kimsenin hakkı yok. Cumhur'un atlasında atlas kumaşlar devşirenler; Leyla ile Mecnun'un destanının yazıldığı bir coğrafyada Romeo ve Juliet'in aşk, ihanet ve entrikalarını ikâme etmesinler.
Şimdiye kadar söylediğimiz sözler demlenince maksadımızın hâsıl olacağını düşünüyorum. Daha Ekim başıydı Aksa tufanı başlamadan bir gün önceydi. Erzurum'da Necip Fazıl sempozyumu vardı. Orada Türkiye Yazarlar Birliği Şeref başkanı Mehmet Doğan bir söz söylemişti. Batılı güçler (Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, falan filan) 2010 yılına kadar Türkiye'ye parmak sallıyordu. Sakın Anadolu toprakları dışında Osmanlı bakiyesi ya da başka bir coğrafya ile uğraşma. Şayet uğraşırsan Gezi kalkışması, Suruç olayları, Hendek- mendek olayları gibi olaylarla başını ağrıtırız. Baktık olmadı müridlerimiz, muhiblerimiz bir darbe girişiminde bulunabilirler. Tıpkı 15 Temmuz kalkışması gibi...
Gerçi devletimiz, milletimiz onları derdest etti diyenler olabilir. Şimdi ise muhibler gizli gizli iş çeviriyorsa kimin haberi nerden olabilir. Bu ülkede bir balans ayarına daima ihtiyaç duyanlar, arkasından beceremediniz artık, bırakın diyecek aksakallı dedeler de vardır. Kimi cübbeli, kimi cübbesiz; kimi cüsseli, kimi cüssesiz... O zamanlar başörtüsüne teferruat demişlerdi. Şimdi ise aksesuar diyecekler.
Eskiden çaycı biz değildik. Çaycı olamadığımız gibi aşçı da değildik. Önümüze konulan hazır yemekleri, hazır çayları içip hesap ödedik. Açık çayın, demli çayın yerli ve kaçak çay yapımını öğrendik. Şayet yerli çayı, kaçak çayı; kim içiyor, kim demliyor artık biliyoruz.
Batı güdümlü bir füze olan 28 Şubat darbesi milletin üzerinde Allah'tan patlamadı. Sadece ağırlığı altında ezildik. Hedefleri büyütülmüş siyasî bir tasarımdı bu 28 Şubat darbesi. Çeyrek asır sonra neticelerini analiz edip doğru sonuçlar çıkarabilirsek bu ülkede ağız tadıyla bir yerli çay içebiliriz. Yoksa birileri demlemeye bırakıp en ağır çayı bize içirebilir. Bu çayı içemiyorum dediğinizde “hemen durun sıcak su katalım” diyecekler.
Nihayetinde hepimiz bu ülkede kaçak çayın mağduru olduk, olacağız. Kaçak çay gibi kaçak siyasetin, merdiven altı siyasetin, kirli gıdalarla zehirletilmiş bir siyasetin mağduru olacağız. Maalesef siyasetten hukuk da nasibini alıyor. Hukukun felsefesi olmadan gölgesi olmaz. Adaleti hiç olmaz. Biz hala 80'li yılların anayasası ile yönetiliyoruz. Bu darbe, bu ayıp bize yeter. Bu ülkede çayı demleyenler ya da demli çayı bekleyenlerin maksadı birazcık da budur. Bulanık suda balık avlayanlar gibi.
Buruk bir bayram
Eyyüp Azlal
14.04.2024 - 00:00
Yayınlanma
Buruk bir bayram… Yaramız derin, çok derin… Ramazan bayramında bile İsrail'in Gazze'de saldırıları hız kesmiyor. Siyonistler, koyun boğazlar gibi Gazze'de Filistinli Müslümanları boğazlıyor, öldürüyor. Soykırım devam ediyor.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazeteler
Güncel haberler
Buruk bir bayram… Yaramız derin, çok derin… Ramazan bayramında bile İsrail’in Gazze’de saldırıları hız kesmiyor. Siyonistler, koyun boğazlar gibi Gazze’de Filistinli Müslümanları boğazlıyor, öldürüyor. Soykırım devam ediyor.
Aylardan Nisan, elimizden gelen nedir? Israrla boykota devam etmek... İsrail’i boykot, Siyonizm’i boykot ve Siyonistlere hizmet eden bütün unsurları boykot bir çağrıdır. Boykot, bir Müslüman için tıpkı namaz gibi, oruç gibi ya da diğer farz ibadetler gibi mana ve muhtevası yönüyle büyük bir çağrıdır. Namaz kulluğa çağrı ise boykot da direnişe çağrıdır. Müslüman oldukları için sapık bir zihniyet tarafından soykırıma maruz bırakılan bir halkı koruma çağrısıdır boykot.
Ekseriyetle zayıfın sesini duyurması, güçsüzün elindeki ekonomik gücü kullanarak kendinden güçlülere meydan okumaktır. Hz. İbrahim’in Nemrud’a, Hz. Musa’nın Firavun’a başkaldırısıdır.
Şair diyor ya “Kaderin üstünde bir kader vardır.” Biz bu boykotla bu kutlu yola çok büyük bir kilometre taşı koyuyoruz. Biz, bu boykotla bir tohum atıyoruz toprağa. Belki bugün değil ama çok yakın bir zamanda tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar 0rmana dönecektir kutlu İslam beldesinde. Kim bilir bize ne hayırlar getirecek bu boykot. Kim bilir mazlum Gazze halkına ne hayırlar getirecek, biz bilemeyiz.
Bir hikâyesinde yazmıştı Büşra Çelik, (Musa Paradoks, Olağan Hikâye-Şubat Mart 2024)
Musa’nın şehre dönüşü nasıl olmuştu? Kuranî bilgiyi hepimiz biliyoruz. Hz. Musa, şehre girmiş ve iki kişinin kavga ettiğini görmüş. Yazarın anlattığı hikâye farklı… Farklı olduğu için aktarıyorum.
“Musa, bir gece vakti dağdan şehre indi. Ve gördü ki babasını öldürmüşler. Kurtların ceylanlara dokunmadığı dağlardan inip şehirde öldürülen babasını gördü 10 yaşında bir çocuğun babası evvela zindana atılıp ardından öldürülmüştü. Ama babası şanlı bir şekilde ölmüştü, öldürmeyen ölümlerden birini tatmıştı. Ağlamadı Musa. Eline bir taş aldı ve boşluğa savurdu. Musa'nın taşı düşmanın tankına isabet etti. Hedef almadığı halde buldu yerini taş. Çünkü ağaçların ve dahi taşların şikâyetçi olacağı günler yakındı. Bildim Musa. Bu sebeple bir taş daha aldı. Ve yeniden boşluğa attı. Bu kez attığı taş ile birlikte az evvel kızını seyrettiği zeytin ağacının altında buldu kendisini.”
Bu, Musa Filistinli Musa idi. Hakikat adına, adalet adına zulme karşı taş atmıştı. Tıpkı daha Önce Filistinli Edward Said gibi, Cahit Zarifoğlu yıllar önce bir şiirinde
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Gazete
Tarih
“De ki sen şairsin, elindeki bu taş ne?
Dedim ki, şair aşka boyun eğer, zulme değil.”
Bu mısralar, aslen Filistinli olan Amerika vatandaşı Edward Said’in İsrail’e taş atmasını ne de güzel tasvir ediyor. Demek ki boykot Edward Said’in elindeki taştır.
Boykot; İslam dünyasında bir çağrı, bir ibadet şekli olarak görülmelidir.
Boykot; sadece İsrail mallarına, ABD mallarına ve gelirlerini İsrail’e bağışlayan markalara karşı değil Müslümanları israfa götüren, bizleri Yahudi hizmetkârı yapan tüm marka ve unsurlara karşı yapılmalıdır.
"Boykot, Beşiktaş’ın karşısında Filistin’e destek konuşması yapan Ali Sinanoğlu’nun yanında durmaktır."
Patika düşünceler
Eyyüp Azlal
22.04.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bir söz var. Terziye istirahat buyur, demişler. Hemen ayağa kalkmış.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Yerel haberler
Yazarlar köşe
Masamda jelatinleri daha açılmamış dergiler var. Gelen kitaplar açılıp okunmayı, okuyup değerlendirme ve tahliller yapmayı bekliyor. Öte taraftan dergi çalışmaları, programlar zaman aşınımları, yola girmesi gereken işler, yoldan çıkan işler bir yumak halinde karşımızda duruyor.
Gün içinde gündelik işler, akşamları incir kuşları, ansızın çıkagelen anormal haller. Tesadüfler, tevafuklar birbirlerini kovalayıp beklemektedir. Hastalıklar, hastalar, yol kesenler sizin tahayyülünüzü inkıtaa uğratmaktadır. Romanlar uzun, okunması zor. Hikâyeler dedik. Hikâyeleri de minimal düzeye indirdik. Okuyan yine az.
Cedlerimiz at sırtında Anadolu’dan, Ortadoğu’dan; Avrupa’ya, Afrika’ya giderken dinlenmemişlerdi. Şarkın sevgili sultanı Selahattin Eyyubi, celalli duruşuyla Kılıçarslan’ı, Fatih Sultan Mehmed’i hep hayırla hatırlarız.
Şair diyordu ya zaman bendedir ve mekân bana sunulmuştur. Biz, bu zamanı tasarruflu kullanmadıkça mekânlar da bize birer ceza olarak sunulacaktır. Hatta cezaevi gibi görünecektir. Zaman asla ele geçmeyen efsunlu bir sihir. Filmler, diziler bizi alıp başka diyarlara götürüyor. Alışılagelmiş olaylar eşiğinde hayatı anlamlandıramıyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Coğrafi Referanslar
Haber
Haberleri
Bu dünyanın ana düşüncesinde bir sorun var. Bu yüzden patika yollardan ana caddeye çıkmaya çalışıyoruz. Patika düşünceler üretiyoruz. Kimileri buna palyatif düşünce de diyebilir. Hayatımızı tehdit eden mecâzî hastalıkların stresini azaltmaya çalışıyoruz. Dünyanın bütün düzenleri, bütün sistemleri sarsılıyor…
Ne zaman ayağa kalkacağız. Sakarya düştüğü zaman mı, İstanbul çekildiği zaman mı? Urfa, Konya ayakta mı?... Başımızı taşlara mı vuralım.
Ramazan bitti. Bayram bitti. Bir dostu kalbi bir huzur içinde arayıp bayramını tebrik edemedik. Gazze kan ağlıyor, Filistin şehidlerine ağlıyor. İsrail’in Gazze’de yaptığı vahşeti, soykırımı nasıl anlamalıyız. Yahudilerin bir asır önce yaşadığı soykırımı şimdi Gazze’de Müslümanlara yaşatması neyin habercisi. Kıyamet yaklaştı mı acaba?
Buradan biz Müslümanlar nasıl ders alacağız. Sanırım en iyi aldığımız ders hiçbir dersi alamadığımızdır. Neden mi? Açıklayalım. Bütün Yahudi mağazalar açık, Yahudilere her türlü desteği sunan mağazalar, firmalar açık. Her köşe başını kapan marketlerin arkasında Yahudi parmağını görmek artık mümkün. Eskiden bilmiyorduk. Kim ki çarşıda, pazarda fiyatları aşırı bir şekilde artırdı mı bu esnafta Yahudilik alameti hâsıl olmuş demektir. Boykot marketlerimiz açılmalı. İçinde İsrail ve Siyonist iltisaklı hiçbir malın satılmadığı boykot marketlerimiz açılmalı. Geçtiğimiz hafta Urfa’da bir market açıldı. Çok şükür.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Medya takibi
Politika
Geçtiğimiz gün arabanın lastiğine bir vida batmıştı. Lastik yerde olduğu halde on kilometre yol yapmışım. En yakın lastikçiye gittik. Lastik tamiri için lastiğin beşte biri fiyatını istedi esnaf. Mecburen kabul ettik. Hâlbuki bir sonraki lastikçi bu esnafın istediği ücretin üçte birine yapardı. Ama yol arkadaşım ayranı kabarmış bir halde bana bakıyordu. Mesele cimrilik değil mesele adamlık demeye çalışsam da faydası yoktu. Biz nasıl olsa her zaman kısık sesli olduk. Sesimiz yükselmese de sözümüz bir gün elbet yükselecek. Bu lastikçinin daha doğrusu onun çırağının çırak olmadığını kısa sürede anlamıştım. Vidayı tespit ettikten sonra hemen penseyle çekmeye çalışması açıkçası benim de ayranımı köpürtmüştü. Ona dedim ki bir tornavida getir. Bu çivi değil vida. Şayet vidayı bu şekilde çekersen lastiği kullanılmaz hale getirirsin. Neyse ki sözümü dinledi. Bir tornavida yardımıyla vidayı çıkardı. Lastiğin ekonomik ömrü biraz daha devam edecek.
Eskiler işini iyi yapan insanlara muhsin sıfatını verirlerdi. Hatta işini iyi yapsın diye çocuklarımıza “Muhsin” ismini de vermişliğimiz olmuştur. Kısacası dünyada İslam insanlara güzel ahlak ve davranışlar sunarken bizim buralarda atalar dininden kalma zaggal, atargatis kültünden kalma geleneklerin devam ettiğini gözlemlemekteyiz.
Esnaf arasındaki bozulma her tarafta sirayet ediyor. Bugünlerde siyaset arenasında sosyal belediyecilik konuşuluyor. Şöyle böyle ahkâmlar kesiliyor, akıl veren çok oluyor. Trol, trollük, troller işbaşında. Hâlbuki eskiden vakıf medeniyeti vardı. Vakıflar eliyle belediye hizmetleri yapılıyordu. Şehre kendini vakfetmiş insanlar vardı. Yol yapanlar, su getirenler, imarethane, aşevi, açta açıkta kalan insanlara sahip çıkan vakıflar vardı. Şimdi öyle bir döneme evriliyoruz ki adam aç kalsa kimse bir parça ekmek vermeyecek. Kafeler, lokantalar, zengin mekânlar sosyete ordusu ile doludur.
Biz kendi derdimizle meşgulüz. Aslında toplumun yarayan kanası da bizim bir derdimiz neden kitap okuyoruz sorusunun cevabı aslında dertlilerin derdi ile dertlenmek istiyoruz cevabı ile alakalıdır.
Not: Geçtiğimiz Hafta Şanlıurfa Karaköprü Belediyesi bütün Karaköprü taziye evlerinde çay ve kahve ikramını belediye olarak üstleneceklerini kamuoyuyla paylaşmış. Ayrıca belediye başkanımız Nihat Çiftçi Bey’den Karaköprü camilerinde yaşlılarımız için birer çay ocağı yapmasını da istemiştik. Şayet yaparsa buradan ona teşekkür ederiz. Bu arada Karaköprü Belediye Başkanı seçildiği için de Nihat Çiftçi Beyi tebrik ederiz.
Ters kelepçe
Eyyüp Azlal
28.04.2024 - 00:00
Yayınlanma
Yazar, dünyadan bihaber olamaz. Bihaber yaşayamaz dünyadan… Dünyaya dair çocukluğumda hissettiklerimle, bu gün hissettiklerim arasında değişen bir şey yok. Keşke dünyaya ve dünyada olanlara çocuksu düşüncelerimizle, çocuksu hayallerimizle hatta çocuksu rüyalarımızla bakabilsek.
Yazar, dünyadan bihaber olamaz. Bihaber yaşayamaz dünyadan… Dünyaya dair çocukluğumda hissettiklerimle, bu gün hissettiklerim arasında değişen bir şey yok. Keşke dünyaya ve dünyada olanlara çocuksu düşüncelerimizle, çocuksu hayallerimizle hatta çocuksu rüyalarımızla bakabilsek. Bu dünyayı çocukluk şuuruyla yorumlayanlar kurtaracaktır.
Almanya’da Hitler’in Yahudilere soykırım yaptığı zamanlarda yazarlar ve aydınlar çağından sorumlu olmak adına yazdılar, çizdiler, konuştular, anlattılar. Dünya bir daha böyle bir soykırıma gebe kalmasın diye. Fakat o dönem Yahudilere zulmü reva gören zihniyet öyle bir iş yaptı ki soykırımdan kurtulan Yahudilerin çocukları büyük filmler yaptı. Büyük paralar ödedi bu filmlere. Soykırımzedeler bir yandan bu soykırım filmlerini yaparken diğer taraftan başkalarına zulüm yapmaya başladılar. Bunun başında Müslümanlar ve özellikle de Filistinli Müslümanlar gelir.
Piyanist (The Pianist), filminde Yahudiler, yıllarca duygu sömürüsü yaptı. Ve şimdi o film gerçekten yaşanıyor. Gazze şeridinde Beyt Lahya’da Galya ailesinden üç çocuk çatışma bölgesinden kaçmaya çalışıyor. Bir kardeş, diğer engelli kardeşini tekerlekli sandalyeyle emniyetli bir yere götürmeye çalışıyor. İleride kız kardeşleri çantalarını taşıyor. Sonra geriye gelip kardeşlerine yardımcı oluyor. Arkadan bir aile daha geliyor. Kız kardeşi bir direğe dayanıyor ve ağlıyor….
Gazze’de bir kameraman tarafından görüntülen bu sahne, tıpkı Holokost dönemini anlatan Piyanist filminde bir piyanistin direğe dayanarak istirahat etmesini andırıyor. 2. Dünya Savaşı'nın başlarında Almanların Polonya'yı işgal etmesi sonucu Polonya Radyosu'nda piyanistlik yapan Wladyslaw Szpilman (Wladek) ve ailesinin hayatta kalma mücadelesi sanki yeniden film sahnesine aktarıldı.
Almanya’da Almanlar, ikinci dünya harbinde Polonya’ya saldırdığında öncelikle Yahudileri, daha sonra Romanları ve daha sonra bedensel engellileri öldürdü. Kaçabilenler piyanist gibi trajedik sahnelere konu oldu. Bugün de hem bedensel hem işitme engelliler can havliyle gelmekte olan İsrail füzelerinden kaçmaya çalışıyorlar. Muhabir, haberinde diyor ki “Bu, onların son kayıtları ve şu an nerede oldukları bilinmiyor. Ödüllü film sahnesi gibi ama tokat gibi gerçekler bunlar.” Bu Filistinli çocukları daha sonra yardım kuruluşları bulmuşlar. Onlara erzak ve diğer yardımı ulaştırmışlar. En azından şimdilik ölmemişler.
Bugün, Filistinliler bütün umudunu Amerika’da yaşayan sağduyulu insanlara bağlamış. Belki de Amerika Birleşik devletinde yaşayan insanların çoğu bir zamanlar ülkelerinde demokrasi ve insan hakları olmadığı için buralara gelmişler. Şimdi Amerika hükümeti onlara “Hadi herkes evine gitsin. Mesele İsrail ve Siyonizim olduğunda biz demokrasiyi rafa kaldırıyoruz demiştir ve demektedir.” Bu nedenle özellikle üniversitelerde hocalar ve öğrenciler dalga dalga hükümeti protesto etmektedirler.”
Holokost'tan kurtulan 88 yaşındaki Yahudi aktivist Marione Ingram, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarının durdurulması için Beyaz Saray’ın önünde yapılan eylemlere katılıp orada bir konuşma yapmıştı. Demişti ki “Gazze'deki çocukların şu an yaşadıklarını yüz yıl önce Almanya’da yaşamış biriyim. Gazze'de yaşananları gördüğümde hemen gözümün önünde çocukluğum canlandı. Onu alkışlayan gruba “Ben alkışı hak etmiyorum.” diyerek asil bir duruş sergilemişti.
Amerika Birleşik Devletlerinde üniversitelerde yapılan protestolarda en duygulandığım haber de şu olmuştu:
Ters kelepçeyle polis merkezine götürülen felsefe profesörü…
Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü Başkanı Profesör Noelle McAfee, Amerika'daki bir üniversitede İsrail'in Filistin'e yönelik politikalarını protesto etmişti. Polis tarafından zorla dağıtılan gösteride ters kelepçe ile tutuklandı. O vakit felsefe profesörü basın mensuplarından bir şey rica etmişti:
“Felsefe bölümü ofisini arayıp tutuklandığımı söyleyebilir misiniz?”
Basın mensubu sorar. “Adınız nedir?” Cevap çok manidardır.
“Noelle McAfee Felsefe bölümü başkanı.”
Bu olay, dünya halklarına kapak olsun. Ülkesini, değerlerini, medeniyetlerini bazen bir hiç uğruna terk edip okyanuslarda, uçak kanatlarında ölmeyi göze alıp Amerika’ya gidenlere veyl olsun.
Nostalji olsun diye yazmıyorum
Eyyüp Azlal
05.05.2024 - 00:00
Yayınlanma
Zaman ne de çabuk geçiyor. Göç, salgın, eğitim, sel yangın derken şimdiden dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor.
Zaman ne de çabuk geçiyor. Göç, salgın, eğitim, sel yangın derken şimdiden dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor.
Herkes konuşuyor herkes toplantı yapıyor herkes soykırımı toplantıda kınıyor. İsrail kınanıyor. Ama kimse ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'ya toz kondurmuyor. Hatta kınama toplantılarına İngiltere, Fransa gibi ikinci derecede soykırım destekçisi ülke de katılıyor.
Soykırım devam etsin diye İsrail'e büyük yardımlar yapan şirketlere ancak boykot ile insanlar, Dünya halkları tepki veriyor.
Dünyada ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dışında herkes kalıcı ateşkes istiyor. Oysa özellikle İngiltere Gazze’deki hükümete yani Hamas’a kırk günlük ateşkes sunuyor. İngiltere başbakanı- adı lazım değil- umarım akıllarını başlarına alırlar da bu ateşkesi kabul eder, diyor. Bu nasıl olur, aklımızla alay mı ediyorlar? Yani kırk gün sonra sizi öldüreceğiz, diyorlar. Biz şu anda çok yorulduk, diyorlar.
Trajedi… tam bir trajedi.
Yeni dünyanın gözüne baka baka biz öldürmekten yorulduk. Kırk gün sonra öldürmeye devam edeceğiz, diyor bu vampirler.
Hakikat, bir iklime bir bölgeye gelince çiçekler aniden açıverirmiş.
Hamas, dünyanın hakikat çiçeği.. Hamasın şahsında dünyada insanlar kafile kafile Müslümanlığa koşuyor, Müslüman olmaya çalışıyor. Hamas; ölürken, şehit olurken onların şahsında hakikat bayrağını ayağa kaldıran bir Diriliş nesli ortaya çıkıyor. Dünya bu hakikat karşısında şaşkın, şaşkınlığını gizleyemiyor. Düşünebiliyor musunuz Hollywood sinemasının ünlü simalarından Susan Saron iki yüz gündür ayakta. Meydanlarda İsrail'i protesto ediyor. Çok büyük servetini bir tarafa atarak, menfaatlerini bir tarafa atarak, çıkarlarını bir tarafa atarak nümayiş yapıyor. Bunu kim yaptırır? Sen ben değil. Ancak yüce yaradandır bunu yaptıran...
Kur'an-ı Kerim'de bir kıssa tasvir edilir. Yani bir hikâye. Sebe melikesi Hz Süleyman'dan bir mektup alır. Bu mektup karşısında çok şaşırır. Mektup rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla başlamıştır. Aslında Sebe melikesi ve halkı Allah'ı yani sonsuz yaratıcıyı biliyor. Ama Allah'ın hükümlerini ayetlerini yeryüzünde olmakla mücadele ediyorlar. Kendi ego ve ihtiraslarını köleleştirdiği insanlara dayatmakla meşguliyet içerisindedir.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Politika
Coğrafi Referanslar
O dönemde Sebe melikesini dünyada durdurabilecek bir gücün olmadığı anlaşılıyor. Onlar, bundan güç alarak her türlü haksızlığı, ahlaksızlığı, zulmü kendilerine reva görüyorlar. Tıpkı bugünkü Siyonistler gibi, onların hizmetkârı Evangelistler gibi...
Hz. Süleyman, Allah'ın kavli ile meydan okuyan bir mektup yazmıştır Sebe melikesine. Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olmanız gerekiyor, demiştir mektubunda.
Sebe melikesi, işte ilk defa adamlarına danışıyor. Efendiler içinde bulunduğumuz durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın, diyor. Burada kendi aralarında ilk defa bir demokrasi işletiyor. Batı tanımlamasıyla bir demokrasiyi işleme koyuyor.
Demokrasi, aslında kötü bir şey değildir. Aristo'dan, Eflatun'dan gelen demokrasiye razıyız. O zamanların demokrasisinde İslami kokular vardı. Ama şimdi sekülerizm ve dünyevileşme günümüz demokrasisini eril ve ceberrut bir duruma getirmiştir.
Düşünebiliyor musunuz ABD anayasasına aykırı olarak ABD temsilciler meclisi İsrail Siyonist ve Yahudiler aleyhinde konuşan insanları cezalandırmak için yeni bir karar çıkartmaya çalışıyor. Bir grup temsilci buna direniyor. Bakalım demokrasi meşalesini elinde tutan yüce totem ne yapacak.
Dünyanın çivisi çıkmış
Eyyüp Azlal
12.05.2024 - 00:00
Yayınlanma
Dünyanın çivisi çıkmış. Artık yeni bir düzen kurma vakti… Adalet ve özgürlük bekçilerinin balonları söndü. Bence yeni bir grup kurmanın tam vakti. İnsanlık için, gerçek bir birlik! Allah'ım sen Filistinlilere güç ver. Filistinlilerin şahsında dünyanın mazlum insanlarına güç ver. Onlara zalimler karşısında dayanma kuvveti ver.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Dünya haberleri
Coğrafi Referanslar
Dünyanın çivisi çıkmış. Artık yeni bir düzen kurma vakti… Adalet ve özgürlük bekçilerinin balonları söndü. Bence yeni bir grup kurmanın tam vakti. İnsanlık için, gerçek bir birlik! Allah’ım sen Filistinlilere güç ver. Filistinlilerin şahsında dünyanın mazlum insanlarına güç ver. Onlara zalimler karşısında dayanma kuvveti ver.
Yahudi asıllı Amerikalı yazar Phyllis Bennis şöyle bir sözü ajanslara düşmüştü. “ABD’nin İslamofobi’ye ihtiyacı var. Bu sayede kirli çıkarlarını örtbas edip haritada yerini bulamayacakları ülkelere ellerine silah verip Amerikalı gençleri gönderebiliyor.” Bennis, sözünün sonunda “insanları şeytanlaştırmak bu ABD icadıdır” demişti.
Bennis’in bu sözleri karşısında zalimden, zulümden yana olmayan Yahudilerin olduğunu öğrenmek açıkçası beni mutlu etmiştir. Daha önce de Siyonistlere karşı olan Yahudi grupların olduğunu biliyordum. Ama Bennis kadar keskin görüşlü bir yazar görmedim. Aslında Bennis, seküler okumalarla seküler analizlerle Siyonistlerin tehlikeli bir yapılanma olduğunu düşünüyor. Mesela Siyonistler, Filistin’de Müslümanlara soykırım yaparken dünyanın her yerinde Müslümanlar ya da Yahudi karşıtı olan diğer insanlar Yahudileri düşman bileyip onları öldürebileceği, onlara zarar verebileceğini düşünüyor.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Ekonomi
Yaşam haberleri
Phyllis Bennis’in bu düşünceleri doğrultusunda dünyaya terör pompalayan ABD ve İngiltere’nin “Think Thank” kuruluşlarının neden bu kadar önemli olduğunu anladım. ABD ve İngiltere, dünyaya sadece silah satmıyor. Markası malum telefon satmıyor. Aynı zamanda düşünce, edebiyat, sanat da satıyor.
Bugün ülkemizde popüler olan sanatçı, düşünür, edebiyatçı, kanaat önderi, iş adamı, cübbelisi, cüsselisi bilebildiğimiz herkesin bu “think thank” kuruluşlarıyla irtibatları olabilir. Bunu anlayabilmek için normal bir insan zekâsına sahip olmak yeterlidir.
Bu think thank kuruluşları, bazen aşikâr bir şekilde merkezlerini farklı ülkelerde kurabiliyorlar. Bazen de dirsek temasıyla uluslararası ölçekte güvenlik ve küresel ekonomik kalkınmayla müteallik vazifeli programları başka dernek ve vakıflar ya da şahıslar üzerinde planlayıp uygulamaktadır.
Bir yandan ABD ve İngiltere menşeli bu think thank kuruluşları sahada iş yaparken diğer taraftan da İŞİD (isis) tarzı örgütlerle dünyaya ayar vermektedir. 2013 tarihinde IŞİD, Suriye'nin kuzeyinde hızlı bir şekilde askerî güç kazanmaya başladığında o zamanki saf insanlar, yeni bir İslam devleti kuruluyor diye kafile kafile Suriye’ye koşmuşlardı. Bazıları ailelerini de alıp gitmişlerdi. O zamanların canlı şahitleri olan bizler, bu trajediyi coşkuya gelmiş insanlara anlatmakta zorluk çekiyorduk. Hadi ordan diyen sakallı, cübbeli abilerimizin hışmına gelmekten korkuyorduk. İşid, maalesef İslam’la kucaklaşacak olan dünya halklarını engelledi. Halkların gözünde İslam’ı kötüledi. Müslümanlar, korkutulan konumuna getirildi.
Gazze yıkılırken asla
Eyyüp Azlal
19.05.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gazze yıkılırken ne bahardan, ne borandan ne de sevgilinin kâkülünden bahsedebiliriz. Eli kalem tutanın gül ve bülbülden bahsetmesi düşünülemez. Yoldaki Mühendis kitabında Filistin davasının önder şahsiyeti Abdullah Galib Bergusi de söylemişti.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Medya analizi
Siyaset haberleri
Gündemimiz Gazze…
Gazze yıkılırken ne bahardan, ne borandan ne de sevgilinin kâkülünden bahsedebiliriz. Eli kalem tutanın gül ve bülbülden bahsetmesi düşünülemez. Yoldaki Mühendis kitabında Filistin davasının önder şahsiyeti Abdullah Galib Bergusi de söylemişti. “Eli kalem tutan bu davayı yazsın. Hitabeti güçlü olan bu davayı konuşsun. Herkes bir şey yapsın ama sakın kimse sessiz kalmasın. Çünkü sessizlik öldürür.”
Biz de Yoldaki Mühendis Bergusi gibi duasında kendini unutan şair Mehmed Akif’in sözcüleri olmaya yemin ettik. Hani Akif ev yanarken sevgiliye serenad yapılmaz mealinde şu kıtayı söylemişti/yazmıştı.
“Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu? ...”
Neden bunları yazıyorum. Bazı dostlarımız son beş aydır Filistin’i, Gazze’yi yazıyorsun demişlerdi de cevap biraz da bunadır. Maraşlı Sütçü İmam, bir asır önce Maraş işgal altındayken bizim yaptığımız yapmıştı. Şu sözünü unutmuyorum. Maraş, bize mezar olmadan düşmana gülzar olmaz, demişti Sütçü İmam. Bir asır önce Anadolu’da- Maraş’ta Sütçü İmam, Antep’te Şahin Bey, Urfa’da Dalyan Mustafa o günlerin ilk ayağa kalkan şahsiyetleriydi.
Bir asır sonra zulüm devam ediyor. Bu sefer Filistin’de, Osmanlı bakiyesi Filistin’de, Gazze’de, Batı Şeria’da… Filistin-Gazze konusunda Cumhurbaşkanımızın net bir ifadesi vardı. Gazze düşerse, Filistin düşerse düşman, gözlerini Anadolu’ya dikecektir. Bu nedenle, kalemimiz, ağıtımız, zafer naralarımız, hatiplerimiz, şairlerimiz, pusatlarımızla her zaman hazırlıklı olmalıyız. Allah bize ağıt yaktırmasın.
Bugün Gazze’de Ebu Ubeyde ve arkadaşları celladına gülümsemiyor. Onlar, cellatları gelmeden boyunlarını vuruyor. Hz. Ömer gibi destanlaşıyorlar, Hz. Hamzalar yeniden doğuyorlar.
Bugün Gazze’de İslam hakkıyla yaşanıyor. Bu nedenledir ki bütün coğrafyalarda insanlar kafile kafile hak din İslam’la müşerref oluyorlar. Bugün hakikatten yana olmakla batılın yanında olmak gibi bir tercihimiz var. Taşlanmayı, ötekileştirmeyi, yok görülmeyi, göze alıyorsanız hakikatten yanasınız.
İyi bir Müslüman nasıl olunur? Kuran-ı Kerim okumakla ve bu kitabın ahkâmını hayata tatbik etmekle, peygamberin pak hadislerini okumakla, namaz kılmakla, oruç tutmakla… Bitti mi? Hayır. Ümmet bilinci nedir? Müslüman, kardeşine nasıl sahip çıkar. Mesela Gazze’ye, Filistin’e, Arakan’a, Çin’deki Uygurlu Müslüman Türklere sahip çıkmakla iyi bir Müslüman olunur.
Dün Anadolu üzerinde bugün Gazze üzerinde derin tefekkürler yapanlara selam olsun. Rabbim derin okumalar üzerine zengin ve verimli fikir üretmeyi bizlere nasip etsin
Yüce Rabbim, durgun suyun çığlıklarını yumuşatmayı ateşe öğretmişse gün gelir Filistin topraklarını da asıl sahiplerine geri verir. Pusatlarını da geri verir, topraklarını da geri verir. Gazze’de şehidler, şehidlik tahtında Rabbine gülümsesin, celladına değil.
Yahudiler için artık bundan sonra yeni bir Babil sürgünü başlayacaktır. Kenan diyarına bir daha Yahudilerin dönmemesi adına âmin diyorum. Siz de duamıza iştirak eder misiniz?
Kalın sağlıcakla
Siyonistler kadar sabırlı mıyız?
Eyyüp Azlal
26.05.2024 - 00:00
Yayınlanma
İsrail terör devleti, 7 Ekim 2023'ten 26 Mayıs 2024'e kadar iki yüz günü aşkın bir sürede havada, karada, denizde Gazze şeridindeki şehirleri, kasabaları, köyleri ve mülteci kamplarını bombalıyor. Filistinliler için güvenli bölge kalmadı.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Dijital gazete
Tarih
İsrail terör devleti, 7 Ekim 2023’ten 26 Mayıs 2024’e kadar iki yüz günü aşkın bir sürede havada, karada, denizde Gazze şeridindeki şehirleri, kasabaları, köyleri ve mülteci kamplarını bombalıyor. Filistinliler için güvenli bölge kalmadı. Filistinliler nereye gidecek. Gazze’de her gün onlarca insan şehid oluyor, bir o kadarı yaralı kurtuluyor. Bunun daha vahimi İsrailli teröristler girdiği sivil bölgelerde silahsız insanları tutukluyor, bilinmeyen yerlere götürülüyor. Oralarda işkenceler, zulümler yapılıyor. Kurtulma şansları da olmuyor bu tutukluların. Kurtulabilenlerin çoğu sakat, çoğunun uzuvları kesilmiş bir halde bırakılıyor.
Siyonistler hakkında amansız mücadelesiyle tanıdığımız yazar Aytinç Kantoğlu, Filistin için yapılan bir oturumda şöyle konuşmuştu:
“Siyonistler sabırla yol aldılar, gizlendiler yüzleri farklı farklıydı. İçleri, özleri birdir...
Şimdi artık gözle görülür bir hedefe ve bir cihan zaptına ulaştılar, fail olarak açığa çıkmakta sorun görmüyorlar. Soru şu; risk alıyorlar mı almıyorlar mı?
"Sen" yoksan risk almıyorlar, demektir. Ama ya sen varsan!
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Haber
Medya takibi
"Sen" var mısın?”
Haysiyetin ineceği bir yer kalmadı. Uluslararası Ceza Mahkemesi, İsrailli teröristler için yakalama kararı çıkartıyor. Resmî adıyla “Dünyayı Aydınlatan Özgürlük” bizim bildiğimiz adıyla Özgürlük Anıtına sahip ABD ise senatörüyle, devlet başkanıyla hariciye reisiyle Uluslararası Ceza Mahkemesini cezalandırmaya hazırlanıyormuş. Neyseki Kıta Avrupası, Uluslararası Ceza mahkemesinin kararına uyacaklarını ve İsrailli yöneticilerin ülkelerine yapacağı seyahatte tutuklanacaklarını bildirdiler de dünyada adalet ve hukuk sesleri birazcık olsa da yükselmeye başladı.
Bugüne kadar Dünya üzerinde devlet kuramamış; ancak, bütün devletleri emrine amade kılmış bir ideoloji varsa o da Siyonizm’dir. Siyonistler, Dünya hâkimiyeti için bütün vasıtaları mübah görmüştür. Bu emellerini yerine getirebilecek hangi yöntem tatbik edilecekse etmişler. Dünyada yakın zamanda bile ortaya çıkan birçok facialara sebep olmuş birçok hadisenin baş mes’ulüdür. Siyonistler, mesela Afganistan ve Irak işgali için 11 Eylül 2001’de İkiz kulelere yapılacak saldırıların planlayıcısı olmuşlar. Bugün zavallı Ukrayna halkının başına getirdikleri palyaço bir Yahudi ile Ukrayna’yı Rusya’yla kafa kafaya tokuşturuyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Haber makaleleri
Ekonomi haberleri
Bugün Siyonistlere karşı en büyük tepki Türkiye ile birlikte İspanya, Rusya, İrlanda ve Baltık ülkelerinden geliyor. Bunun sebebi buralarda Siyonistlerin hâkimiyetinin kırılmış veya kırılmakta olduğudur.
Meselenin anlaşılması için tarihten küçük bir örnek vereyim:
İstanbul Yahudileri Prensi 1492 senesinde, İspanya baş hahamı (Chemor), merkezi İstanbul’da bulunan Yahudi Parlamentosu’na (Grand Sanhedrin) İspanyol kanunundan dolayı kendisinin kovulmak üzere olduğunu ve ne tavsiye edeceklerine dair bir mektup yazar.
Şöyle bir cevap alır: “Musa’nın yolundaki aziz kardeşim, katlanmak zorunda kaldığın talihsizlikleri ve endişelerini aktardığın mektubu aldık. Bu duyduklarımızın acısı içimize işledi.
Büyük Baba ve Hahamın tavsiyeleri şunlardır: 1-İspanya Kralının seni Hıristiyan olmaya mecbur ettiğini yazdığına gelince, onun istediğini yap, aksi takdirde daha sonra istesen de yapamazsın. 2-Mallarını yağma etme emrine gelince: evlatlarını tüccar yap, onlar da küçük küçük, Hıristiyanların mallarını yağmalasın. 3-Canına kastetmek istediklerine gelince, evlatlarını doktor ve eczacı yap, onlar da Hıristiyanlar’ın canlarını alsınlar. 4-Sinagoglarını tahrip etmek istemelerine gelince; evlatlarını rahip ve kilise üyeleri yap, onlar da Hıristiyanların kiliselerini tahrip etsinler. 5-Şikâyet ettiğin birçok sıkıntı verici olaylara gelince, evlatlarını avukat ve hukuk adamları olarak yetiştir ve onların devlet işlerini karıştırdıklarını ve Hıristiyanları senin boyunduruğun altına sokarak, dünyaya hâkim olmanı ve onlardan intikam almanı sağlamalarını izle. 6-Sana verdiğimiz bu tavsiyelerden sapma, çünkü bunları yaparak, senin ne kadar utanç verici durumlara düştüklerini göreceksin ve gerçek güce ulaşacaksın. (İMZA) İstanbul Yahudileri Prensi” (Nilus, 2004: 128-129).
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Politika
Coğrafi Referanslar
Bugünkü Siyonistlerin fikir babası Thedor Herzl, Yahudi ulusunun dünyaya yönelik fikrini şöyle ifade etmişti: “Düştüğümüz zaman, devrimci, işçi sınıfı, devrimci partinin küçük memurları oluruz. Fakat kalktığımız zaman, işte korkunç gücümüz o zaman ortaya çıkar.” (Nilus, 2004: 28)”
Demek ki 1 Mayıslarda kimsenin “işçi derdi” yokmuş.
İslam ümmeti özgür olana kadar var mıyız? Kudüs ilk kıblemiz ve Gazze şerefimizdir.
Sen çok yaşa Nuri Paşa
Eyyüp Azlal
02.06.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gündem Yine Gazze, yine Filistin. Gazze ve Filistin'in kurtuluşunu tefekkür ve tahayyül ederken bir dostum Nuri Paşa'dan bahsettiydi. Bu yazımda Nuri Paşa'nın Gazze ile daha doğrusu Filistin ile alakasına değineceğim.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Haber bülteni
Tarih
Gündem Yine Gazze, yine Filistin. Gazze ve Filistin’in kurtuluşunu tefekkür ve tahayyül ederken bir dostum Nuri Paşa’dan bahsettiydi. Bu yazımda Nuri Paşa’nın Gazze ile daha doğrusu Filistin ile alakasına değineceğim.
Nuri Paşa kimdir? Yakın tarih okuması yapanlar hemen Enver Paşa’nın kardeşidir cevabını verecektir. Aslında yakın dönem tarih okumaları yapanlar, şöyle bir cevap verebilirler:
“Enver Paşa’nın kardeşi olduğu Bakü fatihi Nuri Paşa.”
Nuri Paşa, Cumhuriyet döneminde “Kıllıgil” soy ismini alarak “Nuri Kıllıgil” ismiyle maruftur.
Nuri Paşa, bu Kuzey Makedonya sınırları içerisinde bulunan Manastır şehrinde doğdu. 1909 tarihinde Manastırda Manastır harbiyesinde üsteğmen olarak mezun oldu. Hemen iki yıl sonra bugünkü Libya topraklarının olduğu Trablusgarb bölgesinde İtalyan çetelerine karşı savaştı. Lise tarih kitaplarında Tarblusgarb savaşı anlatılır. Orada Gazi Mustafa Kemal’in bir grup arkadaşıyla gidip savaştığı anlatılır. İşte Nuri Paşa, Gazi Paşa’nın bir grup arkadaşından biridir. Tarih kitaplarında anlatılan bölüm aynen aşağıdaki gibidir.
“Mustafa Kemal, bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.”
Nuri Paşa, 1914 ve 1917 tarihleri arasında Osmanlı devletinin 1.Dünya savaşına katılmasından dolayı padişah yaverliği rütbesi ile taltif edildi. 1917’ye kadar Bingazi’de kaldı. İngiliz, Fransız ve İtalyan çetelerine harbe katıldı.
1917 yılında Azerbaycan Cumhuriyetinin ve Dağıstan’ın Osmanlı’dan yardım talebi üzerine Enver Paşa tarafından kardeşi Nuri Paşa’ya “Kafkas İslam Ordusu” kurdurulur. Kafkas İslam ordusu, Gence’ye 25 Mayıs 1918 tarihinde ulaşır. Burada Azerbaycan kolordusundan bin kişilik bir takviye alarak on iki bin kişiye ulaşırlar. İslam Ordusu, güzergâhtaki Göyçay, Salyan, Ağsu ve Kürdemir’i Bolşevik ve Ermeni çetelerden alarak 15 Eylül’de Bakü’ye ulaşır. Burada yapılan çetin bir savaşta Bolşevikler ve Ermeni çeteleri Bakü’yü ve civarını terk etmek zorunda kalır. Kafkas İslam ordusu Bakü savunmasında bin yüz otuz şehit vermişti.
Bir zamanlar, Azerbaycan cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, Ermeniler, Karabağ’ı işgal ettiğinden korkumuzdan bir helikopter verememiştik. Ama bir zamanlar da Kafkaslara İslam ordusu gönderebiliyoruz. Tıpkı yakın zamanda Akıncı sihalarımızı gönderdiğimiz gibi.
Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu olmasaydı bugün Azerbaycan diye bir devlet olmayacaktı. Nuri Paşa’nın ağabeyi Enver Paşa’dan bir diğer farkı Türk dünyasını değil İslam dünyasını bir birlik altında toplamaktı. Nuri Paşa aynı zamanda büyük bir anti Siyonist idi. Ömr-i hayatı Siyonistlerle mücadele içinde geçmişti. Silah fabrikası saldırıya uğrayıp şehit edilmeden önce Filistinlilere İsrail'e karşı savaşmaları için silah gönderiyordu.
Enver Paşa, Orta Asya’da Ruslar tarafından şehid edildi. Nuri Paşa da İstanbul’un göbeğinde Siyonistler tarafından şehit
Her seferinde inanacak mıyız Amerika'ya
Eyyüp Azlal
09.06.2024 - 00:00
Yayınlanma
Her seferinde böyle inanacak mısın Amerikalılara demişti Zeynel Hoca. Kime sormuştu bu soruyu bilmiyordum. Cevap dünyanın öteki ucundan Maldivlerden Muhammed Tarık'dan gelmişti. Katar'dan konuşmak rahat, demişti. Hele gel Maldivler'den konuş.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Haber bülteni
Son dakika
Her seferinde böyle inanacak mısın Amerikalılara demişti Zeynel Hoca. Kime sormuştu bu soruyu bilmiyordum. Cevap dünyanın öteki ucundan Maldivlerden Muhammed Tarık’dan gelmişti. Katar’dan konuşmak rahat, demişti. Hele gel Maldivler’den konuş. Amerikalılara meydan oku. Onların beslemeleri Yahudileri buraya sokmamak için karar aldık. Kararımızı almadan önce Türkiye’den siha aldık. Kendimizi koruruz düşüncesiyle.
Moritanya’dan Muhammed Mesud söze girmişti. Bizim diyar, bizim ülke tâ Tarık Bin Ziyad döneminden beri İslam’la şereflenmiş bir memleket. Belki öncesinde de Müslüman misyonerler buralara ulaşmıştı. Yahudilere, Amerikalılara en güçlü sözü biz söylüyoruz. Biz, hiçbir zaman Amerikalılara inanmadık.
Şamil Hoca Amerika’dan söze girmişti. Biz, Amerikalılara inanmayanlara inanıyoruz. Bir de şunu eklemişti Şamil Hoca. Amerika ve demokrasisi nereye konarsa orada gözyaşı ve kan akar. Daha doğrusu Amerika da bütün eyaletleriyle; Teksas’ıyla, Kaliforniya’sıyla, Pensilvanya’sıyla Yahudi ve Evengalistlerin işgali altında. Bugün Filistinliler için en büyük destek eylemleri Amerika’da yapılıyor. Orada da hak ve batıl mücadelesi devam ediyor.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Coğrafi Referanslar
Politika yorumları
Malezya’dan Enver İbrahim, söze girdi. Bizim ülkemiz zaten İsrail’i ülke olarak tanımıyordu. Filistin’e Gazze’ye saldırdığından beri hiçbir gemisi limanlarımıza yanaşmıyor. Hiçbir İsrailli ülkemize giremiyor, demişti.
Azerbaycan’dan Kadirov söze girmişti. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin, Türk Devletleri Teşkilatına asıl üye olmasını destekliyoruz. KKTC, Türk Dünyasının bir parçasıdır. Orada yaşayan Türkler bizim gardaşımızdır. Söze Pakistan sabık başbakanı girmişti. Bizim ülkemiz, Bangladeş, Gambiya ve Libya ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetindeki Müslüman kardeşlerimizi çoktandır ülke statüsünde tanımışız. Kuzey Kıbrıs, sizin hem soydaşınız hem de dindaşınız ama hâlâ ülke statüsünde tanıyamadınız. Bu mudur gardaşlık hukukunuz.
Söze Filistin’den İslam Asalya girmişti. Kadirov kardeş. Bak hala sana gardaş diyorum. Sen anlayasın diye. Bizi Siyonistler yok ediyor. Her gün yüzlerce insanı öldürüyor. Çoluk çocuk demeden. Ve bu Yahudilerin yakıtını siz gönderiyorsunuz. Bunlara lojistik desteği siz sağlıyorsunuz. En az Siyonistler kadar suçlusunuz. Büyük günah işlediniz. Hem bu dünyada hem öbür dünyada ölen sabilerin, annelerin, babaların hesabını size soracağız. İki elimiz yakanızda olacak.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Güncel haberler
Gazeteler
Mayada Kemal, Sudan’dan cevap yazıyordu. Sudan’da her gün en az Gazzeliler kadar masum insanlar katlediliyor. Lütfen sesimizi duyun. Siyonistler, burada da kurdu bir terör örgütüyle yabancı savaşçılarıyla masum insanları katlediyorlar. Sudanlılara barışı sadece Türkiye sağladı. Amerika Sudan’a barış getiremez. Sudan’a savaşı getiriyor. Lütfen sesimizi duyun.
Urumçi’den, Kaşgar’dan bir ses yükseliyor. Abdülaziz Kaşgari diyor ki burası aslında bir Osmanlı eyaleti. Biz, yüz yıl öncesinde buradan biat ettik Osmanlı sultanına. Bizim yahşi olmamız Türkiye’nin kavi olmasıyla eş değerdir. Geçen hafta hariciye reisi Hakan Fidan geldiydi. “Kadim Urumçi ve Kaşgar Türk İslam şehridir.” Demişti.
Eyyüp Sabri, son sözü söylemişti. Ebulfez Elçibey Can Azerbaycan’da olsaydı oradan bir litre yakıt gitmezdi İsrail’e…
Çıplaklık kültürü ve dip alt dalga
Eyyüp Azlal
16.06.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gazze'de soykırım yaşanırken asla başka bir mevzuya dair yazı-yazılar yazmayacağım demiştim. Ama dün Türkiye'de mukim Filistinli araştırmacı yazar Muin Naim'in çıplaklık kültürü ile ilgili bir yazısını okumuştum. Muin Naim yazısında mealen şunu demişti.
Gazze’de soykırım yaşanırken asla başka bir mevzuya dair yazı-yazılar yazmayacağım demiştim. Ama dün Türkiye’de mukim Filistinli araştırmacı yazar Muin Naim’in çıplaklık kültürü ile ilgili bir yazısını okumuştum. Muin Naim yazısında mealen şunu demişti. Filistin’de bu gün çıplaklık kültürü ön planda olsaydı Batılılar bütün donanmalarıyla Filistin’e yardıma gelirdi. Filistinli insanlar açık saçık olsalardı Batılılar onları korurdu demişti. Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Filistin’de özellikle Gazze şeridinde yeni Kuran hafızları yetişiyor, Kuran bülbülleri yetişiyor. Orada şehadete susamış insanlar var. Bu dünyanın geçici, öte dünyanın kalıcı-ebedî olduğunun şuurunda olan insanlar var. Bu yüzden seküler Batı, Filistinlilere canınız cehenneme diyebilmektedir. Aslında seküler Batı’dan bahsederken Batının büyük bir kısmının Siyonist bir çetenin esiri altında olmasından ötürü seküler yaşama devam ettiğini belirtelim. Batıdaki değerleri ifsad eden bir yapı söz konusu ve bu ifsada karşı Batı’daki insanlar birçok tehlikeyi göze alarak Batı için irşad çalışmalarına başlamışlardır. Filistin’deki direniş Batı’nın irşad yönünü de ortaya çıkardı. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde siyahiler arasında İslam’la müşerref olan insanların sayısı günbegün artıyor. Siyahiler gibi beyazlar da Filistin’in onurlu direnişi karşısında İslam’ı tanımaya bu dinin değerlerini ve ritüellerini tedrici olarak yaşamaya başlamıştır. Tarih
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Politika
Medya analizi
Zira Batılılar için sekülerizm, geldiğimiz noktada gündelik hayatın pratiklerini açıklama ve çözümlemede dışarı bırakılamayan bir kavram olarak yerini korumaktadır. Fakat Siyonistlerin Batı ülkeleri sonucunda Müslüman ülkelere dayattığı sekülerizm bir ifsad projesidir. Cuma günü ibadet gününü Pazar gününe almayı bir kenara bırakalım. Kuran harflerini yasaklamayı bir kenara bırakalım. Siyonistlerin seküler adı altında Müslüman ülkelere özellikle de Türkiye’ye dayattığı büyük fecaatler var. Bunlar arasında bir ifsad hareketi olarak toplumsal cinsiyet eşitliği projesi başta geliyor. LGBT propagandasının ana sponsorları bugün boykot listesine aldığımız firmalardır. Düşünün hafızlık yarışmasında bu firmaların sponsor olduklarını duyan var mı? Ya da bir ibadet yerinin açılması için maddi destek yapan bu firmalardan kaç tane var.
Batı istedi zinayı, Batı istedi diye kız ve erkek öğrencilerin apartlarda beraber yaşamasını kanıksamış bir durumdayız. Aslında Batı’dan kasıt Siyonistler bunu istiyor. Kitaplar ve Edebiyat
Türkiye Merkezli Müslümanlar olarak yakın zamanda 28 Şubat soğuğu yedik. Çil yavrusu gibi dağıldık. Kurumlar, dernekler vakıflar bir bir bizim elimizden ayrıldı. O dönemde İstanbul üniversitesinde öğrenciydim. 28 Şubat soğuğu yemiş bir insan olarak bugün yaşanan çıplaklık kültürünü anlayabilmiş değilim. Nasıl da kısa süre içerisinde çıplaklık kültürüne meyyal bir toplum haline getirildik.
Yakın zamanda bir okul balosunda mini etekli bir kızın yanında başörtülü annesi ısrarla kızının balonun yapılacağı okula alınmasını istiyor. Okul yöneticileri üstü başı öğrenci şekline uymayan öğrenciyi alamayacaklarını söylüyor. Başörtülü anne yaygara koparıyor. Olaya güvenlik kuvvetleri karışıyor İlçe Milli Eğitim müdürü geliyor. Olay fazla büyümesin diye üstü başı açık saçık olan kızları okul bahçesine alıyor. Daha sonra Milli Eğitim bakanımız Yusuf Tekin, okul yönetimini haklı bulunca herkes gardını alıyor. İslam
Şimdi demem odur ki erkektir yapar diyen babalar ve ben yaşamadım kızım yaşasın diyen annelere üzülüyorum. İşte bunlar Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında Doğuyu temsil eden Fatih semtinden tramvaya atlayıp Batı’yı temsil eden Harbiye’ye (Şişli) giden ve oradaki mağazaları, tüketim yerlerini gezmeye giden roman kahramanı Neriman gibidir. Bundan dolayı ne kadar Müslüman olsak da sekülerizm her zaman bizim bir tarafımızda bizi esir alacaktır.
Bugün televizyondan dizilerinden sosyal medyaya her taraftan kadının reklâm malzemesi olarak kullanılması ve aşağılanması söz konusu. Kadınlar bu dizilerden en müstehcen yanlarıyla gösteriliyor. Yatak odasında bile giymeye utandıkları müstehcen elbiselerle kamera karşısına çıkıyorlar. Bu durum onları hiç rahatsız etmiyor mu? Biz ne ara böyle olduk.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Politika yorumları
Haber bülteni
Otobüste, metroda yarı çıplak, dekolte, minilerle gezenlerle doludur. Bu rezilliklerin yaşanmasının zeminini hazırlayanlar kimler? Tabii de bizim boykot listesine aldığımız İsrail ürünleri ve İsrail’e destek çıkan Amerika, İngiliz, Alman, Fransız, İtalyan ürünleri…Beşeri Bilimler
Bir yazıda okumuştum. İnsanı sadece içki sarhoş etmez. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran, dininden uzaklaştıran her şey insanı sarhoş eder.
Kimliğini arayanlarla kimliğini inşa edenlere Edirneli Şair Hatemînin şu mısrasını ithaf etmeyi faydalı görüyorum.
“Erişir menzil-i maksuduna aheste giden”
Haz ve hız çağında merhum Yahya Kemali’de tahattür ederek “ezan sadece semtlerde değil kalblerde de okunsun inşallah.
İsimsizler parkı
Eyyüp Azlal
23.06.2024 - 00:00
Yayınlanma
Anonim bir hikâyedir, anlatılır. Dün İsimsizler Parkına çay içmeye davet edildiğimde bu hikâyeyi tekrar dinledim. Hikâyenin başka versiyonları da var tabi. Dinlediğim kadarıyla aktarıyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Haberleri
Haber bülteni
Anonim bir hikâyedir, anlatılır. Dün İsimsizler Parkına çay içmeye davet edildiğimde bu hikâyeyi tekrar dinledim. Hikâyenin başka versiyonları da var tabi. Dinlediğim kadarıyla aktarıyorum.
“Temiz kalpli genç bir adam kırk gün boyunca her gün sabah namazına gidince kendinde bazı değişimler olduğunu fark etmiş. Yine bir gün sabah namazına gitmiş, feyz ve maneviyat içerisinde eve dönüyormuş. Evine doğru yürürken bakmış ki bir pikap ve iki adam bir ineği pikaba yüklemeye çalışıyor. Fakat inek bu adamlara müthiş bir mukavemet gösteriyor ve bir türlü pikaba yaklaşmıyormuş. Sabah namazından dönen genç kalpli adam, bu manzarayı görünce “durun ben size yardım edeyim”, demiş. Adamlar da yardımı kabul etmiş. İnek de temiz kalpli adamı görünce sakinleşiyor, huysuzluğunu bırakır, birden uysal bir hayvan oluyor. Temiz kalpli adam da kendi kendine işte bu diyor. Sabah namazının bereketi nasıl da tecelli ediyor, diye sevinmeye başlamış. Genç adam, bu tatlı duygular içinde ineği el yordamıyla pikaba doğru itiyor. İnek muti bir şekilde pikaba çıkıyor. Adamlar, bu manzaraya şaşırıp bakıyorlar. Sabah namazından dönen adam sağ elini göğsüne koyarak vedalaşır ve evinin yolunu tutar. Genç adam, eve vardığında annesinin ağladığını görüyor. Anne niçin ağlıyorsun, diyor. Annesi, “sorma oğlum, hırsızlar bizim ineği çaldılar, diyor. Bu haber üzerine sabah namazına giden genç adam yere çöküyor ve annesine “Anneciğim hakkını helal et, Vallahi inek beni tanıdı ama ben ineği tanımadım, diyor.
İnsanlar bazen anonim hikâyeleri mesaj vereceği olaylara göre yorumlarlar. Konu İslam ve İslam’ı yaşayamayan insanlar olunca mesele bir hayli ilginç hale gelmişti. Genelde İslam coğrafyasında özelde ise Anadolu coğrafyasında yanlış ve yaygın dinî bilgi eksikliğinden şikâyet edilir. Oysa dijital çağda yaşıyoruz. Allah’ın kutsal kitabı artık duvarda asılı değil akıllı telefonunuza bir dakikada yükleyebileceğimiz bir konumdadır.
Bugün başta politika-siyasa-siyaset arenasında olmak üzere kültür, edebiyat ve dinî-içtimaî hayatta bizim mahalleden arkadaşların büyük bir emek ve azimle oluşturduğu yapıları yine kendi elimizle tanımadığımız kişi ve şahıslara peşkeş çektiğimiz günleri yaşadık. At bizim atımız ama ata binen binici-süvari bizden değil. Neden bu şahıs diyoruz. Gayet doğal diyorlar. Ehil ve yetkin cevabıyla karşılaşıyoruz. Peki, Gazali niye okuduk, İbni Sina niye okuduk. İnsan yetiştirmemiz lazım. Tıbbiyelilerimiz çok ama tıp tarihçimiz yok. Bilen yönetir diyorsun ama ilimden yoksun bu bilen. Ne Yunus’u biliyor ne de Mevlana’yı. Nerden bilecek ki bu kişi kanun ile nayı.
Yetkin ve ehil olmak… Eski medreselerimizden yetişen âlim insanların hayatlarını okuyoruz. Neden şimdi âlim yetişmiyor diye hayıflanıyoruz. Eski medreselerimizden günümüze tevarüs eden bir şey kalmadı. Nostalji olsun diye eski medreselerin müfredatını devam ettiren bir kesim var. Allah razı olsun onlardan. Ama bazen şu hâle düşmüyor muyuz?
İneğini çaldıran iyi kalpli adam hâli.
Günümüzde medrese irfan, maarif derken İslam’ın yaşanır alanların birisi de caddelerimizdi. Caddeler, eskiden medeniyetimizin görücüye çıktığı yerler idi. Medeniyet yoksunu sefil insanlar mümkün mertebe arka sokaklarda tutulurdu. Bugün ise bu sefil insanlar, çıplaklıklarıyla, avarelikleriyle, avanelikleriyle caddelerden meydanlara taşıyorlar, bize meydan okuyorlar. Biz ise meydanlardan, meydan okumaktan uzaklaşıp, caddeleri bu avenelere, avarelere terk ediyoruz. Sığındığımız tek yer. İsimsizler parkı. İsmi var bu parkın ama korkumuzdan deşifre edemiyoruz.
muhafazakâr cahiller
Eyyüp Azlal
30.06.2024 - 00:00
Yayınlanma
Denilir ki Lut kavmi helak olduğunda seksen bin kişi teheccüd namazındaydı. Ama onlar da o pis işleri yapanlarla birlikte helak oldu. Neden öyle oldu? Çünkü teheccüd namazında olanlar, o pis işi yapanlara karşı çıkmadılar, bizi ilgilendirmez dediler.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Siyaset
Medya analizi
Denilir ki Lut kavmi helak olduğunda seksen bin kişi teheccüd namazındaydı. Ama onlar da o pis işleri yapanlarla birlikte helak oldu. Neden öyle oldu? Çünkü teheccüd namazında olanlar, o pis işi yapanlara karşı çıkmadılar, bizi ilgilendirmez dediler.
Geçtiğimiz günlerde çoğu muhafazakâr kadın, Murat Övüç konserine gitmek için yedi bin lira konser parası vermiş. Gazze açlıktan kırılırken bu da neyin nesidir, diye sorduğumuzda “canım Murat Övünç aç mı kalsın.” Vallahi aç kalsın, Gazzeliler gibi açlıkla imtihan olsun. Gitsin bir fabrikada çalışsın aslanlar gibi. Tabi buna muhafazakâr ablalarımız razı olur mu? Kim onların kahve falına bakacak.
Şimdi soruyorum bu başı bağlı ablalara. Başınızı kapatınca cennete mi gideceğinizi sanıyorsunuz?
Başı kapalı muhafazakâr ablalara geçen hafta da değinmiştim. Başı bağlı muhafazakar teyzenin mini etekli kızı transparan kıyafeti ve erkek sevgilisiyle okul mezuniyet törenine girmek istemişti de okul yönetimi kabul etmemişti. Kızılca kıyamet kopmuş. Başı bağlı teyze feveran ederek jandarmayı çağırmıştı. Okul yönetimini deyim yerindeyse yavuz hırsız gibi ev sahibini bastırmıştı. Çok uzun zaman değil 28 Şubat 1997 tarihi ve sonrasında bu başı bağlı teyzeler okullara, hastanelere, ordu evlerine alınmıyordu. Hatta varsa o mini etekli kızının ablası şayet lisede-üniversitede okuyorsa onun mezuniyet törenine alınmıyordu.
Eski çağlarda yaratılış ve din ihtiyacı ile ilgili sorular umumiyetle malumat noksanlığı, bilgi eksikliği ve cehaletten kaynaklanıyordu. Bu cehaleti günümüzde eğitim yetersizliği ile tanımlayabiliriz. Yoksa eğitilmiş cahiller de vardır. Ancak günümüzde din ihtiyacı gelişmişlik düzeyine bağlı olarak daha fazla ön plana çıktı. Bu anlamda en düşündürücü ve en didaktik sorular-sualler eğitimli kişilerden geliyor.
İnanç psikolojisi üzerine bir kitap yazan Nevzat Tarhan bu tip insanlar üzerinde dinin değil materyalizmin baskın olduğunu ileri sürer. Materyalizm kendi ahlak kurallarını belirleyemedi. Eskiden Anadolu irfanı vardı. Şimdi bu İrfan da sekülerleşti. Biz buna Anadolu Müslümanlığı diyorduk. Cumhuriyet tarihiyle birlikte böyle bir İslâm anlayışı türedi. Kadınlar başını kapatır, makyaj yapar, iş yerinde her türlü gırgır şamatayı yapar, okul ortamında erkeklerle içli dışlı takılır… Kısacası laikliğin her türlü icabını yerine getirir ama başını da kapatır. Materyalim ve hümanist felsefe; iyi-doğru ve güzel olanı araştırırken dinî değerleri referans almadı. Ancak eski çağlardan itibaren semavî birikimleri kendine mal etme bencilliğini de gösterdi. Şamanizim’den tutun Budistliğe kadar bir çok eski inanç kalıntılarını çağdaş medeniyet öğesi olarak sundu. Meditasyon, Yoga gibi birkaç öğretiyi burada zikredebiliriz.
Ahmet Arslan diye bir profesör var. Urfa’da Hz. İbrahim’in varlığını, Hz. Eyyub’un varlığını daha doğrusu burada yaşadığını efsane olarak gören bu safsatacı profesör Göbeklitepe’yi, Karahantepe’yi ön plana çıkaran konuşmalar yapınca ondan ilham ve heyecan alan yeni yalancı peygamberler türedi. Bunlardan biri de Tao Vinyasa ve yoga eğitmeni Seda Bağcan, başı bağlı ablaları bir din taciresi gibi geçtiğimiz haftalarda Göbeklitepe’ye getirmiş ve orada meditasyon yapmıştı. Burada hazırlık yogası, Tao Vinyasa gibi yabancısı olduğumuz ritüeller yaparak zavallı insanlardan para çarpmıştı. Oysa biz yıllarca Göbeklitepe’deki Dilek Ağacının altında sabah namazı kılmak için çağrıda bulunmuştuk. O bölgeyi haksız yere işgal eden alan yönetimi burayı bize bir türlü açmamıştı. Buradan Urfa müftülüğüne çağrımızı yeniden yapıyoruz. Orada yıllarca büyüklerimiz gidip namaz kılıp adaklar adıyordu. Bu konuda bize yardımcı olun.
Başı bağlı ablalara yeniden dönelim. Bu abla ve teyzelerin baş örtüsü bir inanç öğesi olarak değil kültürel ve folklorik bir öğe olarak varlığını korumuş olduğunu bu inanç kalıntılarından anlayabiliyoruz. Köprünün altında çok sular akmış. Bu olay tıpkı tarihî camilerin kültür bakanlığı tarafından restore edilip ziyaretçilere sözüm ona turistlere açılması gibi bir şey.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Gazetesi
Güncel haberler
Bunu niçin söylüyorum. Yakın zamanda Harran’daki tarihî ulu cami –tarihte ilk İslam Üniversitesi olarak bilinir.-Kültür bakanlığı tarafından restore edilip ziyaretçilere açılacak. Ama müminlere değil. Niye müminler orada namaz kılamaz. Orada cemaat yok diyebilirler. Hâlbuki burayı vakıflar genel müdürlüğü restore edebilir ve camiye dönüştürebilirdi. Buranın turistik bir öğe olarak sunumu bizi tarih ile olan bağımızı koparmak demek. Çünkü biz biliyoruz ki şarkın sevgili sultanı Salahaddin-i Eyyubi, Harran Ulu Cami’de son Cuma namazını kılıp Kudüs üzerine yürümüştü.
Şayet bizim tarihle bağımız güçlü bir şekilde kurulsaydı. Kudüs bilincimiz-şuurumuz olsaydı. Diyanet işleri başkanlığı Bu ulu camiyi alıp müminlerin ibadetine açabilirdi.
Gazzeden esen rüzgâr
Eyyüp Azlal
07.07.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gazze'den esen rüzgâr bir bâd-ı sabâdır. Semum rüzgârlarını kovan bir bâd-ı sabâdır. İki cihân serveri resul-ı ekremin kokusunu bize ulaştıran bir rüzgârdır. Şairlerin şiirlerinde anlattığı, şiirlerinde özlediği, şiirlerinde ağladığı bir bâd-ı sabâ… Medine'den sonra Gazze üzerinden de geliyor İstanbul'a bu rüzgâr.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Son dakika
Gazete
Gazze’den esen rüzgâr bir bâd-ı sabâdır. Semum rüzgârlarını kovan bir bâd-ı sabâdır. İki cihân serveri resul-ı ekremin kokusunu bize ulaştıran bir rüzgârdır. Şairlerin şiirlerinde anlattığı, şiirlerinde özlediği, şiirlerinde ağladığı bir bâd-ı sabâ… Medine’den sonra Gazze üzerinden de geliyor İstanbul’a bu rüzgâr.
Eskiden özellikle İstanbul’da şairlerin sabahleyin bâd-ı sabâya çıktıkları vakidir. Şairler bâd-ı sabâya çıkardı ve bu seremoniyle şiirlerini yazardı. Bu şiirlerde Kâbe vardı, Mekke vardı, Medine vardı. Gazze, Refah, Kudüs vardı.
Gazze’den esen rüzgâr aynı zamanda peygamber efendimizin kokusunun geldiği rüzgârın yani bâd-ı sabânın yol güzergâhındadır. Hani büyük şair Fuzûlî kendini anlatırken “Ben Kerbela toprağındanım” demişti. Çünkü Kerbela toprağına peygamber torunlarının mübarek kanı akmıştır. Gazze toprağı, Filistin toprağı resul-i zî-şanın bütün öğretilerini taşıyor yüreğinde. Şehadeti, gazayı, ilmi, muhabbeti ve Allah yolunda ölmeyi hatta dirilmeyi çok iyi biliyorlar onlar. Öte dünyayı, maverayı çoğumuzdan yok yok hepimizden daha iyi biliyorlar onlar. İmam Şafi’nin memleketinden yani Gazze’den kötü, kötülük çıkmaz. Ancak âlim ve âlimler çıkar. Bu ruhla, bu peygamber öğretisiyle büyüyen insanlar topraklarını nasıl ve neden satsınlar ki. Ama gerçek olan bir şey var. Bütün Müslümanlar Gazze’yi, Filistin’i bir yok uğruna, korkaklık adına, basit menfaatler uğruna sattılar. Kuyular kuyular kuyular kazıyor bu Müslümanlar. Hem de kör kuyuları nasıl da kazıyorlar.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Gazetesi
Gazete arşivi
Müslümanlar arasında kimisi dünyayı kurtarma peşinde, kimisi yarını. Aslında yarını da dünyayı da öte hayatı da kurtaracak bir öğreti var. Geçtiğimiz günlerde Urfa’da sivil toplum kuruluşları ve il milli eğitim müdürlüğü Kudüs-Gazze konulu yarışma töreni için Ramazan Kayan hocayı davet etmişti. Program öncesinde il milli eğitim müdürü Asım Sultanoğlu, Ramazan Kayan Hoca’ya yeni eğitim müfredatını anlatmıştı. Ramazan Kayan Hoca da gittiği her yere “Eğitimde Gazze Modeli” önerisinde bulunuyor. Aslında bu Gazze’de Eğitim modeli Gazze’den esen rüzgârın tâ kendisiydi. Taze kan getirdi insanlığa Gazze’den esen rüzgâr. Bu yüzden yazıma başlarken sabah rüzgârına yani bâd-ı sabâya Gazze’den esen rüzgâr dedim. Bu vurguyu Ramazan Kayan hocamız yapmıştı. Biz de dile getirmekle, anlatmakla mesulüz, mükellefiz. Gazze’den esen rüzgârı takip edeceğiz diyordu Ramazan Kayan Hoca. Bu rüzgâr sadece iki milyar Müslümanı değil sekiz milyar insanlığı etkiledi. Gazze’de yapılan soykırımla insanlık uyandı.
Ramazan Kayan Hoca ısrarla altını çiziyor. “Bizim eğitim modelimiz Gazze eğitim modelini araştırabilir mi.” Dokuz aydır direniş devam ediyor. Bunu hangi öğreti ve eğitimle başardılar. Bunu modern eğitim, post-modern eğitim havsalası almıyor. Kavrama derecesinden yoksun modern eğitim. Bu yüzden dünyada insanlar birer birer değil kafileler halinde Müslüman oluyor. Ama hangi Müslüman? Allah’ın öğretisini, insanın yeryüzündeki vazifesini bilen, kavrayan bir Müslüman olarak karşımıza çıkıyor. Hani derler ya dünya bir mescid idi. Biz ise otel yaptık. Bugünkü konformist Müslümanların otelinden çok uzakta yeni Müslümanların öğretisi.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Siyaset haberleri
Medya analizi
Eski Müslümanlar batı meraklısı, batı özentisi içinde iken yeni Müslümanlar hikmetin ve bilginin doğuda olduğuna inanıyor. İslam’ın estetik bir din olduğunu başta Avrupa ülkeleri inanmış durumda. Hollanda, Danimarka, Belçika bu serüvenin başını çekiyor. Bu bir teori değil. Konferansını dinlediğim Ramazan Kayan hocanın bir hatırası bunu teze dönüştürdü. Kayan Hoca yakın zamanda bir cami açılışı için gittiği Danimarka’da “Gazze ile dirilmek” konferansını veriyor. Farklı ülkelerden yoğun bir ilgi var. Sunum, slayt üzerinden anında Danca’ya tercüme ediliyordu. Fakat oradakilerin çoğu Ramazan Kayan Hoca’ya bakmıyor sunumun yapıldığı yere bakıyordu. Hocamız bu durumu önce yadırgasa da kısa süre sonra fark ediyor. Salonda Gazze’den esen rüzgârdan sonra Müslüman olan Danimarkalılar da varmış.
