ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
2020 VE SONRASI: İLERİ DEMOKRASİ ÇAĞI
YAYINLAMA:
Hepinizin yeni yılı kutlu olsun. 2019’un dünyada öne çıkan olayları nelerdi? 2020 yılında bizleri neler bekliyor? Bugün kısa kısa bunlardan bahsedeceğim.
2019 yılı dünyanın çivisinin çıkmaya yüz tuttuğu bir yıl oldu. Başta Fransa olmak üzere AB ekonomilerinde baş edilemeyen ekonomik sıkıntılar, devletlerin ağır borç yükü altında olmaları, emekçi kesimlerin geçmişe oranla sosyal hak ve reel gelirlerinde gerçekleşen azalmalar, protesto ve grevler ve nihayetinde yükselen ırkçılık. Kıta Avrupası’ndaki milletler halen daha atalarından kalan mirası yemekle meşgul olsalar da, bu milletlerin artık yüzyılların yorgunluğu ile bu sorunlara demokratik sistem içinde bir çözüm üretemediklerini 2019’da gözlemledik. Siyaset ve iktisat bilimlerinde teorik olarak bu şartlar altında sol siyasetin yükselmesi gerekir. Ancak 2019 yılında tam tersini gözlemledik. Popülist sağ ve ırkçı partilerin hızlı yükselişi en sonunda Majesteleri Kraliçe’nin son Başbakanı olan sevgili Boris Johnson’ın zaferi ile perçinlendi. Benim “ileri demokrasi” olarak tanımladığım rejimlere kıta Avrupa’sında da bir yakınlaşma olduğu görüldü. (İleri demokrasiler muhalefetsiz demokrasilerdir ki, sevgili Doğu Perinçek’in de kabul ettiği gibi bunun en müstesna örneği Çin’dir. Düşünün; bırakın muhalefetin olmamasını “Çin Demokrasisinde” seçim bile yoktur!) Siyasi olarak ölü doğmuş bir proje olan Avrupa Birliği parçalanma sancıları çekiyor. Belki önümüzdeki on yıl içinde AB’nin iktisadi ve siyasi yapısında ciddi bir değişiklik de olacaktır. Uluslararası siyaset arenasında ise AB’nin etkinliğinin ve itibarının yerlerde süründüğü bir yıl oldu 2019. Çakma Napolyon saygıdeğer Macron başta olmak üzere Avrupa’nın miadı dolmuş siyasetçileri yana yakıla “Niye bizi de ciddiye almıyorsunuz?”, diye şikâyet makamında nağmeler okudular.
ABD için 2019 yılı iç hesaplaşmaların yılı oldu. Aslında AB için olduğu kadar ABD için de kötü bir yıl oldu 2019. ABD’nin temel problemi aslında “küresel hâkimiyetini devam ettirip ettirmemek” etrafında düğümlenmektedir. Soğuk Savaş sonrasında ilan edilen “yeni dünya düzeni” ve “Amerikan Yüzyılı” gibi sloganların, aslında bir geçerliliğinin olmadığı, 2019 yılında daha belirgin hale gelmiştir. ABD tek süper güç olarak küresel ekonomide para ve bilgi akışlarını kontrol edecek, dünya ticaretinde ana akıntıları yönlendirecek ve bunun karşılığında da dünyanın jandarması olarak dünyada barışı ve asayişi sağlayacaktı. Ancak hiç de beklenen gibi olmadı. 1990’dan bu yana dünyanın her tarafında Amerika’nın artan askeri ve iktisadi müdahalelerinin maliyeti çok yükseldi. Tek başına ABD birbiriyle ihtilaflı ve çatışan ülkeler arasında, karmaşık sorunlar ağındaki bir küresel ekonomide asayişi ve güvenliği sağlayamadı. Bunu sağlamak için (Afganistan, Irak, Libya, Güney Amerika, Afrika ve Suriye’de) yaptıkları askeri müdahaleler, tersine istikrarsızlığın ve kaosun ana sebebi haline geldi. Harcadıkları milyarlarca dolar karşılığında hiçbir siyasi itibar kazanmadılar, aksine itibarları bütün dünyada sıfırlandı. İşgal ettikleri ülkelerde elde ettikleri petrol yağmasından da, sadece birkaç dev enerji firması sebeplendi. ABD’nin yükselen iç ve dış açıkları, 2008 kriziyle birlikte artık refah yerine kriz yaratan doların küresel para olma niteliği, uzun yıllar süren düşük büyüme, gelir dağılımı adaletsizliği ve işsizlik ABD için 2010 – 2020 arasını sürekli birbirine dolanan bir krizler yumağına dönüştürdü. Bundan kurtulmak için ABD’nin içe dönmesi, kendi emperyalist amaçları doğrultusunda kurduğu dünya finans, ticaret ve savunma hiyerarşisini dağıtması ve tek kelimeyle küresel hâkimiyet iddiasından vaz geçmesi gerekiyordu. İşte Kasabanın Şerifi Trump bütün bu eğilimleri temsil etmektedir. Ancak bu kurulu düzenden vazgeçmenin birçok iş adamı ve kurumsal yapının aleyhine olduğu da aşikârdır. Bu yüzden ABD’de siyasi kargaşa hüküm sürmektedir. 2020 seçimleri bu açıdan ö-nemlidir. Eğer Trump seçimleri tekrar kazanırsa ABD’nin önemli stratejik politika değişimlerine gidebileceğini tahmin ediyorum.
Rusya ve Çin 2019 yılında ABD karşısına birlikte çıkmaya hazırlanan bir ittifakı temsil ediyorlar. Ancak bu iki ülkenin ABD ile olduğu kadar birbirleri ile de çıkar çatışmaları vardır. Öte yandan ayrı ayrı her iki ülkenin ABD ile ortak çıkar alanları da mevzu bahistir. Onun için bu iki ülke belli alanlarda karşı karşıya gelirken, belli alanlarda da ortaklık içindedir. Her iki ülkede küresel oyuncular olma sevdasındadır.
Dünyanın genelinde gelişmekte olan ülkeler küreselleşme rüzgârına karşı kendilerini koruyacak ve bu rüzgârdan istifade etmelerini sağlayacak milli politikalar geliştirmektedirler. Öte yandan gelişmiş ülkeler ise kendi konumlarına koruma mücadelesi içindedirler. Bu yüzden 2019 yılı boyunca, dünya ülkeleri bazen birbiri ile bazen de kendi jeopolitik konumlarıyla çelişen kararlar almak zorunda kalmışlardır. Görünen odur ki, dünyada küresel anlamda herkesin kabul ettiği iktisadi ve siyasi kurallar bütününe ihtiyaç vardır. Bu da, ancak ve ancak, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere, bütün ülkelerin belli konularda uzlaşmasıyla mümkün olabilir. Fakat her bir ülkenin milli iktisadi ve siyasi çıkarlarından belli oranda taviz vermesi gerekmektedir. Bu ise, hal-i hazırdaki siyasi yapılarla mümkün değildir.
Durum dar bir köprüde karşılaşan iki keçinin hikâyesine benzemektedir. Birbirine yol vermemekte inat eden keçiler toslaşmışlar ve sonuçta her ikisi de köprüden aşağı dereye yuvarlanmıştı. Bugünkü, dünya ekonomisi ve siyaseti birden fazla keçinin dar bir köprüde toslaşmasına benzemektedir. Sonuç ise hepsinin köprüden aşağıya yuvarlanması olacaktır. Herkesin anlayacağı şekilde ifade edersek, eğer mevcut siyasi ve iktisadi yapı devam ederse, dünyayı ya bir büyük küresel ekonomik kriz, ya bir dünya savaşı ya da her ikisi birden beklemektedir. Allah sonumuzu hayretsin.
Bir sonraki yazı ise Türkiye ve 2020 yılı hakkında olacak. Hayırlı Cumalar
YENİ YILDA KISA KISA GELİŞMELER: TRUMP, SÜLEYMANİ, LİBYA'DA TÜRKİYE VE RUSYA'NIN KURDUĞU OYUN
YAYINLAMA:
Yeni yıl hızlı başladı. 2019 yılının Türkiye için bir muhasebesini yapacaktım ki, Kasabanın Şerifi silahını Kasım Süleymani’ye doğrulttu ve ateşledi. Aslında 2020 ile başlayan bu olayları her biri ayrı birer yazı konusudur. Ancak bugün bu gelişmelerden kısa kısa bahsedeceğim.
KASIM SÜLEYMANİ SUİKASTİ: DÜNYA SAVAŞI KAPIDA MI?
Kasım Süleymani İran Devrim Muhafızlarının yurt dışında vekâlet savaşlarını ve terör örgütleriyle ilişkilerini düzenlemekle sorumlu bir komutanıydı. İran tam bir Acem devlet politikasıyla kendi milli ve stratejik hedefleri doğrultusunda dünya siyasetinde fırıldak gibi dönerken, Süleymani de bu devletin sahadaki kirli işlerini gören önemli kişilerdendi. Aynı zamanda halkın sevgisini kazanmış, “yaşayan şehit” olarak anılan alaylı (askeri akademi mezunu olmayan) bir askerdi. Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in en yakınlarından birisi olması hasebiyle de İran siyasetinin muhafazakâr kanadında da yükselen bir isimdi. Cumhurbaşkanlığı’na aday olması beklenirken, bu suikast gerçekleşti. Bizde ve dünyada yazılı ve görsel medya İran’ın sert tepkileriyle bir dünya savaşı çıkıp çıkmayacağını tartışmaya başlamıştı. Halkın tepkisi, molla sınıfının hiddeti, devlet aklıyla nasıl giderilecekti? Neticede İran, Çarşamba sabahı Irak’taki ABD üslerine göstermelik bir füze saldırısı yaptı. Kasabanın Şerifi buna çok tepki göstermedi, İran medyası da bu olayı şişirip halkın gazını aldı. Benim bildiğim Acem politikası öyle kolay kolay yaş tahtaya basmaz. Zaten İran’daki yöneticilerin arasında, özellikle ılımlı siyasetçiler içinde, bu suikasta sevinen birçok ismin olduğu da tahmin edilmektedir. Ne de olsa, muhtemel bir rakipleri ortadan kalkmıştır. Öte yandan İran Devleti’nin de, bundan çok mustarip olduğu söylenemez: Sahada kirli işleri yapan ve son dönemdeki gölgeler arasından çıkıp kamuoyunda arz-ı endam eden sorunlu bir aktörden kurtulmuş oldukları gibi, aynı zamanda, dünya kamuoyunda da mağdur konumuna yükselmişlerdir. Çok mu acımasız yorumluyorum? Maalesef dünyanın ve siyasetin gerçeği budur!
BİZDEKİ İSLAMCILARIN BİTMEK TÜKENMEK BİLMEYEN ATATÜRK DÜŞMANLIĞI
Süleymani suikastı akabinde memlekette güzide İslamcılarımız hemen İrancılar ve İhvancılar olarak ikiye bölündü. Bu arada bazı “Aydınlık’çı aydınlar” da İran’dan yana taraf tutmaya başlayınca, TV’lerdeki Karagöz Hacivat oyunu benzeri programlarda tartışmalar alevlendi. Bu programlardan birinde özel üniversitelerden birinde kadrolu bir İslamcı akademisyen hızını alamayıp “Kemalistler bu ülkede darbe yaptı! Menderes’i astılar, başörtüsünü yasakladılar, ezanı Türkçe okuttular! Kemalistler bu ülkede Müslümanlara zulmettiler!”, dedi. Bu arkadaşa cevabı ben 2 sene önceden vermiştim. 20 Kasım 2017 tarihli “İSLAMCILAR NEDEN ATATÜRK'E KARŞIDIR?” ve 24 Kasım 2017 tarihli “ATATÜRK'E KARŞI NATO'CU VESAYET REJİMİ” başlıklı yazılarımda gerekli bilgiler verilmiştir. Arzu eden okuyabilir. Sadece şunu söyleyelim: Bizdeki İslamcılar, aslında, dünyadaki İslamcılardan farklı olarak çeşitli cemaat ve tarikatların mensubudur. Atatürk’e kin duymalarının sebebi tekke ve zaviyelerin kaldırılması ile üzerine oturdukları kamu mülkünün ellerinden alınmasıdır. Yani gayet duygusal sebeplerden Atatürk’e karşıdırlar. Öte yandan darbelerin ve darbecilerin tamamı - mürted ve müşrik Fethullah da dâhil - CIA kuklası NATO’cu sergerdelerdir. Atatürk’le uzaktan yakından alakaları da yoktur. Nokta.
LİBYA TEZKERESİ İLE TSK LİBYA’DA – TÜRKİYE VE RUSYA’NIN KURDUĞU YENİ OYUN
2020 ile birlikte Meclis’ten geçen Libya Tezkeresi ile birlikte TSK’nın Libya’ya giderek orada barışı temin etmesi, isyancı Hafter güçlerinin ilerlemesine mani olması amaçlanmaktaydı. Bu aynı zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan savunması için de gerekli ve destekleyici bir karardı. Bu konu çok tartışıldı. TV’lerdeki tartışma programlarında Mehmetçiğin Fizan çöllerinde telef edilmesinden tutun da, Hafter’i destekleyen Rusya ile Türkiye’nin savaşa tutuşacağına kadar ipe sapa gelmez bir sürü tezvirat anlatıldı. Ben ise Putin’in gelişini bekledim. Çünkü Rusya için Türkiye hem iktisadi bir ortak hem de Rusya’nın milli birliği için paha biçilmez bir müttefiktir. Fizan çöllerinde bir isyancı General için Rusya Türkiye ile kavga etmezdi, etmedi de. Çarşamba günü Putin geldi, Sayın Cumhurbaşkanı ile çok önemli ve stratejik bir yatırım olan TürkAkım projesinin açılışına yaptılar. Bu arada, Sayın Cumhurbaşkanı bombayı patlattı: Her iki ülke de, Libya’daki savaşan taraflar arasında kesin ateşkes için anlaştılar. Bu çok önemli bir dış politika başarısıdır. Libya’da bundan sonra Rusya ve Türkiye iki garantör devlet olacaktır. ABD ve hempası bedevi şeyhlerinin ve siyasi cüce Avrupa’nın da Libya’da esamisi okunmayacaktır. Bundan sonra sıra Doğu Akdeniz’de gaz rezervlerine dair tartışmanın Türkiye lehine sonuçlanması ile devam edecektir.
Önümüzdeki yazılarda ne kadar zamandır yazmak istediğim “Şii İslamcılığı ve İran Siyaseti” konusuna temas edeceğim. Daha sonra da birkaç yazı boyunca “Doğu Akdeniz, Libya ve Türkiye’nin askeri ve ekonomik politikaları” konusuna değineceğim.
Hepinize hayırlı Cumalar…
İSLAMDA FAİZ MESELESİ I
YAYINLAMA:
Uzun zamandır kapitalist sisteme eklemlenmiş Müslüman ülkelerde halkın inancı ile ekonomik şartların dayattığı gerçeklik arasında önemli bir çelişki mevcuttur: Faizli bankacılık. Ortalama Müslümanın bildiği veya gelenek içinde öğrendiği şey Allah’ın faizi haram kıldığıdır. Bununla birlikte ülkemizin de içinde bulunduğu ve her gün milyarlarca dolarlık bir hacim içeren dünya finans sistemi faizle işlemektedir. Bu da sıradan Müslümanı bir ikilem içine sokmaktadır: Faizli kredi alıp işletmesini devam ettirirse haram olan faizi ödemiş olacaktır. Öte yandan günaha girmeyip kredi temin edemezse hem kendisi hem de çalışanları ekmeğinden olacaktır. Bugüne kadar bu yaşamsal soruna doğru düzgün bir cevap veren ne bir iktisatçı ne de bir ilâhiyatçı çıkmıştır.
Her gün milyarlarca doların döndüğünü belirttiğimiz dünya finans sistemi içinde, faiz, paranın kime ve ne kadar gideceğini gösteren bir trafik işareti konumundadır. Yani ne faizle olmaktadır, ne de faizsiz. Bugün sizlerle bu konuyu bilgilerim ölçüsünde tartışacağım. Tabii ki, ben bir iktisat profesörüyüm, ilâhiyatçı değilim. Sözlerimden bir fetva anlamı çıkarılmaması gerekir.
DİYANET NE DEDİ?
Faiz meselesi son olarak sıcak bir şekilde Diyanet İşleri Başkanlığının bir fetvasıyla gündeme düştü. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın TOKİ’nin muhtaç vatandaşlarımız için hazırladığı düşük faizli krediyle ev sahibi olma projesinde geçen “kamunun sağladığı ve sosyal fayda / kamu yararı içeren kredilerdeki faiz caizdir” mealindeki fetvası tartışmalara yol açtı. İsterseniz hatırlayalım Diyanet İşleri ne demiş. Diyanet'in sitesinde yer alan “Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından uygulanan Sosyal Konut Projesinin dini hükmü nedir?” sorusuna Din İşleri Yüksek Kurulu şu cevabı vermişti:
"İslam'da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır. Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir. İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz değildir. TOKİ aracılığıyla devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir. Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.
Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”
Diyanetin bu fetvasına tepkiler gecikmedi. Hem köktendinci / geleneksel bakış açısına sahip olanlara hem de “Atatürkçü, laik, çağdaş” olduklarını iddia edenlere göre “Hükümet sırf kendi projesinin kabul görmesi için dini siyasete alet etmiş ve siyasi baskıyla Diyanet’e zorla fetva yayınlatmıştır.” Bunlar işin boş mugalata kısmı. Ben hemen görüşümü söyleyeyim: Diyanet İşleri kedi olalı ilk defa bir fare tutmuştur. Verdiği fetva dar kapsamlı olsa da, önemli bir probleme çözüm üretmektedir. Diyaneti eleştirenler de sadece boş konuşmaktadırlar. Görüşlerimi açıklarken birkaç başlık altında toplayacağım.
HARAM OLAN RİBA FAİZ MİDİR YOKSA FAİZDEN BAŞKA BİR ŞEY MİDİR?
Kur’an – ı Kerîm’de Bakara Suresi 275’inci Ayette yasaklanan faiz değildir ama ribâdır. Ribâ sadece faizle borç vermek değil, ancak buna ek olarak daha genel bir tanımla, bir mal veya hizmet alış verişinde piyasa değerinden daha fazlasının verildiği durumda, ödenen fazlalıktır. Geleneksel ehl-i sünnet ulemasının ortak kanaati bir ticaret işleminde örneğin 100 gram altının karşılığının yine 100 gram altın olduğudur. Bu durumda 100 gram altının karşılığında 101 gram altın alınırsa, buradaki fazlalık ribâ olarak tanımlanır. Ancak bu genişletilmiş tanıma göre, ribâ, etkin bir rekabetin olduğu bir piyasada oluşan normal kârın üstünde elde edilen her türlü aşırı kârı da içerir. Bunu daha da genişletirsek, fahiş kârların yanına fahiş kiraları da ekleyebiliriz.
Kur’an’da genel olarak siyasi ve iktisadi hükümleri veren ayetler Mekke’deki şirk düzenini eleştirir, Allah’ın bu düzeni neden lanetlediğini anlatır. Mekke müşriklerinin içinde bulunduğu siyasi ve iktisadi ortam, bugünkü bankacılıktan çok farklı idi. Mekke Arabistan çöllerinde seyreden kervanların buluştuğu bir ticaret merkezi ve aynı zamanda, Arapların dini merkezlerinden biri idi. Dolayısıyla müşrik Emevi ailesinin liderliğinde bir ticaret ve tefecilik oligarşisi tarafından idare edilirdi. Mekke müşriklerinin finans baronu Ebu Leheb’di. Bu müşrik kodamanı Kur’an’da Leheb Suresi’nde lanetlenmiştir. Allah bu surenin ilk ayetinde “Tebbet yedâ Ebî Leheb’iv – ve tebb / Kırılsın, Ebû Leheb’in eli kırılsın!” derken “yedâ / el” kelimesiyle Ebû Leheb’in fiziki elini değil ama onun kurduğu ve nemalandığı sistemi kastetmektedir. Pekiyi Ebû Leheb’in kurduğu sistem neydi? Anlatalım: Ebû Leheb Mekke ve civarındaki kişilere faizle borç vermekteydi. Eğer bu kişiler borçlarını ödeyemezlerse, onların eşleri ve kızlarını kendine ait genelevlerde zorla çalıştırmaktaydı. Sürekli kervanların durakladığı bir ticaret merkezi olan Mekke’de kervanlardaki muhafızlar ve tüccarlar Ebû Leheb’in genelevlerinde vakit geçirirlerdi. Bu yüzden, bu hakaretamiz duruma düşmemek için bazı borçlular kızlarını canlı canlı toprağa gömmüşlerdi. İşte Allah’ın lanetlediği, kurumsal ve hukuki hiçbir kaideye dayanmayan, bir çeşit mafyanın işlettiği ve fuhuşla iç içe olan, bu zalim ve gaddar yapıdır. Allah bu yapıyı “Ebû Leheb’in eli” olarak tanımlamıştır.
Yine Kur’an’da muhtelif yerlerde Allah kazandıklarını küplere dolduranları, iddihar edenleri, dolayısıyla ellerindeki nakit gelirlerini ve ticari metaları ekonomik dolaşıma sokmayanları, karaborsacılık yapanları şiddetle lanetlemektedir. O takdirde, riba hem tekel gücünü kullanarak malları rekabetçi fiyatın üstünde satanların elde ettiği ekstra geliri, hem hiçbir kural ve kaideye bağlanmadan ve denetim mekanizması olmadan kişiden kişiye verilen krediden elde edilen faiz gelirini (yani tefeci faizini) hem de istifçilik ve karaborsacılıktan elde edilen fahiş gelirleri kapsar. Pekiyi bugünkü anlamda bankacılık sistemi buna uyar mı? Hayır. Bankalar hem uluslararası hem de ulusal denetime tâbi, hükümleri yargı denetiminde olan anlaşmalarla milyonlarca mudiden tasarrufları bir havuzda toplayıp ihtiyaç sahibi işveren ve tüketicilere dağıtan, bunun için insan istihdam eden ve ticaretin akışını kolaylaştıran kurumlardır. En önemlisi, parayı istiflemeyip dolaşıma sunarlar. Küçük tasarrufları toplayıp büyük yatırımları finanse ederler. Firmaların doğru şekilde çalıştırılması için de danışmanlık hizmeti verirler. Hiç Ebû Leheb’in eline / sistemine benziyor mu? Tabiî ki hayır.
Devamı bir sonraki yazıda…
İSLAMDA FAİZ MESELESİ II
YAYINLAMA:
Cuma günkü yazımda ribanın aslında sadece faizden ibaret olmadığı, bahsedilen faizin de Mekke müşriklerinin tefeci faizi olduğunu, bunun yanında rekabetçi haddin üstündeki aşırı kârların ve yine rekabetçi kiraların üstündeki aşırı kira gelirlerinin de ribaya girmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bunlara bir üçüncü olarak istifçilerin ve karaborsacıların gelirlerini de eklemiştim. Son olarak mevcut bankacılık sisteminin Kur’an’da lanetlenen riba ile uzaktan yakından alakalı olmadığını söylemiştim. Cumartesi günkü yazısında Mustafa Öztürk Hoca da topa girdi. Üç aşağı beş yukarı benimle benzer görüşleri savunmaktaydı. İki farkla: ben iktisatçıyım, o ilâhiyatçıdır; ben Diyanetin fetvasını iyi niyetle yorumlar ve bir başlangıç olarak bakarken, o bunun hükümet baskısıyla verilmiş bir fetva olduğunu ima etmekteydi. Neyse, biz kendi işimize bakalım. Bugünkü yazımda bu konuları detaylandıracağım.
RİBANIN İSLAM HUKUKUNDA TANIMI NEDİR?
İslam Hukuku deyince temel kaynaklar Kitab (Kur’an-ı Kerim) ve Sünnet-i Nebevî’dir. Önce kaynaklara inelim ve sonra mezhep görüşlerine değinelim.
Bakara Suresi 275’inci ayette şöyle der: “Riba yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar; çünkü onlar "Alışveriş de bir tür ribadır!" derler. Hâlbuki Allah alışverişi helal ve ribayı haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen ribadan vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah'a kalır; ona, (yani ribaya) geri dönenlere gelince; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkûm olanlar işte böyleleridir.”
Ayetten açıkça anlaşılacağı üzere Allah ribayı yasaklamaktadır. Fakat riba nedir? Burada Kur’an’daki ifade belirsiz ve açıklanmamıştır. Bu yüzden fakihler Sünnet’e yönelmişlerdir.
Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebû Davud, İbn-i Mâce, Nesai ve Muvatta’da geçen ünlü bir hadis bu noktada – yani ribanın tanımında- kaynak teşkil eder. Hz. Ömer’den rivayettir: “Altını altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla, hurmayı hurmayla, tuzu tuzla hep aynı miktarlarda anlaşarak ödeyin. Kim ki daha fazlasını verirse, riba yemiş olur, alan da veren de aynıdır.” Hadis’in başka bir versiyonunda ise Peygambere atfedilen şu cümle eklenmiştir: “… Eğer malın cinsi farklılaşırsa ödemeyi üzerinde anlaştığınız bir fiyattan yapın”.
Bu hadis İslam hukukunda riba tanımı için temel kaynak kabul edilir. Bununla birlikte farklı fıkıh ekollerinde (yani farklı mezheplerde) bu hadis farklı şekilde yorumlanmıştır. Örneğin Zahiri mezhebi fakihleri riba tanımının sadece hadiste geçen altı meta için geçerli olduğunu, diğer metalarda faiz uygulamalarının ribaya girmeyeceğini savunurlardı. Hanefî, Hanbelî ve Şiî Caferî fakihleri kıyas hükmüyle ağırlık ölçüsüyle ölçülen tüm metalara (altın ve gümüş gibi) ve hacim ölçüsüyle ölçülen tüm metalara (buğday, arpa, tuz ve hurma gibi) faiz uygulamasını genişletmişlerdi. Şafiî ve Malikî fakihler ise faiz uygulamasını sadece gıda maddeleri ve altın ile gümüşe uygulanması gerektiğine hükmetmişlerdi. Altın ve gümüş cinsi olmayan bütün para türlerinde faiz uygulamaları ise dört mezhep ve Caferîlerin ortak görüşüyle riba sayılmıyordu. Burada ilginç olan nokta, bu hükümlerin takas ekonomisinin yaygın olduğu bir çağda verilmiş olmasıdır. Yani ticaret ve borç ilişkileri çoğunlukla malın malla takası şeklinde gerçekleşiyordu. Öyle ki, bu çağda üretim geçimlik tarım üretimine ve para sistemi de basılı kıt miktarda altın dinar ve gümüş dirheme bağımlıydı. Altın ve gümüş para için alınan ve verilen en küçük faiz riba tanımı içine giriyordu. Ancak bakır ve demir gibi farklı metallerden yapılmış bozukluklarda faiz caiz görülmekteydi.
Zamanla İslam topraklarında Akdeniz ticareti ve İpek Yolu ticaretinin etkisiyle refah artmış ve ticaret daha karmaşıklaşmıştı. Bunun sonucu ticaret senetleri kullanılmaya başlamıştı. Ticaret senetleri alınıp satılmaya başlanınca tartışma yeniden alevlendi. Fakihlerin bir kısmı bu ticaret senetlerinin üstündeki değerler altın dinar veya gümüş dirhem cinsinden olduğu için bunların kullanımını da riba yasağının içine dâhil ederken, bazıları da bu senetlerin kâğıttan yapıldığını bu yüzden riba yasağının içine girmeyeceğini söylemişlerdi. Bir üçüncü görüş de, senetlerin hangi malın ticaretinde kullanılacağının önemli olduğunu, yasak dışında kalan malların ticaretinde kullanılan ticaret senedi ve dolayısıyla uygulanan faizin riba sayılmayacağını savunmuşlardı.
Bu yukarıda sayılanlara rağmen İslam toplumları dünyanın en büyük ekonomilerine hükmetmekteydiler. Çağına göre muazzam büyüklükte bir ticaret hacmi gerçekleşmekte ve elbette ki buna bağlı olarak muazzam miktarlarda servet birikmekteydi. İspanya’dan Doğu Türkistan’a Rusya’da Kazan’dan Yemen’de San’a ’ya geniş topraklar ve milyonlarca insan içeren dev bir ekonomiydi bu. İster istemez küçük tasarrufçuların birikmiş servetlerinin bir havuzda toplanarak büyük girişimlerin finanse edilmesi gerekmekteydi. Ancak altın ve gümüş paraya dayalı para sisteminde, bu, riba yasağına takılıyordu. Riba yasağını aşarak finansman sağlayacak alternatif yollar geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. İşte faizsiz finans sisteminin temelleri bu noktada atıldı. Faizsiz finans sistemini destekleyen birisi olarak bu konuyu bir sonraki yazımda anlatmak istiyorum. Bugünkü yazımı modern bankacılığın riba yasağı içine girmemesi gerektiği yönünde görüşlerimle tamamlayacağım.
MODERN BANKACILIKTA FAİZ UYGULAMASI RİBA YASAĞINA GİRER Mİ?
Burada iki yazının sonunda görüşlerimi birkaç noktada özetlemek isterim:
1. Kur’an’da yasaklanan riba önceki ve sonraki ayetlerin içeriğine bakacak olursak muhtaç durumdaki fakirlere zenginler tarafından verilen ve sonunda borçluları köleleştirmeyi amaçlayan tefeci faizidir. Hâlbuki modern bankacılık sistemi küçük tasarrufçunun fonlarını bir araya getirip büyük yatırımları finanse etmekte ve tasarrufçuyu dolaylı yoldan yatırımlara ortak etmektedir. Bir tarafta muhtaçları kendine köle etmek amaçlanırken, diğer tarafta hem küçük tasarrufçuyu yatırıma ortak edip zenginleştirmek hem de üretimi finanse etmek amaçlanmaktadır.
2. Dört Sünni ve Şiî Caferî mezheplerinin klasik metinleri, arkasında altın veya gümüş olmayan paralara uygulanan faizi ittifakla riba kabul etmemektedir. Bretton Woods sistemi 1970’lerin başında yıkılana kadar –en azından kâğıt üstünde de olsa – paraların arkasında altın rezervi vardı. Artık hiçbir Merkez Bankası’nın bastığı para ile altın rezervleri arasında bir bağlantı yoktur. Kâğıt paranın arkasında bırakın altını, hiçbir reel meta yoktur. Tamamen yatırımcının o paraya duyduğu güvene bağlı itibari bir değere sahiptir. Bu durumda dört artı bir mezhebin ittifakla kabulüne göre arkasında altın olmayan kâğıt paraya uygulanan faiz ribaya dâhil edilemez.
3. Küresel finans piyasalarının olduğu ve bütün ülkelerde diğer ülke paralarının da alınıp satıldığı bir ortamda bu paraların birbirine karşı değerleri nasıl tespit edilecektir? Hatırlatırım, döviz kurları dakika başı değişmektedir. İhracatçı ve ithalatçıların kur riskinden korunabilmesi için vadeli döviz fiyatlarına, vadeli döviz fiyatlarının belirlenmesi için de her bir ülkenin gün içi faizlerine ihtiyaç vardır. Yoksa dünya ekonomisi Soros gibilerin spekülasyonlarına tamamen bağımlı üretimsiz bir kumarhaneye döner.
4. Dışa açık, kapitalist ve parasal bir ekonomide faizler sermayenin sektörler ve firmalar arasında en verimli dağılımını gerçekleştirmek için olmazsa olmaz bir risk ölçüm birimidir. Sovyet komünizmi doğru düzgün finans piyasalarını işletemediği ve faizler siyasi kararlarla belirlendiği için verimsizleşti. Bu da komünizmin çökmesiyle sonuçlandı. Bu durumda dahi modern küresel ekonomideki faizi lanetlenmiş Ebu Leheb’in ve Ebu Cehil’in tefeci faiziyle bir tutmak ya sınırsız bir cehaletle ya da önyargıdan kör olmuş bir bakışla açıklanabilir.
5. Bu görüşleri fetva kabul etmeyin. Sadece bir iktisat profesörünün yazılı kaynaklara dayalı yaptığı bir çıkarım olarak kabul edin. Yine de en iyisini Allah bilir.
İslami finans sistemi de Cuma’ya inşallah.
BÜTÇE AÇIĞININ MONETİZASYONU
YAYINLAMA:
Bugün yeniden konvansiyonel iktisat konularına dönüyorum. Konumuz para basarak bütçe açığının kapatılması anlamına gelen “bütçe açığının monetizasyonu”. Öncelikle son gelişmeyi paylaşayım…
T.C. Merkez Bankası 20 Ocak günü Olağanüstü Genel Kurulu’nu yaparak 2019 kârını Hazine’ye aktarma kararı aldı. Merkez Bankası’ndan şu açıklama yapıldı: “2019 yılı dönem kârı üzerinden kâr payı avansı ödenmesine ve 2018 yılı kârından ayrılan ihtiyat akçesinin dağıtılmasına karar verilmiştir.” Merkez Bankası, böylece 35,2 milyar Türk Lirası kâr payı avansı ile 5,3 milyar Türk lirası ihtiyat akçesinin hissedarlara (aslan payı Hazine’ye olmak üzere) dağıtımına başlandığını da açıkladı. Geçen sene de buna benzer bir karar alınmıştı.
MERKEZ BANKASININ KÂRI NEDİR VE NE ZAMAN ORTAYA ÇIKAR?
Merkez Bankası’nın hemen hemen hisselerinin tamamı Hazine’nindir. Bu da doğaldır. Merkez Bankası kâğıt üstünde bir şirket olduğu için her sene genel kurul toplar. Yine her şirkette olduğu gibi bilançosunda kâğıt üstünde bir kâr görünür. Ancak bu gerçek anlamda bir kâr mıdır? Hayır, Merkez Bankası gerçek anlamda kâr etmez. Çünkü kâr, bir firmanın üretip satabildiği mal veya hizmetlerin karşılığında elde ettiği paradan (firmanın cirosu yani satış geliri) yine mal ve hizmetlerin üretimi ve satışı sırasında yaptığı masraflar (satılan malların maliyeti) çıktığında cebinde kalan paradır. Pekiyi Merkez Bankası ne üretiyor? Nakit para… Hem de bu nakit para üretiminde tekel konumundadır. O zaman bu kâr neyin kârıdır? Yıl içinde yaptığı döviz işlemlerinde kur farklarından dolayı hesaplarda görülen fazlalıklar bu kârın temelini teşkil eder. Yine benzeri şekilde açık piyasa işlemlerinden elde ettiği fazlalıklar da kâğıt üzerinde Merkez Bankası’nın hanesine yazar. Özellikle kriz zamanlarında görevini ifa eden bir Merkez Bankası kâr etmek zorundadır. Nasıl mı? Anlatayım…
Cari hesap açığına dayanan ve aşırı dış borç birikiminden kaynaklanan bir kriz anını düşünün. Tıpkı Ağustos 2018’de olduğu gibi… Bu durumda döviz kurları aşırı artış gösterecektir. Döviz kurlarındaki artışı frenlemek için Merkez Bankası piyasaya döviz satarsa, bu durumda krizden önce ucuz kurdan topladığı dövizleri pahalı kurdan satacaktır. Bu ise Merkez Bankası’nın kârı olarak bilançosuna yansır. Gerçekte ne olmuştur? Gerçekte Merkez Bankası kur artışını engellemek için para arzını kısmıştır.
Yine Merkez Bankası herhangi bir sebeple piyasa faizlerinde ciddi bir artış olduğu durumda da piyasaya müdahale edebilir. Faizlerin artması borsada bir çöküşe yol açacağı gibi, aynı zamanda, devlet tahvillerinin fiyatlarında da sert bir düşüşe yol açabilir. Bu durumda Merkez Bankası daha önce yüksek fiyattan piyasaya sattığı hisse senetleri veya devlet tahvillerini bu sefer ucuz fiyattan satın alacaktır. Bu da kendi hanesinde kâr olarak görünür. Ancak… Aslında Merkez Bankası piyasada oluşan nakit kıtlığını gidermek için piyasaya yeni para arz etmiştir.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Merkez Bankası sıradan bir firma değildir. Kârı da sıradan bir firma kârı sayılamaz. Merkez Bankası’nın kâr ettiği dönemler de, her zaman, ya döviz kıtlığı ya da nakit kıtlığı olduğu dönemlerdir.
Pekiyi, Merkez Bankası gerçek anlamda kâr etmiyorsa, kârlarını hazineye aktarması ne anlama geliyor? Pratikte bu durum, Merkez Bankası’nın Maliye Bakanlığı’nın toplayamadığı vergilerden kaynaklanan açığını (Bütçe Açığı) para basarak kapatması anlamına gelir. Nokta.
BÜTÇE AÇIĞININ MONETİZASYONU DOĞRU BİR POLİTİKA MIDIR?
Özellikle kriz dönemlerinde Merkez Bankaları kamu açıklarını kapatacak politikalar uygulayabilir. Bu politikaya yanlış denemeyeceği gibi doğru da denemez. Çünkü iktisat politikaları mucizevi sonuçlar üretmez. Her politikanın topluma ve vatandaşlara olumlu yansıyan sonuçları olduğu gibi olumsuz yansıyan sonuçları da bulunur. Mucizevi sonuçları ancak Star Wars serisinde Jedi şövalyelerinin elinden ya da Yüzüklerin Efendisi serisindeki sihirli yüzüklerde görebilirsiniz. Ancak gerçek hayatta mucizeler yoktur. Her ilacın yan etkisi olduğu gibi her politikanın da avantajı yanında dezavantajları da vardır. Yukarıdaki açıklamalar derslerde öğrencilere bahsettiğimiz basit gerçeklerdir. Öte yandan para basılarak bütçe açığının finansmanı Türkiye ekonomi tarihi açısından ne ifade eder? Kısaca bu soruyu da cevaplayayım.
1985 yılında Özal Hükümeti İç Mali Liberalleşme Hamlesini başlattı. Bu ne demekti? Merkez Bankası’ndan Hazineye verilen avanslar kaldırıldı. İMKB (bugünkü BİST’in ilk adı) kuruldu ve özel bankaların faizleri serbest bırakıldı. Bu Türk özel finans sektöründe sermaye birikimi yaratmak ve uluslararası kriterlere uygun bir bankacılık sektörü oluşturmak için uygulanmış bir politikaydı. Bugün dünyadaki birçok ekonomide Merkez Bankaları’nın para basarak bütçe açığını finanse etmesi pek de tercih edilen bir yöntem değildir. Merkez Bankası bugün kâr payı dağıtma adı altında aslında, bütçe açığını monetize etmektedir.
BÜTÇE AÇIĞININ MONETİZASYONUNUN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI
İlk önce avantajlarından bahsedelim. Dışa açık bir ekonomide bütçe açığının monetizasyonu, kamu harcamalarının ihracatı dışlamasını önler. Şöyle ki, dışa açık bir ekonomide bütçe açığı hükümetin bankalara tahvil satarak borçlanmasına, bu da faizlerin yükselmesine neden olur. Artan faizler nedeniyle hem yerli firmalara kredi imkânları azalacak hem de yurt dışından gelen sıcak para ile döviz kuru düşeceği için ihracatın reel değeri azalacaktır. Bu politikayla hem ihracattaki olumlu seyir devam eder hem de bankacılık kesiminin özel sektöre kredi imkânları artar. Kısa dönemde ki, bu da 6 ilâ 9 ay arasındadır, milli gelir büyümesi bundan olumlu olarak etkilenir. Yani 2020 yılı Mart ve Haziran aylarında açıklanacak büyüme oranlarının pozitif olma ihtimali artmıştır. Bazı batık firmaların ve kredi ödeme güçlüğünde olan bazı tüketicilerin nakit sıkıntısı da bir ölçüde hafifleyecektir.
Öte yandan bu politikanın dezavantajları da vardır. Yaz aylarından itibaren enflasyon %20’lere doğru çıkma eğilimine girebilir. Bu ise vatandaşın azalan reel satın alma gücünde daha fazla bir düşüş anlamına gelecektir. Öte yandan bizim görüp de burada yazdığımızı uluslararası firmaların görmemesi mümkün değildir. Enflasyon artışı öncesinde ülkeden sermaye kaçışı git gide hızlanan bir şekilde artabilir; bu olmasa bile yaz aylarında artışa geçen enflasyonla birlikte kurların artması da kaçınılmaz hale gelir.
Sonuç olarak bu politikanın – eğer dönem içinde aksi yönde bir politika uygulanmazsa- kısa dönemde (yaz aylarına kadar) geçici bir rahatlama ama uzun dönemde (yaz aylarından yıl sonuna kadar) enflasyon ve döviz kurlarında artışla birlikte vatandaşın geçim sıkıntısında da bir artışa yol açacağı söylenebilir. İzleyip göreceğiz.
ÖZGÜRLÜK, BAĞIMSIZLIK VE DEVLET
YAYINLAMA:
Daron Acemoğlu’nun James A. Robinson’la birlikte yazdığı son kitabını aldım: “Dar Koridor – Devletler, Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği”. Acemoğlu burada küreselleşme çağında devletlerin varlığını sorguluyor. Temel görüşü şu: Devletsiz bir toplumda ne refah ne de özgürlük olur; ancak devletin fazla güçlendiği yerde de özgürlük olmaz. Çözüm ne? Devletin sivil toplum tarafından denetlenebildiği, hükümetlerden bağımsız kurumların ve sivil toplum örgütlerinin de karar mekanizmasında yer aldığı bir toplumsal yapı ile devletin fazla güçlenmesi engellenir. Bu tabiî ki, soğuk savaş döneminden beri öne sürülen ve özellikle bizim “liberal sol – özgürlükçü demokrat – ikinci cumhuriyetçi” tayfasının hararetle savunduğu bir görüş. Ben Acemoğlu’nun söyleminin – özellikle Trump ve Johnson gibi tiplerin iktidara gelmesi vesilesiyle de- Anglo-Sakson toplumlarında hâkim olan tartışmanın tam göbeğine düştüğünü düşünüyorum. Bu açıdan iyi bir zamanlama ile kotarılmış güzel bir kitap. Sağlam argümanları var. Fakat bana göre, bu argümanlar ancak gelişmiş refah toplumları için geçerli olabilir. Ben, bizim gibi toplumlar için özgürlük ve devletin gücü yanı sıra bağımsızlık kavramının da önemli olduğunu düşünüyorum.
ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK NE DEMEK?
Özgürlük “bireylerin başkalarının tahakkümü veya baskısı olmadan kendi eylemlerine yönelik kararlarını kendi özgür iradeleri ile” alabilmeleridir. Ancak insanlar yalnız başlarına adacıklarda yaşamamaktadırlar. Aksine, insanlığın başlangıcından beri, insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri de gittikçe genişleyen topluluklar içinde yaşamasıdır. Dolayısıyla, bir topluluk içinde yaşayıp kendinizi o topluluğun içinde var ediyorsanız karar ve eylemleriniz de o topluluk tarafından sınırlandırılacaktır. Modern toplumlarda kabul gören özgürlük tanımı “bireylerin özgürlüğünün başka bireylerin özgürlüğü ile” sınırlanmasını da içerir. Burada bireyler arası ilişkilerde her bireyin özgürlük sınırının eşit ve adil bir şekilde belirlenebilmesi için bir üst norma ve dolayısıyla bu normları hayata geçirecek bir üst kuruma ihtiyaç vardır. O üst norm “hukuk” ve üst kurum da “devlettir”.
Devlet olmazsa, bireyler veya bireylerden oluşan topluluklar kendi özgürlüklerini diğerlerinin aleyhine genişletmek için güç kullanırlar. Bu güç ahlaki ve dini norm ve yapılar aracılığıyla olabileceği gibi, salt fiziki gücün kullanımı ile de elde edilebilir. Bir üçüncü yol ise para gücüdür. Modern toplum öncesinde, toplumsal ilişkilerin bireylerinin özgürlüklerini dinî ve ahlâki normları temel alarak sınırlayan düzenlemelerin olduğu durumlarda dini temsil eden sınıfların hakim olduğu oligarşik yapıları gözlemleriz. Öte yandan salt fiziki güç – yani askeri güç – temel alınarak toplumsal ilişkiler ve bireylerin özgürlük sınırları çizildiği durumlarda despotik tek adam idarelerinin ortaya çıktığını görmüşüzdür. Modern anlamda devlet, askeri güç ve dini ahlaki normlar temelinde – dolayısıyla onları temsil ettiğini iddia eden sınıflar güdümünde – değil, ama bütün vatandaşların ortak bir uzlaşması ve bunun sonucunda da ortaya çıkan bir sözleşmeye – anayasaya- dayanır. Modern ve eşitlikçi toplumlarda mutlak monarkların keyfi idareleri, dini normları temsil iddiasındaki seçkin sınıfların oligarşik yönetimleri ya da servet sahibi zenginlerin para gücünü kullanarak oluşturdukları imtiyazlı özgürlük alanları bulunmaz, bulunmamalıdır. Çünkü dini – ideolojik, askeri veya finansal güce dayalı kurumlaşmalar bireyler arasında eşitsizlik yaratır ve bu da bireylerin özgürlük sınırlarının farklılaşmasına yol açar. Orwell’in “Hayvan Çiftliği’nde” bahsettiği toplum benzeri bir yapı ortaya çıkar: “Bütün hayvanlar eşittir, domuzlar daha fazla eşittir!” Modern ve eşitlikçi toplumlarda domuzlar iktidara gelemez!
Bağımsızlık “bir milletin ve o milletin mensubu olduğu devletin yaşadığı topraklar üzerinde hükümranlığı ve kendi kendini yönetme kabiliyeti” anlamına gelir. Milli devlerin / ulus-devletlerin temelini de bu “bağımsızlık” kavramı oluşturur. Ancak her devletin bağımsızlığının sınırı hem o ülkede yaşayan bireylerin özgürlükleri hem de diğer devletlerin bağımsızlıkları tarafından belirlenir. Eğer devletler arası ilişkileri belirleyen normlar olmazsa ve yine milliyeti ne olursa olsun dünyadaki bütün bireylerin sahip olacağı ortak haklar belirlenmezse yine devletlerin bağımsızlık sınırını finansal ve askeri güç belirler. Örneğin Kasabanın Şerifi Trump’ın pervasızca yaptırım uygulama kararları, başka ülkelerin askeri yetkililerini mafyavari suikastlerle ortadan kaldırması, canı sıkıldığında istediği ülkeyi işgal etmesi pratikte ABD’nin bağımsızlık alanındaki genişlemenin diğer ülkelerin bağımsızlık alanını da küçülttüğünü ortaya koymaktadır. Emperyalizm olgusunun çıkış kaynağı devletler arası ilişkileri tanımlayan hukuk kuralları ve normların fiilen işlevsiz olmasından kaynaklanır. Çünkü uluslararası/devletler arası ilişkileri hukuk ve normlar çerçevesinde örgütleyecek bir üst kurum bulunmamaktadır.
2020 SONRASI DÜNYADA TARTIŞMANIN ANA KAYNAĞI: ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK
Başta ABD olmak üzere Batı’nın emperyalist ülkeleri “devlet ve bireysel özgürlükler” tartışmasını öne çıkarmaktadır. Çünkü bu ülkelerin bağımsızlıklarını kaybetme ve hatta daha kötüsü devlet düzenlerinin ortadan kalkıp anarşi ve kaosa sürüklenme ihtimalleri bulunmamaktadır. O yüzden, gelişmiş ülkelerde siyaset bireysel özgürlüklerin artması ve devlet gücünün azaltılması üzerinde yoğunlaşacaktır. Ancak gelişmekte olan ülkeler (Türkiye, Rusya, Çin, İran, Latin Amerika ülkeleri vb.), özellikle mali ve iktisadi bağımsızlıklarını kaybetme tehdidi altındadırlar. Bu ülkelerdeki hükümetler ve vatandaşların çoğunluğu mali ve iktisadi bağımsızlığı güvence altına almak için bireysel özgürlüklerden taviz vermek gerektiğini savunmaktadır. Bununla birlikte, az gelişmiş ülkeler (İslam dünyasının kahir ekseriyeti, Afrika ülkeleri ve bazı Asya ülkeleri) ise yarım yamalak siyasi bağımsızlıklarını da kaybetmek, hatta devlet düzeninin yıkılıp iç savaşa düşmek tehdidi altındadırlar. Bunun örneklerini Afganistan, Libya, Suriye, Venezuella ve birçok Afrika ülkesindeki iç savaş ve şiddet ortamında gözlemledik.
Yukarıda bahsettiğim durum ve süreçleri dikkate alırsak, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde “özgürlük ve devlet” tartışmasının tek başına bir anlam ifade etmediğini düşünüyorum. Acemoğlu’nun bahsettiği sivil toplum örgütleri, bağımsızlığın tam sağlanmadığı (yani ülkenin politikalarının uluslararası çıkar çevrelerinin menfaatleri doğrultusunda belirlendiği) toplumlarda, adeta emperyalist efendilerin sömürge valileri konumuna yükselirler. Asayişin sağlanmadığı, terörizm ve anarşi tehdidi altındaki toplumlarda birey haklarını bahane edip hükümran devleti daha da zayıflatacak politikaları tartışmaya açmak, günün sonunda bağımsızlığın kaybıyla sonuçlanır. Bağımsızlık giderse özgürlük de kalmaz.
Burada kritik olan nokta şudur: Bir toplumun emperyalist baskılara boyun eğmemesi için kendi içinde birlik olması gerekir. Bunun için bütün vatandaşların kendi devletine ve kamu düzenine güvenmesini ve gönüllü olarak ona bağlanmasını sağlayacak hukuki üst yapı ve iktisadi alt yapının kurulması gerekir. Kısaca bu örgütlenmeyi dört ayak üstüne oturtabiliriz: Şeffaf bir yönetim, kabul edilmiş, adil ve eşitlikçi kurallara göre işleyen bir kamu idaresi, mümkün olduğunca rekabetçi bir ekonomi yapısı ve milletin yöneticileri denetleyebileceği bir demokrasi. Yani daha fazla özgürlük için bağımsızlıktan ve daha fazla bağımsızlık için özgürlükten vaz geçmemeliyiz. Türkiye’de eğer bu ince ayarı iyi yapabilirsek ana problemlerimizin çözümü için sağlam bir temel atmış oluruz.
PONZİ OYUNU: ÜÇKAĞITÇILARIN EKONOMİ POLİTİĞİ VE KAPİTALİZM
YAYINLAMA:
Son haftalarda yaygın TV kanallarından birinde yeni başlayan bir TV dizisinde Ponzi Oyunu gündeme geldi. Kısaca dizinin konusu şöyle: Özel üniversitelerden birinde çalışan bir iktisat profesörü ihaleye fesat karıştırma iddiası ile okuldan atılır. Aynı şekilde bankadaki hesapları da bloke edilir. Bu arada profesörün oğlunun beyninde tümör olduğu ortaya çıkar. Tedavisini yalnızca ABD’de uzman bir doktorun yapacağı söylenir. İhtiyaç duyulan para ise tamı tamına bir milyon dolardır. Profesör hayatı boyunca hep üçkâğıtçılıkla geçinmiş bir çocukluk arkadaşı vasıtasıyla bu durumdan kurtulmak için bir tezgâh kurar. Venezuella’da körelmiş bir altın madeni satın alınır. Bu altın madeni sanki çok büyük bir rezerve sahipmiş gibi büyük bir lansman toplantısıyla tanıtılır. Her ortak olana ayda yüzde on getiri vaat edilir. Aslında madenin hiçbir değeri yoktur. İşin özü, sisteme her defasında daha fazla para getirecek enayi bulmakta yatar. Dolayısıyla yeni ortaklar girdikçe eski ortakların getirileri ödenir. Bu tür tezgâhlara “saadet zinciri” adı verilir ve yeni ortaklar gelmediği anda sistem çöker. Üçkâğıtçılara ise parayı alıp kaçmak kalır.
PONZİ OYUNU NEDİR?
Bir Ponzi Oyunu yeni yatırımcılardan para toplayıp eski yatırımcıların kârlarını ödeme esasına dayalı bir tür dolandırıcılıktır. Ponzi Oyunu’nu tezgâhlayanlar yatırımcıları dağıtılan kârların düzenli bir girişimden elde edilen satış gelirlerine dayandığına inandırırlar. Bu yüzden sisteme her gelen yeni yatırımcı elde edilen kârların diğer yatırımcılardan toplanan paraya bağlı olduğunun farkında olmazlar. Bir Ponzi Oyunu “sürdürülebilir bir işletmenin faaliyetlerine bağlı olduğu” aldatmacasını sisteme yeni yatırımcılar girdiği ve çok sayıda yatırımcının bütün parasını sistemden çekmediği müddetçe devam ettirir. Öyle ki, sistem devam ettiği sürece yatırımcılar gerçekte olmayan varlıkların sahipleri olduğuna inanmaya devam eder.
Ponzi Oyunu’nun ana fikri “Ali’ye ödemek için Veli’yi soy!” şeklinde özetlenebilir. Başlangıçta tezgâhı kuran üçkâğıtçı piyasanın çok üstünde getiri vererek yeni yatırımcıları/enayileri çekmeyi ve aynı zamanda eski yatırımcıların da daha fazla para yatırmasını sağlamayı amaçlar. Yeni yatırımcılar sisteme girdikçe üçkâğıtçının elindeki fonlar kartopu etkisiyle hızla büyür, yeni gelenlerin parasının bir kısmıyla da eski yatırımcıların faizleri ödenir.
Sisteme yeni oyuncu girmesi kadar eski oyuncuların da sistemden çıkmaması önemlidir. Bu yüzden sistemi tezgâhlayan üçkâğıtçı herkese ne kadar para kazandırdığına dair sürekli raporlar gönderir, gösterişli ve lüks mahallerde toplantılar yaparak göz boyar, sistemden çıkmak isteyenler için bunu zorlaştıracak koşullar getirir, hatta paranın 3-4 ay boyunca çekilmemesi şartıyla daha fazla getiri vaat eder.
Bugün internette opsiyon ticareti, bitcoin yatırımı, ikili ticaret adı altında insanları sistemlerine çekmek isteyen bir sürü yatırımcı/üçkâğıtçı türemiştir. Bunların çoğu aslında yukarıda anlattığım mekanizmayı işletmektedir. Bu yüzden internette olur olmadık yerde karşınıza çıkan “Aylık gelirinizin 40 bin dolar olmasını ister misiniz?” benzeri reklamlara aldanmayın. Bunların çoğu üçkâğıtçıdır…
TÜRKİYE TARİHİNDE PONZİ OYUNU ÖRNEKLERİ
Türkiye tarihinin her döneminde bu tür üçkâğıtçılar çıkmıştır. Özellikle son 30 yılda arka arkaya bunun birçok örneği gördük. Bunların en eskisi 1980-82 arası Banker Skandalıdır. 1990’lı yıllarda Kenan Şaranoğlu tam bir saadet zinciri olan Titan’ı kurmuş ve enayilerin paralarını toplamıştı. Son dönemde oluşan Ponzi Oyunları ise yerli ve milli sosuyla, hatta utanmaz bir şekilde, yüce dinimiz kullanılarak kotarılmıştır. Kombassan Holding, İhlas Finans vurgunları gibi sözde İslami finansmana dayandığı söylenen üçkâğıtçı şebekeleri gariban halkın altın bileziklerinden çeyizlik eşyalarına, yaşlı ninelerin kefen paralarından dindar vatandaşların zekâtlarına kadar toplamış, sonra da paraları batırmışlardır. Son dönemin, bu konuda en yetkin şahsiyeti, Jet Fadıl’dır. Bu arkadaş benim bildiğim en az dört ayrı zamanda dört ayrı iş adı altında milletten para toplamıştır. En son bu alanda ümit vaat eden uyanık ise kamuoyunda Tosuncuk olarak bilinen arkadaştır. Milleti olmayan çiftliğine ortak etmiş, olmayan çiftliğin tesislerini dualar, Mehter Marşları ve bölgenin siyasetçileri eşliğinde açmıştı. En son, bildiğim kadarıyla, garibanlardan tokatladığı milyon dolarlarla Güney Amerika’da gününü gün etmektedir.
DİZİDEKİ YANLIŞ NE?
Dizideki iktisat profesörü oğlunu kurtarmak için “zenginleri soymayı” amaçlamaktadır. Dolayısıyla, dizide verilen ana mesaj bu tür üçkâğıtçıların çok parası olan zengin ve şımarık insanlardan ihtiyaç sahibi insanlara para aktardığı şeklindedir. Gerçekte böyle midir, pekiyi? Hayır, parası olan servet sahibi zenginleri dolandırabilen üçkâğıtçı daha anasının karnından doğmamıştır. Çünkü servet sahibi zenginler hem para yönetimini bilir, hem de böyle riskli işlere girmemeyi tercih ederler. Aksine, paraya ihtiyacı olan, kısa yoldan zenginleşmek, çalışmadan para kazanmak isteyenler genelde garibanlar arasından çıkar. Bu tür şebekeler genelde orta ve orta alt gelir grubu insanlardan para toplarlar. Dini kisve altında olan Ponzi şebekelerinin ise daha avantajlı oldukları aşikârdır: Gariban insanlar biriktirdikleri üç – beş kuruşu da haram diye bankacılık sistemine yatıramadıkları için bu üçkâğıtçılara vermektedirler. Dolayısıyla dini kisveli Ponzi şebekelerinin dolandırdıkları para hacminin diğerlerine göre daha fazla olması doğaldır. Yani ezcümle, dizide üçkâğıtçılar kahramanlaştırılmaktadır. Sanki Köroğlu gibi zenginden alıp fakire vermektedirler. Hâlbuki tam tersidir. Bugüne kadar Ponzi şebekelerinde dolandırılanlar hep garibanlardır.
KAPİTALİZM BİR PONZİ OYUNU MUDUR?
Ponzi Oyunu ile kapitalist sistemin işleyişi arasında belli benzerlikler vardır. Kapitalist sistemin yaşayabilmesi için genelde milli ekonominin, özelde ise işletmelerin sürekli büyümesi gerekir. Ponzi şebekelerinin de sürekli yeni yatırımlarla büyümesi gerekir. Öte yandan modern bankacılık sistemi de sahip olduğu nakit mevduatın 8-10 misli kaydi mevduat yaratan bir sistemdir. Dolayısıyla bütün mudiler parasını çekmek isterse bankacılık sistemi çöker. Tıpkı Ponzi şebekesi gibi. Ancak arada temel bir fark vardır. Kapitalist sistem temelde üretim sistemidir. Yani dağıtılan getirinin arkasında gerçek bir üretim vardır. Öte yandan Ponzi şebekesini kuran üçkâğıtçılar aslında hiçbir şey üretmemektedirler.
SON SÖZ
Çaba sarf etmeden para kazanmak isteyenler sonunda servetlerini de kaybeder.
DAYANIŞMACI TOPLUM VE SOSYAL DEVLET
YAYINLAMA:
Çocukluğumda aile meclislerinde dinlediğim ve hepinizin de benzerlerine şahit olduğunu düşündüğüm bir konu vardı: “Batı’da aile bitmiş!”, denirdi. “Komşuluk ortadan kalkmış, insaniyet ölmüş. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Ama bizde öyle mi, ya! Biz Müslümanız elhamdülillah… İnsanlık ölmedi daha bizde!”. Bu sözlerin arkasında nasıl bir iktisadi alt yapı vardı? Bugün Türk toplumunda, aynı Batı toplumlarında olduğu gibi, bireycilik yaygınlaşmakta ve dayanışma azalmaktadır. Yoksa Türk milleti Müslümanlığını mı kaybetti? Hayır, Türk milleti dinini kaybetmedi ama iktisadi yapısı ve dolayısıyla sosyal örgütlenmesi değişti. Bizim hatamız, olumlu veya olumsuz bütün toplumsal ve iktisadi olgu ve süreçleri dini ve kültürel değerlere bağlı olarak tanımlamamızdır. Bugün bu konuları biraz deşeceğim: Bir toplumda temel kültürel ögeler mi o toplumun örgütlenmesini ve dolayısıyla iktisadi durumunu belirler, yoksa iktisadi gelişme mi toplumun sosyal yapısını değiştirir?
Bundan daha önceki yazılarımda rekabetçi bir toplum yapısının birçok sosyal kırılmalara yol açtığı, insanı insan yapan değerlerden kopardığından söz etmiştim. Öte yandan Batı toplumlarındaki gelişmenin de daha üretken olanı, daha yaratıcı olanı öne çıkaran ve diğerlerini geriye iten “rekabetçi düzen” olduğu da bilinmektedir. Bu bir çelişki gibi görünmektedir: Bir toplumun ileri gitmesi için sosyal birliğinin bozulması, kültürel değerlerinin aşınması mı gerekir? Yoksa kültürel ve manevi değerlerini, toplumsal dayanışmasını korumak için bir toplumun daha fakir olmayı ve geri kalmayı göze alması mı gerekir? Biliyorum kafanız karıştı… “Hoca ne demek istiyor böyle?”, diyeceksiniz şimdi. Dilerseniz kısa kısa bazı kavramları açıklayalım… Sonra hepsini harmanlarız…
SANAYİ ÖNCESİ TOPLUMLARDA DAYANIŞMA NEDEN YÜKSEKTİ?
Sanayi ekonomisi insanlık tarihinde çok sert dönüşümlere yol açtı. Sanayi öncesi toplumlarda üretim tarıma dayalı idi. Tarımsal üretim yapısı gereği doğal kaynaklara, yani toprağa, su kaynaklarına ve iklime bağlıydı. Dolayısıyla üretim genelde belli bir bölgede yaşayan insanların kendi yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmaktaydı. Örneğin sanayi öncesi toplumda, insanlar gıda maddeleri için, eğitim için, sağlık için para harcamazdı. Kendi gıda ihtiyaçlarını ekip biçerek elde ederler, kendi giysilerini kendileri dikerler, hastalanınca – doktor, hastane ne kelime – kocakarı ilaçları ile kendi kendilerini iyileştirmeye çalışırlardı. Çocukların eğitimi kilise, cami ve havra gibi dini merkezlerde okuma yazma ve dini emir ve yasakları öğrenme düzeyinde kalıyordu. Hele Osmanlı Türkiye’sinde 1850’ye kadar toprakta özel mülkiyet bile yoktu… Bırakın ortaçağı, yeniçağı veya yakın çağı 1970’ler, 1980’ler Türkiye’sinde bile restoranlar, oteller bugünkü gibi yaygın değildi. Pek çoklarımızın giysilerini ailemiz örmüş veya dikmişti. Evde annelerimiz bugün parayla satın alınan birçok hizmeti bedava üretirlerdi.
Böyle bir toplumda üretim “geçimlik üretim” olur. Bütün ürün ve hizmetleri tek bir ulusal pazarda toplamak mümkün olmaz. Pazarlar yerel pazar düzeyinde kalır. İnsanların üretimi çoğunlukla kendi temel ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır, pazarda satmak için değil. Satış az olunca kâr da az olur. Bu yüzden tasarruflar güdük kalır, olan tasarruflar da piyasada yatırım finansmanına yönlenmez. Çünkü faiz yasağı gibi birçok etken sebebiyle tasarruflar finans sisteminde değil yastık altında birikir. Bu yüzden sermaye birikimi de olmaz. Yaşam standartları düşüktür: doğumda çocuk ölüm oranları yüksektir, eğitim düzeyi kötünün de altındadır, ortalama ömür düşüktür, kadının toplumsal hayatta yeri yoktur. Hayatın zorluklarıyla baş etmenin yolu insanların karşılıklı dayanışmasıyla sağlanır. Bu dayanışmanın örgütlenmesi ise dini cemaatler ve aşiret bağları kanalıyla olur. Sonuç olarak ekonomi yerel pazarlara bölündüğü gibi, toplumda cemaat ve aşiretlere bölünür.
Ben bundan önceki yazılarımda Bayrami’ler, Ahi’ler veya Bektaşi’ler gibi dini tasavvufi cemaatleri ve yine göçebe Türk boylarındaki oymakları dayanışmacı toplumun Türk tarihindeki kökleri olarak duyurmuştum. Bunda da haklıydım. Ancak bu insanları dayanışmacı bir örgütlenme içine sokan dini inançlar mıydı? Hayır, içinde yaşadıkları hayatın iktisadi zorunlulukları onları bu yola itmişti. Bugünkü anlamda sosyal güvenliği, asayişi sağlayacak bir hukuk düzeninin olmadığı, üretimin insanların planlarına değil hava durumuna bağlı olduğu bir toplumun zorunluluklarıydı onları bu tarz bir örgütlenmeye zorlayan.
SANAYİ TOPLUMLARI ROBOTLAŞMIŞ VE AHLAKSIZ İNSANLAR MI ÜRETİYOR?
Sanayi kapitalizmi, aslında, makineleşmiş üretim sistemidir. İnsanlık tarihinde ilk defa iktisadi üretim doğal kaynaklardan ve iklimden bağımsızlaşmaktaydı. Çünkü üretimin temel faktörü olan sermaye insan eliyle üretilen bir üretim faktörüydü. Kapitalistleşen bir ekonomi, sanayi öncesi ekonomilerden farklı olarak sürekli büyümek zorundadır. Her birey ve kurum iş bölümü ve uzmanlaşmaya yönelmek zorunda kalmıştı. Bu da her bireyin belli bir üretim sürecinde sadece belli bir vazifeyi yerine getirdiği, yani aslında üretim sonunda tek bir ürüne bile sahip olamadığı, bunun yerine belli bir ücret aldığı duruma yol açmıştı. Sanayi öncesi toplumlarda, insanlar temel ihtiyaçlarını kendisi üretirken, sanayi toplumunda emeği karşılığında elde ettikleri ücretle bütün mal ve hizmetleri satın alır hale gelmişlerdi. Yani başta emek olmak üzere, her türlü mal ve hizmet metalaşmış, piyasada satılır hale gelmişti. Erkekler gibi kadınlar da üretim sürecine dâhil olmuştu. Bu da aile yapısının değişmesine yol açtı. Dedeler, babaannelerin olduğu geniş aile yapısı çekirdek aileye dönüştü. İnsanların kendilerini tanımladıkları aidiyet aşiret ve cemaatlerden – yeni sosyal rolleri gereği - meslekleri ve iktisadi sınıflarına dönüştü. Bu durum kaçınılmaz bir şekilde toplumun siyasi yapısını bugünkü Batılı demokrasilerde gördüğümüz sınıf siyasetine doğru değiştirdi. Üretim kayda alındı ve standartlaştı. Bu da şehirde yaşayan ve iş yerlerinde çalışan insanların da standartlaşmasına sebep oldu. Milli eğitim adı altında kitlesel eğitim programları da böyle oluştu. Ekonomide yerel pazarlar birbirine entegre oldu, bir ulusal ekonomi ve bunların sonucunda milli devlet ve millet kavramları gelişti.
Böyle bir toplumsal ve iktisadi dönüşümün sonucunda kırsal yaşamda ortaya çıkmış kültürel ve ahlaki değerlerin korunabilmesi pek mümkün değildir. Zaten büyük dinlerin hiçbiri de kırsal yaşam veya kasaba yaşamından kaynaklanan değerleri temsil etmez. Şehir yaşamı kendine ait yeni ahlaki kriterler ve kültürel normlara yol açmıştır. Bunu insanların robotlaşması ve ahlaksızlaşması olarak tanımlamak insafsızlıktır.
SOSYAL DEVLET VE PİYASACILARIN TEMEL YANILGISI
Batı’nın refah toplumları, gelişen sanayi ekonomisinin yol açtığı bireyciliğin ve sosyal dayanışmanın azalmasının etkilerini önlemek için Sosyal Devlet kavramını geliştirdiler. Eskiden küçük cemaat ve aşiretlerin kendi içinde dayanışma ile sağladıkları etkinin bütün bir topluma uygulanması gerekmekteydi. Rekabetçi ve bireyci yapı ile ortaya çıkan toplumdaki yaygın eşitsizliğin çözülmesi için sosyal devlet yetkin bir araç olarak kullanıldı. Artık insanlar zorlukları aşmak için gayrı resmi topluluklara üye olmak zorunda değillerdi: Sosyal devlet iş güvencesini, temel eğitimi, temel sağlık hizmetini sağlamaktaydı. Bütün toplumda geçerli olan merkezi hukuk ve güvenlik sistemi asayişi sağlamakta ve eşitsizlikler belli ölçülerde düzeltmekteydi. Bu durumun kaçınılmaz sonucu ise dini normlar ve cemaat yapılarının güçten düşmesi ve toplumun sekülerleşmesidir.
1990’lardan sonra Batı kendi eliyle sosyal devleti tasfiye sürecini başlattı. Bu sürecin en önemli aktörleri Reagan, Thatcher, Baba ve Yavru Bush’lar, Kohl, Clinton, Schröder ve Blair gibi siyasilerdi. Küreselleşme ile artan uluslararası göç ve terörizmin de katkısıyla, sosyal devletin yokluğu ırkçı ve dinci söylemleri öne çıkaran hareketlerin yükselmesine yol açtı. Yani birçok liberalin savunduğu gibi tarih sonlanmadı, aksine tarihte geriye, Orta Çağlar’a geri gittik.
Buradan devam edeceğiz…
İŞSİZLİK VE SOSYAL DEVLET
YAYINLAMA:
Gündem çok karıştı yine… Suriye’deki şehitlerimiz, Elazığ depremi, Bahçesaray çığ felaketi, Sabiha Gökçen’deki uçak kazası, Kıbrıs’ta kendini bilmez bir meczubun boş lakırdıları… Sanki 2020 felaketli bir şekilde başladı… Ama bunlara başka bir yazıda değinelim… Bütün bu olaylarda kaybettiğimiz kardeşlerimiz ve şehitlerimizin ruhuna bir Fatiha yollayalım…
Pazartesi günkü yazımda dayanışmacılık ve sosyal devlet konusunu anlatmıştım. Kapitalizm öncesi geleneksel toplumlarda insanların hayatın yıkıcılığına karşı bir güvence olarak sığındıkları aile bağları, bir aşama sonra aşiret ve cemaat bağları, bu topluluklardaki sosyal örgütlenmeyi ve siyasi yapıyı da belirlemekteydi. Özünde tarımsal üretime dayalı geleneksel toplumda, insanların çoğu kasaba ve köylerde yaşamaktaydı. Üretim çoğunlukla geçimlik üretim şeklindeydi, bu da bir milli ekonominin oluşmasını engelleyecek kadar yerel ekonomileri birbirinden ayırmaktaydı. Sanayi devrimiyle birlikte nüfus şehirlerde arttı, iş bölümü ve uzmanlaşma ile birlikte geçimlik üretim değil pazar için üretim ilkesi işlemeye başladı, aileler küçüldü, aşiret ve cemaat bağları koptu. Bununla birlikte sanayi kapitalizmi kendisinden önceki geleneksel topluma göre çok daha acımasız, çok daha güvencesiz bir toplum oluşturmuştu; özellikle çalışan emekçi sınıflar için. Bu durumda şehirlerden oluşan ve sanayileşmiş milli ekonomilerde güvenceyi sağlayacak, insanları hayatın yıkıcılığından koruyacak bir kurum olarak Sosyal Devlet ilkesi gelişti. Artık kimse başkalarından iane beklemek zorunda kalmayacaktı. Çünkü Sosyal Devlet her vatandaşının iş güvencesini, temel sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Burada önemli olan nokta, insanların cemaatler ve aşiretler gibi resmiyeti olmayan, tüzel bir kişiliği bulunmayan, faaliyetleri kapalı kapılar ardında kotarılan yapılara güvence ve dayanışma karşılığında teslim olmasının önüne geçilmesiydi. Sosyal Devlet’le birlikte iş güvencesi, temel eğitim ve sağlık hizmetleri bir ayrıcalık olmaktan çıkıp her vatandaşın temel hakkı olarak görülmeye başlanmıştı.
Sosyal Devlet’in en önemli iktisadi katkıları emek piyasasında olmuştur. Kapitalizmle birlikte, artık diğer mallar gibi emek de, bir meta haline gelmişti. Bu ise ücretin, yani emeğin fiyatının, piyasada belirlenmesi anlamına geliyordu. Yalnız şöyle bir sıkıntı baş göstermişti: Sanayi ekonomisi geliştikçe, birçok liberal iktisatçının beklentisinin tersine rekabetçi piyasaların oluşması ve yaygınlaşması şöyle dursun, rekabetçi piyasalar bile eksik rekabete dönmeye, büyük sanayi sektörlerinde tekel ve oligopoller hâkim olmaya başlamıştı. Bu ise iki kesime çok olumsuz yansıdı: Sanayiye hammadde satan tarım sektöründe ürün fiyatları ve emek piyasasında ücretler düşmeye başladı. Çünkü sanayide üretici olan firmalar tekel gücüne sahip oldukça, aynı zamanda hammadde ve emek piyasalarında da monopson gücüne kavuşmaktaydı. Ücretler ve tarımsal ürün fiyatları sadece fiyat değildir, ama aynı zamanda milyonlarca işçi ve çiftçinin gelirini de teşkil eder. Sanayi üretimi emeksiz, bir milletin karnını doyurması da tarımsız olmaz. Tarım ve emek kesimlerinde düşük satın alma gücü sanayi sektörünün bir aşama sonra satışlarında da düşüşe yol açmaktaydı. Bu ise kapitalist sistemin geleceğini tehlikeye sokan bir gelişmeydi. Sosyal Devlet burada devreye girdi: tarımda ürün taban fiyatları ve emek piyasasında asgari ücret uygulaması. Bu da yetmezdi. Emek piyasasında sendikal haklar korundu ve teminat altına alındı. Emekçilerin amele piyasasında emeklerini “ölmüş eşek fiyatına” satmalarının önüne geçilmesi için toplu sözleşmeler ve iş güvencesine yönelik kanunlar çıkarıldı. Devlet, aynı zamanda, temel eğitim ve sağlık hizmetlerini de kendi tekeline alıyordu. Böylece, güvenli ve huzurlu bir ortamda çalışan işçiden daha çok verim elde edilecek, artan satın alma gücüyle de sanayi ürünlerinin satışı sekteye uğramayacaktı.
Hikâye çok güzeldi… Sanki Yeşilçam filmlerindeki mutlu sonla bitmiş gibi gözüküyordu… Ama unutulan bir şey vardı: Kapitalizmin doğası ve yüksek kamu borcu…
Kapitalizmin doğasının neden işsizlik yaratmaya müsait olduğu, şu anki işsizlik probleminin kalıcılaşmasında küreselleşmenin ve neo-liberal politikaların katkısını bir sonraki yazıya bırakalım. Önce Türkiye gündeminin sıcak konusu olan işsizlik oranlarına değineyim…
TÜRKİYE GİBİ ÜLKELERDE KALICILAŞAN İŞSİZLİK SORUNU
En son açıklanan işsizlik rakamlarına göre Türkiye’de Kasım 2019 itibarı ile işsizlik oranı yüzde 13,6’dır. Genç işsizlik oranı ise yüzde 25’e yaklaşmıştır. 20’nci yüzyılın başından itibaren kapitalist sistem için en dehşetli tehdit “işsizlik sorunudur.” Bu açıklanan işsizlik rakamları ise hepimize kâbus gördürecek düzeydedir. Hükümet de, 2019 yılı ortalarından beri, enflasyonla mücadeleyi gevşeterek işsizliği önleyecek bir takım tedbirler almaya çalışmaktadır. İyimser bir bakış açısıyla bakan iktisatçılar 2020 yılında işsizlik oranının yüzde 12’lere kadar gerileyeceğini söylemektedirler. Bu bile ürkütücüdür. Çünkü genel kabule göre, normal bir ekonomide, doğal işsizlik oranı yüzde 3 ilâ yüzde 5 arasında dalgalanır. Türkiye’de doğal işsizlik oranı ise, son 20 yılda yapılan tetkiklerde, yüzde 8 ilâ yüzde 12 arasında değişmektedir. Benim analizlerime göre ise, şu anda doğal işsizlik oranımız yüzde 11-12 arasındadır. Bu şu anlama gelir: İşsizlik yüzde 11’in altına inerse enflasyon hızla artmaya başlar. Türkiye gibi bir ekonomide bunu döviz kurlarının yukarı fırlaması takip eder.
Bir soru şudur: Doğal işsizlik oranımız neden bu kadar yüksektir? Diyelim ki normal şartlarda doğal işsizlik oranımız yüzde 5 olsun. Yüzde 11 – yüzde 5 = yüzde 6’lık bir fazlalık nereden kaynaklanmaktadır? Cevap yapısal işsizliktir. Bu bir kapitalist ekonominin, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, sosyal ve iktisadi yapı aksaklıklarından kaynaklanan bir problemdir.
YAPISAL İŞSİZLİĞİ NE BELİRLER?
Yapısal işsizliğin temel sebepleri arasında şunlar bulunur:
Ülke içinde bölgeler arası gelişmişlik farkları, hizmetler ve inşaat sektörleri gibi üretken olmayan sektörlerin orantısız büyümesi, yurt dışından kitlesel halde gelen niteliksiz işgücü (bizim ekonomimizde kayıt dışı çalışan Arap ve Orta Asya ülkelerinden gelen mülteciler benzeri), küresel egemenlerin dayattığı neo liberal politikalar ve sosyal devletin tasfiyesi… Burada ilk önce üretken olmayan sektörlerin orantısız büyümesinde bahsedeyim…
HİZMETLER SEKTÖRÜNDEKİ HORMONLU BÜYÜME VE KÜRESELLEŞMENİN ETKİSİ
Sanayi üretiminde emek ve sermaye kullanımı birbirini tamamlar, birbirinin yerine ikame edilmez. Dolayısıyla, yeni insanlara iş yaratmak için ve iş gücüne yeni katılan gençleri istihdam etmek için yeni üretim tesislerinin hayata geçmesi gerekir. Türkiye gibi gelişmiş ülkelere çok yakın düzeydeki gelişmekte olan ülkelerde ve bütün gelişmiş ülkelerde üretimin sektörel dağılımına göz attığımızda, istihdamın büyük kısmının hizmetler sektöründe olduğunu görmekteyiz. Hizmetler sektörü, AVM’leri, finans ve bankacılık sektörünü, sağlık ve eğitim sektörünü ve turizm ve eğlence sektörünü içerir. Ancak burada önemli nokta, üretken sektörler olarak tanımlanan tarım ve sanayi üretimi olmazsa bu sektörlerin bir anlamının olmadığıdır. Yani hizmetler sektörü tarım ve sanayi üretiminde elde edilen artı değer üzerine işler. Gelişmiş ülkelerin sanayi üretimi sadece kendi ülkelerinde değil dünyanın başka ülkelerinde de devam etmektedir. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler dünyada üretilen artı değerin önemli bir kısmını ülke içine aktarmakta, böylece kendi hizmetler sektörlerini ve dolayısıyla kendi emekçilerinin istihdamını finanse edebilmektedirler. Öte yandan bizim gibi ülkelerde, sanayi üretimi çoğunlukla yabancı patent ve ortaklarla yapılmakta, bu ise elde edilen artı değerin büyük oranda dışarıya kaçmasına yol açmaktadır. Tarım sektörü ise sürekli kan kaybetmektedir. Bununla birlikte, bizim gibi ülkelerde hizmetler sektörü tıpkı gelişmiş ülkeler gibi çok büyük istihdam yaratmaktadır. Ancak arkasında bu istihdamı besleyen yeterli sanayi ve tarım üretimi olmadığı durumda, hizmetler sektöründeki bu büyüme nasıl finanse edilmektedir? Cevap basittir: İthalat, cari açık ve dış borç.
Bu bahsettiğimiz problem Baba ve Yavru Bush’un politikalarıyla, IMF reçeteleriyle çözülmez. Ciddi planlamaya ve Sosyal Devletin ihyasına ihtiyaç vardır.
Hayırlı Cumalar…
KORONAVİRÜS: SALGINLAR VE İKTİSADİ SEBEPLERİ
YAYINLAMA:
Malum, dünyada en çok konuşulan ve hatta birçok insanın kâbus görmesine sebep olan olay Koronavirüs’dür. Çin’de patlak veren bir salgın hızla yayılıp can almaya başlayınca, ilk önce Çin’de neredeyse Türkiye büyüklüğünde bir bölge karantina altına alındı. Bunun dış ticarete olumsuz yansıyacağı tahmin ediliyordu ama işin bu kadar büyüyeceği kimsenin aklına gelmemişti. En son aldığımız haberlere göre, Çin’den mal siparişleri iptal edilmekte, Çinli firmaların katılımları askıya alındığı için ciddi sayıda fuar iptal edilmiş bulunmaktadır. İki senaryo masada bulunmaktadır. İyi senaryoda, Çin’de başlayan bu salgının bir – iki ay içinde kontrol altına alınması beklenmektedir. Kötü senaryoda ise virüsün kontrol altına alınamamasının yansıra, tedavisinin bile bulunamaması ve 2020 yılının tamamında Çin’in dünyadan büyük oranda tecrit olması konuşulmaktadır. Bugün itibariyle Çin ekonomisinin 2020 yılını en iyi senaryoda yüzde 1-3 büyüme oranıyla tamamlayacağı, kötü senaryoda ise yüzde 1-1,5 civarında küçüleceği düşünülmektedir. Elbette ki, bunun dünya ekonomisine ve bize de farklı etkileri olacaktır.
SALGIN HASTALIKLARIN ÇIKIŞININ SEBEPLERİ
Dünya tarihine bakıldığında salgın hastalıklardan ölen insanların sayısının savaşlarda ölenlerden daha fazla olduğu görülmektedir. Antropologların bulgularına göre avcı toplayıcı topluluklarda salgın hastalık izlerine rastlanmamaktadır. Bunun sebebi bu toplulukların hem küçük gruplar halinde yaşamaları hem de çok fazla yer değiştirmeleri olabilir.
Salgın hastalıkların ilk çıkışı ilkel tarım toplumlarının oluşması ile başlar. Bu ilk tarım toplumlarında tarımsal üründe elde edilen fazlalık ambarlarda saklanmaktaydı. Bu ambarlar farelerin cazibe noktası haline geliyordu. Yine ilk tarım toplumları yerleşik olarak kalabalık gruplar halinde kasabalarda yaşamaya başladılar. Bu ise biriken çöp ve dışkı sorununu oluşturdu. Bugünkü anlamda modern bir kanalizasyon şebekesinin ve çöp toplama hizmetinin olmadığı bu toplumlarda, insan nüfusu belli bir düzeyin üzerine çıkınca salgın hastalıklar baş göstermekteydi. Bazen bu salgınlar yüzünden küçük kasaba nüfuslarının neredeyse tamamı telef olmakta, kalanlar ise başka diyarlara göç etmekteydiler. Dolayısıyla salgın hastalıklarda birinci sebep yüksek nüfus olarak tanımlanabilir.
İkinci sebep uluslararası ticarettir. İlk ve orta çağlar boyunca, ülkeler bugün olduğu gibi birbirine entegre değildi. Dolayısıyla her ülkedeki insanlar o ülkenin iklim ve coğrafi özelliklerinde orijinal olarak var olan mikro organizmalara, parazitlere ve virüslere bağışıklık kazanmışlardı. Bazı durumlarda insanlar bu virüs ve parazitlerin de taşıyıcısı oluyorlardı. Ülkeler arası ticaret zenginlik getirdiği kadar hastalık da getirebilirdi. Söz gelimi Hindistan’dan gelen bir tacir Hint iklimindeki parazit ve virüslere bağışıklık kazanmış ve bunların taşıyıcısı olmuş olabilirdi. Bu tacir Avrupa’ya ve/veya Akdeniz havzasına geldiğinde ise taşıdığı virüs veya parazitleri buna bağışıklığı olmayan insanlara bulaştırabilir ve aniden bir salgını başlatabilirdi.
Üçüncü sebep vahşi hayvanlardır. Orta çağlar boyunca, özellikle Transilvanya bölgesinde anlatılan vampir ve kurt adam hikâyelerinin ana sebebi kurt, köpek veya yarasalardan bulaşan kuduz mikrobudur. Kuduz hastalığına kapılıp deliren ve birer canavara dönüşen insanlar bu hikâyelerin kaynağını teşkil etmektedir. Sıtmanın sivrisineklerle, tifüsün bitlerle ve vebanın farelerle yayıldığını da ekleyelim.
Dördüncü sebep kontrolsüz cinsel ilişkidir. Özellikle AIDS ve frengi gibi hastalıklar cinsel ilişki yolu ile bulaşmaktadır. Hemen hemen her çağda kalabalık ticaret merkezlerinde beyaz kadın ticareti ve fuhuş suç ekonomisinin en yaygın dalını teşkil etmiştir. Böyle olunca da, bu gibi yerlerde, salgınların baş göstermesi ihtimali artmaktadır.
Beşinci sebep, modern çağlarla beraber insanlık tarihine giren biyolojik savaştır. Bunun ilk örneği İnka ve Azteklerde yaşanmıştır. İşgalci İspanyollar İnka ve Azteklere çiçek mikrobu bulaşmış battaniyeler verdiler. Bu mikroba hiç alışmamış, bağışıklığı olmayan yerliler salgın hastalığın pençesine düştüler.
Günümüzde modern tıbbın gelişimi ile birlikte bilinen salgın hastalıkların da büyük oranda kökü kazınmıştır. Bunda hem şehirlerde yaşamın çok daha steril olması, hem de aşı uygulamalarının büyük payı vardır. Son elli yılda antibiyotiklerin geliştirilmesi de hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önemli mesafe aldırmıştır. Buna rağmen 20’inci yüzyıl sonundan bugüne kadar çok yeni virüsler, beklenmedik salgın hastalıklar ortaya çıkmıştır. İsterseniz bir hatırlayalım: AIDS, Ebola, SARS, Kuş Gribi, Domuz Gribi, Kene salgını ve şimdi de Korona virüs… Bunların çoğu da Asya ve Afrika’nın kalabalık ve görece fakir ülkeleri kökenlidir.
KORONA VİRÜS
Koronavirüs’ün Çin’de çıkışı çok şaşırtıcı olmaz. Hatırlanacağı üzere SARS, Kuş Gribi, Domuz Gribi gibi salgınlar da Asya kökenliydi. Öncelikle çok kalabalık nüfusu ve insanların balık istifi yaşadığı şehirleri ile Çin bir salgının başlangıcı için uygun bir coğrafyadır. Öte yandan yine kalabalıktan dolayı hemen hemen her türlü canlıyı içeren de bir mutfakları vardır. Bu da yine salgının sebepleri arasında sayılmıştır. (Bir çeşit yarasanın yenmesinden kaynaklandığı iddia edildi.) Yine Çin, dünyanın ticaret ve üretim merkezi haline gelmiştir. Bu da Çin’de insan ve mal trafiğinin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu da muhtemel salgın sebeplerinden birisidir.
Ancak bizi en çok heyecanlandıran soru “Bu salgının kökeninde bir biyolojik savaş mı var?”, sorusudur. Böyle bir ihtimal ikinci bir soruyu akla getirmektedir: “Kim, niçin böyle bir biyolojik savaş başlatabilir?” Bu sorunun cevabı nettir: ABD. ABD hem bu salgını başlatacak profesyonel bir sağlık endüstrisine sahiptir, hem de kendisi için en büyük iktisadi rakip olarak gördüğü Çin’in iktisadi büyümesini zedelemek işine gelmektedir. Yine de ben bu ihtimali çok yüksek görmüyorum.
DENGESİZ VE SÜRDÜRÜLEMEZ BÜYÜME HIRSININ MALİYETLERİ
Burada defaatle yazdığım gibi kapitalizmin doğası gereği dengesiz ve sürdürülemez büyüme süreçlerine yol açması çok muhtemeldir. Bu hızlı büyüme arzusu bazen iktisadi etkenler temelli krizlere yol açarken, bazen de doğanın dengesinin bozulması sebebiyle yaşanılan doğal felaketlere de yol açmaktadır. Çünkü insan, diğer canlılardan farklı olarak kendi yapay eko – sistemini kuran ve doğayı tahakküm altına alıp değiştirebilen bir canlıdır. Kendisi doğaya uymaktansa doğayı kendine uydurmak istemektedir. Son zamanlardaki bilimsel gelişmeler, insanın doğayı kontrol, denetim ve değiştirme gücünün neredeyse sınırsız hale geldiğini bize göstermektedir: Örneğin genetiği değiştirilmiş gıdalar, canlı klonlanması ve benzeri. Ancak doğayla oynadığımız, onun düzenini değiştirdiğimiz vakit hiç beklenmedik maliyetlere de katlanmak zorunda kalmaktayız. Aşı ve antibiyotiklere karşı bağışıklık geliştirerek evrimleşen, buna bağlı olarak da tedavisi olmayan salgın hastalıklar, küresel ısınma ve benzeri…
Biraz sert bir ifadeyle yazımı tamamlayayım: İnsanlık, aslında, dışarıdan bakıldığında doğanın kendi içinde oluşmuş kanserli bir dokuya benzemektedir. Bildiğiniz gibi, kanserli dokular organizmanın kendi içinde başka bir şeye, vücuda düşman asalak bir yapıya dönüşmesidir. İnsan da, doğa içinde olmakla birlikte, doğayı kendi istekleri doğrultusunda değiştiren bir varlıktır. Ancak bunun kendisinin de baş edemeyeceği sonuçlarıyla da karşı karşıyadır.
MERKEZ BANKASI'NIN FAİZ İNDİRİMİ VE ANLAMA GELİYOR?
YAYINLAMA:
Bu köşenin müdavimleri bilir… Yazılarıma en çok konu teşkil eden kurumlarımızın başında T.C. Merkez Bankası gelir. Bugün uzun bir aradan sonra Merkez Bankası politikası üzerine yazacağım. Öncelikle Merkez Bankası ne yapmıştı, bir hatırlayalım:
“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını (politika faizi) 50 baz puan düşürerek yüzde 11,25'ten yüzde 10,75'e çekti. TCMB tarafından faiz oranlarına ilişkin yapılan duyuruda, Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal başkanlığında toplanan PPK'nın, politika faizinin yüzde 11,25'ten yüzde 10,75'e indirilmesine karar verdiği bildirildi. Duyuruda, son döneme ilişkin verilerin iktisadi faaliyetteki toparlanma eğiliminin devam ettiğini gösterdiği belirtildi. İktisadi faaliyetin sektörel yayılımındaki iyileşmenin devam ettiği ifade edilen duyuruda, yatırımlarda ve istihdamda toparlanma sinyallerinin alınmakla birlikte zayıf seyrin sürdüğü bildirildi. Duyuruda, rekabet gücündeki gelişmelerin olumlu etkisinin sürerken, küresel büyüme görünümündeki zayıflamanın dış talebi kısmen yavaşlattığı ifade edildi.”
(https://www.gazetebirlik.com/haber/merkez-bankasi-politika-faizini-yuzde-1075e-indirdi-3309/ Yeni Birlik Gazetesi internet sitesi, 19 Şubat 2020; 14:45) (NOT: Kalın puntoları benimdir, DMD.)
