ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
2019 YILINDA YURTTA VE DÜNYADA EKONOMİK GÖRÜNÜM - I NEO-LİBERAL SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ
YAYINLAMA:
Bugün dünyadaki ekonomik görünüm hakkında yazacağım. Pazartesi ise Türk ekonomisini irdeleyeceğim.
BİR EMPERYALİST GÜCÜN MENFAATİNE ŞEKİLLENMİŞ DÜNYA
II. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya iki farklı siyasi kampa ayrılmıştı: Bir tarafta SSCB’nin başını çektiği sosyalist ekonomilerden oluşan Varşova Paktı diğer tarafta ise rahmetli Demirel’in ifadesiyle “Hür Dünya İttifakı”, yani kapitalist blok. Her iki blokun da, öncelikli hedefi, askeri açıdan diğerine üstün gelmekti. Tabii ki, birbirine zıt iki ayrı ekonomik sisteme sahip bu bloklarda iktisadi başarı da önemli bir yer tutmaktaydı. Ancak, öncelik askeriydi. Bu yüzden, askeri hedeflere uyarlanmış bir blok içindeki ülkeler, yine bu blokun askeri hedefleri doğrultusunda kendi devlet yapıları, ekonomileri ve dış politikalarını belirlemekteydiler. Tartışmaya gerek yok, bu durum her iki blok içindeki ülkelerin her biri için bir deli gömleği gibi idi. İşte biz, Türkiye olarak, Batı ittifakı içinde bize biçilen rol ve göreve uygun olarak davranmak zorundaydık. NATO’ya girişimizle birlikte resmiyet kazanan bu durum, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in sonu anlamına gelmekteydi. Artık Türk ordusu NATO ordusu, Türkiye Cumhuriyeti ise bir NATO ülkesiydi. Ne zaman ülkede bağımsız politika izlenmesini isteyen birileri çıksa, Atlantik Merkezli Emperyalist Güç tarafından kellesi alınmıştı.
İşte, yukarıda Türkiye özelinde anlatmaya çalıştığım durum, bütün Batı ittifakı ülkeleri için de geçerliydi. ABD Batı ittifakını savaş sonrası kendi jeopolitik hedefleri doğrultusunda şekillendirmişti. Yıkılmış Avrupa’yı imar etmiş, Japonya ve Almanya’yı işgal ederek rehin almış, düşman kardeşler Fransa ve Almanya’ya AB’nin temellerini attırmış, kendi parasını küresel para haline getirmiş, IMF ve DB eliyle ülkeleri kendi iktisadi çıkarları yönünde düzenlemişti. Daha sonra Orta Doğu’da diktatörlük ve sultanlıklar eliyle kurduğu egemenliğini, petrol ve enerji arzlarına hakim olarak dünya ekonomisinin kontrolüne çevirmişti. Yani dünyanın yarısı bir emperyalist gücün menfaatine göre şekillenmişti.
1990 yılı Varşova Paktı’nın çöküşü ile birlikte, aynı zamanda, dünyanın diğer kısmının da kapitalistleşme sürecini başlatmıştı. Bu dönem aynı zamanda, dünyada o ana değin görülmedik teknolojik yeniliklerin de başladığı bir dönem olmuştu. Dijital teknolojinin gelişimi, ulaştırma ve haberleşmenin neredeyse sıfır maliyetle gerçekleştiği, dünya para ve sermaye piyasalarını bu yolla entegre olduğu, sanayi mamullerinde üretimin hem miktarının hem de çeşitliliğinin arttığı, tüketicilerin bütün dünyada üretilen mallara erişebildiği ve üreticilerin de bütün dünyadaki müşterilere ulaşabildiği bir dünya vardı karşımızda. İşte bu dünyada bir “yeni dünya düzeninden”, “tek kutuplu dünyadan”, “Pax Americana’dan – Amerikan Barışından” bahsedilir olmuştu. Tarihin sonu gelmişti. Emperyalist Gücün güdümündeki akademi ve basın yayın organları, ABD’nin liderliğinde bütün dünyada serbest piyasa ekonomisinin ve liberal demokrasilerin hakim olacağını, mili devletlerin güçten düşüp bir “yeni dünya devletine” geçiş sürecinin başlayacağını müjdelemekteydiler. Bizde de kendilerini “liberal sol” olarak tanımlayan “liboşlar” bu sürecin işbirlikçi vaizleri olmuştu. Bizim Küreselleşme olarak tanımladığımız bu olgu her ülke için farklı bir anlam içermekteydi.
KÜRESELLEŞMENİN FARKLI YÜZLERİ
ABD için küreselleşme yukarıda da belirttiğim gibi ABD başkanı tarafından idare edilen, New York ve Londra tarafından finanse edilen, Hollywood tarafından eğlendirilen, NATO tarafından “kötü adamlardan” korunan, BM’nin parlamentosu olduğu bir dünya devletine geçiş süreci olarak tanımlanmaktaydı. Fakat bu herkes için böyle değildi. Küreselleşme gelişmekte olan ülkeler için hem fırsatlar hem de tehditler içeriyordu. Gelişmekte olan ülkeler için, küreselleşme, kendi potansiyellerinden daha hızlı kalkınma imkânları sağlarken aynı zamanda milli devletlerin sıfırlanacağı ve ülkelerin Emperyalist Gücün yarı sömürgesi tüketim toplumları olacağı tehdidini de içermekteydi. Çin, birkaç Asya ülkesi ve belki Güney Afrika gibi ülkeler, doğru kalkınma ve sanayileşme politikaları ile tehditleri fırsata çevirmişken, Türkiye, Arjantin, birçok eski komünist ülke ile birlikte fırsatlardan yararlanamadıkları gibi ağzına kadar Emperyalist Güce borçlanmış tüketim toplumlarına dönüştüler. Avrupa Küreselleşme Süreci’nde yeni bir süper güç olma hedefi ile yola çıkmasına rağmen sahip olduğu yapısal sorunlar nedeniyle bu hedefine ulaşamadı ve AB süreci bir hüsranla sonuçlandı. Az gelişmiş ülkeler ise zaten oyun dışıydı. Bu ülkeler için küreselleşme iç savaşlar, açlık, salgın hastalıklar demekti. Bugün bu bilançoyu gördüğümüzde, hiç de “liboşların” bahsettiği gibi bir yeryüzü cenneti olmadığını görmekteyiz.
KÜRESEL KALPAZANLIK, KÜRESEL KUMARHANE VE SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ
Kapitalizmin kendine özgü bir ahlâkı vardır/vardı. En azından başlangıcında böyleydi: Çalışmak, üretmek ve bu üretimini kâra dönüştürmek. Ama kapitalizm geliştikçe ve küçük atölye tipi üretimden dev fabrikalarda üretime dönüldükçe, emek sömürüsü bu sistemin temeli haline geldi. Hızla yükselen sanayi sermayesi ile eş anlı olarak mali sermaye de birikti. Ancak, işin en hayati kısmı, emek sömürüsüyle elde edilen artı değerin üretilmesi için sanayi sermayesinin varlığının zorunlu olmasıydı. Buna karşın mali sermaye, yani bankalar ve finans sistemi, üretilen artığın paylaşımı ve yeniden dağıtımını üstleniyordu. Yirminci yüzyılın başından itibaren mali sermaye toplam sermaye içinde sanayi sermayesinin üstünde bir paya sahipti. Hatta 1929 buhranı öncesinde mali sermayenin toplam sermaye içinde payı yüzde 70’lere ulaşmışken sanayi sermayesinin payı yüzde 30’lara inmişti. Yani üretilen kârlar/artı değer, yeniden üretime yönlendirilmemekte ama bankacılık ve finans sektörü içinde dönmekteydi. Benzeri bir durum 2008 krizi öncesinde de gözlemlenmiştir. 2008 krizi öncesinde mali sermayenin payı yüzde 80 gibi bir orana yaklaşmıştı. 1929’dan bir farkla: 1929 Krizi sadece gelişmiş ülkeleri içine almışken 2008 Krizi bütün dünyaya yayılmıştı. Artık ne de olsa küreselleşme vardı.
Adını koymak lazım: Özelleştirme, liberalleşme, finansallaşma gibi kavramlarla bütün dünyaya dayatılan ve aslında hiçbir değer üretmeden kâr elde etme temelinde yükselen Neo-Liberal sistem bir kumarhane ekonomisidir. Dünyanın yarısı (az gelişmiş ülkeler) açlık, salgın hastalık ve iç savaşla kırılırken diğer yarısı (gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler) küresel kumarhane kârlarından pay kapmak için yarışmaktadır. Teknolojinin sağladığı imkânlar da bu süreci hızlandırmaktadır. 2008 Krizi atlatılmadı, sadece ertelendi ve küreye yayıldı. Başta İslam dünyası olmak üzere, az gelişmiş ülkelerde iç savaşlar en çok sistemin egemeni silah üreticilerinin işine yaradı. Ama bütün bunlar temeli aşırı üretim ve aşırı yatırıma dayanan bu krizin, kapitalizmin kendi içinde de sermayeler arası bir savaşa yol açmasıyla şiddetlenen yapısal sebepleri ortadan kaldırılamamıştır.
Bu mali sistemle, bu eşitsizlik üreten siyasi ve ekonomik düzenle, üretimi değil üretmemeyi teşvik eden bu “yeni dünya düzeniyle” dünya kapitalizmi hızla büyük bir krize doğru gitmektedir. 2019 yılı bunun öncü göstergelerinin ortaya çıkacağı bir yıl olacaktır. Bize kırk yıldır öğretilen “paradan para kazanmanın dayanılmaz hafifliğini” buruşturup atmamız ve yeniden emeğe, üretime hak ettiği yeri veren erdemli bir dünya düzeni kurmamız zorunludur.
Cumanız mübarek olsun.
EKONOMİK KRİZ, GERİLEME - RESESYON VE BUHRAN – DEPRESYON KAVRAMLARI
YAYINLAMA:
Bu sorulara bugünkü ve Cuma günkü yazılarımda cevap vermeye çalışacağım. Bugünkü yazımda krizin tanımı ve resesyon ve depresyon kavramları üzerinde duracağım.
İKTİSADİ KRİZ NEDİR?
Aslında egemen iktisat anlayışı “iktisadi kriz” kavramının varlığını bile sorgular. Onlara göre kapitalist sistem kusursuz işlediği için iktisadi faaliyet düzeyi hiçbir zaman doğal akışından çıkmaz. Kriz kapitalist sisteme ait bir kavram değildir ama dışsal etkenler (savaşlar, kötü hasatlar, doğal afetler, ekonomiye devlet müdahalesi) sonucunda ortaya çıkar. Tabii, hemen aklınıza, “Yahu Hocam, bu adamlar Mars’ta mı yaşıyor? Bu kadar kriz yaşadık, kapitalist sistemin kendisinden kaynaklanan bir etken hiç mi yok?”, diye soruyorsanız, hemen söyleyeyim: Hayır, adamlar Mars’ta yaşamıyorlar; aynı zamanda normalin üstünde zekâ ve eğitime sahipler. Ancak… Gerçekleri eğip bükmek, toplumu egemen düzene boyun eğmeye teşvik etmek kendi keselerini doldurmanın bir yolu olduğu için bu görüşleri savunuyorlar. Dikkat edin, her kriz muhabbetinde bizim televizyon ve gazetelerde hemen “yapısal reformlardan” bahsedilir, “piyasa dostu bir anlayıştan” dem vurulur. Sonra da dönemin Bakanı çıkar, aynı yaveleri tekrarlar. Bütün bu yaklaşım egemen iktisat anlayışının birer uzantısıdır.
Pekiyi, egemen iktisat anlayışının dışındaki okullar krizi nasıl tanımlar? Kendi başına bir Kriz Teorisini ilk dillendiren Marksist İktisat okulu olmuştur. En genel haliyle kapitalist sistemde, teknoloji veri iken ve tam rekabet şartları altında kâr oranlarında düşme eğilimi yasası caridir. Yani kapitalist sistem yaşamak için sermaye biriktirmek zorundadır ve sermaye biriktikçe rekabet şartları altında ve teknoloji veri iken kâr oranlarında düşme kaçınılmazdır. Yani, kapitalist sistem yaşamak için kriz üretir. Marksist İktisat literatüründe, bu konuda, ciltler dolusu makale kaleme alınmıştır. Ama işin özü temelde budur.
Tabii güncel hayatta yaşadığımız krizler daha somut ve kısa dönemli analize müsait bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacı Keynesgil iktisat gidermektedir. Keynesgil iktisatçılara göre bir kriz kaotik kapitalist gelişme sürecinin düzenli konjonktürel dalgalanmalarından daralma safhasını ifade eder. Ancak bu daralma safhasının kriz sayılabilmesi için, milli gelirde ani ve sert bir düşüşün olması gerekir. Bu durumda, eğer krize karşı uygun politikalar geliştirilmezse süreç gerilemeye (resesyona) ve buhrana (depresyona) kadar uzanabilir. Burada gerileme (resesyon) ve buhran (depresyon) kavramlarını açıklamalıyız:
GERİLEME - RESESYON:
Amerika’da Milli Ekonomik Araştırmalar Bürosu’nun (NBER) İş Çevrimi Tarihleme komitesi gerilemelerin - resesyonların ilanında resmi otorite kabul edilir. NBER resesyonu “birkaç aydan daha fazla süren, kendini reel GSYİH, istihdam, sanayi üretimi, toptan – perakende satış düzeylerinde bir daralma ile gösteren ve bütün ekonomiye yayılmış iktisadi faaliyet düzeyinde anlamlı bir düşüş” olarak tanımlar. Amerika’da hemen hemen bütün akademisyenler, iktisatçılar, politika otoriteleri ve iş çevreleri NBER’ın resesyon ilanlarını kabul eder ve kararlarını buna göre alırlar.
İngiltere’de resesyonun tanımı daha nettir. Resesyon “milli gelirde birbirini takip eden iki çeyrek boyunca negatif büyüme” olması durumunu ifade eder. Bu ise reel GSYİH’de mevsimselliklerden ve takvim etkilerinden arındırılmış üç aydan üç aya büyüme oranları ile ölçülür. AB ülkeleri ve Türkiye de bu tanımı kullanmaktadır. Yani, 2018 yılı 4’üncü Çeyrek (Ekim – Kasım - Aralık) ve içinde bulunduğumuz 2019 yılı 1’inci Çeyrek (Ocak – Şubat- Mart) büyümeleri arka arkaya negatif gerçekleşirse (ki bu değerleri sırasıyla Mart ve Haziran aylarında öğreneceğiz, DMD) Türkiye resmen gerilemeye – resesyona girecektir.
BUHRAN – DEPRESYON:
İktisat biliminde Buhran - Depresyon “iktisadi faaliyet düzeyinde sürekli hale gelmiş uzun dönemli aşağı salınım” olarak tanımlanır. Buhran – Depresyon bir gerileme – resesyona göre reel GSİYH’de daha uzun süreli ve daha yüksek oranlı bir küçülmeyi ifade eder ki, bu da, normal konjonktür dalgalarında resesyondan sonra gelen dibe vurma durumuna işaret eder.
Bir Depresyon Resesyonun alışılmadık ve aşırı bir türüdür. Depresyonların ayırt edici özellikleri ise uzun süreli olmaları (en az bir sene), işsizlikte gözlenen olağandışı yüksek artışlar, kredi arzında ve imkânlarında sert daralma (bu da bir bankacılık veya finans krizi demektir, DMD), alıcıların talebinde sert düşüş ve ara girdi satıcılarının arzı kısması nedeniyle üretim düzeyinde normal üstü bir küçülme, sürdürülemez borç temerrüdü nedeniyle gerçekleşen yüksek sayıda iflas, iç ticaret hacminin anlamlı bir düzeyde küçülmesi ve milli paranın değerinde gerçekleşen oynaklığı yüksek dalgalanmalar olarak sıralanabilir.
Türk ekonomisinde Ağustos 2018’den bu yana gerçekleşen süreç büyümede yavaşlama, iç talepte durgunluk ve ithalatta küçülme şeklinde gerçekleşmiştir. TL ciddi ölçüde yüksek dalgalanmalara maruz kalmış, tüketici güveni düşmüş ve iflaslar ile konkordatolar hızla artmıştır. Ancak bir bankacılık ve finans krizi görülmemektedir. 2018 4’üncü çeyrek yıllık büyümesi hakkında tahminim yüzde -3,5’tur. 2018 yılı tamamı için büyüme tahminim ise yüzde 1’dir. Şu an için bir kriz olduğunu söyleyememekle birlikte, eğer önlemler alınmazsa 2019’da ciddi bir kriz ihtimali olduğunu ifade edebilirim. Cuma günü muhtemel krizin veya iyileşmenin anlatılacağı birkaç farklı senaryoyu değerlendireceğim.
TÜRKİYE'DE KRİZ SÜRECİ HANGİ TİPTE OLACAK? V, U, L VEYA W
YAYINLAMA:
Bugün 2019 yılında Türkiye ekonomisinin serencamını, ekonominin yürüyebileceği patikaları alternatif senaryolar halinde işleyeceğim.
KRİZ TİPLERİ NELERDİR?
İktisatçılar kriz teorisi hakkında ciltler dolusu makale yazmışlardır. Bugün size onları anlatacak değilim. Fakat bugün, iktisadi verilerin grafiğe döküldüğü haldeki görünüşleri üzerinden yapılan sınıflandırmalar üzerinde duracağım. Kriz anlarını gösteren mili gelir büyümesi grafikleri iktisatçılar tarafından alfabedeki harflere benzetilir. Buna göre krizler dört tipe ayrılmaktadır: V, U, L veya W
V Tipi Kriz: Bu tipte krizlerde, ani bir dış veya iç şok ki, bu çoğunlukla maliyet şokudur, vasıtasıyla ekonomi ani bir daralma sürecine girer ama şokun etkisinin geçmesi ile birlikte ekonomi hızla bir toparlanma sürecine girer. Burada şokun hangi iktisadi kaleme geldiğine bağlı olarak, şokun milli gelir büyümesi üzerindeki etkisi 3 ilâ 6 ay arasında (yani 1 ilâ 2 çeyrek arasında) görülür. Bu kriz tipinde en fazla geçici bir gerileme görülebilir. Bu da ”V’nin dip noktasında” bir veya iki çeyrek süren negatif büyüme anlamına gelir.
U Tipi Kriz: Bu kriz tipinde iç veya dıştan gelen negatif bir şok olsa da olmasa da kapitalist ekonominin kendi dinamiklerine bağlı konjonktür dalgasının aşağı salınım safhasını gösterir. Kriz “U’nun aşağı doğru inen kısmında” resesyonun (2 çeyrek boyunca negatif büyüme) ve “U’nun dip kısmında” en az 1 sene (yani 4 çeyrek) süren “negatif veya sıfır” büyüme oranları ile belirlenen depresyon safhası ile karakterize edilir. Krizin başlamasından 1,5 – 2 sene sonra toparlanma safhası başlar.
L Tipi Kriz: İç veya dıştan gelen bir şokla ilk etapta bir gerileme yaşayan ekonomi (L Harfinin dikey kısmı), daha sonra yeniden bir toparlanma sürecine giremez ve uzun süreler boyunca sıfır ekonomik büyüme (L Harfinin yatay kısmı yani uzun vadeli durgunluk) tecrübe edilir. Bu tip krizlerde, ilk negatif şokun etkisiyle girilen resesyondan sonra ekonomi, 2 sene veya daha uzun müddetle sıfır veya çok düşük büyüme oranlarıyla kendini idame etmeye çalışır. Kriz tiplerinin içinde en öldürücü olanı da budur. Firma iflasları ve işsizlik yoğunlaşır. Toplumda iktisadi düzene olan güven hızla azalır.
W Tipi Kriz: W Tipi Kriz U Tipi Krizin bir versiyonudur. Kapitalist ekonominin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan sebeplerle oluşan konjonktür dalgasının dip noktasında herhangi bir geçici dış ekonomik etken veya hükümetin uygulayacağı geçici maliye politikası destekleri ile ekonomi geçici bir iyileşme yaşar gibi olur (W harfinin yukarıya bakan köşesi), ancak daha sonra daha kuvvetli bir şekilde daha sert bir küçülme ile devam eder, (W Harfinin aşağıya bakan ikinci köşesi).
2019 YILINDA GEÇERLİ OLABİLECEK ÜÇ SENARYO
Şimdi 2019 yılında karşılaşabileceğimiz süreçleri gözden geçirelim. Bu süreçlerin her biri alternatif bir senaryonun geçerli olduğu varsayımı altında ortaya çıkacak sonuçlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Burada bu dört tip krizle de karşı karşıya kalabiliriz.
SENARYO I: V TİPİ KRİZ
Türk ekonomisi 2008 Küresel Krizi’nde benzeri bir süreci tecrübe etmiştir. Dünya ekonomisindeki daralmadan dolayı ihracat gelirlerinde ani bir düşüş yaşanmış ve bu daha çok ihracatçı sektörler ve bu sektörlerin yoğun olarak bulunduğu illerimizde işsizlik olarak yansımıştır. Ne var ki, bu şokun bütün ekonomiye yayılmasını önleyen hükümetin o dönemki genişlemeci maliye politikası olmuş ve ekonomi süratle doğal trendine dönmüştür. Ancak, bu dönemle o dönem arasındaki temel fark, o dönemde bütçe açığı yokken, bugün ihmal edilemeyecek bir bütçe açığı bulunmaktadır. Hükümet, eğer benzeri önlemler ile krizin etkisini hafifletmek isterse, bu bütçe açığının katlanmasına ve dolayısıyla cari açığın da tekrar büyümesine yol açar. Eğer hükümetin açıkladığı YEP içindeki önlemler tavizsiz bir şekilde uygulanırsa, büyük ihtimalle bu tip bir kriz yaşanacaktır. Yani 2018’in Dördüncü Çeyreği (Mart’ta açıklanacak) yüzde 3,5-4,5 arası küçülme ve 2019’un Birinci Çeyreği (Haziran’da açıklanacak) yüzde 1 civarı bir küçülmeden sonra 2019 İkinci Çeyrekten itibaren (Eylül’de açıklanacak) toparlanma başlayacaktır.
SENARYO II: U TİPİ KRİZ
Türkiye benzeri bir krizi 1994 ve daha kuvvetli olarak 2001 kriz süreçlerinde yaşamıştır. Türk ekonomisi 7-8 sene gibi düzenli aralıklarla konjonktürel dalgalanma yaşamaktadır. Bu özellikle küreselleşme süreci ile birlikte belirginlik kazanmıştır. 1972–73, 1980-82, 1987, 1994, 2001, 2008-09 krizleri bu düzenli konjonktürü bize göstermektedir. Ancak, normal olarak 2015-16’da gelmesi gereken dalganın dip noktası 2018-19’a ertelenmiş gibi görülmektedir. Bunun sebepleri ayrı bir araştırma konusu olabilir. Üzerinde duracağımız örnek krizler olan 1994 ve 2001 krizlerinde hükümet krize karşı önleyici maliye politikası tedbirleri alamamıştır. Çünkü, her şeyden önce hükümetin kendisi aşırı borçluydu ve devasa bir bütçe açığı vardı. Bu yüzden ilk resesyon yaşanmaya başladığında 1994 ve 2001’deki hükümetler ilk önce kendi açıklarını kapatacak sıkı maliye politikalarına yöneldiler. Bu ise resesyonu derinleştirip depresyona dönüştürdü. Bugün, o zamanki kadar büyük bir bütçe açığı yoktur. Hükümet bütçe açığını kararlı tedbirlerle kapatırken bunun toplumsal maliyeti 1994 veya 2001’deki gibi depresyona götürecek büyüklükte değildir.
SENARYO III: L TİPİ KRİZ
Bu tip krizler gelişmekte olan ülkelerde çok rastlanmaz. Neden olarak gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı büyüme potansiyeli örnek gösterilir. Ancak olumsuz dış ekonomik şartlar böyle bir gelişmeye yol açabilir: Ekonomik ambargo veya savaş gibi. Türk ekonomisi benzeri bir süreci II. Dünya Savaşı’nda yaşamıştır. 1939-1946 arasında, savaşa girmememize rağmen, ara girdi, sanayi mamulleri ve benzeri birçok temel malda dışa bağımlı olduğumuz ve savaş nedeniyle ticaret kesildiği için ekonomi büyük bir durgunluk içine girmişti. 2019’da böyle bir sürecin gerçekleşmesi, ancak dış ekonomik şartların çok olumsuz olmasına bağlıdır. Görünürde böyle bir süreç ihtimal dahilinde değildir.
SENARYO IV: W TİPİ KRİZ
2019 yılı için hükümetin YEP’ten sapmasına veya taviz vermesine yol açabilecek, dolayısıyla planlanandan daha fazla bütçe harcaması yapmasına sebep olacak iki temel etken bulunmaktadır: Seçimler ve Fırat’ın doğusuna yapılacak harekât. Eğer üç beş belediye fazla kazanayım diye batık firmalar kamu desteğiyle yüzdürülür, maliye politikası gevşetilir ve tasarruf bütçesi delinirse veya Suriye harekâtı beklenenden daha fazla kaynak ve zaman kullanımı gerektirirse, o takdirde, hükümetin bu genişlemeci politikası geçici olarak toplam talepte bir artışa ve büyüme rakamlarında suni bir iyileşmeye yol açar. Ama Suriye harekâtı ve özellikle seçim sonrası, hükümetin bir bahar temizliğine girmesi, yani daha yüksek vergiler, yağmur gibi zamlar, daha yüksek faizlerle ekonomiyi daraltması kaçınılmazdır. Bu ise bize 2019’un Birinci ve İkinci Çeyreklerinde pozitif büyüme oranları sonrasında ise yüzde 5’in üstünde küçülme oranları hediye eder.
Bu dört senaryodan hangisinin gerçekleşeceğini zaman gösterecek. Benim temennim ve beklentim ise Senaryo I’in gerçekleşmesidir.
Hayırlı Cuma’lar.
TARİHSELCİLİK TARTIŞMASI VE YENİÇERİ ZİHNİYETİ: BİR İKTİSADİ ANALİZ-I
YAYINLAMA:
Mustafa Öztürk Kur’an’ın anlamı ve yorumlanması üzerine (ki zaten onun asli vazifesi de budur; DMD) farklı görüşleri olan bir hocamız. Kendisini “tarihselci” olarak tanımlamaktadır. Tartışma konusu olan görüşleri ise iki noktada ortaya çıkmaktadır:
1. Kur’an-ı Kerim’in gerçek anlamını ve ayetlerin tafsilatlı yorumunu yapabilmek için her ayetin iniş sebebi ve zamanını, ayet indiğinde bunun sahabeler için ne anlam ifade ettiğini bilmemiz gerektiği vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, “Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerin 14 asır önceki bedevi Arap toplumunun değer yargılarını yansıttığı, o atmosfer içinde yetişmiş insanlara hitap eden bir içerik ve anlama sahip olduğu” görüşü savunulmaktadır.
2. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi ile alakalı olarak, “ayetlerin anlamının Peygamber Efendimiz’in kalbine indirildiği, ama o ayetlerin 14 asır önceki Kureyş Arapçası ile ifade edenin bizzat Peygamber Efendimiz’in kendisi olduğu” görüşü ileri sürülmektedir.
Benim kanaatimi hemen söyleyeyim: Birinci görüşe, yani “Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinin sadece o dönemdeki bedevi Araplara hitap ettiği, bizim için bu ayetlerin nihai amacının çıkarılarak bugünkü şartlar içerisinde yeniden yorumlanması veya hiç kaale alınmaması görüşüne” karşıyım. Çünkü bu Allah’ı ve onun kelamını zamanla sınırlamak olur. Kur’an “bütün zamanlar için ve bütün insanlara” gönderilmiştir. Bundan 10 bin yıl sonra da geçerli olacaktır. Ancak Kur’an Tefsirinde ayetlerin iniş sebebi, yeri ve zamanı, Peygamber Efendimiz’in bu ayetleri nasıl yorumladığı bilgisi de vazgeçilemez araç ve yöntemlerdendir. Belki bugün için bir gereksinim ifade etmeyen Kur’an hükümleri gelecekte anlamlı olacaktır. Allah-ül alem.
İkinci görüşe, yani “Kur’an-ı Kerim’in anlamının vahyedildiği ve onu Arapça ifade edenin Peygamberimiz olduğu görüşüne” şahsen katılmasam da, Hoca’nın dayandığı kaynaklar İmam-ı Azam’a, onun öğrencisi İmam-ı Muhammed’e ve İmam-ı Maturidi’ye dayanmaktadır. İslam tarihinde bu ve benzeri görüşleri savunanlar çıkmıştır. Bundan sonra da çıkacaktır. (Bu arada cumartesi günkü Karar gazetesinde yayınlanan köşe yazısında Sayın Öztürk, bu konuda kaynak olarak sadece Hanefi İmamları’nı değil aynı zamanda Farabi ve İbn-i Sina gibi Türk-İslam filozoflarını ve Muhyiddin-i İbn-i Arabi gibi büyük bir mutasavvıfı da göstermiştir. Hadi bakalım bunlara da “kâfir” deyin, DMD)
Mustafa Öztürk irticalen konuşurken bazı ifadeleri, benim naçiz görüşüme göre, Kur’an-ı Kerim’i hafife aldığı intibaı yaratmaktadır. Kendisine buradan bu konuda, biraz daha dikkatli olmasını tavsiye ederim.
Bütün bu eleştirilerime rağmen ben haddimi bilirim. Kur’an-ı Kerim’in tefsiri üzerine hayatını vermiş, - en azından benim sorgulayamayacağım - akademik yetkinliğe sahip Prof. Dr. Öztürk’ün görüşlerine katılmadığım noktaları medeni bir şekilde ifade ediyorum. Ancak bu bana, onu kâfir, zındık, “katl-i vacip” ilan etme hakkını vermez, benim haddim de değildir. Sırf benim değil, kimsenin de haddi değildir!
Sayın Öztürk’ü eleştirenler, Kur’an-ı Kerim’in evrensel olduğunu savunmaktalar. Yani her ayetin bütün zamanlar için geçerli olduğunu iddia etmekteler. Ancak ayetlerin iniş sebebi ve diğer ayetlerle bağlantılı olarak yorumlanması gereği bir tarafa bırakılarak, her ayet tek başına ne hüküm verirse versin bunu olduğu gibi anlamak bizi yanlışa da sevk edebilir. Nitekim IŞİD, El Kaide, Taliban, MBS’nin yönetimindeki Suud Vehhabiliği bunları savunmaktadır. Dahası, her okuyanın Kur’an’dan hüküm çıkarabileceği gibi “toplumsal açıdan zararlı ve anlamsız” bir sonuca da bizi sevk eder ki, bu da “ne kadar Müslüman varsa o kadar İslam yorumuna” yol açar. Yani Öztürk’ü eleştirirken sapla samanı ayırmak gerekir. İkinci görüşünü eleştirenler de, doğrudan Öztürk’ün imanını kaybettiğini, Kur’an-ı Kerim’i reddettiğini, dinden çıktığını, böyle bir adamın Tefsir dersi veremeyeceğini savunmaktadırlar. Bu çok sert ve kaba bir ifadedir. Öztürk görüşlerini Hanefiliğin kurucusu Ebu Hanife’ye dayandırırken, kendilerinin Hanefi olduğunu iddia edenler tarafından Ehl-i Sünnet anlayışı dışına çıkmakla suçlanmaktadır. Esas bunu söyleyenlerin Hanefi – Maturidi ekolü ve Ehl-i Sünnet çizgisiyle değil ama Selefi Vehhabi çizgisiyle ünsiyeti olduğu açıktır. Dahası sadece Allah’ın bilebileceği “insanın ne derece imanlı” olduğu konusunda bu adamlar birer bilirkişi kesilmiştir. Öztürk’ü zındıklıktan mürtedliğe kadar giden ithamlarla yaftalamışlardır. Bu Allah’ın hududunu çiğnemektir. Kimsenin kendini Allah yerine koyup “bu kafir, o zındık” demeye hakkı yoktur. İşin bir de dünyevi boyutu vardır ki, laik ve demokratik bir devlette kimsenin inançlarını söylemesi yasaklanamaz. Kimse kendini devletin mahkemesi yerine koyamaz. Bu anayasa ihlali olur ve cezai müeyyide gerektirir.
“Hoca, sana ne bunlardan; sen iktisatçısın! İşi Takkeli ve Sakallı Hoca’lara bırak! Sana ne bunlardan?” diyeniniz çıkmaktadır mutlaka. Ama ben lafı başka bir yere getireceğim. Bunların arkasında toplumsal çözülme, milli kültürden uzaklaşma ve Yeniçeri zihniyetinin hortlaması vardır. Bunların da muhakkak iktisadi bir altyapısı bulunmaktadır. Ancak yerimiz de dar. “Koskoca İktisat profesörü iktisatlı davranmayı bilemiyor!”, demesinler sonra. Bu konuyu Cuma’ya bırakalım, da... Birkaç ipucu vereyim hiç olmazsa…
Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, dinin algılanış ve anlamlandırılışında da büyük bir lümpen kitlesi ağır basmaktadır. Lümpen “işi gücü olmayan, üretim sistemi dışında kalmış, eğitimi yetersiz, kendini kendi emeği ve çalışmasıyla var etmekten aciz, bu yüzden de hemşehri örgütleri dernek, vakıf ve cemaatler vasıtasıyla ayakta kalmaya ve hayata tutunmaya çalışan niteliksiz” insan demektir. Resmen işgücünde görünürler ama fiilen iş gücü dışındadırlar. Türkiye’de son 40 yılda, çarpık ve plansız sanayileşme ve şehirlileşmenin neticesinde büyük şehirler lümpen güruhuna teslim olmuştur. Büyük şehir varoşları merkezli bu güruh ağırlıklı olarak kendi aidiyetlerini cemaat üyeliğiyle tanımlamaktadırlar. Talep olursa arz da olmaktadır. Lümpenlerin bu sosyo-ekonomik ve kültürel talebini “yeni nesil tarikatlar” olan cemaatler karşılamaktadır. İslami hükümleri bazen en bağnaz yorumlara tâbi tutup kendilerinden başka otorite tanımayan bu yapılar, yönlendirdikleri kitle ile hem servet hem toplumsal itibar hem de siyasi güç birikimi yapmaktadırlar. Bunlar için en büyük tehlike kendi müşteri kitlelerini etki altına alabilecek alternatif din yorumlarıdır. İşte bugün Mustafa Hoca’ya saldıranların temel derdi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Diyelim ve ayrıntıyı Cuma’ya bırakalım.
TARİHSELCİLİK TARTIŞMASI VE YENİÇERİ ZİHNİYETİ: BİR İKTİSADİ ANALİZ-II
YAYINLAMA:
“Türkiye’de, her alanda olduğu gibi, dinin algılanış ve anlamlandırılışında da büyük bir lümpen kitlesi ağır basmaktadır. Lümpen “işi gücü olmayan, üretim sistemi dışında kalmış, eğitimi yetersiz, kendini kendi emeği ve çalışmasıyla var etmekten aciz, bu yüzden de hemşeri örgütleri dernek, vakıf ve cemaatler vasıtasıyla ayakta kalmaya ve hayata tutunmaya çalışan niteliksiz” insan demektir. Resmen işgücünde görünürler ama fiilen iş gücü dışındadırlar. Türkiye’de son 40 yılda, çarpık ve plansız sanayileşme ve şehirlileşmenin neticesinde büyük şehirler lümpen güruhuna teslim olmuştur. Büyük şehir varoşları merkezli bu güruh ağırlıklı olarak kendi aidiyetlerini cemaat üyeliğiyle tanımlamaktadırlar. Talep olursa arz da olmaktadır. Lümpenlerin bu sosyo-ekonomik ve kültürel talebini “yeni nesil tarikatlar” olan cemaatler karşılamaktadır. İslami hükümleri bazen en bağnaz yorumlara tâbi tutup kendilerinden başka otorite tanımayan bu yapılar, yönlendirdikleri kitle ile hem servet hem toplumsal itibar hem de siyasi güç birikimi yapmaktadırlar. Bunlar için en büyük tehlike kendi müşteri kitlelerini etki altına alabilecek alternatif din yorumlarıdır. İşte bugün Mustafa Hoca’ya saldıranların temel derdi bu noktada ortaya çıkmaktadır.” Şimdi bu iktisadi anomaliyi ayrıntısıyla inceleyelim.
BÜYÜK ŞEHİRDE VAROŞ VE TAŞRADA KASABA KÖKENLİ CEMAATLERİN GÜÇ VE KÂR MAKSİMİZASYONU SORUNU
Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi örnek aldığımız Batı ülkelerine göre çok daha hızlı gerçekleşti, gerçekleşmek zorundaydı. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan Batılılaşma, nispeten iktisadi alt yapı değişiminden çok sosyal üst yapı değişimiydi. Cumhuriyet’in miras aldığı ülke ise 1911 – 22 arası sürekli savaştan harap ve bitap düşmüş, doğru düzgün tarım bile yapılamayan, ahalinin önemli bir kısmı tifüs ve frengiden kırılan, fakir bir ülkeydi. Bu şartlar altında, Cumhuriyet inkılabı, biraz da kurucularının asker kökenli olması sebebiyle hızlı bir şekilde toplumsal dönüşümü hayata geçirmeye çalıştı. Bize okullarda öğretilen Atatürk İnkılapları daha çok yaşam tarzında değişimi öne çıkaran uygulamalardı. Bunlar daha çok Osmanlı döneminde başlatılmış üst yapı değişiminin tamamlanması niteliğindeydi. Ancak, hem yandaşları hem de karşıtları tarafından Cumhuriyet inkılabının bize anlatılmayan bir kısmı daha vardı: Sanayileşme ve tarımda modernizasyon. Atatürk sonrasında II. Savaşın yol açtığı durgunluk ve yokluk bittikten sonra, sanayileşme ve şehirlileşme kaldığı yerden devam etti. Bolca devlet desteği ile – çoğunlukla fakir fukaradan toplanan vergilerin seçilmiş tüccar ve eşrafa aktarılması yolu ile- oluşturulan bir sermaye sınıfı palazlandı. Özellikle 1960’larda planlı sanayileşme döneminde tarımda çalışan nüfus hızla azalırken sanayide çalışan nüfus hızla artmaktaydı. Bu ise köyden kente göç demekti. Tabii caizse, Avrupalının –hem de sömürgelerine rağmen- 200 senede kat ettiği yolu, biz 50 senede geçmek durumundaydık. Yeniden bir istiklal savaşı yaşamamak, vatanı kaybetme tehlikesi ile karşılaşmamak için, düşmanın silahıyla silahlanmak ve sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplum olmak zorundaydık. Bu hızlı değişim şehirlere yığılan ama şehir kültüründen ve şehirde yaşama adabından uzak bir nüfus yarattı. Bu insanlar artık köylü değillerdi; toprakla, çiftle bir ilgileri kalmamıştı… Ama Cumhuriyet’in inkılaplarında hedeflenen ideal şehirli Türkler de değillerdi. Çoğunlukla geldikleri taşranın yaşam alışkanlıklarını koruyan, taşradaki tüketim davranışlarını inatla devam ettiren bu insanlar, aslında hızlı Batılılaşmanın yol açtığı kimlik krizinin sonucunda ortaya çıkmışlardı. Taşradaki alışkanlıklarını din zanneden, şehirli hayatını “gâvurlaşma” olarak tanımlayan ama aynı zamanda az emek ve bol entrikayla kısa yoldan köşeyi dönüp sınıf atlamak isteyen bu insanlar 1970’lerden sonra şehirlerde çoğunluğu ele geçirdiler. Şehrin hengamesinde ayakta kalmak için ve kendilerini değişmeden yeniden üretebilmek için bu insanlar çeşitli topluluklar etrafında öbeklendiler: Yani, hemşehri dernekleri ve cemaatler. Bu arada Cumhuriyet inkılabının ürettiği rafine, elit, Batılı gibi üretmeyen ama Batılı gibi yaşamayı şiar edinmiş bir azınlık da şehirlerde yerleşik durumdaydı.
Türk demokrasisi geliştikçe, kendilerini sağ muhafazakâr olarak tanımlayan popülist partiler, çarpık Batılılaşmanın sonucunda ortaya çıkan ve şehirde çoğunluğu oluşturan bu taşra kökenli topluluklara göre politika belirlediler. Sürecin devamında, bu toplulukları temsil eden cemaat örgütlenmeleri ve hemşeri dernekleri de sağ partilerin doğal müttefiki haline geldi. Cemaatler partiye koşulsuz oy verecek kitleleri sağlarken, sağ partiler de bu cemaatlere siyasi güç elde etme ve servet birikimi sağlama imkânı sunmaktaydı. Öte yanda CHP etrafında, bugün “Beyaz Türk” olarak tanımlanan ve Batılı gibi üretmeden Batılı gibi yaşamaya – tüketmeye çalışan azınlık gruplar toplanmıştı. Bunlar başlangıçta hem beşeri hem de fiziki sermayeyi kontrol etmekteydiler. Paradoksal bir şekilde, bu gruplar ve CHP kendini sol olarak tanımladı. Hiç egemen sınıfları bir sol parti temsil edebilir mi? Ya da ağırlıklı işçi ve küçük esnafa dayanan toplulukları sağ partiler temsil edebilir mi? Teorik olarak her ikisine de verilecek cevap “Hayır!” olmasına rağmen, Kemal Tahir’in dediği gibi Türkiye’de bu işler farklı şekilde işledi…
1990’larla beraber, teknolojik değişim, küreselleşme ve liberalleşme her iki kesimi de değiştirdi. Beyaz Türkler hızla siyasi güç ve iktisadi servet kaybına uğrarken, bu kesimin gençleri devlete ve millete duydukları güveni kaybetmeye başladılar. Çoğu “dünya vatandaşlığı” fikrini benimsedi. Öte yandan sağ partilerin seçmen kitlesi olan şehirde yaşayan taşralılar içinden yeni bir sermayedar sınıfı çıktı. Tabii ki, bunlar da kendi selefleri gibi iktidarların destekleri ile semirdiler. Taşradan gelen ve geleneksel kasaba yaşantısını büyükşehirde canlı tutmaya çalışan baba ve dedelerinden farklı olarak bu kesimin gençleri de imtiyazlı hayatın, şatafatın ve lüks tüketimin tadını almışlardı. Cemaatler ise artık bankalardan hastanelere, eğitim kurumlarından medya şirketlerine kadar yayılan birer holdinge dönüştüler. Ama cemaatler, hala daha esas gücünü şehirdeki kendine ve şehre yabancılaşmış düşük gelirli ve eğitimsiz kitlelerden almaktadır. İşte Mustafa Hoca’ye saldıran, sosyal medyada ahlaksızca küfreden bu insanlar, cemaatlerin çevresinde hayata tutunmaya çalışan lümpenlerdir.
Öztürk’ün görüşlerine ben de katılmadığımı yazmıştım. Kendi mecralarında Öztürk’ü eleştiren din adamları da hiçbir şekilde şiddeti ve hakareti teşvik etmemişlerdir. En azından, bu yönde kamuya açık bir deklarasyonları olmamıştır. Ne var ki, güçlerini ve servetlerini dayadıkları geniş lümpen kitleyi de kontrol edememektedirler. Cemaatleri ve dini grupları yönlerinden bu tip kanaat önderlerinin kendi gruplarını dizginlemesi gerekir. Yoksa Selçuklu’dan günümüze Türkiye tarihinde siyaseten tasfiye edilen dini grupların arasında kendilerine yer beğenmek zorunda kalırlar.
SERBEST DÜŞÜNCEDEN KORKU VE “SÖYLETMEN VURUN!” ANLAYIŞI
Kasaba tutuculuğunun bir kötü tarafı da alternatif düşüncelere tahammülsüzlüğüdür. Bunu ben Osmanlı tarihinde sıklıkla görülen Yeniçeri isyanlarındaki ana sloganla özdeşleştiriyorum: Bilindiği gibi, isyan eden yeniçeriler, kendilerini suhulete ve akl-ı selime davet edenleri “Söyletmen, vurun!” diyerek telef ederlerdi. Bugün, sosyal medyada arz-ı endam eden bu çeşit zevat da Mustafa Hoca için “Söyletmen, vurun!” demektedirler. Her firavunun bir Musa’sı olduğu gibi, her yeniçerinin de bir Sultan Mahmut’u vardır!
AŞAĞILIK KOMPLEKSİ TOPLUMSALLAŞIRSA
YAYINLAMA:
Birkaç yazıda bunun üstünde durmak istiyorum. Tabii ki ben bir iktisatçıyım. Bu yüzden genelde günümüz toplumlarında ve özelde toplumumuzda karşılaşılan anormal durumları, bunların iktisadi ve siyasi izdüşümlerini anlatmak istiyorum. Bu sayede bizim toplumumuzda karşılaştığımız bazı sorunları da açıklayabileceğimi sanıyorum. Örneğin neden bizim toplumumuzda herkes kendi görüşünün veya inancının mutlak doğru olduğuna inanır ve herkesin kendisi gibi düşünmesini ister? Neden bizim gibi toplumlar Batı’dan (ve Batı ile özdeş gördüklerinden) nefret ederken içten içe Batı’ya bir hayranlık besler? Neden bizim toplumumuzda her görüşten insan “dünyayı bir gün bizim yönetmemiz gerektiği” iddiasını bilinçaltında taşır? Niçin hoşgörümüzle övünürken, toplumun her katmanında bir yabancı ve mülteci düşmanlığı içten içe ortak bir duygu olarak yükselmektedir? Bunlar benzeri soruların cevapları, bence, Alfred Adler’in psikoloji teorisine yetkinlikle kazandırdığı “aşağılık ve üstünlük kompleksi” kavramlarının toplumsallaşmasında bulunur.
İnsanın kendinden emin olması genelde güzeldir. Kendinden emin olmak, insanın “düşüncelerinin kesinlikle gerçeği yansıttığına, eylemlerinin kesinlikle doğru olduğuna” inanması demektir. Genelde kendinden emin olmak, insanın özgüveninin yüksek olmasına delalet eder, bu da gerektiğinde cesur kararlar alabilme ihtimalini arttırır. Özgüveni yüksek bireylerden oluşan bir toplum, daha rekabetçi ve daha demokrat bir toplum olur. Çünkü bu tür bireylerin sürü psikolojisine uyma ihtimali düşüktür, sistemin hatalarını gördükleri yerde yüksek sesle eleştirirler, iktidar erkini sorgularlar. Özgüveni yüksek bireylerden oluşan toplumların daha yaratıcı ve yenilikçi olmaları ihtimali artar. Çünkü yeni fikirleri ortaya sürecek filozoflar ve yeni bir estetik anlayışını geliştirecek sanatçıların toplumun yerleşik normallerine karşı aykırı bir tutum takınacak cesarete sahip olmaları gerekir. Bunlar güzel tarafları, ancak… Kendinden emin olmak her zaman özgüvenli bireyleri işaret etmeyebilir. Eğer kendinden emin olan insanlar özeleştiri ve kendilerini sorgulama özelliği, “diğerkâmlık – empati” yeteneği ve “tevazu” gibi hasletlere sahip değiller, hele bir de cehaletten mustariplerse, o takdirde bu gibi insanların kendinden emin olması patolojik bazı problemlerin göstergesidir. Şöyle anlatayım:
Her hocanın rastlamış olabileceği gibi 10 puanlık kağıt veren, çarşaf gibi sayfanın önyüzüne iki satır bir şey karalayan ve sonra da “Hocam, ben 100’lük kağıt vermiştim!”, diyen öğrenciler her okulda bulunmaktadır. Bu öğrenci tipi, kendi özeleştirisini yapmamış, neyi bildiğini bilmediği gibi neyi bilmediğini de bilmeyen öğrenci tipidir. Benzeri bir şekilde “kendinden önce başkasını düşünmek” demek olan diğerkâmlıktan ve “kendini başkasının yerine koymak” demek olan empatiden mahrum olan bireyler etrafındaki başka insanları kolaylıkla yaftalamaktadır. Bunun en güzel örneği, Türk toplumunda tarihten bugüne kadar gelmiş Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik – Dindar, Sağcı – Solcu gibi ayrımlarda görmekteyiz. Bu sorunların her biri kendinden önce karşıdakini düşünememekten ve kendini karşıdakinin yerine koyamamaktan kaynaklanmaktadır. Son olarak, sahip oldukları ve başardıkları ile böbürlenmemek ve kendini başkalarından üstün görmemek anlamında tevazu sahibi olmak da önemlidir. Bencil ve kendini beğenmiş insanların özgüven gösterisi sağlıklı bir davranış değildir. Eğer kendini bilen ve kendisiyle barışık, başkaları ile empati kurabilen ve mütevazi bireyler aynı zamanda özgüven sahibi ise bu hem bireysel ruh sağlığı işaretidir hem de toplumsal barışa katkı sağlar. Ancak bu özelliklere sahip olmayan bireylerin kendinde emin olması Adler’in deyimiyle “üstünlük kompleksi” göstergesidir. Bu ise “aşağılık kompleksine” karşı geliştirilmiş ve ruh sağlığını bozacak şekilde aşırıya kaçmış bir savunma mekanizmasıdır. İsterseniz aşağılık kompleksi ve üstünlük kompleksi kavramlarına bir göz atalım.
Aşağılık kompleksi özgüven eksikliği, kişinin kendi hakkında şüphe ve belirsizlik içinde olması ve buna bağlı olarak normal dışı aşırı duygulara sahip olmasıdır. Genelde, daha çok, bilinçaltıdır; bu duruma maruz kalmış bireylerin kompleksi telafi etmek için ya göz alıcı başarılara imza attıkları ya da aşırı asosyal davranışlar geliştirdikleri görülür.
Üstünlük kompleksi bir aşağılık kompleksini telafi etmek amacıyla geliştirilen aşırı kaçmış bir savunma mekanizmasıdır. Bu kavram kendi psikoloji okulunun bir unsuru olarak Adler tarafından geliştirilmiştir.
Her aşağılık kompleksi üstünlük kompleksine yol açmaz. Ama her üstünlük kompleksinin altında, muhakkak, bir aşağılık kompleksi yatmaktadır. Bazen insanlar, bu komplekslerini doğru yönlendirmeyle aşarak, kompleksin geçerli olduğu alanda başarılı bile olurlar. Aşağılık kompleksini aşamayan insanlardan sadece bir kısmı üstünlük kompleksi geliştirir. Bunun en güzel örneği Hitler’dir. Hitler gençliğinde sanatçı olmak istemiş fakat konservatuara “yeterli yeteneğe sahip olmadığı” için kabul edilmemiştir. Viyana ve Münih sokaklarında beş parasız bir aylak olarak yaşadığı eziklik ve başarısızlığı aşmanın yolunu Ari ırkın ve Almanların üstünlüğü düşüncesinde bulmuştur. Gerçi o devrin Alman muhayyilesinde bu ve benzeri görüşlerin dayandığı üstünlük kompleksi kitlelere yaygın bir biçimde bulunmakta, Fichte, Hegel, Treitscke ve Nietsche gibi filozoflar tarafından dillendirilmekteydi. İşte bir insanın bilinçaltında oluşan bir kompleksin, bütün bir halka sirayet etmesinin sonuçlarını da bu sayede bütün dünya çok acı ve zalim bir tecrübeyle gözlemlemiş oldu.
Görünen o ki, 21’inci asrın başında Kasabanın Şerifi benzeri politikacılar, Mustafa Öztürk’ü sosyal medyada linç eden lümpenler, kendini “iktidarın sözcüsü gören” yazarlar “üstünlük kompleksinden” mustariptir. Bazı durumlarda, bir insanın üstünlük kompleksi kitlelere bulaşmaktadır. Bu ise toplumsal barışı zedeleme tehlikesi taşımaktadır. Pazartesi kaldığımız yerden devam ederiz
AŞAĞILIK KOMPLESİ VE ÜSTÜNLÜK KOMPLEKSİNİN TOPLUMSAL İZDÜŞÜMLERİ
YAYINLAMA:
Bizleri çok hoş bir şekilde ağırladılar. Bu vesileyle iki konu da dosyamda birikmeye başladı. Bunlardan ilki Anadolu’daki üniversitelerimizin durumudur. 21’inci asırda söz sahibi bir ülke olmak istiyorsak yüksek öğretimimizi yeniden planlamamız gerekir. İkinci konu ise kent iktisadıdır. Yerel seçimlerin yaklaştığı bu konjonktürde iktisadın bu boyutunu illerden spesifik örneklerle ele almak isterim.
Bugün geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğim. Psikoloji bilimindeki en önemli isimlerden Alfred Adler’in kuramına temel teşkil eden aşağılık kompleksi ve buna bağlı olarak oluşan üstünlük kompleksini açıklamıştım. Tabiî ki, bu, bireysel bir ruh rahatsızlığına karşılık gelmekteydi. Ancak, insan toplumlarında iletişimin hayati ve olumsuz işlevlerinden biri de, bireysel duyguların kitleselleşmesidir. Acaba kitlesel ve grubun ortaklaşa paylaştığı aşağılık kompleksleri ile üstünlük kompleksleri toplumsal ve siyasi alanda nasıl tezahür eder? Bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.
Aşağılık kompleksi, psikologlara göre, aşağılık duygularının birey içinde başarısızlık veya cesaretin kırılması üzerinden yoğunlaşması ile ortaya çıkar. Aşağılık kompleksi geliştirme riski altındaki bireyler şu özellikleri gösterir: Düşük özgüvene sahip olmak, düşük toplumsal ve/veya iktisadi statüye veya psikolojik depresyon semptomlarını içeren bir kişisel geçmişe sahip olmak. Ebeveynleri tarafından sürekli eleştirilen veya ebeveynlerin beklentilerini karşılayamadığını düşünen çocuklarda da aşağılık kompleksi gelişebilir.
Klasik Adleryen psikolojiye göre birincil aşağılık kompleksi çocuklarda gelişendir. Bu tip kompleks çoğu zaman geçicidir ve birey olgunlaştıkça aşılır. İkincil kompleks ise yetişkinlerde görülür ve bu çoğu zaman patalojik mahiyet içerir. İkincil aşağılık kompleksi, gerçekçi olmayan veya ulaşılamayacak hedefleri başarmak içinde olan bireylerin, muhtemel başarısızlık durumunda kendini yetersiz hissetmesinden kaynaklanır. Adler’e göre herkes aşağılık duyusuna sahip olabilir. Bu sağlıksız değildir. Aksine, bireyi hırslandırarak başarılı olmaya teşvik eder. Sağlıksız olan, yoğunlaşmış yetersizlik duygusunun bireyi ezmesi ve güncel hayatta kişisel gelişimini destekleyecek faydalı eylemleri teşvik etmesi bir yana dursun, bireyi baskı altına alıp kişisel gelişimini engelleyecek bir durum arz etmesidir. İşte burada aşağılık kompleksi başlar. Adler’e göre, bu tür bireyler, içine kapanık, toplumla entegre olamamış asosyal tiplerdir. Çok nadir durumlarda aşağılık kompleksinin arkasında üstünlük kompleksi varken, hemen hemen bütün üstünlük komplekslerinin arka planında bir aşağılık kompleksi yatar.
Üstünlük kompleksi, aşağılık kompleksi içindeki kişilerin kendi zorluklarından kaçabilmek için geliştirdiği birden fazla yoldan biridir. Bu kişiler üstün olmadıkları halde kendilerini üstün kabul ederler ve bu yanlış varsayım kişinin tahammül edemediği kendi yetersizliklerini telafi eder. Sağlıklı bir birey ise, bırakın üstünlük kompleksini üstünlük duygusuna bile sahip değildir. Onun üstünlükle kastı, hepimizin sahip olduğu başarılı olma arzusudur. Bu arzusunu elde etmek için yapacağı eylemler, onu, kendisinin diğer insanlardan üstün olduğu gibi yanlış değerlendirmelere sevk etmez ki, bu da ruh hastalığının temelini teşkil eder.
Adler’e göre, kendisine çizdiği hedeflere ulaşma yolunda çalışan her insan için, bu eylem üstün olma çabasıdır, (ing. striving for superiority). Ancak bu çaba onu kendini diğer insanlardan üstün olması için değil, kendi çizdiği hedeflere ulaşmak ve hayatta karşılaştığı problemlere yararlı çözümler bulması içindir. Bir anlamda bu “üstünlük çabası” bireyi arzuladığı hedeflere ulaşma yolunda motive eder.
Toplumlar içinde de, bu tip duygular kitleselleşebilir. Örneğin bir savaşta yenilen ve milli serveti ile vatanını kaybeden topluluklar için kitlesel bir aşağılık duygusu oluşabilir. Tarihte bu tip durumlarda, bazı toplumların bu aşağılık duygusundan kurtulmak için toplumsal dayanışma içinde akılcı hedefler belirleyip bu hedefler doğrultusunda çalıştıklarını görürüz. Bu tip toplumlarda, olumlu anlamda kapsayıcı ve gelişmeci bir eğilimi içeren milliyetçilik veya yurtseverlik ideolojilerinin geliştiğini görürüz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya’nın içinde bulunduğu durum buna örnek teşkil eder. Üstlerine atılan iki atom bombasından sonra, bütün bir milletin dayanışma duygusu ile çalışıp milli değerlerini muhafaza ederek 25 sene içinde yeniden gelişmiş ülkeler arasına girdiğini gördük Japonya örneğinde.
Buna karşın, bazı toplumlarda etnik milliyetçilik bir toplumsal aşağılık kompleksinin ürünü olarak ortaya çıkabilir. Kendi vatanlarına ihanet edip, kendi devletlerinin vatandaşı olan Müslüman Türk ve Kürt komşularından 600 bin kişiyi (resmi Osmanlı kayıtlarına göre) şehit eden ve sonra da derdest edilen Ermeni komitacılarının bugünkü torunları sözde Ermeni Soykırımı söylemiyle hep bir mağduriyet ve ezilmişlik edebiyatı yapmaktadırlar. Yine güçlerinin yetmeyeceği hedefler peşinde koşan Yunanlıların hem İstiklal Harbi hem de Kıbrıs Harbi’nde elde ettiği cesaret kırıcı sonuçlar bugünkü Yunan ve Rum milliyetçilerinin temel dayanak noktasıdır. Keza PKK’nın savunduğu arkaik ideoloji de, “Kürtlerin sözde ezilmişliği” söylemine dayanır. Adleryen analizle bakarsak, her üç vakada da, ulaşılamayacak ve gerçekçi olmayan hedefler peşinde bir araya gelmiş toplumların yaşadıkları hayal kırıklığı ve başarısızlık neticesinde içine düştükleri bir aşağılık kompleksi olduğunu görürüz. Bu tip etnik milliyetçilikler kendilerine dışarıdan bir düşman seçer, bu düşmanı olduğundan büyük, acımasız ve kötü gösterir (her üç psikolojik vakada da bu büyük ve kötü düşman Türklerdir, DMD), ama esas tepki toplumun içinde kendileri gibi düşünmeyenleredir. Ezilmişlik ve mağduriyet propagandası, bu tip toplumların, yanlış bir şekilde aşırı büyük ve güçlü gösterilen düşmana karşı bir “büyük abi” arayışına neden olur. Tabii ki, bu büyük abi emperyalist güçlerden biri olacaktır.
Bazı toplumlarda ise, tarihsel alt üst oluşlar ve büyük yenilgiler sonucunda ortaya çıkan aşağılık kompleksi, bir üstünlük kompleksine dönüşür. Bunun en güzel örneği Napolyon Savaşları’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan süreçteki Alman milliyetçiliğidir. Napolyon’un bölüp parçaladığı, oluşan parçaların başına kendi akrabalarını geçirdiği Almanya’da Fichte ile birlikte Alman üstünlüğü ve totaliter bir devlet arzusu üzerine görüşler dile getirilmeye başlandı. Fichte’yi, Hegel ve Treitschke takip etti. Üç filozofun geliştirdiği görüşler savaşın kutsanması barışın yerilmesi, devlet otoritesinin zamanla tek adam yönetimine gidecek şekilde insanlığı en büyük erdemi kabul edilmesi Prusya Militarizmi’ni doğurdu. Bunların neticesi Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrası yaşanan önce hiperenflasyon sonra yıkıcı işsizlik problemleriyle birlikte Hitler ve Nasyonal Sosyalizm oldu.
Üstünlük kompleksine bir örnek de Yahudi milliyetçiliğidir. Öncesinde yüz yıllar boyu oradan oraya sürülen, baskı ve zulüm görmüş Yahudiler, kendilerinde bu yüzden oluşan aşağılık kompleksini “kendilerini Tanrı’nın seçilmiş kavmi” olarak tanımlayan bir ilahiyatla telafi ettiler. Öyle ki, Tevrat’taki Yahova, kendini kıskanç bir Tanrı olarak tanımlar. Orduların Tanrısı, Kralların Kralı isimlerinden bazılarıdır. İnsanlar Yahudiler ve diğerleri olarak ikiye ayrılır. Tanrı da, sadece Yahudilerin Tanrısı’dır. Siyonizmin çıkış noktası da bu “üstünlük kompleksi” olabilir.
Üstünlük kompleksi içine giren toplumlar, toplumu birleştirecek ve bütünü kapsayacak bir ideoloji değil, toplumun bir kısmını olduğundan büyük ve üstün gösterip, diğer kısmını aşağılamak üzerine kurulu bir ideolojiyi hayata geçirirler. Bir süre sonra, bu patolojik hal öyle bir düzeye ulaşır ki, kendi başarısızlıklarını “dünyayı yöneten gizli güçlerde”, “karanlık konseylerde” ararlar.
“Hocam, herkese salladın! Ya biz Türkler ve İslam Alemi ne olacak? Biz çok mu sağlıklıyız?” Biz de milletin bütününde değil ama bazı gruplarda hem aşağılık kompleksi hem de üstünlük kompleksi had safhada bulunmaktadır. Bu da pazartesiye kalsın.
TÜRK VE İSLAM TOPLUMLARINDA AŞAĞILIK VE ÜSTÜNLÜK KOMPLEKSLERİ
YAYINLAMA:
Bütün bunları yaparken hep bir iktisatçı gözlüğünü kullandım. Tabii ki akademik iktisattaki tartışmaları, kısa ve uzun dönemli politikalara eleştirilerimi herkesin anlayacağı bir biçimde aktarmaya çalıştım. İktisat deyince akla hep “faiz indi döviz bindi” anlayışının geldiği güzel ve cahil ülkemizde “iktisadın insan davranışlarını inceleyen bir sosyal bilim” olduğunu anlatmaya çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur. Bu süre zarfında desteğini esirgemeyen siz sevgili okuyucularıma ilginiz için teşekkür ederim. Sevgili Avni Abi’me ve Genel Yayın Yönetmenim Okan Abi’ye de saygılarımı sunarım.
Bugün Türk ve İslam toplumlarında aşağılık ve üstünlük kompleksi örneklerine değineceğim. Müslümanların meskûn olduğu ülkeler bu meselede gayet münbit topraklardır. Komplekslerin envai çeşidi, kitle psikolojisinin şehvetiyle yeşermiştir. Çoğumuz da, farkında olmadan, bu kitle psikolojisine bağlı olarak kendimizi irrasyonel düşüncelere kaptırmışızdır. (Kendimi de bunların bazılarının içine dahil ediyorum, DMD). Okurken kimi örneklere kızabilirsiniz, çünkü sonuçta hepimizin içinde bulunduğu toplumun arızalarıdan bahsedeceğim. Ama biraz düşünürseniz, aslında bütün bu toplumsal komplekslerin çok gülünç olduğunu ve bu yüzden bize, en fazla, dış dünyanın güldüğünü söyleyebilirim. Çok uzatmayayım; başlayalım.
TÜRK VE İSLAM TOPLUMLARINDA “BATI KOMPLEKSİ”
Türk ve İslam toplumlarında ortak aşağılık kompleksini Batı Kompleksi olarak adlandırdım. Şöyle bir genel manzaraya bakacak olursak Türkiye ve İran haricindeki bütün İslam ülkeleri 200 yıl öncesinden başlayarak Batılı emperyalist güçlerin sömürgesi olmuşlardır. Bütün İslam alemi İslamcısından laikine, solcusundan liberaline kuvvetli bir Batı hayranlığı ile beraber Batı’ya duyulan akıl dışı nefret duygusu sahibidir. Bu ülkelerin geri kalmışlığı, halkların millet olamaması, sahip oldukları doğal kaynakları Batılılarla birlikte işleten iş birlikçi yönetimler bu çapraşık toplumsal psikolojinin bir numaralı müsebbibidir. Türkiye ve İran’da ise, mesele, daha farklıdır. Bu ülkeler sömürge deneyimi yaşamasalar bile, geçmişte sahip oldukları refah ve güçle kıyaslandığında bugünkü durumları hayal kırıklığıdır. Türkiye olarak, 1699’dan 1922’ye kadar hep geri çekildik, binlerce kilometre kare toprağı ve milyonlarca insanımızı kaybettik. Bu bizim toplumsal bilinçaltımızda silinmez izler bırakmıştır. Yaşanan travmayı telafi etmek için bir kısım Türkler geçmişin şaşaalı dönemlerine özlemle birlikte bugün geçmişiyle abartılı bir övünme halet-i ruhiyesine girdiler. Bu bir üstünlük kompleksidir. Öte yandan, diğer bir kısmı ise yenilgi ve hayal kırıklığını abartılı bir şekilde kabul edip, bu başarısızlığın sebebinin bizatihi Türklük ve Müslümanlık olduğu kanaatiyle kendi kimliklerini reddetme durumuna gelmişlerdir. Bu da bir aşağılık kompleksidir.
MÜSLÜMAN ARAP AYDINLARINDA “TÜRK KOMPLEKSİ”
Yurt dışında çok farklı mecralarda rastladığım Arap aleminden gelen üniversite öğrencileri ve akademisyenlerde bazen açık bazen de örtük bir biçimde ifade ettikleri aynı anda hem Türk’e nefret duyma hem de hayran olma olgusu ile karşılaştım. Halk böyle değildir. Onlar da, esas hedef olarak gördükleri “Batılı yaşam tarzına ve refaha” en yakın duran Müslüman ülke olmamız hasebiyle bir imrenme ve hayranlık söz konusudur. Bunda, Türkiye’nin son yıllarda izlediği bağımsız dış politikanın olumlu yansımaları da bulunmaktadır. Ancak hem Arap milliyetçilerinde hem de Arap İslamcılarında tarihsel bir figür olarak Osmanlı ve onun bugünkü karşılığı olan Türk imgesi olumsuzdur. Arapların ve İslam’ın geri kalmasının sebebi olarak Osmanlı’yı gösterirler. Bunun en büyük örneklerini geçen sene hem Fahrettin Paşa’ya hem de Sayın Cumhurbaşkanı’na hakaret ve iftira eden Bedevilerle gördük. Gidin yurtdışına, Ermeni ve Rum lobilerine Araplardan ihmal edilemeyecek bir destek görürsünüz. Diyebiliriz ki, gerek Arap milliyetçileri gerekse Arap İslamcıları, Türklerden nefret ederken aynı zamanda bir hayranlık da beslemektedirler. Bu çok bariz bir aşağılık kompleksidir.
YECÜC VE MECÜC KAVMİ İNGİLİZLER VE YAHUDİLER Mİ?
İstanbul’un düşük geliri grubuna mensup mahallelerinden birinde bir kahvehaneye gidin. Dünyanın ahvali hakkında birkaç soru sorun. Bizim insanımız kendi içinde bulunduğu aşırı borç ve geçim sıkıntısını bir yana bırakıp bir tarih ve uluslararası ilişkiler uzmanı kesilir. Çok seyredilen kanallarda asılsız sıkılan palavraların da etkisiyle dünyadaki bütün sorunların müsebbibi olarak bizzat İngiltere’yi gösterirler. Onların en büyük yardımcısı da Yahudilerdir. “Arkadaş” dersiniz, “İngiltere’nin elinde merhem olsa kendi keline sürer! Nerede dünyayı yönetecek?”. Abiler hemen cevap verir: “Lozan’ın gizli maddeleri”, “Arabistanlı Lawrence”, eski bir Cumhurbaşkanı’mızın “İngiliz Kraliçesinden dizbağı nişanı aldığı”, “Cumhuriyet’i kuranların İngiliz ajanı olduğu“ gibi gerçekleri çarpıtan, ipe sapa gelmez cevaplar alırsınız. Hele Yahudiler, onları hiç sormayın: “Karanlık konseyler”, “üst akıllar”, “dünyayı yöneten gizli güçler”, “masonlar” gibi kavramlar havada uçuşur. Pekiyi, İstanbul’un entelektüellerinin toplandığı kafeterya veya lokallerden birine girdiğinizi düşünün. Farklı kelimelerle bile olsa üç aşağı beş yukarı aynı cevapları alırsınız. Dünyayı bilmeyen birisi, bunları dinlese, kıyamet alametlerinden kabul edilen Yecüc ve Mecüc kavimlerinin İngilizler ve Yahudiler olduğunu düşünür. Halbuki, İngiltere’nin durumu ortadadır. Bir Brexit’i bile ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Onlar da, tıpkı bizim gibi, kaybedilmiş imparatorluklarının hatırası altında ezilmektedirler. Bırakın dünyayı kendilerini bile yönetememektedirler. Yahudilere gelince… ABD dışındaki Yahudilerin çok büyük bir etkinliği yoktur. İsrail ise canını kurtarma derdindedir. ABD’deki Yahudilerin yarısı da, mevcut sisteme ve bizatihi İsrail’e karşıdır. Örneğin, Kasabanın Şerifi’ne en fazla karşı çıkan isimler Yahudi kökenlidir. Her iki durumda da toplumsal bir aşağılık kompleksinin semptomlarını görmekteyiz: Kendi başarısızlıklarının müsebbibi olarak, gücü ve etkinliği abartılmış dış güçleri göstermek; böylece kendi yetersizliklerinin sorgulamadan üstünü örtmek. Trajikomik…
MİLLİYETÇİLERDE “MOSKOF” KOMPLEKSİ
Özellikle milliyetçi – ülkücü camiada, zaman zaman parlatılan, bir “Moskof Kompleksi” de bulunmaktadır. Esir Türkler oluşu ve her daim bilinçaltımızda yer eden 93 Harbinin acı hatıraları bu duyguyu beslemektedir. Bunlara göre en büyük düşman Moskof’tur. İşin komik tarafı, Rusya’da da benzer bir kompleks vardır. Hatta, en büyük Rus kahramanlarından birisi olan Aleksandr Nevski’yi bir Tatar – Türk işbirlikçisi olarak gören tipler vardır. Ne diyelim… Allah akıl fikir versin.
BEYAZLATILMIŞ TÜRKLERİN “BATI HAYRANLIĞI”
Türk toplumunun varlıklı, iyi eğitimli ve şehirli kesimlerinde genel olarak bir “Batı Hayranlığı” göze çarpar. Bu Batı Kompleksinin bir telafi mekanizmasıdır. “Madem onlara üstün gelemiyoruz, bari onlar gibi olalım.”, demektedirler. Tabii ki, bu üretim teknikleri açısından değil, ama tüketim tarzı açısından bir benzeyiştir. Matbuatımızın büyük kaptanlarından bir zat, bunun tipik örneğidir: Bir defasında medeni adamların rakı değil şarap içmesi gerektiğini söyleyerek, şişesi 1500 dolardan Petrus şarabı zıkkımlandığını hararetle yazmıştı. Tam bir aşağılık kompleksinin tezahürü…
CHP’DE “ERDOĞAN KOMPLEKSİ” VE AK PARTİ CAMİASINDA “OSMANLI FETİŞİZMİ”
Dedim ya… Bizim memlekete komplekslerin her birinden yeteri miktarda vardır. Kalan birkaç tanesine kısaca değineyim. CHP’lilerin makus talihinin, bilmem kaç defa aldıkları seçim mağlubiyetlerinin sonucunda geliştirdikleri bir “Erdoğan Kompleksi” vardır. “Ne yapsak yenemiyoruz şu adamı!”, temel sloganlarıdır. Öte yandan, aynı seçim galibiyetlerinin ve yukarıda belirttiğim Batı Kompleksi’nin ortak sonucu olarak, AK Parti camiasında da tarihi, gerçeklerden kopuk bir Osmanlı Fetişizmi ortaya çıkmıştır. Öyle ki, TV dizilerinde Abdülhamid Han ve Ertuğrul Gazi karakterleri, orijinallerinden çok Sayın Cumhurbaşkanı’na benzetilmiştir. Çakma kaftanlar içinde poz veren AK Partili siyasetçiler de cabası. Allah akıl fikir versin.
Bazı eski makam sahibi siyasiler “Bizim partiye oy verirseniz, Cennet’te yeriniz garanti!”, diye Cennet’ten tapu dağıtırken, diğer bazı siyasiler de “Parlamenter rejim için bu seçim son şans!”, demektedirler! Yahu, bu seçimler cennetteki tapularla değil, dünyadaki tapularla ilgilidir. Belediye de Ortaçağ Katolik Kilisesi değildir. Arkadaş, senin öbür tarafta yerin garanti de sanki, bir de millete endulijans dağıtıyorsun. Öbürküler de sağlam pabuç değildir. Bu seçimlerin sonucunda ne Cumhurbaşkanlığı sistemi, ne iktidar, ne de Meclis değişecektir. Bu seçimler, öncelikle kent yaşantımızdaki problemlerin çözümü ile ilgilidir. Ama, bu söyleme devam ederlerse, muhalefetin belediyeleri de kaybedeceği açıktır.
Bu ve gelecek birkaç yazıda, iktisadın pek bilinmeyen bir alanından bahsedeceğim: Kentsel iktisat. Bugün “Kentsel iktisat nedir? Ana araştırma alanı ne içerir?”, sorularını cevaplayacağım. Daha sonraki yazılarda ise, toplumsal açıdan ideal kent yerleşimine dair iktisadi modelleri inceleyeceğim. Daha sonra da ülkemiz kent yerleşimleri, metropollerin hal-i pür melali ve yapısal sorunlarını tartışacağım.
KENTSEL İKTİSAT NEDİR?
İngilizce “Urban economics” olan kavramı Kentsel İktisat olarak tercüme ettim. Kentsel iktisat suç, eğitim, kamu ulaştırması, konut ve yerel yönetim finansmanı gibi kentsel sorunları iktisat biliminin araç ve yöntemlerini kullanarak analiz etmeyi amaçlayan bir iktisat disiplinidir. Daha dar bir tanımla, Kentsel iktisat şehrin mekânsal yapısı (spatial structure) ile hanehalkları ve firmaların yerleşimini inceleyen bir mikro iktisat branşıdır. İktisat biliminin temel araştırma konularından biri “kaynak tahsisinde etkinliktir.” Kentsel iktisat, bu bağlamda, üretim kaynakları ve toplumsal faydanın kentsel alanlara bağlı olarak mekânsal dağılımının nasıl olduğunu araştırır. Diğer iktisat branşlarının ihmal ettiği mekânsal ilişkiler, bu anlamda, kentsel iktisat için temel araştırma konusudur.
Kentsel iktisat çalışmalarının büyük bir kısmı, 1960’larda William Alonso, Richard Muth ve Edwin Mills’in öncülüğünde geliştirilen tek merkezli şehir modelini temel almaktadır. Aslında mikroiktisat belli bir mekân ve belli bir zamanda üreticilerin ve tüketicilerin birbirleri ve kendi içlerindeki ilişkilerin yönü ve şiddetini araştırır. Burada dikkat edilirse mekân farklılıkları, mekânın kullanımı ve mekân dağılımının etkin ve adil olması gibi sorunlar göz ardı edilir. İşte Kentsel iktisat disiplini, bireyler ve örgütler içinde ve arasındaki mekânsal ilişkileri inceler ve bu ilişkilere odaklanarak şehirlerin oluşumu, gelişimi ve işlevlerini tahlil eder.
