 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Selimiye Camii Restorasyonunda Kim Haklı Kim Haksız? 06 Ekim 2025, Pazartesi 11:44 A+ A- Bir süredir Selimiye Camii'nin kubbe restorasyonuyla alakalı yoğun bir tartışma almış başını gidiyor, kim haklı kim haksız kim ne yapmak istiyor, ortalık toz duman. Nihayetinde herkes merak ediyor bu işin sonu nereye gidecek, gerçekten yapılması gereken şeyler nelerdir? Çünkü nihayetinde birçok insan konuşuyor yazıyor ve insan bu işin doğrusunu merak ediyor. O konuyu bilmeyenler için işi baştan anlatmak gerekirse Selimiye Camii’nin restorasyon ihalesini alan firma yaklaşık beş yıldır caminin tabanından tavanına bu tamirat işini gerçekleştiriyor. Birkaç ay önce kubbe dahil bütün restorasyon sona eriyor tam iskele sökülecekken ikinci bir firma devreye giriyor ve vakıflar genel müdürlüğü bünyesinde bir üst kurula üç defa yeni teklif sunuluyor. Üçünde de reddediliyor. Ne hikmetse dördüncü de kabul ediliyor. Sökülmekte olan iskelelerin sökümü durduruluyor resmen pişmiş aşa su katılıyor ve kubbe ile alakalı yeni restorasyon projesi devreye alınıyor işte herkes bu sırada bu yapılanlardan haberdar oluyor. Bir anda ilk restorasyonu yapan firma ve yaptıkları ağır bir şekilde karalanmaya, asıl olması gerekenin yeni teklif çerçevesinde yapılacaklar olduğu propagandası yapılmaya başlanıyor. Restorasyonu yapıp bitiren firmada bunun üzerine bir bilgilendirme raporu sunuyor. Bu rapor insanların önüne düştüğünde tabii ki toplum içinde büyük bir şaşkınlık meydana geliyor. Herkes yapılanı ve bu olmamış asıl bunu yapmamız gereken şey budur tekliflerini yan yana görünce hakikaten bir infial oluşuyor. İşte tartışma bundan sonra çıktı insanlar haliyle çevrelerinde sözlerine güvendikleri, bu konuyu bildiklerini inandıkları kişilere kim doğru kim eğri sormaya başladılar. Aslında bir noktada çok da güzel oldu. Restorasyon nedir? Tarihi bir esere, eserin üzerindeki nakışlara, hatlara nasıl yaklaşılmalıdır? Gerçek koruma programı nasıl olmalıdır? Bu tartışma bir çok insanın hiç bilmediği yabancı olduğu bu konuları öğrenmesine sebep oldu. Tabi burada kim yanlış kim doğru yapıyor tartışmasından önce sorulacak bir soru var. Bu restorasyonu yapan insanlar konuyu bilmeyen insanlar mıdır bunların kendi içlerinde bir bilim kurulları danıştıkları uzmanları yok mudur, varsa bu insanlar işi bitirmişken neden yaptıkları şey iptal edilmeye çalışılmaktadır? İşi bilmeyen insanlarsa neden bu proje bu insanlara verilmiştir? İhaleyi alamayan grup Selimiye'nin restorasyonu bitmişken ısrarla hayır bizim yaptığımız doğru inadını neden sürdürmektedir? Üç defa reddedilen teklifleri dördüncü de ne olmuşta kabul edilmiştir? Daha bunun gibi kafa karıştıran bir sürü konu var. İşin içinde bir rant mı var? Birileri kendi ismini ön plana çıkarmaya mı çalışıyor? Selimiye’nin kubbesi üzerinden de aslında nelerin mücadelesi veriliyor ibretle izliyoruz. Tabi bu tartışmalar başını alıp gidince birçok insan bu konuyu bir Sanat Tarihçisi olarak bana da sordu. Siz ne diyorsunuz, sözünüze güveniyoruz. Doğrusu eğrisi nedir dediler. Elbette bu konuyla alakalı bir öngörüm vardı ancak her zaman yaptığım gibi sözüne güvendiğim işinin uzmanı hattatlara ve nakkaşlara, restorasyon uzmanlarına, ortalıkta neler döndüğünü sordum. Şu ana kadar neler yapıldığını ve bundan sonra neler yapılmak istendiğini ve tabi önümüze, geçmişi, yıllar öncesine dayanan koca bir kaos çıktı. Son 20 yılda bir takım tarihi eserlerimizde, yapılan yanlış restorasyonlar, olmaması gereken müdahaleler ve tahrip edilen tarihi eserler. İşin acı yanı gözümüzün bebeği 16. yüzyıl Mimar Sinan eseri nice yapıda özüne dönüyoruz denilerek tarihe mal olmuş nice nakış örtülmüş ya da kazınmıştı. Nice bakarken kıyamayacağınız hat yazısı ya ortadan kaldırılmış ya şekliyle ya da oranlarıyla oynanmış ya da sıfırdan yeni hattatlara başka ayetler şeklinde yazdırılmış, bir de o günümüz hattatlarının adları, o güzelim tarihi kubbelere yazdırılmıştı. Böyle bir facia nasıl yapılır, böyle bir aymazlığa nasıl izin verilirdi. Bunlara inanamamakla beraber şahsen kontrol etmek arzu ettim ve bunların doğru olduğunu bizzat yerinde gördüm. Düşünebiliyor musunuz Kanuni sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın yaptırdığı Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin kubbe göbeğinde, Hadım İbrahim Paşa Camii’nin kubbe göbeğinde, Mimar Sinan'ın son eseri İvaz Efendi Camii’nin kubbe göbeğinde, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nin kubbe göbeğinde aynı hattatın ismi yazıyordu. Selimiye Camii için de, bu ekibin teklif ettiği projede, Selimiye’nin kubbe göbeğinde hala hazırda duran ihlas Suresi’nden, bu heyetin kafalarına göre bazı ekleme ve çıkarmalar yaptıklarını, hatta yazının boyutunu değiştirmeye kalktıklarını gördüm. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Bu olmaması gereken teklif insanlar tarafından duyulduğunda Türkiye'de ilk kez bir şey gerçekleşti. Birkaç yüz hattat bir araya geldi ve kubbe göbeğindeki yazıya yapılacak olan müdahalenin yanlışlığı ortaya konulup hepsi altına imza attı. Hattatlarımız, böyle bir hatadan bir an evvel dönülmeli derken, maalesef ki bu yapılması facia olacak teklifi sunan cenahtan, kendi yaptıklarının doğruluğunu anlatmak yerine karşı tarafı kötüleyen, onları itham eden sözler yükseldi. Bunlar gezi parkçı, bunlar mason, ya da bunlar masonlarla ittifak içindeler. Hakikaten çok çirkin ve çok üzücü şeylerdi bunlar. Beş vakit namazında, işi gücü Allahü Teala’nın Yüce Kelamı Kur’an-ı kerim’i okumak ve daha nasıl güzel yazarız diye çabalamak ulan bu sanatçılara böyle bir iftira atılabilir miydi? Peki ya Selimiye’nin kubbesindeki nakışlar, göbekteki ayetin etrafını saran kubbenin eteklerine kadar yayılan o muhteşem 18. yüzyıl kalemişi süslemelerin restorasyonu bitmiş olduğu halde tamamının üstünü kireçle bembeyaz kapatma teklifi verilmişti. Böyle bir şey nasıl olabilirdi. Kapatalım diyen ekip bunların özgün olmadığını, 1983 restorasyonunda her şeyin kazınmış olduğunu, bir el kadar süslemenin ancak kaldığını, bu nedenle şu anki süslemenin bir kıymeti olmayıp kapanmasının normal olduğunu söylüyorlardı. Halbuki gerçekler böyle değildi. 1751 yılında Edirne'de korkunç bir deprem meydana gelmiş, Edirne camilerinin neredeyse tamamının ya kubbeleri çökmüş ya da kubbe sıvaları tamamen aşağı inmişti. Devrin padişahı Birinci Mahmut'un emriyle Tebrizli nakış ustaları Edirne'ye gönderildi ve onlar başta Selimiye Camii olmak üzere İkinci Murat döneminde inşa edilmiş Üç Şerefeli Cami, İkinci Beyazıt döneminde inşa edilmiş Bayezid cami ve Yıldırım Bayezit'ın üç oğlu tarafından yaptırılmış Eski Cami’nin kubbe süslemelerini elden geçirdiler. Zaten konuyu bilmeyen bir insan bile bu dört camiye, Edirne'ye gidip gezseler süslemelerin birbirinin hemen aynısı olduğunu görecektir. Bu süslemelerin hiçbiri barok değildir hepsi orijinal kalemişidir hatta işi bilen gözlerle bakıldığında bunlar Kanuni döneminin ünlü Tebrizli nakış ustası Şahkulu ve onun talebesi Kara Memi’nin uzantılarıdır yani anlayacağınız 1751'in hemen arkasından bu dört caminin nakışlarını süslemelerini yapanlar aslında deprem öncesindeki süslemeleri kendi isimleri kadar iyi bilmektedirler. Ya bu süslemelerin aynısını yapmışlardır, ya da bunun uzantısı olarak o ekolün devamı süslemeler eklemişlerdir. Aynısı mı değil mi bunu bilmiyoruz çünkü yapılmış süslemenin bir çizime gravürü minyatürü günümüze ulaşmış değil. Ama Şahkulu Kara Memi ekolünü bildiğimiz için bu dört caminin süslemelerinin bunun devamı olduğunu biliyoruz. Tek bir fark var, dönem Lale Devri dönemi olduğu için bu süslemelere gölge eklemişler. İşi bilmeyenler bu nakışlara baktıklarında bu gölgeden dolayı bunlara barok mu, şu mu, bu mu gibi yakıştırmalar yapmalarının sebebi budur. Bu nakışların üzerinden neredeyse 300 yıl geçmiştir. Tarihe mal olmuş hepsi klasik kalemişi süslemeleri kapatmak kazımak, üzerine beyaz badanayla örtmek hangi vicdana sığmaktadır bunu anlayamıyoruz ve bu tartışmalar çerçevesinde geçmişe baktığımızda benzer hataların diğer Mimar Sinan camilerinde de yapıldığını görmek açıkçası insanı üzüyor. Bu nedenle buradan yetkililerimize bir kez daha sesleniyoruz toplum vicdanını bu kadar yaralayan, konunun uzmanı birçok ismi, bu teklif karşısında ayağa kaldıran, tarihe mal olmuş nakış ve hatlara yapılacak bu müdahalenin lütfen önüne geçin ve ayrıca geçmişe dönük yapılmış restorasyon hataları bağımsız bir heyet tarafından tek tek incelensin. Raporu tutulsun ve kim nerede hatalı kim kimin hatasına neden göz yummuş bunlar ortaya çıkarılsın. Bakın sadece Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nin kubbe göbeğindeki ünlü Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin hatlarının kazındığı, ve yerine yeni bir hattat tarafından yeni bir yazı yazıldığı meselesi ortaya çıktığında çok rahat bu yeni yazı, yazıyı yazan ekiptekilerin açıklama yapıp, vakıflar kazımış biz ne yapalım cevapları karnımızı dondurdu. Peki diyelim ki vakıflar yanlışlık yaptı kazıdı. Hali hazırda elinizde Ayasofya caminin o devasa hatlarını yazan kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Beşiktaş Sinan Paşa caminin kubbe göbeğine ait yazılmış yazısının fotoğrafı yok muydu? Oradan kalıbı alınıp aynı yazı tekrar oraya konulamaz mıydı? Neden yeni bir hattata, yeni bir yazı yazdırıldı? Bunu izah edebilir misiniz? Bu tartışmalar ortaya öyle facia şeyler döktü ki… Topkapı sarayının Bab-ı Hümayun ismi ile adlandırılan ilk kapısının saraya bakan iç cephesindeki Saf suresinin bir kısmını içeren ayeti kerime, ki ünlü hattat Abdül Fettah Efendiye aittir. Bu güzelim yazının kazındığı, yeni bir hattata, farklı bir üslupla yeniden yazdırıldığı, Abdulfettah Efendi’nin imzasının da eski kitabeden alınıp buraya nakşedildiği iddiaları ortaya döküldü ki bu iddialar son derece kıymetli, ünlü hattatların kendi isimleriyle tarih vererek yapmış olduğu ifşalardı. Bu nedenle tarafsız uzman bir ekip bunların hepsini tek tek incelemeli, raporlarını ortaya koymalı ve bu halkı bilgilendirmeli. Yoksa vicdanlar hiçbir zaman rahat etmeyecektir. Bundan sonra yapılacak restorasyonlar da bu tarz şaibelerden ve şaibeli isimlerin gölgesinin eserlerimize zarar vermesi ihtimalinden kurtarılmalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/selimiye-camii-restorasyonunda-kim-hakli-kim-haksiz-69
.Selimiye Camii Restorasyonunda Kim Haklı Kim Haksız? 06 Ekim 2025, Pazartesi 11:44 A+ A- Bir süredir Selimiye Camii'nin kubbe restorasyonuyla alakalı yoğun bir tartışma almış başını gidiyor, kim haklı kim haksız kim ne yapmak istiyor, ortalık toz duman. Nihayetinde herkes merak ediyor bu işin sonu nereye gidecek, gerçekten yapılması gereken şeyler nelerdir? Çünkü nihayetinde birçok insan konuşuyor yazıyor ve insan bu işin doğrusunu merak ediyor. O konuyu bilmeyenler için işi baştan anlatmak gerekirse Selimiye Camii’nin restorasyon ihalesini alan firma yaklaşık beş yıldır caminin tabanından tavanına bu tamirat işini gerçekleştiriyor. Birkaç ay önce kubbe dahil bütün restorasyon sona eriyor tam iskele sökülecekken ikinci bir firma devreye giriyor ve vakıflar genel müdürlüğü bünyesinde bir üst kurula üç defa yeni teklif sunuluyor. Üçünde de reddediliyor. Ne hikmetse dördüncü de kabul ediliyor. Sökülmekte olan iskelelerin sökümü durduruluyor resmen pişmiş aşa su katılıyor ve kubbe ile alakalı yeni restorasyon projesi devreye alınıyor işte herkes bu sırada bu yapılanlardan haberdar oluyor. Bir anda ilk restorasyonu yapan firma ve yaptıkları ağır bir şekilde karalanmaya, asıl olması gerekenin yeni teklif çerçevesinde yapılacaklar olduğu propagandası yapılmaya başlanıyor. Restorasyonu yapıp bitiren firmada bunun üzerine bir bilgilendirme raporu sunuyor. Bu rapor insanların önüne düştüğünde tabii ki toplum içinde büyük bir şaşkınlık meydana geliyor. Herkes yapılanı ve bu olmamış asıl bunu yapmamız gereken şey budur tekliflerini yan yana görünce hakikaten bir infial oluşuyor. İşte tartışma bundan sonra çıktı insanlar haliyle çevrelerinde sözlerine güvendikleri, bu konuyu bildiklerini inandıkları kişilere kim doğru kim eğri sormaya başladılar. Aslında bir noktada çok da güzel oldu. Restorasyon nedir? Tarihi bir esere, eserin üzerindeki nakışlara, hatlara nasıl yaklaşılmalıdır? Gerçek koruma programı nasıl olmalıdır? Bu tartışma bir çok insanın hiç bilmediği yabancı olduğu bu konuları öğrenmesine sebep oldu. Tabi burada kim yanlış kim doğru yapıyor tartışmasından önce sorulacak bir soru var. Bu restorasyonu yapan insanlar konuyu bilmeyen insanlar mıdır bunların kendi içlerinde bir bilim kurulları danıştıkları uzmanları yok mudur, varsa bu insanlar işi bitirmişken neden yaptıkları şey iptal edilmeye çalışılmaktadır? İşi bilmeyen insanlarsa neden bu proje bu insanlara verilmiştir? İhaleyi alamayan grup Selimiye'nin restorasyonu bitmişken ısrarla hayır bizim yaptığımız doğru inadını neden sürdürmektedir? Üç defa reddedilen teklifleri dördüncü de ne olmuşta kabul edilmiştir? Daha bunun gibi kafa karıştıran bir sürü konu var. İşin içinde bir rant mı var? Birileri kendi ismini ön plana çıkarmaya mı çalışıyor? Selimiye’nin kubbesi üzerinden de aslında nelerin mücadelesi veriliyor ibretle izliyoruz. Tabi bu tartışmalar başını alıp gidince birçok insan bu konuyu bir Sanat Tarihçisi olarak bana da sordu. Siz ne diyorsunuz, sözünüze güveniyoruz. Doğrusu eğrisi nedir dediler. Elbette bu konuyla alakalı bir öngörüm vardı ancak her zaman yaptığım gibi sözüne güvendiğim işinin uzmanı hattatlara ve nakkaşlara, restorasyon uzmanlarına, ortalıkta neler döndüğünü sordum. Şu ana kadar neler yapıldığını ve bundan sonra neler yapılmak istendiğini ve tabi önümüze, geçmişi, yıllar öncesine dayanan koca bir kaos çıktı. Son 20 yılda bir takım tarihi eserlerimizde, yapılan yanlış restorasyonlar, olmaması gereken müdahaleler ve tahrip edilen tarihi eserler. İşin acı yanı gözümüzün bebeği 16. yüzyıl Mimar Sinan eseri nice yapıda özüne dönüyoruz denilerek tarihe mal olmuş nice nakış örtülmüş ya da kazınmıştı. Nice bakarken kıyamayacağınız hat yazısı ya ortadan kaldırılmış ya şekliyle ya da oranlarıyla oynanmış ya da sıfırdan yeni hattatlara başka ayetler şeklinde yazdırılmış, bir de o günümüz hattatlarının adları, o güzelim tarihi kubbelere yazdırılmıştı. Böyle bir facia nasıl yapılır, böyle bir aymazlığa nasıl izin verilirdi. Bunlara inanamamakla beraber şahsen kontrol etmek arzu ettim ve bunların doğru olduğunu bizzat yerinde gördüm. Düşünebiliyor musunuz Kanuni sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın yaptırdığı Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin kubbe göbeğinde, Hadım İbrahim Paşa Camii’nin kubbe göbeğinde, Mimar Sinan'ın son eseri İvaz Efendi Camii’nin kubbe göbeğinde, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nin kubbe göbeğinde aynı hattatın ismi yazıyordu. Selimiye Camii için de, bu ekibin teklif ettiği projede, Selimiye’nin kubbe göbeğinde hala hazırda duran ihlas Suresi’nden, bu heyetin kafalarına göre bazı ekleme ve çıkarmalar yaptıklarını, hatta yazının boyutunu değiştirmeye kalktıklarını gördüm. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Bu olmaması gereken teklif insanlar tarafından duyulduğunda Türkiye'de ilk kez bir şey gerçekleşti. Birkaç yüz hattat bir araya geldi ve kubbe göbeğindeki yazıya yapılacak olan müdahalenin yanlışlığı ortaya konulup hepsi altına imza attı. Hattatlarımız, böyle bir hatadan bir an evvel dönülmeli derken, maalesef ki bu yapılması facia olacak teklifi sunan cenahtan, kendi yaptıklarının doğruluğunu anlatmak yerine karşı tarafı kötüleyen, onları itham eden sözler yükseldi. Bunlar gezi parkçı, bunlar mason, ya da bunlar masonlarla ittifak içindeler. Hakikaten çok çirkin ve çok üzücü şeylerdi bunlar. Beş vakit namazında, işi gücü Allahü Teala’nın Yüce Kelamı Kur’an-ı kerim’i okumak ve daha nasıl güzel yazarız diye çabalamak ulan bu sanatçılara böyle bir iftira atılabilir miydi? Peki ya Selimiye’nin kubbesindeki nakışlar, göbekteki ayetin etrafını saran kubbenin eteklerine kadar yayılan o muhteşem 18. yüzyıl kalemişi süslemelerin restorasyonu bitmiş olduğu halde tamamının üstünü kireçle bembeyaz kapatma teklifi verilmişti. Böyle bir şey nasıl olabilirdi. Kapatalım diyen ekip bunların özgün olmadığını, 1983 restorasyonunda her şeyin kazınmış olduğunu, bir el kadar süslemenin ancak kaldığını, bu nedenle şu anki süslemenin bir kıymeti olmayıp kapanmasının normal olduğunu söylüyorlardı. Halbuki gerçekler böyle değildi. 1751 yılında Edirne'de korkunç bir deprem meydana gelmiş, Edirne camilerinin neredeyse tamamının ya kubbeleri çökmüş ya da kubbe sıvaları tamamen aşağı inmişti. Devrin padişahı Birinci Mahmut'un emriyle Tebrizli nakış ustaları Edirne'ye gönderildi ve onlar başta Selimiye Camii olmak üzere İkinci Murat döneminde inşa edilmiş Üç Şerefeli Cami, İkinci Beyazıt döneminde inşa edilmiş Bayezid cami ve Yıldırım Bayezit'ın üç oğlu tarafından yaptırılmış Eski Cami’nin kubbe süslemelerini elden geçirdiler. Zaten konuyu bilmeyen bir insan bile bu dört camiye, Edirne'ye gidip gezseler süslemelerin birbirinin hemen aynısı olduğunu görecektir. Bu süslemelerin hiçbiri barok değildir hepsi orijinal kalemişidir hatta işi bilen gözlerle bakıldığında bunlar Kanuni döneminin ünlü Tebrizli nakış ustası Şahkulu ve onun talebesi Kara Memi’nin uzantılarıdır yani anlayacağınız 1751'in hemen arkasından bu dört caminin nakışlarını süslemelerini yapanlar aslında deprem öncesindeki süslemeleri kendi isimleri kadar iyi bilmektedirler. Ya bu süslemelerin aynısını yapmışlardır, ya da bunun uzantısı olarak o ekolün devamı süslemeler eklemişlerdir. Aynısı mı değil mi bunu bilmiyoruz çünkü yapılmış süslemenin bir çizime gravürü minyatürü günümüze ulaşmış değil. Ama Şahkulu Kara Memi ekolünü bildiğimiz için bu dört caminin süslemelerinin bunun devamı olduğunu biliyoruz. Tek bir fark var, dönem Lale Devri dönemi olduğu için bu süslemelere gölge eklemişler. İşi bilmeyenler bu nakışlara baktıklarında bu gölgeden dolayı bunlara barok mu, şu mu, bu mu gibi yakıştırmalar yapmalarının sebebi budur. Bu nakışların üzerinden neredeyse 300 yıl geçmiştir. Tarihe mal olmuş hepsi klasik kalemişi süslemeleri kapatmak kazımak, üzerine beyaz badanayla örtmek hangi vicdana sığmaktadır bunu anlayamıyoruz ve bu tartışmalar çerçevesinde geçmişe baktığımızda benzer hataların diğer Mimar Sinan camilerinde de yapıldığını görmek açıkçası insanı üzüyor. Bu nedenle buradan yetkililerimize bir kez daha sesleniyoruz toplum vicdanını bu kadar yaralayan, konunun uzmanı birçok ismi, bu teklif karşısında ayağa kaldıran, tarihe mal olmuş nakış ve hatlara yapılacak bu müdahalenin lütfen önüne geçin ve ayrıca geçmişe dönük yapılmış restorasyon hataları bağımsız bir heyet tarafından tek tek incelensin. Raporu tutulsun ve kim nerede hatalı kim kimin hatasına neden göz yummuş bunlar ortaya çıkarılsın. Bakın sadece Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nin kubbe göbeğindeki ünlü Hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin hatlarının kazındığı, ve yerine yeni bir hattat tarafından yeni bir yazı yazıldığı meselesi ortaya çıktığında çok rahat bu yeni yazı, yazıyı yazan ekiptekilerin açıklama yapıp, vakıflar kazımış biz ne yapalım cevapları karnımızı dondurdu. Peki diyelim ki vakıflar yanlışlık yaptı kazıdı. Hali hazırda elinizde Ayasofya caminin o devasa hatlarını yazan kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Beşiktaş Sinan Paşa caminin kubbe göbeğine ait yazılmış yazısının fotoğrafı yok muydu? Oradan kalıbı alınıp aynı yazı tekrar oraya konulamaz mıydı? Neden yeni bir hattata, yeni bir yazı yazdırıldı? Bunu izah edebilir misiniz? Bu tartışmalar ortaya öyle facia şeyler döktü ki… Topkapı sarayının Bab-ı Hümayun ismi ile adlandırılan ilk kapısının saraya bakan iç cephesindeki Saf suresinin bir kısmını içeren ayeti kerime, ki ünlü hattat Abdül Fettah Efendiye aittir. Bu güzelim yazının kazındığı, yeni bir hattata, farklı bir üslupla yeniden yazdırıldığı, Abdulfettah Efendi’nin imzasının da eski kitabeden alınıp buraya nakşedildiği iddiaları ortaya döküldü ki bu iddialar son derece kıymetli, ünlü hattatların kendi isimleriyle tarih vererek yapmış olduğu ifşalardı. Bu nedenle tarafsız uzman bir ekip bunların hepsini tek tek incelemeli, raporlarını ortaya koymalı ve bu halkı bilgilendirmeli. Yoksa vicdanlar hiçbir zaman rahat etmeyecektir. Bundan sonra yapılacak restorasyonlar da bu tarz şaibelerden ve şaibeli isimlerin gölgesinin eserlerimize zarar vermesi ihtimalinden kurtarılmalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/selimiye-camii-restorasyonunda-kim-hakli-kim-haksiz-69
.Orta Doğu’da Türk Varlığı 13 Ekim 2025, Pazartesi 00:15 A+ A- Okullarımızda okutulan klasik tarih kitapları Türklerin Orta Doğu‘daki varlığından hemen hemen hiç bahsetmez. Selçuklular sanki Orta Asya’dan iplerini koparır koparmaz Malazgirt‘e gelmişlerdir. Halbuki Anadolu coğrafyası Türklerin hedeflerinde çok geri planda kalmaktadır. Daha 9. yüzyılda gibi çok erken bir dönemde Türklerin, hem de yönetici olarak Orta Doğu‘da sivrildikleri görülecektir. Tulunoğulları bölgeyi ele geçirmezden önce 870 yılında Şam’da valilik yapan Amacur ile 878’de Amacur oğlu Ali, Türk asıllı yöneticilerdir. Yine Tulunoğulları öncesinde Abbasiler’e bağlı olarak Mısır’ı yöneten 11 Türk kökenli vali vazife yapmıştır. Hayder b. Kavus (Afşın), Itah (Aytah) Türki, Artuk oğlu Hakan oğlu el-Fethi’t-Türki, Uluğ Tarhan oğlu Uczur Türki bunlardan sadece birkaçıdır. Sadece dört Abbasi halifesinin annelerinin de Türk asıllı olduğu düşünülürse Abbasilerdeki Türk varlığının sebeplerini anlamak zor olmayacaktır. 800’lerin sonunda Tulunoğlu Ahmet Mısır’da yönetimi ele geçirecek, Abbasiler ile tüm bağlarını koparacaktır. Bir süre sonra Şam ve Kudüs’ü de hakimiyeti altına alır. Yönettiği topraklarda öyle kalkınma hamleleri gerçekleştirir ki bölgeler bir anda zenginleşme başlar. 868 yılında Filistin topraklarını ziyaret eden Bernard adındaki bir Hristiyan din adamı hatıralarında Tulunoğlu Ahmet döneminde Orta Doğu’nun nasıl bir huzur ve emniyet ortamı haline geldiğini şu ibretlik cümlelerle anlatır: “Seyahatte ya da ticarette olan bir kişinin adı ölse, o kişi bütün eşyalarını mallarını yol kenarına bırakıp yeni bir at aramaya gitse, üzerinden günler geçse de kimse o eşyalara dokunmaz.” demektedir. Hatta memleketi İtalya’da böyle bir şey olsa her şeyin yağmalanacağını da vurgulamaktadır. Abbasiler gibi Tulunoğulları da Kudüs’ü bir siyasi merkez olarak görmek istemediler. Bölgeyi Ramle’den yönettiler. Ahmet bin Tulun’un gayrimüslimlere karşı da hoşgörülü bir tutumu vardı. Döneminde Hristiyan bir vali atadığını Kudüs Patriği 3. Elias mektubunda anlatmaktadır. Ayrıca Mas’ûdi’ye göre Tulunoğlu Ahmet’in doktorlarından ikisi Kıpti ve Yahudidir. Yani Müslüman Türkler sadece Osmanlı döneminde değil çok önceleri de kozmopolit bir yapıya sahip olan farklı din mensuplarının yaşam alanı olan bu mekanları hiç kan akıtmadan yönetmesini bilmişlerdir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/orta-doguda-turk-varligi-84
.Divan-ı Hümayun ve Padişah 22 Ekim 2025, Çarşamba 00:10 A+ A- Bugün ne yazık ki birçok kişi, Osmanlı padişahlarını kafasına göre karar alan, astığı astık kestiği kestik, başına buyruk kişiler, devlet yönetimini de bir tek kişinin kararlarıyla şekillenen bir kurum sanmaktadırlar. Evet Avrupa'da böyle bir yönetim vardır. Ve bunun adi mutlakiyettir. Yani adı üzerinde mutlak bir adamın egemenliği söz konusudur. Ancak Osmanlı'daki mutlakiyet hiçbir zaman Avrupa’daki gibi olmamıştır. Daha Fatih Sultan Mehmet döneminde, Topkapı Sarayı'nın teşekkül yıllarında, Divan-ı Hümayun'un toplanması için ilk Kubbealtı'nın inşasında, padişah devlet görüşmelerine bir süre katılmıştır. Ancak görmüştür ki divan yetkilileri özgür iradelerini rahatlıkla konuşturamayabiliyorlar. Ve bundan sonra bir karar alınacaktır. Zaruret dışında padişah, divan toplantılarına katılmayacaktır. Kararlar sadrazam öncülüğünde divan heyeti tarafından alınacak, sonrasında padişaha arz edilecektir. Bugün Topkapı Sarayı'na gidildiğinde bahsetmiş olduğum kurumların toplantı yerleri bütün açıklığıyla görülebilmektedir. Sarayın Birun Avlusu'ndaki Adalet Kulesi, kulenin altındaki üç kubbeli Divan-ı Hümayun sarayın en gösterişli yerleri olarak durmaktadır. Sarayın en şatafatlı yerleridir çünkü yabancı elçilerin sıklıkla geldiği ve arzlarını sundukları mekândır. Burası gösterişli olmalıdır çünkü burası devletin temsil kısmıdır. Bu şatafatın altında yabancılar ezilmelidir. Yani aynen Ömer Seyfeddin'in Pembe İncili Kaftan'ında olduğu gibi. Divan'da bugün de görüleceği üzere üç bölüm vardır. Kubbealtı, Katipler Sofası ve Arşiv. Sırtımızı Matbah-ı Âmire'ye (saray mutfağı) verdiğimizde karşımızda, en soldaki kısım Kubbealtı'dır. En önemli bölüm burasıdır. Buradaki divanların en ortası Sadrazam Makamı'dır. Tam pencerenin altına gelen bu yere tarih boyunca kimler oturmuş ve ne hükümler vermişlerdir. Aynı sedirleri paylaşan diğer divan üyeleri, defterdar, nişancı, kazasker, kapudan-ı derya, reisülküttap vb.'dir. Padişahların bu toplantıdaki yeri Sadrazam Makamı'nın tam üzerindeki pencere arkasıdır. Kararları etkilememek için katılmazlar. Sadece bir pencere arkasından zaman zaman takip ederler. Çünkü bu heyeti seçen ya da azleden kişi padişahtır. Seçtiklerini takip etmeli, performanslarını görmelidir. Yani bugün Meclis TV ’den bizim seçtiklerimizi takip etmemiz gibi. Beğenmezsek bir sonraki seçimde tavrımızı değiştirebileceğimiz gibi. Divan-ı Hümayun’un ikinci kısmı Katipler Sofasıdır. Buradaki sedirlere katipler, Kubbealtı vezirleri bağdaş kurarak otururlar. Ellerinde tomarlar vardır. Az sonra başlayacak toplantıda alınacak kararları onlar bir bir kayıt altına alırlar. Kubbealtı ile Katipler Sofası'nı birbirinden ayıran şey sadece bir perdedir. Bugün bu perdenin kornişi hâla bu iki birim arasında durmaktadır. Toplantı sona erdiğinde Kubbealtı vazifelilerinden reisülküttab, adı üzerinde katiplerin reisi, kalkar ve katiplerden tomarları toplar, sadrazama takdim eder. O da Kubbealtı vezirleriyle alınan kararları padişaha arz etmek üzere, Enderun Avlusu'nun girişinde bulunan Arz Odası’na geçer. Arz Odası’nda padişahın oturacağı: genişçe bir taht bulunmaktadır. Bugün taht denilince bazlarının aklına geldiği gibi Avrupalı kralların oturdukları, ellerini yanlara koydukları koltuk görünümlü tahtlara inat bu taht tam bir yatak şeklindedir. Geniş, bağdaş kurmalık gerçek bir Osmanlı tahtıdır. Burada oturmakta olan padişah alınan kararları tek tek dinler ve, “olur” ya da “olmaz” der. Tabi bu arada oturduğu tahtın önündeki pencereden görünen karşı duvardaki kitabeyi de göz önünde bulundurmaktan geri kalmaz. Karşı duvar, Birun Avlusu'nu Enderun Avlusu'ndan ayıran duvar olup üzerinde geçişi sağlayan Babüssaade vardır. Bu kapının Enderun'a bakan kapı kemeri üzerindeki kitabede bir Hadis-i Şerif yazmaktadır, “Hikmetin başı Allah korkusudur” Hikmet, hüküm, doğru karar verme anlamına gelir. Doğru karar vermenin başı Allah korkusudur, denmektedir. Yani bir gün sen de öldüğünde burada onayladığın ya da reddettiğin şeylerden hesaba çekileceksin! Kararlarını ona göre al! Aslında Osmanlı'nın sarayındaki sembolleri ve birtakım yazıları iyi takip edebilen kişi, bu insanların amaçlarını, hedeflerini, mefkurelerini rahatlıkla kavrayabilir. Ne yazık ki bugünün birçok insanı, bu duvar yazılarını okuyamadıkları için sarayın bizim için ne anlam ifade ettiğini ve bize neler anlatmaya çalıştığını anlayamamaktadır. Üstüne üstlük, insanların bu bilgisizliğini kullanan bazı art niyetliler ya cehaletlerinden ya da düşmanlıklarından olsa gerek; yıllardır sarayın duvarlarında hiçbir zaman yazmamış olan aşk şiirlerinden dem vurmaktadırlar. Osmanlıda Divan-ı Hümayun’un toplandığı Kubbealtı'nın üzerine inşa edilen Adalet Kulesi'nin de ayrı bir anlamı vardır. Eğer bir gün İstanbul Boğazı’nda gemi turu yaparsanız sarayı dikkatlice inceleyiniz. Topkapı Sarayının en yüksek yapısının bu sivri külahlı kule olduğunu göreceksiniz. Yönetime ait en önemli birimin üzerine bir kule yapıp da bunu sarayın en dikkat çekici binası yapmalarının sebebi kulenin isminde saklı. Kasr-ı Adl, yani Adalet Kulesi. Bu adalet adını taşıyan en yüksek yapıyla tüm gözlere şu mesajı vermeye çalışmışlardı, “Bizim devletimizde, bizim yönetimimizde en yüksek ve önemli şey adalettir” Daha bitmedi. Size bir sürprizim daha var. Osmanlı padişahlarının divan toplantılarını bir pencereden izlediklerini söylemiştik. Bu pencerenin arkasındaki oda, Adalet Kulesi içinde bulunan bir odadır. Bu kuleye giriş kapısı da kara ağalar taşlığına açılmaktadır. Padişahların Adalet Kulesi'ne girmek için kullandıkları bu kapının üzerinde de ikinci bir Hadis-i Şerif daha yazmaktadır, “Bir saatlik adalet yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır”
