 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Mesajsız bir 2025 dileği
B.
Saçma sapan, absürd, ne idüğü belirsiz "Sıfır Tolerans" şarkısını okuyarak Narin Güran davasına atıfta bulununca Hadise ortalık ayağa kalktı. Üstüne sizinki bir de mülakat vermiş "ben nerede ne zaman ne söyleneceğini çok iyi bilen bir insanım" demiş. Tüy dikilmiş anlayacağınız. Müdahillerin girmekte zorlandıkları mahkeme salonuna Gülben Ergen, sanki mühim bir kanaat önderiymişçesine alınınca zaten zembereği titremişti milletin. Nurtopu gibi bir akıldânemiz daha oldu, Hadise topa girdi. Üstünde sakil bir kıyafet, beline kadar yırtmaç, göbeğine kadar dekolte, hakikaten yas evindeymiş gibiydi, çok güzel mesaj verdi Hadise.
Bütün bu saçmalığın başlangıç noktasını hepiniz gayet iyi biliyorsunuz aslında. "Sanatçı topluma yön verendir" diye saçma sapan bir önermede bulundu birileri; Şahan'ından Athena Gökhan'ına kadar ne kadar mürekkep yalamamış 'selebriti' varsa üstüne alındı. Dedesi İran'dan göçüp gelmiş Mustafa Sandal milleti memleketten sepetler oldu, en zeki olduğu iddiasındaki Cem Yılmaz kazla poz verir hale geldi. Elbette her insan anlamlı bir politik duruşa, bir dünya görüşüne sahip olmalıdır ve bunu özgürce beyan edebilmelidir. Lakin bir süredir elifi merteği bilmeyen, fikri hamuleye sahip olmaktan fersah fersah uzak, daha acısı doğru dürüst Türkçe konuşamayan tipler sanatın bir gerekliliği olarak sosyal mesaj vermek durumunda hissediyor kendini. Madem sanatçıyım bir yerlere mesaj vereyim. Ne münasebet? Hiç konuşmasa defosu gizlenecek. Aksine sanat diye ortaya koydukları şey toplumu kör cehalete davet ediyor. İnanmayan, herhangi bir Mustafa Sandal şarkısının sözlerine dikkat etsin "Aya benzer yüreğim, doğal olarak takipteyim, ah şu kaderi yenersem eğer, seni seviyorum aşkım"... vur beline kazmayı. Saçma sapan. Millet kimsenin kâle almadığı ödül törenlerinden sayelerinde illallah dedi. Kendi aralarında yaşanan ipe sapa gelmez ahbap çavuş gerilimleri, "Altın Maydanoz goes to" özentilikleri, kendi hayatını idame ettirmekten acizlerin siyasete, kamuoyuna, insanlara, geleneklere, değerlere atıp tutması... Sen kimsin efendi? Hiç! Koca bir hiç! Felsefeyle haşır neşirmiş ama abimiz, ablamız; çok derin bir kimseymiş vs. Çebiş Abdurrahman Çelebiler memleketinde pişüvamız olmaya mücaseret etmeleri, yani bu heveskârlık hep aynı arazın neticesi. Madem bacağı güzel öyleyse manken olsun, madem manken film çevirsin, film çevirdi şarkı da söylesin; e bu kadar birikim var, topluma yön versin. Başlangıç noktasını ıskalarsanız bir an ciddiye alma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. İddia bacaktan başlamıştı erenler, aman unutmayın! Ve yine agâh olup hatırlayın rica ederim, sizler ve bizler çelebilik edip sustukça, bayan bacak bize yön verme çabalarına devam edecek. Üstelik dünyanın hakiki sorunlarından bihaber, beş yapraklı yoncaları koruma derneği propagandası yapacak.
2025'ten herkesin bir beklentisi var madem, bendeniz de ilk dileğimi arz edeyim: Bir şekilde magazin muhabirlerince kendilerine sanatçı unvanı yakıştırılmışlar 365 gün kendine hakim olsa da, ucuz mesajların havada uçuşmadığı bir yılı geride bıraksak. 2026'ya Allah kerim.
6 Ocak 2025 Pazartesi
Paket
B.
Artık hayret etmediğimiz lakin esef ettiğimiz bir durum var. Bir vadinin karşılıklı iki tepesinde yer alıyormuşçasına karşıdan karşıya birbirine bakan insanlar topluluğu olduk. Bu, bir milletin sahip olabileceği bir özellik değil. Millet olmak durumumuzla ilgili bir sıkıntı yaşıyoruz. 2010 sonrası muhalefetten ve muhalif kimselerden en çok duyduğumuz söz "AKP toplumu kutuplaştırıyor" safsatasıydı. Kusuruna bakmayın safsata denilmesinin; zira bunun böyle olmadığını hem onlar biliyordu hem de biz biliyorduk. Bir yerden sonra fren artık iyice boşaldı; herhangi bir ölçü, sınır kalmaz oldu. Şimdi yaşadığımız sorunların en büyüğü, bu iki taraf arasında müşterek, birleştirici hemen hiçbir şeyin kalmamış olmasıdır.
Memleketi bölüştürdüler evvela. İzmir bunların, Konya bizim oldu. Spor dallarını bölüştürdüler sonra, A Milli futbol takımımız iktidarın takımı oldu, onların başarılarıyla sevinmek "AKP'cilik, iktidar yalakalığı" oldu, Filenin Sultanları bunların milli takımı haline geldi. Elbette Merih'in Bozkurt'u hepsine dert oldu. Sonra dizileri, filmleri bölüştük. Tarihi diziler izlemek isteyenler pozisyonlarına göre Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamid yahut Muhteşem Yüzyıl izler oldu. Sanatı ve sanatçıyı da bölüştük aramızda; onlar da bu bölüşmede kendilerine vazife çıkardılar. Bayramları ve milli günleri bölüştük. Kutlanacak günleri ve matem anlarını da...
Paket halinde sunuluyor hangi konuda ne yorum yapılacağı ve nasıl olsa kendileri herhangi bir fikir üretmekten aciz kitleler buna göre pozisyon alıyor. Bir yerlerde hiçbir müşterekliğimiz kalmasın diye en olmadık şeyleri medh edip en olmadık şeyleri yermeye şartlıyor bu insanları. Suriye'de farklı neticeler elde ediyor, Amerikan seçimlerinde farklı adayın kazanmasını temenni ediyoruz ve bunu sırf dahil olduğumuz paket böyle öneriyor diye böyle yapıyoruz. Gazze'ye bakarken İsrail'i destekleyenler dahi çıkıyor aralarında, biteviye blasfemi üretenler de...
Ferdi Tayfur vefat edince rahmet dileyip dilememeleri gerektiğini bilemediler bir süre, bir yerlerden bir direktif beklediler. Akabinde bir işaret çıktı karşılarına, Ferdi Tayfur'u hayırla yâd etmemeleri gerektiğini düşünmeye başladılar. 12 Eylül rejiminin meyvesiymiş meğer Ferdi Tayfur, kötüymüş, kötücüymüş. Hepinizin dikkatini çekiyordur, hiçbirimiz müşterek bir şey söyleyemez hale geldik uzun süredir. Suçlu aramıyorum, kimseyi suçlamıyorum zira bu işin müsebbibinin kimler olduğu ortada. Hiçbir konuda yanyana olmayalım, mütemadiyen karşı karşıya duralım isteniyor. Muhtemelen evvele siz Ferdi Tayfur'u tenkid etmeye başlasaydınız hayırla yad edeceklerdi merhumu. Sorun ne Ferdi Tayfur'da, Filistinli çocukta, ne A Milli futbol takımımızda ne memleketin taşında toprağında. Sorun sizsiniz, asıl sorun sizde. Kimi sınıfsal sebeplerle, kimi tamamen huysuzluğundan, kimi düpedüz gavurluktan, fakat en çok cehaletten ve dahil oldukları paket uyum sağlama hevesinden böyle davranıyor. Gelişememiş, kendisi olamamış; kendi fikrini, düşüncesini üretme olgunluğuna sahip olamamışların acınası halidir bu. Yoksa hangi aklı başında adam bir cenazenin ardından saçma sapan konuşmayı akıl eder?
13 Ocak 2025 Pazartesi
Ayşe Barım Hadisesi ve Ampute'nin Maması
B.
Çıkmaz sokaktaki evimin önünde sokak kedilerini besliyordum sürekli. Sokak çıkmaz olunca kedi çok; 32-34... sofra her gün değişik sayıda kediyle açılıyor. İçlerinden birinin sol ön ayağı yok, ve sol tarafı mefluç. Ah ampute vah ampute diye diye adı Ampute kaldı. Nakisası genetik olmalı, zira annesi de öyleydi. Mamayı evin karşısındaki yağmur kanalına çizgi halinde döküyorum, sırayla çöküyorlar üstüne. Lakin bir mesele var çözmem gereken; kediler kendi önlerindeki mamayı bırakıp, bizim amputenin tepesine üşüşüyor, ona yemek yedirmiyor. El birliğiyle öldürmeye ahdetmişler amputeyi. Günlerce elimde fırçayla nöbet tuttum, amputeye yaklaşana verdim fırçayı. Kedi fırçalaya fırçalaya kedi besledim; beyhude yere, bir şekilde yaşamasına vesile olmaya gayret ettim Ampute'nin. Öldü sonra Ampute.
Tam da o günlerde, Eylül Cansın isminde 23 yaşında bir travesti FSM köprüsünden atlayarak intihar etti. Toprağın altını üstünden daha sevimli görmüş olacak ki, o gün bugündür bedeni Feriköy Kabristanında. Ölmeden önce çektiği videoda "bugün benim en mutlu günüm" diyor. Çalışmasına müsaade edilmediği, varlığı diğer transeksüeller tarafından kabullenilmediği için intihar ettiğini beyan ediyor. "Anne, evdeki küçük köpeğimi sana emanet ediyorum; ona baktıkça beni hatırla" diyor. Nihayetinde de "günahıma girenleri Allah'a havale ediyorum" diyerek veda ediyor Cansın. O dünyada var olabilmenin de kendine mahsus biat ilişkilerine girmeyi gerektirdiğini bu vesileyle öğrendik. Büyük balıklar, küçük balıkları ya yiyor ya aç bırakıyormuş meğer orada da.
2023 yılının Eylül ayında oyuncu Merve Kayaalp babasının ruhsatlı silahı ile intihar etti. Babası Ali Rıza Bey, dizi ve sinema oyuncusu olan kızının başvurduğu projelere bir türlü kabul edilmemesi üzerine girdiği depresyon neticesinde intihar ettiğini ifade etti. Sadece birkaç gün sonra bir başka oyuncu, Seda Fettahoğlu yine silah kullanarak canına kıydı. Çantasından antidepresanlar çıktı Fettahoğlu'nun. Melek Baykal "İş bulamayan binlerce hayali, hayatı en önemlisini ışığı kendi elimizle mezara sokuyoruz. Her sezon dizilerde oynayan, her filmde kendi eşrafıyla çalışan, her işte torpili ile yer alan herkes Seda Fettahoğlu'nun ölümünden sorumlu... Cast direktörünün kendi castını yaptığı dizide kendi oyuncularını oynatması, kendi arkadaşına torpil yapması, ışığı olmadığı halde magazinin star yaptığı, hiçbir eğitiminin olmadığı milyonlarca dizide oynasa da gerçek sanatçı olamayacak herkes Seda'nın ölümünden sorumlu..." şeklinde dile getirdi hadiseye karşı isyanını.
Birkaç gündür Ayşe Barım ismi üzerinden bu hadiseler konuşuluyor. Kimdir, necidir tanımam; fakat Enver Aysever "çocukluk arkadaşım Halit Ergenç'in kendisine boyun eğdiği, kibirli ve şımarık bir kimsedir" şeklinde tarif ediyor Barım'ı. Meğer Sultan-ı Salâtîn Muhteşem Süleyman hazretleri kendisinden destur almadan şuradan şuraya gidemezmiş. Enver Aysever'in iddiası bu yönde. Ergenç henüz bu iddianın aksini beyan etmedi.
Ezcümle, Ergenç, Gezi günlerinde hürriyet hürriyet diye feryad ederken memleket için değil, kendisi için istiyormuş hürriyeti. Ne bilelim biz? Yok yere adamcağızı tenkid ettim "bir önceki dizisinde bir gece için kadına 500.000 $ veren adamı bir sonraki dizide Sultan Süleyman yaparsanız; adam ağaç için memleketi yakar" diyerek. Üzüldüm doğrusu, sızısı başkaymış. Dostunun yalancısıyız.
Elbette Ayşe Barım'la ilgili iddialar hakikat mi değil mi şu aşamada bilme şansım yok. Fakat sektörden pek çok kişi bu iddiaların ve çok daha fazlasının hakikat olduğunu dile getiriyor.
Bütün o onurlu, gururlu, aydın, özgürlük savaşçısı pozlar hep hakikaten poz muymuş? Meğer Ampute'nin maması başka sokaklarda da büyük kedilerce yağmalanıyor muymuş? Ne bileyim ben. Benim fırçam gariban Ampute'yi korumaya yeter.
16 Ocak 2025 Perşembe
Macun, tüpe girecek mi?
B.
Devlet Bahçeli'nin ikaz ve talepleri ile şekillenen bir süreç var karşımızda. İmralı'da yapılan ilk görüşmeden sonra karşımıza henüz hepimizi ikna eder bir tablo çıkmış değil. Önümüzdeki hafta DEM Parti heyeti, ikinci defa İmralı'ya gideceğini açıkladı. 2013-2015 arasında tecrübe ettiğimiz çözüm sürecinin benzeri bir süreç yaşanıp yaşanmayacağı ile ilgili kamuoyunda haklı tereddütler var. Zira bu dönemde Türkiye kamuoyu oldukça çetin bir imtihanı geride bıraktı. Her şey Suriye'de işlerin karışmasıyla birdenbire allak bullak oldu. Çekilen sıkıntılar, tahammül edilen şımarıklıklar, süreç de bir yere varamayınca öfke olarak geri döndü. Aldığımız duyumlar ne Erdoğan'ın ne de Cumhur İttifakı siyasetinin herhangi bir surette bu dönemdekine benzer bir süreci asla arzulamadığı yönünde. Teklif açık, talep belli. Öcalan PKK'yı feshettiğini bildirsin, PKK silah bıraksın. Özellikle Suriye'de köşeye sıkışmış durumdaki PKK'lılar da bu durumu öylece kabul etsin ve Suriye'nin toprak bütünlüğü sağlanarak bir terör oluşumunun önüne geçilsin.
Kamuoyunda ve siyasette bu müzakereleri sabote etmeye yönelik tutumlar olduğu aşikâr. Siyaset, Meclis'te komisyonlar kurmaktan ve müzakereleri uzun vadeye yayacak adımlar atmaktan bahsedenlerle dolu; kamuoyunda ise Bahçeli'nin çağrısına karşı milliyetçi hassasiyetle reaksiyon gösteriyormuş gibi yapan kimseler pek çok. PKK içinde, ancak silahla var olabileceğini bilen bir kanat, bu konuda müzakere etmeye asla yanaşmıyor. Öte yandan PKK'nın elinde silah olmasını kendi siyasi ikbali açısından bir zorunluluk olarak görenler de hadiseye olurundan yaklaşmıyor. Gelinen süreçte iktidar cenahının da muhataplarının tutumlarına bağlı olarak daha şüpheci ve temkinli bir noktaya geldiğini gözlemlemek mümkün. Abdülkadir Selvi, Hürriyet'teki köşesinde dün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın milletvekilleriyle yaptığı kahvaltıda Öcalan'ın durumuyla ilgili yaptığı değerlendirmesine yer verdi "Erdoğan 'Ev hapsi, mev hapsi diye bir şey yok. Adamın kendisi de çıkmak istemiyor. Bunlar nereden çıkıyor? Af diye bir şey yok. Bebek katiline af yok' diye yanıt vermiş. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'a dönerek 'Bunları halka anlatın' demiş."
Oysa süreç boyunca ilginç şekilde Öcalan'ın sürekli artan taleplerle karşımıza çıktığına yönelik bir şayia dolanıyordu; ev hapsine çıkacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak... Kamuoyunun Öcalan konusundaki hassasiyetini tahrik etmek isteyenler öyle görünüyor ki tarafların hiçbir şekilde üzerinde müzakere etmediği şeyleri yakın gelecek kehaneti olarak dillendirmiş durmuş.
Şimdi karşımızda hepimizi geren bir soru var: Yıllar evvel tüpten çıkan bu macun, yeniden tüpe girecek mi? Bir mahir şırınga bulursanız girer elbet, fakat bu macundan nemalanan zannettiğimizden daha çok. İki tarafta da istemezmiş gibi görünenlerin büyük çoğunluğu bu sebeple sorunun çözümüne karşı. Gerçekten hassasiyet ortaya koyanları tenzih ederim. Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir projeksiyonu var: 2025 terörsüz Türkiye'nin miladı olacak; Türkiye'de, Irak'ta ve Suriye'de terör örgütü bir şekilde ortadan kalkacak. Huyunu biliyorsunuz, blöf yapmayı sevmiyor; Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle olacak diyorsa cevaplanması gereken soru "kanlı mı olacak kansız mı?" sorusudur
27 Ocak 2025 Pazartesi
Trump: Hegemonyanın Sonu ve IV. Roma
B.
Ülkemiz'de yaşadığımız enerjik ve maceralı hayat; değinmek istediğimiz yahut mutlaka konuşmamız gereken birtakım hususlara sıra gelmeden yepyeni gündemlerin karşımıza çıkmasına ve konuşamamamıza sebebiyet veriyor. Birkaç günlük tehirden sonra ancak Trump'ın başkanlık yemini esnasında yaptığı konuşmanın temel vurgusuna sıra gelebildi.
Savaş sonrası birkaç nesli Hollywood marifetiyle Amerika'nın sınıf başkanı oldu bir dünyanın parçası olmaya ikna eden Siyasal konjonktürün nihayet sonuna gelmiş bulunuyoruz. Amerikan denizaltısıyla Sovyet denizaltısı karşılaştığında ister istemez bizim çocuklar olarak gördüğümüz Amerikan denizaltısı tarafından izlediğimiz filmler anlamını yitiriyor. Dünyaya sunulan "hepimize ait fırsatlar ülkesi" imajının sonuna geldiğimiz Trump tarafından açıkça ilan edildi. Trump tam olarak bu şekilde formüle etmese de Amerika'nın bundan sonra dördüncü Roma olarak konumlanacağını tüm dünyaya ilan etti. Konuşmasının hemen başında "Amerika'nın altın çağı başlıyor" dedikten sonra, Altın Çağ'ın ne anlama geldiğini hemen tavzih etti: "Bugünden itibaren ülkemiz tüm dünyada gelişecek ve yeniden saygı görecektir. Her ulus bizi kıskanacak ve artık kendimizden yararlanılmasına izin vermeyeceğiz. Trump yönetiminin her günü boyunca, çok basit bir şekilde Amerika'yı ilk sıraya koyacağım. Egemenliğimiz geri kazanılacak. Güvenliğimiz geri kazanılacak. Adalet ölçekleri yeniden dengelenecek. En büyük önceliğimiz gururlu, müreffeh ve özgür bir ulus yaratmak olacak. Amerika yakında her zamankinden daha büyük, daha güçlü ve çok daha olağanüstü olacak... Başkomutan olarak ülkemizi tehditlerden ve istilalardan savunmaktan daha yüksek bir sorumluluğum yok ve yapacağım şey tam olarak bu. Bunu daha önce hiç kimsenin görmediği bir seviyede yapacağız... Silahlı kuvvetlerimiz tek görevlerine odaklanmak için serbest bırakılacak: Amerika'nın düşmanlarını yenmek."
Trump'ın konuşmasında yapmış olduğu Martin Luther King ve siyahi-Hispanik seçmen vurgusunu net şekilde ön plana çıkarıldığı yorumlar, konuşmanın asıl vurgusu olan "diğer ulusların kıskanacağı ve saygı duyacağı güçlü ve silahlı Amerika" vurgusunu gölgede bırakmamalı. Trump açıkça, bugüne kadar süregelmiş olan "tüm dünyanın ortak Amerikası" paradigmasının yerine yeni bir Pax Americana'ya terk edeceğini söyledi. Trump'ın, dünya halklarının hegemonyal bağlılık hissettiği değil, aksine çekindiği ve korku dolu bir saygıyla yaklaşacağı bir ülke hedeflediği açık. Bu hedef Özgür dünyanın liderliği hedefini değil, Roma, vasalları ve düşmanlarından oluşan antik dünya tasavvuruna benzer bir dünyanın neticelenceğini bizlere gösteriyor. Vassallar Roma'dan çekinir, O'na karşı büyük saygı duyar, bu hissiyat içinde görevlerini yerine getirir fakat asla Roma'nın bir parçası olarak görülmezlerdi. Sınırlarında sert güvenlik tedbirleri alan Roma dış dünya ile kendisi arasında asimetrik bir geçişkenlik sağlamıştı; Roma her yerdeydi, dışarı dakiler ise asla Roma'da değildi. Trump'ın tasarlamış olduğu yeni düzenin tam olarak buna tekabül ettiği söylemlerinden anlaşılıyor. Artık Soğuk Savaş yıllarında çizilen ve tüm dünyanın kendisine karşı gönülden bağlılık hisleri taşıdığı bir Amerika resmi hedeflenmiyor. Aksine bizlere oldukça uzak ve kendisinden tanrısal bir varlıkmışçasına çekinmemiz gereken bir Amerika resmi yeni paradigmanın esasını teşkil edecek. Bu paradigma, soğuk savaştan arta kalan son yatkınlıkların da ortadan kalkacağı yeni bir paradigma olacak.
30 Ocak 2025 Perşembe
Temellük ve tasarruf
B.
Bir süredir Türkiye toplumunun temellük ve tasarruf hakkı üzerine muhayyilesinde oluşturduğu genel resmi görmeye çalışıyorum. Hayatım boyunca ilgilenmediğim ve izlemediğim kadar spor programı izler oldum, taraftar yorumlarına göz atıyorum, o sınırsız sorumsuz ilişkiyi el yordamıyla takip ediyorum. Diğer taraftan toplu taşıma araçlarına bakıyorum, kafe-restoranları gözlemliyorum, park ve bahçeleri tarassut ediyorum. Mütemadiyen aynı şeyle karşılaşıyorum ve öyle zannediyorum ki sizler de benzer şeyleri gözlemliyorsunuzdur. İnsanlar ekseriyetle kendilerinin olmayan şeyler üzerinde ilginç bir temellük ve tasarruf yatkınlığı geliştirmiş. Kiralık dairelerde, sürekli değişen semtlerde ne hanesini ne semtini sahiplenerek büyümüş bir nesildir bu yatkınlığı üreten. "Rafa Silva'yı 50 milyondan aşağı satmayız" yorumunu yapan taraftar azıcık aşağıda tuttuğu takıma transfer listesi yazıyor "bunlar mutlaka alınmalı" diyor. Kimin parasıyla, hangi parayla? Kime ne? "Nasıl olsa ben kendimi buraya hamlettim, benimmiş gibi tasarruf ederim" diyebiliyor. Randevularını ve davetlerini artık evinde değil kafe-restoran tarzı yerlerde tertip edenler, kök salamadıkları bir yer üzerinde tasarruf ediyor. Toplu taşımada, istasyon ve duraklarda bulunan oturaklar başkasıyla paylaşılmayacak kadar onunmuş gibi davranıyor. Malik el Mülk'e itimat kalmadı zaten; işin o kısmını üzülerek bir kenarda tutuyorum. Affetsin Allah. Şimdi bir başka temellükten, bir başka sahibiymiş gibi yapmak yatkınlığından bahsediyoruz. Vehmi olarak dahi kendisine ait olmayan şeylerin sahibiymiş gibi davranan mülksüzlerin, çevrelerindeki hiç kimseyi o şey üzerinde müşterek hak sahibi görmemeleri en bariz örnek. Temellük ve tasarruf üzerinde bu kadar hudutsuz bir zihne sahipken bu kimseler, ister istemez insani ilişkilerde de had ve hudut algısı kayboluyor.
Düşünüyorum ve şu noktaya geliyorum: İlk başından başlamalı, te ilk başından! "İçinden ip geçirip boynuna taktığımız bu silgi senindir. Bu silgi bir başkasının değil senindir. Yanındaki arkadaşının silgisi de yanındaki arkadaşınındır. Fakat siz bunları bir şekilde var etmediniz. Bunlar, kendilerini var eden tarafından size emanet verilmiştir. Vazifeniz silgisi olmayan bir arkadaşınızla ihtiyacı halinde silginizi paylaşmaktır. Arkadaşınızın ihtiyacı bitince size silginizi iade etmelidir. Eğer ikinci bir silgin varsa bunu arkadaşına hediye etmen güzeldir. Ve eğer senin silgin olmasa dahi, arkadaşının silgisini ondan izinsiz almak hakkın yoktur. O tahtada duran kocaman silgi de sınıfın ortak malıdır, hepiniz onu korumak ve temiz tutmakla mükellefsiniz!"... "Eee biz çocuk muyuz, bunları bilmiyor muyuz?" demeyin lütfen. Görülen o ki bilmiyoruz. Şimdi ilk baştan, o her şeyi paylaşmayı ve hakkımıza razı gelmeyi öğrenmeye başladığımız günden başlatırsak yeniden zihnimizi belki bir şeyler oturur. Belki de oturmaz kim bilir? Fakat genel manzara şu andaki gidişatın hiç de sağlıklı olmadığı ve temelindeki sıkıntının temel ve tasarruf algımızda olduğudur. Sonra bir gün belki birbirimizle helalleşiriz de. Olur mu? Olur.
Grotesk
B.
"Bu çağın kaderi..." diyor Max Weber. Kaderden kastının ne olduğu mühim değil, çağın kaderinden bahsediyor Weber; böyle bir şey olabileceğinden dem vuruyor. Bu çağın kaderi de sanırım grotesk olmak. Asla bir araya gelmemesi gereken şeylerin bir araya gelmesiyle, eşyanın asla ön plana çıkmaması gereken özelliklerinin ön plana çıkması; bir takım toplumsal rollerin şimdiye kadar hiç üstlenmediği yahut o imajı vermekten kaçındığı duruşlarıyla temayüz ettiği bir çağ.
Kısa süre öncesine kadar halk mızmızlanır siyasetçiler onları teselli ederdi. Hatta siyasilerin en önemli varlık sebebi Bir dönem bu teselli etmek hizmetiydi. Şimdilerde mızmız siyasileri halk teselli ediyor. Zulmüyle ma'rufların mazlum edası, bir dönem hararetle savundukları uygulamaları şimdi yüz kızartıcı olarak yaftalamaları hep bu grotesk kaderin neticesi. Uygulamadan ziyade sebeplerinden utanıyoruz ekseriyetle. Gerçi her devrimcilik bir miktar serkeşliktir ve serkeşçedir; lakin her serkeşliğin devrimcilik olarak adlandırılması bir yerde nizam namına konuşan herkesin karşı devrimci ilan edilmesine sebebiyet veriyor. Sizi ve bizi çok konuştuk bugüne kadar; konuşmadığımız tek bir şey kaldı siz biz hakkında. Onu da konuşmak işimize gelmedi. Bir parça merhametsizdi çünkü o mevzu. Maalesef yavaş yavaş konuşulur hale geldi o da. Düne kadar "sen de olacaksın ben de olacağım, ben hakim olacağım sen mahkum ve sen ben nasıl istiyorsam öyle bir adam olacaksın" diyenler şimdi bir başka dil geliştirdi " ben olacağım ve ben olacaksam sen olmayacaksın" der hale geldi.
Bu Grotesk çağın en acayip tablosu böylelikle çizildi. Katiyen yanyana gelmemesi gerekenler yanyana geldi, aynı tablo içinde resmedildi. Elbirliğiyle hânisleri, mürtekipleri ve zalimleri teselli ediyoruz. Bir yanda yok ediş ve yok oluşla ilgili hikayeler dinlerken diğer yanda cellatlaşamayışına hayıflananın mızmızını işitiyoruz. Böyle bir grotesk...
6 Şubat 2025 Perşembe
Sürdürülegiden hayat
B.
220.000 kişinin hâlâ konteynerlerde yaşadığı Hatay'da Kültür-Sanat Çarşısı'nı ziyaret ediyoruz. Yine konteynerlerden yapılmış, panayır çarşılarını andıran dar sokaklardan oluşan bir dükkanlar bütünü. Turistik kaygılardan azade, tek bir şeyi düşünerek gezdik basın mensubu grubu olarak bu çarşıyı: İki senedir bir şekilde hayatta kalmak, yaşama tutunmak ve temel gereksinimlerini karşılamaktan başka motivasyonu olmadığını zannettiğimiz ahalisi, deprem öncesi Hatay'ından sonraya ne gibi zevkler devredebilmiş, bunu görmek istedik. Kendi keyfimiz için yahut merakımız teskin olsun diye değil; kût-u lâyemut yaşamak makhuriyetini içselleştirmesin Antakyalılar diye niyaz ederek. Güler yüzlü hoş hanımlardan, esprili yakışıklı beylerden alışveriş yaptık. Kimimiz kabak aldı kimimiz biber salçası; sürk alanımız da oldu tuzlu yoğurt alanımız da. Hatta bazılarımız mozaik replikaları aldı, bazılarımız hediyelik resimler. Neticede suni teneffüsle yaşatıldığı zannedilen bu şehirde esas hikayelerin depremlerle, yangınlarla ve sellerle nihayet bulmayacağını sevinerek gözlemledik. Aldığımız şeylerin kalitesinden, bunları bulabiliyor olmaktan dolayı sevinmedik; esnafın neşesinden, gani gönüllüğünden, minnetsiz tutumundan dolayı sevindik. Nihayetinde hayat size bahşolunduğu sürece niyet ederseniz ve yaşama gayreti gösterirseniz bir şekilde temadi eden bir süreçtir. Sayılı nefes tükenene kadar... Sonrasını ben bilmem. Benim anladığım buraya kadar...
10 Şubat 2025 Pazartesi
Ortadoğu'yu Güney Asya'da dengelemek
B.
Cumhurbaşkanı Erdoğan 10-13 Şubat tarihlerinde Pakistan, Endonezya ve Malezya'yı kapsayan bir dizi ziyarette bulunacak. İletişim Başkanı Fahrettin Altun, söz konusu ziyareti "mevcut işbirliğini somut projelerle daha ileri taşıma" hedefiyle açılarken bir ilave izahta buluyor: Gazze başta olmak üzere güncel bölgesel ve küresel meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunulması!
Orta Doğu'da yaşanan İsrail kaynaklı çılgınlık uluslararası arenada farklı reaksiyonlarla karşılanıyor. Savaş sonrası yeniden kurgulanan Avrupa ülkeleri, siyasal çizgilerini büyük oranda idealist söylemlere ve prensip bazlı duruşlara göre belirlemek iddiasındadır. Bu sebeple genel bir İsrail destekçiliği, buna mukabil insanlık vicdanının kabul etmeyeceği kadar ileri noktalarda mutlak bir sessizlik ve tepkisizlik -ki aslında bu da İsrail'e dolaylı bir destek anlamına gelir- Avrupa ülkelerinin özellikle Orta Doğu'ya yaklaşımının ana hatlarını belirler. Dikkat çekici şeydir, dünyanın her yerinde birbiriyle çatışan ve çıkar çatışmasına giren bazı batılı devletler söz konusu İsrail olunca mutlak bir müttefiklik sergiler. Buna karşın kendilerince geçtiğimiz birkaç yüzyılda inmek inmek dokunmuş ve diğer dünya halklarına üstünlüğü bir şekilde kabul ettirilmiş olan batı medeniyetini iyice rezil kepaze etmemek için İsrail'in bir takım aşırılıklarına direkt katkıda bulunmak Avrupa devletleri açısından pek mümkün görülmez.
Mondi Hindistan'ı, kendi içindeki islamofobik dengeleri de gözeterek, 7 Ekim sonrası İsrail'in uluslararası arenadaki en önemli destekçisi oldu. İsrail ne uluslararası hukukun ne de insanlık vicdanının kaldırmayacağı zulümlerini uluslararası arenada güçlü bir şekilde destekleyen Hindistan'ın varlığına çok şey borçlu. Herhangi bir kuralı, kanunu, tahammül olmayan bu kanlı savaşın denge unsuru hiçbir şekilde batıdan çıkmayacak gibi görünüyor. Tarihsel sebeplerle İsrail'e tepki gösteremeyecek olanlar, tarihe karşı sorumluluk kaygısı ve politik yapıları sebebiyle İsrail'in aşırılıklarına da doğrudan destek veremeyecekler. Buna karşın herhangi bir ideal kaygısı olmayan, tarihe karşı sorumluluk gibi bir kıstasdan yola çıkmayan, pragmatik ve popülist iç siyaseti uluslararası arenada da aynı şekilde sürdüren Hindistan yönetimi İsrail'in asıl ihtiyaç duyduğu desteği vermekten çekinmeyecek.
Trump sonrası gelinen nokta öyle görünüyor ki, uzun diplomatik duraklara ihtiyaç duymadan hemen, tüccar pratikliği ile hadiselere yaklaşmayı önceleyen Amerikan Başkanı, Hindistan'ın mutlak ve şirazesiz desteğiyle Filistin meselesini bir şekilde ölçüsüzce müdahil olacak. Bu noktada yegane gerçek direnç kaynağının Türkiye olacağını bilmeyen yok. Mısır ve Ürdün'ün kaygıları büyük oranda kendi iç dengelerine yönelik; Filistin'i hesaba katar bir itirazda bulunmaları beklenmiyor.
İşte böyle bir ortamda Erdoğan'ın Güney Asya ziyareti çok büyük anlam ifade ediyor. Fahrettin Altun'un ifadesiyle "ahdî zemin" güçlendirilecek. Öyle görünüyor ki, bu zemin aynı zamanda Orta Doğu dengelerine karşı Asya'da bir başka dengenin tesis edilmesine de hizmet edecek.
13 Şubat 2025 Perşembe
Tercihin mahiyeti
B.
Seçmen davranışlarındaki değişiklikler hepimizi ister istemez sosyolojik analizler yapmaya heveslendiriyor. Türkiye toplumunu, muhafazakârlığı, postmodern insanı yorumlayan nice bilen ve bilmeyenle karşı karşıya geliyoruz hemen her gün. Türkiye siyasetinin bir başka yol ayrımında olduğu şu günlerde yine hepimiz büyük bir heveskarlıkla toplumun yeni Türkiye'yi kabul etmeye ne oranda hazır olduğunu tartışıyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan Güney Asya'da bir yandan ekonomik işbirlikleri tesis ederken diğer yandan Ortadoğu'daki basıncı dengelemeye çalışıyor. Filistin'den, Lübnan'dan, Suriye'den yükselen dumanlar ve Doğu Akdeniz'de tesis edilmesi hedeflenen yeni denge hep bu basınç ayarına muhtaç bir coğrafyanın alametidir. Ekonomik zorluklarla boğuşan ve yaşam alışkanlıklarına sert biçimde dönüştüren Türkiye toplumu küresel aktörlerin en önemlilerinden birisi haline gelen bu yeni Türkiye'yi sindirmek konusunda güçlük çekiyor. İşte tam da böyle bir ortamda, Cumhuriyet Halk Partisi iç siyaseti Türkiye toplumuna da bir şeyler söylemek durumunda olduğu halde kendi iç mücadelelerini yürütüyor.
Aslında karşı karşıya kalacağımız sınavın mahiyeti bellidir: Öyle iddia edenin aksine çok da muhafazakar bir yapısı olmayan Türkiye toplumu, karşısına çıkarılacak muhalif adayda -ki bu İmamoğlu olursa, Erdoğan her neyse onun tam zıttı bir karaktere tekabül eder- kendi cesaretini ve yeniliğe intibak kabiliyetini sınayacak. İronik şekilde yirmi iki yıldır Türkiye'yi idare eden Erdoğan yeniliğe ve dönüşüme; karşısına çıkacak olan muhalif aday ise asırlık ezberlerin tekrar edeceği bir talepler silsilesine tekabül edecek. Bir süredir Cumhuriyet Halk Partisi içinde devam eden mücadele yalnızca ve yalnızca o düzeyini temsil edecek olan kimsenin kim olacağına yönelik bir mücadeledir ve hiçbir surette farklı iki yaklaşım çatışmamaktadır. Aksine aynı yaklaşımı temsil eden birkaç güç merkezi kendi arasında bir gerilim yaşıyor. Nihayetinde aynı noktada kilitlenip kalan bir mevzu ile karşı karşıya kalıyoruz: Türkiye toplumu karşısına çıkacak olan adayı bütün sempati-antipati denklemlerinden azade biçimde, içinde bulunduğu dönüşüm sürecini hissederek değerlendirebilecek mi değerlendirmeyecek mi? İşte bütün mesele bu.
17 Şubat 2025 Pazartesi
At ve Süvari
B.
Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olduğunda kendisine yöneltilen gayet klişe fakat anlamsız bir eleştiri vardı: "Devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez! Nasıl yönetecekmiş? Beceremez!" Yirmi küsür yıldır yönetiyor; badirelerden, uluslararası krizlerden, tehditlerden, savaş tehlikelerinden bir şekilde yara alarak ancak başarıyla çıkarmayı başardı Türkiye'yi. Demek ki oradaki asıl keramet belediyeyi yönetebilmek kabiliyeti değil, yönetebilme kabiliyetinedeymiş. Hatasıyla-savabıyla Erdoğan idaresinde yirmi iki yılı geride bıraktığımız şu günlerde bambaşka bir gündemle karşımızda duruyor Cumhurbaşkanı. Bunu Pakistan'dan dönerken basın mensuplarına uçakta yaptığı açıklamada ortaya koyuyor: " Hazreti Mevlana'nın tariflediği üzere, pergelmizin bir ayağı Anadolu'da ve Trakya'da sarsılmaz biçimde sabittir. Diğer ayağımızla da dizler iyilik ve güzellik götürmek için cihanı dolaşırız. Türkiye'nin Asya ile ilişkilerinde tarihsel bağlar ve kültürel noktasında çok farklı bir dönemi yaşıyoruz. Bunu zenginleştirerek de yaşamaya devam edeceğiz. Batı hakimiyetinin azaldığı Asya'nın stratejik ağırlığını artırdığı bir dönemde, Türkiye'nin Asya perspektifi de önem kazanıyor. Önümüzdeki fırsatları değerlendirerek ülkelerimizin küresel güç haline gelmesi için ortak iradeye sahibiz."
Bu bir başka perspektif ve Türkiye'nin uluslararası arenada oynayacağı rol anlamında önemli bir bakış açısını yansıtıyor. Öte yandan devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez diyenler, ironik biçimde Erdoğan'ın karşısına hangi belediye başkanını çıkaracakların kavgasını verip duruyorlar. Oysa devlet yönetmek belediye yönet memeye benzer bir şey hiç değildir. Şimdi Asya'nın uzak uçlarından Afrika'nın farklı kesimlerine kadar bir şekilde ağırlığını artırmış ve kendisini hissettiren bir Türkiye var. Uçakta yaptığı açıklamada Erdoğan bu ağırlığı da kendi üzerine almıyor ilginç biçimde " bu ülkelerde karşılaştığımız sevgi, ecdadımızın buralarda sevilmesi ile doğrudan ilişkilidir" diyor. Oysa Erdoğan'dan önce de cumhurbaşkanlarımız, başbakanlarımız bu toprakları ziyaret ettiler. Aynı ilgiyi ve aynı sevgiyi göremedik. Ata uygun süvari görülünce bazı şeyler hak ettiği anlamı kazanıyor. Bunu geçtiğimiz birkaç yılda dünyanın birkaç bölgesinde görmek ve test etmek imkanına sahip olduk.
Şimdi bir başka gündem bile Cumhuriyet Halk Partisi "acaba kurultayı iptal edilecek mi? kurultayda delege satın alınmış mı? Ekrem İmamoğlu Mansur Yavaş'a kumpas mı kurmuş?" gibi tartışmaları yürütürken bir yandan da Erdoğan'a karşı bir Siyaseti örgütlemeye çalışırken Asya'nın uzak illerinden bir Sual beliriyor: belediye yönetenden olmaz diyenler, belediye yönetemeyenden bir alternatif sunuyorken Türkiye'ye, bu imaj dünyada nasıl bir karşılık bulur? Türkiye Türkiye ötesindeki Türkiye'de nasıl görülür? Cevabı bence açıktır. Mesele ne belediyede ne de belediyeyi yönetip yönetmemek kabiliyetindedir. Mesele at ve Süvari'nin uyumundadır. İnanmayan dünyaya baksın..
20 Şubat 2025 Perşembe
Şemsiye
B.
Lisede öğrenmiştik, dahili basınç-harici basınç dengesi mühimdir. Çok yüksek dağlara çıkanların burunları kanar; harici basınç düştükçe dahili basıncı dengeleyemez olur, kalbinizin basıncı ulu dağların zirvelerinin basıncından yüksek kalır. Sıkıntılı şeydir. Harici basınç dahili basınç tarafından dengelenemezse bir başka sıkıntı ortaya çıkar. Çok derinlere dalanlar vurgun yer. Harici basın o kadar yükselir ki, dahili basınç onu dengeleyemez olur; kan basıncınız bu defa kifayet etmez kalır. Bütün mesele dahili basınca münasip harici basıncı bulmaktadır.
Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da Amerika ve Rusya, Ukrayna'yı yatırdıkları bir masa kurdu. Bu ziyafette masada değilseniz kesin menüdesinizdir. Bu hengamede Zelenski soluğu Ankara'da aldı. Gerçi yağmurlu bir gündü, tabiat mizansene gayet yardımcıydı; fakat eminim yağmur yağmasa da bir başka sembol bulunurdu. Zelenski, Erdoğan'ın şemsiyesi altında poz verdi. Şu sıralar Lübnan Başbakanı'ndan Suriye Cumhurbaşkanı'na, hatta Zelenski'ye kadar bu şemsiyenin altına sığınanın ne kadar çok olduğu sanırım dikkatinizi çekmiştir. Şemsiye geniş şemsiye kavi. Yakın zamanda Avrupa devletlerinin Türkiye ile müttefiklik vizyonlarını güvenlik odaklı revize ettiklerine dair haberler sizin de önünüze düşmüştür. Şemsiye ilginç şemsiye cazibedâr. Şemsiye dış basıncı ayarlamaya teksif-i nazar etmiş. Derken TÜSAİD'ın tepesindeki iki yöneticinin gözaltına alındığını da okumuşsunuzdur. İç basıncı dengelemeden dış basıncı dengeleyemeyeceğinin farkında olan bir irade bir yerlerde bir âyâr değişikliğine gitti demek ki. Dilaltı almak gibi bir şey. Evvelden olsaydı iç basınç bu kadar yükselince burnumuzdan kan gelirdi, TÜSİAD konuşur ve hepimiz ister istemez kanlı gözlerle bakardık. Şimdi şemsiye dış basınca müsavi gelecek iç basıncı tesis etmeye gayret ediyor. İç basıncınıza uygun dış basınç ortamını bulma lüksünüz yoksa eğer iç basıncınızı dış basınca göre ayarlamalısınız. Başarabilir miyiz? Bilemiyorum şimdilik başarıyoruz gibi duruyor. Bundan sonrasına yönelik de ümitvârım zira aşılamaz eşitler açtıktan sonra bu konuşmayı yapıyoruz. Aşamazsak ve dahili basınç burnumuzdan yeniden kan getirirse ne mi olur? Sadece şemsiyeyi tutan el değil, şemsiyenin altına sığınanlar da kan revan içinde kalır. Zira şemsiye dışarıdaki basıncı da ilginç şekilde dengeleyen bir aktör. İçinde olmadığımız masaların menüsünde değilsek eğer, şemsiyenin bu basınç ayarlayan meziyetleri sayesinde değiliz.
4 Şubat 2025 Pazartesi
Hallederiz Ethem
B.