Alonso’nun 1964’te formüle ettiği bir merkezi iş bölgesi (ing. Central Business District, CBD) ve onun etrafında inşa edilmiş bir yerleşim bölgesinden oluşan disk şeklinde bir ideal şehri konu alan “tek merkezli şehir modeli” bu konuda çalışmaların başlangıç noktasını teşkil eder. Aslında bu tarz bir şehir yapısı 19’uncu asrın ve kısmen 20’inci asır başlarının sanayi şehirlerini anımsatmaktadır. Kapitalizmin evrimi ve zaman içinde gerçekleşen teknoloji değişimi ile birlikte özellikle şehir içi daha çabuk ve ucuz ulaştırma ve haberleşme mümkün hale gelmiştir. Bu da, 20’inci asrın ikinci yarısından bugüne, şehirlerin çok merkezli hale gelmesine yol açmıştır. Bugün modern çalışmalar çok merkezli şehir modellerine ağırlık vermektedir. Bunların en bilineni Joel Garreu’nun Kenar Şehir (Edge City) modelidir. Kenar şehir, şehrin merkezi ile birlikte merkez dışında şehrin çeperlerine kurulan ve belli sektörlere tahsis edilen kentsel merkezlerden oluşan bir şehir modelidir. (Bunları takip eden yazılarda ayrıntılandıracağım, DMD.) Şehirlerin çok merkezli genişlemesi hakkında getirilen açıklamalardan bazıları daha düşük toprak rantından kaynaklanan sosyal fayda artışı ve “yığın ekonomilerine” (ing. economies of agglomeration, DMD) bağlı olarak ortaya çıkan sabit veya artan getirileri içermektedir.
Arthur O’Sullivan’a göre, kentsel iktisadın ana araştırma konuları altıya ayrılır: Şehirlerin gelişiminde piyasa güçlerinin rolü, şehirlerde arazi kullanımı, şehir ulaştırması, şehir problemleri ve kamu politikası, konut sektörü ve kamu politikası ve yerel yönetim harcama ve gelirleri. İsterseniz bunlara kısaca değinelim.
ŞEHİRLERİN GELİŞİMİNDE PİYASA GÜÇLERİNİN ROLÜ
Şehirlerin gelişiminde piyasa güçlerinin rolü ile firmalar ve hanehalklarının yerleşim kararlarının şehirlerin gelişmesine ve büyümesine nasıl etki ettiği kastedilir. Piyasaların doğası ve davranışları piyasa aktörlerinin yerleşim kararlarından da etkilenir, dolayısıyla, piyasa performansı da kısmen coğrafyaya bağlıdır. Tenha bir yerde yerleşen bir firmanın performansı (satış geliri, maliyetler ve kâr) ile kalabalık bir yerde yerleşeninki birbirinden farklı olacaktır. Firmalar ve hanehalklarının yerleşim kararları iktisadi yapıda ve büyüklükte birbirinden farklılaşan şehirlere yol açar. Bu konuda araştırma yapıldığında, cevap aranan sorulardan bazıları şunlardır: “Neden şehirler bulundukları yerde kurulmuş ve gelişmişlerdir?”, “Niçin bazı şehirler devasadır ve bazıları da bir kasaba büyüklüğündedir?”, “Şehirlerin büyümesine veya küçülmesine ne yol açar?”, “Yerel yönetimler kentsel büyümeyi nasıl etkiler?”
ŞEHİRLERDE ARAZİ KULLANIMI
Toprak / arazi önemli üretim faktörlerinden birisidir. Şehirlerde, özellikle metropollerde, arazi kullanımı üzerinde çalışan iktisatçılar, şehir içindeki iktisadi faaliyetlerin mekânsal örgütlenmesini analiz ederler. Gözlemlenen arazi alım satım faaliyetlerini açıklayabilmek için firmalar ve hanehalklarının şehir içi yarleşim tercihlerini incelerler. Bu bağlamda aşağıdaki sorulara cevap ararlar: “İdeal arazi rantı/kirası nedir? Güncel arazi rantını belirleyen etkenler nelerdir?” “Kiralar şehir içinde neden farklılaşır?” “İstihdamın şehir merkezinden şehrin çeperine kaymasının sebebi nedir?” “İmar iskan izinleri ve imar planları şehir hayatı ve ekonomisini nasıl etkiler?”
ŞEHİR PROBLEMLERİ VE KAMU POLİTİKASI
Günlük hayatımızda şehirde yaşamanın getirdiği problemlerle boğuşmaktayız. Eğitim ve sağlık, eğlence ve alışveriş ve benzeri. Ama herşeyden önce güvenlik önemli bir meseledir. Büyük şehirlerde geniş kitleler halinde yaşayan insanların sosyal ihtiyaçlarının en ideal hangi yerleşim biçimiyle sağlanacağı, suç oranlarının nasıl minimuma indirileceği, fakirlikle mücadele gibi sorunlar bu konunun alt başlıkları arasında yer alır.
ŞEHİR ULAŞTIRMASI
Ulaştırma şehir hayatı için en önemli faaliyetlerden birisidir. Tüketiciler için hızlı ve ucuz ulaştırma hem parasal hem de zamansal açıdan kazanç getirirken, firmalar için de daha düşük üretim dışı maliyet anlamına gelir. Aynı zamanda ulaştırma hatlarının geçtiği mekanlarda arazi kiraları yükselerek pozitif dışsallık yaratır. Hangi ulaşım biçimi hem kaynak tahsisini etkinleştirir hem de sosyal faydayı azamileştirir benzeri sorular bu konuda çalışan iktisatçıların alanıdır. Ulaştırmaya yapılacak yatırımların, mega-projelerin beklenen getirisi ile beklenmedik maliyetlerinin hesaplanması da yine, bu konuda çalışan iktisatçıların ilgi alanındadır.
KONUT SEKTÖRÜ VE KAMU POLİTİKASI
Konut sektörü ve kamu politikası kentsel iktisat ile konutun bir taşınmaz mal olarak ayırıcı özelliği sebebiyle bağlantılıdır. İnsanlar satın aldıkları birçok malı istedikleri yere beraberinde götürebilirken taşınmaz malların nakledilmesi adları gereğince mümkün değildir. Dolayısıyla bir insan bir ev aldığında ondan elde edeceği fayda ve zahmet büyük oranda lokasyona bağlıdır. Kentsel iktisatçılar hanehalklarının lokasyon tercihlerini kamunun konut politikası çerçevesinde incelerler. Burada ilgilenilen ana sorunlar konut ve emlak piyasasının yapısı, talep ve arz elastikiyetleri, bireylere ve firmalara sağlanan özel fayda yanında, bu politikalardan şehrin sakinlerinin tamamının sosyal faydasının ne yönde etkilendiği, konut politikasının neticesinde şehir içinde imara açılan arazilerin etkin kullanılıp kullanılmadığı ve benzeri sorunlardır.
YEREL YÖNETİM HARCAMA VE GELİRLERİ
Tabii ki, kentsel iktisat ve kamu politikaları deyince ister istemez yerel yönetimlerin harcamaları, gelir ve gider kalemleri, borçları, bunların nasıl yönetildiği gibi konular da öne çıkmaktadır. İşte, bazı iktisatçılar da bu konuda uzmanlaşmışlardır.
Kentsel iktisadın disiplinini size kısaca bu şekilde tanıttım. Pazartesi devam ederiz.
TEK MERKEZLİ ŞEHİRDEN METROPOLE
YAYINLAMA:
Firmalar içinse dükkân ve mağazalara ödenen kiraların seviyesi önem kazanmaktadır. Yerel yönetimin, her iki kesimi de dikkate alarak imar ve iskân politikasını geliştirmesi gerekir.
Şehirlerle ilgili ilk kentsel iktisat modeli William Alonso’nun “tek merkezli şehir” modelidir. Alonso’nun modeli şehri iç içe halkalardan oluşan bir daire gibi tanımlar. Dairenin merkezinde daha küçük bir daire yer alır: “Merkezi iş bölgesi”. Burası şehrin çekirdeğini oluşturur. Çekirdek, perakende satış mağazaları, firmaların yönetim merkezleri, finans ve iletişim hizmetleri gibi iş dünyası bölgesi olarak adlandırılır. Aynı zamanda tiyatro ve müze gibi sanat merkezleri de buradadır. Çekirdekte konuttan çok ofis vardır. Çekirdeğin etrafındaki ikinci halka üretim ve imalat halkasıdır. Burada fabrikalar, atölyeler, imalat merkezleri bulunur. Üçüncü halka ise konutların bulunduğu kesimdir.
Şehrin bu şekilde tasarlanmasındaki ana sebep konut, işyeri ve ofis kiralarıdır. Şehrin Merkezi İş Bölgesi olarak adlandırılan çekirdeğinde kiralar çok yüksek olurken, çekirdekten çepere doğru gidildiğinde kiralar düşer. Böylece konut sakinleri merkezden uzak ama ucuz konut imkânına kavuşurlar. Öte yandan iş dünyası için şehrin merkezindeki araziler en kıymetli arazilerdir. Alış verişin yapıldığı, finans imkânlarının bulunduğu yerler, iş dünyasının yönetimi için en kıymetli yerlerdir. Öte yandan, yönetim merkezleri ve ofislerin kapladığı alan üretim merkezlerine nispeten çok düşüktür. Üretimin yapıldığı ikinci halkada, sorun farklılaşır. Üretim merkezi olan fabrikalar ve sanayi kuruluşları çok daha büyük alana ihtiyaç duyarlar. Mekân maliyetinin çok yüksek olmaması için merkeze yerleşmezler. Fakat şehrin çok dışında kurulan fabrikalar için de, bu sefer, nakliye maliyeti yükselecektir. Yani nakliye maliyetini en aza indirmek için mekân maliyetini en yükseğe çıkarmak, ya da, mekân maliyetini en aza indirmek için nakliye maliyetini en yükseğe çıkarmak: Bu bir açmazdır. Bu açmazdan çıkmak ve toplam maliyeti en aza indirmek için fabrikalar ikinci halkada kurulur. En dıştaki çeperde konut halkası bulunur. Yerel yönetimler çoğunluğu çalışanlardan oluşan üçüncü halkadaki konut sakinlerini üretim ve iş merkezlerine taşıyacak toplu taşıma sistemini kurmakla sorumludurlar. Öte yandan, yüksek gelir grubuna mensup azınlıktaki konut sahipleri, çok yüksek konut kira ve fiyatlarına rağmen, merkezdeki hizmetlerden anında faydalanabilmek için çekirdekteki az sayıda ama lüks konutlarda ikamet etmeyi tercih ederler. İstanbul örneğinde, şehrin tarihi idari ve iş merkezi tarihi yarımadada Eminönü - Sirkeci ve Cağaloğlu iken, Haliç’in karşı kıyısındaki Karaköy, Beyoğlu ve Taksim’i de ekleyebiliriz. Bu alan İstanbul’un tarihten gelen Merkezi İş Bölgesidir.
Bu anlatılan şehir modeli 19’uncu yüzyıl ve 20’inci yüzyılın ilk yarısındaki kapitalist ekonomide ortaya çıkan şehir modelidir. Ancak hem teknolojik imkânların artması hem otomobil endüstrisinin hızla gelişmesi sayesinde 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren bugüne kadar gelen şehir yapısı tek merkezli değildir, ama daha çok merkezden, çok merkezli hale evrilmektedirler. Burada ABD’li araştırmacı yazar Joel Garreu’nun isim babası olduğu ve 1991 tarihli “Edge City: Life on the New Frontier” adlı kitabında tanıttığı “Kenar Şehir- Edge City” kavramıdır. Bu kavramla, Garreu alışveriş, iş yönetimi ve eğlence faaliyetlerinin daha önce şehrin ya üçüncü halkasında konutların bulunduğu ya da şehrin dışında kırsal alan olmuş olan mekânlara kayması ile oluşan yeni iş merkezlerini kasteder.
Kenar şehirler genellikle ana karayolu hatları üzerinde veya yeni açılan havaalanları etrafında kurulur. Genellikle ağır sanayi içermezler. Orta yükseklikte ofis binaları ve yer yer de gökdelenlerle kaplıdır. Geniş otopark alanları bulunur. Bu bölgeler aslında büyüyen şehirlerin ikinci, üçüncü veya bilmem kaçıncı iş merkezleri olarak ortaya çıkarlar. İlk zamanlarda merkezi iş bölgelerindeki dükkân ve ofis kiralarının yüksekliği sebebiyle bir ihtiyaca binaen ortaya çıkan kenar şehirlerde, zaman içinde yoğunlaşmanın sebebiyle, kiralar ve emlâk fiyatları tekrar yükselir. Kenar şehirlerin yaygınlaşmasının bir sebebi de özel otomobil kullanımının yaygınlaşmasıdır. Otobanlara açılan çevre yolları ve bağlantıları ile birlikte, şehrin merkezinde değil ama çeperinde yer alan bu iş merkezlerine ulaşım sorunu nispeten azalmıştır. Böylece, kapitalist ekonominin büyüme sürecinde belli şehirler klasik tek merkezli yapıdan modern çok merkezli yapıya evrilmişlerdir. Bizde örneğin İstanbul’da, Ataşehir, Beylikdüzü, Maslak, İkitelli, Gayrettepe bu gibi kenar şehirlere örnektir. (Not: İstanbul’u ayrı bir yazı olarak tasarladım. Orada göreceğiz ki, İstanbul bilimsel modellerle değil ama kör para hırsı ile plansız olarak şekillenmiş bir metrıopoldür, DMD.)
Pekiyi ya metropoller? Metropoller çok merkezli şehirlerin bir sonraki aşamasıdır. Yukarıda anlatığım kentsel iktisattaki standart modeller sadece bir şehirin mekânsal yapısı ve birbirinden özerk bölümlerinin sınıflandırılmasını temel almışlardır. Ancak bir metropol, standart şehir tanımı içine girmez. Metropol bir şehirin idari (il yönetimi), hukuki (o ile ait imar planı) ve iktisadi sınırlarını aşan bir olguyu işaret eder. Metropol, sadece ismini aldığı şehrin ve ilin değil ama aynı zamanda çevre iller ve şehirleri de etkisi altına alır. Artık iş merkezi, üretim merkezi ve ikamet merkezi gibi ayrımlar da önemini kaybeder. Metropol, adeta, kendi başına bir ekonomi haline gelmiştir. Bizde metropole en güzel ve belki de tek örnek İstanbul’dur.
Metropollerin gelişmesi, aslında, küreselleşme ile de alakalıdır. Küreselleşme yerellikleri yeniden düzenleyen dinamikler içerir. Metropoller büyük insan kitlelerinin sıkışık bir biçimde yaşadığı, sınırları Merkezi İş Bölgesi ve onun uyduları olan Kenar Şehirleri aşmış, zenginlerin (kenâr şehirler benzeri) şehir merkezinden uzak ama özel ulaşım imkânlarına açık izole ve lüks sitelerde yaşadığı, konut merkezleri ve iş merkezlerinin iç içe geçtiği, genelde belli endüstri kollarında uzmanlaşmış, büyük uluslararası ticaret ve finans hareketlerine açık olan küresel şehirlerdir. Dünya üzerindeki metropoller, dayandıkları coğrafya ve üretim yapısının nicelik ve niteliğine bağlı olarak belli sektörlerde uzmanlaşırlar. Brookings Enstitütüsünün Metropol Politikası Programı ve bu konulardaki raporlarına göre, artık, ülkelerin dış ticarette üstünlüğü karşılaştırmalı üstünlüklerinden çok ülkenin sahip olduğı metropol veya metropollerin uluslararası rekabet üçüne dayalıdır.
İşte bu anlamda, metropoller milli ekonomiler için hem avantaj hem de dez avantajlar içermektedir. Herşeyden önce, söylenmesi gereken şey, gerek kent idaresi gerekse de metropol yönetimlerinin tek başına çözebileceğinden daha karmaşık sorunlar ürettiğidir. Onun için ulusal bazda bir kentleşme planına ve planlı bir sanayileşme politikasına ihtiyaç vardır.
Cuma’ya İstanbul’u anlatacağım.
HİKÂYET-İ ŞEHR-İ SİTANBÛL"*- I
YAYINLAMA:
“Bû Şehr-i Sitanbul ki bî misl-ü bahâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.
Bir gevher-i yekpâre iki taht arasında
Hurşîd-i cihan tâb ile tartılsa sezadır.
Nedîm”
Şehirlerin nasıl oluştuğunu ve tek merkezli şehirden metropole uzanan gelişim sürecini geçen yazıda incelemiştim. Bugün istedim ki size güzel şehrimiz İstanbul’un hikayesini anlatayım.
Bazı şehirler özelliklidir. İstanbul ise özellikli şehirler arasında özelliklidir, ayrıcalıklıdır. Coğrafi konumu eşsiz, tarihi engin, insan malzemesi zengindir. Ancak bu zengin insan malzemesi organize değildir. Özellikle son 40 yılda (1980 sonrası) “İstanbullu” kimliği aşınmış ve bugün ortadan kalkmıştır. İstanbul’un sakinlerinin İstanbul’lu olmak gibi bir kültürel aidiyete sahip olmaması, şehrin kimliğini de ortadan kaldırmıştır. Evet, İstanbul bir metropoldür, ama her metropolde olduğu gibi temel özelliklerini içeren kendine has bir kimliği kalmamıştır. Dengesiz ve plansız sanayileşme politikaları, çarpık ve düzensiz bir İstanbul’a yol açmıştır. Bu yüzden kentsel iktisat modellerinin hiç birini yansıtmayan amorf bir yapı ortaya çıkmıştır.
Türk toplumu göçebe kökenli bir toplumdur. Türk şehirleri obalar halinde gelen boyların oba halinde yerleştiği ve kendi adlarını taşıyan mahallelerden oluşmuştur. İstanbul ve mahalleler hakkında 24 Eylül 2018 tarihli “Ölüler, Deliler ve Veliler” adlı yazıda şöyle yazmışım:
“…İstanbul şehri, ya da büyük şairimiz Yahya Kemal’in deyimiyle “Türk İstanbul” görkemli kâşanelerin, devasa sarayların şehri değildir. İmparatorluğun her tarafından gelen insan topluluklarının her birinin ayrı bir hassasiyet ve zevkle donattığı yüzlerce küçük semt ve mahalleden oluşur. Denebilir ki, İstanbul’un her semti ayrı bir küçük İstanbul’dur. Tanzimat’tan sonra Batı’nın gösterişli ve sonradan görme türedi şehirlerini örnek alarak Padişahlar ve Paşalar dev ama zarafet ve tevazudan uzak saraylar yaptırmıştı. Ama eski İstanbul’un ve eski Osmanlı’nın ihtişamının simgesi Topkapı Sarayı öyle değildir. Her biri zaman içinde ana yapıya eklenmiş küçük yapılar kompleksidir. Nasıl İstanbul her biri farklı ve her biri ayrı güzel mahalleler kompleksi ise Topkapı Sarayı da her biri farklı ve her biri ayrı güzel küçük yapılar kompleksidir. İşte bu, Osmanlı Türk şehrinin ana birimini oluşturur: Mahalle…
Genelde Türk toplumunun ve özelde İstanbul’un geleneksel hayatında mahalle merkezi bir yer tutar. Mahalle adeta büyük bir ailedir. Komşular, esnaf, mahalle imamı, bekçiler, öğretmenler, kabadayılar… Sanki bütün bu insanlar aynı evin içinde yaşar gibidir. Herkes birbirinden haberdar olur, sevinç ve tasaları paylaşır. Mahalleyi oluşturan ana düstûr dayanışmadır. Üç Silahşörlerin meşhur sloganı gibi: ‘Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!’… ”
İstanbul da, Fatih fethettikten hemen sonra, Anadolu ve Rumeli’nden grup grup gelen Türkler ve diğer kavimlerden yeni yerleşimcilerin mahalleler halinde yerleşmesiyle yeniden tasarlanmıştı. Ancak… Ta Büyük Konstantin’den o ana dek İstanbul’un bütün şehirlerden farklı bir özelliği vardı: Bir İmparatorluğun merkezi olmak. Fatih’le beraber, İstanbul’un İmparatorluk merkezi olma özelliği aynen kalırken, yeni gelen yerleşimcilerle beraber İstanbul’un kimliği de zenginleşti. Klasik dönem Osmanlı İstanbul’u hem idari merkez hem de ticari merkezdi. Aynı zamanda, her çağın kendi ölçeğine göre, her daim bir metropol olmuştu. Yani etkisi kendi sınırlarının çok dışına taşan, adeta kendi başına ayrı bir ekonomi gibiydi. Klasik dönem Osmanlı sanatının, kültürünün, ekonomisinin, ticaretin ve siyasetin merkezi hep İstanbul’du.
Cumhuriyet’le birlikte İstanbul’un idari merkez olma özelliği ortadan kalktı. Savaştan çıkmış Türkiye’de ne doğru düzgün bir sanayi ne de tarım vardı. Dolayısıyla, (son haliyle bile) Hicaz’dan Tiran’a kadar olan uçsuz bucaksız bir İmparatorluğun merkezinden, artık ıssız, sessiz ama çok güzel bir şehir kalmıştı. Yine de, genç Cumhuriyet’in kültür, sanat, ticaret ve eğitim merkezi İstanbul’du. Sanayileşme, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, planlı ve dengeli bir şekilde yurdun her tarafına dağıtılmıştı. Kurulan fabrikalarla birlikte onları tamamlayacak eğitim ve sağlık merkezleri, sosyal tesisler, ulaştırma hatları da yapılmaktaydı. Yani sanayileşme, önceden planlanmış bir şekilde hedef bölge ve hedef sektörlerle bütün yurt sathına dağıtılmaktaydı. Süreç böyle giderken, araya Atatürk’ün vefatı, İkinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası güç paylaşımı süreci girdi. Soğuk Savaş’ta içinde yer aldığımız ittifakın da etkisiyle, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet dönüştürülerek NATO Cumhuriyeti haline getirildi. 60’lı yıllardaki 7-8 yıllık planlı kalkınma dönemi hariç, NATO Cumhuriyeti planlı kalkınmayı, sanayileşmeyi ana hedef olmaktan çıkardı. Türk devleti ve Türk ekonomisi NATO ittifakının askeri –stratejik önceliklerine göre yeniden tasarlandı. Bu tasarımda, ülkenin hızlı kalkınması ve teknoloji düzeyinin yükselmesi gibi hedefler yoktu. Türkiye ülkeler hiyerarşisinde, teknoloji ve rekabet yarışında olduğu yerde kalmalıydı, sermaye ve emeğin sektörler arasında dağılımı buna göre uyarlanmalıydı. Bu tasarımın adı da, utanmadan, “piyasa dostu politikalar”, liberalleşme, yapısal reformlar olarak kondu. Evet, bu süreçte Türkiye’de sanayi yatırımları oldu, fakat bu yatırımlar devlet eliyle değil yabancı kartellerin içerdeki taşeronu olan yerli holdingler tarafından yapıldı. Burada, siyasiler de, ülke ekonomisinin mekânsal özellik ve ihtiyaçlarına değil, ama yabancı ortaklı yerli holdinglerin kâr ve çıkarlarına öncelik verdiler. Limanlara en yakın, nüfus olarak en kalabalık Marmara Bölgesi genelde, İstanbul – Kocaeli – Bursa üçgeni özelde bu yatırımların merkezi haline geldi. Kimse, “Bu bölge ağır sanayi bölgesi mi olmalı yoksa kültür, sanat, ticaret, eğitim ve finans merkezi mi olmalı?”, diye sormadı. Soranları da, “Söyletmen, vurun Gomanise!”, diye susturdular. Özel ekolojisiyle dünyanın en zengin balıkçılığının yapılacağı Marmara Denizi bir inşaat çukuruna, Tanpınar’ın “Şehre girerken şeftali kokuları sizi karşılar ve şehrin içinde çeşmelerden akan su sesi ile mest olursunuz”, diye nitelediği Bursa beton yığınına, birinci sınıf tarım arazisi ve aynı zamanda birinci derece deprem bölgesi Adapazarı ve Kocaeli insanlar için betondan mezarlığa dönüştürüldü. Tabii ki, bu sürecin bölgenin ve ülkenin kalbi olan İstanbul’u etkilemesi de kaçınılmazdı.
Başta da belirtiğim gibi, İstanbul ve diğer Türk şehirleri, her biri büyük bir aile veya küçük bir şehir olarak tasarlanan mahallelerden oluşmuştur. O yüzden, Batı toplumlarında gözlemlenen tek merkezli şehirlerden farklıdır. Evet İstanbul’un bir merkezi iş bölgesi vardı: Cağaloğlu – Sirkeci - Eminönü – Karaköy – Beyoğlu – Taksim bölgesi. Ancak, dikkat edilirse, bu İstanbul’un bir İmparatorluk Merkezi olması ile alakalıdır. Yoksa, klasik anlamda Türk şehrinde, (sanayi olmadığı için) küçük el imalatı tarzında üretim, konut ve ticaret bölgeleri içiçe geçmişti. Her bir mahallenin, ayrı bir uzmanlığı bulunurdu. Öte yandan bunlar kenar şehir de değildir. Çünkü kenar şehirler, temel olarak, şehrin çeperindeki iş merkezleridir. İşte yukarıda anlattığım çarpık, milli faydadan uzak, plansız sanayileşme İstanbul’un mahallelerini, denizini, şivesini, kültürünü ve yaşamını ortadan kaldırdı. Tarihte olduğu gibi, şehre hücum eden kasaba kökenli insan yığınları, kendi kasabalarındaki tüketim tarzı ve kültürünü de korudular. Sanayi döneminin modern şehir tasarımı ve planlaması olmadan, eski İstanbul’un içine ve çoğunlukla da üstüne yeni İstanbul kuruldu. Burada, mekânsal yerleşimi ve arazi tahsisini belirleyen ana etken de toplumsal fayda değil, kontrolsüz ve denetimsiz kâr iştahıdır.
Yerimiz bu kadar. Devamı Pazartesi’ye…
İSTANBUL'UN ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNLARI VE BİR METROPOL OLARAK SAĞLADIĞI AVANTAJLAR
YAYINLAMA:
Önümüz yerel seçimler… Türkiye’de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adaylarından bu sorunları çözmek ve İstanbul’un sahip olduğu avantajları kullanabilmek yönünde bir vizyon göstermelerini beklemek bizim hakkımız.
METROPOLLERİN YOL AÇTIĞI SORUNLAR
Metropolün yol açtığı sorunları kısaca sıralayalım:
Aşırı Kaynak Kullanımı: Bir metropol içinde bulunduğu milli ekonominin kaynaklarını diğer şehirlerle mukayese edilmeyecek ölçüde kullanan ve tüketen bir birimdir. Dolayısıyla metropol ekonomisinin yaşaması için sadece metropolün sınırları içindeki değil ama çevre illerdeki kaynakların bir kısmının da tüketilmesi gerekir. İstanbul’un çevresindeki üç il, yani Tekirdağ, Kocaeli ve Yalova bu büyük dev şehrin iktisadi açıdan bir parçası haline gelmiştir. Hele Kocaeli ve İstanbul arasında hangi şehrin nerede başladığı, hangisinin nerede bittiği belirlenemez. İçiçe geçmişlerdir. Kocaeli ve Yalova için de aynı durum söz konusudur. Buralarda yerleşim alanları, yönetim ve iş merkezleri ile konut merkezleri birbiri ile içiçedir. Öte yandan İstanbul’un iaşesi için ülkenin her tarafından tonlarca gıda maddesi nakledilmektedir. Bir küresel ticaret merkezi olarak İstanbul’un tüketim malı ithalatı da Türkiye geneline nispetle çok yüksektir. Şehrin her tarafında açılan dev AVM’ler aynı zamanda ithal malların pazarlandığı büyük çarşılar konumundadır.
Km2 Başına Nüfus Yoğunluğu: İstanbul Türkiye’nin en kalabalık şehridir. Aynı zamanda Avrupa’da en fazla yığınlaşmanın olduğu bölgelerden birini temsil etmekte ve şehir sınırları içinde meskûn nüfus açısından da dünyanın beşinci büyük şehridir. Ancak dünyanın diğer kalabalık şehirlerine göre nüfus yoğunluğu aşırı olan bir şehir değildir. Bunun sebebi şehir sınırlarının çok büyük olmasıdır. Bazı sayılar verelim: İstanbul metropol alanı olarak dünyada 14’üncü, kentsel alan olarak dünyada 12’inci büyük şehirdir. Dünyada km2 başına nüfus yoğunluğu 14,7 kişi iken Türkiye genelinde bu rakam 102 kişidir. İstanbul’da ise km2 başına nüfus yoğunluğu 2523 kişiye ulaşmaktadır. Bununla birlikte dünyada km2 başına nüfus yoğunluğu 30 bin kişiyi geçen 43 şehir bulunmaktadır. Bunların çoğu azgelişmiş ve fakir ülkelerin kalabalık nüfuslu ve niteliksiz üretim yapan plansız şehirleridir, (Filipinler, Bengaldeş, Pakistan, Hindistan ve benzeri Güneydoğu Asya ülkelerinin şehirleri, DMD). Bunların bir özelliği de, kalabalık nüfuslarına rağmen çok dar alana sıkışmış olmalarıdır. İstanbul ise, bunlara göre çok daha geniş bir araziye yayılmaktadır, (13 milyon küsur km2 metropol bölgesi, 15 milyon km2 kadar bir alana varan toplam kentsel alan, DMD ). Sonuç şudur: İstanbul az gelişmiş ülkelerin kalabalık şehirlerine göre düşük nüfus yoğunluklu, buna karşın gelişmiş ülkelerin metropolleri içerisinde en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip metropollerden birisidir. Türkiye geneline kıyasla ise, nüfus yoğunluğu aşırı derecede yüksektir. Bunun ister istemez olumsuz sonuçları olacaktır.
Hayat Pahalılığı: Metropollerde ciddi bir nüfus yoğunluğu oluşmaktadır. Bu da, gıda, eğitim, sağlık, ulaştırma ve konut masrafları gibi şehirli bir toplumdaki zorunlu harcamaların fiyatlarını diğer şehirlere nispetle arttırmaktadır. Örneğin İstanbul’da her iki yakada da, verimli tarım yapılacak araziler bulunmaktadır. Buraların Belediye çiftlikleri kurularak İstanbul’un gıda iaşesinin bir kısmını sağlamak için kullanılması, hem gıda fiyatlarının nispi olarak düşmesi hem de İstanbul sakinlerinin daha çok gıdaya ulaşması anlamına gelecektir.
Trafik ve Konut Problemi: Ana şehir merkezi ve çeperde oluşan kenar şehirlerin karmaşık ağına, aynı zamanda konut ve üretim merkezlerinde nüfus yoğunlaşmaları da eklenince trafik ayrı bir keşmekeş haline gelebilmektedir. Bu yığınlaşmanın ikinci bir sonucu olarak da konut kira ve fiyatları çok artmaktadır. Diyebiliriz ki, konut ve ulaştırma masrafları sıradan bir İstanbul sakininin gelirinin yarısından fazlasını götürmektedir. (Konut maliyeti sadece kira değildir: elektrik, gaz, su harcaması, apartman aidatı ve konutta yıpranmadan kaynaklı çeşitli bakım onarım harcamaları da bunun içine girer. Evsahipleri için, bir de vergi ödemesi bulunmaktadır, DMD.) Trafik ve konut problemlerine hemen bir çözüm bulunabilmesi mümkün değildir, ancak uygun politikalarla sorunlar hafifletilebilir.
Yalnızlaşma ve Yabancılaşma: İnsani boyutlardan bakıldığında, birbiri ile içiçe geçmiş bu insan yığınlarına rağmen, bireyin topluma yabancılaşması, aşırı bireycilik ve geleneksel dayanışma değerlerinin silinmeye yüz tutması, insanların yalnızlaşmasına da yol açmaktadır. İstanbul’un geleneksel yerleşimi mahalle ve semtler etrafında olmuştur. Daha önceki yazılarımda anlattığım gibi, her semtin ayrı bir kültürü vardır. Semtler de, mahallelerden oluşur. Denebilirdi ki, eski İstanbul halkının en küçük toplumsal birimi çekirdek aile değil ama mahalledir. Mahalle dayanışmanın, hep birlikte yaşamanın ve paylaşmanın mekânıydı. Şimdi – tek tük istisnalar haricinde- geleneksel mahalle kalmamıştır. Semtlerin de, artık, minibüs ve metro duraklarına isim vermekten başka bir fonksiyonu kalmamıştır. Böyle olunca, birbirinden kopuk, sosyalleşememiş, yalnız bireylerden oluşan bir topluma doğru hızla gidilmektedir.
BİR KÜRESEL ŞEHİR OLARAK METROPOLÜN AVANTAJLARI
Bunlar hep sorunlardır. Ancak bir metropole sahip olmanın avantajları da bulunmaktadır. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, küresel ekonomik düzende bir ülkenin ticarette üstünlük sağlamasının en önemli kaynağı metropollerdir. Metropol, bu anlamda, küresel şehirlerdir. Metropollerin uluslararası rekabette önemli bir üstünlük göstergesi olmasının sebeplerinın başında “yığın ekonomileri – economies of agglomeration” gelmektedir. Bir sektörde aynı üretim kolunda üretim ve pazarlama yapan üretici ve firmaların aynı mekânda üretim ve satış yapmaları hem üretim ve pazarlama maliyetlerini düşürmekte hem de başarılı inovasyon imkânlarını arttırmaktadır. Firmaların belli bir mekâna yığılmalarından kanaklanan bu verimlilik artışı ve maliyet düşüşüne “yığın ekonomisi” adı verilir. Yığın ekonomileri, ölçek ekonomileri ve benzeri dışsallık yaratan unsurlarla beraber metropollere uluslararası rekabete ayakta durabilecek, ülkeye uluslararası piyasalardan normal üstü kârlar aktarabilecek ürünler üretme ve dünyaya pazarlama imkânı sunar. Burada metropolün hangi sektörlerde uzmanlaşacağı çok önemlidir.
Tipik azgelişmiş ülke kalabalık şehirlerinde, (metropol demiyorum, DMD), o şehirler üretim merkezi olmaktan ziyade tüketim ve suç merkezi konumundadırlar. Aynı zamanda, bu ülkelerin kaynaklarının ve insan gücünün emperyalistlere pazarlandığı merkezleri de oluşturmaktadırlar. Öte yandan, medeni toplumlarda metropoller, belli işkollarında uzmanlaşmış, bu iş kollarında firma ve endüstri kümelenmeleri yoluyla hem mevcut teknolojide verimlilik artışına hem de yeni teknolojilerin geliştirilmesine imkân sağlayan ekonomik birimlerdir. Yani her ülke belli alanlarda uzmanlaşmış metropollere sahip olursa, o alanlarda, dış ticarette diğer ülkeler göre karşılaştırmalı üstünlüğü geliştirir. Dünya metropollerinden birkaç örnek verelim: Finansal ticarette Chicago, medya ve eğlencede Miami, yatırım bankacılığı ve sigortacılıkta Tokyo, elektronik sanayiinde Osaka, yüksek teknolojili endüstrilerin yığınlaştığı ve kümelendiği Münih gibi…
Pekâla İstanbul hangi sektörün merkezi olmalı? Herkes herşey söyleyebilir çünkü İstanbul’da hepsinden biraz vardır ama avantaj sağlayacak bir uzmanlaşma hiçbir alanda yoktur. Türkiye’nin tek küresel şehri İstanbul’dur ve bu İstanbul’da henüz belli bir sektörde uzmanlaşma bulunmamaktadır. Türkiye’nin sadece İstanbul değil en az üç tane ve her biri belli sektörlerde uzmanlaşmış büyük metropole ihtiyacı vardır.
Belediye başkan adaylarımıza gördüğünüz yerde sorun: Acaba, bu konularda bir fikirleri varmı? Bence yoktur da, siz yine de sorun
TÜRKİYE'DE BİLİMSEL ÇALIŞMALAR VE PATENTLER İKTİSADİ BÜYÜMEYİ DESTEKLEMİYOR!
YAYINLAMA:
Bunun ana gerekçesi “yığın ekonomisi” (İng. economies of agglomeration) olarak adlandırılan ve belli bir işkolunda sanayi kümelenmesinin hem toplam üretim maliyetlerinde düşmesine sebep olması hem de üretim teknolojisini yenileyen süreç inovasyonlarını desteklemesi ve başarı ihtimalini arttırmasıdır. Böylece bir metropolde genelde her işkolunda üretim yapılırken, özelde belli işkollarında uzmanlaşma ve yığınlaşma gerçekleşmektedir. Metropoller küresel şehirler olarak, uzmanlaştıkları iş kolunda teknolojik yenilenme sürecinin lokomotif gücüdür. Neticede, metropollerin sağladığı verimlilik artışı ülkenin dış ticarette rekabet gücünü de arttıracaktır. Yani, yeniçağda metropoller inovasyon merkezleri olarak tasarlanır ve geliştirilirse, iktisadi büyümeye olumlu katkılar sunacaktır. Pekiyi, inovasyona yol açan şey nedir? Bilimsel çalışmalar her zaman patentle mi sonuçlanır? Alınan patentler ne derece iktisadi büyümeye katkı sunar? Bugün bu konuyu işleyeceğim.
Elimde ikisi de genç ama konularında yetkin iki meslektaşımın (benim de az da olsa katkı sunduğum) bir çalışmaları var. Dr. Kemal Dinçer Dingeç Altınbaş Üniversitesi mensubu bir öğretim üyesi. Dr. Furkan Börü ise İstanbul Üniversitesi’nden doktoralı bir iktisatçı. Türkiye’de bilimsel çalışmalar, üretilen patentler ve iktisadi büyüme üzerine nitelikli bir çalışma gerçekleştirdiler. Ben de bazı noktalarda katkıları sundum. İnşallah, bir uluslararası dergide yayınlatacağız.
Çalışmanın adı “Impact of Scientific and Technological Knowledge on Economic Growth in Turkey – Türkiye’de Bilimsel ve Teknolojik Bilginin İktisadi Büyüme Üzerindeki Etkisi”. Burada çalışmanın adında da belirtildiği gibi iki tip bilginin büyüme üzerindeki katkısı araştırılmış. Bilimsel bilgiyi ölçmek için SCI yoğunluğu kullanılmış ki, bu bir ülkede bir yılda bir milyon kişi başına düşen SCI standartlarında yayınlanan makale sayısıdır. Burada konuya yabancı okuyucularım için ufak bir açıklama yapalım: SCI Bilimsel Atıf Endeksi anlamına gelen İngilizce “Science Citation Index” ifadesinin kısaltmasıdır. Uluslararası bilim camiasında itibarı yüksek, uluslararası kabul görmüş bilimsel dergiler SCI içinde tasnif edilir. Yani bilim insanları için SCI içindeki bir dergide yayın yapmak Şampiyonlar Liginde oynamak gibidir. İşte bir ülkede yıllık bir milyon kişi başına düşen SCI içindeki dergilerde yayınlanan makale sayısı bilimsel bilgiyi ölçmek için kullanılan “SCI yoğunluğunu” verir.
Teknolojik bilgi ise şirket patentleri yoğunluğu ile ölçülür. Patent, bir süreç veya ürün inovasyonunun mülkiyet ve kullanım hakkını inovasyonu yapana veren uluslararası camiada kabul görmüş bir antlaşma belgesidir. Bu antlaşma ile inovasyonu yapan kişi veya kurum, belli bir süre için o inovasyondan ve inovasyonun kullanımından doğan tüm halk ve kazançların tek sahibidir. Çalışmada şirket patentleri yoğunluğu ile bir ülkede bir milyon kişi başına üretilen patent sayısı kastedilmektedir. Bunun için ABD Patent ve e-Marka Ofisi’nin verileri kullanılmış. Yine bu kaynakda, uluslararası itibar ve saygınlığa sahiptir.
Çok uzatmayayım, Dr. Dingeç ve Dr. Börü’nün bulduğu ve benim de eleştiri ve fikirlerimle katkı sunduğum çalışmanın sonuçları vahimdir: Türkiye’de bilimsel bilginin artışı ile patent artışı arasında her iki yönde de bir etkileşim yoktur. Sanki bu iki değişken birbirinden bağımsız, tamamen farklı gelişmelerle oluşmaktadır. İşin daha enteresan olan tarafı da, bu ikisi ile iktisadi büyüme arasında da çok zayıf bir ilişki vardır. Bazı yeni teknik ve verilerle işin ayrıntısını araştırmaktayız, ancak kabaca görünüm budur.
Kentsel iktisat yazılarımdan sonra Türkiye’de Yüksek Öğretim’in sorunlarına değineceğimden bahsetmiştim. Bugün aslında işin tam bam teline basmış durumdayız. Burada iki soru sorulabilir:
Üniversitenin ürettiği bilimsel çalışma, inovasyona yol açmıyorsa, ekonomik kalkınmaya bir katkıda bulunmuyorsa üniversitenin ne anlamı vardır?
Eğer firma ve kurumların aldıkları patentler üretim teknolojisinde dönüşmeye ve ülkede sanayi üretiminin kalitesini arttırıp maliyetleri düşürmüyorsa, bu patent neyin patentidir?
Birinci sorunun cevabını verelim. Türkiye’de (ve dahi birçok Latin Amerika ülkesinde) SCI’de yer alan bilimsel çalışma sayısı artsa da, bunların pratikte sanayi üretimine bir katkı sağlamayan, “üretken olmayan” çalışmalar olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bir ülkede, işsizleri dört sene daha oyalamak ve böylece kayıtlı işgücüne katılımlarını geciktirmek amacıyla veya üniversitenin açıldığı yerde konut sektörü (ev sahipleri, müteahhitler ve emlak kredisi verenler) ile yöre esnafının nemalanması ve bu sayede de iktidar partisinin oyları toplaması amaçlanıyorsa bol bol iktisat, işletme, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler ve benzeri bölümler açılır. Buralara (akademik seviyeyi bayağı düşürerek) bir sürü insan atanır. Unutmadan ekleyelim, akademiye girme sürecinde İl Başkanı’nın kayınçosundan referans sahibi olmak da yaşamsal öneme sahiptir. Bu tarz yapılarda çalışan kadrolar, kariyerlerinde yükselebilmek için bol bol makale yazarlar. Ama bu makalelerin memleketin ekonomisine, üretimin verimliliği ve maliyetine en ufak bir olumlu katkısı olmaz. Bu yayınlar itibar kazandırır, yayınlayan hocaya (üç kuruş da olsa) teşvik parası kazandırır, daha başka bir işe de yaramaz.
İkinci sorunun cevabı da açıktır. Türkiye’de mühendisler tasarım, planlama ve inovasyon konusunda çalışmazlar. Hâlbuki esas yapmaları gereken budur. Memlekette mühendis fazlalığı ve tekniker açığı vardır. İkisinin arasındaki fark şudur: Tekniker, sahada işçilerin başında üretim süreci safhalarında ortaya çıkan pratik sorunları çözmekle yükümlü iken, mühendis masa başında üretim sürecinin, ürünlerin niteliğinin planlamasını yapar. En azından medeni ülkelerde, adam gibi çalışan kapitalist ekonomilerde iş bölümü böyledir. Türkiye’de ise yetişen mühendisler tekniker gibi çalıştırılmaktadır. Mühendislerin esas vazifesi de patronun yakınlarına verilmektedir. Yani inovasyonu yapıp patent üretecek elemanlar, conta sıkmakla, bakım onarım yapmakla meşguldürler.
Türkiye’de yine de inovasyon yapılmaktadır. Ama bu ne inovasyonudur? Ürün inovasyonu… Teknoloji geliştirecek, maliyetleri düşürecek inovasyon süreç inovasyonudur. Bunun için iyi bir planlama, sıkı bir iş bölümü ve bolca para gerekir. Bunların hiç biri Türk firmalarında yoktur. Ancak, milletimizin ortak vasfı uyanıklığı ve kısa yoldan köşe dönme arzusudur. Bu yüzden, firmalarımız müşterinin zayıf noktasını görüp ürünleri müşterinin zevkine göre yenilemekte mahirdirler. Bu da ürün inovasyonudur.
“Hocam, hiç süreç inovasyonu yapmıyor muyuz?”, diye sorarsanız ben de derim ki: “Biz de yapılan süreç inovasyonu, daha çok büyük firmalarımızın Avrupalı ortaklarının kendi ülkelerinde geliştirdikleri yeni tekniklerin Türkiye’ye adaptasyonundan ibarettir!” Başımdan geçen bir anekdotla bitireyim: 2023 hedeflerinin planlandığı çalıştaylardan birinde, ben söz alıp firmalarımızın inovasyon için pay ayırması, gerekirse birden fazla firmanın ortak teknoloji yatırımı yapması gerektiğinden bahsedince oradaki çokça bilinen meşhur bir sanayici büyüğümüz şöyle demişti: “Hoca, boş ver sen inovasyonu minovasyonu! Devlet bize ne kadar vergi indirimi yapacak, sen onu söyleyiver hele!” demişti. Benim tabii ki nutkum tutulmuştu.
Allah sonumuzu hayretsin.
EKONOMİ POLİTİKALARI VE HOLLYWOOD SOLCULARI
YAYINLAMA:
(“Winter has already come!” ama “Game of Thrones” hala gelmedi!) Bundan maksadım şu an içinde bulunduğumuz kriz ortamıdır. Devalüasyon kaynaklı aşırı maliyet artışları, ekonomide toplam arzı kısmış ve durgunluk içinde enflasyonla, yani stagflasyonla, bizi başbaşa bırakmıştır. Bu durgunluğun 2018 yılı Ekim – Kasım - Aralık ayları itibariyle negatif büyümeye döneceği herkesin ortak beklentisidir. Çok değil, bu döneme ait milli gelir istatistikleri Mart ayında açıklanacaktır ve benim tahminim yüzde 3,5-4 arası bir küçülme yönündedir. Son açıklanan sanayi üretimi endeksleri de, durumun 2019 yılında da hiç iç açıcı olmadığının sinyalini vermektedir. 2019 yılı Ocak – Şubat – Mart aylarına ait milli gelir verileri Haziran’da açıklanacaktır. Bu verilerde de negatif büyüme beklenmektedir. Bu ahval ve şerait içinde, orta düzeyin altında gelire sahip olan vatandaşlarımızın vaziyeti fenadır. En temel tüketim mallarının bile alımı zorlaşmıştır. Bireyler ve firmalar, hepsi, büyük bir nakit sıkıntısı ve borç batağı içindedir.
Bu ortamda, hükümetin ve merkez bankasının üç yeni politikası açıklandı. Bugün bunlara değinmek istiyorum. Önceden belirteyim: Benim için öncelik işsizliğin ve durgunluğun yenilmesidir, enflasyon daha sonra gelir. Hükümetin, geçici bir süre için, enflasyonu boşverip işsizlik ve durgunlukla mücadele edeceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ilkönce Merkez Bankası’nın karşılık oranlarında indiriminin ne anlama geldiğini ve hükümetin istihdam seferberliği programını kısaca inceleyeceğim. Sonra üzerinde herkesin 20 gündür türlü lakırdı ettiği tanzim satışlar ve tarımın yapısal sorunları üstünde duracağım. En sonda da, Türkiye’de kendini solcu gören IMF ve NATO sevdalısı Hollywood solcularını deşifre edeceğim.
ZORUNLU KARŞILIK ORANLARINDA İNDİRİM NE ANLAMA GELİR?
Merkez Bankası bankaların kredi arzını ve bankalar arası para piyasasında nakit rezerv talebini kontrol etmek için zorunlu karşılık oranlarını kullanır. Merkez Bankası’nda bankaların her biri için mevduat hesabı benzeri bir hesap açılır. Bir bankaya yatan her mevduatın belli bir miktarı kredi olarak piyasaya verilmez ve Merkez Bankası’ndaki bu hesaba yatar. Bu kanuni bir zorunluluktur. Merkez Bankası’nın her banka için açtığı bu hesapta biriken nakit rezervleri zorunlu karşılıklar, zorunlu karşılıkların mevduata oranı ise zorunlu karşılık oranı olarak adlandırılır. Zorunlu karşılık oranları düşürülünce iki etkisi olur: İlki, her bankanın elindeki toplam mevduat içinden daha fazla miktarda fonu kredi olarak ekonomiye dağıtması, yani bankacılık kredi arzının artmasıdır. Bu kısa dönemde (9 ilâ 12 ay arası) piyasa faizlerinde düşüşe sebep olurken, uzun dönemde (15 ilâ 18 ay arası) enflasyonun yükselmesine yol açar. İkincisi, bankaların ellerinde efektif olarak kullanabilecekleri nakit rezervleri arttığı için nakit rezerv talepleri de düşer. Bu da, bankalar arası para piyasasında faizlerin düşmesine yol açar. Dolayısıyla, Merkez Bankası hem bankalararası para piyasasında hem de genel ekonomide, faizlerin kısa dönemde düşmesine ama uzun dönemde (2020 yılı Haziran – Eylül ayları) hem enflasyonun hem de faizlerin yükselmesine yol açacak bir uygulama yapmıştır. Bununla birlikte hem KOBİ’ler hem de hanehalkı için ciddi boyutlara ulaşan nakit sıkıntısını kısa dönemde (özellikle seçim sonrasına kadar) giderecek bir uygulama içerisine girmiştir.
İSTİHDAM SEFERBERLİĞİ
Maliye Bakanı’nın geçen gün açıkladığı istihdam seferberliği paketi özel sektör firmalarının istihdam edeceği her yeni işçi için vergi indirimi ve gerekirse Nisan ayına kadar bu işçilerin maaşlarının devletçe ödenmesi gibi iki temel madde içermektedir. Yani, devlet, firmaların işgücü maliyetinin bir kısmını (ilave istihdam edilen işçiler için) üzerine almaktadır. Bu ve benzeri uygulamalar, benim kalben desteklediğim uygulamalardır. Bir kişinin daha istihdam ordusuna katılması, elinin emeği gözünün nuru ile ekmek kazanması hiçbir ademoğlunun karşı çıkmaması gereken politikalardır. Ancak, hükümet bu uygulamalarla kendi Yeni Ekonomi Programını deldiği izlenimi vermektedir. Hele bu önlemlerin seçim sonrasına kadar kısa bir vade için geçerli olması endişelerimizi arttırmaktadır. Bir de, işsizliğin asıl sebebi, talep yetersizliğidir. Ama klasik sağ partilerin politika uygulamaları benzeri, hükümet, firmaların maliyetlerini sübvanse ederek bu meseleyi çözmeye çalışmaktadır. Esas yapması gereken ise talep arttırıcı uygulamalardır. Firmalara teşvik politikası istihdam ve milli gelir artışını dolaylı yoldan etkiler ve her zaman başarılı olacağı garanti değildir. Ama kamu harcaması ve kamu üretimi net gelir ve istihdam artışına sebep olur. Bu politikanın sonucunda da, uzun dönemde enflasyon artacaktır. Hükümetin uzun dönemde hem istihdamı arttıracak hem de enflasyonu düşürecek bir planının olması gerekir. Ne yazık ki, şu an için, bu yönde bir adım atılmamaktadır.
TANZİM SATIŞLAR: DEVLET DOMATES SATAR MI? BAL GİBİ DE SATAR!
Hemen söyleyeyim: Tanzim satış uygulaması olumludur, genelde desteklenmesi gerekir. Ama bu politikanın yöntemi, kalıcılığı ve kapsamı eleştirilmelidir. Türkiye gibi gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu, bölgeler ve sınıflar arası gelir makasının açıldığı ülkelerde, sosyal devlet her türlü malda düşük gelir grubundaki vatandaşları gözetmek için tanzim satış mağazaları işletir. Benim çocukluğumda, belediye halk pazarları, çeşitli adlarda kamuya ait mağazalar vatandaşın zorunlu ihtiyaçlarını ucuza karşılamasını sağlardı. Maalesef, rahmetli Özal’la başlayan özelleştirme furyasıyla bu kurumlar bir bir satıldı. Yetmedi, devlete ait temel sanayi tesisleri ucuza elden çıkarıldı. Orman arazileri satıldı. Şimdi de, aldığımız duyumlara göre, İsrailli ve ABD’li firmalar, Ege ve Marmara bölgesinde batık çiftçilerin işletemediği tarım arazilerini ucuza kapatmaktadırlar. Yarın, domatesi, zeytini, inciri, üzümü, marul, taze soğan ve maydanozu Türk topraklarında İsraillilerin sahip olduğu firmalardan alırsak o zaman hatamızı anlarız. Yani devlet bal gibi de domates satar, satmalıdır da! Bunun ötesine gidip, gerekirse devlet domates de üretmelidir. Bununla birlikte, tanzim satışların çok daha geniş bir mal çeşitliliğini içermesi, satışların kamyon ve çadırlarda değil adam gibi devlet marketlerinde yapılması ve bu kurumların kalıcı hale getirilmesi gerekir. Aynı zamanda, tarım topraklarının yabancı şirketlere satılması önlenmeli ve kapsamlı bir tarım politikası ile – gerekirse KİT’ler kurularak veya Kooperatiflere teknik destek vererek- yerli ve milli tarım üretiminin arttırılması gerekmektedir.
NATO’CU VE IMF’Cİ SOLCULAR
Son dönemde yeni bir solcu profili ortaya çıktı. Benim çok sevdiğim, şimdi de vekil olan Hocalarımdan birisi, üç sene önce üniversitedeki odamda bana şöyle demişti: “Dündar’cığım, artık sol için mesele gelir dağılımı, işçi sınıfının hakları gibi konuları içermemektedir. Bugün sol, marjinal grupların hakları, etnik azınlıkların hakları, hayvan hakları ve çevre sorunları üzerine odaklanmalıdır!”. Tabii ki kafam karıştı. İşçinin sınıfsal mücadelesinden ayrı bir sol, fakir halk kesimlerine yardımla dalga geçen, “21’inci yüzyılda devlet domates mi satar?” diye soran bir sol, ne kadar sol olabilirdi? Bugün, sevgili Hoca’mı tenzih ederim, piyasa sistemini putlaştırmış, PKK’yı kitle siyaset örgütü, FETÖ’yü sivil toplum kuruluşu olarak gören ve gösteren, ekonomide IMF’ci, jeopolitikte NATO’cu, dış politikada Ermeni ve Rum yanlısı, İsrail patentli ve CIA güdümlü bir kısım tipler, sol adına hükümetin –kendi programlarıyla da çelişen- sosyal adalet yanlısı politikalarını eleştiriyorlar. Halbuki sol mevcut uygulamayı desteklerken, bu uygulamaların kalıcılaştırılması, kapsamlı bir kamulaştırma yapılması ve planlı ekonomiye geçilmesi yönünde hükümeti eleştirmeliydi. Görüyoruz ki, Türkiye sağı kadar, solunun önemli bir kesimi de ideolojisizleşmiştir. Ben bunlara Hollywood Solcu’su diyorum.
İDEOLOJİSİZ-DAVASIZ-SİYASET
YAYINLAMA:
Yazının sonunda da apolitik – siyasetsiz sağ ve sol olduğu kanaatimi eklemiştim. Şimdi bu sorunu tahlili edelim.
İDEOLOJİ NEDİR?
Bir siyasi hareket ve onun örgütli yapısı olan partinin en temel düsturları onun ideolojisinde temellenir. İdeoloji antik Yunanca “idea – temel fikir” ve “logos – söz veya bilgi” kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Mealen “temel fikirlere dair söz veya bilgi” anlamına gelir. Modern sanayi toplumlarında Almanca “die Weltanschauung – dünya görüşü” kavramıyla paralel olarak kullanılır. Kısaca özetlersek ideoloji “bir kişi, zümre veya toplumsal kurumun hayata, dünyaya ve insanlığın problemlerine bakış açısı” anlamına gelir.
İDEOLOJİLERİ NASIL SINIFLANDIRIRIZ?
Demokrasiler farklı ideoloji veya dünya görüşüne sahip parti ve liderlerin siyasi rekabetine dayanır. Bundan murat, vatandaşların kendi sorunlarını en iyi çözecek ve kendi geleceklerini inşa edecek bakış açısını kendilerinin seçmesini sağlamaktır. Bu anlamda ideoloji, siyasi partinin varoluş sebebidir. Bir adım daha ileri gidersek, kişi, zümre veya partilerin ideolojisinin temeli iktisadi bakış açısındadır. Bu iktisadi bakış açısını oluşturan ana temalar şu soruların cevaplarında saklıdır: “Kim için?” ve “Nasıl?” Örnek verecek olursak, “Kim için?” sorusuna genel anlamda sol partiler “emekçiler için” cevabını verirken liberal sağ “bireyler için” ve milliyetçi sağ da “bütün millet için” cevabını verirler. Öte yandan 20’inci asırda ortaya çıkmış bir ideoloji olan İslamcılık ise bu soruyu “ümmet için” diye cevaplar. İlk üç ideolojinin iktisadi üretimin ana aktörünü tanımladığını görürken, İslamcı ideoloji için üretimin aktörleri değil, ama toplumsal bir realitesi olmayan “bütün Müslümanlardan oluşan topluluğu simgelediği düşünülen ümmet kavramı” öncelik taşır.
İkinci soru, yani “Nasıl?” ın cevabı ise Parti’nin siyaset yöntemini tanımlar. Bu açıdan bakacak olursak, sol gelenekten gelen bir Parti, eğer demokratik siyaset kanalı ile iktisadi görüşlerini, yani emekçi kesimlerin iktisadi üretimden ve toplumsal refahtan aldığı payı arttırma hedeflerini, hayata geçirmek istiyorsa evrimci, yok bunları toplumsal bir ihtilal ve halk savaşı ile gerçekleştirmek istiyorsa devrimci olarak tanımlanır. Sol düşünceye göre, bireylerin özgürlüğü öncelikli değildir, çünkü bireyin yaşamına ve toplum içindeki yerine anlam katan onun içinde bulunduğu sınıftır. Sol düşünceye göre, üretim ve refahın temel kaynağı emek olduğu için emekçi sınıfların sınıf bilincine sahip olması ve yine sınıfsal bir tabanda örgütlenmesi bireyin gerçek özgürlüğünü getirecekir. Öte yandan, liberal sağ, bireylerin özgürlüğünü merkeze alır, bu anlamda bireyin sınıfsal aidiyeti veya hangi millete mensup olduğu hiç önemli değildir. Liberal bakış açısı da, yöntem olarak farklılaşır: Bir uçta başta devlet olmak üzere bütün toplumsal kurumları – iktisadi hayata en az müdahele edecek şekilde- kabul ederek bireyin özgürlüğünü savunan ılımlı liberaller, diğer yanda başta devlet olmak üzere bütün toplumsal kurumları reddeden ve yıkmaya çalışan anarko liberaller. Milliyetçi sağ ise, millet tanımına göre çok çeşitlilik arzedebilir. Bunu milliyetçilikle ilgili yazılarımda ayrıntılandırmıştım. Burada kendi tanımlarımı geliştireceğim. Eğer bir kişi veya parti bütün vatandaşları aynı milletin unsuru olarak görmekte ise “kapsayıcı bir milliyetçilikten” yanadır. Ancak, önceden tanımlanmış bazı ayırırcı niteliklerle (dinî, mezhebi veya etnik özelliklerle, DMD) milleti tanımlıyorsa, o zaman, sadece bu tanımladığı değerlere sahip olan insanları “benim milletim” olarak tanımlar. Bu da “ayrıştırıcı milliyetçilikir. Kapsayıcı milliyetçi hareketler için, önemli olan, bütün toplumun ortak menfaatleridir. Bu da, onları, barışçı, dayanışmacı ve uzlaşmacı bir yönteme sevkeder. Öte yandan ayrıştırıcı milliyetçi hareketler için bunu söylemek mümkün değildir. Bu hareketler çatışmacı, rekabetçi ve uzlaşmaz bir tutuma sahiptir. İslamcılık ise, muhayyel ve gerçek temellere dayanmayan bir dünya görüşünü savlar. Bir devletin vatandaşları, kendi refahları için değil ama bütün Müslümanlar için çalışacağını vaad eden bir partiye neden oy versinler? Dünyada 30’dan fazla Müslüman ülke vardır ve en büyük çıkar çatışmaları da bu ülkelerin kendileri arasındadır. Yani İslamcılık, bir nevi “siyasi Polyanacılıktır”: Kendi ülkenin menfaatlerini değil, ama senin ülkenle çatışan rakip ülkelerin çıkarlarını ön plana almak… Muhayyel (gerçekte var olmayan, hayali) ümmeti var etmek içinse, ister istemez mevcut rejimleri yıkmak ve Müslümanları tek devlet altında birleştirmek isteye şiddet yanlıları İslamcı siyasetin ana damarını oluştururlar. Öte yandan, demokratik sistem içinde kalarak siyaset yapmayı hedefleyen İslamcılar’da zamanla muhafazakâr sağ partilere dönüşmektedir. Bu yüzden dini ıslahatları siyasi kavram haline getirmek, gerçekçilikten kopmaktır.
KÜRESELLEŞME İDEOLOJİSİZ SİYASETİ BESLEDİ
1990’lardan itibaren hissedilen küreselleşme, bütün dünya bazında milliyetsizleşme, devletsizleşme süreci bunlara paralel olarak ideolojisizleşmeyi de besledi. Özünde anarko liberal düşüncenin savunduğu gibi bütün toplumsal kurumlardan bağımsızlaşmış özgür bireyeleri hedefler gibi görünse de, küreselleşme dünya ekonomisini yönlendiren bir avuç büyük tefecinin çıkarları doğrultusunda insanları tüketim makinası haline getiren bir süreçtir. Yani aslında, insanları sınıfsal aidiyetlerinden, milli mensubiyetlerinden koparıp yalnızlaştıran sonra da yalayıp yutan bir süreçten bahsediyorum. Böyle bir yapıda, klasik anlamda partilerin varlığı arzu edilmezdir. Bu yüzden dünyanın her tarafında, farklı ölçülerde de olsa, partiler ideolojilerinden koptular. Bugün, hemen hemen bütün partiler birbirinin benzeri vaadler öne sürmektedir. İdeolojik olarak bir farkları kalmamıştır.
TÜRKİYE’DE POPÜLİST SİYASET
Türkiye’de de durum farklı değildir. HDP dışında bütün büyük partiler farklı renklerde de olsa “kapsayıcı bir milliyetçiliği” savunmaktadır. HDP ise “halkların kardeşliği” ve “kollektif haklar” gibi sloganlarla ayrıştırıcı ve etnik bir milliyetçiliğin sözcüsüdür. İktisat politikaları açısından partilerin hiç farkı yoktur. Hepsi piyasacı ve AB’cidir. Birkaç marjinal parti dışında, gerçek anlamda sol yoktur. İslamcılık ise, Türkiye’de gerçek anlamda hiç var olmamıştır. Bunun sonucunda da, bütün büyük partiler, hedefsiz, programsız ve ideolojisiz popülist partiler haline gelmiştir. Popülist partiler ise, ahalinin tüketim iştahını ve sınıf atlama arzusunu şişirerek oy toplamaya çalışan siyaset tacirleridir. Vesselâm…
PARA POLİTİKASI ÜZERİNE: FAİZ, KUR VE ENFLASYON İLİŞKİSİ
YAYINLAMA:
Bu hiçbir iktisat kitabında yazmayan bir kuraldır. Emperyalist gücün cahil ve meczup yöneticisinin ortaya attığı iddia ve tehditler bir ülkenin para biriminin değerini belirlemez. Kurların yukarı veya aşağı hareketi için, ilkönce döviz piyasalarında dengesizlik olması gerekir.
Güncel kura gelirsek… Hatırlanacağı gibi dolarda 2018 sonu denge kurunun 5,38-5,42 arasında olduğunu yazmıştım. Güncel kur da o civarda seneyi tamamladı. Bugün aradan 2,5 ay geçtikten sonra dolar kurunun 5,46’ya çıkması heyecan ve kaygıyla karşılandı. TÜFE’de ortalama yüzde 20 ve ÜFE’de ise ortalama yüzde 35 enflasyonun olduğu bir ülkede sene başı Dolar kuru 5,40 iken 2,5 ay sonra kurun 5,46’da olması kaygıyla karşılanır, evet; ancak tam tersi bir düşünceyle… Kurun 15 Mart itibariyle denge değeri bu enflasyon oranlarıyla (en iyimser hesapla yıllık yüzde 20 TÜFE enflasyonu ve yıllık yüzde 2 ABD TÜFE enflasyonu kullanılarak) mevcut şartların değişmediği varsayımıyla şöyle hesaplanabilir: TÜFE 2,5 aylık enflasyonu yüzde 3,87, ABD’nin aynı dönem için TÜFE enflasyonu yüzde 0,43 ise dolar kurunun denge değeri 15 Mart itibariyle, çok kaba bir enflasyon paritesi hesabıyla, 5,40 x (1,0387/1,0043) = 5,58 olması gerekir. Yani kur olması gereken değerin altındadır. Dolar kurunun 5,58 olması gerekiyorsa, 1,12 çapraz kurdan Avro kurunun da 6,25 olması gerekir. Tabiî ki, bu kabataslak hesapta milli gelirdeki daralmayı, insanların geçim sıkıntısıyla ellerindeki dolar cinsi serveti bozup borç ödediklerini, ABD ve AB Merkez Bankalarının politikalarını daha hiç hesaba katmadığımı hatırlatmak isterim. Kısaca dolar kurundaki bu yükseliş normal değerine dönüş sürecidir. Esas anormal olan 5,20’lere düşmesiydi.
Bu kısa girişten sonra bugünkü konumuza gelelim. Hatırlayacaksınız, cuma günkü yazımda para politikasının üç temel değer arasındaki hassas ilişkiyi bozmaması gerektiğinden bahsetmiştim. Bu değerler fiyatlar genel düzeyi (TÜFE veya ÜFE cinsi), döviz kurları ve faiz oranlarıdır. Bu hassas ilişkinin sebebi her üç değerin de, yerli paranın satılan mal ve hizmetler, yabancı paralar ve zaman cinsinden fiyatı olduğunu söylemiştim. Biraz açalım:
Paranın Değeri ve Enflasyon: İnsanlar parayı en temelde bir alış veriş aracı olarak kullanırlar. Her türlü mal ve hizmetin bedeli ve her türlü üretim faktörünün yarattığı katma değer para ile ölçülür. Dolayısıyla yapılan her ticari işlemde bedel para ile ödenir. Eğer mal, hizmet ve/veya üretim faktörlerinin fiyatları artıyorsa, aynı miktar para ile bunlardan daha az miktar satın alınabilir. Yani, fiyat artışları paranın satın alma gücünü düşürür. Bir başka deyişle paranın mal cinsinden değeri düşer.
Paranın Değeri ve Kurlar: Dışa açık bir ekonomide dış dünya ekonomileri ile ticari ilişkiler döviz kurlarının varlığının en temel sebebidir. Her birinde ayrı bir yerli para biriminin kullanıldığı ülkeler arasında mal ve hizmet ticareti farklı para birimlerinin adil ve şeffaf bir piyasada birbirine çevrilmesi ile gerçekleşebilir. Yine, dış dünya ekonomileri ile ticaret sebebi ile ortaya çıkacak yabancı para cinsinden finansman sorunlarının giderilmesi için de para birimlerinin birbirine adil bir fiyattan çevrilmesi zorunludur. İşte, dış dünya ekonomileriyle bütünleşme, aynı zamanda, yabancı para birimlerinin alım satımını da beraberinde getirir. Şimdi, yerli paranın yabancı paralar cinsinden reel değeri Reel efektif Döviz Kuru ile gösterilir. Öte yandan, bizim döviz büfelerinde gördüklerimiz ise yabancı paraların TL cinsinden değeridir. Eğer Dolar, Avro veya Yen kuru artıyorsa, TL’nin değeri düşüyor demektir. Eğer kurlar düşüyorsa da, o takdirde, TL’nin değeri artıyor demektir.
Paranın Değeri Ve Faiz Oranları: İnsanlar ve firmalar nakit para ihtiyaçlarını her zaman gelirleriyle karşılamazlar. İnsanlar dayanıklı tüketim malları için ve firmalar da yatırımları için gelirleri haricinde borçlanırlar. Ellerinde nakit fazlası olan iktisadi aktörlerin fazla paralarını nakit ihtiyacı içinde olan diğer aktörler, belli bir vade için, kiralar. Bu kiralama işlemine aracılık eden de bankacılık ve finans kesimidir. Paranın kiralama bedeli de faizdir. Nakit ihtiyacı bir ekonomide artarsa, borç olarak talep edilen nakit miktarı da artar. Dolayısıyla, halkın nakit paraya ödemeye razı olduğu kira bedeli, yani faiz de, artar. Sonuç olarak paranın zaman cinsinden değeri artarsa faizlerin de artması gerekir.
Fiyatlar genel düzeyi, kurlar ve faiz oranları hepsi de aynı iktisadi varlığın değerini gösterir. Dolayısıyla, bu fiyatların birbiriyle uyumlu olması gerekir. Tabiî ki fiyatlar genel düzeyi, kurlar ve faizler her zaman birbiriyle uyumlu olmaz. Bu durumlarda, mal ve hizmet piyasası, para ve döviz piyasaları arasındaki ilişkini bozulduğu veya bu piyasaların en az birinde dengesizlik olduğu söylenebilir.
Merkez Bankası, para politikası oluştururken, hedef ve strateji belirlerken, bu üç fiyat arasındaki ilişkiyi bozmamaya gayret etmelidir. Ancak, bugün bütün dünyada olduğu gibi, bizim Merkez Bankamız da enflasyon hedeflemesi adı altında faiz hedeflemesi yapmaktadır. Faizler piyasa tarafından belirlenmezse, kurlar da piyasa denge değerlerinden uzaklaşır. Bu takdirde örneğin, dalgalı kur sisteminin de bir anlamı kalmaz. Faizler ve enflasyon arasındaki ilişki ise, gerçekte iki boyutludur. İlki, faiz oranlarını belirleyen ana etkenlerden birisi “enflasyon beklentisidir” ki, bu güncel enflasyon değil ama örneğin bir sene sonraki enflasyon hakkındaki tahmindir. İkincisi, enflasyon ve faizi aynı anda etkileyen üçüncü etkenlerdir ki, iç ve dış borç, cari açık ve bütçe açığı, toplam arz şokları bunlardan bazılarıdır. Bir misal olarak, genişlemeci para politikası faizlerde düşüşe neden olurken enflasyonda artışa yol açar. Yani bunlar birbirinden değil, ama para politikasından eş anlı olarak etkilenirler. Öte yanda faizler arttığında TL değer kazanır, TL değer kazandığı vakit kurlar düşer. Yani faiz ve döviz kurları arasında da ters yönlü bir ilişki vardır.
Faiz ile enflasyon ilişkisi, günümüzde, Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemleriyle de, yazılı ve görsel medyada sıklıkla tartışılmaktadır. Bu konuda bir kafa karışıklığının olduğu söylenebilir. Benim kanaatim, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konuda yanlış bilgilendirildiği yönündedir. Söylenen şudur: “Faizler düşünce enflasyon da düşecek!” Bu ilişki, firmaların envanterindeki duran varlıklar (yatırım malları ve binalar) için alınan kredilerin faiz ödemelerine bağlı olarak, faizin bir maliyet unsuru olarak tanımlanmasından kaynaklanır. Böyle bir ilişkinin geçerli olması için kredi ile alınan duran varlıkların çoğunlukla TL ile satın alınması, kredilerin büyük bir kısmının TL cinsinden olması, kredilerin sabit değil değişken faizle verilmesi gerekir. Bu durumda bile, kredi faizi ile yatırım malının fiyatı arasında ters yönlü bir ilişki olduğu için, firmaya maliyet olarak yansıyan tutar faiz arttığında düşebilir, düştüğünde artabilir. İktisadi hayatta çok özel bir durumda rastlanacak istisnai bir ilişkiyi genelleştirmek, buna dayalı para politikası oluşturmak paranın iki temel değeri olan fiyatlar genel düzeyi ve faiz oranları arasındaki doğal ilişkiyi bozar ve makro dengesizliklere yol açar.
ENFLASYON HEDEFLEMESİ: PARA ARZINI FAİZ LOBİSİNİN BELİRLEMESİ
YAYINLAMA:
Tabii pratikte bu durum farklılaşabilir. Çünkü her Merkez Bankası’nın kanunla tanımlanmış görev ve sorumlulukları bulunur. Örneğin ABD Merkez Bankası’nın kanunla tanımlanmış önceliği ekonomik istikrardır. Bu kavram geniş içeriklidir ve ABD Merkez Bankası politika belirlerken konjonktüre göre bu içeriği değiştirebilir. Bazen işsizlik oranları, bazen finansal sektördeki likidite, bazen de enflasyon oranlarını dikkate alarak politika belirleyebilir. Bizim Merkez Bankası’nın kanunla tanımlanmış asli görevi, iktisatçıların tanımına uygun olarak, fiyat istikrarıdır. Yani, bizim Merkez Bankamızın öncelikli sorumluluğu ve görevi enflasyonla mücadeledir. İşsizlik, cari açık, durgunluk ve benzeri diğer problemlerin çözümü Merkez Bankamız için öncelikli değildir.
Her Merkez Bankası, kendi yasal mevzuatı ve devlet içinde belirlenen iş bölümüne göre tanımlanan ana amacına ulaşmak için çeşitli stratejiler belirler. Para politikası stratejisi ana amaca ulaşmak için Merkez Bankasının izleyeceği politikanın temel ilkelerini içerir. Tabii ki, sadece stratejinin belirlenmesi yeterli değildir. Her stratejiyi hayata geçirmek için ana hedefler ve ara hedeflerin belirlenmesi, bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak politikanın temel araçlarının tanımlanması ve politika araçları ile politika stratejisinin uyumlu olması gerekir. Bugün Türkiye’de uygulanan ve bence külliyen kaldırılması gereken Enflasyon Hedeflemesi stratejisinden bahsedeceğim.
Son 30 yıldır bütün dünya ülkelerinde üç aşağı beş yukarı Merkez Bankalarının uyguladığı para politikasının temel aracı Merkez Bankası faizleridir. Bankalararası para piyasasında borç verme ve borç alma faizini kullanma esasına dayanan bu uygulama, aslında, enflasyon hedeflemesi stratejisi ile uyumlu bir politika aracıdır. Enflasyon hedeflemesi, bir strateji olarak, Merkez Bankasının para politikasının tamamı ile önceden belirlenmiş enflasyon hedefine uyarlanması, bunun için eş anlı olarak, toplumu bu enflasyon hedefinin uygunluğuna ikna edecek bir söylem geliştirmesine dayanır. Bu politikada ana amaç, toplumun içinde oluşan enflasyon beklentilerini kırmaktır. Şöyle ki, ücretler belirlenirken sanayici ve sendikaların geleceğe yönelik enflasyon tahminleri, kiralar belirlenirken kiracı ve ev sahiplerinin enflasyon tahminleri ve benzeri -hemen hemen bütün- fiyatların belirlenmesinde geleceğe yönelik enflasyon tahminleri öncelik taşır. Yani, insanlar enflasyonun yüksek olacağına inandıkları için enflasyon yüksek olur! İşte enflasyon hedeflemesi insanların kafasındaki “yüksek enflasyon algısını kırmayı” amaçlar.
Enflasyon hedeflemesinin teorik ayağını Taylor Kuralı oluşturur. Taylor Kuralı neo-liberal iktisat anlayışını benimseyen iktisatçıların hararetle savunduğu bir kuraldır. Bu kurala göre, dışa açık bir ekonomide Merkez Bankası sadece bankalara borç verme faizini belirleyerek bütün ekonomik dengeleri yönlendirebilir. Tabii bu çok güzel ve zarif, göze ve kulağa hoş gelen bir kuraldır. Ancak, bu kuralın gerçek hayatta işlemesi için bir dizi şartın geçerli olması gerekir. Her şeyden önce bütün piyasalar tam rekabetçi olmalı, fiyatlar sözleşmelerle değil piyasada belirlenmeli, ülke gelişmiş bir kapitalist ekonomiye sahip olmalı, yapısal problemleri bulunmamalı, farklı sektörlerde kullanılan sermaye homojen olmalı, sektörler arası teknoloji ve bölgeler arası gelişmişlik farkları da olmamalıdır. Bu şartlarda, Merkez Bankası ekonominin tamamını olmasa bile genel gidişatı belirleyebilir. Ya Türkiye’de durum böyle midir? Maalesef, bu şartların hiç biri sağlanmamaktadır.
