 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Hayatı tanımak
04:004/01/2023, Çarşamba
G: 4/01/2023, Çarşamba
1
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yeni Şafak · MUSTAFA KUTLU - Hayatı tanımak
Hikâyeci Sait Faik için anlatılan bir anekdot vardır. Kendisinin iyicene tanındığı yıllarda bir başka yazar daha türemiş. Yazarlar arasında rekabeti, kıskançlığı, atışmayı seven ve bunu her fırsatta körükleyen birileri, Sait Faik’e bu yeni palazlanan yazardan bahsederek fikrini sormuşlar. O da:
“Bırak canım, adam daha balıkların adlarını bilmiyor, ondan hikâyeci olmaz” demiş.
Hikâyeciler ve hikâye yazmaya heveslenenler bir yana; insanlar –bilhassa gençler– yaşadıkları ortamı, çevreyi tanımak konusunda çok isteksiz. Balık dedik meselâ; çinekopla lüferi fark edemiyor. Çok meşhur olduğu için hamsi ile balinayı biliyor belki ama ötekiler için sadece canım alt tarafı balık işte deyip savuşuyor.
Ağaçları tanımıyor. Belki kavak ile çamı tanıyor ama; dişbudak ile karaağacı, servi ile mazıyı, akçaağaç ile akasyayı ayırt edemiyor. Hele iş bunların çeşitlerine gelince büsbütün şaşırıyor: Ağaç değil mi, hepsi de bir deyip geçiyor. Kuşları tanımıyor. Ayakaltında dolaştıkları için belki martıyı, güvercini, serçeyi tanıyor. Artık evlerde çok yaygınlaştığından muhabbet kuşunu biliyor ama; ispinozla, floryayı ayırt edemiyor; sakayı hiç bilmiyor, alakarga ile karakarga arasındaki farkı görmesi mümkün değil.
Onların hepsine birden kuş diyor.
Yazdığı zaman “Ağacın dalına bir kuş kondu” diye yazıyor.
Oysa bu cümlede ağacın ıhlamur, kuşun da bülbül olduğu belirtilmiş olursa manzara büsbütün değişecek demektir. Ihlamurun o sağlam, düzgün gövdesi, o güzelim çatısı, koyu gölgesi içimizi serinletir; hele çiçek açma mevsiminde ise etrafa kokular yayılır. Ansızın bülbülün sesini duyarız.
Adam çiçeklerden bahsediyorken sadece çiçek diyor. Ha menekşe, ha nergis fark etmiyor.
Tabiata karşı bu yaklaşım içinde olanlar insanları da aynı gözle görüyor.
Esmerle sarışın arasında fark kalmıyor. Uzun boylu, kısa boylu, şişman, zayıf önemli değil. Erzurumlu, Edirneli, Antepli, Rizeli neyse ne. O bir “insan” işte.
Bu duyarsızlık giderek güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, haram ile helâlin, zalim ile mazlumun, cesur ile korkağın, gâvur ile Müslümanın, aralarındaki farkın fark edilmesinde ihmale kadar varıyor.
“Fark etmez” diyor insanlar –özellikle gençler–.
“Önemli değil”, diyor. “Takma kafana” diyor. Bütün bunları ayrıntı olarak görüyor. Ve hayatın cahili olarak kalıyor bir köşede.
Ona birileri işte güzel budur diye gösteriyor, işte doğru olan budur, “İşte bu barbunya, bu da ayşekadın” diyor, o da peki, aldım kabul ettim diye kafa sallıyor. Ne kendini, ne de çevresini tanıdığı için sürekli başkalarının ağzından çıkacak olana dikmiş gözlerini, açmış kulaklarını bekliyor. Tanımadığı için, gerçek mânâda ne çevresini sevip benimseyebiliyor, ne de bir seçim yapabiliyor. Ne düşüncesi gelişiyor, ne de zevki.
Yeşil-meşil derken
04:0011/01/2023, Çarşamba
G: 11/01/2023, Çarşamba
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yeni Şafak · MUSTAFA KUTLU - Yeşil-meşil derken
Amerika’nın yandaşları ile beraber Irak’ı işgali bir milyonun üzerinde ölüme sebep oldu. Göçü, sefaleti, işkenceyi saymakla bitiremeyiz. Bu bir “petrol savaşı”dır; ve petrol sanayi çağının çarkını döndürmektedir.
Sanayinin çarkı döndükçe bu savaşlar olacak. Hem insan hem tabiat yıpranıp yok olma noktasına yaklaşacak. Doğal hayatı, tabiatı ve insanı tahrip eden sanayinin dev şirketleri etrafa saçtıkları bu ölüm atmosferini dağıtmak için “Yeşil Hareketi”ne sarıldı.
Onlar artık “doğa dostu” bir görünüm veriyorlar, yeşil hareketleri hem oluşturup hem destekliyorlar.
Bu gibi firmaların pazarlama üstatlarından biri geçenlerde ülkemize geldi: John Grant. İşi şu: “Doğa dostu pazarlama”. Adam bu işin kitabını yazmış. Okursanız yaptığı işin doğru olduğuna sizi de inandırabilir. Ben de buna hazırım. Ancak önce John Grant’ın Amerika’nın Irak’ı işgalini lanetlemesi gerekiyor. Bu bir tuzaktır. Rahatça lanetleyebilir, hatta bu yolda gösteriler, protesto mitingleri yapabilir.
Ne demiş adam: Muhalefet mi gerekiyor; siz kendinizi yormayın biz onu da yaparız.
Tez şudur: Kaynakları tamamen tüketmeden, dünyayı dev bir çöplüğe dönüştürmeden “modern yaşamı sürdürmek” mümkündür.
Hadi canım sen de!
Sokaktaki adamın anlayacağı dilde belirtelim. Modern yaşamı doğuran sanayidir. Sanayi doğal yaşamın baş düşmanıdır. Ondan vazgeçmeksizin “doğa dostu” olunamaz.
Bizi şaşırtmak isteyenler şimdi şu bayrağı göndere çekiyor: Çevreci ürünler, çevreci hizmetler, çevreci finans hizmetleri, çevreci moda, doğa dostu seyahat vb. Özeti: Çevreci sanayi. (Mümkün mü? Mümkün diyenler ABD’nin Irak’ı işgalini görmüyor, görenler inkar ediyor demektir).
John Grant’a sorulan sorulardan biri şu: “Firmalar gerçekten doğa dostu mu, yoksa öyleymiş gibi mi yapıyorlar?”
Cevap: Duruma göre değişiyor. (Radikal, 11 Nisan 2008). Gerisini duymak istemiyorum. Ne Hibrid otomobile itimadım var ne de çevreci bir gayretle sokaklardan pet şişe, naylon poşet toplayanlara.
Grant, firmaların artık kâr etmenin ötesinde (ki bu kocaman bir yalandır, kendini inkar etmektir) sistemli bir şekilde yeşilleşmek durumunda kaldıklarını ilave etmiş. Kendisi de bu malların pazarlanması konusunda bizleri irşada gelmiş. Az zaman önce medyada “Kirlenmek güzeldir” diye bir reklam sloganı vardı. Yani önce kirletelim, sonra temizleriz, merak edecek bir şey yok.
Sürekli “cambaza bak” diyorlar.
Cambaza bakmak istemiyorum, bizi zorla tıktıkları “modern yaşam kalitesi”nden bir an önce çıkmak istiyorum. Bu çok zor biliyorum.
Onlar iktidarda, zengin, her şeyleri var. Fabrikaları, laboratuarları, silahları, gizli örgütleri, medyaları, siyaset adamları ve en mühimi bir “bilim kilisesi”.
Karşı çıkanı derhal aforoz ederler.
Biz kimiz?
Biz dağ lâlesi, kekik, serçe, artık sesi kesilmiş olan bülbül, beyazı kirlenmiş bulut, zehirlenmiş toprak, zehirlenmeyi bekleyen pınar ve nefesi tıkanmış hava.
Bir de Toprak Dede: Hayrettin Karaca.
Karaca İş Bankası Yay. arasında çıkan kitabında şunları söylüyor: “Çevre ancak olduğu gibi korunduğunda çevredir. Bataklığı, çalılığı, çiçek soğanlarını, bir denge içinde yaşayan her şeyi ‘olduğu gibi’ korumalıyız. Ki bu “doğal olan”dır.
Toprak Dede’nin dünyaya teklifi şu: Yeni bir paylaşım düzeni kurulmalıdır (Ne kadar zor). Üç kişinin serveti kırk sekiz ülkenin servetinden fazla ise bu hiç de âdil bir dünya değil. Sanayinin dünyayı kirletmesinin ve çevreyi yaşanmaz hale getirmesinin temelden önlenmesi lazım. Bu ise yeni bir tüketim ve paylaşım ahlakı ile olur (Ne kadar zor).
Ah Toprak Dede ah!
Bunları söyleyen sen, bir de Koç Üniversitesi’nin orman içine yapılmasını önleyebilseydin. Ne diyorsun kitabında:
“Tövbekâr olmak çare değil. Günah işleme”.
(30 Nisan 2008 tarihinde yayınlanan yazım.)
Göç
04:0018/01/2023, Çarşamba
G: 18/01/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnsan “mor” denildiğinde bir çiçek mi düşünür yoksa bir kumaş mı? “Su” kelimesini duyduğunda bir pınar mı hatırlar, deniz veya göle mi takılır aklı, yoksa şişedeki suyu mu hayal eder?
“Berber” bir tabelâ mıdır? Tombul bir gövde veya ablak bir çehre mi? Adam meselâ Selahattin’i hatırlayabilir, onun kuş ve çiçek dolu dükkânını. Kış günleri soba üzerinde cızırdayan ıhlamur demliğini. Sonra omuzuna dökülen karları silkeleyerek Tapu Müdürü Fahrettin Bey girer içeri. Onun ardından Faytoncu Celal, istidacı Emin Efendi. Mes-lastik, yün hırka, palto-kasket kokusu. Tütün tabakası ve zenbilde birkaç portakal.
Bütün bunlar bizi o sokağa çıkarır. Saçak altlarında yürüyen telaşsız, mütebessim insanlar. At arabaları, kasabın önünde kediler, mahalle kahvesi, Foto-Cemil, bodur minareli mescit, dut ağaçlarına tünemiş kargalar, çeşme önünde gelinler, kızlar, köşeyi dönünce görülen iki katlı ahşap ev.
Bu mekânın, grilerle kaplı sema ve karlı ovanın, her tür eşya ve yapının, çizgilerin, eğimlerin, kaldırım ve duvarın, kapıların, pencerelerin, renklerin, seslerin ve kokuların, birbirine eklenmiş milyonla hatıra barındılan “an”ların doluştuğu hafıza.
Bu “ev”dir işte. İçinde güvenlikte bulunduğumuzu fısıldayan “yurt.” Onun kelimelerini, vurgularını, aksanını, “leb” dedikten sonra gelecek “leblebi”yi, melodisini anlarız. Bu anlaşmadan duyduğumuz ferahlık bizi dünden yarına bağlar. Zaman yekpare bir an olur; dilimizin sıcaklığı evimizin huzuruna eklenir. Torunlar doğar, ağaçlar budanır, askerden gelen oğula kız aranmaya başlanır.
Oysa “göç” davulu çalındığında her ayrılıktan doğan o “kayıp” hissiyatı yakamıza yapışacaktır. Bizim diye bellediğimiz, içine yerleştiğimiz, farkına varmadan edindiğimiz “kimlik” yaralanmaktadır. Ve ak parmaktan sızan kızıl kan, karla kaplı yola damlaya damlaya koparız yuvamızdan.
Artık konuşma bir “anlaşma” olmaktan; dil ev, ev dil olmaktan çıkar; gündelik ve zorunlu bir “iş” haline dönüşür. İşaret dilinin az üzerinde seyreden bir iletişim. Tedirgin dudaklar kıpırdar, gözler etrafı kolaçan etmekte, parmaklar huzursuzluk geriliminde bükülmektedir.
Artık yeni bir “ev”, yeni bir “dil” edinmenin mücadelesi başlayacaktır. Bu yeniden yapılanma için dağarcığımızda, hafızamızda, kimliğimizde ne varsa; onları yeni mekân ve insanlarla tokuştururuz. Renk rengi kovalar, ses sese baskın çıkar, alışkanlıklar köküyle birlikte sökülen koca bir ağaç gibi devrilir, yerinde karanlık, tatsız, hiçbir zaman gerçekten dolmayacak bir boşluk kalır.
Artık hayat ancak “kalın çizgiler” ile çizilir. Duvarların uzun süre sıvasız kalmış olması bir rahatsızlık doğurmaz. Sokak tanıdık bir yüz haline gelinceye kadar ömrün geri kalan kısmı tamamlanır.
Bu bölüm serapâ “gurbet” duygusu ile donanmıştır. Sevgililer arkada kalmıştır. Yeni bir “dil” ve yeni bir “ev” kimbilir kaç kuşak sonra oluşacaktır.
Okul ve ağaç
04:0025/01/2023, Çarşamba
G: 25/01/2023, Çarşamba
3
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Orta birden ikiye geçtiğimiz yıldı galiba. Erzincan Lisesi’nin inşaatı bitince eski okulumuzdan yeni binaya taşındık. Binanın etrafı hâliyle inşaat artıkları, molozlar ile kaplıydı. Elimizde kazma, kürek, oldukça geniş bir arsaya kurulu mektebimizin bahçesini temizleyip düzeltmeye başladık. Başımızda bazen beden eğitimi öğretmeni, bazen tarım öğretmeni bulunurdu.
O yıllarda orta öğretimde “tarım dersleri” vardı. Hey gidi günler, Türkiye nereden nereye geldi. Bütün güz, bütün okul, bu derslerde bahçeyi düzeltmekle uğraştık; sonunda her şey mis gibi oldu. O yıllarda iklim değişiklikleri, küresel ısınma gibi meseleler yoktu.
Kar kasım sonu, aralık başında düşmeye başlar; bütün bir kış durmaksızın yağardı. Manavlarda hormonlu sera sebzeleri bulunmaz, her meyve ve sebze mevsiminde yenirdi. Kar ancak şubat sonu kalkar, soğuklar mart ortalarına kadar devam ederdi. Sonra hepimizin bildiği gibi Nevruz çıkardı. Nevruz çıktı mı bahar geldi demekti. Biz o zaman yine aynı öğretmenlerin nezaretinde kazmayı küreği kaptık.
Bu defa okulumuzun bahçesini ağaçlandırmaya giriştik. Çayırlık alanlar, çiçek tarhları, yürüyüş yolları belirlendi. Erzincan denince şu tanıtım cümlesi akla gelir: “Etrafı dağlık, ortası bağlık”. Gerçekten de Doğu Anadolu’da bulunmasına rağmen çok mümbit bir ovadır. Ağacı bu yıl dik, gelecek yıl meyve verir. Toprak ekime-dikime hazır olunca fidanlar geldi.
Çam, mazı, karaağaç, dişbudak, servi, kavak gibi meyvesizler yanında; kayısı, dut, şeftali, kiraz, vişne vb. gibi meyve fidanları da gelmişti. Meyve fidanları talebenin giremeyeceği, idarenin gözetiminde bulunan bir bölgeye dikildi. Ötekiler gerekli yerlere gerektiği biçimde yerleştirildi.
Sınıfımız çamların olduğu yöne bakıyor ve ben cam kenarında oturuyordum. Ara sıra camdan dışarı bakar elimizle diktiğimiz bir karış boyundaki çamların ne kadar zamanda büyüyeceğini hayal ederdim. (Şimdi memlekete gittiğimde ağaçlar arasında kaybolan okulumuzu görünce içim bir tuhaf oluyor.) Lisede idarecilik yapan bütün kadrolar iyi-kötü bu bahçeyi muhafaza etti. Diktiğimiz fidanlar büyüdü, meyvelerden tatmak için, gece yarılarından sonra bu ağaçlara daldığımızı da hatırlıyorum.
Tabii artık yaşımız ilerlemiş, delikanlı çağına girmiştik. Biz o bahçede bütün tahsil hayatımız boyunca mevsimleri günbegün yaşadık. Sararan yaprakların hazin dökülüşünü izledik. Sonra tabiatın uyanışını, tomurcuğun patlayışını, bir erik fidanının çılgın beyazlara bürünüşünü gördük. Sakaların, serçelerin, kargaların, güvercin ve kumruların seslerini dinledik. Tabiatı ve ağacı sevdik; okulumuzu-arkadaşlarımızı sevdik. İçimizde bir güzellik duygusu kökleşti. Tabiatla düşman değil arkadaş olmuştuk. Bizim için “Çimlere basmayınız, çiçekleri koparmayınız” yazıları gerekmiyordu. Şimdi yapılan okulların (bilhassa şehirlerde) yarısının bahçesinde ağaç yok. Çocuklar beton zeminde koşturuyor, asfaltlarda top oynuyor.
Bir tomurcuğun nasıl gelişip patladığını, hayatın ritmini göremiyor. Bu çocuklara nazarî olarak ağaç sevgisi aşılamak zordur. Ancak idareciler MEB’in bir genelgesi ile topyekûn bir kampanya başlatabilir. Okulumuzu ağaçlandırıyoruz kampanyası öğrenciler vasıtası ile yürütülmelidir. Minik ellerin dikeceği fidanlar zamanla büyüyecek ve dallarına kuşlar konacaktır. O zaman serçe ile saksağanı ayıramayan nesiller yerine, toprağı ve tabiatı tanıyan, tanıdığı için seven, sevdiği için koruyan nesiller yetişebilir.
“Yeşili koru” lafı laf olarak kaldığı sürece boş bir sözden ibarettir. Türkiye ne çekiyorsa boş adamların boş sözlerinden çekiyor.
Türkiye’nin lezzet haritası
04:001/02/2023, Çarşamba
G: 1/02/2023, Çarşamba
4
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Geldiler ve her yanı kebap kokusuna boğdular” diye dert yanıyor, burunlarını tutuyorlardı. Şimdi bakıyorum da “Türkiye’nin Lezzet Haritası”ndan tadılacak yeni yemekler arıyorlar. E, ne denilmiş: “Düşmez-kalkmaz bir Allah”.
Başta iç göç olmak üzere, seyahat ve iletişim imkânları artınca ülkenin dört bir tarafı ister istemez birbiri ile buluştu, burun buruna yaşamaya başladı.
O zaman hepsi gördü ki: Memleket sadece kendilerinden ibaret değil; başka güzellikler de var. “Bizim çorbanın üzerine çorba tanımam” diye iddia edenler; yüzlerce çorba ile karşılaşınca ucundan kıyısından tatmaya başladı; eh, bir başlamaya görün bu işin önünü alamazsınız, hele “homini gırtlak” iseniz.
Türkiye dünyanın üç önemli mutfağından biri. Ötekiler galiba Çin ile Fransa. Ankara Ticaret Odası ile Ankara Patent Bürosu, “Türkiye’nin Lezzet Haritası”nı çıkardı. İyi de etti. En azından falan köfte bizimdir, falan kebap sizindir gibi içerdeki tartışmalar ile; baklava ve lokum üzerinden giden dışarıdaki tartışmalar böylece belki sona erer.
Zaten iş artık kulaktan dolma bilgilerle yürümüyor. Ülkenin dört bir yanına dağılan nüfus, kendi yöresel yemeklerini gittikleri yere götürüp oraya değişik lezzetler armağan ediyor. Sadece bu yemek çeşitleri ile şöhret olan lokantalar var. Gazeteler konuyu kulak arkası etmeksizin bir iki “gurme” istihdam ediyor. Tanınmış ekonomist, şair, oyuncu vb. gibi kişiler hobi olarak geliştirdikleri yiyecek-içecek kültürlerini daha bir profesyonelce okuyuculara sunuyorlar. (Çeşitli diyetler, beslenme uzmanlarının verdiği reçeteleri saymıyorum).
Televizyonlarda mutlaka bir iki yemek programı yapılıyor; ünlü aşçılar hünerlerini sergiliyor, ev hanımları birbirlerinden değil artık yemek tariflerini televizyondan alıyorlar. (Yahu kardeşim! Yiyen var, yemeyen var. Alan var, alamayan var. Bu kadar yemek programı nedir yani? Fakir-fukarayı düşünün biraz. Ayıptır).
Bu işi Osmanlı mutfağından, saray mutfağından alıp; tekke yemeklerine kadar taşıyanlar var. Sadece “peynir”, sadece “ekmek” konusunda koca koca inceleme eserleri yayımlanıyor.
Maraş’ın ünlü dondurması uluslararası bir marka oldu. Erzurum’un kadayıf dolması ülkenin her yanına ihraç ediliyor. Daha geçenlerde Bakırköy’de bir köfteci açıldı, adı: “İçli”. Köfteler Maraş’tan geliyor, Bakırköy’de servis ediliyor, inanılır gibi değil. Şark sofrası, Antep sofrası, Karadeniz sofrası vb. gibileri saymıyorum.
Yeme-içme kültürü ve sofra âdâbı çok zengin bir konu ve bizler ülkemizin bu zenginliğini yeni yeni keşfediyoruz. Keşif heyecan verici bir maceradır.
Bu konuda televizyonlarda müstakil programlar var. “Lezzet avcıları” ülkeyi şehir şehir, kasaba kasaba dolaşıp yöresel lezzetleri yerinde görüntülüyor. Ekrandaki manzaraya bakıp bakıp yutkunanlara: “Yolunuz bu yöreye düşerse bu yemekten mutlaka tatmalısınız” diye tembih ediyorlar. Hadi dayanabilirsen dayan.
ATO’nun haritasına göre Türkiye’de 2205 çeşit yöresel yiyecek ve içecek var.
Bölgeler arasında en zengin olanı İç Anadolu. 455 çeşit yiyecek ve içecekle ilk sırayı almış. Bozkırda böylesine zenginlik nereden geliyor? Bence Konya, Kayseri vb. gibi Selçuklu başkentlerinden. Buralar ülkenin bütün etnik zenginliğini zamanında değerlendirmiş, mutfağına eklemiş. Aynı zamanda doğudaki tereyağı ile batıdaki zeytinyağını, etle otu bir araya getirmiş.
İç Anadolu’yu 425 çeşitle Doğu Anadolu; onu 398 çeşitle Güneydoğu Anadolu, 397 çeşitle Karadeniz, 184 çeşitle Akdeniz ve Marmara, 162 çeşitle Ege Bölgesi izliyor.
Çeşit açısından en zengin ilimiz Gaziantep. Tam 291 çeşit yemek, tatlı ve içecek ihtiva ediyor.
Yemek isimleri de birbirinden ilginç. Birkaçını sayalım: Unutma beni, eli böğründe (Amasya), mafiş tatlısı (Balıkesir), kedi batmaz (Bolu), hürriyet kadayıfı (Elazığ), sakala sarkan (Isparta), delioğlan sarığı (Kastamonu), cennet çamuru (Kilis), otur Fatma tatlısı (Kocaeli), tosunum (Kütahya), şıllık tatlısı (Urfa), liste uzayıp gidiyor.
Yeme de yanında yat. (21 Ağustos 2019)
Kasabaya ne oldu?
04:008/02/2023, Çarşamba
G: 8/02/2023, Çarşamba
3
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Toplumun pek çok özelliğini, insanımızın kişisel tarihini daha düne kadar büyük ölçüde belirleyen “kasaba” nerede?
Nuri Bilge Ceylan’ın “Kasaba” filmine biraz da bu merak ile gittim. Bir fotoğraf sanatçısı olan, amatör oyuncular ile çalışan Ceylan, doğrusu çok kendine mahsus bir filim çekmiş. Özellikle kış ve panayır sahnelerindeki görüntüler, atmosfer, kasaba geçmişinden gelenleri hatıralarına götürüyordu. Evet, daha düne kadar nüfusumuzun büyük bir bölümü kasabalarda, köylerde yaşıyordu. Kasaba geleneklerin, sözlü kültürün oluşturduğu asırlık bir mirası taşımakta idi. Kasaba denilince akla eşraf, esnaf ve memurlar geliyor. Konak sahibi, binek atına binip araziyi, marabayı dolaşan eşraf çoktan çekildi. Onların çocukları eğer şehre inmeyi beceremediler, malı emlaki yiyip bitiremedilerse, şimdilerde belki aygaz bayii, benzin istasyonu sahibi veya memleket ile metropol arasında gidip gelen birer otobüs malikidirler.
Esnaf kırık-dökük de olsa, bazı bölgelerde hâlâ eski dükkânlarında oturuyor. Şeker ve un çuvalları, zeytinyağı tenekeleri, bisküvi kutuları, basma ve divitin pazen, kadife, patiska topları, çivi, zincir, halat kıvrımları, baharat kokuları, karasakız ve kahve fincanları arasında. Yok eğer dükkânları az-biraz yeniledilerse konfeksiyon, orlon, naylon, koltuk, çek-yat, hazır yatak satıyorlar. Memur, tahsildar ve jandarmanın ötesine geçince, nüfus müdürü ve tahrirat katibi olarak hatıralarda.
Kaymakam vekili ve vekil öğretmen de uzun süre barındı kasabada. Giderek hâlesini ve varlığını tüketti memur. Kasaba memuru en nihayet Memurlar Lokali’nin dumanlı hatırasına sığınabilir.
Maddeten ve manen bitmiştir. Pazarı bile kurulmayan, eşrafı ölmüş, esnafı dağılmış, konakları çökmüş kasabalar artık birer “ölü şehir” niteliğindedir. Yok eğer bu makus talihi yenebilmiş ise, bir Nazilli, bir Çarşamba, bir Suşehri olmuşlarsa bu defa “il namzedi” diye ikide bir Meclis’e ve mebuslara karşı gösteriye girişebilirler. Tabii ki onların artık arastası, semercisi, nalbandı, iki yanı dut ağaçları, kavak ve çınarla kaplı sokakları kalmamıştır. Muhtemelen bir veya birkaç bulvara, meydana, heykele, çok katlı iş hanlarına, mahalli gazetelere, hükümet ve belediye saraylarına, düğün salonlarına, halı sahalara kavuşmuşlardır.
Üçüncü Lig’de oynayan futbol takımları vardır. Bir kısmı memleket evladı sanayicilerin yatırımları ile organize sanayi bölgelerine ulaşmış, ihracata başlamış, ha desen “Anadolu Kaplanı” denilecek seviyeye çıkmışlardır. Yani artık “kasaba”dan kastedilen o sessizlik, o tıkanmışlık, o kendi içine kapanmışlık kalmamıştır. Nereden bakarsak bakalım “kasaba” fiilen yoktur artık. Ama ruhu yaşıyor. Meclis’teki kavgalarda. Hilton’daki düğünlerde, taşra üniversitelerinde, Şark köşelerinde. Roman yazarlarımızdan biri çıksa da, Tarık Buğra’nın “Yağmur Beklerken” ve “Dönemeçte” adlı romanlarında resmettiği eski kasabamızın yeni fotoğrafını ve bu fotoğrafın günümüze kadar uzanan arka planını anlatsa keşke…
Bahçeli ev
04:0115/02/2023, Çarşamba
G: 15/02/2023, Çarşamba
6
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir Erzincanlı olarak irili ufaklı pek çok deprem yaşadım.
Bunların ekserisi bir bahçeli evde geçti.
Erzincan büyük depremin ardından sanki kâğıt üzerinde planlanmış gibi bütün sokakları birbirini doksan derece keser biçimde inşa edilmiş idi. Bu evler duvarları, malzemesi dışarıdan getirilip, orada monte edilen bir nevi dayanıklı prefabrik yapılardan oluşuyordu. Aradan neredeyse elli yıl geçti, iyi bakılan bu evler hâlâ ayakta ve hâlâ içinde oturanlar var.
Tek katlı oldukları için bu evlerin sıralandığı sokaklar çok geçmeden meyve ağaçları ile donandı. Öyle ki, hemen her ev, eğer biraz zahmet çekiyor, ekip sulamayı becerebiliyorsa meyvesini, sebzesini kendi bahçesinden çıkarıyordu.
Şehirden ayrılıp, şöyle tepelere doğru tırmandığınızda, aşağıda dümdüz uzanan ovanın içinde büyük bir yeşillik görürdünüz. Evlerin kırmızı kiremitli çatıları bu yeşillerin arasında nar çiçekleri gibi parıldardı.
Zamanla boş arsalara beton, lakin iki-üç katlı evler de yapıldı.
Sonra çarşıları oluşturan caddelerin iki yanına blok apartmanlar konmaya başladı. Bunlar dahi başlangıçta iki, bilemedin üç katlı yapılıyordu.
Yıllar yılları kovaladı, bir yandan çarşıda iş yeri olanların ısrarı, bir yandan yerel yönetimlerin göz yummaları sonucu daha çok katlı iş hanları da boy gösterdi. Devlet binalarının bir kısmı ise –gariptir– şehrin yapısına aykırı olarak çok katlı kuruluyordu.
1992 depreminde yıkılan binaların çoğu bunlar oldu. Bunların yanında bir dönem furya halinde yükselen kooperatif binalarının da hasar gördüğünü söylemeliyim. Bu kooperatif apartmanların usulüne uygun inşa edilmiş olmadığı yapılan tetkiklerde anlaşıldı.
Mimar Turgut Cansever’in yaptırdığı bir araştırmada halkımızın büyük çoğunluğu konut olarak bir bahçeli evi tercih ediyor.
Bu elbette ki Türk halkının geçmişinde yaşadığı gelenekten kaynaklanmaktadır. Eski şehirlerimizde evlerin bahçeli, iki veya üç katlı inşa edildiğini biliyoruz. Bir bahçenin, o evde yaşayan insanlara neler kazandırdığını burada sayıp dökmeye lüzum yok. Tabiatla insanın kucaklaşmasının ne tür bir ruh sağlamlığı sağladığını biliyoruz. Üstelik bu tür planlanan şehirlerin %90’ı deprem bölgesi olan yurdumuza ne kadar yakışacağı da tartışma dışı kalmalı.
Şimdi Marmara Depremi ile çok büyük bir felaket karşısındayız. Bu çok büyük yıkımın ardından atılacak adımlar, ülke şehirciliği için bir örnek teşkil edecektir.
İşte önümüzde bütün görkemi, yeniden ve daha sağlam inşası, yaşanmış tecrübeler birikimi ile Erzincan duruyor.
Ona bakıp ibret alabilir miyiz acaba?.. (1 Eylül 1999)
.Köklü dönüşüm
04:0022/02/2023, Çarşamba
G: 22/02/2023, Çarşamba
10
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Babaannemin kişisel tarihinde seferberlikten önce-seferberlikten sonra ayrımı birinci derecede belirleyici bir unsur idi. O kendine, aileye, ülkeye ait meselelere bu ayrımın adesesinden bakar, ona göre önem atfeder, bir değerlendirme yapardı.
Seferberlikten önceki dünya ile, seferberlikten sonraki dünya arasında (kendisi açısından) gerçekten çok fark bulunuyordu. Bu hadise o neslin zihninde onarılmaz bir kırılma oluşturmuştu demek.
Annem ise 1939 Erzincan Depremi’nin enkazı altından çıktı.
Onun nirengi noktası zelzeleden önce-zelzeleden sonra şeklindedir (Eskiler zelzele kelimesini kullanırdı).
Depremi yaşamaktan murat onu sadece şu veya bu şiddette hissetmek değildir. Deprem eğer ölüm ve yıkım getirmemiş ise, gerçekten yaşanmış sayılmaz. Dolayısıyla “Depremden önce-Depremden sonra” ayrımı, ateş düştüğü yeri yakar misali öncelikle onu derinden yaşayanları kapsıyor.
Onların elinden ve dilinden gelmeyecek olan şudur: “Deprem oldu ama, hayat sürüyor.” Bu sözler depremin içinden geçenler için rahatça söylenemez. Çünkü onlar hemen cevap verirler: Hangi hayat? Depremden önceki mi, depremden sonraki mi?
Dolayısıyla “hayat devam ediyor” sözü son derece mânasızdır.
Depremin içinden geçmeyenler televizyonlarına, dizilerine dönebilir. Gazeteler yine hafta sonu eklerini verebilir. Bazıları ülkedeki “Gündem değişiklikleri”ne kendi açılarından dikkat çekebilir.
Felaketin büyüklüğü ülke yönetimini, kurum ve kuruluşları etkilemiştir. Elbette ki, deprem dahil pek çok olay ülke yönetimini, kurum ve kuruluşları şu veya bu biçimde etkiler.
Bu etki acaba köklü dönüşümlerine yol açacak mı?
“Köklü dönüşüm” ne olabilir?
Bence şu: Şehirleri boşaltalım.
Slogan bu olmalı: Şehirleri boşaltalım.
Ama nasıl?
Bu sloganın peşinden gidilir mi?
Yüksek binalarla dolu, tıkış tıkış nefes alınmaz hâle gelinmiş kentlerimiz Anadolu toprağının belki sadece %3’ünü teşkil ediyor.
Ben diyorum ki, köklü dönüşüm sanayiden tarıma dönmek olmalı.
Betonarme ve yüksek binalar yerine az katlı hatta tek katlı prefabrik evlerle kısa zamanda yeni yerleşim bölgeleri kurulabilir.
Erzincan’ın prefabrik evleri 70 yıldır kullanılıyor, kaç deprem geçti, hiçbiri yıkılmadı.
Tarım ile, tarıma dayalı sanayinin çevresinde bir yeni hayat.
Rahmetli Turgut Cansever “Galaksi Şehirler” projesi ile 25 bin nüfuslu bu şehir projesini yapmış, fizibilitesini çıkarmış, evlerin resmini dahi çizmişti. Bu planlar evlatlarında olmalıdır.
Elbette ki sanayi büsbütün terkedilmeyecek. Deprem bölgesindeki çelik fabrikaları dimdik ayaktadır. Benzeri yapılar öteki sanayi tesisleri için de geçerlidir.
Böylece kalabalık bina ve nüfus mukadder bir depremin (mesela İstanbul) stresi altında beklemekten kurtulur.
Dünya Bankası’nın belirttiği hesaba göre Türkiye’de “kentsel dönüşüm”ün maliyeti 465 milyar dolardır. Bu paranın bir kısmı ile şehirleri boşaltabiliriz. Bu süreçte hem devlet, hem millet ayağını yorganına göre uzatacak. Böyle bir göç elbette kolay değildir. Zaman ister. Ancak “köklü dönüşüm” denilen şey bir “deprem ülkesi” olan Türkiye için başka türlü gerçekleşemez. İnsanlar “kentsel dönüşüm”ün tamamlanmasını beklerken deprem aniden gelebilir. Ülkemizin böylesi bir depreme tahammülü yoktur.
Duamız Cenab-ı Hakk’ın insanımıza bir daha böyle bir felaket yaşatmamasıdır. Depremde ölenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına sabır diliyorum.
Turgut Cansever Hoca’yı dinlerken –1
04:001/03/2023, Çarşamba
G: 1/03/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Doç. Dr. mimar-düşünür Turgut Cansever, uzun bir süreden beri Türkiye’nin geleceğine, gelecekteki konut meselesine dair düşüncelerini her yer ve fırsatta anlatmaya devam ediyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı’nın faaliyetleri çerçevesinde, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde hocayı bir kez daha dinleme imkânı bulduk.
Hoca, engin bilgi, görgü ve deneyimleri ile önce insanın dünyadaki varoluş macerasından başladı. İslâm’ın, bizim, Doğu dünyasının bu meseleyi nasıl ele aldığını; Batı, Ortaçağ, Rönesans ve daha sonraki devirlerde, orada ele alınıştan hangi bakımlardan farklı olduğumuzu dile getirdi.
Böylece dünya hayatına ve bu fani âlemde nasıl bir yer edineceğimize, mekâna nasıl tasarruf edeceğimize dair ârifane açıklamalarda bulundu.
İbn Arabî’den Guenon’a, günümüz dünyasının önde gelen mimarlarının (Amerikalısından Japonuna) görüşlerine varıncaya kadar geniş bir çerçeve çizdi. Osmanlı mimarisi ve bilhassa mesken anlayışı üzerinde konuştu. Bursa, Kütahya, İstanbul evlerinden, sokaklarından bahsetti. Bu ülkede vücut bulan güzellik anlayışını, insan hayatının dünyada güzele doğru nasıl yönelmesi gerektiğini izah etti.
Hocanın açıklamalarından özetle şu çıkıyordu: Bizim bütün dünyaya teklif edeceğimiz bir mimari geleneğimiz var. Bu gelenek fevkalade insanî boyutlara sahiptir ve âdemoğlunun dünyadaki varoluşuna ışık tutmaktadır. Mimaride mekân anlayışımız sonsuz mekâna eklenen bir yapı arzeder. Bu anlayış bilhassa Osmanlı camilerinde bariz olarak gözükmektedir. Namazı bitirip iki yana selâm veren Müslüman, hem sağından, hem solundan baktığında ufku görebilir. Camilerin zemin pencereleri buna fırsat vermektedir. Böylece cami, tabiata eklenen bir durum alır. Onu kesen, parçalayan kilise duvarı gibi değildir.
Bursa evleri birbirinin manzarasını kesmez. Üst kat penceresinden bakan her anne, aşağıda, sokakta oynayan çocuğunu her an kontrol edebilir. Evlerin her yanından, her ufka açılan üst kat pencereleri bulunmaktadır. Her yeni yapılan evin hangi renge boyanacağını mahallenin komşu kadınları aralarında kararlaştırırlar.
Hocanın araştırmalarına göre Türkiye otuz yıl sonra tahminen 90 milyona çıkan nüfus için yeni konutlar yapmak mecburiyetindedir. Bu konutları nasıl, nerede, hangi şehircilik anlayışına göre inşa etmelidir?
Bugün sürmekte olan çarpık şehirleşme yolunda mı, yoksa başka bir plan ve anlayış çerçevesinde mi?
Bu konuda hoca Almanya’nın tecrübesinden örnekler veriyor. İstanbul kadar büyümüş ve ondan fazla nüfusa sahip olmuş Frankfurt’un nasıl bir yapı taşıdığını gösteriyor.
Bu yapı yıldız kümesi şehir anlayışında kurulmuştur. Merkezde en fazla üç milyonluk bir yerleşim, onun çevresinde en az otuz-kırk kilometre aralıklarla (peyk olmayan, bağımsız ve kendine yeterli-aynı zamanda ihtisas ağırlıklı) iki ve bir milyonluk şehirler. Onların çevresinde de daha az nüfuslu merkezler.
Meselâ Heidelberg. Bu şehrin bir bölümü (müstakil olarak) üniversite şehridir. Bir üniversite şehrinin haiz olması gereken sükûneti ve birimleri barındırır. Onun uzağında bir başka Heidelberg daha vardır ki, orası matbaa makinaları ile meşhur bir sanayi şehridir.
Hocanın projesinde yeni kurulacak şehirler için geleneğimizden devşirilen standartlara uygun prefabrik parçalardan oluşan (duvar ve pencere vb.) iki katlı, bahçeli evler var. Bunlar on iki katlı bir apartmanla kıyaslandığında daha ucuza mal ediliyor ve daha kısa bir sürede inşa ediliyor.
Hocanın bu galaksi şehirler projesi, Türkiye için bir umut ışığıdır. Başta devletin yetkili kişileri ve organları olmak üzere sorumluluk yüklenmiş her iki kişi ve kuruluş bu sese kulak vermelidir. Turgut Cansever bugün yetmiş yaşına gelmiş, ömrünü belediyecilikte ve şehircilikte tecrübeler ile doldurmuş, defalarca Ağa Han Mimarlık Ödülü almış, bilhassa İstanbul üzerine eşsiz deneyimleri ve birikimleri olan bir mimardır. İdealist bir tutumla ve ısrarla çok hayati olan bu konuda her yer ve fırsatta düşüncelerini açıklamakta, insanları sorumluluk almaya davet etmektedir.
Bu sese kulak verilmelidir. Bu sese itibar edilmelidir. Türkiye’nin böylesine donanıma sahip insan sayısı fazla değil. Elimizdeki kıymetlerin kıymetini bilelim. Sonunda hay-vah demek bir işe yaramaz.
(Konuşmanın ne zaman yapıldığını hatırlamıyorum. Muhtemelen 99 depreminden sonradır).
Turgut Cansever Hoca’yı dinlerken – 2
04:008/03/2023, Çarşamba
G: 8/03/2023, Çarşamba
8
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Türkiye Yazarlar Birliği’nin düzenlediği Osmanlı Haftası içinde çeşitli etkinlikler vardı. Açılıştan sonra ilk konuşmayı mimar Turgut Cansever yaptı.
Birliğin Divanyolu-Kızlarağası Medresesi’ndeki İstanbul Şubesi ağzına kadar doluydu; ilim adamları, politikacılar, yerel yöneticiler, öğrenciler ve halk.
Turgut Cansever Osmanlı’da devlet yönetimi ile şehirlerin oluşumu ve yönetimi üzerine veciz bir konferans verdi.
Yönetim zihniyetinin temellerini İslâm inancı çerçevesinde vazetti. Fîh-i mâfîh’ten, Füsûsü’l-hikem’den, hadis ve hikmetlerden çıkardığı sonucu Halk Haktır odağında topladı. “Nereye kadar?” sorusunu sordu ve bilginin sınırına kadar cevabını verdi. Makbul devlet adamını “âlimin ayağına giden kişi” olarak vurguladı.
Osmanlı şehir mimarisini düzenleyen en önemli unsurun en yüksek bilgiye sahip âlimler ile yöneticiler tarafından tesbit edilen standartlar olduğunu söyledi. Ve tabii bu standartlara kesin olarak uyulmasını sağlayan hiyerarşik yönetim.
Bu standartların tesbitinde mahalli gerçekler merkez tarafından kaale alınıyor. Öyle ki, uygulama Bosna’dan Adana’ya kadar kendi şahsiyetini gölgelemeyen bir bütünün parçalarını oluşturuyor. Elbette ki, esnaf teşkilatının gayreti oluşturulan ehemmiyeti burada zikredilmelidir. Bir yerde seçkinler tarafından oluşturulan ölçüler “kimdir bu seçkin kişiler derseniz: Meselâ Mimar Sinan ülkenin en ücra köşesinde çalışan kalfaya kadar sirayet ediyor.” Sanat ahlak üzerinde yükseliyor. Mesleğinde ehil olan kalfalar bir binayı yapacakları zaman aydınlanma, ısıtma, bahçe düzeni vb. gibi bütün unsurları en iyi biçimde tasarlayabilecek donanıma sahipler. Binayı yaptıran kişinin oda ihtiyacı, binanın komşular ve sokak ile irtibatı gözden kaçmıyor.
Zaten binanın nereye, nasıl yapılacağı mahalleli tarafından ortaklaşa alınan bir karar ile gerçekleşiyor. Mahalle, Osmanlı şehir nizamı ve yönetiminde çekirdek unsur. Kararlarını bağımsız olarak kendi alıyor. Nasıl ki, yönetici imamı, bekçiyi seçebiliyor; yapılacak bir inşaata da mahalleli karar veriyor. Kadı burada ancak bir “rehber” durumundadır. Vukubulacak anlaşmazlıklar Mahalle İhtiyar Heyeti tarafından çözümleniyor. Böylece fert cemiyete ezdirilmiyor (ferdiyetin yüceltilmesi) ve cemiyet ferdin ihtiraslarına terkedilmiyor (ortaklaşa güzelliğin ihyası).
Bir yere bir mahalle kurulacaksa ilk olarak bir hamam inşa ediliyor (Bunu ilk olarak duyuyorum). Sebep: mahallenin merkezi olan caminin inşasında çalışacak kimseler yıkansın diye. Daha sonra cami, medrese ve çarşılar gelecektir.
İnşaat israftan kaçınan, ihtiyaca göre şekil bulan, mütevazı, müşfik, insancıl bir karakter arzediyor. Hiçbir kütle ötekinin hakkına tecavüz etmiyor. Ve gaye yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın halifesi olan insanın, bu güzel dünyayı daha da güzelleştirme misyonudur.
Turgut Hoca bir kısmına değindiğimiz konuşmasını tamamladığında salonda pek az kişinin kaldığını farketti. Politikacılar ve yerel yönetim mensupları protokol konuşmalarının akabinde salonu terketmişti zaten. İnsan esef ediyor, şu gökkubbenin altında sözü dinlenecek kaç tane Turgut Cansever var acaba?
(Konuşmanın ne zaman yapıldığını hatırlamıyorum. Muhtemelen 99 depreminden sonradır).
.Kederle gülümseyen
04:0015/03/2023, Çarşamba
G: 15/03/2023, Çarşamba
3
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Keklik gibi kanadımı süzmedim
Murat alıp doya doya gezmedim
Bu kara yazıyı kendim yazmadım...”
Erzincanlı Hafız Şerif yüksekçe bir tepeye çıkıp, elini kulağına atıp bu türküyü söylediğinde bütün bir ova halkı yaşlı gözlerle dinlermiş. Depremin acılarını defalarca yaşadığından, gurbet acılarını da çokça çektiğinden Erzincanlı “kederle gülümseyen” bir yapıya sahiptir. İzmit depremi de bunu doğruladı.
Elbette ki, bir sanayi bölgesi olan İzmit-Adapazarı havalisine Anadolu’nun her yerinden, özellikle Karadeniz’den gelip yerleşenler çoğunluktaydı. Bu sebeple depremden sonra Adapazarı’ndan, Yalova’dan, Gölcük’ten Anadolu’nun hemen her köşesine cenazeler yürüdü.
Bunlar içinde Erzincanlıların çifte yası vardı sanki.
Çünkü onlar 92 depreminden sonra, bir nevi terk-i sıla ederek gurbete çıkmışlardı. Deprem onları orada da yakaladı.
Şimdi diyeceksiniz ki, “Bir deprem bölgesinde acılar yaşayan insanlar neden kalkıp bir diğer deprem bölgesine gelip yerleştiler”. Bu sözde doğruluk payı vardır. Ancak şurası unutulmasın ki Türkiye’nin %90’ı zaten deprem bölgesi. Dün Varto’da, Adana’da, Dinar’da olan deprem; başka bir gün başka bir bölgemizi de vurabilir. Nereye gideceğiz? İnsanlar öncelikle iş, aş peşinde, geçim derdinde.
Ayrıca gazetelerin yazdığına göre 1990’larda bundan otuz yıl öncesine nazaran bütün dünyada tabii âfetler üç misli artmış.
Yeryüzünde nüfusu en fazla artan ilk elli şehirden kırkı fay hatları üzerinde bulunuyor. Çünkü bu bölgeler hem tarım, hem sanayi açısından verimli. İnsanoğlu bu işte; çıkar uğruna tehlikeyi göze alıyor. Tedbiri ihmal ediyor. Şehirleşmenin çarpık görüntüsü, çürük zeminlere çok katlı binaların dikilmesi ile bir orman halinde genişleyip gidiyor. İstanbul’un yaşadığı tedirginlik bununla ilgili değil mi?
Bir çarpıcı rakam da şu: Binaları depreme dayanıklı yapmak için maliyet artışına eklenecek rakam sadece %5 imiş.
Bunu öğrenince insanın dudakları uçukluyor.
Sırf %5 daha fazla kazanmak için bu masraftan kaçınmak akıl işi midir yani?
Depremin yarattığı psikoloji içindeki insanlar artık çok katlı binalarından çekiniyor. Bu koca beton yapılar bir iğneli fıçı olmuş içindekileri ha bire dışarı fırlatıyor. Hemen herkes tek katlı, iki katlı bina peşine düşmüş. Eh, ne demişler bir musibet bin nasihatten evlâdır.
Öyle de, zaman bu kabil duyguları, düşünceleri çabuk siler. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra insanlar yine “kaptıkları” bir arsaya, zeminine bakmaksızın, depremi falan aklına getirmeksizin koca koca binaları dikerler.
Kutsal kitabımız buyuruyor: “İnsanoğlu hem cahil, hem nankördür”...
Keşke kendimize gelebilsek, bir deprem kuşağında olduğumuzu unutmadan evlerimizi, şehirlerimizi, sanayi tesislerimizi “şartlarına uygun” biçimde inşa edebilsek. (29 Eylül 1999)
Yağmurun sesi
04:0022/03/2023, Çarşamba
G: 22/03/2023, Çarşamba
7
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yağmurun sesi ne derin, ne romantik duygular uyandırır içimizde. Belki dudaklarımızdan mısralar dökülüverir:
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince”
diyerek. Belki böylece ruhun iğneler altında delik-deşik edildiğini fısıldamak isteriz. Yağmur derin bir ızdırabın ifadesi için tercüman olur.
Bahar yağmurları tomurcuğun patlaması, güneşin yüzünü göstermesi ile bir canlılık, bir neşe, bir yeniden doğuş müjdesidir. İyimser ve gülümser bir yüzü vardır bu tablonun. Çocuklar gürbüz, koyunlar çifte yavru doğurmuş, oğlan askerden sağ-salim gelmiş, baba işinde terfi etmiş, anne onlara börekler açmış olur.
Nisan yağmurları yeni aşklar, yeni hevesler uyandırır. Bakmayın gelip geçici olduğuna; kıvılcımı tutuşturup gider.
Sokaklarda küçümen derecikler oluşur, insanların yüzüne aceleci ama mes’ut bir tebessüm yayılır.
Damlaların ağır ağır aşağıya süzüldüğü camların ardında çocuk yüzleri belirir.
Onlar yağmurun ıslattığı sokaklar boyunca istikbale doğru bakarlar. Baba ve anne, sobanın üzerinde cızırdayan demliğin sesiyle yağmurun tıpırtılarını birbirine karıştırıp sevgiyle gülümserler. Dedeler, nineler hatıraların yumağını çözmeye durmuştur. Yağmurun sesi ne hikâyeler anlatır.
Tabii durup da, yağmur sesi dinlemeye vakti olanlar için. Var mı acaba hâlâ böyle insanlar. Bülbül sesi dinleyenler var mı? –Yazının burasında yüzüme manyak bir ifade çörekleniyor. Sanki etrafta dinleyecek bülbül kalmış da–.
Yaz yağmurları bereket saçıp giderler.
Sonra başaklar olgunlaşır, meyvelerin ballı salkımları dallardan sarkar.
Bütün bu güzelliklerin üzerine sonbahar yağmurları bir veda şarkısı gibi ulaşır.
Sonbahar biten canlılığın sarışın finalini başlatır. Yapraklar düşer, ağaçlar kan-kızıla çalar, durgun göllerin suyu titremeye koyulur.
1999 yazı kâbuslara bulanmış sıcaklığı ile üzerimizden kalktı. Ne yağmur yağdı, ne de serin bir rüzgâr esti.
Depremin o karanlık soluğu, her evin, her pencerenin, her bakışın, her duruşun berrak camını tuz-buz etti.
Yüzyılın bu son sonbaharı, baharı sanki ebediyyen sonsuzluğun ufkuna fırlattı.
Artık yağmurun sesini dinleyecek takatımız yok. Bilakis yağmur falan istemiyoruz. Deprem çadırları arasında fırtınaya tutulmuş fidan misali dolaşan, sarsak gövdelerin yağmur yükü çekmeye gücü kalmadı. Gökyüzünü kaplayan kara bulutlara baktıkça, insanın ızdıraptan çatlayan dudakları geriliyor. Hava serinledi, kış kapıda. Şimdi bütün özlenen bir dam altı, bir sıcak yuva.
Siz ey, sıcak yuvasında güvenle limonlu çayını yudumlayan vatandaşlar.
Siz ey, sigara dumanları arasında denize dökülen yağmur damlacıklarını seyredenler.
Siz ey, usul hakkındaki müzakereleri adalet ve merhametin önüne koyanlar.
Üzerinize yağmur yerine kanlı gözyaşları inmektedir.
Bu sonbahar başka bir sonbahar, bu yağmur bildiğiniz yağmurlardan değil. (27.10.1999)
Sokağın nabzı
04:0029/03/2023, Çarşamba
G: 29/03/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnsanımızın zaman içinde değiştiği, değerlerini kaybettiği, maneviyattan uzaklaştığı şikâyet konusu oluyor. Değişim elbette ki bir realitedir. Ama bu hangi boyuttadır. Üniversitenin, sosyologların, bilim adamlarının bu konuda yeterli araştırmaları olmalı ve bu araştırmalar kendimize has yöntemlerle yapılmalı. Ben burada bilimsel bulunmasa da dört araştırma örneği vereceğim.
1. Tanrı misafiri: Köyde, kasabada, mahallede, şehirde, herhangi bir semtte bir evin kapısını çalalım. Vakit gecenin bir yarısı olsun. Orta yaşta bir kadın, bir erkek. Giyim-kuşam-konuşma-tavır güven verici. Kapıyı açan kişiye “Biz yolumuzu kaybettik veya arabamız arıza yaptı yolda kaldık” deseler. Mevsim kış, etraf karla kaplı olsa. Acaba kapıyı açanlar bu iki “Tanrı misafiri”ni evlerine kabul edip onları bir gece misafir ederler mi?
Bence yüzde doksan ederler.
2. Kayıp cüzdan: Şehirde kalabalık bir sokağa bir cüzdan bırakalım. İçinde hatırı sayılacak kadar para olsun, cüzdan sahibinin adı, adresi olsun. Cüzdanı bulanları izleyelim. Kaç kişi cüzdan sahibini arayacak ve cüzdanı ona teslim edecek? Kaç kişi karakola götürecek? Kaç kişi bir sağa, bir sola baktıktan sonra cüzdanı cebine atıp hızla oradan uzaklaşacak? Bence yüzde doksan sahibine teslim edilecek.
3. Yolunu kaybeden kadın: Kadın mesela Trakya’dan İstanbul’a gelmiş olsun. Adapazarı’na gidecek. Ama vakit geç. Gece yarısını çoktan geçmiş. Sokakta şaşkın-şaşkın dolaşan genç ve güzel bir kadın. Biraz saf galiba. Önüne gelene hâlini anlatıyor. Köylü olduğu her hâlinden anlaşılıyor. Bir akrabasına gelmiş, oradan ayrılıp Harem Otogarı’na gidecek ve otobüse binecekmiş. Trafikte gecikmiş, yanlış vapura binmiş, Kadıköy meydanında inmiş. Telefon yok. Akrabasının telefonunu da bilmiyor. Üstelik cüzdanını-parasını da akrabasında bırakmış. Meydanda kalakalmış. Dokunsan ağlayacak. Bu kadına kim kötülük eder? Kaç kişi onu Harem Otogarı’na götürüp biletini de alarak Adapazarı’na gönderir? Bence yüzde doksan bu kadına yardımcı olurlar. Çok mu iyimserim? Gazetelerin üçüncü sayfasını, televizyon haberlerini hiç izlemiyor muyum? Yoo! İzliyorum. Ama onlar olumsuz, kötü, dehşet verici haber arıyorlar. Olumlu, müspet, ahlâk sahibi kişiler haber olmuyor. Bunu biliyorum. Onların haberleri bu milletin solda sıfırıdır. Bu yüzden tirajları otuz yıldır bir milim artmıyor. Teorik, ütopik laflar bir yana bizzat şahit olduğum bir olayı nakledeyim.
4. Ev sahibi olmanın umulmadık yolları: Mecidiyeköy otobüs durağında bir kuyrukta bekliyorum. Otobüs gecikiyor, bekleyenler kendi aralarında sohbete dalıyorlar. Önümde yaşları altmışın üzerinde iki kişi konuşuyor. Daha doğrusu biri anlatıyor, öteki şaşkınlıkla dinliyor. Anlatan vaktiyle dağ başında bir arsa almış, tapulu ve ucuz. O yıllar çalışıyormuş, arsasına gidip bakmaya vakit bulamamış. Aradan yıllar geçmiş, emekli olmuş. Ulan gidip şu bizim arsaya bir bakayım yerinde duruyor mu yoksa birileri alıp gitti mi diye yola koyulmuş. Arsasına varmış, bir de ne görsün! Birileri oraya inşaat yapmış, birinci katı çıkmış, ikinci katı çıkıyorlar. Etrafa o kadar ev yapılmış ki orası bir mahalle olmuş. Aklı başından uçmuş. Demiş, bi dakka arkadaş, ne oluyor burada? Muhatapları bir yandan çalışıyor, bir yandan adama laf yetiştiriyorlarmış. Hiiç, demişler; görmüyor musun ev yapıyoruz. Bunlar genç imiş. Adam demiş sizin bir büyüğünüz var mı, onunla konuşayım. Var demişler, babamız, bak aşağıda kireç kuyusunun başında. İnmiş adam gitmiş ötekinin yanına, selam-sabah, sonra demiş arkadaş bu işte bir yanlışlık var, burası benim tapulu arsam, siz buraya nasıl ev yaparsınız, hiç sormadınız mı? Karşıdaki tapu nerede, diye sorunca çıkarıp göstermiş. İnşaatın sahibi yumuşak bir adammış. Meseleyi anlatmış. Bunların akrabaları buralar hazine arazisi diye çevirip birer ev yapmış. Gelin siz de yapın demişler. Adamın arsası sınırda imiş, orayı hazine arazisidir diye kabul edip temeli atmışlar. Sonrası malum, ne arayan var ne soran.
Ee!.. Şimdi ne olacak demiş mal sahibi. Mahkemeye mi gideceğiz? Yok demiş öteki gülerek, oğullarına seslenmiş, çay getirin, sandalye getirin. Çayları içmiş, sigaraları yakmışlar. Evi yapan şöyle bir teklif getirmiş: Mahkemeye ne lüzum var. Gideriz tapuya, arsa senin, inşaat benim kaydını-kuydunu yaparız. Ben sanki müteahhit olmuş olurum. Bir kat çıktık, bir kat daha çıkıyoruz. Üstü senin, altı benim olur. Nasıl? Beriki elini çeneye atıp düşünmüş. Evet arsa var ama ev yapacak para yok. İşte adam sana hazır daire veriyor, anlaşın, anlaşın. Tamam demiş, olur. Öteki sevinerek bir çay daha gönderin demiş sigaraları tazelemişler. “Ya, efendi işte böyle durup dururken ev sahibi oluverdik, iyi adamlar, kaç yıldır beraber oturuyoruz, şimdi eve gidiyorum”, dedi anlatan. Otobüs de geldi.
Türkler pratik ve pragmatisttir. Bunu bilin. Bu yüzden bizden filozof çıkmaz.
Bizden “hareket adamı” çıkar. (26 Ocak 2011).
Bir zamanlar taşra
04:005/04/2023, Çarşamba
G: 5/04/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın taşrası nasıldı? Onu aşağıdaki satırlarla dile getirmeye çalışacağım.
Küçük ve sıcak.
Yoksul ve samimi.
İçedönük ve derin.
Herkes birbirini tanır, birbirini sever; dert dinler, naz çeker, küser, barışır, kavga eder, çekiştirir, eğlenir, üzülür, ibadet eder; doğumda, cenazede, düğünde, bayramda bir araya gelir.
Büyük bir aile gibi yaşar.
Burada sanki fert yok, sadece cemiyet vardır. Oysa bu dış görünüş bir aldanmadan ibarettir. Taşrada fert cemiyete tahakküm edemez; cemiyet de ferdi alabildiğine ezemez. Herkes ve her şey bir ilâhî hudut, bir hiyerarşi, asırların oluşturduğu bir âhenk ve düzen içinde kendine bir yer bulur.
Medeniyetimizi oluşturan manevi dinamiklerin dışa dönük zâhirî bir zenginlik ve gösterişi değil; içedönük bir derinlik ve yüceliği hedef aldığını söyleyebiliriz.
Bu bir bakıma zâhire nisbetle bâtını kıymetli kılar. İlkeler böyle belirlenince; medeniyet unsurları da bu ilkelerden neşet eden nispetlere, gelişmelere, biçimlere ulaşır.
Mesela evleri ele alalım.
Bu evler sokağa değil, avluya bakar. Sokağa dönük yüzünde, insan boyunu aşan duvarlarında pencere dahi yoktur. Çokluk taştan yapılır ve sağırdır. Sokağa bakan kafesli pencereler bu taş kısmın üzerinde yükselen ikinci katta bulunurlar.
Evet, ev bahçeye, yani içe açılır.
Burası mahrem bir alandır.
Çiçek, meyve, sebze, havuzda su ile bir bakıma tabiatın devamıdır. Güzel ve ferahtır. Saydığımız unsurlarla tezyin edilmiştir.
Evin dış görünüşü sade ve vakurdur. Tezyinat evin içindedir. Oymalar, ahşap bezemeler, göbekli geçmeli tavan süsleri, yüklük ve çiçeklikler hep bu iç güzelliği hedef alır.
Bu incelik ve âhenk büyük-küçük, baba-oğul, ana-kız, konu-komşu, usta-çırak, şeyh-mürit, hoca-talebe münasebetlerine de damgasını vurmuştur. Çırak bir gün usta, oğul bir gün baba olacağından yetişmesine itina gösterilir. Ağalık, beylik, hocalık, şeyhlik dahi bir hududa kadardır. Haddi aşmak hiçbir şekilde hoş görülmez.
Haram, helal, mekruh, müfsit, mübah, farz, sünnet, müstahsen, mendup, edep, hizmet, hürmet, merhamet, şefkat, sabır, şükür, bid’at, örf, âdet, gelenek-görenek-mizaç sayılmayacak kadar kıymet hükmü belli bir denge içinde fert ve cemiyeti çekip çevirir. Öyle ki, helaya girme âdabından, sofraya oturma âdabına kadar.
Bu ahlâk, düzen ve hiyerarşiyi değiştirecek, zedeleyecek her davranış, düşünce, tutum; hastalık ve bozulma alameti sayılır; zamaneden şikâyet edilir, durumun düzelmesi için kanun-ı kadime dönmek salık verilirmiş.
Elbette ki bir değişim yaşanmakta ve taşranın yekpâre zamanı kenarından köşesinden delinmektedir amma, bu o kadar yavaş seyreder ki, değişim hissedilmez bile.
Evler, bahçeler, ustalar, çıraklar, günler, geceler hep birbirine benzer. Sanki tornadan çıkmış gibidirler.
Birileri buna “taşra sıkıntısı” diyor.
İşte yine yanıldınız.
Bu tıpkı dört fâilâtün ile yazılan şiirleri hep aynı sanmak gibidir. Oysa o şiirlerin içine eğilip bakmak lazımdır. O zaman görülür ki, Fuzûlî ile Bâkî; Hayâlî ile Zâtî farklı insanlardır ve farklı şiirler söylemişlerdir.
Her şair gibi her usta, her ev, her mescit, her hoca, her ağaç, her duvar ayrı birer şahsiyettir.
Taşranın âhengi bir yeraltı nehri gibidir. Üstündekileri besler, büyütür ama gücünün sırrını açığa vurmaz.
O sebeple zâhire değil, bâtına bakmak lazımdır.
Bu da elbette özel bir terbiye ister.
Ruh terbiyesi.
Bütün bu söylediklerimiz yıllar öncesinde kalmıştır. O günlerden bugünlere köprülerin altından çok sular akmış, çok şey değişmiştir. O âhenk ve hiyerarşi, o düzen değişmiş, pörsümüş, bozulmuş, binbir yerinden yaralanmış âdeta delik-deşik edilmiştir. Artık “taşra” diye bir şey kalmamıştır. Orası da merkezi taklit edeceğim diye bol makyajlı yaşlı bir kadına dönmüştür. (05.09.2012)
Bir zamanlar taşra
04:005/04/2023, Çarşamba
G: 5/04/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın taşrası nasıldı? Onu aşağıdaki satırlarla dile getirmeye çalışacağım.
Küçük ve sıcak.
Yoksul ve samimi.
İçedönük ve derin.
Herkes birbirini tanır, birbirini sever; dert dinler, naz çeker, küser, barışır, kavga eder, çekiştirir, eğlenir, üzülür, ibadet eder; doğumda, cenazede, düğünde, bayramda bir araya gelir.
Büyük bir aile gibi yaşar.
Burada sanki fert yok, sadece cemiyet vardır. Oysa bu dış görünüş bir aldanmadan ibarettir. Taşrada fert cemiyete tahakküm edemez; cemiyet de ferdi alabildiğine ezemez. Herkes ve her şey bir ilâhî hudut, bir hiyerarşi, asırların oluşturduğu bir âhenk ve düzen içinde kendine bir yer bulur.
Medeniyetimizi oluşturan manevi dinamiklerin dışa dönük zâhirî bir zenginlik ve gösterişi değil; içedönük bir derinlik ve yüceliği hedef aldığını söyleyebiliriz.
Bu bir bakıma zâhire nisbetle bâtını kıymetli kılar. İlkeler böyle belirlenince; medeniyet unsurları da bu ilkelerden neşet eden nispetlere, gelişmelere, biçimlere ulaşır.
Mesela evleri ele alalım.
Bu evler sokağa değil, avluya bakar. Sokağa dönük yüzünde, insan boyunu aşan duvarlarında pencere dahi yoktur. Çokluk taştan yapılır ve sağırdır. Sokağa bakan kafesli pencereler bu taş kısmın üzerinde yükselen ikinci katta bulunurlar.
Evet, ev bahçeye, yani içe açılır.
Burası mahrem bir alandır.
Çiçek, meyve, sebze, havuzda su ile bir bakıma tabiatın devamıdır. Güzel ve ferahtır. Saydığımız unsurlarla tezyin edilmiştir.
Evin dış görünüşü sade ve vakurdur. Tezyinat evin içindedir. Oymalar, ahşap bezemeler, göbekli geçmeli tavan süsleri, yüklük ve çiçeklikler hep bu iç güzelliği hedef alır.
Bu incelik ve âhenk büyük-küçük, baba-oğul, ana-kız, konu-komşu, usta-çırak, şeyh-mürit, hoca-talebe münasebetlerine de damgasını vurmuştur. Çırak bir gün usta, oğul bir gün baba olacağından yetişmesine itina gösterilir. Ağalık, beylik, hocalık, şeyhlik dahi bir hududa kadardır. Haddi aşmak hiçbir şekilde hoş görülmez.
Haram, helal, mekruh, müfsit, mübah, farz, sünnet, müstahsen, mendup, edep, hizmet, hürmet, merhamet, şefkat, sabır, şükür, bid’at, örf, âdet, gelenek-görenek-mizaç sayılmayacak kadar kıymet hükmü belli bir denge içinde fert ve cemiyeti çekip çevirir. Öyle ki, helaya girme âdabından, sofraya oturma âdabına kadar.
Bu ahlâk, düzen ve hiyerarşiyi değiştirecek, zedeleyecek her davranış, düşünce, tutum; hastalık ve bozulma alameti sayılır; zamaneden şikâyet edilir, durumun düzelmesi için kanun-ı kadime dönmek salık verilirmiş.
Elbette ki bir değişim yaşanmakta ve taşranın yekpâre zamanı kenarından köşesinden delinmektedir amma, bu o kadar yavaş seyreder ki, değişim hissedilmez bile.
Evler, bahçeler, ustalar, çıraklar, günler, geceler hep birbirine benzer. Sanki tornadan çıkmış gibidirler.
Birileri buna “taşra sıkıntısı” diyor.
İşte yine yanıldınız.
Bu tıpkı dört fâilâtün ile yazılan şiirleri hep aynı sanmak gibidir. Oysa o şiirlerin içine eğilip bakmak lazımdır. O zaman görülür ki, Fuzûlî ile Bâkî; Hayâlî ile Zâtî farklı insanlardır ve farklı şiirler söylemişlerdir.
Her şair gibi her usta, her ev, her mescit, her hoca, her ağaç, her duvar ayrı birer şahsiyettir.
Taşranın âhengi bir yeraltı nehri gibidir. Üstündekileri besler, büyütür ama gücünün sırrını açığa vurmaz.
O sebeple zâhire değil, bâtına bakmak lazımdır.
Bu da elbette özel bir terbiye ister.
Ruh terbiyesi.
Bütün bu söylediklerimiz yıllar öncesinde kalmıştır. O günlerden bugünlere köprülerin altından çok sular akmış, çok şey değişmiştir. O âhenk ve hiyerarşi, o düzen değişmiş, pörsümüş, bozulmuş, binbir yerinden yaralanmış âdeta delik-deşik edilmiştir. Artık “taşra” diye bir şey kalmamıştır. Orası da merkezi taklit edeceğim diye bol makyajlı yaşlı bir kadına dönmüştür. (05.09.2012)
Hayat bizi dinliyor
04:0012/04/2023, Çarşamba
G: 12/04/2023, Çarşamba
11
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Arabayı sağa çekip durdu. Yanındaki kadın “Niye durdun?” diye sordu. Başını çevirmeden “Duymuyor musun salâ veriliyor” dedi. Kadın şaşkın “Salâ da ne demek?” Bu defa başını çevirdi. “Biri ölmüş, cenazesine çağırıyorlar” dedi. Kadının yüzü düştü: “Aman, ölümden bahsetmenin sırası mı şimdi” dedi.
Müezzinin sesi bayağı yanıktı. Adamın gözleri doldu. Kim öldü acaba, Şekerci Sıtkı mı, Yorgancı Hafız Yaşar mı? Yol kenarındaki bir yabani sarmaşık çiçeği maviye çalan beyaz yüzünü kaldırdı. “Ne Sıtkısı, ne Yaşar’ı kardeşim. Onlar öleli seneler oldu”.
Salâ bitti, araba yürüdü.
Adam, “Bari tahta minareyi göreyim” dedi, sokak arasına daldı. Kadın “Bu sokaklar ne kadar dar” diye söyleniyor, endişeyle sağa sola bakınıyordu. Adam “Eskiden burası gecekondu idi” dedi.
Köşeyi dönünce tahta minareli minik mescit gözüktü. Adamın yüzünde bir gülümseme, yıllar sonra bir dostuna rastladı.
Biraz hırpalanmış mescit, sanki sağa doğru kaykılmış. Arabadan indi, kadının şaşkın bakışları altında mescide doğru yürüdü. Bitişiğindeki çeşmeye vardı, musluğu açtı su yok.
Oysa elinde testi, dizlerinde yara, ne çok gelmişti bu çeşmeye. Suyu soğuktu. O suya ne oldu acaba?
İnek içti.
İnek n’oldu?
Dağa kaçtı?
Dağ ne oldu?
Yandı bitti kül oldu.
Adam elini uzattı, çeşmenin ayna taşına dokundu.
Çeşme “Eyvallah” dedi.
Kadın araba camından başını uzatmış sesleniyor:
— Hadi ama gecikiyoruz.
Adam ona boşverdi. Kıble duvarına bitişik küçük hazirenin önünde durdu, yosun bağlamış kavuklu mezar taşlarına doğru ellerini açıp bir Fatiha okudu. Hazirenin zeminini yabanî otlar, dikenler kaplamıştı. Bir kirpi kımıldadı, adama “Dünya fani” dedi. Kayboldu.
Adam artık arabaya doğru gidiyor.
Çekiç örse mütemadiyen iniyor.
Örs hasretle içini çekiyor: “Bir orak olaydı şöyle, ocaktan kıpkızıl çıkmış”.
Çekiç aynı ızdırapla: “Ya, döver dururduk şevk ile. Kıvılcımlar saçılırdı etrafa”.
Su değirmeni söze karışıyor: “Ben de buğday isterdim. Ama buğday öğüten kalmadı. Su akıyor şükür. Biz iki taş, iki eski arkadaş dönüp duruyoruz yine. Ama birbirimizi yiyoruz. Bakın yaralarımızdan duman tütüyor”.
Kadın: “Buralarda bir AVM olacak diyordun”.
Adam: “Koca çınarı kesmişler, yazık” diyor.
Kadın: “AVM demiştin, AVM”.
Adam: “İleride, şu sokaklardan bir çıkalım göreceksin”.
Kadın: “İyi, aman, içim sıkıldı”.
Gidiyorlar, arkalarında aşklar, özlemler, düş kırıklıkları dedeler, torunlar, varlık-yokluk-fukaralık ve en nihayetinde konfeksiyon atölyeleri ile dolmuş, bu sebeple adı çıkmış, ama hâlâ eski adıyla ve şöhretiyle anılan semti bırakarak.
Yeniden asfalt, yeniden sürat, kadın camı açıyor, başını camdan çıkarıp saçlarını savuruyor. Bir mutluluk çığlığı atıyor.
Adam arabayı ilerideki tepelere doğru sürüyor.
Kadın: “AVM’nin terasından deniz görünüyor demiştin”.
Adam: “Evet görünüyor”.
Yüksek ve yeni binalarla dolan tepedeki semte yaklaşıyorlar. Kadın gazetede görmüş burayı. Adam zaten biliyormuş. “Orası orman alanıydı, kitabına uydurup villa ile rezidans ile doldurdular”. Kadın: “Havadar ve havalı” diyor. Arabanın üstünden geçen kuş: “Ağaçları kestiler, bizi buradan kovdular. Sizi de yaşatmazlar” diye sitem ediyor.
Kadın: “Kuş aklı” diyor, “Aldırma”.
Adamın gözleri doluyor. Doymayan nefsine sesleniyor: “Çek şu ellerini kalbimden. Duymuyor musun hayat bizi dinliyor”. Nefis: “Dinlesin. Ne var. Yaşamak sizin de hakkınız”. Adam itiraz edecek: “Ama kuş, çekiç ve örs, sonra o değirmen taşları”. Nefis: “Geçmişe mazi, ince bacaklı ite tazı derler”. Adam “Hesap günü var. Kirpi ne dedi duydun. Bu dünya geçici.” Nefis: “Sen sana bak. Gün bu gün, saat bu saat”. Adam taşı gediğine koyuyor: “Hadi be. Yaşadık işte göz açıp kapayıncaya kadar”.
Tepeye doğru çıkarken yeşillik artıyor. Çiçek, çimen, börtü-böcek adamı alkışlıyor. “İşte bizi düşünen, bizi işiten biri. Senin için hesap gününde iyi biri idi ama nefsini yenemedi diye şahitlik ederiz” diyorlar.
Kadın yine AVM’yi soruyor.
Adam aniden arabayı durduruyor. Kadına dönüp:
— Allah’a inanıyor musun? diye soruyor.
Kadın şuh bir kahkaha atarak saçlarını savuruyor:
— Elbette şekerim. Ama daha genciz. Öyle değil mi?
Adam “Şuralarda bir kaplumbağa olsa yüz seksen yaşında falan, şu kadına bir cevap verse” diyor içinden. (19 Şubat 2020)
Merkez ile çevre
04:0019/04/2023, Çarşamba
G: 19/04/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Merkezin çevreyi belirlediği söylenir. Eh, doğrudur biraz. Buna karşılık çevre de merkezi besler. Mesela Nâbî’nin Urfa’dan, Nef’î’nin Erzurum’dan İstanbul’a gelmesi böyle bir karşılıklı ilişkidir. İkisi de geldiklerinde yetişkin idiler.
Ancak şurası kesindir ki eski dünyada (yani modern öncesi) “standartlar” merkezde oluşur ve oradan çevreye yayılır. Yayılır da çevreyi istila mı eder, çevreye baskı mı yapar, çevreyi tektipleştirir mi?
Hayır.
Evlerin cepheleri, pencere biçim ve oranları, kapılar-çatılar ve bunlar arasındaki ilişkilerin estetik formülleri merkezde oluşur. Oluşur ama bu oluşuma çevreden gelenlerin katkısı mutlaka olur. Karadenizliler
ahşabın işlenmesine, Mardinliler taşın işlenmesine, gümüşün işlenmesine katkıda bulunur.
Merkezde olgunluğa erişen estetik obje Kemah’ta, Kütahya’da, Safranbolu’da, Üsküp’te, Erzurum’da, Rize’de bir mühür olarak yapılan yapılara imza koyar. Ama onlara her şeyi dikte etmez. Mahalli örf, alışkanlık, zevk, gelenek, oradaki uygun malzeme ile eserin vücut bulmasını sağlar. Malzeme mahallin rengini taşısa da, eser ortak medeniyetin havasını yansıtır. Mesela bu Türk minaresi dersiniz, bu Arap minaresi.
Makamlar aynı olsa da bu Arap müziğidir, öteki Türk müziği.
Kerkük-Urfa-Harput üçgeninde oluşan müzik bu coğrafyanın mahsulüdür. O merkezden, merkez ondan yararlanır. En tipik örnek Harputlu Hayri’dir.
“Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı.” mısraıyla başlayan gazeli, bestesi ile beraber bugün de zevkle dinlediğimiz bir parçadır. Şuraya gelmek istiyorum: Geleneğin sürdüğü dönemlerde merkezle çevre arasında uyumlu, geliştirici, zenginleştirici, çeşitlilikten yana ama bu çeşitlilik içinde bir birliği barındıran bir ilişki mevcut idi.
Dolayısıyla mimarîsi, müziği, yemek kültürü, eğlencesi, örf ve âdetleri ile ülkede coğrafyanın (iklim ve malzemenin) iktisatla beraber olgunlaştırdığı bir “kendine has” mahalli estetik güzellik vardı.
Ödemiş’te, Birgi’de, Kula’da gördüğünüz konaklara; bir baştan bir başa Karadeniz evlerine, Kastamonu’ya, Erzurum’a, Diyarbakır-Urfa ve Mardin’e ayrı ayrı hayran olurdunuz. Her şehrin hüviyeti ve şahsiyeti sizi hemen tesiri altına alabilirdi.
Modernleşme ile birlikte bu çeşitlilik ve kendi üretimimiz olan “standartlar” yıkıldı. Resmen ortadan kaldırıldı. Her semt, her kasaba, her şehir tek bir plan, tek bir biçim uygulamaya başladı. Bu uygulanan şey ise dışarıdan alınmıştı. Merkez öyle istiyordu. O kadar istiyordu ki, bu yolda kendini de yıkmakta tereddüt etmedi.
Şehir ve kasabaların ortasından geçen, mutlaka geçmesi gereken bir “bulvar” olmalı, bulvar kenarına apartmanlar dizilmeliydi. Deniz kenarındaki bölgelerde bu bulvar mutlaka denizle kara arasına girmeli, her şehrin-kasabanın bir “sahil yolu” olmalı, bu sahil yolu üzerinde “piyasa” yapılmalı ve gazinolar sıralanmalıydı.
Bu kesin emir (!) öyle bir kararlılık ile uygulandı ki,
üç yanı denizlerle çevrili
Anadolu yarımadasında doğal olarak denizle karanın
birleştiği bir köşe kalmadı.
Bütün şehirler apartman ormanları ile kaplandı; aynı cafeler, aynı mağazalar, aynı tüp-gaz bayileri, aynı benzinciler her adımda karşımıza çıkar oldu.
Şimdi şimdi belediye başkanları şehir ve kasabalarına bir özellik-bir güzellik kazandırmak için nasılsa yıkımdan kurtulmuş bir iki sokağı, bir bey konağını restore ettirerek ziyaretçilerini bu “müze”de ağırlamak istiyor. Hayfa!.... Bade harabel Basra!
Zaten yeni şartlara uyum sağlayamayan çevre uzun zamandan beri merkeze göçüp duruyor. Göçe göçe sonunda merkezi (merkezleri) doldurdular. Merkez artık nefes darlığı çekmeye başladı, hatta yer yer çevrenin kalabalığı içinde battı.
Bu merkezin artık bir şey üretme kabiliyeti, potansiyeli, gücü kalmamıştır. Ne merkez merkez ne çevre çevredir. Her şey birbirine girmiş, her köşe karmakarışık olmuştur. Hükmünü yürüten artık dışarıdaki merkezlerdir. Gökdelense gökdelen, cam binaysa cam bina, ayak üstü yemek ise ayak üstü yemek, arabaysa araba, internetse internet.
Tıpkı merkezin berhava oluşu gibi artık seçkinlikten, elitten bahsetmek de abestir. Kim modern, kim muhafazakardır? Zenginlik neye yaramaktadır? Madem soruldu söyleyelim: Dubai’de deniz üzerinde bir ada ve o adada az sayıda kişiye nasip olan villalar. Parası olan alır. Rus, Arap,
İngiliz fark etmez. Vaktiyle bir Mercedes’in arkasında şöyle bir yazı görmüştüm: “Kıroyum ama para bende.” Bu bir meydan okuma
idi ve merkezin canına okudu.
Ne ölçü kaldı ne tartı. Ekranda birileri tartışıyor: Tartışın, tartışın heyecanlı oluyor (21 Ocak 2009).
Dostluk
04:0026/04/2023, Çarşamba
G: 26/04/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir zamanlar Türkiye dâhil pek çok ülke (ahalisi) İsveç’e hayrandı. Orada “âdil” bir düzen vardı. Fert başına düşen milli gelir fevkalade idi. Medeni insanlardı, pek gürültü patırtı olmazdı orada.
Şimdi basından öğrendiğimize göre İsveç’te her yedi kişiden biri hayatta hiç dostu olmaksızın ölüyormuş. Nüfusun yüzde 63’ü evinde yalnız yaşayan ihtiyarlardan oluşuyormuş.
Zavallılar.
Almanya’da yirmi beş yıldır bir fabrikada yönetici olarak çalışan bir mühendis arkadaş ile izne geldiğinde konuşuyoruz.
Ona şu soruyu sordum:
— Ortalama bir Alman’ın (işçi, memur vb.) hayatında en önemli unsur nedir? Yani günlük hayatında vazgeçilmez olan nedir?
Hiç duraksamadan şu cevabı verdi:
— İş çıkışı bir bara uğrayıp birasını içebilmek. Arada atıştırmak. Özel günler hariç Avrupa’da evde yemek pişmez, ailece sofraya oturulup yenmez. Herkes bir yerlerde ayaküstü karnını doyurur.
Soruyu bu defa tersten sordum:
— Peki. Aynı Alman’ın günlük hayatta başına gelebilecek en kötü şey nedir?
Yine duraksamadan cevap verdi:
— İş çıkışı birasını içememek.
— Peki bu Alman eve gidince ne yapıyor?
— Soyunup dökünüp televizyon karşısına geçiyor. Az sonra yorgunluktan uyuklamaya başlıyor. Gidip yatıyor. Çünkü sabah erken kalkıp mesaiye yetişecek.
Budur.
Birkaç yıl önce hatırlarsınız Avrupa’da feci yaz sıcakları oldu. O mevsim sadece Fransa’da on beş bin yalnız yaşayan ihtiyar öldü. Ve bu medyaya pek yansımadı.
İlgililer o sıra tatilde olan yakınlarını, çocuklarını arayarak “Babanız, dedeniz, ananız öldü, ne yapalım?” diye sordular.
Çocuklar kutsal tatillerini yarıda kesmeye yanaşmadı. “Siz morga kaldırın, biz dönüşte ilgileniriz.” diyerek güneşin, denizin ve aşkın tadını çıkarmaya devam ettiler.
Çok şükür insanımız böyle bir ahlâk tanımıyor. Bizde hâlâ tarım toplumunda oluşan gelenekle, kitabımızda yer alan ahlâk ilkeleri geçerlidir.
Dost nedir?
Omzuna başını yaslayıp ağlayabileceğin, sırtını dayayıp kavgaya girebileceğin adamdır. O, seni arkadan vurmaz.
Dostluk sevgi, saygı, fedakârlık ve feragata dayanır. Hizmet, hürmet, merhamet, şefkat ister. Eşler arasında dahi geçerli olan budur.
Dost seni düştüğün yerden kaldırandır.
“Düşene bir tekme de sen vuracaksın.” sözü bizim kitabımızda yer almaz.
Dostluk, komşulukla beraber mahallede başlar. Ne yazık ki bazı küçük taşra şehirleri ile kasabalar hariç mahalle kayboldu.
“Mahalle baskısı” bu sebeple boş bir laftır.
Mahalle arkadaşlığından sonra okul arkadaşlığı, sonra asker arkadaşlığı, sonra iş arkadaşlığı, hısımlık-akrabalık-hemşehrilik gelir.
Dost kucağı güvenlik alanıdır.
Bu sebeple yukarıda söylediğimiz gibi köyden kente göç sırasında, köylüler-hemşehriler birbirinin elinden tutar, aynı semte yerleşir, aynı işte çalışırlar.
İstanbul’da binlerce “köy derneği” olması bu dayanışmanın mahsulü olup, bu da yine tarım toplumuna ait bir gelenektir.
Sanayi toplumu bütün bu insanî ilişkileri yıktı, insanı makinaya esir etti. Zaman ve mekân değişti. Bu sebeple Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” başlıklı yazısı önemlidir.
Biz şimdi ne yardan geçiyoruz ne serden. Ne işimizi terk edebiliyoruz ne dostumuzu.
Ama modern-teknolojik medeniyet kendi acımasız kanunlarını dayatıyor.
Gün geçtikçe dostluklar menfaat ilişkisine dönüşüyor, büyük aile dağıldığı için dayanışma ve bölüşme duyguları törpüleniyor.
Ancak bir husus var ki o bizi ayakta tutuyor.
O da din kardeşliği.
Müslüman Müslümanın kardeşidir. Birbirinizi sevmez iseniz iman etmiş sayılmazsınız. Bunlar ilkelerimiz.(17 Aralık 2013)
Peki, bu ilkelere ne kadar uyabiliyoruz. Dostlarımızın yardımına ne kadar koşabiliyoruz. Kendimiz tok iken komşumuzun aç olduğunu biliyor muyuz?
Sorular çoğalabilir.
Bu soruları çoğaltan modern-teknolojik medeniyetin (kapitalizmin) iş ahlâkıdır. İnsan ilişkileridir. Ya yakayı kaptıracağız ya karşı çıkacağız.
Soruyu yıllar önce İsmet Özel sormuştu:
“Müslüman olarak mı gelişip-zenginleşeceğiz? Yoksa gelişip-zenginleşerek Müslüman mı kalacağız?”
Benim cevabım: Dün olduğu gibi bu gün de fakir kalsak da imanlı ve onurlu olmaktır.
Kara toprak
04:003/05/2023, Çarşamba
G: 3/05/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Olay Türkiye’de ulaşım imkânlarının yok denecek kadar kısıtlı olduğu bir dönemde geçmektedir. Delikanlı talim sırasında istirahat verilince bir köşeye çekilmekte, uzaklara dalmakta, ara-sıra içini geçirip “Ah memleket, ah!” demektedir.
Bir, iki derken bu durum komutanın dikkatini çeker ve gidip askerle konuşur: “Delikanlı, bakıyorum da sende acaip bir memleket hasreti var, sürekli içini çekip, köyünü sayıklıyorsun. Nerelisin sen?” Asker “Şu vilayetin, şu ilçesinin, şu köyündenim” diyor. Komutan: “Yahu bayağı merak ettim senin köyü, terhisten sonra gelmek-görmek isterim, beni misafir eder misin?” Asker sevinçle “Başım gözüm üzerine komutanım, sen yeter ki geliver” der.
Zaman geçer, çocuk terhis olur, mesele bir gün komutanın aklına düşer. Merak bu ya! Gidip şu köyü bir göreyim diyerek trene biner. Tren onu bir ıssız istasyona bırakır. Komutan bir kamyon kasasında, tozlu yollardan sarsıla sarsıla geçerek ilçeye gelir. Kahveye uğrayıp “Falan köye gideceğim, vasıta var mı?” diye sorar. Kahvedekiler “Komutanım vasıta yok. Siz bu gece burada kalın, yarın pazar kurulacak, o köyden gelenler olur, sizi onlara katar göndeririz, bu gece misafirimiz olun” derler. Komutan çaresiz geceyi ilçede geçirir. Ertesi gün pazarı gezer, o köyden gelmiş adamları bulur, onların katırlarından birine binerek dağlara doğru gider.
Mevsim yaz, hava dehşetli sıcak, komutan doğru-dürüst bir şey yememiş; onca yolun yorgunluğu üzerinde, sabredip dişini sıkarak, bu maceranın sonuna yaklaştığını düşünerek köye varır. Cami önünde gölgelenen ihtiyarlara askerin adını verir, onunla görüşmek istediğini söyler. Asker, ailesi ile beraber ekin biçmeye gitmiştir. Bu defa komutanı bir merkebe bindirirler, yanına bir çocuk katıp askerin tarlasına gönderirler.
Komutan artık iyicene bitkin vaziyettedir. Epeyce yol giderler. Etrafta ne bir dere, ne bir su, ne gölgeli bir ağaç, ne insan ne hayvan. Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak.
Komutan içinden “Vay be!” der. “Delikanlının ah çekip aradığı buralarmış meğer. Kuş uçmaz kervan geçmez yerler, çıplak tepeler, kuru dereler. Buranın nesini özler bu çocuk?” diye düşünür. Derken ileride bir karaltı fark ederler. Karaltı bir kadındır. Kadın beline keçi kılından yapılmış bir urgan bağlamış, urganın ucunu kayalıktan aşağıya sarkıtmış, öylece asılmaktadır.
Komutan yaklaşır, merkepten iner “Kolay gelsin bacım, ben filan kişiyi arıyorum, nerededir?” diye sorar. Kadın işaretle urganın indiği uçurumu gösterir.
Komutan uçuruma kadar gider, bakar ki aşağıda ekili bir toprak parçası, epeyce eğimli, ekin biçen adam urgan olmasa, maazallah dengesini kaybetse dereye doğru yuvarlanıp gidebilir. Oradan askerin adını vererek seslenir. Asker orağı beline sokup dikilir, elini güneşe siper ederek yukarı bakar. Bakar ki komutanı gelmiş, gözlerine inanamaz. Hemen urgana tutuna tutuna yukarı çıkar, komutanın ellerine yapışıp öper.
Komutanı biçilip destelenmiş, üst üste konularak dairevi bir yığın yapılmış başakların gölgesine götürürler. Asker: “Komutanım, hele sen bir nefeslen, bir ayran iç, sonra konuşuruz” der. Kadın testiden ayran doldurur. Komutan kana kana içer. Bir bardak yetmez, bir daha içer. Komutan ömründe böyle güzel ayran içmemiştir.
Ferahlayıp sırtını buğday başaklarına dayar. Tam bu sırada çıkıp gelen kekik kokulu bir esinti komutanın bütün yorgunluğunu alır.
Sonra konuşmaya başlarlar. Komutan, “Evladım askerde iken içini çeke çeke özlediğin köy burası demek. Yahu sen buranın neresini seviyorsun? Çıplak tepeler, susuz dereler, ne ağaç var ne adam var, insan burada yokluktan, sıkıntıdan patlar be!” der.
