 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Katılım Bankaları Kanunu
04:002/01/2022, Pazar
G: 2/01/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi ve BDDK tarafından Katılım Bankaları Kanunu, daha doğrusu “faizsiz finans kanunu ” üzerinde çalışma yapıldığını öğrenince sevindim.
Yıllar geçtikçe toplumda kabul ve iş gören Katılım Bankalarının ne yazık ki, bir kanunları yok. Mevcut bankalar kanununda iğreti bir maddede, kredi olmadığı halde “yapılan işlerin kredi sayılması” ifadesi de birçok sıkıntıya sebep oluyor.
Böyle bir kanun üzerinde, içinde bulunduğum heyetler de birçok çalışma yapmıştı. İş geliyor, murabaha dediğimiz “bankanın malı peşin alıp vadeli satması” işleminde bankanın da fatura kesmesi, tapu ve tescil yaptırması mecburiyetinin yüklediği zorluk ve mali külfete dayanıyor, bu aşılamadığından çalışmalar bir türlü sonuçlanamıyordu; çünkü katılım bankalarının başta ortaklık olmak üzere leasing, sukuk gibi birçok işlemi ve faizsiz bankacılık hizmetleri olmakla beraber murabaha büyük yekün tutuyordu.
Diyeceksiniz ki, “Varsın bankalar da satın alıp hemen satmasına rağmen fatura ve diğer işlemleri de yapsın efendim!”
Siz oturduğunuz yerden bunu diyebilirsiniz de uygulamada bunun, sürdürülebilir bir mecburiyet olmadığını uygulamacılar bilirler.
Katılım bankalarında alım satım işlemi “mesela bir daire satın almak isteyen müşteriye bankanın, daireyi banka adına satın alıp hemen akabinde bankadan satın alması, bunun için de müşteriye bankanın vekâlet vermesi” şeklinde icra ediliyor. Müşteri zaten alacağı daireyi görüyor, beğeniyor, ilk alıcı olan bankanın mülkiyetinde gereğinden fazla kalmasını istemiyor, bu sebeple dairenin önce bankaya tapulanması, neredeyse aynı gün takip eden saatte müşteriye tapulanması abesle iştigal oluyor, birçok gereksiz külfet çıkarıyor.
Çalışmayı yapanların lütfettikleri bilgi notunda bazı zorluklara işaret edilirken şu ifadeye de yer verilmiştir:
“…Diğer önemli bir husus da mevcut sistemin verimli bir şekilde işleyişini devam ettirebilmesi için ek vergi maliyetlerinin çıkmaması mevcut murabahada Devletin menfaati ne miktar ise onun baki kalması, banka ve müşteriye ilave vergi yükü çıkmamasıdır.”
Peki, banka, müşterisine satmak üzere satın aldığı daireyi önce kendine tapulamazsa, satın aldığı malın faturasını kendine kestirmezse… nasıl satın almış olur?
Fıkha (İslâm Hukukuna) göre akdin sahih olarak kurulmasının şartları arasında tapu, tescil ve fatura yoktur. Akdin tarafları, alım satımı meşru olan bir mevzu (mahal) üzerinde anlaşıp “aldım-sattım” deyince (yani icab ve kabul gerçekleşince) akit kurulmuş olur. Banka, müşteriye “Daireye bak, böylece beğenirsen al, sonradan ortaya çıkacak kusurdan (ayıptan) sorumlu değilim” derse, sorumlu da olmaz.
Bu kurallar çerçevesinde katılım bankaları, murabaha yaparken satın aldığı malın faturasını, satacağı müşterinin adına kestirebilirler. Kendi satımlarını da tapu, tescil, fatura külfeti olmaksızın sözlü veya -müşteri ile banka arasında- yazışma ile yapabilirler.
Bu, farklı bir alım-satım olduğu için mevcut kanunlara göre de istisnalar arasına alınabilir.
Banka, malı sattıktan sonra “malın kusurlu çıkması” problemi, yukarıda ifade ettiğim kurala göre çözülebilir. Mecelle’de bu kural, şu maddelerde açıkça ifadesini bulmuştur:
Madde 342:
“Bâyi’ bir malı, her ayb da’vâsından zimmeti berî olmak şartıyla sattıkda, müşteri için hıyâr-ı ayb yoktur.”