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/divan-i-humayun-ve-padisah-103
.DİYARBAKIR’DA BİR TOPRAK TEPE 29 Ekim 2025, Çarşamba 00:15 A+ A- Diyarbakır deyince aklınıza ne geliyor? Liste uzar gider bu konuya hiç girmeden Diyarbakır deyince aklınıza aslında ne gelmesi gerektiğini anlatacağım. Biliyorsunuz ben bir gazeteci değilim, bir tarihçi, sanat eserlerine bakarak tarihi yorumlamaya çalışan bir sanat tarihçi ve sık sık tarihi mekanlara yalnız ya da gruplarla giden bir gezginim. Ve 30 yıldır Diyarbakır’a gidiyorum. Açık konuşmak gerekirse dünyanın birçok tarihi şehri ile yarışır ve hemen çoğunu da geride bırakır. Kaçımız bunun farkındayız? Evliya Çelebi Seyahatnamesi ki on cilttir. En uzun anlattığı şehir İstanbul, İstanbul'dan sonra seyahatnamesinde en uzun yer verdiği ikinci şehir Diyarbakır’dır. Bu şehrin artık farkına varmak zorundayız. Bu şehrin tarihini, kadim geçmişini anlamak, ortaya çıkarmak, doğru yorumlamak ve dünyaya lanse etmek zorundayız. Ama yola çıkarken önce Diyarbakırlılara, sonra bütün Türkiye’ye, sonra da tabii ki dünyaya anlatma şeklinde bir metot izlememiz gerekiyor. Diyarbakır tarihinin merkezi, iç kalede bulunan bir toprak yığınıdır. Adı, Amid Höyük. Binlerce yıl evvel Dicle nehrini gören bu hakimtepeye yerleşmiş ilk Diyarbakırlılar. Güvenli bir ortam, ulaşılması zor ancak burada yaşayanların Dicle Nehri'ne yani suya ulaşması kolay. Suyun kenarı dünyanın en özel bereketli bahçelerinden Hevsel Bahçeleri. Buraları ekip biçebiliyorlardı suya Yaklaşan yaban hayvanlarını rahatlıkla avlayabiliyorlardı. Ayrıca bu bereketli Dicle nehri suları içinde balıkçılık da yapıyorlardı. Bu nedenle yıllardır ihmal ettiğimiz Amid Höyük’ü kazmak zorundayız. Yıllar önce Oktay Aslanapa küçük bir kazı yapmış, bu toprak tepedeki Artuklu sarayının avlusunu ve avlunun ortasındaki Çinili havuzu ortaya çıkarmıştı. Buranın en büyük talihsizliği yıllarca askeriyenin elinde bulunması ve Diyarbakır cezaevinin merkezini teşkil etmesiydi. Tabi böyle olunca bir hayli hor kullanılmış. Artuklu Sarayı'ndan geriye neler var neler kalmış toprak kaldırıldığında daha iyi anlayacağız. Gideni değil kurtarabilecek olduğumuzu düşünmek zorundayız. Ama son yıllarda çok güzel şeyler oluyor Diyarbakır’da. Yıllardır insanların önünden geçemediği Diyarbakır İçkale şimdilerde dünyanın en güzel açık hava müzelerinden bir tanesi. Üzerinde antik dönemden kalıntılar olduğu gibi pagan Roma, Hristiyan Roma, Artuklu ve Osmanlı’ya ait onlarca yapı ya da, yapı kalıntısı mevcut. İnsan sadece bir gününü ayırsa Diyarbakır İç Kale’yi layıkıyla gezemez ama bunu kaç kişi biliyor Diyarbakır’a gelen kaç kişi iç kaleye yeterince vakit ayırıp dolaşıyor, şüpheli. Birkaç gündür Diyarbakır’daydım Diyarbakır kitap fuarına gittim fuardan sonra iki gün daha kaldım iç kalenin son haline hayran oldum. Kazı başkanımız ve ekibine, oradaki müze yetkililerimize yürekten teşekkür ediyorum. Diyarbakır müzesinde yıllardır bekleyen farklı coğrafyalardan getirilmiş tarihi mezar taşlarıyla bahçede öğle muhteşem bir sergi yapmışlar gözlerim kamaştı. Aziz George yani biz Müslümanların dilinde Circis Peygamberin adıyla anılan kilise yapısı restore edilmiş tamamlanmış ve ziyarete açılmış. Kazılarda bir Artuklu hamamına rastlanmış geçen yılda bu bölgedeki kazı sırasında Diyarbakır'ın en eski bilinen tek Roma lahit örneği bulundu. Bu lahit ile alakalı müthiş şeyler anlatmak istiyorum size ama tabi başka bir yazıda. O yazıyı okuduğunuzda bu lahit, dönemi ve şahısları ile alakalı anlatacaklarımı duyduğunuz zaman gözlerinize inanamayacaksınız. Yani demek istediğim, Diyarbakır'ın biz anlatacağı çok şey var daha birçoğundan haberimiz bile yok. Bunları hızlı bir şekilde öğrenmek ve çevreye duyurmak zorundayız.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/diyarbakirda-bir-toprak-tepe-119
.MUTASAVVIF BİR SÜT KARDEŞ YAHYA EFENDİ 05 Kasım 2025, Çarşamba 00:20 A+ A- Bugün İstanbul Boğazı'nda tekneyle seyahat ederken, Dolmabahçe ve Çırağan saraylarını geçtikten hemen sonraki sırtta, yeşilliklerin arasında cumbalı evlerden oluşan küçük yapılar topluluğu göze çarpar. Burası, İstanbul’da günümüze kadar bozulmadan gelmiş en güzel tekkelerden biri. Bu yapıların ortasında, üzeri kubbeli tuğla taş sıralı yapı ise bir türbedir ve aynı zamanda bu tekkenin şeyhi olan büyük mutasavvıf Yahya Efendi'ye aittir. Zamanında buralar Suriçi İstanbul’unun dışında bulunan ıssız mekânlardı. Yahya Efendi, meşrebi gereği toplumdan ayrı durmak ve talebelerini bu ıssız ortamda yetiştirmek arzu ettiği için bu araziyi kendisine mekân olarak seçmiş ve burada yıllarca vazife yaparak nihayetinde buraya defnedilmiştir. İşte konumuz olan bu büyük âlim, Kanuni Sultan Süleyman'ın sütkardeşidir. Hafsa Hatun, Trabzon'da Şehzade Süleyman'ı dünyaya getirdiğinde sütü yetmeyecektir. Süt anne ararlar. O günlerde Trabzon Kadısı Ömer Efendi`nin de bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ömer Efendi`nin hanımı hem kendi bebeğini hem de Şehzade Süleyman'ı emzirecektir. İşte geleceğin büyük liderinin aynı göğüsten süt emdiği bu kişi büyük âlim Yahya Efendi olacaktır. Aslında romanın sonu daha başından belli gibi. Çünkü bir insanın süt kardeşi Aziz Mahmud Hüdâi Hazretleri, Hacı Bayram-ı Veli ya da Yahya Efendi olursa bu kişinin, bu dünyada nasıl yaşayacağı ya da yaşarken nelerden sakınacağı ortadadır. Ama biz yine de tarihi olasılıklara bırakmayıp yaşananlara kulak verelim. Çocuklukları Trabzon'da birlikte geçen, hatta aynı hocalardan ders okuyup aynı zanaatları belleyen (kuyum-kuyumculuk) bu iki dost ileriki yıllarda da birbirlerinden ayrılmayacaktır. Kader ikisini de İstanbul'a getirecek biri yeryüzünün sultanı olurken, diğeri de gönüller sultanı olacaktır Yahya Efendi sadece din ilimlerde ilerlemiş bir kişi sanılmamalıdır. Çünkü aldığı eğitim ve ders verdiği medreseler göz önünde tutulduğunda onun, zamanın birçok ilminde ilerlemiş bir zat olduğu anlaşılacaktır. İstanbul’a geldiğinde uzun süre devrin büyük şeyhülislamı Zembilli Ali Cemali Efendi'den ders almış, onun vefatı sonrasında yerine Canbaziyye Medresesi`nde müderrisliğe başlamıştır. Daha sonra İstanbul’un muhtelif birçok medresesinde vazife yapan bu büyük alim nihayetinde ilmin en yüksek mekânları sayılan Sahn-ı Seman Medresesi’ne kadar ilerleyecek ve burada ders verecektir. Ancak Yahya Efendi, çocukluğunda edindiği tasavvuf anlayışından hiçbir zaman uzaklaşmayacak, bu yaşantısını devam ettirecektir. Anadolu Kavağı’nda Haydarpaşa Çiftliği civarında çilehane yaptırdığı, bugün Yuşa Tepesi olarak meşhur mevkide uzlet yaşadığı meşhurdur. Hatta Yuşa Hazretleri’nin kabrini kendisinin keşfettiğine inanılmaktadır Ne zaman boğaz turu yapsam, Beşiktaş kıyılarından geçerken aklıma takılan bir hikâye gelir dilimin ucuna ve anlatmadan edemem. Burada da kısaca zikredeyim Sultan Süleyman zaman zaman aynı yaşta olmalarına rağmen hocam dediği Yahya Efendiden ricacı olurmuş, "Bir ihsan buyursanız da Hızır Aleyhisselam’ı biz de görsek." diye. Çünkü halk arasında pek meşhurmuş Yahya Efendi'nin Hızır Aleyhisselam ile görüşmeleri. Yahya Efendi bu talebe sesini çıkarmaz, tebessümle karşılık verirmiş. Bir gün bu büyük mutasavvıf, süt kardeşini apar topar Beşiktaş kıyılarına çağıracaktır. Korumaları ve saltanat kayığıyla gelir Sultan Süleyman. Ancak Yahya Efendi küçük bir sandala binmiş, yanında tanımadığı bir kişi vardır. Kendisini bu mütevazı sandala davet eder. Sebebini sormadan bu talebe icabet eder büyük Hünkâr. Tam kıyıdan hareket edeceklerdir ki, Yahya Efendi`nin yanındaki zat, Sultan Süleyman'ın parmağındaki elmas taşlı yüzüğü işaret eder. Kanuni de çıkarır ve bu zatın avuçlarına bırakır. Yüzüğü alan kişi de fırlatır boğazın sularına yüzüğü. Şaşırmış kalmıştır Sultan bu acayip tavra. Biraz da bozulur ama bakar ki hocası Yahya Efendi bir şey demiyor, o da edeben sesini çıkarmaz. Küreklere asılırlar bir süre. Yahya Efendi konuşmayınca Sultan Süleyman da ses etmez ve olacakları bekler. Ta ki, Kuruçeşme'ye gelene kadar. Burada kıyıya yaklaşırlar. Önce Yahya Efendi iner sandaldan, tam Sultan Süleyman davranacaktır ki, yanındaki garip zat elini suya daldırır ve Beşiktaş'ta boğaza fırlattığı yüzüğü çıkarıp uzatır Sultan Süleyman'a. Bu acayiplik karşısında şaşırıp kalır Kanuni ve sandaldan çıkarken elindeki yüzüğü hocası Yahya Efendi`ye göstererek, "Bu hâlin hikmeti ne ola?" diye sorar. Yahya Efendi de sandalı gösterir eliyle. Döner bakar ki sandal boştur. Az önceki zat sırra kadem basmıştır. Konuşur Yahya Efendi, "Hızır Aleyhisselam’dı, neden konuşmadın?" Kıssanın aslını bırakıp faslına bakacak olursak, devir dev kametlerin cirit attığı bir devirdir. Ve böyle bir devrin adamlarının yanlış adım atmalarına izin verilmez. Sultan Süleyman`ın süt kardeşi Yahya Efendi 'den bahis açmışken, onun İstanbul Boğazı'nın manevi sahiplerinden biri olduğunu da ifade edelim. Zamanında balıkçılar balığa çıkacakları zaman tekneleriyle tekkenin hemen dibindeki bu sahile yaklaşırlarmış. Yahya Efendi de tekkenin ucuna çıkar ve buradan onlara dua edermiş, "Ürününüz bereketli, kazancınız bol olsun." diye. Bütün balıkçılalar hep bir ağızdan, "Amin" derlermiş. Sonra da Yahya Efendi onları, "Eyyam ola eyyam ola!" yani, "Uğurlar ola!” diye savarmış. Yahya Efendi’nin vefatı sonrasında aynı adet devam etmiş. Balıkçılar yine buraya gelip bu kez onun ruhuna Fatihalar gönderir ve ardından kendileri, " Eyyam ola!” diyerek buradan ayrılırlarmış. Rivayete göre, işte bu "Eyyam ola” sözü döne dolaşa bugünün "Heyyamola!" sözüne dönüşür. Ama bu arada kelimenin kökeni Rumcadır. Bir gün yolunuz muhakkak Beşiktaş sırtlarındaki bu tekkeye düşmeli, Mimar Sinan eseri olan Yahya Efendi Türbesi'ni ziyaret etmelisiniz. Oraya gittiğinizde sakın varlığınızdan haberdar olmadığını sanmayın. Çünkü emin olun boğazdan geçerken adını anmak isteyip hatırlayamayanları bile takip ediyormuş meğerse. Geçtiğimiz yıllarda bir öğrencim, Amerikalı bir grubu boğazda gezdirirken bu tekkeden bahsediyor. Şeyhin adını söyleyecek ama günün yorgunluğu bir türlü gelmiyor ismi aklına. Zaten grupta yabancı, üzerinde durmuyorlar ve öylece geçip gidiyorlar. O gece bir rüya görüyor. Rüyasında orta boylu, mütebessim simalı, üzerinde cübbesi, kısa sakallı bir zat geliyor yanına, "Kızım dün sen çok yorgundun, beni hatırlayamadın, ben Yahya Efendiyim, ben Yahya Efendiyim, ben Yahya Efendiyim." diyor. İşte öldükten sonra yaşamaya devam edenlere bir örnek! Kitap Linki: https://www.ktbkitap.com/urun/kanuni-talha-ugurluel
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/mutasavvif-bir-sut-kardes-yahya-efendi-133
.YAVUZ SULTAN SELİM HAN’IN VEFATI 12 Kasım 2025, Çarşamba 09:25 A+ A- Babasının; Çaldıran, Turnadağ, Mercidabık ve Ridaniye savaşlarında, devletin yönetimini vekaleten üzerine alan Şehzade Süleyman, babasının dönüşünden sonra yeniden Saruhan Vilayeti'ndeki sancağına gidecektir. Yavuz Sultan Selim, o güne kadar hep bir doğu siyaseti izlemişken şimdi batıyla da ilgilenmeye başlamıştır. Ordu zaten hep teyakkuzdadır. Ama bu kez rüzgarlar batıya doğru esmektedir. Aynı zamanda usul usul donanma hazırlıkları yaptıran Selim Han, Haliçteki kızaklarda 150 parçalık donanma inşasını başlatmış, Akdeniz’deki Hızır Kardeşleri de himaye ederek, el altından mektuplarla diyaloğunu bir hayli ilerletmiştir. Aslında bütün bu çabalar, büyük bir miras olarak Şehzade Süleyman'a kalacak ve onun cihan padişahlığına giden yolunda hep önünü açacaktır. Açıkçası çok ileri görüşlü olan baba Selim Han, çizdirdiği dünya haritalarıyla Çin İmparatoru'nun bile yüreğini hoplatmasını bilmiştir. Doğu seferlerinde bir gün nerelere kadar gidebileceğini kestirmeye çalışmış, aynı zamanda çevresindeki devletlere, ayağınızı denk alın mesajı göndermiştir. Ama kader bu büyük Sultan'a ancak sekiz sene payitahtlık süresi biçmiştir. Hedefini kimselere fısıldamadığı ilk batı seferine çıkacaktır Selim Han. Ancak Çorlu yakınlarındaki Muratlı’ya kadar gelebilir. Sefere çıkarken sıktırdığı: Şirpençe, onu avuçlarına almak üzeredir. Sırt Köyü yakınlarındaki çadırında, dedesi Fatih gibi, bir sefer arifesinde vefat edecektir. Büyük mütefekkir ve hali hazırdaki danışmanı Hasan Can bir an olsun başından ayrılmayacak ve son demlerindeki o büyük teslimiyeti hepimize, oğlu Hoca Saadeddin Efendi'nin aracılığıyla ulaştıracaktır. Başucunda okuduğu Kuran-ı Kerim’e bir nebze ara vererek kan ter içinde son demlerini geçiren Selim Hana yaklaşarak, "Şimdi Allah ile olma zamanıdır Hünkarım.” diyecektir. Gözlerini iri iri açan ve yarı doğrulan Sultan Selim, tarihin durup kulak kesileceği şu ihsan şuuruyla süslü, her bir kelimesi kurbiyet kokan cümleleri sarf edecektir, "Ya sen şimdiye kadar bizi kiminle bilirdin?” Padişahın vefatı acilen şehzadeye duyurulmalı, kimsecikler bilmeden yönetimin başına yeni bir idareci getirilmelidir. Çünkü bu boşluk dönemleri, devletin bekasına göz dikmiş çakal sürüleri için bulunmaz fırsatlardır. Ama kaygıya gerek yoktur. Çünkü devletin başında Piri Mehmet Paşa gibi dört başı mamur siyasi bir deha vardır. Sadrazam Piri Mehmet Paşa’nın Manisa’ya gönderdiği Silahdar Kethüdası Süleyman Ağa, çoktan yola çıkmıştır ve haberi Şehzade Süleyman'a ulaştırmakta gecikmez. Yanındakilerle dolu dizgin at koşturan Şehzade İstanbul'a yetişir ve dahi sur dışına çıkarak babasının cenazesini şehir önlerinde karşılamaya muvaffak olur. Uzun süre babasının tabutunun yanında yaya yürüyecek ve ona olan saygısını son bir kere daha göstermeye çalışacaktır. Bu baba büyük yaşamış, önüne büyük hedefler koymuş bir kısmını gerçekleştirmiş ama büyük bir kısmını hayata geçiremeden hayata veda etmiştir. Ama yapmak istediği şeyler için hazırlıklarını da tam yapmıştır. Yıllarca sırtı ne doğru dürüst bir yatak yüzü görmüş, eli değil altın-gümüş, demir bir kaşığa bile çok fazla dokunmamıştır. Toprak kaptan yemek yiyecek, tahta kaşık kullanmayı adet haline getirecek iki evlilik yapacak, tek eşini bile doğru dürüst göremeyecek kadar şahsından geçmiş bir insandır. Ama hedefleri için yaptığı hazırlıklar boşa gitmeyecektir. Çünkü yerine bırakacağı evladı, o güne kadar yetiştirilmiş en iyi yöneticilerden biridir. Bu mirası akıllıca kullanabilecek ekipler de hazırdır. Geriye sadece azim ve kararlılıkla yürümek kalmaktadır. Büyük alim İbni Kemal, kısa zamanda büyük işler basarmış, geleceğin Cihan Padişahının rahmetli babası Yavuz Sultan Selim Han için şu dizeleri yazmıştır: Az muddette çoğ iş etmişdi Sayesi olmuş idi alem-gir Şems-i asr idi asırda Şems'ün Zılli memdud olur zaman-ı kasir Öldi Sultan Selim hayf u diriğ Hem kalem ağlasun anı hem tiğ (Az zamanda büyük işler başarmıştı, ikindi vaktinde gölgelerin uzun ama kısa süreli olması gibiydi dönemi. Yazık oldu Sultan Selime. Şimdi bu duruma hem kalem ağlasın hem de kılıç.)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yavuz-sultan-selim-hanin-vefati-149