Kayan Hocanın anlattığı en ilginç hatıra da Avrupa’da İslam’dan uzaklaşan bir Filistinli Valid ile komşusu Jonathan’ın ondan İslam’ı öğrenmesi idi. Ve mutlu son… Filistinli Valid’in tekrar İslam’la şereflenmesini belki başka yazımızda anlatırız. Gazze’den esen rüzgârı unutmadan.
Bu bizim iyi günlerimiz
Eyyüp Azlal
14.07.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bugün Gazze'de İsrail soykırımı yaşanıyor. Hepimiz el açıp Allah'ın Gazze'ye ve Müslümanlara yardım etmesini talep ediyoruz. Hatırıma yüz yıl önce Anadolu coğrafyasında yaşanan trajedi geldi. Birinci Dünya Harbi…
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Tarih
Yaşam haberleri
Bugün Gazze’de İsrail soykırımı yaşanıyor. Hepimiz el açıp Allah’ın Gazze’ye ve Müslümanlara yardım etmesini talep ediyoruz. Hatırıma yüz yıl önce Anadolu coğrafyasında yaşanan trajedi geldi. Birinci Dünya Harbi… Aslında trajedi değil Batılılar Osmanlı coğrafyasının her tarafında soykırımvârî katliamlara giriştiler. Yalnız bir günde Sina çölünde silahsız on beş bin Osmanlı askerini öldüren İngilizlerlerin barbarlığını dünyaya anlatmazsak biz de bu tarih karşısında sorumlu olacağız.
Osmanlı devletinin son seneleri bütün ülkede olduğu gibi Urfa’da da büyük trajediler, büyük travmalar yaşanmıştı. O dönemin hatıralarını objektif bir gözle kalem alan Mary Caroline Holmes’in Urfa Ermeni Yetimhanesi kitabının okunmasını tavsiye ederim.
Holmes, hatıralarında Fransızlar ve İngilizler karşısında duran Ermeniler ve onların yanında duran Ermenileri objektif bir şekilde kaleme almış. Gerek Holmes’in anlattığı gerekse de Yazar Mahmut Karakaş’ın o dönemin yaşlılarından dinlediği hatıraların bir kısmını sizinle paylaşıyorum.
Urfa’nın o zamanlarda yaşadığı serüvenler arasında gerçekten acı hatıralar vardır. İstiklal savaşı senelerinde Urfa’da Müslüman Türkler, Kürtler ve Araplarla birlikte Hıristiyan olarak Ermeniler, Süryaniler ve bir miktar da Yahudi halk bulunuyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Kültür haberleri
Teknoloji haberleri
Birinci Dünya Harbinin başlamasıyla Urfalı Müslüman ve Hıristiyanlar yeni bir maceraya atılmış oldular. Urfa, 1914 ve 1918 yılları arasında cereyan eden Birinci Dünya Savaşında ve bu savaş içinde geçen Yemen ve Çanakkale savaşları gibi ağır zayiatlar verdiren savaşlara da asker göndermişti. Bu savaşlarda şehitler vermiş, acılar yaşamıştı. Birinci Cihan harbi içinde 1915 ile 1916 senelerinde Erzurum, Bitlis gibi şehirlerden Urfa’ya gelen Müslüman Kürt muhacirler de ayrı bir durum arz ediyordu.
Muhacirler o yıl Urfa’dan güney taraflara gönderilen Ermenilerden boşalan Ermeni evlerine yerleştirilmek istenmişlerdi. Fakat yerliler daha erken davranarak bu evlere girmişlerdi. Bu yüzden muhacirler soğuk kış günlerinde Urfa’nın içinde ve çevresinde açlıktan ve soğuktan kırılıyorlardı. Şehrin içi ise zaten salgın hastalıktan geçilmiyordu. Her gün evlerinde ölü bulunan onlarca insan toprağa veriliyordu. Bazen bir günde açlıktan ve soğukluktan ölen muhacirlerin sayısı yetmiş kişiden fazla oluyordu.
Her gün yüzlerce insan da bir parça ekmek yiyebilmek için dileniyordu. Açlıktan insanlar ne buluyorlarsa onu yiyorlardı. O devirde yaşayan yaşlılar, kedilerin bile yenildiğini söylüyorlardı. Açlık, salgın hastalık ve aman zaman vermeyen eski Urfa’nın zemheri soğukları, insanlara kıran gibi girmişti. Tıpkı sonbahar yaprakları gibi insanlar da kuru yaprak gibi dökülüyorlardı. İşte o tarihlerde Urfa’nın durumu hali pürmelâli böyle idi.
O dönem ki misyonerler ise Doğudan Urfa’ya gelenler için ayrı ayrı bir propaganda sergiliyorlardı. Van ve Bitlis taraflarından Rusların ve Ermenilerin saldırısından dolayı göç ederek Urfa taraflarına gelen Kürtleri de sürgün ediliyormuş gibi gösteriyorlardı.
Birinci Dünya Harbinde Osmanlı Devleti mağlup kabul edilince, bütün bir Osmanlı coğrafyası galip devletler tarafından işgal edildi. Anadolu bir taraftan, Arabistan, Suriye, Irak ve Filistin bölgeleri bir taraftan, Kafkaslar bir taraftan, Libya ve diğer Afrika bölgeleri de topluca işgal edildi. İşgalciler bununla da kalmadı. Açe gibi Uzak doğu Osmanlı himayesindeki uzak doğu bölgelerini de düğmeye basar gibi işgal etmişlerdi.
Urfa’nın kurtuluş mücadelesi ve 11 Nisan Kurtuluş gününe götüren hatıraları başka bir yazıya bırakalım. Şimdilik Hoşça kalın.
Gelen kitaplar.
Şair Mehmet Yaşar’ın (Mehmet Yaşar Genç) Cennet’in Sabahına Yolculuk ve Hasret Öteki Adındır” şiir kitaplarının ikinci baskısı yapılmış. Kıymetli üstadımız kitapları imzalı olarak göndermiş. Bu alicenaplığından ötürü Üstadımız Mehmet Yaşar’a teşekkür ederiz. Şiir yolunda kendisine bereketli ömürler dilerim.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Ekonomi haberleri
Dünya haberleri
Cennet’in Sabahına Yolculuk şiirinden
“Istırıplar büyür de bölünür bin parçaya
Sükût ruhun mahfili, benzer billur sırçaya
Meczubum yüreğinde zamansız delirmeler
Nerede acze meydan okuyan kelimeler?
Istıraplar büyür de bölünür bin parçaya
Hıçkırığın rengiyle dilşâd olan var mıdır?
Hakk’ı düstur eyleyip irşâd olan var mıdır?
Bu Bizim İyi Günlerimiz
*Eyyüp Azlal
Bugün Gazze’de İsrail soykırımı yaşanıyor. Hepimiz el açıp Allah’ın Gazze’ye ve Müslümanlara yardım etmesini talep ediyoruz. Hatırıma yüz yıl önce Anadolu coğrafyasında yaşanan trajedi geldi. Birinci Dünya Harbi… Aslında trajedi değil Batılılar Osmanlı coğrafyasının her tarafında soykırımvârî katliamlara giriştiler. Yalnız bir günde Sina çölünde silahsız on beş bin Osmanlı askerini öldüren İngilizlerlerin barbarlığını dünyaya anlatmazsak biz de bu tarih karşısında sorumludur.
Kamu Personel Sınavı ve Hayaller
Eyyüp Azlal
21.07.2024 - 00:00
Yayınlanma
Atama bekleyen öğretmene 8 bin lira maaş teklif edersen ne olur! Birisi çıkıp da diyebilir iyi ki üç harfli marketler var. Üç harfli marketler ne de olsa üniversite mezunlarına 20 bin ile 30 bin arasında maaş veriyor. Gerçi üç harfli marketler üniversiteden mezun olmayan ilkokul mezunlarına bile bu maaşı veriyor. Burayı geçelim. Eğitim şart bir kere. Para için de okumayalım lütfen! Bu üç harfli marketler olmasaydı öğretmen adaylarını-üniversite mezunlarını “sınava hazırlık kursları ve KPSS kurs merkezleri” sömürüp giderdi. Devlet
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Sınava Hazırlık ve Test Kitapları
Sınavı
Bu da nereden çıktı diye soran olmuştur. Geçtiğimiz hafta KPSS sınav merkezlerinin önünde öğrencilerin sınavına gözlemcilik yaparken bunu düşündüm. Benim için aslında iyi ki KPSS var. Yoksa öğrencileri, daha doğrusu öğretmen, mühendis ve daha başka meslek adaylarını bu üç harfli marketler de sömürürdü. Sömürmek nasıl olurdu? Anlatayım. Adam tarih mezunu, coğrafya mezunu, sağlık bilimleri mezunu, röntgen teknisyeni, hemşir-hemşire ama üç harfli marketlerde kasiyer, mağaza sorumlusu, depo sorumlusu olarak görev yapıyor. Keşke üniversiteler kendi bölümlerinde güncelleme yapsalardı. Fizik bölümü, kimya bölümlerini kapatacağına kasiyer, mağaza sorumlusu gibi bölümler açaydı. En azından iş alımlarında bu adaylar sıkıntı çekmezdi.
KPSS demişken zülfü yâre dokunmak da varmış. Üniversite mezunu adaylar mesela Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin gibi bir yerlerde sıcaklığın 55 derece olduğu bir ortamda klimaların da çoğunun olmadığı, olanların da yarısından fazlasının çalışmadığı okullarda öğretmen adayları, mühendis adayları ve diğer üniversite mezunu olan adayların sınavda neler çektiğini bizzat gözlerimle şahit olduydum. Eğitim Kaynakları
Şimdi soruyorum. Kamu Personel Seçme Sınavını (KPSS) temmuz ayında yapmak şart mı? Yüce Mevla’m diğer zamanları da biz insanların emrine vermemiş mi? Geçmiş, şimdi ve gelecek… Geçmişle sorgulanacağız. Şimdi yürüme vakti. Geleceği Allah bilir. Dememiş miyiz? Yani demem o ki Allah'ın başka günü, başka zamanı yok mu? Rize'de, Erzurum'da yirmi derecede insanlar sınava giriyor. Buralarda sınavlarını sağlıklı bir şekilde tamamlandığını biliyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Siyaset
Sanat ve Eğlence
Sınava giren bir yakınım biraz da kilolu olması hasebiyle sınavın tam ortasında sıcaklığın da etkisiyle fenalaşıp bayılmıştı. Okula ambulanslar gelmişti. Doktorlar, hemşireler, sağlık çalışanları sınavın olduğu salona gelmişler sedye üzerinde bu sınavzedeyi taşımışlar. Ama ne çare... Sınavın olduğu salonda bütün öğrenciler etkilendi, Sınava odaklanamadılar. Sınavzede hastanede müşahede altına alındı. Kendisi de sağlıkçı idi, branşı fizyoterapist idi. Şayet sıcaklığın etkisiyle rahatsızlanmasaydı-bayılmasaydı o da sınavda başarılı olup kendisine müdahale eden sağlık memurları gurubuna katılacaktı. Eğitim
Bu manzaraya benzer olaylar Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt gibi vilayetlerde sıcaklığın en üst seviyede olan bu yerlerde çokça yaşanmıştır. Aynı durum İstanbul, İzmir gibi vilayetlerde farklı versiyonuyla ortaya çıkıyor. Yaz aylarında buralarda sıcaklığın neme dönüşmesiyle sınavlar yaşanmaz hale gelmiyor mu? Öğrenci sınava mı girmiş hamama mı girmiş, belli değil.
Teklif… Durumu ÖSYM başkanımız Sayın Bayram Ali Ersoy Hoca ile görüştük. Yılda altmış sınavın yapıldığı bilgisini verdiler. Ama bu bir sorun değil. Önemli olan çözüm odaklı olacaklarını söylediler. Mesela KPSS Aralık ayında, TYT ve AYT nisan ayında yapılabilir. Buna göre on ikinci sınıf müfredatı yeniden düzenlenebilir. Biz, eskiden mart ayında ÖSS’ye Nisan ayında da ÖYS sınavına girmemiş miydik? Bunun yanında sınavın gündüz yerine akşam vakitlerinde de yapılması da düşünülebilir. Dünyada futbol müsabakaları eskiden gündüz yapılırken şimdi gece vaktine alındı. Eskiden büyük konserler gündüz verilirken şimdi gece vakti konserleri daha çok tercih edilmiyor mu?
M. Akif ve Rıza Tevfik
Eyyüp Azlal
28.07.2024 - 00:00
Yayınlanma
Rıza Tevfik, sürgünde Beyrut'un Cünye kasabasında "Uçun Kuşlar" şiirini yazdı. Uçun kuşlar uçun doğduğum yere. Doğduğu kasaba da bugün Bulgaristan sınırları içiresinde olan Rumeli'nin Cisri kasabası idi. Babası burada kaymakamlık yapmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Gazetesi
Gazete aboneliği
Rıza Tevfik, sürgünde Beyrut’un Cünye kasabasında “Uçun Kuşlar” şiirini yazdı. Uçun kuşlar uçun doğduğum yere. Doğduğu kasaba da bugün Bulgaristan sınırları içiresinde olan Rumeli’nin Cisri kasabası idi. Babası burada kaymakamlık yapmıştı.
İlginçtir eskiler Anadolu topraklarına Rum diyarı, Trakya bölgesine de Rum-eli derlerdi. Sonra Anatolia-Anadolu ismi benimsenmiş oldu. Edirne bölgesine de Trakya-Marmara bölgesi denildi.
Rıza Tevfik’e dönelim. Kendisi baba cihetiyle Arnavut ana cihetiyle Çerkes olduğunu şu mısralarında açıklamıştır.
Babam Arnavut’tu, anam Çerkes
Bilmeyen varsa öğrensin herkes
Mehmed Akif Ersoy’un baba tarafı Aranavut’tu. Ama Akif, belki de Rıza Tevfik’in gençliğindeki haşarılığı, İttihatçılarla beraber iş tutması, Damat Ferit Hükümetinde Edirne mebusu olması ve en sonunda Osmanlı’nın sonunu hazırlayan Sevr anlaşmasını imzalayan heyetin içinde yer almasından ötürü ona dair hiçbir ifadesine rastlamadım. Rıza Tevfik ile Mehmed Akif ikisi beraber Servet-i Fünûn karşıtı İslamcı dergi olan Malumat dergisinde yazılar yazmıştır. Ama Feylesof Rıza’nın M. Akif’in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazı yazdığına tesadüf etmedim.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Son dakika
Politika
Rıza Tevfik, Darülfünun’da felsefe profesörü olarak çalışırken M. Akif Baytar Mektebinde çalışıyordu. Rıza Tevfik, çocukluğunda Ermeni, Yahudi ve en sonunda Galatasaray lisesinde (Sultani) okumuştu. Ama onu muhalif yapan değer İttihatçılar’dan fiske yemişti. Rıza Tevfik, başını taştan taşa vurmuş en sonunda Bektaşiliğe intisap ederek nasip almış ve ‘baba’ olmuştur. 1957 yılında onun hakkında yazılan yazılarla bir derleme hazırlayan Hilmi Yücebaş, kitabın başında şöyle bir not düşürmüştür: “Feylesof, Rıza Tevfik her cephesinden başka bir nur fışkıran nadide bir pırlantaya benzemektedir. Hece vezniyle yazdığı koşma ve divanları birer şah eserdir.”
…
Hey Rıza secdeye baş koya da inle
Taşlar dile gelsin senin derdinle
Efsane söyleyim, ağla hem dinle
O şerefli mazi meğer masalmış…
M. Akif’in sürgünü Mısır’a idi. Rıza Tevfik’in de sürgünü Mısır’a idi. O zamanlar Mısır, Suriye ve Türkiye her ne kadar birer müstakil ülke olmuş olsalar ise buralardaki aydınların çoğu İstanbul merkezli aydınlardı. Hatta bunlara Balkan ülkelerini de eklemek lazımdır. Özellikle halkı Müslüman olan Arnavutluk, Bosna Hersek ve Kosova da Türkiye Cumhuriyeti kurulunca başta yüz ellilikler olmak üzere diğer muhalif cenah ve Osmanlı hanedanına kucak açmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Ekonomi
Gazeteler
M. Akif’in peşine hafiyeler takılmıştı. Yeni yönetim onun düşüncelerinden haz almıyordu. Rıza Tevfik de yeni yönetimle hiç anlaşamamıştı. İstanbul Darülfünun’da Hüseyin Daniş’in istifa etmesiyle o da istifa etmişti. Daha sonra Cenap Şehabettin de onlara destek için istifa etmişti. Rıza Tevfik, özellikle arkadaşı Ali Kemal’in linç edilmesi sonrası aynı akıbete uğramamak için 8 Kasım 1922’de bazı arkadaşlarıyla beraber Mısır’a gitti. Kahire’de karşılaştığı arkadaşı Emir Abdullah’ın davetine uyarak Ürdün’e gitti. Orada da Ürdün kralının tercümanı oldu.
M. Akif de kurtuluşuna gayret ettiği vatanında polisler tarafından taciz edilecek seviyede rahatsız edilmesi, işsiz bırakılması, emeklilik maaşının bile elinden alınması dolayısıyla Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır. Daha önce 1923 yılında Mısır’a davet edilmişti. Abdülhamit Dönemi nazırlarından Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa onun arkadaşı idi. Mısır’a Hilvan kasabasına yerleşmişti. Ama Akif hatıratında bu paşadan çok bahsetmez, çünkü ondan fazla bir talepte bulunmamıştır. Daha sonra Abdülvvehhab Azam’la tanışır. Kahire’de Aynışems üniversitesinde Türkçe dersleri verir.
Bu süreç zarfında M. Akif ile Rıza Tevfik’in yolu bir biriyle kesişti mi, bilemiyoruz. Ama Mehmet Akif Mısır’da davası uğruna dava arkadaşlarıyla buluşur, toplantılar yapar. Bu arkadaşları arasında Müslüman Kardeşlerin kurucusu Hasan El Benna da vardır.
Ah Haniye!
Eyyüp Azlal
04.08.2024 - 00:00
Yayınlanma
Ah Haniye! Ah Gazze! Vah Filistin… Kime bıraktın gittin Gazze'nin yetimlerini.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Araplar ve Orta Doğulular
Gazete reklamları
Ah Haniye! Ah Gazze! Vah Filistin…
Kime bıraktın gittin Gazze’nin yetimlerini.
Ve Filistinlilerin ağzında dua, dua, dua…
“Ondan bize emanet olarak fethedilmesi gereken bir KUDÜS kaldı.”
İsrail, 7 Ekim sonrası senin ailenden altmış kişiyi şehid etti. Bu da yetmedi Kurban Bayramında üç evladın dört torunun Bayram günü şehid edildi.
Ah Haniye!..
Gönlüm bu cennet yüzlü çocukları görünce çok mahzun oluyor. Rabbim kabul buyursun. Bu dava için yetiştirdiği çiçekleri…
Yüce Mevla’m buyurmuş. “And olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! (Bakara /155)
Ah Haniye!
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Gazete
Gazete arşivi
Sen ne hayırlı bir insanmışsın. Cenazende bile fasıkları bir bir açığa çıkarıyorsun. İsrail’le, Amerika’yla İngilizlerle işbirliği yapanların maskesini düşürüyorsun. Sen ki Hamas lideriydin. Dünyanın önde gelen şahsiyetleri, devlet adamları cenazene geldi. Sözde Filistin Başkanı Mahmud Abbas, Doha’da cenaze törenine katılmadı. Hâlbuki Eylül 2016’da Şimon Peres’in cenazesine katılmıştı. Üstelik Mahmut Abbas, Şimon Peres’in cenazesinde ağlamıştı. Ve biz bu adamı ülkemizde meclisimizde konuşturacağız. Oysa seni bekliyorduk.
Ah Haniye!
Her şey Yedi Ekim’de başlamadı. Katliamların müsebbibi de Hamas değil. Bunları iddia edenleri kayda alın. Çünkü onlar Türk kimliği altında gizlenmiş siyonist artıklarıdır. Sen ki 1963’te doğduğunda baban şehid idi. Sen yaşarken çocukların şehid oldu. Torunların da şehid oldu sonra.
Ah Haniye! Senin hakkında ne demişti devlet büyüklerimiz. “Biz İsmail Haniye’yi gördüğümüz zaman Allah’ı hatırlıyorduk.
Ah Haniye! Şairin mısraları manidardı senin şehadetinden sonra.
Kuşları kanatlarından vurdular
Çocukları umutlarından
Göğün maviliğine şiir yazanları
Kurşunlarla susturdular
(Musa Yaşaroğlu)
Ah Haniye!
Bizim coğrafyamızda; Afrika’da, Anadolu’da, Filistin, Suriye ve Arabistan’da tam iki asırdır İngilizler ve Fransızlar kan kusturuyorlar. Şimdi bunlar yetmiyormuş gibi Yahudileri üzerimize saldılar. Biz biliyoruz ki Yahudilerin şifreleri Tevrat’ta gizlidir. Tevrat’ın tahrif edilmiş ayetlerinde gizlidir. Freud, Adler gibi Yahudi psikologlar Tevrat’tan hareketle psikolojiye güya yeni açılımlar yaparken insanlığın iç dünyasını tahrif ettiler. Tevrat dikkatlice okunduğunda Freud’un psikolojide yapmak istedikleri rahatlıkla anlaşılacaktır. Psikoloji ilmi modernleşmeden önce bizim psikolojimiz bu kadar bozuk değildi.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Teknoloji haberleri
Spor haberleri
Ah Haniye! Ah Gazze vah Filistin!
Bağlansa da yaralarımız kan akıyor artık. Dağlansa ne olacak ki. Yansa da dünyamız başımız dik Allah’a varacağız. Ortak acılarda birleşeceğiz. İnsanlık esir. Düşünceler bile tutsak. Vicdanlar sakat çıkmışken yarına biz Allah’tan ümidimizi kesmedik. Sizleri görünce umuda daha da bir sarıldık.
*Hain İsrail saldırısında hayatını kaybeden Hamas Lideri İsmail Haniye’ye rahmet dilerim.
Çivisi çıkmış dünya
Eyyüp Azlal
11.08.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bu sabah kalkarken namaza aklımdan çıkmadı Gazze. İçimde bir his "Ya rabbim biz burada kuş tüyü yataklarda, yünlü seccademizde namaz kılarken kim bilir Gazzelilerin üstüne, Filistin'in diğer beldelerinde, Lübnan'da, Yemen'de masum insanların üstünde nice bombalar, nasılca bombalar yağıyor. Kaç insan şehit oluyor, parçalanıyor…
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Coğrafi Referanslar
Siyaset haberleri
Bu sabah kalkarken namaza aklımdan çıkmadı Gazze. İçimde bir his “Ya rabbim biz burada kuş tüyü yataklarda, yünlü seccademizde namaz kılarken kim bilir Gazzelilerin üstüne, Filistin’in diğer beldelerinde, Lübnan’da, Yemen’de masum insanların üstünde nice bombalar, nasılca bombalar yağıyor. Kaç insan şehit oluyor, parçalanıyor…
Sabah namazından sonra haberlere baktım. Allah’ım korktuğum manzara ile yine karşılaştım. Bir rüya olsun namıyla kafama sert bir cisimle vurdum. Ayağıma bir çivi batırdım. Hayır, hayır rüya değilmiş. Ağrıyan yanımla, acıyan yanımla ellerimi açtım semaya. Bir insan nasıl dayanır bu manzaraya. Korkutulmuş dünya, tehdit edilmiş dünya, kumpaslardan başını kaldıramamış dünya nasıl dayanıyor bu acıya. Çivisi çıkmış dünyada bir çivi batırdım ayağıma ne yazar. Bir Ömer gönder Allah’ım, bir Ali gönder bu dünyaya. Muhammed adaletini gönder dünyaya. Biz Ebubekir olmaya razıyız, razıyız.
Anneler, cesetleri parçalanmış çocuklarına sarılıyor gözyaşları içinde. Çocuklar, annelerinin alnından dökülen kan damlalarını bastırıyor. Anneleri ölmüş, çocuklar ağlıyor. Cehennem zebanileri basmış dünyayı. Kıyamet alametleri tecelli ediyor. Biz burada dört mevsimi aynı anda yaşıyorken onlar orada kıyamet mevsimi yaşıyor. Soykırım mevsimi, katliam mevsimi. Er meydanına çıkamıyor Siyonist akbabalar.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Yaşam haberleri
Gazete arşivi
Dünyalarını cehenneme çeviren lanetli kavmin lanetli pençeleri Filistinlileri kahrediyor. Siyonist bir terörist Filistinli esirlere tecavüz ediyor. İsrail’i şereflendirdim, diyor. Şerefsiz kavmin şerefsiz çocukları… Fatih Altaylı gibiler de propagandalarını yapsınlar. Dünyanın en ahlaklı ordusu İsrail ordusudur deyip dursunlar. Ah “Soyadı Kanunu”… Bir günde Türkleştirilen Yahudiler şimdi nerede? Memleketin bütün muslukları ellerinde. Medya’da, sporda, siyasette, ticarette… Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur deyip bütün Müslüman kavimleri bir birine kırdıran, birbirine kırdırtan bu Yahudilerdir. Bu Yahudiler ki tehlike anında kendileri deşifre edileceği zamanlarda “laiklik, çağdaşlık, Kemalist” jargonları-kisveleriyle cemiyetin diğer kesimlerini sindiriyorlar. Medya takibi
Şimdi bu çağdaş Yahudileri deşifre etmek zamanı… Onların Gazze’de, Filistin’de son savletleri… Güney Kıbrıs’ı tümüyle işgal etmişler. Kuzey Kıbrıs’ta parça parça toprak gasp etmişler. Kıbrıs’taki Türk hükümeti uyarmak boynumuzun borcu… Bu arazileri, varsa araziler üzerindeki konutların satışını iptal etmek lazım. Maazallah Filistin’de yapılan zulüm bize de reva görülebilir.
Bunu söylerken Filistinliler topraklarını satmadı. Sadece Kırım Göçmeni, Nazist bir ailenin evladı olan İlber Ortaylı’nın safsataları var ortalıkta. Ondan sonrası ailesi Kafkas göçmeni olup Anadolu’ya muhacir olarak gelen Dağıstanlı Ümit Özdağ’ın iftiraları ile Filistin toprakları satılık algısı ortaya çıktı.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Dünya haberleri
Spor haberleri
Gazze’de, Filistin’de soykırım yapan bu karanlığın kalleş bekçilerini dünyanın her yerinde protesto etmek lazım. Onları yuhalamak lazım. Siyonist çeteler, Gazze’de, Batı Şeria’da Filistin mallarına el koyuyorlar. Arazileri bir bir ele geçiriyorlar. Buna karşılık bizim de bu Siyonistlerin mallarına el koyup onları Filistinli mağdurlara ulaştırmalıyız. Özellikle mecliste çıkacak yasaya eklemeler yapmak lazım. Bir şeyler yapmak lazım.
Bütün putları kıran Gazze’ye selam olsun. Şehidlere rahmet olsun.
İnsanlar artık Piyanist filminin bir kurgu olduğunu anladılar. Yahudilerce finanse edelin her şey yalandır zaten.
İnsanlar artık sinemaya gitmeden bir trajedi filmini izliyorlar.
Yer: Gazze,
Filmin adı “Kaybedilen İnsanlık”…
Katillere duyurulur…
Ne öfkemiz ne de kinimizi hafifletecek bir söz kaldı. Arz-ı Mev’ud hayallerinizi 2026-27 yılına çektiğinizi duyduğumdan beri sizinle göz göze, diş dişe, yüz yüze hesaplaşmadan şu deni dünyadan göçmek nasibim olmasın. Âmin!.
Dolandırıcılıkta pes doğrusu
Eyyüp Azlal
18.08.2024 - 00:00
Yayınlanma
Daha düne kadar söylüyordum, söyleniyordum. Bu kara cahil dediğimiz kişiler nasıl olur da Canan Karatay gibi isimleri dolandırabilirler. Onların parasını çalabilirler.
Daha düne kadar söylüyordum, söyleniyordum. Bu kara cahil dediğimiz kişiler nasıl olur da Canan Karatay gibi isimleri dolandırabilirler. Onların parasını çalabilirler.
Yankesicilik, hırsızlık, yalan gibi oluşumlar insanlarda bir meslek hasleti oldu mu bu işte uzmanlaşmak kolay oluyor. Çünkü karşı tarafa kolayca çalım atabiliyorlar. Onlara kolayca gol atabiliyorlar.
Bu durum, aslında karşı tarafın acizliğinden kaynaklanmıyor. İnsan olma, insan olarak kalma durumundan kaynaklanıyor. Çünkü insanlar ilk olarak karşılaştığı bir insanı ahsen-i takvim üzere yaratıldığını düşünürler. Şayet bunun zıttı olsa insanlık yaşanmaz bir hale gelir.
Dolandırıcılar da diğer meslek erbabı gibi zamanımızda kendilerine çeki düzen (!) vermişler. Diksiyon ve hitabetin yanında yazılım ve otomasyon firmalarının tıpatıp aynısını oluşturmuşlar. Hatta bu firmalar içerisinde çalışan insanlar kamuoyunda suç şebekeleri içerisinde görünebiliyorlar, gözükebiliyorlar. Düşünün ülkemizin saygına alışveriş sitelerinde bilgisayar yazılım mühendisi mesai saatleri dışında nereye ve nerelere gidiyor olabilir. Aslında Bu soruların da cevabı günümüzde pek ehemmiyet taşımıyor. Çünkü ev ortamında istenilen insanlarla on line rahat bir şekilde uzaktan da görüşülebiliyor her türlü paylaşım yapılabiliyor insanların bir araya gelmesine gerek yok. Bu dolandırıcılara suç örgütlerine yakın zamanda Fetö'den atılan memurların da katıldığını düşünüyorum. Şayet sanal dolandırıcılık klasik dolandırıcıların yapacağı bir iş değil bu.
Görevden alınan güvenlik elemanları eminim armut toplamıyorlardır. Son zamanlarda sanal ortamlardaki dolandırıcılık işleri daha da çoğaldı. İnsaların işi daha çıkmaza sokuyor. insanlar arasında bir güvensizlik ve kaos ortamı oluşuyor. Aslında sosyal medya platformlarının Türkiye'de temsilciliklerinin olması ve burada verilen reklamların da kontrol edebiliyor olması çok önemlidir. Niye önemlidir. Çünkü reklamı verecek olan kişi güvenilir bir firma olması lazım. Ya da diyelim ki ev hanımları, küçük ölçekli iş yapanlar bir güvenirlik testine tabi tutularak onların internet üzerinden alışveriş yapabilmeleri sağlanır.
Bunları niye anlatıyorum. Dolandırıcılık kervanına ben de katıldım. Yıllarca diyordum. Bu dolandırıcılar beni nasıl kandıracak. Şimdi nur topu gibi bir dolandırıcı bebeğimiz oldu. Hani İsmet Özel söylemişti ya “Allah insanı iddiasından vurur.” Gerçekten bu söz doğru. Gerçekten insan iddiasından vuruluyor. Ben de iddiamdan vuruldum şimdi.
Beni arayan kişi yani dolandırıcı çağrı merkezi gibi seslerin geldiği bir yerden arıyordu. Eyyüp bey falanca siteden alışveriş yaptınız ama alışverişiniz iki defa hatalı yapıldığı için şüpheli duruma düştü. Bu yüzden kargo firmaları bu şüpheli işlem için sigorta bedeli olarak bu malı size gönderemiyor. Açıklama uzadıkça uzuyor. Niye diyorsunuz. Yine aynı açıklama. Muhtemelen kâğıttan okuyor.
Tabii bu gibi durumlarda ben de tecrübe ettim. Başkalarıyla konuşmayınız. Başkaları sizin dikkatinizi dağıtmasın. Yoğunlaşamadığınız için kandırılıyorsunuz. Aslında kandırılma, sizin güvendiğiniz alışveriş sitesini güvenliği ile ilgilidir. Benim güvendiğim site “www.sahibinden.com” sitesiydi. Ben onlara güvenip param güvende hesabı üzerinden alışveriş yaptım. Bu site üzerinden daha önce bazı firmalardan arabam için parçalar almıştım. Bu araba parçaları ucuz olduğu için pek güvenlik zaafiyeti çıkmadı. Gerçi bu firmalar, Ostim'de koca koca mağazaları olan firmalardı. www.sahibinden.com sitesi üzerinden 5 yıl önce birisi benim şifremi çalarak çok pahalı bir telefonu benim adıma satışa sunmuştu. Sabahın erken saatinde Telefonuma gelen mesaj sayesinde bu olaydan haberdar olmuş ve hemen siteyi aramıştım
Şimdi de durum muhtemelen öyle. Ama şahıs ismi hayali olabilir Sinan Korkmaz diye bir adam Facebook üzerinden bir ilan veriyor. Elektronik ev cihazı ilanı… İlanı tıklıyorsunuz direk hayali Sinan Korkmaz'ın WhatsApp mesajıyla baş başa kalıyorsunuz. Burası perakende mağaza diye bilgi var. Sitenin altında ve kendisi ile mesajlaşıyoruz. Güven konusunda bana güven telkin ediyor. Size bir ilana açayım.www. sahibinden.com üzerinden param güvende şeklinde alışveriş yapabiliriz, diyor. Malı beğenmezseniz kargolar malı sizden geri alırım, diyor.
Bir süre sonra www.sahibinden.com'da var olan şifrem ve hesabım üzerinden giriş yapıyorum. Bakıyorum ki bu ilan doğru verilmiş. İlanı tıklıyorum, alışverişi sepetime ekliyorum. Online ödeme kısmına geçiyorum. Online ödeme kısmında hesabımda sanal kart oluşturmuşum. Param çalınmasın, diye. O hesabın numarasını Tam da girecektim baktım ki karşımda ekrandaki on line ilan iptal edilmiş ve bir IBAN numarası var. IBAN numarasını da şuraya pdf'sini gönderin, diyor. Bu işlemi tam yapacakken sahibinden.com adına aradığını söyleyen Hakan Sözbir isimli bir şahıs şahıs -hayali olabilir- beni arıyor. Hemen şu alışverişi yapın, bize buradan pdf'ye gönderin, diyor. Tamam diyorum. Pdf'yi gönderiyorum. Sonra tekrar beni arıyor sanal Hakan Sözbir. Pdf'de açıklama kısmını yanlış yazmışsınız. Bunu tekrar ödeme yaparsanız, aynı parayı biz size 15 dakika içinde geri göndereceğiz diyor. Yok alışverişe devam etmezseniz paranızı 60 gün sonra alırsınız diyor.
Bu arada cihaz sahibini arayayım diyorum. Sinan Korkmaz şahıslı adamı arıyorum. O da bana ne desin. Bey efendi e-ticaret konusunda uzman bir arkadaşım var. İsterseniz sizi ona yönlendireyim. O size yardımcı olabilir…Pes doğrusu…
Ankara'dan sonra Kastamonu
Eyyüp Azlal
25.08.2024 - 00:00
Yayınlanma
Cihannüma derneği tarafından organize edilen Anadolu şiir akşamları için yoldayız. Artık dünyanın şiir aynasından biz de bakabiliyoruz. Urfa'dan Kastamonu'ya otobüsler gitmiyor. Otobüsçüler, Ankara'ya sizi bırakırız, diyorlar. Anadolu Şiir akşamlarının üçüncüsü yapılacaktı. Bir sonraki program Ocak ayında Urfa'da, Ağustos ayında Tokat'ta yapılacak.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Spor haberleri
Yerel haberler
Cihannüma derneği tarafından organize edilen Anadolu şiir akşamları için yoldayız. Artık dünyanın şiir aynasından biz de bakabiliyoruz. Urfa’dan Kastamonu’ya otobüsler gitmiyor. Otobüsçüler, Ankara'ya sizi bırakırız, diyorlar. Anadolu Şiir akşamlarının üçüncüsü yapılacaktı. Bir sonraki program Ocak ayında Urfa’da, Ağustos ayında Tokat'ta yapılacak.
Biz yola çıkalım. Yol uzun. Yol arkadaşım şair Abdurrahman Karakaş ile akşam otobüse bindik. Cuma sabahı Ankara’ya varmıştık. Kastamonu otobüsleri öğleden sonra kalkıyormuş. Bu nedenle Ankara için de bir program yapmıştık. Ankara’daki edebi mahfilleri ziyaret edecektik. Büyük Türkçe Sözlük yazarı, Türkiye Yazarlar Birliği kurucu başkanı D. Mehmet Doğan’ın cenazesine yetişememiştik. Tam bir hafta sonra Taceddin Dergâhında merhumun mezarı başında bir anma toplantısı ve hatim duası yapılacaktı. TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan bize oraya gelin demişti. Daha sonra taziyelerimizi genel merkezde ailesine ve TYB camiasına iletecektik.
Sabah otogara vardığımızda yorgunluğumuzu otogar mescidinde atmıştık. Daha sonra Ulus’a gidecektik. Taceddin dergâhına hem yakın hem de ziyaret etmemiz gereken bir mekâna gidiyorduk. Sebilürreşad dergisi ve kültür merkezine gidecektik. Sebilürreşad dergisinin yeni yeri Melike Sultan camisinin üst tarafında Denizciler Caddesi üstünde idi. Orada Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma Havuzlu Sinema salonu vardı. Atıl durumdaki bu mekânı Fatih Bayhan ve ekibi adeta bir saraya dönüştürmüşler. Geçtiğimiz aylarda cumhurbaşkanımız burada bir programa katılmıştı. Biz açılış töreni yapıldığını düşünmüştük. Meğer merkezin üçte ikisi ancak bitmişti. Diğer kısımda da hummalı bir çalışma devam ediyordu. Edebiyat dergileri müzesi, kütüphane, fotoğrafçılık stüdyosu en dikkat çekici bölümlerdi. Bu bölümlere edebiyat oteli ve sergi salonlarının eklenmesiyle merkez hakiki hüviyetine kavuşacaktı.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Haber
Savaş ve Çatışma
Sebilürreşad’dan sonra eski Ankara’nın taşlı sokaklarını arşınlayarak Taceddin Dergâhına doğru yürüdük. Cuma namazına da az kalmıştı. Taceddin Dergâhına vardık. Küçücük bir yer ama yüreği büyük insanları bağrında ağırlayan bir yerdi. Merhum Mehmed Akif Ersoy Milli Mücadeleye destek için Ankara’ya teşriflerinde burada kaldı. Muhsin Yazıcıoğlu, Nuri Pakdil ve Yaşar Kaplan’ın kabirleri burada. Burada ebedi istirahatgahlarına çekilmişlerdi. Şimdi onlara bir komşu daha geldi. D. Mehmet Doğan…
Bir seccade bulup Cumayı eda ettik. Namaz sonrası TYB başkanımız Musa Kazım Arıcan Hocamız Yasin suresini okudu. Okunan Kuran-ı Kerim’den sonra hatim duası yapıldı. Mehmet Doğan Hocamız ve diğer üstadlarımızın pak ruhlarına Fatiha hediye eyledikten sonra Taceddin dergâhından ayrıldık. Dergâhın kapısında bizi bekleyen TYB Ankara şube başkanı M. Sait Uluçay ve yazar Necmettin Evci vardı. Necmettin Evci’yi daha önceden Ay Vakti dergisindeki yazılarından tanıyordum. Bizi arabayla TYB Genel merkezine bırakmışlardı. TYB Kitap kahvesi merkezinde taziyelerimizi sunduk. Az sonra TYB eski genel başkanlarından M. Atilla Maraş da gelmişti. Ona da taziyelerimizi ilettik. Hasbihal ettik. Urfa’dan dergisine göndermiş olduğu şiir için de teşekkür ettik.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Tarih
Yaşam haberleri
Bu arada Kastamonu’ya götüreceğimiz eşyalarımızın bir kısmı otogardaki mescitte unutmuşuz. Bu eşyalar içinde Urfa’dan dergisi de vardı. Tekrar otogara döndüğümüzde paketimiz yerli yerinde duruyordu. İçinde dergi ve kitaplar olan bir paket, üstelik ağzı açıktı. Bir tehlike arz etmemişti.
Vakit ikindiye yaklaşmıştı. Aslında bizim yola çıkmamız lazımdı. Gün içinde Ankara’da mukim şair Hayati Koca ile telefonda konuşmuş. Yatsıdan sonra onun arabasıyla Kastamonu’ya gidecektik. Yine de yolumuz üç dört saati bulacaktı. Akşam namazı sonrası Sebilürreşad dergisinden çıktık. Fatih Bayhan, Abdurrahman Karakaş’la beni protokol yoluna bıraktı. Birazdan Hayati Koca göründü. Kastamonu’ya doğru böylece yol aldık. İlk defa Kastamonu’ya gidecektim. Kalecik yol ayrımına kadar Ankara tanıdık geliyordu. Buralara daha önce gelmiştik. Çankırı’ya kadar yol yapım çalışmaları vardı. Çankırı’dan sonra yollar iyi idi. Geceyi bölen bir zamanda Kastamonu’ya varmıştık.
Kastamonu'ya varmadan uzunca bir tünelden geçmiştik. Burası Ilgaz tüneli imiş. Yeni adıyla “Ilgaz 15 Temmuz İstiklal Tüneli”. Tünelde iken radyo frekansı değişti. Birden “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın” şarkısının melodisi çalındı. Bu şarkı tünelden sonra da dilimde mırıldandı. Çocukluk günlerime, ilkokul yıllarımıza gitmiştik. Öğretmenimiz bize bir flüt aldırmıştı. Bu flütle şarkıyı çalmıştık.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Kültür haberleri
Siyaset haberleri
Şerife Bacı Öğretmenevinde kalacaktık. Buranın konumunu yani mahallini bulmak biraz zor oldu. Telefon konumu bize şehir turu yaptırdı. İyi de yanlış konuma gittik. Şehri ikiye bölen Karaçomak Deresi beni başka diyarlara götürdü. İçinde azıcık bir su kalsa da nehir havası verdiği için bu mekânı sevmem için yeter bir sebep oluşmuştu. Mekânı güzelleştiren şey derenin etrafındaki mimarî güzelliklerdi. Venedik şehrini hatta modern şehir kuramcısı Max Weber’i kıskandıracak bir su mimarisi yapılmıştı. Bu mekân güzel bir mimari ile şehirde mukim olan insanları göz zevkine hitap ediyordu. Bizim Urfa’daki belediyeciler keşke daha önce burayı görseydi Cavsak deresi taşmaz, vahim olaylar olmazdı. Şehir ve nehir kafiyesine meraklı biri olarak Kastamonu da hafızamda iki yakalı bir şehir olarak nakşedildi. Şehrin adı efsanelerin anlatıldığı gibi tekfurun kızına hitaben “Kastın ne idi Moni” olmasa gerek. Bu yakıştırma bir zamanlar “Urfa” isminin Nemrud döneminden kalma “vur ha vur” efsanesini hatırlatmıyor muydu? Hadi tekfurun kızı Türkçe biliyor diyelim de Nemrud’un konuştuğu dil neydi? Tebessüm…
Kastamonu’da katman katman bir tarih var. Modernizm buralara fazla girmemiş. Tarih ve tarihî mekânlar şehrin hafızasını koruyor. M.Ö 18. asırda Gasların yurdu imiş.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Gazeteler
Teknoloji haberleri
Sabah Kahvaltısından sonra mihmandarımız Taşköprü İlçe milli eğitim müdürü Ahmet Şirin ile tanıştık. Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinin olduğu külliyeye gittik. Burada Urfa’da vali yardımcısı olarak görev yapan ve çiçeği burnunda Kastamonu valisi Meftun Dallı, il Millî Eğitim müdürü Hasan Gümüş, Cihannüma il temsilcisi Mesut Şeker ve diğer Kastamonu eşrafı bizi bekliyordu. Av. Mücahit Dağdelenoğlu, Zeki Bulduk ile Asım Gültekin’inin İstanbul’da yurt arkadaşı... Asım Gültekin bu dünya göçünü erken tamamladı. Zeki Bulduk, gâh Tahran yollarında gâh Afrika Bulvarında… Bazen Afganistan’da Mezar-ı Şerif’te taze hatıralar derliyor. Aniden Batı’ya göç eden bir Doğu Masalı gibiydi… Tahattürü için Mücahit Dağdelenoğlu hocamıza müteşekkirim.
Vali aynı zamanda şair ve hattat Meftun Dallı…
Valisi şair olan bir şehirde şiir akşamı başka oluyor. Biz üniversitede öğrenciyken o Urfa'da vali yardımcısıydı. Şimdi Kastamonu'da vali... Hem şair hem de hattat. Şiir akşamı vesilesiyle sayın valimizle hasbıhal ettik. Kendisine Urfa'nın isotunu götürdük. Bir de Şanlıurfa İl Millî Eğitim müdürlüğü tarafından çıkarılan Urfa'dan dergisini takdim ettik. O da Urfa'ya dair yazmış olduğu bir şiiri bize hediye etti. Şiirde Urfa'ya olan özlemini Mecnun'un Leyla'ya özlemi gibi dile getirmiş. “Ben, hayatımda iki şehre şiir yazdım. Birisi İstanbul diğeri de Urfa” demişti.... Meftun Dallı, Urfa sanat, edebiyat, müzik hatta ticaret ve siyaset çevresinden hayırla yâd edilen bir devlet büyüğümüz.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Son dakika
Güncel haberler
Şeyh Şaban-ı Veli hazretleri ile başlayan gezimiz kale gezisi ile devam etti. Şehre kuş bakışı ile baktığımızda yeni şehir eski şehir birbirinden fark ediliyordu. Eski Kastamonu evleri bazen mirasçılar yüzünden bazen başka nedenlerden yıkılıyordu. Hatta birkaç muhteşem evin bakımsızlıktan yıkılmak üzere olduğunu gördük. Vakıflar Bölge müdürlüğünün ve sayın valimizin bunlara sahip çıkması gerekir. Kastamonu kalesinden inince bahçesinde dinlendiğimiz Yakup Ağa Camisi vardı. Bu cami’de kafeler açılmış ama vakıf geleneğine göre bir muamele şart. Sonuçta orası bir külliye... Buraya giren insanların cami adabına uyması şart. Aynı zamanda buradaki kafelerin ikramı vakıflar eliyle olması lazım. Aynı durum Mehmet Akif Ersoy’un vaaz verdiği Nasrullah Camisinde de vardır. Külliyenin duvarı yıkılmış. İçinde kafeler açılmış. Caminin devamı olan ve cami ile bitişik bir yapı vakıflar bölge müdürlüğü tarafından bir alışveriş merkezine kiraya verilmiş.
Kale’den aşağılara inince içinde Sahabeden Kaysül Hamedânî Asgar Hazretlerinin türbesi bulunan Hepkebirler Camisini ziyaret etmiştik. Bu sahabe Ebu Eyyüp El- Ensari Hazretleriyle birlikte İstanbul’a doğru gelirken sebebi bilinmeyen bir olaydan ötürü Kastamonu’da kalmaya karar kılmış ve burada vefat etmiş.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Haberleri
Ekonomi
Valisi şair olan bir şehirde başkanı şair olan bir derneğin öncülüğünde Anadolu Şiir Akşamlarına iştirak etmek çok güzeldi. Başta Cihannüma Genel Başkanı Rıza Yorulmaz olmak üzere Kastamonu valisi Meftun Dallı ve organizasyonda görev alan bütün arkadaşlara teşekkür ederim.
İrfan şehirleri
Eyyüp Azlal
01.09.2024 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta Kastamonu seyahatimizde şehrin başlangıç noktası neresidir diye düşünmüştüm. Az sonra arkadaşlar şehir gezimizin ilk durağı Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri Külliyesinde başlayacaklarını söylemişlerdi. Kastamonu küçük bir yer olduğu için ve bulunduğumuz mekân tarihi mekâna yakın olduğu için oraya varmamız beş dakika sürmüştü.
Geçtiğimiz hafta Kastamonu seyahatimizde şehrin başlangıç noktası neresidir diye düşünmüştüm. Az sonra arkadaşlar şehir gezimizin ilk durağı Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri Külliyesinde başlayacaklarını söylemişlerdi. Kastamonu küçük bir yer olduğu için ve bulunduğumuz mekân tarihi mekâna yakın olduğu için oraya varmamız beş dakika sürmüştü.
Namaz sonrası bizzat Kastamonu valisi Meftun Dallı, gelen şair misafirlere Külliye hakkında ve Şeyh Şaban-ı Veli hakkında malumat verdiydi. Vali beyin anlattığına göre
Bu külliye, Seyyid Sünneti Efendi tarafından 1490 yılından önce oluşturulmuş. Külliye; içinde cami, türbe, kütüphane, matbah, şadırvan, asa suyu ve iki dergâh evinden meydana gelmiştir. Bu yapılar belirli aralıklarla farklı zamanlarda farklı kişiler tarafından inşa ettirilmiş ve Külliyenin bütünü uzun bir süre sonunda tamamlanmıştır. Şâbân-ı Velî Türbesi, külliyenin avlusunda caminin doğusunda yer alır. Burası kare planlı, kubbe örtülü, kesme taş cepheli ve özenli işçiliğe sahiptir. Doğu ve batı cephelerinde birer kapısı, batı duvarında bir, güney duvarında iki penceresi bulunmaktadır.
Biraz sonra vali beyin talimatıyla külliye görevlileri anahtarı getirmiş ve vali beyin rehberliğinde türbenin içine girmiştik. Türbe içerisinde on altı sanduka vardı. Oradaki evliya ve salihlere dua ettik. Bu sandukalardan ortada yer alan ve pirinç korkuluklarla çevrelenmiş olanı 1569 tarihinde vefat eden Şeyh Şâbân-ı Velî’ye aittir. Caminin ilk bânisi Şeyh Seyyid Sünnetî Efendi kıble önündeki hazîrede defnedilmiştir. Kapı üzerinde yer alan kitâbeye göre türbenin inşası, Küre Kadısı Akkaş Hibetullah Efendi tarafından 1611 tarihinde bitirilmiştir. Türbenin doğu cephesindeki kapının üstünde yer alan kitâbeye göre 1619 yılında Kastamonu valilerinden Kurşuncuzâde Mustafa Paşa tarafından açtırılmıştır.
Türbe girişindeki tanıtım levhasında Osmanlı padişahlarından 1. Ahmed’in sadrazamı Halil Paşa’nın türbenin kubbesinin kurşunlarını tamamlattığı, Kastamonu Kadısı Emin Efendi’nin âlemini yaptırdığını öğreniyoruz. Bu dergâhın beşinci postnişini Ömer Fuâdî Efendi, türbenin inşasını ve bu dönemde yapılan tamiratını anlatan Türbenâme adında bir eser kaleme almıştır.
Gerek Kastamonu valisi Meftun Dallı, gerekse de diğer ev sahibi Kastamonulu dostlarımızın bu şehrin tarihine, irfanına sahip çıktıklarını müşahede ettim. Külliye’den ayrılırken Vali Meftun Dallı Bey, Urfalılığımıza gönderme yapıp mütevazı bir eda ile “Eyyüp Bey, biz her ne kadar burada Peygamberler Şehri Şanlıurfa gibi cömert ve misafirperver olmasak ta…”
Vali Beye cevaben şunu söylemiştim. Bir dönem Urfa’nın ekmeğini yiyen, suyunu içen insanların muhakkak bu şehrin huyunu da aldığı vakidir. Hz. İbrahim’e dair, Urfa’ya dair bütün iyi hasletleri bu şehre de nakşetmişsinizdir.” Demiştim.
Peygamberler şehri, hep mücadele ve sabır diyarıdır. Kastamonu gibi şehirler ise tarih boyunca peygamber öğretileriyle mücehhez evliya ve salihlerin uğrak alanı olmuştur. Buralara gelen salihler ve veliler; önceleri zaviye, sonraları tekkeler sonra da medrese ve külliyelerle bu şehri âbâd etmiştir. Kastamonu, Şair Nâbî’nin meşhur mesnevi kitabını çağrıştıran “Hayrâbâd” gibi bir şehir niteliğinde.
Şehirleri bir tasnife koymaya çalışan sıra dışı tarih yazarı Mustafa Armağan, “Şehir Ey Şehir” kitabında şehirlerdeki bilgeliğe vurgu yaparak bazı şehirler için “erdemli şehirler” tabirini kullanmıştı. Bence irfanî şehirler, hikmetli şehirler tabirini kullanmak daha doğru. Nitekim Kastamonu bir ilim ve irfan şehri olarak tebarüz etmektedir. İlim ve irfanın olduğu her yerde hikmetin de olması olağandır.
Eski Kastamonu dediğimiz yerde başta Nasrullah Camisi olmak üzere orada büyük zatların hatıraları yaşanıyor. Yakın tarihimizde bile Anadolu erenleri sıfatına haiz Mehmet Akif Ersoy ve Said-i Nursî gibi şahsiyetlerin buralara ayak basması bile Kastamonu için önemlidir. Aslında bu insanlar bu şehirdeki her bir mahallede, sokakta, evde ya da diğer mekânlarda irfanî unsurlardan da nasiplenmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Güncel haberler
Spor haberleri
İrfan şehirlerinin kıymetini sadece bir şey düşürmektedir. İrfanî değerleri ticarî metalarla değiştirmek… Şöyle açıklayayım. Urfa, peygamberler şehri olarak tebarüz etmektedir. Ama birileri Urfa’ya çiğköfte veya kadayıf şehri derse bu durum şehre yapılacak en büyük hakarettir. Ya da biberin Urfa’daki yerel adıyla “isot şehri” denilmesi de bu şehre yapılacak en büyük kötülüklerden birisi değil mi?
Kastamonu da Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin şehridir. Doğduğu topraklarda ışıldayan yıldızı ile tarihin sayfalarına eşsiz bir iz bırakan Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri yerine Kastamonu helvası ya da Taşköprü sarımsağını ikame edip bu şehir için sarımsak şehridir ya da helva şehridir” diyebilir miyiz.
Baştacı Eşkiya
Eyyüp Azlal
08.09.2024 - 00:00
Yayınlanma
Ünlü yazar Kemal Tahir'in fazla bilinmeyen bir romanı vardır. Rahmet Yolları Kesti adlı bu romanı Fransız yazar André Maurois' in şu sözleriyle başlar.
Ünlü yazar Kemal Tahir’in fazla bilinmeyen bir romanı vardır. Rahmet Yolları Kesti adlı bu romanı Fransız yazar André Maurois' in şu sözleriyle başlar.
"Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, - ruhundaki barbarlık duygusunun baskısıyla- soyguncularına hayranlık duyar."
Kemal Tahir, Rahmet Yolları Kesti kitabında uzun dönem Türk edebiyatını meşgul eden eşkıyalık olgusuna başka bir açıdan bakmıştı. Yazar; romanında ağalık sisteminin eşkıyalıkla olan yoğun ilişkisini, bu ilişkinin giderek bir zorbalığa dönüştüğünü ve halk arasında eşkıyalığa duyulan hayranlığın aslında bir tür çaresizlikten kaynaklandığını söylemek istemişti.
Romanda kendi düzenini kurmuş eskinin eşkıyası, yeninin ağası iki zorbanın; genç yaşta bir kızı kaçırmak için tezgâhladığı oyunlar hem eşkıya-ağanın hem halkın hem de zulme uğrayanların gözünden tüm canlılığıyla anlatılmıştır.
Kemal Tahir, o zamanlar ağaların elinde oyuncak olmuş ve günümüz çek-senet, mafya, gasp, basit yaralama, hırsızlık, her türlü tecavüz çetelerinin romanını anlatıyor. Roman, Yaşar Kemal’in efsaneleştirdiği İnce Memed romanına aslında bir reddiye niteliğindedir. Kemal Tahir, faziletli ve ahlaklı bir eşkıyalık olamayacağını; cemiyyette belirli bir kesim tarafından hayranlık duyulsa da, saygı gösterilse de olayların geçtiği 1940’lı yılların başlarında ne zulmüyle nam salan Bolu Beyi ne zalime karşı duran yiğit Köroğlu vardır artık. Bu tip destansı hikâyeler asırlar evvelinde kalmış ve tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almışlardır. Bu nedenle Kemal Tahir, efsane olmuş eşkıyalık hayallerinin halk içinde destekten yoksun olduğu ifade etmiştir romanında.
Yaşar Kemal, İnce Memed romanında hâlâ eski dönemlerden kalma bir eşkıya prototipini yaratmaya çalışmıştır. O, İnce Memed ile sosyal eşkıya fenomeni oluşturur. Yaşar Kemal’in kitabında eşkıya, sosyal düzenden kaynaklanan adaletsizliklere karşı olması ve bunların son bulması için çaba göstermesi ile sıradan bir eşkıyadan farklılaşır. Burada iki Kemal’in yetiştiği muhitte verdiği mesajların da etkisi söz konusudur. Yaşar Kemal, bir aşiret çocuğudur. Romanında düşmanımın düşmanı benim dostumdur demeye getirir. Kemal Tahir ise Osmanlı bakiyyesi bir ailede yetişmiştir. Devlet nizamının bozulmasının nedenini araştırır.
Romanın baş kahramanı Maraz Ali, Çerçi Süleyman ağanın kapıkulu iken babasıyla beraber askerlik yapan Bektaş Emmiye "neden eşkıyalık yok?" diye sorar. Bektaş Emmi romanın eşkıyalığa bakışını şu şekilde özetler: "Şimdinin eşkıyaları şehir yerine inmiş; olmuş çerçi, olmuş arzuhalci, olmuş memur... Eşkıya devri hükümetin hasta olduğu sıradır. Hükümeti sıtma tuttuğu zaman eşkıya başkaldırır.” Bu görüşler aslında Kemal Tahir’in de görüşleridir.
Rahmet Yolları Kesti romanı, eşkıyalığın yüceltildiği günümüzde, mutlaka okunması ve okutturulması gereken bir romandır. Kitap, asıp kesip, atıp tutan eşkıyanın, şartlar bir anda değiştiğinde, planları istediği şekilde gitmediğinde ne duruma düşeceğinin güzel bir örneği.
Bugün Gazze’de ve Batı Şeria’da hasılı bütün Filistin’de İsrail ve Batılı ülkelerin soykırımı yaşanırken ülkemizde de vicdanları yaralayan meşhur dolandırıcıların baş üstünde tutulması üzerine Rahmet Yolları Kesti romanını yeniden okudum.
Acaba diyorum, soykırım çetesi planladığı gibi Filistin’de soykırım yaparken sesini çıkarabileceği ülkelere operasyon mu çekiyor? Mesela daha önce İsrail, Filistin’e saldıracağı vakit eş zamanlı olarak ülkemizde de terör örgütlerinin bombalı saldırıları oluyordu. Şimdi ise Siyonistler yeni taktikler geliştirmiş.
Hem ABD hem Türk vatandaşı yardım gönüllüsü Ayşenur Ezgi Eygi, Batı Şeria’da keskin nişancılar tarafından kafasından vurularak şehid ediliyor. Daha önce de İsrail, Filistinlilerin evini yıkmaya karşı çıktığı için ABD vatandaşı Rachel Corrie’yi ezerek öldürmüştü.
Bu aktivistler, İsrail tarafından Filistin’i destekleyen Amerikalılara gözdağı vermek adına soğukkanlılıkla katledildiler. Bizler, medyamız, sivil toplum kuruluşlarımız, Filistin meselesine duyarlı insanlarımız tam da meseleyi uluslararası zemine taşıyacakken fenomen dolandırıcılar Engin Polat ve Dilan Polat serbest bırakılıyorlar.
Çanakkale'den Gazze'ye
Eyyüp Azlal
15.09.2024 - 00:00
Yayınlanma
İnsanlık tarihi panoramasında hep şu tabloyu özlemişizdir. Güç; adalet ve merhametle birleştiğinde esenlik iklimi oluşur ve zulüm yok olur. Huzur neşvünemâ bulur.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Savaş ve Çatışma
Gazete aboneliği
İnsanlık tarihi panoramasında hep şu tabloyu özlemişizdir. Güç; adalet ve merhametle birleştiğinde esenlik iklimi oluşur ve zulüm yok olur. Huzur neşvünemâ bulur.
Milli Eğitim Bakanlığımız son yıllarda özellikle Millî Eğitim bakanımız Yusuf Tekin döneminde millî kavramına layık kararlar alıyor ve bu kararları birer birer fiiliyata geçiriyor. Millî Eğitim Bakanımız bu kararları bir ideal uğruna alıyor.
Mesela geçen yıl “Dilimizin Zenginlikleri Projesi” bu kararların en somut hali… Sözlük özgürlüktür, diyerek esaret zincirini kırmıştı millî eğitim bakanlığı. Öğrenciler, gönül coğrafyamızda ortak duygularda birleştiğimiz bütün kelimelerle aşina olmuştu. Sözü kavramla bütünleştiren öğrencilerimiz birer Evliya Çelebi olup okutulan edebî metinlerin yazıldığı coğrafyalara seyahat etmişlerdi.
Öğrenciler, Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine şiirinde kelime yolculuğu yapmışlardı. Öğrenci, bu kelimeleri devşirdiğinde Bedr’in Aslanlarına ithaf edilen şiirde Bedir Kuyusu ve Bedir’de İslam peygamberinin Mekkeli Kureyşi paganlarla yaptığı savaştan haberdar olmuşlardı. Yine bu şiirdeki kelimeleri kavrayan öğrenciler Çanakkale Şehitlerine şiirinin yazıldığı yerin bugün İsrail işgali altında olan Hayfa şehrinin limanı olduğunu da öğrenmişlerdi. (https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/m-akif-ve-riza-tevfik-4763/) TYB Şeref Başkanı merhum D. Mehmet Doğan, gittiği konferanslarında Çanakkale Şehitlerine adlı şiirin Hayfa limanında yazıldığını gençlere anlatmıştı. Mehmet Doğan, konferanslarında Çanakkale Şehitlerine şiirinin hikâyesini anlatırken şu tarihî anekdotu da aktarıyordu. Vefatından on ay önce Erzurum’da Necip Fazıl sempozyumunda Mehmet Doğan şunu söylemişti. “Batılı güçler (Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, falan filan) 2010 yılına kadar Türkiye'ye parmak sallıyordu. Sakın Anadolu toprakları dışında Osmanlı bakiyesi ya da başka bir coğrafya ile uğraşma. Şayet uğraşırsan Gezi kalkışması, Suruç olayları, Hendek- mendek olayları gibi olaylarla başını ağrıtırız. Baktık olmadı müridlerimiz, muhiblerimiz bir darbe girişiminde bulunabilirler..” Bu hatırayı o zaman yine gazetede köşeme taşımıştım. (https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/bu-cayi-kim-demledi-9589/)
Şimdi Millî eğitim bakanlığı yeni eğitim-öğretim yılı başlangıcında Çanakkale’den Gazze’ye Vatan Savunması adlı bir dersle başladı. Reis-i cumhurumuzun iradesi, sayın bakanımızın muktedir duruşu bu dersin konulmasında etkili oldu. Bu konu; medyamızda, münevverlerimiz arasında bir karşılığı olmalı diye düşünüyorum. Yoksa bir dönem millete parmak sallayanlar durduk yere niye reis-i cumhurumuza kılıç sallasın.
İlk hafta bütün okullarda ilk dersimiz "Çanakkale'den Gazze'ye Bağımsızlık Ruhu ve Vatan Sevgisi" temasıydı… Ortaöğretimin tüm sınıf kademeleri yani 9, 10, 11 ve 12'nci sınıflarda verildi. 40 dakikalık ders çerçevesinde, öğrencilerin vatan sevgisi, bağımsızlık, adalet, diğerkamlık, kardeşlik, özgürlük ve empati değerleriyle yoğrularak tarihi süreçte Türk ve Filistin halkları arasında Osmanlı Devleti'nin çatısı altında oluşan kardeşlik bağı ile Çanakkale Savaşı'nda omuz omuza verdiği mücadele ana hatlarıyla vurgulandı.
Aslında bu dersimiz yüz yıl önce emperyal güçlere, Akif’in deyimiyle “tek dişi kalmış canavar”a karşı yeniden dik duruşumuzun bir dersidir. Bir asır önce sancak-ı şerifimiz yere düşmesin diye Gazze’den, Kudüs’ten, Halep’ten, Hama’dan, Bağdat’tan gelip Çanakkale’de şehit düşenlerin anısına hazırlanan bir dersti bu ders. Bu ders, Osmanlı’nın izzetli toprağı Filistin’in tekrar anavatana katılacağına dair bir dersti. Bu ders, Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşı İzzeddin El-Kassam’ın Gazze’de kurduğu izzetli, şerefli orduya sahip çıkma dersiydi. İzzeddin El-Kassam Çanakkale’de, Tarblusgarp’ta nasıl Gazi Mustafa Kemal’in yanında onun bir askeri olarak elin İngiliz’i, Fransız’ına karşı cevap verdiyse biz de bugün bu cinayet şebekelerine dur diyeceğimiz şuura ereceğiz.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Haberleri
Araplar ve Orta Doğulular
Derste, Türk milletinin "Milli Mücadele" örneği üzerinden vatanına ve bağımsızlığına olan düşkünlüğü ile sömürgeci devletlere karşı gösterdiği mücadele üzerinde duruldu. Filistin halkının verdiği insanlık onuru ve bağımsızlık mücadelesine değinildi.
Okullarda Çanakkale’den Gazze’ye Vatan Savunması dersinin sonunda öğrencilere neler hissettikleri, duygu ve düşünceleri sorulmuştu.
Bizce öğrenciler bu duygu ve düşüncelerini bir deneme halinde yazsa, yarışma düzenlense ve yarışmada dereceye girenler Çanakkale’ye götürülse daha iyi olur. Orada öğrenciler, “vatan ne demektir?” sorusunu iyice kavrarlar.
Şehitlikte Çanakkale'de şehit düşenlerin mezar taşları bariz bir şekilde beliriyor. Çanakkale Savaşı'nda Türk ve Filistin halklarının omuz omuza savaşarak gösterdiği kahramanlık ve fedakârlık Çanakkale şehitliğinde daha güzel anlatılır. Bu sayede öğrenciler Gazze'deki direnişle, özgürlük ve vatanlarına bağlılıkları daha da vurgulanacak. İki halkın tarihten gelen güçlü dostluk ve kardeşlik bağları öğrencilerin kalplerine daha da dokunacak.
Çanakkale’den Gazze’ye Vatan Savunması dersi sadece eğitim-öğretim yılı başında değil mutad zamanlarda müfredatı işlenilmesi gereken bir derstir. Bu dersin bir gün değil yıl boyunca yapılması efdaldir. Tıpkı Dilimizin Zenginlikleri projesi gibi, Anadolu Mektebi gibi, koordinatörleri olan takvimi olan bir ders olmalı. Özellikle İnkılap Tarihi derslerinde Mustafa Kemal’in silah arkadaşları arasında İzzeddin El Kassam isminin zikredilmesi gerekir.
Filistin'in İstiklal Marşı yazılacak mı?
Eyyüp Azlal
22.09.2024 - 00:00
Yayınlanma
Ümitsizliğe düşmeme çabasına dair bir kurbağa hikâye anlatılır. Bir grup kurbağa, ormanda gezintiye çıkmıştı. İçlerinden ikisi ansızın, derince bir çukura düşmüştü. Öteki kurbağalar, hemen çukurun etrafını sarıvermişler ama nafile. Yukarıdaki kurbağalar çukura düşen arkadaşlarına seslenmiş.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Yaşam haberleri
Savaş ve Çatışma
Ümitsizliğe düşmeme çabasına dair bir kurbağa hikâye anlatılır. Bir grup kurbağa, ormanda gezintiye çıkmıştı. İçlerinden ikisi ansızın, derince bir çukura düşmüştü. Öteki kurbağalar, hemen çukurun etrafını sarıvermişler ama nafile. Yukarıdaki kurbağalar çukura düşen arkadaşlarına seslenmiş.
“Ah zavallı dostlar! Hâliniz yüreğimizi parçaladı. Ama velakinelimizden bir şey gelmiyor. Sizi oradan kurtaracak bir şeyimiz yok. Bir kurbağanın böyle bir çukurdan çıkması da mümkün değildir.”
Yukarıdaki kurbağalar, bir müddet sonra çukurdan çıkmak için azmeden ve zıplayan kurbağalara şöyle seslenmiş: “Çukur çok derin! Oradan çıkmanız imkânsız!” dedi.
Aşağıdaki kurbağalar ise kan ter içinde zıplamaya ve çukurdan dışarıya çıkmaya çalışıyorlardı.
Yine seslenmişler, bu sefer temkinli bir şekilde aşağıya eğilerek: “Boşuna uğraşıyorsunuz!” demişlerdi.
Aşağıdaki kurbağalar, bütün bu ümit kırıcı sözlere aldırış etmeden bir süre daha tüm güçleri ve gayretleriyle çukurdan çıkmaya çalışsalar da bir müddet sonra bir tanesi hoplayıp zıplamaktan vazgeçmiş, çukurun bir köşesine oturup ölümünü beklemeye başlamıştı.
Ya çukura düşen öteki kurbağa ne yaptı. O ise bütün bunlara aldırış etmeden hâlâ dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Yukarıdaki kurbağalar ise onun bu hâline şaşırmışlardı. Böyle didinip duracağına arkadaşı gibi bir köşede oturmasının daha akıllıca olacağını söylüyorlardı. Yukarıdakiler ona çıkamazsın dedikçe o daha fazla zıplıyor, daha fazla yükseliyordu. Zıplamayı sürdüren azimli kurbağa ne mücadeleyi bırakan arkadaşına, ne de yukarıdaki kurbağalara bakıyordu. O kendine bir yol çizmişti. Sonunda çukurun en dibinden zıplamak için öyle bir gerindigerindi ki bütün gücüyle hooop diye çukurun üzerine çıkıvermişti. Hoplama sesinden ve sıçrama seyrinden hayretler içinde kalan arkadaşları bin pişman ve pişkinlik içinde bir ona bakıyor bir de çaresizliğe kurban ettikleri aşağıdaki kurbağaya bakıyorlardı.
Hikâye anlatıcıları derler ki bu zıplayan ve çukurun üzerine çıkan kurbağa sağır bir kurbağa imiş. Arkadaşlarını dinlememe sebebi bu yüzden imiş. Bazen insan,arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerinin hiçbirisini duymak istemez.
Bu hikâyenin birkaç versiyonunu daha önce okumuş ve dinlemiştim. Günümüzde katil İsrail’in soykırımını çaresiz bir şekilde izlerken bu hikâye aklıma geldi. İsrail’in Filistin’de yaptığı soykırım karşısındabütün dünya çaresiz izlemekten başka bir iş yapmıyor. Zaten öteden beri dünyamız rotasını kaybetmiş pusulasız bir gemi gibi sürüklenip durmakta. Bu yalpalayan dünya, bir avuç Yahudi’nin sözüm onlara Siyonist’in esaretinde ne yapacağını şaşırmış durumda.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Gazete reklamları
Haber
Protesto, boykot tek silahımız. Öfkemiz dolup taşıyor. Dünyada en büyük öfke Müslüman ülkelerden ziyade Müslüman olmayan ülkelerden onların halkından geliyor. Başta ABD halkı kendi yönetimlerine ve İsraile büyük bir öfke duyuyorlar. Çünkü paralarıyla, vergileriyle soykırım yaşanıyor. Kimisi televizyonda katil Netenyahu’nun ekrandaki yüzüne sopayı indiriyor. Kimisi Netenyahu’nun ekrandaki suratını tekmeliyor.
Dün televizyonda izlemiştim. Batı Şeria’da üstü başı temiz bir çocuk pes ediyor, gidip direklere ip asıp intihar ediyor. Hemen pes etmek olmaz. İmtihan devam ediyor. Allah’ın bizi nasıl imtihan edeceği bilinmiyor. Kim bilir bu Filistinli çocuk ne travmalar yaşadı. Annesi, abisi, kardeşi katil sürüsü tarafından hunharca katledildi. Çocuk dayanamayıp ölmeyi tercih ediyor. Daha fazla travma yaşamak istemiyor. Aslında modern dünyanın da ondan istediği budur.
Ya öleceksin ya da öldürüleceksin.
Oysa Gazze kesiminde insanlar öyle yapmıyor. Hamas’ın öğretisini, Hamas’ın şuurunu insanlar öyle benimsemiş ki onların felsefesi sabırla dolu ve sabırla direnmeyi öğrendiler. Sabırla yücelmeyi… Gazze’dekiler ölürken bile insanlık onların şahsında yeniden onurlu bir şekilde diriliyor. Bence sıçrayıp çukurun üzerine çıkan kurbağa Gazze’deki Filistinlileri temsil ediyor. Onlara mücadeleyi bırakın diyenler ise dünyadaki Müslümanlardır.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Teknoloji haberleri
Ekonomi haberleri
Hiç unutmam İsrail saldırılarının ilk günlerinde Gazze şeridinin kuzeyinde Cebaliye (Cibaliye) şehrinde, Cibaliye Mülteci Kampı'nda Filistinli bir genç beline kadar ulaşan sel suları içinde İsrail bombardımanında şehit olan kız kardeşinin cenazesini taşımıştı. Bu insanlar için insanlık için sabrın ve direnişin sembolüydü. Unutmayın zafer daima direnenlerindir. Yazılacaksa Filistin İstiklal Marşı, altında Ebu Ubeydelerin imzası olmalıdır.