Madde 343:
“Müşteri bir malı, “her aybıyla makbulümdür” diye iştirâ eylerse, artık anda ayb da’vâsına salâhiyeti yoktur.”
Meselâ, müşteri bir hayvanı “kör, topal, çürük, çarık her ne ise makbulümdür” diye satın alsa, artık “ayb-ı kadîmi var imiş” diye reddedemez.
Hâsılı “Şeriatta çare tükenmez”. İş nerede tıkanırsa onu aşmanın çaresi fıkıhta vardır, bulunur.
Bir an önce çalışmanın bitirilip Meclis’e sunulması ve kanunlaşması hasretli beklentimizdir.
.Katılım sigortacılığı ve bireysel emeklilik
04:009/01/2022, Pazar
G: 9/01/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu iki konuda çok konuşmalar yapılmış, makaleler ve kitaplar yazılmış olmasına rağmen hâlâ kafa karışıklığı ve sorular devam ediyor. Bu yüzden konu, bir yazıyı daha hak ediyor.
İslâm, insanlar arasında dayanışmayı, acıları ve zararları paylaşarak, telâfî ederek hafifletmeyi emir ve tavsiye etmiştir. Bu bakımdan teşkilâtlı veya teşkilâtsız olarak insanların belli ölçülerde mal veya parayı ayırıp bir tarafa koymaları, böylece bir sandık teşkil etmeleri, sonra içlerinden birinin malca veya bedence uğradığı hasar ve zararı bu sandıktan karşılamaları, dileyenin istediği zaman sandıkta kalan parasını çekerek bu dayanışmadan ayrılması caizdir; caizin de ötesinde teşvik edilmiştir.
Yukarıda özetlenen dayanışma şeklini bir kuruluş halinde gerçekleştirmek, bunun için yeteri kadar büro ve personel temin etmek, giderleri dayanışma (meşru sigorta) için toplanan paradan karşılamak da caizdir. Toplanan paranın kuruluş tarafından meşrû ve verimli bir şekilde işletilmesi halinde muhtemelen kuruluşun giderleri sağlanan kârdan karşılanabileceği gibi ileriki yıllarda dayanışmaya dâhil kişilerden ek meblâğ almaya da ihtiyaç kalmayacaktır. Bu kurumu veya kuruluşu dayanışmaya dâhil olanlar kurabilecekleri gibi (şirket, vakıf vb. bir statü içinde), dâhil olmayan bir veya birkaç kişinin de kurması, mezkûr hizmeti vermesi ve bu hizmet karşılığında hak ettiği ücreti (ortak ise payı) alması meşrudur.
Katılım (tekâfül, üyelik) sigortacılığı fıkıhtaki “karşılık şartlı bağış” mânâsında “ivaz şartlı hibe” kuralına dayanıyor.
Bu konuda fukaha arasında tartışma (ihtilaf) mevcut ise de “ivaz şartlı hibe” önemli ve muteber ölçüde fukahanın caiz gördüğü bir akit şeklidir.
19 Aralık 2020 tarih 31339 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan: Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumundan: “KATILIM ESASLARI ÇERÇEVESİNDE SİGORTACILIK VE BİREYSEL EMEKLİLİK FAALİYETLERİNE İLİŞKİN YÖNETMELİK” ile yıllardır beklediğimiz boşluk dolduruldu. Primli sigorta şirketleri de isterlerse pencere açarak katılım sigortacılığı da yapabilecekler.
Yönetmelik, bu kuruluşların fıkha göre meşru çerçevede çalışmalarını sağlamak üzere en az üç kişiden oluşan “danışma komitesine” yer veriyor:
DANIŞMA KOMİTESİ ÜYELERİNİN GÖREVLENDİRİLME ŞARTLARI
“MADDE 9:
(1) Danışma komitesi asgari üç üyeden oluşur. Üyelerin görev süresi azami üç yıldır. Görev süresi biten üye tekrar seçilebilir. Görev süresinin bitmesi, görevinin sonlandırılması, istifa gibi nedenlerle boşalan üye yerine en geç iki ay içerisinde yenisi seçilir. Üyelerden en az üçte ikisinin yurt içinde yerleşik olması zorunludur.
(2) Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İslami ilimler veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş olması, diğer üyelerin ise katılım finans alanında lisans ya da lisansüstü derecesine sahip olmanın yanı sıra, finans alanında en az beş yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur.