Delikanlı yüz yaşına varmış bilge gibi biçilmiş tarlanın toprağını avuçlar, toprağı avucundan boşaltırken “Biz bu toprağa vurulmuşuz komutanım. Bunun kokusuna, otuna börtü böceğine. Vatan demişiz bir kere. Hani Âşık Veysel söyler ya, ‘Benim sadık yârim kara topraktır’ diye, işte onun gibi bir şey. Zor kazanır az yeriz. Allah’a şükrederiz. Kanaat en tükenmez hazine” der.
Toprak sevgisini rafa kaldıralı çok oldu. Kanaati bırakıp tüketime koşuverdik. Zenginlik “gönül zenginliği” olmaktan çıktı. Refahın kalkınmanın, makine ve modern teknolojinin sihrine kapıldık. Artık yukarıda anlatılanlara ancak gülüp-geçilir oldu.
İyi mi oldu? (29 Ocak 2008).
Kalbin sesi
04:0010/05/2023, Çarşamba
G: 10/05/2023, Çarşamba
7
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ne çocuklarımız, ne torunlarımız bakır mutfak eşyalarını tanıyor kalaylı tasları, tencereleri, tavaları. Hiçbiri kalaylı bir maşrabadan kaynak suyu içmedi.
Bakır eşyalar onlar için artık bir aksesuar, bir süs unsuru. Oysa vaktiyle o tavalar, o tencereler kimlerin elinden geçti. Kaç gelinin, kaç dedenin, kaç babaannenin bir ömrü dolduran hatırasını taşıyorlar. Bir kahve cezvesinin kulpundan tutan el kaç kuşağın eli ile ısınıyor, onlardan miras kalan duyguları paylaşıyor. Ama biz redd-i miras ettik.
Bakırları sattık.
Yerine alüminyum tencereler, melamin tabaklar aldık. Bu tabaklar düştü mü kırılmıyordu.
Ancak ömürleri kısa oldu, tam mutfak dolaplarına ısınacakları zaman da pabuçları dama atıldı. Onların yerlerine başka kaplar, başka bardaklar imal edilmişti. Geçiyor, her şey süratle geçip gidiyordu.
Şimdilerde çoğu renkli yemek takımları var, seramikten. Bir kaç yılda atılıyor, yerine yenisi alınıyor. Bir eşyayı ömür boyu kullanmak, hele hele bunu çocuğuna, torununa hatıra bırakmak, onların da kullanmasını istemek çılgınlık sayılır oldu. Aklı başında olanlar plastik bidondan plastik bardağa su dolduruyor, suyu içtikten sonra bardağı çöpe atıyor. Ne akıl ama!..
Eşya ile ünsiyetin sonu çoktan geldi. Sevdiğimiz bir sandalyeyi, bir porselen fincanı, hatıralarla yüklü bir vazoyu ne yapıyoruz? O vazo ki onda nice güzel günlerin çiçekleri kokmuştur. O çiçekler alındığında, o vazoya konulduğunda kalbin sesi hangi ilahiler ile coşmuş, hangi şarkılarla dolmuştur.
Bir tren son kampana ile birlikte kalktığında dökülen gözyaşları, bir vapur iskeleye yanaştığında içimizin pır pır edişi, postacıya kapıyı açtığımızda elimize değen bir mektup, şiir defteri arasında kuruyan bir gelincik bütün bunlar hayatımızdan nasıl uçup gitti.
Onlar mı uçtu, yoksa bir karakoncolos bütün bu güzellikleri kovalayarak yerine konfeksiyon duygular, gel geç müzikler mi koydu?
Vakti daralan kim? Kim bana ayaküstü yemek yemeyi öğütlüyor? Ninem derdi ki “Bir kadın pişirdiği yemek ile beraber pişerse o yemeğin tadı, tuzu, bereketi olur”. Ninelerimizin ve dedelerimizin dünyası ne çabuk bir masala dönüştü.
Ve masallara niçin inanmıyoruz?
Bir âletin Mars’tan gönderdiği fotoğraflara inanıyoruz ama.
İnanıyoruz da ne oluyor?
Yemekler daha lezzetli, sohbetler daha koyu, aşklar daha derin, arkadaşlıklar daha vazgeçilmez mi oluyor?
Babamızdan armağan saati saklıyor, takıyor, kullanıyor muyuz; yoksa modası geçti bunun şimdi at nalı saatler takılıyor diye o güzel Omega’yı bir çekmecenin gözüne mi atıverdik. Çekmecenin kapağı kapanınca odayı rahmetlinin paltosundan yayılan tütün kokusu mu doldurdu.
Hayır. Bütün bunlar olmuyor. Eşyalar, insanlar, sevgiler, saygılar, gözyaşları, gülücükler kaçıyor bizden. Yahut biz onlardan uzaklaşıyoruz. Tek başımıza kaldığımız ekran başında sürekli zaplıyoruz. Sürekli zap.
Sürekli zap bizi bir süratli arabaya atıyor. Gazlayıp kayboluyoruz. Eşyalardan, hatıralardan, arkadaşlardan, birlikte kotarılan her şeyden uzakta ama yine meyus, yine tatminsiz, yine sıkıntıyla bekliyoruz.
Neyi bekliyoruz? Herhalde “yeniliğin bitmeyen büyüsünü”.
Niçin daralıyoruz? İşte her şeyimiz var, daha ne istiyoruz? Yeni, alışılmadık, bizi bir süre oyalayacak bir şey. Bu mu? Yeni bir cep telefonu mu?
Belki de etrafımızı saran bu ses, bu görüntü, bu bina, bu araba, bu bilgisayar, bu marka, iki yüz çeşit açık büfe, elli bin çeşit AVM ürününün çekip gitmesini, bizi rahat bırakmasını istiyoruz.
Gerçekten istiyor muyuz?
Oysa onlar yağmur gibi üzerimize geliyor, biz bulut gibi onlara koşuyoruz. Birleştiğimizde işte o dağılma, o un-ufak olma gerçekleşiyor.
Saatimiz çalışıyor ama kalbimiz durmuş. Çalışmıyor. Kalbin sesini duyamıyoruz.
Tam bu sırada adamlar geliyor. Evin önündeki ağacı, o güzel ıhlamuru kesmek istiyorlar. Bu ağacı babamın babası dikmiş. Gölgesinden nesiller geçmiş. Yaprakları arasında tebessümler, yorgun bakışlar, ilk aşklar, kırık kalpler var.
Kesmeyin diyoruz bu ağacın hatırası var, kıymayın ona. Buyurgan bir ses: Ama biz buraya bir gökdelen dikeceğiz. İşler açılacak, faizler düşecek, barış gelecek, bilim kansere çare bulacak diyor.
Birbirimize bakıp önce susuyor sonra “kesin” diyoruz.
Ağaç kesiliyor, çünkü kalbin sesi yok artık.
Yalnızlık
04:0017/05/2023, Çarşamba
G: 17/05/2023, Çarşamba
7
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Etrafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz.
Ancak meseleye biraz daha yakından bakarsak yaşadığımız modern hayatın kişiyi yalnızlığa mahkum ettiğini görebiliriz.
Modern hayatın zihniyeti geleneği dışlıyor. Cemaatı küçümsüyor, horluyor, baskıcı buluyor; kişinin özgürlüğünü kısıtladığını iddia ediyor.
Oysa bizim cemaat anlayışımız böyle değildir. Bizim cemaat anlayışımız ferdi cemaata ezdirmez, tek tip insan hedeflemez, şahsiyetin gelişmesine hizmet eder, bu yolda ferdi kısıtlamak bir yana onun önünü açar. Karşılığında ferdin cemaata tahakkümünü engeller. Böylece baskıcı bir toplum yapısının önünü keser.
Cemaat bir yana modern hayat aileye de düşmandır. Aileyi bir “evlilik şirketi” olarak tarif eder, aile ilişkilerinin özgürlüğü kısıtladığını öne sürer. Bu böyle olunca pek tabii olarak akrabalık hapı yutar. Akraba ilişkileri “göstermelik” hale gelir, kısa merasimlerden oluşur.
Fert şöyle demektedir: “Beni rahat bırakın, kendi hayatımı yaşamak istiyorum.” İyi, peki, hayatını yaşa. Ama madem yanında kimseyi görmek istemiyorsun o zaman “yalnızım, yalnız” diye salya sümük ağlama. Hayır ağlamıyorum. Benim arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim, seviyeli ilişkilerim var. Ama görüyoruz ki onlar da “üfürükten tayyare.” En küçük bir sarsıntıda “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna.” Böylece gel-geç ilişkiler, savrulamalar, –eh hepimiz insanız yani– ıstıraplar, gerçekten yalnızlıklar yaşanmaya başlar.
Birisi şöyle diyordu –iktisadı öne alan birisi: “Bırakın aile dağılsın, tek buzdolabı yerine iki, tek televizyon yerine iki, tek çamaşır makinası yerine iki tane satarız, fena mı?”
Aile bağlarını, sevgiyi, aşkı, çocukları falan her ne kadar modern bir hayat yaşıyorsak da bu kadar maddiyata bağlamak bana abartılı geliyor.
Yalnızlığa dönersek son kale olan mahallenin de modern hayat ile ortadan kalktığını görürüz. Ülkemizde içinde uzun süre “mahalle baskısı” tartışıldı. El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun. O dediğiniz ellili yıllarda bitti. Biraz taşrada kaldı, o da yavaş yavaş eriyor. Apartman hayatı mahallenin sonunu getirmiştir.
Oysa mahalle ailenin ve ferdin sığınağı idi. Sıcak ilişkilerin yaşandığı bir mekândı. Başta “Perihan Abla” olmak üzere sinemamızda ve televizyonda ne kadar işlenmiş ne kadar tutulmuştur. Bu elbette ki orta yaşlı kuşağın özlemine dayanıyordu. Yeni yetişenler o günleri bilmiyor.
Demek ki yalnızlık bahsinde ferdin şikâyete hakkı yok. Sen putunu yap, sonra ona tap; put su koyuverince ağlamaya başla, bir dert ortağı, bir dost, bir yuva ara. Olmadı işte. Bu olmadı.
Ancak ben ferde de pek kabahat bulmuyorum. Bu mesele modern hayatı yaşatan, modern teknoloji ile donatan zihniyetin eseridir. Zihniyet insanı hemcinsinden uzaklaştırıp eşyaya esir hale getiriyor. Bir baba düşünün arabasını eşinden ve çocuklarından çok seviyor. Bir eş düşünün yeni çıkan bir mutfak robotu almak için eşine yalan söylüyor veya parasını araklıyor.
Alt gelir grubunun ağzına kadar düşen “Kendi ayakları üzerinde durmak” bir efelenme olduğu kadar, esasen bu yalnızlığı yaşamaktır.
Oysa biz yalnızlığın karşısına dayanışmayı, sevgi ve saygıyı, bağlılığı, feragati, şefkati, aşkı ve merhameti koymalıyız.
Haz ve hız çağında, eski yapıların çöktüğü bir zamanda; oğulun babayı, kızın anayı dinlemediği demde, öğüdün çağdışı ilan edildiği sırada bu mümkün mü?
Bence mümkün değil.
İnsanoğlu bu modern hayatın ve modern teknolojinin yarattığı ideolojiyi terkedemez. Alıştığı konfordan vazgeçemez. Nefsini terbiye edecek her söze, her uyarıya burun kıvırır. Tâ ki başını bir taşa, bir duvara vuruncaya kadar.
Hangi taş?
Hangi duvar?
Bilemezsin ki! Aziz okuyucu kusura bakma bende bir reçete yok. Ee, ne olacak peki? Bilemezsin ki! (10 Nisan 2018).
Dayanışma
04:0024/05/2023, Çarşamba
G: 24/05/2023, Çarşamba
7
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Dayanışma konusunda başarılı olduğumuza inanıyorum. Kapitalist düzenin ve tüketim kültürünün alabildiğine köşeye sıkıştırıp yalnız bıraktığı ferdi bizim toplumumuzda destekleyen unsurlar var.
Bunların başında aile dayanışması geliyor. Büyük aile her ne kadar dağılmış, çekirdek aile hakim konuma gelmiş olsa da, çocuklarla-torunlarla ana-babaların manevî bağları kopuk değildir. Ardından akrabalık dayanışması geliyor. Onu hemşehrilik veya aşiret dayanışması izliyor. Her ne kadar mahalle dağılmış, onun koruyan-kollayan sıcacık ortamı kaybolmuş olsa da “komşuluk ilişkileri” büsbütün yok olmamıştır. Yoksulluğun kol gezdiği mahallerde, semtlerde “size kim yardımcı oluyor” sorusuna “komşularımız” cevabı veriliyor.
Bütün bu ilişkilerin temelinde Müslüman olmamız yatmaktadır. “Mümin müminin kardeşidir” anlayışı ne kadar solgun dursa da, dar vakitlerde kendini gösterir. “Hayra hizmet” konusunda halkımıza güvenebiliriz, yeter ki istismar edilmesin. Son yıllarda bir takım aklı evvellerin küçümsedikleri “hayır kurumları” da gözle görülür bir cesamete kavuşmuş olup, yurt içinde olduğu kadar felaket zamanlarında yurt dışındaki kardeşlerimizle dayanışma içine girmektedirler. Krizlerin, yoksulluğun kol gezdiği günlerde Türk toplumunu mesela Arjantin’den ayıran özelliği bunları sağlıyor.
Dayanışma ağır da olsa yönetimde, hükumette, devlet anlayışında yer tutmaya başladı. Orada oluşacak kurumlar ne kadar güçlenirse toplumun krizlere ve yoksulluğa karşı direnci o kadar artar.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü bu yolda epeyce mesafe aldı. Ancak ben bunu hiç de yeterli bulmuyorum. Mesela bu genel müdürlüğün “israfla mücadele” için bir birimi bulunsa, bu birim göstermelik değil gerçekten çalışan bir birim olsa mevcut dayanışma için üç dört misli kaynak bulunabilir.
Genel müdürlük özellikle “kırsal alana” dönük projeler uyguluyor ki, son derece isabetli bir seçimdir. Çünkü kırsal alan insanı tarımın yıllardır ihmal edilmesi sebebiyle hem yardıma, hem yeniliklere ihtiyaç duymaktadır.
KASDEP (Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesi) tarımsal üretim yapabilmek için yeterli kaynağa sahip olmayan, süt sığırcılığı, koyunculuk ve seracılık yapmak isteyen vatandaşların kooperatifler aracılığı ile örgütlenerek desteklenmelerini içeriyor. Tarım il müdürlüklerinin koordine ettiği tarımsal destek projeleri kapsamında yoksul vatandaşlara en az 50, en fazla 120 ortak için ikişer baş süt ineği veriliyor.
Koyunculuk yapmak isteyenlere 50, ortak için 25 koyun ve bir koç tahsis ediliyor. Seracılıkta en az 50 ortak en fazla 120 ortak için 500’er metrekare sera şeklinde destek veriliyor.
İşletme binası inşaatı, ahır yapımı, süt toplama tankı ve hayvan hayat sigortası giderleri de yine Dayanışma Fonu’ndan karşılanıyor.
Kırsal alanda dayanışmaya dayanarak kendi tesisini kuran vatandaşlara verilen kredilerde sıfır faiz uygulanmaktadır. Ödemeler ise üçüncü yıldan itibaren başlıyor.
Devletin köylüye bu imkânları sağlaması ve bu çerçevenin giderek genişlemesi yıllardır ihmal edilmiş olan tarımın canlanmasına, bu alanda istihdamın artmasına yol açacaktır.
Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü şehirlerde yaşayan ve gelir seviyesi düşük olan vatandaşları da “Gelir Getirici Projeler” ile destekliyor.
Tarımsal ürün işleme, hediyelik-turistik eşya yapımı, market işletmeciliği, el sanatları, mobilya üretimi vb. alanlarda kredi verilmektedir.
Hükumetin ve belediyelerin yaptığı kömür, gıda, yiyecek yardımlarına bakarak (Ki iyi ki böyle bir uygulama var) bunların seçim yatırımı olduğunu sananlar aldanıyor. Bu tür yardımlar yukarıda anlattığımız projeler gibi sadece seçim zamanı değil süreklilik arzeden faaliyetlerdir.
Yazımın başında belirttiğim gibi insanımız dayanışma konusunda istekli ve başarılıdır. Ülkedeki camilerin yüzde doksanını bu dayanışma ile yapmıştır.
Böyle bir halkın âdil olmak şartı ile kriz zamanlarında devlete her türlü desteği vereceğine inancım tamdır. Yeter ki güven duygusu zedelenmesin, vatandaş keriz yerine konulmasın. O zaman çok büyük kampanyalar yapılabilir. Bu kampanyaların IMF kredilerini aşacak güçte olduğuna inanıyorum. Taraftarın sahadaki takıma bağırdığı gibi bağırıyorum: Biz inandık siz de inanın. (24 Aralık 2008)
Mânalı hayat
04:0031/05/2023, Çarşamba
G: 31/05/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Memleketin kuş uçmaz, kervan geçmez; dağ başında bir köyünü düşünün.
Hani o kar yağınca yolları kapanan köylerden birini.
Bu köyün okulunu düşünün.
Bir türlü öğretmen gelmeyen, kazara gelse bile üç aydan fazla kalmayan okulunu.
Okulun akan damını, kırık camını, yanmayan sobasını, tütmeyen bacasını falan hayal edin.
Hani ne diyorlar, tam bir mahrumiyet bölgesi. Etrafta ne ot var, ne ağaç.
Adamlar orada yaşıyorlar işte, belki de asırlardır oradalar. Yahu kardeşim, memlekette başka yer mi kalmamış; daha verimli, daha müsait bir yere yerleşmiş olsalardı ya! Böyle demeyin.
Bu köye bir öğretmenin geldiğini düşünün (Bay, bayan fark etmez demeyin; bazen bayanlar baylardan dayanıklı çıkıyor).
A,a...
Bu öğretmen geldiği gün “Ulan ben nereye düştüm böyle, cehennemin bir ucuna mı” diye tırsarak hemen o gün sağa sola telefonlar yağdırıp buradan bir an önce kaçmanın yollarını aramasın.
Kendisine kucak açan, ekmeğini bölüşen, suyunu taşıyan, “Bir ihtiyacın olursa çekinme öğretmenim, elimizden ne gelirse yaparız evelallah, yeter ki sen burda kal” diye ricalarda bulunan köylü ile kaynaşıversin (Yeni bir Çalıkuşu hikâyesi yazmıyoruz, dikkat isterim).
Bu öğretmen kolları sıvasın, önce şu akan damı aktarsın. Mektebin kapısını, camını onarsın (Nasıl onarıyor hocam, hayal kurma hangi parayla).
Ha, işte zurnanın zırt dediği yer. Zoru gördü mü yüzgeri etmeyeceksin, bulup buluşturacaksın, şehre kasabaya ineceksin, valiye, kaymakama çıkacaksın, hayır sahiplerinin kapısını aşındıracaksın. Ne demişler: Emeksiz yemek olmaz, kıç ıslanmadan balık tutulmaz. Elbet bunca gayretin karşılığı, bu samimiyetin bedeli vardır. Zaten buna inanmayan adam oturduğu yerde kalır, adım atmaz.
O kış ilk kez odun-kömür alınmış; soba yanmış, çocukların yüzü gülmüştür.
İş çoktur. Yeter ki yapan olsun.
Okulun tuvaleti yetersizdir, belki de hiç yoktur. Öğretmen köylüleri, çocukları harekete geçirip, en başta kendisi kazmayı küreği kapıp işe girişiversin. Tuvalet bitince, okulu bir baştan bir başa badana-boya yapsınlar, öyle ki çiçek gibi olsun bina.
Ardından sıralar, masalar elden geçsin, tahtalar boyansın.
Bu okulda muhtemelen ne harita, ne araç-gereç vardır; onlar temin edilsin.
Yayınevlerine mektuplar yağdırılsın, kitaplar istensin (Bana haftada birkaç tane böyle mektup geliyor).
Okula bir iki kitaplık yapılsın. Diyelim öğretmen eli iş tutan bir yarı-marangoz köylü ile bu rafları kendisi kotarsın. Çocuklar ders kitapları dışında da kitap okumaya alışsınlar.
Gayretli öğretmenimiz ki (Bazıları bunu süpermen diye tîye alabilir) bütün bunları yaptıktan sonra mektebin etrafından itibaren köyün münasip mekânlarını ağaçlandırmaya başlasın.
Uzatmayayım. İşte gördüğünüz gibi idealist bir çocuk bu. Kendini işine, memleketine, bu milletin çocuklarına adamış. Yaz günleri kendi yaşıtı gençler sahillerde, deniz, güneş ve kum cennetlerinde her türlü zevk peşinde, aşk peşinde koşarken (hayat bu mu) o, terin-suyun içinde bir küçük sebze bahçesi kurmakta; genç ömrünü böyle tüketmektedir (var böyleleri, bu yüzden arada bir gazetelere haber diye geçiyorlar).
Türkiye’nin ihtiyacı olan bu heyecan, bu idealdir. Bulunduğu yere bir fidan dikip onu yeşertmektir. Helalinden kazanmak, hayra hizmet etmektir (Böylesi bir ideal ve heyecan ülkede adaletin her noktada tecellisi ile vücut bulur. İşin maddî cephesi bu çerçevede ele alınmalı. Adaletin olmadığı bir düzende idealden dem vurmak zordur). Bu öğretmeni salak, keriz; vatanseverliği, çalışma ve hizmet aşkını, alın terini beyhude bulanlar; mânalı bir ömrü elinin tersi ile itenlerdir.
Maneviyat eksikliği hayatın mânasını meçhul bir mekâna fırlatır. Ve biz onu edebiyyen kaybederiz. Hayat bütün parıltısı, şaşaası, zevki, hızı, hazzı ile geçse bile sonunda sası bir sıkıntı bırakır. Sebebi meçhul bir boşluk ki çaresi yoktur. Her nerede olursak olalım, hangi işi tutarsak tutalım bu boşluğu ancak mânalı bir hayat doldurabilir.
Mâna aramayan, maddeyle beslenenlere şifa dilemekten başka yapacak bir şey yok (4 Ekim 2018, Bizim Sivas gazetesi).
Vatan
04:007/06/2023, Çarşamba
G: 7/06/2023, Çarşamba
13
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ömrümü “Vatan-millet-Sakarya” diyerek, bazılarının müstehzi tebessümleri arasında geçirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. (Bazıları “bıraktığımız yerde otluyorsun” diyebilir. Canları sağolsun.) Bu yazıyı bir ömrü uğruna tükettiğim “vatan” ne imiş acaba sorusuna cevap olur diye yazıyorum. Vatan elbette belirli anlaşmalar çerçevesinde çizilen sınırlar içinde kalan toprak parçasından ibaret değil. Bu sınırlar resmiyet ifade eder, tarih içinde çeşitli sebeplerle değişir. Ama mesela Kızılırmak değişmez. (İklimler değişiyor evladım, o da değişir diyenler olacak. Olsun bekleriz biz. Sabırlıyız.) Vatan efsaneler, masallar, destanlardır. (İşte bir yerinden başladım.) Nene Hatun, Deli Dumrul, Köroğlu’dur. Vatan coğrafyadır. (Bunu kavramak zor.) Yani Ağrı Dağı, Toroslar, Ilgaz, Seyhan, Van Gölü, Tortum Şelalesi, Anzer Yaylası, Göcek, Tosya, Ermenek, Çukurova, İstanbul Boğazı, Uludağ, Palandöken say babam say; yayladır-ormandır-ovadır-çaydır-pınardır. Bir ucu Vardar Ovası’nda, bir ucu Halep çarşısındadır. Vatan Dadaş’tır, Gaggoş’tur, Efe’dir; yiğitlik vurmakla-ağalık vermekledir.
Vatan Mevlit’tir, Itrî’nin tekbiridir, ezandır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür. Bir ucu Yemen’de bir ucu Estergon’dadır. Vatan Kur’an’dır, namazdır, cumadır, secdedir, duadır. Vatan sürülen topraktır, taze topraktan çıkan buğudur. Tıpkı fırından çıkan Vakfıkebir ekmeğinin buğusu gibidir. Vatan Diyarbakır karpuzu, otlu peynir, Pervari balı, Antep baklavası, Tatar böreği, Selanik gevreği, Arapaşı, Çerkez tavuğu, Babukko’dur.
Vatan kültür değildir, sadece dil, sadece müzik, sadece halk oyunu, sadece din, sadece bayrak, sadece sadaka taşı, sadece vergi, sadece milli gelir değildir. Vatan kişinin karnının doyduğu yer de olabilir gözyaşının aktığı yer de.
Bu sebeple Çanakkale Şehitleri, Sarıkamış, Sakarya, Mohaç, Niğbolu, İstanbul’un fethi, İstiklal Savaşı ve İstiklal Marşı vatandır. Vatanın tapusu şehitlerin mezar taşlarıdır.
Vatan sevmektir, benimsemektir, önemsemektir. Vatan mevcudun mânasıdır. Vatan ecdadın mirasıdır. Vatan nutuk değil vasiyettir. Hem vasiyet hem nasihattir. Vatan verilmiş sözdür. Söz namustur. Namusun ne olduğunu namussuzlardan başka herkes bilir.
Vatan Yunus’tur. Yunus Emre’dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlâktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır.
Vatan Selimiye’dir, Hacı Ârif Bey’dir, Mevlana’dır. Vatan “bana ne!” diyemeyeceğiniz bir şeydir. Vatan bu dünyada ahiret için çalışılacak bir imtihan mekanıdır. Vatan kitaplar, kütüphaneler, âlimler, şeyhler, tekkeler, üniversiteler, taş-toprak-ağaç-kuş ve uçsuz bucaksız bozkırdır. Bozkırda esen rüzgârdır. Kangal iti, sürü, çoban ve kavaldır. Vatan Nemrut’ta batan güneş, İshakpaşa Sarayı’na dolan gün ışığıdır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş’tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.
Vatan sadece kültür, sadece inanç, sadece hatıra, sadece ortak çıkar, sadece ülkü birliği falan değildir.
Vatan kandır. Gözün bebeğidir. Ayaktaki ferdir. Vatan genetik, botanik, fizik, kimya vb. gibidir. Ancak ölçüye tartıya gelmediği için sadece bunlarla belirlenemez. Vatan aynı anda hem maddî hem manevî bir varlıktır. Akıl ile kavraması zor, kalp ile sevilmesi kolaydır.
Başını secdeye koyduğun yerde hür ve müstakil olmaktır. Namazda makam, mevki, dil, ırk tanımaksızın aynı kıbleye yönelmektir. Vatan kardeşlik, vatan barıştır. Vatana kastedene karşı kelle koltukta savaşmaktır. Vatan namusu kadar; suyunu-toprağını-kurdunu-kuşunu-börtü böceğini kem gözlerden sakınmaktır. Vatan ne kalkınmaya feda edilir ne ilerlemeye; ne falan ideolojiye ne stratejik ortaklığa.
Vatan sevgilidir. Aslı’dır, Kerem’dir, Leyla ile Mecnun’dur. Vatanın fertleri bir tarağın dişleri gibidir. Vatan hemşehrilik, vatan komşuluk, vatan başını omzuna koyup ağlayacağın bir arkadaş, askerlik, vatan futbolculuk, doktorluk, hemşirelik, mühendisliktir.
Vatan kuş uçmaz-kervan geçmez köylerde dil bilmez çocuklara öğretmenliktir. Vatanı şairler şiire, bestekârlar musikiye, âlimler yazıya, ressamlar resme, fotoğrafçılar fotoğrafa nakşetmek ister.
Vatan bunlara sığmaz.
Vatan ancak vatan için atan bir kalbe sığar.
Yahu Mustafa Kutlu o kadar deştin o kadar karıştırdın, o kadar gevezelik ettin ki, vatanı çorbaya çevirdin yani.
Hay ağzına sağlık. Vatan zaten hastaya götürülen bir tas çorbadır. Vatanın hamasete ihtiyacı yoktur. Bunu ancak vatandan ayrılanlar anlar. Vatandan gayrısı gurbettir. Gurbette duyulan hasrettir. Bir tas çorbaya duyulan hasret.
Daha derine dalarsak vatan dahi bu dünya gibi bir gölgeliktir. O gölgelikte Cenab-ı Hakk’ın emri uyarınca bir nebze dinlenmektir.
Sonrası ebedî âlem.
Ebedî âleme imanımız tamdır.
Lakin mahiyeti meçhulümüzdür.
Yukarıdan beri sayageldiklerimizi sevmek milliyetçilik; onları muhafaza etmek muhafazakarlıktır. Bu iki kavram vatandan ayrılmaz. Sözlerimize burun kıvıranlara, “bunlar eskimiş şeyler” diyenlere ancak şunu söyleyebilirim: “Eskilerden kaç kişi kaldı.” Yahya Kemal ile bitirelim:
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.
Yaşam biçimi”
04:0014/06/2023, Çarşamba
G: 14/06/2023, Çarşamba
8
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Gününü gün etmek, yarın endişesi taşımamak bu dünyadan ötesine inanmamak, bencillik ile vur patlasın-çal oynasın eğlenmek insanlığa takdim edilen birinci hedef oldu.
Teknolojinin getirdiği konfor yanında âdemoğluna sağladığı “boş vakit” giderek fazlalaşıyor.
İnsanlar boş vakitlerinde yiyip-içip-çiftleşip-def-i hacet edip bol bol eğleniyorlar. Bilim adamlarının kıyamete on kala dedikleri bir zamanda bu durum bana çok manidar geliyor. Tarihe ve dinler tarihine bakarsanız ibretli sahneler görebilirsiniz.
Pek tabii olarak (sistem gereği) bu eğlencenin de bir bedeli var.
Bu bedel hakim gücün, hakim ideolojinin, zengin devletlerin, keçeyi sudan çıkarmış olanların ötekilerden; yani zayıflardan, güçsüzlerden kan pahasına söke söke alınmış bir bedeldir.
Eğlence artık dünyada hatırı sayılır bir endüstri olmuştur.
Bu endüstrinin uzmanlarından Michael J. Wolf The Entertainment Economy adlı eserinin giriş bölümünde şöyle diyor: “Otomobil değil, demir-çelik değil, finansal hizmetler değil, eğlence hızla yeni dünya ekonomisinin itici gücü haline gelmektedir. En gelişmiş eğlence endüstrisine sahip olan ABD’de eğlence harcamaları (yüzde 5,4), hane harcamaları içinde giyim (yüzde 5,2) ve sağlık (yüzde 5,2) harcamalarının önünde gelmektedir.
Eğlence endüstrisi yaklaşık 480 milyar dolarlık bir endüstridir.
Bu durum sadece gelişmiş ülkeler ile ABD’ne has değil.
Hindistan’dan Brezilya’ya kadar birçok gelişmekte olan ülkede eğlence sektörünün yıllık büyüme oranı ülke büyüme oranını katlıyor. (Daha geniş bilgi için bk. Korkmaz İlkorur. Radikal 10 Ağustos 2004. vd.).
Sinema, müzik, tiyatro, spor vb. gibi etkinlikler sanatsal gösteriler olmaları yanında eğlence endüstrisinin unsurları haline gelmiştir. Edebiyat dahi bu zincirin kuyruğuna takılmıştır.
Zaten öyle değil midir demeyin.
Meselâ eğlence müziği ile irfanî müziğin birbiriyle eşdeğer tutulması mümkün değildir.
Görüntü, görsellik, göze hitap etme çağında yaşıyoruz. “Söz”ün değeri düştü. Söze itibar kalmadı. Söz’ün şahikası olan “şiir”in durumu ortada. Görsel medya bütün hayatı kuşatmış durumda. Yüzlerce kanalı olan televizyonların yanına VCD’ler, CD’ler, DVD’ler vb. eklenmiştir.
Sanayi medeniyetinin, kalabalık metropollerin, beton yığınlarının, trafiğin, stresin, bozuk psikolojinin cenderesinde sıkışan modern insan bir sıkıntı ve boşluk duygusu içinde bunalmakta, kendini alkole ve eğlenceye vurmaktadır. Durmak ve düşünmek neredeyse imkânsız hale gelmiş, akıntı herkesi sürüklemeye başlamış, Amerikan tarzı “yaşam biçimi” bütün dünyayı istila etmiştir.
Siz istediğiniz kadar teslim bayrağını çekmediğinizi, geleneği yaşayıp muhafaza ettiğinizi iddia edin; kılık-kıyafetiniz, yiyip-içmeniz, dinlediğimiz müzik, seyrettiğiniz film, okuduğumuz kitap, banyonuz, tuvaletiniz, mağazanız, dekorunuz, okulunuz, İngilizce merakınız burada sayamayacağımız kadar milyonlarca unsur bu “yaşam biçimi” tercihi ile hayatımıza sızmaktadır.
Sokaklar, binalar, levhalar, sloganlar, markalar, tatil programları, yaş günleri, telefon mesajları, saç biçimleri, konserler, kanapeler, koltuklar, terlikler, kemerler, saatler, tokalar, pastalar (turtalar) sizi değiştiriyor. Farkında olmaksızın başka bir hayatın kulvarında koşuyorsunuz.
“Eğlenmek bizim de hakkımız” diye isyana kalkışmayın. Şöyle başınızı kaldırıp ülkenin ve tüm İslam âleminin haline bir göz atın.
O zaman eminim merhum Âkif’in mısralarını hatırlayacaksınız:
“Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”.
Bizim imtihanımız bu “yaşam biçimi” iledir. Unutmayın “yaşam biçimi”... Ardından “ne yapmalı” sorusu gelecek, biliyorum. Cevabı çok zor dostlar, çok zor.
“Neden zor olsun canım” diyenlere şimdilik verecek cevabım şudur:
Hani mağlup ordunun komutanı askerlere sormuş “niçin yenildiniz” diye. Askerler: Madde bir: “Barutumuz yoktu” demişler. Komutan “Gerisini anlatmayın, anlaşıldı” demiş.
Bunun gibi öncelikle bu meseleyi dert edinen donanımlı-ahlâklı beyinlere ihtiyaç var. Sonra kim bilir kaç yıl sürecek zihinsel çabaya.
Ancak buna mecburuz. Bin yıl bile sürse mecburuz, başka yolu yok.
Şu anda dünyada da “muhalifler”, “Başka bir dünya mümkün” sloganını atıyor, gösteriler yapıyor ama, sloganın içi boş. Bakalım kim dolduracak? Bakalım kim insanlığa yeni bir “yaşam biçimi” sunabilecek? (16.08.2017)
Şehirleri boşaltın!
04:0021/06/2023, Çarşamba
G: 21/06/2023, Çarşamba
13
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Nasıl?
Bekâra karı boşamak kolay.
Sloganı atıyorsun ama şu işin nasıl yapılacağını da söyle bakalım.
Sabır kardeşim, sabret biraz.
Türkiye’de nüfus, ülke topraklarının %3’üne sıkışmıştır. (Gerçi dünyada da böyle ya!..)
Bu sebeple tıkış tıkış, nefes alınamaz bir yapılaşma vücut buldu. İstanbul 20 milyona ulaştı.
Daracık sokaklar.
İnsanın üstüne üstüne gelen devasa apartmanlar. Yetmedi gökdelenler.
Camdan binalar.
Camdan bina nedir?
Bir illüzyon. Yani “Yok bina”. Burdan bak, arkasını gör. Böyle bir imaj.
Türkiye’de bütün şehirlerin havası kirli. İstanbul’da Çamlıca tepesine çıkın, yaz-kış şehre şöyle bir bakın. Bir gri bulut her yanı örtmüştür, bazı semtler görünmez olmuştur.
Sanayi şehri bu mudur? Evet budur. Lakin bizimki sanayi değil ortaya karışık, sorunları kangren olmuş bir yapı, neredeyse çapraz bilmece.
Fazla uzatmayalım.
Metropol’de yaşayanlar stres altındadır. Bu şehirden kaçmak isterler ama, şu veya bu sebepten güç yetiremezler. Modern hayat tarzı (Bu konu çok geniş) ahtapotun kolları gibi insanı kuşatmıştır.
Peki, nasıl oldu da, insanoğlu böylesi bir kapalı cezaevine kendini bile-isteye tıkıverdi?
BM’nin üç bin sayfalık raporuna (2021) göre buna sebep “170 Yıllık İnsan Hatası”dır.
“170 Yıllık İnsan Hatası” nedir?
Sanayi Devrimi efendim, sanayileşme.
Şu “put haline getirilen” ilerleme-gelişme-büyüme-zenginleşme-refah ve konfor hayalinin motoru.
Bu hayal gerçek oldu, insanların hayatı kolaylaştı, bir konfora kavuştular.
Kavuştu lakin bu konfor pahalıya patladı. Şöyle ki dünyanın çivisi çıktı. Bildiğiniz şeyler. Ozon tabakası delindi, yeryüzü ısındı, kuraklık, seller, yangınlar, kasırgalar aldı yürüdü. Çevre meselesi ön plana çıktı. Konferanslar toplandı. Her seferinde sera gazlarının azaltılması istendi. Ancak en çok sanayileşen, atmosferi en fazla kirleten ülkeler buna razı olmadı vs. vs.
Kapitalizm kölelerin kanından devşirdiği tatlı hayat iksiri ile insanlığı sarhoş etmişti. İnsanlar kazanımlarını (konforu) terketmek istemiyorlardı. Onları avutacak bir yol bulundu: Sürdürülebilir kalkınma.
Bizdeki macera ise şöyle oldu: İlk emir: “Altına hücum!”
Yani metropole doğru bir bitmeyen koşu. İlk giden kazanıyor.
Büyük şehirleri oluşturan karmakarışık yapılaşma sanayileşme sonucu değil, rant ekonomisi ile vücut buldu. Kapanın elinde kalan servet. İstanbul: Taşı toprağı altın.
Aradan yarım asır geçti ve birden yer sarsılmaya başladı. Marmara depremi ardından “asrın felaketi”. Deprem çürük-çarık yapıları dümdüz ediyor. Yaklaşan büyük İstanbul depremi metropol ahalisinin uykularını kaçırdı ve yetkililer tedbir almak için kolları sıvadı.
Çare: Kentsel dönüşüm.
İyi, güzel. Çürük binaları yıkalım, sağlamını yapalım. Tamam. Ama arkadaş binaları bırak bazı semtlerin tamamı çürük. Ve bu semtlerde milyonla nüfus yaşıyor. Bu semtlerin dönüşümü kaç yıl sürer? Bu sebeple esas olarak zihinlerde bir dönüşüm gerekiyor.
Nedir o?
Sanayiden uzaklaşıp tarıma, toprağa yönelmek. Kapalı cezaevlerine dönmüş bu şehirlerin kapılarını açın. İnsanları özgürlüğe kavuşturun. Uçsuz bucaksız ovalar bizi bekliyor.
Şehirleri boşaltın.
Fotoğrafta gördüğünüz ev âfet bölgelerinde (köylerde) bulunan vatandaşlar için (evleri yanan veya yıkılan) yapılmış.
Üç artı bir oda sayısı var. Yeşillikler içinde bu evlerin yöresel mimariye uygun beş farklı tipi bulunuyor. Tek veya iki katlı. Etrafında diğer evler, ahırlar, köy konağı ve camisi var. Bu evler 45 günde yapıldı.
Ev değil villa.
İnsan hevesleniyor.
Bu anlayış ile Anadolu’nun müsait yerlerine şehirlerin kurulduğunu düşünün. Dönüşüme uğrayacak semtlerin sakinlerine böyle bir teklif götürün. Diyelim teklif kabul edildi. Bu insanlar ne yiyecek, ne içecek, nerede çalışacak?
Yahu arkadaş ben bir hikâyeciyim, bana o kadar yüklenmeyin.
İstanbul’un yüzde yetmişi halen köylüdür. Merak etmeyin bu hayatı isterler, yeter ki geçim derdi olmasın.
Yöneticiler böyle bir girişimi kabul ettiklerinde bu işi üstlenecek kadrolar hazır.
Şehir plancıları, tasarımcılar, müteahhitler, mühendisler, iktisatçılar, iş insanları vb.
Tarımı önceleyen, lakin tekstil vb. gibi çevreyi kirletmeyen; suyu, havayı, toprağı zehirlemeyen sanayilerin de vücut bulduğu bu yeni hayat tarzının felsefesini, fizibilitesini yaparlar. Evet yeni hayat, sade hayat.
Deprem bize bu fırsatı verdi.
En azından böyle şeyler düşünmeye başladık.
Olur mu? Olur!..
Kendini aş haddini aşma – 1
04:0028/06/2023, Çarşamba
G: 28/06/2023, Çarşamba
2
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Dilimizde mânaca çok geniş ve derin anlamı olan kendi kelimesi sözlükte şöyle açıklanır: Öz, zat, nefis, asıl varlık. Şahıs zamiri olarak kullanılır: Kendi, kendim, kendin, kendimiz, kendiniz, kendileri.
Elliden fazla deyim içinde görülür. Bazıları: Kendine gelmek (ayılmak, aklı başına gelmek), kendinden geçmek (çok heyecanlanmak, bayılmak), kendini bilmek (gücünü, sınırını bilmek. Aklî muhakemesi yerinde bulunmak, çocukluk yaşından çıkmak. Tasavvufta insanın “eşref-i mahlukat” oluşunun mânasını-sırrını bilmesi), kendini bilmez (haddini aşan, ne yaptığını bilmeyen), kendini bulmak (durumunu düzeltmek, şahsiyetini kazanmak), kendini göstermek, kendini kaybetmek, kendini tutmak, kendini vermek, kendini dinlemek vb.
Yunus Emre şöyle diyor:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Şu söz dilimizde tasavvufî mânası da kastedilerek çok kullanılır: Kişi kendin bilmek gibi irfan olmaz.
Bütün bu kullanımların dayanağı, çıkış noktası Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyetlerdir ki, kendi (insan) kelimesinin yüceliğine işarettir.
“Ben onun yaradılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın” (Hicr, 29).
Hz. Meryem için: “… Biz ona ruhumuzdan üfledik …” (Tahrim, 12).
“Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi, derhal ona secde edin” (Sâd, 72).
Elmalılı Hamdi Yazır bu âyetleri şöyle tefsir ediyor: “Bu bir lütuf ve şereftir” (İnsanın eşref-i mahlukat olması). “Ruhumdan üflemek” maddeye can vermek, hayat bahşetmek diye de tefsir edilmektedir.
Ruh bilinmeyen bir kavramdır. Bu sebeple “yaratılış” bir sır saklar. “Üflemek” fiili ise burada mecazdır.
Mutasavvıflar “kendini bilmek”i “özündeki ilahiliği” farketmek olarak yorumluyorlar.
Şimdi gelelim son zamanlarda sık kullanılan “kendini aşmak” deyimine. Bu günlük hayatta kendini geliştirmek, var olan potansiyelini, kabiliyetini daha ileri taşımak şeklinde olumlu bir mânada kullanılır. Sporda rekorunu tazelemek gibi.
Sanatta diyelim bir şairin en yeni şiiri ötekilerden daha mükemmel ise bunu belirtmek için kullanılır: Bu son şiir ile kendini aştın.
Bazan muhatabını küçümsemek hatta gizli mizah ile alay etmek için dile getirilir: Bu kıyafet ile kendini aştın yani (Giyinmesini bilmeyen birinin seçtiği saçma bir giyim tarzına işaret için). Deyim, tutum bilgisi, görgüsü, birikimi kâfi gelmez iken malumatfuruşluk taslayanlara da yöneltilir. Kişi tutumunda ısrar ederse yine gizli mizah ile “Aş bunları aş!..” denir.
“Kendini aşmak”ın olumlu uygulamasına gelirsek; ilmî-fikrî-sanatsal her türlü meslekte ilerlemek, kariyer yapmak, uluslararası bir mertebeye kavuşmak mânasına elbetteki muteberdir.
Ahlâkî alanda da böyledir. Kişi geçen zaman içinde gitgide olgunlaşır, güzel ahlâk timsali olursa hayatta iken sevilir, sayılır, takdir edilir; öldükten sonra rahmetle anılır.
Tasavvufta bu olgunluğa nefis mücadelesi sonucu ulaşılır. Seyr ü sülûkunu tamamlayan insan (derviş) kâmil sıfatını kazanır. Bu bir nevi kendini bilmek, kendine gelmek’tir.
Yine sûfilerce “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü hadis kabul edilir.
Şeyh Galib’in “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan insansın sen” beyti de insanın kıymetini ve yerini bildirir.
İnsanın kendini bilmesi, kendine gelmesi, kendisi olması nasıl bir şahsiyet kazanması ve olgunluğa kavuşması ise; milletin de kendi asli hüviyetini taşıması kendinde olması onu öyle güçlü kılar ki, hiçbir taarruz karşısında sarsılmaz, benliğinden vazgeçmez.
Türk milletinin asli hüviyetini teşkil eden değerler İslâm’dan gelir. Bu açıdan milletin hali ve mukadderatı İslâm ile olan rabıtasına bağlıdır. Ondan uzaklaştıkça maneviyatını kaybederek zaafa düşer, ona yaklaştıkça birlik, dayanışma ve güç kazanır. Aileden cemiyete cemiyetten millete, milletten devlete uzanan ahlâk nizamı ebediyete yönelen bir yol olur.
“Kendini aşmak”ın yeniden olumsuz kullanılışına dönersek, burada sınırı geçmek, her türlü yasaktan kurtulmak, bir nevi özgürleşmek kastediliyor.
Allah’ı, Peygamber’i, âhıreti tanımayanlar dinin, ahlâkın, geleneğin kişiyi hürriyetinden mahrum kıldığını söyler, her türlü disiplinden kurtulmak isterler. Kökü aydınlanma felsefesine dayanan bu eğilimi benimseyen kişilerle işimiz olmaz. Bizim sözümüz Âmentü’ye inananlara.
Bu çerçevede kendini aşmak isterken haddini aşmaya kalkışmak delikanlıyı bozar.
Kolay gelsin.
Kendini aş haddini aşma-2
04:005/07/2023, Çarşamba
G: 5/07/2023, Çarşamba
6
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İki dönümlük toprakta buğday yetiştiriyorsunuz. Tohum-emek-coğrafya-toprağın verimi-su-gübre (organik)-güneş vb. şartları içinde bire on, yahut çok çalışarak bire elli verim alıyorsunuz.
Azami miktar budur. Eski tabir ile hadd-i azami. Bundan daha iyisi olabilir mi?
Olur.
Tohumun genetiği ile oynayarak, toprağı zorlayarak (sun’i gübreler ile) kırk türlü teknoloji uygulayarak bire yüz, bire bin verim alınabilir.
İşte bunu diyen ve uygulayan kişi haddi aşmıştır.
O buğday artık buğday olmaktan, o toprak toprak olmaktan çıkmıştır.
Çıkmış da ne olmuş yani?
Bu bir bilimsel keşif, insan hayatını kolaylaştıran, açlığa çare olan bir ilerleme, bir atılım değil midir?
Bilemiyorum.
O buğday veya mısır ile beslenen insan veya hayvanın vücut yapısında neler olup biter bilemiyorum.
Bilim insanları herhalde bunu çözmüştür. Ancak şunu biliyorum ki; zehirli gübre ile beslenen toprak, toprak olmaktan çıkıyor; birkaç sene sonra ondan artık verim alınamıyor.
Toprağın zehiri bir türlü temizlenmediği gibi yeraltı suları (yani içtiğimiz kaynak suları) da zehirleniyor.
Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Hakikat Allah her şey için bir ölçü takdir etmiştir” (Talâk, 1).
“Her şey Allah katında bir miktar iledir” (Ra’d, .
Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde (Hak Dini Kur’ân Dili) bu âyetler için şu açıklamaları yapıyor:
“Cenab-ı Hak her şey için bir sınır ve miktar tayin etmiştir”i, o şeyi ona göre yürütür. O sınır ve miktardan ileri geçirmez. Bu hüküm öyle bir kanundur ki her şey hakkında geçerlidir.
(Kainatın, hayatın, canlıların, hareketin ve insanın yaratılışı; fâni âlemdeki yaşantısı, yaratılmışların birbiri ile münasebeti, bu ilişkinin tabi olduğu ritim ve âhenk vb.).
Bu aynı zamanda Cenab-ı Hakk’ın koyduğu “kader”dir. Bu ölçü ve sınırı tanımak, ona teslim olmak imandandır. A’raf suresinde “Cenab-ı Hak haddi aşanları sevmez” (55) buyruluyor.
Kaniattaki hiçbir varlık bu kanuna karşı koyamaz. Ona uyar. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, güneş, dünya ve dünyada hayatın oluşu bu kanuna bağlıdır. Bilim buna “tabiat kanunu” diyor.
Her varlık buna kayıtsız-şartsız uyar.
Tek istisna insandır.
İnsan kul da olabilir, asi de.
İmtihana tabi olan odur.
Had kelimesi (çoğulu: hudut) sözlükte 1. Sınır, kenar, uç. 2. Miktar derece. 3. Kıymet, değer. 4. Emir ve yasak, şer’î ceza (fıkıhta). 5. Cebirde bir nisbet veya denklemin kısımlarından her biri, terim olarak geçmektedir.
(Geniş bilgi için Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ne bakınız. C: 14. sf. 547)
Kelime dilimizde ve günlük hayatımızda kullanılan pek çok terim ve deyime zemin hazırlar.
Bazıları: Had safha: En ileri durum, son safha (İşte bu sınırdır. Bunun bile-isteye geçilmesi haddi aşmaktır ki; her hâl ü kârda tehlike, suç, ziyan, günah vb. gibi zarara sebep olur).
Haddi aşmak: Aşırı gitmek, sınırı geçmek, ölçüyü kaçırmak, edep ve terbiye dışına çıkmak, günahkâr olmak, suça bulaşmak vb.
Haddi olmamak: Hakkı veya yetkisi dışında veya üstünde bulunmak. Gücü, bilgisi yetmemek.
Haddi hesabı olmamak: Çok fazla, ölçüyü kaçırmış, sınırı aşmış, alışılmışın dışına çıkmış.
Hadd-i şer’î: Şeriatın koyduğu ölçü. (Bu fıkıh teriminin geniş izahı için bk. Diyanet Ansk.)
Haddini bildirmek: Cezalandırarak gerçek yerini hatırlatmak.
Haddini bilmek: Kendi bilgisini, gücünü, derecesini, yeteneğini, değerini tayin ederek ona göre davranmak. Edep dairesinde kalmak, saygısızlık etmemek, sınırı aşmamak.
Sınırı aşmak, haddi aşmak konusunda ilk hadise Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetteki yasak ağaca yaklaşmalarıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de dile getirilen peygamber kıssaları içinde de benzer olaylar vardır.
Haddi aşan kavimlerin uğradıkları felaketler birer ders niteliğindedir, bunlardan ibret alınmalıdır.
Kur’ân-ı Kerim hayatı nasıl yaşayacağımız hususunda ilkeleri koymuş, zaman zaman bunları ayrıntıları ile açıklamış; Hz. Peygamber ömrü, sünneti, ahlâkı ve mücadelesi ile bu ilkelerin uygulanmasını gerçekleştirmiştir.
Bize düşen her iki kaynağın (Kur’ân ve sünnet) içselleştirilmesi ile günümüz şartlarında nasıl tatbik edileceği hususunda sarahate kavuşmaktır. Burada bir günah-sevap cetveli düzenleyip, haddi aşmanın çağdaş görüntülerini sıralayacak değiliz.
Akademyamız ve ulemamız bu konuda yetkindir.
Milyonla konu başlığından sadece iki tanesine değineceğim.
İlki sermaye temerküzünün bir azınlık elinde toplanmasını yasaklayan âyet
(Haşr, 7).
İkincisi tekniğin teknolojiye dönüşmesi sonucu başlayan süreç, bu yoldaki ilerlemeler (!) keşifler ve icatlar, gele gele günümüzde yapay-zekâ’ya ulaşan macera.
(Yapay-zekâ tartışılıyor. İnsanlığın hayrına mı, zararına mı? Teknolojik buluşlar böyledir. Önce karşı çıkanlar olur, sonra benimsenir. Ona vücut veren sermayenin canı sağolsun).
En azından bu iki konu hakkında düşünelim.
Fikretmek zikretmek kadar iyi, belki de daha iyidir.
Kolay gelsin.
Paradigmayı değiştirelim
04:0012/07/2023, Çarşamba
G: 12/07/2023, Çarşamba
11
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Hakim paradigma nedir?
Şudur: İlerleme-Gelişme-Büyüme-Kalkınma-Zenginlik-Refah ve Konfor.
İnsanlar, devletler, şirketler dünyanın her yerinde bu modeli benimseyerek düşünmekte, hareket etmektedir.
Bu model kapitalisttir, materyalisttir, tek bir hedefe yönelmiştir.
Nedir o?
Zenginlik.
Yani her türlü kaynağı (para-bilim-teknoloji-doğal kaynaklar-sanayi vb. vb.) elinde tutarak güçlü olmak. Öteki devletlere, şirketlere, insanlara karşı bağımsız olmak; icabında hakim olmak.
Zenginliğin getirdiği imkânlar ile dünya hayatının tüm zevklerini tadabilmek.
Bu paradigma Allah-Peygamber-Âhiret-Ahlâk (İslâm ahlâkı) tanımıyor. Kıyamet-Mahşer-Mahkeme-i Kübra-Suç ve Ceza-Cennet ve Cehennem nedir bilmiyor; bunlara inanmıyor. Bu sebeple kendine mahsus bir hukuk anlayışı, bir adalet sistemi geliştirmiştir. Burada esas olan “gücün hukukudur”.
Biz bu paradigmanın karşısına “önce ahlâk ve maneviyat” düsturunu koymalıyız.
Hedefimiz zenginlik, refah ve konfor değil “Allah rızası” olmalıdır.
Bu ilke esas alınınca ötekiler teferruat olur.
Peki gücü ne yapacağız gücü? Zenginliğin sağlayacağı gücü.
Gelir tepemize biner bizi köle yaparlar.
Öyle mi?
Ben de diyorum ki, aşağıdaki sıfatları haiz bir ahlâkı benimseyen insanları kimse teslim alamaz.
Şudur:
El emeği-göz nuru-alın terine dayanan, tabiata dost, aza kanaat eden, komşusu aç iken kendisi tok yatmayan, 72 millete bir göz ile bakan, bu sebeple “öteki” kavramını barındırmayan, dünya hayatını “gölgelikte bir lahza dinlenme” kabul eden, ebedî olan öte dünya inancını esas alan, yaradandan ötürü yaradılmış her şeyi seven, dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim diyebilen, insaf, merhamet, af, bereket, feraset, basiret, mürüvvet, hürmet, hizmet, sadakat, ehliyet, liyakat, fazilet, feragat, hürriyet, sabır, şükür, teşekkür, tefekkür, tevazu, cesaret, şecaat, hamaset, cömertlik, infak, ikram, izzet, iffet, letafet, nezaket, zerafet, ahde vefa, uhuvvet, sükunet, hamiyet, nihayet “adalet”te dayanan bir ahlâk.
Bu ahlâka sahip olan insanlar elbette akl-ı selim, zevk-i selim, zihn-i selim sahibidirler.
Parayı, bilimi, teknolojiyi, sanayii (onların esiri olmadan) nasıl kullanacaklarını bilirler.
Bir ilerleme olacaksa ancak “ahlâk” yolunda olmalıdır. Bu yolda elbette bilenlerle bilmeyen-ler bir olmaz. Dolayısıyla ilmin, marifetin, hakikatin hakkı verilir.
Refah ve konfor günümüz insanının nefs-i emmare yolunda düştüğü sonsuz uçurumdur. (Kardeşim Mustafa Özel’in tabiri ile “Ne sermayenin gözü doyar, ne de halkın”)
Müslüman, hayatın hedefine sadece zenginliği koyamaz.
Buradan “Müslüman zengin olamaz” neticesini çıkarmak insafsızlıktır.
Müslüman elbette zengin olabilir ve servetini hak yolunda harcayabilir.
Bütün bunların pratikte nasıl olabileceği bizim bir “nizam” anlayışına sahip olabilmemizle ilgilidir.
“Nizam” devlet, siyaset, iktisat, hukuk, eğitim vb. konularında bir sarahate kavuşmakla gerçekleşir.
Demek ki paradigmayı değiştirmek için bir “zihnî hicret” gerekiyor.
Zihnimizin zincirlerini kırdığımız zaman “hür düşünce”ye ulaşacağız.
“Zincirleri kırmak”, güzel, şairane bir şey. Dolayısıyla buna “boş laf” olarak da bakılabilir.
Lakin “zincir”in ne olduğunu kavrayınca bu söz poetik-retorik olmaktan çıkar.
Zincir, bir şu kadar zamandan beri “tek yol, tek hakikat” olarak tahsil ettiğimiz; Batı düşünce tarihi, felsefe tarihi, sanat tarihi, bilim tarihi, teknoloji tarihi vb. vb.den oluşan bir entelektüel ağdır.
Çok güçlüdür ve gücü nisbetinde bir put olmuştur. Karşı çıkanı çarpar. (Batı’dan alacağımız çok şey vardır. Bunları inkâr etmek, körü körüne karşı çıkmak saçmalıktır. Benim belirtmek istediğim “hayatın anlamı” hakkındaki temel tercihtir.)
Bu “tek yol, tek hakikat” yukarıda tarif ettiğimiz paradigmaya uygun bir “hayat tarzı” yaratmıştır.
Takım elbisemizi giyer, otomobilimize biner, işimize gideriz.
Zengin olmak için çalışırız.
Anladınız değil mi, mesele “parayı bulmak”ta. Yazının kalitesi düştü, üslup sokak diline dönüştü.
Farkındayım.
Ancak “parayı bulmak”tan öte bir sözünüz varsa söyleyin, ben de kendimi paralamaktan vazgeçeyim.
Ne de olsa.
Üç günlük dünya.
Mesuliyet
04:0019/07/2023, Çarşamba
G: 19/07/2023, Çarşamba
8
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Epeyce bir zamandan beri hep aynı şeyden bahsettiğim anlaşılmıştır.
Nedir o?
Ahtapotun kolları gibi tüm dünyayı avucuna almış ezen kapitalizmin zulmü.
Kapitalizmi eleştiren, ona sövüp sayan, bu hegemonik cellattan kurtulmamız gerektiğini haykıran çok insan, çok yazı, çok kitap var.
Ben de onlardan biriyim galiba.
Bende bir hikâyecinin hissiyatı, isyanı var. Bilimsel, felsefî, akademik birikimim yok sayılır. Peki, nedir bu cesaret, bu celal? Cahil cesur olur derler, o mu?
Yoksa “had”den bahsedenin haddi aşması mı?
Bütün bunlar umurumda değil.
Gördüğümü, bildiğimi, hissettiğimi dile getiriyorum, o kadar. Hakkı söylemek istiyorum. “Sevdiğimi demez isem, sevmek derdi beni boğar.”
Şu da var.
Akademya ve ulema arasında epeyce bir zamandan beri “İslâm medeniyetinin yeniden ihya ve inşası” konuşuluyor.
Ne güzel.
Lakin bu yolda atılmış bir adım var mı?
Adım derken neyi kastediyorum?
Son derece açık sözlüyüm.
Kapitalizmin oluşturduğu bir dünya sistemi var.
Siyaset-iktisat, hukuk (hadi “etik”i de zikredelim) anlayışı var. Bütün bunlarla (binlerce unsurla) vücut bulan, tüm insanlığın benimsediği bir “hayat tarzı” var.
İlerleme-gelişme-kalkınma-büyüme-zenginlik-refah ve konfordan oluşan bir paradigma var.
Mutluluk anlayışı, tüketim alışkanlıkları, özgürlük-güvenlik ekseninde bir varlık telakkisi var. Var oğlu, var.
Bütün bu şartlar karşısında kuru kuruya ve övünmenin ne de ağlayıp sızlanmanın mânâsı yok.
Varsa bir dişe dokunur “fikrin” söyle.
Yani şöyle:
Bugün için nasıl bir “devlet” düşünüyorsun?
Devlet önemli değil “şirket, mühim diyorsan onu da söyle.
Bu devletin siyaseti nedir, iktisadı nedir, hangi hukuka tabidir vb. vb.
Bütün bunların esasen bir “nizam”a bağlı olması beklenir. O nedir?
Ahlâk Nizamı veya Âdil Düzen mi?
Geçen asırdan beri böyle bir “nizam” fikrini dile getirenler oldu.
Lakin tam bir felsefe ve fikriyat olarak kuvveden fiile çıkamadı.
Kolay değil.
Kapitalizmin hesabını görecek, yerine teklif ettiği “nizam”ın daha iyi olduğunu kalabalıklara benimsetecek, onları bu yeni “hayat tarzı”na ikna edecek, ardından yeni hayatı teoriden pratiğe aktarmak için harekete geçecek bir irade, bir fikriyat, bir mücadele.
Mevcut sistem kendine muhalif en ufak bir oluşuma müsaade etmez. Ya yasaklar, ya tutuklar, ya yok eder, ya da itibarsız hale getirir.
Sisteme muhalif bir fikir bir eylem vb. lazım ise onu da kendi oluşturur.
Böyle bir yenilmez güç, bir heyula tasvir ederek mevcut hevesleri daha doğmadan öldürmek niyetinde değilim.
Öncelikle akedemya ve ulema arasında bu mesuliyeti duyanlar, heyecanını yaşayanlar, mutlaka birbirleri ile temasa geçmeli, bir sinerji oluşturmalılar.
Umutsuzluk, kötümserlik bize yaraşmaz. Hele hele mevcut sistemin getirisinden nemalanıp “maceraya ne lüzum var, işte ne güzel yaşayıp gidiyoruz” diye gevşeyip, teslim bayrağını çekmek bize hiç yaraşmaz.
Ben kendi nefsime bu yazıları yazarak bir kıvılcım çaktırmak, bir işaret fişeği tutuşturmak derdindeyim.
Bizden öncekilerin, hocalarımızın söylediklerinden, yazdıklarından hareket ederek bir başlangıç yapmak elbette mümkündür.
Meselâ rahmetli Mehmet Genç hocamızın bir ömür boyu yaptığı çalışmalar ile yazdıkları ne kadar önemli, ne kadar ufuk açıcıdır.
Kendisi ile sık görüşürdüm. Sanatın her dalından anlayan, zevk sahibi bir hocamızdı. Benim ütopik fikirlerimi gülerek karşılar, şöyle derdi:
“Mustafa sana katılıyorum. İkimiz bir çadır alarak dağa çıkabiliriz, ama hanımlar gelmez.”
Bundan böyle rahmetlinin Osmanlı devlet ve iktisadı konusunda yazdıklarından ilke olarak bize bugün için de ışık tutacak bölümleri nakledeceğim.
Unutmayalım. Osmanlı bir “nizam” inşa etti ve altı yüz yıl yaşadı.
Orada tarım toplumuna ait içtihatlar var, şimdi sanayi toplumundayız hatta bilgi toplumuna, dijitale geçtik nemize gerek demeyin.
O ilkeler Âmentü’ye inananlar için kıyamete kadar geçerlidir.
(Devam edeceğim, ama izne çıkıyorum. Güz aylarında buluşmak üzere, hoşçakalın).
Osmanlı Zihni
04:0026/07/2023, Çarşamba
G: 26/07/2023, Çarşamba
6
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Rahmetli Mehmet Genç hocanın “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi” (Ötüken Yay. 2000) adlı eserinden bazı alıntılar yapacağımı söylemiştim. Kitabın yayımı üzerinden yirmi üç yıl geçti. Çokça okunduğu muhakkaktır. Yeniden okunmalı. Üç yazı ile önemli bulduğum bir meseleyi dile getirmeye çalışacağım.
Hoca kitabın “Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün Klâsik İlkeleri ve Temel Değerleri” başlıklı bölümünde “Osmanlı Zihni”nden bahsediyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Bence şöyle: Osmanlının zihni Batı felsefe tarihi, Batı düşünce tarihi, Batı iktisat tarihi, Batı sanat tarihi vb. unsurları ile dolmamıştır. O zihin Kur’an, sünnet, icma, kıyas başta olmak üzere tıp, hendese vb. gibi ilimler, tarih, tasavvuf, hikemiyat, şiir, menkıbe, tecrübe, örf vb.; tefsir, fıkıh, kelâm, bilumum medrese dersleri ve binlerce unsurdan oluşan bir “hayat tarzı” ile vücut bulmuştur.
Batıdan etkilenmiş olsa bile onu düşüncesine temel kılmaz. Hatta onu küçümser.
Bu zihnin devlete ve iktisada bakışı Mehmet Genç hocanın ifadesi ile şöyle:
“Osmanlıların karar veren elit düzeyinde ekonomiye bakışları, çağdaşları olan merkantilist Batı’dan ve aynı Batı’nın ürünü olan çağımızdaki yaygın anlayıştan oldukça değişik özellikler taşımaktaydı. Osmanlıların zihin dünyalarında ekonomiye ilişkin tasavvur, en genel anlamıyla, ihtiyaçların karşılanması noktasında toplanıyordu. Devletin ve toplumun bütün katmanlarının ihtiyaçlarını karşılamak, iktisadî faaliyetin hedefi ve meşruiyet temeli idi. Yani, kısaca “provizyonist” idiler. Mal ve hizmet üretenler önce kendi ihtiyaçlarını karşılamalı, ondan sonra da kademe kademe tüm toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeliydiler. Bu sebepten, Osmanlılar ithalat ve ihracat konusunda çağdaşları olan Batı’nın ve bugünün değerlerine hiç uymayan bir tutum içindeydiler. İthalatı serbest bırakıyor, buna karşılık ihracat üzerine de, bazen yasaklamalara varan ölçüde, sıkı bir kontrol rejimi uyguluyorlardı. Devletin misyonu, bu ekonomi anlayışını sağlayacak kanunları, ilişkileri, kurumları oluşturmaktan ibaretti. Ekonominin sektörleri ziraat, madencilik, esnaflık ve ticaret alanlarındaki temel düzenlemelerinin hedefi, niteliği bu idi.
Bütün bu karar, ilişki ve kurumlar; teknolojik değişmenin, büyümenin, gelişmenin yahut en genel ifadesiyle ilerlemenin hiçbir şekilde söz konusu olmadığı, düşünülmediği ve tabii beklenmediği bir ortamda söz konusuydu. (Günümüzde tüm dünyanın peşine düştüğü “İlerleme-Gelişme-Büyüme-Kalkınma-Zenginlik ve Refah” paradigmasının söz konusu olmadığı bir anlayış.) Bu sebepten de, değişmeleri için bir neden yoktu. Daha doğrusu, değişmemeleri idealdi. İlerleme, kötüden iyiye yahut az iyiden çok iyiye doğru, önü açık, kademeli bir değişme fikrine de hiçbir şekilde zihinlerinde yer yoktu. Evren hakkındaki temel doktrinlerinde, yani dinin yapısında buldukları modeli sosyo-ekonomik dünyaya da uygulamakta, yansıtmakta tereddüt etmiyorlardı. Yani hakikat, tıpkı dinde olduğu gibi, sosyo-ekonomik dünyada da tekti, buna karşılık yanlışlar sonsuzdu. Yanlışların okyanusunda tek olan hakikati, nasıl dinde ve doktrinde Allah vahiy yoluyla vermişse, bir ölçüde o vahiye uyarak yerleştirilen gelenek ve tecrübelerle oluşan sistemin unsurlarını da tıpkı dindeki tek hakikat gibi sımsıkı muhafaza etmemiz gerekir diye düşünüyorlardı. Buna da kısaca “gelenekçilik” diye isim verebiliriz.
Sistemin yaşaması, onu yaşatacak güçlü bir organizasyonun devamıyla mümkün olabileceği için, devlet ve onun adına hareket edenlerin iktisadî kaynaklar üzerinde kesin söz hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Bu, tabii olarak, toplumda ihtiyaçlar skalasının en üst noktalarına yerleştirdikleri devlet ve temsilcilerinin, toplumun diğer katmanlarında olduğu gibi, sadece yaşamasını değil, aynı zamanda çok güçlü ve etkili olmasını sağlayacak bir ayrıcalıklı kaynak tahsisini de içeriyordu. “Osmanlı fiskalizmi” diye ifade ettiğim prensibin özü budur.”
En genel ifade ile fiskalizm devlet hazinesine ait gelirleri mümkün olduğu kadar artırmaya çalışmak ve ulaştığı düzeyin altına düşmesini engellemektir.
“Osmanlı zihni” konusunda düşünürken, kendi zihnî yapımız hakkında da bir değerlendirme yapmamız gerekmez mi?
İlkelerden hareket ederek bir “nizam” fikrine ulaşmamız için galiba bir “zihnî hicret” ve ihtiyacımız olacak.
Bu mümkün müdür?
Pek mümkün gözükmüyor.
Bir şu kadar zamandan beri Batı düşüncesi ile besleniyor, onun kesin hâkimiyetini sağlayan tahsil sürecinden geçiyoruz.
Dilimiz, ıstılahlarımız, ilmî-fikrî-felsefî-sanatsal ifade ve iletişim unsurlarımız zihnimizi istila etmiştir.
Burada duralım ve 3 Ocak 2018’de kaybettiğimiz Prof. Dr. Hüsamettin Aslan’ın “dil ve düşünce” konusunda söylediği sözlere bakalım:
“• Aslında düşünen “düşünür” değil, “dil”dir. Düşünme akla ve biyolojik süreçlere indirgenemez; çünkü dil indirgenemezdir. Dil geleneklerin geleneğidir. Bir düşünme dili olarak kendi geleneğimizle ve Batı geleneğiyle ilişkimizi tespit etmeden düşünmenin neresindeyiz sorusuna cevap veremeyiz.
• Modern insan düşünmez. Modern insan düşünmez “bilir”. Heidegger malumunuz bunu bilim adamları için söylemiştir: “Bilim düşünmez, bilir.” Çünkü bilmek düşünmek değildir. Enformasyon çağındayız, düşünme çağında değil. Çağımıza karakterini armağan eden hâkim çizgi “bilmek”, “düşünmek” değil. Bunu anlamak için “Bilgisayar” terimini düşünmek yeterli. Bilgisayar ve kompüter teknolojisi düşünmenin önündeki en büyük engele dönüşmüştür. Bilgisayar teknolojisi Batı rasyonalist geleneğinin zirvesidir. İnsanlık bilgisayar sistemleri çökerse düşünmeye başlayacak.
• Akademisyenler Batılı düşünme biçimlerinin Türkiye’deki misyonerleri. Akademisyenler olarak onlarla ilgili her şeyi öğretiyoruz; kendimiz hakkında hiçbir şeyi. Ürettiğimiz kitaplarda, fikirlerde başka her şey var; bir tek kendimiz, kendi toplumumuz ve kendi geleneklerimiz yok.
• Yegâne sermayemiz ve hareket noktamız kendi kontekstimiz, mevziimiz, geçmişimiz ve gelecek tahayyüllerimizdir. Kendi problemlerimizden, kendi düşünme dillerimizden yola çıkarak bir yere varabiliriz.” (Melâmet dergisi Temmuz-Ağustos 2015)
Mehmet Genç hocanın fikirlerini takibe devam edeceğiz.
Osmanlı zihninde değerler demeti
04:002/08/2023, Çarşamba
G: 2/08/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Rahmetli Mehmet Genç hocanın “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi” (Ötüken Yay. 2000) adlı eserinden alıntılar ile Osmanlı iktisadî dünya görüşünün dayandığı değerleri aktarmaya devam ediyoruz.
“Osmanlı iktisadî dünya görüşünün, zihniyetinin içinde karşımıza çıkan ilk değerlerden biri, “eşitlikçi” eğilimin hâkim bulunmasıdır. Eşitlik ile eşitsizliği iki kutup gibi koyarsak, Osmanlıların iktisadî alanda, daha çok eşitlik kutbuna doğru temayül ve hareket ettiklerini, önemli temel değerleri arasında eşitlikçiliğin yer aldığını söyleyebiliriz. Dinin Tanrı önündeki eşitlik akidesinin sosyal-iktisadî alanda da, geniş ölçüde yankısını bulduğunu söylemek mümkündür. Sistemin idâmesindeki, yaşatılmasındaki stratejik rolüne bağlı olarak, elite tanınan sınırlı ayrıcalık dışında, ekonominin sektörlerinde hâkim vektör olarak eşitlik, önemli bir konumda yer alır.
Osmanlı zihninde bulduğumuz bir diğer değer demeti, “rekabet” ve “çatışma” yerine, “işbirliği” ve “dayanışma” değerlerine öncelik tanınmasıdır. Bu değerlerin hayata geçirildiği esnaf örgütleri –mahalle, köy veya cemaatlerde, askerî birliklerde, bürokraside– rekabet ve çatışma kötü, işbirliği ve dayanışma iyi sayılmış; birincilerden kaçma, ikincilere ulaşma ideal kabul edilmiştir. Bu genel trende uygun olarak, iktisadî alanda da rekabetten kaçınılmıştır. Fiyat, ücret, üretim alanlarında rekabetin asgariye indirilmesi hedeflenmiş, grup içi dayanışma esas olarak belirlenmişti. Buna aykırı davranışlar karşısında öngörülen başlıca önemli ceza, grup dışına atılmak, yalnız bırakılmaktı. Esnaf örgütleri, uyacakları kuralları ve yöneticileri kendileri serbestçe, otonomi içinde belirlerdi. Kadıya götürüp tescil ettirdikten sonra, tesbit ettikleri bu kurallar ve seçtikleri yöneticiler, meşru ve uyulması zorunlu hale gelirlerdi.
Burada, Osmanlı’nın üçüncü önemli değeri de karşımıza çıkıyor. İtidal ve aşırılık kutuplaşmasında, Osmanlılar itidali, temel değer olarak zihinlerine yerleştirmiş görünüyorlar. Din ve tasavvufta temelini bulan itidal, hemen her alanda geniş bir geçerliliğe sahip, vektör değerlerden biriydi.
Bunlara belki, doğaya, özellikle bitki ve hayvanlara gösterilen şefkat ile ilgiyi de eklemek gerekir. İstanbul’da şehir-içi taşımacılığı yapan hamalların önemli bölümünü oluşturan atlı hamallar hakkında, Dîvân-ı Hümâyun’dan çıkan bir hüküm şöyle der: “Hamallar, yük taşıttıkları hayvana, yükü yerine teslim ettikten sonra binerek geri dönmektedirler. Bu, hayvana eziyettir. Hayvan dönüşü boş olarak yapmalı ve dinlendirilmelidir.”
“Eşitlik değerinin ne ölçüde geçerli olduğunu, 19. yüzyılın başlarına kadar, mesela esnaflıkta ve ziraatte, önemli bir farklılaşma olmadığını biliyoruz. Esnaf grupları içinde, 19. yüzyılın başlarında, en fakir ustalarla en zenginleri arasında servet ve kaynak bakımından farklılaşma derecesi dört ilâ yedide bir orandadır. Yani, en zengin usta en fakir ustadan, azamî 4 ilâ 7 kat zengin olabilmektedir.
Ticaret sektörüne gelince, burada durum biraz farklıdır. Birim işletme için gerekli asgarî sermaye, özellikle likit sermaye, ziraat ve esnaflığa nazaran hem daha büyüktür, hem de sektör içi farklılaşma biraz daha fazladır. Bununla birlikte, ticarette de işin gerektirdiği asgarî sermaye miktarını az veya çok hızla büyütecek birikim imkânlarını sınırlandıran ciddî ve önemli engeller mevcuttur. Ticaret, özel şahıslarca yürütülmekle birlikte, bir nevi kamu hizmeti gibi düşünülüyordu. Ticaret erbabına, sosyal-ekonomik düzenin idâmesindeki aracı rolünü, görev duygusu içinde ifâ etmek üzere, ayakta kalmalarına yarayacak, belli sınırlar içinde bir kâr marjı tanınır, ama bu sınırları aşarak spekülatif zenginleşmelere pek imkân verilmezdi. Meşru kabul edilen kâr haddi, esnaflar için olduğu gibi, %5 ile %15 arasında, çoğunlukla %10 civarında bulunurdu.
Böyle bir rejimde, sermayeyi önemli oranlarda büyütmek son derece zor, ekseriya imkânsızdı.
Osmanlı sistemi kapitalizme sadece kapalı değil, aynı zamanda karşı idi. Kapitalizme en açık olması gereken ticaret sektöründe gördüğümüz sınırlama, kontrol ve düzenlemelerde, bunu belki en açık şekilde müşahade etme fırsatını buluruz.”
Mehmet Genç hocanın fikirlerini takip edeceğiz. İktisadî alanda belirlediği ilkelerin günümüzde geçerli olup olmadığı tartışılmalı. Osmanlı bir tarım toplumudur. Ancak İslâm’a ait ilkelerin her devirde bize ışık tutacağı unutulmasın.
Bir “nizam” kurmak
04:009/08/2023, Çarşamba
G: 9/08/2023, Çarşamba
2
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Rahmetli Mehmet Genç hocanın, “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi” (Ötüken Yay. 2000) adlı eserinden alıntılar ile Osmanlı’nın kurduğu “nizam”ın iktisadî temellerine işaret etmeye çalıştık.
Hocanın tespitine göre iktisat şu ilkelere dayanıyor: Provizyonizm, Tradisyonalizm (Gelenekçilik), Fiskalizm. İlaveten Eşitlik, İşbirliği, Dayanışma ve İtidal gibi ilkeler sıralanıyor.
Önceleri iki yazımızda bunlar hakkında bilgiler verildi.
“Bunlar Osmanlı zihninin ekonomiye ait idrakinin kategorileri gibidir. O kadar yaygın, derin ve geneldirler ki uzun asırlar değişmeden kalmış ve hiçbir zaman bilinçli bir tartışma konusu yapılmamıştır.
Osmanlı sisteminde, Batı’nın aksine, iktisadî gücün siyasal güce dönüşmesi olgusu pek yoktur. Siyasal güçle ekonomik güç arasında karşılıklı etkileşim Batı’da vardır; Osmanlı sisteminde bu, hemen tamamen, tek yönlüdür. Hâkim olan siyasettir. Siyasî sistemde aristokrasinin oluşmasını önlemek ve sürekli yenilenen meritokratik bir elit kadrosunu işbaşında tutabilmek üzere nasıl ki devşirme usulünü benimsedilerse, benzer şekilde sermayeyi de, başına buyruk bir rakip veya siyaseti etkileyebilecek güç haline getirmemek üzere, devşirme tarzı bir yöntemle sağlamaya çalıştılar, diyebiliriz. Sermaye birikimi konusunda, sivil Müslüman veya gayrimüslim reayaya sıkı kâr tahdidi getirmeleri, siyasî gücü kolaylıkla ekonomik güce dönüştürebileceği için, birikim şansı çok daha yüksek olan askerî zümre mensuplarının mirasına el koymaları da, aynı mantığın içinde, siyaseti etkilemesi mümkün gruplarda sermaye birikimini sınırlandırma motifine bağlıdır. Provizyonist olarak tavsif ettiğim ekonominin idâmesi için zorunlu olan ithalat ve ihracat gibi, büyük çapta sermaye gerektiren işlerde zarurî hallerde devlet sermayesini de kullanmakla birlikte genel ve yaygın olarak devşirme tarzı diye nitelediğim yabancı sermayeyi tercih ettiler. Kapitülasyonların, yerlilere veya askerî zümre mensuplarına değil de, yabancılara tanınmasının en önemli motifi budur.
Büyük çapta sermaye gerektiren maliye-iltizam sektöründe de önce yabancıları, daha sonra da yerli azınlıkları tercih ettiler.
Azınlıklar, siyaseti etkileme şansına sahip olmadıkları için tercih edildiler. Onlar da buna gayet iyi cevap verdiler ve uyum sağlamayı başardılar.
Osmanlı düzeninin temel unsurları ne idi, diye sorarsak, en kısa ifadesi ile şöyle sıralamak mümkündür: Mîrî toprak rejimi, millet sistemi, esnaf örgütlenme tipi, vakıflar, belirli bir iktisadî dünya görüşü ve nihayet bütün bu unsurları bir orkestra gibi yönetmek üzere oluşturulmuş irsî olmayan, meritokratik bir seçkinler kadrosu.”
Osmanlı “nizamı” 600 yıl yaşadı.
Bunu gerçekleştiren atalarımızdı ve biz onların torunlarıyız. Bu tecrübeye bîgâne kalamayız.
Osmanlı tarım toplumunda vücut buldu ve kurduğu nizam buna dayanıyordu. Köprülerin altından çok su geçti, artık sanayi toplumunun dijital çağına ulaştık.
Bu geçip-gitmiş maceradan hangi dersi alacağız?
Osmanlı nizamı İslâm’a dayanır. Atalarımız bu dinin değişmez ilkelerinden hareketle bir hayat kurmuş.
Bizim hayatımız da aynı ilkelere istinat edecekse bu tecrübeyi anlamak gerekir. Rahmetli Mehmet Genç hoca Osmanlı’nın iktisadî hayatını anlamak için bir ömür harcadı.
Arşive giren her araştırmacı onun bu muhteşem çabasının değerini teslim eder. Ben bu yazılarla bir “nizam” arayışında olanlara ilkeler açısından hocanın kitabını tavsiye etmek istedim. Hepsi bu.
Ya konfor ya kıyamet
04:006/09/2023, Çarşamba
G: 6/09/2023, Çarşamba
8
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Burada “kıyamet” kelimesini “dünyanın sonu” şeklindeki dinî anlamında kullanmıyorum. Yakında yaşadığımız “deprem” gibi “büyük felaket” olarak anlıyor; ancak bunun dünya çapında yaşanacak susuzluk, kuraklık, sıcaklık, sel, yangın vb. gibi yıkıcı olaylar anlamında kullanıyorum.
İlim adamları bu kâbusun yaklaşmakta olduğunu söylüyor. Kimine göre bir çeyrek yüzyıl vakit kaldı. Durumun “felaket senaryosu” yazmakla ilgisi yok. Şu yaşadığımız 2023 yaz mevsimine bakmak yetiyor.
Bir yanda yangın, öte yanda sel. Kuraklık her yanı kasıp kavuruyor. Dünyanın ömrü uzun. Bu gibi olaylara tarihte çok raslanmış. Telaşa gerek yok. Doğacak sıkıntıları bilim giderir, merak etmeyin, diyenler var. Lakin artık yumurta deliğin ağzına gelmiş. Bu gibi teselli cümleleri bir şey ifade etmiyor. Peki ne oldu da, insanlık (ve dünya) böyle bir hâle geliverdi?
Bu soruya ben değil, BM cevap versin. Verdi ve üç bin sayfalık bir rapor yayımladı (2021).
Raporun özetine şöyle bir başlık atıldı:
170 yıllık insan hatası.
Nedir bu?
“Sanayi Devrimi” efendim, sanayi.
Çağdaş Küresel Medeniyet’in göz kamaştırıcı zaferi.
Ne yapmış bu devrim?
“Hududullah”ı çiğneyerek kendini âlemin kıralı ilan etmiş. Hâlâ sanayi aleyhine söz söylemeye kimse cesaret edemiyor. Onun dokunulmazlığı var. Çünkü o insanlığa cenneti dünyada getiriverdi.
Hangi cennet?
“Konfor” efendim. Hepimizin tepe tepe kullandığı konfor.
Konfor uğrunda dünyanın dengesi bozulmuş, atmosferin çivisi çıkmış kimin umurunda.
Bu yazılar içinde defalarca tekrarladık. Tüm dünyada devletlerin, şirketlerin, bireylerin benimsediği, mutluluğun tek yolu diye kabul ettiği paradigma şu:
İlerleme-Kalkınma-Gelişme-Büyüme-Zenginlik-Refah ve Konfor.
Devletin adı dahi “Refah Devleti” oldu.
Bu paradigma kapitalizmin büyülü formülü olup, tüm dünyaya ilmen ve cebren kabul ettirilmiştir.
Öyle ya bir yanda kölelerin kanı öte yanda GSMH.
Mesele açık ve net olarak şudur:
Paganların panteonları, pagodaları; Hıristiyanların çan kuleleri, Müslümanların minareleri vardır. Her medeniyet dinden kaynaklanır ve bunun sembollerini taşır.
Sadece Çağdaş Küresel Medeniyet dinsizdir. Onun sembolleri fabrika bacaları ile gökdelenlerdir.
O bacalardan yüzyıllar boyunca atmosfere zehir püskürtüldü. Sadece hava değil, su ve toprak da zehirlendi. Bu medeniyet tabiata savaş açmış idi. Bize mekteplerde böyle okutuldu. İlim ve fen bu savaşı kazandı. Okyanusların altında plastikten dağlar oluştu, ozon tabakası delindi, buzullar erimeye başladı. Balıkların etlerinde artık plastik parçacıkları var. Seller ve yangınlar. Bir yanda konfor, öte yanda kıyamet.
İnsanoğlunu ne bekliyor?
Kıtlık-kuraklık-susuzluk-gıda krizi. Ve kimbilir daha neler.
Kapitalizm sonsuz üretim, sonsuz tüketim, sonsuz kâr peşinde. Dünyanın bütün devletleri ekonomik gelişme ve konfor peşinde.
Çarklar mutlaka dönmeli!
Bu sebeple enerji ihtiyacı başta geliyor.
Bilim, asla kullanmayın, bundan vazgeçin, gezegenimizin artık tahammülü kalmadı dese de, sermaye petrol-doğal gaz- kömür peşinde koşuyor.
“Temiz enerji”nin gücü çarkları döndürmeye yetmiyor; kapatıldı denilen nükleer santraller bir bir açılıyor.
Artık bir seçim yapmanın zamanıdır. Sanayi’nin dokunulmaz saltanatına ağır ağır son vermek gerekiyor. Dünyanın ısınması böylece durdurulabilir deniyor. Bu ütopik bir tekliftir biliyorum. Ama bütün devrimci atılımlar bir ütopya ile başlar.
Artık yıllarca kıymetini bilemediğimiz kara toprağa dönmenin zamanıdır.
Aza kanaat edeceğiz. Az konuşup, az uyuyup, az tüketeceğiz.
Merak etmeyin, âyete iman edin ki, “Rızkı veren Cenab-ı Allah’tır”. Bu dünya mevcut nüfusunun üç-beş katını dahi besler. Yeter ki aç gözü, doymak bilmez kapitalizmin tekerine taş koyalım. Hududullah çerçevesinde toprağa dayalı bir hayatı inşa etmeye çabalayalım. (Bunun nasıl olacağını Kalbin Sesi ile Toprağı Dönüş – Dergâh Yay. 2020 adlı kitabımda anlattım.) Tohum ata tohumu, toprak temiz, suni gübre kullanmadan ekip-biçelim. Mahsul az olacak elbet ama halis gıda olacak. Her neyse!
Konforumdan vazgeçmem diye ter ter tepinenler var. Olacak elbet.
Hz. Nuh “gemiye binin tufan geliyor” dedikçe onlar “biz dağlara çıkar kurtuluruz” demişlerdi.
O misal.
Artık bir uyarmıyoruz, tabiat uyarıyor.
Bir yanda konfor, öte yanda kıyamet.
Kötülere kalan dünya - 1
04:0013/09/2023, Çarşamba
G: 13/09/2023, Çarşamba
5
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İşitin ey ulular âhır zaman olısar
Sağ Müslüman seyrektir ol da güman olısar
Danişmend okur tutmaz derviş yolun gözetmez
Bu halk öğüt işitmez sağır heman olısar
Gitti beğler mürveti binip sürerler atı
Yediği yoksul eti içtiği kan olısar
Yani ev koptu evden elin çekmez murdardan
Deccal kopısar yerden onlar uyar olısar
Birbirne yanubana ettiğin kalır sana
Yarın mahşer gününde cümle ayan olısar
Ey Yunus imdi senin aşk ile geçsin günün
Sevdiğin kişi senin canına can olısar
Bu şiiri ilk okuduğumda doğrusu Yunus’a yakıştıramamıştım. Çok sert sözler ihtiva ediyor. Ancak “Divan”ın en eski yazması olan Fatih nüshasında yer aldığı için, ben de Dergâh Yayınları arasında çıkan “Yunus Emre Divanı”na (Ekim 1979) aldım.
Yunus iki hususun altını çiziyor: Zulüm her devirde zulümdür, yaşadığımız zaman âhır zamandır.
O devrin iyilikten ve cömertlikten nasibini almamış beyleri nasıl halka zulmediyorlarsa; bu devrin tüm dünyada hükmünü yürüten kapitalizmin beyleri de aynı zulmü sürdürüyor. İki yazıda yer alacak raporlarda sömürünün ve vahşetin rakamlarını (boyutunu) göreceksiniz.
Bu zulme boyun eğmek bize yakışmaz. Tüm inancımız, fikriyatımız ve hissiyatımız ile karşı çıkmalıyız.
Nasıl?
Ben bir hikâyeci olarak “Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş” (Ocak 2020) kitabımda elli yıllık birikimimi sergiledim. Bu kitap olacak yazılarda da aynı dâvayı sürdürüyorum. Bütün çabam ulema ve akademyamızın kapitalizme karşı verecekleri soylu mücadeleye yardımcı olmaktır.
(Raporları bana ulaştıran Birol Biçer kardeşime teşekkür ederim.)
Oxfam Raporu – Ocak 2022 (Özet)
Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı Aralık 2021’de yayınlanan yeni rakamlar ve analizler, 1995’ten bu yana en tepedeki %1’in, insanlığın en alttaki %50’sinin tamamından 20 kat daha fazla küresel servet artışı yakaladığını ortaya koyuyor. Eşitsizlik şimdi 20. yüzyılın başlarında Batı emperyalizmin zirvesinde olduğu kadar büyük.
Dünyanın en zengin 10 adamının serveti, pandemi başladığından bu yana ikiye katlandı. Dünyanın en zengin 10 adamı, en alttaki 3,1 milyar insanın toplamda sahip olduğundan daha fazlasına sahip.
Dünyanın 2,755 milyarderden oluşan küçük seçkinler grubu, servetlerinin COVID-19 sırasında son on dört yılın tamamında olduğundan daha fazla büyüdüğünü gördü.
İnsanlığın %99’unun geliri COVID-19 nedeniyle daha kötü durumda.
Eşitsizlik, her dört saniyede en az bir kişinin ölümüne katkıda bulunuyor.
En zengin yirmi milyarderin en yoksul bir milyar insandan ortalama 8.000 kat daha fazla karbon emisyonuna sebep olduğu tahmin ediliyor.
Eşitsizliğin her gün en az 21,300 kişinin ölümünde payı var; bu her dört saniyede bir kişi demek. Yoksul ülkelerde her yıl tahminen 5.6 milyon insan sağlık hizmetine erişemediği için ölüyor.