Varsayalım ki bu şartlar geçerli olsun. Bu takdirde, Merkez Bankası her sektörde birebir aynı olan teknoloji düzeyi ve sermayenin üretkenliğinin belirlediği reel faiz üzerine kendi hedeflediği enflasyon düzeyini ekleyerek bir faiz belirler. Bu faiz bankalar arası para piyasasında Merkez Bankası’nın borç verme faizi olur.
Bankalar arası para piyasası deyince, bankaların birbirinden borç aldığı, her gün ekonomi kanallarında dakika başı değiştiğini izlediğiniz gecelik faizlerin oluştuğu piyasa aklınıza gelsin. Bu piyasada, en büyük borç arz eden Merkez Bankasıdır. Her hangi bir sebeple, bankalar kısa vadeli nakit ihtiyacı içinde iseler, bu piyasada, bankaların nakit para talebi artar. Bu durumda, önceden belirlediği faizden Merkez Bankası bankalara nakit para arz eder. Yani, bankaların para talebi artınca Merkez Bankası parasal tabanı – dolayısıyla para arzını- arttırır, bankaların para talebi azalınca da Merkez Bankası parasal tabanı azaltır. Sonuç olarak, Merkez Bankası, para arzını belirleyecek tek kurum iken, para arzını belirleme gücü ve yetkisinden vazgeçer. Bu da, para miktarının bankaların –yani faiz lobisinin- para talebindeki değişime bağlı olarak değişmesi anlamına gelir.
Bu bahsettiğim durum, açık ekonomide daha vahim bir hal alır. Küresel finansal piyasalardaki bilumum faizci, tefeci ve spekülatörlerin –buradaki taşeronları vasıtasıyla- talep ettikleri nakit Türk Lirası ve/veya yabancı para taleplerine bağlı olarak Merkez Bankası para arzını arttırıp azaltır. Hele Türkiye gibi, bütün para politikasını düşük dolar ve düşük avro kuru oluşturmaya göre planlayan Merkez Bankaları, yabancı piyasa profesyonellerine (!) uygun faiz oranları belirlemek zorundadır. Yani sözde bağımsız (!) Merkez Bankamız küresel faiz lobisine göbekten bağlı hale gelmiştir.
Burada soru şudur: “Merkez Bankası eğer para arzını belirleyemiyor ise neyi belirleyecektir?” Benim cevabım kısadır: Kepenkleri indirip dükkânı kapatmalıdır! Eğer Merkez Bankası enflasyon hedefine ulaşmak istiyorsa, eğer ülkede 500 milyar dolara yaklaşan dış borç var iken dalgalı döviz kuru rejimi uyguluyorsa, Merkez Bankası’nın her şeyden önce para arzını kontrol etmesi gerekir. Tarihin başlangıcından beri, bir devletin hükümranlık göstergelerinden birisi –hatta en önemlisi- para basma ve para arzını kontrol etme gücüdür. Enflasyon hedeflemesini dalgalı kur rejimi altında uygularsanız, bu arada kur rejimi ile çelişkili olarak uyanıklık yapıp çaktırmadan kuru kontrol etmeye çalışırsanız, dalgalı kur rejiminin bütün nimetlerini sıfırlar bütün külfetlerini de sırtlanırsınız. Para arzınızı Soroslar ve bilumum yerli – yabancı tefeciler kontrol ederken, sizin enflasyon hedefiniz hiçbir zaman tutmaz. Bir de üstüne üstlük, küresel finans hareketlerini kontrol eden şirketlerin insafına bağlı olarak belli aralıklarla – tıpkı Ağustos 2018’de olduğu gibi- spekülatif ataklara maruz kalırsınız.
Çözüm: Parasal hedeflemedir. O
PARASAL HEDEFLEME VE POLİTİKALAR ARASI UYUM
YAYINLAMA:
18 Mart Çanakkale Zaferini kutluyor, başta Atatürk olmak üzere kahraman atalarımızın ruhlarına bir Fatiha okuyorum. Ruhları şad olsun.
***
Son iki yazıda Merkez Bankası’nın para politikası hakkında iki önemli noktayı vurguladım. Birincisi para politikasının faiz ve enflasyon oranları ile kur düzeyi arasındaki ilişkiyi bozmaması gerektiği idi. İkincisi ise, enflasyon hedeflemesinin hem bu uyumu hem de mevcut kur ve para politikaları arasındaki eşgüdümü bozduğu idi. Çare olarak değil ama belki daha tutarlı bir alternatif olarak parasal hedeflemeyi önermiştim. Bugün parasal hedeflemeyi anlatacağım.
Bir politikayı belirlerken daha baştan bir plana sahip olmanız gerekir. Merkez Bankası’nın bir numaralı görev ve sorumluluğu fiyat istikrarıdır. Fiyat istikrarı ise merkez bankasının enflasyonu –makul bir düzeyde- kontrol edebilmesidir. Bunun için de Merkez Bankası’nın kamuoyuna deklare ettiği bir enflasyon hedefi bulunmalıdır. Bu enflasyon hedefini tutturursa Merkez Bankası başarılı sayılacaktır.
Para piyasaları emtia piyasalarına benzemez. Tabir-i caizse, emtia piyasalarında – altın, petrol, buğday, kırmızı et gibi- maddi gerçekliklere değer biçilirken, para ve mali varlık piyasalarında – hisse senedi, döviz, tahvil gibi- itibari varlıklara tahmini değer biçilir. (Finans uzmanı kardeşlerimizi çok kırmayalım, büsbütün “hayali varlıklar piyasası” diyebilirdim, ama demedim!) Bu ne demek şimdi? Şu demek oluyor ki, para ve mali varlık piyasalarında fiyatlandırma mali varlığa şimdi duyulan maddi ihtiyaç veya o mali varlığın şimdi sağlayacağı reel fayda üzerinden değil, ancak belli bir vade sonunda elde edeceği muhtemel değer ve yine bu vade sonunda gerçekleşebilecek tahmini getirisi üzerinden yapılır. Yani fiyatlandırma süreci esas olarak, maddi ihtiyaç ve donanımlara göre değil ama piyasada o varlığın değeri hakkında oluşan algıya göre oluşur. Şimdi, eğer Merkez Bankası enflasyon hedefini gerçekleştirilebilecek düzeylerde belirlemezse, o takdirde, her seferinde hedefi tutturamayacak ve başarısız olacaktır. Ancak bu, Merkez Bankası’nın kredibilitesi – güvenilirliğini düşürecek, her başarısızlıktan sonra insanların Merkez Bankası’na olan inancı azalacaktır. Bu yüzden, yani insanlar Merkez Bankası’nın başarılı olacağına inanmadığından, Merkez Bankasının politikalarının başarısızlık oranı yükselecektir. Sonuçta, her şeyden önce, Merkez Bankası gerçekçi ve ulaşılabilir bir enflasyon hedefi çizmelidir.
İş enflasyon hedefi ile bitmez. Bu hedefe ulaşacak uygun stratejinin belirlenmesi gerekir. İktisat biliminde bile önce, insanların, aydın ve mütefekkirlerin bildiği veya farkında olduğu en eski iktisadi ilişki para miktarı ile fiyatlar arasındaki ilişkidir. Buna iktisatta Paranın Miktar Kuramı denir. Herkesin anlayacağı dille anlatırsak, enflasyon oranları uzun vadede para miktarının büyüme hızına yakınsar. Yani enflasyonu kontrol edebilmek için en kolay ve en temel ilişki para miktarının büyüme hızının kontrol edilmesidir.
Burada karşımıza iki soru çıkmaktadır: İlki, “Merkez Bankası para miktarını kontrol edebilir mi?” İkincisi ise, “Ederse, ne derece kontrol edebilir?”
İlk soruya verilecek cevap “Evet, edebilir.”, şeklinde olacaktır. Çünkü para arzı musluktan akan suya benzetilirse, Merkez Bankası da suyun kaynağıdır. Aslında, para arzının sadece bir kısmı basılan nakit paradır. Para arzının daha geniş kısmını ise bankacılık ve finans kesiminin hesaplarında oluşan satın alma gücü belirler. Buna kaydi para mekanizması denir. Örneğin ben maaş aldığım zaman, bu bankadaki hesabıma yatırılır. Ben ilk günde bütün paramı nakit olarak çekmem. Hatta birçok vatandaş, hesapta duran parasının onda birini bile nakit olarak yanında taşımaz. İşlemlerin çoğu kredi ve maaş kartıyla, ya da doğrudan telefonlarınız vasıtasıyla internetteki hesaplar üzerinden yapılır. Bu kaydi para, piyasada dolaşan nakit paranın birkaç katını oluşturur.
İşte tam bu noktada ikinci soruyu cevaplamak gerekir: “Merkez Bankası’nın toplam para arzını kontrol edebilme gücü, kaydi parayı kontrol edebilme gücüne bağlıdır.” Bu kaydi paranın düzeyi, zorunlu karşılık oranları, vatandaşın nakit tutma alışkanlıkları ve bankacılık kesiminin kredi politikası ile belirlenir. Merkez Bankası toplam nakit parayı doğrudan kontrol edebilirken, kaydi para mekanizmasını dolaylı yoldan –zorunlu karşılık oranları vasıtasıyla- kısmen belirler. Burada kritik olan Merkez Bankası’nın kaydi parayı kontrol edebilme gücüdür. Eğer vatandaşların nakit tutma alışkanlığı sürekli değişmiyorsa – yani istikrarlıysa- ve/veya bankacılık kesimi ile Merkez Bankası uyumlu ve koordineli bir ilişki içinde ise Merkez Bankası’nın kaydi parayı kontrol gücü artar. Tersi durumda ise, yani vatandaşların nakit tutma alışkanlığı istikrarsızsa ve/veya bankacılık kesimi ile Merkez Bankası uyumlu ve koordineli bir ilişki içinde değilse, Merkez Bankası’nın kaydi parayı kontrol gücü azalır. Bunlara ilave olarak, ekonominin dışa açıklık oranı arttıkça Merkez Bankası’nın kaydi para üzerindeki kontrol gücü zayıflar.
Parasal hedefleme, Merkez Bankası’nın para arzını belli bir düzeyde tutma stratejisidir. Bu strateji için ara hedefler olarak net iç varlıklar ve/veya bankacılık kredi arzı belirlenebilir. Parasal hedeflemenin ayırıcı noktası Merkez Bankası’nın para miktarını ve bunun büyüme oranın kontrol etmeye odaklanması ve döviz kurlarına veya faiz oranlarına Merkez Bankası’nın – çok acil durumlar haricinde- müdahale etmemesidir. Bu da, hem kurların hem de faizlerin doğrudan piyasada belirlenmesi anlamına gelir. Bu sayede faiz oranları ve döviz kurları arasındaki doğal ilişki bozulmaz. Bu sonucun istisnası, yüksek belirsizliğin olduğu dönemlerdir. Ancak, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, belirsizliğin ana kaynağı, Merkez Bankası’na olan güvenin azalmasıdır.
Parasal hedeflemenin avantajı, her şeyden önce, dalgalı kur rejimiyle çelişmemesi ve bu kur rejiminde en kuvvetli politika olmasından kaynaklanır. Aynı zamanda eğer Merkez Bankası para arzı üzerinde kontrolü sağlayabilirse, uzun vadede enflasyonu da kontrol edebilir. Gerçekçi belirlenmiş bir enflasyon hedefi ile bankacılık ve finans ve kesimi ile koordineli bir politika uygulaması, parasal hedeflemenin uzun vadede enflasyon hedeflemesinden çok daha başarılı olacağını söyler. Merkez Bankası kendi hedeflerini tutturdukça, para politikasına güven artacak ve belirsizlik azalacaktır.
Parasal hedeflemenin dezavantajı ise, para arzı üzerinde kontrolün kısa vadede hissedilmemesidir. Buna ek olarak hem döviz kurları hem de faizler daha oynak olacaktır. Kur ve faizlerin piyasada belirlenmesi, ödemeler bilançosu problemlerini önler ve cari açık problemini minimize ederken, artan faiz ve kur oynaklığı belirsizliği arttırabilir.
İki hedeflemeyi karşılaştırırsak, parasal hedefleme dalgalı kur rejimi ve açık ekonomi ile uyumludur. Enflasyon hedeflemesi ise uyumsuzdur, çünkü doğrudan faizi belirleyerek kurların da döviz piyasasını dengeye getirecek şekilde hareket etmesini engeller. Parasal hedeflemede, nakit para arzı üzerinde tam kontrol ve kaydi para arzı üzerinde kısmi kontrol var iken, enflasyon hedeflemesinde Merkez Bankası bırakın kaydi para üzerindekini nakit para arzı üzerindeki kontrolünü bile kaydetmektedir. Parasal hedeflemede uzun vadede enflasyon hedefine ulaşmada başarı ihtimali yüksekken, enflasyon hedeflemesinde bu ihtimal düşüktür. Çünkü paranın kontrolü olmadan enflasyonu kontrol edemezsiniz
YÜKSELEN İSLAMOFOBİ VE WİLHELM REİCH'İN FAŞİZM TAHLİLİ
YAYINLAMA:
Buradan gösterdiği empati duygusu ve insani sorumluluk vesilesiyle Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’e de teşekkür ederim. Demek ki, Batı kültürü ve uygarlığı henüz daha bitmemiş. Bu da bizi ümitvar kılmaktadır. Bugünkü yazımda, bu menfur olay sebebiyle Batı’da yükselen Faşizm’i anlatmak istiyorum. Bunu yaparken Avusturya kökenli Alman psikiyatr Wilhelm Reich’ın dilimize “Faşizm’in Kitle Psikolojisi” olarak çevrilen “Die Massenpsychologie des Faschismus” adlı eserindeki görüş ve analize dayanacağım. Ama… Önce kurlardan bahsedelim.
KURLARDA BİR BALON DAHA MI OLUŞUYOR?
Dolar hafta içinde Kasabanın Şerifi’nin Golan Tepeleri hakkında paylaştığı yine akla ziyan bir tweet sonrasında yukarı doğru harekete başladı ve haftayı 5,76 TL’de kapattı. Her gören bana şu soruyu soruyor: “Dolar 10 TL’ye gidiyormuş, doğru mu?”
Her şeyden önce Dolar kuru için 10 TL gibi bir değer hesap ve kitapla uyuşmayan bir tahmin olur. Ama spekülatif bir balon oluşursa, daha doğrusu hükümet böyle bir balonun oluşmasını önleyemezse, kısa süre için 7-7,5 TL arasına fırlayabilir. Tıpkı, Ağustos 2018’de olduğu gibi. Ama 10 TL çok hayali bir tahmin olur.
Geçen yazılardan birinde Mart ayı için kabataslak denge kurunun 5,58 olduğundan bahsetmiştim. Hadi, yuvarlak hesap 5,60 olsun. O zaman, bu verilerle olaya bir göz atarsak, aslında anormal olan kurun 5,6-5,7 arasında olması değil, 5,20’ler civarında dalgalanmasıydı. Eğer belirsizlik ortamında piyasalar hükümet tarafından doğru yönlendirilirse, dolar kuru 5,60 TL civarında dengeye gelecektir. Bu düzeyde de Temmuz ayına kadar durur. Yani, sözün özü: paniğe mahal yok, sakin olun…
REICH’IN YAŞAMI, FAŞİZM TANIMI VE ANALİZİ
Wilhelm Reich Avusturya’nın Galiçya bölgesi doğumlu nev’i şahsına münhasır bir psikologdur. Genç yaşında Freud’un desteğini alarak mesleğine başladı. Ona şöhret kazandıran çalışmaları insan karakteri hakkında yaklaşımları ve psikoloji kanunlarını toplumsal hayata uygulamasıdır. Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi’ni temel alan ve Faşizmi inceleyen ana eseri “Faşizmin Kitle Psikolojisi” bu yolda en önemli eseridir.
Wilhelm Reich’a göre insan karakteri iç içe geçmiş üç daireden oluşur. En içteki daire insanın en doğal duygularını ve ihtiyaçlarını sakladığı kısımdır. Bunun ilkel demokratik ve dayanışmacı toplumdaki insan karakterini yansıttığı söylenebilir. Karakterin ikinci katmanı, iktidar, servet, şöhret ve şehvet duyguları ile kaplı kısımdır. Bu kısmın insan karakterinde açığa çıkması sadist davranışlara ve canavarca eylemlere sebep olabilir. İnsan karakterinin bu kısmı, insanın hiçbir kuralı kabul etmeyerek kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda her şeyi yapabildiği ve kendi menfaati için hiçbir ahlaki ilkeyi kabul etmediği davranışlarının temelini oluşturur. İnsan karakterinin üçüncü ve en dıştaki halkası ise, insanın içinde doğup büyüdüğü toplumun kural ve normları ile şekillenir. Bu kurallar yasalar kadar toplumda yazılı olmayan töre ve gelenek ile dini ve ahlaki prensipleri içerir. En dıştaki halka her insan karakterinde yer alan sadist canavarın baskılanmasını sağlar. Bu baskılama sosyal ve manevi olduğu kadar maddi bir baskıdır da. Şöyle ki, insanlar içinde yaşadığı toplumun kurallarına uymazlarsa toplumdan dışlanır ve yalnızlaşırlar. Eğer bu kural tanımazlık yasalara aykırı suç eylemlerine de sebep olursa, insanlar maddi olarak cezalandırılırlar. Dolayısıyla her insan, karakterinin ikinci katmanında bir canavar ve sadist olma potansiyelini içerir.
Wilhelm Reich’a göre Sosyal Demokrasi ve Liberalizm gibi burjuva toplumunun düzen ideolojileri, insan karakterinin üçüncü katmanın hem şekillendirirler hem de ondan beslenirler. Faşizm ise insan karakterinin ikinci katmanına, yani insanın sadist – canavar yanına hitap eder. Faşizmin siyasi temsilcisi olan kişiler, kitle iletişim araçları vasıtasıyla geniş kitleleri kin ve nefret duyguları etrafında birleştirirler. Kendileri gibi inanmayan, düşünmeyen ve yaşamayanları düşman olarak gösteren bir propaganda ile sıradan ve sistemin kenarında yer alan ezik karakterli insanları bir araya getirirler.
Birçok kişinin savunduğunun tersine, Wilhelm Reich, Faşizm’in bir azınlık sınıf ve zümreye dayanmadığını, kapitalist sanayi toplumunun elitlerinin değil, ama sıradan küçük insanların ideolojisi olduğunu söyler. Nasıl ki, her insan bir sadist – canavar olma potansiyeli taşımaktadır, aynı şekilde, her toplum da kendine has bir Faşizm’i geliştirebilme kabiliyetine sahiptir. Faşist hareketlerin dayanağı ortalama insandır. Bu ortalama insan, kapitalist sistemin sömürü çarkında ezilmiş, büyük ihtimalle kapitalist toplumun kural ve yasakları ile bastırılmış, çoğu zaman çocukluktan kalma cinsel komplekslere sahip sıradan insandır. Sistemden memnun değildir ama sisteme başkaldıracak öz güven ve güce de sahip değildir. Sistemin elitlerine öykünür ve onlar gibi olmak ister.
Pekiyi Faşist hareketler nasıl güç kazanır? Dayandıkları sıradan, ezik karakterli ve küçük insanların üzerindeki toplumsal baskının kalkmasıyla… Yani burjuva toplumunun kural ve işleyişinin bozulmasıyla…
SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ VE SIRADAN İNSANLARIN CANAVARLAŞMASI
Kapitalist sistem böyle giderse 2020-2025 arasında büyük bir krizle karşı karşıya kalacaktır. Bu kriz, özellikle gelişmiş ülkelerde durgunluk ve işsizlik anlamına gelecektir. Yani, bu toplumlardaki sıradan insanlar, sistemin çökmesiyle birlikte, hem kurallardan azade olduklarını hissedecekler hem de sistemin çöküşüyle ortadan kalkan güvencesizlikten mağdur olacaklardır. Bu insanlar sistemin baskısını üzerlerinde hissetmedikleri anda içlerindeki sadist – canavar her an ortaya çıkabilir. Eğer örgütlü bir hareket bu insanları yönlendirmezse, içlerinden sadece bazıları bireysel eylem aşamasına gelebilir: Yeni Zelanda canisinde olduğu gibi...
Öte yandan eğer bir siyasi örgüt etrafında toplanırlarsa, o zaman o toprak ve zamana uygun Faşist bir hareket doğar. Günümüzde yükselen popülist ırkçı hareketler ve dini fundamentalizm faşizmin farklı versiyonlarıdır.
Faşist bir hareket demagojiyle iktidara geçtiğinde ise, daha önce öykündükleri eski rejimin elitlerine göre, burjuva toplumunu burjuva değerlerinde tutmak için daha acımasızca davranırlar, kraldan fazla kralcı olurlar. Toplumsal kargaşa ve düzenin bozulması faşist hareketlerin gelişmesi için uygun ortamı sağlarken, dayandıkları ana insan tipi sıradan ve ortalama insandır.
FAŞİZMLE NASIL MÜCADELE EDİLİR?
Nefreti nasıl yenersiniz? Sevgiyi çoğaltarak. Cehaleti nasıl ortadan kaldırırsınız? Eğitimle… Korku ve endişeleri nasıl bertaraf edersiniz? Uzlaşma, diyalog ve empatiyle… Faşizm, sıradan insanların en ilkel ve vahşi yanlarını sürü psikolojisiyle manipüle eder. Nefret, cehalet, korku ve endişelerden beslenir. Onlarla mücadele etmenin yolu sevgiyi yaygınlaştırmak, eğitimi arttırmak uzlaşma ve diyalog yoluyla insanların birbirine empatiyle bakmasını sağlamaktır. Eğer bunu başaramazsak, her toplumda olabileceği gibi bizim toplumumuzda da dışlayıcı ve faşist hareketler oluşabilir.
ABD TARİHİNDE "PARALEL" FİNANS AĞI: J.P. MORGAN
YAYINLAMA:
Aslında buna manipülatif balon desek daha doğru olur. Çünkü işin içinde dünyada paradan para kazanmayı şiar edinmiş küresel tefecilerin parmağı olduğu ortaya çıktı. Tabii ki, burada, Merkez Bankası’nın kuvvetli müdahalesine de değinmek gerekir. Ama esas mesele, bu saldırının arkasında olduğu söylenen J.P. Morgan şirketinin geçmişini incelemektir. Önce Merkez Bankası ile başlayalım.
M.B.’NIN MÜDAHALESİ NE ANLAMA GELİR?
M.B. TL karşılığı döviz SWAP’larında satış limitini yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıkardı. Bunun sonucunda Londra Borsa’sında TL borçlanarak dolara spekülatif yatırım yapan kurum ve kişiler açık pozisyonda yakalandı. Çünkü Merkez Bankası’nın bu kararı Londra Borsa’sındaki TL cinsinden likiditenin birden daralmasına ve akabinde TL faizlerinin aşırı yükselmesine yol açtı. Bu da TL borçlanan yabancı aktörlerin çok yüksek bir faiz riskiyle karşılaşması ile neticelendi. Bu aktörler Türkiye’de zorunlu olarak hisse senedi satarak TL likiditesi sağlamaya çalıştılar. Bu da hem doların TL karşısında değer kaybına, hem de Borsa İstanbul’da hisse senetlerinde fiyat düşüşlerine yol açtı. Merkez Bankası ana silahını bile kullanmadan, yardımcı enstrümanlardan biriyle yeni şişmeye başlamış balonun havasını bu şekilde aldı. Pekiyi cuma günü şişmeye başlayan kur balonunu tetikleyen kim veya kimlerdi?
TÜRK EKONOMİSİNE SALDIRI VE J.P. MORGAN
J.P. Morgan adlı uluslararası finans kuruluşu Türk ekonomisi hakkında iki görüş açıkladı. Bunlardan ilki dolar kurunun kontrol edilmesinin mümkün olmadığı ve kurun 5,90’lara çıkacağıydı. İkincisi ise, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olduğuydu. Dolar kurunun mart ayı itibarı ile temel değeri –yuvarlak hesapla- 5,60 TL civarındadır. Kurun ani bir fırlamayla 5,90’a çıkması için hiçbir maddi sebep görünmemektedir. Yine Merkez Bankası’nın rezervlerinin ve müdahale gücünün yetersiz olduğu iddiası da gerçekçi değildir. Burada karşımıza asılsız haberlerle piyasayı yönlendirmeye çalışan bir kurum çıkmaktadır. İsterseniz bu kurumu biraz tanıyalım.
J.P. MORGAN: ULUSALDAN KÜRESELE BİR “PARALEL” FİNANS AĞI
John Pierpond Morgan, 19’uncu asrın sonlarında ABD’de – ya da Vahşi Batı’da- türeyen tüccar bankerlerden birisidir. ABD’de bankacılık çok sıkı mevzuatla kontrol edilir. Ancak, o dönemde, banka dışı finansman kaynakları ve anonim şirketlerle ilgili mevzuat çok gevşekti. Tüccar bankerler, denetimsiz bir ortamda ve Vahşi Batı şartlarında zengin müşterilerinden fonlar toplayarak şirketlere ortak olmaktaydı. Bunun yanında tahvil ve hisse senedi alıp satma yetkileri ile birlikte faizli kredi verme hakları da vardı. Zaman içinde, bu tüccar bankerlerden biri olan J.P.Morgan iştirakte bulunduğu veya fon sağladığı şirketlere kendi adamlarını yönetim kurulu üyesi veya yönetici olarak yerleştirdi. Ağırlıklı olarak çelik sanayi, demir yolu şirketleri ve ticari bankaların yönetimine kendi adamlarından oluşan bir ağ oluşturdu. Kendisi de ABD’nin en önemli çelik sanayi ve demiryolu şirketlerinden bazılarına eş anlı olarak yönetim kurulu üyesi olarak girdi. Böyle bir yapının, birbiri ile rekabet etmesi gereken şirketlerin organik bağla bağlanmasına ve sektörlerinde tekel gücüne kavuşmalarına neden olacağı açıktır. Nitekim 1912 yılına gelindiğinde ABD’nin anonim şirketlerinin dörtte biri –yani yüzde 25’i- doğrudan veya dolaylı olarak J.P. Morgan’ın kontrolüne girdi. 1914 yılında Senato’dan çıkan Clayton Yasası ile birbirine rakip olan firmalarda aynı kişilerin yönetim kurulu üyesi olması yasaklandı. Bu tarihten sonra J.P. Morgan’ın ABD ekonomisinde merkeziyetçi bir güç haline gelmesinin önüne geçilirken, bu kurumun faaliyetleri uluslararası piyasalara kaydı. Bugün benzeri birçok finans sektörü kurumu gibi, J.P. Morgan da, küresel ekonomide manipülasyonlar yaparak kısa yoldan kazanç elde etme amacını gütmektedir. ABD’liler kendi ekonomilerinde rekabeti kuvvetli bir şekilde korurken, firmalarını dışarıda tekel kârları elde etmeye teşvik ederler. Bunda, bugün, küreselleşmenin de ciddi bir katkısı bulunmaktadır. Pekiyi manipülasyon nedir ve spekülatif balonu nasıl tetikler?
VARLIK FİYATLARINDA BALONLAR VE MANİPÜLASYON
Varlık fiyatlarında balonun oluşması demek, bir fiyatın kısa sürede temel değerinin üstüne çıkması ve bu fiyat artışının insanların gelecekte fiyatın çok daha yüksek olacağını düşündükleri için gerçekleşmesi demektir. Yani, örneğin piyasadaki bazı alıcılar ABD Dolarının 3 ay sonra 8 TL’ye çıkacağını düşünmektelerse, bu yatırımcıların tamamı doları “bugün ucuzdan alıp yarın pahalıdan satmak” isteyeceklerdir. İnsanların böyle bir davranış içine girerken gelecek hakkında net bilgiye sahip olmadıklarını da ekleyelim. (Çünkü geleceği Allah’tan başka kimse bilmez; insanlar yalnızca tahmin eder, DMD.) İşte geleceğe yönelik tahminlerle bugün alıp yarın satmak ya da bugün satıp yarın almak şeklinde tanımlayabileceğimiz bu işlem spekülasyondur. Spekülasyon zararlı bir işlem değildir, ancak bir piyasada arz ve talebin spekülasyondan aşırı etkilenmesi yani piyasanın spekülatifleşmesi tehditler içerebilir. Esas yasak olan, etik dışı olan ve zararlı olan eylem ise manipülasyondur. Manipülasyon, para gücü veya yanlış enformasyonla piyasada fiyatlar hakkında gerçekdışı bir algı oluşturup bundan maddi menfaat sağlamak eylemidir ki, tam da J.P. Morgan’ın suçlandığı iş de budur. Eğer döviz kurlarında (veya herhangi bir menkul kıymet fiyatında) temel değerinden sapmaya neden olacak bir yapısal sorun varsa (örneğin yüksek cari açık veya yüksek dış borç) manipülatör yaydığı yanlış bilgi veya sahip olduğu parasal güçle piyasada bu eğilimi tetikler. Spekülatörler de, yaptıkları spekülasyonla bu yanlış algıyı bütün piyasaya yayar ve böylece panik başlar. Yani işin başlangıcı ve tetikleyicisi manipülatördür.
ÇIKARMAMIZ GEREKEN DERSLER
Türkiye’de önümüzdeki dönemde buna benzer manipülasyonlar olacaktır. Çünkü temelde Türkiye’nin ciddi yapısal soruları vardır: Yüksek dış borç, yüksek enflasyon ve cari açık gibi. Üstüne üstlük, üç tarafımız denizlerle çevrili olduğu gibi yine üç tarafımız savaş ve jeopolitik riskle de çevrilir. Bu yüzden Merkez Bankası ve Hükümetin bu tür ataklara karşı hemen, anında tepkiyi verebilmesi ve kararlı olması gerekir. Cuma günü yaşadığımız olay benzerini Ağustos’ta yaşadık. O dönemde, Merkez Bankası çok pasif kaldı ve zamanında müdahale etmedi. Bedeli hepimiz için ağır oldu. Bugün ise hemen müdahale ederek balonu başlangıç aşamasında söndürdü. Uzun vadede ise, Türkiye’nin kronik hale gelmiş olan cari açık ve yüksek dış borç problemini çözmesi gerekir. Manipülatörler sivrisinekse bataklık yüksek cari açık ve yüksek dış borçtur.
Hayırlı Cumalar.
FİNANSAL VARLIK BALONLARI NASIL OLUŞUR?
YAYINLAMA:
Temennim, huzur ve güven ortamı içinde milletimizin kavga dövüş etmeden kendi şehirleri için en uygun tercihleri belirlemesi… Seçim sonuçları ile ilgili daha sonra bir yazı yazacağım.
En son Ağustos 2018’de ve geçen hafta gördüğümüz dövizdeki anormal dalgalanmaların spekülatif fiyat artışlarına bir örnek olduğunu söylemiştim. Hemen bazı arkadaşlardan eleştiriler geldi: “Hocam, hep üst aklın işi mi bunlar? Hiç mi hükümetin kabahati yok?” Bu soruya nasıl cevap vereyim? Gerçek hayatta “üst akıllar”, “Türkiye’yi yıkmak isteyen Karanlık Konseyler”, “gizli ve masonik örgütler” yok ki! Öte yandan spekülasyonla manipülasyonu karıştırmamak gerekir. Bu da başka bir hata olur. En son olarak da, spekülatif balon oluşması için temelde bazı yapısal sorunlar olması gerekir. Bugün istedim ki, finansal varlık fiyatlarında gerçekleşen balonların nasıl oluştuğunu anlatayım. Böylece insanların kafalarında oluşmuş bazı soruları da cevaplarız.
Bir varlık fiyatı balonu herhangi bir mal, hizmet veya menkul kıymetin fiyatının herhangi bir sebeple temel değerinin üstüne çıkması ve bunu takip eden zamanlarda da hızla artmaya devam etmesi ile başlayan ve yine, hiç beklenmedik bir anda hızla temel fiyata inmesi ile sonuçlanan anormal fiyat hareketlerine verilen addır. Görünüşte varlık fiyatı balonları piyasada alım satan yapan oyuncuların irrasyonel karar ve davranışlarının sonucu gibi görünür. Ancak göründüğü kadar basit bir açıklama ile anlaşılamayacak karmaşık bir yapıları vardır. Öncelikle, fiyat hareketlerinde temel değer ve spekülatif bileşen ayrımını yapmalıyız.
BİR FİYATIN TEMEL DEĞERİ VE SPEKÜLATİF BİLEŞENİ
Her malın muhakkak bir temel değeri vardır. Bu temel değer, alıcıların o maldan elde edeceği maddi fayda ile satıcıların malın maliyeti artı kendi kârlarından oluşan satış bedelini eşitleyen fiyattır. Eğer söz konusu mal depolanabilirse, yani kısa zamanda tüketilmek zorunluluğu yoksa alıcılardan bazısı o malı maddi ihtiyaç sebebi ile değil ama belli bir vade sonunda daha yüksek fiyata satma ve bu işlemden kâr etme amacıyla satın alabilir. Aynı şekilde bazı satıcılar da, bu malı şimdi pahalı fiyattan satıp belli bir vade sonunda daha ucuza tekrar alabileceği beklentisi ile satabilirler. İşte, bir malı temel işlevi ile değil, ama belli bir vade içinde alıp satma veya satıp alma işlemine spekülasyon adı verilir. Bu işlemi yapan kişi veya kuruma da spekülatör adı verilir. Spekülatif alıcılar malın fiyatının artacağı, spekülatif satıcılar da malın fiyatının düşeceği beklentisi ile hareket ederler. Her türlü saklanabilir – depolanabilir mal piyasasında, bu tür spekülatif işlem yapan alıcı veya satıcılar olabilir. Ancak, hiçbir spekülatörün geleceğe dair tam bilgi sahibi olduğu söylenemez. Spekülatörler geleceğe yönelik tahminlerine göre karar alırlar. Bu kararlar sonunda kâr edebilecekleri gibi, zarar da elde edebilirler.
Eğer bir piyasada spekülatif alış ve satışlar temel ihtiyaca binaen yapılan alış ve satışlara göre fiyatı etkileyebilecek bir orana ulaşırsa piyasada oluşan fiyatlar temel değerlerinden sapmaya başlar. Normal şartlarda, spekülatif dalgalanmalar piyasa fiyatının temel değerin etrafında dalgalanmasına yol açar. Piyasa fiyatının temel değerden uzaklaşması – yani temel değerin çok üstüne çıkması ve çok altına düşmesi - için üç sebep olabilir:
Birinci olarak temel değeri belirleyen temel ihtiyaçları yansıtan arz ve talep bileşenlerinin içinde yapısal sorunların bulunması gerekir. Dolar kuru örneğinde, dövizin temel arz bileşeni mal ve hizmet ihracatı, temel talep bileşeni mal ve hizmet ithalatıdır. Eğer yüksek cari açık ve dış borç varsa, bu da, doların temel piyasa bileşenlerinde kırılgan ve sorunlu bir yapı olduğunu gösterir. Yani fiyat her an temel değerinden uzaklaşabilecek bir konumdadır. İktisatta buna “bıçak sırtı denge” adı verilir.
İkinci olarak, yapısal sorunlarla kırılgan hale elmiş bir temel değere sahip piyasada her hangi bir olumlu veya olumsuz dış şok piyasa fiyatının temel değerden sapmasına yol açabilir. Bu dış şokun kaynağı –iktisatçıların çoğunun ittifakıyla Merkez Bankası’nın ani bir faiz indirme kararı veya piyasaya ani bir nakit aşılaması olabilir. Bunun benzeri bir etki, Merkez Bankası dışında bankacılık sistemi kanalıyla da gerçekleşebilir. Bankalar piyasaya öncekine göre daha fazla likidite arz ederek spekülatörlerin alış ve satışlarının başlamasına neden olabilirler. Bu dış şoklara, özellikle dışa açık finansal piyasalarda, dış dünya faizleri veya likiditesinde beklenmeyen değişimler, savaş veya dış politik krizler gibi iktisadi yapı dışından kaynaklanan şoklar ve büyük uluslararası finansal kurumların pozisyon değişiklikleri de dâhil edilebilir.
Üçüncü olarak, spekülatörlerin sürü psikolojisi ile hareket etmesi gerekir. Yani yapısal sorunlara sahip bir varlığın piyasasında fiyatı arttıracak ani bir şokun etkisinin tek anlı olmaması ve artarak devam etmesi için, spekülatörlerin panik halinde ve birbirini taklit ederek hızla alım yapması gerekir. Genelde belirsizliğin yüksek olduğu ortamlarda, bireyler kendileri net tahmin yapamadıkları için toplulukla aynı yönde hareket etmeyi tercih ederler. İşte fiyatı temel değerden sapmasını sağlayan anormal bir şokun etkisinin zaman içinde hızla artmasının sebebi sürü psikolojisiyle hareket eden spekülatörlerdir.
VARLIK FİYATI BALONUNUN BİLEŞENLERİ
Bir varlık fiyatı balonunun üç bileşeni vardır. Her bileşen yukarıda saydığım üç sebeple bağlantılıdır. Balonun bileşenleri kısaca Altyapı, Etki Mekanizması ve Yayılım Mekanizması olarak adlandırılabilir.
Balonun altyapısı, piyasanın temel bileşenlerinde bulunan yapısal sorunlar sebebiyle oluşan bıçak sırtı dengesidir. Bir piyasada balonun altyapısı olmadan bir balon oluşması imkânsız değilse bile çok muhtemel de değildir. Yani, bir ülkede yüksek cari açık ve yüksek dış borç yoksa o ülkede kurlarda spekülatif balon oluşması ihtimali yok denecek kadar azdır.
Balonun etki mekanizması, ikinci sebeple bağlantılıdır; yani balonun hızla şişmesini ve belli bir noktada da balonun aniden sönmesini tetikleyen dış şoklar. Bu şok, faizi düşürerek veya likidite arttırarak fiyat artışı üzerinde etkili olan para politikası veya benzeri bir sonuca yol açan bankacılık kesimi kaynaklı kredi genişlemesi olabilir. Ya da, yüksek sermaye gücü veya piyasada beklentileri hızla değiştirebilecek enformasyonu belirleme gücüne sahip bir manipülatörün eylemleri de etki mekanizmasını oluşturabilir. Pekiyi manipülatör kimdir? 29 Mart 2019 Cuma günkü yazımda şöyle yazmıştım: “…Manipülasyon, para gücü veya yanlış enformasyonla piyasada fiyatlar hakkında gerçek dışı bir algı oluşturup bundan maddi menfaat sağlamak eylemidir ki, tam da J.P. Morgan’ın suçlandığı iş de budur. Eğer döviz kurlarında (veya herhangi bir menkul kıymet fiyatında) temel değerinden sapmaya neden olacak bir yapısal sorun varsa (örneğin yüksek cari açık veya yüksek dış borç) manipülatör yaydığı yanlış bilgi veya sahip olduğu parasal güçle piyasada bu eğilimi tetikler. …” İşte manipülasyon yapana da manipülatör denir.
Son bileşen ise sürü psikolojisidir. Balonun altyapısı yanlış politika veya manipülatör tarafından tetiklenirse, spekülatörler belirsizlik altında sürü psikolojisi ile alışa geçerler; ta ki balon patlayana kadar. Cuma günü balonu patlatan sebepler ile balon ve ekonomik kriz ilişkisine değineceğim.
VARLIK BALONLARI VE KRİZLER
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımda varlık fiyatlarında oluşan balonların nasıl ve hangi aşamalardan geçerek şiştiğini açıklamıştım. Bugün ise, sizlere, hem varlık balonlarının nasıl patladığını özetleyeceğin hem de krizler hakkında biraz bilgi vereceğim. Malum seçim sonrasında herkesin odaklanacağı ana konu ekonomik krizdir. Bizdeki ekonomik sıkıntıların temelleri ve bunların çözüm yolları üzerinde daha çok tartışacağız. Ama istedim ki, önce şu kriz dediğimiz şey neymiş, onu bir anlatalım.
VARLIK BALONLARI NE ZAMAN PATLAR?
Varlık balonlarını şişiren ana etki mekanizmasını oluşturan etkenler kabaca Merkez Bankası’nın gevşek para politikası, bankacılık sisteminde aşırı genişlemeci kredi politikası veya piyasa gücüne sahip bir manipülatörün yönlendirici alımları olabilirdi. Bu etkilerden biri veya birkaçı piyasadaki spekülatörlerin sürü psikolojisi ile artan hızla alımlarına yol açarsa fiyat balonu şişmeye başlıyordu.
Varlık fiyatlarındaki balonun en önemli özelliği, fiyatlar hızla artarken birden bu artış eğiliminin sonlanıp fiyatların daha büyük hızla düşmesidir. Pekiyi artan fiyatların birden çok sert bir düşüşle karşılaşması nasıl olur? Bu balonun tetikleyicisinin ne olduğuna göre değişir? Eğer Merkez Bankası’nın politikası balonu şişirdiyse, yine Merkez Bankası’nın alacağı karşı bir tedbirle balon patlayacaktır. Benzeri şekilde eğer bankacılık sektörünün aşırı genişlemeci kredi politikası balonu şişirmişse, o takdirde, balondaki ani çöküşün yine bankacılık sektörünün politika değiştirmesi ile gerçekleşeceği söylenebilir. Son olarak, eğer bir manipülatör balonun şişmesine sebep olmuşsa, balonun sönmesi de manipülatörün hedeflediği fiyata ulaşıldığında ilgili menkul kıymetin blok satışıyla başlar.
Burada söylenecek önemli bir nokta da bankacılık sistemi veya Merkez Bankası politikası kökenli balonların varlık fiyatlarına dolaylı etki etmesidir, çünkü her iki durumda da doğrudan etki likidite artışı ve faiz düşüşü üzerinden varlık fiyatlarına yansır. Böyle bir durumda oluşan balon daha yavaş şişecek ve benzeri şekilde daha yavaş da sönecektir. Aynı zamanda bu tür balonlar tek bir varlık piyasası değil ama birden fazla varlık piyasasında eş anlı olarak ortaya çıkabilirler. Öte yandan bir manipülatörün başlattığı bir balon, tek bir varlık fiyatında doğrudan etkili olacaktır. Çünkü manipülatörün işlemi doğrudan bir menkul kıymetten yüklüce bir miktarda blok halinde alımla başlar, yine aynı menkul kıymetin blok satışıyla balon sönmeye başlar. Bu yüzden, manipülasyona bağlı balonlar çok daha hızlı şişip, yine çok daha hızlı söneceklerdir.
Merkez Bankası eğer genişlemeci bir para politikası uygularsa ve balonun oluşması için altyapı şartları uygun ise bu birden fazla piyasada balonların şişmeye başlamasına yol açar. Eğer oluşan balonlar Merkez Bankası’nın enflasyon veya kur hedeflerini zorlamaya veya finansal istikrarı bozmaya başlarsa, Merkez Bankası hatasından döner ve para politikasını sıkılaştırır. Bu da balonların sönmesine yol açar. Öte yandan bankacılık sektöründe de aşırı genişlemeci kredi politikası, riskli firmaların da hak etmedikleri finansmana sahip olmalarına yol açar. Riskli, yani zararda olan, kötü projelere yatırım yapan veya kötü yönetilen firmalar daha fazla finansmana ulaşırlarsa, bu takdirde riskli yatırımlar veya kötü yönetim sebebiyle verilen kredilerin geri dönmeme/batma olasılığı yükselir. Bu süreç eğer ithalatçı firmalara yansımışsa döviz kurlarında artışa veya değersiz firmaların kısa dönemli parlamasına yol açmışsa o firma hisse senedi veya tahvillerinde aşırı bir spekülatif artışa yol açabilir. Bankacılık sektörü, bu süreç sonunda kendi riskinin belli bir düzeyi aşmasını takiben kredileri kısmaya başlar. Bu durumda döviz kurunda veya hisse senetlerinde oluşan fiyat artışları durarak sert inişler başlar.
Bu iki örnekte, balonlar hem daha yavaş oluşur hem de birden fazla piyasada oluşabilir. Balonlar eş anlı olabileceği gibi, birbirini kısa aralıklarla da takip edebilir. Bu tamamen başlangıçta balonları oluşturan altyapıdaki farklılıklara bağlıdır. Yine, bu iki örnekte de balonun oluşum sebebi hatalı politika veya stratejilerden kaynaklanır. Öte yandan, manipülatör bir balonu şişirirse, genelde bütün etki tek bir menkul kıymet fiyatına odaklanır. Ve yine, manipülatör kendi açısından strateji hatasından değil, bilakis bilinçli bir şekilde balonu şişirir. Yani manipülatör balonu belli bir fiyata kadar şişirip sonra balonu patlatmayı ve bundan kâr elde etmeyi amaçlar. Piyasaları iyi takip eden bir Merkez Bankası yönetimi, doğru zamanda doğru yönde müdahale ederse, manipülatörlerin yapacağı işlemlerin etkisini kırabilir. Geçen hafta J.P. Morgan’ın başını çektiği manipülasyona Merkez Bankası’nın verdiği tepki bu şekilde başarılı bir müdahaledir. Buna mukabil, Ağustos 2018’de Merkez Bankası hem yanlış faiz stratejisi uygulamış hem de manipülatörlerin saldırısına zamanında yeterli müdahaleyi gerçekleştirememiştir. Bunun bedelini de hala daha milletçe ödemekteyiz.
EKONOMİK KRİZLER DE BALONLARIN PATLAMASI MIDIR?
Ekonomik krizler falanca firmanın hisse senedinin fiyatında veya filanca döviz kurunda anormal artışın aniden durması ile ortaya çıkmaz. Ekonomik krizler iktisadi faaliyet düzeyinde ani ve hızlı bir daralma ile tanımlanır. İktisadi faaliyet düzeyini en iyi temsil eden değişken GSYİH ya da Milli Gelir düzeyidir. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, milli gelirin iki çeyrek üst üste küçülmesi, yani büyümenin negatif olması resesyon – gerileme olarak adlandırılmaktaydı. Gerilemeyi takip eden uzun süreli bir daralma (milli gelirin küçülmesi) ve/veya durgunluk (milli gelirin büyüyememesi ve tekrar eski düzeylerine dönememesi) depresyon-buhran olarak tanımlanır. “Hocam, kendi halinde büyüyen bir ekonomi niçin birdenbire küçülsün? Birileri Türkiye’nin önünü kesmek mi istiyor? Üst akıl mı devrede?”, diye soran arkadaşlara cevap vereyim: Her kriz, aslında, bir dönem öncesinde ekonominin kendi potansiyelinin çok üstünde bir hızla büyümesinin sonucunda gerçekleşir. Yani tıpkı varlık balonlarında olduğu gibi, ilkönce temel değerlerin üzerinde hızlı bir büyüme aşamasını takiben bu sefer bir küçülme süreci gelir. Bu balona benzer yapıya, iktisatta “konjonktür dalgası” adı verilir. Ancak konjonktür dalgalarının balonlardan önemli farkları vardır. Balonlar 1-4 ay arası çok kısa vadeli ve tamamen beklentiler tarafından yönlendirilen fiyat hareketleridir. Konjonktür dalgaları ise çok daha uzun vadeli ve bütün ekonomideki reel üretimi ve milli geliri etkileyen yapısal hareketlerdir. Yani kapitalist sistemin kendi doğasından kaynaklanırlar.
Konjonktür dalgaları iki ana safhadan oluşur: Genişleme safhası (ing. expansionary phase) ve daralma safhası (ing. contractionary phase). Her bir ana safha kendi içinde iki alt safhaya ayrılır: Genişleme safhası toparlanma (ing. recovery phase) ve patlama (ing. boom phase) safhalarına; daralma safhası da gerileme (ing. recession phase) ve buhran (ing. depression phase) safhalarına ayrılır. İşte krizler konjonktürün genişleme safhasını takip eden daralma safhasında resesyondan depresyona, yani gerilemeden buhrana geçiş aşamasında başlar.
Şimdilik özetleyecek olursak krizler konjonktür dalgasının bir kısmını oluşturur. Konjonktür dalgaları da balonlara benzer bir yapıya sahiptir ancak beklentiler yerine kapitalizmin yapısal özelliklerinden/sorunlarından kaynaklanırlar. Ayrıca konjonktür dalgaları bütün ekonomiye yaygın reel değerler üzerinde çok daha uzun vadeli olarak gerçekleşirler.
Bugünlük bu kadar yeter. Pazartesi devam ederiz. Hayırlı Cumalar.
EKONOMİK DALGALANMALARIN DOĞASI
YAYINLAMA:
Birinci görüş egemen iktisat anlayışının bakışını yansıtır ve buna göre ekonomik krizler iktisat dışı faktörlerden, dış ekonomi kaynaklı şoklardan, yanlış hükümet politikasından veya kıtlıktan kaynaklanır. İktisatta egemen iktisat anlayışı Klasik Okul ve türevleri tarafından savunulur. Bugün dünyaya hakim olan iktisadi düzen olan Neo-Liberalizm de bu anlayışın en son türevidir. Genel olarak klasik okul ve türevleri iktisatta “Ortodoks anlayışı” temsil ederler. Bu görüşün taraftarlarına göre, kapitalist üretim sistemi serbest piyasa rejimi altında kendiliğinden krizlere sebep olmaz. Serbest piyasa ekonomisi tüm kurallarıyla işlerse, mükemmel bir sistem olduğu için krizlere mahal vermeyecektir. Bu anlayış sahipleri çoğunluğu teşkil ettikleri için genelde iktisadi krizleri politika hatalarına ve siyasi tercihlere bağlarlar.
Öte yandan egemen iktisat anlayışına alternatif bakış açısını savunan iktisatçılar ki bunlar, Marksist okuldan her türlü Keynesgil okula kadar geniş bir yelpazede yer alırlar, kapitalist üretim sisteminin hem teknik sebeplerden hem de sınıfsal-sektörel yapısından kaynaklanan sebeplerle krizleri besleyen ve krizlerden beslenen bir yapıya sahip olduğunu savunurlar. Bu alternatif bakış açısı iktisatta “heterodoks anlayışı” temsil eder. İşte heterodoks iktisatçılar kapitalist ekonomideki krizleri kapitalist sistemin dalgalı yapısının bir sonucu olarak görürler. Bu satırların yazarı olarak, ben de kendimi heterodoks iktisatçılar arasında değerlendiriyorum.
Zaman içinde bütün ekonomik verilere göz attığımızda, hemen hemen tamamının zaman içinde bir büyüme trendi etrafında dalgalandığını görürüz. Burada soru şudur: Bu dalgalanmaların ana sebebi kapitalist üretim sisteminin doğasından mı kaynaklanır, yoksa ekonomi dışı faktörler mi büyüme trendinden sapmaya yol açar? Heterodoks iktisatçılar açısından bu sorunun cevabı nettir: Krizler kapitalist bir ekonominin büyüyebilmesi için zorunludur. Sistemin var olabilmesi için belli aralıklarla krizlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Eğer heterodoks iktisat anlayışıyla bakacak olursak, kapitalist sistemin kendi yapısal bozuklukları, eşitsiz gelir dağılımı, bazı sektörlerde orantısız büyüme, yatırımda ve üretimde gecikmeler ve benzeri hem zaman içinde hem de sektörler arasındaki senkronizasyonsuzluklar dalgalı büyüme yapısının ana sebepleridir. Hangi modele bakarsanız bakın, dışa kapalı ve özel bir ekonomide bu dalgalanmaların temel bileşeni yatırımlardır. Dolayısıyla sermaye birikim süreci ekonominin dalgalı doğasını anlamak için çok büyük önem arz etmektedir.
Bir konjonktür dalgasının başlaması için ilk önce bir tetikleyicinin olması gerekir. Buna “itki mekanizması” (ing. impulse mechanism) adı verilir. Parasal genişleme, yatırımlarda artış, sıcak para girişleri, teknolojik yenilikler, yeni keşifler ve benzeri birçok faktör bu tetikleyiciler arasında yer alabilir. Sonuç olarak “itki mekanizması” toplam arz ve talebe gelen şoklardan oluşur. Konjonktür dalgasının ikinci bileşeni ise “yayılım mekanizmasıdır.” Yayılım mekanizması (ing. propogation mechanism) itki mekanizmasından gelen şokları büyüten ve etkilerini zaman içinde uzatan bir süreci ifade eder. Burada en önemli bileşen yatırımdır. Eğer incelediğimiz konjonktür dalgası açık ve karma bir ekonomide ise yatırımların yanında sıcak para girişleri, doğrudan yatırımlar, kamunun yatırım ve üretim politikaları da yayılım mekanizmasının unsurları arasına girer.
Konjonktür dalgaları zamanlamalarına – yani periyotlarına – göre dört ana kısma ayrılır: Minör Dalga, Majör Dalga, İmar Dalgası ve Uzun Dalga.
Minör Dalga (Kitchin Dalgası) ortalama 40 aylık ve 2,5 – 4 sene arasında değişen bir vadeye sahiptir. Minör dalga envanter stoklarının dalgalanmasından kaynaklanır. Dalganın yüksekliği ve uzunluğu otonom harcamalar, reel para arzı ve belirsizlik düzeyine bağlıdır. Bu kısa dönemli dalgayı para ve maliye politikası ile sınırlandırabilirsiniz.
Majör Dalga (Juglar Dalgası), başta sabit sermaye stoku olmak üzere, milli servet, dış borç ve iç borç stokları ile reel kredi arzındaki dalgalanmaları yansıtır. Çeşitli zamanlara ve çeşitli ülkelere göre değişse de, genelde Majör Dalga 8-11 sene arası bir döneme yayılır. Bu dönem temelde fiziki sermaye ve dayanıklı tüketim mallarının ortalama yenilenme süresidir. Majör Dalganın dip noktaları, bu aralıkla, yani 8-11 senede bir, tekrar eder. Örneğin Türkiye’de açık ekonomi şartlarında 1980, 1987, 1994, 2001, 2008-09 ve 2018-19 yıllarında Majör Dalga’nın dip noktalarını tecrübe ettik. Bu dalgayı kontrol edebilmeniz için temelde sermaye birikimini planlı bir şekilde gerçekleştirip, dış ve iç borç birikiminizi denetim altında tutmanız gerekir.
İmar Dalgası (Kuznets Dalgası) büyük altyapı yatırımlarının – yani köprü, baraj, yol ve konut gibi yatırımların- ortalama yenilenme süresi olan 25 yıla ulaşır. Örneğin Türkiye’de 1925 ile 1950 arası, 1950 ile 1975-80 arası, 1975-80 ile 2000-05 arası olmak üzere birbirini takip eden imar dalgaları vardır. Her imar dalgasının sonu dip noktayla biter. Bir örnek olarak verirsek Majör Dalga ve İmar Dalgası’nın dip noktaları 2001 krizinde örtüşmüştür.
Uzun Dalga (Kondratieff Dalgası) yeterli veri olmadığı için teknik olarak ölçülemeyecek büyüklükte bir dalgadır, çünkü uzunluğu 45-60 sene arası değişir. Bu yüzden birçok iktisatçı bu dalgayı “kehanet olarak” vasıflandırır. Yine de bu dalga, Schumpeter tarafından teknoloji paradigmalarını yansıtan bir süreç olarak tanımlanmıştır. Dünya ölçeğinde, 1929 krizinin Majör Dalga, İmar Dalgası ve Uzun Dalga’nın dip noktalarının örtüştüğü kriz olduğu yolunda görüşler bulunmaktadır.
Her ekonomide milli gelir uzun dönem büyüme trendinin etrafında birbirinin üstüne binen Minör Dalga, Majör Dalga ve İmar Dalgalarına bağlı salınır. Eğer krizler konjonktür dalgalarının dip noktalarında oluşuyorsa bunları tahmin edebilmek ve önceden kontrol edebilmek mümkün olabilir. Ancak uygulanan politikalar majör dalgayı sınırlandırabileceği gibi büyütebilir de. Eğer yanlış politikalar dizisi uygulanırsa milli gelir önce beklenenin – veya ülke potansiyelinin- çok üstünde bir hızla büyür. Bu süreç içerisinde belli sektörlerin – inşaat gibi- orantısız bir biçimde büyümesi söz konusu olabilir. O takdirde, genişleme etkisi katlanarak artar, iç ve dış borçlar şişerken bazı sektörlerde atıl kapasite – aşırı yatırım- söz konusu olur. Sonunda düşen kâr oranları ve artan borç birikimi daralma safhasını başlatır. Genişleme safhası ne kadar yüksek büyüme getirirse daralma safhasındaki kriz de o kadar büyük olur.
İçinde bulunduğumuz kriz süreci Majör Dalga’nın dip noktasını göstermektedir. Bu krizi aslında 2015-16 yıllarında beklemekteydik. Çünkü son 40 yılda Türkiye’nin majör dalgaları 7-8 yıllık düzenli periyotlarla gerçekleşmişti. Ancak bu sefer periyot 3 sene uzadı. Bunun sebepleri ayrıca bir araştırma konusu olabilir. Ancak bunun 2000-05 yıllarında başlayan imar dalgasının da dip noktasını teşkil edip edemediğini bilemiyoruz. Normalde son imar dalgasının 2025-2030 yılları arasında sonlanması gerekir. Eğer bugünkü kriz son majör dalga ve son imar dalgasının dip noktalarının buluştuğu bir krizse, o zaman işimiz çok zor diyebiliriz. Örnek 2001 krizidir.
1994, 2001 ve 2008 Krizlerinin ortak noktaları ve bugünkü durumla karşılaştırması da daha sonraya kalsın.
DEMOKRASİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ – ŞEHİRLİLEŞME, SANAYİLEŞME VE VATANDAŞLIK BİLİNCİ
YAYINLAMA:
Cuma günü işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazıyı yazamadım. Ne var ki, Türkiye’de gündem tıpkı ekonomide olduğu gibi yüksek oynaklık içeriyor. Gündem o kadar hızla değişiyor ki, hangisini yazacağımı şaşırıyorum. Bugün de, o yüzden, temel ilkelere yönelen demokrasi ve ekonomi ilişkisini inceleyeceğim. Ancak dosyada biriken konuları sizin için bir özetleyeyim.
Geçen Pazartesi günü bahsettiğim 1994, 2001 ve 2008 krizleri ile bugünkü krizin doğası üzerine ileride yazmayı planlıyorum. Bu arada birçok arkadaşım ve öğrencim seçimler üzerine niye yazmadığımı soruyor. Ortalık biraz durulsun, insanlar çuvallar üstünde sabahlamayı bıraksın, sonra soğukkanlılıkla bir analiz patlatırız.
Bu arada Ömer el-Beşir gibi bir “ileri demokrasi gurusu” da siyaset tarihinin tozlu yapraklarına karıştı. Bu gibi adamların sonu hep kendi yakınları eli ile gelir. Bu yüzden tarihte darbeler ve bunların ekonomi politiği üzerine de bir yazı vacip oldu. Bunu da dosyaya attık.
Bu köşenin okuyucuları tarafından yakından tanınan ve her dönem misafirimiz olan Kasabanın Şerifi Trump da tweetleri ile hayatımıza renk (!) katmaya devam ediyor. Yine önemli bir konuda, açıklanan (yoksa açıklanamayan mı, demeli?) ekonomik reform paketi oldu. İdeolojik olarak benim görüşlerime taban tabana zıt, piyasa profesyonelleri, zengin rantiyeler ve mirasyediler kadar fakir fukaranın, işçi sınıfının ve geniş kitlelerin de içinde ne olduğunu anlayamadığı bir paketti bu. Her şey netleşsin, onu da ele alırız.
Gelelim bugüne… Malum seçimleri yaptık, hukuk süreci devam etmekte. Seçim denince de, akla, demokrasi gelir. Acaba demokrasi ile kastedilen nedir? Bunun arkasında nasıl bir iktisadi yapı olmalı? Kitleler yönetimde söz sahibi nasıl ve hangi kanallardan olur? Bunun iktisadi yapı ile alakası nedir? Bu soruları cevaplamak istiyorum…
ESKİ TOPLUMLARDA SEÇİMLİ SİSTEMLER
Demokraside sandık vazgeçilmez bir ögedir. Âdeta denebilir ki, sandık ve milli irade demokrasinin namusudur. Gözünün gibi korumalısınız. Ancak sandık tek başına bir yönetimi demokrasi yapar mı? Hayır. Bu soruya hukukçular “hukukun üstünlüğü, serbest basın, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyeti, tarafsız yargı ve güçler ayrılığı” prensiplerini de dâhil ediyorlar. Ben bu konuda bir şey söylemeyeyim, yazılı ve görsel basında yeterince tartışıldı. Ama bunlar çağdaş bir demokrasinin kurumlaşması için yeter mi? Hayır. Çağdaş demokrasinin oluşabilmesi için bir de iktisadi alt yapı gerekir. Bunun neden gerekli olduğunu eski toplumlardan örneklerle açıklayalım.
Eski Türkler göçebe bir toplumdu. Her boy kendi içinde oymaklara ayrılırdı. Oymakların her biri obalara ayrılırdı. Bir oba sürekli otlaktan otlağa yer değiştiren, genel geçimini hayvancılıktan sağlayan, hayvan sürülerinin tamamının obanın ortak mülkiyetinde olduğu bir ekonomik birimdi. Obanın sosyal örgütlenmesi rekabete – yani bireysel beceri ve yeteneklerin yarıştırılmasına – göre değil, dayanışmaya – yani topluluğun bütün işlerde birlikte hareket etmesine – göre düzenlenmişti. Obanın siyasi üst yapısı ise yazılı olmayan sözlü hukuk – töre -, bu sözlü hukukun temsilcisi bilge ve yaşlılar – aksakallar – ve topluluğun bir araya gelip önemli kararlar aldıkları toy veya kurultaylarla örgütlenmişti. Eski Türkler de bireyciliğin geri plana itilmesinin en önemli örneklerinden biri de çocukların toplum için önemli bir iş yaptıktan sonra isim almaları idi. Dede Korkut hikâyelerinde Boğaç Han bunun örneğidir. Yani birey toplum için vardır. Hanlar ve beyler bile kurultayda oy ile seçilir. Ama buradaki irade, bireylerin kendi kişisel çıkarlarına yönelik iradesi değil, ama sosyal ve siyasi yapının bozulmaması ve değişmemesi için kurgulanmış gelenek ve töreyi kutsallaştıran bir irade idi. Kabaca eski Türk toplumu, basit bir grup mülkiyeti ve dayanışma altyapısına bağlı bir ilkel kabile demokrasisiydi.
Türkler yerleşik hayatla tam olarak Akdeniz havzasına yerleşince karşılaştılar. Burada sınıflı tarım ve ticaret toplumları vardı. Tarım ekonomisinin özelliği kendi kendine yeten ama büyüme kabiliyetine sahip olmayan geçimlik ekonomi olmasıdır. Tarım toplumlarının sabit bir mekânı vardır, bu da tarım ürünlerinin satıldığı pazarlar etrafında inşa edilmiş ticaret şehirleri ve geniş araziler üzerinde tarım yapılan çiftliklerdir. Tarım da en önemli üretim faktörü topraktır, toprağın miktarı ve verimliliği de insan eliyle dönüştürülemez. Tarım toplumları, bu yüzden, değişime kapalı ve statik toplumlardır. Dolayısıyla tarım toplumlarında otoriter ve değişime kapalı siyasi yönelimler ve bunları tahkim eden iktidarı kutsayan dini anlayışlar tezahür eder. Bireysel zenginleşmenin yolu da ticaretten geçer. Bu yüzden sınıflı tarım toplumlarında, teşebbüs hürriyeti ve özel mülkiyet var iken düşünce ve inanç hürriyeti olmaz. Çünkü bu sistemin sorgulanmasını, sistemin sorgulanması da halkın yönetimi değiştirmek istemesi ile sonuçlanabilir.
Türk siyasi tarihindeki tartışmalar, bugün dâhil, bir üretim sistemi içinde farklı sınıf ve zümrelerin iktisadi çıkarlarının paylaşımı üzerine gerçekleşmemiştir. Fakat farklı üretim tarzlarının – göçebe ilkel komünal toplum ile ticarete dayanan sınıflı tarım toplumu veya sanayi toplumu ile tarım toplumu - çatışmasından kaynaklanmıştır.
Antik Grek ve Roma demokrasileri de aslında demokrasi değildir. Adı demokrasi olan bu yönetimler belli bir kısım seçkin ailelerden gelen, belli gelir düzeyindeki erkeklerin karar mekanizmasında olduğu, kölelerin, alt gelir gruplarının ve kadınların söz hakkı olmadığı, katı gelenekler ve dini tutuculukla harmanlanan oligarşilerdi. (Oligarşi seçkin azınlık yönetimi demektir, DMD.) Pekiyi demokrasi nasıl ortaya çıktı?
DEMOKRASİNİN İKTİSADİ ALT YAPISI: SANAYİLEŞME VE ŞEHİRLİLEŞME
Kapitalist üretim sistemi, kendi kendini idame etmekle kalmayıp sürekli genişlemeyi doğasında bulunduran bir üretim sistemidir. Kapitalist bir ekonomi, doğası gereği, sürekli büyümek zorundadır. Çünkü sistemin ana üretim faktörü fiziki sermaye, yani üretimde kullanılan makinalardır. Diğer üretim sistemlerinden farklı olarak, ilk defa bir üretim sisteminin ana faktörü insan eliyle üretilen bir maldır.
Kapitalist sistemin bir başka önemli kuralı, işbölümü ve uzmanlaşma, buna bağlı olarak yabancılaşma ve bireyselleşmedir. İşbölümü toplum içinde herkesin en iyi yapabildiği iş kollarına yönlendirilmesidir. Uzmanlaşma ise, her bireyin içinde bulunduğu işkolunda üretkenliğini arttıracak tecrübe, bilgi ve becerisini çoğaltmasıdır. Böylece birey kendi varlığını yaptığı üretim, üretimde içinde bulunduğu işkolu ve bu işkolunda kendisine verilen rol (sınıf) ile tanımlar. Kendini kendi üretimiyle tanımlayan birey, geleneksel bağlılıklarından kopar ve toplumun tarihine, dinide ve göreneklerine yabancılaşır. Bu anlamda feodal kurumların yerini laik devlet kurumları alır. Marx’ın yabancılaşması ise, işçilerin diğer şeylerin yanında “kendi üretimine de yabancılaşması” anlamına gelir ki, BMW üreten fabrikada çalışan işçinin kendi ürettiği BMW’yi alamaması buna örnektir.
Kapitalist üretim sisteminin ana mekânı, büyük işçi ve beyaz yakalı çalışan kitlelerinin yaşadığı şehirlerdir. Böyle bir ortamda, her birey yönetimde söz hakkı isteyecektir ve bunu laik kurumlar vasıtasıyla kendi bireysel ve sınıfsal çıkarını savunmak için yapacaktır. İşte siyasi partiler bireyin bu ihtiyacını karşılar. Demokrasi, işçi sınıfının, köylülerin, beyaz yakalı çalışanların, bankacıların, iş adamlarının, toplum içindeki marjinallerin, kadın haklarının ve hatta çevrenin korunmasını isteyenlerin talepleri etrafında örgütlenen kolektif ve seküler kurumlar olan siyasi partiler etrafında arasında oluşabilir. Bunun için de şehirli ve sanayileşmiş, işbölümü ve uzmanlaşmayla yabancılaşmış ve bireyselleşmiş bir topluma ihtiyaç vardır.
Eğer bir toplumda siyasi partiler tarım toplumunun ekonomi politiğinden kalan tutucu değerler etrafında veya tam tersi bu değerlere karşı örgütleniyorsa, o takdirde demokrasi işlemez. Bu demokrasi değil Karagöz Hacivat oyunu olur.
Buradan devam edeceğiz.
31 MART SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE
YAYINLAMA:
Bu seçimler öncesinde bana “Ne olur seçimler?” diye soranlara sürpriz sonuç bekleyin demiştim. Ankara ve İzmir seçimlerinde favoriler kazandı. Ama en büyük sürpriz İstanbul’da oldu. Gerçi anketlere baktığımızda üç aşağı beş yukarı bu tabloyu görüyorduk. Örneğin Adana, İzmir, Antalya, Ankara, Mersin’de Millet İttifakının kazanacağı söylenmişti. İstanbul ise kafa kafaya çıkıyordu. Nitekim seçim sonuçları da tıpkı anketlerdeki gibi tecelli etti. Bugüne kadar her seçim öncesinde anketler yaklaşık olarak sonucu tahmin etmekteydi. Bu sefer de öyle oldu.
Seçimlerin yorumu açısından ilk etapta kısaca söylenebilecek ana noktalar şunlardır:
Seçimlerin kaybedeni AK Parti’dir. Bu gidişatı 24 Haziran seçimleri sonrasında da yazmıştım ve onları uyarmıştım. Partinin kendine çeki düzen vermesi, söylemlerini ve örgütlenmesini gözden geçirmesi gerekir.
Seçimlerin bir kazananı CHP’dir. Yerelde İlçe Belediye Başkanlığı’ndan gelen çalışkan ve samimi isimlerle aday seçiminde hedefi on ikiden vurmuşlardır. Seçim süresince yapılan kırıcı olmayan ve herkesi kucaklayan propaganda yöntemi de etkili olmuştur. Özellikle İstanbul teşkilatının çok sıkı bir şekilde çalıştığını söyleyebiliriz.
Seçimin başka bir kazananı da MHP’dir. Cumhur İttifakı ile hem Türkiye’yi siyasi bir istikrarsızlığa gitmekten alıkoymuş hem de AK Parti’de oy devşirmeye devam etmiştir. AK Parti ile yarıştıkları yerlerin çoğunda da seçimi kazanmıştır. MHP’nin oy desteği neyse, neredeyse onun üç misli kadar bir iktidar gücüne ulaşmıştır.
İyi Parti seçimin kaybedenlerindendir. Hiç il belediyesi alamamıştır. Milet İttifakının küçük ortağı olmakla kalmış ve kendi hanesine olumlu bir sonuç yazdıramamıştır.
Görünen o ki, Türk Milleti kavgacı bir dil istememektedir. Toplumu bölen gerginliklerden yana değil, toplumu kucaklayan, samimi ve güler yüzlü bir siyaset anlayışından yanadır. Kavgacı retoriğe devam eden, rakibini düşman ve vatan haini ilan eden siyasi partiler 2023’te büyük hezimete uğrayacaktır.
Bunun yanında Türk Milleti artık, kuvvetli lidere dayalı siyasetin yerini takım oyununa dayalı siyasetin alması gerektiği de bütün siyasi partilere söylemiştir. Bizim siyasi partilerimiz Hagi gibi, Alex gibi bir 10 numaraya dayalı top oynayan takımlara benzemektedir. Vatandaş ise artık yıldız isimlere dayalı değil, takım oyununa önem vermeleri gerektiğini siyasi partilere ihtar etmiştir.
Kuvvetli yürütme gücüne dayalı Başkanlık sistemlerinde merkezi ve yerel idarelerin farklı ellerde toplanması çok önemli bir mesajdır: Vatandaş AK Parti ve CHP’nin birlikte çalışmasını ve beraber kendisine hizmet sunmasını istemektedir. Yani vatandaş lafa değil icraata bakmak istediğini bildirmiştir.
Bu seçimlerin sonucunu etkileyen ana sebeplerden biri ekonomik sıkıntılardır. Özellikler büyük şehirlerde geniş aile bağlarının zayıflaması yüzünden dayanışmanın azalması ve bununla birlikte yaşam maliyetlerinin kırsala göre çok yüksek olması sebebiyle hayat pahalılığının etkisi çok daha yakıcı olmaktadır. Kırsal kesim ve taşra kasabalarında hala daha kendini döndüren mütevazı yaşamlar kurulabilmektedir. Aynı zamanda taşra kasabaları ve kırsal kesimde insanların beklentisi çok düşüktür. Öte yanda şehirli insanın yaşamdan beklentileri çok daha fazladır. Bu ise şehirdeki insanın elde ettiği yaşam standardının elde etmek istediği yaşam standardının çok altında olmasına yol açmıştır. Ekonomik krizle birlikte bu uçurum artmış ve bu da sandıklara büyük şehirlerde iktidar değişimi olarak yansımıştır.
Türkiye nüfusu içinde yeni seçmen olan gençlerin hayata bakışı ve hayattan beklentileri ile iktidar partisinin eylem ve söylemleri de çelişmektedir. Orta yaş grubu seçmen içinde muhafazakâr AK Parti ve MHP daha çok tercih edilirken, genç nüfus içinde bu payları düşmektedir. Bunun sebebi, özellikle iktidar partisinin 1970’li yılların dili ile konuşmasıdır. Gençler bu dili anlamamakta, AK Parti de gençleri anlamamaktadır. AK Parti’nin siyasi propagandası gitgide yaşlanan bir kuşağa hitap etmektedir. 2023 seçimlerini bu genç seçmen kitlesine en iyi hitap eden parti kazanacaktır.
Kısaca söyleyeceklerim bunlar. Türk Milleti her seçim döneminde adeta “hassas terazi” ile ölçerek oyları dağıtmıştır. Her ne kadar bireysel bazda eğitimsizlik ve yoksulluk gibi sebeplerden her zaman en ideal kararı veremese de, Türk Milleti ortak karar vereceği vakit en doğru kararları vermektedir. Buna siyasetçi büyüklerimiz “Milletin İrfanı – Bilgeliği” adını verirler. Bütün seçimlerde dediğimiz gibi:
Vox populi, vox Dei! Halkın sözü, Hakk’ın sözüdür!
KRİZLERİN BENZERLİĞİ ÜZERİNE-I
YAYINLAMA:
1999 yılı 15 Ocak’ından bu yana İktisat Fakültesi’nde kadrolu çalışıyorum. Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken 1994 Krizi’ni, İstanbul Üniversitesi’nde tam iki yılımı doldurmuş bir asistanken 2001 Krizini, çiçeği burnunda bir Doçentken 2008 Krizi’ni yaşadım. Doktora tezim konjonktür dalgalanmaları, krizler ve bunların endüstriyel izdüşümleri üzerine idi. Tezimde ulaştığım ana netice 1994 ve 2001 Krizlerinin birbirine çok benzediğiydi. 2008 Krizini, daha sonra, Uluslararası İktisat Dersinde ele aldım. Yine beklediğim gibi 2008 Krizi’ndeki ana hatlar diğer iki krize benzemekteydi. Bugün 45 yaşında bir iktisat profesörü, köşe yazarı ve TV yorumcusu olarak 2019 Krizini yorumlamaktayım. Üzülerek görüyorum ki, memleketin iktisadi makûs talihi aynen devam etmektedir. Hiç partizanca sloganlara girmeden bu krizlerin ortak yanlarını ve farklarını özetlemek benim milletime ve okuyucularıma borcumdur.
1994, 2001 ve muhtemelen 2019 Krizi ikiz krizler olarak adlandırılabilir. İkiz Kriz, döviz krizi ve bankacılık krizinin eş anlı olarak gerçekleşmesidir. Döviz Krizi 1970’lerin sonundan itibaren yazında sıklıkla ele alınan bir kriz türüdür. Özünde yüksek cari açık ve sürdürülemez dış borçlar nedeniyle memleketin döviz stoklarının yetersiz hale gelmesi ve bunu takiben hızlı kur yükselmeleri ile karakterize edilir. 1970 öncesinde bu tür cari hesap kaynaklı dış ödeme krizleri “devletlerin borç krizleri” olarak adlandırılırdı. Çünkü kurlar kontrol altında, sermaye hareketleri sınırlı ve devletler haricinde özel sektörün dış borç bulabilme olanakları kısıtlı idi. Bankacılık krizi ise bankacılık sisteminde batık krediler veya aktif yapısının bozulması sebebiyle bankacılık sektöründe kredi daralmasını takip eden negatif büyüme ile karakterize edilir. İkiz Kriz olgusu her iki krizin birbirini beslediği bir sürece işaret eder ve milli gelir büyümesi ile işsizlik üzerinde çok daha olumsuz etkilere yol açar.