Kafası karışanlar ve vakti olupta hepsini okuyamayanlar için bir Andersen masalını kısaca özetleyelim. Mahallenin bıçkın delikanlısı Ethem ders çalışmakta gözü olan bir çocuk değildir. En büyük hevesi ve meşgalesi futboldur. Ancak Ethem futbolcu olacak kadar da yetenekli değildir; buradan para kazanması namümkündür. Gel gelelim çok da kabiliyetli olmadığı futbol uğruna okul derslerini ihmal ediyor oluşu, kendisini beş-on havuz problemi çözebilecek temel eğitimden de mahrum etmektedir. Oysa ülkenin gençleri, birbirleriyle büyük bir rekabet içinde sınavlara girmekte, gecelerini gündüz etmekte, kime antidepresanlar kullanırken kimi zona dökmektedir. Böyle bir ortam. Bu durum çeşitli siyasi bağlantıları da olan aileyi endişeye sevk etmektedir zira Ethem'in ne futbolcu olabileceği vardır ne de ders çalışıp tahsil görebileceği... "hallederiz" derler Ethem'e; ve bu "hallederiz" mottosu Ethem'in bundan sonraki hayat yolculuğunda da şiarı olur; adeta bir "Hallederiz Ethem" çıkar ortaya. On tane havuz problemini çözemeyen bir şekilde Türkiye'deki üniversitelere de denk sayılmayan bir üniversiteyi bir şekilde, mottoya uygun olarak hallederek kayıt yaptırır. İnşaat mühendisliği okumaya başlar. Lakin Ethem'i dersleri oldukça kötüdür. Ders geçebilme sınırında notlar alır. Henüz ergenlikte kendisine çalıyı dolaşmayı bir hayat pratiği olarak Öğreten ailesi ilginç bir yöntem bulur; teknik olarak yatay geçiş yapması mümkün olmayan İstanbul Üniversitesine bir şekilde köftecinin üst katında gerçekleştirilen bir operasyonla geçiş sağlanır. Geçiş yapmaya hakkı yoktur zira üniversitenin denkliği yoktur. Geçiş yapmaya hakkı yoktur zira geçiş yaptığı üniversiteye giriş için gerekli taban puanı dahi alamamıştır havuz problemi çözemeyen Ethem. Geçiş yapmaya hakkı yoktur zira not ortalaması hiçbir şekilde kendisine bu hakkı tanıyacak kadar yüksek değildir. Gençlerin birbiriyle kesif bir rekabet içinde oldukları böylesi bir ortamda hayat mutlusuna uygun olarak iş bir şekilde halledilir; mahalledekilere bakarsanız köftecinin üst katında halledilmiştir Ethem'in işi. Bilmediğini artık bütün mahallenin bildiği İngilizcesiyle ingilizce bir bölümü bitirir Ethem, hakiki de bir diploma alır. Lakin hak etmediği bir sürecin neticesinde hakiki de olsa aldığı diploma havuz problemi çözemeyen Ethem'in hakiki diplomasını sahte diploma kılar. Aileden mücver bu hallederiz kültürünü yaşam şiarı kılan Ethem bundan sonra parayı ticarette kazanır, siyasete atılır ve aslında ne olduğunu perdeleyecek şekilde sürekli olarak eğitimli olduğu şayiasının yayılmasını ister. Eğitimsizler Mahallesi'nin yüksek eğitimli Ethem'i müthiş İngilizce konuşmaktadır, yüksek tahsilli gençtir, ahlaka ve liyakate önem verir... Allah kahretmesin o mahalleye de sık sık turist gelir bizim Ethem bunlara yol tarif edecek İngilizce'den mahrumdur. Fakat yayılan söylentilerin görüntüden daha çok itibar gördüğü bu mahallede hâlâ herkes Ethem'e yüksek tahsilli ve şakır şakır İngilizce konuşan akıldanesi muamelesi yapmaktadır. Derken mahallenin meczuplarından birisi çıkar ve "Ethem sen ne biçim okul okudun?" diye sorar. Vara-yoğa, OLURA olmaza yorum yapan Ethem bu konuda yorum yapmaz. Çevresindekileri de kendi yaşam mottosu olan "hallederiz"e şartlayan ve sürekli çalıyı dolanmayı önceleyen Ethem bu meseleye de bir şekilde hallederiz zaviyesinden yaklaşır. Tembellerin huyudur, uzun kenarı dolaşacağına hipotenüsten bir yol bulmak, haktır değildir demeden hedefe ulaşmak isterler. Henüz ergenlik sivilceleri vech-i câvidanını kaplarken edindiği bu hallederiz huyu ellili yaşlarında da Ethem'in iş yapış şeklidir. Ticarette de, siyasette de hep emek vermeden, gayret etmeden hallederek netice elde etmek ister bizim Ethem. Masal'ın ana fikri: ağaç yaşken eğilir.
27 Şubat 2025 Perşembe
Yine devri sabık yeni devri sabık
B.
"Gün gelecek devran dönecek sizden hesap soracağız. Sizi şöyle yapacağız böyle yapacağız..." bitmek bilmeyen bir tehditler ve intikam vaatleri silsilesi. Tam da 28 Şubat'ın sene-i devriyesinde konuştuğumuz şeyler yeniden alışageldiğimiz şeyler oluyor. Vallahi kusura bakmasın, kendisini siyaseten partisindekilerinin dahi ciddiye almadığı Özgür Özel'in kuvvet komutanlarına yönelik "günü gelince hesabını sormak için sizi not ediyorum" tehdidini ciddiye alıyor değilim. Esasen Özgür Özel'i ciddiye alıyor değilim fakat karşımıza heyula gibi dikilen bu "günü gelince" saçmalığından illallah dedim. Bu ifadeler planlı bir teşebbüsün habercisi değildir. Ne biliyor da ne yapacak Allah aşkına Özgür Özel? Burada asıl rahatsız edici olan, sürekli ve bitmek bilmeyen bir hesaplaşma ve karşı karşıya geliş psikolojisinin düzenli aralıklarla, nöbet geçirir gibi karşımıza çıkışıdır. En muktedir olduğu zamanları ve bu iktidar vehmi ile neler yapabileceklerini biliyoruz zaten söylemesine gerek yok. Beni asıl hayrete düşüren, sürekli ve bitmez biçimde "biz değiştik o eski biz değiliz, helalleşmek istiyoruz, toplumun her kesimini kucaklamak istiyoruz" söylemine inanan safdillerdir. Bir asla gelmeyen hesaplaşma gününün hülyası ve heyecanıyla bütün vücudu zangır zangır titreyen plansız muhterisler topluluğundan endişe etmekte son derece haklıyız. Tam da şu günlerde, çeşitli organizasyonlar vesilesiyle 28 Şubat'ta yaşadığımız kepazeliği yeniden hatırlarken, unuttuk, tedavi oldu sandığımız travmaları yeniden yâd ederken; utanmazca "bir bitmedi mağduriyetiniz" mızmızlanmasını biteviye işitirken karşımızda yeniden devri sabık vaatlerini görünce kusura bakmayın hiç iyi niyetli olamayacağım.
Bir vakit bir yazımda yazmıştım; bu anneannenin gözleri çok büyük bizi daha iyi görebilmek için, elleri çok büyük bizi daha iyi tutabilmek için, dişleri çok büyük bize daha iyi yiyebilmek için. Müteyakkız olmazsanız, sizi karnından çıkaracak bir avcı bulamayabilirsiniz. Ne yapsın onun da tabiatı bu?
10 Mart 2025 Pazartesi
Selim Narlı'yı kim görevlendirir?
B.
Suriye halkı on dört sene boyunca Beşar Esed ve rejiminin zulmü altında inlerken " Suriye bizim meselemiz değil; defolsun gitsinler" diyenler birdenbire ilginç bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti'nin Suriye'ye müdahale etmesini talep eder hale geldi. Selim Narlı isimli bir provokatör çıktı, Samandağı'nda " ben resmi olarak görevlendirildim, Türkiye bu işe müdahale etmeyecekse İsrail ile görüşeceğim" diyecek kadar ileri gitti. Resmi görevlendirme ne demek, kim bunu resmi görevlendirdi elbette anlaşılır gibi değil. Fakat kısa bir aramayla bu Selim narlı isimli ne idi belirsiz şahsın bundan önce yaptığı konuşmaları da tespit edebiliyorsunuz. Amerika'nın, Fransa'nın, İngiltere'nin hatta İsrail'in bile ehlisünnet Müslümanlardan daha iyi olduğunu; ehlisünnet müslümanların kefere-i fecere olduğunu ve bunlara karşı mücadele edilmesini salık veren pek çok konuşması var Selim Narlı'nın. İlginç bir biçimde Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkiye İşçi Partisi üzerinden oluşturulmuş bir hat bu Selim Narlı denilen kerameti kendinden menkul, sıfatını kimsenin takmadığı adamla sürekli irtibat halinde olmuş. Zaten malumdur, memlekette bir kimseye kanaat önderi denildiğinde ikinci ve daha anlamlı bir sıfata ihtiyaç duyulmuyor. Ortanın solu ve daha da solu siyaseti, bu kimseyi sürekli muhatap almış ve bir yanda Beşar siyaseti yaparken diğer yanda provokasyonlara imza atmasına omuz vermiş. İşte en son tehdidi ortada: bundan sonra olacaklardan onlar sorumlu değilmiş.
Şimdi dönüp bakıyoruz ve CHP&TİP siyasetinin burada oynadığı temel rolün ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyoruz. Karşımıza bir resim çıkıyor: tarih boyunca birbiriyle hiç alakası olmayan Anadolu aleviliği ile Arap Nusayriliği'ni sanki aynı kaynaktan beslenen iki pınarmış gibi sunmak ve fay hatlarını birleştirmek çalışmalarının tam ortasında yer alıyor ortanın solu ve daha solu siyaseti. Oysa biraz olsun bölgeyi bilen ve hadiselerden bir şeyler anlayan herkes bilir ki Arap Nusayriliği, Anadolu Aleviliği ile başka bambaşka iki ayrı inanç sistemidir. Düne kadar tekfir ettikleri Nusayriler, politik bir gereklilik olarak şii hattının içinde bir unsur kabul edince 12 İmam Şiası 20-30 yıldır gulat demez oldular. Bunda elbette İran'ın direniş ekseni stratejisinin de önemli payı vardı. İlginç bir biçimde düne kadar mollalar İran'a diyenler eliyle Anadolu aleviliği de İran'ın direniş ekseninin bir parçası kılınmak isteniyor. Bu hamleler her şeyden evvel üniter devlet fikrimize karşı ve Alevi vatandaşlarımızı İran'ın sınır ötesi etki sahasının bir parçası kılmayı amaçlıyor.
Bütün bunları düşününce bir dönüp bakıyorum ve yine aynı soruyu soruyorum: bu Selim Narlı denilen ne idüğü belirsiz adamı kim hangi yetki ile resmi olarak görevlendirir? Hangi resmi makam bu kerameti kendinden menkul adamı muhatap alır? İşte evvelden beridir savunduğumuz " bölgede İsrail ile İran gerekirse Türkiye'ye karşı işbirliği yapar" dizini anlamlı kılacak bir sahne size. Bilmem anlatabildim mi?
3 Mart 2025 Perşembe
Yükselen yeni sekülerleşmenin sorunu cehalet
B.
19. asrın yükselen pozitivizmi ve bilimciliği ister istemez sert bir sekülerleşme dalgasını beraberinde getirdi. Bu yüzyılda sekülerleşme, özellikle bilimin, dini kamusal alanın çeşitli kısımlarından dışa itmesinin neticesiydi. Batılı ve Batılılaşma yolundaki toplumların kaymak tabakasında bilime olan inanç Tanrı'ya olan inancın yerini aldı. Artık insanlar Cebrail ve Mikail'e değil Nötron ve Protonlara inanıyordu. Hatta "bu bir inanç meselesi midir?" diye sorgulayan da çıkmamıştı henüz; zira insanların temel eğilimi ve kabiliyeti inanmaktı. Böyle bir dönemde temel her şeyin pozitivist olması beklenemezdi ve zaten öyle de olmadı. Ruhçuluk, ispiritizma derken teosofik hareketler ortaya çıktı; bizde en olgun meyvesini Bedri Ruhselman olarak veren bu hareketler neredeyse istisnasız olarak okumuş yazmış, bilimsel eğitim almış insanların meşgalesi haline geldi. Bu dönemde metafizik bir ihtiyaç olarak görülmekte ve ona olan yaklaşım yine bilimsel şekilde ifade edilmekteydi. Radikal pozitivizmin insanlığa verdiği zararın bizzat pozitivistler tarafından da ortaya konulması ile birlikte özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ruhçuluk ve ispritizma yoğun şekilde propagandası yapılan şeylere dönüştü. Burada mutlaka altı çizilmesi gereken husus, bu dönemin Teosofi müptelalarının da ruhçularının da ispritizma ile uğraşanlarının da hepsinin istisnasız olarak iyi eğitimli ve temel eğitim noksanı olmayan; hatta pek çok sofistike zevk sahibi kimseler olduğudur. Bir kısmı Bedri Ruhselman ve Dr. Erol Sayan gibi hem tabip hem musikişinas, bir kısmı koleksiyoner bir kısmı ise ciddi işadamıdır. Bununla birlikte metafizik her birisi açısından cazibeli bir sahaya dönüşmüş; bilimin ve pozitivizmin itminan veremediği ruhlarına burada tatmin aramışlardır.
80'lerle birlikte yükselişe geçen neokonservatizme ve yeni dindarlık tiplerine karşı birkaç yıldır yeniden yükselişe geçen bir sekülerleşme dalgası var. Bu bir jenerasyon meselesi. Artık seküler olmayı öz tanımının bir gerekliliği olarak gören bir kitle var. Fakat bu yeni yükselen sekülerleşmenin en mütebariz özelliği 19. yüzyıl sekülerleşmesini aksine oldukça cahil bir kesimi etkisine almış olmasıdır. Rica ederim bu noktada cehaleti diplomayla izale edebileceğini zannedenlerden olmayınız; cehalet bir başka şeydir diplomasız olmak bir başka şey. Ciddi manada temel eğitim eksikliği, dahası dünyaya yönelik hiçbir sabite geliştirememiş olmak gibi temel sıkıntıları var bu yeni seküler dalgaya kapılanların, kendisini böyle tanımlayanların.
Ece Gürel isimli genç kadının Belgrad Ormanları'nda hiçbirimizin anlam veremediği şekilde can vermesi sonrası tartışılan meselelerden birisi de Ece Gürel'in cadılık eğitimi almış olduğu iddiasıydı. Cadıyı nereden bulmuş da cadılık eğitimi almış Allah aşkına? Merhume Ece'ye mahsus bir keyfiyet değil bu. Yükselen yeni sekülerlik bir yandan cahilken bir yandan kendisini sekülerleşerek elitleştirecek kurbanlarına böyle hazlar teklif ediyor. "Kadın koskoca mimarmış kardeşim o mu eğitimsiz?" demeyin. Genel olarak bu jenerasyon eğitimsiz. Gün sonunda 100 yıl önce bu işlerle uğraşanların insan kalitesine dönüp bakıyorsunuz ve günümüzde bu işlerle uğraşanların, sosyal medyada bu işin oyununu oynayanların insan kalitesini bir bakıyorsunuz; mukayese edilemeyecek kadar geri gidildiğini görüyorsunuz. Yükselen yeni sekülerleşmenin sorunu cehalettir. Heves ettiği şeylerin ne olduğunu bilmeyen heveskarlar sürüsünün neye itiraz ettiğini bilmeden dinle kavga ettiği bir melhamedir bu. Geçtiğimiz yüzyılın sekülerleri gerçek anlamda dinle karşılaşmış ve bu dine karşı reaksiyonlar ortaya koymuşlardı, şimdikilerin karşı her şeyi oldukları ve itiraz ettikleri bir din de yok. Havaya doğru, heveskarane, cahilce bir sekülerleşme...
17 Mart 2025 Pazartesi
Ahlak-Ahlaki-Ahlaklı-Ahlaksız
B.
İş iptal mevzusunda düğümlenir kalınca asıl konuşmamız gereken şeyi konuşamaz olduk. Şu saatten sonra iptal edilir yahut edilmez tartışmasını bir kenara bırakıp, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasında ahlaki bir sorun olduğu gerçeğinden hareketle konuşmaya başlamalıyız. Talip olduğu makam belediye başkanlığı değil cumhurbaşkanlığı olunca, başkalarının hakkını gasp etmeye bu kadar mütemayil bir kimsenin böyle bir koltuğa oturup oturamayacağını ahlaki bir zeminden varın konuşalım. Sonra işin hukuki kısmını zaten hukukçular tartışacak. Bakın hâlâ en çok altı çizilmesi gereken şey en az altı çizilen şey olarak karşımızda duruyor. 40 yıldır bu ülkenin en önemli meselelerinden birisi üniversite imtihanıdır. Aileler ellerindeki bütün imkanları seferber eder, gençler ikiz kardeşiyle rekabet eder, egzama-akne rahatsızlıkları gençlerin yüzünde pul pul okunur. Bu milletin FETÖ'cülerden nefret etmesinin en önemli sebeplerinden birisi soruları çalmalarıdır. Hemen hepimiz evladımızdan, kardeşimizden, yeğenimizden, bizden bir şeyler çalındığını hissetmiştik. Geldiğimiz nokta gösteriyor ki bu his bazılarımız için hiç de hakiki bir his değilmiş. Aksine politik bir argümanmış. Mesele bir gaspın kitlesel mi yoksa bireysel mi olduğu meselesi değil; kim tarafından yapıldığı imiş. İşin daha alçakça kısmı da şudur, gasp ettiği iddia edilen gasıp kendilerine nispet ediliyor diye bu hak gaspını kanıyla, canıyla müdafaa edenlere rastgeldik. İçlerinden hiçbirisi "yahu biz on tane havuz problemi çözememiş, üniversite sınavında adam gibi bir yere yerleşmeyi becerememiş bir adama mı muhtacız?" diye sormuyor. İşte bu noktada "nasıl olup da meselenin ahlaki boyutunu tartışmıyoruz?" sorusunun cevabı karşımıza çıkıyor. Ahlaka müteallik mevzular ahlaklı kimselerle müzakere edilir, ahlaksızlarla müzakere edilmez. Kendi ahlaksızına sahip çıkmayı huy edinmiş iki taraf kendi arasında ahlaklı bir zemin üzerinde tartışamaz; en fazla kanuni (bakın hukuki bile demiyorum) bir zemin üzerinde tartışabilir. Buyurun size asıl fakirliğimiz.
20 Mart 2025 Perşembe
Demokrasi mesul olduğuna hesap vermektir
B.
Nihayet yangından mal kaçırır gibi seçime henüz üç yıl varken cumhurbaşkanı adaylığını dayatmasının sebebi ortaya çıktı. Bir önceki seçimden bir yıl sonra bir sonraki seçimden dört yıl önce böyle bir soruşturmayı yürütmek gayet normal. Neler olacağını sizden bizden iyi bilen İmamoğlu; bir adaylık oldu bittisiyle, hakkındaki bütün iddiaları "Siyasal rakibini sindiren Erdoğan" piyesine çevirebileceğini inanmış belli ki. Peki demokrasi bu mu? Tam da bu! Hepimizi külliyen çıldırtmak ister gibi, şirketinin müdürü, ilçe başkanı, mutemet para sayma makineleri ile para kulelerine sayıyor, sonra bavullara koyup götürüyordu hep birlikte izledik. Kimse aldı mı yahut çaldı mı helal mi haram mı ben bilmem. Bildiğim nun bir açıklama yapmak zorunda olduğuydu, en ufak izahatta dahi bulunmadı. Tam da geçenlerde bunu soruyordum, herhangi bir ortalama demokraside yer yerinden oynar bu görüntülerle, ortalık ayağa kalkar; seninki gayet nobran bir ifadeyle "gülüyorum bunlara, hiç ciddiye almıyorum, bana yapışmaz" gibi saçma sapan izahlardan başka hiçbir şey söylemedi. Yandaşlarına ve trollerine bir ağızdan söylettiği "il binası aldık" bahanesine "tabii tabii" demek zorunda kaldık. Fazilet durağında da her şeyi çözmüş, bilen kimselerde bu açıklamayı yapanlar çok inandırıcı oldular dolayısıyla. Sahibinin sesi, gramofon yanında köpek, hepimizin evinde vardır... Yahu hep birlikte seyrettik görüntüleri, CHP'nin içinden servis edildi görüntüler, görmeyen bir kişi kalmadı. Tutup da "be adam bu paralar nereden geldi?" diye sorgulayan bir tane onurlu adam çıkmadı içlerinden, şimdi onur mücadelesi veriyormuş gibi yapışlarını ciddiye almamız bekleniyor. Savcılık birkaç ay evvel bazı evrakları istemiş, nedir onlar henüz bilmiyoruz, seninkisi muhatap alıp cevap bile vermemiş. Öyle zannederim ki, İmamoğlu muhatabının kim olduğunu tam olarak anlayamadan bu işlerden emekli olup bir kenara ayrılacak, devletin nasıl bir şey olduğunu kavramadan tası tarağı toplayacak. Her istediğine küstahlık yapabilirsin ama devlet bunu bir noktaya kadar sindirir. Mustafa Kartoğlu bugün "devlet kağnı arabasıyla tavşan kovalar; fakat neticede elbette yakalar. Keşke daha erken yakalasa" dedi...
Şimdi birtakım duyumlar alıyoruz, dosya tekâmül edince karşımıza çıkacak ancak korkunç bir meblağdan bahsediliyor. Önemli bir kısmı Ekrem İmamoğlu'nun şahsına ve siyasal ajandasına, hatrı sayılır bir kısmı da kent uzlaşısının diyeti olarak terörle iltisaklı yerlere gitti deniyor. Devletle dalga geçer gibi dağdan ineni istihdam edip, Kandil'deki terörist kızını ziyaret edeni belediye meclis üyesi yapıp, "herkese dokunurlar bana dokunamazlar" konforuyla sırtını en dayamaması gerekenlere dayayıp demirden leblebi çiğnemeye kalkarsan dişlerin kırılır. Uzun uzun izah etmeyelim, meselenin iki cümlelik özeti var: Amerika'da seçimleri seninki değil de öteki kazanıverir, musluklar kesilir, hâmilik son bulur, yaslandığın duvarlar yıkılır, bir de bakmışsın gözlerinden hüzünlü yaşlar akıtan dostların kafayı eğdiklerinde kahkahalar atıyor. Bakmayın siyasal saiklerle karşı beyanatlar vermelerine, isyan eder gibi yapmalarına; adeta kayyum gibi tepelerine atanan İmamoğlu'nun gölgesinden bir şekilde kurtulmak CHP'lilerin çok önemli bir kısmını memnun ediyor. Neticede öyle bir dönemde, öyle bir isnatla, öyle bir huzura çıktı ki İmamoğlu... Siyaseten, er kişi niyetine...
24 Mart 2025 Pazartesi
Helvanın fıstığı
B.
"Helvasını kavuran da çıkmaz" demiştim, maalesef henüz çıkmadı. 'Hem yüzleri dost özleri düşmandan usandım' buyuruyor ya Efe hazretleri, ne haklı buyuruyor. Hiç haklı, mantıklı, gerçekten İmamoğlu'nu savunur gibi bir müdafaa ile karşılaşmadık kaç gündür. Gelin helvayı biz kavuralım, belki bir teselli olur...
Bir yerlerde bir pazar, panayır kurulsa da biz de tezgâh açabilsek diyen marjinal örgütlerden, "yaşımız yetmedi, geziyi ıskaladık, bari bunu ıskalamayalım" diyen adrenalin sever gençlerden, ömürleri boyunca bir devrim piyesinde figüran dahi olsa rol oynamayı hayal eden yaşı 70'i geçmiş eski tüfeklerden, serapa CHP'lilerden, Ostrogot - Vizigotlardan oluşan mütevazi büyüklükte, lakin dikkat çekici bir kitle Saraçhane'de üç-dört gün nümayiş yaptı, yapacak.
"Erdoğan ayağına sıktı, Gezî rûhunu yeniden diriltti, meydanlardayız, bu bir halk devriminin ilk kıvılcımıdır" gibi saçma sapan temenni ile karışık analizleri gözümüze sokanlar başta olmak üzere hepimiz göreceğiz ki belki Salı günü son bir defa bir hareketlilik olacak (ki olmayabilir de) sonrasında dikkat çekecek hiçbir şey vuku bulmayacak. Hala ne olduğunu, hangi noktaya geldigimizi, yaşananın gerçek bir devrim olduğunu anlayamıyorlar; bu hadiseyi de saplantı derecesinde zihinlerini meşgul eden Erdoğan nefreti üzerinden okuma kolaycılığına duçar oluyorlar. Divan Otel olmadan, "kesin bilgi yayalım" abileriniz mesai yapmadan -ki onların bedava mesai yapmadıklarını süreç içinde öğrendik-, Avrupa'dan tazyik gelmeden, Amerika mum yakmadan, Soros selam söylemeden Gezi bile Gezi olamaz, Saraçhane mi olacak? "Gezi'de mesele ağaç değildi, şimdi de İmamoğlu değil" diyerek kendilerince analoji oluşturanlara bakıp merhamet edeceksiniz birkaç gün sonra. Birkaç defa vurguladım, bu vesileyle yine vurgulamış olayım. Bırakınız hadisenin bütün detaylarını, Emrah Bağdatlı'nın karısının çantasını, kalfa Adem Soytekin'in köşeyi dönme hikayesini falan bırakın. Bunlar asıl filmi izlerken bize çerez olabilecek hikayelerdir. Esas hikaye daha dehşetli, daha büyük, izledikçe okyanus dalgası izler gibi ürküten bir merakla kendine çeken bir hikayedir: her ne yaşandıysa sadece burada yaşanmadı, bu tasfiyeler lokal tasfiyelerden ibaret kalmadı, İmamoğlu'nun ipini çeken, vaktiyle oynadığı atın kaybetmesi oldu. Şimdi boşverin, sinirlenmeyin; dileyen zıplasın, Özgür Özel "polise saldıralım mı saldırmayalım mı?" diye yarın hesabını veremeyeceği saçma sapan, işkembeciden çıkmış sarhoşun dahi yapmayacağı garipliklerin altına imza atadursun, Allah polise güç-kuvvet-sabır versin. Moskova sokaklarında hikayelerine tekabül ediyorsa İstanbul sokaklarında İmamoğlu hikayeleri ona tekabül edecek; birkaç anlatan romantik bulunacak, fakat kimse onları ciddiye almayacak, Burhan Pazarlamanın o en son çuvaldan çıkardı keçeli kalem gibi...
27 Mart 2025 Perşembe
Saraçhane'de kimse kimsenin umurunda değildi
B.
Bazı abilerim, ahbaplarım Saraçhane'de toplanan kitleye yönelik mantıklı bir itirazda bulunarak diyorlar ki "hepiniz günlerdir Erdoğan'a hakaretler ediyorsunuz ama biriniz de bizim Ekrem çalmamıştır diyemiyorsunuz". Doğru ve mantıklı bir itiraz; ancak bu itirazı anlamlı ve kıymetli kılacak yegâne şey Saraçhane'deki kalabalıkların hakikaten CHP'li yahut İmamoğlucu olmaları durumudur. Böyle bir durum yok. Aksine Saraçhane'de gerçekten CHP'li olan, yahut İmamoğlu'nu düşünen, Özgür Özel'i ve söylediklerini kaale alan belki %25-30'luk bir kesim vardı. Meydandaki gençlerin büyük çoğunluğu uzun süredir ihtiyaç duydukları kitlesel protesto imkanına kavuşmuş olmaktan dolayı oradaydı; eğlenenler vardı, işte bildiğiniz Instagram-TikTok jenerasyonu, kendini sergilemeye gidenler vardı, daha marjinal sola dahil olup İmamoğlu'nu tehlike olarak kabul edenler vardı, Saylonlular vardı, Galaktikalılar vardı...
Dolayısıyla bunlara "sizin adamınız da çalmasaydı kardeşim" demenin bir kârı yoktur. Hemen bir omuz çalımıyla "e bizim adam değil ki bu" deyiverirler. Bırak gençleri, partililer arasından Özgür Özel'i ciddiye alan bir Allah'ın kulu olsaydı o meydanda "saçma-maçma ama adamın sözü yere düşmesin" der ve cebinden bir kırmızı kart çıkarıp sallardı. Özgür Özel bundan iki ay evvel "bugün öyle bir açıklama yapacağım ki yer yerinden oynayacak, uzun süredir beklenen bir toplumsal faaliyeti başlatıyorum." diyerek bütün memleketi merak içinde bırakmıştı hatırlarsanız. Hepimiz merak içinde kalmıştık acaba bu adam yine ne açıklayacak diye. Allah var hiçbirimiz atomu parçalamasını falan beklemiyorduk, zira meşreplerini ve huylarını biliyorduk. Bir dost "amuda kalkıp işeyecekler herhalde" dedi büyük bir küçümsemeyle. Ve neticede Özgür Özel'in cebinden kırmızı kart çıktı. "Bundan sonra Erdoğan'ı nerede görürseniz kırmızı kart gösterin" dedi. Şimdi bu çiçeği burnunda, heveskâr genel başkanın yeri yerinden oynatacak önemli projesi olan kırmızı kart Saraçhane'de akla dahi gelmedi. Seçmen zaten dalga geçmişti de bu yaptıklarıyla, bari parti örgütünden bir Müslüman çıkıp da deseydi ki " erinmemiş gitmiş matbaaya, bize bir dünya kırmızı kart bastırmış, bizlere dağıtmış, bununla üç günlük genel başkanlık koltuğunun tadını çıkarmaya çalışıyor. Hatırı için kaldırayım da şu Erdoğan'a bir kırmızı kart göstereyim." Adamın mega projesini üç gün sonra evdeki hanımı unuttu.
Meydandakilerinin birbiriyle münasebeti CHP'ye aidiyetleri bu seviyedeydi, Allah aşkına bu kadar birbiriyle alakası olmayan bir kitleyi "çocuğum sizinkilerin de şöyle şöyle yanlışları var" diyerek ikna etmek mümkün müdür? Olmadığını zannederim hepimiz biliyoruz.
31 Mart 2025 Pazartesi
İki milyon iki yüz bine dört izah
B.
Bayram arifesinde İstanbul'un üçüncü büyük gösteri alanında miting düzenlemek nereden bakarsanız bakın kötü bir fikirdi. Dağ fare doğurdu, verilmek istenen resme uygun bir manzara ortaya çıkmadı. Baba erenlerin "sen ya hiç dayak yememişsin ya da sayı saymasını bilmiyorsun" meselindeki gibi, 150 hadi taş çatlasın (ki hepinizin malumu olduğu üzere taş kolay çatlamaz) 200.000 kişilik bir kitleyi "2.200.000 kişilik tarihi izdiham" ilan etmek peki neden? Dört sebebi olabilir: Özgür Özel henüz Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı koltuğunda eli yüzü düzgün bir kalabalık görmüş değil. Bu sebeple ilk gördüğü kalabalığı 'milyonlar!' zannetmiş olabilir. Normaldir, her insan gaza gelebilir. Bu iyi niyetle okumamız. İkinci ihtimal ise neredeyse mitoman seviyesinde mübalağa etmeyi gündelik siyasetin bir parçası haline getirmiş olmaları olabilir. 15 milyon kişi İmamoğlu'na oy verdi, 2.200.000 kişi Maltepe'ye geldi, Dilek İmamoğlu on kardeşti, İstanbul Büyükşehir Belediyesi pandemi döneminde, bir günde 500.000 ton asfalt dökmüştü vs... yüzlerindeki samimi ifade, bir noktadan sonra söyledikleri yalanları yahut mübalağalarını objektif istatistik olarak görmelerinden; uydurulmuş yalanlar ile hakikat arasındaki ayrımı yapamayacak kadar gerçeklikten uzaklaşmış olmalarından olabilir. Üçüncü ihtimal ise daha siyasi bir ihtimal. Dağın fare doğurduğunu gördükten sonra, yaptığımız yapacağımız buydu diyemedikleri için "bari algıyı yönetelim" demiş olabilirler. Siyasetçidirler, yaparlar böyle şeyler. Anlaşılmaz değil. Fakat bir dördüncü ihtimali var ki asıl dikkat edilmesi gereken ihtimal budur: Kontrolünü yitirmiş biçimde, önce İngiltere'den sonra sair Batılı merkezlerden istimdad isteyen ve bu tavrı sebebiyle şimşekleri üzerine çeken Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi "ne İngiltere si ne Batısı halk arkamızda" demenin yolunu 2.200.000 demekte bulmuş olabilir. Halbuki göz var, izan var. Kim sorsa hepsi okumuş çocuklar, seni beni çırak çıkartırlar; bilgisayarı, yapay zekayı hepimizden iyi kullanırlar. Yüklüyorsun miting alanının drone çekilmiş görüntüsünü, sana orada kaç kişi olduğunu söylüyor alet. Hadi biz cahil, okumamış, keçiyi Çebiç Abdurrahman Çelebi zanneden alt sınıfız; Allah aşkına o hepimize küçük dağları yaratmış gibi bakan okumuş çocuklarınızdan da mı çekinmiyorsunuz?
Mübarek bayram günü daha fazla olasılıktan bahsedilirdi bahsedilmesine de, yeğenler içeride, teyzem içeride, kardeşler içeride... Bir kenara çekilmiş, bu adamların halet-i ruhiyesini anlamaya çalışan ben "hadi bitirsem de maruz kaldığımız bu direkt aşağılamayı, bayram sohbetine geçsem" diye bakınıyorum. Velakin aklımda tek bir sual var cevap aradığım. CHP'lileri de kurtaracak mukni bir cevap bulmakta zorlanıyorum: Allah aşkına dünya üzerinde hangi hak dava var olagelmiş ki, bu kadar sık yalana müracaat etmek ihtiyacı hissetsin? Haklı olanın eli zaten güçlüdür, yalana bu kadar muhtaç olunur mu? Madem bu kadar yalan var, öyleyse sizin dahi haklılığınızla ilgili derin şüpheleriniz, hatta inançsızlığınız var. E madem öyle, ne diye günlerdir uğraştırıp duruyorsunuz bizi Allah aşkına?
3 Nisan 2025 Perşembe
Don Lastiği, Dondurma, Kına Kına
B.
Sevgili dostum İdris Kardaş, Diyarbakır'ın Ziya Gökalp muhitinde geçen çocukluğunu anlatmıştı bir keresinde. Babası Ekrem amca elektrikçi dükkânı işletiyor, abdestinde namazında nur yüzlü bir Kürt yiğidi... PKK biteviye kepenk kapatma eylemi ilan ediyor, Ekrem amca dükkanını açmaya devam ediyor, tehdit ediliyor, icbar ediliyor... Suriçi'nin güngörmüş esnafını canından bezdiren bir ortam varmış Diyarbakır'da. Miş'li geçmiş zamanla anlatıyorum, zira bizler bunları İstanbul'dan ancak çok uzak bir rivayetmiş gibi işitir ve gözlemlerdik. Yaşayan bilir.
Şimdi Kadıköy sokaklarında gezerken kepenk kapatmış kafeler, büfelere denk geliyoruz. Boykot elbette herkesin hakkı ve siyasal tercihine göre boykot edip etmeme konusunda hiçbir şey diyemeyiz insanlara. Fakat öyle bir baskı ve öyle bir sindirme şirretliği var ki bazılarında, kendisi bu konuda herhangi bir tutum ortaya koyamayacak olanlar dahi dükkanlarını açamamış bu muhitte. Bazıları elbette bile isteye, politik bir duruşla; buna da saygımız var. 2023 yılının Kasım'ında Kocaeli'nde, Starbucks'ta oturmuş kahve içen insanların kahvelerini alıp dökmüştü kendisine gösterici adını verenler. O zaman da beyan etmiştik, "en haklı davanızı haksız hale getirecek şeylerin başında vandallık gelir. Yapmayın, ayıptır her şeyden önce" diye. Şimdi de bakıyoruz ve adına boykot dedikleri ve asla gerçekten tam olarak gerçekleştiremecekleri bu şey çerçevesinde insanlara tedhiş uygulayanlara aynı şeyleri söylüyoruz. Bırakın kendilerine aksi bir şey söylemeyi, kendileriyle aynı şeyi söylemedi ve sükût etti diye insanları linç etmek gibi tahammül edilemez, görgüsüz, sonradan görmelerini icat ettiği bir tutum zuhur etti memlekette. Kepenk kapalı dükkanları görünce dehşete kapıldım. Kim bilir belki de içselleştirilmiş kent uzlaşısının bir meyvesi olarak, oralardan ithal bir akıl ile İstanbul'un orta yerinde böyle bir saçmalığa imza attılar.
Normal şartlar altında böyle bir gündemin hiçbir şekilde parçası olmamak için müspet yahut menfi herhangi bir reaksiyon ortaya koymam, yorum yapmam, o duruma göre bir tutum belirlemem. Fakat bu getto kültürü, bana 1400 yıl öncesinden, Mekke'nin Şib-i Ebi Talip mahallesinde yaşanan bir tecritten yana rüzgârlar estirince, en azından hiçbir şey yapmayarak o boykota zımnen destek olmamış olmak için alışveriş yaptım. İki paket dondurma aldım buzluğa, yazın nasıl olsa yenir. Bir alışveriş listesi yaptım; şu anda lazım değil gözükse de bir gün bir şekilde lazım olabilecek şeyler: üstüpü, naftalin, don lastiği, kına kına, soya sosu, vişne çekirdeği ayıklama zımbırtısı... sırf oranın şeairinin kokusu üzerime sinmesin diye alışveriş yaptım. Hicri yılbaşı gelip de Muharrem ayına vasıl olunca, ayın ilk günü, evde var-yok, lazımdır-değildir demeden un, tuz, şeker, yağ alırız. Haneye bereket duasıyla... adam evde bir dünya vardı bunları niye aldın da demez hiç kimse, zira o alışveriş ihtiyaçtan dolayı yapılmamıştır. Dursun bir kenarda, kullanılır. Don lastiği de kullanılır, fazladan conta da kullanılır. Lazım değildi, ihtiyacım olmadığı için satın aldım. Umulur ki, Şib-i Ebi Talip'ten bir hissemiz olsun.
7 Nisan 2025 Pazartesi
CHP kurultayından bir vaat
B.
CHP'nin komşular alışverişte görsün kurultayı hakkında bir şeyler söylemeyeceğim. Söylenecek her şey zaten Kılıçdaroğlu perdenin ardından söyledi. Söylemezmiş gibi yapıp söyledi ama söyledi. Fakat yine de kediyi öldüren merak beni de CHP kurultayına bakmaya sevk etti. Tele 1 kanalında Ali Mahir Başarır'ı kurultay hakkında konuşurken dinledim. Kendince bir doktrin ortaya koyuyor, düzlem çiziyor Ali Mahir Başarır, sanki böyle bir sermayesi varmış gibi. Aynen şu cümleler döküldü ağzından "yarın biz iktidara geldiğimizde hiç kimseyi AKP'ye, MHP'ye oy verdiği için suçlamayacağız, yargılamayacağız, hapse atmayacağız. Fakat bu dönemde, bu düzende suç işlemiş kim varsa onlardan hesap soracağız, yargının karşısına çıkartacağız. Ama hiç kimse AKP'ye yahut MHP'ye oy verdiği için yargılanmayacak."
Öyle Mars'ta patates yetiştirilmiş de tarihe bir not düşülmüş zannetmeyin. Hayretle dinledim konuşmasını Başarır'ın. Bugün ne oluyorsa aslında onu teklif ediyor Başarır. Hiç kimse CHP'ye oy verdiği için yargılanmıyor; kendilerine birtakım suçlar isnad edildiği için yargının karşısında buluyor bazı kimseler kendisini. CHP'ye oy vermek diye bir suç mu icat edildi Allah aşkına? Herhangi bir suç isnadı ile kendisini hukuki olarak sorgulanır bulanlar, CHP'ye oy verdikleri için değil, isnad edilen suçlardan dolayı bu durumda buluyorlar. Yani aslında Ali Mahir Başarır ne söylüyorsa, yarınla ilgili ne vaat ediyorsa; daha gerçekçisi, aba altından sopa gösterip, tehdit ediyorsa şunu söylemek istiyor "bugün ne görüyorsanız bir benzerini yarın farklı aktörlerle göreceksiniz; tek değişen muhataplar ve toplumda bunun yarattığı algı olacak."
Birkaç senedir çeşitli vesilelerle söylüyorum, yazıyorum, beyanlarım sosyal medyaya da düştü; denk gelen iniz de olmuştur: hukuk bir kere araçsallaştırılmaya başlanıp, kendi mecranın dışında bir enstrüman olarak kullanılmaya başlayınca, kendisinden başka her şeye benziyor. Yargılamak bir tehdit olamaz! Eğer söz konusu olan şey hukuk olacaksa, hukuk normları içinde herkesin her şartta hesap verebildiği bir düzen talep edilir. Bu bugün içinde yarın içinde talebimiz ve temennimizdir.
CHP kurultayı hakkında neden mi bir şey söylemiyorum? Kültür Merkezi'nde düzenlenen CHP kurutayı mı olur Allah aşkına? Kültür Merkezi'nde müsamere olur, tiyatro olur. Ben de üçüncü sınıf tiyatroyu sevmem. Bu kadar.
10 Nisan 2025 Perşembe
Bu başka bir şey
B.
Neyin ne olduğunu biraz olsun anlayabilenler bugünkü hadiselere Erdoğan- Özel-İmamoğlu yahut Ak Parti-CHP zaviyesi dışından bakıyorlar. Bir başka şey oluyor tüm dünyada, Türkiye'de bu sürecin bir parçası olarak kendi iç basıncını dengeliyor demiştik. İç basınç böyle mi dengelenir? Türkiye gibi ülkelerde evet böyle dengelenir. "Bunlar devletçi politikalar, sivil toplum ve siyasetin alanını daraltıyor" şeklinde şikayetlerle karşılaşıyoruz. Doğru sivil toplumun ve siyasetin alanı daralıyor. Birkaç sene evvel böyle şeyler yaşansaydı haklı bir itirazla daha karşılaşabilirdik "dünyaya bu yaptıklarımızı anlatamayız" derdi birileri iyi niyetle, şimdi bunu ancak saf diller söylüyor. Dünyayı etkisi altına almış olan mevcut akıntı tam olarak buraya sürüklüyor dünya siyasetini. Sivil toplum çalışmaları tüm dünyada düne kadar devletleri köşeye sıkıştırma aslında yine siyaseti sandık dışı enstrümanlarla dizayn etme üzerine kuruluydu ve devlet dediğiniz modası geçtiği iddia edilen kurumların tahammül edemeyeceği yere kadar gerilemesine sebebiyet vermişti. İşte şimdi devletler kaybettikleri alanların bir kısmını geri alıyor. Arzu edilen bir şey midir bu değil midir başka bir tartışma. Hoşumuza gidiyor mu gitmiyor mu, alışageldik ezberlerimize uyuyor mu uyumuyor mu o da bir başka tartışma. Esas olan şey şudur: Sermaye eliyle bir dönem toplumlara müdahale etmeye çalışan, siyaseti dizayn etmeye çalışan birtakım aktörler devlet tarafından tasfiye ediliyor, devletler modern zamanlardan beri kendilerine ait olduğunu kabul ettiği ve herkese kabul ettirdiği alanlarda kendisinden rol çalan kim varsa onları bir kenara çekiyor.
Siyasi bir yüzleşme değil, hukuki bir yüzleşme değil, siyasetçilerin talebi-hukukçuların kumpası falan değil anlatıldığı gibi; bir başka şey. Bunu anlayabilen ve görebilen herkes sürece bu şekilde yaklaşır. Bunun haricinde kendisini bir şekilde aktör olarak lanse eden ve rol oynamaya çalışan her kim varsa bu dalga karşısında sahile çıkmak mecburiyetinde kalacak. Görünen o. Tekrar edelim, ideal olan bu mudur, böyle bir düzen mi istiyoruz gibi tartışmalar bir başka tartışmadır; bu tartışmalar yaşadığımız sürece anlamlandırmaya katkı sağlamazlar.
14 Nisan 2025 Pazartesi
Nâkilenin söylediği
B.
Söyledik, anlattık, boykot dedikleri şeyin bir neticesinin olmayacağını da anlamsızlığını da vurguladık; ne yaptıklarının farkında olmadıklarını, Türkiye'nin paralel toplum krizini derinleştirmekten başka hiçbir işe yaramayacağını ifade ettik. Nihayetinde geldiğimiz nokta ortada: Espressolab'ı niye boykot ettiğimizi ben de bilmiyordum! Sağda solda ahbap bahislerinde soruyorduk, gençlere soruyorduk ihtiyarlara soruyorduk niye boykot ettiklerini, onlar da bilmiyordu. Aldığımız en doyurucu cevap "işte madem boykot ediliyormuş biz de boykot ediyoruz" şeklinde bir şuursuzluğu ortaya koyuyordu. Şimdi bunu herkesi boykota Çağıran Özgür Özel de bu şekilde dile getirince söylediğimizin sağlamasını yapmış oldu. Amaçlanan politik, ekonomik, ideolojik bir netice değildir aksine sosyal bir netice ortaya koymaya çalışıyor birileri; Özgür Özel, kulağına ne fısıldanırsa nâkile gibi tekrar ediyor, kârını zararını hesap edemiyor kimi zaman, ardından yaptıklarının bir neticesi ortaya çıkıyor ve bunu toparlamaya çalışıyor bir şekilde. Boykot ediyoruz, niyesini bana sormayın. Kime soralım? Bir cevap yok ve bu cevapsızlık siyaseti mevcut öfkeyi büyütmekten başka bir işe yaramıyor.
Bir defasında köşemde yine bahsetmiştim, Ortaçağ'da şeytana "Simia Dei" denilmiş: Tanrı'nın Maymunu. Tanrı gibi davranıp, Tanrı'yı taklit edip, aslında Tanrı'ya ait hiçbir özelliği olmayan şeytan; aynı insanı taklit eden, onun gibi hareketler yapan ancak içsel olarak insanlıktan yana hiçbir nasibi olmayan maymunla özdeşleştirilmiş. Estağfurullah, elbette kimseye maymun demek gibi bir hadsizliğe düşecek değiliz. Fakat içsel olarak hiçbir behreniz olmayan şeyleri taklit ettiğinizde şarkta papağan garpta maymunla özdeşleştirilebiliyorsunuz. Siyasileri taklit eden siyasetçimsiler, sanatkarları taklit eden sanatçımsılar, edipleri taklit eden edebiyatçımsılar... buralar galiba bir zamanlar dutluktu ve önüne gelen istediği tezgahı açabileceği bir ortam buldu dedirtiyor ilk bakışta.
Türkiye siyasetinin şu anda içinden çıkması gereken kriz, siyasetin doğal unsurlarından olmayan etki merkezlerinin sözcülüğünü yapan siyasetçilerin tasfiyesi kavgasıdır. Tam bu esnada "aslında ne yaptığımı ben de bilmiyordum ama bana yaptırdılar" der gibi ne İsa'ya ne Musa'ya yarar bir itirafta bulunmak tam olarak şu demektir: evet ben de siyasetçi değilim ama siyasetçileri çok iyi taklit edebilirim ve eğer ihtiyacınız olursa hizmetinize talibim. Türkiye Siyaseti bu laubaliliği hak etmiyor. Daha acısı bir yerlerin, iyi saatte olsunların talep ettiği çatışmaya ve sosyal kopuşa hizmet etmek ülkenin ana muhalefet partisi genel başkanlığı koltuğuna yakışmıyor. Ciddi bir siyasi duruş, topluma yön verecek söylemler yerine ömrü üç gün sürecek sabun köpükleri ile uğraşırsanız, en fazla reaksiyonerlerin ve müzmin müştekilerin alakasını celb edersiniz, fakat ülkeyi yönetmek yolunda bir ışık sizden çıkmaz. Bitirirken bir kere daha soralım, bütün ülkeyi ayağa kaldıracak büyük proje kırmızı kartı hatırlayan var mı?
17 Nisan 2025 Perşembe
Yargı süreci ve toplumsal algı
B.