Gazetemizin ekonomi servisinin özetlediği bu duyuruda göze çarpan ilk nokta Merkez Bankası’nın açıklamasında enflasyon hedefinin, bu hedefi sağlamaya yönelik bir istikrar politikasının planı bulunmaması, hatta enflasyonun adının dahi geçmemesidir. Ana vurgu son 6 aydır uygulanan politikayla milli gelirdeki toparlanma sürecinin ülkedeki bütün sektörlere yayıldığı, bunun ana amilinin ihracat artışı olduğu fakat son zamanlarda ihracattaki artışın yavaşlama eğilimine girdiğidir. Yani Merkez Bankası 2018’den bu yana içinde bulunduğumuz kriz sürecinden çıkış için toplam talebin canlandırılması ve dış ticaret açığının kapanması gerektiği kanaatindedir. Bunun en kestirmeden kotarmanın yolu ihracat artışı olduğunu söylemektedir. Yani Merkez Bankası bir enflasyon hedefinden bahsetmemekte, aksine ekonomiyi ihracatı arttırarak canlandırmayı hedeflediğini satır aralarında söylemektedir. Bunun için faiz indirmiştir. Bu konuya döneceğim… Gazetemizin internet sitesinden devam edelim… Bakalım, T.C. Merkez Bankası ne demiş:
“Net ihracatın büyümeye katkısının gerilerken, dezenflasyon süreci ve finansal koşullardaki iyileşmeyle birlikte ekonomideki toparlanmanın devam edeceğinin öngörüldüğü kaydedilen duyuruda, şu değerlendirmelere yer verildi:
‘Bununla birlikte kredi büyümesi ve kompozisyonundaki gelişmelerin dış denge ve enflasyon üzerindeki etkileri yakından takip edilmektedir. Son dönemde belirgin bir iyileşme kaydeden cari işlemler dengesinin önümüzdeki dönemde ılımlı bir seyir izlemesi makro politika bileşimi açısından önem arz etmektedir. Küresel iktisadi faaliyetteki zayıf seyir ve küresel enflasyonun düşük düzeyi gelişmiş ülke merkez bankalarının para politikalarını genişleyici yönde sürdüreceklerine dair beklentileri güçlendirmektedir. Öte yandan, son dönemde küresel büyümeye ilişkin artan belirsizlikler gelişen ülke finansal varlıklarına yönelik talebin ve risk iştahının dalgalı seyretmesine neden olmaktadır. Korumacılık önlemlerinin, küresel ekonomi politikalarına dair diğer belirsizliklerin ve jeopolitik gelişmelerin yanı sıra son dönemde ortaya çıkan salgın hastalığın sermaye akımları, dış ticaret ve emtia fiyatları kanalıyla oluşturabileceği etkiler yakından takip edilmektedir.’ ”
(https://www.gazetebirlik.com/haber/merkez-bankasi-politika-faizini-yuzde-1075e-indirdi-3309/ Yeni Birlik Gazetesi internet sitesi, 19 Şubat 2020; 14:45) (NOT: Kalın puntoları benimdir, DMD.)
Bu haberleri nasıl yorumlayalım? Ben dilerseniz bunları birkaç maddede özetleyeyim:
1. Merkez Bankası enflasyon hedefini askıya almıştır.
2. Ana hedef olarak milli gelirdeki büyümeyi temel almakta, bunu cari açığın kapanması ile birlikte gerçekleştirmek için ihracatı arttırmaya çalışmaktadır.
3. Bu hedefe ulaşmak için önemli bir engel dış dünyada talebin artmaması olduğu için ihracatı kurları yükselterek (yani dolaylı yoldan devalüasyon yaparak) arttırmayı amaçlamaktadır.
4. Faizi düşürmenin etkisiyle ekonomiye fazladan likidite sürecek, yani diğer bir deyişle para basacaktır.
5. Faizi düşürmenin diğer bir etkisi beklenenden zayıf olduğu gözlenen yatırımlardaki artışı hızlandırmak olacaktır.
6. Faizi düşürmenin üçüncü etkisi kurlar üzerinde olacaktır, önümüzdeki üç ay içinde kurlarda ciddi ama Merkez Bankası’nın kontrolünde bir artış hedeflenmektedir. (Tahminim haziran başında dolar kuru 6,15-6,20 bandına gelir).
MERKEZ BANKASI ÖRTÜK DÖVİZ KURU HEDEFLEMESİNE Mİ GEÇTİ?
Bu köşede üç yıldır, üniversitede sekiz yıldır, TAVORAM’da (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Türkiye Avrupa Ortadoğu Ekonomik Araştırmalar Merkezin’de) 9 yıldır, TV’lerde de sayısını hatırlayamayacağım kadar kez enflasyon hedeflemesinden vazgeçilip parasal hedeflemeye geçilmesini, fiyat istikrarı ana amacının yerine ekonomik istikrar ana amacına odaklanılmasını savundum. Hala daha da savunuyorum.
Merkez Bankası son altı ayda uyguladığı politikalarla enflasyon hedefini bir tarafa bıraktığını ima etmekte, buna karşın para arzının kontrolünü sağlayacak şekilde bir adım da atmamaktadır. Görünen köy kılavuz istemez! Merkez Bankası ihracat artışını sürdürebilmek için kurların artmasını teşvik eden bir politika izlemektedir. Bu da kendi amaçladığı gibi ilk önce ekonomideki nakit sıkışıklığını rahatlatacak, sonra kurların yükselmesine ve akabinde de ihracat büyümesinde hızlanmaya yol açacaktır. Bunlar olumlu sonuçlardır. Buradan diyebiliriz ki, hükümet ve Merkez Bankası örtük bir kur hedeflemesi stratejisi ile yüksek kur düzeyleri elde etmeyi amaçlamaktadır. Bugüne kadar Cumhuriyet Hükümetleri kuru baskılayarak enflasyonu kontrol altına almak istemişlerdi. Şimdi ise, Hükümet ve Merkez Bankası enflasyon için “Koy ver gitsin!”, demektedir.
DÜŞÜK FAİZ YÜKSEK KUR REJİMİ
Üç sene önceki bir yazımda Türkiye’de rejimin gerçekten değiştiğini, “yüksek faiz düşük kur” rejiminden “düşük faiz yüksek kur” rejimine geçileceğini yazmıştım. Öngörüm en sonunda gerçekleşmeye başladı. Ancak… Her politikanın olduğu gibi bu politikanın da olumsuz yan etkileri olacaktır. Bunları kısaca özetleyelim:
1. Enflasyon, özellikle Haziran 2020 ve sonrasında yükselecektir.
2. Döviz borçlusu firmaları “yaz aylarında kara kış” beklemektedir.
4. TL cinsi tasarrufu olanlar servet ve gelir kaybına uğrayacaktır.
5. Bankaların kârları düşecektir.
Bunlar çıkardığım genel sonuçlar. Pazartesi günü “Merkez Bankası faizleri düşerken piyasa faizleri neden yükseliyor?” sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.
Cumanız mübarek olsun…
KORONAVİRÜS-KOLONYAYA HÜCUM
YAYINLAMA:
Babamın rahatsızlığı nedeniyle yazılarıma bir müddet ara vermiştim. Bu arada bir çok gelişme oldu. Bir ay içerisinde ülkemiz Rusya ile savaşın eşiğinden döndü… Gerçi hiçbir zaman Rusya ile Türkiye’nin savaşacak kadar akılsız olduklarını düşünmemiştim ama necip basınımızda koklanan hava bu yönü işaret ediyordu. 20 sene sonra Galatasaray Fenerbahçe’yi deplasmanda evire çevire yendi. Bu konuda Ali Koç Başkan’a tam güven duyuyordum, o da bir Galatasaraylı olarak benim güvenimi boşa çıkarmadı. Var olsun. Bu arada Ersun Hoca’ya da yol verildi. En son merdiven altı gecekondu tarikatlarından Hocaefendilerin kıyamet alameti “Dabbe-tül Arz” olarak tanımladıkları koronavirüs salgını Avrupa’yı pençesine aldı. Salgın esas çıkış yeri olan Çin’den değil ama Avrupa’dan dünyaya yayılır hale geldi. Şu anda hepimiz bu olağan üstü durumun getirdiği olağan üstü şartlarda yaşıyoruz. Tabii ki, bu şartların yol açtığı iktisadi sonuçlar da var… Bugün bu iktisadi sonuçlardan en akıldışı olanına değineceğim: Kolonyaya hücum… Ama öncelikle Sağlık Bakanlığı’nın aldığı önlemlerden bahsedelim.
Çin’de koronavirüs salgını başladığında dünyanın önemli bir kısmı, özellikle Avrupa ülkeleri, bu soruna bigâne kaldılar, yeterince önlem almadılar. Böyle bir salgına karşı yapılacak ilk önlem hastalıklı bireylerin yurt dışından gelişlerinin kontrol altına alınmasıdır. Böylece ilk etapta, salgının ülkeye bulaşması engellenmeye ya da salgının bulaşmasını mümkün olduğu kadar geciktirmeye çalışılır. Bu birinci aşamadır. İkinci aşama salgın bir şekilde ülke içinde de görülmesi ile başlar. Bu durumda hastalıklı bireylerin izole edilmesi, mümkünse tedavinin bulunması ve/veya tedavi bulunana kadar en az bireyin hastalığa yakalanması amaçlanır. Şu anda biz ikinci aşamadayız. Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca sürecin başından beri, daha 2018 yılında hazırlanmış eylem planı çerçevesinde hızla hareket ederek birinci aşamada gayet başarılı olmuştur. Şu anda Avrupa ülkeleri ve komşu ülkeler içinde hastalığın en az yayıldığı ve en az vaka görülen ülke Türkiye’dir. İkinci aşamada ise sür’atle tedbirler alınmaktadır. Başta İtalya ve İspanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin bu konuda gevşek davranmalarının sonucunu gördüğümüz günümüz şartlarında Sayın Bakan’ın ilan ettiği önlemlerin ne kadar yerinde olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak burada önemli olan sadece devletin önlem alması değil, aynı zamanda, vatandaşların da bu önlemlere harfiyen uymasıdır. Ancak, benim izlenimim, vatandaşın hala daha bu işin ciddiyetini tam kavrayamadığıdır.
Vatandaşlarımızda koronavirüs salgınına karşı iki birbirine zıt temayül gözlemledim. Bir kısım vatandaşlarımız gerek iktisadi zorunluluklar (para kazanma zorunluluğu gibi, DMD) gerekse salgını ciddiye almamaktan kaynaklı olarak günlük yaşamlarına eskiden olduğu gibi devam etmektedirler. Öyle ki, bir akıl tutulması örneği olarak, karantinaya alınmış umreden dönen vatandaşlarımızın karantinadan firar etme çabası bile hala gözlerimizdedir. Bilelim ki, hükümetin likidite arttırıcı politikaları, salgına karşı ilan ettiği önlemleri eğer biz onları ciddiye almazsak, bizim salgına yakalanmamızı engelleyemez. Bu yüzden herkesin sorumluluk ile hareket etmesi gerekir.
Öte yandan ikinci tip bir vatandaş grubu da salgın sebebiyle panik halinde hareket etmektedir. Salgın haberlerinin yayıldığı ilk gün necip milletimiz marketlere akın etmiş, atlet dondan tuvalet kâğıdına, konservelerden kırtasiyeye, un ve bakliyattan her çeşit ete kadar, raflarda ne var ne yoksa, silip süpürmüştür. Bu insanlarımızın panik halinde davranışında en önemli amil hastalıktan korku değil kıtlıktan korkudur. Ancak bu istifçilik furyası, çoğu zaman, tüketebileceğimizden daha fazla mal satın almamıza, bu malların tüketilmeden ziyan olmasına, bu furyadan nasibini alan malların kıtlaşıp pahalanmasına yol açar. Eğer kıtlıktan korkuyorsak, ilk önce, panik halinde davranmaktan kaçınmalıyız.
SÜRÜ PSİKOLOJİSİ VE KOLONYAYA HÜCUM
Kapitalist sistemi analiz edip kuralları açıklamaya çalışan bir çok iktisatçı – özellikle Baba Bush, Yavru Bush ve Trump zihniyetinin savunucusu ana akım iktisatçılar - insanların her koşulda kendileri için en akılcı eylemi belleyip onu uyguladığını, yani insanların rasyonel olduklarını varsayarlar. Ancak bu hem insanlık tarihi boyunca insanın sosyal evrimini oluşturan temel gerçeklerle örtüşmez hem de sanayi kapitalizminin temel dinamikleriyle uyuşmaz.
Çocukluğunda çizgi roman okuyan okuyucularımız hatırlayacaktır: Red Kit’in bir nüshası altına hücumu, bir nüshası da petrole hücumu mizahi bir dille anlatırdı. Amerika’da 19’uncu yüzyılda bir yerde altın olduğu şayiası yayılınca, işsiz güçsüz ve parasız yüzlerce insan o yere akın eder, dağı taşı kazarak altın bulma sevdası ile hayatlarını heder ederdi. Tabii ki, bizdeki Tosun ve Jet Fadıl gibi kimi uyanıklar da, bu insanların umutlarını sömürerek onları bir güzel dolandırırlardı. Aynı olgu, petrol arama faaliyetlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Bu rasyonel olmayan, sürü halinde davranışın ana itkisi “kısa yoldan köşeyi dönme” dürtüsüdür.
Koronavirüs salgını ile ilgili haberlerin alınması ile birlikte insanlar marketlere, dükkanlara ve kasaplara akın ettiler. Bizim mahallenin kasabı bana şöyle dedi: “Hocam öğlenleyin et bitti. Depodan et getirttik, akşama kadar o da bitti. Adamlar, 10 kg., bilemedin 20 kg. et aldı!” Benzeri bir durumu dezenfektan ve kolonya talebinde yaşadık. Mahallede üç büyük markette kolonya kalmamıştı, kolonyalı mendiller bile tükenmişti. Tıpkı altına ve petrole hücum gibi bir “kolonyaya hücum olgusu” ile karşı karşıyayız. Ve bu davranışın temel sebebi ise insanların “kıtlık olacağı” beklentisidir.
İnsanlar topluluk halinde yaşayan canlılardır. Bu yüzden, bireysel çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmak yerine, içinde bulunduğu toplulukla aynı yönde hareket etmeyi daha akılcı bulur. Toplulukla hareket etmemenin yanlışlığını anlatan çok güzel de bir ata sözü vardır: “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine!”
Olağan şartlarda, çoğunluğa uymak toplumsal istikrarı arttıran, piyasaları kararlı hale getiren bir etki içerirken, olağan üstü şartlarda topluluğa uymak insanların akıl dışı davranışlarına sebep olur. Bu ise, kolonyaya hücumda olduğu gibi, kolonyasız kalmamak isterken kolonya kıtlığına yol açmak gibi traji komik sonuçlara gebe olur.
SON SÖZ:
Kıtlık olacak diye panikle hareket edersen, gerçekten kıtlık geli
KORONAVİRÜS VE YÜZ YIL SONRA YENİDEN BÜYÜK BUHRAN
YAYINLAMA:
İktisat eğitimi alanlar için anahtar kelimelerden biri “Büyük Buhrandır.” Büyük Buhran’la 1929 yılında başlayan, dönemin bütün gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerini kapsayan ve 1935 yılına kadar da devam eden büyük küresel kriz kastedilir. Bu kriz o kadar etkili olmuştur ki, o zamana kadar yerleşik bulunan iktisat teorisi kökten değişmiş, bununla beraber devletin ekonomi politikaları hakkındaki kanaat ve uygulamalar yenilenmiş, bu kriz sebebiyle Hitler Almanya’sının yükselmesi başlamış, İkinci Dünya Savaşı’nın tohumları atılmış ve dünyanın siyasi haritası yeniden çizilmiştir. Büyük Buhran “kapitalist sistemin hiç bir krize yol açmadan kendiliğinden sürekli ve istikrarlı bir büyüme sağlayacağına” ilişkin genel kanaatin gerçeği yansıtmadığını göstermiştir. Tersine, eğer devletin doğru yönde kontrol ve müdahalesi olmazsa, kapitalist sistemin “sürekli büyümek” için krizlere gereksinim duyduğu ve bunun için de “sistemin belli aralıklara krizlere yol açtığı” görüşünü de pekiştirmiştir.
Bugün çıkış nedenleri farklı olsa da yaklaşık yüz yıl sonra tekrar bir Büyük Buhran’la karşı karşıya gelme ihtimalimiz bulunmaktadır. Hiç şüphe yok ki, eğer bu ihtimal gerçekleşirse dünyanın düşünsel, iktisadi ve siyasi haritası tümden değişmek zorundadır. Zaten mevcut yapı da bu değişim ihtiyacının yarattığı doğum sancıları içindedir. Bu çapta büyük bir krizin nelere gebe olduğunu bir sonraki yazıda ele alalım isterseniz. Bugün kısaca Büyük Buhranı hatırlayalım ve gelmesi muhtemel İkinci Büyük Buhran’ın olası benzerlik ve farklılıklarını inceleyelim.
1929’DA BÜYÜK BUHRAN NASIL GELİŞTİ?
Büyük Buhran 4 Eylül 1929’da hisse senedi fiyatlarında sert bir düşüşle başladı ve “Kara Salı” olarak bilinen 29 Ekim 1929’daki büyük çöküşle dünya çapında yayıldı. 1929 ve 1932 arasında dünyanın GSYİH’sı yüzde 15 düştü. Bir karşılaştırma olarak bakarsak 2008 Küresel Krizinde 2008 – 2009 arasında Dünya GSYİH’si yüzde 1 düşmüştü. Bazı ekonomiler 1930’ların ortasından itibaren toparlanmaya başlasa da Büyük Buhran’ın işsizlik ve durgunluk gibi dünya çapındaki olumsuz etkileri İkinci Dünya Savaşı başlangıcına kadar devam etti.
Büyük Buhran özellikle sanayileşmiş ülkeleri pençesine almış olsa da, bütün dünyada devasa etkileri görüldü. Bütün dünyada kişisel gelir, vergi gelirleri, kârlar ve fiyatlar düştü. Bunun sonucu olarak da dünya ticaret hacmi yüzde 50 oranında daraldı. İşsizlik ABD’de yüzde 25 oranına çıkarken, bazı ülkelerde yüzde 33’lere kadar yükseldi.
Büyük Buhran özellikle ağır sanayiye dayalı metropollerde hissedildi. Birçok ülkede inşaat faaliyetleri durdu. Tarım kesiminde de büyük hasar oluştu: Ürün fiyatları kimi yerlerde yüzde 60 oranında düştü. Genel talepteki bu düşüş sebebiyle madencilik gibi birincil sektör sanayileri büyük yara aldı.
Büyük Buhran’ın etkilerini ülkeler bazında görmek istersek şu rakamlara bakmak kâfidir: 1928 -1932 yılları arasında toplam olarak
- ABD’de sınaî üretim yüzde 46, toptan fiyatlar yüzde 36, dış ticaret hacmi yüzde 70 düşerken işsiz sayısı 7 katına çıkmış;
- İngiltere’de sınaî üretim yüzde 23, toptan fiyatlar yüzde 33, dış ticaret hacmi yüzde 60 düşerken işsiz sayısı 2,5 katına çıkmış;
- Almanya’da sınaî üretim yüzde 24, toptan fiyatlar yüzde 34, dış ticaret hacmi yüzde 54 düşerken işsiz sayısı 3 katına çıkmış;
- Fransa’da sınaî üretim yüzde 41, toptan fiyatlar yüzde 29, dış ticaret hacmi yüzde 61 düşerken işsiz sayısı 3,5 katına çıkmıştı.
BÜYÜK BUHRAN’IN SEBEPLERİ
Büyük Buhran’ı sadece bir borsa çöküşü olarak yorumlamak çok yüzeysel olur. Arkasında kapitalizmin sürdürülmesi olanaksız çelişkileri bulunmaktadır. Bunları özetleyecek olursak, aşırı üretim ve buna bağlı olarak talep yetersizliği, emek değer cinsinden kâr oranlarındaki sürekli düşme eğilimi, aşırı finansallaşma ve bunun sonucunda üretken sektörler olan tarım ve sanayinin payı düşerken üretken olmayan sektörlerin, özellikle bankacılık ve finans kesiminin payının yükselmesi, kriz patladığında ülkelerin sıkı maliye ve sıkı para politikaları uygulamaları, yine ülkelerin krizin yayılmasını engellemek için dış ticareti engellemeleri sayılabilir. Keynes bu sebeple dış ticaretin serbest bırakılmasını önerirken buna mukabil, özellikle genişlemeci maliye politikası ile istihdam ve milli gelir artışını savunmaktaydı. Karşıt bir görüş olarak, daha sonraları Friedman’ın ortaya attığı görüş ise kriz patlamadan önce Merkez Bankaları’nın piyasaya yeterince para arz etmiş olmaları durumunda krizin hiç büyümeyeceği yönündeydi. Bu görüşün uygulamasını 2008 Krizi’nde gördük. Anladık ki, para basarak sadece Krizi büyüterek ertelersiniz, çünkü krizin temeli borsadaki spekülatif hareketler değil, aksine kapitalizmin sürdürülemez çelişkileridir.
“İKİNCİ BÜYÜK BUHRAN” MI GELİYOR?
Bugün bütün insanlık olağanüstü şartlardan geçmektedir. Bunun sebebi de aslında hiç de iktisadi olamayan bir etkendir: Koronavirüs. Peki, bir salgının ve bu salgına dayalı karantina koşullarının bütün dünya ekonomisini ikinci bir Büyük Buhran’a sokması tek başına anlamlı mıdır? Hayır! İkinci bir Büyük Buhran için gerekli olan büyük yapısal kırılganlıklardır. Tıpkı 1920’li yıllarda olduğu gibi bütün 2000’li yıllar dünya çapında sanayi ve tarımdaki sermaye payının düşmesi ve bankacılık ve finans kesiminde sermaye payının yükselmesine sahne olmuştur. Artan finansallaşma artan borç yükünü de beraberinde getirmiştir. 2008 yılında patlayan Küresel Finans Krizi’ni ülkeler Friedman’ın reçetesiyle çözmeye çalışmışlar ve Merkez Bankaları yüklü oranda para basmıştır. Bu da yetmemiş devletler batık banka ve şirketlerin borçlarını üstlenmişlerdir. Yani aşırı finansallaşmayla beraber artan aşırı borç yükü özel kesimden devlete transfer edilmiş ve buna rağmen özel kesim borçlanmaya devam etmiştir. 2010’lu yıllardan itibaren çok ciddi bir şekilde internet üzerinden gelişen iletişim sektörü ise insanlara hayal satıp bunu reel kârlara çeviren bir işlev üstlenmiştir. Yani üretken sektörler olan tarım ve sanayinin payı düşmeye devam etmiş ve üretken olmayan finans ve iletişim sektörlerinin payı daha da artmıştır. Yani yapısal sorun çözülmemiştir. Buna dünyadaki gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliği, doğanın tahrip edilmesini, vekâlet savaşları ile dünya güçlerinin dünyayı kan gölüne çevirmesini de ekleyelim. Sonuç şudur: 2008 Krizi’ne yol açan temel problemlerin hiçbiri çözülmediği gibi, bu problemler birikerek büyümüştür. Üstüne üstlük bugün devletler de borçlu durumdadır. Mülteci krizi gibi bir sosyo-ekonomik problem de kucağımızdadır. Bu şartlarda koronavirüs salgınının yol açtığı dünya çapındaki karantina koşulları hem talebin düşmesine hem de dünya ticaret hacminin daralmasına yol açacaktır. Bu koşullarda tek başına ulus devletlerin uygulayacağı maliye ve para politikalarının krizi çözebileceğine ihtimal vermiyorum. Eğer böyle olursa, bu politikaların sonucu sıfır veya negatif toplamlı bir oyun olacaktır: Yani bazı ülkeler bu krizden daha güçlenmiş olarak çıkabilecekken, büyük çoğunluk ağır hasar görecektir. Öte yandan küresel problemlere küresel çözüm üretecek, bütün dünya çapında dayanışmayı, paylaşımı, gelir ve servet dağılımında adaleti sağlayacak yeni bir dünya sistemine ihtiyaç bulunmaktadır. Eğer, küçük bir ihtimal de olsa, bu gerçekleşirse işte o zaman herkesin veya dünyadaki büyük çoğunluğun kazanacağı bir alternatif oluşabilir.
Gelelim İkinci Büyük Buhran’a: Eğer koronavirüs salgını mayıs başına kadar büyük oranda kontrol altına alınırsa, bu kriz 2008 krizine yakın bir büyüklükte gerçekleşir. Yok, eğer salgın bütün 2020 sonuna kadar kontrol altına alınmazsa, 1929 Büyük Buhranına eşdeğer bir krizi tetikleyebilir.
Buradan devam edeceğiz…
BATININ HARİKALAR KUMPANYASININ SONU
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımı şöyle bitirmiştim: “Eğer koronavirüs salgını mayıs başına kadar büyük oranda kontrol altına alınırsa, bu kriz 2008 krizine yakın bir büyüklükte gerçekleşir. Yok, eğer salgın bütün 2020 sonuna kadar kontrol altına alınmazsa, 1929 Büyük Buhranına eşdeğer bir krizi tetikleyebilir.”
BÜYÜK BUHRANLA BUGÜNKÜ MUHTEMEL KRİZİN FARKI
1929 yılında yaşanan Büyük Buhran bugünkü şartlarla kıyaslandığında daha az tehlikeli idi. Bunun birkaç gerekçesi olabilir. Öncelikle Büyük Buhran o dönemde ulusal ekonomiler bazında bir sorundu. Evet, ABD’de başlayıp Avrupa’ya yayıldı ama kriz ve durgunluk genel olarak gelişmiş ülkelerde hissedildi. Çünkü Büyük Buhran kapitalizmin kendi doğasından kaynaklanan nedenlere dayanmaktaydı ve bu yüzden de kapitalistleşememiş, piyasaları olgunlaşmamış, sanayileşememiş ülkelerde hemen hemen hiç hissedilmedi. Örneğin, verilere bakıldığında Büyük Buhran Türkiye ekonomisini hemen hemen hiç etkilememişti. Bugün ise öyle veya böyle kapitalistleşmiş ve sanayileşmiş ülkeler sayı olarak dünyanın çoğunluğunu oluşturmaktadır.
İkincisi, ülkeler o dönemde bugün olduğu kadar karşılıklı bağımlılık içinde değildi. 1930’larda ülkelerin üretimi daha çok yerli girdilerle iç pazara yönelik gerçekleşmekte idi. Yani bir dünya krizi ve genel durgunluğun etkilerini iç talebi canlandırarak çözmek mümkündü. Bugün ise ülkeler –özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler- iktisadi açıdan o kadar karşılıklı bağımlı ki, dünya ticaretinde ve doğrudan dış yatırımda daralmanın etkileri tek başına iç talebi canlandırarak çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır.
Üçüncüsü 1930’larda hane halkı refahı ve yaşam standartlar bugüne göre çok düşük, dolayısıyla hane halkının yaşam beklentisi de –yine bugüne göre- çok düşüktü. Toplumlarda iş bölümü ve uzmanlaşma da düşük düzeydeydi. Yani insanlar temel ihtiyaçlarını kendi başlarına üretebilirlerdi. Bugün ise hem teknolojinin nimetleri, hem de –borç yoluyla da olsa- artan satın alma gücüyle insanların refah ve yaşam standartları çok yükselmiş, buna paralel olarak da beklentileri artmıştır. Ancak, bu yüksek refah üreten toplum da 1930’lara göre çok yüksek seviyedeki işbölümü ve uzmanlaşma insanların kendi kendilerine yetme düzeyini olumsuz etkilemiştir. İnsanlar birbirine muhtaç hale gelmiştir. Meselâ bugün tavuk besleyen, beslediği tavuğu kesen, yolan, tüylerini ocakta yakarak temizleyen, içini yıkayıp ondan sonra pişiren kaç tane insan vardır. İçme suyunu bile damacanalarda dışarıdan satın alan bir toplumda genel ticaretin daralması, milli gelirde düşüş sadece işsizlik problemine neden olmaz. Böyle bir toplumda 1929 Büyük Buhranına eşdeğer bir kriz insanların temel ihtiyaç maddelerine ulaşamamasına, açlıktan ölümlere ve dahası toplumsal kargaşa ve yağmalara yol açabilir.
Dördüncüsü 1930’larda gerek bireyler ve firmaların gerekse devletlerin borçluluk oranları çok yüksek değildi. Yani kriz sebebiyle ödeme zincirinde bir kopma olması (Büyük Buhranın bütün olumsuz etkilerini de bilerek söylüyorum, DMD), bugünkü muhtemel bir dünya krizine kıyasla çok daha az hasar verirdi. Bugün hem vatandaşlar, hem firmalar hem de devletler gırtlağına kadar borçludur. İnsanların ve firmaları çoğu en az gelecek on yıllık gelirlerini ipotek altına sokmuşlardır. Genel bir durgunluk, ödeme zincirinin hem ulusal hem de küresel bazda kopmasına, bütün hizmetler sektörünün çökmesine, işsizliğin Büyük Burhan’dakinden çok daha fazla oranda gerçekleşmesine yol açacaktır.
Beşincisi 1929 Büyük Buhranında sadece ödeme zinciri kopmuştur. Krizin sebebi, zaten aşırı üretimdir. Piyasada mal vardır, ama insanların onu satın alacak gücü yoktur. Bugün, Korona virüs sebebiyle karşımıza çıkacak olan kriz hem ödeme hem de tedarik zincirini koparacaktır. Yani insanlar mal bulamayacaktır. Mallar üretilemeyecek, üretim olsa bile pazara aktarılamayacaktır.
DEVLETLER HANGİ ÖNLEMLERİ ALIYOR?
Başta ABD olmak üzere Almanya ve Fransa gibi gelişmiş Batı ülkeleri hem genişlemeci maliye hem de genişlemeci para politikaları ile bu krizin ateşini söndürme önlemlerini peş peşe almaktadırlar. Ancak sorunun temeli iktisadi olmaktan ziyade biyolojiktir. Ne kadar para basılırsa basılsın, eğer karantina önlemleri genişlerse üretim durma noktasına gelebilir. O zaman, insanlar ellerindeki para ile ne alacaklardır? Dolar pilaki, Avro Kapama veya TL yahnisi yapamayacakları aşikârdır. Eğer koronavirüs salgını kontrol altına alınırsa, bu önlemlerin sonu daha farklı problemlere yol açabilir. Şu anda herkes gırtlağına kadar borçludur. Alınan bu önlemler borç stokunu herkes ve devletler için arttıracaktır. Bu ise kaçınılmaz olarak finans sisteminin çökmesi anlamına gelir. Ne yandan bakarsak bakalım Dünya Kapitalizmi yolun sonuna gelmiştir.
BATININ HAYAL SATAN HARİKALAR KUMPANYASININ SONU
Son otuz yılda dünyadaki temel iktisadi ve siyasi trendler gittikçe artan bir hızla kitlelere hayal satıp, bunları reel kârlara çeviren bir çetenin güdümünde gelişmiştir. Bu hayal borsasının birinci ayağını finans sektörü oluşturmaktadır. Karşılıksız basılan ABD doları, bunu dünyada ışık hızında dolaştıran bilgisayar teknolojisi, üretimsiz elde edilen kârlara dayalı sahte bir refah ekonomisinin bugün duvara toslayacağını görmek kehanet değildir. İkinci medya iletişim sektörüdür. Yüksek teknolojinin sağladığı imkânlarla sosyal medya fenomeni olarak bilinen tipler hiçbir şey üretmeden para kazanmaktadır. Medya hâkim sistemin palavraları sürekli yayan bir aygıta dönüşmüştür. İnsanları paranın egemenleri doğrultusunda gütmek için saptırma haberler yanında, içi boş diziler, insanların şehvet – şöhret – servet üçgenindeki zaaflarını sömüren programlarla beyinleri uyuşturmayı bir vazife bilmektedir. Siyasi yapılar da hayal üstüne kurulmuştur. AB gibi kurumlar, iktisadi gerçeklerin aleyhine kurulan yapılarının üstüne çökmektedir. Popülist neo-faşist iktidarlar insanlara olmayacak vaatler pazarlayarak, papazların – hahamların – hocaların vaazlarından güç bularak iktidarda kalmayı hedeflemektedir. Bütün dünyada gayet kaba ve içi boş bir milliyetçilik yayılmaktadır. Bunların arkasında hiçbir iktisadi gerçeklik yoktur. Çünkü Batı’nın son otuz yıldaki göz boyama sanatıyla yazılan Neo-Liberal senaryosunun ana teması üretimden el çekmedir. Ucuz iş gücü dolu gelişmekte olan ülkeleri kendi firmaları için ucuz bir kâr kapısı olarak değerlendirmişler ve kendi ülkelerini artan bir hızda üretimsizleştirmişlerdir. Bu yeni sömürgeci yapının efendi ülkelerinde, işçiler ve işsizler bile birer rantiyeye dönüşmüş ve küresel finans sisteminden akan kırıntılardan nemalanmışlardır. Artık bu yolun sonu gelmiştir. Batının hayal satan harikalar kumpanyası da uzatmaları oynamaktadır.
NE YAPMALI?
Ne yapmalı? Şehvet – şöhret – servet üçgenine esir olmuş bir insanlıktan kendi erdemlerini ve soyluluğunu yücelten bir insanlığa geçebilmek bu kadar zor mudur? İnsanın doğa ile insanın Tanrı ile ve insanın insan ile ilişkisini yeniden rayına yerleştirebilmek mümkün müdür? İnsanın yeniden el emeği ve öz nurunu, üretim ahlâkını öne çıkaran bir sisteme ihtiyacı olduğunu söylemek bu kadar zor mu? Bu soruları da pazartesi yanıtlayalım…
YIKILAN ENKAZIN ALTINDA KALAN İNSANLIK
YAYINLAMA:
Cuma günkü yazımı şu sorularla bitirmiştim: “Şehvet – şöhret – servet üçgenine esir olmuş bir insanlıktan kendi erdemlerini ve soyluluğunu yücelten bir insanlığa geçebilmek bu kadar zor mudur? İnsanın doğa ile, insanın Tanrı ile ve insanın insan ile ilişkisini yeniden rayına yerleştirebilmek mümkün müdür? İnsanın yeniden el emeği ve göz nurunu, üretim ahlâkını öne çıkaran bir sisteme ihtiyacı olduğunu söylemek bu kadar zor mu?” Cevabı bugün ve cuma günü vermeye çalışacağım.
Öncelikle şunu söylememiz gerekir: Yirminci yüzyıl insanlığın çılgınlaştığı, binyıllar boyunca insanlığın muhayyilesinde oluşmuş ortak erdemlerin “gericilik” diye çöpe atıldığı, erdemlerin yerine yozlaşmanın yaygınlaştığı, Freud’un tabiriyle insanın “id”, yani en ilkel, hayvani içgüdülerinin emrine amade edildiği bir yüzyıldı. Yirminci yüzyıl maddi açıdan insanlığa daha önce olmadığı derecede refah sağlamıştır. Mutlak olarak en fakirinden en zenginine yaşam standartları daha önceki yüzyıllara oranla yükselmiştir. Bu sanayi kapitalizminin ve dolayısıyla batı uygarlığının başarısıdır. Ancak, sanayi kapitalizmi ve onun dayandığı batı uygarlığı insanlığın bin yıllar içinde oluşturduğu temel değerlerin de köküne kibrit suyu ekmiştir. Öyle ki, Batı uygarlığı kendi şahsına münhasır erdemleri bile imha etmiştir, kendi köklerine ihanet etmiştir.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği biterken, bir taraftan teknolojik gelişmenin yol açtığı müthiş süratli bir ilerleme bulunurken, aynı zamanda, insanlığı üzerinde yaşadığı gezegen ve canlı türleri ile birlikte yok oluşa götürecek bir süreç de hızlanmaktadır. Şu an içinde bulunduğumuz koronavirüs salgını ile aslında bu düzenin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkmıştır. Eğer sistem çökerse, bütün insanlık büyük bir enkazın altında kalacaktır. Doğru olan çürümüş yapının kontrollü bir şekilde yıkılıp yerine daha sağlam bir yapının inşa edilmesidir. Eğer enkaz altında kalırsak, karşımıza birbirinden beter iki alternatif senaryo çıkacaktır.
Enkazın çökmesi ile kastımız mevcut iktisadi, finansal ve siyasi yapının çökmesidir. Bu da önceki iki yazıda ele aldığım muhtemel ikinci Büyük Buhran yolu ile olacaktır. Böyle bir çöküş, elbette ki mevcut sistemden daha insani bir sistem kurulmazsa, mevcut sistemin egemenlerini çok etkilemeyecektir. Böyle bir durumda karşımızda birbirinden beter iki alternatif durmaktadır.
Alternatiiflerden birincisi başını Kasabanın Şerifi Trump ve İngiliz Başbakanı Çankırılı Boris’in çektiği benim de “katılımcı demokrasi” diye tanımladığım neo-faşist popülist iktidarlardır. Bu aslında, mevcut küresel oligarşinin ulusal boyutta yeniden kurulmasıdır. Bu demokrasiler zengin ve bencil kimseler için bir “demokrasi” olacaktır. Büyük kapitalist firmaların kârlarını arttıracağı, geniş emekçi yığınlarının daha fazla sömürüleceği, kölelik boyutunda çalışma standartlarının geçerli olacağı ve geniş emekçi yığınlarının politikacı diye bilinen şaklabanlar tarafından ucuz ve kaba milliyetçi sloganlarla güdüleceği bir sistem olacak. Bugün neden şikâyet ediyorsak o katlanarak ve eline ileri teknoloji gücünü de alarak devam edecektir. Ancak bir farkla: Her hâl-ü-kârda küreselleşme gittikçe zayıflayacak ancak oligarşiler küreselden ziyade ulusala evrilecektir. Sistem de, tepeden bu neo-faşist popülist siyasetçiler tarafından sevk ve idare edilecektir. Burada sistemin itici gücü ve popülist siyaset şaklabanlarını destekleyen finans ve sanayi kartelleri olacaktır.
Öte yandan sistem çöker ve altında büyük karteller kalırsa, hepimizin yirminci yüzyıldan hatırladığı Sovyet Stalinizmi benzeri yapılar da ortaya çıkabilir. Tekrar ediyorum her hâl-ü-kârda küreselleşme gittikçe zayıflayacaktır. Her biri sahte bir halkçılık adına tek parti rejimlerinin hâkim olduğu, her şeyin merkezi bürokrasiler tarafından idare edildiği, sıradan vatandaşların gölgesinden bile korktuğu, tek sesliliğin ve Rejimle Lidere mutlak itaatin en önemli erdem olarak tanımlandığı bir dünya düzeni. Okuyanlarınız bilir, Orwell’in 1984 romanında anlattığı tam da bu dünyadır. Aslında bugün başını Çin lideri Xi Jinping’in çektiği Putin, Orban, Moduro ve benzeri liderlerin hükmettiği ve benim de “ileri demokrasi” olarak tanımladığım rejimlerden oluşan bir dünya.
Her iki alternatif de, bitmez tükenmez savaşlara, sefalete, köleliğe ve yıkıma gidecektir. Tercihiniz nedir? Kırk katır mı, kırk satır mı?
MEDENİYETSİZLİĞİN ÜÇ TEMEL GÖSTERGESİ: BİREYCİLİK, REKABET VE KİBİR
Bizim felaketimizi getirecek olan bu iki alternatif de aslında batı uygarlığının yozlaşmış ve amorf bir uzantısının ve yirminci yüzyıldan kalan kötü mirasın sonucunda ortaya çıkacaktır. Bu kötü miras üç temel kavramla özetlenebilir: Bireycilik, rekabet ve kibir…
Yıkılacağı belli olan iktisadi, siyasi ve sosyal yapının temelinde bireycilik vardır. Bu kavram insan bireylerinin içine doğduğu kültürel ve sosyal ortamdan bağımsız olarak sadece kendi maddi çıkarlarını en yükseğe çıkarması gerektiğini savunur. Aile değerleri, toplumsal değer ve normlar ve benzeri bir milletin kimliğini tanımlayan bütün kavramlar insan özgürlüğünü kısıtlayan birer pranga olarak görülür. Bireyciliğin en hızlı ve en tehlikeli şekilde bütün dünyada yaygınlaşmasını özellikle 1980’lerden sonra hepimiz yaşayarak öğrendik.
Bireyciliğin olmazsa olmaz şartı rekabettir. Toplum içinde itibar, şöhret ve servet edinmenin yolu rakiplerinden daha iyi olduğunu gösterdiğiniz yarışmalara kazanmaktadır. Bu yolla başarılı, verimli ve üretken olan bireyler servet ve şöhrete kavuşur. Başarısızlar elenir. Burada bireyleri başarısızlığa iten, başarılı olmasını etkileyen fırsat eşitsizliği, başarılı olmak için gerekli koşulları sağlayan imkânların sadece bir kısım ailelerin elinde olması, rekabetin adil olup olmadığı gibi durumlar ele alınmaz. Mevcut sistemi bütün çarpıklığıyla kabul edip, bu sistemin yarışmasında galip gelmeye çalışmak telkin edilir. Eğer birey başarısız olursa, onu başarısız kılan sebepler sorgulanmayacak ve başarısız sayılıp bir kenara itilecektir. Bu rekabet eşitsiz ve adaletsiz bir rekabettir.
Bireysel çıkarını en yüksek seviyeye ulaştırmak isteyen bireyler rekabette başarılı olduklarında bir üstünlük vehmine kapılırlar. Bu zamanla toplumun servet ve şöhret sahibi kitlesini içine alan bir grup psikolojisine dönüşür: Bütün topluluğu kaplayan bir üstünlük kompleksi. Buna bizim geleneğimizde “kibir” adı verilir ve Şeytan’ın en önemli hasleti olarak adlandırılır.
Hülasa bu sistemi savunanlar bireyci bir toplumda serbest rekabet yoluyla ilerlemenin ve medeniyetin gelişeceğini söylerler. Hâlbuki insanlık tarihi bunu reddeder hatta tarihçilerin verileri medeniyetin bu kavramların tam tersiyle gelişebildiğini söyler: Ortaklaşacılık, dayanışma ve tevazu…
Sonrası Cumaya kalsın…
İNSANLIK ENKAZIN ALTINDAN NASIL KALKACAK?
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımda insanlığın sosyal evriminin ve medeniyet geliştirme sürecinin özel mülkiyet, bireycilik ve rekabete dayanmadığından bahsetmiş ve topu bugüne atmıştım. Bugün size insanı insan yapan değerlerin bu sayılan özelliklerin tersi olduğundan bahsedeceğim. Bu ise bize batı uygarlığının ve kapitalizmin yıkılan enkazı altından nasıl kalkacağımıza dair bir ipucu verecektir. Öyleyse başlayalım.
İNSANLIĞIN KISA TARİHİ
12 bin yıl öncesine kadar, antropologların ortak kanaati, insanların hepsinin avcı toplayıcılar olarak yaşadığıdır. Avcı toplayıcılar küçük göçebe gruplar halinde yaşar ve doğadan topladıkları ve avladıklarını tüketirlerdi. (Gerçi bu klasik yaklaşımı değiştirebilecek bulgular Göbekli Tepe’de elde edilmiştir. Belki de Göbekli Tepe’den elde edilecek bilgiler insanların yerleşik hayata 12 bin yıldan öncesinde geçtiklerini kanıtlayacaktır, DMD.)
Bugünkü insan toplumunun başlangıcı Neolitik çağ olarak kabul edilir ki, bu çağda tarım icat edilmiştir. Bundan 10 bin sene önce Bereketli Hilâl’de insanların bitki ve hayvanları ehlileştirmesiyle başlayan medeniyetin hikâyesi binlerce yıl içinde eski dünyaya yayılmış, bundan 6 bin yıl öncesinde de Orta Amerika’da ilk tarım toplumları ortaya çıkmıştır. Tarım ve hayvancılık besin üretiminde artışa ve insanların sürekli yerleşim yerlerinde yaşamalarına – önce köyler sonra küçük kasabalar- sebep olmuştur. Bu süreçte insanlar metal araçlar yapmaya ve kullanmaya başlamıştır.
Tarımın icadı ve yerleşik hayat bundan 5 bin yıl kadar önce ilk olarak Mezopotamya’da erken medeniyetlerin ortaya çıkışını başlatmıştır. Erken medeniyetlerin ortak özelliği şehir hayatının gelişimi, karmaşık toplumsal yapı, toplumsal katmanların oluşması ve yazının icadı gibi bazı temel olgulardır. Buhar makinasının icadına kadar geçen 4 bin 800 yıl içinde insan toplumları temelde tarım toplumları olarak kalmış, bütün toplumsal örgütlenmeleri, sosyal ve iktisadi yapıları tarım ekonomisinin çizdiği sınırlar dâhilinde gelişmiştir.
Sanayi Devrimine kadar olan kısa insanlık tarihi bize şunu göstermektedir: İnsan her şeyden önce sürüler halinde yaşayan bir canlıdır. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan ana unsurlar iletişim gücü (konuşma ve yazı) ve soyut fikirler etrafında örgütlenme kabiliyetidir. Tek başına doğada çok da önemli bir güce sahip olmayan insanlar on binler – yüz binler halinde örgütlenebildikleri ve öğrendiklerini gelecek kuşaklara aktarabildikleri için medeniyet oluşturmuşlardır. Yani medeniyetin oluşması için öncelikli olan insanların ortaklaşa hareketi ve dayanışmasıdır.
Tarihin bir cilvesi, coğrafyanın önceden tahmin edilemeyecek bir hediyesi ve o güne kadar ezilmişlik ve sefaletlerinin bir neticesi olarak 400 sene öncesinde Batı Avrupa’da bugünkü uygarlığın temelleri atıldı. Bundan 200 sene önce Sanayi Devrimi ile yeni bir süreç başladı: Kapitalizm… İnsanlık tarihinde ilk defa üretim sürecinde kullanılan ana girdi doğal bir girdi olmaktan çıkıp insan eliyle yapılan bir girdi haline geldi: Sermaye, yani üretimde kullanılan makineler. Bu ise insanların son iki yüz yılda dünyayı hızla dönüştürmesine ve kendi elleriyle yapay bir eko-sistem inşa etmelerine yol açtı. Bunun en son hali bilgisayar ağları üzerinde kurulan sanal – hayali dünya ve robot üretiminin başlangıcı Endüstri 4.0’dır.
12 bin yıl nere, son 200 yıl nere? Son iki yüz yılda, yani kapitalizmin bir tümör gibi bütün dünyayı sardığı dönemde, insanı insan yapan, medeniyetler kurmasına vesile olan ortaklaşa hareket etmek ve dayanışma ilkelerinin yerini bireysel hareket etmek ve rekabet aldı. İlerlemenin ve gelişmenin insanın bireysel hırsları yolu ile gerçekleşeceği düşüncesi egemen oldu. Sağlıklı ve güçlü bir toplum için zayıfların, başarısızların tasfiyesi (yani rekabet) bir erdem olarak sunuldu. İnsanı insan yapan erdemler çöpe atıldı. İnsan doğayla, Tanrıyla ve kendi kendisiyle kavgalı hale geldi. Bireycilik, rekabet ve kazanma hırsı ve buna dayalı amorf uygarlık insanlık tarihinde bir parantezdir. Bugün parantezin sonuna gelmiş bulunuyoruz.
İNSANI İNSAN YAPAN ÜÇ TEMEL HASLET: ORTALAŞACILIK, DAYANIŞMA VE TEVAZU
Yukarıdaki kısa insanlık tarihinde medeniyetin oluşumunda insanların temel davranış kalıbının Anadolu tabiriyle “imece” olduğundan bahsettim. Yani insanlar “birlikten kuvvet doğar” mottosuyla ortaklaşa hareket etmişlerdir. Üretim araçlarında özel mülkiyetin tarihi bile çok yenidir. Batı uygarlığında bile temel dürtü bireycilik değil ortaklaşa hareket, rekabet değil dayanışmadır. Bireyciliğin öne çıkması ve toplumu ilerleten güç olarak rekabetin kabulü sermaye düzeninin kurulmasından itibaren başlatılabilir. Bu da 200 yıllık, taş çatlasa 300 yıllık bir tarihe karşılık gelir. Evet, bu düzen insanlığa mutlak olarak geçmişe göre daha yüksek refah sağlamıştır. Bireycilik insanların özgürleşmesini ve rekabet sistemin daha verimli olmasını sağlamıştır. Bu düzenin savunucuları tam rekabet altında bireycilik merkezli bir toplumda bireysel hırsların toplumsal gelişime yol açtığı iddiasına öne sürmüşlerdir. Ancak özellikle son yüz yıl kapitalizmin rekabeti de öldürdüğünü gözler önüne sermiştir. Bugün insanlığın yeniden ortaklaşa çalışma ve mülkiyet ile dayanışma ruhuna yeniden dönmesi gerekmektedir. Bunun için bin sene öncesinin ilkel yaşamına dönmeye gerek yoktur. Milli devletlerin yeniden –ama sözde değil özde- sosyal devlet vasfını kazanması gerekir. Modern şehir toplumunda ortaklaşa çalışma, kazanç ve sorumluluk, bireyler ve toplumlar arasında dayanışma, ancak ve ancak sosyal devlet vasfını haiz devletler eli ile gerçekleşebilir. Artık rekabetten ziyade dayanışma ve fırsat eşitliği, bencillikten ziyade diğerkâmlık ve kibirden ziyade tevazu zamanıdır.
İNSAN TANRIYLA, DOĞAYLA VE KENDİSİYLE BARIŞMALI
Pekiyi, insanlığın kendi aslî ve soylu erdemlerini yeniden dönmesi için ne yapması gerekir? Öncelikli olarak insanın Yaratıcıyla yeniden barışması gerekir. “Dünyayı fethettim, evreni de fethedeceğim, elimdeki teknolojiyle artık ben Tanrıyım!” diyen kibri bırakıp yeniden Tanrısal Kudret karşısında aczini kabul etmelidir. İkincisi insan doğayla barışmalı, doğaya hükmetmeyi değil doğayla iç içe ve birlikte yaşamanın yollarını aramalıdır. Biz ne kadar kendi eko-sistemimizi yaratmak istesek de, özünde doğanın bir parçasıyız. Doğayı yok edersek kendimizin de sonunu hazırlarız. Üçüncüsü ise insanın kendisiyle barışmasıdır. Bugün ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkan savaşlar, çatışmalar ve nefretle değil ama barışçıl bir sistemle bir arada yaşamanın yollarını aramalıyız. Bunlar için hepimizin kibrimizden arınması ve yeniden tevazuun önemini idrak etmemiz gerekir.
KORONAVİRÜS SONRASI DÜNYA NEREYE GİDER?
YAYINLAMA:
Sevgili okuyucularım, üç yazıdır adeta bir felaket tellalı gibi salgının atlatılmasından sonra gelecek büyük krizden bahsediyorum. Bu canınızı sıkmıştır muhtemelen. Ancak bildiğiniz gibi “Her şerde bir hayır vardır!” Bugün salgın sonrasında dünya sisteminde gerçekleşmesi muhtemel siyasi ve iktisadi değişimlerden bahsetmek istiyorum. AB nereye gidecek? ABD küresel hâkimiyetini kaybedecek mi? Dünyada sol yükselecek mi? Yükselecekse nasıl bir sol? Milli devletler ve küreselleşme ilişkisi ne olacak? 32 kısım tekmili birden bu yazıda! Haydi başlayalım…
AB NEREYE GİDECEK?
Burada birçok defalar AB’nin ölü doğmuş bir proje olduğunu yazdım. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış Avrupa’yı düşman kardeşler Fransa ve Almanya’nın ittifakı etrafında birleştiren ve ABD’nin küresel çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlayan bir proje ile başladı. İlk önce serbest ticaret bölgesi, daha sonra gümrük birliği olarak bir entegrasyon sürecine girildi. Buraya kadar sorun da yoktu. Özellikle “kıyamet alameti komünistlerin” şerrinden kaçan Avrupa’nın yorgun ama zengin milletleri için bir sığınma yeri konumundaydı. Daha sonra Ortak Pazar aşamasına geçildi. O zaman ki adı AET idi. Sorunlar tam da burada çıkmaya başladı. Çünkü Ortak Pazar sadece mal ticaretinin serbestleşmesini değil, aynı zamanda, sermaye ve emek hareketlerinin de serbestleşmesine yol açıyordu. Teknik olarak eğer Ortak Pazar’daki bütün ülkeler aynı teknoloji düzeyindeyse fakir ülkelerden iş gücü fazlası zengin ülkelere, zengin ülkelerden sermaye fazlası da fakir ülkelere kaçar. Bu sebeple Ortak Pazar için de ülkeler arası gelir eşitliği zamanla sağlanır. Ancak teknoloji ve beşeri sermaye farkları bulunuyorsa iş değişir. Ortak Pazar içindeki yüksek teknolojili zengin ülkeler daha zenginleşirken diğerleri de daha fakirleşir. Bunun çözümü için Birlik içinde ortak para ve maliye politikası uygulanmalıdır. İşte bu aşama ekonomik birlik aşamasıdır ki, AB ile bu amaçlanmıştı. Ne yazık ki ortak para politikası yarım yamalak işlemektedir. Ortak maliye politikası ise hiç yoktur. Üstüne üstlük NATO’nun ve ABD’nin talebiyle birçok gelişmişliği ve birliğe uyumluluğu sorunlu Doğu Avrupa ülkesi sisteme alınmıştır. Sonuç olarak ülkeler arası eşitsizlik daha büyümüştür. AB Almanya’nın diğer Avrupa ülkeleri lehine güçlendiği ve zenginleştiği bir yapıya dönüşmüştür. Milli devletler çözülmüş ve zayıflamıştır ama AB kurumları onların bıraktığı boşluğu da dolduramamıştır. Bugün koronavirüs karşısında AB ülkelerinin aldığı içler acısı hal, tesadüf değildir. Önümüzdeki süreçte AB’nin kaçınılmaz olarak dağılacağını düşünüyorum. Böyle söyleyince, hemen bazı arkadaşlarım “Avrupalılar hayatlarından çok memnun, refahları yerinde! Niye AB çökecekmiş?” diye soruyorlar. AB’nin dağılması demek Avrupa’nın fakirleşmesi demek değildir. Zaten Avrupa ülkeleri arasındaki bağlar da hepten kopmaz. Ancak, bence Avrupa’da ortak para birimi sorgulanacak ve ülkeler arası serbest dolaşım ilkesi kaldırılacaktır. Bu da fiilen yeniden Gümrük Birliği’ne dönülmesi anlamına gelir. Aynı zamanda İtalya ve İspanya gibi ülkelerde de ayrılık rüzgârları kuvvetlenir. Yeniden Milli Paraların basıldığı Avrupa düşünülünce Avro’ya yapılan yatırımların uzun vadede şüpheli olduğunu söyleyebilirim.
ABD’NİN HAYAL EKONOMİSİNİN SONU
ABD’nin kendi silah gücü ile kurduğu para sistemi ve bu para sisteminin yarattığı finansal gücü ile kurduğu siyasi yapı aslında hiçbir gerçek üretime dayanmaz. ABD firmaları üretim yaparlar, hem de büyük ölçekli üretim yaparlar. Ancak, bu sadece kendi iç pazarlarına yöneliktir. Pekiyi, bir küresel güç olan ABD dünyaya ne satar? Para, Hollywood film ve dizileri, sanal dünya, uyuşturucu ve silâh… Bunların ortak tarafı hayaldir. Bugün FED tarafından basılan doların değeri sadece hayalidir. Dolar gücünü dünya finans sisteminin dolara duyduğu güvenden almaktadır. Bu güvenin arkasında ise emperyalist gücün tehditleri karşısında duyulan korku vardır. Saddam’ın, Kaddafi’nin sonları dolardan vazgeçmenin bedelini dünyaya göstermiştir. Hollywood zaten şehvet ve şöhreti paraya çeviren ve dünyaya Amerikan rüyası satan bir üçkâğıtçılar topluluğudur. Adamların tarihi yok, olsun: Dünyaya Warner Bros’un hayali kahramanlarını sattılar, vahşi batının haydutlarını tarihi kahraman olarak sundular. Internet ve bütün sanal dünya bizatihi hayal âlemidir. Gerçek bir karşılığı yoktur. Buradan CIA’in güdümündeki yeni bir zengin sınıfı yarattılar. Uyuşturucu ise bizatihi hayal görme aracıdır. ABD’nin sattığı tek gerçek mal silahtır: Bu da diğer ülkelerdeki güç ihtirası ile kavrulan diktatör ve sultanlara satılır. Koronavirüs bütün bu hayal dünyasının ipliğini pazara çıkardı. ABD’nin nasıl bir kâğıttan kaplan olduğunu gösterdi. “ABD’nin iki metrelik bir cüce” olduğunu dünya âlem gördü. 4 Ocak 2019 Cuma günü YeniBirlik’te yazdığım “2019 Yılında Yurtta Ve Dünyada Ekonomik Görünüm - I Neo-Liberal Sistemin Çöküşü” adlı yazıda aslında bu hala sisteminin bittiğini söylemiştim. Dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi çılgınlığa – Neo Liberal Sisteme devam etti. Sonuç ortada: Allah’ın gönderdiği canlı bile sayılmayan bir hücrecik (koronavirüs) hepimizin ve başta da ABD’nin nasıl hayallerinin tutsağı olduğumuzu gösterdi.
ABD hemen yıkılmaz. Ama hızla gücünü ve etkisini kaybedecektir. Yirminci yüzyıl nasıl Britanya İmparatorluğunun sonunu getirdiyse, yirmi birinci yüzyıl da ABD’nin sonunu getirecektir.
DÜNYANIN İHTİYACI SOL MU? ÖYLEYSE NASIL BİR SOL?
Neo liberal sistemin harikalar kumpanyası sona erecek deyince, ister istemez sorulan soru şudur: “Yeniden sol mu yükselecek?” Eğer kendi temel değerlerine ve dünya görüşüne ihanet etmeyen bir sol hareket çıkarsa belki… Ancak bugün dünyada sol, aslında on dokuzuncu yüzyılın liberallerinin ve burjuvalarının savunduğu görüşleri savunmaktadır. Nedir bunlar: İnsan hakları (bunlara hayvan hakları, azınlık hakları ve homoseksüel haklarını ilave ettiler, DMD), özgürlük (her türlü toplumsal değer ve normdan azade serbest yaşam anlamında, DMD), millet karşıtlığı (millet kavramının geriliği ve bireylere baskıyı temsil ettiği anlamında, DMD) ve devlet düşmanlığı (devletin insanların özgürleşmesini engelleyen bir baskı aracı olduğu anlamında, DMD). Bunları Ricardo, Mill, Hayek ve bizde de Besim Tibuk savunsa anlarım da, kendine solcu diyenlerin savunmasını anlayamam. Evet, dünyanın bir sola ihtiyacı vardır, ama Kasabanın Şerifi’nden nemalanan çakma sola değil, gerçek sola ihtiyacı vardır! Bu nedir: Üretimi, emekçi haklarını, ortaklaşa yaşam ve karar almayı, paylaşım ve dayanışmayı önceleyen ve uluslararası sistemi de bu değerler etrafında yeniden kurma iddiasında olan bir sol! Bu sol aynı zamanda dini kurumlarla barışmalı ve yıkıcı / ihtilalci söylemini de bırakmalıdır. Yoksa geçen haftaki yazılarımda yazdığım gibi mevcut küresel sistemin ulusal boyutta minyatürleri bütün ülkelere egemen olur ki, bu, Koronavirüs’ten daha tehditkârdır.
Bu veriler ışığında söyleyebiliriz ki, küreselleşme süreci yıkılmayacak. Ancak oyuncu değiştirip devam edecek. Küresel ekonomi ve siyaset arenasında büyük küresel örgütlerden ve küresel firmalardan ziyade Milli Devletler at oynatacak. Bu milli devletler de ya Putin tipi otokratik yapılara ya da Trump tipi popülist oligarşilere dönüşecek. Bunun tek alternatifi olabilir: Din ve halkın geleneksel değerleriyle çatışmayan ve emekçi haklarını önceleyen barışçı bir sol hareket.
Pekiyi Türkiye’de ekonomi, toplum ve siyaset ne olacak? Eskisi gibi devam edebilir mi? O da pazartesiye kalsın…
Hayırlı Cumalar.
SALGIN SONRASI TÜRKİYE
YAYINLAMA:
Koronavirüs salgını hepimizin hayatını öyle veya böyle etkiledi. Bu satırların yazıldığı sırada başta güzel şehrimiz İstanbul olmak üzere 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta iki günlük sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Herkesin dilinde aynı klişe cümle: “Salgından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Doğru, bugüne kadar insanlığın elde ettiği başarılara rağmen medeniyetin yol açtığı yan etkilerin ne derece vahim olabileceğini bu salgın sayesinde hatırladık. Ancak, yine de, salgın hastalıklar insanlığın tarihiyle beraber olagelmiştir hep. Daha önceki salgınların hiçbirinde insanlığın ortak hastalıkları olan şehvet – şöhret – servet aşkı değişmedi. Para ve iktidar hırsı ile yapılan canilikler, hainlikler ve üçkâğıtlar azalmadı. Eskiler der ki. “Beşer nisyan ile maluldür”. Yani “İnsanlık unutkanlıkla sakatlanmıştır!” İnsanlar geçmişteki hatalarından ders almamak, hatta bu ibret vesikası olayları çabucak unutmak gibi kötü bir haslete sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, insanların toplumsal örgütlenmesi ne kadar değişse de temel hastalığı “şehvet – şöhret – servet hırsı” bir gün yeniden hortlamak üzere bir yerlere sinecektir.
Evet, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Cuma günkü yazımda dünya siyaset ve ekonomisinde nasıl değişimler olabilir, onu anlamıştım. Bugün ise salgın sonrası Türkiye’ye dair öngörülerimi paylaşacağım. Tabiî bu öngörüler salgının ne kadar süreceğiyle de alakalı.
SALGIN SONRASI EKONOMİK KRİZ NE ŞİDDETTE OLUR?
“Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı en büyük ekonomik sıkıntılar ne zaman olmuştur?”, diye bir soruyla başlayalım. Hemen vereceğiniz cevap bellidir: 1994, 2001, 2008 ve 2018 Krizleri. Evet, bu krizler Türkiye’nin kendine özgü borçlanma ekonomisinin, dış borçla finanse edilen sahte refah dönemlerinin, çalışmadan ve üretmeden kısa yoldan zengin olma arzusunun doğurduğu “en hakiki öz yerli ve milli krizlerdir”. Ancak yakın tarihte yaşanan en büyük iktisadi sıkıntılar bunlar değildir. Türkiye tarihinde halkın ortak bilinçaltına kazınmış büyük iktisadi sıkıntılar iki büyük savaş zamanında gerçekleşmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na biz de Almanya safında girdik. Yüzbinlerce askerimiz Sarıkamış karlarından Arabistan çöllerine yedi ikilimde vuruştu. Ama sorun sadece bu değildi. Savaşın kapattığı yollar ithalatı engellemekteydi. Bu da yokluk ve kıtlık demekti. Üstüne bir de hain Ermeni eşkıyaların Müslüman yerleşimlerinde kadın, çocuk ve yaşlıları katletmesini koyun. Durum bir felaketti. Ancak Türk halkının yaşadığı güvenlik problemi iktisadi sıkıntı ve yokluğun üstünü örtmüştü. İkinci Dünya Savaşı’na ise biz girmedik. Bu da görece güvenilir bir toplum hayatını bize sundu. Ama savaşın iktisadi etkileri yıkıcıydı. İkinci Dünya Savaş’ı Birincisi’ne göre hem daha yaygındı hem de daha uzun sürdü. Bu da, Türkiye’nin üzerindeki abluka etkisini arttırdı. Altı yıllık (1939 - 45) bir yokluk ve kıtlık döneminden, ekmeğin ve temel ihtiyaç maddelerinin bulunmadığı bir zamandan, sadece bir avuç partili azınlığın müreffeh yaşadığı süreçten sonra, dönemin iktidar partisi CHP ilk serbest seçimleri kaybetti ve 70 yıldır da tek başına iktidar olamadı. Halk CHP’yi kıtlıkla, fakirlikle ve yoklukla özdeşleştirdi. Halkın kıtlık ve yokluk yüzünden refahının düştüğü üçüncü dönem de 1974-1980 arasıdır. Bu dönemde Kıbrıs Savaşı sebebiyle ABD emperyalizminin ekonomik ambargosu nedeniyle gaz, benzin, yağ, şeker ve benzeri temel ihtiyaç maddelerinde kıtlık hâsıl olmuştu. Buna ABD’nin “bizim çocuklar” tabir ettiği istihbarat elemanlarının memleketteki sağcı – solcu gençleri birbirine kırdıran istihbarat oyunlarını da ekleyin. Millet 1980 darbesini keyifle ve sevinçle karşıladı. Bir avuç idealist insan dışında milletin çoğunluğu “Kenan Paşa!” diyordu, başka da bir şey demiyordu. Millet açlığın, yokluğun ve anarşinin faturasını siyasilere kesmişti. Şimdi size salgının süresine bağlı olarak iki senaryo vereceğim. Birinci senaryo iyimser senaryodur. İkincisi ise kötümser senaryodur.
İYİMSER SENARYO: Eğer salgın Mayıs Ayı sonunda kontrol altına alınırsa, Ramazan Bayramı sonrası hayat yavaş yavaş eski haline döner. Bu dönemde artan iç ve dış borçların, genişlemeci para politikasının etkileri nedeniyle Hükümet hem vergileri arttırmak hem de para arzını kısmak zorunda kalacaktır. Bu da, 2020 yılının yüzde 3-4 küçülme ve 2021 yılının da yüzde 1-2 küçülme getireceği ama enflasyonun da tek hanelere ineceği anlamına gelir. Eğer Hükümet bunu yapmazsa 2020 yılı yüzde 1-2 küçülme ile geçer 2021 yılında da yüzde1-2 büyüme olur. Ama enflasyon da yüzde 30’lara dayanabilir. Bu anlattıklarım iyimser senaryodur. Burada iktisat politikasının araçları çözüme ulaşmak için yeterli olabilir.
KÖTÜMSER SENARYO: Salgın ve karantina koşulları 2020 sonuna kadar uzarsa, ülkede bırakın sanayi üretimini tarım üretimi bile sıkıntıya girer. Bu durum Büyük Buhran’dan bile daha tehditkârdır. Büyük Buhran’da piyasada mal vardı ama onları alacak satın alma gücü yoktu. Hükümetler vatandaşlara para ve iş vererek problemi çözebilirlerdi. Eğer salgının etkileri uzun dönemli olursa, o takdirde, para bassanız da bir önemi olmayacaktır. Çünkü karantina koşulları nedeniyle üretim olmayacaktır. Dışarıdan mal getirmek de mümkün değildir, çünkü bütün ülkeler başta tarım mamulleri olmak üzere temel ihtiyaç maddeleri ihracatını durdurmaktadır. Sonuç, kıtlık ve açlıktan kırılan kitleler, belki şehirlerde yağmalar ve asayişin bozulması olabilir. Böyle bir sürecin sonunda siyasete bir pay çıkarılması kaçınılmazdır.
Benim tahminim ve temennim İyimser Senaryonun gerçekleşeceği yönündedir. Ama bu bile bize ciddi ekonomik problemler vaat etmektedir.
SALGINDAN TÜRKİYE İÇİN ÇIKARILMASI GEREKEN SONUÇLAR
Salgından çıkarılması gereken dersleri birkaç maddeyle özetledim:
1. Türkiye’nin sağlık sisteminin özellikle Avrupa ve ABD’ye göre daha başarılı olduğu ortadadır.
2. Önümüzdeki dönemin siyaset açısından vurucu teması gıda, sağlık ve bilgi güvenliği olacaktır.
3. Liberalleşme, finansallaşma ve özelleştirme saçmalığının sonuna geldiğimiz açıktır. Önümüzdeki dönem hem güvenlik açısından önemli hem de stratejik değere sahip sektörlerde üretim kamu eli veya desteğiyle yürütülecektir.
4. Türkiye’de bundan böyle her anlamda ayrılıkçı ve ayrımcı siyasetin başarılı olması zordur. Gelecekte başarının sırrı kapsayıcı ve birleştirici siyasettir.
5. Hedonist, hodkâm, idealsiz ve materyalist bir gençlikle bir yere gidilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Önümüzdeki dönemde idealist, halkçı ve toplumcu reflekslere sahip, manevi değerleri kuvvetli, paylaşımcı bir gençlik yetiştirmeliyiz.
6. Devlet yönetiminde şeffaflık, denetlenebilir ve hesap verebilir olmak önem kazanacaktır. Türkiye de bu konulardaki eksikliklerini gidermek durumundadır.
SON SÖZ: Eğer musibetlerden ibret alırsak, tarihteki hatalar tekerrür etmez.
SALGIN SONRASI TÜRKİYE'DE SİYASET
YAYINLAMA:
Öncelikle 27’inci ölüm yıldönümünde Türkiye’nin sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı rahmetle anarım. Allah rahmet eylesin.
Koronavirüs salgını öncesinde Türkiye’de siyaset bir hâkim parti (AK Parti) ve müttefikleri (MHP, BBP ve VP) ile birbiriyle çelişen bakış açılarına sahip bir muhalefet bloku (CHP, İyi Parti, SP ve HDP) eksenine oturmuştu. Bir de son anda açılan DAP (Doğu Anadolu Projesi değil, Mr Babacan’ın Demokrasi ve Atılım Partisi, DMD) ve GP vardı. AK Parti iktidar partisi, MHP de onun ana ortağı idi. BBP ve VP ise “bebek müttefikler” olarak adlandırılabilirdi. CHP ana muhalefet partisiydi; İyi Parti, SP ve HDP de “yavru muhalefet” partileri… DAP ve GP, AK Parti küskünleri, eski çözümcü siyasetçiler ve dış ülkelerden alınan sempatiyle kurulmuştu. Bunlara “bebek muhalefet” diyebilirdik.
İktidar ve muhalefet blokunun ideolojik olarak, yani özellikle iktisat politikaları açısından birbirinden hiçbir farkı bulunmamaktaydı. Hepsi özelleştirmeci, hepsi AB’ci, hepsi NATO’cu çizgideydi. Birbirinden farklı görüldükleri noktalar küçük ayrımlardı. O zaman bu kadar birbirine yakın düşünceleri savunan partiler arasındaki temel fark neye dayanıyordu? Çünkü görülmekteydi ki, her iki grubun taraftarları arasında ciddi bir gerilim bulunmaktaydı. Bu sorunun cevabı yaşam tarzları ile dini ve etnik aidiyetlerdir. İktidar blokunun dayandığı seçmen kitlesi genel olarak Anadolu’nun ücra kasabaları ve küçük şehirleri ile buralardan Büyük Şehirlere (özellikle de İstanbul’a) göç etmiş insanlardan oluşuyordu. Bu güruh taşradaki “küçük kasaba tutuculuğunu” dindarlık, kayırmacılık ve üçkâğıt yolu ile devlet üzerinden zenginleşmeyi ticaret, Mehter Marşı dinleyip TV’deki popüler tarihi filmleri seyretmeyi de milliyetçilik sanıyorlardı. Öte yandan muhalefet bloku da bundan farklı değildi: Tanzimat’tan bu yana “Batılı gibi üretmeden Batılı gibi tüketmek” isteyen, memleketteki her türlü olumsuzluğu Türklük ve İslam’la özdeşleştiren, görece daha yüksek gelir ve eğitim grubunda olan bir grup ana muhalefetin seçmen kitlesinin temelini oluşturmaktaydı. Etnik ve dini ayırma gelince… İsim vermeden zikredeyim: İktidar grubunun seçmenleri ağırlıklı olarak memleketteki çoğunluk olduğu düşünülen mezhebe mensupken, özellikle ana muhalefet azınlıkta olduğu düşünülen mezhep mensuplarının çoğunlukla oy verdiği parti olmuştu. İktidar bloku ve muhalefet blokundaki partilerin biri hariç hepsi farklı tonlarda “ılımlı ve kapsayıcı bir Türk milliyetçiliğini” savunurken, bir muhalefet partisi kendini “sol görüşte” tanımlamasına rağmen “ayrılıkçı ve ayrımcı bir mikro milliyetçilik” gayretindeydi. Bebek muhalefet partilerini ise hiçbir kalıba sığdıramam. İktidar koltuğunu belli bir süre tatmış ve oradan yaka paça indirilmiş bu zevat ve takipçilerinin tek emeli vardı: Bir şekilde tekrar o koltuğa oturmak. Yoksa bu arkadaşların iktidar partisinden hangi ideolojik, sosyolojik ve kültürel farklara sahip olduklarını kendileri bile bilmemektedirler.
Koronavirüs salgını bundan sonra ekonomideki örgütlenme yapısını ve bizatihi üretim fonksiyonunun değişmesini tetikleyecek bir işleve sahiptir. Yani, bundan önce zamana yayılması beklenen robotlaşmış üretime hızlı bir geçiş gerçekleşecektir. Bu ise milyonlarca insanın işsiz kalmasına yol açacaktır. Bu değişimlerin siyasete etki etmeyeceğini söylemek mümkün değildir. Bu söylediklerim genel olarak bütün dünyada geçerlidir. Ve Türkiye de, elbette ki bu değişimden nasibini alacaktır. Pekiyi, yukarıda bahsettiğim bu yapı nasıl dönüşür? “Bebek muhalefet ‘demokrasi ufkunda bir güneş gibi’ doğabilir mi?” “Ana muhalefet 70 senelik tek başına iktidar hasretini sonlandırıp vuslata erebilir mi?” “Bölgecilik, ırkçılık ve ayrılıkçılık yapan “liberal sol entelektüellerin” partisi aklını başına devşirir mi?” “Türk milliyetçileri ve muhafazakârları Türkçeyi aksansız konuşmayı ve Din’le Tarikat’ı ayırt etmeyi öğrenebilirler mi?” Bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.
YENİ GELEN GENÇLİK BAŞKA SORULAR SORUYOR
İşim gereği 18-26 yaş arası gençlikle içli dışlıyım. Tabii biz de o yaşlarda olduk, bizim de hedeflerimiz ve hayallerimiz vardı. Ben onların hedef ve hayallerini bildiğim gibi bizim kuşağınkileri (1970’lerde doğan 40-50 yaş arası kuşak, DMD) de biliyorum. Bizim kuşağımız üniversite öğrencileri için işsiz kalma gibi bir sorun yoktu, sorun “kimin en iyi ve en yüksek gelirli işe” gireceğiydi. Bugünkü gençlik -yüksek lisans ve doktora öğrencileri de dâhil – işsiz kalma endişesiyle mustariptir. Bizim kuşağımızda okumayan çocukların bile esnaf yanında çalışma, tarımla uğraşma veya küçük çaplı ticaret yapma gibi olanakları mevcuttu, çünkü Türkiye’de milli gelirin yarısından fazlası tarım ve sanayide üretiliyordu. Bugün böyle bir durum yoktur. Üretim hizmet sektörü ağırlıklıdır, burası da yabancı sermaye ortaklı büyük firmaların egemenliğindedir. Bankacıların bile iş güvencesi yoktur, öğretmenlerin büyük çoğunluğu işsizdir. Bu olumsuz şartlar dâhilinde, gençlerin beklentileri bizimkilere göre çok daha yüksektir. Çünkü iletişim imkânları ile gençlik gelişmiş ülkelerdeki yaşam standartlarını görmekte, aynısını kendisi için de istemektedir. Yani gençliğin talepleri artmış ama imkânları kısıtlanmıştır. Bu kitle içerisinde ciddi bir alternatif siyaset arayışı yükselmektedir. Hangi parti bu gençlerle aynı dili konuşabilir? İktidara giden yolun birinci şartı bu gençlerle aynı dili konuşmaktır.
DEVLETSİZ EKONOMİ, GÜVENCESİZ HAYAT VE AHLAKSIZ TİCARETİN SONU
40 yıldır bize dayatılan bir paradigma vardır: “Türkiye son komünist ülkedir. Devlet ekonomiye müdahale etmemeli, sendikalar ortadan kaldırılmalı, tarım kesimi küçültülmeli, ülke sanayi üretiminden vaz geçip hizmetler sektörüne yönelmeli, yerel yönetimler kuvvetlendirilip merkezi devlet zayıflatılmalı.” Bu paradigma iflas etmiştir. Bir ülkenin güvenliği sadece polis ve asker eliyle asayişin sağlanması ile elde edilmez. Gıda güvenliği, sağlık güvenliği, bilgi güvenliği, eğitimde fırsat eşitliği ve iş güvencesi olmadan ülkede güvenlik gerçekleşmez. Yani bırakın merkezi devletin zayıflatılmasını, aksine güçlendirilmesi ve sosyal devlet ilkesiyle bu gücünün toplumdaki saydığım temel güvenlik ilkelerini sağlayacak şekilde yeniden pekiştirilmesi gerekmektedir. Bu pekişmiş gücün halk ve bağımsız bir yargı tarafından sıkıca denetlenmesi de olmazsa olmazdır. Ne iktidar ne de muhalefet blokundan buna dair dişe dokunacak bir öneri sâdır olmamaktadır. Hangi parti “ciddi bir sosyal politika programı ve gelecek vizyonunu bağımsız bir yargı ve şeffaf bir yönetim vaadiyle birlikte” önerirse o bir adım öne geçecektir. Çünkü bu süreçte halk etnik, dinsel ve yaşam tarzına dair ayrımların yapay olduğunu görmüştür. Halk enayi de değildir. Kendi sorunlarını çözecek bir siyasete elbette teveccüh edecektir.
HEM ÖZGÜRLÜK HEM BAĞIMSIZLIK
Türk siyasetinde bu iki kelime birbirini tamamlayan kavramlar değil, ama birbirinin rakibi kavramlar olarak ele alınır. Bir kitle özgürlük ister: Özgürlük, “insan hak ve hürriyetlerinin hâkim olduğu, fikir ve inançların serbestçe ifade edilebildiği, adil bir ortamda girişim yapılabildiği bir durumu” tanımlar. Ancak bizde kendini “sol” olarak gören bir güruhun özgürlükten kastı “toplumun ahlaki ve kültürel normlarından azade yaşama serbestliği ile Cumhuriyet’in çizdiği yasal sınırlardan muaf olma ayrıcalığıdır.” Bu insanlar vatanları ve devletlerinden nefret ettikleri gibi, bir de utanmadan “dünya vatandaşı” olma hülyasından bahsederler. Bağımsızlık ise “bir devletin yönetiminde dış güçlerin etkisinden bağımsız olması” anlamına gelir. Bizdeki bazı “ileri demokrasi“ savunucuları da, bağımsız olmayı “iktidarı eline geçirenin hukuk, teamül ve ahlak kayıtlarından bağımsız olarak istediği her şeyi sorumsuzca yapabilmesi” olarak anlamaktadırlar. Gerçek anlamda vatandaşları özgür olan ülkeler bağımsızlığa en yakın ülkelerdir. Gerçek anlamlarıyla özgürlük ve bağımsızlık birbirini tamamlar. Hangi parti hem özgürlüğü hem de bağımsızlığı savunursa, diğerlerine göre daha önde olacaktır.
Pekiyi sizce bu saydıklarımdan bir kısmı veya tamamını hangi siyaset gerçekleştirebilir?
Hayırlı Cumalar…
OKTAY RİFAT: ŞEYH GALİP VE HAŞİM'DEN AKAN SOYUT ŞİİR
YAYINLAMA:
Bu tecrit günlerinde şiir en güzel avuntumuz oldu… Ben de her zaman listemde ilk beş içinde olan Oktay Rıfat şiirine yöneldim. Bugün istedim ki, sizinle iç karartıcı gerçeklerden bahsetmeyeyim, şiirin gül bahçesinde bir gezintiye çıkalım…
SOYUT SANAT NEDİR?
Soyut sanat görülen dünyanın referanslarından bir derecede bağımsızlaşarak şekil, form, renk ve çizginin görsel dili vasıtasıyla bir eser üretme işidir. Batı sanatı Rönesans’tan 19’uncu yüzyılın ortalarına kadar perspektif mantığına dayanarak görülen dünyanın aynadaki bir aksini yaratmayı amaçlamıştır... 19’uncu yüzyıl sonuna doğru birçok Batılı sanatçı görülebilen gerçeğin aynadaki aksini, doğanın birebir yansımasını üretmektense sanatçının izlenim ve duygularını esere katan (izlenimcilik), düşler ve bilinçaltına uzanan (sürrealizm) ve görünüşte anlamsız ama farklı bir açıdan ele alınca çok boyutlu anlamlar içeren (Kübizm) eserler ortaya koymayı amaçladılar. Denebilir ki, Batı’nın klasik sanatı doğal gerçeğin birebir aynısını üretmeyi amaçlayan bir amaca sahipken, modern Batı sanatı soyutlama yolunu seçmişti.
Soyutlama sanatta hayal gücünün katkısıyla gerçeklikten bir kaçışı ifade eder. Kesin gerçeklikten bu kaçış kısmî veya tam olabilir. Aslında soyutlama tüm sanat eserleri içinde bir süreklilik arz eder. Çünkü gerçekliğin bire bir aynını üretebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla ister resim olsun, ister heykel, isterse de şiir, her sanat eserinde az ya da çok soyutlama bulunur. Soyut sanat yöntemi, her sanat eserinde az ya da çok bulunan soyutlamayı bir amaç haline getirmesiyle Klasik Sanat’tan ayrılır.
TÜRK KLASİK SANATI VE SOYUTLAMA
Bu bahsettiğim Batı Klasizmi için geçerlidir. Türk Klasik Sanatı ise tamamıyla soyutlama üzerine dayanır. Minyatür, tezhip, ebru, çini gibi görsel sanatlarda gerçeklik sanatçının muhayyilesinde aldığı yeni şekillerle karşımıza çıkar. Klasik Türk Şiiri ise doğadaki varlıkları olduğu gibi anlatmaz, renkleri olduğu gibi vermez ve hatta olayları olduğu gibi hikâye etmez. Her biri kelimenin gerçek anlamının dışında özel tanımlanmış mecazi anlamlara sahip “mazmunlardan” kurulu bir özel bir dile sahiptir. O şiirde meyhane dergâh, şarap ilm-i tasavvuf, âşık derviş, mâşuk ise Allah’tır. Bu sanatı klasik yapan temel olgu soyutlamanın bireylerin tercihine değil, önceden belirlenmiş sıkı kurallara tâbi olmasıdır.
Başta Klasik Türk Şiiri (Divan Şiiri) olmak üzere bütün Türk Klasik Sanatı’nın soyut sanat olmasının arkasında Batı’dan farklı bir medeniyetin değerleri bulunmaktadır. Klasik Türk Sanatı yüksek zümre mutasavvıflarının elinde, Tasavvuf terbiyesi ile ele alınmıştır. Ehl-i Tasavvufa göre görülen dünya esas gerçeklik değildir, ancak mutlak gerçekliğin aynasında yansıyan çarpıtılmış bir akistir. Mutlak gerçeklik görünenin arkasında çok boyutlu olarak var olmaktadır. Mutlak gerçekliğe ulaşmanın yolu, bir düş olan bu âlemin kısıtlarından sıyrılmakla gerçekleşir. Tasavvuf, işte, insanın vücut ve dünyanın kısıtlarından sıyrılarak mutlak gerçekliğe ulaşmak için çıktığı yolu tanımlar. Bu yüzden bizim Klasik Sanatımız ve doğal olarak bizim Klasik şiirimiz, bir hayal ve düş olarak gördüğü görülebilen dünyanın sahte gerçekliğini değil ama görülenin ötesindeki mutlak gerçekliği anlatmaya çalışır.
Türk sanatında modernleşme, aslında, Batı Klasizminin ucuz taklitleriyle başlamıştır. Bizde Rönesans ve Aydınlanma’nın yol açtığı gerçekliğin bire bir aynını resmetme çabası moda haline gelirken Batı Sanatı farkında olmadan Türk Klasik Sanatı çizgisine gelmekteydi. Onun için biz de, soyut sanat çalışmaları, istemeden de olsa, aslında “kendi Klasiğimize dönüş” çabasıdır.
TÜRK EDEBİYATINDA SOYUT ŞİİR GELENEĞİ
Eğer soyut şiiri “kendi Klasiğinin kuralları dışına çıkıp yeni imajlar ve yeni kavramlarla yeni bir anlatım dili geliştirmek” olarak tanımlarsak soyut şiirin bizdeki ilk temsilcisi Şeyh Galip’tir. Ben demiyorum bunu, kendisi diyor:
“Tarz-ı selefe tekaddüm ettim / Bir başka lisan tekellüm ettim. // İn dem ki zi-şâir-i eser nîst/ Sultân-ı Sühan menem diger nîst” Şeyh GÂLİB, Hüsn-ü Aşk.
Yani şöyle diyor: “Öncüllerimin tarzının önüne geçtim / Bir başka dilde konuştum // Şâirlikten eser bulunmayan bu devirde / Söz ülkesinin Sultanı benim, diğerleri değil”
Şeyh Galip’ten sonra Şeyh Galip’ten devraldığı meşaleyi Fransız sembolistlerinden aldığı ilhamla yeniden yakan şâir Ahmet Haşim’dir. O kurduğu soyut şiir lisanını şöyle anlatır:
“Seyreyledim eşkâl-i hayâtı / Ben havz-ı hayalin sularında / Bir aks-i mülevvendir onunçün / Arzın bana ahcâr-ı nebâtı” Mukaddime Ahmet HÂŞİM.
Yani Hâşim diyor ki: “ Hayatın şekillerini seyrettim / Ben hayal havuzunun sularında / Çok renkli bir yansımadır onun için / Yeryüzünün bana taşları ve otları.”
“Hocam, yazının yarısını geçtin! Hala Oktay Rifat’tan bahsetmedin!”, dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da burasıdır Oktay Rifat’ın durduğu yer. Kendisi, doğrudur, üç Garip şâirinden birisidir. Garip şiiri de, her türlü soyutlamaya, her türlü söz oyununa karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sadece çıplak gerçekliği resmetmeyi – mizahi bir dille de olsa- amaçlar. Ama gerek Melih Cevdet gerekse Orhan Veli’nin açılmadığı denizlere, ömrünün uzun yıllarında şiirinin yelkenlisiyle Oktay Rifat açılmıştır. Garip döneminde bile hayal gücü, kullandığı mecazlar ile diğer iki arkadaşından ayrılan Oktay Rifat, Perçemli Sokak (1956) ve Âşık Merdiveni (1958) kitaplarıyla yeni bir denize yelken açmıştır. Denebilir ki, Cemal Süreya ve Turgut Uyar’ın başı çektiği İkinci Yeni akımından bile daha hayal gücü yüksek, daha soyut ve daha canlı bir dil kullanmıştır. Sözü kendisine verelim:
“Dil bir anlaşma aracıdır… Bir dilin kelimeleri birer işaret olarak gerçeği gözümüzün önüne getirmekle, ödevlidir. Ama bizler konuşurken gerçeği kurcaladığımızı, gözden geçirdiğimizi pek anlamayız. Bir dili kullanmak, kelimelerin bizde uyandırdığı görüntülerin yardımıyla bir şey anlatmak demektir. … Bir kelime sanatı, bu yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenmeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenmez. … Kelimeleri kullanmak, göz önüne bir takım görüntüler getirmek, gerçekle oynamak, gerçeği kurcalamakla birdir. Kelime bu bakımdan bizi resmin çizgisinden, renginden, musikini sesinden daha çok gerçeğe yaklaştırır. Ama biz gerçeğe olan ilgimizi de yitirmişizdir. Çünkü gerçeğe alışmışızdır. Gerçeğin gündelik düzenini değiştirmek yahut başka bir açıdan bakabilmek elimizde olsaydı, daha çok ilgi duyardık ona. İşte gerçeğin düzeninde yapamayacağımız bu değişikliği, kelimelerin konuşma dilindeki günlük düzeninde yapmak bize bu açıyı sağlayacak, birbirine yabancı sanılan kelimelerin karşılıklı ışığında gerçek unuttuğumuz yüzüyle çıkacaktır karşımıza.” Perçemli Sokak, Önsöz, Oktay Rifat.
Cevat Çapan da şöyle yorumlamış: “Oktay Rifat’ın gerçekliğe sanki bir çiçek dürbününden bakıyormuş gibi bakması, birbiriyle ilgisi olmayan nesnelerin ve imgelerin yan yana getirilmesi aslında okurda soyut resim ya da atonal müziğin yaratabileceği bir etki yaratıyordu.” Oktay Rifat, Bütün Şiirleri, Önsöz, Cevat Çapan.
Bence Oktay Rifat, kelimelerle bir atmosfer, belleğimizde bir an, bir koku, bir renk veya bir duyguyu canlandırmaya çalışıyordu. Kelimeleri ve dili kullanarak nutuk çekmiyor veya şarkı söylemiyordu. Ama her okuyucunun aklı ve gönlünde bir izlenim oluşturmaya çalışıyordu. Böyle olunca, her şiiri her okuyucuyla birlikte başka bir anlama sahip oluyor ve her okuyucuyla adeta yeniden yazılıyordu. Hala daha da yazılmaya devam etmektedir.
Oktay Rifat ve şiiriyle Cuma günü devam ederiz.