Her yıl 2.1 milyondan fazla kişi açlık nedeniyle ölüyor.
*
Küresel nüfusun en zengin %10’u şu anda küresel gelirin %52’sini alırken, nüfusun en yoksul yarısı bunun ancak %8,5’ini kazanıyor.
Küresel servet eşitsizliklerini ise gelir eşitsizliklerinden daha da çarpıcı. Küresel nüfusun en yoksul yarısı neredeyse hiçbir servete sahip değil ve toplam zenginliğin ancak %2’sini elinde bulunduruyor. Buna karşılık, dünya nüfusunun en zengin %10’u küresel servetin %76’ına sahip.
Çağdaş küresel eşitsizlikler, 20. yüzyılın başlarında Batı emperyalizminin zirvesinde olduğu seviyelere bakın.
*
İçilebilir Suya Ulaşımda Sıkıntı
Dünyada 844 milyon insan içme suyuna, 2,1 milyar insan temiz suya ulaşamıyor.
Son yüzyılda, artan nüfus, endüstriyel tarım, sanayileşme ve plansız kentleşmeyle birlikte sulak alanların %50’si yok oldu. Dünya’da 80 ülke su sıkıntısı çekiyor. Dünya nüfusunun dörtte birinden fazlası olan 2,1 milyar insan temiz suya ulaşamıyor. 4 milyar insan, yılda en az bir ay, şiddetli su kıtlığı yaşıyor.
*
Dünya servetinin önemli bir kısmı ordulara tahsis ediliyor. 2021’de dünya GSYİH’sının yüzde 2,2’si silahlı kuvvetlere harcandı. Bir başka deyişle kişi başına 268 dolar silahlanmaya ayrıldı. 1999’da kişi başına düşen rakam ise sadece 118 dolar olarak kayıtlara geçmişti. Bu rakam Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgali sonrasında daha da artacak gibi tahmin ediliyor.
SIPRI’nin açıkladığı yeni rapora göre (2022), dünya çapında silahlanma oranları 2 trilyon doları aşarak rekor kırdı. En fazla silahlanan ülkeler sırasıyla ABD, Çin, Hindistan, İngiltere, Rusya, Fransa oldu. Ülkelerin toplam askeri harcamaları 2021’de bir önceki yıllara göre yüzde 0,7 artarak, ilk kez 2 trilyon 113 milyar dolara yükseldi.
Bu 10 ülkenin silah harcamaları diğer ülkelerin dışında yüzde 75’lik bir oranı kapsıyor. Rapora göre ilk 5 ülkenin 2021 yılındaki silah harcamaları şöyle: 1. ABD 801 milyar dolar, 2. Çin 293 milyar dolar, 3. Hindistan 76 milyar, 4. İngiltere 48 milyar, 5. Rusya 66 milyar dolar.
*
Göçmenler
Dünya Göç Örgütü OIM’nin raporuna göre (2020 rakamlarıyla) dünyada 281 milyon uluslararası göçmen bulunuyor. Yani dünya nüfusunun yüzde 3,6’sını mevcut durumda göçmenler oluşturuyor. Bu da her 30 kişiden birinin göçmen olduğu anlamına geliyor. Bu rakam 1970’tekinin 3 katına tekabül ediyor.
Göçmenlere yardım için toplanan fonlar 2000 yılında 126 dolarken 2020’de 702 milyar dolara ulaştı.
BM Uluslararası Göç Örgütü’ne göre 2014’ten bu yana 29 binden fazla göçmen Avrupa yolunda hayatını kaybetti. 2021 yılında yolda ölen göçmenlerin sayısı 2 bin 836 idi, 2022’nin başından beri en az 5 bin 684 oldu.
Raporda en az 252 göçmenin “Avrupalı yetkililer” tarafından yapıldığı iddia edilen yasadışı geri itmeler veya zorla sınır dışı etmelerin doğrudan bir sonucu olarak öldüğü belirtiliyor. (Devam edeceğiz)
Kötülere kalan dünya – 2
04:0020/09/2023, Çarşamba
G: 20/09/2023, Çarşamba
2
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Adaletin bu mu dünya
Ne yar verdin ne mal dünya
Kötülerinsin sen dünya
İyileri öldüren dünya
Güvenemem servetime malıma
Umudum yok bugün ile yarına
Toprak beni de basar bağrına
Adaletin bu mu dünya
Yetmişli yılların başında Türkiye’de oldukça canlı bir ilim-fikir-sanat-siyaset ortamı vardı. Dünyanın ve ülkenin gidişatından memnun olmayan her görüşten insanlar-gençler memleketin istikbaline yön vermek için harekete geçmişti. Bu atmosferde yer alan bazı isim-eser ve girişimleri aktarıyorum.
27 Mayıs özentisi bir sol-kemalist cunta, Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı eseri ve “Devrim” (1969) gazetesi çevresinde oluştu, lakin çökertildi. Akabinde askerler hükümete muhtıra verdi (12 Mart 1971). 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi kuruldu. Aynı yıl “Devlet” dergisi yayıma başladı. Doğu Perinçek liderliğinde İhtilalci İşçi- Köylü Partisi kuruldu (1969). Aynı yıl Necmettin Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kurdu. 1972 CHP Kurultayı’nda Ecevit seçimi kazandı. 1969’da Ülkü Ocakları Birliği, aynı yıl Dev-Genç kuruldu. Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar”ı çıktı (1970). Yılmaz Güney “Umut” filmini çekti (1970). Mücadele Birliği “Yeniden Milli Mücadele” dergisini çıkardı (1970), Nurettin Topçu’nun “Yarınki Türkiye” adlı eseri yayımlandı (2. baskı-1972). Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı romanı TRT ödülü aldı (1971). Milli Selamet Partisi kuruldu (1972). İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” adlı eseri çıktı (1969). Aynı yıl İsmet Özel ve arkadaşları “Halkın Dostları” dergisini yayımladılar. Yücel Çakmaklı “Birleşen Yollar” filmini çekti (1970). Kemal Tahir “Devlet Ana” romanı ile TDK ödülünü aldı (1968).
Bu hareketli ortam bir daha vücut bulmadı.
Siyasî ve fikrî çırpınmanın berisinde, şehrin çeperine mevzilenmiş, oradan ne köylü ve şehirli olan kalabalıkların ruh halini, düzene itirazını haykıran arabeskçiler (Orhan Gencebay-Müslüm Gürses-Ferdi Tayfur ve başkaları) İMÇ’de hatırı sayılır bir rüzgâr estirdiler.
Bu hengame arasında Niğdeli Âşık Ali Ercan (Doğ: 1931) şöhreti yakaladı. Kendisi küçük yaşta ana ve babasını kaybetmiş, ilkokuldan sonra çobanlık yapmış, o günlerden itibaren saz çalıp şiir söylemeye başlamış, on sekiz yaşında TRT İstanbul Radyosu’nda bir süre çalışmıştır. Anadolu’yu dolaşarak kendini tanıtmış, “Karakaş gözlerin elmas” (1962), “Adana’ya bir kız geçti gördün mü?” (1964), “Adaletin bu mu dünya” (1971) gibi besteleri çeşitli sanatçılar tarafından okunmuştur. Çok sayıda bestesi ve kaseti olan Ercan son yıllarda İslâmî muhtevalı eserlere imza atmış, aynı anlayışta çekilen o filimde başrol oynamıştır.
Yukarıya aldığımız şiir (beste) ne anlatıyor?
Çok âşikâr, toplumsal düzende müthiş bir zulüm olduğunu, altta kalanın ezildiğini söyleyip “adalet” istiyor.
Kimden istiyor?
Dünya’dan. Dünya burada mecazdır. Kastedilen güç dünya sistemidir, yani kapitalizm.
Kapitalizmin ağababaları yerli işbirlikçiler ile tüm dünyayı sömürmektedir.
Sistemin dünkü zulmü bugün de artarak devam etmektedir. Bir önceki yazımızla naklettiğimiz raporlar bunu doğruluyor.
Biz bu zulme seyirci mi kalacağız?
Elbette ki hayır.
Peki, ne yapmak lazım?
Bu soruyu kendimize soruyorsak bir mesuliyet hissimiz var demektir. Bu mesuliyet bizi zihnî, ilmî, fikrî bir karşı çıkışa götürecektir.
Raporların neşrine devam ediyor, dünyanın hâl-i pür-melâlini anlatmak istiyoruz.
MODERN KÖLELİK
(Oxfam Raporu – Ocak 2022) Özet
Uluslararası Çalışma Örgütü, Walk Free ve Uluslararası Göç Örgütü’nün “Küresel Çağdaş Kölelik Tahminleri”ne göre, 2021 yılında 50 milyon kişi çağdaş köle durumunda. Bu insanların 28 milyonu zorla çalıştırılıyor, 22 milyon ise zorla evlendirilmiş. Çağdaş kölelik durumunda olan insan sayısı son 10 yılda önemli ölçüde arttı, 2021 yılında 10 milyon kişi daha çağdaş köleliğe düştü. Kadınlar ve çocuklar orantısız biçimde kırılgan olmaya devam ediyor. Zorla çalıştırılan her 8 insanın 1’i çocuk (toplam 3,3 milyon). Bu çocukların yarıdan fazlası ticari cinsel sömürüde kullanılıyor.
BM’ye göre uyuşturucu ticaretinden sonra dünyadaki en büyük ikinci yasa dışı geliri, insan ticareti üzerinden sağlanıyor. İnsanların çaresizliğinden yararlanan insan tacirleri, mağdurları daha çok zengin ülkelerde çalışmak üzere sömürüyor. “Modern köle” olarak tanımlanan mağdurlar zorla çalıştırma, fuhuş, cinsel istismar ve organ mafyası tarafından kullanılıyor.
Küresel insan kaçakçılığı bilançosu 150 milyar dolar. Dünya genelinde 40,3 milyon kişi insan ticareti mağduru. Her 4 kurbandan biri çocuk. Mağdurların 25 milyonu çalıştırılıyor, 15 milyonu evlendiriliyor, 5 milyonu ise cinsel sömürü kurbanı oluyor. Mağdurların yüzde 71’ini kadın ve kız çocukları oluşturuyor.
BM RAPORU KÜRESEL AÇLIK RAKAMLARI
Dünyanın, 2030 yılına kadar açlığı, gıda güvensizliğini ve yetersiz beslenmeyi tüm biçimleriyle sona erdirme hedefinden giderek uzaklaştığını gösteren Birleşmiş Milletler raporuna göre, 2021’de 828 milyon kadar insan açlıktan etkilendi – bu sayı bir önceki yıla göre 46 milyon kişi ve 2019 yılından da 150 milyon kişi daha fazla.
2015’ten bu yana nispeten aynı kalmasına rağmen, açlıktan etkilenen insanların oranı 2020’de bir sıçrama yaptı ve 2021’de de artmaya devam ederek dünya nüfusunun yüzde 9,8’ine yükseldi. Dünyada yaklaşık 2,3 milyar insan (yüzde 29,3) 2021’de orta veya ciddi gıda güvensizliği yaşadı. Yaklaşık 924 milyon insan (küresel nüfusun yüzde 11,7’si), iki yılda 207 milyon artışla ciddi seviyelerde gıda güvensizliği ile karşı karşıya kaldı.
HÜKÜMETLERARASI İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ PANELİ’NİN (IPCC) “İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN FİZİKSEL BİLİM TEMELİ RAPORU” AÇIKLANDI
800’den fazla bilim insanının katkıda bulunduğu, Türkiye de dâhil olmak üzere IPCC’ye üye bütün ülkelerin üzerinden anlaştığı rapor net bir gerçekliğin altını çiziyor: Küresel iklimdeki ısınma olağandışı! Atmosfer ve okyanuslar ısındı, kar ve buz miktarları azaldı, ortalama deniz düzeyi yükseldi ve sera gazlarının atmosferdeki birikimleri arttı. Hem gezegenimiz hem de bizler büyük risk altındayız!
Rapora göre, “1951-2010 döneminde küresel sıcaklıklardaki artış, kesin olarak (%95 - %100 ihtimalle) insan etkinliklerinden kaynaklandı.” 1901-2011 yılları arasında küresel sıcaklıklarda yaklaşık 0.99°C artık görüldüğünü ortaya koyan raporda, ortalama yüzey sıcaklıklarının sanayi devrimi öncesine göre 2°C yüksek olduğu son buzul arası dönemde, deniz seviyelerinin bugünkünden en az 5 ve en fazla 10 metre daha yüksek olduğu belirtiliyor.
Küresel yüzey sıcaklığı değişikliği, 21. yüzyılın sonuna kadar, biri dışında tüm yeni IPCC senaryolarına dayanarak olasılıkla sanayi öncesi döneme göre 1.5°C’yi ve iki yeni senaryoya göreyse 2°C’yi aşacaktır.
Devrim için şiir
04:0027/09/2023, Çarşamba
G: 27/09/2023, Çarşamba
10
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ben kalbin sesi ile toprağa dönelim derken bir pastoral fantazyadan bahsetmiyorum.
Sanayi ve teknolojinin, bunların sahibi sermaye ile kapitalizmin tüm dünyaya kabul ettirdiği, tüketime dayalı “hayat tarzı”nı reddetmeyi teklif ediyorum.
Toprağa dönüş, tabiata dönüş demek olup; suyu-toprağı-havayı aziz bilip koruyarak, yeni bir hayata, sade hayata merhaba demektir. Kanaat ekonomisini kabul edip kendine mahsus bir “hayat tarzı”na ulaşmak demektir.
Bunun için yıllardır hor görülen tarıma iade-i itibar gerekiyor. Bu nasıl olacak?
Akademya ile ulemamız, hükumet ve bürokrasimiz, sermaye ile iş çevrelerimiz bir “zihniyet devrimi”ni geçirmeli; yeni hayata, sade hayata yönelmelidir. Bu yöneliş tüm dünyaya örnek olabilir. Devrimin meşalesi bir grup “genç çiftçi” tarafından yakılacak.
Nasıl?
Şöyle: Ülkemiz tarımına bir Selçuk Bayraktar lazım.
Toprağa dönüş hareketini ilmen, fikren oluşturup, bizatihi toprağı işleyip üretim yaparak bir “hayat tarzı”na dönüştürünceye kadar.
Öyle ki Anadolu’nun dört bir köşesinde milyonlarca gencin katılacağı “Tohum ve Toprak Şenlikleri” düzenleninceye kadar. Tarıma bir Selçuk Bayraktar lazım. Genç çiftçilerin sembolü olarak onlara sakın vazgeçme, asla pes etme diyecek bir önder.
Devrimin daima bir şiire ihtiyacı vardır.
*
“Kapitalizm öncesi ekonomik sistemlere muhtelif adlar verilegeldi: Geleneksel ekonomi, tarım ekonomisi, feodal ekonomi, vs. En uygun adlandırma ‘Kanaat Ekonomisi’ olmalıdır. Çünkü pek az istisna ile bu sistemler, tüketimi üretime uydurma sistemleriydi. Sınırlı sayıda araç gereç ve hayvan gücüyle, ancak insanların karınlarını doyuracak ve üst başlarını örtecek bir üretim yapılabiliyordu. İpekli kumaşlar, porselen eşya gibi beynelmilel ticarete konu olan mallar, bir tarım okyanusunda incecik bir su sızıntısı gibiydi. On sekizinci yüzyıl Aydınlanma Avrupa’sında bile, esas olan ziraattı. Modern çağın ilk önemli iktisatçıları olan Fizyokratlar, zanaat üretimini ‘aylak bir sınıfa eşya imal etmek’ telakki ediyor ve ülkenin zenginlik kaynağı olarak görmüyorlardı!”
Yukarıdaki satırların yazarı kardeşim Mustafa Özel, “Kanaat Ekonomisi”ni kapitalizm öncesi ekonomik sistemlere verilen adlardan biri olarak ifade ediyor, ancak, ben o kanaatte değilim.
“Kanaat Ekonomisi” kendimiz için olduğu kadar dünyaya teklif edeceğimiz “Ahlâk Nizamı”nın cüzlerinden biridir. (Nasıl bir şeydir acaba? Bunu ben değil ulemamız ile akademyamız yazacak)
Devleti oluşturacak öteki cüzler “Siyaset” ve “Hukuk”tur ki, bunlar dahi “ahlâk”a istinad ederler.
Burada “kanaat”i iktisadi olmaktan ziyade “ahlâkî” bir kavram olarak anladığım âşikârdır.
Önceki yazılarımızda sıklıkla bahsettiğimiz rahmetli Mehmet Genç hocanın “Osmanlı Ekonomisinde Devlet ve Ekonomi” (Ötüken Yay. 2000) adlı eserinde Osmanlı nizamı için şu değerlendirme yapılıyor:
“Osmanlı sisteminde, Batı’nın aksine iktisadî gücün siyasal güce dönüşmesi olgusu pek yoktur. Siyasal güçle ekonomik güç arasında karşılıklı etkileşim Batı’da vardır; Osmanlı sisteminde bu, hemen tamamen tek yönlüdür. Hâkim olan siyasettir.”
Aristokrasinin yeşermediği Osmanlı’da mezitokratik (liyakat sahibi) bir elit kadro sürekli işbaşındadır. Sermaye temerküzünün haddi aşması mümkün değildir.
Ülkemiz fikir-siyaset tarihinde “ideal nizam”ın kuruluşu için sürekli düşünülen ahlâken yetişmiş bir genç kadrodan bahis vardır.
Bu gençler ne zaman, nerede, nasıl yetişecek? Mehmet Âkif onları Avrupa’ya gönderiyordu. Bugün için ülkemizde bulunan 200’den fazla üniversite kifayet eder mi?
Kardeşim Mustafa Özel kapitalizmin ulaştığı son noktayı aşağıdaki satırlarda tasvir ediyor. Bakın bakalım biz bu fotoğrafın neresindeyiz?
“Kapital sahipleri her toplumda vardı, fakat bunlar geleneksel ekonomide ‘müşteriler için mal’ üretiyorlardı. Modern kapitalist ekonomide ise kapital sahipleri artık “mallar için müşteri” üretmektedirler. Geleneksel üreticilerin zihninde umumiyetle ‘sermayesini biriktirip sınırsızca büyütmek’ fikri yoktu; makul bir kazanç ile maişetlerini temin derdindeydiler. İktisadî ve siyasî elitler için esas mesele, kalabalıkların karnını doyurmaktı. Kapitalizmdeyse esas olan, sermayenin karnını doyurmak için, zihnen ve ahlâken manipüle edilen kalabalıkların gözünü doyurmaktır. Ne sermayenin karnı doyar, ne de halkın gözü!
Yirmi birinci yüzyıla finans kapitalizmi ile girdik. Bunun sanayi kapitalizminden farkı şurada: Önceki dönemde şirketler son kertede hem mal hem de müşteri üretmekte iken; bu dönemde şirketlerin bizzat kendileri birer ‘finansal ürün’e dönüşmekte ve bu şirket-ürünlerin istikbaline yatırım yapılmaktadır. Bu süreçte hangi matematiksel formüller kullanılırsa kullanılsın, yatırımın esasta kuramdan bir farkı olmamaktadır. Dünya ekonomisi devasa bir gazinoya dönüşmüş bulunmaktadır. Bu gazinoda en etkili oyuncular, en iyi hikâye anlatanlardır! Google’dan (2022 piyasa değeri 1.6 trilyon $) Amazon’a (1.5 tr $), Apple’dan (2.6 tr $) Microsoft’a (2.1 tr $) kadar, zirvede yer alan bütün büyük şirketler, değerlerini esas olarak hikâyelerine borçludurlar. Çünkü, bu şirketlerin hisselerini 7/24 alıp satan yüz milyonlarca müşteri, onların bugünlerini değil, geleceklerini alıp satıyor; yani vaatlerini, sözlerini; yani hayallerini. Paribu’nun son günlerde İstanbul duvarlarını süsleyen reklamının diliyle söylersek, bu şirketlerin Arkasında Yarın Var.”
Yoldan çıkın!
04:004/10/2023, Çarşamba
G: 4/10/2023, Çarşamba
12
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kapitalizm kendi hâkimiyetinin devamı için, düştüğü krizlerden kurtulmak için bizlere (yani dünyadaki tüm insanlara, bazı küçük topluluklar hariç) bir dünya görüşü bir “hayat tarzı” benimsetmiştir. Esasında bal gibi hegemonya olan bu yaygınlığı biz zavallı insanoğlu gönül rızası ile, olmadı metazori kabul ettik. Çünkü o (hayat tarzı) bilimsel (buna itiraz eden çarpılır, bir nevi dinî terimdir), güzel, doğru, faydalı, zevkli vb. gibi sayabildiğiniz bütün sıfatları taşımaktadır. Onun çizdiği yol dünya hayatının en makbul, en güzel, en doğru yoludur. Buna itikadımız tam olmalıdır. (Ben de bu yazılarda insanlara “Yoldan çıkın” teklifini getiriyor bir isyan bayrağı açılmasını öneriyorum).
Bu “hayat tarzı”nın sayfalara sığmayacak özelliklerini saymaya güç yetmez. Yine de bir miktar dış dünyadan, bir miktar da iç dünyadan bahsedelim.
Öncelikle “bu dünya”ya kabul edilmeniz için ceket-pantolon-frenk gömleği ve kıravattan oluşan “takım elbise”nizin altına uygun bir ayakkabı giymelisiniz. “Şapka” zaman ve zemine, mevsimine, modasına göre manzarayı tamamlayan bir aksesuardır ki bir dönem bizim gibi gayr-ı medenî olanların medenî sayılması için kanun kuvveti ile giyilmesi mecburi sayılmıştır.
En iyisi bu “takım elbise”yi burada bırakıp “elbise dolabı”ndan çıkmak. Yoksa ne kadar erkek ve kadın, yaşlı ve genç, çocuk ve bebek, zevk ve meslek varsa bunların zaman ve zemine göre giysilerini ifadeye güç yetmez. Tüm tekstil ve moda dünyasını dile getirmemiz icap eder. Yaz, kış, mevsimlik, dağ, deniz, gece-gündüz, her tür merasim vb. için giysiler tasarlayan, pazarlayan, milyonların çalıştığı bir sektör bu. Dolayısıyla elbise dolabından çıkıyorum dedim ve çıktım.
Şimdi dış dünyaya kaba hatları ile sadece “göz atıyorum”. Umumî olarak apartıman veya rezidans dairelerimiz, sitelerimiz, hususi olarak villalarımız, tatil köylerimiz (Bak yine içinden çıkılmaz konut çeşitlerine takılacağız, geçelim) vardır. Yollarımız “otomobiller” için yapılmıştır. Yayalar, bisikletliler ve buna benzer nev-icat âletlerin kullanımına ayrılan yollar kısıtlıdır. Çünkü aslolan otomobildir (Ki onun dünyasını anlatmaya güç yetmez) “çokluk dünyası”ndan, bu niceliğin egemenliğinden tek-tük unsurlar sayarak çıkayım bari.
Bizim geçerli paramız (yani dolarımız), bankamız, gökdelenlerimiz bizim bilimsel bilgiden başkasını kabul etmeyen ana okullarımız, kolejlerimiz, liselerimiz, üniversitelerimiz, eğlenerek öğrenmek isteyen çocuklar ve büyükler için her tür oyun salonlarımız, tiyatrolarımız, sinemamız, AVM’lerimiz, televizyon kanallarımız, internetimiz, bilgisayarımız, fert başına düşen millî gelirimiz, evrensel hukukumuz, insan haklarımız dört başı mamur spor endüstrimiz; modamız, kozmetik dünyamız, iç ve dış bakanlıklarımız, terapistimiz, kuaförümüz, masaj salonlarımız, sürekli artan ithalat ve ihracatımız, yazılımlar ile zenginleşen üretim ve tüketimimiz, reklam ve pazarlamamız, iletişim-bilişim-gelişim ağlarımız, olağanüstü gösterilerimiz, parlamentomuz, uyuşturucu baronlarımız, şiddet ve şehvetimiz, pornografi ve depresyonumuz, koçlarımız, robotlarımız, yaz aşklarımız, sanatımız ve acayip yalnızlığımız………. sayılar, grafik eğrileri, istatistikler, laboratuvarlar …… galiba boğulacaksınız, vazgeçtim, burada kesiyorum. Sizi bir kez daha işkence odasına alınca bir evin sadece “mutfak” bölümündeki eşya kalabalığına sokarım feleğiniz şaşar.
Bu hayat inanın bir “karabasan”dır.
Ve bu kâbustan kurtulmanın merak buyurmayın klinikleri, doktorları, terapi seansları, hiçbir şey olmamış gibi yola devamınızı sağlayacak devasa bir ilaç endüstirisi bulunmaktadır. Emrinizdeyim. (Ve ben size durmaksızın “Yoldan çıkın, uykudan uyanın” diyorum. Siz beni bir meczup sanıyor, acıyarak bakıyor ve yola devam ediyorsunuz.)
Hadi yoldan çıktık diyelim.
Nereye gideceğiz?
Harama batmamış bir belde mi var?
Umutsuzluk bize yakışmaz. Eğer yoksa böyle bir belde, bize düşen onu “inşa” etmektir.
Yeter ki “Uzun yola çıkmaya” niyet edin. “Niyet” mühim. İrade-i cüz’iyenin ta kendisi. Bu sebeple “Ameller niyetlere göredir” buyrulmuş. Bu niyetin kuvveden fiile çıkması Cenab-ı Hakk’a kalmıştır. Bize düşen Besmele’yi çekip ilk adımı atmak.
Kesretten vahdete
Kur’ân-ı Kerim’de bu “çokluk” (nicelik) hususunda aydınlatıcı âyetler vardır. Bunların başında “Tekâsür Sûresi”nin ilk iki âyeti geliyor. Meâlini veriyorum: “Çoklukla övünmek sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı”.
Müfessirler bu âyetleri açıklarken kabileler arasındaki “nüfusun fazlalığı ile övünme” örneklerini zikrediyorlar. Abd-i Menaf oğulları ile Sehm oğulları arasındaki tartışma-yarışma onların kabristana giderek ölüleri saymaya kadar uzamıştır.
Meselenin aslı mal ve evlat çokluğu ile övünmektir ki; bu bir güç gösterisi, zenginlik alâmetidir. Şurasını bilelim; insanoğlu her devirde o zamanın geçer akçesi neyse onun elde olan “çokluğu” ile övünmüştür. Bu kendine güven duygusu “öteki”ni tehdide kadar varabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in Kasas Sûresi’nde “Kârun” adlı zengin ve güçlü bir kişiden bahsedilir. Hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü birkaç kişi taşıyabilirmiş. Hz. Musa ve Hârun’un şahsında Allah’ın emirlerine karşı geldiği için “yere batırılarak” cezalandırılmıştır. Kıssa günümüzün zengin devlet, şirket ve kişilerini hatırlatmaktadır.
Elmalılı M. Hamdi Yazır tefsirinde bu yarışma ve övünmenin bir “gurur” hali olduğunu belirtiyor.
“Tekâsür”den murat, âhırette işe yaramayacak olan uğraşların (üretim faaliyetlerinin) çokluğudur ki; bunlar insanı asıl yapması lazım gelen vazifelerden alıkoyar. İnsana düşen görev hayatın barış ve emniyet içinde devamını sağlamak yanında; marifet (bilgi), zikir, şükür, sabır, merhamet, adalet, tefekkür ve ibadettir. Bir yarışma yapılacaksa bu “hayırda yarışmak” olmalıdır. (Bakara 2/18, Mâide 5/48). Ben “tekâsür”ü günümüze ışık tutacak bir yoruma kavuşturmak istiyorum.
Hâkim paradigmayı defalarca dile getirdik. Nedir o? “İlerleme-gelişme-kalkınma-büyüme-zenginleşme-refah ve konfor”. Niceliğin egemenliği budur. Malın, nüfusun, silahın, paranın her tür maddî gücün “çokluğu”. Devletler, şirketler, fertler bu güce yaslanarak emperyalist emeller peşinde koşuyor. Bu Allahsız düzen gezegenimiz ve insanlık üzerinde her tür soygun-sömürü-şiddet içeren despotik bir hegemonya kurmuştur.
Irak’ta kimyasal silahların olduğunu ileri sürerek bir milyon insanı öldürenlerden kim hesap sorabilir? “Evrensel hukuk” ve “insan hakları” bu tablonun neresinde?
Bizi bu karanlık yoldan çıkarıp, kesretten vahdete ulaştıracak bir ışık arıyoruz.
“Güç” sarhoşları
04:0011/10/2023, Çarşamba
G: 11/10/2023, Çarşamba
14
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kur’an-ı Kerim’de “Tekâsür Sûresi”nden sonra gelen sûre “Asr Sûresi”dir. Üç âyetten oluşur. Meâli şöyle:
1. Asra yemin olsun ki,
2. İnsan mutlaka ziyandadır.
3. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.
“Asr” kelimesinin pek çok mânası var. Ancak genellikle “zaman” anlamı kullanılıyor. “Zaman”ın anlaşılması ve kavranması hayli zor iştir. M. Hamdi Yazır’ın tefsirinde bu konuda geniş bilgi verilmektedir. Ben zamanı tarif eden şu şairane cümleyi veriyorum: “Varlığa benzer bir varlık, yokluğa benzer bir yokluk”. Son bir izah daha var ki, bunu günümüze uygun gördüğüm için tercih ediyorum. O da Hz. Peygamber ile başlayıp kıyamet ile sona erecek olan zaman dilimi, yani “âhır zaman”.
Peygamberimiz “son peygamber” olduğu için aynı zamanda “âhır zaman peygamberi”dir.
M. Hamdi Yazır’ın “çağ” anlayışı şöyle:
Kur’an’da insanlık tarihi açısından zamanın üç kısma ayrıldığı görülür. (Yani İlk Çağ, Orta Çağ; veya Taş Devri, Yontma Taş Devri vb. gibi değil) Birincisi Hz. Musa’ya Tevrat’ın inmesinden önce geçen zaman. İkincisi Tevrat’tan Hz. Peygamber’e gelinceye kadar geçen zaman. Üçüncüsü Hz. Peygamber’in ortaya çıkması ile başlayıp, kıyamete kadar sürecek olan “âhır zaman”.
Buradan “Tekâsür”e dönebiliriz. Bir önceki yazımızda dile getirilen “çokluk” meselesine. Âhır zaman dünya-insanlık tarihinde “çokluk”un rekor seviyede görüldüğü bir devir. Hz. Peygamber bu çoğalmanın kendi döneminden bu güne doğru artarak devam eden bazı unsurlarını “kıyamet alâmeti” olarak zikretmiştir. Msl: Sarhoşluk veren içkilerin çoğalması, zinanın çoğalması, zenginlerin yaptıkları şatafatlı binaların çoğalması (Halk arasında “zina ile binanın” çoğalması darbımesel olarak tekrar edilir), fitnenin ve insan öldürmenin artışı (öldürücü modern bomba ve silahlarla yapılan savaşları düşünün), servetin çoğalması. Hadisler dışında bazı “fiten” ve “melâhim” kitaplarında bu kıyamet alametlerinin sayısının fazla olduğu görülür.
Biz bu “çoklukla övünme ve gurur”un yerine minimal (sade) bir hayatı, eşyanın esaretinden kurtulmayı; niceliğin egemenliğine karşı niteliğin tercih edilmesini koyuyoruz.
“Asr sûresi”nde “ziyanda olan insan” diye tarif edilen kalabalık “âhır zaman”da Çağdaş Küresel Medeniyet’e mensup, kapitalist hayat tarzının mensuplarıdır.
Sanayi Devrimi ile başlayan fabrikasyon üretim, her tür eşyanın akıl almaz biçimde çeşitlenerek insanoğlunu kuşatmasıyla neticelendi. Çağdaş insan bir bakıma “eşyanın esiri”dir. “İhtiyaç”lar sun’î olarak “çoğaltılmış”tır. Yatağından uykulu kalkan her fert önce akıllı telefonuna bakarak rakamların büyüsüne tabi olur. Çağdaş insan kargadan başka kuş, “büyüme rakamları”ndan başka rakam tanımaz. Oysa Mehmet Âkif Ersoy bakınız “Asr Sûresi” için neler yazmış.
Hâlık’ın nâmütenâhi adı var en başta Hak
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak
Hani ashâb-ı kiram ayrılalım derken birbirine
Mutlaka “Sûre-i Vel’asr”ı okurmuş bu neden
Çünkü o meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh
Başta iman-ı hakiki geliyor sonra salâh
Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık
“Güç” sarhoşları
“Asr Sûresi”nden sonra gelen “Hümeze Sûresi” durumu iyice aydınlatmaktadır. İlk üç âyet şöyle: “Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayanların, insanları arkadan çekiştirip alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline. Onlar bu malların kendilerini ebedî yaşatacağını mı sanıyor?”
Yukarıda bu gibi kimseleri-devletleri-şirketleri saymıştık. Bunlar ellerindeki her türlü “güç” ile diğerleri üzerinde bir hegemonya kurar. İnsanı ve tabiatı sömürerek beslenir, şişer. O kadar şişer ki kendini rakipsiz, süper güç, dünyanın hâkimi ilan eder. Onların sistemine hayran olanlar onları bir nevi köle tavrı ile alkışlar ve yüceltir. Hâsılı tüm dünya onları taklide başlar. İşte acıklı manzara budur. Onlar kibirden burunları havada ötekileri sürekli aşağılar, kategorize eder. (Az gelişmiş, ilkel, gelişmekte olan vb. gibi).
Bununla da yetinmez her hallerini alay konusu yaparak küçümser, onları insan yerine koymaz.
Daha ileri gidenler de olmaktadır. M. Hamdi Yazır’ın kelimelere verdiği anlam ile güçsüzleri “cımbızlar, çimdikler, dürter, ısırır, çarpar, kırar, incitir”. İslâmofobi’nin tarifi gibidir bu. Onlara hayat hakkı tanımaz.
Sürekli tekrar ettiğimiz “tek yolcu paradigma”; yani ilerlemeci-kalkınmacı-gelişmeci-zenginlik düşkünü-refah ve konfor peşinde koşarak “güç” devşirenler âyetin hükmünce bu zenginliğin kendilerini ebedî yaşatacağını sanır. Oysa biz biliriz ki “Zulm ile âbad olanın âhırı berbat olur”.
Onların dolarları, silahları (nükleer), bilim kiliseleri (Silikon Vadisi), laboratuvarları, üniversiteleri, bankaları, borsaları, her türden yaptırım araçları falan vardır. Ama.
Bir “dehşet dengesi”nin korkusu ile yaşarlar. Çünkü kıyamet senaryosu bir düğmeye basmak ile başlayabilir.
Başka göstergeler ile bu hayat tarzı kendi mezarını kazmaktadır. “İklim krizi”, “Gıda krizi”. Buna az zaman sonra “Su krizi” de eklenecek. Zaten hava kirliliği “S.O.S.” veriyor. Bütün bunları aşmış olsalar dahi, bu kirli servet, bu zalim saltanat devam eder mi sanıyorsunuz?
Kaba güç ne Vietnam’da, ne de Afganistan’da söktü. Ancak kaba güç, kibir ve gurur böylesi yenilgilerden ders almaz; yolundan şaşmaz. Tarihen sabittir ki Cenab-ı Hak her devirde doğru yoldan çıkanlara peygamberler göndermiş; ancak bu “güç sarhoşları” kendilerini uyaranlara yapmadıkları zulüm kalmamıştır. Peki, topladıkları mal-mülk onları kurtarabilir mi? Hayır! Hepsi helak oldular. Hz. Nuh kavmini uyardı, onları “gemi”ye çağırdı. Onlar ne dedi: “Biz dağlara çıkar kurtuluruz”. Ancak cümlesi tufanda boğulup gitti. Gemiye binenler hariç. Bu sebeple Cenab-ı Hak vaki olan felaket sırasında (veya âhırette) salih amel işleyenleri kurtaracağını vadediyor.
Diyelim ki “güç” sahipleri emperyalist emelleri için güçsüzleri ezmeye, yok etmeye devam ettiler. Onların üzerine bombalar yağdırıp, ülkelerini işgal etmeye giriştiler. (Bu daima olmaktadır. İnsanlığın uzun tarihinde yükselen ve batan uygarlıkları düşünün).
İşte yüce kitabımız bu durumu açıklığa kavuşturmak için “Hümeze Sûresi”nden sonra “Fil Sûresi”ni dile getiriyor. Mağrurların âkıbetini öğrenmek isteyenler bu sûrenin tefsirini okumalıdır.
Lunapark
04:0018/10/2023, Çarşamba
G: 18/10/2023, Çarşamba
23
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Lunapark’ta bir tek terlik. Kırmızı naylon, yan yatmış. Bir tarafı yanmış kıvrılmış. Bu terlik eşinden ayrılmış. Bir çocuk terliği. Sekiz on yaşlarında. Ben diyeyim kız çocuğu. Sarı püskül saçlı, iri yeşil gözlü. Gülünce gamzeleri görünüyor. Bir de beyaz dişleri.
Çocuk sevimli, bütün çocuklar gibi.
Peki ya Lunapark!
Bu nasıl Lunapark?
Kaydırak yanmış, kararmış. Salıncakların zinciri kopmuş. Çarpışan arabaların yarısı kaybolmuş. Kum havuzu feryat ile kumunu sağa sola savurmuş. Atlıkarınca dönmüyor. Atlar sakatlanmış. Sakat atları vururlar. Ağaçlar kavrulmuş.
Çiçekler, kelebekler alıp başını gitmiş.
Gökyüzünde bir grup balon. Sarı, yeşil, kırmızı. Yaşlı gözlerle Lunapark’ta çocuk arıyor. Bu Lunapark’tan vebanın nefesi geçmiş olmalı. Çocuklarını kaybeden park kederle kendine bakıyor. Ben artık yaşamam diyor.
Gökyüzünde uçaklar. Bulutları deliyor, mavi atlas semayı alev kanatları ile tutuşturuyor. Evler gözleri oyulmuş, kaburgaları kırılmış, birbirinin üstüne yığılmış birer mezar taşı. Bu harabe sokaklar artık ne ağıt ister ne de gözyaşı.
Sözün bittiği yer diyorlar hani.
Bitsin madem söz bu kadar düşmüş ise. Yine de biz hançeremizi yırtarak feryat edelim. İlencimiz varacağı yere varır diye bekleyelim.
Ulan alçaklar, hastaneleri vurmayın.
Çocukları öldürmeyin.
Allah belanızı versin...
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak (Dergâh Yay. 2019)
Bana ve savaşa dair
04:0025/10/2023, Çarşamba
G: 24/10/2023, Salı
16
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Size bakıyorum.
Size olanca dikkatimi toplayıp, yüzümdeki çocukluğu çizerek bakıyorum. Güneş gözlerimi alıyor. Saçlarımın sarısı ışıkta yıkana yıkana beyaza dönüşüyor. Gördüğünüz gibi bir çocuk sayılmam artık. Dudaklarım büzülmüş, yüzüm gergin. Bana savaştan söz edeceğinizi anlamış gibiyim. Aslında bu kadar tasalanmanız gerekmezdi.
Biz nice savaşlar gördük.
Şaşırdınız. Sizi anlıyorum. Benim bu konuda pek cahil olduğumu sanıyordunuz değil mi? Dudaklarınızın kıyıcığına bir tebessüm yerleşti. Şimdi herhalde sokak savaşlarından, mahalle savaşlarından, Saylonlulardan falan bahsedeceğimi düşünüyorsunuz. Belki de saçlarımı okşayıp Kadeş Savaşı’nı soracaksınız bana.
Hiç zahmet etmeyin. Alnınızı kırıştırıp benim anlayacağım kelime ve kavramları aramanız boşuna. Sıkmayın kendinizi. İsterseniz önce ben başlayayım. Size mesela Tralikopteni Savaşı’ndan bahsedeyim. Büyük bir meydan savaşıydı bu. Ah... Dudağınızın kenarındaki gülücük genişlemeye başladı. Bak sen şuna. Hem de meydan savaşı.
Ne sandınız ya. Lakin bu bildiğiniz meydanlardan değil. Yeryüzünde, yeraltında, gökyüzünde değil.
Sizi şaşırtmaya devam ediyorum değil mi? Anlayışlı anlayışlı baş sallıyorsunuz. Vay canına diyorsunuz içinizden. içinizden “peki nerde imiş bu savaşın geçtiği meydan” diye soruyorsunuz. Kala kala bir uzay kaldı, uzay savaşlarından bahsedecek diye umutlanıyorsunuz. Tralikopteni Savaşı’nı ve benzeri pek çok korkunç savaşı gördüm ben. Yaşadım. Arkadaşlarımdan bazıları bu savaşta öldü, birçoğu da yaralanıp sakat kaldı.
İşte yine silahlarımı kuşandım.
Tahta tüfeğimi boynuma astım.
Gidiyorum.
Kardeşlerim, oracıkta, kenarda duruyorlar. Yere çömelmiş oturuyorlar. Yüzlerinde gölgenin gizleyemediği hüznü görüyorsunuz değil mi? Onlar olup biteni bütün açıklığıyla biliyorlar ve vakur, mütevekkil beni uğurluyorlar.
Size esas duruşumu gösteriyorum.
Ellerim pantolon çizgilerinde, ayaklarım topukta bitişik. İsterseniz bir de selam çakayım.
Tüfeğimin ipi sıkıyor. Daha şimdiden omuz başlarında, incecik kaburgalarımın üzerinde pembe çizgiler oluştu. Bu çizgiler bir süre sonra morarmaya başlayacak.
Ellerim, dudaklarım ve yanaklarım moraracak. Annemin Çarşamba pazarından aldığı o eski-püskü kazak barut lekeleri, şarapnel parçalarıyla delik deşik olacak.
Bütün bunları göze aldım gidiyorum.
Ben gidiyorum ama sizin bilgiç gülümsemeniz devam ediyor.
Siz bana, gidişime ve savaşa dair ne çok şey biliyorsunuz amca.
Siz her şeyi biliyorsunuz.
Bildiklerinizi kitaplara yazıyor, mekteplerde okutuyorsunuz.
Radyolar, televizyonlar, konferanslar, partiler, bankalar, ikili anlaşmalar, uçaklar, füzeler, kimyasal silahlar, bilgi teorileri, felsefeler.
Ben gideyim artık.
Siz savaşla ilgili ve bana dair skeçler yazın, teoriler üretin.
Senaryoları ihmal etmeyin. İyi bir rol verin bana.
Nasıl öleceğimi ayrıntılarıyla açıklayın.
Mustafa Kutlu, Arka Kapak Yazıları,
Dergâh Yayınları, 1995.
Ses
04:001/11/2023, Çarşamba
G: 1/11/2023, Çarşamba
22
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir deniz ne kadar derin olabilir?
Bir çocuk ne kadar yürüyebilir?
Ufuk bu kadar karanlık,
Umut bu kadar uzakta
Olabilir mi?
Cepheden bozgun haberleri geliyor; anlaşılan bizimkiler yeniliyor.
Bir kara duman her yanı sardı.
Ha geldiler, ha gelecekler.
Gelsinler ki bu zalim bekleyiş bitsin.
Çatlasın mermer ve kulağın zarı. Matkap duvarı delsin.
İnsan bir haberin önünden, bir devin nefesinden nereye kaçabilir?
Geldiler ve saat durdu.
Duran bir saatin, kuruyan bir ağacın, çekip giden bir suyun karşısında ne söylenebilir?
Bunlar olacak. İşkence, kıyım, her tür alçaklık...
Kemikten sıyrılan etin, patlayan gözün ve yüzülen derinin acısı.
Bunlar olacak bekleyelim.
Bekleyelim ki gün ışısın.
Aptallar gereğinden fazla güç kullandılar. Bilmediler ki insanoğlu acıya da direnir. Bir noktadan sonra artık duymaz olur.
Ve onu korkutacak, ürkütecek bir şey kalmamıştır.
Vücutta ne kol, ne bacak, ne et, ne tırnak. Böbrek ve dalak.
Sade bir yürek kalmıştır.
Toplu atınca yürekler, gümbürtüsü arş-ı âlâyı tuttu.
Sen say İsrafil’in Sûr’u öttü. Zalimler helâk oldu.
Rahmet indi. Saat çalışmaya başladı, su geri geldi, ağaç yeşerdi.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak (Dergâh Yay., 2019)
Biz çocuk muyuz?
04:008/11/2023, Çarşamba
G: 8/11/2023, Çarşamba
16
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bize halkalı şeker getirmeyin. Zaten piyasada bulunmuyor. Bize misket, bize topaç, bize uçurtma getirmeyin.
Biz çocuk muyuz?
Ya nesiniz?
Bayağı yetişkin adam. Acılar insanı olgunlaştırıyor. Babamı gözümün önünde vurdular, annemin ırzına geçtiler. Ben o sırada anamın yağmalanmış çeyiz sandığındayım. Anahtar deliğinden gördüm her şeyi. Anamın feryatları hâlâ kulağımda.
Bu feryatları sürekli duyan kişi çocuk kalabilir mi?
Top sesi, tüfek sesi, bomba sesi. Bu sesler besledi bizi.
Artık bizde ne korku var, ne acı.
Sade düşman kokusu. Pis bir koku.
Nasıl desem domuz gibi.
Benim silahım var.
Geçende bir düşman vurdum.
Düşman bir ağaca dayanmış, ayaklarını uzatmış, miğferini çıkarmıştı. Tütün sarıyordu.
Keyifle tütün sarıyordu.
Sardı bitirdi, ağzına koydu. Çakmağıyla yaktı. Dumanını keyifle savurdu.
Ulan sana o keyfi yaşatır mıyım ben?
Tetiğe dokundum.
Önce ağzındaki sigara düştü. Şaşırdı.
Elini göğsüne soktu çıkardı.
Kan.
Parmaklarından kan damlıyor.
Dayanamadı, yüzüstü kapaklandı. Kan gölünün içinde kaldı.
Bize halkalı şeker, misket, uçurtma getirmeyin. Biz çocuk muyuz ulan.
Bizi, düşman olmayan, kan gölü bulunmayan bir yere götürün.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak (Dergâh Yayınları, 2019).
Sormaya geldik
04:0015/11/2023, Çarşamba
G: 15/11/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Gidiyorlar, ağıt yakalım arkalarından. Çünkü gitmek var, dönmek yok.
Bağırlarına basmışlar çocuklarını ve dişlerini sıkarak. Yağmura, kara, dipçiklere ve saat kulelerine aldırmayarak. Tel örgüleri yarıp duvara tırmanarak. Bozbulanık, coşkun bir nehrin kederli köpüğü gibi. Aniden havalanan sığırcık sürüsü gibi. O kadar kalabalık ve kocamanlar ki kimse görmüyor onları. Bakıyorlar ama görmüyorlar. Ne televizyonlar ne uydular ne çocuk mamaları ne don ne gömlek.
Onlar o çocuğun peşindeler, hani güzel fotoğraf. Denizin kustuğu cesetler ve defileler. Akıl yetirmeyin buna. Aklınıza tüküreyim nerde aklınız? Aklınız yok. Zaten siz de yoksunuz, ama paranız varmış.
Görmeye geldik.
O çocuğu oraya gömmeye geldik.
Diyeceğimizi dedik, bizi uğraştırmayın. Korku dağları bekliyor galiba, korkudan kurtulmak için, savaş kartalları sürekli o korkuyu bombalıyor. Ya gelirlerse diye gördüğünüz karabasanlar. Ve rüyalarınızı delik deşik eden tornavidalar. Onlar, o sırtında kırbaç şaklattığınız köleler, o kan, o asırlarca içtiğiniz kan. Boğulacağız, durdurun şu koşuyu. Durdurun yoksa dengemiz bozulacak, bir karadelik bizi yutacak.
Boşuna, zulmün âbad olduğu nerde görülmüş? O koşu sonsuzluğa yönelmiş, bir gün yakanıza yapışacak.
Fırtınayı kucaklayacak.
Uzaklardan, dağlardan, vadilerden gelen sesi dinleyin.
Dinleyin yankısı her yanı tutmuş.
Yaklaşıyor fukaranın ve onurun marşı.
Bombalara karşı durmaya geldik
Zincirleri hepten kırmaya geldik
O yüzsüz yüzünüzü görmeye geldik
Asırların hesabını sormaya geldik
Sormaya geldik.
Mustafa Kutlu,
Fırtınayı Kucaklamak,
Dergâh Yayınları, 2019.
Sormaya geldik
04:0015/11/2023, Çarşamba
G: 15/11/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Gidiyorlar, ağıt yakalım arkalarından. Çünkü gitmek var, dönmek yok.
Bağırlarına basmışlar çocuklarını ve dişlerini sıkarak. Yağmura, kara, dipçiklere ve saat kulelerine aldırmayarak. Tel örgüleri yarıp duvara tırmanarak. Bozbulanık, coşkun bir nehrin kederli köpüğü gibi. Aniden havalanan sığırcık sürüsü gibi. O kadar kalabalık ve kocamanlar ki kimse görmüyor onları. Bakıyorlar ama görmüyorlar. Ne televizyonlar ne uydular ne çocuk mamaları ne don ne gömlek.
Onlar o çocuğun peşindeler, hani güzel fotoğraf. Denizin kustuğu cesetler ve defileler. Akıl yetirmeyin buna. Aklınıza tüküreyim nerde aklınız? Aklınız yok. Zaten siz de yoksunuz, ama paranız varmış.
Görmeye geldik.
O çocuğu oraya gömmeye geldik.
Diyeceğimizi dedik, bizi uğraştırmayın. Korku dağları bekliyor galiba, korkudan kurtulmak için, savaş kartalları sürekli o korkuyu bombalıyor. Ya gelirlerse diye gördüğünüz karabasanlar. Ve rüyalarınızı delik deşik eden tornavidalar. Onlar, o sırtında kırbaç şaklattığınız köleler, o kan, o asırlarca içtiğiniz kan. Boğulacağız, durdurun şu koşuyu. Durdurun yoksa dengemiz bozulacak, bir karadelik bizi yutacak.
Boşuna, zulmün âbad olduğu nerde görülmüş? O koşu sonsuzluğa yönelmiş, bir gün yakanıza yapışacak.
Fırtınayı kucaklayacak.
Uzaklardan, dağlardan, vadilerden gelen sesi dinleyin.
Dinleyin yankısı her yanı tutmuş.
Yaklaşıyor fukaranın ve onurun marşı.
Bombalara karşı durmaya geldik
Zincirleri hepten kırmaya geldik
O yüzsüz yüzünüzü görmeye geldik
Asırların hesabını sormaya geldik
Sormaya geldik.
Mustafa Kutlu,
Fırtınayı Kucaklamak,
Dergâh Yayınları, 2019.
Bayram hediyesi
04:0022/11/2023, Çarşamba
G: 22/11/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Köyü defalarca bombaladılar.
Öyle ki yıkılmadık hane, taş üstünde taş kalmadı.
Erkekler cepheye gitmişti.
Köyde çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar kalmıştı. Onların da çoğu ölmüştü.
Köy kuşatma altındaydı. Ne yiyecek kalmıştı, ne içecek.
Kadınlar çocuklarını alıp cenazeleri gömüp daha yukarılardaki tepeye çıktı. Bir kaya dibi, bir ağaç gölgesi bulup gizlendiler.
Ne kadar gizlenebilirler ki? Çocuklar açlıktan ağlamaya başladı. Yaşlılar sessiz sedasız bu dünyaya veda etti. Kefenleri yoktu. Öylece gömüldüler. Kadınlar bir zaman ot, kök toplayıp çocukları avutmaya çalıştı.
Sonunda her şey bitti. Oysa Bayram geliyordu. Her şey bitti derken gökyüzünde bir uçak peyda oldu.
Herkes yine korkuyla bir kuytuya saklandı. Uçaktan kâğıtlar atılmıştı. Birileri çekine çekine kâğıtları topladı. Bayram münasebeti ile ertesi gün tepeye yiyecek paketleri atılacağı söyleniyordu.
Sevindiler. O geceyi uykusuz geçirdiler. Gerçekten de gün ışıdığında iki uçak göründü. Tam tepenin üzerinde paketleri atıverdiler.
Paketler birer küçük paraşütle iniyordu. Kırmızı, sarı, yeşil rengârenk paraşütler. Çocuklar çığlık çığlığa paketlerin peşinden koştu. Daha yere düşmeden yakaladılar.
Her çocuk ve anası paketi kucaklayınca bir havai fişek gibi patladı.
Uzaktan bakanlar tepe üstündeki şehrayini görünce önce bir mânâ veremediler, sonra herhâlde Bayram şenliği yapılıyor diye düşündüler.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak, Dergâh Yayınları, 2019.
.
Bayram hediyesi
04:0022/11/2023, Çarşamba
G: 22/11/2023, Çarşamba
9
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Köyü defalarca bombaladılar.
Öyle ki yıkılmadık hane, taş üstünde taş kalmadı.
Erkekler cepheye gitmişti.
Köyde çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar kalmıştı. Onların da çoğu ölmüştü.
Köy kuşatma altındaydı. Ne yiyecek kalmıştı, ne içecek.
Kadınlar çocuklarını alıp cenazeleri gömüp daha yukarılardaki tepeye çıktı. Bir kaya dibi, bir ağaç gölgesi bulup gizlendiler.
Ne kadar gizlenebilirler ki? Çocuklar açlıktan ağlamaya başladı. Yaşlılar sessiz sedasız bu dünyaya veda etti. Kefenleri yoktu. Öylece gömüldüler. Kadınlar bir zaman ot, kök toplayıp çocukları avutmaya çalıştı.
Sonunda her şey bitti. Oysa Bayram geliyordu. Her şey bitti derken gökyüzünde bir uçak peyda oldu.
Herkes yine korkuyla bir kuytuya saklandı. Uçaktan kâğıtlar atılmıştı. Birileri çekine çekine kâğıtları topladı. Bayram münasebeti ile ertesi gün tepeye yiyecek paketleri atılacağı söyleniyordu.
Sevindiler. O geceyi uykusuz geçirdiler. Gerçekten de gün ışıdığında iki uçak göründü. Tam tepenin üzerinde paketleri atıverdiler.
Paketler birer küçük paraşütle iniyordu. Kırmızı, sarı, yeşil rengârenk paraşütler. Çocuklar çığlık çığlığa paketlerin peşinden koştu. Daha yere düşmeden yakaladılar.
Her çocuk ve anası paketi kucaklayınca bir havai fişek gibi patladı.
Uzaktan bakanlar tepe üstündeki şehrayini görünce önce bir mânâ veremediler, sonra herhâlde Bayram şenliği yapılıyor diye düşündüler.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak, Dergâh Yayınları, 2019.
Yol
04:0029/11/2023, Çarşamba
G: 29/11/2023, Çarşamba
18
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kadın uzaklardan geliyordu.
Bütün gün yalın ayak yürüyordu. Yokuşları tırmanıyor, derelerden geçiyor, karanlık ormanlarda rüzgârın uğultusu ile yol alıyordu.
Elbette acıkıyordu.
Su kenarlarındaki otlardan yiyor, bazen yabani asmalara rastlayıp kuruyan dudaklarını ıslatmak, artık sancımaya başlayan midesini susturmak için bunlardan birer salkım alıyordu.
Herkes gitmişti.
Göç etmiş, memleketi terk etmiş, bir meçhule doğru yürümüştü. Kadın gidemedi. Kocasını kaybetmiş, üç küçük çocukla bir başına kalmıştı.
Köyde bulunan yatalak ihtiyarların iniltilerini duyuyor, elinden bir şey gelmiyordu.
Bir duvarın, penceresinin yanından geçerken artık oradan ses gelmediğini fark ediyor, içerideki hastanın ölüp gittiğini anlıyordu. İkindi üzeri demir kapılı, önünde askerlerin beklediği merkeze varıyor, son bir gayret ile o çirkin adamın huzuruna çıkıyordu.
Hiçbir şey demeden boş torbasını gösteriyor, yalvaran bakışlarla, şişko sarhoş adama bakıyordu.
Adam keyifli.
Onu oturtuyor, bir bardak ayran, bir dilim ekmek veriyordu. Sonra o merhameti unutmuş, kıyıcı sesi ve baygın gözleri ile kadına yaklaşıp fısıldıyordu:
-Sana iki ölçek pirinç ve bir kutu yağ vereceğim. Ama benim ne istediğimi biliyorsun.
Kadın her seferinde tekrarlanan bu sahneden yorulmuş, boş torbasını toplayarak tekrar geldiği yola koyuluyordu.
Kadın rahmetin ineceğine inanıyor, adam kadının pes edeceğini sanıyordu.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak, Dergâh Yayınları, 2019.
Kan
04:006/12/2023, Çarşamba
G: 6/12/2023, Çarşamba
12
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Otobüs kötüydü, çok kötü. Ne demek o, bir otobüs kötü olabilir mi? Yahu anlasanıza, yani delik deşik, her yanı vuruk, mermi yarası ve rengi atmış.
Dışarda bir ayaz, bir ayaz, parmak kesiyor. Otobüs buz tutmuş yolda ilerliyor. Çocuk en arka camı hohlayarak açıyor, yola bir pencere açıyor yanında annesi. Çocuğun korku dolu gözleri, nereye gidiyoruz? Köpeği otobüsün ardından koşuyor. Çocuk sanki köpekle konuşuyor. Annesi yanında, gencecik kadın, genç yaşta çökmüş. Kim bilir neler neler görmüş. Evi, ailesi arkada kalıyor. Bahçe kapısı önünde bir ihtiyar kadın ile bir ihtiyar adam. Arkalarından su döküyorlar ve okuyorlar. Kadının gözünde yaş kalmamış. Kocası cephede savaşıyor, nedense haber yok. Kadın sadece dişlerini sıkıyor ve kanatıyor. O iki ihtiyarla otobüsün arası açılıyor. Açılıyor ve sonra ikisi de kayboluyor.
Uzaklardan top sesleri geliyor.
Orada değildim diyorsun. Yalan söylüyorsun. Elin ayağın, her yanın kan kokuyor. Biliyor musun bu koku çıkmaz. Keşke ölsem dersin, toprağa gömülüp çürüsem. Hıh! Yine kaybolmaz koku, toprağı dahi kokutur. Kanlı topraklar lafı buradan geliyor işte.
Orada değildim diyorsun, yalan söylüyorsun. Geceydi, karanlıktı, bütün bunlar bahane. Yüzüne kan sıçramış, kan sıçramış gömleğe.
Gömlek beyaz, kan kırmızı.
Hani şahit deme.
Uzaklarda bir mitralyöz işliyor.
Genç gölgeler birer birer toprağa düşüyor. Düşerken kelime-i şehadet getiriyorlar. İşte şahit.
Böyle şahit olmaz diyorsun. O zaman vicdanı çağırsınlar. Ormanı, yaprakları, geceyi çağırsınlar.
Vicdan nedir, sen onu biliyor musun?
Vicdan, Cenab-ı Hak’ın kalbimizdeki sesidir, bunu biliyor musun? Ama sende kalp var mı, ondan şüpheliyim işte. Herkes kalbi bir et parçası sanır, büyük yanılgı.
Yine bahar geldi, her yanda gelincikler. Her yan çimen çiçek, bir de mezar taşları. Uzayıp giden beyaz mezar taşları. Bir kadın elinden tuttuğu çocuğu ile, bir o taşa, bir bu taşa gidiyor. Mezarlığı baştan ayağa dolaşıyor. Sonunda çöküp kalıyor. Oğlanın elinde bir gelincik.
Bir yaşlı kadın gelip kaldırıyor kadını.
Mezarlık yine sessiz, yine rüzgârın ilâhîsi.
Mustafa Kutlu, Fırtınayı Kucaklamak, Dergâh Yayınları, 2019.
Mahzun mücahit
04:0013/12/2023, Çarşamba
G: 13/12/2023, Çarşamba
24
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kaç yıldır ondan haber alamamıştık. Neredeyse kaybolduğuna inanacak, yasını tutmaya kalkacaktık.
Ama yas tutmak yasaktı.
“Öldü” demeye dil değil, gönül elvermiyor. Bir gün olup çıkageleceği düşüncesi, umudu, sönmeye yüz tutan bir kıvılcım olsa da, kalbimizin derinliğinde saklı.
O gün hepimiz evin önündeki bahçeye çıkmıştık. Annem çamaşır kaynatmaya durmuştu. Ben ocağın altına odun taşıyordum.
Abdurrahman tahta atına binmiş, bir mücahit olup tavukların peşine düşmüştü.
Dedem eyvandaki sedirde her zamanki yerine oturmuş, karşı dağlara bakıp susuyordu.
Güneşli bir gün, etraf sessiz, arıların vızıltısı duyuluyor.
Birden rüzgâra bir gül kokusu karıştı.
Hepimizin başı doğudan yana döndü.
Ocaktaki alev titredi, Karabaş kulaklarını dikti.
Tandırdamının önünde oynaşan serçeler hep birden havalanıp kiraz dalına kondular.
Bulut güneşin önünden çekildi.
Nefesimizi tutup bekledik.
Annem yola doğru bir adım attı. Doğudan, ekin tarlalarının arasından bir toprak yol kıvrıla kıvrıla evimize doğru geliyordu.
Ben elimdeki odunları yavaşça yere bıraktım. Abdurrahman atından indi. Dedem bastonuna dayanıp dikildi. Aşağılarda, yola yakın yerlerde, sarı başaklar arasında bir kara karga sürüsü havalandı.
Karabaş kesik kesik havladı, hepimize ayrı ayrı baktı, sonra yola doğru atıldı.
Derken yokuşun başında bir karaltı. Gül kokusu ağırlaştı, nefes alamaz olduk.
Bir an annem çığlık atacak sandım. Ama o önce başörtüsünden fırlayan saçlarını düzeltip kulak arkasına attı. Sonra elini yumruk yapıp ağzına bastırdı.
Karabaş karaltıya varmıştı, havlaması sevinç iniltilerine dönüştü.
Annem artık kendini tutamayarak yokuştan aşağı koşmaya başladı. Abdurrahman tozu dumana katarak peşinden gidiyordu. Ben oracıkta donup kalmıştım. Gözlerimden yağmur gibi yaş akıyordu.
Neden sonra o karaltı, yani babam, Abdurrahman ve annem bahçenin girişinde sarmaştılar, birleşip bir yumak oldular. Karabaş bu yumağın etrafında bir o yana bir bu yana sıçrıyor, neredeyse insan sesine benzer sesler çıkarıyordu.
Babam Abdurrahman’ı kucağına almış, yer yer kırlaşan sakallarını yüzüne sürüyordu. Üzerinde hâki bir kaput, ayağında yırtık postallar vardı.
Birden dedemin elini omzumda hissettim. Yerinden ne zaman kalkmış, yanıma ne zaman gelmişti. Dede torun birlikte bize doğru yaklaşan babama bakmaya başladık.
Babam sol kolu ile Abdurrahman’ı kucağında tutuyordu.
Sağ kol yerinde rüzgâra kapılan kaput.
Kolun nerde kaldı baba, dedim, sessizce...
Kolun nerde kaldı...
Bir şey yap
04:0020/12/2023, Çarşamba
G: 20/12/2023, Çarşamba
20
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir şey yap güzel olsun... Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.
- Güzellik karın doyurmuyor abi... İnsanlar iş, ekmek, özgürlük istiyor. Bunca yoksulluk var iken, nasıl gider gönül darlığı.
- Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin..
- Doğru iş yapanı, doğru konuşanı, dokuz köyden kovuyorlar. Adını unutup “Davut” diyorlar. “Ulan âlemin enayisi sen misin” diye aşağılıyorlar. Bir “doğru şey” onları engellediğinde, “Yok mu bunun bir ek yeri, yumuşak karnı” diye mızıldanıp huylanıyorlar. Bu “ek yeri”n keşfi için komisyonlar kurup dosyalar dolduruyorlar. Sonunda Davut’a doğru işaret parmaklarını sallayıp, gözlerini belerterek “Bak açarız dosyanı ha...” diye kısık bir sesle sesleniyorlar.
- Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.
- Bize hep, “İyilik yapma, sakın ha kemlik bulursun” diyorlar.
- Olsun sen bir iyilik yap at denize, balık bilmez ise Hâlık bilir...
- İyi de nerede o iyiliği yapacak olan, onlar hep güzel atlara binip aramızdan ayrıldılar.
- Sözüm sanadır, gidenler zaten gitmiş. Sen kanaatı gözet, mütevazı ol.
- Mütevazı olacağım ama, gerçek sanırlar diye endişe ediyorum. O zaman bizi bir köşeye itekleyip unutuyorlar be abi; çapsız, işe yaramaz, cirmi kadar yer yakar diyorlar. Diğerlerine omuz atıp, çelme takıp öne geçsem parsayı toplayacağım. Sen bizim ekmeğimizle mi oynuyorsun, sen bizim kimlerle dansettiğimizi biliyor musun? Burası kurtlar sofrası.
- Bir şey yap âdil olsun, haktan hukuktan ayrılmasın. Zalime haddini bildirsin, mazlumun payını versin.
- “Hak değirmende” diye bir söz var, işitmedin mi? Hukuk güçlünün yazdığı bir kitap. Para kimde, güç onda.
- Hak yerini bulur ve elbette hak gelince bâtıl zâil olur.
- Ben de şunu diyorum, “Hamama giren terler ve oyuna katılan kol sallar”. Kanı da var, canı da var ama hamsi kurban olmuyor. Hakkı tutup kaldıracak derman nerede bizde?
- Çabuk parlayan çabuk söner, sabr ile elbet olur koruk helva.
- Abi senin anlattıkların notlu izahlı atasözleri sözlüğünden seçmeler. Bu sözlüğün pek çok nüshası var ama, kullanımı ilkokuldan öteye geçmiyor. Sen bize nasihat vereceğine, biraz harçlık versen daha iyi..
- İnsanlar ne zamandan beri bu hale düştü?
- Böyle gelmiş, böyle gidiyo... Tarih dede öyle diyo.
- Olur mu hiç. Tarih insanlar ibret alsınlar diye yazılır, okutulur.
- Biz tarihi savaşların, kıyımların hikâyesi olarak dinledik. Hükümdarlar birbirini boğazlıyor, ortalık kandan geçilmiyor.
- Bir şey yap barış olsun. İnsanlar kin ve nefretten uzaklaşsın. Bombalar patlamasın, çocuklar ölmesin.
- Ohooo, bana neredeyse dünyayı düzelt diyorsun...
- Öyle.. Hadi bir şey yap..
Yara
04:0027/12/2023, Çarşamba
G: 27/12/2023, Çarşamba
28
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ölüm gelir. Engellenemez. Vakit-saat tamam olur. Can kuşu ten kafesinden uçar. Vücut soğur. Mezarlık ürkütür insanı. Son durak. Cenazenin defni ve atılan toprak. Topraktan geldik ve yine ona döndük. Bitti.
Biter mi? Bitmez lâkin ötesi meçhul. Onu ancak ölüler anlatabilir. Yani bilinemez. Bilinemeyen şey. En büyük gerçek. Gerçek üstü bir gerçek.
Ölen ölür yerinde bir boşluk kalır. Boşluk nedir?
Boşluk unutulan şeydir. Hatırlayanlar ancak unutanlardır. Hatırlar, iç çeker, gözyaşı döker ve yine unuturlar. Hiç unutmayanlara gelince. Onlar zaten ölmeden ölmüş, ölülerle görüşmüşlerdir. Ve sürekli görüşmektedirler.
Ölüm soyut, yara somuttur.
Ölüm soğuk, yara sıcaktır.
Yara yangındır, fırtınadır, kasırgadır. Yara kan, yara irindir. Yaraya bakabiliriz. Yaraya bakmak zor ama mümkündür. Yara acıdır, iniltidir, feryattır. Yaralı kangren olmuş bir bacaktır, deşilmiş bir karın, kopmuş bir kol olur.
Ama o yine de bir umuttur. Acıyla beslenen bir umut. Yarayı anlatabilir, yaralıyla konuşabiliriz. Yıkılan duvar yapılır, budanmış fidan yeşerir, kanayan yara iyileşir. Bunlar sabır ister, çile gerektirir. Geceler uzar, saatler yıl olur. Yaralının yanı başında duran, yaralıya yardım eli uzatan, onunla yatıp, onunla kalkan, giderek yaralının gören gözü, konuşan sesi olur.
Bu, merhametten, şefkatten, feragatten oluşmuş aşktır.
Yarayı aşk sağaltır.
Aşk inançtır, ufuktur, güçtür.
Aşk düşmüşü kaldırmak, açı doyurmak, susuza su vermektir.
Aşk yarayla yüzleşmektir.
Aşk usanmaz, şikâyet etmez, yorulmaz, tükenmez.
Çıbanla kaplı ten, çıbanların mor ağzında oynaşan küçük beyaz kurtlar, yayılan iğrenç kokular, akıp duran cerahat aşkı korkutamaz. Yaralıya bakan yaradan tiksinmez.
O duyarsız bir doktor, kesip-biçen bir cerrah, bir hızarcı, bir kasap değildir.
O meslekten biri değildir.
O bu işi yaparken ıslık çalamaz, sigara içemez.
Onun eli bir yaraya bir tahtaya dokunur gibi dokunamaz.
Bu yüzden sığayıp sildiği, temizleyip sardığı yara iyileşmeye yüz tutar. O bir ecza, bir merhem, bir ilaç değildir.
O bir dua,
O bir tebessüm,
O bir melek selâmı gibidir.
Ölümden öteye yol yoktur, ölüme karşı durulamaz, her nefis ölümü tadacaktır, amenna. Ama yaralı...
Yaralı düştüğü yerde kan boşanan yarasını tuta tuta bize bakar. Kan akar, can azalır, yaralı sessizce bakar. Bu bakışa karşılık verenler, başını çevirip omzunu silkip gitmeyenler, neme lazım demeyenler, işte onların mutlaka bir kalbi vardır.
Kalp denilen şey göğüs boşluğundaki et parçası değildir.
O Hakk’ın tecelligâhı, adaletin, merhametin membaıdır.
O yaralı ruhtan ve gönül yarasından haberdar olandır.
O lisan-ı hafî’den anlayan, o sessizlikten ses duyandır.
Fırtınayı ancak kalbi olanlar kucaklayabilir.
Affın adaletten üstün olduğunu ancak kalbi olanlar bilir.
Bilmek bulmaktır. Arayan bulur.
Dağ ne kadar yüksek olsa da onu aşan bir yol vardır.
Yolcular yoldan daha önce geçmiş yaralıların kanlı ayak izlerini takip ederek giderler.
Gidenler geri dönmez, her biri bir yıldız olur.
.. .
Bugün 128 ziyaretçi (256 klik) kişi burdaydı!
Kedi
04:003/01/2024, Çarşamba
G: 3/01/2024, Çarşamba
22
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir küçücük yavru kedi.
Annesini kaybetmiş arıyor asfaltlarda. Trafiğin en yoğun olduğu saatlerde. Annem acaba bu mudur diye bir Toyota Corolla’ya, bir Volvo’ya koşuyor.
Nedir bu yüreği ağza getiren sahnenin sonu? Nedir bu sulugöz duyarlık?
Kedi yavrusu imiş.
Bari buna bir çiçek, bir de böcek ekleyelim. Böylece dudak bükenlerin dudakları iyice bükülsün.
Tek kaşlarını kaldırıp, işaret parmaklarını dudaklarına götürerek: “Şışşşt... Susun be! Borsa uyanacak” desinler.
Uyanırsa ne olur?
İstikrar bozulur, dengeler sarsılır, küresel sermayenin sözü geçmez olur.
Abartmayın bu kadar, altı üstü küçük bir kedi yavrusu.
Öyle deme, bak trafiği durdurdu. Kızıl Deniz’in yarılması gibi. Bütün araçlar frene bastı. Bizimki tam o sırada annesini görmüştü. Karşı kaldırımın kenarında yatıyordu.
“Aman anne? Tam da yatacak yeri bulmuşsun yani” dedi içinden. Başını kaldırdı, muzaffer bir komutan gibi karşıya geçti.
Annesini öptü, kokladı, sevdi.
Ne ağladı, ne sızladı, her şeyi anlamıştı.
Çiçekler çürümüş.
Böcekler ezilmişti.
Asfaltlara kedi kanından kırmızı haritalar çizilmişti.
Kedicik bir patisini annesinin cesedi üzerine koydu, başını dikti.
Dondu!
İbret-i âlem için heykel oldu.
Ancak insanoğlu ibret almadı. Trafik akıyor, onlar bakıyordu.
Bazıları sırıtarak fotoğraf çekiyordu.
Güzel bir gün nasıl olur?
04:0010/01/2024, Çarşamba
G: 10/01/2024, Çarşamba
25
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Lodosun canı sağ olsun. Gerçi pek makbul sayılmayan bir rüzgârdır, denizi kabartır, balıkları ve insanı serseme çevirir ama olsun, havayı temizliyor işte. Poyrazla el ele verip İstanbul’u zehir solumaktan kurtarıyor.
Bugün lodoslu hava, üstüne üstlük güneşli.
Serçeler cıvıldıyor ağaçlarda.
Beklediğim vasıta zamanında geliyor, işte güzel bir gün dedik ya, yer bulup oturuyorum.
Yanımdaki vatandaş teklifsiz; “Yahu her önüne gelen yorumcu oldu”, diye gündemi açıyor. “Bir de bu meseleleri vatandaşa sorsalar ya” diyerek yüzüme bakıyor. Eh, muhabbeti başlatalım bari. “Soruyorlar efendim, siz hiç tivi seyretmiyor musunuz” diyorum.
“Hah, ha...” diye kısa metrajlı bir kahkaha atıyor. Sevimli adam doğrusu.
— Soruyorlar abicim, sormazlar mı...
Şimdi vatandaşın bu konudaki fikirlerini alalım, diyerek sokaktan geçen adamlara mikrofonu uzatıyorlar. Ne güzel değil mi? “Ver ulan şunu şöyle bir güzel konuşayım” diyeceksin. Vermezler ki.. Öylesine bir iki laf atıyoruz. O da şansına. Adam senin sözlerini makaslıyor, ötekinin sözlerini veriyor. Bu mu adalet?..
— Siz galiba yorum değil adalet peşindesiniz...
— Elbette...
Acaba lafı uzatıp, memlekette adalet mekanizmasının yavaş işlediğini mi anlatsam?
Altı yedi yaşlarında bir çocuk beni bu fikirden caydırıyor.
Ayaklarında yırtık lastik çizmeler, başında bir Fenerbahçe beresi...
Ceket çamur içinde, gömleğin yakası-bağrı açık.
Kopul bir oğlan, bütün bunlar hiç umurunda değil.
Koltuğunun altına bir alüminyum tepsi sıkıştırmış, kolu kavramaya yetmiyor. Tepsinin içinde naylonlara sarılı koz helvalar, susamlı helvalar...
— Helva alın abilerim, helva alın teyzelerim, diye bülbül gibi şakımaya başlıyor.
Yolcuların gözü yanakları kıpkırmızı oğlanda. Olağanüstü düzgün ve beyaz dişlerini parlatarak gülümsüyor.
Yazık ki kimse oralı olmuyor. Ama oğlan tecrübeli. Bu yolların adamı olmaya ahdetmiş.
— Helva alana bir türkü bedava, demez mi?
Eh, gel de dayan şimdi. Bıçkın bir delikanlı sesliyor yanına.
— Önce türküyü söyle, sonra alayım helvanı diyor...
Herkes bu pazarlığın nasıl sonuçlanacağını merak ediyor. Satıcı çocuk ilgi uyandırmayı becerdi işte... Bundan gerisi kolay...
Bir süre ileri, geri tartışıyorlar.
Çocuk helvayı garantilediğini anlayınca türküye başlıyor...
Caney, caney, caney...
İşte meydan ey...
Delikanlı cim-bom,
Nerdesin haney? Nerdesin haney...
Vatandaşın gülmez yüzünü güldürmek için yetmez mi bu?..
Ah benim yufka yürekli halkım... Ah, benim merhametli insanlarım...
Hemen herkes –cimbomcular dâhil– sevgi ile bakıyorlar küçüğe...
Bıçkın delikanlı iki helva alıp, ceplerine sokuşturuyor. Paranın üzeri kalsın diyor.
Küçük satıcı, etraftan uzanan ellere yetişmeye çabalıyor. Göz açıp kapayıncaya kadar tepsideki helvalar bitiyor...
Ohhhh...
Sanki terör sona erdi, enflasyon düştü, Filistin’e barış geldi...
Evet, insanlarımız bu kadarcık olsun sevinmek, gülmek istiyorlar.
Bir iyilik edip kalplerinde çırpınan kuşu sakinleştirmek istiyorlar.
İnsanlarımız kanaat denilen şeyi biliyor; her vesileyle hatırlamak istiyor. Her an iyilik ve adalet için fedakârlığa hazır.
Ama karşılarında şu küçük adam kadar olsun içten ve dürüst makamlar, insanlar, sözler olsun istiyorlar.
Küçük adam durakta iniyor.
Tramvayın camından izliyorum onu. Alüminyum tepsiyi def gibi tımbırdatarak, ıslıkla bir oyun havası tutturuyor. Seke seke, oynayarak uzaklaşıyor.
Git küçük adam, yolun açık olsun.
Beyaz
04:0017/01/2024, Çarşamba
G: 17/01/2024, Çarşamba
13
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yelkenlerini şişirmiş beyaz gemiler bulutların üzerinden geçiyor. Sen buraları tanıyorsun. Çok gezdin bu dağlarda. İşte Çatalkaya. Bu da meşe palamudu.
Aşağıya inersen, kuşburnular, karamuklar, yarpuzlar. Duru Dere’nin sesi. Uzanıp kara toprağa, yıldız sayarak bu sesi dinlerdiniz. Yarın olacak mı derdiniz?
Tepede bir bayrak, ancak. Senin rüzgârınla dalgalanacak. Onlar geçiyor bulutlardan. Ormanlardan ve göllerden. Çocukların gamze çukurlarından. Arkalarında şereften bir iz. Birlikte cennete ağıyorlar.
Sen uyu. Yum kara gözlerini ve uyu. Yakana Kaçkar Dağları’ndan kaçmış mavi bir mine takacağım, yani unutma beni.
Bu kafiye merakıyla ne yapacaksın? Bir destan mı yazacaksın? Bak yine kafiye. Takılma buna, ölüme alışmış olanların nesi kalmıştır geriye?
Duru Dere bir tuhaf. İnce bir kan beyaz çakılların üzerinden geçiyor. Kan kayadan damla damla düşerken dalgın gözlerinden neler geçiyor?
Zırhlı araçlar, konvoylar, arkadaşlar, kara gece, karavana ve nöbet.
İnsan namlunun önünde büyüleniyor. Düşmanı görmeyip mermiye yöneliyor. Belki bu yüzden ölmüyor.
Bu destanı sen yazma, bırak. Bırak şahitler anlatsın. Akçakavaklar, dağ gülleri, kayalardan kılıç gibi inen gölgeler, kamışların türküsü.
Yelkenlerini şişirmiş beyaz gemiler bulutların üzerinden geçiyor. Bu türkü dalga dalga vatana yayılıyor. Ama söylendi. Ölüme alışmaktan daha korkunç bir şey yok dendi.
Mesele
04:0024/01/2024, Çarşamba
G: 24/01/2024, Çarşamba
16
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kar kalkmıyor kalacak.
Bu duygu burada sabahlayacak.
Kim ki o, hayra hizmet ediyor, mazluma kol kanat geriyor, yetim malı yemiyor, anlayın işte
ahlâk, sahibidir, hanemizde konaklayacak. Biz onun esmer yüzüne bakarız; acaba nasıl
ağlayacak? Hani kar kalkmıyor ya, beyazı içimize sarkıyor ya; o duygudaşlık, o arkadaşlık, o
yoldaş; hadi söyleyelim: Güzellikten bir hevenk olarak içimize sarkacak.
Hadi de derdini. İçini dök, yükün hafiflesin. Her birimiz bir bölük derdi çekebiliriz. Sayende
dert sahibi oluruz. Dedik ya bu duygu burada sabahlayacak.
Derdi olmayan dert kıymetin ne bilsin. Bu kar aydınlığında hanemize mihman olan rüzgâr
ızdırap dağıtmaktadır. Aşktan, ayrılıktan, ölümden söz açılacaktır.
Madem bu duygu burada sabahlayacak, şu ızdırabı kucaklayalım.
Ne mutlu hepimize.
Artık derdin örsünde dövülüyor; kalbimizde ızdırap, gözümüzde yaş öylece yürüyoruz.
Bu yolculuk bizi adam edecek.
İyi.
Bu şiir, bu manevi söylem bizi idare eder diyorsun. Buna inanıyor musun?
Elbette.
O zaman söyler misin bütçe açığı nasıl kapanacak? Hani kar yolları tıkadı ya, ihracat nasıl
yapılacak?
Adamlık falan diyorsun, bol keseden atıyorsun, söyle bakalım asgari ücret ne olacak?
İşte yine başa döndük: İlerleme, gelişme, büyüme. Elbette! Nüfus artıyor, açı doyurmak,
çıplağı giydirmek gerek. Lafla karın doymuyor.
İlerlemeye adanmış karnı doyurmak muhaldir. Kanaat bilmeyen nefsi nasıl tatmin edersin?
İnsanları yokluğa, yoksulluğa mı çağırıyorsun?
Kul olmaya, hür olmaya, başkasının derdi ile dertlenmeye davet ediyorum.
Şu kürsüye çık da bağır, bakalım kaç kişi gelecek peşinden?
Kürsüye çıksak mı, çıkmasak mı?
Ne dersin sayın okur?
İnsanı tanımak
04:0031/01/2024, Çarşamba
G: 31/01/2024, Çarşamba
33
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnsanı tanımak zordur.
Öyle ki, yıllardır dost bildiğiniz biri, gün gelir öyle bir söz söyler, öyle bir hareket yapar ki şaşırır, “Yahu ben bu adamı bunca zaman içinde tanıyamamışım” dersiniz. Eşlerin dahi birbirini ancak beş yılda tanıyabildiği söylenir.
Meşhur hekim ve psikolog Alfred Adler’in İnsanı Tanıma Sanatı (1. bs. 1985, Çev. Kâmuran Şipal) adıyla dilimize çevrilen bir kitabı vardır. Dergâh Yayınları bu eseri yayımladı.
Ben bu kitabı bir yana bırakıp Kur'ân-ı Kerim, Hucurat suresi, 13. âyete bakalım derim. Meâli şöyle: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık...” buyruluyor.
Burada yer alan “tanışma” (teârüf) fiiline müfessirler yeterince dikkat etmişler midir? (Elbette etmişlerdir. Çünkü insanların millet, kavim, kabile, aşiret vb. olarak yaşamalarının gerekçesi bu kelime. Toplumlararası ilişkilerin mahiyetine işaret ediyor. Benim anladığım bu. Din âlimi değilim. Sadece düşüncemi dile getirdim. Ehil olanlar bilir. Belki buradan sosyolojiye kadar gidilir.) Bana göre “anahtar” kavramlardan biri. Tıpkı “hikmet, emanet” gibi. Elmalılı Hamdi Yazır surenin tamamını gözeterek “Yani soylarınız, atalarınızla iftihar için değil, birbirinizi soyu sopu ile tanıyarak yardımlaşmanız için” diyor. Açıklamaya birbirini anlamak, barış içinde yaşamak vb. gibi mânâlar da ilave edilebilir.
Ben birbirimizi “sevmek” için öncelikle “tanımamız” gerektiği noktasına işaret etmek istiyorum. Tanımadığımız kişiyi, yeri, eşyayı veya herhangi bir şeyi sevebilir miyiz?
“Ünsiyet” anlaşmak, yakınlaşmak, dost olmak mânâsına gelir. “Birlik-beraberlik”ten sık bahsettiğimiz şu günlerde meselenin temelini “sevgi”ye yaslamamız gerektiği söylenmelidir. (Kelimenin muhtevasında sevmek kadar “saymak” da yer alır.) Sevginin elbette ki menfaat karşılığı olmaması lazım gelir. Pirimiz Yunus Emre herhâlde Hucurat suresine atıf yaparak aşağıdaki şiiri söyledi. İçinde “tanışmak ve sevmek” var.
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz
Tanımak, tanışmak konusunda eskilerden bize intikal eden bir usulü zikretmek isterim.
- Hemşehrim nerelisin?
- Erzurumlu.
Bu yetmez. Şehrin içinden, kazalarından olmak farklıdır. Sorular devam eder:
- İçinden misin?
- Merkez.
- Hangi mahallesinden?
Şehrin mahallelerinin de ayrı ayrı özellikleri vardır. Diyelim adam filan mahalledenim, dedi.
- Kimlerdensin?
Adamın işi, ailesi, kabilesi, aşireti mühimdir. Her birinin ayrı özellikleri vardır. Bunlar bilinirse karşıdaki adamla “ünsiyet” imkânı doğar, dostluk daha kolay ve sağlam olur. Kimse kimsenin damarına, dalına basmaz, saygıda kusur etmez.
Gelelim şu “dal ve damara”.
Bakınız hikâyeci-yazar Hagop Mıntzuri İstanbul Anıları (Tarih Vakfı Yay. 1993) kitabında asrın başındaki Beşiktaş Çarşısı’nın sâkinlerini nasıl sayıyor. (Bu Hagop benim doğum yerim Erzincan’ın Kuruçay kazasının Armudan köyündendir.)
Bunlar o yıllarda on-on beş dükkân olan Beşiktaş Çarşısı’nda fırıncılık etmektedir. Fırının yanında Rum bakkal Yorgi. Onun yanında Arnavut ciğerci Abidin. Yanında sebzeci Makedon Lazo, Harputlu süpürgeci Mustafa, iskelede Kürt hamallar, Laz kayıkçılar. Osmanlı coğrafyasının çeşitli etnik unsurları. Yıllar yılı beraber yaşamışlar.
“Coğrafya kaderdir” deniyor.
Kader olmayan bir şey mi var?
İnsan nerede, ne zaman, kimin çocuğu olarak dünyaya geleceğini bilemez. Pek çok unsur ile birlikte içinde yaşadığı coğrafya da kişiyi besler, ona bir karakter kazandırır.
Ben buna inananlardanım. Dağın adamı ile ovanın adamı; çölün adamı ile denizin adamı bir olmaz. Bu sebeple yeni tanıştığım kişiye yukarıdaki soruları sorarım. Çocuklarım bunu garip karşılıyor, “Sana ne, nereliyse nereli” diyorlar. Onlar modern şehir çocukları. Modernizm her beldeyi birbirine benzer kıldı. Tek tip mekân, tek tip insan...
Oysa eskiden yaygın ama şimdi unutulmuş olan “ilm-i kıyafet” denilen bir bilgi dalı varmış. Bir kimsenin fiziki yapısına bakarak onun nesebi, ahlâk ve karakterini, ayrıca nereli olduğunu anlamaya yararmış. “Firaset” de aynı mânaya gelir. Ancak firaset daha geniş kapsamlıdır.
Bu konuda “Kıyafetnâme” adı ile pek çok eser kaleme alınmıştır.
Elbette ki kişi hakkında az bir bilgi ile yüzüne ve konuşmasına bakıp bir hükme varmak kesinlik ifade etmez. Ama asırların tecrübesi önemlidir. Tahmin tecrübe iledir. Önemi şurdan gelir: Niyetimiz adamı tanımaktır. Tanışırsak ünsiyet kesbederiz. Onun ardından “sevmek” gelir.
“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.”
Bu hadistir. Uzun bir hadisin ortasından alınan bir cümle. Bakın “tanışma” kelimesi bizi nereden nereye taşıdı. Daha taşıyacağı çok yer var. Siyaset, iktisat, uluslararası ilişkiler, tâ İslâm İşbirliği Teşkilâtı’na kadar.
Ben bir hikâyeci olarak Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelimeden neler çıkardım. İşin ehli olanlar kim bilir neler söyler. Halis niyet ile fikretmeye çok ihtiyacımız var. Hayfa ki bu vadide kurak bir iklimde-zamanda yaşıyoruz.
.Kalbin sesi
04:007/02/2024, Çarşamba
G: 7/02/2024, Çarşamba
21
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ne çocuklarımız, ne torunlarımız bakır mutfak eşyalarını tanıyor. O kalaylı tasları, tencereleri, tavaları. Hiçbiri kalaylı bir maşrabadan kaynak suyu içmedi.
Bakır eşyalar onlar için artık bir aksesuar, bir süs unsuru. Oysa vaktiyle o tavalar, o tencereler kimlerin elinden geçti. Kaç gelinin, kaç dedenin, kaç babaannenin bir ömrü dolduran hatırasını taşıyorlar. Bir kahve cezvesinin kulpundan tutan el kaç kuşağın eli ile ısınıyor, onlardan miras kalan duyguları paylaşıyor. Ama biz redd-i miras ettik.
Bakırları sattık.
Yerine alüminyum tencereler, melamin tabaklar aldık. Bu tabaklar düştü mü kırılmıyordu.
Ancak ömürleri kısa oldu, tam mutfak dolaplarına ısınacakları zaman da pabuçları dama atıldı. Onların yerlerine başka kaplar, başka bardaklar imal edilmişti. Geçiyor, her şey süratle geçip gidiyordu.
Şimdilerde çoğu renkli yemek takımları var, seramikten. Birkaç yılda atılıyor, yerine yenisi alınıyor. Bir eşyayı ömür boyu kullanmak, hele hele bunu çocuğuna, torununa hatıra bırakmak, onların da kullanmasını istemek çılgınlık sayılır oldu. Aklı başında olanlar plastik bidondan plastik bardağa su dolduruyor, suyu içtikten sonra bardağı çöpe atıyor.
Eşya ile ünsiyetin sonu çoktan geldi. Sevdiğimiz bir sandalyeyi, bir porselen fincanı, hatıralarla yüklü bir vazoyu ne yapıyoruz? O vazo ki onda nice güzel günlerin çiçekleri kokmuştur. O çiçekler alındığında, o vazoya konulduğunda kalbin sesi hangi ilâhiler ile coşmuş, hangi şarkılarla dolmuştur.
Bir tiren son kampana ile birlikte kalktığında dökülen gözyaşları, bir vapur iskeleye yanaştığında içimizin pır pır edişi, postacıya kapıyı açtığımızda elimize değen bir mektup, şiir defteri arasında kuruyan bir gelincik bütün bunlar hayatımızdan nasıl uçup gitti.