Bir şehre vardığımda
Eyyüp Azlal
29.09.2024 - 00:00
Yayınlanma
Kuran-ı Kerim'de anlatılan Hz. İbrahim'in hayatı ve mücadelesi sınırlıdır. Halk arasında anlatılan Hz. İbrahim'in hayatına birçok anlatı ve efsane karışmıştır. Urfa gibi kadim şehirlerde efsanelerin, destanların, hikâyelerinin hatta yer yer şiirlerin yaslandıkları mekânlar, makamlar ve ulu şahsiyetler vardır. Bunlar, bazen peygamber, bazen evliya olabilir. Bu yönüyle Urfa; efsaneleri, hikâyeleri ve menkıbeleriyle zengin bir şehirdir.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Spor haberleri
Teknoloji haberleri
Kuran-ı Kerim’de anlatılan Hz. İbrahim’in hayatı ve mücadelesi sınırlıdır. Halk arasında anlatılan Hz. İbrahim’in hayatına birçok anlatı ve efsane karışmıştır. Urfa gibi kadim şehirlerde efsanelerin, destanların, hikâyelerinin hatta yer yer şiirlerin yaslandıkları mekânlar, makamlar ve ulu şahsiyetler vardır. Bunlar, bazen peygamber, bazen evliya olabilir. Bu yönüyle Urfa; efsaneleri, hikâyeleri ve menkıbeleriyle zengin bir şehirdir.
Şair Nâbî divanında İstanbul dışında her yeri taşra olarak tanımlarken doğduğu şehir Urfa içinse taşralığı bir tarafa bırakır ve olayı Hz. İbrahim’e kadar götürür.
Hâkümüz mevlîdidür Hazret-i İbrahim’ün
Nâbiyâ rast makamında Rehâviyüz biz”
Toprağımız Hz. İbrahim’in doğduğu yerdir. Ey Nâbî, gerçekten biz Urfalı’yız, demiştir.
Urfa’ya gelen ziyaretçilerin Urfa’ya bakışı farklı farklıdır. Şehre bu nazariyeden baktıklarında hayatlarından lezzet alacakları aşikârdır.
Halilürrahman Gölü kıyısında gezinirken kaleye doğru bakıldığında iki büyük sütun görünür. Bu sütunlar, tarihin gizemli sayfalarından sıyrılıp Hz. İbrahim’in mancınıklardan ateşe atıldığı mekânı bize hatırlatır. Göl kenarında bu manzarayı seyre dalan ziyaretçilerin gördüğü bir şey daha vardır : “Göldeki balıklar…” Dergâh’ta göle yem atan ziyaretçiler, sudan aniden fırlayan balıkları görünce şaşırırlar. Bu balıklar, inanışa göre Hz. İbrahim’i yakmayan odunların balıklara dönüşmüş hâlini-mucizesini bize hatırlatır. Urfa, bütün bu mekânlarıyla sempatik ve otantik bir yerleşim yeridir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Ekonomi haberleri
Siyaset haberleri
Göl kenarındaki Urfa taşı ve Urfa rengi dediğimiz başak sarısına bürünen Rızvaniye Medresesi ile Hz. İbrahim’in doğduğu mağara arasında gül bahçesi bütün bir ilgiyi üzerine çekmektedir.
Gecenin ilerleyen bir vaktinde ay ışığının dolunay şekline girdiği zamanlarda Halilürrahman gölünde eşsiz yakamozlar oluşurdu. Görenleri kendine hayran bırakan bu yakamozlara Urfa taşının mimarideki zirve yapısı Rızvaniye medresesi ve revakları eşlik ediyordu. Şehrin mimarî mekânlarında Urfa Sıra gecelerinde Urfa Divanı ile başlayan müzik resitali, okunan gazeller, hoyratlar ve türkülerle bizi adeta orta çağa götürüyordu. Beş Şehir kitabının yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar, Urfa’ya da yolu düşseydi muhtemelen altıncı şehir olarak Urfa'yı da yazardı. Tanpınar’ın Selçuklu’yla başlayan ve Osmanlı eserleriyle tamamlanan kitabında Eyyubî ve Akkoyunlu dönemini anlatan mimarî eserlerle tamamlayıcı bir unsur olurdu.
Urfa’da şehrin aynasını tuttuğunuzda bu şehirde sizi en çok cezbedecek mekânlar; kabaltılarıyla meşhur eski Urfa evleri olacaktır. Bir vakit Dergâh’taki kasetçilerin birinden “Urfa Sıra Geceleri-Esbab Geceleri” kasetini almış, bu kaseti yeni aldığım kalın pilli teybimle dinlemenin keyfini çıkarmıştım. Kasetin başında şöyle bir anons geçilmişti. Merhum Kazancı Bedih ve arkadaşları geleneksel bir Urfa evinde toplanmış ve örnek bir sıra gecesi icra ediyorlardı. Geceyi tertip eden sunucu, yeni ev sahibi olan bir arkadaşının evinde bu sıra gecesini hazırladıklarını söylemiş ve başta Kazancı Bedih olmak üzere diğer saz ve söz ustalarının ismini zikretmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Politika
Dijital gazete
Urfa Sıra Geceleri kaseti bittiğinde efkârlanır, derin düşünce dalgalarına gark olurdum. Kaseti tekrar başa sarar ve kendi kendime hayal kurardım. Acaba günün birinde ben de bu tarihî Urfa evlerinde mukim olacak mıydım, Urfa’daki bu cemiyet hayatının içine karışacak mıydım? O zamanlar bu Urfa evlerinde zevk-i selim sahibi insanlar otururdu. Daha sonra bir meslek sahibi olup Urfa’ya yerleştiğimde sükût-ı hayale uğramıştım. Urfa cemiyet hayatında zevk-i selime sahip olan bu insanlar, birer birer bu kadim Urfa evlerini terk etmişlerdi. Urfa’daki cemiyet hayatı, önceleri Bahçelievler daha sonra da Yenişehir semtine yerleşmişlerdi. Bahçelievler’deki bahçeler yok edilip o mekânlar betonarmeye dönüşünce burası da yavaş yavaş terk edilmişti. Bu sefer Urfa cemiyetinin yeni rotası, Mardin “yolunun üst tarafında bulunan “Yenişehir” semti olmuştu. O zamanlar birkaç konağın bulunduğu Yenişehir semti, iki binli yılların ortalarına kadar bu cemiyetin ortak adresi olarak kalmıştı.
.Biz neye yanalım
Eyyüp Azlal
06.10.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bir arkadaşım anlatmıştı. Babaannesi derBir arkadaşım anlatmıştı. Babaannesi dermiş ki kızına-gelinine "Ağzının tadı yoksa bir çay demle kızım, doldur üç bardak çayı. Biri sağlığına, biri varlığına, diğeri de yandığına olsun..." miş ki kızına-gelinine "Ağzının tadı yoksa bir çay demle kızım, doldur üç bardak çayı. Biri sağlığına, biri varlığına, diğeri de yandığına olsun..."
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Gazetesi
Medya takibi
Bir arkadaşım anlatmıştı. Babaannesi dermiş ki kızına-gelinine "Ağzının tadı yoksa bir çay demle kızım, doldur üç bardak çayı. Biri sağlığına, biri varlığına, diğeri de yandığına olsun..."
Keşke babaannemiz bize de bu nasihati vereydi. Üç bardak çayla neyi anlatmazdık ki. Neyi kazanacağız, neyi yitireceğiz, neyin varlığıyla övüneceğiz.
Biz, toplum olarak sosyal medyaya hazır bir toplum değildik. Sonradan görme imandan dönme bir toplumun acı sonuna benzer haller yaşıyoruz. Sanki savaşlardan, kıyımdan, zulümden, yoksulluktan yeni çıkmışız. Dinî ve fikrî anarşiden de iyice bıkan, hem maddî hem de manevî yapısı sarsıntıya uğrayan bir toplumun önünde bir manevî tabip beklerken önümüze sosyal medya fenomenleri çıkıyor. Bu fenomenleri fonlayan yurt içi yurt dışı büyük şirketlerin varlığından haberdarız. Kiminin cübbesi bilmem hangi sömürgeci ülkenin kraliyet ailesinin hediyesi olduğunu ifşa olunuyor. Bir diğer fenomenin arabası başka bir ülkenin büyükelçiliğinin hediyesi…
Sosyal medya platformları bu fenomenleri gerek televizyon ekranlarında yarıştırarak ve gerekse de sosyal medya ekranlarında takipçilerini artırarak (takipçi sayacı ellerinde olduğu için) ülkemin insanlarını kendilerini takip etme zorunda bırakıyor.
Toplum bu haldeyken bir Yunus Emre bekleyebilir miyiz? Onun kurtuluş reçetesi olarak sunduğu felsefesini yaşayabilir miyiz? Onun şahsında böyle bir çağda, böyle bir toplumun önünde diğer İslâm büyüklerini topluma nasıl sunabiliriz.
Biz, yine de umudumuzu yitirmeyelim Yunus’un izinde bir şahsiyetin Yunus hakkında söylediği sözleriyle yazımıza devam edelim. Sezai Karakoç, Yunus Emre’nin sesini taptaze ve şah bir horozun sesine benzeterek bu sesin sabahın aydınlığında Anadolu baharını müjdeliyor, derdi. Bu sese kulak verelim biz de. Ya Yunus olalım ya da Yunusça kalalım…
Bugün dost bildiğimiz sosyal medya platformları aslında düşmanımız. Bu platformlar yerine kimimiz Yunus Emre’ye, kimimiz Sezai Karakoç’a, kimimiz Mehmet Akif Ersoy’a dört elle sarılsak ortaya yepyeni bir dünya çıkar.
Gençlerimiz, çocuklarımız, çocuklarımızın annesi farkında mı bilmiyorum.
Sanat adı altında, bilgisayar oyunu adı altında, konser adı altında, dizi film, reklam adı altında; çocuk, genç, yetişkin herkesin beyni yıkanıyor. TV de 25. kare nedir, ne işe yarar. Subliminal mesajlar nelerdir, ne işe yarar… İlgililer, bilgililer hangisinden haberdardır bilmiyorum.
Günümüzde önce televizyonların sonra da sosyal medya platformlarının etkisiyle kızlı erkekli ortamlar aşırı bir şekilde artmış durumda. Bir zamanlar Özgür Kız isimli bir reklam filmi çekilmişti. Bu reklam filmi çok kısa sürede popüler olmuş, reklamcılıkta yeni bir çığır açmıştı. Efsanevi reklam filmi sayesinde şirket çok büyük gelir elde etmiş, özgür kızı oynayan oyuncu da gönüllerde taht kurmuştu.
Bu reklam filmi, dünyanın ünlü psikologları denetiminde hazırlanmıştı. İnsanın yaratılışında var olan özgürleşmeye dair arzusuna atıfta bulunuyordu. İnsanlar, çocukluktan itibaren büyümek ve böylelikle daha özgür olmak isterler. Kuşlar gibi özgür olup istediği zamanda istediği her şeyi yapmayı ve istediği yerde olmayı arzular insanoğlu.
Ancak özgür kızın reklam filminde özgür insanların unuttuğu bir hakikat vardı. Özgürleşmek için bedel ödemek gerekir. Çocukluğumuzda hızlıca büyümenin hayalini kurdık, ancak büyümenin daha büyük sorunlarla karşılaşmak olduğunu göz ardı ettik.
İnsanlar özgürleşmek ister ama kimse hayatında değişiklik yapmak istemez.
Çünkü değişim bilinmeyene doğru yelken açmaktır. Bilmediğimiz yerlerde bizi bazen mutluluklar getiren ödüller bazen de acı veren sıkıntılar bekler. İnsan, acı çekmeyi göze almak yerine muhtemel mükâfatlardan vazgeçmeyi tercih eder. Bu yüzden de etrafındaki insanları, olayları kontrol etmeye çalışır. Böylelikle acı çekmenin önüne geçmeyi umar. Özgürleşmek arzusunun yerine hayatı kontrol etme ihtirasını koyar. Kontrol edemedikçe şikâyet ederek rahatlamaya çalışır. Günümüz modern insanın yapmaya çalıştığı şey de budur.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Yaşam haberleri
Siyaset haberleri
Modernlik girdabında boğulmayan asil inansanlar, köklerine sadık insanlar bunlarla mücadelede başarılı olur. Çünkü asil insan özü gür olan insandır. Şair İsmet Özel’in özgürlük için yıllar önce öne sürdüğü metaforu hatırlayın. Özgürlük, özü gür insanların, özüne sadık insanların yapacağı bir işti, diyordu İsmet Özel. Çoğumuz o zamanlar bu sözü şairane anladık. Oysa şimdilerde özgürlük, özünü kaybeden, değerlerinden kendini soyutlayan insanların yaptığı işe dönüştü.
Bazen kavramlarla da yol haritamızı belirlemek zorundayız. Özgür kız filmi modern insanların nirvanasıydı. Nitekim kendi cenahlarında başarılı oldu. Sonra modern ve sosyal mekânlar arttığından bu yana aldatmalar, boşanmalar, kadın cinayetleri katlanarak arttı! Alkol kullanımı katlanarak arttı. Ve şiddet sarmalı cinayet, tecavüz artışında patlama yaşandı! En büyük suçluyu aramayalım. Adına “çağdaşlık” denilen ucube yaşam tarzını dayatan seküler cenahın bulmasında fayda vardır.
Bugün Z kuşağı denilen belanın açılımı zerodur. Yani sıfırlama. Gençleri gelenek, din örf, adet gibi değerlerden uzak tutup şuursuz-bilinçsiz fertlere dönüştürmenin bir başka yoludur Z kuşağı. Buna alet olmayalım, evlatlarımızı değerlerine bağlı yetiştirelim. Bugün yarından daha iyi maalesef… Nokta..
.
Ebubekir olan kim?
Eyyüp Azlal
13.10.2024 - 00:00
Yayınlanma
Şair Şeref Akbaba demişti ki bir şiirinde: "Sende Muhammedî olan ne var ki benden Ebubekir olmamı istiyorsun."
Şair Şeref Akbaba demişti ki bir şiirinde:
"Sende Muhammedî olan ne var ki benden Ebubekir olmamı istiyorsun."
Günümüzde cari bir söylev oldu.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Dijital gazete
Haber bülteni
“Hani sıdk hani selâmet?”
Evet, bu dünyayı Muhammedîler kurtaracaktır. Bütün mazlumların ümidi olacaktır. Yanında-yanlarında Ebubekirler olmak şartıyla.
Hani peygamberlik ilk geldiği zamanlar Hira Mağarasında yalnız başına tefekkür deryasında gark olan kırk yaşında bir Muhammed vardı. Kim ona inanacaktı kim…
“Ebubekir.
Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in yakın arkadaşı olduğu için Ebu Talib, yeğeninin en yakın arkadaşı ve sırdaşı olması hasebiyle şu sırrı onunla paylaşmıştı.
“Muhammed, amcası Ebu Talib’le birlikte ticaret yolunda bugün Suriye sınırları içinde kalan Busra şehrinde Bahira (Buheyra) adlı bir Rahip’le karşılaşmıştı. Rahip Bahira, Muhammed’i görünce onda peygamberlik alametlerini görmüştü. Amcası Ebu Talib’i uyarmış ve ona kardeşinin oğlunu Şam’a götürme, demişti. Çünkü benim bildiğimi Şam’daki Yahudiler de bilir, demişti.
Yahudiler, son peygamberin geleceğini biliyorlardı ama kendilerinden bir peygamber geleceğini düşünüyorlardı. Son peygamberin sırtında peygamberlik mührü, başında sürekli duran beyaz bulut ve diğer alametler... Rahip Bahira, bu alametler karşısında dudaklarını ısırmış. Hristiyan olmasına rağmen kendi peygamberi Hz. İsa’nın öğretilerini tekrar dünyaya yayacağından dolayı ümitliydi. Bu yüzden Yahudilerin zarar vermemesi için çok çabalamıştı.
Ebubekir; en yakın arkadaşı, kendisine sıdk ile sarılan dostu Muhammed’e peygamberlik gelince ne tesadüf ki ticaret maksadıyla Yemen’e gitmişti. Olan bitenden haberi yoktu. Ebubekir Mekke’ye döndüğünde Ebu Cehil başta olmak üzere diğer Mekke kodamanları onun etrafını sarmıştılar. Peygamberlikle müjdelenen Hz. Muhammed’e bileniyorlardı. Yetim birisine peygamberlik mi gelir, Ebu Talib’in yetimine peygamberlik mi gelir, demişlerdi. Aslında Mekke’nin bu kodamanları, Ebubekir’e sen olmasan biz çoktan onun defterini dürürdük, demek istiyorlardı. Mekkeli kodamanlar Yahudi değildi ama müşrik idiler. Allah’a şirk koşuyorlardı. Yahudilerle ortak özellikleri son peygamberlerin asil ve zengin biri olacağına inanıyorlardı. Yahudilerden farkı ise ırkî anlamda son peygamberin kendilerinden geleceğini düşünüyorlardı.
Ebu Talip’ten sonra Ebubekir’di en çok Hz. Muhammed’i koruyan. O, malum sırrın muhafızı idi. Bu yüzden resulün de en büyük muhafızı olmuştu. Ebubekir, Mekkeli kodamanlardan ayrılınca doğruca yüce peygamberin evinin kapısında soluğu aldı. Kapıyı çaldı, buyur edildi. Hz. Ebû Bekir heyecan içinde Peygamberimizin huzuruna varmıştı.
Peygamberimiz, kapıyı kendisine açtığında tebessüm ediyordu. Çünkü resûl-ı ekrem kendisine inanacak yegâne şahsın Ebû Bekir olacağından emindi. Birbirlerine isimleriyle değil çocuklarının babasıyla hitap ederlerdi. Biri Kasım’ın babası, diğeri Bekir’in babasıydı. İkisi de Kureyşî idi.
Ebubekir, “Ya Ebû Kâsım,”, ey Kasım’ın babası, “peygamberlik iddiasında bulunduğun doğru mu?”
“Evet, Ya Ebû Bekir! Ey Bekir’in babası ben, sana ve bütün insanlara Âlemlerin Rabb’i tarafından gönderilmiş bir elçiyim. İnsanları bir ve tek olan Allah’a inanmaya, putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırıyorum.”
Günümüzde dünyanı Muhammedîler kurtaracaktır. Yanında-yanlarında Ebubekirler olmak şartıyla
Ayağa Kalk Gazze
Eyyüp Azlal
20.10.2024 - 00:00
Yayınlanma
Gerek geçtiğimiz asır ve gerekse bu asırda ırkî, mezhebî ve dinî temeller baz alınarak birçok paradigma yok edildi.
Gerek geçtiğimiz asır ve gerekse bu asırda ırkî, mezhebî ve dinî temeller baz alınarak birçok paradigma yok edildi. Geçtiğimiz yüzyılın başında Balkanlar’da, Anadolu’da, Kafkaslarda ve Ortadoğu yaşanan büyük soykırım temelinde insanlığa dair en önemi paradigma yani evrensel değerler yok edilmiş, bu değerler ortadan kaldırılmıştır.
Balkanlar yok edildi. İslam adına bir şey bırakılmadı. Sıra Anadolu’ya gelmişti. Vahşi Batı Anadolu’da durduruldu. Sonra bir yüzyıl daha geçti. Bütün dünya Bosna’daki katliama seyirci kaldı.
Bosna, her ne kadar bugün özgürlüğüne kavuşsa da herhangi bir dinî ve millî topluluk adına bir mağlubiyetin çok ötesinde bir umudun yitirilişidir. Avrupa’nın göbeğindeki bir coğrafyada Boşnakların neredeyse sadece Müslüman oldukları için yaşatılmaması, insanlık adına bir felaket olmaktan başka bir şey değildi.
Dün Bosna’da yaşananların aynısı bugün Gazze’de yapılıyor. Lübnan’da soykırım denemeleri yapılıyor. Bu nedenle Anadolu’da, nice isimsiz kahramanlar vatanını, değerlerini muhafaza adına şehadet şerbetini içmişlerdi. Bu nedenle bizler nasıl dün “Ayağa kalk Sakarya” dediysek Ayağa Kalk Bosna dediysek bugün de “Ayağa Kalk Gazze” diyeceğiz.
Dün Bosna’da Vahşi Batı’ya insanlık dersi veren Bilge Kral Aliya’nın bayrağını bugün Yahya Sinvar ve arkadaşları taşıyor. Bayrak yere inmeden elden ele ulaşıyor. Sinvar şehid olsa da Ebu Ubeyde ve arkadaşları insanlık onurunu kurtaracak mücadeleye devam ediyor, edecek.
Bugün Gazze’de dini ve vatanı için yirmi iki yıl hapis yatan bir Yahya Sinvar’dan etkileyici, çarpıcı hikâyeler yazılacak, destanlar dile gelecek. Nesilden nesile aktarılacak bu hikâyeler onu unutulmaz bir kahramana dönüştürecektir. Hikâyesi yazılacak kahramanlar sırça saraylara talip olmayan kahramanlardır. Şayet sırça saraylara talip olsaydı Yahya Sinvar hepimizin gözünde masalsı bir kahramana dönüşecekti. Yel değirmenleriyle savaşan bir Don Kişot’a dönüştürecekti. Üzerinde tozların konduğu ve kanların aktığı meydanlarda şehit düşmek ancak Yahya Sinvar’a yakışırdı.
İsrail ve satın aldığı medya hep yer altında, tünellerde saklanıyor dedikleri Yahya Sinvar meğer meşhur Yedi Ekim gününden beri hep meydanlarda İsrail ve İsrail’in bütün dünyada topladığı paralı askerlerle savaşıyormuş. Onlara en kanlı pusuları kurmuş, boş tünellerde İsrailli askerleri avlamıştır. Yahya Sinvar yürüyüşü ile müminlere cesaret, kafire korku, ümmete ümit veren bir şahsiyet idi.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Kültür haberleri
Gazete reklamları
İslam tarihinde mübarek sahabelerimizden Sümeyye ve Yasir ile başlayan ve Hz. Hamza ile devam eden kutlu şehadetimiz bugün Yahya Sinvar ile son bulmadı ve bulmayacakta. Son asırda cephede cihat ederken şehit olan tek lider Yahya Sinvar da bu mübarek yolculukta sahabelerin yol arkadaşı oldu. Altmış iki yaşında kopan koluna tek başına demir bir telle turnikye yaparak çatışmaya devam eden Yahya Sinvar’a öykünecek kaç insan var.
Katil Siyonistler, Yahya Sinvar’dan sonra Hamas lideri seçilen Halit Meşal’e de gözdağı vermiş olacak ki “sıradaki gelsin, demiş. Hâlbuki onlara Mute Savaşını bilmiyorlar. Ama Halit Meşal ve arkadaşları iyi biliyor. Mute savaşında Zeyd ibn Harise şehit olunca, sancağı Cafer bin Ebu Talib, o da şehit olunca sancağı Abdullah bin Revaha almıştı. Bizde sancaktarlar, bizde bayraktarlar bitmez!
Bugün Batı, Filistin’de Lübnan’da Yemen’de, Suriye’de en gelişmiş silahlarını deniyor. Yahya Sinvar, bu gelişmiş silahlar için İsrail gelişmiş silahlarla halkımızı katlederken biz elimizde gelişmiş silahlar yok diye kurbanlık koyun gibi bekleyemeyiz, demişti. Bugün belki İslam dünyasında Yedi İkim için bazı Müslüman düşünürler Yahya Sinvar için bu adam yel değirmenlerine karşı savaş açtı, demişti. Hatta bazıları ona engel olmaya çalışmıştı.
Yazarlar Günüymüş
Eyyüp Azlal
03.11.2024 - 00:00
Yayınlanma
Dünya yazarlar günüymüş. Yazarların günü niçin olur ki?
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber makaleleri
Araplar ve Orta Doğulular
Dünya yazarlar günüymüş. Yazarların günü niçin olur ki? Yazar dediğin dertli adamdır, dertli insandır. Yazmasaydım ölürdüm, diyen cinstendir yazarlar… Yazdıklarından ötürü ötekilenen, cezalara çarptırılan, sürgüne gönderilen yazarları biliyoruz. Daha büyük zulümlerle karşılaşan yazarları da biliyoruz. Kalemin dimağı bozulmasın niyetiyle sözü burada kesiyoruz.
Bundan birkaç yıl önce yine aynı köşede bir çağrıda bulunmuştum. Neden Yazarlar Günü yok diye. Anneler günü var da babalar günü var da aklına gelebilecek bütün günler var da niye yazarlar günü yok, diye yazmıştım o zamanlar… Bu çağrıma Esenler Belediyesi Kültür Müdürlüğü kulak vermiş ve günü olmayan yazarlar için bir gün belirlemiş.
1 Kasım Dünya Yazarlar günü…
Dünya yazarlar günü böylece 1 Kasım'da kutlanır olmuş,
Sene 2022.
Bir müddet sonra kargodan bana bir paket geldi. Paketi açtım. Esenler Belediyesi Kültür Müdürlüğü yazıyor. Tahmin ettim. Esenler Belediyesi neden yazarlar günü yok yazımdan dolayı fakiri de unutmamış. Çam sakızı çoban armağanı bir hediye ile birlikte belediye Başkanı Tevfik Göksu'nun yazarlara hitâben bir mektubunu da göndermişler. Alicenaplığından ötürü Tevfik Başkana ve Kültür Müdürü Hüseyin Cerrahoğlu Beye teşekkür ediyoruz.
Dünya yazarlar günü benim nazarımda böyle kutlanmaya başlandı. Doğrusunu isterseniz Yazarlar günü olsun istemezdim. Hatta o yazımda şöyle demiştim.
“Şimdi işgal edilmemiş bir gün arıyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Haberleri
Haber bülteni
Yazarlar için.
Durun durun
Bekir Urfalı’nın teklifi uyar mı acaba
“29 Şubat olsun Yazarlar Günü”
Kimseler daha kirletmeden bugünü,
Alın diyordu üstad, alın erkenden.
Bilmem 28 Şubat soğuğu yemişim ben
Kalır mıyım 29 Şubat’a?
Ya da dört yıl bekler miyim daha?”
Biraz şiirimsi olduğundan dolayı cümleleri alt alta aldığım doğrudur.
Yazarlar, her gün değil de dört yılda bir hatırlansın istemiştim. Bir arkadaşım 29 Şubatı kimsenin istemediğini, atıl olan bugünün Yazarlar Gününe yakışacağını teklif edince ben de sıcak bakmıştım doğrusu.
Bana soracak olursanız 29 Şubatın olması daha efdaldi. Ama 1 Kasım Dünya Yazarlar Günü olsun diyenlere sesimizi çıkarmıyoruz. Çünkü yazarların da bu ülkede
işçiler gibi mimli bir tarafı var. Bir yere yazar geldi mi herkes kendi vechesinde huylanır, düşünür, kaygılanır, tedirgin olur. Acaba bu yazar niye geldi, diye bir korku sarmalına hapsolur oradakiler. Yazar ise suskunluk sarmalındadır. Düşünür, gözlemler, eline kalemi alır,fotoğraf çeker. Gah müfettiş, gah polis gah bekçi hüviyetindedir o mekanda.
Burada yazarların günü ile işçilerin gününün birbirine benzeşen yanlarına vurgu yapalım.1 Mayıs İşçi günü-bayramı denildi mi bütün alışveriş merkezleri, resmi daireler hatta diğer mekânlar bir koruma kalkanına bürünür. İşçilere bir tek meydanlar terk edilir. “Biz oradayız, haklarımız için meydanlardayız.” diyerek meydanlardan ayrılıyorlardı.
Korkarım yazarlar günü de işçiler günü gibi olur. Bir konferans, bir tören, bir şölen ve ben yazarsam iyi yazarım abi sloganlarıyla bitirilir. Her ne kadar çoğu çevreler kalem ehli yazarla kalemini menfaatine dönüştüren, köşeyi dönen yazarı bir kefeye koysa da bizim burada yazdıklarımız kalem ehli yazara matuftur.
Yazarın derdi olur, derdi olan yazar olur. Tıpkı davası olan adamın dava sahibi olduğu gibi.
Bizim Yapmadığımızı
Eyyüp Azlal
10.11.2024 - 00:00
Yayınlanma
Bizim yapmadığımızı Çeltik (Celtic) taraftarı yapıyor. Bizim yapmadığımızı İspanyollar yapıyor. Bizim yapmadığımızı Hollandalılar yapıyor, Amsterdam taraftarları yapıyor… Bizim yapmadığımızı İrlandalılar yapıyor…
Bizim yapmadığımızı Çeltik (Celtic) taraftarı yapıyor. Bizim yapmadığımızı İspanyollar yapıyor. Bizim yapmadığımızı Hollandalılar yapıyor, Amsterdam taraftarları yapıyor… Bizim yapmadığımızı İrlandalılar yapıyor…
Biz ne yapacağız, bilemiyorum, bilemiyoruz... Allah’ım bize bilebilme basireti, yapabilme cesareti göster.
Bizim futbol takımlarımız, ağzıyla kuş tutsa, dünyanın en prestijli kupasını alsa durup da yüzlerine bakmam. Onların lafını etmem. Onlardan bahsedilen bir ortamda bulunmam. Şimdi denilebilir ki yahu her şey tamam da futbol takımlarımız mı, millî takımımız mı İsrail’e destek veriyor. Evet o da doğru… İsrail’e doğrudan destek veren, soykırıma destek olan firmalarla sponsorluk anlaşmaları yapmadılar mı? Tesislerinde, kafelerinde hâlâ İsrail malları tüketilmiyor mu? Evet tüketiliyor.
Kalbimiz Ege’de kaldı demişti ya şarkıcı bizi de maziye götüren şarkılarda kaldı kalbimiz. Çocukluğumuzda Fenerbahçe şampiyon marşlarını hatırladıkça nefret ediyorum. “Re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray cimbombom” ya da
“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar.
Beşiktaş sen olmasan, yaşamak neye yarar.”
Trabzon için neler söylemedik neler… Ne şarkılar besteledik.
“Biz dar sokaklarında
Dinmeyen yağmurunda
Kendimizi bulduk
Rengine tutulduk
Aşık olduk biz sana
Günleri tükettik
Ömrümüzü verdik
Bordo Mavi uğruna”
Bütün bu marşlardan, bu marşları dile getirenlerden nefret ediyorum. Oysa bugün buruk bir temaşâ ile karşı karşıyayız. Çocuklarımız maçları izliyor. İzlemesek diyorum, olmuyormuş. Arkadaşları arasında küçük düşüyormuş. Onların arkadaşlarına peki bu şuuru kim verecek. Orası belli değil. Belli olan bir şey var. Çocuklarımızın medyadan, sosyal medyadan aldıkları eğitim okul eğitiminden-öğretiminden daha fazla…
Şimdi yazar Mustafa Kutlu üzülmüştür. Muhtemelen meşhur kitabını tahattür ederek ya tahammül ya da sefer diyecektir. Allah ona da sabır versin. Artık zihinleri tağşiş eden
bu profesyonel futbol takımlarından amatör mahalle takımlarını destekleme kararını alır diye düşünüyorum. Belki aşağı mahalle ile yukarı mahalle’nin gazozuna maçlarına katılım sağlar.Onlara dair yazılar yazar. Bireysellikten toplumsallığa doğru yol alır. Yokuşa Akan Sular hikâyesi gibi romanesk takılır.
Günümüzde fotbol sekötüründe insan yapısının kültür seviyesini az çok anlarız. Dünya görüşleri bakımından, dünyaya bakışları,açısından,geleceğe dair umutları açısından çoğumuz aynı fikirdeyiz. Bunlara söylecek sözün en son söz olmasını tavsiye ediyorum. Futbol’u mukaddes bir hale getiren şirketlere, ticarî kurumlarla bizim alıp vereceğimiz var. Bir de aydın insanların gündemine dair itirazımız var.
Geçenlerde yazar Peren Birsaygılı Mut bir konuşmasında şöyle demişti. “Bugün ülkemizde Filistin konusunda büyük bir teorik boşluk var. Siyonizmle mücadele için yapılması gereken tek şey, her alanda düzenli ve istikrarlı çalışmadır. Toplumun gazını alan büyük büyük lafların, tozpembe hayallerin, hamasi söylevlerin ve ağıtçılığın tek bir faydası bile yok.” Peren Hanıma katılmamak elde değil. Evet ülkemizde Filistin hakkında büyük bir teorik boşluk var. Hiç olmazsa Millî Eğitim bakanlığımız öğrencileri Gazze’ye götüremiyorsa Çanakkele şehitliğine götürsün. Sade öğrenciler değil, yazarlar, aydınlar, sanatçıları da bu şehitliğe götürsün. Orada Gazze,Filistin,Halep,Beyrut,Kudüs da ha iyi anlaşılır.
Cari anlamda Filistin hakkında teorik boşluk retorik dolgu ile doldurulmaya çalışılıyor.
Bu da geleceğe dönük her türlü mücadele için makul olan zeminin kaybedilmesine sebep oluyor. Ayrıca Gazze’yi dünya ve ülke gündeminde tutmak için hamasî ve asabî söylemlere de ihtiyacımız var. Hayallerimiz de var… Zira hayal hedeftir… Hedef olmadan düzenli ve istikrarlı çalışmaların başarıya ulaşması da mümkün değildir
Cumhurbaşkanımıızn da altını çizdiği gibi siyonist tehlike karşısında tetikte olmak, önlem almak, duruş sergilemek ve mücadele etmek her mümin kulun vazifesidir.
Nuri Demirağ
Eyyüp Azlal
17.11.2024 - 00:00
Yayınlanma
Oğluma Nuri Demirağ'ın Hayatını anlatıyorum. Bana ne onun hayatından, diyor.
Oğluma Nuri Demirağ’ın Hayatını anlatıyorum. Bana ne onun hayatından, diyor. Nuri Demirağ da zamanın Selçuk Bayraktar’ı değil miydi? Vatanını ve ülkesini sevmek uğruna nelerini feda etti. Günümüzde çocuk yaştaki birine Nuri Demirağ’ı anlatmak biraz zor. Belki Nuri Demirağ’ın hayatı çekici gelmedi.
Nuri Demirağ’ın hayatını bugün gençler de okumak istemiyor. Daha doğrusu onlara Nuri Demirağ ne kadar anlatıldı, ne kadar duyuruldu. Gençler daha çok futbol yıldızları, sinema yıldızlarına meyilli durumda. Onları rol-model almış durumda. Futbolun, sinema sektörü onların gözünü kamaştırıyor. Hâlbuki bilmiyorlar. Bu yıldızların ışığı yok. Ya da gençler, bir vukuat peşinde koşan meşhur dolap Osman’ın hatıralarını yaşatacak sözüm ona üçkağıtçıların, dalkavukçuların hatıralarını daha çok dinlemeye meyyal...
Bir arkadaşım anlatmıştı. Nuri Demirağ’ın kim olduğunu öğrendiği gün ilk defa kendinden utandığını, nutkunun kesildiğini söylemişti. Bir insan neden kendinden utanır, nutku kesilir gibi olur. Yüz kızartıcı bir suç işlediği zaman insan kendinden utanır. Nutku o zaman kesilir. Ya da daha büyük bir felaket insanın başına gelmiştir.
Nuri Demirağ gibi gerçek vatansever ve girişimci insanların hayatlarını öğrenmek bu ülkede yaşayan her şuurlu insanın vazifesidir. Onun yaşamını okuyunca neden ülkemizin bilim ve teknolojide geride olduğunu idrak edebiliyor insan.
Hani “Onuncu Yıl Marşında” “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” denilmişti ya aslında bu demir ağların öncülerinden biri de Nuri Demirağ’dır. Merhum Nuri Demirağ milli teknoloji hamlesini başlatmıştır. Hatta Gazi Mustafa Kemal, ona ve mühendis kardeşi Naci’ye “Demirağ” soyadını veriyor.
Demirağ’ın Hava Okulu'ndan uçak sanayiine kadar bir çok alanda öncülük etti. Yazar Caner Akkurt’un Bitmeyen Şarkımız Nuri Demirağ kitabında “Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk demiryolu müteahhitlerindendir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan demiryolu yapım hamlesine büyük katkıları olmuş, soyadı kanunu çıktıktan sonra bu başarısı nedeniyle Atatürk tarafından kendisine Demirağ soyadı verilmiştir. 1886, Sivas Divriği doğumludur.”
Akkurt’un kitabında şunları da öğreniyoruz. “1930'lu yıllarda ordunun uçak ihtiyacı halktan ve iş adamlarından toplanan bağışlar ile karşılanmaktaydı. Bu durumu gözlemleyen Demirağ, bir uçak fabrikası kurup uçak yapmaya talip oldu. İstanbul'da Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi'nin yanına bir atölye inşa ediyor. Deneme uçuşları için ise İstanbul Yeşilköy semtinde bir çiftlikte büyük bir saha ve hangar yapıyor. Pistin yanına, uçakları kullanacak pilotları yetiştirmek için Gök Okulu kurdu. 1936 yılında ilk tek motorlu uçağı üretti ve uçağına Nu. D-36 adını verdi. 1938 yılında Nu. D-38 adını verdiği çift motorlu ve 6 kişilik uçağı yaptı. Bu uçak 1944 yılında dünya havacılığı yolcu uçakları arasında A sınıfı grubuna alındı."
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Siyaset
Siyaset haberleri
Nuri Demirağ'a ilk uçak siparişini 1938 yılında THK verdi.1941 yılında ilk yerli üretim uçak İstanbul'dan O'nun memleketi olan Sivas'ın Divriği ilçesine uçtu. Uçağın pilotu Nuri Demirağ'ın oğlu ve ilk Gök Okulu öğrencisi Galip Demirağ'dı. THK'nin sipariş verdiği 65 planör kısa sürede teslim edilmişti. İki adet eğitim uçağı da tamamlanmış ve deneme uçuşları İstanbul'da gerçekleşmişti.
Peki sonra ne oldu. Karanlık bir el Nuri Demirağ'a dur, dedi.
Haftaya devam edeceğiz.
Öğretmen Akademileri
Eyyüp Azlal
24.11.2024 - 00:00
Yayınlanma
Geçtiğimiz hafta Öğretmen Akademileri dolayısıyla Millî Eğitim Bakan yardımcımız Dr. Ömer Faruk Yelkenci Beyi Urfa'da ağırlamıştık. Sayın bakanımız, kıymetli hocamız Ömer Faruk Yelkenci; Urfa'da ilk dersini verirken önemli hususlara da değinmişti
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Gazete reklamları
Kültür haberleri
Geçtiğimiz hafta Öğretmen Akademileri dolayısıyla Millî Eğitim Bakan yardımcımız Dr. Ömer Faruk Yelkenci Beyi Urfa’da ağırlamıştık. Sayın bakanımız, kıymetli hocamız Ömer Faruk Yelkenci; Urfa’da ilk dersini verirken önemli hususlara da değinmişti. Onun, Urfa’daki bu programında ilk dersle birlikte öğretmen akademilerinin yapısı, amacı, mahiyeti hakkında açıklayıcı-doyurucu bilgilere de vakıf olmuştuk. Bakanımız; Urfa’daki Öğretmen Akademileri’nin diğer şehirlerdeki akademilere örneklik teşkil edeceğine inanıyorum, demişti. Kıymetli Hocamız, sayın bakanımız Ömer Faruk Yelkenci, Urfa’da Öğretmen Akademilerinin mahiyetini açıklarken altını kalın çizgilerle çizdiği hususlara öncelikle değinmek istiyorum. “Öğretmen Akademileri Gönüllülük Esasına Dayanıyor.”
Bu cümle, bu söz çok önemli... Gönüllülük esasına dayanan bir programın zengin bir örnek oluşturacağına inandığını belirten Bakan Yardımcımız, bu akademinin eğitim-öğretim alanında yaratacağı olumlu etkilerin farkında olmamızı istiyordu. Fakat sayın bakanımızı yoran, daha doğrusu sürekli anlatmakla insanları- kamuoyunu fazlaca meşgul ettiğini düşündüğü “Millî Eğitim Akademisi’nin öğretmen akademisiyle isim olarak karışıyor olmasıydı. Bir de Öğretmenlik Meslek Kanunu daha faaliyete girmedi, orada meslek dersleri daha okutulmadı. Aslında Millî Eğitim Akademisi, ÖSYM ve Millî Eğitim Bakanlığı tarafından detayları belirlenen bir sınavla öğretmen adaylarının hazırlanacağı bir süreç. Bir nevi eski KPSS sınavını kazanan öğretmenlere bakanlık hizmet içi eğitim verecek. ÖSYM ve bakanlık açıklamalarında iki oturumlu bir sınav yapılacak. Birinci oturum AGS: Akademik Giriş Sınavı, İkinci oturum ise ÖABT: Öğretmenlik Alan Bilgisi… Bu akademi, lisans mezunu olup öğretmen olmak isteyen öğretmen adaylarını ilgilendiriyor. İleriki günlerde ÖSYM ve bakanlık bu sınavlara dair detaylı bir açıklama yapacak.
Daha fazlasını keşfedin
Savaş ve Çatışma
Gazetesi
Medya analizi
Şimdi Öğretmen Akademileri…
Öğretmen akademileri gönüllülük esasına dayanıyor. Öğretmen Akademileri informal ve daha sivil bir yapıdır. Sayın bakanımızın konuşmasının satır aralarından: “Öğretmen Akademileri, öğretmenlere hizmet içi eğitim vermek amacıyla başlatılmış bir program değil. Zaten bakanlık Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü, hizmet içi eğitim programlarını düzenliyor. Öğretmen Akademileri, 2016’dan beri içinde bulunanlara fark ettirmeden, hissettirmeden ama büyük bir keyifle bu işi yapmaktadır. Şanlıurfa’da da çok zengin bir örneğini göreceğimize inanıyorum.”
Ömer Faruk Yelkenci bakanımız, öğretmen akademisi dersine başlarken romantik bir hayalim var, demişti. Keşke matematikçiler edebiyat akademisinde ders verseydi. Ya da şairler matematik akademisinde ders verebilseydi. Bu nedenle edebiyat akademilerinin genel amaçlarından birisi de müzik öğretmenlerinin, müzik akademisinden, edebiyat öğretmenlerinin ise edebiyat akademisinden ders alması öngörülmüyor. Hatta Yelkenci Hocamız, bu konuyu somutlaştıran bir örnek vermişti. Yahya Kemal’in Rindlerin Akşamı şiirinden örnek vermişti. “Dönülmez Akşamın Ufkundayız. Vakit çok geç;/Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!” Burada şairin uzay boşluğunda Kara deliklerden bahsettiğini söylemişti. Kara Deliklerden ilk olarak 1783’de John Michell tarafından söz edilmişti. Bu kavramı 1960’larda Newton yeniden yorumlamıştı. Demek ki Yahya Kemal bu konulara vakıf bir şairmiş. Sayın bakanımız fakirin de daha evvelde Yahya Kemal üzerinde çalışmalarımı bildiğinden bana da sorduydu. İsmimi zikretmesine müteşekkirim.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Yerel haberler
Ekonomi haberleri
Şiirin devamında Yahya Kemal’in Kara Delikler’den bahsettiği daha aşikâr bir hal almıştır.
“Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan/Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.”
Bakanımız, iyi edebiyatçıların; iyi fizik bilgisine, iyi matematik bilgisine de sahip olması gerektiğini de vurgulamıştı. Bir kitabınız, bir yazarınız, bir bestekârınız, bir şarkınız olsun demişti, kıymetli hocamız. Biz de bu şarkı burada bitmez diyerek sözümüzü tamamlayalım. Yazının devamını başka bir zamanda belki başka bir mecrada yazacağım.
Telli Kur'an Dedikleri
Eyyüp Azlal
01.12.2024 - 00:00
Yayınlanma
"Anadolu İrfanı", yüreklerdeki paslanmış materyali temizleyen bir ilaç gibidir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Gazeteler
Politika yorumları
“Anadolu İrfanı”, yüreklerdeki paslanmış materyali temizleyen bir ilaç gibidir. Yüreklerin yangın yerine bir nehir serinliği verir. Akl-ı selim, zevk-ı selim; bazen Anadolu'nun en ücra köşesinde sessizken ve suskunken ansızın bizi buluverir.
Geçtiğimiz hafta bir Urfa Sıra Gecesinde Sivas'tan gelen bir misafirimiz bağlamayı eline almış ve şu ilginç sözü söylemişti.
“Bizim oralarda bağlamaya “Telli Kur'an” derler.”
Mecliste oturanlardan kimileri bu söze acayip bir şekilde şaşırıp kalmışlardı. Nasıl olur da bu ağaç sapına “Telli Kur’an” denilir diye. Anadolu İrfanı işte buradan başlar. Kadim şehirlerimizde; Urfa’da, Sivas’ta, Erzurum’da dikey ve yatay irfanlar üst üste kalıplaşmış bir halde zuhur eder. Tıpkı yer altındaki madenler gibi bazen altın, bazen, elmas, bazen de petrol olarak karşımıza çıkar.
Çok eski zamanlarda tâ atamız Hz. Âdem’e kadar gidelim. Oradan bir örnek verelim. Hadis kitaplarında Rabbimiz yarattığı kullarına tıpkı çip tarzında beyin (kalb) yerleştirmiş ve bilinmeyi istemiştir, denilmektedir. Terminolojide Kenz-i mahfî tabiri olarak rivayet edilen bu hadisin tamamı şöyledir.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Haber bülteni
Siyaset
“Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım”
Kutsal kitabımızda anlatılan Hz. İbrahim'in Ay ve Güneşe önce “Rabb’im” deyip, daha sonra da “ben batanları sevmem” demişti. Yüce Rabbimiz sevgili kulu ve peygamberi Hz. İbrahim’in kalbine (beynine) bir çip yerleştirmişti. Nitekim kavmi onunla tartışmaya başladığında. Hz. İbrahim onlara demişti ki: "Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? Demişti. Allah’ın Hz. İbrahim’in kalbine indirdiği bilgi paslanmamış. Ama onun kavminde ona muhalif olanların kalbindeki Allah’ı tanıma bilgileri paslanmıştı.
Orta Asya’dan, Orta Doğu’dan, İran Yaylalarından, Kafkasya’dan, Yemen illerinden Anadolu’ya başlayan göçler bir mozaiğin temaşası olarak günümüze kadar ulaşırken bu kültürel mirasların bir parçası olan dinî inançlar da irfan öğesi olarak Anadolu insanının dimağında yer almıştır. Zira bu olgular, halen dahi Anadolu’da değişik yörelerde diğer sosyal ve kültürel olgularla birlikte organik varlıkları kendilerine doğru yontarak gelişir. Bu bahsettiğimiz ortamlar elbette sözlü kültürün yaygın olduğu yörelerde geçerlidir.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Güncel haberler
Ekonomi
Eski Türklerde Orta Asya’da İslam’dan önce şamanların kopuz ile hakikati anlatması İslam gelirken ve Anadolu’ya yönelirken âşıkların eline sazı-bağlamayı alması aynı şeydir. Ya da İran’da santur adlı müzik aletiyle anlatılan aynı şey değil midir? Bu çalgılar sesiyle, ahengiyle bizi uhrevî âlemlere çağırırken bütün bu göç yollarında değil miydi?
Anadolu'ya İslam gelmeden önce sadece Hristiyanlık yoktu. Yahudilik ve bizim bilmediğimiz diğer yerel dinler de vardı. Bu yerel dinlere ateizm, deizm demiyorum. Çünkü bu Allah'ın yaratılış felsefesine ters bir durumdur. Modernizmin tuttuğu istatistiklerde insanlar ya ateist oluyor ya da fundamentalist. Diğer tabirle aşırı dinci ya da radikal… Postmodernizm bu istatistiğe olumsuz manada yeni bir kavram daha kazandırdı. Bunun adı da “deizm”dir. Hâlbuki deizm, insanlarda mental yorgunluğun sebebidir, daha doğrusu sonucudur. Yani dinler tarihinden haberdar olan insanların ateizm ya da deizm diye tabir edilen bu kavramlardan uzak durduğu öteden beri bilinmektedir.
Bütün bunların ötesinde Anadolu'da dinler ve medeniyetler arkeolojisi sahnesinden şu manzarayı seyredebiliriz. En derin keşifler, en büyük hayranlık anlarında gerçekleşir. Mesela kopuzun bağlamaya dönüşme macerasında izlenen yolu da tıpkı Anadolu insanı kendi zihninde yoğunlaştırmıştır. O zamanlar kopuzla anlatılan hakikat, İslami dönemde tekke ve zaviyelerde sazla-bağlama ile anlatılır olmuş. Kur’an hafızları, hafızasındaki yüce bilgileri unutmamak için müzik makamları keşfederken onlara bir ses ve bir ahenk olarak bağlama yolculuk etmiştir. Bu inşa faaliyeti; tıpkı bir sanatçı gibi, hünerli bir el gibi gerçekleşiyordu. Telli Kur’an tabiri de o zamanlarda doğdu. Şimdi bağlama çalanların ve “Telli Kur’an” tabirini kullananların klasik zamanlarda çoğu Kur’an hafızıydı.
Urfa'dan Hilvan'a
Eyyüp Azlal
08.12.2024 - 00:00
Yayınlanma
Şair- Yazar Duran Boz ve Şair-Yazar Yasin Mortaş'ı geçtiğimiz hafta Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Akademileri programı dolayısıyla öğretmenlerle buluşturmuştuk.
Şair- Yazar Duran Boz ve Şair-Yazar Yasin Mortaş’ı geçtiğimiz hafta Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Akademileri programı dolayısıyla öğretmenlerle buluşturmuştuk. Şairlerimiz, akabinde Hilvan Şiir Akşamı dolayısıyla Hilvan’da öğretmen ve öğrencilere bir şiir ziyafeti vermişti. Şair Duran Boz ve Yasin Mortaş’ın katıldığı Hilvan şiir akşamına Urfa’dan şair, gazelhan ve halk ozanları da iştirak etmişti.
Urfa’daki öğretmen akademileri programında şair yazar Duran Boz konuşmacıydı. Onun konuşmalarını kolaylaştırmak adına da yol arkadaşı Yasin Mortaş moderatörlük yapmıştı. Programın konusu “Yedi Güzel Adam ve Edebiyat Dergileri” idi. Konu Yedi Güzel Adam olunca ister istemez sorular da şu minvalden gelecekti. “Yedi Güzel Adam kendilerini saymayı unutmuşlarmıydı? Sayıları bazen dokuz bazen on bir oluyorlar. Yedi Güzel Adam ismini kim verdi bunlara? Yedi Güzel Adam edebiyatta bir çığır açmışlar mıydı?” Sorular uzatılabilirdi. Program öncesinde bu soruların çoğu Duran Boz’a sorulmuş olacak ki üstadımız toptan bir cevap vermek zorunda kalmıştı.
“Mademki bu ediplere, Yedi Güzel Adam deniliyor, mademki bir sıralama yapılıyor, mademki bizim dışında böyle bir adlandırma yapılıyor. Bu güzel adamların ustası Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bu güzel adamların her biri rahmetli Necip Fazıl’ın ruhunun çocuklarıdır. Ki rahmetli Necip Fazıl, ruhumun çocuğu ifadesini rahmetli Sezai Karakoç için söylemişti.” Ama Duran Boz, bir genelleme yaparak bu tanımı kategorik bir hale getirmişti. Yani Yedi Güzel adam için bu kurguyu disipline etmişti. Yine Duran Boz hocamız Yedi Güzel adam için bu sayının rakamsal değerinin önemli olmadığını, bunun bir metafor olduğunu, sayının dört yüz güzel adam da olabileceğini belirtmişti.
Necip Fazıl’ın çok güzel bir beyti var. Bu beyti ne zaman ve kim için yazdığını bilmiyorum. Ama Yedi Güzel Adam için bu beyti yazsa yeridir.
“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes/ Artık ey kahpe rüzgâr ne yönde esersen es.”
Necip Fazıl’a göre Yedi Güzel Adam; yeryüzünde bize (insanlığa) bir sesi taşımanın, bir soluğu taşımanın, evrensel insan sıcaklığını bir abidesini inşa etmiştir. Bunun için Duran Boz da mutludur, biz de mutluyuz. En azından biz iyi insanlar yetiştirdiğimiz için mutluyuz demiştir Necip Fazıl. Çünkü insanlar zulüm makinesi de olabiliyor, haytalık ta yapabiliyor. İnsan cömert de olabiliyor.
Edebiyat, Yedi Güzel Adam’ın şahsında güzelleştiği için Duran Boz böyle bir tanımlama yapıyordu. Bir dönem edebiyatın pespayeliğine karşı, anlamsızlığına karşı, haz ve hızına karşılık bu arkadaşlar bir isyan ahlakıyla başkaldırı yapmışlardı. Yeniliklerini ne birinciden ne de ikinciden tavır alarak yapmışlardı. Her ne kadar “İkinci Yeniciler” Yedi Güzel Adam’dan bazılarını gruplarına katma girişimleri olsa da fikir olarak bakış olarak ayrıydılar.
Duran Boz, Yedi Güzel Adam içinde en çok Nuri Pakdil ile yol yürümüştür. Onun yolu bizim de yolumuzdur. Hakikate dair verdiği örnekler farklı olsa da misalin içindeki mesajlar bizi bağlıyor. Konuşmasının bir yerinde yine Nuri Pakdil’in bir kitabından bahsetti Duran Boz, Sükût Sûreti kitabı… Kitabın önsözü şu beyitle başlıyor.
“Sözcüğün uzun kavlinden
Bütün yönler silme Mekke”
Bu beyit insanlığın yönünün dünyanın kalbine yönelten bir şiirin kapısı değil mi. Modern Türk Edebiyatında kaç şair entelektüel olma yolunda Mekke’yi mısraına taşıyabilmiştir. Yine Duran Boz’a göre Nuri Pakdil'in şu beyti de Türk edebiyatının şah beyitlerindendi.
“Dört halife yürüyorlar kol kola
Ebubekir, Ömer Osman ve Ali”
Modern edebiyat döneminde böyle ter ü taze beyitleri görmek okuru yeni bir mecraya taşıyacak. Yaşanabilir bir edebiyat vadisine sürükleyecektir. Belki de Yedi Güzel Adam bizim mahallenin Simurg’u olacak. Hani bir gün, bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlamışlardı. Ama uçtuğu vadide bir süre sonra kendilerinin Simurg olduğunu anlamışlardı. Yedi Güzel Adam şu anda hayatta değil. Belki onlar yaşarken mütevaziliklerinden böyle bir söylemde bulunmadılar. Ama biz, bunu sarih bir şekilde söylemeliyiz, anlatmalıyız. Sesimizi değil sözümüzü yükselterek.
Bütün bunları niçin söylüyorum. Güncel olması açısından bir örnekle izah edeceğim. Günümüzde Filistin’de Siyonistlerin soy kırımı devam etmekte. Dünyada herkes buna niye sessiz? Çünkü Siyonistler dünyanın bütün silah kapasitelerini ellerinde bulunduruyor. Diğer ülkeleri de kumpaslarla, Amerika’nın canavarlaşan dişi ile korkutuyor. Bunun yanında Siyonistler her ülkede; akademide, sanatta, basın ve edebiyat dünyasında pek çok propaganda yöntemine sahiptir. Mesela Siyonist propaganda bir ülkede kimi manşete çekecekse bunun alt yapıları hazırlanır.
Çok ilginçtir, ülkemizde seküler edebiyat ile Siyonist propaganda gizli bir anlaşma zinciri yapmışçasına edebi faaliyetler devam ettiriliyor. Mesela Necip Fazıl seküler şiirlerini 1928’de neşrettiği zamanlar seküler kesim “onun bir mısrası bir millete şeref vermeye yeter, şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü,” demişti. Bunu hangi şiiri için söylemişti, ünlü kaldırımlar şiiri için söylemişti. Daha sonra Necip Fazıl Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra eserlerinde tasavvufi düşüncenin izleri görüldü ve ona gerici şair, yobaz, takunyalı şair denilmeye başlandı. Daha sonra Necip Fazıl için hapis cezaları, ötekileştirmeler başlamıştı. Necip Fazıl’a yapılan bu Siyonist propaganda ve ötekileştirme maalesef kökü mazide olmayıp kökü dışarıda olanlarca yapılıyordu.
*Teşekkür: Hilvan Şiir Akşamı için programın yapılmasında Şanlıurfa İl Millî Eğitim Müdürümüz Asım Sultanoğlu’na, Hilvan İlçe Millî Eğitim Müdürümüz Sinan Ateş’e; Öğretmen Akademileri için il koordinatörümüz-İl Millî Eğitim Müdür Yardımcımız Abdülkerim Yavuz’a teşekkür ederim. Bir teşekkür daha. Programa iştirak eden şairlerimize ve öğretmenlerimize teşekkür ederiz.
Şehrin Yıkılışı
Eyyüp Azlal
15.12.2024 - 00:00
Yayınlanma
Şehirler; hangi sebepten yıkılırlar, krizler ve buhranlarla yok olurlar. İlk akla gelebilecek sebepleri sıralarsak depremler, yangınlar, seller ve savaşlar bir şehrin yıkılmasının ana sebepleridir.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Teknoloji haberleri
Medya analizi
Şehirler; hangi sebepten yıkılırlar, krizler ve buhranlarla yok olurlar. İlk akla gelebilecek sebepleri sıralarsak depremler, yangınlar, seller ve savaşlar bir şehrin yıkılmasının ana sebepleridir. Bazen şehirlerin yıkılmasında ve yok oluşunda nehirlerin yataklarını değiştirmesi de önemli rol oynar. Bunun yanında bir şehrin kuruluşunda var olan ana felsefeye mugayyır davranışlar da o şehrin yıkılmasına ya da buhrana girmesine sebep olabiliyor.
Şehrin yıkılışını iki koldan yaşayan Orta Asya’daki Ürgenç şehrinin dramatik bir serüveni vardır. Bir dönem Harezm şehrinin başşehri olarak Fahreddin Er-Râzi gibi önemli âlimlere, sanatkârlara ve devlet adamlarına ev sahipliği yapan bu Ürgenç, 13. yüzyılla birlikte Moğolların bu bölgeyi istila etmesiyle yağmalanır, yakılıp yıkılır. Şehirde önemli külliyeler, tarihî eserler yok oluyor. Şehir 15. asırda tam toparlanacakken bu sefer tabiatın azizliğine uğradı. Şehrin içinden geçen Amu Derya (Ceyhun) nehri Hazar Denizine akmaktan vazgeçip
onun yerine Aral Gölüne yönelir. Amu Derya’nın karar değiştirmesi sonucu tarihî Ürgenç şehrinin sonu olur ve buradaki halk Hive şehrine göç eder.
Meşhur devlet adamı Hamurabi’nin devleti ve ülkesi Babil, aynı zamanda baş şehirdir. Bu şehir M.Ö. 539 yılında Ahamenişler, tarafından yıkılır. Yine meşhur Babil kulesi de bu savaşta nasibini alır ve yıkılır. Yıkılan Babil kulesini Büyük İskender hayran kalır ve burayı tekrar onarır. Tarih’te dünyanın en büyük ve en zengin şehri Babil, ne hikmetse Müslümanlar tarafından Bağdat’ın kurulmasıyla dramatik bir düşüş yaşadı.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Ekonomi haberleri
Son dakika
Şair Sezai Karakoç’un şehrin yıkılışına dair metaforu da şairanedir. O, şehrin yıkılışını tek başına görmez. Ona göre şehrin yıkılışı devletin yıkılışından ailenin yıkılışına doğru yol alan bir maceradır.
Zülküfül Dağı’nın eteğindeki o küçük kasabada, Mayıs ayı başlarında bir günde dünyaya gelen şair; kendi anlatımıyla “çağın yıkılışı, Osmanlı’nın yıkılışı, Ergani’nin yıkılışı ve ailenin yıkılışı” olarak isimlendirdiği dört yıkılmışlığın içinde hayata merhaba demişti.
Sezai Karakoç’a göre şehrin yıkılışı önce çağın yıkılışı ile başlamıştır. İki Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında doğan bir kuşaktandır Karakoç. Görünüşe göre şairin doğduğu yıl olan 1933 yılı bir barış yılıdır. Birinci Dünya Savaşı yaraları sarılmaya başlanmış, İkinci Dünya Savaşı da henüz ufukta görünmüyor. Ama bu aldatıcıdır. Gerçekteyse, Birinci Dünya Savaşı henüz gitmemiş, İkinci Dünya Savaşı da geldi gelecek gibiydi.
“İkinci yıkım, daha önce anlattığım, ülkemizin, devletimizin, milletimizin, toplumumuzun yıkılışıydı. Çağın yıkılışı bu toplum yıkılışını da doğurmuştu. Üçüncü yıkım, şehrin yıkılışıdır. Osmanlıların şehri olan Ergani, zamanla, Kalenin hemen eteğine taşmış; böylece Kale mahallesi ve Ergani diye âdeta iki parçalı bir yapı göstermiştir. Meşrutiyetten sonra ise o Ergani de terkedilmiş ve dağın eteğinde yeni Ergani doğmuştur. “Dördüncü yıkılmışlıkla da biraz bu üç yıkılmışlığının, çağ yıkılmışlığının, ülke yıkılmışlığının ve şehir yıkılmışlığın sonucu olarak, birçok aile gibi, ailemizin geçirdiği krizlerle çalkanışını
Daha fazlasını keşfedin
Gazete arşivi
Haber makaleleri
Dünya haberleri
Sezai Karakoç, ailemiz de Birinci Dünya Savaşı sarsıntısı, Şeyh Sait olayının bölgede doğurduğu ekonomik yıkımdan payını aldığını aktarır.
Yukarıda ismini zikrettiğimiz şehirlerin kaderini yaşamamış ama tarih boyunca birçok sebepten dolayı yakılmış ve buhranlar yaşamıştır bir şehir daha var. Bu şehir Urfa’dan başka bir şehir değil. Urfa, Miladî 639 tarihinden beri Müslümanlar tarafından yönetilmektedir. Bu tarihten önce Urfa’nın ilk sakinleri olan Aramî ve Süryaniler’di. Yazılı kaynaklarda bu iki halkın varlığını ancak Millat’tan Önce 303 tarihinde Urfa’ya gelen Selevkos’lardan öğreniyoruz. Selevkosların kralı Nikotar, Büyük İskender’in komutanıydı. İskender’in ani ölümünden sonra güç başarılı olur ve Basileus (kral) unvanını alarak Küçük Asya, Mezopotamya ve İran platosunun hükümdarı haline gelir.
Selevkos’la beraber Urfa’ya gelen Helenler bu şehrin Aramice ismi olan Urhay ismini kendi şehirlerinin adı olan Edessa ile değiştirmişlerdi. Bir dönem Babil’de ve Antakya’da idare merkezini sürdürse de ülkenin merkezi olarak Edessa yer almaktaydı.
Bu tarihlerden itibaren yazılı kaynaklarda Urfa’da dört boyutlu bir buhran yaşanmıştır.
Urfa, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'a göre Nuh peygamber zamanında kopan tufandan sonra kurulmuştur. Bazı tarihçilere göre Hz. Nuh ve ailesi, Büyük Tufan'ın suları çekildikten sonra ilk olarak Harran'ın doğusundaki Cudi Dağı'na sığınmıştır ve Nuh'un gemisinin de bu dağda bulunduğu söylenilir. Bu teoriye göre Büyük Tufan'dan sonra ilk yerleşim yeri Urfa’dır. Yani dünyada ikinci kez hayatın başladığı yer Urfa’dır. Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer taş tepeler bu teoriyi kanıtlar niteliktedir.
Şehrin Hafızası
Eyyüp Azlal
22.12.2024 - 00:00
Yayınlanma
Şehirler; onları kuran, yaşatan ve dönüştüren aklın ve duygunun dinamik bir eseri olarak kabul edilmektedir.
Şehirler; onları kuran, yaşatan ve dönüştüren aklın ve duygunun dinamik bir eseri olarak kabul edilmektedir. Şehirler, insanlığın kaderini değiştiren önemli bir kurgu olarak ifade edilebilir. Bilimin, sanatın, edebiyatın, felsefenin ve ticaretin geliştiği yerler her zaman şehirler olmuştur.
Bütün bu bahsedilen olgular şehirlerde ayrı ayrı mekânlarda tezahür eder. Mekânlar, şehrin hafızasını oluşturur. Bir şehirde buğday pazarındaki mekân ile kazancı pazarındaki mekân birbirine benzemez. Bu yerler birbirine benzemediği gibi buradaki esnafın şahsiyetleri de birbirinden ıraktır. Mesela buğday pazarı esnafının yüzü kırsala dönüktür. Tarlada, köy hayatından, ağadan, marabadan, oralarda olup bitenlerden haberdardır. Kazancı esnafının yönü ise caddeden sokağa, dıştan iç çarşılara yöneliktir. Şehirdeki bu iç çarşılara doğru yürüyüş yaptığınızda buradaki kazancıların yüzlerce yıllık yordamlarıyla dövdüğü kazanların sesiyle karşılaşacaksınız. Kazancılar gibi demirciler, dericiler, marangozlar, yüncüler, göncüler hatta hattatlar bu kutsal mekânların bekçileri gibi sizi tebessümle karşılayacaktır.
Yazar Umberto Eco, bu mekânları görseydi Gülün Adı romanın girişinde yazdığı epigrafı eminin Urfa’ya ithaf edecekti. Eco’nun epikrafı şöyleydi.
“Biz yaşadığımız sürece bu kutsal sözün ve kutsal duvarların bekçileri olacağız.”
Urfa’nın kutsal mekânları, tarihî çarşıları ecnebilere ihtiyaç duymadan korunuyor ve korunacaktır. Bu çarşılardaki esnaf sadece ticaretle uğraşmıyor. Buraya canlı bir konum da kazandırmıştır. Hayat şehirde yaşanır ama o şehre ruh veren insanlarla yaşanır. Bu tarihi çarşıların esnafı her ne kadar günümüzde şehir merkezinden uzaklaşsa da sabahın ilk ışıklarıyla tarihi mekânda çekiç sesleri duyulur, Gümrük Hanındaki tellalların ahilik duası yankılanır. Uhrevi bir atmosfere doğru yol alırsınız. Ama duadan, çekiç seslerinden öte başka bir şey vardı burada. Urfa’nın esnafı sabah namazını dergâh camisinde kılmak için gecenin bir yarısında Halilürrahman Gölüne doğru yol alırdı. Kimi esnafın tek isteği, erenler nefesidir isteğimiz diyerek göl kenarında balıkları uykusundan uyandırarak abdestlerini alıyorlardı. Öylece Dergâh camisindeki sabah namazına yetişirlerdi.
Namazdan sonra yeni bir seremoni başlardı. Kadirilerin yüzlerce yıllık zikri ile esnaf coşardı. Zikir sonrasında esnafın bazen tirit bazen de çorba ikramı olurdu. Birazdan işe başlayacak olan esnafın burada yediği bir iki lokma onları öğleye kadar yetiştirtirdi.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Haber makaleleri
Kültür haberleri
Bu zikre şahit olmak bu zikrin manevi atmosferini yaşamak için uzak diyarlardan ecnebi memleketlerden insanlar geliyordu.
Öğretmen Akademileri-edebiyat akademisi için Urfa’ya gelen kadim dostum Ali Gemuhluoğlu Urfa’daki bu Kadiri zikrine katılmak ve oradaki atmosferi yaşmak istiyordu. Gemuhluoğlu üstadımızın mihmandarlığını Dr. Bedirhan Bayici kardeşimiz üstlenmişti. Bedirhan Bey, - kadim dostum üniversiteden arkadaşım Mehmet Yalçın Yılmaz’ın- yeğeniydi. Öğrencilik yıllarından beri hasbihalimiz vardı. İstanbul’da Ali Gemuhluoğlu hocamızla sohbetlerimize de katılırdı. İstanbul’daki sohbetlerimiz de bir nevi sıra gecesine dönüşmüştü. Çiğköfte olan her yerde bir sıra ve bir gece vardı. Bu sohbetlerin müdavimleri arasında Turan Koç, Nida Kırömeroğlu hocalarımız, İstanbul Millî Eğitim Müdürü Mücahit Yentür ve daha nice hocamız katılırdı.
Kadirî zikrine dönelim. Bu zikir hakkında Ali Gemuhluoğlu hocamız nasıl haberdar olmuştu, bilmiyorum. Ayrıca popüler kültürün çarkları arasına da girmemişti Kadirî zikri… Bu zikir, Hz. İbrahim’in doğduğu yer olan mağaranın yanındaki camide yapılıyor. Dergâh camisi deniliyor buraya. Zamanın Kadirî şeyhlerinden Dede Osman Avni'nin türbesinin bulunduğu Dergâh Camii'ne gelen müridan burada zikir yapıyor.
Kökü, Kadiri tarikatının kurucusu ve İslam âlimi Abdülkadir Geylani'ye kadar uzanır. Bu zikrin müdavimlerine göre Dede Osman Avnî hazretleri Irak’tan Urfa’ya 18.asırda bu zikri getirmiştir. Onun vefatından sonra mürid ve halifeleri Evrad-ı Şerif'i okumaya devam etmiştir. O günden bugüne devam eden Evrad-ı Şerif ise Abdülkadir Geylanî tarikatının virdleridir. Zikrin tarihi Abdülkadir Geylanî ‘ye kadar uzanır Ama Urfa’da okunması Dede Osman Avni’yle başlamıştı.
Ali Gemuhluoğlu, dış politakdan bahsederken bunlardan da bahsetti. Ve son söz olarak Urfalılardan bir şey talep etti. Lütfen Halillürrahman Gölüne Balıklıgöl demeyin. Bakın, İngilizler bile buraya “Abraham Lake” derken siz niye şehirdeki mekânı öldürüyorsunuz, demişti. Ali Gemuhluoğlu hocamız, öğretmenlerdeki şehir şuurunu kavi tutmaya çalışırken sanırım öğretmen akademileri de amacına uygun bir şekilde mecrasını bulmuştu.
Mehmet Akif Ersoy hakkında
Eyyüp Azlal
29.12.2024 - 00:00
Yayınlanma
2
Paylaşım
Sezai Karakoç, sağlığında bir dost meclisinde şöyle demişti. Bizler, Mehmet Akif Ersoy'un mektebinden mezun olmuşuz, derdi. Onun bizler dediği hiç şüphesiz Yedi Güzel Adam'dan başkası değildi.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
islam
şiirleri
Sezai Karakoç, sağlığında bir dost meclisinde şöyle demişti. Bizler, Mehmet Akif Ersoy'un mektebinden mezun olmuşuz, derdi. Onun bizler dediği hiç şüphesiz Yedi Güzel Adam'dan başkası değildi. Karakoç'a göre M. Akif, insanımızın madden ve mânen yeniden canlanması için kültür, edebiyat ve fikir alanında irade görevini ortaya koyan, kendini bu yola adayan bir Doğu kahramanıydı.Şiir
Sezai Karakoç'un Mehmet Akif'i Doğu'nun kahramanı olarak tanıtması anlamlıdır. Bir dönem “İslam” kelimesinin kullanılması bu coğrafyada yasak idi. Bu nedenle aydınlarımız
Müslümanlıkla yoğrulan bu topraklarda belli metaforlar kullanmıştır. Necip Fazıl'ın Büyük Doğu mefkuresi böyle bir şeydi. Cemil Meriç'in “Işık Doğu'dan Yükselir.” bunu ifade ederdi..
Gerek mecaz olsun gerek hakikat son bir asırdır hatta iki asra varan bir dönemde Vahşi Batı mazlum Doğu coğrfayasında soykırıma varan katliamlar yaptı. Bu nedenle Doğu, Vahşi Batıya bir baş kaldırı metaforu olarak kullanılırken özünde İslam'ın şifrelerini de taşımaktaydı.
M.Akif, Osmanlı coğrafasında yaşanan buhran neticesinde Batılı aydınların prototipi gibi olmamış. Büyük ızdırıplardan kaçmak yerine onlarla yüzleşmiştir. Mehmet Akif, memleketin her karış toprağını gezerek halka kurtuluş reçetesini sunmuştur. Bu nedenle onun eserlerinde vücuda gelmiş edebiyat bereketli bir edebiyattır. Aslında Batı kuramcıları hakikatten kaçmak için edebiyatla uğraşmışlardır. Edebiyatı gerçek hayattaki ızdırablardan kaçışın bir yöntemi olarak kullanmışlardır. Halbuki biz biliyoruz ki edebiyatın yaşatmadığı her savaş kaybedilmeye mahkumdur.
Daha fazlasını keşfedin
Edebi Klasikler
Ünlü Alıntılar
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Bu yönüyle M.Akif'i cephede değil de cephe gerisinde şiirleriyle,vaazlarıyla halkı millî mücadeleye çağırmıştır. Aslında Akif, Millî Mücadele'den önce de İngiliz ve Fransız oyunlarına karşı Arap aşiretleri ve Kürt aşiretleri arasında gezmiş, onları birlik ve beraberlik etrafında kenetlenmelerini sağlamıştır. Sadece bunlar mı? Hayır. Akif, Osmanlı Devleti, İngilizlere karşı Filistin cephesinde, Necid Çöllerinde mücadele veririken O da Kuşçubaşı Eşref ve Said-i Nursi ile Hint Müslümanlarını İngiliz saflarından dönmeye de ikna etmiştir. Akif'in bu dönemi Teşkilat-ı Mahsusa içerisindedir. Yine bu teşkilatın lideri Kuşçubaşı Eşref ve Said-i Nursi de vardır. Bu üç arkadaş'ın telkiniyle Çerkez Ethem de İstiklal savaşına girmiştir.
