ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
Memleketin dinlisi dinsizi, donlusu donsuzu aynı derde müptela...
Kendisini sola nispet edenler bile Mehdi Mesih meraklısı.
Bilincin altı-üstü altın çağ hedeflemekte "bir seçilmiş kul gelse de bizi kurtarsın" demekte mütemadiyen.
Daha önceleri de yazmıştım. Müzik ve edebiyat floramızın belasını vermek üzere Allah tarafından kendisine tahammül etmekle lanetlendiğimize inandığım Zülfü Livaneli -ki kendisinin siyasetten de en az müzik ve edebiyat kadar anlamadığına her bahse girerim- solcuyum molcuyum demeden Ekrem İmamoğlu'nu, hem de Hıristiyanlarca kutsal şu Adventus günlerinde, Meryem oğlu İsa gibi bir şeye benzetti.
Efendim, nefesiyle dağlar deviren uğursuz korkaklar memleketine bahar getiren bir çiçekmiş kendisi.
Olabilir, böyle bir şeye inanılabilir. Neticede ineğe tapan insanların yaşadığı bu fena âleminde, İmamoğlu'nu da bütün iş bilmezliklerinin rağmına kurtarıcı kabul edebilirsiniz.
Kimse ayıplamaz, ayıplayamaz. Neticede inanç meselesidir.
Dilerseniz İmamoğlu'nun gözlüğünün çerçevesine de tapabilirsiniz.
Gelip de ayıplayanın alnını karışlarız. İnancınızdır bu sizin.
Velakin sizi Mesih'e götüren Vaftizci Yahya'ya dikkat etmenizi salık veririm.
Daha beş ay önce Deniz Baykal'a "tipik Sünni politikacı" diyerek, kendince hakaret eden adam tutup da Eyüp Sultan duahanına dönmek pahasına Yasin okuyarak seçim rüşveti veren İmamoğlu'na Mesih diyorsa, bu adamın katiyen dengesi bozulmuş demektir.
Türkiye siyaseti beceriksiz siyasiler gördü, ahlaksızını gördü, mürtekibini gördü, gaddarını gördü... Gördü Allah gördü...
Lakin merhum Demirel'in vefatı sonrası bir Joseph Fouché'si yoktu Türkiye siyasetinin.
O açığı İmamoğlu ile kapattık şükür.
Muhalefet için de bulunmaz nimettir. Cıva gibi her kalıba giren bir aktör nihayet vitrinlerini süslemektedir.
Dilerseniz Mesih de olur. Niye olmasın?
Velakin Baykal gibi tutarlılık konusunda İmamoğlu ile kıyaslanmayacak bir kimseyi eleştirdikten sonra aynı nokta üzerinden İmamoğlu'nu methederseniz sizden Vaftizci Yahya olmaz.
En fazla İmamoğlu kadar tutarlı olduğunuzu ortaya koymuş olursunuz. Pek de parlak bir not değil.
Bu tutarlılık katsayısı ile de kurtarıcı olarak en fazla İmamoğlu'nu bulabilirsiniz.
Ne diyelim? Livaneli gibi Yahya'nın mesihi de olsa olsa İmamoğlu olur.
Toplumun geniş kesimlerince sevilen büyük bir zat olmanın kendince zorlukları var elbette.
Bahusus günümüz Türkiye'sinde yaşayan ve misli giderek azalan o devr-i kadim efendilerinin kendilerine mahsus dertleri, tasaları vardır. Bizzat işittiklerim de vardır. Nicelerinin bir nigâh için heveskar şekilde civarlarında dolandığı o zevatın, öyle zannederim en büyük hicran kaynağı yalnızlık hissidir.
Bir ehl-i dil bulsalar da içlerini dökseler... Eski zaman şehirlerinde yaşamıyoruz ki, evin bahçesindeki kuyuya varsalar da ona bağırsalar...
Bir dost cenazesinin akabinde "Azıcık daha dursaydın olmaz mıydı be adam?" diye hayıflanan bir büyük zat gözü gördü gözlerim. Ne hazindi, görseniz.
Bu zevatı el üstünde tutmalı, şüphe yok. Velakin bu el üstünde tutma suretiyle ortaya çıkan bir suiistimal bu zevat-ı zevil-ihtiramın çokça imtihanı oluyor.
Maalesef.
Evladı yaşındaki, evladının evladı yaşındaki hayranlarının "hocam" hitabı ile kendilerine yaklaşırken, hizmetlerini görmek kaygısından başka kaygılar taşıdığına şahidizdir.
Sinn-i kemale erdikten sonra bu büyüklerin nicesini sağda solda gezdirdiklerine de şahit olmuşuzdur.
Onlar namına konuşmak, onlar adına hareket etmekten hazer etmediklerine de şahitlik ettik.
Ve her göçen büyüğümüzün ardından nice evlad-ı manevinin çıktığına ve bunların, büyüklerin maddi-manevi mirasına sahip çıktıklarına da şehadet edenimiz pek çoktur.
Hizmetin gördüğümüz izzet yeter diyerek, o hizmetin gerektirdiği mahfiyeti ortaya koymak yerine, büyüğüne yakın olmayı kartvizit yapan nicelerinden artık bizarım.
Hiçbir büyüğün hayrulhalefliği iddiasına saygım kalmadı. Saygımın kalmaması, bu hayrülhaleflerin üzülerek izlediğimiz suiistimaller sebebiyledir.
Daha ayıbı, özel hayatına şahitlik ettikleri büyüklerin hal-i hususiyelerini sağda solda, ehil-naehil kulaklara anlatanlara, yani dedikodusunu yapanlara ne demeli? Hasbelbeşeriye, her fani gibi kusurlar edermiş, kabahatleri olurmuş, ne günahları varmış... Varmış. Sana ne bize ne?
Tenezzül edip de seni yanına almakla, sağda solda kendisini zemmedecek bir Frankenstein yarattığını bilememiş adamcağız.
Tenezzül edip bizleri de kendilerine mücavir kılan büyüklerimiz vardır. "Velinimetim hocam efendim" demekten başka bir söz sadır olursa bendenizden bu büyüklerimiz hakkında, çok rica ederim hak etmediğim iftiraları da kuyruğuma takıp izzetimi, şerefimi payimal ediniz.
Bu bahis bu kadar.
ERDOĞAN'DAN NEDEN OLUR BUNLARDAN NEDEN OLMAZ?
Geçen hafta çıktı Erdoğan, masaya yumruğunu vurdu döviz çakıldı.
Akabinde stokçuluk hakkında konuştu.
Memur maaşlarından, asgari ücretten bahsetti.
Durmuş Yılmaz'ı mahcup etti.
Gaziantep'te köpek saldırısına uğrayan yavrumuza değindi. Başıboş köpeklerle ilgili belediyeleri uyardı. "Beyaz Türkler köpeklerine sahip çıksın" dedi.
Bir aydır TÜİK basmaktan, TÜSİAD'ı mobilize etmeye kadar yapmadığı kalmayan Kılıçdaroğlu'nu adeta taca attı.
Kılıçdaroğlu neden bahsetti? "Demirtaş neden içeride?" dedi.
Hal böyle olunca görmüş olduk, memlekette bir tek siyasetçinin var olduğunu, haricinde kalanların o siyasetçinin belirlediği gündem hakkında yorum yapmaktan başka bir şey yapamadıklarını.
Bu durum Ak Parti'ye de bir gerçeği gösterdi. Vatandaş CHP'nin HDP güdümündeki siyasetinden zaten haberdar. Kimseyi daha fazla ikna etmenin âlemi yoktur. CHP'ye destek verecek olanlar, bu saatten sonra bunu bilerek bu desteği verecekler. Bu konuyu sürekli gündemde tutarak varılacak bir menzil olmadığını, halkın gerçek gündeminden bahisle seçmenin desteğini almanın mümkün olduğunu bu süreç ispat etmiş oldu.
23 Aralık 2021 Perşembe
Amerikan hegemonyası bir başka zeminde yeniden kuruluyor
ÖRÜMCEK-ADAM: EVE DÖNÜŞ YOK filmini izlemeyenlere izlemelerini katiyen salık vermem. Hiçbir şey kaybetmeyeceklerdir bu filmi izlemedikleri takdirde.
Buna mukabil, filmin genel yapısı, filmi izlemekten öte doneler sunuyor.
Bunları arz etmek, neler gördüğümden bahsetmek isterim. Bunu yaparken de, bendenizin, cümle cihanda film eleştirisi yapacak son kimse olduğunu itirafla söze başlarım.
Fakat, yapacağım şeyin film eleştirisi olmaması; aksine bir dünya teklifinden bahsetmek olması hasebiyle yazının bundan sonraki kısmına da refakat etmenizi rica ederim.
Yine New York'ta, hatta Özgürlük Anıtı'nın takkesinde dünya kurtarılıyor. Bunda alışılmadık bir şey yok.
Fakat dünyayı kurtaran figürler ve içine davet edildiğiniz flora çok alışılmadık.
Alışageldik Hollywood filmleri, izleyicisini bir âleme davet eder ve onun bu âlemin manen bir parçası olmasına gayret ederdi.
Bunu yaparken de katiyen sizi siz olarak davet etmezdi.
Bir hegemonyal alt kategori nesnesi olarak girmeliydiniz o filmin içine.
Bunun için de öyle sokakta, her köşe başında rast gelinebilecek tiplerden içtinap edilirdi.
Arnold Schwarzenegger gibi erkekler, Pamela Anderson gibi kadınlar....
Fenerinize pil benden, gece gündüz dört bir yanında arayın memleketin, doksanlı yılların Hollywood starlarına benzeyen tek bir kimseye rastlayamayacaksınız.
Adeta Tevrat'ta adı geçen Nefiller ve Daniel kitabında bahsedilen Serafim Melekleri gibi, bu dünyaya ait olmayan figürlerdi o dönemin film kahramanları.
Hem o âleme ait olunca dünyanın en eşsiz kadınları ve erkekleri eşiniz, sevgiliniz olurdu.
Huriler ve Nuriler...
Yani size, hiçbir şekilde ulaşmanız mümkün olmayan bir gerçeküstülük, bir cennet sunuluyordu. Bakmayın fırsatlar ülkesi diyerek her gelene yer olduğu zannını yaydıklarına. 3 kişiye yer açıp 3 milyarı köleleştiriyorlardı.
Bu filmde bize sunulan dünya ise bambaşka.
Evvela, Örümcek Adam bir Teenager karaktere dönüşmüş.
Peter Parker'ın tonton sevimli halası gitmiş, yerine şuh bir hala gelmiş. Marisa Tomei...
Kahraman oldukça sıradan bir figür. Dünyanın her hangi bir yerinde yaşayan gence aynaya baktıkça şu hissi hediye ediyor "o örümcek adam olabiliyorsa ben de olurum".
Örümcek Adam'ın sevgilisi de asla erişilmez ulaşılmaz bir afet-i devran değil.
Asyalı, Latin, Zenci karakterler ve Alfred Molina gibi Latin Avrupalısı tipler, iyi yahut iyiye dönüşen kahramanlar olarak filmde yer alıyor. Elbette Anglosakson Amerikalının riyasetinde...
Ezcümle, Hollywood yine bir davetle karşımızda duruyor. Muhatabı ise, eskisi gibi kendisine serfuru edecek bütün bir insanlık değil.
Bizim de kendisinden sürekli Z Kuşağı diye bahsettiğimiz gençlerimizi hedefe koymuş.
Sinema salonuna bakacak olursak başarılı da olmuş.
Üstelik bunu eskisi gibi, bir alt hegemonyal ilişki tasarlayarak yapmıyor. Bilakis, son yıllarda yarattığı karater mucibince yapıyor bunu. Genci ezip dışlamaktansa bir parçası kılıyor. Asla dışarıda bir âlemmiş hissi vermiyor davet ettiği yer. Tam tersi, her isteyenin bir parçası olabileceği bir dünya önerisi ile gençlerin karşısına çıkıyor.
Eskisi gibi aşağılayarak kulu haline getirmeyi amaçlamıyor. Gelin siz de bu dünyanın bir parçası olun diye davet yayınlamayı tercih ediyor.
Her neyse, bu bir köşe yazısıdır ve tafsilata girmek mümkün değildir. Bu sebeple yorum cümlesini arz edeyim: Tıkanan sistemi yeniden işler hale getirmeye çalışan Amerika, çok riskli bir kumar oynuyor ve hegemonyayı bugüne kadar hiç düşünülmedik, bambaşka bir düzlem üzerinden yeniden kurmak istiyor.
En azından bu kuşakta başarılı olacağını görüyoruz, zira bu kuşağın zihnini formatlamayı başardılar. Ancak bu bundan sonraki kuşaklara devredilebilir bir hegemonya türü değildir zira kölenizi bu kadar özgür ve hak sahibi kılarsınız bir yerden sonra Spartaküs'e dönüşüverir. Özetle geçmiş olsun, Pax Americana vefat etmiştir.
Ali Babacan, geçtiğimiz günlerde bir tivit attı ve bendenize bu yazı hakkında bir ilham verdi.
Babacan şöyle yazmış "Bizim gücümüz, istişare ve ortak akla lafta değil özde sahip çıkmaktı. Hurşit Bey'den (Hurşit Güneş) de davetlerimize katılan diğer hocalarımızdan da ülkemiz için çok katkı aldık. İşte yine 'Ben ben' diyerek değil, birlikte, hep beraber başaracağız."
Sanki konsensüs demokrasisi gibi bir geleneğimiz varmış gibi "hep beraber" vurgusu yapması bana bir buçuk sene önce yazdığım bir yazıyı hatırlattı. Aynı meseleyi farklı bir dil ile anlatmaktansa aynı yazıyı iktibas etmek istedim. Alakanıza sunayım:
Fransız tarihçi Jacques Le Goff, bir başka Fransız tarihçi Yves Renouard'tan iktibas ile İtalyan şehir devletlerinin ortaya çıkışını tarif eder:
Şehrin aristokratları, bölgede hüküm süren iradeyi alaşağı edebilmek için bir ittifak kurarlar. İktidar, bu çok bileşenli ittifak tarafından devrilir ve aristokratlar komünü idareyi ele alır. Ancak bu devrim şehre huzur getirmez; aksine aristokratlar komünü içinde giderek derinleşen bir hizipleşme süreci yaşanır.
Hizipleşme zamanla bir hizip kavgasına dönüşür. İttifakın bileşenleri birbiriyle kıyasıya dövüşür ve kuvvetleri birbirine hemen hemen denk olan hizipler arasındaki savaş bir türlü bitmek bilmez. Bunun üzerine sorunu çözmek için dışarıdan bir güce başvurulur. Podesta adı verilen bir vekil harç sınırlı yetkilerle başa geçirilir. Podesta'nın en önemli özelliği ittifaka ait yerel bir irade olmamasıdır, dışarıdan bir kimsedir. Bu sebeple hizip çatışması esnasında geçici süre iktidara getirilmesine herkes kerhen razı olur.
Elbette kısa süreli bir huzur yaşanır. Neticede iktidar son kertede en zengin ve dış bağlantıları itibarıyla en fazla destek alan tüccar grubu yahut aristokrat hizbin eline geçer. Dolayısıyla feodal bir beyden, bir konttan yahut bir prensten kurtulduğunu zanneden ve idareyi hep birlikte ele alacağını zanneden şehrin aristokratları, büyük bir sükût-u hayale uğrar ve şimdiye kadar görmedikleri nispette hırslı bir tiranın idaresi altında yaşamak zorunda kalırlar. İktidar bir şekilde en meşru olana değil en varlıklı olana geçerdi. İktidarı devirebilmek için ittifaka dâhil edilen pek çok aristokrat bu dönüşümün sonucunda eski vaziyetinden bin beter bir mahrumiyet içerisinde bulurdu kendisini.
Millet İttifakı'nın sürekli olarak Ali Babacan-Ahmet Davutoğlu ile geliştirdiği hamleler bana bunu hatırlattı. Zira kurulmuş olan ittifak bir Erdoğan'ı devirme ittifakı. Akabinde olması muhtemel şeyden ise çekiniyorlar, çünkü aynı İtalyan şehir devletlerinde yaşanmış olduğu gibi "ben devirdim" diyen çeşitli odaklardan müteşekkil hizipler arasında yaşanacak çıkar savaşı olacağını öngörmek için yeterli sebepleri var.
Ankara ve İstanbul'daki belediye değişikliği sonrası ellerinde alacaklı senedi ile kapıya dayanan ittifak bileşenleri, büyük projeksiyonda neler olacağının örneklerini ortaya koydu. Daha sert çıkar çatışmaları yaşanacağını öngörebilmek için kâhin yahut dâhi olmaya gerek yok. Aksine, birazcık tarih bilmek, azıcık da teoriden ve şuurdan nasipdâr olmak kâfi. İşte bu noktada Ali Babacan'a yahut b planı olarak Ahmet Davutoğlu'na biçilen rol Orta Çağ'dan kalma bir podesta rolü. İttifakın doğal ortakları olmamaları ve sosyolojik bir arka planlarının bulunmaması, hem Babacan'ın hem de Davutoğlu'nun bu rol için biçilmiş kaftan olmasını sağlıyor.
Kendilerinin de böylesi bir role ihtiyaçları olduğu aşikâr; zira siyaseten var olabilmek için iri-ufak, başrol-figüran demeden senaryo içinde yer edinmeye bakıyorlar. Davutoğlu'nun hal-i hazırda potansiyeli kendisinden kaynaklanmayan bir iktidara sahip olma pratiği var zaten. Davutoğlu'nun halen Erdoğan'ın, kendisini paralayarak arkasını topladığı kasım seçimlerinin gururunu yaşıyor olması bunu gösteriyor. Burada a planı olan Babacan'ın da, b planı Davutoğlu'nun da unutmaması gereken şey, her podestanın bir geçiş süreci formülü olduğu ve neticede sepetlenerek yerini iktidara asıl gelmesi arzulanan hizbe bırakacağı gerçeğidir.