OKTAY RİFAT: UÇARI ŞAİRDEN GÜNGÖRMÜŞ BİLGEYE
YAYINLAMA:
Öncelikle hepinizin Hâkimiyet-i Milliye Bayramınızı kutlarım. 23 Nisan herkesin bildiği gibi çocuk bayramı olmaktan öte Hâkimiyet-i Milliye Bayramı’dır. Yani bir milletin kendi kaderini kendisinin tayin ettiğinin, istiklâlini kendi pençeleriyle koparıp aldığının timsalidir. Hele bu sene TBMM’nin yüzüncü kuruluş yılıdır. Bu sene 23 Nisan bir başka önemlidir. İnsanlığın yeni bir oluşumun eşiğinde olduğu, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve Devletçiliğin yeniden tartışılacağı, Laiklik ve İnkılapçılığa yeni bir gözle bakılacağı bu dönemde, unutmamalıyız ki, Büyük Millet Meclisi olmadan bunların hiç birisinin bir anlamı olmazdı… Bu konuya ayrı bir yazı dizisi ayıracağım. Tekrar Bayramınızı tebrik ederim…
* * *
Soyut şiirin yirminci yüzyıldaki bence en soylu şairi olan Oktay Rifat’ı ele almıştım Pazartesi günü… Bugün ona ve şiirlerine vereceğim sözü…
Yol arkadaşları Orhan Veli ve Melih Cevdet’ten farklı olarak kendi şiirini uzun sürede dönüştürmüş ve geliştirmiş bir şairdir Oktay Rifat. İlk önce hece vezni ve kafiyeli şiirleriyle başlayan yolculuğu, Garip şiiriyle çıplak gerçeğin biraz da mizahi yöntemle insanların gözlerinin içine sokulduğu bir anlayışa ve sonra da Perçemli Sokak ve Âşık Merdiveni kitaplarındaki uçarı ve soyut şiirlere yönelmiştir. Geçen yazıda soyut şiirin aslında Klasik Türk Şiirinin de temel düsturu olduğundan bahsetmiştim. Bu ilk soyut şiirlerinde Klasik Türk Şiirinin ve geleneğin etkisi hemen hemen hiç yoktur: Varsa yoksa uçarı bir şairin “bir çiçek dürbününden” gerçeği resmettiği şiirler vardır. İşte onlardan bir örnek:
“Güneşimi arılar yedi gecesiz kaldım / Dört köşe taşların üstünde / Denizin çarşısında yeşil zeytin / Balıklar geçti düdük çala çala / Yaşamaya başladım kaldığım yerden / Yosunlu kapıların ardında gizli / İkiz martıları bulmak için” (Perçemli Sokak, X Numaralı Şiir)
Bu şiir ben zihnimde bir atmosferi, o atmosferin içinde bir ânı canlandırdı: Kuzey Ege kasabalarından birinde balık çarşısında bir zeytin ağacının altında ayrıldığı / kaybettiği sevdiğinin ardından yaşama yeniden dönmek isteyen bir adamın duyguları…
Oktay Rifat başlangıcından ölümüne kadar birçok konuya el atmıştır ancak hiç değişmeyen iki tema bir “leitmotiv” gibi Oktay Rifat şirinde sürekli barınmıştır: Deniz ve Zaman… Bazen bu iki kavram içiçe girer. (Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in bazı şiirlerinde olduğu gibi, DMD). Perçemli Sokak’tan İstanbul’2u ve sevgiliden ayrı kalışı anlatan bir şiir daha:
“Aydınlık gölgesi gibi gelir peşinden / Yarı belinden yukarsı damların üstünde / Elini kaldırsa kırlangıçlar uçar / Dümen suyunda çıplak ağaçların / Erir bakındıkça gözlerinin mumu // Böyledir bu şehrin saatleri / Bu camların yüzdüğü karanlıkta / Sallarım bağırarak mendilimi / Yollar sende başlar sende biter / Açık denize dökülmeden önce” (Perçemli Sokak, XII Numaralı Şiir)
Akşamüstü Gümüş Suyu’ndan aşağı denize doğru bakan sevgilisinden ayrı kalmış bir adamın deniz manzarası yamaçlar boyunca uzanan ağaçlar ve uçan kırlangıçlarla iç içe geçmiş bir ânı gözlerimde canlanır… Bu birinci beşliktir. İkinci beşlik ise şiirdeki adam gece vakti, bu sefer evlerin yanan ışıklarının karanlıkta sergilediği manzaraya karşı, hem dünyanın merkezi olarak ördüğü bu şehre hem de zamanın merkezi olarak gördüğü ayrı kaldığı sevdiğine el sallar, selam eder…
Oktay Rifat zaman geçtikçe daha bir izlenimci olur… Yaşadığı anların kendi duygularının süzgecinde geçirir ve kendi muhayyilesinin büyüteci ile değiştirerek büyütür. Sonunda ağzından çıkan şiir şairin bir ânının veya bir hâtırasının okuyucunun zihninde yeniden canlanmasına yol açar. İşte bir şiiri:
“Camlarda birdenbire başlıyordun, / Camlarda bitiyordun birdenbire. / Ayrılığa dönerken etekle baş / Dalların arasında birdenbire, / Son baharın bu en kanlı yemişi / Yokluğun düşüyordu ellerime. / Artık burnumda göz pınarlarının / Kokusu sıkıntılı ve bulutlu, / Yağmurun inmesini bekleyerek, / Boşluğunda bakmıyordum ürkek. / Naspoli ağacı var ya, o senin. / On bir vapuru geçiyor, o senin. / Senin ne varsa bir kaz sana değen, / Eski sokak, gökyüzü ve fesleğen.” (Eski Güneş, Sonbaharda Ayrılma adlı şiiri)
Bu şiirde Oktay Rifat’ın şiirinin şeklini yeniden geleneğe döndürmeye başladığını görüyoruz. Dikkat edilirse kafiye ve hece vezni yeniden şiire girmiştir. Ve sonbaharda ayrıldığı sevgilisine dair kendine ait bir hatırayı bütün duyumları ile okuyucunun zihninde canlandırmaya çalışmıştır.
Zamanın içinde insanın yalnızlığı ve trajedisi… Oktay Rifat’ın şiirinde önemli bir yer tutar… Oktay Rifat yaşlandıkça İstanbul’a onun tarihine, Osmanlı hatıralarına geleneğe yeniden döndüğü gibi döner. Fatih, Yavuz, Kanuni, Hürrem, Kösem, Genç Osman, Sultan İbrahim her biri birer kahraman olarak yer alır. Bu kahramanların hepsinin ortak tarafı sadece Osmanlı Handanı ile bağları değildir fakat aynı zamanda, bu kahramanlar zamanın acımasızlığı karşısında yalnızlığa mahkûm olmuş kişiler olarak karşımıza çıkar. Burada buna birçok örnek verebiliriz. Ancak benim çok sevdiğim iki şiirini paylaşayım: GÜZDÜ
Baktık ölü sürülere o toz duman
Ötesi yaylada rüzgârla savrulan.
Yağmuru çaldı kaval, derin ve uzak,
Binlerce damlada binlerce çıngırak.
Aya Fotini, Hora, camiler, sebil,
Kavuklu mezar taşlarıyla İstanbul,
Bir Zaman Fırtınası, dün, bugün, yarın
Uçuştu yapraklarında çınarların.
Oktay Rifat
- Dağın Orda-
Bir de Fatih Sultan Mehmet şiiri paylaşalım:
FATİH'İN RESMİ
Ayasofya kubbesinde ak bir bulut,
Baktım, gitti gider. Bal rengi tespihim
Kehribar günler, düştü yaprak ve umut,
Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.
Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi
Atların boynu, yerinde yeller eser!
Surların taşlarına sürdüm elimi,
Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.
Altın sahanlarda aş yedim, su içtim
Altın kupadan, zorlu Tuna'dan geçtim,
Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.
Bir resimde kaldım cüce, ben değilim,
Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm,
Ararım, aranırım yerde delice.
Oktay Rifat
- Dağın Orda-
Ramazanınız mübarek olsun! Hayırlı Cumalar
BİR KÜLTÜR ADAMININ VEDASI: ŞENOL DEMİRÖZ
YAYINLAMA:
1 MAYIS VE 3 MAYIS
Geçen hafta yazamadım. Babam Şenol Demiröz’ün vefatı dolayısıyla taziyeleri karşılamaktan ders anlatacak zaman bile bulamadım. Bugün size babamı anlatacağım. Ama öncelikle emekçilerimizin, özellikle kadın emekçilerimizin 1 Mayıs Bayramını kutlarım. Bugün aynı zamanda devletimiz tarafından Dayanışma Günü olarak da ilan edilmiştir. Bu yüzden 1 Mayıs Dayanışma Günü vesilesiyle Allah’tan milletçe dayanışmamızı arttırmasını niyaz ederim. Yine bir başka tebrik de 3 Mayıs Dünya Türkçülük Günü için olsun. Allah bu günün vesilesiyle Türklüğü korusun, güçlendirsin ve daha müreffeh kılsın.
* * *
Babam Şenol Demiröz… Burada bu kadar yazı yazdım, bu kadar zorlandığımı hiç hatırlayamıyorum. Ne yazmalıydım? Yazacak o kadar çok şey vardı ki… İnsanların merak ettiği soruları mı cevaplandırmalıydım? O da çok anlamlı değil çünkü herkesin meşrebine göre farklı bir Şenol Demiröz algısı var. Rahmetli Babam 70 yıllık ömründe o kadar farklı insanla o kadar farklı durumlarda yol arkadaşlığı yapmıştı ki, herkesin kendi penceresinden çizdiği bir Şenol Demiröz vardı. Aslında o bunların hepsinin tamamıydı: Adil ama sert yönetici Şenol Demiröz, kültür adamı Şenol Demiröz, bürokrat Şenol Demiröz, yönetmen Şenol Demiröz, Türk milliyetçisi Şenol Demiröz, mütedeyyin Şenol Demiröz, Atatürkçü Şenol Demiröz, akraba Şenol Demiröz, komşu Şenol Demiröz, Dayı ve Enişte Şenol Demiröz, Baba Şenol Demiröz… Ben bunların hepsini anlatırım da, bu satırlarda yeterince yer yok. O zaman ben de Babam olarak Şenol Demiröz’ü anlatayım dedim.
* * *
Her erkek çocuğu için babası dağ gibidir, gölgesi güneşi kesen, içine sığınılacak, korku ve kaygıya yer olmayan bir dağ… Benim babam da benim en mahrem, en bana özel “dağımdı”. Sıkıldığımda fikrine danışacağımı, her zaman desteğini isteyebileceğimi, kendimi yalnız hissettiğimde “Babamın yanına gidebileceğimi, ona sığınabileceğimi” bilmek beni en rahatlatan duygudur. O dağ durduğu müddetçe benim bir tarafım da hâlâ çocuk olarak kalacaktı… Babamın vefatıyla hem benim o en özel dağım yıkıldı, hem de içimdeki o çocuk öldü…
Kızıma daha küçükken sorardım: “Kızım dünyadaki en rahat yastık nedir?” Sonra da kendim cevaplardım: “Babanın omzu!” Hakikaten, benim babam hakkında hatırladığım ilk hatıra babamın omuzudur. Belki de hayatımda en rahat uykularımı gece ya Yücel Amcalardan ya da Tuncay Amcalardan gelirken babamın kucağında omzuna başımı yaslayarak geçirmişimdir. (NOT: Şaka değil, Ankara’da Aşağı Ayrancı’dan veya Tahran Caddesi’nden Küçük Esat’a kadar yürüyerek gelirdi, omuzunda da tombul bir oğlan uyuyor. Cepte para yok, Taksi’ye binmek büyük lükstü bizim için…) Şimdi ben o omzu da kaybettim...
Küçük bir çocukken Babamı dünyanın en güçlü, en uzun boylu ve en korkusuz adamı olarak görürdüm. Bu gerçek benim boyum uzayıp ona yaklaştıkça da asla değişmedi. Bilmiyorum herkeste bu duygu vardır mutlaka, ama ben bugün 46 yaşındayım ve 70 yaşındaki babamı kendi ellerimle kabre defnederken de Babam benim için “dünyanın en güçlü, en uzun boylu ve en korkusuz adamıydı”.
Babam her sabah işe gitmeden önce oturur bana bir resim çizerdi. Her gün farklı milletlerden askerlerin resimleri: Çinli, Romalı, Osmanlı, Japon, Afrikalı… Ben o resme bakarak aynısını yapmaya çalışırdım… Akşam heyecanla yaptığım resmi babama götürürdüm. Bu, ben ortaokula başlayıncaya kadar devam etti.
Her akşam Babam bana usanmadan masal anlatırdı. Masal öyle uyduruk kaydırık da değil haa… 72 kısım tekmili birden sinema şöleni gibi… Her akşam bir önceki akşam kalan yerden devam etmek üzere… En uzun süre anlattığı masal “Maskara Maymun ve Maceraları” idi. Sonra ne oldu… Ne olacak ben de baba olduğumda kızıma, tıpkı Babam gibi, dizi halinde masallar anlatmaya başladım.
Satranç oynamayı 4 yaşında, okuma yazmayı 5 yaşında öğrendim. İkisini de babam öğretti. Her akşam Babamla yemekten sonra satranç oynardık. Bana satrancın temel kurallarını öğrettiği yetmezmiş gibi konumu okumayı, hareketlilik ve alan hakimiyetinin önemini o öğretti. Yıllar sonra, ben yeğenim ve kızımla satranç oynuyorken, o da, bizi dikkatle izler ve yorumlar yapardı. Nereden bileyim ki, onunla bir daha satranç oynayamayacağımı…
İlk okuduğum kitaplar çizgi romanlardı: Red Kit, Teksas –Tommiks, Kaptan Swing… Daha sonraları Ken Parker, Judas ve Conan da eklendi repertuarımıza. Tabii ki, burada Babam’ın çizgi roman tutkusunun büyük bir payı vardır… Yıllar geçse de bu tutkumuz bitmedi… Bugün Şile’deki yazlık evimizde Babam ve Benim ortak çizgi roman arşivimiz bulunmaktadır. Ayaklarımızı denize karşı uzatır, çizgi romanları da ellerimize alır bir güzel keyfederdik. Şimdi Babamın anısına bu işi yalnız yapacağım…
Bir akademisyen için en önemli yakıt meraktır. Merak olmadan bir insan akademisyen olamaz. Ancak merakın da desteklenmesi gerekir. Bir Baba Oğlunun merakını gidermez, hatta tam tersine onun merakını bastırmaya çalışırsa o çocuktan akademisyen veya sanatçı olamaz. Anca emir kulu olur. Merakın teşviki ne demek? Merak hayattaki olgu ve süreçlerin arkasındaki sebepleri sorgulamayı getirir. Bir Baba Oğluna sorgulamayı öğrettiğinde aynı zamanda kendisinin de sorgulanmasının yolunu açar. Çocuklara sorgulamayı, şüphe etmeyi, hiçbir şeyi önyargıyla kabul veya reddetmemeyi öğretirsek, çocuklar da, “eğer varsa” meraklarını özgürce giderebilirler. Ben Babamla her şeyi tartışabilirdim. (NOT: Tabii ki, büyüklere saygısızlık, milli ve dini değerlere saygısızlık yapılmaması gibi bazı temel kurallar vardı.) Sırf Babamla mı? Etrafındaki arkadaşları ile de sanki onlarla yaşıtmışım gibi sohbet edebilirdim. (O arkadaşlar da aynı zamanda benim amcalarımdı: Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Tuncay Öztürk, Ahmet Beyazıt, Mehmet Soyak, Yücel Çakmaklı, sonra ben genç bir üniversite öğrencisi iken Tevfik İsmailov, Cinuçen Tanrıkorur, Halit Refiğ) Kimse bana sen daha ufaksın, büyüklerin sohbetine karışma demedi. Şimdi Babam bu saydığım dostlarının yanına gitti. Ben şimdi kiminle sohbet edeceğim?
Babam hayatta kimseye minnet etmeyi sevmezdi. Ne yaparsa kendi gücü yettiğince kendisi yapardı. Ama birisine yardım edilmek gerekirse hiç düşünmeden de yardım ederdi. Bana da öğrettiği en önemli şey budur: “Allah’tan başka kimseye boyun eğme, neye sahipsen kendi bileğinin hakkıyla kazan, muhtaç olanlaraysa bütün gücünle yardım et!” Aslında bu Babamın kuşağı için, yani 1940-1960 arası doğan ve bugün 60 ile 80 yaşları arasında olan bir nesil için ortak özelliktir. Bu nesil (istisnalar kaideyi bozmaz) geneli itibariyle idealist, milletin ve devletin çıkarını kendi çıkarının üstünde tutan, para ve mevki sevdasını en büyük ayıp olarak gören bir nesildi. Bu nesil için İl Başkanı’nın kayınçosundan torpil ayarlayıp kamu arazilerini zimmetine geçirmeyi düşünmeyi bırakın, kendi çocuklarının eğitimi için bile torpil yapmak / yaptırmak ayıptı. Askere giderken dediydim Babama: ”Babacığım ya, ne olur Aytaç Paşa’ya veya Fırtına Paşa’ya söylesen de, şöyle rahat bir yerde askerlik yapsam?” Babam kızdığı vakit elâ gözleri ateşimsi bir renk alırdı. O gün de öyle oldu: “Ben elimde olsa senin komando Asteğmen olarak terörle mücadeleye gitmeni isterim. Ama kurada ne çıkarsa o olur. Herkes nasıl gidiyorsa tıpış tıpış sen de gideceksin.” Şimdi düşünüyorum da, çevremde askerden “yırtmak için” Babası ve Kayınpederinin önünde takla atan “aslan parçaları” ve “tosunlar” ve onların benle akran babaları nerede, benim Babamın kuşağı nerede…
Babam paraya tamah etmedi, en yüksek makamlara geldi ama makama köle olmadı, şehvetle de şöhretle de işi olmadı. Tek gayesi vardı: “Türk Dünyası’nın Birliği ve Türkiye’nin daha özgür ve müreffeh olması”. Bana hem Baba, hem Arkadaş hem de iyi bir Danışman oldu, etrafındakilere karşı nazik ve kibar, 47 yıllık evliliklerinde yeri doldurulamayacak bir eş ve torunlarına da tatlı bir Dede… Onu çok arayacağım.
PARA BASARAK KRİZ ÖNLENEBİLİR Mİ?
YAYINLAMA:
Koronavirüs salgını ve muhtemel kriz senaryoları, Şair Oktay Rıfat ve Babam. Son iki ayda yazdığım konulardı. Bugün yine temel iktisat konularından birine dönelim. Malum, dünya koronavirüs salgını nedeniyle kendini kapatmış vaziyette. Bu ise en çok ekonomiye etki edecektir. Ekonominin yaşayabilmesi için üretilen mal ve hizmetler ile paranın sürekli ekonomide dönmesi gerekir. Tıpkı vücudumuzda kanın dolaşımı gibi. Özellikle paranın dolaşımı çok önemlidir. Paranın dolaşımı durursa, ilk önce ödeme zinciri kırılır. Ödeme zinciri kırılınca, bu sefer finans sisteminde batık krediler ortaya çıkar ve hızla artmaya başlar. Finansal krizin sonucunda oluşan kredi daralması ise krizi reel sektör krizine döndürür.
Ancak daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, önümüzde gerçekleşmesi muhtemel krizin niteliği daha öncekilerden farklılaşmaktadır. Bu krizde sağlık tedbirleri sebebiyle üretim kısmen durmuş veya yavaşlamıştır. Yani krizin başlangıcı ödeme zincirinin kırılması veya finansal kriz değildir, doğrudan reel sektör kaynaklı bir krizdir. Hoş, aslında iktisatta ortaya çıkan krizlerin hepsi, esas itibariyle reel sektör kökenlidir ya, neyse…
Ekonomik krizlere karşı etkili olabilecek politikalar eskiden beri tartışılır. Aslında iktisattaki temel tartışma konuları hep krizlerin varlık sebebi, doğası ve krize karşı uygulanacak politikalar etrafında düğümlenmiştir. Bu noktada iktisatçılar üçe ayrılır: Birinci kısım iktisatçılara göre kapitalist sistem kendi doğası itibariyle mükemmel işler, piyasaların tam işlediği bir ekonomide krizlerin çıkması mümkün değildir. Ancak sorumsuz ve popülist politikacıların uygulayacağı yanlış politikalar - ki aslında iktisat politikası uygulamalarının hepsi yanlıştır – sonucunda krizler oluşur. Bunun yanında savaşlar, doğal afetler ve benzeri dışsal etkenler de krizlere yol açabilir. Bu görüşe göre hükümetler sağlam bir bütçe politikası ve sıkı para politikası dışında hiçbir şey yapmamalıdır. Ekonomi kendiliğinden krizden çıkacaktır. Bugün kendini serbest piyasa ekonomisi taraftarı ve liberal olarak tanımlayanlar, aslında, bu görüşü savunmaktadırlar.
İkinci kısım iktisatçılar, kapitalist sistemin kendisinin bizatihi krizin sebebi olduğunu, kapitalist sistemin krizlerden beslenen ve krizleri doğuran bir sistem olduğunu, krizlerin bedelini her zaman emekçilerin ve düşük gelir grubundakilerin ödediğini ve krizlerde zenginlerin daha zenginleştiğini savunurlar. Bu gruptaki iktisatçılara göre de, krizlerden kurtulmak için kapitalist sistemi topluca lağvetmek gerekir. Radikal İslamcılar ve devrimci Marksistler bu gruba girerler.
Üçüncü kısım iktisatçılar ise kapitalist sistemin kendi yapısından kaynaklanan bazı arızaların bulunduğunu, bu yüzden sistemin kusurlu çalıştığını, bu kusurlu yapının dıştan gelen etkilere karşı çok kırılgan olduğunu savunurlar. Bunlara göre uygun politika bileşimleri uygulanarak her kriz kontrol alına alınabilir. Bu iktisatçılar krizlere karşı iktisadi politikalar uygulanmasına taraftardırlar, ancak hangi politika bileşiminin uygulanacağı konusunda kararsızdırlar. İçinde benim de bulunduğun çoğunluktakiler üçüncü kısma girer.
Son zamanlarda bütün dünyada 1929’daki Büyük Buhran’a benzer bir kriz geleceği, bu sebeple de krize karşı önlem alınması gerektiğinden bahsedilmektedir. Fiili uygulamalar ise çoğu ülkede, tıpkı 2008 Krizi’nde olduğu gibi, bolca para basılmasını içermektedir. Fikir ise Nobel ödüllü iktisatçı Milton Friedman’dan gelir. Friedman, Büyük Buhran öncesinde ABD Merkez Bankası’nın piyasalara ve özellikle bankalara para basıp dağıtsaydı krizin bu kadar büyüyemeyeceği görüşündeydi. O her zaman en etkili politika aracı olarak para politikasını göstermiştir. Büyük Buhranın bu kadar büyümesinin ana amilinin de yine yanlış para politikası olduğu görüşündedir. Gerçekten de o dönemde, dünyadaki hakim iktisat anlayışı yukarıda birinci kısım iktisatçılar olarak sınıflandırdığım iktisatçıların görüşlerini içermekteydi. O dönemde, bütün ülkelerde krize karşı önlem diye sıkı para politikası uygulanmış ve kriz daha da derinleşmişti.
2008 Krizinde Friedman’ın önerisi uygulandı. Başta Atlantik Ötesindeki Emperyalist Güç tarafından. ABD Merkez Bankası sürekli dolar basıyordu, o dönemde dünya bir nakit dolar fazlasına boğulmuştu. Benzeri bir durum AB için de geçerliydi. Dolar sudan ucuz olduğu için de, bizim gibi döviz borcu olan ülkeler için gün doğmuştu. O zaman bazı arkadaşlar TV’ye çıkıp heyecanla “yedinci, sekizinci genişleme programlarından” bahsediyorlardı. Genişleme programı dedikleri ABD Merkez Bankası’nın karşılıksız para basmasıdır.
Friedman’ın reçetesine uygun olarak uygulanan bu para basma politikası problemi çözdü mü? Hayır. 2008 Krizi’ne sebep olan bütün amiller yerli yerinde durmaktadır. Üstelik özel sektör borçları kamu kesimine tahvil edildiği için bugün hükümetler de aşırı borçlanmış vaziyettedirler. Uluslar arası para hareketleri kontrol altına alınmalı, fakir ülkelerin altyapı ve kalkınma sorunları giderilmeli, yeni bir muhasebe sistemi geliştirilmeli ve bütün dünyada yeni ve çoğulcu bir para sistemi kurulmalıydı. Bu gelişmelerden hiç biri olmamış, 2008’den bu yana küresel finans kumarhanesi daha büyümüş, uluslararası para hareketleri hem genişlemiş hem de hızlanmıştır. Bunları düzeltilmek için hiçbir şey yapılmamış, sadece para basılmıştır. ABD liderliğindeki gelişmiş ülkeler fakir ülkelerin altyapı ve kalkınma sorunlarını o ülkeleri bombardımana tâbi tutarak çözmeye çalışmışlardır: Libya, Yemen, Irak, Afganistan, en son da Suriye… Yani ez cümle: uygulanan para basma politikası hiçbir olumlu sonuç vermemiş, sadece sorunların büyütülerek ertelenmesine yol açmıştır. İşte bugün, o zamanlarda büyütülerek ertelenen problemleri de kucağımızda bulmuş vaziyetteyiz.
Bugün yine aynı para basma reçetesinden medet umulması şu vecizeyi hatırlatmaktadır: “Beşer nisyan ile maluldür. / İnsanlık unutkanlıkla sakatlanmıştır.” Bilmemiz gereken şudur: Parasal genişleme temel de kapitalizmin yapısal arızalarına dayalı krizlere merhem olmaz, sadece sorunları kısa süreliğine halının altına süpürmemize neden olur. Çözüm sadece maliye politikasında değil, ama yaşam tarzımızı ve dünya görüşümüzü de değiştirmemize neden olacak şekilde köklü bir sistem değişikliğindedir.
ÖLÜLER VE İŞSİZLER: HÜKÜMETLERİN TALİHSİZ SEÇİMİ
YAYINLAMA:
Şu karantina günlerinde hükümetlerin politikaları da tartışılır hâle geldi. Bazı ülkeler de hükümetler karantina önlemlerini bir an önce kaldırmayı amaçlamakta… Bazıları da karantina önlemlerini daha sıkılaştırmayı düşünmekte… Ülkeler arasındaki bu farklar nereden kaynaklanıyor? Bugün bunlara değineyim dedim…
TOPLUMSAL FAYDA NEDİR VE KİM BELİRLER?
Bir hükümet teorik olarak politikalarını belirlerken toplumsal faydayı azamileştirmeyi, en yükseğe çıkarmayı amaçlar. Ancak bu pratikte öyle kolay bir süreç değildir. Çünkü karşımızda “toplum” adlı soyut bir varlık yoktur ki, onun faydasını bilebilelim. Toplum aslında birbirinden farklı tercih, beğeni ve çıkarlara sahip bireyler, gruplar, zümre ve sınıflar arasındaki ilişkiler ağından ibarettir. Bunlar arasında muhakkak ortak çıkar alanları da vardır: Örneğin adalet, güvenlik, asayiş ve benzeri. Zaten devletler hükümet farkı gözetmeksizin bunları sağlamakla görevlidir. Ancak hükümet politikasının çoğunluğu toplumdaki gruplar ağının ortak çıkarlarından çok, birbirleriyle çatışmalı alanlara yöneliktir. Bu durumlarda hükümetler öncelik sıralaması yapar. Bu öncelikler ise kendi siyasi çıkarına ve elde edeceği oy yüzdesini arttırmaya yönelik olması tabiîdir. Dolayısıyla bir hükümet “toplumsal yarar” deyince, aslında, kendisi için – yani daha fazla oy kazanmak için - öncelikli olan alanları kasteder. Buradan hareketle diyebiliriz ki, toplumsal yarar partiden partiye, hükümetten hükümete değişen sübjektif bir kavramdır. Çünkü her hükümet veya parti toplum içinde belli bazı sınıf ve zümrelerin temsilcisidir.
PEKİYİ TOPLUMSAL ZARAR NEDİR?
Toplumsal fayda olduğu gibi toplumsal zarar da bulunmaktadır. Bu da toplumun geneline ortak olarak zarar veren süreçlerin bileşkesi olarak karşımıza çıkar. Bugün bütün hükümetler koronavirüs salgını nedeniyle bir toplumsal zarar problemini çözmek durumunda kalmışlardır: Daha fazla ölüm mü, daha fazla işsizlik mi? Görülen odur ki, bu tür salgınlarla baş etmenin yegâne yolu toplumsal izolasyondur. Bu önlem salgının yayılmasını engellemekte, sonuç olarak da ölümlerin sayısını düşürmektedir. Öte yandan toplumsal izolasyon toplum içinde iktisadi ilişkileri sekteye uğratmakta, ödeme ve tedarik zincirlerini kırmakta ve işsizliğin patlamasına neden olmaktadır. Hükümetlerin buradaki seçimi ise bu yüzden talihsizdir: İki zarardan birini seçmek zorunda olmak, atasözünde olduğu gibi “kırk katırla kırk satır” arasında tercih yapmak. Burada da hükümetlerin bir toplumsal zarar tanımı yapıp bu toplumsal zararı asgarileştirmeye, en düşüğe çekmeye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Tabii ki, her hükümet toplumsal zararın tanımını kendi önceliklerine göre yapar.
ABD’DE AKIL TUTULMASI: KORONAVİRÜS PARTİLERİ
Yazılı ve görsel medyadan takip ettiğimize göre ABD başlangıçta İngiltere’nin tatbik ettiği yöntemi benimsemiş gibi. Yani hiçbir önlem almadan hastalığın yayılmasına müsaade etmek… Bu yolla insanların belli bir ölüm sayısından sonra virüse bağışıklık kazanacağı düşünülüyor… ABD hükümeti bütün karantina önlemlerini kaldırma sürecini hızlandırmıştır. Bundan amaç, yaklaşan krizin etkilerini en aza indirmektir. İşsizlikteki artışı en aza indirmektedir. Ya hastalık ne olacak? Hastalık önemli değil, Kasabanın Şerifi Trump Dadaloğlu gibi “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” demektedir. Burada sadece hükümet değil, aynı zamanda halk da önceliğini açık bir şekilde belirlemiş gözükmektedir… Geçen gün haberlerde gördüğüm bir sahne tüylerimi diken diken etti. ABD’de ahali kalabalık partilerde bir araya geliyorlarmış. Bu partilerin en büyük özelliği de partiye davetli hastaların da olmasıymış. Amaç hastalığın en fazla insana bulaşmasıymış. Bu bir akıl tutulması mı, açgözlülüğün ve tamahkârlığın hortlaması mı, yoksa cehalet mi? Bilemedim. Hali hazırda bugün koronavirüs hastalığının merkez ülkesi olan ABD’de bizim iki ayda yaşadığımız toplam ölüm sayısına eşit günlük ölüm sayısı bulunmaktadır. Buna rağmen insanlar hastalık daha da yayılsın diye partiler yapmaktadır. Şaka gibi… Ne diyelim: ABD halkı Trump’ı yanlışlıkla seçmemiş demek ki… Böyle başa böyle tarak.
YA TÜRKİYE TOPLUMSAL ZARARI NASIL TANIMLADI?
Aslında Türkiye gibi kalabalık nüfuslu, turizm merkezi ve ticaret yollarının kavşağında bir ülkede hem de etrafında salgının patladığı komşuların bulunduğu bir ülkede bu salgının kontrol altına alınması işi kolay değildir. Aynı zamanda benzeri salgınları daha önce yaşamış olan milletler (SARS ve MERS salgınlarında Asya ülkeleri) koronavirüs salgını benzeri durumlara daha rahat intibak etmektedir: Buradaki sihirli kelime: Toplumsal disiplin ve karşılıklı haklara duyarlılık.
Türkiye’de sürecin başlangıcında hükümet için zor bir seçim vardı: Tam 2018-19 Krizi’nin yaralarını sarıyorduk ki, bir küresel kriz ihtimali doğdu. İşsizlik oranımız zaten yüksekti, karantina önlemleriyle tahammül edilemez bir düzeye çıkabilirdi. Öte yandan salgının hızlı yayılması ihtimali de gayet yüksekti: Türkler Uzak Asyalılar veya Kuzeyliler gibi soğuk toplumlar değildi. Aksine tipik bir Akdeniz Toplumu özelliği taşıyordu. Birlikte eğlenmeyi, toplulukla paylaşmayı seven cana yakın insanlar. Ancak bu namussuz virüsün istediği de tam bu ortamdı. Bence Türk Hükümeti bu “Kırk katır mı, kırk satır mı?” sorusuna şu güne kadar oldukça iyi cevap verdi. Bizim tanımladığımız toplumsal zarar fonksiyonunda işsizlik ve ölümlerin payları eşit olarak belirlenmişti. Aynı zamanda genelde halk da iyi yönlendirildi, hastalık hakkında bilgilendirildi. Her iki zararın da etkilerini en aza indirecek şekilde kontrollü kısıtlamalar uygulandı. Ancak kanaatimce AVM’lerin – mağaza kısımlarının dahi olsa – açılması erkendir. Hükümete iş çevrelerinden ne tür baskıların geldiğini tahmin edebiliyorum. Ancak Bayram sonrasında ilk önce berberlerin ve mağazaların belli saatlerde açılması, bayramdan on beş gün sonrasında – müşteri sayısı kısıtlaması uygulanmak şartıyla – kafeterya ve restoranların sadece açık havadaki kısımlarının açılması, Bayramdan bir ay sonrasında ise diğer işletmelerin de hizmete girmesi daha güvenli olurdu. Zannımca hükümet düşmeye başlayan vaka ve ölüm sayılarından hareketle iktisadi hayatı hareketlendirmek için bir fırsat ortaya çıktığını düşündü. İnşallah yanılıyorumdur, ama dediğim gibi, bence önlemlerin peyderpey gevşetilmeye başlanması Bayram’dan sonraya ertelenmelidir. Yoksa bu kadar başarıyla götürülen bir politika, bu kadar fedakârlık ve harcanan emekler boşa gitmiş olur.
TÜRKİYE TARİHİNDE DARBELER
YAYINLAMA:
Geçen hafta zavallı bir kadının başka bir zavallı kadının sunduğu programda 15 Temmuz mel’un darbe ve işgal girişiminin tekrarlanması halinde 50 kişilik ölüm listesi hazırladığını söylemesi medyada çalkantılar kopardı. Onun öncesinde de durup dururken bir darbe vaveylası kopartılmıştı. Bunlar tabi çoğu zırcahil beslemelerin kamuoyunda algı yaratma girişimi denebilir. Ben bu kadar olduğunu bile zannetmiyorum. Bu, zırcahillerin algı yaratma kapasitesini abartmak anlamına gelir. Pekiyi, hakikaten bugün bir darbe tehdidi var mıdır? Bence yoktur. Ancak Türkiye tarihine bakıldığında darbelerin resmigeçidini görürüz. Yani bu ihtimali o kadar da hafifsememeliyiz. Bugün koronavirüsü bırakıp biraz tarihe, darbeler tarihine gözümüzü çevirelim istedim.
Bizans’ı, yani nâm-ı diğer Doğu Roma’yı, da eklersek Türkiye tarihinde iktidar çoğunlukla kanla değişmiştir. Taht için savaşan İmparatorlar, Prensler, Şehzade ve Sultanlar… Bu “yalnız ve güzel ülkemizin” tarihinde sıklıkla karşımıza çıkarlar. Doğu Roma’dan bir örnek verelim: Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te hezimete uğrattığı İmparator Romanos Diogenes üç ay öncesinde tahtı bir darbeyle ele geçiren asi bir generaldi. Darbe yaptığı yetmezmiş gibi, bir de sabık İmparator’un karısıyla da evlenmişti. Malazgirt’ten sonra ne mi oldu? O da bir darbeyle indirildi, gözlerine mil çekilip İstanbul’un Prens Adaları’nda hapsedildi.
Osmanlı Klasik Çağı’nda da darbeler bir hayli fazladır. Örnek verelim: Genç Fatih (birinci dönem Saltanatı sonunda), Sultan İkinci Beyazıt, Sultan Birinci Mustafa, Sultan İkinci (Genç) Osman, Sultan Birinci İbrahim, Sultan Dördüncü Mehmet, Sultan İkinci Mustafa, Sultan İkinci Süleyman, Sultan Üçüncü Ahmet, Sultan Üçüncü Selim. Bu Padişahlar Yeniçerilerin ön planda olduğu saray darbeleriyle indirilmiştir. Son Dönem yedi Osmanlı Padişahının üçü de darbeyle tahtından indirilmiştir: Sultan Abdülaziz, Sultan Beşinci Murat ve Sultan İkinci Abdülhamit. Osmanlı Klasik Dönemindeki darbeler genelde iç siyasi ve iktisadi dinamiklerle gerçekleşirken, Osmanlı’nın son döneminde darbeler genelde dış dinamiklerle ve başta İngiltere olmak üzere emperyalist devletlerin entrikaları yüzünden gerçekleşmiştir.
Böyle bir tarihin zorunlu devamı elbette Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Hepimizin bildiği gibi 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1998 dolaylı veya doğrudan askeri darbelerdir. Bunlar başarılı olanlardır. Başarısız olanlar ise, 1960’lardaki Talat Aydemir darbe teşebbüsleri, 27 Nisan 2007’deki başarısız muhtıra girişimi ve elbette 15 Temmuz 2016 darbe girişimi… Osmanlı tarihinde de benzeri başarısız darbe girişimleri vardır: Osman Bey’i indirmek isteyen amcası (adaşım) Dündar Bey, Çaldıran Seferi’nde Yavuz’a ateş eden Yeniçeriler, Sultan Dördüncü Murad’ın bertaraf ettiği en az iki darbe girişimi, Sultan İkinci Mahmut’u indirmek için yapılan Yeniçeri ayaklanması… Bizans tarihinden de bir örnek verelim: Doğu Roma’nın Kanuni’si sayılan İmparator Justinianos ve karısı (Hürrem Sultan’ı anımsatan) İmparatoriçe Teodora’ya karşı bugünkü Sultan Ahmet Meydanında bulunan hipodromda halkı galeyana getirerek İmparatoru indirme teşebbüsü… Görüyoruz ki, iktidarı elinde bulunduran devlet adamı gücünü, otoritesini ve aklını kullanırsa darbeleri bertaraf edebilmektedir. Yukarıdaki örneklerde bu devlet adamları, İmparator Justinianos, Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim, Sultan Dördüncü Murat, Sultan İkinci Mahmut, İsmet Paşa ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Cumhuriyet Dönemi’ndeki darbeler, ahalinin çoğunluğu tarafından (darbeye hem taraftar hem de muhalif olanları da kapsayan bir çoğunluk), Kemalist darbeler olarak bilinmektedir. Bunda, darbeyi kotaran üniforma giymiş eşkıyaların darbenin gerekçesi olarak Atatürk İlke ve İnkılaplarını göstermesi de önemli bir pay sahibidir. Bu zırcahiller ve yarı aydınlardan oluşan gürûha sorsanız Menderes ezanı Türkçe okuttuğu için, Demirel milliyetçi ve muhafazakâr olduğu için, Erbakan İslam Birliğini tesis etmek istediği için, Recep Tayyip Erdoğan da Osmanlı’yı diriltmek istediği için darbelere hedef olmuşlardır.
Pekiyi işin gerçeği nedir? Dediğim gibi Osmanlı’nın son dönemindeki darbeler emperyalist güçlerin planlaması, teşviki, kışkırtması ve desteği ile gelişmiştir. Cumhuriyet döneminde de bu ilişki aynen devam etmiştir. Burada en önemli nokta Türkiye’nin Berlin Konferansı’ndan beri kıyısından köşesinden içine girdiği Batı ittifakının jeo-politiğine aykırı bağımsız politikalar geliştirme çabalarının genelde darbeyle sonuçlanmış olmasıdır. Özellikle Cumhuriyet döneminde Menderes iktidarı sırasında NATO ittifakına girmemiz, Cumhuriyet’in kuruluştaki niteliğini de değiştirmişti. Atatürk’ün tarafsızlık, tam bağımsızlık ve bölgesel ittifaklara dayanan jeo-politiği yerine Menderes’le birlikte Atlantik Merkezli Emperyalist Gücün çıkarlarına siper olan bir jeo-politik gelmişti. Ancak Türkiye’nin ve Menderes’in kalkınma hedefleri vardı. Bunun için gerekli olan teknik ve mali destekler de müttefikimiz ABD tarafından verilmiyordu. Menderes de kalkınmada desteği SSCB’de aradı. Buldu da… Ama bu NATO tarafında affedilmeyen bir hata olarak görüldü. Yani 27 Mayıs Atatürkçü, ulusalcı ve çağdaşlaşmacı bir darbe değil, NATO yörüngesinden sıyrılmaya çalışan Türk Devletini hizaya getirme eylemiydi. Sonra SSCB’ye yakınlaşıp temel sanayi altyapısı ve enerji santralleri için kredi bulan Demirel 1971’de uzaklaştırıldı. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtının cezası da 6 yıllık anarşi olayları arkasından 1980 ihtilaliyle kesildi. 28 Şubat’a geldiğimizde Batı sisteminin dışında daha bağımsız politika izlemeye çalışan millici Erbakan hükümeti medyada Hacı – Hoca tiyatrosu ve “irtica” vaveylaları ile tasfiye edildi. Bunun öncesinde arka arkaya gerçekleşen suikastları de darbenin prelüdü olarak görelim. 9 Şubat MİT Darbesi, 2013 Haziran Gezi olayları, 2014 17-25 Aralık Yargı Darbesi ve son olarak mel’un 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi küresel emperyalist odakların desteği, teşviki ve planlaması ile FETÖ casus şebekesi tarafından kotarılmaya çalışıldı. Sebep neydi? Yine aynı: Türkiye mevcut siyasi, finansal ve iktisadi düzeni terk edip, bağımsız politika geliştirmeye çalıştığı için. Sayın Cumhurbaşkanı’nın birçok hatası olmuştur, bunu kendisi de itiraf etmiştir… Ancak bir özelliği vardır ki, kimsenin uzaktan kumanda ile yönetebileceği bir siyasetçi değildir. Kendi değimiyle “kendi söküğümüzü kendimiz dikmek” çabası içindedir. Böyle bir siyasi profil, küresel emperyalist odakların işine gelmez. Bu yüzden bu darbe teşebbüsleri kotarılmıştır.
“Yahu Hoca, darbeci Kemalistlerin hiç mi günahı yok?”, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hata sorunun kendisindedir: Bir Atatürkçü darbeci olamaz, kendisini Atatürkçü olarak görse bile. Bir Atatürkçü, NATO’cu olamaz, kendisini Atatürkçü olarak görse bile. Her sarık saran, sakal bırakıp hacı misi sürenin Müslüman olmadığı gibi, her rakı içeni de Atatürkçü sanmayın. Siyaset yaşam tarzına göre değil, iktisadi ve siyasi ilkelere göre yapılır. Atatürk’ün hayatında kabul ettiği üç temel ilke vardır: Tam bağımsızlık, askerin siyasete karışmaması ve Türk milliyetçiliği. O yüzden, kendilerine Atatürk’ü gerekçe gösterseler bile NATO’cu darbelere iştirak edenlerin Atatürkçü olamayacağı gün gibi ortadadır.
Pekiyi bize düşen nedir? Böyle saçma sapan tartışmalarla, yarı aydınların zırvalarıyla millî birliği bozacak ortamlara yol açmamalıyız. Bir darbe olacaksa, bu bizim içeride zayıflığımızın emperyalistler tarafından kullanılmasıyla gerçekleşir. O yüzden birbirimizi sevmeli, dayanışma ve milli birlik içerisinde geleceğimizi kendi ellerimizle kurmalıyız.
Hayırlı Cumalar.
DERİN DEVLET VE FATİH'İN ÖLÜMÜ
YAYINLAMA:
Cuma günkü yazımda Türkiye Darbeler tarihini işlemiştim. Bizans’tan Osmanlı’ya Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devlet yönetiminin silah zoruyla el değiştirdiği birçok vaka bulunmaktaydı. Buna ek olarak, daha az sayıda olmakla birlikte, başarısız darbeler de bulunmaktaydı.
Bir hükümdarı indirmenin, icraatlarından rahatsız olduğunuz bir devlet adamını ortadan kaldırmanın darbe haricindeki alternatifi suikasttır. Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan Osmanlı’ya ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e siyasi suikastlar da çok ilgi çekmiş ve üzerinde tartışılmıştır. Bugün size Osmanlı Klasik döneminde yaşanmış muhtemel bir siyasi suikasttan bahsetmek istiyorum. Bu konunun tartışmalı bir konu olması hasebiyle de bahsedeceklerimin sadece bir ihtimal olduğunu da unutmamamız gerekir.
Konumuz Fatih Sultan Mehmet’in halâ daha esrarını koruyan 4 Mayıs 1481’de Kocaeli Çayırova’da bulunan, bugün de Gebze Belediyesi’ne tahsis edilen bir mesire yeri olarak kullanılan Hünkâr Çayırı’nda gerçekleşen ölümüdür. Esas olarak Fatih’in zehirlenmiş olabileceği ihtimali üzerinde duracağım. Bunu gerçek kabul ettiğimizde de bu cinayetin failinin kim olduğunu soruşturacağız.
FATİH’İN ÖLÜMÜ VE GUT HASTALIĞI
Geleneksel Osmanlı tarihlerinde Fatih’in ölümü nıkris (gut) hastalığı sonucunda öldüğü söylenir. Fatih öldüğünde 49 yaşındaydı. 30 yılı biraz geçen bir saltanat sürmüştü ama halâ daha çok genç sayılırdı. Bütün Osmanlı tarihlerinde –sanki önceden ittifak edilmiş gibi- bu hastalığın bütün hanedanda bulunduğu, irsi olarak babadan oğula geçtiği söylenir. Ben de biraz merak ettim, padişahların ölüm sebeplerine baktım: Sadece Kanuni ve Fatih’in gut hastalığından öldüğü ileri sürülmektedir. Hakikaten de, gut hastalığına dair bir inceleme yapıldığında bu hastalık sebebiyle ölümün pek de mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer hasta yaşlıysa ve hastalık böbrek yetmezliğine yol açmışsa, eski zamanın tekniğiyle bu hastalık ölümcül olabilirdi. Ancak ele alınan bu iki örnekte de böbrek yetmezliğine dair bir teşhis görülmemektedir. Hatta öldüğünde Kanuni’nin ilerlemiş yaşında olmasına rağmen Fatih çok daha genç yaşlardadır. Evet, gut hastalığı acılı bir yaşama sebep olabilir, hatta özellikle ayak eklemlerinde oluşan iltihaplar yüzünden ileri aşamalarda hastanın yürümesine bile engel olabilir. Ancak bu hastalığın ölüme sebep olduğu pek görülmemiştir. Hastalığın bütün hanedan bireylerinde olduğu söylenerek irsî olduğu ilham edilirken, bu hastalıktan sadece iki padişahın öldüğü iddiası da tartışmalıdır. Hatta Kanuni’nin ölümü bile gut hastalığından olmayabilir ki, bazı kaynaklarda Kanuni’nin ölüm sebebinin beyin kanaması olduğu söylenmektedir.
Şimdi elimizde Türk tarihinin en büyük şahsiyetinin şüpheli bir ölümü var. Bu ölümü Osmanlı hanedanında irsi olduğu söylenen bir hastalıktan olduğu söyleniyor. Ancak gerçekte önemli gut vakası olarak sadece Fatih’ten bahsediliyor ve bahsedilen bu hastalık da ölümcül değil… Bu işin arkasında başka bir şey varsa, o zaman, bu büyük ihtimalle bir suikasttır.
FATİH BİR CİNAYETE Mİ KURBAN GİTTİ?
Fatih’in bir cinayete kurban gittiğini söyleyen ilk tarihçi Franz Babinger’dir. Babinger’in “Mehmed der Eroberer und Seine Zeit / Fatih Sultan Mehmet ve Devri” adlı klasikleşmiş eserinde Fatih’in ölümünden şu şekilde bahsedilir:
“Mehmed’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başladı. Gebze civarında Hünkar Çayırı’nda konaklandı. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başlayınca hekimler çağırıldı. Eski hastalıklarının yani damla ile romatizmanın yanı sıra yeni hastalıklarda baş göstermişti. Sultanı ilk tedavi etmeye çalışan hekim, Laristanlı Acem Hamideddin el-Lari oldu. El-Lari’ye ilişkin öykülerin en ılımlı olanı, sultana istemeden yanlış bir ilaç vermesidir. Bu yüzden el-Lari’nin öldürülmesinin nedeni muhtemelen ya sultanı öldürme girişimine tanıklık etmiş olması ya da Mehmed’in ölümünden bizzat sorumlu olmasıdır. Hekim Lari başarısız olunca, sultanın hasta yatağına eski dostu Maestro Iacopo çağırıldı. Ancak Iacopo elinden bir şey gelmeyeceğini, çünkü daha önceki hekimin yanlış bir ilaç kullanmış olduğunu ve bu ilacın etkilerini gidermenin artık mümkün olmadığını söyledi. Sultan dayanılmaz acılar çekiyordu. Can çekişen sultana verilen ilaç, bağırsaklarını tıkamıştı anlaşılan”
Pekiyi Babinger işi nasıl bağlıyor?
“Mehmed’in ölüm nedeninden emin değiliz. Çok sayıda düşmanının oluşu ve ölümüne ilişkin bazı ayrıntılar, muhtemelen zehirlendiğini gösteriyor. 25 Nisan’da başkentinden ayrıldığında sağlığı yerinde olmalıydı. Zaten görgü tanıkları da o ölümcül bağırsak sancılarının ertesi Salı günü ansızın başladığını söylemiştir. Bütün bunlar Mehmed’in yola çıktıktan hemen sonra zehirlendiği ve hiçbir ilacın hayatını kurtarmaya yetmediği iddiasını desteklemektedir. Eğer zehirlenmişse bunun kimin işi olduğunu bilmiyoruz. Bu işte Venediklilerin parmağı olduğu pek muhtemel görünmemektedir. Sultanı oğlu Bayezid zehirlemiş olabilir”
Babinger’den başka bu işe zehirlenme ve cinayet gözüyle bakan rahmetli Yılmaz Öztuna’dır. Yılmaz Öztuna’ya göre cinayeti işleyen Padişahın sertabibi ve mühtedi Yakup Paşa veya Babinger’in tercihiyle “Maestro Iacopo’dur”. Arkasındaki güç de Venedik ve Papalık’tır. Bu ikisi haricinde Fatih’in zehirlendiğini savunan tarihçi yoktur. Osmanlı resmi saray tarihçileri ve Cumhuriyet dönemi Osmanlı tarihçileri – hepsi de birbirinden alıntı yaparak- “Fatih gut hastalığından öldü.”, demekteler. Ama bu yazının çıkış noktası da zaten “gut hastalığından ölümün” çok muhtemel olmamasıdır.
FATİH ZEHİRLENDİYSE KİM ZEHİRLETTİ?
Şimdi varsayalım ki Fatih zehirlendi. Bunun da sertabip Yakup Paşa veya Acem hekim Hamideddin el-Lari eliyle gerçekleştiğini varsayalım. Cinayet çözüldü mü? Hayır… Çünkü hekimler sadece tetikçidir. Bu kararın arkasındaki güç ne olabilir: Babinger’in dediği gibi Şehzade Beyazıt mı? Muhtemel değil, çünkü babasının varlığı Şehzade için tehdit değildi ancak kardeşlerinin varlığı bir tehditti. Burada ince bir nokta Fatih’in ölümünden ziyade Beyazıt’ın ağabeyi ve veliaht Şehzade Mustafa’nın ölümüdür. Eğer Beyazıt’ın bu duruma bir dahli varsa Fatih’ten çok Şehzade Mustafa’nın ölümü incelenmelidir. Ne gariptir ki onu da gut hastalığından öldü diyorlar, hem de 20’li yaşlarında!
Burada durup düşünelim: Bizans ve Osmanlı geleneğinde çok kuvvetli bir merkezi bürokrasi var mı? Var. Pekiyi Fatih nasıl bir hükümdardı? Bilgeydi, adildi, stratejistti ama aynı zamanda bürokrasiye karşı astığı astık kestiği kestik, çok sert, en ufak bir hatada kelle alabilen bir adamdı. 30 yıla yakın bir zaman savaş üstüne savaşla geçmiş, bunun sebep olduğu ciddi vergi yükü sebebiyle halkta ve zengin eşrafta (tabii ki devşirme paşalarda da) hoşnutsuzluk baş göstermişti… Buna ek olarak, Fatih nakit sıkıntısını vakıfları devletleştirerek ve servetlerine el koyarak çözmeye çalışmıştı. Bu tarikatların da muhalif saflara katılmasına neden olmuştu. Bir darbe Fatih’e karşı kotarılamazdı, çünkü asker Padişah’ın yanındaydı. O zaman uygun bir anda gerçekleşecek bir suikastla bu iş halledilebilirdi.
Eğer Fatih zehirlendiyse bunu yapabilecek adamlar Saray’da ve Divan’da hâkim Paşalardır. Bu adamlar Fatih’i öldürttükleri yetmezmiş gibi, aynı zamanda, taht mücadelesinde Fatih’in yerine cevval ve savaşçı oğlu, Türk Beylerine yakınlığı ve devşirmelere mesafeli duruşuyla bilinen Cem Sultan’a değil de etliye sütlüye bulaşmayan, barışçı tavrıyla bilinen Şehzade Beyazıt’ı desteklemişlerdi. Ancak hem bu işin üstünü örtmek için tarih kayıtlarını etkiliyorlar, hem de “bir gut hastalığı efsanesini” yayıyorlardı. Duruma başka bir açıdan bakarsak, Fatih sonrasında Devletin yerleşmesi ve kurumsallaşması gerekiyordu. Bunun için bir barış dönemine ihtiyaç vardı. Eğer bu cinayet olmuşsa, bunu işleyenler “devletin âli menfaatleri ve bekası” için bunu yaptıklarına inanıyorlardı. Aslında son cümle neyle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir: Derin Devlet…
Pekiyi Beyazıt’a ne oldu… Derin Devlet ona nasıl yaklaştı… O da Cuma’ya kalsın.
DARBEYLE GELEN DARBEYLE GİDER: II. BEYAZIT'IN MAKUS TALİHİ
YAYINLAMA:
Bir önceki yazımda Fatih’in ölümünün suikast olma ihtimaline değinmiştim. Eğer suikast gerçek ise bunun Osmanlı derin devletinin işi olabileceğinden bahsetmiştim. Fatih öldüğünde Vezir-i Azam olan Karamâni Mehmed Paşa (Mevlana soyundan gelen bir Türk soylusuydu), Padişah’ın öldüğünü ordudan ve Divan’dan saklayarak “Padişah rahatsızlandı, onun için bir müddet sarayda istirahat edecek.”, diyerek Fatih’in cenazesini İstanbul’a sevk etti. Şehzade Cem‘e üç ve Şehzade Beyazıt’a da bir ulak yolladı. Şehzade Cem’e yollanan ilk ulak öldürüldü, arkasından gelen ikinci ve üçüncü ulak da öldürüldü. Bu işlerin arkasında Yeniçeri Ağası Sinan Ağa’nın olduğu rivayet edilir. Şehzade Beyazıt’a gönderilen ulak olan Keklik Mustafa ise sağ salim Beyazıt’a ulaştı.
Karamâni Mehmed Paşa, ne kadar gizlemeye çalışsa ve tedbir alsa da, bazı kuşlar Yeniçerilere Fatih’in öldüğünü fısıldamışlardı. Hünkârın ölümünün bir suikast, sorumlusunun da Karamâni Mehmed Paşa ve Yahudi mühtedisi sertabip Yakup Paşa olduğunu da eklemişlerdi. Yeniçeriler Kartal ve Pendik’ten kayıklara binip İstanbul’a geçtiler. Karamâni Mehmed Paşa’nın konağını basıp şehit ettiler, Yakup Paşa’nın bulunduğu Yahudi mahallesini de yağmaladılar. Ancak şanslı Yakup Paşa önceden kaçmış ve Venediklilere sığınmıştı. Karamâni Mehmed Paşa öldürüldükten sonra, o zaman kadar hiçbir şey yapmayan payitaht muhafızı İshak Paşa (ki Fatih’in ortadan kaldırdığı Çandarlı’nın yetiştirmesi bir devşirme idi) duruma el koydu ve yağmacı askeri dağıttı. Taht naibi olarak Şehzade Beyazıt’ın büyük oğlu Şehzade Korkut’u ilan etti. Bir hafta içinde imparatorluktaki güç dengeleri değişmiş, iktidar vergi artışlarından rahatsız olan eşrafa, savaş karşıtı devşirme bürokrasisine ve Fatih tarafından vakıfları kamulaştırılan tarikatlara yakın olan Paşaların eline geçmişti.
Şehzade Beyazıt İstanbul’a geldiğinde siyah kaftan ve siyah kavukla matem giysileri içinde idi. Fatih’in cenazesi kaldırıldı. Fatih’le beraber cihan imparatorluğu olma politikası da bir dönem için ölmüştü.
32 yıla yakın bir müddet hüküm süren Sultan İkinci Beyazıt, Osmanoğulları’nın en alimlerinden biriydi. Babasının kan ve demirle kurduğu imparatorluğu kurumsallaştıran, denizciliği ihya eden, Yavuz ve Kanuni devirlerinde dünyaya korku saçan Yeniçağın modern ordusunu kuran büyük bir devlet adamıdır. Çok stratejik birkaç nokta dışında (Moldavya’da Akkirman Kalesi) büyük fetihlere girişmeyen ancak ülkede refahı arttıran bir barış dönemi Sultanıdır. Zaten devlet böyle bir figüre ihtiyaç duyduğu için askeri ve mülki erkânın ittifakı ile Padişah olmuştur. İkinci Beyazıt Fatih’in ideal veliahtı mıydı? Bilemeyiz, ama rivayet edilen odur ki en fazla ortanca oğlu Şehzade Mustafa’yı sonra de küçük oğlu Şehzade Cem’i tutarmış. Şehzade Mustafa’nın ölümü de şaibeli gibi görülmektedir. Allah en iyisini bilir.
Aradan otuz yıla yakın zaman geçtikten sonra, Al-i Osman ülkesinde devran değişmiş, şartlar artık barışçı politikalara yer olmayan bir hal almıştı. Mısır Memluklarıyla olan çatışmalar ve Azerbaycan’da yükselen yeni bir Türk devleti Safevilerin devletin bekasını tehdit ettiği bir ortamda devletin başında bir filozof değil ama bir mareşal istenmekteydi. O mareşal ise Sultan İkinci Beyazıt’ın en küçük oğlu Şehzade Selim’di. Ağabeylerinden Şehzade Korkut’un erkek çocuğu olmamıştı. Kendisi denizcilikle ilgili ve âlim bir şehzade idi. Öteki ağabeyi Şehzade Ahmet ise İkinci Beyazıt’ın en tuttuğu oğlu idi. Ne var ki, Şahkulu İsyanında başarısızlığı, orduyu bırakıp kaçması, özellikle Yeniçeriler arasında isminin üstünün çizilmesine yol açmıştı. Padişah yaşlıydı ve rahatsızdı, (yine nikriz, ne tesadüf! DMD). Şehzadeler daha babaları yaşarken taht kavgasına girmişlerdi. İlk önce Şehzade Korkut Yeniçeri Ocağı’na geldi, onları kendi hükümdarlığı için ikna etmeye çalıştı. Yeniçeri ağaları ona arka kapıyı gösterdiler. Sonra şehre girmesi yasak olan Şehzade Selim, gizlice sur içine girdi, Yeniçeri karargâhı olan Yeniodalara (bugünkü Aksaray meydanındaydı, DMD) geldi. Yeniçeri Ağaları’nı ikna etti. Bilâhare ulema ve paşalarla da istişare etti. Sonunda hepsi Selim’de karar kıldılar. Filozof Padişah Beyazıt’a da bir feragatname imzalatıp tahta Selim’i, yani bizim bildiğimiz adıyla Yavuz Sultan Selim Han’ı çıkardılar. İstanbul’da Yeniçeri ortalarında “Yürü bre Sultan Selim, devran senindir!” nameleri okunmaktaydı…
İki yazıdır anlattığım bu hikayenin ana hatları aynen geleneksel Osmanlı tarihlerinde bulunmaktadır. Anlattıklarım bize ne ilham etmektedir: 1. Devletin jeopolitiğinin ihtiyaç duyduğu hükümdar tahta (en son aday olsa bile) yine devlet eliyle çıkarılmaktadır. 2. Asker burada tetikçi rolünü üstlenmektedir. 3. Devlet, eğer Osmanlı’nın son dönemi veya NATO’cu Cumhuriyet dönemleri gibi dış ittifaklara göre tasarlanmışsa, iktidar müttefik olarak bildiğimiz dış güçlerin plan ve desteğiyle asker tarafından değiştirilmektedir.
Pekiyi, bugün darbe tartışmaları ne anlama gelmektedir: Türk Devleti bugün NATO ittifakındaki müttefikler eliyle yönlendirilmemektedir. Ordu içindeki NATO’cu unsurlar (başta FETÖ’cüler olmak üzere) büyük oranda tasfiye edilmiştir. Hükümet çözüm süreci gibi devletin jeopolitiğine hiç uymayan bir politikadan vaz geçmiş, bağımsız bir dış politikaya yönelmiş, TSK yerli ve milli silahlarla donatılmış ve en önemlisi bütün bu politikalar halkın da desteğini almıştır. Darbenin olması için hükümetin dışa karşı zayıf olması, devletin jeopolitiği ile uyumsuz politikalar izlenmesi ve halkın da gidişattan rahatsız olması gerekir. Bugün böyle bir durum yoktur. Eğer, buna rağmen bir avuç eşkıya misali bir hareket denenecek olursa akıbetleri Talat Aydemir veya FETÖ’cülerin akıbeti gibi olur. Vesselâm…
Kuvvacı dedelerim Ali Osman Ağa ve Muharrem Ağa
Hepinizin 19 Mayıs Bayramınızı ve geçmiş Kadir Gece’nizi kutlarım. Bir kuvvacı torunu olarak 19 Mayıs bana çok önemli hatıralar yâd ettirir. Bildiğiniz gibi 19 Mayıs 1919’da Kuvva-yı Milliye (Milli kuvvetler) hareketi başlamıştı. Gazi yurt sathında emperyalistler ve onların işbirlikçilerinin istila ve işgaline karşı bütün halkı seferber etmeye 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak başlamıştı. Benim memleketim olan Adapazarı’nı da içine alan Kocaeli – İstanbul hattında merkezi Şile’de olan Rum çeteleri halka büyük eziyet etmekteydiler. Hükümette yer alan İtilafçı hainlerin İngilizlere dalkavukluk politikaları yüzünden bütün bölge Rum ve Ermeni eşkıyaların tasallutu altında kalmıştı. Bizim bölgede Kuvvacıların reisi Halit Molla idi. Halit Molla’nın yanında iki serdengeçti Ali Osman Ağa ile Muharrem Ağa’ydı. Muharrem Ağa (nüfusta ismi İsmail Ulu diye geçer, 1 Temmuz 1883 Hayrabat köyü doğumluydu) babaannemin babasıydı. Ali Osman Ağa ise (Ali Osman Göbekçioğlu 1 Temmuz 1894 Kandıra Müezzinler Köyü doğumluydu) annemin babasının babasıydı. Halit Molla ve içinde Ali Osman Dedem ve Muharrem Dedemin bulunduğu Kuvvacılar bu Rum ve Ermeni çetelerine dünyayı dar ettiler. En sonunda Şile’yi basıp Rum çete başını Hükümet Konağı önünde ipe çektiler. O dönem, acılı bir dönemdi. Eli silah tutanlardan kaçan Rum ve Ermeni eşkıyalar masum çocuk ve kadınlara işkence etmekteydiler. İşte 19 Mayıs bu eşkıyalara karşı benim dedelerimin başlattığı mücadelenin de başlangıcıdır. Ali Osman Ağa kendinden 10 yaş büyük Muharrem Ağa ile meclislerde bir araya gelirmiş. Nereden bileceklerdi ki, onlar öldükten sonra torunları evlenecek, onların oğulları da isimlerini YENİBİRLİK’te yâd edecek. Allah bütün Kuvva-yı Milliyecilere rahmet eylesin.
ALİ BABACAN UMUT OLABİLİR Mİ?
YAYINLAMA:
Bugün 29 Mayıs 2020… 567 sene önce bugün genç Padişah İkinci Mehmed’in Türk tarihinin en büyük şahsiyeti, en bilge devlet adamı ve en büyük mareşali Fatih Sultan Mehmed Han olduğu gün. Fransa’nın en büyük mareşali ama aynı zamanda en cüce devlet adamlarından biri olan Napoleon Bonaparte’ın “Bir dünya imparatorluğu kursam, başkenti İstanbul olur!” diye hayranlıkla taltif ettiği İstanbul’u bizlere hediye ettiği gün. Peygamberimizin Hadis-i Şerifiyle müşerref olduğu gün. Hepimize kutlu olsun. Fatih’in ve kutlu askerlerinin ruhuna bir Fatiha gönderelim.
* * *
Son dönemde, özellikle sosyal medyada bir Ali Babacan fırtınası kopuyor. Sayın Babacan bu ülkede siyasete sanki yeni girmiş bir yeni soluk gibi tanıtılıyor. Başarıları vurgulanıyor, yeni dönemde neler yapacağı anlatılıyor. Halkın içinden çıkmış, halkın adamı imajı her vesile ile verilmeye çalışılıyor. Samimi, güler yüzlü, aile babası, çağdaş, uygar, mütedeyyin, demokrat ve en önemlisi genç bir profil çiziliyor. Kendisine başarılar diliyorum. Yolu açık olsun.
Ancak… Bir de gerçekler var. Sıradan vatandaşın pek de ilgi duymadığı yüksek siyaset ve iktisat uygulamalarının gerçekleri. Bugün size onlardan bahsedeceğim. AK Parti’nin bir dönemdeki ekonomi politikalarını yöneten isim olan Sayın Babacan’ın iddiasının dayandığı gerçekler bize ne söylüyor? Acaba gerçekten iktisadi bir başarı var mı ortada? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım.
Bu konuda 2 Aralık 2019’da bu köşede “ACEMOĞLU VE BABACAN: KURUMSALCI İKTİSAT YANILGISI” adı ile bir yazı neşretmiştim. Bugün bu yazıdaki temel noktaları ele alacağım.
2003 -2012 ARASI UYGULANAN EKONOMİ POLİTİKALARI
2003 – 2012 yılları arasında Türkiye ekonomisi kâğıt üstünde ciddi bir başarı göstermiş gibi görünmektedir. Bu dönemde üç aylık nominal milli gelirlerin TÜFE endeksine göre deflate edilmiş reel değerleriyle oluşturulan reel milli gelir endeksi 88,82’den 187,01’e çıkmıştı. Yani kabaca ülkedeki reel milli gelir 2,10 katına çıkmıştı. Bu 10 yılda elde edilen bir sonuçtur. Bileşik hesapla baktığımızda yıllık ortalama yüzde 7,3’lük bir büyümeye tekabül etmektedir. Bilindiği gibi 1923’ten 2019’a Türk ekonomisinin ortalama büyüme hızı yıllık yüzde 5’e tekabül etmektedir. Yani ilk bakışta 97 yıllık ortalamanın üstünde bir performans sergilenmiştir. Bir başka önemli değer de enflasyondadır. Enflasyon 2003 yılı ilk çeyreğinde yıllık yüzde 30,23’ten 2012 yılı son çeyreğinde yüzde 6,77’ye düşmüştür. Enflasyondaki bu düşüşün verdiği imkânlarla Türk Lirasından altı sıfır atılmıştır. Bu da önemli bir göstergedir. Bütün bu olumlu göstergelerin mümessili olarak da dönemin Ekonomi Bakanı Sayın Ali Babacan gösterilmektedir.
Ancak büyüme ve enflasyon verilerinin arkasına baktığımızda farklı olgular görünmektedir. Burada üç temel iktisadi gerçek bulunmaktadır:
(i) Milli gelirin kısa dönemli büyümesi refah göstergesi olarak kabul edilemez, çünkü refah uzun dönem sermaye birikimi ve toplam üretim kapasitesindeki artışın bir sonucudur.
(ii) Kısa dönem büyüme para basarak, devletin servetini (fabrikalarını, topraklarını, haberleşme ve enerji altyapısını) özelleştirme yoluyla satıp nakde çevirerek veya dış borçla finanse edilebilir. Bunun üretim kapasitesinde artışa dönüşebilmesi için elde edilen gelirlerin üretken sektörlere (sanayi ve tarım) yöneltilmesi gerekir.
(iii) Temel yatırım mallarında ve ara girdilerde dışa bağımlı ülkeler, bu sorunu çözmeden kısa vadede hızlı büyüme hedefine girerlerse düzenli aralıklarla cari açığa ve dış borca dayalı ekonomik krizlere girerler.
İlgili döneme baktığımızda yine bahsedilmeyen üç temel olgu görülmektedir:
(i) 2001 Krizi sonrasında Kemal Derviş tarafından üçlü koalisyon hükümetine uygulatılan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” olağanüstü hallere bağlı olağanüstü bir programdı. Özelleştirmeler, sıkı para ve maliye politikası yolu ile iç borçları ve enflasyonu düşüren bir program olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın” sonuçları 2003 sonrasında elde edilmeye başladı.
(ii) 2003 – 12 arasında dünyada çok ciddi bir finansal genişleme süreci vardı. Tasarruf fazlaları olan merkez kapitalist ülkelerin bu fazlaları gelişmekte olan ülkelere aktılar. Bundan Türkiye de payını aldı.
(iii) 2003 – 12 arasında Türkiye ekonomisinde sanayi ve tarımın payı toplam üretim içinde düşerken hizmetler sektörünün (inşaat, medya – iletişim, turizm ve sağlık) payı yükseldi. Ancak hem sanayide ana üretici firmalar hem de hizmetler sektörü firmaları yüksek oranda yabancı ortaklarla bu büyümeyi sağladılar. Öte yandan tarım sektöründe stratejik koruma politikaları uygulanmadığı gibi, aynı zamanda, tarımın ithal tohumlara bağımlı kılınması, tarımı destekleyen sanayi KİT’lerinin özelleştirilmesi gibi uygulamalar tarımı da dışa bağımlı hale getirdi.
Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana en temel sorunu üretimde ve finansmanda dışa bağımlılıktır. 1980 öncesi devletin içine girdiği borç krizleri, daha sonrasında 1994, 2001, 2008 ve 20019 krizleri hep bu dışa bağımlılıktan kaynaklanır. Kaçınılmaz olarak, dışa bağımlılık sorunu çözülmeden kısa vadeli büyüme amaçlı politikalar, 7-11 senelik periyotla gerçekleşen Majör Dalgaların besleyicisidir. Ancak Türkiye örneğinde Majör Dalganın ana yayılım mekanizması sermaye birikimi değil ama dış borç birikimi sürecidir. 2003 ve 2012 yılları arasında dünyada var olan fon arzı fazlasından kaynaklı olarak giren yabancı sermaye daha çok tüketimi ve üretken olmayan sektörleri (inşaat, medya iletişim, turizm ve benzeri hizmetler sektörü bileşenleri) finanse etmek için kullanılmıştır. Bu dönemde halkta suni bir refah algısı oluşmuştur. Üretim artmadan yabancı fonların Türkiye’yi tercih etmesinin sebebi de yüksek faiz politikasıdır.
Kabaca Sayın Babacan’ın etkili ve yetkili olduğu dönemde Türk hükümeti aslında yeni bir politika uygulamamış, Kemal Derviş’in politikasını devam ettirmiş, içeride talebi dış borçla, arzı da doğrudan yabancı yatırımlarla desteklemiştir. Hâlbuki Türkiye’nin kriz şartlarını atlattıktan sonra bir “Büyüyen Türkiye Programına” ihtiyacı vardı. Bir nokta da doğrudan yabancı yatırımlar hakkında önemlidir: Doğrudan yabancı yatırımların avantajları yanında önemli bir dezavantajı bulunmaktadır: Kalkınmanın (eğer o da kalkınma sayılırsa) uluslararası bankacılık sistemi ve ulus ötesi sanayi kartellerinin tercihlerine bağlı olması ve hükümetin milli iktisadi hedefler oluşturamaması. Bu dönemde en önemli hedef enflasyondu. Ancak şunu belirtelim ki, enflasyon 2003 – 2017 yılları arasında yüzde 5 – yüzde 10 arasında seyretmişti. Yani Babacan gittikten sonra da 5 sene kadar enflasyon yine bu düzeyde kalmıştı. Sonrası zaten 2018 krizinin etkisidir.
Enflasyonu bu bant aralığında tutmanın maliyeti ise toplam dış borçların 2003 birinci çeyrekte 131 milyar dolardan 2012 dördüncü çeyrekte 342 milyar dolara çıkması idi. Bu 10 senede dış borcun kabaca 2,6 katına çıkması anlamına gelir. Dahası bu süreçte dış borcun vadesi de hızla kısalmıştır. Yani kısaca ilgili dönemde uygulanan politikalarda, siyasetçilerin çok da bir etkisi yoktur. Ülke borçlandırılmıştır, vatandaşlar borçlandırılmıştır, yüksek faiz politikası ve yabancı fonların etkisiyle birlikte 10 senelik suni bir refah yaratılmıştır. Bugün ise o dönemdeki borçlar ödenmektedir.
Sayın Babacan bugün ekonomi ile ilgili iktisadi bir tez önermemektedir. Söylediği eğer demokratikleşme olursa, parlamenter sistem gelirse, Türkiye tekrar NATO ittifakına girerse her şeyin düzeleceğidir. AK Parti hükümetinin iktisadi politikalarında bugün önemli hatalar da bulunmaktadır. Hala daha enflasyon hedeflemesi ve özelleştirme politikaları devam etmektedir. Vergi sistemi dolaylı vergiler ağırlıklıdır ve bu önemli risklere yol açmaktadır. Ekonominin yüzde 30’u hala kayıt dışıdır. Ancak bugünkü dış siyasi ve ekonomik şartlar 2003 – 12 dönemi ile mukayese edilirse, bugünkü ekonomi yönetiminin ateşten bir gömlek giymiş olduğu görülür. Gerçek maharet bu ortamda başarılı olabilmektir. Bugün hala daha Babacan döneminin yükleri sırtımızdadır.
Şimdi size soruyorum: Genç ve yakışıklı siyasetçi Sayın Babacan bir umut olabilir mi?
AMERİKAN KABUSU I
YAYINLAMA:
Son günlerde ABD’de başlayan isyan hareketi bütün medyada hararetle tartışılıyor. Koronavirüs salgını bitmeden şimdi de “Amerikan Baharı” konuşuluyor. Uluslararası İlişkiler Hocaları da fazla mesai yapıyorlar. Bugünkü ve bir sonraki yazımda biraz bu noktalara değinmek istedim. “Amerikan rüyası” sona mı erdi? ABD yıkılacak mı? Trump ne yapar, seçimi alır mı? Haydi başlayalım…
İlk önce neler olmuştu bir hatırlayalım… Siyahi Amerikalı 46 yaşındaki George Floyd (merhum yaşıtımmış, DMD), geçen pazartesi günü dolandırıcılık şüphesiyle Minneapolis’te polisler tarafından gözaltına alınırken bir polisin uzun süre ensesine diziyle basması nedeniyle dakikalarca "Nefes alamıyorum" diye yalvarmıştı. Floyd'un, olay yerine gelen acil sağlık ekiplerince kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdiği belirtilirken, olayla ilgili görüntüler sosyal medyada büyük tepki toplamıştı. Görüntüler, ülkede siyahilere yönelik polis şiddeti tartışmalarını tekrar alevlendirmiş ve protestolar, olayların başladığı Minneapolis'ten ülke genelinde pek çok kentte sıçramıştı.
George Floyd ABD’de polis tarafından öldürülen ilk vatandaş değildir, ilk siyahi Amerikalı da değildir. O halde bu kadar gürültü neden ortaya çıkıyor? Bu sorunun cevabı aslında ABD’nin tarihinde, iktisadi sisteminde ve ülkede güç ilişkilerini yönlendiren sınıfların kimliğinde saklı. Bunları anlatınca bu ayaklanmanın hiç de şaşırtıcı olmadığını göreceğiz. Yine de “bizim melmehetin yerli ve milli ahalisi” için bu çok şaşırtıcı bir sonuçtur. Çünkü Osmanlı’nın inhitat döneminden bu yana, Batılı bir ağabeye duyulan hayranlık bizim “melmehet insanı” için olmazsa olmaz bir özelliktir. Öyle ki bu akıl, Birinci Dünya Savaşı’nda Kayzer Wilhelm’i Hacı Wilhelm ilan eden, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in “gizli Müslüman” olduğuna kanaat getiren, Soğuk Savaş döneminde ABD’yi “Allahsız gomanizlere karşı” ehven-i şer gören, İngiltere Prensi Charles’ı hem Müslüman hem de Nakşibendi olarak taltif eden, Obama’yı Türkiye’yi kurtaracak özlenen ve Müslüman Başkan zanneden ve son olarak da Boris Johnson’ı Çankırılı hemşehrimiz sanan enteresan bir akıldır. Bizim “melmehetin” insanı bir yabancı devlete gönül verdi mi, onu da (hâşâ) kadir-i mutlak bir güç zanneder. O gücün hikmetinden sual olunmayacağına da iman eder. Sonra da o hayran oldukları güç böyle aciz içine düşerse şaşırır kalır.
ABD KİMDİR?
Bizim gibi medeniyetler beşiği bir coğrafyanın çocukları için “vatan kavramı” büyük bir toplumsal bilinçaltındaki ortak değerleri ifade eder. Bu yüzden de bırakın ortak değerleri, toplumsal bir bilinçaltı bile olmayan toplumları anlamakta zorluk çekeriz. Amerikan toplumu böyle bir toplumdur. On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda Avrupa’dan kovulan ipten kazıktan kaçma haydut, cani ve eşkıyalar Amerikan toplumunun çekirdeğini oluşturur. Ele geçirdikleri toprakların esas sahiplerini (Kızılderililer) tarihte eşi benzeri görülmemiş bir vahşilik ve gaddarlıkla soykırıma uğratan bu güruh, üstüne üstlük bir de Afrika’dan getirilen siyahi kölelere dayalı bir ekonomi kurmuştu. Büyük plantasyonlarda kırbaç altında en ağır şartlarda çalıştırılan köleler…
Haydutların oluşturduğu bir toplumun da, geleneksel devlet kurumlarıyla değil ama mafya raconuyla yönetileceği aşikârdır. Kökeni ve nesebi belirsiz bir toplumun yeni bir dünyada istemeyeceği tek şey, eski dünyada kaçtıkları hukuk ve devlet nizamı olacaktı. O yüzden bu toplumun temelini oluşturan hürriyet de gücü yeten herkesin dilediğini yapacağı bir toplum olacaktı. Bu toplumun bilindik kahramanları da olamazdı. Nitekim kendi tarihlerini yazarken kahraman olarak adlandırdıkları adamlar özgürlük havarisi ama aynı zamanda yüzlerce kölenin sahibi Başkan Thomas Jefferson, Jesse ve Frank James kardeşler gibi banka soyguncuları, Billy the Kid gibi katiller, bir eyalette cani olarak aranırken diğer eyalette eyalet şerifi olan Wyatt Earp gibi “kanun adamları”, “En iyi Kızılderili ölü Kızılderili’dir!” diyen General Sherman gibi askerler, Charly Lucky Luciano ve Al Capone gibi mafya babaları olacaktı. Tarihsiz ve kahramansız bir toplumun kahramanları ya haydut ve eşkıyalardan, ya da Superman, Batman ve benzeri hayali çizgi roman kahramanlarından oluşacaktı. Bunun sonucu ise adaletin namlunun ucunda olduğu, hızlı çekenin hayatta kaldığı acımasız ve eşitliksiz bir toplumdu.
Böyle bir toplumda kapitalizm en sınırsız, en hukuksuz ve en acımasız şekliyle hayat buldu. Kuzey – Güney Savaşı da, bizim ahaliye öğretildiği gibi “siyahilere özgürlük veren” bir savaş değil, ama onları pamuk ve mısır tarlalarından alıp Kuzeydeki fabrikalarda ucuz işçi yapmayı amaçlayan bu kapitalizmin eseriydi. Artık siyahiler plantasyonlarda değil ama Kuzeyin sanayi şehirlerinde gettolarda yaşamaktaydılar. Pekâlâ, siyah ve beyaz ayrımı bitti mi? Olur mu, hiç? Otobüslerde, tuvaletlerde, lokanta ve restoranlarda ve dahi tüm yaşam alanlarında siyahiler “aşağılık ırk – yarı hayvan” muamelesine tâbi tutuluyordu. Öyle ki ırk ayrımcılığı 1970’lere kadar devam etti: Martin Luther King ve Malcolm X babasının hayrına ortaya çıkmadılar herhalde…
Kapitalizmin en acımasızının uygulandığı bir ülkede devlet de gücü elinde bulunduran egemen sınıfların elinde bir aygıttı. Diyeceksiniz ki “Dünyanın her tarafında böyle değil mi?” Elbette, eski dünyanın ülkelerinde de devlet içinde egemen sınıfların lobileri vardı, ancak diğer sınıfların da temsilcileri oluyordu. Aynı zamanda oturmuş teamüller, köklü bir kültür, ortak değerler de hem toplumu şekillendiriyor hem de devleti sınırlandırıyordu. ABD ise böyle “kötü alışkanlıklara” sahip değildi. Elinde para olan büyük bankerler ve sanayi devleri siyaseti de belirliyorlardı. Pekiyi Amerikan Rüyası neye dayanıyordu? Haklarını yemeyelim, Kızılderililerden yağmalanan topraklar doğal zenginliklerle kaynıyordu, aynı zamanda köle emeğinin üstünde biriktirilmiş servetlere sahip bir zenginler sınıfı da ortaya çıkmıştı ama “Amerikan Rüyası” aslında küçük girişimcilere ve satıcılara dayanıyordu. 1900 – 1950 arası ABD orta sınıfların önde olduğu, reel üretimi önceleyen, dünyaya çok da açık olmayan nev’i şahsına münhasır bir toplumdu. İşlerin çığırından çıkması İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin süper güç olarak ortaya çıkması ile gerçekleşti. Böylece Amerikan Rüyası Dünyanın Kâbusuna dönüştü…
Buradan devam edeceğim… Hayırlı Cumalar
AMERİKAN KABUSU II
YAYINLAMA:
Cuma günkü yazımda köksüz bir toplum olan Amerikan toplumunun kapitalizmi dünyanın diğer ülkelerinde görülmeyecek kadar acımasızlıkla uyguladığından bahsetmiştim. Bu toplumda acımasız rekabet her türlü toplumsal düzeyde temel belirleyicidir. Buradaki an fikir şudur: “Zayıflar tasfiye olursa toplum güçlülerden oluşur.” Bu aslında sosyal Darwinizmdir, yani “toplumların daha kuvvetli ve zengin olması için zayıfların, başarısızların tasfiyesinin gerekli olduğu” düşüncesi. Bu bağlamda Amerikan toplumu ile Hitler’in oluşturmaya çalıştığı “Deutsches Volk / Alman Halkı” arasında aslında derece farkı vardır. Hitler Almanya’sında “zayıflar ve kanı bozuklar” Gestapo marifetiyle ortadan kaldırılırken, Amerikan toplumunda bunu “öldürücü rekabet” kendiliğinden yapar. Böyle bir toplumun oluşması için olmazsa olmaz şart olarak “özel mülkiyetin her hakkın üstünde bir kutsallığının olduğuna” inanç gerekir. Şöyle ki, örneğin Türkiye’de bahçeli evlerin kapısında “Dikkat Köpek Var!” yazarken, ABD’de doğrudan “Armed Response / Silahla Mukabele Edilir!” yazar. Yani kazayla birinin bahçesine girecek olursanız adam sizi vurup öldürebilir, bu onun hakkıdır. Yani mülkiyet hakkı o kadar kutsaldır ki, onu korumak için başka insanların yaşama hakkını elinden alabilirsiniz. Dahası bu toplumda, adaletin insanların kendileri tarafından sağlanabileceği kanaati de hâsıl olmuştur. Yani insanlar kendilerini devletin yerine koyarlar. Bu rekabeti, bireyciliği ve özel mülkiyeti kutsayan yapıda bir de, hiç tartışmasız, ırk ayrımcılığı vardır. Bu ayrımcılık başlangıçta Kızılderililer (Amerika’nın gerçek sahipleri) ve Siyahilere uygulanmıştı. Daha sonraysa (daha hafif şekliyle) Latin Amerikalı ve Çinliler ırk ayrımcılığından nasibini alacaktı. Kendisi ipten kazıktan kaçma göçmenlerden oluşan bir toplumda, daha sonra gelen göçmenlere ayrımcılık uygulanması şaşırtıcı gelebilir, ama değildir. Tarihin her anında yeni bir topluma iltica eden insanlar “en sert yabancı düşmanları” ve “kraldan fazla kralcı” olmuştur: Bizdeki devşirmeler ve İspanyol “conversoları - dönmeleri” gibi… Eğer bir toplumu bir arada tutan tek şey para hırsı ise ki ABD toplumunda öyledir, o halde o toplumun zenginleri de aynı zamanda güç ilişkilerini belirleyen sınıf olur. Pekiyi böyle bir toplum, dünyanın her tarafına kendi medeniyetsizliğini nasıl ihraç edebildi? Her şey Soğuk Savaşla başladı…
SOĞUK SAVAŞ: AMERİKAN RÜYASI DÜNYANIN KÂBUSU OLDU
ABD tarihin de cilvesiyle Süper Güç oldu… İkinci Dünya Savaşı sonrası o zamanki medeniyetin merkezi Avrupa harap olmuş. Şehirler yıkılmış. İnsanlar ailelerinden kopmuş, binlerce çocuk ailesiz kalmış. Savaşı Hitler Almanya’sını yenen iki büyük güç kazanmış. Bir tarafta rahmetli Cumhurbaşkanımız Demirel’in deyimiyle “hür dünyanın” temsilcisi ABD… Karşıda da Stalin Rusya’sı, yani kızıl komünistler… Bu iki güç dünyayı paylaştılar.
“Hür dünya ittifakı” denen NATO bloku komünist olmayan ülkeleri bir askeri ittifakla ABD’ye bağlama girişimiydi. Karşı tarafta ise zorla komünistleştirilmiş ülkelerden oluşan Demir Perde veya Varşova Paktı bulunmaktaydı. Başta da dediğim gibi Amerikan toplumu için en büyük kutsal “özel mülkiyet hakkı” ve “her müdahaleden uzak serbest rekabete dayalı piyasa ekonomisiydi”. Bu yüzden karşı taraf ABD’nin egemenliğini sadece silahla değil ama aynı zamanda “fikirle de” tehdit etmekteydi. Bu yüzden “hür dünya ittifakı” Bretton Woods sistemi ile ABD’ye göbekten bağlandı. Ülkelerin para sistemleri Amerikan Doları’na bağlandı… IMF ve Dünya Bankası (öyle amaçlanmamasına rağmen) ABD’nin güdümünde birer komisyona dönüştü. NATO ittifakı ise milli devlet ve milli orduları Amerikan jeopolitiğine göre yeniden tasarlayan, yeniden kuran birer yapıya dönüştürdü. Ancak görünüşte demokrasi vardı. Yani “hür dünya ittifakının” ülkelerinde vatandaş iktidarı seçiyordu ama bu iktidarlar ABD tarafından çizilen çerçevede iş görmek zorundaydılar. Eğer bu çerçeveden çıkılarsa ilk önce para gücü kullanılarak ekonomik krizle cezalandırılmakta, bu da kâfi gelmezse, artık “NATO Başçavuşu” seviyesine indirilmiş generallere darbe yaptırılmaktaydı. Bütün Latin Amerika, İslam ülkeleri ve Türkiye’de durum basitçe buydu. Yani, ABD silah ve para gücüyle dünyanın yarısına boyun eğdirmişti.
1900-1950 arasında kendi geniş iç pazarına yönelik üretim yapan, dünyanın geri kalanına pek karışmayan, temelde orta boy sanayi işletmelerine dayalı bir ekonomi, 1950 sonrasında süratle dünya finans sistemini ve enerji kaynaklarını kontrol eden bir süper güce dönüştü. Tabii ki, pasta büyüyünce zenginlerden arta kalan kemikler de fakirlerce paylaşılmıştı. Dünyanın parasını basma gücü ABD ekonomisinin dünyanın geri kalan kısmına nispetle zenginleşmesini sağladı. Soğuk Savaş’ın etkisiyle silah sanayiine aktarılan fonlar ve yatırımlar, hem uzay sanayiinin hem de dijital teknolojinin gelişmesine yol açtı. Finans ve enerji üzerindeki hegemonyaya bir de teknoloji hegemonyası eklenmişti. Özetle 1950 sonrası kurulan düzen ABD’nin her an daha zenginleştiği bir düzendi. Müttefikleri ise bunun maliyetini krizler, darbeler ve iç savaşla ödediler.
SOĞUK SAVAŞIN BİTİŞİNDEN KÜRESEL KRİZE: KÜRESELLEŞMENİN ÖNGÖRÜLEMEYEN ETKİSİ
1990 yılında, hiç beklenmeyen bir şekilde, Sovyet İmparatorluğu çökmüş ve kendini lağvetmiş, Demir Perde dağılmıştı. Bu ortamda ABD kendini hızla tek süper güç ilan etti. Hedefleri Amerikan ideolojisini ve NATO şemsiyesini bütün dünyaya yaymak ve bir ABD İmparatorluğu kurmak idi. Bunun adına “Yeni Dünya Düzeni” adı verdiler. (Ne gariptir ki, Hitler Almanya’sı da kendini “die Neue Ordnung – Yeni Düzen” olarak tanımlardı, DMD.) Böyle bir dünya düzeni, ilk hesapta Amerika’nın bütün dünyaya egemen olacağı bir yapı olarak planlanmıştı. Ancak tahmin edilemeyecek veya kısa sürede gözlemlenmeyecek bir olgu da, Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte diğer ülkelerin artık daha bağımsız politika eğilimine girmeleri ihtimaliydi. Bu yüzden Amerikan İmparatorluğu’nun önündeki en büyük engel milli devletlerdi. Milli devletlerin zayıflatılması ve tasfiye edilmesi gerekiyordu.
Pekiyi, milli devletlerin zayıflatılması nasıl gerçekleştirilecekti? Gelişmekte olan ülkelerde ve geçiş ekonomilerinde (eski komünist ülkeler) bir dizi politika uygulaması bu ülkelere dayatıldı: Özelleştirme, dış mali ve dış ticari liberalleşme, azınlıklara kolektif hakların verilmesini de içeren idari reformlar, merkezi devletin gücünün zayıflatılması ve yerel yönetimlerin öne çıkarılması, milli orduların küçültülüp profesyonel orduların kurulması, siyasi iktidardan bağımsız ama küresel kartellerin güdümünde bağımsız kurumların kurulması ve benzeri… Bu politikaların ana amacı büyük uluslararası şirketlerin ve küresel finans kurumlarının (hepsi de Amerikan sermayesi ağırlıklıdır, yani uluslararası ve küresel gibi sıfatlar kâğıt üzerinde kalır, DMD) kontrol ettiği bir büyük küresel ekonomik sistemin kurulmasıydı. Bunun yanında her çeşit ayrılıkçı ve bölücü görüşler (örneğin bizde devlet düşmanı selefi İslamcılık, mezhepsel ve etnik alt kimlik mensuplarının çoğunluğu oluşturduğu ayrılıkçı örgütler, uyuşturucu kaçakçısı PKK ve Amerikan ajanı FETÖ gibilerinin temsil ettiği görüşler benzerleri) bu ülkelerde Sivil Toplum Kuruluşları tarafından desteklendi.