Mehmet Akif'in bu üç arkadaş ile Necid Çöllerinde Hint Müslümanlarını İngiliz saflarından dönmeye ikna ettikleri yolculukla başlayan dostluk, onun vefatına kadar sürmüştür. Bu yolculuk, Akif’in Safahat kitabına da konu olmuştur. Özellikle Akif ile Kuşçubaşı Eşref arasındaki mektuplaşmalarda Akif, Kuşçubaşı Eşref'e “Kardeşim, iki gözüm Eşref 'çiğim” gibi müspet ve samimi ifadelerle hitap etmiştir.
Akif, Kurtuluş savaşı döneminde kurtuluş reçetesini camiler, kırahathaneler, kahvehaneler, tekkeler, dergahlar ve meydanlarda halka sunmuştur. Bu mekanlarda millî mücadeleyi destekleyici konuşmalar yapmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
İslam'ın
şiiri
Siyaset
Akif bir şair olarak haksız savaşlara karşı çıkmıştır. Onun şahsında edebiyatçılarımız; savaştan ziyade emperyalizm karşıtlığında toplanırlar, desek yeridir. Belki doğru olanı da budur. Savaşa karşı olmak değil, zulme, haksız savaşa, emperyalizme karşı olmak! Doğru duruş da bu olsa gerektir. Sezai Karakoç'un o zamanlar için tabiriyle “Doğu'nun” çektiği zulümler karşısında hem savaşın tahribatı hem de direniş arzusu beraber yükselir, mazlum coğrafyalarda.
Akif'in ızdırablarımızla yüzleşmeliyiz deyip koca savaşlarda cephe gerisinde yazdığı şiirler onun müdavimlerini etkilemiştir. Ankara'da top sesleri yankılanırken o, Taceddin dergahında kahraman ordumuza epigrafıyla yazdığı İstiklal marşı önce mecliste mebusları, daha sonra orduya kaydolmak için gelen ve meclis önünde bekleyen gençleri Allah Allah naralarıyla coşturmuştur. Yine onun Çanakkale Zaferi ilan edildiği gün yazdığı Çanakkale Şehitlerine adlı şiiri bu gün İsrail İşgali altında olan Filistin şehri Hayfa'da yazılmıştır.
Hal böyleyken Akif'in yolunda gidenler başta Sezai Karakoç ve arkadaşları da Servetifünuncular gibi ızdırablardan kaçış yerine ızdırablarla müzadele etmiştir. Mesela Erdem Beyazıt, Ruslar Afganistan'ı işgale başladığında İpek yolundan Afganistan'a doğru bir seyahat gerçekleştirir. Onun “Sürüp Gelen Çağlardan şiiri ızdırabın en somut yönüyle anlatır.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Haberleri
Politika yorumları
“Evet bir hançer ağacı gibi büyüyor içimde acı
Dağlardan bir dağ gibi kabaran yüreğimde.
Kargaların sırtlanlarla anlaştığı bir günde
Bir yabancı fırtınaya tutulan yapraklarım
Kudüs'te Mescid-i Aksa'da
Belki bir batı karanlığında Topkapı'da
Yangına uğramışsa
Duymaz olmuşsa kulaklarım göklerin muştu sesini
Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini” Erdem Bayazıt, Sürüp Gelen Çağlardan
Cahit Zarifoğlu, “Daralan Vakitler” şiirini 80'li yıllarda Beyrut, Kudüs, Filistin, Hama, Humus
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Teknoloji haberleri
Yerel haberler
zalimler tarafından hunharca bomabalanırken yazılmıştı. Bugün yine tarih tekerrür ediyor. Gerçi Suriyedeki buruk bir zaferi var Müslümanların.Akif ne diyordu. “Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi tarih?” demişti.
Daralan Vakitler; Beyrut, Filistin, Kudüstür. Toprakları işgal edilen, ağır bombalar yağdırlan, günahsız çocukların ve masum insanların öldürüldüğü islam yurdu ve Müslümanların yaşadığı dramı dile getiriyordu. Şair, İsrail ve siyonizm’in zulmüne isyanını haykırıyor. Yaşanılan bu vahşi zulme dünyanın duyarsızlığına dikkat çekiyordu.
Sezai Karakoç ise “Ötesini Söylemeyeceğim” şiiriyle, Tunus Kurtuluş Mücadelesi’ni bir çocuğun ağzından etkili şekilde anlatıyordu Fransa emperyalizmine karşı.
Mehmet Akif’in şiirleri baştan ayağa Batı emperyalizmine bir isyanı taşırken onun yol arkadaşları aynı ses tonuyla onu takip etmektedir
.
Bugün 287 ziyaretçi (586 klik) kişi burdaydı!
Yüceliş Dirilişe Dâhildir
Eyyüp Azlal
05.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
1
Paylaşım
Sezai Karakoç'un hakiki bir dostu, hakiki bir takipçisi olan yazar Temel Hazıroğlu; yılların birikimi dediği "Sezai Karakoç ve Dirilişe Şahitliğim" adlı yeni kitabı İz Yayıncılık tarafından yakın zamanda neşredildi.
Sezai Karakoç’un hakiki bir dostu, hakiki bir takipçisi olan yazar Temel Hazıroğlu; yılların birikimi dediği “Sezai Karakoç ve Dirilişe Şahitliğim” adlı yeni kitabı İz Yayıncılık tarafından yakın zamanda neşredildi. Kendi ifadesiyle elli yıldan beri Sezai Karakoç ve Diriliş fikriyle hemhal olan Hazıroğlu, bu kitabın ilk temelini 2017’de “Saatleri Dirilişe Ayarlamak” adlı denemesiyle başlamış.
Temel Hazıroğlu, üstadı hakkında ve Diriliş fikri hakkında kemâle eren sohbetleri neticesinde Sezai Karakoç’un iltifatına mazhar olur. Diriliş düşüncesi hakkında bir kitabın yazması gerekliliğine o sohbetlerde karar vermiş. Ama Sezai Karakoç’un ona bir işaretini de beklemek zorunda kalmış. Yine bir müddet sonra Karakoç’un ona “siz de yazın,” demesi üzerine kollarını sıvamış. Not defterlerinde biriktirdiği yazıları temize çekmiş. Önce bazı yazıları bir görücüye çıksın, güneş görsün modunda gazete ve dergilerde neşretmeye başlamıştı.
Temel Hazıroğlu, kendisini üstad Sezai Karakoç’la olan yakınlığını hür ve bağımsız bir aydın olarak ona bağlandığını dile getirir. Mesela Sezai Karakoç, sohbetlerinde not almasına çok kızdığını bildiğinden dolayı hiç kalem defter götürmezdi. Bir arı gibi Sezai Beyin düşüncelerinden, çiçeklerinden, özlerinden bir şeyler yapıp bal yapma arayışına girmiştir. Bu işlemle bir diriliş eri olma yolunda aşkla şevkle mücadele etmeye başlamıştır.
Ustaları yaşatmak adına çabalamak bazen etrafta eleştirilere de maruz bırakır. Hazıroğlu da, bu eleştirilere maruz kalmıştır. Sohbetlerde üstada soru sorarken arkadan gömleğini tutup çekiştirmelere, araya girip mevzuyu kapatmalara şahit olmuştur. “Üstad zaten bu kadar kitap yazmış, sen niye yazıyorsun.” diyenlere rastlamış. Hâlbuki Sezai Karakoç da kendisini körü körüne takip edilmesini istemezdi. Zaten sohbetlerinde kalemle defteri eline alanlara kızardı. İnsicamım bozulur, derdi. Sonraki zamanlarda bazı konferanslar zorunluluk haline gelince konuşmalar kayıt altına alınmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Haberleri
Yazarlar köşe
Ekonomi
Hâlbuki talebelik, bunca yıllık talebelik; belli bir zaman sonra irşada dönüşmeyecek de neye dönüşecek. Temel Hazıroğlu, yılmayan duruşuyla, azmiyle önüne çıkan bütün zorlukları aşmıştır. O’nun derdi, meşhur bir yazar olmak değil bu kadar yıldır manevi ekmeğini yediği üstadına bir vefa borcunu ödemektir. Tabiri caizse Hazıroğlu, Sezai Karakoç’un Diriliş vadisinde belki efsanevi kuş olan Simurg’u aramıştır. Ama vadide ilerlerken asıl Simurg’un kendisi olduğunu anlamıştır.
Meçhul şairin dediği gibi “Süzülerek yedi vadi ve ovalardan./ Yüksek kayalardan, yüce dağlardan.”
Üstadın sohbetlerinde Temel Hazıroğlu’nun maruz kaldığı diğer eleştireler de şunlardı. “Yahu bu Temel Hazıroğlu, üstada bu kadar zor ve felsefi sorular sormasa da biz bir hatıra fotoğrafı çektirsek, falanca yerde biyodizel tesisi kuracağız, onu bir üstada danışsak, Üstadın Monaroza’sında anlattığı Muazzez Akkaya ile görüşmüş mü, ona mektuplar yazmış mı? diye sorular sorsak…” Bütün bunlar Sezai Karakoç’un hiç hoşlanmadığı şeylerdi. Ama insanların çoğu Sezai Karakoç’un düşüncesinden ziyade onun Monaroza’sından ilham alıp yola çıkan maddi aşkların yolcularıydı. Bazıları da kendilerine mürid olacak birini bulamadıklarından Sezai Karakoç’a bağlanmışlardı. Sezai Beyi şeyh olarak görmek istiyorlardı. Hatta Sezai Karakoç’un insani yanlarından bile keramet devşirecek tipler vardı.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Yerel haberler
Dijital gazete
Tabiri caizse Karakoç’a mürid olmak için gelenler, Hazıroğlu’nun her soru soruşunda üstadın bir konferansıyla karşılaşmışlardı. Bundan dolayıdır ki bu grup ile Temel Hazıroğlu arasında önce cebelleşme ara ara cedelleşmeye de dönüşürdü. Önce mevzuyu kapatmaya çalışmalar, belli bir süre sonra Hazıroğlu’nun gömleğini çekiştirmeye dönüştürmüşlerdi. Simurg’un efsanesinde anlatılır ya “Bilginin kaynağını ararken, benliğe ulaşma sadece Simurg’a nasip olur. Aşk vadisinin sihrine kapılanlar ise belli vadilerde istek, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık ve dedikodu vadilerinde düşerler. İşte Temel Hazıroğlu’nun yazdığı Dirilişe Şahitliğim kitabı böyle aşkın bir ortamda doğdu. Sen yazamazsın, üstad her şeyi yazdı diyenlere bu kitapla güzel bir cevap vermiştir.
Dirilişe Şahitliğim kitabı, üstadın Temel Hazıroğlu’na “alın, geliştirin ve büyütün” vasiyetiyle kaleme alınmıştı. Daha önce Hazıroğlu, üstada “Yüceliş” kitabını imzalayıp takdim ettiğinde Karakoç ona “Yüceliş, dirilişe dâhildir,” demişti. Diriliş fikrini alıp yeniden yorumlayan ve bu alanda araştırmalar yapan Hazıroğlu, bir zaman sonra gerek Karakoç’un gerekse de Aliya İzzetbegoviç’in eserlerinde kullandığı “yüceliş” kelimesini de bir kavrama dönüştürerek Diriliş fikrine dâhil etmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Politika yorumları
Gazete arşivi
Dirilişe Şahitliğim, Sezai Karakoç’un düşüncelerini ortaya koyarken Diriliş düşüncesinin nirengi noktalarını anlayıp kavramamıza katkı sağlayacaktır. Kitapta Sezai Karakoç ve Diriliş felsefesi hakkında sorulabilecek muhtemel soruların da cevabı yer almaktadır. Yazarın bir diriliş mensubu olarak samimi cevaplar verdiği aşikârdır. Ki yazarın kitabın satır aralarında “Sezai Karakoç ve Diriliş ile ilgili bir davet varsa Fizan’a da gideriz.” sözü bunu ispatlar niteliktedir.
Bu yazımızda kitabın bütün içeriklerinden bahsetmek elbette mümkün değildir. Ama konu başlıklarını okurların ilgisine sunabiliriz. Birinci bölüm Ustalar Nasıl Yaşatılır? İkinci bölüm; Sezai Karakoç’un Hayatı ve Şahsiyeti, Üçüncü bölüm; Dört Yıkılış, üçüncü bölüm; Dört Yükseliş, Beşinci Bölüm; Diriliş Düşüncesinin Doğuşu; Altıncı bölüm; Düşüncenin Temel Dinamikleri, Yedinci Bölüm; Saatleri Dirilişe Ayarlamak…
Şehirde Buhran
Eyyüp Azlal
12.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
Şehirler; onları kuran, yaşatan ve dönüştüren aklın ve duygunun dinamik bir eseri olarak kabul edilmektedir. Şehirler insanlığın kaderini değiştiren önemli bir kurgu olarak ifade edilebilir. Bilimin, sanatın, edebiyatın, felsefenin ve ticaretin geliştiği yerler her zaman şehirler olmuştur.
Şehirler; onları kuran, yaşatan ve dönüştüren aklın ve duygunun dinamik bir eseri olarak kabul edilmektedir. Şehirler insanlığın kaderini değiştiren önemli bir kurgu olarak ifade edilebilir. Bilimin, sanatın, edebiyatın, felsefenin ve ticaretin geliştiği yerler her zaman şehirler olmuştur.
İbni Haldun’un, bir teorisi var. Devletlerin de insanlar gibi doğar, büyür ve ölür. Devletin yıkılışına neden olan unsurları da şöyle sıralar. Asabiyetin zayıflaması, ekonomik sistemin bozulması, sınırların genişliği ve hükümdarın aşırı zulmüne sebep olur.
İbni Haldun’un bu teorisini büyük ölçüde şehirlere de uyarlayabiliriz. Şehirler; hangi sebepten yıkılırlar, krizler ve buhranlarla yok olurlar. İlk akla gelebilecek sebepleri sıralarsak depremler, yangınlar, seller ve savaşlar bir şehrin yıkılmasının ana sebepleridir. Bazen şehirlerin yıkılmasında ve yok oluşunda nehirlerin yataklarını değiştirmesi de önemli rol oynar. Bunun yanında bir şehrin kuruluşunda var olan ana felsefeye mugayyır davranışlar da o şehrin yıkılmasına ya da buhrana girmesine sebep olabiliyor.
Şehrin yıkılışını iki koldan yaşayan Orta Asya’daki Ürgenç şehrinin dramatik bir serüveni vardır. Ürgenç bir dönem Harezm şehrinin başşehri olmuştur. Fahreddin Er-Râzî gibi önemli âlimlere, sanatkârlara ve devlet adamlarına ev sahipliği yapan şehir, 13. yüzyılla birlikte Moğolların bu bölgeyi istila etmesiyle yağmalanır, yakılıp yıkılır. Ürgenç’te önemli külliyeler, tarihî eserler yok olur. Şehir 15. asırda tam toparlanacakken bu sefer tabiatın azizliğine uğrar. Şehrin içinden geçen Amu Derya (Ceyhun) nehri Hazar Denizine akmaktan vazgeçip onun yerine Aral Gölüne yönelir. Amu Derya’nın karar değiştirmesi sonucu tarihî Ürgenç şehrinin sonu olur ve buradaki halk Hive şehrine göç etmişti. (Eyyüp Azlal, Tarihte Şehir ve Nehir İlişkisi, TYB Yay. Ank. s.549)
Meşhur devlet adamı Hamurabi’nin devleti ve ülkesi Babil, M.Ö. 539 yılında Ahamenişler, tarafından yıkılır. Yine meşhur Babil kulesi de bu savaşta nasibini alır ve yıkılır. Yıkılan Babil kulesini Büyük İskender hayran kalır ve burayı tekrar onarır. Tarih’te dünyanın en büyük ve en zengin şehri Babil, Bağdat’ın yanı başında kurulmasıyla dramatik bir düşüş yaşadı ve ski önemini kaybetti.
Yıkılmış şehirler arasında Harran’ın da trajik bir hikâyesi vardır. İslam tarihinde büyük ilim merkezi olarak tebarüz eden Harran şehri, Sabit Bin Kurra, İbni Teymiye gibi büyük âlimlerin doğduğu, büyüdüğü ve ilim tahsil ettiği yerdir. Harran’ın da kaderi yukarıdaki şehirlerden farksız değildir.
Emevi Sultanı 2. Mervan Harran'ı başşehir yapınca (MS 744-750) buradaki bilimsel çalışmalar daha da ağırlık kazandı. Harran Mektebinde (okulunda) sürdürülen bilimsel çalışmalar; din, astronomi, tıp, matematik ve felsefe olmak üzere beş bölüme ayrılıyordu.
Günümüzde kazı çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarılan Harran Ulu Camisi ve iç kale hatta dış kale Emevi sultanı Mervan'ın eseridir. Burası bir külliye şeklinde kurulmuştu. Hamamları, çarşıları, imarethaneleri ve kütüphaneleriyle görkemli bir yerdi burası. Harran Ulu cami, tarihî Harran Üniversitesinin yani Harran Mektebinin diğer adıdır. Üniversitede ders veren hocalar, ilmî mütalaalarını ayaklarını koyarak serinledikleri büyükçe bir havuz vardı. Bu havuz bugün kullanım dışı olsa da hâlâ mevcudiyetini korumaktadır. Bu büyük külliyeyi Zengîler tamir ettirdiler, Eyyubîler burayı muhkem hale getirdiler.
Harran, 1260 yılı başlarında Moğollar tarafından istila edildi. Ardından bir depremle Harran yerle bir oluyor. Zengîler burayı onarıma başlıyor. Harran’da bir dönem sonra Eyyubîler yönetimi devralıyor. Selahaddin Eyyubî, Ulu Cami ve kalenin onarımını tamamlıyor.1272'de bu sefer Moğol istilası Harran'ı yerle bir ediyor.
Harran Ulu cami ve iç kale hatta dış kale Emevî sultanı Mervan'ın eseridir. MS 744-750 yılları arasında burası inşa edilmiş. Zengiler 1127 tarihinde burayı alır. Ardından bir deprem ve Harran yerle bir oluyor. Zengîler, burayı onarıma başlıyor. Harran bir dönem sonra Selahaddin Eyyubî eline geçiyor. Selahaddin, Ulu Cami ve kalenin onarımını tamamlıyor.1272'de bu sefer de Moğol istilası Harran'ı yerle bir etmişti.
Moğol istilası yalnızca yerleşim merkezi olarak Harran'ın sonu olmadı. Bu istila aynı zamanda politeizmi ve monoteizmiyle, paganizmi, Hristiyanlığı ve İslam’ıyla tarih boyu Harran'ın yansıttığı dinî çoğulculuğun/zenginliğin ve kültürel harmaninin de bir sonu oldu. Asırlar boyu adeta Harran'la özdeşleşmiş olan Harran'ın yıldız-gezegen kültü bu hadiseden sonra tamamıyla tarihe karıştı; Harran'ın eğitim ve bilim merkezleri yok edildi. 14. yüzyıl başlarından itibaren Memluk egemenliğinde şehre yeniden yerleşilmeye başlandıysa da yıkılan şehrin yeniden iman asla söz konusu olmadı.
İngilizler hilafeti gasp etti
Eyyüp Azlal
19.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.01.2025 - 21:42
Güncelleme
Son bir buçuk yıldır Gazze'de, İsrail'in (örtülü olarak ABD ve İngiltere'nin) yapmış olduğu katliamlar bize şunu öğretti. Hilâfetin yıkılmasından sonra Müslümanlar, yüz yıldır katliam, işgal ve asimilasyonları beraberinde getiren kapitalizmin karanlık atmosferi altında yaşamaktadırlar.
Son bir buçuk yıldır Gazze’de, İsrail’in (örtülü olarak ABD ve İngiltere’nin) yapmış olduğu katliamlar bize şunu öğretti. Hilâfetin yıkılmasından sonra Müslümanlar, yüz yıldır katliam, işgal ve asimilasyonları beraberinde getiren kapitalizmin karanlık atmosferi altında yaşamaktadırlar. Bu vahim şartlar sürerken Gazze’de katliam emri verenlerin, katliamı yapanların unuttuğu bir şey var. Mazlum coğrafyalarda insanların, toplumların hatta ülkelerin yüksek sesle dillendirdiği bir hakikat ortaya çıkmıştır. Bu hakikat çatısı, savunma birliğine dönüşecektir.
Bu çatı savunma birliği, bugün ülkemizde seküler kesim tarafından olumsuz karşılanmış bir kurum olan “Hilafet” kurumuydu. Cumhuriyetin ilk yılında hilafet kurumu vardı. Hilafet kurumu, fiili olarak Osmanlı ülkesine geçtiği zaman 1517 tarihinden sonra Osmanlı bütün İslam coğrafyasının hamisi olma vasfını kazanmıştır.
Tarih ve coğrafya bizi çağırıyor. Bu hakikatin edebiyatını yapmak lazım. Felsefesini kurmak gerekir. Bir zamanlar Necip Fazıl’ın Anadolu ağırlıklı düşüncesi olan Büyük Doğu mefkuresini Sezai Karakoç nasıl ki Diriliş düşüncesiyle tüm İslam âlemini hatta bütün insanlığı kuşatacak bir dile kavuşturduysa bizler de bu düşüncelere sıkı sıkıya sarılmalıyız.
Bugünlerde yazar-düşünür Temel Hazıroğlu’nun felsefî alt yapısını kurduğunu “Yüceliş felsefesini de mazlum coğrafyaları kuşatıcı bir çatı için mülahaza edebilir, tartışabiliriz. Gerçi Temel Hazıroğlu, sağlığında Sezai Karakoç’a yüceliş felsefesini sorduğunda Karakoç da “Yüceliş, dirilişe dâhildir.” demişti. Bir zamanlar bilge Kral Aliya’nın ve onun devamında birçok Müslüman düşünürün yücelişi dillendirdiği aşikârdı. Aslında bütün bu fikirlerin altında Sezai Karakoç’un sağlığında sıklıkla dile getirdiği “Hepimiz Asım’ın nesliyiz.” metaforudur.
Meşhur bir söz vardır. “Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık!” Bu sözle Dostoyevski, nasıl ki Palto adlı hikâyesine gönderme yaparak Gogol’un sıkı takipçisi olduğunu anlatmışsa Sezai Karakoç da Akif’in Asım adlı şiirine gönderme yaparak Mehmet Akif Ersoy’un sıkı bir takipçisi olduğunu belirtmek ister.
Cumhuriyet kurulurken hilafet kurumunun da saltanat kurumu gibi lağvedilmesi gündeme gelince mecliste şöyle bir durum oluşmuştu. Aslında bu iki kurumun kronolojik süreci şöyle işlenmişti. TBMM’de 1 Kasım 1922'de kabul edilen bir kanunla, halifelik ve saltanat birbirinden ayrılmıştı. Saltanat kaldırıldı. Bugün geçmişe doğru baktığımızda demokrasinin beşiği olan İngiltere’de, Belçika’da, İspanya’da sembolik olarak saltanatın devam ettiğini söylemek lazım. Osmanlı hanedanı ülkesinin düşmanı hiç de değildi. Ülkesine saldıran İngiliz ve Fransızlara karşı mücadele etmişlerdi. Hatta Millî mücadeleyi sonuna kadar desteklemişlerdi. Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmesinde Sultan Vahdettin’in iradesi vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları Bandırma vapuruyla Samsun’a ayak bastığında burada İşgalci İngilizleri ve Pontusçu Rumların cirit attığını görür. Rahat hareket edemezler ve Havza’ya geçerler.
Saltanatın kaldırılması da bir İngiliz oyunuydu. İtilâf Devletleri, Lozan Barış Konferansına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile birlikte İstanbul Hükümeti'ni de davet edince mecliste saltanatın kaldırılması kanunu çıkmıştı. Daha sonra halifelik kurumu saltanattan ayrılıp Osmanlı Hanedanından Abdülmecid halife seçilmişti. Halife Abdülmecid bile millî mücadele döneminde bu harekete katılmak için girişimde bulunduysa da İngilizler tarafından göz hapsine alınmıştı. Halife Abdülmecid, halife seçilince Kurtuluş savaşına maddî anlamda büyük bir destek oluşmuştur. O sıralarda Hint Müslüman Cemaati ve İngiltere’deki merkezi Kurtuluş savaşına büyük destekte bulundular. Abdülmecid halife seçilince Hint Müslümanları, Gazi Mustafa Kemal’i tebrik eden bir mektup gönderirler. Hilafeti kurtaran adam olarak Gazi Paşa’yı tebrik etmişlerdi. Tebrik mektubuyla birlikte o zaman Hindistan’a özel elçi olarak giden edebiyatçı yazar Halide Edip Adıvar’a topladıkları paraları verirler.
Hint Müslümanlarının hem Balkan savaşları sırasında hem de Millî Mücadele döneminde büyük paralar toplayarak Hilafet merkezine gönderdiği bir hakikattir. Fakat ne hikmetse 1924 yılında hilafet de kaldırılır. Şeyh Saffet ve arkadaşları meclise bir kanun teklifi sunarak hilafetin kaldırılması ve bu kurumun hükümlerinin meclise devredilmesini istemişlerdi. 3 Mart 2024 tarihinde
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Gazete arşivi
Siyaset
O sıralarda hilafet Türklük ruhuna ayrıdır, aykırı değildir tartışmaları yapılırken İngilizler, Türkiye’den çaldıkları hilafet kurumunu üç gün sonra 7 Mart 2024 tarihinde Şerif Hüseyin’e teklif ediyorlar. Yine aynı tarihin 5 Nisanında Mısır’da Ezher uleması toplanıyor. Kral Faruk’u halife ilan etmeye çalışıyorlar. Buna İskenderiye uleması (Libya) karşı çıkıyor. “Ezher uleması yanılıyor. Halife Abdülmecid, sürgünde de olsa hâlâ dünya Müslümanlarının halifesidir.” diyorlar.
Şurası bir gerçektir ki İngilizler Kurtuluş savaşı sonrası halifelik kurumunu bizden ne kadar uzakta tutarsa kârdır mantığıyla meseleye yaklaşmıştır. Yeni kurulan bir ülke olarak başımızı sağa sola
kaldıracak mecalimiz de yoktu. Bu arada Hint Müslümanlarının Hilafet-i İslamiye’sinin İstiklal mücadelesi için gönderdiği paralara ne oldu? Bir kısmı TBMM, Kurtuluş mücadelesinde harcarken diğer bir kısmıyla da İş Bankası kuruldu.
Şiirdir Anadolu
Eyyüp Azlal
27.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.01.2025 - 21:41
Güncelleme
5
Paylaşım
Şehrin tezyinidir şiir ve şiirin tezyinidir şehir. Meçhul bir şairin ağzından dökülen bu mısraları şerh etmek sadece bana düşmez. Bu ahvali şehre ve şiire dair sözü olanların da şerh etmesi gerekir.
Şehirleri süsleyen güzellikler içinde sanat ve edebiyatı koymamız bir gereklilik haline gelmiştir. Şehrin tarihî ve tab’i güzelliklerinin şairlere bir ilham çeşmesi olmasının yanında bir manzum ahengi kattığını da söyleyelim. Bu söylemlerimizle şunu da dile getirmek isteriz ki doğal ve tabi güzellikleriyle şehirler fiziki bir gerçekliğe bürünüyorsa şiir, felsefe ve sanatla adeta ruh bulup canlanmaktadır. Fiziki varlık; taş, toprak ve mekânla aktarılırken bu ruh o şehrin sanatkârları vasıtasıyla da nesilden nesile kuşaktan kuşağa aktarılır.
Anadolu Şiir Akşamlarının Urfa ayağı böyle bir ruh iklimiyle başladı. Nice kalem erbabı bir araya gelerek hasret giderdi. Şiirin gölgesinde sağlam dostluklar kuruldu, samimi muhabbetler yapıldı. Urfa’da Anadolu Şiir Akşamları vesilesiyle şairler bir araya geldi. Peygamberler şehri Urfa, gönüllerin şehri, muhabbetin şehri oldu.
Daha önce ilki Amasya'da, ikincisi Aksaray, üçüncüsü Kastamonu’da gerçekleştirilen Dördüncü Anadolu Şiir akşamı bu kez Urfa’da yapılıyordu. Niçin Urfa? Şanlıurfa’nın tarihi ve manevi bir atmosferi var. Şanlıurfa’nın şiire, tarihe ve misafirperverliğe ev sahipliği yaptığı bir hakikati var. Şanlıurfa peygamberler diyarı, Şanlıurfa’da sıra gecesi var, türkü var, gazel var, gazelhan var. Şanlıurfa’da Hz. İbrahim, Hz. Eyyub peygamberlerin hatırası var. Şanlıurfa’da Şair Nabi var. Merhum gazelhanlardan Tenekeci Mahmut, Kazancı Bedih var… Bütün bu sepepler Şanlıurfa’da bu programın yapılması için yeterli bir sebepti.
Türkiye'nin farklı şehirlerinden 32 şair geceye katıldı. Şairler, Anadolu Şiir Akşamları öncesinde İkindi Namazı sonrası Halillürrahman Gölünde (Balıklıgöl) bir araya gelen şairler burada Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yer ve diğer tarihî mekânları gezdi. Şairlerin daha sonraki durağı Mescid-i Aksa şairi M. Akif İnan’ın kabri olan Harrankapı Mezarlığı oldu. Şairler, burada Şanlıurfa il Millî Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu ve M. Akif İnan’ın damadı Hayati İnan tarafından karşılandı. M. Akif İnan’ın kabri başında dualar edildi. Burada M. Akif İnan’ın arkadaşları olan şair Mehmet Sarmış ve şair Mehmet Bahsi Mescid-i Aksa şairi ile ilgili hatıralarını aktardı. Şanlıurfa İl Millî Eğitim Müdürü Asım Sultanoğlu da üstadın tecrübelerinden faydalandıklarını, zaman zaman eğitim ve öğretim konusunda kendisine müracaat ettiklerini, onun eğitime vizyoner bakışından birçok tecrübe edindiklerini söyledi.
Buradaki programda M. Akif İnan’ın Mescid-i Aksa şiiri Mehmet Sarmış tarafından okundu.
Anadolu Şiir Akşamı için Eyyübiye- Mevlana Külliyesi’ne geçildi. Burada Urfalı şiir severlerin teveccühleri sonucu salon hıncahınç dolmuştu. Diyarbakır’dan, Batman’dan, Mardin’den Gaziantep’ten ve Urfa’nın ilçelerinden de şiir gecesine gelenler vardı.
Şiir okumalarına geçmeden önce selamlama konuşmaları yapıldı. Şanlıurfa Eyyübiye merkez ilçesinde Mevlana Külliyesinde yapılan şiir akşamına, Cihannüma Şanlıurfa İl Temsilcisi M. Emin Kılıç, Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak’ın selamlama konuşmaları ve Cihannüma Genel Başkanı Rıza Yorulmaz'ın açılış konuşmalarıyla başladı.
Cihannüma Şanlıurfa İl Temsilcisi M. Emin Kılıç, şairleri selamlarken Peygamberler şehri Şanlıurfa’da ruhumuzu şiirle buluşturan şairlerimizi Urfa’da ağırlamanın sevincini yaşıyoruz, dedi.
Cihannüma Genel Başkanı Av. Rıza Yorulmaz da açılış konuşmasında Urfa’ya ve şiire dair
şunları söyledi:
“Peygamberler şehri Şanlıurfa’ya gelen ağlar giden ağlar diyorlardı. Biz gelirken hiç ağlamadık ama giderken ağlıyoruz, böyle misafirperver insanları görünce, iyi ki iyi insanlara çıkıyor yolumuz, diyoruz. Hz. İbrahim sofrasından, Hz. Eyyub dergâhından nasiplenmiş insanlara selam olsun, diyoruz. Tarihin ilk üniversitesi Harran’a doğru yol alacağız. İnsanlığın ilk yerleşim yeri Göbeklitepe’ye doğru yol alacağız. Anadolu Şiir akşamları ile Anadolu'nun misafirperverliğe ve güzelliğine şahitlik ettik.
Bu mekânlardan insanlığa selam olsun.” dedi.
Rıza Yorulmaz, ayrıca Anadolu Şiir Akşamları organizasyonun bundan sonra yılda iki kez yapılacağını söyledi.
Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise yaptığı konuşmada Cihannüma’nın yapmış olduğu programları ilgiyle takip ettiğini, yeni Türkiye vizyonuna sadık çalışmalar yaptığını vurguladı. “Programa gelirken Cihannüma ismini merak ettim. Sözlüğe baktım: Dünyayı gösteren ayna, dünya haritası, her yanı görmeye elverişli camlı çatı katı anlamı var… Arkadaşlar cemiyetlerine iddialı bir isim almışlar. Sadece ülkemizde değil dünyadan da haberdar olma yönünde çalışmalar, etkinlikler yapıyorlar. Ülkemizin dünyada söz sahibi olması için kamu kuruluşlarının yanında sivil toplum kuruluşlarına da ihtiyacımız var. Cihannüma bu misyona talip olmuş. Şehrin valisi olarak şiir adına Şanlıurfa’mıza otuzu aşkın bir şairle şiir gecesi düzenledikleri için ve şehre şiir tadı kattıkları için teşekkür ederim.” dedi.
Programın sunumunu Tokat İl Millî Eğitim Müdürü Hüseyin Kır Yaptı. Gecenin onur konuğu şair-gazelhan Musa Kaldı, okuduğu gazel ve türkülerle dinleyicileri mest etti. Ardından etkinliğe katılan şairlerden Musa Kaldı (Onur Konuğu), Rıza Yorulmaz, Osman Mesten, Kudret Bülbül Ahmet Şener, Muhammet Fatih Akkurt, Mehmet Osmanoğlu, Hasan Ukdem, Tayyar Yıldırım, Yakup Çak, Adnan Çalık, Eyyüp Azlal, Abdurrahman Karakaş, Mehmet Bahsi, (Gazi) Hüseyin Kılbaş, Murat Bağış, Adnan Çalık, Salih Ersöz, Şaban Çetin, Mehmet Sarmış, Sezai Çiçek, Mehmet Gözükara, İlker Gülbahar, İmran Tekin, Mahmut Kılıç, Deniz Tavus, Yusuf Gökbakan, Süreyya Aydın, Kazım Gök, Halil Manuş, Ferhat Bülent Demirtaş, Hüseyin Murat Özkatar sevilen şiirlerini seslendirdi.
Mekân Üzerine
Eyyüp Azlal
02.02.2025 - 00:00
Yayınlanma
01.02.2025 - 18:25
Güncelleme
1
Paylaşım
Anadolu Şiir Akşamları dolayısıyla Urfa’ya gelen otuzu aşkın şairle hasbıhal etmenin sorumluluğunu yaşadım desem yeridir. Hal böyleyken bu güzide topluluğa karşı şehre dair söylenecek sözümüz bir sorumluluk dairesi içerisinde olması gerekirdi. Şair Osman Nevres’in iki asır öteden “Önün ardını gözet. İnceden inceye düşün. Onda bir söyle. Ağzına gelen her şeyi söyleme.” mealindeki tek beyitli nasihatini de unutmadım.
Daha fazlasını keşfedin
Araplar ve Orta Doğulular
Son dakika
Savaş ve Çatışma
Sözü; zamanında ve yerinde, muhatabına uygun olarak ifade etmeye çalışırken şehre dair bir takım yaygın yanlışlıkları da kelam-ı kibar dairesinde bertaraf etmeye çalıştık. Her ne kadar; “eskiler, galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır.” dese de biz, “Su bulununca teyemmüm bozulur.” hükmünce onların yaygın ve yanlış kanaatlerine karşı çıkmaktayız.
Burada yazacağımız yazıyı sadece şehre gelen otuzu aşkın şairin okumayacağı, kamuya mal olacağı bir yazı olacağı hükmü kararınca meramımızı efradını cami’ ağyarını mani bir şekilde anlatmaya çalışalım. Mevzuya dair alakalı en mühim kısımları anlatmak, önemsiz ve gereksiz kısımları ise dile getirmemeye çalışacağız.
Malumdur ki Urfa şehir merkezinde Halilürrahman Gölü ve Anzılha Gölü’nün olduğu yere Dergâh denilir. Urfa’da dinî hayatın en yoğun olduğu, mutasavvıfların hem ibadet edip hem de mürşitlere tasavvufi alanda eğitim verdikleri dini kurumlar buradaydı. (İbrahimiye medresesi, Rızvaniye medresesi, Nakıbiye medresesi, Eyyubiye medresesi…)
Urfa büyükşehir olduğu dönemde Halilürrahman Bölgesi Merkez Haliliye ilçesi sınırları içerisinde kalacağına merkez Eyyübiye sınırları içerisinde bırakılmıştır. Burada bile şehir yöneticilerinin; yazarlardan, aydınlardan, şehir tarihi yazarlarından ne kadar uzak durduğunun da bir göstergesidir. Çünkü Haliliye ilçesine Hz. İbrahim Halil peygambere çağrışım olsun diye bu isim verilmişti. Eyyübiye ilçesi de Hz. Eyyub’un yaşadığı ve çile çektiği mağarasının bu ilçede olması münasebetiyle bu ismi almıştı. Bu çarpık bilgiseli başka platformlarda tartışabiliriz.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Teknoloji haberleri
Güncel haberler
Biz, Hz. İbrahim ve Nemrud ile mücadelesine dönelim. Dergâh meydanında tevhidî inancın timsali olan ve peygamberlerin atası Hz. İbrahim’in MÖ 2000’li yıllarda Babil kralı Nemrud’a karşı amansız mücadelesi halk arasında efsanevi bir şekilde anlatılagelmiştir.
Dilden dile gönülden gönüle aktarılan bu tarihî olay, büyük İslam tarihçilerinin de aktardığı bilgilerle örtüşmektedir. Sadece onlar mı şairler, yazarlar, ecnebi seyyahlar hep bu dergâh mekânına dair Hz. İbrahim’i çağrıştıracak isimlerle anmışlardı. Hatta ecnebi seyyahlar özellikle Şarkiyatçı Buckingham gibi şahsiyetler, hatıralarında bu iki göle birden Abraham Lake yani İbrahim Gölü demiştir. Alman tarihçi Nieburh’un Urfa haritasını çizdiği ve dergâh meydanındaki göl için “Hz. İbrahim’e (Patriark İbrahim) vakfedilen büyük ve güzel balık dolu göl var.” demiştir.
Peki, ne oldu da elin gâvuru bile buraya İbrahim Gölü derken, İbrahim Halilüllah Makamı derken burası birden “Balıklıgöl” oluverdi. Cevabını vermek çok kolay. Ama algılamakta sorun yaşayacağımız kesindir. Çünkü zihinlerimiz işgal altında. Şair İsmet Özel’in Amentü şiiri zihinlerin işgalini çok güzel özetlemiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Yerel haberler
Medya takibi
“Çanlar sustu ve fakat binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere:
Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam Cumhuriyetin bir kuludur
Bense anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
Yalnız coşkunluğu karşısında içlendiğim
şadırvan nüfus cüzdanımda tuhaf ekmek damgası durur”
İşte tam bu dönemde aynı zihniyet, Urfa’daki Makam-ı İbrahim Halilüllah ya da diğer adıyla Dergâh makamındaki camilerin çoğunu asli statüsünden çıkarıp ahıra çevirmişti. 1960’lı yıllarda çoğu ahır olarak kullanılan bu camileri Urfa halkı kendi arasında para toplayıp satın almışlardı. Özellikle o dönemde Mırıne Hoca olarak bilinen Şair Lütfi ve Rafi Görgün gibi şahsiyetlerin hatıraları neşredilmiştir. (Bkz. https://www.gapgundemi.com/camilerin-hizmetkari-rafi-gorgun-3)
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Yazarlar köşe
Gazete aboneliği
Dinde bu tahribatı yapan o dönemin yöneticileri ister istemez “Güneş-dil teorisiyle de mekân, şahıs ve kavramlarda cebren de olsa değişikliğe gitmiştir. Mesela Ramazan Bayramını Şeker Bayramı olarak adlandırılması gibi Halilürrahman Gölü’ne de Balıklıgöl ismini vermişlerdi.
Bir dönem çağdaşlık adına kendi tarihî varlıklarını sürdürebilmek için Osmanlı’yı, Selçukileri, Eyyubilerin ve daha önceki tarihsel birikimleri yok etmeye çalışan zihniyet bir dönem sonra Batı’nın arkeolojik çalışmalarda çok eski çağlara ulaşmak istemesini ve bu isteği kendi topraklarında yaptığını görünce kutsala, tarihe ve dinî hayata kısmen dönüş yolculuğuna izin verdiler.
El-kıssa. Tarihsel mekân ile tarihi süreç arasındaki ilişkiyi, tarihin ‘kendisine yönelik’, ‘kendisinde’ ve ‘kendisinden hareketle’ cereyan ettiği mekân şeklinde ‘tarihsel mekân’ı ele aldığımızda tarih içerisinde mekânla özdeşleşen isimlerin değiştirilmesini asla tasvip edilmeyeceğini belirtmek isteriz.
Mekân, Mekke ve Mekin
Eyyüp Azlal
09.02.2025 - 00:00
Yayınlanma
09.02.2025 - 18:14
Güncelleme
2
Paylaşım
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Politika
Kültür haberleri
Mekânın kelime kökü itibariyle Mekke ile alakalı olduğunu bazı Arapça sözlük ve belağat kitaplarından öğreniyoruz. Bu sözlükler sıklıkla “Mekke, mekân ve mekin” kelimelerini bir arada kullanır. Burada mekin kelimesi, o şehirde yaşayan insan, o şehrin sakini olarak bilinmesinde fayda vardır. Bu kelimelerle alakalı şöyle bir atasözü de zikredilir.
“Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”
(Bir mekânın şerefi/itibarı o mekânda oturanlardan gelir).
Kadim zamanlarda insanların şehirlerine nispetle adlandırıldıkları vakidir. Peki, şehirler de o insanlarla şeref kazanmıyorlar mı? Yesrib adıyla anılan bir şehir vardı. İki cihan serveri kıymetli peygamberimiz Hz. Muhammed'in buraya hicretiyle adı Medine-i münevvre olmadı mı? Allah'ın nuruyla din ile aydınlanmadı mı bu şehir? Bugün seküler kesim daha çok münevver yerine aydın kavramını kullansa da Yesrib medineleşmiştir ve münevverleşmiştir. Darısı münevver olmayı bekleyen diğer şehirlerin başına.
Bu konuda yazar Yusuf Yerli, Düşünen Dergisi 19.sayısında “Mekkî Açılımlar” adıyla manidar bir makale neşretmiştir. Makaledeki şu bölümü konumuzu izhar etmekte faydalı olacaktır.
“Mekke’yi anlatırken sadece bir mekân olarak Mekke’den bahsetmek, Mekke’yi anlatmamak demektir bir bakıma. Mekke mekîn/sakin olanlarıyla bir bütündür. Mekke denince akla mekân olarak Beytullah gelir. Beyt’i temellerinden yükselten Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer öncelikli olarak gelir.”
Yine belağat kitaplarında Mekke denilince de aslında Kâbe’nin kastedildiği zikredilir. Ayrıca Kâbe için kullanılan Allah'ın evi metaforunun tarihten gelen bir karşılığı var. Kelimenin Babil dilinde ev anlamında kullanıldığını, Süryanice-Aramicede küp anlamına geldiğini, daha sonra Arapça ve Farsçada bu anlamda kullanıldığını etimolojik lügatler uzun uzun yazar. Kâbe’nin bugün Türkçede kullandığımız küp kelimesine de kaynaklık teşkil ettiğini belirtelim.
Mekân, Mekke ve Kâbe üzerine bu kısa girişten sonra insanlar nezdinde mekânın kutsallık sürecine de bakmakta fayda var. Bir mekânın kutsallığı edilgen bir durumdur, yani mekân tek başına mefulliyet arz eder. Asıl o edilgen durumu etkin kılan, orada fail olarak yer alan varlığın, (semavi dinler için Allah, diğer ilkel dinler ilah) bulunmasıdır. Burada ilahın tanrı karşılığı olarak Allah’ın ise biz Müslümanlar için kullanıldığını belirtmek isteriz.
İnsanlar için ilah anlayışı ilk çağlardan beri ulaşılması imkânsız, müteal ve aşkın bir
İlah anlayışıdır. Kutsal mekân, öz olarak Tanrı’ya ait olan alandır. Kutsallığını Tanrı’dan alır.
İnsan-Tanrı ilişkisi hem ferdî hem de içtimaî seviyede varlığını sürdürür. İnsanlar, bu yüzden ilahlarla iletişimi sağlamak için kutsal bir mekâna ihtiyaç duymuşlardır. Bu mekânları, evlerinden önce inşa etmişlerdi.
Kutsal mekânların gizli güçler tarafından korunduğu fikri ilk insanla birlikte vardır. Hz. Âdem ve Kâbe, daha sonra Hz. İbrahim ve Kâbe örneğinde olduğu gibi ilk zamanlardan itibaren kutsalın yakınında veya içinde yaşamak niyetiyle tapınak ve mabetlerin etrafı yerleşim alanı olarak tercih edilmiştir. Yine Mekke’den bir örnek verelim. Yemen'den gelen Cürhüm Kabilesi her ne kadar Zemzem suyu etrafına gelip yerleşmişse de onların asıl yerleşimi yani mekinliği (yerleşimi) Kâbe etrafında olmuştur. Kendileri burada güvende buldukları için yerleşmeye karar vermişlerdir. Nitekim buranın Hacılar için tavaf yeri olduğunu öğrenmişlerdi. Çünkü Hz. İsmail'den bir nesil sonra Cürhümiler Kâbe'nin yönetimini ellerine geçirmişlerdi. Cürhimiler, Hz. İbrahim daha Mekke'de iken buraya gelip yerleşmeleri rivayeti de vardır. Cürhimiler'in Kâbe’yi ellerine geçirmelerinden sonra sapkınlığa düştü. Kâbe'ye takdim edilen hediyelikleri çaldılar. Mekke'ye hacca gelenlere işkence ettiler. Zemzem kuyusunu kapatıp Kâbe’deki Hacerülesved'i başka bir yere gömdüler. İslam tarihi kaynakları ve eski dönem şiirleri onların yaptığı bu fiiliyatı uzun uzun anlatır.
Yine İslam âlimleri Kuran-ı Kerim'de geçen (Tin Suresi) “Ve hâze’l beledi’l emîn” ibaresinin Mekke'nin eminliğine işaret ettiğini vurgulayarak daha sonradan bu emin beldeyi peygamber olarak şereflendiren Hz. Muhammed'in eminliği arasında da bir ilişki kurarlar.
Kâbe'nin varlığı İslam inancına göre ilk insan Hz. Âdem’den beri vardır. Bunun yanında Mekke'nin kuruluş tarihi dört bin yıllıktır. Yani Hz. İbrahim ve ailesinin buraya yerleşmesi ve Cürhüm kabilesinin buraya gelmesiyle başlamıştır. Burada Hz. Nuh dönemindeki tufanda şehirlerin yıkılıp yok olduğu bilgisini de göz önünde bulundurmak gerekir. Gılgamış destanında Tufan efsanesi bölümü vardır. Bu bölümde şehirlerin nasıl yok olduğu çok ilginç bir şekilde anlatılmaktadır.
Not: Gelecek yazımızda devam edeceğim.
Bir Zamanlar İstanbul Dizisine Öneriler
Eyyüp Azlal
16.02.2025 - 00:00
Yayınlanma
16.02.2025 - 00:49
Güncelleme
1
Paylaşım
Bir zamanlar İstanbul öyle miydi? Vezir Hanı böyle miydi? Üniversite öğrencileri böyle miydi? TRT’nin büyük umutlarla iltifat ettiği Bir Zamanlar İstanbul dizisi maalesef Doksanlı yılların İstanbul’unu anlatmıyor. Hele mekân ve edebiyat yaklaşımları bariz hatalarla doludur.
Bir Zamanlar İstanbul dizisinin fragmanını izlerken umutlanmıştım. İkinci bölümü de seyrettim. Bu diziden beklentim çok büyüktü ama üçüncü bölümü izlemeyeceğimi şimdiden deklere ediyorum. İstanbul’da okuyan, edebiyat fakültesinde okuyan biri olarak da diziyi seyretmeyeceğim. Edebiyat fakültesinden bahsediyor. Ama dizi çekimleri hukuk fakültesinde çekiliyor. Bu diziyi “mış gibi” pas geçerek oynatamazsınız. Dizinin ikinci bölümünde Edebiyat Fakültesi ve iletişim fakültesi ayrı kampüslerde olmasına rağmen aynı kampüs içinde gösterilmiş. Ali’yi arayan sehere dekan beyin yanına çıktı diye haber verilmesi de cabası. Hangi dekan? Edebiyatın mı iletişimin mi dekanı.
Münazara ile başlıyor Bir Zamanlar İstanbul. Ama Mafya adamlarının ayakları altında ezilen koca bir medeniyetler şehri var. Dizideki mafyavari hâkimiyet Tevfik Fikret’in Sis şiirindeki kötümserliği İstanbul'a yansıtıyor. İstanbul’un maddi ve manevi bütün varlığına karşı duyulmuş kuvvetli bir nefret halinde kendini gösteriyor. Dizi doksanların İstanbul’u yerine seksenlerin İstanbul’unu anlatıyor.
Edebiyat ve sanat çevreleri olarak Bir Zamanlar İstanbul’dan “Yedi Güzel Adam” dizisinin bir benzeri olarak umutlanmıştık. Hatta bu dizi; Yedi Güzel Adam dizisine oranla mekân ve imkân olarak da avantajlı bir konumda. Dizi, Maraş’ta çekilmiyor. İstanbul’da çekiliyor. Dizide ana mekân bir lise değil koca bir üniversite. İkinci mekân Vezir Hanı. Ama biz vezir hanında şiir ve edebiyat sohbetlerini görmedik. Oysa İstanbul’da üniversite okumak bir dünyayı okumaktır.
Doksanlı yılların ikinci yarısında İstanbul’a varmış olsak da üniversitede büyüklerimiz Marmara Kıraathanesinde edebiyat sohbetlerinden bahsediyorlardı. Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, M. Niyazi Özdemir’in, Ziya Nur Aksun’un, Hilmi Oflaz’ın, Fethi Gemuhluoğlu’nun ve İstanbul üniversitesinde hocalarının ders dışında takıldığı bu mekâna öğrenciler de uğrardı. Bu mekân Doksan beşler de de varlığını sürdürüyordu. Bir zamanlar İstanbul’da başka edebi mekânlar; Türk Edebiyatı Vakfı, Birlik Vakfı, Fetih Cemiyeti, Beyazsaray kitapçılar çarşısı, Beyazıt Sahaflar Çarşısı öğrenciler ve hocalarla dopdoluydu. Şiir gecelerimizi daha çok Taksim AKM ile Fatih FKM’de yapardık. Yine Fatih Camisi yanında Fatih Duvar Dibi mekânı ve Çaycı Süleyman’ı unutmamak lazım.
İstanbul’da doksanlı yıllarda biz üniversitede okurken Orhan Veli ve Mehmet Emin Yurdakul’u ders geçmek için çalışırdık. Bizden önceki kuşağın çıkardığı Mavera dergisinden, Aylık Dergi’den haberdardık. Ay Vakti, Yedi İklim dergileri çıkıyordu. Umran dergisi de ara sıra derin edebiyat yapıyordu. Sezai Karakoç, Diriliş dergisini çıkarmasa da varlığıyla Diriliş’i yücelişe kalb ediyordu. Kitapçılardan Sezai Karakoç’un kitaplarını almazdık. Diriliş Yayınlarının olduğu üretmen Han’a uğrardık. Orada birkaç kitap alırdık. Şayet üstadımız arkadaşlarıyla sohbet etse de usulca bir yere otururduk. İçeri dolu olsa da üstadımızın arkadaşlarıyla sohbetlerini kapı arkasından dinlerdik. Çoğu zaman Mustafa Kirenci abimizin üstada ve arkadaşlarına yaptığı çayı biz elinden alır üstada ve arkadaşlarına servis yapardık. Biz, bu mekânlarda büyüklerimizin sohbetlerine nail olmak için çok çaba harcardık.
İşte doksanlı yıllarda gerek Diriliş, Gerek Mavera’nın devamı olan dergiler mesela Şeref Akbaba’nın Ay Vakti dergisi, Ali Haydar Aksal’ın çıkardığı Yedi İklim Dergisi, merhum Ahmet Kabaklı’nın çıkardığı Türk Edebiyatı dergisi, Mustafa Kutlu’nun çıkardığı Dergâh dergisi Mavera dergisinin mirasını taşıyordu. Mavera dergisi “Nerde bir Müslüman savaşıyorsa o ülke bizimdir şiarıyla çıkmıştı.” Bu nedenle doksanlı yılların dergileri de Filistin, Tunus, Cezayir, Sudan, Kıbrıs, Suriye, Uzak Doğu, (Uygur Müslümanları, Malezya, Endenozya) Kafkaslar, Morolu Müslümanların dertleriyle dertlenen yazılar şiirler kaleme alıyorlar, dosyalar hazırlıyorlardı. Buna ek olarak Bosna’da Müslümanlar Sırpların soykırımına maruz kalınca dergilerin yönü Batı yönüne çevrildi. Oradaki mezalimi kaleme almışlardı. Biz de o dönemin öğrencileri olarak bu dertlerle dertleniyorduk.
Doksanlı yıllarda Yedi Güzel Adam’ın içinde Necip Fazıl ve Cahit Zarifoğlu hariç hepsi hayattaydı. Ve bu üstadlarımız eser veriyordu. Başka dünyadan bizim dünyaya yönelen İsmet Özel de edebiyata renk getirmiş, Müslüman dünyanın dertleriyle dertlenen eserler kaleme almıştı. Cuma Mektupları, edebiyata ilgi duyan öğrencilerin amentüsü gibiydi. M. Akif İnan’ın Mescid-i Aksa Şiiri, Nuri Pakdil’in Anneler ve Kudüs şiiri doksanlı yılların edebiyat fakültesinden gayr-ı resmi ders notları arasındaydı.
Doksanlı yıllarda öğrenciler sağ ve soldan Necip Fazıl mı Nazım Hikmet mi tartışmalarına pek girişmezdi. Bu tartışmalar daha çok kadük kalmış çevrelerce yapılıyordu. Hiç unutmam o dönemde bir şair ve yazar olarak ağabey olarak bildiğimiz Hüseyin Akın, “Nazım’da Hikmet Arayışları” adlı bir yazı kaleme almış ve çok takdir toplamıştı. Yine solcu gençlerin Sezai Karakoç’un Mona Roza şiirine ve hikâyesine duyduğu ilgiden dolayı Müslümanca yaşama denemelerine giriştiklerine şahit olmuştuk. En azından Bir Zamanlar İstanbul dizisindeki kahramanı Ali’nin münazarada yendiği Seher’in peşinde koşturmazdı.
Dizi, nedense bana dergi gecesi, mekânlar, giyim tarzları vesaire Sabahattin Ali'nin romanlarını hatırlatıyor. Dizinin müziğine itirazım yok. Müziği çok güzel olmuş. Kısacası dizide zenginlik var, fakirlik var, imkânsız aşk var, ilk görüşte aşk var, mafya var, silah var, kötü polis var, siyaset var! Dizi yapımcıları da “bu halk sanattan ne anlıyor.” düşüncesindeler. Reyting derdindeler. Bunlar olmayınca dizilerin hiç şansı kalmadığını düşünüyorlar.
Gelecek Yazıda devam edeceğiz…
Millet-i Merhume’den Diriliş Çağına
Eyyüp Azlal
23.02.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.02.2025 - 19:08
Güncelleme
1
Paylaşım
Batı Dünyası 18.asırdan sonra Osmanlı Devletinin kendine gelmeyeceğini anlamış ve Koca Osmanlı’ya “Hasta Adam” demişlerdi. Gerçekte bu “Hasta Adam” tabirini Rus Çarı 1.Nikolay kullanmıştı. Hatta Almanya ziyaretinde Şansölye Metternich’e “Boğaz’ın hasta adamı Osmanlı” dediğinde şansölye buna itiraz etmiş. O zaman birileri de çıkıp Almanya’nın arka bahçesi olan Avusturya’ya da “Tuna Nehrinin Hasta adamı” diyebilirlerdi.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Spor haberleri
Güncel haberler
Osmanlı’ya o zamanlar için Batı dünyası böyle ithamlar ve tanımlamalar yaparken bizim aydınlarımız da belki devlet anlamında değil ama millet olarak bir çöküntüye girdiğimizi anlatmak için farklı adlandırmalar kullanıyorlardı. Bunların en mühimi de Mehmed Akif Ersoy’un “Millet-i Merhume/Ümmet-i Merhume” tanımlamasıydı.
Öncelikle şunu söylemekte yarar var; M. Akif, Osmanlı’nın daha doğrusu İslam ümmetinin bu duruma nasıl düştüğünü tespit ve teşhis ederek bu ifadeyi kullanmıştı. Ve bu durumdan kurtulmak için çareler aramıştı. M. Akif’in sıkı bir takipçisi olan şair-düşünür Sezai Karakoç, bu kavramı-dönemi, “yıkılmışlıklar çağı” olarak ifade ediyordu. İki dünya savaşının yıkıntıları arasında doğan bir kuşaktandır Karakoç. M. Akif’in kaygısı ve hüznünü kendi içinde hissetmiş millet-i merhumeyi yıkılmışlıklar çağı olarak adlandırmıştır. Akif’in devlete, millete yüklediği ithamı Karakoç, çağa-zamana itham ederek anlatır. Karakoç’a göre zaman kötü bir zamandır. Bu kötü zamanda yani yıkılmışlıklar çağı içerisinde yitik ülkesini ve yitik ilkelerini kaybetmiştir.
M. Akif’in belki de bir şair hissiyatıyla millet-i merhumeye sebep olarak gördüğü devlet adamları vardır. Büyük Doğu mefkûresi ile bir gençliği ayağa kaldıran şair Necip Fazıl da millet-i merhumeye sebep olan devlet adamlarını bizzat isim vererek eleştirir. Mesela Sağır İsmet dediği için ceza almıştır.
M. Akif’e tekrar dönersek onun neden millet-i merhume tabirini kullandığını biraz kurcalayalım. Akif, hemen her Osmanlı münevveri gibi o da özelde Osmanlı, genelde dünya Müslümanlarının içinde bulunduğu çöküş ve kaosu önleme çaresini aramaktaydı. Akif, Sultan Abdülhamid’in aksine millet-i merhumeye sebep olan sorunun dışsal etki ve görünümlerinden ziyade içsel olana, Müslüman toplumların neyi yapıp neyi yapmayarak çökme hâline geldiklerine odaklanmıştı. Bu nedenle onun, bütün Müslümanların içinde bulundukları durumu “ümmet-i/millet-i merhûme” terkibiyle tanımladığı görülmektedir.
Sözgelimi, İngiliz tarihçi Thomas Carlyl Fransız İhtilâli’ni anlatırken devrim öncesinde Fransa’nın “ruhunun ölmüş” olduğundan bahsetmekteydi. Akif’in samimi dostu Abdürreşid İbrahim’in Kore’de karşılaştığı bir Koreli, ona Koreliler için “ölmüş millet” demişti.
Akif de “ümmet-i/millet-i merhûme” terkibiyle bu düşünceyi Müslümanlar için de kullanması manidardır. Daha ötesi, düşüncesini ifade etmekte kullandığı en önemli kavramlardan biri haline getirir. Akif’in Carlyl’ı okuyup-okumadığını bilmiyoruz. Ancak Koreli Van Bin Yu’nun görüşlerine, arkadaşı Abdürreşid İbrahim aracılığıyla ulaştığı kesindir. Bu terkip, yıkım dönemlerinde insanı saran ölüm düşüncesinin ve bireysel ölümün toplumsal ölümle özdeşleştirilmesinin tipik misallerinden biridir.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Kültür haberleri
Dünya haberleri
Akif’in “ölmüş millet” tanımlamasının, bu kavramsallaştırmaların aslında hiçbiriyle ilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü o; Kur’an’ın “O, ölümü ve hayatı yarattı” hitabı gereği ölümlü bir varlık olan insanın nihai akıbetini tevekkülle kabullenmiştir. Akif, yeğeni Selma’nın ölümünü anlatırken annesini “Senin bu yaptığın Allah’a karşı isyândır” diye uyarıp, “asıl felâkete sabreyleyenlerin insân” olduğunu söyleyecek kadar ölüm karşısında metanetlidir. Çünkü kaderin hükmü sonunda ortaya çıktı. Ve ölmekle bitmeyen hayat, mutlaka ikinci bir hayatla sürmeliydi. Bu nedenledir ki Sezai Karakoç’un yıkılmışlıklar çağından sonra Diriliş çağını ve Diriliş neslini bir felsefi doktrin olarak ortaya çıkarmasında üstadı M. Akif’in rolü büyüktür.
Umrândan, Medeniyet ve Uygarlığa
Eyyüp Azlal
02.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
03.03.2025 - 08:59
Güncelleme
1
Paylaşım
Umrân kelimesi ilk olarak İbni Haldun'un meşhur eseri olan İber'in girişinde (Mukaddime) geçer ve “Umrân İlmi” nin temel kavramları burada yer alır. İbni Haldun, umrân kelimesini, yeryüzünde insan topluluklarının kurduğu veya kurabileceği medeniyetlerinin tümünü, yani bir bütün olarak medeniyet kavramını içerecek biçimde kullanmaktadır. Bu kavramın genellikle “medeniyet” anlamında kullanımına rastlanır. Ama yine de bir birbirine paralel bir kavram olmadığını beyan edelim.
İbni Haldun üzerine okuma yapan kimi yazarların ortak fikri umrân kavramının maddî gelişmelerle orantılı bir kavram olmayacağını belirtirler. Onlara göre umrân, insanın hayatını daha çok sürdürmesine katkı sağlayacak, devamlılığı koruyacak her şeyin bu kategoride alınması gerekir. Buradan anlaşıldığı üzere, umrânın çoğunlukla günümüzde anlaşıldığı haliyle “medeniyet” olarak kavramsallaştırılması, farklı terimlerin-kavramların tek tipleştirmek anlamına gelecektir. Bu da İbn Haldûn’un düşünce dünyasında kullandığı kavramın bağlam dışı bir hâl almasına neden olacaktır. İbni Haldun’un umrânında manevi unsurlar da vardır. Ahlak, din, devlet, toplum, sanat, dayanışma vs.
Bu hususlar ihmal edilerek yalnızca maddi-teknolojik gelişmelerin dikkate alınması ve bunun da medeniyet olarak anlaşılması İbn Haldûn’un gösterdiği ufku mahdut bir hale getirecektir.
Bugün medeniyet kelimesini kısmen de hayatımızda kullanılıyor olmasını hiç tasvip etmesek de Mustafa Reşit Paşa’nın Fransızcada gördüğü civilation kelimesini-kavramını Osmanlı entelektüel hayatına sokmuş olmasındandır. Mustafa Reşit Paşa, okumalarında parlak bir ışık olarak gördüğü civilation kavramını önce temeddün olarak kullanır. Temeddün Arapça şehir anlamına gelmektedir.
Arapça’da “şehir” anlamına gelen ve müdûn köküne dayanan medîne isminden Osmanlı Türkçesinde türetilen temeddün kelimesinin, kök itibariyle “yönetmek” (es-siyâse) ve “mâlik olmak” anlamları da bulunur. Daha sonra temeddün kelimesinin yerini Arapçaya mugayyir bir şekilde türetilen medeniyye-medeniyyet kelimesi alır. Kelimenin kökünde- kökeninde şehir ve vatandaşlık anlamları da yatmaktadır.
Umrân kelimesine tekrar dönersek Cemil Meriç’in Umrândan Uygarlığa adlı kitabıyla başlatmış olduğu tartışmayı da burada zikretmekte yarar vardır. Cemil Meriç’e göre umrân kelimesinde derinlik ve kuşatıcılık vardır. “Yalnızca bilgiyi değil irfânı ve bilgeliği de anlatır; şehri ve bâdiyeyi de (kır, çöl) içine alır. Umrândan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzisiz, mûsikisiz bir hilkat garibesi. Umrân'ı içtimaî hayatla karşılayabiliriz. Haldun için temeddün’le (medenileşme) umrân farklıdır. Temeddün: Şehir medeniyeti. Umrân, hem bedevîliği hem hadarîliği kucaklar.”
Cemil Meriç, bir dönem Tanzimatçıların bulduğu medeniyet ve dil devrimi sonrası güneş dil teorisyenlerinin bulduğu uygarlık kelimesine karşı durmuştur. O, tercihini İbni Haldun’dan yana yani umrândan yana kullanmıştır. İlginçtir, Batılılar İbni Haldun’dan İber kitabını Batı dillerine çevirirken 8İngilizce, Fransızca) civilation olarak karşılık bulmuşlardır. Yani Batıda bu kavramın sadece maddî kısmı olduğunu belirtelim.
Nitekim Mustafa Reşit Paşa’nın bir kavram olarak Osmanlı entelektüel hayatına soktuğu medeniyeti Namık Kemal “medeniyet asayişte kemâldir “diyerek sahip çıkar. Namık Kemal, bu kavramın medeniyet olarak kalmasını ve insan yaşamındaki maddî iyileşme anlamına geldiğini ifade eder. Onun nimetlerinden fayda umar. Kemal’e göre medeniyet güç demektir; şimendifer, vapur, telgraf, elektrik gibi icatları inkâr, mahkûmiyete nazardır. Medeniyet, insan hayatının olmazsa olmazıdır. Zira onsuz yaşamak, ecelsiz ölmek kabilindendir, diyerek o dönem Osmanlı aydının genel karakterini belirtiyordu.
Zira Ahmet Cevdet Paşa, medeniyet ve uygarlık kelimelerini Mustafa Reşit Paşa ve müdavimlerinin Batılı dostlarını menün etmek için kullandığını belirtir. Bunun da en büyük işareti olarak Tanzimat Fermanını İngilizlerin zoruyla padişaha kabul ettirmesiydi.
Entelektüel Bir Gassal Denemesi
Eyyüp Azlal
09.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
09.03.2025 - 17:13
Güncelleme
6
Paylaşım
-Ölümün Soğuk Yüzünde Bir Sıcaklık-
Gassal, İslam geleneğinde ölü bedeni arındıran bir ritüelin icracısı olmanın ötesinde, hayatın ve ölümün kesişim noktasında duran, derin manevî ve felsefî anlamlar taşıyan bir figürdür. Bu kutsal görev, bedenin ötesinde ruhun yolculuğuna eşlik etme, geçicilik ve ebediyet üzerine düşünme fırsatı sunar.
İslam'da cenaze yıkama, ölen kişiye hem bedenî hem de ruhî ihtiram gösterilmesi amacıyla yapılan bir ibadettir. Bu uygulama, Peygamber Efendimiz’in İslam'ın temizlik ve arınma konusundaki vurgusunu yansıttığı sünnetine dayanır.
Arapça “g-s-l” kökünden türetilen gassalın esas manası "yıkamak"tır. İslam kültüründe cenaze yıkama işlemiyle ilişkilendirilen bir meslek olan "gassal-lık", bu kelimenin temel anlamını oluşturur. Bu kelimeden türemiş başka kelimeler de vardır. Bedeni yıkamak anlamında “gasil” ve Türkçede boy abdesti olarak bilinen “gusül” da buradan gelmektedir. Yine “Gasil” kelimesi, Farsça ev- mekân anlamındaki “hâne” kelimesiyle birleşerek “gasilhâne” kelimesini de oluşturur. Gassal, İslam’a has bir terminoloji olarak Arapçadan Türkçeye geçiş macerasında içtimaî bir vazife almış, dilin kültürel ve tarihî tekâmülünü anlamamıza ışık tutmuştur.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Medya takibi
Araplar ve Orta Doğulular
Gassal, entelektüel bir kavram olarak yakın zamanda gösterime giren TRT'nin dijital platformu Tabii'nin yeni dizisi sayesinde yeniden hayatımıza girdi. Gassal dizisi, izleyiciyi derinden etkiledi. Bu dizi; izleyici ile birlikte sosyal ortamlarda, sosyal platformlarda konuşuldu, tartışıldı. Gassal dizisi, orijinal bir hikâyesi ve etkileyici oyuncu performansıyla izleyicilerin beğenisini kazanmıştı. Bu dizi sayesinde insanların zihninde; hep kendinden ve yakınlarından uzak olmasını istediği ölüm mefhumunun soğuk yüzü yumuşamış ve biraz sıcak gelmişti.
Ölümün soğuk yüzüne Necip Fazıl şu şiirinde şöyle itiraz etmişti:
'Ölüm güzel şey, budur perde arkası haber;
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!'
Mısralarıyla şair, ölümün aslında bir son olmadığını, aksine yeni bir başlangıç olduğunu vurgular. Tevfik Fikret de hatırlatıcı niteliğinde şunu söylemişti:
'Ölüm hayatı tazelemektir'
Onun bu mısrası, ölümün hayatın döngüsünün bir parçası olduğunu ifade eder. Gassal, bu döngüde önemli bir rol oynayarak ölen kişiyi ahiret yolculuğuna hazırlar.
Gassal-lık bir meslek olarak modern toplumlarda çok az benimsenen bir meslektir. Kimse çocuğunun gassal olmasını istemez. Ama gassalın meslek haline gelmesi de modernizmin bir sonucudur. Çünkü homojen yani geleneksel toplumdan heterojen yani modern topluma geçişte yaşanan önemli dönüşümlerden birisi çalışma hayatı olmuştur. Bu çalışma hayatında nasıl ki çalışanlar çocuğuna- yaşlısına bakmak için bakıcı tutuyorsa ölüsünü gömmek için de gassal ve diğer hizmet erbabından profesyonel hizmet almaktadır.
Bugün cenaze hizmetlerinde gassal gibi tabutçu, mezar kazıcı, imam, kefenci, cenaze nakliyecisi ve mermerci gibi birçok farklı ölüm uğraşısının birlikteliği söz konusudur.
Gassalla birlikte zikredilen bu meslek erbabının bütün vazifesini bugün hâlâ köylerde imam görür. (en azından ağır işler dışında mezar kazma gibi) bütün işleri köyün imamı yapar.
Günümüzde gassal, klasik zamanlardan modern çağlara adanmış bir köprü vazifesi görüyor. Gassal, herkesin yapabileceği bir iş dolayısıyla geleneksel döneme aitken. “ölü yıkayıcısı” pozisyonu ve “ölüm korkusu” neticesinde herkesin yapamadığı bir meslek olması bakımından modern zamanların merkezindedir. Gassalın bu özelliğini belirleyen ve onu müşahhas kılan şey, toplum nezdinde yapılan anlamlandırmadır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Savaş ve Çatışma
Medya analizi
Nihayetinde gassal-lık mesleğini bugün toplum olarak her ne kadar heterojen bir yapıya büründürsek de bu meslek ya da bu işle uğraşan insanlar; bizi ölümün kaçınılmaz gerçeğiyle yüzleşmemizi sağlarlar. Ölüye ve ölü yakınlarına hayatın en sessiz ama en anlamlı yolculuğuna rehberlik ederler.
Gassal; bir yandan ölüye fiziksel bir temizlik yaparken diğer yandan ölü yakınlarına, ölüme karşı duyduğu korkuyu manevi bir huzura dönüştürür. Gasalların ölü için arınma pratiklerine başvurmasındaki temel amaç, ölen kişiyi “yaşanmışlıkların getirdiği günah kirinden” arındırmak ve bu sayede ruhun asıl ait olduğu saflık alanına geçişini kolaylaştırma düşüncesi yatmaktadır. Buna, ruhun Allah’a tertemiz bir şekilde teslim edilmesinin sembolü de diyebiliriz.
Ankara Ankara
Eyyüp Azlal
16.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
16.03.2025 - 20:08
Güncelleme
3
Paylaşım
“Hayat mücadele değil, yardımlaşmadır. Yardımlaşma esastır, mücadele ise istisnadır.”
Gecenin geç saatlerinde Ankara’ya vardığımda bu duygular içimi kaplamıştı. Aslında sabah uçağı da vardı, ama ben gece şehre inip sabahleyin Tacettin Dergâhı’na herkesten önce ulaşmak istedim. Dergâhın ruhaniyetini hissetmek, bir sufi meşrep kimliğiyle oraya varmak niyetindeydim. Yunus’un şeyhine intisabı gibi, biz de Taceddin Hazretleri’ne intisap edelim; bu mübarek mekâna daha önce yönelmiş, burada Allah’a dost olmuş yürekleri yâd edelim, diye düşündüm. Bir yandan da “Ankara’daki İstanbul’u göreyim,” dedim. Edebiyat, sanat ve bürokrasi dünyasını ziyaret etmek istedim.
