 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Ağzıma tutulan ayna
00:0017/02/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Sana önce bir araba alırız abi, şöyle arabaya benzer bi şey... Ayağın yerden kesilsin önce. Şimdi söylemesi ayıp eşek arabasına da araba biyorlar abi, o da bir mânada insanın ayağını yerden kesiyor. Ayağın yerden kesilmesi, nasıl söylesem sana, kafa yapmak gibi yani, uçmak gibi. Arabanın aslı bu. Akvaryumdaki balıklara bakıyorum...
O mâhîler ki derya içindedir... Lakin bunlar pek küçük be, deryaları da kendilerine benziyor.
-Sonracığıma bir yazlık bakarız. Şöyle Altınoluk mu olur, Kemer mi, Göcek mi? Abimin paşa gönlü bilir. Dayarız, döşeriz keyfimize göre. Hem geniş olmalı değil mi? Gelenimiz, gidenimiz. Ne demişler: Misafir misafiri sevmez, evsahibi hiçbirini. Ha, ha, ha...
Kahkahaların aralığından o hüzünlü salon bitkisi. Onun koca saksısı. Saksının yaldızlara bulanmış gövdesi. Biri dip toprağında sigara söndürmüş, izmaritin kavuniçi kalıntısı parlıyor.
-Sen yeter ki bir he de... Yeter ki dilin dönsün. Ağzını doldur söyle. Yok diye bir şey mevcut değil bizde. Yazlık deyince ilk iş havuzu olacak. Havuz da yani bir havuza benzeyecek. Bazı gerizekâlılar yaptırıyor, sanırsın bebek havuzu, dibi bir karış yosun. Bizim tercihimiz olimpik ölçülerde. Atıyorsun, yavaş gel deme sakın. Biz yaptık mı bir işi, adam gibi yaparız.
Garson mum ışığında giderek antika bir halıya dönüşen sofraya yeni renkler, yeni tatlar ilave ediyor. Deniz kıpırtısız uzanıyor karşımızda, havada anason kokusu.
-Yazlık mazlık dedik ama -eğiliyor kulağıma doğru, sesini kısarak- yenge duymasın, yazlıkta da yalnız yaşanmaz yani.
Geri çekiliyor, bir kalın kahkaha daha..
-Bakarız o işin de icabına. Abim benim. Takma kafana. Trafiği bile ayarlarız.
En incesinden, en kritiğinden. Yani gördüğün zaman dudağın uçuklar, tam bir olay yani. Yanında dikil imajın değişsin.
Başımı yıldızlara kaldırıyorum. Samanyolunu seven çocuklar, nerde samanyolu.
O da bir yoldur pek tabii. İçine düşer gidersin, kaybolursun, kaybolursun.
Bu adam bana neler söylüyor. Herhalde herkesin istediği şeyleri söylüyor.
-Özür dilerim. Bize düşmez gerçi, ama ağzı olan konuşuyor. Sağdan soldan aday olsun, garanti milletvekili demişler. Başkan bunu duyunca güldü.
Yeminle söylüyorum. Bakanlık sözü verdi. Kesin. Ya abi, milletvekili olmak ne yani. Sokaktan geçen birini çevirsen olur. Karizması kalmadı.
Bakanlık başka tabii. Hani ne derler, herkeste de araba var ama, kaç tanesi kırmızı plakalı.
Abi bir şey de be.. Evet, hayır, belki. Önüne bir rüya serdik işte. Sende hiç his kalmadı mı?
...................