Onlar mı uçtu, yoksa bir karakoncolos bütün bu güzellikleri kovalayarak yerine konfeksiyon duygular, gel geç müzikler mi koydu.
Vakti daralan kim? Kim bana ayaküstü yemek yemeyi öğütlüyor. Ninem derdi ki: “Bir kadın pişirdiği yemek ile beraber pişerse o yemeğin tadı, tuzu, bereketi olur”. Ninelerimizin ve dedelerimizin dünyası ne çabuk bir masala dönüştü.
Ve masallara niçin inanmıyoruz?
Bir âletin Mars’tan gönderdiği fotoğraflara inanıyoruz ama.
İnanıyoruz da ne oluyor?
Yemekler daha lezzetli, sohbetler daha koyu, aşklar daha derin, arkadaşlıklar daha vazgeçilmez mi oluyor?
Babamızdan armağan saati saklıyor, takıyor, kullanıyor muyuz; yoksa modası geçti bunun, şimdi at nalı saatler takılıyor diye o güzel Omega’yı bir çekmecenin gözüne mi atıverdik. Çekmecenin kapağı kapanınca odayı rahmetlinin paltosundan yayılan tütün kokusu mu doldurdu.
Hayır. Bütün bunlar olmuyor. Eşyalar, insanlar, sevgiler, saygılar, gözyaşları, gülücükler kaçıyor bizden. Yahut biz onlardan uzaklaşıyoruz. Tek başımıza kaldığımız ekran başında sürekli zaplıyoruz. Sürekli zap...
Sürekli zap bizi bir süratli arabaya atıyor. Gazlayıp kayboluyoruz. Eşyalardan, hatıralardan, arkadaşlardan, birlikte kotarılan her şeyden uzakta ama yine meyus, yine tatminsiz, yine sıkıntıyla bekliyoruz.
Neyi bekliyoruz? Herhâlde “yeniliğin bitmeyen büyüsünü”.
Niçin daralıyoruz? İşte her şeyimiz var, daha ne istiyoruz? Yeni, alışılmadık, bizi bir süre oyalayacak bir şey. Bu mu?
Belki de etrafımızı saran bu ses, bu görüntü, bu bina, bu araba, bu bilgisayar, bu marka, iki yüz çeşit açık büfe, elli bin çeşit AVM ürününün çekip gitmesini, bizi rahat bırakmasını istiyoruz.
Gerçekten istiyor muyuz?
Oysa onlar yağmur gibi üzerimize geliyor, biz bulut gibi onlara koşuyoruz. Birleştiğimizde işte o dağılma, o un-ufak olma gerçekleşiyor.
Saatimiz çalışıyor ama kalbimiz durmuş. Çalışmıyor. Kalbin sesini duyamıyoruz.
Tam bu sırada adamlar geliyor. Evin önündeki ağacı, o güzel ıhlamuru kesmek istiyorlar. Bu ağacı babamın dedesi dikmiş. Gölgesinden nesiller geçmiş. Yaprakları arasında tebessümler, yorgun bakışlar, ilk aşklar, kırık kalpler var. Kesmeyin diyoruz bu ağacın hatırası var, kıymayın ona. Buyurgan bir ses: Ama biz buraya bir gökdelen dikeceğiz. İşler açılacak, faizler düşecek, barış gelecek, bilim kansere çare bulacak diyor.
Birbirimize bakıp önce susuyor sonra “kesin” diyoruz.
Ağaç kesiliyor, çünkü kalbin sesi yok artık.
Güvercin avlayan martı
04:0014/02/2024, Çarşamba
G: 14/02/2024, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Martıyı nasıl bilirsiniz, diye sorulsa, sanırım büyük bir çoğunluk; sevimli, saf, romantik, duruşu ve uçuşu, beyaz kanat vuruşuyla denizlerin süsü şeklinde cevap verecektir.
El-hak biz de öyledir diyoruz. Bu, balıkla beslenen deniz kuşunu biz de sever idik. Ne zamana kadar?
Efendim anlatayım.
Dergâh Yayınları’nın Cağaloğlu’ndaki yerinde benim çalışma odam bir terasa, büyükçe bir terasa bakıyordu. Uzun yıllar –tam on yıl– bu terası gözledim durdum. Üst katlardan, yandan yöreden bazı yüreği yufka bayan çalışanlar kuşlar yesin diye terasa ekmek kırıkları atarlardı ara sıra.
Serçeler, bazen de güvercinler gelirdi terasa. Önce Hürriyet’in matbaa binasının bir çıkıntısında toplanır, sonra teker teker, ürkek kanat vuruşları, tedirgin boyun büküşleriyle inerlerdi...
Bet sesli, iri bir martıyı gözlüyordum.
Bu yiye yiye biçimini yitirmiş, fazla kilolu güzellik kraliçesini.
Ve bir gün olanlar oldu.
Terasta yemlerini yiyen güvercinlerden biri aniden başının üzerinde kurşundan bir gölge hissetti. Hürriyet’in matbaasının o mahut çıkıntısında tüneyen martı, şişmanlığından umulmayan bir çeviklikle güvercinin tepesine zıpkın gibi inmiş, zavallıyı yerden iki metre yüksekte vurmuştu. Galiba sivri gagasıyla karnını deşmişti.
Bütün bunlar gözlerimin önünde olupbitti.
Bir an, sadece bir an çıkıp şunu taşla mı olur, kurşunla mı olur vurayım diye geçti içimden, o kadar. Hınçla dolmuştum. Küfredip duruyordum.
Güvercin darbeyi yedikten sonra sendelemiş, başının üstüne betona çakılmıştı. Yerde sürünmeye başladı. O zaman martı yeni bir dalış yaparak ikinci bir darbe ile güvercinin iç organlarını dışarı çıkardı. Oracıkta küçük küçük kan kırmızı izler oluşmaktaydı.
Çıkıp martıyı kovaladım, güvercine şöyle bir baktım, iş işten geçmişti, can çekiyordu zavallı hayvan. Az sonra kediler sökün edeceklerdi... Güvercin artık onlara mı kalır, yoksa muzaffer avcı martıya mı? Yapacak bir şey yoktu...
Ama tabiatın kanunu değildi bu...
Âdetullah değildi...
İsyanım bunaydı, bu sapkın şeyeydi.... Bu çizgiden çıkmış gidişataydı...
Niçin martılar güvercin avlıyor?
Balıkla beslendiğini bildiğimiz bu güzelim hayvanlar neden yoldan çıktı böyle?
Herhalde cinsleri, organik yapıları, genetikleri bozulmadı...
Bir araştırma mı yapılsa acaba?
Bozulmuş mu, bozulmamış mı diye...
Bana kalırsa araştırmaya falan gerek yok...
Şöyle durup etrafımıza bakalım biraz. Neler oluyor oralarda diyerek... Neler göreceğiz, neler?... Ama ne durmaya, ne de etrafımıza bakmaya zamanımız yok... Basiretimiz bağlanmış sanki...
Bu kuşlar çöp yiyorlar azizim çöp... Marmara’da balık mı kaldı ki yesin fukaralar. Plastik yiyorlar, kâğıt yiyorlar, leş yiyorlar... O görkemli çöp yığınlarının üzerine bulut gibi iniyorlar. Sokak aralarında dolaşıyorlar, çöp bidonlarını karıştırıyorlar, insanlara ve hayvanlara ters ters bakıyorlar, gak gak ötüyorlar...
Denizi deniz olmaktan çıkardık. Ağaçları tıraş ettik, balıkların kökünü kuruttuk. Havayı mazotla doldurduk. Toprağı dejenere ettik. Bir yerden şöyle kazara çıkmış bir yeşil çimen ucu görsek, hep birlikte oraya hücum ederek ezdik onu, mahvettik.
Büzülüp kaldığım odada martıya mı, güvercine mi, yoksa kendi halime mi ağlayacağımı bilemeden donup kalmıştım...
Not: Bu yazıyı yıllar önce yazmıştım. Martının nasıl yoldan çıkıp bir canavara dönüştüğünü anlatmıştım.
Gazze katliamına şahit olunca, İsrail askerlerinin cinayetlerini görünce, insanın Yahudi kılığında nasıl bir kan içen canavar haline geldiğini izleyince, martıya haksızlık ettiğimi anladım.
O bir hayvan,
Netanyahu nedir acaba?
Akbank’ın önünde armut ağacı
04:0021/02/2024, Çarşamba
G: 21/02/2024, Çarşamba
29
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İstanbul’da, Karaköy Meydanı’nda, Akbank’ın önünde bir armut ağacı var. Her bahar çiçek açar, meyve verir. Kimi-kimsesi, arayanı soranı yoktur. Olgunlaşmadan dökülen meyveleri ara sıra dibinde oturan ayakkabı boyacılarının tepesine düşer.
Onu oraya kim dikmiştir? Nasıl gelişip serpilmiş, böyle güzel-leşmiştir? Yaprak-larının üzerinden bugüne kadar kaç metreküp zehirli gaz, kurum geçmiştir? Bütün bunlar bir yana.
Şehrin her yanını masa üzerinde kesip biçen eller gün geçmiyor ki Karaköy Meydanı’nı da delik deşik etmesinler. Caddeler açılıyor, kapanıyor, altüst geçitler inşa ediliyor, durakların yerleri değişiyor, binalar yıkılıyor-yapılıyor; saltanat tacını elbirliği, gönül hoşluğuyla başına geçirdiğimiz arabalar uğruna her zillete katlanıyoruz.
Armut ağacı yıllardır meydanda olup bitenleri gözlüyor. Dozerlerin kepçeleri, çelik tırnaklarını zaman zaman köklerinin uçlarında gezdiriyor. Yanından yöresinden henüz ergenliğe varmış küçük fidanlar tutuklanıp götürülüyor, çiçek tarhları bozuluyor, yeşil alan diye yapılan el kadar sahalara asfalt dökülüp bir-iki arabaya daha park yeri açılıyor.
Armutçuk yaprağının yeşilini parlatadursun, küçümen meyvelerine kaskatı kesilmiş toprağın üzerine betonlar, asfaltlar dökülerek nefesi kesilmiş toprağın-derinliklerinden iki yudum su emerek taşımaya çalışsın, dibinde gölgelenenlere kol-kanat gersin kimseler onu fark etmiyor. Haydi meydanın mahşeri andıran kalabalığı neyse, ya o bankaya her sabah gelip, her akşam giden insanlar. Ne olurdu içlerinden bir genç kız, başını sevda dumanı kaplamış bir delikanlı, bir kez olsun selam verse, şöyle bir gülümsemiş olsa.
Önünde dikilip durduğu bankanın varlığı, yani kâğıt paranın itibari değeri, yani bir hisse senedi gibi görülmeye dayanamıyor. Bir süs bitkisi değil o. Ne Kanada kavağı, ne de akasya. Cetleri asalet unvanı taşımıyor ama her uzvuyla halis armut ağacı olduğunu ispat edebilir.
Oracıkta insanların haline bakıp duruyor. Analar ellerinden tuttukları çocuklarını hoyratça çekip götürüyorlar. İşportacılar yerlere tükürüyor, uğultudan kimsenin ne dediği anlaşılmıyor. Şehrin insanları “ağaç” diyorlar sadece, “balık” diyorlar.
Evet, “çocuk” diyorlar sadece, bir numara çeviriyorlar, bir amblem istiyorlar, bir slogan.
Plancılar yeşil alanları yeşile boyuyorlar, çevreciler oturdukları modern teknolojinin koltuklarında mayışarak dumansız yakıt, zararsız deterjan istiyorlar. Onların bütün korkusu alışkanı oldukları “yalancı cennet”e bir gün gelip “elveda” diyecekleridir. Balkonlarda büyüyen çocuklar horozdan korkarken, ihtisas alanı dışında kalanlar buğdayla arpayı ayırt edemezken, kim bakar Akbank’ın önündeki armut ağacına.
Armutçuk oracıkta zehir soluya soluya ölüp gidecek.
Şehre lazım olan nedir kardeşim?
Park yeri mi?
Armut ağacı mı?
Elbette park yeri.
O zaman izin vermeyin kardeşim.
Aklı köyünde, dağında kalmış bazı kapıcıların, müstahdemlerin, gece bekçilerinin olur olmaz yerlere armut, elma, erik dikmelerine.
Bunlar baharda çiçek açıyor, insanın aklını alıyorlar.
Yazık değil mi, hem ağaca, hem bana.
Akıllıyım diyorsun niçin zengin değilsin?..
04:0028/02/2024, Çarşamba
G: 27/02/2024, Salı
38
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Millî Eğitim’de çalıştığım yıllarda arka sıraların “futbolcu” öğrencileriyle sıkı-fıkı olduğumuz günler çoktu. Bilhassa bahar başlangıçlarında. Bu öğrencilerin ders dinlemek bir yana, gözlerini yeni tomurcuklanan ağaçlara ve dışarıda şakır şakır gün ışığına dikerek bulundukları yerde nasıl zorlandıklarını görür, bıyık altından gülerdim...
Ben de lise yıllarında “arka sıraların” futbolcu öğrencilerinden biriydim. Kendimi istisna sayarak bu öğrencilerin hayatta çok başarılı olduklarını gördüm. Bu mektep kaçkınları, ön sıraların “cici” çocuklarını fersah fersah geçtiler.
Pek tabii bu değerlendirme başarı’dan ne anladığımıza bağlanacak. Hemen söyleyelim. Bu “arka sıra” çocukları müteahhit, banker, sanayici, ihracat-ithalatçı, tüccar, reklamcı gibi ülkemizin ve günümüzün gözde mesleklerine sahip oldular. Cici çocuklara da bunların yanında yüksek dereceli diplomalarını duvara asarak çalışmak düştü.
Bu uzun girizgâhı ülkemizin yakın tarihinde okuma’ya verilen anlamı biraz açmak için yaptım.
“Okumak” Türkçenin geçmişinde davet anlamını taşımış. Eski Türk hakanları toplantı yapacakları zaman kimi davet etmek isterlerse ona bir ok gönderirlermiş. Ok’un ve okumak’ın etimolojisini ve tarihî gelişimini bir yana bırakırsak; bugün Anadolu’nun hemen her yerinde düğüne davet eden kişilere okuyucu, yaptıkları işe de okumak denildiğini biliriz. Türkçenin çağrışım imkânları ve mânâ kıvrımları arasında bu “davet”in eni-sonu “bilgi”ye, hakikate varacağı kestirilebilir.
Bu sebeple, eskiden okumak denilince, hususi bir anlam kastedilirdi. Yani Ahmed Kâzım Efendi’den tefsir okumak, Hüseyin Haki Bey’den mesnevî okumak, falan efendiden hadis okumak gibi. Okutan ve okuyan arasında son derece insanî bir iletişimi kucaklıyordu kelime.
Sonraları okumak da diğer eylemlerimiz gibi demokratikleşti. Okuyucular dershanelerdeki sıralara oturunca, okumak “hususi” mânâsını kaybederek sıradanlaştı.
Okuyup adam olmanın ortalama mânâsı artık bir diploma sahibi olmaya gelip dayanmıştı. Okumak bu dönemde “devlet kapısını açan anahtarlardan biri”, belki de en önemlisi sayılıyordu. Gerçi “devletliler” bu anahtara sahip olduktan sonra bir daha okumaya dönmezdiler ama, atı almış Üsküdar’ı tutmuş olurlardı.
“Devletli” olmak için devlet kapısında bir yerleri tutmak epeyce bir zaman hâkim unsur olarak görüldü, okuyup adam olmuş insanların bunu ispatı, yakaladıkları mevki ve makam ile ölçüldü.
Lakin artık o günler geride kaldı.
Şeref’in itibar’la yer değiştirmesi gibi, “paran kadar konuş” lafı hemen herkesin ağzını tıkamaya başlayınca “arka sıra” talebeleri hocalarına, “Okuyup da ne olacak?” demeyi sıklaştırdılar. Biraz geç olmakla beraber, halkımız “iktisadın ve de paranın” ne menem bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı.
Hayatla bağları da sık ve sağlıklı olduğundan mıdır nedir; “arka sıra” talebeleri bu duruma en kısa ve açık yoldan uyum sağlamışlardı. Doğru değil mi ama; okuyup da ne olacaktı?..
Bir de madalyonun artık unutulmaya yüz tutan öteki yüzü var. Okumanın çok eskilerde kalmış gerçek mânâsına işaret eden yüzü. Bu taraf “sakıncalı piyade” gibi itilip kakılmaktan yorgun düşmüştür. Din ve ahlak dersleri misali ikide bir meclise getirilip üzerinde pazarlık edilir.
Artık pazarlık bile neredeyse mümkün görülmüyor. Çünkü maruf tabirle iktisadın alternatifi yok. Yok çünkü bu alternatif ahlak’tır. Okumaya ihtiyacımız ancak ahlaka ihtiyacımız kadardır. Yoksa “okuyup da ne olacak?” sorusuna günümüz ve ülkemizde doyurucu bir cevap bulmak o kadar kolay değil.
Meraklısı için sorular: Hangi kitap okunacak? Hangi ahlak benimsenecek? Hangi iktisada bağlanılacak? Ümmîlerin durumu ne olacak?..
Bir şey yap
04:006/03/2024, Çarşamba
G: 6/03/2024, Çarşamba
45
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir şey yap güzel olsun... Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.
- Güzellik karın doyurmuyor abi... İnsanlar iş, ekmek, özgürlük istiyor. Bunca yoksulluk var iken, nasıl gider gönül darlığı.
- Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın bataklığına düşmekten korusun. Rüzgâra ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin..
- Doğru iş yapanı, doğru konuşanı, dokuz köyden kovuyorlar. Adını unutup “Davut” diyorlar. “Ulan âlemin enayisi sen misin” diye aşağılıyorlar. Bir “doğru şey” onları engellediğinde, “Yok mu bunun bir ek yeri, yumuşak karnı” diye mızıldanıp huylanıyorlar. Bu “ek yeri”n keşfi için komisyonlar kurup dosyalar dolduruyorlar. Sonunda Davut’a doğru işaret parmaklarını sallayıp, gözlerini belerterek “Bak açarız dosyanı ha...” diye kısık bir sesle sesleniyorlar.
- Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.
- Bize hep, “İyilik yapma, sakın ha kemlik bulursun” diyorlar.
- Olsun sen bir iyilik yap at denize, balık bilmez ise Hâlık bilir...
- İyi de nerede o iyiliği yapacak olan, onlar hep güzel atlara binip aramızdan ayrıldılar.
- Sözüm sanadır, gidenler zaten gitmiş. Sen kanaati gözet, mütevazı ol.
- Mütevazı olacağım ama, gerçek sanırlar diye endişe ediyorum. O zaman bizi bir köşeye itekleyip unutuyorlar be abi; çapsız, işe yaramaz, cirmi kadar yer yakar diyorlar. Diğerlerine omuz atıp, çelme takıp öne geçsem parsayı toplayacağım. Sen bizim ekmeğimizle mi oynuyorsun, sen bizim kimlerle dans ettiğimizi biliyor musun? Burası kurtlar sofrası.
- Bir şey yap âdil olsun, haktan hukuktan ayrılmasın. Zalime haddini bildirsin, mazlumun payını versin.
- “Hak değirmende” diye bir söz var, işitmedin mi? Hukuk güçlünün yazdığı bir kitap. Para kimde, güç onda.
- Hak yerini bulur ve elbette hak gelince bâtıl zâil olur.
- Ben de şunu diyorum, “Hamama giren terler ve oyuna katılan kol sallar”. Kanı da var, canı da var ama hamsi kurban olmuyor. Hakkı tutup kaldıracak derman nerede bizde?
- Çabuk parlayan çabuk söner, sabr ile elbet olur koruk helva.
- Abi senin anlattıkların notlu izahlı atasözleri sözlüğünden seçmeler. Bu sözlüğün pek çok nüshası var ama, kullanımı ilkokuldan öteye geçmiyor. Sen bize nasihat vereceğine, biraz harçlık versen daha iyi..
- İnsanlar ne zamandan beri bu hale düştü?
- Böyle gelmiş, böyle gidiyo... Tarih dede öyle diyo.
- Olur mu hiç. Tarih insanlar ibret alsınlar diye yazılır, okutulur.
- Biz tarihi savaşların, kıyımların hikâyesi olarak dinledik. Hükümdarlar birbirini boğazlıyor, ortalık kandan geçilmiyor.
- Bir şey yap barış olsun. İnsanlar kin ve nefretten uzaklaşsın. Bombalar patlamasın, çocuklar ölmesin.
- Ohooo, bana neredeyse dünyayı düzelt diyorsun...
- Öyle… Hadi bir şey yap…
Oruç
04:0013/03/2024, Çarşamba
G: 13/03/2024, Çarşamba
28
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Fırından çıkan sıcak pidelerin buğusu kavrulmuş susam kokusuna karışıyor. Hangi mevsimde olursak olalım, marulun, kıvırcık salatanın bir deste maydanozun yeşilinden fışkıran dirilik ve ferah içimize yayılıyor. Dedeler ceplerinde şeker-lemeler ile torunlarını kucak-lıyorlar. Akşamın pembe-lacivert tülü büyük bir sükûnet ile insanların, bütün dünyanın üzerine iniyor.
Melekler saf saf iniyorlar.
Cennet kapıları açılıyor.
Rahmet, merhamet ve bereket her yandan kuşatıyor bizi.
İnsanlar birbirlerine sevgi ile bakıyorlar. Zenginler zenginliklerinden soyunuyor, yoksulların yoksulluğu kayboluyor. Kalbimizin paslı kilidi açılıyor. Bize selam veren bir kişiyi kardeş biliyoruz. Kimse sesini sertleştirmiyor. Yüzlerde nur, gönüllerde karşı konulmaz bir incelik, bir rikkat.
Açlık bizi doyuruyor. En çok kıymet verdiğimiz şeyleri başkaları ile paylaşmaktan sonsuz bir haz duyuyoruz. Bize yük olan her unsur, her tasa, her ihtiras tasını-tarağını toplayıp savuşuyor. Kapımız ve soframız açık. Derdimizi ve sevincimizi söylemekten hoşnutuz.
Sabır bizi coşturuyor. Kalbin ırmakları dolu-dizgin. Merhamet sağanak gibi boşalıyor. Hizmetten, hürmetten, ibadetten yeryüzünde oluşumuzun derinliklerinden, sebeplerden ve sonuçlardan geçiyoruz. Bir imtihan içinden yüz akıyla çıkıyoruz...
İçimizde kurulan kürsü bizi hesaba çekiyor. Ağlıyor ve tövbe ediyoruz. Tövbe suları sonsuz çağlayanların şırıltısını, aydınlığını, engin ufukların parıltısını taşıyıp duruyor işte. Bu taşı bu yoldan niçin kaldırmadım ben, bu çiçeğe bu hafta niçin su vermedim ben, şu çocuğun yanağına bir öpücük niçin kondurmadım ben, komşumun kapısını bir kez olsun çalmadım mı ben, alnımı secdeye bir kez olsun koymadım mı ben?
Derken ben.
Benlikten sıyrılıyor.
Benlikten sıyrılırken, çiçek açmış badem dalının, kelebek kanadının, su sesinin ve yıldız parıltısının, dostun ve akrabanın, ayak bastığımız toprağın, buğdayın ve zencefilin, yani akşam ezanıyla yeryüzüne yağmur gibi dökülen varoluşun sırlarını fark ediyor.
Bizi bu menzile eriştiren kılavuza binlerce teşekkür.
Bize bu basireti bağışlayan güce sonsuz secde.
Bu sırada çocuk sıcak pidenin buğusuna sarılmış olarak gülümsüyor. Baba işinden dönüyor, eve yaklaştıkça göğsünde bir genişlik. Anne yeşil salatanın üzerine birkaç zeytin bırakıyor.
Paydos.
Ses kesiliyor. Rüzgâr duruyor. Güneş dağların ardına çekiliyor. Kuzeyde bir yıldız göz kırpıyor. Nefesimizi tutuyoruz. Kuşlar kanatlarını kapatıyorlar. Çekiç örsün kenarında bekliyor. Dalgalar diniyor.
Sükût... Sükût...
Ve ağızları misk gibi kokanlar ve o gün insanlara gülden ağır bir söz söylememiş olanlar ve o gün almayı değil hep vermeyi düşünenler, ve o gün “sabredenlere hesapsız ecirler verilecektir” müjdesi ile müjdelenmiş olanlar meleklerle birlikte iftar sofrasına oturuyorlar.
Allah’ım, şükürler olsun, oruçluyuz...
Yalnızlık
04:0020/03/2024, Çarşamba
G: 20/03/2024, Çarşamba
39
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Etrafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz.
Ancak meseleye biraz daha yakından bakarsak yaşadığımız modern hayatın kişiyi yalnızlığa mahkûm ettiğini görebiliriz.
Modern hayatın zihniyeti geleneği dışlıyor. Cemaati küçümsüyor, horluyor, baskıcı buluyor; kişinin özgürlüğünü kısıtladığını iddia ediyor.
Oysa bizim cemaat anlayışımız böyle değildir. Bizim cemaat anlayışımız ferdi cemaate ezdirmez, tek tip insan hedeflemez, şahsiyetin gelişmesine hizmet eder, bu yolda ferdi kısıtlamak bir yana onun önünü açar. Karşılığında ferdin cemaate tahakkümünü engeller. Böylece baskıcı bir toplum yapısının önünü keser.
Cemaat bir yana modern hayat aileye de düşmandır. Aileyi bir “evlilik şirketi” olarak tarif eder, aile ilişkilerinin özgürlüğü kısıtladığını öne sürer. Bu böyle olunca pek tabiî olarak akrabalık hapı yutar. Akraba ilişkileri “göstermelik” hâle gelir, kısa merasimlerden oluşur.
Fert şöyle demektedir: “Beni rahat bırakın, kendi hayatımı yaşamak istiyorum”. İyi, peki, hayatını yaşa. Ama madem yanında kimseyi görmek istemiyorsun o zaman “yalnızım, yalnız” diye salya sümük ağlama. Hayır ağlamıyorum. Benim arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim, seviyeli ilişkilerim var. Ama görüyoruz ki onlar da “üfürükten tayyare”. En küçük bir sarsıntıda “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”. Böylece gel-geç ilişkiler, savrulmalar, –eh hepimiz insanız yani– ızdıraplar, gerçekten yalnızlıklar yaşanmaya başlar.
Birisi şöyle diyordu, iktisadı öne alan birisi. “Bırakın aile dağılsın, tek buzdolabı yerine iki, tek televizyon yerine iki, tek çamaşır makinası yerine iki tane satarız, fena mı?”
Aile bağlarını, sevgiyi, aşkı, çocukları falan her ne kadar modern bir hayat yaşıyorsak da bu kadar maddiyata bağlamak bana abartılı geliyor.
Yalnızlığa dönersek son kale olan mahallenin de modern hayat ile ortadan kalktığını görürüz. Ülkemizde bir “mahalle baskısı” olduğu söyleniyor. El-insaf. Yahu memlekette mahalle kaldı mı ki, baskısı olsun. O dediğiniz yetmişli yıllarda bitti. Biraz taşrada kaldı, o da yavaş yavaş eriyor. Apartman hayatı mahallenin sonunu getirmiştir.
Oysa mahalle ailenin ve ferdin sığınağı idi. Sıcak ilişkilerin yaşandığı bir mekândı. Başta “Perihan Abla” olmak üzere sinemamızda ve televizyonda ne kadar işlenmiş ne kadar tutulmuştur. Bu elbette ki orta yaşlı kuşağın özlemine dayanıyordu. Yeni yetişenler o günleri bilmiyor.
Demek ki yalnızlık bahsinde ferdin şikâyete hakkı yok. Sen putunu yap, sonra ona tap; put su koyverince ağlamaya başla, bir dert ortağı, bir dost, bir yuva ara. Olmadı işte. Bu olmadı.
Ancak ben ferde de pek kabahat bulmuyorum. Bu mesele modern hayatı yaşatan, modern teknoloji ile donatan zihniyetin eseridir. Zihniyet insanı hemcinsinden uzaklaştırıp eşyaya esir hâle getiriyor. Bir baba düşünün arabasını eşinden ve çocuklarından çok seviyor. Bir eş düşünün yeni çıkan bir mutfak robotu almak için eşine yalan söylüyor veya parasını araklıyor.
Alt gelir grubunun ağzına kadar düşen “Kendi ayakları üzerinde durmak” bir efelenme olduğu kadar, esasen bu yalnızlığı yaşamaktır.
Oysa biz yalnızlığın karşısına dayanışmayı, sevgi ve saygıyı, bağlılığı, feragati, şefkati, aşkı ve merhameti koymalıyız.
Haz ve hız çağında, eski yapıların çöktüğü bir zamanda; oğulun babayı, kızın anayı dinlemediği demde, öğüdün çağdışı ilan edildiği sırada bu mümkün mü?
Bence mümkün değil.
İnsanoğlu bu modern hayatın ve modern teknolojinin yarattığı ideolojiyi terk edemez. Alıştığı konfordan vazgeçemez. Nefsini terbiye edecek her söze, her uyarıya burun kıvırır. Tâ ki başını bir taşa, bir duvara vuruncaya kadar.
Hangi taş?
Hangi duvar?
Ver kurtul
04:003/04/2024, Çarşamba
G: 3/04/2024, Çarşamba
58
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Adam zengin, beş-on kere hacca gitmiş.
Öyle ki serveti yedi sülalesine yeter.
Gidip kapısına dayanıyor: “Efendi şurada bir hayırlı iş vardır, yüz lira verirseniz bitecek” diyorsun. Değil yüz lira, yüz milyon lira verse bir şeyi eksilmeyecek olan adam size dünyaları bağışlıyormuş gibi kasılarak elini cebine atıp bir on lira çıkarıyor.
Yahu şimdi ben bu adama ne diyeyim.
En iyisi Allah’ın emrini bildireyim:
Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“...Altın ve gümüşü (genel olarak parayı ve serveti) biriktirip saklayarak Allah yolunda infak etmeyenler yok mu, işte onlara acı bir azabı müjdele” (Tevbe 9/34).
Hadi bakalım ne yapacaksın şimdi.
Ey servet sahibi, mal-mülk sahibi insanlar şunu unutmayın: Hz. Peygamber’den bir şey istenilip de “Hayır” dediği vaki olmamıştır. Ayrıca cömert olmak için illâ zengin olmak da gerekmez. Elbette ki beş parmağın beşi bir değil. Her kişi cömertlikte aynı seviyeyi tutturamaz. Cömertliğin ilk derecesi sehâ’dır; sonra cûd gelir; en son mertebesi ise îsâr’dır.
Malının bir kısmını verip bir kısmını kendine ayıran sehâvet sahibidir. Malının çoğunu bağışlayıp az bir kısmını alıkoyan cûd sahibidir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde elinde bulunan imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanan fedakâr kişi ise îsâr sahibidir.
Manevî değerlerin aşınıp yok olduğu, maddiyatın öne çıktığı, bencilliğin hoyratlığa dönüştüğü günümüz dünyasında cömertlik neredeyse enayilikle bir tutuluyor. Modern hayat insanın insanla münasebetini kesiverdi. Araya âletleri, kurumları, yasaları koydu. Adam bu gibi işleri devlete, hükumete, belediyeye havale edip işin içinden sıyrılıyor.
“Öyle ya, madem vergileri topluyor, yoksulun hakkını da ödeyiversin” diyor.
Hâlbuki ahlâk ferdin içinde cereyan eden bir şey. Tıpkı inanç gibi. Kişinin kendi nefsi ile cebelleşmesi. Nefis dediğimiz şey dokuz canlıdır. Tepeledim, sesini kestim dediğin an başını kaldırıp “Zekâtı tapon mallardan ver gitsin” diye kışkırtır seni.
Kişi utanma duygusu, kanun emri, devlet zoru, çıkar hesabı, sınıf menfaati, korku belası ile cömert olamaz.
İnfak dediğimiz şey gönül rızasına bağlıdır.
Verdiği malda gözü kalan vermesin daha iyi. Cömertliğe karşılık bir hizmet, bir mükâfat, övgü hatta teşekkür bile beklenmemelidir. Öyle ki cömertlik bizde bir huy, bir meleke haline gelsin; ruhumuzun asaletini beslesin.
Dünya bir misafirhanedir; bir gölgelik.
İnsanoğlu göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömrü yaşıyor.
Cenab-ı Hak “Sen infak et ki, ben de sana infak edeyim” buyuruyor. Seni dünyaya zincirleyen bağlardan, ağırlıklardan kurtul, verdikçe ferahlayacak, hafifleyeceksin.
“Veren el alan elden üstündür” denilmiş. Burada cömert zenginler için bir müjde var.
Hz. Peygamber “Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır” buyuruyor. Bunu bir köşeye yaz. Unutma.
Vay ki mal hırsı ile yanıp-tutuşana.
Kul “malım, malım” der durur. Hâlbuki onun malından kendisine düşen sadece şudur: Yiyip tükettiği, giyip eskittiği, verip kurtulduğu.
Hadi be birader:
Ver kurtul.
Huşû
04:0010/04/2024, Çarşamba
G: 12/05/2024, Pazar
17
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Toprak uyandı. Çimen, çiçek göründü; tomurcuk patladı. Kuru yer, kuru dallar canlanıverdi. Yaprağın yeşili nasıl da parlıyor, baştan ayağa beyaza bürünmüş şu erik ağacı ılgıt ılgıt esen yele neler söylüyor, kuşların cıvıltısı böcek seslerine nasıl karışıyor, derecikler hangi ilâhiyi mırıldanıyor? Şu sevdalı bulut nereye gidiyor?
Dağ nasıl yumuşuyor, güneş nasıl ısıtıyor, tabiat bir “ân”dan, bir “ân”a nasıl geçiveriyor. Bütün mahlukat nasıl nefes alıyor; nasıl hep beraber kıyama kalkıyor, rükuya varıyor, secdeye kapanıyor?
Bir mucizenin orta yerindeyim. Yalnızım.
Bir çayırı yarıp geçen patikanın orta yerindeyim. Ayakucumda karıncalar, etrafımda arılar, kelebekler.
Öylece hareketsiz, büyülenmiş bir hâlde ürperiyorum. Varlığının farkında olamayacak derecede kendini karşısında bulunduğu şeyin heybet ve cazibesine kaptırmış durumdayım.
Boyun bükmüş, teslim olmuşum. Bu harikulâde oluşumun her noktası, her zerresi, her görüntüsü, her salınışı, her sesi, her kokusu beni heyecan, saygı, sevgi ve korku ile sarıp halsiz bırakıyor.
İlâhî “ol” emrinin oldurduğu bu hadsiz hesapsız manzara, bu ölçüye-tartıya (dolayısıyla beşerin ilimine-bilimine) sığmayan, kavranamayan tablo beni hayretten hayrete fırlatıyor.
Huşû bu mu?
Huşû için üzerinde Allah lafzı yazan bir karpuz çekirdeğine ihtiyaç var mı? Karpuzun yaprağı, meyvesi, rayihası, rengi, tadı yetmiyor mu?
Bir damlacık su, bir kar tanesi, bir çift kiraz, bir çocuk gülümsemesi, bir kumru iniltisi yetmiyor mu?
Vakarla susan kayaların, denizde yüzen balıkların, yumurtayı çatlatıp çıkan yavruların, göçe hazırlanan göçmen kuşların; ayın, yıldızların, göldeki kamışların kalp atışları duyulmuyor mu?
Duyuluyorsa eğer.
İşte o zaman.
Yani aniden, ilâhî bir hakikatin keşfen bilinmesi sırasında, kalbe gelen ürperti de duyulacaktır.
İşte huşû budur.
Sevgiden, saygıdan, hayranlıktan, hayretten, heybetten kelimelere sığmayan bir sessizlikten duyulan şey. İnsanoğlunu Rabbi ile başbaşa bırakan şey.
Hazreti Peygamber namaz esnasında sakalı ile oynayan birini görmüş ve “Bu zatın kalbi huşû içinde bulunsaydı organları da huşû içinde olurdu” buyurmuş.
Kur’ân-ı Kerim’de de “Namazlarını huşû içinde kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir” (Mü’minun) buyruluyor.
Sûfiler huşû mahallinin kalp olduğunda ittifak etmişlerdir.
“Kalbim temiz” diyorum; Cenab-ı Hak temiz kılsın.
Ama yine de sokakta önüme çıkan bir dilencinin eline üç beş kuruş bıraktıktan sonra bir tedirginliktir alıyor beni. Başımı çevirip adama bir kez daha bakıyorum. “Acaba numara mı yapıyor” düşüncesi şimşek gibi gelip geçiyor. Ve büyü bozuluyor, yani verdiğim sadaka buharlaşıyor.
Masum ve teslim olmuş tabiat her an, her saniye, her dakika, her gün, her mevsim içinden gelip geçenleri yıkayıp-arıtıyor; kendi saffeti ile biz kalbi-kara kulları tevbeye ve teslimiyete çağırıyor ya;
Hayfa!...
Eşref-i mahlukat bu çağrıya kulak tıkıyor.
Yarabbi bizi kalbi mühürlenmişlerden, kulağı tıkanmışlardan, gözü görmezlerden eyleme. Rahmetinden mahrum bırakma bizleri.
Huşû’nun ardı duadır. Duanın ardı gözyaşı.
Dua âdemoğluna en çok yakışan hâldir.
Benim yüzüm yerde gerek
Bana rahmet yerden yağar
demektir. Kibrin düşmanı, tevazuun dostudur. Huşû kalp gözünün açık tutulmasıdır. Açık duran kalp gözü kâinatın her “ân” huşû içinde elpençe divan durduğuna şahit olur.
Müşahade makamı budur. Cümle mahlukat bu makamda tesbihatla meşguldür. Bîşuur da olsalar varolmuşlardır.
Şuur sahibi insan, emaneti yüklenen insan, meleklerin secde ettiği insan, şanına yakışan yerde bulunmalı, varolmalı değil midir?
Öyledir. Lakin insanoğlu aynı zamanda “cahil ve nankör”dür.
Ya Rabbi bizi nimetine şükredenlerden, her nefeste
“Allah” diyenlerden eyle.
Köprü
04:0017/04/2024, Çarşamba
G: 17/04/2024, Çarşamba
52
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bir Yusufçuğun şeffaf kanadı üzerinde oturuyorum desem.
Bu bir mecazdır.
Mecazla hakikat arasında bir köprü vardır. Onu bilemedik lâkin şunu öğrenmek istedik. Biz ki şeddadi binalarda ikamet ederiz; sen nasıl olur da...
Ha! Şu! Bir böceğin şeffaf kanadına ev kurdun.
Doğru, evim üfürseniz yıkılacak bir evdir. Görmez misiniz ki bu deni dünyaya dahil değildir. Bugün Yusufçuğun kanadında yarın dost örümceğin ağındadır.
Bütün bunlar eskilerin masalları, bize bugün için bir şey söyle, bir vaad. Açıkçası korkuyoruz. Yeraltına iniyoruz, sığınaklara. Beton ve çeliğe bağlanıyoruz, bir de maskelere.
Sizi anlıyorum, siz kıyamet kopunca ne yapacağınızı düşünüyorsunuz. En iyisi ben size bir kıyamet provası yapayım. Bir bomba, iki bomba, üç bomba. Neden yaptınız bu kadar bomba? Patlat, patlat bitmiyor. Denizler kabarıyor, fırtına dinmiyor. Dağlar yürüyor, ufuk kayboluyor.
Âlem kül altında kalıyor.
Yanardağların gürleyen sesi kesildiğinde, yıldızlar gökyüzündeki yerlerini yeniden aldığında, bulutlar belirip yağmur ince ince yağdığında.
Bir bayır gülü külün altından yavaşça doğrulacak. Patlamaya hazır tomurcuğunu patlatacak.
Bu ne demek?
Şu: Kalkın ey yaratılmışlar, kalkın da etrafınıza bakın.
Şaşkın insan elini yüzüne kapayacak ve pişmanlıkla.
Artık böyle şeddadi binalar yapmayacak. Yanından geçen kelebeğe selâm verip kardeşini kucaklayacak.
Alnında toplanan ter toprağa düştüğünde bereket fışkıracak.
O da üfürsen yıkılacak evler yapıp sürekli Hakk’a yalvaracak:
İlâhî bizi affeyle, doğru yoldan ayırma, ancak Senden yardım ister, Sana sığınırız, biz kendimize zulmettik. Yeryüzü bizimdir dedik, kibirli kibirli dolaştık. Değil birbirimize, kundaktaki bebeğe bile acımadık. Bizim yerimiz herhâlde cehennemdir. Ve mutlaka.
Ama sen pişman olanların pişmanlığını kabul eder, günahlarını affedersin. Mal da senin mülk de senin. Yerlerin göklerin sahibi sensin.
Bizi bir Yusufçuğun şeffaf kanatlarında oturanlardan eyle.
Mecazla hakikat arasındaki köprüden sağlıkla geçmeyi nasip eyle.
Evvelbahar
04:0024/04/2024, Çarşamba
G: 24/04/2024, Çarşamba
27
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Sarı saçlarını yastığa yaymış küçük kız bir masumiyet timsali olarak uyuyor. Kuşkonmazın minik yapraklarından süzülen gün ışığı kızın yüzünde, alnında, saçlarında bir anne şefkati ile dolaşıyor.
Çil horoz ötüyor, anaç tavuk civcivlerini gezdiriyor.
Ortan-caların, at kestanesinin, zambakların tomurcukları şişmiş, nerdeyse patlayacak.
Kırlangıç yuva yapıyor ve evvelbahar rüzgârı dağlardan aldığı çiğdem kokusunu ovalara yayıyor.
Küçük kız az sonra kirpiklerini kırpıştırarak iri mavi gözlerini açacak.
Havada bir rayiha.
Aa! Saksıdaki karanfil açmış. Mor karanfil o gece yana yana açılmış, odayı kokusu ile doldurmuş.
Küçük kız biraz doğrulup karanfil saksısına bakıyor. Bakıyor ve gülümsüyor. Gülünce yüzünde gamzeler.
Annesi sabah kahvaltısı için patates kızartıyor. Yağa düşen patateslerin cızırtısı.
Dışarıda arı, sinek, kuş sesi.
Kız yavaşça iniyor yatağından ve pencereye gidiyor. Aşağıda çardak altında ablası. Saçlarını yıkamış hem güneşte kurutuyor hem tarıyor. Uzun, gür, kestane saçlar. Gün vurdukça par par yanıyor.
Bir ergen kızın saçını taraması. Tararken dalgınlaşması. O dalgın yüzün derin mânası. Avlunun ardındaki meyve bahçesi tepeye doğru tırmanıyor.
Ağaçların hepsi domur domur. Bademler sabredememiş galiba; pembe pembe açmışlar.
Bahçenin zemini silme papatya, gelincik.
Az sonra bu bahçeye iki kara gözlü kuzu atlar. Oynaya sıçraya koşuşurlar. O beş altı yaşlarındaki kopul oğlan durur mu? Haydi kuzuların peşine. Düşerek, kalkarak, yuvarlanarak, yanakları kızararak çiçek tozuna ve çimen kokusuna bulanarak.
Şimdi karı kalkmamış bir dağ köyünün mescidinin dibindeyiz. Cemaatın ihtiyarları güneş alan duvarın dibine dizilmiş kemiklerini ısıtıyor.
Ovada, pulluğun devirdiği toprak buğulanmakta. Güneşe karşı gerinip kabarmakta. Leylek, saksağan, tarla kuşu vesaire pulluğu takip ediyor; ansızın kendini dışarıda bulan böcekleri, solucanları topluyor.
Deniz kenarında bir delikanlı. Önünde çay, elinde simit.
O çiriş kokulu kundura atelyelerinden firar edip uzak diyarlara gitmeyi hayal ediyor.
Dersten çıkıp bahçeye inen bayan öğretmen gözlüklerini siliyor. Her yanda ilk mektep öğrencilerinin cıvıltıları.
Mavi gökte bir beyaz buluta dalıyor. Bulut sanki bahriye subayı olmuş; öyle yürüyor, öyle salınıyor. Gözlüklü bayan öğretmen bir elini kalbine bastırıyor.
Belediye işçileri akasyaları buduyor. Bir yükselip bir inen motorlu testere sesi.
Pastacının kızı Nilgün, saçlarını at kuyruğu bağlamış, dükkânın önündeki masalara kar gibi örtüler seriyor. Daha sonra örtüler üzerine birer porselen vazo, vazolara sarı papatyalar.
Evvelbahar işte!
Kayalar çatlar, sular coşar, üstündeki beyaz kefeni yırtan kardelen açar.
Kalpler kanatlanır.
Söğütlere su yürür.
Âlemin pes perdede seyreden âhengi ağır ağır hızlanır; sonra iyice hızlanarak devrana başlar.
Hûûû!
Bereket
04:001/05/2024, Çarşamba
G: 1/05/2024, Çarşamba
34
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Cuma, mübarek üç aylar içinde mübarek bir cuma günü. Bitti namaz, bitti “çevreyi nasıl korumalıyız” konulu hutbe. Artık dua ediyoruz. Yaradan’a yalvaran eller semaya açılmış. Yanımda ferah yüz kilo çekecek bir yiğit var. Göbeğin iriliği gömlek uçlarını zorlayarak pantolondan fırlatmış. Çınar dalı gibi kollar, kürek sapı gibi parmaklar, nasır tutmuş eller. Bir tır şoförü mü, bir kazma-kürek işçisi mi, yoksa demir-dökümde çalışan biri... Canını dişine takmış, şu koca gövdeyi evine, çocuklarına adamış, yine de ucunu ucuna getiremiyor.
İlâhî dar rızkını bola çevir bu yiğidin.
Öte yanımda üniversite giriş imtihanlarında iyi puan almış, lâkin İmam-Hatipli olduğu için fakülteye giremeyip (neyse ki artık girebiliyorlar) boşta kalmış, kalbi kırık, boynu bükük, solgun yüzlü bir delikanlı. İlâhî ona da parlak bir istikbal ihsan eyle. Önümde ensesi kırışmış, saçları dökülmüş, ak sakalı titreyen, artık dünyayı değil âhireti isteyen bir dede. Yarabbi sevabını günahından ağır eyle.
Nasıl oluyor da ben bu duanın orta yerinde ortaokulu okuduğum Kuruçay’a gidiyorum.
Dayıoğlu Kâmil’in kâtip olarak çalıştığı sağlık ocağına. Bir ebe, bir şoför, bir hademe, bir kâtip. Kâmil’in daktilosunda, daktilo kullanmayı öğreniyorum. İlk yazdığım kelime: “karar”.
Niçin acaba?
Kolay çünkü.
Başa “k”yı vuruyorsun, sonra iki “a” ve iki “r”. Peş peşe “karar” yazıyorum. Kâğıdın tamamı dolacak nerdeyse, artık gözü kapalı “karar” yazıyorum. Bu “karar” kelimesine şimdi metafizik bir anlam verecek miyiz?
Dua bitti, bitecek. Silkinip son yazdığım kitabın son bölümlerine geçiyorum. Bir yanda alkış şakırtısı, öte yanda Hakk’ın rızası.
Rızanı diliyorum İlâhî.
Cemaat dağılıyor. Üstümüze rahmet ve bereket yağıyor.
Yunmuş, yıkanmış, içimiz ve dışımız aydınlanmış olarak el sıkar “Allah kabul etsin” deriz. Satıcılar, dilenciler, eşini-dostunu bekleyenler arasından geçer, sokaklara dağılırız. Yeniden hayatı omuzlamaya koşarız. Yoksa nasıl taşıyabilir bir insan dünyanın devasa küresini. O yangın yerlerini, zalimin zulmünü, bomba yüklü kamyonları, ansızın fırlayan füzeleri, işkence odalarını nasıl kabul edebilir.
Daha ilk sokağın köşesini dönmeden kapitalizmin kara yumruğu ensemize biner. Vitrinler, neonlar, kreasyonlar üzerimize çullanır.
Tezgâhların, bilgisayarların, terazilerin, kasaların başına geçeriz. Bankalar ve sigorta şirketleri, faktoringler ve leasingler sırıtır. Biraz kredi alırız, biraz faiz ve biraz da kâr payı. Çek imzalar, senet yazarız. Bir ara pencereden bakarız. Karşı binanın boş duran devasa duvarına bir kocaman pano asılmaktadır. Bu panoda bir mayo reklâmının yarı çıplak güzeli mi yatmaktadır, yoksa CocaCola’nın köpürmüş bardakları mı? Parıltısından gözler kamaşan bir otomobil, on parmağında on marifet olan bir cep telefonu çıkabilir. Uluslararası şirketlerin devletleri ve hükûmetleri deviren komploları çıkabilir.
Alacak-verecek hesaplarından her baş kaldırışımızda bu panodaki zamazingolar ve radyo reklâmları ile televizyon kızları bizi ayartmaya çalışır.
Her yanımız kuşatılmıştır.
Belki de tam teslim bayrağını çekecek iken ikindi ezanı patlar.
Cuma’da camiyi hınca hınç dolduran, omuz omuza duran, rükûa eğilip secdeye varan, kalbi yumuşamış, dünyadan çektiği gözünü âhirete çevirmiş cemaatin o andaki duruşu ile, daha sonra yaşadığı kıyamet çağın bize “çöz” deyip fırlattığı bir çengel bulmaca mıdır?
Evet şimdilik bulmaca.
Ve biz bu düğümü çözeceğiz.
Başka yolu yok çözeceğiz.
Üstümüze yağan rahmet ve bereket ile ve elbette duanın gücü ile, Cenab-ı Hakk’ın inayeti ile çözeceğiz.
Bizden gayrı alternatifi yok.
Bizden gayrı diri yok.
Bizden gayrısı ipini satmış, keçeyi sudan çıkarmış sanıyor kendini.
Korku zamanı
04:008/05/2024, Çarşamba
G: 12/05/2024, Pazar
41
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ellili altmışlı yıllar boyunca Erzincan’da tek bir cinayet işlendi. Kahveci Yaşar’ı vurmuşlar ama sebebi anlaşılamamıştı.
Aynı yıllar boyunca evimizin kapısını açık bırakır yatardık. Şimdi bir masal bu. Kimse inanmaz. Ama öyle idi. Hırsızlık olmazdı. Hırsız eve girse de çalacak bir şey bulamazdı. Mahallede kimsenin evinde mobilya yoktu. Beyaz eşya yoktu. Ne market vardı ne AVM. Koca şehirde bir tek taksi vardı. Köse’nin taka Pleymouth’u. Parası olan düğünlerde gelin arabası diye tutardı, ardında yirmi otuz fayton. Trafik kazası yoktu. Otomobile düşmanlığım buradan geliyor galiba.
Yine “nostalji” yapıyor diyecekler. Hayır. Ben ömür boyu hep ileriye baktım. Yazdığım kitaplar değil, yazacaklarım önemlidir.
Sokak korkusu ihtilallerden, sıkıyönetimlerden, ideolojik kavgalardan, gençlerin birbirini gündüz gözü kurşunlamaları ile başladı. Yazlık sinemalar kapandı, gece dışarı çıkmak mesele oldu.
Bu zinciri “terör”e kadar uzatabiliriz. Artık emniyette değiliz. Otobüste, metroda, mitingde, düğünde, okulda, toplantıda, hattâ sokakta tedirginiz. Her gördüğümüz sahipsiz çantadan, poşetten, tipini beğenmediğimiz adamdan şüpheleniyoruz. Acele ediyor, kapağı eve dar atıyoruz. Sonra pencereye dayanıp çocuklarımızı bekliyoruz. Sağ-selamet eve dönsünler diye. Büyük fotoğraf “terör”ün dedesidir. Dehşet dengesi. Nükleer başlıklı binlerce füze. Kimyasal silahlar. Dünyayı yerle bir edecek “üçüncü savaş”.
Gıda korkusu her yanımızı kuşatmış. Bir yanda açlık, öte yanda “Sağlıklı Yaşam”.
Her gün televizyonlarda uzmanlar şunu yiyin, bunu yemeyin diye tartışıp durur. Önce bir hastalık yaygınlaşır sonra ilacı çıkar. Zehir ve panzehir arasında gider geliriz. Kendi gıdamızı kendimizin ürettiği günler geride kalmıştır. Gıda endüstrisi her şeyi belirlemiştir. Günlük şu kadar kalori.
Beslenme ile paralel yürüyen “Hastalık korkusu”. Her yanımızı doktorlar, psikiyatrlar, klinikler, hastaneler, laboratuvarlar, bilim adamları, ilaçlar, reçeteler kuşatmıştır.
Paketlenmiş, işlenmiş gıdalardan uzak durun denildikçe insanlar marketlerde arabalarını bunlarla tıka basa doldurur.
Bazen ilaçlar, doktorlar, modern tıp kâfi gelmez. Bitkilere, geleneksel tıbba, mucize yaratan karışımlara koşarız.
O da yetmeyebilir.
Modern insan yetinmeyi bilemez. Hem korkar, hem yer.
Hızı ve hazzı terk edemez.
Tüketimden vazgeçemez.
Kusurlu düzen bunu emreder.
Emir demiri keser.
O zaman “C” planı devreye girer. Yoga, meditasyon, Hindistan, Çin, Nepal turları, yaşam koçları, aşk guruları, tuhaf dünyevî tarikatlar, çevreciler falan boy gösterir. Geç kalmak, mesleğinden-işinden olmak, terfi edememek, sınıfta kalmak, sevgilisi tarafından terk edilmek, yalnız kalmak, yaşlanmak, boşanmak, olup-biten şeylerden haberdar olamamak, çağa ayak uyduramamak, telefonsuz kalmak, internete girememek, elektriklerin kesilmesi, trafikte sıkışmak, ucuzluk günlerini kaçırmak, dışlanmak, modanın dışında kalmak, adrenalin tutkusu, obezite, her türlü estetik, güzellik salonları, sağlıklı yaşam sporları, seçim kaybetmek, maç kaybetmek, altılıyı tutturamamak, gözden düşmek, gündemden düşmek, kendini kötü hissetmek, mikrop korkusu, hijyen.
Mutsuzluk korkusu.
Bütün bu korku veren şeylerden korunmak için etrafımıza duvarlar öreriz. Kutsal refahımıza dokunulmasın isteriz.
İş öyle bir noktaya varır ki, eşimizi, dostumuzu, akrabamızı dahi görmek istemeyiz.
Meselâ onların tatil günlerimizi işgalinden korkarız. Tam tatile çıkacakken veya tatil beldesinde iken bunlardan bir münasebetsizin çıkıp gelivermesinden ne kadar korkarız.
Kimseye nereye gittiğimizi söylemeyiz, adres bırakmayız, telefonları sessize alırız.
Bir beton kafesin içinde kendimizi dinliyoruz ya;
güya korunuyoruz ya!
Allah kurtarsın.
Turizm uğruna
04:0015/05/2024, Çarşamba
G: 15/05/2024, Çarşamba
39
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Başı pare pare dumanlı karlı dağlardan, minik derelerden, pınarlardan birbirine karışa karışa çoğalan, taşlara çarpa çarpa köpüklenen, iki yanını naneler, yarpuzlar, çiçekler bezemiş türküler söyleyerek ormana giren, çamdan-kayından-kestaneden-sedirden türlü ağaçlardan kokular devşiren bir dere ormanı geçtikten sonra hızını azaltarak bir küçük göl ile buluşuyor.
Onu besliyor.
Gölün bir ucundan girip, öteki ucundan çıkıyor. İçinde alabalıklar oynaşıyor.
O koca çamlar, sedirler, gürgenler gölü çevreliyor. Suya düşen gölgeleri her dakika başka bir manzara arzediyor. Bir iki köşede kuşburnular, dağ çilekleri, böğürtlenler suya eğilmiş onunla konuşuyor. Göle bakıyorsunuz dibindeki çakıl taşları; beyaz, sarı, gri, kara parıldıyor.
Sessizlik.
Sadece ötücü kuşların nağmeleri.
Büyülü bir ortam.
Bu atmosfere giren kişi, bir adım atsa büyünün bozulacağını sanıyor. Bir kelebeğin kanadına dokunmak gibi.
Orada oturup sessizliğin sesini dinlemek, kekik kokulu rüzgârı koklamak kimbilir belki meşelerin arasından o kocaman gözleri ile size bakan bir masal ceylanını görmek, kâinatın kitabını okuyarak bu güzellik karşısında şükretmek, şükretmek, şükretmek.
Tabiatın zikrine iştirak etmek.
Budur.
Cenab-ı Hak’ın bize bahşettiği levha budur.
Göle ikinci gidişimde henüz kenarına varmadan tâ uzaklardan bangır bangır bağıran müzik yayınını, buram buram tüten kebap, sucuk kokularını, her yandan hücum eden motor seslerini duyuyorum.
Göle vardığımda ne göreyim.
Aman Allahım.
Sizde hiç vicdan, merhamet, şefkat, güzellik hissi kalmamış mı?
Bu ne vahşet.
Göl çepeçevre binalarla kuşatılmış. Oteller, moteller, pansiyonlar, lokantalar, çadır altı kebapçılar, seyyar satıcılar, ellerinde fotoğraf makinaları bir o yana bir bu yana koşturan bir kalabalık.
Yerlerde ve göl yüzeyinde mısır koçanları, pet şişeler, sigara kutuları, hatta çocuk bezleri.
Kuşlar kaçmış.
Ağaçlar küsmüş.
Balıklar kaybolmuş.
Göl içine akıttığı gözyaşları ile bulanmış, dibi gözükmüyor.
Adım başına bir tabelâ: Göle girmek tehlikeli ve yasaktır. Göle çer-çöp atmayınız. Gölde balık tutmak yasaktır.
Gölün etrafını beton bir duvarla çevirmiş onu bir havuz hâline sokmuşlar. Havuzun etrafında oturacak sıralar, çay bahçeleri, çekirdek çıtlayanlar.
Çimler kurumuş, sökülmüş, yerine parke taşlar döşenmiş. Turist otobüsleri bir köşede park etmek için birbirleriyle dalaşıyor.
Bir yanda köylü pazarı kurulmuş, tâ aşağı köylerden gelen kadınlar peynir, tereyağı, bal, erişte, tarhana, kuşburnu, yaban mersini, salça, fasulye, mısır, etaminlere kabaca orlonla işlenmiş masa örtüleri, peşkirler, ahşap kaşıklar, oklavalar, naylon leğenler, terlikler, şapkalar, hasır sepetler ve-saire satıyor.
Bir adam kasası dükkâna çevrilmiş koca kamyonu dayamış, züccaciye, makina halısı, seccade, namaz başörtüsü, Arap turistler için entariler, iç çamaşırı, havlular, mutfak eşyası, ucuz porselen vesaire satıyor.
Her turist kafilesinin ardısıra, yanısıra koşturan ipek taklidi seccadeler, parfümler, tahta oyuncaklar satmaya çalışan yapışkan ayakçılar.
Gölde yüzen kayıklar, su bisikletleri.
Daha bir kenarda ağaç altlarında mangal keyfi yapanlar, hamaklarda yatanlar, ikide bir göle kaçmasına rağmen top oynayanlar.
Uyanık bir girişimci epeyce arazi çevirerek yukardan gelen suyun yarısını zaptedip kurduğu alabalık çiftliğinde turistlere çiftlik balığını doğal balık diye kakalıyor.
Dilim tutuldu.
Söz bitti.
Bu memlekette el değmemiş bir köşe kalmayacak mı? Turizm uğruna bu bakir köşeler yağmalanacak mı?
Turizm bu topraklar üzerinden bir Moğol ordusu gibi çimen-çiçek tanımadan her şeyi ezip geçecek mi?
kafayı çizen adam
04:0022/05/2024, Çarşamba
G: 22/05/2024, Çarşamba
49
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Adam memur. Küçük memur. İstanbul’da kirada oturuyor. Doğalgaz, elektrik, su faturası ödüyor. Yol parası veriyor.
Bir oğlu lisede, bir kızı ortaokulda, küçük oğlan ilkokulda okuyor.
Eşi ev kadını.
Ablası evlenip de tek kalan, kızından hiçbir vakit ayrılmamış olan kaynanası da onlarla beraber. Kaynana ama ne kaynana. Hem ailenin, hem akrabanın, hem apartmanın, hem mahallenin kaynanası. Tanıyanlar kocasının bu karının dili yüzünden genç yaşta öldüğünü söylüyorlar.
Adam ayağını yorganına göre uzatır. Kredi kartı kullanmaz, veresiye almaz. Borçtan korkar. Tencerede pişirir kapağında yer. Sessiz, sakin, hatta bazılarına göre sünepe. Başına vur elindekini al.
Kimsesi yoktu. Parası da yoktu. Bir aile sahibi olsun diye yaşlı kızı buna kakaladılar. Kaynana da bonus oldu.
Yok para dedik ya. Karı tarafında da yok. Bunlar buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası, halı, oturma takım, derken adamın şakaklarına kır düştü.
Taşındıklarında apartmanda kimsenin arabası yoktu. Az zamanda herkesin bir arabası oldu ve park yeri kavgaları başladı.
Pazar günü oldu mu, herkes arabalara atlıyor, pikniğe, akraba ziyaretine gidiyor.
Bizimkiler içlerini çekerek pencereden bakıyor. Kaynana makinalı tüfek gibi konuşuyor.
– Ulan damat, adam olamadın gitti. Kapıcının bile arabası var. Utan, utan. Bu sıcakta eve kapanıp kaldık.
Adam kibrit çöpünden gemiler yapardı, aldırmazdı. Kapıcı diyor. Be kocakarı! O kapıcı sanayide çalışıyor. İki oğlu dahi okumadı. Onlar da çalışıyor. Karısı taşa vursan geri gelmez, köylü kızı. Tüm apartmanın işini görüyor. Turşuya varıncaya kadar yiyecekleri köyden geliyor. Kira vermez, elektrik-su-doğalgaz ödemez. Daha şimdiden iki gecekondu arsası var. Yakında oraya bir apartman dikerse şaşma.
Dallama emlakçı bacanak geldiğinde tartışma ayyuka çıkıyor. Bacanak pencereden yeni aldığı jipi göstererek:
— Şuna bak, şuna. Kız gibi. Yahu sana da bir araba uyduralım dedik, yanaşmıyorsun.
Ulan dallama, para içinde yüzüyorsun. Şu garibe bi koltuk çık desek oralı olmazsın. Bu herif yaralı parmağa işemez. Kız bilgisayar ister, herkesin varmış. Oğlan bisiklet ister herkesin varmış. Küçük bir futbol topu bir de krampon istiyor. Kadın yatak çöktü değiştirelim diyor.
O kadar çok dinledi ki adam, içindeki düğüm geldi boğazına tıkandı.
Tutumluydu demiştik; elli elli, yüz yüz bir yana atıyor, hani belki daireden arkadaşlar bir kooperatif kurar da girerim diye hayal kuruyor.
Bu hayal gerçekleşinceye kadar boğazındaki düğüm tüm nefesini kesecek.
Aniden karar verdi, bacanakla gidip bankadan kredi çekerek ucuzundan bir araba alıp kapının önüne çekti.
Pırıl pırıl, bembeyaz, kız gibi.
İşte size araba. Kesin sesinizi.
Bir bayram oldu ki sormayın. Kaynana aşka geldi, depoyu doldurdu. Gezdiler, gezdiler, İstanbul’da adım atmadık yer komadılar.
Adam da açıldı. Gezdikçe keyfe geldi:
— Ulan araba da bir ihtiyaçmış yani, dedi.
Birikmiş parasından banka borcunu ödedi ödedi. Para bitti, borç bitmedi.
Üstüne faiz geldi.
Borç üç beş katına çıktı.
Ne yapacak?
Ne kaynana verir, ne bacanak.
Kimseden borç alamaz, utanır. Zaten ödeyecek hâli yok. İşe de arabayla gitmeye alışmış.
Ayıkla pirincin taşını.
Ulan senin neyine araba.
O gün de işe arabayla gelmişti. Dönüşte baktı benzin bitmiş. Cepte hiç para yok. Gitti masasına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı, daldı.
Müstahdemler etrafı süpürürken, silerken gördüler onu, “Herhâlde hesabı bitiremedi” diye aldırmadılar.
Işıklar söndü. Adam masada kaldı.
Ertesi gün gelenler adamı aynı hâlde buldular. Etrafa boş boş bakıyordu.
Son ezan
04:0029/05/2024, Çarşamba
G: 29/05/2024, Çarşamba
50
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Köy boşalmış. Bir dağ köyü. Kırk elli hane var galiba. Boşalan evlerin bir kısmı çökmüş. İnsan buraya neden yerleşir ki? Ne bağ var, ne bahçe. En düz tarla otuz derece, avuç içi kadar. Buğdayı iri ve lezzetli olur ama bire beş verir. Susuz.
Burası galiba bir mezra imiş. Sırtını verdiği tepenin ardında bir mera var. Orada hayvan besliyorlarmış. Civar köyler de meraya ortak çıkınca kavga-dövüş, bıkmışlar anlaşılan. Zaten kışın gurbette yazın köyde kalmışlar. Zamanla gurbete hepten yerleşip köyü unutmuşlar.
Bazı emekliler yazları gelip bir iki ay kalıyor, hatıralar tazeleniyor. Onların çocukları gelmez, gelseler de üç günden fazla durmaz.
Köyde kalan dört aile.
Aile demeyelim de dört kişi.
Biri Bayram Efendi. İnatçı. “Köyde ölüp, köye gömüleceğim” diye tutturmuş. Oğlu kızı “Etme baba, hastalık var sağlık var, seni şehre götürelim” diye ne kadar ısrar ettilerse gitmedi. Eski evin eski eyvanında oturup aşağı dere köylerini seyre durdu.
Bastona dayanarak zar-zor yürüyordu. Yaş kaç? Sekseni geçti doksana dayandı. Gözler de pek görmüyor, işte gözlükle falan.
Oğlu, kızı yazın gelip bu inatçı keçinin kışlık erzakını tamamlıyor, kilerini, ocağını temizliyor. Sonrası Allah’a emanet. Kış bastırıp karlar durmaksızın yağınca evden çıkmak bir dert. Camiye kadar olan yolu yürümek Bayram Efendi’nin harcı değil. Neyse ki Ümmü Hala var. O da yalnız bir ihtiyar ama köydeki dört kişinin en dirisi. Bayram Efendi’nin evinden camiye kadar olan yolu kar küreği ile açıyor. Bir de ineği var, süt yoğurt çok şükür eksik olmuyor. Ümmü Hala da inatçılardan. O da “köyden çıkmam” dedi. Kaldı.
Öteki iki kişi Reşit Efendi ile eşi Hatun yenge. Çocukları olmamış. Reşit Efendi merdivenden düşüp kalçayı kırınca sakat kaldı. Ancak tuvalete gidebiliyor, ona da artık güçten iyice düşmüş, ama hâlâ kocasına ve ahırdaki ineğe bakabilen karısı destek oluyor. Köy kadınları daha dayanıklı. Küçük yaşta işe alıştıkları için olmalı.
Sevgili okur, anladığınız gibi küçük köy camisinin cemaati yok. Ama Bayram Efendi öğle, ikindi ve akşam namazlarını camide tek başına kılmaya devam ediyor. Titrek sesi camiden çıkıp meşelere, tepelere, kurda kuşa erişiyor. Ezanı caminin içinde okuyor, hoparlör olmadığı için sesin nereye kadar ulaştığı bilinmiyor. Aslında bunun bir önemi yok. Bayram Efendi camiyi ezansız bırakmıyor, hepsi bu.
Yazın gelenler caminin odununu da hazırlayıp öyle gidiyorlar. Ortada koca bir odun sobası, çıra var, kâğıt var, kibrit, çakmak tekmil hazır. Ümmü Hala öğleüstü gelip sobayı dolduruyor, yakması Bayram Efendi’ye ait, kendisi yakacak illa.
Öğle namazını kıldıktan sonra Ümmü Hala ona çorba, bazlama falan getiriyor. O da sıcak sobanın başında yemeğini yedikten sonra bir iki koyun postunu yan yana getirdiği sergiye uzanıp kestiriyor. Caminin kapısı kilitli değil, hırsız gelse çalacak bir şey yok. Bayram Efendi kapıyı çekip Reşitlerin eve gidiyor. İki eski yoldaş eski günlerden bahsedip vakti geçiriyor, Hatun yengenin çaylarını içiyorlar.
Günler böyle geçiyor. Bu dağ başındaki dört haneye bu kış günü kim gelir. Zaten yollar kapalı. Bahara anca açılır.
Ümmü Hala’nın evi önündeki küçük bahçede bir iri kayısı ağacı var. Kim dikmiş bilinmiyor. Dağ havası, göze suyu mübareği beslemiş. Bir de lezzetli meyvesi var ki. Ümmü Hala kayısıyı çarşaf serip kurutur, hoşaflık ayırır, hem komşulara, hem şehirdeki çocuklara gönderir. Kışın ayran aşı, bulgur pilavı dışında bu dört kişinin içtiği en nefis şey kayısı hoşafıdır.
Ümmü Hala o küçük bahçede biber, domates, soğan, patates, maydanoz, nane yetiştirir. Dağ başının cennet köşesidir orası.
O gün Bayram Efendi titrek sesi ile ezanı okudu, namazı kıldı. Bir ara “Ümmü nerde kaldı” diye düşündü. Üzerinde bir yorgunluk var. “Şöyle posta uzanıp beklesem iyi” dedi. Uzandı. O öyle yatadursun Ümmü Hala elinde bir tas çorba, ekmek ve soğanla girdi camiye. Baktı Bayram Efendi posta uzanmış, sobanın tatlı sıcaklığında uyuyor. Uyandırmaya kıyamadı. Getirdiklerini usulca sobanın yanına bıraktı “Uyanınca yer” dedi, çıktı.
Bayram Efendi uykudan uyanmadı, çorba soğudu.
O günden sonra camiden ezan sesi gelmedi.
Sade uğuldayan rüzgârın, dağlarda uluyan kurtların Din Görevlilerinin Sesi
Hayvan sevgisi
04:005/06/2024, Çarşamba
G: 5/06/2024, Çarşamba
48
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Hayvanları seveceğiz ama nerede onlar. Nereye gittiler? Meselâ hiç, çoktan beri hasretine yandığımız öküz’ü gören var mı?
“İrençberler hoşça tutun öküzü” diyen şairin kemikleri sızlıyor mu?
Öküz; o mütevekkil, mütehammil, mütevazı hayvan kim bilir kaç bin yıldır insanoğlunun hizmetinde çalışıyordu. Bunca yıllık sevgiliyi motora değişiverdik. İlginç bir yanı yok ki, hayvanat bahçelerinde de bulunsun. Unutulup gitti işte.
Ya deve, ya at, ya arkadaşımız “eşşek”.
Her gün işe giderken geçtiğim yol kenarında, nasılsa boş kalıvermiş bir arsada, epeyce bir zamandan beri sabahları bir ağaca bağlı yaşlı bir eşek görüyorum. Hâlâ bu hayvanla, yolculuk ve yoldaşlık edip, süt taşıyan, ot taşıyan, odun kömür taşıyan, ne bileyim bir şeyler taşıyan insanlar var. Orada kuyruğunu, kulağını ağır hareketlerle kıpırdatan bir eşek işte. Mahzun gözleriyle gelip geçenlere bakıyor, “Bir ben kaldım emektar, benden sonra çocuklar resmime bakar ancak” diye düşünüyor.
Balkon çocukları horozu da tanımıyor.
Tavuk diye, marketlerde soyulmuş, ayıklanmış sarı-pembe gövdeleri biliyor.
Kümesteki arkadaşın yumurtalar üzerinde bir uzun zaman kuluçkaya yatmasını, sonra bir gün, cıvıltılar saçarak arkasına bir sürü civciv katarak çayırda kurum satarak yürümesini görmediler ki. Bir anaç tavuğun civcivler üzerine yönelecek herhangi bir tehlike anında nasıl çırpındığını izlemediler ki.
Civcivler makinalardan çıkıyor artık. Bir otomobilin yedek parçaları gibi tornadan veya presten pıtır pıtır dökülüyorlar. Bir yabani ot ile, bir çocukla, bir köpekle, tatlı tatlı eşinecek bir çöplükle, bir küçük solucan, bir mısır tanesi, avlanacak bir böcekle karşılaşmadan büyüyorlar.
Kangal itleri artık sürülerin ardında dik dik dolaşmıyor; apartıman aralıklarında, fabrika önlerinde, villa girişlerinde bağlı bulundukları zincirleri yalıyor.
Sadece ve sadece sürünün yanında yürürken kimlik ve kişiliğini bulan, bu yüzden meşhur olan, bu asaletli hayvanların şehirde fiyaka olsun diye kullanılan iri jeeplerden farkı kalmadı.
Hayvanlar hayatımızda yüzbinlerce yıldan beri tuttukları yeri bir bir terk ediyor. Aldığımız bilgilere göre her yıl bir yığın hayvanın nesli kesiliyor.
Artık kırda bir çalılıktan ansızın bir tavşan fırlamıyor.
Önümüzden pırrr diye bir keklik sürüsü havalanmıyor.
Bülbül şiirlerde, turnalar türkülerde kaldı.
Bana lütfen şehirlerde aksesuar misâli beslenen süs köpeklerinden, muhabbet kuşlarından bahsetmeyin. Hayvanat bahçelerinden, akvaryumlardan söz etmeyin.
Evet, biliyorum, hayvanların yerine de, insanların yerine de artık âletler geçiyor. Genetik mühendisliği aldı başını gidiyor. Çok geçmez o çizgi filmlerde, bilim-kurgularda gördüğümüz yarı insan-yarı hayvan yaratıklar da arz-ı endam ederler. Çocuklar robotlarla dostluk kurar.
Can kuşu kafesinden uçar.
Hayvan sevgisi neden sonra mevzuatın, kanunların, derneklerin, tartışmaların, filmlerin, kitapların konusu hâline gelir.
Geldi bile.
“Hayvan sevgisi tarım toplumunun hissiyatına aittir, sanayi toplumunda hayvana yer yoktur.”
Izdırabın boyutu
04:0012/06/2024, Çarşamba
G: 12/06/2024, Çarşamba
33
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Rahmetli Nurettin Topçu ızdıraptan bahsederken şunları söylüyor:
“Izdırap insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onun dost gibi karşılanması kalbin şaheseridir.”
Uğranılan büyük felaketler ve sevdiğim insanların kaybı karşısında bir şey yazamıyorum.
Herhâlde şu sebepten olmalı. Kaybettiğim şey (kişi) bende öylesine büyük bir yer tutuyor ki; bu kaybı söz ile anlatmaya kalkıştığımda sözlerim duyduğum ızdırap yanında çok zayıf, cılız, acımı yansıtmaktan çok uzak görünüyor.
Yazınca Âkif gibi yazacaksın. Çanakkale’yi onun gibi içimize gömeceksin. Yoksa herkes elbette bir şeyler duyuyor, bir iki söz edebilir. Ama düşünün aklınızda “Çanakkale Şehitleri” gibi bir Bosna şiiri var mı?
Filistin yıllardır kan ağlıyor, şimdi de Irak, Suriye, Arakan. Her nereye baksan Müslüman kanı akıyor. Izdırap gittikçe katlanıyor. Ya feryat edeceksin ya sükut (bu konularda kırık dökük denemelerimi daha sonra Fırtınayı Kucaklamak adlı kitabımda topladım).
Topçu Hoca şöyle devam ediyor:
“İnsanlığın büyük hareketlerini yansıtan ızdıraptır. Dinler ve sanatlar, tarihin kaydettiği parlak medeniyetler ızdırabın şaheserleridir. Peygamberler ümmetlerinin ızdırabını yüklenerek kurtuluş vadini Allah’tan getiren büyük muzdariplerdir. Büyük sanatkârlar da dünyamızın bahtiyarları değillerdir. Yunus’tan Âkif’e, Fuzulî’den Dostoyevski’ye kadar bu insanüstü kafilenin sahip olduğu büyük ve adeta ilahî imtiyaz, onların büyük ızdıraplarıdır.”
Mevlânâ İdris bir görünüp bir kaybolan yıldız gibidir. Onu Atmeydanı’nda ararsınız, o sırada Kaçkar dağlarında sadece orada yetişen bir çiçeği koklamaktadır.
Çocuklar üzerinden dünyayı yorumlayan, hayatın mânasını arayan bir şair.
Bu yüzden şiiri bir pınara, bir kelebeğe, bir buluta, bir ceylan yavrusuna benzer.
Yaralı bir ceylan belki. Ahu gözlerinden kanlı yaşlar akar, yavrularını arar.
Yavruları nerededir?
Başına bombalar yağan çölde.
Mevlânâ İdris çekilen ızdırabı mısralara sığdırmış. İzdiham dergisinin Ocak-Şubat 2015 tarihli nüshasında yer alan “Çocuklar ve Trafik Lambaları” şiiri son yıllarda okuduğum iyi şiirlerden biri.
Bir bölümünü sizlerle paylaşıyor, Mevlânâ’yı gözlerinden öpüyorum.
Dünyada geriye doğru
İnsanlığın biriktirdiği her şeyden biraz
Biraz dedimse çok fazla çünkü ölçemiyorum
Artık olmayan şehirlerindeki
Artık olmayan anılar
Kedilerinin sesi bahçelerinin kirazı
Ödev yaparken dalıp ağzına aldıkları kurşun kalem
Artık ödev yok kalem yok her yer kurşun
Her şey yıkık ve delik deşik zaman bile
Gören var mı şimdi
Çocuğun bir sınıfta kalkan parmağını
Gören var mı
Bir zamanlar bir ay vardı tam şurada
Nereye gitse çocuk
Ay da giderdi oraya
Ay yok artık gitmek yok çocuk yok
Neler var kimse söylemek istemiyor
Burası İstanbul orası Şam
Burada çocuklar için sonsuz bir akşam
Şekersiz mi artık Şam
Yalnız şekersiz değil yalnız bu değil
Bir halk yalnızdır çocuksuzsa sokaklar
Bir şiirin anlamını-etkisini duymak anlamak isterseniz tamamını okuyacaksınız unutmayın.
(Bu yazıları baskıya hazırlarken vefat haberi geldi. Evladım gibiydi. Kendisini sevgi, hasret ve rahmetle anıyorum. 7 Haziran 2022).
Kanaat
04:0019/06/2024, Çarşamba
G: 19/06/2024, Çarşamba
48
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bana diyorlar ki; madem teknolojiye karşısın niçin otomobile biniyorsun ya da tramvaya-uçağa; yürüyerek gitsene evine. Giderim elbet, keşke süslü semerli bir merkebim, çerkes eyerli bir kır atım olsa idi. (Ne komik olmaya ne de sefil olmaya niyetim var). Ve kapat kaloriferi diyorlar, yakma şofbeni, söndür elektriği, hatta modern diye burun kıvırdığın, insan onuruna yakıştıramadığın şu daracık apartıman dairesinden defol.
Çek git, bir adaya mı, bir dağ başına mı, nereye olursa, bir başına vahşetini yaşa, dır dır edip konforumuzu karalama.
Robenson menfaatini kovalayan pis bir burjuva idi ve benim bir ıssız adaya çekilip inzivada yaşayacağımı kim söylüyor? Kuru gürültüye pabuç bırakmayız. Evet, ben yatarım kara toprak üzerinde ve çekerim kekik kokulu rüzgârı ciğerlerime. Egzoz dumanı ile zift kokusu size mübarek olsun. Ancak bir sorum olacak. Acaba siz razı mısınız meselâ toprağımı delik-deşik ederek petrol aramaktan vazgeçmeye; petrol uğruna güçlünün zayıfı ezmesine son vermeye ve yine petrol uğruna bunca kanlar döküp birbirinizin boğazına sarılmaktan vazgeçmeye? Bu mümkün mü?
Dönüp duran çarkların, dolapların, desiselerin, çeklerin, senetlerin, komploların, laboratuvarların, genetik araştırmaların; ikili-üçlü anlaşmaların, fabrika bacalarının, gazların, atıkların, saniyede bilmem kaç mermi atan silahların susması mümkün mü? Bu sistem nasıl ayakta duruyor ve kaç bacağı var?
Ben değil, siz beni yerimden-yurdumdan ettiniz.
Kim bilir kaç Kızılderiliyi katlettiniz, kaç zencinin kara derisinde şakladı kırbacınız.
Şu yirminci asrın içinde katledilen insanların sayısı kaçtır? Dünya yaratılalı beri savaşlarda-kırımda-kıtlıkta ölenleri üst üste koysanız o kadar etmez.
Ağaçları ben kesmiyorum, kuşları öldürmüyor, denizleri kirletmiyorum. Sizin o şişinip durduğunuz modern teknolojinin kurduğu sistem, o sistemin kanlı dişlileri arasında öğütülüp duruyor bu güzelim tabiat, bu masum çocuklar, gökyüzü ve bulutlar.
Sadece savaşlar ve şu günlerin gündeminde duran teröre şiddet demeyin. Bakın geçtiğimiz yazlardan birinde sadece Fransa’da sıcaklardan 15.000 yalnız ihtiyar, tek başına yaşadığı evinde sessizce ölüverdi. Öldüklerinde kimselerin haberi olmadı. Ancak cesetler kokmaya başlayınca birer birer topladılar onları, morga kaldırdılar. Tatillerini geçirmekte olan evlatlarına haber salındı: “Babanız, dedeniz, nineniz öldü” diye. Hiçbirinin kılı kıpırdamadı, kimse tatilini yarıda kesip, dönüp gelerek cenazeleri almadı. Ve bu korkunç manzara medyaya hiç yansımadı.
İşte bu teknolojinin yarattığı konfor böyle esir alıyor insanlığı. Hız ve hazzın peşinden koşanlar “ne kadar tüketiyorsak o kadar mutluyuz” palavrasına kanmış durumda. Dünyayı bu ideoloji yönetiyor. Pek tabii olarak Allah’ı, peygamberi, âhireti, hesap gününü, günahı, sevabı, ahlâkı, merhameti unutanların, inkâr edenlerin sonu budur.
Adalet bu yüzden tecelli etmiyor.
Yürürlükte olan güçlünün dikte ettirdiği hukuktur.
Bana diyorsunuz ki: Üretim artmaz ise insanları nasıl doyuracağız? Burada elbette bir hinlik vardır. Üretimi artırıyorsanız dünyada açlıktan ölen insanları doyurun. Ama hayır. Çok üretecek, çok satacak, çok kazanacak, çok yiyecek, çok def-i hacet edecek, çok haz alacaksınız şu üç günlük dünyadan.
Tüketecek, tüketecek, tüketeceksiniz.
İşin sırrına ermiş olan eskiler şöyle derdi:
Yılan bile yılan iken toprağı kanaat ile yalar. Rızkı veren Cenab-ı Hak’tır.
Çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir.
Kanaat (nankör ve cahil olan) insanoğlunu terbiye edecek en güçlü ilkedir. Tabiî kanaat ve terbiye kavramlarından nefret edecek kadar beyniniz yıkanmamış ise.
Beyin yıkamak tüketim toplumunun yumuşak karnıdır. Bu yıkama faaliyetini rafine etmek üzere harekete geçenler sözüm ona bilgi çağına ulaştılar.
Neyin bilgisidir bu ya! Güldürmeyin adamı.
Arslanın ağzı
04:0026/06/2024, Çarşamba
G: 26/06/2024, Çarşamba
27
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Üniversitede sınıf arkadaşıydık. Sadece merhabamız yoktu, bayağı hukukumuz vardı.
Nasılsa yolda rastlaştık.
“Ne var bunda” demeyin.
Adam müsteşar...
Çok iyi bildiğiniz gibi “iş arslanın ağzında”. Bir yere 46 kişi alınacak, neredeyse 46 bin kişi müracaat ediyor.
Bizim oğlan askerden geldi, aylardır işsiz. Şuna başvurduk, buna başvurduk.
I, ıh... Tık yok...
Oğlan ha bire sağa-sola hâl tercümesi yazıp yolluyor (şimdilerde sivi deniyor). Ama gittikçe de başı önüne düşmekte, hatta omuzlarının arasında neredeyse kaybolacak.
Oğlanın gözümüzün önünde böylesine eriyip gitmesi kahrediyor hepimizi.
İşte bu hâllerle eski arkadaşı görüverdim. Ne de olsa ayaküstü bir konuşma bu. Ancak hâl-hatır sorulur o kadar. Önce gerçekten sıcak bir kucaklaşma. Sonra “Ya, görüşemedik, seneler oldu” faslı. Daha sonra “Ee... Ne yapıyorsun bakalım?..”
Dedim ya ayaküstü.
Adam az sonra çekip gidecek.
Bunca yıl semtine uğramamışız, bu kadar makam-mevki sahibi olmuş, telefon açıp bir tebrik bile etmemişiz.
Bunları bir yana koydum.
Gözümü karartıp makinalı tüfek gibi konuşmaya başladım.
— Memleketin, piyasanın vaziyeti malum. Seni bilmem ama biz geçim derdindeyiz. Kızı kocaya verdik, dişten tırnaktan artırıp oğlanı okuttuk. Ona da bir istikbal olsun hani. Askerliğini yaptı, e tabii evlenip yuva kuracak. Bu zamanda kolay mı, kaç zamandır iş arıyoruz, iş arslanın ağzında.
Ben kendimi kaybetmişim galiba. Oracıkta dikiliyoruz. Gelip geçenler, trafik, hatta belki ne bileyim iyi duysun diye kulağına eğilip bağıra-çağıra dert yanıyor da olabilirim. Herif “Nereden çıktı şimdi bu eski arkadaş” diyordur içinden.
Neden sonra fark ettim, sıkıntıyla etrafına bakıyor. Hık, mık ediyor. Galiba özel şoförü gelmiş, önü ilikli bekliyor, konuşmamız (yani benim konuşmam) bitsin diye bekliyor.
Belki bir şeyler diyecek ama ben fırsat vermiyorum.
Finale doğru sesimde dramatik bir ton:
— Sen şimdi usule aykırıdır falan dersin. Aklından torpil-morpil geçer. Hani arkadaşız ya [Ne arkadaşı oğlum, aradan otuz sene geçmiş], bir kayırma, himaye geçer, devlette böyledir bu işler...
— Belki de “Hay, hay” diyeceksin eski mebuslar gibi cebinden bir Yenice paketi çıkarıp arkasına isim-adres-telefon numarası kaydederek “Bu işi olmuş bil” diyeceksin. Arabana atlayıp gideceksin, giderken o Yenice paketini açıp içindeki son sigarayı yaktıktan sonra paketi savurup camdan atacaksın [Yahu koca müsteşar böyle görgüsüzlük yapar mı? Hem Tekel’de Yenice diye bir sigara mı var?].
Bütün bunları bir bir sıralayıp içimi boşalttıktan sonra sözümü şöyle bağladım:
— İster yap, ister yapma, senin bileceğin bir iş. Kapında benim gibi binlerce adam bekliyor. Ama hani, mektep arkadaşıyız, aramızda bir hukuk var. Hem sen meşgul adamsın, ben de seni çok tuttum ayaküstü, kusura kalma. [Böyle mi dedim acaba?]
O ayrılmadan, ben atılıp iki yanağından öptüm. “Hadi eyvallah” deyip yürüdüm.
Müsteşar beyi konuşturmadım. Gıkını bile çıkaramadı. İyi mi ettim acaba?
İş arslanın ağzında.
Delikanlı
04:003/07/2024, Çarşamba
G: 3/07/2024, Çarşamba
28
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Uzun bir dersten çıkmıştı.
Hava soğuk ve pusluydu. Puslu da değil düpedüz kirliydi, kurum yağıyordu sanki havadan. Trafik yine tıkanmıştı, arabaların camlarından kederli insan yüzleri sabit nazarlarla dışarı bakıyordu. Bir ahmak ıslatan biteviye yağıyordu.
Ellerini ağabeyinden kendisine intikal eden gocuğun cebine soktu, sırtını kamburlaştırdı. Beyazıt’a doğru yürümeye başladı.
Hoca uzun bir “okunacak kitaplar listesi” yazdırmıştı. Bu listedeki kitapların bir kısmını kendisi daha önceden keşfetmişti. Kıymetli yazarlarımızın kıymetli eserleri. Lakin biri hariç ötekileri alamamıştı.
Onu da sergiden edinmişti, üçte bir fiyatına.
Derin bir nefes aldı, içini geçirdi. Kitaplara ulaşmak gittikçe zorlaşıyordu. Güç bela sığındığı bir arkadaş evinde kalıyordu. Şehrin kıyıcığında, kendisi gibi Anadolu’dan gelmiş birkaç arkadaş, bir göz oda bulmuşlardı zorlukla. Islak odunlar, tüten bir soba, yıkanmamış çamaşırlar, yemek nöbeti, kuru-pilav.
Kuru neyse de pilav yapmayı öğrenememişti bir türlü, her seferinde lapa oluyordu ve bir gürültüdür kopuyordu odada.
Bir kot pantolon bir milyona fırlamıştı. Ayakkabıcı vitrinlerinde ne botlar vardı oysa. Botlar da milyonun üzerinde.
Gel gelelim “fukaralık edebiyatı” yapmak bir kararname ile yasaklanmıştı. Kimseye derdini açamıyordu, hele eve yazmak. O, hiç...
Bir yandan paralı eğitim tartışılıyordu. Bu cepheden olanlar devletin eğitim yükünün altından kalkmasının artık mümkün olmadığını söylüyor, üniversitelerin özelleştirilmesini istiyor, eğitime ancak bu şekilde bir kalitenin getirilebileceğini savunuyordu.
Hocaların da canına tak demiş olmalı ki, yürümeye başlamışlardı işte. Bir taksi hayli yakın geçti, üzerine kara-sıvaşık su sıçrattı. Taksinin ardından sövmek, bağırıp çağırmak geçti içinden. Bir an. Takati yoktu. Başını iki yana sallamakla yetindi. Yaşlı, gün görmüş insanlar gibi hissetti kendini.
Midesi kazınıyordu. Şöyle sıcacık bir çorba içebilse, bir soba başına oturup biraz ısınabilse.
Otobüs durağında kızlı-erkekli bir küçük kalabalık, neşeli devinimlerle kıpırdıyordu. Bakımlı saçlar deri çantalar, gün yüzü görmemiş yüzler, muhallebi çocukları. Şimdi onlar buradan doğru Beyoğlu’na çıkar, sıcak salonlarda sıcacık salepler içer, AKM’ye veya tiyatroya gider, birlikte son açılan sergileri gezerlerdi.