Bu bakımdan her iki sabık AK Partili siyasinin de karar vermesi gereken şey, bu muvakkat ve üç günlük podestalık hevesine gerçekten kapılıp kapılmayacakları sorusudur. Zaten bataklık zemin üzerine kurulmuş olan bu ittifakın bir şekilde içinde yer almak ve alınması muhtemel yüzde bir buçuk oy potansiyeli ile podestalık rolünü oynamak, yani sandıkta karşılığı olmayan bir iktidar nimetine kavuşmak, öyle tahmin ediyorum ki her iki ismin de rüyalarını süslüyordur. Unuttukları ve asıl hatırlamaları gereken şey ise her podestanın iktidarının kelebek ömrü kadar olacağıdır.
B. 2023 seçimlerinde Doğu seçmeninin belirleyici rol oynayacağı herkesin malumu.
Megri megri, Habur vb söylemler ile bu belirleyiciliğe sırtını uzun yıllar dönmüş olan CHP siyaseti, Kılıçdaroğlu'na biçilen rol üzerinden nihayet Kürt oylarını hatırladı. O küçümsenen, yok farz edilen Kürt oylarını...
Esasen CHP siyaseti bu konuda bir zikzak ortaya koyuyor. Zira, Meclis'te Ali Rıza Septioğlu'na zor anlar yaşatan ve soğuk soğuk terler dökmesine sebep olan Kürtçe çıkışı, o dönemin SHP milletvekillerince yapılmıştı. Leyla Zana ve arkadaşlarınca...
Neyse efendim, derken derenin altından bir miktar su aktı, SHP tarihi oldu, CHP kuruldu ve Baykal'ın CHP'si Kürtleri unuttu. Yer yer vulgar bir milliyetçilik şovuna dönüşen garip bir ulusalcılık ile Kürt realitesini reddetti...
Ve yine neyse efendim, köprü bu ya, altından sular akmaya devam ediyor; yine altından bir miktar su aktı ve Baykal'ın yerine CHP'nin başına gelen Kılıçdaroğlu, ulusalcı politika nedir unuttu, ulus kavramına yabancılaştı.
Bakmayın kavramı tekrar edip durduğuna. Kılıçdaroğlu genel olarak hilafına çalıştığı her kavramı bir şekilde kucaklamayı başarıyor.
Bu da onun siyasal başarısı...
Gün sonunda Kılıçdaroğlu Baykal CHP'sini 180 derece farklı bir istikamete sevk ederken, yeniden 80'lerin retoriğine sahip çıktı ve gözünü Kürt oylarına dikti. Neticede hedef 50 artı 1'dir. Anlarız.
HDP Diyarbakır Milletvekili İmam Taşçıer'in Meclis kürsüsünde Kürtçe konuşması ve bu konuşmaya MHP milletvekillerinin tepki göstermesi... Kabak tadı vermedi mi?
35 yıl sonra yine Meclis kürsüsü, yine Kürtçe, yine benzer tartışmalar.
Elbette aynı yoğunlukta değil, zira Erdoğan Kürtçeyi bir tabu olmaktan çıkaralı çok oldu.
Sanki bu dönüşüm hiç gerçekleşmemiş ve hastanede, adliyede vesaire yerlerde Kürtçe konuşulduğunda halen 80'lerin Türkiye'sindeki gibi terbiyesizliklere maruz kalıyormuşçasına insanlar, Taşçıer Meclis kürsüsünde seksenlerin retoriğini tekrar etti.
Bugüne ait olmayan bir tartışmayı o güne ait bir dil ile yürütmeyi tercih etti Taşçıer. CHP de buna çanak tuttu. Yeterli etki sağlanmayınca da devreye Feleknas Uca girdi. Kürtçe yetmedi, Almanca konuştu...
Sizin anlayacağınız Kılıçdaroğlu "Deniz Baykal CHP tarihinde bir parantezdir ve bu parantez kapanmıştır. Biz Leyla Zana ve arkadaşlarına sahip çıkmak bir yana, onları partiden tard ettiğimiz o günkü senaryoyu yeniden çekiyoruz." diyor.
Ve motor...
Hazır eski filmleri yeniden çekmek modayken...
Allah'tan şerbetliyiz ve CHP siyasetinin aktüalite kaygısı gütmeden kafamıza kafamıza vurduğu mevzulara alışkınız da "nereden çıktı bu mevzu" diye dumura uğramıyoruz.
Elbette o dönemde partiden kovdukları kimseler bir siyasal hareket meydana getirdiler ve bu siyasal hareket partileşti, günümüz HDP'sine dönüştü.
'Tarih nehri'ni geri akıtmak mümkün değildir.
CHP, doğurduğu HDP'yi yeniden karnına sokacak değildir.
Ancak madem durum böyledir ve HDP CHP'den farklı bir bünye olarak Türkiye siyasetinde var olacaktır ve bu iki parti aynı parti imiş gibi davranacaktır; o halde CHP HDP bütün bileşenleri ile birlikte temize çıkarmak zorundadır.
İşte son zamanlarda gördüğümüz film tam olarak budur.
Engin Altay'ın AK Parti'ye tavsiyesi, HDP ile uğraşmamasıdır; siyasal analizi ise PKK ile HDP arasında bir bağlantı görmemektir.
Bu HDP CHP birleşmesinin tam ilanıdır, zira HDP ile alakalı müspet yorumlar bugüne kadar sürekli Kılıçdaroğlu, Sezgin Tanrıkulu, Canan Kaftancıoğlu gibi marjinaliteye mütemayil kimselerce yapılmaktaydı.
İlk defa CHP'nin beyaz yüzü HDP hakkında bu kadar açık olumlayıcılıkta bulunmaya başladı.
B. Malumunuzdur, memleketimiz mehdiden mesihten geçilmiyor...
Herkes Mehdi, herkes gavs. Kimi asrın müceddidi, kimi sahib-i zaman...
"Şu da bir Hakk dostudur; gelin sevelim, râhına gidelim, didar görelim..." diyen yok.
Dünyayı kurtaran adam olmadıktan sonra sevemiyoruz bir kimseyi.
Hal böyle olunca Adnan Oktar'dan Şaban Gül ismindeki emmiye kadar pek çok kimse Mehdiyet dava ediyor.
Bu ahval içinde pek çok alametler aranır oluyor Mehdi aleyhisselam olduğuna dair iddia sahiplerince.
Sosyal medyaya yecüc mecüc diyene denk gelince böyle bir ortamda "bir sen eksiktin iki gözüm" dedim.
"Yok artık, yani sosyal medya da yecüc mecüc olacaksa yandık biz" diye düşündüm. Biz normal insanların zaten kariyer planında yer alan bir şey değildir, Mehdi Mesih olarak yükselmek. Fakat bari en azından sektörü insandan alıp sanal şeylere vermeseler daha iyi olmaz mıydı?
Üç beş yolunu bulan varken hazır.
Her neyse; yarı şaka yarı ciddi tivitirın yecüc mecüclüğüne itiraz ettim etmesine, velakin tivitır deccal mübeşşiri bir yecüc mecüc gibi davranmaya başlamasıyla bana da bir "acaba?" dedirtti.
On seneden beridir gerçek alemimize paralel bir alem haline gelmiş olan bu mecra, pek çoklarının doğruyu ve yanlışı kendisinde aradığı bir şeye dönüştü malumunuz.
Masası titreyen Tivitira bakıyor, acaba deprem mi oldu diye.
Yani bir tedkik ve tasdik merkezi tivitır.
Kendisinde bulunmayana madum muamelesi yapılan bir şey.
Ve bu şey, bu menfur şey, bir süredir mahir bir manipulatör olarak hiç bir zaman olmadığı kadar fütursuzca davranıyor.
Biliyorum, ben de biliyorum eskiden de böyle olduğunu, abdestinin yeni bozulmadığını. Fakat hiç bu kadar fütursuz görmemiştim.
Takip ettiklerim Ersoy Dede, Hikmet Genç, Ufuk Uras, Akşam Gazetesi; sayfama düşenler ise Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Ekrem İmamoğlu, Birgün Gazetesi....
Katiyyen takip ettiklerimle muhatap etmiyor beni; yukarıda zikrettiklerimin ise hiç bir tivitini es geçmeden gözüme sokuyor.
Sordum, soruşturdum, herkesin başında imiş aynı durum.
Tivitır pek çoğumuzun yecüc mecücü olmuş, bize ne verirse onu görmek durumunda kalıyoruz.
Hayatı sosyal medyada yaşayanlardan değilim, lakin öyle olanların sürekli bu manipülasyona maruz kalmaları kabul edilebilir gibi değil.
2023 öncesi tedbir alınması gerekenler cümlesine en önce bunu dahil etmeli
B. Hayat bir birbirinden ayırt edebilme ve oluruna göre tanzim edebilme sürecidir.
Yemek borunuz ile nefes borunuzu birbirinden ayırt etmeyi öğrenirsiniz evvela. Nefes alır, süt içersiniz.
Sonra insanı eşyadan, tanıdığı tanımadıktan, size ait olanı başkasına ait olandan ayırt etmeyi öğrenirsiniz.
Sonra değerlerinizi öğrenirsiniz. Değerlerinizle uyumlu olanları ve olmayanları ayırt etmeye başlarsınız.
Size uygun olan ve olmayan, artık o ayraç, o ölçü her neyse, ona göre tebarüz eder.
Madde ile mana ayrılır falan ve filan.
Hulâsa, bir takım şeyleri birbirinden ayırabilmek insanlığın en temel hassası.
Bununla var olup, bununla başkalarından ayrışarak kendinize yer açıyorsunuz.
Bu kabiliyetinin olmazsa var olamazsınız. Haydi oldunuz diyelim; koyun sürüsündeki herhangi bir koyundan farkınız olmaz.
Belki de en temel insani fonksiyonunuz tefrik edebilme kabiliyetinizdir.
Dolayısıyla, şimdi sizden bir takım şeyleri ayırt etmenizi istesek, beceremeyeceğiniz bir şey talep etmiş olmayacağız.
Sürekli yapıp ettiğiniz, doğarken refleks olarak dünyaya beraberinizde getirdiğiniz bir becerinizi kullanmanızı istemenin neyi kötü?
"Şu güzel sonbahar havasını ciğerlerine çek" demek gibi bir şey.
Öyleyse rica edelim.
Memleketin büyük muhalefeti ile küçük muhalefetini birbirinden ayırt edin lütfen hanımefendiler-beyefendiler...
Memleketin hakiki ve büyük muhalefeti mevcut ekonomik durumdur.
Hakiki bir muhalefettir.
Erdoğan'ı ne Baykal ne Kılıçdaroğlu ne Akşener ne de Muharrem İnce bu kadar zorlamadı.
Zira onlar küçük muhalefetin parçaları olarak ancak o ünlü "yenmiş de yenmiş, yenmiş de yenmiş" nakaratlı şarkının terennüm edicileri olabilirler.
Muhayyel bir gündemleri, muhayyel senaryoları var oldu.
Ekonomi ise gerçek bir siyaset yapıcıdır.
En kötü huyu ise asla kendine oynamayıp ardından gelenin hanesine yazmasıdır.
Hal böyle olunca hesaplar ister istemez karışıyor.
Ana muhalefet ekonomi ile küçük muhalefetin iddia ve talepleri aynı potada eriyor.
"Ekonomik şartlar pandeminin de etkisi ile son yıllarda hiç alışık olmadığımız bir tabloyu karşımıza çıkardı madem; o halde Kemal Bey'in ve Kemal Bey'in kulağına üfüren Sezgin Tanrıkulu'nun, Kaftancıoğlu'nun vb... aklınıza kim gelirse, hakkı vardır" demek, en temel becerimizle örtüşmüyor.
Ayırt edebilmeyi ıskalıyoruz, ihmal ediyoruz demektir.
Elbette hiç kimseyi ekonomik kaygılara kulak veriyor diye tenkit etmem, edemem.
Ancak ekonomik kaygılara kulak verir gibi yapıp fareli köyün kavalcısına tabi olursa ikaz ederim.
İtirazınız ekonomik temelli ise, yüzleşmeniz değer ve kimlik temelli olmaz, olamaz efendiler.
Hanımefendiler-beyefendiler...
Bu ikisini birbirinden ayırt etmeli.
Ekonomik bir buhran geçiriyoruz diye CHP'nin HDP güdümündeki siyasetine kısmen de olsa muvakkaten de olsa meyletmenin ne alemi var?
Daha açık soralım, sizin şikayetiniz ile onların reçetesinin ne alakası var?
28 Şubat'ta onurunu ayaklar altına paspas yaparak, sürüler halinde andıçlara gidenler, hazır onurlarının üstündeki leke temizlenmemişken son bir postal daha yalamak hevesiyle Genelkurmay'a akın etmişti.
Bu tövbesi günahından beterler sürüsü, demokrasi hevesleri depreşmeden henüz, 'ne yalasam kardır' diye birbirini ezerek 'en çanak soruyu kim soracak ve Büyukanıt'ın şirazesini bozacak' diye yarış etmekteydi.
Dedim ya sürü... Kendine mahsus bir psikolojisi var... Abdestli girenin, sırf içlerinde bulunmakla cünüp olacağı bir güruhtan bahsediyoruz...
Askeri provoke etmek hususunda rezil bir yarışa girdiler o gün; zira mevzu netameliydi...
Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi dolmuştu. Bu ortamda Büyükanıt, Cumhurbaşkanlığı seçiminin sınırlarını çizmeye heves etmişti.
Böyle bir şenaat için kimi enstrümantalize edecekti?
Yahut layığı ile soralım, hangi ucuz aleti kullanacaktı?
Elbette, neticesi andıç dinlediği koltukların sıcaklığı ile henüz ılık, her sui muameleye müheyya, harcı alem gazetecileri...
Murat Yetkin falan işte...
"Murat Yetkin Radikal gazetesi... Seçilecek Cumhurbaşkanı'nın Cumhuriyet değerlerine bağlı olup olmadığına karar vereceksiniz efendim. Evet efendim, sepet efendim.... Serfuru ederim efendim.... Musadenizle efendim. Aman efendim yaman efendim...".
İnanmazsanız bakınız, YouTube'da duruyor videosu.
Murat Yetkin'in onuru için bile fazla, insanlık haysiyetini zirüzeber eden bir sahne...
Büyükanıt'ı fişteklerken bir yandan da Paşa'nın paine aşk-u niyaz eden bir sakillik, bir ucuzluk...
Dedim ya, inanmayan YouTube'a baksın. Zira inanması görmeyenlere şu günden bakınca zor geliyor.
Her neyse, dehrin hükmü sözünü söyledi ve Murat Yetkin gibiler merkez medyadan hak ettikleri itilmişlik gayyasına yuvarlanıverdiler.
İkamet ettiği tekaüt evinden dünyayı tarassut eden Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı'na sorduğum soruyu beğenmemiş, aklı sıra tahfif etmiş, dalga geçmiş.
Keşke aynaya bir baksa ve "acaba bu adamla dalga geçecek zeka bende var mı?" diye sual etseydi.
Gerçi o sualin cevabı için bile bir asgari zeka gereklidir. Murat Yetkin'de bile olması arzu edilen bir zeka...
Bizi çanak soru sormakla itham etmiş Yetkin.
Oysa ben, her normal şartta gündem olacak bir şeyi, Akşener'in Sağlık Bakanı ile arasındaki tartışmayı sormuştum. Gurbetçi vatandaşlarımızın Türkiye'de tedavi edilmelerine karşı çıkmıştı Akşener.
Elbette sorumu kendi zaviyemden sordum.
Bunu çanak zannetmiş.
Çanak bu değil ki iki gözüm; bir dönemin darbe heveslilerinin, onursuz gazetecilere uzatarak yalattığı şeydir çanak. Nasıl bilmezsin?
Dalgınlık ve yatkınlıkla karıştırılmış olsa gerek. Yoksa yetkinlik ikisini birbirinden ayırt etmeyi gerektirir.
Unuttuk sandı büyük ihtimal. Zihnimizde onurlu ve iyi gazeteciler zümresinde yer aldığını, Büyükanıt karşısında takındığı tavrı hatırlamadığımızı sanmış olacak ki, uçaktaki bizlerle dalga geçmeye cesaret etti.
Kötü haber. Dün gibi hatrımızda!
Utanman yoksa kafan çalışsın ve taşıdığın lekeyi taşımayanlara bulaşma be adam...
Ayrıca çanaksa da çanak ulan!
Sivil siyaset içinde bir tercih, bir yönelimdir.
Siz kendi çanaklarınızın ağzınıza burnunuza bulaştırdığı çamurların hangi postaldan sıçradığına bakın ve bize onur, haysiyet dersi vermeye kalkmayın!
Bu kadar.
30 Kasım 2021 Salı
21. yüzyıl değerlerimiz sayesinde Türk Asrı olacak
İki günlük Aşkabat ziyaretinin ardından, yurda dönüş uçağında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile medya mensupları olarak görüşme imkanımız oldu.
Erdoğan'ı anlamak için bütüne bakmanın zaruri olduğunu bir kez daha anladım bu görüşmede.
Şüphesiz Cumhurbaşkanı'nın hadiseleri yorumlayışında genel bir tutarlılık var.
Birbirinden bağımsız üç hadiseye yaklaşımından bahsederek bu durumu müdellel kılalım.
Evvela ekonomi hususundaki mütalaalarını ortaya koyarken, faize karşı pozisyonunu iki hat üzerinde temellendiriyor Erdoğan: "Bazı arkadaşlar aksini düşünse de ben faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu yıllardır savunuyorum. ABD, Avrupa ve İsrail'deki ekonomik veriler bu tezimizi destekliyor." dedi ve müspet ekonomik verilerin altını çizdi. İkinci olarak ise "faiz bizim değerler silsilemize terstir" dedi. Erdoğan, faize karşı oluşunu değerler silsilemize uygun düşmeme üzerinden anlamlandırıyor. Aslında hiç de girift olmayan bir mevzu. Karşıtları, Erdoğan'ın ne dediğini anlamak için Nas süresine müracaat etmek durumunda kalmıştı.
Mülteciler konusunda yine açık şekilde değerler silsilemize atıfta bulunuyor. "Misafirperverlik bizim kültürümüzün en önemli değerlerindendir. Bundan vazgeçecek değiliz!". Akşener'in Sağlık Bakanı Koca ile girdiği diyaloğa yönelik sualimi cevaplarken bu yorumu yaptı Erdoğan. İP çevrelerinin takındığı tavrın değerlerimizle çeliştiğinin altını çizdi.