Sen ölmüşsün be usta, tam İMF''lik olmuşsun yani. Hadi çocuklar kalkalım, iş yok bu hırboda. Çekip gittiler. Ben de denize karşı içimdeki türküyü söylemeye başladım:
Minareden at beni
İn aşağı tut beni
Kuş sesleri
00:0024/02/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Evimden çıkıp da, Kanal 7''nin Reşitpaşa''daki merkezine varıncaya kadar uzun bir yolculuk yapıyorum. Oturduğum semt yüksek apartmanlar ile kaplı. Caddeleri otomobiller işgal etmiş durumda. Otobüs durağına gelinceye kadar kendime mukayyet olmaya çabalıyorum. Maazallah dikkatiniz dağılıverirse oracıkta başınıza bir iş gelir. Hadi ben bir yayayım. Yağmurun, karın altındayım. Gelip geçen vasıtalar üzerime çamurlu su sıçratıyorlar. Bin bir güçlük ile otobüs durağına vardığımda ayrı bir cephe savaşına daha gireceğim. Denk gelirse eğer bir Mecidiyeköy otobüsüne ite-kaka bineceğim.
Ya otomobilleri içinde, güya güvenlikte olanlar. Onların sıkıntısı belki de benden ziyade. Adım adım giden yolculukta vites değiştirmekten, sağa sola dokunmamak için azami itina göstermekten, bir kolu dışarıda direksiyon sallayan magandaların küfrünü işitmekten yorgun düşüyorlar. Hele ufacık bir kaza olmayagörsün, levyeyi kapan, beyzbol sopasına benzeyen odunları kapan iniyor arabadan.
Bu hengamenin içinden çıkmaya çabalayan birine kuş seslerinden bahsetmeye kalkın da görün. "Git be kardeşim, manyak mısın nesin" diye başlayan diskur sesinizi anında keser.
Kesilmiş sesimle Reşitpaşa''ya varıyorum.
Bilmeyenler için söyleyeyim, Reşitpaşa, Boğaz sırtlarında Boyacıköy''ün üstlerinde bir semt. Issız denilecek kertede sakin. Eski köşk bahçelerine kondurulmuş villalar ile kaplı. Tabii çok katlı olmayan mütevazı evleri de var. O eski köşk bahçelerinin, kıyısından köşesinden artmış, budanmamış ağaçlar, çalılar, böğütlenler ile kaplı noktaları da var. İstanbul''un yedi tepesinden kovulan kuşlar, şimdilik bu çalılıklarda barınıyor. Ve ben oralardan geçerken kuş sesleri ile kaplanıyorum.
Bir kuş cıvıltısı bize neyi anlatır? Herhalde topraktan geldiğimizi.
Ağaçtan, yapraktan, tohumdan, çiçekten, meyveden, sudan, dağdan, denizden, buluttan, hayvandan, yağmurdan, böcekten, kırdan, bayırdan, Âdem atamızdan geldiğimizi. Nerede durduğumuzu sarsılarak hatırlarız. Hatırlarız ki, biz, yani insanoğlu çeliğin, plastiğin, poşetin, motorun, betonun, antenin, ekranın, asfaltın çocuğu değiliz. Bir kuşun bir kuşa seslenişinde, patlayan tomurcuğun güneşe gülümseyişinde, yağmurun toprağa değişinde varolan sırrın şahidiyiz.
Geçen gün bir gazetede okudum. Bir müzik evi, dağların uğultusunu, rüzgârın sesini, kuşların cıvıltısını, eşini arayan bir ceylanın meleyişini ve benzeri sesleri CD haline getirmiş. Uygun görüntüler eşliğinde paketleyip satışa sunmuş.
Bizi de paketleyip bir odaya tıktılar. Demek bundan böyle, o plastik odanın içinde rüzgârın uğultusunu, kuşların cıvıltısını banttan dinleyeceğiz.
Eh, ne diyebilirim. Adam tedbirini alıyor. Zaman gelecek dünyamızın üzerinde ne akacak (ve şırıltı sesi çıkaracak) su, ne esecek rüzgâr, ne ötecek kuş kalacak. Torunlarımız CD''den duydukları kuş sesinin ne olduğunu anlamak iuçin arşivlere koşacaklar.
Ey Reşitpaşa''nın kuşları, siz sağolun ve dünya durdukça durun emi.
.İstanbul"u kurtarmak
00:003/03/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Geçtiğimiz günlerde yapılan iki toplantı dikkat çekti. Biri UFO''larla ilgili idi ki, bu toplantının yapıldığı salona girmek için uzun kuyruklar oluşmuş, bayağı izdiham yani. Bak, bak, bak... İkincisi Osmanlı''nın 700. kuruluş yıldönümü ile ilgili ki, bu toplantı beklenen ilgiyi görmemiş.