.HAZRETİ İBRAHİM NEREDE YAŞADI 19 Kasım 2025, Çarşamba 10:53 A+ A- Hazreti İbrahim'i herkes merak etmiş. Hazreti İbrahim günümüzden ortalama 4 bin yıl evvel yaşamış bir peygamber bunu net söyleyebiliyoruz kitapta delilleri var. 4 bin yıldan bu yana Hazreti İbrahim'i birçok kişi merak etmiş. Hazreti İbrahim ilk çağın kütüphaneleri dediğimiz evlada on binlerce tablet çıktı, orada adı geçiyor isimleri mekanları ailesi dedeleri bunlar geçiyor herkes izini sürmüş araştırmış sormuş biz niye bu kadar avantajlıyız çünkü biz modern arkeolojiye sahip bir toplumuz. 1800'lü yıllardan itibaren modern arkeoloji var ve bu arkeolojiyle beraber Hazreti İbrahim nerede yaşamıştır denilerek İngiliz Fransız Alman birçok arkeolog Ortadoğu'da birçok yeri kazmışlar özellikle Basra Ur’un başında kalmışlar. Bu şehir de bir Sümer şehri. Uğraşmışlar izlerini sürmüşler ve kendilerince bulduklarını iddia etmişler. Diyeceksiniz son iki yüz yıldır 1800'lerden 2000'lere iki yüz yıldır birçok kişi bu konuda bir şey söyledi, yazdı siz onlardan farklı ne söylemiş olabilirsiniz de bu kitap okunmalı ne söyledik, çünkü 10 yıldır çok aktif bir şekilde ilk kez Harran kazılıyor. Urfa da kazılıyor daha yeni 3-4 gün önce Urfa Kalesi’nde yeni yazılı mozaik çıktı daha bakın 3-4 gün önce. Yani kitap güncellenmeye devam ediyor. Yeni baskılara girecek şeyleri arkadaşlarımız uzmanlarımız çıkarıyorlar. Burada önemli olan konu şu biz Türkiye'de yaşayan Türkler Hazreti İbrahim'in Urfa'da doğduğuna inanıyoruz bizim dışımızda kimse inanmıyor. Tevrat'ta İncil'de orada burada bunlara bakan gayrimüslim kaynaklar hayır Basra Ur diyor. O konuya geliriz daha ilgincini söyleyeyim Türkiye'de yaşayan bizler Hazreti İbrahim'in Harran geçmişi hakkında ne biliyoruz hiçbir şey bilmiyoruz. Mesela ben 30 yıldır kokartlı rehberim 30 yıldır Urfa Harran turu yaparım biz de Harran'a gidince ne yapılır gittiyseniz görmüşsünüzdür. Biz de Harran'a arabayla girilir öyle yayan girilmez ayaklarımız aşınır bizim, arabayla girersin Harran’a o tarihi şehre, surlardan utanmadan otobüs sokarız hala, şehrin Akrapol tepesine çıkılır orada arabadan inilir tenezzülen bakılır uzakta Haran Ulu Cami görülür bu muymuş denilir uzaktan bir iki fotoğraf çekilir, o kubbeli evlere Harran evlerine gidilir puşe muşe sarılır iki fotoğraf çekilir bir mırra bitti Harran. Harran’a 30 yıldır giden biri olarak Harran'da Hazreti İbrahim yaşadı mı yaşamadı mı izi var mı yok mu hiç kimse bir şey konuşmaz hiç kimse bir şey bilmez ne Urfalı bilir ne Harranlı bilir ne de benim gibi Manisalı, hiç kimse bilmez. Halbuki bütün dünya ne der biliyor musunuz? Hazreti İbrahim 75 yaşına kadar Harran'da yaşadı der, bu zıtlığa bakın. Kitap İçin: https://www.kitapyurdu.com/kitap/kuranin-anlattigi-tarih-turkiye-2/735928.html&publisher_id=124 Videonun Tamamı: https://www.youtube.com/watch?v=BBvucGFzvQ4
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hazreti-ibrahim-nerede-yasadi-163
.BİN YILDIR SU ALTINDAYDI, PAPA ONU GÖRMEYE GELİYOR 26 Kasım 2025, Çarşamba 01:02 A+ A- Kalktık İznik'e geldik. Neden? Çünkü Papa haftaya İznik'e geliyor. Papa İznik'e neden geliyor? Pek çok sebebi olsa da özellikle buraya gelmesinin, bir önceki Papa'nın da aslında gelmeye niyetlenmesinin ama ölümü dolayısıyla gelememesinin ve bizzat vasiyetinde benden sonraki Papa illa gelsin demesinin altında yatan ilginç sebepler ve bütün bunları tetikleyen çok ilginç bir durum var. O da Bazilika’nın bulunuşudur. Bundan 10 sene evvel İznik'te ne böyle bir bina vardı ne bu binanın arkasındaki göl kıyısına itibar vardı. Her şey kısa bir süre önce buradaki bir gazetecinin drone uçururken bir anda suyun altında ilginç bir yapının temelini görmesiyle başladı. İznik gölünün suyu çekiliyor, azalıyordu. Bu sayede insanların varlığından haberdar olmadığı bir yapı suyun altından görünür olmuştu. İnsanlar bu yapıyı fark edince yetkililere bilgi verildi. Yetkililer önce suyun altındaki bu yapıyı su altı dalgıçlarıyla incelemeye araştırmaya başladılar. Kısa bir süre sonra 5-6 yıl içinde İznik Gölü metrelerce geriye çekildi ve su altı dalgıçlarıyla ne olduğu anlaşılmaya çalışılan yapı ortaya çıktı. Bu bir kilise yapısı olan bazilikaydı. İşin şaşırtıcı yanı Konstantin'in Hristiyanlığı revize ettiği 4. yüzyıla ait erken bir dini yapıyla karşı karşıyaydılar. Buranın aynı zaman da ilerleyen bölümlerde değineceğim Müslümanlara bakan bir yönü de bulunuyor. Milattan sonra 325'te Roma İmparatoru Konstantin, Büyük Roma'nın başındaydı. İstanbul'u Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti yaptı. O günlerde Hristiyanlığı serbest bıraktı, ama bu dini sevmiyordu. Bizantist uzmanlar Konstantin'in hiçbir zaman samimi olduğunu düşünmediler. Büyük Roma parçalanıyordu ve bir arada tutmak için bir tutkal lazımdı. Erken Hristiyanlık döneminde Hristiyanlar birbirlerini tutuyorlardı. Tek Allah inancı vardı. Hazreti İsa peygamberdi. İbadetleri oruçları vardı ve bunu kendi putperest anlayışına benzetmek istedi. Milattan sonra 325 yılında İznik'te bir konsül topladı. Bu konsülün, bazıları tarafından gölün arka tarafında bulunan şu an kalıntıları hala duran konsül sarayına toplandığına inanılır. Bazıları Ayasofya'da olduğunu söyler. Bazıları da bu bazilikada olduğunu düşünürler. Konstantin Zeus'u seviyordu. Jüpiter kültüne hayrandı. Bu putperestlik anlayışından ayrılmamak için 325'te bu toplantıda, Hazreti İsa'yı tanrı ilan ettiler. Kısa bir süre sonra insan olan annesi Hazreti Meryem, tanrı doğuramaz diye, Efes'te düzenlenen yeni konsülde Hazreti Meryem'i de Artemis yaptılar. Hazreti Meryem'e tanrı doğuran anlamına gelen bir lakap taktılar: Teotokos. İlk konsülde Hazreti İsa’nın peygamber olduğunu savunan Arius ve ona katılanlar olsa da Arius konsül sonunda yargılanıp aforoz edilmiştir. Bazilikanın ortaya çıkışının tarihçesine gelelim. 2014 yılında Profesör Doktor Mustafa Şahin tarafından İznik Gölü'nde bu bazilika planlı kilise yapısının keşfi olmuştur. 2015 yılında, Kültür Turizm Bakanlığı yapıyı tescilleyip su altı araştırması yapılmasına izin vermiştir. 2016 yılında ilk su altı kazıları, Uludağ Üniversitesi'ne bağlı ekipler ve Mustafa Şahin'in danışmanlığında yapılmıştır. 2017 yılına gelindiği zaman artık sular yavaş yavaş çekildiği için bu kez su üstü kazı çalışmalarının yapılması ve adım adım yapının ortaya çıkarılması gerçekleşmiştir. O zamanlarda, Neophytos adında 16 yaşında bir çocuk, sırf tek tanrı olan Allah’a inandığı için Romalı putperestler tarafından işkenceyle öldürülmüştü. Bu çocuğun mezarı bu kilisenin olduğu yere defnedildi ve üzerine kilise yapıldı. Bu çocuk İsevi’ydi. Hazreti İsa’nın yolundaydı. O’nun getirdiği dine inanıp Allah’ı bir, tek gördü. Yapılan kazılarda bu çocuğun lahdi ortaya çıkarıldı. Lahdinin ortasında haç varken kenarında putperestlik döneminin simgesi vardır. Bu hassas dönemde putperestlikle Hristiyanlık‘ın iç içe geçmiş bir vaziyette olduğu gözüküyor. Peki, bazilika nedir? Bazilika bir plan şemasıdır. Kilisenin kıble mahiyetinde bir apsisi olur, hizasında arkaya doğru bir orta koridor olur. Bu orta koridora orta nef denilir. Kenarlarında iki tane de yan nef olur. Bu üç nefli yapıya bazilikal kilise planı denir. Erken dönem bazilikal planlı bu kilise bir şekilde ortaya çıktı. Yan tarafta bu kilise yapısına su sağlayan su kanalları da bulundu. Bu kilise yapısı 4. Yüzyılda yapılmıştır. Milattan sonra 1000'de yani 700 yıl kullanılmıştır. Ortalama 1000'lerde İznik Gölü yükselince kilise tamamen gölün altında kalmış ve artık kimse buna yanaşamaz olmuştur. Sadece 16 yaşında öldürülen o çocuk Neophytos’un kemiklerini çıkarmışlardır. Kayıtlara göre kemiklerini Komesis Kilisesi’ne götürdüler. Bu kazıda başka Mezarlar da ortaya çıktı. Bunlar eğer gölün altında kalmış olmasaydı kiremit yapıda bir mezar olduğu için hiçbir zaman günümüze ulaşamazdı. Bazilikal planda kilisenin apsis dediğimiz kısmı onun dışında kutsal odaları ve orada da bir kabir bulundu. Bahsettiğimiz Neophytos’un kabri. Ben ilahiyatçı hoca değilim ama bu gencin ruhuna Fatiha okunur mu diye düşünüyorum. Çünkü benim bildiğim bir şey var ki bir insan Hazreti Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”den önce yaşamışsa, çok tanrılı inanca inanmıyorsa, Hazreti İsa'yı Allah'ın peygamberi biliyorsa ve onun getirdiği tek Allah inancına inanıyorsa o zaman o insan o günün bir nevi Müslümanlarından, müminlerindendir. Bana soracak olursanız işte 16 yaşındaki bu gencin Ashabı Kehften, Habibi Neccar’dan ya da Aziz Mamastan -bizim baba Şemmas dediğimiz o şehit çocuk- hiçbir farkı yoktur. O yüzden bu kabir Müslümanları da ilgilendiren bir detay olma özelliği taşıyor. Kalıntılara bakıldığında kutsal eşyaların konduğu küçük bir oda, Aziz Kirisantus ve Musanius adında iki önemli kişinin mezarları, kilisenin vaftiz hanesinin soyunma kısmı, göle en yakın olan vaftiz teknesinin olduğu oda görülüyor. Hristiyanlıkta bebekler vaftiz edilir. Hristiyanlığa göre yeni doğan bebekler, Hazreti Âdem’le Hazreti Havva'nın cennette yasak meyve yeme günahını sırtlanmışlardır. Bundan dolayı vaftiz edilirler. Yeni doğmuş bebeğin ne günahı olacak kimin günahını taşıyacak ama böyle inanıyorlar… Burada soyunma odası olduğuna göre bir mahremiyetten söz edilebilir. Demek ki burada yetişkinler vaftiz ediliyordu. Konstantin Roma imparatoru, Hristiyan olduğunu ilan edince bütün yalaka toplum Hristiyan olduğunu söyledi. Kuyruklara girdiler ve o yetişkin insanlar vaftiz edilsin diye bu kiliseye böyle bir yer yapılmış oldu. Kazılar sırasında bir anneyle bebeğinin iskeletini de buldular. Muhtemelen anne doğum yaparken vefat etti ya da bir salgın hastalıkta bebeğiyle beraber öldü. Annenin kucağına bebeğini vermişler ve o şekilde defnetmişler. Kazı sırasında bu görüntü çok dramatik bir şekilde ortaya çıkınca gelen ziyaretçilerde görsün diye diğer mezarların aksine üstünü camla kaplayıp açık sergilemeyi planladılar. Sözü özetleyecek olursak, bu yer 1000 yıl önce İznik gölünün suları altında kaldı, kapatıldı. 1000 sene sonra sular çekildi ve ortaya çıktı. Ölen Papa çok gelmek istedi ama bunun yolunda öldü, gelemedi. Yeni Papa ise haftaya gelecek ve buraları ziyaret etmiş olacak. Anlıyoruz ki bu yapıya önem veriyorlar. Bu yapıya birtakım kıymetlerini, değerlerini atfediyorlar. Bizim ülkemizde böyle bir kıymet varsa biz de kendi İslami anlayışımızla bunu görür değerlendiririz. Onların gelmesini ise bir reklam olarak görür, kapılarımızı açarız. Nihayetinde neyin ne olduğunu doğrusunu eğrisini kendi zaviyemizden görmeye bilmeye ve yorumlamaya çalışırız. Video Linki: https://www.youtube.com/watch?v=MoCQHfMAGNw&t=171
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bin-yildir-su-altindaydi-papa-onu-gormeye-geliyor-176
.AYASOFYA: KIYAMETE KADAR KONUŞULACAK BİR ESER 03 Aralık 2025, Çarşamba 00:25 A+ A- Ayasofya Cami yeryüzünün en eski ibadethanelerinden biri. Zamanında yerinde bir tapınak, tapınaktan sonra Hristiyanlık hatta İsevilik adına yeryüzünde kurulmuş ilk resmî ibadethane ve Fatih Sultan Mehmet’in fethinin yadigârı olan, İstanbul’un ulu camisi. Şimdi bu eser konuşulmasın da kim konuşulsun? Hani diyorlar ya “Ayasofya gündemden hiç düşmüyor.” Ayasofya gündemden tabi ki düşmez. İtalya’daki Panteonu mu konuşacağız? Ya da 15. yüzyılın sonunda yapılmış olan, Michelangelo’nun dahi içinde bulunduğu Saint Pietro kilisesini mi konuşacağız? Neyi konuşacağız? İspanya’daki yapıları mı, Fransa’daki Paris’teki Notre Dame’ı mı, Almanya Köln’ündeki Dom’u mu, Viyana’daki Saint Stefan’ı mı? “Hepsi şu gördüğünüz yapının ancak getir götürünü yaparlar.” Onun için kıyamete kadar bu yapı konuşulmaya devam edecek. Çünkü bu eser konuşulmayı hak eden çok kıymetli ve özel bir eser. Her şeyi bir köşeye koyun: Eğer Osmanlı Devleti olmasaydı, eğer Müslüman Türkler olmasaydı, eğer Mimar Sinan dehası olmasaydı, bugün bu eserin sadece temellerini geziyor olacaktık. Yıkılmış, metruk bir kalıntı hâline gelecekti. Bu eser bugün sapasağlam ayaktaysa “tamamen bize ait bir büyüklüğün, ilmin ve medeniyetin tesiriyle” ayakta durmaktadır. Burada yabancıların herhangi bir dahli söz konusu değildir. Justinianus biliyorsunuz bunu 3 kez yaptırdı yaptırdıktan 60 sene geçmedi, kubbesi çöktü. Ama Mimar Sinan’ın dehasıyla, II. Selim’in emriyle, daha sonra I. Mahmut ve Sultan Abdülmecid’in katkılarıyla defalarca hayata döndü. Ayasofya’nın bugün konuşulmasının bir sebebi de devam eden kapsamlı restorasyon sürecidir. Restorasyon dolayısıyla yapının nasıl ayakta tutulacağı, ibadete açık kalırken nasıl yenilenebileceği düşünülmektedir. Basına yansıyan vinç kamyonu fotoğrafları herkesin konuşmasına sebep oldu. “Bilen de konuştu, bilmeyen de konuştu.” Oysa bilim insanına yakışan şey; gelmek, yerinde incelemek, konuyu bilenlere sormak ve ondan sonra konuşmaktır. Restorasyonun amacı, binlerce yıldır ayakta duran bu yapıyı geleceğe sağlam biçimde taşımaktır. Bahçeden içeriye kadar özel bir zemin döşendi. Kapılar, zemini korumak için kaplanıp söküldü. Tarihi döşemelerin üzerine herhangi bir zarar gelmesin diye çok katmanlı bir koruma sistemi oluşturuldu. Tüm bunlar, içeriye vinç sokulabilmesi için yapıldı. Çünkü kubbeye ulaşmak ancak böyle mümkün hâle geldi. Zira 90 yıldır boşuna duran iskelelerin hiçbir işe yaramadığı da bugün ortaya çıkmış durumda. Normalde olması gereken, Ayasofya’yı tamamen ibadete kapatıp kubbenin altını kaplayan dev bir iskele kurmaktır. Paris’teki Notre Dame’ı onarırken bunu yaptılar. Ancak Türkiye’de Ayasofya’yı ibadete kapatmanın ne büyük tartışmalar doğuracağı bilindiği için yetkililer farklı bir yol denemek zorunda kaldı. Gece vakti halılar kaldırılıyor, sabaha kadar çalışmalar yapılıyor, sabah namazı yaklaşınca her şey yeniden düzenleniyor. Kubbede yıllardır biriken hasarlar bulunuyor. Sıvalar dökülüyor, kurşun kaplamalar yanlış yönde olduğu için yağmur suyu içeri sızıyor. Beton sıvalar yüzünden ağırlık artmış durumda ve Horasan harcıyla yenilenmesi şart. Bunun için kubbenin üzerine yeni bir çatı yapılacak ve bu çatı, içeride gördüğümüz dört dev ayağın taşıdığı platforma oturtulacak. Bu sebeple kubbenin yaklaşık iki yıl boyunca görünmeyeceği belirtiliyor. Ayasofya yalnızca bir ibadethane değil, aynı zamanda dünya mirasıdır. Ancak 90 yıllık süreçte yaşadığı haksızlıklar, yanlış uygulamalar, yıkılan yapılar ve bozulan bölümler de hatırlanmalıdır. Bu yüzden bugün yapılanlara sadece “kamyon girdi” diye bakmak doğru değildir. “Eleştirmeden önce empati yapmak, bilim kurulunun yerine kendimizi koymak” gerekir. Sonuç olarak Ayasofya, kıyamete kadar konuşulacak bir eserdir. Hem Müslüman dünyanın hem insanlığın ortak mirasıdır. Bugün yapılan restorasyon, kusursuz olmasa da ibadeti durdurmadan yapılabilecek en kapsamlı çalışmalardan biridir. Ayasofya’yı korumak hepimizin görevidir. Bu özel yapı doğru anlaşılmalı, doğru değerlendirilmelidir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ayasofya-kiyamete-kadar-konusulacak-bir-eser-190