Kılıçdaroğlu'nun kendisine yönelik gayr-ı milli çıkışını da yine aynı noktadan tenkid ediyor Cumhurbaşkanı: "Kılıçdaroğlu'na bir sorun bakalım helali haramı biliyor mu? Helalleşmekten bahsediyor ama helalden haramdan bihaber" diyor.
Erdoğan'ın "CHP zihniyeti" şeklinde formüle ettiği karakterin temel özelliğinin, değerler silsilemize uzaklık ve yabancılık olduğu hepimizin malumu. Erdoğan, bize bu kadar yabancı bir zihnin bize ait kavramları kullanırken kırdığı potlara tepkili.
Tüm konuşmanın ve mütalaalarının seyrine baktığınızda, Erdoğan'ın müspet veriler ile değerler silsilemize neredeyse eşit oranda vurgu yaptığını tespit edebiliyorsunuz.
2013 yılında "21. Yüzyıl, Türkiye'nin asrı olacaktır" diyen Erdoğan, değerler silsilemize vurgu yaparak aslında yine aynı minval üzere konuşuyor.
Değerlerinizden feragat ederek var olmanız mümkün değildir. Bu iddiamızın ispatını ise Çin'de görmek mümkün. Kültür Devrimi sonrası değerler silsilesi namına ülkede tek bir şey bırakmayan Çin, en büyük ekonomik potansiyele sahip olmasına rağmen kültürel hegemonya tesis edebileceğine dair en ufak alamet ortaya koymuş değil. Dahası Batı'nın kültürel hegemonyasına da şimdiye kadar direnmeyi başaramadı.
21. Yuzyıl'ın bizim asrımız olmasını istiyorsak herşeyden evvel bir "biz"in olması lazım. O "biz"i ise değerlerimiz ortaya koyacak. O değerler sayesinde ekonomik zenginliği, kültürel bir karşı koyuş izleyecek.
Bu sebeple Erdoğan, her meseleyi değerlerimizden yola çıkarak yorumluyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan kabine toplantısının ardından çıktı ve açıkça söyledi.
"Merak etmeyin ipin ucu kaçmış değil aksine ne yaptığımızı çok iyi biliyoruz" dedi.
Esasen şu günlerde herkesin duymak istediği de buydu. Acaba ekonomide yaşananlar bir kontrol kaybının neticesi olarak mı meydana gelmekteydi yoksa geminin dümeninde hâlâ dalgalara direnebilen bir irade var mıydı bunu görmek istemekteydi kafası karışıklar.
Bence elbette zaid bir sorudur; zira Erdoğan siyasetini iyi takip etmemek anlamına gelir bu soru. Ancak bulunduğu pozisyona göre yalpalamalar yaşamasını kimseye çok görmem.
Biz yine de hadiseden anladığımızı ana hatlarıyla toparlayalım.
Bir ekonomist olmadığım ve ekonomiden ancak bir siyaset bilimcinin anlayabileceği kadar anladığım için meselenin siyasi taraflarını değerlendirmek durumundayım.
Kabaca söyleyecek olursak karşı karşıya bulunduğumuz durum "ölmüş eşek kurttan korkmaz" durumu.
İktisadi tazyik kartını oynayanlara rest dedik.
Bir türlü yatırıma ve istihdama dönüşmeyen ve sürekli siyaseti ve milli güvenlik gibi devletin asla pazarlık unsuru yapamayacağı konuları manipüle etme aracı haline gelen yurt dışı kaynaklı sıcak paranın varlığı artık istenmiyor.
Zaten yapılabilecek maksimum manipülasyon yapılmış istiap haddi aşılmış durumdayken...
Yani halatı oluşturan teller tek tek kopmuş, ip incelmiş, vatandaş faturasını ödemişken...
Sizin anlayacağınız herkesin konforu zaten bozulmuşken.
Bütün radikal adımların en radikalini atarak ekonomik bağımsızlığımızı elde etme yoluna girmeyi tercih etti Erdoğan.
Bir seçim yatırımı yaparak sanal bir konfor ile mevcut düzeni daha da tahkim etmeyi tercih etmedi.
Başarıp başaramayacağını hep birlikte göreceğiz.
Allah'ın izni, milletin gayretiyle kazanacağız diyor. Bize dua etmek düşer.
Siyaseten belki hata etmiş olabilir. "Siyasi istikbalim uğruna dahi olsa" diyerek attığı radikal adımları hatırlıyoruz. Bu ilk değil, son da olmayacak muhtemelen.
Zira bu ülkeyi vurdukları pranganın haddi hesabı yok.
Her birinden kurtuldukça bir oh çekiyoruz ve oldu sanıyoruz.
Ayağımızdaki pranga çıktı koşarız zannediyoruz.
Bir de bakıyoruz ki belimizde çok daha kalın bir şey var.
15 Temmuz sonrası kazandık zannetmiştik; meğer her şey daha yeni başlamış.
Bir exorcism süreci bu, ancak vücuttan çıkacak olan tek bir şeytan değil.
Aksine ecinni taifesi bu bedeni kendilerine sanatoryum kılmış.
Her biri kovuldukça yenisi zuhur ediyor. Bizler de Türk olmanın bedelini ödüyor ve kaldığımız yerden mücadeleye devam ediyoruz.
Hâlbuki her birimizin güzel gün görmeye var iştibahımız.
Bu kadar yaklaşmış, bu kadar cefasını çekmişken geri dönmemeli.
"Biri gelse de bizi şu Batı'nın esaretinden kurtarsa" diyenler, efelenmek isteyenler eğer bunun bir bedeli olmayacağını var sayarak bu temennide bulundular ise büyük hesap hatası yaptılar.
İşte bedeli.
Sıkın dişinizi.
Boşalan elbet dolar...
GIDA GÜVENLİĞİNE DİKKAT
Yusuf Alabarda'nın Türkiye Gazetesi'nde bugün yayınlanan köşe yazısını henüz okumadıysanız lütfen şimdi bu yazıyı okumayı bırakınız ve o yazıyı okuyunuz. Hahişle rica ederim, zira Alabarda "BAE ile yol yürümek mümkün mü?" başlıklı yazının ikinci kısmında çok önemli bir soruna dikkat çekiyor. Döviz kuruna bağlı olarak artan gübre fiyatları pek çok çiftçinin gübre tedarikini zora sokmuş durumda. Hal böyle olunca bir sübvansiyon ihtiyacı husule gelmiş vaziyette. Aksi takdirde pek çok çiftçinin bu yıl toprağı ekmemeyi tercih etmesi ile gelecek yıl önemli bir gıda tedariki sıkıntısı yaşanması son derece muhtemel. Konunun detayları Yusuf Alabarda'nın köşesinde. Ben ise henüz ermiş değilim, bugün yayınlanan yazıdan dün haberdar oluşum ve bu yazıyı yazışım telefon marifetiyledir.
Ve her haliyle şu günkü ahvalimizi hatırlattı bana.
Sizlerle paylaşırsam belki bana hak verirsiniz.
Evvela rengârenk dağlardan ve münbit bağlardan geçiyorsunuz.
Derken bir kaç alamet beliriyor bir şehre girdiğinize dair.
Ardınızda bir cenneti bırakıyorsunuz ve şehre yöneliyorsunuz. Zira size vaat edilen, cennet vatanın en mutlu şehrini görmek.
Bir cenneti ardında bırakmaya değer bir hülyadır bu; çünkü tatmadığınız bir hazzı tadan insanlara rast gelmek düşüncesidir sizi yola tahrik eden.
Derken bir boğaza geliyorsunuz.
Yol daralıyor, ilerlemekte zorlanıyorsunuz.
O boğazın en dar yerinde bir cezaevi beliriyor hemen sağınızda.
Şiirlere, şarkılara konu olan... Sabahattin Ali'nin mahpusluğu ile anılan bir cezaevi.
Ruhunuz sıkılıyor. Görülesi yer değil.
İlerleyeyim ve mahpusluk düşüncesinden kurtulayım diyorsunuz; ne mümkün...
Daracık ve karanlık bir caddedir karşınızdaki. Yoğun trafik sebebiyle ilerlemeniz mümkün değildir.
Mutluluktan yana bir umut devşiremezsiniz böyle bir karanlıkta.
Bitmeyecek, sonu gelmeyecek bir karanlık ve keşmekeşe geldim zannedersiniz.
Azıcık sebat ve tevekkül ile ilerlemeniz gerekmektedir.
Kulluk muktezası, bir darlanmışlığa teslim olmamaya ve aydınlık ferah bir yere çıkmaya azmedeceksiniz.
Orada takılıp kalırsanız, ardınızda bıraktığınız cennetten yana hiç bir hissesi olmayan bir cehennemde olduğunuzu hissedeceksinizdir.
Öyleyse devam...
Az ötede atik camiler size tarihten seslenmektedir.
Burada bir miras var dersiniz; sizi alakadar eden bir miras.
Buranın benimle bir alakası var dedirtir size.
Umutlanmaya evvela bu mirasın hayali ile başlarsınız.
Bir kaç adım daha atınca karanlık ve keşmekeş Sakarya Caddesi birden son bulur.
Neden sonra fark edersiniz, o daracık ve karanlık caddede inkisara düşmek yerine sağdaki yahut soldaki her hangi bir sokağa yönünüzü çevirmenin sizi muhteşem bir denizin kıyısına ulaştıracağını.
Sağı-solu denizin en güzel manzaralarını sunan bir yarımadada olduğunuzu unuttuğunuz ve şehrin en karanlık noktasına muvakkaten hapsolduğunuz için bir parça da siz kabahatlisinizdir.
Bir miktar daha azmederseniz Seyyit Bilale, Şahin Tepesine çıkacaksınız.
Ve kimsenin size ispat etmesine gerek kalmadan fark edeceksiniz, Sinop'ta bütün evlerin denizi gördüğünü.
Bilaistisna hem de...
Bir darboğazdan geçmenin ve karanlık bir caddenin kesafetine hapsolmanın size cehennemî bir his yaşatmasına hakkınız yok. Zira bulunduğunuz yer hakikaten bir cennettir.
"Yol dar değil, darboğaz sıkıcı değil, ahval müşkül değil" demiyorum.
Aksine hem de çok müşkül, çok yorucu, çok bunaltıcı.
"Demin ve gamın baki olmadığı dünyada hiç bir darboğaz bitmez değil, hiç bir bunalmışlık ferah bulmaz değil" diyorum.
Sakarya Caddesi bitecek ve sizler denizi göreceksiniz.
Yeter ki karanlıkta takılıp kalmayın.
Burada denize inmeyen hiç bir sokak yok.
Aynı Sinop gibi.
Bu kadar.
GERİCİ OLMAK NİYE ÜZDÜ SİZİ?
Lüzumsuzun biri, Sezai Karakoç'un ardından "Sezai Karakoç seven, türüne sempati besleyen tartışmasız bir gericidir." demiş.
Eşimde dostumda bir vaveyla bir isyan.
Luzumsuza laf yetiştirme çabaları.
Adam doğru söyledi. Nedendir bu isyan?
Onun jargonunda dindar olmak, dindarlık sınırlarında yaşamak gericiliğe tekabül ediyor.
Bizi kendi jargonunca tarif etti sizin anlayacağınız.
Dindardırlar dedi; yobazdır, gericidir derken Allah'ı-kitabı var demek istedi.
Adam doğru söyledi.
O da bizim jargonumuzda belhum adal. Biz de kendi jargonumuzda onu tarif ediyoruz.
Türkiye'de siyasete yönelik yaklaşımın oldukça özcü olması, siyasi kanaatlerin bu çerçeve üzerinden şekillendirilmesi ile sonuçlanmaktadır.
Muhatabınızın yahut bir siyasal partinin ve siyasetçinin ne dediğinden ziyade kim olarak ve hangi saikle bunu söylediği önemlidir.
Nusret Demiral'ın 28 Şubat'a damga vuran meşhur sözüdür "Şimdi Apo çıkıp da 'ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!' dese bu söze maşallah mı diyeceğiz?"
Kimlikler belli, pozisyonlar belirlidir.
Bu tespiti yaparken elbette İYİ Parti'yi istisna tutmak isterim. Zira İYİ Parti'nin Türkiye siyasetinde nereye tekabül etti hiçbir zaman tam olarak belli olmadı.
Ancak, Akşener ve çevresine yönelik de kati. kanaatlerimiz var.
Her neyse, memleket siyaseti şu anda iki kanal üzerinden, iki tavır ile vatandaşa sunuluyor. Herkes karşısındakini bu kanallar üzerinden tarif ediyor.
Bunlardan ilki Cumhur İttifakı bileşenlerinin tercih ettiği özcü tavırdır.
"Bunlar HDP ile PKK ile FETÖ ile iş tutan, memleketin selametini amaçlamayan adamlarıdır." diyor bu tavır.
Katılırsınız yahut katılmasınız, ancak temel motivasyon, siyasetin ana gayesi olan memleket menfaatidir.
Buna mukabil millet ittifakı AK Parti ve MHP'yi itham edeceğinde, yahut kendilerini ve HDP'yi tarif edeceğinde özcü bir dil kullanmamaya özen gösteriyor.
Bunun yerine ikincil sebepler ve tutumlardan bahsetmek yolu tercih ediliyor.
"Ak Parti nobran, kibirli... Erdoğan baskıcı vs vb..."
Buna mukabil HDP mütevazı, tutarlı, seçmenine karşı dürüst, kadınlara karşı şöyle böyle... Neticede PKK da dağda yere izmarit atmayan sevimli çocuklar çetesiydi. Bir nevi Avarel sevimliliğindeki Daltonlar...
Peki ilk metoda dönerek özcü bir yerden soralım, bu tarif ettiğiniz iki taraftan hangisi memleketin tarafında hangisi karşısındadır?
Onu karıştırmamamızı talep ediyorlarsa bilin ki bir sıkıntı vardır.
Millet İttifakının Türk siyasal kültürünün rağmına siyasette ikincil argümanları tercih ediyor oluşu başlı başına konuşulması gereken konudur.
Kendisini ve muhataplarını siyasal konum üzerinden konuşamıyor oluş durumu ve sonu gelmez bir müphemlik sorunudur millet İttifakının izah etmesi gereken.
Ve şu soruya bir cevap vermelidir: memleket menfaati namına izah etmekte zorlandığımız nedir ki diliniz sürekli tavır ile meşgul?
Bu araç kaç vakit daha yan yolda gidecek?
Bundan sonrası, bu sorudan yola çıkarak konuşulmalıdır.
"Yevme la yenfau malun vela benûn'da bir de benimle uğraşma. Feragat ettim gitti" demektir.
Adet edindim, katiyyen helal ederim. Meğer ki, fiil garazkarane işlenmiş olmasın.
Zaten o saatten sonra ben feragat etsem de benin sahibi feragat etmiyor.
Kamu davası gibi bir şey.
İsmi mühim değil, çokkesçe tanınan bir merhum ilahiyatçının ardından şehadet ve helallik beyanlarım tezat teşkil etmişti.
Nasıl bilirdiniz? İyi bilmezdim...
Haklarınızı helal.... Bitamamiha helal-i hoş olsun.
Hukukumuz vardı. İlla ki hakkımız geçmiştir.
Muhatabından helallik dilemenin ise en temel şartı, hangi saikle ise o, onu evvela madden manen tazmin etmektir.
Kilisede günah çıkarmanın dahi şartı budur.
"Rahip efendi, çaldım. Günahımı affet" diyen kimseye rahip "evvela yerine koy, sonra gel" der.
İnsanlara madden verilmiş zararı manen çözmeniz mümkün değildir.
Türdeşlik sıkıntısı işte...
Helalleşeceğiniz kimse ile aranızdaki maddi münazaayı çözmenin birinci şartı onu var kabul etmektir.
"Ben bunu hata olarak kabul etmiyorum, üstelik böyle bir durumun varlığını da reddediyorum. Ama sen yine de hakkını helal et" diyerek helallik alınmaz.
Ve unutmayınız, meydanlık yerdeki hatanın telafisi tenhada olmaz!
Umuma karşı reddettiğiniz bir hatayı, bir köşede af dileyerek zımnen itiraf ederseniz, bırakınız telafi etmeyi, kabahatinize bir kabahat daha eklemiş olursunuz.
Aklıma geldi işte bu bahis.
Hiç bir bedeli olmadan helalleşmeye niyetlenenler falan çıkarsa lazım olur.
AHMET ABİNİN KABRİNDE
Merhum Ahmet Kekeç abimizi birinci sene-i devriyesinde kabri başında andık dün.
Serin selviler altında kalan kabrinde, nasıh-ı azim olan ölümden yana bir hisse sundu bizlere selefimiz.
Zira merhum Ahmet abinin ve müteveffa Markar abinin vefatları sonrası Akşam'da yazmak bize nasip oldu.
Yerlerini doldurmak ne mümkün, Allah hayrul halefleri kılsın.
Kırk gün arayla gazetemizin iki büyük kalemini iki ayrı dinin kabristanında anmak, bizlere bitter bir his tattırdı.
Her kim olursanız olun; hasebiniz, nesebiniz ne olursa olsun öleceksiniz.
İnanılmaz gelecek belki ama ey sevgili okur, sen bile öleceksin.
O kabirlerde yatanlar bizden evvel bu köşeleri işgal eden büyüklerimizdi.
Ahmet abimizin emanetleri pek sevgili Hakan ve Fatmanur kardeşlerime uzun ömürler
Ölüm var ya Hu...
Gün gelir biz de ölürüz.
Yaptığımız iş mesuliyeti müstelzim bir iştir.
Yazdığımıza çizdiğimize dikkat etmeli.
Sonrası, vahtim lena bissaadeti vesselameti verridvan!
İlkin, Azapkapı'da bir binanın yıpranmış sıvasında okudum. Öfkelendim.
Sonra Şişli'de daha modern bir binanın üzerinde okudum. Anlam veremedim.
Şimdilerde İstanbul'un dört bir yanında seyr-ü sefer eden otobüslerin üzerinde okuyorum.
"ÖZÜR MÖZÜR DİLEMİYORUZ" diye haykırıyor silüeti silik liseli gençler.
İyi halt ediyorsunuz. Biz sizden farklı olarak mütemadiyen özür diliyoruz!
Özür dilemeyi zül addeden, nasıl af dileneceğini dahi bilmeyen bir nesil meydana getirmek istiyorsunuz.
Anlıyoruz.