Bu süreçte milli devletler zora girmişti, ama yıkılmadılar. Ülkelerin hemen hemen tamamı daha büyük entegrasyon alanları etrafında birleştiler. Öte yandan küreselleşme dezavantajları kadar avantajları da olan bir süreçti. Teknolojik açıkların ve sermaye birikimindeki yetersizliğin küreselleşmenin sunduğu imkânlarla kapatılması mümkün hale gelmişti. Yani bu imkânları iyi değerlendiren ülkeler hızla büyümeye ve birer bölgesel güç olarak sivrilmeye başladı. Öte yandan dünya hâkimiyeti güzel bir hülya olmakla birlikte, ABD için ciddi maliyetler içeren bir olguydu. Bu süreçte ABD’nin dünyada asayişi sağlaması ve ekonomik krizleri kontrol etmesi gerekirdi. Ama ne mümkün? ABD asayişi sağlayamadığı gibi dünyanın bir numaralı güvenlik sorunu haline geldi? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana girdiği ülkeleri tarumar eden ama hiçbir zafer kazanamayan bir süper güç... Ekonomik krizlerin bir numaralı sebebi haline gelmiş bir süper güç… Bu süper güç bir dünya imparatorluğuna dönüşebilir miydi? El cevap: Hayır. Üstelik bu gücün iktidarının temeli olana finansal hâkimiyeti ve enerji hatları üzerindeki kontrolü de elden gitmekteydi… ABD kendi parası Doları bile kontrol edemez hale gelmişti. Bütün bu süreç sonunda 2008 Krizi patladı…
Cumaya devam edeceğiz…
AMERİKAN KABUSU III – 2008'DEN BUGÜNE
YAYINLAMA:
Bundan önceki iki yazımda ABD’nin nasıl oluştuğu ve nasıl bir süper güce dönüştüğünü anlatmıştım. İbni Haldun’un dediği gibi: “Her kemâlin bir zevali vardır.” Yani her yükselişin bir de inişi vardır. ABD artık tepe noktayı geride bırakmış ve iniş halindeki bir güçtür. Cevaplayacağımız ana soru bu inişin tepetaklak bir düşüş ile mi yoksa yavaş ve planlı bir küçülme ile mi gerçekleşeceğidir. Önce 2008 Krizi ve sonrasını özetleyelim.
2008 KRİZİ VE SONRASI
ABD’nin kemâli (süper güç olarak yükselişi) Bretton Woods ile kurulan Dolara dayalı finans sistemi ile NATO merkezli askeri hegemonyasına bağlıydı. 1990 sonrasında Küreselleşmenin etkisiyle süper güç olmasının temelini teşkil eden askeri ve finansal hegemonyası bütün dünyaya yayıldı. Soğuk Savaş artık bitmişti ve ABD bunu bir dünya hâkimiyetine dönüştürme stratejisi izledi. Artık tarihin sonu gelmişti, herkes liberal demokrasiye geçmeliydi, başka bir alternatif yoktu. Öte yandan dünya medeniyetler savaşına da girebilirdi. Burada medeniyeti, insanlığın aydınlık yüzünü, ilerlemeyi ve özgürlüğü Amerika temsil ediyordu. En büyük tehdit de İslam ülkelerinden bekleniyordu. Bu yüzden ABD “sözde özgürlüğü getireceği” bahanesiyle Somali’ye, Afganistan’a, Irak’a Libya’ya ve Suriye’ye haçlı seferleri düzenleyeceği bir stratejiyi uygulamaya başladı. Amaç tabii ki özgürlük getirmek değildi, amaç enerji yollarını kontrol altına almak ve bölgede küresel hegemonyaya direnen milli devletleri tasfiye etmekti. Bu iki sonuç doğurdu: Birinci olarak ABD silah kartelleri kâr üstüne kâr yaptılar ama bunun ceremesi bu ülkelerin perişan olan halkı çekti İkinci olarak ise dünya hâkimiyeti için gerekli olan askeri harcamalar için ABD’nin mali kaynakları yetersizdi. Bu iç borcun ve bütçe açığının her sene artması anlamına geliyordu.
Küresel hegemonya sürecinin ikinci ayağı olan dolara dayalı finans sistemi idi. ABD dünya para arzını elinde tutuyordu. Bütün uluslararası emtia ve menkul kıymet fiyatları dolar cinsindendi. Dolar arzının kontrolü, dünyada para akışının da kontrolü anlamına geliyordu. Ancak küreselleşme dediğimiz (halen devam etmekte olan süreç) sadece serbest mal ve hizmet ticareti ve uluslararası para hareketlerinin serbest olması anlamına gelmiyordu. Öyle olsa bile zaten ABD tek başına bu süreci yönetemezdi. Serbestleşen sadece para hareketi değildi, aynı zamanda bilginin ve fiziki sermayenin (yani fabrikaların) uluslararası hareketliliği söz konusuydu. Ciddi planlama yapan ve hedeflerini bu şartlara göre belirleyen bazı gelişmekte olan ülkeler bu sayede (yani doğrudan yabancı yatırımlarla) hızla kalkınmaya başladılar. Bunların kalkınması yetmezmiş gibi büyük ölçekte üretim merkezleri genelde gelişmiş ülkelerin özelde ABD’nin sınırları dışına (çoğunlukla da Çin’e) taşındı. Gelişmiş ülkeler ve ABD’de nüfusun büyük kısmı reel artı değer üretmeyen hizmetler sektöründe istihdam edilmekteydi. Sanayi ve tarım sektörünün payı hızla düşüyordu. Üretimi istikrarla artan tek üretken sektör silah sanayiidir ki, onun sonuçları da bütün Orta Doğu için kâbus olmuştur. 2006 yılına gelindiğinde gelişen teknolojiyle birlikte dünyada üretimin küreselleşmesi, açıktan basılan doların internet hesaplarından sınırsız bir hızla dünyanın her tarafına akabilmesi ve en önemlisi Çin gibi yeni yükselen ekonomiklerin doların küresel arzı üzerinde söz sahibi olabilmesi ABD’nin kendi para arzını kontrol edememesi gibi bir sonuç doğurdu. Üstüne üretimin Latin Amerika ülkeleri ve Çin’e kayması da Amerikan Rüyasının dayandığı temel olan orta sınıfı çok zayıflatmıştı. Hem küresel piyasalarda hem de ABD’de artı değer olmadan kârlar elde ediliyordu. Art değer üretim faaliyetinde temelde kullanılan işgücünün katkısına bağlı olarak ortaya çıkan ekstra değerdir. Kâr ise satış gelirleri ile maliyetin arasındaki farktır. Teorik olarak üretim olmadan artı değer olmaz. Ancak üretim olmadan aşırı kârlar elde edilebilir. Ancak bu aşırı kârlar kapitalist sistemin kimyasını bozacağı gibi arkada dayandığı bir artı değer (yani üretim) olmadığından uzun dönemde süreklilik arz etmez. Pek büyük ihtimalle de bir finansal krize neden olur. 2008 Krizinde de olan buydu.
10 SENELİK BOCALAMA DÖNEMİ VE SALGIN
2008 Krizi üzerine çok söz söylendi, ben de burada birçok defalar yazdım. Söylenecek ana söz şudur: Başta ABD olmak üzere bütün ülkeler para basarak, batık bankaları kurtararak krizin pisliklerini halının altına süpürdüler. Hâlbuki krizin sebepleri kapitalizmin yapısal problemleri olduğu kadar, aynı zamanda, küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni dinamiklerdir. Uluslararası para hareketlerinin kontrol edilmesi, uluslararası bankacılık sisteminin yeniden üretken yatırımları destekleyecek şekilde örgütlenmesi, hem ulusal hem de küresel bağlamda planlamanın yeniden ekonomi politikasında yerini alması, 1946’dan beri oluşan sistemin yarattığı eşitsizlik, fakirlik ve işsizliğin çözümün için sosyal devletin ihyası, muhasebe sisteminin revizyonu ve bütün ülkeleri kapsayan genel bir silahsızlanma süreci zorunluydu. Bunlar olmadı. Aksine uygulanan finansal genişleme problemleri daha da derinleştirdi. Hem dünyada hem de ABD’de eşitsizlik, işsizlik ve üretimsizlik arttı. Amerikan Rüyası bitmiş ve artık hem Amerikalıların hem de Dünyanın Kâbusu olmuştu.
Kasabanın Şerifi Trump böyle bir konjonktürde iktidara geldi. 1990’dan 2016’ya kadar sürekli ekonomik ve siyasi gücü azalan reel üretici sektörlerin, küçük orta boy işletmecilerin, çiftçilerin ve Amerikan rüyasına inanan standart Beyaz Anglo-Sakson Protestanların oylarını topladı. Vaatleri de üretimi yeniden ABD’ye kaydırmak, dış ticarette korumacı politikalar uygulamak, askeri harcamaları azaltmak gibi ABD’nin dünya imparatorluğu iddiasından vaz geçtiği anlamına gelecek politikalardı. Aslında ABD için yeni bir izolasyonist politikayı savunuyordu. Bu da ABD’nin dünyanın en güçlü devleti olmasına rağmen artık sadece bir bölgesel güç olması anlamına geliyordu. Aslında bu da zorunluydu. Çünkü ABD’nin gücü bir dünya imparatorluğunu karşılayacak bir düzeyde değildi. Ne demişti İbni Haldun: “Her kemâlin bir zevali vardır.” Yani Amerika’nın yükselmesinin sebepleri (askeri ve finansal hegemonya) onun düşüşünün de temel sebebidir.
Aslında Trump bütün kısıtlamalara rağmen kısmen başarılı da oldu. İşsizlik azaldı, büyüme arttı… Ancak hiç beklemedikleri bir anda salgın patladı. Kasabanın Şerifi bir tercih yapmak zorundaydı: ya daha az ölüm ana daha yüksek işsizlik, ya da daha fazla ölüm ve daha az işsizlik. Trump ikinciyi seçti. Ancak hastalık sadece Amerika’yı değil bütün dünyayı vurdu. Bütün ülkelerde işsizliğin artması bu süreçte kaçınılmazdır. Nitekim ABD’de (en az karantina tedbirlerine rağmen) işsizlik patladı. Ölüm sayıları düştü mü? Hayır… Bu ABD tipi kapitalizm öyle acımasızdır ki işsizler de, salgında ölenler de ağırlıklı olarak ABD’nin gariban kesimleri, siyahiler ve Latin Amerikalı göçmenler arasındadır. Yılların biriktirdiği bütün sıkıntılar George Floyd’un ölümü ile birlikte bir patlamaya yol açmıştır. Bu arada bizim Batı hayranı ve Türk Devleti’ni acımasızlıkla, sertlikle suçlayan arkadaşlar da polis nasıl olurmuş, bu süreçte gördüler. Hayran oldukları Batılıların, mesele kendi ülkelerinin bekası olduğunda, insan hakları, demokrasi ve özgürlük sloganlarını nasıl rafa kaldırdığını gördüler… Bundan sonra gözleri açılır mı? Zannetmem… Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.
ABD YIKILIR MI?
Ben ABD’nin yıkılacağını düşünmüyorum… Çünkü ABD yıkılırsa dünya sistemi de yıkılır. Başta Çin ve Rusya olmak üzere kimse ABD’nin yıkılmasını istemez. Olacağı şudur: Büyük güçler arasında bir uzlaşma tesis edilir. Güç alanları belirlenir. Artık ABD’nin tek kutuplu dünya rüyası resmen de sonlanır ve ABD zayıflamakta olan ama hala daha çok güçlü olan bir bölgesel güç konumuna düşer. Trump seçimi kazanır mı? Evet… Hem iç hem de dış konjonktür bize bir dört sene daha Kasabanın Şerifi’ni yazacağımızı müjdelemektedir.
ÖZGÜRLÜK MÜ, BAĞIMSIZLIK MI?
YAYINLAMA:
Son günlerde Osmanlı’nın son dönemini, ıslahat çabalarını ve yıkılışını okuyorum. Tabii ki Jön Türkler ve İttihat ve Terakki bu tarihte önemli bir yere sahip. Gözlemlediğim en önemli nokta, Türk siyaseti ve iktisadiyatında temel çelişkilerde son 150 senede değişen hiçbir şeyin olmadığıdır. Nasıl mı? Şöyle özetleyelim: İktidarı belli bir süre elinde tutanlar “Bağımsızlık ve milli beka” çığlıkları atarak otoriter yönetim sevdasına düşmektedir. Tam tersi muhalefet ise “özgürlükler” temalı nutukları ile matbuat ve meydanları inletmektedir. Muhalefetteyken “herkesi kucaklayacağını, bütün özgürlüklerin teminatının kendisi olduğunu” söyleyen politikacılar, iktidarı ele geçirince “öyle her türlü özgürlüğün çok da iyi bir şey olmayacağını, devletin ve milletin bekası için vatandaşın fedakârlık yapması gerektiğini” söyleyedururlar. Bu durum ideolojisiz siyaset sebebiyledir. Bizde siyaset “devletin imkânlarını elde etmek ve kendi güç ve servet halesini oluşturmak için” yapılır. Aslında, Türkiye’de sosyal bilimcilerin çok geç yetişmeye başlaması nedeniyle ortaya çıkan kavram kargaşaları bu çarpık yapının temel sebebidir. Bugün özgürlük ve bağımsızlık kavramları ile iktisadi kalkınma ilişkisini inceleyeceğim.
İktisattaki en çok tartışılan önermelerden biri “bir toplumun bütün bireylerinin tam bir özgürlük içinde hareket ettiği durumda o toplumun olabilecek en yüksek refah düzeyine erişeceği” önermesidir. Bu önermenin doğru olduğunu düşünenler, serbest piyasa kanunlarının hiçbir engellemeye tâbi olmadan uygulandığı durumda o ekonominin istikrarlı ve düzenli bir büyüme trendini tam istihdam şartlarında tutturabileceğini söylerler. Tabii ki bu özgürlükler tanımlanmıştır: Girişim özgürlüğü, inanç ve düşünce özgürlüğü, sözleşme özgürlüğü. Kıta Avrupası toplumlarında liberal olarak bilinenler bu özgürlüklerin güvencesini oluşturacak, asayişi ve güvenliği sağlayacak ve uzlaşmazlıklarda hakem rolü oynayacak minimum bir devletin varlığını kabul ederler. Geri kalan her şey bireylere bırakılmalıdır. Bunlar Kıta Avrupası toplumlarında siyasetin sağ kanadını oluştururlar. Öte yandan Anglo-Sakson toplumlarında ise siyasetin merkezinde bu liberal düşünce bulunur. Kıta Avrupası’nda marjinal addedilen anarko-liberaller ise Anglo Sakson toplumlarında siyasetin sağ kanadını teşkil ederler. Bunlara göre devlet, adalet dâhil hiçbir yerde olmamalıdır. Polisin yerine özel güvenlik kurumları, mahkemelerin yerine arabulucular almalıdır.
İktisadi olarak bu fikirlerin arka planında tam rekabetçi piyasa varsayımı vardır. Bütün ulaştıkları bu siyasi sonuçlar, aslında tam rekabetçi piyasalar varsayımına dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Hâlbuki kapitalist üretim biçimi ve onun yarattığı sanayi toplumu tam rekabetçi piyasaları değil, aksine dev firmaların yer aldığı tekelci ve oligopolcü piyasaları besler. Tam rekabet ancak dışa kapalı tarım toplumlarında geçerli olabilir. Tam rekabet ve kapitalizm konusunu başka bir yazıya bırakalım. Ancak şunu söyleyelim ki, eğer farz-ı muhal, kapitalist bir ekonomide tam rekabet piyasaları hasb-el kader gerçekleşirse, firma kârları minimum, mal fiyatları minimum, işsizlik sıfır düzeyinde ve gelir dağılımında adalet de tam tesis edilmiş bir şekilde gerçekleşir. Gerçekte olmayan ve olmayacak bir ihtimali sanki gerçekmiş gibi kabul edip bütün teorilerini ve siyasi düşüncelerini buna dayandırırlar. Batıda özgürlükle anlaşılan, aslında, bireyciliktir. Toplum içinde bireyin kendi yaşamına dair kararları kendi özgür iradesiyle alabildiği bir durumdur. “Yassah hemşerim!”in en aza indiği bir toplum.
Öte yandan “bağımsızlık” kavramı, genelde hem sağ muhafazakârlar tarafından hem de merkez sol partiler tarafından önemsenir. Bağımsızlık, bir milletin kendi geleceğine yönelik kararları kendi milli iradesi ile alması, dış dünyanın milli kararları en az etkilemesi olarak tasvir edilebilir. Elbette bağımsızlık milliyetçilik ve milli devletle de örtüşen bir kavramdır. Genelde batı toplumlarında bağımsızlık kavramı çok önemsenmez. Çünkü bir ülkenin dış dünyanın etkilerinden bağımsız olması demek dış borç yükünün yönetilebilir olması, milli sermaye ve servet birikiminin tamamlanmış olması ve güçlü bir orduya sahip olunması anlamına gelir. Bu ise gelişmiş Batı toplumları için bir problem değildir, bu şartlar çok önceleri sağlanmıştır. Öte yandan hemen hemen bütün İslam ülkeleri, Latin Amerika ve Asya’daki gelişmekte olan ülkeler için bağımsızlık her daim tehlike altındadır. Çünkü bu ülkeler –istisnalar dışında- hem iktisadi hem de siyasi olarak dışa bağımlılık hastalığından mustariptirler. Bu yüzden bu ülkelerde iktidara gelen partiler farklı nüanslarla da olsa er ya da geç milliyetçi, bağımsızlıkçı ve özgürlükleri kısıtlayan bir politikaya dönerler. Eğer bu ülkelerde demokratik yönetimler varsa, bu sefer, milliyetçi ve bağımsızlıkçılığın yanına popülizm de eklenir. Öte yandan muhalefetteki parti de, (sağ veya sol olsun, fark etmez, DMD), dış dünyayla entegrasyonu, özgürlükleri ve insan haklarını savunan bir pozisyon alır. Üç örnek vereyim: İttihat ve Terakki iktidara gelene kadar Balkanlar’daki Sırp, Bulgar ve Yunan eşkıyasıyla teşrik-i mesai eylemiş, halkların kardeşliği sloganları atmış, Ermeni terör örgütleri Taşnak ve Hınçak’la birlikte “takılmışlardı”. Ne zaman iktidara geldiler, “Kızıl Sultan” diyerek hakaret ettikleri Sultan Abdülhamit’in mutlakiyetçi rejimini aratan bir otokratik yönetim kurdular. İkincisi CHP’dir. Tek parti döneminde ve daha sonra demokratik dönemdeki az sayıda iktidarlarında hemen tutucu, milliyetçi ve bağımsızlıkçı bir tutum almışken, muhalefetteyken Kürt milliyetçileri, kendilerine “sol-liberal” olarak tanımlayan devlet düşmanları, gözden çıkarılmış cemaatler, Ermeni Soykırımı’nın var olduğunu savunan vatansızlar ve sair bilumum ne kadar aymaz varsa onlarla teşrik –i mesai içine girmişlerdir. Üçüncü örnek de AK Parti’dir: Muhalefette ve iktidarını kalıcılaştıramadığı ilk iktidar dönemlerinde AB’ciler, NATO’cular, sol liberaller, “soykırımcılar”, “çözümcüler” ve benzeri gruplarla yamalı bir ittifak içinde idiler. Ne zaman iktidar tam anlamıyla AK Parti’nin eline geçti, o vakit, II. Mahmut’un, Sultan Abdülhamit’in, Atatürk ve İsmet Paşa’nın bağımsızlıkçı ve milliyetçi politikalarına döndüler. Bunun sebebi, bizde siyasetin ilkeler bazında, bir ütopyayla belirlenen somut idealler çerçevesinde değil, gücün elinde olup olmamasına bağlı olarak belirlenmesidir. Olmaz ya, çok küçük bir ihtimal hasb-el kader, CHP iktidara gelse tekrar çatık kaşlı ulusalcı politikaları ihya edip etraflarındaki “hamiyet-i vataniyeden” yoksun yukarıda saydığı grupları hemen kapı dışarı ederler.
Bağımsızlık ve özgürlük birbirinin karşıtı mıdır? Yani ya özgürlük ya da bağımsızlık mı diyeceğiz? Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Bir ülkenin bağımsız olabilmesi için kaynaklarının çarçur edilmeyip, milli faydayı sağlamak amacıyla kullanılması gerekir. Bunun için de iktidarın gücünün tek tek vatandaşların ve bütün halinde milletin özgürlüklerini sınırlamaması gerekir. Böylece toplum siyasi iktidarı denetler ve yanlış adım atmasını engeller. Öte yandan bağımsızlık olmazsa özgürlük hiç olmaz. Bir zamanlar –şimdi iktidar piramidinde önemli bir yere çıkmış olan- bir ağabeyim, “Dündar, ne gerek var milli devlete? Soykırımı tanısak, PKK’ya özerklik versek, İstanbul Singapur gibi bağımsız bir şehir olsa fena mı olur?”, demişti. Şimdi ise diyor ki. “Gelmiş geçmiş en milliyetçi hükümet şimdiki hükümettir. Osmanlı’yı yeniden kuracağız!”. Şaka gibi…
“O ağabeyimiz bunu demişse, sen diyorsun Hocam?” diye sorarsanız cevap vereyim: Hem bireylerin özgürlüklerini, hem de milletin ve devletin bağımsızlığını savunmak gerekir. Çünkü bireyleri özgür olmayan milletler bağımsız olamaz, devletleri bağımsız olmayan bireyler de özgür olamazlar. Bağımsızlık ve özgürlük birbirini tamamlar.
SON SÖZ: Demokrasilerde fikirler ile iktidar değişir. Bizde ise iktidar ile fikirler değişir.
İSTİKRARLI VE İSTİKRARSIZ BÜYÜME
YAYINLAMA:
Öyle görünüyor ki, bir müddet dünyadaki iktisatçıların gündemi büyüme ve işsizlik olacak. Koronavirus salgını nedeniyle bütün dünyada hem üretim ve tedarik zincirlerinde kırılma ve buna bağlı olarak oluşan işsizlik ve talep daralması gündemde. Her ülkenin politika yürütücüleri için, bu konjonktürde işsizlik en önemli sorun olarak gündeme oturmuş vaziyette. Ben de istedim ki, büyüme, hakkında bilinen bazı yanlışları ele alayım.
BÜYÜME NEYİN BÜYÜMESİDİR?
IMF’in dünya ekonomisindeki büyüme tahmini yüzde -4.9, ABD’nin yüzde -10 ve AB’nin de yüzde -5 olarak açıklandı. Türkiye’nin de yüzde -5 büyüyeceği tahmini bulunmakta. Pekiyi bu büyüme neyin büyümesidir? Biz iktisat biliminde büyüme deyince neyi anlarız? İlkönce bu soruları cevaplamak lazım…
Bu açıklanan büyüme verileri her ekonomideki toplam reel harcamaların büyüme oranını gösterir. Yani belli bir dönemde (örneğin 2020 yılında) ve belli bir frekansta (örneğin üç aylık ve bir yıllık serilerde) ekonomide yapılan toplam harcamaların enflasyondan arındırılmış değerlerinin yıllık büyüme hızını verir. Bir ekonomide harcamaların ilk kaynağı elde edilen milli gelirdir. Tüketim, Tasarruf, İthalat değerleri milli gelirle doğru orantılı olarak artar. İkinci kaynak dış dünya gelirleridir ki, bu da ihracat harcamalarını etkiler. Harcamaları belirleyen üçüncü kaynak da toplam para arzıdır. Para arzı faiz ve kredi kanallarıyla yatırım ve tüketimin finansmanını sağlar. Son olarak da dış sermaye hareketleri toplam harcamaların (özellikle yatırım ve tüketimin) finansmanında kullanılır. Dikkat ederseniz, burada anlattığım bir ülkenin üretim gücündeki artış değildir, fakat bir milli ekonomideki çeşitli mal ve hizmetlere yapılan harcamalardaki artıştır.
Varsayalım ki, hükümet KDV’yi her malda sıfırladı. Bu durumda ilk etapta bizim marketlerde, benzin istasyonlarında, elektrik ve doğal gaz faturalarında ödediğimiz fiyatlar ucuzlayacaktır. Bu ise, genel olarak bizlerin elinde daha fazla para kalmasına ve daha fazla harcama yapabilmemize neden olacaktır. Aynı şekilde Merkez Bankası faiz düşürüp parasal genişlemeye giderse, vatandaşlar bankalar kanalıyla daha fazla krediye daha ucuz faizden ulaşma imkânı bulacaktır. Son bir örnek de dış dünya gelirlerinden olsun: Dünya krize girerse yabancı ülkelerdeki insanların gelirleri de düşeceği için bizden daha az mal satın alacaklar, ülkemize daha az turist gelecektir. Bütün bunlar olup bittiğinde Türkiye’deki fabrika sayısı artmayacak veya azalmayacak, insanlarımız daha fazla veya daha az eğitimli ve üretken olmayacak ve ekonomimizin teknolojik düzeyi değişmeyecektir. Bu son saydıklarım bir ülkenin üretim kapasitesini belirleyen etkenlerdir. Yani ülkenin nüfusu, ülkedeki fabrika sayısı, işgücünün üretkenliği ve teknoloji düzeyi. Bu değerler on yıllar içerisinde yavaş yavaş büyür. Döviz kurlarının fırlaması veya faizleri yükselmesi ile değişmez.
DENGELİ BÜYÜME
Her çeyrek açıklanan büyüme oranları, dolayısıyla, ülkedeki insanların harcama gücünü ölçer. Genel olarak bir ekonominin dengeli büyüyebilmesi için (milli gelirle ölçülen) ülkenin reel harcama gücünün ülkenin reel üretim gücünden çok sapmaması gerekir. Eğer ülkenin harcama gücü üretim gücünden daha hızlı büyüyorsa bu büyüme ithalatın ihracattan daha hızlı artmasına, yani cari açığa yol açar. Sürekli ve devam eden cari açıklar da dış borcun zaman içinde yükselmesine, belli bir eşik değerin üstüne çıktığında da döviz kuru artışı, dış sermaye kaçışı ve kredi daralması ile devam eden finansal krize yol açar. Bu sefer de belli bir dönemde (kriz dönemi) ekonominin harcama gücü küçülür. Eğer ülkenin harcama gücü üretim gücünün artışından daha az artıyorsa, bu sefer bu da, talep yetersizliği kaynaklı durgunluğa yol açar. Kısacası eğer harcama gücü ve üretim gücü birbirine yakın hızlarda artmıyorsa, sağlanan büyüme istikrarsız ve dengesiz büyüme olur.
Bizim ekonomimizde Cumhuriyet’in ilk yılları haricinde büyüme genelde dengesiz büyümedir. Bu bize Osmanlı’nın son döneminden kalan kötü bir alışkanlıktır. Genelde açıktan para basarak ve bolca alınan dış borçla üç – beş sene harcama gücünün hızla artışı sağlanır. Bunu ise yukarıda anlattığım dış borç –cari açık – devalüasyon – kredi daralması sarmalı, yani kriz takip eder. Elbette ki siyasi risklere girmek istemeyen siyasetçilerin tercihlerinin de bu gidişatta payı bulunmaktadır. Son olarak ülkemizin Batı ile arasındaki farkı kapatmak için olması gerekenden daha hızlı ve aceleci büyüme ihtiyacını da buna ekleyelim.
ÜRETİM GÜCÜ NASIL ARTAR?
Bir ülkenin üretim kapasitesinin belirleyen dört ana unsur vardır: İşgücünün miktarı yani nüfus, işgücünün verimliliği yani eğitim ve uzmanlaşma düzeyi, sermayenin miktarı yani mevcut fabrikalar, enerji santralleri ve üretim tesislerinin miktarı ve sermayenin verimliliği yani teknoloji düzeyi.
Bazı politikacılar için üretim kapasitesinin arttırmanın en ucuz ve can yakmayan yolu nüfusu arttırmaktır. Öte yandan dengesiz nüfus artışı (“her ailenin üç çocuğu olsun, üç de yetmez beş olsun, beş de yetmez yedi olsun” sloganlarını hatırlayın, DMD) hem işgücünün verimliliğini, eğitimin kalitesini düşürür hem de ülkenin üretimini düşük katma değerli emek yoğun sektörlere sevk eder. Örneğin biz Türkiye olarak yüksek teknolojili mallarda uzmanlaşmak istiyoruz. Bu yüzden de üretim gücümüzü ve iş gücümüzün eğitimini yüksek teknolojili sektörlere yönlendirmeyi amaçlıyoruz. Ancak plansız bir nüfus politikasının üstüne (“Allah çocuğun rızkını verir!” gibi kocakarı söylemleriyle, DMD) dünyanın ne kadar az gelişmiş ülkesinde niteliksiz işgücü varsa ülkeye toplayan plansız göçmen politikası uygularsak ülkemiz bilgisayar programı, uzay sanayi ürünleri ve nano teknolojili ürünler değil, atlet, don patiska üretir. Bu da hepimizin uzun dönemde fakirleşmesi anlamına gelir.
Üretim tesislerinin hızla inşası da, biraz daha maliyetli olsa da, yine politikacı için caziptir. Seçim dönemlerin de Anadolu vilayetlerine gittiklerinde şu kadar yol yaptık, şu kadar baraj yaptık derler. Buna sosyal harcamaları da (üniversite ve hastaneler) dahil edelim. “Ne yani Hocam, fabrika, hastane yol ve baraj yapılmasın mı?” dediğinizi duyar gibiyim Elbette ki bunlar üretim kapasitesini arttırır, ancak sadece belli sektörlere yoğunlaşan yatırımlar, ekonominin genelinde sermayenin sektörler arasında orantısız dağılımına yol açar. Bu da yine ekonominin uzun dönemde faydasız yatırımlar sebebiyle kaynak israfından dolayı güç kaybetmesine yol açar. Burada da siyasetçinin ana amacı Türkiye’nin hedef sektörlerine yönelik bir plan çerçevesinde ihtiyaç duyulan sektörlere yatırım olmaz. Siyasetçinin ana hedefi 4 yıllık iktidar döneminde hızla tamamlanıp oya devşirilecek yatırımlardır. Bu manada, Bursa, Kocaeli ve İstanbul’daki yığınla devlet ve kamu üniversitesinin yanına bir de Yalova Üniversitesini eklemek de mahsur görmezler. Siyasetçi için o üniversitede ne kadar uluslararası düzeyde bilim yapılacağı değildir önemli olan; önemli olan o üniversitenin öğrencilerinin esnafa ne kadar para ve siyasetçiye de ne kadar oy kazandıracağıdır.
Velhasıl, Türkiye gibi ülkelerin dengeli büyüme için tasarruflarını arttırması, bunun için sermaye ve emeğin hem verimliliğinin yükselmesi hem de ülke sektörlerine dengeli dağılması gerekir. Gelen yabancı sermayenin de, bu ana sanayi, eğitim ve teknoloji politikaları çerçevesinde hedef sektörlerde üretkenlik artışı sağlayacak şekilde sevk edilmesi gerekir. Yoksa biz dışarıdan cep telefonu, milletvekillerimizin yanar-dönerli takım elbiseleri için nano teknolojili kumaş alırken dışarıya atlet, don ve patiska satarız. Her sekiz dokuz sene de bir gelen krizler de cabası…
Hayırlı Cumalar.
KALKINMA VE REFAH İÇİN MİLLİ ÜNİTER DEVLET I
YAYINLAMA:
Belediye Başkanlarından birinin sözleri biraz da çarpıtılarak geçenlerde medyaya aktarıldı. Kızılca kıyamet koptu. Federasyon ve eyalet sistemi tartışmaları – biraz da abartılarak – tartışma programlarına konu oldu. Elbette ki, Belediye Başkanı’nın kastı bu değildi. Ancak kamuoyunda yönetici vasfına sahip kişilerin bin düşünüp bir konuşması gerekir. Hele de muhalefet partisine mensupsa.
Pekiyi nedir bu federasyon meselesi? Yerel yönetimlere özerklik nereden çıktı? Belediyeler bazı kamu işlerini merkezi idareden devralırsa memleketimiz daha müreffeh mi olacak? Bahsi geçen belediye başkanı kendi işini adam gibi yapıyor da, yeni hizmetlere mi talip? Millet tanımı ile yerel yönetimlerin özerkliği iktisadi olarak uyuşur mu? Bugün ve cuma günü bu soruları cevaplayayım dedim.
Yerel yönetimlerin özerkleşmesi gereği iktidardaki politikacılardan ilk defa Turgut Özal tarafından dillendirildi. Turgut Özal romantik bir şekilde “serbest piyasa ekonomisine”, liberal politikalara inanan birisiydi. Kendisine örnek olarak da Amerikan Demokrasisini alırdı. Polis teşkilâtının, eğitim ve sağlığın yerel yönetimlere bırakılmasını müteaddit defalar telaffuz etmişti. Yine –daha sonra merkezi yönetimde mutlak güç sahibi olacak - bazı politikacılar da belediye başkanı iken buna benzer görüşler serdetmişti. Bizde kendini “liberal sol” olarak tanımlayan bazı “aydınlar” (Bunları kim, nerede, nasıl ve ne ile aydınlatmış, bunu da sormak lazım, DMD) da öteden beri “yerel yönetimlerin özerkliğini” savunurlar. Bunlar fî tarihinde İstanbul’un “aydınlatılmışlar camiasında” yer tutmak için sol hareketler içine girmiş, ama sorsan Marx’tan ve Sosyalizmden bîhaber, Sovyet sistemi çöktüğünde de emperyalist güce temenna edip para ve servet karşılığında liberal olan kişilerdir.
Milli ve üniter bir devlette yerel yönetimlerin özerkliği gibi bir şey kabul edilemez. Eğer böyle bir uygulama hayata geçirilirse, o takdirde, o devlet milli ve üniter vasfını kaybeder. Bu noktanın bir adım ilerisi de federasyondur. Federasyonu konfederasyon ve yerel yönetimin bağımsızlığı takip eder. Pekiyi bu fikirler niye savunulur? Arkalarında rasyonel bir sebep yok mu? Elbette var. İlk önce onu anlatalım.
YEREL YÖNETİMLERE ÖZERKLİĞİN İKTİSADİ MANTIĞI
Eğer bir ülkede bölgeler arası gelişmişlik farkları yoksa veya ihmal edilebilecek düzeydeyse, bölgeler arası gelir dağılımı adilse (yani farklı bölgelerde kişi başına gelir çok büyük fark göstermiyorsa), ekonominin tamamında rekabetçi piyasalar hâkimse, ülkede sermaye birikimi her sektörde genişleyen yeniden üretimi tesis edecek düzeydeyse yerel yönetimlere özerklik vermenin iktisadi bir gerekçesi olabilir. Bu durumda yerel problemlerin yerinde çözülmesi, bu çözümlerin daha hızlı ve daha etkin olabilmesi için merkezi hükümetin bazı kamu hizmetlerini yerel yönetimlere vermesi düşünülebilir. Bu gibi duruma örnek Almanya’nın idari mekanizmasıdır. Almanya bugün itibariyle bölgeler arası gelişmişlik farkları en aza inmiş, gelir eşitsizliğini neredeyse ortadan kaldırmış, sermaye birikimini mükemmel bir düzeye getirmiş ülkedir. Aynı zamanda Hitler yönetimi dönemi (1933 - 1945) haricinde tarihi boyunca hep gevşek bir konfederasyonla yönetilmiş bir ülkedir. Bu yüzden, oradaki federal devlet yapısı teoriye uygundur. Sosyal refahı arttıracak bir işlev sahibidir.
Bizde kerameti kendinden menkul “aydınlatılmışlar” her hangi bir düşünceyi savunurken bu görüşlerin zamandan ve mekândan münezzeh genel gerçekler olduğu kanısındadırlar. Çoğunlukla gelişmiş ve merkez kapitalist ülkelerin şartlarına göre savunulan düşünceleri her ülkede ve her zamanda genel geçer hükümlermiş gibi uygulama taraftarıdırlar. Yerel yönetimlere özerklik meselesinde de durum böyledir. Gelişmiş ülkelerde belli zamanlarda geçerliliği olabilecek görüşleri Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede savunmak çok da aklî değildir. Bunu savunanlar ya temel iktisat bilgisinden yoksun romantikler, ya küresel kartellerin buradaki temsilcilerinin maaşlı çalışanları ya da devletin “ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü” ortadan kaldırmak isteyen etnik milliyetçilerdir. İsterseniz Türkiye’de yerel yönetimlere özerkliğin ve federasyonun neden olmaması gerektiğini iktisat bilimi çerçevesinde açıklayalım.
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERİN SORUNLARI FEDERAL SİSTEMLE DAHA DERİNLEŞİR
Türkiye’nin haritası üzerinde kabaca Samsun’dan Adana’ya bir hat çekelim. Bu hattın doğusu ortalama olarak Pakistan ayarındayken, Batısı Avusturya ayarındadır. Ülkenin doğu kesiminde kişi başına gelir, kişi başına sermaye ve genel refah düzeyi batı kesimine göre çok düşüktür. Milli eğitim politikaları Cumhuriyet’in kuruluşunda planlanan fırsat eşitliğini sağlamakta çok başarılı olamamış, özellikle 1980 sonrasında başlayıp 28 Şubat 1997 süreci sonrasında hızlanan “eğitimin özelleştirilmesi” politikaları ile eğitimde eşitsizlik artmıştır. 1950 sonrası gelişen çarpık sanayileşme ve şehirlileşme süreci sebebi ile de, bölgeler arası sermaye, gelir ve refah farkları artmıştır. Böyle bir yapı hâl-i hazırda dururken yerel yönetimlerin özerkliği veya federasyon nasıl bir sonuç doğurur?
Eğer yerel yönetimler eğitim, sağlık ve emniyet hizmetlerini uhdesine alırsa, bu ek parasal kaynak ihtiyacı anlamına gelir. Bugün belediyeler sahip oldukları hizmetleri yaparken bile bunu karşılayacak yeterli kaynak sahibi değildir. Belediyelerin çoğu gırtlağına kadar borçludur. Bir de bu hizmetleri üstlenirlerse kaçınılmaz olarak “mali özerklik” gereklidir. Bu da devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmını belediyelere devretmesi anlamına gelir. Pekiyi bölgeler arası gelir farkları büyük olan ülkelerde böyle bir uygulama nasıl sonuçlanır? Ülkemizden örnek verelim: Türkiye’nin üç ili İstanbul, Bursa ve Kocaeli, ülkenin vergi gelirinin yarısından fazlasını sağlamaktadır. Mali özerklik sadece fakir illerin değil, ama aynı zamanda, bu illerin de vergi gelirlerinin kendilerine ait olması anlamına gelir. Ben kendim şahsen Adapazarlıyım ve İstanbul’da oturuyorum. Bizim vergimizin yine bize harcanması beni sadece memnun edecektir. Fakat bu, ülkenin fakir illerine harcanan önemli bir meblağın kesilmesi anlamına gelir. Düşünün, meselâ Bayburt, Hakkari ve Gümüşhane kendi illerinden toplanan vergiyle hangi problemleri çözebilirler? Marmara bölgesinden toplanan verginin yüzde sekseni diğer bölgelere harcanırken, bu kaynağın kesilmesi oraları daha da fakirleştirecektir. Bu da hem asayişin hem de milli güvenliğin bozulması, ülkede eşitsizliğin artması anlamına gelir.
Mali özerklik sahibi belediyeler bu durumda nereden kaynak bulabilirler? Tabii ki, dış finans piyasalarından. İktisadi kriterlerle bakacak olursak, mevcut küresel bankacılık kuralları düşük gelir grubundaki bölgelere daha az miktarda ve daha yüksek faizle krediyi koşullarken, yüksek gelir grubundaki bölgelere daha çok miktarda ve daha düşük faizle kredi plasmanını sağlamaktadır. Bu ise eşitsizliği daha da arttırır. Pekiyi neden bu görüşler savunulur? Belli ki, bu görüşleri savunan siyasetçilere iktisadi değil ama siyasi maksatlarla kredi garantisi verilmiştir. Bunun karşılığında da muhtemelen “Türkiye’den bağımsızlık için” çalışma ve eylemde bulunulması sözü alınmıştır. Tarihe baktığımızda Batı emperyalizminin benzeri ayak oyunlarıyla karşılaşırız. Roma’dan bu yana gelen genel siyaset ilkesi “böl ve yönettir.” Adamlar tam da bunu yapıyorlar.
“Hocam, Batılıların işi mi yok, Türkiye’yi bölmek neden istesinler?” ya da “Türkiye hep üniter sistemle idare edildi, yine de bir gelişme olmadı. Belki federasyonla bir çözüm bulunur.” gibi görüşler aklınızın bir köşesinde yükseliyor, biliyorum. Onları cevaplamak da Cuma’ya kalsın.
KALKINMA VE REFAH İÇİN MİLLİ ÜNİTER DEVLET II
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımda gelişmekte olan ülkelerin eğer bölgeler arası gelişmişlik ve sınıflar arası gelir farkları çok yüksekse bu farkların giderilmesi ve dolayısıyla kalkınma problemlerinin çözümü için milli ve üniter devletin gerekli olduğunu yazmıştım. Kalkınma problemlerinin çözümü için milli ve üniter devlet olmak bu gibi ülkeler için gereklidir ancak yeterli değerlidir. Milli ve üniter devletin sosyal devlet ilkesi ile taçlandırılması gerekir. Son kırk yıla baktığımızda ise, hemen hemen bütün dünyada ilk önce sosyal devlet ilkesi sıfırlanmış daha sonra da milli ve üniter devlet ilkeleri aşındırılmıştır. Süreç bugün de devam etmektedir.
Niye böyle oldu? Bazı ülkelerde sağ-ulusalcı çevreler bunu “üst akılla”, “karanlık konseylerle” ve “dış mihraklarla” açıklama yoluna gittiler. Bizim ülkemizde de bu tür açıklama ve yorumlar çok revaçtadır. Politikacılar için temel problemlere neşter vurmak yerine “dış mihrakları” sorgulamak da kısa dönemde gayet maliyetsiz ve kolaydır. Ancak uzun dönemde, bu, ülkenin geri kalmasına yol açacak politikaları teşvik edecektir.
Dünyada son kırk yılda gerçekleşen sosyal ve milli devlet ilkelerinin zayıflaması sürecinin nesnel sebepleri kapitalist üretim sisteminin küreselleşme aşamasının doğal sonucudur. Bunu tahlil etmeyip “Batı bizi kıskanıyor, bizim ayağa kalkmamızı ve Osmanlı’yı kurmamızı engellemeye çalışıyor!” diyerek sadece kendimizi aldatmış oluruz. Ana mesele dışa açık ve gelişmekte olan bir ekonomide dengeli büyüme ve kalkınma sorunudur. Bugün bu noktaları inceleyeceğim.
NURKSE’ÜN FAKİRLİK KISIR DÖNGÜSÜ VE AÇIK EKONOMİDE BÜYÜME
Ragnar Nurkse Estonyalı bir iktisatçıdır. Klasik kalkınma iktisadının kurucu babalarından olan Nurkse aynı zamanda Rosenstein-Rodan ve Mandelbaum ile “büyük itki teorisinin” de kurucularındandır. Daha çok uluslararası finans ve az gelişmiş ülkelerin kalkınma sorunları üzerinde çalışmıştır. Nurkse’ün “fakirlik kısır döngüsü” kendi geliştirdiği kavramlardan birisidir. Buna göre, az gelişmiş ülkelerde kişi başına gelir düşüktür, bu de milli gelirden tasarruf oranlarının düşük olmasına, düşük tasarruflar sebebiyle de büyüme için gerekli olan yatırımların yapılamamasına yol açmaktadır. Bu yüzden kişi başına gelir belli bir düzeyin üstüne çıkamaz. Öte yandan az gelişmiş ülkelerde kişi başına sermaye stoku (yani fabrikalar, üretim ve enerji tesisleri, teknoloji ve eğitilmiş iş gücü) yeterli düzeyde değildir. Bu yüzden sermaye pahalıdır, yani reel faizler yüksektir. Buna bağlı olarak da yatırımlar düşük olur. Bu teorinin özü kısa şudur: Bir ülke serbest piyasa ekonomisi şartlarında fakir olduğu için fakir kalmaya mahkûmdur. Bu kısır döngüden kurtulmak için iki çözüm yolu önerir: Ya devlet yatırımları zorla toplanan vergilerle yapılacak ve bunu için de bu ülkeler serbest piyasadan vaz geçip planlı ekonomiye yönelecek ya da dış sermaye girişleri ile özel sektör yatırımlarının finansmanı sağlanacak. Nurkse’ün burada varsayımı ekonomiyi sektör sektör değil bir bütün olarak değerlendirmesidir. Halbuki sermaye birikimi, büyüme ve kalkınma problemleri ekonominin toplam büyümesi kadar aynı zamanda büyümenin sektörel oranlarıyla da ilgilidir.
1990’lardan sonra dijital teknolojini gelişimi (teknolojik etken), Sovyet Blokunun dağılması (siyasi etken) ve küreselleşme (iktisadi etken) sonucunda dünya kapitalizminde o zamana kadar görülmeyen bir süreç başladı. Nurkse’ün teorisi uyarınca birçok iktisatçı gelişmiş ülkelerin sermaye fazlalarının gelişmekte olan ülkelere akması (küreselleşme) sonucunda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki sermaye birimi ve refah farklarının azalacağını savunmaktaydılar. Bu görüş hakim görüş haline geldi. Öyle ki, biz de dahil olmak üzere birçok gelişmekte olan ülkede, “özelleştirme – finansallaşma – dış mali liberalleşme” bir paket program halinde savunulmaya başladı. İş o kadar çığırından çıktı ki, tarihleri boyunca işçi haklarının ve sosyal devletin savunucusu olan İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Fransız Sosyalist Partisi, o dönem “üçüncü yol” olarak adlandırılan bir paradigma değişimiyle bu politika paketine destek verdiler. Sosyal Devleti yıkayıp, kefenleyip mezara gömdüler. Bugünkü “liberal solcuların” kökeni aslında uluslararası kapitalistler karşısında diz çöken bu çapsızlardır.
Küreselleşme teorik olarak her türlü mal ve hizmetin serbest ticareti ile her türlü üretim faktörünün (sermaye, bilgi ve emek ) serbest hareketini içeren gayrı resmî bir küresel ortak pazara karşılık gelir. Öte yandan pratikte küreselleşme kabaca her türlü sermayenin ve enformasyonun serbest hareketi ile yüksek teknolojili hizmetler ve sanayi mamullerinin serbest ticaretini içeren bir sürece dönmüştür. Yani emeğin serbest dolaşımı sıkı kısıtlarla yasaklanırken emek yoğun mallarının (özellikle tarım ürünlerinin) serbest ticareti sınırlandırılmıştır. Yani gelişmiş ülkeler ve bir kısım gelişmekte olan ülkelerin üretebildikleri malların serbestçe ticareti yapılırken, diğer gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelerin ürettikleri malların ticareti kontrol altındadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye fazlaları diğer ülkelere (faiz kazanmak için dış borç veya kâr elde etmek için doğrudan sermaye yatırımı olarak) akıtılırken, öte yanda fakir ülkelerde emek fazlaları ve bu fazla emekle üretilebilecek her çeşit malın uluslararası hareketi engellenmiş veya kısıtlanmıştır. Yani, sözün kısası, nalıncı keseri gibi hep gelişmiş ülkelerin çıkarına işleyen bir düzen tesis edilmiştir. Birçok liberal ve sol liberal iktisatçının küreselleşmenin teorik tanımı sanki geçerliymiş gibi hipotezler kurması ve bunun sonuçlarının (yani zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkın ortadan kalkmasının) gerçekleşeceğini savunması aslında bir aldatmacadır. Çünkü bu eşitsiz sistem zengin ülkeleri nispî olarak daha zenginleştirirken fakir ülkelerin de nispî olarak daha fakirleşmesine yol açmaktadır. Dünyada borç yükünün aşırı şişmesine yo açmaktadır. Kırk yılın sonunda dünya kapitalizmi artan eşitsizlikler nedeniyle bugün yolun sonuna gelmiş gözükmektedir.
DÜNYAYA KENDİMİZİ KAPAYALIM MI?
Bu ahval ve şerait içinde, bizim gibi ülkelerde iki zıt görüş –ifrat ve tefrit misali- dillendirilmektedir. İlkini savunanlar “Artık milli devletin modası geçti, her kurumumuzla uluslararası sisteme entegre olalım, küresel piyasalar bize neyi uygun görüyorlarsa o şekilde yaşayalım.”, diyenlerdir. Bunlara göre Türkiye’de yerli ve milli ne varsa geriliğin, fakirliğin ve cehaletin temelini oluşturur. Tartışmasız bir şekilde her yönden Batılılaşıp emperyalistlerin sadakası ile geçinmek gerekmektedir. Öte yandan ikinci görüş ise, “üst akıl ve dış mihrakların” etkisinden arınıp dışa kapalı kendi yağıyla kavrulan bir ülke tasavvur etmektedir. Bu iki görüş de yanlıştır.
Bir gelişmekte olan ülkenin kalkınma sorunlarının çözülmesi için, evvel emirde, uzun dönem büyüme hızının artması gerekir. Nurkse’ün teorisi gereği açık bir ekonomide –eğer doğru yönetilirse – büyüme hızı kapalı bir ekonomiye göre daha fazla olacaktır. Ancak bu büyümenin dengeli (yani dış açık yaratmayan sektörel orantılı) büyüme olması sadece dış sermaye çevrelerinin (yani serbest piyasanın) insafına veya kararına bırakılırsa, Pazartesi günkü yazımda olduğu gibi ne bölgeler arası dengesizlikler düzelir ne de sınıflar arası gelir dağılımı… Bize lazım olan dışa açık bir ekonomi ve dış fonlardan gelen kaynakları dengeli bir şekilde üretken sektörlere (sanayi, tarım ve yüksek teknolojili sektörlere) dağıtan planlı kalkınma politikasıdır. Pekiyi, mevcut düzende bu ne kadar mümkündür? Çok düşük bir ihtimal. Çünkü kurulu düzen hep gelişmiş ülke menşeli uluslararası kartellerin menfaatine göre inşa edilmiştir. Burada arı kovanına çomak sokan en önemli aktör ise milli ve sosyal devlettir.
Pazartesi günü ne yazacağız? “Yeni bir küresel düzen neye dayanmalıdır?” sorusunu cevaplandıracağım.
YENİ BİR KÜRESEL DÜZEN İHTİYACI
YAYINLAMA:
İkinci Harbin sonrasında oluşan çift kutuplu dünya düzeninin ana hatları (en azından bizim de içinde bulunduğumuz Batı ittifakında) Bretton Woods sistemi ile çizilmişti. Soğuk Savaş geriliminden bu yazıda bahsetmeyeceğim, ancak Bretton Woods sisteminin temel kurumlarını anlatmak gereklidir. Bu, bugünkü sistem kurulurken hangi amaçlar doğrultusunda karar alındığını anlamak açısından önemlidir.
BRETTON WOODS SİSTEMİ NİÇİN VE NASIL KURULDU?
İki savaş arası dönemde (1918 - 1938) kapitalist dünyanın mustarip olduğu iktisadi problemler şunlardı: 1920’lerin başında Almanya, Avusturya ve Macaristan’da ortaya çıkan hiperenflasyon, 1929’daki Büyük Buhran, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki yapısal farklar. Yapısal farkları açarsak gelişmiş ülkelerde tasarruf ve sanayi mamullerinde üretim fazlaları bulunurken, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde tasarruf açıkları ve sanayi mamullerinde üretim açıkları bulunmaktaydı. Bunlara İkinci Harbin sonunda yerle yeksan olmuş Avrupa’nın kalkınma ve imar ihtiyaçları ile bir alternatif dünya görüşünün cisimlenmiş ve dev boyutta temsilcisi Sovyet Blokunu da eklemeliyiz. İşte kurulmak istenen düzenle amaçlanan -en azından kapitalist blok içinde- büyük krizlere ve hiperenflasyonlara yol açmadan kontrollü ve istikrarlı bir büyüme performansı oluşturmaktı. Bunun yanında kapitalist blok içinde ülkeler arası gelir ve servet farklarının da en aza indirmek amaçlanmaktaydı. Yani gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler, gelişmiş ülkelerden daha hızlı büyümeliydi. Bunun yanında uluslararası işbölümü ve uzmanlaşma üye ülkeler arasında tesis edilmeli ve dış ticaret kanalları da açılmalıydı. Bunun için bir dizi kurum oluşturuldu.
IMF, yani Uluslararası Para Fonu, küresel finans piyasalarının yokluğunda hem uluslararası ödeme ve finans hareketlerini yönlendirecek hem de üye ülkeler içinde popülist para politikalarını engelleyecek ve para arzlarını kontrol edecek bir kurum olarak tasarlandı. Kabaca bir Dünya Merkez Bankası konumundaydı.
WB, yani Dünya Bankası, üyeler arasında gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelere kalkınma kredileri vermesi, fakirlikle mücadele etmesi gereken bir kurum olan planlandı. Zaman içinde uluslararası yatırım ve ticaret anlaşmalarında garantör olan ve uluslararası ticari anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapan yan kuruluşları da tesis edildi. Böylece Dünya Bankası aslında bir çeşit Dünya Kalkınma Bakanlığı olarak tasarlanmıştı.
WTO, yani Dünya Ticaret Örgütü, GATT (Tarife ve Ticaret üzerin Genel Anlaşma) örgütü olarak başlayan hayatını, bütün dünya ticaretini mal standardizasyonundan uluslararası ticaretin kurallarını tesis etmeye kadar her alanda yetkili bir Dünya Ticaret Bakanlığına dönüştü.
NATO ise, zaten, “ilkel ve barbar ‘gomanizlere’” karşı “hür dünyanın” savunma ve güvenliğinden sorumluydu.
Bu kurumların güdümü ve eylem planları çerçevesinde bir dizi iktisadi kural hayata geçirildi. Bunlardan en önemlisi bütün dünyada sabit kur sistemi uygulanmasıydı. Böylece üye devletlerin hem kendi başlarına alacakları devalüasyon kararlarına hem de Merkez Bankalarının kendi başlarına para politikası belirlemelerine mani olmuşlardı. Hem kur hem de para politikaları sıkı bir şekilde IMF kontrolündeydi.
Bu sistem amacına ulaşmadı. Sebebi çok önemsiz gibi görünen ama aslında çok hayati bir hatada gizliydi. Küresel bir iktisadi düzen tek bir milli devletin parasına endekslenmişti: ABD Doları. Görünüşte Amerikan Merkez Bankası da küresel sisteme bağlı görünse de, ABD’ye para politikası dikte edecek bir kurum bulunmamaktaydı. Bu ise, zaman içerisinde, yukarıda bahsedilen kurumların ABD’nin emperyalist çıkarlarının araçları haline gelmesine yol açtı. Öyle ki, Bretton Woods sistemi 1970’lerde ortadan kalksa bile ABD Dolarının küresel para olma vasfı kuvvetlenerek devam etti, sistemin kurumları da emperyalist gücün vesayet kurumları olarak – kuruluş amaçlarına aykırı bir şekilde – varlıklarını devam ettirdiler.
2008 KRİZİ VE SONRASINA GİDEN SÜREÇ
Soğuk Savaş sonrası ABD tek süper güç olarak kalınca mevcut para sistemi ve NATO’nun askeri gücünü kendi dünya egemenliği adına kullanmaya çalıştı. Burada daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi hem fiziki, hem iktisadi hem de entelektüel gücü bu yükü kaldırmaya yetmedi. Tek süper gücün imparatorluğunun dayanağı olan parasal hakimiyeti de bu küreselleşme ve teknolojik gelişim süreçleri sebebiyle – takdir-i ilâhi diyelim - paradoksal olarak ABD’nin güdümünden çıktı. Artık ortada hiçbir milli devlet tarafından kontrol edilemeyen bir bilgi ve enformasyon ağı (internet) ile yine hiçbir milli devlet tarafından kontrol edilemeyen bir para ve kredi ağı (uluslararası finans sistemi) çıkmıştı. Bu durumun doğal sonucu da uluslararası suç şebekeleri ve terörün, uluslararası casusluk faaliyetlerinin ve birbirini her geçen gün daha sıklıkla takip eden finansal krizlerin ortaya çıkmasıydı. Süreç 2008 kriziyle taçlandı. Sistemin egemen güçleri 2008 krizi ardındaki yapısal iktisadi sorunları, küreselleşmenin yol açtığı siyasi ve sosyal problemleri çözmek yerine para basarak krizi ertelemeyi, tozları halının altına süpürmeyi tercih ettiler. Bugün Korona Virüs Salgını ve onun yol açtığı reel sektör krizi nedeniyle ipliği pazara çıkan, sıvaları dökülen bu üç kâğıt düzeninin devam edemeyeceği aşikârdır. 2008 Krizinden bu yana ertelenen, sumen altı edilen sorunların üstüne bugünkü sorunlar da eklenmiştir.
PARA BASMAK HER DERDE DEVA DEĞİLDİR
Hiçbir ilaç yan etkisiz değildir. İktisadi politikalar için de bu geçerlidir. Ancak her dönemde “her derde deva kocakarı ilacı satan cinci hocalar” çıkabileceği gibi, her problemi çözebilecek mucizevi politikalar üreten “aydınlatılmışlar” da çıkacaktır. Bugün, bütün egemen güçlerin ortak “her derde deva politikası” parasal genişlemedir. Görünen o ki, geçmişten hiç ders alınmamıştır. Karşılıksız para basarak ki, literatürde bunun adı kalpazanlıktır, bütün problemler geçici bir süre için halı altına süpürülür. Ama daha sonra bu problemler daha büyüyerek tekrar zuhur ederler. Çözüm Bretton Woodssistemi benzeri, bugünkü dünya koşullarını da dikkate alarak kurulmuş, yeni bir dünya sistemidir. Bu sistemin ana hatları ve kurumları ilk Bretton Woods sistemine benzeyebilir. Ancak önemli bir farkla: Dünya para sisteminin küresel emperyalist gücün güdümünde olmaması koşuluyla. Bu ne derece gerçekleşebilir? Çünkü bu sistemin gerçekleşmesi demek, büyük küresel finans kartellerinin kârlarının radikal bir şekilde düşmesi, gelişmiş ülkelerden kısa vadede gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere servet aktarımı, ülkeler arası gelir ve servet farklarının kapanması, gelişmiş ülkelerin uluslararası siyaseti tayin gücünün düşmesi, savaşların sınırlandırılıp silah kartellerinin zarar etmesi anlamına gelir. Ancak bu bütün dünyada işsizliğin minimum düzeye inmesi ve reel üretimin artması anlamına da gelmektedir. Yani uzun vadede her kesin kazanabileceği bir alternatif.
Eğer bugünkü sistem devam ederse kanaatim odur ki, 20 yıl içerisinde dünya büyük bir ekonomik durgunluk sürecine, bunun sonucunda çıkabilecek halk ayaklanmalarına, bunu bastırmak için –özellikle gelişmiş ülkelerde- popülist ve otoriter yönetimlerin tesisine gidecektir. En nihayetinde bu bizi bir küresel savaşa bile sürükleyebilir. Daha vaktimiz var. Herkesin aklını başına toplaması gerekir. Dünya zenginlerinin kâr ve servetlerinden verecekleri bir taviz karşılığında medeniyetin toptan yıkımının önüne geçilebilir. Ama insanlık tarihi göstermiştir ki, insanların para, güç ve servet hırsı onları irrasyonel davranışa sürüklemekte, tarihten ibret almalarına engel olmaktadır.
“Tarihi tekerrürden ibaret sanıyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” Mehmet Akif Ersoy…
YENİDEN OSMANLI- I: AYASOFYA VE İDRİS KÜÇÜKÖMER
YAYINLAMA:
Memleketimizde hakim olan yoğun cehalet ortamında tartışmalar da goygoyculuk ve kakafoniden öteye geçmiyor. Cehaletle kastımız “ne bilmediğini bilmemektir.” Buna göre bilgeliğin en yüksek derecesi de “ne bilmediğini bilmektir.” Cehaletten bilgeliğe ara basamaklar ise “ne bildiğini bilmemek” ve “ne bildiğini bilmek” ile tamamlanır. Bugün gündemin sıcak meselesi Ayasofya üzerinde yapılan tartışmalar “ne bilmediğini bilmeyen” cahillerin kakafonisinden ibarettir. Bunun arka planı ise, daha temel bir düşünce veya ütopyaya dayanır: Yeniden Osmanlı’yı ihya etmek. Çok yüzeysel bir bakış açısıyla bu ütopya Türkiye’deki bilumum milliyetçi ve İslamcı toplulukların ortak hülyasıdır. Bugün ve birkaç yazı boyunca bu “Osmanlı’yı ihya etmek” fetişi üzerinde duracağım. Bugün Ayasofya’yla başlayıp İdris Küçükömer Hocamıza uzanacağız.
Ben de çocukluğumda böyle hülyalar sahibiydim: Hayallerimde en modern silahlarla teçhiz edilmiş Yeniçeriler New York’ta Özgürlük Heykeline, Roma’da San Pietro Katedrali’ne Türk bayrağı dikiyorlar, Kanuni Dönemi kıyafetlerine bürünmüş Türk devlet adamları da esir ettikleri Batı ülkelerinin kiliselerinde Cuma namazı kılıyorlardı. 11-12 yaşında bir çocuğun hayalleri olarak hoş görülebilir de, saçı sakalı ağarmış kocabaşların yetmişlerinde bu hayallere sahip olması ne derece hoş görülür? Traji-komik… Bahsettiğim kocabaşlar sanki İstanbul düşman işgalinden kurtarılmış gibi hamasi ve akla ziyan paylaşımlarda bulunurken, karşı cenahtaki Batılılara meftun “aydınlatılmış” kocabaşlar da Türkiye Cumhuriyeti bitmiş ve Türkiye ortaçağ karanlığında boğulmuş gibi âh-ü figân etmekteler.
AYASOFYA’NIN KİLİSEDEN CAMİYE ÇEVRİLMESİ
Ayasofya konusunda görüşümü hemen söyleyeyim: Atatürk Ayasofya’yı müzeye çevirerek dîne aykırı bir iş yapmamış fakat milli değerlere ve Türk töresine uymayan bir uygulama yapmıştır. Çünkü İslam dininde ne fethedilen yerlerin en büyük ibadethanesini camiye çevirmek vardır, ne de büyük Şahların ve Sultanların gösteriş maksadıyla yapacağı büyük mescitlere izin verilir. Dinimizde ibadethanelerin şaşaalı olmaması gerekir. Aynı zamanda ne Peygamberimiz ne de sahabiler fethettikleri ülkelerdeki kiliseleri camiye çevirmemişlerdir. Hatta Hazreti Ömer Kudüs fethinde Hristiyan din adamlarına ve mabetlerine dokunulmamasını emreder. Yani Peygamberimiz ve sahabelerin uygulamasına göre Fatih’in Aya Sofya’yı camiye çevirmesi dine uygun değildir hatta, Hazreti Ömer tarafından bizzat yasaklanan bir iştir ama asker millet Türklerin Töresine uygundur. “İstanbul bizimdir!”, demektir. Dolayısıyla Aya Sofya’nın ve diğer mabetlerin camiye döndürülmesi biz Türklere ait bir gelenektir. Atalarımızın bize emaneti olan Aya Sofya’nın tekrar cami olması bizim için, milli örf ve geleneklerimizin ihyası için önemlidir. Ama dini olarak hiçbir önemi yoktur! Çünkü ne Allah’ın böyle bir emri vardır, ne de Peygamberimiz’in böyle bir uygulaması. Bu yüzden Aya Sofya kararı nedeniyle tekbir getirmenin Allah’ın indinde çok bir yeri olmasa gerektir.
İDRİS KÜÇÜKÖMER KARŞI DEVRİMCİ GERİCİ VE İSLAMCI MIYDI?
10 Temmuz 2020 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki yazısında saygıdeğer Emre Kongar Hocamız her sene artık mutat olageldiği üzere İdris Küçükömer Hocamıza yönelik bazı eleştiriler getirmiş. Özeti şu: “Türkiye’de Cumhuriyet Devrimlerine karşı gelen, ulus (Hocanın kavramı bu, ben milleti tercih ederim, DMD) ve Cumhuriyeti yıkma amacı güden siyasi hareketlerin fikir babası İdris Küçükömer’dir.” 27 Mayıs 2019 tarihinde YeniBirlik Gazetes’inde yazdığım “Demokrasinin Ekonomi Politiği – İdris Küçükömer Üzerine…” adlı yazımda bu konuda doyurucu bilgi vermiştim. Yine 2018 yılında yazdığım ATÜT yazılarında da bu konuya değinmiştim. Burada tekrar basitçe özetleyeyim: İdris Hoca Türkiye tarihinde Batı demokrasilerinde olmayan, hatta demokrasinin temellerine aykırı bir siyasi yapılanma ve mücadele sürecini mantıki temellerle açıklamaya çalışmaktaydı. Yani normalde fakir fukaranın, ezilen azınlıkların, işçilerin ve işsizlerin onların hakkını savunan sola ve ensesi kalın göbeği şiş iş adamı, tefeci bezirgan, tüccar ve rantiyelerin de sağa oy vermesi gerekirken Türkiye’de tam tersi olmaktaydı. İdris Hoca bunun sebebini Osmanlı’dan miras tarihi ve iktisadi birikimle açıklamaya çalışmıştı. Bunu yaparken de Hoca gibi değil gazeteci gibi yazıyordu. İdris Hoca’ya sağcı, gerici, karşı devrimci diyenler, örneğin Emre Kongar Hocamız, kendisinin ne derece solcu sayılabileceğini düşünmektedir? Eğer bir insan Atatürkçü ise, CHP seçmeni ise ve Altı oku savunuyorsa ne sosyalist sayılır, ne solcu, ne de Marksist! İdris Hoca ise Marksist yöntemle çalışan (içinde belli hatalar da bulunan ama) ezber bozan bir modelle ortaya çıkmıştı. Hoca’yı “cinci hocalarla” bir tutmak insafsızlıktır. Kişi ilkönce kendisinin ne olduğunu ve ne olmadığını bilmelidir.
OSMANLI’YI İHYA EDELİM DE HANGİSİNİ İHYA EDELİM?
Gelelim Osmanlı’nın ihyasına… Bizim milletimizin çoğunluğunu teşkil eden ve bugün kendisini “yerli ve milli” olarak tanımlayan milliyetçi ve muhafazakâr kitleler kendi köklerini “Osmanlı” ile bağdaştırırlar. Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki bilgileri ise “Diriliş Ertuğrul”, “Kuruluş Osman”, “Payitaht Abdülhamit” ve “Muhteşem Yüzyıl” dizilerinden elde edilmiştir. Çoğu Anadolu kasabalarından gelip büyükşehrin kapitalist ve acımasız atmosferinde yaşama tutunmaya çalışan garibanlardır. Bu ortamda doğal olarak Türk Tasavvufu ile uzaktan yakından alakası olmayan ve günümüzün “cinci hocaları” olarak tanımlanabilecek Cemaatlerin tornasından geçmiştir. Ancak Emre Hoca için sorduğumuz soru bunlar için de geçerlidir: Siz Osmanlı’nın kim olduğunu ve dahi kendinizin kim olduğunu biliyor musunuz?
Osmanlı Devleti bütününde Türk maşeri dehasının yarattığı ve Türk kültürünün en yüksek zirvesini teşkil eden bir Cihan Devleti’ydi. Ancak bu devleti uzun ömründe üç döneme ayırabiliriz: Beylik ve krallık dönemi, İmparatorluk dönemi ve millileşme dönemi. Beylik ve krallık dönemi kabaca Osman Gazi’den Sultan İkinci Murat’a kadar gelir. Bu dönemde temelde bir Balkan Krallığıdır. Fatih’ten Sultan İkinci Mahmut’a kadar klasik bir yeniçağ imparatorluğudur. Bu iki dönemin modern anlamda milli ve yerli olduğu söylenemez. Devletin adı Osmanlı Ailesi Devleti (Devlet-i Âl-i Osman), Hanedanın adı Osman’ın Ailesinin Hanedanı (Hanedân-ı Âl – i Osman), bugünkü “yerli ve milli arkadaşların” dedeleri de en hafif tabiriyle kul ve reaya (güdülecek sürü) ve en ağır ifade ile “etrâk-ı bî idraktir”, (İdraksiz, anlayışsız Türkler). Gerçek anlamda bugünkü Anadolu Türklerinin oluşturduğu “yerli ve milli arkadaşların” dedelerinin devlet yönetiminde, orduda ve ilmiyede söz sahibi olduğu dönem, Pâdişahın kendini Türk Hakanı olarak (Sultan İkinci Abdülhamit Han) gördüğü dönem İkinci Mahmut ve sonrasındaki millileşme dönemidir. Bunun doğal devamı da Cumhuriyet dönemidir. Yani ez cümle: “Osmanlı bizim dedemizdi.”, diyenlere, “Hangi Osmanlı?” diye sormak gerekir. Eğer Klasik dönem Osmanlı’sını “atalarımız olarak” görüyorlarsa, bilmelidirler ki, o dönem Osmanlı yönetimine en fazla isyan eden, o yönetimin devşirme paşaları tarafından katledilen, idraksiz diye hakaret edilen Anadolu Türkleri kendi dedeleridir. Eğer atamız olarak tabir edilecek bir dönem varsa, o da, son millileşme dönemi Osmanlı’sıdır. Ama ne gariptir ki, en başta modern “cinci hocalar” olmak üzere bu dönemi tekfir etmekte, Sırp ve Hırvat dönmesi paşaların kendi gerçek dedelerine zulmettiği klasik dönemi kutsamaktadır.
Burada bitirelim. Cuma’ya devam ederiz inşaallah.
YENİDEN OSMANLI – II : İSLAM ALEMİ OSMANLI'NIN İHYASI İSTER Mİ?
YAYINLAMA:
Pazartesi günü “Osmanlı’nın ihyası” düşüncesi üzerine yazı dizisine başlamıştık. Şu anda kamuoyunda ve benim de içinden geldiğim milliyetçi ve muhafazakâr camiada hâkim görüş Osmanlı Cihan Devleti’nin ihya edilmesine en çok Batılıların karşı olduğudur. Onun içinde, zannederler ki, Batılılar Osmanlı’yı yeniden ihya edecek bir Türkiye’nin önünün kesilmesi gerektiğini düşünürler. İlaveten, bizim milliyetçi ve muhafazakâr camia, bütün İslam Âleminin ve Müslüman halkların “Ah, Osmanlı Saltanatı yeniden kurulsa, ne kadar bahtiyar oluruz!”, diye heyecanla beklediklerini sanırlar. Umutları odur ki, Eyüp Sultan’da kılıç kuşanarak Ayasofya’da Cuma namazı kılacak Türk Devlet reisini bütün İslam Âlemi oy birliği ile Halife kabul edecektir. Pazartesi günkü yazımda da değindiğim gibi 11 – 12 yaşında çocukların böyle hülyalara kapılması mazur görülür de, saçı sakalı ağarmış kocabaşların bu hülyalara kapılması kat’iyetle mazur gösterilemez.
Hakikat ise bambaşkadır… Müslüman dünyanın, özellikle Arapların Osmanlı hakkındaki düşüncesi hepimizin tüylerini diken diken edebilir. Bugün İslam âleminde, özellikle Araplar arasında “Osmanlı’nın ihyası” düşüncesi nasıl karşılık bulacaktır, bunu tartışacağım. Ama öncelikle bizim ahalimizin geneli ne anlamaktadır, onu cevaplayayım.
OSMANLI’NIN İHYASI İLE TÜRK TOPLUMU NE ANLAMAKTADIR?
1299’dan 1699’a kadar sürekli büyüyen 1453’den 1650’lere kadar dünyanın bir numaralı askeri ve siyasi gücü olan Osmanlı Devleti bu tarihten sonra bazı geçici zaferler haricinde sürekli yenilmeye başlamıştı. Yani 1700’den 1918’e kadar tam 218 sene yenilgi üstüne yenilgi, kaybedilen topraklar katledilen ve kaybolan insanların hatıraları ve ana vatana göç eden milyonlar görmüştü Türk toplumu. Tabiî bu bir travma idi. Yaşanan acıların telafisi ise gitgide daha büyük oranda geçmişin şanlı zaferlerinde aranıyordu. İşte her sıkışıklık anında, bizi tekrar Fatih ve Kanuni dönemlerini marazi bir hasretle yâd etmeye götüren duygu bu travmadan kaynaklanır.
Okuduğumuz tarih kitaplarında, kutladığımız bayramlarda, seyrettiğimiz dizilerde hep dünyayı bir zaman bugünkü tabirle “süper güç” olarak yönetmiş İmparatorluğumuza duyulan hasret vardır. Bu da aslında romantik ve marazi bir bakış açısıdır. Ünlü tarihçi Carr’ın da belirttiği gibi tarih yazıldığı zamanın şartlarına göre yazılır. Dedelerimizin Osmanlı yönetimine nasıl baktığından bağımsız olarak, biz, bugünkü ihtiyaçlarımıza binaen Osmanlı’yı yeniden tanımlıyoruz.
Bugün ahalimizin çoğu için Osmanlı’nın ihyası bütün Türk ve Müslüman aleminin Türkiye’nin liderliğinde bir çatı altında toplanması anlamına gelir. Elbette ki bu, Türk Devlet reisinin Halife olması şartı ile Hilafet’in de ihyası anlamına gelir. Kimse, bugünkü Türkiye’de, hanedanı getirip tekrar meşruti monarşi kuralım dememektedir. Bunu en başta oyla gelen seçilmiş devlet adamlarımız istemez. Osmanlı’nın ihyasından ahalimizin çoğunluğunun kastı, belki bir AB benzeri yapı altında, Türk ve İslam Aleminin bir çatı ve Türkiye liderliği altında bir araya gelmesidir. Dahası bütün Müslümanların da, tıpkı bizim gibi, bunu hasretle beklediği zannedilir. Gerçek ise bambaşkadır.
“OSMANLI’NIN İHYASI” İSLAM TOPLUMLARI İÇİN NE İFADE ETMEKTEDİR?
Mısır ve Garb Ocakları (Libya, Tunus ve Cezayir) hiçbir zaman tam anlamıyla Osmanlı olmadılar. Osmanlı Devleti’nin merkezi kurum ve kurallarından bağımsız özerk bir yapının içinde yaşadılar. Uzak Hicaz, Sudan, Somali ve Yemen gibi eyaletler de aslında hiçbir zaman İstanbul’daki merkezin otoritesini hissetmediler. Bugünkü Irak ve Suriye ile Ürdün, İsrail ve Filistin nispeten merkezi gücü, onun kurumsal yapısını ve kültürel hayatını diğer Arap ülkelerine göre daha fazla hissediyorlardı. Esas anlamıyla Osmanlı hayat tarzı, kurumları ve kültürü Anadolu ve Rumeli ile belli oranda Kırım’da hakimdi. Bu yüzden Arap toplumlarının kahir çoğunluğu için Osmanlı bir yabancı yönetim idi. Orta Asya’daki Türk toplumları için İkinci Abdülhamit dönemine kadar Osmanlı Devleti uzak bir diyardan başkası değildi. Ancak Rus işgalinden sonra Halife ve Türk Hakanı unvanları ile Abdülhamit Han’ın belli bir otorite elde ettiği bilinmektedir. Azerbaycan Türkleri içinse Osmanlı yüzyıllardır savaşılan düşman idi. Özetle diyeceğim odur ki, Osmanlı kimliği ve kültürü ancak Rumeli ve Anadolu ahalisini kapsamaktaydı. Diğer imparatorluk halkları için Osmanlı uzaktaki yabancıdan ibaretti.
Sultan III. Selim zamanında başlayan Vehhabi ayaklanması bütün Hicaz’ı sarmıştı. Bunun arkasındaki düşünce Muhammet bin Abdülvehhab adındaki bir Hanbelî fakihinden kaynaklanıyordu. Bu kişi bugünkü Vehhabiliğin kurucusudur. Şeytan bakışlı Abdülvehhab’a o dönemki Suud aşiret reisi Muhammed ibni Suud destek verdi. Bunların ana görüşü şu idi: “Osmanlı Devleti dinde bid’atler (yozlaştırıcı yenilikler) getiren, İslam dinini aslından uzaklaştıran, İslam âlemini dininden, zenginliğinden ve adaletinden eden fasık bir hükümettir. Halifeliği haksız yere gasp etmiş, Arap toplumunu geri bırakmış, tarikat ve tasavvuf adıyla bilinen zındıklığı meşrulaştırmıştır.” Bu eşkıyalar kendilerine biat etmeyenleri kılıçtan geçirmiş ve devlete isyan etmişlerdir. Bugün (Türkiye dışında) dünyada İslamcı olarak bilinen hareketlerin büyük çoğunluğunun düşünceleri bu temellere dayanır. Gerek Mısır’daki ulema, gerek Pakistan’daki ulema Vehhabilere yakın köktenci görüşleri savunurlar. Aralarındaki farklılıklara rağmen, hepsinin ortak kanaati, İslam Âleminin geri kalmışlığının ve İslam’ın yozlaşmasının sebebi olarak Osmanlı’yı görmeleridir.
Bugünkü Arap devletleri açısından olaya bakacak olursak “Osmanlı’nın İhyası” sözü bile onlar için en kötü kâbus yerine geçer. Çünkü Osmanlı’nın ihyası ile anladıkları Türkiye’nin tahakkümüdür. Sadece şu bile bu durumu ispata kâfidir: Son yıllarda Arap devletlerinin ve Arap birliğinin ortak karar alabildiği tek konu Türkiye’nin sınır ötesi askeri harekâtlarını kınamalarıdır. Arap ve İslam ülkelerindeki devletler nazarında “muhayyel İslam Dünyası” yoktur. Sadece kendi hükümran oldukları devletler vardır. Düşünsenize Sisi veya herhangi bir Arap Reisi Osmanlı’nın ihyasından ne anlayabilir: Türkiye’nin ülkesini işgali… Bizim böyle bir bakış açımız da hedefimiz de yok ama bilelim ki Araplar için durum bu şekildedir.
Arapların aydınları ve milliyetçileri için de Osmanlı yönetimi Arap kimliğini yok eden, Arapları cehalete ve sefalete mahkûm eden, ceberrut bir yönetimdir. Bu düşüncelerinin bir kısmı Batılı sömürgelerin etkisiyle gelişmiş olsa da, Arapların muhafazakârları ve İslamcıları için de Osmanlı’nın ne ifade ettiğini yukarıda anlattık.
Hal böyle iken, bizim “Osmanlı’nın ihyası” ile kastettiğimiz İslam ülkelerinin birliği ve dayanışması önerisinin ilk önce o ülkelerin yönetimleri tarafından kabul edilmeyeceği, kınanacağı aşikârdır. Eğer bir İslam birliği kurulacaksa, Mısır’ın, Suudların, Pakistanlıların ve diğerlerinin her biri bu birliği kendi hegemonyası altında ister. O yüzden muhayyel bir “İslam Ümmeti” ve muhayyel bir “İslam Dünyası” yoktur. Zaten Osmanlı’da İslam Dünyasının ortaklaşa kararıyla hakimiyete geçmemiş, halifeliği de”icma-i ümmetle” ele almamıştır. Osmanlı kılıç hakkıyla, askeri gücüyle egemenlik kurmuştur. Zaten bu güç tükenince de yıkılmıştır. Onun için boşa hayal görmeyelim. Eğer bütün petrol havzalarına yayılan İslam Alemini kendi yönetimimiz altında birleştirmek istiyorsak bu fethi yapacak dev orduya, o orduyu besleyecek büyük finansal ve ekonomik kaynaklara ve de uzun bir zamana ihtiyacımız vardır.
Pekiyi Osmanlı’nın ihyası iktisadi açıdan rasyonel midir? O da Pazartesi’ye kalsın.
YENİDEN OSMANLI- III: OSMANLI'NIN İHYASI TÜRKİYE İKTİSADİ AKLA UYGUN MUDUR?
YAYINLAMA:
Son iki yazımda Osmanlı’nın İhyası konusunu incelemiştim. İlk yazıda ihya edilecekse son dönem Osmanlı’nın bizim milliyetçi – muhafazakâr camia ile organik bağı olabileceğini, klasik dönem Osmanlısının bizim milliyetçi – muhafazakâr camiayı oluşturan Anadolu Türkleri için çok da ecdat sayılamayacak bir devşirmeler bürokrasisinin güdümünde olduğunu yazmıştım. O yazıda bizim milliyetçi – muhafazakâr camianın Osmanlı algısındaki çarpıklığı anlatmıştım. İkinci yazıda diğer Müslüman halkların ve özellikle Arapların Osmanlı algısını deşifre etmiş ve onlara göre Osmanlı’nın ne ifade ettiğini irdelemiştim. Buna göre de Osmanlının ihyasına en çok Arapların karşı çıkacağına değinmiştim. Bugünse daha farklı bir açıdan olayı tahlil edeceğim: Farz-ı muhal bütün İslam ülkeleri bizim liderliğimizi kabul etseler, AB benzeri bir iktisadi ve siyasi oluşum gerçekleşse, Türk Devlet Reisi de Eyüp Sultan’da kılıç kuşanıp Ayasofya’da Cuma namazı kılıp Halife ilan edilse, bu durumun Türkiye için yararlı ve akılcı olup olmadığını tartışacağım. Biliyorum, bu bizim insanımız için çok duygusal bir konu… Ama bu tür meselelerde akıl yerine kalple hareket ettiğimiz içindir ki, çoğu zaman çıkmaz içinde kalıyoruz.
Yukarıdaki senaryonun geçerli olduğunu düşünelim. Bugünkü AB benzeri bir Müslüman Toplumlar Konfederasyonu kurulmuş olsun. Bu birlik ortak para ve ortak maliye politikasının uygulandığı bir entegrasyon süreci olsun. Böyle bir durumda Türkiye’nin iktisadi ahvali, bizim “yerli ve milli ahalimizin” psikolojisi ne olurdu? Bakalım…
Bir ekonomik entegrasyon sürecinde, eğer her türlü üretim faktörü (sermaye ve işçi) serbest dolaşımdaysa, yine hem ortak para politikası (tek para birimi – Avro benzeri) hem de ortak maliye politikası (bütün ülkelerde tek elden vergi toplanması ve tek elden kamu harcaması) uygulanması durumunda entegrasyon en zengin ülkelerden en fakirlere servet ve gelir akışına yol açar. AB’de bu durum farklıdır. Orada tek para politikası halen tamamlanmamıştır, tek maliye politikası da yoktur. Bu ise zenginlerin (Almanya’nın) diğerleri aleyhine daha zenginleşmesi anlamına gelir.
Eğer Osmanlı ihya edilecekse, bugünkü şartlar içinde diğer ülkelerin buna razı olması için Türkiye ile entegrasyondan menfaatleri olması gerekir. Bu da Türkiye’nin emekçilerinden, girişimcilerinden, vergi mükelleflerinden toplanacak parayla Afganistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Somali’nin ihya edilmesi anlamına gelir. Yetti mi? Daha durun yeni başlıyoruz… Dünyada güvenlik sorunlarının en fazla olduğu, her nevi eşkıyanın boy gösterdiği, uyuşturucu ticaretinden beyaz kadın ticaretine gayr-ı kanuni işlerin en fazla vuku bulduğu coğrafyada güvenliği sağlamak kimin görevi olacaktır? Tabii ki, bu coğrafyada ordu denebilecek tek güç olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin. Bu coğrafyada açlıkla, salgın hastalıklarla mücadele edecek kurumsal yapı hangisidir? Tabii ki Türk Sağlık Bakanlığı. Türkiye’de çok küçük bir azınlık olan radikal selefi İslamcılarla fikir bazında kim mücadele edecektir? Diyanet İşleri Başkanlığı. Yani kendi memleketimizin bunca kalkınma sorunu varken, bu kadar senedir PKK ve FETÖ gibi teröristlerle mücadele ederken bir de bu geniş coğrafyanın sorunları ile uğraşmak ciddi bir finansal kayba, yüzlerce insanımızın kaybına ve Türkiye’nin enerjisinin boşa harcamasına yol açacaktır. Dahası şu anki halimizi finanse etmek için ciddi bir parasal kaynağa ihtiyaç varken, bu emperyal projenin finansmanı nereden gelecektir? Daha doğrusu bu kaynak musluğun başını tutan ABD, AB, Rusya ve Çin’den gelir mi? Cevap olumsuzdur.
Eğer bu entegrasyonda (yani ihya edilmiş Osmanlı İmparatorluğu’nda) emek dolaşımı serbest olacaksa, o takdirde, insan göçünün yönü bellidir: Ben birkaç istisna haricinde, hiçbir Türkün para kazanmak için Mogadişu’ya, eğitim için Bağdat’a, yaşamak için Karaçi’ye, dini yaşamak için de Riyad’a gideceğini zannetmem. Ancak aksi geçerlidir. Yani yıkılmış Irak, Suriye, Afganistan, Somali ve Libya’dan (bugün olduğu gibi kaçak değil, anasının ak sütü gibi helal ve yasal yollardan) Türkiye’ye sökün edecek binlerce “Yeni Osmanlı vatandaşını” milletimiz “ensar” gibi bağrına basabilecek midir? Muamma… Üstüne üstlük, haramzade Körfez Emirlerinin para babası kodamanlarının satın alacağı Türk firmaları da cabası…
Ticarete gelince… Şu anda Devletimizin doğru politikalarıyla hızla gelişen Silah Sanayimiz dışında yüksek katma değerli mal satacağımız ülkeler ihya edilmiş Yeni Osmanlı ülkeleri değildir. Belki inşaat sektörümüz bundan nemalanır. Ama Türkiye’nin bu süreçte değişecek emek yapısıyla ticaretimizde aslan payı düşük katma değerli giyim ve gıda sektörü olabilir. Belki –düşük bir ihtimal de olsa- tesettür modasına da İstanbul yön verebilir. Öyle ya Cemil İpekçi veya Muammer Ketenci kreasyonunun Kahire, Sana, Şam ve Kabil moda evlerinin favorisi olacağı aşikârdır.
Ez cümle… Böyle bir birlik bizi iktisadi olarak geriye götürür. Teknolojide geri kalmamıza, üretimde katma değerimizin düşmesine, gelecek göçlerle milli kültür ve kimliğimizin bozulmasına yol açar. Hiçbir akıl baliğ Türk böyle bir akılsızlığı kabul etmez. Ama iş farklı şekilde aksettirilmektedir. Mehter marşları eşliğinde fütühat hayalleri canlandırılmaktadır. İnsanlarımız akılları ile değil ama kalpleriyle harekete teşvik edilmektedir.
Son söz de şu olsun: Osmanlıyı ihya etmeye gerek yoktur. Çünkü zaten kurumları, halkı, kültürü ve yaşam tarzıyla Osmanlı bizatihi Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Hayırlı Cumalar.
FATİH'İ ANLAMAK - I
YAYINLAMA:
Cuma Günü Ayasofya Camii yeniden ibadete açıldı. Benim de içinde olduğum milliyetçi ve muhafazakâr kitlenin kalbinde bir yara olarak kalan Ayasofya’nın müze olma durumu nihayete erdi. Ayasofya’nın Cami’ye yeniden tahvili Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Fatih’in mirasının ve İstanbul’un “bize ait olduğunun” tapu belgesinin tescili olarak görülmektedir. Devletimizin bu mabedi layık olduğu şekilde ihya etmesi Türk milletinin de gönlünü kazanmıştır.
Bugün Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın mirasına nasıl sahip çıkabileceğimizi tartışacağım. Acaba Fatih nasıl bir insandı? Bugün yaşasa Türkiye ve Türkler hakkında ne düşünürdü? Eğer Fatih’i önemsemiyorsanız, onun düşünüş ve eylem tarzını anlamak istemiyorsanız bu, tabiî ki, önemsizdir. Ancak, eğer Fatih sizin kimliğiniz ve aidiyetinizde önemli bir yere sahipse o zaman “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!” diye Mehter Marşı okuttuğumuz gençlerin ve her daim genç kalan büyüklerimizin Fatih’in kişiliği, düşünüş ve eylem tarzı hakkında bilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda bugün ve bir sonraki yazımda Fatih’i hayatındaki farklı rolleri ile ele alacağım. Bunları bilimsel düşünüş, stratejistlik ve taktisyenlik, liderlik, mareşallik, dine bakışı ve vizyon olarak sınıflandıracağım. Ama öncelikle halkımızın çoğunluğunun kafasındaki Fatih’i anlatayım ki aradaki tezatlar ortaya çıksın. Bakalım ne çıkacak…
HALKIMIZIN KAFASINDAKİ FATİH
Şu anda büyük çoğunluğu (nüfusun kabaca yüzde 70’i) büyük şehirlerde yaşayan Türk Halkı’nın gözünde Fatih, haklı olarak, en büyük kahramanlardandır. Genel sağ cenah münevverleri (Münevveri bilerek kullandım; tenvir edilmiş yani başkaları tarafından aydınlatılmış demektir; milletin gerçek seçkinleri ise başkası tarafından aydınlatılmaz, kendileri ışık kaynağıdır, DMD.) için hem İslâm’ın “ilâ -yı kelimetullah – Allah’ın sözünü dünyaya yaymak” düsturunun hem de modern zaman münevverleri tarafından zikredilen “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresinin – Türk Dünya Egemenliği İdeolojisinin” cisimlenmiş örneğidir. Münevverler bunu söyleyince halkımızın içindeki geniş yığınlar için Fatih rahmetli Erbakan Hoca ile yine rahmetli Başbuğ Türkeş’in karması bir ideolojiye sahip, beş vakit namazında, dünyayı Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek isteyen bir ulu hakan olarak kabul edilir. Tabiî tarihi Kara Murat çizgi romanı ve piyasa işi dizilerden öğrenirseniz olacağı budur. Pekiyi, gerçek bu mudur? Yazının devamını okuyun, cevabı bulacaksınız…
FATİH’TE BİLİMSEL DÜŞÜNCE
Bilimsel düşüncenin özünde akılcılık yatar. Akılcılık ise olayları analiz ederken, sorunları çözerken, dünyadaki olgu ve süreçleri nesnel değerlerle ele alıp, aralarındaki neden sonuç ilişkisini sorgulayarak, yapılan hatalardan ders alıp tekrar etmeyerek, meselelere aklî ve mantıkî açıklamalar ve çözümler önermek demektir. Fatih’in bütün hayatı bu bakış açısının delilleri ile doludur. Öte yandan Fatih’in kendisi de yüksek düzeyde bir eğitimden geçmiştir. Tarihçilerin üzerinde ittifak ettiği üzere Arapça, Farsça, Yunanca, Latince dillerini çok iyi bilmekte, Sırpça ve İtalyancayı anlamaktadır. Matematik ve Tarih’te uzman olması bir yana, balistik biliminde mucit seviyesindedir. (İstanbul’un fethinde kullanılan havan topları ve roketler kendi icadıdır.) Sarayında her ülkeden filozofları ve bilim adamlarını toplamaya, onları tartıştırıp dinlemeye özel bir önem verirdi. Bugünkü Türkiye’deki siyasetçi profiline baktığımızda, çoğu aldığı eğitimle alakasız işler yapan, bırakın dört-beş yabancı dil bilmeyi büyük kısmı doğru düzgün Türkçe konuşamayan adamlar ile mukayese bile kabul edilemez. Bunun ötesinde devlet adamlarımızın ne kadar bilimsel düşünceye sahip olduğu ve ne kadar eleştiriye açık olduğu da tartışmalıdır. Toplum hayatının (özel ve kamu fark etmez) her alanında belli bir liderlik rolü üstlenen hemen hemen her Türk’ün ortak özelliği etrafında çanak yalayıcı dalkavuklardan bir hale oluşturup eleştiriye kulaklarını kapatmalarıdır. Fatih bunun tam tersi bir adamdı.