Bu tuhaf kıyas yazıya koyduğumuz başlıkla doğrudan ilişkili. Çünkü öteden beri Osmanlı''nın başkenti İstanbul''un "kurtarılması" konusunda çok söz işittik, çok yazı okuduk.
Bugün için İstanbul deyince akla ne gelecek peki? Bir ucu Gebze''de, öteki ucu Çatalca''da. Habipler Köyü de İstanbul, Çavuşbaşı da. Ancak biz sadede gelelim. İstanbul deyince elbette ki, eski tabir ile nefs-i İstanbul''u (Sur içi) düşünüyoruz. İlaveten başta Boğaz, sonra Üsküdar, Eyüp Sultan ve Pera. Ardından temel insanî ihtiyaç unsurları dile getirilir. Hava, su, konut, ulaşım, çöp vb. Daha düne kadar hemen her gece, tv.''lerin seyyar istasyon kurup hava kirliliği raporları yayımladıkları, "Zehirleniyoruz" çığlıkları atılan günleri unutmayalım. Susuzluk kapıya dayandı, iki aylık suyumuz kaldı feryatlarını unutmayalım. Çöp dağları oluştu, kolera yayılacak diye atılan manşetleri unutmayalım. Şükür Tayyip Erdoğan yönetiminde bu temel meseleleri aştı İstanbul. İstanbul unutur, tarih unutmaz. Elbet ibret alınırsa. Konuyu dağıtmayıp, yeniden "koruma ve kurtarma" kavramlarına doğru çekersek, sur içi İstanbul bakımından neticesi alınamayan mesele bölgeye yığılan nüfus olarak karşımıza çıkıyor. Bu nüfusun dükkânı, çarşısı, oteli, arabası, park yeri, atelyesi vb.
Kesafeti azaltma yolunda eski tarihlerden beri atılan adımlar var. Tahtakale''nin ve benzeri üretim yapılan bölgelerin, Sultanhamam ve Eminönü''nün İkitelli''ye taşınması çabaları sürüyor.
O iş süredursun, geçirdiğimiz on-on beş yıl içinde başka bir oluşum bu yolda atılan adımları boşa çıkardı.
O da Doğu Bloku ülkeleri iktisadî-siyasî oluşumlarına paralel gelişerek meydana çıkan Lâleli Piyasası''dır.
Lâleli, sur içinde bir ur gibi büyüdü, yönetim ülkenin ihtiyacı olan döviz meselesi ve milletin ekmeği ile oynamamak gibi gerekçeler ile bu oluşuma çanak tuttu. Sur içi İstanbul''unun nüfus kesafetinin azaltılması en başta bu piyasanın başka bir semte aktarılması ile mümkün olabilir. Hassas bir konu olduğu için yerel ve merkezî yönetim bunu savsaklıyor. İstanbul bugün için sur içinde kalmış Osmanlı mirası ile bir şahsiyet taşımaktadır. O işte ikide bir çıkan yangınlarla kül olan Süleymaniye evleri vb.
Bu bölge ancak bundan böyle bir kültür ve hizmet alanı olarak düşünülmeli. Bütün kirinden, çapağından arındırılmalı. Hatta mümkün olan kısımları ile yayalaştırılmalı (Bu konuda uygulanan Sultanahmet yayalaştırması iyi bir örnektir).
Tayyip Erdoğan''ı seçen İstanbul halkı şehri "emin eller"e teslim etmiş idi. Başkan alnı ak, yüzü açık olarak izzet ü ikbal ile makamından çekildi. Diktiği fidanlar bu bahar da çiçeğe duracak. Aynı ekip bu defa Ali Müfit Gürtuna ile umarız bayrak yarışını kazanacak.
Ancak UFO toplantısı ile Osmanlı''nın 700. kuruluş yıldönümü toplantısına gösterilen alâkanın kıyası meseleye tüy dikmedi ama, mim koydu.