Paralı eğitime karşı çıkanlar bunun fırsat eşitliğine aykırı olduğunu, parası olanlara avantaj sağlayacağını, diplomaların parayla satılacağını ileri sürüyorlardı. Ara yerde kalanlar ise öğrencilerin katkı paylarının artırılmasını, ödeyebilecek olanlardan bu payın alınmasını, ödeyemeyenlere ise devletin burs vermesini istiyordu. Bir de vakıf üniversiteler meselesi açılmıştı. Şu anda devletin bunlara katkısından söz ediliyordu.
Ulan, şunlardan birine kapağı atabilsek, diye düşündü delikanlı. Sonra birden meyus oldu.
Doğum yerini, anasını-babasını, bitirdiği mektepleri, bildiği lisanları falan soracaklardı elbette. Mülakata girecekti.
Yarışa yüz metre geriden başlamıştı o. Geçilecek kulvar hakkında da bilgisi yoktu.
“Okumak senin neyine be oğlum” dedi, “herkes okuyacak diye bir kaide yok ya, bir iş bulup çalışaydın...”
İyi de, nerde o iş?..
Üniversiteyi kazanıp büyük şehre okumaya giderken, mahalle arkadaşları, işte o “senin neyine okumak” diye yarışı terk edenler, ardından gıpta ile bakıyor “Vay be gidiyorsun ha, yakında dönüp gelince bizi tanımazlıktan gelme sakın ha!” diye takılıyorlardı.
Onlar orada ne yapıyor şimdi acaba?..
Küçük esnaflık, berber kalfalığı, belediyede temizlik işçiliği veya talihi yaver gidenler için Rusya’da, Orta Doğu’da inşaat işçiliği... Çarşıkapı’nın kalabalığına katıldığında yağmur hızlanmıştı.
Ayakkabıları su çekiyordu.
Delikanlı ömrü de işte öyle geçip gidiyordu. Birden oralardaki vakıf medreselerden birinin duvarı üzerinde bir hana takıldı. “Üniversite Meselesi” tartışılıyordu içeride. Islak saçlarını eliyle düzelterek girdi.
Ohhh. Sıcacık... Gerilerde, kalorifer yanında bir sandalye buldu, oturdu. Önce omzunu, sonra sırtını dayadı kalorifere. İçi ısındı, gözkapakları ağırlaştı. Kürsüde biri bağıra çağıra bir şeyler anlatıyordu. “Anlat” dedi içinden “uzun uzun anlat...”
Bu sezonun son yazısı. İnşallah sonbaharda görüşürüz.
Kültüre ihtiyacımız var mı? (1)
04:0011/09/2024, Çarşamba
G: 11/09/2024, Çarşamba
24
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kayseri ile ilgili bir belgesel izledim.
Vali, Belediye Başkanı, ilgili kişiler konuştu. Şehrin nüfusu bir buçuk milyon olmuş.
Sanayi büyük gelişme göstermiş, ihracatta Anadolu’nun parlayan yıldızı haline gelmiş. Beş üniversitede binlerce genç okuyor.
İletişim, ulaşım, yeşil alanlar, barınma gibi pek çok temel mesele hal yoluna konmuş. Turizm gelirleri artmış, şehir Selçuklu’dan bu yana bir merkez olması dolayısıyla tarihî hüviyeti görünür kılınmış, yine bu çerçevede Kayseri bir gastronomi merkezi olmuş.
Her yönü ile iftihar edilecek bir manzara.
Ancak!
Kayseri’de sinema yok.
Kayseri’de tiyatro yok.
Olmasa da olur diyenler olacaktır.
Bu konu burada kalmasın. Hakkında konuşmak için bir teklifte bulunalım.
Kültür Bakanlığı bir envanter çıkarsın.
Belki de vardır, bilemiyorum.
Şöyle: Ülkenin bütün şehirleri, ilçeleri ile beraber bir sayım-döküme tabi tutulsun.
Misal.
Diyelim Erzincan.
Merkezde kaç sinema var?
AVM içinde bir tane, yüz koltuk.
Tiyatro yok.
Kapalı spor salonu ve stadyum var. Mahalli futbol takımlarının maçlarını kaç kişi seyrediyor? Ara-sıra yapılan ata sporu cirit karşılaşmalarını kaç kişi izliyor?
Konser salonu yok.
Belediyenin musiki ile ilgili koroları var mı? Bu şekilde ilçelerin de tek tek envanteri çıkarılmalı. Diyelim salon var, nitekim hemen her şehir ve ilçede yapılan çok amaçlı “Kültür Merkezleri” var. Buralarda hangi faaliyetler yapılıyor? Yoksa sadece çocukların ders çalışmaya geldikleri birer kütüphane mi?
Bu envanter bize arz-talep hususunda bir fikir verecektir. Tartışma için bir zemin olacaktır.
Bazı illerimizde gerçekten uygun salonlar varken (bilhassa sinema için) seyircinin olmaması, azalması sonucu bu salonlar kapanmıştır.
Talep yok.
Neden?
Efendim sinema ve tiyatro, televizyon sayesine evlerimize girdi. Sayısız kanal var. İnsanlar şu kadar para verip sinemaya niçin gitsin?
Doğrudur, bu da bir izah tarzıdır.
Ancak!
Televizyona rağmen bazı şehirlerimizde ve bilhassa yurt dışında sinema ve tiyatro seyircisi istenilen düzeydedir.
Bu bir kurumsallaşma meselesidir.
Avrupa’da halk (sadece gençler değil) sinemaya, tiyatroya, konserlere, spor gösterilerine gitmeyi günlük hayatının ayrılmaz bir parçası olarak yaşıyor. Hadi buna edebiyatı, kitap okumayı da katalım.
Bizde niçin kurumsal hale gelemedi?
Devlet Tiyatroları’nın Cumhuriyet ideolojisinin çerçevesinde Anadolu’nun bazı şehirlerinde taş binaları hâlâ duruyor. Bu kuruluşların maaşlı kadroları var ve senede pek çok oyun sahneleniyor. Seyirci sayısını bilemiyorum. Meselâ Erzurum’da durum nedir?
Kaç şehrimizde “Şehir Tiyatroları” vardır. Kaç konser salonu vardır? Bu salonlarda Türk ve Batı müziği konserleri bir takvime göre sürekli icra edilmekte ve halk bu faaliyetlere iştirak etmekte midir?
Sadece sinema, tiyatro, konser değil; sergiler, konferanslar, çeşitli fuarlar ile bu konu genişlik kazanıyor. Bunları sadece “festival” ile halledemeyiz. Mesele uzun, haftaya devam edeceğiz.
Kültüre ihtiyacımız var mı? (2)
04:0018/09/2024, Çarşamba
G: 18/09/2024, Çarşamba
27
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Kültüre ihtiyaç” meselesini geçen haftaki yazımızda irdelemeye çalışmıştık. Bu defa devletin dahlini dile getirerek konuyu işlemeye devam ediyoruz.
Efendim enteresandır, devlet müzik alanına çok yatırım yapmış; Cumhuriyet ideolojisi tiyatroyu öne alarak Devlet Tiyatroları’nı kurmuş; bu yolda Anadolu’nun bazı şehirlerinde taş binalar ile tiyatro salonları inşa etmiştir. Buna mukabil sinemaya hemen hiç yatırım yapılmadı. Sinema “halkın ucuz eğlencesi” olarak kendi kendini yapılandırdı (Yeşilçam); Devlet Televizyonu (TRT kurumu) devreye girince gelişimini hızlandırdı. MEB Yayınları ve her şehrimizdeki kitabevleri de önemlidir. Lakin devlet son yıllarda bu işten çekildi, kitabevleri kapandı.
Burada devletin (ve özel sektörün) sadece müzik alanına ne kadar yatırım yaptığını, kuruluşların adlarını sayarak verelim. (Bu listeye pek çok ilave yapılabilir)
• Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı koro ve topluluklar:
Devlet Klasik Türk Müziği Korosu • Devlet Türk Halk Müziği Korosu • İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu-Mehter Takımı • İstanbul Tarihi Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu • Devlet Çok Sesli Türk Müziği Korosu • Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası • Devlet Opera ve Balesi • Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu.
• TRT Kurumu bünyesindeki Türk Sanat-Türk Halk-Batı Müziği ve Çocuk koroları.
• Belediyeler bünyesindeki Türk Sanat-Türk Halk ve Batı Müziği koroları.
• Musiki vakıf ve dernekler bünyesindeki korolar.
• Özel kuruluşların kurup himaye ettiği, ekseriyeti Batı müziği icra eden koro, orkestra ve topluluklar.
• Üniversite koroları.
• Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bandosu.
• TSK Mehteran Birliği.
Bu kuruluşlara ilaveten MEB ve belediye konservatuvarları ülkemizin müzik alanında faaliyetine katkıda bulunuyor. Müzik için özel olarak bir ilkokul ve bir de ortaokul kuruldu.
Bu katkı ilk, orta ve liselerdeki müzik derslerine ne ölçüde yansıyor?
Gönül istiyor ki bir taşra şehrimizde Meslek Lisesi’nde tornacılık okuyan bir öğrenci aynı zamanda keman çalabilsin. Bir kız öğrencimiz aynı zamanda şehrin amatör tiyatrolarında sahneye çıkabilsin. Bu öğrencilerin aileleri hâlâ “Oğlumuz çalgıcı, kızımız artist mi olacak” diye bir endişe taşıyorlarsa, Batılılaşma serüvenimizin iki yüzyıllık uygulaması sonucunda durup düşünmek lazım. Sinema ve tiyatro halkımız için hâlâ mayınlı alan mıdır?
Bütün bu çabalar beyhude midir?
Ankara’da CSO için o harika binayı boşuna mı yaptık?
Halka rağmen bu çizgide direnmek ne kadar mânâlıdır. Talep yok, halk istemiyor dersek, yanlıştan dönersek kültürü “yerli-millî” bir çizgiye çekebilir miyiz?
Bu iş o kadar kolay mı? Kaç yıl çalışmak, kaç fırın ekmek yemek lazım. Sinema-tiyatro ve müzik alanında yerli-millî bir üretim oldu diyelim (henüz yok ya) halk o zaman salonları dolduracak mı? Gerçekten bu tür bir kültüre ihtiyaç var mı?
Açıkçası sinemaya, tiyatroya, konsere ihtiyaç var mı? Günümüzde bunlarla gelen kültür olmasa olmaz mı? Tabii buna televizyonu da katmalıyız. O da olmasın. Peki, cep telefonlarını ne yapacağız? Bu tarihte bu soruları soruyorum ya, pes doğrusu. Yasak koymakla iş bitmiyor, alternatifi üretmemiz lazım. Öyle bir kalite tutturacaksınız ki halk onu değil sizi izlesin.
Meseleye bir başka açıdan bakalım.
Efendim kültür işleri “tuzu kuru olanların” işidir. Biz önce karnımızı doyuralım; diyorsanız, bakın bu görüş yabana atılamaz. Eve ekmek götürme derdinde olan halkın sinemayla, konserle işi olmaz.
Doğrudur, zaruret içindeki insanların bu tür faaliyetlere katılmamış olması akla uygun. Lakin gelir seviyesi yükselmiş, tahsili yerinde bir kesim var ki bunlar bu kültüre bigâne kalıyor. Niçin acaba? Herhalde “içerik sebebiyle”dir.
Bu “muhalif” insanlar ne yapıyor?
Yapılacak yüzlerce iş var. Birkaç tane sayalım.
Bu kişi herhalde hayra hizmet yolunda bir STK’nun faaliyetine omuz veriyor; yahut dinî hayatın neşvünema bulması için ders halkalarının oluşumuna katkıda bulunuyor.
Özellikle “vakıf” adı altındaki pek çok faaliyeti ilave edelim.
Belki de “parayı bulduk hocam, artık sıra bizde” diyerek ailece yurt içi, yurt dışı gezilere çıkıyor. İşi ilerletip sualtı fotoğrafçılığına merak sarıyor yahut koleksiyoner oluyor. Bunlar da neticede “kültür” değil mi?
Kültürlü olmak bizi ahlâk sahibi olmaya götürüyorsa, ahlâkı ekonominin önüne geçirebiliyorsak, “daha âdil bir dünya” deyip başta Gazze olmak üzere her türlü zulme karşı çıkabiliyorsak kültüre ihtiyaç var demektir.
Ama!
Hangi kültür?
Tartışmayı uzatmasak diyorum. Uzattıkça tadı kaçıyor.
NOT
Birinci yazımızın yayınlanışından sonra Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Tamer Karadağlı aradı. Kayseri’de ve başka beldelerde devlet tiyatrosu sahnelerinin açıldığını, oyunların oynandığını ve seyirci sayısında büyük artış olduğunu bildirdi. Bu notu memnuniyetle kaydediyorum.
Rüzgârı kesilen bayrak
04:0025/09/2024, Çarşamba
G: 25/09/2024, Çarşamba
54
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kırk yıl sonra olimpiyatlardan tek altın madalya olsun alamadan döndük.
Anadolu’nun her yanına dağılan, ilçelere kadar varan kapalı spor salonları, stadyumlar, yüzme havuzları, tesisler ile sayıları milyona ulaşmış sporcu ordumuzdan, idarecilerden daha iyi bir netice beklerdik.
Demek ki bunca yatırım bir rüzgâr estirememiş.
Bu ülkenin sosyalistleri, İslâmcıları, ülkücüleri vardı. Nerede onlar? Fikren nerede duruyorlar? Fikren bir rüzgâr estirebiliyorlar mı?
Oysa hemen her sahada yetişmiş değerlerimiz var. İşte Aziz Sancar, işte Orhan Pamuk. (Nobel bir ölçü ise.)
Bir fikir vermek, meseleyi sarahate kavuşturmak için yaşayan veya kısa süre önce aramızdan ayrılan bazı isimler sayacağım. Lütfen neden o var da, öteki yok, demeyin.
Tarihte Halil İnalcık, Mehmet Genç, Şükrü Hanioğlu • Felsefede Şaban Teoman Duralı • Siyaset felsefesinde Süleyman Seyfi Öğün • Çağdaş Türk düşüncesi-Çağdaş İslâm düşüncesinde İsmail Kara • Müzikte Barış Manço, Bekir Sıdkı Sezgin, Neşet Ertaş • Şiirde Sezai Karakoç, İsmet Özel • Roman ve hikâyede Orhan Pamuk, Şule Gürbüz • Sinemada Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu • İslâmi ilimlerde Süleyman Uludağ • Kültürel alanda Beşir Ayvazoğlu.
Siz bu isimlere nicelerini ekleyebilirsiniz. Niçin bir rüzgâr esmiyor.
Hadi şunu ilave edelim: “Yerli ve milli bir rüzgâr”.
Benim fikrim şudur: Politika her şeyin önüne geçti.
O politika ki ticaretle siyasetin harman olduğu yerdir ve menfaatin mayalandığı atmosferdir.
Atmosferin temel dinamikleri küresel sermayenin tercihleri, hareketleri ile belirleniyor.
ABD seçimlerini bir yıl öncesinden gündeme alıp, takip mesafesini koruyarak pozisyonumuzu tayin etmeye çabalıyoruz. Çinli lider hangi ülkeye gitti, hangi ticarî ve siyasî anlaşmaları imzaladı ona bakıyoruz. FED kararları hakezâ.
Yapay zekâ haberleri, videoları, ödül almış bir sanat filminden öne geçti. Teknolojinin zaferleri karşısında felsefenin esamesi okunmuyor.
Nerede bir adım atılıyor, başımızı şöyle bir çevirip, “kaç para” diyoruz.
Böyle bir zeminde edebiyat ve sanat ancak eğlence sektörünün değirmenine su taşıyabilir.
“Fenomen”ler etrafımızı sarar, oturduğu yerde para kazananlar baş tacı edilir.
Ülkenin en sıkıntılı zamanında büyük şair şu kıtayı yazdı:
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var
Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
Bu şiiri duyan cıvık muhalefet, “Yine hamasete bağladın” diyecektir. Adama bir âyet okuyacak olsak, “Şimdi de ilâhiyat ayağına yattın” der.
İnsanların “maneviyat”a tahammülü kalmadı, niçin?
Her şeyi “ekonomiye” indirgeyen bir anlayışın esiri olduk. Başlıca sebep budur.
Şunu bilelim: Etrafımızı saran küresel sermayenin çelik kafesinden ancak “manevî” bir hamle ile çıkabiliriz.
“Evet, isyan” demenin tam sırasıdır. Ancak başkaldırı öncesi “İsyân Ahlâkı”nı kuşanmalıyız.
“Manevî hamle”yi ancak “mesuliyet” sahipleri yüklenebilir. Küresel sermayenin liberal fırtınasından bizi ancak bir “iman hareketi” kurtarabilir.
Bu sebeple olmalı ki yıllar önce kurulan bir partinin sloganı “Önce ahlâk ve maneviyat” idi.
Yazı burada sona erebilirdi.
Lakin asıl söylenmesi gereken şeyi neden söylemedin diyenler olacaktır. Haklısınız. Haddim olmayarak onu da söyleyeyim.
Hedef yeni bir sistem tahayyülüdür. “Yeni Bir İktisat-Yeni Bir Siyaset-Yeni Bir Hukuk”tan oluşan yeni bir sistem.
Dağ ne kadar yüce olsa da bir kenarı yol olur.
Bugünden tezi yok mesuliyet sahibi ulemamız ve akademyamız bu yeni sistemin fikrî inşası için kolları sıvamalı.
Rahmetli Ârif Nihat Asya yarım asır öncesinde “Bir bayrak rüzgâr bekliyor” diye yazmıştı.
Hadi, Besmeleyi çekip bir rüzgâr estirelim. Bu hamleyi gerçekleştirecek potansiyelimiz vardır. Yeter ki tek tek kıymetler bir araya gelebilsin. Onları bir araya getirecek, organizasyonu yapacak kurmay aklı şimdiden alkışlıyorum
.“Yürüyen Adam”lar
04:002/10/2024, Çarşamba
G: 2/10/2024, Çarşamba
19
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yoksul bir genç, yoksul evinde, tek başına öldü (İstanbul 20 Ağustos 2024)
Yere düşmüş, başını çarpmış. Ölüm sebebi böyle açıklandı.
Yaşadığı mahallede onu tanıyorlar. Anlatılanlara göre başından bir aşk macerası geçmiş. Sevdiği kız ile nişanlanmış. Lakin o sıra ne olmuşsa kız tarafı nişanı atmış.
Bu darbe gence ağır gelmiş olacak ki kendini yollara vurmuş. Yol dedikse dağlar başı değil, bildiğiniz E-5 karayolu.
Sabah, akşam araç kalabalığına aldırmadan, kâh yol kenarında, kâh refüjde kilometrelerce yol yürüyor. Yaz, kış.
Bu bir şekilde Leyla’ya duyduğu aşk yüzünden kendini çöllere atan Mecnun misalidir.
Kendine kıyan bir protesto.
“Yürüyen Adam” zaman sonra medyanın dikkatini çekiyor, kendisi ile röportaj yapılmak isteniyor, ancak o pek bir şey söylemiyor.
İşte bu genç 20 Ağustos’ta vefat etti. Ondan geriye terden ıslanmış gömleği, başındaki kasketi ile yanından hızla geçen arabalara aldırmayarak sürdürdüğü yürüyüşünün görüntüleri kaldı.
“Yürümek” fiili dilimizde pek çok anlamda kullanılıyor. Bazılarını sayalım: Adım atmak, yaya olarak bir yere kadar gitmek. Hücum etmek, karşı çıkmak, tehdit etmek. Tesir etmek, geçerli olmak, devam etmek. Ölmek (Hakk’a yürüdü).
Bu mânalardan bazıları için sizlerin de hatırlayacağı iki örnek verelim.
“Yürüyen Adam” diye şöhret kazanan Mustafa Dursun, bir gün evli kaldığı eşine senelerce nafaka ödediği iddiası ile yollara düştü, medyatik oldu (En son Hakan Ural’ın programına çıktı. 29.8.2024).
CHP Bolu Belediye Başkanı, hakkında parti yönetiminin aldığı kararı protesto etmek için Bolu’dan Ankara’ya, parti genel merkezine kadar yürüdü.
Bazı meselelere dikkat çekmek için çokluk “yürüyüş” düzenlenir.
“Yürüyen Adam” diye nitelenen gencin vefat ettiği günlerde bir kişi İngiltere’den Hatay’a kadar yürüyeceğini söyleyerek harekete geçti. Bu zatın Belçika’daki görüntüleri ekrana geldi. “Bağış toplamak” için yürüyormuş. İşin ayrıntısını öğrenemedim.
Bu “tek kişilik yürüyüş”lerin pek çok amacı vardır. Kişi kendisine haksızlık yapıldığı sebebiyle bunu protesto için yürüyebilir; bir meseleye dikkat çekmek için yürüyebilir; eşi ile arasındaki anlaşmazlığı çözmek için Boğaz Köprüsünden atlayıp intihar tehdidinde bulunmak yerine yürümeyi seçmiş olabilir.
Toplumun çeşitli kesimleri (işçiler, köylüler, doktorlar, öğretmenler vb.) protesto yürüyüşü yaparlar.
“Yürüyüş” çeşitleri çoğaltılabilir. Bu vesile ile şunu söylemek isterim.
Şu günlerde “tek kişilik yürüyüş” için bir kişi çıksa da (bu zat yürüyüş sporu yapan bir millî atlet olsa) “Kars’tan Gazze’ye” diye yürümeye başlasa.
Gelin bu hayâli genişletelim.
Kars’tan Gazze’ye yürüyen adama yol boyunca başka atletler de katılır. Kafile Erzurum’a geldiğinde sayıları epeyce fazlalaşmıştır.
Erzurum’dan sonraki duraklarda yurdun çeşitli illerinden gelen atletler “Gazze Yürüyüşü”ne katılırlar. Ardından üniversiteler, sanatçılar ve sporcular.
Derken yurtdışından katılımlar olmaya başlar. Pakistan’dan, Malezya’dan, diğer İslâm ülkelerinden, Türkî cumhuriyetlerden, Avrupa ülkelerinden, hatta Amerika’dan.
Yürüyüş artık bir sel olup akmaya başlamış. Adı “Büyük Gazze Yürüyüşü” olmuştur.
Yerli ve yabancı medya kuruluşları bu yürüyüşe bigane kalamazlar. Onu günbegün yayınlayacaklardır.
Katılımcıların sayısı on binleri bulduğunda Hatay’a kaç km kalmıştır?
Keşke böyle bir şey olsa. Bu “uzun yürüyüş” Türkiye’de gerçekleşse.
“Yürüyen Adam” bana bunları düşündürdü. Gazze Yürüyüşü gerçekleşirse hayra vesile olmuş olur.
Not: Bende bilgisayar yok. Yazılarımı elle yazıyorum. Aktüaliteyi takip etmediğim ve daha çok kültürel yazılar yazdığım için birkaç yazı birden kaleme alıyorum.
Ardından Üsküdar’a, yayınevine gidip yazılarımı dizdiriyor, tashih ediyor, sıraya koyup haftada bir gazeteye göndermelerini tembih ediyorum.
Ancak bu defa yazı dizgideyken İsrail Lübnan’a saldırdı. Hadise yazıda yer almadığı için telefonla bu notu kaydetmek durumunda kaldım. Mamaafih “Gazze Yürüyüşü” daha kalabalık, daha heyecanlı ve daha etkili olur inşallah.
İki kitap
04:009/10/2024, Çarşamba
G: 9/10/2024, Çarşamba
35
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kitapların dünyasından uzak kalalı epeyce zaman oldu. Sebebi ameliyatlar, hastalıklar falan. Hastalık konuşmayı sevmiyorum. Yaş geldi sınıra dayandı ama ben yine de delikanlılığa toz kondurmak istemiyorum.
Bu süre içinde daha önce hikâyelerinden tanıdığım Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi” (İletişim Yay. 2022) adlı iki ciltlik (yaklaşık bin sayfa) romanını okumuştum. Eser üzerine yazmak ancak şimdi mümkün oldu.
Yazar hakkındaki kanaatimi hemen belirteyim: Şule Gürbüz, A.H. Tanpınar’dan sonra en iyi anlatma (hikâye etme, kurgu, tahlil, tasvir, dil vb.) ustasıdır.
Başta gelen özelliği dile getirdiği meseleye “odaklanması”dır. Bu inatçı tutku, netice alana kadar sayfalarca sürecek bir yazı serüvenine yol açar. Kabaca söylersek roman “kendini bulma, kendini bilme” yolunda (Kendini bilen Rabbini bilir) insanın en önemli sorununa eğiliyor. Kahramanın bu vadideki çabaları kâh Alevî kâh Melâmî çevrelerde (tekkelerde) gelişiyor.
Muhitin ve kişilerin gerçekliğinden ziyade bir “atmosfer” oluşturma gayreti var.
Bütün bunlar (tasavvufî söylem) yazar için birer “malzeme” olmasına rağmen (kurgu) inandırıcılığını kaybetmiyor.
Ben Erzurum’da okudum. (Şehrin çeperinde esasen böyle bir muhit yoktur. Ama bize var gibi geliyor.) Arkadaşlarım Erzurumlu. Aidiyet meselesini mühimserim. Erzurum’u hem bilir hem severim. Şule Hanım Erzurumlu mudur acaba diye yakın dostu Beşir Ayvazoğlu’na sordum. İstanbullu imiş, romanını yazmak için bir süre Erzurum’da bulunmuş.
Tasvirler içinde kar, kargalar, yün papak, semaver, burunlarından buhar fışkıran atlar, kelimeler ve deyimler beni Erzurum’a götürdü. Çok başarılı.
İkinci ciltte İstanbul var.
Yazar düşünce ağırlıklı uzun cümleler kuruyor. Bu mükemmel cümlelerde anlamı kaybetmemek için gayret sarf etmek, mümkünse ikinci defa okumak lazım. Orhan Pamuk’un da böyle cümleleri vardır ama o esasen hüner gösterme peşinde.
İkinci ciltte felsefe ağır basıyor ve kahramanlar bir türlü neticeye varmayan konuşmaları tartışmaları sürdürüyorlar. Zor okunan bir roman “Kıyamet Emeklisi”. Bu yüzden başlayıp bırakan çok oldu.
Şule Gürbüz’ü ve bu romanını akademyamız mutlaka ele almalıdır. (Belki de hakkında çok yazı yazıldı, bilemiyorum).
Beni heyecanlandıran ikinci kitap Mukadder Gemici’nin “Unutulmuş Hikâyeler”i (Dergâh Yay. Haziran 2024). Kitaba adını veren ilk metin bir uzun hikâye.
Kahraman hemen her şeyden sıkılan, tedavi gören, depresif biri. Yazar ona “Sıkıldım Hanım” adını takmış. Sıkılıyor ama sorun bakalım niçin sıkılıyor.
Bir gün bir sahafta “Unutulmuş Hikâyeler” adlı bir kitap buluyor.
Bu “baş belâsı” kitaptaki hikâyeler kahramanın hayatına intikal ederek onu rahatsız ediyor. Sıkıntı koyulaşınca arada maneviyatı güçlendiren cümleler (bence olmasa daha iyi idi ya) okuyoruz. Metin huzurla huzursuzluk arasında gidip geliyor.
Mukadder Gemici’nin “hikâye serüvenini” biliyorum. Dergâh dergisinde başladı, Dergâh Yayınları’nda sürüyor.
Olağan ile “olağanüstü”yü harmanlayan, bu arada “postmodern olacağım” diye ölçüyü (anlamı) kaçırmayan, merak unsurunu iyi kullanan, nefes nefese okunan bir uzun hikâye bu. Kâh neşeli, kâh bulutlu, ironiye belli ölçüde yer veren, bazen havaî fişekler gibi rengârenk patlayan (O cümleleri burada sıralamak istemiyorum), insanın psikolojisi ile sosyolojisini göz ardı etmeyen bir metin.
“Unutulmuş Hikâyeler” Gemici’nin hikâye serüveninde ifade imkânlarını zorlayan bir ileri adım.
Kendisini tebrik ediyorum.
Çıtayı yükseltmek tehlikelidir. Hem yazarın kendisi, hem de aynı kuşakta yer alanlar için.
Kolay gelsin
Bize ne oldu?
04:0016/10/2024, Çarşamba
G: 16/10/2024, Çarşamba
44
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Çocukluk ve ilkgençlik yıllarımın geçtiği Erzincan’da yirmi yıl içinde hatırımda kalan (1950-1970) sadece Kahveci Yaşar’ın vurulmasıdır. Onun için kimi kaza demişti, kimi kavga.
Şimdi öyle mi?
Kapıları açık bırakıp yatardık. Şimdi öyle mi?
Yolda, trafikte, metroda, otobüste, kahvede, parkta her yerde gündüz ve gece hayatımızı karartan şiddet sahneleri ile karşılaşıyoruz.
En hafifi şöyle: Biriyle bakışmayagör “Ne bakıyon lan” diyebilir. İnsanımızın canı burnunda. Geçim sıkıntısı, kalabalık, stres. Neyse ki telefon var. Topyekûn telefona bakıyoruz, böylece “Ne bakıyon lan” belasını atlatıyoruz.
Bu millet ne zamandan beri bu hale geldi? Yolda hamile kadını sopayla döven adama kimse mani olmuyor.
Neden?
Başına belâ almak istemiyor.
Ayırmaya kalksa adam bu defa bıçağı çekip kendisine saplayabilir.
Çok gördük bunları.
Haksız yere işten atıldığını iddia eden biri uzun namlulu silahla iş yerini kurşunluyor. Saymakla bitmez.
Büyükşehirde yarım asır önce görece dengeli bir hayat vardı. Nüfus azdı. İktisadî, içtimaî, ahlâkî unsurlar geleneksel yapıyı koruyor, bu denge nispeten huzurlu bir hayatı yaşatıyordu.
Bu denge bir daha kurulamadı.
Yıllar sonra çekilen “mahalle dizileri” o günleri yaşayanlarca pek sevildiği için tuttu. Artık ilgi görmez, çünkü o nesil aramızdan ayrıldı. “Aile” diyorlar, doğru, aileye önem vermeli. Ancak aileyi huzur içinde yaşatacak şartları oluşturabildik mi? Geçen yıl TV’de bir “Aile” dizisi gösterildi ve çok izlendi. Ama bu aile İtalyan usulü bir “mafya ailesi” idi.
Zaman geçti Anadolu bir sel gibi büyük şehre aktı. Bu “büyük göç” Türkiye’yi bir deprem gibi sarstı.
Büyük şehir bu selde boğuldu. Hiçbir “değer” ayakta kalamadı. Ekonomi ahlâkın yerine geçti. Rant ekonomisi. Her şey kapanın elinde kaldı. “Güçlü olmak” baş tacı oldu.
Bugün sana kafa tutan, üstüne yürüyen “Kimsin lan sen” diyen maganda, aslında “Senin gücün ne kadar” demektedir. Açıkçası “Paran kadar konuş”tur. Ülkemize böyle bir sosyoloji, böyle bir psikoloji hâkim.
“Güç” zamanla organize oldu, her sokakta bir “çete” kuruldu. “Güç” uluslararası uyuşturucu şebekelerinden, istihbarat örgütlerinden, partiden, aşiretten, şirketlerden, bürokrasiden hâsılı “güç merkezleri”nden devşiriliyordu. Sokaktaki işsiz genç anında istihdam edildi.
Sayın Bakan Ali Yerlikaya’nın ısrarla sürdürdüğü mücadele sonucu “çeteler” birer birer çökertiliyor. Bitti diyorsunuz, bitmiyor. Sayıları neredeyse bine ulaştı. (Sayın Bakanı tebrik ediyorum)
Çete hâkimiyeti yıllar içinde bir atmosfer, bir psikoloji oluşturdu.
“Köşeyi dönmek” mi istiyorsun? Bir “çete”ye gir. Daha büyük oynamak istiyorsan sen de bir “çete” kur.
Bu atılımın ilk adımı bir “silah” edinmektir. Silah “güç”tür. Silahı olanın, hele bir de çeteye girmişse yürüyüşü bile değişir. Bu kabadayılık o kadar yaygınlaştı ki, liseli öğrenciler silah taşımaya başladı. Silah sayısının 50 milyonu geçtiği söyleniyor.
Silah bulundurana öyle bir ceza vereceksiniz ki, adamın hayatı kayacak. Bak bakalım o zaman yerli yersiz çekip “Yakarım ulan” diyebiliyor mu?
Ceza kanunu, ceza infaz kanunu her neyse değişecek.
“Yargı reformu” acilen yapılacak.
Cezaların artırılması meseleyi çözer mi?
Çözemez efendim, asıl çare eğitimde, eğitim şart diyeceksiniz.
Haklısınız ama önce suç makinası psikopatların “Problem değil, girer aslanlar gibi yatar çıkarım” anlayışının değişmesi lazım.
Eğitim sükûnet ister.
Bu sebeple önce bir “mıntıka temizliği” yapılmalıdır. Ne yaparsan yap yanına kâr kalıyor anlayışını, bunu doğurduğu psikolojiyi yıkmak lazım.
Bu yolda “Disiplin şart”.
Ardından temel çözüm gelmeli! Toplumu sulh içinde ayakta tutacak iktisadî, içtimaî, kültürel denge mutlaka kurulmalıdır. Sosyal adalet, gelir adaleti başta geliyor. Özal döneminden itibaren yaygınlaşan “Köşeyi dön de nasıl dönersen dön” anlayışı yıkılmalıdır.
Dengesiz toplum dengesiz adamlar doğurur.
Sözümün başında Erzincan’daki sakin hayattan bahsetmiştim. O sükûnet tarım toplumunda yaşayan bir taşra şehrinin sükûneti idi.
Şimdi yirmi milyonluk bir metropolde yaşıyoruz. Kapitalizmin pençesinde vücut bulan “tüketim toplumu” içindeyiz. Bu sebeple bize ait bir dengeyi bulmak hayli zor.
“Yeni Türkiye” bu zorluğu yenerek inşa edilecek.
Sezai Karakoç için
04:0023/10/2024, Çarşamba
G: 23/10/2024, Çarşamba
28
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Büyük şair Sezai Karakoç 16 Kasım 2021 Salı günü aramızdan ayrıldı.
Geçen zaman içinde hakkında yazılar yazıldı, toplantılar yapıldı, kitaplar çıkarıldı.
Ancak bana göre bilhassa Hatırat’ından yola çıkılarak şu başlık altında yeni çalışmalar yapılabilir: “Hatıraların Işığında Sezai Karakoç Araştırmaları”.
Böyle bir girişim için elbette ki Karakoç’un hayatına ve eserine yakın olanların yapacakları çalışmalar olabilir.
Bunlara yardımcı olmak için tesbit ettiğim esasları ve temaları veriyorum.
*Yazı hayatı.
Duvar gazetesinden itibaren yazdığı dergi ve gazeteler. Bizzat çıkardığı dergiler.
*İlk şiirleri ve Monna Roza’lar.
Tahlil ve değerlendirme.
*Necip Fazıl-Sezai Karakoç münasebeti.
Büyük Doğu-Diriliş.
*“İkinci Yeni” ve Sezai Karakoç.
*Üç kez ölümden dönüşü.
Tifo-Sirkeci’deki patlama-Açlık.
*Hakkında açılan dâvalar.
*Sezai Karakoç’ta İstanbul-Ankara ve Anadolu.
*Karakoç’un kahveleri-Oteller.
Bu kahvelerden biri Cağaloğlu’ndaki Erzurum Kıraathanesi idi. Yanında Kanaat Lokantası vardı. Lokanta Çatalçeşme Meydanına bakıyordu. Üstadı ara sıra bu lokantada görürdük. Küçük bir esnaf lokantası olup, çeşidi az ama yemekleri kaliteli idi. Üstad yemekten sonra Erzurum Kıraathanesi’ne uğrardı. Bu kahve ve lokanta yıkıldı. Yerine Saltanat Oteli yapıldı. Ben bunun üzerine ülkenin yürüdüğü yola işaret eden “Kanaattan Saltanata” adlı bir yazı yazmıştım.
*Türkiye tahlilleri.
Siyaset-İktisat-Kültür-Tanıdığı şahıslar.
*Son olarak ailesi, aile fertleri, yalnızlığı, mizacı, ruh dünyası, karakteri.
Sezai Karakoç hakkında son kitap Temel Hazıroğlu tarafından yayımlandı: Sezai Karakoç ve Dirilişe Şahitliğim (İz Yayınları, Ekim 2024).
Yazar üstadın yakınında bulunmuş, ondan feyz almış, vefatı gününde yanında bulunan iki kişiden biri olarak son gününü kaleme almıştır.
Hazıroğlu’na göre üstadın “Dirilişi alın geliştirin ve büyütün” şeklinde bir vasiyeti vardır. Temel Bey bu yolda çalışarak Karakoç hayatta iken Yüceliş ve Barış Yurduna Hareket adlarında iki kitap yayımlamıştır.
Bu kitabı kaleme alırken “Önsöz”de belirtilen şu gayeyi gözetmiştir: “Sezai Karakoç ve onun oluşturduğu Diriliş düşüncesini ele alıp değerlendirmek, onun temel dinamiklerini ortaya çıkarmak, bu süreçte yaşadıklarımızın ve şahitliklerimizin katkısıyla yeniden yorumlamak ve bir düşünce sistematiğinin temellerini atmak”.
Temel Bey’e göre “Diriliş düşüncesi” bugüne kadar hak ettiği etkinliği gösterememiş, tam karşılığını ve değerini bulamamıştır.
Yazar kitabında bu durumun sebeplerini araştırmaktadır.
Bayağı iddialı olan bu emek mahsulü kitap yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm: “Ustalar” nasıl yaşatılır. “Usta”nın oluşumu ve onun düşünceleriyle nasıl yaşatılacağı.
İkinci bölüm: Sezai Karakoç’un hayatı ve şahsiyeti.
Üçüncü bölüm: “Dört Yıkılış” başlığı ile şairin doğduğu atmosfer; Osmanlı, Ergani ve ailesinin yaşadıkları.
Dördüncü bölüm: “Dört Yükseliş” adıyla Karakoç’un yıkılıştan sonra nasıl derlenip toparlandığını dile getiriyor.
Beşinci bölüm: “Diriliş Düşüncesi”nin doğuşu.
Altıncı bölüm: “Diriliş Düşüncesi”nin temel dinamikleri.
Yedinci bölüm: “Saatleri Dirilişe Ayarlamak” adıyla bu düşüncenin taşıdığı değer ve misyon.
Eser geniş bir “Kaynakça” ile son bulmaktadır.
Ha savunma ha tarım
04:0030/10/2024, Çarşamba
G: 30/10/2024, Çarşamba
42
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İklim krizi bir komplo teorisi değil.
Sıcaklık ve kuraklık dünyayı kasıp kavuruyor. Akdeniz kuşağındaki ülkeler bundan çok etkileniyor.
Göllerimiz, sulak alanlarımız bir bir kuruyor.
Bundan elli sene evvel iki yüzü aşkın olan göl ve sulak alanlarımız neredeyse yirmiye düştü.
Yeraltı suyumuz azalıyor. Yakın gelecekte “içme suyu” sıkıntısı çekileceği söyleniyor. Bunları yazmak, söylemek, konuşmak felâket tellallığı değil.
Geçirdiğimiz sıcak yaz bu durumun en büyük delili.
Ne yapmak lazım?
Tedbir almak lazım.
Bundan yıllarca önce yazdığım bir yazıda “Sarnıçlara dönelim” demiştim. Gün geldi bunun adı “Yağmur hasadı” oldu.
Anadolu arkeolojisine bakın mesele anlaşılır. Milattan önce bu topraklarda yaşayan kavimler koca koca “sarnıç”lar inşa etmiş. Daha düne kadar evimizde bahçemizde bir su kuyusu ve yanında bir “sarnıç” bulunurdu.
Bu nedir?
Bu, bu coğrafyada yaşayan insanın tabiatla kurduğu “uyum” hadisesidir.
Kuraklık ve sıcaklık yanında görülmedik şiddette yağmurlara, sellere rastlıyoruz. Elbette ki bu sellerin önünü çevirip suyu “Yer Altı Barajları”na doldurmak zorundayız.
Susuz tarım bu kadar nüfusu beslemez. Suyu kullanma konusunda fevkalade titiz davranmalıyız.
Kuraklığın sonucu “Gıda Krizi”dir. İnsanlığı ve elbette bizi bekleyen bir tehdit. Bu tehdide karşı tedbir almalıyız. Bu sebeple yazının başlığını “Ha Savunma ha Tarım” koydum. (Bir de “Gıda Kartelleri” meselesi var ki, bu da müstakil bir yazı istiyor.)
Vatan topraklarını her türlü tehdide karşı savunmak ne kadar önemli ise, o topraklarda verimli tarım yapmak o kadar mühimdir.
İnsanımız şu veya bu sebeple (Bunları tartışmanın yeri burası değil) son elli yılda köylerden şehirlere aktı.
Bugün için köylü nüfusumuz yüzde yedidir. Bu yüzde yediyi ona-on beşe yükseltmeliyiz. Efendim ABD veya bir Avrupa ülkesinde tarımda çalışanlar %5 civarındadır. İşi artık kol gücü değil makinalar yapıyor. Biliyoruz efendim hemen akıl satmaya kalkmayın. Benim derdim şehirlerimizdeki aşırı nüfusu azaltmaktır. Bu azalma aynı zamanda “kentsel dönüşüm”ü de kolaylaştıracaktır.
Tarımın cazip hale getirilmesi ve “toprağa dönüş” için ne yapılmalı?
(Ben bir “seferberlik” teklif ediyorum. Şöyle: Bu yıl “Teknofest”e katılım 1,5 milyon olmuş. Buna benzer bir “tarımfest” yapılır, 1 milyon genç katılırsa işte o “seferberlik”tir.)
Bakın “köye dönüş” demiyorum, bunun toplumda menfi mânâları vardır.
Ülkemizin yedi bölgesinde tarım ve hayvancılık ile uğraşan gençler içinde bir “başarı hikâyesi” yakalamış, rol model olacak kişiler seçilir.
Bunlar şehirden ata toprağına hicret edip devletin sağladığı imkânlar ile ailece çalışarak meselâ 50 koyunu 500 koyuna çıkarmış; et-süt yanında arıcılık, seracılık ve benzeri işler de yapan bir çiftliği yönetmektedirler.
Başarılı genç ekrana çıkarak bu hikâyeyi ayrıntıları ile anlatır. Gayreti sayesinde büyük bir gelire ulaşmıştır.
Hikâyeyi “sürekli” izleyen köy kökenli gençler (insanlar) bu maceraya heves edecektir.
Yedi bölgeden yedi genç bu başarıyı ekranlarda sürekli anlatmaktadırlar. Sürekli, öyle ki duymayan kalmasın. Ancak bıktırmayalım.
Bununla yetinemeyiz.
Hepsi ayrı ayrı işler yapan bu gençlerin çiftliklerine “başarıyı yerinde görmek” için hevesli insanlara turlar düzenlemelidir.
Bizim insanımız gözüyle görmediğine inanmaz. Hele ekranda gördüklerine şüphe ile bakar.
Elbette ki bu söylediğim işin propaganda-medya tarafıdır.
Asıl tarım seferberliği, dediğim gibi Anadolu toprağında planlı girişimlerin uzmanlar eliyle hayata geçirilmesidir.
Bu yolda adım atılmıyor mu?
Atılıyor.
Başta Tarım ve Orman Bakanlığı olmak üzere diğer ilgili bakanlıklarla koordineli şekilde planlı, havza bazlı, hibeli, kredili pek çok girişim var. Ancak bunlar benim dediğim “seferberlik”i sağlamıyor.
Bazı yanlış ve yetersiz teşvikler de var. Misal: Galiba TRT-Belgeselde gördüm. Bir genç, omuzunda tırpan, nedense beline tuhaf bir kuşak sarmış, buğday tarlasına girip, ta ortalarda tırpan sallamaya başlıyor. Ata tohumu “siyez” buğdayı yetiştiriyormuş.
Tarlaya tırpanla ortasından girilmez, biçilmez. Hem neden tırpan? Biçerdöver dururken.
Çoban ücretleri ile tarımda çalışanların ücretleri göz kamaştıracak seviyede olmalıdır. Peki, bu kadar yatırıma değer mi? Bakın petrol bulmak için gemiler satın aldık, personel yetiştirdik. Arıyoruz. Buna “boşuna gayret” denir mi? Bu bir görevdir. Devlet üzerine düşeni yapmak zorundadır. Petrol bulunur bulunmaz o başka.
Tarımda yapılacak bu seferberlik yeni nesillerin “açlık” çekmemeleri, başkasına muhtaç olmamaları, kuraklık-yoksulluk sebebi ile yurt içi ve yurt dışı “göç”e yönelmemeleri içindir.
Anadolu toprakları bugünkü nüfusun on katını bile besler. Ancak yeni bir ekonomi anlayışını benimsemek şarttır. Bu ekonominin adı “kanaat ekonomisi”dir. O nedir? Onu çok yazdım. Dileyen kitaplarıma bakabilir. Meselâ: “Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş” (Dergâh Yay.)
Kaleme veda
04:006/11/2024, Çarşamba
G: 6/11/2024, Çarşamba
57
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ortaokulda okuyan torunlarımın yazısı berbat. (Artık ortaokul yok, anlaşılsın diye yazdım). Annesine, babasına söyledim, nedir bu dedim; cevaben okullarda artık pek yazı yazılmadığını, yazının güzeline çirkinine bakılmadığını, esas işlemlerin dijitalde gerçekleştiğini; çocukların eğitiminin merkezinde “test çözmek” olduğunu söylediler. Ne yani, dedim “güzel yazı” dersi de mi yok? Ohoo baba, o senin zamanındaymış, dediler.
Vay be!
Hakkında sûre inmiş olan “kalem”, devrini tamamlamış haberimiz yok.
Herhalde zaman sonra öğretmen akıllı tahtaya yazacak, yazı ânında öğrencinin tabletine aksedecek. Defter-kalem, gitti gider.
Oysa biz, ilk mektepte hokka (içinde mürekkep olan, sallansa da dökülmeyen bir kutu) ve kalemle (ucu çelik, sapı uzun bir kalem) ne günler geçirmiştik.
“Harita Metod Defteri” denilen A4 kâğıdı ebatlarında kareli veya yazı için özel çizgili defterlerimiz vardı.
İlk mektep üçüncü sınıftan itibaren bu defterlere önce alfabenin tamamı, hem büyük harf hem küçük harf yazılırdı. Daha sonra öğretmenin verdiği bir cümle aralıklı harflerle (ki daha sonraları bunları birleştirip, el yazısı dediğimiz asıl yazıya geçiliyordu) defalarca yazılarak tekrar edilirdi. Sayfalarda en küçük mürekkep lekesi olmasın denirdi.
El yazısına geçtikten sonra bu defterlere ünlü şairlerimizin ünlü şiirleri kaydedilir, bu şiirler ezberlenirdi.
Şiir sevgisi böylece devam edip uygulama; ortaokulda ve lisede her öğrencinin kendi zevkine göre seçtiği şiirlerle dolan (hatıraları olan) birer “şiir defteri”ne dönüşürdü.
(Resme istidadım olduğu için çok güzel yazı yazardım. Şimdi elimde Parkinson var, yazım bozuk, ne yazık.)
Ben öğretmenliğimde (Bundan elli sene önce altı yıl lise edebiyat hocalığı yaptım) bu “şiir defteri” geleneğini devam ettirmiştim. Önce beğendiğim bazı şiirleri tavsiye ediyor, sonra öğrenciyi kendi zevkine bırakıyor, şiirle alâkasını ölçüyordum. Şiirle alâkası olmayan edebiyat dersinin çek kuyruğunu.
Yazı, icadından bu yana insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğu için, onun taşa, mermere, tuğlaya, kil tabletlere ve nihayet “kâğıda” geçirilmesi de bir o kadar mühim olmuş, bu sebeple yazılan metin kadar onu yazmak da sanat seviyesine ulaşmıştır.
Güzel yazı, hat sanatı, kaligrafi uzun bir konudur.
İnsanoğlunun “kalem muhabbeti” ciltler dolusu hatırayı barındırır.
TRT 2’de Erkan Şimşek’in yaptığı “Edebiyat Dünyası” adlı bir program var. Gerek dekoru, gerek bölümler arasında yer alan grafikal unsunlar, bölümlere verilen hususi emek ile program göz dolduruyor. Buna Erkan Şimşek’in sunumunu, konukları ile yaptığı konuşmaların olgunluğunu katın program benzerleri arasında öne çıkıyor. Bu programların birinde bir Azerî şair-yazar-gazeteci konuk edildi: Raşit Mecit Bey.
Mecit Bey esasen şair, ancak çıkardığı “365” adlı günlük gazete (bu adı yanlış yazmış olabilirim ama her halükârda rakam idi) ile gündem oluşturuyor, edebiyatın ve basının meseleleri üzerinde duruyor.
Şiirlerini günün mâna ve ehemmiyetine, kendi duygu durumuna göre telefona okuyor ve sosyal medyada yayımlıyor. Bazı yazılarını da aynı yoldan neşrediyor. Bu yazılarından oluşan bir de kitap yayımlamış; adı “Kalemsiz Yazılar”. Al işte, ben size “kaleme veda” dememiş miydim.
Yazılarımı deftere veya kâğıda yazıyorum. Bilgisayara elimi sürmedim, cep telefonum yok, sosyal medyadan haberim yok. Bunları marifet imiş gibi yazmıyorum. Teknoloji ve onun eseri olan dünyanın berisindeyim.
Bu iyi mi acaba?
Geçelim. Sözü şuraya getireceğim: Bana söylenenlere göre şair ve yazarlar ürünlerini artık sosyal medyada yayımlıyorlarmış, etkisi ânında meydana çıkıyormuş.
Bu uygulama içinde bulunduğumuz “haz ve hız” çağına çok uygun. “Özgürlük, hemen şimdi”.
Fikrim şu: Teknoloji insanı yönetiyor. İnsan teknolojiyi yönettiğini sanıyor. Teknoloji sonunda kalemi elimizden aldı. Sümerlerden bu yana kullandığımız kalem rafa kalkıyor. Ardından ağıt yakalım mı?
O artık Nabi Avcı ile Muhittin Şimşek gibi kardeşlerimizin emin ellerindedir.
Ey kalem! Nur içinde yat.
Teknoloji yahut konfor
04:0013/11/2024, Çarşamba
G: 13/11/2024, Çarşamba
38
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Teknoloji; meselâ çağrı cihazları ile bize uzakları yakın etmişti. Kim derdi ki bu âletler gün gelecek birer bomba olacak; taşıyanı öldürecek. Telsizler dahi öyle oldu, hepsi birden patladı. Onlarca ölü, binlerce yaralı. Konforun bedeli.
Bir panik başladı.
Başta cebimizde taşıdığımız telefonlar olmak üzere; evimizde, yöremizde bulunan elektronik âletlerin alayı ya uzaktan kumanda ile birer bomba olursa.
Olur mu?
Ölümcül bir tereddüt.
Olmaz olmaz, merak etmeyin, panik yok. Ardından daha derin bir tartışma: Teknoloji (Msl: Yapay zekâ) “nötr”dür. İyiliğe kullanırsan iyi, kötülüğe kullanırsan kötü olabilir. Her şey insan elinde. Kumanda sende; zararlı bir yayın varsa ekranda düğmeye bas değiştir, faydalı kanala geç. Teknoloji araçtır. Bilim de öyle.
Öyle mi?
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün meselenin esasına dair mühim bir yazı yayımladı: “Bilim ve teknoloji” (23 Eylül 2024, Yeni Şafak). Öğün şöyle diyor:
“Âletlerin tuhaf bir târihi var. Onları tasarlayan ve üreten biz insanlarız. Modern bilim, fen sahasında âletlerimizi hem nicelik hem de nitelik açısından muazzam bir gelişmişlik seviyesine çıkardı. 19. ve 21. asır arasında, son iki buçuk asırda oldu bunlar.
Bu hızlı gelişmeler başlangıçta, binlerce senedir tabiata bağımlı yaşayan (ben bağımlı yerine “uyumlu” diyorum) ve âletler itibarıyla donanımı sınırlı insanlığı çok farklı bir vasata taşıdı. Herkes, bilim ve fendeki bu gelişmelerin insanın yararına olduğunu düşünüyordu. Bilhassa entelektüeller arasında çok yaygın olan bakış, teknolojik buluşların insanı tabiattan özgürleştireceği, zihnen ve ruhen kendisini gerçekleştireceği çok mütekâmil bir medeniyet seviyesine ulaştıracağı yolundaydı. Bilim insanlığa güven veriyordu. Sıradan insanlardan oluşan büyük kitlelerin ise, işin bu boyutuyla pek de alâkadar olduğunu zannetmiyorum. Onlar daha çok teknolojik ürünlere sâhip olarak daha uzun, daha sağlıklı ve konforlu yaşayacağını düşünüyordu.”
Bu gelişme, tarihte “Güzel Zaman” diye bilinen 1870-1914 arası bir rüya olarak sürdü. Tâ ki I. Cihan Harbi felâketine kadar. Savaş “bilim ve teknoloji”nin sorgulanmasını getirmişti.
“Bâzıları bu nimetlerin, çarpık kapitalizmin fişeklediği gelişmeler olduğunu görmüşlerdi. Bunu görenlerin bir kısmı, ahlâkî sâiklerle anti-teknolojist bir kulvara kayıyordu. Daha büyük bir kesim ise, kapitalizmin doğrudan fişeklediğini bilseler de, kapitalist içeriğinden arındırılabilirse, bilim ve teknolojinin insanlığın hayrına yeniden yapılandırabileceğini zannediyorlardı.”
Bu endişe Müslümanlar arasında “Bilimin İslâmîleştirilmesi” tartışmasını getirdi, lâkin bir sonuç alınamadı.
Meselenin esası şudur: Bilim ve teknolojiyi belli bir yöne doğru kanatlandıran kapitalizmdir. Bu “yön” insanlığın aleyhine, patronların lehinedir.
Süleyman Seyfi şöyle devam ediyor:
“II. Umûmî Harp sonrası, bilhassa 1950’lerden itibaren üretimin ve tüketimin mâhiyeti ve veçhesi değişti. Bilhassa ABD’nin başını çektiği yapısal bir dönüşüm süreciydi bu. O güne kadar kamusal ihtiyaçları önceleyen kapitalizm, bireysel ihtiyaçların karşılanmasına evrildi. Avrupa ve Sovyetler’in kamuculuğu bunun gerisinde kaldı. Yeni kapitalizm, tüketim kültürünü de bireyselleştirdi. Aslında bireysel ihtiyaçlar, kamusal olanlara göre çok sınırlıydı. Onları hormonlamak ve büyütmek gerekiyordu. En temel ve tabiî olan ihtiyaçlar bile, sinema, TV ve yoğun reklamasyonlarla sonu gelmez sun’i fantazmagorik ihtiyaçlara dönüştürüldü.”
Bu gelişim ABD “hayat tarzı”nın tüm dünyayı istilâ etmesi ile sonuçlandı. Çok sofistike bir kapitalizm idi bu. Sistem çok geçmeden hayatı sun’î ve sanal bir dünyaya taşıdı. Dijitalleşme bu sanallığın en yoğun aşamasıdır.
Aynı gün aynı gazetede (24 Eylül 2024) Aydın Ünal “teknoloji” hususundaki endişelerini şöyle dile getirdi:
“Türkiye’de kullandığımız otomobilden klimaya, cep telefonundan robot süpürgeye kadar internete bağlı veya uyduyla irtibatlı her cihaz, fiziksel bomba olmasa bile bizi izleme ve dinleme silahına dönüşebilir. Dönüşmediği de ne malum?
Müslüman’ın Müslüman kalarak nasıl teknoloji üretebileceğine henüz cevabımız yok lakin en azından bu cevabı buluncaya kadar kullandığımız teknoloji için radikal kararlar alma zorunluluğumuz var. Yabancı menşeli teknolojinin bu kadar rahat, bu kadar serbest biçimde dolaşıma girebildiği bir ülke asla bağımsız olamaz.
Lübnan hadisesi bize gösterdi ki ihtiyacımız olan teknolojiyi kendimiz üretmek zorundayız. Ama üretemediğimizden de mümkün olduğunca uzak durmak zorunda olduğumuzu atlamayalım. Rusya bunu başardı, başarıyor; biz neden yapmayalım?”
Peki, ne yapmalı?
Bu konuda üç kitap yayımladım. Bir reçete yazmadım elbet; ancak meseleye sahip çıkacağını umduğum mesuliyet sahibi akademya ve ulemaya birer işaret fişeği olsun istedim. Neticede ben bir hikâyeciyim ve bir ütopya kuruyorum. Ama unutmayın tüm devrimci atılımlar bir “ütopya” ile başlar.
Birol Biçer ne yapmak istediğimi şöyle özetliyor:
“Onun kadim gelenek ve İslâm’ın imbiğinden süzerek önerdiği çözüm silsilesini belki birkaç başlıkla şöyle özetlemeye çalışabiliriz. Toprağa dönüş, yıkıcı-kirletici teknoloji ve sanayie direniş, Hududullah’a riayet, kanaat ekonomisi, nefsi dizginlemek, tüketim toplumundan yüz çevirmek, ne Tanrı ne de sınır tanıyan küresel kapitalizme kafa tutmak, Hakk’ın belirlediği ilkeler üzerine kurulu bir “Ahlâk Nizamı”nı dirilterek akıntıya karşı dik duruş, modernitenin bizim için yazdığı kurgunun tersine gelenekten, kadim değerlerden beslenerek kendi hikâyemizi kurmak, tabiatla barışık yaşamak, paylaşmak ve makul ölçülerde minimal bir hayat tarzı.”
(Sabitfikir, s. 156. Şubat 2024)
Vitrinde yemek
04:0020/11/2024, Çarşamba
G: 20/11/2024, Çarşamba
37
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kebaplar, köfteler.
Izgaralar, balıklar, tavalar.
Ocak başları, otuz çeşide varan “serpme” kahvaltılar. Fırından nar gibi kızarmış çıkan tavuklar.
Yahu arkadaş!
Alan var, alamayan var.
Yiyen var, yiyemeyen var.
Etin kilosu kaça çıktı haberiniz var mı?
Çoluk çocuk hevesleniyor, ağızları sulanıyor, yutkunuyorlar, günah değil mi bu sabilere. Dört kişilik bir aile yemeğe çıkacak olsa kaça patlıyor hesap ettiniz mi?
Tandıra sarkıtılmış gövdeler.
Usulüne uygun, pide üstü döner ve sos.
Bir de kızgın tereyağını dökmüyorlar mı?
Cosss!..
Bu sese yürek mi dayanır?
Yahu arkadaş!
Yazıktır yazık.
Bu gösterileri yutkuna yutkuna izleyen milletin fukarasına yazık.
Hem yazık, hem ayıp.
Anadolu bir baştan bir başa ekrana taşınıyor. Şimdi burada birini yazsam öteki küsecek, iyisi mi umumi bir ifade kullanalım.
Türk mutfağı işte.
Çin’den, Fransa’dan sonra galiba dünyada meşhur üçüncü mutfak.
Ekmek çeşitleri, peynir çeşitleri, turşular tatlılar, şöhreti uluslararasına çıkan dondurmalar, coğrafi işaret almış yöresel yiyecekler. Artı Osmanlı saray mutfağı.
Televizyonda her kanalın en az iki yemek programı var.
Biri stüdyoda. Genellikle hanımlar arası “yemek yarışması” olarak. Kaynana-gelin veya görümceler arasında. Her birinin bilezik veya çeyrek altın ödülleri var. Çekişmeler, kavgalar, gözyaşları.
Reyting için hemen her şey.
Gündüz kuşağı bu, hanımlara mahsus. Öteki Anadolu’yu karış karış dolaşıyor. Bilmediğimiz yemekler görmediğimiz “lezzet durakları”.
İnsan imreniyor.
Keşke biz de oralarda olsak, bu nadir lezzetleri tadabilsek.
Yemek!
İnsanoğlunun üç temel yöneliminden biri.
Baksan olmuyor, bakmasan olmuyor.
Yapmayın arkadaşlar, bu yemek işini bu kadar köpürtmeyin.
Bir de bütün bu yarışmaların tepesinde, zirvesinde Masterchef var.
“Şef”lik denen rütbenin, ustalığın efsane simalarının resmigeçit yaptığı bir büyük reality show.
Bir büyük yarışma.
“Kim kazanacak” merakının yanında, “yahu o malzemeden” o yemekleri nasıl yapıyorlar, pes doğrusu denen buluşlar, çeşitler.
Alafranga, alaturka gösteriler.
Burası sanki bir üniversite. Buradan mezun olan “kep fırlatabilir”, o haklı şöhret ile gidip kendi lokantasını açabilir. Nitekim açıyorlar da.
Seyirci buradan mezun olanların sivil hayattaki maceralarını dahi izliyor.
Nasıl izlemesin?
Onlar birer “yemek starı”. Televizyon bu. Bir “yarışma süresi” içinde siz dahi şöhret olabilirsiniz.
Burada anlaşılmayacak bir şey yok. Yayının “gündüz kuşağı”nda elbette işe gitmeyen “ev hanımları”na mahsus çekici bir program olmalı.
Eh “yemek” bir ailenin demirbaşı.
Onunla ilgilenmek kadar doğal ne olabilir. Hele ucunda dedikodu, yarışma, çekişme, altın bilezik varsa.
“Gündüz kuşağı”nın öteki yarısı kayıpların bulunduğu, cinayetlerin çözüldüğü, dargınların barıştığı, sevdalıların buluştuğu, özellikle yıllardır boşanamamış çiftlerin boşandığı, bilhassa “yasak aşk”ların gün yüzüne çıktığı, dolandırıcıların, üfürükçülerin cirit attığı, türlü rezaletlerin, ahlâksızlıkların ortaya döküldüğü ünlü sunucuların on yıllardır sürdürdüğü, reytingi yüksek bir reality show.
Onunla ilgili bir müstakil yazı lazım.
Hatta bir değil birkaç yazı.
Yeni insan
04:0027/11/2024, Çarşamba
G: 27/11/2024, Çarşamba
37
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle..
Yahya Kemal altı beyitlik “Akıncı” şiirinde cedlerimizin gaza için yaptıkları seferleri pek güzel özetler.
Menkıbe şöyle: Bu seferlerden birinde askerimiz bir üzüm bağı yanından geçiyor. Heveslenip birkaç salkım üzüm koparıyorlar. Bağ sahibi yok, bekçi yok, ücretini mecburen bir keseye koyup asma dalına asıyorlar.
Bu bir ruhî, ahlâkî asalettir. Bizler akıncıların torunları olarak bu menkıbelerin çocuklarıyız.
Geçtiğimiz eylül ayında TV ekranlarına bir görüntü düştü.
Çocuklu bir aile Bursa köylerinden birinin yanından geçiyor. Yol kenarında şeftali bahçeleri. Çocukların ısrarı ile bir miktar şeftali alıyorlar. Bahçe sahibi yok, bekçi yok. Bu aile aynen akıncı cedlerinin yaptığı gibi bir kâğıda “Kardeşim! Bir iki kilo şeftali aldık. Helâl edin. Ücreti ilişiktedir” diye yazıp; bir elli lira ile birlikte şeftali dalına iliştiriyorlar. Bu sahneler görüntüde yok, ama tahmin edilebilir. Bahçe sahibi neden sonra geldi, bu notu ve parayı gördü, gözleri yaşardı. Hadiseyi filme çekmiş, TV’ye göndermiş. Gördük, bizlerin de gözleri yaşardı.
“Elhamdülillah” aynı ruh ve ahlâkî asaleti taşıyoruz. Bu güç ve iman ile 15 Temmuz’da bir destan yazdık.
Bakınız “biz” diyorum. Fatiha sûresinde de “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” diye geçer. Burada “ben” demiyor, “biz” diyor.
“Biz”den kasıt “cemaat”tir. “Ben” demek terk-i edeptir. Benlik ve bencilliği çağrıştırır (Şu bildiğiniz “birey”). Oysa biliyoruz ki “Cemaatte rahmet ayrılıkta azap” vardır.
Ölçü şudur: Cemaat ferdi ezemez. Ezerse şahsiyet oluşamaz. Fert ise muktedir olduğu zaman cemaate hükmedemez. Hükmederse buna istibdat denir.
Gelelim “yeni insan”a.
Yeni insan “ben, ben” diye kasılıyor, çırpınıyor. Kimdir bu “yeni insan” neyin nesidir?
Efendim Mustafa Akar gözetiminde çıkan “Lacivert” dergisi, eylül sayısını “yeni insan”a ayırmış. İyi de etmiş. Batı’da, kapitalizmin kucağında doğup, iyice azmanlaşarak bize de intikal eden bu “yeni insan” pek de insan sayılmaz. Kapitalizm ve sekülarizm hayatımıza musallat olduğu, iktisat ve siyasetimizi ele geçirdiği için ruhumuzu ve ahlâkımızı kemirmekte, yeni nesilleri kendisine benzetmektedir. Tehlike çanları çalıyor.
“Lacivert” dergisi bu tehlikenin boyutlarını dile getiriyor.
“Yeni insan”ın vücut bulduğu ortam, sanal âlem ile teknolojidir. Nabi Hoca (Nabi Avcı) “İnsan insanın gölgesinde yetişir” diyor.
(Burada bir ilave yapayım Hocam. Gölgesinde insanların yetiştiği kişi “iyi insan”dır. Kötülerin gölgesi olmaz).
Her işin başına “muhabbet”i koyuyor ve ilave ediyor: “Muhabbet teknoloji ile yapay zekâyla vs. olmaz.” Altını çizdiği bir başka önemli husus şu: “Bilgiyi öyle bir konuma oturttuk ki hikmet kayboldu.” Nabi Hoca aşağıda vasıflarını sayacağımız “yeni insan” karşısında umutsuz değil, bilakis “Yapay zekâ ilk soruyu sormuyor, ilk soruyu hep insan soruyor ve insan soracak” diyor.
Dergide ayrıca Mustafa Merter, Hilmi Demir, Necdet Subaşı, Birol Biçer, Enis Doko ve başka yazarların yazıları var. Ayrıca Savaş Ş. Barkçin ile yapılmış bir konuşma yer alıyor.
Şimdi bu yazılardan aldığımız alıntılarla şu “yeni insan”ı tanıtmaya çalışalım.
Gelişme, teknoloji ve yeni söylemler şemsiyesi altında geleneksel dünyanın binlerce yıllık birikimiyle meydana gelmiş olan bütün kurum ve değerleri; daha açıkçası din, maneviyat, ahlâk, cinsiyet, eğilimler ve en önemlisi insan anlayışını dışlayan, “yeni bir insan tasarımı” tüm dünyaya telkin edilmeye çalışılıyor.
Bugüne kadar “anormal” kabul ettiklerimizi birkaç sene içinde “normal” görmemizi isteyen bir propaganda, reklâm, beyin yıkama ve algı yönetimi ile karşı karşıyayız. İnsan özne olmaktan çıkarılıp “nesne”ye dönüştürülmek isteniyor. Tanrı’nın yerine bilim ve teknoloji geçiyor. Ahlâk izafileştirilerek yerine “benci, bireyci”, egoizm, hedonizm ve sorumsuzluk konuyor.
Burada şu “haz ve hız” peşindeki insana da değineyim. Bu yolda yürümek için “keçeyi sudan çıkarmış olmak” lazımdır. Yani fukaranın işi değil. Son model bir araba önümüzden “vınnn…” diye geçer; sen babadan kalma arabayla ona özenip gaza basarsan “tınnn…” diye bir ses çıkar.
Mustafa Merter şöyle diyor: “İnsanlığı tamamiyle kontrol etmek için otoriteye karşı savaş açtılar. Aile içinde baba otoritesini, makro planda da devlet otoritesini hedef aldılar.”
Merter bu savaşta vakit kaybetmeden bir “Yüksek Stratejik Sosyal Araştırmalar Enstitüsü” kurulmasını teklif ediyor. LGBT propagandası, paganizmin yaygınlaştırılması, kimliksizlik, aidiyetsizlik, evlenmekten, çocuk yapmaktan, sorumluluk almaktan uzaklaşmak, sosyal medya düşkünü olmak “yeni insan”ın özelliklerinden. Tüketim toplumunun moda eğilimlerine kapılan bu “yeni insan” dayatması ülkemize, insanımıza, yeni nesillere musallat olmuş bir fırtınadır.
Bu fırtına karşısında sağlam durmak için dergide yazıları olanlar bazı teklifler sunuyor. Birkaçını alıyorum:
*“Hakk’a döneceğiz, kayıtsız şartsız adam gibi adam, mümin gibi mümin olacağız. Başka çare yok.”
*“Velilerin, mürşidlerin meclislerinde, sohbetlerinde bulunup onların sözlerinden aldığımız ilhamla hayatınıza yön verin.”
*“Ekranlarımızı âdeta sterilize edecek bir sisteme ihtiyacımız var.”
*“Kimse kusura bakmasın, dini cemaatlerin, din eğitiminin mevcut hâli ile ülkemizde gençleri paganizmin pençesinden kurtarması zor. Artık yeni şeyler demek lazım.”
*“Felsefe ile ilgilenmek, düşünmek ve daha derin bir birey olmaya çalışmak.”
Bunlar iyi niyetli sözler. Ancak “daha derin” tedbirler için; kapitalizmin tekerine taş koymak için, “dursun bu hayasızca akın” diyorsak; ülkemize ve dünyaya yeni bir “hayat tarzı” getirecek “sistem” teklifini oluşturmamız gerekir. O nedir?
“Yeni bir siyaset-yeni bir iktisat-yeni bir hukuk”tan oluşan bir sistem.
“Ooo… Uzun iş” demeyin.
Karınca misali yola çıkın.
Ben fukarâ-yı ümmetten bir hikâyeci olarak akademya ve ulemanın dikkatini çekmek üzere üç işaret fişeği fırlattım. Üç kitap. Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş-Akıntıya Karşı-Kendini Aş Haddini Aşma (Dergâh Yayınları). Umarım “sistem” arayışında olanlar için faydası dokunur.
Zulmün dünü ve bugünü: Doksan Üç'ün fotoğrafları
04:004/12/2024, Çarşamba
G: 4/12/2024, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Geride bıraktığımız yılın son günlerinde Basın Müzesi bir fotoğraf sergisine sahne oldu. Dünyanın 93 yılında en başarılı görülen basın fotoğrafları sergisiydi bu.
Sergiye girmeye hak kazanan fotoğrafların kendi alanlarında bölümlere ayrıldığı görülüyordu. (Savaş fotoğrafları, doğa ve çevre, bilim ve teknoloji, çocuk basını vb.)
Birincilik kazanan fotoğraflar Somali ve Bosna konulu idiler. Sergi broşürünün kapağına konulan en iyi fotoğrafta bir Somalili kadın vardı. Uçsuz bucaksız uzayıp giden çorak toprakların ortasında yapayalnız bir kadın. İki büklüm olmuş ve yüzü gözükmüyor. İyi ki gözükmüyor diyorum içimden. Çünkü bu kadın kucağında bembeyaz kefene sarılı bir çocuk cesedini taşıyor. Kendi çocuğu.
Kadın yalnız.
Açlıktan bir deri, bir kemik kaldığından kefenin içinde ancak kırık bir çizgi gibi duran çocuğunun üzerine eğilmiş. Onu defnedecek bir yer aradığı besbelli. Kimi kimsesi yok, cenazeyi taşıyacak insanlar bir yerlere gitmişler. Gökkubbenin altında, kucağında ölü çocuğunu taşıyan bu kadının yalnızlığı, çaresizliği, acısı insanın göz pınarlarındaki yaşları kurutacak derecede.
İkincilik kazanan fotoğraf bu tespitin bir öncesi dönemi belgeliyor. Burada da açlık ve yoksulluk yüzünden artık takatleri kalmamış, kendilerini mukadder akıbete bırakmış, yerlerinden kalkmaya mecali olmayan, üzerlerinde uçuşan sinekleri bile kovacak güçten yoksun bir anneyle çocuğu var. Az sonra belki onlar da bu kahırlı hayatı terk edecekler.
Somali’nin kaderi bu. Kuraklık ve iç savaş. İki yılda iki milyon ölü. Üçüncü fotoğraf yılın en iyi çocuk basını ödülünü kazanmış. Yine Somali, yine kan ve gözyaşı.
Üzerindeki paçavraları zor taşıyabilen ve her nasılsa ayakta kalabilmiş, beş-altı yaşlarında bir Somalili çocuk, çıplak ayaklarıyla toprak yolda, ileride bir hedefe doğru bütün gücü ile koşuyor. Çocuğun sol tarafında bir Fransız lejyoneri, fundalıklar gerisinden otomatik silahını doğrultmuş, çocuğun koştuğu hedefe doğru eli tetikte, dikkatlice bakıyor.
Sanki çocuğa “sen koş, ben seni kollarım” diye emir verilmiş.
Anlaşılan ileride bir yerlerde yardım malzemesi dağıtılıyor. Fransız lejyoner dağıtılan yardımın yağmalanmaması için önlem almış. Çocuk besbelli geç kalmış. Belki de o, yardımın dağıtıldığı yere vardığında her şey bitmiş olacak. Orada paketlerden dökülen bisküvi kırıntılarını toplayacak.
Bir başka köşede Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki ırkçı çatışmaların kurbanları yer alıyor. El arabasında bir çocuk cesedi, yarısı paçavra ile örtülmüş. Umutsuz ve güçsüz mezar kazıcıları nöbetleşe kazma sallıyorlar. Direğe bağlanarak kurşuna dizilmiş ve ölümünün üzerinden epeyce zaman geçmiş bir zenci. Ona bakan çocuklar. Çocukların gözlerinde dehşet. Elleri ile burunlarını tutuyorlar. Belli ki ceset kokmaya başlamış.
Sonra yaralılar, bağıranlar, kaçışanlar, cesetlerle dolu Bosna sokakları. Bojan Stojanovic’in “Tekler spot haber fotoğrafı” dalında birincilik kazanan, ürpertici fotoğrafı:
Üniformalı bir Sırp polisi tarafından sokak ortasında başından vurularak öldürülen bir Bosnalının dramı. Fotoğraf polisin tam silahını ateşleyeceği anı tespit ediyor. Bosnalının sırtı dönük, omuzlarını kaldırmış ve başını içeri doğru bir savunma içgüdüsüyle çekivermiş.
Aziz okuyucular,
Doksan üç yılının fotoğrafları Müslümanların çektikleri acıları, gördükleri zulmü belgeliyor. Kuzey’in Güney’e olan bitmez tükenmez baskısını dile getiriyor. Tablonun eksik kalan köşelerinde Azerbaycan ve Keşmir gibi bölgeler de bulunmalıydı.
Başım önümde, boğazımda bir düğüm çıkıyorum sergiden.
“Mazlumların ahı yerde kalmasın yâ Rab” diye dua ediyorum.
Not
Okuduğunuz yazı 31 yıl öncesine ait. Müslümanların maruz kaldığı mezalimi anlatıyor.
Bu yazıyı bir kez daha yayımladım; çünkü Müslümanlar bugün dahi o günden daha şiddetli bir mezalim, bir soykırım ile karşı karşıya.
Gazze’de, Filistin’de, Lübnan’da Doğu Türkistan’da yaşananlar dil ile anlatılmaz vahşet sahneleri ile dolu.
Bunlardan bir fotoğraf sergisi yapılsa ne olur?
Pek de bir şey olmuyor.
Dünya kör, dünya dilsiz, dünya Yahudi’nin elinde oyuncak olmuş.
En acısı şu: Aynı duaya devam etmek.
Komşuluk öldü
04:0011/12/2024, Çarşamba
G: 11/12/2024, Çarşamba
42
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Komşuluk öldü mü?
Ölmedi mi?
Apartmanda yaşayanlar kendi hayatlarına bakarak bu soruya cevap verebilirler.
Geleneksel hayatımızın (tarım toplumunda) meskeni, müstakil bahçeli evdir. Değerler dediğimiz, muhafazaya çalıştığımız ilkeler bu evlerde oluştu.
Halen neredeyse bütün dünyada olduğu gibi kapitalizmin vücut verdiği bir nizam içinde yaşıyoruz. Ekonomi ahlâkın önüne geçmiştir. Geleneğimiz esas alınarak yeni bir siyaset-iktisat-hukuk anlayışından oluşan sistemi hayata hâkim kılmazsak değerlerimizin muhafazası muhaldir.
Modern hayat, şehirlerde sanayi toplumunun alâmet-i farikası olan apartmanlarda yaşanıyor. Nasıl yaşanıyor? Kalabalıkta, trafikte, hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşında; nefes nefese yaşanıyor. İster tezgâh, ister makine, ister bilgisayar başında olsun bu hayat “fabrika ayarı”na tâbidir.
Mesai bitiminde, metro, otobüs, servis veya özel araç ile evine varabilen pelte olmuş azaları ile bir koltuğa yığılır. İki lokma yemek, biraz televizyon, hayatın her ânına hükmeden telefon sonucu bir baygın ceset gibi uyunan uyku. Erken kalkılacak, yarı buçuk bir kahvaltı ile yine yollara düşülecek.
Bu hayat komşuluğu kaldırmaz. Bırakın onu akrabayı istemez. Bir adım ötesi aile fertleri ile iletişimi kesmektir.
TÜİK 2023 verilerine göre ülkemizde tek kişilik hane halkı sayısı son on yılda %77 artarak beş milyonun üzerine çıkmış. Geniş aileden sonra çekirdek aile de çöküyor.
Bu hayat insanları yalnızlığa itmekte, yalnız kalan insan özgür olduğunu sanmaktadır.
Hani ağızlarda sakız olan bir laf var.
“Kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum”.
Buyurun efendim durun. Ama bir zaman sonra, “Yalnızım çok yalnız” diye salya sümük ağlamayın. Depresyona girip psikologların kapısını çalmayın.
Çelişki şurada: Geleneksel hayatın değerlerini muhafaza etmek, yaşamak istiyoruz; lakin modern hayat (Amerikan hayat tarzıdır bu ve bütün dünyayı sarmıştır) buna izin vermiyor.
Milletçe maruz kaldığımız bu maceranın tarihi seyrini Prof. Dr. İsmail Kara yazdı: “Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak” (Dergâh Yay.).
Geleneksel hayatımızda fert-cemiyet ilişkisi bir dengede bulunur. Ben bu dengeyi şöyle ifade ediyorum: Cemaat ferdi ezemez. Ezerse şahsiyet oluşmaz, kişiliksiz bir topluluk yetişir. Buna mukabil fert de imkân bulup iktidar olursa cemaate hükmedemez. Ederse buna istibdat denir.
Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.
Dinimizde ve töremizde tarif edilen komşuluk ilişkisi öncelikle güven duygusunu oluşturur. Ardından yardımlaşma ve dayanışma gelir. Hastalıkta, cenazede, darda kalındığında, düğünde, doğumda, bayramda, sevinçte ve tasada, hatta günlük hayatta komşuluk, insanın insana olan yakınlığının alâmetidir. Bir arada ve huzur içinde yaşamanın en ufak bir cüz’üdür ki zaman içinde âdet ve anane olarak “Komşuluk hukuku”nu doğurmuştur. Bu hususta âyet ve hadisler vardır.
17 Kasım 2024 tarihli Yeni Şafak gazetesinin 2. sayfasının sağ alt köşesinde küçük bir haber vardı. Bir ölüm ilanı gibiydi sanki. İçim burkuldu. Oturup bu yazıyı yazdım. Haberi sizinle paylaşıyorum. Başlığı “Komşuluk mazide kaldı”dır.
“Areda Survey, ülkemizin komşuluk karnesini gün yüzüne çıkardı. Türkiye genelinde 4 bin 277 kişinin katıldığı araştırmaya göre, Türk halkının yüzde 63,6’ü komşuluk ilişkilerinin eskisi gibi güçlü olmadığını düşünüyor. Katılımcıların yüzde 31,2’si komşuluk ilişkilerinin tamamen bittiğine inanıyor. Katılımcıların yüzde 48,3’ü komşularının çoğunu bilip tanıdığını ifade ederken komşusuna her konuda güvendiğini belirtenlerin oranında yıllar içinde düşüş yaşandığı gözlemleniyor. Bununla beraber “Komşuma pek gidip gelmem” diyenlerin oranı ise artıyor.”
Not: Suriye’de muhalifler zafere ulaştı. 61 yıllık zulüm sona erdi.
Sevinçle karşıladık, alkışladık.
Şimdi merak edilen şudur: Suriye’yi nasıl bir gelecek bekliyor? Umulan ve istenen odur ki muhalifler aralarında bir adil düzen kurma konusunda anlaşmış olsunlar. En kötüsü tefrikaya düşmek.
Sözün kıymeti kaldı mı?
04:0018/12/2024, Çarşamba
G: 18/12/2024, Çarşamba
44
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bu soruya aşağıdaki sorularla cevap veren olacaktır.
Hangi söz?
Kimin sözü?
Ne diyor?
Her ne kadar “sözel” olanın yerine “görsel” olan geçti diyerek; Jack Ellul’dan naklen “sözün düştüğü” söylenebilirse de biz o fikirde değiliz.
Sözün esası “Kelâmullah”tır ve kıyamete kadar değişmeden kalacaktır. Mesele ona ne kadar önem verdiğimiz, benimsediğimiz, onun gösterdiği yolda yürüdüğümüzdür.
Bu bir yana; birbirimizi dinliyor, anlıyor, ona göre hareket ediyor muyuz?
Yoksa kimse kimseyi dinlemiyor; sözümüz suya yazılan yazılar gibi kaybolup gidiyor mu?
Madem “söz” söz konusudur, şahit olduğum bir hadiseyi naklederek nerede durduğumuzu belirtmek istiyorum.
Söz muhatabına ulaştı mı yankısını bulmalıdır. Yankısı gelmeyen sözün kıymet-i harbiyesi yoktur. Yahu insan hamamda niye türkü söyler? Ses yankısını bulsun diye.
Ne demişler:
Aynaya ayna görünür ancak düşünde
Sessizliktir sessizliğin bekçisi.
Bir tarihte aydınların uğrak yeri olacak, adına “Âşıklar Kahvesi” denilen bir mekânın açılış gününe katılmıştım.
Profesörler, gazeteciler, yazarlar, şairler, müzisyenler bir araya gelmiş. Her fert yanındaki ile konuşuyor, salonda bir uğultudur gidiyor.
Bir de âşık davet etmişler.
Güya çalıp söylesin diye.
Adam ceket-kravat, ütülü gömleğin verdiği terli sıkıntıya rağmen çalıp söylüyor; elinden geldiği kadar hünerini sergiliyor.
Lâkin kimsenin umurunda değil.
Aydınlar limonata içip pasta yiyerek, cıgaralar fosurdatarak ha babam konuşuyor.
Âşık bu duruma sabretti, sabretti; sonunda dayanamayıp çalıp söylediği türküyü kesti.
Saz kesilince, biri “Dikkaaat” demiş gibi salonda bir sessizlik oldu.
Gözler âşığa döndü.
Niye kestin der gibiler.
Âşık kızardı-bozardı, boğazını bir iki öksürüp temizledi, son bir gayretle patladı:
– Hocalarıma, misafirlere saygımız sonsuz. Özür dilerim efendim. Şurda neredeyse yarım saattir çalıp söylüyorum, kimseden bir karşılık görmedim.
Salonda şaşkınlık:
– Nasıl yani?
– Yahu sizler hiç âşık kahvesine gitmediniz mi; hiç koşma, atışma dinlemediniz mi?
Bir âşık çalıp söylüyorken sesler kesilir âşık dinlenir, bununla da kalmak olmaz, eğer iyi bir dörtlük, güzel bir nükte patlatmış ise.
– Eee!..
– Yaşa âşık, var ol, nur ol!.. diye alkış tutulur.
– Doğru ya! Haklısın valla!..
– Sizlerden bir ses çıkmayınca, burada sazımızın-sözümüzün at fışkısı kadar değeri yok dedim, özür dilerim.
Salonda bir uğultu koptu, herkes âşığa hak veriyordu, ama işin endazesi kaybolmuş, büyü bozulmuştu.
Daha sonra gelen ısrarlar üzerine âşık her ne kadar yine çalıp söylediyse de, ne sazında ne sözünde tat kalmıştı.
Telefon aşkı
04:0025/12/2024, Çarşamba
G: 25/12/2024, Çarşamba
53
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
– Üç çocuğunuzu bırakıp adı anılan adama kaçmışsınız, doğru mu?
– Doğrudur.
– Bu adamla nerede tanıştınız?
– Tiktok’ta.
– Kızım senin okuman yazman yok, Tiktok’u nasıl öğrendin?
– Komşum öğretti.
Bu Tiktok muhabbeti Anadolu’nun bir köyünde gerçekleşiyor. Tiktok nerelere yayılmış?
Kaçan kadını güya küçük yaşta istemediği birine vermişler. Az zaman içinde üç çocuğu olmuş. Evde sürekli şiddet görüyormuş. Kocası çalışmıyor, kahveden çıkmıyor, üstelik alkolik. Geçinemiyorlar, sürekli kavga. Bir iki kere çocuklarını alıp baba evine gidecek olmuş, boşanmak istiyormuş. Ailesi bunu geri göndermiş, çünkü onların da durumu yokmuş.
Bu “durumu yok” tabiri dilimize ne zaman girdi? Cankurtaran simidi sanki.
Adamla epeyce bir zaman telefon, mesaj muhabbeti, fotoğraf alışverişi olmuş.
Adamın evli olduğunu bilmiyormuş. Kendini “vinç operatörü” diye tanıtmış, bekârım demiş. Kadın komşusuna “vinç operatörü” de nedir, diye sormuş.
Komşusu anlatmış, bunlarda çok para var aman kaçırma demiş. Adam çok güzel konuşuyor, kadına şefkat gösteriyor, hem seni hem çocuklarını mutlu ederim diyormuş. Kadın bu sözlere kanmış. Kısa zamanda boşanacağını, bu adamla bir yuva kuracağını sanmış.
Ülkede böyle çok hikâye var.
Telefonla başlayan “Aşk-ı Memnu”. Bunun dünyada yüzlerce romanı, filmi, dizisi var.
İnsanın içinde, nefsinde beliren, karşı konulması zor tutku.
Kadın boşanamıyor, aile dağılıyor, çocuklar yurda veriliyor. Neyse ki cinayet yok.
Şimdi biz bu faciayı telefona mı yükleyelim? O bir âlet. Kırk türlü kullanımı var. Hayra da gider, şerre de diyen var.
Biraz yakından bakalım.
Telefon sır küpü. Özel hayatın aynası. Karı-koca arasında bir saatli bomba. Güven eksikliğinde ilk bakılacak evrak. Bende ses kaydı var. Bende mesajları var. Bende uygunsuz görüntüleri, videoları var.
O bir şantaj, o bir dolandırıcılık âleti. Sadece İstanbul’da şöyle bir araştırma yapılabilse. Altı ay içinde:
Kaç kişi Aşk-ı Memnu yaşadığı kişiye kaçmış? Kaç kişi henüz kaçmamış ama ilk fırsatta kaçacak? Kaç kişi yeni tanıştık, anlaşıyoruz diyecek? Kaç kişi sürekli araştırma yapıyor, adaylardan birini seçecek?
Telefon günümüzün rakipsiz çöpçatanıdır. Bir kere seni pençesine almayagörsün. Bunun interneti, bir sürü kanalı var. Seni her tür tüketime, her arzunun yerine gelmesine yönlendirebilir. Bunun fenomenleri var. Sosyal medyası var ki; evler yıkan, beller büken, insanı hem vezir, hem rezil eden bir ejderha.
Tarihi ikiye bölsek, telefondan önce, telefondan sonra desek sezadır.
Telefonu aldın, cebine koydun, zokayı yuttun.
Sen de artık tüm dünyaya hâkim olan iletişim şirketlerinden birinin kulusun. Bu âlet hayatın her ânına hâkim. Seni dinler, seni gözetler, seni yönetir.
Katil ile maktul arasına ray döşeyen bir şirket. Bu şirketlerin sahipleri dünyanın en zengin adamları.
Bu gibi âletlerle kavga etmenin mânâsı yok. Ne kadar faydalı olduğunu biliyoruz. Ancak şu “telefon aşkı” denilen tutku olmasa.
Metroda bakıyorsun herkes telefona eğilmiş, bir bekleme salonda dahi öyledir, kimse kimseyle konuşmuyor. Telefon başında kaç saat geçiriyoruz?
Vapurdan inen gençlere mikrofon uzatılarak şu soru soruluyor: “Bir gün için telefonunu alsak ne yaparsınız?” On beş, on altı yaşlarında bir kızın cevabı akla ziyan: “Bir kolumu kesin daha iyi”. Kız abartmış demeyin. Aile içindeki “telefon kavgaları”na kulak verin. Bu nasıl bir “aşk” arkadaş? Peki, ne yapacağız?
Ya alıp cebine koyacak, âlete teslim olacaksın; veya almayacak, kullanmayacaksın. (Benim gibi). Red cephesinde olmak çağın gerisinde kalmaktır. Yarış dışı ve hesap dışı olmaktır. Kusura bakma seni adam hizasında görmezler. Bir de “Ben bu âleti istediğim gibi kullanırım” diyen güçlü kişiler var, onlara sözüm yok. Sayın Kutlu! Sen kullanmıyorsun diye telefona bu kadar hakaret edemezsin, kendine gel, diyorsanız haklısınız.
Benim endişem, sosyal medya ve dijital mecralar karşısında gençlerin, yeni nesillerin, bilhassa çocukların ne yapacakları hususunda. Hani yasaklama dışında bir tedbir bulunamıyor, ahlâkın bozulduğu, değerlerin aşındığı falan söyleniyor ya; ona odaklanalım, bir çare bulalım diye lafı uzatıyorum. (Tiktok’un yasaklanması gündeme gelmişti. Ne oldu acaba?)
Bir de şu hayatından bezmiş, şiddet ve yoksulluğun pençesinde kıvranan köylü kadınların Tiktok tutkusu.
Abartma Sayın Kutlu. Binde bir olur böyle şeyler. Kötü misal, emsal olmaz.
Lütfen ama! Bin kişiye gösterdiğimiz hamiyet ve mürüvveti o bir kişiden esirgemeyelim. “Birimiz binimiz” derler ya, unutmayalım.