STRATEJİST VE TAKTİSYEN OLARAK FATİH
Tarihçilerin ortak görüşüne göre Fatih Büyük İskender’in Fetihlerini ve Gaius Julius Caesar’ın Savaşlarını sürekli okurdu. Bu bağlamda kara ordusunu yeniden teşkilatlandırdı, Yeniçeri’leri tüfekli piyade sınıfına dönüştürmeyi planladı, topçuluk ve balistik ilmine büyük önem verdi. Devleti büyük bir İmparatorluğun çekirdeği olarak yeniden teşkilatlandırdı. Böyle bir gücün denizlerde hâkimiyet olmadan oluşamayacağını bildiği için denizciliğe çok önem verdi. Bunda İstanbul’un Fethi sırasında Türk Donanması’nın yaşattığı fiyaskonun da büyük bir payı vardır. İstanbul’u bu büyük İmparatorluğun merkezi olarak yeniden kurdu. Belki de İstanbul Rumları onun devrinde İmparatorluktaki en mutlu kavim idiler. Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihine ve son dönem Osmanlı tarihine bakarsak Atatürk dönemi haricinde bu tarz bir stratejik kavrayışa, maalesef, rast gelemiyoruz. Tanzimat reformlarındaki yüzeysel değişimler, Balkan Harbindeki fiyasko, Abdülhamit Han ve Talat Paşa’nın Alman yanlısı siyasetleri, Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz, NATO’ya üye oluşumuz ve Kore Harbi’ne katılmamız, AB serüvenimiz, Birinci Körfez Harbi’ndeki tutumumuz, Yunan işgaline uğrayan Ege adalarına sessiz kalışımız, limanlarımızı ve denizlerimizi etkin kullanmayışımız, Rusya ve ABD karşısındaki “ince ayara dayanan” politikamız ve hepsinden ötesi borçla kalkınmayı şiar edinmemiz, bu stratejik bakış açısından yoksun olduğumuzun göstergeleridir.
FATİH’İN LİDERLİĞİ
Üniversitede 20-21 yaşlarında çocuklara ders anlatıyorum. İçlerinde çok azı derste sorduğum çok basit sorulara cevap verecek, gerekirse Hocası ile anlaşamadığı noktalarda itiraz edebilecek özgüvene sahipler. Burada bilgileri yok demiyorum, sınavda çok güzel neticeler alan öğrencilerin hemen hemen tamamı derste katılım sağlamıyorlar. 21 yıllık meslek hayatımda edindiğim tecrübeler ışığında birkaç istisna dışında bu gözlemim hep doğrulandı. Bunların hepsi özgüven eksikliğinden kaynaklanır. Özgüven liderliğin birinci şartıdır. İkinci şartı cesarettir. Öğrenci kitlesi içinde cesur kararlar verebilen ve bu kararların sonuçlarına da katlanmayı göze alan öğrenciler çok azınlıktadır. Bu öğrenciler çoğunluğa uymayı en temel kaide edinmişlerdir. Halbuki lider çoğunluğu kendine uydurabilecek cesarete sahip olmalıdır. Üçüncü haslet ise teşkilatçılıktır. Bu ise, bizim toplumumuzda (modern “cinci hocaların” güdümündeki post modern cemaat yapıları dışında) çok da rastlanmayan bir özelliktir. Fatih 21 yaşında koca devletin başına geçtiğinde, karşısında Çandarlı gibi dev bir siyaset figürü, onun yıllarca yönettiği bir bürokrasi, Anadolu’da ve Rumeli’deki köklü hanedanlar bulunmaktaydı. O ise özgüvenle dizginleri ele aldı, cesaretle (ve çokça sertlikle) kararlarını alıp uyguladı ve devleti yeniden teşkilatlandırdı. Bizim genç arkadaşlar özgüven, cesaret ve teşkilatçılığa sahip değillerse saçı başı ağarmış yetmişlik “delikanlılar” hiç sahip olamazlar. Onun için siyaset, devlet ve toplum hayatımızda “idare-i maslahatçılık”, “neme lâzımcılık”, kokmaz bulaşmaz tavır temel düstûr haline gelmiştir. Böyle olunca “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!” desen ne olur, demesen ne olur.
Cuma’ya devam etmek üzere şimdilik hoşçakalın.
FATİH'İ ANLAMAK- II
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımda Fatih’i hayatındaki farklı rolleri ile ele alacağımdan bahsetmiştim. O yazıda Fatih’in bilimsel düşünüş, stratejistlik, taktisyenlik ve liderlik yönlerini ele almıştım. Bugüne ise Fatih’in mareşallik yeteneğine, dine bakışına ve vizyonuna değineceğim.
YENİÇAĞIN EN BÜYÜK MAREŞALLERİNDEN OLAN FATİH
Mareşal teknik olarak büyük meydan savaşı kazanmış generallere verilen unvandır. Fatih başta İstanbul olmak üzere birçok kale fethetmiş, Karaman Beyliği’ni ortadan kaldırmış Kırım’ı ilhak ve Doğu Karadeniz sahillerini fethetmiş ve Romanya’yı devlete bağlayarak Karadeniz’i bir Türk Gölü haline getirmiştir. Bu süreçte başta Venedik, Papalık ve Akkoyunlu Sultanlığı olmak üzere büyük bir ittifaka karşı savaşmıştır. Süreç Otlukbeli Meydan Muharebesi ile taçlanmıştır. Savaşın sonunda Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan Bey yanındaki Karamanoğlu’na şöyle demiştir: “Be hey Karamanoğlu! Hanedanın bed nâm olsun. Benim ne işim vardı Osmanoğlu’yla!” Uzun Hasan Bey öyle küçümsenecek bir adam değildir. Bugünkü Irak, İran, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Türkmenistan’ın mutlak hükümdarıdır. Ordusu Ortaçağ’ın en dehşetli ve talimli ordularındandır. Ancak karşısında Fatih’in otuz yılda oluşturduğu profesyonel bir Yeni Çağ ölüm makinası vardı. Fatih Yeniçeriyi tüfekli ağır piyade sınıfına dönüştürmüş ve sahra topçuluğunu geliştirmiştir. Bu savaştaki başarı sadece o anlık komutanlık becerisinin değil ama bütün hükümdarlığı süresince harcadığı emeğin somut ürünüdür. Çok sonraları Kanuni devrinde İspanyol General Gonzalo Fernandez de Cordoba’nın İtalya savaşlarında uyguladığı tüfekçilerin yaylım ateş tekniği ile 17’inci asırda İsveç Kralı Gustavus Adolphus’un sahra savaşlarında kullanacağı hafif topların ilk kullanıcısı olmuştur. Sebebi ise çok açıktır: çağının çok önünde bir teknoloji kullanımı ve taktik bilgisi. Tabii bunun arkasında bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma olduğu kadar, serbest düşünceye, akla ve bilime güven de vardır. Şimdi Fatih’in torunları olarak övünen bizler, teknoloji geliştirmek, bilimsel araştırmalara destek vermek, eleştirel düşünceyi öne çıkarmak konusunda ne yapıyoruz? Hakkını yemeyelim, Türkiye’nin özellikle İHA ve SİHA teknolojisi ile neler başardığını hepimiz gördük. Ancak diğer alanlarda Türk ekonomisi bir montaj tezgâhından öte gitmemektedir. Düşünün ki, yıllardır sözünü ettiğimiz Altay Tankını tezgâha süremememizin sebebi motorunu yapamamamızdır. Türkiye’nin insan gücü mü yoktur? Vardır. Türkiye’nin parası mı yoktur? Vardır. Pekiyi neyi yoktur? Fatih benzeri stratejik bir bakış açısı ve mareşallik yeteneği. Altay Tankını devletin kuracağı ve her şeyini devletin karşılayacağı bir fabrikada üretebilecekken sırf özel sektör olsun diye oraya buraya ricada bulunmanın bir anlamı var mı? Fatih’in Ayasofya Camiinde Cuma namazı herkes kılabilir, ama bu Fatih’in mirasını sahiplenmek demek değildir. Fatih’in mirasının sahiplenmek için onun stratejik bakış açısına, liderliğine ve komutanlığına, akla ve bilime verdiği öneme de sahip olacaksınız.
FATİH’İN DİNE BAKIŞI VE İSLAM YORUMU
Bizim ahaliden sıradan bir vatandaş için Osmanlı Padişahlarının her biri kutsanmış, evliyalara nispet edilecek ve hâk-i pâyine (ayağının bastığı toprağa) yüz sürülecek mübarek zatlardı. Bu bağlamda fetihle müjdelenmiş Sultan olarak Fatih, bizim ahalinin gözünde, kutb-ül aktab (NOT: Tasavvufta manevi olarak dünya üzerinde tasarruf sahibi velilere kutb denir, kutb – ül aktab ise kutbların kutbudur, DMD.) makamına kadar yükselmiştir. Atasözünün dediği gibi: “Şeyh uçmaz, mürit uçurur!” Fatih durumunda bu ise, gerçeklerden yüz seksen derece sapmak anlamına gelir. Fatih Sultan Mehmet’in kendini yakın gördüğü dini yorum, bugün kendini cemaat önderi olarak takdim eden “modern cinci hocaların” bakışından hayli farklıydı. Fatih’in birinci dereceden hocası Akşemsettin Hazretleri idi ki bu köşede daha önce yazdığım 1 Haziran 2018 tarihli “DİLENCİ ŞEYHİN KÖSE MÜRİDİ, KÖSE ŞEYHİN CİHANGİR MÜRİDİ” adlı yazıda ondan etraflıca değinmiştim. Akşemsettin her halinden heterodoks Kalenderî Hayderi gelenekten geldiği belli olan Hacı Bayrâm-ı Veli’nin mürididir. Para, mal ve mülk peşinde değildir. Akşemsettin Hazretleri Dini, bugünkü cinci hocalar gibi anlamaz, aslında bozulmuş halde olsalar bile bugünkü Alevi Müslümanlara yakın bir din anlayışına sahipti. Yine Fatih’in bildiğimiz kadarı ile Hurufi Bâtınilere de bir sempatisi vardır. Bunlar da heterodoks İslam anlayışına müntesiptir. Yine Fatih’in kendini yakın hissettiği bir başka grup Kalenderi tarikatıdır. Fetihten hemen sonra bir Bizans kilisesini Kalenderi dervişlerine dergâh olarak vermiştir ki, bugün bu bina, Veznecilerde Kalenderhane Camii olarak hizmet vermektedir. Özellikle Rumeli’ndeki devrin en büyük Kalenderî Şeyhi Otman Baba ile yakın ilişki içindedir. Otman Baba ve Fatih ilişkisine de yine bu köşede yayınlanan 7 Aralık 2018 tarihli “TARİH GEÇMİŞTE YAŞANAN ÖYKÜLERİN BUGÜNE UYARLANARAK ANLATILMASI MIDIR?” adlı yazımda değinmiştim. Bu adı geçen şahıs ve tarikatların ortak özelliği hâkim Ortodoks / Kitabi İslam anlayışına karşı heterodoks bir İslam anlayışını benimsemeleri ve Vahdet-i Vücut inancına sahip olmaları idi. Bugün Fatih gelse ve gençlere “Ketçap yemeyin, azarsınız!” diyen, “Asansöre kadınlarla binmek zinadır” diyen, “Yolsuzluk hırsızlık değildir!” diyen, Allah’ın Cenneti’nin kâhyası misali saf ahaliye “Yetmiş salavat çekene bir huri!” müjdesini veren “cinci hocaları” görse hırsından kudururdu. Bu Hacivat Çelebi kılıklı “cinci hocaların” kelleyi kurtarsalar bile adam akıllı bir falakaya yatırılacakları (benim kanaatimce) kat’idir.
FATİH’İN HEDEFLERİ VE VİZYONU
Aslında şu ana kadar iki yazıda çizdiğimiz Fatih Sultan Mehmet Han portresindeki bütün özelliklerine Fatih’in vizyonunu anlatırken tekrar değineceğim. Fatih’in amacı neydi? Bu açıktır ki, Fatih Sultan Mehmet kendine ne Emevî ve Abbasi Sultanlarını, ne İran Şahlarını, ne de Türk Hakanlarını örnek almıştı. Fatih Sultan Mehmet yeniden Roma İmparatorluğu’nu kurmak, hem Doğu hem de Batı Roma taçlarını kendinde birleştirmek istiyordu. Bu yüzden kendini Kayser-i Rum (Roma Sezarı) ve Sultan-ı İklim-i Rum (Roma ülkesinin Sultanı) olarak adlandırırdı. Roma İmparatorlarının hepsinin ortak unvanı olan “pontifex maximus / bütün dinlerin başrahibi” unvanını kullanmasa bile, fiilen o unvanın sahibi gibi davranmıştır. Örneğin protokolde Fener Rum Patriğini Şeyhülislam’la eşit kabul etmesi yanı sıra, Bizans döneminde İstanbul’a sokulmayan Ermeni Gregoryen kilisesini İstanbul’a kabul ettiği gibi, aynı zamanda İstanbul Ermeni Patrikliğini de o kurmuştur. Fatih döneminde adının başında “Has” olan birçok paşa vardır. Bunlar ne Türk kökenlidir, ne de devşirmedir. İsminin başında “Has” unvanı olan bu paşalar aslında Fetihten sonra Müslüman olmuş Bizans Prens ve Asilzadeleridir. Yani Bizans aristokrasisi İslam’ı kabul ederek daha kuvvetli bir şekilde devlet yönetiminde yer almıştır. Fatih İstanbul’u ihya ve inşa ederken de bir Türk İslam beldesini değil ama Büyük Konstantinus ve Büyük Justinianus’un İmparatorluk şehrini temel almıştır. Yeniçerilerin yeniden teşkilatlandırılması ve tüfekli ağır piyade sınıfına dönüştürülmesi de Roma Lejyonerleri örneğini takip eder. Fatih’in, belki de ölümüne bile sebep olan, bu Roma’nın ihyası hayali ve vizyonu son seferinde de gözümüze sokulur: Gedik Ahmet Paşa’nın başlattığı İtalya’nın fethi projesine kendisi de bizzat katılacaktır. Amaç Aya Sofya’nın yanına San Pietro Katedralini ve Şeyhülislam’la patriğin yanına Papa’yı da katmaktır.
Fatih bu hedefini gerçekleştirseydi ne olurdu? Tarih “keşke” ile yazılmaz, tarih olan bitenin kaydına dayanır. Ancak ben tarihçi değilim ve fikrimi ifade edeyim: Eğer Fatih zehirlenip öldürülmese idi, muhtemelen bir sene içinde bütün İtalya’yı fethedecek, Roma’da Batı Roma İmparatoru olarak taç giyecek, belki Papalığı da İstanbul’a taşıyacaktı. İtalya’nın fethiyle beraber hem sanat ve ilim alanında önemli katkılar elde edecek, hem de ilkel kapitalizmin temel finans kurumları ve bu kurumların idare ettiği servet ile iktisadi ve sosyal hayata bakışımız değişecekti. Belki de başka türlü ve bize özgü bir kapitalizmin temelleri de atılacaktı.
Neyse yerim kalmadı… Bir sonraki yazıda Sayın Ali Erbaş’ın bahsettiği Fatih ve Vakıflar ilişkisine değineceğim.
Herkesin Bayramı ve Cuması mübarek olsun…
FATİH DE LANETLENENLERDEN MİYDİ?
YAYINLAMA:
Bizim memleketimizde siyasi içerikli tartışmalar, eğer biraz dışarıdan bakarsanız, gayet komik ve eğlendirici tartışmalardır. Son 15 günün konusu da Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın Ayasofya minberinde elinde kılıçla okuduğu Cuma Hutbesi sırasında söylediği sözlerdir. Sayın Erbaş hutbede mealen “İslam dininde vakıfların dokunulmaz olduğunu, vakıflara dokunanın yanacağını ve vakıfların vakıf senedine uymayacak şekilde kullananların lanetlendiğini söyledi.” Memleketimizde bu şekilde kışkırtıcı sözlerin gazına gelmeye çok mütemayil insanlar da hemen salvoya başladılar: “Diyanet İşleri Başkanı istifa etsin, Atatürk’e lanet okudu.” Karşı tarafta ise meramını doğrudan söyleyemeyen iktidar yanlıları bin dereden su getirerek kıvırtmaya çalıştılar. Hâlbuki çoğu da bal gibi hutbede söylenen sözlere katılıyorlardı. Pekiyi, ben ne düşünüyorum? Bana göre bu tartışma baştan sakıttır. Sayın Erbaş’ın “vakıfların İslam’da dokunulmazlığı” ve “vakıflara dokunanın lanetlendiği” yönündeki ifadeleri yanlıştır, dine dayanarak bu sözleri etmesi de caiz değildir. Tabii ki, her insan dünyevi bir amaçla bu düşünceyi söyleyebilir, ama dinde olmayan bir şeyi (vakıfların dokunulmazlığı) varmış gibi gösterip sonra da sadece Allah’ın takdirinde olan bir meselede (lanetlenmek) bir garip âdemoğlu olarak hüküm vermek hududunu aşmak, kendini (hâşâ) Allah yerine koymaktır. Mesele dini açıdan bu durumdayken, Osmanlı tarihi açısından nerededir? Osmanlı tarihinde vakıfların sosyal ve iktisadi faydaları nedeniyle yeri çok önemlidir. Ancak, vakıflar aynı zamanda, belli dönemlerde “paralel devlet yapılarının” temelini teşkil ettiği için Osmanlı yönetimi bunlara el koymuştur. Bu kişilerden biri de Fatih Sultan Mehmet Han’dır.
Bugün ilk önce İslam’da vakıfların dokunulmazlığı fikrinin yanlışlığını anlatacağım. İkinci olarak her dünyevî meselede Allah’ın lanet edeceğini beklemenin ya din tahrifçiliğini ya da dinî cehaleti gösterdiğini vurgulayacağım. Sonrada Osmanlı tarihinde vakıflara değineceğim.
İSLAM’DA VAKIFLARIN DURUMU
Ben ilahiyatçı değilim ve bu yüzden işi ehline bırakalım. TDV İslam Ansiklopedisi Vakıf başlığı altında Hacı Mehmet Günay’ın yazdığı maddeye atıfta bulunalım:
“Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek hukukî bir işlemle kurulan ve İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır müessesesini ifade eder… Ebû Hanîfe’ye göre vakıf, vakfedenin mülk bir aynı mülkiyetinde tutarak menfaatini fakirlere veya bir hayır cihetine tasadduk etmesidir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed vakfı, “menfaati insanlara ait olmak üzere mülk bir aynı Allah’ın mülkü olarak temlik ve temellükten ebediyen alıkoymak” şeklinde tanımlar. Ebû Hanîfe’ye göre vakıf işlemi bir tür âriyet niteliğindedir ve vakfedilen malın mülkiyeti hükmen vakıf yapanda kalmaktadır. İmâmeyn’e göre ise bunlar vakfedenin mülkiyetinden çıkıp Allah’ın (kamunun) mülkü haline gelmektedir. Hanefî doktrininde ve Osmanlı uygulamasında doğurduğu sonuçlar bakımından daha çok İmâmeyn’in tarifi benimsenmiştir… Kur’ân-ı Kerîm’de vakıf kavramını ve kurumunu doğrudan çağrıştıracak bir ifade yer almamakla birlikte Allah yolunda harcama yapmayı, fakir, muhtaç ve kimsesizlere infak ve tasaddukta bulunmayı, iyilik yapmada ve takvâda yardımlaşmayı, hayır ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok âyet Müslüman toplumlarda vakıf anlayış ve uygulamasının temelini oluşturmuştur. … ” (https://islamansiklopedisi.org.tr/vakif)
Yani, Kur’an – ı Kerîm ve Sünnet – i Nebevî’de açıkça belirtilmeyen, tanımlanmayan, hukuki varlığı hakkında mezhepler arası uyuşmazlıklar bulunan, hatta Hanefî fıkhında İmâm-ı Azâm ve iki büyük öğrencisi İmam-ı Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed arasında fikir ayrılığı bulunan bir meseleden bahsediyoruz. Kim nerede söylemiştir vakıflar dokunulmazdır diye? Kime göre bunu söylüyorsunuz?
Kendiniz Diyanet İşler Başkanı olarak içtihat mı yaptınız? Oysa sizin uzmanlık alanınız fıkıh değil, dinler tarihidir. Hatta Hristiyanlık üzerine yazdığınız eserleriniz İslam fıkhı üzerine yazdıklarınızdan kat be kat fazladır.
ALLAH’IN LANETİNE KİMLER UĞRAR?
Haydi, bunların üzerinde durmadık, es geçtik diyelim. Bir vakfın vakfiyesindeki şartların gerçekleşmesini engellemek nasıl Allah’ın lanetine vesile olsun ki? Allah’ın lanetine uğramış topluluklar Kur’an’da zikredilir:
Bunlar “yaptıkları yüksek binalar, inşaatlar ve gökdelenlerle övünen, kibirlenen Âd Kavmi, Allah’ın nimetine nankörlük eden Semûd Kavmi ve Benî İsrail, eşcinselliği bütün topluma zorla dayatan Lût Kavmi, üçkâğıtçılığı, sahtekârlığı ve ticarette yaptığı hileyle meşhur Medyen ve Eyke Kavmi, tek adam rejimi kurup başlarındaki zorbaları tanrılaştıran Firavun ve Nemrud Kavmi, tefecilik ve beyaz kadın ticareti ile geçinen Ebû Leheb ve Mekke Müşrikleridir.”
Siz hangi dini bilgiye dayanarak bir vakfın vakfiyesinin bozulmasını Allah’ın lanetine gerekçe olacağını söylüyorsunuz? Kimse kendini Allah yerine koymasın… Bu sözlerden dolayı Sayın Ali Erbaş’ın tövbe etmesi gerekir. Çünkü kimse Allah’ın kitabında olmayanı Allah’ın kitabında varmış gibi söyleyemez, bundan dini hüküm çıkaramaz. Bu sözleri söyleyenin ya dinde reforma ve tahrifçiliğe niyetlendiğine ya da cehaletine hükmedilir. Ben, iyi niyetli olarak bakıyorum ve ikinci seçeneğin doğru olduğuna inanıyorum.
OSMANLI’DA VAKIFLAR MESELESİ
Bizde genel olarak sağ düşünceli münevverler / aydınlatılmışlar “serbest piyasa ekonomisini” ve “özel mülkiyeti” sanki Allah’ın emriymiş gibi kutsallaştırırlar. Hâlbuki torunları olmakla övündüğümüz Osmanlı Medeniyeti 1850’ye kadar toprakta özel mülkiyetin değil kamu mülkiyetinin (yani bir nevi Komünizmin) olduğu bir ekonomik sisteme sahipti. Bizzat cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayata geçirdiği ilkelere göre ekilebilir (yani katma değer üretebilir) bütün araziler devlete aitti. Padişahlar bile tahta çıktıklarında kendilerine tevdi edilen arazilere (Has diye bilinen en yüksek gelirli ve en kıymetli araziler) malik değillerdi. Ölünce bütün bu araziler devlete kalırdı. Padişahın sadece bir oğlu tahta çıkacağı ve diğerleri – yine Fatih Kanunnamesine göre- “nizam-ı âlem için” boğdurulacağından onlara kalacak miras bir mesele değildi. Yeni Padişaha yeni haslar verilirdi. Ancak ya Padişah kızı ve eşi olan Sultanlar, onlar ne olacaktı? Padişahlar, onları takiben Paşalar, Ağalar kendi tasarruflarına verilen arazileri vakfederlerse, o takdirde, bu arazilerin mülkiyeti devlette olmak kaydıyla kira ve üretimden kaynaklanan gelirlerini mirasçılarına bırakabilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu: Hem Hanım Sultanlar, Sultanzadeler, Paşazadeler ve Ağazadeler babalarından belli bir gelir – hem de büyük bir gelir – miras alabiliyorlardı, hem de o dönemde olmayan sosyal devletin vazifesini gören ve topluma sosyal hizmet üreten kurumlar oluşturuluyordu. Ayrıca vakıf mallarından vergi de tahsil edilemiyordu. Burada kritik nokta vakfın yönetiminin kimin elinde olduğuydu. Vakıfların yönetimi el değiştirebilirdi. Osmanlı yönetiminde – özellikle iktisadi buhranlar sırasında – Vakıfların yönetimi tarikatların eline geçebiliyordu. Yani belli bir müddet sonra Devlet bir bakıyordu ki, ekilebilir ve dolayısıyla vergi kaynağı olan arazilerin önemli bir kısmı Tarikat şeyhlerinin eline geçmiş. Örneğin böyle bir duruma Fatih zamanında rastlıyoruz. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da ve Rumeli’de iyice bitleri kanlanan ve büyük miktarda ekilebilir araziyi vakıf adı altında eline geçiren tarikatların vakıflarına el koymuş ve devletleştirmişti. Çünkü bu vakıflardan vergi tahsil edilemiyordu ve devletin ciddi bir nakit sıkıntısı vardı. Bu duruma o dönemin “cinci hocaları” çok bozuldular ve bir ihtimal Fatih’in zehirlenmesini organize edenlerle iş birliği içindeydiler. Nitekim Fatih’in oğlu İkinci Beyazıt’ın ilk yaptığı iş de bu vakıfları tekrar tarikatlara vermek oldu. Bir başka örnek de Atatürk’tü. Cumhuriyet kurulduğunda ekilebilir arazinin yüzde 60’ı vakıfların ve vakıfların da yüzde 90’ı tarikatların
elindeydi. Atatürk, Fatih gibi vakıfları devletleştirdi. O zamana kadar “Paşa Hazretleri!” diyerek Atatürk’ün karşısında temenna eden bu “cinci hocalar”, servet ellerinden gidince Atatürk’ü “Deccal” ilan ettiler.
FATİH DE LANETLENMİŞ MİDİR?
Şimdi Sayın Erbaş’a son bir soru soruyorum: Acaba zât-ı âlilerinin kıymetli içtihadına göre “dokunulmaz” olan tarikat vakıflarını devletleştiren Fatih de “Allah’ın lanetlediği” kimselerden midir? Bu durumda Fatih ve Atatürk’ün durumlarındaki benzerliği nasıl yorumlarsınız?
BİRKAÇ SORU VE BİRKAÇ CEVAP
YAYINLAMA:
Bu köşede altı yazıdır Ayasofya, Osmanlı’nın İhyası, Fatih ve Vakıflar konusunda yazdım. İster istemez okuyucular da bazı sorular soruyorlar. Üstüne bir de dünyada açıklanan ikinci çeyrek büyüme oranları geldi. Tabii ki tam bir iktisadi felaketle karşı karşıyayız. Bu konuda da kafalarda kalan bazı soruları yanıtlamaya çalışacağım.
BİR VAKFIN TASARRUF HAKKI KAMU OTORİTESİNE AİTTİR
En son yazımla ilgili birkaç kişiden şöyle bir tepki aldım: “Bir vakfın amacının dışında kullanılması Allah’ın lanetini gerektirmez. Ancak bu, yine de, yapılan işin doğru olduğu anlamına da gelmez. Siz dini argümanlarla Türkiye’de Batılılaşmayı savunuyorsunuz!”
El Cevap: “Ayasofya’nın veya herhangi bir vakfın mülkiyeti Hanefi fıkhının İmameyn (İki İmam) olarak tanıdığı İmam-ı Azam’dan sonraki en önemli müçtehitler olan İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre Allah’a ve dolayısıyla pratikte kamuya aittir. Kamuya ait mülkler üzerinde tasarruf hakkı – mülkiyetin bir özel şahsa devredilmemesi şartı ile – yine kamu otoritesine, yani hükümete aittir. (Osmanlı döneminde bu yorum kabul edilmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti birçok defa, birçok vakfa el koyup devletleştirebilmiştir. DMD) Eğer bu mülkler özel kişilere devredilirse, o zaman, vakfın mantığının dışına çıkılır. Vakfın ne amaçla kullanılacağı ise zamanın hükümetinin tercihine kalmıştır. İster cami yapar ister müze… Bu tamamen siyasi bir tasarruftur. Benim itirazım Ayasofya’nın camiye tahvil edilmesi değil, aksine ben bu uygulamayı destekliyorum. Ancak itirazım siyasi olgular ile dini nassların karıştırılmasınadır. Çünkü siyasi olgular zamana, mekana ve koşullara bağlı olarak değişir. Ancak dini nasslar zamana ve mekana göre değişmez. Eğer siyasi uygulamaları dini gerekçelere dayandırırsanız ilahi olan dini, dünyevi olan siyasi çatışmalar içinde bir taraf olmaya ve doğal olarak da geçiciliğe mahkûm edersiniz. Bu yukarıdaki argümanın teknik kısmına verdiğim cevap.
Gelelim siyasi kısmına… Bu köşede birçok yazımda Batı Uygarlığı’nın kapitalizm mikrobuyla birlikte kendi köklerinden kopup bir Frankestein’a dönüştüğünü, bugünkü sömürgeci ve emperyalist haliyle üzerinde yaşayan canlı türleriyle beraber bütün dünya için bir felakete sebep olma potansiyeli içerdiğine değindim. Ayrıca Türk modernleşmesine yönelik eleştirilerim, Türkiye’de Batılılaşma namı altında Batılı gibi üretmeyip Batılı gibi yaşamak isteyen “beyazlatılmış Türkler” ve yeni nesil “yerli ve milli arkadaşlara” yönelik görüşlerim de açıktır. Keza “demokrasi – insan hakları – özgürlük” sloganları ile Eşkıyabaşı APO ve Casusbaşı FETO’ya destek verenlere nasıl yaklaştığım da ortadadır. Buna rağmen bana Batılılaşma taraftarı demek büyük bir insafsızlıktır. Osmanlı ve Türk kültürünü temsil etmek demek fes giyip Tanzimat hovardaları gibi dolaşmak demek değildir. Okuduğunuz Kur’an-ı Kerim’de Allah size ne diyor, onu merak etmeden sadece Arapçasını ezberlemek de Müslümanlık değildir. Öte yandan Türkçeyi doğru dürüst konuşamadan, tarihi popüler dizilerden öğrenince Türk milliyetçisi, akşam iki kadeh parlatıp yılbaşları Noel ağacı yapınca da Atatürkçü olunmaz. Hele etnik veya mezhebi azınlık gayesi ile veya daha basiti üniversite kantininde kız tavlamak için solcu hiç olunmaz. Müslüman olmak, milliyetçi, Atatürkçü veya solcu olmak ilk önce düşünsel bir eylem ve belli bir miktarda bilgi birikimi gerektirir. Bana yönelik bu eleştirinin altındaki ana saik de “bilgi olmadan fikir sahibi olan” kasabalı lumpen aidiyettir.”
PANDEMİK KRİZ TALEP YÖNETİMİ İLE ÇÖZÜLEMEZ
Gelen ikinci soru da “Ne olacak Hocam bu Pandemik Kriz?” şeklindedir.
El Cevap: İktisat Bilimi’nde, özellikle makro iktisat alt branşı geliştiğinden bu yana, iktisadi dalgalanmalara karşı politika geliştirilirken hep ekonominin toplam talebini yönetmek amaçlı politikalar öne çıkarılmıştır. Bunda, özellikle Keynes’in hala silinemeyen etkisiyle, krizlerin ana saikinin toplam talepteki dalgalanmalar olduğu varsayımı yatar. Bu varsayım, çoğu zaman, haklıdır da. Çünkü normal zamanlarda kapitalist sistem üretimle ilgili sorunlara sahip değildir. Üretim her daim devam eder. Ancak gerek gelirin eşitsiz dağılımı, gerekse rekabetçi yapıdan oligopollere doğru değişim, kapitalist sistemde sorunların çoğu zaman talep temelli ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sorunlar toplam talep, yani vatandaşlar ve firmaların ekonomideki mal ve hizmetlere toplam harcamaları, merkezli olunca da, tedavi de toplam talep yönetimi ile sağlanmaya çalışılmaktadır. Toplam talep yönetimi deyince, hemen akla gelen, para ve maliye politikasıdır.
Bugün Türkiye de dahil olmak üzere bütün dünyada karşı karşıya olduğumuz kriz süreci talep merkezli değildir. Firmalar zorunlu olarak üretimi kısmak ve işçi çıkarmak, ülkeler de yine zorunlu olarak dış dünyayla ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştır. Üretim ve tedarik zincirleri kırılmıştır. Bu yüzden ABD tarihte görülmemiş bir daralma ile (- yüzde 32) karşı karşıya kalmış, yine AB ülkeleri yüzde 10’lar üzerinde daralmayı tecrübe etmişlerdir. Bu talep kaynaklı değil ama küresel salgın sebebiyle ekonomileri vuran zorunlu bir arz şokuna verilen tepkidir. Anlaşıldığı kadarı ile salgın devam ettiği müddetçe de bu durum devam edecektir.
Para ve maliye politikaları ile batık firmaları yüzdürmek, alt gelir gruplarını desteklemek sadece geçici bir önlemdir. Çözüm özel firmaların kotaramadığı üretimi kamu firmaları ile yapmaktır. Ancak bu da ciddi kaynak gerektirir. Eğer yüksek oranda birikmiş dış borcumuz olmasaydı, bugüne dek özelleştirilen firmalar özelleştirilmeyip – çok daha ucuza- iyileştirilseydi, bugün piyasada “pandemik kriz” denen bu süreçte elimiz daha kuvvetli olurdu. Pekiyi büyüme tahminim nedir? Bu durumda tahmin yapmak zor ama ikinci çeyrekte Türkiye’nin yüzde 8 – 10 oranında bir daralma ile karşılaşacağını tahmin ediyorum. Dikkat edin, bu tarih Nisan - Mayıs – Haziran dönemini içermektedir, içinde bulunduğumuz çeyreği değil.
Hepinizin Cuması mübarek olsun.
DÖVİZ PİYASASININ ANATOMİSİ
YAYINLAMA:
Türkiye finans piyasalarında son on beş gündür hoyrat dalgalanmalar gerçekleşiyor. Her gördüğüm insanın sorduğu sorular genelde şu minvalde: “Dolar 10 TL olacakmış doğru mu?” “Çeyrek Altın 1000 TL üstüne çıkacakmış, ne dersiniz?” “Hükümetimizi yıkmak için Üst Akıl komplo yapıyormuş, gerçek mi?” “Hangi iktisadi önlemleri almalıyız?” “Ali Babacan’ın hükümete on maddelik önerisine nasıl bakıyorsunuz?” “Berat Albayrak başarılı mı?” Bugünkü ve bundan sonraki birkaç yazıda bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.
Bugün ilk önce kur dalgalanmalarının doğasını anlatacağım. Bu konuda iktisat biliminde çeşitli teoriler geliştirilmiştir, ancak bu teorileri birbirini tamamlayacak şekilde bir araya getiren genel bir teori bulunmamaktadır. Tıpkı fizikte bir genel alan teorisinin eksikliği gibi… Bu durumun sebebi döviz piyasalarının birden fazla role ve içeriğe sahip olması kadar küreselleşmenin yarattığı ve benim “ağ etkisi” olarak tanımladığım şartlar bütünüdür.
DÖVİZ PİYASASI NEDİR?
Bir ülkenin döviz piyasası deyince yerli paranın yabancı para ile takas edildiği piyasa akla gelir. Bu yüzden bir ekonomiye belli bir dönemde birçok farklı sebep ve yolla giren döviz miktarı ile eldeki döviz rezervlerinin toplamı döviz arzını, yine aynı ekonomiden aynı dönemde birçok farklı sebep ve yolla çıkan döviz miktarı ile o dönemde ödenecek döviz borçlarının toplamı da döviz talebini oluşturmaktadır. Tabii burada genel bir döviz piyasasından ziyade farklı para birimleri için ayrı ayrı piyasalardan bahsetmek gerekir. Her bir para birimi için oluşan piyasalarda (Avro piyasası, Dolar piyasası gibi, DMD.) o piyasayı dengeyi getirecek yabancı paranın TL cinsinden fiyatına da Kur adı verilmektedir.
Yabancı bir para biriminin üç farklı niteliği vardır:
i) yabancı bir devletin milli parası olması,
ii) o ülke ile yapılan ticari işlemlerde (ihracat ve ithalat) alışveriş aracı olması
ve
iii) o ülke ile özel veya kamu eliyle yapılan finansal işlemlerde kullanılan finansman aracı olması
Döviz olarak tanımlanan para biriminin aynı zamanda bir ülkenin de para birimi olması, bu paranın arz ve talebini etkileyen faktörlerden önemli birinin o ülkenin para politikası olduğunu gösterir. Bu ise doğal olarak döviz kuru fiyatlarını hem o ülkenin para politikası faiz oranları ile hem de TCMB faiz oranları ile bağlantılı hale getirir. Herkesin anlayacağı biçimde söyleyecek olursak diğer her şey sabit iken TC Merkez Bankası faiz düşürürse kurlar yükselir, faiz arttırırsa kurlar düşer. Öte yanda yabancı ülke Merkez Bankası faiz düşürürse kurlar düşer, faiz arttırırsa kurlar yükselir. Çünkü Merkez Bankalarının faizi aslında piyasaya sürdükleri para miktarını belirlemek için bir araçtır. Örneğin bizim Merkez Bankamız faiz düşürdüğünde piyasaya daha fazla TL sürer, bu durumda TL’nin arzı arttığı için yabancı paralar TL’ye göre değer kazanırlar.
Yabancı bir para biriminin ikinci niteliği o ülke ile yapılan ithalat ve ihracat işlemlerinde alışveriş aracı olması durumudur. Bu yüzden örneğin bizim ülkemizin AB’ye ihracatı artarsa ülkemize daha fazla Avro girer ve dolayısıyla ülkemizde Avro arzı artar ve Avro kuru düşer. Tersine AB’den yapılan ithalat artarsa, bu sefer AB mallarını satın almak için daha fazla Avro’ya ülkemizde ihtiyaç duyulur, bu yüzden de ülkemizde Avro talebi artar ve Avro kuru yükselir.
Özellikle uluslararası/küresel finans piyasalarının gelişmesi ile birlikte ülkelerin hükümet ve şirketlerinin dış borç olanakları adeta sınırsız hale gelmiştir. Burada hangi ülkeye ne kadar dış borç verileceği o ülkenin piyasa faizi ile borç verecek ülkenin veya küresel piyasa da dolar faizinin (çoklukla Libor faizi) farkı ile belirlenir. Eğer TL piyasa faizi ile yurt dışı faiz arasındaki fark artarsa döviz kurları düşer, azalırsa döviz kurları yükselir. Bu işlemde ikinci önemli değişken de belirsizliktir. Burada döviz bir menkul kıymet, bir tasarruf/finansal yatırım aracı özelliğini taşıdığı için belirsizlik önemli hale gelir. Belirsizlik yatırımcıların borç verdikleri ülkenin borcu geri ödeyebilme kapasitesi hakkında şüphelerini tanımlar. Örneğin diğer değişkenler sabitken dış yatırımcıların Türkiye’nin borçlarını ödeyebilme kapasitesi hakkında herhangi bir sebeple şüpheleri yani belirsizlik artarsa, Türkiye’den döviz çıkışı hızlanır, döviz arzı azalır ve döviz kurları yukarı fırlar. Tersi durumda ise döviz çıkışları azalır, döviz arzı artar ve kurlar aşağı iner.
DÖVİZ PİYASASI BİLEŞENLERİ VE ÖDEMELER BİLANÇOSU
Bir ülkenin döviz arz ve talebini temel ve spekülatif bileşenler olmak üzere ikiye ayırmak doğru olacaktır. Temel döviz arzı bileşeni mal ve hizmet ihracatı iken, temel döviz talebi bileşeni mal ve hizmet ithalatıdır. Arz ve talebin temel bileşenleri reel üretim, tüketim ve ticaretten kaynaklanan arz ve talep bileşenleridir ki, esas olarak kurları uzun dönemde belirleyen bunlardır. Öte yandan kısa vadeli dalgalanmalar, özellikle faizler ve belirsizlik düzeyindeki oynaklık sebebiyle kur düzeylerinde oluşan dalgalanmalar, döviz arz ve talebinin spekülatif bileşenlerinden kaynaklanır. Döviz arzının spekülâtif bileşenleri ülkemizde yabancıların yaptığı doğrudan sermaye yatırımları ile kısa vadeli portföy girişleridir, (yani sıcak para girişleri). Bunun yanında döviz talebinin spekülâtif bileşenleri ise dış dünyada Türk girişimcilerin yaptığı doğrudan sermaye yatırımları ile kısa vadeli portföy çıkışlarıdır, (yani sıcak para çıkışları).
Bir ülkenin döviz piyasası aslında o ülkenin Ödemeler Bilançosunda özetlenir. Ödemeler Bilançosunda Cari İşlemler Hesabı döviz arzı temel bileşeni ile döviz talebi temel bileşeninin farkını gösterir. Eğer bu hesap açık verirse (yani cari açık varsa) bu, uzun dönemde net döviz talebinin artacağı ve döviz kurunun yükseleceği anlamına gelir. Tersine bu hesap fazla verirse (yani cari fazla varsa) bu, uzun dönemde net döviz talebinin azalacağı ve döviz kurunun düşeceği anlamına gelir. Kabaca özetleyecek olursak, diğer her şey veri iken cari işlemler hesabı değeri milli gelir arttıkça azalır, döviz kuru arttıkça da artar.
Bugünkü tanımla sermaye ve finans hesabı olarak iki kısma ayrılan hesaplar, geleneksel yöntemde sermaye hesabı altında toplanırdı. Bu hesap döviz arzı ve talebinin spekülatif bileşenlerinin farkını verir. Buna göre sermaye hesabı açığı varsa (yani spekülatif döviz çıkışları döviz girişlerinden fazlaysa), bu ülkeden net döviz çıkışı olduğu anlamına gelir. Doğal olarak kurlarda yükselme beklenir. Öte yandan, sermaye hesabı fazlası varsa (yani spekülatif döviz çıkışları döviz girişlerinden azsa) bu, ülkeye net döviz girişi olduğu anlamına gelir. Sonuçta döviz arzı artacak ve kurlar da düşecektir. Sermaye hesabını dengeye getirmesi beklenen değişken yurt içi ve yurt dışı piyasa faizleri farkıdır ve sermaye hesabı aynı zamanda belirsizlik düzeyinden etkilenir. Yine kısaca özetleyecek olursak, diğer her şey veri iken sermaye hesabı değeri yurt içi ve yurt dışı faiz farkı arttıkça artar, belirsizlik arttıkça da azalır.
Ödemeler Bilançosu’nun daha az önemli bir bileşeni de Uluslararası Rezervler Hesabı’dır. Bu hesap belli bir dönemde Merkez Bankası’nda bulunan döviz artı altın stoklarının toplamındaki değişimi gösterir. Eğer cari hesap ve sermaye hesabı toplamları negatif veriyorsa uluslararası rezerv hesabı da negatif verir yani Merkez Bankası’ndaki uluslararası rezervler (altın artı döviz rezervleri) azalır. Bu durum aslında cari açığı karşılayacak kadar dış borç bulunamadığı bu yüzden açığın Merkez Bankası tarafından karşılandığı anlamına gelir. Öte yandan eğer cari hesap ve sermaye hesabı toplamları pozitif veriyorsa uluslararası rezerv hesabı da pozitif verir yani Merkez Bankası’ndaki uluslararası rezervler (altın artı döviz rezervleri) artar. Bu durum ise cari açığı karşılayacak olandan daha fazla dış finansman bulunduğu bu yüzden fazla gelen döviz miktarının Merkez Bankası rezervlerini arttırdığı anlamına gelir.
Dördüncü bileşen istatistiki hataları veya kayıt dışı döviz hareketlerini gösteren net hata noksan hesabıdır ki, burada bu hesap üzerinde çok durmayacağız.
Özetle diyeceğimiz odur ki, döviz arzı ve talebi döviz kurunun kendisinden, Merkez Bankası faizinden, piyasa faizinden, toplam döviz borçlarından, yurt dışı faizden, belirsizlikten, yurt içi gelir ve dünya gelirinden etkilenir. Bunun ötesinde küresel finans ağı sebebiyle küresel piyasalarda oluşan hem çapraz kurlar hem de temel emtia fiyatları da yerel döviz fiyatlarını belirler.
DOLAR 10 TL OLUR MU? ALBAYRAK BAŞARILI MI?
YAYINLAMA:
Pazartesi günü aslında gayet sıkıcı bir yazı kaleme aldım. Bir memlekette döviz piyasasının temel bileşenlerini ele aldım. Bu Uluslararası İktisat dersinde verdiğimiz bilgilerin küçük bir özetiydi. Ama buradan yola çıkarak vurgulamak istediğim şey şuydu: Döviz kurları hem Merkez Bankası politikalarının, hem hükümetin dış ticaret ve maliye politikalarının, hem de dış dünya konjonktürünün sonunda belirlenir. Bu noktaya daha sonra geleceğim. Önce mevcut kur düzeyini yorumlayalım:
13 Ağustos 2020 itibariyle piyasalarda dolar kuru 7.35 civarındadır. 15 gün içinde 6.80’lerden kur düzeyi buralara sıçramıştır. Eylüle doğru böyle bir gelişme olabileceğini daha önce hem EkoTürk ekranlarında hem de burada belirtmiştim. İnsanlar aniden böyle bir sıçramayla karşılaşınca paniğe kapılma eğilimindedirler. Ancak ben çok daha farklı bir yandan olayı inceleyeceğim. Ocak 2019’da dolar kuru 5.80 civarındaydı. Ocak 2020 itibariyle seviye yine 5.80’di. Bütün bir 2019 yılı içinde ortalama yüzde 20 enflasyon var iken kurların bir kuruş bile değerlenmemesi normal kabul edilebilir mi? Hayır. O zaman ki hesaplarımızla 2019 yılında yüzde 24’le başlayan ve yüzde 14’lere inen faizi dikkate alırsak, üstüne ortalama yüzde 20 enflasyonu eklersek, bununla birlikte dört ay boyunca cari fazla verdiğimizi de dikkate alırsak kurun 2019 sonu 2020 başında 6.15 – 6.20 arasında gerçekleşmesi gerekiyordu. Ama ilk önce Merkez Bankası ve daha sonra Devlet Bankaları döviz satarak kuru baskılamaya çalıştılar. Faiz düşürme işlemi 2020 yılında da devam etti. Sekiz ay içinde faiz yüzde 14’ten yüzde 8.25’e düştü. Pandemi dolayısıyla ithalat azalırken ihracat daha da azaldı, şu anda 60 milyar dolarlık bir cari açık vardır. Üstüne Aralık 2020’ye kadar ödememiz gereken 150 milyar dolarlık dış borç ödemesi bulunmaktadır. Bunlar hep kurları hızla arttıracak etkilerdir. Ama uygulamada Merkez Bankası ve Devlet Bankaları döviz satarak kurları baskı altında tutmak istediler. Dolar kuru Ağustos ayına kadar, bütün bu baskılamaya rağmen 5.80’den 6.80’e çıktı. Bu arada ülkede döviz rezervleri de kar topu gibi eridi.
2020 yılı boyunca ABD enflasyonun yüzde 2, Türkiye enflasyonunu da yüzde 12 olarak alırsak, cari açık, dış borç ve faiz indirimlerini de dikkate alırsak sekizinci ayda piyasada denge kurunun 7.20 TL civarında olacağı kolayca hesaplanabilmektedir. İşte kurda gözlemlenen bu ani artış, aslında, Merkez Bankası ve Devlet Bankalarının kuru aşağı doğru baskılamasının etkisini yitirmesi ile birlikte kurun bir anda denge değerine yerleşmesi neticesinde olmuştur. Bu durum şuna benzer: Denizde bir topu suya bastırırsanız, bir müddet topu suyun altında tutabilirsiniz. Ancak elinizin en ufak bir kayması ile top elinizden kurtulur, ilk önce su seviyesinin üstüne çıkar sonra da su seviyesinde durur. Bu hesapla, kur, zorla su altında tutulan top misali yukarı fırlamış ve denge seviyesinin 15 kuruş üstünde bir düzeye gelmiştir. Aralık 2020 itibariyle yukarıdaki hesapla kurun 7.40 civarında olması gerekmektedir. Tabii ki, bu düşük faiz sistemi devam ederse… Başlıktaki soruya gelince; kimse heveslenmesin Dolar 10 TL olmaz.
Gelelim Hükümetin ne yaptığına… Döviz kurlarının oluşumunda, yukarıda da belirttiğim gibi, birden fazla değişken bu konuda âmildir. Yani kurların oluşumunu sadece bu etkenlerden birine bağlarsanız, yanlış analiz yöntemi kullanırsınız. Ancak bazı mevkutelerde iktisat yazıları yazan çok bilmişler gibi, Türkiye’de son dönemde gerçekleşen döviz kuru dalgalanmalarının sebebini dış dünya konjonktürüne bağlarsanız, hatta daha ileri giderek bu dalgalanmaları Batı dünyasının gizli saklı köşelerinde toplanan “Karanlık Konseylerin” bir komplosu olarak değerlendirirseniz, hükümetin ve dahi Merkez Bankası’nın bu artışı durdurmaya gücünün yetmediği, yani başarısız olduğu anlamına gelir. Eğer Karanlık Konseyler varsa ve bunlar bir emirle Türk piyasalarının altını üstüne getiriyorsa bu başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün hükümetin ve devletin ekonomiyi kontrol edemediği, hiçbir gücünün olmadığı anlamına gelir. Yani adamlar Hükümeti savunayım derken Hükümeti başarısız ve beceriksiz ilan ediyorlar. Bu bağlamda, örneğin bana soruyorlar: “Berat Albayrak başarılı mı?” diye… Başarının kriteri neyi hedeflediğinizdir. Sayın Albayrak “faizi düşürerek doları 1 TL enflasyonu da yüzde 0 düzeylerine indirmek” istiyorsa başarısızdır. Ben Sayın Bakanın böyle bir beyanını duymadım. Geldiği günden bu yana Sayın Bakan’ın temel politikaları aslında iç talebi toparlayarak istihdamı arttırmak amacını bizlere göstermekteydi. Dolayısıyla 2018-19 Krizi akabinde Pandemi Krizi’nin oluşturduğu olumsuz şartlar dikkate alınarak bu değerlendirmenin yapılması doğru olacaktır.
Çarşamba akşamı Sayın Bakan popüler kanallardan birinde, yine her dönemin popüler sunucularından birinin programına katıldı. Türk ekonomisinin sağlam olduğunu, krizlere dayanıklılığının arttığını, dövizin dalgalanabileceğini, bunun önemli olmadığını ve aynı zamanda yeni bir ekonomi rejimi altına girdiğimizi, enflasyonun da döviz artışlarından etkilenmeyeceğini söyledi. Elbette ki, profesyonellere değil de halka hitap edilen böyle programlarda halkın moralini yükseltmek, beklentilerini olumluya çevirmek amacı güdülür. Bu işin psikolojik kısmıdır, ancak bir de açıklamanın teknik bir yanı vardır. Bu teknik yan, Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz konjonktürünün en az kırk yıllık yapısal problemlere dayanmasıdır. Bu ise iktisadi yapının değişmesi gerektiği anlamına gelir.
Sayın Albayrak’ın söylemleri içinde ciddiye alınması gereken önemli bir gerçek vardır: Türkiye birkaç yıldır, “yüksek faiz düşük kur” rejiminden “düşük faiz yüksek kur” rejimine geçmek istemektedir. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’nın defaatle söylediğine müşahit olduk. Ancak uygulaması 2020 yılına nasip oldu. Hem de pandemi ortamında… Eski rejim yüksek faizle dünyadan fon toplayıp bunu vatandaşa ve yerli firmalara kredi olarak aktarmak, içeriye giren sıcak para sebebiyle düşük olan kur sebebiyle ithalatı arttırmak, dışarıdan alınan krediyle yine dışarının malını satın alıp tüketmek üzerine kurulu bir rejimdi. Bu rejimde üç-beş senelik sahte refah dönemlerinden sonra artan dış borcun etkisiyle patlayan iki-üç senelik kriz dönemleri gelmekteydi. Kısa ve orta dönemde durum bu iken, uzun dönemde hem iktisadi hem de siyasi anlamda dışa bağımlılık artıyordu. Eğer ben yanlış anlamadıysam, Sayın Bakan’ın “yeni bir ekonomik model” olarak bahsettiği şey ise “düşük faiz yüksek kur” rejimidir. Bu rejimin temel özelliği vatandaşa sahte bir refah yaşatmaktansa, yüksek kurlar ve hayat pahalılığı yoluyla vatandaşın satın alma gücünü düşürmek ve iç talebi kısmak, buna mukabil yüksek reel kurlar (Sayın Bakan’ın tabiriyle “rekâbetçi kur”) vasıtasıyla ihracata bir ivme kazandırmaktır. Ekonominin hızlı büyümesi, bu rejimde, ihracatın ne kadar hızlı artabileceğine bağlı olacaktır. Teorik olarak bu argümana katılabilirim. Ancak bugüne kadar Hükümet programlarında bahsedilmeyen bazı temel politika değişimlerinin olması durumunda bu politika değişikliği bir anlam içerecektir.
Bu tür bir politikanın getirileri eğer doğru ve planlı bir sanayi, eğitim, dış ticaret ve teknoloji politikalar bütünüyle desteklenirse Türkiye’nin uzun dönemde genel büyüme trendini arttıracak ve daha istikrarlı kılacak içeriğe sahiptir. Ancak bu politikanın maliyeti de vardır: Kısa dönemde (bir-iki yıl) genel ahalinin satın alma gücü düşecektir, herkesin daha düşük bir yaşam standardına alışması gerekir. Tabii ki politikanın başarılı olmasını belirleyen hükümet ve yurt dışı faktörler de vardır ki, başta dünyadaki salgın gelmektedir. Pandemi dolayısıyla dünya ticaret kanalları kapatılmış ve dış dünya geliri çok daralmıştır. Döviz kurunu arttırsanız bile ihracat performansımız beklenenin altında kalabilir. AB yüzde 12, ABD yüzde 32, Almanya yüzde 10 daralırken herhalde onlara satamadıklarımızı az gelişmiş Afrika ülkelerine, stratejik ortağımız Rusya’ya, yavru vatan Kıbrıs’a satacak değiliz, herhalde. Bu yüzden Hükümetin buradan kaynaklanacak kayıplara karşı da önlem alması gerekebilir. İhracat artmayınca, turistler gelmeyince, döviz artışı sadece döviz borçlusu firmaların iflasına yol açar. Bu durumda kamu kaynaklarıyla zorda kalan firmalara destek sağlayacak imkânların oluşturulması gerekir.
Bir sonraki yazı Sayın Babacan ve Sayın Davutoğlu’nun hükümete yönelik getirdiği eleştiriler üzerine olacaktır.
Hayırlı Cumalar.
PROJE LİDER BABACAN MI YOKSA DAVUTOĞLU MU?
YAYINLAMA:
Bugün 17 Ağustos 2020… Bir Adapazarlı olarak 17 Ağustos Depreminin 21’inci yılında içimi bir hüzün ve acı kaplı… Adapazarı’nda, Kocaeli’nde, İstanbul’da, Gölcük’te ve sair şehirlerimizde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah rahmet eylesin. Mekânları Cennet olsun…
***
Siyaset iddia işidir her şeyden önce… Ancak iddia kadar pazarlama da önem açısından ikinci sırada gelir. Son dönemde Türk siyasetinde üç yeni(!) isim kulislerin hareketlenmesine sebep oldu. Sayın Ali Babacan DEVA ve Sayın Davutoğlu da Gelecek Partilerini kurdular. 2018 seçimlerinde çok güzel bir rüzgâr yakalayan ve Y-CHP’ye rağmen bence seçimin kazananlarından olan Sayın Muharrem İnce de “Bin Günde Memleket Hareketini” başlattı. Siyaset yapmak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hakkıdır. Hepsine hayırlı olsun.
Bugün bu üç hareketi inceleyeceğim. Türk siyasetinde nereye oturduklarını, hangi iddiaları seslendirdiklerini ve bunu nasıl pazarladıklarını inceleyeceğim. Bunu yaparken de olabildiğince tarafsız olmaya çalışacağım. Ama ilk önce şu “proje lider” kavramına değinelim.
TÜRK SİYASETİNDE PROJE LİDERLER VAR MI?
Türkiye çeşitli ara dönemler de olsa, 1876’dan beri çok partili siyasi hayatın içindedir. Resmen çok partinin olmadığı dönemlerde bile (Sultan Abdülhamit’in 1878 – 1908 arası Mutlakiyet Rejimi ve 1923- 1946 arası Tek Parti Rejimi) tek bir güç etrafında şekillenmiş gibi görünen iktidarın farklı siyasi partilerin temsilcileri arasında bir koalisyon olduğunu söyleyebiliriz. Yani kabaca 144 senelik birçok partili siyaset geçmişi olan Türk Milleti’nin öyle “proje lider” gibi yapılara hiç teveccüh etmeyeceği de âşikârdır. “Hocam, nedir bu proje lider?” İktidar yanlısı medyada İYİ Parti kurulduğunda ilk defa dillendirilen bu kavram, kabaca dış güçler tarafından tasarlanan, finanse edilen, gücünü halktan değil ama “içimizdeki İrlandalılardan alan” siyasi lider anlamına gelir. Bu kavramı Sayın Akşener için kullanmışlardı, o vakit ben de bunu eleştirmiştim. Sayın Akşener MHP içinde belli bir kitlenin temsilciliğini üstlenmişti. Onun gibi milliyetçi kökenli bir siyasinin NATO ve AB çevreleri tarafından desteklenmesi hem onlar hem de Akşener için kabul edilmezdi. Dahası kimsenin inanmayacağı iftiralar ve bel altı ifadeler de bazı mevkutelerde dile getirilmişti. Zaman beni haklı çıkardı. İYİ Parti, milliyetçi hassasiyeti belirgin küçük boy bir orta sağ partisine dönüşmüştür. Oy oranı da yüzde 5 ilâ yüzde 15 arasında dalgalanır. Şu anda ise, yine aynı çevreler Sayın Babacan ve Sayın Davutoğlu için “proje lider” demeye getiriyorlar. Ben bir Türk vatandaşı olarak bu “proje lider” kavramının bütün Türk Milleti’ne hakaret olduğunu düşünüyorum. 1876’dan beri siyasetin içinde bulunan, siyaseti de seven, gerektiğinde İstiklal Harbi verip Devlet kuran bu milletin üç beş tane tefecinin arabasına binip düdüğünü öttüreceğini zannetmek bu millete ve bu milletin siyasetçilerine hakarettir.
ALİ BABACAN VE DEVA PARTİSİ
Sayın Babacan’ın iddiası bir ülkenin ekonomisinin küresel finans sistemine entegre olarak ve yargıda bağımsızlığı, insan hak ve hürriyetlerini sağlayarak kalkınacağıdır. Bunun motor gücü de yurt dışından gelecek fonlar ve yabancı kartellerin yurt içinde yapacağı yatırımlardır. Sayın Babacan bu görüşlerini pazarlarken AK Parti döneminde yaptığı icraatları öne çıkarmaktadır. Kamuoyunda birçok yandaşının seslendirmesiyle Sayın Babacan’ın AK Parti’nin Ekonomi Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olduğu ilk iki döneminde ekonominin çok iyi yönetildiği ve bugün kendi uyguladığı politikalardan sapıldığı için ülke ekonomisinin zayıf düştüğü seslendirilmektedir. Bunlara ek olarak Sayın Babacan küreselci, bireyci ve liberal bir ideolojiyi seslendirmektedir. Ben Babacan’ın iddiasının kökten yanlış olduğunu düşünüyorum. Öte yandan pazarlama için kullanılan argümanların da gerçeği ters yüz ettiği kanısındayım. İlk önce iddiayı ele alalım.
Orta ölçekli bir gelişmekte olan ülke sayılan Türkiye’nin kalkınması için gerekli olan birinci şart ülke kaynaklarının üretken sektörlerde kullanılacak sermaye tiplerine yatırılmasıdır. Türkiye gibi ülkelerde orta ileri teknolojide üretim yapıp yüksek teknolojiye yatırım yapmak amaç olmalıdır. Sadece yabancı sermayeye bağlı ve küresel finans sisteminin yol verdiği alanlarda yapılacak yatırımlar en iyi halde Türkiye’nin mevcut durumunu kuvvetlendirir. Halbuki, Türk iktisatçılarının kahir ekseriyeti Türk ekonomisinde verimliliğin arttırılmasını, beşeri fiziki sermayenin yüksek teknolojili sektörlerde kullanılabilecek şekilde geliştirilmesini öne çıkarır. Bu da milli bir kalkınma politikaları demeti ile sağlanabilir. Türkiye’ye gelen yabancı sermaye en iyi halde hazır kurumları satın alıp mevcut teknoloji düzeyinde üretim yapmak ya da doğrudan kendi ürünlerini Türk pazarına satmak için gelmektedir. İkinci yanılgı ise hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu, demokrasinin bireysel ve kolektif hakları içeren bir şekilde uygulandığı ülkelere küresel sermayenin akacağıdır. Böyle bir şey kapitalizmi anlamamak demektir. Yabancı sermaye kâr için gelir. İnsan hakları ve demokrasi var diye gelmez. Buradan insan hakları ve demokrasi düşmanı olduğum anlaşılmasın. Bunlar sosyal refah açısından önemli kriterlerdir. Ancak sermaye birikimi ve yabancı yatırımcılar bu sâiklerle gelmez. Öyle olsaydı, dünyanın en ceberut ve baskıcı rejimlerinden biri olan Çin’e bu kadar sermaye akmazdı. Yabancı sermaye üst yapı anlamında bir ülkede sadece istikrar, ucuz işgücü, düşük vergiler ve yüksek bir nüfus arar. O ülke bunları sağlıyorsa varsın komünist rejimler veya iptidai sultanlar tarafından idare edilsin, önemli değildir. Bu yüzden Sayın Babacan’ın iddiasının dayandığı teorik kaynaklar mesnetsiz ve gerçek dışıdır.
Sayın Babacan’ın propagandasını dayandırdığı en önemli delil ise kendi döneminde AK Parti’nin iktisadi anlamda çok başarılı olduğudur. Yüzeysel bakıldığında, bu önerme, doğru gibi gözükmektedir. Ancak Ali Babacan’ın yetkili olduğu AK Parti dönemi Türkiye gibi ülkelere nakit sermaye akışının en bol olduğu dönemdir. Bu gelen sermayenin büyük çoğunluğu da tüketime ve (inşaat ve hizmetler sektörü başta olmak üzere) üretken olmayan sektörlere kanalize edilmiştir. Elde birikmiş ne kadar kamu fabrikası varsa özelleştirilmiş ve bir marifet gibi bununla övünülmüştür. DPT kaldırılmış ve planlama bitirilmiştir. Bankacılık sektöründe kamu bankaları ve İş Bankası haricinde yabancı ortağı olmayan yoktur. Türk haberleşme altyapısı tümüyle yabancı sermayenin elindedir. Ali Babacan döneminde uygulanan politikanın özü dışarıdan borç alıp onu çatır çatır yemektir. Dış borç birikimi de 7-11 yıl aralarla krizlere neden olmaktadır. Marifet para bolken başarılı olmak değildir, marifet şimdi gemiyi yüzdürebilmektir. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin hazırlayıcısı da, büyük oranda etkili ve yetkili oldukları dönemdeki politikalarıyla Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’tir.
AHMET DAVUTOĞLU VE GELECEK PARTİSİ
Ahmet Davutoğlu’nun açık ve net bir iddiası yoktur. Türkiye’nin içinde bulunduğu krizi bir yönetim krizi olarak tanımlamaktadır. İktisadi krizin temel belirleyicisi olarak da Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve mevcut hükümetin israfını göstermektedir. Bu yanlıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi iktisadi krizin temeli iktisadi etkenlerdir. 1950’lerden bu yana sağ iktidarların genel politikası olan özelleştirme – liberalleşme ve NATO ittifakının dayatmalarını kabul bugünkü durumun baş müsebbibidir. Yani 70 yıldır her şey iyiydi de, krizler yönetim kötü olduğu için mi ortaya çıktı? Kapitalizmi ve küreselleşmeyi kutsayan bir bakış açısıyla hastalığı teşhis mümkün değildir. Teşhis olmayınca tedavi de olmaz.
Sayın Davutoğlu’nun bu iddiasını pazarlama aracı olarak da Dış İşleri ve Başbakanlığı Dönemindeki icraatları sayılmaktadır. AK Parti kurulduğundan bu yana çeşitli kademelerde hem karar hem de icra merciinde olan sevgili Ahmet Hocamızın kendisinin – siyasi nezakete uymayan bir biçimde- Başbakanlık ve Genel Başkanlıktan hal edilmesine kadar her şey iktisadi açıdan güllük gülistanlıktı da, o gidince mi her şey bozuldu. Dış Politikasını Kak Mesut’a, kendine bile faydası olmayan AB’nin ianesine / sadakasına ve Orta Doğu’nun fakir halklarının pratikte hiçbir şey ifade etmeyen desteğine bağlamış bir siyasetçi Türkiye’nin gerçek problemleri hakkında ne önerebilir? Geçmiş siyasi çizgisi bağlamında da Ahmet Hoca’nın Babacan gibi liberal ekonomi politikası ile birlikte ümmetçi ve yenilikçi bir İslamcılığı savunduğu söylenebilir. Bunlar ise Türkiye’nin geleceği açısından hiçbir şey ifade etmemektedir.
Bu partilerin kurulma sebebi aslında liderlerinin iktidar partisinde önlerinin kesilmesi, güçlerinin elinden alınmasıdır. Bu yüzden bu liderler de kendilerini var edebilmek için yeni birer platform kurmuştur. Ancak bunlar halkın ne kadar teveccühüne mazhar olur? Ben kendilerine çok da bir şey beklememelerini tavsiye ederim.
Muharrem Hoca da Cumaya kalsın…
BİZİM EN BÜYÜK KAYNAĞIMIZ NEDİR?
YAYINLAMA:
“Bugün 30 Ağustos… Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun. Vatanımızı vatan yapan beraber katlandığımız zorluklar, beraber çektiğimiz çileler ve birlik ve beraberliğimizin devamı için canını feda eden dedelerimizin hatıralarıdır. Allah bu Zafer Haftamızda bütün şehitlerimizi rahmetiyle kuşatsın.
…
Son yıllarda her 30 Ağustos’ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum. Bir kısım vatandaşlarımız sanki Türkler Milli mücadele sırasında gökten paraşütle Anadolu’ya inmişler gibi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bu bayramla özdeşleştiriyorlar. Diğer bazı kimseler de sanki bu memlekette Kurtuluş Savaşı hiç olmamış gibi tarihteki başka bir savaşı öne çıkarıyor ve Kurtuluş Savaşı’nı küçümsüyorlar. Yahu, arkadaş ne oldu size? Ne içtiniz? Yoksa katır mı tepti sizi? Türk tarihindeki hepimizin iftihar vesilesi olan zaferlerimizi aranızda pay etmişsiniz, iktidara gelip kısa yoldan zengin olma amacıyla kendi ikbal hırsınıza tarihimizi ve aziz şehitlerimizi meze yapmışsınız… Her iki taraftan da, bunlar gibi adamlara sorsan milliyetçi olduklarını söyleyecekler bir de… Maalesef tarih şuuru olmayan milletlerde bu tür trajikomik tartışmalar her daim olmuştur.”
Geçen sene 30 Ağustos 2019 tarihinde yazdığım “SAVAŞIN EKONOMİ POLİTİĞİ – I” başlıklı yazıdan bir alıntıyla başladım. Bu sene de aynı dileklerimle zafer haftamızı kutlarım. Ancak üzülerek gördüğüm şey o ki, kısır siyasi tartışmalar, takım tutar gibi parti tutan gürûhlar arasındaki gerginlik bizi en kıymetli değerimizden, yani millet olma bilincimizden uzaklaştırıyor. Bugün de, siyasi tartışmalar ve itiş kakışlara baktığımızda geçen seneden bu yana pek bir şey değişmemiş. Güncel olaylar üzerinden durumu örneklendireceğim. Sonra da bizim en büyük kaynağımızın ne olduğu sorusunu cevaplandıracağım.
MUHARREM HOCA VE ERKEN ÖTEN HOROZ
Son yazımda memleketimizde siyaset sahnesine çıkan yeni ama bir o kadar da eski yüzlerden bahsetmiştim. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu AK Parti’de ikbal yolları (haklı ya da haksız bir şekilde olsa da) kesildiği için yollarına yeni ama bir o kadar da eski partiler kurarak devam etmişlerdi. Bu durumun başka bir örneği de Y-CHP’de yaşandı. Bugünkü yönetiminde ağırlıklı olarak bir mezhebin mensupları ile marjinal solcular, bir dönemin liboşları ve AK Parti’de ikbal şanslarını yitirmiş bazı zevatın bulunduğu Y-CHP’nin kendi fikir köklerinden koptuğundan, devletin kurucu partisinin misyon (kendine görev biçtiği hedef) ve vizyon (topluma ve dünyaya bakış) olarak başkalaştığından burada defaten bahsetmiştim. Bu durum CHP’nin “altı okla” somutlaşan ideolojisini ve kurucu lider Atatürk’ün hatırasını yaşatmak isteyen partililerin de çok hoşuna gitmemekteydi. Bir önceki seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan ve bence de seçimde başarılı olan Muharrem Hoca bu tepki dalgasını kullanarak yeni bir başlangıç yapacağını açıkladı. Ancak açıklamasında bu temel değerler hakkında, nasıl bir ideolojik duruş içinde olduğuna dair hiçbir şey söylemedi. Zamanında sırf Özal’ı indirmek için halktan ödünç oylar isteyen Demirel gibi “Düşün peşime!” dedi, başka da bir şey demedi. Kamuoyunda hemen taraflar ikiye ayrıldı. İktidar taraftarları hararetle Muharrem İnce’nin hareketinden bahsederken, muhalefet taraftarları ise Muharrem İnce’nin ihanetinden ve “Beştepe’nin Adamı” olduğundan dem vurdular. Böylece her iki güruh da bizlere fikirsiz ve kör taraftarlığa dayanan tartışmaların güzel bir örneğini gösterdiler.
DEVA ve Gelecek Partileri’nde olduğu gibi Muharrem Hoca da kendisine Y-CHP’de ekmek olmayacağını anlamış ki böyle bir harekete tevessül etmiş. Seçim 2023’te ama kendisi kendini Cumhurbaşkanı Adayı olarak sundu. Bence bu durum onu “erken öten horoza” benzetti. Ne diyelim, yolu açık olsun…
KARADENİZDEKİ GAZ REZERVLERİ – FİKİRSİZ TARTIŞMALAR
Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçen cuma açıkladığı müjde Karadeniz’de 320 milyar metreküp hacminde bir doğal gaz rezervi bulunduğuna yönelikti. Yazılı, görsel ve sosyal medyada taraflar yine iki kutba ayrıldı. Bir tarafta iktidar yandaşları Türk ekonomisinin “çağ atladığından” ve Türkiye’nin “eksen ülke” olduğundan dem vururken, öte yanda muhalefet yandaşları da bulunan doğal gazın hiçbir önemi olmadığından, Türkiye’nin tarım mallarında bile dışa muhtaç olduğundan, bahsettiler. Hatta bazıları daha da ileri gidip, “aslında bu müjdenin aslı olmadığını” bile iddia ettiler. Pekiyi ben ne düşünüyorum? Bence her iki yandaş grubu da boş konuşuyorlar. “Nasıl?” mı? İzah edeyim: Türkiye’nin yeni bulunan bu doğal gaz rezervi kadar değil, Rusya kadar doğal gaz rezervi olsa bile, bu durum onun çağ atlamasına, eksen ülke olmasına ve “dünyaya nizam vermesine” sebep olmaz. Bu açıdan iktidar yandaşları boş konuşmaktadırlar. Öte yandan 320 milyar metreküplük doğal gaz rezervinin “önemli olmaması” gibi bir fikir ya cehaletle ya da art niyetlilikle açıklanır. Çünkü bu rezervler muhtemelen bir başlangıçtır. Hem Karadeniz’de hem Akdeniz’de yeni keşiflerin olması büyük ihtimaldir. Bu da enerjide dışa bağımlılığımızı azaltabilmek için önemli bir araç olacaktır. Bu bilgiler ışığında da muhalefet yandaşları boş konuşmaktadır. Gerçekleşmiş keşfin getirisi ve götürüsü nesnel bir şekilde ele alınmalı iken, yazılı, görsel ve sosyal medyada yine cahil güruhların taraftar sloganlarıyla kaplı tartışmalar izledik. Tıpkı 30 Ağustos Bayramı ve yeni siyasi hareketlerde olduğu gibi çapsız ve cahil kesimler fikirsiz tartışmalar yaptılar. Bu da zaten kişilik bölünmesi içindeki toplumumuzun bu problemini daha da derinleştirecek bir etki yarattı.
Doğal gaz rezervinin keşfi önemlidir. Ancak burada cevaplanması gereken bazı teknik sorular bulunmaktadır: İlk olarak bu rezervin çıkarılması için gerekli olan başlangıç yatırımı ne kadar olacaktır? Akabinde de doğal gazın çıkarılma maliyeti hakkındaki projeksiyonlar ne söylemektedir? İkincisi, dünyada doğal gaz ve benzeri fosil yakıtların arzı ve fiyatı yakın gelecekte ne olacaktır? Üçüncüsü, bu rezervi yabancı firmalarla mı (kulislerde ABD merkezli Chevron Firmasının ve Katarlıların ismi konuşulmakta, DMD), iktidara yakın yerli firmalarla mı çıkaracağız yoksa tamamen kamu eliyle mi işi halledeceğiz? Dördüncüsü, bu rezervlerin keşfi milletin cüzdanına ne kadar yansıyacaktır? Eğer bu soruları cevaplarsanız, işte o zaman, somut gerçekler etrafında farklı görüşlerin çarpışmasını gözlemleyebiliriz. Bunun dışındakiler, boş konuşmadan ibarettir.
TÜRKİYENİN EN BÜYÜK İKTİSADİ KAYNAĞI GENÇLERİMİZDİR
Bir ülkenin doğal kaynakları, kıymetli maden stoku ve üç-beş zengininin banka hesapları o ülkenin servetinin ve zenginliğinin ana kaynağı olamaz. Bu görüş 18’inci asırda kalmış Merkantilist Okulun görüşüdür. Bu görüş sömürgeci kralların ve onların etrafında bu krallardan nemalanan tefeci bezirgânların hayata bakış açısını yansıtır. Bugün bütün iktisatçıların ortak görüşü bir ülkenin serveti ve zenginliğinin ana kaynağının o ülkenin üretim gücü olduğudur. Üretim gücü ise temelde işgücüne, yani emeğe, dayanır. Emeğin üretkenliği de bilimsel düzey ve eğitim sisteminin verimliliği ile doğru orantılıdır. Tek başına doğal gaz ile “çağ açıp çağ kapamak”, “Osmanlı’yı ihya etmek” mümkün olsaydı Kazakistan, Nijerya, Libya, Venezuela gibi ülkeler dünyanın büyük güçleri olurlardı. Bizim her şeyden önce insan gücümüzün yani gençlerimizin kıymetini bilmemiz gerekir. Bunun içinde hem eğitimimizi milli hedeflere göre yeniden şekillendirmek hem de bilimsel üretimimizi uluslararası arenada söz sahibi olacak hale getirmeliyiz. Eğitimin ekonomi politiğini önümüzdeki birkaç yazıda sizlere sunacağım.
Zafer Bayramınız kutlu, Cumanız mübarek olsun
EĞİTİMİN EKONOMİ POLİTİĞİ - I
YAYINLAMA:
Eğitimin ekonomi politiği üzerine yazı dizisine bugün başlıyorum. Biliyorum ki, ben de dâhil olmak üzere, milletimizin önemli bir kısmı anne veya babadır. Bunların da / bizlerin de en büyük derdi çocuklarımıza sağlam bir gelecek temin edebilmektir. Bunun yolu da günümüz iktisadi şartlarında eğitimden geçiyor. Çocuklarımıza hayatlarını garanti altına alabilecekleri ve sıkıntısız yaşayabilecekleri geliri sağlayacak mesleki kariyere ulaşabilmeleri için yeterli eğitim imkânları sunmak derdindeyiz hepimiz.
EĞİTİM BİR TİCARİ DEĞER MİDİR?
Bireysel anlamda hepimiz bu sorunlarla boğuşurken eğitimin bir de toplumsal işlevleri bulunmaktadır. Geçen yazıda bahsettiğim gibi bir ülkenin serveti ve zenginliği üretim gücüne, üretim gücü de emeğin miktarı ve üretkenlik düzeyine bağlıdır. Emeğin üretkenliği ise hali hazırdaki işgücünün eğitim düzeyi ile bilimsel araştırmaların nitelik ve niceliği tarafından belirlenir. Bu manada, eğitim sistemi topyekûn olarak bir milletin zenginlik ve servetinin en temel belirleyicisidir. Pekiyi bu bizde böyle mi anlaşılıyor? Hayır. Maalesef Türkiye 1952’de NATO’ya girdiğinden bu yana iktidardaki hükümetler eğitim sistemini kendi sırtlarında bir yük ve eğitim hizmetini de diğer adi mallar gibi bir ticari meta olarak görmüşlerdir. Bunun sonucunda da 1952’den itibaren zaman içinde giderek hızlanan bir biçimde eğitim özelleştirilmiştir. Abdülhamit Han’ın maarif nazırı Emrullah Efendi’yi burada yâd etmemek mümkün değildir. Hani vaktiyle şakayla karışık “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim”, demişti. Şimdiki hükümetler de aynı görüştedirler. Ancak bir farkla: Emrullah Efendi şaka yapıyordu, bugünküler ise söylediklerinde gayet ciddiler…
“Hocam, siz bunu söylüyorsunuz da, kendi kızınızı devlet okulunda mı okutuyorsunuz?”, diye sormakta hakkınız var. Evet, ne yazık ki ben de kızımı anaokulundan beri özel okullarda okutuyorum. Bunun temel sebebi en başta belirttiğim kaygılardır. Kızıma iyi bir kariyer sağlama ihtiyacıma binaen elimi cebime atıyorum. Ancak benim bireysel kararlarım kurulu sistemin bozuk ve çarpık olmadığı anlamına gelmez.
Bugün ilk önce eğitimin tanımını vereceğim. Sonra eğitim sistemi ve iktisadi yapı arasındaki ilişkiyi gözler önüne sereceğim. Burada yola çıkarak eğitimin ticari bir değer değil, ama bir kamu hizmeti ve toplumsal gelişmişlik ölçütü olduğunu belirteceğim.
EĞİTİMİN TANIMI
Eğitim bir tanıma göre planlı bir öğrenme sürecidir. Başka bir tanıma göre ise eğitim bilgi, beceri, değerler, inançlar ve alışkanlıkların elde edilme sürecidir. Eğitim yöntemleri sınıfta ders anlatımı, okul dışı zamanda öğrencilerin (ödevler vasıtası ile) çalıştırılması, hikâye anlatımı, tartışma ve doğrudan araştırmayı içerir. Eğitim çoğu zamanda meslekten eğitimcilerin rehberliği altında sürdürülürken, yine nadiren olsa da, insanlar kendi kendilerini de eğitebilirler. Burada meslekten eğitimcilerin öğretimde yöntembilimi / metodolojisi de pedagoji olarak tanımlanır.
Resmî eğitim genelde bir ülkede belli safhalara ayrılır: Okul öncesi eğitim, ilk ve orta öğretim, yükseköğretim ve lisan üstü öğretim. Bunun yanında geçmişten gelen ve doğrudan iş başında eğitim ve öğretim süreci olan çıraklık kurumu da bulunmaktadır.
Eğitim modern sanayi toplumlarında hem bir yükümlülük hem de bir haktır. Tıpkı askerlik gibi… Bu yüzden devletin en temel görevlerinden biri de her vatandaşının eğitim hakkını korumak ve bu hakkı elde etmesini sağlamaktır. Çünkü medeni bir toplumda, parası olanın daha iyi eğitim aldığı bir sistem kabul edilemez. Yani devletin diğer alanların hepsinden daha fazla eğitimde fırsat eşitliğine önem ve öncelik vermesi gerekir.
İKTİSADİ YAPIDA DÖNÜŞÜM VE MİLLİ EĞİTİM SİSTEMLERİNİN ORTAYA ÇIKIŞI
Bir ülkede iktisadi yapıyı belirleyen ana etken üretim teknolojisidir. Her iktisadi yapı topluma farklı bir işbölümü ve uzmanlaşma dayatır. Bu işbölümü ve uzmanlaşma da sosyal ve siyasi üst yapıyı belirler. Üretim teknolojisi deyince hemen cep telefonları aklınıza gelmesin. Üretim teknolojisi iktisat biliminde üretimin hangi kaynaklarla ve nasıl yapıldığını gösteren üretim fonksiyonu ile temsil edilir. Bu anlamda, üretim teknolojisi ve iktisadi altyapı temelinde en genel olarak insanlık tarihini avcı toplayıcı toplum, tarım toplumu ve sanayi toplumu olarak üç ana safhaya ayırabiliriz.
Avcı toplayıcı toplum da insan toplulukları üretim yapmaz, yerleşik değil fakat küçük gruplar halinde sürekli göç ederlerdi. Etrafta buldukları yabanî meyveler ve avladıkları hayvanlarla geçinirlerdi. Düzenli bir üretimden bahsedilmesi mümkün değildi. Grupların hayatta kalma gücü çokça talihe bağlıydı. İktisadi yapı insan iradesinin kendi lehine doğayı dönüştürmesini temsil ettiği için de avcı toplayıcı toplum iktisadi olarak bir yapı ortaya koyamadığını söyleyebiliriz.
Tarım toplumu insanın ilk defa doğayı dönüştürmesi ile ortaya çıktı. Yani yabani bitki ve hayvanların evcilleştirilerek düzenli üretimi yolu ile insanlar kendileri için kendi elleriyle bir ekosistem oluşturdular. Kabaca M.Ö. 8000’lerden itibaren M.S. 1800’lere kadar hemen hemen bütün ekonomiler tarım ekonomisiydi. Tarım ekonomisinde ana üretim faktörü emeğin yanında topraktı. Ancak toprağın verimliliği çeşitli tarımsal tekniklerle bir yere kadar arttırılması mümkün ise de, ne toprağın yeniden üretilebilmesi mümkündü ne de verimliliğini belli bir düzeyine üzerine çıkarabilmek. Ayrıca tarımsal üretim iklim değişimleri gibi dışsal etkenlerden etkileniyordu. Sonuç olarak tarımsal üretim sürekli genişleyen bir üretimi değil belli bir sabit üretim düzeyini temel almaktaydı. Aynı zamanda tarımsal üretkenlik ve verimlilik “Tanrı vergisi” olarak görülüyordu, (Adam Smith’in sözleriyle “God’s gift”, DMD.) Bu yüzden insan nüfusu üzerinde yerleştiği toprakla özdeşleşmiş, bu insanlara üretim sistemi tarafından dayatılan iş bölümü de hayatlarını düzenlemişti. Üretimde kullanılan işgücünün çoğu kaba işgücüydü. Tarımsal üretimin pazarlandığı ticaret yolları ve limanlar üzerindeki şehirlerde de ticaret öne çıkmaktaydı. Bu şehirlerde küçük imalat loncalar güdümünde idi. Böyle bir toplumda eğitim belli dini ahlaki değerlerin verilmesi, kurulu düzene itaat gibi değerlerin öğretilmesi olarak tanımlanıyordu. Kırsal kesimlerde tarikatlar ve gezici rahip, vaiz ve mistik önderler bu işlevi görürken, şehirlerde okuma yazma ve dini değerlerin öğretildiği kilise okulları veya medreselerden sonra işgücü loncalarda çıraklık eğitimi ile geliştiriliyordu. Dini eğitimde çocuklara verilen bilgi minimum düzeyde, inançlar, değerler ve alışkanlıklar ise maksimum düzeyde veriliyordu. Üretim için gerekli olan beceriler ise lonca sisteminde ediniliyordu. Kırsal kesimde üretimde gerekli olan beceriler ise ailede öğrenilmekteydi.
Sanayi Devrimi insanlığı o zamana kadar görmediği bir düzeyde değiştirdi. Artık üretimin temel dayanağı doğal olmayan bir kaynaktı: Fiziki sermaye yani makinalar. Makinalar da diğer mallar gibi insan eliyle üretilmekteydi. Dolayısıyla üretkenliğin ve verimliğin kaynağı “ilahi hediye / tanrı vergisi” değil, insanın bilgi düzeyi, toplumun örgütlenme gücü ve sermayenin yani makinaların üretkenliğini arttırma kabiliyeti ile belirlenir hale gelmişti. Sanayi ekonomisi ayrıca, kırsal kesimde olduğu gibi geniş araziye dağılmış az bir nüfusa değil ama dar sınaî üretim merkezlerinde balık istifi halinde öbekleşmiş yığınlara dayalıydı. Bu ise kırsaldan sanayi bölgelerine göç ile kalabalık sanayi şehirlerinin doğmasına yol açmıştı. Üretim daha karmaşık ve hiyerarşik hale gelmiş, üretimin planlanması, yönetimi ve farklı aşamalarda icrası için özel nitelikli işgücüne ihtiyaç oluşmuştu. Bu ise eğitim açısında şu ihtiyaçları doğurmuştu: Birincisi üretim ihtiyaç duyulan işgücü verimliliğini sağlayacak şekilde tasarlandı: en düşük niteliklere sahip işgücü için standart ve yeknesak bir temel eğitim (ilk ve orta öğretim), daha üst nitelikli işgücü ise meslekî uzmanlaşma sağlayacak yükseköğretim. İkincisi tarım toplumundan farklı olarak sanayi toplumunda bilginin verilmesi ön plana çıktı, değerler yeni iktisada şartlara uygun olarak revize edilerek öğrencilere sunulurken inanç ve alışkanlıkların öğretimi geri plana itildi. Çünkü üretim sisteminin getirdiği uzmanlaşma bunu zorunlu kılıyordu. Üçüncü olarak çıraklık ve kalfalık gibi geleneksel eğitim süreçleri de meslek liseleri ve meslek yüksekokulları vasıtasıyla standartlaştırıldı. Dördüncüsü, bu kapsamlı değişim eğitim sisteminin dini ve özel bir süreçten laik ve milli bir sürece dönüşmesini zorunlu kılmaktaydı. İşte milli devletlerin ve milliyetçiliğin ortaya çıkışı da, buna bağlı olarak bir kamu hizmeti halinde milli eğitimin tanımlanması ve sistemleştirilmesi de bahsettiğimiz sanayi toplumunun dayattığı işbölümü ve uzmanlaşmanın gereğiydi.
Cumaya devam etmek üzere şimdilik hoşça kalın.
NAPOLYON SENDROMU VE YUNAN PARANOYASI
YAYINLAMA:
Eğitim üzerine yazmaya başlamıştım ki, Ege ve Akdeniz’de sular ısındı. Şımarık, korkak ve paranoyak Yunan basınını izlediğimizde sanki başka bir paralel evrendeki olayları izlemişim zannettim. Çakma Napolyon Macron’un da olaylara müdahale için istekli olması durumu bambaşka bir boyuta taşıdı. Geçtiğimiz hafta içinde gündemi sarsan başka bir gelişme de F.N. adlı bir sahte şeyhin karıştığı iğrenç bir taciz olayıydı. Burada defalarca bu tarikat ve cemaatlerin tarihimizde ki öncülleriyle bir alakalarının olmadığını, bunların hem itikâden hem de iktisaden sıkı denetim altına alınması gerektiğini yazdım. Bu olayların buzdağının su üstünde kalan kısmı olduğunu da ekleyelim. Biz bin yıldır bu topraklarda, büyük bir uygarlık kurduk. Bu uygarlığın şehirli, hoşgörülü ve akılcı dinî yorumunu da geliştirdik. Buna rağmen ne İslam ahkâmıyla ne Tasavvuf yolu ile ne de Türk kültürü ile bağdaşmayan bu sapkınlar nereden çıkıyor? Diyanet İşleri Başkanlığı üstüne vazife olmayan işlere karışacağına aslî işleri ile meşgul olsa bunlar ortaya çıkar mıydı? Bu başlı başına ayrı bir yazı konusudur. Biz gelelim Çakma Napolyon Macron ve paranoyak Yunanlılara… İşte bu yüzden bugün yazımı Fransa ve Yunanistan‘a ayırdım.
YUNANLILARDA TÜRK KORKUSU PARANOYAYA MI YOL AÇTI?
Bu bir hafta içerisinde, özellikle Yunan medyasını izleyince şaşırdım kaldım. Yunan medyasında Ege ve Akdeniz’deki gerginlik bambaşka bir şekilde anlatılıyor. Çeşitli rütbelerdeki askerler, strateji uzmanları ve politikacıların ortak görüşleri şöyle: “Türkiye bölgesel bir süper güç olma yolunda. Somali’de, Katar’da, Libya’da, Suriye ve Irak’ta üsleri var. Türk donanması çok güçlendi. Uçak gemisi bile yaptılar… Erdoğan’ın Ayasofya’yı açması ile birlikte bütün bu gelişmelerin yönü belli oldu. Türkler Yunanistan’ı işgal etmek, haritadan silmek istiyorlar. ABD ve Rusya yanlarında… Almanya yanımızda değil. AB sesimizi duymuyor. Ordu hazır değil…” Şaka gibi, değil mi? Biz nerede yaşıyoruz, Yunanlılar nerede yaşıyor? Türkiye ne zaman bir Yunan toprağını işgal etmiş? Hiçbir zaman… Pekiyi, Yunanlılar Türk toprağı işgal etmişler mi? Evet, hali hazırda Ege’deki 18 adacığa bayrak çekmişlerdir. Türkiye’nin uçak gemisi var mıdır? Yoktur… (Herhalde TCG Anadolu’dan bahsediyorlar, bu uçak gemisi değil, amfibi harekât ve helikopter gemisidir, ancak uçak gemisi de yakındır, DMD.) Türkiye’nin kamuoyunda herhangi bir yakın geçmişte Yunanistan’ın işgaline yönelik bir tartışma oldu mu? Hayır, Türk Devleti ve milleti için Yunanistan turistik bir tatil beldesinden başka hiçbir önemi olmayan bir ülkedir. Ancak bu güne kadar FETÖ’cüleri korumak, bölücü eşkıya başı APO’yu misafir etmek ve benzeri birçok Türk düşmanı hareket kendilerinden zuhur etmiştir. Son olarak hiç de hakları olmadığı halde Doğu Akdeniz’deki Türkiye’nin hakkı olan gaz yataklarına da çökmek isteyen kendileridir. Sürekli AB’den, ABD’den, hatta Rusya’dan destek almalarına rağmen bugün bu ülkelere de şarlamaktadırlar… Söyledikleri, düşündükleri kendi korku ve vesveseleri ile oluşmuş saplantılardan ibarettir. Ancak söyledikleri bir şey de haklılık payı vardır: TSK karşısında Yunan ordu ve donanması bir hafta bile dayanamaz. Bizim ülke olarak derdimiz kendi milli iktisadi haklarımızı savunmak, terörle mücadele etmek ve Türkiye’yi daha müreffeh bir ülke yapmaktır. Ancak Türk Ordusu’nun eli ağırdır. Kaşınanlara okkalı bir Osmanlı tokadı indirmesini bilir.