.Zafer veya hiç
00:0010/03/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Abdülhak Hâmid''in savaş aleyhtarlığı ile savunmanın kudsiyetini birleştiren manzum tragedyası Eşber (1880), aynı zamanda bir cihangirin (İsmender) kazanma ihtirası ile saadeti arasındaki çatışmayı da içermektedir.
İskender Dârâ''yı yendikten sonra doğuya doğru ilerler. Pencap hükümdarı Eşber''in kızkardeşi Sumru ona görmeden âşık olmuştur. Sonra iki sevgili buluşurlar. İskender Pencap''ı da fethetmek, Eşber ise yurdunu savunmak durumundadır. Yani savaş kaçınılmaz. Sumru bu savaşı engellemek için çok uğraşır, ancak başaramaz. Sonunda mukadder âkıbet gerçekleşir; Pencap düşer, İskender''in bütün sevdikleri ölmüştür. Savaş meydanındaki cesetler arasında dolaşan cihangir, hocası Aristo''ya sorar:
-Bu nedir?
Aristo''nun cevabı kısa ve nettir:
-Zafer veya hiç...
Savaş filmlerini sevmiyorum. Yine de sinema merakımı yenemeyerek hem Spielberg''in Er Ryan''ı Kurtarmak''ını, hem de Malick''in İnce Kırmızı Hat''tını gördüm.
Spielberg''in filmi esasen Amerikalılar''ın (Onlar bunu hiç ihmal etmiyor) iman tazeledikleri bir film. Baştaki belgesel formda çekilmiş natüralist savaş sahneleri (15-20 dakika) hariç gerisi bayağı bir "destan." Spielberg yeni nesillerin kulağını büküyor: "Sizin için ölenleri unutmayın."
İnce Kırmızı Hat için çok şey söyleniyor. Bu çok şey içinde beni çeken yönetmenin tabiata yaklaşımı oldu. Savaş atmosferinde bile olsa insan-tabiat münasebetini gözden kaçırmamış imiş. Bakalım ne yapmış diye gittim.
Evet, doğru. Özellikle o yüksek otların kapladığı tepeler. Rüzgârda bir o yana, bir bu yana salınan otlar ve üzerlerinden uçup giden mermiler. Yeşil, uzun otlar ve yeşil üniformaları ile bu otların içine saklanan, otlarla neredeyse "bir" olmaya çabalayan askerler. Su, orman, yaprak, ışık, tek-tük hayvan görüntüleri o kadar önemli değil. Belki Homeros''tan mülhem "pembe parmaklı şafak" ile, gün batımları. Yerlilerin âsude hayatlarına ait o oryantalist "yeryüzü cenneti" de beni çekmedi.
Evet, o yüksek yeşil otların arasında korkudan titreşen askerler "İnsanlık tek bir ruhtur ve bizler onun parçalarıyız/Savaş insanı asilleştirmiyor, ruhunu zehirliyor/Bize bahşedilen iyliği nasıl kaybettik, elimizden kaçırdık/Sevgi nereden geliyor, içimizde bu ateşi yakan kim?" benzeri cümleler kurabilir; hatta daha ileri giderek "Niçin savaşıyoruz, bir toprak parçası için mi?" diyebilir. Bütün bunların "Doğu mistisizmi" vb. ile ilgisi yok. Yok çünkü karşı taraf (Japonlar veya mağluplar) fevkalade zelil, kişiliksiz çizilmekte. Buna mukabil ABD askerlerinin korkakları, müteredditleri dahi "derin" çizilmiş. Ayrıca altyazılarda ifade edilen düşüncelerin (ki bunlar çokluk şiirsel metinler) iç seslerin, doğru tercüme edilip edilmediği konusunda şüphelerim var. Herneyse.
İnce Kırmızı Hat, Spielberg''in filmine kıyasen daha içten ve derin.