Peki, Ankara’daki İstanbullular kimlerdi? Dostumuz yazar Şakir Diclehan, kırk yıllık üstadı Sezai Karakoç’un vefatından sonra İstanbul’u terk edip Ankara’ya yerleşen somut bir örnekti. Çıkardığımız Urfa’dan dergisini incelemiş, takdirlerini ilettikten sonra, “Ben de bu sayıda Sezai Karakoç’un Urfa hatıralarını yazayım,” demişti. Bu teklif beni çok sevindirmişti. Sezai Karakoç, Şakir Diclehan ve biz... Demek ki Doğudan yükselen bir ışık, birçok yazar ve şairin dikkatini çekmişti.
Misafirhanede sabah vakti görevlilerin sesleri ve sohbetleriyle uyandım. “Bu insanlar niye uyumuyor?” diye söylendim. Saate baktım; Tacettin Dergâhı programı çoktan bitmişti. Hızla dışarı attım kendimi. “Diğer ziyaretlerimi yapayım,” dedim. Şair İbrahim Eryiğit telefonuma cevap vermedi. Ardından M. Akif İnan Vakfı Başkanı Hıdır Yıldırım hocamızı aradım. Oraya nasıl geleceğimi anlattım. “Sen orada biraz oyalan, ben araç gönderiyorum,” dedi.
Dua bazen içten gelmeli. Dün geceden beri, “Ankara’ya yeni bir Hacı Bayram Veli gelmeli,” diyordum. “Hayatın mücadele değil, yardımlaşma olduğu” sözünü Ankara’nın soğuk yüzüne vurmalı, diye düşünmüştüm. Hıdır Yıldırım işte tam da Hacı Bayram olmaya aday bir şahsiyetti.
Az sonra yanına varacağımız yazar Necmettin Evci ise gizli bir dervişmeşrep. Belki de bir tekkesi vardır, velilik makamında bile olabilir. Yanına vardığımda “frengi” kelimesi ve kavramı üzerine bir yolculuğa çıktık. Meğer aldığımız kilit de “frengi”ymiş. Merhum Mehmet Doğan’ın sözlüğüne baktım; gerçekten de vardı. Osmanlı aydını, Batı’dan “firengilemek” diye bir fiil almış, “kapıyı kilitlemek” anlamında. Üstadımız Evci’ye bu kelime ve kavram için teşekkür ettim. Aslında hepimiz bir sözlüğü baştan sona okumalıyız. Bu vesileyle, bize sırlar hazinesi Büyük Türkçe Sözlük’ü bırakan Merhum Mehmet Doğan üstadımıza teşekkür eder, rahmet dilerim.
Necmettin Evci hocamıza dergiyi bıraktıktan sonra Mustafa Sami Çetin hocamızın da orada olduğunu hatırladım. Ona da dergiyi bıraktım, ama masasına; kendisi yoktu. Ramazan dolayısıyla pek uğramıyormuş. Ne hikmetse o gün sendikaya uğramış ve beni arayıp dergi için teşekkür etmişti.
Az sonra Memur-Sen ve Eğitim-Bir-Sen tarafından kurulan M. Akif İnan Vakfı’na vardım. Başkanı Hıdır Yıldırım hocamız birazdan geldi. Şehir ve edebiyat üzerine güzel bir sohbet ettik. O da merhum Mehmet Doğan ile epey dertleşmiş. Şehre dair söyleyecek çok sözü vardı. “Edebiyat Ortamı dergisinin yeni genel yayın yönetmeni şair-yazar Mehmet Kurtoğlu’nu ziyaret edelim,” teklifimi, “Hadi beraber gidelim,” diyerek kabul etti. Denizciler Caddesi’nden Anafartalar Caddesi’ne yakın bir yerden yürüdük. Eski, hatıralarla dolu binaları bana anlattı. Mesela, şimdi Sinema Genel Müdürlüğü binası olan yer, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını yargılayan mahkeme binasıymış. Oradan pazarın içine daldık. Heykelin yanındaki Eski Meclis’e vardık. İlginçtir, Ankaralıların “heykel” dediği yer Atatürk Heykeli’ydi, ama bu heykel dikildiğinde henüz Latin alfabesine geçilmemişti. Heykele orijinal bir Osmanlıca kitabe işlenmişti. Hıdır Yıldırım başkanımız, Eski Meclis binasına dair de bilgiler verdi. Burası meğer daha önce Ankara Müdafaa-i Hukuk şubesiymiş. Taşlar yerine oturuyordu. Binanın çatısı yokmuş, eskimiş; sponsor olarak Vehbi Koç sahneye çıkmış. Vehbi Koç, o zamanlar yeni kurulan Ankara Meclisi’nin kâtibiymiş. İstanbul meclisinden ne kadar da çabuk uzaklaşmıştı!
Mehmet Kurtoğlu’nun mekânına varmıştık. Orada Urfa’dan, Ankara’dan, İstanbul’dan konuştuk. Hıdır Yıldırım başkanımız, bir saatlik edebî sohbetin ardından bizimle vedalaştı. Mehmet Kurtoğlu üstadımızla ise Ankara yıllarını konuştuk. Ankara ona çok şey katmıştı. Yılın en hızlı kitap çıkaran yazarları arasındaydı. “Ben roman yazacağım,” diyordu. “Şiirde ekmek yok.” Doğu edebiyatını hatmetmiş, Batı edebiyatına başlamıştı. “Kanon,” diyordu; “Edebiyat Kanonu...” Birazdan televizyon programı olduğunu, bu konudan bahsedeceğini söyledi. Hangi kanondan bahsedecekti, merak ettim doğrusu. Normalde “kanon,” devlet otoritesinin ideolojisine uygun gördüğü eserler ve sanatçılardan oluşan bir kabuldü. Her ideoloji, her devlet bunu yapıyordu. Çanakkale Zaferi’nde bile İstanbul hükümeti bir edebiyat kanonu oluşturmamış mıydı cepheye? O zorluklar ve maddi imkânsızlıklar içinde bazı yazarlar, hükümetten aldıkları parayla Boğaz’da yalı almıştı. Halide Edip’ten tutun da, isimleri sadece edebiyat ders kitaplarında kalan nice yazar bu kanondan beslenmişti.
Mehmet Kurtoğlu ile kanon sohbetinden sonra Hacı Bayram Veli’ye gittim. Yol üstünde Zincirli Camii’nde namaz kılıp kitap fuarında TYB Ankara Şube Başkanı yazar Sait Uluçay’a uğradım. Dergimizi takdim ettik. Hacı Bayram’daki Dinî Yayınlar fuarını Diyanet Vakfı düzenliyordu. Ama İstanbul’un dini yayınlar fuarı daha iyiydi.
Akşama Sebilürreşad dergisinin iftarına davetliydik. M. Akif Ersoy’un torunu Selma Ersoy, Sebilürreşad dergisi imtiyaz sahibi Fatih Bayhan’la birlikte yeniden milli şairimizin davasına sarılmıştı. Büyük şairimizin mefkûresini ve hayallerini gerçekleştirecek işler yapıyorlar. “Sebilürreşad, Akif’in davasını güdecek mi?” sorusuna cevap bulmuştum. 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulü dolayısıyla Tacettin Dergâhı programı ve Sebilürreşad’da bir dizi etkinlik düzenlenmişti. Akşam iftarıyla bu programların en güzeli gerçekleşmişti. Derginin şairleri ve yazarları birbiriyle tanışma fırsatı bulmuştu. Son cümle: Kıymetli üstadımız Fatih Bayhan, girilmez denilen Denizciler Caddesi’ni ve atıl durumdaki opera binasını tam bir külliyeye dönüştürmüştü.
Gelecek yazıda devam edeceğim, inşallah.
Çanakkale'ye Gidelim mi?
Eyyüp Azlal
23.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.03.2025 - 19:00
Güncelleme
2
Paylaşım
Bir gece karşıma çıkan bir fotoğraf, beni Çanakkale'nin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkardı. Özellikle 57. Alay'ın neredeyse tamamının şehit olduğu 18 Mart 1915 gecesi, merakımı uyandırdı. Ancak araştırmalarım, o gece yaşananların biraz daha karmaşık olduğunu gösterdi. Cevat Paşa ve emrindeki birkaç askerin, o geceyi Osmanlı lehine çevirerek emperyalist gemileri geri püskürttüğü biliniyor.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Haberleri
Yerel haberler
Araştırmacı-yazar Mustafa Armağan da bu konuya değinerek, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi'nin asıl kahramanının Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa (Çobanlı) olduğunu belirtiyor. Ancak Armağan, bu zaferde Yarbay Selahaddin Adil Bey'in de önemli bir rol oynadığını vurguluyor. O gün topçulara tarih yazdıran ateş emirlerini veren Yarbay Selahaddin Adil Bey, daha sonra paşa olmuş ve bugünkü askeri komuta karşılığı olarak orgeneral rütbesine yükselmiştir.
Mustafa Armağan, bu kahramanların zamanla unutulduğunu, daha doğrusu unutturulduğunu ifade ediyor. Tıpkı Kut'ül Amare zaferi (Kût'ül-Amâre) gibi. Armağan'a göre Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı'nın uzamasına neden olan bir kırılma noktasıdır. Osmanlı açısından bir deniz zaferi olan bu savaş, adeta bir düelloydu. Eğer tabyalarımız yenik düşseydi, İtilaf donanması boğazı geçip İstanbul'a ulaşacak ve Amiral Carden'in dediği gibi kahvaltıyı İstanbul'da yapacaktı.
Armağan, Mustafa Kemal Atatürk'ün 18 Mart sorusuna verdiği "Fakat bu tamamıyla bir deniz hareketidir" cevabını da aktarıyor. Bu cevap, sadece o dönemin demagoglarına değil, günümüzdeki bazı tartışmalara da bir yanıt niteliğinde.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Siyaset haberleri
Tarih
Çanakkale Zaferi'nin doruk noktasında, 250 bin şehidimizin Osmanlı coğrafyasına dağılımını gördüğümüzde, vatan savunmasının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bir taraftan Orgeneral Cevat Paşa'nın emir erlerinin Kudüs, Gazze, Ramallah ve Halep'ten geldiğini bilmek, diğer taraftan bu şehirler yok edilirken "Araplar bizi arkadan vurdu" demek, bir çelişki oluşturuyor. Helalleşme, tam da bu noktada başlamalı.
Helalleşmenin bir diğer boyutu da edebi alanda yaşanmalı. Mehmet Akif Ersoy, "Çanakkale Şehitlerine" adlı destansı şiiriyle, bu zaferin şehitlerle birlikte anılması gerektiğini vurguladı. Ancak ne yazık ki, bu büyük şair de yıllarca gerici olarak yaftalandı ve İstiklal Marşı dışındaki şiirleri 1980'lere kadar yasaklandı. Vefatı da hüzünlüydü; şahsiyeti ve fikirleri yasaklı olduğu için devlet töreni düzenlenmedi. Oysa düşmana karşı kalemi ve hitabetiyle Anadolu'da milli mücadeleye insanları çağırmıştı.
Çanakkale Zaferi'ne dönecek olursak, 18 Mart 1915, Osmanlı'nın sona yaklaştığı iddia edilen bir dönemde yaşama ümitlerinin yeniden canlandığı bir andır. Bu zafer, sadece I. Dünya Savaşı açısından değil, Osmanlı'nın yeniden dirilişi açısından da büyük önem taşır. Savaşın gidişatında bir kırılma noktası olmuş ve savaşın uzamasına neden olmuştur.
Savaşın cephedeki komutanlarına ne oldu? Mustafa Armağan, 18 Mart'ın öne çıkan isimlerinden Orgeneral Cevat Paşa'nın zafer günü yerinde olmadığını, asıl kahramanın Yarbay Selahattin Adil Bey olduğunu söylüyor.
Mustafa Armağan'ın aktardığı bilgilere göre, 18 Mart'ın kahramanı Yarbay Selahattin Adil Bey'dir. Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gün karargâhta değildir ve saat ikiye kadar dönmemiştir. Selahattin Adil Bey'in adı, Seyit Onbaşı kadar bile anılmamaktadır. Ancak kendisi, o günün fiili komutanıdır. İstiklal Savaşı'nda da görev alan Selahattin Adil Bey, özellikle Gaziantep savunmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur.
18 Mart 1915, Türk milletinin kader anlarından biridir. O gün, yenilmez denilen İngiliz Donanması ağır bir yenilgi almıştır. İstanbul'u hedefleyen bu saldırıya karşı duran Mehmetçik'in yazdığı destanın ardında, Müstahkem Mevkii Kumandanı Cevat Paşa vardır. Emir komutayı Cevat Paşa'dan alan Yarbay Selahattin Adil Bey de bu zaferde önemli bir rol oynamıştır. Çanakkale'deki muharebenin uzun sürmesi nedeniyle, Orgeneral Cevat Paşa'yı birinci sıraya koymak daha doğru olacaktır. Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa'ya 18 Mart'ın en kıymetli anı sorulduğunda, "O gün güneşin son ışıklarıyla Boğaz'dan perişan halde çıkmakta olan düşman filosunun görünüşü, savaşın en kıymetli anıydı" demiştir.
Çanakkale'de şehit düşmüş ve gazi olmuş tüm askerlerimize Allah'tan rahmet dileriz. Vatan bayrağı, onların omuzlarında Çanakkale'den Gazze'ye kadar dalgalanmaya devam edecektir.
Ya Gazze’de Yıkılacağız Ya da Dirileceğiz
Eyyüp Azlal
30.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
30.03.2025 - 21:04
Güncelleme
Daha ne kadar bekleyeceğiz gökten üç elma düşmesini? Oysa bu, sadece masallarda olurdu. Masallarda iyiler ödüllendirilir ve mutluluğu simgeleyen üç elma gökten düşerdi. İyiliğin, hakikatin ve adaletin temsilcileri için en büyük ödül, hedefe ulaşmaktı.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Siyaset
Haber
Ancak ben bir masal anlatıcısı değilim. Bugün Gazze’de çocuklar gökten üç elma beklemiyor. Onlar, üzerlerine ne zaman tonlarca ağırlıktaki bombaların düşeceğini ve bu bombalar altında nasıl can vereceklerini düşünüyorlar. Eğer bu bir masalsa, biz de bu masalı buradan anlatmalıyız.
Artık mermer yontucusu olmak istiyorum. Dünyanın efendileri, yöneticileri, medeniyet getiricileri ve düzen kurucuları zaten masal anlatıyorlar. Hem de o masallar, sinema salonlarında kapalı gişe oynuyor. Baksanıza, iftar vakti Gazze’de sofralara bombalar düşüyor. Yemek tabağının üzerine bir çocuğun parçalanmış elleri savruluyor. Kan ve gözyaşı birbirine karışırken, dünyanın sözde efendisi Trump, ABD’de Müslümanlarla iftar yapıyor. Orta Doğu’da barış için yürütülen diplomasiye vurgu yaparak, "Ramazanınız mübarek olsun" diyor. Ardından, ABD’deki Müslümanlardan gördüğü desteğe teşekkür ediyor. Trump’ın iftarına katılan Müslüman ülke temsilcileri arasında ülkemizden katılım olmaması bizim açımızdan sevindiricidir.
Bugün Gazze, Zemzem suyu arayan Hazret-i Hacerlerle dolu. Zaman Gazze’de bitmiyor, çünkü uyku onlar için ancak ebedi bir uyku oluyor. Ancak ölürlerse derin bir uykuya dalabiliyorlar. Bu aktardığım cümlelerde bir anlatım bozukluğu yok, dünyanın çarpıklığı var sadece ortada. Şairin dediği gibi: “Yamukluk benden kaynaklanmıyor, dünyanın aldığı şekilden kaynaklanıyor.”
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Politika
Medya analizi
Amerika Birleşik Devletleri, artık eskisi gibi "İsrail ve Araplar arasındaki bir kavga" yalanını anlatamıyor. “Altı Arap ülkesi İsrail’i yenemedi.” masalını üretemiyor. İsrail ve işbirlikçi ülkeler, Amerika’nın nereyi bombalayacağına dair işaret veren öncü ajan güruhları hâline gelmiş durumda.
ABD, "Benim dolarım, silahım ve işbirlikçilerim var!" diyerek özgürlük abidesi olduğunu unutur hale geldi. New York’taki devasa Özgürlük.. Heykeli, onların kendi tanımlamalarıyla “Dünyayı Aydınlatan Özgürlük” simgesi. Oysa, Amerika artık bu heykelden bile utanmıyor. Turistik bir figür olmuş heykel. Amerika’da demokrasi, medeniyet ve uygarlık kavramları yerlerde sürünüyor.
Bunu anlamak için bir örnek yeterli: ABD’de doktora yapan Rümeysa Öztürk isimli bir öğrencimiz, çetevari bir yapı tarafından kaçırılıyor. Anadolu’daki bazı hoyratların kız kaçırmasına benzer bir durum. Ama burada “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar.” diyorduk. ABD’de ise polis, adeta bir çete gibi hareket ediyor. Hollywood yapımlarında FBI ile yerel polis arasındaki anlaşmazlıklar, kanunlar, sert tartışmalar gösterilir. Ama Rümeysa Öztürk böyle bir hukuk düzeninde değil, açıkça insan haklarının ayaklar altına alındığı bir sistemde tutuklandı.
Amerikalılar, polisiyle, kanunuyla tüm dünyaya rezil ü rüsva oldu. Ama geri durmuyorlar. Çünkü onların iradesi kalmamış Oradaki bir avuç Yahudi-Siyonist grup onları yönlendiriyor. İsrail karşıtı aktivistleri fişleyen Canary Mission adlı bir örgüt var. Bu örgüt tıpkı ülkemizde bir zamanlar kurulan “Batı Çalışma Grubuyla” aynı özellikleri taşıyor. İsrail’e değil taş atmak, İsrail hakkında ya da İsrail’İn güvenliğini tehlikeye atacak bir durumda insanlar fişleniyor.
Üstelik bu baskı, yalnızca ABD’nin dış politikasıyla sınırlı değil, kendi vatandaşlarına ve üniversitelerine de uygulanıyor. Columbia Üniversitesi’nde Filistin destekçisi öğrenciler, Nisan 2024’te, okulun İsrail’in Gazze’deki saldırılarını destekleyen şirketlere finansal yatırımlarını protesto etti. Trump, "antisemitizmle mücadele" politikası kapsamında Columbia Üniversitesi’nin 400 milyon dolarlık fonunu kesti. Ardından üniversiteyi "antisemitizme karşı mücadeleye" çağırdı. Üniversite yönetimi de bu baskıya boyun eğerek, antisemitizmin tanımını yeniden gözden geçireceğini ve İsrail ile Yahudi Çalışmaları Enstitüsü’nün kadrosunu genişleteceğini açıkladı. Protestocu öğrencilerin akademik binalarda gösteri yapmaları ve maske takmaları yasaklandı.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Güncel haberler
Savaş ve Çatışma
Bu olaylardan sonra, kim Amerika’da okumaya gitmek isteyecek? Artık macera dolu Amerika’da hüzün ve gözyaşı var. Mazlum coğrafyaları bombalayan, katliamlar düzenleyen bir Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın gözü önünde çöküşe sürükleniyor. Ve bu çöküş, tüm dünyayı da beraberinde götürüyor.
Gazze’ye dönecek olursak… Amerika, küçücük bir kara parçasına tüm dünyanın gözleri önünde vampir gibi çöküyor. Sadece Gazze ile sınırlı değil; Panama’ya, Grönland’a, Süveyş Kanalı’na da göz dikiyorlar. Dünya, bu vampirlerin saldırganlığı karşısında çaresiz. İnsanlık, bu zulüm karşısında ikincil bir travma yaşıyor. Çaresizlik duygusu hepimizi kuşatıyor. Ancak artık pozitivizmle kodlanmış insanlar, dünyada yeni bir paradigma ile yüzleşmek zorundalar. Ya Gazze’de ontolojik bir çöküş ve kopuş yaşayacağız ya da Gazze’den yükselen diriliş tüm dünyaya yayılacak. Tercih bizim…...
Post-Truth ve Hakikatin Gölgesinde Kalanlar
Eyyüp Azlal
06.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
05.04.2025 - 18:55
Güncelleme
Yıllardır aynı senaryo tekrar ediliyor. İsrail, Filistin'de ne zaman bir katliama kalkıştığında Türkiye'de de bir iç karışıklık çıkarırdı. Ya gizli silahlı örgütleriyle meydanlarda bombalar patlatırdı. Ya da sınır boylarında vatan nöbeti bekleyen askerlerimize pusu kurulurdu. Bu sefer de öyle oldu. İsrail, ABD ve İngiltere; sahur vaktinde Gazze'ye 100 uçakla saldırırken çoluk çocuğun sofrasına yemek yerine kan ve gözyaşı döküldü. Biz bu mazlumlar için ağıt yakmaya hazırlanırken, birden meydanlarda "beyaz yakalı" Türkler, arsızlar, hırsızlar boy gösterdi. "Hırsızımıza, arsızımıza dokunmayın!" diyerek haykırmaya başladılar.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Ekonomi
Yaşam haberleri
Daha hikâyenin gelişme bölümündeyiz. İsrail’in taşeronluğunu üstlenen Beyaz Türklerle hesaplaşmamız devam edecek bu bölümde. (Son on yılda beyaz Kürtler de çıktı.) Arşivler bir bir raflardan inecek. E-devletten soy ağacı sorgulaması bir tesadüf olmasa gerek. Şimdilik isteyen kendi soy bilgisine ulaşabiliyor. Ama yakın gelecekte bizler de kimin ne olduğunu öğreneceğiz. Bu devletin, bu milletin asıl-asil unsurları başımız üstüne. Mesele bir azınlık-uzunluk meselesi değil. Mesele, bizi birbirimize düşüren fasit(bozguncu) azınlığın öğrenme meseledir.
Gezi Parkı olaylarından Hendek kalkışmasına, 6-8 Ekim Kobani eylemlerine kadar birçok süreçte İsrail ve ABD’nin yönlendirmeleriyle Türkiye’de kargaşa yaratılmak istendi. Bu tarihlerde İsrail, Gazze’ye en acımasız saldırılarını düzenliyordu. ABD ise ekonomik baronları ve medya gücüyle Türkiye’ye baskı uyguluyordu. Sabır en büyük silahtı. Ve devran döndü. İsrail ve ABD, kendilerine ses çıkarabilecek ülkelere eskisi kadar diş göstermiyorlar. Sadece Filistin’de soykırım yapıyorlar. Bir günde ne kadar çok Müslüman öldürsek o kadar kardır hesabıyla katliam yapıyorlar.
Bugün İsrail ve dolayısıyla ABD’nin başını çektiği güruh, Hakikati Önemsizleştirme Platformunu tamda bugünler, bu işler için kullanılmaya başlandı. Bir yandan günde yüzlerce-binlerce insanı öldüreceksin ve kimse buna ses çıkarmayacak. Olacak şey mi bu? Maalesef oluyor. Ses çıkarırsan ülkende karışıklıklar çıkarır. Dolarına, artistine, hırsızına, arsızına, Fetöcüsüne güvenir. Sana bir iftira atar, seni yaftalar. Kırk sabunla yıkansan temizlenemiyorsun. Sonra suya sabuna dokunmadan bir hayat yaşamak zorunda kalıyorsun.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Gazete reklamları
Politika
Bu platformlar, Batı’nın propaganda araçları. Sanatçılar, aydınlar, medya kuruluşları buralardan fonlanıyor. Yeni değil, ama daha sistematik. Bugün "Kral Çıplak" metaforunun yerini alan bu sistem, hakikati sadece gizlemiyor, önemsizleştiriyor da. Hırsızı tespit eden savcı değil, savcı suçlanıyor. Ailesi hedef gösteriliyor. Hakikati Gizleme platformu sadece hakikati gizlemekle kalmıyor. Ortaya çıksa hakikat önemsizleştirme de çalışılıyor. Mesela savcı, hırsızın hırsızlığını tespit etse, çaldığı paraları bulsa hırsız suçlanmıyor. Savcı suçlanıyor. Savcının ailesi hedef gösteriliyor. Çocukları hangi okula gidiyor. Bu bilgiler kamuoyuyla paylaşılıyor.
Bu durum Batı Dünyasında Hakikat Sonrası anlamına gelen Post-truth, kavramıyla karşılanmaya çalışılıyor. Yalanın bizzat hakikatmiş gibi sunulduğu hatta yalan atan kişilerin bile bu yalanları görmezden gelip ısrarla savunduğu bir döneme post-truth diyoruz. Nerden geldik buraya? Bu kavramı 1992 yılında ilk defa Sırp kökenli Amerikalı yazar Steve Tesich kullanmıştır. 1992 yılında yayımlanan “Government of Lies” (Yalanlar Hükümeti) makalesinde Amerikan halkının önemli bir kısmının Bush hükümeti tarafından yapılan siyasi propagandaları sorgulamadan gerçekmiş gibi kabul ettiğini belirtir. Tesich, Amerikan toplumunu analiz ederken artık insanların hakikati aramak yerine önüne gelen ham bilgi yığınlarını sorgulamadan kabul ettiğini yazarak eleştirir.
Post-Truth, bugün ABD ve İsrail tarafından Müslümanlarla top yekûn bir savaş aracı olarak kullanılıyor. Beyaz yakalısı, beyazı, yakalısı, yakasızı kim varsa tarafını belli etmek zorundadır. Peygamber efendimizin meşhur hadisinde bu durum “Müslümanlar, Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz” cümlesiyle ifade edilir. Cümle, hakiki bir savaş anlamında anlaşılacağı gibi mecazî manada soğuk savaş, mücadele, çatışma ve düşmanlık manalarına da gelir. Ama Yahudiler, topyekûn bir savaşı değil Siyonizm’le arz-ı mev’ûd idealinin için Müslümanları zayıflatma ve kaleyi içten fethetme planını uygulamak için perde arkasında gizlenmişlerdir. Bu gizlenme onların deyimiyle Gargat ağacının arkasına saklanma da denilebilir.
Tıpkı bir zamanların post-modernizmi gibi, bugün de post-truth anlayışı; ABD ve Siyonistlerin dünyayı yönetme ve İslam coğrafyasını dizayn etme aracı haline geldi.
Kütüphaneler Bizi Çağırıyor
Eyyüp Azlal
13.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.04.2025 - 18:51
Güncelleme
2
Paylaşım
Kütüphaneler genel müdürlüğünün şu mottosu hoşuma gitti doğrusu. “Kütüphaneler Bizi Çağırıyor.” Medeniyetin temelinde kitap vardır. Beytü’l-Hikme’nin aydınlığı, Kurtuba’nın yüksek kültürü, Süleymaniye’nin mürekkebi, İskenderiye’den yayılan ışık... Bu ışık çağlar boyunca kitaplardan yayıldı ve tüm insanlığı aydınlattı.Kütüphaneler ve Müzeler
Daha fazlasını keşfedin
ekonomik
Gazeteler
Siyaset
Kütüphaneler, insanlığın ortak aklını ve hafızasını koruyan medeniyetin ana sütunları haline geldi. Bugün kütüphanelerimizin başlıca hamisi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır. Bu köklü kurum, kadim kültür geleneğimizden beslenerek kütüphanelerin geleceğini şekillendirmeye devam ediyor. Kütüphaneler yalnızca bilgiye değil; edebiyata, sanata, kültüre ve yaratıcılığa açılan kapılardır. Her yıl Kütüphane Haftası, farklı ve yenilikçi bir tema etrafında kutlanmaktadır. 2024 yılı teması “Sürdürülebilirlik ve Savunuculuk” idi.
Sürdürülebilirlik yeni bir kavram gibi görünse de sözlüklerdeki tanımı oldukça anlamlıdır: “Mevcut ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılamak üzere doğal kaynakların verimli ve dengeli bir şekilde kullanılması.” Bu kavram; çevresel, ekonomik ve sosyal boyutları bir araya getirerek kaynakları etkin bir biçimde yönetmeyi ve doğal dengeyi korumayı hedefler. 2025 yılına geldiğimizde ise, bu yılın teması “Üreten Kütüphaneler” olarak belirlendi. Bu tema, kütüphanelerin artık yalnızca bilgi arşivleri değil; çağın ruhunu yakalayan, öğrenmeyi ve üretmeyi teşvik eden dinamik merkezler haline geldiğini vurgulamaktadır.Kitaplar ve Edebiyat
Biz yazarlar –daha doğrusu, birer okur olarak– bu temayı son derece önemli buluyoruz. Ülkemizde üniversitelerde akademik kütüphaneler, belediyelerin ve özel idarelerin kütüphaneleri, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okul kütüphaneleri mevcuttur. Ancak “kütüphane” denildiğinde akla gelen ilk yer, halk kütüphaneleridir. Bugün, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kütüphaneler hem içerik hem işlev açısından oldukça zengindir. Bakanlığın himayesinde açılmış tematik kütüphaneler arasında Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi, en somut örneklerden biridir. Bu kütüphanede yazarın mektuplarından kitaplarına kadar pek çok kıymetli eşya sergilenmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
dergileri
kütüphanelerin
dergilere
Bu tür tematik kütüphanelerde sadece kitaplar değil; konferanslar, sergiler, söyleşiler ve yazarlık atölyeleriyle zengin bir kültürel atmosfer sunulmaktadır. Ülke genelinde Edebiyat Müze Kütüphaneleri haritasına baktığımızda şunları görürüz:Sanat ve Eğlence
Ülkemizde ilk edebiyat müze kütüphaneleri 2011 yılında açılmıştır. Bu yıl içerisinde Ankara’da Mehmet Akif Ersoy, Adana’da Karacaoğlan, Diyarbakır’da Ahmet Arif ve İstanbul’da Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphaneleri hizmete girmiştir. Bu açılışlar, edebiyatımızın önemli isimlerini merkez alarak kültürel belleğimizin yaşatılması yönünde atılan güçlü adımlar olmuştur. Takip eden yıllarda bu halka genişlemeye devam etmiştir; 2012 yılında Erzurum’da Erzurumlu Emrah Edebiyat Müze Kütüphanesi, 2013 yılında Kütahya’da Evliya Çelebi Edebiyat Müze Kütüphanesi kurulmuştur. 2018 yılında Trabzon’da açılan Muhibbi Edebiyat Müze Kütüphanesi ise Osmanlı’nın divan şiiri geleneğini yaşatma adına önemli bir durak olmuştur. Son olarak 2021 yılında İzmir ve Hatay’da kurulan müze kütüphaneleriyle birlikte bu kültürel ağ daha da zenginleşmiştir. Her biri kendi coğrafyasının edebi hafızasını yaşatma ve yeni nesillere aktarma görevini üstlenen bu müze kütüphaneler, aynı zamanda şehirlerin ruhunu edebiyatla bütünleştiren sembol yapılar haline gelmiştir.Kütüphaneler ve Müzeler
Daha fazlasını keşfedin
kitaplar
kütüphaneler
kitaplarına
Bazı şehirlerde ise bürokratik engeller nedeniyle müze kütüphaneleri resmiyet kazanamadan vakıf kütüphaneciliği çatısı altında devam ettirildi. Bu şehirlerden biri de Şanlıurfa’ydı.
2005–2015 yılları arasında Şanlıurfa’da iki edebiyat müze kütüphanesinin kurulması için çalışmalar yürütüldü. Fakir de bu çalışmaların içinde yer aldı. Bunlardan ilki M. Akif İnan Edebiyat Müze Kütüphanesi, ikincisi ise Prof. Dr. Abdülkadir Karahan Müze Kütüphanesi idi. Ancak çeşitli bürokratik ve siyasi engeller sebebiyle bu iki kurum, Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde resmiyet kazanamadı.
Abdülkadir Karahan Kütüphanesi o dönemde Özel İdare’ye bağlıydı. Kültür Bakanlığı ile yazışmalar yapıldı. Kütüphane, park içinde kaçak bir yapı olarak inşa edilmişti ve tapusu yoktu. Büyük emeklerle tapusu çıkarıldı. Milli Emlak yetkilileri kütüphaneyi gezdi ve “kütüphane olarak kullanılması şartıyla” Özel İdare’ye devretti. Daha sonra bu alan Büyükşehir Belediyesi’ne geçti.Ekonomi
Bugün yazar olarak “üreten kütüphaneler” temasını önemli bulduğumuzu söylüyoruz ama kütüphane yöneticiliği yaptığımız dönemde yaşadığımız maceralar da aklımıza geliyor.
Nemalanmaktan mı Kaybettik
Eyyüp Azlal
20.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
19.04.2025 - 18:11
Güncelleme
Yazar-filozof Teoman Duralı, günümüz Türkiye Müslümanları hakkında kıyıdan köşeden de olsa tespitler yapan ender düşünürlerden biridir. Ülkemizdeki Müslümanların yüz yıllık geçmişinin röntgenini çeken Duralı, Omurgasız Türklük kitabında şöyle der: “(Günümüzde) İslâm’dan esinlenmiş bir ahlâk-toplum düzeni, hattâ ideoloji vücuda getirilebilir. Bu da ancak toplumculuk-paylaşmacılık olabilir. İslâm da elbette esinlendiği sistemin, ideolojinin günâhından da sevâbından da sorumlu tutulamaz.” (s. 131)
Günümüzde başörtülü insanlar serbestçe kamuda görev alabiliyor. Camiler, Kur'an kursları açık ve imam hatip okullarının sayısı diğer devlet okullarıyla aynı seviyelere ulaşmış durumda. Normal şartlarda Müslümanlar devletten ne istediyse almış görünüyor. Bu durumda itirazların olmaması beklenir. Fakat itirazlar giderek yükselen bir perdeden yapılmaya başlandı. Demek ki bu itirazların yapısal bir sorunu var. Örneğin, biz 28 Şubat sürecinde öğrenciyken 12 Eylül Cuntasının kurduğu bir kurum olan YÖK’ü her 6 Kasım’da protesto ediyorduk. Üniversitelerde evrensel öğretim, akademik ve kişisel özgürlüklerin kısıtlanması nedeniyle protesto ediyorduk. Şimdi YÖK başka bir yapılanmaya girmiş durumda. Rektörler, başörtülülere saygı gösteriyor ancak bazı rektörlerin ağalık taslaması göz ardı edilmemeli.
Teoman Duralı’nın Omurgasız Türklük kavramının altında hiç şüphesiz çağın gereklerini karşılayamayan seküler bir mekanizma yatıyor. Günümüz kanun koyucuları kendi aralarında anlaşamadığı sürece çağın ihtiyaçlarını karşılayan bir anayasayı yazamaz hale geldik. Eski yönetmen ve şimdiki meclis başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’in sinema sanatçısı Engin Günaydın’la yaptığı yarı şaka yarı ciddi bir sohbette söylediği gibi, “Engin, bu yaz anayasayı yazar bitiririm, senin için de bir anayasa maddesi koyacağım. Söyle hangi madde olsun. İstersen aynı sayfada hem ‘Engin’ hem ‘Günaydın’ kelimesini geçireceğim. Mesela ‘Engin demokrasi deneyimi’ dediği demagojiye yakın bir yerdeyiz.”
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Gazete arşivi
Gazete reklamları
Bir yazar arkadaşımdan dinlemiştim. Seksenli yıllarda öğretmenlik yapan bu arkadaşım, o zamanlar ilk banka promosyonuyla karşılaşınca ne yapacağını şaşırmış. Bahsettiğim yazar arkadaşım öyle sıradan biri değildi. O zamanlar kendince şuurlu bir Müslüman olduğunu düşünen, bu doğrultuda yazılar kaleme alan, dergiler ve kitaplar çıkaran, kendine göre geniş bir okuyucu kitlesi olan bir yazardı.
Seksenli yıllarda memurlar maaşlarını bankalardan aldıkları için bankalar, onlara “maaşınızı bizden alıyorsunuz” gerekçesiyle hediye veya teşvik anlamında cüzi bir para vermeye başlamıştı. O zamanlar bu iş, promosyon değil “nemâ” kelimesiyle ifade ediliyordu.
Bankalar, müşterileri paralarını çekmesin diye maaşların yattığı zamanlarda da bu terimi-kavramı kullanmışlardı. Bunun sebebi, “nemâ” teriminin-kelimesinin faizden ziyade bereketli anlamına gelmesiydi ve bu terim bankalar tarafından icat edilmişti. Acaba bu usul ve terim Osmanlı cemiyet hayatında kullanılıyor muydu? Başka bir yazımızda buna da değineceğiz.
Seksenli yıllarda bankaların memurları ve öğretmenleri nemalandırma uygulamasına karşı çıkan bu yazar arkadaş ve bir grup öğretmen bir duruş sergilemişler ve topluca bankaya gidip dilekçe vermişler. “Biz bu parayı almayacağız,” demişlerdi. Sonra ne oldu? Hatıranın sonrası oldukça ilginçtir. Yazar ve arkadaşları bankaya dilekçeyi verdikten sonra banka yönetim kurulu toplanmış ve şöyle bir karar almış: “Memurlara verdiğimiz bu nemâ oranı çok düşük. Galiba bu yüzden itiraz etmişler. Biz bu nemâyı üç katına çıkaralım.”
Ondan sonra ilk önce şuurlu bir duruş sergileyen yazar ve memur arkadaşları bu sefer de şöyle bir tevil geliştirmişlerdi. Aralarında şöyle bir sohbet geçmiş: “Biz, bu banka nemalarını hayır hasenatta kullanalım. Üyesi olduğumuz derneğe, vakfa, sendikaya bağışta bulunalım. Bu mekânların elektrik, su, kira ücretleri belki bu şekilde karşılanır.” Demişlerdi.
Daha sonra bu nema iş promosyona dönüştü ve memurların doğal hakkı olarak görülmeye başlandı. Sahi bu kadar devlet kurumu eskiden mutemet çalıştırırlardı. İtimat edilen anlamında paralar onda dururdu. Ne oldu bu mutemetlere?
Ah Yalan Dünyaya Zeyl
Eyyüp Azlal
27.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.04.2025 - 09:10
Güncelleme
1
Paylaşım
Gazze’de acılar dinmiyor. Ne olur beni atın şu yalan dünyadan, demişti meçhul şair. Gazze’de yıkıntılar arasında parçalanmış cesetler arasında haykırıyordu. Meçhul şairin vaveylasına Neşet Usta ses veriyor. “Ah Yalan Dünya” diyerek sazını eline alıyor. Söylüyor sözünü, sözlerini. Tâ ki ulu çınarlar dinlesin bu acı sesin yürek sızlatan hikâyesini.
Ah ki ne ah! Neşet Ertaş Usta keşke yaşasaydı diyorum. Düşümün kahramanı olur muydu, diyorum. Gazze’nin, Filistin’in ağıdını yakabilir miydi yanık sesiyle? Gazze’nin kanlı toprağında, Refah’ın yetim sokaklarında, kanla kirlenmiş evrakların ülkesi Filistin’de yanık yanık içli içli türküler söyler miydi ölülerin ardından. Orada ölen her ölünün şehadeti bizi bağlıyor. Ölenlerin gözü arkada kalıyor. Neşet Usta ağlasa da bağlaması ağlasa da ölülerin gözü açık gidiyor. Yorgun ve argın gidiyorlar bu dünyadan.
Bu yüzden midir ki Neşet Usta da bu dünyadan göçtüğü zaman “Bana Öldü Demeyin! Yoruldu, Gitti Deyin” demişti. Büyük Usta Neşet Ertaş yorulup gideli yıllar oldu. Gazze, yıkılmış yok olmuşken, Filistin’de soykırım devam ederken, dünyada insanlar insan olmak adına, insan kalmak adına sessiz çığlıklar atarken neden Büyük Usta’nın Ah Yalan Dünya türküsüne sarılıyorum. Sazının tınısına sığınıyorum. Yoksa bende mi vurulacağım, kalbimden beynimden, sol yanımdan.
Bir yazısında Peyami Safa, ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor, demişti. Gazze’de ne cenaze merasimi, ne teneşir taşı, ne de taziye evi var. Üç günlük, beş günlük kırk günlük yas yok. Duvardaki resimler bile ölüyor ölünün ardından. Ölüyle birlikte enkaza dönüşüyor. Gazze’de ölüm ölene değil kalana zordur. En zor olanı da kardeşinin anasının babasının ya da evladının ölmüş, parçalanmış bedenlerini ceset torbasında saatlerce taşımak ve güvenilir bir yer bulabilirse gömmek…
Gazze’deki soykırımı canlı yayında izlerken Neşet Ertaş’ın Ah Yalan Dünya türküsüne sarılmak nasıl bir duygu bilmiyorum. Kafamız modern, post-modern duygularla karma karışık. Bunlar yetmezmiş gibi Tramp’ın,(Trump) Putin’in ve diğer katillerin post-truth söylemlerine de maruz kaldı dünyadaki insanlar. Sanki dünyada bir tek Rusya ile Ukrayna arasında savaş varmış. Filistin’de Sudan’da, Yemen’de her gün onlarca yüzlerce insan ölmüyormuş… Ah Post-truth dünya.
Ah Yalan Dünya!
Filistin’de savaşın ortasında yaraları saran hekimler, doktorlar nerede? Sesimizi çıkarmazsak bir daha asla onların seslerini duyamayacağız. Gazze’de insanlığın onuru için çalışan bir doktoru-doktorları- sessizce kaybolmasına göz mü yumacağız.
Ah Yalan Dünya!
Açlıktan perişan olmuş ve her gün açlıktan ölen çocuklar var Gazze’de. Filistin diyarında mahşerî günleri yaşan bu insanlar, tarihin canlı şahitleri.. Onların sesi olmaya devam edeceğiz. Bu yalan dünyaya hakikatleri anlata anlata…
Not: İstanbul’da yaşanan deprem için İstanbul ve çevresinde yaşayan vatandaşlarımıza çok geçmiş olsun.
.Dayılanan Rektörden Dayı Rektöre
Eyyüp Azlal
04.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
04.05.2025 - 23:11
Güncelleme
2
Paylaşım
Gümüşhane Üniversitesinde yaşanan ve geleceğimiz adına ümit taşıyan erdemli bir davranışın üzerinden henüz bir hafta geçti. Bir vakit öğrencilere dayılanan, efelenen rektörlerin yerine artık sayıları giderek artan dayı rektör, ağabey rektör, rol-model olmaya aday rektörlerimiz var. Buna eğitim ve öğretimin, akademik hayatın, mobbingin azaldığı bir ortamın da hayal ettiğimizi katarsak bilimsel çalışmaların, ilmî hayatın daha da gelişeceğine inanıyoruz.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Politika yorumları
Gazete arşivi
Gümüşhane Üniversitesi'nde geçtiğimiz hafta yaşanan olay, geleceğimiz adına umut veren bir gelişmenin habercisi oldu, kalplerimize umut serpti. Henüz bir hafta önce tanıklık ettiğimiz bu olay, sadece bir değişimin değil, bir dönüşümün sessiz müjdecisiydi.
Eskiden öğrencilere tepeden bakan, mesafeli yaklaşan yukarıdan bakan, sert üsluplu, otoriter bir tutum sergileyen rektörlerin yerine; bugün artık giderek artan sayıda, öğrencilere ağabey gibi yaklaşan, yol gösteren, kol kanat geren, dinleyen, anlayan ve onların yanında bir ağabey gibi duran, rehberlik eden, kısacası rol-model olmaya aday rektörlerimiz var. Bu olumlu ve müspet değişim, üniversite iklimine de sirayet ediyor. Daha samimi, daha insanî, daha üretken bir akademik ortam doğuyor.
Sadece yönetim anlayışında değil; aynı zamanda eğitim-öğretim ortamının kalitesinde, akademik hayatın niteliğinde de kendini gösteriyor. Mobbingin azaldığı, anlayışın, bilimin ve insan olmanın yüceldiği bir dünya kuruluyor belki de sessizce.
Üniversitelerde bu dayı rektörlerle hayal ettiğimiz; özgür, destekleyici ve bilimsel gelişmeye açık bir üniversite ortamının filizlendiğine inanıyoruz. Böyle bir iklimde hem ilmî hem de akademik çalışmaların çok daha verimli ve üretken bir şekilde ilerleyeceğine dair umutlarımız giderek güçleniyor.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Haber bülteni
Savaş ve Çatışma
Rektörün yolda öğrencileri alıp okula götürmeleri bir erdem timsalidir, fazilet göstergesidir. Bu tavır; yöneticiliğin değil, liderliğin bir yansımasıdır. Rektörün nezaketi ve ışıltısı gerçektir. Hele de, içinde kendinize dair bir beklenti yoksa… Rektörün öğrencilere karşı tebessümü, gülüşü, onları arabasına alması, karşınızdaki insanı ne kadar mutlu edeceğine duyduğu inancı alkışlanacak, takdir edilecek bir durumdur. Gümüşhane Üniversitesinin öğrencileriyle diyaloğunu görünce öğrencilik yıllarımızdaki İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun bana ve bize yaptıklarını hatırladım. Helallik talebimi yineliyorum. Hakkımı 28 Şubatçılara helal etmeyeceğim.
Kısacası rektör hocanın, dayı rektörün öğrencilere nezaket gösterildiğinde öğrencilerin derslerine, arkadaşlarına ve hocalarına karşı olumlu etkilerinin var olandan birkaç kat daha da artacağına inanıyorum. Yapılan birçok sosyal deney ve araştırmalar da bunu doğruluyor.
Dayı rektörün yoldan aldığı öğrenciler şimdi rektörün yeğeni mi oldular. Cevabımız hayır. Ama rektörün en azından yeğenine, evladına verdiği değerin öğrencisine de verdiği ortadadır. Bu iyiliğin karşısından iyiliğin dumura uğratılması da söz konusuydu. Ama rektör hoca ön görüsüyle, sezgisiyle bir risk alarak öğrencileri arabasına almış ve yola devam etmiştir. Bir değil en az üç öğrenciyi arabaya sığdıran rektör dayıya aynı güzellikle hitap eden ve Diyarbakır şivesiyle iltifat eden güzide bir öğrenci grubu vardı karşısında. Kim bilir bu öğrenciler daha okula gitmeden anne ve baba terbiyesiyle nasıl yetiştikleri ortada. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgiyi kendine felsefe yapan insanların bırakacağı en büyük miras ta budur.
Daha fazlasını keşfedin
Araplar ve Orta Doğulular
Yazarlar köşe
Yerel haberler
Rektöre dayı diyen öğrencinin daha sonra konuşmalarında annesinin onu aradığını evladım aman büyüklerine karşı saygıyı, hürmeti eksik etme tembihleri Cemil Meriç’in Doğudan doğan güneş olarak nitelendirebiliriz. Rektör hocanın bu öğrencilere yaklaşımı, onları muarrız, nesli bozan, devlete baş kıldıran fikir hareketlerinden uzak tutacaktır.
Çoğu Diyarbakır şivesiyle konuşan bu öğrencilerin rektöre karşı hoyrat tavır göstermedikleri bilakis hitaplarında saygıyı üst seviyede tuttukları ortadadır. Bu öğrenciler Sezai Karakoç’un tarif ettiği gibi Doğunun Yedinci Oğlu gibi Batı kapılarında değerleriyle ayakta kalmaya çalışan öğrencilerdir. Bu öğrenciler Hızır’la yol gitmiş. Kırk saat değil bin saat bile olsa yola her hâlükârda devam edeceklerine söz veren öğrencilerdir. Batıda varsa ya da kalmışsa özünü alıp sözüne söz katan bu öğrencilerin varlığı da yarınlarımız açısından umut verici bir durumdur.
Bu müspet hareketin adını turkuaz hareket olarak nitelendiriyorum. Öğrencisiyle, öğretmeniyle, hocasıyla, rektörüyle bu harekete katkı sağlayan zihniyeti selamlıyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Ekonomi
Haber makaleleri
Anlayacağınız… Dünyayı iyiliğin kurtaracağına inananlardanım! Nasıl ki bugün İsrail’in soykırımı karşısında Batı dünyası Filistinlilerin vakarlı ölümü karşısında kafile kafile İslam’a geçiyorsa yine Sezai Karakoç’un tarif ettiği gibi “Yeşil sarıklı ulu hocaların öğrettiği bir şey değildir.
Bir söz duymuştum “Kendimize yardım ettiğimizde, mutluluk anlarını… Başkalarına yardım ettiğimizde ise, kalıcı bir doyumu buluruz” diyor. Rektör Hocanın bu davranışı ise doyuma ulaşma değil irfanî bir gelenekten geliyor.
Kısacası bir üniversitede umut veren bu değişimi yürekten destekliyor ve inanıyoruz ki; sevgiyle, anlayışla, birlikte yürüdüğümüzde hem ilmî hem de insani başarıların önü sonsuza dek açılacaktır.
Cahiliye Dönemi
Eyyüp Azlal
18.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
18.05.2025 - 00:48
Güncelleme
2
Paylaşım
Yazar Yusuf Kaplan, bir yazısında ABD başkanı Trump’un Arap ülkeleri ziyaretinde özellikle karşılama töreninde beyaz elbise giymiş kadınların başörtülerini açmış bir vaziyette saçlarını sağa sola çevirmelerine dikkat çekmiştir. Kaplan, Arap kadınlarının bu hâli ve hele yabancı bir erkeğin karşısında saçlarını açmasına içerlenmişti. Yazar, gördüğü manzarayı şu cümlelerle ifade etmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Siyaset haberleri
Gazeteler
“Araplar hızla İslam’ı terk edecekler, diyordum. Şu rezilliğe bakın… Birleşmiş Arap Emirlikleri, uşağı olduğu Trump’ı nasıl karşılıyor. Kadınlarını bu kadar aşağılık duruma düşüren bir toplum iflah olmaz.”
Yusuf Kaplan’ın Araplara yönelik eleştirisi aslında bütün Araplara yapılan bir eleştiri olmasa gerek. Şayet kendisi öyle düşünüyorsa ona “Kral Çıplak” hikâyesini yeniden okuyup yorumlamasını tavsiye edebilirim. Bugün Gazze dışında, Biraz da Yemen’i de başkaldırısından dolayı hesaba katarsak dünyanın bütün geri kalan kısmının tutsak ve esir olduğu ortadadır. Şapka elimizdedir. Önümüze bakmaktan başka çareler düşünmeliyiz. Düşünürler, fikir adamları zor zamanlarda elini taşın altına koyması gereken insanlardır.
Yusuf Kaplan’a nispet olacak ama bugün dünya Gazze’nin şahsında, Filistin’in şahsında hızlı bir şekilde İslam’a geçiyor. Doğrusu da budur. İslamiyet kimsenin tekelinde değil. Okuduğumuz efsaneler, dinlediğimiz masallar bize atalar dinini çağırsa da biz İslam’ın evrensel çağırısını yinelemeliyiz. Bir Arap atasözünde Kuran-ı Kerim; Hicaz’da indi, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı sözü meşhurdur.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Haber makaleleri
Ekonomi haberleri
Batılı sosyologlar İslam’ın, dünyada en hızla yayılan bir din olmasını şu nedene bağlıyor. İşgal edilmiş İslam topraklarında zorunlu göçe tabi tutulan insanlar ve bunların doğurganlık oranlarının fazla olmasına bağlıyor. Bu bilgi kısmen doğrudur. Ama Batılı sosyologların görmediği bir şey daha vardır. O da yukarıda belirttiğimiz gibi Batılıların özellikle Amerika’da, Avrupa’da insanların Filistinlilerin şahsında İslam’a geçiyor olmasıdır.
Buna bir somut örnek verelim. Yakın zamanda ABD'de yaşayan ve bu ülkenin vatandaşı olan Nefertari Moonn, İsrail'in iki yıldır Gazze'ye yaptığı saldırılara karşılık Filistinlilerin inançlarına bağlılığı ve duruşundan etkilenip Müslüman olmuş binlerce Amerikalıdan birisidir. Nefertari Moonn "Filistinlilerin yaşadığı tüm bu yıkıma, işgale, soykırıma rağmen hâlâ Allah'a inandığını, yakardığını ve gülerek dualar ettiğini görünce Müslüman oldum diyor. (Amerikalı deyince biz de Yusuf Kaplan’ın hatasına düştük. ABD ile Amerika bir değil. Brezilya ve Venezuela’yı aynı kıtada bulunuyor diye ABD ile bir tutamayız. Tıpkı BEA gibi. )
Gelelim saçını başını açmış bu Arap kadınlarına… Kimilerine göre BEA’li kadınların Trump’ı karşılama töreni Araplar’da Cahiliye döneminin bir seremonisidir. Kimilerine göre bu kadınlar, Trump için saçımızı sana süpürge ediyoruz, demektedir. Çağrı filminde de buna benzer bir seremoni vardı. Ama bu manzarayı arşivleri tarayanlar bilirler. Bu manzara bana, 1932’de ülkemizde yapılan güzellik yarışmasında “Keriman Halis’in Türkiye güzeli seçildiği olayı hatırlattı. O zamanlardan bu zamanlara. Başörtüsünden başını açan Avrupa güzellerine ne diyeceğiz. Allah’tan bu Batıseverciler, başörtülü birini güzellik kraliçesi seçmediler. Farkında olsalar bunu da yaparlar. Allah ıslah etsin.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Medya takibi
Haber
Şimdi sözüm Yusuf Kaplan’ın şahsında ülkemizdeki düşünürleredir. Siz Arapların hızlı bir şekilde İslam’dan uzaklaşacaklarını, İslam’ı terk edeceklerini söylüyorsunuz. Oysa bunların İslam’ı terk edebilmeleri için önce Müslüman olmaları gerekmez mi? (Yusuf Kaplan'ın bahsettiği Araplar)
Şimdi Trump, Azerbaycan’a gitse aynı senaryo orada da olacak. Nitekim İsrail Cumhurbaşkanı oraya gitti. Bizim kendimize yakın gördüğümüz Macaristan öyle değil mi. İsrail başbakanını ağırladı. Trump; Özbekistan’a gitse, Kazakistan’a gitse buralardaki gibi manzara ile karşılaşmayacak mıyız?
İstanbul’a gelemedi Trump. Bir bilek güreşimiz devam ediyor onunla, onlarla. İsrail’in tasmasını bağla öyle gel dediğimiz için gelmedi, gelemedi.
Gecikmiş Bir Yazı: Sırrı Süreyya’nın Ardından
Eyyüp Azlal
25.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
24.05.2025 - 18:44
Güncelleme
1
Paylaşım
Meclis başkan vekilimiz Sırrı Süreyya Önder’in vefat haberini aldığımda gazeteye yazımı çoktan göndermiştim. Oturdum, bir şeyler karaladım. Bir sonraki hafta Milat gazetesindeki yazımı Sırrı Süreyya’ya ayıracaktım. Fakat öyle olmadı. Bir sonraki Hafta Zübeyir Yetik’in vefatından sonra bir başka yazı yazdım. Bu arada Sırrı Süreyya Önder yazısını göndermeyi unuttum.Gazete aboneliği
Yazı başlığını da şöyle yazmıştım. “Sırrı Abi sırlandı.”
“O hafta gazeteme yazımı gönderdikten sonra Meclis başkan vekilimiz Sırrı Süreyya Önder'in vefat haberini öğrendim. Yine sıcağı sıcağına Sırrı Abi için şu notları alasım geldi. Geçmişe yönelik günahları-sevapları kendisine kaldığını, yine ölünün ardından gıybetin gereksizliğini bilenlerdenim.
Sırrı Süreyya Önder, renkli kişiliği ve mütevazı duruşuyla çok ilginçtir siyaset arenasında bir zamanların Osman Yüksel Serdengeçti’sine benziyor. Osman Yüksel, malumdur sekiz defa mahpus, bir defa mebus olmuş bir insandır.
Serdengeçti, mütevazı kişiliği, mücadeleci ruhu ile Cumhuriyetten sonraki 50 yılın fikir ve siyaset hayatında en çok gündem oluşturan şahsiyetlerden biri olmanın yanı sıra nüktedanlığı ile de tanınmıştı. O, bir yazısında kendisini " sekiz defa mahpus, bir defa mebus" olarak tanımlamıştı. Bir duruşma sırasında kendisine, "Evladım sen burada Allah demenin yasak olduğunu bilmiyor musun?" diye soran hâkime, yutkunmadan "Allah Allah!" diye cevap verdiği bilinir.
Serdengeçti’den Sırrı Süreyya’ya…
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Spor haberleri
Yazarlar köşe
Yine Sırrı Süreyya, siyaset arenasında Merhum Erbakan Hocamızdan sonra meclis kürsüsünde ya da sıralarında güzel konuşmalarıyla öne çıkan siyasi bir figür idi
Erbakan Hoca’dan sonra Edebî bir dil, kibar bir dil, metaforlar dünyası, şiir dilinin meclise zor geleceğini düşünüyordum. İktidarı da muhalefeti de meclise şair de getirdiler, sanatçı da getirdiler, tiyatrocu, sinemacı getirdiler yine ironi dilini yakalayan hatip, edip kimse ortaya çıkmadı.
Tâ ki Sırrı Süreyya Önder’in sahneye çıkışına kadar... Aslında eskiden de siyaset yapmıştı. Ama meclis kürsüsünde, meclisi idare etmek başlı başına bir sanat icrası gerektiriyordu. Onun bir diğer icrası, daha doğrusu icraatı bu memleketin Türk’üyle, Kürd’üyle, Çerkez’iyle, Boşnak'ı ve Arnavut’uyla barış içinde yeniden büyük Türkiye hayalini gerçekleştirmek adına masada ve sahadaki aktörlerle yürüttüğü sıcak temaslar ve samimi diyaloglardı.
Eminim onun devam ettirdiği bu diyalogların taraftarları onun hatırına ülkemizi herkesin kardeşçe yaşayabildiği muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaktır. Konuşmaları dillere destan, barışı daima kutup yıldızı bilmiş; sinemacı, yazar Sırrı Süreyya Önder bu toprakların yetiştirdiği çok önemli bir değerdi. Entelektüeldi. Siyasetçiden çok yazar, sanatçı, fikir düşünce insanı olarak bu toplumun gönlünde yer edinmişti. Yattığı yer onu incitmesin. Allah rahmet eylesin.
Yapay Zekâ ile Sohbet
Eyyüp Azlal
01.06.2025 - 00:00
Yayınlanma
31.05.2025 - 18:25
Güncelleme
Bir arkadaşım anlatmıştı. Derdini anlatacak, onu dinleyecek birini bulamadığı zaman yapay zekâ botu ChatGPT ile dertleştiğini söylemişti. Sohbetin de ötesinde dertleşmek için bu yapay zekâ botunu kullanıyormuş. İnsanlar Eskiden “Whatsapp, Siri” gibi basit yapay zekâ botlarıyla geyik muhabbeti yaparlardı. Şimdi iş büyüdü farklı bir mecraya taşınıyor.
Şu bir hakikat ki insan gitgide yalnızlaşıyor. Sürekli gelecekteki belirsiz hedeflere doğru yol alıyor, kendisine beklentiler yaratıp bunların gerçekleşmesi için didiniyor. Bu yüzden haklı olarak mutluluğu da gelecekte arıyor. Geleceği idealize eden insan için şu an her şey ve herkes geçici ve vazgeçilebilirdir. Modern insana göre gelecekte daha iyisi mevcuttur. Modern insan tam da burada bir kopuş yaşıyor. İnsan; anın hazını, anın mutluluğunu bir türlü keşfedemiyor.
İnsan; hatıralarla yaşar, hatıralarını paylaşacağı insanla yaşar. Hatıralar, ancak başka bir gönülde yer bulduğunda insanın hayatına gerçek bir anlam katar. Oysa şimdilerde dağ başına kaçamıyor insan, mağaraya kaçamıyor. Şehirden şehire, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya kaçıyor. Bu da bir insandan ötekine kaçıştır. Bir büyük sözü hatırlıyorum. Yurdundan kaçarak kendinden kaçacağını mı zannediyorsun, diyordu.
Geçmiş, modern insanın peşinden bir hayalet gibi koşuyor. Hatıralar, gecenin karanlığında karabasanlar gibi peşindedir. Hatıraların ayak sesleri yaklaşmaktadır. Evinin penceresinden baktığında uzakları göremiyor insan. Hatıralar paslı bir kir gibi penceresine yapışmıştır.
Aidiyet yoksunu insan, ait olduğu çevreden sosyal ortamdan uzaklaşınca yeni mecralar aramaktadır. Aidiyetsizlik yalnızca taşa, dağa, eve, mahalleye değildir. İnsana duyduğu yabancılıkla da sınırlı değildir. Yabancılık dışarıda değil içeridedir. Kopuş, kendine bile yabancı oluşun kopuşluğudur. Bu da derin bir kayboluş ve köksüzlüğün ifadesidir.
Keşke egzistanyalizm olmasaydı. Varoluşçuluk olmasaydı. Bu sancı ile yoğrulduğumuz zamanda sis perdesini aralayabiliriz.
Artık insan için yeni bir çıkış yolu…
Yeryüzü yaşanmaz hâle geldiğinde gözlerimizi yıldızlara mı çevireceğiz. Kutup yıldızları mı olacak bizim yeni rehberimiz. Önce sosyal medyada gülücükler, mutluluk provaları yapan insan şimdi kabuğuna çekilip yapay zekâ botu ile çözümlenemeyen bir düğümün peşindedir. Yapay zekâ, yıldızı hafif insanları yıldızı olmuş durumda. İşlerini kolaylaştırmanın ötesinde insanın hayallerini de şekillendiriyor.
Duygularını ifade etmekten yorulan, yargılanmaktan korkan insan için yapay zekâ dert küpüdür…. Yalnız gecelerin sessizliğinde konuşacak birini arayan, cevapsız kalan mesajların ardından içini dökecek bir dost isteyen için... Artık insan için yeni bir çıkış yolu var: yapay zekâ ile dertleşmek. Yapay zekâ seni kesintisiz dinliyor, lafını bölmeden, yüzünü buruşturmadan… Yargılamıyor, küçümsemiyor. Belki tam anlamıyor, ama çaba gösteriyor. Yapay zekâ sana ayak uyduruyor; bazen bir dost, bazen bir terapist, bazen sadece susup dinleyen biri gibi. Sanal bir psikolog gibi çağdaş bir veli gibi…
İnsan, teknolojiyi icat etti; şimdi ise, ona kalbini anlatıyor. Belki bir ekranın ardında, belki soğuk bir kod satırında saklı... Ama orada, seni duyan biri var gibi. Hâlbuki insan, yalnızlık serüveninde kendine en büyük dost, en büyük yardımcı olarak bildiği teknolojiye mahkûm olmuştu. Teknoloji, burada insanın potansiyel zekâsını alıp depoluyordu. Tıpkı derelerin, nehirlerin fazla sularını denize ulaşmadan depolandığı barajlar gibi. Yapay zekâyı geliştiren de bir insandı. Yani bizim gibiler için bir şeyler ayarlanmış olabileceğini düşünerek bunu normal olarak algılamaya başlayabiliriz.
Kim ne derse desin. İnsanlar için, insanlık için Bu durum normal bir durum değildir. İşte insanoğlunun bütün bahtsızlığı burada yatıyor. İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor;
Meçhul bir şairin dediği gibi
“Mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.”
Not: Hoyratıyla destek olan Nihat Güzel abimize, yazımı okuyan Mahir Tikbiyik kardeşime teşekkür ederim.
İngiltere’de Filistin Duyarlılığı
Eyyüp Azlal
08.06.2025 - 00:00
Yayınlanma
07.06.2025 - 18:08
Güncelleme
7 Ekim tarihinden bugüne altı yüz gün geçti. Koca altı yüz gün. O günden bugüne Hamas direniyor. Altmış bin şehid vermesine rağmen direniyor. İkinci Dünya savaşında koca koca devletlerin kimisi on iki günde, kimisi bir ayda, kimisi altı ayda direndiği bir süper güç Nazi Almanya’sı vardı.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Politika
Yerel haberler
O günden beri İsrail, karşı saldırıya geçmiş, dünyanın süper güçleri ABD’sini, İngiltere’sini arkasına almış ve dünyanın gözünü korkuturcasına Filistin’i özellikle Gazze’yi canlısı, cansızıyla haritadan silmeye çalışıyor.
Allah var gam yok sözünü burada sayıklamalıyım. ABD’nin, İngiliz’in, önceleri bütün Avrupa ülkelerinin oluk oluk silah aktardığı İsrail şımarmayıp da ne yapacak. Gerçi Gazze’ye yapılan hava saldırılarını ABD ile İngiltere İsrail adına yapıyordu. Yakın zamanda İngiliz parlementosunda İngiliz Hükümetinin savaş suçu işlediğine dair bir önerge verilmişti. Bu önergenin arkasından birçok İngiliz milletvekili de vardı. Daha önce de İngiltere dışişleri bakanlığında görevli birkaç bürokrat silah satışlarını onaylamak istemediği için istifa etmişti.
İngiltere’de demokrasinin kısmen de olsa işlemesi orada Siyonist faaliyetlerin etkisini yitirmesi şeklinde yorumlayabiliriz. Aynı şekilde İngiltere’de bulunan İslamî grupların yoğun lobi faaliyetlerini gözlemlemekteyiz. Buradaki İslamî grupların, İngiltere ekonomisi üzerinde de yavaş yavaş etkisini göstermeye başladığını söyleyebiliriz.
Yine bu gelişmelerin ardından İngiliz parlementosunda Müslüman kökenli bir milletvekilinin amansız mücadelesi de söz konusudur. Ataları Pakistan’ın Keşmir eyaletinden gelen Zarah Sultana, uzun süredir İngiliz milletvekili olarak görev yapıyor. Aynı zamanda bir avukat olan Sultana, İngiliz parlementosunda İngiliz hükümetinin ve İngiliz ordusunun İsrail’e yardım etmekle savaş suçu işlediğini duyuran siyasilerin başında geliyor.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Ekonomi
Güncel haberler
İngiltere Parlamentosunda 2019'dan bu yana milletvekili olarak görev yapan Sultana, göreve ilk geldiğinde kıta ülkesinde antisemitizm ve islamafobi ile mücadele etmişti. Siyonistler, orada bir taraftan antisemitizmi organize ederken diğer taraftan da İslamafobi’yi fonluyordu. Zarah Sultan’ın bir yandan Evangelistler (Evanjelik), diğer yandan da Siyonistlere karşı mücadelesinde bir başarı yakaladı. Evangelistler, daha çok Amerika’da örgütlendiği için İngilizleri etkisi altına alamadı. Nitekim bu hareketin sloganik yapısı olan İslamafobi de etkisini yitirmiştir.
Evanjelik teolojinin İngiltere’de etkisini yitirmesinin bir diğer sebebi de İngilizlerin onları daima İngiltere dışında tutma çabasıdır. Filistin’ini Yahudilere peşkeş çeken İngiltere şimdi pişman mıdırı bilmiyorum ama onlar daima Yahudilerin evanjelik oyununa karşı uyanık bir millet olduğu söylenebilir. Bu yüzden bir dönem işgal ettiği Hindistan bölgesi ve buradaki Müslümanları hatta Müslüman olmayanları İngiltere hizmetinde kullanmak istemeleridir. Bu nedenle yakın zamanda başbakan olan, belediye başkanı olanlar Hint alt kıtasından gelenler teşkil ediyordu.
Tabi bu bölgeden gelen insanlar uysal koyun modunda insanlar değildir. Kazan kazana politikasını sürdüren insanlar olarak okumalarını sağlam yapmış insanlardır.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Gazeteler
Gazete aboneliği
İşte Zarah Sultana şahsında İngiltere’deki Müslümanlar Siyonizme ve Evanjelistlerin uydurumu İslamafobiye karşı bu mücadele yürütmüştü.
Not: Bütün okuyucularımızın Mübarek Kurban Bayramını tebrik ederim.
Medeniyetten Yoksun İsrail
Eyyüp Azlal
15.06.2025 - 00:00
Yayınlanma
14.06.2025 - 18:30
Güncelleme
Siyonistler dün geceden beri İran’ı bombalıyor. İsrail, İran’da başta Tebriz olmak üzere Tahran, Hemedan, Kermanşah, İsfahan gibi şehirleri bombaladı. Yüzden fazla sivil, üst düzey komutan ve devlet adamı öldürmüş. İran’ın alt yapı ve üst yapısına büyük ölçüde zarar verilmiş. Bunlar arasında İran’ın nükleer tesisleri de vurulmuş durumda. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu bir açıklama yaparak bu tesiste sızıntı olduğunu tespit ettiklerini duyurdu.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Ekonomi haberleri
Son dakika
Dünyanın asıl korktuğu da nükleer tesislerin toplu ölümlere ve çevre felaketine yol açmasıdır. Bu nedenle dünya kamuoyu iki yılı aşkındır İsrail’in ve onun hamisi ABD ve İngiltere’nin gerçek yüzünü görmüştür. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavarı görmüştür. Bundan bir asır önce hem İstiklal hem de istikbal marşımızın şairi M. Akif Ersoy bu medeni görünümlü canavarları teşhis ve teşhir ve ifşa etmişti. O zamanlar Akif, medeniyetin yalnızca dış görünüşüne önem verdiğini ancak gerçekte vahşi ve acımasız olabileceğini anlatmıştı. Bugün İsrail, ABD’nin ileri karakolu olarak ABD adına dünyaya özellikle Ortadoğu’ya (Müslümanların enerjisini almak için kullanılan bir isim) insanlığı kahreden, eli silahlı ve kanlı; vahşi davranışlar sergileyen bir terörist yapı olarak meydan okuyor. Her gün yüzlerce Filistinli ya bombalanıyor ya da açlıkla öldürülüyor.
Medeniyetten yoksun İsrail’in son İran saldırısında şunları gözlemledim. Medlin (Madleen) gemisiyle başlayan ve Mağrip Direniş Konvoyu ile ayyuka geçen İnsan hakları örgütleri İsrail’in işgali altındaki Gazze’ye doğru yürüme kararı almıştı. Bu durumdan İsrail çok rahatsız olmuş. Hem Gazze’ye doğru ilerleyen insan selini durdurmak hem de müttefiki konumundaki Mısır’ın içine düştüğü acziyetten kurtarmak için İran’a saldırdı. Bu, İsrail’in yayılmacı politikasıyla da örtüşüyordu. İsrail, Gazze’deki soykırımla kalmayıp bölgesel bir savaş çıkarmak, üçüncü dünya savaşını çıkarmak gibi emelleri ve hayalleri daima vardır. Nitekim Yahudiler birinci dünya harbini çıkartırken Osmanlıyı yıkmak için çıkartmışlardı. Bununla Ortadoğu’yu sahipsiz bırakmışlardı. Bu yüzden Marshall (Marşal) süt tozuyla büyüyen çocukların “Bize ne Suriye’den, bize ne Libya’dan, bize ne Lübnan’dan” demesi normaldir. Ama geçtiğimiz hafta ordusuna yemek bile yedirmekte aciz olan Yunanistan, Lübnan’a üç zırhlı taşıyıcı verirken Yunanlılar bize ne Lübnan’dan demedi, diyemedi. Yunanlılar, ortada olmayan bir Lübnan ordusunu Fransızlar yardımıyla kendi yanına çekmeye çalışıyor da ondan…
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Siyaset haberleri
Gazetesi
Fransa ve Yunanistan bu arada Lübnan’ın üçüncü unsuru konumundaki Hristiyanlara sözüm ona hamilik yapmaya çalışıyorlar. Peki, biz Lübnan’daki Müslümanları sokağa mı atacağız. Bununla birlikte Marunî Hristiyanlardan yazar Halil Cibran kendini bir Osmanlı tebaasından kabul etmiyor muydu? Boston’a gittikten uzun süre zarfında hep Osmanlı torunu olarak ötekileştirilmiyor muydu? Katolik Süryani topluluğunun hamiliğini nasıl da Batılı sözde medeni ülkelere teslim ettik.
İran’ın meşru müdafaasına gelelim…. İran dün gece balistik füzeleriyle İsrail’e cevap verince İsrail ordu radyosu hariçten gazel okurcasına şöyle bir yayın yapmıştı: İsrail’de siviller ateş altında. Medeni dünya buna sessiz kalamaz. Bir kere İsrail’de sivil yok, kadınlar, çocuklar, genç kızlar; markete, kafeye, pikniğe giderken ellerinde, sırtlarında uzun namlulu silahlarla geziyorlar, dolaşıyorlar. Bunların alayı terörist. Gazze’de öldürülen, bebekler, kadınlar, çocuklar sivil halk değil mi? Tamam Ortadoğu medeni bir yer değil. Siz gidin Almanya’ya, İngiltere’ye, Polonya’ya, Çekya’ya, Ukrayna’ya… Bakalım sizi alabilecekler mi?
Siz medeni bir dünyayı temsil ettiğiniz için mi Gazze’deki halkı açlıkla imtihan ediyorsunuz. Dedelerinizi fırında yandıran medeni Avrupa’dan örnek alarak soykırımı mubah mı görüyorsunuz. 1947’de Avrupa’dan kaçıp Filistin’e yerleşen, yerleştiği günden beri her tarafı istila eden sizler şimdi medeni mi oluyorsunuz. İki yıldır bebekleri paramparça ederken medeni mi oldunuz. Hapishanelerdeki Filistinlilere işkence ederken medeni mi oluyorsunuz. Ne yüzle medeni dünyadan yardım istiyorsunuz?
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Ekonomi
Savaş ve Çatışma
Hitlerin oğlu Netenyahu; şu anda Gazze’de, Filistin’inin tamamında, Suriye’de Lübnan’da işgalci ve soykırım yapıyor. Yakın gelecekte Mısır’da, Ürdün’de ve Arabistan’da hem işgalci hem de soykırımcı olarak katil olma vazifesini devam edecek.