İlk defa bir öğrencimden işitmiştim, tüylerim diken diken olmuştu "Özür dilemek erdemliktir, özür dilerim" demişti. Sonra fark ettim ki bu söz habis bir ur gibi yayılmış, herkesin diline pelesenk olmuş.
Hangi Türkçe bilmez uydurdu bilmem, alakadar da olmam; alakamı asıl celbeden, özür dilerken dahi üsttencilik pozlarına sokması insanı.
"Erdemlik"miş.... Serapa cehalet!
Özür dileyen insan muhatabının önünde eğilir, içinde bir sızı hisseder, mahcup olur. O hissiyat ile meşbu değilseniz eğer, özür diliyor değilsinizdir.
Erdemli adam şovu yaparak özür dilenmez! Bu, özür dilemenin yüz seksen derece zıddı bir tutumdur.
Egonun kulu olmayı kendilerine hedef olarak sunduğunuz ve bu sebeple özür dilemeyi bu kadar rezilce yapmayı adet haline getirmelerini sağladığınız gençlere bir de "özür mözür dilemiyoruz" sözünü slogan olarak sunuyorsunuz. Sahi siz kimsiniz?
Biz inadına özür diliyoruz. Dilemeyi tavsiye ediyoruz. Evlatlarınıza özür dilemeyi öğretiniz. Yoksa Lütfü Türkkan gibi, Meral Akşener gibi çocuklarınız olur. Özür dilemeyi beceremez görgüsüzmüş" derler.
Bu vesileyle son günlerde karşıma çıkan ve bana dilemem gereken özürleri hatırlatan iki hadiseyi zikretmek isterim:
Hermine Hanım'ın zatında tüm incittiklerimizden
13 yılın ardından AKM'ye konser dinlemeye gitmiştim, büyük heyecan içindeydim. Yerimi aldım küçük salonda. Yanımda oturan üç hanımın aksi bakışlarını yakaladım derken. Henüz konser başlamamıştı. Derken hemen yanımda oturan hanım "Taceddin misin sen? " dedi. "Buyurun" dedim. Altmış yaşlarında aydınlık yüzlü bir Ermeni hanımefendisi. Sürekli Yirmidört TV izliyormuş. Erdoğan'a ve ülkemizin selametine inancı mucibince mütemadiyen dua ediyor. Kısa süreli mülakatımızda dilinden hayır dua düşmediğine şahit oldum Hermine Mısır Hanım'ın. Meğer günlerden bir gün incitmişiz Hermine Hanım'ı. Günün Manşetinde "gâvur" demişiz bir vesileyle. Elbette gayrimüslim vatandaşlarımızı kastetmedik; kastettiğimiz, suretâ bizden olanların fiiliydi. Fakat "sizi kastetmedik" demek kâfi gelmiyor. Bu sözün bir kullanımı var. İster istemez alınıyorlar. Yürekleri bizimle atarken, biz bizden uzağa düşürüyoruz hislerini. Ayıp ediyoruz. Bu vesileyle Hermine Hanım'ın şahsında, istemeden incittiğimiz gayrimüslim ahbabımızdan şahsım ve dostlarım namına özür dilerim. Ağzımızdan çıkanı bundan sonra kulağımız biraz daha dikkatle duyacak.
Gökhan'ı hatırlatın
Sayıları giderek artan motokuryeler zaman zaman sinirimi bozuyor. Kaldırımda yürürken üstüme üstüme gelen, araba sürerken vehleten önümde biten bir motor görmekten bizarım. Her neyse, en fazla söylenip duruyorum kendi kendime. Tan ettiğim yok. Derken Gökhan ile tanıştım sokak ortasında. Birkaç aydır sokakta yaşıyormuş. Ayvansaray'daki yetiştirme yurdunda büyümüş, kimi kimsesi yok. Bir motosiklet ehliyeti varmış; onunla tutunmuş hayata. Bir restoranda motokurye olarak çalışmış. O restoranda yatıp kalkıyormuş. Derken bir akşam bir keratalık yapmış ve ehliyetini kaybetmiş. Gökhan sadece ehliyetini kaybetmemiş, işini ve yatacak yerini de kaybetmiş. Meğer Gökhan hayata o motosiklet ile tutunuyormuş. Motosikletin gitmesi ile birlikte hayatı da pare pare olmuş. Her neyse, bir şeyler vermek istedim, gururlu çocuk almadı. Cep telefonu yok, sosyal medya bilmiyor. Ne o beni takip etti ne ben onu. Hiçbir şey bırakamadık birbirimize yadigâr ama ben motosiklete bir anlam yüklemiş oldum. Ayrıldık birbirimizden. O gün nadim oldum motokuryelere kızmaya. Bugüne kadar kızdıklarımdan da özür dilerim. Kim bilir bindiği sadece motor mudur yoksa hayatını heybesine yüklediği bir merkep midir o kızdığım zatın? Bir daha kızacak olursam bana Gökhan'ı hatırlatın. Özür dilerim.
Sağdan soldan toplama kadrolarla oluşturulan hareketlerde disiplin ancak güçlü liderlik ile sağlanabilir bir şeydir. Meral Akşener'in liderlik karizması, İyi Parti'de hakim olan disiplin sorununu çözmeye yetmiyor.
İyi Parti kitlesinin agresif olduğuna dair kamuoyunda hakim olan inanç, bu agresifliğin taban kadar siyasi kadrolarda da var olduğu algısı ile pekişti. Olan, Ahat Andican gibi beyefendilere oldu. Ahat hoca, partisinde vuku bulan ve kendisi ile alakası olmayan o kadar çok hadiseyi izah etmek zorunda kalıyor ki... Üzücü.
Türkkan, soyadının rağmına bizden birisi değil. En temel dinamiklerimizden habersiz, sosyolojimizi bilmiyor, değerlerimize yabancı. Nasıl özür dileneceğini dahi bilmiyor. En büyük siyasal sermayesi sahip olduğu mal varlığı. O da uzun süredir kamuoyunda sorgulanan bir konu. Batık kredi iddiasını halen cevaplamış değil. Şehitlerin, yakınlarını bizlere emanet ettiklerini dahi bilmiyor. Sadece o zatın değil, hepimizin, bütün Türk milletinin bacısına sövdüğünden bihaber. Büyük cehalet, büyük eksiklik doğrusu.
Meral Akşener'in üç büyük sermayesinden çaldı Türkkan. Milliyetçilik sermayesinden büyük oranda çaldı, zira hadisenin bir tarafında HDP ittifakı sorgulaması sonucunda bir şehit yakınına hakaret var. Bunun izahı yok. Akşener'in içişleri bakanlığı forsundan çaldı. Bir içişleri bakanı şehitlerin tabii anası, kardeşi, abisi ablasıdır. Türkkan'ın ettiği küfür Akşener'e dokunuyor. Akşener'in üçüncü sermayesi ise "Meral Abla"mız olma iddiası. Unutulmasın, abla büyük bacıdır!
"Paralı trolleriniz" "provokatörleriniz" söyleminin büyük oranda boş ve yalan olduğu zaten malumdu. Türkkan da kolay olanı tercih etti ve ilk adımda bu saçma argümana sarıldı; hadisenin ayyuka çıkmasıyla itiraf etmek zorunda kaldı. "Trollerin yalanı" "provokarötleriniz" argümanının inandırıcılığına büyük darbe vurdu Türkkan.
Türkkan'ın kolaycılığa başvuruşunun yegane örneği yukarıda zikrettiğimiz değildi. Özür videosunun en görünen objesi olarak NUTUK kitabını seçmek bir nevi süveter basitliği olmuş.
İyi Parti'nin bırakın ülke yönetmeyi, bu krizi idare edecek bir siyasal aklı dahi olmadığı gerçeğiyle yüzleştik. Koray Aydın'ın bulabildiği yegane çözüm hadiseyi valilere fatura etmek oldu. Biz kendisini tecrübeli bir siyasetçi bilirdik. Siyasi aklı, zekayı ve tecrübeyi yeterince bir araya getiremediğine şahit olduk.
Yavuz Ağıralioğlu bu defa vitrini kurtaramadı; patavatsız şehzade ile lala kıssasındaki lalaya döndü. Mecburen sessiz.
Son olarak şeytanın avukatlığını yapayım: Hadisenin vuku bulma şekli ve görüntülenerek yayılması bir "cambaza bak" mıdır diye düşündüm. İyi Parti'nin dört bir yanı "İsraf", "Yandaş", "Ömer'in Adaleti" afişleri ile donattığı şu günlerde, Türkkan'ın batık kredi hadisesinin konuşulması olacak şey değildi. Tüm şimşekleri üzerine çeken bir harekette bulundu Türkkan. Şu anda kimse 36 milyon dolarlık krediyi konuşmuyor. Seçmeni asıl öfkelendirecek olan şey vurgundur, küfür değil. Neticede hepimiz zaman zaman zıvanadan çıkar, küfür ederiz; ancak hiçbirimizin 36 milyon dolar kredi batırmışlığı yok. O kredi nasıl alınır bilmeyiz, nasıl batırılabileceğine dair en ufak bir fikrimiz yok. Ayrıca kamu arazisini de yağmalamadık. Ne dersiniz olabilir mi?
Dün tüm gün sosyal medyada "öldü" "ölmedi" levhaları altında akıp giden gündeme bakarken bir sızı hissettim içimde.
Cumhurbaşkanı gibi, az sonra her hangi bir fiili haber olacak bir kimse için öldü ölmedi rivayetlerini yaymanın da bunlara ciddi cevap vermenin de bir alemi yok.
"Demek ki tüm bu saçmalıklar nebbaşlıktan neşet ediyor" dedim kendi kendime...
Birileri ölse de, altın dişlerini sökseler...
Her kim olursa olsun ölen, buna muttali olmakla dizleri dermansız kalan bendeniz böyle bir bayağılığı müstekreh bir şey olarak görürüm.
Vadesi dolunca zaten gidecek her kul. İş ki enfas-ı mâdude dolsun.
O da onun vakt-i merhunudur.
Derken bizi şeş cihette çepe çevre saran o melun Thanatos'u düşündüm. Düşünmesine düşünmezdim de Mehmet Yalçın Yılmaz hatırlattı bana bu teskin olamaz nefretin menbaını.
Evet hakikaten çevremiz, siyasal görüşü ne olursa olsun insani, vicdani bir vasatı kabul etmeyecek; huzuru ötekinin tahribinde bulacak kötülerle dolu.
Makul olan onlara ürkütücü geliyor.
Hiç bir makule yanaşmadıkları gibi, makul kalmaya özen gösterenlere de bulundukları duruma nispetle irtidada düşmüş muamelesi yapıyorlar.
İnanın, en az onlar kadar onurluyuzdur. Biz de canımız yanınca, hududumuz haleldar edilince feveran etmeyi biliriz.
Velakin sürekli bir tahkir etme hali ile yaşamak istemiyoruz biz normaller. Muhatabımız olsun olmasın, öteki ile bir müsterekliğimiz olsun istiyoruz.
Zira bizim kendisi için ah edilecek bir yarimiz var.
biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik..." demiş.
Şanslı adammış vesselam. Ah edilecek bir yari varmış.
Ezcümle o zenginleştirici ah etme halinden, fakirleştirici tahkir etme haline dönüşmek hiç de bize yakışır şey değilmiş, bir kez daha tefekkür ettim.
Ve muvakkat alemim demek olan gündemimin ne olacağını belirlemek lüksünü bundan sonra bu nebbaşlara bırakmamaya niyet ettim.
Akbabalara da nebbaşlara da teveccüh etmemeye, bunları muhatap alıp cevap yetiştirmemeye; vasatı aşırıya, normali anormale tercih etmeye niyet ettim.
Sizlere de haddimi aşarak aynını tavsiye ederim.
Kavga değil bu kıyak
İyi Parti ile HDP yine kavgaya tutuştu.
Görün de inanmayın.
Birbirini siyaseten var kılan bir karşıtlık bu. Hele Kılıçdaroğlu Akşener'i cumhuriyete ihanet etmekle itham ettikten sonra, bir şekilde imajını farklı bir merkezde yeniden var kılmak zorunda kaldı İYİ Parti.
Elbette HDP'den ala zemin bulunmaz böyle bir şey için.
Zaten ne zaman aralarındaki paralellik tartışılır hale gelse kavgaya tutuşuyorlar.
Hemen peşi sıra Kılıçdaroğlu yeminler etti, Kandil'i yerle bir etmeye...
Anlayacağınız, vitrin tasası ile kavgalar edildi bu hafta Millet İttifakında; bu kavga ile birbirlerini yarın için var kıldılar.
B. Batı'da aydınlanmacı ve dine mesafeli bir ideoloji olarak ortaya çıkan milliyetçilik, bizdeki sergüzeştinde de dine mesafeli bir noktadan yola çıkmıştır.
Türk milliyetçiliğinin öncü ismi Dr. Rıza Nur, kendi ikrarı ile inanmayı arzu eden ancak becerememiş olan bir dinsizdi.
Türk milliyetçiliğinin bu seyrini kat'i ve geri dönülemez biçimde dönüştüren merhum Alparslan Türkeş'tir.
Türkeş, Türk milliyetçiliğini mitoslardan ve savlardan kurtararak Türk-İslam ülküsünü Anadolu sosyolojisine en uygun şekilde teklif etmişti.
Bu teklifin üzerinden elli sene geçtikten sonra, Türkiye çoktandır unuttuğu bir milliyetçilik tipi ile yeniden karşı karşıya kaldı.
Seküler, dine mesafeli bir milliyetçilik tipi, kendisini izafe ettiği noktalar itibarıyla doğal olarak ırkçı tonlar barındıran bir söylemle karşımıza çıktı.
Ortaçağı atlayarak antikiteye referans veren bütün milliyetçilik tipleri böyledir.
İşte İyi Parti, bu milliyetçilik tipini MHP'nin ülkücülüğünden ayırarak ve sosyolojik olarak muhacirleri kendisine eklemlemeyi amaçlayarak ortaya çıktı.
Büyük oranda başarılı da oldu.
Seküler bir hat üzerinde CHP ve HDP ile birlikte farklı sosyolojik gerçeklere hitap eden üçüncü parti konumuna geldi.
Akşener'in son zamanlarda ortaya koyduğu birtakım retorikler, bu formülden temel bir sapma yaşandığını ortaya koyuyor.
Her namazında dua eden, mütedeyyin ablasının rabbiyessirini siyasal referansa dönüştüren Akşener; belli bir alanda sıkışıp kalmışlığı sebebiyle Türkeş tipi milliyetçiliğe yeniden göz kırpar hale geldi. Bu tonun daha da yükseleceğini tahmin ediyorum.
İzleyip göreceğiz
MOZAYİĞİMİZ VE İNCİ HANIM AKM'DE SİZLERİ BEKLİYOR
Atatürk Kültür Merkezi nihayet açıldı. Açılış törenleri mahiyetinde düzenlenen gösteriler arasında bu hafta tertip edilecek olan iki gösteri hususen şayan-ı tavsiyedir. İlki 3 Kasım Çarşamba akşamı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı çeşitli topluluklardan yüz elli sanatkarın sahneye koyacağı Mozaik gösterisi. İhsan Özer'in sanat yönetmenliğinde tertip edilen Mozaik gösterisinde, Anadolu'nun müzik namına tüm renklerini ve müziğin yanı sıra Zeybek, Sema, Semah, Zikir ve Azeri oyunları sahnelenecek. 4 Kasım Perşembe günü ise yakın zamanda kaybettiğimiz merhume İnci Çayırlı'nın anısına Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu, Şef Mehmet Güntekin riyasetinde bu yılın ilk AKM konserini verecek. 13 yılın ardından yuvasına dönecek olan koroyu kaçırmamanızı hahişle tavsiye ediyorum.
ŞU ÇOCUKLARI YATIRMAYI BIRAKIN
Kayseri'de bir anaokulunun düzenlediği 29 Ekim ayinini görmeyenleriniz görsün rica ederim.
Gerizekalıca kurgulanmış bir ayin. Sanat deseniz değil, estetik deseniz değil, çoluğumuzu çocuğumuzu serfuru ettiren bir ahmaklık.
Her milli bayramda aynı pespayelik sürekli ve ısrarlı şekilde tekrar ettiriliyor.
Ben pagan ayininin itikada verdiği zarardan geçtim. Bu kadar saçma bir ayini tertip edecek kadar cahil, görgüsüz, estetik bilmez, zeka seviyesi ortalamanın altında kimselere çocuk emanet edilen ortama öfkem.
Geçtiğimiz birkaç gün gündemimizi meşgul eden büyükelçiler mevzuu, genel söylemin aksine, on büyükelçinin haddini bilmezliği ve mukabilinde dik durmamız sonucu geri adım atmaları durumundan çok daha önemli bir hadiseydi.
Çeşitli vesilelerle Türkiye'yi eski, yıkılmış olan hegemonyal düzleme çekmeye çalışan sistemin başat aktörleri, bir yeni ve şiddetli denemede daha bulundu.
Türkiye bir ekonomik buhranın üstesinden gelmeye çalışıyor.
Evet, bu sefer teğet geçmedi. Küresel ekonomik krizin boyutları, korona şartlarının meydana getirdiği ortam sebebiyle teğet geçecek cesameti çoktan aştı.
Bu, elbette bir sarsıntıdır, büyük bir sarsıntıdır. Ancak en büyük sarsıntı dahi yıkım demek değildir.
Sarsıntıyı yok farz edenlere de yıkım olarak görenlere de itibar etmeyiniz. Her ikisi de hılaf-ı hakikattir, itibar edilmez. Tek bildiğimiz, hiçbir zelzelenin haşir sabahına kadar sürmeyeceğidir.
Yakın vadede bu dem de bu gam da geçecek. Türkiye ekonomisi yeniden rayına oturacak. Temenni değil, samimi kanaatimdir.
İşte, bu sarsıntıyı vesile bilip "Türkiye'yi eski hegemonyal alt ilişki düzlemine sokarız" diye hesap yapanların hesabının bozulması piyesini izledik geçtiğimiz günlerde.
Aksi tesir etti. NATO'dan Batı'dan ve Atlantik'ten bir adım daha uzaklaştık.
Asla yapılamaz denilen bir şey daha yapıldı. One Minute misali "bunu da yapabilirmişiz"i tecrübe etti Türk halkı.