Not: Hükumet 16 yaş altı için sosyal medyaya erişimin engellenmesine çalışıyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Türkiye’de sosyal medya platformlarındaki aktif hesap sayısının 303 milyon 97 bin olduğunu belirtti. “Dünya genelinde ilk çeyrekte en fazla zaman geçirilen uygulamada 34 saat 15 dakikayla Tiktok iken, bu süre Türkiye’de 30 saat 39 dakikadır.” Instagram reklamlarıyla ulaşılabilen 18 yaş üzeri kullanıcıların nüfusa oranının dünya genelinde yüzde 28,1 olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye’nin yüzde 82,8 ile bu alanda en yüksek orana sahip ülke olduğunu ifade etti.
..
.
Bugün 100 ziyaretçi (165 klik) kişi burdaydı!
Kötü’nün müşterisi
04:001/01/2025, Çarşamba
G: 1/01/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Kötü”nün müşterisi çok.
“İyi”ye metelik veren yok.
Nasıl bir dünyaya vardık? Şu cümle gibi bozuk bir Türkçe ile “Ne yapalım Hocam, kötülük yok satıyor işte” demeye başladık. Ahlâk alanında bir “alışveriş”ten mi söz ediyoruz? “âhir zaman”dan mı?
Onu bilemem ama medya ve sosyal medyada bu böyle. Manzarayı görmek istersen ekrana şöyle bir göz atalım.
1. Cinayet haberleri.
Kim kimi vurmuş öldürmüş, kesmiş doğramış, delik deşik etmiş.
Daha çekici bir ayrıntı verelim: Cesedi beş parçaya bölmüş, her parçayı bir çöp bidonuna atmış. Parçalardan birini köpekler yemiş. Köpeklerden arta kalan bir elin parmakları (Buğulu resim).
Tiksinti ile, nefretle karşılanan ama yine de müşterisi çok olan, olmaz denileni olduran cinayetler: Bir bebeğin istismarı. Kendi çocuğuna kıyan. Hem yaşlı hem engelli adamı cebindeki üç kuruş için boğan.
Cinayet çok, seç, beğen, göster.
Yine de bir polisiye tutkunu şöyle diyor: Nasıl bir yoksulluk içindeyiz arkadaş! Şöyle adı anılacak bir “seri katil”imiz yok.
2. Darp, gasp, soygun, hırsızlık haberleri.
3. Çete haberleri.
Bir yıl içinde “çökertilen” çetelerin sayısı bini buldu. Yahu nasıl bir zamana kavuştuk. Her sokakta bir çete. Sokak ağzı ile konuşalım. Bunlar senin malına, canına, namusuna çöküyor. Çöke çöke büyüyor. Çete başının şöhreti dillerde dolaşıyor.
4. Dolandırıcılık haberleri.
Bu alanda akıl almaz yöntemler bulundu. Meselâ: Telefon dolandırıcıları. Yalnız yaşayan ihtiyar kadınlardan çiftçilere; esnaftan tüccara, her tür sade vatandaşa, hadi bunlar cahil diyelim ya koca koca profesörlere ne demeli.
Tuhaf, anlaşılmaz, yersiz, ahlâk yoksunu bir izleyici grubu var. Onlar dolandıranı değil malını, parasını kaybedeni suçluyor. Onu saf, cahil (yahu adam profesör diyorsun takmıyor) korkak vb. diye suçluyor ve ilave ediyor: “Uyanık olacaksın, uyanık”.
Bu “uyanık olmak” nasıl bir şey? (Bir müstakil yazı da bunun için yazılmalı).
5. Felaket haberleri.
Sel, yangın, fırtına vb, müstakil olarak “trafik” kazaları.
Ülke içinde olanlar bir yana, onlar yetmez ise dünyadan görüntüler. Şuna hiç aklım yetmiyor: Peru’da helikopter düştü, beş kişi öldü. Ne yapalım kardeşim, bu da haber mi, bize ne? Diyecek olsan, cevap hazır: Görüntüsü ilginç.
6. Aldatma, ihanet, gammazlık, sarkıntılık, akran zorbalığı, siyasî yönü olan kavga vb. gibi şiddet yanı olan her tür haber.
7. Savaş haberleri.
Bunu neden en sona koyduk?
Başta Gazze olmak üzere bu alanda görülen “kötülük” dil ile tarifi imkânsız noktalara ulaştı.
Çığlık atmak, lanet okumak, beddua etmek, gösteri, protesto, kınama… Bütün bunlar içimizin yangınını söndürmüyor. Her haber bu yangını körüklüyor. “Yapacak bir şey yok” demekten daha büyük bir acı var mı?
Evet, aziz kardeşim!
Haberler böyle.
Çünkü bunlar tercih ediliyor.
Bunların karşısına “iyilik” haberlerini koysan kimse izlemiyor.
“Ne malum” deme lütfen. Burası kurtlar sofrası, reyting arenası. Mutlaka denenmiş, ölçülmüş, neticesi alınmıştır. Medya, izleyici kitlesinin eğilimine göre hareket eder. “Kötülük” haberlerinin kast-ı mahsus ile ekrana getirildiğini sanmıyorum. Aynı seçim filmlerde, dizilerde sürüyor. Bu bahsi (şimdilik) şöyle bağlayalım:
“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz”.
Yıllar önce Ali Ercan şöyle bir türkü demişti:
Adaletin bu mu dünya,
Ne yar verdin ne mal dünya,
Kötülerinsin sen, dünya
İyileri öldüren dünya.
Hatırlayan olacaktır; Selda bunu çok güzel söylerdi.
Peki, ne yapacağız, böyle eli kolu bağlı oturacak mıyız?
Hayır. “Ne yapmak lazım” konusunda düşünelim. Hemen karar vermeyelim, zor iş.
Haydi, kolay gelsin.
Büyülü fener”in ışığı
04:008/01/2025, Çarşamba
G: 8/01/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ülkemizde 2024 yılı itibarıyla 209 üniversite bulunmaktadır.
Bunların 131 tanesi devletin, 78 tanesi vakıf üniversitesidir.
Bu üniversitelerde 63 Sinema Televizyon Bölümü vardır. 40 tanesi devletin, 23 tanesi vakıf üniversiteleri-nindir. İletişim fakültelerinde öğretim üyesi olan arkadaşlara sordum, bu bölümlerden yılda tahmini kaç öğrenci mezun olmaktadır?
Verilen rakamlar altı bin ila dokuz bin civarında. Hadi bunun ortasını bulalım yedi bin olsun.
Bu kadar genç sinemacı eleman nerede, nasıl iş bulacak?
Hocaların dediğine göre çevresi olanlar bundan istifade ile daha öğrenci iken ajanslarda, sosyal medyada, setlerde çalışmaya başlıyormuş.
Acaba bunlar kaç kişidir ki?
Efendim bilindiği gibi ülkemizde devlet Cumhuriyet’ten sonra, bilhassa tiyatroya önem vermiş; pek çok şehrimizde Devlet Tiyatroları kurulmuştur. Mûsiki sahası da böyledir. Devletin çok sayıda orkestrası, korosu, operası, balesi vardır. Buna Şehir Tiyatrolarını da ilave edelim. Gariptir ki sinemaya hiç yatırım yapılmamıştır.
“Yeşilçam Sineması” halkın ucuz eğlencesi olarak doğdu ve fevkalade bir yaygınlık gösterdi. Halkın parası ile finanse edildi. Halit Refiğ’in adlandırması ile “Halk Sineması” oldu. (Bk. Ulusal Sinema Kavgası. Hareket Yayınları, 1971). Geçen zaman içinde bu yapı sona erdi. Sinemamız büyük bir krize girdi.
Salonları, yapımcıları, yönetmen ve oyuncuları, sektörün diğer çalışanları ile sinema dünyası televizyonun hayatımıza girmesiyle ilk darbeyi aldı. Salonların çoğu kapandı. Pandemi ikinci ve kesin neticeyi tayin etti. Salonlar AVM’lere sığındı; yapımcılar TRT ve özel TV kanallarına yapacakları dizilere tutundular. Ardından can simidi gibi dijital yayıncılık devreye girdi. Burada “Diziler”e geniş bir parantez açmak lazım. Bilindiği gibi Türk dizileri dünyada 170 ülkeye satılıyor. Dizi ihracında ABD’den sonra ikinci sıradayız. Bu performans dikkate alınmalıdır. Yapımcılar sektörü ele alan ve CNN’de gösterilen “vizör” programında, işlerini ve isteklerini dile getirdiler. Ancak dizilerde genel ahlâka, aileye, değerlerimize aykırı sahneler bulunmakta, bu sebeple ceza verilmektedir. Devlet bu konuda bir “Çalıştay” yapmalıdır. (Diziler için ayrı bir yazı gerekiyor).
Artık bir uzun metraj filim yapmak büyük bütçe istiyor. Yine de sinema bütün albenisi, göz önünde olması, televizyondan fışkıran büyülü ışıltısı ile gençlerde heves uyandırmaya devam ediyor.
“Büyülü fener”in ışığına kapılanlar sinema tahsili yapıyor ve bu yolda bir istikbal arıyorlar.
Ortada tuhaf bir tablo var. Sinema ağır ağır ölürken (Ülkemizde sinemaya gitmeyenlerin oranı %85 imiş. Geniş bilgi için bk. Abdülhamid Güler, “Sinemada İzleyici Sorunu Yok mu?” başlıklı yazı. 4 Ocak 2025, Yeni Şafak) sinema mekteplerinden mezun olan binlerce genç bu çorak ortamda iş arıyor.
Yarışmalar ve festivaller bir zemin oluşturuyor mu? Bütün bunlar genç sinemacılar için bir gelecek vadediyor mu? Sayalım, bakalım. (Bir liste veriyorum ama mutlaka eksiği vardır).
Kısa filim festivalleri: İzmit, Ordu, Bingöl, Sakarya, Siirt, Büyük Taarruz (Afyon), İzmir, İsfak, Yed-i Vilayet (Bursa), Bornova, Gemlik, İnönü Üniversitesi (Malatya), Sine-Kültür, Afsat, Kısadan Hisse, Sine-park, Dostluk, Esenler, Altın Çınar (Kayseri).
Uzun metraj festivalleri: Antalya, Adana, Uşak, Niğde, Akbank, Suç ve Ceza (İstanbul Hukuk Fak.), Antakya, Sûfi-sinema (Konya), Korkut Ata (Türk Dünyası), Boğaziçi, İzmir, İstanbul, Malatya, Randevu (Tarih filmleri-Türsak), Gezici (Ankara), Balkan Panorama, Sessiz Sinema, Ayvalık.
Neredeyse kırka yakın festival var. Bilindiği gibi sinemanın vücut bulması için üç unsura ihtiyaç vardır. 1- Film, 2- Salon, 3- Seyirci.
Filmin oluşması için de öncelikle “para” gerekiyor. Yönetmen Derviş Zaim, Türk sinemasının bugünkü görünümü için “İki oda, bir sofa” demiş. Yani filim çekmek isteyenler “Kıt-Kanaat” bir bütçeye mahkûmdurlar. Bu sebeple yılda ancak az sayıda film yapılabiliyor.
Bu durumda Sinema-Televizyon mezunu gençler ne yapabilir? Diziler, dijital kanallar, reklam sektörü, festivaller, sosyal medya vb. Bu saydıklarımız yılda yedi bin kişiye iş temin edebilir mi? Edemez diyeceksiniz.
Doğru ama yine de gençler mevcut şartları zorlayarak idealleri uğruna kısa filmler çekiyorlar ki, bu kadar festival yapılabiliyor.
“Festival filmleri” çekebilen gençlerin sayısı ne kadar acaba?
Bir “tablo” çizmeye çalıştığım fark edilmiştir.
Delik büyük, yama küçük.
Ülkemizdeki İletişim Fakülteleri Sinema-Televizyon bölümlerine talebe alırken mezun olanların kaçta kaçının iş bulabildiğini araştırmalı.
Her yıl yedi bin kişi. Dile kolay.
Bu şartlarda bölümden mezun olanların durumu “atanamayan öğretmenler” gibi olacak: “atanamayan sinemacılar”. Ama onlar memur değil, nereye atanacak? Biliyoruz kardeşim, teşbih yaptık işte.
Kim bilir?
04:0015/01/2025, Çarşamba
G: 15/01/2025, Çarşamba
30
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bu ismi taşıyan şarkı yıllar önce Kibariye tarafından okunmuş, sanatçının şöhrete kavuşmasını sağlamıştı.
Soru yüz tonluk kaya gibi.
Kim bilir?
Bilen kişiler bilir, onların adı “bilirkişi”dir.
Eh!.. Sıkıntı yok. Meseleyi “bilirkişi”lere havale edelim, bu iş bitsin.
Bitmiyor efendim.
Nasıl yani, sebep?
16 Aralık 2024 tarihli Yeni Şafak gazetesinde şöyle bir haber var:
“Mahkeme tarafından tayin edilen ve uzman kişilerden seçilen bilirkişilerin rüşvet, siyasi görüş ayrılığı ve dinî inanç ayrılığı gibi sebeplerle yanlı rapor hazırladıkları tespit edildi”.
“Bilgi” ile “bilen kişi” ilişkisi mühim. Hele “bilirkişi” o daha mühim.
“Bilgi” meselesi oldukça karışık görünse de “bilim” ona son noktayı koydu. (Bilim felsefesi bunu kabul etmiyor, canı sağ olsun).
Şöyle: Günümüzde hayatı anlama ve anlamlandırmada adına “bilim” denen bilgiler öteki bilgi ve bilme biçimlerine göre tartışmasız bir üstünlük sağlamıştır. Dolayısıyla bilgi hiyerarşisinde nihai hakem odur.
Ancak gelişen iletişim araçları sayesinde her fert “bilgi”ye ulaşıyor. Ulaştığından ne anlıyor, orası ayrı mesele.
Öyle ya şimdi de karşımıza “anlam” denilen kavram çıktı.
Şu felsefeden, dilbilimden kurtulamadık gitti. Bu yazının derdi öyle uzmanlık gerektiren vadilerde at koşturmak değil. Benim derdim halka halkın diliyle “doğru bilgi” konusunda yardımcı olmak. Dezenformasyon aldı yürüdü.
Herkes her şeyi bilir gözüküyor. Ağzı olan konuşuyor. Ne yapalım memlekette demokrasi var. “Konuşma yasağı” mı getirelim?
Getirmeyelim kardeşim ama her kafadan bir ses çıkınca “kaos” oluyor, doğru bilgi edinmek mümkün olmuyor. Hele iş Sosyal Medya’ya intikal etmişse taraflar, taraftarlar oluşuyor bir kavgadır gidiyor.
Eskiler “Bilen söylemez-Söyleyen bilmez” demişler ama yine de ya Kadı’ya, ya Hoca’ya, ya da Baba’ya gitmişler. Bunlar “ulema”dandır.
Bu bir “otorite”yi tanıma, benimsemedir. Bu tabiri duyunca hemen despotizmi, faşizmi, diktatörlüğü düşünmeyin. Müspet mânâsı da var.
“Müzik otoritesi”, “spor otoritesi” dediğimiz zaman, sözüne itibar edilen kişi anlaşılır. O kişinin “bilgisi” konusunda bir ittifak vardır.
Bu ittifak dinî alanda kullanılan bir usûl olarak “icma”ya kadar varır.
Başka bir yaklaşım bizi “kişi”lerden alıp kurumlara götürür. Dünya Sağlık Örgütü, Diyanet İşleri Başkanlığı, bir konuda oluşturulmuş “Bilim Kurulu” gibi.
Yine de, “otorite” karşıtı olan bir damar sürekli aleyhte fetva verir, zihinleri bulandırır. “Bizden olanlar-olmayanlar”, iktidar-muhalefet, mezhep ve meşrep ayrımı, bilhassa “çıkar hesapları” körüklenir. Bu damarı kimse teskin edemez. Ne bilimsel bilgi, ne icma, ne otorite. Dedikodu hadden aşar, anarşi boy gösterir.
“Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bu bir âyettir. Kaosa, anarşiye, dedikoduya, yıkıcılığa karşı “bilenler” harekete geçmeli, kuru gürültüye pabuç bırakılmamalıdır. Bu bir “mesuliyet” hareketidir.
Soru bütün haşmeti ile karşımızda duruyor:
“Kim bilir?”
Gazete haberinde yer alan “bilirkişi”ler tuzun koktuğunu ortaya koydu. Ki bu, madalyonun bir yüzüdür. Kötü yüz, kirli yüz, yalancı-sahtekâr yüz. Madalyonun öteki yüzü pırıl pırıl. İyilik, doğruluk, fazilet, feragat, cesaret topyekûn “güzel ahlâk” orada var.
Kötü misal emsal olmaz. Sen millete güven, “İyiler ölmez” de.
Şimdi bazı “şom ağızlılar” bırak gaz vermeyi, gerçekçi ol, manzarayı gör diye diskur geçecekler.
Bu diskuru çok dinledik. Konuşsunlar.
Yel kayadan ne aparır.
Evlenmek
04:0022/01/2025, Çarşamba
G: 22/01/2025, Çarşamba
58
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Evlenmek” dilimizde nikâhlanmak, karı-koca olmak mânâlarına gelirse de; “ev” kökünden türediği için esasen “bir ev sahibi olmak” mânâsını da taşır.
Televizyonda “Ömür Dediğin” adıyla yayımlanan bir belgesel var.
Seyredenler biliyor ki dile getirilen hayatların sahipleri yetmişini aşmıştır. Seyirciler arasında o günleri yaşayanlar anlatılanları kendi hatıraları ile birleştirip “ne günlerdi be!” diye iç geçiriyor.
Genç seyirciler bu hatıraların ancak hayâlini kurabilir; mânâsını pek kavrayamazlar. Onların yaşantısı ile dedelerinin hayatı arasında aşılmaz mesafeler oluştu.
“Ömür Dediğin”de dile getirilenler “Fakir Türkiye” manzaralardır. İnsanımız bu ve benzeri hayatların mahrumiyetini şiddetle yaşadı. Balkan Harbi, Cihan Harbi, Kurtuluş Harbi derken atalarımız dokuz cephede savaştı. Altmış milyonla girdiğimiz bu savaşlardan, seferberlikten, kırım ve kıtlıktan on üç milyon nüfus ile çıktık. Bunların çoğu kadın, çocuk ve ihtiyar idi.
İnsanımız “azla yetinme ve çileye yatkınlık” hasletini maneviyat ile yoğrulan kişiliğinden alır.
Ona göre “zenginlik” esasen gönül zenginliğidir.
Manzarayı somutlaştırmak için kendi çocukluğumdan, ellili yılların Erzincan’ından bahsedeyim.
Mahallemizde memur, esnaf, tüccar, işçi, zenaat sahibi aileler vardı. Kimsenin evinde beyaz eşya ve mobilya yoktu. Tahta sedir üstünde pamuk şilte. Biraz varlıklı olanlar onun üzerine “sedir halısı” sererdi. Duvara dayalı, bir yüzü halı ot yastıklar. Masa-sandalye yok; yer minderi var. Yemekler “yer sofrasında” yenir. Yemek yapmak ve ısınmak için soba, ocak, mangal, maltız.
İletişim, ulaşım, barınma, sağlık, eğitim vb. kısıtlıdır. Telefon yok mektup var. Bir mahallede bir iki radyo var.
Bir kar yağardı ki aman Allah. Beklerdik bir araba geçsin de izine basa basa okula gidelim. Otomobil yok, fayton var, at arabası var o kadar. Önümüze iri bir çocuk düşer, karı yara yara gider, biz de peşine. Gazeteler posta treni ile üç günde gelirdi. Karasaban, öküz, çarık veya kara lastik, pantolon dizleri yamalı. “Yama” diye bir şey vardı, şimdinin çocukları bilmez.
“Fakir Türkiye” manzarasını uzatmayayım. Lakin “evlilik” kolaydı. Evlenen çift çokluk “Büyük aile”ye eklenirdi. Eğer imkân varsa ayrı eve çıkardı.
Bir kat yatak, bir tencere bir tava, gelinin çeyizi ile ufak kira evine yerleşmek kolaydı. Kervan yolda diziliyor, kimse halinden şikâyet etmiyor, dayanışma sürüyor, komşuluk-akrabalık yerli yerinde bulunuyor, “aza kanaat ve şükür” tam mânâsı ile yaşanıyordu.
Yeşilçam tabiri ile “fakir ama mutlu, onurlu” bir sade hayat. Evlerden soba külü dışında çöp bile çıkmazdı.
Geçen zaman içinde köprülerin altından çok su aktı. Artık bu manzara köylerde bile yok. Türkiye bayağı zenginleşti. Ulaşım, iletişim, eğitim, sağlık vb. düşünün nereden nereye geldi. Su, elektrik, altyapı, doğal gaz. Köylünün avlusunda traktör ile binek arabası yan yana.
Burada duralım biraz.
Evet, o günler geride kaldı. O günden bugüne nasıl ulaştık bunu “Ömür Dediğin” belgeselinde görebilirsiniz.
Ancak geçen zaman içinde “Atı alan Üsküdar’ı geçti”. Sürdürülen “sistem” ile zengin-fakir arasına kilometreler girdi. Birileri şubat tatilinde çocukları da alıp kayak yapmaya İsviçre’ye giderken, karabudun tatil nedir bilmiyor.
İki gönül bir olunca samanlık seyran olmuyor. Ne kanaat kaldı, ne şükür. Devrimizi, zamanımızı en iyi anlatan İbrahim Tatlıses’in türküsüdür: “Ben de isterem”. Böylece tüketim toplumuna ulaştık. Hayat pahalı, geçim zor, “evlilik” göze alınmaz bir girişim oldu.
Gençler evlenemiyor; evlilik yaşı yirmi beşten otuza çıktı.
Nişan-düğün masrafları, takılar, nişan elbisesi artı gelinlik, mutlaka müstakil bir ev, bu evi dayayıp döşemek, kapısına bir araba koymak. Saymayla bitmeyecek bir masraf. Gençlerde isterse üniversiteyi bitirsin bir istikbal endişesi var. Hadi iş buldu diyelim nasıl düğün yapacak?
Ortalıkta bir “özgürlük” lafı dolaşıyor bu da gençleri avlıyor. Geçim derdi, ev hali, gelinin arzuları, hele bir de çocuk olursa. Sorumluluk alamıyorlar.
Evlenmeden evde bekleyen gençlerin sayısı artıyor; bunlara “ev genci” deniyormuş. İş beğenmiyor, her şeyden sıkılıyor ve baba parası yiyorlar.
Zenginleşen, kalkınan Türkiye’nin aile manzarasını nasıl çizelim dersiniz? Enflasyonu bitirelim, sonra düşünürüz. Günümüzün gençleri yarın torunlarına kendi “Ömür Dediğin” belgeselini nasıl anlatır acaba?
İki devri de görmüş, yaşamış biri olarak şunu söyleyebilirim:
Evlenin, çocuk sahibi olun, ailede olan saadet başka yerde bulunamaz.
Ancak tüketim toplumunun girdabına kapılmayan sade bir hayatı hedefleyin.
Hak bildiğiniz yoldan şaşmayın.
Asla gönül kırmayın.
“Ömür Dediğin” çok çabuk geçiyor.
Not: Yazılarımı elle yazıyor, aktüaliteyi takip etmediğim için birkaç yazı biriktirip bilgisayarda dizen arkadaşa iletiyorum. Bu sebeple takdim-tehir oluyor.
Ben bu yazıyı yazdıktan sonra hükumet ailelere ve evleneceklere bir dizi destek verdiğini ilan etti. “Doğum oranındaki düşme”yi konu edinen Yasin Aktay “Kalkınma Modelimizi Gözden Geçirmemiz” gerektiğini yazdı (Yeni Şafak, 15 Ocak 2025).
Kara önlük beyaz yaka
04:0029/01/2025, Çarşamba
G: 29/01/2025, Çarşamba
45
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Hep toplumda kılık-kıyafete önem verilmiştir. Osmanlı’da ilk uygulamanın Orhan Bey’in kardeşi Alâeddin Bey tarafından yapıldığı söylenir. Askerin başlığını kırmızıdan beyaza çevirmiş.
Fatih Sultan Mehmet döneminde Seyfiye, İlmiye ve Kalemiye kıyafetleriyle; kadın-erkek, Müslim-gayrimüslim kıyafetleri düzenlendi. Tarikat bağlılarının cübbeleri, hırkaları, gömlekleri, çakşırları ve bilhassa kavuk, külah ve sarıklarının renkleri ve biçimleri belirlenmiştir.
Devlet memurlarının kavukları görevlerinin sembolü ise tarikat erbabının başlıkları da hangi tarikata bağlı olduklarını gösterir. Öyle ki bu özellik mezar taşlarında bile vardır.
XVI. yüzyılın ortalarından başlayarak Tanzimat’a kadar her devirde gayrimüslimlerin kıyafetleriyle ilgili pek çok ferman çıkarıldı.
1568 tarihli bir fermanda bunların ayrıntıları şöyle ifade ediliyor: Yahudi ve Hıristiyan kadınları sade tülbent takınmalı, ayakkabıları siyah ve astarsız olmalı, Bursa kutlusundan fistan ve Şirvanî giymeleri, Müslüman kadınlara benzer kıyafet giymemeleri, Ermenilerin başlarına alaca kuşak sarmaları ve ferace giymemeleri gerekiyor.
Erkeklerde Yahudilerin şapkaları kırmızı, Hıristiyanların siyahtır.
Bunlar birer üniforma gibidir. Burada ayrıntısına giremeyiz ancak şurası bilinmelidir ki; Osmanlı’da kıyafet fevkalade disipline tabidir.
Nitekim Islahat Dönemi’nde Nizam-ı Cedit askerine o zamana kadar görülmemiş bir kıyafet giydirildiğinde uygulama tartışmalara sebep olmuş, bu üniforma Islahat karşıtları tarafından küfür alâmeti sayılmıştır.
II. Mahmut Dönemi’nde hem sivil hem askerî alanda yeni kıyafetler benimsendi. Kavuk yerine fes, cübbe yerine setre, şalvar yerine pantolon mecburiyeti getirildi. Daha sonraki devirlerde Avrupaî giyim şekli yaygınlaştı.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar geçen süre içinde pek çok “Kıyafet Nizamnâmesi” yayımlanmıştır.
Cumhuriyet Devri kılık kıyafette devrimlerin yapıldığı bir dönem oldu. Başta şapka olmak üzere Avrupaî giyim esas alındı. Böylece takım elbise, kravat bir nevi medenî üniforma sayıldı. Hanımların çarşaftan çıkması, başı açık dolaşması uygun görüldü.
Gençlik bir askerî sınıf sayılmış gibi mekteplerde şapka mecburiyeti getirildi. Sanat okullarının şapkalarında yeşil şerit vardı. Ticaret liseliler kırmızı, sivil liseliler sarı şerit takıyorlardı.
İlkokullarda kız-erkek bütün öğrenciler, ortaöğretimde sadece kız öğrenciler kara önlük-beyaz yaka giyindi. Bu kıyafet ülkenin bütün okullarında uygulandı.
Bu “tek tip” kıyafet zengin-fakir ayrımını ortadan kaldırmıştı. Bir kavle göre “demokratik” sayıldı.
Neredeyse bir yarım asır bu kıyafet değişmedi.
Özal döneminde ülke insanı ayağını yorganından bir metre dışarı çıkardı.
Liberal rüzgârlar her yanı sardı. Tuzu kuru olanlar bu kara önlük beyaz yakayı fukaralık sembolü sayıp küçümsedi.
Gençlik rengârenk giyinmeli, isteyen istediği kıyafeti seçmeliydi.
Bir dönem ortaöğretimde erkeklerin uzun saçlarıyla kızların etek boyları sıkıntı yarattı. Her tür kolejin yaygınlaşması ile “serbestî” galip gelmişti.
Gençler arasında “marka” tutkusu yaygınlaşınca zengin-fakir ayrımı kendini gösterdi. Öyle ya, alan var, alamayan var.
Kara önlük-beyaz yaka nisyana terkedildi. O artık bizim kuşakların hatırasında “fakir ama onurlu” mevkiini muhafaza ediyor.
Bu yıl ilk ve ortaöğretimde kıyafet serbestisi mahzurlu bulunduğu için yeniden bir uygulama kabul edildi. Buna göre belirlenen okul kıyafeti görseli, okulun internet sitesinde yayımlanacak ve 4 eğitim ve öğretim yılı geçmeden değiştirilemeyecek. Okul kıyafeti değiştirildiğinde, ara sınıflardaki öğrenciler bir üst öğrenim kademesine geçinceye kadar mevcut okul kıyafetlerini giymeye devam edebilecek. Belirlenen okul kıyafeti, 1739 sayılı Kanun’da yer alan genel ve özel amaçlarla temel ilkeler doğrultusunda ekonomik, sade, kullanışlı, kolay temin edilebilir ve pedagojik esaslara uygun olacak. Özel gün, hafta ve kutlamalarda, ders içi ve ders dışı faaliyetlerde kullanılmak üzere veliye mali yük getirecek özel kıyafet aldırılmayacak. Okul kıyafeti temin edilmesine yönelik, okul-aile birliklerince kıyafet satışı ve serbest rekabet şartlarını ihlal eden yaklaşım ve yönlendirmeler yapılamayacak. Bu uygulama öğrenciler arasındaki eşitliği pekiştirmeyi ve velilere ekonomik anlamda destek olmayı hedefliyor.
Kara önlük-beyaz yaka geri gelmiyor, gelmesin, Türkiye o günleri geride bıraktı.
Yeni uygulama serbestîden disipline doğru atılmış bir adımdır. Ayrıca “forma” öğrencinin mektebi ile arasında bir “aidiyet” duygusu uyandıracaktır. Bu da güzel.
Milli Eğitim Bakanımız “Maarif Sistemi” ile eğitim ve öğretime bir “disiplin” getirmeye çalışıyor. Tebrik ediyoruz.
Yalnız adam
04:005/02/2025, Çarşamba
G: 5/02/2025, Çarşamba
39
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bilhassa “kalabalık içinde yalnız” olan kimdir?
Bu, “modern insan”dır. Kelimenin tam anlamı ile “yalnız”. Batılı, zengin ve yalnız insan. (Batı’da pek çok yalnızlık hikâyesi, romanı, filmi vardır. Bizde de benzer “çakma yalnızlık” hikâyeleri yapılmıştır).
Bizim insanımız yalnız mı?
Değil, lakin bir şu kadar zamandan beri “modern” olmaya zorlandığı için yalnızlığa yaklaşmıştır.
Daha açık konuşmak gerekirse şunları söylemeliyiz. İçinde yaşadığımız “sistem”; yani siyasî-iktisadî-hukukî ve kültürel sistem Avrupaîdir. Bu, devlet tarafından seçilmiştir. İnsanımız bir şu kadar zamandan beri gelenek ile modernlik arasında sıkışarak “mecburî modernlik” yaşadı.
Tuhaf bir toplumsal yapı oluştu. Uzun yıllar modernlik ile muhafazakârlık bir arada yürüdü. Ancak son zamanlarda “modernlik”in öne geçerek kimlik kabulünde baskın olduğu ortaya çıktı.
Ankara Sosyal Bilimler Vakfı tarafından yapılan ve yayımlanan bir araştırmanın verileri bu sonucu gösteriyor. (Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi ve Siyaset. 2024 Değerler Araştırması. Hazırlayanlar: Beşir Atalay-Ömer Demir-İbrahim Dalmış-A.Ömer Toprak-Cem Eğerci).
İlginç bir tespit de şudur: Kimlik tercihinde “inançlı olmak” kadar hatta ondan fazla “çevreci olmak” benimsenmiş.
Geçtiğimiz senenin son ayında Türk Dil Kurumu (TDK), Ankara Üniversitesi İletişim ve Uygulama Merkezi (İLAUM)’yle yaptığı işbirliğiyle yılın kelimesini seçti. 2024 yılı için oylamaya değer 7 kelime/kavram söz konusuydu: “Kalabalık yalnızlık”, “merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ”, “dijital yorgunluk”.
Böylelikle yıllardır İngilizce'nin en önemli kaynağı olan Oxford Sözlüğü’nün yapmış olduğu yılın kelimesi uygulaması Türkçe için TDK tarafından gerçekleşmiş oldu.
Yapılan oylama neticesinde “kalabalık yalnızlık” yılın kavramı seçildi.
Yıllar önce “Yalnızlık” başlığı ile bir yazı yayımlamıştım. O yazıdan bir uzun alıntı yapıyorum:
“Etrafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz.
Ancak meseleye biraz daha yakından bakarsak yaşadığımız modern hayatın kişiyi yalnızlığa mahkûm ettiğini görebiliriz.
Modern hayatın zihniyeti, geleneği dışlıyor. Cemaati küçümsüyor, horluyor, baskıcı buluyor; kişinin özgürlüğünü kısıtladığını iddia ediyor.
Cemaat bir yana modern hayat aileye de düşmandır. Aileyi bir “evlilik şirketi” olarak tarif eder, aile ilişkilerinin özgürlüğü kısıtladığını öne sürer. Bu böyle olunca pek tabiî olarak akrabalık hapı yutar. Akraba ilişkileri “göstermelik” hâle gelir, kısa merasimlerden oluşur. (Ülkemizde tam modernlik olmadığı için akrabalık ilişkileri orta seviyede; yaşlılıkta yalnızlık %32’dir.)
Gençler şöyle demektedir: “Beni rahat bırakın, kendi hayatımı yaşamak istiyorum”. İyi, peki, hayatını yaşa. Ama madem yanında kimseyi görmek istemiyorsun o zaman “yalnızım, yalnız” diye salya sümük ağlama. Hayır ağlamıyorum. Benim arkadaşlarım, dostlarım, sevgililerim, seviyeli ilişkilerim var. Ama görüyoruz ki onlar da “üfürükten tayyare”. En küçük bir sarsıntıda “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna”.
Modern insan depresyondadır, bir ayağı psikiyatridedir, ilaçsız yaşayamaz.
Oysa biz yalnızlığın karşısına (aileyi) dayanışmayı, sevgi ve saygıyı, bağlılığı, feragati, şefkati, aşkı ve merhameti koymalıyız.
Haz ve hız çağında, eski yapıların çöktüğü bir zamanda; oğulun babayı, kızın anayı dinlemediği demde, öğüdün çağdışı ilan edildiği sırada bu mümkün mü?
Bence mümkün değil.
İnsanoğlu bu modern hayatın ve teknolojinin yarattığı ideolojiyi terk edemez. Alıştığı konfordan vazgeçemez. Nefsini terbiye edecek her söze, her uyarıya burun kıvırır. Tâ ki başını bir taşa, bir duvara vuruncaya kadar.
Hangi taş?
Hangi duvar?”
Yazı böyle bitiyor. Bu soruya siz cevap verin. Ben “kalabalık yalnızlık” seçimi için tanıdığım genç bir arkadaşın, Yeni Şafak’ta sanat yazıları yazan Samet Karagöz’ün samimi itirafını konu hakkında bir belge olarak buraya alıyorum:
“Yılın kelimesine/kavramına dönersek şahsen ben kendimi bildim bileli kalabalıklar içinde yalnız hissediyorum. Sekülerler arasında muhafazakâr, muhafazakârlar arasında ise fazla liberal kaldığımı hissediyorum. Yorum ve ilgi farkı bunun merkezinde yer alıyor tabii ki. Sanatla hele ki çağdaş sanatla yakından ve profesyonelce uğraşıp aynı zamanda da dindar olma/kalma çabasında bulunmanın sekülerlerin de dindarların da pek anlayamadıkları, anlamlandıramadıkları bir husus olduğunu yıllar içinde gözlemleme şansım oldu.”
(25 Aralık 2024, Yeni Şafak)
Pencereden kar geliyor
04:0012/02/2025, Çarşamba
G: 12/02/2025, Çarşamba
56
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
30 sene önce yazdığım bu yazıyı şu karlı günlerde vatan sathında çalışan bütün sağlık personelimize armağan ediyorum.
Bizim neslin (üniversiteyi 70’ten önce okuyanlar) bariz özelliklerinden biri, memleketi kurtarma yolunda kendisini adamış olmasıydı. Bu kurtarma operasyonunun her düşünce için değişik biçimleri, yorumları vardı. Ama ortak payda bu topraklarda kalmak, buraya hizmet etmek idi. Şimdilerde hangi uyanık (zeki, iyi yetişmiş) gence sorsam:
“Bırak abi yaa, diyor... Bu memlekette bir şey yapılmaz.
İlk fırsatta kapağı dışarı atmaya bakıyorum” şeklinde konuşuyor.
Bu çocuklara hak verelim mi?
Doktor Serap gözlerinin içi gülerek cevaplıyor:
– Viyana’da, Budapeşte’de çalıştım. Oralarda her şey yerli yerinde.
(Sanki Tanpınar’ın şiiri gibi. Her şey yerli yerinde bir dolap uzaklarda / Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan.)
– Memleket hasreti hariç, diyor.
– Nasıl yani, diye soruyorum.
Pencere açık, dışarıda güneş.
Kuledibi’nin dar, kasvetli sokakları. Bir kadın evden eve gerili ipe çamaşır asıyor. Söylediği türkü belli belirsiz bize kadar ulaşıyor:
“Pencereden kar geliyor...”
Doktorla ikimiz cevabı almış gibi gülümsüyoruz.
Sonra ben bilgisayarlı alete bağlanıyorum.
O Çanakkale’nin Yenice’sinden gelmiş yaşlı bir köylüyü muayene ediyor. Köylü tatlı bir adam.
– Senin yüzün güleç kızım. Allah gönlüne göre versin diyor. Güleç yüze hasret kaldık şu hastanelerde.
Doktor Serap’a kalsa gün yirmi dört saat hastalarına tebessüm ile yaklaşacak, ama kazın ayağı öyle değil.
Daracık koridorlarda üst üste insanlar. Hasta kuyruğu sabahın beşinden bu yana birikmiş de birikmiş. Her bir hastaya üç-beş dakikalık muayene süresi kalıyor ancak. Yırtınıyor doktor, tahsilini, terbiyesini, direncini, bilgisini, feragatini koyuyor ortaya. Nafile.
Ne kendisi tatmin olabiliyor, ne hastalar.
İşlemeyen, bozuk giden bir şey var. Bu yüzden bıktım diyor doktor. Tükendiğimi hissediyorum.
Bütün bu çırpınmalar sonunda “elde var hüzün”.
– Yorgun argın eve vardığımda, şöyle koltuğa yığıldığımda doğrusu Viyana’yı özlüyorum.
– Niçin ama?
– Bir kokuşmuşluk, bir çözümsüzlük var.
– Ahlâkta mı, düzende mi?
– Bilmiyorum, her şey o kadar iç içe ki...
Benim sırtım onlara dönük, göremiyorum adamı, ama konuşmalarını duyuyorum.
Çanakkale’nin Yenice’sinden gelen ihtiyar köylü fısıl fısıl doktora bir şeyler anlatıyor. Sonra kâğıda sarılı bir şeylerin açılıp ortaya çıkışındaki sesler.
– Bunlar kurutulmuş biber. Bu da bizim kocakarının tarhanası. Elcağızı ile yaptı.
Ah, işte bu da süzme yoğurt... Artık azımızı çoğa tutarsın doktor hanım.
Doktor Serap ne diyeceğini bilemez bir ses tonu ile:
– Ama amca, ne diye zahmetler ettin böyle... Ne gereği vardı şimdi bunları...
İhtiyar üsteliyor:
– Yooo, öyle deme... Ben köye döndüğümde aylarca seni anlatıyorum...
Orada, Kuledibi’nde, bir Serap kızımız var. Allah ondan razı olsun, diye dualar ediyorum... Bütün bunlar ne ki, senin bir gülüşüne yetmez...
İşte bu...
Doktor Serap’ı memleketten çıkıp gitmek konusunda durduran bu safiyet belki. Gerçi geçmişte kalmış, kurum ve kuruluşların cenderesi altında ezilmiş, köylülük diye dudak bükülmüş bir tutum belki.
Ama doktoru etkiliyor işte.
Ne o bozuk bilgisayar, ne şeşi beş gösteren mikroskop, ne şefin dırdırı, ne Sağlık Bakanlığı’nın hekimlere layık gördüğü bordro, ne beş yıllık plan, ne globalleşme, ne şu ne bu...
Bir muayenehanenin loşluğunda parıldayan biberlerin kırmızısı.
Bir de açık pencereden gelen türkü:
Pencereden kar geliyor / Aman Ali’m, gurbet bana dar geliyor...
Bereket nerede?
04:0019/02/2025, Çarşamba
G: 19/02/2025, Çarşamba
51
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Âsım abinin kahvesindeyiz.
O anlatıyor, biz dinliyoruz.
–Yeğenim Cevat geldi, dertlenmeye başladı. Hayırdır oğlum nedir mesele, dedim. Hani bilirsiniz bir vakitler Belde Belediyeleri vardı. Bu orada memur. Belediyeler lağvedilince işsiz kalmış. Dayı bana bir iş, diye geldi. Peki sana işin kıralı var, dedim. Sevindi; nedir, nerede, diye sordu. Köyde, ananın babanın yanında, dedim. Ne var ki orada, diye yine sordu. Bak aslanım, dedim, anan-baban yaşlı pek çalışamıyorlar; bağınız-bahçeniz, tarlanız var. Ama eken-biçen yok... Bunun bir kardeşi var askerde, bir de bacısı, o daha bekâr.
Bunu aldım Tarım İlçe Müdürlüğüne götürdüm. Devletin tarıma yardımı çok. Hibe var, kredi var. Dedim: sana on tane Saanen keçisi alalım. Sütü bol, az yer, her yıl bir iki yavru... Ahırı var boş duruyor; yem var, ot var... Sizin ora yazlıkçı mekânı, keçi sütü aranıyor; işte sana sermaye. Tarlaya, bahçeye bak, kendi yiyeceğin çıkar; ana-baba sana dua eder. Gel şu işe gir. Memuriyeti ne yapacaksın? Bir kuru maaşa talim edeceksin. Ne uzanır, ne kısalır. Ayrıca iş nerde, iş aslanın ağzında.
– Ne yaptı Cevat, razı oldu mu?
– Eli mecbur. Aldık keçileri götürdük köye. Hadi aslanım dedim, bundan gerisi sana kalmış.
– Anası-babası sevinmiştir.
– Sevindiler tabii.
– Sonra?..
– Sonrası şu: Yazlıkçılar duymuş ki Cevat’ta keçi sütü var. Kapıda kuyruk oluşmuş. Bu bakmış süt havada gidiyor, ulan iyi iş deyip sahiplenmiş. İnek sütü yüz lira ise bu yüz elli istiyor. Bağı-tarlayı ekmiş, ailece toprağa sarılmışlar.
Aradan altı ay geçti bu yine geldi. Dayı dedi, keçiler çoğalıyor, müracaat etsem iki de inek…
– Vay uyanık vay!..
– Uzatmayalım. Kardeşi askerden geldi, o da bir ucundan tuttu. Bunlar senesine varmadan ikinci el bir ticari araç aldılar, işi büyüttüler. Sade süt değil. Sebze, meyve, yumurta satıyorlar.
– Sonra?..
– Cevat iki yıl sonunda geldi, ne dese beğenirsiniz?
– Ne dedi?
– Dayı, gel sen de ortak ol... Bir mandıra kuralım, dedi...
Bak sen şu işe. Nereden nereye...
Yahu arkadaş ben bunu üç kuruş maaş için çalışan memurlara, asgari ücretli işçilere anlatamadım.
Çoklarını ben biliyorum, Cevat’tan fazla tarlası, bağı, bahçesi var. Neden bütün insanlar masa başı iş istiyor?
Taşı sıksa suyunu çıkaracak gençler yan gelip yatacak iş arıyor. Topraktan neden soğuduk bu kadar?
– Kolay değil Âsım abi, tam gün çalışacaksın, elin nasır tutacak. Bunun yemi var, ilacı var, mazotu var. Çiftçiliğin girdisi fazla.
– Bana mazeret okumayın. Cevat önümde canlı şahit. Girdisi varsa getirisi daha çok.
Yahu en başta doğal ortam. Süt, yağ-yoğurt, yumurta, sebze önünde. Her şey organik; çoluk çocukla beraber dilediğin gibi besleniyorsun. Hava temiz, su bedava. Bunların suyu pınar suyu, her yerde bulunmaz.
Çalışırsan sebze de satarsın, salça da...
*
Cevat’ın macerasını Âsım abi geçen yaz anlatmıştı.
Bir gazete havadisi bana bunu yazdırdı. Aşağıdaki haber 25 Aralık 2024 tarihli Yeni Şafak gazetesinde çıktı.
20 koyunla başlayıp
işlerini büyüttü
Kayseri’de oturan 49 yaşındaki Nigar Ünal, “Sera Gazının Azaltılması İçin Küçükbaş Hayvancılıkta Verimliliğin Artırılması Projesi” kapsamında hibe desteğiyle aldığı koyunların sayısını 400’e çıkardı.
Ünal, aile ekonomisine katkı sağlamak amacıyla 2 yıl önce Tarım ve Orman Bakanlığının başlattığı projeye başvurdu. Aldığı 20 Akkaraman cinsi koyuna gözü gibi bakan Ünal, hayvan sayısını 400’e çıkardı.
Hayatında ilk kez sürü sahibi olan Ünal’a aile bireyleri de yardım ederek işlerini kolaylaştırıyor.
Devletin desteklerinin kadınlar için önemli olduğunu vurgulayan Ünal, “Çevremde devletten destek alıp koyun yetiştiren tek benim” diye konuştu.
Görüyorsunuz, bu işte Nigâr Hanım yalnız kalmış. İnsanımız niçin tarıma, toprağa hayvancılığa küsmüş? Devlet önce bunu düşünmeli.
Hangi aile?
04:0026/02/2025, Çarşamba
G: 26/02/2025, Çarşamba
35
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“2025 Aile Yılı” ilan edildi.
Buna sebep nedir?
Doğurganlık oranının azalması, nüfusumuzun yaşlanması, geleneksel büyük ailenin dağılıp çekirdek ailenin tercih edilmesi, boşanmaların artması, evlilik yaşının 30’a doğru gitmesi, gençlerin yuva kurmaktan çekinmeleri, ekonomik zorlukların artması, değerlerin aşınması vb. gibi pek çok sebep sayılabilir.
“2025 Aile Yılı” ailenin güçlendirilmesine, bu yolda bazı tedbirlerin alınmasına imkân verecektir.
“Aile”nin toplumun temeli olduğu kabul edilir.
Ama hangi aile?
Biz düne kadar tarım toplumunda ve geniş aile içinde yaşıyorduk.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna doğal bir geçiş yapamadık.
Bu hamle tıpkı “Batılılaşma” gibi taklit seviyesinde kaldı.
Sanayi baş tacı edilip tarım ve köylülük uzun yıllar hor görüldü. Belki bu sebeple köyler hızla boşaldı; plansız-programsız ucube ve azman şehirler oluştu.
Bu oluşumun rant ekonomisine dayandığını biliyoruz.
En önemli kırılma noktası Özal döneminde yaşandı. Ekonomi ahlâkın önüne geçti. Ülkemiz “tüketim toplumu”na yuvarlandı.
Ne Garplı olabildik.
Ne Şarklı kalabildik.
Çekirdek ailenin tercih edildiğini söylemiştik. Bu aile hangi değerler üzerine bina edilecekti? İşte burası mühim. Ne yardan geçiyoruz ne serden. Lakin memleketimiz uzun yıllar bir “mecburi modernleşme” yaşadığı için, şimdilerde bunun sonuçlarını devşirmektedir.
Bu konuda daha önce yazdığım, bir ailenin inşasında ilk adım olan “düğün” metnini sunuyorum:
DÜĞÜN
Yarım asır önce Anadolu’nun her beldesinde ufak tefek farklar ile bir düğün geleneği bulunuyordu. Tarım toplumunun biçim verdiği bir görenek. Süreç özetle şöyle cereyan eder: Görücü usulü ile kız beğenilir. Kız tarafı damadı ve ailesini araştırır, beğenirse söz kesmek için iki aile bir araya gelir, aynı zamanda nişan günü tespit edilir; takılar konusunda anlaşmaya varılır. Nişandan önce kız tarafından oğlan evine baklavalar gönderilir (buna Şekerbaşı diyorlar). Çarşıya çıkılır alınacaklar alınır, nişan kız evinde yapılır, bal şerbeti ve çerez dağıtılır. Düğüne on beş gün kala çarşıya çıkılır “iki başın harcı” (yani tüm gerekli şeyler) oğlan evi tarafından alınır. Düğüne bir hafta kala oğlan evinden kız evine “tohum davarı” (çeyiz sandığı, yatak-yorgan hamam takımı vb.) gönderilir. Çeyiz kız evinin duvarlarına asılır, misafirler hediyelerle gelip evi ziyaret ederler. Kız ve oğlan için ayrı ayrı “hamam” merasimi düzenlenir. Düğünden bir gün önce kadınlara evde, erkeklere bahçede “Kına gecesi” düzenlenir, yüzük takılır.
Düğünler genellikle mahsulü kaldırıp (Harman sonu) sattıktan sonra yapılır ve en az üç gün sürer. Düğün alayı davul-zurna eşliğinde gelin almak için kız evine gider. Gelinin baba evinden çıkması sırasında bayağı gözyaşı dökülür. Nihayet gelin ata biner ve oğlan evine doğru gidilir. Bu sırada damat ile sağdıcı evin damına çıkmışlardır. Oradan gelinin başına “saçı” saçılır (çerez-para vb.). Gelin eve Kur’an-ı Kerim’in altından geçerek girer. Misafirlere yemek verilir. Ertesi gün “Baş bağlamı” yapılır, sağdıç hanımı “zülüf keser” bu sırada gelin hanımların ortasında oturmakta ve Kur’an okunmaktadır. İlk Kurban Bayramı öncesi oğlan evinden kız evine bir kınalı koç gider. Hali-vakti yerinde olanlar koçun boynuzuna altın takar. Bu kısa özet geleneğe göre yapılan düğünlerin tüm teferruatını ve değişik yöre âdetlerini yansıtmıyor. Şurası var ki ana hatları ile asırlarca uygulandı.
(Şimdi bu âdetlerden ancak birkaçı, o da taşranın ücrasında kalmış yerlerde yüzde 2 veya 3 miktarınca uygulanıyor. Artık ne doğana yeterince seviniyor ne ölene yeterince üzülüyoruz. Değişen hayatın depremi insanımızı öyle bir savurdu ki; dinî-millî-manevî ve kültürel değerlerimiz kıymetini neredeyse kaybetti.)
Ne zaman ki şehirlerde “Düğün evi” olacak ev ve bahçe kalmadı, her yer apartıman oldu, o sıra “Düğün Salonu” devreye girdi. “Salon düğünü” giderek çeşitlendi, türlü aktiviteler ile zenginleşti. Artık düğün sahipleri salonun albümünden bütçeleri ve istekleri çerçevesinde bir merasim seçer oldular. Köylerde dahi her tür etkinliğin icra edildiği “Köy evi” inşa edilerek bir nevi salon gibi kullanıldı.
Tarım toplumunda doğmuş, büyümüş, evlenmiş çiftler şehirlere (metropole) taşındıktan ve aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra kuşaklar arasında “düğün” merasimi bir sorun olarak bu köylü milletin canını sıkmaya başladı. Oysa ki ne denilmiş: “Düğününki oynamak, ölününki ağlamak”. Sadece Belediye Nikâh Salonunda kıyılan bir kuru nikâh ile yetinmek ne gelin ve damadı ne de düğün sahiplerini tatmin ediyor. Herkesin hevesi kursağında kalıyor. Artık iyice yaşlanan Hacı Dede ile Hacı Nine’ye sorarsanız çözüm şudur: Muhafazakâr ailelerin düğünleri mahallede yeni inşa edilen bir caminin bodrum katında yapılmaktadır. Erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı salonları vardır. Erkeklere Hoca Efendi, kadınlara bir vaize hanım hitap eder. Aşçılar etli pilav hazırlamakta mahirdir. Yanına ayran, ardına baklava ekledik mi, işte sana düğün.
Damat ile kızın ana-babası “Düğün Salonu”nda evlenmiştir. “Ele-güne karşı” bir salon kiralayıp şöyle değişik gösteriler ve ikram ile misafirleri şaşırtan anlı-şanlı-eğlenceli bir düğün yapmak varken, cami bodrumuna tıkılmak olur mu? Bu kız gelinlik giyecek, bu damat oyuna kalkacak, her ikisinin de etrafı, arkadaşları var, el-âlem ne der. Hem artık merasimi filme çekmek pek lazım. Hani ilerde torunlara gösterilecek bir hatıra olur.
Damat ile gelin bütün bu tartışmaların ötesinde okumuş çocuklar. Onlar kararı çoktan vermiş. “Kır düğünü” yapacaklar.
Her neyse gençler birbirini görmüş sevmiş, bu düğün yapılacak, ötesi yok.
Yok ama, herkesi memnun etmenin de imkânı yok. Hadi diyelim birinde karar kılındı. Hem kararı aldıranın hem razı olanın yüzünden düşen bin parça. (Düğün nasıl olacak tartışması yüzünden ayrılanlar dahi var; küsenler, yıllarca konuşmayanlar).
Nedir yani? Düğün evi mi, yas evi mi?
Yahut “Ne eğlendik ne eğlendik”.
Yok ya! Eğlenceniz batsın, rezil olduk.
Hasılı köyden şehre indik, şaşırdık. Güya modernleşen toplum geleneği terk etti, yerine üç kuşağın benimseyeceği makul bir çözüm bulamadı.
Aradan yarım yüzyıl geçti, iki arada bir derede kalmışlık devam ediyor.
NOT: Kırk yıllık dostum Yusuf Özarslan’ı 21 Şubat 2025’te kaybettik. Cenab-ı Allah mekânını cennet etsin, nur içinde yatsın. Kederli ailesine ve onu sevenlere baş sağlığı diliyorum.
Dindarlık
04:005/03/2025, Çarşamba
G: 5/03/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bu yıl yazı hayatımın 57. senesi.
Bir hikâyeci olarak günümüz toplumuna hitap ederken “nasıl yazılmalı” meselesini göz ardı etmedim. Başta dil olmak üzere açık sözlü, anlaşılır ve samimi ifadeyi benimsedim.
Aynı şekilde “ne yazmalı” konusunda kendi derdim kadar halkın derdini göz önünde bulundurdum. Her toplumcu yazarın meşrebi uyarınca bu tavırda olacağına inanıyorum.
Başlangıçtan beri üzerinde durduğum konu “toplumsal değişme”dir. Elbette ki ben bir bilim adamı, sosyolog, tarihçi vb. değilim. Ancak en az onlar kadar “yaşanan hayat” ile ilgilendim.
Türkiye nereden nereye gidiyor?
Geçen zaman içinde neleri kaybettik, neleri kazandık? Bunların hangisi “değerli”dir. Hayli geniş mevzuda siyasî, iktisadî, hukukî, kültürel araştırmalar, analizler yapıldı, yapılıyor.
“İlerlemeciler” sağlık, eğitim, barınma, ekonomi, ulaşım, iletişim imkânları yanında “fert başına düşen millî gelir” hesabı yaparak “nereden nereye geldiğimizi” ölçüyorlar.
Ben de ölçüyorum ama şöyle: Geçen zaman içinde kim keçeyi sudan çıkardı, kimin başına karlar yağdı, kim köşe, kim kaldırım oldu. Atı alan Üsküdar’ı nasıl geçti? Bütün bunlara bakmak lazım. Mazlumun yanında olmak, adalet aramak, haktan yana olmak görevimiz değil mi?
“İlerleme”den sadece zengin olmayı mı anlıyoruz? Bilim ve teknolojide ne yaptık ona mı bakıyoruz?
Yurt ve millet hayatında böyle bir sürü mühim mesele var.
Bana göre bütün bunların üzerinde daha önemli olan şudur: Bir ortak değer olarak benimsediğimiz “ahlâk”a ne kadar bağlıyız?
Bu bağ artıyor mu, azalıyor mu?
Hemen söyleyeyim benim anlayışım şöyle: Ahlâk dinden doğar, dinsiz ahlâk olmaz.
Bizim için ölçü Hz. Peygamberin ahlâkıdır ve bu ne müphem ne de meçhuldür. Başka bir ahlâk varsa o “menfaat ahlâkı”dır.
Bir “hayat tarzı”mız olacaksa bu ahlâka bağlı olmalıdır.
İçinde yaşadığımız “sistem”in siyasî, iktisadî, hukukî, kültürel unsurları bize bir “hayat tarzı”nı dayatmaktadır.
Bu tabloda “olan”la “olması gereken” arasında bayağı farklar oluşmuştur. Dindarâne bir hayat mı yaşıyoruz? Yoksa gün geçtikçe bu “hayat tarzı”ndan uzaklaşıyor muyuz?
İşte bu noktada üfürükten tayyare uçurmamak için, günümüzde yapılan bazı “Dindarlık” araştırma neticelerini sizinle paylaşmak istedim. Önce “dindarlık” nedir, onu tarif edelim. Lûgat mânası ile dinin emrettiklerini yapan, yasaklarından kaçan kimseye “dindar” eski tabirle “mütedeyyin” denir.
AK Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın girişimi sonucu 2022 Nisan ayında GENAR tarafından 3193 katılımcı ile yapılan “İstanbul’da Gençler Araştırması”na göre:
Ailem dindardır diyenlerin oranı 62,5. Kendinizi ne derece dindar bir kişi olarak görüyorsunuz: Dindar 43,8. Ne dindar ne değil: 35,6. Aşağıdakilerden hangisini yaparsınız; Büyükleri ziyaret: 90,9. Yoksullara yardım: 88,7. Ramazan orucu tutmak: 68,9. Bayram namazı kılmak: 42,5. Cuma namazı kılmak: 32,3. Kur’an okumak: 31. Beş vakit namaz kılmak: 10.
Ankara Sosyal Bilimler Vakfı tarafından yapılan ve “Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi ve Siyaset: 2024 Araştırması”na göre (Modern-muhafazakâr ayrımı esas alınmıştır) Ahlâklı olmak için dindarlık gerekli midir; Modern: 25,2. Muhafazakâr: 44,6. Gençlere dini eğitim verilmeli midir; Modern: 75,3. Muhafazakâr: 91,4. Devlet laik olmalıdır; Modern: 89. Muhafazakâr: 71,8.
Esasen bir “kimlik araştırması” olan bu çalışmada çok ilginç sonuçlara varılmıştır. Misal: İnsanlar hayatını istediği gibi yaşamalı; Modern: 51,5. Muhafazakâr: 41.
Kitap olarak basılan araştırma mutlaka görülmeli.
Son olarak Areda Survey tarafından 4.539 kişi ile yapılan “Türkiye’de Dindarlık” araştırması sonuçlarını 6 Ocak 2025 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yer alan şekliyle aynen veriyorum.
Katılımcılara kendilerini ne kadar “dindar” olarak gördükleri soruldu.
2022’de yüzde 37,8; 2023’te yüzde 38,7 olan “çok dindar” tanımlaması, bu yıl yüzde 39,1’e ulaştı. Ankete katılan erkeklerin yüzde 41,5’i, kadınlardan daha çok dindar olduğunu belirtti. Araştırmanın sonuçlarına göre 18-34 yaş arasında kendini çok dindar olarak tanımlayanların oranı yüzde 43 çıktı.
Kur’ân-ı Kerim’in mealini okudunuz mu sorusuna, ankete katılanların yüzde 21,5’i okuduğu cevabını verdi, yüzde 18,4’ü ise hiç okumadığını belirtti. Mealin bir kısmını okuyanlar ise yüzde 60,1 oldu. Kadınların yüzde 25,5’i Kur’ân mealinin tamamını okuduğunu ifade ederken, bu oran erkeklerde yüzde 17,4 olarak tespit edildi. Katılımcılara, anne-babalarını dindarlık açısından nasıl değerlendirdikleri de soruldu. Geçen yıl yüzde 59,1 olan “annem-babam çok dindardır” diyenlerin oranı bu yıl yüzde 50,6’ya kadar geriledi.
Araştırmalar bu sonuçları verdi. Tablo ortadadır. Yorumu size bırakıyorum.
Yoksulun adı yok
04:0012/03/2025, Çarşamba
G: 12/03/2025, Çarşamba
35
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnfak Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak niyeti ile harcamada bulunmak; muhtaçlara, yoksullara vb. ayni veya nakdi yardımda bulunmak demektir. Bu bakımdan infak farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her türlü hayrı ihtiva eder.
Ramazan ayı iyilik, merhamet, hayra hizmet ve şefkat bakımından Müslümanları harekete geçiren bir aydır.
Aşağıdaki yazı en başta Gazze’yi düşünen okurlar için bu yolda bir rehber olur umudu ile yayınlanıyor (Yazı “Rüzgârlı Pazar” adlı eserden alınmıştır).
“Yoksulun evi uzaktadır, kimseler görmez. Yoksulun sesi kısılmıştır kimseler duymaz. Yoksulun yüzü soğuktur kimseler bakmaz; bakan olsa da başını çevirip gider.
Duymayanlar duysun, görmeyenler görsün diye iki tanesini anlatayım.
Varın kalbinizle baş başa kalın. Vicdanı olan vicdanını dinlesin; kiminin lokması boğazında kalsın, kiminin gözyaşı aksın. Kimi de “ulan biz daha adamlıktan çıkmadık” diyerek yekinip ayağa kalksın; azdan az, çoktan çok bir hayır işlesin.
Hikâyeler birbirine benziyor. Tozlu, kırık, yıpranmış. Ekranlarda göre göre, gazetelerde okuya okuya alıştık sanki. Yüreğimiz nasır tuttu. Biri yoksulluktan bahsedecek olsa suratımız buruşuyor, dinlemek istemiyoruz. Yine de şu kadının sesine kulak verin, eğer içinizde bir yerleri kanatacak olursa, eğer elinizden hiçbir şey gelmiyorsa, dua edin bari, sadece dua edin.
Adam felç geçirmiş. Çocuklardan biri özürlü. Büyük kız kocaya kaçmış. Büyük dedikse canım on altı yaşında daha, kandırmışlar besbelli, o da bir umut, bir kurtuluş diye gitmiş, gitmez olaymış, senesine varmadan kucağında bir çocukla geri gelmiş, nikâh da yok. Ortanca kız okuyor, hem çalışıyor hem okuyor, anasının bir tanesi. Kadın çırpınıyor, hiç olmazsa şu kızı okutabilsem diyor, hep takdir-teşekkür getiriyormuş. Ondan ufağı oğlan boya sandığı omuzunda sokaklara vurmuş. Tek ablam okusun ben sürünmeye razıyım diyor. İki küçük daha var, biri okula başlamış, öteki seneye başlayacak. Ev kira. Üstelik kadın da hasta. İşte o da ötekiler gibi temizliğe gidiyor. İdrar yollarında iltihap varmış. Bir kere doktora görünmüş, gerisi yok.
Hiçbirine yetişemiyorum diyor.
Yok, yok, yok...
Torunum bir keresinde çok kötü oldu. Ateşlere yanıyor. Menenjit mi diyolar nedir ondan korktum. Ne yaptıksa ateşi düşüremedik, çocuk bayım bayım bayılıyo. Anasının iki gözü iki çeşme. Mevlâm kimseleri çaresiz bırakmasın. Yukarıda ablam var. Bir karı, bir koca. Ama görüşmeyiz hiç, anca bayramdan bayrama. Yani sokakta görse beni görmezlikten gelir, hani para falan isteriz diye. Gözü dar. Kocası cimri, kendi ondan cimri. Ama ne dedim ben, Cenab-ı Mevlâm kimseleri darda bırakmasın. Çaresiz gittim, dedim abla böyle böyle, çocuk ölüyo, kapına düştük. Neyse para verdi, doktora yetiştirdik. İlaç falan bayağı masraf oldu. Geçti bir zaman, tabii veremedik. Şimdi nerde görse “Gülcan parayı getir” diyo. Olsa getirmez miyim. O da senin bir evladın sayılır. Ne olur hayrına vermiş olsan.
İşte böyle abi.
Çok ağırıma gidiyo yani. Seneler geçti durumumuz düzelmedi. Bazen giriyom mutfağa, kapatıyom kapıyı. Duvarda bir takvim var, kim bilir ne zamandan kalma. Takvimde gülümseyen bir kız var, omuzunda bir sepet kiraz. Ben ona “Kirazlı kız” diyom. Başlıyom onunla konuşmaya. Derdimi döküyom yani. Bayağı böyle bağıra çağıra. O hep gülümsüyo ya, içimi rahatlatıyo. Ağlıyom, söylemesi ayıp küfrediyom, beddua ediyom. Sonunda beni bir gülme tutuyo.
Değil mi ama. Yani deliler gibi. Bi gören olsa. İnanmayacaksın abi ama çok iyi geliyo, ferahlıyom yani.
– Kirazlı kızla ahbaplığı ilerlettin demek.
– Evet öyle.
Çıkıyom bakıyom ki, bizim adam yatakta, dönmüş bana bakıyo, gözleri yaşlı. O vaziyette, hani dili de dönmüyo, sade gözleriyle bana bir şey mi oldu diye soruyo. Öyle şaşkın, şaşkın... Ağlamış.
O sıra içimde felçli kocama karşı bir sevgi kabarıyo. Koşup boynuna sarılıyom. İkimiz bir güzel ağlıyoz.
Sonra da kalkıp bir çay koyuyom.
Hem kendim içiyom, hem ona içiriyom. Boşver geçer bunlar diyom, sen üzülme geçer. Allah büyük, Allah kerim...”
NOT: Ben böyle vakalar çok gördüm, bu yolda çok yazı yazdım. Bu da bir iştir, yani hikâye anlatmak. Ama asıl yapılacak şey şudur: Bizi bu yoksulluğa duçar eden kapitalizmin karşısında yeni bir sistem inşa etmek. Yeni bir ekonomi, yeni bir siyaset, yeni bir hukuktan oluşan, adına Ahlâk Nizamı mı adil düzen mi diyeceğimiz yeni bir sistem. Bu fikriyatı kim yapacak? Ülkemin akademyası ile uleması.
Kolay gelsin.
İsraf ile tüketim
04:0019/03/2025, Çarşamba
G: 19/03/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İsraf Müslümanların bildiği bir dinî kavramdır. Yine de bildiklerimizin tekrarında fayda vardır.
Kelime Diyanet İslâm Ansiklo-pedisi’nde şöyle açıklanıyor: Sözlükte “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen “seref” kökünden türetilmiş olan israf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, aklın veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşru olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder.
Mezkur maddede israfın Kur’ân-ı Kerim’de dört farklı alanda kullanıldığı belirtiliyor (Ayrıntı için bk. DİA). Bunlardan birinde “kişinin kendine ait veya sorumluluğu altındaki mal ve imkânları gereksiz yere harcaması” şeklinde tarif ediliyor. Zamanla anlam daralmasına uğrayıp ve ahlâk literatüründe genellikle ferdî harcamalardaki aşırılığı ifade etmeye başlamıştır.
Dinen haram kılınan maddelerle lüks sayılanların tüketimi israf olduğu gibi, helâl kabul edilen maddelerin günün icaplarına göre ihtiyaçtan fazla tüketimi de haram veya mekruh sayılmıştır.
İsrafın sözlük anlamından farklı olarak açık ve sabit bir tanımı yapılmamış, sınırları belirlenmemiştir.
Ferdî ve içtimaî seviyesindeki artık harcama alışkanlıklarını değiştirmektedir.
DİA’ne bu maddeyi yazan Cengiz Kallek son olarak şunları söylüyor: “Endüstri devrimiyle birlikte doğan ekonomi bilimi insanların sınırsız ihtiyaçlarının kıt kaynaklar tarafından azami şekilde tatmin edilmesinin yollarını araştırır. Endüstri toplumu sürekli yenileri icat edilen ürünlerin talebini artırabilmek için ihtiyaçların Allah tarafından şekillendirildiği inancını ortadan kaldırmıştır.
Çağdaş kapitalist sistemde üretim tüketimi yönlendirir. Aşırı derecede masraflı ve gereksiz ambalajlama, pazarlama, reklâm ve moda faaliyetleriyle tüketim sürekli kamçılanır.”
Tüketim bir çılgınlıktır.
Kelime tüketmek fiilinden geliyor. “Tüketmek” var olanı yemek, bitirmek, harcamak, geride bir şey bırakmamak demektir. Halk deyimiyle “Dibine darı ekmek”tir.
İsraf’ta bir dinî korku, bir pişmanlık olabilir (yukarıda söyledik, bu bir dinî kavramdır); oysa tüketicinin aklı başında değildir. Tüketim toplumu bir havuzdur; düşen boğulur. (Kapitalizmin tüketiciyi hangi hâle soktuğu, nasıl kendine bağladığı ve bir nevi hasta hâline getirdiği hususlarda Lacivert dergisinin Mart 2025 sayısına bakılabilir.)
Konunun uzmanı Jean Baudrillard “Tüketim Toplumu” adlı eserinde şöyle diyor: “Tüketim sisteminin dengeye oturtulmasının imkânsızlığının kesinliği karşısında, tüketimin zıvanadan çıkması, sınırsızca aşırıya kaçması karşısında refah ülkesine göre düşünen ekono-mistlerin ve idealist düşünürlerin şaşkınlığı her zaman çok öğreticidir… Ne denli kazanılırsa o denli daha çok ve daha iyisi istenir.”
“Üst model” önemlidir ve “özlem geri çevrilemez. Çünkü sınırsızdır.”
(Galiba nefs-i emmare’den bahsediyor).
“Tüketim toplumu aynı zamanda tüketimin öğrenilmesi toplumu, tüketime toplumsal bir biçimde alıştırılma toplumudur” (Bu sebeple kültürel bir yanı vardır).
Moda, reklâm ve pazarlamanın diktası altında fertler âdeta bir robota dönüşür. Kültür artık kalıcı olmak için üretilmez (Bu önemli eser mutlaka okunmalı. İlk yayın 1970. Türkçe tercüme 1997. Ayrıntı Yay.).
Biz de cirmimize bakmadan Özal döneminden itibaren bu havuza atladık. Halk şöyle der: “Ayranı yok içmeye…”
Tüketim toplumu olma yolunda ayağını yorgandan bir metre dışarı çıkaran insanımıza bir çağrı yapıldı. Burada “israf” kavramı kullanılıyor. “Tüketim” üzerinde durulsa daha iyi ve faydalı olurdu. Metin şöyle:
“Gıdada israfı önlemeye yönelik bir proje Türkiye’nin en kalabalık şehri ve ekonominin kalbi İstanbul’dan başladı. 830 bini aşkın üye ile kendilerinin de israfı önleme bilincinin yaygınlaşmasını önemsediklerine dikkati çeken İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç, ‘Ülkemizde rakamlar çok net değil ama elimizdeki verileri toparladığımızda yaklaşık yılda 19-20 milyon tonluk bir israf var, bunun parasal karşılığı 1 trilyon 570 milyar lira. Türkiye’nin 2025 bütçesinin 14,5 trilyon lira olduğunu dikkate alırsanız bütçemizin yaklaşık yüzde 12’si kadar bir israf var’ dedi.
İsraf Modern Dünyanın Trajedisidir
Projenin detaylarını İTO binasındaki toplantıda paylaşan Avdagiç, ‘Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünyada her yıl 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor. İsraf, modern dünyanın trajedisidir. Bir yanda milyar ton gıda çöpe giderken diğer yanda yine BM verilerine göre dünyada en az 9 milyon kişi açlıktan hayatını kaybediyor’ dedi. Gıda israfının, bilinçsiz tüketim ve ihtiyaçtan fazlasını tedarik etme olmak üzere iki teknik nedeni olduğunu ifade eden Avdagiç, ‘Zaman yönetiminden bütün sektörlerdeki üretim ve ürünlere kadar, her alanda israf karşıtı bir bilinci yerleştirmemiz gerekiyor’ çağrısında bulundu.”
(Yeni Şafak, 20 Şubat 2025)
Bir zamanlar “Tüketim Ekonomisi”ne karşı “Kanaat Ekonomisi” diye bir tez ileri sürmüştüm. Acaba ciddiye alan olmuş mudur? (Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş. Dergâh Yay. 2020).
Kardeşim Mustafa Özel’e göre günümüz toplumunda bu mümkün değil. Kanaat ile şükür tarım toplumunda kalmış.
İsraf ile tüketim
04:0019/03/2025, Çarşamba
G: 19/03/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İsraf Müslümanların bildiği bir dinî kavramdır. Yine de bildiklerimizin tekrarında fayda vardır.
Kelime Diyanet İslâm Ansiklo-pedisi’nde şöyle açıklanıyor: Sözlükte “haddi aşma, hata, cehalet, gaflet” gibi anlamlara gelen “seref” kökünden türetilmiş olan israf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, aklın veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı, özellikle mal veya imkânları meşru olmayan amaçlar için saçıp savurmayı ifade eder.
Mezkur maddede israfın Kur’ân-ı Kerim’de dört farklı alanda kullanıldığı belirtiliyor (Ayrıntı için bk. DİA). Bunlardan birinde “kişinin kendine ait veya sorumluluğu altındaki mal ve imkânları gereksiz yere harcaması” şeklinde tarif ediliyor. Zamanla anlam daralmasına uğrayıp ve ahlâk literatüründe genellikle ferdî harcamalardaki aşırılığı ifade etmeye başlamıştır.
Dinen haram kılınan maddelerle lüks sayılanların tüketimi israf olduğu gibi, helâl kabul edilen maddelerin günün icaplarına göre ihtiyaçtan fazla tüketimi de haram veya mekruh sayılmıştır.
İsrafın sözlük anlamından farklı olarak açık ve sabit bir tanımı yapılmamış, sınırları belirlenmemiştir.
Ferdî ve içtimaî seviyesindeki artık harcama alışkanlıklarını değiştirmektedir.
DİA’ne bu maddeyi yazan Cengiz Kallek son olarak şunları söylüyor: “Endüstri devrimiyle birlikte doğan ekonomi bilimi insanların sınırsız ihtiyaçlarının kıt kaynaklar tarafından azami şekilde tatmin edilmesinin yollarını araştırır. Endüstri toplumu sürekli yenileri icat edilen ürünlerin talebini artırabilmek için ihtiyaçların Allah tarafından şekillendirildiği inancını ortadan kaldırmıştır.
Çağdaş kapitalist sistemde üretim tüketimi yönlendirir. Aşırı derecede masraflı ve gereksiz ambalajlama, pazarlama, reklâm ve moda faaliyetleriyle tüketim sürekli kamçılanır.”
Tüketim bir çılgınlıktır.
Kelime tüketmek fiilinden geliyor. “Tüketmek” var olanı yemek, bitirmek, harcamak, geride bir şey bırakmamak demektir. Halk deyimiyle “Dibine darı ekmek”tir.
İsraf’ta bir dinî korku, bir pişmanlık olabilir (yukarıda söyledik, bu bir dinî kavramdır); oysa tüketicinin aklı başında değildir. Tüketim toplumu bir havuzdur; düşen boğulur. (Kapitalizmin tüketiciyi hangi hâle soktuğu, nasıl kendine bağladığı ve bir nevi hasta hâline getirdiği hususlarda Lacivert dergisinin Mart 2025 sayısına bakılabilir.)
Konunun uzmanı Jean Baudrillard “Tüketim Toplumu” adlı eserinde şöyle diyor: “Tüketim sisteminin dengeye oturtulmasının imkânsızlığının kesinliği karşısında, tüketimin zıvanadan çıkması, sınırsızca aşırıya kaçması karşısında refah ülkesine göre düşünen ekono-mistlerin ve idealist düşünürlerin şaşkınlığı her zaman çok öğreticidir… Ne denli kazanılırsa o denli daha çok ve daha iyisi istenir.”
“Üst model” önemlidir ve “özlem geri çevrilemez. Çünkü sınırsızdır.”
(Galiba nefs-i emmare’den bahsediyor).
“Tüketim toplumu aynı zamanda tüketimin öğrenilmesi toplumu, tüketime toplumsal bir biçimde alıştırılma toplumudur” (Bu sebeple kültürel bir yanı vardır).
Moda, reklâm ve pazarlamanın diktası altında fertler âdeta bir robota dönüşür. Kültür artık kalıcı olmak için üretilmez (Bu önemli eser mutlaka okunmalı. İlk yayın 1970. Türkçe tercüme 1997. Ayrıntı Yay.).
Biz de cirmimize bakmadan Özal döneminden itibaren bu havuza atladık. Halk şöyle der: “Ayranı yok içmeye…”
Tüketim toplumu olma yolunda ayağını yorgandan bir metre dışarı çıkaran insanımıza bir çağrı yapıldı. Burada “israf” kavramı kullanılıyor. “Tüketim” üzerinde durulsa daha iyi ve faydalı olurdu. Metin şöyle:
“Gıdada israfı önlemeye yönelik bir proje Türkiye’nin en kalabalık şehri ve ekonominin kalbi İstanbul’dan başladı. 830 bini aşkın üye ile kendilerinin de israfı önleme bilincinin yaygınlaşmasını önemsediklerine dikkati çeken İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç, ‘Ülkemizde rakamlar çok net değil ama elimizdeki verileri toparladığımızda yaklaşık yılda 19-20 milyon tonluk bir israf var, bunun parasal karşılığı 1 trilyon 570 milyar lira. Türkiye’nin 2025 bütçesinin 14,5 trilyon lira olduğunu dikkate alırsanız bütçemizin yaklaşık yüzde 12’si kadar bir israf var’ dedi.
İsraf Modern Dünyanın Trajedisidir
Projenin detaylarını İTO binasındaki toplantıda paylaşan Avdagiç, ‘Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünyada her yıl 1,5 milyar ton gıda israf ediliyor. İsraf, modern dünyanın trajedisidir. Bir yanda milyar ton gıda çöpe giderken diğer yanda yine BM verilerine göre dünyada en az 9 milyon kişi açlıktan hayatını kaybediyor’ dedi. Gıda israfının, bilinçsiz tüketim ve ihtiyaçtan fazlasını tedarik etme olmak üzere iki teknik nedeni olduğunu ifade eden Avdagiç, ‘Zaman yönetiminden bütün sektörlerdeki üretim ve ürünlere kadar, her alanda israf karşıtı bir bilinci yerleştirmemiz gerekiyor’ çağrısında bulundu.”
(Yeni Şafak, 20 Şubat 2025)
Bir zamanlar “Tüketim Ekonomisi”ne karşı “Kanaat Ekonomisi” diye bir tez ileri sürmüştüm. Acaba ciddiye alan olmuş mudur? (Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş. Dergâh Yay. 2020).
Kardeşim Mustafa Özel’e göre günümüz toplumunda bu mümkün değil. Kanaat ile şükür tarım toplumunda kalmış.
Ramazan, bayram ve Türkiye
04:002/04/2025, Çarşamba
G: 2/04/2025, Çarşamba
3
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Otuz sene önce yayımlanmış bu yazıyı yeniden yayımlamamızın sebebi şudur: Bakalım, o günden bugüne bayramlarda da neler değişmiş.
Manzara şöyle çiziliyor: O yıl bayram tatilinin kaç günü kapsayacağı önceden öğrenilmiş, dost meclislerinde gidilecek tatil beldesi hakkında bolca tartışılmış ve sonunda mekân belirlenmiş, hazırlıklar ona göre yapılmış, geriye büyüklerin hatırını hoş etmek kalmıştır.
Tabii eğer “büyükler” diye bir şey kalmışsa...
O da telefona havale ediliyor.
Ehem... Şey... Nasıl söylesem... İşte, işler falan; son güne kaldı her şey, bir türlü toparlanamadık, yoksa ilk sizin elinizi öpmeye gelecektik, artık hoş görürsünüz, dualarınızı bekleriz, ellerinizden öperiz, bay, bay... Gelecek bayrama mutlaka, ama mutlaka sizinleyiz...
Böylece tatilciler büyüklerin de gönlünü hoş edip, kimselere yakalanmadan yola çıkıyorlar.
Ondan sonra herhalde otel lobilerinde, açık büfe önlerinde dostlarla bayramlaşılıyor.
Anlayacağınız insanlarımız artık bayramdan kaçıyorlar.
Eh günümüzün stresli havasına, yaşamına da bu yakışır elbet.
Evde, mahallede oturup, tıkış tıkış bayram ziyaretine gelip, şeker yemek isteyen sümüklü akraba çocuklarını da bekleseydiler.
Bu satırları okuyanlar Türkiye’de bayramın artık bir kıymet-i harbiyesinin kalmadığına inanacak mı?
Gazeteler ve televizyonlar böyle bir manzarayı her bayram çizip duruyorlar. Ve okuyucular her geçen gün Türkiye’de insanların artık bayrama itibar etmeyip tatile gittiklerine inanıyor, öyle mi?
Öyle diyenler fena halde aldanıyor.
Aldanıyor çünkü onlar ülkede insanların yüzde kaçının Ramazan orucu tuttuğu hakkında sağlıklı bilgiye sahip değiller.
Bu oran yüzde doksanlara yaklaşıyor.
Ramazan orucu tutan insanların tamamına yakın kısmı ise bayramdan kaçma eğiliminde değil.
Modern hayatın her türlü dayatmasına rağmen bu insanlar akrabalarını, eşini, dostunu, komşusunu ihmal etmiyor. İslâm’ın getirmiş olduğu o büyük dayanışma duygusu hayatımızın hemen tamamına hâkim durumdadır.
İkide bir duyarız. Kötüye giden durumlar karşısında “Yahu niçin insanlar sokaklara dökülmüyor, niçin isyan etmiyorlar” diye.
Sokaklara dökülmüyorlar, çünkü her şeye rağmen onların bir güvenlik alanı, bir dost ve akraba çevresi var.
Anasını, ihtiyar babasını huzur evlerine götürüp bırakanlara iyi gözle bakılmıyor çünkü.
Medyanın çizdiği manzara aldatıcıdır.
Zaten bu aldatıcı manzaraya da kimsenin aldırdığı yok.
Türkiye’de zahirde olup-bitenler, televizyon ekranına yansıyanlardan ibaret değildir.
Ülkemizin nabzı sadece sosyete sütunlarında atmıyor. Bu sayfalarda gözükenler ihmal edilebilecek kertede millet hayatının kenarında duruyorlar.
Bu bakımdan “ah nerede o eski bayramlar” edebiyatı bıktırıcı olmaya başlamıştır.
Bütün bunları alt alta sıralayarak toplumda bir değişmenin ve yeni yönelişlerin hiç olmadığını iddia etmiyorum.
Sözüm sadece çizilen manzaranın üzerinedir. Bu manzara büyük tablonun bir köşesinde, çok küçük bir noktayı tanvir ederek onu bütün memlekete teşmil etmeye çabalıyor. Buna hayır diyorum.
Ramazan, bu ülkede yakın tarih söz konusu edilirse dünden daha fazla coşku ile karşılanıyor, daha büyük bir heyecanla yaşanıyor.
Bayram da öyle...
Aksini iddia edenler süpermarketlerin bakkallara beş çektiğini, YDH’nin seçim kazanacağını sananlardır. (Bu eski yazıya yeni bir ilave yapmak şart oldu. YDH, Cem Boyner ve arkadaşlarının kurduğu Yeni Demokrasi Hareketi partisidir. Kuruluş 1994, Genel Sekreter Kemal Anadol. Aklımda kaldığı kadarıyla açık toplum, çoğulculuk, serbest piyasa, özgürlük gibi liberal değerleri savunan bir hareket idi. Kadrosunda; Asaf Savaş Akat, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan, Kemal Derviş gibi simalar vardı. Parti 1997’de kapandı.
Hey gidi günler, hey!..)
Evet, memlekette pop kaseti tüketen %5’lik dinamik bir kesim var, hatta bu kesimin bastırması sonucu “pop patladı” diyebilirsiniz.
Ama bu medyanın sesidir işte.
Ötede sesi çıkmayan %45’lik “halk müziği” dinleyen bir kesim var.
Mesele “sessiz yığınlar”ın sesini duyurabilmekte.
Çevreciyiz
04:009/04/2025, Çarşamba
G: 9/04/2025, Çarşamba
33
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi ve Siyaset-2024 Değerler Araştırması (Beşir Atalay-Ömer Demir-İbrahim Dalmış-A. Ömer Toprak-Cem Eyerci. Ankara Sosyal Bilimler Vakfı yayını. Baskı tarihi yok.) adlı araştırmada ilginç sonuçlara ulaşılmış.
“Kimlik” olarak kabul edilme yaygınlığında şöyle bir tablo oluşmuş:
Çevreci %93.1 • İnançlı %91.8 • Milliyetçi %85.5 • Cumhuriyetçi %82.3 • Demokrat %76.8 • Ulusalcı %73.5 • Atatürkçü %70.9 • Dindar %69.7 • İslâmcı %66.5 • Muhafazakâr %58.7 • Sosyal Demokrat %55.4 • Kemalistler %35.7 • Sağcı %28.3 • Solcu %16.2.
Bu tabloya bakarak çok yorum yapılabilir. Meselâ “sağcılık” ve “solculuk” artık önemini kaybetmiş. Biz bu yazıda en çok oyu alan “çevrecilik” üzerinde duracağız. Nasıl durmayalım milletçe “çevreciyiz”.
Lakin bu nasıl bir çevreciliktir. İlk adımı: “Yeşili koru-Turisti sev” midir?
Efendim bundan otuz-kırk yıl önce Anadolu’nun neresinde olursanız olun, bulunduğunuz yerden bir çay, bir dere, bir ırmak geçiyorsa onunla ilgili hatıralarınızı anlatabilirsiniz.
Biz bu dere kenarında büyüdük. Bu suda yüzmeyi öğrendik, bu suda balık tuttuk.
Geçen zaman içinde ne oldu ki, derenin cam gibi duru suyu simsiyah kesildi. Pis kokusundan bıktık, yanından geçemez olduk. Oysa bu dere kenarında ne piknikler yapardık.
Ara sıra üzerinde köpükler oluşan, bir kırmızı, bir kara renge dönüşen su, esasen tarımda bile kullanılmaz hale geldi. Sürekli balık ölümleri oluyor.
Lakin mecburen kullanıyoruz, hatta hayvanlarımız bile bu sudan içiyor.
Bu suya ne oldu, elimizden çıkıp gitti.
Bu sorunun cevabını biz de biliyoruz, devlet de biliyor.
Zaman içinde su kıyısına yapılan sanayi tesisleri, atelyeler atıklarını hiç arıtmadan bu suya boşalttılar. Şehirler, köyler, kasabalar kanalizasyon atıklarını bu suya, bu dereye bıraktı.
Tesisler üretim yapıyor, istihdam sağlıyor diye bu durum uzun süre görmezden gelindi. Bıçak kemiğe dayandığında arıtma tesisi yapma mecburiyeti konuldu.
Kimi bunu yapmadı.
Kimi yaptı ama yeterince çalıştırmadı. Çalıştırmadı çünkü fazla elektrik istiyordu.
Denetimler yapıldı, bu işi ihmal edenlere ceza verildi. Cezalar caydırıcı olmamış ki dereye atık su verme devam edegeldi.
Ya cezalar caydırıcı değil, yahut göz yumuluyor.
Uzatmayalım dere elimizden çıktı.
Ülkemizde suyu duru olarak akan dereler artık çok nadir. Yerleşimi az, dağ başları.
Kirli akan sular. Denizlere doluyor.
Marmara bunlardan biri.
Öyle ki kirlenmenin boyutları ancak “müsilaj” ortaya çıkınca anlaşıldı.
Müsilaj denizin de ölümü demek.
Soruyorum: Biz nasıl çevreciyiz?
Cevap olarak Yeni Şafak gazetesinde yirmi gün içinde çıkan üç haberi vereceğim. Nasıl “çevreci” olduğumuz iyice anlaşılsın. (Suların ölümüyle ilgili haberler hemen her gün yurdun her tarafından geliyor.) Bunlardan üçünü veriyorum:
17 Ocak 2025
Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı, Marmara Denizi çevresinde yaşayan 25 milyon kişinin yarısının atıklarının arıtılmadan denize akıtıldığını söyledi.
Nilüfer Çayı doğduğu yerde tertemiz iken Marmara Denizi’ne ulaşana kadar atıklardan simsiyah oluyor.
19 Ocak 2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 12 Ocak’ta İstanbul Üsküdar’a bağlı Kuleli Caddesi’nde denize atık su deşarjı olduğu ihbarı üzerine başlattığı incelemenin sonucunu açıkladı. Özel Çevre Koruma Bölgesi olan Marmara Denizi’ndeki kirliliğe İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İSKİ’nin deşarjının neden olduğu vurgulandı. İlgili Çevre Kanunu’na istinaden İSKİ’ye 1 milyon 337 bin 354 lira idari ceza uygulandı.
29 Ocak 2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı Su ve Kanalizasyon İdaresine (İZSU), 6 ihlale bağlı toplam 8 milyon 305 bin 811 lira para cezası uygulandığını bildirdi. Ekipler, “İzmir’de kırmızı akan dere görüntüleri” üzerine harekete geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesinin içme suyu arıtma tesisinden Manda Çayı ve İzmir Körfezi’ne içme suyu arıtmada kullanılan çamur atığının döküldüğü tespit edildi.
Hayvan aklı
04:0016/04/2025, Çarşamba
G: 16/04/2025, Çarşamba
32
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnsanların hayvanları evcilleştirmesi kim bilir ne kadar zaman almıştır.
Evcil hayvanların insanlarla dostluğu da bir o kadar zaman önce olmalıdır. Bu dostluk çok uzun zaman sürdü.
Daha düne kadar tarlayı sürüyor, tohumu ekiyor, harmanı kaldırıyor, ürünü ambara koyuyor idik.
Kimin sayesinde?
Öküz efendim, öküz.
Bu sebeple Veysel Baba şöyle demiştir: “İrençberler hoşça tutun öküzü.”
Bu hizmetleri at’la, katırla, mandayla, eşekle de yaptık. Onların da hatıramızda yeri vardır.
Günümüz toplumunda öküzün esamesi okunmuyor. Çocuklar, gençler öküzle ineğin farkını anlayamıyor. Onlar artık sadece et ve süt için besleniyorlar.
Süt dedik de aklıma geldi.