Kuğunun Son Şarkısı
00:0017/03/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kuğunun Son Şarkısı Beşir Ayvazoğlu''nun son kitabı (Ötüken Yay). Esasen Şeyh Galib''i konu alıyor. Kuruluşunun 700. yılında Osmanlı Devleti''ne ve vefatının 200. yılında Şeyh Galib''in aziz ruhuna armağan edilmiş.
Recep Tayyib Erdoğan''ın başkanlığındaki İstanbul Belediyesi, geçen süre içinde Kültür İşleri''ni idare eden Şenol Demiröz sayesinde o kadar yoğun faaliyetlerde bulundu ki, bundan böyle bu daire hiçbir faaliyet yapmasa dahi on yıl idare eder.
Beşir Ayvazoğlu da Kültür İşleri bünyesinde idareci olarak çalışırken çok güzel işlere imzasını attı. Bunlardan biri 1995''te yapılan Şeyh Galib Günleri idi.
Şeyh Galib, İhtifalci Ziya Bey''in 1912 yılında düzenlediği anma merasiminden bu yana hiç anılmamıştı. Bu defa geniş katılımlı bir ilmî toplantı başta olmak üzere sergiler, konserler, afişler ve Galata Mevlevihânesi''nde yapılan bir mukabele ile -şanına yakışır biçimde- anıldı. Sempozyumda verilen tebliğler kitap haline getirilerek Şeyh Galib Kitabı yayımlandı.
Kuğunun Son Şarkısı işte bu "Şeyh Galib Kitabı"nda yer alan ve Beşir Ayvazoğlu''nun kaleminden çıkmış yazıların genişletilmiş şeklinden oluşuyor.
Ayvazoğlu''nun bundan önce yayımlanan Peyami (Safa) adlı eserinde olduğu gibi, kitap çeşitli görsel malzeme ile zenginleştirilmiş, güzel bir iç düzen ile ve koyu kahverengi mürekkeple basılmış. Kapak kompozisyonu Özkul Eren''e ait.
Kitapta Şeyh Galib ile birlikte aynı dönemi yaşayan Hammamizade Dede Efendi, Hattat Mustafa Rakım Efendi ile devrin entrikacı politikacılarından Halet Efendi''nin hal tercümeleri de yer almakta.
Onsekizinci yüzyıl sonu, Osmanlı Devleti''nin medeniyet itibarı ile çözülme ve çökme dönemidir. İşin garip tarafı böyle bir zamanda yukarıda adlarını saydığımız üç büyük sanatkâr, yine sanatçı bir padişah olan III. Selim ile birlikte son bir çıkış yaptılar. İşte "Kuğunun Son Şarkısı" bunu simgeliyor. Malumdur ki, Simurg, Anka yahut Kaknus diye bilinen efsanevî kuş, öleceğini anladığı zaman kendine bir yuva kurar, yuvaya oturur, kanatlarını çırparak çıkardığı kıvılcım ile yuvayı tutuşturur, kendini yakarak yok eder. Ve yine efsaneye göre onun küllerinden yeni bir Kaknus dünyaya gelir.
Bu sahne Beşir Ayvazoğlu''na devrin atmosferi için ilham veriyor. O yıllarda peş peşe vukubulan İstanbul yangınlarından bahsediyor, bunların Şeyh Galib''i etkilediğini dile getiriyor ve Hüsn ü Aşk''ında yer alan ateş görüntülerini de bu çerçevede izah etmek istiyor. Çok doğru. Galib, Dede ve Rakım birer Kaknus sayılabilir. Ya onların küllerinden doğacak olan. Onlar için de kitabın sonunda yer alan "Yansımalar" bölümüne bakılmalı.
Ayvazoğlu''nu tebrik ediyor, daha nice eserler vermesini diliyoruz. Bu gibi hamleler er-geç semeresini verir. Bakınız Hece dergisi de bu sayısında (s. 26-27 Şubat-Mart 1999) kırk sayfalık bir "Şeyh Galib Dosyası" yayımladı.
Hikaye olan adam
00:0024/03/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Adam aileden yoksuldu. Evlenip çoluk çocuğa karışınca yoksulluk iki katına çıktı. Bir meslek sahibi değildi, okumamıştı, şurda burda bulduğu işlerde çalışıyordu.