.TARİHİ DEĞİŞTİREN KEŞİF HAZRETİ İBRAHİM'İN EVİ ORTAYA ÇIKTI 10 Aralık 2025, Çarşamba 00:44 A+ A- Harran, yalnızca kadim bir Mezopotamya yerleşimi değil; semavi dinlerin ortak atası kabul edilen Hazreti İbrahim’in izlerini taşıyan önemli bir duraktır. Tarih boyunca çeşitli milletlerin, dinlerin ve kültürlerin uğrak noktası olmuş bu şehir, aynı zamanda Hazreti İbrahim’in uzun yıllar yaşadığı yer olarak kabul edilir. Asırlardır aktarılan rivayetler, eski seyyahların kayıtları ve farklı dinlere ait metinler, Harran’ın Hazreti İbrahim ile bağını güçlü biçimde vurgular. Bu nedenle bölge, sadece arkeolojik değil, aynı zamanda derin bir manevi ve tarihsel değer taşır. Bilinen kaynaklara göre Hazreti İbrahim Urfa’da doğmuş, ateşe atılma mucizesinden sonra amcası ve üvey babası olan Azer’in daveti üzerine Harran’a gelmiştir. Ailesinin birçok ferdinin adının da “Harran” olması, bu topraklarla bağlarının ne kadar eski olduğunu gösterir. Hazreti İbrahim’in yaklaşık 75 yaşına kadar Harran’da yaşadığı ve burada kendisine ait bir evin bulunduğu uzun yıllar boyunca hem Müslüman hem Hristiyan hem de Yahudi toplumlarının kabul ettiği bir bilgidir. Bu ev sonraki dönemlerde koruma altına alınmış, ibadet edilen bir mekân hâline gelmiş ve Emeviler döneminde üzerine “Mescid-i İbrahim” inşa edilmiştir. Tarih boyunca bölge birçok kez tahrip olmuş olsa da eski seyyahların kayıtları bu yapının izlerini günümüze taşır. Milattan sonra 5. yüzyılda Harran’a gelen İspanyol rahibe Egeria, ziyaretini “Büyük babamızın evini görmeye geldim” sözleriyle anlatır. Burada kastettiği büyük baba, Hazreti İbrahim’dir. Egeria, Harran’da dönemin en büyük kilisesine uğramış, ardından başrahip eşliğinde Hz. İbrahim’in evini gezdiğini kendi yazılarında aktarmıştır. Egeria’dan beş yüz yıl sonra, 900’lü yıllarda ünlü seyyah Mesudi’nin notlarında Harran’a Rakka Kapısı’ndan girildiğinde hemen sol tarafta Hazreti İbrahim’in evi bulunduğu yazılıdır. Ondan iki yüzyıl sonra Yahudi seyyah Benjamin Tudela aynı yeri “Azer–İbrahim Tapınağı” olarak tarif eder. 1200’lü yıllarda Selahaddin Eyyubi’nin tarihçisi İbn Şeddad, Harran’da üç yıl yaşamış ve Hazreti İbrahim’in mescidini detaylarıyla anlatmıştır. Hatta Hazreti İbrahim’in sırtını yasladığı rivayet edilen bir taşın bile yüzyıllarca korunduğunu belirtir. Modern araştırmalar da bu tarihsel anlatıları destekler. Kazı başkanı Prof. Dr. Mehmet Önal’ın ortaya koyduğu bulgular, Süryani ve Ermeni kaynaklarının işaret ettiği bilgilerle birleştiğinde; Hazreti İbrahim’in Urfa’da doğup Harran’da uzun yıllar yaşadığı görüşü oldukça güçlenmektedir. Ayrıca İbrahim peygamberin ”aleyhisselam” ailesine dair pek çok önemli olay da Harran ile ilişkilendirilir: Rebeka’nın bu şehirden oluşu, Yakup’un burada eşini bulması gibi ayrıntılar, bölgenin semavi dinler içindeki yerini daha da belirginleştirir. Bugün Harran’a gelen birçok kişi, buradaki tarihsel birikimi tam olarak fark etmeden bölgeden ayrılabiliyor. Oysa Hazreti İbrahim’e dair kadim izler, Harran’ın en merkezi noktalarında yer alır. Yerel halk arasında kuşaktan kuşağa aktarılan “Azer’in mezarı” anlatısı da bunlardan biridir ve bölgenin kutsallığını güçlendiren kültürel hafızanın bir parçasıdır. Son dönem çalışmalarında ise sevindirici gelişmeler yaşanmaktadır. Harran Belediyesi ve yerel yöneticiler bölgenin temizlenmesi, restorasyon projelerinin uygulanması ve Hazreti İbrahim’e atfedilen bu kadim mekânların yeniden ayağa kaldırılmasını hedeflemektedir. Yetkililerden alınan sözler, önümüzdeki yıllarda bu alanda önemli adımların atılacağına işaret etmektedir. Tarih boyunca pek çok seyyah, araştırmacı ve din adamı Harran’a yalnızca bir şehir olarak değil, Hz. İbrahim’in yurdu olarak bakmıştır. Bu bakış, farklı kültür ve dinlerin ortak bir figürü olan Hazreti İbrahim’in hatırasına duyulan saygının bir yansımasıdır. Bugün bize düşen ise bu kadim mirasa sahip çıkmaktır. Küçük bir kamulaştırma, bilinçli bir restorasyon ve tarihi dokuyu koruyan bir çalışma ile Hazreti İbrahim’in yaşadığı ev, ibadet edilen mekân ve tarih boyunca kutsal kabul edilen bu alan yeniden hayat bulabilir. Bu yalnızca bir arkeolojik çalışma değil, insanlığın ortak tarihine gösterilen bir vefadır. İnşallah yakın zamanda bu toprakların hak ettiği değeri gördüğünü hep birlikte göreceğiz.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/tarihi-degistiren-kesif-hazreti-ibrahimin-evi-ortaya-cikti-204
.ABDÜLHAMİD HAN KIBRIS VE İFTİRALAR 17 Aralık 2025, Çarşamba 00:14 A+ A- Normalde sağdan soldan birilerinin tarihle alakalı bilir bilmez konuşmalarının her birine cevap verecek değilim. Ama son zamanlarda sosyal medyama bir video o kadar çok düştü ki nihayetinde de insanlarımız tarihini seviyor, merak ediyor bundan dolayı bu tarihi bilmek adına sorular sordular. Emre Kınay Kıbrıs’ta bir açıklama yapmış. Bilmediği konularda böyle kendisini rezil etmesine gerek yok. Herkes kendi işini yapsın. Ben kalkıp oyunculuk yapmayayım, onlar da kalkıp tarihçilik yapmasınlar. Bu konuda gerçekten merak edilen bir şey varsa kötülemek yerine sorsunlar, bizler de bilgimiz çerçevesinde cevap verelim. Burada iki temel konu var. Birincisi Abdülhamid Han İngilizlere Kıbrıs’ı kiraladı mı, niye kiraladı meselesi. İkincisi Abdülhamid Han Tekirdağ’da içki fabrikası açtı mı açmadı mı konusu. Abdülhamid Han 1876 yılında tahta geçti. Maslak Kasrı’nda şehzadeydi. Normalde 5. Murat’ı tahta geçirmişlerdi ancak nevrozları ve panik atakları had safhadaydı. Kısa süren padişahlığında cülus merasimi bile yapılamadı. Onu tahta getiren ekip, Mithat Paşa ve çevresi, bu işin yürümeyeceğini anlayınca Abdülhamid Han’la pazarlık yaptılar. Birinci Meşrutiyet ilan edilecekti, padişahın yanında bir de meclis olacaktı. Abdülhamid Han da bunu kabul etti. Tahta geçişinin altıncı ayında, Abdülhamid Han’a sormadan, ordunun gücü ve cephane durumu kontrol edilmeden Osmanlı Devleti Rus Savaşı’na sokuldu. Bu savaşta Osmanlı ağır yenilgiler aldı. Rus orduları İstanbul kapılarına kadar geldi. Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Yeşilköy’de, bugünkü Atatürk Havalimanı’nın olduğu yerde Rus askerleri vardı. Apar topar, çok ağır şartları olan bir antlaşma yapıldı. Abdülhamid Han bu durumdan kurtulmak için Almanları devreye soktu. Antlaşma Berlin’de revize edildi. Berlin Antlaşması’yla şartlar hafifletildi. Ancak bunun için İngilizlerin desteğine ihtiyaç vardı. İngilizler Kıbrıs’ı istedi. Abdülhamit Han, “vermem” dedi. Pazarlık yapıldı. Ancak kiralama yoluna gidildi. İngilizler Süveyş Kanalı’nı güvenceye almak istiyordu. Kıbrıs bu amaçla kiraya verildi. Yani İstanbul’u kaybetme tehlikesi varken, Abdülhamid Han devleti kurtarmaya çalışıyordu. Bu sürecin sorumlusu Abdülhamid Han değildi. Gelelim içki meselesine. Abdülhamid Han’ın yönettiği Osmanlı Devleti’nin nüfusunun yarısından fazlası gayrimüslimdi. Ermeniler, Rumlar, Katolikler, Protestanlar, Ortodokslar vardı. Bu insanlar dini ritüellerinde şarap kullanıyordu. Sen bu insanlara içkiyi yasaklayabilir misin? Osmanlı Devleti’nde içki serbestti. Üretilir, satılır ve vergisi alınırdı. Bu bugünkü dar bakış açısıyla değerlendirilemez. Agora Meyhanesi örneği veriliyor. Abdülhamid Han açtırdı deniyor. Hayır orası saltanat yıllarında Balat’ta içki içen Rumlar tarafından açıldı. Abdülhamid Han da sesini çıkarmadı. Bu, çok kültürlü bir devlet anlayışının sonucuydu. Zülfü Livaneli bir yandan Atatürk’e rakı içiyor diye güzelleme yaparken, Emre Kınay Abdülhamid Han’ı içki fabrikası açıyor diye yerin dibine sokuyor. Bir karar verin. Övecek misiniz, gömecek misiniz? Komik ve gülünç oluyorsunuz. Lütfen siyasete ve tarih bilmeden konuşmaya bulaşmayın. Bu toplum sizi sanatınızla ansın. Abdülhamid Han bence sizden daha yerli, daha milli. Aynaya bakın, kendinize gelin ve bu halka yakışır sanatçılar olmaya çalışın. KTB KİTAP:https://www.ktbkitap.com/urun/bir-dehanin-izleri-ii-abdulhamid-han-talha-ugurluel KTB KİTAP:https://www.ktbkitap.com/urun/payitahtin-son-sahibi-ii-abdulhamid-han-talha-ugurluel
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/abdulhamid-han-kibris-ve-iftiralar-218
.NEMRUT GERÇEKTE KİMDİ? 24 Aralık 2025, Çarşamba 00:30 A+ A- Akad Kralı Sargon, Nemrut’un özbeöz dedesidir. Sargon, Akad Devleti’nin asıl kurucusudur. Normalde Sümer şehir devletlerinden birinde kralın sakisiyken zekâsıyla bütün sistemi ele geçiriyor ve yeni bir devletin kurucusu oluyor. Nemrut’un kim olduğunu anlamak için bu süreci iyi okumak gerekiyor. Ben bunları Ludingirra denilen Sümerli bir öğretmenin tabletlerinden biliyorum. Tabletinde “Zaman o zaman değil, gençler çok bozuldu” diyor. Kimse Sümerce konuşmuyor, herkes Akadça konuşuyor. Sümerliler Akadlılarla evleniyor. Lafın devamında Sargon’a ve torununa sert eleştiriler getiriyor. Ludingirra, Sümer şehir devletlerinin medeni olduğunu, dünyaya medeniyet öğrettiklerini söylüyor. Ama Sargon’un bir şehir devletini ele geçirdiğini, sonra diğerlerini tek tek aldığını anlatıyor. Ardından torunundan bahsediyor: Akad Kralı Naramsin. “Hepsini ele geçirdi” diyor. Sargon hiçbir zaman “Ben tanrıyım” demiyor. Tabletlerinde zaferlerini Ay Tanrısı Sin’e ve Güneş Tanrısı Şamaş’a bağlıyor. Ama Naramsin böyle değil. “Ben yaptım, ben yarattım” diyor. Tanrıları kendisine hizmetçi gibi görüyor, tanrı gibi konuşuyor. Ludingirra diyor ki Naramsin döneminde baskı o kadar arttı ki Sümerce konuşmak ve öğrenmek yasaklandı. Tapınaklardaki heykeller kendi heykelleriyle değiştirildi. Yazılar değiştirildi. Bu yüzden Nemrut’un Kur’an’da geçen Nemrut’un Akad Kralı Naramsin olduğuna %99 inanıyorum. Bunu ilk kez ben söylemiyorum. Alman araştırmacılar da Naramsin olduğunu ifade ediyor. Nemrut ismi Kur’an’da geçmez. Biz bu ismi İslami kaynaklardan biliyoruz. Kadı Beyzavi tefsirinde Nemrut’un “yeryüzünde ilk kez ben tanrıyım diyen adam” olduğu söylenir. Arkeoloji de aynı şeyi söylüyor: İlk kez kendini tanrı ilan eden kral Naramsin’dir. Naramsin M.Ö. 2300’lerde yaşadı. Bu da Hazreti İbrahim’in yaklaşık 4300 yıl önce yaşadığını gösterir. O dönemin şartlarında Nemrut’un karşısına çıkıp konuşmak büyük cesaret ister. Hazzreti İbrahim olmak kolay değilmiş. Naramsin’in zafer steli bugün Paris Louvre Müzesi’ndedir. Başında boynuzlu bir başlık vardır. Bu başlık tanrılara özeldir. İlk kez bir kral bunu takar. Gözleri göğe, Sin ve Şamaş’a bakar. Zagros Dağları’nı ele geçirdiğini anlatır. Ayaklarının altında ezilen halklar vardır. Kendini bütün tanrıların üstünde görür. Asırlar sonra bir Elam kralı bu steli bulur. Arka yüzüne yazı yazar: “Ünlü büyük kral Naramsin’in zafer stelini buldum, tanrıma hediye ettim.” Bu da Nemrut’un asırlar sonra bile bilindiğini gösterir. 1974’te Habur sınırına yakın bir köyde 17 cm’lik bir heykel bulunur. Setki heykeli. Altındaki Akadça yazı Nemrut’un kendini neden tanrı ilan ettiğini anlatır. “Ben istemedim, halklar istedi” der. 2003’te Bağdat Müzesi yağmalandığında bu heykel kaybolur, sonra bir kuyuda bulunur ve yeniden müzeye getirilir. Diyarbakır, Urfa, Harran, Silvan bölgesi Nemrut’un hâkimiyet alanıdır. Diyarbakır İçkale’de Sargon’a ait heykeller bulunmuştur. Pir Hüseyin köyünde Naramsin’e ait gerçek tasvirlerden biri çıkarılmıştır. Bu eserler depolarda kalmamalı, sergilenmelidir. İnsanlar arkeolojiyi sıkıcı buluyor çünkü doğru anlatılmıyor. Eğer bu taşın Nemrut olduğu anlatılırsa insanlar ona yapışır. İnsan bildiğinden bilmediğine yürür. Tarih ve arkeoloji böyle sevilir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/nemrut-gercekte-kimdi-233