(3) Danışma komitesi üyelerinin; görevlendirilme tarihinden önceki son bir yıl içerisinde şirkette veya kuruluşta çalışmamış olması, eş ve/veya çocuklarının şirket veya kuruluşta yönetici pozisyonunda olmaması, şirket veya kuruluşun hâkim ortağının, yönetim kurulu üyelerinin veya genel müdürünün eşi veya ikinci dereceye kadar (bu derece dâhil) kan veya sıhrî hısımı olmaması gerekir.”
İslâmî hassasiyeti olan kişi ve kuruluşlar için başkası yok diye çaresizlik durumu kalmamıştır.
Bireysel Emeklilik (BES) konusuna gelince:
İslâm’da sosyal güvenlik vardır. İnsanlar çalışmadıkları veya çalışamadıkları zamanlarda geçimlerini ve temel ihtiyaçlarını temin edecek bir kaynağa (kuruma, kuruluşa) muhtaçtırlar ve bunu gerçekleştirmek İslâm toplumunun vazifeleri arasındadır.
Allah rızası için yardımlaşma duygusunun azalması ve mevcut düzende “akraba arasındaki yardımlaşma (nafaka) mecburiyetinin bulunmaması ve diğer hasbî yardımlaşma kurum ve uygulamalarının da ya bulunmadığı veya yetersiz olduğu için BES’e ihtiyaç hâsıl olmuştur.
Kapitalistler bir yerde para kokusu alınca hemen üzerine atlarlar. Bu kuruluşu da onlara yedirmemek için yine katılım esaslı BES kurulmuştur.
Bu fona, imkânı var iken para yatıranlar, “karşılık şartlı bağış” yapmış oluyorlar. Fonda toplanan para meşru işlerde, yatırım ve üretimde nemalandırılıyor. Sözleşmeye göre emekliye benzer para almasının zamanı gelen kişi veya ölürse onun bakıma muhtaç yakınları bu fondan, kendileri için bağışlanmış parayı alıyorlar.
Fondan ayrılmak isteyen kişi de yapılan ödemelerden kalan payını alıp ayrılabiliyor.
Fonu yöneten özel kişiler veya tüzel kişilikler hizmet ücreti alabilirler, vekâlet ücreti alabilirler, fonu yöneterek kâr ortağı olur ve ortaklık kârı alabilirler…
KÜÇÜK BİR HATIRA:
Yıllar önce İSAM’da çalışırken otuz arkadaş, üç ayda bir kur’a çekerek katılımcıların aynı marka araba almalarını sağlamak üzere anlaşmıştık. Her arabanın bedelini katılımcılar, eşit katkılarla ödüyorduk. Arabalar kaza yapmaya başlayınca da bir katılım bankasına hesap açtık, her katılımcı buraya “karşılık şartlı bağış” olarak belli bir para yatırdı. Bizim durumumuz parayı nemalandıracak işler yapmaya müsait olmadığı için enflasyondan etkilenmeyen paralara çevirdik. Bu uygulama birkaç yıl devam etti. Arada ayrılmak isteyen arkadaşlar daima bir bakiye alarak ayrıldılar; yani bankanın verdiği kâr ile anapara hasarları ödemeye yetti de arttı.
Bir de kurallara uygun, verimli nemalandırma yolları kullanılırsa durum nasıl olur siz hesap edin!
Akitte şartlar, kartla alım satım, katılım bankaları
04:0016/01/2022, Pazar
G: 16/01/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Bismillah,
Hayırlı akşamlar.
Arkadaşlarla bir konu üzerinde ihtilafa düştük. Meselenin özü şudur: Google’ın web sayfasında hizmet şartları bulunuyor. Hizmet şartlarında “hizmetlerimizi kullanarak şartlarımızı kabul etmiş sayılırsınız” diye geçmektedir. Sorum şu: Gerçekten İslâm dinine göre Google’ın bana isnat ettiği kabul geçerli midir? Yani Google beni kabul etmiş sayarken, İslâm dini de beni kabul etmiş sayıyor mu? Çünkü ben hizmet şartlarından bazılarını İslâm’a zıt düştüğü için kabul etmiyorum. Ama bununla beraber hizmetten de faydalanmak istiyorum. Şimdi sırf Google’ın bana “kabul etmiş sayılırsın” dediği şey, İslâm’a göre de kabul sayılır mı? Yoksa sayılmaz mı? Zira biz sizin İslâm hukuku hakkında akitlerle alakalı yazdığınız kitaba da baktık, bu tarz bir sözleşmeye rast gelemedik. Böyle bir sözleşme İslâm hukukunda hangi bahse giriyor? Yardımcı olursanız çok seviniriz…
Cevap
“Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.
Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir” (Mümtehine:60/8-9).
Bu âyetler ve daha nice âyetler ve hadisler, Müslümanların, kendi aralarındaki sözleşmeler bir yana başka din ve inanç sahiplerine bile iyilik ve adalet temelinde davranmalarını istiyor. Dinimize ve yurdumuza göz koyup bize savaş açanlar dışında kalan bütün insanlarla yapılan meşru sözleşmelere, kabul edilen meşru şartlara uymak esastır, kuraldır.
“Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar” cümlesi sulh konusundaki bir sahih hadisin içindeki bir cümledir. Hadiste, helâli haram kılan veya haramı helâl kılan bir şart olursa bu şart kabul edilmez, -meşru bir sebeple- kabul edilmiş ise yerine getirilmez buyuruluyor.
Bir de zaruret durumu var:
Başka yerden temin edemediğiniz ve kullanmaya ihtiyacınız bulunan bir şey için karşı taraf, tek taraflı irade beyanı ve dayatma ile İslâm’a aykırı bir şart ileri sürerse bu şartı mecburen (ihtiyaç sebebiyle) kabul edersiniz ama mümkün ise yerine getirmezsiniz. Hadîse göre Müslüman, rızası dâhilinde ve meşru şartlara bağlıdır. Hz. Aişe, bir cariyeyi satın alıp hürriyetine kavuşturmak istemişti. Cariyenin sahipleri İslâm hukukuna aykırı bir şart ileri sürüyorlardı. Konuyu kendisine soran Hz. Aişe’ye, Peygamberimiz (s.a.), “Şartı kabul ederek satın al ve azad et, şeriata aykırı yüz şart olsa geçerli (Müslümanı bağlayıcı) değildir” mealinde cevap verdi.
Bu konu fıkıh kitaplarında, ilgili akitler için “akitte koşulan şartlar” bahsinde geçer.
Soru
Bir finans kurumunun kartı ile yaptığım bir alışverişin ardından gelen mesaj şu şekildedir: “455,00 TL’lik işleminizi aylık %1,98 kâr payı ile 3’e bölmek için ‘taksitle’ yazarak gönderin.” Bu işlemin faiz olup olmadığı konusunda görüşünüzü almak istiyorum.
Cevap
Kartla alım satım, arka plandaki sözleşmeye göre, kart hamilinin banka adına malı satın alması ve ondan peşin veya vadeli kendine satın alması şeklinde gerçekleşmektedir. Gelen mesaj, “Eğer bankadan malı vadeli satın alacaksan kârı şudur” şeklinde bir irade beyanıdır (îcabdır). ‘Olur’ diye cevap verirseniz siz de ‘kabul’ yapmış olursunuz. Böylece bankadan vadeli satın almanız gerçekleşir.
Kabul etmez veya mesaja cevap vermezseniz bankadan peşin almış olursunuz; bu takdirde banka, borcunu firmaya öder, sizden alacağını da hesabınızdan tahsil eder. Katılım bankası kredi vermez ve krediden (alacaktan) para (faiz) kazanmaz.
Soru
1 yıl önce …Katılım Bankası aracılığıyla ev satın almıştım. Şu anda ödemelerim devam ediyor.
Ayrıca bir miktar paramı kâr payı getirmesi için aynı kurumda bulunduruyorum.
Geçenlerde bir sohbet dinlerken hoca efendi, finans kurumlarının ilk kurulduğu zaman olan hassasiyetlerini kaybettiklerini ve dinen sakıncalı uygulamaları olduğundan bahsetti. Fakat bu söylediklerini hangi işlemleri kastederek söylediğini açıkça belirtmedi. Benim de bu sohbetten sonra içimde ev ve kâr payı alırken haram bir iş mi yaptım/yapıyorum şeklinde bir şüphe oluştu. Bu konuda size danışmak istiyorum hocam, yaptığım bu işlemlerde dinen harama girdiğim bir nokta var mıdır?