Aslında bizdeki krizler ortalama 7-8 yıllık aralıklarla gerçekleşmekte idi. 1972, 1980-82, 1987, 1994, 2001-02, 2008-09 krizleri bu periyodu bize net olarak göstermektedir. 2018-19 Krizinde vade 10 yıla çıkmıştır. Ancak bunlar arasında en fazla zarar veren krizler 1994 ve 2001 krizleridir. Bu krizler yukarıda da bahsettiğim gibi ikiz krizlerdir. 2008 Krizi Küresel etkiyle tetiklenmiştir. Ama krizin altyapısı diğer krizlerle benzerlik içermektedir. Yalnız, 2008-09 Krizi ikiz kriz değildir. Çünkü cari açık problemi yerinde dururken bir bankacılık krizi yaşanmamıştır. Bugün 2018-19 Krizinde henüz bankaların bilançosunda bir bankacılık krizini ima eden radikal etkenler saptanmamaktadır. Ama işler hepten iyi de gitmemektedir.
2008 Küresel Krizini yaygınlaştıran sebeplerden birisi banka bilançolarının gerçek riskleri yansıtmaması idi. Bankalar batık ve/veya geri dönmesi şüpheli kredilerini sigorta şirketlerine sigortalıyorlardı. FF derecelendirme notlu batık bir kredi örneğin AIG Şirketi tarafından sigortalanıyordu. Bu durumda AIG, firma batsa bile borcunu bankaya ödemeyi taahhüt etmekteydi. Böylece derecelendirme notu AAA olan AIG’nin güvencesi batık firmanın kredisinin de AAA notuna sahip olmasını sağlamaktaydı. Bankaların bilançoları bu şekilde makyajlanmakta ve batık krediler olduğundan düşük gösterilmekteydi. Ne olduysa, AIG bu kredileri ödemeyeceğini ilan ettiğinde oldu. Bankaların bilançosunda bulunan AAA görünümlü krediler bir anda FF notlu kredilere dönüştü. Bankaların derecelendirme notu kendi kredi müşterilerinin derecelendirme notlarının belli bir ortalamasını yansıtır. Haliyle bankaların derecelendirme notları da hızla düştü. Bu hisse senedi fiyatlarında düşüşe yol açtı. Bütün bu olaylar iki ay gibi kısa bir sürede gerçekleşti.
Bugün Türkiye’de bir AIG firması yoktur. Var olan yabancı ortaklı yerli sigorta firmaları da bu denli ağır bir riskin altına girmez. İşte tam bu sırada KGF ortaya çıktı. İlk bakışta desteklenebilir bir oluşum olarak değerlendirdim. Özellikle, nakit sıkıntısı içine giren ve kitlesel olarak yüksek istihdam yaratan küçük boy işletmelere destek vermek amacıyla bu fonun yararlı olabileceği düşüncesindeydim. Ancak geçen zaman içinde bankaların batık kredilerini yüzdürmek için bir bilanço makyajlaması olduğu ortaya çıktı. Haliyle, bugün banka bilançolarının bir bankacılık krizini ima etmiyor olması çok şey değiştirmemektedir. Kısa süre içinde bu tablo değişebilir ve bir ikiz krizle tekrar karşılaşabiliriz.
Bizde yaşanan krizler 1987’den bu yana aynı süreci takip eder. Anahtar kelimeler kronolojik sıra ile şunlardır: Aşırı kredi genişlemesi, sektörel orantısız yatırım, ticarete konu olmayan sektörlerin (inşaat ve hizmetler) ticarete konu olan sektörlere göre aşırı büyümesi, aşırı değerli TL, hızla artan cari açık ve sürdürülemez dış borç, ani sermaye kaçışı ve hızlı kur artışları. Bu kriz yapısı Klasik iktisatçı Clement Juglar’in keşfettiği ve Schumpeter’in Majör Dalga olarak adlandırdığı dalga ile uyumlu görünmektedir. Ancak farklılıklar vardır.
Majör Dalga, bankacılık sektörünün verdiği aşırı kredilerle başlar. Bunu artan iç ticaret hacmi ve firmaların birbirine açtığı ticari krediler izler. Akabinde yatırımlar ve sermaye birikimi artar. Ancak yatırımların talep arttırıcı etkisi kapasite arttırıcı etkisinde daha hızlı arttığı için faiz oranları da yükselmeye başlar. Bunu takiben ücretler artar. Genişleme safhasının ilk yarısında mal fiyatları ücret ve faizlere nispetle daha hızlı arttığı için aşırı kârlar oluşur. Ancak genişleme safhasının ikinci yarısında mal fiyatları ücret ve faizlere nispetle daha yavaş artmaya başlar, reel maliyetler yükselir ve hala pozitif olan kârlar düşmeye başlar. Kârlar düştükçe yatırımlar yavaşlar, talep de yavaşlamaya başlar. Bu arada başlangıçta yapılan yatırımlar sonuç verir ve sermaye miktarı ile üretim kapasitesi artar. Bu mal fiyatlarındaki artışın daha da yavaşlamasına yol açar. Tepe noktaya geldiğimizde aşırı yatırım ve aşırı üretime karşın bu üretimi satın alacak yeterli talep bulunmamaktadır. Kâr oranlarında ve yatırımlarda düşüş başlar ve daralma safhasına girilir. Süreç önce malların nispî fiyatlarının sonra milli gelirin ve en sonunda da reel ücret ve reel faizlerin düşmesi ile devam eder.
Juglar’in yukarıda anlattığımız dalgası sonucunda aşırı üretim ve kriz kaçınılmazdır. Ancak bu kapalı bir ekonomidedir. 1994, 2001 ve 2008 krizlerinde Türk ekonomisi dışa açıktır. Ve yine, Juglar’de ihmal edilen farklı sektörlerin varlığı da mevzu bahistir. Bizim Majör Dalga şöyle çalışır. Dış sermaye girişi veya hükümetin genişlemeci politikası ile krediler büyümeye başlar. Krediler büyüdükçe aslan payını üretken olmayan ve iç piyasaya yönelik sektörler (inşaat, AVM’ler, bankalar, tüketici kredileri vs. DMD) alır. Orantısız sektörel büyüme üretken ve dış piyasaya satış yapan sektörlerin (tarım ve imalat sanayi) aleyhine işler. TL değerlenir, müflis firmalar (ahbap çavuş ilişkisi ile) bolca kredilendirilir, cari açık ve dış borç artar, enflasyon düşer, firmalar ve insanlar için borçla sahte bir refah dönemi yaşanır. Bu dönemin mottosu şudur: “Borç yiğidin kamçısıdır!”. Artan cari açık ve sürdürülemez dış borç ile bolca kredilendirilen müflis firma ve tüketicilerin batması ekonomik daralmayı başlatır. Ani sermaye kaçışları ve yükselen kur, dolar borçlusu banka ve firmaları ofsayta düşürür. Banka kredileri daralır, millî gelir hızla düşer, işsizlik ve enflasyon artar ve hükümet kemerleri sıkar. Bu dönemin mottosu da şudur: “Ayakları yorganına göre uzat!” Ancak Juglar’de her şeye rağmen sermaye birikimi vardır; yeni fabrikalar yapılır. Bizim kriz süreçlerinde ise sermayeden çok dış borç birikimi olur, günün sonunda dolar cinsi anapara ve faizi küresel tefecilere öderiz. Yine Juglar’de krizi başlatan aşırı üretimken, bizdeki borçla şişirilmiş üretimsiz tüketimdİr. Sultan Abdülmecit’ten bu yana bizde krizler böyle gelişir.
Pazartesi devam etmek üzere… Hayırlı Cumalar…
KRİZLERİN BENZERLİĞİ ÜZERİNE-II
YAYINLAMA:
Her üç krize giden süreç öncesinde bankacılık sektörünün toplam nakdî kredileri reel olarak çok hızlı büyümüşlerdi. Krizlere temel teşkil eden sorun kredinin bütün sektörlere dengeli dağılmayıp özellikle iç piyasaya üretim yapan hizmetler ve inşaat sektörlerine orantısız dağılmasıydı. Bunun sonucu kaçınılmaz bir şekilde cari açık makasının açılması ve dış borçların sürdürülemez hale gelmesiydi. Bankacılık kredisinin orantısız dağılması ülkenin cari hesabını bozduğu gibi, aynı zamanda, krediyi yoğun olarak alan sektörlerde projelendirilmemesi gereken riskli projelerin de kredilendirilmesi, sektörün aktif kalitesinin bozulması ve batık kredi ihtimalinin artması gibi sorunlara yol açtı. Yani hem bankaların alacak tahsilinde gitgide zorlanması hem de ülkenin dış borçlanma oranının sürdürülemez olması durumuyla karşı karşıya kalmıştık.
Yukarıda anlattığım ilişki 1994 ve 2001 krizlerinde birebir gerçekleşmiştir. Burada 2008 Krizi biraz daha farklı bir konjonktürde oluşmuştur. 1994 ve 2001 Krizleri tamamen iç dinamiklerden kaynaklanan bir sürecin sonunda oluşurken 2008 Krizi Küresel krizin etkisiyle ihracatta gerçekleşen ani bir düşüşe bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Tabii ki, burada, makro iktisadi politikaların da etkisi vardır. Üç krizde de yapılan stratejik hata ortaktır: Para ve maliye politikası ile kur rejiminin uyumsuzluğu.
1994 ve 2001 Krizleri hem özel tasarruf - yatırım açığı hem de bütçe açığının eş anlı olarak bulunduğu bir ortamda gelişmişti. 2008 Krizinde ise sadece özel tasarruf - yatırım açığı varken bütçe hesabı denkti. 1994 ve 2001 Krizlerinde kontrollü kur rejimi altında istikrar politikası parasal hedefleme merkezli sıkı para politikası ile kontrolsüz genişlemeci bir maliye politikasını içeriyordu. Kontrollü ve sabit kur rejimlerinde maliye politikası genel iktisadi faaliyet düzeyini belirlemede çok kuvvetli bir araç iken para politikası nispeten daha zayıftır. Ekonomi sabit kur rejiminde dış şoklara karşı kırılgan iken iç şoklara karşı korunaklıdır. Her iki kriz öncesinde de, problem yüksek kronik enflasyon ve sürdürülemez iç ve dış borçlardı. Dolayısıyla ekonominin soğutulması gerekiyordu. Bunun için kuvvetli politika olan maliye politikasını iç talebi kontrol etmekte kullanmalı ve para politikasını da yardımcı politika olarak değerlendirmeliydi. Ancak tam tersi yapılmış, dönem hükümetleri kuvvetli politika aracını iç ve dış açıklar ile enflasyonu daha da arttıracak yönde kullanmışlardır, (genişlemeci maliye politikası). Kuvvetsiz politika aracı ile iç talep kontrol edilmeye çalışılmış ve başarısız olunmuştur, (sıkı para politikası). Üstüne üstlük, kriz patladığında hükümet krize karşı politika da geliştirememişti. Bunun sebebi bizatihi hükümetlerin yüksek iç borçtan dolayı ilk önce kendi açıklarını kapatmaya yönelmesiydi. Bu da zaten daralan ekonomiyi daha da küçültmüş, krizin etki ve şiddetini arttırmıştı. Sonuçta istikrar politikası ile kur rejimi uyumsuzluğu sabit kur rejiminin avantajlarından faydalanılamamasına yol açmış, iç şoklara karşı koruma sağlayan sabit kur rejiminde iç şoklar kaynaklı bir krize sebep olmuştur.
2008 Küresel Krizi patladığında Türkiye ekonomisinde ana istikrar politikası sıkı maliye politikası ile birlikte enflasyon hedeflemesine dayalı sıkı para politikası idi. Bunların yanında, kur rejimi dalgalı kur rejimi idi. Dalgalı kur rejiminde kuvvetli politika parasal hedefleme temelinde para politikasıdır. Maliye politikası ise nispeten daha zayıftır. Dalgalı kur rejimi ülkeyi dış şoklara karşı korurken (dış ekonomide talep daralması veya dış faizlerde artış vb.), iç şoklara karşı kırılgan bir yapı arz eder. Dalgalı kur rejiminin çalışması için hem kurların hem de faizlerin piyasaya bırakılması, kontrol edilmemesi gerekir. Kurlar cari işlemler hesabını dengeye getirirken, faizler de sermaye hesabını dengeye getirir. Bu dönemde ana mesele ılımlı enflasyon ve yüksek dış borçtur. Ancak hükümetin bütçesi denktir. 2008 Krizine giden süreçte enflasyon hedeflemesi faizlerin Merkez Bankasının kontrolünde ve çok yüksek düzeylerde tutulmasına ve kurların da baskılanmasına yol açmıştır. Türkiye ekonomisi bu süreçte, sürekli sermaye hesabı fazlası ve dolayısıyla cari açık veren bir ekonomiye dönüşmüştür. Kurlar dengeleyici fonksiyonunu ifa edememiş, dolayısıyla istikrar politikası ile kur rejimi uyumsuzluğu kur rejiminin avantajlarından yararlanılmasına mani olmuştur. Küresel krizin Türkiye’ye yansıması doğal olarak dış talep daralması ve ihracatın sert bir şekilde düşmesiydi. Dalgalı kur rejimi doğal halinde çalışsa, ihracat daralması kur artışı ile telafi edilecekti. Yani küresel krizin etkisi neredeyse hiç hissedilmeyecekti. Ancak böyle olmadı. Yine de, 2008 Krizi’nin etkilerini hafifleten iki olgu öne çıkmaktadır. Hükümet denk bütçeye sahip olduğu için krize karşı genişlemeci maliye politikası uygulayabilmiştir. Dünya’da da ABD ve AB Merkez Bankalarının uyguladığı genişlemeci para politikaları sonucunda oluşan cari açık ucuz dış borçla finanse edilebilmiştir. Ancak 2008 Krizinin bütün yapısal sebepleri bugün hala değişmeden durmaktadır. O dönemde “piyasa imanlısı neo-liberal düzen yanlısı” arkadaşların heyecanla bekledikleri bilmem kaçıncı genişleme paketlerinin anlamı ABD’nin para basıp dünyaya dolar pompalamasıydı. Böylece hem genel kriz geciktirildi, hem de ABD’nin krizi dünyaya yayıldı. Bizde de, o dönem AK Parti’lilerin heyecanla savunduğu “inşaatla kalkınma stratejisi” devreye sokuldu. Bol ve ucuz dövizle üretken olmayan sektörlere gaz verildi, dış borca dayalı tüketim azdırıldı.
İçinde bulunduğumuz 2018-19 Krizi hem Majör Dalganın ki, ben buna “Dış Borçlanma Dalgası” adını verme taraftarıyım, dip noktası ile 2008’de kamu harcaması ve ucuz dış borçla çözümü ertelenen yapısal sorunların bir bileşkesidir. Ne var ki, bugün, hükümetin tıpkı 2001’de olduğu gibi bütçe açığı vardır. Dış borç imkânları da çok kısıtlıdır. Bu da hükümetin elini kolunu bağlamaktadır. 2019 yılı başından itibaren ilan edilen Yeni Ekonomi Programı delinmiş, seçim ve benzeri siyasi etkenlerle zaten sıkıntılı olan bütçe iyice açık vermeye başlamıştır. Bundan sonra yapılacak olan ilk şey, vergi artışları ve kamu harcamasında kısılmaya gidilmesi olacaktır. Merkez Bankası’nın faiz arttırması da gündemdedir. Yani iç talep önümüzdeki dönemde daha da kısılacaktır. Bu gidişle 2020 yılını da kriz yılı olarak görme ihtimalimiz yüksektir.
Allah yardımcımız olsun…
3 MAYIS, YENİ VENEDİK, BİLSEM, İZMİR VE RAMAZAN
YAYINLAMA:
3 Mayıs Cuma ve 6 Mayıs Pazartesi günleri yazı yazamadım. Kızımın Dünya Robot Olimpiyatları seçmeleri dolayısıyla hafta sonu İzmir’e gitmiştim. Bu arada önemli gelişmeler de oldu. Önce bunlardan bahsedelim. Kısa kısa…
3 MAYIS
3 Mayıs Dünya Türkçüler günüydü. Türkiye tarihinde milliyetçilik hiçbir zaman ayrıştırıcı bir formda olmamıştır. Aksine Türk milliyetçiliği kapsayıcı bir milliyetçiliktir. Ayrıştırıcı milliyetçilik Batı toplumlarına has bir ideolojidir. Bir toplumun vatandaşlarını etnisite ve din temelinden ayrıştırmak ve bir kısım vatandaşın o millete mensubiyetini kabul etmemek üzerine kuruludur. En bariz örneği geçmişteki Nazi ve şimdiki Neo-Nazi hareketleridir. Bu ideolojilere göre Avrupa kökenli ve Hristiyan olmayan vatandaşlar toplumun bir parçası kabul edilmez. Temel hakları göz ardı edilir. Türk milliyetçileri ise hiçbir zaman Türk kökenli olmayan vatandaşları ayrı bir milletin mensubu görmemişlerdir. Aksine herkesin Türk olduğu söylemi temel teşkil etmiştir. İttihat ve Terakki’den CHP’ye, AK Parti’den MHP’ye kadar farklı renklerdeki milliyetçiliklerin hiçbiri, örneğin “Kürt kökenliler Türk değildir, bu vatanda işi yoktur!”, dememiştir. Tam tersini iddia etmişlerdir: Türkiye vatandaşı herkes Türk’tür. Esas ayrımcılık güdenler, ayrıştırıcı milliyetçiliği savunanlar sol kisvesi altında azınlık gayreti güdenlerdir. Bütün vatandaşlarımın Dünya Türkçüler günü kutlu olsun!
YENİ VENEDİK
Lügatteki anlamı “Yeni Venedik” olan Venezüella’da başarısız bir ABD destekli darbe gerçekleşti. Son dönemde Kasabanın Şerifinin izlediği (veya ona izletilen) politikaları incelersek can havliyle dünyanın her tarafında gerginlik ve müdahale politikasını izlemektedir. Yakın dönemde darbe ve işgal girişimlerinin olduğu ülkelere bir bakalım: Irak, Libya, Mısır, Filistin, Suriye, Türkiye, İran, Brezilya ve Venezüella. Bunların yanına en büyük tehdit addettikleri Rusya ve Çin’i de ekleyelim. Bu ülkelerin ve bu ülkelerdeki liderlerin hiçbiri birbiriyle benzeşmemektedir. Örneğin Maduro ulusal solcu, Erdoğan Muhafazakâr Milliyetçi, Ruhani adı üstünde teokratik rejimin din adamı Cumhurbaşkanı, Saddam, Esad ve Kaddafi sosyalist Arap milliyetçileri, Mursi selefi İslamcı, Putin milliyetçi, Xi Komünist ve Lula ise sendikadan yetişme sosyalisttir. Bu ülkelerin hepsinin tek bir ortak tarafı vardır: ABD’den bağımsız bir politika izlemek. Türkiye’de son dönemde iç politikadaki tartışmalardan dolayı dış konjonktür pek konuşulmaz oldu. Venezüella’daki darbe de çok tartışılmadan bir yana bırakıldı. Bu darbe, hâlbuki gelişmesi, sebepleri ve başarısızlığı ile 15 Temmuz sapkın ve casus FETÖ darbe girişimine çok benzemektedir. Allahtan Maduro ve Venezüella yönetimi işgalci soytarılara dur demiştir.
ÇUBUK’TAKİ LİNÇ GİRİŞİMİ
Etrafımız ateş çemberidir. Suriye ve Ukrayna’da savaş vardır. Fırat’ın doğusunda CIA destekli eşkıya devleti kurumsallaşmaktadır. Türkiye’ye S-400 bahane edilerek ambargo söylentileri yaygınlaşmaktadır. Kıbrıs’ta doğal gaz ve petrol rezervleri üzerine ABD kuklası rejimler oyun oynamaktadırlar. Zaman milletçe bir olacağımız zamandır. Bununla birlikte Sayın Kılıçdaroğlu’na bir kısım lümpenler tarafından uygulanmak istenen linç girişimi bazı mevkuteler (gazete diyemiyorum, kusura bakmayın, DMD) tarafından sanki çok normal bir olaymış gibi yansıtılmaktadır. Milletçe tek yumruk olmamız gereken bu dönemde, bizi birbirimize düşürmek isteyen istihbarat oyunlarına karşı dikkatli olmalıyız. Sayın Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun dileklerimi iletirim.
23 HAZİRAN SEÇİMLERİ
YSK Kararını verdi. Seçimler İstanbul’da yenilenecek. Milletin oyundan kimsenin çekinmemesi gerekir. Ancak burada bazı noktalara vurgu yapmak gerekir: 1. Eğer İstanbul’da seçim yenilenecekse sadece Büyükşehir Belediyesi seçimleri değil muhtarlıklar dâhil bütün seçimlerin yenilenmesi gerekirdi. 2. Eğer 19 bin sandıkta usulsüzlük (iktidar partisinin sözcülerinin ima ettiği gibi FETÖ kumpası) var ise, bu hükümetin Sayın Cumhurbaşkanı’nın FETÖ’yle mücadelesinde onu yalnız bıraktığı, FETÖ tehdidini hafife aldığı anlamına gelir. Başta YSK üyeleri bu konuda herkesin tekrar soruşturulması gerekir. Hiç kimse şüphe duymasın ki, Türk devleti bir avuç sapkın haşhaşiye boyun eğmeyecektir. En güzel sözü de 23 Haziran’da hemşehrilerimiz söyleyecektir.
BİLSEM
Kızımın da öğrencisi olduğu BİLSEM Türk Devleti’nin en güzel projelerinden birisidir. Bilimsel alanda, resim ve müzik gibi güzel sanatlarda üstün yetenekli çocukları sınavla seçip onları özel eğitime tabi tutan bu kurum geleceğin öncü nesillerinin yetişmesi için çok kıymetli bir vazife ifa etmektedir. Hafta sonu yapılan Dünya Robot Olimpiyatları seçmelerinde Ataşehir BİLSEM’in öğrencileri Türkiye’yi Danimarka’da temsil etme hakkına kavuşmuştur. Hepsinin yolu açık olsun. Ancak, devletimizin BİLSEM’e ayırdığı kaynak çok yetersizdir. Bizim petrol ve doğal gazımız yoktur, suyumuz kıttır, en büyük kaynağımız yetişmiş iş gücümüz ve geleceğimiz de çocuklarımızdır. Devletimizin Türkiye çapında BİLSEM’e daha fazla kaynak ayırmasını bekliyoruz.
İZMİR
Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri olan İzmir’i ailemle gezme şansı buldum. Bir İstanbullu olarak üzülerek beyan etmeliyim ki, İzmir’in trafiği, altyapı hizmetleri, birkaç lüks semtin dışında diğer mahallelerdeki özensizlik İzmir’in hak ettiği belediye hizmetlerine sahip olamadığı duygusu yarattı bende. Tarıma dayalı sanayi, turizm, eğitim ve kültür alanlarında Türkiye’nin markası bir metropol olabilecekken İzmir’in yetersizlikleri öne çıkmakta. Gördüm ki, Sayın Soyer’e çok iş düşmektedir. İzmir’de büyük bir vizyon değişikliğini gerçekleştirmesi gerekir. Bu satırlarda takipçisi olacağım.
HOŞ GELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN
Bu satırların okuyucuları bilirler. Ramazan Ayı’nda Cuma günleri Ramazan’a özel yazılar yazarım. Bugün birikmiş konulara değindim. O yüzden haftaya iki yazım Ramazan ve İktisat üzerine olacak. Hepinizin Ramazan’ı mübarek olsun. Allah milletimize sağlık, huzur, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma gücü versin. Dualarınız bereketli, ibadetleriniz makbul olsun.
Hayırlı Cumalar…
MASİVADAN ARINMAK İÇİN ANADOLU TASAVVUFU
YAYINLAMA:
Kapitalizmin toplumsal dokumuza sirayet ettiği her anda, gitgide daha fazla şehvet, şöhret ve servet üçlüsüne kapılmadığımızı kimse söyleyemez. En mütedeyyin insanlarımız bile her geçen gün daha fazla dünyevileşirken, geleneksel ahlak değerlerinden de uzaklaşmaktalar. Tabiî ki, dünyevileşmek ahlaksızlık demek değildir. Temelde dünyevileşmek demek, bu dünyanın sorunlarına bu dünyadan cevaplar aramak demektir. Maalesef bizdeki dünyevileşme (sağcı olsun solcu olsun farketmez, DMD) bir toplumun örgütlenmesi için gerekli olan ilkeler bazında değil ancak yaşam tarzında geleneksel değerlerin hor görülüp kaba bir nihilizmle tüketim ve israf toplumuna dönüşmek şeklinde tezahür etmektedir. İlk önce benim tabirimle “beyazlatılmış Türkler” ve “aydınlatılmış” seçkinlerimiz bu yolun yolcusu oldular. Şimdiyse, yeni yetme “kasabalı burjuvalarımız” bu yola baş koymuş görünmektedir.
Başlıkta bahsettiğim masiva kavramı bugünkü Türkçe’ye Tayfun Atay Hocamızı izleyerek en güzel “yalan dünya” olarak çevrilir. Tayfun Atay Türkiye’de dini cemaatlerin sosyolojisi üzerine uzmanlaşmış yetkin bir akademisyendir. Anadolu tasavvufu ki, Ahmet Yaşar Ocak Hocamıza ithafen Kalenderi – Haydari dervişleri ile Baba İlyas halifelerinin ortaklaşa kardıkları çok güzel bir hamurdu, özünde insanın yalan dünyanın boş heveslerinden kendini arındırması amacını gütmekteydi. Anadolu Tasavvufu deyince aklımıza gelen büyük isimler sanatçıların piri Mevlana, askerlerin ve devlet adamlarının piri Hacı Bektaş, esnafın piri Ahi Evran, köylülerin piri Hacı Bayram gibi büyük erenlerdir. Bunlara Abdal Musa’yı, Somuncu Babayı, Geyikli Babayı, Sarı Saltuk’u da dahil edebiliriz. Bu büyük insanlar ağırlıklı olarak Selçuklunun inkırazı döneminde Beylikler çevresinde ve hassaten erken dönem Osmanlı topraklarında kök salmışlardı. Hemen soru gelecek: Bunların hepsi Kalenderi miydi? Hayır. Ama çoğunluğu öyleydi. Diğerleri ise Melami Kalenderi neşveden bir şekilde nemalanmış isimlerdi. Örneğin Mevlana… Mevlana’yı Mevlana yapan insan Şems-i Tebrizi’dir ki, hakkında bugüne gelen yazılara bakıldığında – yine Ahmet Yaşar Ocak’a referans vererek- bir yüksek zümre Kalenderi’si olduğu söylenebilir. Bu erenlerin bir başka ortak tarafı paylaşım ve dayanışmayı, yardımlaşmayı ve ortaklaşa mülkiyeti öne çıkaran bir toplumsal örgütlenmeyi savunmalarıdır. Yani masiva / yalan dünyadan kurtulmanın yolu dünyadan elini ayağını çekmek değil, ancak masivanın temelini oluşturan şehvet – şöhret – servet ihitrasını reddederek daha iyi bir dünya idealini yaşatmaktı.
Anadolu’nun ve Rumeli’nin her yanına gelen göçebe Türkmen aşiretleri ve İslam’la müşerref olan yerel ahali bu erenler eliyle irşad edildi. Ömer Lütfü Barkan Hocamızın meşhur “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak tanıttığı bu kişiler, liderleri oldukları halk kesimlerini dayanışma ve ortaklaşa mülkiyeti öne çıkaran bir toplumsal örgütlenmeye dâhil ettiler. Elbette göçebe Türkmenler için bu eylem çok da yabancı sayılmazdı. Ancak Türkler yerleşik hale gelip şehir ve köylerde yaşamaya başladıklarında da, dayanışmaya dayalı ve ortaklaşa mülkiyet temelinde oluşan bu temel yapı şehirlerde de devam etmişti. Tekkeler bu siyasi ve sosyal yapının merkezleri konumundaydı.
Bayramiler kurdukları tekkelerde tarım yapar, ürünlerin ihtiyaçları kadarını tekkenin iaşesi için kullanırken geri kalanları halka dağıtırlardı. Anadolu’nun her köşesindeki Bektaşi tekkeleri benzeri bir şekilde etraflarına göçebe ve yerleşik Türkmenleri koordine eder ve ortaklaşa mülkiyet ilkesini hayata geçirirlerdi. Ahi tekkelerinde kardeşler ve aileleri için ortak bir kazan kaynar, gün içindeki satışlardan elde gelirin ihtiyaç fazlası Ahi Baba’ya verilirdi. Bu biriken gelir Ahilerin yerleşik olduğu şehir ve kasabaların iaşesi ve idaresi için kullanılır, yolculara ikram ve muhtaçlara yardım olarak dağıtılırdı. Hemen hemen bütün Anadolu tasavvuf ekollerinde kişisel servet / özel mülkiyet hor görülürdü. İnsanların elinin emeği dışındaki gelirleri haram kabul edilirdi. Buradaki temel espri şöyle özetlenebilir:
Masivanın / yalan dünyanın başladığı yer servet edinme tutkusudur. Anadolu erenlerine göre, servet edinme kelime anlamı “Allah’a güvenerek inananan insan” olan mü’min için felaketin başlangıcıdır. Servet tutkusu şöhret ve şehvet tutkusunu da beraberinde getirir. Dünyalığını kaybetme korkusu insanın Allah’a teslimiyetini zedeler. Onu dünyevileştirir. Çevresine şüpheyle bakmasına yol açar. Böyle bireylerden oluşan toplum haset, kin, kibir ve sonunda yalanla beraber şirk hastalığına yakalanır. Böyle bir toplumu önlemenin yolu ilk önce “servet tutkusunu” ortadan kaldırmaktan geçer.
Bugün kendi toplumumuza baktığımızda bu hastalıkların hepsi, başta kendimiz olmak üzere, herkeste görülmektedir. Yeni “kasabalı burjuvalarımız” “Beyaz Türklere var da, bize yok mi?” demektedirler. Kendi karşıtlarında eleştirdikleri her kötü davranışa – Batılının gelirine sahip olmadan Batılı gibi yaşama tutkusu, serbest evlilikler, görünüşte mistik gerçekte çıkar çevrelerine dönüşen dernekler, iktidarın ve lüks yaşamın putlaştırılması, israfın itibar olarak lanse edilmesi gibi- bu sefer kendileri sahip çıkmaktadırlar. Böyle olunca bin yıllık vatanımızda, bu toprakların bilgeliği ve İslam’ın temel değerleri etrafında şekillenen geleneksel yaşamımız hor görülmekte, iptidailik ve gerilik olarak sunulmaktadır. Bütün bunları kendi paramızla yapsak bir yere kadar kabul edilir (yine de kabul edilemez, DMD) de, emperyalist tefecilerden alınan borçla yapılınca israfın bedeli çoğunlukla fakir fukaraya ödetilmektedir.
Şu mübarek Cuma gününde hepimizin gönlüne Anadolu erenlerinin saf idealleri hakim olsun. Amin.
YÜZÜNCÜ YILINDA KUVVA-YI MİLLİYE
YAYINLAMA:
Bugün rahat evlerimizde oturuyoruz, güçlü ordumuz ve emniyet teşkilatımızın sağladığı güvence altında huzurluyuz, semalarımızda dalgalanan bayrağımız ve üstünde yaşadığımız vatanımız – yani dedelerimizin mezarı olmuş ve torunlarımızın beşiği olacak olan ortak evimiz – için hangi bedelleri ödediğimizin farkında değiliz. Sanki hep mutlak bir barışla geçen bir 1000 senedir buradaymışız gibi düşünüyoruz. Hâlbuki iş hiç de öyle değildir. İsterseniz bir hatırlayalım:
TARİHTE ANADOLU BİR BARIŞ YURDU OLMAMIŞTIR
Anadolu coğrafyası Hititlerden bu yana sürekli işgal tehdidi altında olan, adeta her dönemin büyük güçlerine savaş alanı olmuş, barışla dolu yılları az ama savaşla dolu yılları çok olan acılı bir coğrafyadır. Biz Türkler için Moğol istilası, Haçlı seferleri, Beylikler döneminin kargaşası, Timur istilası, Fetret Dönemi 150 sene boyunca hep kargaşa içinde geçmişti. Fatih sonrasında uzun yıllar düşman işgali olmamış ama bu sefer de kendi devletimiz ceberut yanını göstermişti: Babaî Ayaklanması benzeri Türkmen ayaklanmaları olan Şahkulu İsyanı, Kalender Şah İsyanı, Celali İsyanları ve sonunda da eşkıyaların kurumsallaşarak âyanlara dönüşmesi…
Bu karmaşa ve acı dolu dönemlerin ardından çöküş seneleri gelir… Düşman istilası önce Balkanlara dayandı: 1877-78 yıllarında 93 Harbi, Arnavutluk İsyanı, Balkan Savaşları ve benzeri etkenlerle milyonlarca Balkan Türkü Anadolu’ya aktı. Hepimizin ailesinde uzaktan yakından bu felaketli yılların yadigârı bir Balkan Türkü vardır mutlaka. Son olarak da Birinci Savaş sonrasında memleketin toptan işgali gündeme gelmiştir. Sevr Anlaşması İngiliz ve Fransızların himayesinde Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulmasını, İzmir bölgesinin Yunan’a Akdeniz’in İtalyan’a Marmara ve Boğazların da Uluslararası Komisyon’a bırakılmasını öngörmekteydi. Türk’e sadece Orta Anadolu bırakılmış ve Padişah ile Hükümet esir alınmıştı.
19 MAYIS 1919’A GİDEN SÜREÇ
Manzara-i umumiyye şu idi: Ege, Marmara ve Karadeniz’de Rum çeteleri, Doğu’da Ermeni komitacılar ve bir yığın ayrılıkçı İngiliz iş birlikçisi ekalliyet. İzmir işgal edilmiş, Müslüman ahali katledilmeye başlanmış, vatanın ve milletin namusu ve izzeti iki paralık olmuş vaziyette… Bu durumda, Sevr Anlaşması hükümlerine göre orduların hepsi silah bırakacaktı ama bu eşkıyalar ve çeteler serbest kalacaktı. Türk’ün eli de armut toplamıyordu, tabii… Her yerde birbirinden bağımsız milli müdafaa cemiyetleri ortaya çıkmakta idi ama bunların birbiriyle irtibatlı olması ve güç birliğine gitmesi gerekiyordu. Gerek İngilizler gerekse Saray Hükümeti bu gelişmelerden rahatsızdı. Anadolu’da gelişen bu milli müdafaa cemiyetlerini bastıracak, ordunun ve polis teşkilatının lağvedilmesini icra edecek, Rum ve Ermeni çetelerine karşı kendini savunan Müslüman ahaliyi sindirecek, işgalci emperyalistlerin ve gaddar Rum ve Ermeni eşkıyalarının rahatça at oynatmasını sağlayacak bir müfettiş tayinine karar verildi. Sultan Vahidettin eski yaveri Mustafa Kemal Paşa’ya bu görevi verirken, “Paşa, devlet ve millet sizden hizmet beklemektedir!” derken, aslında milli müdafaa cemiyetlerinin dağıtılmasını ve İngilizlerle arayı bozacak her hangi bir pürüzün engellenmesini istemekteydi. Çünkü herkesin bildiği üzere, o dönemde hükümet politikası Türkiye’nin bağımsızlığının ve Türklerin can güvenliğinin ancak İngiliz himayesi ile sağlanabileceğidir. Bunun en büyük savunucusu da dönemin Sadrazam’ı Damat Ferit Paşa’dır. Hiç, esaret altına girilerek bağımsız kalınabilir mi? Trajikomik… İşte Atatürk bu sebeplerle Samsun’a olağanüstü müfettiş olarak tayin edilmiştir. Oraya vardığında ise kendisinden beklenenlerin tam tersini yapmış ve milli müdafaa cemiyetlerini birleştirmişti: Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti. Ya da, halk arasında bilinen adıyla Kuvva-yı Milliye…
Erzurum ve Sivas Kongreleri sonrasında 7 Eylül 1919’da kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadelenin ana teşkilatı oldu. Zaferden sonra Gazi Paşa’nın önerisiyle Cumhuriyet Halk Fırkası ismini aldı; yani, bugünkü CHP. Hoş bugünkü CHP ile Atatürk’ün CHP’si arasında büyük fark vardır ya, neyse…
Kuvva-yı Milliye ruhu her zaman tehdit altında olan bu coğrafyada her zaman yaşatmamız gereken bir ruhtur. Özünde üç temel ilke yer alır: Tam bağımsızlık, millet hâkimiyeti ve milli birlik. Bugün, eğer 19 Mayıs 2019’da, Atatürk’ün ve Kuvvacı ecdadımızın yolundan gitmek istiyorsak her şeyden önce bu ilkelerin hayata geçirilmesi gerekir. İsterseniz bunları aşağıda özetleyelim.
19 MAYIS 2019’DA KUVVA-YI MİLLİYE
TAM BAĞIMSIZLIK: Bugün küreselleşme şartlarında bir ülkenin kendini dünyadan izole etmesi mümkün değildir, akılcı da değildir. O zaman, tam bağımsızlıktan kastımız nedir: Siyasi bağımsızlık, iktisadi bağımsızlık ve kültürel bağımsızlık.
Siyasi bağımsızlık iç ve dış politikada kendi kararlarımızı kendi hedeflerimiz doğrultusunda belirlemek. Yani “Batı ne der?” diye, büyükelçilerin talimatıyla politika oluşturmamalıyız.
İktisadi bağımsızlık ile anlaşılması gereken tamamen dünyadan izole olmuş bir ekonomi değildir. Bu sadece fakirlik getirir. Ancak iktisadi bağımsızlıktan kasıt ekonominin çarklarını çevirebilmek için dış borca muhtaç kalacak duruma düşmemektir. Memleketin bankacılık, imalat sanayi ve iletişim gibi stratejik sektörlerini yabancı firmalara bırakmamaktır. Ekilebilir toprakların yabancı (İsrailli, Katarlı ve ABD’li) firmalar tarafından satın alınmasını engellemektir.
Kültürel bağımsızlık: İletişimin bu kadar yaygınlaştığı bir çağda kültürlerin birbiriyle etkileşimde bulunması kaçınılmazdır. Bu durumda kültürel bağımsızlık ne anlama gelir: Türkçeyi korumak, doğru şekilde yazılıp konuşulmasını sağlamak, her türlü sanat alanına destek vermek ve gençlere nitelikli bir eğitim sağlamak. Eğer bu üç politikada uygulanırsa, o zaman Türk Kültürü de dünyada diğer kültürlerle serbest rekabete girebilir düzeyde olacaktır.
MİLLET HÂKİMİYETİ: 2019’da bu kavram, temel insan hakları çerçevesinde bütün kurum ve kurallarıyla, yerleşmiş gelenek ve töreleriyle demokrasinin tesis edilmesi anlamına gelir. Demokrasi sadece çoğunluğun yönettiği rejim değildir, aynı zamanda azınlığın haklarının da korunup kollandığı rejimdir. Bir başka ifadeyle de, demokrasi, sandıkla gelinen rejim değildir ama sandıkla gidilen rejimdir. Milletin hâkim olabilmesi için milletin her mensubunun kendinin haklarının bu devletçe savunulduğu ve devletin yönetiminde kendisinin de görüşlerinin önemli olduğu intibaına ulaşması gerekir. Bu da tam demokrasi ile olur.
MİİLİ BİRLİK: Bu konuya ileriki yazılarımda değineceğim. Özellikle küreselleşme ve milli devletler bağlamında… Ancak kısaca özetleyeyim… Üç Silahşörler romanında Atos, Porthos ve Aramis’in sloganını hepimiz biliriz: “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!”. İşte milli birliğin oluşması için sihirli formül budur: Herkes kendinden önce diğerlerini düşünecek, diğerleri için çalışacak ve diğerleri için üretecek. Gazi Paşa ve arkadaşları, en azından Kurtuluş Savaşı’nda bunda başarılı olmuşlardır. Bugün de, milletçe en önemli sorunumuz milli birliğin zayıflamaya başlamasıdır.
Bugün hangi siyasetçi bu ilkelere dayanıyorsa 2019’da Kuvvacı odur!
BEYZÂDE ALÂEDDİN VE ABDAL MUSA
YAYINLAMA:
Bizde çok bilinmeyen veya resmî tarihçiler tarafından sümen altı edilen tarihi vakalardan birisi de Fatih’in Hocasının bugün bilinen şalvarlı ve sakallı meşayihten olmadığı, aksine heterodoks bir İslam anlayışına sahip olmasıydı. Zaten Akşemsettin’in Hocası’nın da, yani Dilenci Şeyh Hacı Bayram Veli’nin de, kalender meşrep bir şeyh olduğu açıktır. Fatih’in kendisinin de hem diğer bazı Kalenderi Babalarına ki, Otman Baba en meşhurlarıdır, yakınlık hissettiği, hatta Fetihten sonra bugünkü Şehzadebaşı’nda bulunan bir manastırı Kalenderi’lere bağışladığını, bugün de bu yapının Kalenderhane Camii olarak hizmet verdiğini biliyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse bugün Alevi adı altında toplanan dergahların köklerinde bulunan Kalenderi Babalarının inanç, erkan ve toplumsal örgütlenme yöntemleri Osmanlının kuruluş ve yükselme dönemlerinde çok etkili bir konumdaydı. Sadece Osmanlılar mı? Anadolu’nun her tarafında bulunan zaviye ve tekkeler, bize, Osmanlılar haricinde diğer Türk Beyliklerinde de Anadolu Erenleri’nin (Abdalân-ı Rûm) önemli manevi ve toplumsal liderlik konumunda olduğunu söylemektedir.
Bugün size Karaman Beyzadesi Alaeddin Gaybî’nin hikâyesini anlatacağım. Alaiye (bugünkü Alanya, DMD) Beyi olmaya namzet, hatta talihi yaver giderse Karaman tahtına bile oturabilecek bir mevkideki genç bir Beyzade’nin, damarlarında kanı deli akarken bir anda her şeyi bırakıp kendisini tasavvufa adaması bugün çok da rastlayabileceğimiz bir vaka değildir. Bundan daha da önemlisi, Beyzade’nin tacı tahtı terk ettikten sonra Türk dilinin en ünlü şairlerinden biri olan Kaygusuz Abdal olması, şiirlerinin yanı sıra geniş hacimli kitaplarıyla da önemli bir tasavvuf yazarı haline gelmesidir. Alâeddin Gaybî’nin Kaygusuz Abdal olması kadar önemli başka bir etken ise, onu Kaygusuz Abdal yapan büyük Alperen Abdal Musa’dır. Öyleyse hikâyemize başlayalım.
GEYÜK DONUNDA GEZERDİM ALEMİ…
Ava, eğlenceye, içki ve savaşa meraklı genç Beyzade Alâeddin Gaybi, Alâiye Kalesi’nden çıkıp nedimleriyle avlanmaya gitmişti. Sürmeli gözlü bir ahuyu gördüğünde bütün maharetiyle ok atmış, ok uçup geyiğin bağrına düşmüştü. Ama geyik öleceğine kaçmaya başlamış, Alâeddin Gaybî de peşinden sürmüş atını… Ormanları geçmişler, sulardan atlamışlar en sonunda geyik ormanın içinde bir açıklıkta yer alan büyük bir dergâhtan içeri girmiş. Genç Beyzade hışımla atını dergâha sürmüş. Dergâhın kapısında çâr-darp yapmış (saçını, sakalını ve kaşını kazıtmış ama bıyıklarını çenesine doğru sarkıtmış) Hayderi Kalenderi dervişleri Gaybî’yi durdurmuşlar. Genç Beyzade hiddetle konuşmuş: “Bu dergâhtan içerü bir ahu girdü. Böğründe benim okum var idü. Ol ahu benüm hakkımdur, tiz getürün!” Dervişler ise öyle bir ahu görmediklerini, eğer birisine soracaksa Baba Sultan’a sorması gerektiğini söylemişler. Alâeddin Gaybî, hışımla atından inip dergahın içine seyirtmiş ve Baba Sultan dedikleri şeyhin yanına çıkmıştı. Şeyh’te dervişleri gibi saçını, sakalını ve kaşını kazıtmış, kefen bezini temsil eden beyaz bir tennure giymiş, uzun beyaz bıyıklarını da çenesine doğru uzatmış bir şekilde sedirde Gaybî’yi beklemekteydi. Beyzade vurduğu geyiği isteyince Şeyh tennuresini sıyırıp bağrından bir ok çıkarıp şöyle demiş: “Baka hele Beyzadem, kaybettüğün ok bu mudur?” Oku gören genç Beyzade, bir anda gerçeği anlamış. Vurduğu geyik, geyik donunda gezen Abdal Musa’ymış. Bu kerameti karşısında Abdal Musa’nın ellerine kapanan Beyzade, derviş olmak istediğini, dergaha kapılanacağını söylemiş, Abdal Musa’dan izin istemiş. Abdal Musa Sultan ise bu yolun Beylik yolu gibi olmadığını, dünyadan vaz geçmeyi gerektirdiğini, bu yolda mülk sahibi olunmayacağını, iktidar ve güç sahibi olunmayacağını ve evlenilmeyeceğini söylemiş. Alâeddin Gaybi bütün bu nasihatlere rağmen kararında diretmiş. Bunun üzerine Abdal Musa dervişlere şöyle buyurmuş: “Eyü, öyle olsun… Götürün Gaybî Bey’i başun tıraş edün…“
Alâeddin Gaybî uzun yıllar Abdal Musa’nın yanında hizmet eder. Dervişlik yolunda önemli bir mesafe kat ettikten sonra, Kaygusuz Abdal adını alır. Abdal Musa’ya halife olarak Mısır’a gider. Mısır’da Kahire’de ünlü Bektaşi Dergâhı’nı kurar. Son bir kez daha Elmalı Tekke köyündeki dergaha döner. Abdal Musa Sultan’ı canlarla beraber sırlar, cenaze merasimini yapar. Daha sonra Kahire’ye geri döner ve orada Hakka yürür.
ABDAL MUSA KİMDİ?
İsterseniz Abdal Musa Derneği’nin internet sitesinde bir alıntı yapalım:
“Aşıkpaşazade Tarihi’nde Abdal Musa’ya ilişkin bilgiler vardır. Aşıkpaşazade, Abdal Musa’yı Hacı Bektaş’ın “müridi”, Kadıncık Ana’nınsa “muhibi” olarak gösterir. Abdal Musa Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’ın yatırının başında bir süre kalmış, büyük bir olasılıkla Hacı Bektaş Degahı’nı Kadıncık Ana ile birlikte o kurmuş, Orhan Bey döneminde savaşlara katılmış, özellikle Bursa’nın alınmasında (1326) bulunmuş, bir asker üsküfünü başına koyarak geri geldiğinden Bektaşiler’in “Elifi tac”ı böylece onunla gelenekleşmiştir.
Abdal Musa, XIII. yüzyılın son yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısı içerisinde yaşamış olmalıdır. Kaynaklar ve söylenceler O’nun Orhan Bey döneminde yaşadığını ve Bursa’nın alınmasına katıldığını vurguyla belirtirler. Eğer böyleyse Hacı Bektaş’ın son dönemine kavuşmuştur. Bursa ve Orhan Bey zamanına rastlayan dönemiyse O’nun oldukça olgunluk ve yaşlılık dönemi olmalıdır. Yeniçeriliğin kuruluşuna (1363) ya kalmamış olmalı ya da Yeniçeri dönemi savaşlara katılmamış olmalıdır. Bu nedenle “Elifi tac” Yeniçerilerle katıldığı savaşlardan değil de, daha önceki akınlara katılışı sırasıyla ilgili bir söylenceye bağlanabilir.
Abdal Musa uzun zaman Bursa’da kaldığından ve Orhan Bey döneminde yararlı hizmetlerde bulunduğundan, kendisine Bursa’da bir makam verilmiştir. O ise daha sonraları heterodoks Türkmenler’in yoğunlukta olduğu yöreleri tercih etmiş, önce Aydın bölgesine, sonraysa Kızılbaşlık-Aleviliğin merkezi Teke bölgesine göçmüştür. Antalya dolaylarını ve Toros dağları eteklerini tercih ederek Elmalı’ya yerleşmiştir. Bektaşilik inancında merkez dergâhtan sonra en önemli bir Bektaşi dergahı olarak bilinen Elmalı Tekkesi’ni kurmuştur. Mezarı oradadır.” (http://abdalmusadernegi.org/abdal-musa-kimdir/)
Anlaşıldığı üzere, aslında Bektaşi Erkanı’nın temel ilkelerini belirleyen, onu Anadolu’da yayan ve diğer Kalenderi Hayderi tarikatlar ile bağlantısını sağlayan kişilerin en önde geleni Abdal Musa Sultan’dır. Bizim bildiğimiz kadarıyla, bu tarikata derviş olmak için her şeyden önce dünyalıktan vazgeçmek gerekir: yani mal ve mülkten, güç ve iktidardan, güzellikten ve aşktan. Bunlardan koptuğu vakit insan gerçek anlamda kendi kendisiyle baş başa kalır. Kendini çıplak haliyle tanır. Bu da Allah’a giden yolun başıdır.
KAYGUSUZ ABDAL NEDEN KAYGUSUZ ADINI ALDI?
Rivayete göre Abdal Musa Alâeddin Gaybî’ye Kaygusuz adını tam da bu sebepten vermiştir. Kaygusuz aslında ne dünyaya ne de âhirete dair bir kaygısı, beklentisi bulunmayan insan anlamına gelir. Yani Alâeddin Gaybî sadece dünya malına endişelenmeyi bırakmakla kalmamış, ölünce cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğini bile düşünmeyen, sadece Allah rızasını amaçlayan bir insan olmuştu. Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi:
“Ne varlığa sevinirim, / Ne yokluğa yerinirim, / Aşkın ile avunurum / Bana seni gerek seni… “
Bugün, acaba hangi zengin iş adamı veya güç sahibi devlet büyüğü Kaygusuz Abdal olmayı göze alabilir?
15 Nisan tarihli yazımda bir toplumda çağdaş demokrasinin hakkıyla yaşaması için gereken asgari iktisadi şartları şöyle açıklamıştım:
“… Kapitalist üretim sisteminin ana mekânı, büyük işçi ve beyaz yakalı çalışan kitlelerinin yaşadığı şehirlerdir. Böyle bir ortamda, her birey yönetimde söz hakkı isteyecektir ve bunu laik kurumlar vasıtasıyla kendi bireysel ve sınıfsal çıkarını savunmak için yapacaktır. İşte siyasi partiler bireyin bu ihtiyacını karşılar. Demokrasi, işçi sınıfının, köylülerin, beyaz yakalı çalışanların, bankacıların, iş adamlarının, toplum içindeki marjinallerin, kadın haklarının ve hatta çevrenin korunmasını isteyenlerin talepleri etrafında örgütlenen kolektif ve seküler kurumlar olan siyasi partiler etrafında arasında oluşabilir. Bunun için de şehirli ve sanayileşmiş, işbölümü ve uzmanlaşmayla yabancılaşmış ve bireyselleşmiş bir topluma ihtiyaç vardır.
Eğer bir toplumda siyasi partiler tarım toplumunun ekonomi politiğinden kalan tutucu değerler etrafında veya tam tersi bu değerlere karşı örgütleniyorsa, o takdirde demokrasi işlemez. Bu demokrasi değil Karagöz Hacivat oyunu olur.”
Yani çağdaş demokrasinin yaşaması için şehirli bir toplum, sanayi örgütlenmesinden kalan işbölümü ve uzmanlaşma ile geleneksel değerlere yabancılaşmış ve bireyselleşmiş insanlar gerekir. Böyle bir yapıda siyasi partiler farklı iktisadi sınıfların çıkarlarını savunan kurumlar olacaktır. Partilerin yanı sıra her bir iktisadi sınıfın temsilcisi örgütler (sendikalar, TÜSİAD ve benzeri, DMD) de demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır. Siyaset, bu anlamda, toplumun ortak değerleri üzerinden bir kavga değil ama farklı iktisadi sınıfların gelir ve refah içindeki payını arttırmak amacıyla yapılır. Bu anlamda, demokrasinin dört başı mâmur bir şekilde işlemesi için devletin laik olması ve siyasi partiler arasındaki temel farkın ekonomi politikaları olması gerekir.
TÜRKİYE’DEKİ ÇARPIK SİYASİ YAPI VE İDRİS KÜÇÜKÖMER
Türkiye’de işler böyle mi yürüyor? Hayır. Türkiye’de siyaset farklı sınıfların temsilcileri arasında değil ama farklı yaşam tarzlarının temsilcileri arasında sürmektedir. Yani siyaset üretim yapısına göre değil ama tüketim yapısına göre konumlanmıştır. Şöyle bir örnek vereyim: Benim çok sevdiğim aile dostlarından biri (ki bu adam hiç de cahil değildir ve finans piyasasında üst düzey yöneticidir, DMD) kendini şöyle tanıtmıştı: “Ben ekonomide serbest piyasa ekonomisi taraftarı, politika da sosyal demokratım. Aynı zamanda Atatürk milliyetçisiyim!” Tahmin ettiğiniz gibi bu aile dostumuz bir CHP’li. Öte yandan başka bir arkadaşım da kendisini şöyle tanıtıyor: “Ben milliyetçi, muhafazakâr ve demokratım. Ama statükoya karşıyım, yenilikçiyim. Aynı zamanda serbest piyasaya inanırım.” Bu arkadaşım tahmin edeceğiniz gibi AK Partili. Bu söylemlerin neresinden tutacaksınız? İler tutar tarafı yoktur. Hem sosyal demokrat hem milliyetçi olunur mu? Hem sosyal demokrat hem de serbest piyasacı olunur mu? Nerede görülmüş statükoya karşı yenilikçilerin muhafazakâr olduğu?
Aslında işe tüketim kalıpları açısından bakarsak her şey yerine oturur. Tanzimat’tan bu yana Batılılaşma sürecinde yaşam tarzını değiştiren ve çoğunluğu merkezi devlet aygıtının bürokratları olan bir kısım şehirli Türk temel görüşlerini bu yaşam tarzı yeniliğine (çoğunlukla insanların ne yediği ve nasıl giyindiği konusunda bir yenilik) göre oluşturmuşlardır. Yaşam tarzında yenilikleri savundukları için kendilerini ilerici, Türkiye’de bu yenilikler devlet eliyle yapıldığı için kendilerini devletçi, laiklikten yana oldukları için de kendilerini solcu (!) görmektedirler. Öte yandan kasaba yaşam tarzını yaşayanlar, yaşam tarzı yeniliğine karşı çıktıkları için kendilerini muhafazakâr, halkın devlet zoruyla yaşam tarzını değiştirmesine karşı oldukları için kendilerini demokrat, kendileri genelde esnaf ve kasaba eşrafı kökenli oldukları için serbest piyasacı, laiklik uygulamalarına karşı oldukları için kendilerini sağcı (!) görmektedirler.
Bu çarpık siyasi yapının temelleri Osmanlı’ya dayanır. Daha önce Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) vesilesiyle değindiğim İdris Küçükömer Hocamız, tam de bu noktada, bu çelişkiyi açıklamak için bir model geliştirmişti. Ona göre klasik dönem Osmanlı toplumunda hâkim sınıf devlet bürokrasisiydi. Devşirme yöneticiler ATÜT gereğince üretilen artı değeri vergi olarak toplarlar, toprakta özel mülkiyet olmadığı için hem mülk hem de mülkün getirisi merkezi devlete gider, bu da bürokrasi arasında paylaşılırdı. Sistemden nemalanamayan geniş emekçi kitleler de karın tokluğuna çalışırlardı. İdris Hoca’ya göre son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de bu yapı değişmemiştir. Modernleşme, batılılaşma ve sanayileşme süreçlerinde iş kollarının gelişmesi, endüstrilerin kurulması, burjuva yaratılması hep devlet eliyle olmuştur. Dahası, Cumhuriyet döneminde gerek bürokrasinin gerekse merkezi hükümetten nemalanan burjuvazinin adeta tek bir sınıfmış gibi davrandığı ve bunların CHP tarafından temsil edildiği görüşünü öne sürer. Yani toplumun egemen ve ceberut güçleri, sahip oldukları iktidarı ve o iktidarın gerektirdiği yaşam tarzını savunurlar. Yani CHP ve kitlesel tabanı sağcıdır. Öte yandan İdris Hoca’ya göre Demokrat Parti (DP) sistemden nemalanmayan geniş halk kitlelerinin, ezilen ve hor görülen emekçilerin, kasabalı eşrafın temsilcisi olmuş, sistemi onlar lehine değiştirmeyi vaat etmiştir. Bu yüzden DP ve kitlesel tabanı solcudur.
SON JÖN - TÜRK EROL MANİSALI VE KÜÇÜKÖMER ELEŞTİRİSİ
İdris Hoca’nın bu analizine geçen Salı günü Cumhuriyet’teki köşesinde sevgili Hocam Erol Manisalı eleştirel bir bakış getirdi. Kısaca Erol Hoca’nın söylediği İdris Hoca’nın sol olarak tanımladığı kesimlerin temelde NATO’cu, küreselleşmeci ve İslamcı kesimler olduğudur. Bunun da solla bir ilişkisi olmaması gerektiğini söylemektedir. Ben son Jön-Türk olan Hocam Erol Manisalı’nın Küçükömer hakkındaki görüşlerine, onun da müsaadesiyle, kendi yorumlarımla katkıda bulanayım:
(1) Her şeyden önce İdris Küçükömer’in analizi kapalı bir toplum yapısını çağrıştırmaktadır. Yani Türk toplumunun değişimi sadece iç dengesizlikler ve iç çatışmalarla açıklanabilir. Bu külliyen geçersiz bir yaklaşımdır. Emperyalizmin, küreselleşmenin ve dışa bağımlılığın dikkate alınmadığı bir analiz tek başına Türkiye’yi açıklayamayız.
(2) Bürokrasi ve bürokrasiden nemalanan (işadamı, mirasyedi ve rantiyelerden oluşan) güruh bir sınıf sayılabilir mi? Hayır. Çünkü iktisadi sınıf bir üretim faktörüne sahip olan bireylerden oluşur. Küçükömer’in anlattığı yapıda, ne bürokrasi ne de sahte burjuvazi gerçek anlamda üretim faktörü sahibi değildir. Bürokrasiyi anladık da, işadamları ne oluyor, onların fabrikaları ve sermayeleri yok mu? Var da, bunlar kendi çabası, başarısı ile elde edilmiş veya aileden kalan servet değildi ki. Merkezi devletten elde edilen imtiyazlarla belirlenen bir servet birikimiydi ortada olan. Bunları iktisadi bir sınıf olarak tanımlamak yanlıştır.
(3) İdris Hoca’nın yazım tarzı bir akademisyenden çok bir gazeteciyi andırmaktadır. Böyle olunca kullandığı bazı kavramlarda aşırıya kaçmış, bazı durumlarda abartıya yer vermiş ve halka derdini anlatabilmek için akademik bilgiden taviz vermiştir.
(4) ATÜT Osmanlı tarihinde kalkınma problemini tam olarak anlatmamaktadır. Sencer Divitçioğlu’nun deyimi ile 14-15’inci asrı açıklayabilir. Böyle olunca buradaki basit ve kaba şablonu 21’inci asra kadar aynen kabul edip ona bağlı olarak analiz yapmak çok da ilmi bir yöntem olmasa gerektir.
KÜÇÜKÖMER YETMEZ AMA EVET’Çİ MİYDİ?
(5) Buna rağmen, İdris Hoca’ya “Yetmez ama Evet’çi”, “Yes be Annem’ci”, FETÖ’cü ve Emperyalist işbirlikçisi gibi sıfatlarla saldırmak insafsızlıktır. Kendisi bugün yaşasaydı muhtemelen en önde giden solculardan birisi olacak bir akademisyeni bu gibi sloganlarla yaftalayacaklarını, bu çarpık siyasi yapıyı açıklamaya çalışsınlar! İdris Hoca açıklamaya çalışmış, ben naçizane bunu yapmaya çalışıyorum. Ya siz ne yapıyorsunuz, Efendi?
Bildiğiniz gibi geçen çarşamba günü İstanbul’un Fethi’nin 566’ıncı yıldönümüydü. Toplumsal, siyasi ve iktisadi etkileriyle Türk tarihinin en önemli olaylarından biri İstanbul’un Fethi’dir. Her ne kadar mevzu (uydurma) hadis olduğu söylense de Peygamber efendimizin hadis-i şerifiyle de müjdelenmiştir:
“ لَتُـفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَـلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَ لَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ / Le tüftehannel Kustantıniyye! Fe le ni’mel emirû emiruhâ ve le ni’mel ceyşu zalikel ceyş.” Türkçesi ile ifade edecek olursak: “İstanbul mutlaka fethedilecektir! Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.” Kaynaklar:
i) Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335;
ii) Buharî, et-Tarihu’l-Kebir, I, 81; et-Tarihu’s-Sağîr, I, 306;
iii) el-Bezzâr, el-Müsned, el-Müsned, c. II, s. 308;
iv) Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, II, 38;
v) Hakim, Müstedrek, IV, 422;
vi) Heysemî,Mecmeu’z-Zevâid, VI, 219.
İstanbul’un Fethi Osmanlı Devletini feodal bir Türkmen krallığından Müslüman bir Roma İmparatorluğu’na dönüştürmüştür. Türkler kendileri için hem jeo-politik, hem iktisadi, hem de psikolojik bir zafer kazanmışlardır. Ancak devlet yapısında köklü dönüşüm yerli Türkmen aristokrasisinin tasfiyesine, mühtedi devşirmelerin 427 yıllık (1453-1826) iktidarına, Anadolu Türk şehirlerinde yeni palazlanmaya başlayan ticaret burjuvazisinin körelmesine ve bize özgü Müslüman bir kapitalizmin gelişmesine de mani olmuştur. Elbette ki Fatih kendinden 300 sene sonrası için sorumlu tutulamaz, ama tarihi hakikatler de bu yöndedir. Öte yandan bugün bildiğimiz yüksek Osmanlı Türk kültürünün, Türk musikisi ve edebiyatının geldiği üstün seviye de yine İstanbul’un fethi ile başlayan olaylara dayanır. Fatih bir Müslüman Roma İmparatoru olmasaydı, belki de Kuzey Afrika bugün Latin Amerika gibi İspanyolca konuşan Katolik bir diyar olacaktı. Tabii ki bunların hepsi spekülasyondur. Ancak bizim için gerçek olan dünyanın en güzel şehrinin “Türk İstanbul” olmasıdır. Bunu en güzel, geçen sene ölümünün 60’ıncı yılını geçirdiğimiz büyük şairimiz Yahya Kemal anlatmıştır:
İSTANBUL’UN FETHİNİ GÖREN ÜSKÜDAR
Üsküdar bir ulu rüyâyı görenler şehri,
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,
Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü.
Elli üç gün ne mehâbetli temâşa idi o.
Sanki halkın uyanık gördüğü rüyâ idi o.
Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatıradan
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan,
Canlanır levhâsı hâlâ beşer ettikçe hayâl
O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.
Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha.
Şanlı namıyle "büyük top" denilen ejderha.
Sarf edilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece.
Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Haliç'e
Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak.
Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,
Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu,
Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.
Yahya Kemal BEYATLI
Çoğu kimse bunu bilmez ama Üsküdar ve bütün Anadolu yakası Orhan Gazi’nin Pelekanon Savaşı sonrasında Türk hakimiyetine geçmiştir. (Not: Pelekanon Savaşı bugün arabalı vapur iskelesinin olduğu Eskihisar civarındaki tepe ve vadilerde gerçekleşmiştir. Osmanlı savaş sanatı için ayrıca bir dönüm noktasını da teşkil eder. Bayramda Osman Gazi köprüsünden geçerseniz o tepeleri bir bakın; Orhan Gazi’ye bir Fatiha okuyun. Bu arada köprünün adı Orhan Gazi olsaydı daha şık olurdu, DMD) Ahmed Hamdi Tanpınar’ın hocası Yahya Kemal’den bizzat defalarca işittiğine göre İstanbul fethedilirken bütün Anadolu yakası ve boğaz köylerinde beş vakit ezan okunmaktaydı. Bu şiir, işte bu hatırayı yâd etmektedir.
Yahya Kemal’in Türk şiirine katkılarını bir sonraki yazımda ele almayı düşünüyorum. Daha önce yazdığım Sanatın Ekonomi Politiği yazı dizisinin devamı olarak düşünün. Arkasından nasipse Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Attila İlhan’a da yer vereceğim bu satırlarda. Neyse, dönelim Yahya Kemal’e… Yahya Kemal Beyatlı, bence, bizim en büyük şairimizdir. Bugün de mustarip olduğumuz “yenileşme” hastalığının edebiyatta yarattığı inkıraza, kültür şokuna dur diyen, dünü bugüne bugünü de yarına bağlayan gerçek Türk Klasiğidir. Onun ruhuna da Rabbimizden rahmet niyaz ediyorum. Fatih’e, onun o güzel askerlerine, Hocası Akşemsettin’e de birer Fatiha okuyalım. Yazımı yine Yahya Kemal’in, bu sefer Fatih dönemi Türkçesiyle yazdığı güzel bir şiirle bitireyim:
İSTANBUL`U FETHEDEN YENİÇERİYE GAZEL
Vur Pençe-i Âlî`deki şemşîr aşkına
Gülbangi âsmânı tutan pîr aşkına
Ey leşker-i müfettihü`l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına
Yahya Kemal BEYATLI
BÜYÜME VERİLERİ ÜSTÜNE: KRİZİN NERESİNDEYİZ?
YAYINLAMA:
İsterseniz ilk önce TÜİK’ten medyaya servis edilen verileri paylaşalım. Sonra da yorumlarız.
SEKTÖREL BÜYÜME ORANLARI
“Gayrisafi Yurt İçi Hasıla birinci çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak (2009=100),2019 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 2,6 azaldı.
Gayrisafi Yurt İçi Hasılayı oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2019 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; tarım sektörü toplam katma değeri yüzde 2,5 arttı, sanayi sektörü yüzde 4,3 ve inşaat sektörü yüzde 10,9 azaldı. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri yüzde 4 azaldı.
Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2019 yılı birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 2,3 azaldı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,3 arttı.”
Türkiye’nin krize gidiş süreçleri daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi bir kredi döngüsüne bağlıdır. Yukarıdaki veriler de bu iddiamızı desteklemektedir. Türkiye ekonomisi genel olarak iç talebi karşılamaya yönelik üretim yapmaktadır. Bankacılık sektörü kredilerinin genişleme evrelerinde bu kredilerden aslan payı daha çok inşaat ve hizmetler sektörüne gitmekte, özellikle inşaat sektörü yarattığı çarpan etkisiyle toplam harcamaların hızla büyümesine yol açmaktaydı. Tabiî ki, bunun sonucu uzun dönemde hızla artan ithalat ve cari açık, hızla büyüyen dış borç ve nihayetinde döviz krizi gelmekteydi. Kredi genişlemesini kredi daralması takip ediyor ve bu da kriz sürecinin ana itici gücünü oluşturuyordu. Sıralama şöyledir: Kredi arzı genişlemesi inşaat sektörü üretimini, inşaat sektörü üretimi milli gelir artışını, milli gelir artışı da cari açığı tetikler. Kriz döneminde de tam tersi olur. Kredi arzı daralması inşaat sektörü üretiminde küçülmeyi, inşaat sektörü üretiminde küçülme milli gelir azalışını, milli gelir azalışıı da cari açığı tetikler. Eğer krizden çıkış emaresi arıyorsak, inşaat sektöründeki küçülmenin durması gerekir. Ancak hali hazırda inşaat sektörü tam gaz küçülmeye devam ediyor. Bir sonraki büyüme rakamının da bu eğilimle devam edeceği söylenebilir. İnşaat sektörünün güven endeksi ve diğer benzeri aylık endekslere bakılırsa içinde bulunduğumuz ikinci çeyrek –yani Nisan - Mayıs – Haziran ayları- verileri de inşaat sektöründe olumlu bir gelişmenin yakında görülmeyeceğini söylemektedir. Bir ilginç nokta da İmalat Sanayii’dir. Medeni bir toplumda ekonominin belkemiği imalat sanayidir. Bu sektördeki büyüme oranları üç aşağı beş yukarı milli gelirdeki büyümeyi yansıtır. İlk çeyrek büyüme verisi bu açıdan iç açıcı değildir. Ancak hem sanayi üretim endeksi hem de kapasite kullanım oranlarının aylık değerlerine baktığımızda bir toparlanma emaresine rastlanmaktadır. Yani, önümüzde Haziran ve Temmuz aylarında açıklanacak sanayi üretim endeksi aylık artış oranlarına bakarak Eylül ayında açıklanacak ikinci çeyrek büyümesi için bir tahmin geliştirebiliriz.
HARCAMALAR YÖNÜNDEN BÜYÜME ORANLARI
“Yerleşik hanehalklarının ve hanehalkına hizmet eden kar amacı olmayan kuruluşların (HHKOK) toplam nihai tüketim harcamaları, 2019 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak yüzde 4,7 azaldı. Devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 7,2 artarken gayrisafi sabit sermaye oluşumu yüzde 13 azaldı.
Mal ve hizmet ihracatı, 2019 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirleme hacim endeksi olarak yüzde 9,5 artarken ithalatı ise yüzde 28,8 azaldı.”
BEN NEREDE YANILDIM?
Buradan anlaşıldığına göre Türkiye ekonomisinde kriz süreci aynen devam etmektedir. Yılın ilk çeyreğinde, yani Ocak, Şubat ve Mart aylarında seçimler sebebiyle harcamaların olumlu etkileneceğini ve bu çeyrek için büyüme verilerinin daha olumlu gerçekleşeceğini düşünmekteydim. Daha basitçesi, ben 2019 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 0 ile -1 arasında bir büyüme oranı bekliyordum. Buna bağlı olarak da krizin W şeklinde olacağını düşünüyordum. Eylül ayında açıklanacak verilerde yeniden yüzde -3,5 düzeyine dönüleceğini tahmin ediyordum. Ama olmadı, yanıldım. Birçok arkadaşımın beklentilerine göre çok daha iyimser olduğum söylenmekteydi ki, bu da doğrulanmış oldu. Ben, en azından hükümetin yaptığı kamu harcamalarının yanı sıra, sağlanan kredi kolaylıkları sebebi ile yatırımlarda bir artış olmasa bile azalmanın yavaşlayacağı beklentisi içinde idim. Bu tutmadı, yatırımlarda çok ciddi bir küçülme gerçekleşti. Bu da kamu harcamalarından kaynaklanan büyüme etkisinin çok üstünde özel yatırımlardan kayaklanan bir küçülme etkisine yol açtı. Krizlerin dip noktasına yakın gerçekleşen iki önemli olgu yatırımların ve ithalatın daralması ile ihracatın artmasıdır. Bugün tamda bunu görmekteyiz. Kredi arzındak artış ve bunun özel yatırımlarda büyüme eğilimini canlandırması ile toparlanma safhası başlayacaktır. Bu ne zaman olur bilinmez ancak, bildiğimiz, şu anda bir toparlanma emaresi görünmemektedir. Bu analizden sonra söyleyeceğimiz şey şudur: Kriz W şeklinde değil ama V veya U şeklinde olacaktır. Hangisi gerçekleşecek, bunu yaşayıp göreceğiz.
BAYRAM VE İZİN
Önümüz Bayram… Herkesin Ramazan Bayramını kutlarım. Allah memleketimize huzur, barış, refah ve rahatlık versin. Ben de bu bayramda aile ve akraba ziyaretlerini yapacağım. Daha sonra da düğünlerimiz var. O yüzden 14 Haziran 2019 tarihine kadar yazılara kısa bir ara vermek istiyorum. 14 Haziran Cuma günü görüşmek üzere
MEHMETÇİKLER, MEHMET BEYLER VE SİNYOR MEHMETLER
YAYINLAMA:
Bayram nedeniyle on günlük aradan sonra herkese merhaba… Bu sıralar yine Türkiye’nin etrafında kazanlar kaynıyor. Öncelikle, artık kanıksadığımız, sanki ezelden beri varmış gibi hissettiğimiz kuzeyde Ukrayna ve güneyde Suriye savaşları… Ülkemize yerleşmiş milyonlarca Suriyeli mülteci… Afrika’dan Afganistan’dan, Ermenistan’dan kaçak gelmiş garibanlar… Şimdilerde bunlara eklenen S-400 Krizi ve Doğu Akdeniz’de bizim karasularımızdan bizim doğal gaz ve petrolümüzü gasp etmek için kurulan ittifaklar… Hepsini üstüne, bir de yakıcı ekonomik kriz bulunmakta. Ve bu ortamda, İstanbul tekrar seçime gidiyor. (Artık sadece İstanbul’un seçimi değil, tabiî ki; DMD.)
Manzara-i umumiye budur. Ülkemizin etrafı ateş çemberi, devletimiz siyasi belirsizlikten ve milletimiz de iktisadi sıkıntılardan mustarip. Dış tehditlere karşı, hepimizin selameti için bu zamanda güçlü ve caydırıcı bir orduya ihtiyaç vardır. Tam da bu ortamda 10 Haziran 2019 Pazartesi günü Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Milli Ordu” başlıklı bir yazısı Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. İlker Paşa yeni askerlik sisteminin bilinen haliyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milli ordu olma vasfını ortadan kaldıracağını, ordu ve milletin irtibatını keseceğini ve bunun da büyük bir tehdit olduğunu söylemişti. Yani meselemiz ordunun küçültülmesi, profesyonelleşmesi ve bunu ekonomi politiği. Bugün İlk önce İlker Paşa’dan kısa bir alıntı yapıp, daha sonra kendi görüşlerimi özetleyeceğim.
İLKER PAŞA NE DEDİ?
“Türk ordusu milli ordudur. Vatanın her karış toprağından gelen vatan evlatları, üzerinde yaşamakta oldukları toprakların “bölünmezliğini” ve Türk milletinin “bütünlüğünü” korumak üzere seve seve, askerlik hizmetini yerine getirmek üzere asker olurlar…
… İşte, Çanakkale Savaşı’ndan beri, Türk ordusunu diğer ordular arasında emsalsiz kılan nokta, böyle bir ruha ve düşünceye sahip olan “Mehmetçikler”in var oluşudur. Mehmetçikler, Türk ordusunun omurgasını oluşturur.
…Edirne’den Ardahan’a kadar vatanın her yerinden gelen vatan evlatları “eşit” ve “adil” bir şekilde bu orduda kendilerine yer bulurlar...
… Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “profesyonel er ve erbaşlar” da bulunmalı mıdır?
1990’lı yıllardan beri Kara Kuvvetleri’ne belirli uzmanlık görevlerinde kullanılmak üzere “uzman çavuş”lar alınmıştır.
2006 yılında başta terörle mücadele olmak üzere, zor arazi ve iklim koşullarında muharebe etme yeteneğini güçlendirmek maksadıyla mevcut 6 komando tugayının “muharip personel”inin tamamının profesyonel (uzman çavuş) hale getirilmesi kararı alınmıştır.
2010 Ağustosu’nda da söz konusu 6 tugayın profesyonel hale getirilmesi tamamlanmıştır. Orduda belirli alanlarda profesyonelleşme olabilir.
Ancak burada esas olan, Türk ordusunun omurgasını, asli unsurunu teşkil eden “Mehmetçiklerin” özelliklerine zarar verilmesinden kaçınmaktır. Diğer bir deyişle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde toptan profesyonelleşmeye gidilmesi veya “Mehmetçiklerin” ordu içindeki sayısının azınlığa düşürülmesi, Türk ordusunun “milli ordu” olma niteliğine vurulan bir darbeye dönüşebilir. Bu konuda dikkatli olunmalıdır….
… Bazı ülkelerde zorunlu askerlik kaldırılmış veya askerlik süreleri, yasa değişikliği teklifinde olduğu gibi 6 aya indirilmiş olabilir. Ancak, Türkiye bir ateş çemberinin tam ortasındadır. Türkiye için “güçlü ordu”ya sahip olunması “hayati” bir zorunluluktur.” (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1431447/MiLLi_ORDU.html)
YENİ ASKERLİK SİSTEMİ NE GETİRİYOR?
Getirilen değişikliklerden birisi; er ve erbaşların hizmet süresinin altı aya indirilmesidir. Gerekli hallerde Cumhurbaşkanı’na bu hizmet süresini ihtiyaca göre bir katına kadar artırma veya yarısına kadar azaltma yetkisi verilmektedir.