Konrad Lorenz'in kazları
Nobel ödüllü davranış bilimleri uzmanı Konrad Lorenz, yavru kazların anne kazları göbeklerindeki bir kırmızı noktadan tanıdıklarını keşfetmiş ve bir deney yapmıştı.
Benzer bir arazı kendisinde meydana getiren Lorenz, yavru kazların kendisini anneleri sanmalarını sağlamıştı.
Lorenz'i anneleri zanneden kazlar, ardı sıra badi badi yürümüş, peşi sıra göle girmiş ve yüzmüş; Lorenz'den bir türlü ayrılmak bilmemişlerdi.
Deney, kazları hakiki annelerinden uzaklaştırmış, Lorenz'e ise Nobel kazandırmıştı.
Büyükelçilerin Kavala davası hakkında mütalaa ortaya koyuşları ve akabinde geri adım atışları Lorenz'in kazlarını hatırlattı bana.
Hollanda Büyükelçisi'nin, Amerikan elçiliği tivitini kopyalaması ve tivitlemesi ister istemez güldürdü.
Lorenz'in kazı Martina nereye bunlar oraya...
Bir kez annesi sanmayagörsün. Kaz dediğin böyledir, kaz kafalılık bunu gerektirir.
Büyükelçilerin geri adım atması üzerine meyus olan fonlanmışların durumu da hakeza böyledir.
Aynı kuluçkada yumurtadan çıkmış, Martina'yı anneleri zanneden, kurt memesinden süt emmiş Remuslar Romuluslar...
Sanayide modifiye edilmiş olmakla kendisini Alman arabası sanan, Doğan görünümlü Şahinler...
Hiç birisi tesadüf değil.
Ceplerinde fonların, sırtlarında ise üzerlerine kuluçkaya oturmuş olanların neticesinin sıcaklığı var.
O sıcaklığın cazibesidir, kendilerini bu kadar onlardan zannettiren.
B. Sadece tek bir soru soracağım: Google'a bakmadan Yeni Zelanda'nın başkentini bilecek kaç kişi yaşıyordur memleketimizde.
Haydi bize uzak diyelim. Dominyonu olduğu İngiltere'nin sokağında kaç kişi bilir?
Üç-beş, sekiz-on...
Kadın başbakanı ile dünyanın dikkatini çekti, cami saldırıları ile ülkemizde de gündem oldu. Haritadaki yerini sorsanız, İzlanda ile karıştıranlar Kuzey Buz Denizi'nde ararlar...
Büyükelçisi bağımsız Türk mahkemelerine akıl veriyor... Üstelik adını ilk defa duyduğu, muhtemelen yolda görse tanımayacağı, hiçbir direkt alakası olmayan bir kimsenin davası hakkında.
Hangi ağırlıkla, hangi akılla?
Elbette istenmeyecek, hadlerini bilecekler.
Norveç'e "onlarca adamın katili Breivik'e ödül gibi ceza verdiniz. Bunu azıcık artırın" dese büyükelçimiz acaba üç gün uyuyabilir mi Oslo'da?
Elbette hadlerini bilecek, hukuk sistemimize burunlarını sokmayacaklar!
KATİYEN DALGA GEÇİYOR, KÂALE ALMAYINIZ
İBB'nin düzenlediği "Tren Çekme" yarışmasının ilanını metroda okudum.
"Yok, yapmaz. Olmaz öyle şey" dedim.
Hemen her gün vatandaşlarının otobüs ittiği bir şehrin belediye başkanı, gelecek filmlerin fragmanını gösterir gibi "tramvay çekme" müsabakası düzenlemez.
Yetmemiş, bütün İstanbul ahalisini de izlemeye davet etmiş.
Evelce kararı alınmış bir organizasyon olsa dahi usulca iptal edip, milletin gözüne gözüne sokmamak lazımdı. Haydi Türkçesini söyleyelim, utanmak lazımdı. Utanmamış yapmış.
Artık eminim, katiyyen dalga geçiyor. Bir kenarda kıs kıs gülüyor.
En iyisi kâale almayalım.
POYRAZ BALTACIGİL DAHA İYİSİNİ HAK EDİYOR
Medar-ı iftiharımız gençlerimizden Poyraz Baltacıgil'i dinlemek büyük zevk.
Dünyaca tanınan ağabeyi Efe Baltacıgil'in izinde bir çelist olarak her sahne aldığında parıldıyor.
Son olarak dün TRT 2'de İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nın eşliğinde izleme imkanım oldu.
Her zamanki gibi muhteşem, haza kabiliyet, mücessem yetenek bir çocuk. Babasının evladı olma şansını mükemmel şekilde değerlendirmiş. Gurur duyarak izledim.
Orkestraya bakınca ise migrenin tuttu.
Muhtemelen konuk şef Hakan Şensoy "Nereye düştüm ben böyle?" diye sormuştur.
İnsicamsız yaylılar arasındaki uyumsuzluk, özellikle ritm düştüğünde aşikar hale geliyor. Güzel müziğin kötü icrası nasıl olur görüyorsunuz. İzlediğim en kötü orkestra. Müzikteki büyük özensizlik kulaklarınızı yoruyor.
Üstelik özensizlik icra ile de sınırlı değil. Bir senfoni orkestrasında ilk defa tişört giyen bir trompetçiye denk geldim. Fena izleyici değilimdir, pek çok orkestra izledim, bir benzerini görmedim. Korno çalan genç adamın ise saçı başı birbirine girmiş, akşamdan kalmış edası ile "bitse de gitsek" havalarında...
Demek sorun kabiliyetten değil, bir nevi memuriyet sıkıntısında neşet ediyor. Mesai dolduruyorlar, hiçbir ihtimamları yok!
Poyraz gibi gençleri dünya sahnesine çıkarırken daha özenli refakatçiler bulmamız gerekiyor.
"Geliyoruz, az kaldı, işinizi bitireceğiz" naralarının arşı tuttuğu şu günlerde, gözünde belli belirsiz bir "acaba?" tereddüdü gördüğüm bir kimseye söylediğim şeydir: Halt etmişler!
Kendilerini hiç bir zaman olmadığı kadar iddialı konumda hissedenler, "toplumu kutuplaştırıyorlar" söylemini bir kenara bırakarak intikam talelerini dile getirmeye başladı.
Demokrasi hakikaten herkesin ikinci tercihidir. Zayıf anlarında toplumsal barış, mutabakat hikayesi dökülen dillerinden, güçlü hissettikleri anlarında öfke dolu sloganlar yükseliyor.
Bu öyle bir bit kanlanmasıdır ki, genel başkan oldu olalı Kağıttepe'den İBB adayı olmaktan başka bir tevessülde bulunmayan- ki onda da rey kullanamamıştı- Kılıçdaroğlu'nu adaylık konusunda ikna ettiler.
Unicorn görmek gibi, Zümrüdüankaya yem atmak gibi bir inanılması imkansız tesadüf... Bunu gören kim olsa biti kanlanır. En me'yusları bile mesih gibi gezer, çevresine tebşiratta bulunur oldu.
"Geliyoruz... içeri gireceksiniz..."
Fetöcü ve PKK'lılar açısından durum anlaşılır. Bir zamanlar cirit attıkları meydanlardan sürüldüler; düşmanlık ettikleri devlet, kendilerine imkan vermez oldu.
Bunların seslerinin kendi seslerine iltihak ettiğini, üstüne yirmi senelik Erdoğan iktidarına çeşitli sebeplerle eleştirel yaklaşan orta sınıf Türkler'in de kendilerine katıldığını sanan bilindik koronun bilindik sesleri bizimle sosyolojik temeli olan bir hesaplaşmaya girebileceğini zannediyor.
Bu minvalde tehdit ediyor oluşları bitlerinin kanlanmış olmasındandır.
Kaale almayınız.
Konjonktürel olarak Erdoğan'ı ve Ak Parti iktidarını eleştiren kesimin, Ak Parti kitlesinden sosyolojik olarak kopmadığı hepimizin malumu.
Etiyle kanıyla bizlerden nefret edenler, kendilerinden sandıkları kalabalığın en fazla stadyum kalabalığı nevinden, maç bitene kadar aynı yöne dönen bir kitle olduğunun farkında değil, ancak biz farkındayız.
Yok yere kaldıramayacakları taşın altına ellerini sokup, kendi huzurlarını da bizim huzurumuzu da kaçırıyorlar.
Sizler müsterih olunuz.
Benim açımdan hadise, cevabı belli bir soruda kilitlenmiş, kalmıştır: intikam alacak canınız mı var ki bu vatanın sahiplerini vatanlarıyla tehdit ediyorsunuz?
Kamu güvenliğine tehdit oluşturacak bir tahrikte bulunmadı.
Ancak kamu düzenini sabote edecek bir çağrıda bulundu.
Bürokrasiye "çalışma" dedi.
Chp'nin bürokrasideki ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda bu çok ciddi bir taleptir.
Uzun süredir hayatımızdan çıkmış olan "bugün git, yarın gel" ile yakın vadede yeniden karşılaşırsak bunun hiç bir şekilde beceriksizlik yahut teknik imkansızlık sebebiyle olmayacağını adım gibi biliyorum.
Bakmayın siz Kılıçdaroğlu'nun devlet memuriyeti ile ilgili sözlerine. Hepimiz biliriz ki herhangi bir devlet kurumuna sandığı koysak, CHP Ak Parti'den fazla oy alır.
Bu, CHP'nin bürokraside tesis ettiği tarihsel mevzilenmenin bir neticesidir.
20 senelik Ak Parti iktidarı, Mogoltayların mirasını dönüştürmeye yetmedi. Açıkçası Ak Parti'nin böyle bir maksadı da olmadı.
Kılıçdaroğlu'nun bir tek Diyanet İşleri'nden ve Emniyet Teşkilatı'ndan yana beklentisi düşük olur. Zaten bu iki kuruma olan düşmanlığını da yeterince ortaya koydu.
Vaziyet böyleyken, Kılıçdaroğlu'nun bürokrasiye "emirlere riayet etmeyin, amirlerinizi dinlemeyin!" minvalindeki sözleri basit bir öfke gösterisi olarak okunamaz.
Kılıçdaroğlu'nun sözlerini basit bir tehdit olarak yorumlamak aslında ne söylediğini anlamamaktır.
Kılıçdaroğlu, bürokrasiye organize bir şekilde "dur" çağrısı yapıyor.
Öğrencilere İstanbul Kart dağıtımını yaparken dahi büyük zaaf gösteren belediyeleri ile birlikte bürokraside oluşacak organize bir hantallık ile, Türkiye'yi iş göremeyen bir memleket hüviyetine büründürmek istiyor.
Bu paranoyakca bir yorum değil, potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda oldukça muhtemel bir senaryodur.
Meşgul olmak istemediğim konularda yazı yazmak zorunda kalmak beni öfkelendiriyor.
Ancak son zamanlarda planlı bir biçimde sahnelenen acayiplikler hakkında bir şeyler söylemek lazım.
TÜGVA'nın Büyükada'da kiraladığı merkezin, Vakıf ile İBB arasında bir münazaaya dönüştüğünü bilmeyen yok.
Mümkündür, olur böyle şeyler. Bir iradenin çıkarı diğeri ile çatışır ve çözüm yolları aranır. Buna kabul edilmeyecek bir şey yok.
Kabul edilmeyecek olan şey, iktidar araçlarının olmayacak şekilde çeşitlendirilmesi ve devlet algımızın dönüştürülmeye çalışılması.
Belediye başkanı olması akabinde eline tutuşturulan notlarda sürekli "Merkezi hükumet" ifadesi yer alan ve Türkiye'nin üniter devlet yapısından bihaber gibi konuşmayı adet haline getiren Ekrem İmamoğlu –ki ben kendisi hakkında tek satır yazmadan bu yazı çizi işlerinden emekli olmayı çok isterdim- bambaşka bir tatbikat ortaya koydu.
Asıl alakamızı teksif etmemiz gereken nokta budur.
Daha önceleri çeşitli ilçe belediyelerinin zabıtaları ile IBB zabıtaları arasında yaşanan kavga gürültülere şahit olmuştuk.
Görev ve sorumluluk sınırları çok açık olan ve kamu düzeni görevlisi olan zabıtaya bir nevi kolluk kuvveti fonksiyonu yüklendi.
Elbette memuriyet hudutları içinde yer alan zabıtalara hesapsız bir kolluk fonksiyonu icra ettirmek mümkün değildir. Adamcağızların başı devletle belaya girer. Bir yere kadar sınırları zorlayabilirsiniz.
Büyükada'da yaşanan kepazelik bunun çok ötesinde bir eylemdir.
Canan Kaftancıoğlu riyasetinde parti teşkilatlarından bir tayfa toplayıp mekan basmak akıl alır şey değildir.
Zira ihkak-ı hak hak değildir!
Kanun vardır, nizam vardır. Hukuk vardır, mahkeme vardır. Akabinde yürütülecek sürecin safahati bellidir.
Savonarola'nın çocuk zaptiyeleri misali, mahalle kavgasına gider gibi adam toplayarak bir mekana gidilmez.
Bu, fevri bir hareket olmanın çok ötesindedir.
Devlet erkini nameşru, ona karşı var olanları ise meşru gören bir aklın yapabileceği bir şeydir.
Kılıçdaroğlu'nun, sistemi nameşru, HDP bileşenlerini meşru gördüğünü söylemesi benzer bir kafa karışıklığının, belki de kendilerince bir zihin berraklığının alametidir.
Türk ordusunun, polisinin, adliyesinin ve benzeri kurumların meşruiyeti devletin kendilerine açtığı alan iledir.
Bunun haricindeki alan taleplerinin hepsi, aslında sorunlu olunan şeyin bizzat devlet olduğunu ortaya koyar. Ondan sonra tartışmaya başlarız, "acaba Öztürk Yılmaz haklı mı? Kılıçdaroğlu ve şürekası hakikaten Türkiye'den nefret mi ediyor?" diye...
Biz yine de öyle sorular sormayalım. Öztürk Yılmaz'ın yorumu olarak kalsın bu
Bir süredir CHP'den yükselen ve federal sistemi tartışılır kılan söylemlerin, yakın vadede HDP üzerinden ülke gündemine taşınacağının ipuçlarıdır.
O tartışmalar öncesinde, toplumun bir kesiminin ancak bahusus gençlerin lokal güç merkezlerinin varlığını kabul edecek bir zihne sahip olması amaçlanıyor.
Yoksa Kaftancıoğlu da biliyor, yoldan çevirdiği üç beş kişiyle bir mekana çökemeyeceğini.
Meselenin ağırlık noktası, TÜGVA'nın bir mekan kiralamasının, kiranın bedelinin ne kadar olduğunun vb. çok ötesinde bir merkezde temerküz ediyor.
Kimilerinin partili cumhurbaşkanlığı sistemine karşı oluşunun temel motivasyonu da bu arzu ettikleri dönüşümdür.
Gücü merkezileştiren bir dönüşüm, gücü dağıtmak isteyenlerce elbette istenmez.
Mevzumuz bir parça netameli olduğu için ancak ima edebildiğim şekilde yazabiliyorum. Ferasetinize havale ederim.
Temennileri ile analizlerini birbirinden ayırt etme konusunda ekseriyetle sıkıntı yaşayan bir dostum "bu millet bumerang gibidir, gitse de mutlaka döner" demişti.
Arkadaşımın huyunu bilmek itibariyle hiçbir mana atfetmeden "Tabi tabi öyledir. Yoyo gibidir, düşse de mutlaka çıkar" demiştim ben de.
Anlamıştı dalga geçtiğimi.
Nerden sonra düşünüyorum da, ikimiz de haklıymışız. İkimizin de gözden kaçırdığı tek bir nüansmış sadece.
Tanzimat ile başlayan süreçte sağlıklı bir vatandaşlık tanımı yapamamanın ve zaruri sınırları açıkça ortaya koyamamanın faturasını Osmanlı'nın son döneminde de ödedik, şu anda da ödemekteyiz.
Daha açık söylemenin alemi yoktur, genel hatlarıyla temel sorunumuzu dile getirmek kâfidir. O sorun da şudur:
Sırf var ve odur diye devletimizden, bayrağımızdan, vatanımızdan ve milletimizden nefret eden nicesi bizlerle eşit yurttaş olarak bizler kadar hak sahibidir ülkemizin gidişatı hakkında!
Yani "bu millet" derken sınırları açıkça belirtmezseniz, baba katili ile babanızı aynı kimse olarak tarif edebilirsiniz.
Cümleyi biraz daha basitleştirelim:
Bizi hakikaten bir dost bir kardeş aynı vatanın evladı olmakta paydaş göremeyenler, hatta bertaraf edilmesi gereken düşmanlar olarak görenler; mevcut durumumuz itibariyle parti kurabilir, kadim partilerimize genel başkan olabilir, belediye başkanı olabilir, seçimlerde oy isteyebilir....
Hakkıdır.
Zira mevcut kabulümüz kendisine bu hakkı vermiştir.
Velakin unutulmaması gereken şey şudur: Bu kimse, siyaseti katiyyen siyasal kaygılar ile yapmamaktadır. Bir başka kaygıdır o. İzah edip de Türk mahkemelerini kendimizle uğraştırmayalım...
Ancak ekseriyetle altından asırlık nasırlar ve asla kapanmayacak kan davasıvari hisler çıkar o kaygının.
Ulus devlet hepimize tek tip bir çarşaf giydirdi. Altındaki kurt mudur kuzu mudur tefrik edemiyoruz. Ancak sofraya oturunca fark ediyoruz, tabağındaki ota değil yanında oturan kuzuya göz diktiğini bazılarının.
En az onlar kadar onurluyuzdur hepimiz. Koyun olduğumuz için değil, kuzunun canını kurda kaptırmak istemediğimiz için siyasal tercihlerimizi olması gerektiği gibi yaparız.
Yoksa bize onur dersi vermeye kalkan nesebi gayri sahihler kadar onurluyuzdur en az. Ne azı? Çok daha onurluyuzdur. Yanlışa yanlış demeyi biliriz.
Gelgelelim, bizim kuzumuzun canı, hepsinin kaygılarından kıymetlidir.
Bir yerlere savrulsak da, kuzumuzun canını korumak üzere döneriz elbette.