Geçende bir belgeselde süt ineklerini gördüm. Akla ziyan bir manzara. Zavallı inekleri daha fazla süt almak için nasıl bir ıslah sürecinden geçirmişler ki, gövdeleri kadar memeleri oluşmuş.
Zaten bu hayvanlar sanayi toplumunun fabrika düzenine uyduruldular. Yem yiyor, süt veriyor, yatıyor, tekrar yem yiyor, tekrar süt sağma makinasına bağlanıyor. Bir nevi makine.
İnek inek olmaktan çıkmış bir robot olmuş. Ben bu endüstrinin sütünün “süt” olduğuna inanmıyorum.
Konumuza dönelim.
İnsanlarla evcil hayvanların (hatta tüm hayvanatın) dostluğu tarım toplumunda kalmıştır.
Tarım toplumunun şehirlerinde insan topraktan kopmamıştır. Bizde, Anadolu’da bu durum yarım yüzyıl önce böyle idi. Şehirde her evin mütevazı bir bahçesi olurdu. Bu olmasa bile şehirlerin yanı başında mutlaka “Bağlar” diye bir semt olurdu.
Memur, tüccar, esnaf, zanaatkâr her zümreden aile yaz gelince bağlara taşınırdı. Bağı olmayanlar kiralardı. (Buna sayfiye de denir).
Orada yaz boyu bahçe ile, meyve-sebze ile uğraşılır, kışlık erzak hazırlanırdı. Kuru sebze, salça, pekmez, turşu vesaire.
Erkekler sabah varsa otobüs, yoksa fayton, at arabası, beygir veya eşekle işe gider, akşam dönerdi.
Köpek genellikle evi, bağı-bostanı bekler, bekçilik eder; eğer sürü varsa sürüyle ve çobanla giderdi. (Bugün de öyledir). Kedi sadece sevilen bir obje olmanın ötesinde aslî vazife olarak fare kovalardı.
At, eşek, katır ulaşım ve yük taşımada kullanılır; hali vakti yerinde olanlar sadece binek hayvanı olarak at beslerdi. Bunların bazıları faytona veya arabaya koşulurdu.
Tarım toplumunun şehirleriyle sanayi toplumunun şehirlerini karıştırmayalım. Bu yanlış çok yapılıyor. Aralarında yüzde yüz fark vardır.
Sanayi toplumunda hayvanların yerini makinalar aldı.
Ve insanlar bunca yıl dost oldukları hayvanlardan ayrıldılar.
Makine hayvan sevgisinin yerini tutamaz. Bu sebeple bu toplumsal değişim hem insanların hem de hayvanların içinde bir yara olarak kanamaktadır.
Karda, yağmurda, soğuk havada nerde bir sokak kedisi veya köpek görsek “Ah, canım sen bu soğukta ne yapacaksın” diye duygulanırız.
Biz tarım toplumundan hâlâ kopamadık. Bakmayın metropolleri dolduran kalabalıklara. Onların çoğu hâlâ köylüdür.
Köyler boşalınca sahipsiz kalan köpekler sanki onları takiben şehirlere geldi. Ancak istihdam imkânı olmadığı için açıkta kalıp “sokak köpeği” oldular.
Kediler şanslı.
Onlar yine evlerimizin, çocuklarımızın sevimli dostları. Gerçi betonarme binalarda fare yok, olsa bile bu kediler fareden korkuyor.
Ülkemizde pek çok kedisever var. Bunların en tanınmışı herhalde Beyazıt Kütüphanesi hâfız-ı kütübü İsmail Saib Efendi olmalıdır. Kütüphanenin kendisine ayrılmış dairesinin avlusunda yüzlerce kedi beslermiş. Bu sebepten olacak İbnülemin Mahmut Kemal İnal vefatına şu tarihi düşmüştür:
Yüz kedi geldi dedi tarihini
Gitti İsmail Efendi cennete
Şehirde bazı “sokak kedileri” korunuyor.
Bunlar bir dükkân sahibinin sevgisini kazanıp oraya veya daha ileri giderek bütün bir pasaja hâkim oluyor, bir nevi maskot olarak sevilip korunuyor.
Ayasofya Camisi’nin bile böyle bir kedisi vardı.
Buna benzer bir iltica sağlık kuruluşlarımızda gerçekleşmiş idi.
Karda, yağmurda, soğukta üşüyen sokak hayvanları bir yolunu bulup hastanelerin kapılarından sızıyor; öncelikle hemşire, temizlikçi, bayan doktor vb. gibi annelik hassasiyeti taşıyan merhametli personel tarafından korunup kollanıyorlardı.
Lakin bu bir sakil durumdur.
Gün geçmiyor ki bir sokak köpeği bir çocuğa saldırmasın.
Mazallah içeride bir köpek olduğunu bilmeden çocuğu ile beraber hastaneye veya Sağlık Ocağı’na giren bir baba köpeği görünce ne yapar?
Ürker, geri çekilir veya hücum eder.
Köpek ne yapar?
O da kendine yapılan bu haşin hamleye karşılık verir. Saldırabilir.
Olmasın böyle şeyler.
Olmasın diye Sağlık Bakanlığı bir yazı ile ilgilileri uyardı. Bu hayvanlar derdest edilip en yakın barınağa gönderilecek.
Doğrusu bu.
Hayvan aklı işte (içgüdü mü diyelim).
İnsanları eski dosttur diye yakın görerek yaklaşıyorlar. Sıcak bir yuvadır diye resmî daireye sığınıyorlar.
Not: Gazze için en etkili gösteri, kapının açılması ve yardım tırlarının içeri girmesi için Refah Kapısı önünde yapılmalı. Ümmetin on binlerce genci kapı önünde toplanmalı. Ama bu mümkün değilmiş. Sisi değil Mısır’a, Sina’ya dahi kimseyi sokmuyormuş.
Dersaadet’in kalbi
04:0023/04/2025, Çarşamba
G: 23/04/2025, Çarşamba
33
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Kırk yıllık dostum Beşir Ayvazoğlu bereketli yazı hayatını (60 kitaba ulaştı) yeni eserlerle sürdürüyor. Son okuduğum Beyazıt Meydanı’nın macerasını anlattığı “Dersaadet’in Kalbi” (Kapı Yay., 2025) adlı eseri oldu. Kitap, arka kapağında şöyle tanıtılıyor: “Bizans döneminde daha çok Forum Tauri diye anılan Beyazıt Meydanı bugünkü ismini Sultan II. Beyazıt’ın yaptırdığı külliyeden alır. Osmanlı tarihinin İstanbul’daki ilk imparatorluk sarayının yanı başında inşa edilen bu külliye sayesinde büyük bir canlılığa kavuşan ve tarih boyunca çok önemli olaylara sahne olan bu meydana “Dersaadet’in Kalbi” denilse yeridir.
İstanbul Üniversitesi’nin temelini oluşturan Dârülfünun, Kütüphâne-i Umumi ve Sahaflar Çarşısı’yla entelektüel hayatı kucaklayan, aydınların devam ettiği Çınaraltı ve Küllük gibi kahvelerle de bambaşka bir cazibe kazanan Beyazıt Meydanı, altın çağını Cumhuriyet devrinin ilk kırk yaşında yaşadı.”
Yazar “Önsöz”e şu cümle ile başlıyor:
“Beyazıt Meydanı hakkında bir kitap yazma fikri, Divanyolu: Bir Caddenin Hikâyesi’ni (Kapı Yay., 2010) yazarken doğmuştu.” (Burada geniş bir parantez açmalıyım. Divanyolu deyince akla önce Hareket dergisinin yayımlandığı Ersoy Pasajı geliyor. Burası benim sebeb-i hayatımdır. Önüne kapıcı Âdem bir ceviz ağacı dikmişti. Topkapı’ya kadar gitseniz cevize rastlanılmaz. O ağacı çok severdim. On yıl önce kestiler. Ömrüm Ankara Caddesi, Sultanahmet, Çemberlitaş ve Beyazıt semtlerinde geçti.)
Kitabın ilk hali aynı adı taşıyor, 2010 yılında yayımlanmıştı. Daha sonra Kubbealtı Neşriyat tarafından geliştirilmiş hali çıktı: “Üçüncü Tepede Hayat” (2012).
Ayvazoğlu, “Önsöz”de çalışma tarzını şöyle anlatıyor: “Kitaplarımı okuyanlar, ele aldığım hiçbir konunun peşini bırakmadığımı, yeni baskıları çok zaman yeni bilgilerle zenginleştirdiğimi bilirler.”
El-hak doğru. Bu kitap da öyle gelişmiş ve on yıl sonra “Dersaadet’in Kalbi-Beyazıt Meydanı’nın Kültür Tarihi” adıyla yayımlanmıştır.
Eser özetle meydanın tarihini, binalarını, yangınlarını, insanlarını, imar faaliyetlerini, olaylarını dile getiriyor. Bu mufassal tarihin bir eşi olduğunu sanmıyorum. Buna Beşir’in nefis Türkçesini ilave edin. Yıllar önce onun için “Türkçeyi en iyi kullanan iki kişiden biri” demiştim.
Kitabın ilk yazısı “Kör Kazma” başlığını taşıyor. Bu tabir Yahya Kemal’e aittir. Şair İstanbul’u imar edeceğim diye cehalet ve insafsızlık ile yıkılan ecdat yadigârı binaların acı sonuna işaret ediyor. Yazar meydanın tarihini yazarken bu yıkımları dile getirir ve binaların yıkımdan önceki fotoğraflarını verir. (Kitapta çok ilginç fotoğraflar var.)
Midhat Paşa, Âli Paşa, Zeynep Hanım, Fuad Paşa konaklarının akıbeti anlatılır.
Burada kitaba konu olan mekânları, insanları ve olayları ancak kabaca sıralayacağım. Titiz yazarın verdiği zengin teferruatı kitabı okuyunca göreceksiniz.
Bayezid Hamamı (Yanlış olarak Patrona Halil Hamamı denir), Hasan Paşa Hanı, Medresesi, Simkeşhâne anlatılıyor. Hasan Paşa Medresesi bir vakitler Türkiyat Enstitüsü idi. Bu serin ve ıssız mekâna sık giderdim. “Gün Işığı Nereye?” adlı hikâyemi orada yazmıştım.
Simkeşhâne kütüphane olunca rahmetli Erdal Hamami orada müdürlük yaptı. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’ne dil maddeleri yazmıştı.
Meydan tarihî yapılarla çevrilidir. Bir yandan Cami, öte yanda medrese, Harbiye Nezareti ve haşmetli kapısı, Beyazıt Yangın Kulesi, Beyazıt Kütüphanesi hâlen varolan yapılar. Bunların macerası ve elbette meydanda cereyan eden olaylar dile getiriliyor.
Bu meydanın çeşitli düzenlenme girişimleri ve bilhassa bilge mimar Turgut Cansever’in yarım kalan projesi dikkate değer. Bir de bir vakitler meydan ortasında bulunan “Haydar Bey Havuzu”.
Bayezit Camii’nin avlusunda bilhassa Ramazan’da kurulan ve her çeşit ürünün satıldığı “Sergi”; ardından Sahhaflar Çarşısı ve Kapalıçarşı detayları ile anlatılıyor.
Üzerinde en çok durulan “Küllük Kahvesi”dir. Kesriyeli Sıtkı Akozan’ın “Küllüknâme” adlı manzum eserinde yer alan isimlerle beraber bu kahvede görülen ilim, sanat ve edebiyat çevrelerinin önde gelen simaları şunlardır:
İbnülemin Mahmut Kemal, Mükrimin Halil, Rıfkı Melul Meriç, Burhan Toprak, Selim Nüzhet Gerçek, Mustafa Şekip Tunç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hilmi Ziya Ülken, Peyami Safa, Nizamettin Nazif, Sadettin Nüzhet, Ferit Kam, Kilisli Rifat Bilge, Kenan Hulusi Koray, Reşat Nuri Güntekin, Fuat Köprülü, Şemsettin Günaltay, Ömer Lütfü Barkan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Akdes Nimet Kurat, Sadri Ertem, Nurullah Ataç, Emin Ali Çavlı, Ahmet Refik Altınay, Mesut Cemil, Neyzen Tevfik, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İbrahim Alaaddin Gövsa, Ercüment Ekrem Talu, Agah Sırrı Levent, Fatin Gökmen, Necmettin Halil, Hammamizade İhsan, Hikmet Feridun Es, Muhsin Ertuğrul, Abdülhak Hamid, Yahya Kemal, Midhat Cemal Kuntay, Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Salih Zeki, Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Nadir, Burhan Felek, Osman Cemal Kaygılı, Vâlâ Nurettin, Refik Ahmet Sevengil, Ethem İzzet Benice, Hakkı Süha Gezgin, Reşat Ekrem Koçu, Enver Ziya Karal, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabri Esat Siyavuşgil, Çallı İbrahim, Abidin Dino, Sabahattin Ali, Nihat Atsız, Tarık Buğra.
Bu kahvenin adı anılan isimlerle ne kadar mühim bir ilim-sanat-edebiyat mekânı olduğu anlaşılıyor.
Meydanın şahit olduğu gösterilerden biri 27 Mayıs’ı hazırlayan öğrenci mitingleridir. Bu gösteriler sırasında vurulan Turan Emeksiz adına bir de heykel var. 1960 darbesinden sonra meydanın adı bir süre “Hürriyet Meydanı” olursa da daha sonra yeniden asıl adı kullanılır. (Kitap meydanın tarihini buraya kadar getiriyor. Daha sonra bu meydanda pek çok miting ve gösteri yapıldı.)
Küllük ve Emin Efendi Lokantası’nın yıkılması, meydan civarındaki semtlerin ticarete açılması sonucu yukarıdaki kadrodan bazı isimlerle onlara eklenenlerin yeni mekânı Marmara Kahvesi olmuştur.
Nihayet Marmara’nın da sükût etmesiyle bir devir sona erdi.
Şu var ki Beyazıt’ın kahveleri seksen sonrasında Çorlulu Ali Paşa Medresesi (Erenler), Sinan Paşa Medresesi (İlesam) ve Kızlarağası Medresesi (Yazarlar Birliği) ile kırk yıl daha devam etti.
Bu macera Ahmet Uysal tarafından kaleme alındı: “Ben de Çay Parası Ödüyorum” (Ötüken Yay., 2023). Marmara’nın son günlerine yetiştim, akabinde daha sonra kırk yıl süren kahve muhabbetine katıldım.
Bu mekân ve mahfiller Yazarlar Birliği hariç artık yaşamıyor.
“Dersaadet’in Kalbi” münasebeti ile kardeşim Beşir Ayvazoğlu’nu kutluyor; sağlıkla yeni eserlerini bekliyorum.
Kaçıncı bahar
04:0030/04/2025, Çarşamba
G: 30/04/2025, Çarşamba
50
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İnsanoğlu bilinen kaynaklara göre “Gılgamış”tan itibaren “ölümsüzlük iksirini” aramaktadır.
Âhirete inanmayanlar için ölüm kesin bir son, ürkütücü bir âkıbettir.
Bu sebeple bu insanlar ölümden bahis açılsın istemezler. Mezarlık kapısına yazılan “Her nefis ölümü tadacaktır” âyetinden korkar, hemen oradan uzaklaşırlar.
Günümüzde mezarlıklar şehrin dışına taşındı. Oysa atalarımız ölüleriyle birlikte yaşıyordu. Her caminin, mescidin haziresinde saygı duyulan isimler, tanıdıklar, akrabalar gömülüdür.
Eski resimlerle, fotoğraflarla görülmektedir ki, atalarımız mezar arasında dahi piknik yapmaktadırlar. Ölüm o kadar cana yakın, mûnistir. Bir dünyadan ötekine geçiyoruz, hayat devam ediyor.
Ömrün gençlik dönemi bahara, yaşlılık devri sonbahara-kışa benzetilmiştir. Doğrudur. Bahar iç açıcı, coşkunluk verici, zevkli, ferah, umut dolu, enerjik bir mevsimdir.
Sonbahar öyle mi; dökülen yapraklarla birlikte karşı konulamaz sona doğru yaklaşmakta olduğumuzu fısıldar. Hava yağmurlu ve kasvetlidir.
Bu sebeple olsa gerek Yahya Kemal şöyle diyor:
Artık ne gelen ne beklenen var
Tenhâ yolun ortasında rüzgâr
Teşrin yaprakları ile oynar
Ancak sonbaharın bu elem dolu yüzüne karşı; insanı besleyen, doyuran bir tarafı da vardır.
Bir kere “hasat mevsimi”dir. Bir bolluk, bir bereket.
Bu nedir?
Bu insanın bilgi ve tecrübe birikimidir. Yaşlılık kendiliğinden oluşan bir bilgeliği de beraberinde getirir. Yaşlılara saygı bir yerde bu zenginliğe duyulan saygıdır.
Ancak günümüzde bir yerlerden esen rüzgârlar güya yaşlanmaya set çekmek sevdasındadır.
Saçlar sakallar boyanır ve ava çıkılır. Tüm güzellik ve spor salonları emrinizdedir. Yetmedi estetik operasyonlar devreye girer. Çizgiler alınır, yüz gerdirilir, gıdıda sarkıntı kalmaz.
Yaşlılığa isyan edip genç kalmakta direnmek trajediden komediye dönüşür. Çokluk takke düşer kel görünür.
Bir başka fırtına “çocuk” üzerinden koparılır.
Hangi çocuk?
“İçimizdeki çocuk”!
Kendini sev ve gönlünün çektiği yere git diye fişteklenen yaşlılar, “koç”ları güdümünde “kaliteli yaşlanmaya” soyunurlar.
“Gençlik aşısı” bir dizi şımarıklığı, hatta çocuk gibi davranışı birlikte getirir.
Ortaya ne çocukluk ne gençlik ne olgunluk olmayan tuhaf bir manzara çıkar.
İyice yaşlananlar çocukluğuna geri döner derler. Bu ayrı mesele. Bir ucu bunama, öteki ucu kapris.
Kapitalizmin oluşturduğu Tüketim Toplumu insan ömrünün üç devresini (çocukluk, gençlik, yaşlılık) kendi çıkarına dizayn ediyor.
Günümüzün çocukları ebeveynleri tarafından “harika” sayılıp, her dedikleri anında yerine getirildiği için zapt edilmez birer “tüketici”dir. Disiplinden hoşlanmaz, nasihat sevmezler.
Gençler, hele “rüştünü ispat” etmişse “ABD hayat tarzı”na uygun olarak serapa özgürlük ister.
Bunun aslı “tüketim” özgürlüğüdür.
İş beğenmiyor, aslında çalışmak istemiyor, bilgisayar başından kalkmıyorlar. “Ev genci” diye anılan bu gençler muhtemelen “baba parası” yiyor.
Yaşlanmayı olgunlukla karşılayarak tecrübelerini gençlere aktaran saygıdeğer büyüklere söz yok.
Sözümüz saçı-sakalı boyayıp “tik-tok”ta hovardalığa çıkanlara. “Dijital iletişim”in bağımlılık yaptığı günümüzde, bu fırtınadan ne çocuklar ne gençler ne de yaşlılar âzadedir.
Korunma ve denetleme.
Nereye kadar?
Cep telefonunu cebine koyan zokayı yutmuştur. Dijital iletişim, çocukları esir aldığı gibi yaşlı kuşağı da etkiliyor.
Teknolojinin sağladığı konfordan kimse vazgeçemez. Bütün bu zenginlik ve kolaylıklar insanoğlunu sanki sürekli bir bahar mevsimindeymiş gibi alışılmadık, olmadık heyecanlara sürüklüyor.
İnsanın “Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” diyesi geliyor.
.Tek başına
04:007/05/2025, Çarşamba
G: 7/05/2025, Çarşamba
68
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
TRT 2’de bir belgesel var.
Her rastladığımda mutlaka seyrederim.
Kastamonu’nun boşalan köylerinde tek başına kalmış yaşlı erkekleri anlatıyor. Ailesi, çocukları İstanbul’da. Çok ısrar etmişler sen de gel, diye ama o doğup büyüdüğü köyünü bırakamamış.
Bu belgesel ülkemiz ve insanımızın yirminci yüzyılda yaşadığı bir büyük dramı dile getiriyor.
Asırlardır köylerde tarım toplumunda sürüp gelen hayatın sona ermesi. İnsanlarımız toprağı terk edip büyük şehirlere göçtü. Göç asrın ikinci yarısında hızlandı ve bazı dağ köyleri ile geçimi zor orman köyleri büsbütün boşaldı.
İnsanımız yabancı olduğu bir hayatı yaşamaya başladı. Belgeselin adı: “Bir Başka Hayat”.
Dört mevsim çekilen bu sebeple dört başı mamur olan bu muhteşem belgeselin jeneriğine bir türlü rastlayamadım. Bu sebeple kimin eseri olduğunu bilmiyorum. Yapımcısına, yönetmenine tebriklerimi iletiyorum.
Boşalan köyler birbirine benziyor. Ekilecek arazi yok gibi. Buralarda geniş anlamı ile hayvancılık da yapılamaz. Kıt kanaat geçim olan orman köyleri sanki.
Ancak tabiat harika.
Ben de kendi memleketimde buna benzer köylerin nasıl boşaldığını anlatan bir eser yayımlamıştım: “Beyhude Ömrüm”.
Şehre göçen birinci nesil çok zorluk çekti. Ve onların yokluk içinde büyüyen çocukları. Metropolün çevresinde bir gecekonduda geçti hayatları. Seneler sonra bu semt şehrin ortasında kaldı ve o aileye en az on dairelik bir apartıman kazandırdı.
Göç en azından yetmiş yıldır sürüyor ve rant ekonomisi devam ediyor.
Belgesel bir türlü gidemeyip geride kalanları anlatıyor. Harika ahşap evler hep harap olmuş, çürüyor. İçlerinde tek tük sağlam yapılar var. Sahipleri yazdan yaza geliyor olmalılar.
Kışın orada kalan tek adam. Yaşlı ve yorgun.
Bunlardan biri zurna çalıyor. Yalnızlığını arkadaşı zurnayı öttürerek gideriyor.
“En yaman kömüşü ben koşardım. En yağız ata ben binerdim” diyor.
Düğünleri anlatıyor, davul-zurna ile coşan gençleri. Sonra bir yere çöküp kendiyle konuşuyor: “Bu yıl kocadığımı anladım. Allah göstermesin gecenin birinde hastalanıversem kimi yardıma çağıracağım ki?”
İşte yalnızlık budur.
Tek başına yaşamak.
Bir başkası ömrü boyunca hayvan beslemiş. “Zamanında bu köyden 150-200 baş sığır çıkardı” diyor.
“Artık yaşlandım, gücüm yetmiyor” diyor. Elinde kalan iki düve ve bir tosunu satıyor. Alıcı hayvanları kamyona yükleyip gittiğinde ıssız kalan yola bakıyor. Eli böğründe tarifsiz kederler içinde. “Yetmiş yıl hayvan baktım ben” diyor. Şimdi. “Bitti artık, bu son” diyor.
İşte bir ömrün, bir hayat tarzının bitişi. Dönüp ağır ağır evine doğru gidiyor.
Yağmur sarı yaprakları sürüklüyor. Dallarda eğleşen rüzgâr bir ağıt yakıyor. Yönetmen bu ızdırabı tabiattan aldığı doyumsuz sahneler ile dile getiriyor.
Bir başkası takım elbisesini giymiş, ayna karşısında şapkasını itinayla takarken şunları söylüyor:
“Babam titiz adamdı. Titiz ve temiz. Benim de öyle olmamı isterdi. Onun sözlerini tutmaya çalışıyorum.”
Hazırlık bitince ağır ağır köy mezarlığına gidip babası için dua ediyor. Her hafta tekrarlıyor bunu.
“Bizler bu dünyadan göçersek mezarları ziyaret eden kimse kalmayacak” derken keder dolu gözlerle köyün yamaçlarına, ağaçlarına dalıyor.
Çatısı çökmüş, pencereleri dağılmış, gövdesini sarmaşıklar sarmış bir ev görüyoruz.
Gıcırdayan merdivenlerden çıkıp bir boş odaya giriyoruz. Bir yanda bir boş beşik, öte yanda bir oyuncak tahta araba, tavan tahtaları arasından gökyüzü gözüküyor.
Kimler güldü eğlendi bu odalarda, kimler ağladı?
Dördüncü kişi oldukça hareketli. Bir ayağı İstanbul’da. “On üç yaşında kaçtım köyden diyor. Kırk yıldır İstanbul’dayım bir hayrını görmedim.”
Her bahar köye gelip beş on hayvan alarak güze kadar besliyor, güzün onları satıp İstanbul’a dönüyor.
Uzak akraba bir yaşlı hanım onun yoldaşı. Birlikte topladığı mantarları ayıklıyorlar. Belli ki köyden ayrılanlar bu mantarı özlüyor.
Adam ayrıca cam kavanozlarda konserveler, reçeller; işte ne bulmuşsa köy mamulü yiyecekleri İstanbul’daki çocuklarına taşıyor. Ayrılırken özlemle: “Ölmez sağ kalırsak yine baharda köyde buluşuruz” diyor yaşlı kadına.
Bu girişken ve henüz ihtiyarlığa adım atmamış adam arabası ile köyden ayrılıyor.
Üç köyün içinde üç yalnız ihtiyar hatıraları ve özlemleri ile baş başa kalıyor.
Bu belgesel kime dokunur, o boş kalan harap evlere baktıkça kimin gözleri dolar?
Elbette oralarda doğmuş, büyümüş; o toprakların suyunu içmiş, ekmeğini yemiş, oralarda sevmiş sevilmiş; oralar ait zihinlerin, kalplerin sahipleri duygulanır.
Metropolün asla bilemeyeceği bir şey bu.
Ülkemizin, insanımızın asırlar sürmüş tarım toplumundan nasıl koparıldığını gösteriyor belgesel.
Son şahitleri konuşturarak.
Bağırıp çağırmayan sessiz bir ağıt işte.
Ten yükü
04:0014/05/2025, Çarşamba
G: 14/05/2025, Çarşamba
39
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Nihat Hayri Azamat ile yarım asra yaklaşan bir arkadaşlığımız var. 1974’te çıkan Yeni Sanat dergisinde şiirleri yayımlanmıştı. Daha sonra bunları Fırtınayı Kucaklamak (1976) adıyla kitaplaştırdı. Bu ismi çok beğenmiş kendisinden ödünç alarak bir deneme kitabıma koymuştum. Prof. Dr. İsmail Kara ile imam hatipte sıra arkadaşı olan Azamat İÜ. Ed. Fak. Felsefe bölümünü bitirdi. Bir süre İÜ. Merkez Ktp. Yazma Eserler Böl. çalıştı. Marmara Üniv. Tarih Böl.’de doktora yaparak akademiye intisab etti. 2013’te emekli oldu. Azamat TDV İslâm Ansiklopedisi’nde çalıştı. Tasavvuf maddeleri denetimi yaptı, kendisi de madde yazdı.
Nihat Hayri Divan ve Tasavvuf edebiyatlarında geniş bilgi sahibi olup aynı zamanda modern şiirimize de vakıftır. “Fırtınayı Kucaklamak”tan sonra sanki şiiri bıraktı. Ben ona sürekli “İnsan şiiri bırakamaz, şiir insanı bırakır” diyordum. Meğer şiir Nihat’ı terketmemiş. Elli yıldır yazdıklarını toparlayıp, eleyerek “Ten Yükünün Sarhoş Tellalı” adıyla yayımladı. (Dergâh Yay. 2025). Tasavvufun içinden gelen biri olarak kitapta bu düşünceyi (eylemi) dile getiren şiirler var. Tasavvufun pek çok kolu, meşrebi ve neşvesi vardır. Bu işleri bilenler şairin hangi yolun mensubu olduğunu anlar.
Bence şiirlerin varsa kusuru bu yolu tarif, tasvir ve tahlil edip hüküm vermesidir. “Şiir” başlığını taşıyan ilk şiirde şaire sesleniyor. Şiir “kutsal bir ülke”dir diyor. Oraya nasıl gidilir? Elbette ki “varlığı” terkederek. Buradan “vahdet-i vücuda” yürüyebiliriz.
Azamat bu yolda bazan mâverâya çıkarken bazan da yere çakılıyor. Eee, şiir bu! Söylem ve nasihat, tarif ve tasvire gelemez. Hele bir “dâi” gibi davranmaya hiç gelemez. Bu nasıl yapılmalı? Elbette sembol ve îma ile.
İkinci şiir “Derviş”te mesele anlaşılıyor.
Yunus gibi “sen derviş olamazsın” diyor, ancak “Ten yükünün sarhoş tellalı” olabilirsin. Gerçek bir “derviş” olmak istersen “ser”inden vazgeçeceksin. Şair daha ilerideki şiirlerinden birinde de “şeyh”in nasıl olması gerektiğini anlatıyor.
Şairin “Açmasını beklediğin çiçek / Geçiyor kimse görmüyor” gibi güzel başlangıçları var. Lâkin “Ey yâr/Vakit çok dar” gibi basitliklere de düşüyor.
Tarif ve tasvir ediyor demiştik. Nasıl? Msl: “Bütün yaralara merhem nedir?” Cevap: “Aşk”. İşte böyle. “Üç rüya” şiirinde bir tashih hatası var: “deher” galiba “seher” olacak.
“Seyran” ve “Eyâ, eyâ” başlıklı şiirlerdeki ses tekrarları, tıpkı Necip Fazıl’ın “Kafiye”sinde, Asaf Halet Çelebi’nin şiirlerinde görüldüğü gibi beyhude işlerden.
“Hayat” şiirinde güzel bölümler var. Msl: “Hayatı taşıyamıyor omuzunda / Yıldızı sökülmüş asker / Sırı dökülmüş çini gibi”. Ve “Uçmak yükünü hafifletmiyorsa kuşun / Hayatı ağırdan almak güzel değil mi”.
“Dört şair” şiirinde önemli bulduğu şairleri isimleri ile tarif ve tasvir ediyor: Ece Ayhan, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ve Hilmi Yavuz. “Naz ehli” bölümü “aşk”ın ne olduğunu anlatarak başlıyor. Ardından kendi meşrebine göre “aşk ehli” saydıklarını dile getiriyor.
“Naz ehliyiz” şiiri bunun delilidir. Bu babda sayalım kimler var: Hurufî, Bektaşî, Kızılbaş, Kalender, Cavlak, Abdal gibi heterodoks unsurlar. Bunlar “Evsâf-ı Dervişân” başlıklı şiirde bir bir sayılıyor. Bir ara dünyanın karmaşasından bıkıp “Uzlet”e çekiliyor. Bu ne kadar mümkün olabilir? Şu kadar: “Kûşe-i uzlet şimdi / Metro Marmaraydadır”. Şiire limon sıkmak Hüsrev Hâtemi’de de vardır. Bir tür mizah, bir nükte, biraz tebessüm.
Azamat’ın hedefinde sözü azaltmak var. Bu sebeple gide gide “Haiku” bölümüne varıyoruz. Bilmem ki haiku yazmak kelâm-ı kibar söylemek midir? Bir misal: “Koşuyor at / Ama bilmiyor yazık / Yarıştığını”. Acaba öyle mi? Bence yarış atları yarıştığını bilir. Bunu “insan”a tahvil edersek doğru olabilir.
Şair arada “bu da bizden olsun” diyerek “Yapıyı söküp / Anlam derinliğinden / Derrida geçti” diyor. Filozofun gönlü hoş olsun.
Bu bölümde mânidar ve güzel haikular da var. Bunlardan biri: “15 Temmuz için” yazılmış: “O derin gece / Çengele takıldı ay / Denize düştü.”
“Dem” bölümündeki şiirleri yine belli bir yola mensup zümreler ve simalar için yazılmış. Sayalım: Niyazî-i Mısrî, Lâmekân İbrahim, İdris-i Muhtefî, İsmail Mâşukî, Hamza Bâlî, Abdulkadir Belhî, Hallac-ı Mansur, Nesimî, Gaybî İbrahim, Beşir Ağa, Bedreddin-i Simavî.
Kitapta, Yunus Emre, Mevlâna ve Şeyh Galib de yer alıyor. Azamat bu isimleri de “aşk yolu”nun yolcusu sayıyor.
“Tarz-ı kadîm” bölümünde şairin aruz vezni ve Divan şiirine ne kadar hakim olduğunu görüyoruz. Beyitler ve müfredleri gören bu işin ustaları, Nihat’ın ustalığını teslim ederler. Şair bu şiirlerde “Nihânî” mahlasını kullanmaktadır. Bir yerde kendisi ile şakalaşıyor: “Bu Nihânî dedüğün bir ham hayâl imiş meğer / Anun için ben dahi kendüsünü görmedim”.
Ardından “Ehl-i irfan / Ahbâbu yârân” bölümü geliyor ki, şair burada tanıdığı simalar için duygularını, saygılarını dile getiriyor. Tanıdığım iki ismi sayayım: “Mâşukuna erdi âşık / Gitti hâfız Emin Işık” ve “Evliyanın hizmetinde etmedi bir dem kusur / Bir hakiki derviş idi yâhu Abdullah Kucur”.
Kitap şanına yakışı bir “hatime” ile sona eriyor.
Muhtevasına uygun güzel bir kapakla yayınlanan bu kitap, şiir vadisinde hayli kurak geçen günlerimize bir Nisan yağmuru gibi geldi.
Şaire teşekkür ve tebrik.
Metin Erksan'la ''Medine Müdafaası''
04:0021/05/2025, Çarşamba
G: 21/05/2025, Çarşamba
45
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Fikir ve Sanatta Hareket dergisini 1967 yılında rahmetli amcaoğlu Ruhi Kutlu aracılığı ile tanıdım.
Dergi fikriyatıma ve hissiyatıma uygun idi. O yıllarda Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyordum.
Bir yıl sonra dergiyi çıkaran Ezel Erverdi ile Prof. Dr. Orhan Okay’ın (O yıllarda Dr. idi) odasında tanıştım. 57 yıldır ayrılmadık, arkadaşız.
Ezel 1969’da Halit Refiğ, ardından Metin Erksan ve Kemal Tahir ile tanışmış. Sinema konusunda düşünceleri vardı. Bu yolda Halit Refiğ’in Ulusal Sinema Kavgası (1971) ile Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı (Senaryo, 1973) kitaplarını yayımladık.
Ben İstanbul’a 1972 senesinde geldim. Sinemacılarla o yıllarda tanıştım.
Ezel ile Metin Erksan Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaası’nı filme çekmek için bir proje yapmışlar. Bu projeye ben de katıldım.
Büyük bütçeli bu filim için ordudan yardım almak gerekiyordu. O dönemde Genel Kurmay Başkanı olan Semih Sancar’a müracaat edildiyse de bir sonuç alınamadı.
Bu arada, 1973’te bütün bir yaz Metin Erksan ile onun evinde bu projenin senaryosu üzerinde çalıştık. Ortaya bir tretman çıkmıştı.
Doğrusu o güne kadar senaryo nedir bilmiyordum. Bu çalışma sırasında çok şey öğrendim.
“Medine Müdafaası” şanlı bir destandır. Sinema olacaksa şanına layık bir bütçe ve kadro ister. Tıpkı “Çağrı” gibi. Arada sırada bu filmi çekmek isteyenler olduğunu duyuyorum. Dediğim gibi proje için “Çağrı”ya harcanan paranın bugünkü tutarı gerekir. Bir de kadro meselesi var. Bu yazıyı biraz da bu endişe ile yazıyorum.
Hevesle giriştiğimiz bu proje başarısızlık ile neticelendi. Ezel Erverdi maceranın detaylarını hatıralarında anlattı (Nurettin Topçu-Dünden Kalanlar ve Geleceğe Umutlar, Dergâh Yay. 2018).
Aradan yıllar geçti.
Dergâh Yayınları’nda beraber çalıştığımız M. Sami Okumuş proje ile ilgilendi. Sinemaya meraklıydı, İletişim okuyordu. Daha sonra üniversiteye intisab etti. Maceranın detaylarını, hikâyesini Ezel Bey’den dinlemiş, belgeleri toplamıştı. Bunu bir kitap hâline getirmek istiyordu. Nitekim benden de yazı istedi. Hafızam zayıftır ve hatıra anlatmayı beceremem. Ancak çorbada tuzumuz olsun diye kısa bir metin verdim.
Kitap Çekilemeyen Bir Filmin Hikâyesi-Medine Müdafaası adıyla yayımlandı (Dergâh Yay. 2022).
Aşağıdaki metin Sami’ye verdiğim hatıra parçasıdır:
Tavukuçmaz’da bir ev
Fındıklı’da, Güzel Sanatlar Akademisi’ni geçtikten sonra Mimar Sinan eseri Molla Çelebi Camii’ne kadar yürürdüm. Cami’nin kar¬şısında Taksim’e çıkan Meclis-i Mebusan Caddesi uzanır. Caddeye girip ilk sokaktan sola sapardım. Solda iki katlı ahşap bir bina vardı. Güya Halit Ziya Uşaklıgil bir süre burada oturmuş.
Saptığım sokak dik. Sokak değil merdiven. Sağ yanında ahşap küçük evler var. Ev önlerinde oturan çocuklar, ihtiyarlar. Bu dik yokuşu çıkmak güç ister. Metin Erksan ona “eşek anırtan” diyordu. Yokuşun başı Tavukuçmaz. Hemen sol yanda Metin Bey’in oturduğu Vişne Apartmanı. Kar¬şısında, bakkalın üzerinde Halit Refiğ’in oturduğu ev. Vişne Apartmanı birinci kattaki eve girdiğimde bir puro kokusu. Metin Bey’in dairesi Boğaz’a bakıyor. Kendisi purosunu tüttürürken dürbünle Boğaz’dan geçen gemileri izlerdi.
1973 yazında bu dairede “Medine Müdafaası” projesinin, senaryosunu çalıştık. Metin Bey Fahreddin Paşa’nın tutku ile direndiği o müdafaa savaşına hayrandı. Zaten Kemal Tahir’den gelen bir Osmanlı sevgisi vardı.
Filimin ilk sahnesini sürekli tekrar ederdi. “Hicaz Demiryolu çölün sonsuz derinliğine doğru uzayıp gözden kaybolur. Bir süre sonra bu sonsuzluktan bir drezina çıkar gelir. Üzerinde Osmanlı sancağı ve ya¬ralı askerler vardır. Drezina kameranın üzerinden geçerek yine çölün sonsuzluğunda kaybolur.”
Zaman içinde Metin Bey’in renkli kişiliğine şahit oldum. Muzip bir çocuk gibiydi. Bazı sahneleri birlikte canlandırırdık. Ben İngiliz komutan, o Prens Abdullah olurdu. Güya çadırıma girer, selam verir, Türkçeyi Arap şivesi ile konuşarak hem beni hem kendisini güldürürdü. Canlandırdığımız kişiler zaman zaman değişirdi.
Bir süre sonra “Mustafacığım çok çalıştık bir çay içelim” der kal¬kardı. Çay demlemede iddialıydı. Öğle yemeğimiz beyaz peynir, domates gibi sade yiyeceklerdi.
Alışkanlıklarına bağlıydı. Kahverengi, kırk bir numara bağcıksız ayakkabı giyer, onu değiştirmezdi. Pahalı ve şık elbise, pardesü alır, onları beş on sene kullanırdı. Egosu çok yüksekti. Zengin bir kütüpha¬nesi vardı. Özellikle tarih kitapları. Bütün yaz puro kokuları arasında çay içip senaryo çalıştık. Bir süre sonra yorgunluk ve bıkkınlık geldi. Umulanlar bulunamamıştı. Bu filimin bir millî filim olmasını istiyordu. Ve mutlaka devletten, askeriyeden yardım bekliyordu. Bu filimin neden yapılması gerektiğini ihtiva eden risaleyi Genel Kurmay Başkanlığı’na ve birkaç makama iletmiştik. Ama hiçbir karşılık alamadık.
Yazılanları daktilo edip verdiğimde üzerinde düzeltmeler yapar, “Mustafacığım devam et” derdi.
Tarıma bir rol model
04:0028/05/2025, Çarşamba
G: 28/05/2025, Çarşamba
41
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Geçen sene “tarıma bir Selçuk Bayraktar” lazım diye yazmıştım.
Bu sene bir istatistik yayımlandı. Tarımda çalışanların yaş ortalaması 58-60 imiş.
Tarımda çalışan gençlerin oranı ise %5 civarında.
Gıda sektörü savunma sanayii kadar önemlidir deniliyor. Bu durumda ülkemizin tarımı S.O.S. veriyor demektir.
Çok bilmişler hemen “efendim tarımda nüfusa gerek yok, her işi makinalar yapıyor” diyecektir. Ancak kazın ayağı öyle değil. Kirazı, fındığı toplamayı bir yana bırakın, domates kurutmak için güneydoğudan gelen mevsimlik işçilere ihtiyaç var.
Yahu arkadaş, 80 bin TL maaş ile çalışacak çoban bulunamıyor, bu ülke nasıl hayvancılık yapacak?
Her neyse!
Genç nüfusumuzun tarıma yönelmesi için alınacak tedbirler içinde bir “başarı hikâyesi”ne ihtiyaç var.
Nasıl?
Bir başarı hikâyesi işte bir “destan”.
Mete Gazoz, Aziz Sancar, Ömer Halisdemir, Selçuk Bayraktar gibi tüm ülke nüfusunun âşina olduğu, gıpta ettiği simalar gibi.
Tarımda böyle biri var mı?
Belki vardır, bilemiyorum.
Mustafa Özel’e sordum. Enez’de hayvancılık yaparak organik ürünler üreten Mehmet Âkif Hut ismini verdi.
O veya bir başkası öne çıkarılabilir, başarı hikâyesi ilmek ilmek dokunabilir.
Elbette ki, çocukluğundan itibaren bir belgesele konu olacaktır.
Nasıl çalışmış, hangi engelleri aşmış, elinden tutan biri olmuş mu? Tahsili nedir?
Sıfırdan mı başlamış, yoksa ailesinin imkânlarını mı kullanmış? Yürüdüğü yolda devlet ona nasıl davranmış?
Hayallerine, hedeflerine ortak olan olmuş mu? Tek başına mı yürümüş, yoksa başarısının arkasında bir kadro, bir “takım” mı var?
Şurası unutulmasın ki ülke gençlerini en fazla etkileyecek olan bu “rol model”in ekonomik açıdan hangi noktaya ulaştığıdır.
Yaşadığı, çalıştığı yörenin kurak arazisini suya mı kavuşturdu? Bir organik ürünü yıllar içinde geliştirerek dünya çapında bir “marka”ya mı ulaştırdı?
Ayrıntıya giremem, bu “başarı hikâyesi” nasıl oldu, onu da bilemiyorum. Benim demek istediğim gösterilen “başarı” karşısında gençlerin buna heveslenmesi, o kişiyi bir “rol model” olarak görmeleridir.
Bir “senaryo” yazdığımın farkındayım. Ancak bu senaryo gerçeklere dayanabilir. Birileri (Bakanlık mı, başkaları mı) onu alıp ülke çapında, dünya çapında bir şöhrete ulaştırabilir.
Dizi filmlerinin önünde “gerçek hayattan alınan bir hikâyedir” diye yazar.
Hikâyeyi bir adım daha ileri götürelim. Zaman içinde gelişsin. Öyle ki bu dizide başka aktörler de yer alsın.
Böylece meselâ ülkemizde dünya çapında bir “Tarım Fuarı” oluşabilir.
Fuar alanını dolduran milyonlar zaman sonra kurulacak “Tarımfest”e katılacak; gençler bu oluşumda yer alacaktır.
Bütün bunlar meraklısı için.
Zaten her işin başı “merak uyandırmak” değil midir?
O zaman “rol model”in özel hayatına dahi intikal edilecek; bir “star” olduğu için bu hayat ilgi çekecektir.
Kaç saat çalışıyor?
Ne yiyor, ne içiyor?
Ailesine vakit ayırıyor mu?
Yeni hedefleri nelerdir?
Bir ses sanatçısı, bir filim oyuncusundan bahsetmiyorum.
Tarım için bir “rol model” vücut bulurken acaba hangi yönler öne çıkar?
Politik tercihler mi?
Bilimsel projeler mi?
“Marka” olmak veya “ürün çeşitliliği” mi?
Meseleyi daha fazla dağıtmadan ilgililere teslim ediyorum.
Teklif bizden tedbir onlardan.
Kıssa ile rüya
04:004/06/2025, Çarşamba
G: 4/06/2025, Çarşamba
3
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İlk kitaplarım yetmişli yılların başında yayımlandı. Yazdıklarım genç bir yazarın başarılı lâkin alışılmış ürünleriydi. Hikâye konusunda biçim ve muhteva için esaslı bir yol bulmalıydım. Bir süre yazmadım ve bu yolu aradım.
Ben rahmetli Nurettin Topçu’nun “Hareket” dergisi çevresinde yetiştim. Bu çevre yönünü Batı’dan ziyade “bu topraklar”a çevirmişti.
Bu sebeple geleneğe ilgi duydum, eski edebiyat ve sanatımıza baktım. Edebiyat, musiki, mimarî, hat ve tezhib. Bunların hepsi sanatın sembolik dilini kullanıyor ve dilin temeli Kur’an-ı Kerim’e dayanıyordu.
“Tasavvuf” sembollere yer verdiği için sanat dilinin beşiği gibiydi. Edebiyatta ister manzum ister mensur olsun eserlerin dayanağı birer “kıssa” idi. Kıssaların menşeinde ise Kur’an-ı Kerim vardı.
Hz. Âdem’den itibaren Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve başkaları. İçlerinde en güzeli “ahsen-i kasas” olan Hz. Yusuf kıssası idi.
Hikâye kabaca Kuyu-Züleyha-Zindan-Rüya-İktidar-Hesaplaşma gibi parçalardan oluşuyor ve hepsi birleşince ortaya Hz. Yusuf’un macerası çıkıyordu.
Bir nevi kesretten vahdete ulaşmanın ifadesi.
Bu yolu benimseyerek günümüzün dili ile yazmaya başladım. Yazdıklarım için yorum yapanlar geleneği yenilediğimi söylediler.
Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsiri yolumu aydınlatmıştı. Orada Yusuf sûresi anlatılırken “Kıssa ve Rüya” üzerinde durulduğunu gördüm.
Önemine binaen bu bölümleri naklediyorum (Rüya kısmı bayağı uzundur):
“Kıssa esasen izi sürülmeye değer hâl ve durum mânâsınadır. İşte bundan dolayı şehnameler gibi kaleme alınan, dillerde dolaşan destan ve hikayelere de kıssa adı verilir ki, buna Farsçada destan veya efsane denilir. Ancak bizim dilimizde destan deyimi şöhreti yaygın olmak bakımından, efsane deyimi inanılmayacak gibi acaipliği bakımından, kıssa da ibretli özelliği bakımından kullanılır. Demek ki, bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi izlenmeye değer ve yazılmaya değer bir özelliği taşımasına bağlıdır. Bunun içindir ki, edebiyatta kıssanın özel bir yeri ve önemi vardır. Bir hikâyenin dillerde dolaşacak bir destan veya efsane halini alması, kalıcı bir güzelliği ifade eden bir olağanüstülükle ilgilidir. Güzellik ise çok yaygın bir şey olmadığından gerçekten de kıssa denilebilecek hikayeler çok nadir olur. Kıssaların gerçeği de hayalisi de vardır. Şüphe yok ki, en güzel kıssalar, hakiki olanlardır: Yani, gerçek bir olayın, kalıcı güzelliğe delalet eden bedi’î nüktelerle tasviri ve belagatlı bir şekilde anlatılmış olanlar arasındadır. Zira hakiki güzellik, daima hayallerin ötesindedir. Ve ideal güzellik, ancak gerçek güzelliğe bir sembol, bir misal olması bakımından önem taşır. Bir masum güzelliğin en mükemmel bir macerası olan ve ebedî güzelliğin gerçek yüzünü görmüş bir gözün, geçici güzelliğin cilvelerine nasıl bir küçümseme ile baktığını anlatan Yusuf Kıssası, gayb âleminden müteşabih bir sembol ile tecelliye başlayıp, git gide gelişerek meâlini bulmuş bir hakikatin belagatlı bir anlatımı ve aynı zamanda Muhammedî güzelliğin ezelî bir simgesi ve nişanıdır.”
“Görülüyor ki, burada rüya ile ahlam birbirinin karşıtı olarak kullanılmış, ilim ve hikmet ehlinin çözümünden aciz kaldığı ve çözemedikleri için de birçoklarının inkâra kalkıştığı rüya olayında esas olan çok önemli bir nokta aydınlığa kavuşturulmuştur. Yani, rüyadan bahsedilirken şu iki kelimenin hakikatte farklı olduğu unutulmamalıdır: Rüya ve hulüm. Bunlar birbirlerine benzerliği dolayısıyla birbirine karıştırılır ise de Kur’ân ihtar edip uyarıyor ki, rüya denilen şey, ahlamdan başkadır. Rüya tek başına enfüsî bir hadise değildir. Onun altında girilip, deşilecek ve özüne vakıf olunabilecek hakiki ve gizli bir mânâ yatmaktadır. Hulüm ise gerçekte hiç anlamı olmayan boş bir vehim ve hayalden ibarettir ki, haddi zatında bir dış tesir ile meydana gelmiş olsa bile afakî bir hakikat ifade etmez. Bundan dolayı da tabiri ve tevili olmayan bir ihtilam olayı gibi, sırf nefsani bir hadise veya şeytani bir hayal olmaktan ileri gitmez. İşte böyle değişik ahlamın birbirine karışmasına da adğası ahlam adı verilir. Demek ki, hakikat dilinde rüya, sadık olanların adıdır. Yalan olanlarına da ahlam denilmelidir. Bunların her ikisi de uyku halinde enfüste temessül eden hayali birtakım şekil ve suretler olarak görüldüklerinden dolayı, dışyüzünden bakıldığında rüya, bir hulüm, hulüm de bir rüya gibi sanılabilir. Bundan dolayı da avam arasında her ikisine rüya denilir. Oysa gerçekte bunlar birbirinden farklı şeylerdir. Rüya, görmek anlamına gelen “rüyet” kökünden alınmış olduğu için bunda hayalin ötesinde bir hakikat görülmüş olur ki, rüyanın asıl ilişkisi de o hakikat iledir. Görülen hayal, o hakikatin, insanın iç dünyasında temessül etmesidir. İşte bundan dolayıdır ki, rüyanın haddi zatında bir anlamı ve tabiri vardır. Rüya tabiri veya tevili demek de o görülen hayalden bir ipucu bularak onun arkasındaki hakikate geçebilmek demektir ki, bunda en önemli olan nokta, o hayalî görüntünün enfüsî olan özelliği ile afakî olan özelliğini ayırabilmektir. İşte bu anlam lügatte geçirmek mânâsına gelen tabir fiilinden ziyade “ubur” veya “ibare” mastarıyla ifade olunur ki, bir yerden bir yere geçmek demektir. Yani “rüya tabiri” çok kullanılan bir deyim olmakla beraber “ubûrü’r-rüya” veya “ibaretü’r-rüya” denilmesi Arapçada daha fasihtir. Bununla beraber Türkçede “tabir” deyimi yayılmış ve tutunmuştur.”
(Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştirilmiş metin, Doç. Dr. İsmail Karaçam, Yard. Doç. Dr. Emin Işık, Dr. Nurseddin Bolelli, Abdullah Yücel).
Başımıza örülen çorap
04:0011/06/2025, Çarşamba
G: 11/06/2025, Çarşamba
35
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Tarım toplumunda kullanılan âletler ile sanayi toplumunun makinalarını lütfen karşılaştırmayın. Bıçak bir âlettir, karpuz da keser; adam da öldürür demeyin. Bıçak yerine “taş” koyun. Taş ceviz de kırar, baş da yarar. (Teknoloji buhar makinasının icadı ile başlar. Ondan öncesi tekniktir.)
Tahta kaşık yapan bir ustayı düşünün. Bir haftada yüz kaşık yapıyor diyelim. Bir kaşık makinası aynı sürede milyonla kaşık üretir.
Bu kadar kaşığı ne yapacağız demeyin. O âlet “kapitalist” zihniyetin eseridir. İhtiyacınız olmasa da kaşıkları size satar. Bu yolda pazarlama, moda, reklam birer uzmanlık alanı olarak çalışmaktadır.
Şirketler (sermaye) bir teknolojik yenilik (buluş) isterlerse bunu daha fazla kâr için isterler. İnsanlığa faydası olsun diye değil.
Yenilikler hızımızı ve hazzımızı artırır. Sonuç bir “hayat tarzı”dır.
Küresel kapitalizm “tekno” sıfatı ile bu “hayat tarzı”nı hegemonik gücü ile tüm dünyaya kabul ettirmiştir (Teknokapitalizm). Bunun için kimler çalışmıyor ki. Üniversiteler, kongreler, bilimsel toplantılar, laboratuvarlar, Silikon Vadisi. Yetmedi tehdit, şantaj ve nihayetinde savaş.
Tüm insanlık “teknoloji”yi iyi, güzel, kolaylaştırıcı, haz verici, hızlı vb. diye benimser.
Zaten öyledir.
Kim “cep telefonu”nun cazip bir âlet olmadığını söyleyebilir? Zaman zaman boş bulunup “Yahu şu telefon olmadan biz nasıl yaşıyorduk, hayret?” deriz. Doğru. Galiba yaşamıyorduk.
“Teknoloji” artık her şeyin önündedir. Felsefe dahi gözden düşmüştür.
Günümüzde devletler şirketlerle, şirketler devletlerle ortaktır. Bu süreçte teknolojinin yeri nedir?
Geldik zurnanın “zırt” dediği yere. Artık “paran kadar konuş” yerine “teknolojin kadar konuş” denmektedir.
“Tasarımcılar” kapitalizmin emrindedir. Bu sebeple onun “olumlu kullanımı” diye bir şey yoktur. Zaten senin elindeki âleti nasıl kullandığını gözlemekte, tespit etmektedir.
Günümüzde dünya nüfusu bir “dijital topluluk”tur.
“Onla da olmuyor, onsuz da olmuyor” diye sızlanmanın âlemi yok. Başımıza örülen çorabın farkında olalım yeter.
Buna fırsat vermezler.
“Sosyal medya” tüketim için çalışır. “Söz” düşmüş, onun yerini “görüntü” almıştır.
Sanki müşriklerin “görmeden inanmam” dedikleri dünya.
İşleyen çark “modern bağımlılıklar” üretir. Bunlar eskinin “içki, kumar, uyuşturucu” gibi olanlarından farklıdır.
Gerçek dünya yerini “sanal” olana terk etmiştir. Öteden beri “bilimkurgu” romanları, filmleri, çizgi romanları yayımlanıyor. Buralarda “insanüstü, olağanüstü” bir şey var. Robot-insan. Sanki var diyoruz. Alıştık. Sonunda var olacak, diyoruz. “Yapay zekâ” geldi ya! Savaş artık insan ile makine arasında olacak. (Böyle filimler var).
Dünya Sağlık Örgütü “sanal kumar” ile “dijital oyun”ları birer bağımlılık olarak (hastalık!) kabul ediyor. TÜİK verilerine göre ülkemizde (2014 ve 16-74 yaş arası) internet kullanımı %88,8’dir. Çocuklarda bu oran %91,3’e yükseliyor. Teknoloji şirketleri ücretsiz hizmet ile tüm dünyayı “bağımlı” kılıyor. Garip: Herkes her şeyi biliyor. Kolay kazanç, heyecan, başarı, gündemi kaçırma korkusu vb. Bu bağımlılık depresyon, anksiyete, özgüven eksikliği, sürekli ekran başında kalma sonucu baş ağrısı, göz yorgunluğu, duruş bozukluğu, obeziteye sebep oluyor.
İnsanlık bu teknolojilere gönüllü olarak bağlanıyor. Hatta bir âletin, bir üst modelini edinmek için geceden sıraya giriyor.
Âletlerin kullanımına sınır getirmek, onları denetlemek mümkün değildir. Yapılan telkinler, bilimsel açıklamalar ve güdümleme sonucu; insanlar “kendini sevmeye” bu sebeple beğenmeye, güzel görünmeye, sağlıklı ve her dem genç, taze olmaya itilmektedir. Psikologlar, koçlar, güzellik salonları, spor salonları emrinizdedir.
Bağımlılık sayısı kırka yakındır. Bazılarını sayalım: İnternet, TV, dizi, dijital oyun, cep telefonu sosyal medya, e-spor, “onyomani” (alış-veriş), adrenalin, fast-food, şöhret-gösteriş, tüm sporlar (başta futbol), bahis-kumar, porno, marka, uyuşturucu, diyet, kişisel gelişim-terapi, her tür koleksiyon, kahve, dövme, egzersiz, estetik, teşhir, sanal medya vb.
Teknokapitalizm tüketim toplumunu parmağında oynatıyor. İnsanlık bu sisteme âdeta “teslim” olmuştur. Sistemin oluşturduğu “hayat tarzı” tek yaşama biçimi (konfor) olarak algılanıyor. Bu bir “gönüllü esaret” olup, esirler durumdan memnundur. Sorsanız şu cevabı verirler: Ne yani Orta Çağ’a mı dönelim?
Dönmeyelim ama, başımıza bir çorap örüldüğünü bilelim. Buradan bir çıkış yolu var mı, onu arayalım.
Hep söylüyorum, “Başka bir dünya mümkün” diyenler bunu tarif etmelidir. Kim onlar? Ülkemin akademyası ile uleması. Kolay gelsin.
(“Modern bağımlılar” konusuna geniş bilgi için bk. Lacivert dergisi. Mart 2025).
NOT:
İnsansı robota 13 milyar dolar
Çin’in önde gelen araç üreticilerinden Xpeng, insansı robot teknolojisine büyük yatırımlar yapmayı planlıyor. Şirketin CEO’su He Xiaopeng, yıllık parlamento oturumu sırasında yaptığı açıklamada, Xpeng’in bu sektörü uzun vadeli bir proje olarak gördüğünü ve yatırımlarının 100 milyar yuana (13,8 milyar dolar) kadar ulaşabileceğini belirtti. Securities Times’ın haberine göre He Xiaopeng, insansı robot sektörüne beş yıl önce girdiklerini ve önümüzdeki 20 yıl boyunca bu alanda kalmayı hedeflediklerini ifade etti.
(Yeni Şafak, 12 Mart 2025)
Sarnıçlara dönmek
04:0018/06/2025, Çarşamba
G: 18/06/2025, Çarşamba
29
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bu kış ülkemize ve bilhassa İstanbul’a çok kar yağdı. Kar bereket demektir.
Ancak şurası unutulmamalı: Ülkemiz iklim değişikliklerinden en çok etkilenecek olan Akdeniz kuşağındadır. Bu demektir ki “kuraklığa” hazır olmalıyız.
Su üzerine çok yazı yazdım.
Bunlardan dördü “Vitrinde Olmak” (Dergâh Yay., 2015) kitabındadır. Ancak bu yazılar oldukça eskidir. Yazılarıma tarih koymamak gibi “kötü” bir alışkanlığım var. Ancak yine de bu yazıların doksanlarda yazıldığını düşünüyorum.
Yazılardan ilki “Çeşme ve Musluk” başlığını taşıyor. Bu yazı şöyle başlıyor:
“İstanbul tarih boyunca suya hasret kalmıştır. Etrafında bu her zaman kalabalık olan şehri besleyecek bir su kaynağı yoktur. Bu sebeple Bizanslılar uzak bölgelerden topladıkları suyu kanallar ve kemerlerle İstanbul’a taşıyıp, sarnıçlarda biriktirmişlerdir. Bunlardan bazıları günümüze kadar ayakta kaldı ki, en meşhuru “Yerebatan Sarayı”dır.
Mimar Sinan bu eski su yollarını yenileyerek, yeni kemerler ve yollar açarak Kanuni Süleyman devrinde şehri bol suya kavuşturdu.
Ancak biz Müslümanlar “akar su”yu tercih eder ve “akan su pislik tutmaz” deriz. Bu sebeple sarnıçtan ziyade “çeşme” yapımına önem vermişiz.
Çeşme yaptırmak tıpkı cami, mektep, köprü vb. gibi hayra hizmettir.
Vatandaş “Akar Çeşme”lerden gündelik su ihtiyacını karşılar, artan su ile sebze ve meyve bahçelerini sulardı.
Kanuni döneminde su yetmemeye başlayınca (1560 başlarında) bu çeşmelere “burma lüle” denilen musluklar takılmaya başladı. İstanbul’da ilk “su tasarrufu” budur. Geniş bilgi isteyenler benim de faydalandığım, aziz dostum Ekrem Işın’ın şu yazısına bakabilirler: “Küçük Musluk Tarihi” (İlk yayın Çağdaş Şehir, s. 4, Haziran 1987. Daha sonra “İstanbul’da Gündelik Hayat” kitabı içinde, İletişim Yay. 1995).
Ülkemiz “su zengini” bir yer değil. İklim değişikliği yüzünden “suda tasarruf” için hem dünyada hem ülkemizde sık sık “su kongreleri” düzenleniyor.
Hatta bir ara “Dünya Su Günü” ilan edilmiş (galiba 22 Mart olacak); o yıllarda ülkemizde bakan olarak bulunan Kemal Derviş şu cümleyi sarf etmişti:
“ABD ve Avrupa’nın bir aylık maden suyu parası ile bütün Afrika’nın temiz suya erişim sorunları yarı yarıya azalır”.
“Ahşap İstanbul” döneminde (galiba 1970’lere kadar devam etti) her evin mütevazı da olsa bir bahçesi ve bu bahçeyi sulamada kullandığı bir kuyusu veya sarnıcı vardı.
Arkeoloji programlarında görüyoruz ki, Anadolu’da yaşayanlar bu bölgenin kurak olduğunu bildiklerinden dağ başlarına dahi yağmur suyu ile doldurulan “sarnıç”lar yapmış.
Sadede gelelim.
Ülkemizde öteden beri bir “yağmur hasadı” konuşuluyor. Bu nedir?
Bu kar veya yağmur suyunu usulüne uygun olarak bir sarnıçta, günümüzün teknolojisi ile bir “Yeraltı Barajı”nda toplanması, içme ve sulama suyu olarak kullanılmasıdır.
Aklın yolu bir.
Devlet epeyce bir zaman önce bu tedbiri ele alıp, “Yeraltı Barajları” (Bu kaynak şimdilik yeraltı su kaynaklarından temin ediliyor) kurma yolunda ilerlemiştir. Bu sevindirici hamleyi alkışlıyor ve 25 Şubat 2025’te Yeni Şafak’ta yayımlanan bir haberi özetleyerek veriyorum:
“Kullanılabilir emniyetli yeraltı suyu rezervi 18 milyar metreküpü aşan Türkiye, yer altı sularından daha fazla faydalanmak için yer altı barajlarını inşa etmeye devam ediyor. Bu kapsamda Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Devlet Su işleri (DSİ) Genel Müdürlüğü son 5 yılda 147 adet farklı boyuttaki yer altı barajının inşaatını tamamladı. Toplamda 37,7 milyon metreküp hacme ulaşan barajlara yenilerinin de eklenmesi için çalışmalar başlatıldı. Bu hedef kapsamında 97 tesisin daha jeopolitik-jeoteknik incelemelerinin tamamlanmasının ardından yapımına başlanacak. Toplamda yeraltı barajlarının hacminin ise 60 milyon metreküpe ulaşması bekleniyor.
Yer altı barajları, sulama sistemlerinin modernizasyonu, alternatif su kaynaklarının belirlenmesi ve birçok farklı tedbiri uygulamaya alan Tarım ve Orman Bakanlığı, bu önlemler ile yılda 11,6 milyar metreküp tasarrufu hedefliyor.
Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan tarım sektörü ile birlikte 12 farklı sektörün adil ve dengeli su paylaşımını sağlamak amacıyla Sektörel Su Tahsis Planları hazırlanacak.
Öğretmenim
04:0025/06/2025, Çarşamba
G: 25/06/2025, Çarşamba
39
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Resme karşı meylim ve istidadım ilkokul yıllarında başladı. Beni bu sanata iten, yaklaştıran, heveslendiren ve yardım eden kimse olmadı.
Dedem taşrada küçük bir Osmanlı memuru imiş. Hem hattat hem de musikişinas olduğu söylendi. Kendisinden bize intikal eden bir şey kalmamış. Savaşlar, kırımlar, kıtlıklar, seferberlik o nesli bitirmiştir.
Babam rüştiye tahsili yapmış. Bende küçük bir defteri var. Rika ile yazılı. Demek ki onun da kabiliyeti varmış. Babamı çok küçük yaşta kaybettim. Önümde ne bir ağabey ne de bir akraba vardı.
Bu resim eğilimi dededen, babadan gelmiş diye düşünüyorum.
Ortaokul ve lisede resim bende bir tutku haline geldi.
O yıllarda Allah rahmet etsin, Nurettin Elbaşı adlı bir resim öğretmenimiz vardı.
Resme hevesi ve kabiliyeti olan arkadaşlarla tek tek ilgilenirdi.
Bu ilgi okul tatil olduktan sonra da devam ediyordu. Beş arkadaşı atölyeye indirir saatlerce ders verirdi.
Böyle fedakâr öğretmenlerimiz dün vardı bugün de vardır.
Lisede Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmeyi kafaya koymuştum.
Akademi İstanbul’da idi ve onun imtihanı ayrı yapılıyordu.
Posta treni ile üç günde İstanbul’a geldim. Annemin köylüsü bir ailenin yanında Taksim’de kalıyordum.
Akademi’yi görmek için Fındıklı’ya gittim.
O güne kadar Erzincan’dan dışarı çıkmamıştım.
Akademi’nin atmosferi ve bilhassa kız-erkek ilişkileri beni ürküttü.
Ben burada yapamam dedim ve imtihana girmekten vazgeçtim.
O yıllarda futbol oynuyordum. Taksim’den Gümüşsuyu yoluyla İnönü Stadyumu’na gitmeye başladım. Antrenmanları seyrediyordum. Galatasaray’ın efsane kadrosunu orada izledim.
Kalede Turgay Şeren, sonra Candemir, Büyük Ahmet, Suat, Kadri, İsfendiyar. Ama en önemlisi Metin Oktay. Onun topa nasıl vurduğunu gördüm.
Memlekete dönünce gördüklerimi ballandırarak anlatmaya başladım. Her ne kadar Fenerbahçeli olsam da bir futbol tutkunu olarak Metin Oktay’ı yüz yüze görmek o yılların taşrasında olanlar için harika bir şeydi.
Resim için mutlaka mektebinde okumayı, bir hocanın atölyesinde yetişmeyi şart bilirim. Kendi kendini yetiştirmiş olanlar da vardır, milyonda bir.
Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde edebiyat okudum. Resme devam ettim, hatta iki arkadaşla beraber Erzurum Halkevi’nde bir sergi dahi açtık.
Hâlâ resim yapıyorum. Bu hususta hiçbir iddiam yok. Bir amatörüm ben. Bu sebeple sergi açma tekliflerini reddettim. Yaptığım resimleri arkadaşlara dağıttım. Bende ancak üç resim kaldı.
Söz “öğretmen”den açılmıştı. Bu işin hakkını veren bir ismi anmak istedim. Nurettin Elbaşı’nı hürmet ve rahmet ile hatırlıyorum.
Beni bu hatıraya götüren Yeni Şafak gazetesinde okuduğum bir haber oldu (2 Şubat 2025). Haberi özetleyerek veriyorum:
“Meslektaşları ara tatilde iken Adıyaman Borsa İstanbul Lisesi’nde Rehber Öğretmeni İrfan Haras ve Görsel Sanatlar Resim Öğretmeni Mehmet Kara, idarecilerin ve diğer öğretmenlerin desteğiyle okulda yaptıkları bakım ve onarım ile eğitim yuvasını ikinci döneme hazır hale getirdi.
Okul idaresi ortaya çıkan bakım ve onarımların nasıl yapılacağı konusunda planlama yaparken, fedakâr iki öğretmen bu işe gönüllü oldu. Öğretmenler iki haftalık ara tatilde meslektaşları tatil yaparken, hiç durmadan çalıştı. İrfan Haras ve Mehmet Kara, okulun boya ihtiyacı olan duvarlarını boyadı, kapılarını ve pencerelerini ve sıraları onardı.
Okul Müdürü Hacer Saygı ise “Binamızda birtakım tadilatların yapılması lazımdı. Bunu okul idaresi ve öğretmen arkadaşlar istişare ederken, sağ olsunlar iki öğretmenimiz gönüllülük esasıyla tadilat işini üstlenmek istedi. Ara tatil boyunca her gün gelerek, su tesisatından, duvarların sıvanmasına, boyanmasından, kapıların tamirine her türlü arızamızı giderdiler. Öğretmenlerimize teşekkür ediyoruz” diye konuştu.”
Gazzeli çocuklar için dua edip; ABD ve İsrail’e beddua ile geçti günler.
ABD, İran’ın nükleer tesislerini vurduğu gün yazıları noktaladım. Umarım 3. Dünya Harbi patlamaz.
Zalimler döktükleri kanda boğulsunlar diyorum.
İnşallah eylül ayında buluşuruz. Kalın sağlıcakla.
Kırk yıl önce İstanbul: Gezi yazıları Can pazarı (1)
04:0024/09/2025, Çarşamba
G: 24/09/2025, Çarşamba
34
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Büyükşehir Belediyesi’nin Hasko Şirketi’ne havale ettiği, “Topkapı alt-üst geçit inşaatı” sürüyor.
Bu inşaatın izin verdiği şekilde ve trafiğe çizdiği istikamette seyretmek mecburiyetindeyiz.
Ayrıca burası bilindiği üzere otobüs terminallerinin bulunduğu yerdir. Burada irili-ufaklı arabalar, üzerlerine bir trafik polisi ordusu gelse bile yine istiklâllerini son damla kanlarına kadar muhafaza etmek için mücadele verirler.
Burası can pazarıdır.
İnsanlar, hayvanlar, otlar, ağaçlar, eşyalar, havaya varıncaya kadar. Seyir hâlindeki arabaların aniden durması; uzun, yorucu, yıpratıcı, yaz günleri güneş altında kavurucu, terden sırılsıklam edici beklemelerin, envai türlü kuyrukların oluşmasından hava kendini kurtarmak için kaçacak delik arar. Egzoz dumanından bir türlü kendini kurtaramayıp yenik düşer.
Kim bilir hangi semtin bir ahşap evinden dışarı atıldıktan sonra sokaklarda serseri bir hayata başlayan, bunun sonucu kaç göbektir korsanlığa soyunan kedi nesillerinden döl alıp türeyen bir sarhoş ve maceraperest kedi, kazara bu can pazarına düşmeyegörsün. Kendini o duvardan o duvara, o caddeden o caddeye, bir arabanın önünden ötekine atar. Seslerden, üzerine üzerine gelen heyula gibi araçlardan o kadar yılar ki, bazen kaçamaz olur, daha doğrusu dizlerinde derman kalmaz, bırakıverir kendini.
Boynunu büker.
Geçip giden araçlar zinciri için, bu zincirin bağlı olduğu şehir için, bu şehrin hayat damarlarından biri olan şu transit yol için bir kedinin ne önemi olabilir.
Artık asfaltlar boyunca kanlı kedi cesetleri.
Yollarda ezilmiş kedi gövdelerinden haritalar.
Ol sebepten biz de kendimizi kara yolu ile İstanbul’a gelmiş, Topkapı Otogarı’nda otobüsten inmiş, Topkapı’dan kendini bir türlü kurtaramamış olduğu için ilk olarak burayı dolaşmaya karar vermiş biri olarak görmek zorunda kaldık.
Eskiden İstanbul’a iniş “Haydarpaşa Garı” simgesi ile anılırdı. Demiryollarımızın geçen yıllar içinde bir ilerleme kaydetmemesi, buna karşılık kara yolu taşımacılığının gün geçtikçe artması, otobüsle yolcu taşıyan şirketlerin çoğalması, yolların yapılması, köyden şehre göçün inanılmaz boyutlarda fazlalaşması ve daha bir sürü sebep ile İstanbul’a iniş konusunda otobüs terminalleri “Haydarpaşa Garı”nı gölgede bıraktı.
Tiren, her ne kadar dizel lokomotifleri ile çağdaş bir sese kavuştuysa da, yine hafızalarda göklere savurduğu dumanı ve ince-uzun düdük sesi ile yaşıyor.
Yaşadığımız günlerde İstanbul Topkapı Otogarı tam bir keşmekeş içinde. Bu karışıklığın, yetersizliğin, gelene gidene yüklenen ızdırabın müsebbibi kimdir?
İstanbul’u dolaşırken sık sık soracağımız benzer sorulardan biri. Cevap hep aynı olacak: Açgözlü çağdaşlık.
İstanbul hormonal bozukluğu yüzünden aşırı büyüme hastalığına tutulan, tedavisi imkânsız görülerek günübirlik çareler ile avutulmaya çalışılan bir çocuk gibi: Yaşı 12. Boyu 1,70. Kilosu 80.
Bayrampaşa taraflarında yeni bir otogar inşa ediliyormuş, o tamamlanınca terminal buradan kalkacakmış. Bu söylenti yüzünden her şey yüzüstü. Belki de bir söylenti değil bu, gerçekten bir yeni terminal inşa ediliyor. Ama sırf bu sebeple işler böyle kendi hâline terk edilmez ki.
Kırk yıl önce Topkapı’da Otogar
Anakent Belediyesi’nin Hasko Şirketi’ne havale ettiği alt-üst geçit inşaatı bir yandan, Zeytinburnu Belediyesi’nin ucuz gıda ve ucuz giyim çarşıları bir yandan sıkıştırıp duruyor fukara otogarı. Zaten derme çatma barakalar içinde işletmeler, yolcular, bavullar. Bir de seyyar satıcılar, hamallar, ayakçılar, değnekçiler.
Otogar’a otobüsle giriş çıkış da bu sıkışıklık yüzünden kayda bağlanmış. Bir kere terminale girdi mi, belli bir zaman içinde bagajını yolcusunu indirecek, alacağını vereceğini bitirecek ve ayrılan zamanı doldurmadan dışarı çıkacak. Çıkamadı diyelim. Gelsin ceza, gelsin azar, ağız dalaşı.
Haydi yolcular indi, bavullar çantalar, sepetler yere saçıldı diyelim. Hani taksi, hani bunları taşıyacak personel, el arabası? Ara ki bulasın. Taksilerin terminale girmesi yasaklanmış. Tabii haklı olarak, kalabalık ediyorlar.
Dikilip kaldınız mı ortada! Sağdan soldan el kadar yerde ha bire manevra yapan koca koca otobüsler, bağıran muavinler, kızan şoförler, düdük çalan görevliler, polisler.
Şaşırmamak elde değil.
İyisi mi ne şeytanı gör, ne besmeleyi çek, diyeceksiniz. Kazın ayağı öyle değil. Dedik ya, İstanbul’a her yıl bir Erzincan nüfusu taşınıyor. Bu nüfus işte bu Otogar’a iniyor. Bu Otogar’dan bu perişanlık içinde dağılıyor şehrin dört bir yanına.
Terminal’den ayrılırken Hüsrev Hatemi’nin “Oto-gar’da Gece” şiiri dudaklarımda:
Kaz adımıyla yürür içimde karamsarlık,
Ve hayalin salınır onunla karşıt yönde
Gittikçe uzaklaşan şarkı gibisin artık
Yalnızlık hükmediyor bu çok bulutlu günde.
Sevda sırlı sularla sürüklendi sahile...
Kara kumudur kalan kalbimde bozkırların
Ümitsizdi yolculuk ve dağıldı kafile,
Benim içimde çamur ve kar’ı otogarın…
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Can pazarı (2)
04:001/10/2025, Çarşamba
G: 1/10/2025, Çarşamba
26
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
İstanbul’a Topkapı’dan giriyorum.
Tanpınar “ayrı ayrı İstanbullar”dan bahseder. Mimarinin ve perspektifin birbirinden farklı, bir yığın İstanbul doğurduğu kanaatindedir.
Doğrudur. Böyle İstanbullar hâlâ var. Mesela İstanbul’a benim gibi Topkapı’dan değil de Marmara’dan bir beyaz vapur ile gelen yolcu Sarayburnu yeşil örtüsü üzerinden yükselen bir kubbeler ve minareler memleketi ile karşılaşır. Eskiden Topkapı’dan girenler de herhâlde böyle bir “âbideler şehri” ile yüz yüze geliyorlardı.
Trakya ile Anadolu Otogarı arasında kurulan, her tür ucuz eşyanın satıldığı çarşı (1986)
O yıllarda “Otogar” Topkapı dışında idi. Londra Asfaltı’nın bir yanında Anadolu, öte yanında Trakya Otogarı yer almıştı. Sur dışına çıkar çıkmaz göreceğiniz bu mekânlar, birbirine bitişik derme-çatma gecekondu benzeri seyahat firmalarının yazıhanelerinden oluşuyordu. Yer darlığı sebebi ile girmesi bir dert, çıkması bir dert idi.
Her neyse. Ben şimdilik kendimi Trakya Otogarı’na atmak istiyorum. Çünkü hâlihazırda bir yolcunun yaya olarak Anadolu Otogarı’ndan çıkarak, surlardan içeri giren otoyol boyunca yürüyüp, sağ selamet şehre girmesi pek o kadar kolay değil.
Aslında zaten iki yanına hisar süsü verilip burçlarına bayrak çekilen bu geniş aralıktan geçmek niyetinde değilim.
Madem İstanbul’a gireceğim, gerçek bir İstanbul sur kapısından geçmeliyim. Bu artık arabalara kapatılmış olan az ilerideki kemerli kapıdır.
Hasko’nun alt-üst geçit inşaatının engebelerinden, çitlerinden atlayabilenler; bir polise veya bıçkın minibüse takılmayanlar, 200 metre engelli koşuya çıkmış gibi pürdikkat, adaleleri ve zihinleri gergin caddeyi aşmaya çabalıyorlar.
Karşı geçede “Hemşerim Birahanesi” ile “Prens Oteli” bütün haşmeti ile dikiliyor. Önüm sıra yürüyenler bir ara hızlanıyor. Atak olmak gerek. Araçlar birbiri peşi sıra yığılıp duruyor. Hangi gözü pek yol akıncısı ilk adımı attı ise Allah razı olsun, onun açtığı yoldan ileri atılıyoruz. Rumeli fatihlerinden bu “ak tolgalı beylerbeyi” bizi karşıya geçiriyor.
Ancak son derece dar bir hareket alanı içinde sıkışıyoruz. İşporta arabaları, “Ne alırsan 200”lükler, sebze ve meyveciler, limonatacılar, kokoreççiler, hep bir arada, bir toz bulutunun içinde yolcu bavulları, yankesiciler, ağlayan çocuklar, bağıran kasetler üzerimize çullanıyor.
“Hemşerim Birahanesi”nin caddeye yakın köşesinde, ayaküstü demlenen bir “hemşeri”, kapakları yarı kapalı gözleri ile bize kanlı kanlı bakıyor.
Anlaşılan bu yolu söktüremeyeceğiz.
İyisi mi ara sokaklardan birine sapıp, arkalardan dolaşarak mezarlığın altına çıkayım, orası daha serbesttir, diye düşünüyorum. Trakya Otogarı’nın arka tarafları “Bitpazarı”.
“Bitpazarı”nın labirentlerinde dolaşıyorum. Aman Allah’ım. Bu ne biçim “Bitpazarı”! Oto hurdacısından, eski lastikçiye kadar bir sürü ne idiği belirsiz iş yapan baraka dükkân. Bitpazarları’nda bilindiği üzere eski ve kullanılmayan lakin yine de belli bir değeri olabilen eşyalar bulunur. Hatta bunlar arasında zaman zaman erbabının görüp alacağı, değerini vereceği bazı kıymetli parçalara, antikalara da rastlanır.
Tanpınar Huzur’da Kapalıçarşı’nın Beyazıt’a açılan sokakları civarındaki herhâlde Evliya Çelebi’nin kaydettiği zamanlardan beri kurulup duran bir pazardan bahseder. Burada da eski eşyalar satılmaktadır. Lakin onun tasvir ettiği eşyalar arasında Rus işi bir semaver, yakın zamanlara kadar moda olan bir sedef kadın yelpazesi, sarı pirinçten bir kahve değirmeni, geyik boynuzundan bir baston sapı, kalın, sarı, ahşap çerçeveli fotoğraf ve tablolar, birtakım cam eşya, bir dükkânda kurulu gramofonda çalan Dârülelhan Plağı, küçük dükkânların hemen her tarafına asılmış elbiseler, hatta kırık bir mankene giydirilmiş solgun bir gelinlik bile vardır.
Ya burası ya bu gayya kuyusu. Buraya “Bitpazarı” demek bile zül. Burada ele alınıp da üzerindeki tozu hafifçe üfleyince size gülümseyecek, kırılmış tarafını bir mahcubiyet içinde saklayarak eski günlerdeki parlaklığını göstermeye çalışacak, bu hüviyeti ile size kısacık bir nostalji zevki verebilecek bir cep saati, bir enfiye kutusu, bir porselen fincan bile yok.
Zaten bütün bunlar, İstanbul’dan ve onun Tanpınar’dan arta kalan çarşılarından son yıllarda sosyete kadınlarının yükselen antika merakı ile bir bir toplandı. Trollerin Marmara’nın dibini kazıyarak balık neslini yok etmek için açtıkları savaş gibi bu eski eser avcıları da İstanbul’un son kırıntılarını topladılar.
Geride sadece bakalit, naylon, orlon, melamin, çamur, zift, alüminyum, kırık çinko ve yağlı kayışlar kaldı.
Yayları fırlamış paslı bir somya üzerine yayılmış binlerce kaset kaldı.
Ancak yine de Topkapı Bitpazarı’nın labirentlerini dolduran bir şu kadar insanın neler aradığını izah etmemiz gerekiyor. Onlar antikacı değil tabii; eski eser meraklısı, koleksiyoncu değil. Bu gibi mekânlarda bazı zevklerinin peşi sıra dolaşmıyorlar.
Onların aradığı elden düşme ucuz bir çamaşır makinesi, bir ütü, bir paslı zincir, keser-kerpeten veya eski de olsa işe yarar bir makas.
Koltuk, kanepe, masa, sandalye, karyola, elbise, halı, kilim vb. gibi ev eşyası satanlar da var. İçlerinde dikkate değer bir parça bulunur belki diye eğiliyorum. Olur ya bir aynalı konsol, el işi bir oymalı sehpa veya bir Karakulak Kilimi kim bilir nerelerden düşe kalka buraya kadar gelmiştir.
Yok. Hepsi sıradan, üstünkörü, üstelik hor kullanılmış, ucuz ve kullanıldığı için artık herhâlde hiçbir değer ifade etmeyen şeyler. Dediğim gibi yine de bunların peşinde olanlar var. Ağır ağır gözlerini gezdirenler. Ellerini ceplerine sokup hiç kıpırdamadan bir yatağa, bir masaya, bir kırık somyaya uzun uzun bakanlar, sonra dalgın dalgın bir başkasına doğru ilerleyenler var. Bunlar Topkapı’nın çoook uzaklarından gelmişler. Uzak İstanbullardan.
İstanbul neresi? İstanbullu kim?
04:008/10/2025, Çarşamba
G: 8/10/2025, Çarşamba
34
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Şehrin meydanlarından birinde durup etrafımızdan akan kalabalığa şöyle bir bakalım: Tanıdık bir muhitte bulunmanın verdiği güven ve rahatlığı duyabilir miyiz?
Sanıyorum bir tedirginlik duyacak gibiyiz. Çünkü gelip geçenler tanıdık kimseler değil. Tabii burada şahsi bir ilişkiden bahsetmediğimiz anlaşılmıştır. Onlarla “hemşehri” değiliz. Bir türlü bildik tavırlara, aşina bakışlara, dost yürüyüşlere rastlayamıyoruz.
Şu karşıdan gelen uzun saçlı, bıyıklı, şalvar kesimi pantolonlu genç herhâlde üniversite talebesidir. Yanıldık işte: dört yıllık inşaat işçisi çıktı. Pülümür’den gelmiş ve Almanya’da çalışan ağabeyinin İstanbul’da bulunan evinde kalıyormuş. Beride duran bereli, ince kadife pantolonu vücudunu iyice saran, güneş gözlükleri ile uzaklara doğru bakan, zarif duruşlu genç kız herhâlde bir büyük şirketin birkaç lisan bilen sekreterlerinden biridir diye umutlanıyoruz. Konfeksiyonda çalıştığını, kazancının kendisine bile yetmediğini söylüyor.
Ya bu çıplak başlı, iri kıyım, kravatının düğümü yumruk kadar bey kim? Bir ithalat-ihracat firması sahibi mi? Hayır, hayır... Kâğıt hamallığından kâğıt tüccarlığına terfi etmiş Niğde’nin bilmem hangi köyünden gelmiş biri.
Sonra o marangoz kılıklı adam: Defterdarlık’ta memurmuş.
Kasap zannettiğimiz sendikacı...
Garson tavırlı şarkıcı...
İki yanımızdan bir acayip kalabalık akıp gidiyor. Her şeyi, herkesi yutan, içine alıp eriten, eritemezse bile şeklini bozan, adı sanı belirsiz bir kalabalık.
İşte Sirkeci Garı. İşte yedi göbek Bakırköylü İclâl Hanım. Bu banliyö treni neden bu kadar kalabalık? İclâl Hanım elinde filesi ile neden bu kadar bekletiliyor? Ya, zaten iyice dolmuş olan vagona “haydi bastır” diye yüklenen bu gençler? Nereden gelmekteler? Neden bu kadar yüksek sesle konuşmaktalar?
Deniz Yolları’ndan emekli Ayetullah Bey de kucağındaki torunu ile aynı sıkıntıda. Ayağına basıp duruyorlar, itip kakıyorlar. Elindeki kanarya kafesi ile Saffet Bey kalabalığı yarıp bir türlü vagona giremiyor. Gelenler zavallı ihtiyarı omuzlayıp geçiyor. Her yerde omuzluyorlar onu, itip kakıyorlar. Zaten etrafını tanıyamıyor, kolay kolay nerede bulunduğunu çıkaramıyor artık. Geçende gittiği Üsküdar Nalçacı Hasan Sokağı’nda oturan kız kardeşinin evini bile çıkaramadı. Tanıdık ağaçlardan, bildik yapılardan hiçbiri kalmamış o sokakta.
Binbir şamata ile tiren kalkıp gidiyor.
Kalıyor Saffet Bey peronun ortasında.
Elinde kanarya kafesi.
Eminönü’nde esnaf Haşmet Raif de tanımıyor kimseyi. Tezgâhtarlarını, dükkân komşularını, müşterilerini. Bazen bakakalıyor camdan gelip geçenlere. Yağmur damlaları süzülüyor, buğulanıyor her şey. Neredeyse kendi çocuklarına yabancılaştı. Mühendislik mektebinde okuyan oğlu ile Zeynep Kâmil’de hemşirelik yapan kızını tanıyamıyor. Onlar bu şehrin sokak isimlerini bilmiyorlar. Oturdukları “Kediseven Sokağı”na niçin bu ad verilmiştir, bilmiyorlar. Üsküdar camilerini, dergâhlarını, çeşmelerini tanımıyorlar. Mesela Ramazan bu şehre nasıl girer, nasıl çıkar habersizler. Yani sofrada nasıl oturulur, büyüklerle nasıl konuşulur, bahçedeki çiçeklerin kokuları nasıldır, mor salkımlı akasya hangi mevsimde açar?..
Onlar, yani İclâl Hanım, Ayetullah Bey, Haşmet Raif artık bu şehrin yabancıları. Binaların, sokakların, arabaların, süpermarketlerin, arabesk şarkıların, dostlukların, yerli yerince gülmenin, ağlamanın, özür dilemenin, edebin yabancısı...
Ya bu kalabalık...
Ya bu şehrin surlarını döğen sel...
Kimdirler, nerelerden nasıl gelmiştirler? Ne yer, ne içerler, nasıl çalışır, ne kazanırlar?..
Şehrin kıyısına köşesine, bir gizli kovuğuna yapışıp sonra o büyük kalabalığa karışmışlardır. Genişleyip, dal budak salmış, alanlara sığmaz olmuşlardır.
Kayaları çatlatan bitki kökleri gibi var olan her şeyi alt üst ederek. İşte bu alt-üst geçitlerin, işte bu inşaat şirketlerinin, büyük yol makinelerinin, mıcırın, asfaltın, burnu kesik minibüslerin altında hep onlar duruyor.
Klor kokulu suya, kurum dolu havaya, toprak diye bastıkları kirli kara yere, şehrin tepesinde gürüldeyip duran sese, atılan kahkahalara, rüzgârda savrulup açılan eteklere, iki yüz elli gram ete, pakette taşınan süte, şişedeki suya, takılıp kaldıkları odalara, durup bekledikleri kuyruklara, nefes nefese kavuştukları otobüse, küfüre, hakarete, bencilliğe, bir başına kalmışlığa dayanıp duruyorlar.
Gözlerini dört açmışlar.
Kitapların yazdığı
04:0015/10/2025, Çarşamba
G: 15/10/2025, Çarşamba
37
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Günümüz Türk Sosyolojisi’nin başta gelen uğraşı alanlarından biri de köylerden kentlere olan nüfus hareketleri ve kentlerde yaşayanların sayısının giderek artışıdır. 1960-70 yılları arasında kırsal nüfusun toplam nüfusa oranı %73,7’den, %64,1’e düşmek suretiyle on yıl içinde kentleşme %9,6 oranında bir artış göstermiştir. Yapılan çeşitli bilimsel çalışmaların sonuçları değerlendirildiğinde bu göçlerde; 1- Toprak darlığı, 2- Hızlı nüfus artışı, 3- Geçim sıkıntısı, 4- Genç kuşaklarda kent davranış ve düşünce tarzının yayılması, gibi etkenlerin önemli rol oynadıkları söylenebilir.
“Son yirmi yıl içinde Türk toplumunda meydana gelen ve çoğu araştırmacılar tarafından köyün ölümü ya da kentlerin köyleşmesi diye belirtilen bu olay aslında bazı kentlerde hızlı sanayileşme süreci ile ilgili olarak kırsal alanlarda toprağın artan nüfusu besleyemeyişi ve bunun sonucu olarak da toplum yapısında tarımsal uyumsuzluğun ortaya çıkmasıdır.