NAPOLYON SENDROMU
Bundan önce Fransa’nın genç ve yakışıklı Cumhurbaşkanı’ndan birçok kez Çakma Napolyon diye söz etmiştim. Bunun sadece mizahi bir söylem olmadığı, aynı zamanda gerçeği yansıttığını da, sağ olsun, Mösyö Macron kendisi teyit etti. Türkiye ve Yunanistan arasındaki akla ziyan bu gerginliğin sonrasında da her çöpe maydanoz olan Macron Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını söyledi… Hemen Doğu Akdeniz’e Charles De Gaulle uçak gemisini yolladı. Hatırlayacağınız üzere, Türkiye’nin Suriye Kuzeyindeki terörle mücadele etmek için başlattığı Barış Pınarı harekâtında da, bu Mösyö Macron veryansın etmiş, “ABD bizi ciddiye almıyor, ne olur Mr. Trump bizi de ciddiye alın?” diye Kasabanın Şerifi’ne yalvarmıştı. Kendi öncüllerinden ve ilk Çakma Napolyon olarak taltif ettiğim Mösyö Sarkozy emperyalist güçlerin koçbaşı olarak Libya’ya saldırmış ve Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin şehadetine
sebep olmuştu. Amaçları Libya petrollerine çökmekti, ancak elde ettikleri iç savaş ve kaos oldu. Şimdi Türkiye burada meşru güçlerin yanında yer alınca “Eyvah, petroller elden gidiyor!” demektedirler. Bugüne kadar Macron’un öncüllerinden merhum Mösyö Mitterand ve zevcesi merhume Madam Mitterand, merhum Mösyö Jacques Chirac, Mösyö Sarkozy ve (kendi halinde halim ve selim bir adam olsa da) Mösyö Hollande her durumda Ermeni terör şebekelerine, uyuşturucu kaçakçısı PKK eşkıyalarına, memleketten firar etmiş FETÖ’cülere kucak açmışlardır. İkinci Savaş’ta Almanlar’dan dayak yiyen, ülkesini savunamayıp İngiltere’ye kaçan büyük (!) asker Charles De Gaulle’ün ABD’nin icazesiyle kurduğu gölge ve küçük devlet Fransa, AB içinde de Almanların gölgesinde kalmıştır. Kendi milleti içindeki muhalif sesleri her türlü polis tedbiriyle bastıran bugünkü Cumhurbaşkanı Macron için Fransa özgürlük (!) ve demokrasinin (!) beşiğidir. Öte yandan kendisinin uluslararası emperyalizmin “proje lideri” olarak Fransız halkına “el çabukluğu marifetle” seçtirildiği, küresel tefecilerin çıkarına kendi halkını onlara sömürttüğü de bilinmektedir. Şimdi bu zat çıkmış, Türkiye’yi Osmanlı rüyasına kapılmakla, imparatorluk hayalleri kurmakla itham etmektedir. Arkadaş, biz vatanımızı savunmaktan başka bir amaç gütmüyoruz, sana ne oluyor? Aslında bu Napolyon Sendromudur. Nedir bu Napolyon Sendromu? Bilinen hikâyedir, meşhur ruh hekimimiz Mazhar Osman’ın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde özel bir bölümdeki hastaları kendilerini tarihteki büyük kişilerden birisi zannederdi. Sezar, Hz. İsa, Cleopatra ve benzeri… Ancak bu hastaların kahir ekseriyeti kendini Napolyon sanırmış. Ancak bu durumda sadece Mösyö Macron değil, bütün bir Fransız Devleti kendini Napolyon zannetmektedir. “Pekiyi, Hocam! Fransa ile savaşa mı girelim? Adamların uçak gemileri bile var.”, diyenleriniz vardır mutlaka… Hiç kimse korkmasın, üç yüz tam teçhizatlı savaş uçağı olan, en yeni teknolojili akıllı gemilerle donanmış bir donanması olan seksen milyonluk Türkiye’nin karasularında bir uçak gemisi ile tehdit yaratacaklarını kimse hayal etmesin. Burası zavallı şehit Kaddafi’nin Libya’sı değildir. Okuyucularıma Fransızlarla Türklerin yakın geçmişini bir hatırlatarak yazımı bitirmek isterim.
NAPOLYON’UN ÇAKMASI BÖYLEYSE GERÇEĞİ NASILDI?
1 Haziran 1798’de General Bonaparte emrindeki Fransız ordusuyla o zaman Osmanlı’ya bağlı özerk bir eyalet olan Mısır’a çıktı. Mısır’da bir Osmanlı ordusu yoktu, yerel Memluk Beylerinin ve Arap urbânının toplama askerlerini Piramitler Savaşı’nda yenilgiye uğrattı. Ancak toplama kuvvetleri yenmekle Mısır’da hâkim olmak farklı şeylerdir. Napolyon burada camilerde kendi adına hutbe okuttu, hatta Müslüman olduğu ismini Ali Bonaparte olarak değiştirdiği söylencesini yaptı. Yani aslında karşısında ciddi bir kuvvet olmasa da tutunabilmek için Paris’in merdiven altı tiyatrolarında sergilenen ucuz vodvillerdekine taş çıkaran bir komedi oynadı. Suriye’ye askerle yürüdüğünde karşısına ilk defa talimli Osmanlı birlikleri Akka’da çıktı. Cezzar Ahmet Paşa’nın Nizam-ı Cedit birlikleri Napolyon’u perişan ettiler. Hele arkadan Sadrazam’ın orduyla yetiştiği haberi gelince bizim gerçek Napolyon tası tarağı toplayıp, bir gece bir gemiye atlayıp ordusunu bırakarak kaçtı. Sonrasında ise kendisine Fransa politikasında başka mecralar açacak olan yola girdi.
Doğrusunu isterseniz Fransa’nın askeri tarihinde Napolyon ve Mareşalleri haricinde ciddiye alınacak asker yetişmemiştir. Tarihleri boyunca Alman ve İngilizlerden dayak yemişlerdir. Fransız askerleri mizaç itibariyle çabuk havaya giren, heyecanla önünü ardını düşünmeden saldıran bir yapıya sahiptir. Nitekim İngilizlere karşı Crecy, Agincord, Türklere karşı Niğbolu’da Fransız Kralı ve şövalyeleri, Ruslara karşı 1812 Savaşı ve Wellington’a karşı Waterloo’da Napoleon Bonaparte taktikten uzak çılgınca cephe saldırısıyla hüsrana uğramışlardır. Napolyon’dan sonrası ise tam bir kepazeliktir. Bırakın düzenli orduyu, Antep ve Maraş’ta hamiyet-i vataniye sahibi ahali Fransız askerlerini perişan etmiştir. Şimdi gönderdikleri uçak gemisine ismi verilen General De Gaulles’ün de Cezayir’de soykırımdan başka bir askeri başarısı yoktur. Almanlardan kaçıp İngiltere’ye sığınmış bir askerdir.
Şimdi Macron gemi gönderiyormuş… Gelsinler, gelsinler de, bu sefer Atatürk’ün dediği gibi geldikleri gibi gidemezler de… O uçak gemisini teslim alıp, ismini de Yıldırım Beyazıt koyarız. Böylece bedavadan uçak gemimiz de olur…
KADINA ŞİDDET VE PEDOFİLİ: CEMAATLERİ YOZLAŞTIRAN NEDİR ?
YAYINLAMA:
Son günlerin konuşulan hadisesi F.N. isimli bir sözde şeyhin bir kız çocuğuna cinsel tacizi oldu. Bu olayı özellikle son yıllarda hızla artan kadına şiddet ve pedofili eylemleriyle birlikte ele almak gerekir. Kamuoyunda en çok tartışılan noktalardan biri de, bütün bu sapkın eylemlerin genel olarak cemaat çevrelerinde yaygınlaştığıydı. Burada şu sorular karşımıza çıkıyor: “Kadına şiddet neden artmaktadır?” “Bu tip sapkın eylemlerin artmasında dini cemaatlerin payı nedir?” “Kadına şiddet ve pedofili dinen caiz midir?” “Bugünkü cemaatler hangi toplumsal ve iktisadi amaçlara yönelik olarak kurulmaktadır?” Bugün izninizle bu soruları cevaplamaya çalışacağım…
KADINA ŞİDDETİN SEBEPLERİ
Burada Heise’nin 1999 tarihli “Kadına Şiddet: Bir Bütüncül Ekolojik Çerçeve” adlı çalışmasından bilgiler aktaracağım. (Heise, L.; “Violence Against Women: An Integrated, Ecological Framework”, 1998, Population Reports/CHANGE, Volume XXVII, No. 4, December 1999, http://www.jhuccp.org/pr/l11edsum.stm) Heise kadına şiddetin sebeplerini dört ana başlık altında toplamış: Kişisel etkenler, ilişkiye dair etkenler, topluluklara ve topluma dair etkenler.
Kadına şiddet uygulayan bireylerde kişisel etkenler olarak öne çıkan unsurlar şöyle açıklanmış: Küçük yaşta aile içi şiddete maruz kalmak, babasız olmak veya babası tarafından reddedilmiş olmak, küçükken cinsel tacize uğramış olmak ve alkol kullanmak.
Kadına şiddetin oluşmasında kadına şiddet uygulayan bireylerin ilişki durumunun da etkisi bulunmaktadır. Buna göre kadına şiddetin uygulandığı ilişkilerde genelde evlilik içi çatışmalar bulunmakta ve erkeğin hem servete hem de aile içi karar alma mekanizmalarına egemen olduğu görülmektedir.
Bireyler, birey ve aile mensubu olduğu kadar aynı zamanda çeşitli topluluklara da mensupturlar. Genelde düşük gelirli topluluk mensuplarında, işsizlerde, fakirlik sınırındaki bireylerde kadına şiddet daha fazla görülmektedir. Yine kadına ve özellikle çocuğa şiddette akran zorbalığı da önemli bir faktör olarak belirtilmektedir. Üçüncü bir etken de şiddet uygulayan ve şiddete maruz kalan bireylerin genelde kadının ve ailenin toplumdan izole edildiği kapalı topluluklarda ortaya çıktığıdır.
Bireylerin içinde bulunduğu toplumun kuralları da kadına şiddeti arttırabilir. Eğer bir toplumda erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolünü sağlayan normlar varsa, çatışmaların çözümünde şiddet bir yöntem olarak kabul ediliyorsa, erkeklik kavramı aynı zamanda kültürel olarak egemenlik, şeref ve saldırganlıkla bağdaştırılıyorsa ve son olarak da kadın-erkek ayrımı sert kurallarla belirlenmişse o toplumda kadına şiddet daha fazla olmaktadır.
Yukarıda dört ana başlık altında sunulan ve kadına şiddet vakalarında çoğunlukla rastlanan etkenler sanayileşememiş veya yarı sanayileşmiş toplumlarda bulunan tarım toplumu değerlerini yansıtmaktadır. Erkeğe ve kadına verilen ve birbirinden sıkı sıkıya ayrılmış toplumsal roller, aile ve kadının toplumdan izolasyonu, mülkiyetin, servetin ve idarenin daha çok erkek egemenliğinde oluşu, düşük gelir grubuna mensubiyet veya geçimlik ekonomi şartları hep tarım toplumunun toplumsal işbölümünden kalan değerlerdir. Burada bireysel etkenleri dikkate almıyorum. Çünkü yazının konusu itibarı ile cemaat yapılarının katkılarını incelemeyi amaçlamaktayım.
Özellikle son kırk yılda Türkiye’de sosyal devlet ilkesinin yıpratıldığı, milli değerlerin erozyona uğradığı, eğitimin özelleştirildiği, sınıf atlamanın ve para kazanmanın kutsallaştırıldığı, taşradan büyükşehirlere kontrolsüz göçün gerçekleştiği bir ortamda bu etkenler güç kazanmıştır. Türkiye’de büyükşehirlerde tarımsal üretim olmadan tarımsal üretimin işbölümünü (erkek egemen aile ve toplum yapısı) ve
tüketim kalıplarını (yaşam tarzını) devam ettirmek amacıyla insanların bir araya geldikleri topluluklar da çoğunlukla cemaatler olmuştur.
Yukarıda bahsedilen kadına şiddetin sebepleri her hangi bir dine mensup toplumda ortaya çıkabilir. Burada etkili olan faktör dini cemaatlerin savunduğu düşünce veya inanç sistemi değil ama dini cemaatlerin dayandığı sosyolojik ve iktisadi yapılardır. Bu olayların dini cemaatlerde ortaya çıkması, dini ve tasavvufi değerlerin yanlışlığını göstermez. Ancak bu cemaatlerin kapalı yapılar oldukları, sanayileşmenin getirdiği dönüşüme uyum sağlayamayan, kendini kendi emeğiyle var edemeyen bireylerin çaresizliği ve fırsatçılığından beslendiği anlamına gelir. Bu problemler, bugün ABD’de Amish ve Mormon Cemaatleri, İsrail’de Hassidik Cemaati ve yine Avrupa’da benzeri kapalı cemaat yapılarında da gözlemlenmektedir. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi toplumumuzdaki yozlaşmanın sebebi dinimiz değildir. Hiçbir din yozlaşmaya sebep olmaz. Ancak toplumsal yozlaşma, milli değerlerin kaybı, eşitsiz gelir dağılımı ve adaletsizlik dinin yorumlanmasını değiştirmektedir. Toplumsal ve dini yozlaşmada sebepler dini ve kültürel değil, iktisadi ve sosyolojiktir.
KADINA ŞİDDET VE PEDOFİLİ DİNEN CAİZ MİDİR?
“Pekiyi Hocam, bu adamlar dini kavramlarla ortaya çıkıyor. Hiç mi bu işte dinin kabahati yok?” diye bir soru sorarsanız, cevabım şudur: Biz, özellikle son yirmi yılda, dini meseleleri tartışırken siyasi ve tarihsel olanla dini olanı birbirine karıştırıyoruz. Dinin kaynakları Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Nebevidir. Bizim için en güzel örnek Peygamberimizin hayatıdır. Peygamberimizin kadına şiddeti teşvik eden, onaylayan her hangi bir örneği gösterilebilir mi? Dinin temel hükümleri, ahlaki kaideleri, toplumsal ve bireysel açıdan nelerin yapılmaması gerektiğini bildirir. Bunun en basit örneği de “On Emirdir”. Geri kalan dinin belli çağ ve şartlarda tekrar yorumlanmasıdır. Mecellenin temel kaidesidir: “Şartlar değişince ahkâm değişir.” Ahkâm, yani hükümler, insanların yorumlarıdır. Bu da insanların içinde bulunduğu zaman ve topluma göre değişir. Değişmeyen genel hükümler ise Kur’an ve Sünnet’te verilir. Buraya baktığımızda, savaş dışında her türlü şiddet men edilmiştir. Hele evlilik dışı ilişkiler kesinlikle yasaklanmıştır. Dinen caiz olmayan bir eylem tarikat ve cemaatler tarafından meşrulaştırılamaz. Tarikat ve cemaatlerin ilk önce dinin temel hükümlerine riayet etmesi gerekir.
BUGÜNKÜ CEMAATLER HANGİ TOPLUMSAL VE İKTİSADİ AMAÇLARA YÖNELİK OLARAK KURULMAKTADIR?
22 Ekim 2018 tarihinde bu köşede yazdığım “AKIL VE KALBİN EVLİLİĞİ: MATURİDİLİK VE ANADOLU TASAVVUFU” adlı yazıdan bir alıntı yapalım:
“Bugün baktığımızda Türkler arasında İslam büyük şehirlerin kasabalaşmış varoşlarında ve Anadolu’nun ücra kasabalarında hâkim olan cemaat ve tarikatlar vesilesiyle öğrenilmektedir. Gariban vatandaş çocuğum dinini öğrensin, namuslu ve ahlaklı bir birey olarak yetişsin, biz ölünce arkamızdan Kur’an okuyabilsin diye çocuklarını ne olduğu belirsiz cemaat yurtlarına ve Kur’an kurslarına yönlendirmektedir. Bu cemaatler Anadolu tasavvufu ile uzaktan yakından alakalı değildir. Cemaatler, genelde, kapalı kasaba toplumlarında alt yapısı oluşmuş ve kapitalist sistem içerisinde şirketleşmiş kayıt dışı dini görünümlü örgütlenmelerdir. Haliyle, cemaat yapıları sorgulamadan itaat, Allah’a değil cemaate teslimiyet, Peygamberi değil şeyhi/hocaefendiyi rehber kabul etmek üzerine kurulmuştur. Kur’an ölülere okunan ve anlaşılmayan Arapça bir kitaptan ibarettir. Dinin aslına dair, bu cemaat gruplarının bildikleri de şeyhin/hocaefendinin veya filanca ağabeyin söylediklerinden ibarettir. Anlatmaya gerek yok, genelde fakir fukaradan oluşan bu kitlelerin çocukları mürit olarak devşirilmekte, sadakalar geniş kitlelerden toplanmakta ve bazıları bu Orta Oyunundan zenginleşmektedir. Haliyle, bireyin özgürlüğünü, aklın üstünlüğünü ve iman ederken bile neye iman edeceğini sorgulamayı temel olarak kabul eden Hanefi ve Maturidi bir bakış açısını cemaatler kabul edemezler. Çünkü şirketimsi doğaları gereği, nakit akışları halkın cehaletine ve hurafelere bağlılığına bağlıdır.”
Evet, yukarıda da bahsettiğim gibi, Türkiye hızlı kalkınma ve gelişmenin getirdiği kasabalardan büyük şehirlere plansız bir göçle karşı karşıya kaldı. Büyükşehirde tek başına ayakta durmaya yetecek mesleki birikimi, eğitimi ve görgüsü olmayan bu insanlar, tarım toplumundan kalan yaşam tarzlarını korumayı din zannettiler. Yani şehre intibak edeceklerine, kendi gettolarını kurdular. Bu gettolarda hem geleneksel yaşam tarzlarını yeniden üretmek hem de hayatlarını idame ettirecek geliri kazanmak için hemşehri ve cemaat toplulukları olarak örgütlendiler. Bu cemaatler – birkaç istisnası haricinde- tasavvufun temel şiarı olan “mâsivadan yani şöhret – servet – şehvetten arınmak” şöyle dursun, bizatihi şöhret – servet – şehvete sahip olmayı amaçlamaktadırlar. Eğer sosyal devlet bütün kurumları ile işletilmezse, eğitim tek elden devlet tarafından verilmezse, Diyanet İşleri Başkanlığı dini vatandaşa doğru dürüst anlatmazsa, Cemaat ve tarikatların faaliyetleri sadece tasavvufi eğitim olarak sınırlandırılıp para kaynakları ve itikaden savundukları denetim altına alınmazsa daha çok F.N.’lar, Feto’lar görürüz.
Hayırlı Cumalar…
EĞİTİMİN EKONOMİ POLİTİĞİ – II: EĞİTİM BİR KAMU HİZMETİ MİDİR?
YAYINLAMA:
Gündemdeki meseleler yüzünden iki yazı ara verdiğim eğitimle ilgili yazı dizimize devam ediyorum. Bugün kamu hizmeti nedir, iktisadi açıdan özel hizmetten farklılığı nedir ve Türkiye gibi hem milli devlet vasfında olan hem de gelişmekte olan ülkelerde eğitimin kamu hizmeti olarak ele alınması ne derece de önemlidir sorularına cevap vereceğim.
KAMU HİZMETİ NEDİR?
Hizmet ve mal arasındaki ayrımla yazıya başlayalım. Genelde mal ile maddi ürünlerin ve hizmet ile manevi ürünlerin (o da ne demekse) ifade edildiği gibi bir yanılsama vardır. Hâlbuki gerçek başkadır: Mal üretildiği anda tüketilmek zorunda olmayan ve belli bir süre depolanabilir ürünlere verilen addır. Hizmet ise üretildiği anda tüketilmek zorunda olan ve depolanamayacak ürünlerdir. Bir hizmet olarak eğitim de, diğer hizmetler gibi, üretildiği anda tüketilir. Yani okulda ben ders anlatırken eğitim hizmeti üretmekteyim, aynı anda da, öğrencilerim o eğitim hizmetini tüketmektedirler.
Mal ve hizmetler arasında kamu malı ve kamu hizmeti olarak tanımlanan bir grup mal ve hizmet vardır. Kamu malları / hizmetleri toplumun tamamına ortak bir fayda sağlayan, üretimi özel sektöre göre çok maliyetli olan mal ve hizmetlerdir. Aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu gelişmişlik düzeyine göre stratejik sektörlerde üretilenler ile kendi piyasalarında doğal tekel şartları bulunan mal ve hizmetler de kamu malı / hizmeti olarak tanımlanabilir. Son olarak bazı durumlarda pozitif dışsallık sağlayan sektör ürünleri kamu malı / hizmeti olarak sınıflandırılabilir. Eğitim, elbette, alan için kişisel fayda sağlamakla birlikte, aynı zamanda, bütün ekonomi için gerekli olan işgücünü ürettiği için hem kamu hizmetidir hem de her ülke için stratejik bir hizmettir. Dahası iyi örgütlenmiş ve planlanmış bir eğitim sektörü pozitif dışsallıklar da üretir.
Genelde kamu mal ve hizmetleri, özelde eğitim hizmetinin bu nedenle kamu eliyle verilmesi, kamunun gelecekteki toplumsal planlaması ve hedefleri doğrultusunda yönetilmesi toplumsal açıdan bir zorunluluktur. Aynı zamanda bu hizmetten bütün vatandaşların eşit şekilde yararlanması da gereklidir. Eğitimde kamu hizmeti vasfı, özellikle ilk, orta ve lise eğitiminde geçerlidir. Çünkü bu eğitim temel eğitimdir ve bir kapitalist ekonominin büyümesi ve devamlılığı için gerekli olan işgücünün sahip olması gereken minimum yeterliliği verir. Yani liseden mezun olduğunda her gencimizin Türk toplumu ve ekonomisi için gerekli olan asgari niteliklere sahip olması gerekir. Buna ek olarak, özellikle liseden itibaren, farklı mesleklere yönelik uzmanlaşma eğitimi de verilir.
ÖZEL EĞİTİM VE KAMU EĞİTİMİ FARKI
Türkiye’de kırk yıl önce başlayan ve son yirmi yılda hızlanan bir eğitimde özelleştirme süreci bulunmaktadır. Tabii ki, eğitim hizmeti özel ellerde verilebilir ancak bu hizmetin kamu hizmeti olması gereğince özel eğitim kurumlarının ciddi şekilde devlet denetiminde olması gerekir. Ancak bu halde bile yine eğitimde verilmesi gereken fırsat eşitliği ortadan kalkmaktadır. Nasıl mı? Anlatayım.
İstanbul’da yaşayan ortalama bir Türk vatandaşı çocuğuna sağlam bir gelecek sağlama amacı güder. Sağlam gelecekten kastımız iyi ve düzenli geliri olan bir işe sahip olması ve hayatını kimseye muhtaç olmadan idame edebilmesidir. Bunun yolu (gayrı menkul zengini veya yüksek sermayeli şirket sahibi dâhilse) iyi bir eğitim alarak beyaz yakalı çalışanlara katılmasıdır. Bu amaçla öncelikle iyi bir üniversite kazanmalı, bunun içinde iyi bir Anadolu veya Fen Lisesinden mezun olmalıdır. Bizim çocukluğumuzda hemen hemen herkes devlet okullarından mezun olmuştu. Herkes için eşit şartlarda bir eğitim sistemi fırsat eşitliğini de sağlıyordu. Örneğin, doğudan gelen bir rençperin çocuğu makine mühendisi olabilmekteydi.
Bugün eğitim sistemi büyük oranda özelleşmiştir.Benim görebildiğim kadarıyla üç tip özel okul bulunmaktadır: Anaokulundan yüksek lisansa kadar paket halinde eğitim hizmeti sunan büyük ölçekli okullar (bunların yıllığı 40 bin TL’dan başlayıp 70 bin TL’na kadar uzanmaktadır), çocukları tamamen iyi bir Anadolu lisesine sokma amacıyla kurulan butik okullar (bunların yıllığı 20 bin TL ile 50 bin TL arasındadır) ve belli dini cemaatlerin dini hassasiyetlere cevap veren okulları… Büyük ölçekli okullarda amaç bütün öğrencileri iyi Anadolu Liseleri ve Üniversitelere sokmak değildir. Çünkü bu okullar hem lise hem üniversite eğitimi vermektedir. Dolayısıyla bu okullar sağladıkları sosyal hizmetler (yüzme havuzu, sosyal tesisler, spor tesisleri, sanat eğitimi, yurt dışı değişim programları ve benzeri) ile kendisini farklılaştırmakta ve öğrencilere yüksek lisansa kadar hizmet satacağı müşteriler gözüyle bakmaktadır. Bu okullar genel olarak yüksek gelir grubu ailelerin tercihleri arasındadır. Küçük ölçekli özel okullar bu tür sosyal hizmetleri vermemekle birlikte hedef olarak iyi devlet liselerine ve üniversitelere öğrenciyi sokmayı amaçlamaktadır. Bu gibi okullar da (örneğin benim gibi) orta gelirli ebeveynlerin tercihindedir. Bunlar haricinde devletin ilk ve orta düzeydeki okulları bulunmakta ama bu okullar ne yeterince devlet desteği görmekte ne de sağladıkları imkânlar tatmin edici olmaktadır. Öte yandan devlet okulları arasında hızla artan sayıda imam hatip okulları kurulmakta ve bu okulların sağladığı şartlar çoğu zaman özel okulları aratmamaktadır. Ancak istatistiklere bakıldığında imam hatip okullarının eğitimsel performansı tatmin edicilikten uzaktır. Sonuç şudur: Fakirlerin çocukları devlet okulları veya imam hatiplere mecbur edilmektedir. Orta gelirli aileler hem ciddi bir para harcamakta hem de çocukları yıpratıcı bir sınav yarışı içine sokmaktadırlar. Zengin ailelerin çocukları ise yüksek miktarlı ödemelerle ve hiç de zorlanmadan lisans ve yüksek lisans diplomalarına sahip olabilmektedir. Ne kadar devlet denetimi olursa olsun, bu durum fırsat eşitliğinin ortadan kalktığı bir durumdur.
Eğer eğitimde fırsat eşitliği ortadan kalkarsa hem milli birlik bozulur hem de toplumun insan gücü verimsiz kullanıldığı için toplumsal refah uzun dönemde düşer. Ülkenin uluslararası alanda rekabet gücü azalır, o çok korktuğumuz emperyalistlerin ianesine / sadakasına muhtaç hale geliriz. Daha hazini ne kadar Mehter Marşı çalsanız da, genç kuşakların Türklüğe, İslam’a ve Cumhuriyete gönül bağı kalmaz, kendi istikballerini yabancı ülkelerde arayan, “dünya vatandaşı” olmak isteyen kişilere dönüşürler.
Eğitim sisteminin temeli iyi öğretmenle başlar. Öğretmenler ilk önce öğretmen liselerinde temel mesleki eğitimlerini almalıdır. Ta Sultan Abdülhamit Han zamanında kurulan ve Cumhuriyet Dönemi’nde geliştirilen öğretmen liseleri mesleki eğitimi temel alan, idealist ve vatanperver öğretmenler yetiştiren kurumlardı. İlk önce bunlar kaldırıldı. Eğitim fakülteleri öğretmenlik nosyonu vermek için yetmez, zaten eğitim fakültesinden mezun olanlara kamuda yeterince kadro verilmemektedir. Çoğu öğretmen yarı zamanlı ve sözleşmeli çalışmaktadır. İyi ve donanımlı öğretmenler özel sektöre gitmektedir ama burada da okullar arasında öğretmen hareketliliği çok yüksektir. Özellikle ilkokullarda birinci sınıftan dördüncü sınıfa kadar aynı sınıf öğretmeniyle devam eden öğrenciler azınlıktadır. Bu durum eğitimde sürekliliği öldürmektedir.
İkinci önemli sorun meslek liseleri açısındandır. Türkiye’de şöyle bir algı oluşmuştur: Herkes üniversiteden mezun olsun. Hâlbuki bu hiçbir toplumda akılcı bir tercih olamaz. Bir kapitalist üretim ekonomisinde üretimde en önemli unsurlar ara elemanlardır. Bunlar ise meslek liseleri ve akabinde iki yıllık meslek yüksekokullarında eğitim alırlar. Türkiye’de ne esnafa çırak ne de sanayiye ara eleman kalmıştır. Bu yüzden her vilayette üniversite açmak kaynak israfıdır. Memleketin ihtiyaçları belirlenerek bu ihtiyaçlara yönelik ara eleman yetiştirecek bir sistem kurulmalıdır. Hoş, bir toplum üretim yapmak istemezse, kısa yoldan köşeyi dönüp voliyi vurmak isterse bunların da kıymet-i harbiyesi kalmaz.
Dini eğitim ve milli eğitim konusuna da Cuma günü devam ederiz.
MİLLİ EĞİTİM VE DİNİ EĞİTİM
YAYINLAMA:
Milli eğitim kavramı milli devlet / ulus devlet ve milliyetçilik kavramları ile birlikte ortaya çıkmıştır ve 19’uncu Yüzyıl sonu sanayi kapitalizminin gelişme süreci ile doğrudan bağlantılıdır. “Hocam, dakika bir gol bir! Bunu da mı iktisada bağladınız?” diye sorarsanız cevabım şudur: “Elbette! İktisadın eğitimden daha fazla ilgilemesi gereken çok az sektör vardır!”. Pekiyi bu rabıta nasıl kurulur? Anlatayım:
MİLLİ EĞİTİM VE MİLLİ EKONOMİ
Bir devletin sınırları içinde sermaye birikimi arttıkça firmalar o ülkenin bütünü için üretim yapmaya başlarlar. Böylelikle yerel ekonomiler entegre olarak milli ekonomiye dönüşürler. Bu süreç iç mali liberalleşme ile sağlanır: Yani tek maliye, tek para sistemi ve yerel ekonomiler arasındaki ticaretin önündeki engellerin kaldırılması... Bu süreç aynı zamanda şehirlerin büyümesini ve burjuva hayatının yaygınlaşmasına sebep olur. Sanayide çalışacak ve şehirlerde yaşayacak işgücünün belli ortak değer ve standartlara sahip olması gerekir. Bu yüzden milli ekonomilerin oluşması ile birlikte milli devletler oluşmuş, bunu da milli ekonominin işgücü ve milli devletin vatandaşı olan insanların da ortak değerler ve standartlara göre eğitilmesi amacıyla milli eğitim sistemlerinin kurulması takip etmiştir. Milli eğitimde ana amaç hem üretimde kullanılacak işgücünün belli bir asgari eğitime sahip olması hem de milli kültürü oluşturan temel ahlaki normlar ve kültürel değerlerle donatılmasıdır. Buna milli dilin standartlaşmış versiyonunun kullanımı, temel tarih, coğrafya ve din bilgileri ve vatandaşlık bilinci kazandırma da dâhil edilebilir. Öte yandan işgücünün temel eğitimi de matematik ve felsefe gibi aklın kullanım yöntemleri ile müspet ilimlerin (fen bilimlerinin) öğrenimi yolu ile gerçekleştirilir.
Dikkat edileceği üzere, milli eğitimin ana amacı bir milli şuur yaratma ve vatandaşlık bilincini (devlete aidiyet ve topluma mensubiyet duygusunu) genele yayma amacı güder. Aslında modern ve siyasi anlamda milletleri var eden milli devletler ve onların milli eğitim sistemleridir desek yeridir. Bu bağlamda milliyetçilik de, modern siyasi anlamıyla, bir milleti oluşturan devletin vatandaşlarının sahip oldukları ortak değerleri koruma, milletin hep birlikte daha fazla zenginleşmesini ve uluslararası camiada daha fazla rekabet gücüne sahip olmasını amaçlar.
Yukarıdaki paragrafta milli kültürün unsurlarından birini de din olarak tanımladım. Dini değerlerin öğretilmesi, toplumun çoğunluğunun mensup olduğu dini norm ve değerlerin aynı zamanda toplumun ana gövdesini oluşturan halk kesiminin kültürel kimliğinin önemli bir parçası olması hasebiyle bütün vatandaşlara öğretilmesinin de gerekçesidir. Tabii ki bu eğitim bir ruhban sınıfı eğitimi değildir, olmamalıdır da… Nasıl mı? Açıklayayım: Milli eğitimin bir parçası olarak din eğitimi ilk önce dinin temel ıstılahlarının öğretilmesini gerektirir. Örneğin İslam’da Allah kavramı (rububiyet), Peygamberlik (risalet), imanın temel şartları ve dinin her Müslümanca bilinmesi gerekli olan ibadet ritüelleri… Bunun yanında İslam’ın diğer dinlerle bu saydığım temel konularda farklılaştığı noktalar da öğretilmelidir. (Bu anlattığım din eğitimi formatı bir mezhebin ritüellerinin öğretimi olarak tanımlanamaz, örneğin bu saydığım din dersi içeriği hem Hanefî ve Şafii Sünniler hem de Aleviler için geçerli ve ortaktır, DMD). Bu kadarıyla din eğitimi milli eğitimin bir parçasıdır, ayrıca böyle olması da zorunludur. Öte yandan, ilm-i hadis, Kur’an okuma, tefsir, kelâm ve benzeri gibi dini ilimler eğitimin bu temel safhasında öğrenci için çok fazla ve ağır olacaktır. Pekiyi bunlar üniversitede mi öğretilsin? Hayır… Temel eğitimde zorunlu olarak verilen temel dini bilginin yanı sıra, özellikle Kur’an okuma seçmeli ders olarak verilebilir. Ancak şunu söyleyeyim ki, haftada iki saatlik bir Kur’an eğitimi çok da yeterli değildir. Bunun yerine isteyen ailelere Diyanet ve Milli Eğitim bakanlığının ortaklaşa çalışmasıyla yaz tatillerinde kapsamlı Kur’an okuma hizmeti DEVLET ELİYLE sunulabilir. Bilerek büyük harfle yazdım çünkü temel kültürel değerlerin önemli bir kısmını temsil eden din eğitiminin mutlaka devlet eliyle verilmesi gerekir.
DİNİ EĞİTİM KAMU ELİYLE OLURSA MİLLİ OLUR
Türkiye’de son dönemde çok tartışılan cemaat oluşumlarının yatılı Kur’an kursları ve yasadışı medreselerle örgütlendiği bilinmektedir. Burada bilinçli olarak tarikat demiyorum çünkü tarikatlar şeriat alanına girmez; Kur’an, Tefsir, Hadis gibi Şeriat kapsamı içinde olan alanlar tarikatların kapsamı dışındadırlar. Tarikatlar dünyanın kirliliğinden arınmayı, şehvet – şöhret – servet şeytan üçgeninden kaçınmayı öğreten tasavvuf kuruluşlarıdır. Bir Müslümanın tarikata girmesi zorunlu değildir ama Şeriat (yani İman’a, İbadetlere, ahlaka yönelik kurallar ve gündelik yaşama yönelik emir ve yasaklar) bütün Müslümanların uyması gereken bir kurallar bütünüdür. Türkiye’de bin yılda oluşmuş İslam yorumu bir ruhban sınıfının varlığını reddeder. Din adamları devlet memurudur. Dolayısıyla Şeriat hükümlerini öğreten ve icra edenler devlet adamı olduğu gibi, dini bilgilerin eğitiminin devlet eliyle verilmesi Ehl-i Sünnet’in temel bakışına açısına uygundur. Ancak tarihsel süreçte dini eğitim Türkiye’de böyle olmamıştır. Nasıl mı? Anlatayım:
Atatürk İnkılaplarıyla birlikte, Kur’an’ın Arapça okunması yasaklanmıştır. Bin yılda oluşan bir gelenek, öyle bir emirle ortadan kalkmaz. İnsanlar Kur’an’ı Arapçasından okumayı bir ibadet olarak addetmekteydiler. (Kur’an okumak elbette bir ibadettir ama Allah’ın ne söylediğini bilmek ve anlamı üzerinde tefekkür etmek şartıyla, DMD) Devlet bunu yasaklayınca, Doğu’da merdiven altı medreselerde, Batı’da kayıt dışı Kur’an kurslarında kaçak yollardan Kur’an öğretimine başlandı. Elbette ki, bu iş, yasaklanıp yer altına inen tarikatlar kanalıyla oldu çoğu zaman. Bir ikinci yol da devletin İmam Hatip Liseleri vasıtasıyla oldu. İmam Hatipler ülkenin ihtiyaç duyduğu ve sahih bir eğitimden geçmiş din adamlarını yetiştirmeye yönelik meslek liseleriydi. Yani bu okulların kuruluşunun amacı mezunlarını din adamı (müezzin, imam ve vaiz) olarak yetiştirmekti. Fakat insanlar, çocuklarını İmam Hatiplere gönderirken amaçları çocuklarının Kur’an okumayı öğrenmesi, dini ibadet ve hükümleri ayrıntısıyla bilmesiydi. Kimse çocuğunu İmam veya Vaiz olsun diye İmam Hatip’e göndermiyordu.
Yıllar geçtikçe İmam Hatipler çoğaldı ve bugün Milli Eğitim Sistemi’nin bir parçası haline geldiler. Ancak burada bir problem vardı: Mesleki eğitimi temel vazife olarak alan bir müfredata sahip bu liselere gelen öğrenciler memleketin ihtiyaç duyduğu din adamı sayısının onlarca katıydı. Bu yüzden bu okullarda diğer liselerde okutulan dersler de müfredata girdi. Son yıllarda Osmanlıca okuma ve yazma da müfredata dâhil edildi. Şu anki haliyle İmam Hatip Liseleri ne bir meslek lisesi formundadır, ne de bir genel lise formunda. Çünkü din eğitiminde uzmanlaşma (Arapça ve Farsça öğretimi, temel Hadis, Tefsir ve Kelâm eğitimi) için gerekli olan ders saatleri üniversite sınavında başarı için diğer derslere ayrılmaktadır. Öte yandan genel lise de değildir, çünkü birçok uzmanlaşma gerektiren dersler de genel lise müfredatının yanında verilmektedir. Bu şartlarda İmam Hatip Okullarının eğitim performansının beklenenin çok altında olması da şaşırtıcı değildir. Bu halleriyle giderlerse, Türk gençleri her şeyden biraz bilen ama hiçbir şeyi tam bilmeyen nesiller olarak yetişeceklerdir.
Yapılması gereken nedir: İlk önce eğitim birliğinin sağlanması gerekir. Yani temel eğitimin devlet eliyle yapılması gerekir. İkinci olarak temel dini eğitimin herkese verilmesi, isteyenlere de Kur’an okuma eğitiminin yine devlet eliyle verilmesi gerekir. Üçüncü olarak da, İmam Hatiplerin sayısının azaltılıp, din adamı yetiştiren seçkin okullar haline getirilmesi gerekir. Dördüncüsü dini eğitim altında ne olduğu belirsiz tarikatların ve cemaatlerin okul ve Kur’an kursu açmaları yasaklanmalı, onları aslî görevlerine (yani tasavvufa) yöneltilecek önlemler süratle alınmalıdır. Eğer devlet adam gibi din eğitimi verirse, o zaman vatandaş da, Fetoş’a, Fatih Nurullah’a ve bilumum cinci hocalara teveccüh etmez. İşte o zaman dini eğitim milli olur.
Hayırlı Cumalar.
SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE YÖNTEM: TEŞHİS VE TEDAVİ
YAYINLAMA:
Marmara Üniversitesi’nde öğrenci iken İktisada Giriş dersini Taner Berksoy’dan almıştım. Taner Hoca bir derste “iktisat biliminin tıp bilimine benzediğini” söylemişti. Her iki bilimde de hastalıkların tedavisi esas idi. Ancak tedavinin doğru olması için teşhisin de doğru olması gerekir. Aslında bütün bilim dalları için de bu yaklaşım geçerlidir. Her türlü bilim disiplini ilgilendikleri konularda sorulan sorulara cevap vererek gelişir. Yani bilimin temel amacı insanlığın karşı karşıya kaldığı sorulara cevap üretmektir. Diyeceksiniz ki, din ve felsefe de aynı şeyi yapmaz mı? Modern felsefe aslında bir “düşünce yöntemi geliştirme” sanatıdır. Klasik dönemde felsefe içinde sanatı ve bilimi de barındırdı. Modern zamanlarda ürün ve üretim faktörlerinde standartlaşmaya ve sınıflandırmaya gidildiği gibi “güzellik algısı ve bilgisi / estetik” ile ilgili alanlar sanat olarak, “gerçeklik algısı ve bilgisi” ile ilgili alanlar bilim olarak felsefeden ayrı sınıflandırılmıştı. Bu bağlamda modern felsefe aslında sorulara cevap vermeyi değil, “soru sorma” ve “sorulara cevap verme” yöntemini araştırır. Öte yandan din de bilimle benzer bir şekilde sorulara cevap vermeyi amaçlar. Ancak din bilimden üç yönde farklılaşır: Birincisi dinin ve/veya ahlakın cevap aradığı sorular “gerçek ile gerçek olmayanın” değil “doğru ile yanlışın” doğasına dairdir. Din adamlarının verdikleri fetvalarda “neyin haram, mekruh, günah ve benzeri” yanlış kategorisine ait olduğu, neyin de “sevap, müstehap, sünnet, farz ve benzeri” doğru kategorisine mensup olduğu belirtilir. Bilimin amacı ise ne sanat gibi “güzeli”, ne de din ve/veya ahlak gibi “doğruyu” araştırmaktır. Örneğin hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliği hem çirkindir hem de yanlıştır. Ama bu bizim de dâhil olduğumuz birçok ülkede hayatın katı ve acımasız bir gerçeğidir. Sanat eserleri, örneğin Gazap Üzümleri gibi romanlar hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliğinin ne kadar çirkin olduğunu anlatırken, başta İslam olmak üzere bütün dinler hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliğinin ne kadar yanlış bir olgu olduğunu ifade ederler. Bilim ise hayat pahalılığı ve gelir eşitsizliğinin bir gerçek olduğunu kabul eder ve bunun sebeplerini araştırır.
İkinci farklılık, din sorulara kesin cevaplar verir. Bilim de ise sorulara kesin cevaplar yoktur. Çünkü gerçekliğin doğasında değişim vardır. Belli bir mekân ve zaman içindeki şartlara bağlı olarak gerçekliğin doğası da değişir. Örneğin, yine iktisadi olaylardan gidecek olursak, 2001 Krizi ve 2018 Krizi görünüşte birbirine çok benzemektedir, ancak bu iki krizde de benzerlikler kadar, hatta daha fazla farklılıklar vardır. Çünkü şartlar değişmiştir. Bu yüzden bilimde bir soru cevaplandırılırken hiçbir zaman bir tez kabul edilmez. Ancak tezlerden biri reddedilmez, diğeri reddedilir. Dolayısıyla bilim gerçek olanı, ilk önce gerçek olmayanları eleyerek ortaya çıkarır. Din ve/veya ahlakta ise bir şey doğruysa ilelebet doğru, bir şey yanlışsa ilelebet yanlıştır.
Bugün içinde bulunduğumuz iktisadi kriz ortamında iktisatçılar olarak bizlerin vazifesi ilk önce hastalığı teşhis etmektir. Yani krize yol açan gerçek sebep ve süreçleri tanımlamaktır. Ancak bu “hastalık teşhisi” yapıldıktan sonra “tedavi” uygulanabilir. Yani iktisadi sorunlara doğru çözümler bulmak için ilk önce doğru teşhis yapılmalı sonra da teşhise uygun doğru tedavi uygulanmalıdır. Burada, yöntemsel olarak din ve/veya ahlak gibi “doğru veya yanlışın” değil, “gerçek ile gerçek olmayanın” ayrıştırılması gereklidir.
“Hocam, çok soyut şeylerden bahsediyorsunuz? Hiçbir şey anlamadık?”, diye soruyorsunuz muhakkak. Örneklerle açıklayayım:
FAİZ ENFLASYONUN SEBEBİ MİDİR?
Üç kitaplı dinde de faiz haramdır. Sonradan Hristiyanlıkta bu konuda içtihat değişse ve Musevilikte kılıfına uydurulsa da bu konuda ana hüküm faizin “yanlış, doğru olmayan, haksız ve ahlaksız kazanca matuf” olduğudur. Bu bir inanç meselesidir, bin yıl önce de bin yıl sonra da faiz haram olarak addedilecektir. (Riba ile faizin farkları, dinen bu konuda verilen hükmün şartları ayrı bir bahis mevzuudur. Dileyen 17 ve 20 Ocak 2020 tarihli İslam’da Faiz Meselesi I ve II adlı yazılarıma bakabilir.) Ancak bir de iktisadi gerçeklik olarak bir faiz olgusu vardır. Faiz paranın kirasıdır ve dışa açık bir ekonomide faiz, kur ve enflasyon düzeyleri arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Diğer etkenler sabitken paranın değeri artınca faizin yükselmesi, Dolar ve Avro kurları ile enflasyonun düşmesi gerekir. Yani faiz kur ve enflasyonla ters yönlü ilişkidedir. Ancak “Faizli bir sistem yanlıştır, hele yüksek faiz bütün kötülüklerin anasıdır!” gibi bir inanç temelinde politika oluşturursanız, sonra da bu inancınıza bağlı olarak “Faizi düşürürsek, enflasyon da, dolar da düşecek.” diye gerçekleri inancınıza uydurmaya çalışırsanız, gerçekleri değiştiremezsiniz. Günün sonunda düşük faiz politikası yüksek enflasyona ve dolar kurunun patlamasına yol açar. Pekiyi başlangıçtaki sorun neydi? Paranın değer kaybı… Faiz kur ve enflasyon düzeyleri paranın değerini farklı düzlemlerde gösterir. İlk önce paranın değer kaybına yol açan aşırı dış borçlanma, üretimsizlik, aşırı finansallaşma, orantısız büyüme, yetersiz tasarruf gibi sorunları teşhis etmeniz gerekir. Sonra bu teşhise göre tedavi reçetesi yazarsınız. Bu örnekte ne olmuştur? Gerçeklikle bağı bulunmayan ve doğruluğuna kesin olarak inandığınız bir hükme bağlı olarak politika açıklar ve uygularsanız, bu politikanız beklediğinizin tam tersiyle sonuçlanır. Yani “ishal olmuş hastaya müshil vermek!” gibi bir duruma düşersiniz.
BAĞIMSIZ HUKUK OLMADAN İKTİSADİ KALKINMA OLUR MU?
Olur, bal gibi de olur. Çünkü sermaye birikimi kanunların adil ve evrensel hukuka uygun olmasına göre değil, kâr oranlarına göre belirlenir. Kapitalizm böyle işler. Bu da çirkin ve kötüdür, ama gerçektir. Bazı yazarlar (bunların arasında bir zamanlar ülkücü olarak bilinen ve şimdi “endişeli muhafazakâr” bir medya organında ultra liberal ve Batıcı yazılar yazan bir ağabeyimiz de var, DMD) ekonomik durumumuzun düzelmesi, krizden çıkmamız için ilk önce bağımsız bir yargının oluşması gerektiğini söylüyorlar. Hukuk tıpkı din ve ahlak gibi gerçeği araştırmaz ama doğruyu belirler. Bu doğru da o ülkede o zamanda hâkim olan siyasi müesses nizamın doğrusudur. Hukukun, ya da daha doğrusu kanunların, ekonomik kalkınma ile ilişkisi işlerin nasıl görüleceğine, yatırımların nasıl yapılacağına dair kuralların açık olarak belirlenmesi yolu ile olur. Dolayısıyla, “Hukukun ve kanunların bağımsız olması yüzünden dış yatırım gelir.”, demek yanlıştır. Dış yatırımlar kâra gelir. Kâr olanakları ortadan kalkmışsa, dünyanın en tarafsız ve en bağımsız yargısına sahip de olsanız ne yerli ne de yabancı yatırımcı bu ülkeye gelmez. Öte yandan Çin gibi dünyanın en baskıcı, en anti demokratik rejimlerine de (eğer kâr imkânı varsa) para akar. Bu gerçektir. Ama ülkücülükten liberal batıcılığa transfer olmuş ağabeyimiz gibi inandığınızı gerçekle karıştırırsanız, hayallerinizi de gerçek sanırsınız.
YENİ FEN LİSELERİ AÇARSAK TÜRKİYE HIZLI BÜYÜR MÜ?
Mühendis tedrisatı alıp ABD’den bir Finans Doktorası uydurup sonra Türkiye’deki holding üniversitelerinden birine paraşütle inen bir hocamız var. Demir gibi taş gibi özgür söylemlerinden biri de “Türkiye’de yeni Fen Liseleri açılırsa ekonomi hızlı büyüme fazına geçer.”, şeklindeydi. Bu da yine üretimin gerçeğinden kopuk, Romer’ın kendi fildişi kulesinde oluşturduğu hayali dünyasını anlatan modeline kesin bir imanla bağlı olmasından kaynaklanıyordu. Romer kısaca şunu söylüyordu: AR-GE yapılırsa ekonomi hızlı büyür, AR-GE için de eğitimin kalitesinin arttırılması gerekir. Burada piyasaların tam rekabetçi olması, buna bağlı olarak AR-GE yatırımlarının “0” kârlı olması ancak toplumsal açıdan pozitif dışsallıklara ve artan getirilere yol açtığı gibi birbiriyle çelişkili ifadeler de yer almaktadır. Pekiyi gerçek nedir? Fen Lisesinden en iyi eğitimle mezun ettiğiniz gençleri çalıştıracak tesisiniz olması gerekir. Yani alt yapınızın tamamlanmış, üretim tesislerinizin yüksek teknolojili üretim yapabiliyor olması gerekir. Bunun için de mali sermaye, yani para gerekir. Yetti mi? Yetmedi… AR-GE çöpe atılmış paradır. AR-GE yatırımının bir sonuç vereceği de garanti değildir, bu sonuç olsa bile size ne kadar kazandıracağı da garanti değildir. Bu yüzden yüksek AR-GE yapmak için çok yüksek miktarda mali sermayeye (paraya) ve yine çok yüksek miktarda fiziki sermayeye (yüksek teknolojili fabrikalara) ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan Fen Lisesinden adam mezun ederseniz, bunlar ya memlekette kalıp “call center” çalışanı olur, ya da bir yolunu bulup yurt dışına kapağı atar. Buna da “beyin göçü” deniyor. Bu örnekte de, kişinin inançlarını ve hayallerini gerçeğin yerine koyduğu, gerçeği araştırmak yerine doğruyu belirlemeyi amaç edindiği bir durumla karşı karşıyayız.
Neyse, yerimiz kalmadı. Hayırlı Cumalar.
MB FAİZİ VE PİYASA FAİZLERİ
YAYINLAMA:
Sayın Cumhurbaşkanı’nın en son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde verdiği önemli vaatlerden biri de faizleri indirmekti. Bugün Türk toplumunun en başta gelen üç probleminden biri de yüksek faizdir. Bu yüzden daha makul seviyede bir faiz hedefi doğru bir hedeftir. Geçen hafta içinde Merkez Bankası politika faizini 200 baz puan arttırdı. Ancak tartışma faizi aşağıya nasıl çekebileceğimiz üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun nasıl yapılmaması ve nasıl yapılması gerektiğini bir yazı dizisinde inceleyeceğim. Ancak ilk olarak bugün kaç çeşit faiz olduğunu açıklayalım ve MB faizi ile piyasa faizleri arasındaki farkı açıklayalım ki, insanların kafası karışmasın.
KAÇ ÇEŞİT FAİZ VAR?
Sıradan vatandaşlar için önemli olan iki tane faiz vardır: Kredi kartı faizi ve mevduat faizi. Kredi kartı faizi vatandaşların tüketim için kullandıkları kredi kartlarına ödedikleri faizdir. Eğer bir vatandaş her ay gelen ekstresini tam olarak zamanında öderse faiz ödemez. Eğer aylık kredi kartı ekstresinin bir kısmını öderse geri kalan borcuna bir ay sonra faiz biner. İşte bu faiz yıllık yüzde 17,31 değerindedir. Eğer vatandaşlar aylık kredi kartı borcunun minimum ödemesini yapmazsa bu faizin üstüne bir de ortalama aylık yüzde 2’lik gecikme faizi biner ki bu da yıllık yüzde 26’lık’lik bir ek faize karşılık gelir. İhtiyaç kredilerinde, taşıt ve konu kredilerinde de aynı mantık geçerlidir. Burada da faiz oranları sırasıyla yüzde 18,64, yüzde 17,01 ve yüzde 14,14’tür. (NOT: Bu faiz oranları 18 Eylül 2020 tarihi itibarı ile bankaların ortalama kredi faizleridir ve TC Merkez Bankası’ndan alınmıştır.) Tüketici kredileri ve kredi kartı faizleri tüketici kredisi piyasasında belirlenir ve bankalar bu piyasada kredi veren, vatandaş da kredi alan konumundadır. Burada sıkı oligopol (az sayıda satıcılı piyasa) bulunmaktadır. Yani beş büyük banka bu pazarın yüzde 80’ini elinde tutmakta ve vatandaşın faizler hakkında belirleyici bir gücü bulunmamaktadır. Banka ne derse ona uymak durumundasınız. Kamu bankaları daha düşük faizle kredi vermelerine rağmen durum yine benzerdir. Kamu bankaları özel kampanyalarla aylık yüzde 0,9’a kadar faizle kredi verebilmektedirler ki bu da yıllık yüzde 11,35’lik bir faize karşılık gelmektedir.
Vatandaşı ilgilendiren bir diğer faiz de mevduat faizidir. Bu faiz mevduat piyasasında belirlenir ve bu sefer borç veren konumunda vatandaşlar ve borç alan konumunda da bankalar bulunur. Benzeri bir güç ilişkisi bu piyasada da vardır. Beş büyük bankanın belirlediği bu piyasa bir sıkı oligopson (az sayıda alıcılı piyasa) piyasasıdır. Kredi piyasasının tersine, burada bankalar faizleri mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışılar. Buna güçleri de yeter çünkü vatandaşın çoğunluğunun faiz pazarlığı yapabilme gücü yoktur. Burada ortalama yıllık mevduat faizi 18 Eylül 2020 tarihi itibarı ile yüzde 10,35 düzeyindedir.
Sıradan vatandaşın haricinde firmalara verilen işletme sermayesi kredileri (firmanın kısa dönemde nakit ihtiyacını karşılayabilmesi için verilen kredi) ve yatırım kredileri (firmanın işletmesini büyütme veya yenileme amacıyla yaptığı yatırımları finanse eden uzun vadeli kredi) bulunmaktadır. Bunların faizleri de ortalama yüzde 14,32 civarındadır. Ancak kredi faizinde ortalamalar çok anlamlı olmaz. Çünkü faiz oranları firmadan firmaya çok değişir. Bankalar büyük firmalara, paraya daha az ihtiyacı olan sağlam firmalara yüzde 11-12’den kredi verebilirken KOBİ’lere ve küçük firmalara, yani paraya daha fazla ihtiyaç duyan firmalara, bazen yüzde 20’lere varan faizle kredi vermektedirler.
“Pekiyi Hocam, Merkez Bankası faizi ne oluyor? Yüzde 8,25’di, şimdi yüzde 10,25’e çıktı. Bu faizin bizimle bir alakası yok mu? Bizi mi kandırıyorlar?” Bu soruya ilk önce kısaca cevap vereyim: Merkez Bankası faizinin bizimle, yani sıradan vatandaşla, bir alakası yoktur. Ancak bankalarla vardır. Hayır; bizi kandırmıyorlar. Şimdi bu cevaplarımızı açıklayalım.
Merkez Bankası faizi TCMB’nin bankalara borç verdiği faiz düzeyidir. Yani Merkez Bankası para basarak, bastığı parayı bu faiz oranından bankalara dağıtmaktadır. Bankalar daha düne kadar TCMB’den yüzde 8,25’ten aldığı borcu firmalara ortalama 14,32’den vatandaşa da ortalama yüzde 17-18’den kredi olarak dağıtıyorlardı. Yani işin ucunda bankalar lehine çok tatlı kârlar vardır.
Merkez Bankasının faizinin piyasa faizleri üzerindeki etkisi iki yolla gerçekleşir: Birincisi dolaylı yoldan para miktarının belirlenmesi, ikincisi ise doğrudan bankaların faiz maliyetlerini belirlemesi. Şimdi, Merkez Bankası kendi faizini düşürürse bu bizim mevduat ve kredi faizlerimiz kesin olarak düşecek anlamına gelmiyor, ancak Merkez Bankası’nın açıktan para bastığı ve bankaların (yani Reis’in tabiriyle “faiz lobisinin”) kârlılığının kesinlikle arttığı anlamına geliyor. Eğer Merkez Bankası kendi faizini yükseltirse, bu durumda, TCMB’nin piyasada bulunana para miktarını azalttığı ve bankaların kârlarının düştüğü anlamına gelir. Ancak burada önemli bir nokta merkez bankası faizi ile piyasa faizleri arasındaki ilişkidir. Eğer rekabetçi bir bankacılık sektörü varsa, bu takdirde, TCMB faiz düşürdüğünde diğer faizler de aynı oranda düşer, arttırdığında diğer faizler de aynı oranda artar. Ama eğer bizde olduğu gibi kredi piyasasında oligopol, mevduat piyasasında oligopson varsa o zaman, TCMB faiz düşürdüğünde mevduat faizleri hızla düşerken kredi faizleri çok az düşer. TCMB faiz arttırdığında ise mevduat faizleri çok az artarken kredi faizleri katlanarak artar. Yani bankalar kendi zararlarını vatandaştan ve özellikle KOBİ’lerden çıkarırlar.
TCMB’NİN FAİZ ARTTIRIMI NASIL SONUÇLANIR?
Enflasyon beklentisinin yüzde 15 olduğu, ortalama mevduat faizinin yüzde 10,32 olduğu bir ortamda Merkez Bankasının yüzde 8,25 faiz uygulaması aslında açıktan para basması anlamına gelir. Hafta içinde yapılan 200 baz puanlık artış mevduat faizleri ortalamasına yüzde 1 -1,5 oranında, yani 100-150 baz puan kadar yansır. Bu da ortalama mevduat faizlerinin yüzde 11,35-11,85 arasına yükseleceği anlamına gelir. Öte yandan bankaların ortalama kredi faizlerinde yüzde 3,5 -4’lük bir artış gerçekleşeceğini bekliyorum. Bu da kredi faizlerinin ortalama yüzde 17,82 – 18,32 arasına çıkacağı anlamına gelir. Kredi mevduat faizi farkı da yüzde 3,97’den yüzde 6,47’ye çıkar. Yani bankalar iç piyasada bu işten zarar etmezler. Yük yine emekçi kitlelerin, kimsesiz tüketicilerin, özel kesim istihdamının yüzde 60’ını sağlayan KOBİ’ler ve esnafın sırtına biner. Daha çiftçilerden hiç bahsetmiyorum. Onlar ölmüş de ağlayanları yoktur.
“Hocam, pekiyi bu dolar ne olacak? Dolar’ın Avro’nun faizle bir alakası yok mu?” diye soruyorsunuz, biliyorum. Bir sonraki yazıda bu konuyu ele alalım. Daha sonra da ekonomi politikasındaki eşgüdüm yetersizliğine değiniriz. Bugünlük bu kadar olsun.
FAİZİ BELİRLEMEKLE FAİZLER BELİRLENİR Mİ?
YAYINLAMA:
Öncelikle haklı davalarında 30 sene sonunda işgal altındaki topraklarını yeniden kazanmaya çok yaklaşmış olan Azerbaycan Türklerini muhabbetle kucaklıyorum. Biz millet ve devlet olarak şeksiz ve şüphesiz “gardaşlarımızın” yanındayız. Allah şehitlerimize rahmet etsin, gazilerimize de sıhhat versin.
***
Pazartesi günü faiz oranlarıyla ilgili genel bilgi veren bir yazı yazmıştım. Bugün de açık ekonomide faizin belirleyicileri ve faiz-kur ilişkisini anlatacaktım ki, Azerbaycan – Ermenistan çatışmaları başladı. Arada Sayın Maliye Bakanı da Yeni Ekonomi Programı’nı sundu. Bugün ilk önce Yeni Ekonomi Programı’na çok kısa deyineyim. Oradan devamla faizler nasıl belirlenir, anlatayım.
YENİ EKONOMİ PROGRAMI NE DİYOR?
Artık mutat olduğu üzere Eylül aylarında bir program açıklanması beklenmektedir. İki senedir de buna Yeni Ekonomi Programı denmektedir. Hafta içinde açıklanan YEP de bu senenin rutin bir işlemiydi. Sayın Bakan yine çok güzel hazırlanmış, görseli kuvvetli bir sunumla karşımızdaydı. Ancak içeriğe baktığımızda geçen sene konan hedeflerden pek de farklı değildi. Bu sene için senelik yüzde 0,3 büyüme beklentisi (bu da Kovid 19 etkisidir, DMD) haricinde artık kanıksadığımız yüzde 5 büyüme hedefi ile yüzde 10’un hemen altında bir enflasyon hedefi bulunmaktadır. Eğer geçen seneki programın hedefleri değişmemişse, o zaman bu programın adı neden Yeni Ekonomi Programı’dır? Kaldı ki, aslında bu program, bir ekonomi programı değildir. Bir ekonomi programı için hükümetin ve ilgili kamu kurumlarının fiilen yapacağı uygulamalar ve düzenlemeler tafsilatıyla anlatılır. Ancak maalesef özelleştirme furyasıyla son 40 senede ve her sene artan hızla kamu kurumları elden çıkarılmış, DPT tasfiye edilip işleri Kalkınma Bakanlığı’na devredilmiş, en son olarak da Kalkınma Bakanlığı da kaldırılmıştır. Bu yüzden bizlerin bir ekonomi programından bahsedebilmemiz için gerekli olan şartlar yoktur. Hükümet “serbest piyasa ekonomisi” gereğince ekonomiye çok müdahale edemediği için sadece kendi beklentilerini açıklamaktadır. Bu beklentilerin bazılarına katılırım, bazılarına da katılmam. Ancak işin en temel noktası şudur: Bir ekonomi politikası uygulayabilmek için hükümetin ekonomiye müdahalesi gerekir. Bu hükümetin maliye ve para politikasının yanı sıra kamu kurumları olan KİT’ler vasıtasıyla üretim, yatırım ve istihdamı doğrudan belirlemesiyle gerçekleştirilir. Bir de ticaret politikası vardır ki, ithal mallara uygulanan gümrük politikası bunun temelidir. Şimdi, bizim devletimiz 40 sene önce başlayıp son yirmi senede iyice hızlanan bir süreçte ticaret politikasından, sanayi ve kalkınma politikasından vaz geçmiştir. Her şey piyasaya bırakılmıştır. Hükümetin elinde kala kala vergi politikası ile para politikası kalmıştır. Ancak yine bu kırk yıllık sürecin doğal uzantısı olarak Merkez Bankası yasayla bağımsız ilan edilmiştir. Hükümet politika uygulamak isterse, elinde para politikasından başka bir yok ve bu Merkez Bankası’na da hükümetin sözü geçmiyor. Son yıllarda Merkez Bankası üzerinde koparılan fırtınaların ana sebebi budur. Pekiyi, YEP ne diyor? “Bugünkü maç bitti, önümüzdeki maçlara bakalım!” diyor.
FARKLI FAİZ ORANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ
Biz iktisatçılar modelleme yaparken sanki sadece bir faiz oranı varmış gibi davranırız. Oysa Pazartesi günkü yazımda belirttiğim gibi birçok faiz vardır. Hatta kredi faizleri bahis mevzuu olduğunda her firma için bile farklı faiz olabilir. Ancak faizlerin belirlenmesinde genel bir kural bulunur. Kabaca faizler şu formüle göre belirlenir:
Nominal Faiz = Sermayenin reel getirisi + enflasyon primi + risk primi
Yukarıdaki formül yatırım yapan firmalara verilen kredi faizini anlatır. Sermayenin reel getirisi kredi verilen firmanın yapacağı yatırımın sağlayacağı reel kârı gösterir. Enflasyon primi bankanın veya piyasanın bir sene sonra gerçekleşecek enflasyon oranı hakkındaki tahminini / beklentisini verir. Risk primi ise o firmanın yatırım yaptığı durumda işte ne ölçüde başarısız olacağını ve krediyi geri ödeyememe ihtimalini belirtir. Bu formül sadece firma kredi faizleri için değil, aynı zamanda tüketici kredisi faizleri, mevduat ve tahvil faizleri için de geçerlidir. Sermayenin reel getirisi firma kredilerinde sektöre göre değişiklik arz ederken, diğer sektörlerde ekonomideki toplam sermayenin ortalama getirisi konumundadır. Enflasyon primi herkes için üç aşağı beş yukarı aynıyken risk primi her faiz türünde farklılaşır.
Bu formülden hareketle şöyle bir genel yargıya ulaşabiliriz: Merkez Bankasının politika faizi diğer bütün faizler için bir temel maliyet unsuru kabul edilir. Politika faizi mevduat faizini, mevduat faizi ise kredi faizlerini belirler. Bu yüzden hepsi gecikmeli de olsa birbirini takip eder, birlikte artar ve birlikte azalır.
Pekiyi faizler birlikte hareket ediyorsa bunların yurt içi ve yurt dışı temel belirleyicileri nelerdir? Biraz da bunları anlatalım.
FAİZ ORANLARININ YURT İÇİ BELİRLEYİCİLERİ NELERDİR?
Kendi yağıyla kavrulan, dışa açık olmayan, yani ihracat ve ithalat yapmayıp dışarıdan da borç almayan, bir ekonomide faiz oranları para piyasasında belirlenir. Para piyasası da, özünde, bankalar ve finans kurumları ile halkın arasındadır. Bankalar ve finans kurumları da, aslında, Merkez Bankasının denetimi, gözetimi ve kontrolündedir. Kısaca ilişkileri özetleyecek olursak, ekonomideki para miktarı veri iken milli gelir ve toplam harcamalar arttığında faizler takiben yükselir, azalırsa da düşer. Aynı şekilde belirsizlik (dolayısıyla risk primi) arttığında da faizler yükselir, azaldığında da düşer. Öte yandan milli gelir ve belirsizlik veri iken para arzı artarsa (yani bugünkü koşullarda Merkez Bankası politika faizini azaltırsa) faizler düşer, para arzı azalırsa da faizler yükselir. Yani daha anlaşılır şekilde ifade edersek hükümet (vergileri düşürmek, yol baraj ve köprü ihaleleri vermek ve yeni memur alarak veya memur maaş zammı yapmak yoluyla) genişletici maliye politikası uygularsa faizler gecikmeli olarak artar, Merkez Bankası (politika faizini düşürmek, karşılık oranlarını düşürmek veya doğrudan para basmak yoluyla) genişletici para politikası uygularsa faizler düşer.
Kapalı bir ekonomide hükümetlerin oy oranlarını korumak ve yeniden iktidara gelmek için en kolay uygulayacakları politika genişletici maliye politikası ve genişletici para politikasıdır. Yani hükümet yurt içindeki firmalara ihale verir, bunu da vergi yoluyla değil ama para basarak karşılar. Bu politikanın kesin olarak ülkenin üretim kapasitesini arttırıp arttırmayacağı belirsizdir. Eğer bu kamu harcamaları sonucunda ülkenin üretim kapasitesi artmıyorsa bu politikanın kaçınılmaz sonucu da enflasyondur. Enflasyon ise, uzun dönem de faizlerin artması anlamına gelir çünkü enflasyon primi yükselecektir. Ez cümle, faizleri düşürmek isterken daha da yükseltmiş olursunuz. Ancak hükümet kamu harcamalarını kamu yatırımı ve üretiminin finansmanı şeklinde yaparsa, o takdirde bu, kısa dönemli enflasyon artışına yol açabilmesine rağmen uzun dönemde daha düşük enflasyon daha yüksek milli gelire de yol açacaktır. Ama burada milli ve sektörel hesapların iyi etüt edilip yatırımların sektör ve bölgelere göre dengeli yapılması gerekir. Yani döndük, dolaştık geldik tekrar eski usul planlı kalkınma ve karma ekonomiye…
Diyeceğim o ki faizler sadece para ve maliye politikası tarafından belirlenmez. Vatandaşların tüketim talebi, yatırımcıların geleceğe yönelik kâr beklentileri, ekonomideki enflasyon beklentisi, yatırımların sektörel dağılımı ve vergilerle kamu harcamalarının kompozisyonu da faizleri belirleyen etkenlerdir.
Bütün bu saydıklarımız daha kapalı ekonomide bile faizlerin öyle politika uygulamalarıyla kolaylıkla belirlenemeyeceğini anlatmaktadır. Yani Merkez Bankası politika faizini indirirse bu diğer faizlerin düşeceği anlamına gelmez. Ancak özellikle bizim bankacılık sektöründe olduğu gibi sektörde eksik rekabet varsa, politika faizi artırımı diğer faizlerin belki de daha yüksek oranda artmasına yol açabilir. Sonuç olarak diyebiliriz ki Merkez Bankası veya Hükümet “faizi belirleyerek faizleri belirleyemez.”
Dışa açık ekonomide ise işler daha çetrefilleşmekte ve hükümetin milli gelir ve faizler üzerindeki belirleme gücü daha da azalmaktadır. O da Pazartesiye kalsın.
Hayırlı Cumalar…
ÇOK PARALI EKONOMİ OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
YAYINLAMA:
Ben 1974 doğumlu bir Türk vatandaşı olarak 46 yıllık hayatımın önemli bir kısmını çok paralı bir ekonomide geçirdim. İlk 11 yılı milli paranın (1974 - 84) devlet eliyle korunmaya çalıştığı ama bunda başarısız olduğu dönemdir. Sonraki 20 yılı (1985 – 2004) çok paralı bir ekonomi içinde yaşadım. 2005 – 2015 arası 11 yıl milli paranın değerli olduğu dönemdir. 2016 yılından bu yana yeniden çok paralı döneme girmiş gibiyiz.
Çok paralı ekonomiden kastım milli paramızın değişim/mübadele aracı ve tasarruf birimi olma özelliğini başka paralarla (özellikle ABD dolarıyla) paylaşması anlamındadır. Para öncelikle mübadele aracıdır ki, bu alış verişin gerçekleşmesi için çok gerekli ve yaşamsal rolünü gösterir. Yabancı paraların da mübadele aracı olarak kullanılması hastalığın en ileri aşamasıdır. Bir de paranın tasarruf aracı olması özelliği vardır ki, küreselleşmiş dünyada az veya çok bütün ülkelerde tasarruflar milli para haricinde diğer para birimlerinde de tutulabilmektedir. Ancak tasarrufların büyük çoğunluğu yabancı para mevduatta olursa, işte o zaman, “Hoş geldin ‘çok paralı ekonomi’!” deyiveririz. Bugün Türkiye’de mübadele aracı olarak yabancı para kullanımı ihmal edilecek düzeydeyken, tasarruf aracı olarak yabancı para kullanımı kritik eşiğin üzerindedir.
“Hocam, ne olacak yani? Vatandaş tasarruflarını dolarda, avroda tutmasın mı?” Bu soruya verilecek cevap aslında faiz politikasının da neden beklenildiği etkiyi göstermediğini açıklar. Kısaca özetleyeyim:
Dışa kapalı bir ekonomide, genişlemeci para politikası uygulayarak kısa dönemde faizleri düşürdüğünüzde bunun esasen yatırımları ve belli bir oranda da tüketimi canlandıracağı beklenir. Haliyle tasarruflar da düşecektir. Tabii ki, uzun dönemde genişlemeci para politikası enflasyon artışına, o da faizlerin yükselmesine yol açar. Eğer daraltıcı bir para politikası uygulanırsa, bu sefer kısa dönemde faizler ve tasarruf artarken, tüketim ve yatırım düşecektir. Uzun dönemde ise enflasyon ve faizlerin düşmesi beklenir. Pekiyi dışa açık bir ekonomide ne olur? Milli paranın tek para niteliğini kaybetmediği ve dış dünya gelirinin de düşmediği bir ortamda faizlerin düşürülmesi kurların artmasına, bu da ithalatın azalıp ihracatın artmasına yol açar. Üretimde yabancı girdi oranına bağlı olarak maliyetler de artar. Aynı zamanda tasarruflar içerisinde yabancı para oranı da artar. Kur artışının olumlu etkisi uzun dönemde içeride refah kısmî olarak düşerken yabancı para cinsinden dış borç azalır. Kur artışının olumsuz etkisi ise ülkenin dış borç stokunun milli para cinsinden artmasıdır. Bu da ülkenin ithalatçıları ile döviz borçlu firma ve bankalarını kısa dönemde olumsuz etkiler. Eğer açık ekonomide faizler arttırılırsa bu sefer döviz kurları düşecektir. İthalat ve tüketim artarken, üretimde yabancı girdi oranına bağlı olarak maliyetler de düşer. Döviz borçlarının milli para cinsinden değeri düşerken ihracat da azalır. İçeride sahte bir refah dönemi yaşanırken, cari açık ve dış borçlar artar. Kuru düşük tutmanın olumlu etkisi vatandaşın belli bir dönem satın alma gücünün (dış borç imkânları ile birlikte) artması, milli paranın değerinin artması ve üretim maliyetlerinin belli bir oranda düşmesidir. Olumsuz yanı ise zaman içinde kronikleşen cari açıklar ve yıldan yıla katlanarak büyüyen dış borçlardır.
Bir ülkede çoklu para ekonomisinin oluşması için o ülkede üretimin dış borca ve dış kaynaklara bağımlılık düzeyinin yüksek olması gerekir. Burada şunu hemen belirtmeliyim ki, dünyada dış borca ve dış kaynağa bağımlılığı olmayan ülke hemen hemen yok gibidir. Kritik soru dış kaynağa ne kadar bağlı olunduğudur. Eğer dış kaynağa (hem üretimde ara girdi, hem ithal tüketim malı hem de finansman ihtiyacını sağlayacak dış borç olarak) bağlılık oranı yüksekse, o takdirde bu süreç zaman içerisinde dış borçların artmasına ve karşılanamayacak düzeye gelmesine yol açar. İşte vatandaşın yerli paradan yabancı paraya yönelmesinin ana iktisadi sebebidir bu süreçtir. İktisat literatüründe “para ikamesi” olarak tanımlanan bu hastalık çoklu para kullanılan bir ekonomiye yol açar.
Ülkemizde dışa bağımlılık Sultan Abdülmecit zamanından bu yana temel iktisadi problemdir. Bunun arkasında da, belli bazı millileşme dönemleri dışında, genel olarak çarpık batılılaşma maceramız bulunmaktadır. Türkiye’de Batılılaşma, Çağdaşlaşma veya ne derseniz deyin yaşadığımız bu süreç, aslında, tüketim yapımız ve hayat tarzımızın değişimi üzerinden gerçekleşmiştir. Üretim yapısındaki değişim hep ikinci planda kalmıştır. Buna bağlı olarak da siyasi akımlar yaşam tarzı farklılıkları üzerine oturmuştur. Eski yaşam tarzını savunanlar sağ ve muhafazakâr sayılmışlar, dayandıkları kitleler de kasaba kökenli, çoğunluğu mesleksiz ve tahsilsiz insanlardan oluşmuştur. Öte yandan batılı yaşam tarzını, o yaşam tarzının zorunlu kıldığı tüketim kalıplarını savunanlar da solcu ve ilerici kabul edilmişler ve dayandıkları kitleler de genelde şehir kökenli ve az çok meslek sahibi insanlardan oluşmuştur. Geçen gün bir dost meclisinde bir arkadaşım “Biz ailece sol görüşlüyüz. Çağdaş bir yaşamı savunuyoruz.”, dedi. Ben bunun solculuk olmadığını, solcuların hayata emek – sermaye çelişkisi çerçevesinden baktığını söyleyince dedi ki: “İşçilerin hepsi cahil, tarikatçı. Hepsi AK Parti’ye oy veriyor. Niye ben cahillerin tarafında olayım!” dedi. Tabiri caizse karısı ve kızı modern kıyafetler giyip kendisi her akşam iki tek atan birisi solcuyken, ailece namaz kılıp karısı ve kızı mütedeyyin olanlar da sağcı kabul edilmektedir. Dolayısıyla bugünkü sorunlara gelince, bu beyazlatılmış Türkler, sorunların özünde dindarlığın, muhafazakârlığın, cahilliğin olduğunu savunmaktadırlar. Ötekiler de İslami bir yaşamın yaşanmasının bütün sorunları ortadan kaldıracağını söylemektedirler. İki görüş de yanlıştır, çünkü hastalığın teşhisini yanlış yapmaktadırlar.
Üretim yapısını değiştirmeden temel sanayi malları ve teknolojide dışa bağımlılığımızı minimuma indirecek yatırımları yapmadan sadece milletin kılık kıyafetini, yediğini içtiğini değiştirirseniz sonuçta aslında bir şey değiştirmiş olmazsınız. İçinizden “Hocam, Türkiye hiç mi sanayileşmedi?” diye soranlarınız vardır mutlaka… Ona da cevabım şudur: Türkiye’de sanayileşme hedefi temel olarak düşmanın (Batının) silahları ile silahlanma meselesidir. Böylece bir daha bizim vatanımızı işgal edemeyeceklerdir. Ama tüketim kalıpları ve yaşam tarzını öne çıkaran bir Batılılaşma uygularsanız, her zaman Batı Emperyalizminin (veya liberallerin deyimiyle küresel piyasa ekonomisinin) size izin verdiği ölçüde ve uygun gördüğü alanlarda sanayileşirseniz. Hâlbuki kalkınma bütüncüldür: Milli kalkınma hedeflerine uygun sanayileşme, ona tamamlayacak ve milli ihtiyaçlara cevap verecek bir eğitim politikası, takiben bunlarla uyumlu ticaret, maliye ve para politikaları… Bütün bunlar için de merkezi bir planlama teşkilâtı…
Bunlar olmazsa durum şudur: Dışarıdan para geldiği zaman “yerli ve milli ahalimiz” bunu çatır çatır yer. 4-5 senelik bir refah süreci yaşanır. Para değer kazanır. Kurlar ve faizler düşer. Bu arada dış borç da hızla birikir. Borçların ödenme vakti geldiğinde de ya hükümet kemerleri sıkar ya da ekonomi krize girer. Her ikisinde de sahte refah süreci biter ve sıkıntı dönemi başlar. Bunu tekrar bir para girişi dönemi ve sahte refah dönemi takip eder. Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu yeniden merkezi planlamaya ve karma ekonomiye dönmektir. Bunun güzel bir örneğini Türk Silah Sanayii’nde görüyoruz. Sadece Türk ordusunun güçlenmesine, milyarlarca dolarlık ithalat yükünden kurtulmasına sebep olmuş değil, aynı zamanda bugün Can Azerbaycan’ın kendi topraklarını kurtarmasına da sebep olmaktadır.
Pazartesi’ye “Tarih Boyunca Ermeniler ve Ermenistan” konulu yazım geliyor.
Hayırlı Cumalar.
TARİH BOYUNCA ERMENİLER - I: KÖKENLERİ VE ÇAĞDAŞ ERMENİ KİMLİĞİ
YAYINLAMA:
Yurt dışına giden ve belli bir müddet yaşayan Türklerin kaçınılmaz bir şekilde karşılaşacağı ve –eğer bu konuda bilgisizse- duyduğunda küçük bir travma yaşayacağı konu sözde “Ermeni Soykırımı” suçlamalarıdır. Bu vatandaşlarımızın gördüğü gayet organize bir Ermeni lobi faaliyetidir. Bu bağlamda ilk bakışta “Ermenilerin ortak kimliğini belirleyen en önemli unsur da, bu yüzden, Türk’e duyulan nefrettir.”, desek yanlış olmaz.
Aslında Ermeniler en barış dolu ve en huzurlu dönemlerini de Türk – Osmanlı yönetimi altında yaşamışlardır. Türk kültürüne Ermeni sanatçılarımızın katkıları tartışılmazdır. Musikide ve mimaride Ermeni kökenli büyük Türk sanatçıları yetişmiştir. Özellikle İstanbul Ermenilerinin kendilerine has mutfağı Türk mutfağını da zenginleştirmiştir. Tanzimat dönemi ve sonrasında birçok Ermeni kökenli devlet adamı ve diplomatın İmparatorluğa hizmetleri tarihi bir gerçektir.
Pekiyi, ne oldu da, yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış ve birbirlerinin kültürüne katkıda bulunmuş bu iki halk birbirilerine düşman olmuştur? Daha doğru ifade etmek gerekirse, genel Türk insanı için Ermeniler düşman olarak kabul edilse de çok da önemsenmezler, hele içimizde yaşayan artık bir avuç kalmış Ermeni kökenli Türklere yönelik bir şiddet hareketi de bahis konusu değildir. (NOT: Burada hemen “Ya Hrant Dink cinayeti ne olacak?” diye sormayın, o olay bir ırkçı saldırıdan çok FETÖ’nün tertip ettiği bir istihbarat oyunudur, DMD.) Ancak Ermeniler, özellikle diaspora Ermenileri, için Türk’e duyulan nefret ve düşmanlık kimliklerinin bir parçası haline gelmiştir. Bugün istedim ki, Ermenilerin kim olduklarını ve çağdaş Ermeni kimliğini oluşturan bileşenleri anlatayım. Eğer teşhisi doğru koyarsak sorunlara da doğru tedaviyi geliştirebiliriz.
ERMENİLERİN KÖKENİ: FRİGYA MI, URARTU MU YOKSA İRAN MI?
Ermenilerin kökeni hakkında üç temel iddia bulunmaktadır. En yaygın olanı Ermenileri Frigyalılarla özdeşleştiren ve bu yolla antik Yunan’a bağlayan Batı görüşüdür. Frigyalıların ne kadar Yunanlı olduğu da tartışmalıdır ya, o da ayrı konu! İkinci görüş Ermenileri Urartulara bağlayan ve Kafkasyalı otantik bir halk olduklarını iddia eden Sovyet görüşüdür. Bu ilkinden daha akla yatkın bir tezdir. Üçüncü iddia ise Ermenilerin İran halklarından olduğudur ki, bu da en son ortaya atılan görüştür. Kan yoluyla olmasa bile antik Ermeni kültürünün İran’daki Pers ve Part kültürlerinden çok etkilendiği aşikârdır. Bütün bu tezlere bakıldığında Ermeniler Anadolu’nun, özellikle bugün Kürt kökenli Türklerin yoğun yaşadığı Doğu Anadolu’nun otantik halkı olduğu tartışmasızdır.
Bugünkü Ermeniler ise antik Ermeniler’den kültür olarak farklılaşmışlardır. Bunun da en önemli sebebi dindir.
ERMENİLER VE HRİSTİYANLIK
Ermeniler Hristiyan olmadan önce uzun yüzyıllar boyunca Zerdüştlüğün kendine has bir mezhebine bağlıydılar. Bu anlamda da, yine İran’daki hâkim gücün bir satraplığı (eyaleti) konumundaydılar. Ermenileri yine kendi soylarından hanedanlar İran Şahı’nın ancak bir valisi olarak idare etmekteydi. MS 301 yılında Ermeni beyleri Hristiyanlığı kabul edip bunu devlet dini olarak ilan ettiler. O günden Emevi-Arap fetihlerine kadar Ermenistan Bizans ve İran Sasani İmparatorlukları arasında bir tampon bölge olarak kaldı. Bazen Bizans bazen de Sasani taraftarı iktidarlarca yönetildi.
Ermenilerin Hristiyanlığı Ortodoks ve Katolik Kiliseleri tarafından monofizitlikle itham edildi. Ortodoks ve Katoliklerin ortak anlayışına göre Hz İsa ölümlü bedeni içinde hem insani hem de tanrısal bir kişilik barındırıyordu. Monofizitlik ise Hz. İsa’nın ölümlü bedeni içinde sadece tanrısal bir kişilik olduğunu iddia eder. Yani Hz. İsa (Hâşâ) hem insan hem Tanrı değil sadece Tanrıdır. Ermeni Kilisesi ise kendisinin monofizit olmasını reddeder ama Kadıköy Konsülünde kabul edilen amentüyü de reddeder. Onlara göre Hz. İsa’nın insani ve tanrısal kişilikleri birleşmiştir. İşte Ermeni Kilisesi daha başlangıçta Tanrının varlığı üzerindeki temel iman meselelerinde Ortodoksluktan ve Katoliklikten ayrı düşmüştür. Bunun sonucu ileri dönemlerde, sözgelimi, Bizans Ortodoks Kilisesi defalarca Ermeni Hristiyanlar üzerinde çeşitli ithamlarla engizisyon mahkemesi kurmuştur. Ermenileri Ortodoksluğa döndürmek için uğraşmıştır. Bizans döneminde İstanbul’da bir Ermeni patrikliği olmadığı gibi, ortodoksluğu kabul etmeyen Ermenileri İstanbul’a bile almamışlardır. Yine Rus Ortodoks Kilisesi de Ermenileri zorla Ortodoksluğa döndürmeye çalışmış, bunun için 19’uncu Asırda Ermeniler üzerinde ciddi bir baskı kurmuştur. Buna mukabil Selçuklu ve Osmanlı yönetimleri altında Ermenilere tam bir din ve inanç özgürlüğü verilmişti. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul Ermeni Patrikliğinin de kurucusudur. Osmanlı’nın Tanzimat Dönemi’nde Bizanslıların aksine devlet yönetiminde de Ermenilere yer verilmiştir. Ermenilerden tıpçılar, hukukçular ve maliyeciler yetişmiştir. Bunun yanında Fatihten bu yana 500 sene içinde İstanbul’da Türk ve Osmanlı kültürünün bir bileşeni olarak İstanbul Ermeni kültürü de gelişmiştir. İstanbul Ermenileri yaşam tarzı ve dünya görüşü olarak ne Anadolu ne de Kafkasya Ermenilerine benzemezler, daha kozmopoliti ve şehirli bir grup niteliğine sahiptirler.
ERMENİ MİLLİYETÇİLİĞİ
Bilindiği kadarıyla Ermeni milliyetçiliğinin kökeni aslında Ermeni Kilisesinin kuruluşuna kadar gider. Kendilerini hem İran hem de Bizans tasallutundan ve etkisinden koruyabilmek için ayrı bir kilise altında örgütlemişlerdir. Ancak bu modern anlamıyla bir milliyetçilik sayılmaz. Esasen Orta Çağlarda hiçbir yerde bir milliyet kavramının oluştuğundan da bahsedilemez. Çünkü o zamanlarda toplumlar dini kimlikler etrafında bir araya gelmekteydi. Ancak Ermeni Kilisesinin daha kuruluşundan itibaren etnik bir dini örgüt olduğunu da belirtmek gerekir.
Modern anlamda Ermeni milliyetçiliği etnik bir milliyetçiliktir. Çünkü siyasi milliyetçiliğin varlığının en önemli sebebi milliyetçiliğe konu olan halkın bağımsız bir devletinin olması ve milliyetçiliğin de bu devletin vatandaşlarının ilerlemesini hedef alması gerekir. Hâlbuki Ermeniler yüzyıllardan beri bu topraklarda yaşamalarına rağmen tarihte bazı yarı bağımsız devletçiklere sahip olmalarında rağmen hiçbir zaman kalıcı bir devlet örgütlenmesine sahip olmamışlardı. Bu yüzden milliyetçilikleri de ırk ve din (o din de yine sadece Ermenilere has bir dindi, DMD) merkezli idi.
On dokuzuncu Asra gelindiğinde Ermeniler Türkiye, Rusya ve İran’da dağılmış olarak yaşamaktaydılar. On dokuzuncu Asır, herkesin bildiği gibi, milliyetçiliklerin asrı idi. Türkiye, Rusya, Avusturya, İran gibi çok uluslu büyük imparatorluklar için bu çağ hem bünyelerindeki azınlıkların etnik / ırkçı milliyetçiliklerle bağımsızlık peşinde çıkardıkları isyanlar, hem de kendi asli unsurlarını bir arada tutabilmek için kendilerine uygun bir milliyetçilik tanımlama gereği anlamına geliyordu. Türkiye, Rusya ve İran topraklarındaki Ermenileri bir araya getiren ana unsur Ermeni Kilisesiydi. Dolayısıyla bağımsız bir Ermenistan amacına ulaşabilmek için isyan tertibi ve örgütlenme Ermeni Kilisesi yardımıyla şekillenebilirdi. Bununla birlikte Kapitalizmin yarattığı çelişkiler etrafında oluşan İhtilalci Sosyalist Hareketler de bu dönemde palazlanmaktaydı. Kapitalizmin hiçbir şekilde yanına uğramadığı Kafkas Ermenileri arasında da ihtilalci ve isyancı sosyalist siyaset yeşermekteydi. Ancak bu gibi toplumlarda gerçek anlamda bir emek sermaye çelişkisi olmadığı için bu partilerin sosyalistliği ancak slogan ölçüsündeydi ve sosyalizm adına sadece ihtilalcilikleri vardı. Bu anlamda Rusya Ermenileri arasında 1890 yılında Ermeni İhtilalci Federasyonu / Taşnaksutyun (Taşnak) Partisi ve 1887 yılında Hınçak (Çan) Partisi kuruldu. Taşnaklar ihtilalci bir sosyalizmi savunurken Hınçaklar sosyal demokrasiyi savunuyorlardı. Ama özlerinde hepsi Ermeni etnik milliyetçisi ve bağımsız Ermenistan taraftarıydı. Taşnaklar Ruslara karşı kurulmasına rağmen kısa sürede Rusların Türkiye’ye karşı kullandığı bir örgüte dönüşmüşken, Hınçaklar öteden beri Avrupa taraftarıydılar. Bugün de partilerin tutumları aynen devam etmektedir.
Kısa sürede Ermeni milliyetçiliği bugünkü Ermenistan’da Kilise ve bu iki parti etrafında örgütlendi. Amaçları Türkiye topraklarında bağımsız ve büyük Ermenistan’ı kurmaktı. Bunun ne derece sosyalizm olduğu ayrı meseledir, ancak işlerin başlangıcında Türkiye Ermeni Cemaati bunlara dâhil değildi.
Buradan devam edeceğiz.
TARİH BOYUNCA ERMENİLER – II: OSMANLI'DA ERMENİ İSYANLARI VE TEHCİR
YAYINLAMA:
Pazartesi günkü yazımda Ermenilerin tarihini, kökenlerini kısaca özetlemiştim. On dokuzuncu Asırda Ermeni milliyetçiliğinin gelişimini, Avrupa yanlısı Hınçak ve Rus yanlısı Taşnak partilerinin kuruluşunu anlatmıştım. Son olarak da, ilk başta, Türkiye Ermeni Cemaati’nin bu işlerle ilişkisi olmadığını söylemiştim. Ama sadece ilk başta…
Bugün olayların başlangıcı olan Berlin Antlaşması ile başlayıp Ermeni isyanlarını özetleyeceğim. Daha sonra da Ermeni Tehcirini anlatacağım.