Lakin aslı kurt nesli kurt olan bu 'biz'e dahil değildir. Safdillik edersek, ellerimizle ona teslim ederiz kuzumuzu.
B. Müdavimleri ve çalışanları iyi bilir, koridorlarında farelerin cirit attığı, lağım kokulu bir bina idi sabık Atatürk Kültür Merkezi.
Islahı namümkün bir heyula idi; kaportası Ayasofya'dan daha yıpranmış, ruhu Aya İrini'den daha yaşlıydı. Şehrin pek çok metruk binası AKM'ye bakarak müteselli olurdu.
Rica ederim Avrupa'daki daha yaşlı konser salonları ile mukayese etmeye kalkışmayın, iz'anınıza karşı kefaret kabul etmez bir günaha girmiş olursunuz. Yapmayın.
Aklın yolu bir olmak hasebiyle yıkıldı, yerine yeni bir bina inşa olundu. Hayırlı uğurlu olsun.
29 Ekim'de, Cumhuriyetimizin yaş gününde, güzel konserler ve hak ettiği şaşaada bir tören ile resm-i küşadı olacak yeni binanın.
Kültürel iktidar tartışmalarının tam göbeğinde kime ait olduğu henüz meçhul bir bina.
Efendim, elbette mal sahibi belli, ancak kim kimi istemeyecek; kim kimin gözüne fazlalık görünecek henüz belli değil.
Dr. Nevzat Atlığ hocanın önayak olduğu ve büyük mücadeleler ile senfoni orkestralarının yanında kendisine yer açtığı Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu'nun başına gelenler ehlinin malumudur.
Provaya geldiklerinde nota kâğıtlarını ve sair evrakını tuvalete atılmış vaziyette buldukları bir mekânmış eski AKM yetmişlerin sonunda.
Alaturkadan da müzik mi olurmuş? Tek sesli bir şeymiş... Değeri, AKM'de sergilenecek kadar değilmişmiş de vs. de vb. ...
Orası onların mabedi ne de olsa.
Mabed derken futbol spikerlerinin cahilane, stadyumlara söylediği manada "mabed"den bahsetmiyorum. Hakikaten sanatın tanrıçası Athene'ye serfuru ettikleri bir mabedden bahsediyorum. Bu ayrımı yaparken de hiç kimsenin futbol topuna yahut futbolculara tapmadığını ümit ediyorum. Zira, Yoğurtçu Parkı'na heykeli dikilen Alex'in kuyruğuna teneke bağlayarak yolladıkları dün gibi hatrımızda. Öyle değil mi Samet?
Yeni bir helvadan put vakasını bünyemiz kaldırmaz. Stadyuma mabed diyenler, elbette bunu cehalet ile yapıyorlar. Lakin AKM'ye mabed muamelesi yapanlar, bunu hakikaten yaptılar! Mabedinin göğsüne namahrem eli değmiş gibi namusunu haleldar hissedenler, Rast Kar-ı Natık notalarını kademhaneye atmakta bir beis görmedi.
Sanki çok sesli müziği dört başı mamur şekilde icra edebiliyorlarmış gibi, saçma sapan bir savaş başlatmıştı Batı Müziği icracılarımızın eslafı. Gelgelelim günümüzde o iş de memleketimizde belli bir seviyeye erişti. Klasik Batı Müziği'nin hakikaten iyi icralarına rastlıyoruz artık. İftihar ederiz.
Ancak unutmayalım, müzikten anladığımız da bir hayli değişti.
Gün sonunda tenorlarımız "Ünye Fatsa arası Ordu da kurulmuuuuuş" diye bizden nağamatı teganni etmeye başladılar ve bir zamanlar Hafif Batı Müziği denilen Pop, bırakın Alaturkayı, Arabesk bir zemine geldi demir attı.
Hayırlı olsun. Hiçbir müziği tahfif etmem, edilmesini ayıp görürüm. Tahammül edemediğim müzik türleri var, onlara da saygı duyarım.
Ancak şu soruyu ister istemez sormak isterim:
Memleketimizde mebzul miktarda bulunan, emek sarf etmediği, hatta karşı olduğu projelere tamamlanması akabinde isim verme heveslileri, her hak sahibi olmadığını bir şekilde sahiplenmeye heveskar haddini bilmez; yeni çehresi ile arz-ı endam edecek olan bu yapıyı yine inhisarı altına almak isteyecek mi?
Yoksa orası, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir değeri olarak, müziğimizin çeşitli formlarının da dört başı mamur şekilde icra edileceği bir merkez mi olacak?
İzleyip hep birlikte göreceğiz.
Ağzı tarhana kokanların tezenesine bakalım kaç vakit tahammül edilecek yeni AKM'de, sıvasında çay kaşığı kadar çimento dahli olmayanlarca?
Sakarya Üniversitesi Diaspora Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi, kendi alanında Türkiye'nin en velud merkezlerinden.
Düzenlediği etkinlikler ve yaptığı yayınlar ile yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın içinde bulunduğu aktüel durumu çeşitli perspektiflerden takip etmemizi sağlayan Merkez, son olarak düzenlediği 'Avrupa ve Amerika'da Hak ve Özgürlükler Çalıştayı'nda "İSLAMOFOBİ" kavramı hakkında ileride kitaplaşacak önemli mütlaalar yapılmasına imkan sağladı.
Bizzat iştirak etmekle mutluluk duyduğum bu çalıştayda tuttuğum birkaç notu AKŞAM okurları ile paylaşmak isterim.
İSLAMOFOBİ, henüz kavram kargaşasından kurtulabilmiş bir mefhum değil. Bu sebeple bu kavramın yerine başka başka kavramlar kullanılmasını önerenler var. Ancak önemli uzmanların, bu kavramda ısrar edilmesini öneriyor olduklarını ifade etmeliyim.
İSLAMOFOBİ kavramını sorunlu kılan en önemli sorun, fobik olmanın hukuki bir karşılığı olmaması. Bu bahane ile Müslümanlara karşı işlenen nefret suçları, bir fobi olarak görülerek cezasız kalabiliyor. Buna karşın homofobi kavramı örneğinde olduğu gibi, asıl önemli olan şeyin, kavrama politik olarak sahip çıkılması ve asıl baskıyı bu minval üzere kurmak gerektiğine yönelik haklı bir vurgu ön plana çıkıyor.
Müslümanlara düşmanlık, cehalet sebebiyle ortaya çıkan bir korku değil, aksine bile isteye, üstelik devletler eliyle şekillendirilen bir düşmanlık. Pek çok uzman, üstelik müttefikan aynı şeyi söylüyor. Bu kanaat, yurdumuzda uzun yıllardır dillendirilen "Bizi tanısalar düşmanlık etmeyecekler" iddiasını boşa çıkartıyor. Zira İslamofobi'nin yükseldiği Batı ülkeleri, İslamiyet'i ve Müslümanları yüzyıldan uzun süredir yakından tanıyor.
Anglosakson dünya ve Amerika sanılanın aksine Batı'nın geri kalanına nazaran hiç de parlak bir görüntü arz etmiyor ve İslamofobi bu ülkelerde giderek yükseliyor.
Batı Medyası ve resmi kurumları sistematik bir şekilde İSLAMOFOBİK saldırıları gizlediği için kamuoyuna yansımayan pek çok hadise yaşanıyor. Bunların en önemlisi Alman medyasının uzun süre haberleştirmekten çekindiği ve halen doğru dürüst gündem olmayı başaramayan Merve El Şerbini olayı. Üç aylık hamile olan Şerbini, bir ırkçı tarafından, üstelik mahkeme salonunda otuzdan fazla bıçak darbesiyle öldürülmüş, polis ise saldırgana yönelen Şerbini'nin kocasını vurmuştu. Bu ve benzeri olaylar medya tarafından sistematik şekilde gizlenirken, resmi makamlar ırkçı ve İSLAMOFOBİK saldırıları sıradan suçlar olarak kayıtlara geçiriyor.
Sistematik gizleme ve inkar sebebiyle Batı kamuoyunun önemli entelektüelleri, hem de hiç utanmadan, aslında İSLAMOFOBİ diye bir şeyin olmadığını, Müslümanların kendilerine yönelik eleştirileri gölgelemek için kavram uydurduklarını ve sözde olaylarla içini doldurduklarını iddia edebiliyor.
Bunlar kaleme alınması gereken pek çok başlık arasından benim özellikle dikkatimi çekerek bu kısa yazıda yer verebileceklerim. Mütebakisini, kitap yayınlanınca okumanız dileğiyle...
Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın "Nizami aktörler eğer kazanamazlarsa kaybederler; gayrinizami aktörler ise eğer kaybetmezlerse mutlaka kazanırlar" sözünü etmesinin akabinde dünya sürekli olarak nizami aktörlerin bir şeyler kaybettiği bir yere dönüştü.
Mühim ve doğru bir tespittir Kissinger'ınki.
Nizami olanın en önemli özelliği, nizamı mutlak görmesidir. Nispi nizam diye bir şey olmaz. Nispi nizam olsa olsa kaosun bir başka türü olabilir.
Bu sebeple, kendi nizamını tam olarak tesis etmek anlamına gelecek bir zafer elde edemeyen her nizami kaybetmeye mahkum olacaktır.
Surdaki gedikten esecek yele bakar. Mağlubiyet mutlaktır, zira düzensizlik düzen gibi olduğu yerde kalıcı ve muhafazakar bir karaktere sahip değildir; aksine yayılmacı ve kendini teksir edici bir tabiata sahiptir.
Elbette bir Kürt sorunumuz vardır ve bunun adı PKK'dır.
Yıllar yılı Kürt insanımızın sırtında semirmiş ve emperyalizme hizmet etmiş bir asalaktır bahsettiğimiz.
Kürtlerin en büyük sorunudur bu asalak; zenginlerine göz dikmiş, evlatlarını ellerinden biteviye almıştır.
Bu asalağın beli son yıllarda bir şekilde kırılmış, bölge halkı üzerindeki iktidarı minimuma indirilmiş...
Kürt sorunu derken hakiki bir sorundan bahsedenin elini sıkmak, sözlerine kulak vermek zaruridir.
"Sıkıntım var" diyen insana "yok sıkıntın kardeşim, sen yanlış hissediyorsun" denmez.
Varsa bir sıkıntı vardır. Konuşulur.
Gelgelelim, Kürt sorunu var diyerek, uzun zamandır adet edindikleri üzere tam olarak tanımlayamadıkları sanal sorunlardan bahsedenlerin PKK asalağına can suyu verme girişimleri en sert şekilde mukabele görür, görmelidir.
Çünkü tam olarak mağlup edilememiş bir gayrinizaminin galip kılınması çabasının bir parçası haline gelmiştirler. Farkında olsun yahut olmasınlar. Nizami olanın gayrinizami karşısındaki zaferine mani olan herkes, gayrinizaminin gelmesi mukadder zaferine yardım etmeyi bilerek yahut bilmeyerek amaçlamaktadır.
Dahası, zafer kazanamamış nizaminin mağlup olmasına gayret sarf etmektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti karşısındaki iki gayrinizami emperyalizm maşasının, PKK ve FETÖ'nün değirmenine su taşıyanlar bu bakımdan siyasi bir karşıtlık içinde olmanın çok ötesinde, devlete ve millete karşı hasmane bir tutum içine girmektedir.
Ben de istemiyorum kimseye hain demeyi, kimseyi hasım ilan etmeyi...
Ben de muhatabına karşı keskin ve tahkir edici bir dil kullananlara kızıyorum.
Kimseye terör yardakçısı, hain, hasım vb. denmesin istiyorum.
Ayıptır, dememek lazım.
Kendilerine tevcih edilmiş sert eleştiriler karşısında feveran etmeleri beni hakikaten üzüyor. "O da bu vatanın evladı" diyorum.
Fakat biraz da o gayret etmeli değil mi?
Adam bizim mağlup olmamız için bu kadar yoğun gayret sarf ediyorsa ne diyelim a dostlar?
Allah yardımcısı olsun, kim olduğunu tarifte yetersiz kalanın...
Kimsin, necisin, neye iman edersin, nedir seni var kılan? Bu sorulara bir cevap verebiliyorsan sevgili okur dost, canı gönülden tebrikler ederim.
Tebrik, zira pergelin iğnesi bir zemine batıyor demektir. İz bırakabilirsin o zeminde. Bu, kişinin nispeten bir hikmete sahip olduğu anlamına gelir diye tahmin ederim.
Allah lütfetmiştir kuluna bu hikmeti şüphesiz ve her kime hikmet verdiyse, ona çok hayırlar bahşetmiştir. İndi mütalaam değil, kitabında öyle buyuruyor...
Politik tercihlerimiz açısından da durum böyledir. Hikmetle şekillenip bir duruşa sahip olunca anlamlı şeyler söyler hale geliyorsunuz. Kendinizi tanımlıyor, akabinde duruşunuzu başkalarına tarif ediyorsunuz. Ne bileyim; ülkücü diyorsunuz kendinize, devrimci olduğunuzu söylüyorsunuz göğsünüzü gere gere, İslamcı veya muhafazakâr oluyorsunuz. Yahut, bunların hepsini malayani şeyler olarak görmenizi sağlayacak daha aşkın bir sabiteye sahip olabilirsiniz. Ezcümle, bir "siz" çıkıyor ortaya.
O "siz" her halükarda hürmete layıktır.
Siyasi tahlillerinizi o "siz" in değer yargılarını mikyas kılarak yapabiliyorsanız, kendinizi rüzgârın yön vericiliğine mahkûm etmiyorsunuz demektir.
Aksi takdirde hadisatın seyrine göre reaksiyonlar vermek illetine ve kısa zaman içinde bulunduğunuz pozisyonu yüz seksen derece değiştirmek gibi savrulmalara duçar olursunuz.
Her şeyden evvel "o olmadan asla!" diyeceğiniz temel bir değeriniz yoktur. Politik değerlendirmelerinizi, ona olan mesafeye nispetle yapabileceğiniz bir miyarınız olmayınca da en fazla dönemsel reaksiyonlar gösterir hale gelirsiniz.
Bütün mühimlerden daha ehemmiyetli bir mühiminiz olsa da, sizi bu savrulmalardan korusa ne iyi olur... Diğer bütün mühimlerin ehem yanında bir önemi kalmadığını idrak etmek mümkün olurdu böyle bir lütfa mazhar olmuş olsaydınız.
Elbette Akşam gazetemizi okuyorsanız ve bunu bilinçli bir tercih ile yapıyorsanız yukarıdaki sözlerin muhatabı siz değilsiniz. Ben hitabımı meçhul bir muhataba tevcih ediyorum. Sizler onun ile aramdaki mükâlemeye şahitlik ediyorsunuz.
Büyük bir süratle 2023'e yaklaşırken nasıl bir duruşa sahip olacağınıza, nasıl bir tavır takınacağınıza elbette siz karar vereceksiniz.
Gönül, gidişatımız hakkında karar verecek herkesin bir sabite sahibi olmasını ve hâli âlem hakkında ona göre karar vermesini diliyor. Sahip olduğunu sandığı yahut iddia ettiği sabitlerini basit reaksiyonlara feda edecek kadar kaygan zeminde yürüyenler günü gelip de öfkeleri geçince "biz ne halt ettik" demesin istiyor.
"Her evden HDP'ye bir oy" kampanyasına uyup da Selo Başkan'a bir şans vermeyi düşünen eşimin-dostumun "ellerim kırılaydı" deyişlerini bu minvalde dinliyorum...
Sabiten o kadarmış. O kadar duruş sahibiymişsin sevgili dostum. Elin kırılmasın, zira bu reaksiyonerlikle üç vakitte bir bu temennide bulunacaksın.
İnanın bana televizyona çıkmayı ben istememiştim. O iş geldi, anlamadığım şekilde bendenizi buldu.
İlk zamanlar hiç hoşuma gitmemişti. Öyle ya, bildiğinden de sual olunuyorsun bilmediğinden de. Adetim olarak bilmediğim konuda bir kaç defa, hem de canlı yayında, "kusura bakmayın ben bu konuda bir şey söyleyemem, rica ederim başkasına sorun" demiş ve reklam arasında ilk ciddi fırçamı yemiştim. Yayına çıkınca "bilmiyorum" olmazmış, ekranı doldurmalı, bir şey söyler gibi görünmeliymişiz. Dilerseniz tahtakurusu hakkında malumat verin... Ehemmiyeti yok. Program akışı bir sessizliğe kurban edilmemeliymiş. Temel kaide bu.
Peki...
Fakat sevmemiştim. Derken sevgili Ersoy Dede ile Serkan Fıçıcı ellerinde zımpara kağıdı, bendenize şekil şemal verme gayreti ile kendilerini paraladılar. Kavaktan sedir olmaz. Bizden de bu çıktı. Ne müşfik ne fedakâr dosttur onlar...
Her ne ise, geldiğimiz noktada artık yayın öncesi makyajını kendi başına yapabilen bir -kabul ederseniz- arkadaşınızım. Heveslisi olduğum için değil, pandemi şartları sebebiyle öğrendim makyaj yapmayı. El mecbur.
Gelgelelim biz alakadar olmasak da bizi buluyor olmadık mevzular.
Bir süredir hemen her gün bendenize sosyal medya üzerinden, e-posta yoluyla, hatta yolda yürürken aynı şey teklif ediliyor. "Aşı meselesini niye yazmıyorsun? Ekranda aşı meselesine niye isyan etmiyorsun? Cesaretin yok mu?"
Cesaretim de tahammülüm de var. Sizlere sabrediyorum. "aşı dayatmasına isyan etmediğin için seni takipten çıkıyorum!..." İnanın kim takip ediyor, kaç kişi takip ediyor umurumda değil. Umurumda olup da kimseye rüşvet-i kelam edecek bir karakterim de yok.
Fakirin adının önüne yazdıkları DR. sosyal bilimler alanında doktora yapmış olmakla edindiğim bir unvan. Tıp doktoru değilim. Tabip değilim! Dolayısıyla aşı meselesi hakkında efkar-ı umumiye iki kelime etmekten teeddüb ederim. Ayıptır "Sen kimsin?" diye sorarlar adama...
Sordurtmam o soruyu efendiler; izzetim, şerefim var. Anlamam, cahiliyim o meselenin. Aşı olun da demem, zinhar olmayın da demem. Benim vazifem değil. S400'ün menzili hakkında da bir şey bilmem; o konuda da konuşmam. Ne anlarım yahu?