Cevap
Katılım bankaları kurulmadan önce bunları teşvik eden yazılar yazdım, ilk tecrübesini anlatan bir kitabı Türkçeye çevirdim. Faysal Finans kurulurken istişare toplantılarına katıldım. Daha sonraki Özel Finans Kurumundan başlayarak bugüne kadar bazen bir, bazen birden fazla bankanın şer’î danışma kurulunda bulundum. Hâsılı bu kurum ve kuruluşların eski halini de yeni halini de bilirim.
Adını veremeyeceğim bir bankanın büyük ortak patronu on yıl kadar önce bir gün bizim müzakeremize katıldı ve ayrılırken şöyle dedi:
“Bana fazla para değil, helâ1para kazandırın, vebal sizin omuzunuzda”.
Biz bu bankaların işlemlerini gözden geçiriyoruz, fıkıhta “caiz ve helal” olarak yerini bulamadığımız, içtihatla da helâl olduğuna kanaat getirmediğimiz hiçbir işleme “Bu caizdir, helâldir” demiyoruz, diyemeyiz. Çok şükür bizim de âhirette hesaba çekilmeye imanımız ve bu sebeple korkumuz var. Heyetler bankaların personeli değildir, bağımsızdırlar, kimse onlara baskı yapamaz.
Bazı çalışanların, nadiren de olsa alınan kararlara aykırı işlemleri olursa sıkı bir denetim heyeti de oluştuğu için bu fark ediliyor ve gereği yapılıyor.
Bahsettiğiniz hoca, görüş, yorum, çözüm konusunda farklı düşüncelerin bulunduğu (ihtilaflı) meselelerde kendi görüşüne uymayan çözümler için “mutlak manada, sanki ittifak varmış gibi” hüküm veriyor olabilir.
İçiniz rahat olsun.
Ay’ın yarılması mucizesi
04:0023/01/2022, Pazar
G: 23/01/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Bir akademisyenin ismini veren okuyucum, onun açıklamalarından sonra “Ay’ın ikiye bölünmesi mucizesi” konusunda tereddüt geçirmekte olduğunu yazdı.
Cevap
Kur’ân Yolu isimli tefsirimizde, 54. Sure olan Kamer suresinin 1. âyetinde bu konuda şu uzun açıklama yapılmıştır; soruya tatmin edici cevap olacağını umduğum için biraz kısaltarak naklediyorum:
“1. Vakit yaklaştı ve Ay yarıldı. 2. Onlar bir mûcize görseler hemen yüz çevirip, “Bu öteden beri bilinen bir sihir!” derler. 3. Hep yalan saydılar ve kişisel arzularına uydular; oysa her iş yerli yerindedir.”
İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Ay’ın yarıldığını belirten cümle Mekkelilerin kendisinden bir mûcize istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in eliyle işaret edip Ay’ı ikiye bölmesini ve sonra tekrar işaret edip birleştirmesini ifade etmektedir. Bu mûcize İslâmî literatürde inşikaku’l-kamer veya şakku’l-kamer (Ay’ın yarılması) diye meşhur olmuştur. Bu âyetin yorumunda âlimler arasında geniş tartışmalar cereyan etmiş, hatta bu konuda özel risâleler yazılmıştır. Ayın yarılmasıyla ilgili ifadenin Resûlullah (s.a.) döneminde gerçekleşmiş bir olayı anlattığını savunanlar, âyetteki fiilin geçmiş zaman kalıbında olmasını (bunun fiilen vuku bulmuş bir durumu gösterdiğini) ve bu olayı açık biçimde tasvir eden rivayetler bulunmasını delil gösterirler; ayrıca 2. âyetteki açıklamanın da bu anlayışı desteklediğini belirtirler. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğunca bu görüş benimsenmiştir (Rivayetler için bk. Buhârî, “Menâkıb”, 27; “Tefsîr”, 54/1; “Menâkıbü’l-Ensâr”, 36; Müslim, “Sıfâtü’l-münâfikûn”, 43-48; Tirmizî, “Tefsîr”, 54/1-5; Müsned, IV, 82; Taberî, XXVII, 84-86).