Editörlerinden olduğum GENAR Türkiye Raporu'nun nisan ayı saha araştırması şimdiye kadar sonucunu en fazla merakla beklediğim araştırmaydı. Ekrem İmamoğlu ve çevresine yönelik yürütülen yolsuzluk ve terör operasyonunun kamuoyunda nasıl makes bulduğunu herkes gibi ben de merakla bekliyordum. Araştırma sonuçları oldukça ilginç bir gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye kamuoyu ideal edildiğinin aksine yargıya güvendiğini ortaya koyuyor. %36,7'lik kesim her ne denirse densin Ekrem İmamoğlu'nun yolsuzluk yapmadığını ve masum olduğuna olan inancını ortaya koyuyor ki bu oran Cumhuriyet Halk Partisi'nin mevcut oy oranıyla paralellik arz ediyor. Buna karşın Ekrem İmamoğlu'nun yolsuzluk yaptığına yönelik kesin hüküm beyan edenlerin oranı %28,5 olarak gözüküyor. %26'ya varan oranlarda ise vatandaş yargı sürecinin sonucunda Ekrem İmamoğlu'nun suçlu mu suçsuz mu olduğunun ortaya çıkacağını vurguluyor. Bu son derece önemli bir sonuç; zira sürecin politik bir zaviyeden okunmasına yönelik muhalefet baskısı ve içerik adına çok az şey söyleniyor olması, sosyal medya başta olmak üzere kamuoyunda sürüp giden tartışmaların politik bir zaviyeden yürümesine sebebiyet verdi. Böyle bir ortamda yargı sürecinin hâlâ toplumun önerdiği ve kesimi tarafından önemseniyor olması umut verici bir gelişme; karşılıklı iki cephede, yankı odalarında süren bir sağırlar kavgasının dışında sürüp gitmesi gereken doğal akışın kısmen de olsa sürdüğünü gösteriyor.
Araştırma 30'dan fazla soruyu kapsıyor ve çapraz okumayla varılabilecek çok çeşitli sonuçlar var. En önemli netice şu: Her ne kadar CHP süreç boyunca muhalefeti neredeyse bir bütün olarak yanına çekmeyi başarmış olsa da, eylemlerini toplumun geniş kesimlerine yaymayı başaramamış vaziyette. Önceleri birkaç vecihle altını çizmeye gayret ettiğim ve boykotun politik yahut ekonomik bir neticesinin beklenmediği aksine sosyal bir kopuşun amaçlandığı tezimizi doğrular mahiyette sonuçlar elde ettik. Buna karşın amaçlanan neticenin hasıl olmadığı, aksine kendisini muhalif olarak tanımlayanlarla sınırlı kalan eylemlerin, Ak Parti'ye eleştirel yaklaşanlara önemli oranda ulaşmadığı tespit ediliyor. Altı çizilmesi gereken bir diğer önemli husus da şu: Toplumda sürecin yargı boyutuna yönelik var olan beklentinin, iddianame sürecinin gelişmesi ve içerik hakkında daha fazla bilgi sahibi olunmasıyla artacağına yönelik eğilim saha sonuçlarına yansıyor.
Bütün bu sonuçlar, özellikle CHP'ye eleştirel yaklaşan bir kesimin yapmış olduğu "muhalefetin gösterilerinin amacı, siyasal bir etki oluşturmaktan çok, orası itirafçıların cesaretini kırmaya yönelik bir baskı oluşturmaktır" tezini doğrular mahiyette görünüyor. Öte yandan halihazırda ifadesini vermiş 30 itirafçının olduğu, 60'a yakın itirafçının ise ifade vermeye hazır olduğu davayı yakından takip edenler tarafından ifade ediliyor. Bu ise oluşturulmaya çalışılan basıncının amacına ulaşmadığını ortaya koyuyor.
Mayıs ayında daha sağlıklı veriler elde edeceğimiz muhakkaktır. Bekleyip göreceğiz.
21 Nisan 2025 Pazartesi
Şehit olanları deftere yazmak
B.
Gazze eyleminde birdirbir oynayanlar, haklı olarak mazlumlar konusunda hassas insanların öfkesine sebep oldu. Evet orada can veren bebekler, anestezisiz ameliyat edilmek zorunda kalan yavrular, yaşanan onca dram üç-beş soytarının dalga geçebileceği şeyler değildir. Doğru. Sinirlenenler sinirlenmekte haklıdır. Fakat tüm hikaye bu zaten. Daha düne kadar Saraçhane'de ne yapıyorlardı ki? Kahkahalarla zıplayarak zıplaman Tayyipçi diye bağırıyordu yine aynı gençler. İzmir'in dağlarında çiçekler açar söylüyordu bazısı, ellerinde bira kutuları, marş söylerler tarzında değil af buyrun böğürür gibi "şehit olanları deftere yazdım" diye bağırdılarını da gördü bu gözler. Şehitlerin, öksüz yavruların ne kadar mukaddes insanlar olduğunu, İstiklal Harbimizin de mübarek bir hadise olduğunu bilmedikleri için kızmak keşke kar etseydi de hep birlikte kızsaydık. Maalesef bir kârı yok kızmanın. Elimizdeki malzeme bu ne yazık ki.
Yaşanan bu hadiseleri yeni yükselen sekülerleşme ile izah edenlere hemen itiraz edemiyorum doğrusu. Evet modern zamanların sekülerleri, modernitenin kendilerine biçtiği ahlakçı libas sebebiyle kendilerince kutsal sahibi insanlardı. Şimdi ise kendisinden yüce ve yüksek hiçbir şeye tahammül edemeyen, egosentrik insan tipi yetişiyor. Bu yüksek benlik hissiyatından herhangi bir dindarlık pratiğinin çıkması da ideolojik bir adanmışlık ortaya konması da beklenemez elbette. Kimilerinin bu durumu postmodern hayatın bundan sonraki gerçeği olarak yorumlamasını da anlayabiliyorum. Fakat Türkiye toplumunun genelinin bunlardan oluşmadığını gözlemleyebilecek tecrübem var. Bu sebeple bu kolaycı yorumları son tahlilde kabul edemiyorum. "Efendim bu gençler bilgisayar oyunlarıyla yetişmiş, internet gençleri oldukları için böyleler" diyenlerin ıskaladığı bir hakikat olduğunu düşünüyorum, bu da şudur: bu zamana kadarki seküler gençleri çevreleyen bir çerçeve vardı, önlerinde kendilerine misali olabilecek kimseler vardı. Yeni seküler gençler yabani ot gibi, hüdayinabit kendi kendilerine bir şeyler kurguluyorlar. Üstüne üstlük bir de sorumsuz siyasetin bu gençleri sürekli yüceltici, XYZ kuşağı diyerek bunlara sürekli rüşvet veriyor oluşu bu egosentrik başıboşluk krizini daha da büyütüyor. İyi tarafı şudur-kötü tarafı budur, doğru tutumu şudur-yanlış tutumu budur demeden sürekli olumlanan bir kitle başka ne yapabilirdi ki?
24 Nisan 2025 Perşembe
Yine hatırladık yine unutacağız
B.
"Ehem mühimden mühimdir" demiş eskiler. Daha önemli, önemliden daha önemlidir. Bilmem farkında mısınız, Papa öldü ve dünyada yer yerinden oynamadı. Oysa bundan önceki Papa cenazeleri Dünya Kupası finali kadar ilgi görür, herkes işi gücü bırakır cenazeyi konuşurdu. Sadece bizle değil dünyada da çok ilgi görmedi. Herkesin bir başka öncelikli gündemi var zira; dünya bir yerlerden bir yerlere savruluyor.
Ve derken İstanbul'da bir dizi zelzele oldu. Orta şiddette deprem dedi uzmanlar. Fakat bu orta şiddet, nasıl bir orta şiddetse, 151 kişinin camdan atlamasına sebebiyet verdi. Merkez üssü Silivri açıklarındaki deprem, Silivri'deki İmamoğlu'nu unutturdu herkese. Ucuzdu-pahalıydı diye konuşmayıp alışverişe koştu millet. Benzincilerde kuyruk oldu, herkes deposunu doldurmaya baktı. Can kaygısı nicelerine cananı unutturdu. "Yevme lâ yenfeu"dan sahneler izledik.
Fatih'teki bir metruk binadan başka hiçbir binaya zarar gelmediğini hatırlayalım şimdi düşünürken. Can pazarı yaşanmadı, enkaz altında sevdiklerini aramak zorunda kalmadı hiç kimse. Buna rağmen panik yaptı şehrin neredeyse tamamı. Bu bize bir şeyi gösterdi, zihnimizin bir tarafında deprem hep var ve ondan çok korkuyoruz. Fakat şayan-ı hayrettir ki Maraş depreminin üzerinden sadece iki yıl geçmesine, yaşananlar terütaze hatırımızda olmasına ve bilinçaltımızda sürekli onunla meşgul olmamıza rağmen sanki haşir sabahına kadar ertelenmiş bir atinin konusuymuş gibi davranıyoruz. Saçma fakat gerçek. Durumumuz bu.
Şimdi yine yeniden hatırladığımıza göre, mevzuata, yönetmeliğe, bürokrasiye, Hasan'ın rızasına Hüseyin'in huysuzluğuna takılmadan bu meseleyi halletmek gibi bir mükellefiyetimiz olduğunu kabul edelim. Deprem sonrası olağanüstü hal ilan etmektense depreme en kısa yoldan hazırlık için ne yapmak gerekiyorsa onu yapmak iradesini ortaya koyalım. İskenderun'da kentsel dönüşüm karşıtı miting yapanların 6 Şubat'ta hangi acıları yaşadığını bir kere hatırlarsak, bu teklifin zorbalık değil aklın yolu olduğunu kabul ederiz. En acil önceliğimizi yine sevimsiz bir vesileyle hatırladık fakat hepimiz biliyoruz ki bir süre sonra yeniden unutacağız. Aklımız başımızdayken, unutmamamız gerekenleri henüz hatırlıyorken konuşmamız gerekenleri konuşalım.
8 Nisan 2025 Pazartesi
Kameradan, banttan ve bavuldan bihaber…
B.
Yankı odası kavramının hayatımıza yeni girmesi ve bir anda bu kadar popüler hale gelmesi aslında hiç de şaşırtıcı değil. Konvansiyonel medya araçlarının bilgi kaynağı olduğu dönemlerde toplumun her kesimi aynı gündemi farklı yaklaşımlarla tartışıyordu. Oysa uzunca bir süredir karşı karşıya olduğumuz farklılaşma, olayları birbirinden farklı yaklaşımlarla
yorumlamanın çok ötesinde sanki farklı devirlerde ve farklı ülkelerde yaşıyormuşçasına birbirinden farklı gündemlerle yaşadığımız bir ortama tekabül ediyor. Hemen ezbere iktidar yanlıları ve muhalifler şeklinde ikiye ayırmayalım bu kopukluğu. Yatay ve dikey farklılıklar var olduğu gibi, çapraz farklılıklar da birbirimizden habersiz bir hayatı yaşamamızı neticelendiriyor. Gençlerin ve farklı muhitlerin insanlarıyla gündemimizin asla yanyana gelmediğini hepimiz farkındayızdır. Fakat onların alakasını celb edip biteviye konuştukları şeylerin bizim tarafımızdan hiç duyulmamış olması ve gündemimize asla gelmiyor olması çok ilginçtir. Zaman zaman sanat ve müzik üzerine konuşuyoruz çocuklarla; genç kızların uğruna yanıp bittikleri bir müzisyeni henüz duymamış olmamı artık yadırgamıyorum.
Bütün gündemi İstanbul Sözleşmesi, aşı, sokak köpekleri olan ve imanlı bir yeniden refah Partisi seçmeni olan dostum bana "...." Mevzusuna niye hiç değinmiyorsun diye sitem ediyor. Dostum gece onunla yatıp sabah onda kalkıyorken, ben o mevzuyu henüz işitmemiş oluyorum. Elbette ben iyi bir örnek değilim aksine çok kötü bir örneğim. Sosyal medyada ideal şekilde vakit geçirmiyorum, aktüaliteyi takip etmiyorum, gazete okuyup televizyon seyretmiyorum. Buna rağmen her gün düzenli olarak acaba memlekette neler olmuş diye takip ettiğim haber kaynakları var. kötü örnek olmama rağmen bir hakikatin farkındayım, sabah akşam çeşitli insanlarla muhatap olan ben benim alemimi meşgul eden şeylerin muhataplarım tarafından neredeyse hiç duyulmamış olduğunu, buna mukabil onların çok meşgul oldukları şeylerden de benim haberim olmadığını görüyorum.
Birkaç gündür Beylikdüzü'ndeki Balıkçı Kenan hadisesini düşünüyorum. Hakikaten öfkelendirici ve dehşete kapılmamıza sebebiyet verici bir hadise. Bir ilçe belediye başkanının şerrinden bizi devlet de korumayacaksa kim koruyacak? Kamu gücüyle insanların malına çökmüş, yahut çökülmek istenmiş. İddia çok ciddi. Bakıyorum çevremdeki boykotçu arkadaşlar duymamışlar bile. Otelin kameraları bantlanmış, bavul arka kapıdan otel odasına sokulmuş. Zannederim hepimiz biliyoruz ki pek çokları bundan haberdar olmayacaklar. Kendi yankı odaları buna müsaade etmeyecek. Bu olayı hiç duymamış bir şekilde Siyasal kimliğinin kendisini mükellef kıldığı öfkesiyle bir şeyler söylemeye devam edecekler. Bu konuda herhangi bir yorum yapmayacak mıyız? İşte kendi kendimize yapıp kendi kendimize konuşacağız. Ondan sonra merakla aynı soruya cevap arayacağız: bu paralel toplumlar niye oluştu? Müşterek gündemleri yok da ondan oluştu.
Asıl konuşmamız gereken
B.
İngiliz turist bir taksi şoförünü ciddi şekilde darp etti. "Beni fazla mesafe dolaştırdığını düşündüm bu sebeple aramızda tartışma çıktı, kavga esnasında darp ettim" dedi. Darp eden İngiliz turist darp edilen taksici olunca ilginç reaksiyonlara şahit olduk. Eline sağlık diyen oldu, iyi olmuş diyen oldu, taksici hak etmiştir diyen oldu... Neticede taksinin güvenlik kamerası görüntüleri karşımıza çıktı. Turistin bir sapık olduğu, taksiciyi taciz ettiği anbean ortaya çıktı. Bu yorumları yapanlar pişman oldu mu bilinmez.
Fenerbahçe'nin yüksek divan kurulu toplandı. Futbolda mutfak bir başarısızlık tablosu var. Acaba yüksek divan kurulu'nda Ali Koç'a sitem edilir mi diye merakla bekledik. Laik cumhuriyetin bekçisi olduğumuz için başımıza bunlar geliyor, Atatürk ilke ve inkılapları, devletin varlığı ve bağımsızlığı, yurdumun milletime özümden çok sevmektir... İpe sapa gelmez hikayeler dinledik.
Nüfus artış hızımız konusunda ciddi endişelerden bahsediliyor, uyarılar geliyor" yeni doğan çetesini çocuk yapmak olacak şey değil şeklinde bir itirazla karşılaşıyoruz.
Ekrem İmamoğlu ve çevresi hakkında ciddi ithamlar var. İtirafçılar, kamera görüntüleri, bantlar, bavullar gırla gidiyor. Erdoğan'ın siyasi muhalifini sindirmek için yaptığı bir operasyondur denilip geçiliyor. İmamoğlu hakkındaki iddialardan da meselenin ciddiyetinden de bahsedilmiyor.
Zannederim hepimizin farkında olduğu bir gerçektir, Türkiye'de toplumun bir kesimi asıl konuşması gereken şeyleri konuşmak yerine konforlu ezberler üzerine algı inşa ediyor, aslı nedir, faslı nedir, asıl sorgulamam gereken şey nedir, ilgimi çekmesi gereken kimdir? Hiç ilgilenmiyor. Umurunda da değil zaten. Gözünün içine kamera görüntülerini soksan "yok yok taksici kesin hak etmiştir" diyecek. "Ya boş verin şimdi bu tezviratı, Fenerbahçe niye başarılı olamıyor?" deseniz "Türkiye laiktir laik kalacak" şeklinde mukabele edecek" otelin kameraları niye bantlanır?" diye sual etseniz "bir gün Tayyip gidecek ve sizlerden bunun hesabını soracağız" şeklinde saçma sapan histeri ataklarına şahit olacaksınız.
Asıl konuşmamız gereken şey, asıl konuşmamız gereken şeyleri konuşamıyor oluşumuzdur. Monolog olsun derseniz ne ala. Yok hayır diyalog olsun derseniz en temel gereksiniminiz bir muhataptır ve aklı başında muhatap bulmakta sanırım hepimiz zorlanıyoruz. E, annemiz de bizi bunlara tahammül edelim diye doğurmadı ya.
5 Mayıs 2025 Pazartesi
Sırrı Süreyya'nın cenazesinde İmamoğlu'nun helvası
B.
4 Mayıs 2025 Pazar, saat 14:47'de Özgür Özel açıklamasını bitirdi ve Türkiye Siyaseti yeni bir mecraya kavuştu. Önceleri vurgulamıştık, Ekrem İmamoğlu'nun siyasi davasını kimse gütmeyecek, yeni politik gerçeklik Ekrem İmamoğlu'na ihtiyaç duymayacak diye. Önce Özgür Özel'e atılan yumruk, akabinde Özel'in basınına yaptığı açıklama, açıklamanın tonu, seviyeli mesajlar Cumhuriyet Halk Partisi'nin 2028 projeksiyonunda ne İmamoğlu'na ne de Mansur Yavaş'a yer olduğunu ortaya koydu. Ekrem İmamoğlu'nun siyaset yaparken kullandığı dilin, ortaya koyduğu imajın, hem karşısındaki siyasal blokta hem de kendi siyasal çizgisinde rahatsızlık oluşturan tutumlarının ve bu tutumların CHP'nin hakim dili olması durumunun terk edildiği tarihi bir andı Özgür Özel'in konuşması. Sürekli ben diyen İmamoğlu'nun nobranlığından uzak, Sırrı Süreyya Önder'in mirasını vurgulayan bir konuşma yaptı Özgür Özel. Mütevazı ve yapıcı şeyler söyledi. Ekrem İmamoğlu'nun sürekli sertleşen tonunun aksine Türkiye'de siyaset yapmanın fedakarlık gerektirdiğini vurgulayarak yumuşama mesajı verdi. Gem vuramadığı egosu sebebiyle devlet kurumlarını ve devlet yetkililerini sürekli tahkir eden Ekrem İmamoğlu'nun aksine, Özel potansiyel cumhurbaşkanı olduğu imajını pekiştirecek şekilde Cumhurbaşkanı'ndan aşağıya kadar devlet kurumlarını olumlayıcı şeyler söyledi. CHP Genel Başkanı, saldırının muhatabının kendisi değil Türkiye Siyaseti olduğunu söyleyerek İmamoğlu'nun "Ben" şovlarının rahatsız ediciliğinin farkında olduğunu ortaya koydu... bu ve bunun gibi şeyler. Ekrem İmamoğlu'nun Türkiye siyasetinde varoluşunu mümkün kılan her ne varsa Özgür Özel bunların dışında bir tutum ortaya koydu. Ayaklarını Türkiye toprağına basacağının mesajını verdi. Ve sanki birkaç gün önce milletvekilleri polisin üzerine araç sürmüş bir partinin genel başkanı değil de sorumlu siyasetin bir öznesiymiş gibi davrandı. Şimdi elbette farklı yorumlar yapılacak, Özgür Özel'in rol yaptığını, yaşananların planlı bir provokasyonu parçası olduğu söylenecektir. Doğrudur, olabilir, akla uzak değildir, hemen itiraz etmem bu yorumlara. Fakat piyes de olsa, yalan da olsa, adi kriminal bir olay, basit bir provokasyon da olsa yaşananlar, Özgür Özel'in bu tutumuna Türkiye'nin ihtiyaç duyduğunu vurgulamak isterim. Bu bakımdan her ne olursa olsun Özgür Özel'in dünkü tonunu desteklemek durumundayız.
Özgür Özel dün itibari ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanlık koltuğuna oturmuş, Ekrem İmamoğlu tarzı siyasetin dışına çıkmıştır. Bu yeni girilen yolu yürüyebilir mi Özgür Özel, gücü buna yeter mi? Bilmiyoruz. CHP yine kendi iç dinamikleri sebebiyle başka bir sertlik politikalarına yönelebilir. Ancak hiçbir zaman Ekrem İmamoğlu'na yeniden yönelmez. Bildiğimiz şey şudur, dün AKM'de sırrı Süreyya Önder'in cenazesi vardı fakat helva Ekrem İmamoğlu'nun politik kimliğinin ruhuna dağıtıldı. Belki İmamoğluyla arasındaki rekabet sebebiyle, belki yoksuzluk davasının savunulabilir bir tarafı olmadığının anlaşılması sebebiyle, belki de uluslararası güç dengelerinin farkına varmaları sebebiyledir. Kim bilir. Zannederim, Ekrem İmamoğlu dün Silivri'de uzun süredir geçirmediği kadar yalnız bir gece geçirdi, elinden kayıp giden Siyasal ajandasını ardından el salladı. Tam Zweig'lık bir manzara; hazin fakat ironik. Bu da böyle bir hikayeydi, geçti, gitti.
8 Mayıs 2025 Perşembe
Tutum değişikliğinin üç olası sebebi
B.
"Özgür Özel'in, Sırrı Süreyya Önder'in cenazesi akabinde uğradığı saldırı sonrası yaptığı açıklama içeriği ve tonu itibarıyla Türkiye siyasetinin ihtiyaç duyduğu bir açıklamadır" demiştik. Ancak bir de şerh koymuştuk ve eklemiştik: Acaba Özgür Özel bu tonu sürdürebilecek ve mevcut siyasal konjonktürde Cumhuriyet Halk Partisi'nin de zarar gördüğü sert politikasından geçebilecek miydi? Bu çekinceye ve tereddüde bizleri sevk eden en önemli amil, Özel'in genel başkanlık koltuğuna oturuşunun hemen akabinde sürdürdüğü normalleşme ve yumuşama çabalarının bizzat Cumhuriyet Halk Partisi çevreleri tarafından sabote edilmiş olmasıydı. Evet Özgür Özel'in ilk birkaç aylık siyaseti sonraki birkaç aylık siyasetinden oldukça farklıdır. Görülen o ki Özgür Özel, hadisenin sıcaklığıyla CHP Genel Başkanı Özgür Özel gibi davranabileceği bir ortam görmüş ve ona göre davranmış, ancak aradan geçen iki günde kendisinden beklenen reaksiyonları ortaya koymak durumunda olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş. Şu anda karşı karşıya olduğumuz soru, Özgür Özel'in tonundaki bu değişikliğin parti içi dengeler sebebiyle mi olduğu, yoksa bir süredir hakkında tartışılan ve Ekrem İmamoğlu'nun siyasal vesayetinden kurtulup kurtulamadığıyla mı ilgili olduğu sorusudur. Her halükarda özellikle CHP çevrelerinde Ekrem İmamoğlu'nun artık bir siyasal aktör olarak sahada yer alamayacak olduğu yorumlarının yapılıyor olması bizlere birinci şıkkın daha güçlü bir ihtimal olduğu yorumunu yaptırıyor. Buna karşın özellikle Saraçhane'ye yakın medyada, Özel'e yapılan saldırının Sezgin Tanrıkulu'nun başlattığı tartışma üzerinden konuşulmasına yönelik bir talep olduğu da gözlerden kaçmıyor. İlk günden beri aynı yorumu yapıyoruz, Ekrem İmamoğlu'nun ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun bir medya gücü olmasına rağmen Özgür Özel'in sınırlı şahsi ilişkileri haricinde herhangi bir siyasal gücü olmadığı bir ortamda genel başkanlık yapmak durumunda olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla medyadan ve sosyal medyadan yükselen taleplerin büyük oranda Özgür Özel için değil, Özgür Özel'e rağmen ve bazen direktif şeklinde gelen yorumlar olduğu gerçeği, Özel'in bunlara ne oranda direnebileceği sorusunu da bizlere sorduruyor. Bütün bunların haricinde Özgür Özel kendisine yapılan saldırının mesajını almış ve saldırıyı adresi itibarıyla doğru yorumlamış ve buna göre bir konum belirlemek durumunda kalmış da olabilir. Bütün bu ihtimaller bir gerçeği değiştirmiyor. Özgür Özel ayağına ikinci kere gelen fırsatı teperse bu fırsat üçüncü bir kere gelmeyebilir. Bu durumda hem Özel hem CHP hem de Türkiye kaybeder.
12 Mayıs 2025 Pazartesi
PKK'ya bugünden bakınca
B.
Şükürler olsun Fenerbahçe Başakşehir'i yendi de Galatasaray'ın şampiyonluğu bir hafta daha ertelendi. Olası bir Başakşehir galibiyetinde tüm gündemimiz Galatasaray'ın şampiyonluğu olacaktı. Oysa Almanak yazarları, geçtiğimiz hafta sonunu yakın tarihimizin en önemli olaylarından birine şahitlik edilen bir zaman aralığı olarak zikredecekler. Buna karşın, toplumda, PKK'nın silah bırakma ve fesih sürecine yönelik, alelade sosyal hadiselere gösterilen ilginin ve reaksiyonun büyük oranda gösterilmediğini görüyoruz. Bu ilgisizliğin ve küçümsemeyin bir kısmının politik olduğuna şüphe yok. Bir Erdoğan-Bahçeli projesinin başarısıyla alakadar olmamak gibi bir tutumdan bahsetmek elbette mümkün. Bununla birlikte, toplumda PKK'nın fesih sürecine yönelik büyük bir heyecan oluşmamasının en önemli sebebi, toplumsal reaksiyonları belirleyen genç nesillerin zihninde PKK'nın çok da büyük yer etmiyor oluşu olduğu gerçeğini görmeliyiz. Türkiye'nin geçtiğimiz yıllarda terörle mücadelede ortaya koyduğu başarılı vizyon, PKK'yı yeni nesiller açısından hayati tehditler sıralamasında oldukça geriye itti. Bizim neslimizin ve bizden önceki nesillerin en büyük travmalarından olan PKK yeni nesiller açısından artık bizim için ifade ettiği şeyi ifade etmiyor. 1980'lerde ve 90'larda gündelik hayatımızın bir parçası olan PKK artık gündelik hayatımızın bir parçası olmanın oldukça dışında. Dolayısıyla genç nesiller PKK denildiğinde bizim hissettiğimiz ürperti nin bir benzerini hissetmiyor. Oysa 90'larda askere gitmek, memuriyette şarkı hizmeti yapmak, sakıncalı zamanlarda sakıncalı mekanlara gitmek herkesin korktuğu bir şeydi. Terörün belinin kırıldığı söyleminin hamasi bir söylem olmadığı, aksine hakikatin ta kendisi olduğu bir sağlamaya muhtaç değilse de eğer bir sağlam aranacaksa bu sağlama mevcut toplumsal heyecansızlıktan yola çıkılarak yapılabilir.
Öte yandan PKK'nın Türkiye toplumunda yitirdiği anlam aynı zamanda PKK'nın beslendiği sosyolojide de anlamını yitirdi. Bir zamanlar dişisini etkilemek için gerillacılık oynayan gençlerin yerini TikTok videosu çeken gençler aldı. Bir zamanlar tırşikçilikle suçlanma gerekçesi olan her ne varsa artık hayatın olağan bir parçası. Böyle bir ortamda PKK'nın kendisini gelecek nesillere taşıması da oldukça zor. Dolayısıyla eşyanın tabiatı bu sürecin sonlanmasını dayatıyor ve kara nihayet göründü. Tarih nehri bir başka virajı dönüyor ve manzara değişiyor. böyle bir ortamda Türkiye toplumu, hadiseleri geçmiş tecrübelerden ve gelecek perspektifinden yola çıkarak değil gündelik şartlarla değerlendirme eğilimi ortaya koyuyor. İşte yaşadığımız pek çok sorunun sebebi de bu.
15 Mayıs 2025 Perşembe
Pragmatik kuru fasulye nimetinin zekâsı üzerine
B.
Esas sorununun ideolojisinde, siyasi görüşünde, tahsilinde, görgüsünde değil, düpedüz zekâ seviyesinde olduğunu beyan ettiğim bir kimsenin "Şimdi bu PKK'nın silah bırakması ne ifade edebilir ki?" şeklinde saçma sapan sorular sormasını elbette hayretle karşılamam. Arz ettiğim gibi bu bir zekâ meselesidir ve zekâvetine itimat edemediğim hiç kimsenin saçmalama ihtimalini göz ardı etmem. Muhtemelen böylelerinin ilk mektepte, kesirli sayıları öğrenirken "Öğretmenin, biz bakkala girip 7/2 litre süt mü isteyeceğiz? Bu öğrendiklerimiz gündelik hayatta ne işe yarayacak?" demişlikleri de vardır. Gregor Mendel'in bezelye deneyine "ama ben bezelye sevmiyorum ki" diyerek burun bükebilme şansı olduğuna imkân ihtimal veriyordur muhtemelen bu arkadaşlar. Yani, hakikaten belediye evinin önündeki kaldırımı yapar da ne diye karşı kaldırımı da yapar? O kaldırımı o kullanmamaktadır ki, karşı apartmandakiler kullanmaktadır. Ne gereği vardır? O inşaatın tozuna, gürültüsüne katlanmak ve o kaldırım taşlarının parasına iştirak etmek zorunda mıdır?
Sizinkileri gören, zanneder ki, insanlık âleminin Roma'sıdır, bütün yollar ona çıkmalıdır ve ona çıkmayan hiçbir yol yol alarak değerlendirilmemelidir. Sahi, bu noktada karşı karşıya kaldığımız en önemli soruyu niye ıskalıyoruz? Bunlar bizim ne işimize yarıyor ki, lüzumlu ve lüzumsuz serdettikleri fikirleriyle başımızı ağrıtıp duruyoruz? Madem bu kadar pragmatiğiz; içimizde Konya'nın ve Kayseri'nin namlı nişanlı tüccarları var. Hadi ben anlamam da ticaretten, bari onlar bu soruya bir cevap verip "küspeyi bile kiloyla satınca bir getirisi var. Peki bunların bize ne getirisi var?" diye sorup mukni bir cevap bulabiliyorlar mı? Elbette bulamıyorlar. Bulamazlar zira tüccar zeki adamdır; kendisini, o seviyeyi anlayabilecek kadar indirgeyemez. Sanırım kabahat yine bizde. "Madem biz ve bu memleket senin o kadar da umurunda değiliz sevgili kuru fasulye, senden ve varlık sancılarından bize ne?" deyip arkamıza dönmüyoruz ya, akabinde bunlarla muhatap olmaktan doğan bütün sevimsizlikleri hak ediyoruz. Hak edenlerden olmamak için yekten söyleyeyim: Çok da umurumda ne düşündüğünüz, ne söylediğiniz. Sizler var olacaksınız diye bu devlet, bu millet bu mezelleti daha fazla kaldıramaz. Bir kenardaki varlığınıza da en fazla tahammül ederiz. Bu kadar
19 Mayıs 2025 Pazartesi
Ertan Yıldız'ın itirafları üzerinden iki gün geçince
B.
Aradan iki gün geçti, içerik kamuoyunda bolca tartışıldı bu sebeple Ertan Yıldız'ın itiraflarının içeriğinden ziyade süreci anlamlandıran iki özelliğinden bahsedeceğim. Evvela Ekrem İmamoğlu davasında örgüt üyesi ve yöneticisi olmakla itham edilenlerin hangi sebeple tutuklu yargılandıklarının anlam kazandığı bir hadise oldu Yıldızı'n itiraf süreci. İtirafçı olmak isteyenlerin üzerinde baskı kurmalarından, tehdit ile sürece mani olmalarından, delillerin karartılmasından ve bunun gibi nice şeyden endişe ediyorsanız eğer maznun tutuklu yargılanır. Kamuoyunda kurulan yapının Ekrem İmamoğlundan sonra en üstteki yöneticilerinden birisi olarak tanınan Ertan Yıldız'ın itirafçı olması, başkalarının itirafçı olması ve benzemiyor. Bununla birlikte Ertan Yıldız'ın itiraflarının içeriğine baktığımda doğrusu itiraf edenmiş gibi davrandığına yönelik bir his oluştu bende. Gelgelelim böyle olsa dahi, Ertan Yıldız ve ailesine yönelik tehditlerden ve söz konusu kimselerin güvenliğine yönelik tedbirlerden bahsedecek duruma geldiysek eğer mesele Hasan İmamoğlu'nun bedduasından dahi ötede bir yerdedir demektir. Ki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın üç gün evvel yaptığı konuşmada aşağı yukarı bunu söylüyor. Millet içindeki cemaat vurgusuna kulak kabartmakktan konuşmanın genelini analiz edemedi. Erdoğan ABC Partisi demeden belediyelerden bahsetti bu esnada İmamoğlu yapılanmasının boyutlarının ne kadar geniş olduğunu anlattı. Dolayısıyla herkesin korkması gereken karanlık bir yapı olduğunu görüyoruz karşımızda. Ekrem İmamoğlu neden tutuklu yargılanıyor sorusuna da bir cevap gelmiş oluyor. Bu işin Tutuksuzu olmazmış; görünen öyle söylüyor.
Gelinim Ertan Yıldız'ın itirafları sonrası artık daha açık tartışacağımız ikinci meseleye. İmamoğlu'nun otel görüntüleri ile birlikte tartışmaya başladığımız bir mesele bu esasen. Hele şu yıllardır dillerine pelesenk ettikleri Beşli Çete var ya. Pek çok argümanları gibi bu beşli çetenin de yıldız gibi kayıp gittiğine şahit olduk. İsrafı bitirdik hizmeti getirdik, 128 milyar $ nerede, hırsızlar, beşli çete... her ne varsa yıllardır dillerine pelesenk ettikleri, tam ortasında buldular kendilerini. Bu müteahhitler meselesi ile alakalı söylenecek birtakım şeyler var ama yerim dar. Fakat şu kaderini söyleyeyim çok değil birkaç güne kadar benim söylememe gerek kalmadan zaten herkesin malumu olacak. Önümüzdeki günlerde bu müteahhitler mevzusunu daha çok konuşacağız; bunu söyleyerek bitireyim, gerisini arif olan anlasın.
22 Mayıs 2025 Perşembe
Cemaat meselesi Süleymancılarla mı sınırlı?
B.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ahtapot çıkışı sonrası tartışmaların odağı haline gelen Süleymancılar, getto tipi yapılanmaları sebebiyle toplumun geniş kesimlerince tanınmayan bir yapı. İdari yapısının cemaat çevreleri dışında herhangi bir tanınırlığı yok. FETÖ ile Süleymancılar arasındaki en temel farklardan birisi cemaatin bu özelliği. Buna karşın bu yaygın olmasına rağmen gizemli cemaatin FETÖ ile çok benzeşen yanları da var. Bünyesine dahil olanların özel hayatına ve ekonomik düzenlerine müdahale eden bir yapı olması hasebiyle cemaat hiyerarşik yapısına dahil olanların hayatlarını kesif bir kontrol altında tutuyor. Hal böyle olunca bürokrasinin çeşitli kurumlarında görev yapan bağlılarının hiyerarşik yapıdan gelen talimatları yerine getirdiklerine yönelik bir kuşkunun ortaya çıkması oldukça tabii. Gelgelelim Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın altını çizdiği tehlike yabancı istihbarat servislerinin de olaya dahil olduğu bir örgütlenme şemasına tekabül ediyor. Dolayısıyla Süleymancıların olağan zanlılar arasında farz edildiği "cemaat" söylemi Süleymancıların dışında zanlıları da hatıra getiriyor. 1960'larda Amerikancı politikaların Türkiye'deki en önemli propaganda unsuru haline gelmiş cemaat yapılarının var olduğunu hemen hepimiz biliyoruz. FETÖ'nün yetişti zemin tam olarak bu zemin. Bu öyle mümbit bir tarladır ki, merkez sağdan demokratik sola kadar siyasal skalamızın tek çok kesiminde siyasal temsil kabiliyeti bulmuştur. Dolayısıyla bazı cemaatleri zikrettikçe aklımıza Süleyman Demirel'in geliyor olması, bu kimselerin siyasal bağlılığını Süleyman Demirel ile sınırlı olduğu anlamına gelmez. Asıl bağlılık, NATO politikalarınadır. Şimdi derenin altından çok sular aktı, Süleyman Demirel vefat etti, Doğru Yol Partisi tarihe karıştı, demokrat parti ne olduğu anlaşılmaz bir yapıya dönüştü ve asıl bağlılığı NATO'ya ulan dini yapılar ilginç şekilde soluğu CHP çatısı altında aldılar. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok; konfor alanları yılların alışkanlığı nereyi işaret ediyorsa orası. Gelgelelim bu bir siyasi tercih olmanın ötesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın işaret ettiği şekilde, ucu istihbarat servislerine uzanacak bir iltisak ise eğer, devletin bu yapıların bir kısmını güvenlik tehdidi olarak algılamasından ve üzerlerine gitmesinden daha doğal bir şey olamaz. Bu noktada iki aşırı tutum karşımıza çıkıyor. Bunlardan birincisi cemaatlere mutlak karşı ve ortadan kaldırılması gereken kurumlar olarak gören negatif tutum. Ki böyle bir ihtimalin hiçbir mantıki, ahlaki, faydalı tarafı olamaz. Suiistimal edilen her kurumumuzu kökten kapatmaya kalksak mağarada yaşıyor, taş kırığı yiyor olurduk. İkinci yaklaşım ise, cemaatlerin birer sivil toplum kuruluşu olduğu, devletin kuruluşlar üzerinde herhangi bir erkinin olmaması gerektiği, halihazırdaki tartışmaların Erdoğan'ın şahsi meselesi olduğu şeklindeki aşırı yorum. Bu da saçmalıktan başka bir şey değil. Bu yapıların nasıl yapılar olduğunu az çok bilen herkes, devletin bu kurumları mantıklı bir kontrol mekanizması altında tutması zorunluluğunu görür. Devletin çeşitli kademelerinde bağlıları bulunan bu gibi hareketlerin devlet tarafından herhangi bir şekilde kontrol edilmiyor, belli sınırlar altında tutulmuyor oluşu kabul edilir şey değildir. Umarım bundan sonraki süreç mutedil, aklı başında tercihlerle sürdürülür; Süleymancılar başta olmak üzere kiminin kökü kiminin dalları dışarıda olan cemaatler bir şekilde rehabilite edilir. Önümüzde başka seçim şansımız varmış gibi görünmüyor
26 Mayıs 2025 Pazartesi
Orta Doğu ve Vizyon 2030
B.
Amerikan başkanı Trump'ın Orta Doğu ziyareti bundan sonraki sürecin ne şekilde ilerleyeceği hakkında pek çok işaret sundu. İsrail'in, Amerika açısından ne ifade ettiğini izah etmek fuzuli uğraş. İsrail, yalnızca Orta Doğu politikaları konusunda özdeş bir ortak değil, aynı zamanda Amerikan sistemi açısından da temel rol oynayan bir aktör. Mevzubahis programında Kevin McDonald'ın "Eleştiri Kültürü" kitabından bahisle, siyonist sermayenin Amerika Birleşik Devletleri'nin temel kurumlarını nasıl ele geçirdiğini ve sistemi kendi çıkarlarına göre dizayn ettiğini bir miktar anlatmaya gayret etmiştim. Bu bakımdan Amerika ile İsrail'in Başkanlar düzeyinde yaşanan Trump-Netenyahu gerilimine kurban edilemeyecek kadar köklü bir anlamı olduğunu görmek gerekmektedir. Buna mukabil Orta Doğu'da yaşanan son gelişmeler Amerika'nın Orta Doğu politikalarında yaşanan köklü dönüşümü gözler önüne sermekte. Gelişmeler, Suudi Arabistan'ın, bundan sonraki süreçte Amerika'nın Orta Doğu'daki öncelikli partneri olacağına işaret ediyor. Uzun yıllardır Orta Doğu'daki yegâne vazgeçilmez müttefiki olarak İsrail'i konumlandıran Amerika, bu tercihin faturasını sadece bölgedeki imajıyla ödemekle kalmadı, tüm dünyada Vietnam sonrası benzer bir imaj kaybına uğradı. Körfez Savaşı'nın sebep olduğu negatif algıdan daha olumsuz bir algı, Amerika'nın İsrail'e yönelik sağladığı şartsız destek neticesinde Arap toplumlarının kollektif hafızasında yaygınlaştı. Bu algı, Amerika'nın ticaretinden, II. Dünya Savaşı sonrası küresel çapta tesis ettiği hegemonyasına kadar pek çok çıkarına zarar verdi. Trump'ın bundan sonrası için Amerika'ya çizdiği rota, bu tarz masraflı ve hiçbir getirisi olmayan yüklerin taşınmayacağı bir istikamete doğru. Bu sebeple, Suudi Arabistan merkezli bir ortaklıkla Arap dünyasına ve Orta Doğu 'ya yönelmek, İsrail'in çıkarları doğrultusunda Arap sokağıyla sıkıntı yaşamaktan daha cazip gözüküyor.
Bu manzara, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın "Vizyon 2030" adını verdiği dönüşümün neye tekabül ettiğini anlamamızı sağlıyor. Mekke ve Medine haricindeki Suudi Arabistan topraklarının seküler bir düzende idare edilmesi ve bölgenin cazibe merkezi haline getirilmesi projesi o manzara içinde anlamlı görünüyor. İsrail'e atfedilen ve anlamsızlığı herkesçe malum olan "Bölge'deki yegane modern ve demokratik devlet" imajının da Suudi Arabistan'daki bu dönüşümle boşa çıkması amaçlanıyor. Trump-Netenyahu sonrasında da bu projeksiyon varlığını sürdürebilmesinin en önemli garantisi Suudi Arabistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki asimetrik ekonomik ilişki olacak. İsrail, kara delik misali sürekli Amerikan ekonomisinden alırken Suudi Arabistan Amerikan ekonomisine güçlü katkılar sağlamaya devam edecek ve bu diplomatik rüşvet bu ilişkinin aynı şekilde sürmesini mümkün kılacak. Görünen bu.
Terörsüz Türkiye sürecinde psikolojik eşik neresi?
B.
Toplumun aşağı yukarı üçte ikilik kesimi PKK'nın silah bırakması ve fesih sürecini olumlu karşılarken, üçte bire yakın bir kesim süreç hakkında olumsuz görüş bildiriyor. Genar Türkiye raporu mayıs ayı saha araştırması verileri çeşitli sosyolojik çevrelerden ve siyasi görüşlerden gelen hatırı sayılır bir kesiminin sürece şüpheci yaklaşıyor oluşu bize psikolojik eşiğin henüz aşılmadığını gösteriyor. Konu ile ilgilenmeyenler ve şüpheci yaklaşanlar bir yana negatif yarış bildirenlerin önemli bir kısmının PKK terörünün gerçekten muhatabı olmamış kitleye mensup oluşu ilginç. Özellikle bölge halkında süreçle ilgili olumlu bir bekleyiş ve talep gözlemleniyor. PKK terörünün direkt muhatabı olmuş olan insanlar sürecin sağlıklı ilerlemesini talep ediyor. Zira terörsüz Türkiye süreci bölgeye huzur getirmesinin yanında ekonomik olarak da refahı artırıcı bir faktör olacak. Bölgenin maden yatakları hâlâ bakir, boşaltılan köylerin yerine yeni yerleşimler ikame edilebilmiş değil ve bu bölgede yapılabilecek hayvancılık faaliyetlerinin yapılamadığı bir ortamı neticelendiriyor. Özellikle küçükbaş hayvancılık ve kümes hayvancılığı konusunda geri dönüşlerin sağlanması sonrası sunulacak teşvikler bölgede yeni bir canlanmaya vesile olacak. Buna karşın, sürecin başarısızlığa uğramasının Türkiye'nin herhangi bir köşesinde yaşayan hiç kimseye yahut indirekt katkısı olmayacak. Hal böyleyken, süreçle ilgili psikolojik eşiğin henüz aşılmamış olması sürece pozitif yaklaşmayan bir kısmı şüpheci bir kısmı ise politik karşıt bir kitleye süreç hakkında olumsuz yaklaşım olanağı sunuyor. Bu noktada asıl tartışmamız gereken şey sürecin psikolojik eşiğin neresi olduğudur ve bu eşiğe olan mesafemizdir. Öyle gözüküyor ki terörün zararlarını gündelik hayatından çıkarmış Türkiye toplumu terörsüz Türkiye'nin faydalarını hissetmeye başladıkça bu eşik aşılacak. Bu eşiğe zannedilenden daha yakın oluşumuz beni ve ben gibi olumlu düşünenleri ümitlendiren en önemli faktör. Bölgede sağlanacak yeni istihdam olanakları, tesis edilecek üretim merkezleri özellikle Irak'ın kuzeyi ile ticarette çok önemli imkanlar sağlayacak. Bölge zenginleştikçe Türkiye huzur bulacak. Ben bu kadarını görebiliyorum.
2 Haziran 2025 Pazartesi
30 Haziran'dan sonra ne değişecek?
B.
1 Temmuz 1921'de Çin Komünist partisi kuruldu. Monolitik her yapı gibi hantal ve dönüşmesi mümkün olmayan bir yapı olarak tarihe geçti. Ancak dünya değişti ve Çin komünist Partisi de değişen dünyaya ayak uydurmak durumunda olduğunu anladı. İyi yaptı-kötü yaptı, devrim ideallerinden saptı-devrimi başka bir boyuta taşıdı... bunlar tartışılan noktalar. Rey beyan etmenin alemi yok; mühim olan dünyanın en değişemez yapılarından birisi kabul edilen Çin komünist partisinin kendisini dönüştürebilme kabiliyetini göstermiş olması. 1 Temmuz 2025, kendini dönüştürebilmek kabiliyeti olmayan bir partinin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri olacak. 30 Haziran'da görülecek son duruşma Cumhuriyet Halk Partisi kurultay yakında verilecek karar ile neticelenecek. Bu sebeple son günlerde Ekrem İmamoğlu tarafından finanse edilen çevrelerde kesif bir panik havası var. Bu panik havası, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na ağır hakaretlerin edildiği bir ortamın hazırlayıcısı oldu. Çok değil, iki yıl önce ülkeyi kendisine emanet etmek için canhıraş mücadeleler verdikleri Kılıçdaroğlu'na iki koyun emanet edilemeyeceğini iddia edenler, 13 yıl Genel başkanlık yapan Kemal Bey'i partiden ihraç etmekten bahsediyor. Kimileri partinin kapısına kendini zincirlemekten dem vuruyor kimileri Kılıçdaroğlu'nun yüzüne tükürmekten. Sosyal medyada bir zamanlar Kılıçdaroğlu'na yönelik Övgü dolu ifadeleri ile şu andaki söylemlerini mukayese eden paylaşımlara denk gelmişsinizdir. En temel motivasyonun şahsi çıkarları olduğunu söylemeye gerek yok. Parti içindeki click savaşları, onun grubunu tasfiye eden bunun grubu, hiçbir ideolojik-fikri farklılık iddiasında olamayanların amansız mücadelesi....