.KUDÜS ASLINDA KİMİN 31 Aralık 2025, Çarşamba 00:25 A+ A- İsrail Başbakanı Netanyahu, yanında Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı ile birlikte Kudüs’te bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a seslenerek, “Kudüs sizin değildir, Kudüs bizimdir” ifadelerini kullandı. Ardından da bir kitabenin adını gündeme getirdi ve bu kitabeyi yıllardır Türkiye’den istediklerini, ancak kendilerine verilmediğini söyledi. Netanyahu’nun bu çıkışı, Kudüs’ün tarihsel aidiyeti meselesini ve söz konusu kitabenin neden bu kadar önemli görüldüğünü yeniden gündeme taşıdı. Kudüs gerçekte kime aittir, bu kitabe neden ısrarla talep edilmektedir ve tarih bu konuda ne söylemektedir soruları, meselenin merkezinde yer almaktadır. Söz konusu kitabe, Kudüs’te Silvan bölgesinde bulunan ve yeraltından geçen bir su tüneline aittir. Bu tünel, Asur Kralı Senherib’in Kudüs’ü kuşatma ihtimaline karşı, şehirdeki suyun kesilmesini önlemek amacıyla yapılmıştır. Şehrin dışında bulunan su kaynağının yerin altına alınarak surların içine aktarılması hedeflenmiş, bu amaçla yaklaşık bir kilometre uzunluğunda bir tünel kazılmıştır. Tünel iki ayrı ekip tarafından, biri şehirden diğeri su kaynağından olmak üzere kazılmış, yerin altında birbirlerinin sesini duyarak birleşmişlerdir. Bu olay, tünelin içindeki yekpare kaya üzerine altı satırlık bir yazıyla kaydedilmiştir. Bu yazı, krallardan ya da kutsal bir iddiadan söz etmemekte, yalnızca tünelin nasıl kazıldığını ve suyun şehre ulaştırıldığını anlatmaktadır. Fenike alfabesinin uzantısı olan eski İbraniceyle yazılmıştır ve milattan önce 700’lü yıllara tarihlenmektedir. Bugün İsrail tarafının Kudüs’te Yahudi varlığına dair sunduğu tek yazılı delil olarak bu kitabe gösterilmektedir. Bu nedenle kitabe, siyasi bir iddianın merkezine yerleştirilmiştir. Oysa Kudüs’ün tarihine bakıldığında, şehir çok daha eski ve çok katmanlı bir geçmişe sahiptir. Davut ve Süleyman peygamberlerden önce bu topraklarda Hititler, Aramiler ve Yabusiler yaşamıştır. Daha sonra Romalılar hâkim olmuş, milattan sonra 135 yılında Roma İmparatoru Hadrian Yahudileri şehirden tamamen çıkarmış ve Kudüs’te Yahudi yerleşimini yasaklamıştır. Bu yasak, Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethettiği 638 yılına kadar sürmüş, bu süre zarfında şehirde tek bir Yahudi yaşamamıştır. Hazreti Ömer’in fethiyle birlikte Kudüs, İslam medeniyetinin hâkimiyetine girmiş ve asırlar boyunca Müslüman yönetimler tarafından idare edilmiştir. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Memlükler ve Osmanlılar döneminde şehirde huzur ve istikrar sağlanmıştır. Özellikle Osmanlı döneminde, 401 yıl boyunca Kudüs’te farklı inançlar barış içinde yaşamıştır. Bugün şehirde görülen yüzlerce Osmanlı, Selçuklu ve Memlük kitabesi, bu uzun hâkimiyetin somut belgeleridir. Buna karşılık Yahudilerin Kudüs’teki hâkimiyet süreleri oldukça sınırlıdır. Davut ve Süleyman döneminden Babil işgaline kadar yaklaşık 586 yıl, Haşmonatlar döneminde kısa bir yerel yönetim ve Barkohba isyanı sırasında üç yıllık bir hâkimiyet söz konusudur. Toplamda bu süreler 600 yılı bile bulmamaktadır. Buna rağmen, 1967’den sonra Doğu Kudüs’te yapılan yoğun kazılarla, şehirde Yahudi varlığına dair delil bulunmaya çalışılmıştır. Ancak bu kazılardan çıkanların büyük bölümü Roma İmparatoru Hadrian dönemine ait kalıntılar olmuştur. Söz konusu Silvan Kitabesi de bu çabaların merkezine alınmıştır. Kitabe, Osmanlı döneminde 1882 yılında Kudüs’ten İstanbul’a, korunma amacıyla getirilmiştir. Bir Yunan turist tarafından yerinden sökülmeye çalışılırken fark edilmiş, Osmanlı yetkilileri tarafından ele geçirilmiş ve İstanbul’a gönderilmiştir. Sultan II. Abdülhamit döneminde bir süre Yıldız Sarayı’nda sergilenmiş, ardından Osman Hamdi Bey’in yönetimindeki Arkeoloji Müzesi’ne teslim edilmiştir. Bugün hâlâ müze deposunda, en sıkı koruma altında muhafaza edilmektedir. İsrail’in bu kitabeyi 1998’den itibaren defalarca talep etmesine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu talepleri reddetmiştir. Gerekçe açıktır: Kitabe, Doğu Kudüs’te bulunmuş bir eserdir ve Doğu Kudüs uluslararası hukuka göre Filistin toprağıdır. Ayrıca kitabe Osmanlı döneminde meşru yollarla İstanbul’a getirilmiştir ve İsrail’in bu eser üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Netanyahu’nun Kudüs’ün kendilerine ait olduğu iddiasını dayandırdığı bu kitabe, aslında bir su tünelinde çalışan işçilerin bıraktığı altı satırlık bir yazıdan ibarettir. Buna karşılık Kudüs’ün sokakları, meydanları ve özellikle Mescid-i Aksa avlusu, yüzlerce İslamî kitabe ile doludur. Bu kitabeler, yüzyıllar boyunca bu şehre kimlerin hâkim olduğunu açıkça göstermektedir. Kudüs, tek bir dönemin ya da tek bir topluluğun değil, insanlık tarihinin ortak mirasıdır. Ancak tarihsel gerçekler, bu şehrin en uzun süreli, en istikrarlı ve en adaletli yönetimini Müslümanların sağladığını ortaya koymaktadır. Bugün altı satırlık bir su tüneli kitabesi üzerinden Kudüs’ün aidiyetini tartışmaya açmak, tarih karşısında tutunacak başka bir delilin olmadığını da gözler önüne sermektedir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kudus-aslinda-kimin-246
.AVATAR FİLMİ İZLENMELİ Mİ? 07 Ocak 2026, Çarşamba 00:25 A+ A- Bugün ele alınan film, ilk bakışta tarih ya da sanat tarihiyle doğrudan ilişkili gibi görünmese de, derinlikli bir okuma yapıldığında çok katmanlı bir düşünce dünyasına kapı aralamaktadır. Bu bağlamda Avatar filmi, yalnızca bir bilim kurgu yapımı olarak değil; sanat, inanç, felsefe ve insanlık tasavvuru üzerinden okunabilecek bir eser olarak değerlendirilmektedir. Avatar’ın özellikle birinci filmi, güçlü bir felsefi altyapıya sahiptir ve bu altyapı, ikinci filmle birlikte karşılaştırmalı olarak ele alındığında daha da görünür hâle gelmektedir. Avatar’ın üzerinden uzun süre geçmiş olması, yeni bir izleyici kitlesinin bu filmi hiç tanımamasına da yol açmıştır. Buna rağmen film, yalnızca sinema salonlarında değil; Topkapı Sarayı gibi tarihî mekânların anlatımlarında dahi kendine yer bulabilecek niteliktedir. Bunun temel nedeni, Avatar’ın görsel dünyasının, yüzyıllar önce Osmanlı sanatında karşılığı bulunan bir estetik anlayışı çağrıştırmasıdır. Topkapı Sarayı’nda Sultan İbrahim tarafından inşa ettirilen Sünnet Odası’nın duvarlarındaki çinili panolar, Avatar ile kurulan bu bağlantının en çarpıcı örneklerinden biridir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Tebriz’den İstanbul’a gelen ünlü sanatçı Şahkulu tarafından yapılan bu panolar, tek parça hâlinde devasa boyutlarda tasarlanmıştır. Bu panolarda, doğrudan herhangi bir canlıyı birebir kopyalamayan; Allah'ın "celle celalühü" yarattığı varlıklardan esinlenerek oluşturulmuş fantastik hayvanlar, bitkiler ve kuşlar yer almaktadır. Yerden yüzlerce metre yukarı uzanan orman tasvirleri, olağanüstü bir tabiat algısı sunmaktadır. Avatar filminde de benzer bir anlayış göze çarpmaktadır. Pandora gezegeninde tasvir edilen ormanlar, yeryüzünde karşılığı olmayan; ancak tanıdık unsurlardan oluşan, son derece zengin ve hayranlık uyandırıcı bir ekosistemi yansıtmaktadır. Filmdeki bu görsel dünya, sanatçının yaratılmış olanı çok iyi gözlemleyip yeni bir terkiple sunmasının bir sonucudur. Bu yönüyle Avatar, bir “yaratma” değil, güçlü bir “toplama ve yeniden kurgulama” örneği olarak dikkat çekmektedir. Avatar’ın izleyicide bıraktığı en güçlü etkilerden biri, cennet tasavvurunu yeniden düşünmeye sevk etmesidir. Basit ve alışıldık cennet imgelerinin ötesinde, Pandora gezegeninde sunulan hayat; çeşitlilik, estetik ve uyum açısından son derece zengindir. Bu durum, “Eğer bir insan böyle bir dünya kurgulayabiliyorsa, Allah’ın (celle celalühü) vaad ettiği cennet nasıl olur?” sorusunu kaçınılmaz hâle getirmektedir. Filmin birinci bölümünde en dikkat çekici unsurlardan biri, başrol karakterinin yürüme engelli olmasıdır. Jake Sully karakteri, tekerlekli sandalyeye mahkûm bir asker olarak Pandora’ya gönderilir. Avatar bedenine geçtiği ilk anda ayaklarını oynatması, yere basması ve koşması, filmin en etkileyici sahneleri arasında yer almaktadır. Bu sahne, “İnsanlar uyumaktadır, ölünce uyanırlar” hadisini çağrıştıran güçlü bir sembolizm barındırmaktadır. Avatar’da dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında kurulan bu örtük bağ, filmin felsefi yönünü derinleştirmektedir. Pandora’daki yaşam, insanın dünyadaki eksikliği ve acziyetine karşılık, mükemmele yakın bir düzen sunmaktadır. Bu bağlamda film, geçicilik, bedenin sınırlılığı ve ruhun arayışı gibi temaları ön plana çıkarmaktadır. Film aynı zamanda modern dünyanın sömürgeci anlayışına yönelik güçlü bir eleştiri içermektedir. Pandora’ya “medeniyet götürme” iddiasıyla gelen insanlar, aslında gezegenin tüm kaynaklarını sömürmekte ve yerli halkın yaşam alanlarını yok etmektedir. Bu durum, tarihte yaşanmış sömürgecilik örnekleriyle büyük benzerlik taşımaktadır. Film, bu eleştiriyi açıkça ve çekinmeden yapmasıyla dikkat çekmektedir. Avatar’da öne çıkan bir diğer önemli kavram, “boş zihin” meselesidir. Jake Sully’nin “Ben askerim, beynim boş” ifadesi, önyargılardan arınmış olmanın önemine işaret etmektedir. Bu durum, İslam tarihinde Hz. Muhammed'in "sallallahu aleyhi ve sellem" ümmi oluşuyla paralel bir anlam taşımaktadır. Önceden doldurulmamış bir zihnin, hakikati daha saf bir şekilde kabul edebilmesi vurgulanmaktadır. Filmin finaline doğru, Eywa adı verilen yaratıcı güçle kurulan bağ, sebeplerin tükendiği anda ilahi yardımın gelişini sembolize etmektedir. Pandora’daki canlıların, doğanın ve hayvanların insanlara karşı birleşmesi, Fil Suresi’ndeki Ebabil Kuşları kıssasını çağrıştırmaktadır. Bu sahneler, ilahi kudretin karşısında hiçbir teknolojik gücün duramayacağını güçlü bir görsel anlatımla sunmaktadır. Avatar 2’ye gelindiğinde ise anlatının odağı belirgin biçimde değişmektedir. Birinci filmde tüm Pandora için mücadele eden Jake Sully, ikinci filmde ailesini merkeze alan bir karakter hâline gelmiştir. Bu durum, anlatının evrensel boyutunu daraltmakta ve hikâyeyi daha bireysel bir çerçeveye sıkıştırmaktadır. Buna rağmen film, görsel açıdan olağanüstü bir zenginlik sunmaktadır. Özellikle su altı dünyasının tasviri, Avatar 2’nin en dikkat çekici yönlerinden biridir. Deniz altındaki yaşam, balinalar ve diğer deniz canlıları, Allah’ın "celle celalühü" yarattığı çeşitliliği bir kez daha hayranlık uyandıracak şekilde yansıtmaktadır. Film boyunca izleyici, su altındaki bu dünyada yaşama isteğini defalarca hissetmektedir. Ancak Avatar 2’de felsefi ve metafizik derinlik, birinci filme kıyasla daha sınırlı kalmaktadır. Film, daha çok görsel bir şölen sunmakta ve üçüncü filme hazırlık niteliği taşımaktadır. Büyük çatışmanın ve derinlikli anlatının asıl olarak Avatar 3’te ortaya çıkacağı hissi güçlüdür. Avatar serisi, yalnızca bir bilim kurgu filmi olmanın ötesinde; insanın varoluşunu, dünya hayatının geçiciliğini, sömürgeciliği, inancı ve ahlaki değerleri düşündüren çok katmanlı bir anlatı sunmaktadır. Özellikle birinci film, felsefi ve dini çağrışımlarıyla izleyicide derin izler bırakmaktadır. İkinci film ise görsel açıdan son derece etkileyici olmakla birlikte, anlatısal derinlik bakımından daha sınırlı kalmaktadır. Buna rağmen Avatar 2, Allah’ın "celle celalühü" yarattığı çeşitliliği ve tabiatın ihtişamını farklı bir perspektiften sunması açısından izlenmeye değer bir yapım olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak Avatar, insanı hem kendisiyle hem de inançlarıyla yüzleştiren; bakıldığında yalnızca bir film değil, derin bir düşünme daveti sunan bir anlatı olarak değerlendirilebilir. Avatar 3’ün ise bu düşünsel mirası daha ileri taşıması beklenmektedir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/avatar-filmi-izlenmeli-mi-260
.UNUTULAN KASİDE TOPKAPI SARAYI'NIN DEPOLARINDA ÇIKTI 14 Ocak 2026, Çarşamba 01:18 A+ A- Kaside-i Münferice denildiğinde, sokakta rastgele sorulacak yüzlerce insandan çok azının bu isme aşina olduğu görülür. Belki kandil gecelerinde, özel günlerde ya da cuma günleri bu metni okuyanlar vardır; fakat genel olarak Kaside-i Münferice, toplumun büyük bir kısmı tarafından bilinmeyen bir metindir. Oysa bu kaside, yüzyıllar boyunca bir şiirden öte, bir dua gibi okunmuş, sıkıntı anlarında insanların sığındığı bir metin olmuştur. Kaside-i Münferice Arapça yazılmış bir kasidedir. Ancak onu sıradan bir şiirden ayıran en önemli özellik, mısralarının ana kaynağını Kur’an’dan almasıdır. Bu sebeple yüzyıllar boyunca dinî bir metin gibi kabul edilmiş ve dua niyetiyle okunmuştur. İslam geleneğinde bazı şiirler, içerikleri ve derinlikleri sebebiyle dua yerine geçmiştir. Mevlid-i Şerif bunun en bilinen örneklerinden biridir. Süleyman Çelebi’nin Peygamber Efendimiz’in doğumunu anlattığı bu eser, özel günlerde okunmuş, hayırlara vesile kabul edilmiştir. Çünkü bazı metinler, sıradan insanların yaptığı dualardan farklı olarak, çok daha derin, çok daha kuşatıcı cümlelerle kaleme alınmıştır. Bu yüzden peygamber duaları, büyük âlimlerin ve salih insanların duaları nesiller boyunca okunmuş, korunmuş ve aktarılmıştır. Kaside-i Münferice de bu geleneğin önemli örneklerinden biridir. Kaside-i Münferice’nin müellifi, lakabıyla tanınan büyük bir âlim ve şair olan İbnü’n-Nahvî’dir. Asıl adıyla değil, Arap dili ve grameri alanındaki derin bilgisi sebebiyle “Nahiv ilminin âlimi” anlamına gelen bu lakapla anılmıştır. İbnü’n-Nahvî, Malazgirt Zaferi’nden yaklaşık elli yıl sonra, 1119 yılında vefat etmiş, Büyük Selçuklular döneminde yaşamış önemli bir ilim ve irfan insanıdır. Aynı zamanda İmam Gazâlî Hazretleri’nin çağdaşıdır ve onun İhya-u Ulumiddin adlı eserini sürekli okumuş, talebelerine okutmuştur. Hayatı boyunca verdiği derslerden hiçbir ücret almamış, İhya-u Ulumiddin’i defalarca okuyarak ezberlemiştir. İmam Gazâlî, İbnü’n-Nahvî’yi yakından tanımış, onu sevmiş ve insanlara tavsiye etmiştir. Hatta bazı kaynaklarda, ilim ve irfan bakımından İmam Gazâlî ile aynı seviyede anıldığı ifade edilmiştir. İbnü’n-Nahvî’nin birçok şiiri ve kasidesi bulunmakla birlikte, Kaside-i Münferice asırları aşarak sonraki yüzyıllara ulaşan en meşhur eseridir. Bu kaside, pek çok dua kitabına girmiş, âlimler tarafından özellikle sıkıntı zamanlarında okunması tavsiye edilmiştir. Kaside-i Münferice’nin yazılışına dair anlatılan hadise, bu metnin neden bu kadar değerli görüldüğünü de ortaya koymaktadır. Tunuslu olan İbnü’n-Nahvî, bir gün eşkıyalar tarafından soyulmuş, bütün malı gasp edilmiştir. Bu olay karşısında büyük bir üzüntü ve çaresizlik yaşamış, Allah’a yönelerek uzun uzun dua etmiştir. İşte bu yakarışın sonucunda Kaside-i Münferice’yi kaleme almıştır. Rivayete göre, kaside yazılıp yayıldıktan sonra, malını gasp eden kişi rüyasında korkutucu bir uyarı almış, ertesi gün gasp ettiği her şeyi sahibine iade etmiştir. Bu olaydan sonra kaside, dua gibi okunmaya başlanmış ve ünü hızla yayılmıştır. Kaside-i Münferice’nin içeriği, sıkıntı yaşayan insanların bu sıkıntılardan kurtuluşunu anlatmaktadır. Zaten ismi de bu anlamı taşımaktadır: ferahlık, genişlik ve kurtuluş. Kur’an ayetlerinden beslenen bu metin, sonraki âlimler tarafından büyük bir muhabbetle karşılanmış, “sıkıntı anında okuyan felaha erer” denilerek tavsiye edilmiştir. Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî Hazretleri ve Esad Erbilî Hazretleri gibi büyük mutasavvıflar, bu kasidenin faziletinden bahsetmiş, kendileri de okumuş ve talebelerine okutmuşlardır. Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî Hazretleri’nin Mecmuatü’l-Ahzâb adlı meşhur dua kitabında Kaside-i Münferice yer almakta ve özellikle sabah namazlarından sonra okunması tavsiye edilmektedir. Esad Erbilî Hazretleri de bu kasideyi çok kıymetli ve faziletli bulmuş, okunmasını özellikle vurgulamıştır. Her iki zat da bu metni sıradan bir şiir olarak değil, kabul görmüş bir dua olarak değerlendirmiştir. Osmanlı döneminde de Kaside-i Münferice’ye büyük bir değer verilmiştir. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve yıllarca depolarda saklı kalan çini levhalar, bu kasidenin mısralarını baştan sona ihtiva etmektedir. Bu çiniler, Osmanlı’nın son döneminin önemli sanatkârlarından Hafız Mehmet Emin Efendi tarafından hazırlanmıştır. Hem hattat hem de çini ustası olan bu sanatçı, Kütahya’da yetişmiş, Topkapı Sarayı’ndaki pek çok çiniyi imal etmiş ve onarmıştır. Eyüp Sultan’da Sultan Mehmet Reşad’ın türbesindeki çiniler de onun eseridir. 1914 yılında hazırlanan bu çini levhalar, hangi mekânda kullanılacağı bilinmeden saray depolarına kaldırılmış ve yaklaşık bir asır boyunca gözlerden uzak kalmıştır. Yapılan araştırmalara göre, bu eserlerin Sultan II. Abdülhamid döneminde sipariş edilmiş olabileceği düşünülmektedir. Ancak Yıldız Sarayı’nda mı, Şale Köşkü’nde mi yoksa başka bir mekânda mı kullanılacağı kesin olarak bilinmemektedir. Bildiğimiz tek şey, bu kıymetli eserlerin yıllarca depolarda saklı kaldığı ve ancak yakın dönemde sergilenerek gün yüzüne çıkarıldığıdır. Hafız Mehmet Emin Efendi’nin hayatı ise bu sanat eserlerine ayrı bir anlam kazandırmaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarında Yunan işgali sırasında direnişe katılmış, bu nedenle esir edilmiş ve işkence altında şehit edilmiştir. Böylece Kaside-i Münferice’nin çinilere dökülmüş mısraları, bir şehit sanatçının emeğiyle günümüze ulaşmıştır. Kaside-i Münferice, yalnızca Arapça yazılmış bir kaside değil; asırlar boyunca okunmuş, benimsenmiş ve dua niyetiyle dilde ve gönülde yer etmiş bir metindir. İbnü’n-Nahvî’nin yaşadığı sıkıntıdan doğan bu kaside, sonraki yüzyıllarda âlimlerin, mutasavvıfların ve sanatkârların ilgisiyle korunmuş ve aktarılmıştır. Ahmet Gümüşhanevî Hazretleri ve Esad Erbilî Hazretleri gibi büyük isimlerin tavsiyeleri, bu metnin dinî hayattaki yerini daha da güçlendirmiştir. Topkapı Sarayı’ndaki çini levhalar ise Kaside-i Münferice’nin Osmanlı kültür ve sanatındaki karşılığını gözler önüne sermektedir. Bu levhalar, hem İbnü’n-Nahvî’nin ilim ve duasını hem de Hafız Mehmet Emin Efendi’nin sanatını ve şehadetini temsil etmektedir. Bugün bu eserleri görmek, yalnızca bir sanat tecrübesi değil; aynı zamanda bir dua geleneğiyle, bir ilim mirasıyla ve bir tarih bilinciyle buluşmaktır. Üç ayların, kandil gecelerinin ve Ramazan ayının yaklaştığı bu mübarek zaman dilimlerinde Kaside-i Münferice’yi okumak, geçmişten gelen bu güçlü mirası yeniden hatırlamak anlamına gelmektedir. Çünkü bu kaside, yüzyıllardır sıkıntı anlarında okunan, ferahlık ve umut telkin eden bir dua olarak yaşamaya devam etmektedir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/unutulan-kaside-topkapi-sarayinin-depolarinda-cikti-273
.ANADOLU SELÇUKLU’NUN SON BAŞKENTİ SAMSUN 21 Ocak 2026, Çarşamba 00:25 A+ A- Samsun müzesini gezerken şunu düşündüm, Ben olsam Samsun müze yetkilileri olarak Anadolu'nun son dönem paraları olan Anadolu Selçuklu paralarına özel bir salon açardım. Anadolu Selçuklu’nun son hükümdarları Samsun il sınırları içinde yaşadığı için biz bunları görmek zorundayız. Son Selçuklu sultanı kimdi? Gıyaseddin Mesut’tu. Gıyaseddin Mesut’un burada parası var, Samsun’da. Anadolu Selçuklu’nun son başkenti neresiydi? Samsun’du, Vezirköprü’ydü, Havza’ydı. Ve onun için bizim “Anadolu Selçuklu’nun son yönetim merkezi Samsun’dur” diye bangır bangır bağırmamız lazım. Konya ne diyor? Anadolu Selçuklu’nun başkenti benim diyor. Kayseri ne diyor? İkinci başkenti benim diyor. Sivas ne diyor? Üçüncü başkenti benim diyor. Samsun ne diyor? Hiçbir şey söylemiyor. Son başkenti biziz diye bağırmalısınız Samsunlular. Müzede, İlkçağdan bir girdik, Hititler dedik, Antik Roma dedik, Hristiyan Roma dedik. Helenistik dönemi gördük, Mihridatları gördük. Osmanlı'yı gördük. Selçuklu’yu çok göremedik. Oysaki müzeye gitme sebeplerimden biri de oydu... Aslında şuanki müzenin yerinde eski, küçücük bir müze vardı. Ben o müzeye belki on defa gitmişimdir. Her Samsun’a geldiğimde “hadi bir daha gidelim” derdim. Hep derdim ki Samsun bunu hak etmiyor, büyük bir müze lazım, kim bilir neler var sergilenecek. Tebrik ediyorum emeği geçen herkesi, müze çok güzeldi. Ama bir kardeşiniz olarak ufacık bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Siz size ait bir büyüklüğün maalesef farkında değilsiniz kıymetli Samsunlular. Çünkü Anadolu Selçuklu Devleti’nin son yönetim merkezi burasıydı. Ben Konya’ya da gidiyorum, Kayseri’ye de gidiyorum, Beyşehir’deki Kubadabad saraylarına da geziyorum. Kitabımın üçüncü cildi Samsun’la bitecek. Niye? Çünkü Anadolu Selçuklu’nun şiiri türküsü burada sona erdi. Konya’da sona ermedi. Geçtiğimiz yıllarda son Anadolu Selçuklu sultanı Gıyaseddin Mesut’un mezarı Havza’nın bir köyündeymiş diye söylenti çıktı. Çünkü ikinci Gıyaseddin Mesut gerçekten burada yaşamıştı. Hatta onun oğlu, sultan değil ama bölgenin yöneticisi olan Taceddin Altuntaş'ın mezarı da şu an Vezirköprü’nün köyünde. Geçen yıl gittim o köye uğradım. Köyün mezarlığının içinde kabri var. Son Anadolu Selçuklu hükümdarının oğlu, kırk yıl Samsun, Havza, Vezirköprü, Bafra bütün burayı yönetmiş bu adam ve mezarı Samsun'da bir köyde. Mezar taşında “Hüvel baki, baki olan Allah’tır. Sultan Taceddin Altunbaş bin Sultan Gıyaseddin Mesut” yazar. Havza’da ikinci Gıyaseddin Mesut’un kaplıcası var. Geçen yıl gittim, hamamın içinde çekim yaptım. Anadolu Selçuklu döneminde yapılmış bir kaplıca var. Orijinal hamamlarıyla duruyor ve kimse gitmiyor. Havza’ya gidilmeli, oraya uğranmalı. Moğollar Anadolu’yu işgal etmişti. Kösedağ Savaşı’nda ordular yenilmişti. Anadolu üçe bölündü. İşte bu kargaşa içinde ikinci Gıyaseddin Mesut Samsun’a kaçtı, devletini buradan yönetti ve burada öldü. Cenazesi daha sonra Konya’ya dedelerinin yanına götürüldü. Onun için kıymetli Samsunlu yetkililerimiz, müze yetkililerimiz; sizin Samsun mezarlıklarından çıkma iki tane çok güzel Selçuklu lahdiniz var. Selçuklu sultanlarının paraları, defineleriniz var. İkinci Gıyaseddin Mesut’un avuç avuç parası var sizde. Bence müzede aynı Romalılarda, Helenistik dönemde yaptığınız gibi Selçuklu dönemini de ayrı bir bölüm yapın. Ayrılan kısım çok kısa, bu kadarcık olmaz. “Samsun’daki Selçuklular” diye bir başlık atın. Herkes bir şaşırsın. Selçukluların Samsun’da ne işi var desinler. Milletin ayarlarıyla bir oynayın ve anlatın. Mesela Altuntaş köyündeki mezarın fotoğrafını koyalım, köyün fotoğrafını koyalım, Gıyaseddin Mesut’un Havza’daki kaplıcasının fotoğrafını koyalım. Selçuklu paralarını, lahitleri koyalım. Daha başka bulduğumuz Selçuklu izleri varsa onları da koyalım ve müzede dört başı mamur bir Selçuklu köşesi olsun. Bu Samsun’a çok yakışacaktır. Eski Samsun müzesi çok küçük mütevazı bir binaydı, şimdi büyük ve görkemli oldu. Ama bu görkemin içinde Selçuklu’nun sesi çok cılız kalmış. Anadolu Selçuklu’nun son yönetim merkezi olan Samsun bunu hak etmiyor. Bu şehir kendi tarihine sahip çıkmalı, sesini yükseltmeli. Evet, müze ilk çağdan başlıyor, kronolojik olarak ilerliyor. Hititler, Roma, Helenistik dönem, hepsi var. Ama Selçuklu’ya gelince iki lahit ve birkaç para ile geçiştiriliyor. Oysa bu topraklarda bir devletin son nefesi verilmiş, türküsü burada susmuş. Ben Samsun’u gezerken şunu hissettim: Bu şehir büyük bir hazinenin üzerinde oturuyor ama bunun farkında değil. Eğer bu müzede güçlü bir Selçuklu bölümü açılırsa, Havza’daki kaplıca, Vezirköprü’deki mezar, Altuntaş köyü, hepsi bir bütün olarak anlatılırsa Samsun bambaşka bir kimlik kazanır. Onun için son sözüm şudur: Anadolu Selçuklu’nun son başkenti Samsun’dur. Bu hakikat müzenin duvarlarında, sokakların tabelalarında, insanların dilinde yerini almalıdır. Samsun kendi tarihini yüksek sesle söylemeli ve bu mirasa sahip çıkmalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/anadolu-selcuklunun-son-baskenti-samsun-286
.HAKKARİ‘DE STELLERİN BULUNDUĞU YER NEDEN ŞANTİYE DEPOSU OLDU? 28 Ocak 2026, Çarşamba 00:30 A+ A- Sizlere Hakkari Kalesi’ne doğru tırmanırken göreceğiniz, 1990’lı yıllarda tamamen tesadüfen bulunmuş, dünya arkeolojisini yerinden oynatmış Hakkari stellerinin bulunduğu yeri anlatmak istiyorum. Bugün Van Müzesi’nde sergilenen, kime ait olduğu hâlâ net olarak tespit edilemeyen, dünya tarihinin en ilginç arkeolojik buluntularından biri sayılan o taşların çıktığı yer, Hakkari'de kuytu bir yerde kalmış. Hakikaten insanın aklının almadığı bir hikâyesi var bu durumun. Bulunan şeyler çok özel ve bulunma şekli de çok acayip. İnsan “ya Allah buradan mı çıktı bunlar” demeden edemiyor. Hakkari tarihinin ne kadar eskilere gittiğini gösteren müthiş bir tablo bu. Hakkari iki dağın arasında, bir vadi içerisinde yer alıyor. Bir tarafında Bay Kalesi, diğer tarafında Hakkari Kalesi var. Asırlar boyunca Hakkari beyleri bu coğrafyada hüküm sürmüş. Bu yer hiç ummayacağınız bir yerde. Eğer önünde toprak damlı bir ev olmasaydı, belki de kaleler, o taşlar bugün ortaya hiç çıkmamış olacaktı. Hakkari'de evlerin üstü neden toprak damlı biliyor musunuz? Çünkü Hakkari’nin coğrafyasında evler tarihten bu yana hep böyle yapılmış. Kışın çok kar yağdığı için zamanla karlar eriyor, üstteki toprak akıyor. İnsanlar her yıl yaz sonunda, kışa hazırlık olsun diye sağdan soldan ince toprak topluyor. O toprağı damın üzerine yayıyorlar. Sonra “lov” denilen, iki ucu delikli bir taşla, özel bir aparatı kullanarak o toprağı yuvarlayıp sıkıştırıyorlar. Amaç, kışın kar ve yağmur yağdığında suyun eve akmaması. Stellerin bulunduğu bölgenin önündeki evin sakinleri de bir gün aynı şeyi yapmaya karar veriyor. “Dama toprakla destek yapalım” diyorlar. Toprağı nereden bulalım derken evlerinden çıkıyorlar ve Hakkari Kalesi’nin eteğine geliyorlar. İnsan inanmak istemiyor ama gerçek bu. Dünyayı sallayan taşlar tam olarak bu hikayeyle Hakkari Dağı'nın eteklerinden çıkmış. Lakin günümüzde o bölgede demirler, mıcırlar, kumlar, inşaat atıkları var. O tarihi taşların çıktığı yer bugün bir inşaat deposuna dönmüş durumda. “Bu olamaz” diyorsunuz, haklısınız. Ama maalesef gerçek bu. O evin sakinleri buradan toprak almaya çalışırken büyük, devasa taşlara rastlıyor. Taşları çevirdiklerinde üzerlerinde insan figürleri olduğunu görüyorlar. Kafalar, omuzlar, beller, hatta ayaklara kadar işlenmiş figürler. Bellerinde kemerler var. Kimileri savaşçı, silahları var. Kimilerinin yanında atlar, köpekler, vurulmuş hayvanlar bulunuyor. Yanlarında daha küçük boyutlu insanlar var; eşleri, çocukları ya da hizmetçileri olduğu düşünülüyor. Kertenkeleye benzeyen sürüngen figürleri var. At olduğu düşünülen hayvanlar var. Yani atı kullanan, atı evcilleştirmiş bir toplulukla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bu figürlerin mahrem yerleri kapalı. Erkeklik organları bir tüp içine alınmış şekilde gösterilmiş. On üç tane, gerçek insan boyutlarında, mükemmel işlenmiş taş steller. Başları bantlı, bazılarının başında tüy benzeri süslemeler var. On bir tanesi erkek, iki tanesi kadın. Kadınlardan biri oldukça çıplak tasvir edilmiş. Mezar stelleri olduğu düşünülmüş ve bunun üzerine Profesör Doktor Ali Sevim Hoca’ya haber verilmiş. Önce küçük çaplı kazılar yapılmış, ardından Ali Hoca gelmiş ve kazılar genişletilmiş. Bu on üç taşın dışında bir de yeraltı mezarı bulunuyor. Yeraltı mezarında çıkan bulgular karbon 14 yöntemiyle incelendiğinde, mezarın stellerden yaklaşık 500 yıl daha eski olduğu ortaya çıkıyor. Ama işin üzücü tarafı tam da burada başlıyor. Böyle muhteşem, dünya çapında öneme sahip bir keşif yapılıp, Hakkari’nin ve Türkiye’nin geçmişine ışık tutan buluntular ortaya çıkınca kazının devam etmesi gerekirken yarım kalıyor. Hakkari Valiliği ödenek vereceğini söylese de Eski Eserler Genel Müdürlüğü “ödeneğimiz yok” diyerek kazıyı yarım bıraktırıyor. Ne yazık ki o günden bugüne bir çivi bile çakılmamış. Bugün gelinen nokta ortada. Başka bir ülkede böyle bir yer şantiye alanına dönüşür mü? Bu taşların çıktığı alan inşaat malzemeleriyle doldurulur mu? Özel koruma altına alınmaz mı? Etrafı çevrilmez mi? Yapılması gereken çok açık. Önce alan tamamen temizlenmeli. Demirler, lastikler, atıklar kaldırılmalı. Kazı yapılan alan yeniden açılmalı, mezar odası ortaya çıkarılmalı. Alan koruma altına alınmalı. Işıklandırma yapılmalı. Ve en önemlisi, bu steller buraya geri getirilmeli. Beton yığını bir bina yapılmadan, doğayla uyumlu bir düzenlemeyle burada sergilenmeli. Hakkari’nin turizmden pay alması isteniyorsa yol haritası belli. Hakkari Kalesi yakın zamana kadar askeri bölgeydi, şimdi gezilebilir durumda. Kaleden insanın yüreğini yakan bir manzara var. Gruplar önce kaleye çıkarılmalı. O manzara Hakkari’yi anlamak için yeterli. Kaleden aşağı inerken Osmanlı öncesine tarihlenen, 11–12. yüzyıllara ait iki cami kalıntısı var. Bunlar restore edilmeli. Oradan yürüyerek stellerin bulunduğu bu alana gelinmeli. İnsanlar taşların çıktığı yeri yerinde görmeli. O teyzeyle amcanın 1998’de toprağı kazarken bu taşlara nasıl rastladığını burada öğrenmeli. Ardından Meydan Medresesi’ne inilmeli. 1701’de Hakkari Beylerinden İbrahim Bey tarafından yaptırılmış, çok güzel restore edilmiş bir yapı. Biraz aşağıda Melik Esad’ın yaptırdığı, yüzyıllarca medrese olarak kullanılmış yapı var. Daha aşağıda Zeynel Bey Medresesi var. Hepsi bir yürüyüş rotasıyla birbirine bağlanabilir. Hakkari dışında kalan tarihi kiliseler restore edilebilir. Yolları düzenlenebilir. Van–Hakkari arasında muhteşem kültür turları yapılabilir. Hakkari tarih, dinler tarihi ve turizmle dünyaya açılabilir. Bu stellerin hangi millete ait olduğu konusu hâlâ tartışmalı. Net bir isim konulamıyor. Milattan önce 3500’lere tarihleniyor. Hurilerle bağlantılı olabileceği düşünülüyor. Hint-Avrupa kökenli, atlı, avcı-toplayıcı bir topluluk olduğu tahmin ediliyor. Ama isim ne olursa olsun, bu topraklarda çıkmış bir geçmişten bahsediyoruz. Sahip çıkılması gereken bir miras bu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden, Anıtlar Kurulu’ndan, Eski Eserler Genel Müdürlüğü’nden beklenti çok net: Bu iş yarım bırakılmasın. İstekli, heyecanlı insanların önü kesilmesin. Hakkari Kalesi’nden Zeynel Bey Medresesi’ne kadar uzanan bir yürüyüş yolu açılsın. Hakkari, tarihiyle gezilebilir bir şehir olsun. Bizler de ölmeden önce Hakkari’nin bu buram buram tarih kokan coğrafyasının layıkıyla gezildiğini görelim.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hakkaride-stellerin-bulundugu-yer-neden-santiye-deposu-oldu-299