Mevcut sistemde, kısa dönem askerlik 6 ayı kapsamaktadır. Altı aylık hizmet süresini tamamlayan er ve erbaşlardan “istekli olanlar” altı ay daha askerliğe devam edebileceklerdir. Bunlara da net asgari ücretten az olmamak kaydıyla harçlık ödenecektir.
Yeni sistemin en önemli unsuru ise “bedelli askerliğin” resmiyet kazanmasıdır. Yükümlüler 1 aylık temel eğitimden sonra MSB tarafından belirlenen yüklü bedeli ödeyerek terhis olabileceklerdir.
MİLLİ ORDU VE MİLLİ DEVLET
Milli devletin ayırıcı unsurlar birkaç tanedir: Milli devletin vatandaşları Millet’i oluşturur, ırk din, mezhep ve ana dil ayrımı gözetilmez. Milli devlette, bütün milletin çocuklarına ortak bir eğitim programı uygulanır, buna da Milli Eğitim adı verilir. Özel Eğitim kurumları bile, bu Milli Eğitim sistemine uymak zorundadır. Milli Devletin bankacılık sistemi, sağlık sistemi, adalet sistemi Millidir. Milletin seçtiği temsilcilerinin koyduğu ve milli hedeflere göre tasarlanmış finans ve sağlık sistemine bu sektörlerdeki bütün kurum ve kuruluşlar tâbi olmak zorundadır. Milli Devlette adalet sistemi yürütmeden bağımsızdır ve kararı bütün bir millet adına verir. Milli Devletin parasını Milli Merkez Bankası basar. Ve son olarak, Milli Devletin ordusu Milli Ordudur. Askerleri ise bütün bir millettir.
Bundan iki gün sonra Vaka-yı Hayriyye’nin 193’üncü yıldönümü. 16 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı lağvedilmiş ve Türkiye Milli Ordu sistemine Asakir-i Mansure-i Muhammed adıyla Sultan II. Mahmut Han zamanında geçmişti. Bütün erkek vatandaşlara zorunlu askerlik hizmeti getirildi. Bu eğilim Fransız İhtilalinde ortaya çıkmıştı. Çünkü gelişen silah sistemleri ve artan silah üretimi çok kısa zamanda çok büyük kitlelerin vurucu bir güç olarak orduya katılabilmesine neden oluyordu. Asker kaynağı bütün bir millete yaygınlaştırılarak ordu büyütülmekte idi. İşte Sultan II. Mahmut Han’ın başlattığı zorunlu Askerlik Hizmetine dayanan “vatandaşlardan kurulu ordu” daha sonra Harp Okulları ve Harp Akademilerinin kurulması ile çok vasıflı ve yetenekli subay ve kurmay subay yetiştirilmesi ile bugünkü Türk Ordusu halini aldı. Yunan Harbi, 93 Harbi, Balkan Harpleri, Birinci Dünya Harbi ve Çanakkale Harbi bu ordunun pişerek İstiklal Harbi’deki Türk Ordusu, askerlerinin de “Mehmetçik” olduğu süreçtir. Bugün askerlik hizmetinin kısaltılması ve bedellinin resmiyet kazanması ile “Mehmetçik” kavramının içi boşaltılmaktadır. Vatandaşlık hukuku açısından da bu durumun bir mahsuru vardır: Vatandaşlar arasında milli vazife açısından zengin ve fakir ayrımı yapılmaktadır. Bu ise bizim millet olma duygumuzu zedeler.
MEHMETÇİKLER, MEHMET BEYLER VE SİNYOR MEHMETLER
Gelelim başlığa… Biz arkadaşlar arasında yaşı ilerleyip de çıkan bedelli askerlik kanunlarından istifade edip 28 gün askerlik yapanlara Mehmet Bey diye takılırdık. Zaten bu arkadaşlara da komutanlar herhangi bir iş vermez, “Ortada dolaşmayın, yeter!”, derlerdi. Yine de bu arkadaşlar, öyle ya da böyle, 28 gün de olsa kışlaya giriyorlardı. Sonra iş teknoloji çağında daha kolaylaştı. Bundan bir önceki bedellide artık yükümlüler parayı bankaya yatırıp, dekontu aldıklarında terhis de olmaktaydılar. Hatta bizim Kürsü’nün asistanlarından bir arkadaşımız da bu furyadan yararlanmış ve bana şöyle demişti. “Hocam bankaya girdim, parayı ödedim ve tam on yedi dakikada terhis oldum!” Bu arkadaşlara da Sinyor Mehmet diyorduk.
Şimdi sorum hepimize? Allah korusun, on sene sonra bir savaş olsa (bugün değil, bugünkü ordumuzun kaynağı eski sistemde askerliğini yapmış yedeklerle desteklenir) ülkemizi kim savunmalı dersiniz? Sinyor Mehmetler mi, Mehmet Beyler mi, yoksa Mehmetçikler mi?
Hayırlı Cumalar…
SOĞUK SAVAŞ NOSTALJİSİ VE TEK KUTUPLU DÜNYANIN İFLASI
YAYINLAMA:
Bizim kuşak “soğuk savaş” çocuğudur. Soğuk savaş dünyanın iki süper güç arasındaki silahlanma yarışı ve her an çıkabilecek bir üçüncü dünya savaşı ihtimali ile hatırlardadır. Her iki süper güç kendi etraflarında ülkelerden, her biri farklı iktisadi sistemlere dayanan, birer blok oluşturmuştu: NATO Ülkeleri ve Varşova Paktı ülkeleri.
NATO ABD’nin başını çektiği “liberal demokrasilerin” bir ittifakıydı. Bu ittifaktaki ülkeler kendilerini Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız rahmetli Demirel’in veciz ifadesiyle “hür dünya ittifakı” olarak sunmaktaydı. Tabiî ki, biz de bu ittifakın mümtaz bir üyesiydik ki, halen de öyleyiz. Öte yandan karşı taraftaki Rusya liderliğindeki Varşova Paktı da, sosyalist ülkelerden oluşuyordu. Bu ülkelerde de, insanlara kendilerinin “kapitalizmin sömürüsünden özgürleşmiş gerçek halk demokrasileri” olduğu söyleniyordu. Her iki bloktaki insanlar, karşı taraftaki insanların cehennemde, kendi taraflarındaki insanların da cennette yaşadığını düşünmekteydiler. Aynı zamanda, acımasız düşmanlarının her an saldırabileceği korkusuyla yaşamaktaydılar.
Gerçekten böyle miydi? Aslında hayır. Çünkü nükleer bir savaşın her iki tarafın da sonu olacağı bilinmekteydi. Ancak konvansiyonel silahlarda artış hızla devam etmekteydi. Her iki taraf da kendi iktisadi ve siyasi düzeninin diğerininkine göre daha iyi ve başarılı olduğunun propagandasını yapmaktaydı. Uzay yarışı ve spor bunun en önemli yansımalarıydı. Ancak her iki taraftaki ülkeler de, aslında, gerçek anlamda özgür değildi. Her bir ülkenin siyasi, iktisadi ve idari yapıları içinde bulundukları askeri bloğun stratejilerine göre biçimlenmişti. Aslında çok güzel bir Karagöz Hacivat oyunu kurgulanmaktaydı. Eski SSCB, yani Rusya, kendi etrafında sözde “emekçilerin egemenliğine dayalı halk demokrasileri” özde ise hepsi Moskova’dan idare edilen komünist partilerin bürokratlarının demir yumruğu altında yönetilen polis devletlerini toplamıştı. Emekçi halk, hırsız partililer tarafından yönetilmekteydi. Öte yandan, “liberal demokrasiler” olarak adlandırılan ülkelerde de aslında demokrasi memokrasi falan yoktu. ABD’nin tefeci sistemi tarafından yönlendirilen para akışlarına bağımlı, orduları milli ordu olmaktan çıkıp ABD ordusunun uzantısı haline gelmiş, içeride emperyalizmin uzantısı sahte iş adamlarından kurulu bir egemen sınıf ve onunla el ele diz dize romantik bir ilişki kuran siyaset esnafına dayalı bu ülkelerde bir yalan düzeni bulunmaktaydı.
Bu ülkelerdeki özgürlük ve demokrasi de bir masaldan ibaretti. NATO blokunda görünüşte halk seçimle yöneticilerini belirlemekteydi ancak bu seçilen yöneticilerin meşruiyetini ABD merkezli NATO sistemine bağlılıkları belirlemekteydi. Eğer kazayla seçilmiş yöneticilerden biri ABD – NATO sisteminden bağımsız hareket etmeye çalışırsa, ya bir skandalla ya bir ekonomik krizle ya da hiç olmadı askeri darbeyle indirilirdi. Çünkü NATO bloğundaki ülkelerin orduları milli ordu olmaktan çıkmış ve ABD’nin kolluk gücü haline gelmişti. Rusya merkezli Varşova Paktı da bu konuda çok masum değildi. Rusya’nın bu tür durumlarda müdahale yöntemi çok daha pratik ve dolaysızdı: Eğer bir ülke sistemde arıza çıkarırsa, Kızıl Ordu o ülkeyi doğrudan işgal ederdi.
Süper güçler arasında, aslında, danışıklı dövüşe dayalı bir tiyatro sergilenmekteydi. Muhtemelen kamuoyuna açıklanmayan gizli bir anlaşma da yapmış olabilirlerdi. ABD Varşova Paktı’ndaki karışıklıklara müdahale etmiyordu. Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan’da yaşanan Rus işgaline NATO’dan hiçbir itiraz gelmemişti. Çünkü o alan Rusya’nın sorumluluğundaydı. Öte yandan Rusya’da ABD emperyalizminin ağırlıklı olarak Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye’de yaptırdığı askeri darbelere sesinin çıkartmıyordu. Çünkü orası da Johnny’lerin çöplüğüydü. Hem Rusya, hem de Amerika bu durumdan memnundu.
Soğuk savaş düzeni, ülkeleri ideolojilere göre kamplaştırmıştı. Bu yüzden halkların dini ve etnik yapıları baskılanıyordu. Bunun bir istisnası vardı: Eğer dini ve etnik yapılar kendi işlerine yarayacaksa, o zaman NATO stratejisine uygun bir milliyetçilik ideolojisi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, pompalanmaktaydı. Bizde de bu olmuştu: Türk tarihinden ve Türk toplumunun ekonomi politik köklerinden bihaber, cahil kasabalı çocukları “serbest piyasa aşkı ve komünizm düşmanlığı” etrafında ve Papazefendi Fetoş gibi tipleri de, “kapitalizmin İslam’ın istediği sistem olduğu yönünde propaganda yapmak için” örgütlemişlerdi. Sözde demokrasiydik ya, demokrasilere muhalefet de gerekiyordu. Bu muhalif kötü adamlar da solculardı. Tıpkı sağcı-milliyetçi-dinciler gibi kasabalı cahil çocuklardan oluşan bir kısım “daaevrimci arhadaş” da CIA marifetiyle şekillendirilmişti. Bunlar memleket de “daaevrim” yapacaklarını zannedip, CIA’in askeri darbe senaryolarına gerekçe hazırlamaktaydılar. Bu “arhadaşlar” -istisnalar haricinde- doğru düzgün okumamış, Marx’tan bihaber, bazıları etnik azınlık milliyetçiliği gayreti içinde zavallılardı. Günün sonunda, her askeri müdahale sonunda da, ilk önce bunlar der dest edilirdi. İşin doğrusu Türkiye’deki sol hareketin SSCB’den çok ABD tarafından CIA marifetiyle yönlendirildiği aşikârdı. Böylece hem “komünizm öcüsü” halk içinde yaşatılmakta hem de memleket karpuz gibi ikiye bölünerek ülkenin dış müdahalelere karşı birlikte hareket etmesi engellenmekteydi. Adamlar sistemi kurmuş tıkır tıkır çalıştırıyorlardı. Bizleri de koyun gibi güttüler.
Ne olduysa Varşova Paktı kendi iç sorunlarından dolayı çökünce oldu. ABD’nin sahibi olduğu devasa orduya artık bir ihtiyaç yoktu. Aya adam göndermek gibi, o zaman hiçbir pratik karşılığı olmayan siyasi propaganda eylemlerine de, yani NASA’ya da, gerek kalmamıştı. Yahu düşünün, 1969’dan bu yana aya kaç defa adam yolladılar? Yıl 2019, 50 sene geçmiş aradan! Öte yandan kapitalizme geçen eski komünist ülkeler de kapitalizmde acemilik çekiyorlardı. Aynı zamanda, ideolojik farkların ortadan kalkması, ülkeler arasında ve ülkelerin kendi içlerinde dini ve etnik farklılıklara dayalı çatışmaların hortlamasına da yol açmıştı. Bu durumda ABD, istemeye istemeye dünyanın tek süper gücü konumunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu ise şu anlama geliyordu: Dünyanın her tarafındaki ülkeler arası çatışmalara müdahale edecek, iktisadi krizleri önleyip küresel para akışını akamete uğratmayacak önlemleri alacak bir büyük ağabey rolü… Haliyle bunun maliyeti de çok yüksekti. ABD’nin bu maliyeti kaldıramayacağı çok açıktı. Kaldı ki, ABD emperyalist bir devletti. Bu devletin içindeki finans ve sanayi oligarşisi de, tek süper güç konumunu kullanarak kendi menfaatlerini arttırmayı amaçlıyordu. Bu da ister istemez, dünyada ABD karşıtlığını arttıracaktı. ABD bu rol için uygun değildi, bu rolü finanse edecek gücü yoktu. Sonuç şudur: 2008 Krizinde emareleri gözüken ve 2020-25 arası gelmesi tahmin edilen büyük Küresel Kriz’le sistemin tamamen çökmesi.
ABD bu keten pereden nasıl kurtulabilirdi? Soğuk Savaş’ın yeniden ihya edilmesi ile kurtulabilirdi. Ama artık ideolojik farklılıklar yoktu, bu iş nasıl kotarılacaktı? Coğrafi ve kültürel farkları öne çıkararak, yeni bir bloklaşma ile bu mümkündü. Pekiyi, kötü adam rolünün namzedi kimdi? SSCB dönemini yeni bir Rus Çarlığıyla harmanlamak isteyen Putin bu işe gönülden razıydı. İşte bugün dünyada olan bitenin arkasında kurgulanmaya çalışılan bir Serin Savaş projesi bulunmaktadır. Hiç şüpheniz olmasın, bu bir Karagöz Hacivat oyunudur.
Pekiyi biz neredeyiz? Hangi gruba katılacağız? Pazartesiye devam ederiz…
Hayırlı Cumalar…
S-400'LER, KASABANIN ŞERİFİ VE SERİN SAVAŞ
YAYINLAMA:
Geçen yazıda Soğuk Savaş döneminde Rusya ve Amerika’nın kurduğu sahnede ülkeleri ve halkları nasıl kukla gibi oynattıklarını anlatmıştım. Bugün de, aradan geçen 29 sene sonunda, dünyanın dönüp dolaşıp geldiği nokta yeni bir kukla sahnesinin kurulma çabasıdır. Ana karakterler aynıdır: ABD ve Rusya… Bugünün dünden farkı Rusya ve müttefikleri ile ABD ve müttefikleri arasında ekonomik sistem farkı bulunmamasıdır. Her iki taraf da, kapitalist düzen içinde oldukları için oyuna bakışlarında farklılık yoktur. Ancak, özellikle ABD için, en önemli nokta dünyanın üretim merkezinin kaymasıdır. Bu ise, uluslararası sistemin ABD merkezli egemen güçlerin zamanında küreselleşmenin etkisinin tahmin ettiklerinin tam tersi yönde gerçekleşmesinden kaynaklanmaktadır.
ABD tek başına dünyayı kontrol edememekte, para akışlarının bir akamete uğramadan düzenli bir şekilde hareketini sağlayamamakta, milli parasının (ABD Doları) dünya parası olmasının avantajlarının dezavantaja döndüğünü görmekte, küreselleşmenin sağladığı imkânlarla bazı gelişmekte olan ülkelerin (başta Çin olmak üzere Asya ülkeleri) dünyanın üretim merkezi haline geldiğini teşhis etmektedir. Bu durumda, hem kendi egemenliğinin – en azından Soğuk Savaş dönemindeki düzeyinde- korunması hem de bütün dünya ekonomisini temelden etkileyecek enerji hatları, ticaret yolları ve finans sisteminin kendi kontrolünde kalması için yeni bir iki kutuplu dünya projesi tasarlamaktadır.
Dünyanın iki rakip blok arasında egemenlik alanlarına bölünmesi hedeflenmektedir. Aynı soğuk savaş döneminde olduğu gibi, bu yeni bloklaşmada da, her egemen güç kendi bloğu içinde para, bilgi ve mal akışlarını koordine edecek, sistem içinde arıza çıkaran ülke ve bölgelerde düzeni sağlayacaktır. Böyle bir bloklaşmanın temel gerekçesi nedir? Kısaca özetleyelim.
2050’DE DÜNYA FİNANS MERKEZİ ASYA’YA KAYACAKTIR
Mal ticaretinde üretim merkezi doğuda ve tüketim merkezleri de batıdadır. Dolayısıyla malların akışı doğudan batıya paranın akışı da batıdan doğuya olacağı görülmektedir. Bu ise ister istemez dünyanın finansal sermayesinin de 2050 yılına kadar doğuya akacağı anlamına gelmektedir. Finans piyasalarının da merkezinin kayması para akışlarının kontrolünün New York’tan Shanghai’a kayması anlamına gelir. ABD’nin şer imparatorluğu aslında bir algı yanılmasına, değersiz yeşil kâğıttan dolara bütün dünya tarafından verilen hayali güce dayanmaktadır. Eğer para akışlarının kontrolünü kaybederlerse Batı’nın harikalar dünyası da çökecektir.
ENERJİ KAYNAKLARI VE ENERJİ HATLARI HAYATİ ÖNEMDEDİR
Enerji hatları hem endüstriyel üretim merkezi olması beklenen Doğu’nun hem de yüksek teknolojili hizmet üretiminin merkezi olması beklenen Batı’nın zorunlu ihtiyacı olan enerji hammaddesine ulaşımı sağlamaktadır. Günümüzde petrol kadar hatta daha önemli enerji kaynağı doğal gazdır. Doğal gazın ana üretim merkezi Rusya ve hinterlandındaki ülkeler (Rusya, Türkmenistan, Azerbaycan, İran, Suriye ve Irak ) ile yeni keşfedilen Doğu Akdeniz’de bulunmaktadır. Öte yandan petrolün ana üretim merkezi de Orta Doğu ülkeleri (Suudi Arabistan, Katar, BAE, İran ve Irak), Rusya ve hinterlandındaki ülkeler (Rusya, Türkmenistan, Azerbaycan) ve Venezuella’dır. Şimdi, baktığımızda güç dağılımı için en önemli kavga enerjinin üretim merkezinin kontrol altına alınmasındadır. Bunun için Arap Baharı örgütlenmiş, bazı safderun Müslüman kardeşlerimiz tarafından mücahit olarak tanımlanan selefi eşkıyalar, DEAŞ, PKK ve benzeri terör örgütleri seferber edilmiş, milli devletleri parçalamak isteyen her türlü negatif propaganda işleme konulmuştur. Venezuella’da da arka arkaya FETÖ darbesi benzeri darbeler desteklenmiştir. Bizim ülkemiz de, bundan payını yüklü bir şekilde almıştır. Enerji üretim merkezini kontrol altına almak her iki blok için de hayati önemdedir.
TÜRKİYE TAM GORDİYOM DÜĞÜMÜ ÜZERİNDEDİR
Her iki blok da, her alanda mümkün olduğunca egemenliklerini arttırmaya çalışıyor. Orta Doğu başta olmak üzere bu egemenlik mücadelesi –kendi askerlerini tehlikeye atmadan- figüran zavallıları savaştırarak gerçekleşiyor. İşte tam bu keşmekeşin ortasında Türkiye her iki tarafla da mesafeli ve her iki tarafla da ilişkide bir pozisyondadır. Ve… Türkiye daha elini göstermemektedir. Bunda da haklı sebeplere dayanmaktadır.
ABD için, birinci olarak, Doğu Akdeniz’deki enerji hammaddesi kaynakları çok önemlidir. Darbeci Sisi, ABD’nin maşası İsrail, fırsattan istifade etmeye çalışan –çakma Daevrimci- Çipras ve Rum Yönetimi bu emel için ittifak etmiştir. Bu alanda bizim de petrol ve doğal gazdan ciddi bir payımız ve hakkımız vardır. Hükümetimiz Doğu Akdeniz’deki fırsatçılıkları “casus belli” yani “savaş sebebi” olarak tanımlamaktadır. Bize yönelik S-400 hamlesi ve ambargo tehdidi Türkiye’yi sıkıştırmak ve burada taviz vermesini sağlamak içindir. Yoksa Türkiye’ye yerleştirilecek 3 tane S-400 bataryasının ABD için hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Yahu adamların Ortadoğu’daki en önemli askeri üssü – içinde seksenden fazla nükleer füze ile birlikte- İncirlik’tedir. Bütün çevreyi izleyip dinleyecek en büyük radar üssü Kürecik’tedir. S-400’ler ABD’yi niye tehdit etsin?
İkinci olarak, İran’a muhtemel bir müdahalede bu iki üssün aktif olarak kullanılması, bu olmasa bile, Türkiye’nin en azından tarafsız kalması istenmektedir. Sadece askeri etkenlerden mi bahsedeceğim? Hayır. Türkiye enerji hatları, ticaret yolları ve para akışlarının tam geçiş bölgesindedir. Ancak ABD’nin Ortadoğu kurgusu Türkiye’nin milli menfaatlerini zorlamaktadır. Bu yüzden Türkiye bölge ülkeleri ve tabiî ki Rusya ile yakınlaşmaktadır. Tam Gordiyom Düğümü üzerinde bulunan Türkiye’nin rakip blokla yakınlaşması, hatta blok değiştirmesi ABD için mutlak bir yenilgi ve Rusya için mutlak bir galibiyet olacaktır.
SONUÇ
1. ABD Türkiye’yi kaybetmek istemez.
2. Pazarlık öncelikle Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinin paylaşım ve kullanımı üzerinde olacaktır. Önümüzde Reis ile Kasabanın Şerifi’nin G-20’de buluşmasındaki ana tema bu pazarlık olacaktır.
3. Benim tahminime göre, Türkiye’nin blok değiştirmesi öyle kolay değildir. Muhtemelen Türkiye’nin doğal gaz rezervleri üzerindeki haklarının ve bu ticaretten payının belirlenmesi ve muhtemelen Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir konsorsiyum kurulması karşılığında S-400’lere izin çıkacaktır.
4. Hükümet ABD’nin blöflerine kanmamalı ve milli menfaatlerimizi kararlılıkla savunmalıdır.
SEÇİM SONUÇLARI VE G-20 ZİRVESİ
YAYINLAMA:
Bugün iki konuda görüşlerimi yazacağım. İlki 23 Haziran seçim sonuçları. İkincisi ise hafta sonu yapılacak G-20 zirvesi…
23 HAZİRAN SEÇİM SONUÇLARI: “BEN DEMİŞTİM!” DEMEYİ SEVMEM AMA BEN DEMİŞTİM!
Biliyorum hepinize gına geldi… AK Parti neden kaybetti diye tartışmalar artık hepimizi bıktırdı… Bana da öğrencilerim ve komşularım “Hocam, seçimleri yazsanız ne güzel olur!”, şeklinde önerilerde bulunuyorlar. Ben de geçen seneki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yazmıştım, o günkü fikirlerim bugün aynen devam ediyor diyorum. İşin en komiği, daha 15 gün öncesine kadar seçimlerin neden yenilenmesi gerektiğini hararetle savunan bazı komedyenler, şimdi seçimlerin yenilenmesinin bu hezimete yol açtığını söylüyorlar. Eee böyledir bu işler… Su alan gemiyi ilk önce fareler terk eder.
İsterseniz 2 Temmuz 2018 tarihli yazımda AK Parti neden kaybetti sorusuna verdiğim cevabı hatırlayalım. Ben demiştim demeyi sevmem ama bugünkü hezimetin sebebini 1 sene önceden gayet güzel özetlemişim.
“AK PARTİ’NİN MAĞLUBİYETİ
AK Parti oylarını 1 Kasım 2015’te aldığı yüzde 49,5’tan yüzde 42’lere düşürdü. Bunun sebeplerini şu şekilde açıklayabiliriz:
Teşkilattaki Çöküş: 1990’lardaki Refah Partisi’nden devraldığı teşkilatı ile AK Parti 2010 yılına kadar yüz yüze ve fedakârca çalıştı. 2010’dan bugüne Parti teşkilâtı artan hızla halktan kopmaya başladı. Adaylıklar, ihaleler kapalı kapılar ardında kotarılmaya başlandı. Bazı yazarların dediği gibi AK Parti ANAP’laşmıyor, ama hızla 1930’ların CHP’sine benziyor. Arkasına halkı değil devlet gücünü alarak siyaset yapıyor. Bu Sayın Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi yenileme arzusunu yerine getirebilecek bir teşkilât değildir. Muhalefet Partilerinin şu perişanlığına rağmen hiçbir siyasi çalışma yapmamış bir partiye (MHP’ye) yüzde 6’dan fazla oy kaybetmek gerçekten büyük başarıdır.
İdeolojisizlik: Türkiye’de birkaç fikir partisini istisna kabul edersek – onların da oyu toplasan yüzde 1 etmez- bütün partilerin mustarip olduğu ana sorun ideolojisizliktir. İdeoloji, bir parti veya topluluğun ekonomi politik meselelerine genel bakış açısını, dünya görüşünü belirler. Türkiye’de bütün partilerin ekonomi programı birkaç rötuş haricinde birebir aynıdır. Bu olgu AK Parti’de daha da belirgindir. Tabir-i caizse, Sayın Cumhurbaşkanı’nın her vesilede ifade ettiği Dava Ruhu yerini Tuz Ruhuna bırakmıştır. Bu yüzden günlük siyasi ve ekonomik konjonktüre göre Parti’nin siyasi duruşu değişmektedir. Herkes bir şekilde uyarını bulup partiden destekle köşeyi dönme sevdasındadır. Hâlbuki yeni bir dünya gelmektedir, yeni bir Türk toplumu oluşmaktadır ve bu haliyle giderse Reis’in liderliğine ve Muhalefetin iş bilmezliğine rağmen çöküş hızlanacaktır. Tabiat boşluğu kaldırmaz…
Kampanyadaki Zafiyet: Bundan önce AK Parti’nin seçim kampanyaları halkın ana duygularını yakalamada, kitleleri partiye kanalize etmede çok etkili olmuştu. Bu seçim kampanyasında ise AK Parti’nin varlığı hissedilmedi. Buradaki eksikliği sosyal medyada “troller” vasıtasıyla kapatmaya çalıştılar. Aynı şey - Muharrem İnce haricinde - diğer kesimler için de geçerlidir. Birbirine küfrederek, iftira atarak kavga eden her partiden troller sıradan vatandaşı da çok rahatsız etmektedir.
Bütün bunların sonucunda ulaştığımız netice şudur: AK Parti yatsın kalksın Reis’e dua etsin. Sayın Cumhurbaşkanı olmadan AK Parti bu haliyle yüzde 10 bile oy alamaz…” (REİS’İN ZAFERİ AK PARTİ’NİN ÇÖKÜŞÜ, 2 Temmuz 2018, Yeni Birlik)
Bugün görüyoruz ki, (benim gibi birçok yazar ve akademisyenin) bir sene önceki uyarılarımız hiç dikkate alınmamış. Hezimetin büyüklüğünü şöyle anlatayım: Bir Galatasaraylı olarak 18 senedir Fenerbahçe’yi deplasmanda yenememenin üzüntüsünü yaşıyorum. Biz yapamadık ama CHP yaptı! AK Parti’ye deplasmanda fark attı. Öyle ki, AK Parti’yi bu hezimetten Reis bile kurtaramadı! Bir sonraki yazımda İmamoğlu’nun CHP’yle imtihanını yazacağım…
G-20 ZİRVESİ’NİN OLMASI GEREKEN SONUCU
Pazartesi günü ABD ve Rusya tarafından kotarılmakta olan Karagöz ve Hacivat oyununu, yani Serin Savaş senaryosunu ele almıştım. Aynı zamanda hafta sonu yapılacak G-20 zirvesinin de burada çok önemli olduğundan bahsetmiştim. Bugünkü konumuz ise, ülkelerin milli çıkarlarını ve küresel sistemin tamamının faydasını eş anlı olarak sağlayacak rasyonel kararlara ve bunlara bağlı ideal/olması gereken sonuçlara değineceğim. Tabiî şunu unutmayalım, her zaman rasyonel kararlar alınacak diye bir kaide yok! Dünya tarihi ülkelerin bu tür akılsız kararlarıyla doludur…
G-20 Zirvesinde biri bütün dünyayı, biri de bizi ve bölgemizi ilgilendiren iki temel konu öne çıkacaktır: ABD – Çin arasındaki ticaret savaşları ve Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervleri…
1. ABD – ÇİN ARASI TİCARET SAVAŞLARI
Kasabanın Şerifi ile Çin’in mutlakiyetçi lideri Xi arasındaki ticaret savaşlarına dair yapılacak görüşmeler bütün dünyayı ilgilendirmektedir. Kasabanın Şerifi Trump ABD’de iç talebe yönelik üretim yapan küçük üreticilere, ABD taşrasındaki ayak takımına yeniden Billy The Kid’lerin “Büyük Amerika’sını” (!) vaat etmişti. ABD yeniden üretim yapılan, işsiz Amerikan lümpenlerini istihdam eden bir ülke olacaktı. Ancak ABD’nin “beyazlatılmış Amerikalıları” ABD’de değil ama ucuz köle işçi cenneti olan Çin’de üretim yapmayı tercih etmekteydiler. İşte Trump “ticaret savaşı” adı verilen politikaları Amerikan firmalarını tekrar yurda çekebilmek amacıyla Çin’de üretimin maliyetini yükseltmek için uygulamaktaydı. Ne var ki, Amerikan firmaları uyanık kovboyların torunlarıydı. ABD’ye geleceklerine Çin’den çıkıp Vietnam, Tayland ve benzeri çevre ülkelerine yerleşmeye başladılar. Yani Kasabanın Şerif’inin sıktığı mermiler kurusıkı çıktı. Bu yaptırımlar hem Çin’e hem de ABD’ye zarar verdi. Onlarla kalmadı, bütün dünya ekonomisinde de olumsuz etkilere ol açtı. Herkes için en uygun çözüm biraz Çin’in biraz da ABD’nin kendi durumlarından taviz vererek, tekrar serbest ticaret iklimine dönmeleridir. Bu olumlu senaryonun gerçekleşmeme ihtimali nedir? Bence gerçekleşmeme durumu, ABD savaş sanayinin Trump yönetiminde ne kadar etkin olduğuna bağlıdır. Çünkü bu gerginlik ortamında tek kâr eden sektör ABD silah sanayiidir.
2. DOĞU AKDENİZ’DEKİ DOĞAL GAZ REZERVLERİ
Uzmanların görüşlerine göre Avrupa’nın en az 200 ilâ 300 yıllık ihtiyacını karşılayabileceği tahmin edilen büyüklükte bir doğal gaz rezervi Kıbrıs adası etrafında bulunmaktadır. Şimdi, Orta Doğu merkezli yeni kurgulanan Serin Savaş senaryosunda Avrupa’nın enerji musluğu ABD ve Rusya ikilisinden kimin elindeyse o bir adım daha fazla öne geçecektir. Mısır, İsrail, Yunan ve Rum yönetimleri Kasabanın Şerif’inin talimatıyla bizim de neredeyse yarı yarıya hakkımız olan bu rezervlerin tümünün kullanımına ulaşmak istiyorlar. Biz de haklı olarak bu durumu “casus belli – savaş sebebi” olarak ilan ettik. Adı sayılan bu devletlerin tamamını toplasanız, hepsi birden Türk donanmasıyla başa edebilir mi? Bu da şüphelidir. Bu ülkeler ve Türkiye hep birlikte denizden petrol çıkarabilecek sermaye, teknoloji ve paraya sahip midir? Hayır. Yani ne savaş göze alınabilir, ne de tek başlarına bu işi kotarabilirler. Büyük uluslararası firmaların gazı çıkaracağı, ülkelere de hâkimiyetleri oranınca paylarını vereceği bir uluslararası konsorsiyum gereklidir. Bundan herkes kazanır. (NOT: Benim bu köşede üç yıldır yazdığım gibi Suriye Arap Cumhuriyeti ve Mısır Arap Cumhuriyeti ile ilişkileri normalleştirebilseydik bugün “çakma daevrimci arhadaş Çipras’ın” biti bu kadar kanlanmayacaktı.) Rasyonel olan Reis ve Trump’ın bu şekilde bir uluslararası konsorsiyum üzerinde fikir birliğine ulaşmaları. Bu halde S-400’ler de unutuluverir…
Neyse hafta sonundan sonra ne gibi gelişmeler olacak, göreceğiz. Temennim aklın ve sağduyunun galip gelmesi…
G-20 ZİRVESİ'NDEN UZLAŞMA MI ÇIKTI?
YAYINLAMA:
Hatırlarsınız, aslında S-400 meselesinin ABD için çok da önemli olmadığını, esas meselenin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinin çıkarım ve paylaşımı olduğunu söylemiştim. Yine ABD için Türkiye’nin kaybının büyük bir hezimet olacağını, buna hiçbir şekilde müsaade etmemelerinin kendi çıkarlarına olduğunu da yazmıştım. Trump beni yanıltmadı. İsterseniz ne demiş ona bir bakalım…
Kasabanın Şerifi ve Reis’in Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen G-20 Zirvesi’ndeki görüşmesi 35 dakika sürdü. Görüşme öncesi gazetecilere kısa bir açıklama yapan iki lider, iki ülkenin ticari iş birliğine vurgu yaptı. Erdoğan’dan ‘Son dönemde yakınlaştığım dostum’ diye bahseden Trump, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın çok önemli işler başardığını söyledi. Soru cevap kısmında gazeteciler ABD Başkanı’na üç kez Rusya’dan S-400 satın alan Türkiye’ye Washington yönetiminin yaptırım uygulanıp uygulamayacağını sordu. Trump “Karmaşık bir durum. S-400 konusuna bakıyoruz. Türkiye’nin Patriotları almasına izin vermediler. Obama yönetimi izin vermedi. Bu sebeple başka füze almak zorunda kaldılar. Bence kendilerine adil davranılmadı. Başka füzeleri alınca, S-400’leri alınca ‘Bizimkileri alın’ dediler. Bunun o kadar da iyi olmadığını düşünüyorum. Çok geç satın almıştı. Bu arada 100 tane de F-35 satın aldı. Biliyorsunuz radara yakalanmıyor. 116 tane… Ve daha da almak istiyorlar. Şimdi de parasını ödediği uçakların teslimatını istiyor. Şirketimize para ödediler.
Farklı çözümleri değerlendiriyoruz. Türkiye bizim dostumuz. Büyük bir ticaret ortağımız. Obama yönetimi gibi davranamazsınız. Bu iki yönlü bir cadde. Kendisi Patriot almak istedi, satmadılar, sonra ‘tamam satarız’ dediler. O bir NATO üyesi. İnsanlara adil davranmanız gerekir. Türkiye’ye adil davranılmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rahip (Andrew) Brunson’ı geri verdi. Kimse geri alamamıştı. Başkan Obama geri alabildi mi? Hayır, sonsuza dek hapiste kalabilirdi. ‘Son dakika… Trump Türkiye’yi seviyor.’ Hayır, ben ülkemizi seviyorum ama bunu söylemek zorundayım. Cumhurbaşkanı Erdoğan benim bakış açımla çok çetin biri. Bu gerilimde Erdoğan’ın suçu yok. Ben iyi anlaşıyorum ve ona adaletsiz davranıldığını düşünüyorum.” Kasabanı Şerifi, bir başka soru üzerine Türkiye’yi ziyaret edeceğini söyledi. Bu ziyaret “Temmuz ayında mı yapılacak?” sorusuna ise “Bir noktada gideceğim ama tarih netleşmedi” yanıtını verdi.
Ne demiştik? Trump tüccar adamdı, her türlü anlaşmaya uyum sağlayabilirdi. S-400 meselesini rafa kaldıracağını vurgularken bunu iç siyasette avantaj elde etmek amacıyla kullanması da cabası. Görüldüğü üzere Kasabanın Şerifi ve Reis Türkiye’de daha uzun soluklu ve ciddi içerikli bir buluşma daha gerçekleştirecekler. Esas kararlar bu toplantıda alınacak. Benim tahminim Doğu Akdeniz meselesi de burada çözüme kavuşur. Reis’in Osaka’ya gitmeden önce söylediği “ekonomik müjdelerden” biri de bu S-400 meselesi ile lgili olduğunu düşünüyorum. Ama dediim gibi, esas mesele, yeni iki kutuplu sistemde kimin nerede olacağı ve enerji hatlarından kimin ne kadar pay alacağıdır.
İkinci olarak bizimle beraber bütün dünyayı ilgilendiren bir gelişme de ABD ile Çin’in arasında gerçekleşmesi beklenen ticaret savaşı hakkında idi. Kasabanın Şerifi Trump ve ve Çin’in mutlakiyetçi lideri Xi arasında geçen görüşmede iki ülke arasında ticaret görüşmelerinin yeniden başlatılması yönünde karar alındı. Gazetelerde geçen şu haberi iktibas edelim:
“Çin haber ajansı Şinhua'da yer alan haberde, Japonya'nın Osaka kentinde düzenlenen G-20 Zirvesinde Trump ve Şi'nin bir araya geldiği ve iki liderin 1 saatten fazla süren görüşme yaptığı kaydedildi.
Trump ve Şi'nin, ABD ve Çin'i ortaklaşa geliştirme konusunda hemfikir olduğuna işaret edilen haberde, ayrıca iki liderin ABD ve Çin arasında ekonomik ve ticari istişarelerin eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde yeniden başlatılması konusunda anlaştığı vurgulandı.
ABD'nin, Çin'e yönelik yeni ek tarifeler uygulamayacağının altı çizilen haberde, iki ülkenin ekonomi ve ticaret müzakere ekiplerinin belirli konular üzerinde çalışacağı ifade edildi.”
Bu haber de, olayların tahminlerimz yönünde gerçekleştiğini göstermektedir. İki ülke arasında ticaret ve karşılıklı yatırım her iki ülkenin de ekonomisine fayda sağlarken, bunun tersi hem iki ülkeye hem de dünya ekonomisine olumsuz yansıyacaktı. Kasabanın Şerifi ve Çin Lideri akl-ı selim üzerine hareket etmekte anlaştılar. Bu her iki ekonomi ve dünya ekonomisi için de olumlu olacaktır.
Daha önce de bahsettiğim gibi, dünya ekonomisinin 2020-2025 arasında “Kapitalizmin Büyük Krizine” hazırlanması gerekir. Bunun için bugünkünün benzeri kısa vadeli çıkarlar için ülkelerin kamplaşması ve zıtlaşması değil, aksine bütün dünya ülkeleri arasında eşgüdüm ve dayanışma sağlanması gerekir. Ancak gelişmiş ülkelerin emperyalist emelleri böyle bir küresel uzlaşının önündeki en büyük engeldir. Bu konulara ilerleyen yazılarda değinmeye devam edeceğim.
SEÇKİN DÜŞMANLIĞI - I
YAYINLAMA:
Uzun bir izin döneminden sonra tekrar merhaba… Güzel memleketimizin çeşitli yerlerinde ve tabiî ki memleketimizin harikulâde mücevheri İstanbul’da geçirdiğim izin dönemi boyunca haberleri şöyle bir takip ettim. Ülkemizde mutad olduğu üzere konjonktür hızla değişmekte, konular birbirini takip etmekteydi. Hele bir aylık bir aradan sonra yazacak o kadar çok konu birikiyor ki, yazı konusu seçmede büyük sıkıntıya giriyorsunuz. Bugün istedim ki sizlerle son bir ayda en çok konuşulan konuları bir özetleyeyim ve konuyu Türkiye’de gitgide yaygınlaşan vahim bir psikolojik vakaya, yani “seçkin düşmanlığına” getirelim. Buyurun başlayalım:
Kasabanın Şerifi yanına yeni bir Şerif Yardımcısı aldı: Bazı varakparelerde “Osmanlı torunu İngiltere’ye Başbakan oldu!” gibi ifadelerle (sahte) övünç imalarına yol açan Boris Johnson! Kendisine “İleri demokrasi alemine hoş geldin, Mr Johnson!” diyorum. Diğer yandan ABD’de işler yine aynı. Kasabanın Şerifi bir telden çalarken Pentagon, CIA, FED ve benzeri Amerikan müesses nizamı da başka telden çalıyor. Bu durumun bizi en fazla etkileyen kısmı da ABD’nin Suriye ve Doğu Akdeniz politikasıdır. ABD’nin tersine iktidarı ve muhalefetiyle, devletin kurumlarıyla Türkiye bu konuda tek bir ses halindedir. Çünkü ABD için bu mesele küresel iktidarını biraz daha pekiştirebilmek ve belli sektörlerde kâr oranlarını bir kaç puan daha arttırmak veya arttıramamak anlamına gelirken Türkiye için bir ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. İçeride birbirimizle tartışmanın şehvetine kapılmışken göremediğimiz ana sorun vatanın varlığının orta vadede tehdit altında olduğudur. Gerek Doğu Akdeniz gerekse Kuzey Suriye’de gerekli önlemlerin sür’atle alınması gerekir. Yoksa kepenkleri indirip dükkânı kapatıp gidelim!
Merkez Bankası Başkanı değişti. Yeni Başkan’a başarılar diliyorum. İlk uygulamasında da politika faizlerini yüzde 19,75 düzeyine çekti. Bu uygulamanın birinci anlamı artık Hükümet ve Merkez Bankası’nın daha koordineli çalışacağıdır. İkinci anlamı ise aynı anda tecrübe etmekte olduğumuz işsizlik ve enflasyon problemlerinin çözümünde önceliğin işsizliği kaydırıldığı, enflasyonla mücadelenin gevşetildiğidir. Bu arada hiç beklenmedik ya da iktisat teorisiyle çok bağdaşmaz gibi gözüken bazı gelişmeler oldu. 15 Ağustos saat 13:46 itibarı ile Dolar kuru 5.6 Avro kuru da 6,26 düzeyindedir. 2019 başında 5.78 olan Dolar kuru sekiz buçuk ay sonra 18 Kuruş düşmüş. Bu kur düzeylerinin makul olduğunu söyleyebilmek için en basit enflasyon paritesi hesabıyla bakıldığında ve FED’in faiz indirim kararı da dikkate alındığında Türkiye ve ABD enflasyonları arasında maksimum yüzde 5 fark olması gerekirdi. (Yani Türkiye enflasyonunun yüzde 7-8 civarında olduğu durumdan bahsediyorum, DMD.) Üstüne üstlük Merkez Bankası’nın da faizleri indirmemesi gerekirdi. Şu anda makroekonomik denge Dolar kuru 6,15 – 6.20 TL civarında olması gerekir. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Kur normal değerinin üstüne çıktığında dolar kurunda spekülatif bir balon oluştuğunu söylemiştim. O zaman CHP’li arkadaşlarım alınmışlar ve dolar 10 TL olacak demişlerdi. Şimdi de yine spekülatif bir balon oluşmuştur, ancak bu sefer TL’nin değerinde. Bu sefer de AK Partili arkadaşlarım alınacaktır. Onlar da Dolar kurunun 3 TL’nin altına inmesini beklemektedirler. Zaman içinde enflasyon oranlarında ve döviz kurlarında tekrar yükselme eğilimi başlayacaktır. Tarih verecek olursam Eylül ayı ikinci yarısında bunu kendi gözlerimizle göreceğiz.
Kaz Dağları’nda yaz tatilimi geçirdim. Eski Truva Krallığı ve sonra Karesi Beyliği’nin topraklarında olan bu bölge bir tabiat harikasıdır. Assos’tan Ayvalığa kadar olan bu bölgemiz bir tarih ve doğa hazinesi üzerindedir. Tam da bu sırada Kanadalı şirketin siyanürlü altın arama haberi ve vatandaşların bu duruma sert tepkisi yazılı ve görsel medyada manşetlere taşındı. Tartışma “Yazık değil mi ağaçlara, ormanlara!” sözlerinin sahipleri ile “Şu kadar ağaç kesildi ama bunun on misli yeni ağaç diktik! Her yere millet bahçesi açıyoruz!” sözlerinin sahipleri arasında geçti. Ama esas mesele hiç konuşulmadı. Kaz Dağları’ndan 2400 ton altın çıkarılması beklenmektedir. Bu Türk milletine atalarından kalan ortak bir mirastır. 2400 ton altın ne kadar eder? Gram altın 250 TL’dan hesaplansa kabaca 600 milyar TL değerinde bir rezervden bahsediyoruz. Bu altın’ın 10 senede çıkarılması bekleniyor. Bu da ortalama yıllık 60 milyar TL’lık bir değer anlamına gelir; yani bugünkü kurla yıllık 10 milyar 741 milyon dolarlık bir gelir söz konusu. Peki bunun ne kadarı altının gerçek sahibi Türkiye Cumhuriyeti’ne kalacak dersiniz? Sadece yüzde 4’ü. Yani yıllık 2,4 milyar TL kalacak. Bu da yıllık 428 milyon dolarlık gelir anlamına gelir. Kanadalı şirket ve Türk ortağı ne alacak? Yıllık 57,6 milyar TL, ya da 10 küsûr milyar dolar. Altını çıkarma maliyeti ise ancak altının değerinin yüzde 1-2’si kadardır. Böyle bir şey kabullenilemez. Siz dedelerimizden bize miras kalmış altın rezervlerinin yüzde 96’sını elin gavuruna ve Türk ortağına bırakıyorsunuz, hem de bu kadar nakit akışına ihtiyaç duyulduğu bir dönemde. Bir de doğayı perişan ediyorsunuz. Yazık.
“Hocam, bu yazdıklarınızla seçkin düşmanlığı arasında ne alaka var?”, diye soranlarınız vardır. Şimdi o noktaya geliyorum. Dünyada ve Türkiye’de küreselleşmenin yol açtığı en vahim neticelerden birisi vasat altı ve kalifiyesiz, yani bilgi ve eğitim düzeyi ortalamanın altında olan ve üretken olmayan, insanların piyasayı domine etmesidir. Bu insanlar bireyleşemediği için sürü halinde karar verir, sürü halinde hareket ederler. Bireyselleşme insanın kendi ayakları üstünde durabilmesi, kendi becerisi ve üretimiyle geçinebilmesi bu yüzden de kendini ilk önce sarfettiği çaba ve yaptığı üretimle tanımlayabilmesi demektir. Maalesef, genelde dünyada ve özelde Türkiye’de hayat git gide bu cahil gürûhun tepkilerine göre şekilleniyor. Sanat insanlığın erdemi ve yüksek düşünceleri etrafında değil, ama kitle psikolojisiyle hortlayan en ilkel dürtülere hitap ediyor. Bilimsel araştırmalar, her defasında daha çok kazanmayı amaçlayan bir avuç görgüsüz tefecinin kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiriliyor. Seçimler toplum için en uygun ve adil çözümü arayanların değil, bu gürûhun şişirilmiş korkuları ve aşağılık komplekslerini en iyi gıdıklayan politikacılar tarafından kazanılıyor. Profesyonellik, bir işi ne kadar iyi yaptığınızla değil, en az çalışmayla en fazla parayı kazanma becerinizle ölçülüyor. Böyle olunca toplumu daha ileri ve medeni bir düzeye götürme rolünü üstlenen seçkinlere bir düşmanlığın doğması kaçınılmazdır. ABD’den İngiltere’ye, Rusya’dan Türkiye’ye bu vasat altı insan profili her tarafta yükselmektedir. Cahil kitlelerin önyargılı dünya görüşünü sorgulayan her birey kitleler tarafından manevi linçe uğratılıyor. Bu dönemin şiarı “herkesle beraber Mersin’e gitmek’tir.” “İcat çıkarmamaktır.” Halbuki ilerleme “Mersin’e değil tersine gitmeye cesaret edebilen, icat çıkarıp arı kovanına çomak sokan” bireylerin elinde gerçekleşir. Bir de bizim muhafazakâr mevkutelerde “seçkin” kavramı “zengin, para babası” anlamında kullanılır. Bu tanımda bile yozlaşma ve anlam kayması görülmektedir. Seçkin, toplumun ortalama düzeyinin üstünde eğitim sahibi, üretken ve dünyayla rekabet edebilecek bireylerdir. Topluma ve insanlığa katkı sunanlardır. Seçkini/eliti olmayan toplumlar çözülmeye ve yıkılmaya mahkumdur. Buradan devam edeceğiz.
SEÇKİN DÜŞMANLIĞI-II
YAYINLAMA:
Bir tarafta geleneksel kasaba tutuculuğu içinde kasaba yaşam tarzı ve tüketim kalıplarını muhafaza etmek isteyen kitleler bulunmakta ve kendilerini milliyetçi - muhafazakâr olarak tanımlamaktadır. Diğer tarafta da Türk kültüründen koparak Batılı yaşam tarzını ve tüketim kalıplarını benimseyen daha şehirli kitleler vardır ki, bunlar kendilerini demokrat – Atatürkçü – hümanist görmektedirler. Her iki taraf da, Anadolu’da 1000 yıl içinde oluşturduğumuz yüksek Türk – İslam kültürüne yabancılaşmış, birisi kasabanın üretimsizliği, katı tutuculuğu ve bireyi baskılayan yaşam tarzını kutsarken diğerlerini “gâvurlaşmış” olarak tanımlamış, diğeri de, aydın ve çağdaş bir yaşam tarzı adına Batı şehirlerinin varoşlarında yaşayan ayaktakımının yaşam tarzını kutsayarak diğerini “gericilikle” suçlamıştır. Her iki tarafta da ortak özellik yaygın cehalet, üretimsizlik ve vasat altı insan kalitesidir.
Yukarıdaki paragrafta çok keskin üç önerme vardır:
(1) Türk toplumu her iki tarafıyla da yüksek Türk İslam kültüründen bîhaberdir.
(2) Milliyetçi muhafazakâr kitle kendi kasaba yaşam tarzını İslam zannetmekte, buna uymayanı dinden çıkmakla itham etmektedir.
(3) Demokrat – Atatürkçü – hümanist kitle de Batı’nın alt tabaka insanlarının yaşam tarzını çağdaşlık zannetmekte, buna uymayanı da toplum ve insanlık düşmanı olarak addetmektedirler.
Bu üç önermenin dışında ve buna bağlı olan temel sonuç da, Türkiye’de kendilerini “aydın” olarak tanımlayan bir kısım zevatın Türk halkının inanç değerleri, kültürü ve geleneklerine yabancılaşmış ve düşmanlık besleyen bir grup olması, bunun karşılığında da kasabalı halk yığınlarının da bu “aydınımsılara” bakarak her türlü eğitimli insandan nefret etmesidir. O zaman derdimizi anlatmak için önce bu üç nokta üzerine temas edelim, daha sonra da Türkiye’nin aydın problemini tartışalım.
Yüksek Türk – İslam Kültürü
Bugün Türk kültürü deyince, aslında, Anadolu topraklarında Selçuklulardan bu yana neredeyse bin yıllık bir tarihi birikimden bahsediyoruz. Elbette ki, bu birikimin zirve noktası Osmanlı kültürüydü. Osmanlı deyince aklınıza hanedan gelmesin ama üç kıtaya hâkim olan, Orta Asya Türk, Akdeniz ve Balkan kültürlerinin bir bileşkesini oluşturan bir İmparatorluk kültürünü hatırlayın: Mimarisi, şehircilik anlayışı, güzel sanatları ve bütün bu geniş coğrafyanın kültürlerinin bir senteziyle şekillenmiş yaşam tarzı… Bütün bu toplumsal birikimin arka planı da, Anadolu tasavvufuna dayanır. Şüphesiz ki, bu, çok ince bir zevk ve derin bir kavrayışla zenginleşmiş bir İslam yorumudur ve bu kültürün en kristalize olmuş hali de İstanbul kültürüdür. Bu yüksek kültür kendi içinden kendine has seçkinlerini yetiştirebildiği müddetçe hayatta kalmıştır ancak bugün, maalesef, tarihi, sosyal ve iktisadi etkenlere bağlı olarak bu yüksek şehir kültürünün ve onun getirdiği ince tasavvuf anlayışının temsilcisi sayılabilecek seçkin zümreler neredeyse hiç kalmamıştır. Her iki taraf da bu kültür ve yaşam tarzından çok uzaktadır.
Kasaba yaşam tarzını İslam zanneden milliyetçi muhafazakârlar
Bundan daha önceki yazılarımda, Türkiye’nin yirminci yüzyılda yaşadığı hızlı sanayileşme sürecinin köyden kente göç, plansız şehirleşme ve sanayileşme ile birlikte şehirlerde kasabalarından kopup gelmiş ama bir türlü şehirlileşememiş bir kitlenin oluşmasına yol açtığından bahsetmiştim. Bu kitleler şehirde hemşehri dernekleri ve cemaatler etrafında örgütlenmişler ve kasabadaki yaşam tarzı ve tüketim kalıplarını korumaya özen göstermişlerdi. Sağ ve muhafazakâr partiler de bu kitlelerden beslenmiştir. Uyguladıkları politikalar bu kitleleri şehirlileştirmekten ziyade şehirleri büyük kasabalar haline getirmiştir. Sonunda karşımıza hiçbir fıkıh kitabında karşılığının olmayacağı hurafelerle beslenen amorf bir yapı çıkmıştır. Örnekler çoktur ama iki tanesini verelim: Bilmem kaç tane salavat okuyana 1 huri verenler mi dersiniz, “Ketçaptan tahrik olunur, bu yüzden caiz değildir!”, diyenler mi dersiniz… Anlaşılacağı üzere bunların aklı fikri uçkurlarındadır. Seçin, beğenin, alın! Son günlerde bu kesimlerin en büyük tepkisi kendi içinden yetişmiş tahsilli, dünyaya açık seçkin kimselere olmaktadır. Karşı taraftaki “aydınımsıları” değil de, kendi içindeki seçkinleri hedef haline getirmeleri de ilginçtir. Çünkü cehalet ve hurafe üzerine kurulu düzenlerini tehdit eden kendi içlerinden çıkan bu seçkinlerdir.
Batılı alt sınıfların yaşam tarzıyla çağdaşlaştığını zanneden beyazlatılmış Türkler
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi adlı romanında, romanın başkarakteri Meftun Bey aslında bu kitlenin yüz yıl önceki tipik temsilcisidir. Meftun Bey’in doğru düzgün bir tahsili yoktur, yarım yamalak Fransızca yarım yamalak da Türkçe konuşur. İstanbulin redingot, kırmızı püsküllü fes, setre pantolon giyip bunu da vazgeçilmez aksesuarlar köstekli saat ve monoklla (tek camlı gözlükle) tamamlayınca uygarlaştığını zanneder. Toplumda kötü ne varsa İslam’dan ve Türklükten kaynaklandığını, kurtuluşun ise Batılı yaşam tarzını (romandaki örneklerle anlatırsak serbest evlilikler ve bolca içki içmek) tümden taklit etmekle sağlanacağını savunur. Ama üretimde Batılılaşma deyince Meftun Beyin o taraklarda bezi yoktur. Kısa yoldan köşe dönmek en büyük amacıdır. Bu yolda zamanın en tutucu ve hurafeci ailesinin zengin kızı Lebibe Hanım’la evlenir. Roman bu ikilinin yaşam tarzlarından kaynaklanan komik çelişkiler etrafında döner. Bugün “beyazlatılmış Türklerin” Meftun Bey’den farkları yoktur. (Yalnız bazı muhafazakârlarımız Meftun Bey’in kıyafetini Türk – İslam olmanın alameti saymaktadırlar, DMD) İçki içmek ve serbest cinsellik anlayışının hâkim olması ile toplumun uygarlaşacağı inancı hâkimdir. Ama hiç biri Batılılar gibi bir üretim ve iş ahlakına sahip değildir. Tıpkı muhafazakârlarımız gibi, onlar da, kısa yoldan köşeyi dönmek, az çalışıp çok kazanmak istemektedirler. Tahammül edemedikleri kimseler ise, kendi mahallelerinden çıkıp onların durumlarını eleştiren seçkin kimselerdir. Bilmedikleri ise, Batı’nın üst sınıflarının, Batı’ya yön veren seçkin kimselerin her şeyden önce Batı’nın kültürüne bağlı, kendi toplumları için “sağcı” kabul edilebilecek kimseler olduğudur. Aslında, bizdeki “beyazlatılmış Türkler” Batı’nın lümpen proletaryasının yaşam tarzını uygarlaşma zannetme aczi içindedirler.
Bu birbirini hasım belleyen iki grubun da ortak özelliği üretimsizlik, iş ahlakından nasibini almamış olmak ve Türk İslam kültürüne yabancılıktır. Bu meselenin çözümü ve yeniden sağlıklı bir toplum olmanın önemli koşullarından biri de kendi toplumuna yabancılaşmamış ama dünyaya da gözlerini kapatmamış seçkinlerin yetişmesidir.
Laf uzadı… Yerimiz dar ama zamanımız var… Türkiye’de aydın sorununu da bir sonraki yazıya bırakalım.
"AYDIN OLMAYAN SEÇKİNLER" VE "SEÇKİN OLMAYAN AYDINLAR"
YAYINLAMA:
Eğer Doğu Roma İmparatorluğunu da sayarsak, bu topraklarda, neredeyse 1700 senelik köklü bir devlet geleneği bulunmaktadır. Sultan Alparslan’dan bu yana hesaplarsak 948 senelik bir Türk İslam uygarlığının mirasçısı olarak bulunmaktayız. Bu hiç de bir az gelişmiş ülke kimliği çizmemektedir. Çünkü köklü ve kurumlaşmış bir devlet geleneği gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Ama yeterli midir? Hayır. Gelişmiş bir ülke olarak tanımlanabilmek için, insanlığın bugün ulaştığı düzeyde, belirli bir altyapı sermayesine, yine belli bir fiziki ve beşeri sermaye düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Bunun yanı sıra egemen bir devletin varlığı, şeffaf ve hesap verebilir bir hükümetle zenginleşmeli, vatandaşların bireysel hakları ve fırsat eşitliği teminat altına alınmalı, keyfi idare olmamalıdır.
Türkiye, bu anlamda, bugün tam bir gelişmiş ülke değildir. Ancak Tanzimat’tan bugüne, özellikle Cumhuriyet döneminde bu yolda önemli adımlar atmıştır. Bununla birlikte eksikliklerimiz hala bulunmaktadır. Bugünkü yazının konusu da bu eksikliklerden birisi olan aydın profilimizdir.
Türkiye büyük oranda sanayileşmesini tamamlamış, milletleşmesi – geçici konjonktürel çatışmalar haricinde- hemen hemen tamamlanmış ancak şehirlileşmek konusunda hayli geri planda olan bir toplumdur. Bu itibarla Türkiye, Orta Doğu’nun ve Afrika’nın az gelişmiş ülkeleri ile mukayese edilemez. Ancak “aydın” profilimiz tam da bir az gelişmiş ülkedeki aydın profiline karşılık gelmektedir: “Sömürge aydını”…
Az gelişmiş ülkelerde çokça rastlanan bir olgu “sömürge aydınlarıdır.” Sömürge aydını, içinde doğduğu kültürden ve toplumdan utanan, emperyalistler elinden aldığı yüzeysel eğitimle kendi toplumuna yabancılaşmış, yabancılaşmakla kalmayıp düşmanlaşmış bir karakteri temsil eder. Onlar için “medeni” ve “çağdaş” kavramlarıyla tanımlanan kendi ülkesinin kaynaklarını sömüren emperyalist güçlerdir. Bu tipoloji, sanayileşmesini, milletleşmesini ve şehirlileşmesini tamamlayamamış iptidai toplumların emperyalizmin güdümüne girdiği durumlarda karşımıza çıkmaktadır.
Başlıkta “seçkin - elit” kavramı ile “aydın” kavramını kullandım. Aydın Frenk dillerindeki “Intellectual – entelektüel” sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bir aydın içinde yaşadığı toplum hakkında eleştirel düşünceye sahip, araştırma yaparak toplumu anlamaya çalışan, güncel sorunlara çözümler üreterek kamu önünde tanınırlığa, itibar ve otoriteye sahip olan kişi demektir. Aydın politikada belli bir siyasi önermeyi savunmak veya bir adaletsizliği belirterek belli bir ideolojiye karşı çıkmakla yer edinir. Aynı zamanda tanımladığı soruna çare olarak yeni bir ideoloji üretmek veya eski bir ideolojiyi yenileyerek kapsamını genişletmek yoluyla da politikada söz sahibi olur. Tarih boyunca her toplumda aydınlar fikir üretmek, yeni bakış açıları sunmak veya hataları göstermek yoluyla toplumun önünü aydınlatan insanlar olmuştur. Aydın her meslekten olabilir olsa da, genellikle, aydınların çoğu akademi ve sanat camiası kökenli olurlar.
Burada kullandığım seçkin kavramı ise, gündelik siyasette ve yazılı medyada çokça kullanılan elit kelimesinin karşılığıdır. Seçkin sosyoloji ve siyaset biliminde bir toplumda, toplumdaki sayısal ağırlığıyla orantısız servet, imtiyaz, siyasi güç ve yeteneğe sahip küçük ama güçlü topluluğa ve o topluluğun üyelerine verilen addır. Her toplumun içinde böyle seçkin gruplar yer alır. Adeta toplumun içerisinde gözle görülmeyen duvarlarla seçkin grup kendisini toplumun diğer kısmından ayırır. Kural olarak, seçkinler birbirlerini tanır, birbirleri ile aynı yaşam tarzına sahip olur, kendi aralarında evlenir ve benzer siyasi görüşlere mensup olurlar.
Her toplumda aydınlar ve seçkinler bulunur. Ama aydınların ve seçkinlerin aynı kişiler olması zorunlu değildir. Bazı toplumlarda aydınların çoğu seçkin olmayanlar arasından çıkar. Bazı toplumlarda ise aydınların önemli bir kısmı seçkinler arasında yetişir.
Seçkinler, bir toplumun yüzyıllar içinde oluşturduğu kültür ve yaşam tarzının en güzel örneği olarak toplumun en üst sınıfını oluştururlar. Yani her toplumun seçkinleri, adeta, o toplumu temsil eden örnek şahsiyetleridir. Bizde yanlış olarak anlatıldığı gibi, “seçkin eşittir zengin” değildir. Elbette ki seçkin grup içerisinde gelirler toplum ortalamasına göre yüksek olur. Örneğin yazarlar, şairler, akademisyenler, başarılı iş adamları, toplum içinde itibar sahibi liderler, yüksek bürokrasi mensupları o toplumun seçkin gruplarını oluştururlar. Dolayısıyla her zengin seçkin olmayabileceği gibi her seçkin de zengin olmayabilir. Gelişmiş toplumların seçkinleri aynı zamanda o toplumun aydınlarıdır da. Ancak, her aydın seçkin olmayabilir.
Az gelişmiş toplumlarda, sermaye birikimi zayıf, yetişmiş insan gücü kıt ve teknoloji geri olduğu için o toplumların seçkin sınıfları toplumların örnek şahsiyetleri olmaktan ziyade enformel ilişkilerle ve feodal bağlarla toplum içinde güç sahibi olmuş mütegallibe sınıflarına mensupturlar. Öte yandan fırsat eşitliği olmadığı ve yaygın fakirlik olduğu için de aydınlar fakir halkın içinden alınıp emperyalist güçler ve – eğer ülke bir sömürge ise – sömürgeciler tarafından yetiştirilen bir zümreyi oluşturur. Bunlar aslında o ülkeleri emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmek için eğitilirler. İşte “sömürge aydını” ile kastedilen bu kendi toplumuna yabancılaşmış tiplerdir.
Türkiye’nin ana problemi gerçek anlamda bir seçkin sınıfının olmamasıdır. Bunun sebebi Osmanlı’dan kalmış bir Aristokrat sınıfın olmaması da olabilir, gerçek anlamda bir burjuvazisinin olmaması da olabilir. Türkiye’de daha önceki yazılarımda bahsettiğim birbirine karşıt iki grup da, aslında, sosyoloji ve siyaset biliminin tanımlarına uygun bir seçkin sınıfına girmiyorlar. Eğer böyle bir seçkin sınıfımız olsaydı, asırlık işletmelerimiz olurdu. Her şehirde aynı ailenin yedi sekiz kuşak oturduğu evler olurdu. Her şeyi bırakın, ailelerin soy ağaçları olurdu. Cumhuriyet fukara ve savaş yorgunu bir halkın içerisinden seçilmiş bir kısım insanla Osmanlı mirası kadroları harmanlayarak bir bürokrasi – memur sınıfı oluşturdu. Bugün “Beyaz Türk” olarak bilinenler aslında memuların çocuklarıdır, seçkin değillerdir ama “seçkinmiş gibi yaparlar”. Öte yandan aydınlarımızın büyük bir çoğunluğu da toplumun alt kesimlerinden gelmedir. Aldıkları eğitimle yabancılaştıkları topluma ve o toplumun değerlerine karşı olmayı aydın olmanın vasfı olarak görürler.
Türk toplumunda gücü ve parayı elinde bulunduranlar şahsi bir itibara sahip değildirler. Para veya güç ellerinden kaydığı anda itibarlarını da kaybederler. Uluslararası başarılara imza atmak, dünyaca tanınan düşünce ve sanat insanı olmak da güç ve para kazandırmamaktadır. Üstün beceri ve yeteneğe sahip insanlar her geçen gün daha yoğun olarak Batı’ya göç etmektedirler.
Velhâsıl… Memlekette aydınlarımız seçkin değildir, seçkinlerimiz de aydın değildir. Ne yapmalı? Öyle bir yapı kurmalıyız ki, her düşünceden aydınımız bu toplumun seçkinlerinin imtiyazlarına sahip olsun. Ve yine, seçkinlerimiz (Türkiye özelinde bunu ‘zenginlerimiz’ diye okuyun, DMD) içinden de topluma yol gösterecek aydınlar çıksın. İşte o zaman, daha dengeli bir toplum oluruz.
SAVAŞIN EKONOMİ POLİTİĞİ - I
YAYINLAMA:
Bugün 30 Ağustos… Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun. Vatanımızı vatan yapan beraber katlandığımız zorluklar, beraber çektiğimiz çileler ve birlik ve beraberliğimizin devamı için canını feda eden dedelerimizin hatıralarıdır. Allah bu Zafer Haftamızda bütün şehitlerimizi rahmetiyle kuşatsın.
Her millet belli bir meslekle özdeşleştirilir. Dünyanın neresinde sorarsanız sorun Türk deyince akla askerlik gelir. Hakikaten de, Türk milleti asker millettir. Şimdiki gençler 15 gün eşantiyondan askerlik yaptıkları için bilmezler ama eski ve iyi zamanlarda bir Türk erkeğinin yetişkin olarak kabul edilmesi için askerliğini yapmış olması beklenirdi. Tarihimize bakıldığında Türk milletinin içinden çok büyük komutanlar çıkmış ve üç kıtada sayısız muzaffer devlet kurmuşuzdur. Bu yüzden, bugün kutladığımız 30 Ağustos’un Zafer Bayramı olarak belirlenmesinin sebebi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi değildir. Tarihte Türk ordularının kazandığı birçok meydan muharebesi Ağustos Ayı’nda gerçekleşmiştir. Örnek olarak birkaç tanesini sayalım: Malazgirt Meydan Muharebesi 26 Ağustos 1071, Yassıçemen Meydan Muharebesi 10 – 12 Ağustos 1230, Otlukbeli Meydan Muharebesi 11 Ağustos 1473, Çaldıran Meydan Muharebesi 24 Ağustos 1516, Mercidabık Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1514, Mohaç Meydan Muharebesi 29 Ağustos 1526, Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921 – 13 Eylül 1921, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos 1922. Bu zaferlerin hepsi bizimdir. Hepsi Türkiye olarak bildiğimiz bu toprakları bizim vatanımız yapan dedelerimizin savaştığı zaferlerdir. Tabii ki, bu vatanda Türk Devleti’nin son yüzü Cumhuriyetimizdir. Onun kuruluşunda Türklerin son Mareşali Gazi Paşa’mızın ve onunla omuz omuza çarpışan kahraman atalarımızın yılmaz kararlılığının göstergesi Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebelerinin özel bir yeri olması tabiîdir.
Son yıllarda her 30 Ağustos’ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum. Bir kısım vatandaşlarımız sanki Türkler Milli mücadele sırasında gökten paraşütle Anadolu’ya inmişler gibi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bu bayramla özdeşleştiriyorlar. Diğer bazı kimseler de sanki bu memlekette Kurtuluş Savaşı hiç olmamış gibi tarihteki başka bir savaşı öne çıkarıyor ve Kurtuluş Savaşı’nı küçümsüyorlar. Yahu, arkadaş ne oldu size? Ne içtiniz? Yoksa katır mı tepti sizi? Türk tarihindeki hepimizin iftihar vesilesi olan zaferlerimizi aranızda pay etmişsiniz, iktidara gelip kısa yoldan zengin olma amacıyla kendi ikbal hırsınıza tarihimizi ve aziz şehitlerimizi meze yapmışsınız… Her iki taraftan da, bunlar gibi adamlara sorsan milliyetçi olduklarını söyleyecekler bir de… Maalesef tarih şuuru olmayan milletlerde bu tür trajikomik tartışmalar her daim olmuştur.
* * *
Bugün ne kadar zamandır yazmayı tasarladığım bir yazı dizisinin ilk bölümünü yazmak istedim. Bir iktisat profesörü olarak en sevdiğim ilgi alanlarımdan biri de savaş sanatı tarihidir. Tabiî ki, kendi alanım gereği, savaşın iktisadi boyutu da bana cazip gelmekte.
Genel olarak savaşın ekonomi politiği denince ilk akla gelen iki nokta savaşın iktisadi sebepleri ve savaşın iktisadi sonuçlarıdır. Akademik iktisatçılar, özellikle Birinci ve İkinci Dünya savaşının etkisiyle, genelde savaşın iktisadi sonuçlarına dikkatlerini yoğunlaştırmışlardır. Tabiî ki, bolca bütçe açıklarından, savaşın finansmanı için yapılan borçlanmalardan ve benzeri salt iktisadi etkenlerden bahsetmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü İngiliz İktisatçı Arthur Pigou’nun “The Political Economy of War – Savaşın Ekonomi Politiği” adlı eseridir. Burada Pigou, aslında, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ekonomik sonuçları – tabii ki İngiltere açısından incelemiştir. Ancak bana göre, savaş ve iktisat ilişkisi bu kadar basit olamaz. Savaşın İktisadi sebepleri de çok önemlidir. Bu konuda yazanlar arasında en
ünlüsü, bir iktisatçı değil ama Napoleon’a karşı Prusya ve Rusya ordularında savaşmış bir Prusyalı general olan Carl Phillip Gottfried von Clausewitz’tir. Clausewitz’in onu meşhur eden kitabı “Vom Krieg – Savaş Üzerine” bugün dahi savaş sanatı tarihinin klasikleri arasındadır. Clausewitz kitabında şu ünlü yargısını dile getirir: “Savaş siyasetin başka araçlarla devamından ibarettir.” Dolayısıyla savaş olgusuna Clausewitz gibi bakan düşünürler savaşları oluşturan ana saiklerin orduların yapılarında değil ama uluslararası siyasetin entrikaları ve çatışmalarında bulunduğu söyler.
Günümüzde orduların yapıları, görevleri, yetki alanları ve sınırları ülkeden ülkeye çok değişmemektedir. Çünkü teknoloji üç aşağı beş yukarı savaş teknolojisinde ülkeleri birbirine yakınlaştırmıştır. Dahası, dünyada dolaylı veya dolaysız, açık veya kapalı halkoyuna dayalı rejimler hâkimdir. Artık savaş soyluların satranç oyunu gibi görülmemektedir. Ordular, en büyük emperyalist ülkelerde dahi, öncelikle savunma amaçlı teşkilatlanmaktadırlar.
Benim kanaatime göre, savaşın sadece iktisadi sebep ve sonuçları değil ama daha önemlisi savaşlarda uygulanan taktikler, kullanılan silahlar, orduların taktik yapıları, savaşma tarzları, yani savaşa dair hemen hemen her şey iktisadi üretim yapısından etkilenmektedir. Bu eski çağlarda çok daha belirgin bir etkiydi. Örneğin antik Yunan savaş tarzı öğrenimi ve kullanımı çok zor olmayan ve birebir savaşta hiçbir etkinliği olmayan uzun kargılarla (Yunanlılarda 3-4 metrelik ve Makedonlarda da 6-7 metrelik uzun piyade mızrağı) donanmış ağır zırhlı piyadelere dayanmaktaydı. Süvariler kıymeti harbiyesi olmayan yardımcı birliklerdi. Aynı zamanda bu ordular profesyonel olmaktan çok vatandaş ordularıydılar. Bunun sebebi Yunanistan’ın coğrafyası geniş at sürülerinin beslenebileceği bir coğrafya olmamasıydı. Antik Yunanlıların çoğu çiftçiydi ve profesyonel meslekleri askerlik değildi. Dolayısıyla bu orduların piyadelerden oluşması, her biri birer ölüm makinası olmasındansa birlikte hareket etme ve birlikte savaşma ilkesine bağlı bir savaş tarzı seçmeleri ve nispeten kılıç, ok veya balta gibi kullanımı ciddi eğitim gerektirmeyen bir silahla donanmaları gerekirdi. Öte yandan, eski Türk ordularında neredeyse herkes süvariydi. Bir Romalı yazar Hunlar için “Çocukları daha yürümeden ata binmeyi öğrenir!”, diye yazmıştı. Göçebe toplumların ekonomik sistemi hayvancılık ve avcılıktır. On binlerce koyunluk sürüleri çocukluğundan beri at sırtında güden bu çobanlar aynı zamanda çok iyi avcıdır da. Yabani hayvanları avlamak için birbiriyle sıkı koordinasyon içinde yüzlerce atlının eş anlı olarak hareket ettiği büyük av partileri bu insanların kolayca yaptıkları bir işti. Ayrıca göçebe topluluklarda özel mülkiyet değil ortak mülkiyet vardı. Erkek egemen toplum değil cinsiyet eşitliğine dayalı bir toplumsal örgütlenmeye dâhildiler. Dolayısıyla Türk obalarının tamamı aynı süvari eğitiminden geçmiş ve savaşmayı nefes alır verir gibi yapan askerlerden oluşurdu. Bu yüzden, ta ilk zamanlarda beri, Türkler ordu millettir. Özetlemek gerekirse Türklerin süvarilikte uzmanlaşması tamamen içinde doğdukları coğrafyanın ve göçebe toplumun iktisadi yapısı sebebiyleydi.
Neyse… Pazartesiye buradan devam ederiz.
BÜYÜME, DIŞ BORÇ BİRİKİM SÜRECİ VE WALLERSTEİN
YAYINLAMA:
Bu konuda birkaç yazı yazacağım… Tabiî ki, işin içine Doğu Akdeniz ve Suriye meselelerini de dahil edeceğim. Ama bugün bir iktisatçı olarak değinmem gereken bazı yeni bilgiler üzerinde duralım.
VERİLER VE GENEL MANZARA
Geçen hafta hem enflasyon hem de büyüme rakamları açıklandı. Yıllık enflasyon yüzde 15 olarak açıklandı. Piyasada yaygın kanaat yüzde 15,5 civarında gerçekleşeceği yönünde idi. Veriler de bu tahminden çok sapma göstermedi. Öte yandan milli gelirin yıllık büyüme oranı ikinci çeyrekte de yüzde -1,5 olarak gerçekleşti. Yani Türk ekonomisi yıllık bazda küçülmeye devam etti. Öte yandan üç aylık büyüme oranları bazında yüzde 1,2 büyüdüğü görüldü.