Fakat sizler haklısınız, ekranda her daim her mevzudan anlayan arkadaşlara denk gelince bizden de o performansı bekliyorsunuz. Hayal sukutuna uğrattığımız için affedin.
Hem aşı karşıtlarının pişuvalığını yapan, lise diploması olmayan kanaat önderlerine bakınca "en azından yüksek tahsil yapmış çocuk, kendisini salahiyet sahibi görüyordur..." demeniz de muhtemeldir.
Görmem efendim. Cahiliyim o meselenin. Hem de kör cahiliyim. Vallahi billahi cahiliyim. Velakin cahili olduğum meselenin alimi geçinecek kadar da cahil değilim.
Bir sosyal bilimci olarak en fazla bu meselenin hangi zeminde tartışıldığı, ne gibi pozisyonlar alındığını gözlemleyebilirim.
Ve maalesef gözlemim, aşı karşıtlarının ilginç bir agresiflikle kendi gündemlerini hepimize, üstelik iman ettikleri noktadan dayattıkları gerçeğini önüme koyuyor.
Evet aşıya zorlayamazsınız insanları, kimsenin bedenine zorla bir şeyler zerk edemezsiniz. Gönüllülük esastır. Böyle bir dayatmayı reddederiz.
Peki sizler sürekli sizlere hak vermemizi talep ederken, vermememiz halinde satılmış kalemler olduğumuz vb. cümle hakareti sıralarken bizlere bir şeyler dayatmıyor musunuz?
Ehli değilim, konuşamam. Sizler itimad ettiğiniz UZMANLARI dinleyiniz diyorum, bu da kabul görmüyor.
Yeri görü yaratan aşkına, bir parça da kendinizdeki dayatmacılığı reddedin.
Anlam veremediğim onca tahkirin ardından ben de içimi döktüm. Zaafıma veriniz. Bu kadar.
İmam Hatip'ten sınıf arkadaşım dün bir gökyüzü görüntüsü paylaştı ve ben bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Efendim, cumartesi akşamı İstanbul semalarını karartan bulutlarda insan silueti görmüşler; bu Amerikalıların bir oyunu olabilirmiş.
Olabilir, ihtimaldir. Unuttunuz ama Allah da olabilir.
Arkadaşım meşrebindeki adamları muhatap alarak hitap edeyim o halde...
Batı'nın ve Batılının İslamiyet ile kavgası bitmeyecek.
Zira İslamiyet, Allah'a Allah gibi yaklaşan yegane din olarak gözlerine batacak.
Cenab-ı Hakk'ın da kulundan talebi budur; "Ya eyyuhellezine amenuttekullahe hakka tukatih" ferman buyururken bu hakikati bizlere hatırlatır.
Pek çok Batılı için ise Tanrı, o da eğer ezkaza bir tanrı varsa ve bir mi üç mü bir karar verebildiyse kişi, kanarya severler derneği başkanı gibi bir şeydir.
Ona karışmaz bununla ilgilenmez... Kaç bin sene önce topaç gibi çevirdiği dünya dönmektedir, güneş ısıtmakta, yağmur ıslatmaktadır... Batılının inandığı tanrı ise ayaklarında tokyolar, elinde kokteyl bardağı tutan sakallı bir adamdır. Tanrı tanrılığını bilmeli, sınırlarını aşmamalıdır...
Batı bu noktaya bir günde gelmedi.
19. Yüzyıl'ın sonlarında sütü azalan inek için uzun ziyaret yolculukları yapan, mahsul bereketli olsun diye Kutsal Bakire'ye adaklar adayan adamların torunlarıdır oysa kendileri. İlk yaptıkları, Tanrı'yı tabiat hadiselerini izah ederken kenarda tutmaları oldu. Tabiat yasalarını anlatırken Tanrı hiçbir yerde yer almadı.
Ve çok övdükleri hümanizm, tanrısı insan olan bir din olarak karşımıza çıktı! Alsın ve başlarına çalsınlar!...
Uzun bir pozitivizm anlatısına girer bundan ötesi, girmeyelim...
Fakat şöyle özetleyelim: Onların Tanrısı ile bizim inandığımız Allah arasındaki makas giderek açıldı.
Buna karşın biz, bu konuda İslamiyet'ten aldığımız terbiye ile başka bir kabulü ortaya koyduk. "Allah vardır ve mükevvenatı bir tanzim üzere yaratmıştır, 'külle yevmin hüve fi şe'n' her an caridir, fail-i hakiki Allah'tır." dedik. Yahut delikanlı gibi "yoktur Allah inanmam" diyenlerimiz çıktı. Saygı duyduk, duymalıyız.
Türkiye'nin modern döneminin modernist şairi Ziya Paşa, Terciibend'inde "Subhane men tahayyere fî sun'ihi'l-ukûl / Sübhane men bikudretihi ya'cuzu'l-fuhûl" (Sanatıyla akılları hayrette bırakan, kudretiyle âlimleri âciz duruma düşüren Sanatkârı teşbih ederim) diye yazdı. O kadar kopmadı bu imanından, aldığı Avrupai eğitimin ve umumi havanın rağmına..
Rica ederim bana "Ne yazdığını anlamıyoruz" tiviti atmadan önce Google'a Terciibend yazıp bakınız.
Pozitivizm'in Türkiye'deki motoru olan Kemalizm'in dahi Tabiat-Allah ilişkisinde kafası karışıktır. Her yıl Ardahan'a Atatürk silueti görmeye gitmeleri ve izah ederken de "Ölürken vealeykümselam demişti, Allah onu böylece hatırlatıyor bizlere" demeleri bundandır.
Kemalistler dahi bu kadar yer açarken Allah'a, birtakım dindar dostlarımızın, üstelik inançlarının gereği olarak Allah'a ait yerleri "Büyük Şeytan!" Amerika'ya tahsis etmelerini anlamıyorum.
Covid'in arkasında insan, bulutun arkasında insan, depremin arkasında insan...
Fakirane ikaz edeyim, sizler fazlaca hümanistleştiniz. İnandığınız Allah'tan daha muktedir bir insana inanır oldunuz. Söylemiş olayım.
Abisinin eskilerini giyen çocuk gibi, Allah'tan aldığınız ne kadar yetki ve kabiliyet varsa Amerika'ya ve İsrail'e verdiniz.
Babil Kulesi'ni yıkan Allah ebabilsiz kalmadı! Negatif teoloji ile asla yenilmez bir düşman tasarlamanız bana hiç iyi niyetli gelmiyor.
Hangi çaresizliği öğretmek istiyorlar bize bilmiyorum ama sizlere son bir hatırlatma: İsrail'in delinmez denilen demir kafesi birkaç ay önce çatapatla delindi...
Bence Allah'a inanın ve itimat edin; bunca vesveseden, paronayadan kurtulun...
Son yazımın başlığı "Bu Bir Medeniyet Kavgasıdır" idi.
Öyledir.
Vatanımızı sanatın ve sepetin düşmanı olan bizlerden, bir köşede tembel tembel Hû çeken tarikatlardan, bilimden anlamayan Anadolu çomarlarından arındırmak ve muasır medeniyetler seviyesine çıkmamızı sağlamak üzere yola çıkanların halefleri halen aynı kavga üzeredir.
Ortaya ne koyduklarına bakalım.
Büyük bir başarısızlık.
Mimari adına ortaya konmuş hiçbir estetik eserden bahsedemiyoruz...
Müzik kalitemiz yerlerde sürünüyor...
Şenol Güneş gibi bir hocaya havlu attırıyoruz milyarlar yatırdığımız Futbol'da...
Edebiyat-bilim vs. vb Hakk getire...
Ve Habitat toplantısında dünya liderlerine sunabilecekleri gösteri namına Balık Ayhan'ın darbuka şovundan ve utanmadan tü kaka ettikleri tarikatların ayininden başka bir şey bulamayan bir akıl...
He bir de gören herkesin kasıklarını tutarak kahkahalar attığı komik heykeller.
Amorf bir modern sanat...
Ellerinde tekkesini zaviyesini kapadıkları tarikatların semaından başka bir görsel zenginlik yok.
Yok, zira arka planı bu kadar boş bir medeniyet hareketinin ortaya bir şey koyması mümkün değildi. Koyamadı da zira...
Ne Avrupalı gibi Antik Yunan'a yamanabildiler ne de Türklüğün kendine mahsus değerlerini yorumlayabildiler.
Saçma sapan improvize bir sanatı sanat diye bizlere yutturuyorlar, beynelmilel arenada da millet kuyruklarına teneke bağlayıp geri gönderiyor.
Soruyoruz o halde: Memleketi mel'abegahınız yaptınız.
Dilediğiniz müziği dayattınız, bizim müziğimizi yasak ettiniz bir dönem. Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi...
Bütün sanat yatırımları size akıtıldı.
Ne üretebildiniz?
Ortada kesif bir başarısızlık kalınca da Cihat Tamer gibi suçu başkalarına atmak için saçmaladınız...
Sevgili Zafer Algöz hatırlarını yayınlıyor Allah'tan da, Kral Lear'ın canının İzmir Köfte çektiğini öğreniyoruz...
Elinizde ne var Modern Türkiye'ye ait ürettiğiniz? Ecnebi turiste ucuz levhalardan, nazar boncuğundan, Karagöz figüründen başka ne sunabiliyorsunuz?
Yine Anadolu çomarının ürettiği bilime ve sanayiye muhtaç, yine sanattan sepetten anlamaz biz alaturkaların nağamatına müheyya, yine Sema ayinine mecbursunuz.
9 Eylül 1922 İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşu... Vatan toprağından işgalci Yunan'ı kovaladı dedelerimiz...
9 Eylül 1923 CHP'nin kuruluşu... Bambaşka bir medeniyet tasavvuru ile yola çıkan bir siyasal aklın bir fırkaya dönüştüğü gün...
Doksan dokuz senedir 9 Eylül gününü kutluyoruz.
Adına stadyumlar inşa ettik, üniversiteler kurduk, meydanlara ve sokaklara verdik adını 9 Eylül'ün.
Velakin her birimiz farklı şeyler kutluyoruz.
Derdi vatan olanlar, vatan toprağından Yunan askerinin mülevves postalının postalanmasını hürmetle anıyor; vatanın alametleri olan bayrak, ezan, cami, Türk kadınının namusu gibi nice sembol üzerinden o günü yad ediyor.
Yunan mezalimine maruz kalan ninelerimizin ruhu kabirde ferahnak olsun diye...
Diğer tarafta bitmez bir medeniyet dönüşümü hülyası bizlere başka tablolar sunuyor.
Değişmedi, dönüşmedi bu ayrım.
Ayıran ben değilim, biz değiliz.
Türk kimdir, Türk vatanı neresidir alametleri nelerdir, neyi kutsal ve dokunulmaz görür bellidir.
Bunların hiçbirisi tarafınızca mualla kabul edilmiyorsa, vatan kurtarmaktan değil, kendinize bir piyes sahası edinmekten bahsedebilirsiniz.
30 Ağustos'u İstanbul'da, 9 Eylül'ü İzmir'de vals yaparak kutlamak bu piyesin bir parçasıdır.
"Aldık, kurtardık, Fatih ilan edildik" derken, hülyasını kurdukları o bizden olmayan, aslında Avrupa'ya da ait olmayan amorf medeniyet hülyalarının tesis edileceğini zannederler.
Üstüne bir de düşmanı olduğunuz medeniyeti tahkir ve tezyif ederler.
Çarşaf yırtarlar, ihram yırtarlar...
Bütün bu rezaili müşterek milli günlerimizde yapmaları da, o mübarek günleri tahkirdir aslında.
Her şey bu kadar mütebarizken, hâlâ aramızdaki ayrımın bir siyasal çekişme olduğunu iddia etmek mümkün müdür?
Sizden bizden bir başka şey çıkartma gayretinde olanlara bir bakın ve kime hangi dersi hangi saiklerle vereceğinize bir kez daha karar verin. Agah olun!
Diyanet İşleri Baskanlığı'nın yoğun şekilde tartışılmaya başlandığı günlerde, Ali Erbaş hakkında yapılan yorumları ciddiye alır ve takip ederdim.
Serde siyaset bilimcilik var ya, bir de din-siyaset ilişkileri çalışıyoruz... Mutlaka anlamak mecburiyetinde hissederdim kendimi "acaba nasıl bir siyasal etkileşim nasıl bir istifhama sebebiyet vermiş" diye...
Zannederdim ki Ali Erbaş bir şeyler söyleyecek ve söylediklerinin mahiyetine göre müspet-menfi bir karşılık bulacak.
Memleketin aklı başında münevverleri bir ilahiyat profesörünü ciddiye alacak; hatta kimi zaman kendi tecrübeleri üzerinden onunla ve temsil ettikleriyle yüzleşecek...
Safdillikmiş bendeki, nerden sonra anladım...
Bildiğiniz Pavlov'un klasik koşullanmasıymış.
Hani şu mama verilmeden evvel zil çalınan köpeklerin salyalar akıtması tecrübesi üzerinden koşullanmanın tespit edildiği deney...
Önüne kemik atsanız da atmasanız da zil sesini işitmesiyle birlikte ağzı salyadan bir deryaya dönen o köpekler bize bir hakikati tespit etme imkânı sunmuştu...
Bir kez koşullandıysanız eğer, muhatabınızın nasıl bir içerikle geldiğinin bir ehemmiyeti yoktur.
Sizdeki tatmin edilmesi zaruri olan dürtü o zihninize mıhlanmış olan gerilimin bertaraf edilmesidir.
Artık eminim. Bir analiz süreci, anlamaya çalışma çabası vb. mevzu bahis değildir.
Bir klasik koşullanma durumu ile karşı karşıyayız.
Pek çokları için Diyanet İşleri Başkanlığı zil vazifesi görüyor.
Şartlandıkları şey, düşman oldukları mukaddesatı ellerinden gelse hemen yok etmektir.
Kisvesiyle gördükleri an Ali Erbaş'ı bir önüne geçilmez öfkeyle doluyorlar, Pavlov'un zilini duyan denekleri gibi.
O saatten sonra Diyanet İşleri Başkanı'nın ne söylediğinin pek de ehemmiyeti kalmıyor.
Bu sebeple Ali Erbaş üç günde bir sosyal medya yıldızı haline geliyor...
İpe geçirilmiş silgileri boyunlarına asarak öğretmenlerine emanet ettiğiniz yavrularımızın ardından hayır dualar etmekle mesgulsünüz pek çoğunuz.
Böyle bir günde gündelik siyaset yazarak dikkatinizi dağıtmak istemem.
Bir yetimin ümmeti olmaklığı ile iftihar eden biz Müslümanlar için ne kadar özel bir gün.
Velisi olmayanın velisi, ardında bizleri halef bırakarak dünyasını değiştirdikten sonra bir takım mesuliyetleri de bizlere devretti.
Bunlar arasında velisi olmayanın velisi olmak mesuliyeti de var.
Büyük resme odaklanma hastalığına düçar olmuş niceleri için oldukça zor bir vazifedir bu. Zira ufka bakmaktan ayak parmaklarının ucunu göremeyen o kadar fazla dostumuz var ki...
Bir cihangirlik sevdası ile aleme nizam vermek en büyük tutkusu bu dostlarımızın.
Yan sokaktaki okulda ipe takacak silgisi olmayan bir çocuğun mektebe başladığından bihaber bu dostlarımız "kadim medeniyetimiz" diye başlayan tiradlarla baş ağrıtıyor çoğu zaman. Bendeniz o vakit parasetamole ihtiyaç hissediyorum.
Doğrusu, bir süredir içinde "kadim" geçen pek çok şeyi dinlemeye tahammül edemeyişimin en önemli sebebi budur.
Kadim olan ile alakadar olması gereken kişinin öncelikli vazifesi ibnülvakt olmak; içinde bulunduğu dehre vazifesini sormak, aldığı cevaba göre bir vaziyet takınmaktır.
Bulutların üstünde Olimpos dağında, efsanelerde, ecdadın altın çağında gezerken hayalen, hakikatten bihaber kalmış nicelerine denk gelmiş bir kulun tahammülsüzlüğü belki de bendeki.
Ve bir de havaleyle hayır işleyenlerin yetim başı okşamayışlarına hayıflanan bir kimsenin haddini aşan öfkesi...
Dünün masalları ile müftehir, şanlı tarih ile müteselli, ecdadın hayırları ile mağrur olanları gördükçe yoruluyorum.
Falanca yerde sadaka taşı varmışmış da üstünden herkes ihtiyacı kadar alırmışmış... El-hak, yaşandı öyle hadiseler. Yaşandı yaşanmasına da düne ait bir şeydi o cancağızım.
Bugüne bir şeyler söylemek lazım.
Haddim değil bilirim velakin madem bendenize Akşam gibi mümtaz bir gazetede bir köşe yazma imkanı sunmuşlar öyleyse "Len tenalül birra hatta tünfiku mimma tuhibbun" u hatırlatmak isterim.
Çok uzaklarda aramaya hacet yok.
Yan sokaktaki mektepte bir çocuk, boynuna asacak arı mayalı bir silgisi olmadığı halde okula başlıyor. Okulun müdürüne, müstahdemine sormak kafi. Silgisini takdim ederken bir yol başını da okşamalı.
Memleketi hesap etmesi mümkün olmayacak kadar uzun senelerdir Masonlar idare ediyor. Yetmiş seneden de uzun bir süredir...
Merhum Demirel'den Mesut Yılmaz merhuma kadar siyasetin en üst mertebelerinde yer almış niceleri hükümet etti.
Maruf masonlardı....
İş dunyasından bürokrasiye, spor camiasından don lastiği sektörüne kadar her köşe başını tutmuş, her köşe taşına sahip çıkmışlardı.
O kadar muktedirdiler ki, aralarına kadınları kabul etmeyecek kadar cinsiyetçi olmalarına rağmen hiç bir toplumsal cinsiyet bilmemnesinin tenkidine maruz kalmamışlardı.
Bilmeyenlerinize hatırlatalım, kadınlar mason olamazlar.
Bunlar, kendi birader meclislerinde aldıkları kararlarla kendilerince memleket idare ettiler sonu gelmez seneler. Asla yıkılmaz bir sulta kurduklarına ikna ettiler bizi. Öğrenilmiş çaresizlikti bir nevi bizdeki...