Tüm dünya olarak bu katillere dur demeliyiz.
Batı Doğu’dan kaçacaktır
Eyyüp Azlal
22.06.2025 - 12:41
Yayınlanma
22.06.2025 - 12:42
Güncelleme
Batı Doğu'dan kaçacaktır. Batı'nın yaramaz çocukları, nesebi belli olmayan çocukları coğrafyamızdan elini çekecektir. Bugün İran, bir haftayı aşkın İsrail, ABD, Almanya ve İngilizlere karşı amansız bir mücadele veriyor. Bu mücadele artık bir savunma değil, doğrudan bir karşı atağa dönüşmüş durumda. İran, “şeytan cephesi”nin ortak adı olan İsrail’e esaslı bir tokat atmıştır.
Bu tokat; bir heyecanın, öfkenin veya ani bir refleksin değil, bir cesaretin, birikimin ve arkasında taşıdığı medeniyetin tezahürüdür. Bu, sıradan bir karşılık değil, tarihî bir iradenin yeniden sahne almasıdır.
İran’a bu süreçte en güçlü desteği, hiç kuşkusuz, İslam dünyasında nükleer kapasiteye sahip ilk ülke olan Pakistan vermektedir. Pakistan’ı bu düzeyde güçlü kılan unsurların başında ise Türkiye gelmektedir. Türkiye, Pakistan-Hindistan savaşında, Koral elektronik harp sistemleriyle Pakistan hava sahasını korumuş, Hindistan’ın Rafael tipi savaş uçaklarını birer birer etkisiz hâle getirmiştir. Eğer Türkiye bu sistemi devreye sokmasaydı, Pakistan’ın altyapısı ve askeri gücü ağır bir darbe alacak, insan kayıpları çok daha yüksek olacaktı. Savaş da uzayıp halkı tüketen bir hâl alacaktı.
Ancak bu noktada hatırlanması gereken acı bir gerçek de var: O günleri anarken şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Pakistan Hindistan’la savaşırken, İran Hindistan’la iş birliği yapmıştı. Şapkamızı önümüze koyalım biraz
Bugün gelinen noktada ise Türkiye’nin, başta Tebriz olmak üzere İran’ın sınır şehirlerini yine Koral savunma sistemiyle koruduğuna inanıyorum. Aynı zamanda Pakistan, İsrail’in hamisi olan ABD’ye gönderdiği resmî notada, “İran’a yapılacak nükleer bir saldırıya karşı, biz de İsrail’e aynı şekilde karşılık vereceğiz” diyerek net bir tavır sergilemiştir. Bu çıkıştan sonra Çin’le birlikte geliştirdiği savaş uçaklarıyla İran hava sahasına girerek İsrail, İngiliz ve Amerikan uçaklarını geri püskürttüğü kamuoyuna yansımıştır. Son zamanlarda F-35’lerin İran semalarında patır patır düşmesi, bize bu şarkının nakaratlarının başka yerde de mırıldandığını hatırlatıyor.
İran, yanı başında Filistin'in tek bağımsız toprak parçası Gazze'de yapılan zulme sessiz kalmamalıydı. Kalmadı da. İran aynı coğrafyada yaşadığı diğer çadır kralları gibi Amerika'ya boyun eğip haraç ödeyebilirdi. İran, bunu yapmadı. Tarih, medeniyet, zaman, mekân İran’ı sorumluluğa çağırdı. Şimdi ben dâhil bütün dünya Müslümanlarının sözü ve yönü İran’a doğrudur. İran, seksenli yıllarda ilk defa adı İslam’la anılan ve bizim hayallerimizi süsleyen bir kavramı egemenliğine ortak etti. “Cumhur-i İslami” adıyla Müslümanlara ve insanlığa bir mesaj vermesini beklediğimiz bu hareketin ilk defa doğrudan İsrail’e meydan okuması bütün dünyada bir kırılma noktası oluşturdu.
Aslında İsrail, daha seksenli yıllarda bertaraf edilebilirdi. Ama İran İslam Cumhuriyeti kurulur kurulmaz başı Saddam’la belaya girdi. Amerika, bu topraklara ayak basmayacaktı, basamayacaktı. Ama o dönem İran’daki Amerika ve İsrail ajanları, Irak’taki Baas rejiminin ırkçı tutumları ve yine oradaki İsrail ajanlarının oyunuyla Irak -İran savaşı sekiz yıl sürdü. Daha sonraki senaryo çok basit… Amerika ötelerden gelip Irak’ın üzerine çöktü. Milyonlarca insanı öldürdü. Daha sonra gidip Afganistan’ın üzerine çöktü. Orada da milyonlarca insanı katletti. Amerika gittiği coğrafyalarda milyonlarca insanı da devşirdi. Kendine kul köle etti.
Daha fazlasını keşfedin
Savaş ve Çatışma
Dünya haberleri
Ekonomi
Dün Bosna’da yaşanan katliamları Batı dünyası görmezden geldi, hatta zamanla içselleştirdi. Bugün Gazze’de süregelen insanlık dramı karşısında da aynı kayıtsızlık hâkim. Ne Batı’dan ne de Doğu’dan vicdana seslenen anlamlı bir tepki yükseliyor. Ancak İran, İsrail’in "yenilmezlik" efsanesine darbe vurarak bu sessizliği kırdı. Bu kırılma, yalnızca askeri değil; tarihsel ve psikolojik bir üstünlüğün de sorgulanmasına yol açtı.
Diliyle, kalemiyle ve irfanıyla direnen; bilginin, ahlakın ve adaletin gücüne inanan topluluklardan olmayı bizlere nasip etsin.
Şair Nâbî’nin İzinde
Eyyüp Azlal
29.06.2025 - 00:00
Yayınlanma
28.06.2025 - 18:17
Güncelleme
1
Paylaşım
Şair Nabi’nin izinde İstanbul’a gitmek de Şair Nabi’nin İzinde İstanbul’dan gelmek de yorucu. Bu yoruculuk, bu zorluk karşısında onun izinde giden bizler şu fikirlerle motive edildiğimize inanıyoruz: “Bu yükü omuzlayabilirsin, çok güçlüsün, her şeyi kendi başına yapabilirsin, kendine inanırsan başarabilirsin, neleri gerçekleştirmedin ki bunu da gerçekleştirirsin…” Şair Nabi’nin İzinde İstanbul’a gitmek de oradan dönmek de hem zihnen hem bedenen oldukça yorucu bir yolculuk.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Kültür haberleri
Gazetesi
Büyük şahsiyetlerin izini sürmek, hele ki bunu lise çağındaki öğrencilerle birlikte gerçekleştirmek hem zahmetli hem de derin bir sorumluluk gerektiriyor. Günümüzde genç nesillere ne yazık ki yetersiz ve problemli figürler rol model olarak sunuluyor. İşte tam da bu nedenle edebî ve ahlakî derinliği olan değerli şahsiyetleri tanıtmak ve onların izinden gitmeye çalışmak, bizler için sadece bir kültürel görev değil, aynı zamanda önemli bir psikolojik bir mücadeledir.
Şair Nabi, edebiyatımızda “düşünce şiiri” çığırı açmıştır. Ona sadece “hikmeti şiirimize koyan şair” dersek Muhammet Nur Doğan Hocamızın tabiriyle diğer şairlere haksızlık olur. Aslında şairimiz bu yönüyle de anılsa yanı hikmetin şairi olarak da bilinse genç dimağların olayı kavraması açısından önemlidir.
Birkaç yıldır Şair Nâbî’nin İzinde programını çeşitli kurum ve kuruluşlara anlattık. Biraz bizden biraz da büyük şairden olsa gerek bu projemiz hayata geçirilmedi. Şanlıurfa İl Millî Eğitim Müdürümüz Asım Sultanoğlu’nun programa sahip çıkması ve Esenler Belediyesinin de İstanbul ayağını desteklemesi ile Şair Nabi’ye dair onunla ilgili projemizin gerçekleşeceğine inanmıştım. Nitekim İstanbul’da öğrencilerle bir araya gelen Esenler belediyesi başkan yardımcısı ve kültür müdürü Hüseyin Cerrahoğlu konuşmasında dedi ki “Bu proje üç yıldır masamızda. Biz, Esenler Belediyesi olarak birçok belediyeden daha fazla kültür sanat işi yapıyoruz. İstanbul belediyelerinin toplamından (büyükşehir dâhil) daha fazla kültür edebiyat sanat faaliyeti gerçekleştiriyoruz. Şimdi görüyorum ki İstanbul’dan ve Urfa’dan gelen öğrenciler o kadar kaynaşmış ki keşke bu programı üç yıl önce başlatsaydık, diyorum. Geç kalmış sayılmayız. Bundan sonra öğrencilerimiz kendi aralarında mektup arkadaşı bulsun. Mektuplarını beğendiğimiz öğrencilere de ödüllerimiz olacak demişti.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Politika
Tarih
Şimdi İstanbul’un çeşitli mekânlarında geçen anekdotlar ve tasvirler eşliğinde, Osmanlı şiirine iz bırakan Şair Nabi’nin mekânlarını gezme vakti… İlk durağımız İstanbul Üsküdar ilçesinde Karacaahmet Mezarlığında Şair Nabi’nin mezarını ziyaret etmek, orada büyük şairimizi Kuran-ı Kerim ve dualarla anmamız gerekirdi. Nitekim öyle yaptık İstanbul’un Esenler ilçesinden gelen ve Şanlıurfa’nın Haliliye, Eyyubiye ve Karaköprü gibi merkez ilçelerinden gelen öğrencilerle büyük şairin mezarı başındaydık. Türkiye Yazarlar Birliği Şanlıurfa Şube başkanı Cuma Ağaç’ın Kuran-ı Kerim tilaveti sonrasında Şair Nabi öğrencilere anlatıldı. Öğrenciler Şair Nabi’den şiirler okudu.
Şair Nabi’nin İzinde İstanbul etabı projemizin ilk programı böyle icra edildi. İki gün sürecek etkinlikler kapsamında şairin Üsküdar'daki evini de ziyaret edeceğiz. Ardından Tarihi Yarımada gezisi kapsamında Ayasofya ve Sultanahmet Camii ziyaret ederek şairin bu mekânlar hakkında yazdığı şiirler eşliğinde hatıralarını aktaracağız. Günün sonunda İstanbul Boğazı'nda öğrencilere yönelik kültürel bir vapur turu düzenleyeceğiz.
Programın ikinci günü, Eyyüpsultan ziyareti ile başlayacak. Sonrasında Esenler Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek panelde, düşünce dünyasıyla öne çıkan Nurettin Topçu panelini dinleyeceğiz. Panelin ardından Şanlıurfa ve İstanbul heyetleri arasında hediyeleşme ve ikram etkinliği düzenlenecek. Aynı günün devamında Rami Kütüphanesi ziyaret edilecek ve burada yazar Eyyüp Azlal'ın gençlerle gerçekleştireceği "Gençler İçin Nâbî" başlıklı söyleşi yer alacak. Program, Rami Kütüphanesi'nde düzenlenecek Şair Nâbî Şiir Gecesi ile sona erecek. Şiir gecesinde Muhammet Nur Doğan, Bestami Yazgan, Şeref Akbaba, Süleyman Çelik, Şakir Kurtulmuş, Özcan Ünlü, Yusuf Savaş, Cuma Ağaç, Eyyüp Azlal yer alacak.
Nerede O Müstesna Deliler
Eyyüp Azlal
06.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
05.07.2025 - 18:22
Güncelleme
1
Paylaşım
Bir televizyon kanalı, delilerle ilgili arşiv görüntüleri yayınlıyordu. Merhum gazeteci ve televizyon programcısı Savaş Ay, bir akıl hastanesinde hastalarla röportaj yapıyordu.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Coğrafi Referanslar
Gazete reklamları
Savaş Ay, hastanedeki hastalara soruyordu:
“Buradan memnun musunuz?”
Normal şartlarda cezaevindeki mahkûma böyle bir soru sorulsa genellikle “Hiç memnun değiliz, bir an önce çıkmak istiyoruz, pişmanız,” gibi cevaplar alınabilir. Fakat konu bir akıl hastanesi olunca işler değişiyor. Röportajın devamında deliler şunları söylüyor: “Biz burada memnun değiliz. Hastayız ama hastanenin bütün temizliği bize yaptırılıyor. Bulaşıkları biz yıkıyoruz, merdivenleri biz temizliyoruz, her gün yerleri biz paspaslıyoruz, kahvaltıları biz hazırlıyoruz, yemeklerin çoğunu bile biz yapıyoruz...” Savaş Ay bu duruma şaşırıyor ve hemen başhekimi çağırıyor. Başhekim, kibar bir hanımefendi, yanlarına geliyor. Gazeteci, başhekime yükleniyor: “Efendim, bu söylenenleri duyuyor musunuz? Buradaki hastalara nasıl böyle iş yaptırabilirsiniz?”
Başhekim oldukça zarif bir şekilde cevap veriyor:
“Efendim, burada hastaların yaptığı işler onların tedavi sürecinin bir parçasıdır. Bu yöntem, doktorlarımız tarafından belirlenmiştir. Biz sadece ilaç vererek onları daha da hastalandırmak istemiyoruz. Geleneksel yöntemlerle, hastalarımızı aktif bir şekilde tedavi ediyoruz.” Savaş Ay ve oradaki hastalar (sözüm ona deliler), hastane yönetimine yönelik suçlayıcı tavırları bir süre sonra tebessüme dönüşmüştü. Bu arada, hastaların “Biz hastayız, bize iş yaptıramazlar” demelerinin ardında ince bir zekâ olduğunu düşünüyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Gazetesi
Medya analizi
Akıl hastanesinde acı çekmiş, travmalar yaşamış, zihinsel olarak ağır hasar görmüş hastalar olduğu gibi; doğuştan gelen yapısıyla toplumda "deli" rolüne bürünen insanlar da vardır. “Biz hastayız, bize iş yaptıramazlar” diyenler, belki de hasta değil, delidir. Yani klasik anlamda mahalle delisidir. Zaten mahallelerden deliler çekilince, kapkaççılar, yol kesenler çoğalmadı mı? Sadece mahallelerde değil, memlekette de delilerin azalmasıyla insanlığın azaldığını fark ettim. Modern psikoloji ölçeğinde "deli" olarak görülmeyen bu insanları ben "nazlı deli" kategorisine koyuyorum. Mahalle delisine "deli" dememizin sebebi, onların kimi zaman veli karakterli olmaları ve sahip oldukları saf düşünceyle insanları hayrette bırakmalarıdır. Deliyle akıl hastasını ayırmamın sebebi budur.
Deliler hakkında yazar Zeki Bulduk, Müstesna Deliler kitabında şöyle der: “Bir deli sadece, yalnızca, asla, bizatihi deli değildir; bir şehrin hafızasıdır. İnsanlığımızın vicdanıdır. Merhamet adlı bir delikli çalgıdır. Ney gibi...”
Nitekim zamanında Nasreddin Hoca’nın da yaptığı bazı davranışlar bugün psikiyatriye göre delilik olarak algılanabilir. Ancak biz onu deli değil, veli olarak biliyoruz. Nasreddin Hoca’nın eşeğe ters binmesini ulu hocalar yorumlamasaydı, belki biz de onu deli zannedecektik. Oysa hocanın bu davranışı; bir hiciv, mizah ve toplumsal eleştiriden başka bir şey değildi. Nasreddin Hoca bu hareketiyle toplumun bakış açısını sorgulamak ister. İnsanların her şeye tek bir yönden bakma alışkanlığını eleştiridir. Hocanın eşeğe ters binmesi aynı zamanda alçakgönüllülüğün de bir göstergesidir: “Ben önde olmayayım, halkla aynı hizada olayım.” Normalin dışında görünen bir şey yorumu iyi yapılırsa, mantıklı bir gerekçeye dayandırılabilirse delilik formundan kurtulur. Bu nedenle psikiyatrinin aksine, eşeğe ters binmek de delilik değil; zekice bir semboldür diyebiliriz.
Deliler Üzerine Düşünceler: Tarihten Günümüze Bir Yolculuk
Eyyüp Azlal
13.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
14.07.2025 - 14:34
Güncelleme
İstanbul'da Fatih ve Çukurbostan semtlerinin delileri arasındaki rekabet, şehir efsanelerine konu olmuştur. Bir rivayete göre İstanbul’un Fatih semtinin delileri ile Çukurbostan’ın delileri arasında bir kavga çıktığı zaman, Fatih’in delileri:
“Biz, Fatih’in torunlarıyız!” demişler.
Fatih’in delileri, kendilerini Fatih Sultan Mehmet’in torunları olarak görürken Çukurbostan’daki deliler Bizans’ın kalıntıları olarak mı kabul ediliyordu? Bu durumda herkes kendi delisine sahip mi çıkmalı diyeceğiz?
Gerçi Fatih Sultan Mehmet de sözüm ona “deli torunlarını” haklı çıkarırcasına bir “delilik” yapmasaydı İstanbul fethedilebilir miydi? Gemileri karadan yürütme fikrine dönemin bilginleri karşı çıkmasına rağmen koca yürekli padişah bu fikri uygulamış ve sabahın ilk ışıklarıyla Bizans surlarını dövmeye başlamıştı. Fatih, Bizans surlarını döverek bu dâhiyane "deliliğin" sonuçlarını tüm dünyaya göstermemiş miydi?
Tasavvuf araştırmalarıyla tanınan düşünür-yazar Mustafa Kara, Esenler Belediyesi ile İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nün birlikte düzenlediği “Bir Ruh İnşası: Eğitim, Medeniyet ve Tasavvuf Ekseninde Nurettin Topçu” başlıklı programda konuşmuştu. Dinlediğim o konuşmada, Nurettin Topçu’nun tekkelerin kapatılmasına karşı çıkarak söylediği şu sözü aktarmıştı:
“Siz tekkeleri ve zaviyeleri kapatıyorsunuz ama tımarhaneleri çoğaltmanız lazım. Yoksa bu delileri nereye koyacaksınız?”
Demek ki tımarhaneler delilerin bir üst seviyesi; yani delilerin manevi eğitim gördükleri yerler, tekkelermiş. Mustafa Kara’nın Tekkeler ve Zaviyeler kitabında geçen bir anekdota göre, tekkeleri kapatan irade bu boşluğu halkevleriyle doldurmaya çalıştı. Bu yüzden o müstesna delilerimiz, halkevleri silindirinin üzerinden geçince “seküler deliler”e dönüştüler.
Kendi mahallesinin delilerini halkevi silindirinden koruyabilmiş ender şahsiyetlerden biri de yakın zamanda vefat eden psikiyatri uzmanı Dr. Mehmet Emin Acar’dı. M. Emin Acar, Bayramiyye tarikatının son şeyhlerindendi ve psikiyatrist uzmanıydı. Ona gelen hastalar zamanla tedavi olurken aynı zamanda onun manevi müridi de oluyordu. Merhumunun muayenehanesi âdeta bir tekke gibiydi. Orada tedavi gören hastalar, sonrasında ona bağlanmış ve yıllarca onun yanında kalmışlardı. Vefatından sonra da M. Emin Acar Hoca’nın mekânı, oğlu tarafından faal bir şekilde kullanılıyor. Üstadın mânevi hatırası ve geleneğin şeyh-mürid ilişkisi burada devam ediyordu. Hâli hazırda müridleri, mekâna gelen misafirlere çorba ikram eder, hizmet etmekten geri durmazlardı.
Deliler üzerine yazılacak bir yazıda eski Siverek belediye başkanlarından Hasan Çelebi’nin delilerle ilgili uygulamalarına ve hatıralarına değinmeden geçmek olmaz. Başkan Hasan Çelebi, bir psikiyatrist kadar insanları tanıyan zeki bir başkandı. Kimin deli olup olmadığını rahatça kavrar, ona göre muamelede bulunurdu.
Mesela 1995’lerde Siverek Belediyesi’nde temizlik işlerinde (eskilerin tabiriyle çöp işlerinde) delileri istihdam etmişti. Çünkü o dönemde her işe alınan lise ya da üniversite mezunları (ağa çocuklarını da eklersek) çöp toplamıyordu. Başkan, çözümü delileri çalıştırmakta bulmuştu.
Hasan Çelebi’nin bir gün belediye başkanlığı konutunda, Ankara’dan cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlardan oluşan bir heyetin geleceğini ev halkına ve özellikle annesine bildirdiği bir anısı vardır. Sabahtan akşama kadar yemek hazırlayan aile, karşılarında Ankara’dan gelen devlet büyükleri yerine Siverek’in delilerini görünce çok şaşırmıştı. Hasan Çelebi’nin, başkanlığı döneminde ve sonrasında delilerle ilgili birçok hatırası vardır. Bu hatıralar bir külliyat olmasa da kitap olacak seviyededir.
Başta Bakırköy olmak üzere, Adana ve Elazığ gibi şehirlerde toplanan delilerin, şehirlerde denetimli biçimde temizlik işlerinde kullanılmaları fikri neden başkalarının aklına gelmedi, düşündürücüdür.
*Haftaya Kars ve Erzurum delilerini anlatacağım.
Delinin Zoru
Eyyüp Azlal
20.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
19.07.2025 - 18:32
Güncelleme
Meczuplar tekkesinin son şeyhinden şu sözü işitmiştim: “Akıl insanı terk ederse insan deli olur; insan aklı terk ederse insan meczup olurmuş.”
Bu veciz söz iki ayrı hâlet-i ruhiyeye temas eder: Birincisinde kaderî bir terk ediliş; aklın insandan kaçışı, bir anlamda ilahî bir sınamadır. İkincisinde ise iradî bir yol ayrımı vardır: İnsan, aklı bilerek terk eder, başka bir âleme doğru göçer. Meczubiyet budur. Akıl burada artık bir araç olmaktan çıkar, engel olmaya başlar.
Zira delilik ile velilik arasında incecik bir perde vardır. Bu perde, aklın terazisinde sarkaç gibi gidip gelen kalp terazisidir. Deliler, çoğu zaman akıl cephesinde çarpışan öncü birlikler gibidir. Onlar için akıl bir siper değil, bir zincirdir. Zinciri kıran deli olur; onu dönüştüren ise velidir.
Veliler, gelen her fikir dalgasını süzer, hakikat terazisinde tartar, ruh köprüsünü inşa eder. Oysa deli, suyu çoktan geçmiştir. O, aklı çoktan ardında bırakmış, bilinçaltının derin sularında yüzmeye başlamıştır. Ancak ne gariptir ki, bazen o derin sular hakikatin berraklığına daha yakındır. Meczup, bu iki hâl arasında salınan, ilahi aşkın rüzgârında savrulan bir hâl ehli olarak belirir.
Deliler, beklentiye karşı dik, alkışa karşı eğiktir. Onlar ne övgüyle şımarır ne yergiyle yıkılır. Bu yönüyle hakikatin çıplak yüzünü taşıyan birer ayna gibidirler. Velilerse övgüye karşılık ağza toprak doldurur; çünkü bilirler ki, övgüde gizli bir sahiplenme arzusu vardır. “Beni övüyorsan, bana ait olduğunu sanıyorsundur” dercesine, övüleni kırmaz ama öveni sustururlar.
Delilik müessesesi, kendi içinde bir nizam barındırır. Deliler, diğer delilere karşı temkinlidir. Çünkü bilirler ki, delilikte bile ince bir bilinç kıvılcımı, bir ‘kırıntı akıl’ kalabilir. İşte bu kırıntı, kimi zaman hoyrat bir azgınlığa, kontrolsüz bir taşkınlığa dönüşebilir. O yüzden ‘delilikle delirmenin farkı’ burada devreye girer.
Delilik, hakikatin sınırlarında gezinen bir bilinç hâlidir. Delirme ise kontrolün kaybıdır. Birinde yüksek bir farkındalık, diğerinde ise kaotik bir çöküş vardır. Napolyon’un Akka önünde Cezzar Ahmet Paşa’ya yenilmesi de işte bu farkı gözler önüne serer. Napolyon delirmişti; Cezzar ise deliliğiyle ona set olmuştu. Biri nefsini tanrılaştırmıştı, diğeri nefsini zapt etmişti.
Tarihte pek çok deli, kitleleri peşine takmış; hayal ile hakikati, hezeyan ile ideali birbirine karıştırarak büyük yıkımlara yol açmıştır. Napolyon gibi, Hitler de bir diğer örnektir. Yalnızca silah değil, sözle de kitleleri büyülemiş, sonunda felaket getirmiştir. Hassan Sabbah, akıl dışı bir davayı akıllıca yöntemlerle yayarak organize kaosun ilk örneğini vermiştir.
Bugünün dünyasında ise Trump ve Netanyahu gibi “zır deliler” kendilerini tarihin merkezine yerleştirip, ateşe benzin taşımaktadırlar. Bu iki lider, hem halklarına hem insanlığa karşı hoyrat bir oyun oynamakta; deliliği delirme noktasına taşımaktadır. Onların etrafında toplanan kalabalıklar ise kimi zaman korkuyla, kimi zaman kinle şekillendirilmiş bir fanatizm içinde sürüklenmektedir.
Bugünün delileri, dünün meczubu değildir. Çünkü meczup; kalp sahibi, hakikat aşığı, aşk ehli bir delidir. Bugünün delileri ise akılsız değil, vicdansızdır. Ruhsuzluk, akılsızlıktan daha tehlikelidir. Çünkü ruhsuz bir akıl, insanı insanlıktan çıkarır.
Elkıssa… İnsanlık deliliğin sınırlarında gezinirken hakikatin ne olduğunu sorgulamalıdır. Delilik bazen bir hakikate ulaşma biçimi, bazen de o hakikatten uzaklaşma biçimidir. Veliler, bu ayrımı bilerek yaşarlar. Deliler, bilmeden. Ama her iki hâlde de insan, varoluşun sır kapılarında bir yolcudur.
Belki de Filistin Dünyayı Birleştiriyor
Eyyüp Azlal
27.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.07.2025 - 00:26
Güncelleme
İran'da bir dönem birlikte çalıştığımız öğretmen arkadaşımız Negin Yağmur (Negin Serhaddi), sosyal medya hesabında Filistin üzerine düşüncelerini paylaşırken şu cümlenin altını özellikle çizmişti:
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Coğrafi Referanslar
Savaş ve Çatışma
"Belki de Filistin bayrağı; ırk, dil, din ve ülke ayrımı yapmaksızın insanları tekrar bir araya getirmek için bir vesiledir!"
Negin Yağmur'un bu düşüncesi, özellikle son zamanlarda İran'daki entelektüel çevrelerde gözlemlenen fikir değişimleri açısından dikkat çekicidir. (Bu arada, Negin Yağmur –ya da bilinen adıyla Negin Serhaddi– İranlı Türk asıllı bir öğretmendir.) İran'da entelektüel kesim, daha doğrusu Batılılaşma eğilimindeki bireyler –özellikle kadınlar– özgür giyinme, başlarını açabilme gibi temel hak talepleri doğrultusunda mevcut rejime karşı muhalif bir tutum sergilemektedir. Bu bağlamda, Negin Yağmur'un dile getirdiği görüş, yalnızca bireysel bir duruşu değil, aynı zamanda İran'daki toplumsal ve kültürel dönüşümün de bir yansımasını ortaya koymaktadır.
Negin Yağmur mesajına devamla şunları da yazmıştı: "Belki de günahsız çocukların çığlıklarına herkes bir araya gelecek, her gün her yerde! Onlar 'İslam ümmeti bizi kurtarın' diye bağırdılar ilk başta, ama gel gör ki Müslüman olmayanlar daha çok duydu feryatlarını! İşte budur insanlığın gücü! İşte bu sınırlayıcı kavramları ortadan kaldırınca, geriye sadece insanlık ve şeffaf kalpler, uyanık ruhlar kalıyor! Göz göre göre kendi çıkarları için bütün dünyaya zorbalık yapan cinayetkârlara belki de güzel bir rest çekmek için bir araya gelecekti insanlar: 'Yeter! Ölmedik biz!' diye! Evet, yeter, kanlı ellerinizi çekin üstümüzden, milletleri rahat bırakın, kimseye bu kadar zulmetmeye hakkınız yok!"
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Medya takibi
Gazetesi
İran'daki Entelektüel Tepkisizlik ve Sebepleri
7 Ekim 2023 tarihinde Hamas'ın İsrail genelinde başlattığı mücadele sonrasında İsrail'in çocukları bile ayırmadan Gazze'ye saldırısı karşısında bütün dünya halkları tek yürek olurken, İranlı entelektüellerden hiç ses çıkmıyordu. Dünyada Filistin ve Gazze lehine yapılan protestolar Batı başkentlerinde yüz binleri bulurken İran'da bu yönde hiçbir hareketlilik yaşanmadı. Bir iki defa İran hükümetince organize edilen Filistin yanlısı gösterilerde bile insan sayısı bin civarındaydı.
Şimdiye kadar İran’daki entelektüel kesim, İran hükümeti kimin tarafını tutuyorsa onlar da ister istemez karşı cephede yer almışlardı. Bu durum, bütünüyle olmasa da toplumun ekseriyetinin hükümete karşı duyduğu güvensizliğin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Batı Algısının Rolü ve Jeopolitik Gerçekler
İran kamuoyunda, hükümetin kitle iletişim araçlarına ve özellikle sosyal medya platformlarına yönelik uyguladığı kısıtlamalar, Batı merkezli düşünce kuruluşlarının belirli algılar üretmesine zemin hazırlamaktadır. Bu kuruluşlar, "İran'da özgürlük yok", "İran'da yaşama hakkı tanınmıyor", "İran halkı sokakta rahatça dolaşamıyor" gibi genellemelerle kamuoyunu yönlendirmeye çalışmaktadır. Oysa Batı'nın önde gelen merkezlerinden Washington, Paris ve Londra gibi şehirlerde bir günde meydana gelen olaylar, Ortadoğu’da şehirlerinde; İstanbul, Tahran, Bağdat ve Kahire gibi metropollerde bir ayda yaşanmıyor.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Spor haberleri
Yazarlar köşe
İran'da entelektüel kırılma; İsrail'in Gazze'de sıkıştığı zaman İran’a saldırmasıyla başladı. Daha önce İranlı muhalifler ve muhalif aydınlar şöyle düşünüyorlardı: "İran, Gazze'deki bu soykırıma sessiz kalamaz. Her an İsrail'e saldırabilir. Hatta yıllarca Suriye topraklarında savaştığı gruplardan izin alarak İsrail'in işgal ettiği Golan Tepelerini işgalden kurtaracak, daha sonra Filistin topraklarını İsrail'den temizleyecekti." Ancak bu olmadı. Dünyanın bütün ülkeleri bekledi, İran da bekledi; İsrail'in kendilerine ne zaman saldıracağını bekledi. Tâ ki İsrail İran’a saldırana kadar...
Bu arada Yemen, ilk günden beri Gazze'ye yapılan soykırım karşısında Filistin'in yanında savaşa giren tek İslam ülkesidir.
Bugün Amerika ve onunla birlikte hareket eden Siyonist yapılar, kurdukları düşünce kuruluşları ve enstitüler aracılığıyla dünya genelinde istikrarsızlık üretmektedirler. Bu kuruluşların her ülke için ayrı bir çalışma masası bulunmaktadır: Türkiye Masası, İran Masası, Irak Masası, Mısır Masası ve diğer ülkelere ait masalar üzerinden bölgesel analizler yapılarak çeşitli stratejiler geliştirilmekte, gerektiğinde buralarda toplum mühendisliği faaliyetiyle toplumsal hareketlilik yaratılmaktadır.
Gazzeli Amir
Eyyüp Azlal
03.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
03.08.2025 - 00:25
Güncelleme
3
Paylaşım
Gazze yorgun… Her gün biraz daha düşüyor sessizliğin, yıkımın, acının ağırlığıyla. Dört bir yanımızı saran karanlık temaşalar, yüreklere kazınan haber bültenleriyle büyüyor. Akşam ekranlarında, ajanslar yine şehit edilen kadın ve çocukların sayısını bildiriyor.
Gazze’de yıkıntıların üzerinde gezinirken titreyen kameralar ve ayakta durmakta zorlanan muhabirlerin yüzlerindeki tarifsiz ifade, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir sahneye dönüşüyor. Konuşmalarına gerek yok; halleri, her şeyi anlatıyor. Hâli pürmelalleri ortada…
Ve az ötede, enkazlar arasında bir çocuk… Elinde Kur’an-ı Kerim, sesiyle molozların üzerine umut serpen bir melek gibi… Muhteşem bir makamla okuduğu ayetler, kulaklarımızda değil kalbimizde yankılanıyor. O manzara, gözlerimizi yaşla doldururken, yine de içimizde bir yerlerde umudu diri tutuyor.
Gazze’de son günlerde gördüğüm bir başka görüntü, her şeyden daha çok içimi yaktı. Bu kez etrafta yıkıntı yoktu, ama umutla yoğrulmuş bir yalnızlık vardı. Çıplak ayaklarla çölde yürür gibi tozlu bir zeminde tam on iki kilometre yürüyen küçük Amir, Amerikan yardım teşkilatına ulaşmıştı. Orada Amerikalı bir askerden bir gıda paketi aldı. Belki aldığı aile terbiyesinin belki de hayatta kalma mücadelesinin bir yansıması olarak o askerin elini öpmüştü. Bu, bizim coğrafyamızda yadırganmaz; bir teşekkürün, bir vefanın ifadesidir.
Gıda paketini aldıktan sonra aynı yolu geri dönmeye başlamıştı Amir. On iki kilometrelik zorlu bir yola çıkacaktı daha... Gideceği yer, Refah şehrinin mücavir alanında çadırda yaşayan ailesinin yanıydı. Ama oraya varamadı. Dönüş yolunda daha on iki adım atmamıştı ki İsrailli bir terörist onu sırtından vurmuş ve oracıkta can vermişti. Belki o kurşunu bir Amerikalı asker sıktı, belki bir başkası. Ne fark eder? İsrail, Batının paslı bıçağı gibi Filistin’in sırtında yara açıyor, Filistin'i katlediyor. Amir, bu katliamın en somut, en sessiz tanığı oldu.
Daha fazlasını keşfedin
Yaşam haberleri
Haber bülteni
Yerel haberler
Oysa Amir’in hiçbir suçu yoktu. Sadece kendi toprağında özgürce yaşamak istiyordu. Tıpkı binlercesi gibi... Filistin’in, Gazze’nin bu acısı artık sadece onların değil, tüm insanlığın ortak acısıdır.
Hatırlıyorum… Daha önce Nuseyrat kampı civarında, üç yaşındaki Rim adlı bir çocuk şehit edilmişti. Annesi ve babası gözlerinin önünde öldürülmüş, kendisi hâlâ yaşıyordu. Telefonla ambulans çağırmaya çalışıyordu. Ama ona da merhamet edilmedi. İsrailli teröristler onu üç yüz kurşunla şehit etti. Rim’in şehadetinin ardından, 23 Aralık 2023 tarihinin “Dünya Şehit Çocuklar Günü” olarak anılması için çağrılar yapılmıştı.
O günden sonra, dünyanın dört bir yanından binlerce insan, sivil toplum kuruluşları ve aktivistler; Rim’i doğum gününde anmak, Gazze’deki soykırımı duyurmak için etkinlikler düzenledi. Şehit düşen Rim’in dedesi Halid Nebhan’ın torununu son kez gözlerinden öperek “Ruhumun ruhu” demesi ve ondan geriye kalan tek küpeyi yakasına rozet gibi takması, hepimizin kalbini delip geçmişti.
Şimdi, o şehadet şerbetinden Amir de içti. Artık onun adıyla anıyoruz mazlumluğu, acıyı ve direnişi… Gazzeli Amir’in şahsında dünya halkları ayağa kalkıyor. İsrail ve Amerika’ya lanetler yükseliyor göğe…
Bugün dünya, bir torba umutla bir kurşunluk sessizlik arasında sıkışmış halde. Gazzeli Amir’e, çocukluk borcumuzu ödemeye mecburuz. Ona bir yuva, bir aile, bir gelecek, bir vatan borçluyuz. Rim’e de öyle…
Ve onların şahsında şehit edilen tüm Gazzeli çocuklara...
Otogardaki Sofi
Eyyüp Azlal
10.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
09.08.2025 - 18:21
Güncelleme
Geçen hafta şehir dışında bir işim olduğu için otobüsle yola çıkacaktım. Otobüs firmasında eski öğrencilerimden biri çalışıyordu. Aradan yirmi yıl geçmiş olsa da öğrenci–hoca ilişkimiz hâlâ devam ediyordu. Kendisi öğleden sonra geleceği için sabah nöbetinde görevli olan arkadaşının telefon numarasını bana göndermişti.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Güncel haberler
Gazete aboneliği
Sabah vaktinde otogara vardığımda otobüs henüz gelmemişti. Görevli arkadaş, beni daha önce tanıdığı için biletimi hemen kesti. Otobüsün yarım saat gecikeceğini söyleyip yazıhaneye çay içmeye davet etti. Bu ikramı memnuniyetle kabul ettim. Arka taraftan dolanarak firmanın yazıhanesine geçtim.
Çayımı yudumlarken çalışan başka bir personele daha rastladım. Bu iki arkadaş, hem gelen yolcuların biletini kesiyor hem de halk arasında eskiden beri bilinen adıyla “çığırtkanlık” yapıyorlardı. Çocukluğumdan beri bu tip insanlar ilgimi çeker. Vaktiyle sık sık otobüsle seyahat ettiğim için bu figürlerle çok muhabbetim olmuştur. Onlarla samimiyetin varsa biletini indirimli alırsın; yoksa diğer yolcular gibi tam ücret ödersin.
Aslında çığırtkanlar, otogarlarda üçüncü veya dördüncü planda karşımıza çıkar. İlk iki sırada aslan payını otobüs kaptanları ve muavinler alır. Hele muavinler, zaman zaman kaptanlardan rol çalma gayreti içindedir. Hiç unutmam, bir gün Adana Otogarı’nda otobüsümüz mola vermişti.
Elinde bir paketle otobüse doğru gelen bir adamı otobüs muavini karşıladı. Alıcı, kargonun otobüs kaptanına teslim etmesini adama tembihlemişti. Bunun üzerine esnaf adam, muavine dönüp sordu:
-Merhaba, bu paketi İstanbul’a göndereceğim. Siz otobüsün neyisiniz?
Muavin ise hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermişti:
-Otobüsün her şeyiyim.
Esnaf da telefonda karşı tarafa “Burada otobüsün her şeyi olduğunu söyleyen bir arkadaşa paketi veriyorum.” dedi. Gerçekten de muavinler, bazen kaptan yemek yerken veya çay içerken aracın idaresini üstlenirler. Hatta çoğu zaman kaptan kadar yetkili gibi görünürler.
Gelelim çığırtkanlara… O gün otogarda gördüğüm iki personelden biri, yani en son gördüğüm kişi, “sofi” idi. Sofi çığırtkan nasıl olur diye düşünebilirsiniz. Tıpkı ünlü bir takımın amigosu olup tövbe ettikten sonra tanınmış bir tarikata girenler gibi… Bu insanların tövbe sonrası hayatlarını hep merak etmişimdir. Genellikle eski hâllerinden izler taşırlar.
Bizim çığırtkan arkadaş da elinde tespih, başında külah, müşterileri karşılıyordu. Kur’an dinliyor, ilahi söylüyor, zikir çekiyordu. Telefonunda şu ilahiyi dinlediğine şahit olmuştum:
Kurban olam sürme çekmiş gözüne,
Sarı cübbe giymiş yâr üstüne,
Gül dalını tutuşturmuş,
Geliyor iki gözümün çiçeği…
Bu ilahiyi dinleyince, mesleği itibariyle bu sofiyi görüp hangi tarikata mensup olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Kim bilir, bu sofi çığırtkan olmadan önce otogarda neler yapmıştır? Geçmişte gördüğüm çığırtkanları hatırlıyorum. Bir keresinde yine otogara gitmiştim. Yan yana duran iki otobüs firması, Ankara’ya gideceğimi öğrenince adeta beni kapma yarışına girişmişti. Önce çığırtkanlar ikna çabasına girdi. Aynı saatte hareket ettikleri için bu kez fiyat kırmaya başladılar.
Ben de ilk defa ilgi gören nazlı bir gelin gibi davranıyordum. Fakat hesaba katmadığım bir şey oldu: Çığırtkanlardan biri diğerinden daha atik çıktı, kolumdan tutup adeta uçarcasına beni diğer çığırtkandan kaçırdı ve kendi firmasının önüne getirdi. “Abiye şu fiyattan bilet kes, sigortalı olsun.” dedi.
Şimdi düşünüyorum da… Acaba bu sofi o çığırtkan mıydı? Ya da o çığırtkan bu sofi miydi? Bir türlü çıkaramadım. Ama bazı replikleri hâlâ kulaklarımda, üstelik artık ilahi formunda:
- “Kızıltepe! Mardin! Antep! Adana! Midyat!”
Ihlamurlar Altında Kaldı Hatıralar
Eyyüp Azlal
14.08.2025 - 22:26
Yayınlanma
14.08.2025 - 22:27
Güncelleme
Erzurum Naat Şiirleri dönüşü İstanbul’a döneceğiz. Daha önce Bahaettin Karakoç ağabeyimize refakat eden şair-fotoğraf sanatçısı Yasin Mortaş hocamız Ankara üzeri Maraş’a dönecekti. Sabahleyin otelden Şair dostumuz Tacettin Şimşek bizi havaalanına götürecekti.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Spor haberleri
Haber bülteni
Otelden çıkmıştık. Havaalanına doğru yol alıyorduk. Derken birazdan Mehmet Yaşar Genç ağabey bizi telefonla aramıştı. Kendisi, bizden evvelki yolcuları havaalanına götürmüş ve otele geri dönmüştü. Bize yetişeceği düşüncesiyle orya uğramış, helallik isteyecekti. Kısmet başka zamana.
Bahattin Karakoç ağabey bana kimin aradığını sormuştu. Ben de şair dostumuz Mehmet Yaşar Genç’in aradığını söylemiştim. Biraz durdu ve “Yahu bu Yaşar bir şiir üslubu yakalamış galiba, sizce de öyle değil mi çocuklar” demişti. Şiir alanında tek tük mısralarla ayakta durmaya çalışan ben garibin söyleyeceği bir söz yoktu. Arabadaki diğer zevat da bir iki kelime dışında fazla konuşmak istemedi. Üstadın bu genç şairimiz hakkındaki yorumunu tasdik mahiyetinde başlarını salladığını görmüştüm.
Şiirimizin beyaz atlı prensi Bahaettin Karakoç’un bir şair arkadaşımız için yaptığı değerlendirme elbette mutluluk vericiydi. Bir kere ehl-i kudemadan olan Bahaettin ağabey kolay kolay şair beğenmez. Beğense de her şiirini beğenmezdi. İki gün boyunca Mehmet Yaşar ağabeyimiz bir fırsatını kollayarak üstada şiirler okudu. Bahattin ağabey bazı şiirleri iki defa okuttu. Yolda giderken de otel lobisinde de çay içerken de bu şiir okumaları hep devam etti.
Şu alemde rastlanır mı bu sevdanın eşine
Tac u tahtı yağmalanmış leyl u nehar bir ömür
Bi-ihtiyar düşmüş ise masivanın peşine
Vefayı yad eyler heman duymayınca yâr ölür
Böylece kulak misafiri olmuştum Mehmet Yaşar Genç’in şiirlerine. Daha doğrusu o üstada hitaben okuduğunu söylüyordu. Ama hazirun da müstefid oluyordu bu şiirlerden.
Son şiirimden de şu mısraları okuyorum deyince kulaklarımızı ona kabarttık
Safâ olsun ahir ömrüm yâr ile
Yanmış, kuru dallarımda su izi
Yıllar var ki; kavrulmuşum hâr ile
Derman için yollar bana denizi.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Dünya haberleri
Politika
Bahaettin Karakoç, üstadımızın dikkatini çeken bu şiirler hakikaten yabana atılacak şiirler değildi. Fakat Şair Mehmet Yaşar Genç’in bir talihsizliğini daha önce tespit etmiş ve bu konuda şiir vadisinde kendisine bir tabela vermiştim. Hatta “bu vadi, Mehmet Yaşar Genç’in şiirine gitmektedir” diye yola ilk uyarı levhasını dikmiştim. Ama ne yazık ki şair dostuma tutunamayan bir fikir armağan ettiğimi sonradan farkına varmıştım.
Malum efendim, şair dostumuz Mehmet Yaşar Genç yine diğer bir şair dostumuz olan Nurullah Genç’in kardeşidir. Nurullah Genç “Rüveyda ve Yağmur” şiirleriyle haklı bir şöhret kazanmış. Bu şiir vadisinde ekeceği bütün mahsulleri ekmiş ve biçmiştir. Adama sormuşlar baht mı istersin yoksa taht mı? O da baht isterim efendim demişti ya. Baht gelirse taht da gelirdi elbette. Ama şiir vadisinde Yaşar Genç Ağabeyin ne bahtı ne de tahtı söz konusu şimdilerde.
Âcizane şair dostuma söylediğim fikir şu idi. Şiir dosyalarını hazırlarken kapağa artık Mehmet Yaşar imzasıyla çıkılmalısın demiştim. Nitekim bu fikrimde haklıydım. Daha önce edebiyat dünyasında şiirleriyle bildiğimiz dostumuz Mehmet Şamil Baş ve onu şiir kitapları vardı. Bir müddet sonra Ay Vakti dergisinde önce şiirlerini gördüğümüz ve daha sonra şiir kitabını çıkaran Mehmet Baş’ın şiirdeki varlığı söz konusu oldu. Kendisiyle aynı üslup ve ton rengi de benzer olunca Mehmet Şamil Baş dostumuz, yeni şiir kitabında “Mehmet Şamil” imzasıyla edebiyat otoritelerinin edebiyatseverlerin ve karşısına çıktı. Bu duruş belki edebiyat tarihi açısından da önemlidir. Bu gün Yunus Emre’nin şiirlerinin diğer Yunuslarca da yazılan şiirlerden ayırt edilebilmesi için edebiyat uzmanlarının çektiği meşakkati bilenlerdenim.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Kültür haberleri
Savaş ve Çatışma
Aslında o, bu şekilde davranarak Nurullah Genç ağabeyin kardeşi olmaktan çıkmıyordu. Kendisine şiir vadisinde bir üslup seçmişti zaten. Ama edebiyat otoriteleri sırf soyadından dolayı onu değerlendirirken ikinci planda tuttuklarını gözlemlemişimdir. Sanki kendilerine kopya veriliyormuşçasına “Nurullah Genç’in kardeşiymiş!..” Gibi geçiştirmelerle Mehmet Yaşar Genç’in şiiri bir türlü hak ettiği değeri bulamıyordu.
Mehmet Yaşar Genç ağabeyimize şiir mecrasında başarılar dilerken Bahaettin Karakoç ağabeyimizin aziz hatırasına saygıyla: Ihlamurlar altında kaldı hatıralarımız, diyorum.
İsrail’in soykırımı ve Kırılmalar
Eyyüp Azlal
17.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
16.08.2025 - 23:26
Güncelleme
Geçtiğimiz hafta İsrail’in soykırımı yeni bir safhaya girerken dünya halkları sesini protestolarla çıkarmakla yetindi. Kalbimiz dayanmıyor. Görüntülere bakmaya can dayanmıyor, gözümüz kendiliğinden kapanıyor. İnsanlıktan kırıntının kalmadığı, Hiçbir vicdanın kabul etmediği bu manzaraları yeryüzünde hiçbir dil meşrulaştıramaz.
Dünya üzerinde bütün hükümetler ve devletler bu manzarayı çaresizce izliyor. Bu süreçte bazı yazarlar da benzer bir çaresizlik duygusuyla kalem oynatıyor. Bunlardan biri olan Erkan Bakırhan, sosyal medyada paylaşılan yazısında, Türkiye’nin İsrail’e savaş açması halinde neler olabileceğini tartışıyor.
Yazar Erkan Bakırhan’ın bir yazısı sosyal medyada dolaşmıştı. Özetle şunları yazmıştı.
“Şimdi bu romantik soruya sadece reel politik perspektiften cevap vermek, hakikaten vicdanımızı teskin eden bir cevap olmaz. Hamasi, demagojik bir cevap da çok ütopik kalır. Buna doğru bir cevap bulabilmenin en müspet yolu, Türkiye'nin İsrail'e savaş ilan ettiğini farz ederek sürecin nasıl ilerleyeceği hususunda tüm gerçek ihtimalleri ele almak…”
Erkan Bakırhan’a göre Türkiye İsrail’e savaş açarsa ne olur?
İsrail, ülkemizde küreselci piyonları devreye sokacak. Küreselci Medya maşaları sokakları kaosa ve çığırtkanlığa başlayacaktır. Aktif ve uyuyan terör örgütleri ayağa kalkacaktır. Aynı zamanda ekonomik sistem Siyonistlerin elinde olduğu için bankalarda işlem durdurulacak, döviz ve enflasyon yükselecek…..
Bakırhan, daha İsrail’e bir kurşun sıkmadan başımıza gelenleri hesap edince yukarıdaki senaryolarla karşılaşıyoruz. Ona göre kurşun sıktığımızda ne olacak. Güney Kıbrıs’ta ABD üssü ve Yunanistan hamlesiyle sıkışacağız diyor. Bütün Ortadoğu ABD üslerinden füzeler ülkemize gelecek. Belki mukabele edeceğiz ama gücümüz yetemeyecek diyor.
Bakırhan, buna rağmen savaşa devam ettiğimizde Mısır, Ürdün, BAE, Suudi Arabistan olmak üzere güvenlik anlaşmaları gereği bunlar İsrail’in önüne set olur demeye getiriyor. İlk önce onlarla savaşmak zorunda kalacağımızı söylüyor. Can Azerbaycan’ın saf değiştireceğini söylüyor. Yanımızda Pakistan dışında başka bir ülkenin olamayacağını söylüyor.
Bakırhan’ın bu hayalci yazısını devamını okumak istemedim. Bakırhan’a şu cevabı vermem yeterli olacak. Bir kere Türkiye Ürdün’e girse Ürdün’deki askerler hepsi Türkiye’nin safına geçer. Mısır’a girse Mısır’daki askerlerin hepsi Türkiye’nin safına geçer. Türkiye’nin safında Brezilya, İspanya, İrlanda, Katar, Endonezya, Malezya gibi ülkelerin duracağını unutmuş.
Düşünüyorum da Erkan Bakırhan’ın bu yazısını bir Siyonist yazar bu kadar güzel yazamazdı. Bu kadar hesap kitap yaparsan bırak İsrail’i, yıllarca ülkemizde hem ekonomik hem de binlerce insanın canına mal olan PKK ya bile saldıramazsın. Zira Bakırhan yazısında Yahudi korkusu enjekte ediyor.
Bu yazıdan da anlaşılıyor ki ve bir kez daha gördük ki Gazze, müminlerin turnusoludur. Yahudi her yanımızı sardıysa biz bitmişiz demek ki!
Bakırhan’a tavsiyemizdir. Böyle yazılar Yahudi’ye hizmet eder. Gazze, evet zor günler geçiriyor hem de biz yaşarken oluyor her şey. Ama tüm dünyaya Yahudilerin kirli ve insanlıktan yoksun olduklarını hangi dille anlatsam bu kadar etkili olabilirdi.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Gazete
Dünya haberleri
Yahudiler, Dünyada yaşayacak toprak bulamaz hale geldiler. Bedelini Filisitinli- Gazzeliler ödedi ama Yahudi’nin bu asırda hem Kudüs’e yerleştiği hem de Kudüs’ten çıktığı bir asır olacak inşallah.
Bu yazı hedef saptırıcı bir yazı görünümündedir. Biz, Libya’ya nasıl girdiysek, Karabağ’a nasıl girdiysek İsrail’e girecek imkânımız vardır.
Bakırhan, yazısında İsrail’e savaşı değil de İsrail’de askerlik yapıp Filistin’e soykırıma giden Türk vatandaşlarının tutuklanmasını talep etseydi ona inanırdım.
Hangi Şah
Eyyüp Azlal
24.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
24.08.2025 - 22:54
Güncelleme
Osmanlı’nın son dönemlerinde iki büyük şahsiyet; Sultan II. Abdülhamid ve şair-mütefekkir Mehmet Âkif Ersoy, fikrî ayrılıklar sebebiyle zaman zaman karşı karşıya gelmişlerdir. Oysa hem Sultan Abdülhamid hem de Mehmet Âkif, devletin ve ümmetin yeniden ayağa kalkması için önemli roller üstlenmiş, her biri kendi yolunda büyük çabalar göstermiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Haber makaleleri
Ekonomi haberleri
Şimdiki gözle o dönemi değerlendirdiğimizde ilginç sonuçlarla karşılaşıyoruz. Çanakkale Savaşlarında cepheye giden yazar ve şairlere güzel eserler yazılması için Boğaz’da yalılar, köşkler verilmişken M. Akif Ersoy ise Çanakkale Şehitlerine şiirini Ekim 1915'te Hicaz’dan dönüş yolunda El Muazzam istasyonunda yazmış ve kimseden bir ödül ya da hediye talep etmemiştir.
Osmanlı’da Sultan II. Abdülhamit devrinin en azılı muhalifleri Jön Türkler olmasına bir noktada anlaşılabilir. Ancak günümüz aydınları Mehmet Akif Ersoy'un o dönemde en az Jön Türkler kadar Sultan Abdülhamit'e muhalif olmasına bir anlam verememektedir. Akif, dönemine ve Abdülhamit'in şahsına en ağır eleştirilerden birini içeren İstibdat şiirini yazmıştır. Bu şiirin yazılmasına sebep, Akif'in kadim dostu Mithat Cemal'in başına gelen can sıkıcı bir olaydır. Mehmet Akif, bu eserini "Kardeşim Mithat Cemal'e" ithafıyla yayımlamıştır. İlginçtir, Mithat Cemal ile Mehmet Akif'in düşünceleri ve hayata bakış açıları farklı olmasına rağmen, dostlukları dönemin şartları içinde değerlendirilmeli ve bu iki insanın entelektüel birikiminin yakınlığı göz önünde bulundurulmalıdır.
Mehmet Âkif, Mithat Cemal ile birlikte ‘Acem Şahı’ şiirini yazarken de arka planda Sultan Abdülhamid’e duyulan bir öfkenin izleri sezilmektedir. Akif, dönemin sosyal ve siyasî meseleleri ile ilgili fikrî mütalaalarda bulunduğu Mithat Cemal’le Şehzadebaşı semtinde bir gezinti sırasında İran’da meydana gelen acı bir olaydan bahseder. Dönemin İran şahı Muhammed Ali Şah, anayasayı fesh etmiş, bu duruma karşı çıkan İran’daki Meclis-i Mebusan’ı top ateşine tutarak birçok milletvekilinin ölümüne yol açmıştır. 1907’de babasının ölümü üzerine tahta çıkan Muhammed Ali Şah, gerçekleştirdiği antlaşmalarla ülkenin kuzeyini Rusya’nın sömürgesine, güneyini ise İngiltere’nin hâkimiyetine bırakır. Rusya’dan aldığı destekle muhalif gruplara çok sert müdahalelerde bulunan Ali Şah, en nihayetinde babasının hazırlayıp kabul ettiği “Nizamname-i Hukuk-u Millet” yasasını fesh eder. Meşru Meclis’in bu durumu kabul etmemesi üzerine de Meclis’i top ateşi ile yıktırır. Daha sonra halkın başlattığı geniş çaplı ayaklanma neticesinde Rusya’ya kaçmak zorunda kalan Ali Şah, ömrünün devamını kaçak ve sürgün olarak geçirir.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Teknoloji haberleri
Kültür haberleri
Mehmet Akif, İran meclisinin topa tutulmasından dolayı çok müteessir olur ve Mithat Cemal’e birlikte Acem Şahı başlıklı bir şiir yazmayı teklif eder. Şiirde bu olayın eleştirisi dile getirilecek, zulme karşı çıkılacaktır. Mithat Cemal, Mehmet Akif’i kendinden kat kat üstün bir şair olarak gördüğü için “Onunla şiir mi yazmak? Latife mi ediyordu? O koşacaktı; ben arkasından bakacaktım.” diye düşünür. Ama Akif ciddidir. Şiiri iki bölüm halinde kaleme almayı ve ortak isimle bastırmayı düşündüğünü söyleyince Mithat Cemal’in hayreti artar ve M. Akif ile birlikte şiiri yazarlar.
Acem Şahı şiirinde hem M. Akif hem de Mithat Cemal Sultan Abdülhamit’e karşı sembolik bir dil geliştirmiştir. Akif, usulen karşı iken Mithat Cemal fikren karşıdır. Yazılan şiir Acem Şahı, her ne kadar İran’da Muhammed Ali Şah’ın anayasayı ve meclisi fesh etmesine karşı yazılan bir şiir olsa da asıl eleştiri Sultan Abülhamit’in şahsınadır. Bir dönem Minyeli Abdullah romanıyla Hekimoğlu İsmail Mısır Devletini eleştirmişse de aslında eleştiri okları ülkemizdeki devlet düzeninin çarkının iyi işlenmeyişi ile alakalıdır.
O dönemde Osmanlı Devletinde de Meclis-i Mebusan kapanır. Sanılanın aksine Sultan Abdülhamit masumdur. Sultan Abülhamit’in Ermeni, Rum ve Siyonist lobilerine verdiği mücadele ortadayken M. Akif’in burada santimental çıkışları ve şairane duyguları ağır basmaktadır. Osmanlı’da meclisin kapanma olayı şudur: Meclis-i Mebusan, Osmanlı-Rus savaşında Plevne cephesinde Osmanlı kuvvetlerine yardım götürme isteğinin reddetmiştir. Mareşal (Müşir) Süleyman Paşa’nın İstanbul ve Çanakkale boğazını Rus saldırısına karşı boğazı emniyete alma talebi meclis tarafından reddedilmiştir. Bunda Gayrımüslüm milletvekillerinin rolü söz konusudur. Meclis, Osmanlı-Rus harbini yöneten Süleyman Paşa’nın tutuklanması ya da sürgüne gönderilmesini de talep etmiştir. Rusya ise Osmanlı’da Gayrımüslümların hakkını savunmak için savaş açtığını duyurmuştu. Bütün bunlar meclis hâkimiyetinin elden çıktığının bir göstergesiydi. Bu nedenle Sultan Abdülhamit, meclisi kapatmıştı. Meclisin kapatılmasının başka nedenleri de vardı. Ama ana sebep buydu.
Sözün özü şudur. Mithat Cemal ile M. Akif’in Sultan Abdülhamit üzerinde haksız oldukları düşünülebilir. Ama bizim görmediğimiz ve o dönemin sosyolojisinin nelere gebe olduğunu bilmemiz gerekir
Filistin’de Güneş Ne Zaman Doğacak
Eyyüp Azlal
31.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
30.08.2025 - 18:27
Güncelleme
2
Paylaşım
Nuri Pakdil'in, “Fethi Gemuhluoğlu'nun aziz hatırasına” ithafen yazdığı deneme kitabı “Bağlanma”, insana; üstlendiği sorumluluktan gelen kıymetini hatırlatıyor ve insanı metalaştırılan yanından sıyırmaya çalışıyor. Bunu da Fethi Gemuhluoğlu’nun rol-model şahsiyetiyle yapıyor.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Haber makaleleri
Politika yorumları
Pakdil’in Bağlanma kitabında “Enkazdan Kurtulmak” bölümünü okuyunca dikkatim günümüzdeki olaylara yoğunlaştı. Nuri Pakdil, bugün özellikle Filistin’de özellikle Gazze bölgesinde yaşanan soykırımı görseydi eminim o meşhur sözünü tekrarlardı. Pakdil, yıllar önce de Filistin’de yaşanan trajedi için, sesini çıkaramayan onca İslam ülkesi için “İslam toprak altında gömülmüş” demişti.
Bağlanma kitabının Enkazların Altında adlı bölümünde “Yargılıyız acı çekmeye.” diyordu Pakdil Usta. Acı çekmeye mahkûm muyuz? Kitabın yazıldığı yirminci asırda en çok insanın öldürüldüğü bir çağdan bahsediyor. Hâlbuki biz yirmi birinci asırdayız ve en çok insan bu çağda da devam ediyor. Amerika, Irak’a demokrasi götürmek adına iki milyon insanı katletti. Bu yüzden Nuri Pakdil, bu bölümü kıymetli dostu Gemuhluoğlu’nun şahsında üç kıtadan çekile çekile Anadolu’dan sıkıştığımızı anlatıyor. Bu konuda Gemuhluoğlu’nun “Anadolu Mayası” metaforu vardır. Anadolu mayası artık sütü yoğurda dönüştürmüştür.
Nuri Pakdil, Fethi Gemuhluoğlu’ndan işareti alır. Anadolu’da maya tutunca hem toprak yitikliği hem ülkü yitikliği ortadan kalkacaktır. Bir zamanlar üç kıtada at koşturan şanlı akıncılarımız, bugün dünyada kan ve gözyaşından başka bir şey akıtmayan Batı Medeniyetini durduracaktır. Yürüyüşün öncüleri yola çıkacaktır. Pakdil’in deyimiyle "Tutsak Kudüs'e borcumuz, Kudüs'ü savunmaktır, özgürlüğüne kavuşturmaktır."
Akıncılarımız, üç kıtada bize umut bağlayan mazlumları kederlerine terk etmeyecektir. Nazlı hilalin gölgesinde, kızılelmanın idealinde bize umut bağlayanlara “yıkılma sakın” diyeceğiz. Bu yeniklikten yeniden ayağa kalkarak, birbirimizi severek, birbirimizin farklılıklarını bir ayrımcılık değil bir zenginlik olarak görerek doğrulayacağız. Nitekim “İnsan sevgisi peygamber sevgisiyle başlar. Peygamber-i Ekber’e bağlanmadan yürünmez, aşılmaz hiçbir engel.” dememiş miydi Gemuhluoğlu üstadımız. Onun önce refik sonra tarik sözünü Anadolu topraklarında el feneri yapacağız.
Nuri Pakdil, Gemuhluoğlu için bir örgü örer gibi tüm tarihsel değerleri birbirine eklemeye çalıştığının altını çiziyordu. Pakdil’e göre tarihe tutunarak yürünebilirdi ancak çetin engeller vardı aşılması gereken = yaşayabilmemiz bu engelleri aşmamıza bağlıydı. Bu konuda Pakdil Usta Gemuhluoğlu hocamızdan ayrı mı düşünüyor. Kendi kendime düşünürüm diyor Pakdil Usta, nasıl kendi kendinin de engeli olabiliyor insan, diye. Sözünün devamında sesli düşünüyor Pakdil Usta “Bir çelişki gibi görünse de, insan, kendi kendinin de engeli olabilir: yaratılış bilgeliğini kavramaya doğru ilerlemeyen insan, bunun gereği zihinsel edimlerini manevi kaynaklarla donatmayan insan, sürekli kendini bir tembelliğe iten insan, kendi kendinin de engeli olur: aşmaya, daha ileri varmaya engel olur: insan, aşmak zorundadır kendi kendini: kendi kendini öldürmeye, bir çukura düşmeye karar verebilen insan, niçin, kendi kendini aşmaya, doruklara çıkmaya karar veremesin?”
Sonuç, insan, manevi kaynaklardan uzaklaştıkça parça parça ölürmüş. Bu nedenle hem Pakdil Ustanın hem Gemuhluoğlu hocamızın yoldaki işaretlerini iyi okumak lazım. Tarihe dönelim ama tarihteki hamasetle değil, tarihte yaşadığımız trajediyi de iyi bilmek zorundayız. Elbette Osmanlı’nın üç kıtada at koşturduğunu anlatacağız. Ama Osmanlı’nın son dönemlerinde özellikle Hicaz cephesinde Kuşçubaşı Eşref Beyi, Zenci Musa’yı, Mehmet Akif’i Necid Çöllerini, Balkan Harbini, Plevne Kahramanı Osman Paşa’yı, Akka Kalesi önlerinde Napolyon’u yenen Cezzar Ahmet Paşa’yı, İkiyüz yetmiş altı kiloluk top mermisini tek başına kaldıran Seyit Onbaşıyı hatırdan çıkarmamak lazım.
Bizi Filistin’e götürecek kuvvet, bu samimi kahramanların sahip olduğu bağlanmayla gerçekleşecektir.
İşgal Yıllarında Urfa’dan Bir Kesit
Eyyüp Azlal
07.09.2025 - 00:00
Yayınlanma
06.09.2025 - 23:22
Güncelleme
Bugünlerde canlı yayında bütün dünya Filistin’de Gazze’de İsrail ve Amerika işgalinin gölgesinde yapılan soykırımı izlerken bundan bir asır önce aynı işgalin bir benzeri de Urfa’da yaşanmıştı. Sadece Urfa’da değil Antep’te Maraş’ta, Adana’da ve daha birçok şehirde önce İngilizler ve daha sonra Fransızların işgaliyle soykırıma varan bir katliam yaşandı.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Siyaset
Ekonomi
Bu Batılı güçler-devletler, bu işgale kalkışmadan önce bir asır öncesinde Osmanlı’nın zayıf durumundan faydalanarak elde ettiği ayrıcalık ve imtiyazlarla vakıflar, dernekler, cemiyetler kurmuştu. Bu kuruluşları vasıtasıyla Osmanlı tebaasındaki Gayrimüslimleri organize edip Osmanlı’yı hem içten hem de dıştan işgal hesapları yapıyorlardı. Onlar, kendi adlarına ve davalarına misyonerlik diyorlardı ve bu misyonlarını en ileri düzeyde gerçekleştiriyorlardı.
Bunların başında Protestan misyonerlik örgütlerinden birisi olan Amerika Yabancı Misyon Temsilcileri Birliği vardı. Bu örgüt kısaca Amerikan Board veya Amerikan Bord Heyeti olarak biliniyordu. 19. Asrın başlarında Boston’da kurulan bu örgüt; Osmanlı’nın hâkim olduğu ama merkezden uzak olan Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Erzurum gibi şehirlerde eğitim, sağlık, yardım kuruluşları açmıştı. Bu kuruluşlar aracılığıyla Hristiyanlığın yayılması için çalışmış ve gayrimüslimleri devlete karşı ayaklandırmıştır. Kısacası bu kuruluşlar Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında rol oynamıştır.
Çok ilginçtir Amerika Birleşik Devletleri 19.Asırda, güç bakımından İngiltere ve Fransa’dan sonra hatta Almanya ve Rusya’dan sonra gelen bir devletti. Ama yetiştirdiği-eğittiği misyonerler, Ortadoğu’nun başına bela olmuştur. Bu misyonerler başlı başına bir ülkeye bedel işler yapmışlardır. Kimi bir tebessümü ile var olmayan bir ülkecik kurmuş kimi bir kahve fincanı elinde düşürmesiyle bir ülke sınırlarının yarısını başka ülke sınırına katmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Gazetesi
Araplar ve Orta Doğulular
Amerika’da yetişen bu misyonerlerin ortak özelliği çocuk yaşta anne ve babalarını kaybetmeleridir. Bunlar arasında Corinna Shattuck adlı kadın bir misyoner vardır. Bu kadın misyoner de daha önce bu köşemde bahsettiğim başka bir Amerikalı kadın misyoner Mary Carolina Holmes gibi etkili ve tehlikeli bir misyonerlik yapmıştır. Holmes’ten bahsedince onun iki özelliğinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Holmes’un Yakın Doğu’da 35 yıl yaşadığını ve ilk zamanlarda bir misyoner daha sonra Kızıl Haçı temsil eden bir yönetici ve en sonunda da Yakın Doğu Yardım Komisyonunda çalışmıştır. Sadece Arapça değil aynı zamanda gazeteleri ve Kuran-ı Kerim’i de anadili gibi okuyabiliyordu. Holmes’in hatıratında İngiliz ordusunda görevli meşhur Lawrence’yi de devşiren bir misyoner olduğunu öğreniyoruz. 1.Dünya Harbi yıllarında İngiliz ordusunda görevli Lawrence’ın da gençlik yıllarında Holmes’un öğrencisi olduğu ve kendisinden uzunca bir süre Arapça eğitimi aldığı belirtilmiştir. Holmes’un Lawrence’a Arap dilinin yapısı ve gramerinin yanı sıra Arap toplumunun yapısı üzerine de eğittiği kaydedilmiştir. Haberin en ilginç noktalarında biri de Holmes’un Lawrence’a verdiği eğitim sayesinde İngilizlerin Kudüs’e başarılı bir şekilde girebildiği yönündeki iddialar olmuştur. Holmes’un “Lawrence’a uzun yıllar verdiği Arapça eğitim ve Arap coğrafyası ve toplumuna dair bilgiler sayesinde Lawrence, I. Dünya Savaşı sırasında muhteşem başarılara imza atmış ve Lawrence’ın bu başarıları neticesinde General Allenby rahatlıkla Kudüs’e girebilmişti”
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi haberleri
Son dakika
Gazete aboneliği
Misyoner Corinna Shattuck’ın on sekiz yıl görev yaptığı Urfa Körler Okulu faaliyetine bakalım. Amerikan Board Örgütünün önemli kadın misyonerlerinden biri olarak Urfa’da körler okulunu açmıştır. Kendisine yardımcı olarak yine kendisi gibi yetim büyümüş Urfalı yetim bir Ermeni kadını seçer. Adı Mary Haratounian’dır. Mary Haratounian da ise Amerikan Board’un açmış olduğu eğitim kurumlarında öğrenim görmüş, tüm hayatı boyunca misyonerlerden aldığı destekle hayatına devam etmiş bir Ermeni yerli yardımcıdır. Adana ve Adapazarı’nda öğretmenlik yaptıktan sonra 1898 yılında Urfa’da bir okulda çalışmaya başlamış ancak yaz tatili sırasında bir göz iltihabı nedeniyle sağlam olan gözü de kör olmuştur. Corinna Shattuck’ın sağladığı maddi destek ile Londra’daki körler okuluna gönderilmiş, burada eğitim aldıktan sonra 1902 yılında Urfa’ya döndüğünde Bayan Shattuck ile birlikte Urfa Körler Okulunu açmışlardır.
*Bu yazıya Gelecek hafta devam edeceğiz.
Not: Türk basınının usta kalemlerinden gazeteci -yazar Naci İpek 95 yaşında Aydın’da vefat etmiştir. Kendisine Allah’tan rahmet dilerim. Basın camiasının başı sağ olsun
Sabırla
Eyyüp Azlal
14.09.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.09.2025 - 18:19
Güncelleme
Düzensiz kalp atışlarıyla kendi ritmime tutunamamanın hüznüyle, en kalabalık anımda sana sesleniyorum Allah’ım. Bir bakıyorum ki insanlar hayatın akışına uyum sağlayamamış; yokuşu düze vurmuş, cüsseleri cürümlerine dar gelmiş.
Daha fazlasını keşfedin
Yerel haberler
Teknoloji haberleri
Tarih
Herkes yalnız… Herkes efe, herkes hoyrat tavırlarıyla dünyaya meydan okuyor. Ruhları bir anda firara düşüyor; firari sevdalara ram oluyorlar. Sızıdan sızı doğuyor, renklerinden renkler kopuyor. Onlar için uyanış yok; kahreden gaflet uykusunda horul horul homurdanıyorlar.
Peki, sonra ne oluyor? Yolun sonunda, son durakta terazileri tartmaz oluyor artık. Kahkahalar eşliğinde bir gözyaşı fırtınası koparıyorlar. Mahalleli bakakalıyor onlara. Cinnet halinde sağa sola saldırıyor, bir damla suya hasret kalıyorlar.
Bu hoyrat tipler, vurdumduymazlar, ellerine imkân geçince acımasız davranışlarıyla dörtnala koşan küheylan atları gibi olurlar. Ama koca dünya kocaltıyor koca insanları. Eriyen mum, eriyen kum misali cama evrilmişler ve dönüş yolunda ilerliyorlar. Bunlar, dörtnala koşan küheylan atı iken sonra yılkı atı oluverip bir meydana bırakılıyorlar. Meydanlardan varoşlara itiliyorlar. Sonra marjinal kırlara salıveriliyorlar. Vaktiyle marjinal duruşlarına, tavırlarına ram oluyorlar.
Zamanında bunların ağızlarına gem vurulsaydı, her türlü taşkınlıkları, istekleri ve hevesleri engellenebilirdi. Fakat gençliklerinde sahiplerine çok yararları dokunduğu için, gem vurulunca iş yapmazlar korkusuyla bu hususlarda taviz verilmiş.
Bu zalim tiplerin karşılarına nedense bir “Bir Deli Dumrul çıkmamış.” Bunlar nedense köprüyü bulana kadar deli suyu geçermiş muhabettiyle hep sarp yollardan, patikalardan geçmiş. Bir türlü düzgün yoldan gidememiş. Yola gelememiş insanlar. Bu nankör tipler Deli Dumrul’la karşı karşıya gelmek istemezler. Çünkü biliyorlar ki Deli Dumrul haksızlığa karşıdır. Deli Dumrul delidir ama köyün delisidir. Allah’ın delisidir. Şeytanın delisi değildir.