Büyümenin bileşenlerine baktığımızda, harcamalar yönünden yıllık bazda ele alırsak özel tüketim harcamaları yüzde 1,1 ve yatırımlar da yüzde 22,8 azaldı. Buna karşın kamu harcamaları yüzde 3,3, mal ve hizmet ihracatı yüzde 8,1 artarken mal ve hizmet ithalatı da yüzde 16,9 azaldı. Bu saydığımız bileşenler Türk milletinin toplu olarak hangi kalemlerde ki harcamalarının ne kadar arttığını göstermektedir. Buna göre, yıllık bazda küçülmenin ana sebebi iç talebin düşmesidir. Bir ekonomide iç talebi oluşturan unsurlar vatandaşların tüketim harcamaları, firmaların yatırım harcamaları ve hükümetin yaptığı harcamalardır. İç talepteki daralmanın ana müsebbibi yatırımdaki ciddi düşüştür. Tüketim de ki düşüş ihmal edilse bile yatırımdaki düşüş o kadar ağır basmış ki cari açığın kapanmasına ve kamu harcamalarının da artmasına rağmen toplam da İç talep küçülmüştü. Öte yandan olumlu bir gelişme de ihracat artarken ithalatın azalmasıdır. Tabii ithalat kalemlerinin en önemli kısmı yatırım malı ve hammadde ithalatıdır. Yatırımlar gözle görülür bir şekilde düşünce ithalatın da düşmesi kaçınılmazdır. Yüksek döviz kurları da hem ihracatın artmasına hem de ithalatın azalmasına yol açmıştır.
Üretimin sektörel bazda dağılımına gelince oradaki durum da şöyledir: Sektörler arasında tek büyüyen yüzde 3,4’le tarım sektörüdür. Diğer sektörler ciddi bir küçülme sergilemiştir. Hizmetler sektörü yüzde 0,3, sanayi sektörü yüzde 2,7 ve inşaat sektörü de yüzde 12,7 küçülmüştür. Yani esas katma değer üreten sektörler de ciddi bir küçülme söz konusudur.
BORCU ALIP ÇATIR ÇATIR YE ÖDEME VAKTİ GELİNCE KRİZE GİR
Türk ekonomisi Atatürk’ün dönemi (1923 - 38) haricinde Sultan Abdülmecit’ten bu yana hep aynı sistemle çalışmaktadır. Dış Borç Birikimi Süreci. Bu sistemin şiarı ara başlıkta belirttiğim ifadedir: “Borcu alıp çatır çatır ye, ödeme vakti gelince krize gir!” Buna göre 7 ilâ 10 yıllık dalgalarla belirlenen bir dinamik oluşmuştur. Bu dalgalara iktisat literatüründe “Majör Dalga” adı verilir. Her majör dalganın başında genişleme evresi olur ki 5 ilâ 7 yıl arası süren bu evre de dışarıdan alınan borçlarla içeri de vatandaşın satın alma gücü arttırılır. Bu dönem de Türk Lirası değer kazanırken iç talep büyür, iç talep büyüdükçe ve Türk Lirası değer kazandıkça da ithalat ihracattan daha hızlı artar. Yani cari açık hızla artmaya başlar. Artan cari açık daha fazla dış borçlanma demektir. Genişleme evresinin sonunda ciddi bir borç birikimi oluşur, ülkenin borçlanma limiti dolar ve yurt dışından para akışı kesilir. Genişleme evresinde ayrıca bankacılık kesimi herkese bol keseden kredi dağıttığı için verimli projeler kadar verimsiz projeler de kredilendirilir. Genişleme evresinin sonuna gelindiğinde bankalardaki batık kredi oranları da normalin üstüne çıkar.
Genişleme evresini daralma evresi takip eder. Bu evre ortalama 2 - 3 yıl sürmektedir. Daralma evresinin başında ekonomik büyüme ilk önce durgunluğa girer, yüksek cari açık ve yüksek dış borç döviz kıtlığına yol açar, TL hızla değer kaybeder. TL’nin değer kaybı ithal malların (bu arada enerji, hammadde ve yatırım malları maliyetinin de) pahalanmasına yol açar, milletçe kemer sıkmaya başlarız. Bankalar ilk önce KOBİ’lere kredileri keser, bu küçülmeyi hızlandırır ve işsizliği arttırır. Tüketim ve yatırım düşerken ihracat artmaya ve ithalat azalmaya başlar. Dış borç oranları da böylece düşmeye başlar. Cari açıktaki düzelme ve dış borçtaki azalma bir sonraki majör dalganın genişleme evresini hazırlar. Her majör dalganın daralma evresi duruma göre büyük veya küçük krizlere yol açar. Eğer kriz sürecinde iç borçla birlikte dış borç da yüksekse hükümet kamu harcamalarını kısmak zorunda kalır ve bu krizin daha büyümesine yol açar. Eğer iç talepteki daralma bankacılık sektöründe de iflaslara yol açarsa bu krizin etkisinin artmasına neden olur.
Şu anda, biz, 2010-2019 yılları arasındaki majör dalganın daralma evresindeyiz. 2019 başında tahminim 2020 yılı başında toparlanmanın başlayacağı yönünde idi. Ancak, veriler bizi pek de olumlu düşünmeye sevk etmemektedir. Bunun sebebi yeni bir majör dalganın genişleme (yani büyüme) evresinin başlaması için yatırımlarda bir artış trendinin başlaması ve inşaat sektörü gibi lokomotif sektörlerin toparlanmasını gerektirir. Maalesef yatırımlar ve inşaat sektörü ikinci çeyrek verilerine bakıldığında toparlanma göstermemektedir. Dahası en fazla küçülme bu verilerde olmuştur. Aralık ayında açıklanacak 2019 üçüncü çeyrek verilerinde de bu yönde bir değişim olmazsa 2020 yılı da kayıp yıl olacaktır diyebiliriz.
SERMAYE BİRİKİMİ YERİNE BORÇ BİRİKİMİ VE WALLERSTEIN
Bu hafta içinde büyük sosyal bilimci Immanuel Wallerstein vefat etti. Dünya sistemi teorisiyle tanınan Hocamız kısaca kapitalist sistemi küresel bazda şu şekilde tanımlıyordu. Yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli sektörlerde üretim yapıp ciddi anlamda beşeri, fiziki ve mali sermaye biriktiren merkez ülkeler ile düşük katma değerli ve düşük teknolojili üretim yapıp yeterli sermaye biriktiremeyen çevre ülkeler. Bu sistem çevre ülkelerin yapısal olarak cari açık verme ve dış borç biriktirmelerine neden olmaktadır. Wallerstein bu sistemin özünde sermaye birikiminin merkezi olan ülkelerin küresel egemenliğini, daha doğrusu sermayenin küresel egemenliğini devam ettirmek üzere kurulduğunu söyler.
Küreselleşme süreci ile birlikte çevre ülkelerden bazıları akıllı ve milli politikalar uygulayarak dışarıdan gelen fonları israfa, şatafata, tüketime değil de üretim kapasitesini arttıracak yatırımlara ayırmışlardır. Bu ülkeler ihracata yönelik bir büyümeyi istikrarlı bir şekilde gerçekleştirmişler ve merkez ülkeler arasındaki yerlerini almışlardır. Bizim gibi ülkeler ise “vur patlasın çal oynasın” demiş “nerede akşam orada sabah” şiarıyla gününü gün etmeye bakmıştır. Bu yüzden sermaye birikiminde daha çok dış borç biriktirmiş, merkez ülkelere bağımlılığını pekiştirmiştir.
SON SÖZ
Atalar “Lâfla peynir gemisi yürümez!”, demiştir. Öyle “Yeni Türkiye” demekle de Yeni Türkiye olmamaktadır. Dış borçla tüketime dayalı ekonomik yapı değişmeden Yeni Türkiye’yi de kuramayız.
SAVAŞ EKONOMİSİ VE LOJİSTİK: HANNİBAL, NAPOLYON VE HİTLER
YAYINLAMA:
Bugün harbin başarıyla neticelenmesi için gerekli olan iktisadi ve sosyal etkenlere değineceğim. Askeri terminolojide Osmanlıca kaynaklı iki kelime kullanılır: Harp ve muharebe. Bugün yenilenmiş Türkçemizde, tabiî ki yanlış olarak, savaş kelimesi bu iki kelimenin yerine kullanılmaktadır. Harp iki veya daha fazla devlet arasındaki anlaşmazlıkların silahlı kuvvetlerin genel kullanımıyla çözüme ulaştırılmak istendiği süreçtir. Muharebe ise belli bir zaman ve belli bir mekânda harp halindeki devletlerin silahlı kuvvetlerinin bir kısmının çarpışmaya girmesidir. Birinci Dünya Harbi’nde gerçekleşen Çanakkale Muharebeleri buna örnek gösterilebilir. Bir muharebeyi kazanmada en önemli unsur taktik üstünlüktür.
Taktikler muharebe meydanında tarafların galip gelebilmek için emirleri altındaki işgücünü (silahlı erat), fiziki sermayeyi (her çeşit silah ve teçhizat) ve beşeri sermayeyi (kurmay subaylar ve uzman personeli) sevk ve idare süreçlerinden her biridir. Burada komutanın liderliği, fırsatları değerlendirme gücü, düşman hatlarında oluşan zayıflıkları değerlendirme kabiliyeti de en ön plana çıkar. Muharebeler, dolayısıyla, kısa vadede ve belli bir coğrafyada gerçekleşen sınırlı sonuçları olan çatışmalardır. Öte yandan harbin galibiyetle tamamlanması için birçok muharebenin kazanılması gerekeceği gibi bunlarla beraber stratejik üstünlük de devreye girmek zorundadır.
Strateji bir harbin kazanılması için gerekli bütün siyasi, ekonomik, coğrafi ve askeri faktörlerin eş anlı ve eş güdümle idaresini içeren ana ve tali planlar bütünüdür. Harpleri kendi iktisadi, siyasi, coğrafi ve askeri kabiliyetlerinin sınırlarını iyi değerlendirerek gerçekleştirilen stratejiler kazanır. Birçok muharebeyi kazanıp harbi kaybeden örnekler tarihte bolca bulunmaktadır: Hannibal, Napolyon ve Hitler. Bu üç örnekte de, çok başarılı ve askerlik tarihinin en parlak zaferlerini içeren muharebe örnekleri vardır. Biz üç tanesini hatırlatalım: Hannibal’in Cannae Muharebesi, Napolyon’un Austerlitz Muharebesi ve Hitler Almanya’sının Fransa’nın fethini başlatan Ardennes Taarruzu. Her üç muharebede de komutanlık, birliklerin sevk ve idaresi, fırsatlardan azami kazancın elde edilmesi gibi taktik unsurların hepsi de kusursuz kullanılmıştır. Ancak Hannibal, Napolyon ve Hitler muharebeler kazanıp harbi kaybetmişlerdir. Yani stratejileri nihai zafer için yetersiz almıştır. Burada da, en önemli unsur lojistik – ulaştırma ve haberleşme- olarak öne çıkmaktadır.
Lojistik son yıllarda gitgide önemi artan bir bilim dalıdır. Üretim sürecinde kullanılacak malzeme ve stokların yönetimi, üretim merkezlerine ulaştırılması ve depolanması lojistiğin ilgilendiği alanlardan bir tanesidir. Ayrıca üretilmiş malların uygun pazarlara ulaştırılması, üretim ve satış sürecinde haberleşmenin etkin tesisi de çalışma alanı içerisine girer. Askerlik biliminde lojistiğin yeri tartışılmazdır. Ordunun ne kadar mesafe ilerleyeceği, kaç gün seferde olunacağı, bütün ordunun gıda, giyecek, silah ve mühimmat ve barınma gereksinimlerinin karşılanması hep birer lojistik problemidir. Bir ordu tek tek parlak muharebeler kazansa da, eğer kaynakların etkin tahsis edildiği, zaman, mekân ve malzemenin en düşük maliyetle kullanıldığı bir lojistik sistemi yoksa harbi kazanmak çok zorlaşacaktır. Lojistik olarak üstün bir silahlı kuvvetler olmak için de birinci öncelik mali güçtür.
Yukarıda verdiğimiz örnekler üstünden gidecek olursak Hannibal 37 fil, 18 bin süvari ve 20 bin piyade ile İspanya’dan Apenin Dağları ve İtalya Alpleri üzerinden İtalya’ya gitmişti. Dağlardan İtalya’ya indiğinde ordusunun yarısı ya soğuk ve açlıktan ölmüş ya da kaçmıştı. Diyeceğim o ki, Hannibal daha Roma’yla hiç muharebeye girmeden ordusunun yarısını lojistik problemlerden kaybetmişti. Takip eden 10 yılı aşkı sürede Roma’ya karşı üç büyük (Trebia, Trasimene ve Cannae) ve çok sayıda küçük muharebeler kazanmıştı. Ama geçen yıllar içerisinde de ordusu küçülmüş, kurmay subaylarını kaybetmiş, oradan buradan toplama unsurlarla takviye edilmişti. İtalya’da sağlam bir dayanağı olmadan – adeta bir eşkıya sürüsü gibi - dolaşıp durmuştu. Çünkü ne Kartaca Devleti’nin desteğini sağlayacak bir siyasi gücü ve planı vardı, ne de bu desteği İtalya’ya ulaştıracak bir deniz gücü. Tersine Roma Cumhuriyeti’nin çok büyük bir insan gücü, denizlere hâkim bir donanması, geniş para kaynakları ve yenilgilere rağmen dağılmayan milli bir siyasi bütünlüğü vardı. Stratejik olarak Hannibal muharebe kazansa da, harbi kazanamazdı. Nitekim öyle de oldu.
Napolyon ve Hitler orduları temel itibariyle kendi çağlarının en iyi örgütlenmiş, en hızlı hareket eden ve en iyi teçhiz edilmiş ordularıydı. Ordu komutanlarının taktik üstünlüğü belirgindi. Arkalarında milliyetçilik ülküsüyle birleşmiş milletler vardı. Karşılarında ise, farklı zamanlarda da olsa, aynı düşman vardı: Denizlere hakim İngiltere. Napolyon ve Hitler’in orduları kıta Avrupası’nı birleştirseler de, ne mali güçleri ne de teknik kapasiteleri denizlerde İngiltere’ye üstün gelmelerine yetmekteydi. Her ikisi de, bu yetersizliklerini karada daha fazla alan elde ederek kapatmaya çalıştılar. Bu durum ise, her ikisini de, ikinci bir lojistik felaket ve stratejik hata olan Rusya Seferi’ne yönlendirdi. Kar ve çamurla kaplı geniş Rusya düzlükleri hem Le Grand Armee’ye hem de Wehrmacht’a mezar oldu. Sonuç harbin kaybıdır.
Bugün bize gelecek olursak, güçlü bir ordumuz vardır. Bu ordu her geçen gün teknolojisini yenilemekte, milli silah envanterini genişletmektedir. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları da göstermiştir ki, bu ordu farklı coğrafi şartlarda muharebe kazanmaya yetenekli, esnek ve vurucu gücü yüksek bir ordudur. Ama her şeyden önce bu ordu yurt savunması amaçlı kurulmuştur. Başka coğrafyalarda, eski çağların fütuhat anlayışı ile veya emperyalist güçlerin vurucu gücü olarak olsa bile, geniş çaplı bir harbi kazanmaya yetecek siyasi, iktisadi, coğrafi ve askeri gücümüz yoktur. Bu yüzden, şu zamanda Türk ordusunun temel stratejisi, yurt topraklarının bütünlüğünü savunmak olmalıdır. İmkân ve kabiliyetlerimiz bunu sağlayacak düzeydedir. Ancak, ileriki zamanlarda karşımıza çıkarılacak bir İranla Savaş dosyası veya Suriye’de Suriye (ve tabiî ki Rusya) ile savaş senaryosuna karşı hazırlıklı olmalıyız.
“Hocam, ya Fırat’ın doğusu ne olacak? PKK’ya izin mi vereceğiz?” Herhalde hayır! Ama bir Suriye harekâtının başarılı bir stratejiye dayanması gerekir. En az asker kaybı ve en az maliyetle tamamlanacak, hiçbir şekilde Rusya ve Suriye’yi karşımıza almayacak bir şekilde bu harekâtın yürütülmesi zaruridir. Yukarıda da bahsettiğim gibi, ekonomik ve siyasi dayanakları olmayan bir askeri strateji başarısızlığa mahkûmdur. Pekiyi burada başarının ön koşulu nedir? En ufak bir terslikte ordumuza karşı dönüp arkadan vurabilecek potansiyeli olan kılıç artıklarından ziyade Suriye’de Suriye rejimi ile tam mutabakat sağlamak gerekir. Bizim amacımız PKK Devleti’nin kurulmasını önlemektir. Her aklı yerinde Türk gibi, ben de, Fırat’ın doğusunda PKK Devleti’ndense bir Esat hâkimiyetini tercih ederim. Eğer bu mutabakat sağlanırsa, ABD de desteğini PKK’dan çeker. ABD her zaman kazanacak ata oynar!
FİYATLAR ARTARKEN ENFLASYON DÜŞER Mİ?
YAYINLAMA:
Hakikaten de, bir yeriniz ağrısa hemen öteden beriden kocakarı ilacı tavsiye ederler. Kahvehanelerimiz yalnız Türk ekonomisini değil dünya ekonomisini de kurtaracak sihirli reçeteleri olan aydınlarımızdan geçilmez. Futbolu ise anlatmaya gerek yok, doğru düzgün bir spor örgütlenmemizin olmadığı ve Galatasaray’ın 2000 yılındaki başarısı haricinde uluslararası bir başarımızın olmadığı bir alanda herkes televizyon başında usta yorumcu kesilmekte…
Enflasyon oranları açıklandığında da benzeri görüşler ortaya atıldı. Aydan aya yıllık enflasyon düşerken fiyatlar nasıl artarmış? Bu birinci soru. Dargelirliler için enflasyon yüzde 40 iken nasıl genel enflasyon yüzde 15 olarak açıklanırmış? Bu da ikinci soru. Üçüncü soru ise çok eskiden beri tanıdıktır; hayat pahalılığı düşmüyorken enflasyon nasıl düşermiş? Bu soruları sorduran aslında bilgilisizliktir. Haydi, gelin bu soruları cevaplayalım.
ENFLASYON DÜŞERKEN FİYATLAR ARTAR MI?
Özdemir İnce şöyle demiş: “Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) ise fiyatlar artarken enflasyonun düştüğünü iddia ederek ekonomi bilimini şaşırtıyor.”, 10 Eylül 2019, Cumhuriyet. Bu görüşü söyleyen kişinin enflasyonun ne olduğunu bilmediği anlaşılmaktadır. Enflasyon, fiyatlar genel düzeyindeki aylık veya yıllık yüzde artış oranıdır. Fiyatlar artarsa fiyatların artış oranı pozitif olur. Tersine fiyatlar düşerse de fiyatların artış oranı negatif olur. Eğer enflasyon oranı düşüyorsa ama hala daha pozitif değerde ise bu fiyatların eskiye nazaran daha yavaş arttığı, ama yine de arttığı, anlamına gelir. Öte yandan eğer fiyatlar düşüyorsa, o takdirde, enflasyon negatif olur. Negatif enflasyona deflasyon adı verilir. Japonya ve İsviçre yakın zamanlarda bu durumu tecrübe ettiler. Ancak bu durum da, çok istenecek bir durum değildir. Yani, kısaca fiyatlar artarken enflasyon düşebilir. İktisat bilimine uygundur. Ara başlıktaki görüşü savunan kişi enflasyonu fiyatlar genel düzeyi zannetmektedir. İktisat bilimini (Ekonomi bilimi değil, DMD) şaşırtan TÜİK değil bu görüşleri savunan kişilerdir.
BENİM ENFLASYONUM YÜZDE 40, YOKSA TÜİK YALAN MI SÖYLÜYOR?
Fiyatlar genel düzeyi, bir ülkede alınıp satılan ürünlerin fiyatlarının ağırlıklı ortalamasından elde edilen bir endekstir. Ağırlıklandırma yapılırken her ürünün TL cinsinden toplam satış tutarının milli gelire oranları kullanılır. Yani bir ekonomi her ürünün fiyatı ekonomi içindeki ağırlığıyla çarpılır. Ürünlerin ağırlıklarının toplamı 1’e eşittir.
Genel olarak iki çeşit fiyat endeksi üretilir. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE), malların fabrika/tarla çıkış fiyatları üzerinden hesaplanır. Aslında ekonomideki üretim maliyetlerinin endeksini gösterir. Bu ürünler üretim merkezinden marktlere ulaşan kadar arada geçen nakliye masrafları, ürün kayıpları ve aracı kârları da eklenince mağaza fiyatları oluşur. Bu aşamada tüketicilerin satın alırken karşı karşıya kaldığı bu fiyatların ağırlıklı ortalaması Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) olarak adlandırılır.
İşte enflasyon dediğimiz oran bu endekslerin artış oranıdır. ÜFE ve TÜFE Türkiye ortalamasını yansıtır. Ara başlıktaki söyleme sahip arkadaş ise kendisinin karşı karşıya kaldığı enflasyon ile ülke enflasyonunu karşılaştırmaktadır. Daha önce de bir yazıda bahsettiğim gibi “herkesin enflasyonu kendinedir.” Örnek olarak ben sigara içiyorum, bu yüzden devasa sigara zamları benim bütçemde ve benim enflasyonumda önemli bir yer tutmaktadır. Öte yandan tavuk eti yemiyorum, dolayısıyla tavuk etinin fiyatı ne kadar artarsa artsın, benim enflasyonuma hiç etkisi olmayacaktır. Yani ne TÜİK yalan söylemektedir, ne de biz sizi kandırmaktayız. Önce kavramların ne olduğunu öğrenmek gerekir.
ENFLASYON DÜŞERKEN HAYAT PAHALILIĞI ARTAR MI?
Hayat pahalılığı aslında kişilerin reel satın alma güçleriyle alakalı bir kavramdır. Reel satın alma gücü bir kişi veya kurumun gelirleri ile ne kadar ürün satın alabileceğini gösterir. Bu da kişiden kişiye değişen bir değerdir. Çünkü herkes farklı gelirlere ve farklı enflasyona sahiptir.
Basit bir örnek vermek gerekirse bir işçinin ayda 3 bin TL alırken o işçinin satın aldığı mal ve hizmetlerin ortalama birim fiyatı 100 TL olsun. Bu takdirde bu işçinin reel satın alma gücü 30 birim olacaktır. Öte yandan işçinin maaşı 3 bin 300’e çıkarken, yani geliri yüzde 10 artartarken, satın aldığı mal ve hizmetlerin ortalama birim fiyatı 120’ye çıksın, yani işçinin enflasyonu yüzde 20 olsun. Bu durumda işçinin reel satın alma gücü 27,5 olacaktır. İşçinin maaşı artmasına rağmen enflasyon maaş artışından daha yüksek olduğu için reel satın alma gücü düşecek ve o işçi için hayat daha pahalanacaktır. Yani enflasyonun düşmesi hayatın ucuzlaması anlamına gelmez. Hayatın ucuzlaması için gelir artış oranının enflasyondan daha yüksek olması gerekir. Bir önemli nokta da, kısa vadede hayat herkes için ucuzlayamaz. Eğer bir kesim için hayat ucuzluyorsa diğer kesim için hayat pahalanır. Yani hayat pahalılığı kişiseldir ve gelir dağılımı ile bağlantılıdır. Uzun dönemde hayatın ucuzlaması isteniyorsa teknoloji seviyesi ve üretim kapasitesinin artması gerekir. Ezcümle, Türkiye’de büyük halk kesimleri için hayat pahalılığı çok yüksektir. Ama bu sadece enflasyonla bağlantılı değildir. Yani, enflasyon düşerken hayat pahalılığı da bal gibi artabilir.
Hayrılı Cumalar.
FAİZ DÜŞERKEN DÖVİZ DE DÜŞER Mİ?
YAYINLAMA:
Ama ben şahsen yüzde 2’lik bir düşüş bekliyordum. Faizlerin düşmesiyle birlikte dövizde fırlama bekleyenler de hüsrana uğradı. Döviz kuru yükselmediği gibi hala daha sene başındaki düzeyinin altında. Acaba yüksek tepelerden dile getirilen “Faiz düşerse enflasyon da düşer, faizi düşürürsek dolar da 1 TL olur!” diyen görüşler haklı mıdır? Bugün biraz bu konulara değinelim dedim. İlk önce Merkez Bankası’nın neden faiz düşürdüğü konusuna değineceğim. Sonra bu kararın enflasyona ve döviz kurlarına gelecekteki etkisini tartışacağım.
Merkez Bankası faiz indirince ne olur?
Merkez Bankaları arasında birkaç on yıldır bir moda yerleşmiş durumda: Piyasayı fonlama faizleri vasıtasıyla para politikasını yönetmek. Mekanizma şöyle işliyor: Merkez Bankası bankalara bankalar arası para piyasasında borç verme faizi belirler. Bu faize örneğin yüzde 15 diyelim. Eğer bankaların kendi aralarında borçlanma piyasasında oluşan faiz yüzde 15’in altında olursa kimse Merkez Bankası’ndan borç almaz. Ancak bankalar arası piyasada faiz 15’in üstüne çıkarsa, o zaman nakit ihtiyacı olan bankalar Merkez Bankası’nda borç alır. Bankaların Merkez Bankası’ndan borç alması piyasada dolanımda olan para miktarını ve dolayısıyla parasal tabanı arttırır. Parasal taban da, para arzının çekirdeğidir.
Faiz indirme politikası, eğer o anda ekonomide ciddi bir nakit ihtiyacı varsa, ilk önce parasal tabanın ve daha sonra da para arzının artmasına sebep olur. Parasal tabandaki artış genel para arzında anında bir artışa yol açmaz. Belli bir süre içinde kademeli olarak para arzı genişler. Benim hesaplarıma göre, Türkiye’de faiz indirimlerinin para arzına tam olarak yansıması – nakit ihtiyacının büyüklüğüne bağlı olarak – 3 ilâ 5 ay arasında gerçekleşmektedir. Bu süre ekonomide nakit ve ödeme sıkıntısı varsa ve bankalar arası piyasada nakit talebi yüksekse kısalmaktadır. Dolayısıyla, faiz indirimi 3 ay gibi bir zaman içinde kademeli olarak para arzının artmasına neden olacaktır.
Pekiyi para arzının artışının etkileri ne olur? Nobel Ödüllü Friedman Hoca’nıza göre 6 ilâ 9 ay arasında cari harcamaların artmasına 12-18 ay arasında da enflasyon düzeyinin artmasına yol açar. Tam tersine para arzının daraltılması 6 ilâ 9 ay arasında cari harcamaların azalmasına 12-18 ay arasında da enflasyon düzeyinin azalmasına yol açar. Bugün, teknolojik gelişme sayesinde paranın dolanım hızı çok arttığı için bu aralığı minimumdan değerlendirelim. Yani başka hiçbir şey olmazsa, Eylül 2019 faiz indiriminin 3 ay içinde para arzında genişleme etkisine yol açması (Aralık 2019), bunun 6 ay içerisinde de kademeli olarak milli gelirde (Haziran 2020) artışa yol açması gerekir. Enflasyona olan tam etkisi ise Eylül 2020’de görülecektir.
Bunun örneğini kendimiz geçen sene yaşadık. Ağustos 2018’deki spekülatif saldırı akabinde Merkez Bankası faizi yüzde 24’e çekti. Bu para arzının çok sıkı bir şekilde daraltılmasına yol açtı. Eylül 2018 Nisan 2019 arasında ekonomi küçüldü. Nakit sıkıntısı arttı. Bugün Eylül 2019 itibarıyla enflasyonun düşme trendine girdiğini gözlemliyoruz. Yani faiz kararından yaklaşık bir sene sonra etkisi enflasyona tam olarak yansımaktadır. Bu yüzden, bugün uygulanan faiz indirimi, ilk etapta bankaların, daha sonra 3 ay içinde reel sektörün nakit sıkıntısını giderecektir. Bir sene içinde de enflasyonu arttıracak etkisi ortaya çıkacaktır.
Merkez Bankası niçin faiz indirdi?
Merkez Bankası’nın faiz indirme kararının arkasında birkaç saik vardır. Kısaca bunları özetleyelim.
Birinci olarak, ekonomideki TL nakit sıkıntısının giderilmesi hedefi söylenebilir. Hemen hemen bütün sektörlerde TL nakit sıkıntısı vardır. Bu sektörlerin başında da inşaat, medya iletişim ve eğitim sektörleri gelmektedir, (bu konuda sektör bilançoları ayrıntılı bilgi vermektedir, DMD). Tabiî ki nakit sıkıntısının sebeplerinden biri özel kesimdeki aşırı borç yükü iken diğeri de MB’nin Eylül 2018’den beri uyguladığı sıkı para politikasıdır. Bu kararla Merkez Bankası enflasyonu yüzde 10’a indirme hedefinden taviz vererek ekonomiyi rahatlatmayı amaçlamaktadır.
İkinci olarak, Merkez Bankası Hükümetle daha uyumlu bir politikayı amaçlamaktadır. Yeni Başkan’ın atanmasının bir sebebi de budur. Hükümet enflasyondan çok işsizlik ve durgunluğu gidermeyi amaçlamaktadır. Bu da ister istemez, Merkez Bankası ve Hükümet politikalarının çelişmesine yol açtı. Bugün, Merkez Bankası Hükümetin politik hedeflerine destek olacak bir mahiyette politika oluşturmaktadır.
Üçüncü olarak, dış dünyada da durgunluk tehdidi ile faiz indirimleri gündemdedir. Dolayısıyla TL faizlerinin indirilmesinin dış sermaye hareketleri üzerindeki olumsuz etkisi de azalacaktır.
Faiz düşerken döviz de düşer mi?
Bazı akl-ı evvel arkadaşlar faizlerin yüksek enflasyon ve yüksek döviz kuruna sebep olduğunu söylemektedir. Eğer bunu ispat edebilirlerse 200 yıllık bütün iktisat teorisinin çöpe atılması gerekecektir. Haliyle böyle bir durumda üç defa üst üst üste Nobel Ödülü de verilir. Ancak, hayaller ve gerçekler çok farklıdır. Diğer her şey sabitken, eğer yurt içi faizler yükselirse yabancı para birimleri değer kaybeder. Faizler düşerse de yabancı para birimleri değer kazanır. Ancak kurların düzeyini belirleyen sadece faizler değildir. Özellikle günlük ve haftalık vadede kurlar beklentilerden çok etkilenir. Çünkü temel makro iktisadi politikaların sonuçları, yukarıda bahsettiğim gibi, belli bir gecikme ile ortaya çıkar. Bu yüzden, özellikle yabancı para birimi alıp satarak aradaki kârdan geçinmeyi amaçlayan yerli ve yabancı kuruluşlar, günlük ve haftalık haber etkilerine bakarak pozisyon alırlar. Bu kuruluşların pozisyon alırken temel iktisadi verilere baktığı da söylenemez. Eğer, bu kurumların beklemediği, şok bir gelişme veya haber piyasaya düşerse o takdirde, kurda beklenmedik dalgalanmalar olabilir. Ancak Merkez Bankası’nın en son faiz indirimi kararı beklenmeyen değil beklenen bir gelişme idi. Yani “Amerikan aksanı ile Türkçe konuşan piyasa profesyonellerinin” tabiriyle “piyasalar bu beklentiyi satın almıştı.” Bu yüzden de kurlar çok etkilenmedi. Ancak… Bu demek değil ki, bu bahar havası ilelebet devam edecektir. Sene sonuna doğru işler değişebilir.
Buradan devam ederiz.
FAİZ, ENFLASYON VE DÖVİZ İLİŞKİSİ
YAYINLAMA:
Gerçek hayatta her şey bu grafiklerde olduğu gibi anında gerçekleşmez. Bir eğrinin bir yerden başka br yere kayması derste beş saniyede gerçekleşirken gerçek hayatta bu hareket aylar alan bir zamanda gerçekleşir. Bu anlamda Hükümetin ve/veya Merkez Bankası’nın uyguladığı her politika anında etkisini göstermez. Bu ancak sınıfta tahta başında gerçekleşir!
Pazartesi günkü yazımda Merkez Bankası’nın faiz indirimi politikasının – eğer bankalar arası piyasada nakit sıkıntısı varsa- parasal tabanın üç ay içinde genişlemesine yol açacağını söylemiştim. İsterseniz yazdıklarımı özetleyeyim: Bankalar arası piyasada nakit sıkıntısının temel sebebi ekonomideki nakit sıkıntısıdır. Ekonomideki nakit sıkıntısını gösteren en temel değer firmaları cari oranlarıdır. Cari Oran bir firmanın hemen nakte çevrilebilecek likit varlıklarını (kasadaki nakit para, hisse senetleri, tahviller ve satılmaya hazır stoklar gibi) oluşturan dönen varlıkların kısa vadeli borçların (mevcut mali yıl içinde ödenmesi gereken borçlar) toplamına oranıdır. Bu değer dünyadaki genel mutabakatla 2 civarında olmalıdır. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sermaye yetersizliğinden kaynaklanan sebeplerle bu oranın 1,5 seviyesinde olması yeterli görülmektedir. Şu anda ise, pratikte, mali müşavirlerden tutun bankaları kredi departmanlarına kadar bu oranın 1,3 civarında olması bile kâfi görülmektedir. İnşaat sektörü, tütün ürünleri imalatı, gıda ürünleri imalatı, giyim ürünleri imalatı, eğitim ve medya iletişim sektörlerinde cari oranın sektör ortalaması 1,3’ün altındadır. Yani ekonomide büyük bir nakit sıkıntısı vardır. Bu da faiz indiriminin 3 ay içinde parasal tabanda ve para arzında hızlı bir artışa yol açacağı anlamına gelmektedir. Para arzı genişlemesi 6 ay içinde milli gelire az ya da çok etki derken 12 ay içinde de enflasyonda artış olarak görülecektir. Bugün enflasyonun düşmesinin en önemli sebebi 2018 yılında sert bir tedbirle Merkez Bankası’nın faizleri yüzde 24’e çıkartmasıdır. Tabii ki, bu aynı zamanda, ekonomide baş göstren nakit sıkıntısının da önemli sebeplerinden birisidir.
Faiz haddi, döviz kurları ve enflasyon oranı bir para biriminin farklı kriterlerle değerini yansıtır. Ancak bir varlığın değeri, farklı kriterlerle ölçülse de aynı olmalıdır. Dolayısıyla faiz haddi, döviz kurları ve enflasyon oranı birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu bağ, üç değişken arasında bazı temel ilişkilerin var olmasına neden olur. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: Diğer her şey veri iken, faiz artışı kurun ve enflasyonun düşmesine, kur artışı enflasyonun ve dolayısıyla faizin yükselmesine ve enflasyon artışı da kurun ve faizin uzun dönemde artmasına yol açar. Tabii ki her bir olgu etkisini zamana yayılarak gösterir. Burada bahsettiğim faiz piyasa faizleridir. Merkez Bankası’nın faizi ise çok başka bir etkendir. Bu faiz, kabaca Merkez Bankası’nın bankalara verdiği borç karşılığı uyguladığı faizdir. Yani, daha genel olarak söyleyecek olursak, ekonomideki para miktarının belirlenmesi için kullanılan bir araçtır. Diğer her şey veri iken para arzındaki artış kısa vadede faizlerin düşmesine yol açar. Tabii ki, bu durum bankacılık sektörünün rekabetçi olması ile alakalıdır. Eğer Türkiye’de olduğu gibi oligopolcü bir bankacılık sektörü varsa, o takdirde, Merkez Bankası faiz arttırınca diğer faizler de artar ancak Merkez Bankası faiz düşürünce diğer faizler düşmeyebilir.
Mevcut faiz indirimi politikası, eğer mevcut konjonktür devam ederse, bir sene içinde enflasyonun yüzde 20’ler üstüne çıkmasına yol açacaktır. Pekiyi, kur ne olacaktır? Kısaca özetleyeyim: Türkiye’nin ciddi miktarda bir dış borç ödemesi, özellikle kasım ve aralık ayında gerçekleşecektir. Bu ise bu aylarda bankaların piyasadan nakit dolar çekmesi anlamına gelecektir. Öte yandan, belli bir süredir Türkiye cari işlemler fazlası vermektedir. Bu da yıl sonu nakit döviz talebini hafifletmektedir. Üçüncü bir faktör olarak da, dış dünyada yaklaşan kriz sebebiyle Merkez Bankaları faiz düşürme kararları almaktadır. Bu durumda bizim faiz düşürme kararını döviz kurları üzerinde etkisi azalacaktır. Bütün bu etkileri göz önüne alırsak, Aralık 2019 itibariyle dolar kurunun 6.10 - 6,20 aralığında görülecektir.
Tabii ben de yanılabilirim. Ama yanılıp yanılmadığımı zaman gösterecektir.
Hayırlı Cumalar.
SERMAYE BİRİKİMİ VE BÜYÜME İLİŞKİSİ
YAYINLAMA:
Kalkınma bir ülkenin vatandaşlarının üretim kapasitesinde ve yaşam standartlarında büyüme ile toplumsal örgütlenmesinin daha etkin hale gelmesi anlamına gelir. Büyüme ise bir ülkenin üretim kapasitesindeki artışı gösterir. Yani Kalkınma Büyümeyi içerir. Eğer bir ülke kalkınıyorsa muhakkak üretim kapasitesinde de artış olması zorunludur. Ancak bu, her büyüyen ülkenin kalkındığı anlamına gelmez. Eğer büyüme eşitsiz gelir dağılımı altında gerçekleşiyorsa, o zaman, ülkedeki bir azınlık zengin grubun yaşam standardı çok hızla artarken çoğunluğun yaşam standardı görece daha yavaş artar. Dolayısıyla büyümenin etkisi halkın çoğunluğunun gelirlerine ve yaşam standardına yansımaz. Öte yandan eğer bir ülke hızla büyürken bu büyümeye uygun toplumsal örgütlenme sağlanmazsa, o takdirde, yine kalkınma sekteye uğrar. Dilerseniz bu kavramları açalım.
Milli Servet ve Sermaye Stoku
Büyüme ve kalkınma kavramlarını incelerken bunların bazı iktisadi olguların artış hızı olduğunu bilmemiz gerekir. Bunun için milli servet ve sermaye stoku kavramlarını inceleyelim. Sermaye stoku üretimde kullanılan ana faktör olan sermayenin ülkedeki toplam değerini verir. Ancak sermaye dört farklı türde bulunur. Bunlar: Altyapı sermayesi, fiziki sermaye, beşeri sermaye ve mali sermayedir. Altyapı sermayesi üretim sürecinde kullanılan bina, yol, demiryolu, liman, baraj gibi gayrimenkul varlıklardır. Fiziki sermaye üretimde kullanılan her türlü makine teçhizat iken, beşeri sermaye de üretim sürecinde kullanılan birikmiş bilgidir. Son olarak mali sermaye ise, bir ülkede zaman içinde birikmiş tasarrufların toplamından oluşur. Bu dört sermaye türü birbirinin yerine geçmez, yani üretimde farklı görevleri üstlenir. Bu da, bu dört sermaye türünün birbirinin tamamladığı anlamına gelir.
Milli servet bir ülkenin sermaye stokunun, doğal kaynaklarının ve kültürel ve tarihi varlıklarının değerlerinin toplamından oluşur. Doğal kaynaklar içinde su kaynakları, ekilebilir arazi, madenler ve ormanlar yer alır. Doğal kaynakları ikiye ayırabiliriz. Yenilenebilir kaynaklar ve yenilenemez kaynaklar. Rüzgâr ve güneş enerjisi gibi enerji kaynakları ile denizlerde bulunan balık popülasyonları ve ormanlar yenilenebilir kaynaklardır. Ancak orman ve balık popülasyonları gibi kaynaklar, kendi kendilerini yeniden üretebilmek için belli doğa şartlarının var olmasına ihtiyaç duyarlar. Çevre kirliliği ve dengesiz şehirlileşme bu kaynakların kendilerini yeniden üretebilme şartlarını bozabilir. Madenler ve ekilebilir arazi ile kimi su kaynakları ise yenilenemez kaynaklardır. Bunlar üretim arttıkça azalırlar.
Kültürel ve tarihi varlıklar ise o ülkenin tarihi mirası olan abideler ve ülke kültüründe iz bırakmış sanat eserleri benzerinden oluşur. Doğal kaynaklar için kabaca bir değer biçilebilse bile kültürel ve tarihi varlılar için paha biçilemez. Kim Aya Sofya’nın veya Anıtkabir’in parasal değerini ölçebilir? Mümkün değildir.
Büyüme ve Sermaye Birikimi
Büyüme özü itibariyle sermaye birikimine dayanır. Çünkü yenilenemeyen doğal kaynaklar üretim süreci ile azalırken, yenilenebilir kaynaklar ancak kendi varlıklarını idame ettirirler. Öte yandan sermayenin her çeşidi kapitalist bir üretim sürecinde artmaya, büyümeye eğimlidir. Zaten sermaye stoku büyümezse, yani sermaye birikimi durursa, kapitalist ekonomik sistem de çöker. Bu yüzden büyüme oranın etkileyen iki temel üretim faktörü vardır: Emek ve sermayenin büyüme hızları.
Her toplumun uzun dönem denge büyüme oranı o toplumun nüfus artış hızı, sermayeyi yenileme hızı ve üretkenlik artış hızından oluşur. Üretkenlik artış hızı teknolojik gelişme ve emeğin verimliliğinde artış hızlarının toplamından oluşur. Tabiî ki, bu bütün ekonominin toplam değerleri için ifade edilmiştir. Bu ilişki, her bir sektör için ayrı değerlerde olabilir.
Sermaye türlerinden hangisinin ne kadar miktarda kullanılacağı sektörden sektöre farklılık gösterir. Bir ülkenin hem tek tek sektörlerinin hem de ülke ekonomisinin dengeli büyüyebilmesi için dört farklı sermaye türünün de orantılı büyümesi gerekir. Eğer bir sermaye tipi uzun bir müddet boyunca diğer sermaye türlerine nispetle aşırı büyümüşse, bu muhtemel bir krize yataklık eder.
Örneğin Türkiye’de 1960’lı yıllar fiziki sermayenin, 1980’li yıllar altyapı sermayesinin, 1990’lı yıllar mali sermayenin, 2000’li yıllar beşeri sermayenin ve 2010’lu yıllar yine altyapı sermayesinin diğer sermaye tiplerine nispetle aşırı büyümesi ile özdeşleşmiştir. Hemen soru gelecek: “Hocam fazla mal göz çıkarmaz! Ne olur fazla sermaye biriktirmişsek?” Mesele bu kadar basit değildir. Örneğin her tarafı yol, baraj, köprü gibi alt yapı sermayesi ile donatırken bu alt yapı sermayesi ile aynı oranda fabrikalarınızı, eğitilmiş uzman personelinizi ve mali sermayenizi arttıramazsanız, o yollar atıl kalır, köprüler boş kalır, hastaneler ve adliye saraylarınız kendi maliyetlerini çıkaramazlar. Sonuç inşaat sektörünün krize girmesidir.
Başka bir örnek de beşeri sermayeden olsun. Son zamanlarda sosyal medya ortamlarında arz-ı endam eden kendilerine de yanlış bir tabirle “ekonomist ”denilen ve Türkçeyi Amerikan aksanıyla konuşan bazı mühendis kökenli Atlantik ötesinde devşirilmiş kimseler “Fen Lisesi açalım, insan yetiştirelim, sorunlarımızı çözeriz!” diyorlar. Arkadaş, genetik mühendisi (beşeri sermaye) yetiştirirsin ama onun çalışacağı iş ortamı (girişim), üretim tesisi (fiziki sermaye) ve bunları finanse edecek fonlar (mali sermaye) yoksa bu mühendisler ne yaparlar? Ya üç kuruş on paraya “call center’da” çalışırlar ya da bir yolunu bulup Batı’ya kaçarlar. Bildiğiniz beyin göçü. Eğitime plansız yatırım ülkenin üretim kapasitesinin artmasına değil azalmasına yol açar.
Hülasa büyüme toplamda sermaye birikimine bağlı olsa da, farklı sermaye türleri arasındaki orantının kopmaması, bunların dengeli büyütülmesi gerekir. Bu da ciddi bir planlama ve tutarlı bir sanayileşme – enerji – teknoloji – eğitim politikaları bileşimiyle sağlanır. Memleket “saldım çayıra Mevla’m kayıra” misali idare edilmez.
Cuma’ya kalkınmayı ayrıntılandıracağım.
KALKINMA VE TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME
YAYINLAMA:
Pazartesi günü ne demiştim? Kısaca hatırlatayım: “İktisatçılar arasında geçen önemli tartışmalardan birisi de kalkınma ve büyüme ilişkisidir. Kalkınma bir ülkenin vatandaşlarının üretim kapasitesinde ve yaşam standartlarında büyüme ile toplumsal örgütlenmesinin daha etkin hale gelmesi anlamına gelir. Büyüme ise bir ülkenin üretim kapasitesindeki artışı gösterir. Yani Kalkınma Büyümeyi içerir.”
Büyümeyi anlatırken farklı sermaye türlerindeki birikim rejimleri ile ilişkisini göstermiştim. Dengeli bir büyüme için hem ekonomiyi oluşturan farklı sektörlerin büyümelerinin hem de üretim de kullanılan farklı sermaye tiplerinin birikim rejimlerinin birbirlerine nispetle orantılı olması gerektiğinden bahsetmiştim. Bu dengeli bir büyüme için gerekli şartları göstermekteydi. Ancak büyüme tek başına kalkınma anlamına gelmez. O zaman kalkınma nedir?
Kalkınmanın fiilen gerçekleşmesi için, öncelikle üretim kapasitesinde artış olması gerekir. Yani fiziki, mali, beşeri sermaye ile altyapı sermayesinde birikimin gerçekleşmesi gerekir. Ancak tek başına büyüme kalkınma anlamına gelmez. Kalkınmanın gerçekleşmesi için hem vatandaşın yaşam standardında bir artış olması hem de toplumsal örgütlenmenin üretim sistemi ve teknolojideki gelişmeye uyum sağlayacak şekilde etkinleşmesi gerekir. “Hocam, ne dediniz? Hiçbir şey anlamadım!” mı diyorsunuz? Hemen açıklayalım.
Vatandaşların yaşam standardını kabaca kişi başı gelirin reel satın alma gücü ile kişi başına üretilen sosyal hizmetle tanımlayabiliriz. Bunlar iktisadi kriterlerdir. Kişi başına gelirin reel satın alma gücü, ortalama bir vatandaşın aylık geliriyle ne kadar mal ve hizmet satın alabileceğini gösterir. Kişi başına üretilen sosyal hizmet ise bireylerin serbest piyasadan satın aldıklarının dışında toplumsal düzenin sağladığı sosyal hizmetlerden ne kadar istifade ettiğini gösterir. Buna güvenlik, sağlık, eğitim, iletişim ve ulaştırma hizmetlerini örnek verebiliriz. Bunlar iktisadi kavramlardır ve ölçülebilir değerlerdir. Ancak yaşam standardında iyileşme sadece bu iktisadi kriterleri içermez. Düşünce, inanç ve girişim özgürlüğü gibi, temel insan hakları gibi, tarafsız ve bağımsız bir yargı sistemi gibi sosyal norm, değer ve kurumların yerleşiklik düzeyi de yaşam standardını belirler. Pekiyi gerek iktisadi ve sosyolojik gerekse idari ve hukuki kriterler hangi şartlarda hayata geçecektir? İşte bu da toplumsal örgütlenme ile alakalıdır. İsteseniz ilk önce bu temel kavramların sosyolojik tanımlarını verelim:
“Bir toplumda gruplar, kurumlar, örgütler ve bireyler arasındaki ilişkiler ‘toplumsal yapıyı’ oluşturur. Örgütleri, diğer toplumsal birimlerden ayıran özellik, sosyal yapılarının belirlenmiş bir amaca yönelik olarak planlanmış olmasıdır. Toplumsal örgütler ortak bir amaç ya da eylemi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu birliklerdir. Bunlar; rol ve statülerin belirlendiği, amaca uygun iş bölümünün yapıldığı, yetki ve sorumlulukların basamaklandırıldığı, akılcı ve resmî ilişkilerle oluşturulan yapılanmalardır.
Toplumsal kurumlar toplumsal ihtiyaçlardan doğmuştur. Kurumlar toplumsal yapıda yer alan norm ve değerleri korur. Toplumsal kuralları, insanlar arası ilişkileri şekillendirir. İnsanların siyasi, sosyal ya da ekonomik ilişkilerini yönlendirir.
Kurumlar, belli temel işlevleri yerine getiren, süreklilik kazanmış ilişki sistemleri ve davranış örüntüleridir. Kurumun içeriğini insanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler ağı belirler. Örneğin eğitim kurumu bir toplumda, eğitimle ilgili işlevlerin düzenli şekilde yerine getirilmesini sağlar. Eğitim kurumu; öğrenci öğretmen ilişkileri, not sistemi, sınav biçimleri, disiplin süreçleri gibi pek çok davranış örüntüsünü içerir.” (https://www.sosyoloji.gen.tr/toplumsal-kurum-ve-orgut-nedir/)
Her üretim sistemi, bu üretim sisteminin sağlıklı bir şekilde yaşayabileceği toplumsal yapıları doğurur. Üretim sistemindeki değişim ile birlikte toplumsal yapılar da değişir. Bu değişim bazen o toplumdaki bireylerin ortak uzlaşması ile zamana yayılarak ve geçmişle bağlar kopartılmadan yapılırken bazen de devrimler sonunda oluşan siyasi iradenin zorlaması ile de gerçekleşebilir. Üçüncü bir durumda sömürgeci ülkelerin kendi sömürgelerinde zorla kurdukları toplumsal yapılardır.
Sanayi kapitalizmi şehirlerde yerleşiktir. Sanayi üretiminin ve bunun uzantısı hizmet sektörünün ana mekânı şehirlerdir. Şehirde geniş insan yığınları birlikte yaşamak zorundadır. Sistemin devamı için (aile, mahalle, din ve gelenek gibi) toplumsal kurumların şehir hayatına adapte olabilmesi gerekir. Yine sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplumun huzur ve istikrar içinde büyüyebilmesi için (dernekler, vakıflar, partiler, tüketici haklarını koruma dernekleri ve sendikalar gibi) toplumsal örgütlerin de toplumsal yapı içinde etkin bir şekilde yerini alması gerekir.
Bütün bunları özetleyecek olursak, bir toplumun kalkınma düzeyi iktisadi büyümesi ve vatandaşların yaşam standardı haricinde ve bunları tamamlayan bir faktör olarak toplumsal yapı ve örgütlenmedeki gelişmeyi de içerir. Örneğin, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin geçerli olmadığı, insanların toplumsal hayatta kırsal kesimdeki örgütlenmelerini sürdürdüğü, temel kurumların şehirlileşmiş ve sanayileşmiş bir toplumun değer ve normlarını tam olarak koruyamadığı bir toplumda hızlı büyüme olsa ne yazar, olmasa ne yazar. Hızlı büyüme ya eşitsiz gelir dağılımıyla zengin, müreffeh ve imtiyazlı bir azınlığın büyük çoğunluğu sömürdüğü bir düzene ya da hukukun olmadığı ve hakların hiçe sayıldığı bir suç ekonomisine dönüşür. Onun için kalkınma salt iktisadi kavramlarla alakalı değildir, kalkınma politikası da salt milli gelir artışına endekslenemez.
Egemen iktisat anlayışı, emperyalizm kanalıyla dünyadan gasp ettikleri servetlerin üzerinde oturan tuzu kuru Batı toplumlarının küresel bazda eşitsizliğe dayanan egemenliklerini sorgulamaz. Onun için kalkınma kavramı, egemen iktisat savunucuları tarafından büyümeye indirgenmiştir. Ancak, Türkiye gibi Batı uygarlığına alternatif bir değerler ve normlar silsilesini temsil eden bir ülkenin Batı emperyalizmiyle aynı bakış açısına sahip olma ihtimali trajiktir.
“Hocam, nedir Türk toplumunun değer ve normları?” Bu soruya da cevabı Pazartesi veririz.
Doğrudur, bugünkü şartlarda, önceliğimiz sadece kendi varlığımızı ve bağımsızlığımızı korumak olmalıdır. Gücümüz de ancak buna yetecektir. Fakat biliniz ki, dünyadaki egemen güçler de, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tam da bu bakış açısının hâkim olmasını istemektedirler. Çünkü Batı’nın küresel egemenliği bir illüzyona dayanmaktadır: Bizim gibi ülkelerde “Batı çok güçlü, aman şimşekleri üstümüze çekmeyelim!” algısı, aslında Batı’nın güçsüzlüğünü örtmeye yaramaktadır.
Cuma günkü yazımda, Türkiye’de maalesef sömürgeci ve emperyalist Batı’nın dayattığı “kalkınma eşittir büyüme” argümanının halâ daha geçerli olduğunu söylemiş ve Batı’ya alternatif bir değer ve normlar kümesine dayanan Türk uygarlığının Batı’ya karşı bu kadar edilgen kalmasının trajik olduğunu belirtmiştim. Bu bahsettiğim edilgenlik sadece iktisat teorisinde değil, hemen hemen her konuda geçerlidir.
“Abi, bizden adam olmaz!” “Bak, gâvur nasıl da yapmış!” “Suriye’ye müdahaleye ABD izin vermez.” “Fırsatını bulduğunuz gibi Avrupa’ya kapağı atın. Burada artık yaşanmaz oldu!” Güzel memleketimin işsiz güçsüz insanlarının yığıldığı kahvehanelerimizde bu ve benzeri klişe lafları sürekli duyarsınız. Haklılık payları da yok değil, tabiî. Ancak, biz Türklerin tarihi olarak temsil ettiğimiz normlar ve değerler, o değerlere dayalı uygarlık Batı uygarlığına bir alternatifi de temsil etmektedir. Bizim problemimiz, her şeyden önce değerlerimizi kaybetmiş olmamız ve kaybedilen değerlerin yerine de Batılı değer yargılarını Japon yapıştırıcısıyla yapıştırmamızdır. Batı’ya karşı hepimizin içinde yerleşik olan aşağılık kompleksi ve bunun telafi mekanizması olarak ortaya çıkan üstünlük kompleksi, aslında bizim kendi değerlerimize dayalı bir dünya ideali peşinde olmamızı engelleyen en büyük etkendir.
Bu yazıda ve daha sonraki cuma günkü yazımda Batı uygarlığı ve Türk uygarlığının dayandığı temeller çerçevesinde bir karşılaştırma yapacağım. Buna bağlı olarak Türk toplumunda Batı’nın emperyalizm ve sömürgecilik temelinde kurduğu sistemin içinde bir müttefik olarak yer almamızın mı, yoksa İsmet Paşa’nın dediği gibi “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye’de içinde yer alır!” dememizin mi daha doğru olacağını tartışacağım. İçinde bulunduğumuz sıkıntı ve sorunların kendi kültür ve uygarlığımızdan değil, aksine onlara yabancılaştığımızdan kaynaklandığını vurgulayacağım. O zaman başlayalım.
BATI UYGARLIĞININ TEMEL DEĞERLERİ
Batı uygarlığı denince, aklımıza hemen Batı Avrupa gelmektedir. Ancak “Batı kavramı” sadece Batı Avrupa’yı değil Amerika kıtasını ve Japonya’yı da kapsamaktadır. Bunun sebebi Batı uygarlığının özünde Avrupa menşeli veya Avrupa’yla özdeşleştirilen sosyal normlar, ahlaki değerler, gelenek ve görenekler, inanç sistemleri ve üretim ve yaşam tarzlarından oluşan bir birikimi olmasıdır. Burada Avrupa kelimesi Avrupa ülkeleri ile göç, sömürge ve kültürel asimilasyon sebebi ile Avrupa ülkeleri ile kuvvetli toplumsal ve tarihsel bağı olan ülkeleri de içerir. Batı uygarlığının hayatlarımıza değdiği somut örnek ise kurulu iktisadi ve siyasi düzen olmaktadır. Tabiî ki, Batı Dünyası kavramı içinde birbirinden çok farklı kültürler ve uygarlıklar da bulunmaktadır. Ancak bugün hâkim olan dünya düzeni içinde bütün bu farklılıkları bir araya getirecek temel ortak değerler de vardır. Bunlar, benim kanaatimce şöyle sıralanabilir: Bireycilik, rekabetçilik, güç ve servet birikiminin kutsanması, eşitsizliktir. Bu temel değerlerin karşıtları da ortaklaşacılık/kolektivizm, iş birliği ve/veya dayanışmacılık, adaletin ve paylaşımın kutsanması ve eşitlikçi bir toplum idealidir. İsterseniz Batı’nın uygarlığını dayandırdığı bu temel değerler üzerinde biraz duralım.
Bireycilik
Bireycilik en genel ifade ile insan bireyinin ahlaki değerini ve önemini vurgulayan bir ahlaki duruş, siyasi felsefe veya ideolojiye verilen addır. Bireyciler her şeyden önce bir kimsenin hedef ve arzularına kendi çabasıyla ulaşmasını teşvik eder ve insan bireyinin kendi ayakları üzerinde durmasına ve bağımsızlığına öncelik verirler. Bu yüzden bireyciler bireyin faydalarını devletin veya belli bir sosyal grubun (dini/ mezhebi, etnik gruplar ve benzeri, DMD) faydasına nispetle öncelik taşıdığını savunur ve bireyin karar ve davranışları üzerinde devletin, toplumun veya topluluklardan birinin dışsal müdahalesine karşı çıkarlar.
Batı uygarlığının kurum, gelenek ve normlarının dayandığı en temel kavram Bireyciliktir. Bireycilik iktisadi anlamda özel mülkiyete dayalı bir iktisadi yapıyı, bununla birlikte girişim, düşünce ve inanç özgürlüklerini de içerir. Bu demek değildir ki, Batı tarihinde herkes mutlak anlamda bireyciliği savunmaktadır. Ancak Batı tarihinin genel akışına bakıldığında toplumsal yapılanma ve örgütlenme bu bireycilik ilkesinin giderek kuvvetlenmesi ve belirleyicilik kazanması ile tanımlıdır. Bugün egemen iktisat anlayışı da, bencil ve çıkarcı bireylerin varlığını temel alır. Bütün iktisadi olguları da akılcı karar alan bencil ve çıkarcı bireyler üstüne kurar.
Bireyciler için bireyin kendi ayakları üstünde durması önceliklidir. Bu yüzden aile kurumu, gelenek ve görenekler ve tabiî ki devletin birey üzerindeki baskısını en aza indirmeye çalışırlar.
Rekabetçilik
Rekabet birden fazla rakibin bir ödül uğrunda yarışması ve sadece bir tarafın bu ödüle ulaştığı diğerlerinin kaybettiği bir süreci ifade eder. Yani birinin kazancı öbürünün kaybıdır. Daha genel ifade ile iki veya daha fazla taraf (hayvanlar, organizmalar, bireyler sosyal gruplar ve benzeri, DMD) arasında itibar, liderlik, kâr ve tanınma amacıyla gerçekleştirilen yarışmadır. Batı uygarlığının ürünü olan egemen iktisat anlayışı iktisadi ve toplumsal gelişmenin temelinde rekabetin olduğunu savunur. Rekabet başarısız olanların tasfiye edilmesini ve toplumun en başarılı ve verimli olan birey ve kurumlardan oluşasını sağlar. Toplumun ve ekonominin gelişimi, kaynak ve gelir dağılımında adalet hep rekabetle sağlanır. Rekabetin şiarı ise “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” ifadesidir.
Rekabetçilik toplumun her alanında rekabetin öne çıkmasını, zayıfların ve başarısızların tasfiyesini amaçlar. Bu anlamda bireycilikle örtüşür. Rekabetçi bir toplumda paylaşım, dayanışma ve diğerkâmlık (başkasının iyiliği için çabalama, DMD) mümkün olmaz. Güçlü olan yaşar, zayıf olan ölür. Evrim teorisinin çıkış noktası, ırkçı toplumsal siyasetlerin temel hareket noktası yine rekabetçiliktir.
Gerek bireycilik gerekse de rekabetçilik eşitsizliği doğal kabul eder ve toplumun gelişmesi için zayıfların tasfiyesini, dolayısıyla, güç, itibar ve servetin belli ellerde toplanmasını doğal bir amaç olarak görür. Bireycilik ve rekabetçilik insanların birlikte ortak fayda ve menfaatlere sahip olamayacağı ve bu yüzden de birlikte eş güdüm içinde çalışmalarının akılcı olmadığı yaklaşımı içindedirler. Ehh, bu görüşler de güç ve servet birikiminin kutsanmasını doğal hale getirir. Keza sistem eşitsizliğe dayanır, eşitsizlikten güç alır ve yeni eşitsizlikler doğurur.
Pekiyi biz bunun bir parçası mı olmak istiyoruz? Yoksa bizim unuttuğumuz uygarlığımızın temelleri bu fikirlerin karşıtlarına mı dayanmaktaydı? Bu da bir sonraki yazıya kalsın.
KAHRAMAN ORDUMUZA
YAYINLAMA:
Suriye Bunalımı başladığında Türk medyasında bazı tipler “Rojava Devrimi’nden” bahsetmeye başladılar. Bu “çakma devrimden” kasıt uyuşturucu kaçakçısı eşkıyaların Amerika’nın maşası olarak Suriye topraklarını gasp etmesiydi. Bizde birtakım hümanist, demokrat ve barışçı sol aydınlarımız, milliyetini kaybetmiş bazı İslamcı ve liberallerimizin umutla karşıladığı bu durum halkımızın çoğunun yüreklerini burkmaktaydı. Dahası bu durum Türk Devleti’nin gırtlağına dayanmış bir hançerdi. Devletimizin müdahalesini bekliyorduk.
İşte o gün bu gündür. Kürşad’ın, Mete Han’ın, Alparslan’ın, Sarı Saltuk’un, Seyyit Ali Sultan’ın, Hünkâr Hacı Bektaş’ın çocukları alperenler kılıçları kınlarından çektiler. “Gök girsin kızıl çıksın!”, dediler.
Allah yardımcıları olsun. “Nasrun min’Allahi fethun qarîb. Vebeşşir-il mü’minîn.” Amin.
Bugün dünyanın içinde bulunduğu kimlik karmaşası ve iktisadi buhrandan çıkabilmenin yolu, eşitsiz ve adaletsiz küresel iktisadi ve siyasi yapının değiştirilmesi ile sağlanabilir. Bu yapısal kriz, aslında, Batı’nın harikalar kumpanyasının krizidir. Bu krizden çıkmanın yolu ise Batı merkezli bir dünya görüşünün yerine alternatif bir dünya görüşünün geliştirilmesidir. O zaman da, Batı uygarlığının temel normlarını oluşturan bireycilik ve rekabetçilik kavramlarına değil, bunların karşıtlarına, ortaklaşacılık ve dayanışmacılığa yüzümüzü dönmeliyiz!
“Hocam, biz sizi milliyetçi bilirdik; oysa ki siz Komünist olmuşsunuz!”, dediğinizi duyar gibiyim. Bunun sebebi, biz de sağ düşüncenin ekonomi politik dayanakları Soğuk Savaş döneminde şekillenmiş olmasıdır. Fetullah gibi meczuplar Ateist-Komünizme karşı Amerikan Emperyalizminin ehven-i şer olduğu fetvasını verirken, milliyetçiliğin temel şiarının serbest piyasa ekonomisi olduğu, milliyetçilerin serbest ticarete ve özelleştirmeye “milli bir dava” gibi bakması gerektiği Özal benzeri Merkez Sağ siyasetçiler tarafından dillendirilmişti. Halbuki mesele tam tersidir: Ne devletçilik komünizmdir, ne de memleketi yabancı kartellerin at oynattığı bir ortama sokmak milliyetçiliktir. Aksine, Anadolu’daki Türk tarihi ve uygarlığı bize başka bir hikâye anlatmaktadır. Bugün bunu anlatacağım.
GÖÇEBELERİN KOMÜNAL DEMOKRASİSİ VE AHMET YESEVÎ’NİN NEFESİ
1100’lü yılların başında İran’dan bir büyük insan, Hemedanlı bir Melâmi şeyhi Yusuf-u Hemedâni Orta Asya Buhara’da postunu sermişti. Bu büyük Pîr, ilim ve irşadı Türkler arasında yaydı. İki de büyük Halife yetiştirdi. Biri Hâce Abdülhalik-i Gucdevâni’dir ki Hâcegan yolunun prensiplerini ortaya koymuştur, diğeri bütün Müslüman Türklerin koca atası Şâh-ı Türkistan Hâce Ahmed-i Yesevî’dir. Ahmed Yesevî göçebe Türk boyları arasında Vahdet-i Vücut felsefesine dayalı bir tasavvufi anlayışla İslam’ı tebliğ etmişti. Ahmed-i Yesevî’nin önemli halifelerinden biri de Kutbeddin Haydar’dı ki bugün Abdalan-ı Rûm olarak bilinen Anadolu erenlerinin ekserisinin etkilendiği ve bir kısmının da intisap ettiği Kalenderi Haydari tarikatının kurucusudur. Modern tarih araştırmalarına bakılırsa, Sarı Saltuk Baba, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evren, Abdal Musa, Seyyit Ali Sultan, Hacı Bayrâm-ı Veli gibi büyük Allah dostları bu tarikatın dervişleri idi. Göçebe Türkmen kabilelerini bu ulular irşad etmiş ve ortaklaşa mülkiyet ile dayanışmaya dayalı bir toplumsal düzen kurmuşlardı.
Tabiî ki göçebe Türklerin boy ve oymaklar halinde örgütlenmiş toplumsal ve iktisadi düzeni daha İslam öncesinde bu ilkelere dayanmaktaydı. Göçebe bir oymağın ana üretim aracı hayvan sürüleridir. Koyun sürüleri oymakların ortak mülküydü. Her obanın bir kilimhanesi vardı, kilimhane kimsenin özel mülkünde değildi, obanın ortak malıydı. Çoğu zaman yemekler ortaklaşa pişirilir ve ortaklaşa yenirdi. Kadın erkek eşitliği vardı. Kadınlar toplumda söz sahibi, erkeğinin yanında at binip cenk eden yiğit kadınlardı. Obanın yönetimi “toy” dönen kurultaylarda belirlenirdi. Bir Boy Beyi’nin oğullarının boy beyi olabilmesi için oba kurultayında seçilmesi gerekirdi. Yani bugünkü dille anlayacağımız gibi temel üretim araçlarında toplumsal mülkiyet, yönetim biçiminde ise ilkel kabile demokrasisi hakimdi. İşte böyle bir ortamda Yesevi ve Haydari dervişleri Türklerin toplumsal örgütlenmesine uygun dayanışmayı, imeceyi,
“Önce birey değil önce toplum” diyen bir anlayışı öne çıkaran bir İslam anlayışını va’z etmişlerdi. Şimdi bizim Ülkü Ocaklarında kardeşlerimize sesleniyorum: Biz hangi yolu takip etmeliyiz? Ahmed Yesevi’nin yolunu mu, yoksa Atlantik Merkezli emperyalist gücün yolunu mu?
21’İNCİ YÜZYILDA KOLLEKTİVİZM, SOSYALİZM VE DAYANIŞMACILIK OLUR MU?
Tabiî ki, temel sorulardan biri yirmi birinci yüzyılın karmaşık ve kalabalık sanayi ekonomilerinde kolektivizm / ortaklaşacılığın, sosyalizmin / toplumculuğun ve dayanışmacılığın ne derece uygulanabilir olduğudur? Bu soru çok haklı ve yerindedir. Teknik olarak bütün üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine dayalı bir sistemin (yani Sosyalizmin) küçük bir oba ölçeğinde göçebe toplumlarda mümkün olmasına karşın, büyük ölçekli bir yerleşik bir toplumda ve sanayi ekonomisinde mümkün değildir. Ancak bugünkü toplumsal ve iktisadi şartlara uygun bir yorumun gerçekleştirilmesi de mümkündür. Evet, bu zor bir görevdir, ama aynı zamanda atalarımızdan bize miras kalan değerlere de dayanmaktadır. İsterseniz, öncelikle bu kavramlardan ortaklaşacılık ve dayanışmacılığı tanımlayalım.
Kolektivizm / Ortaklaşacılık: Ortaklaşacılık bir grup içinde bulunan bireylerin karşılıklı bağımlılığı, ortak bir çıkarlar demetine sahip olduğu ve grup çıkarının bireysel çıkara göre öncelik sahibi olduğu bir toplumsal örgütlenme şeklinin savunusudur. Ortaklaşacı bir dünya görüşüne sahip bireyler içinde bulunduğu grubun ortak değer ve hedeflerini öne çıkaran ve bir grup dışında olmaktansa grup içinde olmayı tercih ederler. Buradaki grup kavramı “çekirdek aileden” “meslek birliklerine” dini cemaat veya etnik azınlıklarda bütün bir millete kadar farklı birey gruplarının hepsinin ortak adıdır.
Solidarizm / Dayanışmacılık: Dayanışmacılık, sosyolog Leon Bourgeois tarafından Emile Durkheim’ın fikirlerine göre geliştirilen toplumsal siyasi bir düşüncedir. Durkehim’ın çalışmalarının esası toplumların birliklerini ve bütünlüklerini koruyarak nasıl modernleşecekleri sorusuna verilen cevap oluşturur. Bilindiği gibi Durkheim’ın yaşadığı çağ (19’uncu yüzyıl sonu 20’inci yüzyıl başı) geleneksel toplumsal yapı ve dini bağların çözüldüğü ve yeni iktisadi yapıların ve toplumsal kurumların oluştuğu bir çağdır. Durkheim burada milli birliğin ve millet bütünlüğünün korunarak nasıl modernleşileceğine cevap aramıştır. Durkheim’ın bizdeki temsilcisi Ziya Gökalp’tir.
Bu bağlamda ben şahsen, Soğuk Savaş döneminin totaliter sosyalizmi değil, ama sosyal adaletçi ve meclis egemenliğine dayalı, planlı bir ekonomi ve sosyal devlet örgütlenmesine sahip bir oluşumdan yanayım. Bunu da Emile Durkheim öyle söylediği için ama atalarımızın dünyayı anlayışı böyle olduğu için savunmaktayım.
Neyse, söz uzadı… Dayanışmacı ve ortaklaşacı bir dünya nasıl kurulur? Bu soruya cevap aramaya Pazartesi devam ederiz.
BARIŞ PINARI HAREKÂTI VE TÜRK SOLU
YAYINLAMA:
Kimin ne olduğu bu harekâta verilen tepkilerle ortaya çıkmaktadır. Genel olarak Türk Milletinin kahir ekseriyeti Cumhuriyet Hükümeti ve Türk Ordusu’nun yanındadır ve tam destek vermektedir. Ancak bir grup aydınımsılar, muhalif bazı gruplar ve tabii ki bölücü eşkıya örgütün yandaşları, özellikle sosyal medyada, bir vaveyla koparmaktadırlar. Bu koroya yurt dışından azılı FETÖ’cüler de katılmaktadırlar. İşin trajik tarafı yurt içinde bu operasyona karşı olanların ezici çoğunluğu kendini solcu olarak tanımlamaktadır. İşte bugün bu tipleri anlatacağım. Bir sonraki yazım ise İranlıların ve Arapların iflah olmaz Türk düşmanlığı üzerine olacaktır.
TÜRK SOLUNUN BİLEŞENLERİ NELERDİR?
Türk solunun geçmişinin Osmanlı dönemine kadar gittiği söylenir. Ancak Osmanlı dönemindeki solcular gerçek anlamda sosyalist düşünceye inanan ve Türkiye’de işçilerde sınıf bilinci oluşturmaya çalışan kişilerdi. Ama bu dönem solcularının silahlı örgüt kurarak devlet ve toplum nizamına karşı harekete geçtiklerini söylemek mümkün değildir.
Cumhuriyet döneminde kendilerini solcu olarak tanımlayan iki grup oluşmuştu. Bir grup Kemalist rejimin devletçilik, anti-emperyalizm ve devrimcilik gibi ilkeleri etrafında bir araya gelen gruptu, (Kadro Dergisi ve benzeri yapılar). Bunlar gerçek anlamda solcu sayılmazlardı. Çünkü beynelmilel sosyalizmin temel şiarı sınıf politikası yapması idi. Bunu o kadar ileriye götürürler ki, sınıf mensubu olmak millet mensubu olmanın önüne geçer. Bu manada milli devleti burjuvanın bir aygıtı olarak görürler ve buna karşı tavır alırlar. Aynı zamanda iyi bir sosyalist, siyasi tavrını emek sömürüsüne karşı şekillendirir. Bu yüzden en önemli önceliği işçi sınıfının örgütlenmesi, bilinçlenmesi ve üretimden gelen gücünü kullanarak devrimle iktisadi ve siyasi düzeni değiştirmesidir. Türkiye’nin ilk dönem Kemalist solcuları anti-emperyalist bir duruşa sahip olmakla birlikte işçi sınıfı lehine bir tavra sahip olmadıkları gibi aynı zamanda çok kuvvetli bir milli devlet taraftarı konumundaydılar. Kemalist solcuları değerlendirirken hem taraftarlarının hem de karşıtlarının hatası devletçiliği sosyalizm zannetmeleridir.
Cumhuriyet döneminde gelişen ikinci sol hareket Devrimci Doğu Dernekleri etrafında şekillenen bir siyasi ve örgütsel oluşumdu. Burada gördüğümüz birinci öncelik Kürt etnisitesi üzerinden siyaset yapmak olmuştur. Aynı zamanda diğer etnik azınlıklara mensup olanlar da, bu sol hareketler içerisinde yer almışlardı. Temeli Devlet düşmanlığı ve tabiî ki Türk düşmanlığı üzerine kurulu bu hareketlerin dış ülkelerden de destek aldığı bir gerçektir. Zamanla birçok fraksiyona ayrılan bu sol örgütler için devlete karşı silahlı mücadele, farklı etnik gruplara göre bölünmüş ve konfederasyona dönüşmüş bir Türkiye, bunun yanında da totaliter bir yapıyı kurma hedefleri temel amacı teşkil etmekteydi. Kendi aralarındaki fraksiyon kavgaları bir tarafa bırakılırsa, aslında, etnik azınlık milliyetçiliği gayretleri sosyalizm sosuna bürünmüş olarak gizlenmekteydi. Bugün Türkiye’de –hepsi değil ama çoğunluktaki- sol örgütler ve siyaset grupları Devrimci Doğu Dernekleri kökenlidir. Dertleri ne beynelmilel işçi hareketine destek çıkmak, ne Türk işçilerinin dertlerine derman olmaktır. Dertleri, aslında, Devletin Türk vasfını ortadan kaldırmak ve Türklüğe ait bütün sembol ve değerleri halkın dimağından silmektir. (Ne gariptir ki Türkiye’de bir kısım İslamcılar da Türk ve devlet düşmanlığında bu solcularla yarışmaktadır.) Çünkü bunlara göre Cumhuriyet “faşist ve totaliter rejim”, “Türk’üm!” demek faşistliktir. Onun için Atatürk’e de karşıdırlar. (Bu noktada güzel memleketimin bir kısım İslamcıları da kendi deyimleri ile “Allah’sız komanizlerle” hemfikirdir.) Yani bu ikinci grubun da aslında sosyalizmle ve Karl Marx’la uzaktan yakından alakaları yoktur.
1990’da Demir Perde’nin yıkılması bunlar için bir hayal kırıklığı olmuştu. Bir kısmı ihtida edip kendilerine liberal demeye başladı ki, biz bunlara “liboş” diyoruz, bunlar beynelmilel kapitalizmin ve emperyalist devletlerin sözcüsü konumundaki STK’lar etrafında öbeklenmeye başladılar. Kalanların büyük kısmı ise git gide temelini uyuşturucu kaçakçısı bölücü eşkıya çetesinin oluşturduğu ve kendilerine “Kürt Siyasi Hareketi” diyen bir grubun içine dâhil oldular. Bu grup başta Amerika olmak üzere İngiltere, Almanya ve Fransa gibi emperyalist ülkeler tarafından desteklenmekteydi. Yani özetlemek gerekirse, koca memlekette bir avuç namuslu, samimi sosyalist haricinde kendilerine solcu diyenler ya kapitalizme tam biat ederek “liboş” olmuşlardır ya da kendilerine hala daha “solcu” diyerek aleni Kürt milliyetçiliği yapmaktadırlar. Kürt milliyetçisi olmak suç değildir, bunu teröre bulaşmadan adam gibi yapmak da meşrudur; ancak hem solcuyum diyeceksin hem de Kürt milliyetçiliği gayreti güdeceksin. Bu da yetmezmiş gibi, emperyalistlerin maşası bir terör örgütünü de “halk ve özgürlük kahramanı” olarak kutsayacaksın. Ne güzel İstanbul be!