93 FELAKETİ VE BERLİN ANTLAŞMASI
Aslında bütün Yirminci Asır boyunca etkisini hissettiğimiz, Türk devlet ve siyaset geleneğini kökünden zehirleyen olay Cennetmekân Sultan Abdülaziz Han’ın 30 Mayıs 1876’da hain bir darbeyle tahttan indirilmesi, kendisine ve ailesine hakaret edilip servetlerinin yağmalanması ve akabinde üç çapulcu katil tarafından şehit edilmesidir. Bu darbenin başında Hakan’a şahsi düşmanlık ve kin besleyip İmparatorluğun yegâne diktatörü olmak isteyen Serasker Hüseyin Avni Paşa, kararsız ve güçlüye boyun eğip temenna eden Sadrazam Mütercim Rüşdî Paşa ve sonradan haksız ve akılsızca “Hürriyet Şehidi” olarak ilan edilen cahil, İngiliz sevdalısı ve hayalperest Midhat Paşa vardı. Sultan Abdülaziz’in yerine aklî dengesi bozuk Sultan Beşinci Murad, üç ay sonrasında onun da yerine genç Sultan İkinci Abdülhamid Han çıkarıldı. Sultan Hâmid’in tahtta çıkarılmasıyla birlikte o dönemde Sadrazam olan Midhat Paşa tarafından yok yere Rusya ile harp çıkarıldı. Bu savaş tarihimize 93 Felâketi diye geçen 1877-78 Rus Harbidir. İki büyük komutanın (Gazi Osman Paşa ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa) can siperâne mücadelesine rağmen savaş kaybedildi. Ruslar doğuda Erzurum’a batıda da Yeşilköy’e kadar geldiler. Savaş siyaseten Berlin Konferansıyla sonuca bağlandı. Bu konferansta imzalanan Berlin Antlaşmasıyla Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek elden çıktı. Ancak bizim konumuzu ilgilendiren Berlin Antlaşması maddesi Vilâyât-i Sitte (Altı İl) ile ilgili olanıdır. Buna göre, Vilâyât-i Sitte, bu anlaşmada ıslahat yapılması gereken bir bölge olarak kabul edildi. Ermeniler için ıslahat yapılmasını isteyen Avrupalı devletler ve Ruslar Ermeni milliyetçiliğini tetiklemeye çalışmışlardı. Öyle ki, bölgede Ermeni nüfusu çoğunlukta dahi değildi. Maddeye göre; doğuda altı ilde yerel yönetimler Hristiyan/Ermenilere bırakılacak, merkezi idareyi temsilen vali ve kaymakamlar bulunacak, bu Vilâyât-i Sitte için batı devletlerinin seçtiği olağanüstü komiserler bulunacak, Hristiyan /Ermeni ahaliden jandarma benzeri bir kolluk gücü oluşturulacak ve herhangi bir karışıklık çıkarsa İtilaf Devletleri bu bölgeyi denetim altına (işgal) alabileceklerdi. İngilizce metinde 6 Ermeni vilayeti olarak adı geçen bölgede Batı Devletlerinin amacı; Osmanlı Devletinin doğu bölgesindeki Vilâyât-i Sitte’de bir Ermeni devleti kurmaktı. Peki, Vilâyât-i Sitte denilen bu 6 il hangi illerdir? Erzurum, Sivas, Van, Diyarbakır, Elazığ, Bitlis. Sultan Hâmid saltanatının sonuna kadar bu ıslahatları uygulamadı, sürüncemede bıraktı. Çünkü herkesin görebileceği gibi bu Devletin bitmesi, hükümranlığının kalmaması anlamına gelirdi. Ancak o güne değin hiçbir isyan emaresi göstermeyen, devlete bağlı olan Ermeni cemaati üzerinde emperyalistlerin müdahalesi için bir zemin oluşmuş oldu. Berlin Antlaşmasına dayanarak başta Vilâyât-ı Sitte ölmek üzere Anadolu’nun her tarafında Batılı emperyalistler konsolosluklar açtılar. Bunların casusluk amacı güttüğü aşikârdır.
ERMENİ İSYANLARI VE TEHCİR
Zaman on dokuzuncu asrın sonu. Petrol ekonomide önem kazanmış durumda. Petrol havzalarında hâkim olan devletse Osmanlı İmparatorluğu. Aynı zamanda İmparatorluk Doğu-Batı ticareti için de önemli bir kavşak noktasında. Batılı emperyalistler bu durumda ne yapmalıydı? İlk olarak başta Hicaz Bölgesi olmak üzere Arapların devlete isyanını pekiştirmek ve en zengin petrol bölgelerini ele geçirebilmek. Buna zaten çok önceden başlamışlardı. İkinci olarak Doğu Anadolu’da Hristiyan azınlıkları (Ermeni ve Süryaniler) koruma altına alıp, daha sonra onlara bağımsızlık sağlamak. Ermeni ve Süryanilerle bağ nasıl sağlanacaktı? Bu azınlıkların Hristiyanlıkları pek de Batı Hristiyanlığına uymuyordu. Bunun yolu da misyoner okulları ile atıldı. Her bir emperyalist güç kendi Hristiyanlığına uygun misyoner okulları açmaya başladı. 1891’e kadar İmparatorlukta özellikle Hristiyan azınlıkları devşirmek amacıyla 9 Fransız, 14 İtalyan, 9 Amerikan koleji açıldı. Özellikle ABD’li Protestan – Evangelist misyonerler Anadolu’daki Ermeni ve Süryanilere yönelik kolejler açmaktaydı. İlki 1856 tarihli Harput (Elazığ) Amerikan Kolejidir. Amerika’nın Anadolu’daki kolejlerinin ana finansörleri Nahiciyan, Tenekeciyan, Bucikanyan, Sucuyan, Vorperian, Lüleciyan ve Haşaturyan adlı Ermenilerdir. Bu sayede Ermeni gençleri Anadolu Ermenileriyle bizi bağlayan en önemli bağ olan Ermeni Gregoryen Kilisesinden koparmaya başladılar. Tahmin edeceğiniz gibi Fransız ve İtalyanlar Katolikliği vurgularken, İngiliz ve Amerikalılar da Protestanlık propagandası yapmaktaydı. Takiben 1878 Berlin Antlaşması geldiğinde zaten Türkiye Ermeni Cemaati, özellikle o dönemki genç kuşaklar üzerinden, belli bir Batı etkisi altına alınmıştı. Öte yandan Ruslar da, kendi başlarını ağrıtan Ermeni milliyetçilerine yeni bir yol gösterdiler. Batı Ermenistan veya Vilâyât- Sitte… 1887’de kurulan Hınçak, 1890’da kurulan Taşnak ve Anadolu Ermenileri üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen Ermeni Eçmiyazin Patriği isyan kışkırtmaları tertip etmeye başladı.
Ermeni İsyanları tarihi sıralamasına göre şöyledir: İlk isyan 1890’daki Erzurum İsyanıdır. Bunu yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı Gösterisi, 1892-93’te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon Olayları, 1894’te Sasun İsyanı, 1894’te Babıali Gösterisi ve Zeytun İsyanı, 1896’da Van İsyanı ve Osmanlı Bankası’nın İşgali, 1903’te ikinci Sasun İsyanı, 1905’te Sultan Hâmid’e suikast girişimi, 1909’da Adana İsyanı izlemiştir. İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna “Müslümanlar Hristiyanları katlediyor” mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek daha geniş çapta bir uluslararası sorun niteliğine büründürülmüştür.
Aslında döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları dönem gazetelerine göre farklı görüşler yansıtmaktadır. Bu raporlar Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlılar’ın karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak olduğunu kaydetmektedir. Bu süreçte, büyük devletlerin diplomatik ve konsolosluk temsilcilikleri Anadolu’nun her köşesine dağılmış Hristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
Bu isyanların ana amacını şu şekilde özetleyebiliriz: (i) Anadolu’da hiçbir yerde çoğunluk olmayan Ermenilerin belli bölgelerde çoğunluğu sağlayabilmek için Müslüman ahaliyi katliama tutmak ve zorla göçe mecbur bırakmak. (ii) Osmanlı Devleti müdahale ederse, Berlin Antlaşması gereğince emperyalistlerin müdahalesini sağlamak ve onların güdümünde bir Batı Ermenistan kurmak. Bu süreçte Hınçaklar Batı güdümünde bir Ermenistan hedeflerken, Taşnaklar ise Rus güdümünde bir Ermenistan amaçlamaktaydılar.
Birinci Dünya Harbi’nin en keskin dönemeçlerinden birinde, 1915’te, Türk ordusu Batı’da Çanakkale Savaşları ile meşgul iken, Doğu’da Sarıkamış Felaketi iyice güçten düşmüş Türk ordusuna karşı Ermeniler Ermenistan Kilisesi, Taşnak ve Hınçaklar liderliğinde ayaklandılar. Erzurum, Ağrı, Van, Bitlis, Muş illeri başta olmak üzere savunmasız Türk ve Kürt Müslümanların köylerini basıp insanları katlettiler. Önden Ermeni eşkıyalar arkadan Rus ordusu geliyordu. Böyle kahpece bir ihanete hiçbir devlet seyirci kalamazdı. Bu yüzden dönemin Sadrazamı Şehit Talat Paşa tehcir kararını aldı.
Tehcir hadisesi aslında bir savaş bile sayılmaz. Yapılan ölüm kalım mücadelesi içindeki bir devletin içinde düşmanları tarafından yapılan vahşet ve terör eylemlerine karşı alınan bir terörle mücadele harekâtıdır. Hiçbir devlet kendi hükümranlığını eşkıyaya devretmez. Bunu yaparsa devletliği ortadan kalkar.
Bugün modern, çarpık ve travmatik Ermeni siyasetinin temeli işte bu tehcir hadisesine dayanır. Ancak tehcirin arkasında da, 1890’dan bu yana 25 sene boyunca gerçekleşen isyan ve terör eylemleri bulunmaktadır. O zaman hedeflenen amaçlar, uygulanan taktik ve stratejiler ne ise bugün de hemen hemen aynıdır. 1915’te Doğu Anadolu’da Ermeniler ne amaçladıysa, 1990’larda da Karabağ’da aynı şeyi amaçlamaktaydılar. Pazartesiye de Karabağ meselesini ele alalım.
Hayırlı Cumalar.
EŞKIYA DEVLETLER- KARABAĞ MESELESİ
YAYINLAMA:
İki yazıdır Ermeni tarihi ve Türk düşmanlığı etrafında şekillenmiş Ermeni milliyetçiliği hakkında yazıyorum. On dokuzuncu Asrın sonunda Batılı emperyalistler ve Rusya’nın kışkırtmasıyla başlayan Ermeni isyanları, Birinci Dünya Harbi şartlarını (eş zamanlı olan Çanakkale ve Sarıkamış Muharebeleri şartlarını) fırsat bilerek yapılan 1915 Ermeni Mezalimine karşı bir terörle mücadele harekâtı olan Tehcirle neticelenmişti. Yirminci yüzyılda başta ABD ve Fransa’da yuvalanan Ermeni diasporası bu şartlarda oluşmuş, emperyalist Batı devletlerinin himayesi ve desteğinde sermaye ve güç biriktirmişti. Ancak Ermenilerin asıl yurdu olan bugünkü Ermenistan Sovyetlerin egemenliği altında idi. Böylece Ermeni milliyetçiliğini temsil eden iki grup ortaya çıkmıştı: Birincisi ABD ve Fransa merkezli Ermeni Diasporası, ikincisi de Sovyet Ermenistan’ında hâkim olan Taşnakçı örgütlenme. Biz o dönemlerde Batı ittifakı içinde olduğumuz için Sovyet âleminde olan biten hiçbir şeyden haberdar değildik. NATO merkezli büyük propaganda mekanizması bizi bu dünyadan soyutlamıştı. (Aynısı karşı taraf için de geçerliydi.) Bizim Türkiye olarak duyduğumuz Ermeni diasporasından yükselen ve Ermeni Mezalimini sözde Ermeni Soykırımına dönüştürmeye çalışan çığlıklar oldu. Arkasından, benim çocukluğumun geçtiği yetmişli yıllarda Ermeni terör örgütü ASALA ortaya çıktı. Ancak karşı tarafta, yani Sovyet tarafında da, bir şeyler olmaktaydı.
Azerbaycan ve Ermenistan birer Sovyet Cumhuriyeti idi. Kendi kavmi olan Gürcüler de dâhil olmak üzere hiç kimseye yakınlık beslemeyen (kanaatimce de hiçbir zaman gerçek anlamda bir sosyalist olmamış olan) modern Firavun Stalin, kendi tek adam rejimini sağlama almak için farklı Sovyet Cumhuriyetleri içinde nifak tohumları serpmeyi bir kural olarak benimsemişti. Azerbaycan halkının Türk kökenli olması ve Türkiye ile irtibat içinde olma ihtimali Stalin için her zaman bir tehdit olagelmişti. Dahası Bakü’de çok ciddi petrol ve gaz rezervleri vardı. Azerbaycan’ı her daim kendi demir pençeleri arasında tutmak için komünist partisi kadrolarını buna göre şekillendirdi. Tarih boyunca bir Türk yurdu olmuş olan Karabağ’a Ermeni nüfusun iskânı ve burada nüfus dengelerinin Azerbaycan aleyhine bozulmasını Karabağ’a özerklik verilmesi takip etti. Nahcivan Ermenistan’a verilen bir koridorla Azerbaycan’dan fiili olarak kopartıldı. Bu aynı zamanda Azerbaycan Türkiye bağlantısının da koparılması anlamına geliyordu. Yetti mi? Yetmedi. Azerbaycan komünist partisinin ve Sovyet Cumhuriyeti’nin önemli ve kritik noktalarına Ermeniler yerleştirildi. (NOT: Bunun yanı sıra, bir genelleme olarak söyleyebiliriz ki, Sovyetler Birliği’nin farklı Cumhuriyetlerinde en önemli ve kritik noktalarda her zaman Ruslar bulunurdu, DMD.) Kızılordu ve KGB baskısıyla kurulan bu adaletsiz statüko, aynı zamanda Ermeni ve Azeri milliyetçiliklerini de frenlemeyi amaçlıyordu. Burada kaydedilmesi gereken bir önemli nokta da Azerbaycan’da ordu namına bir şey yokken, Ermenistan NATO üyesi Türkiye ile sınırdaş olduğu için Kızılordu üssüne dönmüştü.
Kıyamet 1990’da koptu. Hiç yıkılmayacağı zannedilen, her zaman iktidarda kalacağı düşünülen Sovyetler Birliği yıkıldı. Artık Ermenistan’daki Taşnakçıların eli bağlı değildi. Uzun yıllardır bu fırsatı bekleyen Karabağ Özerk Cumhuriyeti Azerbaycan’dan bağımsızlığını ilan etti. Sovyetlerden kalan silahlarla donanmış Ermeni ordusu da Karabağ çevresindeki Azerbaycan yerleşimlerini işgal etti. Doğru düzgün silahı olmayan, gönüllü vatandaşlardan müteşekkil Azeri kuvvetleri buna direnemedi. Ermeni çeteleri Azerbaycan köylerinde yaşlı, çocuk ve kadınları insanlık dışı bir şekilde katlettiler. Hocalı Katliamı buna en güzel örnektir. Katiller Taşnakçı çeteler, onları destekleyen Batılı ve Rus emperyalistler, öldürülen, işkenceye uğrayan ve yurtlarından sürülen Müslüman Türklerdir. 1990’ların katliamlarıyla 1915’in katliamları arasında sadece tek bir fark vardır: 1915’te bütün zorluklara rağmen bir Türk ordusu vardı, 1990’larda ise Azerbaycan’ın ordusu yoktu!
O günden bu yana tam 27 senedir bu eşkıyalığa dünyadan ne bir ses ne de bir nefes çıkmaktadır. Kurulan sözde Minsk grubu (ABD, Fransa ve Rusya’dan müteşekkil) işgalin kalıcılaşması için Azerbaycan’ı uyutma işlevi görmektedir. Azerbaycan’ın haklı davasında yanında da sadece Türkiye bulunmaktadır. Soru sorulabilir: “Neden 1990’larda Türkiye müdahale etmedi?” Cevap basittir: “Silah sanayiinde dışa bağımlıydık ve Türkiye kendi can derdiyle boğuşuyordu.” Sovyetler yıkıldığında Türkiye’nin Türk dünyasıyla birleşmesinden korkan emperyalist güçler Türkiye’nin başına nice çorap ördüler. PKK belası, FETÖ casus örgütü, arka arkaya gelen suikastlar ve benzeri… Pekiyi, bugün ne olmaktadır. Her şeyden önce Türk Ordusu yerli ve milli silahlarla teçhiz edilmiştir. Buna ek olarak savaş sanatında çığır açan milli robot uçak (İHA ve SİHA) teknolojisiyle hem terör örgütlerine hem de teröristlerden farksız eşkıya devletlere karşı üst üste zaferler kazanılmaktadır. İkinci olarak kardeş Türkiye’nin desteği ile Azerbaycan’da kuvvetli bir ordu tesis edilmiştir. Üçüncüsü Azerbaycan rahmetli Prezident Heyder Baba (Haydar Aliyef) ve muhterem Prezident İlham Aliyef önderliğinde kurumlaşmış, devlet müesseselerini yerleştirmiş, ekonomisini geliştirmiştir. Öyle ki, Rusya için bile Azerbaycan Ermenistan’dan daha önemli bir konuma ulaşmıştır. Dördüncüsü Ermenistan Türkiye’nin doğru diplomasisi ile 27 senede Kafkasya’da izole hale gelmiş, Azerbaycan – Türkiye – Gürcistan üçgeni ile kuşatılmıştır. Halkı fakirlikten ve açlıktan kaçacak yer aramaktadır. Beşincisi, Ermenistan’da geçen yıllarda bir turuncu devrim olmuş ve Rusyacıların yerine diasporanın desteklediği Batıcılar iktidara gelmiştir. Bu da Putin’in olaylara ses çıkarmamasında önemli bir rol oynamıştır. Altıncısı, Ermenistan yönetimi çakma Napolyon Mösyö Macron ve avenesinin teşviki ile Türkiye’nin dikkatini Doğu Akdeniz’den uzaklaştırmak için Azerbaycan’a saldırmıştır. Beklemedikleri ise, Azerbaycan’ın bu kadar hızlı ve sert bir yanıt vermesiydi.
Şimdi ne olacak ve ne olmalı? Her şeyden önce, uluslararası konjonktürün müsaitliği sebebiyle Azerbaycan Karabağ’ın tamamını alana kadar durmamalıdır. Topraklar alındıktan sonra da, Rusya, Türkiye ve Azerbaycan birlikte Kafkaslar için bir barış konferansı yapmalıdır. Başta Nahcivan olmak üzere bütün meseleler, bir daha bozulmamak üzere bir neticeye bağlanmalıdır. Burada Batılıların Kafkasya’ya sokulmaması, bu çözümün bölge ülkeleri arasında halledilmesi önemlidir. Çünkü hem Rusya hem de Türkiye Batı tehdidi altındadır. Pekiyi, Batı bu duruma ne der? Kelin ilacı olsa başına sürerdi… Batı hiçbir şey yapamaz. Şu anda kendi dertlerine düşmüş durumdadırlar. Kafkasya’da çözümün sağlanması, bir sonraki aşamada Suriye ve Irak’ta da çözümün bölge ülkelerinin uzlaşmasıyla sağlanma ihtimalini arttıracaktır.
“Hocam, çok güzel söylüyorsunuz da, Rusya bu kayığa biner mi?” Bence biner. Gerek Rusya gerekse de ABD her zaman kazananın yanında yer alır. Kaldı ki, kendisine düşman olmayan ve ortaklık içinde hareket eden bir Azerbaycan ve Türkiye Rusya için şımarık bir eşkıya devlet olan Ermenistan’dan çok daha değerlidir. Kafkaslar ve Orta Doğu’da istikrarın sağlanması ABD’nin de işine gelir.
Pekiyi İsrail ne olacak? Eğer Türkiye İsrail’le yakınlaşmaya başlarsa, İsrail’in de politikası değişir. Çünkü İsrail’in derdi bir PKK devleti kurmak değildir. (2010 yılına kadar İsrail gerek Ermenilere gerek de PKK’ya karşı Türkiye’nin en önemli müttefiki idi.) İsrail’in derdi, kendi can güvenliği ve varlığını devam ettirmektir. Şu anda İsrail medyasında yazılanlara bakılırsa İran ile beraber kendi güvenliklerine tehdidin en çok Türkiye’den geldiğini düşünmektedirler. Bu yanlış ve çarpık bir bakıştır. Türk Devleti kendi güvenliğini sağlamak derdindedir. İsrail’e buna yönelik bir mesaj verilirse ve ilişkiler normalleşirse çok önemli bir diplomatik zafer olur.
Cuma’ya şu AYM-Siyaset tartışmasını ele alalım
AYM TARTIŞMASINI İMAM-I AZAM'A SORDUM
YAYINLAMA:
Güzel memleketimin siyaset sahnesi her geçen gün trajediden komediye bin türlü oyunun sahnelendiği bir halk tiyatrosuna benzemektedir. Geçen hafta da, konusu adalet ve güvenlik çelişkisine dayanan bir piyes izledik. Hükümet AYM’nin aldığı kararları kendince devletin güvenliğine uygun görmediği için eleştiriyordu. Sayın Bahçeli de buradan kendine vazife çıkarıp AYM’yi yeniden düzenleyelim dedi. Sonra CHP milletvekili ve gazeteci Enis Berberoğlu hakkında AYM’nin verdiği kararı alt mahkeme uygulamadı ve kendi kararında direndi. Bu olaylar daha soğumadan AYM’nin işgüzar bir üyesi, bazılarınca muhtırayı ima edercesine yazıldığı düşünülen, bir mesaj paylaştı. Türk siyasetinin mümtaz şahsiyetleri buna sert tepki gösterirken Sayın İçişleri Bakanı “Bakanlığın ışıklarının her daim açık” olduğu yolunda bir mesajla işgüzar üyeye haddini bildirdi. Yüce mahkemenin bu üyesi bin bir defa kamuoyundan özür diledi. Türk medyasının çoğunluğundaki mevkutelerde de, üyenin bu densizliği kınandı, darbeciler telin edildi ve piyes de sona erdi.
Bu tartışmayı kime sorayım diye düşündüm. Üniversitede hukukçu arkadaşlarıma sorarsam bir sonuca ulaşamayacağımı gördüm. Çünkü ya iktidara destek veren bir görüş duyacaktım, ya da muhalefete destek veren. Her iki durumda da, işittiğim yorum günün siyasi tercihlerinden etkilenen bir yorum olacaktı. O kadarını haber kanallarında artık milletin gına getirdiği tartışma programlarında duyabilir ya da yukarıda bahsettiğim mevkutelerde okuyabilirdim. Bana zaman ve mekân olarak güzel memleketimin siyasi ortamından bağımsız bir isim lazımdı. Aynı zamanda İslam dinini en güzel şekilde temsil ettiğini iddia eden ve Müslümanlığı ile iftihar eden devlet büyüklerimizin de saygıyla görüşlerini kabul edebileceği birisi… Acaba bu kim olabilirdi? Düşündüm, taşındım ve sonunda buldum: İmam-ı Âzam Ebû Hanife…
“Hocam, ne alâka? Hukuk problemini din adamına mı sordunuz?” sorusuna hemen cevabı yapıştırayım: Ebû Hanife hem muamelâta dair meselelerde hem de inanca dair konularda en büyük otoritelerdendir. İsmini alan Hanefî mezhebi de, sadece ibadetler ve emir-yasaklarla ilgili hükümleri değil ama esas olarak medenî hukuk, ceza hukuku, borçlar hukuku ve devletler hukuku ile ilgili konularda hükümleri içerir. Daha basitçe ifade etmek gerekirse, bizim muamelâta dair olarak hükümlerine baktığımız mezhep içtihatlarıyla ilgili 500 sayfalık bir kitabın ilk 100 sayfası abdeste, namaza, oruca, haram ve helâllere ayrılırken, 400 sayfası devlet ve toplumu idare edecek kurallara ayrılır. İsteyen istediği kitaba baksın, görecektir ki dediğim gibidir. Bu manada, İmâm-ı Âzam ilk amelî ve itikâdi mezhep imamı olmakla birlikte, daha da önemlisi İslam tarihindeki ilk hukukçu ve anayasacıdır. Bu yüzden kütüphanemde bulunan İmâm-ı Âzam’ın Şâmil yayınlarından çıkmış el-İhtiyâr adlı eserini açtım. Yanına yine kütüphanemden İnsan yayınlarından çıkmış iki ciltlik İslâm Düşüncesi Tarihi adlı eserin ilk cildini de koydum. Kafamdaki sorulara yanıtları da bulduğumu düşünüyorum. Bugün sizlerle bu yanıtları paylaşacağım. Tekrar söylemem gerekir ki, bu cevaplar benim değil fakat İmâm-ı Âzam’ın cevaplarıdır. Baştan belirteyim, İmâm-ı Âzam’ın görüşleri bugünkü radikal liberallere, yer yer de anarşizme yakınlaşmaktadır.
KUVVETLER AYRILIĞI
İmâm-ı Âzam’a ilk sorum kuvvetler ayrılığı hakkında ne düşündüğü idi. Ona göre kuvvetler ayrılığı adaletin tesisi için mutlak zorunlu olan bir olguydu. Ancak kuvvetler ayrılığını en çok yargının yürütmeden ayrılması olarak görüyordu. Malûm yaşadığı devirde bugünkü şartlarda bir demokrasi olma ihtimali zordu. Bu yüzden genelde hâkim ve zorba hükümdarların yasama, yürütme ve yargıyı tek ellerinde topladığı keyfi idareler vardı. Bu ortamda zorba tek adam rejimleri olan Emevi ve Abbasi Meliklerinin yüzüne görüşlerini açıklarken, her şeyden önce yargının yürütmeden bağımsız olması gerektiğini savundu. Çünkü iktidardakilerin yaptıkları yanlışların durdurulması, gerektiğinde iktidardaki devlet adamlarının yargılanması için mahkemelerin iktidardan bağımsız olması gerektiğini savunuyordu. Kendisine Başkadılık teklif eden Abbasi Halifesi Ebû Cafer Mansûr’un teklifini reddederken bir zalimin fermanlarını onaylayamayacağını adamın yüzüne söylemişti. Kısaca, bugüne gelecek olursak, Hükümet’in Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarını beğenmeyince mahkemenin yapısını değiştirmeye çalışması kabul edilemez bir olgudur. Anayasa Mahkemesi, eğer her daim Hükümetin istediği kararları verecekse, o zaman Anayasa Mahkemesi olmaktan çıkar, Ebû Hanife’ye göre.
FİKİR VE ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ
İmâm-ı Âzam’a ikinci sorum fikir özgürlüğü hakkında idi: Bir ülkenin vatandaşları hükümeti serbestçe eleştirebilir mi? Eğer eleştirirse bu milli güvenlik sorunu olur mu? Bir vatandaş hükümete hakaret edebilir mi? İmâm-ı Âzam’a göre hükümetler hem Allah’a hem de millete karşı sorumludur. Gerçek hâkimiyet de Allah’ındır, bu ise pratikte, halkın egemenliği olarak yorumlanır. Vatandaşların hükümeti eleştirmesine izin verilmeli mi sorusu şöyle dursun, vatandaşların hükümetin hatalarını eleştirmesi dini bir zorunluluktur; çünkü Allah, Kur’an’da birçok yerde “emr-i bil maruf nehy-i ani’l münkeri / iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmayı” her mü’min için farz kılmıştır. Eğer bir güvenlik sorunu varsa, İmâm’a göre, o da fikir özgürlüğünün olmadığı durumda ortaya çıkar. Eğer hükümet kendi hatalarının söylenmesini engelleyip, eleştirenleri bir milli güvenlik sorunu ilan ederse bu hükümetin hatalarını görememesine, sahip olduğu güçle Allah’ın razı gelmediği münker / kötü işleri yapmasına yol açar. Bu da halkın refahını ve huzurunu bozar. Hükümetler her türlü eleştiriye tahammül etmelidir. Pekiyi kişisel hakaret olursa ne olmalıdır? İmâm-ı Âzam bugün bizim anlayışımıza ters gelecek bir görüşü savunur. Sünnî ulemadan İbn-i Abdülberr’in el-İntika adlı eserinin 152-153’üncü sayfalarında Ebû Hanife’nin vatandaşlardan birisinin hükümdara hakaret etmesini bile fikir özgürlüğü sınırları içine aldığından bahsedilir ve Hz Ali’ye dair bir rivayeti örnek gösterdiği söylenir. Rivayete göre Kûfe sokaklarında beş Muaviye yanlısı serseri yüksek sesle Halife Ali’ye küfredip onu öldürmekle tehdit etmişler. Tutuklanıp huzura getirildiklerinde Hz. Ali onların serbest bırakılmalarını emreder. “Ama bunlar seni öldürmeye niyet ettiler” denilince cevap olarak Hz. Ali şöyle buyurur: “Beni öldürme niyetlerini açıkladıkları için mi onları öldüreceğiz?” Bu kez “Ama sana küfür de ettiler” denilince Hz. Ali şöyle cevap verir: “Hoşunuza gidiyorsa siz de onlara küfredebilirsiniz.”
BİZ NE ANLAMALIYIZ?
İmâm-ı Âzam’ın yaşadığı çağ Emevi ve Abbasi zorbalarının keyfî ve zalim idarelerinin olduğu bir çağdı. O, bu hukuksuz düzenlere karşı İslâm’ın emir ve çerçeveleri içerisinde bir hukuk sistemi oluşturmaya çalıştı. Hükümetin seçimle iş başına gelmesini, yargının ve yasamanın hükümetten bağımsız olmasını, hükümete ve devlete karşı eleştiriler için tam bir ifade özgürlüğünü savundu. Bunu da Avrupa Birliği müktesebatının bilmem kaçıncı maddesine göre değil, Kur’an, Sünnet ve Sahabe icmâsına dayanarak savundu. Bugün Türkiye kuralları olan laik ve demokratik bir devlettir. Ülkeye zalimler değil milletin seçtiği meşru yöneticiler hükmetmektedir. Ama yazının başında değindiğim siyasi Karagöz-Hacivat oyunları bir demokrasiye yakışmamaktadır. Düşünürsek asırlar önce Emevî ve Abbasi zorbalarına karşı İmâm-ı Âzam’ın savunduğu bugünkü demokrasilerden de daha geniş özgürlüklerin olduğu bir devletti. Bugün halkımız o zamankine göre çok daha gelişmiş bir demokrasi algısına sahiptir. Bu yüzden, biraz İmâm-ı Âzam’a (ve Hz. Ali’ye) saygımız varsa eleştirilere karşı tahammülkâr olmalıyız. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmeyi düşünmeyip, onun hükümlerinin uygulanmasını sağlamalıyız. Bunları basit siyaset tartışmalarına da malzeme yapmamalıyız.
Pazartesi İmâm-ı Âzam’ın öğrencisi ve İslam’ın ilk anayasası olan Kitab-ül Harac’ın yazarı, büyük Hanefi fakihi İmâm-ı Ebû Yusuf’un görüşlerine başvuracağız. Onun görüşleri Hocasından daha orta yolcudur.
Hayırlı Cumalar.
CUMHURİYET VE CUMHURUN YÖNETİMİ
YAYINLAMA:
Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Yüzüncü yıla 3 kaldı. Türkiye’nin ilelebet pâyidar kalması için görev bizlere ve bizim çocuklarımıza düşmektedir. Bu vesile ile vatanın kurtuluşundan Cumhuriyet’in kurulmasına ve bugün daha müreffeh bir ülkede yaşamamıza sebep olan askerlerimizi, öğretmenlerimizi, doktorlarımızı ve Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ü rahmetle yâd ederim.
CUMHURİYET NE DEMEKTİR?
Cumhuriyetin sözlük anlamı “cumhurun yönetimi” anlamına gelir. TDK sözlüğü Arapça kökenli “cumhur” kelimesini halk ve topluluk olarak tanımlıyor. Bu anlamda Cumhuriyet “halkın yönetimi” anlamına gelir. O zaman hemen herkesin aklında olan bir soru karşımıza çıkar: “Cumhuriyet demokrasi ile aynı şey midir?” Cumhuriyet ve demokrasi birbiriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şey değildir. Keza, hem cumhuriyet hem de demokrasi kavramları hürriyet / özgürlük ve istiklâl / bağımsızlık ile yakından bağlantılıdır.
Bir Cumhuriyet vatanın yöneticilerin özel çıkarı veya özel mülkü değil kamunun ortak mülkü olduğu bir yönetim biçimidir. Bir Cumhuriyette en yüksek yönetim mevkileri demokrasi veya demokrasinin oligarşi ve otokrasi ile karışımları yolu ile elde edilir. Burada ortak nokta devletin başında bir monarkın / mutlak hükümdarın bulunmaması, yöneticilerin yönetim gücünü doğum hakkı olarak almaması, vatanı kendisi ve ailesinin özel mülkü olarak görmemesidir. Aslında Cumhuriyet siyasi sistem olarak monarşinin tam zıddıdır.
Burada üç kavram daha tanımlamamız gerekir: Demokrasi, oligarşi ve otokrasi.
Demokrasi, Yunanca “δημοκρατία - dimokratia” kelimesinden gelir. Bu kelime de iki kelimenin bileşiminden oluşur: “demos – halk” ve “kratos – yönetim”. Yani halk yönetimi demektir. Bu bağlamda demokrasi halkın kendini yönetecek yasama ve yürütme organlarını seçtiği yönetim biçimi demektir. Milletin kim olduğu ve yönetici otoritenin halka nasıl paylaştırılacağı demokrasinin cevaplandırmak istediği en temel sorulardır. Bugünkü modern siyaset biliminde demokrasi “hükümet ve yasama meclisinin halkoyuyla geldiği, muhalefetteki azınlığın haklarının yönetimdeki çoğunluğa karşı korunup güvence altına alındığı, vatandaşlar arasında eşitliğin, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüğü ile birlikte temelini teşkil ettiği” bir yönetim biçimidir. Görünüşte bir Cumhuriyet gerçek anlamına demokrasi ile erişebilmektedir.
Oligarşi Yunanca “ὀλιγαρχία – oligarkhia” kelimesinden gelir. Bu kelime de yine iki kelimenin bileşiminden oluşur: “oligos – az, azınlık” ve “arkho – hükmetme, emretme”. Yani azınlığın hükmü, azınlığın yönetimi anlamını taşır. Eğer bir toplumu o toplumun içinde tanımlanmış bir azınlık idare ediyorsa bu oligarşi olarak tanımlanır. Bu azınlık servetine, eğitimine, kurumsallaşmasına, askeri gücüne, dinine ve etnisitesine göre tanımlanabilir. Oligarşilerde çoğu zaman fiili olarak yöneticiler aynı aile içinden gelebilir, ancak, bu bir genel kural değildir. Bir cumhuriyetin oligarşi olması için yönetimin tek bir parti mensubu olanlara (Sovyet sistemi), özel nitelikli din adamlarına (İran ve Vatikan yönetimleri), azınlık bir mezhep mensuplarına (Suriye’deki BAAS rejimi) veya bir azınlık etnik gruba (Güney Afrika’daki eski Irkçı Apartheid Rejimi) has olması gerekir. Teoride demokrasi olup da, fiilen belli birkaç servet sahibi sermayedarın güdümünde olan Cumhuriyetler de gizli oligarşiler olarak adlandırılabilir.
Otokrasi güncel dilde “tek adam rejimi” olarak tabir edilen ve bir devletin bütün faaliyetlerini üstün siyasi güç olarak tek bir adamın ellerine bırakıldığı yönetim biçimine verilen addır. Otokrasilerde “tek adamın” yetkileri ne bir yasal kısıtla ne de toplumsal kontrol mekanizmasıyla sınırlandırılabilir. Bu yüzden otokrasiler ya halk ayaklanmasıyla ya da askeri darbeyle yıkılırlar. Bir Cumhuriyetin otokrasi olarak tanımlanabilmesi için o ülkede seçimle veya seçimsiz tek bir adamın yasama yürütme ve yargıyı kendi hükmü altına alması gerekir. Otokrasi monarşiden ayıran ana faktör hükmetme hakkının Tanrı’dan gelmemesi, iktidara kutsiyet atfedilmemesidir. Filipinler’de Marcos, Romanya’da Çavuşesku, Almanya’da Hitler rejimleri Cumhuriyet olmalarına rağmen otokrasi, yani “tek adam rejimleri” idiler.
Ne oligarşiler ne de otokrasiler Cumhuriyet’in ruhunu yansıtmazlar. Kâğıt üzerinde seçimler yapılabilir, halk temsilcileri meclise seçilebilirler. Ancak bunların fiili olarak etkinliği bulunmaz. Dolayısıyla halkın iradesinin yönetimde tecellisi de gerçekleşmez.
CUMHURİYET NE ZAMAN “CUMHURUN YÖNETİMİ” OLUR?
Cumhuriyetin cumhurun, yani halkın, yönetimi olması için her şeyden önce, yargının bağımsız olması gerekir. Çünkü cumhuriyetin oligarşiye ve otokrasiye dönüşmemesi için yöneticilerin yasal kısıtlarla sınırlandırılması, halka hesap verebilmesi ve gerekirse yargılanabilmesi gerekir. Bunun için mahkemelerin ve yargı erkinin bağımsızlığı şarttır.
İkinci olarak cumhuriyetin halkın yönetimi olması için örgütlü bir toplumun varlığı gerekir. Örgüt deyince hemen PKK’yı veya FETÖ’yü anlamayın. Onlar suç şebekeleridir. Burada kastedilen sendikalardan meslek odalarına, yardımlaşma ve dayanışma derneklerine kadar belli ortak niteliklere sahip vatandaşların kendi çıkarlarını temsilen bir araya geldikleri yasal kurumlardır. Bunlar yöneticiler üzerinde yargı kontrolüne ek olarak toplumsal baskı ve denetim kurarlar.
Üçüncü olarak cumhuriyetin halkın yönetimi olması için laik olması gerekir. Burada Fransız İhtilâli ile şekillenen ve din düşmanlığına dönüşen yorumuyla laiklik kastedilmemektedir. Çünkü bu durumda milli kültürün en temel bileşenlerinden biri olan din ile devlet kavgalı hale gelir. Burada kastedilen dini aidiyeti ne olursa olsun vatandaşların kanun karşısında eşit olması, yönetim gücünün dini aidiyete göre değil partilerin vatandaşın refahına bulunmayı vaat ettikleri katkıya göre dağıtılması, kanunların ve siyasetin dini referanslara göre milletin dünyevi taleplerine göre şekillenmesi ve tam bir inanç ve dini örgütlenme özgürlüğüdür. Bu anlamda laiklik özgürlük ve eşitliğin de olmazsa olmaz şartıdır.
Dördüncü olarak Cumhuriyet hem bireysel özgürlüklerin hem milli bağımsızlığın timsali olmalıdır. Bireysel özgürlükler düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve mülkiyet ve girişim özgürlüğüdür. Bununla birlikte milletin bir bütün olarak yabancı baskılardan ve emperyalist sömürüden bağımsız olması çok önemlidir. Bunun için yöneticinin milletin iradesine dayanması ve yalnızca milletine hesap vermesi gereklidir. Genelde otokrasi ve oligarşiler millete dayanmadığı içindir ki, o ülkelerin yöneticileri halklarına değil yabancı emperyalistlere, bazılarımızın çok kullandığı tabirle “üst akla” hesap verirler. Böyle yönetimlerde üretilen zenginlik de emperyalistler ve yönetici azınlık tarafından paylaşılır, halkın çoğunluğu da aksine fakirleşir.
Ülkemizde eksik ve noksanlarıyla da olsa bir demokratik rejim vardır. Partiler halka hesap vermek zorundadır. Hepsi de vatandaşın teveccühünü elde etmek için bin bir takla atabilmek maharetindedirler. Ancak hali hazırda idari sistemde yapısal sorunlar bulunmaktadır. Halâ daha yeni Anayasa’ya uyum yasaları çıkarılmamıştır. Devletin örgütlenmesi henüz standartlaşamamıştır. Medya sektöründe rekabetçi bir yapı değil, oligopolcü bir yapı bulunmaktadır. Bu da her fikrin ifadesinin tam anlamıyla mümkün olmasını engellemektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği hat safhadadır. Yargının bağımsızlığı ivedilikle sağlanmalıdır. Bununla birlikte, bütün bu problemlerin hiç biri, Türkiye’yi bir oligarşi veya otokrasi yapmaz. Eğer 18 senedir bir parti iktidarsa ise, takkeyi önüne koyup düşünmesi, “Ben nerede hata yaptım?” diye sorması gereken muhalefettir. Hoş ben muhalefet partilerinin iktidar olmak istediğini de zannetmiyorum ya, o da ayrı bir mesele…
Hayırlı Cumalar…
CUMHURİYET VE CUMHURUN YÖNETİMİ
Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Yüzüncü yıla 3 kaldı. Türkiye’nin ilelebet pâyidar kalması için görev bizlere ve bizim çocuklarımıza düşmektedir. Bu vesile ile vatanın kurtuluşundan Cumhuriyet’in kurulmasına ve bugün daha müreffeh bir ülkede yaşamamıza sebep olan askerlerimizi, öğretmenlerimizi, doktorlarımızı ve Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ü rahmetle yâd ederim.
CUMHURİYET NE DEMEKTİR?
Cumhuriyetin sözlük anlamı “cumhurun yönetimi” anlamına gelir. TDK sözlüğü Arapça kökenli “cumhur” kelimesini halk ve topluluk olarak tanımlıyor. Bu anlamda Cumhuriyet “halkın yönetimi” anlamına gelir. O zaman hemen herkesin aklında olan bir soru karşımıza çıkar: “Cumhuriyet demokrasi ile aynı şey midir?” Cumhuriyet ve demokrasi birbiriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şey değildir. Keza, hem cumhuriyet hem de demokrasi kavramları hürriyet / özgürlük ve istiklâl / bağımsızlık ile yakından bağlantılıdır.
Bir Cumhuriyet vatanın yöneticilerin özel çıkarı veya özel mülkü değil kamunun ortak mülkü olduğu bir yönetim biçimidir. Bir Cumhuriyette en yüksek yönetim mevkileri demokrasi veya demokrasinin oligarşi ve otokrasi ile karışımları yolu ile elde edilir. Burada ortak nokta devletin başında bir monarkın / mutlak hükümdarın bulunmaması, yöneticilerin yönetim gücünü doğum hakkı olarak almaması, vatanı kendisi ve ailesinin özel mülkü olarak görmemesidir. Aslında Cumhuriyet siyasi sistem olarak monarşinin tam zıddıdır.
Burada üç kavram daha tanımlamamız gerekir: Demokrasi, oligarşi ve otokrasi.
Demokrasi, Yunanca “δημοκρατία - dimokratia” kelimesinden gelir. Bu kelime de iki kelimenin bileşiminden oluşur: “demos – halk” ve “kratos – yönetim”. Yani halk yönetimi demektir. Bu bağlamda demokrasi halkın kendini yönetecek yasama ve yürütme organlarını seçtiği yönetim biçimi demektir. Milletin kim olduğu ve yönetici otoritenin halka nasıl paylaştırılacağı demokrasinin cevaplandırmak istediği en temel sorulardır. Bugünkü modern siyaset biliminde demokrasi “hükümet ve yasama meclisinin halkoyuyla geldiği, muhalefetteki azınlığın haklarının yönetimdeki çoğunluğa karşı korunup güvence altına alındığı, vatandaşlar arasında eşitliğin, düşünceyi ifade ve inanç özgürlüğü ile birlikte temelini teşkil ettiği” bir yönetim biçimidir. Görünüşte bir Cumhuriyet gerçek anlamına demokrasi ile erişebilmektedir.
Oligarşi Yunanca “ὀλιγαρχία – oligarkhia” kelimesinden gelir. Bu kelime de yine iki kelimenin bileşiminden oluşur: “oligos – az, azınlık” ve “arkho – hükmetme, emretme”. Yani azınlığın hükmü, azınlığın yönetimi anlamını taşır. Eğer bir toplumu o toplumun içinde tanımlanmış bir azınlık idare ediyorsa bu oligarşi olarak tanımlanır. Bu azınlık servetine, eğitimine, kurumsallaşmasına, askeri gücüne, dinine ve etnisitesine göre tanımlanabilir. Oligarşilerde çoğu zaman fiili olarak yöneticiler aynı aile içinden gelebilir, ancak, bu bir genel kural değildir. Bir cumhuriyetin oligarşi olması için yönetimin tek bir parti mensubu olanlara (Sovyet sistemi), özel nitelikli din adamlarına (İran ve Vatikan yönetimleri), azınlık bir mezhep mensuplarına (Suriye’deki BAAS rejimi) veya bir azınlık etnik gruba (Güney Afrika’daki eski Irkçı Apartheid Rejimi) has olması gerekir. Teoride demokrasi olup da, fiilen belli birkaç servet sahibi sermayedarın güdümünde olan Cumhuriyetler de gizli oligarşiler olarak adlandırılabilir.
Otokrasi güncel dilde “tek adam rejimi” olarak tabir edilen ve bir devletin bütün faaliyetlerini üstün siyasi güç olarak tek bir adamın ellerine bırakıldığı yönetim biçimine verilen addır. Otokrasilerde “tek adamın” yetkileri ne bir yasal kısıtla ne de toplumsal kontrol mekanizmasıyla sınırlandırılabilir. Bu yüzden otokrasiler ya halk ayaklanmasıyla ya da askeri darbeyle yıkılırlar. Bir Cumhuriyetin otokrasi olarak tanımlanabilmesi için o ülkede seçimle veya seçimsiz tek bir adamın yasama yürütme ve yargıyı kendi hükmü altına alması gerekir. Otokrasi monarşiden ayıran ana faktör hükmetme hakkının Tanrı’dan gelmemesi, iktidara kutsiyet atfedilmemesidir. Filipinler’de Marcos, Romanya’da Çavuşesku, Almanya’da Hitler rejimleri Cumhuriyet olmalarına rağmen otokrasi, yani “tek adam rejimleri” idiler.
Ne oligarşiler ne de otokrasiler Cumhuriyet’in ruhunu yansıtmazlar. Kâğıt üzerinde seçimler yapılabilir, halk temsilcileri meclise seçilebilirler. Ancak bunların fiili olarak etkinliği bulunmaz. Dolayısıyla halkın iradesinin yönetimde tecellisi de gerçekleşmez.
CUMHURİYET NE ZAMAN “CUMHURUN YÖNETİMİ” OLUR?
Cumhuriyetin cumhurun, yani halkın, yönetimi olması için her şeyden önce, yargının bağımsız olması gerekir. Çünkü cumhuriyetin oligarşiye ve otokrasiye dönüşmemesi için yöneticilerin yasal kısıtlarla sınırlandırılması, halka hesap verebilmesi ve gerekirse yargılanabilmesi gerekir. Bunun için mahkemelerin ve yargı erkinin bağımsızlığı şarttır.
İkinci olarak cumhuriyetin halkın yönetimi olması için örgütlü bir toplumun varlığı gerekir. Örgüt deyince hemen PKK’yı veya FETÖ’yü anlamayın. Onlar suç şebekeleridir. Burada kastedilen sendikalardan meslek odalarına, yardımlaşma ve dayanışma derneklerine kadar belli ortak niteliklere sahip vatandaşların kendi çıkarlarını temsilen bir araya geldikleri yasal kurumlardır. Bunlar yöneticiler üzerinde yargı kontrolüne ek olarak toplumsal baskı ve denetim kurarlar.
Üçüncü olarak cumhuriyetin halkın yönetimi olması için laik olması gerekir. Burada Fransız İhtilâli ile şekillenen ve din düşmanlığına dönüşen yorumuyla laiklik kastedilmemektedir. Çünkü bu durumda milli kültürün en temel bileşenlerinden biri olan din ile devlet kavgalı hale gelir. Burada kastedilen dini aidiyeti ne olursa olsun vatandaşların kanun karşısında eşit olması, yönetim gücünün dini aidiyete göre değil partilerin vatandaşın refahına bulunmayı vaat ettikleri katkıya göre dağıtılması, kanunların ve siyasetin dini referanslara göre milletin dünyevi taleplerine göre şekillenmesi ve tam bir inanç ve dini örgütlenme özgürlüğüdür. Bu anlamda laiklik özgürlük ve eşitliğin de olmazsa olmaz şartıdır.
Dördüncü olarak Cumhuriyet hem bireysel özgürlüklerin hem milli bağımsızlığın timsali olmalıdır. Bireysel özgürlükler düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve mülkiyet ve girişim özgürlüğüdür. Bununla birlikte milletin bir bütün olarak yabancı baskılardan ve emperyalist sömürüden bağımsız olması çok önemlidir. Bunun için yöneticinin milletin iradesine dayanması ve yalnızca milletine hesap vermesi gereklidir. Genelde otokrasi ve oligarşiler millete dayanmadığı içindir ki, o ülkelerin yöneticileri halklarına değil yabancı emperyalistlere, bazılarımızın çok kullandığı tabirle “üst akla” hesap verirler. Böyle yönetimlerde üretilen zenginlik de emperyalistler ve yönetici azınlık tarafından paylaşılır, halkın çoğunluğu da aksine fakirleşir.
Ülkemizde eksik ve noksanlarıyla da olsa bir demokratik rejim vardır. Partiler halka hesap vermek zorundadır. Hepsi de vatandaşın teveccühünü elde etmek için bin bir takla atabilmek maharetindedirler. Ancak hali hazırda idari sistemde yapısal sorunlar bulunmaktadır. Halâ daha yeni Anayasa’ya uyum yasaları çıkarılmamıştır. Devletin örgütlenmesi henüz standartlaşamamıştır. Medya sektöründe rekabetçi bir yapı değil, oligopolcü bir yapı bulunmaktadır. Bu da her fikrin ifadesinin tam anlamıyla mümkün olmasını engellemektedir. Eğitimde fırsat eşitsizliği hat safhadadır. Yargının bağımsızlığı ivedilikle sağlanmalıdır. Bununla birlikte, bütün bu problemlerin hiç biri, Türkiye’yi bir oligarşi veya otokrasi yapmaz. Eğer 18 senedir bir parti iktidarsa ise, takkeyi önüne koyup düşünmesi, “Ben nerede hata yaptım?” diye sorması gereken muhalefettir. Hoş ben muhalefet partilerinin iktidar olmak istediğini de zannetmiyorum ya, o da ayrı bir mesele…
Hayırlı Cumalar…
DEPREM, GELİR DAĞILIMI EŞİTSİZLİĞİ VE ORANTISIZ SANAYİLEŞME
YAYINLAMA:
Öncelikle İzmirli vatandaşlarımıza geçmiş olsun dilerim. Allah sağ olanlara acil şifalar versin, şehitlerimize de rahmet eylesin. Deprem yaşamış bir bölgenin çocuğu olarak ne acılar içinde olduklarını biliyorum. Bu yüzden bugün deprem, sebepleri ve sonuçları üzerinde duracağım.
***
Depremin sebepleri bizim önleyemeyeceğimiz büyük jeolojik süreçlerdir. Özellikle Türkiye gibi üç büyük kıtanın birbirini itip çektiği bir bölgenin ortasında yer alan bir ülkenin depremlerle yaşamak zorunda olduğu aşikârdır. Deprem bize uymayacağına göre bizim depreme ayak uydurmamız gerekir.
“Hocam, depreme nasıl uyum sağlarız? Bu makul bir söz mü?” Depreme uyum sağlamak derken kastettiğim, deprem riskinin yüksek olduğu bölgeleri tespit etmek ve yerleşim yerlerini planlarken deprem riskinin düşük olduğu bölgelere öncelik vermektir. Ancak bu yeni kurulacak yerleşim yerleri için geçerlidir. Ya, yüksek deprem riski olan ve çoktan beridir yerleşim yeri olan şehirlerimiz ne olacak? Örneğin bütün Marmara Bölgesi, İzmir, Erzincan, Muş, Van gibi birçok şehirlerimiz bu durumdadır. Bu şehirleri boşaltalım mı? Bu da mümkün değildir. O zaman bu şehirlerimizi depreme daha dayanıklı binalarla donatmamız gerekmektedir. Ancak bu da çok kolay değildir. Çünkü özellikle Marmara Bölgesi çarpık kentleşme ve orantısız sanayileşmenin çok güzel bir örneğidir. Kısaca sahneyi gözlerinizde canlandırayım: Resmi verilerle 83 milyon nüfusu olan Türkiye’de İstanbul 15,5 milyonu biraz geçen, Bursa 3 milyonu biraz aşan, Kocaeli 2 milyona çok yaklaşan, Tekirdağ ve Sakarya da 1 milyon bandını aşan nüfusa sahiptir. Yalova’yı da dâhil ettiğimizde bu bölge nüfus toplamı 22,9 milyon kişiye ulaşmaktadır. Bu da Türkiye nüfusunun yüzde 27,53’ünü oluşturmaktadır. Neredeyse Türk vatandaşlarının üçte biri bu küçük bölgede yığılmıştır. Pekiyi bu bölge ne kadar üretim yapmaktadır? Kabaca sadece İstanbul Türkiye GSYİH’sının yüzde 31’ini İstanbul üretirken, İstanbul, Bursa ve Kocaeli birlikte yüzde 39’unu ve saydığım iller toplamı da yüzde 42’ini üretmektedir. Bunu hangi kentsel örgütlenme uzmanı ve iktisatçıya sorarsanız sorun, size çok çarpık ve orantısız bir yapı olduğunu söyleyecektir. İşte böyle bir durumla iç içeyiz.
Bu hengâmede insanlar arasında tartışmaya açılan yeni bir iddia da ortaya atılmıştır: Deprem fakirleri öldürür, zenginler depremden etkilenmezler. Bu istatistiki olarak doğrudur. Sadece deprem değil, koronavirüs gibi salgın hastalıklar, sel yangın ve bunun gibi doğal afetler de en çok fakirlerin ölmesine ve zarar görmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla, “İnsanları deprem değil, fakirlik öldürüyor!” söylemi ilk bakışta doğru gibi görünmektedir. Ancak, sadece ilk bakışta… Biraz daha derine inmemiz gerekirse fakirliğin depremin de ölümlerin de sebebi olmadığını görürüz.
Depremin veya salgınların daha çok fakir kesimlere etki ettiğini istatistik veriler bize söylemektedir. Ancak, bir ülke büyürken fakirliğin de artması nasıl açıklanabilir? Bu ancak büyümenin ucuz işgücüne dayalı sanayiler öncülüğünde olmasından kaynaklanır. Geniş emekçi kitleler ucuza çalışırlar, ucuz işgücünün kullanıldığı hizmetler, tekstil, inşaat, gıda gibi sektörlerdeki sermayedarlar da paralarına para, servetlerine servet katarlar. Bu yapı kontrolsüz ve denetimsiz kapitalist sistemin özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki yansımasıdır. Bir de bu ülkeler küreselleşme vesilesi ve kısa görüşlü siyasilerin marifetiyle küresel tefeciler ve uluslararası kartellerin oyun alanı haline gelirse sonuç adaletsiz gelir dağılımı, fakirlik yaratan büyüme, çarpık kentleşme ve orantısız sanayileşmedir.
Burada önemli bir noktayı da belirteyim. Analizde fakirlik “nispî fakirlik” olarak kullanılmaktadır. Genelde bizde nispî fakirlik ile mutlak fakirlik karıştırılmaktadır. Nedir nispî fakirlik? Bir ülkenin ortalama gelirine göre istatistiki olarak çok düşük gelir düzeyinde olmak. Bu anlamda Amerika’da fakir olarak görülen bir kişi Türkiye’de orta gelirli sayılacaktır. Eğer bir ülkede, ülke büyürken o ülkede nispî olarak fakir sayılanların nüfus içinde oranı artıyorsa orada fakirleştiren büyüme vardır. Mutlak fakirlik kavramı ise yaşama için gerekli zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamamak anlamına gelir ki, bu da ancak az gelişmiş ülkelerde geçerlidir. Örneğin Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Bahçeli’ye verdiği cevapta “Bu ülkede eve ekmek götüremeyen mi var?” diye sorarken mutlak fakirliği kastetmekteydi. Türkiye’nin gelişmişlik düzeyindeki bir ülkede mutlak fakir konumunda olan insanlar nüfus içerisinde önemli bir düzeyde olmaz. Ancak Türkiye’de nispî fakirlik artmaktadır. İnsanların çoğu bundan 10 sene önce sahip oldukları satın alma düzeyi ve tüketim miktarına sahip değildir.
Tekrar gelelim depreme… Türkiye son 40 yılda “serbest piyasa ekonomisi” denilen bir hastalığa yakalanmıştır. İş adamları kendileri için en kârlı olacak alanlara çok düşük maliyetle ve bir sürü de teşvikle yatırım yapabilecekleri için buna destek çıktılar. Siyasiler kamu müdahalesinin kendileri açısından olumsuz sonuçları ve fazla mesaisinden kurtuldular, kısa dönemde özelleştirme yolu ile rantları oya çevirdiler, üretim gücündeki nispî azalma yabancı sermaye ve dış borçla makyajlandı, bu da yaratılan borç ekonomisinin sonucunda oluşan sahte refah dönemleri ile pekiştirildi. Milli menfaatler doğrultusunda planlama yapmak ve bu planları uygulamak, hem iş adamlarının hem de siyasilerin ayaklarına bağ olmaktaydı. Bu sihirli “serbest piyasa ekonomisi” sayesinde bu ayak bağından da kurtuldular.
Sanayiciler ve onların “tek dişi kalmış canavar” olan Batılı ortakları limanlara en yakın yerler olan Marmara Bölgesi’ne yerleştiler. Anadolu’nun her tarafında özelleştirilen kamu firmaları ki, bunlar limanlar, enerji santralleri, temel sanayi kurumları, rafineriler gibi kurumlardı, ya teknoloji gerileyene kadar kullanılıp ya da daha ilk alındığı anda AVM ya da eğlence merkezlerine, turizm işletmelerine veya lüks sitelere dönüştürüldü. İstanbul’un taşı toprağı altındı ya, bu altınlığın sebebi Anadolu’nun diğer bölgelerinde nispî olarak sanayi üretiminin gerilemesiydi. Bu yüzden 1980’den bu yana Anadolu kasabalarından akıp gelen işsiz güçsüz lümpenler Marmara Bölgesine yığıldı. Bunlara ucuz, derme çatma ve güvenliksiz konutlar yasa dışı yollardan sağlandı. Sonra da siyasiler seçimlerde oy alabilmek için birbiri ardına imar affı çıkardılar. Bir Adapazarlı olarak bu gelişmeyi Sakarya ilinde birebir yaşadım. Bir örnek vereyim o günlerden: Rahmetli Demirel, Adapazarı’nın “adam eksen adam bitecek” birinci sınıf tarım arazilerinde (ki bu bölge altı yeraltı nehirleri ile kaplı ve birinci derece deprem bölgesidir, DMD) bir Japon firmasının otomobil fabrikası açmasına itiraz edenlere “Patates biteceğine otomobil bitsin!” diyerek karşılık vermişti. Alayı vâlâ ile açılış yapılan fabrika 1999 depreminde zeminden 1 metre alta indi. Allah’tan Japonlar deprem uzmanıydı da fabrikayı kurtarabilmişlerdi. Ancak burada ki temel problem, ekonomik kalkınmayı milli ve toplumsal yarar gözeterek merkezi plana bağlı olarak değil de, kısa yoldan ve ucuza kâr etmeyi amaçlayan sermayedarın insafına bırakmaktı. Bunu yapınca da ne olacağı bellidir: İlk önce nispî fakirlik ve gelir dağılımındaki eşitsizlik artar, ardından doğal felâketlerin sonucunda gerçekleşebilecek ölüm oranları artar. Yani önce mal güvenliği azalır, sonra da can güvenliği.
Eğer nüfus ve sanayi tesisleri Anadolu’ya daha dengeli dağıtılsa, mevcut şehirlerde imar planlarına harfi harfiyen uyulsa idi, o takdirde, kentsel dönüşüm süreci çok daha ucuza ve çok daha çabuk tamamlanabilirdi. Sonuç olarak, depremlerde çok daha az can kaybı verebilirdik.
Sorulması gereken bir soru daha var: “20 senedir toplanan deprem vergilerine ne oldu?” Ben sorunun cevabını bilmiyorum, bilen varsa söylesin…
KASABANIN ŞERİFİNE VEDA MI EDİYORUZ?
YAYINLAMA:
Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle “My friend, Donald! / Arkadaşım, Donald!” benim deyimimle “Kasabanın Şerifi” Trump en sonunda gidecek mi? İkinci dönem başkanlığı kazanır mı, kazanırsa ne olur? Yerine eski şerif yardımcısı Biden gelirse çok şey mi kaybederiz? ABD seçimleri bize dünya ekonomisi ve jeo-politiği hakkında ne söylüyor? Bugünkü yazımda bu sorulara cevap vermeye çalışacağım.
Öncelikle hala sayımlar devam ediyor. Bu yazının yazıldığı anda her iki aday da 270 delege olan kritik sayıya ulaşamamıştı. Biden bir adım önde gözükmekteydi. Ancak en büyük hezimetin siyasetçiler için değil de anketçiler için olduğunu söylemeliyim. En az 10 puan farkla Biden’ın kazanacağını söyleyen anketçiler büyük oranda çuvalladı. Aradaki fark 1,5 puan kadar. Bütün traji-komik davranışlarına, çocukça tavırlarına, ilkesiz duruşuna, demagojilerine ve aleni ırkçılığına rağmen Trump’ın “yerli ve milli” ABD seçmenine (yani kasabalı küçük iş sahipleri, çiftçiler, beyaz ve Protestan olanlar, iç piyasaya yönelik üretim yapan küçük sanayiciler, toplumsal kaostan korkan küçük burjuvalar ve benzeri) hitap eden politikalar ürettiği ve bunun da karşılık bulduğu aşikâr. Şu anda sonuç söylemek için erken ama Kasabanın Şerifi silahlarını çekmiş, bekliyor. Seçimde olumsuz bir sonuç olursa bu sonucu iptal ettirmek için canla başla çalışacaktır. Bu ise ABD seçmeninde, sonuç ne olursa olsun, kurulu düzene duyulan güveni sarsacak bir etki yapacaktır.
Eğer ikinci dönem başkanlığını kazanırsa, Kasabanın Şerifi, bugüne kadar dile getirdiği söylemleri daha pervasızca hayata geçirmeye çalışacaktır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve Soğuk Savaş sonrası iyice pekiştirilen ve kendilerinin “establishment” olarak adlandırdığı kurulu düzenini yıkmak için daha fazla ve daha somut adımlar atacaktır. Ama bu kurulu düzenin değişmesi kolay mı? Hiç de kolay değil. Çünkü işin içinde birkaç yönetmelikle bazı kanunların değişmesi yok sadece… Binlerce uluslararası şirketten oluşan milyarlarca dolarlık bir çıkar ağı; AB, Japonya, Kanada, İngiltere gibi müttefiklerle oluşturulan küresel ittifak; IMF, WB, WTO, BM ve benzeri uluslararası kurumlardan oluşan devasa bir bürokrasi ve bütün bunların kaymağını yiyen ABD finans kapitali… Bütün bu çıkar gruplarının değirmenini yıkmak kolay değildir. Arı kovanına çomak sokmaya benzer, failinin yüzünü gözünü şişirir! Ama en azından Kasabanın Şerifi, halktan aldığı güçle bu yöndeki uygulamalarını daha pervasızca yapacaktır, diyebilirim.
Eğer Biden kazanırsa ne olur? Aslında Biden öyle büyük bir iddianın adayı değil. Seçim de, zaten, Trump’ı sevenlerle Trump’ı sevmeyenlerin bilek güreşine dönmüş durumda. Bu yüzden Biden kazanırsa Trump’ın ABD kurulu düzeninde yaptığı tahribatı gidermek için bir restorasyon dönemi başkanı olmaya soyunmakta. Önemli bir ayrıntı da, Biden’ın bir ABD’li liberal solcular, Hollywood entelektüelleri, Latin, Siyahi, Asyalı ve Müslüman göçmenler, bilişim ve finans sektörlerindeki büyük sermayedarlar, çevrecilerden oluşan yamalı bohça gibi bir koalisyonun başında iktidara yürümesidir. Yani geldiğinde, aslında eski sistemi korumaktan başka da bir şey yapmayacaktır. İşi sistemin teknokratlarına bırakıp kendisi halka umut dağıtacaktır. Bunda ne derece başarılı olur, emin değilim. Çünkü ABD’nin tek süper güç, dünyanın jandarması, küresel banka gibi rollerine dayalı kurulu düzen kapitalizmin geldiği son durumda sürdürülemez. Ne dünya eski dünya, ne de ABD eski ABD! Kendi fikri olmayan, adeta arkasında bulunan yamalı bohça koalisyonun etkisiz bir temsilcisi görüntüsü veren Biden’ın daha pasif bir Başkan görüntüsü vereceği kesin. Arkasında ise işleri yürütecek veya eskisi gibi yürütmeye çalışacak askeri ve finansal bürokrasi bulunacaktır.
Soğuk Savaş bittiğinden bu yana, yani takriben 30 senedir, dünya kapitalizmi ve onun tartışmasız lideri ABD ekonomisi gitgide kör düğüme dönüşmüş ilişkiler içine girmekte ve birbiri içine geçmiş açmazlarla yüz yüze gelmektedir. Kısaca bunları özetleyeyim:
1) 1980’lerden sonra artan hızla fiziki sermayenin yerini finansal sermaye alması
Yani dünya ekonomisinde, özellikle gelişmiş ülkelerde, sermayenin üretim tesisi ve fabrika şeklinden borsadaki fonlara dönüşmesi…
2) Dijital teknolojinin gelişmesi ile birlikte küresel para ve enformasyon akışlarının milli devletlerin kontörülünden çıkması…
Yani milyarlarca doların internet hesapları üzerinden Shanghay’dan New York’a, Tokyo’dan İstanbul’a bir saniyede aktarılabilmesi…
3) Üretimin küreselleşmesi
Yani gelişmiş ülkelerden orta teknolojili sanayi tesislerinin Çin, Asya ülkeleri ve Türkiye gibi merkezlere taşınması, yüksek teknolojili ama istihdam düzeyi düşük sanayilerin de gelişmiş ülkelerde yükselmesi…
4) Küresel bazda emekçi kitlelerin nispî olarak fakirleşmesi
Nispî fakirleşme bireyin yaşadığı ülke standardına göre servet ve zenginlikten daha az pay alması anlamına gelir. Bu anlamda hem zengin hem de fakir ülkelerde emekçi kitlelerin (işçiler, beyaz yaka çalışanlar, memurlar ve çiftçilerin) zenginlikten aldıkları pay düşerken bir avuç para babası kodamanın servetine servet katması…
5) ABD ekonomisinin bütün dünyanın jandarması olmaya ekonomik gücünün yetmemesi, bunun da kendi içinde sosyal ve ekonomik problemler doğurması…
6) İlk önce birbirini takip eden ülke ve bölge krizlerinin, arkasından küresel krizin gelişmesi..
1987 Büyük Çöküş, 1994 Arjantin ve Türkiye, 1995 Meksika, 1997 Asya, 1998 Rusya, 2000-01 Türkiye ve Arjantin, 2006 Mortgage Krizi, 2008-09 Küresel Finans Krizi ve en son da Pandemik Kriz.
Bütün bunlar uluslararası terörün, uluslararası casusluğun, az gelişmiş ülkelerin yokluğa mahkûm edilmesinin, turuncu devrimlerin, Arap Baharı’nın ve neredeyse Türkiye olarak 10 senedir içinde bulunduğumuz kâbus senaryosunun küresel ve genel iktisadi sebepleridir.
Pekiyi ABD ne yapmalıydı? Bunu 12 senedir her ortamda söylüyor ve yazıyorum, derslerde anlatıyorum. ABD bir yol ayrımındadır: Ya 1990’lardan kalma “Tek Süper Güç” konumundan vazgeçip kendi kıtası ve kendi bölgesine çekilecek ya da “Tek Süper Güç” konumunu korumak için askeri ve ekonomik gücünü kullanacak. ABD’nin problemi daha ne yapacağına karar verememiş olmalarıdır. Trump birinci şık olan kendi içine dönerek kuvvetlenen ABD seçeneğinin kötü ve demagojik bir temsilcisi iken, Biden’ın arkasındaki koalisyon da birinci ve ikinci seçeneğin bir sentezinin temsilcisidir. İki önceki Başkan Yavru Bush ise doğrudan ikinci seçeneğin temsilcisiydi.
Diyeceksiniz ki, ABD’nin halkı bu çok derin jeopolitik konuları anlayacak kadar eğitimli mi? Hayır, hiçbir ülkenin genel seçmen kitlesi bunları anlayacak ve karar verecek düzeyde bir eğitime ve birikime sahiptir. Sonuçları ne belirliyor, o zaman? Hangi politikacı kendi hedefleriyle geniş ve şuursuz kitlelerin sorunlarına çözümü daha iyi bağdaştırabiliyorsa, o kazanıyor. Bu da popülist politikacıları öne çıkarıp ciddi devlet adamlarını geri plana iten bir siyasi atmosfer doğuruyor. Kim daha iyi şov yaparsa o kazanıyor. Ya da Trump örneğinde olduğu gibi sonucu popülist liderin sevilme ve nefret edilme oranları arasındaki fark belirliyor. Böyle durumlarda kitleler muhalif adayın kim olduğuna bakmazlar veya kimi istediklerine göre oy vermezler; kitleler kimi istemediklerine göre oy verirler. Aslında bu durum Türkiye başta olmak üzere Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve birçok ülkede geçerlidir. Bu da demokrasinin istikrar değil, istikrarsızlık getirmesine yol açmaktadır.
Pekiyi, ABD özelinde bu durum ne kadar devam eder? ABD bu yol ayrımında nereye gideceğine kurumsal olarak karar vermeli. Ondan sonra halk bir şekilde ikna edilir. ABD kurumsal yapısı ne yöne gideceğine karar vermediği sürece bu belirsizlik devam eder.
Bize nasıl yansır? O da bir sonra ki yazıya, inşallah…
BAŞI DÖNDÜRECEK KADAR HIZLI AKAN GÜNDEM
YAYINLAMA:
Bazen bu memlekette zamanın farklı fizik kurallarına tâbi olduğunu düşünüyorum. Gündem o kadar hızlı değişiyor ki… Neyi yazacağımızı, neyi konuşacağımızı şaşırdık… Son bir hafta içinde üzerinde birer yazı dizisi yazılacak konular birikti: Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesi, Maliye Bakanı’nın (benim kanaatimce) teamüllere uymayan istifası, Biden’ın Başkan seçilmesi, Karabağ’da can kardeşlerimiz Azerbaycan ordusunun büyük zaferi, Ağbal ve Elvan’ın ne yapabilecekleri… Bugün hepsine biraz değineceğim. Bu arada İmam-ı Ebu Yusuf’un fikir ve ifade özgürlüğü, seçime ve yargı bağımsızlığına dayalı anayasal düzen isteği ve vurgusundan da bahsedecektim, onu da unutmadım. Bu vesileyle son bir hafta içindeki hızla akan gündemin zorunlu olarak getirdiği bazı sorular var: Artık her tür emaresi açıkça görülen krizin siyasi, iktisadi ve toplumsal sebepleri nelerdir? Önümüzdeki dönem Türkiye’de nasıl bir değişim gerçekleşmelidir ki, hepimizin gönlünde yatan bireysel özgürlüğün ve milli bağımsızlığın bir arada yaşandığı müreffeh ve güçlü bir toplum olabilelim? Önümüzdeki yazılarda bir müddet bu temalar üzerinde duracağım.
***
Öncelikle Türklerin son Başbuğu ve son Mareşali, Cumhuriyetin kurucusu, Zübeyde Ana’nın “Mıstafası”, her kesimden Türk vatandaşının resmi törenlerin soğuk protokolünden bağımsız olarak içten gelen bir sevgi ve saygıyla lider kabul ettiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 82’inci ölüm yıldönümü nedeniyle onu saygı, minnet ve sevgiyle analım. Ben evde bir Yasin okuyup ruhuna hediye ettim. Siz de en azından bir Fatiha okuyunuz… Allah ruhunu şâd, mekânını Cennet etsin…
***
ŞAH İSMAİL SAFEVİ VE YAVUZ SULTAN SELİM KARABAĞ’IN FETHİNDE BERABERDİLER!
Bundan 500 yıl önce jeo-politik sebeplerden karşı karşıya gelen Türk milletinin iki büyük mareşal ve kahramanının, Yavuz Sultan Selim Han ve Şah İsmail Safevi’nin ruhları bugün beraberce Karabağ Fethi’ni izliyorlar. Sırf onlar değil: Mete Han’ın, Bilge Kağan‘ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih’in, Erivan Fatihi Sultan Dördüncü Murad Han’ın, Atatürk’ün, Mehmed Emin Resulzade’nin, Ebulfeyz Elçibey’in, Haydar Aliyev’in ruhları da bugün Azerbaycan ordusunun kahramanlarını izliyor. Muhterem Prezident Cenapları İlham Aliyev’i ve bütün Azerbaycanlı “gardaşlarımı” yürekten tebrik ediyorum. Sizin canınız bizim canımız, sizin vatanınız bizim vatanımız!
“Azerbaycan çok yaşa, kılıcın değsin arşa!”
ALBAYRAK EKONOMİDE NE YAPMAK İSTEDİ?
Türk medyasında Sayın Albayrak hakkında şu geçen bir buçuk sene içinde lehte ve aleyhte çok şeyler yazıldı. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın damadı olması üzerinden salvolara tâbi tutuldu. Ben magazin muhabiri değil, bir iktisat hocasıyım. Benden bu tür konularda yorum beklemeyin. Ancak ben Sayın Albayrak’ın ekonomi yönetiminde ne yapmak istediği, niçin yapamadığı ve nerede hatalı olduğu hakkında yazacağım. Umarım ki bu analiz ileriyi görmek açısından hem Hükümete hem de vatandaşlarımıza ışık tutacaktır.
2018’de Sayın Cumhurbaşkanı seçimleri kazandığında Albayrak da Bakan olarak atandı. İki önemli bakanlığın birleştirilerek emrine verilmesi onu, adeta, olağanüstü dönemlerin süper yetkili bakanları benzeri bir konuma getirmişti. Seçimlerin tozu daha kalkmadan 2018 krizi patladı. Tam 2020 toparlanma yılı olacak derken korona belası çıktı. Dahası, ülkemizin etrafı ateş çemberi ile örülmüştü. Böyle bir konjonktürde, Albayrak gibi süper yetkilerle donanmış bir bakan ne yapmalıydı, ne yapmak istedi, niye yapamadı ve hatası neydi? Bu soruları teker teker cevaplayayım…
2018 krizinde Albayrak ne yapmalıydı?
2018 yılında her “yerli ve milli krizde” mutat olduğu üzere döviz kurlarının ani fırlaması ile kriz başladı. Böyle durumlarda tıpkı “yüksek ateşli hastalarda” olduğu gibi, ilk önce ateşin düşürülmesi gerekirdi. Bu da politika faizinin yüzde 24’e çekilmesi ile sağlandı. Ancak daha sonraki dönemde Merkez Bankası Başkanı faizleri daha aşağıya indirmiyor diye görevden alındı ve yerine Sayın Albayrak’a yakınlığı ile bilinen Murat Uysal atandı. Onun yönetiminde Merkez Bankası politika faizini 1 sene içinde yüzde 24’ten yüzde 8,25’e indirildi. Hâlbuki herkesin bildiği gibi ateş düşürüldükten sonra, ateşin gerçek sebebi olan hastalığın tedavi edilmesi gerekirdi. Burada, Türk ekonomisindeki ateş yüksek spekülâtif hareketler ve panik duygusudur. Ana hastalık ise yüksek cari açıktı. Türk ekonomisindeki genetik bozukluk, yani yapısal ekonomik problem de, dış borca bağımlı bir ekonomidir. Sayın Albayrak ve Hükümetin yapması gereken faizleri düşürmek yerine ilk önce cari açığı kalıcı olarak düzeltecek önlemlerin alınması, sanayi ve dış ticaret politikalarında ihracata yönelik kalkınma stratejisinin oluşturulması, 2018 krizinin bütün etkileri silinene kadar da, en azından yüzde 12-13’lük bir politika faiziyle devam etmesiydi. (NOT: Burada ben, para politikası stratejisinin kökten değişmesi yönündeki kanaatimi koruyorum, ancak, bu yazıda buna değinmeyeceğim. Mevcut enflasyon hedeflemesi stratejisinin içinde kalınarak ne yapılabilirdi, onu anlatmak istiyorum. DMD.)
Albayrak ne yapmak istedi?
Sayın Albayrak faizleri düşürerek parasal genişleme, dolayısıyla kredi genişlemesine yol açan bir politika izledi. Bu politikanın amacı içeride ekonomik durgunluğu azaltmak, yeniden büyüme dinamiklerini harekete geçirmekti. Ancak, temel yapısal problem üretim ve finansmanda dışa bağımlılık iken, içeride para basarak büyüme sürecine giderseniz, hem ithalat ve cari açık artar, hem de döviz kurunun yeniden yukarı fırlaması ihtimali belirir. Yani ateş düştükten sonra hastaya ilaç vermezseniz, hastalık tedavi edilmez, bir de hastalığı kuvvetlendirecek politikalar uygularsanız, ateş yani kur yeniden yükselir. Sayın Albayrak belki kuru yüksek tutarak ihracatı arttırmak ve cari açığı cari fazlaya dönüştürmek istedi. Bu da, ancak belli şartlarda, kabul edilecek bir politikadır. Benim anladığıma göre müstafi Bakan ve yoldaşı Merkez Bankası Başkanı kur artışı ile cari açığı kapatmayı düşünüyorlardı.
Albayrak niye yapamadı?
Eğer ihracat ve ithalatın döviz kuruna duyarlılığı yüksekse, ithalatın milli gelire ve ihracatın da dış dünya gelirine duyarlılığı düşükse bu politika beklenen neticeyi doğurur. Yani kur artışıyla cari açığı uzun bir süre boyunca kapatabilirsiniz. Bunun için özellikle ithalatın içinde zorunlu mallar ithalatı (doğal gaz, petrol, yatırım malları ve teknolojik mal ve hizmetler) kaleminin payının düşük olması gerekir. Ancak Türkiye’de durum tersidir. Sevgili meslektaşım Dr. Ertan Ersoy’un bir çalışmasında net olarak ortaya koyduğu gibi Türk ekonomisinde ihracat ve ithalatın kura duyarlılığı düşükken, ithalatın milli gelire ve ihracatın da dış dünya gelirine duyarlılığı yüksektir. Korona süreci de üzerine eklendiğinde, kurdaki yükseliş ihracatçıları ancak başabaş noktasında (sıfır ekonomik kârda) tutmuştu. Kurdaki yükselişin olumlu etkisi dış dünya gelirindeki daralmanın etkisini ancak karşılayabilmişti. Buna mukabil, ithalatta kur artışının yarattığı ithalatı azaltıcı etkiden çok daha yüksek miktarda genişleyen kredinin yol açtığı ithalatı arttırıcı etki söz konusuydu. Netice de hastalık tedavi edilmek istenmiş ancak yanlış ilaç uygulandığı için hastalık tekrar nüksetmiş ve hastanın ateşi de yükselmişti.
ELVAN VE AĞBAL’DAN BEKLENTİLERİM NEDİR?
Maliye Bakanlığı’ndaki uygulamalarına genel politika stratejisi olarak taraftar olmasam da, yeni Başkan Naci Ağbal, Maliye bürokrasisinden gelen, devlet umuru görmüş, teamülleri bilen ve tecrübeli bir teknokrattır. Yine, yeni Maliye Bakanımız Lütfi Elvan da, benzeri şekilde bürokrat kökenli ve siyasette bakanlık tecrübesi de olan bir siyasetçidir. Her ikisinin de ortak tarafı mazbut (yani kamu açığı vermeye karşı olan) ekonomi politikalarının savunucusu olmalarıdır. Bu anlamda, benim kanaatim bu ikilinin ilk olarak ateşi düşürmeyi hedefledikleridir. Bu anlamda 19 Kasım’da gelecek olan kararın en az yüzde 13’lük bir politika faizi olacağını (yani bu en az 250 baz puan faiz artışı demektir, DMD) beklemekteyim. Bunun sonucunda dolar kuru 7,25 seviyesine kadar düşer. Daha sonrası Elvan’ın yönetiminde maliye disiplinini arttıracak ve bütçe açığını kapatacak önlemler olacaktır. Bu da kamuda yeni işe alımlar ile kamu harcamalarının azaltılması, vergilerin arttırılması demektir. Öte yandan Merkez Bankası da döviz rezervlerini iyileştirmek için çeşitli araçlarla piyasaya müdahale edecektir. Bu yönde de kamuoyunda ciddi bir beklenti oluşmuştur. Ancak, eğer 19 Kasım’da Ağbal bu yönde adım atmazsa, beklentiler boşa çıkar ve ateşin – yani kurun- tekrar yükseldiğini görürüz. Bu vesileyle Elvan ve Ağbal’ı tebrik eder, başarılar dilerim.
Hayırlı Cumalar.
FAİZ Mİ NETİCE, YOKSA ENFLASYON MU?
YAYINLAMA:
Türk ekonomi yönetiminin yeni bir döneme gireceği tartışılırken, mahalle esnafından öğrencilerime ve oradan da katıldığım TV programlarındaki sunuculara kadar herkesin sorduğu ortak bir soru var: “Faizle enflasyon arasında nasıl bir ilişki var?”
Tabiî ki bu sorunun temel sebebi de Sayın Cumhurbaşkanı’nın belli aralıklarla seslendirdiği bir görüştür. Hepinizin bildiği gibi Sayın Cumhurbaşkanı “Faizler arttığı vakit enflasyon da artar, düştüğü vakit de düşer! Faiz sebeptir, enflasyon da netice. Ben bu görüşümde ısrar ediyorum.” demekteydi. Aslında biraz hafızamızı yoklarsak, bu görüşü ilk seslendirenin rahmetli Erbakan Hoca olduğunu hatırlayacaksınız. Ben daha üniversite öğrencisiyken, 1992-1996 yılları arasında Erbakan Hoca ve takipçileri bu görüşü savunmaktaydı.
Kamuoyunda çoğunluk iktisatçılar bu görüşün yanlış olduğunu söylüyorlar. O takdirde öğrencilerin kafasında şöyle bir soru şekilleniyor: “Yahu, koskoca Cumhurbaşkanı, 30 senelik aktif siyasetçi, 18 senedir memlekette iktidar, belki de dünyanın görevdeki en tecrübeli siyasetçi ve devlet adamlarından birisi. Niye hemen görüşlerini reddediyorsunuz?” Tabiî ki, faizler ile enflasyon arasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın savunduğu gibi bir ilişki olabilir. Ancak bu ilişki çok istisnai bir ilişkidir. Yani ancak çok özel durumlarda, geçici bir süre için geçerli olabilir. Bugünkü yazımda, bu görüşü enine boyuna tartışıp, neden pratikte geçerli olmadığını anlatacağım. Bu konu, aynı zamanda, Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun iktisat politikası açısından da değerlendirmesi olacaktır.
“FAİZ ARTINCA ENFLAYON DA ARTAR” GÖRÜŞÜNÜN DAYANDIĞI TEMEL ETKENLER
Kredi faizleri ana akım iktisat modelinde bir maliyet unsuru olarak yer alırlar. Bizim mikro iktisat derslerinde anlattığımız ve üretimde kullanılan faktörlerden birisi olan sermayenin maliyeti faizdir. İşte faizlerin sebep, enflasyonun netice olduğu görüşü buradan filizlenir. Nasıl bir ülkede genel ücret seviyesi artınca, firmaların ortalama maliyetleri ve dolayısıyla mal ve hizmet fiyatları artarsa, aynı durum sermayenin maliyeti için de geçerlidir. Yani faiz artınca sermaye pahalanır, bunu takiben ortalama maliyetler artar ve sonuç olarak da fiyatlar artar. Ancak burada önemli olan iki soru bulunmaktadır. İlk soru “sermayenin maliyeti olan makine başı birim faiz tutarı ile piyasadaki kredi faiz oranı aynı yönde hareket eder mi?” iken ikinci soru da “Sermaye mallarının ve dayanıklı tüketim malları fiyatlarının fiyatlar genel düzeyi ve faizle ilişkisi nedir?”. İsterseniz bu soruları cevaplayayım.
İlk önce sermayenin maliyeti olan faiz tutarını tanımlayayım: Faiz tutarı, her firmanın kendi makine parkını oluşturmak için yatırım amacıyla aldığı kredi miktarının belli dönemlerde ödenen faizinin toplam makine sayısını bölümüdür. Yani bir firma, makine başına ödediği ortalama faiz tutarını maliyet olarak yazar. Bir örnekle anlatırsam daha anlaşılır olacaktır.
Diyelim ki bir tekstil firması 2016 yılında fabrika kurmak için 10 milyon TL kredi aldı. Bu kredi 10 senede geri ödenecek ve her sene sonunda da anaparanın onda biri olan 1 milyon TL + 2010 yılındaki faiz düzeyinden yüzde 10 faiz ödeyecektir. Her sene sonunda ödenecek faiz tutarı 100 bin TL olacaktır. Fabrika da kullanılan 20 tane de dokuma tezgâhı vardır. Bu yüzden bir birim dokuma tezgâhının senelik faiz gideri 100 bin TL’nin yirmide biri olan 5 bin TL’dir.
Varsayalım ki, 2018 yılında kredi faizleri yüzde 25’e çıktı. Firmanın makine başına ödediği faiz miktarı değişir mi? Eğer kredi rotatif kredi değil sabit faizli kredi ise değişmez. Türk ekonomisinde değişken faizli kredi çok kullanılmaz. Genelde kredi alındığı zamandaki sözleşmede belirlenen faiz oranı ödenir. Yani kredi faiz oranı yükselince firmaların faiz maliyeti yükselmez, dolayısıyla fiyatlar da yükselmez. Eğer sabit değil de değişken faizli rotatif kredi verilmişse, bu takdirde firmaların sermaye maliyeti güncel faiz oranlarındaki artışla artabilir. Bu da fiyatların yükselmesine neden olur.
Yukarıda verdiğimiz örneği biraz değiştirerek firmanın döviz cinsi veya dövize endeksli kredi aldığını düşünelim. Faiz de döviz cinsi faiz olsun. Bu daha gerçekçidir, çünkü Türkiye’de kullanılan sermaye mallarının kahir ekseriyeti ithal mallardır. Dolayısıyla, döviz cinsi değişken faizle kredi çeken bir firma (ki Türkiye de çoğu firma yatırım kredisinde bu yolu uygulamaktadır) için TL genel faiz düzeyinin artması kredi faizini etkilemezken (çünkü döviz cinsi faizdir) döviz kurunun düşmesine yol açacağı için hem kredinin anaparası hem de faizinin TL karşılıkları düşecektir. Yani faiz arttığında döviz cinsi yatırım kredisi almış firmaların sermaye maliyeti düşecektir. Bu da fiyatları azaltacak yönde bir etki yapar!
Kısaca özetleyecek olursak, faizlerin yükselmesi sadece “TL cinsinden değişken faizli krediler” için sermaye maliyetini arttıracak bir etki yapar. “Sabit faizli TL krediler” için sermaye maliyeti değişmez, “döviz cinsi krediler” içinse sermaye maliyeti düşer.
İkinci soruya gelince… Krediler genelde yatırım malları (yani üretimde ve fabrikalarda kullanılan makineler) ve dayanıklı tüketim malları (ev, otomobil, beyaz eşya vb.) satın almak için alınır. Yatırım malları talebi (yani özel yatırım harcamaları) ve dayanıklı tüketim malları talebi kredi faizleri arttığında azalır. Bu ise hem yatırım malları hem de dayanıklı tüketim malları fiyatlarının düşmesine yol açar. Bu fiyatlar ÜFE ve TÜFE endeksinde önemli bir yer tuttuğu için her iki fiyat endeksi cinsinden enflasyonun da düşmesine yol açar. Yani kredi faizleri arttığı vakit, yatırım ve dayanıklı tüketim malları fiyatları düşer, bu da enflasyon da düşüşe neden olur. Sonuç olarak diyebiliriz ki, faizler enflasyonu arttıracak bir sebep teşkil etmez, bu ancak çok özel durumlarda geçerlidir. Yüzde 99 ihtimalle faizler artınca enflasyon düşer.
PEKİ ENFLASYON FAİZLERİN SEBEBİ MİDİR?
Faizlerin oluşumunda enflasyon primi de önemli bir faktördür. Bizde bazı az eğitimli, Türkçeyi Amerikan aksanıyla konuşan “piyasa profesyonelleri” bu enflasyon primi ile gerçekleşen enflasyonu birbirine karıştırırlar. Enflasyon primi gelecekte fiyatların yüzde kaç artacağına dair kamuoyunda ve piyasalarda oluşan tahminleri/beklentileri yansıtır. Bu ise TÜİK tarafından açıklanan gerçekleşmiş enflasyon değildir. Basit bir örnek vereyim: 2020 Kasım Ayı için açıklanan yıllık enflasyon 2019 Kasım’ından 2020 Kasımına kadar fiyatların yüzde kaç arttığını gösterir. Öte yandan enflasyon primi, 2020 Kasımından 2021 Kasımına kadar fiyatların yüzde kaç artacağına dair piyasalarda oluşan beklentiyi yansıtır. Gerçekleşmiş enflasyon yüzde 15 iken beklenen enflasyon yüzde 5 de olabilir yüzde 30 da. Bu ikisini birbirine karıştırdığınız anda enflasyon faizin sonucudur dersiniz.
SONUÇ
Özet olarak söyleyebiliriz ki, faiz, evet, enflasyonu belirleyen bir etkendir. Ancak, ceteris paribus (diğer her şey sabitken) faizler artınca enflasyon artmaz ama düşer. Bunun gibi, faiz düşünce de enflasyon düşmez ama artar. Öte yandan gerçekleşmiş enflasyon faizin sebebi değildir, ancak enflasyon beklentisi faizin temel belirleyicilerinden birisidir. Enflasyon beklentisi artınca faiz de artar, düşünce faiz de düşer.
Bir sonraki yazım Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin idari yanına yönelik olacaktır.
İKTİSADİ SORUNLARIN İDARİ SEBEPLERİ
YAYINLAMA:
Herhangi bir ekonominin performansı ağırlıklı olarak temel iktisadi etkenlere bağlı olarak gelişir. Ancak başta ekonomi politikası olmak üzere hükümetlerin uygulayacağı her türlü politika ve bu politikaların uygulanış tarzı da ekonominin performansını etkiler. Bugün iktisadi sorunların arkasındaki idari sebeplerden bahsedeceğim.