Peki bu iş neden böyle oluyor? Motivasyonları çıkar bunu anlıyoruz, fakat Cumhuriyet Halk Partisideki her siyasal süreç nasıl oluyor da düşmanlıkların en merhametsiz şeklinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor? Sebebi bence açık: CHP bir türlü kendini dönüştürebilen bir parti olamıyor. Hala dünyaya ve çevresine değil kendi içine ve parti içi güç dengelerini fokuslanıyor. Dünyadan bîhaber oluşu bu sebeple. Bu yüzden Rifkin'in Zoom ile toplantıya katılmasını teknoloji hamlesi zannediyor genel başkanı, bu sebeple Esad kaçarken Şam'da Esad ile görüşmeyi öneriyor bir sonraki genel başkan. Tek parti döneminden beri kendini dönüştürememenin bir neticesi. Hala Türkiye'yi ve dünyayı kendi parti içi dengelerinden ibaret zannediyor Cumhuriyet Halk Partisi çevreleri. Bu sebeple kavgaları çok acımasız, sert oluyor. Rakiplerinin kim olduğunu; onurunu, gururunu, haysiyetini zerre kadar önemsemiyorlar. Dünyayı kurtarıyorlar kendi küçük çıkar kavgalarında galip gelince. 30 Haziran'da mahkemenin nasıl bir karar vereceği aşağı yukarı belli. Fakat ne karar verirse versin bu kültürden gelen bir kimse CHP'yi yönetmeye devam edecek. Sizin anlayacağınız değişen bir şey olmayacak. CHP yine fasit dairesinde siyaset yapan bir parti olarak devam edecek.
5 Haziran 2025 Perşembe
İşte bu sebeple CHP gündemimiz
B.
CHP-Fenerbahçe analojisi kuranların haklı oldukları bir nokta var. Her ikisi de köklü ve büyük yapılar olmaları itibarıyla toplumun önemli kesimlerini etkisi altına alabilen yapılar. Ancak asıl büyük benzerlik bence şurada yatıyor: Şampiyon olamamasına rağmen Fenerbahçe, şampiyon Galatasaray'dan daha fazla konuşuluyor, gündem oluyor. CHP de hakeza böyle. İktidar olamıyor, sürekli mazinin hikayelerini anlatıyor, belediyelerde iktidar olduğu şehirlerde son derece başarısız bir yönetim ortaya koyuyor; buna rağmen Türkiye, Ak Parti'nin ve Ak Parti'nin hizmet siyaseti dediği şeyin değil CHP'nin iç çekişmelerinin konu olduğu bir gündemi tartışıp duruyor. Elbette bir miktar vatandaşın talepleri ile de alakalı bir şeydir bu. Dikkat ederseniz gündüz kuşağındaki sansasyonel programlar reyting rekorları kırıyor. Geçenlerde hiç adetim olmadığı halde İngiltere'de yayınlanan MasterChef programının bir bölümünü izledim, "Ne kadar sahici insanlar, program ne kadar gerilimden uzak" dedim. Programdan kimin gideceğini yekten söyleyiverdi adam en ufak gerilim yapmadan. Yarışmacılar yapmacık hareketlerden uzaktı, birbirlerine karşı son derece saygılı ve sevecendi. Bir an için durdum düşündüm, kırmızı başlıklı kız masalı tadındaki bu program Türkiye'de kesinlikle tutmaz dedim. Evet, CHP gündemine olan teveccühün en önemli sebebi aksiyon-macera-polisiye düşkünü oluşumuz olsa gerek.
Birkaç gündür 30 Haziran'da açıklanacak karar sonrası CHP'de neler olacağını tartışıyoruz yüksek sesle. Kemal Kılıçdaroğlu'nun uğradığı hakaretleri, harim-i ismet söylemini (gerçi ne Kemal bey ne de Nevşin Mengü harim-i ismet demeyi başaramadılar. Harem-i ismet dediler. Yahu Harem-i İsmet diye Pembe Köşk'e derler), son olarak da Özgür Özel'in Kemal Bey'e yönelik kayyum olacak ithamını konuştuk. Eren Erdem çok acı şeyler söylüyor. Yazmaya elim söylemeye dilim varmaz ama "600 trol Kemal Bey'in ve bizim annelerimize tecavüz çağrısı yapıyor" dedi Erdem. Allah aşkına bugünden ilgi çekmeyecekti de deprem bölgesinde inşa edilen 250.000 konut mu dikkat çekecekti? Oluşan toz bulutunun ardından Özgür Özel konforlu şekilde bağırıyor "depremzedelere verilen sözler tutulmadı" diye. Yahu Dallas izlemekten fırsat bulup haberlere bakamadınız ki, ne olmuş ne bitmiş malumunuz değil. Sonrasında Murat Kurum müstehzi bir cevap verince aynı etki oluşmuyor elbette. Zira bu memlekette Ferhan Şensoy'un bütün komedi filmlerini bir araya getirseniz, bir Recep İvedik kadar etmiyor gişe hasılatı. Komedi olacaksa da ayı gibi olacak, zekaya prim tanımamak gibi kötü bir huyumuz var. Her halükârda gerilim, zeka mahsulü komediden çok satar.
Ey İzmirli işçiler, ey hainler, ey AKP yandaşları, ey Yılmaz Özdil'den anlamayanlar, Ostrogotlar-Vizigotlar, şunlar ve bunlar... Sürekli pejoratif bir tonla hitap edilen bizler, evlere şenlik tarih bilgisi ile yapılan tarih yorumları. E tarih de satar. Direklerarası'ndan kalma eğlenceler, koca karıların hamamda nasıl bayıldığını gösteren ayılar, pamuk şeker-kağıt helva... E nostalji de satar. Farkında mısınız bilmem, gün sonunda hep aynı yere çıkıyoruz. Rasyonel zeminden ne kadar uzaklaşırsa CHP o kadar başarılı olacağını öngören bir akıl, sonu gelmez mugalatalar, bitmek bilmez kavgalar, Müge Anlı'dan-Esra Erol'dan sonra yayınlanan akşam haberleri ve haberlerin ana maddesi CHP. Hal-i pürmelalimiz budur.
6 Haziran 2025 Cuma
Peki şimdiye kadar niye dağıtmadın?
B.
"Akın, sert kayaya çarptın oğlum. Aklınızı başınıza takının. O haysiyetsizliği bir daha görmeyeceğim" diye başlayan tirat "kafamın tasını attırmayın gelir dağıtırım" ile son buldu. Özgür Özel'in bu haykırışlarına "Özgür başkan" sloganları eşlik etti. Akşam programlarında Eren Erdem'in videoları yorumlanırken Özgür Özel, muhtemelen "bakın nasıl da genel başkanlık yapıyorum" dedirtmenin ilginç bir yolunu bulmuş. Mesaj İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'e deği, parti teşkilatlarına. Haziranın sonu yaklaştıkça Özgür özelliği ilginç bir haleti-i ruhiye çıktı ortaya. Genel başkan olduğunu ispat etmek ister gibi davranıyor. Biz demekten vazgeçmiş güçlü bir tonla ben diyor. Fakat açıkta kalan, cevabını bulamayan bir soru var bu noktada: "Sayın Özel, dağıtabiliyordun, dağıtarak bir çözüm üretebiliyordun, çıkmamak üzere insanları meydana toplayabiliyordun; peki niye asıl yapman gereken yerde yapmadın?" dese CHP teşkilatlarından güçlü bir ses, ne diyebilecek Sayın Özel? Kırmızı kart dedi millet unuttu; her akşam saat sekizde tencere-tava çalmaktan CHP'liler yoruldu, tencere tava çalan yok, imza stantları kurulmuyor, zira herkes aynı soruyu soruyor: Parayı onlar götürdüyse biz niye kendimizi paralayalım? "Allah aşkına Özgür Özel, parti içi iktidarın konusunda da, Türkiye'nin gündemini belirleme konusunda da oldukça zayıfsın. Bunun farkında değil misin?" dese birisi Sayın Özel'in cevabı var mı? Elbette yok.
Acı gerçek karşımızda dipdiri duruyor, kurultayda yaşananlar ve CHP belediyelerindeki yolsuzluklar konusunda CHP teşkilatları da ikna olmuş durumda. Bu sebeple Barış Yarkadaş'ın haftalardır dillendirdiği iddialarla ilgili tek ciddi açıklama gelmiyor CHP çevrelerinden. Bu yüzden İmamoğlu soruşturmasının içeriği hakkında delile dayanan bir açıklama yapamıyor İmamoğlu taraftarı hiç kimse. Bu yüzden işi basit bir agresiflik gösterisi ile gargaraya getirmeye çalışıyor Sayın Özgür Özel. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, 30 Haziran'dan sonra Özgür Özel yüz kızartıcı bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı koltuğundan ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya. Yaşanan bütün olaylar gün sonunda kendisinin genel başkanlık yolculuğuna hizmet eden bir sarmala işaret ediyor. Hadisenin basit bir yolsuzluk davası olmadığını, zülf-ü yare dokunacağını anlamamış olamaz elbette aklı başında olan hiç kimse. Cumhurbaşkanı Erdoğan ahtapot dedi, ahtapotun kolları dedi. İtirafçılar peşi sıra ahtapotun kolları ile ilgili ifşaatta bulunuyor. Bu kolların bağlı olduğu gövdeye meselenin gelip de dayanacağını hepimiz biliyoruz. Biz de biliyoruz, CHP'liler de biliyor. Kanuna-kurala uygun bir soruşturma neticesinde neler olacağını herkes biliyor. Böyle bir ortamda tek umudu eğer gelip ortalığı dağıtmaksa CHP Genel Başkanı'nın, ben CHP'li olsam sorardım "madem dağıtabiliyordun, daha önce niye dağıtmadın?" diye.
9 Haziran 2025 Pazartesi
Tengricilik ve Postmodern Teosofi
B.
Gençler arasında yayılan Tengricilik/Göktengricilik inancı sizlerin de dikkatini çekmiştir. Bir inançtan, inanıştan ziyade politik bir duruş ifade ettiğine şüphe yok bu hareketin. Ve esasen İnanç'tan değil inançsızlıktan neşet ediyor bu yeni heves. Zira malumdur ki bütün inançlarda ve inanışlarda, tanrı sizi yaratandır siz kendi tanrıınızı yaratmazsınız. En dar anınızda kendisinden istimdad edemeyeceğiniz, neş'e ile zatına şükretmeyeceğiniz, halinizi ve hayatınızı tanzim etmeyen bir zatı mabud kabul ettiğinizi iddia etmek sizi gerçekten inanır kılmaz. İnsan zihninde şekillendirilmiş, mitolojik heveslerle oluşturulmuş bu tarz akımlar 130 yıl önce Batı'da yayılan teosofik akımlar ile aynı kaynaktan zuhur ediyor. Egosu ve rasyonel olana hevesi sebebiyle aşkın bir güç tarafından tanımlanmayı ve hayatının tanzim edilmesini kabul edemeyen, kendi aşkın gücünü tanımlamayı ve onu kendince tanzim etmeyi tercih ediyor. Rast gelmediğimiz, görmediğimiz bir şey değil. Metafizik olana duyulan ihtiyaç, kendi rasyonel zihin yapısına uygun ve seküler yaşam tarzını rahatsız etmeyecek bir metafizik örgüyü yaratmak bu insan tipine imkansız görünmüyor. Aksine, bu yaratıma bir gereklilik gözüyle bakılıyor. Öte yandan siyasi pozisyonunu anlamlandıracak bir maneviyatın varlığı, bireysel ihtiyacın ötesinde politik bir eylemi işaret ediyor. Dinin geri çekildiği pek çok kollektif sahada, oluşan boşluk o kollektifin ruhuna uygun bir maneviyatla doldurulmaktadır. En seküler ideolojilerde dahi, kendi dünya görüşlerine uygun bir metafizik yaklaşımın geliştiğini görmek mümkündür. Bu yaklaşımdan bir manevi itminan çıkmaz. Çıkması mümkün yegâne netice daha keskinleşmiş bir politik duruş, hipnotize edilmiş bağlılar olacaktır. Zikrettiğimiz gibi, bilmediğimiz, tecrübe etmediğimiz bir durum değil bu. Yüz yıl önce Batı'da yayılan teosofik akımlardan iki farkı var günümüzdeki bu yaklaşımların: evvela, politik bir duruş olması sebebiyle dar bir çevreye mahsus, elitler ve seçkinler hareketi olmanın ötesinde misyoner karakterli bir hareketle karşı karşıyayız. İkincisi ise, yüz yıl evvel, bir bilen ve anlatana ihtiyaç duyan, medyumlar, ispiritizmacılar vasıtasıyla hareketlerini yönlendiren bir grup söz konusuyken; her gencin akıldanesi olduğu günümüzde desentralize, akımlarla karşı karşıyayız. Birkaç gençten oluşan bir grup kendi teosofik inancını tanzim edebiliyor. Bir süre öncesine kadar karşılaştığımız satanist gruplardan bu anlamıyla hiçbir farkı yok tengricilerin. Hasıl-ı kelam, kafa karıştırıcı ve endişe verici; bununla birlikte hiçbir şekilde dini ve manevi olmayan politik bir duruştur karşımızdaki. Bu moda ne kadar sürecek göreceğiz.
12 Haziran 2025 Perşembe
Trump ve mask daha yeni başladı
B.
Elon Musk dün bir tivit atarak "Başkan Trump ile ilgili yapmış olduğum açıklamalar haddini aştı" dedi. İkili arasında, özellikle seçim döneminde yoğunlaşan yakın ilişkinin bu kadar sert bir dönemece girmesi kimse tarafından beklenmiyordu. Çıkarlarının çatıştığı ve Musk'ın, Trump politikalarından negatif etkileneceğini öngörenler haklı çıktı, ancak söylemlerin bu kadar sertleşmesi kimse tarafından öngörülmemişti. Musk, bir süredir Tesla satışlarının düşmesi nedeniyle ekonomik baskı altında. Trump'ın, Musk'a destek vermek amacıyla Beyaz Saray'ın önüne Tesla çektirmesi ve şahsen bir tane satın alması, Tesla satışlarını artırmaya yetmedi. Aksine Trump'ın endüstriyel istihdam yaratmak için yüksek gümrük vergilerine yönelmesi, bu sebeple ABD ve Avrupa arasındaki ticareti darboğaza sokması Musk'ı sıkıntıya soktu. Buna ilaveten Trump'ın geçtiğimiz ay Starlink projesini faydalı bir proje olarak tarif ederken Tesla hakkında daha önemsiz bir proje vurgusu yapması Elon Musk'ı zora sokan bir diğer durum oldu.
Bunlar hadise ile alakalı yapılabilecek sathi izahlar. Buna mukabil Los Angeles'ta yaşanan sokak gösterileri ve Trump'ın sert tutumu Amerika içinde uzun süredir yaşanan bir gerilimi ortaya koyuyor. Amerikan toplumunda yükselen nativist talepler siyasal arenada Trump ile temsil edilirken, küresel ölçekte kurgulanmış talepler, mevcut siyasal atmosferde makes bulamıyor. Orta Doğu seyahatinden büyük kazançla dönen ve Çin'le ithalat vergisi meselesini hal yoluna koyan Trump, muzaffer komutan edasıyla mevcut politikasını sürdürmeye devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Her ne kadar Musk geri adım atmış görünse de, önümüzdeki süreç Amerika içinde farklı çıkar taleplerinin daha büyük gerginlikleri gebe olduğunu bizlere gösteriyor. Trump'ın artan gücü böyle bir çatışma ortamını zorunlu kılıyor.
16 Haziran 2025 Pazartesi
İran-İsrail çatışması büyür mü?
B .
Son dönemde Amerika içinde yaşanan çeşitli krizlerin, Trump yönetimini baskılamak maksadıyla Siyonistler tarafından çıkarıldığını öne süren tez geçtiğimiz birkaç günde daha anlamlı hale geldi. İsrail bir şekilde Amerika'yı çatışmaya dahil etmeye çalışıyor. Amerika tarafından planlanmamış böyle bir savaşın askeri ve ekonomik yükünü büyük oranda Amerika'ya yüklemek istiyor tel aviv. Oysa mevcut durum dört yönüyle Trump politikalarının işine gelmiyor: çatışmanın başka bir seyir kazanması sonrası petrol piyasalarında yaşanacak dalgalanmalar, oluşacak petrol ve gaz tedariği sıkıntıları Trump'ın ekonomik hedeflerini baltalayacak. Evet fiyatların artması belki Çin ekonomisini vuracak ve bu Amerika için iyi bir şey gibi görünecek lakin bunun da iki mahsuru var. Birincisi Rusya petrol fiyatlarının artmasıyla önemli oranda gelir sahibi olacak, ikincisi artık tüm dünya ekonomisine direkt entegre olan Çin üretiminin yara alması bütün dünyaya yüksek enflasyon olarak geri dönecek. Trump açısından bir diğer rahatsız edici olacak şey ise Amerikan kamuoyuna verdiği sözü tutamayacak olması ve İran gibi yıpratıcı bir düşmana karşı verilecek savaşta hem ekonomisinin hem askerlerinin ciddi yara alacak olması olacak. Üçüncüsü ise birkaç gün süren Çin Hindistan geriliminin bize gösterdikleri. Batı teknolojilerine sahip Hindistan ordusu Çin teknolojisine karşı büyük başarısızlık ortaya koydu. Çin henüz tam olarak devreye girmiş değil fakat hem kendi ekonomisini baltalayacak hem de Basra Körfezi'nin ve petrol arızanın bütün kontrolünün Amerika'ya geçeceği bir senaryoya razı olmayacağı açık. Bu sebeple İran gibi bir unsurun mutlak mağlubiyetini kabul etmesi imkansız görünüyor Çin'in. Her ne kadar İran şimdiye kadar sahada cin askeri teknolojisi ait herhangi bir silah kullanmadıysa da önümüzdeki süreçte Çin'in İran'a böyle bir destekte bulunması oldukça olası. Bu ise gelecekte Pasifik'te çıkması mümkün gerilimler öncesi Çin'in elini daha da güçlendirecek bir şey anlamına geliyor; zira Çin eğer kendisinin doğrudan katılmadığı bir çatışmada askeri teknolojisi ile Amerika'ya karşı yüksek başarı elde ederse bu Pasifik dengelerini derinden etkileyecek bir hadise anlamına gelecek. Dördüncü unsur ise, Amerika'nın İsrail'e askeri olarak desteklemesinin, Trump Amerika'da bir süredir müesses nizama karşı yürüttüğü savaşı kaybettiği anlamına gelecek olması. Kendi kontrolünde olmayan, kendisi tarafından tasarlanmamış bir savaşa zorla sokulması Trump siyaseti açısından kabul edilir şey değil. Bu sebeple İsrail'in İran'a gerçekleştirdiği saldırılar Amerikan politikalarına da sabotaj anlamına geliyor. Orta Doğu'da yeni dengeler kurmaya çalışan Trump yeniden tek ve mutlak müttefik olarak İsrail'e mahkum kalmak istemiyor. Aksine, Suudi Arabistan'ın bölgedeki etkinliğini arttırmak ve Muhammet bin Selman'ın "Vizyon 2030" projesini hayata geçirmek Trump'ın önceliği. Her ne kadar Suudi Arabistan-İran ilişkileri en az İran-İsrail ilişkileri kadar gergin olsa da, bölgedeki güç dengelerini İsrail'den yana çevirecek bir çatışma, Amerika'nın bu projesini de önemli oranda baltalayacak.
Yukarıda zikrettiğimiz bu unsurlar sebebiyle en büyük beklentim, Amerika'nın başını çektiği bir insiyatifle çatışmaların önümüzdeki günlerde büyümeden sonlandırılması. İsrail hedefine ulaştığını ilan edecek, İran intikamını aldığını söyleyecek ve defter kapanacak. İran'ın elinde vekâlet savaşını yürütecek ciddi bir unsurun kalmadığını ortaya çıkması da bu öngörüyü destekleyen bir diğer faktör. Başka bir olasılığa ihtimal vermiyorum.
19 Haziran 2025 Perşembe
Filistin diye bir şey var
B.
Viyana Üniversitesi'nin önünde bir stant kurulmuş. Sol görüşlü öğrenciler, Gazze'de yaşanan mezalime karşı 28 Haziran'da düzenlenecek yürüyüşün reklamını yapıyorlar. Hiçbirisi Müslüman değil gördüğüm kadarıyla. Filistin bayrakları asılmış, soykırım vurgulu pankartlar var. Standa yaklaştım ve öğrencilere şu soruyu sordum "bizim öğrenciliğimiz yıllarında öyle bir standı açmak ciddi cesaret gerektiren bir eylemdi; antisemitizmle yaftalanmanız ve buna göre muamele görmeniz kaçınılmazdı. Çekinmiyor musunuz böyle bir durumdan?". "Biz İsrail'e hakaret etmiyoruz Filistinlileri savunuyoruz" dedi stanttaki öğrenci. Bir zamanlar İsrail'i tenkit etmeden dahi Filistin'i savunmak anti semitik olarak yaftalanmaya yeterdi. Avrupa'da Filistin'i savunmanın en mümkün izahının Yahudilere karşı duyulan nefret olabileceğine yönelik bir kabul vardı. Filistinli çocuklar kanlarıyla insan yerine konulabilme hakkını satın almış. Köprünün altından çok sular akmış derler ya, akanın su değil kan olduğunu hepimiz biliyoruz. Avrupa toplumları artık kendilerini kör-dilsiz kılan bu zayıf argümanın sınırlarına hapsolmak istemiyor. Antisemitik de değilim, Filistin'i de destekliyorum diyen bir geniş bir kitle oluştu. Bu değişimi Avrupa toplumlarının bir gelişimi, değişimi, dönüşümü olarak görmek hatalı bir yaklaşım olur. Bu noktaya daha gelişmiş bir merhametle gelmiş değiliz. Aksine yaşadığımız çağın en büyük zulmü ile bu noktaya geldik. Filistinli çocuklar bu dönüşümü canları pahasına gerçekleştirdiler. Yok olmayarak, var kalarak; henüz çocuk yaşta öldürülebileceğini bile bile çocuklar doğurarak Filistinli anneler kazandı bu neticeyi. Eğer var olmak üzere direnmeselerdi, bir halk yok edilecek, ardından ise en fazla timsah gözyaşları dökülecekti. Batı'da sık sık karşılaştığımız bir durumdur. "Tamam böyle bir şey yaşandı ama buradan gerekli dersleri çıkardık. Bundan sonra böyle şeyler olmayacak" diyerek tertemiz, günah çıkarma kabininden çıkan yaşlı teyzenin vicdan rahatlığıyla bütün günahlarından azade olduğunu varsayan bir anlayışın tarihe bakışıdır bu. Elinde hiçbir gücü olmayan bir halkın böyle bir aymazlığa karşı en büyük direnişi yok olmaya karşı itirazdan, var kalma inadından geçiyordu ve Filistin halkı bunu başardı. Şimdi karşımdaki standa bakıp sorduğum sorunun anlamsızlığını daha iyi anlayabiliyorum. Yaşanmış hiçbir şeyi yaşanmamış kıyamayacağınız gibi; ısrarla yok farz edilen şeylerin, varlıklarını, varlıklarının garantisi kılmalarını da engelleyemiyorsunuz. Bu kadar basit bir şeyi bu kadar büyük bir kazanım olarak görüyor oluşunuz hadisenin merhametini anlatmaya yeter. Filistin diye bir şey vardır ve bunu İsrail'in varlığından bağımsız konuşmak yapılabilecek en doğru şeydir. Bu da bizim kendi çapımızdaki direnişimizdir.
23 Haziran 2025 Pazartesi
Gürsel Dönmez: Potansiyelimiz Çok Yüksek
B.
Dr. Gürsel Dönmez Viyana Büyükelçimiz. Uzun yıllar Milli İstihbarat Teşkilatında ve Dışişleri Bakanlığında önemli görevlerde yer almış, istihbaratı ve diplomasiyi teorik çerçevede derinlemesine düşünen bir kimse Dr. Dönmez. Büyükelçimizin bu alanda kaleme aldığı eserler, söz konusu kurumlarda eğitim kaynağı olarak kullanılıyor. Mevcut dünya konjonktürü hakkındaki fikirlerini sordum kendisine. Aldığım notları özetle paylaşıyorum:
"her ne kadar uluslararası dengeleri siyasi sınırlar üzerinden düşünsek de, antropolojik hatlar en önemli aktörler olarak rol oynuyor. Arap hattı, Slav hattı, Germen hattı gibi hatlar günümüz dünyasında hala son derece belirleyici. Değerlendirmelerimizi yaparken bunu dikkate almalıyız. Görülen o ki, İran-İsrail çatışmasında bir üst faza geçilecek. Bu mantıklı değil, bu kadar büyük bir çatışmanın hiçbir anlamı yok. Buna karşın, çatışmanın büyümesini arzulayanların zihnindeki teopolitik eğilim bizim zannettiğimizden çok daha baskın bir faktör. Bunu anlamakta zorlanıyoruz, ancak zihin temelinde bir Armagedon beklentisi olduğunu gördükçe buna göre değerlendirmeler yapmamız gerekiyor. Devlet ve istihbarat metodolojisine giriş "Kozmik Mesele" isimli eserimin son bölümünün adının Mit-oloji olmazsa bu bakımdan tesadüfi değildir. İki yüz yıldan uzun süredir bizi tanımlayan ve bize ne olduğumuzu anlatan bir Batı var. Batı zihninin arka planında bir mitoloji var ve bizim mitolojimizi de bununla şekillendirmek istedi. Şimdi biz kendi mitimizi, mitolojimizi kendi değerler sistemimiz ve kültürel yapımız etrafında şekillendirebileceğimiz yeni bir zihin inşa etmek ve Batı'yı da kendimizden yola çıkarak tanımlamak gibi bir mükellefiyete sahibiz. Bunu yapabilen devletler büyük ve güçlü devletler oluyorlar. Türkiye büyük bir devlet ve önemli bir güç; bütün bu çatışmaların ortasında güçlü ve emniyetli bir noktada yer alıyor. Dünya konjonktürü çok ilginç bir noktaya evrildi. Büyük güçler sınırlarının ötesine geçmeyi amaçlıyor. Rusya, Ukrayna'ya doğru genişlerken Amerika Grönland ve Kanada'yı istediğini açık açık dile getiriyor. İran'la yürütülen savaşın bir üst faza geçmesi Çin'in Tayvanı ilhak edeceği bir ortamı da beraberinde getirecektir. Peki bu kadar kaotik bir ortamda bizim vazifemiz ne olmalıdır? Bu önemli sorunun cevabı bence karşımızda açık seçik durmakta. Dünya üzerinde artık iki baskın hat var. Bunların ilki güç için her türlü kötülüğü yapabilecek, kötülüğü araçsallaştıran ve yaygınlaştıranların hattı. İkinci hat ise dünyanın her yerinde, her toplumunda bulunan vicdan sahibi ve iyi insanlar. İyi insanların sayısının zannettiğimizden daha fazla olduğunu her geçen gün daha yakından görüyoruz. Gazze'de yaşanan zulmü vicdanında mahkum etmiş ve buna karşı ses çıkaran iyi insanları dünyanın her yerinde görüyoruz. Demek ki vazifemiz, güçlü bir devlet olarak dünyadaki iyi insanları bir araya getirmek, onlara rehberlik etmek olmalı. Bunu yapabilecek birikimimiz ve potansiyelimiz var. Her şeyden önemlisi çok önemli bir kabiliyetimiz var, bu da her kriz döneminde fedakarca mücadele edebilen bir topluma sahip oluşumuzdan kaynaklanıyor. Bu kabiliyet, küllerinden doğabilme kabiliyetidir. Toplumun yozlaştığı ve bu kabiliyetini yitirdiğine yönelik yorumlara ise katılmıyorum. Önemli olan bu gibi kriz anlarında fedakarca hizmete koşacak bir kitlenin varlığıdır ve böyle bir toplumsal potansiyele ihtiyacımızdan ziyade sahibiz. Bu potansiyel beni umutlu kılıyor. Yukarıda da beyan ettiğim gibi, yapmamız gereken en önemli şey, temelden başlamak ve yeniden anlamlandırmak. Bunu başaracak güçteyiz.
26 Haziran 2025 Perşembe
Çatışmanın üç çıktısı
B.
Amerika'nın çatışmaya dahil olması sonrası üzerinde konuşulan senaryoların başında, İran'ın batısından Basra Körfezi'ne uzanan bir hattın çekilmesi ve burada Suriye'nin kuzeyindekine benzer otonom bir yapının kurulması hedeflendiği olmuştu. Geldiğimiz noktada İran'ın bölünmesinin gerçekçi bir hedef olmadığı ortaya çıktı. Şimdi diplomasi yoluyla gerçekçi çözümler aranıyor. Çatışmanın herhangi bir sonuca varmadığı ve anlamsız bir dalaştan ibaret kaldığına yönelik yorumlara ise katılmıyorum. Vardığımız nokta itibarıyla İsrail ile İran arasındaki çatışmanın çok önemli üç çıktısını açık seçik tespit etmemiz mümkün hale geldi. Öncelikle İran'ın bölgedeki etkisi tamamen kırıldı. Dirensen adı verilen hat, Suriye'de yaşanan dönüşüm, Lübnan'da Hizbullah'ın tamamen etkisizleştirilmesi ve Yemen'de Husilerin ağır darbe alması sonrası tamamen çöktü. Bundan sonra Ortadoğu'da Amerika ile bir şekilde anlaşması mümkün üç başkent üzerinden yeni dengeler tesis edilecek. Riyad her zamankinden daha etkin olacak, Tel Aviv Amerika'nın vazgeçilmezi olarak Ortadoğu'da etkin rol oynamaya devam edecek, Ankara Televi ve bölgenin diğer aktörlerini dengeleyecek. İkinci önemli çıktı ise, İran'ın rejim değişikliği ile tehdit edilerek nükleer programını geri dönülemez şekilde sonlandırmasına sebebiyet verilmesi oldu. Uzmanlar bu saatten sonra İran'ın herhangi bir şekilde nükleer silaha sahip olmasının mümkün görülmediği konusunda büyük oranda ittifak içinde. Üçüncü önemli çıktıysa İsrail'in de büyük oranda yıprandığı bu çatışmalar sonrası İran'ın askeri potansiyelinin aşağı yukarı tespit edilmiş olması ve bundan sonraki olası çatışmalar öncesi askeri teknoloji anlamında hangi noktada bulunduğuna yönelik bir tespitin ortaya konulması oldu.
İran'ı dışarıdan analiz edenler, özellikle büyükşehirlerde yaşayan halkın rejimden yana memnuniyetsiz olduğu savını öne sürerler ve sistemin, rejimin kırılgan olduğunu iddia ederler. Oysa yaşanan birkaç günlük çatışma esnasında ortaya çıktı ki ne İran'da sistem zannedildiği kadar kırılgan ne de sistem muhalifleri ülkenin bölünmesine ve parçalanmasına yol açacak gelişmelere teşne. Aksine seküler, muhalif, hatta sürgündeki İranlılar dahi vatanlarının tehlikeye düşmesi durumunda son derece keskin bir vatanseverlik ortaya koyuyorlar. Neticede vardığımız nokta, bölünmeyecek ve rejimin kısa vadede dönüşmeyeceği; ancak alışık olmadığımız derecede içine kapalı bir İran'ın ortaya çıkacağının alâmetlerini gösteriyor.
30 Haziran 2025 Pazartesi
Bu esneklikle 30 Haziran'a gelirken
B.
Patika dönüldü, yokuş indi 30 Haziran'a geldik. CHP Kurultayı'na yönelik senaryolar konuşuldu, tehditler edildi, cevaplar verildi, kılıçlar çekildi. Kulislerdeki bilgiler farklı senaryolar üzerine dönüyor. Bugün karar bekleyenler var, mutlak butlan kararının çıkacağını öngörenler var; davanın 14 Temmuz'da neticelenceğini tahmin edenler var, mutlak butlan çıkmayacağını öngörenler var. Dava yargının meselesi, dolayısıyla hukuki bir konu. Buna rağmen sanki siyasi bir davaymış gibi konuşuldu hep CHP çevrelerinde. Oysa asıl ahlaki zeminde konuşulması gereken bir süreçti. Fatih'in içinden yükselen iddialar değil soruşturmaya ve Yüzleşilmeye mecbur kılıyordu söz konusu iddiaları. Mevcut CHP yönetimi bu yöntemi tercih etmedi. Aksine kendi partisi içinden yükselen itirazları ve kurultayı yargıya taşıma teşebbüslerine sürekli olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir siyasi hamlesi olarak yansıtmaya çalıştı. Elbette CHP seçmenine ve kendi kitlesine bir mesaj vermek isteyen Özgür Özel için bundan daha konforlu bir alan olamazdı. Evet, hikayeyi kitlesini anlatmak anlamında konforlu olabilir fakat bu bir gerçeği değiştirmiyor. CHP bugünden itibaren asla bugüne kadarki CHP olarak kalamayacak bir başka şey, bir başka bünye, bir başka parti olacak. Zira şu anda CHP içinde herkes neyin ne olduğunu aslında gayet iyi biliyor ve asıl öfkelenilen şey bununla yüzleşiyor olması.
Peki CHP'de yaşananlar ve davanın sonuçları gerçekten bir bölünmeye ve parçalanmaya yol açar mı? Hacıyatmaz gibi birkaç ay içinde önce hakaret Edip sonra destekledikleri Özgür Özel ile önce destekleyip sonra hakaret ettikleri Kılıçdaroğlu arasındaki becayişe uyum sağlayamayacaklarını düşünüyorsanız eğer CHP çevrelerinin ve kadrolu yazarlarının, maaşlı elemanlarının hakikaten mevzuyu anlamıyorsunuz demektir. Gerçek bir bölünmenin mümkün olamayacağını onlar da gayet iyi biliyor fakat böyle bir ihtimal ile tehdit etmeyi kullanılması meşru yöntemlerden biri olarak görüyor. Geçtiğimiz hafta Kılıçdaroğlu'na ve Özgür Özel'e yakın partililerle konuşma imkanım oldu. Genel olarak aldığım hava şu şekilde: CHP'de Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığına hazırlanmış, kendisine hürmette küsür etmedikleri günleri referans göstererek konuşuyor. Düne kadar Kılıçdaroğlu Doktrini isimli kitaplar yazanların, bir süredir Kılıçdaroğlu'na en sert direnişi sergiliyor olmaları, an itibariyle Kılıçdaroğlu'na en sert şekilde karşı duranların, kıdemli genel başkanı kapıda kırmızı halılarla karşılayabilecekleri bir ortamın işaretlerini ortaya koyuyor aslında. Merak edenler için ben hikayenin sonuyla alakalı bir sufle vereyim: büuük çıkar sahipleri tasfiye edilir, orta ölçekli çıkarcılar ikna edilir, küçük çıkarcılar yeni düzene dahil edilir ve üç günlük tartışma neticesinde CHP Kılıçdaroğlu önderliğinde çok da yakın olmayan bir vadede kurultaya gider. Bugüne kadar bu esneklikle gelindi bugünden sonra da o esneklikle gider.
3 Temmuz 2025 Perşembe
Gökhan Ünver keşke Leman'da çalışsaymış
B.
Cemaziyelevvelini biliriz. Bir halt varmış gibi hevesle Leman-Lemanyak okuduğumuz lise yıllarından aşinayızdır tutumlarına. Bahadır Baruter isminde bir çizer mütemadiyen dini, dindarı, dine ait kavramları tahkir eder dururdu. Alt satırda mütemadiyen sosyalizm-devrim propagandası; biteviye şımarık, sonu gelmezcesine mağdur ve mazlum, her dem şikayetçi bir dil. Bir taraftan alçakça bir riyakarlık da göze çarpıyordu bu dilde. Kurtlar Vadisi Muro diye bir film çevrilmişti hatırlıyorsunuz 2008'de, İstiklal Caddesi'ni birbirine katmıştı sizin devrimciler. Devrimcilikle alay ediliyormuş, ayağa düşürülüyormuş kutsal değerleri, buna müsaade edemezlermiş. Muro şaşırma, sabrımızı taşırma sloganları sizin de hatırınızdadır. Haber bültenlerinde sinema basın alıngan devrimcilerimizin görüntülerini izlemişsinizdir. Fakat genel olarak böyledir bu iş, Batı'da fikri bir sermayenin üstüne inşa edilen sol düşünce bizde romantik-teolojik mitlerin üstüne inşa edilir. Mahirler geldi, Denizler gitti, beşinci filoyu kovaladık, şunu ittik bunu çektik... Bu fakirlikten de en fazla böyle bir ideoloji çıkıyor. "Sen kimin devrimciliğine laf atıyorsun ulan" tadında bir alınganlıkla, kendisi haricindeki her şeyi tahkir edebileceğini zanneden bir şımarıklık arasında gelişemeyen bir insanlık tipi.
Malumunuzdur günümüz CHP'si bu aklın çokça sulandırılmış versiyonuna verilen isimdir. Bir şekilde solun her cenah ile irtibatta, yüz yıl evvel Almanya'da yaşanan Sosyal Demokrat-Spartakist yarılmasından çok uzakta bir çıkar birlikteliği ile solun çeşitli kesimlerini kendine muzahir kılan bir partidir CHP. Dolayısıyla zihni bu yapılardan çok beslenir. Alınganlıkları bile benziyor. Çok değil, iki ay önce Gökhan Ünver isminde bir komedyeni, hoşlarına gitmeyen bir şey söylediği için değil, hiçbir şey söylemediği için linç etmişlerdi. Elinde saçma sapan bir boykot listesi, niye olduğunu bilmeden kahve dükkanlarının isimlerini meydanlarda bağırıyordu Özgür Özel. Şimdi mesele blasfemi ve kutsala hürmetsizlik olunca, dahası neyin ne olduğunu herkesin bildiği bir ortamda, en hassas olduğumuz konuyu kaşıyınca birilerinin maşaları, birdenbire özgürlük havarisi kesiliverdi hazret: "Öyle bir şey yoktur, olsa ilk ben karşı çıkarım" sanki ne olduğunu bilmediği şeyler üzerinden iki ay önce toplumu bölen o değilmiş gibi şimdi birdenbire anlayışlı ve gerginliği izale eder bir tutum ortaya koyuyor oluşunu zannederim hepimiz anlıyoruz. Özgür Özel CHP Genel Başkanlığı yapmaya çalışıyor kendince. Seküler hattı arkası sıra hizalandırmak istiyor. Suret-i haktan görünmek böyle bir şey. Şimdi bir soru soralım ve ucunu açık bırakalım: Gökhan Enver'in kabahati susmaktı diyebiliyorduk. Meğer Leman'da çalışmıyor olmak mıymış?
7 Temmuz 2025 Pazartesi
Siyaset çözümü aramazsa
B.
Hiç de öyle iddia edildiği gibi kitlelerin bir isyanı değil, uluslararası bağlantıları olan bir kalkışmaydı Gezi. Siyasetten umudunu kesmiş bir kitleyi kendine çekmeyi başardı. Umutsuzluk ekmeğiyle semirttiler kalkışmayı, günden güne tonu yükselen bir agresiflikle marjinallerin oyun sahasına döndü. "Masum başladı ve marjinaller sürece dahil olunca her şey değişti" söylemi de bir kandırmacadır. Daha planlanırken amaçlanan şey zaten bu idi. Hedefin bu olduğuna yönelik pek çok alamet ilerleyen süreçte karşımıza çıktı.
Şimdi, orman yangınları ile boğuşan, çevresi ateş çemberi olmuş Türkiye'de siyaset adeta böyle bir zemini yeniden hortlatmak ister gibi davranan aktörlerle dolu. PKK'nın silah bırakma sürecinde en kritik eşiğe geldiğimiz şu günlerde, emperyalizmin masası marjinal unsurları bir yere kanalize etmek üzere adımlar atıldığını görüyoruz. Genel Başkanlığı'nın ilk aylarında acaba bir başka siyaset mümkün olur mu diye bizleri meraklandıran Özgür Özel şirazesini artık iyiden iyiye kaybetti. Gizli kamera görüntüleriyle neyin ne olduğunu herkesin gördüğü bir hadise ancak bu kadar kötü izah edilebilirdi. Evet anlaşılabilir, Özgür Özel başta olmak üzere tüm CHP'liler zor duruma düştü; fakat genel başkan odur ki, herkesin kontrolünü yitirdiği anda soğukkanlılıkla bir çözüm üretsin. Özgür Özel'in bunu yapamadığını görüyoruz. Peki Özel gerçekten yapamıyor mu yoksa yapmıyor mu? Umarım sadece masum bir kontrolü yitirme durumudur yaşananlar. Eğer planlı, programlı bir çabanın neticesi ise bütün bunlar; Leman kepazeliği, orman yangınları, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nde yaşananlar gündemlerle bir arada düşünüldüğünde geniş çaplı bir tertiple karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar. Böyle bir ihtimal bizlere, siyaset kurumunun çözümün değil sorunun merkezi haline getirilmek istendiğini gösterir. Yürüyen yolsuzluk davaları hakkında içerik adına neredeyse hiçbir şey söylememek ve siyasi bir zeminde hadiseyi tartışmak bu hedefin bir parçası olmasın?
10 Temmuz 2025 Perşembe
Öcalan'ı dinlerken
B.
Abdullah Öcalan'ın 7 dakikalık videosunu sizler de izlemişsinizdir. Birkaç kere peş peşe izledim, notlar çıkardım, alt metinleri anlamaya gayret ettim. Her şeyden önce karşımızda ruhi dengesi çok da yerinde olmayan bir kişi olduğunu göz önünde bulundurmalı; tahlillerimizi buna göre yapmalıyız. İşin teknik detaylarını ekranlarda konuştuk, yazdık. Bu sebeple analiz kısımlarını oraya havale Edip Öcalan'ı dinlerken aklıma gelen bir iki hususu zikretmek isterim.
Elbette tarihi önemi çok büyük, dönemeç niteliğinde günlerden geçiyoruz. Bunu dost-düşman herkes ikrar ediyor. Bununla birlikte Abdullah Öcalan'ın konuşmalarında bence en dikkat çekici olan şey, kendisine ve kararlarına yaptığı vurguydu. "Tarihi" vurgusu ve amacına ulaşan mücadeleden bahsetti Öcalan. Türk solcusunun en büyük zaaflarındandır; bir şekilde tarihe geçmek ve tarihi şekillendirenlerden olmak gibi bir emeli vardır solcumuzun. Gerçi bize mahsustur desek isabet etmiş olmayız, dünyada da örnekleri vardır. Örneğin Stalin kendisini insanlık tarihinin en büyük yol göstericisi ilan etmişti. Lakin bizim solcularımız da bu hastalık had safhadadır. Bu zaaf, ölümsüzlüğe inanmayanların ölüm karşısında bulabildikleri bir avuntu sebebiyledir. Bir şekilde tarihe adını yazdırarak yad edilir olmak ve bu şekilde ölüm sonrasında var kalabilmek talebidir bu zaafı neticelendiren. Sanki kendilerine bir fayda edecekmiş gibi dünyada bir nam ve nişan bırakmaya büyük bir hevesleri vardır. Antik Yunan'da da benzer şeyler görürsünüz. Bir kahramanın en büyük hedefi, kendisi hakkında yazılacak destanlara, şiirlere konu olmaktır. Cesedi mumyalatarak baki kalabileceğine inananlar böyle şeyler yaparlar. Oysa her inanan için ceset yabanlık elbiseden farksız bir şeydir. Her neyse, geçelim bu bahsi. Öcalan'ın konuşmasını dinlerken aklıma bunlar geldi ve bu adamın peşi sıra ölüme gidenleri, haklarında edilecek birkaç övgü dolu sözcüğü kendileri için bir teselli, bir ödül olarak görenlerin halini düşündüm. Allah, Allahsız bırakmasın. Allahsız kalan kişinin akıbeti, en ortadaki vidası çıkmış lastik gibi sekiz çize çize gidiverip de, bir yerden sonra dingilinden kurtulup bir yerlere fırlayıvermektir. Kendisi için de çevresi için de zarar. İşte bu fırlamışlığın bedelini ödedik yıllarca. Şimdi dönüp de "Taceddin, 11 Temmuz'da PKK silah bırakıyor sen böyle şeylerden bahsediyorsun. Yeri mi babacığım?" diye soracak olanlarınız olacaktır. Bu soruyu hiç küçümsemem aksine böyle soruların anlamını görürüm; lakin benim söylediklerimin de bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Nasıl bir zemin üzerinde neşv-ü nema buldu PKK, hangi gübrelerle semirdi, hangi sularla sulandı bu cehennem zakkumu biraz olsun kafa yormazsak, karşımıza daha çok PKK çıkar. Birinin kökünü kuruturken bir başka musibete duçar oluveririz. Seninki tarihe geçecek, büyük teorisyenlerden, pratisyenlerden birisi olarak zikredilecek diye, çoluk çocuğu bu memleketin heba olur, anaları ağlar, babaları evlatlarını kabre koyar; kimisi de mapus yolu gözler yıllarca. Birileri hâlâ dindar nesil-kindar nesil diye dalga geçe dursun, anlamını bulmuş hayatlar ve anlam kazanmış bir ölüm tasavvuru bizleri istikbaldeki sıkıntılardan kurtaracak. Buna gayret etmeli. Gerisi kendiliğinden gelir.