BARIŞ PINARINA KARŞI ÇIKAN SOLCULAR
Hemen söyleyeyim: Türkiye’deki samimi, Marx’ın felsefesine ve bilimsel yöntemine vakıf, gerçek ve namuslu Sosyalistlere şapka çıkarırım; saygılarımı sunarım. Ancak bu harekâtta içeride bozgunculuk yapan bazı tipler bu tanıma dâhil değildir. Benim gördüğüm, temelde üç grup Barış Pınarı Harekâtına karşıdır: İlk grup, bir türlü yapamadıkları Devrim’in “Rojava Devrimi” ile gerçekleştiğini sanıp romantik bir hayal ile buna destek verenlerdir. İkinci grup, azılı ve ayrılıkçı Kürt ırkçılarıdır. Üçüncü grup ise, ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun Tayyip Erdoğan’ı indirelim diyen müzmin Erdoğan düşmanlarıdır. Bu duruşun akılla ve mantıkla izah edilir bir tarafı yoktur. Bir de bunlara KKTC’nin “Yes be Annemci” Cumhurbaşkanı Akıncı da katıldı. Şaşırdık, kızdık ve üzüldük…
Söylemleri bilindiktir: “İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük.” “Savaş bir insanlık suçudur.” “Etnik temizliğe karşıyız.” Yahu 40 yıl boyunca emperyalizmin karşısında olacaksın, sonra bütün dünyada insan hakları, demokrasi ve özgülüğün canına okuyan emperyalistlerle aynı safta olacaksın. Irakta ve Suriye’de etnik temizlik yapan eşkıyalara ses etmeyeceksin, sonra Türk ordusu sınırlı bir operasyon yapınca vaveylayı koparacaksın. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Sözüm Kürt kökenli Türklere: Bu üçkâğıtçılara kulak asmayın. Bölücü eşkıya örgütün “çok demokrat” siyasi uzantılarına prim vermeyin. Çünkü olan her zaman garibanlara olmaktadır. Bu üçkâğıtçılar, başı sıkışınca emperyalist ülkelere kaçarlar, orada balla börekle beslenirler. Olan emekçi Kürt’lerin gariban çocuklarına olur.
TÜRKİYE GERÇEKTEN YALNIZ MI?
YAYINLAMA:
Bugün sizlerle Araplar ve İranlılardaki müzmin Türk düşmanlığını tartışacaktım ama işler o kadar hızlı gelişiyor ki, dört gün önceden planlanan yazının içeriğini değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Kısaca manzara-i umumiye şöyledir:
Türk ordusu bir yıldırım harekâtıyla eşkıyayı önüne katıp gidiyordu. Bütün höykürmelerine, çıldırmalarına rağmen bölge Kasabanın Şerifi ve onun Batılı muavinlerinin (Çakma Napolyon Macron, müstafi Kaiserin Merkel, Tel Aviv’de Bünyamin Efendi ve diğer irili ufaklı figüranlar) elinden kayıp gitmekteydi. Bölgede sözde Müslüman özde cahiliye bedevisi Arap yöneticileri de hop oturup hop kalkmaktaydılar. Batı ve Arap medyasına yansıyan görüşlerde IŞİD / DEAŞ militanlarının serbest bırakılacağı gibi palavralar sıkılırken birkaç önemli ismin ağzından “Türkiye’nin Osmanlı’yı diriltmek istediği” gibi görüşler dillendirilmekteydi. Hoş, Türkiye ne DEAŞ’ı ne de Osmanlı’yı diriltmek peşindedir. Dünyada en fazla DEAŞ’lıyı etkisiz hale getiren ordu Türk ordusudur. DEAŞ’tan en fazla zarar gören ülke Türkiye’dir. Bu akla ziyan görüşler ancak Batılıların iftiraları olabilirdi. Öte yandan Osmanlı’yı diriltmek söz konusu değildir çünkü zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun meşru varisi, devamı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu ahval ve şerait içinde Kasabanın Şerifi can havliyle askerlerini çekti. Her zaman dediğim şey gerçekleşti ve ABD “kazanan ata oynadı.” Kendi boşalttıkları yere de Rus askerleri ve Suriye Arap Ordusu’nu davet ettiler. Bölücü eşkıya çetesi, bundan on beş gün önce kimsenin beklemediği bir şekilde, Suriye Arap Ordusuna teslim olmayı seçti. Sayın Cumhurbaşkanı Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kendi topraklarında düzeni sağlamasından rahatsız olmayacaklarını, eşkıya çetesinin silahları bırakıp güvenli bölgeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti. Bu yazı yazılırken de Şerif Yardımcısı Ankara’yı ziyaret etmekteydi. Belki görüntüyü kurtarmak, belki Türkiye’ye son bir gözdağı vermek amacını güden bu ziyaretin sonucunu bu yazıyı okurken siz öğrenmiş olacaksınız. Pekiyi bu bilgi karışıklığı içinde ne olmaktadır? Türkiye dünyada yalnız mıdır? Hiç mi dostumuz yoktur? Öyleyse başlayalım.
HAREKÂTIN SONUCU NE OLACAK?
Bu köşede neredeyse iki senedir söylediğim iki temel nokta vardı: Birincisi Türkiye’nin eşkıya çetesinin devlet kurmasına müsaade edemeyeceğiydi. İkincisi ise temel muhatabın Suriye Arap Cumhuriyeti olduğuydu. Bu harekâtın sonucu eşkıya çetesinin çadır devletinin çökmesi ve Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini kendi topraklarında pekiştirmesidir. Her ne kadar Kasabanın Şerifi yiğitliğe toz kondurmak istemese de, bu savaşı kaybetmiştir. Bu sürecin sonunda Suriye’de Baas rejimi eşkıya çetesini teslim alacak ve Türkiye ile Suriye ilişkileri de normalleşecektir. Kurulan Karagöz Hacivat oyunu bozulmuştur. Yaptırımlar ve ambargo tehditleri de birkaç aya biter. Çünkü savaşı (yanlış anlaşılmasın biz eşkıya ile savaşmıyoruz, biz Batı emperyalizmiyle savaşıyoruz, DMD.) süngü kazanır, boş tehditler ve palavralar değil. Batıya gelince, bütün üçkâğıtçılarda olduğu gibi Batı’nın temel ilkesi kendi menfaatleridir, yani ilkesizliktir. Onlar da hiçbir şey olmamış gibi Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek zorundadır.
TÜRKİYE DÜNYADA YALNIZ MIDIR?
Türkiye resmiyette küresel iktisadi ve siyasi ittifaklar içinde yer alan, uluslararası hukuk kurallarını benimsemiş ve küresel sistemle bütünleşmiş bir ülkedir. Bu yüzden içinde bulunduğumuz siyasi ve iktisadi ittifakların bizim zora girdiğimiz anda bize yardım etmelerini, destek olmalarını ya da hiç değilse köstek olmamalarını beklemekteyiz. Ne var ki, bu beklentilerimiz tersine çıkmaktadır. Özellikle Batılı müttefiklerimiz Türkiye’nin içine girdiği uluslararası ihtilafların hemen hemen hepsinde Türkiye’nin karşısında yer almaktadır. Yetmedi, özellikle iktidar partisinin özel bir ihtimam gösterdiği, halkımızın çoğunluğunun Müslüman kardeşlerimiz diyerek samimi duygularla muhabbet beslediği Arap ülkeleri de, hiçbir uluslararası ihtilafta Türkiye’ye destek çıkmazlar. Aksine Arap ülkeleri uluslararası ihtilaflarda hep Türkiye’nin karşısında yer almıştır. Barış Pınarı harekâtında da bu gerçek adeta gözümüze sokulmuştur. Haliyle medyada ve halkımız arasında başlıktaki soru sıklıkla sorulmaktadır: Türkiye dünyada yalnız mıdır? Hayır, Türkiye dünyada yalnız değildir. Ancak Türkiye dostlarını, müttefiklerini yanlış yerde aramaktadır. Türkiye’nin jeo-politiği öncelikli olarak Türk Dünyası, İran, Rusya ve Balkan ülkeleri ile yakın ilişki içinde olmamızı gerektirmektedir. Bu ülkeler Türkiye’ye hem kültürel, hem tarihi hem de coğrafi olarak en yakın bölgelerdir. Bizim Cumhuriyetimizi kuran büyüklerimiz zaten önceliği bu aks üzerinde kurmuşlardır. Atatürk’ün Rusya ile, İran ile, Balkan ülkeleri ile kurduğu yakın ilişkiler ilkokul inkılap tarihi derslerinde öğretilmektedir. Ancak 1960 İhtilalinden bu yana Türkiye ABD ve Batı Avrupa yörüngesine girmiştir. Bizim “liberal sol entelektüeller” ve etnik azınlık milliyetçilerinden oluşan “aydınımsılarımız”, Batı gibi üretmeyip Batılı gibi yaşamak isteyen “Beyazlatılmış Türklerimiz” medyada, akademide ve STK’larda yarattıkları algı ile Türkiye’nin Balkanlar, Türk Dünyası, İran ve Rusya ile ilişkilerine karşı tavırlı olmuş, hükümetler de hep bu yörünge de politikalar üretmiştir. Türkiye’nin kendi sınırlarında ve bölgesinde olan belirsizlik bizi olduğu gibi bölge ülkelerini de ilgilendirmektedir. Bu anlamda ortak menfaatlerimiz bu ülkelerledir. Ancak biz, bölgedeki problemlerin kaynağı Batı Emperyalizmi ile kendimizi müttefik addetmekteyiz. Hangi anlaşmayı yaparsak yapalım bizim menfaatimize olan Batılıların aleyhinedir. Bu yüzden bizi desteklemeleri mümkün değildir. Öte yandan iktidarlarını Batı desteğine dayamış, ancak Batı desteğiyle ayakta durabilecek cahiliye itikadındaki bedevi şeyhlerinin Batı’dan farklı bir tavır alması düşünülemez. Böyle olunca, bunların Barış Pınarı harekâtına karşı çıkması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan Türkiye’ye destek vermeleridir. Pekiyi, Türkiye’ye destek çıkan ülke var mıdır? Türk ülkeleri destek vermektedir. Balkan ülkelerinden aleyhte hiçbir ses çıkmamaktadır. Bu harekâta en fazla karşı çıkması gereken Suriye Arap Cumhuriyeti ses çıkarmamakta, Rusya ise destek vermektedir. Öte yandan, beni şaşırtan tek ülke İran olmuştur. Ben ses çıkarmayacaklarını, “Bekle gör!” politikasını takip edeceklerini beklerken, harekâtın ilk günlerinde İran yüksek sesle harekâta karşı tavır koymuştur. Yine Türk soylu devletlerden Macaristan harekâta tam destek verirken, başka bir Türk soylu devlet Bulgaristan da zımni destek vermektedir. Pakistan’ın tam desteğini, mağrip ülkelerinin çekimser kalmalarını da ekleyelim.
Sonuç: Biz dünyada yalnız değiliz, ancak ittifaklarımızı jeo-politiğimize göre oluşturamadığımız için düşmanlarımızı dost, dostlarımızı düşman olarak görüyoruz.
Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin. Allah askerimizin yardımcısı olsun.
AVRUPA'NIN JEO-POLİTİK ÇÖKÜŞÜ – YENİ BİR DÜNYANIN EŞİĞİNDE
YAYINLAMA:
Sonucun ne olacağını bilmiyordum. Bugün hepimiz Türkiye – ABD arasında teröristlere beş gün mühlet veren anlaşmanın ne olduğunu biliyoruz. İlk önce bu anlaşmayı yorumlayacağım. Tabiî ki her kesimden anlaşma hakkında farklı sesler çıktı. Türkiye’deki yorumların temeli Erdoğan’a nasıl baktığınıza göre şekillenmekte. İşin uzmanı diplomat ve paşalarımız haricinde diğerlerinin görüşleri hep tuttukları partiye göre şekillenmekte. Ancak bir de dışarıda bu anlaşma için ne yazılmış diye baktığımızda, bambaşka bir tablo ile karşı karşıyayız. Özellikle Avrupa kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. Teşebbüs gücünü yitirmiş, bilimsel üretimi duraklamış, değerleri çökmüş bir Avrupa’nın sesi en çok çıkan lideri Mösyö Macron’u bu satırlara konuk edeceğim. Ve sonrasında, önümüzdeki yeni gelen dünyadan bahsedeceğim. Haydi başlayalım…
BARIŞ PINARINA BEŞ GÜNLÜK ERTELEME… ANLAŞMA NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ…
Öncelikle belirtmek isterim ki, her vatanperver Türk gibi benim de içimde bir burukluk var. Duygularımızla baktığımızda oradaki eşkıyanın bire kadar imha edilmesi, PKK’nın bu bölgeden jilet gibi kazınmasını isteriz. Çünkü bu örgüt kadar hain ve kalleş bir yapıyı dünya görmemiştir. (Hainlik ve kalleşlikte mürtet Fetullah ve casus şebekesini de unutmamak lazım, belki onlar PKK’yı bu konuda geçebilirler!) Türk ordusu harekât boyunca buna muktedir olduğunu dünya âleme gösterdi. Göstere göstere istediğimiz yere girdik. Ancak uluslararası siyasette askeri güç daha iyi politik koşulların yaratılması için bir araçtır. Onun için harekâta verilen bu beş günlük aranın bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Harekât ve anlaşma ile ne kazandık? Aşağıda özetlemeye çalıştım:
1. Türk ordusunun muharebe gücünün ne kadar yüksek olduğu görülmüştür. Özellikle bu gücün yüzde yetmişinin yerli üretim silahlar ve yazılımlardan oluştuğu düşünülürse bu daha da önemlidir. Herkes (Rusya dâhil) Türk ordusunun durdurulup büyük kayıplar vereceğini düşünürken, tam tersi oldu. Bu da emperyalistleri panikletti.
2. Türk ordusunun eğitim kabiliyeti de ortaya çıktı. ABD beş senede PKK gibi profesyonel katillerden oluşan bir çeteyi nizami orduya dönüştüremezken, Türk ordusu özünde Suriyeli çiftçi, esnaf ve işçilerden bozma milisleri bir senede PKK’dan daha düzenli bir orduya dönüştürebilmiştir. PKK’nın ABD için ne kadar büyük bir hayal kırıklığı olduğunu şuradan anlayabiliriz: DEAŞ gibi çapulcu eşkıyalardan oluşmuş bir yapı ABD’nin sivil ayrımı gütmeden gerçekleşen ağır bombardımanı altında ve kalabalık PKK çetelerine karşı Rakka’yı altı ay savunmalarına rağmen Türk ordusu karşısında PKK iki günde dağılmıştır. Türk ordusu ABD’nin silahlarını ambalajları bile açılmamış halde ele geçirdi. Ne diyelim, tırlar dolusu silah Türk ve Rus ordularına, balya balya dolarlar da Kandil’deki çete reislerine kalmıştır!
3. Bölgede Türkiye olmadan ne Rusya, ne de ABD bir şey yapabilir. Bu o kadar böyledir ki, İran bile kenara itilmiştir.
4. ABD Türkiye’yi kaybetmemek ve eşkıyaların tamamen imhasını önlemek için düne kadar reddettiği her şeyi yapmayı kabul etmiş, beş gün içerisinde eşkıyaların güvenli bölgeyi terk edecekleri sözünü vermek zorunda kalmıştır. Ama artık ipler ABD’nin elinde değildir, nihai karar Soçi’de Erdoğan ve Putin tarafından verilecektir.
5. Muharebeleri kazanmak işin başlangıcıdır, bunu siyasi ve iktisadi kazanımlarla masada karşı tarafa kabul ettirerek imzalatmak zaferin tamamlanması için gereklidir. Bu yüzden önümüzdeki süreç çok dikkatli bir diplomasi yürütülmesini gerektirir.
Pekiyi harekât sonrasında anlaşmada kazanamadıklarımız nelerdir? Kısaca özetleyelim:
1. PKK tamamen imha edilememiştir. İleride bizi tekrar rahatsız edebilir.
2. Suriye’de BAAS rejiminin geleceğine dair belirsizlikler devam etmektedir.
3. Suriye’nin gelecekteki yönetiminde muhaliflerin yeri ne olacaktır, PKK’nın bir yeri olacak mıdır? Bu sorular cevaplanmamıştır.
4. Afrin, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarının iktisadi maliyetlerini de Tük milleti olarak biz krizle ödemekteyiz. Mevcut iktisadi krizde bu askeri harcamaların da önemli bir payı bulunmaktadır.
İlkönce Cumhuriyet Gazetesi’nin 19 Ekim 2019 tarihli haberinden alıntı yaparak Mösyö Macron’un serzenişlerine kulak verelim:
“ABD ve Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyindeki operasyona beş gün ara verme kararının ardından Avrupalı liderlerden operasyona kınama geldi. İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkış süreci olan Brexit'in ana gündem maddesi olduğu görüşmelerde liderler Suriye'deki son durumu da ele aldı.
Deutsche Welle Türkçe'nin aktardığı habere göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zirve sonrası yaptığı açıklamada, Batılı ülkeleri ve NATO üyelerini krizi kötü şekilde yönetmek ve Kürt müttefiklerini yarı yolda bırakmakla suçladı. Macron, "Bölgede günlerdir yaşananlarda Batı'nın ve bölgedeki NATO'nun ciddi bir hatası olduğunu düşünüyorum" dedi. Macron, bu durumun sahada kendileri ile savaşacak partner bulmayı zorlaştıracağını belirterek, tablonun "NATO'nun işleyişine ilişkin soru işaretleri yarattığını" savundu.”
Yani Batı’nın ve Çakma Napolyon Macron’un derdi Kürtler, Orta Doğu’nun gariban halkları veya “demokrasi – insan hakları – özgürlük” değildir. Orta Doğu’da Avrupa yok diye ve kendi adlarına savaşacak güç kalmadı diye başlarını taşa vuruyorlar. Devam edelim:
“Macron, ABD'nin Suriye'nin kuzeyinden asker çektiğini Twitter üzerinden öğrenmelerinin, Avrupa'yı Ortadoğu'da önemsiz, küçük bir müttefik gibi gösterdiğini de belirtti. Macron, "NATO'da olduğumuzu düşünüyordum. ABD'nin ve Türkiye'nin de NATO'da olduğunu düşünüyordum. Sonra ABD'nin Türkiye'nin operasyonunun önünü açmak için askerlerini çekme kararı aldığını bir tweet'le öğrendim. Herkes gibi başka bir NATO gücünün, IŞİD'le savaşan koalisyonun partnerine saldırma kararı aldığını anladım" ifadelerini kullandı.”
Zavallı Macron, açıkça ifade etmektedir ki NATO ittifakının da, Avrupa’nın (Bülent Abi’ninkine benzer şekilde) “özgül ağırlığının da” pek önemsenmediğini, Avrupa’nın (burada Avrupa demek Fransa ve Almanya demektir, diğerlerinin kıymet-i harbiyesi yoktur, DMD) ABD tarafından ciddiye alınmadığını söylemekte ve “Ne olur Mr. Trump bizi de ciddiye alın!” diye yalvarmaktadır.
“Macron ayrıca "delilik" olarak nitelendirdiği Türkiye'nin operasyonunun yakın zamanda Fransa, Almanya ve İngiltere tarafından Londra'da düzenlenecek olan ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katılacağı bir toplantıda ele alınacağını söyledi. Macron, görüşmeye ilişkin "Türkiye'nin nereye gitmek istediğini görmeye çalışmamız ve daha makul bir pozisyona dönmesini sağlamamız lazım" dedi.
Bölgedeki dinamiklere ilişkin yaptığı değerlendirmedeyse Macron, "Bugün bölgede gördüğüm gerçeklik, güç uygulayarak kazanan konuma gelen ülkelerin Türkiye, Rusya ve İran olduğu. Bunun Avrupa ve ABD için en iyi stratejik durum olduğundan emin değilim" dedi.”
Şimdi ne diyelim? Barış Pınarı Harekâtı delilikmiş. Beyefendi, tabii ki, küresel tefecilerin desteği ve Fransız politikasının alternatif üretememesi sebebiyle hiç beklemediği bir koltuğa oturmuştu. Vazifesi Fransa hükümetini küresel finans şebekesinin menfaatlerine uygun bir şekilde yönetmekti. Hakkını verelim, Fransa’daki işçilerin, emekçilerin, alt gelir grubu insanların canına okudu, acımasız polis önlemleriyle haklarını arayan insanları bastırdı. Böyle bir adam, eğer harekâtı destekleseydi o zaman harekâttan kuşku duyardım. Tabiî ki, onun esas kaygıları daha sonraki satırlardaki ifadelerindedir. Avrupa (yani Fransa ve Almanya) bu işten hiçbir şey kazanamadan, hatta var olan azıcık nüfuzunu da kaybederek, çıkmıştır. Rusya, İran ve Türkiye kazanmıştır. ABD de kazanan ata oynamıştır.
Köşenin sınırlarını çok aştım… Yeni gelen dünyayı da Cuma’ya bırakalım…
YENİ BİR DÜNYANIN EŞİĞİNDE I: ESKİ DÜNYADAN KAOSA
YAYINLAMA:
Süreç el yordamıyla ve doğaçlamayla ilerlemesine rağmen sonunda bu iş gerçekleşmeye başladı. Sonuç: Rusya ve Suriye kazanmıştır. Türkiye de kazananlar arasındadır. ABD’nin “çadır devlet kurma” teşebbüsü akamete uğramış, en azından ertelenmiştir. Suriye ve Türkiye arasında en azından teröristlerden arınmış bir güvenli bölge tesis edilmiştir. Batı bloku güç kaybetmeye devam etmektedir. İsrail kârdan zarar etmiş, AB ve Arap Birliği ofsayta düşmüştür. Fakat bütün bunlar içinde bulunduğumuz kaosun bir yansımasıdır. Kaos ne demektir, dünya düzeni oluşturabilmek için ne lazımdır? Giden ve bizim kuşağın da bir parçası olan Eski Dünya nasıl bir yerdi? Bugün bunları tartışacağım…
Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Şu anda içinde bulunduğumuz toz duman bu yeni dünyanın kendisi değil ama yeni dünyadan önceki kaosa tekabül etmektedir. Gelen yeni dünyanın şifreleri teknolojik değişimde yer almaktadır. Bu değişim o kadar büyük olacak ki, sıradan insanların yaşamlarından milli devletlerin kaderine kadar toplumsal ve siyasal yapı ve kurumların hemen hepsi değişecektir. İnsanların evreni kavrayışı ve gerçek algısı değişecektir ki, bu değişim, hal-i hazırda başlamıştır.
ESKİ DÜNYA NASIL BİR YERDİ
Bizim kuşak (1974 doğumluyum) Soğuk Savaş döneminin son kuşağıdır. Kendimizi bilmeye başladığımızda içine doğduğumuz dünya düzeni yıkılmaya başlamıştı. Biz ve bizden önceki kuşaklar dünya üzerindeki olgu ve süreçleri soğuk savaş döneminde edindiği bakış açısı ile değerlendirme alışkanlığına sahibiz. Bu yüzden yorum ve analizlerimizde ister istemez kullandığımız eski mantıktan kaynaklanan çelişkilere sahip olabilmekteyiz.
1990 yılında dünya siyasetinde bir devir kapanırken aslında bilimsel alanda 1970’lerden beri süregelen yeni icatlara dayanan değişim üretim sistemine de yansımaya başlamıştı. Kapitalist üretim biçiminde 1990’dan itibaren başlayan büyük değişimin sonucunda bugün Küreselleşme dediğimiz süreç ortaya çıktı. Küreselleşme bazı akademisyenler tarafından yüceltilir ve insanlığın ulaştığı en yüksek mertebe olarak sunulurken diğer bazıları tarafından da bir kıyamet olarak tanımlanıp küreselleşmenin şeytanlaştırılmasına başlandı. Aslında Küreselleşme olumlu ve olumsuz sonuçları bulunan teknik bir süreçti. Ancak Soğuk Savaş döneminin temel iktisadi ve siyasi yapısını da derinden sarsmaya başlamıştı.
Soğuk Savaş döneminde üretim teknolojisi Mekanik Teknoloji idi. Bu elektriğin kullandığı ama bugünkünden farklı olarak bilgisayar ve dijital sistemlere bağlı olmayan standart fabrika üretim teknolojisi idi. Bu teknolojide, genelde niteliği nispeten düşük emek gücü kullanılırdı. Tek tip ürünün çok büyük miktarlarda üretildiği, dolayısıyla büyük ölçekli üretime dayalı bir üretim sistemi vardı, (Fordist Üretim sistemi). Uluslararası ekonomik ilişkiler, daha çok kendi ülkenizde ürettiğiniz malların dış ülkelere satımı yoluyla gerçekleşen uluslararası ticarete dayanmaktaydı. Küresel bir finans piyasası olmadığı için IMF ve DB devletlere kredi yoluyla bu işlevi sağlamaktaydı. Her milli devlet kendi ülkesi içinde ekonomi politikalarını belirlemede çok etkili iken, uluslararası siyasette bağlı olduğu ittifakın (NATO ve Demirperde Blokları) kendisine biçtiği role uygun davranırdı. Devletlerin iç siyasi örgütlenmeleri de, milli ekonomilerin sektörel ilişki ağları da hep içinde bulundukları uluslararası ittifakın kendilerine çizdiği çerçeveye göre şekillenmişti. Siyaset dinî, etnik ve mezhepsel ayrılıklar yerine sağ-sol kavgası şeklinde tasarlanmıştı, ancak bu sağ-sol kavgası hiçbir zaman sınıfsal bir içerik taşımamaktaydı. NATO ittifakının içinde solcular, Demirperde Bloğu içinde de sağcılar karşıt kampın adamı gibi değerlendirilmekte, her şey dışarıdan çizilen bir askeri güvenlik doktrini doğrultusunda şekillenmekte, yorumlanmakta ve buna göre tedbir alınmaktaydı. Kısaca bir deli gömleği…
Evet, Eski Dünya “deli gömleği giymiş gibi” idi ama bu dünya herkesin kabul ettiği kuralları olan, siyaset, ticaret ve toplumsal ilişkilerin herkes tarafından bilinen ve kabul edilen yazılı ve sözlü kaidelerle işlediği bir dünya idi. 1990’dan sonra bu dünya yıkıldı ama yerine yenisi inşa edilmedi.
Yeni bir dünya sistemi için herkesin kabul ettiği ve uyacağı bir kurallar bütünü olması gerekir. Bugün ise hal-i hazırda dünyada kuralsızlık hâkimdir. Kuralsızlık belirsizlik demektir, belirsizlik ise geleceğin öngörülememesi anlamına gelir. Siyasi ittifaklar, yaşam tarzları, ekonomik yapılar gelişigüzel etkilere açık ve kırılgan mahiyettedirler. İşte şu an içinde bulunduğumuz bu belirsizlik ve kuralsızlık atmosferini KAOS olarak adlandırıyorum.
KAOS: BİR DÜNYA DÜZENİNDEN DİĞERİNE GEÇİŞ DÖNEMİNDEKİ KURALSIZ DÜNYA
Küreselleşme temelde dijital teknolojinin tetiklediği bir süreçti. Ancak Eski Dünya’dan gelen bazı arazlar da Küreselleşme sürecinin şekillenmesinde etken oldu. Bu sürecin temel noktalarını özetleyelim:
1. Finansal sermayenin küreselleşmesi: Soğuk Savaş döneminde kapitalist blokta ABD egemenliğini sağlayan en önemli etkenlerden biri ABD dolarının dünya parası olması ve ABD’nin dünya para akışlarını yönetmesiydi. Bunun sonucunda aşırı basılan dolar stoku internetin sağladığı imkânlarla birlikte bütün dünyada hızla dönmeye başladı. Şöyle düşünün, dünyada dolaşan başıboş bir para kütlesi var ve bu paranın akışları milli devletlerin kontrolü dışında ve çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Durum tam da budur. Dolayısıyla para akışlarını kontrol edememek başta ABD olmak üzere bütün milli devletlere bir tehdit teşkil etmekteydi.
2. Fiziki sermayenin küreselleşmesi: Soğuk Savaş döneminde herkes kendi ülkesinde üretir ve dışarıya satardı. Buna İhracat adı verilir. Küreselleşme süreci, teknolojik ve mali imkânların artması ile birlikte, üretim merkezlerinin de küreselleşmesine yol açtı. Buna Doğrudan Dış Yatırım diyoruz. Örneğin Türkiye’nin ihracatının önemli bir bölümünü yabancı firmalar ya da yabancı ortaklı Türk firmaları yapmaktadır. Alman firması daha ucuza üretim yapmak için Türkiye’de otomobil üretip Almanya’ya satıyor ve bu da Türkiye’nin ihracatı sayılıyor! Yani kimin eli kimin cebindedir, belli değil.
3. Para sisteminin çöküşü: Küresel finansal piyasaların kontrolsüz genişlemesi, birçok türev ürününün pıtrak gibi dünya yayılması, hem menkul kıymet piyasalarının aşırı spekülatif hale gelmesine yol açmakta hem de mevcut para sisteminin gelecekteki çöküşüne zemin oluşturmaktadır. Hele kimin ürettiği ve arkasında hangi değerin bulunduğu belli olmayan kripto paralarla birlikte bu gidiş daha da hızlanacaktır. Bugün herkes tarafından dillendirilen, milli paralarla ticaret gibi uygulamalara sebep olan temel etken aslında yeni bir küresel para düzenine duyulan ihtiyaçtır.
4. Ticaretin sekteye uğraması: Milli devletlerin para ve maliye politikalarının etkisizleşmesi, haber ve para akışlarının kontrolden çıkması milli devletlerin farklı şekillerde de olsa Küreselleşme sürecine direnmesine yol açtı. Bunun şimdiki en görünür kısmı dünyada gitgide artan korumacı ve milliyetçi politikalardır. Bunun sonucu dış ticaret hacmindeki büyüme dünyada her geçen gün yavaşlamaktadır.
5. Artan uluslararası terör ve kontrolsüz göç: Eğer dünyada başıboş casus ve profesyonel katiller ve yine başıboş dolaşan kontrolsüz para varsa bunun sonucu uluslararası terör ve casusluk faaliyetlerinin hızla artmasıdır. Bunun sonucu hepimizin Ortadoğu ve Suriye gördüğü manzaradır. Yıkılan milyarlarca dolarlık altyapı ve göç eden milyonlarca insan. Tabiî ki bunlarla birlikte hızla gelişen organ kaçakçılığı, beyaz kadın ve uyuşturucu ticareti.
İşte manzara-i umumiye budur. Bizim çokbilmiş “liboşların” ve bazı cahil İslamcı ve kendini “solcu” zanneden Kürtçülerin tapındığı küreselleşmenin sonuçları.
Pekiyi, ne yapalım? Küreselleşme kaçınılmaz bir süreçtir ama bunun birçok sebebi ve bir yığın da neticesi olacaktır. Bu süreci dünyanın ve insanlığın ortak menfaatine göre yönlendirmek gerekir. Bu ise yeni bir dünya düzeninin kurulmasını gerektirir. Buradan devam edeceğiz…
Hayırlı Cumalar.
CUMHURİYET, ABD YAPTIRIMLARI VE YENİ BİR DÜNYA
YAYINLAMA:
Cumhuriyet Bayramını kutladığımız sırada iki olumsuz olay keyfimizi kaçırdı. Bu arada Merkez Bankası politika faizini 250 baz puan düşürdü. Bunu takiben bir hafta sonra da ABD Merkez Bankası politika faizini 25 baz puan düşürdü. Bunlar hakkında görüşlerimi kısa kısa değerlendireyim. Sonra önümüzde uzanan yeni dünyaya başlayalım.
CUMHURİYET BAYRAMI’NIN DEĞİŞEN YÜZÜ
Öncelikle, Cumhuriyetimizin 96’ıncı yılı bütün milletimize kutlu olsun. Atatürk’ün sözüyle “devletimiz ilelebet pâyidar” kalsın.
Bir olaya zoraki değil gönülden katılım olursa onun kıymeti olur. Benim çocukluğumda okullarda yapılan resmi törenlerle kutlandığı, devlet erkânının her sene aynı sözlerle ve aynı protokol programı ile arz-ı endam ettiği Cumhuriyet Bayramlarına alışıktık. O zamanlarda çoğumuz Cumhuriyetimizin kıymetini tam da anlayamamıştık diyebilirim. Ancak son yirmi yıldır gözlerimizin önünde cereyan eden olaylar (PKK ve benzeri terör örgütleri, FETÖ ve benzeri dinci casus yapılar, iç savaş çıkarma amaçlı dış kaynaklı provokasyonlar ve komşu ülkelerin iç savaşa girdiği bir ortam) bizim Cumhuriyetimiz ’in kıymetini daha iyi anlama vesilemiz olmuştur. Bugün bütün bir Türk Milleti, hiçbir zorlama ve baskı olmadan gönüllerince Cumhuriyet Bayramını kutlamakta, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını rahmetle anmaktadır. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı’nın düzenlediği resepsiyonda da, sadece protokol değil, toplumun her kesiminden vatandaşlar da bulunmaktadır. İşte bu özlenen tabloydu. Ancak bazıları milletçe keyfimizi kaçırdı.
ATATÜRK’E HAKARET EDEN MECZUP F.T.
Günlük bir gazetede yazan F.T. adlı bir şahıs Cumhuriyet Bayramı vesilesi ile kendi gazetesinde çıkan Atatürklü 29 Ekim kutlaması ilanını sert bir şekilde eleştirip Atatürk’e ağza alınmayacak laflarla hakaret etmiştir. Bu köşede hep vurguladığım ana nokta dış saldırı altında kaldığımız böyle bir dönemde milli değerlerimiz etrafında birlik olmamız gerektiğidir. Atatürk Türklerin son Başbuğu, emperyalizme karşı mücadelenin bayraktarı, Cumhuriyetin kurucusudur. Bu şahıs gibi marazi ve çarpık düşünce sahibi bazı bozguncular haricinde halkımızın gönlünde yer etmiş bir Türk büyüğüdür. Herkesin haddini bilmesi ve milletin değerlerine saygılı olması gerekir.
ABD TEMSİLCİLER MECLİSİNİN KÜSTAH KARARI
Suriye’nin kuzeyinde oyunları bozulan, Türk ordusunun süngü ucunu görünce askerleri ve eşkıyaları çil yavrusu gibi dağılan Atlantik Merkezli Emperyalist Güç intikamını masa başında almaya çalışıyor. ABD Temsilciler Meclisi sözde Ermeni Soykırımı’nı kabul etmiş, vız gelir tırıs gider. Uluslararası hukuk mahfillerinde kabul ettirdiğimiz gibi Ermeni Soykırımı diye bir şey yoktur. Eğer tarihte soykırım varsa, 93 Harbi, Balkan Savaşı, 1915 Ermeni İsyan ve mezalimi, yüzyılın sonunda yaşanmış Hocalı Katliamı gibi hadiselerde Türklere yapılan soykırım vardır.
ABD yaptırım uygulayacakmış. İstediği yaptırımı uygulasın. Bunların da ciddi sonuçları olamaz. Hiçbir şekilde Türk ekonomisine yıkıcı bir etki yapamazlar. ABD ile Türkiye’nin ne kadar ticareti var? Bakanlara ve Cumhurbaşkanı’na yaptırım uygulayacaklarmış… Bu tür politik ifadelerle Türkiye gibi köklü bir devleti kimse hizaya getiremez. Amaç ülkede panik yaratıp, milli birliği zayıflatmak ve bozgunculara fırsat yaratmaktır. Bunlar, öte yandan, hep ABD’nin kendisine zarar verecek kararlardır. Türkiye’yi kaybetmiş bir ABD’nin bir daha bu bölgede istediği gibi at oynatması mümkün olamaz. İran ve Rusya’nın yanında yer alacak bir Türkiye en başta Batı ve İsrail’in kaybı demektir. Ancak görünen o ki, Türkiye ABD içinde bazı güç odaklarının şirazesini bozmuştur. Bu güruh adeta başı kesilmiş tavuğa dönmüş, nereye gideceğini ve neyle sonuçlanacağını bilmeden fevri kararlar almaktadır. Bütün bunlar yıkılan bir düzenin altında kalmaları sebebiyledir.
GELEN YENİ DÜNYA: İKİ SENARYO
İçinde bulunduğumuz kaos ortamının sonunda dünyanın nereye gideceğini herkes merak etmektedir. Bilelim ki, önümüzdeki dünya hiçbir zaman Soğuk Savaş döneminin dünyası olmayacaktır. Dolayısıyla Soğuk Savaş döneminin ağa babaları da hiçbir zaman eski güçlerine kavuşamayacaklardır. Bu ise, dünyanın her tarafında yerleşik siyasi kurum ve ideolojilerin değişmesi gerekliliğini doğuracaktır. Yani sağ sağlığını sol solluğunu kaybedecektir. Çünkü bütün bu sarsıntının ardında iktisadi yapıdaki köklü değişim bulunmaktadır.
Ülkelerin başında geleneksel diplomatik kurallara riayet etmeyen, askeri güçleriyle müdahale ettikleri kadar kendi besledikleri eşkıyalar ile de dehşet saçan, kendi ülkelerindeki işsiz güçsüz lümpen yığınlarından destek alan popülist politikacıların bulunduğu bu çağı Kaos Çağı olarak adlandırmıştım. Kaos Çağı’nın ana sebebi de teknolojik gelişme ile başlayan Küreselleşme Süreci’nin milletleri oluşturan geleneksel bağları tahrip etmesi ve milli devletlerin varlık sebeplerini ortadan kaldırmaya başlamasıdır. Öyle ya, milli ekonomiler üzerine kurulu bir yapı olan milli devletler, ekonomi küresel hale gelince hem milli ekonomiler üzerindeki etkilerini kaybetmeye başlamış hem de kendi varlık sebebi olan yerleşik milli değerler ağı çözülmeye başlamıştır. İçinde yaşadığımız popülist politikacıların (Kasabanın Şerifi ve benzerleri, DMD) iktidarı ele geçirdiği bu Kaos Çağı aslında Küreselleşme’ye gösterilen tepkiden ibarettir. Pekiyi Yeni Dünya nasıl bir yer olabilir? Ben iki alternatif senaryo üzerinde duracağım: Birincisi, Kaos Çağı’nın küreselleşme şartlarında yerleşik hale geldiği KÖTÜ Senaryodur. İkincisi ise uluslararası kurumların yeniden şekillendirildiği İYİ Senaryodur.
Öncelikle belirtmeliyim ki, gelecek yirmi yıl içinde gerçekleşecek teknolojik gelişmeler insanlığın daha önce görmediği bir değişim dönemini başlatacaktır. Bu teknolojik gelişme iki ana dal etrafında gerçekleşecek: Biyo teknoloji ve nano teknoloji. Biyo teknoloji ile büyük oranda insanların veya bir kısım organlarının klonlanması mümkün hale gelecektir. Bu sayede kanser gibi hastalıkların nezle seviyesine indirilebilir. Genetik biliminde gelişmeler ile insanlar daha ana rahmindeyken genetik yapısında iyileştirmeler yapılabilecek ve kalıtsal bozukluklar engellenebilecektir. Öte yandan nano teknolojideki gelişmeler özellikle yaşamlarımızı kolaylaştıracak ve enerji kullanımımızı çok büyük oranda arttıracak gelişmeler sunacaktır. Ancak teknolojik gelişim iyiye kullanılabildiği gibi kötüye de kullanılabilir.
KÖTÜ SENARYO: YENİ KÖLECİ TOPLUM
Eğer dünyadaki bu siyasi ve iktisadi konjonktür devam ederse, belki de yüz yıl sonra karşılaşacağımız dünya bir yeni köleci topluma doğru gidecektir. Bunda teknolojideki gelişmelerin, servet ve gelir dağılımda adaletsizliğin büyük payı olacaktır. Parası olan küçük bir azınlığın her ülkede gücü ve serveti elinde tuttuğu, bu zenginlerin teknolojideki gelişmelerle birlikte yaşlanmadan en az 150 yıl yaşadığı, yüksek teknolojinin sağladığı imkânlarla yüksek refah içinde yaşadığı, en iyi eğitimden geçtiği, genetikleri her türlü kalıtsal hastalıktan temizlenmiş olduğu ve toplumun idaresinde söz sahibi olduğu bir toplum. Bunlar üstün insanlar olacak. Öte yandan halkın çoğunluğunu oluşturan fakirler ise, kısa ömürlü, düşük refah seviyesinde olan, temel eğitim dışında efendilerine itaatten başka bir şey öğretilmemiş, genetiği efendilerinin çıkarına değiştirilmiş aşağı insanları oluşturacaklar. Bunların çocuklarının daha doğmadan önce – tıpkı işçi karıncalar gibi – belirlenen mesleklerine uygun olarak genetikleri değiştirilecek ve efendilerine mutlak itaat ederken kendilerine biçilen toplumsa rolleri (işçi, asker, cariye, soytarı, sanatçı ve bunun gibi) bir kadermiş gibi kabul edeceklerdir. Bu dünya köleci devletlerarasında çıkan bitmez tükenmez savaşların yıkıntısı altında, teknolojinin ilerlediği ama insanlığın yozlaştığı bir dünya olacaktır. Eğer bir üçüncü dünya savaşıyla ortadan kalkmazsa…
Yerimiz tamam. İkinci ve İyi Senaryoyu da pazartesi anlatırız.
SOSYAL DEVLETİN KÜRESELLEŞMESİ
YAYINLAMA:
Cuma günkü yazımda bugün hâkim olan dünya düzeninin yeni teknoloji devrimleri ile birlikte varlığını sürdürmesi durumunda karşılaşacağımız dünyayı iç karartıcı bir şekilde anlatmıştım. Hatırlayacak olursak, biyo teknolojideki gelişmeler adaletsiz ve eşitliksiz bir düzende köleci toplumun hortlamasına yol açabilirdi. Bu tam da Batı uygarlığının (Mehmet Akif merhumun sözleriyle “tek dişi kalmış canavarın”) evrileceği ideal noktayı da göstermekteydi. Gücün hak olduğu (“Might is Right!/ Güç Haktır!” İngiliz atasözü, DMD) bir dünya… Gücü, parayı ve teknolojiyi elinde tutan uzun ömürlü, sağlıklı, eğitimli ve müreffeh bir azınlığın yönetimi altındaki kısa ömürlü, sağlıksız, cahil ve fakir bir çoğunluğun olduğu dünya… Pekiyi bunun bir alternatifi olabilir mi? Sahip olduğumuz teknolojinin insanlığın tümünün yararına kullanılabilmesi mümkün müdür? Bunu Batı uygarlığının (o da uygarlıksa eğer… DMD) temel düsturlarıyla gerçekleştirebilir miyiz, yoksa başka bir dünya algısına mı ihtiyaç vardır? Bu soruları cevaplamak istiyorum.
HASTALIĞIN TEŞHİSİ – GÜCÜN, SERVETİN VE İTİBARIN EŞİTSİZ DAĞILIMI
Bugünkü dünyanın temel problemlerini daha önce de tartışmıştım. İsterseniz maddeler halinde yazalım:
(i) Para ve enformasyon akışlarının milli devletlerin kontrolünden çıkıp, merkezi olmayan ve bir kurallar zinciriyle örgütlenmemiş küresel bir ağın güdümünde olması. Bunun sonucu ardı arkası kesilmeyen krizler ve küresel terördür.
(ii) Dünyada üretilen gelir ve servetin yüzde 40’ı dünyanın en zengin yüzde 1’inin elinde iken dünya nüfusunun yarısının fakirlik sınırının altında olması. Bunun sonucu fakir ülkelerde çıkan iç savaşlar ve uluslararası göçtür.
(iii) Hâkim “neo-liberal düzenin” ve onun beslemesi ödül ve madalyalı “sahte aydınların” insanlığın tümünün yararına değil de, küresel sistemdeki eşitsizlik ve adaletsizliğin ana sebebi olan Atlantik Emperyalizminin sultasının devamı için çalışması. Bunun sonucu insanlığın ortak menfaatine yönelik önerilerin ne medyada ne de akademik camiada yer bulmaması, hatta bu önerilerin sahiplerinin linç edilmesidir.
(iv) Dünya para sisteminin en büyük emperyalist devletin (ABD) milli parasına bağlı olması. Bunun sonucu, bugün, paradoksal bir şekilde, ABD’nin bile kendi parası üzerindeki kontrolünü kaybetmesidir.
(v) Toplumları bir arada tutan milli değerlerin aşınması, bunu takiben bir tarafta milliyetsiz ve vatansız bir “dünya vatandaşlığı” kavramı yükselirken aynı anda etnik milliyetçiliğin, mezhepçiliğin ve kabileciliğin de yükselmesi. Bunun sonucu, gelişmiş ülkelerde ırkçılığın hortlaması, gelişmekte olan ülkelerde ise iç savaşların patlamasıdır.
(vi) Dünyadaki sermayenin yüzde 25’inin üretken sanayi sektörlerinde bulunmasına karşın, yüzde 75’inin üretken olmayan finans sektöründe yoğunlaşması. Bunun sonucu dünyanın genelinde hızla düşen kâr oranları ve kapitalizmin genel bir krize sürüklenmesidir.
Yukarıda bahsettiğim problemler, dikkat ederseniz sadece Türkiye’nin, ABD’nin veya herhangi bir ülkenin değil bütün küresel toplumun ortak problemleridir. Bildiğimiz şey ise, bu problemlerin tek başına milli devletlerin politikalarıyla çözülemeyeceğidir. Yeni bir küresel sisteme ihtiyaç hâsıl olmuştur.
HASTALIĞIN TEDAVİSİ – KÜRESEL SOSYAL DEVLET
Batı uygarlığının ürünü olup da canı gönülden kabul edip desteklediğim yegâne kurum sosyal devlettir. Sosyal devlet, kapitalist ekonomik sistem içinde ortaya çıkan gelir adaletsizliği, kaynak tahsisindeki etkinsizlik ve servet eşitsizliğini milli ekonomi içinde azaltmak için geliri, serveti ve üretim kaynaklarını (sermaye, emek ve hammadde) yeniden dağıtmayı amaçlayan devlettir. Bu haliyle para babası zenginlerin aleyhine ve alt gelir grubundaki insanların lehine olacaktır. Aynı zamanda rekabetçi küçük firmaları teşvik ederken tekelci büyük firmaları sınırlayacaktır. Pekiyi, bugünkü şartlarda sosyal devlet derde deva olur mu? Hayır. Çünkü sorunlar tek bir devletin değil, bütün dünyanın sorunlarıdır. O zaman sosyal devlet politikalarını bütün küresel ekonomide uygulayacak küresel bir kuruma ihtiyaç vardır.
Bazı çok “hümanist ve demokrat liboşların” son yirmi yıldır savunduğu “dünya devleti ve dünya vatandaşlığı” değil muradımız. Muradımız dünya üzerindeki para ve kredi akışlarının denetim altına alınması, küresel para sisteminin istikrarı, az gelişmiş ülkelerde kalkınma yatırımlarına öncelik verecek bir küresel yatırım ajandasının kurulmasıdır. Küresel ihtilafların çözümünün hiçbir ülkeyi imtiyazlı saymadan eşitlikçi bir ortamda çözümünü sağlayan bir küresel uzlaşı ile küresel bazda savaş ve terörü en aza indirecek bir yapının tesisi ana amaç olmalıdır. Böyle bir yapı kurulursa, o zaman, dünyada gelişen teknolojinin sağlayacağı imkânlarla birlikte fakirliğin küresel bazda en aza indirildiği, kalıtsal hastalıkların ortadan kaldırıldığı, ortalama insan ömrünün çok uzadığı bir çağa girebiliriz. Ancak bu dünyanın kurulabilmesi demek emperyalist devletlerin iktidarlarının sınırlandırılması, küresel spekülâtörlerin, silah, enerji ve ilaç kartellerinin denetim altına alınması anlamına gelir. Yani bugün dünya siyasetini ve ekonomisini yönlendiren ağababaların güç ve servetlerinin azalması demektir.
Bu senaryonun kabul edilmesi halinde nasıl uygulanacaktır? Anlatalım.
(İ) Dünya’da bir elektronik küresel para IMF veya benzeri bir kurum tarafından basılır. Dünyadaki diğer paralar da - hepsi elektronik olmak kaydıyla – sabit kurla bu paraya endekslenir. IMF veya benzeri kurumun herhangi bir milli devletin güdümünde olmaması sağlanır. (Hali hazırda bu tarz uluslararası kurumlar ABD vesayeti altındadır.) Basılan küresel paranın arkasında dünyanın bütün doğal kaynakları bulunur. Bunun için bu doğal kaynakların küresel ortak mülkiyette bulunması gerekir.
(ii) BM dünyanın parlamentosu hüviyetine kavuşur. Burada her millet eşit sayıda temsilcileri tarafından temsil edilir, BM güvenlik konseyi lağvedilir, BM’de iki yıllık bir süreyle ülkeler tarafından seçilen bir yürütme kurulu çevre, fakirlik ve açlıkla mücadele, küresel suç ekonomisi ve terörle mücadele ile görevlendirilir. Bütün ülkeler de bu yürütme kurulunun politikalarını uygular.
(iii) Dünyadaki temel doğal kaynaklar (petrol, doğal gaz, su, ormanlar vb.) insanlığın ortak mirası kabul edilir ve mülkiyeti BM’e devredilir. Bu kaynakların kullanımı BM’e bağlı küresel bir firma tarafından yürütülür. Firmanın denetimi BM üyesi ülkeler tarafından sağlanır.
(iv) Özel finans piyasalarının küresel bazda sıkı bir denetim altına alınması ve kâğıt paranın tedavülden kalkması gerekir. Böylece küresel bazda kimin nereye, ne kadar harcadığı kayda alınacaktır. Sermaye piyasalarının spekülâsyondan arındırılması ve asli görevi olan yatırımcıyı finanse etmeye yönelmesi sağlanır.
(v) Az gelişmiş ülkelerde temel alt yapı yatırımları, sanayinin teşviki ve bütün dünyada bilimsel tarımın desteklenmesi ile ülkeler arasındaki gelir ve servet uçurumlarının kapanması sağlanır. Fonlar küresel kumarhane haline gelmiş finans piyasalarında değil ama sanayi ve modern tarıma aktarılır.
(vi) Ülkelerin silahlanmasında sınırlamaya gidilir, BM’e bağlı bir güvenlik birimi kurulur, ülkeler arası savaşların önüne geçilir.
(Vİİ) Mevcut sağlık sistemi, bugün, üçkâğıtçı ilaç kartellerinin elindedir. Dünya Sağlık Kurumu bu konuda aktifleştirilir, ilaç üretimi yapan karteller sıkı denetime alınır, gerekirse ilaç üretiminin mülkiyeti de BM’e devredilir.
“Hocam, yapmayın! Küresel emperyalizm buna müsaade etmez. Dev ilaç, finans ve silah kartelleri, enerji firmaları buna karşı çıkar! Böyle bir sistem mümkün değildir!” dersiniz, haklısınız da… Belki bugünden bakıldığında çok da gerçekçi bir görüş ortaya atıyorsunuz… Ancak bütün bir sistemin tümüyle çökmesi, insanlığın sahip olduğu bütün erdemlerin ve zenginliğin yok olması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bugün değilse bile uzun vadede insanlığın bu yola girmesi gerekir. Çünkü küresel hastalıklarla mücadele için küresel tedavi şarttır.
Pekiyi, bu dünyanın kurulması rekabetçi, bireyci ve piyasacı bir anlayışla mümkün müdür? Yeni bir bakış açısına ihtiyaç mı vardır? Bu bakış açısı Türk tarihinde ve uygarlığında mı saklıdır? Cuma’ya bu konulara gireriz.
MEZHEPÇİLİK, EBU HANİFE VE ERDOĞAN
YAYINLAMA:
6 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir alıntı ile başlayalım:
“Müslümanların üstesinden gelinmesi gereken en büyük iki sıkıntı olduğunu vurgulayan Erdoğan, bunların ilkinin mezhep ayrımı olduğunu ifade etti. Erdoğan, mezhep mensubiyetinin kimi yerlerde başlı başına bir din haline getirildiğinin altını çizerek, "Bizim tek dinimiz İslam’dır. Diğer her şey ondan sonra gelir. Dinimizi pratikte yaşama konusunda yol gösteren mezheplerin, günümüzde böylesine farklı bir yere oturtulmasının kesinlikle farklı niyetlere hizmet ettiğine inanıyorum. Ameldeki farklılıkları itikadın önüne geçiren zihniyetin dinimize ait olması mümkün değil. Sayıları 2 milyara yaklaşan İslam ümmetini birbirine düşman eden mezhep taassubunu bir an önce çözüme kavuşturmamız gerekiyor. Müslümanların vahdeti için verdiğimiz mücadelede en büyük desteği biz sizlerden bekliyoruz. Bunu siz başaracaksınız" değerlendirmesinde bulundu.”
Söz konusu konuşmayı Sayın Cumhurbaşkanı Ankara İlahiyat’ın 70’inci kuruluş yılı vesilesi ile Beştepe’de yapmıştı. Burada Cumhurbaşkanı’nın iki noktaya teması öne çıkmaktadır: 1. Müslümanların dini İslam’dır, falanca mezhep filanca tarikat değildir. 2. Muamelâta dair konular inanca dair konular haline getirilmektedir. Hemen belirteyim ki, Sayın Cumhurbaşkanı’na yüzde yüz katılıyorum, tam destek veriyorum. Ancak Cumhurbaşkanı’nın bu konuda söyledikleri, ne kadar doğru olsa da, bazı mahfillerin (özellikle mezhebi, tarikatı din haline getirenlerin ve de cahiliyye dönemi Arap müşriklerinin adetlerini İslam diye yutturanların) tüylerini diken diken etmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı devamında “İslami Terör” adı altında bilinen örgütlerin Batı emperyalizminin kuklaları olduğunu söyleyerek FETÖ ve benzeri örgütleri eleştirmişti. Casus teşkilatı FETÖ’yü hala daha korumak isteyenlerin bütün kesimler içinde var olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı konuşmasını şu ihtarla tamamlamıştı: “Başına sarık saran, üzerine cübbe giyen, ağzından ayetler dökülen teröristbaşlarının adeta nöbetleşe sürdürdükleri faaliyetlerden tek zarar gören Müslümanlardır maalesef!"
Sayın Cumhurbaşkanı belli aralıklarla hurafelere dayanan din anlayışının İslam’ın temel prensiplerine aykırı olduğunu söylemişti. Bunu hepimiz biliyoruz. Yine de bütün İslam aleminin hâl-i pür melâline bakınca Müslümanların çoğunun bu anlayışa sahip olmadığını üzülerek görmekteyiz. Bugün İslam Dünyası, hem ticaret yolları açısından, hem enerji hatları açısından stratejik öneme sahip bir coğrafyaya yayılmıştır. Ancak bu ülkelerdeki yetersiz sermaye birikimi, yaygın fakirlik, eğitimsizlik ve bu coğrafyanın genelinde despot yönetimlerin zalim idareleri, İslam coğrafyasında toplumların milletleşememesine yol açmıştır. Milletleşme, bir toplumu oluşturan insanların sahip oldukları ortak yaşam tarzı, ortak kültür ve ortak vatandaşlık şuuru altında bir araya gelmesi ile başlar. Ortak siyasi ve iktisadi çıkarlar ile tamamlanır. Maalesef, İslam ülkelerinin çoğundaki iktisadi ve siyasi geri kalmışlığın sonucunda, bu bölgelerde siyaset mezhepler ve etnik azınlıklar çerçevesinde yapılmakta, insanlar kendilerini aşiretleriyle veya mezhepleriyle tanımlamaktadırlar. Daha kötüsü her kabile, aşiret veya mezhep mensupları, en büyük düşman olarak diğer kabile, aşiret ve mezhep mensuplarını görmektedirler. Bütün bunların doğal sonucu Suriye ve Irak’ta olduğu gibi iç savaştır. Bu işi kaşıyan, iç savaştan en büyük faydayı elde eden de emperyalist ülkelerdir.
Ülkemizde de, 1940’lı yılların başında başlayan ve son 20 yıldır çok ciddi bir toplumsal etki alanına sahip olan bir “Ehli Sünnet’çi çizgi” gelişmiştir. Bu çizgi, genellikle kendilerini Hanefi – Maturidi olarak tanımlamakla birlikte, bu tanım ancak sözde kalmaktadır. Özde ve eylemde baktığımızda, bu zevatın söyledikleri ile Hicaz’ın Selefi – Vehhabilerinin söyledikleri arasında bir fark görülmemektedir. İkincisi, dinin ameli hükümlerini (yani abdest nasıl alınır, oruç nasıl tutulur gibi ibadet ve törenlerin usullerine dair kurallarını, DMD) içeren mezheplere mensubiyetin insanlarının imanları ile ilgili bir temel hüküm haline getirmektedirler. Yani örneğin gerçek İslam anlayışının Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinin (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri) bakış açısı olduğunu, bunun dışındakilerin İslam çizgisinden çıktıklarını söylemektedirler. Bunu söylemek ve iddia etmek öncelikle İslâm’ın temel esprisine, sonra da bizzat Ehl-i Sünnet’in en büyük imamı İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşlerine aykırıdır. Çünkü İmam-ı Azam ve bütün diğer Sünnî din büyükleri, bir Müslümanının imanının yaptığı işlerle eksilmeyeceği veya artmayacağını savunurlar. Yani içki içen bir insanın, zina eden bir kişinin imanında bir eksilme olmaz, yüz vakit namaz kılsa da bir insanın imanı artmaz! Ehl-i Sünnet görüşü tam olarak budur. Bu zavallılar ise, milletin eşinin kıyafetine, oy verdiği partiye bakarak Cennet veya Cehennem’e bilet kesmektedir. Ne güzel İstanbul be!
Mezhepler yetmezmiş gibi, son yirmi yılda ortaya çıkan, kapitalizmin dinamikleriyle birer holding işletmesine dönen tarikat ve cemaatların her biri de kendilerinin gerçek İslamı temsil ettiğini, diğerlerinin imanının şüpheli olduğunu ima etmektedirler. Her cemaat (FETÖ de bunlara dâhildir), öbür tarafta Cennet’ten arazi tapusu, çeşit çeşit huriler, sorgu sualden muaf olmak gibi çeşitli rüşvetler / endulijanslar dağıtmaktadır. Birbirlerini reddeden ve kötüleyen, Allahın rızasını ancak kendilerinin temsil ettiğini iddia eden bu grupların hem milletin hem de İslam inancını benimsemiş vatandaşlarımızın birlik ve beraberliğini bozmakta, halkı ayrıştırarak kin ve düşmanlığı teşvik etmektedir. Bu zevatın, kendileri haricindeki dini gruplara saldırdığı, onları eleştirdiği kadar ateistlere, dinsizlere, misyoner faaliyetlerine, emperyalizme, vurgunculuk ve soygunculuğa eleştiri getirdiğini göreniniz var mı? Her gün sosyal medyada pıtırak gibi büyüyen ve arkasında CIA desteği olduğunu tahmin ettiğim ateizm savunucusu sitelerde söylenenlere cevap niyetine bir kelâm etmişlikleri var mıdır? Varsa yoksa sizin ve ailenizin nasıl giyindiği, ne yememesi ve içmemesi gerektiği ve burada kaleme alınmayacak cinsel konular bu zevatın ana konularıdır. Tabir-i caizse, Marslılar gelse ve bizim bu sözde Hocaefendilerin vaazlarını dinlese, İslam’ın tek derdinin milletin uçkuru ile ilgili meseleler olduğunu düşünürler.
Pekiyi bu neden böyledir? Aslında bu grupları çarşıda farklı gelir gruplarına göre mal satan tacirlere benzetmek gerekir. Bazıları zengin muhitlerine, bazıları düşük gelir grubundan gariban mahallelerine, bazıları da iyi eğitimli orta gelir grubu mensuplarına tezgâh açmıştır. Her grubun belli bir müşteri kitlesi vardır ve bu müşteri kitlesi için birbirleriyle rekabet etmektedirler. Onun için birbiriyle kapışırlar da, kendileri için rakip olmayan ateistler ve misyonerlerle tartışmayı akıllarından bile geçirmezler. Yani bütün dertleri duygusaldır!
Bu iş böyle giderse önümüzdeki yirmi – otuz yıl içinde dine inanan insan sayısında ciddi bir gerileme gerçekleşecek, hala daha inananların ise İslam inancının temelleriyle bir alakâsı olmayacaktır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendisinin de beyan ettiği gibi bu büyük tehdide karşı önlem almak öncelikle kendilerinin sorumluluğundadır. Yoksa işler hiç de iyiye gitmeyecektir.
Hayırlı Cumalar…
REİS VE KASABANIN ŞERİFİ: NEYDİ VE NE OLDU?
YAYINLAMA:
Gördüğüm kadarıyla, Kasabanın Şerifi “Ne şiş yansın, ne de kebap!”, demektedir. Sayın Cumhurbaşkanı ile mükemmel bir ilişkimiz var derken, YPG ile de mükemmel ilişkilerinin olduğunu söylüyor. Ona bakarsanız Kuzey Kore’yle de harika ilişkileri olduğunu söylerken Güney Kore’yle muhteşem ilişkisi olduğunu söylemekteydi. Aslında adamın derdi başkadır. Önümüzde Başkanlık seçimi var. Kendisinin azliyle ilgili bir soruşturma var. ABD içindeki küreselleşmeden zarar gören kesimlerden ve ABD’nin muhafazakâr taşrasından oy alan bir siyasetçi olarak 1990’dan beri bütün dünyaya egemen olmak isteyen (ve bunu da eline yüzüne bulaştıran) Amerikan müesses nizamıyla pençe pençe bir kavgası var. Bu yüzden içerideki kamuoyuna çok ters görünmek istememekte ama aynı zamanda bu yapıyı da değiştirmek istemektedir. Benim kanaatimce Trump, ABD’nin kendi kıtasında kuvvetli bir devlet olmasını, ABD’nin kendi ekonomik problemlerini çözmesini ve dünyanın dertleriyle çok da ilgilenmemesini sağlamaya çalışacaktır, eğer tekrar başkan olursa… Bu da yeni bir izolasyonist politika anlamına gelir. Ancak şu anda durumu zayıftır. O yüzden top çevirmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanı ise ne S-400 meselesinde, ne eşkıya bozuntusu Şahin Cilo – Ferhat Abdi Şirin meselesinde, ne casus başı Fetullah hakkında, ne de ambargo ve sair tehditler karşısında pozisyonunu değiştirmedi. Yani bir gün önce, bir ay önce veya bir yıl önce neredeysek oradayız. Cumhurbaşkanı Türkiye’nin politikalarını çok net bir şekilde ifade etti, görüldüğü üzere muhatabından çok daha ciddi, tutarlı ve hazırlıklıydı. Kasabanın Şerifi kendisine Pentagon ve CIA’den fısıldanan bazı fikirlerle Türkiye’yi amiyane tabirle bazen “kafalamaya” bazen de “tehditle” politika değiştirmeye zorlamaya çalışmıştır ama görünen o ki, bunda başarılı olamamıştır.
Pekiyi, ülkelerin politik duruşları değişmediyse biz niye oraya gittik? Cumhurbaşkanı’nın ABD’ye bu durumda gitmesi ne anlama gelir? Bir şeyin değişmeyeceğini tahmin etmemişler miydi?
Oraya Türkiye’nin gitmesi, ABD’nin Başkanının da çok misafirperver davranışları, aslında, her iki ülkenin de birbirlerini kaybetmek istemedikleri anlamına gelmektedir. Ancak her iki ülke de karşı tarafın kendi bakış açısına yaklaşmasını bekleyerek kendi duruşundan taviz vermek istememektedir. Bu da çözümsüz bir durum ortaya çıkarmaktadır. Yani ABD ve Türkiye birbirlerini kaybetmek istememektedirler, ama müttefiklikten farklı şeyler anlamaktadırlar. Biz kendi vatanımızın birliği konusunda müttefiklerimizin desteklerini isterken, ABD Türkiye’nin kendi güdümünde kalmasını istemektedir. Ancak müttefikliğin anlamı konusunda farklılıklara rağmen, ne Türkiye ABD’den ne de ABD Türkiye’den kopmak istememektedir. Garip ama gerçek budur. Bu bağlamda, Türkiye’nin ABD için ve ABD’nin de Türkiye için ne ifade ettiğini değerlendirmek gereklidir.
TÜRKİYE ABD İÇİN VAZGEÇİLMEZ MİDİR?
ABD’nin küresel güç olmasının dayanağı parasının rezerv para olması ve dünya finansal sistemini yönlendirebilmesi, dünya enerji arzını doğrudan veya dolaylı yoldan kontrol edebilmesi ve sahip olduğu askeri gücün rakipsiz olmasıdır. Ancak bugün Dolar’ın hakim para olmasının maliyeti ABD’ye sağladığı faydayı aşmaktadır. Dahası pıtrak gibi kripto paralar ortaya çıkmakta, bizim de içinde bulunduğumuz birçok ülke alternatif para sistemleri üzerinde çalışmaktadır. Yani egemenliğin ilk dayanağı çatırdamaktadır. İkincisi dünyanın enerji rezervlerinin bulunduğu Orta Doğu bölgesinde ABD’nin 20 sene önceki etkinliği yoktur. ABD yanlış politikalarla Irak’ı İran’a, Suriye’yi Rusya’ya hediye etmiştir. Rusya tarihinde ilk defa Akdeniz’de kuvvetli bir deniz üssü elde etmiştir. Dahası okyanus ticaretinin sonu gelmekte, ticaret yeniden ipek yolu üzerine dönmektedir. Türkiye hem Akdeniz’de, hem enerji rezervlerinin bulunduğu Orta Doğu’da, hem de yeni ticaret yollarının tam üstünde bulunmaktadır. Bu bölgede ABD’nin Türkiye’den daha güçlü bir müttefiki de yoktur. Üçüncüsü ABD’nin askeri gücü rakipsizdir ancak buna rağmen bütün dünyaya yayılmıştır ve son yirmi yılda hiçbir başarısı da yoktur. Girdiği ülkeleri tarumar etmişlerdir ancak savaşın sonucunda ABD’nin rakipleri mevzi kazanmışlardır. Amerikan askeri müdahaleleri askeri ve jeo-politik bir kazanç sağlamadığı gibi, bu askeri gücün iktisadi maliyeti de ABD’nin maliyesini zorlamaktadır. Pompeo’nun dediği gibi NATO bile artık bir yük olarak görülmektedir. Böyle olunca, ABD’nin stratejik bölgelerde güçlü orduya sahip müttefiklere ihtiyacı vardır. Her üç problemin çözümünde de Türkiye’nin ABD için değeri vazgeçilmezdir.
Eğer ABD Türkiye’yi kaybederse, özellikle Türkiye’yi Rusya’ya kaptırırsa, bu onun için büyük bir mağlubiyet olur. ABD Türkiye’yi eskiden olduğu gibi yönlendiremese de, Rusya’ya kaptırmamalıdır. Mevcut durumda ABD uzun dönemde mutlak olarak kaybeden konumdadır. Bu yüzden ABD zararı en aza indirmek zorundadır.
ABD TÜRKİYE İÇİN VAZGEÇİLMEZ MİDİR?
ABD Türkiye için vaz geçilmez değildir, aksine ABD’den vaz geçilmesi de gerekir. Ama vazgeçmek bu satırları yazmak kadar kolay değildir. Birçok iç içe geçmiş süreç dolayısıyla böyle bir karar almak, kısa vadede, pek mümkün de değildir.
ABD ve NATO Türkiye’ye bugüne kadar çok faydalı olmamıştır. Belki bölücü eşkıyabaşı Apo’nun yakalanması ve Soğuk Savaş döneminde Rusya’ya karşı koruma sağlaması dışında, ABD ve NATO’nun faaliyetlerinin hemen hemen tamamı Türkiye’nin aleyhinedir. Üstüne yapılan darbeleri, Kıbrıs Savaşı sonrası uygulanan ambargoyu, FETÖ’yü, PKK’yı ve diğer faktörleri eklersek bu müttefiklikten Türkiye’nin hep zararlı çıktığı anlaşılmaktadır. ABD Türkiye’ye faydalı olmasa da, çok büyük zarar verebilir. Dünya medyası, finans sistemi ve teknolojisi ABD güdümündedir. İsterlerse Türkiye’de ağır tahribata yol açabilirler. Türkiye’yi yöneten bütün hükümetler, bugüne kadar, ABD’den gelecek faydayı en yükseğe çıkarmayı değil ama ABD’den gelecek zararları en düşük düzeye indirmeyi amaçlamışlardır. Bugünkü durum da budur. Sayın Cumhurbaşkanı çok iyi bilmektedir ki, ABD’den bize bir fayda gelmeyecektir ama bize verebileceği zararı en düşük düzeye indirmeyi amaçlamaktadır. Bu yüzden dünyaya iyi bir fotoğraf vermek, ülke görüşlerini ABD’li muhataplarına anlatmak ve ilişkileri koparmamak için gitmiştir.
SONUÇ:
Her iki ülke de, kendi açılarından zararlarını en düşük düzeye indirmeyi amaçlamaktadır. Sürecin nasıl gelişeceğini uzun dönemde göreceğiz.
NOBEL İKTİSAT ÖDÜLLERİ: FAKİRLİĞİN SEBEBİ ULUSAL ETKENLER Mİ YOKSA KÜRESEL ETKENLER Mİ?
YAYINLAMA:
Nobel İktisat Ödülleri, 2019 yılında kalkınma iktisadı çalışanlarına verildi. Geçen sene de büyüme iktisadında isim yapmış Paul Romer ve William Nordhaus’a verilmişti. İki sene üst üste büyüme ve kalkınma konularında Nobel İktisat Ödülü’nün verilmesi ilk bakışta sevindirici bir gelişmedir. Uzun yıllar boyunca mekanizma tasarımı, piyasaların istisnai koşulları, “faiz indi - döviz bindi” iktisadı gibi incir çekirdeğini doldurmayacak konulara dağıtılan ödüllerden sonra bu konuların yeniden revaçta olması bile biz gerçek iktisatçıları memnun etmiştir. Ancak... Kalkınma iktisadının temel konularını, bakış açısını ve yöntemlerini düşündüğümüzde, bu verilen ödüllerin aslında kalkınma iktisadının içini boşaltma ve araştırma yönünü değiştirme içerikli ideolojik bir programın parçaları olduğu da gözümüzden kaçmamaktadır. İsterseniz Nobel İktisat Ödülü alan meslektaşlarımızı bir tanıyalım.
ÖDÜL SAHİPLERİ: DUFLO, KREMER VE BANERJEE
Esther Duflo, 1972 doğumlu Fransız asıllı bir Amerikalı iktisatçıdır. Abdüllatif Cemil, Fakirlikle Mücadele Laboratuvarı kurucusu ve yöneticisi ve MIT’de Yoksullukla Mücadele ve Kalkınma İktisadı Profesörüdür. Aynı zamanda, NBER’da (Amerikalı Milli Ekonomik Araştırmalar Bürosu’nda) Kalkınmanın Ekonomik Analizi ve Kalkınma Araştırmaları Kurulu Üyeliği ve İktisadi ve Siyasi Araştırmalar Merkezi Müdürlüğünü de yürütmektedir.
Şu saydığımız görevler, Duflo’nun Amerikalı iktisatçılar camiasında önemli mevkilere sahip olduğunu ve aynı zamanda Amerika bürokrasisinde de ciddi görevleri haiz olduğunu göstermektedir.
Nobel ödülünün diğer sahibi 1961 doğumlu Hindistan asıllı Amerikalı iktisatçı Abhijit Banerjee ile evlidir. Nobel ödüllü çift akademik araştırmalarında çoğunlukla birlikte çalışmışlardır. Bu çalışma konuları genelde gelişmekte olan ülkelerde mikro iktisadi sorunlara odaklıdır. Bunlar arasında hane halkının tüketim davranışları, eğitim ve finans sektörleri ile mikro iktisadi kalkınma ilişkisi, eğitim ve sağlık politikalarının yol açtığı sonuçlar sayılabilir. Duflo ve Banerjee karı koca ilişkisinin yanında bir hoca asistan ilişkisine de sahipler. Araştırma nesneleri özellikle Hindistan ve Güney Doğu Asya ülkelerinde fakirlik iken, araştırma yöntemleri ağırlıklı saha çalışmaları ve deneysel iktisat uygulamalarıdır. Daha çok Asya ülkelerinde okuma yazma seferberliği gibi faaliyetler de düzenlemişlerdir.
Michael Kremer 1964 doğumlu orjinal Amerikalı Kalkınma İktisatçısıdır. Harvard Üniversitesi’nde Kalkınmakta Olan Toplumlar Profesörüdür. Kremer, kalkınmakta olan ülkelere yardım faaliyetlerine katıldı ve yönetti. Bir örnek olarak önderlik ettiği önemli faaliyetlerden biri öğretmen ve öğrencilerin yaz tatillerinde Tanzanya’da gönüllü olarak öğretmenlik yapması projesidir. Bu bağlamda Harvard merkezli “World Teaching Program” / Dünya Öğretim Programı’nın da müdürüdür.
Kremer, çalışmalarında ana amaç olarak kalkınma sorunlarını, piyasalarda oluşan mekanizmalar vasıtasıyla çözmeyi ve piyasaları kalkınmaya destek olacak şekilde örgütlemeyi kabul eder. Bununla birlikte gönüllü bağışların da kalkınmaya önemli katkısı olacağını savunur. Kremer’in kalkınma iktisadında kendine ait “O-Ring Theory” / O - Halkası Teorisi diye bilinen bir teorisi de vardır. Buna göre, O - Halkası Teorisi zengin ülkelerin niçin daha karmaşık ürünler ürettiği, neden daha büyük firmalara, işgücü üretkenliği ve verimliliğine sahip olduğunu açıklamaya çalışır. Teorinin ana amacı küresel eşitsizliği gidermek değil ama bunun ekonomik sistemin doğal bir sonucu olduğunu göstermektir.
FAKİRLİĞİN SEBEBİ NEDİR?
Fakirlik, en genel anlamda bir insanın ihtiyaçlarını karşılayabilecek maddi varlık veya gelire sahip olmamasıdır. Fakirliğe yol açan iktisadi, siyasi ve toplumsal etmenler bulunmaktadır. Fakirliği mutlak ve göreli fakirlik olarak ikiye ayırabiliriz.
Mutlak fakirlik bir insanın besin, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek araç, gelir ve varlıktan tamamen mahrum olması anlamına gelir. Mutlak fakirlik ülke ve zaman farkı gözetmeksizin bütün insanlar için geçerli olan bir kriterdir.
Öte yandan, göreli fakirlik bir insanın yaşadığı zaman ve yerde toplumun genelince kabul gören yaşam standardını sağlayacak asgari gelire sahip olmaması anlamına gelir. Bu manada, göreli fakirlik toplumdan topluma ve zamandan zamana değişir. Zengin toplumlarda ortaya çıkan yüksek yaşam standardını sağlayamayan birisi o toplumda göreli fakir olarak kabul edilirken, aynı kişi aynı yaşam standardıyla fakir bir toplumda zengin sayılabilir.
Yukarıdaki tanıma göre fakirliğin her iki tanımı da üretkenlik, gelir ve servet düzeyiyle bağlantılıdır. Ancak fakirlik bir sebep değil sonuçtur. Esas problem kalkınmada yetersizliktir. Kalkınma ise, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, bütün sermaye tiplerinde yeterli bir kişi başına sermaye birikimine ulaşmak kadar, bu sermaye birikimiyle ulaşılan toplam gelirin toplumda adil bir şekilde paylaşılması ve toplumdaki ortalama yaşam standardının yükselmesini amaçlar. Kalkınma, mutlak fakirlikten çok göreli fakirliği kriter olarak alır. Yani belli bir yılda, dünyadaki en zengin ülkeler ile en fakir ülkelerin sermaye ve servet birikimi ile ortalama yaşam standartları arasındaki farka odaklanır. Dikkat edilirse tek tek bireylerin değil ama bütün dünyada ülkeler arası servet ve gelir farkları temel araştırma konusudur.