“Gerçekte tarımsal sektöre modern teknolojinin uygulanması büyük köylü yığınının açıkta kalmasına neden olmuş, elinde yeteri kadar toprağı olmayan insanlar büyük kentlerin kenar mahallelerine ya da sefalet çevrelerine yerleşerek gecekondulaşma sürecini yaratmıştır. Böylece toprak-insan ilişkisi toplumsal bütünleşmeyi sağlayamadığı için tarımsal yapıda beliren bu kültürel gecikme giderek genç ve dinamik insan gücünün kırsal alanlardan ayrılmasına ve büyük kentlerde yoksulluk kültürü denilen birtakım sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1945 yılından beri kuruluşunu sürdüren gecekonduların, eğitim ve meslek farklılaşması yönünden bulundukları kentlerle bütünleşemedikleri, kendilerine özgü bir yoksulluk kültürü yaratarak ulusal kültürden saptıkları da görülmektedir.
“Öyle ki yaşamak için sürekli bir mücadele içinde bulunan bu insanların siyasal düşünce, hayat felsefesi, moral ve estetik duyguları sadece ‘karın doyurma’ gereksinimlerini karşılama güdüsü üzerine kurulmuştur” (Orhan Türkdoğan: “Köy-Kent Farklılaşması ve Çözümler”, Milliyet, 20.4.1979).
Yukarıya aldığımız satırlarda belirtilen gerçekler ve varılan hükümlerde mutlaka doğruluk payı vardır. Ancak bu doğrulara ilave edecek başka şeyler de var...
Ülkemizde görülen şehirleşme hareketi filhakika dünyadaki emsalleri ile bazı dış benzerlikler taşımaktadır ve dünyada izlenen sanayileşme olgusu şehirleşmenin de başlıca sebeplerindendir. Ancak Almanya’da çalışan bir Müslüman-Türk işçisinin heyet-i umumiyesi bir Orta Afrikalı, bir Hintli, bir Yunanlı işçiden ne kadar farklı ise, bizim sanayileşmemiz ve bizde cereyan eden şehirleşme de o kadar nevi şahsına münhasırdır.
Türkiye 1950’den itibaren tüketim ekonomisine dönük bir kısmi sanayileşmeye girmiş ve memleketimizde kapitalizmin ilerleyişi dış yardımların yönlendirmesi ile günümüze kadar varan belli bir yapıya kavuşmuştur. Geçtiğimiz on yıllarda “çarpık kapitalizm”, “montaj sanayi” vb. gibi deyimlerle adlandırılan bu gelişme esasen ihtiyaca göre üretim yapan ve ihtiyaçlarını kendi dünya görüşü çerçevesinde belirleyen Anadolu köylüsünün toprak-insan ilişkilerini temelden sarsmıştır. Batılılaşmanın siyasi, iktisadi, kültürel neticelerinden dökülen “tüketim alışkanlıkları” köylere kadar ulaşınca, köyün geleneklik ahlâkî yapısı yaralar almış; azla yetinme, kanaat, çile gibi özellikler kaybolmaya yüz tutmuştur.
Aslında malına pazar arayan güçlerin istediği de budur. Günümüzde aktüel hâle gelen “savurganlık” şikayetlerinin tarihî temeli bu tür şartlandırmaların üzerinde durmaktadır. Ülkeyi yöneten iktisadi anlayış bazı tüketim mamullerinin alım satımı ile üretiminde görülen artışları ve bunun doğurduğu iktisadi hareketliliği sağlık alâmeti saymış, köylünün evine bazı eşyaları ulaştırarak güya onu mutlu kılmıştır. Bu tip bir ihtiyaçlar zincirinin memleketi getirip bıraktığı nokta bilmem kaç yılında İtalya’ya ulaşmak olarak değerlendirilmiştir. Pek tabii bu bir avuntu, bir pembe sisten başka bir şey değildir.
Hayatımızı manevi zenginliklerle donatmak gibi köklü ve insani alışkanlıktan, hayatımızı maddi zenginlikler ile donatmak gibi boyutları belirsiz ve bize ait olmayan bir mutluluk anlayışına kaymamız olup bitenlerin kaynağına işaret eder.
Köylü kendine zor şartlarda sunulan nimetleri veya bir türlü elde edemediği kıymetleri bir an önce ele geçirmek için kestirme yollara başvurdu. Eskiden artan nüfus ve daralan iktisadi imkânların genişletilmesi için yeni toprakların tarıma açılması, yeni öz üretim araçlarının genişletilmesi yoluna gidilirken bu tutum hepten terk edildi. Köylü şehrin yolunu tuttu. Yukarıda “gecekondulaşma” olarak tarif edilen hadise gerçekleşti.
Türkiye’deki “gecekondu” hadisesi de statik bir yapı arz etmez. Batılı mânada bir sınıflaşmanın maddi ve manevi temelleri bizde mevcut olmadığı için, dahası “şehirleşme süreci” hâlâ bütün hızı ile devam ettiğinden gecekonduların, bu tip mahallelerin, şehrin kıyıcığındaki macerası da değişiklik göstermektedir.
Mesela 1960 yıllarında İstanbul’un gecekondu semtleri diye bilinen pek çok mıntıkası aradan 10 yıl geçmeden bankaları, lüks otelleri, mağazaları, caddeleri, parkları ile 100.000’lik, 200.000’lik nüfusu olan şehirler hâline gelmişlerdir. Bu semtlerde 10 yıl evvel gecekondu sahibi olanlar sadece arsaları karşılığı büyük servetlere kavuşmuş, zaman zaman çıkarılan imar afları ile şehre katılmışlardır. 1970’lerde gecekondular artık bu semtlerin de ötelerine atılmıştır. Dolayısıyla 1960’lı yılların gecekondu semtlerinde yoksulluk kol gezmediği gibi bir “yoksulluk kültürü”nden de bahsedilemez.
Bu semtler dış görünüşleri itibarı ile birer “şehir” hüviyetini göstermektedirler, ancak acaba gerçekten bu yöre “şehir” diye adlandırılabilir mi?
Pek tabii bizim için burada ölçü olabilecek husus “şehirli insan”ın özellikleri olacaktır.
Osmanlı döneminde asırların kazandırdığı yapı ile bir köy-şehir dengesi bütün hayat alanlarında olduğu gibi sağlanmış idi. Şehirli davranışı ile köylü davranışı medeniyetimizin göstergeleri içinde bir yere oturuyordu.
Modern şehirlerimiz batılılaşma tarihimiz içinde hangi unsurları kazandılar, hangilerini kaybettiler? Şehirli insan ülkemiz içinde nasıl bir hüviyet kazandı? Bunun köylü ile münasebetleri neler oldu? Şehirdeki değişiklikler köye nasıl yansıdı?
Bütün bunlar Cumhuriyet devrinde pek çok şehrimizde kurulan “Yenişehir” adlı semtlerin enine boyuna tahlili ile anlaşılabilir.
Gecekondu temelli sonradan şehre ulanmış semtlerin varlıkları da böylece çözüme kavuşacaktır.
Omuzunda yorganı, elinde tahta bavulu ile şehre inen köylü tipi artık çok gerilerde kalmıştır. Ancak şehirde çektiği çileleri, karşılaştığı engelleri de unutmamıştır.
Hor görme garibi
04:0022/10/2025, Çarşamba
G: 22/10/2025, Çarşamba
48
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Şurası biliniyor ki uzun yıllar milletvekilleri CHP tarafından tayin edilmiştir. Bazı yerlere ancak kravat takanlar girebilmiştir. Şehirlinin yanında köylü -eski değer ve hüviyeti temsil ettiği için olacak- ikinci sınıf bir vatandaş muamelesi görmüştür. Şivesi, giyimi, ibadeti, bıyığı, sakalı, yürüyüşü, safiyeti, gelenekleri, sazı, deyişleri, gülüşü, ağlayışı alay konusu olmuştur.
Oyunlarda, filmlerde, temsillerde ve hayatın içinde şehre gelen köylü horlanan, yukarıdan bakılan bir varlıktır.
Yenişehirli onu hep hamal, oduncu, kapıcı, odacı, işportacı vb. olarak kabul etmiştir.
Ne zamana kadar?..
Şu mahut kalabalığın şehrin hayatına hâkim olacağı günlere kadar. Şu kalabalığın artık belli bir yere konulamayıp, adı verilmekte güçlük çekileceği zamanlara kadar. Köylü geçen zaman içinde “Yenişehirli”nin kendisine reva gördüğü muameleyi unutmamıştır. Acısını çıkarabilir artık.
Sıkışmış trafiğe aldırmayarak, özel otolara sürünür gibi geçen, yayaların, arabaların yüreğini ağzına getiren şu minibüs şoförünün delişmenliği, başını poyraza vermiş hâli sadece görgüsüzlüğünden, eğitimsizliğinden mi kaynaklanıyor?
Arka camına yazdığı “Hor görme garibi” lafının altında çileli geçmişinin hikâyesi yatıyor olamaz mı? “Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun” sözünü nasıl açıklayabiliriz? Bu insanlar ne istiyor?
Zaman içinde yürüyüşünü sürdüren köylü, kırlardan şehirlere yönelen kuşatmasını tamamlamıştır artık. Şehrin merkezine varmıştır. 80’li yıllarda şehir nüfusumuz köy nüfusumuzu epeyce geçmiştir.
Lakin şehirdeki kalabalık şimdi ne köylü ne şehirlidir. Yeni yetişen nesiller babalarının köyden getirdiği değerlerin ötesinde yaşamaktadırlar. Yine de “sanayileşmenin getirdikleri” bizim insanımız üzerinde bize has bir değişiklik yaptı denebilir. Bu konuda ilginç bir yazı: Nur Vergin, “Toplumsal Değişme ve Dinsellikte Artış” (Toplum ve Bilim, s. 29-30 Bahar-Yaz, 1985).
Aile yapısından inançlara, insan-insan ilişkilerinden, insan-eşya ilişkilerine kadar her şey değişmektedir. Hem kendini, hem çevresini değiştirmektedir. Hakim olan artık o korkunç kalabalığın uğultusudur.
Bu uğultu meydanlarda, kahvelerde, minibüslerde:
Bırakın yaşayalım, hasretiz yaşamaya
diye Orhan Gencebay’ın ağzından dileklerini dile getirmektedir. Bu sesi beğenmeyebilirsiniz. Köksüz, ilkel, yoz, başıbozuk sayabilirsiniz. Şu var ki bu sesi bu kalabalık üretmiş ve benimsemiştir. Onda kendisini bulmuştur. Onu artık ne Itrî’nin besteleri, ne Ajda Pekkan’ın aranjmanları pek ırgalamaz. Evi, ocağı, yolu, sokağı, yediği, içtiği günbegün değişmektedir. Bu kitle hareketli; hareketli olduğu kadar güvenlikten yoksun, tedirgin; tedirgin olduğu kadar ne yapacağı belli olmayan bir tutum içindedir.
Kırk yıl önce İstanbul-Gezi yazıları: Surda açılan gedik
04:0029/10/2025, Çarşamba
G: 29/10/2025, Çarşamba
30
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bitpazarı’ndan geçip mezarlığın altına çıktım.
Dirilere boşveren yollar ölüleri dinler mi? Yollar mezarlığı falan yarıp geçmiş. Kimbilir kaç çiçekli gelin mezarı, görkemli kavuklarının altında ulemadan kaç mağrur kişinin üzerine özenle düşülmüş tarih mısraları taşıyan mermer taşı bu yolların kurbanı oldu.
Zaten mezarlıklarımız artık parselasyona uğramış hazine arazisine döndü. Vaktiyle kapatılan yerler bilmem ne aile kabristanına ayrıldığını belirten şekilsiz, kaba, gösterişli mermer levhalarla dolu.
Mezartaşlarının kaçının üzerinde Fatiha isteyen bir dilek var? Kaçı hayattaki gösterişini ölümden sonra da sürdürmek istemiş? Bütün bunları şöyle bir sayım döküme vursak ne ilginç sonuçlar çıkacak. Hayata ve ölüme dair ne ipuçları verecek bu taşlar.
Ama Topkapı’da olduğumuz unutulmasın, can pazarındayız. Burada yeşil servilere bakarak ölüme ve hayata dair yarı şair yarı filozof tavırları takınamayız. Dek durmak gerek. Alimallah ya bir yaya omzuna çarpıp düşebilir ya da bir araca kurban olabiliriz. Burada bir meydan savaşı veriliyor. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, kediler, köpekler, araçlar, kimi alıp satarak, kimi kaçarken kimi kovalayarak, bir telaş, bir heyecan arasında koşuşturup duruyorlar.
Alt-üst geçidin betonları, çelik konstrüksiyonları, korkulukları, açılan, insan yutan temel çukurları, kaya delen makinaları, toprak ve taş taşıyan dev kamyonları, kompresör çığlıkları, toz, duman, motor sesi kanatlarını açtıkça açan bir akbaba gibi her yere hakim olmaya, her şeyi ürkütmeye çalışıyor.
Zaman geçer, yol bütün bu barakaları, işporta arabalarını silip süpürür.
Sadece araçların düzenli homurtusu duyulur buralarda.
Hayatın civcivli şamatası içinde köfte ekmek satanlar, limonatacılar, kapkaççılar, değnekçiler, sarhoşlar, uzun yol şoförleri, garibanlar dönüp de mezar taşlarına, tozlu yeşil servilere bakamaz.
Ölümü düşünmenin sırası değil çünkü.
Şurada, ileride, surların kemerli kapısının yanı başında, alt-üst geçidin iri gövdesinden, korkunç baskısından kurtulmuş, eski surların geniş ve sağlam, lakin artık ihtiyar gövdesi üzerinde kurulan pazar her şeyden ileri, her şeyden önemli.
Orada bir tezgâh kapabilmek önemli.
Çünkü “en alttakiler”in şehre giriş vizesi bir bakıma oradan geçiyor. Orada bir “gedik” var.
Bir savaş veriliyor burada. Bu yaşlı sakız ağacının gölgesinde, yıpranmış harap surların üzerinde. İstanbul’u yeniden fethetmeye gelmiş kalabalıkların savaşı; dayanma, her şeye rağmen var olma mücadelesi bu.
Surlardaki kemerli kapı ile vasıtaların geçtiği aralık arasında kalan bölgede her pazar günü bir “pazar” kuruluyor. Topkapı alt-üst geçidinin bütün yolları tutması üzerine insanlar karşıdan karşıya surların üzerinden yürüyerek gidip gelmeye başladılar. O günden sonra bu güzergâhın iki yanında işporta arabaları, yamru yumru tezgâhlar peyda oldu. Giderek kalabalıklaştı yol. Nerede hareket, orada bereket.. Eline üç beş parça satacak mal geçiren getirip bir köşede tezgâhını açınca bu “pazar” kendiliğinden ortaya çıktı.
Sonra genişledi.
Meşhur oldu.
Meşhur oldu, çünkü temel ihtiyaç maddeleri dışında çok çeşitli mallar, hükümetin gümrük kapılarını aralaması ile ülkeye dolan her türlü eşya, bu arada parti malları, batan geminin malları, hırsızlık malları saçıldı ortalığa. Ortalık ana baba günü oldu.
Bir savaş veriliyor burada. Bu yaşlı sakız ağacının gölgesinde, yıpranmış harap surların üzerinde. İstanbul’u yeniden fethetmeye gelmiş kalabalıkların savaşı; dayanma, her şeye rağmen var olma mücadelesi bu.
Nasıl olmasın? Beş yüz liraya gömlek, yedi yüz elli liraya pantolon. İster yeni ister kullanılmış.
Her eve, her keseye hitap eden bir kolaylık getirdi “pazar”. Kemerli sur kapısından İstanbul’a girmek gibi haşmetli arzuları terk ederek bu pazara dalıyorum.
Dalmak dile kolay. Gariptir, pazarın girişini ve çıkışını kasetçiler tutmuş. Herhâlde gelenleri musiki ziyafeti ile karşılamak için olacak. Yanaşıyorum.
— En çok hangisi satıyor hemşerim?
— Sen istediğini söyle abi, bizde hepsi var..
— En çok hangi kasetlerin satıldığını öğrenmek istiyorum.
— Son haftalarda abi, işte Bergen var, Küçük Tülay var, Ceylan var, sonra Şekkure Uygun var, Yaşar Turan var..
— Hepsi arabesk mi bunların?
— Arabesk abi..
— Peki İbrahim’i geçti mi bunlar?
Beyaz dişlerini esmer yüzünde parlatarak gülüyor kasetçi;
— Ohooo... İbrahim’i geçecekler ha!.. Yok abi, yok.. “Gülüm benim” ezdi geçti bu yıl...
— Demek öyle, İbrahim yine başta...
— Ayıpsın abi. İbrahim bir, Orhan abimiz iki...
Kasetçiyle ahbaplığı ilerletiyoruz. Gazeteden geliyorum deyince etrafımızda bir halka peyda oluyor. Herkes İbrahim’den yana.
— Günde kaç kaset satıyorsun?
— Belli olmaz abi.
— Yahu bırak şimdi, zabıta değilim ben, çıtlat bakalım.
— Pazar günleri yüzü buluyor.
— Kaç para bir kaset?
— Bin kâğıt.
— Diğer günler, bu kadar satılmıyor mu?
— Belli olmaz dedik ya abi, ama ellinin altına düşerse ekmek yiyemeyiz.
Kaset pazarının genişliğine ve İbo’nun gücüne “pes” demeli artık.
Tatlıses’in yükselişi
04:005/11/2025, Çarşamba
G: 5/11/2025, Çarşamba
35
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Nereden geliyor bu? Televizyonun geçit vermediği, basındaki bazı okur yazar çevrelerin burun kıvırdığı İbrahim Tatlıses, nasıl böyle birden milyonların sevgilisi oluveriyor?
Radyodaki arkadaşlarla konuşuyoruz. Musikiyi biliyorlar, İbrahim’i tanıyorlar. Hasan Semercioğlu, bugün Türkiye’de “en iyi ses” olduğunu söylüyor. Bazıları katılmıyor bu görüşe, ama ben Hasan’ın değerlendirmesine inanıyorum.
İbrahim gerçekten de Anadolu toprağında esasen çok bol yetişen yüksek, berrak, âhenkli ve gür bir sese malik. Ancak sadece ses ile bu yere vardığı söylenemez. Bazıları onu destekleyenleri öne alıyorlar. Ama bence İbrahim’in kendisi önemli, müziğe getirdiği tavrı, sahne hakimiyeti.
Bütün bunların ötesinde Anadolu insanının yüzlerce yıl öncesinden getirdiği “asli tavrı” yeniden gündeme getirmesi, akademik musiki çevrelerinin, radyonun, yontup yuvarlaklaştırdığı, terbiye ettiği, hatta fazla dikleşmesini önlediği meydan okuma tavrını temsil ediyor. Buna yeni yorumlar ekliyor.
Diyelim “Ayağında kundura” veya “Yoğurt koydum dolaba” türküleri. Bunlar radyolarımızda yıllar yılı “tekdüze” okunmuş türkülerdi. İbrahim bunların mahbesini kırdı, bir serazatlık içinde kalbinin sesini katarak okudu. Kendi delişmenliğini, civelekliğini, dikbaşlılığını koydu ortaya. Onu dinleyen geniş kalabalıklar bir konser salonunun dört duvarı arasında olmayı, kapalı mekânlarda bulunmayı, suspus oturmayı falan unuttular. Kırlara, yüce dağ başlarına, coşkun akan sulara yöneldiler. İbrahim kalabalıklara geldikleri yörelerin hasretini, bozulmamışlığını, safiyetini yüksek sesle terennüm etti ve karşılığını buldu.
Kendini “soğuk demirci, cahil, boynu bükük” yani onlardan biri diye takdim etti. Şehirdeki konumlarını kavrayarak arabeskin “kıralını” yaptı. Filmleri, giyimi, kuşamı, sözleri, türlü tutarsızlıkları ile kalabalıklara “tekabül” etti.
Adının sonradan “Pislik Ziya” olduğunu öğrendiğim kasetçi ikide bir yere tükürüyor. Benle konuşurken bile gözleri etrafta. Bir yandan satıyor, bir yandan kolluyor birilerini.
“Neden ona Pislik Ziya” diyorlar acaba? Öbür kasetçiler gülüyor. Zabıtaya, vergicilere, kontrollere, pazarcı mafyasına karşı bunca yıl o kadar kaç kovala oynamış ki, ikide bir yere tükürmek adetini peyda etmiş. “Tükürme lan, yeter artık” diyorlar ama nafile. Bu onda “tik” olmuş.
Kasetçilerin ilerisinde bir tezgâh var. Aslında “çakmaklara gaz” dolduran bir tezgâh. Ancak üzerindeki sigaralar dikkatimi çekiyor. Sadece “Bitlis ve Best” sigaraları var. Neden acaba? “Abi” diyor sigaracı, “Marlboro’nun havası kalmadı, e Bitlis de bulunmuyor her yerde, onun için bu ikisini satıyorum”.
Surlardan sökülen taşlar, toz toprak yere bir karış oturmuş. Burası resmî bir pazar yeri olmadığı için Belediye tarafından çöpü alınmıyor. Naylonlar, kâğıtlar, yoğurt kapları, çer-çöp o kadar fazla ki.
Alıp götürürler diye tahta tezgâh kullanmıyorlar. Hem buralar akşamcı yatağı. Yakar ısınırlar, ateşinin karşısında da şaraplarını içerler. Nerede var nerede yok aramış bulmuşlar sanki. Hepsi de eski, paslı, yayı çemberi kalmamış, ayakları bile kırılmış karyola altları, somyalar üzerine mallarını yaymış. Ne kadar zavallı bir görünüşü var tezgâhların.
Daha çok “temel ihtiyaç maddeleri” sergileniyor. Giyecek, ayakkabı, iç çamaşırı, sabun, deterjan vb.
Son yıllarda ülkeyi Edirne’den Ardahan’a kadar saran “kot ve mont” modası bu pazarda da hakim unsur. Kot pantolon kullanımı artık köylere kadar yaygınlaştı. Fitilli kadifeyi gerilere attı. Bir de saat bolluğu var. Her tür, her fiyatta saatler. Vapurlar dolusu saat girdi memlekete. Bu saatlere bakarken yıllar önce Sadri Alışık’ın rol aldığı bir reklam filmini hatırlıyorum.
Gümrükten bir iri bavul geçiriyordu Sadri. Gümrük memuru soruyor:
— Ne var bu bavulun içinde?
— Kuş yemi?
Şaşırıyor gümrük memuru, başını kaşıyor, sonra:
— Aç bakayım şunu?
Sadri kıvranıyor, imdat ister gibi bakıyor dört yanına, çaresiz açıyor kapağını, yüzlerce saatin parıltısı kaplıyor her yanı.
— Eeee, diyor gümrükçü, “Bu nasıl kuş yemi?”..
Aradan yıllar geçti, mevcut hükümetin uygulamaları sayesinde önceleri kaçakçılığı hayli marifet isteyen saatler gerçekten de kuş yemi gibi her köşebaşında satılır oldu.
Elektronik sanayinin ülkemize yansıyışı geniş çapta ilk bu “Hong Kong”, “Çin”, “Japon” menşeli uydurma saatlerle oldu diyebiliriz.
Tek kişinin bile zorla ilerleyebileceği, omuz omuza yürüyen kalabalığı yararak öbür başa doğru ilerliyorum. Alanlar da satanlar da İstanbul’un en “acemi”leri. İlk şu karşı garajlarda inmişler otobüsten. İlk bu pazarda mekân tutmaya çalışıyorlar.
Tozu, toprağı, kurumu, isi, hangi etten yapıldığı belli olmayan alışmamış mideleri hurdahaş edecek köfte ekmekleri yiyerek, boyalı limonataları içerek...
Eskici pazarı
04:0012/11/2025, Çarşamba
G: 12/11/2025, Çarşamba
37
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Bu yaz Erzincan’da çok garip bir “pazar” ile karşılaştım.
Bu yıllardan beri ilk oluyor. Her yaz sılayırahim kabilinden memlekete gider geliriz, böylesi ilk oluyor.
Efendim hepimiz biliriz ki, ülkemizde kökü eskilere varan bir “eskicilik” mesleği vardır.
Sokaklardan “eskiler alıyoooom” diye besteli haykırışlarla geçen eskici esnafı, çocukların, ev hanımlarının yakın dostudur. Sıkı pazarlıklarla artık modası geçmiş bir damatlık elbise takımı, bir çocuk karyolası, bir kırık çini soba devredilir gider bazen. Gidenlerin ardından bakakalır satan kişi. Maldan ziyade hatıralarından ayrılmıştır. Geçip giden yılların hüznü çöker üzerine, elindeki paraya bile bakamaz, gözleri buğulanır ve eskicinin uzayıp giden sesinin ardından hemen kapıyı kapatır.
Eskicilerin çokluk birer çarşıları olur. Bu çarşıların müşterileri olur. Yıkanıp tamir edilmiş, ütülenmiş, son gürlüğünü yaşayan elbiseler asılı durur dört bir yanda. Ayakkabılara pençe yapılmıştır, pırıl pırıl boyalıdırlar. Bütün bu eşya alanların onurunu kırmayacak şekilde tazelenmiştir sanki.
Ama bazı mallar da vardır ki artık onu eskiciler bile almaz.
Ne kadar ucuza verirseniz verin, “Yaramaz abla” diyip bırakırlar. Eskicinin bile almayacağı bir kazağı, bir pantolonu gerisin geriye getirip dolaba koymak zül gelir ev kadınlarına. Hele bu “konfeksiyon” asrında. Yırtığın, yamalının görülmediği günlerde. Koyacak yer bulamazlar, her taraf dolup taşmış gibi olur, o eski ama bir türlü kıyılamayan şey sonunda çöpe atılır.
Gördüğüm “pazar” işte bu kabil mallardan oluşuyordu.
Sabahın çok erken saatleriydi.
Sanki her şey bir anda olup bitsin, kimseler görmesin diye bu erken saatlerde kurulmuştu.
Oldukça kalabalık toplanmıştı pazara. Satıcılar çokluk kadınlardı. Alıcılar da çokluk genç ameleler, ihtiyar kimsesiz kadınlar, uzak dağ köylerinden gelmiş çekingen tavırlı insanlar. 150 liraya gömlek, 50 liraya ayakkabı, 750 liraya takım elbise vardı.
Bütün tatil köylerinin “çok şükür” dolup taştığı, memlekette yokluk ve yoksulluğun olmadığı, “çok şükür” kuyrukların kalmadığını söyleyenler acaba bu pazarın sessiz sedasız, bir sabah kendiliğinden açılıverdiğini biliyorlar mı?
Sadece Topkapı’da, surların üzerinden, o tıkış tıkış yerde var olmak için didinen insanlardan ibaret değil bu kalabalıklar.
Erzincan gibi ülkenin küçük bir şehrinde de türemiş bulunuyor. Ne alırsan 500, ne alırsan 200, ne alırsan 50 liralık tezgâhları gezerken, bir anahtarlığa, bir tıraş makinasına, bir aynaya, tarağa, tornavidaya bakarken bütün bu pazarların, ne acılar taşıdığına, ne gözyaşları, ne hıçkırıklar taşıdığına şahit oluyorum sanki.
Artık surdan ineyim.
Şehre doğru giden biri “Vatan”, öteki “Millet” olan caddelerden birini tutayım.
Bakayım şehir kendi dışında, ama yine de burnunun ucunda, yani yakasına yapışmış duran bu feryatlardan ne kadar haberli?
Ne kadar mustarip...
Ritim ve ölçü
04:0019/11/2025, Çarşamba
G: 19/11/2025, Çarşamba
36
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Anlamaz hayvan olan
İnsan olan anlar bizi
Ref edip ten cübbesin
Uryan olan anlar bizi...
Böyle demiş Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi. Keramet göstermiş, yıllar sonra olacakları sezmiş sanki.
Aksaray’da Murat Paşa Camii avlusundaki türbesine duvar duvara bir tuvalet yapılacağını, her gün, her gece genç ihtiyar sıkıştıkça bu duvara doğru defihacet edeceğini bilmiş besbelli.
Abdülbaki Gölpınarlı Melâmîlik ve Melâmiler (1931) adlı eserinde şeyhe dair mufassal malumat veriyor. Eğridirli zengin bir tüccarın oğlu olan şeyh, küçük yaşta İstanbul’a geliyor ve Halvetî meşayihinden Hakikizâde Osman Efendi’ye bağlanıyor. Sülukunu tamamladıktan sonra Aksaray’da “Gavsî Tekkesi” diye bilinen tekkeye şeyh oluyor.
Şimdiki Ziraat Bankası’nın bulunduğu yerde olan tekke, caddenin genişletildiği sırada yıkılıyor, efendinin kabri de yukarıda zikrettiğimiz Murat Paşa Camii avlusundaki türbeye naklediliyor. Bu “Oğlanlar Şeyhi” lakabı sürekli “muzır” çağrışımlar doğurmuş ve İbrahim Efendi’ye bilir bilmez isnatlar yapılmıştır. Konu hakkında Gölpınarlı Hoca şu açıklamayı getirmektedir: “İbrahim Efendi’ye ehl-i tarikin çoğu Oğlan Şeyh demeyip, Olan ve daha ziyade Olanlar Şeyhi derler. Ancak Şeyhî’nin Şakayık Zeyli’nden anlıyoruz ki bu lafzın esası Oğlan Şeyh’tir. Halifesi Sunullah Gaybî’nin Sohbetnâme’sinde: –sinnimiz altı ve sekiz iken ceddimiz Pîri hazretlerinin ilahiyatından hıfzettirirdi. Hatta bir gün,
Vârımı ol Hakk’a verdim gayrı vârım kalmadı
mısraını hıfzederken, “dedeciğim, bu dahi pîrin ilahisi midir?”, dedim.
Ceddim dahi “belî oğulcuğum” dedikte, “acabâ kendinin vârı var mı idi ki, Hakk’a verdi” deyu sorduğumda, ceddim dahi “bu oğlancık şeyhtir” diye beni okşar idi. Oğlan şeyh tesmiyesinin bâis ve bâdî budur”– şeklinde geçmektedir.
Aslında çoğu yüklü bir devenin geçebileceği kadar geniş tutulmuş bulunan İstanbul sokaklarının, bir gün gelip de arabaların, kamyonların, otobüslerin hükümranlığı için genişletileceği “çağımız”ın icabı olarak düşünülmeliydi. Lakin her medeniyetin bir ritmi, her ritmin bir ölçüsü vardır. Bu ölçü zamana olduğu gibi mekâna da kullanım açısından bazı kıstaslar getirir.
Eski İstanbul’un yerleşim biçimi, sokakların ve binaların birbirine göre alacakları şekil, oran, bu ritmin eseridir. Ahşap evlerin ortadan kalkması, eski mahallelerin kaybolması ile ölçülerin de ortadan kalktığını düşünmek abestir. Çünkü bu ölçüler insanların manevi dünyasında, kollektif alt şuurunda yine tevarüs ede ede barınmaktadır. “Nohut oda-bakla sofa”larda büyümüş nesillerin oturup kalkmaları, bir binaya doğru şöyle bir yürümeleri, bir ağacın gölgesine girerken durup dikilmeleri, herhangi bir şeyi ölçüp biçerken takındıkları tavır, altında hep bu ölçüden izler taşımaktadır.
Bizim insanımızı oldu bitti hep ürkütmüş olan “motor sesi”, daha açıkçası mesela bir greyder, bir dozer, kendi mantığı ile bu develerin geçtiği sokaklara, yoğurtçu, simitçi, bozacı seslerinin duvarlarında izler bıraktığı tahta evlere saldırabilir. Onları yıkıp yerle bir edebilir. Geniş caddeler açabilir, ağaçları kesebilir. Açılan yollardan ekzoz dumanları arasında binlerce araç geçebilir, hatta bu yollara “raylı sistem” tatbik edilebilir. Bütün bu tatbikatlar Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’nin benzeri bir şu kadar efendinin mezarlarını, türbelerini, mezar taşlarını yerinden yurdundan kaldırabilir. Hatta bir tuvaletle duvar duvara yeni bir türbe kondurabilir.
Ama bunlardan çok çok güçlü olan kaideleri, iç dünyalarımızda sürüp giden kıymetleri ortadan kaldıramaz. Bahis konusu ettiğimiz “ritmin ve ölçünün” en azından “dünya fâni ahret bâkî” düsturuna dayandığını silemez. Silemez çünkü bu iki alan birbirinden çok, ama çok farklı alanlardır.
Birine giren, öbürüne de palas pandıras daldığını zannetmesin.
Aksaray Meydanı’ndaki bu türbeye dalıp gitmişim. Yanında bir de akmaz çeşme var. Tuvalet tarafının bir duvarı sokağa açılıyor. Garip bir tesadüf ile bu sokağın Tanburî Cemil Sokağı olduğunu görüyorum. Tanburî Cemil’in de adı yine tuvalet duvarına yazılı. Aslında buraya sokak bile denemez. Bir tarafı cami duvarı, öte yakada bir büfe, bir lokanta ve bir iş hanının yan cephesi uzanıyor. Ne ev kalmış ne ocak... Ne de Tanburî Cemil’den bir ince taksim.
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Hoyratlığın gölgesinde
04:0026/11/2025, Çarşamba
G: 26/11/2025, Çarşamba
29
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Topkapı’dan, Aksaray’a kadar uzanan “Millet Caddesi”nin iki yanında, yeni inşa edilen kayda değer hiçbir bina yok. Yine eski yapı olarak yüzümüzü ağartacak bir Yüksek Öğretmen Okulu’nun yer yer mavi çinileri ile aydınlık gülümseyen, senelerdir bilinmez hangi sebeple “boş bekletilen” binası var. Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Hakkı Dursun Yıldız, fakültesini bu binaya taşımak için çalmadık kapı bırakmadı. Büyük mücadele verdiğini biliyorum. Ama bir netice alamadı. Gönlüm bu güzelim binaya yine edebiyatçıların taşınmasını istiyor. O yüksek tavanlı sınıflarda, yeşilliklerle dolu bahçeye bakan genç insanların, ilk aşkları, ilk heyecanları peşinde yine şiirler karalamalarını, yine hüzünlü bakışlarla kendinden önce bu sıralarda oturanları düşünmelerini arzuluyorum. Belki onlar, evet ancak şairler, yaşadıkları mekânı hakkıyla değerlendirebilirler.
Yoksa madenî üst geçitleri şişine şişine “finanse” eden bankaların gölgesinde sürekli olarak o eciş bücüş mimari yükselecek. Büsbütün anlamsız hâle gelmiş, bir hisar misali caddeyi iki yandan kuşatmış olan iş hanları, oto galerileri, elektrikli ev eşyası satan mağazalar saltanatı sürecek.
Çeliğin ve betonun, gökdelenlerin ve tanrıtanımazlığın ritmi, onların ölçüsü ile şehre yüklenen; onu şurasından burasından bıçaklayan zihniyet; evet bu trafik düzenbazı, bu market manyağı Aksaray Meydanı’nı da kendine benzetmiş.
Laleli’ye doğru dönüp bakıyorum. Alt-üst geçidin hançeri yükselerek Çukurbostan’ın kalbine saplanıyor. O kadar ortaya çıkmış, o kadar mağrur bir şekilde “trafik” meselesini hallettiğini haykırmış ki, etrafında ne varsa suspus olup bir köşeye sinivermiş.
Aslında ahşap evler yıkıldı, yerlerine Laz müteahhitlerin becerisi ile apartmanlar kuruldu ama, İstanbul’a şöyle bir bakın, yine de o “ahşap ev ölçüsü” esas itibarı ile kalkmamıştır. “Apartman” yaptıranlar da olsa olsa yine eski bir konağın hacmini ve yükseltisini, minareler şehrinin kubbe ve camilerini nazarı itibare almışlardır. Bunu bile isteye yaptıklarını zannetmiyorum. Ama bakınca görüyorum ki, ahşap evlerden vazgeçenler “apartman”ları kurarken ölçülerini isteseler de terk edememişler.
Lakin bu alt-üst geçit öyle değil.
Bu alt-üst geçit çevresine tamamen yabancı. Çevresini yerle bir eden bir cesamete sahip. Hoyratlığı karşısında ancak susmak ve işlenen kabahat karşısında belki de Valide Camii gibi yere geçmek gerekiyor.
Aksaray Valide Camii avlu giriş kapısı önünde
Nurettin Albayrak ile (1986).
Foto: Safa Kaplan
Evet öyle. Meydanın eski hâlinden hatıralar taşıyan cami, bilhassa meydana bakan taraftaki kapısı ile bu utancın âbidesi gibi. Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın 1871’de İtalyan mimarı Montani’ye yaptırdığı bu gotik-hint karışımı melez cami belki de böylece layığını buldu. O görkemli kapısı bütün haşmetini kaybetti. Yarı yarıya yere battı. Onun yerine Yeraltı Çarşısı’nın yer üstünde dikilen âbidevi havalandırma bacası yükseldi.
Bu alt-üst geçitlerin İstanbul ile oranı, çevre bağlantısı ancak yeni yapılan İSKİ binası gibi abullabut, ters piramit yığınların veya UFİ binası gibi ağzı gözü olmayan ejderhaların varlığı ile dengelenebilir. Bunun için de takdir edersiniz ki İstanbul’u baştan başa yıkmak ve yeniden yapmak gerekir. Eh trafik uğruna oluyor bu.
İstanbul: İş yeri
04:003/12/2025, Çarşamba
G: 3/12/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Gerçekten İstanbul artık bir “ikametgâh” olmaktan çıktı.
Bilhassa İstanbul, yani Kadıköy ve Beyoğlu yakaları değil de asıl İstanbul. Yani “Sur içi”.
Eminönü, Çemberlitaş, Sultanahmet, Çarşıkapı, Gedikpaşa, Cağaloğlu, Beyazıt, Laleli vb. gibi saymaya gerek görmediğimiz semtleri; ardından Kumkapı, Yenikapı, Haseki, Fındıkzade, Kocamustafapaşa, öbür yanda Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih... Her neyse...
Bütün bu semtler sakinlerinin oturdukları evleri gözyaşları arasında terk etmelerinden sonra birer birer atölye, iş hanı, çarşı, pasaj, dükkân vb. ile doldu.
Böylece oturmak için yapılan evler, mahalleler iş yeri anlayışı için bir daha elden geçmek zorunda kaldı. Ama önceden kaydettik: sokaklardan eh işte ancak “yüklü bir deve” geçebilirdi. On tonluk Ford kamyonlar değil.
Sonra bu sokaklarda çocuklar oynardı, çember çevirir, ip atlardı. Ağaç gölgelerinde ihtiyarlar ikindi çayı içerlerdi. Arabaların istilası başlayınca “en büyük sorun” park yeri oldu.
Sürekli yıkım gerekiyordu.
Sürekli yıkım.
Dokuz yüz otuzlarda, bilirsiniz arşiv vesikalarımız, eskimiştir, çürümüştür, işe yaramaz kaydıyla balya balya Bulgaristan’a hurda kâğıt niyeti ile satılmıştı. İşin vehametini görüp de o zamanlar ses çıkaramayanlar nasıl kahrolmuşsa, bu yıkım işleri devam ettiği günlerde, bazı evlerin, konakların, cami ve mescitlerin, ağaçların, mezarlıkların yıkımını görenler de öyle kahrolmuşlardır.
Şimdilerde o vesikaları nasıl arıyoruz? Nasıl “arşiv” için kolları sıvıyoruz, benzeri bir gayretle elde kalan “sivil mimari” örnekleri için de kısmen öyle bir gayret görülüyor. Hayfa, gidenler bir daha geri dönmüyor.
Doğrusu rahmetli Menderes’in 50’li yıllarda başlattığı “yıkım” önceleri çok alkışlandı. Hâlâ da onun açtığı caddelerde yürüyenler kendisini rahmetle anıyorlar. Ama İstanbul’un bir ikametgâh olmaktan çıkıp da bir iş yeri olması uğruna verilen emekler, dökülen gözyaşları, çekilen çileler aradan otuz yıl geçmeden “boşuna” noktasına geldi dayandı.
Belki de deneme yanılma metodu uygulandı bu ecdat yadigârı en güzel şehrimiz üzerinde.
Çünkü otuz yılda zar zor kotarılan iş yerleri, atölyeler, hanlar, çarşılar, o Tahtakale’ler, o Çarşıkapı’lar, o Sirkeci’ler, ayakkabıcılar, nakliyeciler, ambarlar, hâl binaları, matbaalar, gazeteler vb... artık yerlerinden bir bir atılıyor. Atılıyor ve uzak İstanbullara doğru sürülüyorlar.
İstanbul bundan böyle güya turistik bir muhteva kazanıyor.
Geceler güzeldir
04:0010/12/2025, Çarşamba
G: 10/12/2025, Çarşamba
27
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Hem de nasıl!
Yaz güneşi bütün gün asfaltları, beton binaları kızdırmıştır. Tembel cami güvercinleri kuytuluklara sığınmıştır, serçe kuşları gagalarını açmış solumaktadır. Kalabalığın, trafiğin, iş gününün keşmekeşinden ter fışkırmaktadır. Ne boyalı limonatalar, ne soğuk meşrubat hararet kesmektedir.
Oysa Arap turistlerimiz İstanbul’a bir derin nefes almak, şöyle entarilerini rüzgârda savura savura biraz ferahlamak için akın ediyor. Petro-dolarlar uğruna “harf inkılabı” bile rafa kaldırıldı. Dükkânların tabelalarında, camekânlarda, her köşebaşında Arap’ı alışverişe kışkırtan bir not, bir ibare, bir yazı görülüyor.
Laleli otellerinde yer yok. Her taraf hıncahınç dolu. Yaz alışverişi bütün hızı ile sürüyor. Özal Hükümeti’nin ihracat-ithalat kolaylıkları, bavul turizmi uygulamaları, petro-dolara açılan kapıları piyasayı allak bullak etti. Şunca yılın Hacıbozanoğulları bile Laleli’deki o meşhur tatlıcı dükkânlarını kapayıp, yerine bir konfeksiyon mağazası açtı. Millet turşuculuktan, fırıncılıktan, ayakkabıcılıktan, kahvecilikten vazgeçti. Yerli müşteriye, Türkçe konuşan kişiye dönüp bakılmaz oldu. Zaten Türk parası Çarşıkapı’dan Aksaray’a kadar caddenin iki yanında da üvey evlat muamelesi görüyor. Ne Koska’daki dükkânlar kaldı ne de o duvarlarında çalgıcı esnafının udları, kemençeleri asılı kahve. Migros bile yürüdü gitti.
Daha akşam ezanı okunmadan sokak aralarından, apartman boşluklarından, kahve köşelerinden, bodrumlardan, nerelerden geldiği belli olmayan bir esmer insanlar topluluğu, ellerinde naylon torbalar, çantalar, bavullar, yere serili altı naylon üstü çimento kâğıdı tezgâhlar ile sökün etti. Bütün Mardin yöresi köyleri, Cizre, Nusaybin, Urfa, Kilis, Antep, Antakya, Adana havalisi akın akın geliyordu. Bir miktar Arapça söktürene iş boldu. Yeter ki tezgâhını kurabilsin, bir köşebaşında zabıtayı kollayarak bir yer tutabilsin. Araba satacak mal mı yok?..
Yaz güneşi kızgın nefesini salıp gittiğinde, akşamın serinliği caddelere bir miktar çöktüğünde zavallı Arap, otelinden, odasından kendini dışarı atıyor. Atmasıyla birlikte yakasına yapışan, eteğinden çekiştiren, koluna girenin haddi hesabı yok.
Yapma çiçek, iç çamaşırı, kül tablası, şişe gibi görünüp bir yerine dokunduğunuzda birden “fırt” diye sigaralığa dönüşen viski şişeleri, plastik bebekler, üçüncü sınıf deri konfeksiyon, penyeler, bluzlar, Adidas taklidi çantalar, havlular, bir sürü inci boncuk cinsinden kolyeler, ucuza alınabilmiş ne varsa, çay, Türkiş lokum, terlik, sim işlemeli taklit elbiseler, tespihler, namaz seccadeleri, Lakost havası verilmiş tişörtler, neler neler...
Çarşının iki yanındaki dükkânlar kepenklerini indirince, dar yaya kaldırımın iki yanında bu defa bu yeni işportacıların çarşısı kuruluyor. Genç, sırım gibi delikanlılardı çoğu. İçlerinde Orta Doğu kökenli olanlar da vardı. Kimi o semtte mekân tutan turizm şirketlerinde çalışıyor, kimi onların yakın akrabası idi.
Yeni işportacılar gözleri ve kulakları kirişte, en ufak bir kıpırdamada hep birlikte sürüler hâlinde, kimi malını omuzlayarak, kimi yerde sürükleyerek sokak aralarına dağılmaya, bir han bodrumuna, bir kahve ocağına, önceden belirlenmiş bir sığınağa çekilmeye alışmışlardı. Zabıtanın bu kovalamacası yaz gelince, Arap turistler sökün edince daha bir gevşiyordu. Öyle ya bir anlamda “turiste hizmet götürülüyordu”. Bu arada varsın gecenin bir vaktinde şu garibanlar da biraz sebeplensinlerdi. Eminönü Belediyesi esasen işi bu bakımdan pek sıkı tutmayacaktı anlaşılan.
Geceler gerçekten güzeldi.
Arap turistlerin içine Bulgarlar, Rumenler, Yugoslavlar, Macar çingeneleri bile karışıyordu. Ama onlar asıl yukarılarda, Çarşıkapı çevresinde kurulan “Yugo Pazarı”nda iş tutuyor, çokluk dericilerle iş görüyorlardı.
Bavul turizmi doğrusu en çok bu fukara Yugoslavlara yaradı. Aman Allahım, ne bulsalar götürüyorlar. En ucuzundan elbiseler, gömlekler, penyeler, ne bulurlarsa siyah naylon torbalara tıka basa doldurup, otobüsleri içine üst üste yığarak, alıp alıp gidiyorlardı. Bir bereket yağmaya başlamıştı garibanlar için. Varsın yağsın.
Saat on bire, on ikiye doğru ağır ağır tenhalık basıyordu. O zaman ver elini Yenikapı sahilleri.
Bahçe sinemaları öldü bahçe videoları geldi
04:0017/12/2025, Çarşamba
G: 17/12/2025, Çarşamba
29
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Sinemanın ülkemizdeki altın çağı diyebileceğimiz 1960-70 arası, hemen her şehrimizde olduğu gibi, İstanbul’un da pek çok yöresinde, kökü eskilere giden bahçe sinemaları pek revaçtaydı.
Bir torbacık kabak çekirdeği alınır, bir şişe gazoz açılır küçüğe, ailece gidilirdi sinemaya.
Bilhassa orta tabakanın en büyük eğlencesiydi. Delikanlılar kız kovalar, Zeki Müren en güzel şarkılarını okur, Türkan Şoray gözlerini süzer, o gece geç vakitlere kadar filmin etkisi devam ederdi. Bu bahçe sinemaları üzerine çok sözler söylenebilir, yitip giden dünyası için nostaljik tasvirler yapılabilir, sinema ile ülkede olup biten olaylar arasında münasebetler araştırılabilir. Ancak kısaca söylenecek sözlerin başında bahçe sinemalarının da mahalle ile birlikte anılmaları geliyor. Mahallenin yok oluşu ile mahalle kabadayısı, mahalle baskısı, mahalle mescidi, mahalle kahvesi, mahalle takımı, mahallenin gülü, mahallenin delisi vb. de yok oldu.
O kahveden çıkan gençler, o mahallenin gülünü takip ederlerdi. Ertesi günü yapacakları maçın tartışmasını on dakikalık aralarda sürdürürlerdi.
Analar çocuklarını çişe tutar, zeytinyağlı dolma tencereleri gelir, orlon kazakların örüldüğü şişler, makyaja yeni başlayan kızlar.
Ama ne mahalle takımının top koşturduğu arsa var şimdi ne de arsası dünya kadar para edecek bahçe sineması. Sattılar, yıktılar; civarında, üstünde, yanı başında yükselen ağaçları da söktüler.
Ne görüyoruz şimdi.
Yenikapı sahillerinde bir dizi gazino. Her gazinoda birkaç video. Her videonun önünde bir yığın seyirci.
Bu açık hava gazinoları eski bahçe sinemalarının yerini almış. Bir eksiği ile. Bahçe sinemalarında aileler otururdu, kızlı erkekli gruplar. Bu video bahçelerinde ise silme erkek dolu. Çoğu sokaklardan geliyor, han odalarından, izbe bodrumlardan, atölyelerden. Hışır bir kalabalık.
Hangi videonun önünde daha çok müşteri varsa o film iş yapıyor demek ki. Açıkça görmeniz mümkün. Videocularımız bunu istatistik hesapları ile anlayabilir, ona göre bir yol izleyebilirler.
Gündüzün kavurucu sıcakları çekip gittiğinde, yukarılarda iyi kötü Araplara bir iki parça mal satıldığında, kısa günün kârı üç beş kuruş kazanıldığında, gelip video seyretmek, soğuk bir kola açmak, iki çift laf etmek güzel değil mi?
Aynı “erkek kalabalığı” bütün gün Aksaray’dan Çarşıkapı’ya kadar olan mıntıkada mekân tuttuğundan; bu mıntıkanın çalışanları çokluk erkek olduğundan, şöyle sokakta durup baktığınızda caddeden geçenlerin onda dokuzu erkek olduğundan mıdır nedir, baştan başa “erkek”lere dönük dükkânlar, mağazalar açılıyor.
Yılların Marmara Kıraathânesi bile bu furyaya kaptırdı kendini. Yıkılıp pasaj yapıldı. Orada da “erkek” çeşidi satan konfeksiyoncular var.
Belki de bu semti bu kadar “erkek” havası sardığı için olacak sokakta dolaşan gençlerin üzerinden ağırlık akıyor. İki yana sallanarak, çokluk ayakkabılarının topuğuna basarak, göbeğine kadar açık gömlekleri içinden altın kolyelerini savurarak geçiyorlar. Doğu’nun ve Güneydoğu’nun esmerliği, İstanbul’un ortasında sağa sola fırlattığı sert bakışlar ile racon kesiyor.
.Hangi terkip?..
04:0024/12/2025, Çarşamba
G: 24/12/2025, Çarşamba
31
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Tanpınar, “Eski İstanbul bir terkipti” diyor ve şöyle devam ediyor: “...Hususi bir yaşayış şekli, bütün hayata istikamet veren ve her dokunduğunu rahmanileştiren dinî bir kisve bu terkibin mucizesini yapıyordu. Gümrükten geçen her şey Müslüman-laşıyordu... Büyük orkestranın içinde münferit sazlar kendiliklerinden kaybolurdu. Çünkü asıl yayı çeken ve âhengi gösteren şeyler bizimdi. Bunlar şehrin kendisi, bizim olan mimarlık, bizim olan musiki ve hayat, nihayet hepsinin üzerinde dalgalanan, hepsini kendi içine alan, kendimize mahsus duygulanmaları, hüzünleri, neşeleriyle, hayalleriyle sadece bizim olan zaman ve takvim’di.”
Laleli Camii bitişiğindeki Mimar Kemalettin’in yaptığı Harikzedegân Apartmanları’na bakıyorum. Şu günlerde bir faaliyettir gidiyor orada. Evler 20 yıl süre ile bir turizm şirketine kiralandı. Şirket burayı “beş yıldızlı otel” yapacak.
Mimar Kemalettin, bu son devir Türk mimarisinin son parıltısı, Laleli Camii’ne olanca hürmeti göstermiş. Onun dikdörtgen ve kavisli pencerelerinin oranını aynen uygulamış; hacim bakımından bir uyum sağlamış, hatta çatı katlarındaki yuvarlak pencereli çıkıntıları bile camide uygulanan unsurlardan almış. Alt kat dükkânları caminin altındaki kavisli bölmeleriyle uzanan vakıf çarşısının bir devamı gibi düşünmüş. Eskinin yanı başında, ihtiyaca uygun, küçük mekânda oldukça kalabalık bir nüfusu barındırabilecek, yangın geçirmiş ahaliye yardımcı olacak her tür tasarrufu gerçekleştirmiş. Laleli’de modern zamanlar için bir terkip numunesi oluşturmuş. En üst katın ortalarındaki aynaya “Yâ Hâfız” levhasını koymayı unutmamış.
Şimdi de az yukarılara çıkalım...
Kimya Fakültesi’nin o soğuk çehreli taş yığını bloklarını geçelim. Nasıl olmuş da Sedat Hakkı Eldem’in eseri Edebiyat Fakültesi’nin o görkemli çatısı altına böylesine bir soğuk nevalenin yapıştırılmasına imkân verilmiş. Edebiyat Fakültesi iri taş blok, yüksek sütunlarının kararttığı koridorları hariç, dış cephe itibarı ile bulunduğu alanı dolduran, hatta hakimiyetini tam mânası ile kuran, aşağıdan yukarıya doğru gelirken geleneksel mimarimize uyum sağlamış bir yapı olarak anılmaya değer.
Daha sonra bir mimari garabeti ile karşılaşıyoruz. Bu yeni Üniversite Kütüphanesi binasıdır. Caddeye karanlık kafesli, artık pencere demeye dil varmayacak camlarını çevirmiş, geleni geçeni korkutmak için dikilip duruyor orada.
Bu binayı yapanlar hiç mi dönüp etraflarına bakmadılar? Bir yanında şimdi Hat Sanatları Müzesi, eskiden Belediye Kütüphanesi olan o şirin medrese, öbür yanında Beyazıt Hamamı. Karşısında ise gümüş gibi pırıl pırıl Simkeşhane (Halk Kütüphanesi) Binası.
İşte bu mimari ortam içinde o ucube binayı var edenler, Tanpınar’ın “terkip” diye adlandırdığı vakıadan bihaber imişler. Üniversitelerin, camilerin, medreselerin, kütüphanelerin bulunduğu bir semtte, bir meydanın yanı başında bir kütüphane binası böyle mi düşünülmeliydi?
Sayın Çelik Gülersoy televizyonda kendisiyle yapılan bir sohbette İstanbul’un geçmişten kalan bazı köşelerinin kurtarılması, aynen ve çevresi ile birlikte muhafaza edilmesi, onarılması, yeniden inşası için gerekli titizliğin gösterilmesini önemle vurguluyordu. –Bu “kurtarma” düşüncesine eğileceğiz–. Sadece bu kadar değil.
Gün geçmiyor ki İstanbul’da, yıkılan binaların veya zaten açık olan alanların üzerinde yeni bir bina yükselmesin. Peki bunlar ne olacak? Bunlar başıboş mu yükselecek? Sadece müteahhit/mimarların eline mi terk edilecek?
İstanbul’un ağaçları
04:0031/12/2025, Çarşamba
G: 31/12/2025, Çarşamba
26
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
“Eski İstanbul’da mimarinin saltanatına rekabet eden bir başka güzellik varsa o da ağaçlardı. Fakat buna rekabet denilebilir mi? Doğrusu istenirse, ağaç, mimarimizin ve bütün hayatımızın en lütufkâr yardımcısıdır... Mimarlarımız daima eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi; gür yaprağın tezadı onların en güzel terkiplerinden biriydi. Bazıları daha ileriye gider; cami veya medrese avlusunun hendesi cenneti ortasında, çınarın servinin yetişmesi, gülün açması sarmaşığın halkalanması için yer ayırırdı... Küçük, büyük her çeşmeyi iri gövdeli bir çınar yahut da servi beklerdi... Mimarın veya hayrat sahibinin diktiği ağacın büyüdüğünü görüp görmemesinin ehemmiyeti yoktu. Dikilmiş olduğunu bilmesi yeterdi. Bilirdi ki toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, şehre, hatta cemiyete ve bütün bir imana emanet edilmiş bir değerdir”.
Tanpınar’ın söz konusu ettiği “iman”ın ne kadar yerinde durduğuna etrafımızdaki ağaç varlığı şehadet edecektir.
Biz Topkapı’dan başlayan yolculuğumuzda “Millet Caddesi” boyunca ağaçlar gördük. Lakin bunlar boynu bükük, muzdarip ağaçlardı. “Bulvar”ın iki yanında sıraya geçmiş, hepsi askerî orta mektep çocukları gibi ense traşı olmuşlardı. Gövdeleri ile dalları arasındaki oran kaybolmuştu. İki yandaki yüksek apartmanların önünü örtmesinler diye garip bir biçimde budanarak cendereye alınmışlardı. Kimse bunlara çınar diyemezdi. O kadar terbiye edilmişlerdi ki birer top akasya hüviyetine girmişlerdi.
Ölümü “şeb-i arus” diye karşılayan, bu dünyadan öbürüne belki de hayatta iken “ölmeden önce ölünüz” fehvasınca geçmiş olan, mezarlıkla evini yan yana, kucak kucağa inşa eden insanımız servilere de şans tanıyordu. Servilerin koyu yeşil yükseltisi “uzun ince bir yol” gibi bize mezarlıklardan öteleri gösteriyordu. Mezarlıkları şehrin içinden sürüp çıkardığımız bize, uzak köşelere attığımız gibi, servilerin de kökünü kesmişiz. Ölümü hatırlatıyor diye servileri sevmeyenlerin işidir bu.
Evet, İstanbul’un ağaçları üç kişilik bir ordudur: Çınar, servi, ıhlamur. Hadi biz baharda buna erguvanı da katalım.
Dediğimiz gibi servinin nesli tükendi. Kenarda köşede kalan birkaç örnek ise üst dalları, yanı yöresi kurumuş, felçli ihtiyarlar gibi ölümü bekliyor.
Ihlamur galiba unutuldu. Artık dikilmiyor mu ne? Yoksa zor yetişir olduğunu göze alıp fırsat verilmiyor mu?
Beyazıt Camii’nin büyük cenaze merasimlerinde namaz kılınan tarafında, iki duvarının bitiştiği köşeye iyice yaklaşmış bir iri ıhlamur var. Taş duvarları yeşil pelerini ile örtmüş, onları ısıtmaya çalışan bir hâli var. Ağacı kendi keyfine bırakmışlar anlaşılan, o da duvarla uzun süren bir arkadaşlık kurmuş. Taşın yaprak ile izdivacı bu kadar güzel olabilir. Zıtlık diye bildiğimiz unsurların aslında bir bütünün parçaları olduğunu bu ıhlamura bakarak anlayabiliriz.
Benim aslında bu ağaç bahsinde söyleyeceklerim kavaka dair. Kavak. Hani şu Anadolu bozkırlarında, dere yatakları peşi sıra giden ağaç. Cinsi çoktur ya, servi, kavak en makbulü. Yine de İstanbul’a göre değil. Hele Kanada Kavağı türünden, odunluk diye yetiştirilenleri.
Bunlar çürük, iri ve çirkin yapraklı, dağınık dallı, eğri gövdeli, baharda pamukçuklarını sağa sola savurup etrafı kirleten, gövde ve dallarından yapışkan sıvılar akıtan ağaçlardır. Tek hünerleri var. Neredeyse sanayi kavağı diyeceğim. Kârlı, çabuk büyür, nesli bozuk bir ağaç.
Önüne gelen İstanbul sokaklarına bu kavaktan dikmeye başladı. Vatandaşı suçlamak yersiz. Bilen var, bilmeyen var. Ya bu işle ilgili olanlar!..
.
Bugün 567 ziyaretçi (830 klik) kişi burdaydı!
Kavaklar ile kahveler
04:007/01/2026, Çarşamba
G: 7/01/2026, Çarşamba
30
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Aksaray Meydanı’ndan başlıyor kavak istilası. Kimden izin aldılarsa bazı dükkânlar, yaya kaldırımının ortasına sözüm ona XIX. asırda bahçe mimarisinde görülen o mahut fenerlerden dikmeye başladı. Hani Çelik Gülersoy bazı parklarımıza özel kalıplar döktürüp yaptırdı ya onlardan. Müessesenin önünü geceleri aydınlatacak ve bir hava basacak.
Kimileri de bu fenerler misali tutup kavak dikiyor dükkânın önüne. Yahu sen burayı ne bileyim Arapgir, Şebinkarahisar, Reşadiye Çarşısı mı sandın? Hadi esnafı geçelim. Ya okumuşlara ne demeli? Edebiyat Fakültesi öğretim üyeleri içinde kaç kişi var çevrelerinde bitip giden ağaçlara dikkat eden? Olur olmaz yere dikmişler kavakları, belli ki Niğdeli veya Tokatlı hademeler dikmiş bunları. Sonra da en olmayacak yerinden budamışlar. Haydaaa... Ağaç diye bir garabet çıkmış ortaya.
Derken, Marmara Kıraathanesi’nde “pasaj” oluverdi.
Eskiler, Beyazıt Meydanı’ndan tramvayların geçtiği günlerde o civar kahvelerini, bilhassa Küllük kahvesini çok anlatırlar. İşte zamanın yazar-çizerleri, öğretim görevlileri, hoşsohbet simaları gelirmiş. Ne güzel sohbetler olurmuş geceler boyu. Bu şöhretten olacak bir ara Marmara Kıraathanesi’nin yanındaki gençlerin devam ettiği açık hava kahvesine de “Küllük” adını takmışlardı.
Orası mutlaka bir “taklit” idi ama, Marmara “o sohbetler”in devam ettiği bir yerdi. Son dönemlerde Mükrimin Halil, Nuri Karahöyüklü, Ziya Nur, Erol Güngör vb. gibi hemen hepsi artık aramızdan çekilen simaların etrafında bir dinleyici halesi oluşmuştu. Marmara, kısa da olsa böyle bir dönemi yaşadı. Müzmin bekârlara, garibanlara, yarı filozof şairlere mekân oldu, yuva oldu. Civarda “mahalle” henüz yaşıyordu. Mahallenin ölümü ile Marmara da tarihe karıştı. Kahvenin renkli simalarından Hilmi Oflaz; “Ne söyleyen kaldı, ne dinleyen, elbette kapanacaktı” diye kısık gözlerinin ardındaki mahzun bakışları ile meseleyi özetliyor.
Marmara’nın kapanması ile olan “Marmaratör”lere oldu. Yuvasız kuşlar gibi etrafa dağıldılar. Bunlar kahvenin son sâlikleri idiler. Cadde üzerinde, herkese yakın bir mekân bulunamadı.
Ancak yine de Çınaraltı’nın varlığı içlerini ferahlatıyordu. Hiç olmazsa yazları.
Çınaraltı diyoruz ya; aslında orada, altında önceleri bir kulübe ve etrafında birkaç masası ile bir atkestanesi vardı. Kestane yine duruyor. İlerideki iki çınar da gelişti, serpildi. Açık hava kahvesi Üniversite’nin ve Sahaflar Çarşısı’nın bitişiğinde olduğu için müşterisi boldu. Eminönü Belediyesi Reisi Tahir Aktaş orayı şirin, güzel, bakımlı, temiz hâle getirdi. İyi de etti.
Yaz günlerinin kavurucu sıcaklarında nefes alınacak bir yer oldu. Özellikle üniversite gençliği Çınaraltı’na “takılmaya” başladı. Pazar günleri etrafında kurulan kitap sergileri, ayrı bir renk katıyor kahveye. Saat, fotoğraf makinası, teyp, antika, para, tespih vb. gibi ufak tefek alıp satan bir esnaf zümresi de peyda oldu. Kartpostal koleksiyoncuları, pulcular, eski plak meraklıları gelip gidiyor.
Bir gelenek oluşur gider böyle. Beyazıt’ı özellikli kılacak bir unsur olur Çınaraltı. Şair Nihat Hayri Azamat’ın dediği gibi:
Ve bir solukta tutuklanarak
İçinden yeryüzünün aldın
Karanlıktı karanlıktır
Karanlığa karşı
Elinde bir kitapla
Sahaflardan
Çıktın
Şimdi
Çınaraltındaydın
İşte kavak... Kimya fakültesinin yanı başından uzanıvermiş... Sonra vazgeçip karşı kaldırıma geçmeye niyetlenmiş… Bir “garip” görüntü kazanmış böylece. Kavağa da yazık... Bize de... (1986)
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Sahaflar Çarşısı
04:0014/01/2026, Çarşamba
G: 14/01/2026, Çarşamba
30
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Sahaflar’a girince, gariptir kitaplardan önce bahçenin ortasındaki heykel dikkatimi çekiyor. Müteferrika İbrahim’in heykeli imiş. Niçin böyle sağlıksız, hatta sakat bir şekilde düşünmüşler İbrahim Efendi’yi? Yoksa şimdilerde kitap okuyanlara, okumayanların söylediği “Fazla okuma, üşütürsün!” kelâm-ı kibarını hatırlatsın diye mi? Kim bilir? Ben yakıştıramıyorum İbrahim Efendi’ye bu heykeli. Bu kamburumsu, meczup görüntüyü...
Çarşının adı “Sahaflar Çarşısı” ama, sahaflık mesleği pek sürüyor denemez. Bir kere eski kitap sayısı azaldı. Çoğu üniversitelerde, kütüphanelerde, özel ellerde toplandı. Piyasaya giriş çıkışı eskisi gibi fazla değil. Ancak kitap meraklılarından birinin vefatı ile kadirbilmez mirasçıları merhumun kütüphanesini satışa çıkarırlarsa o zaman hareketli bir gün yaşanıyor çarşıda. Ayrıca yabancılar, bilhassa Japonlar, Almanlar, İtalyanlar, Amerikalılar ilgi gösteriyor. Pek çok yazmanın dışarıya çıktığı anlatılıyor. Eskiden Rusya’nın önderliğinde gelişen Türkoloji çalışmaları yavaş yavaş Amerika’ya kaydı. Bizde ise Türkoloji’nin geçmişe nazaran zayıfladığı gözleniyor. Nerede o Türkiyat Enstitüsü’nün Köprülü zamanındaki dolup dolup boşalmaları. Ara sıra uğruyorum, tozlu camlar arkasında dizi dizi duran kitaplara bakıyorum. Kim bilir ne zamandan beri insan eli değmiyor onlara? Bakmayın siz ikide bir yerli yabancı Türkoloji Kongreleri toplandığına. Açık sözlülükle bu toplantıların ilmî çalışma bakımından pek bir şey ifade etmediğini söylemeye kimse yanaşmıyor. Dostlar alışverişte görsün diye, faaliyet olsun diye yapılıyor bütün bunlar.
Sahaflar Çarşısı zamanla eski hüviyetini kaybetti; ders kitapları, test kitapları ve kırtasiye ağırlıklı bir çarşıya dönüştü.
Çarşıda esas itibarı ile alışverişe konu olan kitaplar çokluk öğrencilere dönük. Geriden yeni neşriyat geliyor. Kırtasiye satanlar da çoğunlukta. Çarşıya özellik katan dükkânlardan biri sahaflığı kadar şeyhliği ile bilinen Muzaffer Ozak’ın idi. Onun vefatı ile Sahaflar Çarşısı çok şey kaybetti denebilir. Yerli yabancı pek çok ziyaretçisi vardı. Hat sanatlarımızdan eski yazmalara, tasavvuf kültüründen musikiye kadar pek çok sahada Muzaffer Hoca geniş kültürü ile kendisine gelenlere yeni ufuklar açıyordu. Son zamanlarda hat sanatına karşı bir ilgi uyandı. Esasen bu ilgiyi Kadıköy’de, Nişantaşı’nda sayıları hızla çoğalan antikacı dükkânları ile birlikte düşünmeliyiz. Bu dükkânların müşterileri levhalara, ünlü hattatların elinden çıkma yazılara karşı büyük bir alaka gösteriyor. Böylece iltifata tâbi marifet de gelişme kaydediyor. Galerilerde, resim sergilerinin peşi sıra hat sergileri açılıyor. Sahaflar Çarşısı’nda da eski yeni levhalar satan dükkânlar var. Bunlardan biri ebru da satıyor. Böylece kitaplar azalırken, eski yazıya karşı garip bir şekilde rağbetin fazlalaştığı gözleniyor. Çeşmelerin “kurtarılması” gibi levhaların da “kurtarılması”nı takdirle karşılıyoruz.
Yeri gelmişken iki cümle ile bu “kurtarma”ya da değinmeliyim. Tarihî miras içinden “kurtarılan” şeyler çokluk müzelere kaldırılıyor. Bu “kurtarma” eylemi hayatımıza ait unsurların bir yerde artık hayatımızdan çıkarılması anlamına da geliyor. Taşınmaz mallar için yapılacak “kurtarma”ların ise topluma mâl edilmesi, hayata yeniden katılması beklenir. Gelgelelim “kurtarıcılar” bu çabaları karşılığı “kurtardıkları” şey üzerinde reklamdan başlayan bir “temellük” havası estiriyor. Bu da kurtarıcıların başka sahalardaki faaliyetlerini hatırlatıyor
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Fasl-ı Enderun
04:0028/01/2026, Çarşamba
G: 28/01/2026, Çarşamba
33
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Marmara Kıraathanesi’nden Çarşıkapı’ya doğru giderken yol üstünde bulunan Beyaz Saray adlı büyük binanın bodrum katında kitapçılar çarşısı var. Adını binadan aldığı için “Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı” diye anılıyor.
Çarşıda yer alan kitabevlerinden biri de Enderun. Enderun’un sahibi İsmail Bey ile sohbet ediyoruz. Beyaz Saray kitapçılığının hususiyetlerini soruyorum, şöyle cevaplıyor: “Beyaz Saray kitapçılar çarşısında otuzdan fazla kitabevi veya yayınevi var. Bu rakam Türkiye’nin en büyük kitapçılar çarşısı sayılan Sahaflar Çarşısı’ndan fazladır. Şimdi rahatlıkla Türkiye’nin en büyük kitapçılar çarşısı Beyaz Saray’dır diyebiliriz.”
Enderun Kitabevi sahibi İsmail Bey ile. Yanımızda Nurettin Albayrak (1986).
“Çarşıda yayın yapanların ortak hususiyetleri, dinî ve milli mahiyeti olan kitaplar yayımlamalarıdır. Büyük ölçüde halk kitapları diyebileceğimiz cinsten yayınlardır bunlar. İslâmiyet’le alakasını devam ettiren büyük kitleye hitap ederler. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında litograf tekniği ile dinî kitaplar basan Şirket-i Mürettibiye, Şirket-i Sahafiye cinsinden yayıncıların biraz daha modernleşmiş fakat arzu edilene henüz erişememiş devamları sayılabilir. Uzun zaman dinî eserden mahrum bırakılmış büyük kitlenin ihtiyacını şimdilik nispeten karşılamaktadırlar.”
Söz dönüp dolaşıp sonunda Enderun’a geliyor.
Kitabevi merhum Mahiz İz Hoca’nın teşvikleri ile 1969’da kurulmuş. Kuruluşa hemen hemen vaktini sahaflarda geçiren on arkadaş katılmış. Okur-yazarların ara sıra uğrayacakları bir klasik sahaf dükkânı düşünmüşler. Sonradan yeni ilmî neşriyatı bulundurmak, karınca kaderince bir miktar da yayın yapmak fikri doğmuş.
Önceleri Erenköy taraflarında oturduğum için Enderun’un “Cumartesi Toplantıları”na katılamıyordum. İstanbul yakasına nakledince her cumartesi Enderun’a uğramak itiyadı bende de baş gösterdi.
Kitapçı dükkânında sürdürülen sohbetler ananesini devam ettiren bu müessese, gerçekten sahibi İsmail Bey’in ve oğullarının fedakâr, kadirşinas, güler yüzlü konukseverliğinin neticesidir.
Değişik düşüncede insanların katıldığı konuşmalarda zaman zaman sertleşen münakaşalar olursa da, alçak bir sehpada her zaman bulundurulması âdet olan tatlılar, işi sonunda tatlıya bağlar.
Ali İhsan Yurt Hoca’nın sandalyesi ayrılmıştır. Doğrusu bu sandalyeye oturmak her babayiğidin harcı değildir. Fetva makamı gibi bir şey olması bir yana, Ali İhsan Bey’in iri cüssesi kadar göz doldurmak gerekir. Hoca, Türklük ve İslâmiyet konularında taviz vermez tutumu ile hemen her konuda sözü olan, yorumları olan, kendi kendini yetiştirmiş, ülkemizde ender bulunan simalardan biridir. İstanbul yapıları, semtleri, özellikle hamamları hakkında geniş malumatı olan Şinasi Bey gibisine her yerde rastlanılmaz. Ali Bey her zamanki şıklığı, nezaketi, İstanbul Türkçesi’nin o zarif letafeti içinde konuşur.
Mehmet Şevket Eygi sohbetin en koyulaştığı sırada damlar. Çantasını herkese göstererek yere koyar, bütün bakışlar artık çantadadır. Biraz tadını çıkarır bunun. Sonra, “Şimdi hepinizin yüreğini hoplatacağım” diye, çantayı ağır ağır açar ve o gün sahaflar ve benzeri yerlerden aldığı kitapları, hatları bir bir çıkarmaya başlar. Eh, Enderun’da bulunanların ekserisi kitap düşkünü. Nefesler kesilir, bakışlar bulanıklaşır. Çıkarılan kitap elden ele geçer, fiyatı sorulur. Şevket Bey keyiflenmiştir artık, bu keyfine ilaveler yaparak “çok ucuza” aldığını söyleyip milleti çatlatır.
Enderun’un çayı sürekli kaynar. Efendim, çay var, çay var. Orada her tür çay var. Seylan mı istersin, İran mı, İngiliz mi istersin! Eh bizim gibi çay meraklıları da var. İsmail Bey’in oğulları adeta tekke terbiyesi almışçasına hizmet ederler.
Bu hizmetin en takdire şayan olanı Ramazanlarda görülür. Ramazan’ın her cumartesi günü, Enderun’un önündeki açıklıkta İsmail Bey ahbaplara, o civarın garibanlarına, hatta yolcuya, yolda kalmışa, yani iftar edebilecek herkese yemek çıkartır.
Enderun’a yerli yabancı ilim adamları, Türkologlar, kitap âşıkları uğramadan edemezler. Orada yazmalardan, Müteferrika baskılarından, cönklerden, kitapçılık sanatlarından bahsedildiği kadar ilim ve kültüre müteallik her konudan konuşulur. Tabii arada epeyce dedikodu da yapılır. Şevket Bey bunun için Enderun’a “darü’l-dedikodu” demektedir.
Ne Küllük kaldı demiştik önceleri ne de Marmara...
Ama Enderun duruyor işte.
Bir şeyler kalıyor yapılanlardan, yazılanlardan.
Biz de bunları yazıp çattık işte.
Geriye elbet bir hatıra kalacaktır.
Yarısı bizden, yarısı Enderun’dan...
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Kendi gitmiş adı kalmış
04:004/02/2026, Çarşamba
G: 4/02/2026, Çarşamba
28
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Yağmur ince ince yağıyor...
Çemberlitaş baharatçılarının önünde durup karşıya, Atik Ali Paşa Medresesi’ne bakıyorum.
Giriş kapısının üzerinde birkaç tabela: “Anıtlar Derneği-İstanbul Şubesi”. Sağ yanda “Milliyetçiler Derneği”, sol yanda “Türkiye Muallimler Birliği”.
Milliyetçiler Derneği’nin mermer tabelası oldukça küçük. Yazıların siyahı silinmiş, yağmurdan yaştan yıpranmış.
Milliyetçiler Derneği’nin musıkî faaliyetlerinden biri. Fatih Şehir Tiyatroları’nda Mevlevi âyini (1974).
Yağmur Yayınları sahibi İsmail Dayı’nın -şimdilerde Balıkesir ANAP Milletvekili- sözleri çınlıyor kulaklarımda. Bir vakitler dernekten el ayak çekilince, kim yapmışsa yapmış, tabelayı indirmiş oradan. Ercüment Konukman -ANAP İstanbul Milletvekili şimdi, Prof.- ile birlikte bir gece tutup eski yerine çakmışlar. Gençlik günlerinin heyecanını birlikte yaşadıkları bu derneğin yok olmasına, kapısını açan olmasa da tabelasının indirilmesine gönülleri razı gelmemiş anlaşılan.
Tabela onların çaktığı yerde duruyor. Ya dernek... O her cumartesi heyecanla koşulan irfan yuvası... O nerede şimdi? Kendi gitmiş adı kalmış.
Muallimler Birliği’nin yukarı odasında bir pencere açık kalmış. Rüzgârda ağır gıcırtılar ile sallanıyor. Kuşlar girip çıkıyor içeriye. Medresenin ağır ve açılmaz kapısını aralıyorum.
Aman Allah’ım... Bütün bir yakın tarih gömülü duruyor burada... Odaların her birinin kapısında bir tabela... Siyah zemin üzerine sarı yaldız ile yazılı...
Türkiye Harsî ve İçtimaî Araştırmalar Derneği. Türk Folklor-Halk Bilgisi Derneği. I. Kuruluş 1927. İkinci Kuruluş 1946. -Türkiye Muallimler Birliği Terbiye ve Meslek Rehberliği Merkezi.- Bilgi Mecmuası.
Odalardan birinin kapısı üzerinde “Musiki çalışmaları” diye yazıyor. Demek ki büsbütün hâli değil bu hücreler. Birileri yine bilinmeyen zamanlarda gelip burada tamburlarının, utlarının üzerine eğiliyorlar.
Şöyle ilerleyip tozlu camlardan içeriyi görmeye çalışıyorum. Büyük, kasvetli, karmakarışık eşyaların üst üste yığıldığı bir oda. Masalardan birinin üzerinde bir ut yüzüstü kapanmış yatıyor. Kenarda köşede kitaplar, dağınık mecmualar, eski koltuklar, kırık sandalyeler. O sırada Anıtlar Derneği’nin -ki en bakımlı yer orası- tek müstahdemi yanaşıyor.
— Kimse yok mu burada, diyorum.
Yaşlı bir emekli öğretmenin kaldığını söylüyor. Kimsesiz bir öğretmen. Anlaşılan bir türbedar gibi bekliyor burasını. O da göçüp gidecek günün birinde. Zaten artık yıllardan beri açılmayan kapılar büsbütün kilitli kalacak.
Otoparkın kalabalığı içinden başımı kaldırıp Çemberlitaş’ın son durumuna şöyle bir bakayım diyorum. Darüşşafaka’nın malı olan Şafak ve İpek sinemalarının bulunduğu iş hanının en üst katında bir fosforlu tabela gözlerimi alıyor. Kırmızı yazıyla bir baştan bir başa bütün hanın gövdesini kaplayan tabela şu: FEM Dersanesi. Fosforunun kırmızısını öyle bir parlatmış ki, orada, Çemberlitaş’ın bulunduğu açıklıkta hiçbir görsel malzeme kalmamış. Hepsini ezip geçmiş mübarek. Böylesine bir tarihî mekâna, böylesine bir tabelayı asan ticaret erbabına pes vallahi.
Az ileride İpek ve Şafak sinemalarının olduğu pasaj var. Bu sinemalar da yakında kapanır herhâlde. Zaten televizyonun ve videonun baskısına dayanamayan pek çok salon yıkılıp pasaj yapıldı. Bunların da sonu yakındır. İş yapmadıklarını biliyorum. Soğuk, bakımsız, alabildiğine kasvetli salonları var. Neredeyse beş bin kişilik sinema, kırk elli kişilik seyirci ile yaşamaz ki. Bunları yeniden eski günlerine kavuşturmak neredeyse muhal geliyor bana. Belki belediyeler el atabilir. Kaliteli filmler getirir, konuşmalar, toplantılar düzenler, kültür haftaları yapar. Müsteciri zora sokmaz, kontrolü elinde tutar, açıkçası devlet desteği verir. Yoksa sinemamızın garip bir şekilde yükseliş kaydettiği bir dönemde kapanan salonlar karanlık bir tablo çizmeye devam edecek.
Köprülü Medresesi’nin karşısında eski Eminönü Kaymakamlığı binasının restore edilen parlak silüeti yükseliyor. İnşaatın önündeki tabeladan buranın artık “Basın Müzesi” olduğunu anlıyoruz. Ne güzel! Onca çabalamadan sonra “basın” nihayet bir müzeye kavuşuyor.
Ancak şunu merak ediyorum.
Acaba bu müzeye “lotarya” için sarf edilen unsurlar da girecek mi? Basının çok uzun bir zamandan beri simgesi durumuna gelmiş olan lotarya birkaç örneği ile bu müzede yer almazsa, yazık olacak. Şu günlerde bile inşaatın önünde dikilip duran tahta perdelerde bunun güzel örnekleri var. “Kara Şimşek”ler falan. Sanıyorum müzenin yüzünü ağartacak en kıymetli parçalar bu unsurlar içinden çıkacaktır
Kırk yıl önce İstanbul Gezi yazıları: Sultanahmet’in gülen yüzü
04:0025/02/2026, Çarşamba
G: 25/02/2026, Çarşamba
26
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Eminönü Merkez İlçe Belediye Başkanı Tahir Aktaş buraya çok emek verdi. Ellerine sağlık, semtin yüzü güldü.
İstanbul’a on beş yıl önce ailece geldiğimizde iki sene Akbıyık’ta oturmuştuk. Buralar o yıllarda artık mahalle olmaktan çıkmıştı. Eski sakinleri terk etmişti evlerini. Anadolu’dan gelenler, aşağılarda Cankurtaran taraflarında oturanlar, iş yerleri istila etmişti. Bakımsızlık, perişanlık kol geziyordu. Sultanahmet Camii’nin etrafı tam bir harabe idi. Sarhoşların, esrarkeşlerin yatağı. Cezaevi’nin bu semtte olması da ayrı bir dehşet havası yaratıyordu. Alemdar Sineması henüz çalışıyordu ama, sinemaya gidecek ahali kalmamıştı. Alemdar Karakolu ayaktaydı. -Güzel, ahşap bir konaktı bu. Sanırım bir ara Talat Paşa oturmuş orada. Yıktılar geçenlerde. Hâlbuki korunabilir bir yapı idi-. Neyse, diyeceğim yüzüne bakılır hâli yoktu Sultanahmet’in.
Geçen yıllar içinde turizm ilerledi. Sultanahmet de civardaki birkaç sefil otel sayesinde “bitli turistlerin” mekânı olarak belirdi. Sonra sonra kıyısından köşesinden temizlenmeye başladı. Parka çekidüzen verildi. İslâm ülkeleri ile aramız düzeliyor, ara sıra konferanslar yapılıyor, konuklar Sultanahmet’e falan geliyorlar, eh etrafa şöyle bir bakmak gerek. Gerek, lakin para nerede, fon nerede? Nihayet belediyelerin gelirleri arttı, dış krediler bulundu, şu oldu, bu oldu, Sultanahmet semti de bütün İstanbul gibi yeniden ele alındı.
Sultanahmet Camii ve Meydan’ın alt başından Küçükayasofya’ya sapan sokak. Ahşap ev ve sarmaşıklar, Hanımeli kokusu ve de sırtı dönük bendeniz (1986).
Öncelikle Firuzağa Camii önündeki mekânı söz konusu etmeliyim. Eski Roma hamamı kalıntısının olduğu yeri. Burada öğle tatillerinde yarım ekmek dönerlerini yiyen matbaacı çırakları “ayranına” maç yaparlardı. Bu küçücük sahada. Sonra terleri kurumadan, yorgun argın ama en azından bir Fener-Galatasaray maçından çıkmış gibi mutlu Haidelberglerin, Frankenthallerin başına geçerlerdi.
Bu mekân çimenler, çiçekler süs havuzları ile yeniden düzenlendi. Divanyolu’ndan Sultanahmet’e bakanlar artık önlerinde temiz, tertipli bir görüntü bulacak.
Biliyorsunuz İbrahimpaşa Sarayı restore edilerek müze hâline getirildi. Müzelerle mumyaları hiç sevmem. Orada yerinden ve görevinden edilmiş eşyalar, boyunlarını bükmüş öksüz çocuklar gibi duruyor. Bir kısmı bana ebedi mahkûm hissini verir. Müzelerin kasveti de hapishane. Ancak bu saray, hele baharın patladığı günlerde ziyaret ederseniz görülecek yer. İç avlusu, çiçekleri, ne bileyim her şeyi ile. Ama dedik ya müze oldu, demir parmaklıklar ile kaplandı dış yüzü, kocaman zincirler ve kilit. Ürkütücü.
Sarayı geçip biraz ilerlediniz mi, orada bir kahve göreceksiniz. Abdülbaki Gölpınarlı, İsmail Maşukî’nin mezarının -makam demek daha doğru, çünkü Maşukî yakındaki siyaset çeşmesinde şehit edildi- bu kahve içinde kaldığını bir yerlere kaydetmiş. Ben Prof. Hüsrev Hatemi’den duydum. Daha doğrusu bir gün “Hadi gidip İsmail Maşukî’nin mezarına bakalım” dedi. Sultanahmet Köftecisi’ne uğrayıp, irmik helvamızı da yedikten sonra kahveyi bulduk. Yâr-ı gârımız İsmail Kara da bizimle, elinde fotoğraf makinesi. Kahvedekiler şaşırdı önce, ama yaşlıca biri “Evet, var” dedi, “İşte şurada!”. Gösterdiği yer kahve ocağının yanında kapalı bir pencere. Pencerenin üzerinde bir adamın zorla geçeceği bir boşluk. İsmail müşkilatla çıkıyor, oradan sesleniyor: “Burada”... Uzanıp bakıyorum. Bir ıhlamur ağacının dibinde, iyice çukura kaçmış, ama üzeri yeşil boya ile örtülü, etrafı paslı demir parmaklıklarla çevrili bir mezar taşı. İsmail fotoğraf çekiyor. Gün gelir bu mezar da gerekli ilgi ile meydanın tarihini zenginleştirir.
Sultanahmet’te Ramazan Dinî Yayınlar Fuarı (2)
04:0011/03/2026, Çarşamba
G: 11/03/2026, Çarşamba
22
Sonraki haber
Mustafa Kutlu
Ezan dalga dalga yayılıyor semalara, bahçede papatya tarlaları, öbek öbek insanlar iftar ediyorlar.
Birkaç yıldır yayıldı bu. Önceleri yoktu. İç turizmin bir görüntüsü, Ramazan münasebeti ile yapılan bir organizasyon. Bilhassa kadın mevlidhanlar, hatipler örgütlüyor bu işi. Mukabeleye gittikleri evlerin cemaatini ayarlıyorlar. Otobüs işletmeleri ile ortak çalışanları bile var. Teşkilatçı bir millet şu bizim milletimiz. Bir vesile ile bu hafız hanımlardan birkaçını tanıdım, doğrusu pes vallahi. Ramazan’dan sonra Ürgüp’e, Kıbrıs’a gezi düzenleyenler de var.
Şehir içi turları yapılıyor. Eyüp Sultan’dan başlıyorlar. Ziyaret yerlerini, camileri, Yuşa Tepesi’ni, yatırları dolaşıyorlar. İstanbul’dan Edirne’ye, Konya’ya, Bursa’ya gidiliyor. Böylece ömürlerinde hiç yalnız başlarına dışarı çıkmamış analar, ihtiyarlar; ahret bacılarının eteklerine yapışarak, hayretten gözleri bir karış açık bu yeni turizm organizasyonundan nasiplerini alıyor.
Hele Kadir Gecesi...
Kadir Gecesi dil ile tarifi imkânsız bir manzara oluşturuyor.
Caminin avlusu akşamdan dolmaya başlıyor. Gece yarısına doğru bütün iç ve dış avlu dolduğu gibi, Sultanahmet Meydanı’nda iğne atsan düşecek yer kalmamacasına tıklım tıklım bir kalabalık oluşuyor. Seyyar dönercilerden, karpuz satanlara; suculardan, seccade satanlara, namazlık bulama-yanlara kâğıt satanlara, gün bugün deyip yankesiciliğe çıkanlara, zabıtalara, polislere, ağlayan çocuklara, şaşkın turistlere, taşradan gelmiş, kalabalığı görünce dili bir karış açıkta kalmış kimselere, her tür, her cins insanlara rastlıyorsunuz. Ramazan birkaç yıldır yaz mevsimine denk geldiği için teravih namazından sonra da dağılmıyor kalabalık. Sabah namazına kadar bekliyor. Bulabildikleri yerde, yönlerini kıbleye dönüp bütün gece namaz kılıyorlar. TV’deki arkadaşların aramakla bulamayacakları görüntü zenginliği bu gecede yaşanıyor Sultanahmet’te.
Kemiyet itibarı ile kitapta da, kalabalıkta da artış var. Doğru. Ama keyfiyet... Onca kitabın içinde nitelik olarak yükselme... Burada durmalı işte... İyimser değilim. Çünkü bir memleket bütün olarak görülmeli, at gözlüğü takmamalı. Bütçemiz de artıyor biliyorsunuz. Enerji üretimi, enerji tüketimi artıyor. Şehirlerin nüfusu artıyor. Sanayileşme artıyor. Bunun sonucu korkarım kapitalizmin istediği “Tüketim Toplumu” olacağız.
Ben bütün bu unsurların oluşturduğu manzara karşısında; yani kitabın, caminin, bazılarını endişeye sevk eden imam-hatip liselerinin, sakalın, başörtüsünün ötesinde ahlâka bakıyorum. Memleketin genel ahlâkına. Mantıken bu “artış”ların ahlâkı düzeltmesi, en azından bir iyileşme istidadı göstermesi gerekmez mi?
Her neyse...
Yürüdüğümüz yoldan uzaklaştık, ayaklarımız yerden kesildi. Oysa dolaşa dolaşa Sultanahmet Camii’nin ardına kadar gelmişiz. Bakın orada güzel bir çarşı -Arasta- yapıldı. Halıcılar taşındı içine... Şimdilik biraz tenhaca, ama dolar, ileride kalabalık ve işlek bir ticaret merkezi olur burası.
Garip şey...
Caminin avlusu ve içi insanımıza; dışı ve çevresi turizme doğru gidiyor. Bu çarşı da turistlere hitap edecek anlaşılan. Turizm ile camilerin arasında kurulan ilişki kim bilir daha ne kadar zaman çetrefil yapısını koruyacak? Şadırvanda abdest alan şu sakallı dede, karşısına sere serpe uzanmış mini şortlu sarışın kıza “lâhavle” çekerek şöyle bir bakıp, gözlerini öne indirecek. Cami kapılarında, avlularda, cemaatin namaz kıldığı hasırların üzerinde “diyar-ı küfr”den gelmiş nisa taifesi salınıp duracak...
.
|
| Bugün 334 ziyaretçi (517 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|