14 Temmuz 2025 Pazartesi
Peki siz neredesiniz?
B.
Orijinal adı "Where's Wally" idi, Amerika ve Kanada'da Waldo, Almanya'da Walter, Fransa'da Charlie... Türkçeye "Ali nerede?" diye çevrildi. Ülkemizde pek de büyük ilgi görmedi. İsmet Özel'in "Waldo sen neden burada değilsin?" isimli kitabı sayesinde bu çizgi seriden haberi olmayan kitleler bu cümleyi başka bir surette de olsa duymuş oldu. Bir bütün içinde aranıp da bulunamayan bir kimse için kullanılır. "Waldo, where are you?" Waldo sen neredesin?...
Cumhurbaşkanı Erdoğan Kızılcahamam'da yaptığı konuşmada "Biz AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik" dedi ya, HDP barajı aştı diye havaya ziplayan Özgür Özel'in, bu başarıyı kutlamak için Çanakkale'de şükür pilavı dağıtan Ülgür Gökhan'ın kitlesi ilginç bir biçimde milliyetçi olmaya karar verdi, DEM Parti'yi nameşru aktör ilan etmeye başladı. Başımız döndü doğrusu, istedikleri ve istemedikleri konusunda bu kadar mütereddit, kafası karışık bir kitleye daha rastlamak oldukça zor. "E daha düne kadar DEM'e siz de nameşru muamelesi yapıyordunuz. Siz çok mu tutarlısınız yani?" diyecek şimdi birkaç akıldanesi. İlk akla gelecek, sokaktaki çocuğun avuntusu bir tenkid bu. Evet ya, oldukça tutarlıyız. "Silahla ve silahlı örgütle aranıza mesafe koyun, sırtınızı YPG'ye, YPJ'ye, YRK'ye dayamayın, siyasetin sınırları içinde kalın. Süreçlerin doğal paydaşı haline gelin" dedik hep. Şimdi silahlar yakılırken, örgüt kendi fesih kongresini yapmışken oluşan bu memnuniyetsizliği anlayabilmemiz mümkün değil. Gerçi bu duruma alışkınız. Dini bir cemaat zannettikleri FETÖ'ye canhıraş biçimde karşı çıkarken Amerika'nın operasyon elemanı olduğunu gördükleri anda desteklemeye başlamalarından şerbetliyiz. PKK terörün son bulmasına hoplaya zıplaya taraf olmamaları bizi maalesef şaşırtmıyor. Erdoğan "bu yolu beraber yürümeye karar verdik" dedikten sonra hayretle "DEM'in orada ne işi var?" diye sorup duran anlara soracağımız tek bir soru var aslında: siz neden burada değilsiniz? Neden Erdoğan AK PARTİ, MHP, CHP, İYİ PARTİ, DEM PARTİ... diye uzun bir liste saymadı, saymadı? 40 küsür yıldır ödediğimiz faturaları yeniden ödememeye matuf bir hareketin bir ucundan da ne diye siz tutmadınız? Toplumun size teveccüh eden kısmını bu konuda niye heyecanlandırmadınız, konsantre etmediniz? Bu başarıda niye pay sahibi olmadınız? Cumhurbaşkanının " işsiz kalacaklar" dediklerinden misiniz, yoksa onlarla bir müşterekliğiniz mi var? Şüpheci olmak iyidir. Her grubun, her hareketin içinde tedbirli, şüpheci, garantici kimselerin bulunması bir sigortadır. Kamuoyunda yükselen birtakım şüpheci itirazlarla bu bakımdan kıymetli görüyorum. Fakat bu heyecansızlık, bu yorganının derdindelik, bu "şimdi biz reaksiyon vereceğiz acaba?" şaşkınlığını alçakça buluyorum. Ve hep aynı soru geliyor bu cümleden aklıma: arkadaş, bu hengamede siz neredesiniz?
17 Temmuz 2025 Perşembe
Bitmeyen 16 Temmuz
B.
15 Temmuz'un sene-i devriyesinde o gün yaşananları yeniden hatırladık. Unutmuş muyduk? Hayır! Fakat savunma mekanizması insanın sürekli aynı hatıralarla yaşamasına mani oluyor. Dönemsel olarak dahi olsa unutmak, unutabilmek büyük nimet. Bakmayın şu günlerde özgürlükten, demokrasiden, baskıdan, diktatörlükten vurduklarına; yeniden hatırımıza geldi bu soytarıların 15 Temmuz gecesi tankları alkışladıkları, postala serfürû ettikleri. "Evinizde durun çıkmayın sakın" tweetleri atan işbirlikçilerin şu günlerde bizlere demokrasi dersi vermeye kalktığı günleri yaşıyoruz. Allah bana Erdoğan'dan başkasına rey vermeyi nasip etmedi. Ak Parti kuruldu kurulalı hep bu partiye oy verdim ben. Fakat 2023 seçimleri öncesinde bir şey söyledim: "oyumu yine Erdoğan'a vereceğim şüphe yok; fakat yarın gidip Doğu Perinçek'in adaylığı için imza vereceğim. zira bugün Türkiye'de hala bağımsız seçimler yapabiliyorsak, 15 Temmuz gecesi direnenler sayesindedir. O gece tankların arasından geçip, Bakırköy belediye başkanının evine giden ve sabaha kadar ayaklarında pofuduk terlikler ile oturan Kemal Kılıçdaroğlu bir seçimde aday olsun, o gecenin direnenlerinden Doğu Perinçek arzu ettiği halde aday olamasın. Hepimiz için züldür bu" demiştim. Şimdi aradan geçen dokuz yılda bitleri kanlanmışcasına bizlere yeniden norm dayatır hale gelmelerine bakıyorum ve "kabahat bir parça da bizde" diyorum. Edirne Belediye başkanı olacak Recep Gürkan denilen adamın burnundan fitil fitil getirilmedi i o salladığı kadeh, üstüne bir de bir sonraki seçimde aday yapıldı ya; bugün "Manavgat iradesine sahip çıkıyor" diye baklava kutusunu müdafaa etmek için karşına çıkabiliyorlar. Sanki gayri metluv bir anlaşma yaptık bunlarla. Yedikleri her halt yanlarına kalacakmış ve hiçbirimiz ağzımızı açıp bir şey söylemeyecekmişiz. Devletin kurumlarının soruşturmasından, kontrolünden azadelermiş gibi. Yaşanan her şey aslında nasıl da birbirine bağlı, birbirini neticelendiriyor. O tankları alkışlayanlar eds kameralardan tespit edilip de darbecilikle yargılanmadılar ya, daha da şımardılar. Kemal Kılıçdaroğlu'na "sen 15 Temmuz gecesi aday olabilme hakkını kaybettin efendi" denmedi ya, Özgür Özel bizi bugün Tahrir meydanıyla tehdit etmeye başladı. Gece meşruiyetini yitirenler hala meşru aktörler gibi tepemizde davul çalabiliyorlar ya, yaşadığımız bu gürültü o da davul sesidir. Her şey nasıl da birbirini neticelendiriyor, birbirine sebep oluyor, birbirinden besleniyor. Şimdi geriye dönüp bakıyorum, Turgay Güler'in bir cümlesinin ne kadar anlamlı olduğunu görüyorum: "15 Temmuz bitti, biz dokuz yıldır 16 Temmuz'u yaşıyoruz"
21 Temmuz 2025 Pazartesi
Bir hikayenin sonu
B.
Böyle gözüküyor ki bundan sonraki süreçte Türkiye, bazılarının geride kaldığını iddia ettiği kimlik gerilimleri üzerinden yeni bir süreç yaşayacak. Kılıçdaroğlu'nun tövbe-nedamet-helalleşme sürecinin hakiki bir süreç olmadığını o günlerde dile getirmiştik; kötü insan denmişti bize. Oysa büründükleri postun yalnızca dönemsel, politik ihtiyaçları sebebiyle bürünülen bir post olduğu aşikardı. Şu sıralar imam hatipler, müftü oğlu olmak, hafız olmak, başörtülü kız gibi saçma sapan tasnifler üzerinden yeni bir gerilim hattı oluşturuluyor. Yeni dediğime bakmayın esasen şerbetliyiz. Buna mukabil Özgür Özel ilginç biçimde son dönemde Alevi yurttaşlarımıza göz kırpıyor, Sabahat Akkiraz benzeri açıklamalar yapıyor, bir dönem kapanırken bir başka dönem açılacakmış gibi bir hava estiriliyor. Estağfurullah sanki aynı başlık altında zikredilebilirmiş gibi, pKK'nın silah bırakma sürecinde Alevi vatandaşlarımıza da benzer müzakere süreçleri açılsın isteyenlere denk geliyoruz. Kimlik üzerinden sürdürülen bu karmaşanın elbette bir kazanan olmaz, kaybedeni Türkiye olur, suni kavgalar yerlerini gerçek kavgalara bırakır. Peki mevcut CHP yönetiminin bu hat üzerinden siyaset kurma çabasını ne ile izah edebiliriz? Daha önce de yazmıştım, CHP içinde siyaset yapan herhangi bir kimsenin şu anda söylediği hiçbir söz Türkiye siyasetine yenilik değildir, dünya siyasetine yönelik değildir, Türk toplumuna bir şey söylüyor değildir bu kimse; aksine mevcut konjonktürde yegane hedefi parti içi siyasete yönelik mesajlar vermektir. Özgür Özel Parti içi konsolidasyonu sağlarken bir yandan da kendince gerilimli bir hat oluşturarak 15 Eylül'de çıkacak karar sonrası cephe tahkim etmeye çalışıyor. Hepimiz her şeyin farkındayız oysa, kurultayın son derece şaibeli gözüktüğü herkesin malumu, ayyuka çıkmış yolsuzluklarla yüzleşen hukukun hukuksuz bir şey yapmadığını en az onlar da bizim kadar iyi biliyor. "Burası bizim muhtariyet alanımız, dilediğimiz kadar yapar dilediğimiz kadar katar-karıştırırız" diyen bir kimsenin şımarıklığı kadar tahammül edilmez çok az şey vardır. Şimdi bu kavga bildiğimiz enstrümanlarla, eski gerilimlerle sürdürüleceğe benziyor. FETÖ artıkları hariç CHP içinde siyaseten kendini bir alan bulabileceğine inanan hiçbir dindar- muhafazakâra yer yok artık. Onlar ne mi yapacak? Bir süre daha yaranmaya çalışacaklar kendilerince, sonra işittikleri hakaretler tahammül edilemez bir seviyeye ulaşınca bir kısmı dönüşecek, bir kısmı ise kaçıp gidecek. CHP içinde kendileri olarak siyaset yapmayı başaramayacaklar. Bu hikaye bu kadar.
24 Temmuz 2025 Perşembe
Güvenlikçi denilen demokrasi
B.
"Ak Parti ve MHP'den oluşan Cumhur İttifakı'nın ruhu güvenlikçi politikaları incelemektedir ve bu güvenlikçi politikalar Türkiye'de demokrasiyi, insan haklarını, azınlıkları, Kürtleri, Alevileri baskılar, yaşam alanlarını daraltır, nefes alamaz hale getirir..." saçma sapan uzun bir liste dinledik durduk geçtiğimiz birkaç yılda. Suret-i haktan görünmek isteyenler en olmadı şöyle dediler: " efendim AK PARTİ aslında ilk kurulduğunda doğru politikalar ortaya koymuş, liberal atılımlara imza atmış, demokrasi ve insan hakları noktasında önemli hizmetler yapmıştı fakat MHP ile yan yana gelince 15 Temmuz sonrası başka bir partiye dönüştü. Biz ak Parti'nin fabrika ayarlarına değil MHP ile yanyana geldikten sonra dönüştüğü şeye karşıyız". Duy da inanma. O vakitler de başka türlü itirazlar, iftiralar, saçma sapan yorumları dinliyorduk. "Ülkeyi Amerika'ya sattınız" diğerleri vitrindeydi o aralar, sonra onları indirdiler Amerikancı talepleri dillendirerek diktatörlükten, demokrasiden bahsettiler. Fakat illaki hep aynı çevreler yer aldı bu kampanyada, sadece vitrin yüzleri değişti. Şimdi geriye dönüp baktığımızda bir hakikatle karşılaşıyoruz: Devlet Bahçeli en ağır hakaretleri ve tenkitleri göze alarak bir süreç başlatıyor, Şırnak'ta bir bulvara adı veriliyor, PKK kendini feshediyor, cumhurbaşkanı yardımcılarından birisinin Kürt diğerinin Alevi olmasını öneriyor... bakın bu süreçlerden yahut tekliflerden hiçbirisini doğrudur yahut yanlıştır diye tartışmıyorum; "güvenlikçi politikalar bunları ezmektedir" dedikleri toplum kesimlerine yönelik yaklaşımından bahsediyorum sadece Cumhur İttifakı bileşenlerinin. Öte yandan IDEF 2025 dünyanın önde gelen savunma sanayi fuarlarından biri haline geliyor, Türkiye'yi Savunma Sanayii, özellikle özel sektörün katkılarıyla dünyanın dört bir yanına ihracat yapar hale geliyor, bir zamanlar Leopar tanklarında ortaya koydukları politik blokajı Euro Fighter'da ortaya koyan devletler satışa onay veriyor, Türkiye Savunma Sanayii ile hiçbir zaman olmadığı kadar ön plana çıkıyor... hatta öyle bir şey ki BAYKAR'dan sonra ARCA firması da İtalya'nın en büyük savunma sanayi fabrikalarından birini satın alarak Avrupa Pazarı'na daha güçlü şekilde hitap ediyor, Estonya'da fabrika kuruyor, Türkiye Gazetesi'nin manşet ile söyleyelim " Çorum'da leblebi üretir gibi mühimmat üretiyor". Türkiye güvenlikçi politikalar diye tezyif ettikleri şey sayesinde demokrasiyi, eşit yurttaşlığı, insan haklarını güçlendiriyor.
Şimdi dönüp bakıyoruz bu güvenlikçi politikalar diye sızlandıkları şey neye tekabül ediyormuş diye, doksanlı yılların zayıf düşmüş devlet aygıtının yeniden ayağa kaldırılması, terörle mücadele, bölgesel güç olma vizyonuna tekabül ediyormuş. peki bundan rahatsız olanların talebi neymiş? küreselci politikaların borazanlığını yaptıkları için en temel tezlerinin boşa çıkmasıymış. günümüzde pkk'nın silah bırakma sürecine karşı çıktıklarını, hadi biraz daha yumuşak söyleyelim, destek vermediklerini gördükçe anlıyoruz ki bunların derdi demokrasi, insan hakları, azınlıklar, çoğunluklar ve dillerine pelesenk ettikleri onca şey değil, küreselci siyasetin borazanlığını yapmakmış. anladınız mı güvenlikçilik neymiş?
28 Temmuz 2025 Pazartesi
Yangın ve boşboğazlık
B.
MHP Keles İlçe Başkanı Tuncay Orhan... Kozbudaklar köyünden bir ormancı. Dostumdur, Kahramanmaraş'ta fakire fukaraya el uzatmak için çırpınan bir kahramandır. Kozbudaklar yörükleriyle ormanda yangınına karşı mücadele ediyordu dün; kesim yapıyor, yangının kontrol alınması için gayret sarf ediyordu. O hengamede açtı telefonumu, ne de olsa dost. "Dua edelim yağmur yağsın yoksa memlekette ağaç kalmayacak" dedi. Fazla da konuşamadık zaten, derdi başından aşkındı. Karabük'teki dostları aradım, hepsi seferber olmuş koşuşturuyordu. Her deprem, yangın, kaza, afet dönemine şöyle bir bakıyorum, kendi canı haricinde başkalarına fayda edeyim diye koşuşturanlar hep aynı. Bir de bu hengamede saçma sapan şeylerle uğraşan, tivit atan, emirler yağdıran ne idüğü belirsiz tipler var. Bezdim, kaçtım dünyalarından. Mala-davara faydası olmayan nice hodendiş, beş para etmez faydasızlıkları yetmezmiş gibi bir de ayak bağı olmuyor mu? Help diyenler, onca faydasızlıkları arasında mücadeleyi beğenmeyenler, yangın şehitlerini malzeme edenler...Tahammül edilesi şey değil.
Zaafları Haddi Aşmış
Mustafa Kemal Çiçek'ten zaafları hakkında bir takım şeyler işitmiştim. Zaten işitmeye de gerek kalmadı biliyorsunuz, fatma Büyükkömürcü'nün iddiaları, gazeteci İklim Bayraktar'ın Habertürk televizyonunda yaptığı açıklamalar, internete düşen telefon kayıtları Muharrem İnce'nin nasıl bir ruh haline sahip olduğunu az çok ortaya koyuyor. Ahlaki durum hakkında da hepimizin bir kanaati var İnce'nin. Bir yola çıkardığı ve türlü masraflara sokarak parti çalışmalarına dahil ettiği memleket partililerin de var, bir vakitler ağzına ne gelirse söylediği CHP'lilerinin de. Tatanka isimli şiir kitabına bakarsanız, örneğin "karışık bir şiir"i okursanız hiç tanımadığınız halde siz bir kanaat edinebilirsiniz. Elbette bizi Ülkü Hanım kadar alakadar etmez. Bizi alakadar eden, Bakan Abdülkadir Uraloğlu'na hakaret etmesi. Ne hakareti? Düpedüz küfür ediyor. Alkol etkisiyle mi, genel ahlaki durumuna göre mi yazdı bilmem, vekilince adresinden "Mahalle yanarken saçını tarayanlarda bugün" yazmış. Arda sözün gerisini zannederim pek çoğunuz biliyorsunuz. Bilmeyenlerin de gözünü, kulağını bi kirletmeyelim. Ne vekile yakışır, ne ince insana. Ancak Muharrem İnce'ye yakışır.
Kibrit'e Gerek Var mı?
Yalova'nın Armutlu ilçesindeyim. Sıcaktan bunalıp Armutlu rüzgar güllerinin civarına çıktım. Sağım çam ormanı, solum çam ormanı. Bir çamın gölgesindeyim. Ayaklarımın altı cam kırığı, önüm çöplük. Bira şişeleri, plastik artıklar, poşetler, gazete kağıtları, peçeteler; hepsi kuru çalılar arasında... Rüzgar müthiş. Kibrit çakmaya gerek yok, bir kıvılcımı alev haline getirecek şartlar mevcut. Ziftleneceğim diye bu hıyanet affedilir şey mi?
31 Temmuz 2025 Perşembe
Dilan Çıtak'ın babası da Kültür Bakanı olmak istemişti
B.
Bodrum'da polisin üzerine araç süren Dilan Çıtak'ı hayretle izledik. Daha doğrusu muhtemelen siz hayretle izlemişsinizdir ben hiç şaşırmadım. Hayır, bir süre gördüğüm için değil; 2-3 sene evvel benzer bir şey benim de başıma geldiği için. Haber Global kanalında bir programa davetliydim, sık sık gittiğimiz bir kanaldı. Televizyon programlarını iştirak edenler bilirler, bir konuk odası vardır, program başlayana kadar katılımcılar orada otururlar, izzet-ikram çay kahve takdim edilir, katılımcılar hangi görüşten olursa olsun orada ahbapça sohbet ederler ve fikir teatisinde bulunurlar. Adet olduğu üzere konuk odasına gittim kapıyı açmamla içeriden bağırış çağrı yükseldi. Hakaretin bini bir para. Ne olduğunu anlamadım çıktım dışarı. Birazdan iki kadın çıktı gayet öfkeli tavırlarla üzerime yürüyen, birazdan tanımadığım kıvırcık saçlı bir kadın çıktı sonradan İbrahim Tatlıses'in kızı olduğunu öğrendiğim Dilan Çıtak... Bir yandan öfkeyle üzerime yürüyüp hakaret ederken bir yandan abuk sabuk şeyler söylüyor; ne olduğunu anlamadım doğrusu. Her zamanki gibi nazik ve mahcup. "Hocam lütfen kusura bakmayın sizi şöyle alalım" dediler. Alın tabii ha bizim de biz az evvel ne yaşadık hiç anlamadım dedim. Efendim, Dilan hanım Buket Aydın hanımın konuğu olacakmış bizden evvelki programda ve katiyen soyunma odasında soyunmak istememiş konuk odasında soyunurum ben demiş. Nazlıyla, kaprisiyle, ekstra talepleri ile de çocukları bezdirmiş. Sizin anlayacağınız anlamsız bir şımarıklık ve teamül bilmez tutum. Herkeste bir gitse de kurtulsak havası. Ahlat ağacından armut yetişmemiş sizin anlayacağınız. 90'larlarda İbo Show isimli yüzkarası programı hepiniz hatırlarsınız. Rakıların içildiği, sigaraların tüttürüldüğü garip bir şeydi. Olur şey var olmaz şey var diyen yoktu. Böyle bir ortamda büyümüş Dilan. Önüne gelene dilediği gibi davranabileceğini zannediyor. Videoda da gördüğünüz gibi çok sıkışınca ben İbrahim Tatlıses'in kızıyım diyor. Konuk odasında soyunurum, emniyet şeridinde giderim, polis durdurunca durmam, çok sıkışırsam babamın adını veririm. Elbette hak bilmekle alakalı bir şey fakat İbrahim Tatlıses'in bir konuşması geldikçe hatırıma olayın garip tarafı sindirilebilir hale geliyor. Sanatçıların sorunlarından bahsedilen bir mecliste "yapmıyorlar ki kardeşim Kültür Bakanı bizi, hepsini çözelim" demişti. Birkaç defa Ak Parti'den milletvekili adayı olmayı denemişti. Ne cüret? Gerçekten vekil olabileceğini hatta Kültür Bakanı olması gerektiğini düşünüyordu. Bakın altını çizelim "Kültür Bakanı" olmak istedi İbrahim Tatlıses. Düşünebiliyor musunuz Dilan Çıtak ne olurdu babası bırakın Kültür Bakanı olmayı, siyasetin herhangi bir başka mecraında yer alsaydı? Ünlülerin, zenginlerin, züppelerin, tanıdığı çok olanların imtiyazlı olduğu bir ülke olmasın Türkiye diye mücadele ettik hep. Torpil kovalamayı ayıp gördük, görgüsüzlerle aramızda bir müşteri olmasına rıza göstermedik. Dilan Çıtaklar polisimize terbiyesizlik yapsın diye demokratikleşme mücadelesi verilmedi bu ülkede. Başına çalası sosyal medyasında yayın yapıp sonra da polisi çırak çıkarsın diye İbrahim Tatlıses'in kızı, şeffaf devlet hülyaları görmedik hiçbirimiz. Hele polisimiz, mesai şartları son derece ağır, ortalama memur maaşıyla can siperane çalışan polisimiz görgüsüzlerin görgüsüz çocukları tarafından pai mâl edilsin diye kendilerini paralamıyor. Adını koymalı, daha sert, daha caydırıcı yasalara ihtiyacımız var. Kolluk kuvvetlerinin elini güçlendirmeye ve hizmetlerini böyle saçma sapan manilere takılmadan yapmalarına hizmet edecek yaptırımlara ihtiyacımız var. Yoksa Dilan gider filan gelir, Çıtak gider pıtak gelir.
4 Ağustos 2025 Pazartesi
Batıdaki İsrail kritikleri üzerine
B.
Son dönemlerde özellikle batı toplumlarında yükselen İsrail kritiği, Fransa-İngiltere-Kanada'nın Filistini tanıyacaklarını ifade etmeleri; hatta Almanya Başbakanı Friedrich Merz'in dayı gaz ile ilgili bir şeyler yapılması gerektiğine yönelik söylemleri bizleri daha şüpheci kılmalı. İspanya, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya sahillerinde İsrailli turistlere yönelik protestolar, batı sokaklarında her geçen gün artan İsrail mallarına yönelik dışlayıcı tutum bir süre öncesine kadar hayal edilmesi mümkün olmayan şeylerdi. Peki batının İsrailliler başta olmak üzere İsrail taraftarları için bu kadar konforsuz bir hale gelmesinin insani gerekçeler dışında bir izahı olamaz mı? Evet, daha evvelden de dile getirdik; günümüz siyasetçilerinin tarihin doğru tarafında yer almak gibi bir kaygısı vardır ve yarın bir gün kınanmaktan ölesiye korkarlar. Buna mukabil İsrail'in ortaya koyduğu vahşete ses çıkarma konusunda hiçbir zaman doğru adım atmadıklarını ve ağız birliği yaparak İsrail'in yanında durduklarını hatırlarsak bunun yeterli izah olmadığını görürüz. Batının Yahudiler ve İsrail taraftarları için konforsuz bir yer haline gelmesinin bence tek bir izahı olabilir. 77 yıldır İsrail'e göç etmeyi düşünmeyen ve batıda bir şekilde yaşamayı sürdüren Yahudilerin bir kısmının daha İsrail'e göç etmesini sağlamak. Zamanında Stalin İsrail'in kurulmasını desteklemiş ancak sonrasında doktorlar komplosu ve Yahudilere karşı septik tutumuyla Sovyetler Birliği'nin Yahudiler açısından yaşanmaz kılmıştı. Rusya'da yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmının bu sebeple İsrail'e göç ettiklerini unutmayalım. İkinci Dünya Savaşı öncesi ortamın Yahudiler açısından son derece konforsuz hatta tehlikeli bir ortam olduğunu da hesaba katmalıyız. Hal böyle olunca önemli oranda Aşkenaz Yahudisi İsrail'e göç etmekten başka bir çözüm bulamamıştı. 14 Mayıs 1948 tarihinde ilan edilen devletin şu ifadeyle varlık beyanında bulunduğunu hatırlayalım: "Bu nedenle, İsrail topraklarında Yahudi halkının doğal ve tarihsel hakkına dayanarak, Yahudi halkı adına, bu ülkenin bağımsız bir Yahudi devleti olan İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan ediyoruz". Buna mukabil 2018 yılında Knesset Yahudi ulus devleti yasasını kabul ederek İsrail'in yalnızca Yahudiler için bir ulus devlet olduğunu ve bütün Yahudilere ait olduğunu beyan etmişti. Kudüs'ün başkenti ilan edilmesi, Gazze ve Batı Şeria'nın ilhak edilmesi talepleri ortaya koymaktadır ki, İsrail işgali büyütecek ve işgal ettiği bölgeleri yeni Yahudilerin iskan edilmesini amaçlayacak. Bu sebeple batı toplumlarında yaşanan gelişmelerin İsrail'in makro planlarına ait gelişmeler olduğunu düşünmek hiç de komplo teorisi sayılmaz, aksine talep edilen şeyin "Yahudilere ait ve tüm Yahudilerin yaşaması gereken bir ülke" olduğu düşünüldüğünde batık ama oyunda yükselen seslerin insani talepler dışında şeyler olduğu gerçeği ortaya çıkar.
7 Ağustos 2025 Perşembe
Başörtüsüyle cezalandırmak
B.
Hatırlarsınız 90'larda Türkiye televizyonlarında ilginç figürler vardı. "İslamcı yazar İsmail Nacar" bunlar arasında en ilginç olanlardan biriydi. Ne ne dediği belliydi ne ne idüğü. Dönemin ruhuna uygun, 28 Şubat'ın talep ettiği figürlerden biriydi. Bir süredir başka ilginç figürlerle karşılaşır hale geldik, sanki sizin-bizim için takıyormuş gibi başörtüsüyle bizi döven; başörtüsü takmasıyla bizleri ödüllendirdiğini, çıkarmakla ise hepimizi cezalandırdığını zanneden tipler türedi. Açık söyleyeyim, kendilerini zerre kadar tanımıyorum; 28 Şubat'a ne kadar gerekli idiyse bu dehre o kadar gerekli tipler oldukları için ilgi çekiyorlar. Vallahi şimdi unuttuğum adını ilk defa duymuştum, yolda görsem tanımam; bir söz etmiş, her gün onlarca divan eden benzerlerini duyduğumuz sözlerden biri " efendim ben Allah'la bir anlaşma yaptım, bir gün bu ülkede baş kapatmak mecburi hale gelirse ben başımı açacağım" demiş. Sanırsın kavm-i Musa'dandır, göklerden de bir karar gelmiş ve demiş ki "ey kulum madem sen böyle bir şart koşuyorsun ben de bunu kabul ettim". Evvela başını açmış-kapamış zerre kadar umurumuzda olmamalı. Bireysel karardır. Ve fakat bunu kendi şahsi tercihi Dairesi'nde tutmak da bu kadının elindedir. Sanki hepimizin meselesiymiş gibi bir beyanatta bulunması bir garabet, bu beyana mal bulmuş mağribi gibi basının taarruz etmesi bir başka garabet. Bu devrin böylelerine ihtiyacı var görülen ve anlaşılan. Birdenbire kerameti kendinden menkul bir kimse, hikmeti kendince malum bir söz ediyor ve ilgili ilgisiz herkes bununla alakadar oluveriyor. Allah aşkına takacaksanız takın çıkaracaksınız çıkarın şunu. Ne bizim için takıyorsunuz ne de bize rağmen çıkarıyorsunuz başınızdakini. Başınızı örtmeniz bizi ödüllendirmediği gibi çıkarmanız da bizim için bir ceza anlamına gelmiyor. İnanın bizler için hiç de zannettiğiniz kadar önemli değilsiniz. Durum böyleyken neden taktım-çıkardım diye tepemizde davul çalıyorsunuz? Bize ne? Sizden, sizin bizce değersiz fikirlerinizden, başınızdakinden, kadehinizdekinden bize ne? Farkında mısınız, biteviye bizler tarafından önemsenmeye çalışarak geçiyor ömrünüz. Bu devre, devrana çok gerekli olduğunuz için ilgi çekiyorsunuz sadece. Yarın bir daha kimsenin umurunda olmayacaksınız. Hepsi bu.
11 Ağustos 2025 Pazartesi
Müşterek Türkçesiz Olmaz
B.
Son büyük klasik sosyolog kabul edilen Norbert Elias, tarihin bir döneminde zirvede olan milletlerin düşüş sonrası yeniden millet şuuruna sahip olabilmelerini sosyal bağları mümkün kılan bir takım kurumlara bağlar. Bir dönem denizlere hükmeden Hollandalıların, Portekizlilerin, İspanyolların düşüşü ve önemsiz devletler haline gelmeleri sonrası sadakatle muhafaza ettikleri bir takım kurumlar sayesinde ortak bir milletiz hissiyati geliştirmeyi başarmışlardır. Elias'ın bahsettiği kurumların başında hiç şüphesiz millet hissini verecek müşterek bir lisan gelir. Uzun süredir konuştuğumuz ve anlamakta güçlük çektiğimiz bir husustur, müşterek millet olabilme kabiliyetimizi mi yitiriyoruz acaba diye sorguluyoruz. Hepiniz farkındasınızdır, Türkiye'de toplumsal yarılmanın bir neticesi olarak birden fazla paralel lisan konuşulmakta. Bununla Kürtçeyi, Zazacayı, Arapçayı, Lazcayı vs. kastetmiyorum. Aksine Türkçe konuştuğunu iddia eden pek çok kimsenin, ait olduğu sosyal çevre, siyasal duruş, inanç, hayat pratikleri itibarıyla farklı kavramlarla konuştuğu ve hatta bazen birbirine zıt iki uçtan kimsenin konuşacak müşterek bir lisanı bulamayacak hale geldiği bir ortamdan bahsediyorum. Özellikle 80' lerde ve 90'larlarda yapılan sosyal bilim kitapları tercümeleri kendilerince elit bir dil yaratmaya çalışan dönem şaşkınlarının eseri saçma sapan bir dil ortaya koymuştu. Hala bu dönemde yapılmış herhangi bir tercümeyi okumakta zorlanırım. Son dönemlerde ise özellikle sosyal medyanın etkisiyle jenerasyonlar arasında büyük kopukluklar meydana getirecek farklı konuşma biçimlerinin yaygınlaştığını görüyoruz. Lisanına sahip çıkamayan milletlerin milleti olma özelliklerini yitirdiğini vurgularken önemli bir vazife ile de karşı karşıya geliyoruz. Özellikle ilk eğitim çağlarında gençleri anlamlı, anakronik olmayan fakat bir yandan da eski kuşaklardan koparmayacak derecede tutarlı bir dil ile eğitmeliyiz. Milli eğitim Bakanlığı'ndan yahut maarif modelinden bahisle söylüyor değilim bunları; ilk ve ortaöğretim imde çocuklara temel eserler sunacak ve kelime hazinelerini, muayenelerini geliştirecek metinler ve filmler hazırlamaktan bahsediyorum. Yoksa jenerasyonların bu kadar kısa süre içinde farklılaştı ve kopukluk yaşadığı bir dönemde çok sürmeyecek, millet olma özelliğimizi yitireceğiz. Hafazanallah.
14 Ağustos 2025 Perşembe
Ailesi olmayanın milleti olmaz
B.
Fiziki olarak zayıf bir kimsenin kendisini güçlü zannetmemesinde büyük bir mahsur yoktur. Bu kimse eğer iyi bir kimseyse daha güvenli yürür, taşıdığı endişeler azalır. Buna mukabil eğer kendisini fiziksel olarak olduğundan daha güçlü zanneden kimse eğer kötü bir kimseyse günü gelir başını taşa vurur, ya kafası kırılır yahut bu durumdan ibret alır. Buna karşın kendisini olduğundan daha arif, daha hikmetli, daha eğitimli zanneden insanların böyle zannetmelerinde büyük bir mahsuru olduğu açık. Çevrenize şöyle bir nazar edin, sosyal normlarımızın asla kaldırmayacağı birtakım şeyleri yapan insanların ellerinde hakikatte hiçbir anlam ifade etmeyen diplomalar olduğunu görürsünüz. Yani bir şekilde kendisini aslında sahip olduğu görgüden daha üstün bir görgüye sahip varsayan kimselerin aslında ne kadar görgüsüz olduğuna şahitlik etmişizdir pek çoğumuz. Hadiselere not verirken istatistiksel verileri her şeyin önüne koyan beyaz yakalı akıl durmadan bize aynı şeyi söylüyor: "efendim eğitim oranı yükseldikçe CHP oy alıyor" gibi bir saçmalık dillendirilip duruyor. Oysa diploma fetişizmi ile eğitimli olmak arasında doğrudan bir ilişki olmadığını her sağlıklı zihin kabul eder. Bir zamanlar memlekette asla olmaz dediğimiz şeylerin yaşandığını gördükçe asıl eksiğimizin müşterek değerler ve bu müşterek değerleri sahip kimseler olduğunu hepimiz fark ediyoruz. Yanında çocuğu olan bir adamla kavga etmeye utanan eski mahalle delikanlıları yerlerini yanında çocuğu olan adamı daha rahat dövebileceğini inanan diplomalı serserilere bıraktı. Bunun en önemli sebebi hakiki anlamda eğitimsiz olup bir yandan da diploması sayesinde hayatını çekip çevirecek hatta çevresine nizamat verecek normlar koymaya kendisini ehil gören diplomalı cahillerimizdir. Oysa bir toplumun genel geçer kuralları vardır ve bu sürekli değişecek ve dönüşecek bir yapboz değildir. Olacak şey bellidir, olmayacak şey de bellidir. Olması gereken ve asla olmaması gereken şeyler çok bellidir. Toplu taşımada ihtiyarlara yer verilir, karşında birisi otururken ona doğru bacak uzatılmaz. "İkisi açık öğretimden üç üniversite diplomam var" diyerek bu kabullere karşı savaş açamazsınız. Yoksa size görgüsüz derler.
Geçen yazımızda Norbert Elias'tan hareketle millet olma yolunda en önemli ihtiyaçlardan olan müşterek lisan mevzusuna değinmiştik. Bu yazımızda ise bizi millet kılması en muhtemel şeylerden olan ortak değerler ve bu değerleri oluşturan değerler silsilesinden bahsediyoruz. Bir dönemlerin ailede büyüyen ve aile fertleri ile kurduğu münasebetler sayesinde yol yordam öğrenen çocuklarının yerini piyano dersi verilen anaokullarına gönderilen çocukların alması ve burada kendilerine çok yüzeysel ve profesyonel seviyede değerler aktarımı yapılması bizi müşterek değerlerden arındırıyor. "Başkasının malına izinsiz alma" demek bir değer aktarımı değildir zira bu cihanşümul bir kabuldür. Buna karşın çocuğa "bir kimseye bir şeyi takdim ederken iki elinle ver ve buyurun lütfen de" demek bir değerler aktarımıdır zira bizi millet kılan ve dünyanın pek çok kültüründe olmayan bir değerimizi böylece aktarmış olursunuz. İşte karşımızdaki kel ve fodul güruh tam olarak bu eğitimden mahrumdur ve büyük oranda profesyonel kurumlar eliyle şekillendirilmiş karakterlerden oluşmaktadır. Bu sebeple "aile yılı değil, direniş yılı" gibi saçma sapan sloganların arkasından ukalalık yapmaktadır bir kısmı. Ailesi olmayanın milleti olmaz. İnanmayan aile terbiyesi görmemiş diplomalıların haline baksın.
18 Ağustos 2025 Pazartesi
Hayırlı işler
B.
Malumunuz, geçen hafta üniversite tercihleri yapılıyordu. Her yıl bu zamanlarda telefonumuz tanıdığımız-tanımadığımız dostlarımız yahut dostlarımızın dostları tarafından aranır, tercihle alakalı tavsiyelerimiz sorulur. Malatya'dan bir dostumuz aradı, kızı eşit ağırlıkta çok önemli bir puan almış, hukuk fakülteleri ile ilgili kanaatimi sormak istedi. Kendisini işin uzmanının ben olmadığımı, hukukçu dostlarımla istişare ettikten sonra kendisine kanaatimi bildirebileceğimi söyledim. Çok saygı duyduğum bir hukukçu dostumu aradım, yavrumuzun aldığı puanı ve hukuk fakülteleri ile ilgili ihtimalleri kendisine sordum. Sevgili dostum aynen şunları söyledi: "abi o çocuğa söyle, o kadar iyi bir puan aldıysa lütfen gitsin şu şu üniversitelerin işletme fakültesini yazsın. Hukukçuluğun ayağı düştüğü bir memlekette kendisine de puanına da yazık etmesin. Biz henüz üniversitede okurken hukuk fakültesinde okuduğumuzu bilen konu komşu heyecanlanır ' sayın Savcım hoş geldin' yollu şaka yaparlardı. Şimdi avukatım diye gezenler sosyal medya figüründen başka bir şey değil. Ne eski itibarı ne de eski havası var hukukçuluğun". Bendeniz üstüme düşen vazifeyi yerine getirip aldığım cevabı Malatya'daki ahbaplarıma ilettim.
Ak Parti Genel Sekreteri Eyüp Kadri İnan'ın dün attığı tweeti okumayanlara okumalarını tavsiye ederim. Cem Duman ismindeki bir avukat üzerinden ayyuka çıkan ve son dönemde giderek yaygınlaşan "Beştepe'de şöyle esaslı tanıdıklarım var, böyle muteberimdir" şeklindeki kepazeliğe en sert şekilde tepki gösterdi İnan. Daha önce de değinmiştik bu hadiseye; en çok tanıdığı oğlanın en güçlü ve haklı olduğunu zannettiği bir ülkede yaşıyoruz. Avukatların sermayesi hukuk bilgileri, birikimleri değil, sağa sola çaktıkları selamların dönüşü ile ilgili kamuoyuna yaydıkları imaj. Geçen hafta gündemi sallayan Rezan Epözdemir hadisesi de cem duman hadisesi de bu ve buna benzer denk geldiğimiz pek çok avukatlık kepazeliği de "insan ilişkilerim çok iyidir, her yerde abim-kardeşim vardır" sakilliğinden neş'et ediyor. Tanidigi olanların araçlarına çakar taktırdığı, ocakçıyı tanıyanın çayı demli içtiği, okulun müdürünü tanıyan çocuğuna ekstra imtiyazlar kopardığı bir ülkede yaşamak istemiyorsak eğer; bu avukatlardan da, yaygınlaşmasındaki en büyük pay sahibi avukatlar olan bu iğrenç kültürden de kurtulmamız gerekiyor. Bir başka hukukçu dostumun konu hakkındaki bir yorumunu aktararak bitireyim: " Hukuk camiası öyle çok da büyük bir camia değil. Herkes birbirini ya direkt yahut en fazla bir vesileyle dolaylı olarak tanır. Daha hukuk fakültesi birinci sınıfta Hindistan'dakinden daha sert bir kast sistemine dahil olacaklarına ikna edilir öğrenciler. Hak edilmiş kazançtan ziyade hak edilmemiş kazanç ile Semir ihtimalini de gayet doğal bir şey olarak karşılayan hukukçuların var olması, dahil olduğu kastın kendisine böyle bir hak verdiğine olan inanca sebebiyledir. Yoksa hiç kimse haramzade olarak başlamaz bu işlere; lakin süreç içinde herkes her şeye ikna olur. Mason locasına girmiş gibi ilginç çevrelere girersiniz ve bu çevre sizi Meşrebince şekillendirir. Neyi bilip neyi bilmediğinizin çok da önemi yoktur, önemli olan kimi tanıyıp kimi tanımadığınızdır." Biz faniler ne diyelim? Hayırlı işler
Türkiye tarihsel rolünü oynadı
B.
Önemli bir bölgesel güç olan Türkiye'nin küresel güce dönüşme perspektifinin en önemli şartlarından birisi artık çoktan tıkanmış olan uluslararası sistemin sorun çözücü aktörlerden biri haline gelmesidir. Bu rolü özellikle Afrika'da ve Ortadoğu'da devletler ve kabileler arasındaki sorunların çözümüne sağladığı katkıyla gayet iyi bir biçimde oynuyor Türkiye. Mevlüt Çavuşoğlu'ndan Hakan Fidan'a uzanan çizgide Türk dış politikasında bu noktada herhangi bir sapma yok; aksine Erdoğan'ın uluslararası siyasetinin tutarlı şekilde sürdürüldüğü ortada. Ukrayna krizinin ilk günlerinden, içeriden yükselen muteriz baskılara rağmen Türkiye her iki ülke arasında köprü olabilmeyi başaran yegane ülke olarak karşımıza çıktı. Hatırlanacaktır, birinci tahıl koridoru Türkiye'nin önemli başarısı olarak tarihe geçti. Ancak özellikle Avrupa devletlerinin tahıl koridorunu suiistimal etmeleri üzerine Rusya'nın ortaya koyduğu sert tutum da hatırımızın bir köşesinde kalsın. Amerikan Başkanı Trump'ın Zengezur Koridoru'na Trump koridoru adını vermesi ve sorunu sanki kendisi çözmüş gibi bir tutum takınması, Türkiye'nin ise asıl amaçladığı şeye ulaşıyor olması sebebiyle herhangi bir itiraz ortaya koymamış olması Türkiye'nin oynadığı azim rolü değiştirmez. Son olarak "Rusya ve Ukrayna arasında sürüp giden savaşın sonlandırılması rolünü tek başına üstlenmek isteyen ve Amerika'yı tekrar büyütmekten bahseden Trump, Türkiye'yi uluslararası arenada taca mı attı?" sorusunun sorulduğu şu günlerde Türkiye'nin oynadığı rol yine açık seçik karşımızda. Avrupa devlet başkanlarını ta buraya oturtur gibi ağırlayan Trump, bu resmin içine Erdoğan'ı koymayı başaramadı. Trump'ın vermek istediği mesaj açık, Batı'da bir yarılma olmasına müsaade etmeyecek ve Amerika'nın liderliğini sürdürmesini garanti altına alacak. Hatta gerekirse Avrupalı devletleri kapısında ricacı durumuna düşürecek ve neticede Putin-Zelenski-Trump arasında üçlü bir görüşmenin gerçekleşmesini sağlayarak Avrupa devletlerine yerinizi bilin diyecek. Türkiye tarihsel olarak bir hatta oturdu, Meral Akşener'in talep ettiği üzere Avrupa safında Ukrayna Savaşı'na müdahil olmadı, ne Rusya'nın ne de Ukrayna'nın açık destekleyicisi durumuna indirgenmedi. Amerikan başkanı Biden döneminde bir türbülanstan geçtiğimiz doğrudur, fakat Trump'ın başkanlığı sonrası Türkiye özellikle Avrupa ile ilişkilerde çok daha başka ve saygın bir noktaya geldi. Şimdi cevaplamamız gereken soru şudur: Trump Türkiye'nin bunca yıllık emeğinin üstüne mi çöktü? Atılan bütün adımlar boşa mı gitti? Elbette hayır! Türkiye bir yanda tarihsel rolünü oynarken bir yanda da bundan sonraki süreçte uluslararası dengeler açısından izleyeceği rotayı tam olarak ortaya koydu. Açık Ukrayna destekçisi haline gelmesi Türkiye'ye küresel aktör olma yolunda büyük bir darbe vururdu; zira Türkiye aktör haline gelmek istiyorsa başkalarının dengelerine hizmet eden değil kendi dengelerini ortaya koyan bir dış politika ortaya koymak durumunda. İşte tam olarak bunu gerçekleştirdi Türkiye. 2025 yılında bu noktaya kadar gerçekleştirebildi. O hep konuşulan 2053, 2071 vizyonları ise uluslararası arenada çok daha aktif olunacak bir döneme işaret ediyor. Allah ömür verirse göreceğiz.
25 Ağustos 2025 Pazartesi
Tanju Özcan'ın Hevesi Gündem Olmak
B.