.CUMUM FETİH MESCİDİ ESKİ HALİ İLE YENİDEN İHYA EDİLDİ 04 Şubat 2026, Çarşamba 01:27 A+ A- Cumum, Medine ile Mekke arasında yer alır. Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem bu bölgeden birçok kez geçmiştir. Mekke’den Medine’ye hicret ederken buradan geçmişti. Hudeybiye barış anlaşması için 628 yılında Medine’den Mekke’ye giderken buradan geçmişti. Hudeybiye sonrası dönüşte yine buradan geçmişti. 630 yılında Mekke’nin fethi sırasında da bu güzergâh kullanıldı ve fetihten önceki sondan bir önceki gece burada konaklandı. Peygamberimizin çadırını kurduğu yer olarak bilinen bu bölge, bu hatıralar sebebiyle önem taşır. Cumum da 1500 yıl önce bugünkü evlerin ve sokakların bulunmadığını düşünmek gerekir. Burası o dönemde büyük ölçüde boş bir alandı. Belki küçük bir yerleşim vardı, fakat Cumum yine Cumum’du. Mekke’nin fethinden iki gün önce, şehre girmeden sondan bir önceki gece burada geçirildi. Bugün Cumum'da beyaz bir cami görülür. 1997 yılında yenilenmiş olan bu yapı Mescidü’l Fetih olarak bilinir. Son yıllarda tarihi eserlerle ilgili yapılan çalışmalar dikkat çeker. Eski fotoğraflarda bembeyaz ve tarihi hüviyetinden uzak bir hâli olan mescit, bugün orijinal görüntüsüne yaklaştırılmıştır. Pencereleri, kapıları ve taş dokusu eski hâlini yansıtacak biçimde düzenlenmiştir. Geçmişte birçok tarihi eser modernleştirilerek yenilenmişti. Bu anlayış Osmanlı döneminde de görülmüştü. Gelibolu’da Süleyman Paşa’nın camisinin ilk hâli korunmamış, sonraki dönemlerde farklı üsluplarla yeniden yapılmıştı. Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı bazı camilerde de benzer değişiklikler yaşanmıştı. Bu uygulamalar kötü niyetle yapılmadı; modernleştirme düşüncesiyle gerçekleştirildi. Fakat tarihi eserlerin tarihi hâliyle korunması daha uygun olur. Son dönemde Suudi Arabistan’da tarihi eserlerin orijinal görüntüsüyle korunması yönünde bir anlayışın hâkim olduğu görülür. Fetih Mescidi de 1997’deki modern hâlinden önceki görünümüne döndürülmüş ve koruma altına alınmıştır. Taif’te Hazreti Ali Camii’nin restore edilmesi, Addas’ın mescidinde sıvaların sökülerek özgün hâlin ortaya çıkarılması, Akabe Mescidi çevresinde yapılan çalışmalar bu anlayışın örnekleri arasındadır. Restorasyonlarda alttaki tarihi malzeme incelenir, orijinal doku ortaya çıkarılır. Fetih Mescidi’nin ismi Fetih Suresi’nin burada nazil olmasından gelmez. Fetih Suresi, Hudeybiye Barış Anlaşması’ndan sonra, Cumum’dan Medine yönüne doğru gidildiğinde Usfan Vadisi’ne 16 km kala bulunan Kural Gamim bölgesinde nazil olmuştur. Bu caminin bulunduğu yerde nazil olmamıştır. Mescidin eski döneminde giriş kapısının üzerinde kitabe bulunurdu. Bu kitabelerde, Peygamber Efendimizin Mekke’nin fethi sırasında burada bulunduğu ve konakladığı ifade edilirdi. Cumum şehrinin içinde kalan bu mescit, zamanla şehrin ortasında kalmış tarihi bir yapı hâline gelmiştir. Çevresindeki yapılar temizlenmekte, etrafının park ve bahçe yapılması planlanmaktadır. Tarihle modernitenin bir araya getirildiği, fakat yapının eski taş hâline döndürüldüğü bir düzenleme söz konusudur. Cumum, Mekke’ye yaklaşık 30 km uzaklıktadır. Hudeybiye de Mekke’ye 30 km mesafededir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem 622 yılında hicret ederken Hazreti Ebubekir ile birlikte buradan geçti. 628 yılında hac niyetiyle Medine’den Mekke’ye doğru hareket edildiğinde yine bu yol kullanıldı. Hudeybiye’de izin verilmediği için hac yapılamadı ve barış anlaşması imzalandı. Dönüşte Kural Gamim’de Fetih Suresi nazil oldu. 630 yılında Mekke’nin fethi sırasında İslam ordusu 10.000 sahabeyle bu güzergâhtan geldi. Şehre girmeden önceki sondan bir önceki gece burada geçirildi. Son gece ise Tuğva kuyusunun bulunduğu yerde geçirildi. O dönemde burada cami ve evler yoktu; bir çadır kuruldu ve burada namaz kılındı. Bu mescitler, o hatıralar unutulmasın diye yapılmıştır. Peygamberimizin sallallahu aleyhi ve sellem namaz kıldığı, istirahat ettiği yerler sahabe tarafından ziyaret edilmiş, buralarda namaz kılınmıştır. Ömer bin Abdülaziz Medine valisiyken bu hatıra mekânlarının mescitleştirilmesine önem vermiştir. Bu yaklaşım sayesinde bu yerler unutulmamıştır. Mescidin içi erken dönem İslam mimarisini yansıtır. Üç nefli bir yapı görülür. Erken İslam camileri enine doğru genişleyen plan şemasına sahiptir. İlk cami Kuba Mescidi’dir. Peygamber Efendimiz hicret sırasında Kuba’da dört gün kalmış ve burada namaz kılınan bir mescit yapılmıştır. İlk Mescid-i Nebevi de benzer ölçekteydi. Bu mescitte görülen yapı, o dönemin cami anlayışını hatırlatır. Üst örtüler hurma ağacı gövdeleri ve dallarıyla yapılırdı; bugün ahşapla o havayı yansıtan süslemeler yapılmıştır. Taş doku ön plandadır. Erken dönem camilerinin enine genişlemesinin iki sebebi vardır. Ön safta durmanın faziletli oluşu ve Peygamber Efendimize yakın olma arzusu. Ön saf uzadıkça daha çok kişi ön safta yer alabilir. Herkes Peygamberimize yakın namaz kılmak isterdi. Bu anlayış mimariye yansımıştır. Tarihi eserleri restore ederken orijinaline sadık kalmak gerekir. Sonradan eklenen barok, gotik ya da dönemin modasına uygun unsurlar tarihi kimliği değiştirebilir. Bursa Ulu Camii’nde ve bazı diğer yapılarda bu tür müdahaleler görülmüştür. Oysa her eser kendi döneminin ruhunu yansıtmalıdır. Bu cami, Peygamber Efendimizin çadırını kurduğu ve namaz kıldığı yer olarak bilinir. Mekke’nin fethinden iki gün önce burada gecelemiş, burada namaz kılmıştır. Bu sebeple sahabe bu yeri ziyaret etmiş, burada namaz kılmayı tercih etmiştir. Bu hatıra sebebiyle mescit yapılmıştır. Mekke’ye gelenlerin yalnızca Mescid-i Haram çevresinde kalmayıp bu tarihî güzergâhları da ziyaret etmesi gerekir. Hudeybiye’ye, Cumum’a, bu caminin bulunduğu yere gelmek mümkündür. Bir vakit namazı burada kılmak, bu hatıraları yerinde düşünmek anlam taşır. Peygamberimizin oturduğu, kalktığı, namaz kıldığı yerleri görmek isteyenler için bu mekânlar önemlidir. Mekke’nin fethi öncesi Madik Vadisi’nde 10.000 sahabeye ateş yaktırılması da bu bölgede gerçekleşmiştir. Mekke’den görülen bu ateşler, sayıca çok büyük bir ordu izlenimi vermiş, çatışma olmadan fethin gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır. Amaç, kan dökülmemesi ve insanların Müslüman olmadan ölmemesidir. Peygamber Efendimizin affediciliği ve merhameti bu süreçte açıkça görülür. Cumum’dan Mekke’ye doğru ilerleyen bu güzergâh, hicretin, Hudeybiye’nin ve fethin hatıralarını taşır. Bugün restore edilen Mescidü’l Fetih, bu hatıraları canlı tutan bir mekân olarak ayakta durur. Taş dokusu, kemerleri, sade yapısı ve plan şemasıyla erken dönem camilerini hatırlatır. Bu hâliyle görülmesi arzu edilir
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cumum-fetih-mescidi-eski-hali-ile-yeniden-ihya-edildi-312
.ANADOLU'YA GİREN TÜRKLER, İSLAMİYET'İ NE KADAR BİLİYORDU? 11 Şubat 2026, Çarşamba 01:57 A+ A- Bu yazıda çok önemli bir şeye değineceğiz: Türkler nasıl Müslüman oldu, Türklerin Müslümanlığı nasıldı, Türklerin bu coğrafyada ortaya koyduğu detaylar nelerdi? Kuteybe bin Müslim bir Emevi komutanı, Haccac’ın sınıf arkadaşı ve Horasan valisi. Türkistan dediğimiz, Buhara ve Semerkant’ın bulunduğu coğrafyaları Emeviler adına ele geçiren kişidir. O coğrafyada orduyla, asker gücüyle hakimiyet kurdu. Adam savaştı, üstün geldi ve bizim oradaki atalarımızla savaştı. O zaman Türkler İslamiyet’i bilmiyordu. Peygamber Efendimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” vefat edeli daha 30–40 sene olmuştu. Kuteybe bin Müslim oraları alırken şöyle astı, böyle kesti, böyle zulmetti diye anlatan bir ekip var. “Zorla Müslüman olduysak çıkalım o zaman İslamiyetten” diyenler var. Şamanist mi olalım, Budist mi olalım, Maniheist mi olalım diye soruyorlar. Bunların derdi başka. Kuteybe bin Müslim’i sert şekilde eleştirenlerin Cengiz Han’a hayranlık duyduğunu görüyoruz. Cengiz Han Moğol. Yeryüzünde Türklere en çok zarar veren insan Cengiz Han’dır. En büyük zulümleri yapan kişi odur. Buna rağmen onu başbuğ diye ananlar var. Timur söz konusu olduğunda ise insanlar ondan nefretle bahsediyor. Halbuki konu Türklükse Timur’u da sevmek gerekir. Timur, Moğol istilası sonrası Orta Asya’da İslam’ı yeniden canlandırdı. Yüzlerce medrese ve dev külliye yaptırdı. Cengiz Han’ın yıktığı yerleri yeniden ayağa kaldırdı ve bir ihya dönemi başlattı. Bir başka mesele de Mevlana’ya yönelik düşmanlık. Moğollar Anadolu’ya geldiğinde Anadolu Selçuklu’yu zayıflattı. Kösedağ Savaşı’yla işimizi bitirdi. Moğolların Anadolu’ya gelmesine Doğu Roma ve Hristiyan Avrupa sevindi. Mevlana ve Selçuklu alimleri Moğolları Müslüman yapmak için uğraştı. Moğollar geri dönmedi, aramızda kaldı ve bizden biri oldu. Mevlana bu rolü üstlendiği için bazıları ona düşmanlık besliyor. Konumuza geri dönersek, gençler “Türkler nasıl Müslüman oldu” diye soruyor. Türkler kimsenin zoruyla Müslüman olmadı. Türkler İslamiyeti dünyaya yayan kişiler oldu. İslamiyet Mekke’de nazil oldu ama dünyaya Orta Asya’dan yayıldı. Kars’taki Harakani Külliyesi’nde bulunan Hasan el Harakani 1015–1030 arasında Selçukluların Anadolu’ya keşif ve fetih sürecinde önemli bir rol üstlenmiştir. Selçuk Bey Cent şehrinden çıktı. Aral Gölü’nün kenarında bulunan bu şehir bugün ortada yok. Selçuk Bey Müslüman olduktan sonra bağımsızlığını ilan etti. Oğulları ve torunları Büyük Selçuklu’yu devlet haline getirdi fakat Tuğrul ve Çağrı Bey döneminde devlet küçüldü ve Karahanlılar ile Gazneliler arasında sıkışıp kaldı. Tuğrul Bey, Çağrı Bey’e yeni bir yurt bulmayı önerdi. Çağrı Bey küçük bir birlikle Anadolu’yu keşfe geldi. İran üzerinden Kars’a girdi, Erzurum’a ve Van Gölü havzasına kadar ilerledi. Yazın Kars cennet, Erzurum cennet, Van Gölü’nün kenarı cennettir. Bu bölgeyi yurt edinmeye karar verdiler. Çağrı Bey yalnız gelmedi, yanında Hasan el Harakani vardı. Hasan el Harakani Nakşibendiliğin önemli isimlerindendir. Yıllarca insanlar “Türkler çobandı, otlak aramaya geldi” söylemini anlattı ama birçok kişi bu söylemi doğru bulmaz. İnsanlar “Türkler koyun için, otlak için buraya gelir mi?” diye sorar. Bazıları Türkleri cahil ve yarı şamanist olarak tanımlar. Pek çok kişi bu topraklara gelen binlerce alime yönelik bu sözleri eleştirir. Hasan el Harakani 1033 yılında Romalılarla yapılan savaşta şehit düştü. Kabri Kars’tadır. 1000 yıl önce bu topraklara Çağrı Bey ile birlikte geldi. Çağrı Bey Alparslan’ın babasıdır. Alparslan’a önce Muhammed adını verdiler, oğlu Sencer’e Ahmet adını verdiler. Selçuklular Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem”e büyük sevgi duydu. Tasavvuf geleneğinde Hasan el Harakani önemli bir yer tutar. İnsanlar onun tasavvufi etkisinin ölümünden sonra da sürdüğüne inanmaktadır. Bu gönül insanları Anadolu’yu Müslüman Türklerle yoğurdu. Hasan el Harakani bilmediği topraklara geldi ve burada kaldı; insanlar bunu bir fedakarlık olarak anlatır. Orta Asya’ya seyahat edenler İslam’ın ana kaynaklarını orada güçlü şekilde görürler. Sahabeler Emevi dönemindeki baskılar yüzünden Orta Asya’ya göç ettiler. Bu göç bir kırılma noktası oluşturdu ve Sahabeler Emevilerin ulaşamayacağı yerlere gitti. Kusam bin Abbas Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” gören ve ona son dokunan sahabelerden biri oldu; kabri Semerkant’tadır. İnsanlar bunu sahabelerin Orta Asya’ya gittiğine delil saymaktadır. Müslüman Türkler İslam’ı ana kaynağından öğrendi. Sahabe ile tanışan Türkler dini hayatlarında sünnete bağlı kaldı. Toplum namazın sünnetlerini, tesbihatı ve Kur’an’a saygıyı güçlü şekilde yaşattı, sünneti bir davranış olarak gördü ve Peygamber gibi yaşamaya önem gösterdiler. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde insanlar teravih namazını, kandil gecelerini ve toplu ibadet geleneğini yaygınlaştırdı. İmam Buhari, Müslim, Tirmizi ve Ebu Davud Orta Asya’dan çıktı. Bu alimler hadisleri topladı ve Buhara ile Tirmiz gibi şehirlerde yetişti. İnsanlar bunu sahabe etkisiyle açıklar. İmam Maturidi Semerkant’ta medfundur. Selçuklular Anadolu’ya gelirken İslam’ı biliyordu ve güçlü bir dini altyapı taşıyordu. İnsanlar Kırgızistan’da sahabe mezarları bulmaktadır. Sad bin Ebu Vakkas’ın kabri Çin’dedir. Sahabeler dünyanın dört yanına yayılıdır. Seyyid ve şerif soyları Orta Asya’dan Anadolu’ya geldi. Hasan el Harakani de seyyiddir ve bu silsileye mensuptur. Hasan el Harakani 1015’te geldi, 1033’te şehit düştü. İnsanlar kabrini gizledi. Alparslan 1064’te Ani’yi fethetti, naaşı çıkarıp bugünkü yerine defnetti ve üzerine türbe yaptırdı. Daha sonra Hristiyanlar bölgeye hakim oldu, türbeyi yıktı ve yerini unutturdu. Lala Mustafa Paşa 1579’da bölgeyi fethetti. Rüyasında Hasan el Harakani’yi gördü ve kabrinin yerini öğrendi. Kabri açanlar naaşın bozulmadığını gördü. Lala Mustafa Paşa türbe ve cami yaptırdı. Lala Mustafa Paşa Bosnalıdır. Buna rağmen Anadolu ve Ortadoğu’da çok sayıda eser yaptırdı. Kars’ta 17 eser inşa ettirdi, Erzurum ve başka şehirlerde külliyeler kurdu. Osmanlı paşaları Anadolu’yu ihmal etmediler. Hasan el Harakani Harakan’da doğdu. Bayezid Bistami’nin çevresinde yetişti, büyük bir alim oldu ve bilmediği topraklara İslam’ı anlatmak için gelip bu toprakların Müslüman Türk yurdu olmasına katkı sağladı. Lala Mustafa Paşa da aynı şekilde uzak diyarlardan geldi ve bu topraklara emek verdi. İnsanlar bu yerlere tarih boyunca sevgiyle geldi ve bu büyük zatlara muhabbet duydular. Cennette onlarla birlikte olmayı temenni ettiler. Kalplerinde nice dilek ve korku taşıdılar. Ruhları için dua ettiler
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/anadoluya-giren-turkler-islamiyeti-ne-kadar-biliyordu-327
.
|
| Bugün 467 ziyaretçi (1407 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|