Bu anlamda, gerek zengin ve fakir ülkeler arasındaki gelir ve servet farklarının gerekse tek tek ülkeler içinde bölgesel farkların oluşmasında temel etken, bizatihi, serbest piyasa ekonomisidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde fakirliğin, gelir adaletsizliğinin ve hızlı büyüyememenin sebebi hâkim ekonomik ve siyasi sistemin kendisidir. Fakirlik meselesinin de, sonuç olarak bireysel bazda değil ama küresel ve ulusal bazda ele alınması gerekir.
NOBEL ÖDÜLÜNÜ NİÇİN ALDILAR?
Yukarıda kısaca tanıttığım Nobel Ödüllü iktisatçılar, dünyadaki hâkim sistemin sonucunda ortaya çıkan gelir dağılımında adaletsizlikleri, kaynak tahsisindeki etkinsizlikleri ve bunları sonucunda oluşan yaygın fakirliğin egemen iktisadi sistemden kaynaklanmadığını savunurlar. Batılı olmayan toplumlarda yaygın fakirliğin sebeplerini kamu idaresinin demokratik olmaması, adalet sisteminin çalışmaması, bu toplumlardaki kültürel “gerici” unsurların (yani din, gelenek ve görenekler, o toplumun tarihsel değerleri gibi, DMD) etkisiyle açıklamaya çalışırlar. Kremer daha da ileri giderek, kalkınmamışlık ve gelişmemişliğin iktisadi sistemin doğal dengesi olduğunu söyler.
Bu anlamda bu iktisatçıların önerileri fakir ülkelerde okuma yazma seferberlikleri yapmak, Batılı toplumlardan sadaka toplayarak birkaç fakir Afrikalı aileye yardım etmek, bu ülkeleri fakirlikten kurtarmak / karınlarını doyurmak için Batı vesayetinde ve Batı sermayesinin güdümünde yönetimlere razı etmek, fakirliğin sebepleri olarak gösterdikleri milli kültürel değerleri terk edip evrensel piyasa değerlerini benimsetmek amacı gütmektedir. Hiçbir şekilde dünyada hâkim olan gıda, ilaç, silah ve finans kartellerini eleştirmek, onların ipliğini pazara çıkarmak, fakir ülkelerdeki fakirliğin sebebinin Batı emperyalizmi olduğunu söylemek akıllarının ucundan bile geçmez. Çünkü bizatihi kendileri bu eşitsiz ve acımasız sistemin seçkinleri arasında bulunmaktadırlar.
Fakirlikle mücadele için fakirliğe yol açan sebepleri teşhis etmek gerekir. Fakirliğin en genel sebebi küresel eşitsizliğe dayalı serbest piyasa sistemidir. Serbest piyasa yoluyla, zenginlerin sadakasıyla, Batılı STK’ların ianesiyle belki karnınızı doyurursunuz ama vatanınızı, bağımsızlığınızı ve kimliğinizi kaybedersiniz.
SERBEST PİYASA EKOMİSİ EFSANESİ
YAYINLAMA:
Hâlbuki küresel eşitsizliğin ve yaygın fakirliğin birinci sebebi hâkim iktisadi düzendir. Bir iktisatçının küresel ilaç, silah, petrol ve finans kartellerini hiç dikkate almadan, emperyalist güçlerin örtük veya açık askeri ve siyasi müdahalelerine hiç değinmeden, Batı sömürgeciliği tarihine hiç atıf yapmadan bu gibi görüşleri savunabilmesi ilk bakışta herkese garip gelecektir. Ama… garip gelmesin. Bu gibi iktisatçılar içinde bulundukları camianın, ekmek yedikleri siyasi ve iktisadi ilişkilerin ve çocuktan beri kendilerine öğretilen önyargılı görüşlerin kısıtlayıcı etkisi altındadırlar. Yine de, bu görüşlerini en azından teorik olarak savunabilecekleri bir mazeretleri de bulunmaktadır: Serbest Piyasa Ekonomisi.
Benim yaş grubum (1974 doğumluyum, DMD) ülkemizde serbest piyasa ekonomisi kavramını ilk defa rahmetli Turgut Özal’ın ağzından duymuştu. Turgut Özal Başbakanken birçok medya organında ekonomide gelişmenin özel sektör eliyle olacağı, devletin bu girişimcilerin önünde engel olduğu, devletin çeşitli ürünleri üreterek piyasada kaynak israfına yol açtığı, işsizliğin ve fakirliğin sebebinin devletçilik olduğu, hatta son Komünist ülkenin Türkiye olduğu yazılıp çizilmişti. Mucizevi ve her derde deva ilaç ise özelleştirmeydi. Her şeyi özel sektöre bırakırsak piyasa kuralları işleyecek ve Türkiye hem daha adil bir gelir dağılımına kavuşacak hem de hızla büyüyecekti. Burada ki, sihirli kavram “piyasa” idi. Turgut Özal’a göre bu yeni iktisadi rejimin adı da “Serbest Piyasa Ekonomisi” idi.
Piyasaların hiçbir müdahale olmadan kendi işleyişine bırakıldığı durumda toplumda oluşacak refah düzeyinin en yüksekte, kaynak israfı ve gelir adaletsizliğinin en düşük düzeyde olacağı yargısı egemen iktisat anlayışı olan Klasik ve Neo-Klasik okulun temel önermelerindendir. Klasik ve Neo Klasik okul yandaşları bu önermeyi ortaya atarken, piyasaların tam etkinlikle işleyişi için “tam rekabet şartlarını” varsaymaktaydılar. Eğer bu şartların hepsi – bütün piyasalarda ve bütün ülkelerde- gerçekleşirse, işte o zaman, yukarıdaki söylem haklı çıkar. Ancak eğer bu şartlar yoksa devletin hiç müdahale etmediği eksik rekabetçi piyasalar büyük ihtimalle refah üreteceğine fakirlik, eşitlik üreteceğine eşitsizlik ve adalet üreteceğine adaletsizlik üretebilir.
Nobel ödüllü meslektaşlarımız benzeri iktisatçılar “tam rekabet şartlarının” gerçekleşip gerçekleşmediğine hiç bakmaksızın, sanki “tam rekabet şartları her yer ve zamanda hâzır ve nâzır imiş gibi” kabul edip devlet müdahalesine, sanayi ve kalkınma politikalarına, hatta eğitim ve sağlık politikalarının da hepsine birden karşı çıkmaktadırlar. Eğitim ve sağlık da dâhil olmak üzere her sektörde özelleştirmenin gerektiğini, bunun her sektörde daha kaliteli ve ucuz üretime yol açacağı temel savunularıdır. Bu görüşteki iktisatçılara göre gelişmekte olan ülkelerde devletçilik yolsuzluk ve hırsızlıklara yol açmakta, verimsiz devlet firmaları kaynakları israf etmekte, gereksiz yapılan yatırımlarla milletler borçlandırılmakta, bütün milletten toplanan vergilerle bir avuç yandaş zengin edilmektedir. Bütün bu sorunların çözümü için de, devletin ve dolayısıyla hükümetlerin, ekonomiden çekilmesini, ekonomiyle ilgili her işin “piyasa güçlerine” bırakılmasını savunurlar.
Gerçekten bu böyle midir? Tabii ki, hayır. Öncelikle “serbest piyasa ekonomisi” için gerekli olan birinci koşul olan tam rekabetin sanayi kapitalizminde gerçekleşmesi mümkün değildir. İkincisi, devlet müdahalesine “yolsuzluk ve hırsızlık” sebebiyle karşı çıkmak saçmalıktır. Çünkü eğer devlet olmazsa yolsuzluk da tanım itibarıyla olmaz, ama bir devlet idaresinin ana vasfı zaten bu tür yolsuzluk ve hırsızlıkların engellenebilmesi, denetlenebilmesi ve cezalandırılmasını temin etmesidir. Eğer devletin denetim ve yargı mekanizmaları çalışmıyorsa bu iktisadi bir sorun değil, idari ve siyasi bir sorundur. Öte yandan toplum içinde kaynakların israfı ve gelir dağılımı adaletsizliği devlet üretiminden çok tekelleşme eğilimleri, eksik rekabet gibi süreçlerde karşımıza çıkar.
Sanayi kapitalizmi, doğası gereği, sermaye birikimi ve daha büyük ölçekli üretime doğru gitme eğilimindedir. Bu da zaman içinde piyasada bazı firmaların büyüyerek diğer firmaları yutmasına yol açmaktadır. Sonuç tekelci (piyasada tek bir satıcı firmanın bulunması) ve oligopolcü (piyasada az sayıda satıcı firmanın bulunması) piyasalardır. İstisnai durumlar haricinde, tekel ve oligopoller vatandaşın tam rekabete göre çok daha az miktarda malı çok daha pahalıya tüketmesine, yani milyonlarca vatandaşın cebinden çıkan ekstra paranın bir veya birkaç büyük iş adamının cebine akmasına yol açmaktadır. Bu gelir ve servet dağılımda adaleti bozar. Öte yandan dev tekelci veya oligopolcü firmalar gerek rekabet eksikliği gerekse işletmelerinin büyüklüğünden kaynaklanan teknik maliyetler sebebiyle kaynak israfına, dolayısıyla da, bütün toplumun refah kaybına yol açmaktadırlar. Yani hayat pahalılığı, işsizlik, gelir dağılımda bozukluk, kaynak israfının temel sebebi eksik rekabet piyasalarıdır.
“Pekiyi Hocam, Smith, Ricardo ve Walras gibi büyük iktisatçılar bu gerçeği nasıl görememişlerdir?” Bu sorunun cevabı bu büyük iktisatçıların yaşadığı çağla alâkalıdır. Bu çağda (18’inci Asrın son ve 19’uncu Asrın ilk yarıları) daha bir sanayi kapitalizminden bahsetmek mümkün değildi. Üretimin en iyi ihtimalle yarısından fazlası tarım üretimiydi. Tarım ürünleri piyasasında da tam rekabete uygun bir yapı bulunmaktaydı. Ancak özellikle 19’uncu asrın son çeyreği ve bütün 20’inci asır süresince tarımın payı azalırken büyük ölçekli sanayi üretimi ekonomide taşıyıcı kol haline geldi. Sanayi üretimi ise yapısı itibarıyla rekabetçi değildir, aksine tekelleşme eğilimlerini içerir.
Bugün serbest piyasa ekonomisini savunanlar argümanlarını Smith ve Ricardo’ya dayandırırlar. Ama yaşadığımız çağ bırakın ulusal tekelleri, küresel tekellerin hâkim olduğu bir çağdır. Emperyalist Batı ülkelerinin yönetimleri de, bu küresel tekellerin temsilcisi siyasi yapılardır. Böyle bir ortam, elbette ki, Smith ve Ricardo’nun hayallerini dahi göremeyeceği bir yapıya işaret etmektedir. Serbest piyasa ekonomisinin gelişmiş ve emperyalist ülkelerdeki savunucuları kendi ülkelerinin egemenliklerini sağlayan hâkim sistemi, bir Ali Cengiz oyunuyla, Smith ve Ricardo’yu şahit göstererek savunmaktadırlar. Bizim gibi ülkelerdeki serbest piyasa savunucuları ise ya maaşlı devşirmelerdir ya da dünyadan bîhaber safderunlardır.
Pekiyi, küresel sistem gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelere ne vaat etmektedir. Bu da Cuma’ya kalsın.
KÜRESEL SİSTEM BİZE NE VAAT EDİYOR?
YAYINLAMA:
Birkaç yazıdır dünyanın ahvali üzerine çiziktiriyorum. Kalkınmanın ne anlama geldiği, kalkınma politikalarının nasıl olması gerektiği, küreselleşme ve kalkınma ve problemleri, bu konuda çalışmaları olan iktisatçılara verilen Nobel 2019 ödülleri ve benzeri konular. Bugün, Pazartesiden haber verdiğim üzere mevcut küresel iktisadi düzenin gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelere ne vaat ettiğini tartışacağım.
KÜRESELLEŞME NEDİR?
Gazeteleri, sosyal medya mecralarını taradığınızda Küreselleşme denince medya iletişim sektöründeki gelişmelerden bahsedildiğini ve “dünyanın küçük bir köy olduğunu” göreceksiniz. Gerçekten bu basit ve yüzeysel tanım küreselleşme gerçeğini tanımlamakta mıdır? Hayır.
Bazı yazar ve uzmanlar da kendi siyasi meşreplerince küreselleşmeyi tanımlamaktadırlar. Liberal ve sol liberal arkadaşlara göre Küreselleşme insan bireyinin özgürleşmesi, barış, demokrasi ve dünya vatandaşlığı anlamına gelmektedir. Yerli ve milli olduğunu iddia eden ve hala daha geleneksel sosyalist düşünceyi takip eden arkadaşlar da küreselleşme diye bize sunulanın genelde Batı özelde Amerikan Emperyalizmi olduğunu söylerler.
Bir iktisatçı için ise küreselleşme bütün dünyada her türlü mal ve hizmetin serbest ticaretinin olduğu ve buna ilaveten yeryüzünde sermaye ve emeğin serbestçe dolaşabildiği bir duruma geçiş süreci olarak tanımlanır. Bu teorik tanımdır. Pratikte ise sadece imalat sanayi mamulleri ve bazı hizmet sektörü ürünlerinin serbest dış ticareti mevcuttur. Düşük katma değerli sanayi mamulleri ve tarım ürünlerinde serbest ticaret ciddi engellere tâbidir. Öte yandan her türlü sermayenin ülkeler arası hareketi tam serbest iken çok yüksek nitelikli emek dışında emeğin ülkeler arası hareketliliği engellenmektedir.
İktisadi açıdan küreselleşme, pratikte teorik tanımından çok farklı ve çarpık bir yapı olarak tezahür etmektedir. Hem ticarette sınırlı serbestleşme hem de üretim faktörlerinin sınırlı hareketliliği, küreselleşmenin gerçekte bütün dünyaya yaygınlaşmamasına, ülkelerin gelir ve servet düzeyleri arasındaki uçurumun açılmasına ve yine her ülkenin kendi içinde de eşitsizliğin artmasına yol açmaktadır. Dünyada birçok ülkede görülen iç karışıklar, az gelişmiş ülkelerde yaşanan yaygın fakirlik, uluslararası göç hareketleri hep küreselleşmenin bu çarpık yapısının sebep olduğu eşitsizliklerin sonucudur.
KÜRESELLEŞMENİN ETKİSİYLE OLUŞAN İKTİSADİ DÜZEN
Dünya ülkelerini kabaca üç kategoriye ayıralım: Gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler. Gelişmiş ülkeler kapitalist bir toplum için gerekli olan temel altyapıyı sağlamış, her sektörde yeterli fiziki sermaye birikimine (fabrika ve üretim tesisleri) sahip, eğitilmiş işgücü, beşeri sermaye ve teknolojide gerekli gelişimi sağlamış, mali sermaye (bankacılık ve finans sisteminden sağlanan fonlar) açısından kendi ihtiyacını karşılayabilen ve ülke içinde gelir dağılımı farkları en aza inmiş ülkelerdir. Gelişmekte olan ülkeler altyapı ve fiziki sermaye ihtiyaçlarını tamamlamış ama yüksek teknolojili üretimi sağlayacak beşeri ve mali sermaye birikiminde hala yeterli düzeyde olmayan ve ülke içinde gelir dağılımı problemleri olan ülkelerdir. Az gelişmiş ülkeler ise bir kapitalist toplum için gerekli ve zorunlu olan temel altyapı ve fiziki sermaye birikimini tamamlayamamış toplumlardır.
Serbest ticaret, eğer bütün dünyada geçerli olursa, her ülkeyi en ucuza üretebileceği mallarda uzmanlaşmaya sevk eder. Bu ise ülkelerin her sektörde sahip oldukları altyapı sermayesi ve fiziki sermaye stoklarıyla beşeri sermaye ve teknoloji düzeyleriyle belirlenir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli mallarda üstünlük sahibiyken, gelişmekte olan ülkeler orta düzeyde katma değerli ve orta teknolojili mallarda üstünlük sahibidir. Öte yanda az gelişmiş ülkeler ise eğer alt yapı sorunlarını tamamlayabilirseler düşük katma değerli ve düşük teknolojili mallarda üstünlüğe sahiptir. Eğer dünyada bütün ülkelerde ve bütün mallarda serbest ticaret tesis edilirse, o zaman, gelişmiş ülkeler yüksek teknolojili, gelişmekte olan ülkeler orta teknolojili ve az gelişmiş ülkelerse düşük teknolojili malları daha fazla üretirler ve ihraç ederler. Eğer bir gelişmekte olan ülke üretim yapısını ve teknoloji düzeyini değiştirmek isterse ve serbest dış ticareti benimserse bu iki hedef çelişir. Çünkü serbest dış ticaret rejimi altında piyasa düzeni gelişmekte olan ülkeleri orta teknolojili sektörlerde üretime sevk eder. Yani serbest dış ticaret sistemi ülkelerin dünya içindeki yerlerini değiştirmez, aksine mevcut ülkeler hiyerarşisini kuvvetlendirir. Özet olarak, 2023, 2053 ve 2071 hedefleri koymuş Türkiye’ye demektedirler ki, siz dünya ülkeleri arasında 17-19’uncu sıralardasınız, bu düzeyde kalmalısınız ve kalacaksınız!
Küreselleşmenin ayırıcı vasfı sermayenin ülkeler arası hareketliliğidir. Mali sermaye küresel finans piyasaları kanalıyla “sıcak para” olarak hareket ederken fiziki sermaye “doğrudan dış yatırımlar” vasıtasıyla ülkeden ülkeye geçmektedir. Mevcut düzende sermaye hareketlerinin kuralları da mevcut ülkeler hiyerarşisini koruyacak şekilde çalışır. Şöyle ki, Türkiye gibi ülkelerde, devletin hiçbir sanayi ve teknoloji politikası olmadan dış sermayeyle kalkınma stratejisine gidilirse, o takdirde, Türkiye’ye mevcut durumda en fazla ürettiği otomotiv, beyaz eşya, hazır giyim ve gıda sanayiinde kullanılmak üzere kredi verilir, yine yabancı firmalar Türkiye’de bu sektörlere yatırım yaparlar. Öte yandan burada yüksek teknolojili yatırım yapacak firmalara kredi muslukları kapanır, yabancı firmalar bu sektörlerde üretim için Türkiye’ye gelmezler.
Kısaca dünyadaki durum şu şekilde çalışır: Gelişmiş ülkelere yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli sektörlerde kullanılacak olan fiziki, mali ve beşeri sermaye akarken gelişmekte olan ülkelere ise orta düzeyde katma değerli ve orta teknolojili sektörlerde kullanılacak olan fiziki, mali ve beşeri sermaye akar. Bu ise gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki makasın açılmasına yol açar. Oyun gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında cereyan eder. Az gelişmiş ülkeler ise cehalet ve sefalet çukurunda terkedilmiş ve oyun dışı kalmışlardır.
Eğer bizdeki bazı maaşlı devşirmeler ve safderunların dediği gibi Türkiye kendini piyasalara teslim ederse hep Batılıların beş adım gerisinden onları takip etmek zorunda kalacaktır. Eğer hedefiniz gelişmiş ülke standartlarına ulaşmak ise, o zaman, bağımsız ve milli sanayi, teknoloji, eğitim ve kalkınma programları uygulamalısınız. Bunu serbest ticaret rejimi altında değil ama kontrollü ticaret rejimi altında yapabilirsiniz.
Önümüzdeki dönemde oluşacak olan siyasi ihtilafların temelinde bu iktisadi çelişkiler yatar. Milli devletler kalkınmayı öne çıkarırken mevcut küresel iktisadi nizam milli devletleri sınırlamaktadır. Dış siyasette bu anlamda kâğıtlar yeniden karılmaktadır. İç siyasette ise daha önce yan yana gelmesi düşünülmeyen partiler bir araya gelmektedir. İşin bam teli buradadır: Gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler bloklaşırken, her ülke içinde küreselci siyasetçiler ile millici siyasetçiler karşın karşıya gelmektedir. Hatta partiler içinde de millici – küreselci kavgası başlamıştır. CHP ve AK Parti içinde son dönemde gerçekleşen çatışma ve kopuşlar bu bağlamda yeniden gözden geçirilmelidir.
Hayırlı Cumalar.
ACEMOĞLU VE BABACAN: KURUMSALCI İKTİSAT YANILGISI
YAYINLAMA:
Geçen hafta TV’de bir programda Sayın Ali Babacan arz-ı endam etti. Kendisi yeni partisinin kuruluşundan önce ve uzun bir aradan sonra ilk defa kameralar karşısındaydı. Kendisine bundan sonraki hayatında başarılar dileriz.
Sayın Babacan, kamuoyunda ya da kamuoyunu oluşturduğu farz edilen bir avuç kerameti kendinden menkul bilmişler nezdinde, AK Parti iktidarının ekonomik başarılarının mümessili olarak tanınan bir siyasetçidir. Kamuoyundaki çoğunluğun aksine, ben AK Parti’nin iktisadi açıdan en başarısız olduğu dönemin tam da 2003 - 2012 arasındaki dönem olduğu kanaatindeyim. Bu dönem de, Sayın Babacan’ın etkili ve yetkili olduğu dönemdi.
Şimdi hemen “At martini de bre Hasan, dağlar inlesin!” demeyin. Maho Ağa’nın Bülo’ya dediği gibi “Hele bir sen mene sor? Niye?” diyorum. Niyesi şudur: 2001 Krizi sonrası bütün acı ilaçların Kemal Derviş tarafından halka ve Ecevit Hükümeti’ne içirildiği ve bu program ve reformların kaymağının da AK Parti hükümeti tarafından yenildiği bir dönemden bahsediyoruz. Bu dönem dünyada doların emme basma tulumba gibi basıldığı, AB ve Amerika’dan fonların Türkiye’ye şelale gibi aktığı bir dönemdi. İçeriye çuvalla para girişi döviz kurlarını uzun bir müddet (9 yıl boyunca) olması gereken değerin altına itti. Dışarıdan gelen ucuz borçla halkımız ve devletimiz sahte bir servet artışı algısına kapıldı. İktisatta para yanılgısı dediğimiz duruma benzer şekilde, hepimiz ucuz gelen dış borçla bir müddet keyfimize baktık. Bugün ise alınan bu borçları faiziyle geri ödeme vakti gelmiştir. Onun için de krizdeyiz.
Sayın Babacan’ın Ekonomi Bakanlığı döneminde AK Parti hükümetleri gelen bu borcu üretken sektörlerden daha çok üretken olmayan sektörlere (inşaat, sağlık ve eğitim vb.) sevk edecek politikalar oluşturdular. Bu politikalar kısa dönemde halkın satın alma gücünde müthiş bir artış algısı yarattı ama sonuçta bu, faiziyle beraber ödenmesi gereken borç parayla yaratılmış sahte bir refah idi. O dönemde AK Parti hükümeti kaynakları daha çok üretken sektörler olan sanayi ve tarıma aktarsaydı, uzun dönemde üretim kapasitesindeki artış oranı ödediğimiz faiz oranından daha yüksek olurdu. Güney Kore’nin Çin’in yaptığı da tam anlamıyla budur. Böyle bir ortamda, bakanlığa sokaktaki simitçiyi getirsen de başarılı olur. Hâlbuki er meydanı esas bugün kurulmuştur. Dünyanın her tarafından iktisadi ve siyasi baskıya maruz kalındığı, ülkenin dört bir tarafının savaşla çevrili olduğu, dünyanın genel olarak bir ekonomik krize gittiği bu ortamda başarılı olmak gerçek başarıdır. Pekiyi, Ali Babacan bugün ne diyor? Dilerseniz tartışalım.
ACEMOĞLU’NUN ÖĞRENCİSİ BABACAN
Sayın Babacan’ın kurmay danışman heyetinde adı geçen önemli bir Türk iktisatçısı var: Daron Acemoğlu. Acemoğlu “Why the Nations Fail? / Ulusların Çöküşü” kitabıyla da tanınan bir akademisyen ve Türk iktisatçılarının medâr-ı iftiharıdır. Burada hakkını teslim edelim. Ancak ideolojik olarak, en azından benimle ve benim gibi düşünen iktisatçılarla, taban tabana zıt görüşleri bulunmaktadır. Kabaca özetlemek gerekirse, kalkınma problemleri ve fakirliğin ana sebebinin kapitalist sistem olmadığı, sömürgeciliğin uluslararası eşitsizlik yaratmadığı, aksine erken 20’inci yüzyılda geri kalmış ülkelerden düze çıkanların İngiliz sömürgeleri olduğunu, İngiliz emperyalizminin bu ülkeleri medenileştirmek ve zenginleştirmek gibi ulvi bir katkı sunduğunu savunmaktadır. Bugün, küresel kapitalizm altında bir ülkenin tam bağımsızlık ve milli çıkarlar çerçevesinde bir politika izlemesindense Batılı ağabeylerine biat ederek serbest piyasa ekonomisinin şartlarını eksiksiz bir şekilde uygulamasını salık vermektedir. Acemoğlu’na göre iktisadi meseleleri seçilmiş hükümetlere bırakmak yanlıştır. Ekonomi politikaları halkına hesap verme durumundaki hükümetlerden ziyade, New York ve Londra’daki tefecilere tekmil veren “bağımsız kurumlar” elleriyle kotarılmalıdır. Yani kalkınma bir iktisadi mesele değil, ancak hukuki ve siyasi meseledir.
Bugün birçok “pusulası Batı’ya dönük devşirme iktisatçının” entelektüel bir şehvetle savunduğu gibi, Acemoğlu’na göre seçilmiş hükümetten bağımsız kurumlar kalkınmanın temelini oluşturmaktadır. Bunlara “kapsayıcı kurum” adını vermektedir. Bir de seçilmiş hükümetlerin kontrolünde milli hedefler doğrultusunda politika üreten kurumlar vardır ki, bunlara da, “dışlayıcı kurumlar” adını vermektedir. Ona göre dışlayıcı kurumlar hırsızlık ve vurgunculuğa sebep olmaktadır. Bu fikirlerin altında, Türkiye gibi ülkelerde yaygın olarak konuşulan önemli bir önyargı bulunmaktadır. “Siyasetçilerin bütün işi cebi doldurmaktır, bu yüzden milletin seçtiği siyasetçilere güvenmeyin!” Bu görüşün gideceği nokta, Batı emperyalizmine teslim olma, milli kurumları lağvetme, Washington ve Brüksel’in vilayeti olmayı kabul etmektir. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında Damat Ferit Hükümeti ve yandaşlarının, bunlara ilaveten mandacıların savundukları görüşler de birebir aynısıydı.
Sayın Babacan bu görüşleri iyi hatmeylemişe benziyor. Ekonomiye dair hemen hemen hiçbir şey söylemedi. Söylediği, özetle, “kuvvetler ayrılığı, istişare, serbest piyasa ekonomisinin tesisi, Batılı müttefiklerimizle ortak paydaşlarda bulunma, dünya ile birlikte hareket etme” gibi NATO’cu merkez sağ siyasetçilerin ve bugünkü liberal solcuların söylediklerinden ibarettir. Ben Babacan’ın daha kendi partisini hangi siyasi görüşle adlandıracağını bildiğini zannetmiyorum. Ancak, bu satırların yazarından bir öneri isterse, kendisinin savunduğu görüşlere binaen “Neo- İtilafçılık” ismini öneririm.
Cuma günü yazdığım gibi, bundan sonra siyaset “küreselci – millici” tartışması etrafında dönecektir. Hala daha, eski sağ ve sol kavramları etrafında siyaset yapmaya kalkanlar önümüzdeki dönemde başarısız olurlar. Bugün siyasetçilerin önündeki soru şudur: Küresel tefecilerin iğvasından ve emperyalist devletlerin hegemonyasından yana mısınız, değil misiniz? Türkiye Batı Emperyalizminin bir vilâyeti mi olsun, yoksa atalarımız gibi kendi kendini yöneten bağımsız insanların bağımsız ülkesi mi olsun? İlk önce bunun cevabını vermeliyiz. Ondan sonra kendi içimizde yine kıyasıya birbirimizi eleştirelim, tartışalım. Bundan sonra siyasi partiler bu temel soruya verdikleri cevapla tanımlanacaklardır.
SON SÖZ: Kimliğini bilmeyenin kişiliği olmaz, kişiliği olmayanın özgürlüğü olmaz.
DIŞLAMA ETKİSİ: BÜYÜME RAKAMLARI NE DİYOR?
YAYINLAMA:
Büyüme düşük de olsa uzun bir aradan sonra tekrar pozitif değere ulaştı. Bu rakamlar ne anlam ifade ediyor? Kriz bitiyor mu? Kamu harcamasında gaza basılmasına rağmen bu neden belirgin bir etki yapmıyor? Bu soruları cevaplayacağım.
DIŞLAMA ETKİSİ
Makro iktisatta kısa dönemde kamu harcamalarında (veya yatırım dışında herhangi bir harcama bileşeninde, DMD) gerçekleşen bir artışın yatırım harcamalarında aynı miktarda veya daha az miktarda bir düşüşe yol açması “dışlama etkisi” olarak tanımlanır. En yaygın dışlama etkisi mekanizması faizler üzerinden işler. Kısaca açıklayayım: Kamu harcamalarında bir artış çarpan etkisi yoluyla milli gelirde bir artışa yol açar. Milli gelirdeki artış ise para talebinde bir artışa ve dolayısıyla piyasa faizlerinde bir artışa yol açar. Faiz artışı ile orantılı bir miktarda da yatırım talebi düşer. Bu mekanizma bizim ders kitaplarımızda bulunan basitleşmiş ve statik analizdir. Yani kamu harcamaları, milli gelir faiz oranı ve yatırım dışında diğer her şey veri kabul edilir. Sonuçta kamu harcamasından beklenen milli gelir arttırıcı etki hiç olmaz veya beklenenin altında olur. Eğer yatırımlar kamu harcamalarındaki artış kadar düşerse milli gelirde hiçbir artış olmaz. Bu duruma da “tam dışlama etkisi” adı verilir.
Öte yandan açık ekonomide kamu harcamaları sonucunda ikinci bir dışlama etkisi daha gerçekleşir. Eğer serbest/dalgalı kur rejimi uygulanıyorsa ve ekonomi sermaye hareketlerine açıksa, kamu harcamalarında bir artış ilkönce milli gelir ve para talebini, daha sonra da faizleri yükseltir. Yükselen faizler yukarıda anlattığım ilk dışlama etkisiyle yatırımda belli bir düşüşe yol açtığı için milli gelir istenilen ölçüde artmaz. Öte yandan yüksek faizler içeriye sıcak para girişine yol açar ve bu da döviz piyasasında arz fazlası yaratır. Döviz bolluğu kurların düşmesine ve dolayısıyla net ihracatın da azalmasına yol açar. Bu da hem milli gelirde hem de faizde düşüşle neticelenir. Sürecin sonunda her şey başladığı yere döner. Ancak sadece ihracat azalmış ve kamu harcamaları artmıştır. Buradaki durum kamu harcamalarının ihracatı tam dışlamasıdır. Eğer sermayenin tam hareketliliği söz konusu değilse, yani idari veya iktisadi nedenlerden dış fonlar ülkeye beklenen ölçüde girmiyorsa, o takdirde, döviz kurundaki düşüş net ihracatta “tam dışlama etkisi” yaratacak kadar olmaz.
2019 III. ÇEYREK BÜYÜME RAKAMLARI
2019 yılı üçüncü çeyrek (Temmuz – Ağustos – Eylül aylarına ait) büyüme oranları geçen hafta açıklandı. Buna göre GSYİH 2018 yılı üçüncü çeyreğine göre %0,95 artmıştır. Öte yandan tüketim yüzde 1,5 artarken büyümede aslan payı yüzde 7 ile kamu harcamalarında gerçekleşmiştir. İhracat ve ithalatın her ikisi de büyürken, ithalat ihracattan daha fazla büyümüştür. Bu da net ihracatın azalması, yani cari açığın büyümesi anlamına gelmektedir. Son olarak yatırımlar yüzde 12 oranında küçülmüştür.
Milli gelirdeki artış oranı 0’a yakındır. Hem de kamu harcamalarının yüzde 7 oranında büyümesine rağmen. Bunun sebebi yukarıda bahsettiğim dışlama etkisidir. Milli gelir az da olsa büyüdüğü için her ne kadar “dışlama etkisi” çok büyük olsa da, bir “tam dışlama etkisi” söz konusu değildir. İsterseniz bu sürecin nasıl çalıştığını inceleyelim.
Kamu harcamalarındaki artış hem milli geliri hem de faizi arttıracak bir etkiye sahiptir. Bu durum parasal genişleme olmaması şartına bağlıdır. Nitekim Merkez Bankası 2018 Eylül ayından 2019 Eylül ayına kadar sıkı para politikası uyguladığı için böyle bir durumdan bahsedilemez. Artan faizler nedeniyle firmalar kredi bulmakta zorlanmıştır. Bu durum kamu bankalarının fedakârca kredi genişlemesine gitmesine rağmen gerçekleşmiştir. İşte, yatırımlardaki daralmanın temel sebebinin bu yüzden, kredi piyasasının daralması olduğunu düşünüyorum. Bu ise tam olarak yukarıda anlattığım ilk “dışlama etkisinin” bir örneğidir.
İkinci dışlama etkisine, yani kamu harcamasının ihracatı dışlamasına gelince… Hatırlayacaksınız Dolar kuru 2018 yıl sonunu 5,78 TL’da kapatmıştı. Bugün, aradan bir sene geçtiği halde, dolar kuru hâlâ bu düzeyin altındadır. Hem de, bu olgu, ortalama yüzde 17’lik bir TÜFE enflasyonu ve 120 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç ödemesi varken gerçekleşmiştir. Yani özetleyecek olursak, yukarıda anlattığım ikinci mekanizma uyarınca, hem yüksek faize gelen sıcak para hem de Merkez Bankası’nın kamu Bankaları üzerinden yüklü miktarda döviz satışıyla dolar kuru bir sene boyunca yükselmemiş ve dolayısıyla reel döviz kuru düşmüştür. Bu da net ihracatta bir daralmaya ya da cari açıkta bir artışa yol açmıştır.
İki dışlama etkisinin toplam neticesi, milli gelirde ihmal edilebilecek oranda bir artış olurken, milli gelir bileşenlerinden kamu harcamalarındaki artış hem yatırımları hem de ihracatı dışlamıştır. Daha öncede burada yazdığım gibi, dalgalı döviz kuru rejiminde maliye politikası milli gelir üzerinde etkinsizdir.
VERİLERİ NASIL YORUMLAMALIYIZ?
Türkiye’nin Sultan Abdülmecit’ten bu yana (belli istisnai aralıklara rağmen) değişmeyen genel problemi iç talebe dayanan büyüme modelidir. Tasarruflar yapısal olarak yetersiz olduğu için yatırım ve tüketim taleplerinin karşılanması dışarıdan alınan borçlarla karşılanmaktadır. Yatırım ve tüketim talepleri yeterince büyümüyorsa, bütün Türk hükümetlerinin geleneksel uygulaması, bu talep yetersizliğinin kamu harcaması yolu ile giderilmesidir. Bu da 5-6 sene süren hızlı büyüme, görece ucuzluk ve refah dönemlerinin arkasından 2-3 senelik durgunluk ve daralma dönemlerine yol açmaktadır. Temelde, genişleme dönemleri yurt dışından para akışının olduğu dönemlere denk gelirken, daralma dönemleri de yabancı kredi musluklarının kapandığı dönemlere denk elmektedir.
Dış borçla finanse edilen iç talebe dayalı büyüme modeli, bütün gelişmekte olan ülkelerde, uyuşturucu bağımlılığı benzeri bir bağımlılık yaratmaktadır. Eğer sağlıklı bir ekonomi kurmak istiyorsak, ilk önce acı ilacı içip kısa dönemde cari dengeleri yerini oturtmak, daha sonra da stratejik bir sanayi ve ticaret politikası yardımıyla ihracata dayalı bir büyüme modeline geçmek zorundayız. “Hocam, bu kadar kolaysa, niye hükümetler bu yolu benimsemiyor?” Çünkü, demokratik ülkelerde siyasetçiler uygulayacakları ekonomi politikasının siyasi maliyetlerine karşı çok duyarlıdır. Dış borçla finanse edilen büyüme kısa dönemde vatandaşın üzerinde hiçbir olumsuz etken bırakmadığı gibi, dahası, sahte bir refah algısına da sebep olur. Bu durumda iktidar partisinin oy kaybı önlenmiş olur. Ancak borçların ödenme vakti geldiğinde, işte o zaman, kriz dediğimiz olgu ile karşılaşırız. Onun için siyasetçiler seçim zamanını çok iyi ayarlayıp, seçimi kriz ve acı ilaç öncesinde yapmaya çok dikkat ederler.
SON SÖZ: Borç yiğidin kamçısı değidir, aksine borç yiyen kesesinden yer.
NOBEL AYNASINDA GÖRÜLEN BATI
YAYINLAMA:
Peter Handke adında Avusturyalı yazara verilen 2019 yılı Nobel Edebiyat Ödülü, ülkemizde kıyameti kopardı. Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bizim mahalle berberine kadar herkes teyakkuza geçti. Sebebi, adı geçen zât-ı nâ-şerifin (şerefi olmayan kişilik) Bosna Savaşı’nda Sırplara destek vermesi, dünyada olabilecek en barışçı ve temiz halklardan biri olan Boşnakların katliama tâbi tutulmasını alkışlamasıydı. Tabii ki insanlarımızın feveranı haklıdır. Dünya’da o kadar yazar varken tutup da bu adamın seçilmesinin tepki toplamaması mümkün değildir. Özellikle Boşnaklarla kan, din ve kültür bağı olan (Haydi biraz daha ileri gideyim, sosyolojik ve tarihsel olarak aynı milletin mensubu olan, DMD) Türklerin tepki göstermesi de çok doğaldır. Ancak biz, eskiden beri gelen bir alışkanlık üzere olayları çoğunlukla duygusal olarak değerlendiriyoruz. Biraz aklını kullananların kafası da hemen komplo teorilerine çalışmaktadır. Böyle olunca karşı karşıya olduğumuz gerçekleri görmekte zorlanıyoruz.
Nobel Edebiyat Ödülü niçin bu zata verildi? Bu sorunun cevabı, bizim mahalle berberinin dükkânında söylendiği gibi Türk ve Müslüman düşmanlığı değildir. Ya da, bazı Aydınlıkçı “aydınlarımızın” zannettiği gibi dünyayı yöneten gizli konseylerin, Tapınak Şövalyelerinin meşum planları da değildir. Hele bazı yeni yetme İslamcı geçinen “münevverlerimizin”, her taşın altında izlerini buldukları İngiltere hiç değildir. Bütün bunların yanında, sırf Cumhurbaşkanı’na muhalif olmak için onunkinden farklı görüşleri savunmayı alışkanlık hale getirmiş “beyazlatılmış ve aydınlatılmışlarımız” vardır. Bunlara göre, bu Nobel Ödülü’nün verilmesi demokrasinin ve fikir özgürlüğünün zaferi imiş. Batı demokrasilerinde en ters görüşleri bile savunanların korunması hatta onların teşvik edilmesi fikir hürriyetinin ne kadar önemli olduğunu göstermekteymiş. Bunları ciddiye bile almıyorum. Eğer Cumhurbaşkanı, Handke’ye dair olumlu bir kelâm etseydi bu sefer bu aydınlatılmış arkadaşlar Cumhurbaşkanı’na itiraz ederek Handke’nin ne kadar faşist ve ne kadar Müslüman düşmanı olduğundan dem vuracaklardı. Bu tür argümanlara girince, meselenin özünü kaçırmaktayız. Fantastik kurgu romanlarına konu olabilecek senaryolar üzerinden meseleyi tartıştığımızda, gerçekleri açıklayacak ne gücümüz ne de itibarımız kalır. Bir de üstüne üstlük meselenin çözümünde ana yoldan sapar, tali yollara girer ve kayboluruz.
“Pekiyi Hocam, Nobel Ödülü’nü niye bu zât-ı nâ-şerife verdiler?” Bir kere iktisat, edebiyat ve barış Nobel’leri yerleşik küresel düzenin ve bu düzenin yarattığı kamuoyunun çıkarlarına uygun olarak verilir. Nobel komitesi elbette ki gizli saklı ve sinsi planları kotarmaya çalışmamaktadır. Ancak ödülün verileceği dönemde, egemen düzenin çıkarları doğrultusunda ve bu düzenin devamını sağlamak için teşvik edici mahiyetteki ödülü o dönemin konjonktürüne göre verirler. Çünkü kendileri de bu düzenin içindedir ve bu düzenin devamından yana olmak kendi çıkarlarınadır. Bu ödülün Handke’ye verilmesinde temel etkenler arasında Avrupa’nın içinde bulunduğu iktisadi ve siyasi kriz, çoğunluğu Müslüman olan göçmenlerden geldiği varsayılan tehdit algısı, bu sebeplerden yükselen ırkçılık ve popülist milliyetçilikler olabilir. Nobel İktisat ödüllerinde de benzeri bir yaklaşımı gördük. Bu konuda da daha önce yazmıştım.
Meseleyi anlayabilmek için Batı uygarlığını (o da uygarlıksa eğer) tüm gerçekliğiyle anlamak ve bizim kendi kafamızda oluşturduğumuz Batı imajını da yıkmak gerekir. Bunun ötesinde Nobel Ödüllerini yönlendiren Batı kamuoyunun olaylara bakışını, küresel sermaye çevrelerinin çıkarlarını ve genelde emperyalist dünya düzeninin temellerini iyi tanımak gerekir.
İşte bugünkü ve bir sonraki yazılarımda bizim kafamızda oluşan Batı algısı ile gerçekte var olan Batı’yı karşılaştıracağım. Bugünkü yazımda bizim kafamızdaki çarpık ve yanlış Batı algısını inceleyeceğim. Bir sonraki yazım ise Batı’nın gerçek kimliğini anlatmak üzerine olacak. Haydi başlayalım.
TÜRKLERİN GÖZÜNDE BATI
Geç dönem Osmanlı münevverlerinin gözünde Batı deyince akla Paris’in Champ Elysees / Şanzelize Bulvarı’ndaki kafeler, Moulin Rouge / Kımızı Değirmen Revüsü, Fransız İhtilâli, içilen Fransız şarapları ve benzeri kavramlar gelirdi. Fransa’ya vakt-i zamanında giden bazı Jöntürklerimiz, o zamanın en düzenli şehirlerinden birinde kendilerini adeta başka bir gezegende gibi hissetmişlerdi. Çünkü o dönemde Türkiye’de gerçek anlamda bir şehir yoktu; buna İstanbul da dâhildir! Bu ismi genç ama kendileri kart Jön Türklerimiz (Jön Türk genç Türk demekti, DMD) arasında parası olanlar, sözde okumaya gittikleri Paris’te her türlü zevk ve sefaya dalmışlar, arta kalan zamanlarında da Türk Devlet ve Hükümeti aleyhinde yazılar yumurtlamışlardı. Bunlardan yeterince parası olmayanlar ise sokaklarda dilencilik yapmışlar ama memlekete geldiklerinde birer medeniyet elçisi gibi kabul görmüşlerdi. Bu kart Jön Türklerin bugünkü temsilcisi de, örneğin firari Can Dündar’dır! Görüldüğü üzere son dönem Osmanlı münevverleri arasında Batı, “tüketim kalıpları”, yani ne yiyip içtiğiniz ne giyip taktığınız üzerinden değerlendirilirdi. Kendini Batı taraftarı gören münevverlerimiz İstanbulin redingot, rugan iskarpin, burun üstünde tek gözlük, baston ve köstekli saatiyle Beyoğlu’nda arz-ı endam etmeyi “Batı medeniyeti” zannetmekteydi. Bunların karşıtları ise, yine bu yaşam tarzını “Batı medeniyeti” kabul ederek, bunu kâfirlik olduğunu ve böyle yaşayanların dinden çıkacağını söylemekteydiler. Kendi kafalarında oluşturdukları yanlış “Batı Medeniyeti” kavramını reddederek, o dönemki Türk toplumunun geri kalmışlığını, kasabalı yaşam kültürünü ve pejmürdeliğini “İslam medeniyeti” olarak pazarlamaya çalışırlardı. Aradan gecen 150 yıldan fazla zamanda, aslında Türk toplumundaki Batı’ya bu çarpık bakış açısında hiçbir değişiklik olmamıştır.
Bugün de dâhil olmak üzere, Türk toplumunda siyaset “Batı taraftarlığı” ve “Batı karşıtlığı” üzerine kurulmuştur. Ancak bu farklılık “Batılı gibi üretmek” üzerinden değil, fakat “Batılı gibi tüketmek” üzerinden kurulmuştur. Batılı gibi tüketmek demek, kasabalı Türk’e özgü yaşam tarzına ve dolayısıyla bu yaşam tarzının dayandığı farz edilen dine karşı olmak olarak algılandı her iki tarafça da. Dolayısıyla, bugüne kadar gelen siyasi kamplaşma hep bu kıstas üzerinden hayata geçti. Bir adam ne kadar millici ve vatanperver olursa olsun eğer karısı mütesettir değilse ve akşam da iki kadeh parlatıyorsa o adam Batıcılar tarafından çağdaş ve aydın, Batı karşıtları tarafından da din ve millet düşmanı diye algılanır. Başka bir adam da, ne kadar küreselci ve gayr-ı milli olursa olsun eğer karısı mütesettir kendisi de beş vakit namazındaysa Batı taraftarları tarafından gerici ve yobaz, Batı karşıtları tarafından da millici ve vatanperver addedilir. Trajikomik! Bütün bunlar Batı’yı bir yaşam tarzı olarak algılamamızdan kaynaklanmaktadır.
Pekiyi bu yaşam tarzı Batı dediğimiz olgunun varlığının temeli midir? Hayır. Batılı yaşam tarzı, Batı medeniyetini oluşturan toplumsal, tarihi ve iktisadi etkenlerin binlerce yıl içinde pişirdiği bir sonuçtur. Batı medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran temel sosyolojik ve iktisadi olguları dikkate almadan, o iktisadi ve sosyolojik alt yapıya sahip olmadan Batılı gibi yaşamak hülyası ancak sömürgeleşmiş toplumlarda bulunur.
Pekiyi olumlu ve olumsuz yanlarıyla Batı’yı Batı yapan etkenler nelerdir? Bu da Pazartesi’ye kalsın.
BATI NEDİR? BATILI KİMDİR?
YAYINLAMA:
Peter Handke adında Avusturyalı yazara verilen 2019 yılı Nobel Edebiyat Ödülü münasebetiyle geçen hafta Cuma günü bir yazı kaleme almıştım. Bu ödülü veren Batı uygarlığının temellerini kavramadan olayları doğru değerlendiremeyeceğimizi belirtmiştim. Daha sonra da “Bizim toplumumuzda Batı nasıl biliniyor?” sorusuna cevap vermeye çalışmış ve bizdeki çarpık Batı algısını kendimce izah etmiştim.
Bugün gerçek anlamda Batı’nın ne olduğunu, Batılının kim olduğunu anlatmaya çalışacağım? Göreceksiniz ki olumlu ve olumsuz yönleriyle Batılı dediğimiz tipin özellik ve nitelikleri kafamızda canlandırdığımız Batılı tipiyle hiç benzeşmemektedir. O zaman, başlayalım.
BATI UYGARLIĞININ İKTİSADİ KÖKLERİ
Batı uygarlığı ve Avrupa uygarlığı Avrupa kökenli veya Avrupa ile özdeşleşmiş sosyal normlar, ahlaki değerler, gelenek ve görenekler, inanç sistemleri, zanaat ve teknolojilerin mirasından ibarettir. Bu terim, aynı zamanda göç, sömürgecilik veya kültürel etki yoluyla tarihleri Avrupa ile kuvvetli bir şekilde ilintili olan Avrupa ötesindeki bazı ülkelere de uygulanabilir. Örneğin Batı uygarlığı Kuzey ve Güney Amerika, Okyanusya kıtalarındaki ülkeleri de içerir ki, bu ülkeler dilleri ve etnik yapılarındaki çoğunluk itibarıyla Avrupa kökenlidir. Batılıların kendi ifadeleri ile Batı uygarlığı Yunan ve Roma köklerinden büyümüş ve Yahudi – Hristiyan itikadı ile şekillenmiştir. Buraya kadar saydığım üst yapı kurumlarıdır. Ancak her toplumun üst yapısını belirleyen bir iktisadi altyapısı vardır.
Bundan 15 sene kadar önce bir ABD’li iktisat profesörü İstanbul Üniversitesi’nde bir konferans vermişti. O konuşmasında uygarlığın temellerini özel mülkiyet, fikir ve girişim hürriyeti ve rekabet kültürü olarak adlandırmıştı. Ben de taze bir asistan olarak ona İngilizce şöyle bir soru yöneltmiştim: “İçinde bulunduğunuz bu oda ve bina (Üniversite’de Enver Paşa’nın eski makam odası, DMD), çevrenizde gördüğünüz muhteşem mimari eserler ve bu ülkede yüzyıllar boyunca hükmetmiş (Konstantin’den bu yana Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları) toplumlar özelden ziyade ortaklaşa mülkiyete, rekabetten ziyade dayanışmaya dayalı idi. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?” deyince bana “Siz Marksist misiniz?” diye, bir soruyla mukabele etmişti. Aslında Hoca bir açıdan haklıydı: Bu uygarlık tanımı bütün insanlık tarihi için değil ama Batı diye bildiğimiz tarihsel birikim için geçerliydi.
Benim görüşüme göre Batı uygarlığının temellerini oluşturan temel bazı kavramlar vardır. Bu kavramlar da bugün bildiğimiz Batı uygarlığını oluşturan iktisadi altyapının temellerine etki etmiştir. Bana göre Batı’nın iktisadi altyapısına etki eden bu kavramları şöyle sıralayabilirim: Tümevarım, materyalizm, akılcılık ve indeterminizm. Bu kavramlar Batılı insanın hayata bakış açısını belirleyen temel değerlerdir. Öte yandan, bu dünya görüşünün iktisadi yansıması bireycilik, rekabetçilik, işbölümü, uzmanlaşma ve standartlaşma olarak yansımıştır. Bu iktisadi temellerin üzerinde de kapitalizm gelişmiştir. Ne Roma, ne Yunan, ne Hristiyanlık ve Yahudilik bugün bildiğimiz Batı’yı oluşturmuştur. Bugün bildiğimiz Batıyı Batı yapan kapitalist üretim biçimidir. Kapitalizmi yaratan etkenler, Roma ve Yunan kültürünü, Yahudilik ve Hristiyanlığı dönüştürmüş ve kendine benzetmiştir. İsterseniz bu kavramları ve iktisadi temelleri kısaca açıklayayım.
Tümevarım: Tümevarım bir olayı incelerken parçalardan bütüne gitmek anlamına gelir. Batı insanının olaylara bakışı tümevarıma uyundur. İlk önce incelenecek olgu parçalarına ayrılıp tanımlanır, sonra bu parçalar birleştirilerek bütünün tanımlanması yapılır. Batı biliminin bugün geldiği nokta ise tamamen bu tümevarım yönteminin sonucudur. Bu yöntem diğer kavramlar için de temel teşkil etmektedir.
Materyalizm: Materyalizm maddenin doğadaki temel unsur olduğunu ve bütün eşyanın ki, bu aklı ve zihni durumları, inanç, ilham ve duyguları da içerir, maddi ilişkilerin sonucunda oluştuğunu savunan bir felsefi monizm olarak tanımlanabilir. Materyaliste göre, madde dışında hiçbir şey yoktur, insanın duyguları ve düşünceleri birer kimyevi reaksiyon ve Tanrı inancı bir ruh hastalığıdır. Bu bakış açısı Hristiyanlıktan çok barbar Âri paganlığına uygundur.
Akılcılık: Felsefede akılcılık aklı bilginin yegâne kaynağı ve sınaması olarak kabul eden epistemolojik bir görüştür. Daha formel olarak ifade edersek akılcılık gerçeğin kriterinin duygusal ve tümdengelimsel olmadığı aksine zihni ve tümevarımsal olduğu bir yöntemdir. Bir akılcı için evreni kavramanın ve anlamanın tek yolu insan aklının işletilmesidir. İnsan aklı gerçeğin yegâne ölçüsüdür. Dolayısıyla maneviyat, erdemler, daha büyük ve aşkın bir bütünün parçası olmak gibi düşüncelerin hiçbir geçerliliği yoktur.
İndeterminizm: İndeterminizm olayların bir sebep sonuç ilişkisi ile bağlı olmadığı, evrenin bir sebebinin olmadığı, insan bireylerinin yaşam ve kaderlerinin sadece kendi iradeleriyle şekillendiği düşüncesidir. Bu anlamda gerek evrensel gerek de bireysel açıdan kader inancını reddeder.
Yukarıdaki kavramlar bize aslında evrende ve insan toplumlarında bir bütünlük olmadığı, insanın hayatının ve kaderinin kendi kararlarıyla belirlendiği, evrende elle tutulan gözle görülen varlıklar dışında bir gerçeğin olmadığı, böyle bir ortamda bireylerin sadece kendi akıllarını kullanarak hayatta kalma mücadelesi verdikleri görüşlerine temel teşkil eder. Böyle bir dünya görüşüne sahip bireyler, dünyayı hayatta kalmak için mücadele edilen, güçlü olanın var olduğu ve zayıf olanın tasfiye olduğu, insanların sadece kendi bireysel çıkarlarına göre karar alması gerektiği kanlı bir savaş meydanı olarak görürler. İngiliz atasözü bu bakışı çok güzel özetler: “Might is right! / Güç haktır!”
Böyle bir dünya görüşü bencil ve her türlü ahlâki kaideden azade bireylerin sadece kendi çıkarları için karar almasının herkes için en iyiyi sağlayacağını (bireycilik ve özel mülkiyet), güçlü olanın yaşadığı ve zayıf olanın yok olduğu bir toplumun ilerleme için yegâne koşul olduğu (rekabetçilik), herkesin en iyi yapabileceği işlerde uzmanlaştığı ve toplumsal rollerin bu kritere göre belirlendiği (işbölümü) ve nihayetinde hem düşünce hem de her çeşit ürünün üretiminde işbölümü ve uzmanlaşmanın zorunlu olduğu ve bunun sonucunda düşünce, birey ve ürünlerin işbölümüne göre standartlaştığı bir iktisadi yapıyı doğurur. Nitekim böyle olmuş ve kapitalizm doğmuştur.
Batı toplumlarının on sekizinci yüzyıla kadar insanlığa verdiği katkılar eşkıyalık, katliam ve gasptan öteye gitmez. O zamana kadar medeniyet ve uygarlık deyince akla Batı değil Doğu ve Akdeniz gelmektedir. Roma ve Yunan toplumları Akdeniz kültürü ile doğu kültürünün harmanlanmasından ortaya çıkmıştır. Bu toplumlarda kendilerine has bir erdemler kümesi, ahlaki değerler bütünü bulunmaktadır. İnsanı doğanın bir parçası olarak gören ama doğayı da daha geniş aşkın bir gerçekliğin uzantısı olarak tanımlayan Roma ve Yunan kültürü ile Kapitalizm ve emperyalist Batıyı doğuran Aydınlanmanın birbiri ile hiç de uyuşmadığını söyleyebilirim. Ama tarih yazıldığı topluma ve zamana göre farklı yazılır. Batılı bilim adamları kendilerine geçmişte bir baba aramışlar, Yunan ve Roma’yı da buna göre yeniden tanımlamışlardır. Aynı şey Hristiyanlığın başına gelmiş, ruhani, maneviyatçı, çileci ve kaderci bir doğu dini olan Hristiyanlık Batı’da çıkarcı, servet ve dünya iktidarı peşinde koşan bir pagan dinine dönüşmüştür. (Not: Ortodoksları ve Doğu Kiliselerini Batı Hristiyanlığından ayırmak gerekir, DMD.)
Şimdi barış, demokrasi, insan hakları, kardeşlik ve saire diyerek “Batılı paydaşlarımızla aynı safta olmamızı”, “yeryüzü gerçeklerine uymamızı” ve “medeniyet ve terakkinin izinden gitmemizi” savunan bizdeki saftirik Batıcılara söylüyorum: Batı uygarlığı eşitsizlik, gayr-ı ahlaki bireycilik, zayıfların tasfiyesi ve çıkarcılık üstüne kurulmuştur. Bunları bilirseniz Batı toplumlarında şu sıralar yeniden depreşen bağnazlık, tutuculuk ve ırkçılığı anlamlandırabilirsiniz.
Buradan devam edeceğiz.
KAPİTALİZM, EMPERYALİZM VE BATI
YAYINLAMA:
İki yazıdır Batı uygarlığı ve onun temelleri üzerinde duruyorum. Batı diye kavramsallaştırırken aslında farklı kesimlerin Batı ile kastettikleri de farklı olmaktadır. Örneğin bir Amerikalı için Batı ABD’nin Batı’sı ve oradaki kovboylar anlamına gelirken antropologlar için Batı, Hindistan’ın batısında bulunan bütün Asya, Afrika ve Avrupa ülkelerini kapsamaktadır. Bu da antropologlara göre Araplar, İranlılar, Türkler ve Rusların da Batı uygarlığının bir parçası olduğu anlamına gelir. Ben burada popüler olarak kullanılan manasıyla Avrupa ve Avrupa etkisi altındaki ülkeleri kasteden bir kavram olarak Batı’yı ele alıyorum. Öte yandan Batılıların çoğunluğuna göre Batı uygarlığı Yunan ve Roma köklerinden büyümüş ve Yahudi – Hristiyan itikadı ile şekillenmiştir. Bense, Cuma günkü yazımda, bugünkü Batı diye bildiğimiz şeyin (ki bütün Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Japonya ve Avustralya bu tanımın içine girer) temelinin ne Roma ve Yunan mirası ne de Hristiyan – Musevi itikadı olmadığını söylemiştim. Bana göre, bugün Batı denince hepimizin aklına gelen Batı’nın temelini kapitalist üretim biçimi oluşturmaktadır. Bizim dizilerde Hristiyanlık namına bildiğimiz her şey Hristiyanlığın orijinalini değil ama yüzyıllar içinde Batıda yaşayan pagan Arilerin Hristiyanlık yorumu ve bunun kapitalizmin tornasından geçerek şekil almış son halidir. Son dönemde teknolojik gelişmenin sağladığı imkânlarla gelişen küreselleşme hem kapitalizmin hem de emperyalizmin yeniden dönüşmesine yol açmıştır. Bugün Batılı kimliği ve kapitalizm ilişkisini inceleyeceğim.
Kapitalist Üretim Biçimi, Sanayi Şehirleri ve Değişen Toplumsal Yapı
Kapitalizmin diğer üretim biçimlerinden kendisini ayıran birkaç özellik vardır. Bunlar içinde en önemlisi “kapitalizmin makineleşmiş üretim sistemi” olmasıdır. Bununla birlikte kapitalizmin bir başka özelliği “üretimin ihtiyacı karşılamak için değil pazar için yapılması” olarak tanımlanır. Diğer iki özellikle bağlantılı olan üçüncü özellik de “bir kapitalist ekonominin sürekli büyümek zorunda” olmasıdır.
Makineleşmiş üretim sistemi ile kasıt insan eliyle yapılan bir üretim faktörü olan sermayenin üretimin temel faktörü haline gelmesidir. Daha önceki üretim sistemlerinde üretim faktörleri insan eliyle üretilmiyordu. Bu faktörler toprak, emek, doğal enerji kaynakları idi. Dolayısıyla tarım ekonomisi içinde bulunda toplumların kaçınılmaz biçimde kaderci olması gerekir. Çünkü insanın gücü doğa ile sınırlanmıştı. Öte yandan kapitalist sistemle birlikte hem insan doğaya hükmeder, adeta onu ehlileştirirken, aynı zamanda zenginleşme için doğaya olan bağlılığından da kurtulmaya başladı. İnsanın bu şekilde doğaya hükmetmesi ise, sonuçta, insanın Tanrı inancını bırakması, kendisini Tanrı yerine koyması ile sonuçlanacaktır.
Üretimin pazar için yapılması da kapitalizmi geleneksel üretim biçimlerinden ayırır. Geleneksel üretim biçimlerinde üretimin amacı ilk önce ihtiyacı karşılamaktır. İhtiyaç fazlası üretim olursa, o zaman, bu fazla pazarda satılır. Öte yandan kapitalist üretimin amacı, ihtiyacı gidermek değil, ürettiğini pazarda satarak para ve sermayeye dönüştürmektedir. Geleneksel toplumlarda ki, bunlar kapalı tarım toplumlarıydı, insanlar yaşamları için gerekli olan hemen hemen tüm ihtiyaçları kendileri üretirlerdi. Öte yandan kapitalist üretim biçiminde insanlar tek bir ürünün üretiminde uzmanlaşmakta, dolayısıyla yaşamları için gerekli olan ihtiyaçlarını başkalarından temin etmek zorundaydılar. Bu da, her ürünün piyasada satılır hale gelmesini, insanların yaşamak için para kazanmak zorunda olmasını ve dolayısıyla üretimin pazarda satış amacıyla yapılmasına yol açtı.
Yukarıda iki özelliğe ek üçüncü bir özellik olarak “bir kapitalist ekonominin sürekli büyümek zorunda” olmasından bahsettim. Her ürünün olduğu gibi makinelerin / sermayenin de Pazar için üretildiğini düşünürsek, makine / sermaye üreten sektörün her sene en azından belli bir miktarda satış yapması gerekir. Bunun için de her sene diğer sektörlerin makine sektöründen yeni makine satın alması, yani yatırım yapması gerekir. Bu ise, kapitalist ekonominin her sene üretim kapasitesini arttırmak zorunda olduğu anlamına gelir. Üretim kapasitesi arttıkça, bu üretilen malı satın alacak milli gelirin de artması zorunludur. Eğer milli gelir büyüyemezse kapitalist ekonomide çarklar durur.
Sanayi devrimi, bugün bildiğimiz anlamda kapitalizmin gelişmesinin başlangıcıdır. Aynı zamanda, sanayi devrimi, bugün bildiğimiz anlamda metropollerin gelişmesinin de başlangıcını teşkil eder. Sanayi ekonomisi yüzbinlerce işçinin dar bir alan olan fabrikalarda, yine yüzbinlerce beyaz yakalının da iş merkezleri ve plazalarda, her gün düzenli olarak ve çok yoğun bir şekilde çalışması anlamına gelir. İş merkezleri ve plazalar şehrin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Öte yandan bu çalışanların milyonlarcasının çok dar bir alana sıkıştığı yerleşim merkezleri de modern şehirlerin çekirdek etrafındaki iç halkasını oluşturuyordu. Dış halka ise mavi yakalıların çalıştığı fabrikalardan ve üretim tesislerinden müteşekkildi.
Bu arı kovanını andıran şehirlerin taşranın geleneksel geniş ailesini ortadan kaldırdı. Hem erkeğin hem de kadının çalıştığı çekirdek aileler oluştu. Tarım toplumunda önemseyen kitlesel eğitim, kitlesel sağlık ve kitlesel eğlence kapitalist toplumun sanayi şehirlerinde bir zorunluluk haline geldi. Zaman içinde, kapitalist ekonominin sınırları içinde asayişin sağlanması için kurulan ulus devletler, kendi sınırları içindeki bütün vatandaşları, tıpkı şehirlerde olduğu gibi şekillendirmeye ve standartlaştırmaya başladı. İşte modern siyasetteki millet ve milliyetçilik kavramları da böyle doğdu.
Sanayi ekonomisinin başarılı olması için işbölümü ve uzmanlaşma çok önemli bir yer tutar. İnsanlar kendi hayatlarını çok özel bir işin yine özel bir alanında uzmanlaşmaları yoluyla kazanırlar. Bu ise bireyi kendi işiyle özdeşleştirir ve toplumsal – tarihsel – geleneksel mirasına yabancılaştırır. Bu sosyolojik yabancılaşmadır. Aynı zamanda, ürettiği malın bütününü değil sadece çok küçük bir parçasını ürettiği için ürettiği mala da yabancılaştırır. Bu da Marksist anlamda kullanılan yabancılaşmadır.
Yabancılaşma bireyciliği, hayatta kalma kaygısını, başarı ve servete odaklı materyalist dünya görüşünü, toplumda yaygınlaştırır. Geleneksel aile hayatı, değer ve normların toplumdaki önemi azalır. Böyle bir toplumda bireyler, sadece kendi çıkarını düşünen ve bunu elde etmek için duygusuz ve acımasız birer robota dönüşürler.
Böyle bir ekonomik gelişimin gerçekleştiği ülkeler bugün Batı uygarlığının içinde kabul edilirler. Batılı insanın ayırt edici kimliği, işte sanayi şehirlerinde yaşamın standartlarının belirlediği bu şartlar içinde oluşmuştur. Batılı bireyler şehir yaşamının getirdiği kurallara harfiyen uyan, disiplinli, çalışkan, özel ilişkilerinde saygılı bireylerdir. Ancak bu iyi hasletlerine rağmen yardım severlik ve paylaşımdan uzak, dayanışma içinde olmayan, diğer insanlara karşı acımasız ve duyarsız kişilerdir. Adeta milyonlarca insan bir arada yaşamakta ve aynı zamanda her biri de tek başına yaşamaktadır. Onların iyi ve kötü hasletleri de kapitalist sanayi toplumunun o bireylere dayattığı kurallar bütününün sonuçlarıdır.
Pekiyi kapitalist sistem işlemezse ne olur? Geleneksel toplumların erdemleri, değer ve normlarından kopmuş ve sanayi toplumunun baskısı ile (zorunlu olarak) uymak zorunda oldukları kuralları da hükmü olmayınca, insanlar en ilkel dürtüleriyle hareket ederler. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, ayrımcılık ve savaş taraftarlığı… Aslında bugün Batı toplumlarında yaşanan, gözlenen ve bizleri de etkileyen budur.
Neyse, çok uzattım… Başka bir gün devam etmek niyetiyle bu seferlik yeter…
NOEL BABA EKONOMİSİ, AYA NİKOLA VE GEYİKLİ BABA
YAYINLAMA:
Öncelikle hepinizin yeni yılını kutlarım. 2020 yılı hepimiz için mutluluk, sağlık ve refah dolu bir yıl olsun.
Her yılbaşı geldiğinde AVM’ler ve mağazalar Noel Baba figürleri ve çam ağaçları ile dolar. Bu eğilim ülkemizde de her geçen sene artmaktadır. Mütedeyyin ve muhafazakâr birçok tanıdığımın evinde yapma çam ağaçları süslenmekte, “Noel Baba” bebekleri evin dört köşesine konmaktadır. Sorduğumuzda da, “Biz yılbaşını kutluyoruz, Noel’i değil!”, denmektedir. Hafta sonu ailecek gittiğimiz AVM’de de benzeri manzaralara şahit olduk. Milletimiz delice yılbaşı süsü satın almakta, kredi kartlarının limitlerini cömertçe doldurmaktadır. Ne diyelim, onlar için hayırlı olsun.
“Hocam, nedir bu Noel hikâyesi? Yoksa bizleri emperyalistler gizlice Hristiyanlaştırmaktalar mı?” Bu sorunun cevabı kısaca şudur: Noel Bayramı Hristiyanlar için bizdeki Mevlid Kandili’ne benzer. Ancak arada yine de büyük bir fark vardır. Biz Mevlid Kandili’nde Peygamber Efendimiz’in doğumunu kutlarken, onlar Tanrı’larının doğumunu kutlar. Çünkü –birkaç istisnai Kilise haricinde – Hristiyanların çoğuna göre Hz İsa (Hâşâ) bizatihi Tanrıdır. Emperyalistler bizi Hristiyanlaştırmak değil, ama söğüşlemek, ceplerimizi boşaltmak istemektedirler.
NOEL BABA, AYA NİKOLA VE ODİN
Hristiyan itikadındaki bu önemli günde Noel Baba’nın yeri nedir? Aslında Noel Baba’nın bugün anlaşıldığı gibi bir yeri Hristiyan akaidinde yoktur. Yani kutuplarda karlar içinde yaşayan, geyiklerin çektiği kızağı ile havada uçarak Noel gecesi evlere bacadan girip çocuklara hediye dağıtan bir Noel Baba figürü Hristiyanlıkta yoktur. Bu yirminci yüzyılda Amerikan kapitalizminin ürettiği bir hayaldir. Ama bütün medya kanallarında reklamlar, Hollywood filmleri ve benzeri yollarla bir yüzyıl içinde bu hayal o kadar gerçekleşmiştir ki, artık bırakın sadece Hristiyanları, Müslüman, Yahudi, Budist ve Hindu çocukları da Noel Baba’ya paragöz Amerikalıların baktığı gibi bakmaktadır. Bu ise bütün dünyada yaygın bir Noel Baba ve Noel ticareti, kazanılan milyarlarca dolar demektir.
“Hocam, gerçekten yok mu böyle bir Noel Baba yani? Sadece siz mi doğruyu biliyorsunuz?” Evet, gerçekten de bir Noel Baba vardır. Bu Noel Baba Hristiyanlıktaki önemli ruhanilerden Likya (Bugünkü Antalya ili) Piskoposu Aziz Nikolaus’dur. Biz de daha çok Rum vatandaşlarımızın telaffuzunca Aya Nikola olarak bilinir. Antalya’nın Demre ilçesinde mezarı bulunan bu Aziz Nikolaus, öyle saçlı sakallı, kürkler içinde ve geyikleri olan bir tip değildir. Zaten böyle olması da mümkün değildir çünkü Antalya nere, kar ve ren geyikleri nere? Hemşehrimiz olan gerçek Noel Baba Aya Nikola, üstünde bir keşiş entarisi ayaklarında sandaletler olan erken dönem bir Hristiyan keşişidir. Fakirlere ve yetimlere yardım etmesiyle meşhurdur. Birçok Hristiyan ülkesinde, bu yüzden, Aziz Nikolaus çocukların ve fakirlerin koruyucu azizi olarak bilinir. Bugün Antalya Demre’ye giderseniz Hristiyan turistlerin gelip ziyaret ettiği müzeye dönüşmüş mezarını da görürsünüz. Ancak yine bizim ülkemizin çarpık yapısından kaynaklanan trajikomik bir sahneyle de karşılaşırsınız. Gerçek Aya Nikola’nın heykeli buradan bizim en hakiki yerli ve milli belediyemiz tarafından kaldırılmış onun yerine plastik bidondan devasa bir Noel Baba figürü konmuştur. Cehalet mi, saflık mı, kurnazlık mı, hamâkat mi? Ne diyelim bilemedim…
Pekiyi bu ren geyikleri ve kara kış dekoru içinde saçı sakalı birbirine karışmış ve hırsız gibi evlere kapıdan değil bacadan giren bu Noel Baba imajının kaynağı nedir? Barbar Germen mitolojisidir. Bütün Nordik – Germanik toplumların ortak dininde 12 tanrılı panteonun tepesinde çok bilinen ismiyle gök ve savaş Tanrısı Odin yer alır. Almanca’da Wotan, eski İngilizce’de Woden olarak bilinen bu Tanrı yeryüzünde beyaz ve uzun sakalı ve kürklerle kaplı kıyafeti ile dolaşır. Her yıl Aralık ayında Odin’in gökte sekiz ayaklı atı Sleipnir’in sırtında uçarak bir av partisine katıldığına inanılırdı. Çocuklar Sleipnir’in yemesi için ayakkabılarının içine darı, havuç ve şeker koyarak bunu şömine başına bırakırlardı. Odin de bu çocukları ödüllendirerek ayakkabılarının içine hediyeler koyardı. Bu ritüel bugün aynen uygulanmaktadır; sadece ayakkabıların yerini çoraplar almıştır. Barbar Germen kavimleri ve kuzeyli barbar Vikingler Hristiyan olduktan sonra bu ritüelleri sürdürmüşler ve bunu Aya Nikola’nın gerçek hikâyesi ile harmanlamışlardır. Yirminci yüzyılda ise, bu imaj, ABD’nin paragöz firmaları ve kültür emperyalizmi politikaları vasıtasıyla bugünkü haline ulaşmıştır.
Pekiyi biz ne yapalım? Bırakalım çocuklarımız Noel Baba ile mi büyüsünler? Hayır… Bizim Noel Baba’dan daha güzel, daha gerçekçi ve daha cazip bir kahramanımız var. Onu öne çıkaralım.
GEYİKLİ BABA
Aşıkpaşazade tarihinde anlatılan Anadolu erenlerinden biridir Geyikli Baba. Aslen Horasanlı olduğu bilinen Geyikli Baba, Aşıkpaşazade’de geçen kendi ifadesiyle “Baba İlyas-ı Horasanî halifesidir, Seyyid Ebu’l Vefa tarikindendir.” Geyikli Baba dağlarda geyiklerle yaşayan, geyik postundan giysiler giyip geyik sütünden kımız yapıp içen bir Rum Abdalıdır. Bütün o dönemin Türkmen şeyhlerinde olduğu gibi Kalenderi Hayderi gelenekten gelip Vefâî’liğe bağlanmış olmalıdır. Ertuğrul Gazi’nin alpı, Osman Gazi’nin yoldaşı ve Orhan Gazi’nin akıl hocası Turgut Alp’in de şeyhidir. Bursa’nın fethine abdallarıyla birlikte katılıp bugün Uludağ’ın yamaçlarında olan Kırk Kilise mevkiini fethetmesi ile ünlüdür. Bu yüzden Orhan Gazi kendisine mal ve mülk verecek olmuş, o ise reddetmiş ve sadece dervişleri için bir zaviye yapacak yer talep etmiştir. Orhan Gazi de, Geyikli Baba’ya Bursa’nın İnegöl ve Kestel ilçeleri arasında kalan Uludağ’ın doğu yamaçları üzerinde bugün Baba Sultan köyü olarak bilinen mevkii vakıf olarak vermiştir. Bugün Baba Sultan köyüne giderseniz Geyikli Baba’nın türbesini, dergâhını ve mescidini ziyaret edebilirsiniz. Bütün bir ovaya hâkim manzaradan 800 yıllık dev çınarın altında “vatanın fatihi cetlerimizle” beraber yaşarsınız.
Geyikli Baba dervişleriyle beraber imece halinde zaviyesi etrafındaki toprakları ekip biçen, ihtiyaç fazlası ürünleri fakir fukaraya dağıtan, o bölgedeki Türkmenleri yerleşik hayata döndüren, Hristiyan Rumları da İslâm’a sokan, çocukların, yetimlerin ve muhtaçların babası olan bir ulu zât idi. Aşıkpaşazade’de geçtiğine göre Bursa ve bölgesinde 800 yıl civarında yaşı olan dev çınar ağaçlarını o ve abdalları dikmiştir. İnsanlara Allah inancını ve sevgisini camiden vaazla değil, yaşayarak bizzat kendisi göstererek aşılamıştır.
Sadece Geyikli Baba mı? Bizim bu topraklarda medeniyetimizin temelini atan, Anadolu hümanizmini insan kalplerine bir nakış gibi dokuyan, paylaşımcılığı, dayanışmayı bir hayat tarzı olarak sunan nice alp erenlerimiz var. Adamların tarihi o kadar fakir ki, tarihte olmayan hayali tipleri kahramanlaştırıyorlar. Bizim çok vatanperver, muhafazakâr ve millici insanımız ise kendi gerçek kahramanlarını unutup bu çakma kahramanların peşine düşmektedir. Netice itibarıyla, Türk insanı son otuz yılda ciddi bir refah artışı ile yaşam kalitesini yükseltmiştir. Ama manevi açıdan, düşünsel ve kültürel açıdan bunu iddia etmek mümkün değildir. Kendi köklerinden kopan bir milletin ne kadar çok kredi kartı olursa olsun yaşayabilmesi mümkün değildir.