Tanju Özcan ve Ali Koç arasındaki ilginç diyaloğa (gerçi bunun bir diyalog olduğunu iddia eden Tanju Özcan'dan başkası değil. Sayın Ali Koç'un tek kelamine şahit olmadık bu süreçte) dikkat edenler birkaç ayrıntı yakalamıştır. MasterChef Murat sendromuna yakalanmış Tanju Özcan ilginç biçimde gündeme gelmek için koskoca Fenerbahçe camiasının başkanını hedef almayı göze aldı. Hatırlayacaksınız bir zamanlar MasterChef'te kel, dengesiz bir adam vardı; anormal hareketleri sebebiyle yarışmadan diskalifiye edilmiş, daha sonra papağanına işkence ettiği için gözaltına alınmıştı. Akabinde birkaç şasesi hareketi ile daha karşılaşmıştık bu şahsın. Trafik polisleri ile yaşadığı anlamsız diyalog, Acun Ilıcalı'ya ettiği hakaretler ve bunun gibi bir takım hadiselerle gelmeyi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olmayı amaçlamıştı. Neticede unutuldu gitti, yolda görse kimsenin tanımayacağı bir adam haline geldi. Bir soru sormuştum bundan birkaç ay önce " koskoca İzmir'in belediye başkanı Cemil Tugay'ın yolda görseniz tanır mısınız?" demiştim İstanbullulara. Adım gibi eminim Cemil Tugay'ın da tugay gibi pek çok Büyükşehir belediye başkanını da yolda görse tanımaz İstanbul ahalisi. Buna karşın Bolu gibi küçük bir şehrin belediye başkanına rast geldiğinde memleketin hemen hepsi bir şekilde "bu o adam değil mi?" sualini sorar. Tarihe geçmek için zemzem kuyusuna bevleden adam gibi gündemde kalabilmek uğruna pek çok anormallik yaptığına şahit olduk Özcan'ın. Bu kimse bir şekilde gündem olmayı mütemadiyen başarıyor. Suriyelilerin gündem olduğu günlerde CHP'li siyasilerin "Allahın suyu" dediği suyu suriyeliler'e fahiş fiyatla satacağını söylemişti önce, sonra televizyon yayınlarında gördük kendisini, Kılıçdaroğlu zamanında partiden ihraç edilme gündemi kamuoyunu meşgul etti, cumhurbaşkanı Erdoğan'ın heykelini dikeceğini vaat etmişti Bolu'ya, akabinde itfaiye müdürü yaptığı yeğeni gündem oldu, dededen kalma tarlayı satıp Dilber'e ev alma tweeti gördük sonra, bir ara Kıbrıs kumarhanelerinden fotoğraflar düştü medyaya, derken Ali Koç'la giriştiği ağız dalaşı sonrası sosyal medyada " onu dilber gibi oynatırım" dediği iddia edildi Ali Koç'un. Nihayetinde bir "yanlış anlaşılma olduysa özür dilerim" şeklinde kendince tatlıya bağlanan bir lüzumsuz gerginlik yaşandı. Allah aşkına her şeyi boşverin, bütün bu hadiselerde Tanju Özcan'ın haklı olduğunu varsayın, sürekli sansasyon, mütemadiyen anormal bir gündem var Tanju Özcan'ın hayatında. İşin kötüsü bu anormallikleri kendi özel hayatına mahsus kılmak istemiyor Özcan, aksine bütün memleketin gündemi haline getirmek istiyor. Mustafa Sarıgül'ün gündem olma çabalarındaki sempatik çabanın zerresi yok üstelim Özcan'da. Sürekli sorunlu, mütemadiyen agresif, biteviye gerilimlerin öğesi. Bilmem siz ne dersiniz ama bendeniz kabahatin çoğunun bizde olduğunu düşünüyorum. Biz alakadar olup laf yetiştirir hale geldikçe bu zat vites yükseltti. Çare aslında basit. Bırakalım, ne hali varsa görsün.
28 Ağustos 2025 Perşembe
“Gurbetçi” hazımsızlığı üzerine
B.
Gurbetçi ifadesini sevmem; yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız ve soydaşlarımız demeyi tercih ederim. Özellikle Avrupa'da yaşayan ve kamuoyunda kendilerine gurbetçi denilen vatandaşlarımıza yönelik yükselen sinir bozucu bir karşıtlık göze çarpmakta. Nativizm deseniz değil, yabancı karşıtlığı deseniz değil, yurtseverlik deseniz hiç değil. Elbette politik sebepleri de olabilir bu yükselen karşıtlığın fakat politik sebeplerin dışında haset faktörünü de hesaba katmalıyız. Kapağı bir şekilde Avrupa'ya atmak isteyip de bunu yapamayan niceleri nesillerdir bu ülkelerin kahrını çekmiş olan vatandaşlarımıza haset ediyor. Ve saçma sapan sözler işitiyoruz bu minvalde "yıllardır ülkemizi orada ne biçim temsil etmişler" gibi boş, "bu ülkenin kaderine neden bu ülkede yaşamayanlar karar veriyor" gibi anlamsız itirazlar ve eleştiriler yükseliyor. 15 sene Avrupa'da bu yurttaşlarımızla yan yana yaşamış bir kimse olarak vatandaşlarımıza yönelik yapılan bütün eleştirilerin anlamsız olduğunu gayet iyi biliyorum. Kültürümüze, değerlerimize sahip çıkarak; gönüllerinde var olan Türkiye sevgisini kuşaktan kuşağa aktararak Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımız ülkemiz o kadar çok seviyor ki, Türkiye'de herhangi bir küsur görmek istemiyor. Bu sebeple "Türkiye, Avrupa'dan daha iyi" dedikçe bu vatandaşlarımız politik muhalifler dudaklarını kemiriyor. Bu öfkenin bir kısmı cehaletten kaynaklanıyor. Zannediyorlar ki Avrupa'da şen şakrak bir hayat var, refah toplumu insanlara üst düzey bir hayat yaşıyor ve "gurbetçiler" buna rağmen Avrupa'yı tu kaka ediyor. Oysa Avrupa'nın pek çok yerinde hayat artık çok zor. İkinci önemli sebep ise Avrupa'da yaşayan insanlarımızın Türkiye özlemini ve sevgisini bir türlü anlayamıyor oluşları. Maalesef Türkiye'de büyüyüp de içsel olarak bu memleketle bitmez tükenmez sorunu olan o kadar çok insan var ki, Avrupa'da yaşayan bir kimsenin Türkiye sevgisini anlayamıyor. Avrupa'da yaşayan insanımıza üyelik düşmanlıkların bir duyar sebebi de son yıllarda toplumda yaşanan büyük dönüşüm. Şehirlerden tatil beldelerine kadar her yer artık kalabalık, parası olan da olmayan da bir yerlerde bir şekilde bulunabiliyor. "Siz yokken biz vardık" gibi saçma sapan bir refleks gelişti ve insanlar yekdiğerinden rahatsız olmak için bir bahaneye ihtiyaç duymuyor artık. Birkaç yıl önce bir söz duymuştum "Bodrum'a 1 saat önce gelen yoldakilere 'ne geliyorsunuz kardeşim?' diyor" demişti bir zat. Her yıl büyük bir vatan hasretiyle Türkiye'ye gelen yurttaşlarımıza da benzer bir refleksle düşmanlık ediyorlar. Yurtiçinden gelenlere, yerli plakalara takılabilecek bir isim, sıfat yok. Oysa yurtdışından gelen vatandaşlarımıza, yabancı plakalı araçlara hemencecik bir sıfat buluveriyorlar. Zaten adı üstünde: "Gurbetçi". Kimin ülkesinde kimi istemediklerini, kimden en tabi vatandaşlık haklarını esirgediklerini sorsanız hoşnutsuz ve hastalıklı bir ruh haliyle karşılaşırsınız. Vallahi kusura bakmayın, Avrupa'da doğup büyümüş, nesillerdir orada yaşayan vatandaşlarımız bu saçma sapan eleştirileri yapanlardan daha kültürlü, daha eğitimli, daha tanıyan insanlardır. Kimsesiz mazlumlarmış gibi günah keçisi yapmaya çalışmak ve hastalıklı ruh halini onlar üzerinden teskin etmeye çabalamak her şeyden önce haddini bilmezlik ve cehalettir. Aslında bir başka sebep daha var üzerinde konuşulması gereken, ancak zülf-ü yare dokunur. O bahse hiç girmeyelim.
4 Eylül 2025 Perşembe
Ayn Câlut'un yıldönümünde
Bundan tam 765 yıl önce, 3 Eylül 1260 tarihinde Filistin topraklarında bir savaş yaşandı. Celile'de, Ayn Câlut adı verilen vadide o zamana kadar hiç yenilmemiş olan Moğol ordusu Memlüklüler tarafından mağlup edildi. Bu zamana kadar akıttıları kanın, tahrip ettikleri şehirlerin haddi hesabı yoktu. Sonradan ecnebilerin İslam Rönesansı olarak adlandırdıkları altın çağın gözbebeği Bağdat'ı, Samarra'yı, Buhara'yı talan etmiş ve Celile'ye kadar gelmişlerdi. Devrin üstünlük mihengi askeri üstünlüktü ve Moğol ordusu mobilizasyon kabiliyeti ve acımasızlığı ile dünyanın altını üstüne getirmişti. Bu zaferden tam 765 yıl sonra bugün bizler maalesef yine Filistin topraklarında bölgenin ahalisinin kanını akıtan ve uzaklardan gelen barbar bir orduyla karşı karşıyayız. Ancak günümüz küresel sisteminin üstünlük mihengi küresel finansal sistem. Nasıl o gün, o güne kadar hiç yenilmemiş olan var barbar düşman yenildiyse bugün de tasarladıkları küresel finans kapital ile hiç yenilmemiş ve yenilmesi mümkün gözükmeyen düşmanın yenileceğine dair bir kanaatimiz var artık. Askeri kapasitesi bir yere kadar muzaffer kılmıştı Moğolları; bu kapasite tıkandıktan sonra tekrar muzaffer olması mümkün olmadı ve tarihin tozlu raflarına kaldırıldı Moğol gücü. Şimdilerde dünyada adı anılmayan, isim şehir oyunlarında adı kimsenin aklına gelmeyen bir ülke ve milletten bahsediyoruz. Böyle olması son derece tabiidir; zira ne genişlemesi doğal bir genişlemeydi Moğolların ne de taş üstüne taş koymayı akıl ettiler yalnızca yağmaladılar ve gittiler. Toplumların ve medeniyetlerin karşılıklı etkileşim içinde oldukları Orta Çağ'da insanlığa hiçbir fayda sunmayan aksine o güne kadar elde edilmiş gelişmeleri tahrip eden böyle bir çekirge sürüsünü bir daha dünya görmedi. Ta ki İsrail diye bir devlet kurulana kadar. Bütün insanlığın faydasına olabilecek tek bir katkı sunmayan, aksine dünyanın dört bir tarafından devşirdiği vatandaşlarıyla toprağın sahiplerinin kanını biteviye akıtan bir gürühtan bahsediyoruz. Modern zamanların Moğolları, Yecüc ile Mecücleri, Ortadoğu ahalisinin Deccalleri. Sistem artık tıkandı ve tanzim etmek istedikleri dünyada artık ne onlara ne de yardakçılarına yer yok. 1 Eylül günü Filistin topraklarında hiç yenilmemiş olan müstevlilerin mağlubiyetini anarken günümüz müstevlilerin mağlubiyet ihtimalini görüyor ve sistemin artık işlemez hale gelişini çektiğimiz acılarla birlikte kutluyoruz. Bu da böyle bir umut böyle bir heves. Elden bir şey gelmeyince tarihten hisse çıkarmaya çalışıyoruz.
8 Eylül 2025 Pazartesi
Bir Kaç Tembih
B.
4 Eylül 2022 sabahı alem-i cemale göçtü Ömer Tuğrul İnançer. Üçüncü sene-i devriyesi oldu. Tenezzül etmişler, kabul buyurmuşlar, zaman zaman civarlarında bulunmama müsaade etmişlerdi. Ummam söylediklerini değil de şahsen bana söylediği ve not aldığım tembihlerinden bir kısmını burada paylaşmak isterim:
"-bazı meseleler hakkında konuşmuyorsak bu o meselelerden anlamadığımız anlamına gelmez. İnsan anladığı her şeye tenezzül etmez; etmemelidir. Adı üstünde tenezzül bir düşmek, düşüklük halidir. Dünyaya ait mevzuların bir kısmı olmazsa olmaz; dünyanın işi dünya metaıyla görülür, fakat dünyaya ait şeylerin kısmi ekserisi kirli şeylerdir. Adı üstünde "dûn ya" bir aşağılıkistandır.
-şu meşgul olduğun işler esnasında sakın kimsenin dümen suyuna girme. Girilecek yegane dümen suyu Rasulullah Efendimizin dümen suyudur. Onun haricindeki her su seni ya kendi çıkarının peşine yahut başkalarının çıkarının peşine sürükler. Sonra pişman olmak dahi aklına gelmeyecek bir hale düşersin. Allah muhafaza.
-birbirine yakın insanların birlikte çalışmamasını buyuran bir emir yok. Resulullah Efendimizin tembihatını kulağına küpe eden adam herkesle çalışabilir. Lakin bir yerden sonra yakın ile çalışmanın şöyle bir sıkıntısı olur, yakının senin imtihanın olur. O imtihani nasıl vereceğin de yine efendimizin formüllerinde saklı.
-bir şeyle meşgul olurken parçalarda zaman zaman güzel, ışıltılı şeyler görebilirsin fakat küçük başarılar yeterli değildir. Güzel bir nağme tek başına kafi değildir. Tek güzel nağme ile şarkı olmaz. Yapman gereken en önemli şey, üretebildiğin güzel şeyleri tekemmül ettirmek, ayakları yere basan sağlam şeyler haline getirmektir. Fikir üretmek anlamında da bu böyledir, yemek yaparken de böyledir.
-bir takım sıfatlar, titrler esasen çok da önemsenmeyecek şeylerdir. Lakin bazen sözün tesiri için bunlara ihtiyaç duyulur. Şahsen hayatımda kaç kere tecrübe ettim, sıfatını beğenmedikleri bir zatın kıymetli fikrini bırakıp, sıfatını aldandıkları bir başka zatın saçma sapan fikirlerini tercih edenlere şahit oldum. Öyleyse bu sıfatları gaye edinmeden, vasıta haline getirecek şekilde elde etmek yapmayı amaçladığın hizmetin bir parçasıdır. Ona göre gayret et.
-kilo almamak için yemeyen adamlar gibi olmayın. Hem yiyin hem yakın. Yememek tembelliğe vesile bir kolaycılıktır. Sünnete uygun, helalinden ve temiz olanları yiyin. Sonra da oradan edindiğiniz enerjiyi fıkaraya hizmete sarf edin.
-Hindistanlılar fakir falan değiller, görgüleri o. O şekilde yaşıyorlar. Demek basitlik ve fakirlik bir görgü işidir. Çok çalışmakla para kazanılsa hamallardan zengin kimse olmazdı. Lakin rızık çalışmakla elde edilen bir şey değildir. Vazifemizdir çalışacağız, rızkımızı Allah verecek. Sapla samanı karıştırmamak lazım.
-Kitap okuyacağım derken kitabın esiri olmayın. Hatta mümkünse kitap okumayın; mevzu okuyun. Bir mevzuyu çeşitli kaynaklar nasıl anlatmış diye tetkik edin. Kitapları baştan sona okuyacağım diye kendinizi esir ederseniz yorulursunuz, elinize de ilim namına bir şey geçmez. İlim çeşitli veçhelerden bakarak olur."
Bunun gibi daha neler not almışım, bazen utana sıkıla bazen de güle oynaya kulağıma küpe etmişim. Birkaçını sizlerle paylaşmak istedim. Nasibi olanın belki bu tembihlerden hissesi vardır diye umarak böyle bir şeye mücaseret ettim. Çok özledik, Allah ebedi ayrılık vermesin.
11 Eylül 2025 Perşembe
Gündemimiz dünyanın gündemiyle uyum içinde mi?
B.
Özellikle sosyal medyanın hayatımıza çok sert şekilde girmesi ve insanların kendilerini ve özel hallerini daha yoğun şekilde beyan ediyor hale gelmesi yeni bir dünya meydana getirdi. Vilem Flusser bu teknik gelişmeleri görmemişti ancak 1980'lerde dünyanın opaklığının giderek düştüğünü ve şeffaflaştığını beyan etmişti. Zaten doksanlı yılların başında da vefat etti. Yapı materyallerinin giderek şeffaflaşması kamusal alan ile özel hayat arasındaki geçişkenliğin daha yoğun şekilde yaşanacağı bir dünyayı neticelendirmişti o zamanlarda da. Dünya politik algı açısından da bambaşka bir noktaya geldi; iç politika ile dış politika arasında bir ayrım kalmadı. Özellikle Batı toplumları gündelik hayatlarını dünyada yaşanan politik gelişmelere dikkat ederek ve günlük haber akışlarında bu gelişmeleri nazar-ı dikkate alarak yaşıyorlar. Zamanın ruhuna uygun ve dünyanın geldiği noktayla tenakuz içinde olmayan bir ruh halidir bu ve sağlıklı olan da budur. Dünya bir noktaya geldiyse eğer, dehrin hükmü bir şeyler söylediyse buna ayak uydurmak ve bu şekilde bir hayata tanzim etmek hepimizin üstüne vazife olsa gerek. Dünya eğer küçüldüyse küçülmüştür; küçülmemiş muamelesi yapmanız, eski alışkanlıklarınızla yaşamaya devam etme çabanız bu gerçeği değiştirmez. Herkes Mersin'e giderken tersine gitmeyi alışkanlık haline getirmiş cemiyetimiz bir süredir bırakın iç politika batağına saplanmış olmayı, bir partinin kendi iç meselelerinin ve çıkar çatışmalarının gündemini hayatının merkezine almış durumda. Bu ana gündemi olabilir toplumun, fakat bütün dünyayı alakadar eden meseleler de bir şekilde dikkat çeker. Çam oraya düşmüş eşek gibi, aynı mevzularda Debelendikçe daha da derine batıyoruz. Yine anlamsızca tencere tavalar çalınıyor, birileri tenkit ediyor, birileri oh olsun diyor; o esnada Sumud filosunu konuşuyor dünya, Doha'yı konuşuyor, Ursula von der Leyen İsrail'e yaptırımlardan bahsediyor, bütün bunlar çağımızın en önemli meselelerinden birisi olan bir Hadise'nin parçaları olduğu için herkesin ilgisini çekiyor; zira dünya gemi azıya almış bir şekilde savaşa doğru gidiyor ve bu savaşın hazırlayıcılarından birisi de Ortadoğu'daki bu mikrop olarak tarihe geçiyor. Sizinkilerin aklı hâlâ Topuklu Efe'de, Özgür Çelik'te, Ali Mahir Başarır'da. Dünyaları bu kadar, bu kadarını hak ediyorlar, diyecek başka bir şey yok. Ve fakat bu mesele nasıl oluyor da bu kısır muhayyileli, dar görüşlü, hayal gücü ufku dahi bulamayanlar topluluğunun gündemi bütün memleketin ve cemiyetin gündemi haline geliyor? Yazık günah vallahi ve billahi. Kaçak çatı katını ilçe başkanlığı yapmış, bunu da teşhir etmekte hiçbir beis duymamış arkadaşlar bu yapıyı il başkanlığı haline getiriyor; ufkunu da muhayyilesini de ortaya koyuyor, bizlere de bunu memleketin hakiki gündemi diye dayatıyorlar. İşi gücü bırakıp bunlardan bahsediyoruz. Ne diyeyim? Allah ıslah etsin.
18 Eylül 2025 Perşembe
Çok yakında kaybedecekler
B.
İyi niyetli ve insaf da tesis edilmemiş barışlar, doğacak daha büyük çatışmaların asıl sebebidir. Sonlandı zannedilen I. Dünya Savaşı'nın Avrupa'da daha büyük bir çatışmaya zemin hazırlamış olması, savaş esnasında dikilen nefret tohumlarının değil, adına barış dedikleri bir dengesizliği oluşturmalarının neticesidir. Avrupa birinci savaşın tortularını ikinci savaş sonrası kısmen de olsa temizlemeyi başardı. Fakat I. Dünya Savaşı sonrası özellikle Ortadoğu'da oluşturulan yeni düzen hâlâ büyük çatışmaya gebe. Tek emeli kurulacak olan Yeni İsrail'e zemin hazırlamak olan böyle bir anlaşmanın sağlıklı neticeleri olması zaten beklenemezdi. Şimdi yeni ve daha anlamsız barış planları teklif ediyorlar dünyaya, özellikle bu bölge için; daha büyük savaşları tetikleyecek, kuşaktan kuşağa aktarılacak kin ve nefret tohumlarını yeşertecek teklifler. Bir yandan biteviye "sürgündeyken hep Kudüs'ün hayalini gördük; 2000 yıldır kuşaktan kuşağa aktardık ve bu hayali hep heybemizde taşıdık" diye romantize ettikleri bir hikayeyle, dedelerinin dedelerinin dedelerinin dedelerinin dahi görmediği bir toprağın hayalini kurduğu hikayesini anlatan Siyonist, öbür yandan tüm hayatı, atalarının hayatı bu topraklarda geçmiş, hafızasında sokaklarının resmi terütaze şekilde duran insanlara "bu topraklardan gideceksiniz ve barış gelecek" diyor. Af buyurun enayilik derecesinde iyi niyetli yaklaşım bu teklife ve diyelim ki "istedikleri gerçekten barıştır". Bu saflığımız ve kabulümüz bir gerçeği asla değiştirmeyecektir: bu şekilde sağlanacak bir barış daha büyük çatışmaların hazırlayıcısı olacaktır.
Zannederler ki, kafalarına göre gasp ettikleri topraklarda, pervasızca öldürdükleri çocukların kardeşleri, kuzenleri, komşuları, ahbapları günü gelecek ve onlara bu hırsızlığın hesabını sormayacak. En haklı davalarında bile sürekli terörist ilan edilerek çırak çıkarılan bu insanlar yılacak, pes edecek ve alın sizin olsun diyecek. Polis rolüne soyunan hırsızla işbirliği yaptığı bu devran geçince her şey unutulacak ve bütün hikaye bir son bulacak. Almanya başbakanı Merz'in riyakar gözyaşları bütün dünyaya hikayeyi unutturacak. Ve bizler de hikayenin ne olduğunu anlatmaya çalışırken antisemitik olarak yaftalanıp mahkum edileceğiz; sinecek ve peki diyeceğiz. Kusura bakmayın ama bunların ne Allah'tan ne insanlardan ne tarihten ne de bölgeden haberleri var. Aktif ve pasif Siyonistlerin elde etmeye çalıştığı şey asla bir kazanım olmayacak; aksine daha büyük şeyler kaybedecekleri büyük bir kayıp olacak. Pirus zaferi bile değil; zira Pirus zaferi büyük yıkımlara rağmen öyle yahut böyle bir zaferdi. Bunlar kaybedecek, mutlaka kaybedecek, illaki kaybedecek. Üstelik öyle üç vakte kadar da değil, Allah ömür verirse bizim göreceğimiz bir vadede kaybedecek.
22 Eylül 2025 Pazartesi
Bir kurultay bir kongre
B.
Okul müsameresi gibi bir şey yaşandı dün. Ankara'da nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde Cumhuriyet Halk Partisi'nin 22. olağanüstü kurultayı yapıldı. Aynı saatlerde İstanbul'da, Fenerbahçe Stadyumu'nda bir başkanlık seçimi vardı. Kamuoyu, sosyal medya, haberler sizce hangisine daha fazla yer ayırmıştır? Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı ülkenin en önemli siyasi hadiselerinden biridir. Bakın iki senedir bir CHP kurultayını konuşuyoruz, CHP Kurultayı'nda yaşananlar üzerine tartışıyor, neticenin ne olacağını merakla bekliyoruz. Tabiatı itibari ile böyle bir şeydir CHP kurultayı. Fakat ne ilginçtir ki, Özgür Özel liderliğinde yapılan son iki kurultay kültür merkezlerinde, komşular alışverişte görsün nev'inden yapıldığı için kamuoyunda herhangi bir heyecan uyandırmıyor. Ekrem İmamoğlu için toplanan imzalar kadar ciddi bir hadise bu, Özgür Özel'in tavsiye ettiği kırmızı kart kadar gündem oldu. Tek aday, tekli liste ile zevahiri kurtarmak için yapılmış bir müsamere idi sadece. Bir müsamere kadar bile dikkat çekmedi. Müsamere dediğiniz şeyin bir havası olur zira, çocuklar hazırlanır, aileleri çocuklar için elbiseler hazırlar, onların heyecanını paylaşır. Acaba nasıl olacak? Kazasız belasız atlatabilecek mi çocuklar? Ve bunun gibi onlarca Sual gelir izleyenlerin aklına. Hadise bittikten birkaç gün sonra da konuşulur, çocuklar tebrikleri kabul eder. Ankara'daki CHP kurultayını cazip kılan hiçbir şey yoktu. Dedim ya zevahir kurtuldu kendilerince, buldukları bir formül üzerinden durumu kurtarmaya çalıştılar. Dünyanın, ülkenin, toplumun başka hiçbir meselesi yokmuş gibi bir seneden daha uzun bir süredir CHP'nin iç gerilimlerini konuşan Türkiye toplumuna hiç hiç de ilginç gelmedi bu müsamere. Sebebi bence açık, birincisi toplum CHP'nin iç gündeminden sıkıldı ve yoruldu; ikincisi ise, tertip edilmiş, herhangi bir sürprize yahut gerilime gebe olmayan, neticesi en başından belli bir piyesin hiçbir şekilde cazibesinin olmadığı gerçeği. Değişen tek şey, bundan sonra gerçekleşecek Cumhuriyet Halk Partisi kurultayını önüne eklenecek sayı oldu. 22. değil 23. kurultay olacak. Hepimizin adına ne büyük kazanım değil mi?
25 Eylül 2025 Perşembe
Teknofest: İmkan ve ihtimal
B.
Geçtiğimiz cuma ve cumartesi günleri bendeniz de Atatürk Havalimanı'nda, Teknofest etkinliğindeydim. Yetişkinlerle de sohbet ettim fakat en çok 9-15 yaş arası çocuklarla konuşmak istedim. Kaç çocukla konuştuğumu hatırlamıyorum fakat bana bir fikir verecek kadar çok sayıda çocukla haşır neşir olma imkanım oldu. İlginç şeyler duydum çocuklardan, zekice şeyler duydum, komik şeyler duydum, çocukça ve büyükçe şeyler duydum. Cevabını en çok merak ettiğim soru "acaba Teknofest bu gençler için bir eğlence olmanın ötesinde bir ilham kaynağı, bir hedef gösterici olabiliyor mu?" sorusuydu. Bakmayın siz, aklı direkler arasında kalmış dinozorların panayır diyerek küçümsemeye çalıştıklarına, çocuklar oldukça ilginç şeyler söylediler bendenize. Futbolcu olmak isteyen de vardı içlerinde, aşçı olmak isteyen de, F-16 pilotu olmak isteyen de vardı, astronot olmak isteyen de. Küçük Kerem, boyundan büyük laf ederek dedi ki "Elbette imkanım olursa bir gün ben de değişik icatlar yapmak isterim". On yaşında vardı yoktu. Yaşıtlarının imkanı ve mümkünü çok da hesap edemedikleri bir yaş aralığında hedeflerinin bir imkan ile gerçekleştirilebileceğini hesaba katıyordu Kerem. "Peki sence böyle bir imkan bulabilir misin Keremciğim?" diye sordum " Belki dikkatini çekecek bir şeyler yapabilirsem Selçuk Bayraktar bana bu imkanı sağlar" dedi.
Henüz hayat yolu önünde çatallanmamışken, imkanların ve ihtimallerin kendisine açması muhtemel kapıların hesabını yapan bir çocukla karşılaşmış olmak beni oldukça şaşırttı. Çocukça bir ihtiras desem değil, neyden bahsettiğini bilmez bir talepkârlık desem değil. Teknofest'i gezerken çocuklar hayaller gördüler; bizler gibi hayal görme kabiliyetini yitirmiş yetişkinler kendilerine ciddi SORULAR sorunca ise ihtimal hesapları yaptılar. Keşke hiç sormasaydın bu soruları dedim bir yandan; zira hayal kurmak pek çok çocuğun artık kabiliyetsizleştiği bir beceridir ve bu hayal ile meşbu bulunan çocukları hayallerinde rahatsız etmek ve kendilerini gerçek dünyaya davet etmek onlara yapılmış bir kötülüktür. Fakat diğer yandan çocukluğunun önemli bir kısmı hayaller kurarak geçmiş olan ben şunu da düşündüm: Benim hayallerimin gerçeğe dönüşme imkanı yahut ihtimali ile ilgili bir senaryosu olmamıştı hiçbir zaman. Feza da yıldızlar arasında gezerken de, zaman makinesini keşfedip tarihin bir dönemine giderken de, hiç anlamadım alanlarda büyük başarılar elde ederken de hayallerim hep gerçekleştirilmeyen namzet olmayan şeylerdi. Hayallerini imkan ve ihtimal muvazenesine oturtunca gözümün önündeki birkaç çocuk -folik asit deyip geçmeyin rica ederim- Teknofest'in ne anlama geldiğini anladım. Teknofest, hayaller görebilen çocuklarla imkan ve ihtimali arasındaki köprüyü kuran çok önemli bir organizasyonmuş. İlham olanların, imkan sağlayanların makamı âli olsun.
29 Eylül 2025 Pazartesi
Cin şişeden çıkınca
B.
Birleşmiş Milletler 80. Genel Kurulu, tarihin en protest karakterli toplantılarından birisi olarak kayıtlara geçti. Sisteme ve düzene karşı açık itirazlar artık çok çeşitli mecralardan yükseliyor. Latin Amerika'dan, Güney Asya'dan, Avrupa'dan; Müslüman'dan, Hristiyan'dan, zenciden ve beyazdan, sosyalist ve muhafazakardan yükselen tenkitler ve itirazlar gösteriyor ki Birleşmiş Milletler bu düzen ile varlığını uzun süre sürdürmeyecek. Zaten yükselen bu itirazlar sebebiyledir ki bir süredir Amerika başta olmak üzere çeşitli batılı merkezlerde birleşmiş milletler kararlarının herhangi bir yaptırımının olmadığı sıkça tekrarlanır hale geldi. Oysa birkaç yıl öncesine kadar birleşmiş milletler kararlarını ihlal ettikleri için kimi ülkelere ambargolar uygulanmakta kimi ülkelerin başkentleri bombalanmak taydı. Elbette her biri bir başka bahane ile hayata geçirilen bu tecavüzlerin de geldiğimiz nokta itibari ile birleşmiş Milletler'in herhangi bir bağlayıcılığının olmadığını ifade edişleri de küresel sömürü çarkının talepleri gereğidir. Görülen o ki, hegemonya yıkılıyor. Kendi rızasıyla; kimi Safdilliğinden kimi acizliğinden bu düzene payanda olmuş ülkeler artık bunun haricinde istekler ortaya koyuyor. Hegemonyanın yıkıldığı, gönüllülerin gönüllülüklerini terk ettiği Demde ise ne olacağını öngörmek çok zor değil. Ekonomik ve askeri baskı mekanizmaları devreye girecek, toptan bir kuşatma mümkün olmadığı için aynı Gazze'de gözlerimizin önünde yaşanan şey gibi tek tek diz çöktümek ve mümkünse eskisinden daha bağlı bir biçimde sömürü çarkına dahil edebilmek için çarkın dışına çıkmaya çabalayanların kanı akıtılacak.
Fütürist bir çıkarımdan ziyade olanakları hesap ettikçe karşıma çıkan yegâne alternatif yukarıda kabaca özetlediğim senaryo oluyor. Mevcut paradigmanın sorgulanması ve itirazların yükselmesi yeni bir paradigma olan ihtiyacı ortaya koyuyor. Dost ve düşman biliyor ki sorgulama sürecinde de itiraz sürecinde de yeni paradigma ile ilgili teklifler öne sürme çabalarında da aslan payı Recep Tayyip Erdoğan'a ait. "Etimiz ne bu domuz ne ki bütün dünyaya kafa tutuyoruz?" gibi vapur sohbeti tadındaki sorgulamaları bir kenara bırakacak olursak, tüm dünyanın farkında olduğu bir hakikat bu. Türkiye'nin potansiyeli ve uluslararası konjonktürün sağladığı imkanlar Erdoğan gibi bir siyasi aktörün manevraları ile bir değere dönüştü. Bundan sonraki süreç, bu değeri organize şekilde uluslararasılaştırmak ve söylem düzeyinden çıkararak aktif neticelerini elde etmeye yönelik adımların atılacağı süreçtir. Cin şişeden çıktı, şimdi birkaç dilek hakkımız var. Allah hayırlı neticeler nasip etsin.
2 Ekim 2025 Perşembe
Schadenfreude
B.
"Bu tımarhaneye zihnen veda edeceğim" dediğimde taacüp edenlerin bir kısmını hemen her gün farklı anormalliklere karşı bir şeyler söylerken gördüğümde "ben demedim mi? diyesim geliyor. "Meydanı bunlara mı bırakalım?" diye masumane bir argüman geliştirip bizi de buna ikna etmeye çalışanlara bakıyor ve daha hayırlı işlerle uğraşmalarını temenni ediyorum. Zira bu dostlar daha hayırlı işlerle uğraşmadıkça bizlerin de zihnini tımarhanenin delileriyle meşgul etmekten geri durmuyorlar. Milli uçağımız Kaan'ın motoru Amerika'dan geliyormuş, bunu da yapamamışlar, yihu, yuppi... Kimi ahmak, kimi hain, kimi bilmem ne bela bir sürü ağzı kara "gördünüz mü ne güzel uçak yapamamışız" diye bir köşede zıplaşıyorlar; seninkiler bunlara laf yetiştiriyor, ahmak ahmaklığına devam ediyor, olan vaktimize oluyor, enerjimize oluyor.
Huyumdur böyle bir tartışma çıkınca bir uzmanı arar ve işin aslını sorarım. Günümüz uçak teknolojisi açısından motor ne ifade ediyor anlamaya çalıştım bu sebeple. Blackburn Skua'dan bahseder gibi motordan bahsedenlerin ıskaladığı, yahut domuz gibi bildiği ancak ruhundaki hastalık sebebiyle bilmiyormuş gibi yaptığı hakikat şu: Beşinci nesil uçaklar açısından en belirleyici olan şey motordan ziyade yazılım. Yazılımı yerli yapmadıktan sonra isterseniz bütün aksamını yerli üretin, o uçağı ihtiyaç duyduğunuz da kaldıramıyorsunuz. Motoru geliştirene kadar yerli yazılım üzerinden yerli bir uçak yapmak ise, herhangi bir motor tedariki ile oldukça mümkün. Buna başarısızlık gözüyle bakmak ise hafif tabirle ahmaklık, hakikatte ise hainlik sebebiyledir. Sanki dünyada ürettiği herhangi bir şeyi %100 kendi kaynaklarıyla üreten bir fabrika kalmış gibi ortalığı yangın yerine vermenin iyi niyetli bir tarafı yok zira. Bu arada kervan yolda düzülür o motor kendi teknolojimiz olarak da üretilir. En ufak şüphem yok bunun yapılacağına.
Diyelim ki olanca beceriksizliğimizle hiçbir şey yapmayı başaramadık Kaan da devrim arabası gibi hangarda paslandı. Böyle bir ihtimal neden bu tipleri bu kadar sevindiriyor? Bu sevinç çığlıkları, bu başı göğe ermişcesine saçmalamalar Kaan'ı bir turnusol kağıdı yapıyor. Başı göğe erecek olanlar, bu sevinçlerini size bana değil kendilerine de izah edemiyor. Fakat vaziyet bizzat kendi kendisini tefsir ediyor; bir uğur gibi bünyemizde taşıyıp durduğumuz bu yükler yaşam konforumuzu etkiliyor. Bırakınız gülsünler, bırakınız mutlu olsunlar. Günü gelir Kaan, o üzerinden geçmeyeceğine yemin ettikleri Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün üzerinden uçar biz de aşağıdan el sallarız. Bunlar mutlu olacak yeni vesileler bulurlar. "Nevşehir'in kabak çekirdeği aslında prostata hiç de iyi gelmiyormuş" diye hoplayıp zıplayacak mütereddi ruhları böyle saçma tesellilerin zaman zaman dindirdiği azabını hiçbir zaman teskin edemeyecek. Çünkü bunlar huzursuz olmak üzere cihana gelmiş, başkasının mutsuzluğuyla mutlu olan, sentin takımı yenilince havalara uçan, "biz size demedik mi?" demekten başka sermayesi olmayan müflislerdir. Almanca çok güzel bir fiil vardır "Schadenfreude"... başkasının zararından mutlu olmak demektir. İşte buradaki ahmaklık kendi olası zararına sevinme halidir, aradan yıllar da geçse bu hali anlayamayacağız. O sebeple sizlere de tavsiye ediyorum, sosyal medya adı verilen bu tımarhaneyi ruhen terk ediniz.
6 Ekim 2025 Pazartesi
Makas kapanırken bir adım
B.
İyilerle, iyi kalplerle, insanlığın yanında olanlarla bir istişare olsun diye yazalım. Sumud filosu gitti, İsrail haramileri tarafından yolu kesildi, kahramanları derdest edildi, akabinde yurda döndüler. Peki bütün bunlar bir işe yaradı mı? Olur ya, Gazze'ye varamadı, çocuklara erzak, oyuncak ulaştırmayı başaramadı, bütün çabalar boşa gitti diye düşünenler olabilir. İyi niyetle, samimi şekilde üzülerek böyle düşünenleri katiyen kınamam. Gerçekten de olmasını istediklerini ve olamayan şeye esef ettiklerini anlarım. Gelgelelim Sumud'un kahramanlarının mutlak başarı elde ettiklerini düşünmekten de geri kalmam.
Hepinizin farkında olduğu bir gerçektir, İsrail'e karşı ortaya konan aksiyonların çeşitliliği de şiddeti de artıyor. Buna mukabil İsrail'in söz konusu aksiyonlara karşı ortaya koyduğu reaksiyon her geçen gün şiddet kaybediyor. Eski pervasızlıkların olmaması sebebiyle kesif bir öfke hali içinde görüyoruz İsrail makamlarını. Beter olmalarını ve yerle bir olmalarını dilerken artık eskisi kadar yalnız hissetmiyoruz kendimizi. Sumud, İsrail'e karşı girişilen sivil insiyatiflerin hemen hiçbirine benzemiyor, dimdik, karşıdan yüzleşmek üzere bebek öldürenlerin üzerine giden silahsız insanların cesaretini ortaya koyuyordu. Fakat şimdiye kadar İsrail'in hiç karşı karşıya olmadığı bir şiddette bir barışçıllıktı bu. Mukabelesi ne oldu peki? Birkaç hakaret, üç günlük kötü muamele, arkası boş tehditler. Üstelik bakan dedikleri Ben Gvir kendi memleketinde kendi memurları önünde bir dünya hakaret işitti aktivistlerden. Düne kadar yardım gönüllülerini, barış gönüllülerini, aktivistleri katletmekten geri durmayan İsrail en fazla üç-beş hakaret edip geri gönderdi Sumud kahramanlarını. Barış adına, özgürlük adına, adalet adına İsrail'e karşı ortaya konulacak bir sonraki tepki bundan daha şiddetli olacak, İsrail'in reaksiyonu ise daha da zayıf olacak. Aksiyon ile reaksiyon arasındaki makasın daraldığı bir süreçte tarihsel önemi haiz Sumud hareketi. Tarihe İsrail'in elini ayağını bağlayan bir sivil direniş olarak geçecek Sumud kahramanlarının çabaları. Hepsin saygıyla ve tazimle yad edelim.
Hamas direnmeseydi
B.
Ufacık çocukların Zaloğlu Rüstemleri parmaklarında oynattığı bir dünyada yaşamak isteyip istemeyeceğinizi siz kendi kendinize sora durun bu sorunun cevabı benim açımdan oldukça bellidir. Katiyen isteyemem böyle bir şeyi zira cesametine nispetle hayli gürültülü havlayan küçük köpeklerin ne kadar muhteris olduğunu bilirim. Öte yandan şeytana azapta gerek de bir hakikattir. Şimdi, masallardaki ahmak devler misali Amerika'nın, koskoca İngiltere'nin İsrail elinde nasıl olup da oyuncak olduğunu gördükçe, bütün bunların emperyalizmin çıkarları doğrultusunda rasyonel seçimler olduğu yorumunu yapanlara hayretle bakıyorum. Deve devedir cüce cücedir. Aysbergin asıl kütlesi yerin altında diyerek izah edebiliriz olup biteni. Onlarca komplo teorisi işitmiş, yüzlerce rasyonel çözümlemeye denk gelmişizdir bu hususta. Velakin anlamakta zorlandığınız en önemli husus nasıl olupta kendine zarar verdikten sonra dahi devlerin cücelere böylesine inkıyad ediyor oluşudur. Adeta hiçbir iradesi olmayan emirber nefer gibi. Mantığımız bize bir şeyler söylüyor, eşyanın tabiatı bir şeyler iktiza ediyor, hayat bizlere olması gerekenin ne olduğunu tecrübelerimizle aktarıyor; fakat bu noktada en olması muhtemeldir dediğimiz şeyin tam zıttı bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. İşte tam olarak bu noktada bazen anlama çabamıza bir son vermeli ve olması gerektiğine inandığımız hususta direnmeliyiz. Zira o bizleri sürekli tavsiye edilen nevzuhur empati illeti bizleri zaman zaman düşmememiz gerektiği kadar zayıf düşürüyor. İşte pratik karşısında son derece güçlü ve mantıksal örgüsü daha gelişmiş olan teorinin zayıf düştüğü nokta budur. Geçtiğimiz yüzyılın başında Avrupa'da Sosyalistler teori tartışırken bir damla mürekkep yalamamış faşistler bundan dolayı iktidara gelmeyi başarmıştır. Esasen ekim devriminde Sosyalistlerin başarılı olması da benzer bir sır iledir.
Şimdi Mısır'da müzakereler sürerken bizler insan hakları, uluslararası hukuk, tarihsel derinlik, jeopolitik gibi kavramları derinlemesine analiz ediyor ve bir şeyler söylemeye çalışıyoruz. Oysa bütün söyleyeceklerimizi boşa çıkaran bir hakikat vardır o da şudur: eğer Hamas İsrail'e karşı insan üstü bir gayretle direnmeyi başaramasaydı tartıştığımız bütün tezler, teoriler, haklılar ve haksızlar skalası Siyasal tarih içinde anlamsız bir başlıktan başka şey ifade etmeyecekti. İsrail'in asıl gücünün ne olduğunu, Amerika'yı ve benzer emperyalist güçleri nasıl kendi çıkarı doğrultusunda yönlendirdiğini ve benzer şeyleri tartışıp duranları gördükçe bu hususun altını çizmek istedim. Bırakın derin İsrail'i Allah aşkına, Hamas direndi ki bugün tartışacak bir şeyimiz oldu. Bunun bir ötesinde tartışacak şeyimiz olduğuna inan inanmıyorum.
Bu eziklikle daha çok güderler
B.
Teröristbaşı Binjamin Netenyahu'ya Nobel Barış ödülü veremeyince meddahına Nobel vermeyi uygun gören İsveçli büyüklerimizin bir nigahını her şeyin üstünde tutan dostlarımız var. Geçen sene Melih Gökçek'in veciz ifadesiyle Nobel'e karşı hissiyatımı beyan etmeye çalışmıştım: tükürürüm öyle ödüle!
Sağda ve solda, bilenin ve bilmeyenin insaflı ve hakaretamiz demeden müdahil olduğu bir Selimiye tartışması var malumunuz. Bu öyle ilginç bir tartışmadır ki, Ümit Özdağ ile Ayasofya imamı hatta ellerinden gelse bütün camileri yıkacak olan iflah olmaz Kemalist teyzeler aynı noktada birleşti: UNESCO Dünya mirası listesi varmış, bundan çıkartılabilirmiş, UNESCO'nun uygun görmesi her şeyin üstündeymiş. Sanki bir ibadethaneden değil de bir tarihi yapıdan bahseder gibi UNESCO'dan bahsedip durdular.
FİFA İsrail'i uluslararası turnuvalardan men etmemiş buna mukabil Rusya her yerde yasaklıymış bu çok büyük bir çift standartmış buna karşı en yüksek seviyede itiraz etmek gerekirmiş. Allah Allah hakikaten çifte standart mıymış? Kim bilir belki hukuki delilleri adam gibi ortaya koyamamışsınızdır. Güçlü delillerle uluslararası kurumların karşısına çıksanız mutlaka size haklı görür. Olamaz mı ya? Hepiniz farkındasınız gerçeğin: elbette olamaz!
Uluslararası örgütler dediğiniz yapılar, yegane varlık sebebi mevcut sistemin mümkün mertebe en az arıza ile yürümesini sağlamak ve hiçbir şekilde paradigmanın dönüşmemesini sağlamak olan yapılardır. Memlekette zaten buna teşne milyonlarca insan yaşıyor, bir de üstüne bizim, kendisini "muhafazakar" olarak adlandıranlarımız eklenmiyor mu bunlara? Çarşı pazar tahammül edilemez bir yere dönüyor. Allah'tan henüz kurbanı, fitreyi, zekâtı UNICEF'e vermeyi akıl eden Zihni Sinirler çıkmadı. O da olur. Muhafazakârlık kavramı hakkında büyük bir kafa karışıklığı var insanımızda. FETÖ gitti, tortusu zihinlerde kaldı. En yüksek yargı organı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, en yüksek kültür otoritesi UNESCO, değerlerimizin belirleyicisi NOBEL. Sabahlara kadar "bu gördüğünüz yapı aslında bizim ibadethanemiz" deseniz "hayır efendim, bu aslında bir tarihi eser. İnanmazsınız UNESCO'ya bakın" diyecek bir kafa karışıklığı. Tek yapması gereken şey aslında önce aynaya sonra çevreye bakmak. Evvela kim olduğunu, ardından nerede ve kimlerle çepeçevre bir vaziyette olduğunu görse belki biraz olsun insafa gelecek insanımız. Fakat tablonun içindeki aktör olmayı o kadar sevdiler ki, iki adım geriye çekilip uzaktan resme bakmayı yaşam konforlarını yerle bir edecek bir risk olarak görüyorlar.