Bu ifadenin kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak kozmik bir değişikliği haber verdiğini savunanlar ise özetle şu delilleri ileri sürerler: a) Geçmiş zaman kalıbındaki bu fiille gelecek zamanın kastedilmesi mümkündür. Nitekim birçok âyette bunun örnekleri mevcuttur; özellikle gelecekteki bir olayın mutlaka gerçekleşeceğini ifade etmek üzere gelecek zaman yerine geçmiş zaman fiilinin kullanımı yaygındır. Tâbiîn âlimlerinden Hasan-ı Basrî ve Atâ b. Ebû Rebâh’ın da âyeti bu şekilde yorumladıkları rivayet edilmiştir. b) Ay’ın ikiye ayrıldığına ilişkin rivayetlerde haberi aktaran bazı sahâbîlerin olayın vukuu sırasında küçük yaşta bulunmaları, bazı rivayetlerin güvenilirlik durumunun tartışılması, ayrıca konuyla ilgili hiçbir rivayetin mütevâtir haber derecesine ulaşmaması bu olayın geçmişte vuku bulduğu iddiasının kesin bir kanıta dayanmadığını gösterir. c) Enes b. Mâlik yoluyla gelen rivayetlerde “Ay’ın iki parçaya ayrıldığı” değil, müşriklerin bir mûcize göstermesini istemeleri üzerine Hz. Peygamber’in de, “Ay’ın iki parçaya ayrıldığını gösterdiği” ifade edilmektedir. d) Böyle bir olay herkesin dikkatini çekmesi gerekirken böyle olmamış, dünyanın başka yerlerinde görüldüğü kaydedilmemiş, tarih ve astronomi literatürüne intikal etmemiştir. e) Kur’ân-ı Kerîm’de, daha önceki peygamberlerin toplumlarından örnekler verilip kendilerine gösterilen hissî mûcizeleri inkâr edenlerin helâk edildiklerine dikkat çekilmiş ve müşriklerce Peygamberimiz’den istenen mûcize taleplerinin bu sebeple yerine getirilmediği belirtilmiştir (İsrâ 17/59, 90-93). Bazı âyetlerde de Mekke müşriklerinin inkârcılıktaki ısrarları tasvir edilirken “Peygamber kendilerine harikulâde şeyler gösterse de yine inanmayacakları” ifade edilmiştir (En‘âm 6/111; Ra‘d 13/31; Müddessir 74/52-54).
“Ay yarıldı” ifadesinin, “Kıyamete yakın bir zamanda yarılacak” şeklinde yorumlanması karşı görüş sahiplerince eleştirilmiş ve yukarıda belirtilen gerekçeler özetle şöyle çürütülmeye çalışılmıştır: Kur’ân’ın haber verdiği bir husus en güçlü delille sâbit olmuş demektir, dolayısıyla başka bir mütevâtir haber aramaya ihtiyaç yoktur. Hz. Peygamber’le müşrikler arasında meydan okuma konusu olan şey Kur’ân’ın bir benzerini getirip getirememeleridir. Onlar bunda başarılı olamamışlardır ve Kur’ân kıyamete kadar başka mûcizeye tutunmaya gerek bırakmayacak bir mûcize olarak durmaktadır. Bu olay bir meydan okuma konusu olmadığı için âlimler onu tevâtür düzeyine çıkacak biçimde nakletmemişlerdir. Öte yandan, bu mûcize önceden bütün insanlığa duyurulmuş olmayıp o esnada görenler görmüş ve Resûlullah’ın çevresinde bulunanlar buna tanıklık etmişlerdir. Şu halde bu olayın tarih ve astronomi kitaplarına geçmeyişi, ufukların bölgeden bölgeye farklı olması, bazı yerlerde ayın bulutlarla kaplı bulunması, gece vakti çoğu insanların meskenlerinde bulunmaları ve herkesin gözlemle meşgul olmaması, genelde insanların bunu Ay tutulması olarak düşünmeleri yahut o devirde yaygın telakkilerin etkisiyle bunu büyücü, cin veya şeytanlara atfetmeleri gibi sebeplerle açıklanabilir. Bu olayın gelecekte vuku bulacağı şeklinde yorum yapmak uzak ihtimale dayalı bir te’vil olup herkesin kabul etmesini sağlama uğruna böyle bir yola girmeye gerek yoktur. Esasen bunu kabul etmeyecek olan rasyonalist ve pozitivist kişi, olayın geçmişte meydana geldiğini reddettiği gibi ileride meydana geleceğini de reddeder; kabul eden için ise te’vile ihtiyaç yoktur. Müşriklerin mûcize taleplerinin reddiyle ilgili âyetler onların inkârcılıktaki taassuplarını tasvir etmektedir. Buhârî’nin naklettiği rivayette açıklandığı üzere Kur’ân’da geçen beş olay bu dünyada gerçekleşmiştir (Bilgi için bk. Râzî, XXIX, 28; İsmail Fennî, s. 336-337; Elmalılı, VII, 4623-4624, 4636-4637; İlyas Çelebi, İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s.152-181; a.mlf., “İnşikåku’l-kamer”, DİA, XXII, 343-345; beş olay için bk. Kur’an Yolu, Duhân 44/10-16).