Deli Dumrul köprüyü geçenden otuz üç akçe alırken geçmeyenden kırk akçe alırmış. Bu mürayi tipler köprüye gelende Deli Dumrul bunların ne parasına ne de tiplerine tahammül eder. Bunları geldikleri yere kadar döğmeli sopasıyla kovalardır. Çünkü bu tipler nefislerine uyup delilik yapan tipler. Deli Dumrul ise Hakk yolunda deli olmuştur.
Bu mürailerin Deli Dumrul’la bir davası olur sonralarda. Bir türkü dolanır ağızlarına
“Geçme namerd köprüsünden
Ko aparsın su seni,
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Ekonomi haberleri
Coğrafi Referanslar
Yatma tilki gölgesinde
Ko yesin aslan seni.”
Vaktiyle Deli Dumrul onlara bir tokat ataydı böyle mürai taşlamalarla Deli Dumrul’u yermezlerdi.
Bizler; bu hikâyeyi, bu türküyü çok dinledik. İçimizdeki yaşamanın umuduyla hayatın vapurunu kaçırmamaya yemin etmişiz. Ve ruhumuzla, veçhimizle, nefesimizle bin yeminler etmişiz Elest Bezminde… Şayet bugün bedenimiz çıkmaz sokaklarda geziyorsa bütün bu sokaklardaki evlerin kapıları bize açıktır. Aksayan yanlarımız silinir. Şimdilik susuyoruz. Tıpkı kutlu mekânların suskun duvarları gibi. Gülün Adı romanını ve yazarı Umberto Eco’yu anarak
“Bu duvarlar ayakta kaldıkça da, Kutsal Söz'ün bekçileri olacağız.” Biz de.
Bir de bakmışım ki akmışım caddelere, meydanlara, en sevdiğim insanlara doğru... Bakışlarımız rüzgâr olur O’nun yardımıyla. Hep bir adım uzaklıkta da olsa şah damarımızdan daha yakınızdasın Allah’ım.
Sabırla..
Bizim Salih
Eyyüp Azlal
21.09.2025 - 12:18
Yayınlanma
21.09.2025 - 12:19
Güncelleme
1
Paylaşım
Kulaklarıma inanamadım. Öğretmenliğe başladığım ilk yıldı. Dile kolay. Bahsedeceğim olay üzerinden yirmi beş yıl geçmiş. Köprünün altında çok sular geçmiş. Bir gün ders anlatırken epeyce yorulmuşum, oruçluydum. Sahuru tam yapamadığım için halsiz düşmüştüm. Tam o esnada, sınıfta bayılıvermişim. Neyse ki öğrencilerim hemen idareye haber vermişler ve öğretmen arkadaşlarım da beni hastaneye yetiştirmişlerdi.
Ayıldığımda bambaşka bir manzarayla karşı karşıyaydım. Karşımda, delikanlılığa yeni adım atmış bir genç ve yanında birkaç polisle birlikte içeri girdiklerini gördüm. İlk başta, bu gencin hırsızlık gibi bir suçtan dolayı hastaneye getirildiğini zannettim. Ancak kendime gelince, durumun sandığımdan çok daha farklı olduğunu anladım. Bana yaklaştıklarında olayın faili olan genci tanımıştım. Meğer bu genç, bizim mahallenin Galo Nuri'nin oğlu Salih’ten başkası değildi. Mahalleli onu tanıdığı için adı “Bizim Salih’ti”. Galo Nuri, mahallede Şeyh Nuri olarak bilinen, sevilen ve sayılan bir kanaat önderiydi. Kamu görevi sebebiyle şeyhliğini geri planda tutan bir şahsiyetti. Galo Nuri’nin bir oğlu ise benim hem çocukluk hem de okulda sınıf arkadaşımdı.
Benim arkadaşım Abdülkadir’den birkaç yaş küçük olan Salih’in psikolojik sorunları vardı. O dönemlerde psikoloji ve psikiyatri hakkında bilgimiz olmadığı için ona "cin çarpmış" derlerdi. Belki de gerçekten cinler Salih'i çarpmıştı. Hatta kendisi onlarla iletişim de kurmuş olabilirdi.
Polislerin Salih’i neden hastaneye getirdiğini öğrenmeye çalışıyordum. Salih'in psikolojik sorunları olduğu için ailesi, onu mümkün olduğunca evden dışarı çıkarmıyordu. Ailesi, Salih'in dışarı çıktığında kontrolü kaybedebileceğini ve mahalle için sorun yaratacağını biliyordu. Mahallenin diğer delileri olan Deli Seydo ve Deli Muzaffer gibi Salih de şehrin üçüncü delisi olabilirdi. Çocuklar onun peşinden koşar, taş atar ve ona teneke bağlarlardı.
Özellikle babası, sahip olduğu saygınlığı korumak için Salih konusunda büyük çaba gösteriyordu. Zaten küçük olan şehirde, bu durum ailelerinin itibarına gölge düşürebilirdi.
Hastanedeki olaya gelelim. O gün her ne hikmetse bizim Salih evden kaçmayı başarmıştı. Sonradan abisinden öğrendiğim üzere olay şöyle gelişmişti. Salih yine durduk yere evde bir taşkınlık yapmış. Evdekilerin huzuru kaçırmıştı. Baba, Salih’e bir tokat atmış. “Vay! Sen bu tokatı nasıl atarsın.” muhabbeti ortaya çıkmış. Atarsın atamazsın muhabbetine ailenin diğer fertleri karışmış. O zamana kadar sürekli kilitli olan bahçe kapısı tesadüfen açıkmış ve Salih bir yolunu bulup bahçe kapısından dışarıya firar etmiş.
Evden firar eden Salih boş durur mu? Soluğu karakolda almış. Babasının kendisini darp ettiğini, ondan şikâyetçi olmuştu. Karakoldaki polisler, Salih’in ifadesini aldıktan sonra vücudundaki yara bere izlerini görünce onu darp raporunu alması için hastaneye getirmişlerdi. Salih’in aklınca şöyle bir planı vardı: Babası hakkında şikâyetçi olursa, babası hapse girecek ve kendisi de rahatça dışarıda yaşayacaktı. Zaten daha önce de dışarıda böyle rahat bir hayatı varmış. Gittiği her bakkal, lokanta ve manav ona her şeyi bedava verirmiş. Salih, tekrar o konforlu hayatına dönmek istiyordu. Ancak babası Galo Nuri, Salih'in bu durumunu gururuna ve ailesinin saygınlığına yediremiyordu. Hele Salih'in çocuklara sataşması, çocukların ona taş atması ve evlerin camlarının kırılması, babası için bardağı taşıran son damlaydı.
Salih'in karakola gidip ardından polislerle hastaneye gelmesinin sebebi işte buydu. O Ramazan günü, öğle sıcağında bütün bu yaşananlara şahit olmuştum.
Hastanede ayıldıktan sonra bu manzarayı görmek beni tekrar bayıltabilirdi. Belki de metanetli duruşum buna engel oldu ya da baygınlık sürem uzun olduğu için dinlenmiş ve dinginleşmiştim. İki sebep de doğruydu. Salih'in babasını hapse attırma fikri ve zekâsı, aklın sınırlarını zorlayan garip bir intikam planına dönüşmüştü. Bu, şimdiye kadar tanıdığım delilerde gördüğüm olağanüstü bir durumdu.
Hasta halimle olaya müdahale etme ihtiyacını duydum. Önce Salih’le konuştum. Meseleyi bana anlattı. Galo Nuri’yi şikâyetin mahalleli açısından kabul edilemeyeceğini, böyle bir durumun hepimizi üzeceğini söyledim. O ise babasının evde kalmasını kendisi için bir tehlike olduğunu söylüyordu. Vücudundaki yara bereleri göstererek darp edildiğini söylüyordu.
Salih’ten umudumu kesince polislere durumu arz ettim. Benimle birlikte gelen öğretmenler de aynı mahalleden olmasak da şehrin yerlileri idi. Galo Nuri’yi tanıyorlardı. Salih, bir ara dürüstlükten söz etmeye başladı. Elinde, kimin verdiği belli olmayan ve biçimsizce sarılmış kaçak sigarasını tüttürerek bana döndü ve: “Hoce, bak; ben bu aziz, mübarek günde yalan söyleyemem. Evet, oruç tutmasam da yalan söyleyemem,” demişti.
O sırada hastaneye gelenler, sanki canlı bir film seti ya da tiyatro izliyorlarmışçasına gülüşüyordu. Salih ise adeta canlı bir performans sergileyen talk-showcu gibiydi.
Benim ve öğretmen arkadaşlarımın çabalarıyla ilgili doktor ve polisler ikna edilmiş, darp raporu iptal edilmişti. Polisler, Salih'e "Hadi seni eve bırakalım. Babanı da karakola çağıracağız," diyerek onu bir şekilde ikna ettiler ve eve götürmüşlerdi.
O günden sonra Salih’i bir daha görmedim. Geçtiğimiz hafta Salih’in abisi benim de çocukluk ve sınıf arkadaşım Abdülkadir’i bir yerde görünce Salih’i de sordum. Yanımızda saygın bir kişi daha vardı. Sizin Salih ne yapıyor, dedim. Cevap olarak “Şeyh Salih’i soruyorsun galiba. Şeyh Salih durumu çok iyi. Evlenmiş. Şehrin kuzeyinde bahçeli iki katlı bir ev yapmış. Şehir halkı Şeyh Salih’in evinden hiç çıkmıyormuş. Yaşlısı, genci, çocuğu olmayanı, cin çarpmışı kısacası herkes Şeyh Salih’in evindeymiş. Hatta kendisine kuzu, tavuk, horoz getirenler bile varmış. Şeyh Salih’e gelen hastalar iyileşiyormuş.” dedi.
Yanımızda bulunan saygın kişiden dolayı “Vay be! Bizim Salih da şeyh olmuş.” Demekle yetindim. İçimden ise okul arkadaşıma “Bari sen şeyh olaydın, en azından okumuş bir şeyh olurdun.” Demek geçmişti.
Eylül Kırılgan Bir Ay
Eyyüp Azlal
28.09.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.09.2025 - 18:13
Güncelleme
Eylül kırılgan bir ay. Hüznü ve umudu aynı anda taşır. Omuzlarında hem hüznü hem de umudu aynı anda taşır Ekim ayına vardık sayılır. Çok dönemeçli, çok dolambaçlı yollardan sonra nihayet sonbaharın serin sularına ulaştık. Müspet ve menfi yanlarımızla yazın kavurucu sıcağından sıyrıldık. Fertlerin ve toplumların hayatlarında daima kırılgan zamanlar ve çok dolambaçlı dönemeçler vardır. Tıpkı yaşadığımız mevsimlerin döngüsü gibi bireylerin ve toplumların hayatında da daima zorlu, kırılgan zamanlar ve çetin dönemeçler bulunur. Her zorlu dönemin ardından yeni bir başlangıç ve tazelenme fırsatı gelir.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Gazetesi
Dünya haberleri
O halde taze ve dingin bir ruh haliyle sözümüzü artık yüksek perdeden söyleyebiliriz. Bir zamanlar bize sıkça dayatılan bir söz vardı:
"Eski hal muhal, yeni hal izmihlal."
Bu sözle, bu katı ifadeyle anlatılmak istenen şuydu: "Eskiye dönüş neredeyse imkânsız. Ya yeni duruma tamamen ayak uyduracağız ya da yok olup gideceğiz." Bu dogmatik anlayışın karşısında sadece iki seçenek olduğunu öne sürüyordu: Ya tamamen uyum ya da tamamen kayboluş. Oysa hayat, bu kadar keskin ve basit ikili değil. Eskiyle yeninin harmanlandığı, geçmişin bilgeliğinden ders alıp geleceği özgürce şekillendirdiğimiz, o üçüncü bir yol daima vardır.
Bir zamanlar Mavi Marmara gemisi, zulüm altında inleyen Filistin’e, o bağrı yaralı Gazze’ye bir umut taşımak için denize açılmıştı. Rota, Gazze’ye çevrilmişken uluslararası sularda insanlıktan nasibini alamamış karanlığın kalleş bekçileri tarafından saldırıya uğradı. Şehitlerimiz, yaralılarımız oldu. Yaralılarımız günlerce sorgu ve işkencelerden geçti.
İsrail, bu saldırısıyla şu mesajı vermeye çalıştı. "Bir daha bu tür bir eyleme teşebbüs edemeyeceksiniz ve eski hâlinize de asla dönemeyeceksiniz." Nitekim Netenyahu söyleyeceğini açıkça söyledi: "Osmanlı bir daha kurulmayacak!" Dünya için, bölge ülkeleri için “Osmanlı” bir ideal olmayabilir. Ancak, temsil ettiği adil düzen modeli ve sunduğu kapsayıcı şemsiye, acilen ve hemen şimdi gereklidir. Şayet "Dünya beşten büyüktür." diyorsak, bunun arkasında köklü bir bilgimiz ve tecrübemiz var, demektir.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Haber
Gazete reklamları
İşte bu yüzden Mavi Marmara olayı tıpkı eylül ayı gibi kırılgan geçti. Yüreklerimizde derin bir hüzün bıraktı ve etkisi yıllarca sürdü. Ardında Medleen gemisi de dönemeçli, dolambaçlı yollardan Gazze’ye ulaşmaya çalıştı. Ancak ona da izin vermediler. Bu arada Siyonistler, bir daha kimsenin Gazze’ye bir parça ekmek dahi getiremeyeceği kanısı da yıkılıp gitti. Üstad Sezai Karakoç diyordu ya “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.” Şimdi tüm o yenilmişliklerin ve yıkılmışlıkların enkazında beynelmilel bir güç doğdu: Adı Sumud Filosu. Filistin'de kullanılan “sumud” kavramı, Arapçada “sabırla dimdik durmak, toprağa kök salmak” anlamına gelmekteymiş. Oysa "eski hâl muhal, yeni hâl izmihlal" diyenler, “sabır” kavramına da irtifa kaybettirmişlerdi. Onların dilinde sabır; köşeye çekilip ölümü beklemek, kenarda durup selamete ermek şeklinde, yanlış yorumlanıyordu. Oysa Sumud, Arapça'da direnişin ve sarsılmaz duruşun eş anlamlısıdır.
Sabır, direnenlerin şiiridir. Bu derin anlayışla Şair Nurullah Genç üstadımıza selam olsun. Yıllar önce Sabır Şiirleri Antolojisi hazırladığımda bana başlığı “Direnenlerin Şiiri” adlı bir şiir göndermişti. Sebebini sorduğumda “Sabır, direnmektir.” demişti. Edebiyat fakültesinde okurken Beyazıt Meydanında elini havaya kaldırıp “Direnecek miyiz?” diyen Orhan Şefik üstadımıza da selam olsun. O zamanlar direnmiştik kökü dışarıda olanlara.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Savaş ve Çatışma
Politika yorumları
Şimdi de direneceğiz. Sumud’la direneceğiz. Yelkenlerimiz vurulsa da…
Not: Bu yazının son paragrafını Niğde’de şair Mehmet Baş üstadımızın evinde yazmak bize nasip oldu. Şiir tadında kalınız.
Sumud’un Umudu mu Umudun Sumud’u mu?
Eyyüp Azlal
05.10.2025 - 00:00
Yayınlanma
04.10.2025 - 18:14
Güncelleme
Bu hitabım SUMUD filosuna:
Daha fazlasını keşfedin
Haber
Ekonomi
Gazete arşivi
“Terk etmedi sizi melekler. Sağınızda, solunuzda, önünüzde ve ardınızda; duaların kanatlarıyla yürüdünüz umuda. Fırtınalarda, kasırgalarda bile durmadınız. Hep ilerlediniz umuda. Çünkü umudu terk etmek insanlığı terk etmekti. Hep bir ağızdan bilmenin ve inanmanın şuuruyla adaletin ve özgürlüğün yankısıyla haykırdınız:
“Nehirden Denize Özgür Filistin!”
Çünkü biliyordunuz; zulmün karanlığına karşı en güçlü direniş, insanlığın ortak vicdanıdır.
Sizin adınız SUMUD, siz insanlığın vicdanını yeniden dirilttiniz. Şair Nazım Hikmet “Bir elmanın yarısı biz / Yarısı bu koskoca dünya.” demişti. Siz koskocaman dünyanın sesi, çığlığı oldunuz. Siz, Sumud Filosu olarak zulmün ortasında bir fırtına gibi yükseldiniz. Drone saldırıları, bombalar sizi yıldırmadı. Unutmayın tarihte kuşlar bile filleri yenmişti küçücük gagalarıyla... Ve şimdi o hikâyeyi yeniden yaşıyorsunuz, denizlerin ortasında, umutla dolu yüreklerinizde...
Siz, sadece bir gemi değil ya da birkaç gemi değildiniz. Bir imanın, bir davanın, bir cesaretin direnişi olarak tarihe geçtiniz. Bekleneni bekleyene kavuşturmaya gidiyordunuz. İsrail’e gitmiyorsunuz, Filistin’e gidiyorsunuz! Yolunuza devam ediyordunuz!”
Bizler, bu davaya inanan insanlar olarak direnişinize “evet” deyip kaldırıyoruz şehadet parmağımızı. Evet diyoruz, andıkça Yaradan’ımızı. Belki o gemide-gemilerde değiliz ama kalbimiz, gönlümüz ve en çok da dualarımız sizinle…”
Gazze, Filistin bir insanlık meselesidir. İnsan olan herkesin meselesidir. Bu mesele, sadece bir coğrafyanın ya da bir halkın değil, vicdanı olan herkesin yüreğinde yankılanan bir çığlıktır. Orada yaşanan acı, sınırların, dillerin, dinlerin ötesindedir. Çünkü zulüm kimden gelirse gelsin, mazlum kim olursa olsun, insan olan herkesin kalbinde aynı sızıyı bırakır. Gazze’de bir çocuk ağladığında insanlığın sessizliği yankılanır; bir anne evladını toprağa verdiğinde, dünya biraz daha karanlığa gömülür. Bu yüzden Filistin’e sahip çıkmak, sadece politik bir duruş değil, insan kalabilmenin onurlu bir gereğidir.
Sumud filosunda elliden fazla gemi, kırk yedi ülkeden vicdan sahibi insanlarla Gazze'ye doğru: Ablukayı kırıyor, umudu taşıyor, direnişi haykırıyor. Sumud filosun da dünyanın farklı ülkelerinden tam dört yüz doksan yedi vicdan sahibi insan var. Bu filoda kimler yok biliyor musunuz? Müslüman, İran yok. Azerbaycan yok. Suudi Arabistan yok. Mısır yok. BAE yok. Bu filoda beğenmediğimiz Yunanistan’dan yirmi altı kişi vardı.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Medya analizi
Politika yorumları
İsrail, Sumud filosunu durdurdu. Bazı gemiler Filistin-Gazze kara sularına ulaştı. İsrail korsanları gemilere bir bir saldırdı, saldırıyor. Gazze için yola çıkan vicdan sahiplerini tutukluyorlar. Arkasından yeni filolar çıkıyor.
Yeni SUMUD filosu için kabarsın deniz, selamete ersin gemiler. Açlıktan karnına taş bağlamış çocukların asaleti taş kalbli insanları çarpsın. Ve yıkılsın, yeryüzünde kurulu olan her ne varsa. Çocuklar Gazze'de açlıktan ölüyor. Gazzeliler, Gazze sahilinde yeni Sumud filosunu bekliyor. Yelkenlerini vicdan sahiplerinin umutlarının ve dualarının doldurduğu, Gazze’ye doğru giden filolar var olacaktır daima.
Soykırıma maruz kalan Filistin halkına, özellikle Gazze Şeridi’nde yaşayan kardeşlerimize Allah’tan sabır ve güç diliyoruz. Onların diliyle, onların duasına yürekten katılarak biz de niyaz ediyoruz.
“Allah’ım nusretine muhtacız. Kullarını, kullara muhtaç etme. Kullarını zalimlere bırakma! Gazze daraldı, Filistin daraldı. Daraldık, bize genişlik ihsân eyle!”
Bugün ne yorulma günü ne de bıkma günü. Bugünden itibaren hiç durmadan bıkmadan usanmadan Sumud filosuna ve Gazze’ye sahip çıkalım.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Haber makaleleri
Gazetesi
*Bir kitap: Merhum Yaşar Kaplan’ın Dönemeçler adlı kitabını yeniden okuyorum. Ketebe yayınları yeniden basmış. Yaşar Kaplan’ın yeğeni Samet Kaplan Bey Niğde’de iken bana getirdi. Yıllar sonra, başka bir baskıyla bu kitabı yeniden okumak; eski bir dostla yeniden karşılaşmak gibi, hem tanıdık hem de bambaşka duygular uyandırıyor insanda…
“Bir avuç buğday bir avuç altından değerliydi. Bir defa buğday mis gibi kokardı. Tarlada kokardı, harmanda kokardı…” Toprakla Devlet Arası hikâyesinden. s.9. Dönemeçler, 2019, İst.
Köşe Yazarlığı Geleneği ve Dijital Dönüşüm
Eyyüp Azlal
12.10.2025 - 01:04
Yayınlanma
12.10.2025 - 01:05
Güncelleme
2
Paylaşım
Her hafta gazete yazılarımın linkini kopyalayıp sosyal medya platformunda paylaşıyorum. En büyük maksat, yazılarımın herkese, en geniş kitleye ulaşabilmesidir. Günümüzde "Okunacak gazete mi kaldı, köşe yazarı mı kaldı Allah'ını seversen?" şeklindeki yaklaşımların yükseldiğini biliyorum. İnternetin baş döndürücü hızı ve getirdiği olumsuz etkiler ne yazık ki geleneksel gazeteleri sıkıntılı bir mecraya itti, bu bir gerçek. Ancak, Avrupa'da artık "bitti" denilen o köklü gazetecilik geleneğini ülkemizde başarıyla devam ettiren yayınlar var.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Ekonomi
Spor haberleri
Başta Milat Gazetesi olmak üzere, aynı minvalde ilerleyen diğer nitelikli gazeteler, bu zorlu dijital ortamda bile ayakta kalmayı ve etkilerini sürdürmeyi başarıyor. Onların yazar kadroları, birer okul, birer mektep olma yolunda ilerleyerek, gazeteciliğin ciddiyetini ve derinliğini koruyor. Bu yayınlar, sadece anlık habercilik yapmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumsal meselelere derinlikli bir bakış açısı sunan, düşünce üreten bir platform işlevi görüyor.
Bu Köşede Birikenler: Edebiyat ve Toplum
İşte ben de yıllardır bu köşemde, birikimlerimi, sadece günlük siyasetin sığ sularında yüzmek yerine, edebî ve kültürel derinliği olan konularla birleştirerek okuyucularıma sunma gayretinde oldum. Edebiyat, hayatın sadece görünen yüzü değil, aynı zamanda ruhudur. Toplumsal dönüşümleri, siyasi çalkantıları, bireyin iç dünyasındaki fırtınaları en iyi anlatan, onlara kalıcı bir form veren yine edebiyat olmuştur.
Bu köşede kaleme aldığım her satır, bir yandan güncel olaylara eleştirel bir pencereden bakarken, diğer yandan da köklerimize, tarihimize ve kültürel zenginliğimize bir gönderme yapmayı hedefledi. Okuyucudan aldığım olumlu geri bildirimler, bu çabanın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor. Çünkü insanlar, sadece haber değil, aynı zamanda anlam arıyor. Köşe yazarlığının asıl gücü de, tam olarak burada yatıyor: Bilgiyi, hikmetle ve estetikle yoğurarak okuyucuya sunmak. Dijital çağın getirdiği bu zorlu rekabette, gazetenin fiziki varlığından sosyal medyanın sanal platformuna taşınan bu yazılar, o anlam arayışına küçük bir ışık tutabilirse ne mutlu bana.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete aboneliği
Kültür haberleri
Medya takibi
Bu düşüncelerle yine geçen hafta son köşe yazımı sosyal medya platformunda paylaştım. Bu platformda arkadaş diye tabir ettiğimiz beş bin kişi ile etkileşim halindeyim. Bu beş bin kişiden bazıları kendileri beni arkadaşlığa seçmiş. Diğer bazıları da benim arkadaşlık teklifi gönderdiğim şahıslardı. Ama ilginçtir son yazılarım ve paylaşımlarım için ya üç ya da dört kişinin beğeni, değini içerisinde olduğunu gördüm. Biraz da sitem içerisinde bu arkadaşların göreceği şekilde sanal bir mektup yazdım. Mektubu olduğu gibi aşağıya alıyorum.
Gazete Yazılarım Hakkında...
Değerli hocalarım, kıymetli üstadlarım ve mümtaz şahsiyete haiz ilkokul, lise, üniversite arkadaşlarım. İş arkadaşlarım, Mahalleden arkadaşlarım, Arkadaşlarımın arkadaşları. Milat Gazetesinde kurulduğu günden beri mutad köşe yazarlığı yapıyorum. Gazetede yazılar yazarken davasına bir deva bulmak için yazdığım aşikârdır. Üstadımız M. Akif Ersoy dilimize sözcü olmuş: "Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu
Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum
Ya Rab beni evvel getireydin ne olurdu?
Bir yazar çağının tanığı olmalı ve mekânından sorumlu olmalı diye düşünüyorum. Hâl böyleyken çiçekten böcekten havadan sudan bahsedecek değiliz. Bütün bunları niçin anlatıyorum. Günümüzde sanal medya ve dijital medya nedeniyle edebi ve fikri ortamların zayıflaması söz konusudur. Milletin çocuğu bu sosyal ortamlarını fikrini, zikrini söyleme yeri olarak kullanıyor. Fakat bu sosyal medya sayfamda BEŞ BİN civarında takipçim var. İki üç gün karalayıp sildiğim, beş altı adet beyaz kağıt paraladığım. Kelimeleri özenerek seçtiğim KÖŞE YAZIM en çok BEŞ kişi tarafından beğeni alıyor. Allah'tan gazete 50 bin adet satıyor. Yurdun en ücra yerine kadar sesimiz ulaşıyor. Ama böyle arkadaş gibi görünüp te aslında arkadaş olmayan 4995 arkadaşımız var. Bazılarının arkadaşlığına ben talipli olmuşum. Bazıları da beni arkadaş olarak seçmiş. Mademki birbirimizi görmeyeceğiz. Çalışmalarımızı görmezden geleceğiz. Bir eleştiri bile olsa nokta ya da virgül de olsa onu yapmaktan niye çekiniyoruz
Maarif modeli: Vizyondan sahaya
Eyyüp Azlal
19.10.2025 - 00:00
Yayınlanma
18.10.2025 - 18:16
Güncelleme
“Köklü Kavram "Maarif"in Cazibesi ve Somut Uygulamalarla Karakter İnşası”
Maarif Modeli ya da kısa adıyla “Maarif”, Millî Eğitim Bakanlığımızın tanımladığı şekliyle; millî ve manevi değerler manzumesi ile maddi gelişmenin zirvesini hedefleyen bir vizyonun ürünüdür. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; öğretim programlarının temel yaklaşımı, öğrenci profili, “Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi” ve “Beceriler Çerçevesi” bileşenlerinin bir araya gelerek oluşturduğu sistematik ve bütüncül bir eğitim modelidir.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Haber
Haberleri
Bu kapsamlı tanımın ötesinde, biz eğitimciler için asıl mesele, sistemi nasıl tanıyıp uygulayacağımızdır. Zira “Maarif”, kendi başına albenisi ve cazibesi olan, köklü bir medeniyet tasavvurunu çağrıştıran çekici bir kavramdır. Bu kavramın içeriğini doldurmak, sahadaki karşılaşılan sorunların üstesinden gelmek ve her bir menzilde bir taş üstüne taş koyarak ya da eser bırakarak somut sonuçlar elde etmek, modelin cazibesini ve kalıcılığını daha da artıracaktır.
Somut Bir Uygulama: Biyografik Romanlarla Değer Eğitimi
Somut bir çalışma olarak ortaokullar için (beşinci ve sekizinci sınıflar dâhil) Türkçe dersinde biyografik bir romanı Maarif Modeli'yle incelemek ve ders olarak işlemek üzerine bir çalışmaya koyulduk. Burada öğretmenin amacı; öğrencinin örnek şahsiyetlerle tanışması, değer farkındalığı ve okuma sevgisi kazanmasıdır.
Örnek biyografik romanlardan, Sadettin Kaplan’ın “Nasreddin Hoca Hayatı”, öğrencilere mizah yoluyla düşünme ve toplumsal değerleri; Ayşe Şaşa’nın “Mevlana Gibi Düşünmek” kitabı ise öğrenciye derinlik, düşünme ve hoşgörü gibi temel manevi ve insani değerleri kazandırır.
Bu anlamda tarafımızdan hazırlanan “Yusuf Nâbî’nin Çocukluğu” adlı roman da öğrencilere tarihî şahsiyetlerin hayat hikâyeleri aracılığıyla bu değerleri soyut bir kavram olarak değil, somut bir yaşam pratiği olarak sunacaktır. Öğrenciler, bu tür biyografik romanlarda sadece bilgi edinmekle kalmayacak, aynı zamanda karakter ve ahlak gelişimi süreçlerini de tamamlamış olacaktır. Bu tür çalışmalara sahada süreç odaklı okuma da diyoruz.
Örnek Biyografik Roman: Yûsuf Nâbî’nin Çocukluğu
Şiir Tohumları: Bir Gazelin Fısıltısı
Urfa’nın dar ve taşlı sokağında yankılanan bir bebek sesi sadece Yusuf’un dünyaya geldiğini müjdelemiyordu. Dışarıdaki gök gürültüsüyle karışan o ilk ağlama sesi, evin içinde bir anda derin bir sükûnete dönüşmüştü.
Baba, Mustafa Efendi, titreyen elleriyle kundaktaki minik bedeni kucağına aldı. Gözleri, yokluk içinde yeşerecek büyük bir hikmetin pırıltısını arıyordu bu masum yüzde. Önce, İslam’ın ilk nidası ezan yükseldi babanın dudaklarından. Hayatın ve imanın çağrısı, oğlunun sağ kulağına bir fısıltı gibi ulaştı. Ardından, ruhları derinden etkileyen salâ sesi sol kulağa usulca işlendi.
Ancak Mustafa Efendi, bir şairin babası olacağını biliyormuş gibi o anı sadece dinî vecibeyle sınırlı tutmadı. Ezberinde çok şiir vardı. Şair denmeyecek kadar şiir de yazardı. Şiirin verdiği ilhamla gözlerini kapadı, Divan edebiyatının bin yıllık geleneğinden gelen bir gazelin tüm beyitlerini bir nefes gibi oğlunun kulağına üfledi:
Baba Mustafa Efendi, Nâbî’nin Beşiğe Fısıldadığı Gazel’den…
Ansızın bir hikmetli söz düşer o taraftan,
İlim ve irfanı ararsan, dervişin gönlündedir.
Bu dünya bir misafirhanedir, ey tomurcuk dudaklı (yavrucuğum),
Her gelen gitmeye niyet eder, bil ki bu kaidedir.
Nâbî gibi hikmetli söz söyleyen, halka boyun eğmesin,
Zira cevherin kıymeti onu taşıyan sahibindedir.
Baba Mustafa Efendi, hocası Yakup Kalfa’ya ara sıra şiir okuduğunda Nâbî mahlasını kullanırdı. O dönemde zirve şairlerin şiirleri çalınıyor, başka meclislerde kendi yazmış gibi okuyan şair geçinenler de vardı. Gazel bittiğinde, sessizlik geri geldi. Böylece sonradan babasının ona hediye edeceği mahlasıyla Yusuf Nâbî’nin ilk şiiri, kâğıda değil, babası Mustafa Efendi’nin sesiyle gönlüne yazılmıştı.
Taziye Kültürümüz: Acımızı Paylaşırken Kendimizi Yormak Neden?
Eyyüp Azlal
26.10.2025 - 00:00
Yayınlanma
25.10.2025 - 18:11
Güncelleme
4
Paylaşım
Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinde son yıllarda taziye kültüründe önemli değişimler yaşanıyor. Eskiden taziyesi olan bir aile, acısına rağmen misafirini kendi elleriyle ağırlar, çayını da suyunu da kendisi ikram ederdi. Çocukları, yeğenleri, yakınları dayanışma içinde olurdu.
Daha fazlasını keşfedin
Medya takibi
Yaşam haberleri
Dijital gazete
Ama bugün durum farklı... Artık “çaycı, yemekçi” adı altında hizmetler tutuluyor; herkes âdeta “ağa” kesilmiş. Bu değişim, hem manevi anlamı zedeliyor hem de ekonomik olarak taziye sahiplerini büyük bir yükün altına sokuyor.
Oysa örnek alınabilecek uygulamalar var. Mesela Tarsus Belediyesi bu konuda takdire şayan bir sistem kurmuş. Orada belediyeye ait sosyal tesisler hem taziye evi hem de düğün salonu olarak kullanılıyor. Tarsus’ta, vefat eden kişinin yakınlarına ilk gün yemek belediye tarafından veriliyor. İkinci gün çorba, iki gün boyunca çay ve şeker belediyeden geliyor. Sosyal tesiste bu iş için iki personel görev yapıyor. Üçüncü gün ise geleneksel olarak akrabalar kendi aralarında yemek hazırlayıp taziye sahiplerine destek oluyor. Kısacası acı paylaşılırken kimse maddi yük altında ezilmiyor.
Bazı arkadaşlarım bu düşüncelerimi desteklerken, “Tarsus bize uzak” diyenler de oldu. Onlara hak veriyorum; ancak örnek sadece Tarsus’la sınırlı değil. Nizip ve Batman Belediyeleri de taziye yemekleri, çay ve su ikramı konusunda tam anlamıyla sosyal belediyecilik örneği sergiliyor. Bu uygulamalar, diğer belediyelere de örnek olmalı. Çünkü vatandaşın derdine dokunan hizmet, gerçek hizmettir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber bülteni
Güncel haberler
Siyaset
Viranşehir’de Yeni Karar: Yemekler Kaldırıldı
Yazımı kaleme aldığım günlerde, Viranşehir’de kaymakamlık öncülüğünde önemli bir toplantı yapıldı.
Kaymakamlık, sivil toplum kuruluşları ve muhtarların katıldığı bu toplantıda uzun süredir halk arasında tartışılan “taziye yemekleri” konusu masaya yatırıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda şu karara varıldı:
“Viranşehir Kaymakamlığımıza hemşerilerimizden gelen yoğun talepler, sivil toplum kuruluşları ve muhtarların ortak kararı doğrultusunda yapılan tetkik ve müzakere sonucunda; ekonomik şartlar nedeniyle taziye yemeklerinin vatandaşlarımızı zor durumda bıraktığı, geçmişte bu geleneğin ulaşım ve imkânsızlıklar nedeniyle ortaya çıktığı ancak günümüzde bu şartların ortadan kalktığı tespit edilmiştir.
Bu kapsamda taziyelerin iki günle sınırlanmasına, hiçbir suretle yemek verilmemesine, taziyelerin sabah 09.00’da başlayıp akşam ezanında kapanmasına, ilgili kurumlarca ‘Taziye evlerinde yemekler kaldırılmıştır’ tabelalarının asılmasına ve denetimlerin yapılmasına oy birliğiyle karar verilmiştir.”
Bu karar, şehrin yöneticilerinin yıllardır süregelen bir sosyal yaraya nihayet parmak bastığını gösteriyor. Gerçekten de bu konuda adım atılması önemli bir gelişmedir.
Ancak çözümün kapsayıcı ve kalıcı olabilmesi için bazı eksikliklerin giderilmesi gerekiyor.
Denetim Kimde, Uygulama Nasıl Olacak?
Kararda dikkat çeken bir nokta var: Taziye evi sahiplerine veya taziyeleri fiilen yöneten kişilere dair bir düzenleme yok.
Denetim mekanizması kimde olacak? Bu soru hâlâ cevapsız.
Meseleye bardağın boş tarafını değil, bardağı dolu tarafından görenlerdenim. Bu karar doğru yönde atılmış bir adımdır; ancak bu kararın sahada etkili olabilmesi için uygulama modeli netleştirilmelidir.
Bana göre bu iş ya belediye marifetiyle yapılmalı ya da Kaymakamlığa bağlı Sosyal Yardımlaşma Vakfı üzerinden yürütülmelidir.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Kültür haberleri
Savaş ve Çatışma
Bütün taziye evleri bu kurumlardan birine bağlanmalı, her taziye evine asgari ücretle çalışan bir sorumlu personel atanmalıdır. Bu kişi, çay ve su ikramını organize eder, taziyenin düzenli şekilde işlemesini sağlar. Ancak böylece taziye evi sorunu kökten çözülebilir.
Sonuç: Dayanışma Kültürümüzü Yeniden İnşa Etmek
Taziye, gösterişin ya da toplumsal baskının değil, insanî paylaşımın adıdır.
Viranşehir’de atılan bu adım bir başlangıçtır. Eğer belediyeler ve kaymakamlıklar ortak bir planla bu sistemi sosyal bir hizmete dönüştürürse, hem halkın omzundaki yük hafifler hem de dayanışma kültürümüz asıl anlamına kavuşur.
Unutmayalım: Acı, maddi yükle değil; manevi destekle paylaşılır.
Yaşasın Kütüphaneler!
Eyyüp Azlal
02.11.2025 - 00:00
Yayınlanma
01.11.2025 - 23:49
Güncelleme
7
Paylaşım
Bazı kelimeler vardır, sadece bir ses dizisi değildir; bir ruh taşır, bir inanç, bir heyecan barındırır.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Araplar ve Orta Doğulular
Medya analizi
“Yaşasın” kelimesi de onlardan biridir. Tek başına söylendiğinde; bir çocuğun sevinci kadar içten, bir öğretmenin emeği kadar derindir. “Yaşasın!” dediğinizde, içinizdeki umut yeşerir; “Yaşasın! Okulumu bitirdim.” ya da “Yaşasın! Öğretmen oldum.” derken, hayatın dönüm noktalarını selamlarsınız. Ama “Yaşasın” kelimesi bir sıfat olarak başka bir kelimenin önüne geldiğinde, kişisel bir coşkudan çıkıp toplumsal bir umuda dönüşür. “Yaşasın Kütüphaneler!” derken artık kendi mutluluğumuzu değil, hepimizin ortak hayalini dillendiririz.
İşte tam da bu duygu, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Sayın Nazif Yılmaz’ın öğretmenler ve öğrencilerle bir araya geldiği toplantıda yankı buldu. Toplantının odağında, okul kütüphanelerinin geleceğini şekillendirecek yeni yönetmelik vardı.
Bakan yardımcısı Nazif Yılmaz Hocamızın “Kütüphaneler okulun kalbi olmalı.” sözü, yalnızca bir temenni değil, bir çağrıdır aslında. Çünkü artık kütüphaneler, sadece tozlu rafların ve fısıltıların mekânı olmaktan çıkıyor; hayatın nabzının attığı, fikirlerin çarpıştığı, hayallerin büyüdüğü yaşam merkezlerine dönüşüyor.
Yeni yönetmelik, kütüphaneleri pasif birer kitap deposundan çıkarıp, öğrenmenin, paylaşmanın ve üretmenin kalbine taşıyor.
Çocuklarımız, sadece bilgi edinmeyecek; düşünmeyi, tartışmayı, merak etmeyi, yani yaşamayı öğrenecekler.
“Yeryüzü bir kütüphane gibi düşünülmeli.” diyen Sayın Yılmaz’ın vizyonu, okuma eylemini dört duvarın ötesine taşıyan bir anlayışın ifadesi.
Şanlıurfa’dan Yükselen Işık: Turkuaz Kütüphaneler
Şanlıurfa İl Millî Eğitim Müdürü Sayın Asım Sultanoğlu’nun öncülüğündeki Turkuaz Kütüphane Projesi, bu vizyonun sahadaki yansıması oldu.
Şanlıurfa gibi genç nüfusun yoğun olduğu bir şehirde, kitapla dostluğu yeniden yeşertmek, sadece bir eğitim projesi değil; bir medeniyet adımıdır.
Bu projenin Bakanlık kılavuzunda yer alması, yerelden yükselen bir başarının ulusal bir modele dönüşmesinin gurur verici örneğidir.
Turkuaz Kütüphanelerin sürekli açık tutulması, öğrencilerin bilgiye her an ulaşabilmesi için belirlenen standartlar, bu sürecin bir seferberlik ruhuyla yürütüldüğünü gösteriyor.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Kültür haberleri
Gazete aboneliği
Okuma Seferberliği: Geleceğin Anahtarı
Sayın Bakan Yardımcısı’nın duyurduğu okuma seferberliği, bu değişimi sadece yönetmeliklerde değil, kalplerde de başlatacak bir dalgaya işaret ediyor.
Çünkü okumak, yalnızca bilgi edinmek değildir. Okumak, düşünmenin adıdır. Bir ülkenin geleceği, kütüphane raflarındaki sessizlikte değil, oradan taşan fikirlerin sesinde gizlidir.
Yeni yönetmelik, öğretmenlerimize, Türkçe ve Edebiyat zümrelerine, kütüphane kulüplerine yeni bir sorumluluk ve yeni bir heyecan yüklüyor. Belki bu yönetmelik ışığında Kütüphaneler Genel Müdürlüğü tekrar Millî Eğitim Bakanlığına bağlanır. Daha önce Maarif Vekâleti iken Millî Eğitim bakanlığına bağlı bir kuruluştu halk kütüphaneleri. Veliler, öğrenciler; okuldan bir sonraki adımda öğretmenlerle buluşma halkasına burada katılabilirler. Bu temennimizi canlı tutmaya mecburuz. Üniversitelerden mezun olan kütüphanecilere formasyon verilip kütüphaneci öğretmen hayalimiz daim olsun. Şayet bu olmazsa Edebiyat ve Türkçe öğretmenlerimize kütüphanecilik eğitimi-kursu verilip kütüphanelerimizde görevlendirilse bu da iyi bir şeydir. Bir sonraki aşama okullardaki kütüphane mekânı… Bu mekânı en az iki sınıf kadar büyük tutmalıyız. Gerekirse uygulama dersleri burada yapılır. Bir yıl boyunca kütüphaneyi ayakta tutan idareci ve öğretmeni de ödüllendirmeliyiz. Hatta öğrencileri de… Bakanlık, valilik ve kaymakamlıklar başarı belgesi verebilir. Şayet böyle olursa her öğretmen bir yol gösterici, her öğrenci bir keşif yolcusu, her kütüphane ise bir ufuk penceresi olacak. Unutmayalım ki, bir toplumun aydınlanması, bireylerin kalbine düşen ilk kelimeyle başlar. Ve o kelime, çoğu zaman bir kütüphanenin sessizliğinde filizlenir.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Tarih
Ekonomi
O yüzden bir kez daha, “Urfa’dan yükselen bu ışığın coşkusuyla”, aynı kelimede buluşuyoruz:
Yaşasın Kütüphaneler! Yaşasın Okuyan, Düşünen, Gelişen Türkiye!
Küçürek Hikâyeden Küçürek Romana:
Eyyüp Azlal
09.11.2025 - 00:00
Yayınlanma
08.11.2025 - 23:02
Güncelleme
“Zamanın Ruhu Üzerine Bir Düşünce”
Hız ve Haz Çağı
Zamanımız hız ve haz zamanı. Hayatın temposu öylesine arttı ki farkında olmadan sadeleşmeye, hatta birçok şeyden feragat etmeye başladık. Gezilerimizden, toplantılarımızdan, sohbetlerimizden, yemeklerimizden, evlerimizden, giyim kuşamımızdan... Ve elbette sanat, edebiyat ve kültür hayatımızdan da feragat ediyoruz.
Bir gün kütüphanemdeki kalın kalın romanların dizili olduğu rafa baktığımda aklımdan şu soru geçti:
“Küçürek hikâye yazılır da küçürek roman yazılamaz mı?”
Bu soruyu ilk önce kendi kendime sordum. Aslında cevabım vardı: Amacım, tıpkı küçürek hikâyeler gibi, yoğun anlamlar barındıran bir “küçürek roman” yazmaktı. Yine de fikrimi pekiştirmek için, edebiyat kuramlarıyla ilgilenen, roman ve hikâyeleri olan bir arkadaşıma danıştım. O da bana şöyle dedi:
“Elbette küçürek roman da yazılabilir. Hatta son yıllarda kısa, yoğun ve derin anlatımların popülerleşmesiyle bu tür daha da önem kazandı. Küçürek roman, olay örgüsünün son derece sade olduğu, karakterlerin ve zamanın sembolik biçimde işlendiği kısa romanlar niçin olmasın ki?”
Türlerin Sınırında Bir Arayış
Bu düşünceye bakılırsa, edebiyat türlerinin sınırlarını kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değil. Bazen bir türün imkânları, başka bir türün sınırlarını zorlayabilir.
Neden olmasın, küçürek roman da olabilir. Küçürek hikâyede kısaltmaya giden yazarlarımız, anlatıyı beş-altı sayfadan bazen yarım sayfaya, hatta bir paragrafa kadar indiriyor. Aslında hikâyeyi bu kadar küçültüp kuşa çevirmek de doğru değil; çünkü metin tadımlık bir şey hâline geliyor. Hiç olmazsa bir sayfadan az olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama yine de bu yöneliş, edebî zevkin ne kadar değiştiğini gösteriyor.
Artık insanlar uzun metinler yerine kısa metinleri tercih ediyor. Çünkü modern çağın okuyucusu, hız ve dikkat dairesinde kaybolmuş durumda. Kitap okurken motivasyonu düşük; dikkati kolay dağılıyor. Mobil cihazların hayatımıza girmesiyle, “story” adını verdiğimiz kısa videolar bile edebiyatın yerini almaya başladı.
Romanın Değişen Anlamı
Daha fazlasını keşfedin
Savaş ve Çatışma
Ekonomi
Spor haberleri
Üç-beş sayfalık bir hikâyeyi okuyamayan okuyucu, nasıl olur da 400-500 sayfalık kalın romanları okusun? Belki de asıl mesele romanın nasıl okunduğu değil, nasıl yazıldığıdır. Elbette klasik dönemin büyük romanlarını ve yazarlarını bu değerlendirmeye dâhil etmiyorum. Klasik dönem romanlarının çoğu, yaşanmışlıklardan bir pişmanlık devşirme, insanın kendini sorgulama çabası üzerine kuruludur.
Nitekim Batı dünyasında, kiliseye tepki olarak pazar günleri kiliseye gitmeyen insanlar günahlarının affı için evlerinde kendi kendilerine “günah çıkarma” ritüelleri gerçekleştiriyorlardı. Zamanla bu kişisel itiraf defterlerinin, bir anlamda romanlara dönüştüğünü söylemek gerekir. Bu hususta Cemil Meriç, denemelerinde Batı dünyasındaki romanın ortaya çıkışını ayrıntılı bir şekilde anlatır.
Fakat modern dönemde yazılan pek çok roman, bu içsel pişmanlık ve arınma duygusunun tam tersine, fantaziler, yatak sahneleri ve ahlak sınırlarını zorlayan anlatılar üzerinden şekilleniyor. Bu tür romanlar, gençleri düşünmeye değil, daha çok bohem bir hayat tarzına yönlendiren birer “eğlence metni” hâline geliyor. Burada “edebî” kavramı yerine moderncilerin sıkça kullandığı “yazın” sözcüğünü tercih etmek de yerinde bir ironi olur doğrusu.
Küçürek Romanın Zamanı
Belki de zaman, “küçürek roman” zamanıdır. Yoğun, sade ama derin… Tıpkı çağımızın ruhu gibi. Artık metinlerde hacim değil, anlamın derinliği kıymetli. Okuyucu da yazar da bu yeni edebî alanı keşfetmeye hazır olmalı.
Şairin Borcu
Eyyüp Azlal
16.11.2025 - 00:00
Yayınlanma
15.11.2025 - 18:09
Güncelleme
1
Paylaşım
Çoktandır görmediğim bir şair dostumla çay ocağında karşılaştım. İkimiz de aynı masaya oturduk. Çay söyledik. Tavşan kanı rengindeki çaylarımızı yudumlarken borç meselemizin hal olduğunu söyledim. Çok mutlu olmuştu. Şair haliyle bana yardımcı olamadığından dert yanıyordu. Mahcup bir tarafı vardı. Üzülme dedim. Muhakkak bizden önce de şairlerin borcu olmuştur dedim. Muhakkak dedi.
Sahi üstad, şairlerin borcu oldu mu hiç, dedim.
Olmaz olur mu, dedi. Şairlerin de borcu oldu, hem de ne borçlar... Bir vakit Nâzım Hikmet, Moskova’da sürgünde, bir somun ekmek için borçlanmıştı komşuya; “Borç yiğidin kamçısıdır” demiş ya, o kamçı Nâzım’ın mısralarına vurmuş:
“Vatanın bir avuç toprağına hasret, bir dilim ekmeğe minnet...”
Şair Orhan Veli’nin de borcu olmuş. Hem de şairane bir borç. Orhan Veli Ankara’da iken bir şiir için aldığı avansı harcamış, verememiş geri. Ondan sonra; “Anlatamıyorum” demiş. “Anlatamıyorum” şiiri bu borçtan dolayı yazılmış. Ama anlatmış işte, borçlu bir şairin en güzel itirafı olmuş o şiir.
Attilâ İlhan’ın borçları ise daha büyük: aşka, devrime, denize... “Ben sana mecburum” derken, aslında “borçluyum” demek istemiş; ödeyemeyeceği bir borç. Şairin borcu paradan öte: kelimelere, sessizliğe, unutulmuş bir çocuğun gözlerine...
Öder mi? Hayır. Ama her dizede biraz daha borçlanır. Çünkü borçlu şair, yaşayan şairdir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete reklamları
Gazetesi
Dijital gazete
Şair dostum, ikinci çayı istedi. Merak ettim. Sen borcunu nasıl ödedin, dedi. Biraz da muzip bir cevap verdim. “Ben de borcumdan dolayı Ferrari’mi sattım pardon Honda’yı aracımı sattım.” Şair dostumdaki kırılganlık ve üzüntü, yerini biraz sonra bir tebessüme bıraktı.
“Ferrari’yi Honda diye küçültmek de borçlunun klasik savunma mekanizması! Ama bak, araba gider, borç kalır demişler; seninki tam tersi olmuş: borç kalır, araba gider. Honda’nın kapı gıcırtısı bile şiir gibiydi belki, “vın vın” diye giderken, içinde bir şair taşıdığını bilirdi. Şimdi yürüyeceksin, ama yürüyen şair, uçan şairdir. Ayakkabının tabanı delinirse, o delikten gök girer içine. Borç biter bir gün, ama o Honda’nın koltuğunda yazdığın yarım kalmış şiirler hatıralarda kalır.
“Ferrari’ydi sandım, Honda’ydı gerçek;
borçla sattım, özgür oldum gerçek.”
Şair dostum, üzgünlüğü çoktan bırakmış. Beni de moralimi düzeltmek istiyordu. Şiir modundan mısralarla uçuş moduna doğru ilerlemiştik. Ona şunu söyledim. Üstadım bizim buralarda bir söz var. Şeyh uçmaz müridleri uçurur. Sen benim üstadım ve şeyhimsin. Beni uçurma şeyhimi uçur. Ben müridim. Şeyh uçmazsa müridi onu uçurur. Gülümseyerek “Hah, tamam mürid!” dedi.
Şeyh uçmazsa, müridi onu uçurur derler ya, işte tam o an geldi: Şeyhim, kalk ayağa!
Honda gitti diye yerimizde durmayalım;
Bizim Ferrari’miz artık gökyüzü. Sen müridsin, ben şeyhim; ama bu yolun kuralı ters, dedi. Şeyh uçmaz, mürid uçurur. Al eline borç defterini, yırt yapraklarını, her yaprak bir kuş olsun. Şimdi:
“Uç şeyhim, uç!”
Ben arkandan kanat çırparım. Honda’nın anahtarı cebimde değil artık, ama kalbimin kontağı sende. Eyvallah üstadım, borcumu ödedim de sana borcumu nasıl ödeyeceğim şimdi.
Önemli değil mürid, dedi. Üstadların borcu ödenmez.
Bu arada üstadım. Borcumu öderken Yusuf misali bir hatıram var. Yusuf'u kuyudan çıkaran kervan Mısır'dan değil İstanbul'dan geldi. Bir Allah dostu geldi. Borcu bitirdi, gitti. Borç defterimi alıp gitti. Hızır gibi gitti...
Yitiksöz Dergisi ve Duran Boz
Eyyüp Azlal
23.11.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.11.2025 - 19:58
Güncelleme
3
Paylaşım
“Edebiyat şehri” olarak anılan Kahramanmaraş, yakın dönem Türk edebiyat tarihinde önemli bir yere sahip olan “Yedi Güzel Adam” ekolünün doğduğu şehir olarak öne çıkmıştır. Kahramanmaraş’ın bu güçlü edebî çıkışı, Yedi Güzel Adam’ın öncülüğünde başlamış; şehirde yetişen diğer şairler, kurulan dergiler ve kültürel hareketlerle daha da zenginleşerek köklü bir edebiyat geleneğine dönüşmüştür.
Daha fazlasını keşfedin
Yazarlar köşe
Gazete arşivi
Medya takibi
Kahramanmaraş, “Yedi Güzel Adam” ekolünün yatağı olmuştu. Ancak bu ekip, şehrin kendilerine "otak-yatak" olmasına rağmen burada uzun süre kalmamış; daha büyük edebiyat merkezleri olan Ankara ve İstanbul’a giderek edebî ürünlerini orada vermişlerdir.
Bir istisna olarak Nuri Pakdil, Hamle dergisini Maraş Lisesi'ndeyken çıkarmıştır. Nuri Pakdil, on yedinci sayıdan sonra Maraş’tan ayrılınca, dergiyi arkadaşları Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve M. Akif İnan devralmıştır. Onlar da üç dört sayı sürdürdükten sonra dergi kapanmıştır. Hamle, dört sayfalık bir dergi görünümündeydi. Bu anlamda onu bir "dergicik" veya fanzin türünde değerlendirsek de derginin değeri; hem Nuri Pakdil tarafından çıkarılmasından hem de Sezai Karakoç’un yayımlanmak üzere gönderdiği “Çay” şiirinden kaynaklanmaktadır. O dönem Nuri Pakdil, dergiyi İstanbul’daki Sezai Karakoç’a satması için göndermiş ve mektubunda şöyle demiştir: "Dergiyi satarsın, posta paralarını da düşüp geri kalan parayı gönderirsin." Sezai Karakoç, bunun üzerine Hamle dergisine “Çay” şiirini göndermişti.
Bununla birlikte Hamle’nin; Edebiyat, Mavera veya Diriliş dergileri gibi büyük bir ses getirdiğini söylemek zordur. Yine o dönemde Gonca dergisini İsmail Kıllıoğlu çıkarmıştır. Kelam, Yalnız Ardıç, Dolunay ve İkindi Yazıları da yakın dönemde Maraş’ta çıkan diğer önemli dergilerdi. Özellikle 1986 yılında merhum Bahaettin Karakoç tarafından çıkarılan Dolunay dergisinin edebiyat dünyasında önemli bir ses getirdiğini belirtmek gerekir.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Gazetesi
Medya analizi
Maraş’taki bu köklü dergicilik geleneğinin bir devamı olarak, günümüzde 31. sayısına ulaşan Yitiksöz dergisinden ve Duran Boz’dan bahsetmek istiyorum. Maraş’ta ikamet edip dergi çıkarmak başlı başına bir efsanedir. Çünkü bir önceki nesil, bazen idari, bazen de fikrî anlamda merkezde oluşan boşlukları doldurmak adına genelde Maraş’tan ayrılmıştır. Ancak Duran Boz öyle değildir.
Boz, 1958’de Maraş’ın Hacıeyüplü köyünde doğmuştur. İlk ve ortaöğrenimini Maraş’ta tamamladıktan sonra yükseköğrenim için İstanbul’a gitmiş, 1985 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur. Tekrar Maraş’a dönerek öğretmenliğe başlamıştır. Yazı çalışmalarına bir grup arkadaşıyla birlikte Işık gazetesi ve Kelam dergisinde başlamış; şiir ve yazılarını Edebiyat, Yeni Sıla, İkindi Yazıları, Kayıtlar, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayımlamıştır.
Duran Boz, Maraş’ta o güne kadar çıkan dergilerin bir hasılası olarak gördüğü Yitiksöz edebiyat dergisini 2020 Ekim ayında çıkarmaya başlamıştır. Derginin künyesinde "edebiyat"ın yanı sıra "sanat ve düşünce dergisi" ibaresi de yer almaktadır. Duran Boz’un bu yolculuktaki arkadaşları arasında Mehmet Narlı, Mehmet Özger, Selim Somuncu, Erdoğan Aydoğan, Mustafa Köneçoğlu ve İnci Okumuş bulunmaktadır. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi'nin desteğini alan derginin imtiyaz sahipliğini de belediye üstlenmiştir. Duran Boz ve ekibi, Yitiksöz dergisini iki ayda bir düzenli olarak yayımlamaktadır. Derginin ön kapak çizimleri ise Bünyamin K. tarafından yapılmaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Son dakika
Dijital gazete
Duran Boz’a “Neden Yitiksöz?” diye sorduğumuzda, “Yitirilmiş olanı aramak ve bulmak için,” cevabını alıyoruz. Ardından şunları ekliyor: “Yitiksöz, Anadolu’dan hız alan bir yürüyüşün karşılığıdır. Bugüne ve yarına bir mektup gönderme arayışıdır. Yola çıkanları ve yolda katılanlarıyla birlikte topluca bir umudu büyütmenin adresidir. Dergimiz, evrensel insan algısının ışıklı çizgisinden coğrafyaya işaretler düşürmek istiyor. Bunun için örste incelen insan mahşerini, yitirilmiş sözün rengine boyamak gayesinde. 'Söz yalama olmasın' diye kazısına devam ediyor. Bu kazının zenginleşerek yatağını genişleteceğini umuyoruz.”
Yitiksöz, edebiyat yolculuğunu, Mavera’dan Hece’ye, Büyük Doğu’dan Edebiyat dergisine ve Diriliş’e, Hamle’den Yedi İklim’e kadar edebiyatta büyük izler bırakan dergilerden güç alarak sürdürüyor.
Yitiksöz’ün son sayısı elime geçtiğinde şu notu düşmüştüm: İnsanın hakikatle sınavı Yitiksöz dergisiyle başlamadı belki ama bu dergiyle devam ediyor. Yitiksöz, Maraş'ın buz kesilmiş sularından edebiyat dünyamıza serinlik taşıyor.
Ekim Kasım 2025 sayısında "İnsanın dünyadaki yürüyüşüne kayıt düşmeye devam ediyoruz," iddiasıyla yoluna devam eden yitik söz, gündemi insan olan yazının burçlarına şiirler, hikâyeler deneme ve eleştiri yazılarıyla edebiyat kalemizi muhkem kalemlere muhafaza etmeyi sürdürüyor.
Kitap Fuarında Kalan Bir Hatıra
Eyyüp Azlal
30.11.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.11.2025 - 18:16
Güncelleme
1
Paylaşım
Kitap fuarları; kitap okurlarının, kitap severlerinin yazar, yayıncı hatta matbaacı ve grafiker gibi yayıncılık sektörünün tüm paydaşlarının buluşma noktasıdır diyebiliriz. Okurlar; yazarlarla doğrudan iletişime geçebilir, panel ve söyleşilere katılabilir, yayıncılarla sohbet edebilirler.
Daha fazlasını keşfedin
Dijital gazete
Son dakika
Gazete arşivi
Yayınevleri, fuar süresince belirli kitapları, paketleri veya geniş bir ürün yelpazesini indirimli fiyatlarla sunabilir. Fuar, özel indirimler sağlayan yayınevleri ayrıca çeşitli kampanyalar aracılığıyla da indirim uygulayarak okurların daha fazla kitaba sahip olmasına olanak sağlar.
Kitap fuarına ilk gitmişliğim üniversite öğrencisiyken oldu. Doksanlı yıllarda İstanbul’un meşhur Taksim semtine giderken Tepebaşında TÜYAP Kitap fuarı açılırdı. Kasım ayında kitap fuarı olurdu. Sanırım 1995 yılıydı. O yıl fuarın onur konuğu Yazar Nedim Gürsel’di. Nedim Gürsel, Boğazkesen Fatih’i romanını yeni yazmıştı. Roman hakkında henüz eleştirmenler pek bir şeyler yazmamıştı. Ama romanın başlığında Osmanlı aidiyeti olanlar hocalar bunu Sultan Fatih’e bir hakaret belgesi olarak kabul ediyorlardı.
O zamanlar edebiyat fakültesinde hocalarımız, Boğazkesen Fatih’i romanını daha okumadıklarını fakat Nedim Gürsel dilinin Türkçeye gitmediğini söylüyorlardı. Hatta bir hocamız Nedim Gürsel’in ilk kitabı olan Uzun Sürmüş Bir Yaz hikâye kitabı hakkında şunu söylediğini iyi hatırlıyorum.
“Hayır, bir kitapta 30 defa ‘devinim’ kelimesi geçmez ki. Nedim Gürsel’in devinim kelimesini yeni öğrendiği dönemde yazdığını tahmin ettiğim kitaptır Uzun Sürmüş Yaz kitabı.”
Hocamızın Nedim Gürsel’in dili hakkında bu tahlili son kertede yerinde ve kapsamlı bir değerlendirme olarak nitelendirilebiliriz. Çünkü Nedim Gürsel her ne kadar Gaziantep'te doğsa da Fransızca eğitim-öğretim yapan Galatasaray Lisesi'nden mezun olur ve ardından Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı bölümünde okumaya başlar. Aynı üniversitede doktorasını yapar. Nedim Gürsel, eserlerini Türkçe yazsa da Fransızca kurgusu daha fazladır. Nihayetinde Paris’te yaşıyor. Hitap ettiği okurlar Paris cenahı ve Fransızca da yazdığı hikâyeleri daha sonra Türkçeye ve diğer dillere çevriliyordu. Tıpkı bir zamanlar belli çevrelerce yıldızlaştırılan Elif Şafak gibi. Elif Şafak da eserlerini önce İngilizce yazar daha sonra Türkçeye çevirtirdi.
Bu duygular ve düşünceler içinde İstanbul Tepebaşındaki kitap fuarına gitmiştim. Gazetelerde, reklam panolarında Nedim Gürsel’in Boğazkesen Fatih’i romanı hakkında konuşma yapacağını ilanı vardı. Hangi salonda yapılacağı da yazılıyordu. İstanbul’daki kitap fuarı, kitap fuarındaki salonlar o zamanlar için küçük ama büyük tartışmalara sahne oluyordu. Nedim Gürsel’in konferansının yapılacağı salona varmıştık. Koltuklarda oturmaya yer kalmadığı için kenarda-yerde oturmuştuk.
Salondakilerin çoğunun elinde Boğazkesen Fatihi romanı vardı. Kitabı okuyup notlar alan, sorular hazırlayan, salon idarecilerinden mikrofon kapmaya çalışan okurların sayısı epeyce fazla idi. Ama bizim için önemli olan Nedim Gürsel’in konuşmaya başlamasıydı. Bu kitabı neden yazdı, nerede yazdı? Bu sorular önemliydi.
Nedim Gürsel konuşmaya başladığında şunu ifade etmişti: Tarih bir anlatıdır, ama anlatılan her şey tarih değildir.” Bu söz, onun Boğazkesen romanını kavramanın anahtarıdır belki de. Zira yazar, bu eserinde tarihin kendisini yeniden kurarken, geçmişi yalnızca hatırlamakla kalmaz onu edebi düzlemde yeniden kurar ve eleştirir.” Romanı, daha sonra okuduğumda bunu fark etmiştim. Zira o gün salonda tarih bölümünde okuyan öğrenciler de edebiyat bölümünde okuyan öğrenciler de
tarihsel roman kalıbına birebir uyum sağlamayan bu eserden ve yazarından istediklerini alamamışlar ve sukut-ı hayal içinde salonu terk etmişlerdi.
Biri Akif biri Said
Eyyüp Azlal
07.12.2025 - 18:07
Yayınlanma
07.12.2025 - 18:09
Güncelleme
3
Paylaşım
Osmanlı’nın son yıllarında Sultan Abdülhamid’e karşı en sert eleştirileri; M. Akif Ersoy’un yanı sıra Risale-i Nur külliyatının yazarı Bediüzzaman Said-i Nursi de yapmıştır. Mehmet Âkif Ersoy ile Said Nursî’nin II. Abdülhamid’e yönelik eleştirileri tarihçilerin ortak bir “saldırı” olarak değil, dönemin siyasal şartları içinde gelişen fikirsel muhalefet olarak değerlendirilir.
Daha fazlasını keşfedin
Dünya haberleri
Coğrafi Referanslar
Politika
Siyasal İslamcılar açısından meseleye bakıldığında İttihatçıların Akif’e de Said-i Nursi’ye sunduğu teklif İslam tarihinde uygulanabilirliği açısında doğruydu. Mehmet Âkif, özellikle özgürlüklerin kısıtlanmasını eleştiriyordu. Said Nursî, meşrutiyetin (anayasal yönetimin) gerekliliğini vurguluyor ve şeriatın ruhuyla uyumlu olduğunu savunuyordu. Her iki düşünür de meşrutiyet ve hürriyet fikrini olumlu görmüş, bu nedenle Abdülhamid’in merkezi otoriteyi güçlü tutan yönetim çizgisine karşı durmuşlardır. İttihatçıların sunduğu teklif “Asr-ı Saadet” dönemiyle örtüşen bir yönetimdi. Fakat güç kuvvet İttihatçıların elinde olduğu için işin rengi tamamen değişmişti.
O dönemde bu iki İslam âliminin hemfikir olmuşçasına koca devlet başkanına karşı (padişaha) durmaları ister istemez halkın gözünde Sultan’ın meşruiyetini zedelemiş ve muhalefetin tabana yayılmasında katalizör etkisi yapmıştır. Zira o dönemde dindar kitleler için siyasî bir figürden ziyade İslami hassasiyetleri yüksek bu iki şahsiyetin eleştirileri, saltanatın uygulamalarına karşı duyulan tepkinin dini bir zemine oturmasına neden olmuştur.
Bugünkü gözle baktığımızda gerek M. Akif Ersoy’un gerekse de Bediüzzaman Said-i Nursî’nin çıkışları iyi niyetle yola çıkılıp kötü bir sonuca ulaşıldığını göstermektedir. İyi niyet ile akıbet arasındaki o ince ve tehlikeli çizgiyi hatırlatmaktadır. Her iki âlim de İslam'ın ve devletin selameti için meşrutiyeti ve hürriyeti savunmuş olsalar da Sultan'ın devrilmesinin ardından oluşan otorite boşluğu ve imparatorluğun hızlı çöküşüne farkında olmadan sebep olmuşlardır. Bunda İttihatçıların oyununa gelmişlerdir. Bu iki âlimin karşı duruşun, tarihsel maliyetini sorgulatan trajik bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Savaş ve Çatışma
Ekonomi
Yerel haberler
Bu tablo, Osmanlı’nın son döneminde oluşan siyasî atmosferinin ne kadar boğucu ve karmaşık olduğunu gözler önüne sermektedir. Öyle ki, devletin bekâsını en çok düşünen isimler bile kurtuluşu mevcut yönetimin değişmesinde görmüş; 'hürriyet' kavramı, dönemin aydınları ve âlimleri üzerinde büyüleyici ve kaçınılmaz bir tesir oluşturmuştur.
M. Akif Ersoy, İstibdat şiirinde ve diğer bazı şiirlerinde doğrudan doğruya Osmanlı hanedanı aleyhinde olmadığını, Safahat’ın ilk şiirlerinde Osmanlının ilk hükümdarlarını saygı ve rahmetle anmıştır. O, Osmanlı’nın güçlü asırlarındaki gücünü kaybetmiş, idarede acze düşmüş devlet büyüklerini sevmediğini de bir gerçektir. Bu özelliğiyle de Âkif, Jön Türklerden ayrılmaktadır.
Bu fikri dile getiren Prof. Dr. Orhan Okay’dır. Okay, Mehmet Âkif’in Abdülhamid aleyhindeki en ağır şiiri olan “İstibdat” ve onun devamı intibaını veren “Hürriyet” şiirlerinin bütün Osmanlılar gibi Hürriyet’i büyük bir memnuniyetle karşılamanın mahsulü olduklarını, Âkif’in, bunları o dönemdeki havanın etkisiyle yazdığını söyler. Okay, Akif hakkında şu bilgileri de vermiştir. “Mehmet Âkif, Abdülhamid aleyhindeki en ağır şiiri olan “İstibdat” ve onun devamı intibaını veren “Hürriyet” şiirlerini o dönemdeki havanın etkisiyle yazmıştır”
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Güncel haberler
Araplar ve Orta Doğulular
Mehmet Âkif, İstibdat şiirinde Hürriyet’ten önceki dönemde yapılanlardan bir örnek verir. O devirde yapılanlara Âkif’in bakışını göstermesi bakımından burası önemlidir. Âkif, muhalif gözüyle bize bu hadiseyi anlatmaktadır. O dönemde nasıl şüpheci davranıldığını, masum kimselere nasıl kötü muameleler yapıldığını, geride kimsesi kalıp kalmadığına bakılmadan ailelerin nasıl perişan edildiğini vermeye çalışmıştır. Halk, korkuyla sindirilmiştir. Kimse ses çıkaramamaktadır.
İnsafsız, merhametsiz, liyakatsiz kişiler padişahın bir numaralı adamı olmuşlardır ve bu işleri de onlar yapmaktadırlar. İşte bu yüzden 2. Abdülhamid’e karşıdır. Onun döneminde ülke böyle kötü bir hâl almıştır.
Gerek M. Akif gerekse de Said-i Nursi o dönem siyasi atmosferinde Sultan Abdülhamid yönetimine şu şekilde bakmışlardı:
Hastayı mikroptan kurtarmak isterken, havasızlıktan boğan bir sistem
Oflu Mandal Hoca
Eyyüp Azlal
14.12.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.12.2025 - 18:30
Güncelleme
M. Akif Ersoy’un Asım şiirinde önemli şahsiyetler geçiyor. Hocazâde, Köse İmam, Köse İmam'ın oğlu Âsım ve Hocazade'nin oğlu Emin’in yanında 563.sayfada Oflu Hoca geçer. Oflu Hoca’nın tam ismi Oflu Mandal Hoca’dır.
M. Akif kendisi gibi düşüncelere sahip olan Oflu Mandal Hocayı çok sever. Şair, “Millete onun imanı gibi sağlam iman gerektiğini, Şark’ta böyle beş on kişi olsa, dünyayı yine tir tir titretebileceklerini” söyler. Hocalar, artık onun gibi hak yoluna kellesinden geçebilecek talebeler yetiştirememektedirler. Akif’e göre Mandal Hoca’nın ilmi de olsa dünyanın baştanbaşa tevhit ile dolacak yani İslâm dünyaya hâkim olacakmış.
Mehmet Akif, “Asım” şiirinde Oflu Mandal Hoca’yı şöyle ifade eder.
“-Hocazâdem, hele bin türlü meşakkatle gemi,
Bizi bir sâhile aktardı “Trabzon” diyerek.
Henüz inmiş bakınırken: “Bunu Vâlî görecek,
Götürün şimdi öbür Lâz’la beraber konağa;
Durmayın!” emrini vermez mi bir oldukça ağa?
Yeniden doğmuşa döndüm. Aradan geçti biraz,
Söktü Mandal Hoca’dır gürleyerek...”
Ben hissimi kaybetmiştim artık…
—Sanki bir korkulu rüya idi… Ferdası sabah
Deniz üstünde bulup kendimi şaştım bu işe
Dedim ki Anlatırım ben, Hamid öbür gelişe
Adam aldıkça Lazistan kıyısından takalar
Kurtuluş yok seni Mandal yine bir yakalar.
Oflu Mandal Hoca ile ilgili bölüm Asım şiirinde beş altı sayfadır. M. Akif’in şiirde anlattığı Oflu Mandal Hocanın hikâyesi kısaca şöyledir: “İstanbul Yeni Camii’de vaizlik yapan Oflu Mandal Hoca, Sultan 2. Abdülhamit’in halkın arasına girmemesine bozulmuştur. Bu sebepten dolayı padişahın namaz kıldığı camiye, yani Yıldız Sarayındaki camiye gider. Orada görür ki Sultan Abdülhamid bir namaz kılacak diye 60.000 kişi namaz kılamamıştır.
Mandal Hoca şöyle düşünür: Bir namaz için o kadar masraf harcanır mı ki? Bunu Mandal Hoca bunu maskaralık olarak görür. Yıldız Sarayında Sultan Abdülhamit’in yanına ulaşır. Sultana neden saklandığını, halkın kendisini görmek istediğini, ancak Hamid’in ise saklanmakla mahir olduğunu söyler. Mandal Hoca; sultana, korktuğunu ve korkan adamın mutlaka bir suçu olduğuna göre onun da suçu olduğunu yüzüne karşı söyleme cesaretini gösterir.