Zamanın birinde Anadolu'nun bir köşesinde bir koyun varmış, müzik kulağı oldukça gelişmiş, hadi diyelim istidatlı bir koyun. Kuzuları da koyuna çekmişler, demek genetik aktarım, müzik kulakları oldukça iyiymiş. Çoban kavalını la notasıyla üfleyince bunlar la diye melerlermiş, re diye üfleyince re diye melerlermiş. Kavala öyle meftunlarmış ki fareli köyün fareleri gibi, çoban nereye giderse bunlar peşi sıra giderlermiş. Bir gün bir uçurumun kenarında manzaraya karşı oturmaya niyetlenmiş bizim çoban, çıkarmış kavalını hafiften üflemiş, o sırada koyunlardan biri yardan aşağı yuvarlanmış. Hayvancağızın aklına önüne bakmak bile gelmemiş. Koyunların sahibi ağa öfkeli, hesap sormaya niyetli gelmiş çobanın yanına. Bizim çoban bakmış hiçbiri izah edilir yanı yok hadisenin : ağam sen bu işten beni azlet en iyisi. Ben de bu kaval bunlarda bu kulak olduktan sonra daha yardan aşağı çok koyun düşer" demiş.
Kıssasan hisse. Bizimkilerde, bunların bir nigahına karşı bu heves, bu eziklik oldukça sizi de güderler, bizi de güderler, yardan aşağı da sürerler. Kabahat bir parça da bunları kanaat önderi gibi önümüze koyan bizlerde. Vesselam.
Devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez
B.
"Devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez!" Oldukça üst perdeden, hal bildirir bir tonda dillerine pelesenk ettikleri bu cümleyi zannederim hepiniz hatırlarsınız. 3 Kasım 2002 seçimleri neticesinde 365 milletvekili ile parlamentoya giren Ak Parti'yi ve henüz siyasi yasaklı olan Erdoğan'ı bu sloganda, henüz ülke yönetiminde hiçbir sınama şansını elde etmeden tenkit etmeye başlamışlardı. "Ülke yönetmekçi ciddi iştir, dahiliyesi var-hariciyesi var, askeriyesi var, maliyesi var. Var oğlu var. Beceremez bu adam, üç vakte kadar gider." Fütürizmin en konforlu cümlesi üç vakittir bildiğiniz üzere; 3 dakika, üç gün, üç hafta, üç ay, üç yıl, 30 yıl..." evet üçüncü onuncu yılını sürüyor iktidarda Erdoğan. Bu öngörüde bulunanlar hala yalancı çıkmış değil zira üç vakit konforlu bir öngörüdür.
"Dış politikasıyla Türkiye'yi tüm dünyada yalnızlaştırdı" denildiği de hatırınızdadır. Gidilen kapılara gidilmemeye başlandıkça yalnızlaştığımız tezinden hareketle böyle bir şey söylediler malumunuz. Şimdi gidilen kapıların sahipleri şu veya bu vesileyle tek tek Türkiye'nin kapısını aşındırmaya başladı. Alman gazeteci Julian Reichelt, Şarm el Şeyh'teki görüntü üzerinden bir tweet attı dün. Dört lider masada, Alman başbakanı Merz izdüşüm olarak Erdoğan'ın tam arkasında bir saksısının yanında sandalyede oturuyor. Bu görüntüyü paylaşmış Reichelt ve "Almanya'nın dünyadaki yerini soran olursa 'saksının yanında' dersiniz" yazmış. Hakikaten şayan-ı hayret bir durumdur bu. Orta Doğu tartışılacak, Filistin hakkında, İsrail hakkında, gazi hakkında bir hükme varılacak ve o masada Avrupa'nın büyük devletlerinin hiçbirisi yer almayacak. Vekaleten Amerika yer alıyor zaten; almanya Amerika'dan başka hangi pozisyonu temsil edecek ki o masada? Kendisine ait bir pozisyonu, söyleyecek bir sözü olabilen, ve illaki herhangi bir ağırlığı olabilen aktörlerin oturabildiği bir masa idi o. Gazze mevzuunda dört aktör oturdu.
Le Figaro bu durumu Erdoğan üzerinden yorumlarken "Recep Tayyip Erdogan, acteur stratégique du cessez-le-feu entre Israël et le Hamas" başlığını uygun gördü. "Erdoğan ateşkeste stratejik aktör!". Haberin ilk paragrafında ise konuyla ilgili söylemek istediği her şeyi özetlemiş Fransız gazetesi "Türkiye cumhurbaşkanı, Gazze'deki barış anlaşmasında kilit bir aktör olarak kendini kanıtladı".
Şimdi dönüp şöyle bir bakın çevrenize, devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez diyenler arasında "yahu bu adam bu işi hakikaten de layığıyla yaptı. Başka türlü düşünmüştük ancak bizi mahcup etti" diyen bir civanmerte denk geldiniz mi? Elbette gelmediniz. Bir başka şey bulundu zira hemen akabinde, kulp üstüne kulp bulundu. Vallahi izahi çok uzatmadan ne olduğunu kısaca özetleyelim: Erdoğan belediyeyi belediye yönetir gibi yönetti, devleti devlet yönetir gibi. Hakikaten devlet yönetmek belediye yönetmeye benzemez, fakat unutmayın belediye yönetmek de devlet yönetmeye, parti kongrelerinde denge yapmaya benzemez. İdare ettiği şehirde bir haftadır su akmayan, sokakları çöpten geçilmeyen, toplu taşıması sürekli aksayan belediye başkanlarının diplomasi hakkındaki görüşlerine yer veren muhalif gazetelerin de es geçtiği şey tam olarak bu. Belediye yönetmek belediye yönetmeye benzer. Şimdi Allah aşkına, halihazırda yönetmesi gereken şeyi yönetmeyenlerin diplomasi hakkındaki çıkarımlarına kulak asıp da ne öğreneceğiz ki? Biteviye hoşnutsuzların bir başka hoşnutsuzluk bahanesini dinlemekten başka elimize bir şey geçmeyecek. Öyleyse soralım, efendiler, Türkiye uluslararası arenada gerçekten iddia ettiğiniz gibi siz bir aktör müdür, yoksa her sözüne bizden ziyade inandığınız ecnebi analistlerin hidayeti gibi kilit aktör müdür? Bu kilit aktör olma yolculuğu esnasında Erdoğan'ın oynadığı rolü gerçekten mi görmüyorsunuz, yoksa itiraf etmek mi işinize gelmiyor?
20 Ekim 2025 Pazartesi
Şu ortamda Kıbrıs
B.
Yakın zamanda, Ermenistan ve Azerbaycan'da darbe girişimlerinin engellendiğine dair istihbarat ulaştı. Ermenistan'da bir patrik, Azerbaycan'da ise cumhurbaşkanlığı ofisi başkanı darbecilikle itham edildi. Aliyev ve Paşinyan'la bir noktaya kadar gelmeyi başaran Türkiye açısından tatsız gelişmeler bunlar. Öte yandan Türkiye kendi içinde özenle bir barış süreci yürütüyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ile stratejik işbirliğini geliştiriyor ve Ada'daki Türk varlığını her geçen gün daha açık tehdit ediyor. Kıbrıs'ın güneyinde çeşitli terör örgütlerinin kurulabileceğine ve Türk bölgelerine saldırılar gerçekleştirilebileceğine yönelik ikazları birkaç aydır işitiyoruz. Suriye'de ise YPG merkezli huzursuzluk dalgası bir türlü dinmek bilmiyor. Bütün bunlar Türkiye'nin birkaç yıldır ilmek ilmek işlediği ve Kafkaslar'dan Kuzey Afrika'ya kadar bir şekilde tesis ettiği dengeleri tehdit ediyor. İşte böyle bir ortamda, Türkiye kendi iç ve dış dengelerini muhafaza etmeye çalışırken Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını seçiyor. Son derece önemli ve gelecekteki neticeleri açısından hayati ehemmiyete sahip bir seçim Kıbrıs'taki. Ellerinde " işgalci Türkiye Kıbrıs'tan defol!" Pankartları taşıyan kitleler ve CHP'nin Kıbrıs'taki uzantısı mahiyetindeki CTP Ersin Tatar karşıtı bir Pakt kurmuş durumda. Elbette en büyük temennimiz, Kıbrıs'ta Türk çıkarlar ve Türk varlığını koruyacak bir idarenin bundan sonra da Kıbrıs'ı yönetiyor olması. Bunun yolunun nereden geçtiği ise açık: Türkiye ile uyum içinde bir yönetim ancak Kıbrıs'ın geleceğini ve Kıbrıs Türk'ünün güvenliğini, refahını mümkün kılabilir. Bunun haricindeki bütün temenniler, talepler hem Kıbrıs Türkü'nün hem Türkiye'nin hem de bölgenin güvenliğini tehlikeye atacak cinstendir.
23 Ekim 2025 Perşembe
Cumhuriyet ve Manevi Miras
21 Ekim Salı akşamı AKM'de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından 90. Yıl özel konseri tertip edildi; "Işığımızı bilimden ve sanattan aldığımızı" vurgulayan bir retorikle, Cumhuriyet devrinin sanatsal faaliyetlerinin devamlılığı vurgulandı. Alaturka-Alafranga, Tekke Musikisi, Halk Müziği... Nasıl da bir zenginliğe malikmişiz ve bunu büyük bir beceriyle nasıl bir potada eritmişiz. Günümüz için doğru bir önerme, ancak kimlere ve hangi reflekslere karşı? Kimin tahammülü sayesinde bu mümkün olabilmiştir? Merhum Bülent Ecevit'in çeşitli zamanlarda kaleme aldığı birkaç makaleyi yorumsuz olarak alakanıza sunayım, yorumunu siz yapın:
"Bizim neslimizin Atatürk devrimlerini benimsemiş gençleri, divan edebiyatını okuyamıyoruz. Alaturka musikiyi dinleyemiyoruz. Radyolarımızın düğmesi. Alaturka çaldığı saatlerde, Ankara, İstanbul, İzmir radyolarının semtine uğramıyor." (6/12/1952, Ulus)
"batılı olmak, belirli bir çalışma temposuna uyabilmek, kökü sinir sistemimize bağlı küçük ve bencil dertlerin kabuğundan çıkıp, geniş düşünebilmekle mümkündür. Alaturka musikisi ise buna engeldir. Biz istediğimiz kadar şapka giyelim, Latin harfleri kullanalım, kadın erkek münasebetlerine serbestlik tanıyalım; Alaturka musikiye bağlı olduğumuz müddetçe şarklılık içimizdedir. Şarkın bu en yaman silahını içimizden çıkarıp atacak yerde ona günden güne daha çok sarılıyoruz." (9/8/1954, Halkçı)
"Alaturka musikinin yarattığı atmosfer ve devam ettirdiği ruh haletiyle batı memleketlerindeki dinamizmi bağdaştırabilmenin yolu yoktur. bu sanatın uzmanları istedikleri kadar alaturka musıkinin batı musikisine üstünlüğünü kağıt üzerinde ispat etsinler, alaturka musikinin kağıt üzerindeki tesirleriyle batılı yaşama tarzının uzlaştırılabileceğini isbat etmiş olamazlar." (11/4/1955,Halkçı)
"Cumhuriyet devrinde büyük kısmı Alaturka dediğimiz musikiye tahammül edemeyen bir nesil yetişmiştir. Bu nesil sokakta yürürken, çarşıda alışveriş yaparken, lokantada yemek yer, yahut dolmuşta işine giderken sevmediği, tahammül edemediği bir musikiyi dinlemek zorunda bırakılmamalıdır. Eğer bu neslin, akşam işten çıkıp dolmuşla eve dönerken ağlamaklı, inlemekli bir şarkıyı dinlemek asabını bozuyorsa, onun bu asap bozukluğuna saygı gösterilmelidir." (4/7/1955, Ulus)
"Devrimler Türkiye'sinde, yeni nesillerin, eskileri anlaması gerekmediğini: devrimlere, dünle aramızdaki bağları koparmak için girişilmiş olduğunu söylediğimiz zaman: kızgın gözler üzerimize çevrilmekte, bıçak gibi sözler sizi, Türk tarihini yoğumsamakla suçlandırmaktadır. Bu bıçak gibi sözler keskinliğini demogojiden alırlar, inanmasanız bile karşılarında boyun eğmek (boynum kıldan ıncedır) deyip susmak zorunda kalacaksınız. Çünkü bu sözlerde eskinin usulleri, zenginlikleri, yiğitlikleri, kutsal şeyler kılığına sokulup karşınıza çıkarılmaktadır. İşte öyle sözlere bir örnek: (eğer yeni nesillerin eskileri anlamaya mecbur olmadıklarını kabul edersek, asırlardan beri bizim için biriktirilen bunca maddi ve manevi servet ne olur?). Asırlardan beri bizim için biriktirilen bunca maddi servet Topkapı Sarayındaki ziynet eşyası ise yeni nesillerin eskileri anlamaması, bu servetin, modern müzecilik metodlarıyla korunmasına engel olmamaktadır. Asırlardan beri biriktirilen bunca manevi servet Alaturka musikisi ise: meyhanelerde, radyolarda, dolmuşlarda kafamız şişinceye kadar dinliyoruz. Bunca manevi servet divan edebiyatı mıdır? Fuzuli'den zevk almıyorsak bilgisizliğimize bağışlansın. Yok bunca manevi servet, Osmanlı filozofları ise, nedir felsefeleri? Osmanlı alimleri ise ne yapmışlardır? Osmanlı fen adamları ise, ne bulmuşlardır? Derde deva, çiçek aşısından gayrı: onu da fen adamları değil cobanların bulduğunu söylerler. (19/12/1952, Ulus)
Camileri, ince minareleri, duvarlarına tarihin küfü sinmiş serin türbeleri, emekli ahşap konakları ve sanki toprağın bütün bunlara yakıştırmak için boy verdiği selvileriyle İstanbul, insanı tarihe, geleneklere çeken, bağlayan bir şehirdir. Böyle bir şehirde Atatürk'ün istediği kadar devrimci olabilmek zordur (14/8/1954, Halkçı)
27 Ekim 2025 Pazartesi
Usulden ve esastan hukuk
B.
Murat Ongun'un ses kaydı basına düştükten sonra ister istemez herkeste bir şüphe oluşmuştu. Bir bankanın eski bir yetkilisi ile yaptığı bir sohbetti bu ve İstanbul halkının verilerini seçim çalışması adı altında yurt dışında bir şirkete vermekten bahsediyordu ses kaydında. Birkaç aydır İstanbul kartımı telefonumdan yükleyemiyorum; zira yeni gelen güncelleme sebebiyle benden bir takım izinler istiyor ve ben bu izinleri malum şu pes sebebiyle vermiyorum. Vapur iskelesindeki yükleme merkezine yürümek ve İstanbul kartıma burada bulunan otomat yüklemek durumundayım. İşte bu septik ruh hali sebebiyle ben dahil pek çok kimse benzer kaygılarla doldu ve en temel gereksinimimiz olan ulaşım kartı kullanımını konforsuz bir hale getirdi. Bu kaydı dinledikten sonra hepimiz bir şekilde bu meselenin nasıl olup da gündemi hak ettiği oranda meşgul etmediğini tartıştık, rızamız dışında bilgilerimizin paylaşılması gibi bir fecaatin nasıl olup da yapanların yanına kar kaldığını konuştuk. Şimdi İmamoğlu ve çevresindekilere yönelik yeni bir başlık çıktı karşımıza ve casusluk suçlamasıyla yeni bir fasıl başladı. Yine alışılagelmiş şımarıklıklarıyla savcılığa yönelik "birinden tutturamadı bir diğerinden tutturur belki diye uğraşıyor" gibi saçma sapan tezyiflerde bulunanların ise konunun esasına yönelik hiçbir açıklamasına şahit olamadık. Aslında bildiğiniz üzre sürecin ilk başından beri hiçbir safahatine yönelik esastan bir itiraz, esastan bir izah, esastan bir tartışma ile karşılaşmadık. Sürekli politik argümanlar yahut en olmadı usul ile ilgili birtakım çıkışlar gördük. Bir de Manavgat hadisesinde olduğu gibi asla arkası gelmeyen iddialar çıktı karşımıza: 32 saatlik video kaydı Özgür Özel'in elindeydi... keşke 32 saniyelik bir kısmını yayınlayabilseydi de 32 saniyeyi yayınlayan 32 dakikayı da yayınlar diyerek bir ihtimal verseydik. Nihayetinde vardığımız nokta, bizlere herhangi bir açıklamanın yapılmadığı aksine iddiaların hepsinin bir şekilde muhataplarınınca yokmuş muamelesiyle karşılaştığı bir nokta. Tam da esasa yönelik hiçbir şey duymadığımız sürekli usul ile alakalı itirazlar dinlediğimiz şu günlerde CHP'nin o meşhur kurultay davası da ilginç bir neticeye bağlandı. Mevcut havadan etkilenmiş olacak, mahkeme de esas hakkında hiçbir şey söylemeyip usulden davayı akamete uğrattı. Şahsen beni alakadar eden bir şey yok; CHP Kurultayında yaşananların ne muhatabıyım ne de mağduru. Velakin kurultay süreci hakkında yenilir yutulur cinsten olmayan itiraflar ve iddialar ortadayken yine esas hakkında bir şey duymamış olmamız ve yine usulden davanın nihayete bağlanmış olması o meşhur hukuk terimini hepimiz açısından anlamsız kılıyor: usul esasa tekaddüm eder! Peki, usul esasa tekaddüm eder de esasa müteallik şeyleri yok mu kılar? Yani bir takım iddiaları usulde karşılaşılan aksaklıklar hiç olmamış mesabesine mi indirir? Ve bence daha mühim bir sual şudur: sanki memleket ahalisi kamilen hukukçuymuş gibi sürekli usul ile alakalı mizah da bulunmak ve esasa yönelik hiçbir mütaalada bulunmamak maşeri vicdanını nispette tatmin eder? Konuşup tanıştığım hukukçuların renkli dünyasında bu sorulara tatmin eder bir cevap bulamadım. Bilenler aydınlatırsa sevinirim.
30 Ekim 2025 Perşembe
Yüz ikinci yılında cumhuriyetimiz
B.
Başarılı bir proje midir başarısız bir proje midir tartışırız. Fakat hepimiz cumhuriyetin yetiştirdiği nesilleriz ve yeniden bir monarşi tarzı idareye razı olanımız zannederim pek azdır. Cumhuriyetimizin kıymetini bilmek ve milletimizin bir millet olarak teessüsünün bir meyvesi olarak değerlendirmek durumundayız. Fakat hamasetle ve kuru sevgi gösterileri ile olabilecek cinsten değil. Mimaride bir şey üretememiş, şehirleri çarpık yapılaşmanın esiri, sanatta edebiyatta ortaya bir şey koyamamış, bir gelenek oluşturamamış, bilim-felsefede dünyada adı anılan herhangi bir eser ortaya koymayı başaramamış, teknolojik anlamda atılımlarımızı ancak yeni yeni yapmaya başlamış ve en önemlisi toplumsal meselelerimizi en azından paralel hassasiyetlerle tahlil edecek bir vasatı oluşturamamış olduğumuzu düşününce 102 yıllık tarihimizin pek de başarılı bir süreç olduğunu öne süremeyiz. Toprak üzerinde hâlâ anlaşabilmiş değiliz. Mülk kimindir, tasarruf hakkı kimdedir kafamız karışık. Parası olan herkesin arazi alıp üzerinde dilediğini yapamayacağı konusunda herkes bir başka şey söylüyor.
Bir de sorularımız var cevaplamaya cesaret edemediğimiz. Paralel toplumların hayatı birbirine dar ettiği bir cemiyet cumhuriyet rejiminin ruhuna uygun bir hayatı ortaya koyabilir mi? Cumhurun kamu malına kendi malı gibi sahip çıkmadığı bir cumhuriyet düşünülebilir mi? Resmi ideolojisinin vatandaşla ve vatandaşın değerleri ile bir türlü imtizaç ödemediği ancak vatandaşı da dönüştürmeyi başaramadığı bununla birlikte o resmi ideolojiden de vazgeçmeye asla yanaşmayanların sesinin bu kadar çok çıktığı bir ortamda cumhur, cumhuriyetin neresindedir? Bu ve bunun gibi onlarca sual geliyor aklıma. Cumhuriyet baloları ve kortejlerden fırsat bulup sormaya cesaret edemediğimiz ve cevabını hiçbirimizin bilmediği bu sorular bir kenarda duruyor. Bankaların hamasi reklam filmlerinden, fener alaylarından, balolardan etkilenip gözleri dolan ve cumhuriyet güzellemesi yapan kokonalarımız cumhurla kavga edip cumhuriyet güzellemesi yaptıkça soruları tartışacak bir vasat bulamayacağız. Beni en çok üzen şey budur.
3 Kasım 2025 Pazartesi
Siyasette dengenin dengeleyicisi ve dengeler
B.
Şu sıralar çocukların ellerinde çok yaygın bir oyuncak görmek mümkün. Adına squishy dedikleri bir minik top bu; içinde yoğun mayi bir madde dışında ise sert ve patlamayı engelleyen kauçuk-plastik bir kılıf var. Bir tarafından bastırdığınızda diğer tarafa doğru hacimli şekilde büyüyor bu oyuncak. Eğlenceli bir oyuncak, bana sorarsanız öğretici tarafları da var. Her şeyden evvel çocuklar bir tarafa tazyik yaptıklarında diğer tarafın şiştiğini, şişen tarafı dengelemek istediklerinde ise oraya tazyik yaparak yoğunluğu bir başka cenaha yönlendirebileceklerini tecrübe ediyorlar. Bütün şişkinliği ortadan kaldıracak toptan bir basınç uygulamak ise namümkün olduğu için tazecik ancak bir yerden bir yere sevk edilebiliyor, toptan ortadan kaldırılamıyor.
Açık açık söylemenin bir faydası olmadığını düşündüğüm için ancak squishy örneği üzerinden afaki bir meseleymiş gibi siyasi bir konuya değinmeyi tercih ediyorum bugün. Bazen içerideki ihtirası dengelemek için dışarıdaki muhterislerin varlığına ihtiyaç duyan arif kimseler, katiyen kendilerine teveccüh edilmez zannedilen kimselere ihtiyaç duyabilirler. Malumunuz çok yabancısı olduğumuz şey değildir, eskiden beridir Türkiye'de hava durumunu Balkanlardan gelen alçak-yüksek basınç dengeler. "Bize ait bir hava durumu değil" diyerek dudak bükmek, bununla alakadar olmamak lüksümüz yoktur. Mucibince hareket etmek, yeni hava koşullarına ayak uydurmak durumundasınızdır.
Zannedildiği gibi Türkiye'de onlarca parti olduğunu düşünenlerden değilim. Bana kalırsa Türkiye'de iki parti vardır; siyasetin ana mecranın yapıcısı, paradigmanın sahibi CHP ve dönemsel olarak CHP'nin karşısında bulunan parti hangisi ise odur. Farklı siyasal hareketleri ortaya çıkar, değişik yollar ortaya konur, kimi dinden kimi milletten kimi Milliyet'ten kim ideolojiden yola çıkarak kendince söylemler geliştirir; fakat Türk halkı genel tensibini CHP ve karşıtları şeklinde yapar, gider. Maziye bakıyorum, elbette farklı suretlerde yorumlanması mümkün siyasal bölünmelerle karşı karşıya geliyorum; velakin en nihayetinde Türkiye'nin aynı hat üzerinden ikili bir tercihler bütününe göz kırptığını görüyorum. Erdoğan o kadar büyük bir siyasal figür ki, yakın dönemde bu yarılmayı Erdoğan ve karşıtları şeklinde yeniden tasarlayabileceklerini inandı bir takım siyaset yapıcılar. Gün sonunda yine ezberimize döndük. CHP de kendi sahasında o kadar büyüktür ki, bir şekilde kendileriyle ittifak eden her partinin seçmenini yakın vadede kendi seçmeni kılar ve o partileri yok eder. Buna da şahit olduk.
Şimdi bu tazyik ayarı günlerinde fark etmedikleri bir şeyi fark eden siyasiler tazecik ayarına teşne bir görünüm arz ediyorlar. Erdoğan'a muhalefet edecekseniz de bu CHP'nin yanında değil Erdoğan ile aynı hat üzerindeyken ancak mümkün olabilecek bir şeydir; zira vatandaş CHP ile aynı çizgide gördüğü anda sizi CHP'den bir farklı bünye olarak görmez ve bu sizi CHP ile aynı meşruiyet çizgisine indirir. Şimdi içerideki harisleri dışarıdaki muhterislerle dengeleme bahsinde ortaya konulabilecek son söz bence şudur: el başkası Siyasal hareket ortaya koyabilecek olanlar, siyaset piyesinde kendilerine mahsus bir perde yazılsın ve orada başrol oynayayım diye heves edenler, bu oyunun böyle bir oyun olmadığını anladıkları anda ikincil rolleri zevkle kabul eder hale gelebilirler. Bunda şaşılacak, anlaşılmayacak bir şey yoktur. Asıl anlaşılması gereken ve analizin yapılması gereken şey, dengenin dengeleyicisinin bu aktörleri nerede ve hangi merkezde dengeleyici olarak kullandığıdır.
Bundan daha açık yazmayı tercih etmem. Bu adam da ne demiş böyle diye düşünen olursa peşinen affı dilerim.
5 Kasım 2025 Perşembe
Amerikan seçimleri ile benzerlik üzerine
B.
Elbette bir süredir vurguladığımız üzere iç-dış siyaset ayrımının anlamını yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz. Buna rağmen göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir husus vardır; ki bu husus, siyasal kültürün ve tarihten gelen birikimlerin siyasal yapı üzerindeki belirleyiciliğidir. Amerikan seçimleriyle Türkiye seçimleri arasında analoji yapmak ne oranda başarılı bir analize sevk eder diye düşündükçe karşıma biteviye aynı cevap çıkıyor: eğlenceli ve üzerinde tartışabileceğimiz misallerle karşılaşırız, buna karşın aynı dengelerin ve benzer reflekslerin rol oynadığı çıkarımını yapmamız mümkün değildir. Söz konusu olan sadece politik kültür olsa yine bir başka şeyi tartışır ve üzerinde yorum yapabileceğimiz bir zemine kavuşurduk. Buna mukabil ülkesinin bayrağını iç çamaşırına desen olarak resmeden bir kitlenin, en önemli argümanı "benim vergimle" olan bir zihnin, tehdit algısı oluşturduğu muhitteki çetelerden öteye gitmeyen kimselerin Türk seçmeni ile benzer reflekslere sahip olduğu söylenemez. Buna mukabil Avrupa seçmeni ile Türkiye seçmeni arasında bu gibi benzerlikler kurmanın daha mantıklı bir tarafı vardır. Her ne kadar farklı kültürel kodlara, tarihsel arka plana, inanç ve değerler silsilesine sahip olsak da Amerikan toplumuyla Avrupa toplumu mukayese edildiğinde birbiriyle daha mukayese edilir iki aktör karşımıza çıkar. Bunun en önemli sebebi ise, paralel tarihi süreçleri, farklı da olsa mukayese edilebilir modernleşme hareketlerine, muhafazakarlık ile liberalizm arasında benzer gerilimleri yaşamış ve siyasal zihni buna göre oluşmuş toplumlar oluşudur. Monarşilerden cumhuriyetler çıkaran, İkinci Dünya Savaşı sonrası yardımcı aktör olmayı kabul etmiş devletlerin vatandaşları bu konuda daha yakın refleksler ortaya koymaktadır. Katolisizm'in ve İslamiyet'in modernleşme sürecinde dışlanması akabinde modern ahlakçılık cenderesinden geçen toplumların bu konudaki tecrübesi de birbirine bir oranda yakındır. Elbette Müslüman ve doğulu refleksleri olan bir toplum olduğumuzu, bu özelliklerimizle kendimizden başka hiçbir topluma benzemediğimiz gerçeğini reddetmiyoruz, buna mukabil Avrupa toplumuyla aramızdaki uçurum; Amerikan toplumuyla aramızdaki uçurum kadar derin değildir. Sadece bunları söylemek ve yapılan analojilere bir anlam veremediğimi ifade etmek isterim.
10 Kasım 2025 Pazartesi
Doğal Olmayan Bir Gerilim
B.
Türkiye Cumhuriyeti'nde Siyasal meşrutiyetin Atatürk kültü üzerinden tesis edildiğini bilmeyenimiz zannederim yoktur. Burada Atatürk'ün şahsıyla, kimliğiyle, fikirleriyle hiçbir ilinti bulamazsınız. Bir kült tanımlanır ve bu tanımın görünen yüzü Atatürk kılınır. Devletin vatandaşa ve siyasete karşı pozisyonunu ortaya koymak bakımından sadece küçük bir misal olarak Atatürk resimlerindeki dönüşümü nazara vermek isterim. Eski paraların istisnasız hepsinde yer alan Atatürk resimleri çatık kaşlı, sert ifadeli bir çizimdi. 100.000 liralık banknotların çıkmasıyla birlikte Atatürk mütebessim bir figür halini aldı ve vatandaşın cebine girdi. Bu sadece minik bir misaldir; şahsının ne olduğu, nasıl olduğu, mütebessim mi yoksa asık suratlı mı olduğu zerre kadar önemli değildir. Önemli olan mevcut duruma göre tanımlanan Atatürk kültünün nasıl sunulmak istendiğidir.
İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemin yaygın ideolojilerinden birisi olduğu için doğal olarak son bulmuş ve artık neredeyse iç taraftarı olmayan bir ideoloji olan Kemalizm son yıllarda yeniden tanımlanarak Atatürk Kemalizm isimleriyle politik muhalefetin ana mecraı ve haline getirildi. Kabrinden çıkarıp kırklı yılların mümin bir Kemalistini bu çevreye soksak zannederim kendisine Atatürkçü veyahut Kemal isteyenlerin ekserisini Kemalizm ölçütlerinde tekfir eder. Çok da birbirine benzeyen ki ideoloji yok ortada. Tek bir sabite kaldı ve o sabite üzerinden Kemalizm yeniden tanımlanıyor: Aydınlanmacılık!
Buna karşın Atatürk kültürünü tanımlamak daha serbest bir alan sunuyor talepkarlara. Erdoğan Aydın bir ateist Atatürk'ten bahsederken, Haydar baş sabahlara kadar kantar içinde Zikrullah meclisinde bulunan seyyid bir Atatürk'ten bahsediyor. Dediğimiz gibi kimse şahsından bahsetmiyor aslında, herkes meşruiyet kaynağı olacak bir kültün peşinde; hal böyle olunca tanımlamak istediğiniz gibi tanımlayabiliyorsunuz. Milliyetçilerin Atatürk'e yaklaşımı ise kurucu irade üzerinden şekilleniyor. Yani bu da bir nevi kült tanımı aslında.
Son günlerde sürüp giden suni gerilim bence çok da anlamlı bir yere tekabül etmiyor. Yeni diyanet işleri başkanının yeni bir kült tanımına katkı sağlayacak, dine saygılı-dindar'a hürmetkar ancak şarlatana karşı bir Atatürk tarifi içinde aktif rol aldığı zannederim herkesin farkında olduğu bir şeydir. Atatürk'ün şahsı öyleydi-değildi tartışmasının bu noktada bir anlamı yoktur. Bugüne kadar ola geldiği şekilde bugünden sonra da eğer siyasal meşruiyet Atatürk kültü üzerinden tesis edilecekse, bu kültün tanımlanması memleketin üç beş köksüz elitin eline bırakılamaz. Toplumun her kesimini kucaklayıcı bir kült tarifi yapabilirseniz eğer, devlet bir süredir yürütülen toplumsal restorasyonu yaygınlaştırabilir. Bunun haricinde Atatürk'ün şahsı ve kimliği üzerinden sürüp giden bütün kavgalar gayritabii tartışmalardır.
Şimdi dileyen bugün gitsin mevlidini dinlesin, dilemeyen evinde otursun. An itibari ile bu kadar derinleştirilmeyi hak eden bir tartışma değildir bu. Bilmem siz ne dersiniz?
13 Kasım 2025 Perşembe
Bundan sonra ne olacak?
B.
Uçağımız düştü, 20 şehidimiz var; kazanın nasıl ve ne şekilde gerçekleştiği henüz bir muamma. Meselenin tahlilini uzmanlara bırakmaktan başka şansımız yok. İmamoğlu iddianamesi ile aynı günde gerçekleşmesi, kaza hakkında komplo teorilerinin çokça dillendirilmesine sebebiyet verdi. Hadisenin Azerbaycan'da gerçekleşmesi, İsrail ile ilgili şüpheleri dile getirenlere can sıkıcı bir imkân sunuyor. Azerbaycan yumuşak karnımız; bir başka ülkeden bahseder gibi bahsedemiyoruz Azerbaycan'dan bahsederken. Komplo teorileri, ciddiye alınmayı ancak yıllar sonra hak ederler. Şimdilik yapılan yorumlar afaki olmanın ötesine geçemiyor. Azerbaycan hakkında yorum yaparken herkesin daha dikkatli olması ve iki kere düşünmesi gerektiğini hatırlatarak bu bahsi kapatalım.
Uzun zamandır merakla beklenen İmamoğlu davası iddianamesi artık elimizde. 3741 sayfalık bir iddianame bu ve dün akşam incelemeye başladım. Gerçekçi olalım, aradan geçen sürede hiçbirimiz tamamını okumuş olamayız bu iddianamenin. Ancak okudukça öyle idare edildiği gibi boş bir iddianame olmadığı, aksine son derece titiz bir çalışmanın ürünü olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Sürecin ilk başından beridir davanın içeriği hakkında yorum yapmayıp, usul hakkında birtakım itirazlar dile getirmek ve süreci politize etmekle meşgul olanlar hemen başladılar "iddianame boş" demeye. Bir satırını dahi okumadıklarına adım gibi eminim. Dahası, iddianamenin öyle boş falan olmadığını pek çoğumuzdan iyi bildiklerine de eminim. Yüksek sesle itiraz edenler arasında çok ilginç figürler var ki, dosyanın içeriğine savcıdan daha fazla vakıf olduklarına eminim. İddianame, bunlar arasında fonlananların, bir şekilde süreçlere dahil olanların olduğunu iddia ediyor. Müştekilerin, maznunların uzunca bir listesi var. Söz konusu listede yer alanlar hakkında detaylı iddialar ortaya konulmuş durumda. CHP'nin dönüştürülmesi, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı süreci ve bütün bunların finansmanı doğrultusunda 2 milyar dolarlık bir hedefin ortaya konmuş olmasından bahsediliyor. Çeşitli medya unsurlarının finanse edilmesi, yukarıda zikredilen finansmanı temini doğrultusunda nam meşru yollara tevessül edilmesi, bütün bu hedefler doğrultusunda ilerleyen ve kendi ajandasını takip eden örgütsel birimlerin oluşturulmuş olması gibi çok ciddi iddialar var karşımızda. Öyle Menderes'in köpek bebek davalarına benzemiyor. Yazıyı kaleme aldığım esnada hâlâ iddianamenin beşte birini okuyabilmiş değildim. Okudukça gördüm ki, savcılık iddianamesi okudukça daha kuvvetli bir yakîn oluşmasına sebebiyet verecek kadar özenle hazırlanmış. Ahtapottan ve ahtapotun kollarından bahsediliyor. En azından üç beş gününü lütfedip, kerem edip harcamak ve okunarak mütalaa edilmeyi hak ediyor iddianame. Buna karşımızda "küstüm oynamam" der gibi "ne okurum ne de incelerim. Bu siyasi bir iddianamedir" diye kestirip atanlar var.
Peki bundan sonra ne olacak? Yargıya aksetmiş bir dava, esas ilişkin hiçbir mütalaa ortaya konulmadan sathi itirazlarla "bizi yargılamaya hakkınız yok" diyerek mi sürdürülecek? Karşımızdaki yapının aklı başında bir hukukçular heyeti yok mu? Bu heyet bu dosyayı inceleyerek, esas hakkında kamuoyunda tartışılan hususları çürütmeye yönelik hiç mi çaba sarf etmeyecek? O eskiden böyleydi hepimiz biliyoruz. Gün sonunda en olmadı bir darbe yapılır süreçler akamete uğratılırdı. Şimdi CHP siyasetinin böyle bir ümidi de kalmadı. Küstüm oynamıyorum, muhatabım değilsin gibi saçma sapan yöntemlerle geçiştirilebilecek bir şey değil bu. Zannederim hâlâ farkında değiller meselenin yargıyı aksettiğinin. Yolu, yöntemi ve yapılması gerekenlerin ne olduğu hukuktan azıcık haber sahibi olan herkesçe bilinen bir süreç bu. Sahi merakla bekliyorum, bundan sonra ne olacak? Bu dava bu minval üzerine mi gidecek?
17 Kasım 2025 Pazartesi
Tanımlayanların Baskısı
B.
Farkında mısınız ne çok tanımlayanımımız var. Bu ülkede yaşayacaksan şöyle olacaksın, Türk olacaksan böyle yaşayacaksın, bu muhitte yaşayacaksan şöyle davranacaksın... nevzuhur bir ahlak değildir, eskiden de vardı bu zorbalardan, fakat önüne gelenin racon kestiği ayak takımının büyük filozof olduğu böyle bir dönemi hiç hatırlamıyorum ben. Herkesin dilediği gibi konuşabildiği bir ortam olan sosyal medyanın çıkışı pek çokları için önemli bir demokratik gereksinimi karşılamıştı; ölçüsüz medih cümleleriyle demokrasi bayramı ilan eymişlerdi bu mecrayı. Lakin hepimiz iliklerimize kadar hissediyoruz ki bu mecra küçük totaliter heveslerin tatmin edildiği bir baskı merkezine dönüştü. Şurada durup da sosyal medya ettiğinden bahsetmemizin hiçbirimize faydası yok ve bununla alakadar olmamak gibi bir tercihte bulunmak daha akıllıca görünüyor. Fakat mevzumuz sosyal medya değil, sosyal medyanın da kullanıcıları olan ahalinin hayata nasıl yaklaştığıyla alakalı ürkütücü bir his.
Dün Beşiktaş başkanı Serdal Adalı yanına Sergen Yalçın'ı da aldı ve bir toplantı yaptı. İzlerken bir garip oldum doğrusu bu toplantıyı. Koskoca Beşiktaş'ın koskoca başkanı kendisini bir şekilde o sosyal medya ortamında atılacak iftiralara, yapılacak eleştirilere karşı izah etmek durumunda hissediyor. Hiçbir aklı başında insanın kabul etmeyeceği bir vasattır bu. Beşiktaş gibi bir kulübün başkanı çıkar ve Beşiktaşlılığın hudutları ile alakalı ergenlik sivilcesi yüzünde yeni yeni biten yerden bitmelere bir hat çizer. O konumda olan bir kimse hiçbir sorumlulugu olmayan çoluk çocuğun çizdiği hatta ne kadar uygun bir duruşu olduğunu ispata çalışmaz.
Bu şekilde yorucu ve önümüzü kestirmemizi güçleştiren bir vasat meydana geldi memlekette. Bu dönüşüm sürecine en büyük ivmeyi kazandıran, Allah selamet versin Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Gençlerin demokrat dedesi olacağım diye kendilerine rüşvet-i kelam vermeyi marifet saydı selametlik. Oysa hepimiz biliyorduk ki dünyanın her yerinde saçı başı ağarmış piri faniler gençlere bir kanon gösterir ve gençler bu kanon içinde büyür, gelişir ve kendilerinden sonrakilere eğitir. 80'ine merdiven dayamış bir kimsenin sırf oy kaygısıyla gençlere "hadi çocuklar hattımızı siz belirleyin, biz de orada yılmadan yürüyelim" minvalde sözler etmesi, Savonarola'nın Floransası gibi çocukların diktatörlüğüne zemin hazırlayacak bir hesap kitap bilmezliktir sadece. Bu sorumsuzluğun adını demokratlık koymak giderek daha anlamsız şeyler haline gelen demokrasi yorumlarına da, demokrasiye de büyük haksızlıktır. Hemen akabinde bu tutumun komplikasyonları ile uğraşmaya başlarsınız. Daha da demokratikleşiyoruz, özgürleşiyoruz dediğiniz noktada, en büyük cazibesi maksimum hudutsuzluk olan bir mecrada üretilen nevzuhur baskıcılığın muhatabı olursunuz üstelik sadece bu mecrada değil sokakta, iş yerinde, okulda... Tekrar edelim bu bir sosyal medyayı eleştirisi değil, önüne gelenin size hulle biçmeye çalıştığı bu ortamın en büyük motivasyon kaynağına işaret etme çabası. Siyasi sorumsuzluklarıyla Frankensteinvâri bir nesil yetiştirenlerden de, bu ortama zemin hazırlayanlardan da, bunu çok matah bir şeymiş gibi pazar pazarlayanlardan da bunun manen hesabını sormak lazım. Hiçbir esnekliği olmayan, hedonizmin adını özgürlük-yaratıcılık vs. gibi şeyler koyan ve insani hassasiyetleri minimum seviyede bir nesille karşı karşıya kaldık. Elbette talihin de payı var fakat insanız ve gözümüz bu işte bir kabahatli yahut kabahatlilerler zümresi arıyor. Ben bu kadar söyleyeceğim, geri kalan kısmı başka bir zeminde tartışırız.
20 Kasım 2025 Perşembe
Bahçeli'yi tartışmadan önce dört soru
B.
Dört temel soruya cevap vermeden tartışılan konu hakkında bir noktaya varmamız mümkün değil:
1- Devlet Bahçeli'nin yapmış olduğu çıkışla başlayan sürece ihtiyacımız var mı?
2- Kamuoyu sürece ve atılan adımlara ikna oldu mu?
3- Sürecin bundan sonra atılacak adımlarını neye göre belirleyeceğiz?
4- Siyasete, bürokrasiye ve vatandaşa düşen görevler nelerdir?
Kürt sorunu, Kürtlerin sorunu, terör sorunu ... Kim her nasıl adlandırırsa adlandırsın bu bir vakadır ve her vakanın bir şekilde nihayete erdirilmesi gerekmektedir. Sahipsiz cenaze gibi meydanda bırakarak hiçbir sorunu çözemezsiniz. İlginçtir, süreç hakkında feveran edenlerin pek çoğunun bizzat acı çekmişliği olmayan bir hadiseden bahsediyoruz. Bölge halkı ise bu süreci bir şekilde sahipleniyor. Dahası böyle bir sürece ihtiyaç olduğuna yönelik özellikle doğu ve güneydoğu illerinde yaşayan vatandaşlarımızın pek çok beyanına şahit oluyoruz. Elbette ihtiyaç duymadığı şeyi lüzumsuz görenlerin bu konudaki reyi çok da dikkate alınmaz, eleştirileri dikkate alınır. Şu halde sözü fazla dallandırıp budaklandırmadan cevaba ulaşabiliriz. Evet böyle bir sürece ihtiyacımız vardır.
Her ay düzenli olarak yapılan kamuoyu araştırmalarının analizi ile meşgul bir kimse olarak önümdeki verilere bakıyor ve kamu sürece ikna olup olmadığı hakkında kesin bir fikir beyan edebiliyorum. Her siyasi görüşten vatandaşımızın süreç hakkında saha araştırmalarında açıkça görülebilecek şekilde üzerinde uzlaştığı belli noktalar var. Artık bu yaranın kapanması, çekilen acıların bir benzerinin tekerrür etmemesi, temel hak ve hürriyetlere saygılı yeni bir anlayışın hükümferma olması bu cümledendir. Buna mukabil metot ve atılan adımlar hakkında görüş ayrılıkları olduğu kolayca gözlemlenebiliyor. Şu halde bundan sonraki adımları neye göre atacağımız konusunda kafa karışıklığını giderecek olursak, sorunun cevabı aslında kekremsi bir tat bırakıyor ağızda. Af buyurun, ne kadarını midemiz kaldırırsa o kadarını yapabiliyor olmalıyız. İşte tam olarak bu sebeple kadim hastalığımızı nüksettiriyor ve kervanı yolda düzüyoruz. Hudutları belirlemek ise bürokrasiden çok siyasete düşen bir vazife olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu konudaki hassasiyeti tartışılmayacak milliyetçi siyasetin bir temsilcisi olarak Devlet Bahçeli'nin oynadığı rol tarihi öneme haiz. Denizde yüzerken boy verir gibi, Devlet Bey'in atmayı göze aldığı adımlar ve almayı kabul ettiği riskler politik olarak bu konuda bir hat belirleyici olma özelliğine sahip. Artık bütün saha sonuçlarına göre oy oranı %3 seviyesini gerilemiş olan İYİ Parti siyasi polemiklerle bir şekilde kendisine yeni bir zemin kazanmaya çalışıyor. 10 Kasım tartışmaları İmralı'ya gitme meselesi vesair. Selden kütük kapabilir miyim diye düşünmek panikleyen bir siyasinin ve çökmüş bir siyasi partinin genel başkanının elbette hakkıdır fakat belli sorumluluk çizgilerini aşmamak kaydıyla. Bürokrasi, siyasi iradenin emri ile iş görmesi öngörülen bir yapı olarak ayrı baş çekme lüksüne sahip değil. Bu sürece kalben taraf olamayan bir bürokratın en erdemli vazifesi bir şekilde kenara çekilmektir. Vatandaş ise, seçmenden öte bir şeydir; vatanın sahibidir, askerdir, anadır-babadır-evlattır en mühim mesele vatandaşın bu konudaki rızasını tesis etmektir. Saha sonuçları ortaya koyuyor ki vatandaş yukarıda da beyan ettiğim üzere bu konuda büyük oranda ikna olmuş vaziyettedir. Bence bu ikna olmuşluk vatandaşın bu sürece sağlayabileceği en büyük katkıdır.
Şimdi bu sualleri cevaplandırdıktan sonra Devlet Bahçeli'nin İmralı'ya gitme çıkışını bir şekilde tartışabiliriz. En önemlisi üzerinde konuşabileceğimiz bir zemine sahip olmaktır. Temel sorularımızı cevaplandırmadıktan sonra böyle bir zemine malik olmamız mümkün değildir. Zihninde başka sualler olan beyan etsin, hep birlikte oturup tartışalım.
24 kasım
Dilipak'ın Anlamadığı
B.