“Ay yarıldı” diye tercüme edilen cümleye, “Ay’ın yarılması, Ay doğduğu sırada karanlığın yarılması anlamına gelir, çünkü Araplar bir konunun açıklık kazanması durumunda Kamer (Ay) kelimesine dayalı deyimler kullanırlar; şu halde burada da artık durumun açıklık kazandığı anlatılmaktadır” tarzında mecazi anlamlar verenler olmuşsa da müfessir Ebû Hayyân gibi âlimler bunları mesnetsiz bulup eleştirmişlerdir (Elmalılı, VII, 4625-4626).
… Muhammed Esed’in, “Râgıb, ‘inşakka’l-kamer’ (Ay yarıldı) ifadesinin, kıyamet gününden önce vuku bulacak kozmik felâketi –dünyanın sonu olarak bildiğimiz vâkıayı– gösterdiği şeklinde yorumlanmasını haklı görmüştür” (III, 1087) ifadesi gerçeğe uymamaktadır. Zira Râgıb el-İsfahânî belirtilen yerde, bu görüşü bir değerlendirme yapmaksızın, “Şöyle de denmiştir ...” ifadesiyle nakletmektedir (el-Müfredât, “şkk” maddesi).
Elmalılı Muhammed Hamdi âyetin, Ay’ın hem Resûlullah döneminde yarıldığına hem de kıyamet yaklaştığında büsbütün yarılıp kıyametin kopacağına delâlet ettiğini savunur. Onun izahına göre ilk dönem âlimlerinden Hasan-ı Basrî ve Atâ b. Ebû Rebâh’a atfedilen Ay’ın kıyamet vaktinde yarılacağı yorumu yanlış anlaşılmış, onların geçmişte böyle bir olayın meydana geldiğini inkâr ettikleri var sayılmıştır. Hâlbuki onların verdiği mânâ –zannedildiği gibi– “yarıldı” fiilinin geniş zaman olarak düşünülmesi tarzında mecaz yoluyla te’vil değil, geçmiş zamandaki yarılmanın gelecekteki yarılmaya bir delâleti ve aynı zamanda “Vakit yaklaştı” cümlesinin bir mazmunudur. Bu şöyle demek oluyor: Ay’ın yarılması vuku bulmuş bir olaydır; geçmişte meydana gelen bu yarılma, ayın ve onun gibi gök cisimlerinin dahi yarılıp parçalanabileceğini, bu suretle âlemdeki her şey hakkında Peygamber’in haber verdiği kıyametin akla yakın olduğunu göstermiştir. Bu sebeple müşriklere Hz. Peygamber’in zaferinin de uzak değil yaklaşmakta olduğu ihtar edilmiş olmaktadır (VII, 4627-4628; İbn Âşûr da bu mûcizeyle, yeryüzünün düzenini yakından ilgilendiren bir gök cismi olan Ay’ın düzenindeki bozulmaya bir örnek gösterilip bu âlemin de sonlu olduğu üzerinde düşünme imkânı verildiği yorumunu yapar, XXVII, 168-169). Elmalılı, İsmail Fenni Ertuğrul’dan naklettiği ve takdirle karşıladığı şu ifadelerle kendi kanaatini de özetlemiş olmaktadır: Âlimlerin ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, ashâb-ı kirâmın rivayetlerine ve 2. âyetin açık delâletine de dayanarak Resûlullah döneminde bir mûcize olarak Ay’ın yarılması olayının meydana geldiğini kabul etmişlerdir. Biz artık bunun gerçekten vuku bulmuş olduğunu kabul ve tasdik hususunda asla tereddüt etmeyiz ve “Bunun nasıl meydana geldiğini ancak Allah ve Resulü bilir” deriz (VII, 5636; son dönem müfessirlerinden Şevkânî’nin değerlendirmesi de bu yöndedir, bk. V, 138-139).