Mandal Hoca, bütün bunları rahatlıkla söylerken padişahın muhafızları da ona bir karşılık verir. O oracıkta etkisiz hale getirirler. Sonra da Oflu Mandal Hoca, Erzurum’a sürülür. Erzurum’a Trabzon üzerinden deniz yoluyla gidilecekti. Trabzon’a gelinir. Burada Trabzon Valisi Kadri Paşa tarafından samimi bir şekilde karşılanır. Kadri Paşa Oflu Hocanın acınacak kadar perişan olduğun görünce ona yeni giyecekler alır, para da verir. Ancak Oflu Mandal Hoca parayı kabul etmez.
Mehmet Akif, Mandal Hoca gibi on kişi daha Anadolu’ya (Doğuya) gitmiş olsaydı Anadolu’nun insanlarının münevver, aydın hale gelebileceğini söylemiş ve Padişaha, kabahatini yüzüne söyleyebilen Mandal Hoca’ya hayran kaldığını, “Asım” adlı şiir kitabında belirtir.
Akif’in anlatımıyla Mandal Hocayı göklere çıkarırken Sultan II. Abdülhamid’i de zalimlerden beter bir padişah olarak sunar. Han zalimdir! Mesela Yıldız Sarayı Camisinde Cuma Selamlığında üç bini geçmeyen askerî birlik şairin mübalağasıyla 40-50 bin kişilik bir orduya çıkmıştır. Şiirde Abdülhamid camide kafes ardında hanımlar gibi saklanan bir padişah olarak sunuluyor. Akif’e de Mandal Hocaya da soralım. Sizin Hünkâr Mahfilinden hiç mi haberiniz yoktu acaba? O zaman Fatih Sultan Mehmed’den II. Abdülhamid Han’a kadar bütün padişahların hanımlar gibi korkak olması lazımdı…
Akif, Asım şiiri nesilden nesile okunacak bir şiirken burada zalimden çok mazlum insanların derdiyle dertlenen Sultan Abülhamid’e atılan bu lekeden dolayı gölgede kalmaktadır.
Mektuba Dair
Eyyüp Azlal
21.12.2025 - 00:00
Yayınlanma
20.12.2025 - 18:36
Güncelleme
1
Paylaşım
Günümüz teknolojisinin ve sosyal medya girdabının tesiriyle, kadim edebiyattan yavaş yavaş uzaklaştığımız aşikâr. Zamanın hızı, insanın ruhunu da sürüklüyor; durup düşünmeye, beklemeye, sabretmeye tahammül bırakmıyor. Oysa ben, uzun zamandır uzaktaki bir yakınımla mektuplaşmanın hayalini kuruyordum. On yıldır bu düşünceyi içimizde saklı tuttuk. Neredeyse her defasında “tam şimdi” dedik; birkaç kez kaleme de sarıldık. Fakat tam o sıralarda elektronik posta hayatımıza girdi ve bu niyetimiz, tabiri caizse, kâğıda düşmeden havada kaldı. Ardından masaüstü telefonları, cep telefonları, kısa mesajlar ve nihayet sosyal medya… Böylece mektup yazmak, mektuplaşmak adeta muhal oldu.
Peki, neden uzaktaki yakınlarımızla mektuplaşmak isteriz? Ya da neden onlar bizimle mektuplaşmak ister? Bunun pek çok cevabı olabilir. Belki de en sahicisi, anın hızından ve tüketici hazzından yorulan insanın geçmişe duyduğu özlemdir. İnsan, sevdiklerinden ayrı düştüğünde; içini dökmek, kalbinde birikenleri bir nizam içinde anlatmak istediğinde kaleme sığınır. Mektup, yalnızca haber taşımaz; ruh taşır, hâl taşır, zamanın nabzını saklar.
Eskiler, kalemle mektubu aynı ahenk içinde “hâme ve nâme” diye anarlardı. Kimi zaman mektuplar bir hikâyeye dönüşür, kimi zaman hikâyelerin içine mektuplar serpiştirilirdi. Şiirle yazılmış mektuplar olduğu gibi, mektupların satır aralarında saklanmış şiirler de vardı. Bugün siyaset tarihini, devletlerin ve kavimlerin serencamını, hatta edebiyat tarihinin ince ayrıntılarını çoğu kez mektuplar sayesinde öğreniyoruz.
Eğer Fuzulî, “Şikâyetnâme” adlı o mektubu kaleme almasaydı, Osmanlı bürokrasisinin en ihtişamlı döneminde dahi rüşvet çarkının nasıl işlediğini nereden bilecektik? Şair, özellikle taşradaki memurların kurduğu düzeni cesaretle ifşa etmişti. Fuzulî, Sultan Süleyman’a hitaben mektubuna “Ey denizlerin ve karaların ermiş padişahı” diye başlarken, sözlerini padişahın gönlüne demirlemişti. Nasıl ki bir gemi limana yaklaşırken halatlarla demir atar, Fuzulî de kelimeleriyle Sultan’ın kalbine demir atmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Medya analizi
Güncel haberler
Teknoloji haberleri
Sultan Süleyman Han, İstanbul’dan Bağdat’a doğru yola çıktığında, üç kıtaya hükmeden bir cihan sultanıydı. Fakat Bağdat’ta sözün sultanı Fuzulî ile karşılaşacağını da biliyordu. Bu yüzden yanına, Fuzulî’nin şiirlerine vâkıf iki şair aldı: Hayalî ve Taşlıcalı Yahya… Rivayet edilir ki Bağdat’tan İstanbul’a gelen kervanlar Üsküdar Harem’deyken bu iki şair gider kervancıbaşıya Fuzuli’den gelen mektubu sorarlardı. “Fuzulî’den bize bir mektup var mı?” diye sorarlardı. Herkesin ipek kumaş sorduğu bir ortamda şairler başka ne sorabilir ki.
Fuzulî’nin Leylâ ve Mecnun’u Bağdat’tan Balkanlara ulaşmış; şöhreti, mesafeleri aşmıştı. Sultan Süleyman’ın da Bağdat’a varmadan önce Fuzulî’ye bir mektup gönderdiği söylenir. Nihayet Osmanlı mülkünün sultanı söz mülkünün sultanıyla Bağdat'ta buluşmuştu.
Benzer bir mektup hikâyesi de Fatih Sultan Mehmet ile İran’ın büyük âlimi ve şairi Molla Câmî arasında yaşanmıştır. Sultan Fatih, Horasan’daki bu büyük ismin ününü duymuş; ona bir elçiyle mektup ve hediyeler göndermişti. Kelamcıların, felsefecilerin ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemişti.
.Namık Kemal ve M.Akif’in Hürriyet Algısı
Eyyüp Azlal
28.12.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.12.2025 - 18:16
Güncelleme
Mehmet Akif’in Hürriyet şiirini okurken Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi şiiri aklıma geldi. Demek ki “hürriyet” kavramı Tanzimat döneminde Osmanlı Devletinin sonlarına doğru aydınlarımız üzerinde tesirli oldu. Bu kavram daha doğrusu Fransız İhtilali sonucunda yayılan fikir akımlarından etkilenmiştir. Hürriyet kavramı devamında milliyetçiliği getirir.
Daha fazlasını keşfedin
Teknoloji haberleri
Haber
Medya takibi
“Hürriyet” kavramı hakkında ortaya koyduğu fikirleri ve o dönemde edebiyatımıza yeni giren Batılı terim ve kavramlara göz atmak gerekiyor. Özellikle Fransız ihtilaliyle “vatan, özgürlük, millet, hürriyet, istibdad, istiklal, hukuk, kanun, adalet, milliyet, ferdiyet, insan hakları, eşitlik vs.” evrensellik kazanarak tüm dünyayı etkisi altına aldığı gibi Osmanlı aydınına da ilham olmuştur. .
Bu kavramlar arasında “hürriyet” kavramı kelimesi Fransızca “liberte” olarak Tanzimat döneminde düşünce hayatımıza giren hürriyet kelimesi; klasik Osmanlı siyaset anlayışındaki 'keyfiyetten uzak olma' anlamından sıyrılarak, bireyin kanun önündeki temel haklarını, siyasi özgürlüğünü ve istibdada karşı duruşunu temsil eden modern bir siyasi değer haline gelmiştir.
Hürriyet şairi olarak bilinen Namık Kemal, bu kavramı daha önce ilk kullanan şairlerin başında geliyordu. Onun “Hürriyet Kasidesi”, devrin yönetiminin bir eleştiri ile başlıyor. Bireyselliğin terk edilerek toplumun ve toplumsal bir kavram olan hürriyetin, vatan sevgisini şiirinde işlemişti. Sürgünde Gazi Magosa’da iken yazdığı şiirini Sultan Abdülaziz yönetimden uzaklaştırılınca O da İstanbul’a gelir ve şiirini tamamlar.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset haberleri
Politika yorumları
Yerel haberler
Namık Kemal, "Hürriyet" kavramını yalnızca siyasi bir terim olarak değil, uğrunda her şeyin feda edilebileceği "kutsal bir sevgili" veya "büyüleyici bir peri" gibi tasvir eder. Onun Hürriyet Kasidesi, bu kavramın Türk edebiyatındaki en güçlü manifestosudur.
Namık Kemal’e göre hürriyet, insanın düşünme yeteneğiyle (idrak) doğrudan bağlıdır. İnsandan düşünmeyi almadıkça hürriyeti yok edemezsiniz:
Klasik edebiyattaki "sevgiliye esaret" imgesini hürriyet kavramına uyarlar. Esaretten kurtulup hürriyetin aşkına düşmeyi bir kurtuluş olarak görür:
"Ne efsûn-kâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten"
Mealen şunu demek istiyor şair: Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyüleyiciymişsin! Her ne kadar senin aşkının esiri olduysak da, (sayende) esaretten kurtulmuş olduk. Namık Kemal, Hürriyet mücadelesini korku dolu bir savaşa benzetse de, yiğit olanın bu yoldan dönmeyeceğini vurgular:
"Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretden"
Bu beytin de şöyle bir anlamı vardır: Hürriyet kavgası korku dolu bir ateş olsa da ne çıkar? Mert olan kimse, bir tek canı için gayret meydanından kaçar mı?
Namık Kemal kısaca diyor ki Hürriyet bireysel bir keyif değil, milletin bekası için gerekli bir "vazife" dir. Hürriyetin ancak adaletin ve kanunun hâkim olduğu bir ortamda var olabileceğini düşünür. Namık Kemal, Tanzimat döneminin ilk etkisiyle hürriyetin müjdecisi ve romantik savaşçısıyken M. Akif, ise daha sonra gelen ilk nesil olarak hürriyetin ahlaki ve inanç zeminini kuran bir şairi olmuştur.
Akif için hürriyet, doğrudan imanın bir gereğidir. "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım" derken hürriyeti karakterinin ve inancının ayrılmaz bir parçası yapar. Ona göre hür olmayan bir millet, dini görevlerini dahi layıkıyla yerine getiremez.
Namık Kemal’in hürriyet mücadelesi daha çok içteki baskıya (istibdat) karşıdır. Halkın uyanışını, bireyin kanun önünde özgürleşmesini hedefler. Şairin kendisi bu mücadelede bir "kahraman" figürüdür. Mehmet Akif’te ise hürriyet, dış düşmana (emperyalizm) karşı verilen bir "İstiklal" mücadelesidir. Akif, hürriyeti sadece bir kavram olarak değil, vatanın birliği ve bayrağın dalgalanmasıyla (İstiklal Marşı) özdeşleştirir.
Aşkın Ya Da Leduni Olmak
Eyyüp Azlal
04.01.2026 - 00:00
Yayınlanma
03.01.2026 - 18:29
Güncelleme
4
Paylaşım
Hiç unutmam, bir gün Adil Saraç Hocamızı ziyarete gitmiştim. Elimde kâğıt ve kalem olduğunu fark edince yüzünde hafif bir sertlik belirdi; hatta buna kızgınlık da denebilirdi. “Anın hazını yaşa!” dedi. Devamında şunu söylemişti. “Yazmak için değil, anlamak için buradasın…” Karşımdaki insan, Mehmet Âkif’in Safahat’ını, Necip Fazıl’ın Çile’sini ezberinde taşıyan bir hocaydı. Yazıya mesafesi, bilgiyi küçümsediğinden değil; bilginin ancak zihinde ve kalpte yer ettiğinde gerçek anlamını bulduğunu bildiğindendi. Klasik hocalar için asıl olan, satırda kalan değil, sadırda kök salandır. Onlar, not alan değil; hatırlayan, taşıyan ve yaşayan bir hafızayı önemserdi.
Adil Hoca, o gün benim için o zamana dek adını bile duymadığım şairlerden şiirler okuyordu. Mısralar peş peşe akıyor, her biri zihnimde yeni kapılar açıyordu. Merakımı gidermek, duyduklarımı kaybetmemek ve sonradan unutmamak için refleks hâlinde kalemle kâğıda yönelmiştim. Belki de tam bu yüzden, hocanın uyarısı bu kadar sert ve öğretici oldu. Çünkü onun dünyasında şiir, not alınacak bir metin değil; yaşanacak, zihinde taşınacak bir hâldi.
Adil Saraç Hoca’dan yüz yıllar hatta bin yıllar önce de Bilge Krallar da bu yazı işine karşı değildi ama mesafeliydi. Rivayet edilir ki Çin'de imparatorun danışmanı olan Cai Lun, dünyada kâğıdı ilk bulan kişi olarak bilinir, kâğıt yapım teknolojisinde yenilikler getirmiş bu adam, kralın huzuruna çıkar. Kâğıdı buldum der. Çin kralı, kâğıdı bulan Lun’a dönerek sakin ama kesin bir dille konuşur: “Sen bir hafıza değil, yalnızca bir hatırlatma iksiri bulmuşsun.” Bu söz, Platoncu bir bilgenin yazıya dair kadim kuşkusunu taşır. Çünkü gerçek bilgi, kâğıtta değil; zihnin canlı deviniminde, sorgulamada ve hatırlamada var olur. Yazı, bilgiyi doğurmaz; yalnızca onu çağırır. Lun’un bulduğu şey, bilgelik değil, bilgelikten düşme ihtimaline karşı tutulan bir işarettir. Kral’ın uyarısı, insanı düşünmenin zahmetinden kurtaran her aracın, aynı zamanda düşünmenin kendisini zayıflatabileceğini fısıldar.
Kâğıdın mucidi Lun, tıpkı Platon’un anlattığı Theuth gibi, kâğıdı insan zihninin yükünü hafifletecek bir armağan olarak Kral’a sunar. Yazının, unutmayı ortadan kaldıracağına ve bilgiyi kalıcı kılacağına inanır. Ancak Kral, Platoncu bir bilgenin mesafesiyle bu armağana yaklaşır ve uyarısını dile getirir: “Sen bir hafıza değil, yalnızca bir hatırlatma iksiri bulmuşsun.” Çünkü Theuth’un icadı gibi Lun’un buluşu da bilgiyi zihnin içinden alıp dışarıya taşır; insanı hatırlamaya değil, hatırlatılmaya alıştırır. Yazı, bilgelik vaat ederken düşünme zahmetini sessizce devralır. Kral’ın itirazı, hakikatin kâğıtta değil, diyalogda ve zihnin canlı çabasında yaşadığına dair kadim bir hatırlatmadır.
Theuth’un yazıyı bir kurtuluş olarak sunmasıyla başlayan bu hikâye, bugün bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Modern insan, artık yalnızca yazıyı değil; ekranları, uygulamaları ve bulutları hafızasının yerine koymuş durumda. Not alıyor, kaydediyor, arşivliyor; fakat bütün bu birikim, düşünmenin yerini tutmuyor. Hatırlamak yerine erişmeye, anlamak yerine işaretlemeye alışıyoruz. Bilgi, zihinde yoğrulup dönüşmeden, olduğu gibi saklanıyor. Kral’ın binlerce yıl önce dile getirdiği uyarı, bugün daha yüksek bir sesle yankılanıyor: Düşünce, dışarıya emanet edildikçe içeride zayıflıyor.
Güven’e Mektup
Eyyüp Azlal
11.01.2026 - 00:00
Yayınlanma
10.01.2026 - 21:35
Güncelleme
13
Paylaşım
Kıymetli arkadaşım Güven.Yazar Kaynakları
Sana bu mektubu yazmamdaki amacım bir hasbıhalin ötesinde telefonda anlatılacak olayların düşünülme payının olmayışındandır. Malumun artık telefonun bir ucunda ben diğer ucunda sen varsın. Hatıralarımız arasında bizi yalnız bırakmayan cemiyet dedikoduları, geçmişin buruk izleri gibi kulaklarımızda yankılanıp durdu. Tıpkı hüzünlü bir nostalji gibi. Hayat, biz farkına varmadan bizi başka yerlere savurdu ama bazı hatıralar var ki hâlâ aynı yerde duruyor.
Geçenlerde uzun uzun konuşmuştuk. Üniversite yıllarımızı, öğrenciliğin o telaşlı ama umut dolu günlerini; Çaycı Süleyman’ın mekânı olan Duvardibi’nde oturduğumuz zamanları yâd etmiştik. Edebiyat Fakültesi’nin Hergele Meydanı’nda fikir devşirdiğimiz, dergi çıkardığımız günler gelmişti aklımıza. Fanzinler hazırlar, duvar gazeteleri asar, şiir gecelerinin duyurularını heyecanla yapardık. O günlerde kelimelere sığdırdığımız hayaller, bugün hâlâ içimizde aynı sıcaklığıyla duruyor.
Senin anlattığın ve benim hatırlamadığım. Benim anlattığım ve senin de hatırlamakta güçlük çektiğin hatıralarımızı telefonda uzun uzun anlatmıştık. Bir ara seninle otobüste kitap okuma terapileri yapalım demiştik. Kimin fikriydi bilmiyorum ama o zamanlar otobüste kitap okumak benim için bütün kütüphanemi bitirdiğim, dünyaları okuduğum bir yer olmuştu. Sonraları otobüs yerine tramvay hattı devreye girmişti de kitap okurken artık sallanmıyorduk. Kaldığımız yurt okula biraz uzaktaydı. Topkapı- Beyazıt arası gidip geliyorduk.Saat ve Takvimler
Belki o zamanlarda bazı kitapları sınav geçmeye yönelik de okuduğum olmuştur. Odaklanma, motivasyon denilen insani reflekslerin aslında dış dünyadaki konfordan ziyade, zihindeki açlıkla ilgili olduğunu o günlerde anladım. Gece sınava hazırlanamadığımız bir sınav varsa tramvaya biner. Okula gidene kadar notları da okuduğumuz olurdu.
Okulun ilk yılı tramvay da devreye girdiği için bizim için alternatif çoğalmıştı. O zamanlar gençliğin verdiği bir heyecan olsa gerek Topkapı semtinin kalabalığında, sarsılan bir otobüs demirine tutunurken ya da tramvayın gürültüsü içinde bir sayfaya gömülürken, etrafımdaki kaosu sessize alabilmeyi öğrenmiştim. Belki de o günlerdeki 'zorunluluk', bugünün 'imkânlar' denizinden çok daha güçlü bir itici güçtü. Sınav geçme telaşıyla başlayan o okumalar, zamanla gürültünün içinde kendi iç dünyama kurduğum bir kaleye dönüştü.Gazeteler
Bu mektubu sana yazarken, hatıralardaki o güzel okuma hasletini tekrar canlandırabilir miyiz diye düşünüp durdum. Konuyu sana açmadan önce kendim bir deneyeyim dedim. İki haftadır iş yerine otobüsle gidip geliyorum; nitekim senden uzaktayım. Bunu yine beraber yapalım dersem, işin doğrusu senin şartlarını bilmiyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Haber
Hobiler ve Boş Zaman Uğraşları
Otobüste, tabiri caizse keşif harekâtım tam bir hafta sürdü. Kitabı nerede okuyacaktım? Otobüsün neresinde durmalıydım? Öğrencilik yıllarımdaki gibi kulaklık takıp okuma müziği açabilir miydim? O zamanların orta pilli walkmanleri yâdıma düştü. Neyse ki bir haftadır otobüste kitap okuyorum. Mesafe ne çok uzun ne de çok kısa... Ama sabahları sakin olan otobüs, akşamları hıncahınç doluyor. Kitap okumalarım biraz akamete uğruyor.
Otobüsle akşam işten dönerken sıkıntı çektiğim doğrudur. Kitabın sayfaları arasındaki dünyaya sığınmak hem bir lüks hem de bir direnç hâline geliyor. Dirseğimi nereye koyacağımı bilemediğim, bir elimle tutunup diğeriyle kitabı açık tutmaya çalıştığım o karmaşa olsa da seninle paylaştığım o eski huzuru tuttuğumu fark ediyorum. Kalabalığın uğultusu kulaklığımdaki müziğin ardında silinip giderken, her satırda sanki yan koltuğumda oturuyormuşsun da beğendiğimiz bir cümlenin altını beraber çiziyormuşuz gibi hissediyorum.Kitaplar ve Edebiyat
Şimdi yine teklifimi yineliyorum. Otobüste kitap okuyalım mı? Şartlarını, vaktini ya da zihninin şu anki yorgunluk seviyesini bilmiyorum elbet. Belki senin rotan benimki kadar elverişli değildir. Belki de hayatın telaşı sana bu aralığı tanımıyordur. Yine de diyorum ki; mesafeler bizi fiziksel olarak ayırsa da aynı zaman diliminde, farklı mekânlarda, elimizde benzer dünyalarla buluşamaz mıyız?
Lokman’a Mektup
Eyyüp Azlal
18.01.2026 - 00:00
Yayınlanma
17.01.2026 - 18:18
Güncelleme
10
Paylaşım
Kıymetli Arkadaşım Lokman,
Sana bu mektubu "kıymetli arkadaşım" hitabıyla yazıyorum ama aslında bu ifadenin arkasında bir mahcubiyet saklı. Daha önce ortak dostumuz Güven’e de mektup yazmış ve ona da "arkadaşım" diye hitap etmiştim. Kendisi mektubuma cevap verirken, “İyi ki arkadaşım Güven demişsin; eğer kardeşim Güven deseydin çok kızardım,” demişti. Oysa onunla kardeşlik hukukumuz hâlâ devam ediyor; belki de bu ifadeden sonra “ediyordu” demeliyim.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Gazete aboneliği
Gazete
Güven, neden kardeşâne değil de arkadaşça bir yaklaşımı tercih etmişti? Bu arada şunu da belirteyim: Yazılarımı ilk defa beğendiğini fark etmiş. Mektubunda öyle söylüyor. Bu bir itiraf mıydı, yoksa deneme tarzında yazdığım yazıların samimiyeti mi hoşuna gitmişti, tam bilemiyorum. Son zamanlarda yazılarımı oldukça samimi buluyormuş. Üstelik bunu bana yaranmak için değil, aksine "sana yaranmaya çalışıyor" damgasını yeme riskini göze alarak söylediğini vurguluyor.
Güven’e “kardeşim” yerine “arkadaşım” dediğim için bu ifadeyi sahici bulmuş. Ona göre kardeşlik, içi boş ve ruhsuz bir iskeletten ibaretmiş. Modern dünyada kan bağıyla bağlı olanların bile mal ve miras kavgası yüzünden birbirine düşebildiği, hatta trajik olayların yaşandığı düşünülürse Güven belki de haklıdır. Ancak ne senin ne benim ne de Güven’in yetiştiği iklimde bu karamsarlığın yeri yoktur. Bizim kardeşliğimiz, dünyevi tartışmaların ötesinde manevî bir zeminde yükselebilirdi.
Nitekim inanç bağıyla örülen kardeşlik, biyolojik akrabalığın ötesinde bir kutsiyete sahiptir. Zira bu bağ, fani menfaatler üzerine değil; erdemli bir toplum olma ve ebedî kurtuluşa erme gayesi üzerine inşa edilir. Bu yönüyle din kardeşliği, ruhların ortak bir idealde buluşması değil midir?
Güven’le aramızda uzak mesafeler olsa da bir şekilde telefonda hasbihal eder, dertlerine ortak olurduk. En mutlu anlarını da en kederli zamanlarını da bizimle paylaşırdı. Karasevdalara kapıldığı dönemlerde, o sert poyrazlara biz de onunla birlikte maruz kalmamış mıydık? Hiç unutmam; sen, ben ve Güven, kar bozan bir Şubat soğuğunda tipiyle mücadele ederek Eyyüpsultan Mezarlığı’na gitmiştik. Üstat Necip Fazıl’ın kabri başında dualar ederken, soğuktan dolayı ellerim donmuş, okuduğum Yasin-i Şerif yarım kalmış ve elimdeki Mushaf rüzgârdan uçmuştu. İşte o an Güven devreye girmiş; hafızlığını konuşturarak benim yarım saatte bitiremediğim Yasin’i iki dakikada ezberden okuyuvermişti. Bu kardeşlik değil de nedir? Birbirine omuz vermek ve aynı yolda yürümek değil miydi kardeşlik?
Kardeşim Lokman... Evet, bu sözlerden sonra sana artık "Kardeşim Lokman" diyeceğim ve gardını almış bir boksör gibi Güven’in bu fikrine muhalefet edeceğim. Sahi, bize Metin Önal Mengüşoğlu’nun "Kardeşime Mektup" şiirini okuyan Güven değil miydi? Murat Kapkıner’in "Kardeşime Mektup" kasetini getiren de oydu. Öyle hatırlıyorum. Mengüşoğlu üstadın bu en sarsıcı, en damardan şiirini beraber ezberlememiş miydik?
Gerçi Metin Önal Mengüşoğlu da bir zamanlar "kardeşim" dediği ve ona “Kardeşim’e Mektup” yazacak kadar değer verdiği Murat Kapkıner için "O, benim için öldü artık" demişti. Son Bursa seyahatimde Metin Önal Mengüşoğlu ile uzun uzun sohbet etmiş ve Kapkıner’i neden gönül defterinden sildiğini sormuştum. Aldığım cevabı buraya yazacak kadar kendimi güçlü hissetmiyorum. Lakin bu kırgınlığın sırrı “Kardeşime Mektup” şiirinin şu mısralarında gizli olduğunu söyleyebilirim:
"Sana döndümse şimdi ben, bütün eski sevgilerimi yığarak döndüm.
Yaşayamadıklarım, yaşayabildiklerimden daha çok ve daha layıksa özlenmeye;
Sesim seninle daha gür, şarkılarım daha özgürse bil ki;
Yaşayamadıklarımızı yaşanabilir kılmak için savaşmak,
Seninle bir menekşeyi koklayıp soldurmaktan daha güzeldir…"
Kıymetli dostum Lokman, mektubuma başlarken senin "mağara" metaforuna değinecektim ama sözü yine Güven aldı. Hakkınız bâki kalsın.
M. Âkif’in Ali Ekrem’le Dostluğu
Eyyüp Azlal
25.01.2026 - 10:43
Yayınlanma
25.01.2026 - 10:43
Güncelleme
3
Paylaşım
İstiklal Marşı şairimiz M. Âkif Ersoy’un "muhibbi-i azîzan" (aziz dostlarım) dediği isimler arasında Abdürreşid İbrahim, Ömer Ferid Kam, Babanzâde Ahmed Naim, Said Halim Paşa, Tahir Olgun, Hasan Basri Çantay, Mahir İz, Eşref Edib Fergan, Fatin Gökmen, Süleyman Nazif, Mithat Cemal Kuntay, Kuşçubaşı Eşref, Yozgatlı İhsan Efendi ve Bosnalı Ali Şevki Hoca (Köse İmam) gibi pek çok önemli isim yer almaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazete
Politika yorumları
Siyaset haberleri
M. Âkif’in bu kadim dostlarının yanı sıra, hayatında farklı izler bırakmış arkadaşları da vardır. Örneğin, Neyzen Tevfik’i içki alışkanlığından kurtarma çabası hatıralarda geniş yer tutar. İlk Maarif Vekilimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver ise onu İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna eden samimi bir dostudur; hatta marşı meclis kürsüsünde ilk okuyan kişi de odur. Âkif’in şiirinde idealize ettiği ve adına müstakil bir eser yazdığı "Asım" karakteri, dostu Bosnalı Ali Şevki Hoca’nın oğludur. Âkif, "Köse İmam" olarak bilinen bu dostu için de Safahat’ta aynı adla bir şiir kaleme almıştır.
Âkif’in geniş dost çevresinde belki de en çok dikkatten kaçan ve unutulan isimlerden biri, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’dır. Oysa Mehmet Âkif, Safahat’taki "Kocakarı ile Ömer" şiirini "Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey’e" diyerek ona ithaf etmiştir. Âkif ile Ali Ekrem Bey’in dostluğunu diğer dostlarından ayıran en temel özellik, aralarındaki edebi etkileşim ve eleştiri hukukudur. Âkif’in genel yayın yönetmenliğini yaptığı Sebilürreşad dergisinde Ali Ekrem Bolayır, 7 Ağustos - 25 Aralık 1913 tarihleri arasında "Sahâif-i Tenkîd: Mehmed Âkif" üst başlığıyla on adet yazı yayımlar. Bir şairin, kendi yönettiği dergide kendisini sanatsal açıdan eleştiren yazılara yer vermesi, günümüz edebiyat dünyasında eşine az rastlanır bir erdem ve özgüven örneğidir.
Daha fazlasını keşfedin
Spor haberleri
Kültür haberleri
Yerel haberler
Peki, bu dostluk nasıl başladı? Âkif ile Ali Ekrem’in tanışmasına Üç İstanbul’un yazarı Mithat Cemal Kuntay vesile olur. Ali Ekrem’in "Vasiyet" ve "Elvâh-ı Tabiat" adlı şiirleri Servet-i Fünûn dergisinde yayımlandığında, Âkif bu şiirleri çok beğenir ve şairi tebrik etmek ister. Tanışmaya giderken yolda Mithat Cemal’e Ali Ekrem hakkında hep müspet cümleler kurar. Hatta bir defasında, kendi şiir serüvenini de açıklayan şu tarihi sözü söyler:
"Ali Ekrem olmasaydı, ben (şiirim) olmazdım. Çünkü o, nazma tasviri ve muhâvereyi (karşılıklı konuşmayı) soktu. Benim de yaptığım bundan ibaret."
Mithat Cemal ile Ali Ekrem Bey’in evine giden Âkif, orada koyu bir edebiyat sohbetinin ardından ayrılırken, kendisinden altı yaş büyük olan Ali Ekrem Bey’in elini öper. Âkif, "Kocakarı ile Ömer" şiirini ona ithaf ettiğinde Mithat Cemal sebebini sorar; Âkif’in cevabı nettir: "Ben Ali Ekrem’in tilmiziyim (öğrencisiyim)." Her ne kadar Mithat Cemal bu yakıştırmaya itiraz etse de Âkif bu tevazuunu her fırsatta tekrarlamıştır.
Bu dostluk ilerleyen yıllarda İstanbul Darülfünunu (İstanbul Üniversitesi) çatısı altında da devam eder. Akif, o dönemde İstanbul üniversitesinde edebiyat hocasıdır. Üniversitede Tevfik Fikret’in istifa etmesiyle boşalan "Tarih-i Edebiyat" müderrisliğine Ali Ekrem’i bizzat Âkif önerir. Göreve başlayan Ali Ekrem Bolayır da hatıratında, Âkif’in "Hasta" şiirini öğrencilerine durup dinlenerek, etkileyici bir şekilde okuttuğunu zikreder.
Daha fazlasını keşfedin
Savaş ve Çatışma
Dünya haberleri
Ekonomi
Özetle; Âkif’in dost halkasında Ali Ekrem Bey’in müstesna bir yeri vardır. Âkif’in şiirindeki realist çizgi, tasvir gücü ve canlı konuşma dili, büyük oranda Ali Ekrem’in tesiriyle şekillenmiştir. Bu ilişki, sadece iki şairin dostluğunu değil, aynı zamanda Türk edebiyatında eleştiri ve nezaketin nasıl birleşebileceğini gösteren muazzam bir örnektir.
Eyyüp Azlal: Mısır ve M. Akif Ersoy ve Abbas Halim Paşa
Eyyüp Azlal
25.01.2026 - 19:09
Yayınlanma
25.01.2026 - 19:11
Güncelleme
Büyük bir şairi yine büyük bir şairle anlatmak bizim açımızdan bir talihsizlik olmasa gerek. Hani Sezai Karakoç üstadımızın “Sürgün ülkeden başkentler başkentine” şiiri vardı ya! Meseleye tam da oradan girmek istiyorum.
Daha fazlasını keşfedin
Tarih
Gazete aboneliği
Medya analizi
Osmanlı’nın kalbinden sürgün edilmiş bir başkent var. İstanbul, Osmanlı’nın gönlünden kovulmuştu. Yok, hayır hayır Osmanlı, İstanbul’un bağrından koparılmıştı.
İşte Osmanlı için İstanbul neyse Mısır’a sultan giden Abbas Halim Paşa için de büyük İslam şairi Muhammed Akif Ersoy da böyle bir şeydir. Kanaatimce İstanbul’dan Mısır’a dönerken Abbas Halim Paşa’nın yanında götürdüğü tek hazinesi Muhammet Akif Ersoy’du. Belki tarihçilerin buna itirazı olabilir. Ama edebiyat tarihinde ve bizim nazarımızda durum böyledir.
Muhammet Akif Ersoy’un ahlakıyla eşdeğerdi Abbas Halim Paşa. Böyle yüksek ahlaklı değerli bir şahsiyet olan Abbas Halim Paşa’ya Kur’an şairi Akif ile dostluğu sorulduğunda şöyle bir cevap verirmiş. “Bu onun (Mehmet Akif’in) talihi değil, benim talihim! Akif, ne zaman, nerede olsa bir Abbas Halim bulurdu; Fakat ben bir Akif’i nasıl bulurum.”
Muhammet Akif Ersoy’un Mısır’daki ilk yıllarında maişeti Abbas Halim Paşa tarafından karşılanıyordu belki. Fakat zaman geçtikçe paşanın da hem ekonomik hem de sağlık durumunda bozulma olmuştu. Bu durumu bildiğinden olacak ki Akif, izzet ve vakarına düşkün biridir ve çoğu zaman ihtiyacını ona dahi bildirmiyordu.
Abbas Halim Paşa için İstanbul’dan ayrılıp kendi memleketi de olsa Mısır’a Kahire’ye dönmek zordu. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu ve Vezir Halim Paşa’nın oğlu olan bu zat, küçüklüğünde ağabeyi son sadrazamlardan olan merhum ve şehid Said Halim Paşa ile Hidiv kasrında geçen çocukluk hatıraları vardı. Ağabeyiyle birlikte İsviçre’ye Siyasal bilgiler dalında yüksel tahsile gitse de yine İstanbul’a dönmüşlerdi. İşte onları İstanbul’a çeken kuvvet boğazın eşsiz manzarasından çok hiç şüphesiz Mehmet Akif olacaktı.
Ama durum Mehmet Akif cephesinde öyle olmayacaktı. İstiklal marşında söylerdi ya “Etmesin beni tek vatanımda cüda.” O, Mısırda on bir yıl kaldı. Yüreği buruk, içi sızlanmış olarak kaldı. Koca bir imparatorluğun batmasına hazmedemedi belki. Hep hasretle ve hüzünle kaldı. Evet, yanında kadirşinas dostu Abbas Halim Paşa vardı. Fakat o hep yalnız ve yaralıydı. Oradaki dostları, ne Nil’in muhteşem güzelliği ne piramitlerin esrarengiz ihtişamı onu cezbetmişti. O sürgün ülkeden başkentler başkentine sürüklenen bir gemide yüreğiyle baş başa “cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ” dercesine yüreğiyle baş başadır…
Ziryab’ın Kültürel Mirası
Eyyüp Azlal
01.02.2026 - 00:00
Yayınlanma
31.01.2026 - 18:08
Güncelleme
9
Paylaşım
Edebiyat dünyamızın "Masal Dedesi" olarak gönüllerde taht kuran Yücel Feyzioğlu, bu kez rotasını masalların büyülü dünyasından, tarihin tozlu ama bir o kadar ışıltılı sayfalarına kırıyor. Feyzioğlu, okurunu Ortaçağ’ın kalbine, Mezopotamya’dan Endülüs’e uzanan devasa bir kültür atlasına davet eden iki önemli romanla selamlıyor: "Niran ile Ziryab" ve "Ziryab’ın Hasreti".
Öğretmen, masal derleyicisi ve tiyatro yazarı kimliğiyle tanıdığımız yazarın bu türler arası geçişi, aslında bir tesadüf değil, bir "buluşma" hikâyesi. Feyzioğlu, binlerce masalı derlerken satır aralarında rastladığı o çarpıcı aşk hikâyesinin peşine düşmüş: Yemenli köle Niran ile Harranlı dahi müzisyen Ebul Hasan Ali bin Nafi, yani nam-ı diğer Ziryab. Bu müzik duayeni Ziryab’ın hayatında hakikatte böyle bir aşk hikâyesi var mı bilmiyoruz. İslam Ansiklopedisi başta olmak üzere diğer kaynaklarda Ziryab’ın müzik tarihinde ritim ve vezin ve de eserin sözlerini bir araya getirmekle maruf ve meşhurdur. Flamenko müziği ve gitarın babası olarak anılıyor. İbni Haldun da Ziryab’tan bahsediyor.
Bağdat: Bilim ve Sanatın Altın Çağı
Feyzioğlu, Ziryab’ın hayatındaki tarihsel boşlukları edebî bir sezgiyle doldururken, bizi 9. yüzyıl Bağdat’ının entelektüel iklimine götürüyor. Romanı sıradan bir biyografiden ayıran temel unsur, yazarın kurduğu görkemli atmosfer. Karşımızda sadece bir müzik okulu değil; Cabir bin Hayyan’ın kimya deneyleri yaptığı, Harezmî’nin matematiğin sırlarını fısıldadığı, Ebu’l-Atâhiye’nin edebiyat dersleri verdiği devasa bir akademi var.
Ziryab’ın hocası İshak el-Musulî ile yaşadığı o meşhur "kıskançlık" kırılması, romanın dramatik yapısını güçlendirirken; aslında bir sanatçının sürgünle imtihanını da başlatıyor. Bağdat’tan kovulan Ziryab, yanına sadece udunu değil, Doğu’nun bin yıllık kültürel birikimini de alarak yola koyuluyor.
Sürgünden Medeniyete: Endülüs’e Uzanan Yol
Ziryab’ın Bağdat’tan Kayrevan’a, oradan da Endülüs’e uzanan yolculuğu, Feyzioğlu’nun kaleminde bir "kültür taşıyıcılığı" destanına dönüşüyor. Romanın en can alıcı noktası, Ziryab’ın Kurtuba’ya girişiyle başlıyor. O, Endülüs’e sadece yeni bir müzik üslubu veya beş telli udu getirmemiş; aynı zamanda sofradan giyime, edebiyattan gündelik yaşama kadar yeni bir medeniyet estetiği taşımıştır.
Bir Sıra Gecesi Hatırası: "Müzik Yemeğin Tuzudur"
Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa Kitap Fuarı sonrası, Ziryab’ın kadim toprağı Urfa’da bir Sıra Gecesi'nde Feyzioğlu ile bir araya gelmiştik. O akşam, Ziryab’ın ruhunun dolaştığı o mecliste yazarın kurduğu bir cümle, aslında bu iki romanın da neden yazıldığının özeti gibiydi:
"Müzik yemeğin tuzu gibidir; bütün sanatçılar giderse tatsız tuzsuz bir toplum oluruz, olmaz!"
Bu söz, Feyzioğlu’nun eserlerine sadece birer "tarihi roman" olarak değil, toplumsal bir ruh aşısı olarak baktığının en somut kanıtıydı. Ziryab’ın hikâyesi üzerinden bize, sanatın bir lüks değil, toplumu bir arada tutan ve ona lezzet veren temel bir unsur olduğunu hatırlatıyordu.
Sonuç olarak:
"Niran ile Ziryab" ve "Ziryab’ın Hasreti", Doğu ile Batı’nın birbirine en çok yakıştığı dönemi, insanı merkezine alan bir bakış açısıyla anlatıyor. Yücel Feyzioğlu, bir medeniyetin köklerini aşkın ve sanatın potasında eriterek bugünün okuruna sunuyor. Eğer bugün udun tellerinde bir hüzün, Endülüs’ün mimarisinde bir ihtişam varsa, bunda Ziryab’ın ayak izleri; o izleri bugüne taşıyan Feyzioğlu’nun ise büyük bir emeği var.
Sebilürreşad: Bir Düşünce Mirasının Yeniden Doğuşu
Eyyüp Azlal
08.02.2026 - 00:00
Yayınlanma
07.02.2026 - 18:06
Güncelleme
1
Paylaşım
Mehmet Akif Ersoy ve Eşref Edip Fergan tarafından 1908 yılında yayın hayatına başlatılan Sebilürreşad, son sayısından elli yıl sonra gazeteci-yazar Fatih Bayhan’ın yönetiminde yeniden okuyucuyla buluştu. Yayın hayatına ilk olarak Sırat-ı Müstakim adıyla başlayan dergi, 1912’den itibaren Sebilürreşad ismiyle yoluna devam etmişti. Kurucuları Ebül‘ulâ Zeynelâbidin (Mardin) ve Eşref Edip Fergan’dı. Ancak Ebül‘ulâ Mardin’in önce milletvekili ardından müderris olmasıyla dergiden ayrılması üzerine, yayının tüm teknik yükü ve sorumluluğu Eşref Edip’in omuzlarına kalmıştı.
Daha fazlasını keşfedin
Politika yorumları
Ekonomi haberleri
Siyaset haberleri
Zengin Yazı Kadrosu ve Safahat’ın Doğuşu
Sırat-ı Müstakim döneminden başlayarak Millî Mücadele ve Cumhuriyet yıllarına kadar Sebilürreşad incelendiğinde, Türk düşünce tarihinin en güçlü isimlerinden oluşan bir kadro göze çarpar. Yazarlar arasında; Mehmet Akif Ersoy, Ebül‘ulâ Mardin, İsmâil Hakkı (Bereketzâde), İsmâil Hakkı (Manastırlı), İsmail Hakkı (İzmirli), Ahmed Naim (Babanzâde), Halim Sabit (Şibay), Mûsâ Kâzım, Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Tâhir (Bursalı), Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Ömer Ferit Kam, Abdürreşid İbrahim, Tâhirülmevlevî, Mehmet Şemsettin Günaltay ve Ahmet Hamdi Akseki gibi isimler yer almıştır.
Mehmet Akif, "Safahât-ı Hayattan" başlığıyla yayımlanan ve daha sonra Safahat kitabını oluşturacak olan tüm şiirlerini ilk kez bu dergide neşretmiştir. Akif; Muhammed Abduh ve M. Ferîd Vecdî gibi İslam âlimlerinden yaptığı çeviriler ve "Musâhabe-i Edebiyye" bölümüyle derginin en istikrarlı kalemi olmuştur.
Tarihsel Yolculuk ve 50 Yıllık Ara
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da, Millî Mücadele döneminde ise Ankara ve Kayseri’de yayınını sürdüren dergi, Meclis’in kurulmasının ardından tekrar İstanbul’a taşınmıştır. 1948-1966 yılları arasında Latin harfleriyle neşredilen derginin son dönem kadrosunda Peyami Safa, Said Halim Paşa, Hasan Basri Çantay, Yahya Kemal ve Nurettin Topçu gibi dev isimler yer almıştır. Sebilürreşad, 1966 yılında 1007. sayısı ve 40. cildiyle yayın hayatına veda etmiştir.
2016: Yeniden Sebilürreşad
Tam yarım asır sonra Sebilürreşad, bu kez Ankara’da yeniden kapılarını açtı. Gazeteci-yazar Fatih Bayhan, dergiyi "Yeniden Sebilürreşad" adıyla tescilleyerek, 1966’nın Ağustos ayında kapanan bu meşaleyi 2016’nın Ağustos ayında tekrar uyandırdı. Günümüzde 121. sayısına ulaşan dergi, son sayısında İslamcılık düşüncesinin yerli ve entelektüel sesi Said Halim Paşa’ya odaklanarak kritik bir dosya konusuna imza atmıştır.
Derginin editörü Prof. Dr. Ebubekir Ceylan, Sebilürreşad’ı sadece bir "hatırlama nesnesi" olarak değil; bugünü tartan ve yarını idrak etmeye çalışan bir sorumluluk alanı olarak tanımlar. Genel Yayın Yönetmeni Fatih Bayhan ise derginin temel misyonunun yüzeysel bir uyanıştan ziyade; zihinsel ve ahlaki bir "yeniden inşa" çağrısı olduğunu vurgular.
Bir Vefa ve İdealizm Hikâyesi
Fatih Bayhan’ın Sebilürreşad’ı yeniden canlandırma fikri, çocukluğuna dayanan bir gönül borcudur. Babasının sıkı bir dergi okuru olması sebebiyle; evlerinde Mehmet Akif, Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Şevket Eygi gibi isimlerin eserleriyle büyüyen Bayhan için bu dergi, bir çocukluk hayalinin gerçeğe dönüşüdür.
Bu süreç, 2013 yılında Mehmet Akif’in ailesiyle birlikte kurulan Mehmet Akif Düşünce Derneği ile somutlaşmıştır. Akif’in torunu Selma Argon Hanımefendi ile Anadolu’yu karış karış gezen Bayhan, okurlardan gelen yoğun talep üzerine dergiyi yeniden çıkarma kararı almıştır. Ankara’da mütevazı bir ofiste başlayan bu hazırlık süreci, 2016’da 10 bin adetlik ilk baskıyla meyvesini vermiştir. Bayhan’ın en büyük hayali, dergiyi Osmanlıca, Arapça ve İngilizce dillerinde yayımlayarak tüm İslam coğrafyasına ulaştırmaktır.
Sonuç olarak; Fatih Bayhan’ın azim ve sebatıyla hayat bulan yeni dönem Sebilürreşad, 1908’de Eşref Edip’in başlattığı o büyük davayı ve istikameti korumaya devam ediyor. Bayhan’ın sergilediği kararlılık, Eşref Edip’in mirasının günümüzdeki en somut yansımasıdır.
M. Akif’in Yol Arkadaşı: Said Halim Paşa
Eyyüp Azlal
15.02.2026 - 00:00
Yayınlanma
14.02.2026 - 18:16
Güncelleme
3
Paylaşım
Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un büyük saygı duyduğu aydın ve mütefekkir şahsiyetlerden biriydi. Said Halim Paşa’nın 1864, Mehmet Akif’in ise 1873 doğumlu olduğu göz önüne alınırsa, aralarında on-on bir yaş fark olduğu söylenebilir. Akif’in, Said Halim Paşa’ya bir "ağabey" gözüyle baktığı aşikârdır. Öte yandan Akif’in, Paşa’nın küçük kardeşi Abbas Halim Paşa ile olan dostluğu da öteden beri bilinmektedir.
Daha fazlasını keşfedin
Güncel haberler
Savaş ve Çatışma
Dünya haberleri
Said Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu olarak, belki de tarihle ve Osmanlı gerçeğiyle yüzleşen ender figürlerden biridir. 1870 yılında ailesiyle Kahire’den İstanbul’a taşınırken, beraberinde zengin bir coğrafya ve tarih bilinci getiriyordu. Düşünün; dedesi bugün Yunanistan sınırları içinde kalan bir Osmanlı sahil şehri olan Kavala’da doğmuştu. Babası Mehmet Abdülhalim Paşa Kahire’de doğduğunda artık bir Mısır hıdiviydi; kendisi ise Osmanlı payitahtına geldikten sonra devletin en önemli devlet adamlarından biri oluvermişti.
Mehmet Akif Ersoy’un ailesi Osmanlı bakiyesi olan Arnavutluk’un İpek kasabasından, Said Halim Paşa’nın ailesi ise Kavala’dan gelmiştir. Bazı tarihçiler Said Halim Paşa’nın ailesi için "Kavala’daki Arnavut kökenli bir aile" derken, bazıları da Konya’dan Kavala’ya göç eden Türk bir aile olduklarını belirtir. Gerçek olan şudur ki; hem Mehmet Akif hem de Said Halim Paşa, ırki bir temelden ziyade dini bir şuurla birbirlerine dost ve arkadaş olmuşlardır. Yine de ortak kültür, örf ve adetler bazen insanların birbirine yakınlaşmasına vesile olabilmektedir.
Said Halim Paşa, özel hocalardan aldığı ilköğrenimi sırasında Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrendi. Üniversiteyi İsviçre’de siyasi ilimler alanında tamamladı. II. Abdülhamid tarafından kendisine sivil paşalık rütbesi verilerek 1888 yılında Şura-yı Devlet üyeliğine tayin edildi. Görevindeki başarısından dolayı kısa zamanda Rumeli Beylerbeyliği payesine getirildi. Paşa’nın kitapları, makaleleri ve mektuplarının çoğu, Mehmet Akif Ersoy tarafından önce Sırat-ı Müstakim ve daha sonra Sebilürreşad dergilerinde yayımlanmıştır.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Gazeteler
Ekonomi haberleri
İslâmlaşmak, Said Halim Paşa’nın en önemli eserlerinden biridir. Mehmet Akif tarafından Fransızca’dan tercüme edilerek 15 Kasım 1918’den itibaren Sebilürreşad’da tefrika edilmiş, aynı yıl içinde kitap olarak da basılmıştır. Eserde Müslümanlığın inanç, ahlak, cemiyet ve siyaset unsurlarını içine alan bir bütün olduğu tezi savunulmaktadır.
Said Halim Paşa, bu eserinde İslam dışı gayelerle "İslamlaşmanın" mümkün olmayacağını ifade ederek bir bakıma tüm İslamcıların öncüsü olmuştur. Bu nedenle milli şairimiz Mehmet Akif, kitap ve Paşa için şu yorumu yapmıştır:
"Said Halim Paşa Hazretleri tarafından ‘İslâmlaşmak’ mevzuuna dair serdedilen mütalaaları pek güzel anlıyoruz. Çünkü bu mütalaalar; metin, sabit ve hakiki bir kanaati müdafaa için kemal-i samimiyetle serdediliyor. Müellif başkasının kanaatlerini değil, kendi kanaatini ortaya sürüyor. Duyguları, düşünceleri tamamıyla kendisinin. Ortada ariyet (ödünç), sahte bir şey yok."
Şimdiye kadar İttihat ve Terakki çevresine hep "Batıcı ve muarız" bir hareket gözüyle bakmıştım. Ancak Mehmet Akif ve Said Nursi gibi İslamcı düşünürlerin yanı sıra Said Halim Paşa gibi entelektüel devlet adamlarının da bu yapının içinde yer aldığını görünce düşüncem yeniden şekillendi. Tabii buradan "İttihat ve Terakki yöneticileri sütten çıkmış ak kaşıktı" sonucu çıkarılmamalıdır; hakeza dönemin padişahı için de bu geçerlidir.
Daha fazlasını keşfedin
Politika
Dijital gazete
Medya analizi
Devletin yıkılış döneminde kurulan bu yapının hem ütopik hem de reel karakterini anlamak adına şu örnek verilebilir: Said Halim Paşa bu yapıda Mısır ve Arap bölgesini, İbrahim Temo Arnavutları, Çerkez Mehmet Reşit Bey Çerkezleri temsil etmiştir. Mehmet Akif ve Said Nursi de hem İslamcıları hem de kısmen Arnavutları temsil eden bir vaziyette bulunmuşlardır. Libya ve Tunus taraflarını Şeyh Sunusi temsil ederken, partinin resmi üyesi olmasa da Mekke Emirliği, İttihat ve Terakki tarafından Şerif Hüseyin’e verilmiştir.
Said Halim Paşa ve Mehmet Akif dostluğuna dönersek; Paşa, Ermeni meselesinden dolayı Malta’ya sürgün edilirken, Mehmet Akif de Mısır’a gitmek durumunda kalmıştır. Said Halim Paşa sürgündeyken Mısır’a geçmek istemiş ancak İngilizler buna izin vermemiştir. Hâlbuki kardeşi Abbas Halim Paşa Mısır’a dönebilmişti.
Said Halim Paşa’nın hayat hikâyesi; çevresi, düşünceleri, Birinci Dünya Savaşı hatıraları ve Mehmet Akif ile olan kadim dostluğu takdire şayandır. Sürgündeyken Milli Mücadele’ye verdiği destek, her türlü övgünün üzerindedir. Yeni dünya düzeni kurulurken yaptığı entelektüel müdahaleler, günümüz aydınları için hâlâ rol model niteliğindedir. Devrinin diğer aydınlarından farklı olarak sahip olduğu kuşatıcı bakış açısı, bugünün gençliği tarafından örnek alınmalıdır.
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Teknoloji haberleri
Coğrafi Referanslar
Paşa'nın devlet adamlığı, meseleleri teorik bir çerçevede değerlendiren düşünür kimliğiyle ve tecrübeyle zenginleşmiştir. Eserlerinde yankı bulan fikirleri, Akif’in deyimiyle "sağlam, sabit ve hakiki bir inancı müdafaa etmek için samimiyetle" ileri sürülmüştür. Bu yönüyle başta Buhranlarımız olmak üzere eserlerindeki derinlik, Ortadoğu’daki dengeler göz önüne alındığında günümüzde yeniden önem kazanmıştır. Ertuğrul Düzdağ ve İsmail Kara gibi değerli isimler, Paşa’nın düşüncelerini sistemleştirerek günümüze taşımışlardır.
Babanzade Ahmet Naim’in Vefatı
Eyyüp Azlal
22.02.2026 - 00:00
Yayınlanma
21.02.2026 - 18:12
Güncelleme
6
Paylaşım
Yazar Beşir Ayvazoğlu bir sohbetinde; M. Akif Ersoy okurlarının M. Akif’i tam olarak anlayabilmeleri için onun dostlarını da iyi okuması gerektiğini belirtmişti. Âkif’in bu kadim dostları arasında, Sahih-i Buhari mütercimi Babanzâde Ahmed Naim Baban, Millî Şairimizi her daim koruyup kollayan ve onun fikir dünyasını şekillendiren en önemli isimlerden biridir.
Daha fazlasını keşfedin
Gazeteler
Yazarlar köşe
Ekonomi
Babanzâde Ahmed Naim, 1872 yılında Bağdat’ta dünyaya geldi. Sultan II. Abdülhamid’in en güvendiği devlet adamlarından biri olan Mustafa Zihni Paşa’nın en büyük oğludur. Maliye Nazırlığı, Selanik ve Halep Valiliği görevlerinde bulunan Mustafa Zihni Paşa, son olarak Bağdat Valisi olarak atanmıştı. Zihni Paşa’nın 1901 yılında mimar Vedat Tek’e yaptırdığı Erenköy’deki Zihnipaşa Camii günümüze kadar ulaşmıştır. Ayrıca vaktiyle av köşkü olarak inşa ettirdiği bina, günümüzde Erenköy Zihnipaşa Kız Sanat Okulu olarak hizmet vermektedir.
Ahmet Naim, İlköğrenimini Bağdat’ta tamamladıktan sonra İstanbul’a gelmiş ve tahsil hayatına burada devam etmiştir. 1891’de Galatasaray Lisesi’nden, 1894’te de zamanının en prestijli okulu Mülkiye Mektebi’nden yüksek bir başarıyla mezun olmuştur. İleri seviyede Fransızca bilen Ahmet Naim Efendi, bunu Galatasaray Lisesi’nde öğrenmiştir. Klasik medrese öğrenimini babasının yaptırdığı köşkte özel hocalardan ders alarak tahsil etmiştir. Arapçayı Bağdat’ta öğrense de medreselerde okunan İslâmî İlimleri babasının köşkünde yine özel hocalardan ders alarak öğrenmiştir. Daha sonra Mehmet Akif, Mehmet Şevket gibi dostlarıyla birlikte yaptığı özel çalışmalarla Arapçasını geliştirmiştir.
Galatasaray Sultânîsi ve Mülkiye Mektebi’nde öğrenim gördü. Arap edebiyatından seçtiği parçaların tercüme ve şerhlerini Servet-i Fünûn dergisinde Bedâyiu’l-Arab başlığıyla neşrederek yazı hayatına başladı. Galatasaray Lisesi’nde hocalığı esnasında Arapça gramer kitabı yayınlamış, “Sırat-ı Müstakîm”, “Sebîlurreşâd” gibi dergilerde yaptığı hadis tercümelerinin yanı sıra fikrî makaleler de kaleme almıştır.
Babanzade; Hariciye Nezareti Mütercim Odası’nda ve Maarif Nezareti’nde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Babanzade Naim’in en önemli özelliği M. Akif Ersoy’la birlikte ırkçılığa karşı İslam birliğini savunmaktı. Kişiliği ve bilgisiyle M. Âkif’in fikir hayatını etkileyen Babanzâde Ahmed Naim’in dostlukları hem Âkif’in hem de Babanzâde’nin yakından tanınması bağlamında önemlidir.
Babanzâde için “Ashabdan sonra en sevdiğim zat” tır diyen Âkif, onun vefat haberini aldığında “Evim barkım yıkıldı, altında kaldım.” diyerek acısını dile getirmiş ve dostluğunun boyutunu göstermiştir. M. Âkif’i bu denli etkileyen ve bu denli güçlü bir dostluğun kurulmasında etkili olan ruh neydi? Hiç şüphesiz dünya görüşlerinin aynı olmasıydı. Güçlü bir inanç ve ideal birlikteliğine sahiptiler.
Daha fazlasını keşfedin
Kültür haberleri
Haber bülteni
Haber makaleleri
Yazar Mehmet Kurtoğlu bir yazısında bu iki fikir insanının dostluklarını şöyle tanımlıyordu:
Babanzade Naim ve M. Akif’in yüreği İslam’ın yeniden hâkim olması ve İmparatorluğun Kurtuluşu için çarpıyordu. Bir defa her ikisi de imparatorluğun dağılış ve yıkılış sürecinde “Ne yapabilirim?” kaygısıyla hareket ediyor, bu anlamda bir çıkış yolu, bir çözüm arıyorlardı. Babanzâde geçmişte Abbasilerin başkentliğini yapmış olan Bağdat’ta Kürt bir paşanın çocuğu olarak 1872 yılında dünyaya gelirken, Âkif, imparatorluğun başkenti İstanbul’da Fatih Medresesi Müderrisi Arnavut kökenli bir babanın oğlu olarak 1873 yılında dünyaya gelmiştir. Her ikisi de dindar bir ailenin çocuğu olarak inanç, ahlak, fazilet ile büyütülmüş, mücadeleci bir ruha bir sahiptirler. Bu anlamda birbirlerini oldukça etkilemişlerdir. (Bkz. https://www.tyb.org.tr/secdede-gitti-hudaya-naim-babanzade-ahmet-naim-49682h.htm )
Mehmet Kurtoğlu’nun Babanzade için söylediği Kürtçe biliyordu bilgisininin yanı sıra M. Akif Ersoy’un çok dilli bir şair ve yazar olduğu bilgisini de burada verelim. M. Akif’in Türkçe, Arapça, Fransızca, kısmen de olsa İngilizcenin yanı sıra Balkan dilleri arasında Arnavutça, Sırpça, Hırvatça, Makedonca da biliyordu. Hatta bir dönem kaldığı Almanya’da Almanca da öğrenmişti.
Daha fazlasını keşfedin
Siyaset
Son dakika
Güncel haberler
(Bkz. https://blog.milliyet.com.tr/mehmet-akif-turk-tu-/Blog/?BlogNo=282011)
Babanzade’nin vefatı:
Hasta namazına dair hadisin yarım kalan tercümesi, yarım kalan namazı ve kendisine “secde” şiiri ithaf edilmiş bir insanın secdede teslim-i ruh etmesi ancak güzel bir akıbetle izah edilebilir. Ahmet Naim’in vefat haberini Mısır’da öğrenen Mehmet Akif, hüngür hüngür ağlamış ve “Onun ölümünü haber aldığım anda, dünya başıma yıkıldı sandım” demiştir. Ahmet Naim Mehmet Akif’le yan yana defnedilmeyi vasiyet etmiş olmakla birlikte ondan önce vefat etmiş ve cenazesi Edirnekapı mezarlığına defnedilmiştir. Kısa bir süre sonra vefat eden Akif ve diğer bir dostu Muallim Cevdet İnançalp da onun yanına defnedilmiştir.
Hasan Basri Çantay ve Akifnâme
Eyyüp Azlal
01.03.2026 - 00:00
Yayınlanma
28.02.2026 - 18:37
Güncelleme
Turan Karataş, bir yazısında Mehmet Akif Ersoy hakkında yalnızca makale değil, müstakil kitap kaleme alanların hemen tamamının kendi sahasında -sanat ve ilim yolunda- mübalağasız birer şöhret olduğunu belirtir. Gerçekten de M. Âkif üzerine eser veren isimlere baktığımızda, edebiyat ve fikir dünyamızın mümtaz şahsiyetleriyle karşılaşırız:
Daha fazlasını keşfedin
Gazetesi
Dünya haberleri
Savaş ve Çatışma
Süleyman Nazif, Eşref Edib, Midhat Cemal Kuntay, Orhan Seyfi Orhon, Mehmet Emin Erişirgil, Hasan Basri Çantay, Ali Nihat Tarlan, Nurettin Topçu, Kaya Bilgegil, Ahmet Kabaklı, Sezai Karakoç, Orhan Okay ve D. Mehmet Doğan bu isimler arasındadır.
Bu müstesna şahsiyetler içinde, M. Âkif’i hem yakından tanımış hem de onunla dava arkadaşlığı yapmış biri olarak Hasan Basri Çantay’ın ayrı bir yeri vardır. Çantay, 1908 yılında Sırat-ı Müstakim dergisinin (daha sonra Sebilürreşad) yazıhanesinde M. Âkif’le tanışır. O yıllarda başlayan bu tanışıklık, dönemin olağanüstü şartları içinde bir dava arkadaşlığına ve samimi bir dostluğa dönüşür. Nitekim Âkif’in vefatından sonra İstiklâl Şairimizin hatırasını ve fikrî mirasını yeni kuşaklara taşıyan Hasan Basri Çantay, Akifnâme adlı eserini kaleme alarak M. Âkif’in doğru ve hak ettiği şekilde tanınmasına mühim bir katkıda bulunmuştur.
Malumdur ki M. Âkif, “Bülbül” şiirini en güzel bir yadigâr ve dostluk nişanesi olarak Hasan Basri Bey’e ithaf etmiştir. Şiirin epigrafında “Basri Bey oğlumuza” ibaresi yer alır. Âkif, bazı şiirlerinin başında dostlarına iltifatlarda bulunmuşsa da bu ithaf, aralarındaki muhabbetin derinliğini göstermesi bakımından ayrıca dikkate değerdir.
Hasan Basri Çantay, Millî Mücadele yıllarında Âkif’le neredeyse gece gündüz birlikte olmuş, Birinci Meclis döneminde aynı sırada yan yana oturmuş, onu yakından tanımış ve dostluğunu kazanmıştır. Tabiri caizse, Mevlânâ’nın Şems’e bağlılığı ne ise Hasan Basri’nin de M. Âkif’e bağlılığı odur. Onun duyarlığına, fikirlerine ve mücadelesine büyük bir sadakatle eşlik etmiştir.
Âkif’in “Ooo… Adamdır, adam!” dediği Hasan Basri Bey, naklettiğine göre, İstiklâl Marşı’nın yazılması hususunda M. Âkif’e ısrarla ricada bulunmuş, adeta yalvarmıştır. Onu teşvik etmiş, bu marşı kendisinden başka kimsenin yazamayacağını ifade etmiş ve sonunda Âkif’i ikna etmeyi başarmıştır. Bugün elimizde İstiklâl Marşı gibi abidevî bir eser varsa, Hasan Basri Bey’in bu teşvikini de hatırlamak gerekir.
Akifnâme’de bu hususa dair pek kıymetli bir hatıra yer alır. Hasan Basri Çantay, eserinin başına koyduğu ve adeta “sebeb-i telif” mahiyetindeki kısa yazısında şöyle der:
“Üstâd-ı kerîmim Mehmed Âkif Bey hakkında bir kitap neşretmek hatırımdan bile geçmezdi. Çünkü Âkif, kanaatimce, yazılamazdı. Hele onu ben hiç yazamazdım. Hem aczim mânî idi, hem fart-ı muhabbetim. Üstadım öldü; Balıkesir’de çıkan Türk Dili gazetesi benden bir yazı istedi. Bu talebi reddedemedim. Kırık dökük bir şeyler yazdım. Teşvik ettiler, teşci‘ ettiler; nihayet şu âvâre eser meydana geldi.”
Ne hazindir ki Hasan Basri Çantay, Âkif’in vefatından hemen sonra kaleme aldığı yazılarla ilk nüvesini oluşturduğu Akifnâme’yi sağlığında bastıramamıştır. Dosya hâlindeki eser, yeğeni Mürşid Çantay’ın gayretiyle, müellifin de verdiği isimle, yaklaşık otuz yıl sonra kitaplaşabilmiştir.
Akifnâme’de, Âkif’in vefatı üzerine kaleme alınmış yirmi manzume; Hasan Basri Bey’in, Âkif’i tanıyanlardan mektup şeklinde isteyerek topladığı yazılar; o günlerde gazetelerde çıkan mühim makaleler ve haberler yer almaktadır. Eseri kıymetli kılan başlıca hususlardan biri, Hasan Basri’ye gönderilen ve Âkif’i anlatan samimi mektuplardır. Ayrıca Safahat’ta yer almamış bazı manzumelerin de burada bulunması, kitabı edebiyat tarihi açısından önemli bir kaynak hâline getirmektedir. Bu metinlerin bir kısmını bugün başka kaynaklarda bulmak mümkün değildir.
Âkif’in ardından, henüz acısı tazeyken kaleme alınan bu mektuplarda hüzünlü hatıralar, dikkat çekici anekdotlar ve mühim tespitler yer alır. Mektup sahipleri arasında Fuad Şemsi, Fatin Gökmen, A. Hamdi Akseki, Sabri Sözen, Fazlı Yegül, Abdulbaki Gölpınarlı, Hüseyin Siret ve Mustafa Seyit Sutüven gibi dönemin önemli isimleri bulunmaktadır.
Daha fazlasını keşfedin
Son dakika
Tarih
Spor haberleri
Âkif için yazılan ağıt mahiyetindeki manzumelerden biri de Hasan Basri Çantay’a aittir. İlk iki mısrası şöyledir:
“Sana “şair” diyemem; şiir senin pâyinde alçalır,
Alçalır, hâke düşer, yükselir eflâkı aşar”
Hasan Basri Çantay’ın basılmış ve basılamamış pek çok telif ve tercüme eseri vardır. Şüphesiz en mühim eseri, uzun yıllar titizlikle çalışarak hazırladığı ve 1952–1953 yıllarında üç cilt hâlinde neşrettiği Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm adlı Kur’an tercümesidir. Bu eseri hazırlarken de Çantay’ın, M. Âkif’in Kur’an anlayışından ve hassasiyetinden ilham aldığı ifade edilir.
Netice itibarıyla Akifnâme, yalnızca bir hatıra kitabı değil; bir devrin ruhunu, bir dostluğun derinliğini ve bir davanın içtenliğini yansıtan müstesna bir eserdir. M. Âkif’in ardından duyulan hasretin, vefanın ve hürmetin satırlara sindiği bu eser, hem edebiyat hem de fikir tarihimiz bakımından ayrıcalıklı bir yere sahiptir.
Zihin İşgali: Baal Kültü ve Küresel Kölelik Piramidi
Eyyüp Azlal
08.03.2026 - 09:40
Yayınlanma
08.03.2026 - 09:41
Güncelleme
7
Paylaşım
Dünya; bugün yalnızca orduların, tankların ve füzelerin gölgesinde değil; aynı zamanda yüzyıllardır şekillenen karanlık bir aklın kuşatması altındadır. Savaşlar artık sadece cephelerde değil, zihinlerde, inançlarda ve toplumların hafızasında yürütülmektedir. Bu yüzden Ortadoğu’da yaşananlar basit bir jeopolitik çekişmenin ötesinde, derin tarihsel hesapların ve ideolojik projelerin sahnesi hâline gelmiştir.
Daha fazlasını keşfedin
Haber makaleleri
Coğrafi Referanslar
Haber
Yahudi bir Hahamın şu sözleri, bugün Ortadoğu’da dönen çarkın en çıplak özetidir: "Biz savaşları başlatırız. Kullanmak için de Hıristiyanları göndeririz. Hıristiyanlar bizim süpürgemizdir." Bu cümle sadece bir kibir beyanı değil; bir stratejinin ifşasıdır. Ancak asıl tehlike savaşın kendisi değil, zihinlerdeki işgaldir. Çünkü biliyoruz ki; akıllar ve gönüller işgal altındaysa, coğrafyanın da işgal edilmesi kaçınılmazdır. Piramidin Tepesindeki Akıl: İngiliz Dehası ve Baal Kültü Bugün dünyayı sistematik bir kölelik düzenine hapseden bu zihniyetin mimarı, sanılanın aksine sadece Siyonizm değildir. Bu sistemi başlatan ve "Baal Kültü"nü modern bir yönetim modeline dönüştüren asıl merkez İngiliz Aklıdır.
Piramidin en tepesinde İngiltere Kraliyet Ailesi yer alır. Onların bir alt basamağında ise finansın devleri olan Rothschild ve Rockefeller aileleri dünyayı parsellemektedir. Bu ailelerin altında ise operasyonel güçler bulunur: Siyonistler, Vatikan ve Mason locaları... Bu yapı, "demokrasi" maskesi altında ülkeleri yönetir. Bir ülkenin başına kimin geçeceği, sandıktan yirmi yıl önce bu masalarda belirlenir. Liderlerin altında ise halkı uyutmakla görevli "gönüllü köleler" vardır: Sözde sanatçılar, oyuncular, sporcular ve medya patronları. ABD ve İsrail ile göbekten bağlı her ülkede bu organizasyon şeması tıkır tıkır işler. Sırayı bozanlar ise operasyonlarla "hizaya" getirilir.
Antik çağda Baal’in büyücüleri ve kâhinleri neyse, bugün kitleleri yönlendiren Hollywood yıldızları, popüler sporcular ve medya patronları odur. Bu kişiler aracılığıyla cinsiyetsizleştirme ve aile karşıtlığı fıtrat bozulur. Tüketim hırsı ve kölelikten zevk alma ile zihinler işgal edilir. Bugün gerek İran’da yaşayan ve İran dışında yaşayan pek çok İranlı da işgal zihniyeti önemli yer tutar. Buna yabancılaşma da diyoruz. Ülkemizde de bunun örnekleri Gezi olaylarında çokça karşımıza çıktı. Zihinlerin işgalinde sahte kahramanlar yaratılır. Sporcular, siyasetçiler hatta dini ritüel adı altında kendilerini bir cemaat lideri olarak takdim edenler de bu gruba girer. LGPT adı altında sapkın davranışlar sergileen sporcular rol model olurlar. Tamamen Rockefeller ailesinin katkısıyla parti kuran siyasetçiler olabilir. Siyonistler, Vatikan ve Mason localarından destek alarak yeni cemaat kuranlar verdiği vaazlarda bu kesimlere diyet borcunu fazlasıyla vermektedirler.
Modern Put: Baal ve Pedofili Sapkınlığı
Kur'an-ı Kerim’de peygamber Hz. İlyas’ın mücadele ettiği Baal (Saffat: 125), bugün sadece bir put değil, bu hiyerarşinin ruhudur. Güce tapmanın, fıtrata savaş açmanın ve pedofili gibi sapkınlıkları "özgürlük" diye yutturmanın adıdır Baal. Evanjeliklerin Trump’ı kutsadığı o ayinler, bir Hristiyanlık tezahürü değil, tam da bu piramidin apokaliptik bir kurgusudur.
Daha fazlasını keşfedin
Ekonomi
Dijital gazete
Haber bülteni
Osmanlı Bakiyesi ve Yerli "Zihin İşgali"
Tüm bu küresel organizasyon içinde Osmanlı bakiyesi ülkemizin duruşuna baktığımızda karşımıza ibretlik bir tablo çıkıyor. Ancak asıl sıkıntı içerideki "zihin işgali"ndedir. Amerika’da Trump’a, Baal sapık kültü ışığında Evanjelistlerin yaptığı o ağır dinî ritüellerde ve dualarda laiklik elden gitmiyor; ama ülkemizin Cumhurbaşkanı Cuma namazına gittiğinde laiklik adına kıyametler koparılıyor. Bu bir köle zihniyetidir. Kendi kültürüne, inancına ve köküne düşman olup Batı’nın sapkın ritüellerine kör kalanların akılları ve gönülleri işgal altındadır.
İki İran ve Diasporanın Paradoksu
Zihin işgalinin en acı örneği ise halkına sırt dönenlerdir. Tahran’da Türkçe öğrenip İstanbul’u "çağdaşlaşmanın kalesi" sananlar ile Amerika’da 170 İranlı genç kızın katili Trump’ın ayağını öpen diaspora aynı karanlığın ürünüdür. Onlar için iki İran var: Biri içinde yaşadıkları "ölü" İran, diğeri efendilerinin önünde diz çöktükleri "hayali" İran. Sanatçı kisvesi altında halkına sırt dönenlerin ibret-i âlem yapılması, işte bu yüzden adaletin bir gereğidir.
Sonuç: Demir Kubbe’den Makarna Süzgecine
.
|
| Bugün 456 ziyaretçi (1185 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|