Dışarıdan bakanların çok kolay anlayamayacağı bir derdi vardır muhafazakâr mahallenin; hele bizim gibi tam göbeğinde büyümüş, imam hatip okumuş, büyüğüm dediği kimselerin elinde yetişmişseniz, bu kimi zaman tahammül edilemez bir derde dönüşür. Vaktin birinde, bir şekilde, fakat illaki kaht-ı rical neticesinde bu mahalle adına konuşabilme imkanına sahip olmuş bir takım figürler günümüzde, vicdan azabı gibi atsan atılmaz satsan satılmaz bir yüke dönüşmüştür. Dedik ya, dindarız, geleneklerimize bağlıyız, bazı şeyleri adımız gibi bilsek de dile getirebilmeyi ayıp sayar, ar ederiz. Neticede gussa gibi boğazda takılı kalır. İşte tam da bu sebeple tepenize çıkmakta hiçbir beis görmez o zevatın bir kısmı; dedelerinizin-babalarınızın tepesinde nasıl bir zamanlar davul çaldım, pek çoğunun anlamadığı şeyleri büyük bir kerametmiş gibi anlattımsa, şimdi sizin tepenizde de davul çalacağım" derler zımnen. Prima nocte hakkı gibi bir şey. Görenler feodal zamanlarda yaşadığımızı ve babadan oğula mal olarak devredildiğimizi zanneder. Serfiz ya biz.
Herkesin çevresinde bu ve buna benzer abiler var şu günlerde. Bu da bizim kaderimiz, yapacak bir şey yok. Bazısında karşı konulamaz bir sevimlilik de oluyor, yaş kemale erdikten sonra tonton amcaya dönüşüyor; saçma sapan şeyler anlatsa bile o tatlılığa hürmeten dinliyorsun. Hazretin gönlü oluyor. Fakat bunlar içinde bazıları da var ki, kendilerine tanınan bu geniş tolerans alanı sebebiyle raydan çıkabiliyor, insanların onurunu, izzetini, haysiyetini keyfince pa-i mal etmeye yelteniyor. Örneğin benim bu cümleden en tahammül edemediğim kimse Abdurrahman Dilipak'tır. "17 Temmuz 2016 günü Vatan emniyetin önüne gidecekler mutlaka yanlarına varsa silahlarını alsın" çıkışından sonra ehliyet sahibi muamelesi yapmayı bıraktığım bir kimsedir, anlamsız çıkışlarından sıtkı sıyrılan da pek çoktur. Karşısında hala 80'lerin tarım toplumunun, mahallenin yetkili abilerine mesih muamelesi yapan o biçare Anadolu Müslümanının bulunduğunu zannetmesi sebebiyle sık sık alay malzemesine dönüşüyor. O dönemin abilerinde muhatabının izzetini, haysiyetini gözetmek gibi bir hassasiyet gelişmiş değildi. Hatta sizi ne kadar aşağılarsa o kadar makbul kimse zannettiğiniz şairler, siyasetçiler, yetkili abiler kol gezerdi. Sınıfsal bir kafa karışıklığının, tahakküm edebilenin tahakküm edebildiği çevrelere karşı kurguladığı sanal bir aristokrasi piyesinin sahnesiydi mahallemiz. "Yerseniz" derler ya, yemek durumundaydınız o zamanlar. Her şeyin farkında olsaydınız da yemek durumundaydınız.
Editörlerinden olduğum GENAR TÜRKİYE RAPORU hakkında Abdurrahman Dilipak'ın attığı, son derece anlamsız, ahlak sınırlarını aşan bir tweeti paylaştı arkadaşlar dergi grubunda. Her ay üzerinde saatlerce çalıştığımız, ahlaklı bir biçimde o ayın gündemine ait başlıkları çıkardığımız, mesele tam olarak anlaşılsın diyerek paralel sorularla zenginleştirdiğimiz, böylece çapraz okumalarla farklı çıkarımlar yapma imkanına sahip olduğumuz ve neticede yalnızca müşterilerle paylaştığımız raporumuzu "algı operasyonu gibi görünüyor" diye tezyif etme cüretinde bulunmuş Dilipak. Dedim ya, muhatabının izzetini-itibarını düşünmemek mezkûr kuşak için gayet normal, hatta gerekli bir şeydi. Sonradan görmelik, buldumcukluk bir insanı böyle kılabilir. Kafasını çalıştırıp da "algı operasyonu yapacak olsalar, yalnızca müşterilere sunulan kapalı devre bir rapor üzerinden yapmazlar herhalde" demeyi dahi akıl edemeyen bir kimseden bahsediyoruz. Dilipak "nasıl gözüküyor" üzerinden hadiseyi yorumlamaya hakkı olduğunu düşünmüş. Karşıdan bakıldığında pek çoklarına küçük çıkarcı olarak görünen bir kimse için çok iddialı ve cesur bir çıkış bu doğrusu. Başka vesilelerle "bu adamın karın ağrısı nedir?" diye sorduğum dostların önemli bir kısmı "istediği randevuları alabilseydi, birtakım çarkları dönebilseydi kulak memesi kıvamında olurdu. Huyunu bilmiyor musun?" demişti. Çok şükür ne huyunu ne suyunu biliyorum, hamdenlillah mukarenemiz olmadı. Meğer bizim mahallede adı çıkalı çok olmuş da ben bilmezmişim. Meselenin detayı hakkında nezaketen dahi tek soru sormadan "böyle görünüyor" şeklinde yorum yapabilen bir kimsenin, kendisini iyi-kötü tanıyan insanlara karşıdan nasıl göründüğünü az çok hesap etmesi gerekirdi. Belki gerçekten samimi, belki gerçekten küçük çıkarcı değil ama karşıdan öyle görünüyor. İllallah diyenin haddi hesabı yok. Elindeki telefon, tanıştığı bir kimse olan İhsan Aktaş'ı nezaketen ve öğrenmek amacıyla aramaya değil, konspiratif tweetler atmaya yarayan bir kimse bütün bunları hesap etmiş olmalıydı. Arayıp saha araştırmalarının çapraz okumaları hakkında tek bir soru sorsa bu saçma sapan şeyleri yazmaz, terbiyesizlikte bulunmazdı. Gün sonunda bir hakikatle, kendisi açısından acı fakat bizim açımızdan gayet onurlu bir hakikatle yüzleşmek durumunda Dilipak ve şürekası: bizler, o bir zamanlar kafasına göre tezyif etmekte bir beis görmediği jenerasyonlardan farklı; haysiyetine düşkün, kaht-ı rical deminde değil, enformasyon döneminde kanaatlerini beyan etmeye çalışan bir jenerasyonuz. Muhatabımız terbiye sınırlarını aştığı anda ederine ve değerine göre mukabele etmeyi bir zaruret biliriz. Müşarünileyhin anlamaya yanaşmadığı şey tam olarak budur. Bundan fazlasını söylemeye dilim, yazmaya elim varmadığı için tekerrür etmemesi dileğiyle burada kesmeyi münasip görürüm. Çok daha fazlası mahallenin gediklilerinin malumudur. Vesselam.
27 Kasım 2025 Perşembe
Papa'nın Türkiye ziyareti
B.
Vatikan Devlet Başkanı ve Katoliklerin ruhani lideri Papa 14. Leo bugün Türkiye'ye geliyor. Papa, Türkiye ziyaretine Ankara ziyaretiyle başlayacak. Leo, Anıtkabir'i ziyaret ettikten sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Beştepe'de kabul edilecek. Papalık heyeti, siyasi yetkililerle diplomatik görüşmelerin ardından aynı gün İstanbul'a geçecek. Hakikaten şayan-ı hayret bir şeydir ki papalık dağıtımına oturan bir kimse ilk yurtdışı gezisini tarihte ilk defa Türkiye'ye gerçekleştiriyor. Hans Pfeffermann'ın "Rönesans Papalarının Türklerle Ortaklığı" isimli ünlü eserinde vurguladığı üzere, bir Papa ile Türk sultan ilişkisi ancak bir zaruret ve karşılıklı çıkar ilişkisi üzerine inşa edilebilir. Hal böyleyken çiçeği burnunda Papa'nın ilk yurtdışı gezisinde, ilk diplomatik muhatap olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı karşısında bulacak olması ilginçtir. Mevcut paradigmayı ve Vatikan'ın bu paradigmada kendisine nasıl bir rol aradığını önümüzdeki günlerde analiz edebiliriz. Ancak şimdilik Papa'nın Türkiye gezisinin ana nedenine fokuslanmalıyız. Ekümenik inanç beyanının temellerinin atıldığı İznik Konsili'nin 1700. yıldönümü ve Ortodoksların Aziz Andreas Bayramı'na denk gelen bir zamanda gerçekleşen bu ziyaret esasen kilisenin bundan sonraki ajandasını da aşağı yukarı beyan ediyor. Papa'nın Patrik Bartholomeos ile baş başa neler görüşeceği bizler açısından elbette bir muamma olarak kalacak. Buna mukabil hepimizin az çok kestirebildiği şey, Katolik kilisesinin bundan sonraki süreçte kendine aradığı yeni rolün şekillenmesinde bu görüşmenin çok önemli pay sahibi olacağı. Patrik Bartholomeos'un son yıllarda ortaya koyduğu politika, tarihte hiçbir zaman görülmemiş şekilde, Batı ittifakının bir parçası haline gelmiş olan Ortodoks kilisesi ile karşılaşmamızı neticelendirdi. Önce Ukrayna kilisesinin Moskova kilisesinden kopuş süreci, akabinde New York metropoliti kendi vekili kılarak süreçleri Amerika üzerinden yürütmesi, nihayet Rus kilisesine karşı açık şekilde bayrak açarak Amerikan politikalarını desteklemesi tarihin kırılma anlarından birine şahitlik ettiğimizi ortaya koyuyor.
28 Kasım'da İznik'teki antik Aziz Neofit Bazilikası yakınlarında ekümenik bir ayin düzenlenecek, ertesi gün Papa Leo ve Patrik Bartholomeos ortak bir bildiri imzalayacak. 30 Kasım'da Ortodoks kilisesi, koruyucu azizi Havari Andreas yortusunu kutlarken, Papa Fener Patrikhanesi'nde yapılacak Ortodoks ayininde bir konuşma yapacak.
Leo, İstanbul'da Sultan Ahmed Camii'ni ve Süryani Ortodoks Kilisesi Mor Efraim'i ziyaret edecek ve nihayetinde Ermeni Apostolik Katedrali'nde bir ayine katılacak. Ayrıca Papa'nın 29 Kasım'da bir spor salonunda Katolik ayini yöneteceği açıklandı. Bütün bu gelişmeler, Papa II. Jean Paul öncesi dönemde pek muhtemel kabul edilmeyen şeyler cümlesindendir. Hatta Papa'nın bu hamleleri bundan 60 yıl önce ise, Katolikler tarafından küfür kabul edilebilecek hareketlerdi.
Neticede bir gerçek karşımıza çıkıyor: Kilisenin de önemli bir parçası olduğu Batı İttifakı yeni dönemde yeni bir pozisyonlanma içine girerken, kilise kendine yeni ve daha kuşatıcı bir rol arıyor. Bundan önceki Papa Kilise'nin iç meseleleriyle alakadar bir kimseydi, onun selefi Alman Ratzinger ise "11 Eylül Papası" olarak tarihe geçti. Mevcut Papa henüz 70 yaşında, genç sayılabilecek ve kilise içinde uzun süredir beklenen reformları gerçekleştirebilecek bir kimse olarak bu rol arayışında asıl pay sahibi olacak. Ve en unutulmaması gereken şey papanın bir Amerikalı olduğu. Bundan sonraki süreç vurgular üzerinden şekillenecek.
4 Aralık 2025 Perşembe
Kumpas
B.
Manavgat Belediye Başkan Yardımcısı Engin Tüter'i bilirsiniz; hani baklava kutusunda aldığı rüşvetin görüntüleri ekranlara düşmüştü de, Özgür Özel çıkıp "polisler Engin Tüter'e kumpas kurdular. Elimde kumpasın 32 saatlik görüntüsü var" demişti ya, işte o kişi Engin Tüter. Dün mahkemenin ikinci gün duruşması gerçekleşmiş, Tüter hakim karşısına çıkmıştı. "Bana kumpas kuruldu" demiş Engin Tüter. Gizli kamera görüntüleri, tapeler, polis baskını görüntüleri, baklava kutusundan çıkan paralar vs... Hiçbir mantıklı izahta yahut itirafta bulunmayıp Yaşananları kumpas yaftası vurunca bir şey söylemiş oldu Tüter. Bizim vazifemiz tatmin olmak. İnanıp inanmamamızın herhangi bir önemi yok. Benzer bir sahneyi, Özgür Çelik'in bavulları yanına alarak yaptığı jammer savunmasından da hatırlayacaksınız. "Bavullarda ne olduğunu soruyorlar sinyal kesici var; işte iddianız çürüdü" şeklinde bir açıklama gelmişti Özgür Çelik'ten ve hepimizin vazifesi onun bu iddiasına inanmak olmuştu. Para kulelerini sorduğumuzda il başkanlığı için demişlerdi vazifemiz inanmak olmuştu, oğul İmamoğlu'nun yatı ve yurtdışına aktardığı paraları sormuştuk, Özgür Özel "ya Ekrem Bey tüccar adam, bu çocuk paraları batırır diye vermemiş çocuk da bir türlü laf dinlememiş, anasının dedesinin başının etini yemiş; onlar da parayı vermişler. Hadise bundan ibaret" şeklindeki yorumunu mutlak doğru kabul etmek durumunda kalmıştık.
Bakın ben bu minvalde bir yazıyı daha evvel yazmıştım. Bu gidişle ben bu minvalde daha çok yazı yazarım. Gözümüzün gördüğü ile ilgili tatmin edici bir açıklamada bulunmuyor hiç kimse. Sorsan CHP aydınlanmacılığın, aklın rehberliğinin ve bilimin partisi, göklerden indiği sanılan dogmalarla ve rivayetlerle hiç işi yok; aksine pozitif delillerden yola çıkarak hayatı kurgulayanların partisi. Gelgelelim bizimkilerin aydınlanmacılığı da en fazla bu kadar oluyor. Gözünüze değil, rivayetimize inanın diyen bir sosyal demokrat partimiz var memlekette. Şu internette ikide bir hazırladıkları "bunu da kimseye kaptırmadık" haberleri var ya, o haberlerin ilki olmayı hak eden bir oksimorondur bu.
Yirmidörttv Ertan Yıldız'a ulaşmış, kendisiyle itirafları hakkında röportaj yapmış, Yıldız bunların hiçbirinin iftira olmadığını iddialarının arkasında durduğunu beyan etmiş. Gelen reaksiyonları tahmin edebiliyor musunuz? Aklı başında hiç kimse yek seferde tahmin edemez. Duymamış olanlara ben söyleyeyim: Bu adama hâlâ ne diye belediye meclis üyeliğinden atmadınız? Af buyurun bu tutumun ve siyasetin bir tek adı vardır o da siyasal şımarıklıktır. Siyasi konfor alanınızı tehdit eden her şeye karşı acımasızca saldırmak, herkesi tahkir etmek, sorumluluk ilişkisi içinde olduğunuz seçmene hiçbir açıklamada bulunmayıp kendilerinden mutlak biat beklemek... Bütün bunlar tahakkuk etmeyince de arada bir yerlerde aksayan her ne varsa, kumpas diyerek geçiştirmek... "Peki parti kurultayında yaşananlar bir siyasi kumpas mıydı?" diye sorduklarında "ne münasebet efendim? Parti içi demokrasiydi o" diye kestirip atmak.
Kumpas dediğiniz patlıcan gibi bir şey demek ki, ne niyetine yerseniz... İzah edilemeyen her şeyin izah edildiği bir harikalar diyarı kumpas. Bundan kelli böyle biline, mucibince muamele oluna...
8 Aralık 2025 Pazartesi
Yasadışı bahis ile futbola olan ilgi ters orantılı
B.
Afaki konuşmanın alemi yok; elimizde veri varsa, veri üzerinden konuşmalıyız. Şahsi meşgul kalemin de önemli bir kısmını teşkil ettiği için GENAR Türkiye Raporu'na sık sık atıfta bulunuyorum. Kasım 2025 sayısında, 'Türkiye'nin Gündemi' başlığında futbolda şike ve yasadışı bahis meselesini inceledik. Kamuoyu araştırmamızın sonuçları, yaygın anlatı ile büyük oranda uyum içinde çıkmadı. Son yıllarda giderek büyüyen futbol ekonomisi, ekranlarda futbol yorumlayan kadınlara rast geliş, modernize edilmiş statlarda her yaştan-cinsten-türden insana şahit olunuyor olması; Türkiye'de futbolun kabuk değiştirdiği, eskisi gibi bir erkek sporu olmadığı, kadınların da bu spora büyük alaka gösterdikleri, toplumun her kesimini alakadar eden bir spora dönüştüğü şeklinde yorumların hâkim hale gelmesine sebebiyet verdi. Saha velilerimiz bu peşin kabullerin tam aksine sonuçlar ortaya koyuyor.
Evvela Türkiye'de futbolun hala bir erkek sporu olduğunun altını çizmeliyiz. Kadınlarımızın %71'i futbola hiç alaka göstermediklerini beyan ederken, %60'lık bir kesim futbolun hiçbir unsurundan haberdar olmadığını ifade ediyor. Futbol izleyen kadınlarımızın sayısı öyle zannedildiği gibi yükselmiş değil; sadece görünürlük artmış.
Saha araştırmamızın ilginç neticelerinden birisi de bir futbol ülkesi olduğumuza, futbol ile yatıp futbol ile kalktığımıza, önemli müsabakalar esnasında Türkiye'de hayatın durduğuna yönelik kabul ile taban tabana zıt neticedir. 2004-2014-2018 yıllarında yapılmış araştırmalar ortaya koymaktadır ki Türkiye'de futbolu olan ilgi bu dönemler arasında istikrarlı şekilde düşmüştür. 2025 yılına geldiğimizde Türkiye'de toplumun ancak %48,8'lik bir kesimi futbol ile iyi-kötü alakadar olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın düzenli olarak futbol izleyenlerin oranı %16 civarındadır. Bu ilgi kaybının sebeplerine bakacak olursak, 2014 yılındaki saha araştırması verilerini dikkate almak durumunda kalırız. Bu tarihte 6500 denekle yapılan kamuoyu araştırması ortaya koymuştur ki toplumun %90'ı Türkiye'de futbolun şaibeli ve kirli bir şey olduğuna inanmaktadır. Elbette ekranlarda sürekli olarak pompalanan bu görüş kamuoyu tarafından benimsenir hale gelince futbola karşı bir mesafenin oluşması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Geldiğimiz noktada futbol, Türkiye toplumu için bir zamanlar ifade ettiği mananın çok dışında bir anlam ifade etmektedir. Futbol izlemekten giderek uzaklaşan gençler yasa dışı bahis söz konusu olduğunda ise oldukça hevesli bir görüntü ortaya koymaktadır. %20'ye yaklaşan bir oran ile 18-30 yaş arası gençlerimiz ya düzenli olarak yasadışı bahis oynadığını yahut bir zamanlar oynamış olup artık tövbekâr olduğunu dile getirmiştir. Her beş gençten biri bu illete duçar olmuş, kimi kendini kurtarmış kimi hâlâ bu batakta debeleniyor... İşte hakkında konuşmamız gereken şey tam olarak budur.
Bir yanda kendilerine terviç edilen yeni yaşam şekilleri ve bu yaşam şekillerinin tesiri altında meydana gelen alışveriş alışkanlıkları, diğer yanda hayata atılma çağında alternatif üretmekte zorlanan gençlerin yasadışı bahisi bir umut olarak görüyor olmaları... olabilecek en kötü kombinasyon neticesinde öyle bir yatkınlık ortaya çıkmış. Asıl alakadar olmamız gereken, şike yapan futbolculardan, yorumculardan ziyade hayata yasadışı bahis üzerinden tutunmaya çalışan gençlerimiz olmalı. Futbola olan ilgiyle yasadışı bahise olan teveccüh arasındaki ters oran, futboldan zevk almayan, ancak sporu kumar vasıtası haline getiren nesillerden mürekkep bir toplumun bizleri beklemesini istemiyorsak; bu mesele öncelikli sorunlarımızdan birisi olarak ele alınmak durumundadır
11 Aralık 2025 Perşembe
Hasan Uğur Çakır hadisesi: Taşları bağlamış, köpekleri salmışlar
B.
CHP'den istifa eden Mersin Milletvekili Hasan Uğur Çakır'ın çeşitli televizyon kanallardaki beyanatlarını dinleyince birkaç mesele dikkatimi çekti. Serde AKŞAM Gazetesi yazarlığı olunca, şöyle bir düşündüm, mesele hakkında yorum yapayım mı yapmayayım mı diye. "Hadise hakkında yorum yapmamız Hasan Ufuk Bey'e zarar verecek bir söylemin bahanelerinden biri haline gelebilir" dedim kendi kendime. "İşte gördünüz mü yandaş yazarlar destek veriyor kendisine" diye bir de hıyanet icat ederek iftira edeceklerine emindim. O esnada bir defa fark ettim ki adamcağız zaten bu Frankensteinların gadrine uğramış, hakaretin bini bir para, Halk TV hakkında delillendiremediği oto hırsızlığı isnadında dahi bulunmuş. Şu saatten sonra biz bu konuda yazı yazsak Çakır'a edilecek hakaret denize dökülen bir bardak su nevinden olur en fazla dedim.
Çakır'ı dinlerken ister istemez bir şeyi fark ediyorsunuz, rol yapmadan samimi bir sinirle konuşuyor Çakır. Zaten tabiaten de asabi bir kimse olduğu aşikâr; birkaç kavga hadisesine karıştı. Kendisi de itiraf ediyor. İşin o tarafıyla alakadar değilim; beni Hasan Ufuk Çakır'ın ciğerden gelen öfkesi alakadar ediyor. Çakır, Halk TV'de kendisine oto hırsızlığı iftirası atıldığını söyleyerek öfkeyle hesap soruyor CHP çevrelerinden. İtiraf edeyim, canı yanmış bir kimseye feveran esnasında gülünmez; lakin yörük ağzıyla ve gemleyemediği öfkesiyle öyle cümleler kuruyor ki Çakır ister istemez tebessüm ederek dinliyorsunuz. Varlıklı, hem de sonradan görme değil, atadan zengin babadan zengin bir toprak ağası milletvekiline oto hırsızlığını yakıştırınca Halk TV, adamcağızın ağırına gitmiş tabii. Allah atılacak iftiradan saklasın derler; doğrusu hiç de üzerinde durmuyor ilk bakışta Hasan Ufuk Çakır'ın iddia edilen şey.
Her neyse işin buraya kadarki kısmı da çok şaşırtıcı değil, zira Halk TV'den bu gibi şeyleri duymaya alışkınız biz. İftira etmek konusunda elini hiç korkak alıştırmaz bir kanaldır Halk TV; hepimizin malumu. Beni burada asıl hayrete düşüren şey şu oldu: yaşlı başlı, torun torba sahibi, çevresinde-muhitinde tanınan bir kimseye hiçbir delil olmaksızın iftira ediyor Halk TV, kendini savunacak hiçbir mecra bulamayınca beyefendi soluğu televizyon kanallarında alıyor, işin Özü ile-esasî ile ilgili hiçbir şey söylemeyen CHP çevreleri "nasıl olur da yandaş kanallara çıkıp partinize zarar verirsin?" diye adamcağıza bir de bu yoldan hakaret ediyor. Taşları bağlamış, köpekleri salmışlar dedikleri ortam tam da bu olsa gerek.
Bundan birkaç yıl evvel bir vesileyle söylemiştim, yine tekrar edeyim: Aklı başında haysiyetine düşkün insanlar için CHP muhitleri çok kolay tahammül edilebilir yerler değildir. Türlü şirazesizlikleri, mesnetsiz iftiraları, pirana gibi sağınınıza solunuza saldıran yamyamlardan müteşekkil bir ruhun tecavüzlerini sineye çekmeyecekseniz eğer, CHP muhitlerinden uzak durmanız iktiza eder. Yine de bir cesaret yakınlaşayım mı dediniz? Başınıza neler gelebileceğini Hasan Ufuk Çakır hadisesinden mukayese ediniz.
15 Aralık 2025 Pazartesi
Akran zorbalığı, üniforma, disiplin
B.
Suzan Nana Tarablus'un "baba bize neden dönme diyorlar" isimli eseri, günümüzde Türkiye'de yaşayan avdetilerle yapılmış röportajlardan derlenmiş bir kitap. Kamuoyunda kendilerinden Dönme, Sabetayist, Selanikli gibi sıfatlarla bahsedilen bu topluluk, kimi komplo teorisi kimi ise inanması güç hakikatlere dayanan pek çok dedikoduya konu olmuştur. Mülakatlar, konunun meraklıları için oldukça besleyici bilgiler içeriyor. Benim ilgimi en fazla çeken bahis ise, Terakki Okulları hakkında, şimdiye kadar hep şayia seviyesinde kalmış şeyleri içeriden bir ağzından okuyor olmak oldu. Avdeti cemaatine mensup olmak, herhangi bir başarıyı zaruri kılmadan, bu okula "aileye hoşgeldiniz" hoşamedisiyle kabul edilmeyi mümkün kılıyormuş. Terakki Okulları ve Işık Vakfı Okulları bu özellikleriyle cemaat mensuplarının nesilden nesile aktarılan bir emaneti suretinde faaliyet göstermiş. Esasen tamamen magazinsel bir hevesle merakımı celb eden bu mesele, milli eğitimde üniforma tartışmalarının henüz terütaze olduğu şu günlerde bir hakikaten dikkatimi çekiyor. Okuduğunuz okul eğer size bir aidiyet, kimlik, mensubiyet hissi verecek karakterde ise mensubu olmadığınız bir cemaatin mensubu olabilecek kadar sizi kuşatabiliyor. Maalesef milli eğitimde üniforma meselesi çok dar bir alanda ve dar bir bakış açısıyla tartışıldı. Sanki okul üniforması yegane esbab-ı mucibesi ekonomik sebeplermiş ve başka hiçbir hikmeti yokmuş gibi, temellendirdiğimiz yegane vesile ekonomik izahlar oldu. Buna karşın bir hakikat karşımızda duruyor. Özellikle Pandemi sonrası giderek bireyselleşen yaşam şartları, kolektif hazlardan ve meşgalelerden uzak durma yatkınlığı gibi unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, henüz eğitim çağındaki çocukların mensubiyeti geliştirebilecekleri sayılı şeylerden birisi de tahsil gördükleri okulun sembolik üniformaları olabileceği hakikati ne hikmetse tartışılır olmadı. Oysa üniforma zorunluluğu olmayan batı ülkelerinde dahi nitelikli okulların üniforma şartı ile öğrenci aldıkları hepimizin malumudur. Söz konusu okullar açısından üniforma snob bir sembol olmanın ötesinde bir anlam ifade ediyor mudur etmiyor mudur diye ne hikmetse düşünenimiz çıkmadı. İşte tam da bu çağlarda edinilecek mensubiyet hissinin ne kadar faydalı olacağı asıl tartışmamız gereken konudur.
Adını akran zorbalığı koyduğumuz ve bu isimlendirme ile basit bir slogan mesabesine indirdiğimiz, alakalı-alakasız pek çok hadiseyi de bu cümleden değerlendirmeye başladığımız sorun özünde mensubiyet hissinin eksikliği ile ne oranda ilişkilidir, tartışılmaya değer. söz konusu davranışların bir benzeri öğretmenlere karşı ortaya konulan tavır ve tutumlarda da kendisini ortaya koymaktadır. Disiplin kavramının ne kadar önemli olduğu ve disiplinin höt-zöt ile tesis edilmeyeceği aklı başında herkesçe müsellemdir. Kronik hastalığımız olan ifratla tefrit arası savrulma halimiz kendisini burada da ortaya koyuyor. Kendisini herhangi bir şekilde bir gruba, cemaate, okula mensup hissetmeyen gençler bu ihtiyaçlarını kendi çevrelerinde oluştur Küçük gruplarla tatmin ediyorlar. Bu ise herhangi bir şekilde disipline edilmesi mümkün olmayan ve kuralları grup dinamiği ile ortaya çıkan bir kaosu neticelendiriyor. Her şeyden evvel gençlerimize bir büyük ailenin fertleri oldukları hissini vermenin ne kadar önemli olduğunu şimdiye kadar hiç bu kadar yoğun hissetmemiştik. Derdimiz malum, fayda sağlaması muhtemel şeyler ortada, buna rağmen bunlardan bahsetmek herhangi bir şekilde hatırımıza gelmiyor. Sanki tartışacak daha mühim sittin meselemiz varmış gibi...
18 Aralık 2025 Perşembe
Nesil
B. Bir nesil geldi, ilk gençliklerini geride bıraktılar. Olgunluk çağına girdiler desek, girmediklerini görüyoruz. Hayata atılmaya başlayacaklarını bilemediler. Yetkili abilerin kendileri de yetkili olmaktan başka bir hedefi olmayan çocukları, yeğenleri... Maalesef hayatla ilgili talepleri ve hedefleri, bundan evvelkilerin talepleri ve hedefleri ile örtüşmüyor. Çok acı fakat bir hakikat karşımızda duruyor: Emek sarf etmenin ve bir şeyleri riske ederek ticaret yapmanın geçilmesi gereken safhalar olduğu hayat yolculuğunda, bu duraklara uğramaya bir trenle seyahat etmek istiyorlar. Zihnen ve manen kendilerini de yoruyorlar, sizleri de yoruyorlar, bizleri de yoruyorlar...
İlkokulun yaz tatillerinde girip bir esnafın yanında iş öğrenmek âdeti kalmadı. "Ahlakı bozulur" diye tornacının yanına çırak verilmeyen çocukların ahlakı başka yerlerden bozuldu böylelikle. Şimdi bunların bazısının ahlakına bakıp da büyük sosyolojik çözümlemeler yapmaya çalışanlar halt ediyorlar halt etmesine de, İstanbul dergahlarında çokça söylenen bir söz vardır bu söz hatırıma geldikçe bu analizi yapanlara hak ettikleri ölçüde sert çıkamıyorum. Bize taş atan bizdendir de taş attıran bizden değildir derler. Kimseyi ikna etmek zorunda değiliz, kimsenin mürebbisi değiliz. Velakin unutmayınız hiç kimsenin hamalı da değiliz. Asıl korumamız gereken, maziden müdevver nezih itikadımız, müstağni ve mütevazı yaşam pratiklerimizdir. İlla boynumuza borç kalacaksa bazı şeyler vicdan azabı gibi, o borç kılacağımız şey hakikaten vicdan olmalıdır. Böyle yapmazsanız karşınızda, eline hesap makinesi almış necaset hesaplayan kötü niyetli insanları bulursunuz.
Kavga etmiyorum, sizlere de tavsiye etmiyorum. Anlayabilmek için ihtiyacını hissetmek gerektir malumunuz. İhtiyaç hissetmek içinse o şeyi en azından hayatının bir kısmında kısa süreli de olsa zevk etmiş olmak lazım gelir. İşte, yok; anlamamış, hissedememiş, hazzetmemiş kimselere "doğrusu budur" demek ekseriyetle yeldeğirmenleriyle kılıç tokuşturmaktır. Ben bunların önemli bir kısmına eğitim zati gözüyle bakıyorum. Kaygımız bundan sonra gelecek nesillere nezih itikadımızı ve müstağni, mütevazı yaşam pratiklerimizi bir şekilde aktarmak olmalıdır. Şükür elhamdülillah, ganisiyim çok şükür, bizde var Allah olmayana versin vb... gibi hayat düsturlarına Keloğlan masallarının sloganları zannetmeyen nesillerin gelmesine bir miktar hizmet edebilirsek en mühim vazifemizi yapıp cam-ı fenâya şükranla veda edebiliriz. Kaygının bundan fazlası bizi, azı ise evlatlarımızı yorar. Müslüman gibi, Türk gibi yaşayabilecekleri bir hayatı üretebilme şansına sahip olmaları adına en azından en temel prensipleri muhafaza ederek kendilerine aktarmamız lazım. Yoksa bana ne başkasının çocuğundan...
22 Aralık 2025 Pazartesi
İrancı Muhafazakar Ne Demek?
B.
Son günlerde muhafazakarlık kavramı hakkında öne sürülen bir takım iddialara ve tenkitlere bakınca, kelin perçeminden tutmaya çalıştığımızı fark ettim. Efendim muhafazakar çevrelerin çocukları şuralara savruldu-buralara savruldu minvalinde yapılan yorumlar arasında "İrancı muhafazakarlar" gibi saçma sapan bir kavramsallaştırmaya denk gelince, tam olarak neyden bahsettiğini bilmeyen kimselerle karşı karşıya olduğumuzu daha açık şekilde gördük. Avam-ı nastan da değiller kim sorsa; hepsinin ağzı kalabalık, her biri bizlere akıldanelik etmeye çabalayan bilmiş tipler. Tanrıdan kendileri kadar uzak durmayan herkese muhafazakar deme kolaycılığına başvuruyorlar buna karşın. Bir muhafazakarın İrancı olması nasıl mümkün değilse bir İrancının da muhafazakar olması mümkün değildir. Bu kaziyeyi detaylıca izah etmeye ve ispat etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Muhafazakarlık kavramının ne anlama geldiğine şöyle bir bakan ve bir parça bu kavramın ifade ettiği manayı kavrayan herkes bu tanımlamanın bir oksimoron olduğunu teslim edecektir. Hatta bir parça daha iddialı bir yorumda bulunabilirim. Bir Türk muhafazakar her şey olabilir; sağcı, dindar, dinsiz, kemalist, milliyetçi olabilir, politik bir noktadan batıcı dahi olabilir; bunlar muhafazakârlıkla kastedilen dünya görüşünün bir şekilde tahammül edebileceği aidiyetlerdir. Elbette nasıl yorumladığınıza bağlı olarak böyledir diyebiliriz. Politik batıcılık sizi eğer yaşamınızı temelden dönüştürecek bir gönül dönüşümüne sevk ederse muhafazakârlıkla tevil olunamayacak bir noktaya evrilirsiniz. Muhafazakârla ve muhafazakârlık kavramıyla katiyen yan yana koymamız mümkün olmayan kavramlardan birisi ise İrancılıktır. Türkiyeli, Anadolulu, bizden, bize mücavir olmaya razı olamayanların ürettiği ve İran İslam devriminin rüzgârıyla oluşan heves neticesinde dönemsel katılımların olduğu bir dünya görüşü, bir ideolojidir İrancılık. İstisnalar hariç pek çoğunun teşeyyü ettikleri bildiğimiz şeydir. Doğrusu teşeyyü etmek başka hiçbir şeye benzemez. Temel kabullerinizi, dünya algınızı, sosyal ve politik meselelere yaklaşımınızı temelden değiştiren ve dönüştüren bir şeydir şiileşmek. Eşyaya yaklaşımınızdan politik algınınıza kadar sizi bizden kılan her ne varsa alıp götürür teşeyyü. Muhafazakarlık ise, biz olmakla ve bizden olmaya razı olmakla direkt alakalı bir şeydir. Daha açık konuşmamız gerektiği halde pek açık konuşmadığımız bir hakikat de şudur ki, bu tavırda kimselerin Türkiye'de var olabilmeleri devletin modernleşme sürecinin bir neticesidir. Osmanlı devrinde örneğin Hüseyin Hatemi gibi bir kimse, bırakın el üstünde tutulmayı, herhangi bir vesileyle aklına gelen her şeyi bu şekilde pervasızca söyleyemezdi. Zannederim hepiniz farkındasınızdır, mezhebine sadakati yüzünden mazlumlara zalim zalimlere mazlum diyecek kadar şirazeden çıktı bu zat. Burada herhangi bir şekilde mezhep kavgası vermiyorum. Gayet açık bir şekilde kim olduğumuzu, kimliğimizin dinamiklerinin neler olduğunu ve vatandaşı olmakla iftar ettiğimiz Türk devletinin hangi kimliğe sahip olduğunu hatırlatıyorum.
Hayretle takip ettiğimiz bir hadise de şudur: Suriye'deki sapkın Nusayri rejimine destek üzerinden bir şekilde birleşmiş politik zihinler son günlerde süren tartışmalara yine kendi icad ettikleri konfor alanlarından yaklaşıyorlar. "Türkiye ile İran savaşsa İran'ın safında olurum" diyecek kadar zihni tereddi etmiş hainler, ideolojleri ne fısıldıyorsa kulaklarına, bunu paylaşma hevesiyle "İrancı muhafazakar" dedikleri ve ne bizlerle ne de yaşadığımız hayatla zerre kadar alakası olmayan adamları bütün faturalarıyla önümüze koyuyorlar. Ne hikmetse ruhumuzun kendileriyle imtizaç etmesi mümkün olmayan İrancıların faturalarını da ödemenin bize düştüğüne ikna olmuş durumdalar. Elbette böyle bir hataya düşecek değiliz. Biz bize benzeriz; bize benzeyen başkalarına dahi benzemeyiz. Ne kadar otantik ve kendimize özgü olduğumuzu anladıkları demde bu kavram kargaşasından ve saçmalamaktan kurtulma yoluna gireceklerdir diye ümit ederim. Sizlere de kardeşçe bir tavsiyede bulunur ve yemediğiniz yemeğin faturasını ödememenizi öneririm. Vesselam
25 Aralık 2025 Perşembe
Yaşanmamış hayatın sanatı
B. Bir vesileyle arkadaşım Philip aradı bugün Avusturya'dan; sohbet esnasında gecesi Noel olan günde kar yağdığından bahsetti. Kiliseler süslenmiş, Noel çarşıları ışıl ışıl, alkolün etkisiyle gençler şenşakrak kahkahalar atarken ihtiyarların gözlerine nemli bir bakış oturmuş. Yıllar evvel ben de bir yaşlı amcaya denk gelmiştim, Noel pazarının orta yerinde herkes eğlenirken hislenmiş ağlıyordu. Babasını savaşta kaybetmiş bir yaşlı adam; çocukluğundan kalma Noel çarşılarını tahattur ederek ağlıyordu. Huyum kurusun bir tonton ihtiyar görmeyegöreyim, gider bir vesileyle sohbet ederim, illaki merakımı tahrik edecek bir yere varır anlattıkları. Çocukluğundaki Noel çarşılarından bahsetti. Meğer konuşası varmış onun da, lakin çevresindeki neşeli gençler onun içinde bulunduğu haletiruhiyeye pek de hitap etmemiş olacak ki o da fırsatı ganimet bilerek anlatmak istediği şeyi bendenize anlattı.
Bir bütün olarak bir yerden bir yere akan bir nehre benziyor Batı medeniyeti. Kavuşacağı bir deniz olacak mı bilemiyoruz fakat kendi otantitesiyle kendisini andırdığı anlarda ilginç bir heybete kavuşuyor. Ne zaman oryantal hatlar görsem yahut Uzakdoğu'dan bazı objelerin yer aldığı bir manzaraya denk gelsem diyorum ki bu don bu bedene çok da uymamış. Görüş meselesidir katılmayabilirsiniz. Fakat bu medeniyetin bin yıllık bir gelişimin neticesinde her parçası kendine benzeyen bir duruş ortaya koymuşken hiç de kendisiyle alakası olmayan şeyleri bünyesine kabul ettirmeye çalıştıkça başarısız olduğu gerçeği sürekli karşıma çıkıyor.
İstanbul'un orta yerinde Oktoberfest düzenleyenlerin bira içmek için herhangi bir bahaneye ihtiyaçları olmadığı malumumuz. Peki bu Bavyera festivaline niye ihtiyaçları var diye durup düşündüğümde bir şekilde olmak için kendini paraladıkları kimse olma yolunda attıkları adımların sesleri geliyor kulağıma. Olmuyor, olamıyor. Genzinde sabah ekmek bandığı menemenin kokusuyla bir başka şey olmaya çalışan gençleri gördükçe hayret ediyorum. İşte, bir Noel gününü Noel gününe çevirmeye çalışan Türklerin hareketleri bu kadar sakil duruyor. Sakın ayıpladığımı yahut neuzübillah diyerek bu gençleri zihnimde tahkir ettiğimi düşünmeyin lütfen. Hayatı bir bütündür ve sizler bu hayata bir patchwork muamelesi yapamazsınız. Yapmaya kalkıştığınızda eşekten düşmüşe döner zihniniz. Herhangi bir Avrupa şehrinde tertip olunan bir Noel eğlencesine katılmakla Türkiye'de Noel eğlencesi tertip etmek arasında öyle azim fark var ki. Bu don bu elbisede durmuyor. Niyetimi tekrar teşrih etmek isterim, yapıyor olmalarından rahatsız değilim; yapamıyor oluşlarından ve yapamıyor oluşlarını fark edemeyişlerinden rahatsızım. Çok güzel oluyor zannediyor sizinkiler, lakin hiçbir şeye benzemiyor yaptıkları. Kim olduklarının farkında olmadan olmaya çalıştıkları şey gibi olduklarını düşünüyor olmaları bu garip hareketlere sebebiyet veriyor. Orijinalini şöyle uzaktan bir kere gören herkes aynı şeyi hisseder: Evladım bırakın dağınık kalsın. Yaşanmayan hayatın sanatı, olmayan sanatın estetiği olmuyor. Bu da bir büyüğümden kulağıma küpedir. Vesselam.
29 Aralık 2025 Pazartesi
Nüfus artış hızı ve biz üzerine
B.
İspanyol yazar Salvador de Madariaga Avrupa'nın Portresi isimli eserinde Sevilla şehrinde vuku bulan bir hadiseyi aktarır. Bir Fransız ve bir İngiliz turist çarşıda yaşlı bir kadınla dalga geçen ve ona kötü davranan iki genç kıza denk gelmişler. İngiliz kızları oldukça sert çıkışmış. Fransız, İngiliz turiste şu şekilde karşı çıkmış " unutma ki onlar İspanyol'durlar, şu halde onları güzellik her yerde her zaman alâkadar eder. Ve onlar güzelliğe karşı kusur işleyen herkesi cezalandırırlar. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza sadece gülmekten ibarettir. Siz İngiliz'siniz, şu halde sizi her yerde her zaman iyi davranışlar alâkadar eder. Ve siz iyi davranış hususunda kusur işleyen herkesi cezalandırırsınız. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza uzun bir nasihattır. Ben Fransızım, şu halde beni her yerde her zaman anlayış alâkadar eder. Ve ben anlayış göstermeyen herkesi cezalandırırım. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza kısa bir dersten ibarettir. Ümit ederim ki, bu dersi kabul edersiniz." Zaman zaman bu hikayeyi hatırlar ve "bizi de her zaman her yerde alakadar eden ve aksine davranışlar gördüğümüzde asabımızı bozan şey nedir?" diye düşünürüm. Vardığım nokta her zaman istisnasız şekilde aynıdır: biz Türk'üz, bizi her halde edep alakadar eder. Bir kimsenin hareketlerindeki ölçülü oluş halini biz Türkçede bu şekilde ifade etmişiz. Evde, yolda, oturup kalkarken, ibadet ederken, yer ve içerken hatta fısk-u fücur da dahi edep ararız. "Rakı içmenin adabı" diye bir davranış kodeksinden dahi bahseder o âlemlerin insanları. Bu temel bir beklentidir ve bu beklentiye uygunluğu nispetinde makbul bir kimse olur bir kişi bir Türk'ün nazarında. "Bunlar eski hikayelerdir, artık bir anlamı kalmamıştır" önermesinin hiçbir karşılığı yoktur. Çok güzel bir söz duymuştum "kervanın taşıdığı yükün kıymeti kervandaki eşeklerin heybesinde değil develerin küfesinde belli olur" demiş aklı başında bir zat bir zamanlar. Geldiğimiz nokta itibari ile eğer edep bir şekilde gözde edilen bir değere dönüştüyse de bu idealimizin edep olduğu hakikatini değiştirmez. Müslim ve gayrimüslim Türk ve gayritürk unsurları bir araya getiren ve bize bir millet olma hassası sağlayan şey müşterek bir edep kanonuna sahip oluşumuzdur.
Bu işten hareketle şu sıralar sık sık aynı şeyi tefekkür ediyorum. Nüfus artış hızımızdaki dramatik düşüş bir milli güvenlik sorununu olarak tarif ediliyor işin ehlince. Onların zaviyesinden mesele tartışılmayacak bir meseledir. Şu halde biz kendi zaviyemizden bizi alakadar eden suali soralım: biteviye kendilerine çocuk yapın tavsiyesinde bulunulan bizlerden esas talep edilen nedir? Kapitalist pazar ilişkilerinin bizlerden talep ettiği ucuz üretici ve tüketici rolünü oynaması için homo economicus yetiştirmemiz mi talep ediliyor bizden? Yahut vasıflı-vasıfsız bir kalabalık oluşturup cepheye gönderecek asker sayımızı her zaman ideal seviyede tutacak bir güruh mudur bizden meydana getirmemiz beklenen? Yoksa asıl yetiştirmemiz gereken güçlü ve büyük bir millet midir? Evet hepimiz şunu gayet iyi öğrendik, para ve silah olmadan bu işler olmaz. Peki para ve silahla olur mu? Üçer beşer çocuk yaparak meydana getireceğimiz büyük kalabalığın ortak bir edep kabulü olmazsa eğer, buradan bir Türk çıkar mı? "Biz" olmayı başarabilen küçük grupların biz olmayı başaramayan kalabalıklara galebe çaldığını anlatıyor tarih bizlere. Maalesef ki yerimiz dar. Edepten ne anladığımızı ve talep ettiğimizin ne olduğunu tartışacak bir mecra değil burası. Fakat şunu ifade etmek için kâfi yerimiz hâlâ var: biz bizi millet yapacak en önemli hassalarımıza vurgu yapmak yerine diyebileceğimiz efradın sayısına vurgu yapmayı sürdürürsek, biz diyecek bir biz kalmayacak. Henüz bu işleri dert eden bir jenerasyon hayatta ve ayaktayken asıl konuşmamız gereken şey budur. Bu jenerasyon gittikten sonra bu meseleyi hakkında konuşulması gereken bir ihtiyaç olarak düşünecek kimse de kalmayacak. Ondan sonra mı? Ne bileyim ben.
|
| Bugün 164 ziyaretçi (792 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|