Sanat camiasında da bir şeyler olmak için ya onlardan olmak yahut onlara serfuru etmek gerekti. Bilirdi bunu herkes.
Zira Nöri Gantar Tekin Akmansoy'dan Zeki Alasya'ya kadar pek çok meşhur Mason bu camianın racon kesicisiydi.
Öyle ki, "Namaz kılınacaksa açmayın" diye posta koyacak kadar salahiyet sahibi görüyorlardı kendilerini.
Şimdi siz utanmadan, nesiller boyu ensemizde boza pişirenleri kurbanmış, onurlu direnişçilermiş gibi lanse ederseniz; öbür tarafta meyhanede buluştuklarını umduklarınıza henüz cenaze başında eşlik ettiğinizi, biraz da fazla kaçırdığınızı düşündürürsünüz millete.
O kadar herşeye sahiptiniz ki, beş para etmez bir diziyi, Cihat Tamer falan da oynuyordu hani, memleketin tek televizyon kanalında on sene prime time da izlettirdiniz; millete hayat tarzı empoze ettiniz, "Bizimkilerden olmak istiyorsanız yolu budur" dediniz.
Bizler de sizlerin inadına var olduk, yaşadık! Bütün dejenerasyonunuza rağmen değerlerimizi savunduk ve aktardık.
Şimdi bir boşluk oluştu ve vitrinde görünme şehvetine mağlub düştünüz diye, eski imtiyazlarınıza olan özleminizi saygıyla karşılayacak değiliz.
Şükür o günler geçti ve biz "Bizimkiler" garabetiyle yıllarını heba eden bedbahtlar bir normalleşme süreci içine girdik.
Ancak rehabilitasyon sürecimiz devam ediyor. Bir Cumhurbaşkanı'nın Kur'an-ı Kerim okumasına hala hayret ediyoruz örneğin.
O yıllardan yanımıza tek bir repliği yadigar kaldı o dizinin maalesef unutamadığımız Halt Dummkopf
Ayıptır diye yanında siyasi meselelerden bahsetmeye çekindiğiniz kimselerin taciz eder şekilde kılçık atmalarına ve sözü illaki siyasi münazaya getirmelerine sizler de şahit oluyorsunuzdur.
Elbette görgüsüzce bir tutumdur, bir sonradan görmelik hatta görmemişlik alametidir.
Görgülü olmanın birinci kuralı, nerede ve kiminle hangi bahislere girebileceğini az çok bilmektir. Bunu bilene arif adam derler.
Gelgelelim toplu taşımadan tutun, hastaneye hatta kabristana kadar pek çok yerde kendince siyasal aksiyona giren görgüsüzleri görmek artık vakayı adiyeden.
Bu durumu analiz eden bir dostum Türkiye'deki siyasal muhalefeti çok politize buna karşın muhafazakar kesimi yeterince politize olamamış kitleler olarak niteleyince kalben itiraz ettim. Şimdi de köşemde yazıyorum. İtirazımı sizler gibi okuduğunu ümit ederim.
Evet ilk bakışta Türkiye'de muhafazakar kesime nispeten çok daha politize çok daha kavganın içinde görünen bir muhalefet vardır.
Bunların televizyon kanalları reyting sıralamasında muadili muhafazakar kanalların çok önündedir
Bu durumu, politik haklılıklarına yahut becerilerine yoruyorsanız hata ediyorsunuz.
Tamam, olduk olmadık yerde politize olmaları ve sizi-bizi taciz etmeleri görgüsüzlüklerindendir; peki daha yüksek politik potansiyel ortaya koymalarını nasıl izah etmeli?
Bence bedihidir, sizlerle de zevkle paylaşırım kanaatimi.
Fikri bir müktesebatı, bir arkaplanı olan kimseden bahsetmiyorum. Bahsettiğim, o enerjiyi ortaya koyar görünen, gelgelelim en önemli istatistiki veri olan sandık neticeleriyle, çıkardıkları gürültüye makusen mütenasip sayıda oldukları sürekli tasdik edilen bir kuru kalabalıktır.
Bu kuru kalabalık ekseriyetle hiç hak etmediği iddialarla ortaya çıkmaktadır. Felsefe ile alakadar olduğunu iddia edenine denk gelmiştim örneğin... Meğer sosyal medyada felsefe grubuna üyeymiş. Bu kadar...
Kendilerini hayata bağlayan ve boylarından büyük iddialarını üzerinden dillendirebilecekleri yegane varları siyasal duruşlarıdır.
Bu sebeple siz torunla torbayla oyun oynarken ansızın kafanıza takılan "sakız çiğnemek orucu bozar mı?" sorusuna Mızraklı İlmihal'de arayadurun, sizinkiler o esnada "battık-bittik" tivitleri atarak hayatına renk katmayı tercih ediyor.
Sakin olun.
Sizler gerçek bir hayatı yaşıyorsunuz. Hisleriniz hakikidir.
Hıyn-i hacette meydana çıkmayı, sandığa giderek rey vermeyi ihmal etmiyorsunuz. 365 günü o şekilde yaşayan bir topluluk olmadığımız için kötü olduğumuzu düşünmekten, bunu bir komplekse dönüştürmekten vazgeçin. Bunun abdesti var namazı var haccı var zekatı var...
Türk muhafazakarı için sürekli politize olmak ayıp ve anlamsız bir şeydir. Politize olunacak demde politize olmamak ise mesuliyetten kaçmaktır.
Bu dengeyi tutturabilecek kadar irfan sahibi bir topluluk, bunu kompleks yapar mı Allah aşkına?
B. Bir akıl bir şekilde bizleri aslında hiçbir iyiliğe ve güzelliğe layık olamayacak insanlar olduğumuza ikna etmeye çalışıyor.
Daha evvelden yazdığım ve söylediğim için tekrar etmiş olacağım ancak bu beni hiçbir şekilde tereddüt sahibi kılmıyor. Söyleyecek başka sözüm olmadığını düşünmenizden endişe etmeyişimin sebebi, bahsedeceğim şeyin en temel kavgamız olduğunu düşünüyor olmam...
Muhtemelen daha sık tekrar edeceğim.
Ettekraru ahsen velev kâne yüzseksen
Türk orta sınıfını bir başka şeye dönüştürmek isteyenlerin, bu dönüşümü ekonomik bir darbe ile gerçekleştiremeyeceklerini keşfedeli çok oldu. Zira en ağır ambargo dönemleri de dahil olmak üzere Türk orta sınıfının ekonomik daralması hiçbir zaman ezilmesiyle sonuçlanmadı. Aksine kültürümüzü ana hatlarıyla ve tolere edilebilir sapmalarla bir sonraki kuşağa aktarmayı başardı orta sınıfımız.
Bu sınıfa kast edenlerin şimdi yapmaya çalıştıkları şey bir başka metodu deniyor bir süredir.
Türk kültürünü kendisinden utanılacak bir şey olarak lanse etmek ve insanları bu kendisinden utanılacak şeyden yüz çevirmeye ikna etmek üzere sahneye koydukları piyes, kültürümüzün aslında bir kökeni olmadığına inanmamız üzerine bina edilmiş durumda.
Yaranmacı bir hissiyat ile sürekli olarak, bizim zannettiklerimizin aslında bize ait olmadığını ispat için çırpınan Ahmetler Mehmetler, hayat yolculuğunun bir noktasında zihinlerinin idlal olmuşluğuna bakmadan bizlere akıldanelik ediyorlar...
Efendim o yemek bizim değil Rum'un, bu müzik bizim değil Rus'un, şu motif bizim değil falancanın... Neticede Taklamakan Çölleri'nde taş kırığı yiyen adamlar olarak buralara kadar gelmiş; sizlerin iftihar ettiğiniz ve kendinizi yamamaya çalıştığınız medeniyetlerin çanına ot tıkamışsak, bize bunun nasıl olduğunu izah ediniz.
Öyle ya, yıkmakla kalmadık, otantik ve benzeri olmayan bir şeyi de inşaa ettik. Siz inanmayadurun... Bizim olmadığını iddia ettiğiniz her şey ya bizzat bizim yahut çok başarılı şekilde temellük etmişiz.
Son olarak aşureyi de aslında Ermenilerden çaldığımız saçmalığını duyunca bu aymazlığı bu yazıya konu etmeye niyet ettim.
Şunu söyleyerek bitirmek isterim: ey komplekslilerin en teskin olmaz, milletlerin en necibine mensup olmaktan utananan kafası çalışmazlar!
Bir toplumun kolektif bilinçaltı diye bir şey vardır. Orada çeşitli şeylere bir takım manalar atfedilir.
Evet belki Ulubatlı Hasan diye bir kahraman hiçbir zaman yaşamadı; bir mitos kahramanı olabilir. Ancak onun varlığını ispat etmek için uzun uzun uğraşmak beyhudedir. Buna karşın Türk kolektif bilinçaltının Ulubatlı Hasan'ı neden meydana çıkardığı anlaşılması gereken şeydir.
Belki Fatih Sultan Mehmet'e izafe edilen o meşhur hikaye hiçbir zaman vuku bulmadı ve Edirne çarşısının hiçbir esnafı Fatih Sultan Mehmet'e "Ben siftah ettim tereyağını da komşumdan alın" demedi.
Şu durumda sorulması gereken soru kitaplarda okuduğumuz büyüklerden duyduğumuz bu kimselerin ve hikayelerin hakikat olup olmadığı yahut kökenin ne olduğu değil, Türk kolektif bilinçaltının bu motife neden önem verdiğidir.
Esnafı terbiye eden, diğerkamlık öğreten ve bir tüccarı her türlü ahlaksızlığa sevk edebilecek olan hırs illetini törpüleyecek bir öğreticilik ortaya koyan bu hikayeler hakikat midir değil midir size ne bize ne?
Şu halde aşureyi değil Ermeni'den Japon'dan da öğrensek önemli olan şey aşureye atfettiğimiz mânâdır.
Elbette sizler bütün konsantrasyonunuzu aşurenin içindeki kayısıya ve incire yöneltmişken neden bahsettiğimi anlamanızı beklemiyorum.
Şu anda sadece tarihsel şahitliğimi yapıyor ve saçmaladığınızı söylemek istiyorum
Her ne kadar, tahkir edilmesi meşru olanların hangisinin diğerlerinden daha meşru şekilde tahkir edilebileceğini ortaya koyan yazılı bir kaide ortaya konmuş değilse de, gayrı metluv bir kaideler bütünü üzerinde hemen her topluluk ittifak etmektedir.
Ne demek istediğimi açıkça ortaya koymamı sağlayacak üç beş örnek aklıma gelmedi değil. Velakin yazmaya cesaret edemedim. Bu haseple bundan sonrasını siz kıymetli okurlarımızın ferasetine havale ederek devam etmek mecburiyetindeyim.
Advertisement: 0:24
Ülkemiz zenofobiklerinin de üzerinde ittifak ettikleri yazılı olmayan kurallar vardır.
Elbette Zenofobi de bir sektördür ve bu sektörün köşe başlarını tutmuş, ekmeğini yiyen "image maker"lar vardır.
Onların işaret ettikleri dini-etnik yapılar dönemsel olarak tahkire daha müstehak kabul edilir ve tahkirin objesi haline getirilirler.
Şu günlerde Afganistan göçmenleri revaçta.
Hanidir "Suriyeli" sözcüğünü zebanına vird edinenlerin dünyası, Asya'nın rengarenk kumaşlarını taşıyan çocukları ile renklendi bu sayede.
Şu sıralar "Suriyeli" demeye ara verdiler.
Esasen kendilerinden şikayet etmeyi en çok istedikleri iki topluluk var ki, tahkir edilmesi kamuoyunda eskisi kadar meşru karşılanmadığı için açık açık tahkir edilmemektedirler.
Bunların Kürt ve Roman vatandaşlarımız olduğunu sanırım henüz okurken anlamışsınızdır.
Yazıyı ferasetinize havale ederek sürdürmek, bendenizde böyle bir itimat hissi oluşturdu.
Zenofobinin yalnızca objesinin değiştiğini, içerik itibariyle herhangi bir farklılığının olmadığını büyük bir inanmışlıkla iddia edebilirim.
Evet, Türk milleti tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de Batı'ya akan bir nehirdir.
Önümüzü garba, arkamızı şarka döndük. Bila şüphe böyledir.
Bu sebeple Batılılaşmayı kendine şiar edinen herkes için bulunduğu noktanın bir metre doğusu bir metre batısından daha sevimsizdir.
Doğuya ait kabul edilen her türlü alamet bu sebeple Zenofobinin objesi olabilir. Ten rengi, aksan, hal-tavır....
Batı'ya yöneltilmiş bir ırkçılık imal edilemez bundandır ki memleketimizde.
Ahlaklı olan zaten üretmez de, ahlaksız olan da ağzı açık ayran budalası gibi Batı'ya serfuru ederken bir yandan, diğer yandan Doğu'ya çifte atmanın derdindedir.
Gelgelelim, ırkçılığı ırkçılık suretinde yapmak, günümüz ahlak kanonu açısından merdut bir şeydir.
Bu sebeple alenen Kürt yahut Roman düşmanlığı yapamazlar.
Bunu Ulus devlet kalıpları üzerinden anlamlandırıp, pasaport üzerinden bir karşıtlık yahut düşmanlık üretmeyi kendilerince açık gözlü bir tutum olarak benimsemiş; içlerindeki yabancıya olan düşmanlık hissini tatmin etmek üzere farklı milletlerin evlatlarını tercih eder olmuşlardır.
Velakin dem gelip de, o derunlarında taşıdıkları ve hiçbir zaman kendisinden pişman olmadıkları Kürt düşmanlığı ağızlarından çıkıverince bunu te'vil etmenin kırk yolunu aramaktadırlar.
Uzun uzun izah etmenin alemi yoktur.
Sizler zenofobiksiniz!
Evet burası Türkiye Cumhuriyeti. Burada Romanlar ve Kürtler yaşarlar.
Babür Şah, 1528 yılında Hindistan'ın Nepal sınırı yakınlarındaki Ayodhya şehrinde kendi adıyla anılan bir cami inşa ettirdi.
Babri Mescid adı ile anılan bu cami, Hindular tarafından Tanrı Rama'nın doğduğu şehir olduğuna inanılan Ayodhya'nın simgesi idi.
Ta ki, 1992 yılında toplanan 300 bin Hindu bu ihtişamlı camiyi yerle bir edene kadar...
Advertisement: 0:21
Tanrı Rama'nın şanını yüceltmek için, birkaç yüz yıl önce ülkelerine gelen Müslümanların tapınağını yıkmayı ve Rama tapınağını yükseltmeyi amaçladıklarını söylüyorlardı.
15. Yüzyıl'da İspanya'da vuku bulan Reconquista'nın bir benzeri motivasyon ile, dünyanın başına 7. Yüzyıl'da musallat olduğuna inandıkları bir musibetten kurtulmayı isteyen insanlar kervanına Hindular da katılmıştı. Olan biten bundan ibaretti.
19. Yüzyıl'ın paylaşım pazarlıkları esnasında ortaya çıkmış olan bu motivasyona, nesiller boyunca çeşitli suretlerde tanıklık ettik.
Önce Kırım'dan tehcir olunanların hüzünlü yolculuklarına tanıklık etti dedemin bilmem kaçıncı dedesi.
Dedemin babası 20. Yüzyıl'ın ilk büyük soykırımı olan Balkan soykırımından kurtulup da Anadolu'ya sığınan muhacirlerin makhuriyetine şahitlik etti.
Balkanları İslamsızlaştırmak için büyük bir tahribata giriştiler. Gerçi Zigetvar'a gidip de Ali Paşa Kilisesi'ni ziyaret eden herkes, onun aslında bir Ali Paşa Camii olduğunu görür. Kültürel hafıza Macaristan'da da bulunmuşluğumuza halen tanıktır.
Dedem Kıbrıs için verilen savaşa tanıklık etti.
Ve fakir, çocukluğumdan beri bir yerlerin bizlerden temizlenme çabasına tanıklık ederek büyüdüm.
Doksanlarda, Bosna'da, Kosova'da sürüp giden kavga da bir benzer demografi savaşıydı. Çetniklerin ağzından aynı sözler dökülüyordu. Kosova Savaşı'nın intikamını, Balkanlar'ın fethini tersine çevirerek almak isteyenleri kaşıyla-gözüyle gördük.
Myanmar'da, Filipinler'de yaşananlar bu cümleden şeylerdir.
Ayasofya için verilen kavga da, Taksim Camii mücadelemiz de, Gezi sonrası yaşananlar da aynı motivasyonun kendince karşımıza çıkardığı safdillere ve bedhahlara karşı verilen mücadelelerdi.
İster inanın ister inanmayın...
Endülüs'te İslam sekiz yüz sene hükümferma idi. Biz İstanbul'da henüz altı yüz senedir var değiliz. Bir Reconquista emeli, ecdadın kabirleri ile münevver kılınmış bu topraklara yönelmemiş zannediyorsanız hata ediyorsunuz.
Ve kaderin hayret veren cilvesidir ki, İspanya'dan sürülmeleri ile birlikte Yahudi Müslüman demeden muhaceret yoluna düşen herkesin melcei bizim yurdumuz olageldi.
Şimdi Asya'nın, Ortadoğu'nun çeşitli bölgelerinden insanlar umudu yine bu topraklarda arayarak yollara düştü.
Acı, can sıkıcı ama gerçek...
Misafir misafiri sevmez, ev sahibi ikisini de sevmez. Bir acaip huzursuzlukla etrafa bakıp, umudu bizde arayan garibanlara homurdanmakla meşgulken bizler, asıl konsantre olmamız gerekenden uzaklaşıyoruz.
Sığınacak yeri olmayanların, bizlerin yani, candan aziz vatanı Müslüman Türk'ün vatanı olarak muhafaza etme savaşımız en büyük savaşımızdır.
Bizim dünya üzerinde gidecek bir melceimiz yok. O sebeple buradayız. O yüzdendir ki Akşam'da yazmak bendeniz için bu kavganın bir parçası olarak pek kıymetli. Yaşadığımız devrin kavgasına fakir bu sütundan tanıklık ediyorum.
Bu şuurla, Muazzez hanımın yedisinde Bismillah dedim.