SİYASETÇİ VE BÜROKRAT AYRIMI
Bir kapitalist ekonomide (her ne kadar liberal iktisatçılar bundan rahatsız olsalar da) en önemli aktör hükümet ve devlettir. Hükümet, halkın oyuyla seçilmiş siyasetçiler tarafından, yine daha önceden deklare ettikleri dünya görüşleri doğrultusunda güncel politikaları yürütür. Hükümetteki siyasetçiler, her şeyden önce, iktidarda kalmayı önceledikleri için seçim döneminde tamamlayıp oya tahvil edecekleri kısa vadeli politikalara öncelik verirler. Bu da demokrasi oyununun en temel kuralıdır. Devlet ise, aslında, her biri kendi alanında uzmanlaşmış bürokratların, yine her biri millet iradesi (Meclis) tarafından belirlenmiş yazılı kanunlara dayalı, kolektif iradesi demektir. Yani ekonomide hükümetler özelde seçmenlerin genelde milletin isteklerini temsil ederken, devlet yönetimde istikrar demektir. Dolayısıyla siyasetçinin işini bürokrat yapamaz, bürokratın işini de siyasetçi yapamaz. Bunlar birbirinin ikamesi değildir, yani birbirlerinin yerine geçmezler ama birbirlerini tamamlarlar. Bazen bürokrat kökenli olup siyasete sonradan girmiş siyasetçiler görürüz. Bu olabilir, hatta iyidir de… Çünkü siyasetçi şapkasıyla bakarken devletin nasıl işlediğini bilmek, politikalarını devletin teamüllerine ve hiyerarşisine uygun olarak uygulamak hem zaman kazandırır hem de politikanın etkinliğini arttırır. Lakin siyasetçinin bürokrat olabilmesi pek mümkün değildir, çünkü bürokrasinin içinden gelmemiş, onun çalışma tarzını ve kültürünü bilmeyen yöneticiler devletin çalışmasını aksatırlar, dahası idare tarzlarına bürokrasiden tepki ve engelleme gelir.
Pekiyi demokrasiyle idare edilen kapitalist bir ekonomik sistemde siyasetçi ve bürokrat dengesi nasıl sağlanır ve sistem nasıl etkinlikle yönetilir? Aslında ekonomik başarı için temel şart bu dengenin ve işbirliğinin sağlanmasındadır. Bu yüzden devletin idari sistemi çok önemlidir. Tabi ki, bir devletin idari sistemi akşam yatıp sabah kalkınca değişmez. Tabiatı gereği, devlet istikrarı temsil ettiği için, devletin idare tarzında sık değişiklikler hem devlete olan güveni sarsar hem de ekonomide belirsizliğe, istikrarsızlığa ve uygun koşullar oluşursa krize neden olur.
TÜRKİYE’NİN İDARİ SİSTEMİ YETERSİZ Mİ?
Türkiye’de 2017 yılındaki referandumda Anayasa değişikliği ile idari sistem yenilendi. Parlamenter rejimden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtik. Ancak Anayasa değişmesine rağmen yeni anayasaya uyum yasaları çıkarılamadı. Onun yerine Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ikame edildi. Devletin ve bakanlıkların yönetiminde kilit konumda olan müsteşarlıklar kaldırıldı, onların yerine ya kurum başkanlıkları ya da bakan yardımcıları ikame edildi. Bürokraside politikaların uygulamasını yürüten temel kurumlar ya edilgen hale geldi ya da tasfiye edildi. Bu da halâ devam eden bazı idari sorunlara yol açtı.
Son zamanlarda hemen hemen bütün yazılı ve görsel basın organlarında hem de sosyal medyada yeniden “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçilmesi gerektiği, mevcut Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin sorunları çözemediği ve daha da çetrefilleştirildiği konuşulmaktadır. Ben burada iki soru soracağım: Birincisi, parlamenter sisteme geçiş talebi pratik midir ve hemen yerine getirilebilecek midir? İkincisi, sorunların sebebi idari sistem midir, yoksa hal-i hazırda bir idari sistem yokluğu mudur?
PARLAMENTER SİSTEME GEÇİŞ PRATİKTE PEK MÜMKÜN DEĞİLDİR
Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Akşener’in başını çektiği bazı siyasi liderler “güçlendirilmiş parlamenter sistem” diye bir kavram ortaya atıyorlar. Bu uzun zamandır telaffuz edilmektedir. Parlamenter sistemin özü, esasında kuvvetler ayrılığı değil ama kuvvetlerin birbirini dengelemesidir. Hükümet güvenoyunu Meclisten alır, yine Meclis’te görevine son verilir. Öte yandan Meclis, Yüksek Yargı Kurumlarına adayları atar. Yürütme Meclis’te çoğunluğa sahip olacağı için, belli bir ölçüde Meclis’i kontrol altına alır. Nihayet, Yüksek Yargı da hem Meclis’i hem de Hükümet’i denetler. Bu yönetim altında, eğer Meclis’te çoğunluk sağlanamıyorsa, Meclis aritmetiği çok sayıda partiden oluşuyorsa, o takdirde, kararlar geç alınır, bazı sorunlar sürüncemede kalır. Bununla birlikte parlamenter sistemde her şeyin temelinde Meclis vardır.
Parlamenter sistemde ortaya çıkabilecek siyasi krizleri asgariye indirmek için köklü bir bürokrasi geleneğinin ve sağlam devlet kurumlarının varlığı şarttır. İdeal olanı bu kurumların yönetiminde de, yine kurum içinden yetişmiş personelin veya o konuda uzman akademisyenlerin görevlendirilmesidir. Türkiye’de parlamenter sistemden en büyük yakınma siyasi istikrarsızlık ve bu istikrarsızlığın sonucunda ortaya çıkan koalisyon hükümetleri idi. Bu görüşe göre ülke için alınması zorunlu kararlar ve uygulanması yaşamsal politikalar ya hiç hayata geçmiyordu ya da çok gecikiyordu. Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı Sisteminin hız ve etkinlik kazandıracağı söylenmekteydi.
Bugün yaşanan idari ve iktisadi sıkıntıların temelinde Cumhurbaşkanlığı Sistemi olduğunu savunanlar, yeni sistemin vaat edilen hızı ve etkinliğini sağlamadığını söylemektedirler. Ancak bir sistem değişikliği öyle bir gecede gerçekleşemez. İlk önce Y-CHP ve İYİ Parti’nin mecliste yeterli çoğunluğa ulaşması gerekir, (bu çoğunluk Anayasa Değişikliği önerisi için 400 ve kabulü için de yanılmıyorsam 450 milletvekilidir.) Bu iki partimiz yanlarına her biri farklı görüşlerde olan SP, DEVA, GP ve HDP gibi partileri (eğer meclise girebilirlerse) de alarak 400 milletvekiline ulaşabilir mi? Son kamuoyu yoklamalarına göre bu mümkün görünmüyor. Yani muhalefet mevcut desteğiyle Anayasa Değişikliği önergesi bile veremez. Kaldı ki her şeyi tamamlasalar bile, yine Anayasa Referandumuna gitmek gerekecektir. Bu da seçimi kazansalar bile, en az iki yıllık bir süre demektir. (Bu partilerin ortak bir anayasa taslağında anlaşabilmeleri mümkün müdür? O da ayrı bir mesele… DMD) Bu yüzden sorunların çözümünü parlamenter sisteme dönmekte aramak hem pratik değildir, hem de doğru değildir.
Yazının başında siyasetçi ve bürokrat, hükümet ve devletin ayrı rollere sahip ve birbirini tamamlayan kişiler ve kurumlar olduğundan bahsetmiştim. Yine, daha önce birçok defalar burada yazdığım gibi, devlet anayasayla da idare edilmez, kararnamelerle de: Devlet kanunla / yasayla idare edilir. Kanunun uygulaması yazılı olmayan teamüller ve gelenekler (yani kurum kültürü) vasıtasıyla yapılır. Kanuna uygun olmak kaydıyla uygulanacak politikanın hedef ve amaçlarını da hükümet yani siyaset tayin eder.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtikten bu yana üç temel eksiklik bulunmaktadır: 1.Uyum yasaları çıkarılmamış, yeni anayasaya uygun olmayan Kenan Paşa’nın kanunlarına kararnamelerle ek yapılmıştır. 2.Bürokratların yerini bazen siyasetçiler, bazen ne siyasetçi ne de bürokrat olan danışmanlar almıştır. 3. Hükümetin işleyişini koordine edecek siyasi bir otorite olmadığı gibi (siyaset kökenli bir veya birkaç Cumhurbaşkanı Yardımcısı) iktidar partisi de kurumsal ve fiili olarak Hükümetten yalıtılmıştır. Bunun sonucunda bütün işler Sayın Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulmak durumundadır. Bütün siyasi sorumluluk Sayın Cumhurbaşkanı’ndadır. Ancak bu kimsenin tek başına kaldıramayacağı bir yüktür.
“Hocam nedir yani? Sonuçta sorunları nasıl halledeceğiz?” Bir, sorunların mevcut sistem içinde çözülmesi gerekir. İki, her şeyden önce bürokrasinin, bakanlıkların kurumsal kültürünün ve uygulamadaki etkinliğinin yeniden tesis edilmesi gerekir. Bu da müsteşarlıkların yeniden kurulması ile olur. Üç, AK Parti’nin kurumsal olarak hükümet politikalarında daha belirleyici olması gerekir, çünkü hükümet seçmenlerin isteklerini yerine getirmek için vardır, halkın talepleri Hükümete parti teşkilatı aracılığıyla ulaştırılır. Sonuç olarak, hükümetin iş dünyası kökenli ama siyasetçi olmayan bakanlar yerine partili ve siyasetçi bakanlara yer vermesi gerekir. Dört, Cumhurbaşkanlığı’na politikalar konusunda destek olunması amacıyla kurulan politika kurulları, maalesef istenilen faydayı göstermediği gibi, Hükümetin hatta Meclis’in bile üzerinde bir güç telakkisi yaratmışlardır. Hâlbuki her bakanlıkta işinin uzmanı ve tecrübeli bürokratlar istediği her anda Sayın Cumhurbaşkanı’na gerekli desteği sunabilirler. Bu kurulların bir istişare mekanizması dışında etkinliklerinin sınırlandırılması gerekir. Beş, Hükümetin koordinasyonu için devlet yönetiminde tecrübeli ve AK Parti teşkilatı içinde saygı duyulan, siyaset kökenli bir veya birkaç Cumhurbaşkanı Yardımcısı atanması gerekir. Düşünün, Sayın Cumhurbaşkanı hem salgınla, hem günlük siyasetle, hem ekonomiyle, hem de dış siyasetin cadı kazanıyla mı boğuşacak? Bu hem ona haksızlıktır, hem de aşırı yük oluşturmaktadır.
Ben bu yazımda ideolojik önermelerden ziyade, mevcut sistemin kurallarının netleşmesi, kişi ve kurumların görev, yetki ve sorumluluklarının açıkça belirlenmesi ve bütün bunların Meclis’ten kanun olarak çıkarılması gerektiğini söylüyorum. Şu anki durumda, Cumhurbaşkanlığı Sisteminin idari hiyerarşisi, görev, yetki ve sorumlulukların dağılımı netleşmemiştir. Hem devlette hem de hükümette koordinasyon eksikliği vardır. Bunların giderilmesi durumunda daha hızlı ve etkin işleyecek bir yönetime kavuşuruz.
Hayırlı Cumalar.
DEMOKRASİ DEYİNCE "ÇÖZÜM" MÜ AKLA GELİYOR?
YAYINLAMA:
Memleketin idari sorunları olduğu aşikârdır. Buna geçen yazıda değinmiştim. İdari sorunlar sadece ekonomide değil aynı zamanda adalet mekanizmasında da sıkıntılara yol açıyor. Son hafta içinde iktisadi politikalarda değişimle birlikte, yargı bağımsızlığı ve yargıda reform beklentileri de seslendirilir oldu. AK Parti’nin yüksek tepelerinden bazı isimler bazı özel davalarda uygulanan tutuklu yargılanma meselesini öne çıkararak lafı –ima yoluyla da olsa- yeni bir çözüm sürecine getirdiler. Memleketimizde bu tür iddiaların her daim alıcısı da olmuştur. Bazı liberal sol – o da ne demekse- kalemşorlar, beyazlatılmış aydınlatılmışlar, vatansızlar ve bir takım endişeli muhafazakârlar “yeniden çözüm süreci” sloganlarını atmaya başladılar bile. Burada bugün bazı sorulara cevap vermeye çalışacağım. Düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünün bir sınırı var mıdır? Demokrasi ile idare edilen milli ve üniter bir devlette etnik problemler olur mu, olursa nasıl çözülür? PKK Kürtleri temsil eder mi? Devlet eşkıya ile pazarlık yapar mı?
DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCEYİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN BİR SINIRI VAR MIDIR?
Demokrasiler diğer yönetim biçimlerine göre düşünce özgürlüğü açısından farklılaşırlar. Vatandaşlar hükümetleri rahatlıkla eleştirebilir, farklı görüşleri özgürce savunabilirler. Çünkü demokrasinin temeli farklı görüşlerin halk önünde seslendirilmesine ve vatandaşların da bu fikirlerden hangisini kendine yakın görüyorsa onu desteklemesine dayanır. Ancak dünyanın her tarafında düşünceyi ifade özgürlüğünün belli sınırları vardır. Bu sınırlar ülkelerin kendine özgü sebepleri yüzünden farklılaşırlar. Örneğin Almanya’da en fazla takip edilenler ırkçılardır. Bunun sebebi geçmişlerindeki Nazi yönetimi felaketidir. Fransa’da Fransız İhtilali’nden bu yana Cumhuriyet için en önemli tehdidin dincilik olduğu görüşü hâkimdir ve bu yüzden laikliği çok sıkı kurallarla koruma altına alırlar. Fransa’nın da dâhil olduğu bazı ülkeler “sözde Ermeni Soykırımı’na” karşı görüş bildirmeyi de suç kapsamına almışlardır. Bu tür düşünceyi ifade özgürlüğünü sınırlamalar modern devlette Anayasa ve Kanunlara dayanır. Bizde de 1980 öncesinde Komünizmi, Sosyalizmi ve İslamcılığı savunmak, bu yönde görüş beyan etmek Anayasa’nın 141, 142 ve 163’üncü maddeleri gereği yasaktı. Sonradan bu maddeler kaldırıldı.
İdeal bir demokraside farklı siyasi görüşleri savunmak –bize çok ters gelse de- serbest olmalıdır. Ancak buradaki kritik nokta savunulan görüşün Cumhuriyet ve Demokrasi’yi ortadan kaldırmaya yönelik olması, ırk, din ve dil ayrımcılığını teşvik etmesi ve terörü / şiddeti savunması olmalıdır. Çünkü demokratik rejimin kendi varlığını savunması da gereklidir. Eğer bir kişi veya kurum şiddeti, terörü, iç savaşı ve halk ayaklanmasını desteklemeden –çok aykırı da olsa- bazı siyasi görüşler savunuyorsa bu cezalandırılmamalıdır. Ancak bu kişi veya kurum şiddeti, terörü, iç savaşı ve halk ayaklanmasını destekleyen görüşler dile getiriyorsa buna göz yumulamaz. Demokrasinin kendini ve milleti savunması gerekir.
DEMOKRASİLERDE ETNİK PROBLEMLER OLUR MU, OLURSA NASIL ÇÖZÜLÜR?
Teorik olarak bir demokraside etnik problemlerin olmaması gerekir. Çünkü tanım itibariyle demokrasi kabile mensubiyeti ve etnik farklılıklara dayanmaz fakat iktisadi ve soysal sorunlara farklı bakış açılarına dayanır. Ancak bu tanım tamamen sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplum ve o toplumda tarım ekonomisinin sosyal, kültürel ve iktisadi prangalarından kurtulmuş bireyler olduğu varsayımına dayanır. Eğer toplumun bir kısmı sanayi ekonomisine, diğer kısmı da tarım ekonomisine dayanıyorsa, ülke içinde sanayileşmiş (örneğin Türkiye’de Marmara ve Ege Bölgeleri) ve sanayileşmemiş (örneğin Türkiye’de Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgeleri) bölgeler arasında ciddi yaşam tarzı farklılıkları ve gelir dağılımı uçurumu bulunuyorsa, o takdirde, geri kalmış bölgedeki insanların sisteme inancı sarsılır. Eğer bu geri kalmış bölgelerde yaşayan insanlar bir de ülkenin genelinden farklı bir dini veya etnik aidiyete mensupsa, mevcut geri kalmışlık problemi etnik bir probleme dönüşür.
Genelde gelişmiş ülkelerde etnik sorunlar o ülkenin vatandaşlarından kaynaklanmaz ama ülkeye sonradan gelen göçmenler ve mülteciler yüzünden ortaya çıkar. Öte yandan, etnik sorunlar gelişmekte olan ülkelerde yukarıda bahsettiğim ikili ekonomik yapıdan kaynaklanır. Çözüm aslında hem basittir hem de zordur. İlk önce ekonomideki bu ikili yapının ve gelir farkı uçurumunun kapanması gerekir. Bununla birlikte, herkese eğitim başta olmak üzere her alanda fırsat eşitliği sağlanmalı, vatandaşlara ortak aidiyet kazandıran bir eğitim sistemi olmalı, vatandaşların hayatlarını kendi çaba ve emekleri ile kurabilmeleri sağlanmalıdır. Bu çözümün kolay tarafı çözümün ne olduğunu söylemektir. Zor tarafı ise hayata geçirmektir çünkü bu tarz yapısal dönüşümler hem zaman hem de sabır ister. Azgelişmiş bir ülkede ise demokrasinin teorik olarak işlemesi mümkün değildir, partilerin her biri belli mezhep, aşiret veya etnik grupların temsilcisi haline dönüşür.
Milli ve üniter bir devlette herhangi bir alt dini veya alt etnik grubun kolektif haklara sahip olması mümkün değildir. Bu doğası gereği vatandaşlık kavramıyla tanımlanmış milletin köküne dinamit koymak demektir. Ancak bireysel haklar temelinde herkese düşünceyi ve inancı ifade özgürlüğü sağlanmalı, şiddeti, terörü ve kamu düzenine isyanı teşvik etmediği müddetçe her türlü düşünce özgürlüğü sağlanmalıdır. Buna rağmen ülkede eşitsizlikler ortadan kaldırılmadığı müddetçe insanların sisteme gönüllü aidiyetinin sağlanması zordur.
YENİDEN “ÇÖZÜM SÜRECİ” BİR FELAKET OLUR
2012 yılı sonu itibariyle Türkiye Cumhuriyeti doğru ya da yanlış Çözüm Süreci adıyla bölücü terör örgütü PKK’yla bir diyalog sürecine girdi. Resmi açıklamalara göre amaç “eşkıyanın dağdan indirilmesi” idi. Süreç 2015 yılında fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun fiyaskoyla sonuçlanacağı da, daha başlangıçta, gören gözler için açık ve netti. Çünkü bir milli devletin istek ve talepleri ile uluslararası bir suç şebekesinin istekleri birbirinden çok farklı olur. Devlet farklı bir lisanla, eşkıya da farklı bir lisanla konuşur. Kısaca PKK’yı açık ve net olarak tarif edelim.
PKK ideolojik olarak kendisini Marksist-Leninist çizgide tarif etmekte ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluk olarak yaşadığı illerde konfedere veya bağımsız bir devlet kurmayı amaçlamaktadır. Kendi tanımlamasına göre silahlı mücadeleyi (yani devlete karşı iç savaşı, halk ayaklanmasını, masum asker ve sivillerin şehit edilmesini, ormanların yakılmasını) bir politik propaganda yöntemi olarak kabul etmekte ve bunu da tereddüt etmeden uygulamaktadır. Ancak PKK sadece bundan ibaret değildir. Afganistan’da üretilen hammaddeyle Kuzey Irak ve Suriye’de imal ettiği uyuşturucuyu Amsterdam üzerinden Avrupa pazarına aktaran, organ ve silah kaçakçılığı yapan, fuhuşu koordine eden büyük ölçekli bir uluslararası suç şebekesinin de en önemli ortaklarındandır. CIA ve Amerikan mafyasının koordine ettiği bu şebeke çok büyük para akışı demektir. Son iki üç yılda ABD ve PKK arasındaki ilişki ABD’nin paralı askeri olmaya kadar varmıştır. Uyuşturucu parasıyla ABD’de ve AB’de kim bilir hangi senatör ve parlamenterleri satın almışlardır.
Şimdi bizdeki –en iyi niyetle ifade edersek- saf ve enayi bazı liberaller, orada burada kalmış eski tüfek solcular ve bazı azınlık şuuruyla hareket eden İslamcılar yeni bir “Çözüm Süreci” propagandasını başlatıyorlar. İstiyorlar ki devlet ve hükümet hem PKK’yla hem de FETÖ’yle barışsın. Mahkûm edilen eşkıya ve casuslar serbest kalıp ellerini kollarını sallayarak piyasada arz-ı endam etsinler. Devletin ismini, bayrağını ve niteliğini değiştirmeye yönelik ifşaatlarda bulunsunlar. Bunun gideceği yer bellidir: Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’i, Ege Adalarını Yunan’a, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu PKK’ya verirsiniz. İstanbul’da Vatikan benzeri bağımsız bir Patrikhane kurulur. Sözde Ermeni Soykırımını tanır, ABD ve Fransa’daki Taşnakçı eşkıyalara tazminat ödersiniz. Hiç şüpheniz olmasın, bu hızla Karadeniz’de de bir Rum Pontus Devleti kurulur. Bu saydıklarımı yapmaya tabiî ki, kolay kolay kimsenin gücü yetmez. Ancak bu süreç devletin ve milletin huzur ve güven ortamının yeniden bozulmasına, büyük maddi ve manevi kayba yol açar. Bütün bunları bir tarafa bırakın: Devlet hiç suç şebekesiyle, yabancı devletin paralı askerleriyle, içeride halk isyanı çıkarmayı amaçlayan teröristlerle anlaşma yapar mı? Bunu yazmak bile tüylerimi diken diken ediyor, bir de gerçekleşirse… Allah korusun.
Demokrasiye evet, yargı bağımsızlığına evet, idari yapının yeniden tesis edilmesine evet, ama… PKK’yla ve FETÖ’yle barışmaya hayır!.
MİLLİYETÇİLİK, DEMOKRASİ VE BİZİM ENTELLER
YAYINLAMA:
Bu köşede birçok defa milliyetçilik hakkında yazdım. Ülkemizde hem karşıtları hem de yandaşları tarafından yanlış bir şekilde tanımlanan ve bu yanlış tanımlara bakılarak hakkında olumlu ve olumsuz yargılarda bulunulan bir kavramdır milliyetçilik. Son dönemdeki reform tartışmaları ile yeniden milliyetçilik gündeme oturdu. Sayın Albayrak’ın istifası akabinde devlet yönetiminde gerçekleştirilen bazı kadro değişiklikleri ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın reform içerikli bazı demeçleri bu tartışmaların fitilini ateşledi. Tartışma döndü dolaştı “Hükümetin 2016 yılından bu yana MHP ile girdiği ittifakın bu problemlere sebep olduğuna, AK Parti hükümetinin milliyetçi bir söylemle ülkeyi felakete götürdüğüne, AK Parti’nin yeniden eski ayarlarına dönmek için milliyetçilikten vaz geçmesi gerektiğine, küresel paydaşlarla ve batılı dostlarımızla yeniden yakınlaşmamız gerektiğine” geldi. Yani söylenen özetle şu: Milliyetçilik yapılırsa demokrasi olmaz, milliyetçi bir anlayış iktidardaysa adalet yozlaşır ve hukuk sistemi çöker, milliyetçi olursak Batılı dostlarımız bizden yüz çevirir ve milli iktisat politikaları uygulanırsa ekonomimiz çöker ve fakirleşiriz. Bu görüşleri yüksek sesle dillendiren zannedildiği gibi sosyalistler veya ayrılıkçı Kürtçüler değil ama halk ağzıyla “liboş” olarak bilinen kendilerine “liberal” veya “liberal sol” diyen bir kısım aydınlatılmış ve onların arkasındaki yerli ve yabancı sermaye çevreleridir. Aslında bu kesimlerin kafasındaki demokrasi, özgürlükler, kalkınma ve refah kavramları kendi ideolojilerinin içeriği ile tanımladıkları kavramlardır. Demokrasi ve milliyetçiliğin kapitalizmle birlikte ortaya çıktığını, İngiltere (ve onun kolonilerinden devşirme ABD) dışında Fransa ve Almanya gibi büyük kapitalist ekonomiler de dâhil olmak üzere bütün ekonomilerde sermaye birikiminin ve milli burjuva oluşumunun milli devlet eliyle gerçekleştiğini göz ardı ederler. Bu yüzden gerçek ve tarihsel bağlamında milliyetçilik kapitalist gelişme sürecinin temel ideolojisidir. Bugün milliyetçilik, demokrasi ve hukuk ilişkisini tartışacağım.
Milliyetçilik oligarşi ve otokrasi midir?
Yukarıda bahsettiğim –en iyi niyetle belirtmek gerekirse- safderun entellerin yazdıkları ve sosyal mecralarda konuştuklarına bakılırsa milliyetçilik oligarşi (azınlık diktatörlüğü) ve otokrasilerle (tek adam yönetimleri) özdeşleşir. Onlara göre demokrat olmak için milli ve yerli bütün bağlarından sıyrılıp küresel dünya vatandaşı olmak, içinde yaşadığı toplum, aile ve sosyal değerlerin hepsini reddedip küresel paydaşlarla aynı bakış açısına sahip olmak demokratlığın öncelikli prensibidir. Bunları savunanlar Batı tipi liberal demokrasilerin özgür bireylere, özgür bireylerin ise (din, milli kültür, aile ve vatan gibi) modası geçmiş kavramların prangasından kurtulmasına, bu gelişme (!) sürecinin olmazsa olmazının milli devletlerin tasfiyesine dayandığını düşünür ve dile getirirler. Kendilerine örnek olarak 17 – 19’uncu asırlarda dünyayı bir eşkıya gibi soyup soğana çevirmiş, sömürgeci, ırkçı, eşitsizlikçi Batılı emperyalistlerin, şimdi, dedelerinin mirası ile bir eli yağda bir eli balda rahat yaşayan, gamsız torunlarını alırlar. Onların bahsettiği liberal demokrasi Batılıların kendileri için oynadıkları bir piyesten ibarettir. İş kendileri dışındakilere gelince kendi menfaatleri gereğince gayet milliyetçi, gayet baskıcı ve gayet de şiddetten yanadırlar. Zaten teorik olarak burjuva demokrasisi belli bir sermaye birikimine ulaşmış, yüksek gelir düzeyinde ve şehirlileşmiş toplumlarda tam anlamıyla işler. Buralarda bile, sistemin tersine dönüşebilme potansiyeli her zaman bulunmaktadır. Bizdeki bu safderun enteller kapitalizmin yarattığı eşitsiz ve adaletsiz toplumsal ve küresel yapıdan hiç bahsetmeden, çiçek – böcek hakları, eşcinsel hakları ve benzeri sloganlar eşliğinde milli devlet ve milliyetçilik düşmanlığı yapıyorlar. Hâlbuki gerçek başkadır.
Milliyetçilik, siyasi düzen olarak her şeyden önce, demokrasiyi savunur. Çünkü milliyetçi hareketlerin çıkış noktası hep azınlık yönetimlerine (özellikle Batı sömürgesi toplumlarda sömürge yönetimlerine karşı) veya tek adam yönetimi olan monarşi ve otokrasilere (Fransız ihtilali, İngiltere’de Cromwell devrimi, Amerikan ihtilali ve benzeri) karşı olmuştur. Bu bağlamda milliyetçi siyasetin öznesi milletin ta kendisidir, bütün meşruiyet millet iradesine dayanır, ne içeride bir azınlık zümre yönetimine ne de dışarıdan gelecek baskılara boyun eğmemeyi temel şiar edinir. Milliyetçilik millet iradesini, dolayısıyla kanunların millet meclisinde yapılmasını, savunması ile teokrasilerin de kesin olarak karşısındadır. Yani kendini milliyetçi olarak tanımlayan bir kimsenin din adamları veya belli bir dini zümrenin hâkimiyetine de taraftar olmaması gerekir. Milliyetçiliğin dolayısıyla değişmez iki unsurunun demokrasi ve sekülerlik olduğunu söyleyelim. Böyle olunca da, söylemleri ne kadar milliyetçi temalar içerse de, oligarşi ve otokrasilerin milliyetçi bakış açısıyla kabul edilemeyeceğini bildirelim.
Milliyetçilik aynı zamanda tam bağımsızlıktan yana olmayı gerektirir. Bu hiçbir uluslararası ittifakın içine girmemek değildir. Ancak girilen ittifaklarda karar hakkını, milli menfaatleri ve söz söyleme gücünü de korumak demektir. Bu bağlamda, özellikle gelişmekte olan ülkelerde milliyetçilik devletçi bir ekonomi politikasını da zorunluluk olarak görür. Milliyetçilik ve iktisadi liberalizm ancak yüksek gelir grubundaki gelişmiş ülkelerde makul görülebilir.
AK Parti milliyetçi midir?
AK Parti kendi tanımına göre muhafazakâr demokrat bir partidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendi ifadesiyle “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alan” bir dünya görüşüne sahiptir. Bununla birlikte iktisadi politika açısından da gayet liberal bir çizgidedir. 18 yıl içinde yapılan özelleştirmeler, yabancı sermayeye verilen özel önem, son üç – dört yılda savunma sanayi haricinde hiçbir şekilde planlı bir ekonomiye taraftar olmamak bunun kanıtıdır. Türkiye gibi gelişmekte olan, bölgelerarası gelişmişlik sorunları olan ve halâ kişi başına gelir düzeyi yeterince artmamış ülkelerde iktisadi liberalizm – yani serbest dış ticaret, piyasa ekonomisi ve dış yatırıma bağımlılık – zenginlik getirmez. Batı ile bağımlılık ilişkisini pekiştirir. Bu anlamda AK Parti’nin milliyetçi bir parti olduğu söylenemez. Zaten bu safderun entellerin yakındığı da AK Parti’nin kamucu ve tam bağımsızlıkçı olması değildir. Onların derdi Türkiye’nin Batı’ya yeterince bağımlı hale gelmemesidir. Çünkü onlara göre Batılı ağabeylerimiz bize ne don biçerlerse itiraz etmeden kabul etmemiz gerekir. Başımız belaya girmeden rahat yaşamamız için bağımsızlık gibi bir kavrama gerek yoktur. Ancak bu hiçbir milli devletin kabul etmeyeceği bir şeydir. AK Parti’nin son dönemde uyguladığı politikalar ülkenin bir bütün olarak güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Bu safderun entellerin anlamadığı nokta, Türkiye’nin bir İsviçre, bir Norveç olmadığıdır. Dünyanın en riskli ve en kanlı coğrafyasında ayakta durmaya çalışıyoruz. Siyasi olarak kendi kararlarımızı kendimiz vermeye çalışıyoruz. Bu güvenlik önlemleri – Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Libya, Karabağ, Suriye ve Irak’taki süreçler ve güvenlik faaliyetlerimiz – milliyetçi olsun olmasın her Türk vatandaşı ve her Türk devlet adamının desteklemesi gereken zorunlu kararlardır. Yoksa bildiğimiz Türkiye ortadan kalkabilir.
Sorun AK Parti’nin milliyetçi olup olmaması değildir. Kaldı ki bir parti milliyetçi olmak zorunda da değildir. Sorun Türkiye’nin bir bütün olarak kendi onuruyla kendi varlığını korumaya kararlı davranması, dik durmasıdır. Bu safderun entellerin ve feyz aldıkları Batı emperyalizminin isteği Türkiye gibi ülkelerin büyük stratejiler geliştirmemesi, kendilerine ne verilirse razı olmalarıdır.
Ben bir milliyetçi olarak memleketin yönetiminde hem iktisadi hem de idari boyutlarda eksiklikler, noksanlar ve hataları anlatmaya çalışıyorum. Türkiye’de yargı bağımsızlığının tam sağlanması, eksiksiz bir demokrasi için ilk önce siyasi partiler yasasının değişmesi ve partilerin gerçekten birer siyasi parti haline gelmesini, ülkenin idari sisteminde – yani bürokratik teşkilat ve yönetmeliklerde- oluşan boşluğun giderilmesini, milli kaynaklarla üretimi, ekonominin yönetiminde merkezi planlamayı savunuyorum. Demokrasinin olmazsa olmazı olan düşünceyi ifade özgürlüğünün tam tesisini ve tutuklu yargılanmaların sonlanmasını da birçok kez ifade ettim. Son dönemde uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığına da çok yazımda temas etmişimdir. Ancak başta Batı ülkeleri olmak üzere hiçbir devlet ve milletin kabul edemeyeceği şartları kabul edip sesimizi çıkarmamamızı savundukları vakit benim kırmızı çizgime geliyoruz. Bunları da hiçbir şekilde milliyetçi kabul edilemeyecek bir iktidar partisinin “milliyetçi uygulamalarını” eleştirerek yapmaları daha da asabımı bozuyor. Belki de o entellerle aramızdaki fark, bizim “kimin arabasına binersek onun düdüğünü çalmamamızdır.” Bu arkadaşlar en çok arabasına bindiklerinin düdüklerini çalmakta mahirdir.
BÜYÜME VE ENFLASYON
YAYINLAMA:
Hafta içinde iki sürpriz istatistikle karşılaştık. İlk önce büyüme… Medyadan alalım:
“GSYH 2020 yılı üçüncü çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %6,7 arttı. GSYH'yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2020 yılı üçüncü çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; finans ve sigorta faaliyetleri %41,1, bilgi ve iletişim faaliyetleri %15,0, sanayi %8,0, inşaat %6,4, tarım %6,2, diğer hizmetler faaliyetleri %6,0, gayrimenkul faaliyetleri %2,8, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri %2,4 ile hizmetler %0,8 arttı. Mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri %4,5 azaldı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %15,6 arttı. Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2020 yılı üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %6,5 arttı.” (www.Hurriyet.com.tr, Haber Giriş: 30.11.2020 - 10:01 | Son Güncelleme: 30.11.2020 - 12:53) İmla hataları Hürriyet’indir.
Genel olarak benim beklentim yüzde 4 civarında bir büyüme iken “piyasa profesyonelleri” biraz daha düşük bir büyüme beklentisi içinde idi. Hükümet ise büyüme beklemiyordu. Dilerseniz büyüme oranını 2018 yılı başından itibaren döküm olarak ele alalım:
ÇEYREKLER
2018 (%)
2019 (%)
2020 (%)
I
7,5
-2,6
4,5
II
5,8
-1,7
-9,9
III
2,5
1,0
6,7
IV
-2,7
6,4
Bu veriler üç aydan üç aya yıllık büyüme oranlarıdır. Pekiyi bunlar ne anlama geliyor: 2018’den bu yana bileşik hesapla kümülatif büyüme yüzde 14,38’dir. Yani 2018 başında Türkiye’nin milli geliri 100 ise Eylül 2020 itibariyle bu değer 114,38’dir. Bu büyüme 2,75 (33 Aylık) yıllık bir büyümedir. Yıllık ortalama büyüme bu dönemde bileşik hesapla bakıldığında yüzde 5 çıkmaktadır. Bu da Türkiye’nin uzun dönem doğal büyüme oranına eşittir. Ancak bu görüleceği üzere ciddi istikrarsızlık içeren bir büyümedir. Bir ekonominin 11 Çeyrek içinde 4 çeyrek küçülmesi karşılığında dört Çeyrek de yüzde 5 üzerinde büyümesi ciddi bir istikrarsızlık demektir. Burada gördüğümüz, aslında, en son “yerli ve milli krizimiz” 2018-2019 Krizi’nin etkisinin üstüne 2020 Pandemi Krizi’nin etkisidir.
Yüzde 6,7’lik büyüme şaşırtıcı değildir. Burada iki nokta önemlidir: İlki hükümet Nisan, Mayıs Haziran aylarında ciddi teşvik önlemleri almış ve genişletici para ve maliye politikaları uygulanmıştır. Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında ise hem ekonomi yeni normal adıyla açılmış hem de bu devlet desteklerinin katkısı gözlemlenmeye başlamıştır. Hükümetin bu politikası talebi canlı tutmuştur ama bunun maliyeti olarak da hem bütçe açığı artmış hem de dış borçlar artmıştır. Hükümetin bu politikasını desteklemek için Merkez Bankası da kesenin ağzını açmış ve gıcır gıcır Törkiş Liraları piyasaya sürmüştür. Yaz aylarında artan cari açık ve dış borç nedeniyle kurlar üstünde oluşan baskıyı kırmak görevi de yine Merkez Bankası’na verilmiş ve Merkez Bankası döviz satarak düşük faiz – düşük kur – yüksek büyümeyi korumayı çalışmıştır. Bu politikanın maliyeti Merkez Bankasının döviz rezervlerinin suyunu çekmesidir.
İkinci önemli nokta da baz etkisidir. Yüzde 9,9’luk küçülmeden sonra milli gelirin eski seviyesine gelmesi için yüzde 10,98, yani kabaca yüzde 11 büyümesi gerekir. Hali hazırdaki büyüme rakamı bolca borç alıp para basarak elde edilmiş olmasına rağmen bizi pandemi öncesi gelire götürmekten uzaktır. Yine de yeterli olmasa da talebin artması olumlu bir sonuçtur.
Gelelim enflasyona… Yine medyadan alıntı yapalım:
“TÜFE'de (2003=100) 2020 yılı Kasım ayında bir önceki aya göre %2,30, bir önceki yılın Aralık ayına göre %13,19, bir önceki yılın aynı ayına göre %14,03 ve on iki aylık ortalamalara göre %12,04 artış gerçekleşti.
Bir önceki yılın aynı ayına göre artışın düşük olduğu diğer ana gruplar sırasıyla, %0,99 ile giyim ve ayakkabı, %5,19 ile haberleşme ve %7,00 ile eğitim oldu. Buna karşılık, bir önceki yılın aynı ayına göre artışın yüksek olduğu ana gruplar ise sırasıyla, %29,42 ile çeşitli mal ve hizmetler, %21,08 ile gıda ve alkolsüz içecekler ve %18,67 ile ulaştırma oldu.” ( www.milliyet.com.tr, 03.12.2020 - 14:06 | Son Güncellenme: 03.12.2020 - 14:06) ) İmla hataları Milliyet’indir.
Piyasa profesyonelleri yüzde 10-11 arası bir enflasyon beklerken benim tahminim yüzde 15 civarındaydı. Gerçekleşen ise yüzde 14,03 oldu. Bu enflasyon artışının sebebi Eylül ayından itibaren başlayan kur artışlarının etkisidir. Bilindiği gibi kur artınca hemen bazı mallara zam gelmekle birlikte bütün fiyatlar hemen etkilenmez. Bu zaman alır. Bizim hesaplarımıza göre kurdaki artışın fiyatlara tam etkisi 3-4 ay gibi bir zamanda olur. Bu da ilk önce fabrika çıkış fiyatlarına, yani maliyetlere, yansır. Vatandaşa yansıyan enflasyon ise mağaza / market fiyatları enflasyonu, yani TÜFE veya perakende mallar enflasyonudur. İTO’nun açıkladığı perakende fiyatlar enflasyonu yüzde 14,1 iken (ki burada İTO nokta atışı bir tahmin yapmıştır), toptan fiyatlar enflasyonu yüzde 17 civarında idi. Buradan şunu anlıyoruz: döviz kurundaki artışın etkisi maliyetlere yansımış ancak daha market fiyatlarına tam yansımamıştır. Önümüzdeki dönemde yüzde 16 – 17 arası bir TÜFE enflasyonu görürsek şaşırmayın.
Ya Merkez Bankası… En son faiz artışı etkisiz mi oldu? Hayır, bunu söylemek için henüz çok erken. Para politikasının kur artışına yansıması kısa sürse de, kur artışının fiyatlara yansıması uzun sürer. Ayrıca enflasyonu tekrar yüzde 10 bandına çekmek için de sadece para politikası değil maliye politikası önlemleri de alınmalı. Üçüncü Çeyrekteki yüzde 6,7’lik büyümenin yarattığı ciddi bütçe açığı ve kamu bankası kredileriyle yüzdürülen batık firmaların –şimdilik- görünmeyen maliyetlerinin etkisiyle kur artışının etkisinin toplamından oluşan bir enflasyon var. Yapılması gereken ne? İlk önce bütçe açığı kapanmalı ki, bu daha çok vergi, daha az kamu harcaması ve batık firmaların iflasının resmileştirilmesi demektir. Bunu sıkı para politikası da takip etmelidir ki, bu da daha yüksek kredi faizi ve daha az kredi limiti demektir. Bu önlemler alınırsa enflasyon 2020 sonuna doğru yüzde 10’lara çekilir. Büyüme rakamının bütün 2021 yılı içinde yüzde 2-3’lerde istikrar kazanması da çok önemlidir. Bir çeyrek yüzde 4,5 büyü, sonra yüzde 10 küçül ve nihayet tekrar yüzde 6,7 büyü. Bunun yerine daha mütevazi ama istikrarlı yüzde 2-3’lük bir büyüme patikası hedeflenmelidir. Bütün bunlar olursa (2020 sonu dolar kurunu 7,8 TL kabul edersek) 2021 sonu dolar kurunun 8,5 – 8,6 TL’de tutulabileceği söylenebilir. Daha net konuşabilmek için 2021 yılı Bütçesini görmek gerekir.
Hayırlı Cumalar…
DÜŞÜK FAİZ, UCUZ DÖVİZ VE YÜKSEK BÜYÜME: ACABA MÜMKÜN MÜ?
YAYINLAMA:
“Türkiye’nin Sultan Abdülmecit’ten bu yana (belli istisnai aralıklara rağmen) değişmeyen genel problemi iç talebe dayanan büyüme modelidir. Tasarruflar yapısal olarak yetersiz olduğu için yatırım ve tüketim taleplerinin karşılanması dışarıdan alınan borçlarla karşılanmaktadır. Yatırım ve tüketim talepleri yeterince büyümüyorsa, bütün Türk hükümetlerinin geleneksel uygulaması, bu talep yetersizliğinin kamu harcaması yolu ile giderilmesidir. Bu da 5-6 sene süren hızlı büyüme, görece ucuzluk ve refah dönemlerinin arkasından 2-3 senelik durgunluk ve daralma dönemlerine yol açmaktadır. Temelde, genişleme dönemleri yurt dışından para akışının olduğu dönemlere denk gelirken, daralma dönemleri de yabancı kredi musluklarının kapandığı dönemlere denk gelmektedir.
Dış borçla finanse edilen iç talebe dayalı büyüme modeli, bütün gelişmekte olan ülkelerde, uyuşturucu bağımlılığı benzeri bir bağımlılık yaratmaktadır. Eğer sağlıklı bir ekonomi kurmak istiyorsak, ilk önce acı ilacı içip kısa dönemde cari dengeleri yerini oturtmak, daha sonra da stratejik bir sanayi ve ticaret politikası yardımıyla ihracata dayalı bir büyüme modeline geçmek zorundayız. “Hocam, bu kadar kolaysa, niye hükümetler bu yolu benimsemiyor?” Çünkü demokratik ülkelerde siyasetçiler uygulayacakları ekonomi politikasının siyasi maliyetlerine karşı çok duyarlıdır. Dış borçla finanse edilen büyüme kısa dönemde vatandaşın üzerinde hiçbir olumsuz etken bırakmadığı gibi, dahası, sahte bir refah algısına da sebep olur. Bu durumda iktidar partisinin oy kaybı önlenmiş olur. Ancak borçların ödenme vakti geldiğinde, işte o zaman, kriz dediğimiz olgu ile karşılaşırız. Onun için siyasetçiler seçim zamanını çok iyi ayarlayıp, seçimi kriz ve acı ilaç öncesinde yapmaya çok dikkat ederler.”
Yukarıdaki satırları bundan tam bir yıl önce 9 Aralık 2019 tarihli bu köşede çıkan “DIŞLAMA ETKİSİ: BÜYÜME RAKAMLARI NE DİYOR?” adlı yazımda kaleme almıştım. O zamandan bugüne geçen bir yıl içinde hükümet acı ilaç içmeden iktisadi sorunları çözmek istedi. Burada da en yetkili kimseler eski Maliye Bakanı ve eski Merkez Bankası Başkanı’dır. Cuma günkü yazımda beklenenin üstünde gelen büyüme ve enflasyon rakamlarından bahsetmiştim. Gerçi ben de büyüme ve enflasyon da şaşırmadım ama büyüme oranı benim tahminimin üstünde çıktı. Bunun da nedenlerini genişlemeci para ve maliye politikaları olarak açıklamıştım. Bugün itibariyle hükümet acı ilaç reçetesini uygulamaya soktu. Ama bunu bir yıl gecikmeyle başlattı. Yeni gelecek Bütçe Yasası’nda gelecek süreci daha net olarak yorumlayabileceğiz.
Bugün geçtiğimiz bir yıl hükümetin ekonomi politikasında hangi hataları yaptığından bahsedeceğim. Bu hatalar aynı zamanda iktisat öğrencileri için de çok öğretici olacaktır.
EKONOMİ POLİTİKASINDA İMKÂNSIZ HEDEF
Başlıkta belirttiğim gibi 2019 ortasından itibaren hükümet düşük faiz ve ucuz döviz ile yüksek büyümeyi aynı anda tutturma hedefini koydu. Bu makul bir hedef midir? Hayır. Kullanılan araçlar bu iş için uygun mudur? Hayır. Bu hedeflere ulaşmak için uygun uluslararası şartlar var mıdır? Hayır.
Yukarıda alıntıladığım bir sene önceki yazımda bahsettiğim “dış borca kronik bağımlılık” 2018 krizine yol açan kırılganlıkların oluşmasındaki yapısal temeli teşkil eder. Ben 2018 Krizi’nden çıkış için hazır seçim süreci de bitmişken ne yapılması gerektiğinden bahsetmiştim. Acı ilaçla kastettiğim Merkez Bankası’nın politika faizine yükselterek sıkı para politikası uygulaması, Maliye Bakanlığı’nın ve diğer icracı bakanlıkların da 2020 Bütçesinde harcama kalemlerini kısmasını ve vergi gelirlerini arttırması yolu ile sıkı maliye politikası uygulaması idi. Kısılacak harcama kalemleri arasında örneğin Kanal İstanbul gibi dev projelerin ertelenmesi, kamuya alınacak kadrolarda kısıntıya gidilmesi ve benzeri uygulamalar vardı. Bu yolla belki (yüzde 1 civarı) mütevazı bir büyüme ile (yüzde 10 civarı) ılımlı bir enflasyonla Korona Krizine girebilirdik. Ama Bütçe daha sağlam olur ve dolar kuru da daha istikrarlı olurdu. Ekonomi Yönetimi bunu uygulamadığı gibi tam tersine yol verdi. Ne mi yaptı? Anlatayım…
Hükümet 1980’den – özellikle 2000’den- bu yana hızla gerçekleştirilen özelleştirmeler nedeniyle reel ekonomiyi yönlendirecek kurum ve araçlara sahip değildi. 2011 yılında tasfiye edilen DPT gibi bir kurum olmadığı için uzun dönemli planlamadan da vaz geçmişti. Bu yüzden elinde kala kala Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı kalmıştı. Ekonomi yönetimi düşük faizle özellikle talebi canlandırma etkisi yüksek olan inşaat sektörü gibi sektörleri canlandırmak ve tüketici kredilerini arttırarak tüketim talebini de arttırmak istiyordu. Bununla birlikte enflasyonu kontrol altına almak için kuru da baskılamak hedefini de koymuştu önümüze. Vergi indirimleri, teşvikler, iflasların yasaklanması gibi maliye önlemleri de mevcut bütçe açığını arttıran ama büyümeye de hız kazandıracak tedbirlerdi. Yukarıda da bahsettiğim gibi ucuz döviz- düşük faiz – hızlı büyüme ancak ve ancak dışarıda para musluklarının açık olması ile mümkündü. Çünkü haddi zatında, normal şartlarda ucuz döviz – düşük faiz hedefi çelişkilidir. Ya ucuz döviz – yüksek faiz ya da pahalı döviz – düşük faiz politikası uygulanabilirdi. Pahalı döviz – düşük faiz hedefi iç piyasayı daraltıp ihracatı arttırarak büyümeyi amaçlarken, ucuz döviz – yüksek faiz politikası iç talebi genişletip dış açıkları arttıran bir büyümeyi amaçlamaktaydı. Aynı zamanda hem ucuz döviz hem de düşük faiz hedefi ancak ve ancak dışarıdan yüklü dış borç gelmesi ile mümkün olur. Bu sayede döviz piyasasında oluşacak arz fazlası kurları aşağı çekerken, kurdaki düşüş enflasyonda düşüşe, döviz rezervlerinde artış da geniş anlamlı para arzının artmasına ve faizlerin düşmesine sebep olur. Yani alıntıladığım yazıda bahsettiğim dört beş senelik sahte refah döneminde gerçekleşen süreçle birebir uymaktadır. Ancak Vehbi’nin kerrakesi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki…
Dönem 2019 sonu… Türkiye ağır bir krizden çıkmaya çabalıyor. Uluslararası konjonktür (Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Azerbaycan vb.) Türkiye’nin riskini yükseltmiş. Türkiye’nin ağır dış ödeme krizi Türkiye’nin borçlanmasını zorlaştırmış. Bırakın içeriye para girmesini mevcut para da kaçıyor. Siz bu ortamda düşük faiz politikası uyguluyorsunuz. Doğal olarak döviz kurları yükselecektir. Ancak bu da siyaseten işinize gelmiyor. Dışarıdan para da gelmeyince ne yapacaksınız? Birden Arşimet gibi “Evreka!” (Buldum!) diye bağırıyorsunuz. Bulduğunuz çare kamu bankalarındaki ve Merkez Bankasındaki dövizi satmak. Bu süreç nereye kadar devam eder? Merkez Bankası’nda döviz rezervi suyunu çekene kadar... Sonra swap anlaşmaları ile diğer Merkez Bankaları’ndan da borç alırsınız… Bu da sizin rezervlerinizin negatife dönmesiyle sonuçlanır. Sonuç: Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı istifa eder.
Keşke bir sene önce söylediğimde acı ilaç uygulasalardı… Allah Lütfi Elvan ve Naci Ağbal’a yardım etsin…
ACI İLACI KİM İÇMELİ?
YAYINLAMA:
Bir önceki Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanları’nın istifasından sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın “gerekirse acı ilaç içilebileceği” yönünde beyanları medyaya yansımıştı. “Acı ilaç”, 1990’lı yıllarda basın dilinde peyda olmuştu. 1980’lerde ise rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın “kemerleri sıkmak” sözü ile ifade edilmekteydi. Biz iktisatçılar için gerek “acı ilaç” gerekse “kemerleri sıkmak” aslında ekonomi politikasında sıkılaştırıcı kararlar almak demektir. Dolayısıyla bizim tartışma konularımızın tam da merkezinde yer alan kararlardır.
Bir ekonomi politikasını değerlendirirken iki temel unsur dikkate alınır. Bu politika ekonomiyi büyümeye de, küçülmeye de yönelten bir politika olabilir. Dikkate alınan iki temel unsur şunlardır: Birincisi politika sonucunda toplam değerlerin ne yöne ve ne hızla hareket edecek olduğudur. İkincisi ise, politikanın gelir dağılımı etkilerinin ne olacağıdır.
Toplam değerlerin ne yöne ve ne hızla hareket edeceği, aslında, uygulanan politika sonucunda bir ülkedeki toplam tüketim, yatırım, üretim, dış ticaret, enflasyon ve istihdamın ne oranda değişeceği anlamına gelir. Acı ilaç deyince kastedilen sıkı maliye politikası (vergileri arttırmak ve harcamaları kısmak) ile birlikte sıkı para politikası (yüksek faiz ve kredi daralması) olmaktadır. Bunun sonucunda orta vadede hem bütçe açığı kapanmalı hem de ülkenin döviz rezervlerindeki açığı giderilmelidir. Uzun vadede bu politika – sanayi, eğitim, kalkınma ve teknoloji politikaları ile birlikte – cari açığı da kapatmak amacını içermelidir. Acı ilaçla kastedilen politikanın uygulanmasının bazı bedelleri de olur. Bu da, ekonomide en az bir yıl büyüme oranının düşmesi, kredi daralması sebebiyle yatırımın pahalanması ve azalması, istihdam ve üretimin de düşmesi anlamına gelir. Bunlar politikanın toplam değerler üzerindeki etkisidir.
Politikanın gelir dağılımı etkilerinin ne olduğu ise, aslında, “acı ilacı kimin içeceği” anlamına gelir. Yani, bu sorunun başka bir ifadesi de “ekonomi politikasının kimin cebinden geliri alacak ve kimin cebine geliri koyacak” olduğudur. İktisatta bu, “politikanın gelir dağılımı üzerindeki etkisi” olarak adlandırılır. Acı ilaç tabir edilen sıkılaştırıcı politikalar, özünde başta devletin açıkları olmak üzere ekonomideki açıkları kapatmayı öncelik olarak belirler. Bu ise hükümetin vergi artışıyla gelirlerini arttırması ve eş anlı olarak harcamalarını kısması anlamına gelir. Hükümetin vergi artışını hangi kalemler üzerinden gerçekleştireceği ve yine hangi kalemlerde harcamaları kısacağı ise gelir dağılımını etkiler.
“Hocam ne olacak yani? Devlet vergileri arttırırsa herkesin yükü artmayacak mı?”, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hayır, bu işler o kadar kolay değildir. Örneğin, Hükümet doğal gaza, tütün ürünlerine, ilaca, ekmeğe ve benzeri kullanıcıları için zorunlu mal hükmünde olan malların üzerindeki KDV’yi arttırır, öte yandan örneğin büyük inşaat ve turizm firmalarının vergi borçlarını hafifletip, pırlanta, beyaz çay, ejder meyvesi ve benzeri lüks mallar üzerindeki vergiyi düşürebilir. Bu durum, Hükümetin orta ve düşük gelirli vatandaşlardan daha fazla para toplayıp, bu parayı zengin kalantorların ve rantiyelerin cebine koyduğu anlamına gelir. Yani Köroğlu gibi zenginden alıp fakire vermeyip, aksine fakirden alıp zengine vermektedir. Harcama kalemleri de benzeri bir etkiye sahip olabilir. Bir ülkenin acil ihtiyacı olmayan büyük altyapı projelerine büyük paralar ve bazı firmalara teşvikler verilirken, asgari ücrette artışı mümkün olduğunca düşük tutmak, transfer harcamalarını kısmak da, harcamaların zenginler lehine ve fakirler aleyhine dağılması anlamına gelir. Elbette bunun tersi de mümkündür. Acil ihtiyaç olmayan büyük yatırım harcamaları kısılırken, işsizlik fonundan işsizlere, fakir ve muhtaçlara yapılan transfer harcamaları arttırılıp, küçük esnaf ve çiftçiye destekler yükseltilebilir. Bu durumda harcamalar orta ve düşük gelir gruplarına lehine ve zenginler aleyhine geliri yeniden dağıtmış olur.
Türkiye yakın dönemde 1994, 2001, 2008, 2018-19 krizleri ile içinde yaşadığımız 2020 Pandemik Krizi’ni tecrübe etti. 1994 ve 2001 Krizlerinde Hükümet Bütçe Açığını kapatmak için orta ve dar gelirliden vergiler toplayıp batık banka ve firmaların borçlarını üstlendi. Yani fakirden alıp zengine verdi. Bu da ciddi bir biçimde gelir dağılımında bozulmaya yol açtı. Yani çok acı bir ilacı vatandaşa içirdi ve krizin faturasını dar gelirlinin sırtına yükledi. 2008 Krizi’nde devletin bütçe açığı yoktu, bu yüzden kamu harcamaları ve kamu kredilerinde artış yolu ile krize karşı genişlemeci maliye politikası uyguladı. Yani 2008 Krizinde acı ilaç uygulanmadı. Bu yüzden de bu krizin etkileri nispeten geçici oldu. 2018-19 Krizi’ni de yine aynı yöntemle çözmeye çalıştık, ancak 2008’den farklı olarak 2018’de denk bütçe yoktu. Bu yüzden 2018-19 Krizinde uygulanan genişlemeci para ve maliye politikaları hem bütçe açığının açılmasına, hem de kurların önlenemez yükselişine neden oldu. 2020 Pandemik Kriz bütün dünyayı etkilerken, Türkiye’yi ciddi bir bütçe ve yüksek dış borç durumunda yakaladı. Bu dönemde, yani 2018-2020 arasında şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarılı sınır ötesi operasyonları da ciddi bir maliyete yol açmıştı. 2020 Pandemik Krizi ile mücadelede Sağlık Bakanlığının –bütün personeliyle ve sağlık ordumuzun tamamıyla birlikte- canla başla mücadelesine rağmen, hükümetin elindeki kaynak sınırlıydı. Bu yüzden de salgınla mücadelede hedeflenen etkinliğe ulaşılamadı. Yine de, birçok zor durumda firmaya verilen destek kredileri, tüketicilere açılan kredi imkânları insanlarımızı biraz olsun rahatlattı. Ama bunun da bir maliyeti vardı: Artan bütçe açığı, artan dış borç. Sonuç Maliye’de dikişlerin patlaması ve Merkez Bankasındaki döviz rezervlerinin suyunu çekmesi oldu. Bütün bu dönemlerde her zaman cari açık da bulunmaktaydı.
Şimdi, bu durumda yeniden “acı ilaç” konuşulmaktadır. Durum 1994 ve 2001 Krizleri ile benzerlik göstermektedir. Yani Hükümet kendisinin ve Merkez Bankası’nın açığını kapatmaya öncelik vermektedir. Bu yüzden de vatandaşa “pamuk eller cebe” diyecektir. Pekiyi, acı ilacı kim içecek? Bu soruya cevabı şöyle özetleyeyim: Tarihimiz boyunca “acı ilacı” çoğunlukla Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle “fakir fukaraya, garip gurebaya” içirmişlerdir. Bu kesimlerin nüfus içinde oranı yüksektir ama gelirleri düşüktür. Krizin faturasını bunlara ödettiğinizde azınlık olan yüksek gelirli kesimler zenginleşmekte ama halkın çoğunluğu fakirleşmektedir. AK Parti kendinin halkın içinden gelmesi, elit kesimlerin değil “sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi” olması ile övünürdü. Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle “fakir fukaranın, garip gurebanın” temsilcisiydiler. Bu yüzden, AK Parti’nin – en azından kendi kendisi tanımladığı – kimliğiyle ve dayandığı toplum kesimleriyle tutarlı olan politika “acı ilacı” orta ve düşük gelirlilere değil yüksek gelirlilere içirtmelidir. Asgari ücret üzerindeki vergi ve sigorta maliyetlerinin bir kısmını devlet karşılasa ve asgari ücrete hakkaniyetli bir zam yapılsa, buna karşın servetten alınan vergiler arttırılsa bu açıdan bir başlangıç olur. Teşvikler üretken olmayan emlak, inşaat, oto kiralama ve perakende satış (AVM) sektörlerine verilmeyip, çiftçi, KOBİ’ler ve esnafa verilirse inanın çok daha az harcamayla daha büyük istihdam ve üretim imkânı sağlanabilir. Zorunlu mallar üzerindeki KDV’ye dokunmayın ama lüks tüketim mallarındaki vergilere katmerli bir zam yapın. Son olarak acı ilacı devlet de içmelidir. Örneğin planlarının yapılması için 11 yıl beklediğimiz Kanal İstanbul projesi için bir beş yıl daha beklenebilir. Buraya yapılacak harcamalardan tasarruf edilecek parayla kaç kişiye kalıcı istihdam yaratılabilir, bir düşünün. Burada acil bir gereksinim olmayan kamu harcamalarından birçok kalem sayabilirim size… Ancak meselenin özü şudur: Acı ilacı fakir fukaraya içirmeyin, acı ilacı bu sefer yüksek gelir grubundakiler ve devlet içsin.
SON SÖZ: Sosyal yönü olmayan politika uygulamaları, millete değil zenginlere yarar sağlar.
CEMAATLER VE TEKELCİ REKABET PİYASASI
YAYINLAMA:
İki hafta önce Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Mustafa Öztürk’e sosyal medyada bir linç kampanyası düzenlendi. Netice itibarıyla Mustafa Öztürk de emekliliğini istemek zorunda kaldı. Bu köşede bundan yaklaşık iki sene önce 14 ve 18 Ocak 2019 tarihli “TARİHSELCİLİK TARTIŞMASI VE YENİÇERİ ZİHNİYETİ: BİR İKTİSADİ ANALİZ – I ve II” başlıklı yazılarımda Mustafa Öztürk Hoca’nın vahyin mahiyeti hakkındaki görüşlerine yönelik tartışmayı ele almıştım. Oradan bir alıntıyla başlayayım:
“…Tartışma konusu olan görüşleri ise iki noktada ortaya çıkmaktadır:
1. Kur’an-ı Kerim’in gerçek anlamını ve ayetlerin tafsilatlı yorumunu yapabilmek için her ayetin iniş sebebi ve zamanını, ayet indiğinde bunun sahabeler için ne anlam ifade ettiğini bilmemiz gerektiği vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, “Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerin 14 asır önceki bedevi Arap toplumunun değer yargılarını yansıttığı, o atmosfer içinde yetişmiş insanlara hitap eden bir içerik ve anlama sahip olduğu” görüşü savunulmaktadır.
2. Kur’an-ı Kerim’in vahyedilmesi ile alakalı olarak, “ayetlerin anlamının Peygamber Efendimiz’in kalbine indirildiği, ama o ayetlerin 14 asır önceki Kureyş Arapçası ile ifade edenin bizzat Peygamber Efendimiz’in kendisi olduğu” görüşü ileri sürülmektedir.
Benim kanaatimi hemen söyleyeyim: Birinci görüşe, yani “Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinin sadece o dönemdeki bedevi Araplara hitap ettiği, bizim için bu ayetlerin nihai amacının çıkarılarak bugünkü şartlar içerisinde yeniden yorumlanması veya hiç kale alınmaması görüşüne” karşıyım. Çünkü bu Allah’ı ve onun kelamını zamanla sınırlamak olur. Kur’an “bütün zamanlar için ve bütün insanlara” gönderilmiştir. Bundan 10 bin yıl sonra da geçerli olacaktır. Ancak Kur’an Tefsirinde ayetlerin iniş sebebi, yeri ve zamanı, Peygamber Efendimiz’in bu ayetleri nasıl yorumladığı bilgisi de vazgeçilemez araç ve yöntemlerdendir. Belki bugün için bir gereksinim ifade etmeyen Kur’an hükümleri gelecekte anlamlı olacaktır. Allah-ül alem.
İkinci görüşe, yani “Kur’an-ı Kerim’in anlamının vahyedildiği ve onu Arapça ifade edenin Peygamberimiz olduğu görüşüne” şahsen katılmasam da, Hoca’nın dayandığı kaynaklar İmam-ı Azam’a, onun öğrencisi İmam-ı Muhammed’e ve İmam-ı Maturidi’ye dayanmaktadır. İslam tarihinde bu ve benzeri görüşleri savunanlar çıkmıştır. Bundan sonra da çıkacaktır. …“ (TARİHSELCİLİK TARTIŞMASI VE YENİÇERİ ZİHNİYETİ: BİR İKTİSADİ ANALİZ – I, DM DEMİRÖZ, YENİ BİRLİK, 14 Ocak 2019)
İki hafta önce yine bu meseleden dolayı ciddi bir twitter patlaması yaşandı. Alıntı yaptığım yazıda da belirttiğim gibi Mustafa Hoca’nın irticalen konuşurken bazı ifadeleri, Kur’an-ı Kerim’i hafife aldığı intibaı yaratmaktadır. Kendisine buradan bu konuda, biraz daha dikkatli olmasını da tavsiye etmiştim. Ne yazık ki, konuşmanın verdiği şehvetle Mustafa Hoca, daha kontrollü ifadeler kullanması gerekirken, biraz ipin ucunu kaçırdı. Bunun sonucu da bu linç hadisesi oldu. Hocanın ne kâfirliğini bıraktılar, ne deistliğini, ne de zındıklığını… Kafaya takkeyi geçiren, biraz da Kur’an Elifbasını Oflu Hoca tınısıyla okuyup “ayınları da çatlatabilen” kim varsa eleştiri bombardımanına katıldı. Mustafa Hoca’nın görüşlerine katılmasam da, ona bu şekilde muamele edilmesine kat’i şekilde karşıyım. Doğru olan Mustafa Hoca’nın canlı yayında karşısına çıkıp fikirlerinin yanlışlığını kanıtlamaktı. Ama bunun için bilgi, müktesebat ve ahlak gerekir. Ne yazık ki, bu linçi yapanlar bu üç özellikten de mahrumdur.
Linci yapanlar kimdi? Kamuoyunda “Ehl-i Sünnet” savunucusu olarak lanse edilen bazı cemaat temsilcileri ve bu cemaatlerin sosyal medyada dizginsiz bir şekilde onu bunu tehdit eden mensupları. Pekiyi, maksatları neydi? İşte, bütün işin bam teli de burasıdır. Maksatları şuydu: Hâkim oldukları piyasadaki paylarını ve kendi müşteri kitleleri üzerindeki yönlendirici güçlerini kaybetmemek. “Hocam, ne diyorsun Allah’ını seversen? Hiç cemaatin piyasası, piyasa payı ve müşteri kitlesi olur mu?” Olur, olur… Hem de bal gibi olur. Hatta “cemaatçilik sektörü tekelci rekabet piyasası şartlarında işler.”, dersek en uygunu olur. Nasıl mı? Anlatayım:
TEKELCİ REKABET PİYASASI VE ÜRÜN FARKLILAŞMASI
İktisat biliminde tekelci rekabet piyasası ürün farklılaşması durumunda ortaya çıkan bir piyasa yapısıdır. Ürün farklılaşması firmaların belli gelir ve beğeni düzeyindeki müşterileri hedef alarak ürünlerini diğer firmaların ürünlerinden farklılaştırmasıdır. Farklılaştırılmış ürünlerin resmi tescili de marka vasıtasıyla olur. Her bir firma hem kendi ürününü sattığı müşterileri elinde tutmak isterken, hem de diğer firmaların müşterilerine sahip olmak ister. Bu yüzden ürünün fiziki olarak farklılaşması bir yana, aynı zamanda, tüketicilerin algı düzeyinde de ürünün farklı olduğu intibaının yaratılması gerekir. Bu iş ne ile olur: Reklamla… Dolayısıyla çok sayıda birbirinden farklılaştırılmış ürün üreten firmanın reklam ve tanıtım harcamaları yoluyla birbirlerinin müşterilerini çalmak için rekabet ettikleri piyasa tekelci rekabet piyasasıdır. Ürün farklı gelir gruplarına göre, farklı tercih ve beğenilere göre, tüketicilerin ikametgâhına göre farklılaşabilir.
CEMAATLERİN SEKTÖR PAYLAŞIMI
Daha önce birçok yazımda belirttiğim gibi 20’inci yüzyıl Türkiye’sinin hızlı ve çarpık kentleşme ve sanayileşme süreci büyük şehirleri adeta birbirine yamanmış Anadolu kasabalarından mürekkep alacalı bir yapı haline getirmiştir. Kasabalardan göçen işsiz güçsüz, tahsilsiz, “Ne iş olsa yaparım, abi!” diyen insanlar çoğunlukla hemşehri dernekleri ve cemaat yapıları içinde örgütlenmişlerdir. Bu cemaat yapıları klasik tasavvuf geleneğinin sadece ismini taşımakta, esas olarak da bir güven ve aidiyet duygusu verdikleri bu çaresiz insan gruplarını servet ve güç biriktirme aracı olarak yedeklemekteydiler. Geleneksel sağ siyaset de, bu gruplara destek vererek çok az zahmetle oy depolarına kavuşmaktaydı. 21’inci yüzyılın ilk yirmi yılında, karşımızda amorf bir yapı oluştu:
- Tasavvuf yolundayız deyip masivadan/yalan dünyadan kopmak yerine yalan dünyaya sahip olmayı amaçlayan,
- Servet – şöhret – şehvet aşkıyla her türlü işin içine giren,
- Ehl-i Sünnet’iz deyip Ehl-i Sünnet’le hiç alakası olmayan selefi görüşleri savunan,
- Osmanlı torunuyuz deyip Osmanlı kültürünün oluşturduğu ince beğenili zarif şehirli insanın yerine kaba, eğitimsiz ve cahil kasabalı insanı ikame eden,
bir topluluklar grubu…
Bu cemaat yapıları her biri farklı özellikteki vatandaş gruplarını hedef aldılar: Bazıları gelir grubuna göre, bazıları bölgesel farklılıklara göre, bazıları da siyasi görüşlere göre farklı kitleleri belirlediler. Bunlar arasında İstanbul Fatih’in en fakir ve çoğunlukla Karadeniz kökenli insanlarını müşteri edinen aşırı muhafazakâr cemaatler kadar, Erenköy’ün, Bağdat Caddesi’nin zenginlerine de hitap eden cemaatler vardır. Hatta biraz yelpazeyi geniş tutarsak Atatürkçü emekli hâkim ve paşalara hitap eden sahte peygamber toplulukları ve uzaylı tarikatları da bulunmaktadır. Bunların hiçbiri birbirinin tavuğuna kış demez, herkesin müşteri kitlesi belirlidir. Ancak bu cemaatler konsorsiyumunun belli ortak kaynakları vardır: Kitlelerin dini bilgi yetersizliği ve dini bilgiye açlığı, diyanetin fazla bürokratik ilahiyat fakültelerinin de fazla akademik kurumlar olması, Osmanlı geleneğinden gelen silsilesi sahih tarikatların Cumhuriyet döneminde yasaklanması. Eğer insanların dini bilgi ihtiyacını karşılayabilecekleri imkânları olsa, büyükşehirde kendi varlıklarını emekleri ile koruyabilecekleri bir sosyal devlet düzeni olsa ve çarpık bir Batılılaşma ve kentleşme süreci yaşanmasa bu cemaatlerin yaşaması mümkün olmazdı.
Tam bu aşamada, bu piyasanın sahibi olan cemaatler cehalet ve çaresizlik sebebiyle kendilerine gelen kitlelere hurafeleri pazarlarken, Mustafa Öztürk ve benzeri bazı Hocalar vatandaşa “Bu malların hepsi hileli, size din diye hurafe satıyorlar!” deyince, işleyen tekere çomak sokmuş durumunda kalıyorlar. İşin içinde dünyevi iktidar, servet ve şöhret var. Piyasada büyük paralar dönüyor. Adamlar bu işin bozulmasına müsaade ederler mi? Tabii ki etmezler, etmediler de…
İşin doğrusu her zaman aynıdır: Fikirle mücadele yine fikirle olur. Ben aynı ilkeyi kendilerine “Barış Akademisyeni” diyen imzacılar için de savunuyorum. Mustafa Hoca’nın görüşlerinden dolayı aforoz edilmesi değil, kamuoyu önünde görüşlerinin yanlış olduğunun ispat edilmesi gerekirdi. İmzacı Hocaların da, aynı şekilde, üniversiteden atılmaları değil, kamuoyunda görüşlerinin ne kadar yanlış olduğunun ispat edilmesi doğru olandı.
Son Söz: Fikirden değil fikirsizlikten korkun.
CHP'NİN SİRK GÖSTERİSİ? BİREY OLMAK MI BİREYCİLİK Mİ?
YAYINLAMA:
CHP’NİN TÜRKÇE MEVLEVİ AYİNİ VE TÜRKÇE TEKBİRİ
İlk önce gündeme dair bir konudan bahsetmek istiyorum. CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi kendi asli işlerini mükemmel olarak yaptığı için olsa gerek, arta kalan zamanda da küçük çaplı bir kültür devrimi (!) yapmaya soyundu. Artık ruhunu kaybetmiş ve bir turistik meze haline gelmiş Şeb-i Arus kutlamalarında Türkçe meal tilaveti yanı sıra Mevlevi geleneğinde olmayan kadın semazenlerin devrana girdiğini de gördük. Bu arada medyada “Ezan’ı da Türkçe okuttular!”, vaveylası koptu. Aslında orada okunan Itri’nin Tekbîri’nin (hani şu her Bayram farz namazlarından sonra okunan Tekbir var ya, o! DMD) Türkçe tercümesi idi. Türkçe ezana karşı çıkanlar da, yanında duranlar da o kadar cahildirler ki, Tekbirle Ezanı ayırt edememektedirler.
Bu sirk gösterisinin amacı nedir? CHP’ye ekstra oy mu getirecektir? Yoksa Atlantik ötesi güç merkezlerine, AB’deki özgürlükçü (!) demokratlara selam çakmak mı? Bence ikisi de değil. Çünkü bu sirk gösterisi hem CHP’ye hem de Sayın İmamoğlu’na oy ve itibar kaybettirmiştir. Öte yandan ne ABD ne de AB cenahının bu sirk gösterisine bakıp CHP’ye örtülü veya açık destek vereceklerini sanmak da abesle iştigaldir. Burada hep söylediğim gibi Batılılar her zaman kazanan ata oynar. CHP’nin de öyle kazanıyormuş gibi bir hali yok. O zaman niye bu sirk gösterisine gerek görüldü? Şunun için: Türkiye’de aydın ve entelektüel olmayı Türk – Osmanlı medeniyetine karşı olmak olarak gören bir avuç “çokbilmiş cahil” vardır. Bunlar ellerinden gelse Türk – Osmanlı medeniyetine dair ne varsa jiletle kazımak isterler. Bunu millete kabul ettiremedikleri için de, Türk – Osmanlı medeniyetine ait ne kadar kültürel sembol ve ritüel varsa bunları modernleştirmek, Batılı bir renk kazandırmak amacıyla makyaja tabi tutarlar. Bugün Belediyenin kültür ve sanat politikası bu arkadaşların eline geçmiştir ve onlarca şekillendirilmektedir. Türk – Osmanlı medeniyeti şiiri, musikisi, resmi, mimarisi, günlük yaşam formları ve dini ritüelleri ile şehirli bir Müslümanın ince duyarlılığını taşır. Ne yazık ki, bugün bu sirk gösterisini yapanlar da, kendisine Osmanlı torunuyuz diyen tipler de şehirli Müslümanın zarif yaşam tarzı ve hikmetinden çok kasabalı cahil lümpenlerin kaba saba kırıcılığıyla donanmışlardır. Yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya olduğumuz durum iki farklı gruba ayrılmış cahil lümpenlerin kavgasından ibarettir. Biz de ne yazık ki, bu kavganın ortasında kaldık.
Sayın İmamoğlu “Ben de Kur’an’ın Arapça okunmasından yanayım!” diye bir açıklama da yaptı. Mesele Kur’an’ın Türkçe okunması değildir. Dinen bu yasak da değildir, günah da. Ancak mesele bu topraklardaki bin yıllık Türk kültürünü yozlaştırmaktır. Kültürel değerlerimizi kıskançlıkla korumamız gerekirken, bu tür zıpçıktılıklara müsaade edilmemesi gerekir.
BİREY OLMAK MI YOKSA BİREYCİLİK Mİ?
Sevgili İbrahim Kiras Karar Gazetesinde 22 Aralık tarihli yazısında Kuzey Kore örneği üzerinden birey kimliğinin olmadığı toplumlara atıf yaparak şöyle demişti:
“En başta Kuzey Kore toplumunda “bireysel kimlik” yok. Çünkü kolektivist kültürün hâkim olduğu toplumlarda ben yoktur, biz vardır. Bazı yönleriyle bireyci kültürün hâkim olduğu toplumlar karşısında avantajları da olan bu kültür aynı zamanda “baba figürüne” zaafı yüzünden maalesef kötü niyetli otokrasi arayışlarına kolayca alet edilebiliyor.” (https://www.karar.com/yazarlar/ibrahim-kiras/kuzey-kore-modeli-siyaset-1588042)
Aslında çağımızda karşılaşılan küresel problemlerin temelinde burada bahsedilen iki farklı ve aşırı toplum yapısının bulunduğunu düşünmekteyim. Bir yandan “bireysel kimliği” olmayan insanların adeta bir sürü gibi öbeklendiği ve kendilerini güdecek bir “çobana” veya İbrahim Kiras’ın deyimiyle bir “baba figürüne” muhtaç oldukları Kuzey Kore gibi toplumlar bulunmakta… Öte yandan, neredeyse bir anarşist bakış açısıyla herkesin her şeyi hiçbir kayda bağlı olmadan yapma özgürlüğüne sahip olduklarına inandıkları ABD gibi toplumlar. Bu toplumlarda bireysel kimlikten öte bireycilik öne çıkmaktadır. İktisat biliminde ve diğer sosyal bilimlerde bugünkü egemen anlayış da, bireyi kutsayan, bireyciliği toplumsal örgütlenmenin merkezine oturtan bir anlayıştır. Kendilerine “liberal” adı veren siyasi hareketlerin de fikri temelinde bireycilik bulunur.
“Hocam, birey olmakla bireycilik arasındaki fark nedir?” Hemen cevaplayayım: Sanayileşmiş ve şehirli bir toplumda bireylerin kendi kimliklerini aile, aşiret, tarikat, siyasi parti, hemşehri derneği gibi mensup oldukları çeşitli topluluklar üzerinden değil de kendilerinin topluma katkıları ve yaptıkları üretimle tanımlamaları onların birey olduklarının en önemli göstergesidir. Yani aslında bir kişinin birey olabilmesi için bir meslek sahibi olması en önemli kriterdir. Bu sayede birey kendi hayatını kendi ayakları üzerinde durarak idame ettirir. Meslek sahibi olmak hem kapitalist toplumdaki iş bölümü ve uzmanlaşmanın doğal sonucudur hem de bireyin özgürleşmesini sağlar. Öte yandan bireycilik ise, bir toplumun en huzurlu ve en yüksek yaşam standardına kavuşmasının yolunun bireysel özgürlükleri en yüksek düzeye çıkarmaktan geçtiğini, eski toplum yapılarından kalan din, aile, gelenek ve töre gibi kurumların bireyin özgürleşmesinin önünde bir mani olduğunu savunur. Bireyciliği savunan iktisatçılar da, ekonomide devlet müdahalesinin olmaması gerektiğini, piyasanın tam olarak işlediği bir ekonomide hem gelir dağılımı adaletinin sağlanacağını hem de istikrarlı bir büyümenin tesis edileceğini savunurlar. Yani, bu görüşe göre, bütün toplumsal kurumlar lağvedilmeli, milletlerin tarihlerinden gelen kültürel değerleri ortadan kaldırılmalı, insanlar sadece kendi çıkarları doğrultusunda üretim ve tüketim kararlarını almaları, bu sayede toplum daha zenginleşmeli ve daha özgürleşmelidir.
Modern bir toplumda ve sağlıklı bir demokraside insanların bireysel kimlik sahibi olmaları çok önemlidir. Tabii ki, her insanın, hayatında içine girdiği farklı topluluklara göre farklı rolleri bulunmaktadır. Örneğin ben bir üniversite profesörüyüm, aynı zamanda YeniBirlik yazarıyım, Galatasaray taraftarıyım, Müslümanım, Adapazarlıyım, bir eş ve bir babayım, aynı zamanda bir evladım… Bunun gibi birçok toplumsal role sahibim. Ama benim bireysel kimliğimi oluşturan ve beni diğer bireylerden farklılaştıran en önemli özellik ne özel hayatımdaki durumum, ne dini ve toplumsal tercihlerimdir. Beni farklı kılan mesleki üretimim ve bilgi birikimimdir. Bu sadece benim için değil, herkes için geçerlidir. Bir işçi, bir berber, bir ressam, bir bankacı veya bir hekim… Ne iş yaparsak yapalım, hayatımızı idame etmemiz için gelir sahibi olmamız ve bunun için üretmemiz gerekir. Eğer gelirimiz ya da hayatımızı kendi başımıza idame edecek gücümüz yok ise kendi kimliğimizi yardım ve destek aldığımız toplulukların – aşiret, cemaat, siyasi parti veya hemşeri ilişkisi- kimliği ile özdeşleştiririz. İşte vatandaşlarında birey kimliği oluşturabilen bir toplum, bu yüzden, sürü olmaz, bir “çobana” veya İbrahim Kiras’ın deyimiyle bir “baba figürüne” ihtiyaç duymaz.
Bireycilik ise, siyasi bir bakış açısıdır. Özünde de, dünyada egemen olan küresel sermaye gücünün, insanları birer tüketim makinası ve iş gücü kaynağı olarak değerlendiren bakış açısı yer alır. Mevcut milli devletler, her ülkedeki toplumsal kültür ögeleri ve bunların sunduğu dayanışmacı üretim ve tüketim kalıpları, tükenmeye yüz tutsa da halâ daha mevcut olan sosyal devlet kalıntıları küresel sermayenin kâr iştahı önünde birer engeldir. Aslında karşı karşıya olduğumuz felaket ne koronavirüs, ne uğursuz 2020 yılı, ne de mevcut siyasi liderlerdir. Felâketin esas adı küresel kapitalizmdir, bu ise emperyalizmin en son aşamadaki halidir. Bu manada, bireycilik, küresel kapitalizmin rahatlıkla işleyebilmesi için dünyadaki her insana dayattığı temel ideolojidir.
SONSÖZ: Muhakkak bireysel bir kimliğiniz olsun, ama asla bireyci olmayın.
YENİDEN SOSYAL DEVLET İHTİYACI I
YAYINLAMA:
Yeni yılın ilk gününde yeni yılın ilk yazısında merhaba! Geçtiğimiz 2020 yılı bizim belki de 20 yılda yaşayacağımız değişimleri sadece bir yılda hayata geçirmemize sebep oldu. İnsanların yaşam tarzları (yani tüketim tercihleri) zorunlu olarak değişti. Mal ve hizmetlerin nakliyesi önem kazandı, (eğitim gibi) bazı hizmetlerin üretiminde köklü değişim gerçekleşti ve salgının yol açtığı kapanma sürecinde (e-ticaret, kargo ve taşımacılık gibi) bazı sektörlerde ciddi talep artışı oldu. Bunlar üretim ve tüketim açısından gerçekleşen değişimlerdir. Öte yandan, insanların sosyalleşme süreci de büyük ölçüde değişime uğradı. Çeşitli sosyal medya araçları ve platformları üzerinden görüşmek yüz yüze görüşmenin yerini aldı. Restoranlar, konser salonları, sinema ve tiyatro gösterim merkezleri büyük ciro kayıpları yaşadılar. Bütün bunlar bir virüsün hayatımızda yol açtığı travmanın sonucunda ortaya çıktı. Ancak virüsün ortaya çıkmasından önce de, birçok sosyal bilimci, önümüzdeki 20-30 yıl içinde teknolojideki gelişim sonucunda bugün yaşadığımız hızlı değişimin -çok daha yavaş bir şekilde de olsa- gerçekleşeceğini iddia etmekteydiler. Aslında virüs planlanan ve tahmin edilen değişimin sadece hızlanmasına yol açtı.
Virüsün siyasi bakışımıza da radikal bir değişim getirmesi beklenmelidir. Virüs öncesinde dünya medyasında ve kamuoyunda bazı temel kavramlar dokunulmazlık taşıyordu: Serbest piyasa, özel girişimler, bireysel özgürlük gibi… Bazı kavramlar da modası geçmiş, miadı dolmuş olarak kabul ediliyordu: Sosyal devlet, sağlık ve yaşam güvencesi, milli menfaatler ve vatan gibi… Virüsün ortaya çıkması ile birlikte, insanlar, bütün teknolojik gelişmeye ve birikmiş servetlerine rağmen her an canlarını kaybedebilecekleri gerçeği ile karşı karşıya kaldılar. Gelişmiş ülkelerin dünyayı sömürmesinden nemalanan ve bunun rahatıyla yaşayan bu ülkeler vatandaşları birden yeniden işsizlikle karşı karşıya kaldılar. Özel sağlık sistemlerini savunan milyonlarca serbest piyasa gönüllüsü, yüzlerce piyasa profesyoneli, özelleştirme taraftarı ve küreselleşme yandaşı onlarca aydınlatılmış birden devletin vatandaşına sağlık ve yaşama güvencesi vermesi gerektiğini hatırladı. Bizim gibi ülkelerde “vatan ve milli menfaatler” diyen herkese istisnasız “faşist yaftası” yakıştıran bir grup aydınlatılmış, örnek aldıkları Batılı devletlerin mesele kendi vatanları ve kendi milli menfaatleri olduğunda diğerlerine karşı ne kadar acımasız ve gaddar olabileceğini gördüler. (Kaldı ki bunu görmemek için ya kör ya da ahmak olmak gerekirdi!) Hepsinden öte bir seneye yakın bir zamandır yaşadığımız süreç, bize “zamanın ruhu” olarak lanse edilen küreselleşmenin bütün insanlık için yarattığı en büyük tehlikeyi de gözlerimize soktu. Bundan sonra, hemen hemen bütün toplumlarda “yeniden sosyal devlet” ve yeniden “planlı ekonomi” taleplerinin yükseleceğini beklemek hiç de hayalcilik olmayacaktır.
“Hocam, sosyal devlete ne gerek var? Ülkemizde birçok özel yardım kuruluşu var. Fakire fukaraya bulgur, nohut, makarna dağıtıyorlar. Hem bizim ülkemizde aile kavramı halâ daha gücünü koruyor. İnsanlar sıkıştıklarında aile içi dayanışmayla meseleyi çözüyorlar.” Bu soruya cevap vermek için ilkel toplumlardaki dayanışma ile gelişmiş toplumlardaki sosyal devlet örgütlenmesinin farkını anlatmak gerekir.
Bundan önce birçok yazımda Anadolu ve Rumeli coğrafyalarında Türk İslam medeniyetinin rekabet değil dayanışma, bireycilik değil toplumculuk temelinde yükseldiğini açıklamıştım. Ancak daha büyük bir genelleme yaparsak bütün insanlık tarihindeki gelişmenin temelinde de dayanışma olgusu öne çıkmaktadır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği iletişim gücüdür. Bu sayede elde ettiği bilgileri sonraki kuşaklara aktarabilmiş, birlikte hareket ederek kendisinden çok daha güçlü canlıları alt edebilmiş, doğada bulunmayan (hukuk, devlet, adalet, aile gibi) soyut kavramlar geliştirerek bu kavramlar etrafında çok daha fazla bireyi örgütleyebilmiştir. Bunların sonucunda insanlar doğaya hükmedecek ve onu kendi çıkarına dönüştürecek bilgi ve donanıma sahip olmuştur. Dolayısıyla insanı insan yapan birlikte ve bilinçli olarak hareket edebilme kabiliyetidir. Tarihte rekabet vardır, hatta bütün tarih rekabetin yol açtığı savaşlarla doludur. Ancak bu bireyler arası değil, farklı değerler etrafında örgütlenmiş toplumlar arasındaki rekabettir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, insanlık tarihindeki ilerleme bireyler arası rekabete değil, bireyler arası güç birliğine ve dayanışmaya dayalıdır. İşte bugünkü ve bir sonraki yazılarımda sanayi öncesi toplumlardaki topluluk / cemaat içi dayanışma ile sanayi toplumundaki ve içinde bulunduğumuz sanayi sonrası toplumdaki sosyal devlet ve küresel kurumlar merkezindeki dayanışma arasındaki farkları anlatacağım.
Sanayi öncesi tarım ve ticaret topluluklarında dayanışma
Sanayi öncesi tarım ve ticaret topluluklarındaki üretim yapısı sonucunda ortaya çıkan dini, sosyo-ekonomik ve etnik örgütlenmelerdeki dayanışma ile modern toplumdaki sosyal devletin sebep olduğu gelirin yeniden dağıtımı rolü birbirinden çok farklıdır. Tarım toplumları sanayi toplumuna göre entegrasyon düzeyi düşük yerel ekonomilerin birer yamalı bohçası gibiydiler. Entegrasyon toplumsal bütünleşme demektir. Bu anlamda entegrasyon bir toplumun yerel pazarları arasındaki ticaret hacmine, yerel topluluklar arasındaki bilgi ve kültür alışverişinin sıklığına, toplumdaki bütün bireylerin ortak değer ve çıkarlar etrafında birleşmelerine bağlıdır. Tarım toplumları kendi kendine yeten küçük yerel pazarların birbirleriyle ancak düşük düzeyde ticaret yapabildikleri, farklı vilayetlerde farklı dillerin konuşulduğu, insanları bir araya getiren değerlerin yerel değerler olduğu bir örgütlenme sunuyordu. İnsanlar geniş alanlarda seyrek topluluklar halinde yaşamaktaydı. Bunun sebebi de kişi başı üretim kapasitesinin düşük olması kadar nakliyenin hem pahalı olması hem de uzun zaman almasıydı. Tarım toplumlarında iş bölümü ve uzmanlaşma ancak ilkel düzeydeydi. Örneğin bir çiftçi yiyeceğini ve giyeceğini kendisi temin eder, barınağını kendisi inşa eder, hastalıklarını kendisi tedavi eder, çocuklarını olduğu kadar kendi aile büyüklerini de içeren geniş bir aile içinde yaşardı. Yani herkes her işi yapmak zorundaydı. Gerekirse toprağını korumak için silaha da sarılırlardı. Böyle bir toplumda yerel aşiretlerin veya dini tarikat örgütlenmelerinin sunduğu dayanışma biraz da içinde bulundukları toplumun dayattığı şartlardan kaynaklanmaktaydı.
Göçebe topluluklarda dayanışma
Tarım toplumları böyleyken, hayvancılıkla geçimini sağlayan göçebe toplumlar nasıldı? Dayanışma, göçebe toplumlarda belki tarım toplumlarına göre daha da önemliydi. Göçebe toplumlar devasa koyun, at ve sığır sürülerini besliyorlardı. Bunların beslenmesi için de mevsimden mevsime yayladan yaylaya göç etmek zorundaydılar. Tek bir aile bu büyüklükte sürüleri idare edemeyeceği gibi, küçük sürülerin de ekonomik olarak getirisinin az olduğu söylenebilir. Bu yüzden adeta her biri çok geniş birer aile hükmündeki oymaklar ve aşiretler şeklinde örgütlendiler. Bu göçebe topluluklarında mülkiyet ortaktı. Yani temel ekonomik faktör olan hayvan sürüleri oymağın ortak malıydı. Savunma ortaktı. Oymak savaşa girerse bütün fertleri (kadın ve çocuklar da dâhil) birlikte savaşırdı. (Türklere boşuna ordu-millet dememişlerdir.) İdare de ortaktı. Göçebe oymaklarda bir çeşit ilkel demokrasi vardı. Göçebe toplumlar tarım ve ticaret toplumlarına göre çok daha pratik toplumlardı. Bu yüzden kültürleri daha çok yazılı değil sözel kurallara (töre) dayanmakta ve yerleşik tarım toplumlarının sahip olduğu yazılı kanunlara dayalı devlet otoritesini de tanımamaktaydı. Son olarak göçebe oymaklar çoğu zaman anaerkildi. (Anaerkil toplum çoğunlukla yanlış anlaşıldığı üzere kadının üstün olduğu toplum değildir, aksine kadın erkek eşitliğinin olduğu toplumdur, DMD.)
Pekiyi sanayi toplumunda işler nasıl değişti? O da pazartesiye kalsın.