Bir iş kazasında sakat kalınca artık çalışamaz duruma düştü.
İlk günlerde eş, dost akraba biraz ilgi gösterdiler ama.. Adam onlara da suç bulmuyordu, herbirinin derdi başından aşkındı. Karısı mecburen temizliğe falan gidip eve ekmek getirmeye başladı, adama da diş sıkıp sigara içmek kaldı.
"Oturan aslandan ise gezen çakal yeğdir" hesabı, adam "Ulan kendime göre bir iş bulabilir miyim acaba?" diye komşularından başladı önce. Sordu, soruşturdu. Komşuları acıyla gülümsediler:
-Şu zamanda sağlam adama iş yok efendi, lakin umut iyidir umudunu kesme, dolaş anlat derdini dediler.
Adam en azından onlardan İş ve İşçi Bulma Kurumu''nun adını ve adresini öğrenmişti. Bir zaman bu kurumun kapısını aşındırdı, hem devlet sakata iş verme diye bir kanun da koymuştu. Bu tecrübe devlet kapısının epeyce kalabalık olduğunu gösterdi ona. Omuzlayıp, öne geçip, derdini anlatma fırsatını bile bulamadı. Yine de yılmadı. Bu defa kapı kapı dolaşıp, "Ben dilenci değilim, iş istiyorum iş" diye sayısız müessesenin zilini çaldı.
Böylesi dolaşmalardan iyicene yorulup bunaldığı bir akşam üzeri, girdiği bir kahvede gözleri akşam ajansını veren televizyona takıldı.
Polisler yolu açıyor, kalabalık telaşla koşuşuyor, bir siyah Mercedes''in kapısından bir adam iniyor, korumalar etrafını sarıyordu.
Derken bir dalgalanma oldu, başlar oracıkta bir binanın çatısına yöneldi.
Yaşlıca bir adam çatıya çıkmış, Mercedes''ten inen zata doğru olanca gücü ile bağırıyordu:
-Başbakanım, iş istiyorum, iş...
Görevliler çatıya çıkıp adamı yaka paça aşağı indirdiler. Siyah Mercedes çoktan çekip gitmişti.
Adam iş istemenin yeni ve beyhude bir yolunu daha öğrenmişti.
Kendisi ne o çatıya çıkabilir, ne de yorgun ve yıpranmış vücudunu siyah Mercedes''in önüne atabilirdi. Cebindeki son bozuk paraları masaya bırakıp, kahveden çıktı. İyice dalgınlaşmıştı.
Şehrin caddelerinde dolaştırdı dalgınlığını. Sokaklar dalgınlığı kaldırmıyordu. Yine az ilerde kim bilir ne olmuştu. Yine bir kalabalık kaçmaya, polisler onları kovalamaya, televizyon kameraları da hepsini takip etmeye başlamıştı. Geride kalan kameramanlardan biri adama çarptı. İkisi de yere yuvarlandı. Kameraman gençti, düşerken kamerayı korudu, sonra top gibi fırlayıp ayağa kalktı. Kalkarken adamın yüzünü gördü. Başı kaldırıma çarpmış, şakağından kan akmaya başlamıştı. Kameraman: "Ayak altında dolaşma dayı" diye üste çıktı. Adam zihnindeki ezber cümlesini tekrarladı:
-İş arıyorum...
Kameraman bir parfüm reklâmını hatırladı "Gerisi size kalmış" diye bitiyordu. "İşte çarpıştık ve iyi bir hikâye yakaladık" diye geçirdi içinden. Adamın koluna girdi, mendili ile şakağından akan kanı sildi. "Gel şöyle dayı, anlat hele" diye gülümsedi. İlerdeki hengameyi unutmuştu, başkalarının es geçtiği bir hikâye yakalamıştı. Para eder miydi acaba, reyting yapar mıydı? Alışılmış, sıradan, pörsük bir hikâye.
.
|
| Bugün 521 ziyaretçi (745 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|