…Kanaatimize göre İlyas Çelebi’nin şu ifadesi konuya ışık tutacak bir unsur içermektedir: “Görüldüğü üzere kelâmcılar bir mûcize olması dolayısı ile inşikak-ı kamerin mümkün olup olmadığını tartışmadan kabul etmekle beraber bunun vâki olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluğun kanaati onun vâki olduğu yönündedir” (a.g.e., s.175). Burada söz konusu edilen bir “mûcize” olduğuna göre bunun aklî bir izaha ihtiyacı yoktur; zaten İslâm âlimleri de mümkün olup olmadığını tartışmamışlardır. Vukuu meselesine gelince, mûcizenin bilgi kaynağı Kur’ân ise, ona bizzat şahit olmayanların meydana gelmiş olduğunu kabul etmeleri için başka delillerle ispat edilmesi gerekmez. Nitekim bir mümin, Sâlih Peygamber’e mûcizevî özellikler taşıyan bir deve verilip kavminin bununla sınandığı veya Mûsâ Peygamber’in eline, koynundan çıkarıp gösterdiğinde bakanları şaşırtan mûcizevî bir parlaklık özelliği verildiği konularında, bunların gerçekten olup olmadığını araştırma ihtiyacı duymaz. Ancak inşikak-ı kamer konusundaki âyetin ifadesi diğer örneklerdekine nazaran ihtimalli gibi durduğu ve konuya ilişkin haberlerin mütevâtirliği tartışmalı olduğu için bunun yalnızca bir ihtimalini, kesin bir iman konusu olarak ele almamak gerekir. Esasen konuya ilişkin haberler üzerinde tartışma açılmasının sebebi de –hâşâ– Kur’ân-ı Kerîm’e, onun mütevâtirliğine itimatsızlık değil, anlatımın farklı yorumlamaya açık durmasıdır.
Gençleri dert edinenlere dair
04:0030/01/2022, Pazar
G: 30/01/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her devirde yaşlılar gençlerden şikâyet etmişler, “zemane gençleri” demişler, kendi örf, adet ve alışkanlıklarını tevarüs etmediklerinden şikâyette bulunmuşlardır.
Şimdiki zaman da -sanki bunlarda kusur yokmuş gibi- orta yaşlılar ve yaşlılar bir yana bırakılıyor, “kendilerince eğitimci ve ıslahatçı” olanlar gençlerin durumunu dert ediniyor, onların dindarlık, edep ve ahlâkından şikâyet ediyor, yoldan çıktıklarını, dijital ve sanal dünyaya dalıp tabii ve normal olanla alakalarını kestiklerini dinsiz veya deist olduklarını… söyleyip yakınıyorlar.
Tarihten bir yaprak:
Bugün kimse -edep ve ahlâk dışı olanlar müstesna, mutlak manada- sinemayı kötü görmüyor, her yaşta insanın film seyretmesini tehlikeli bulmuyor.
Benim çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda Türkiye sinemalarında gösterilen yabancı filimler Amerika menşeli kovboy filmleri ile Mısır filmleri idi. Yerli filmler de oldukça masum filmlerdi. Buna rağmen dedem (anamın babası) “Sinemaya gittiğini görür veya duyarsam seni öldürürüm” dedi, ama biz bir yolunu bulur sinemaya giderdik.
Aradan yıllar geçti, biz hoca olduk, rahmetli Yücel Çakmaklı birkaç arkadaşı ile bize geldiler, başka din, ahlak, dava ve amaç sahiplerinin sinema yoluyla gençler başta olmak üzere insanları saptırdıklarını, sinemaya karşı vaaz, nasihat, bir takım oyunlar, spor vb. ile mücadele edilemeyeceğini, sinemaya karşı sinema ile mücadele edilebileceğini, bu sebeple bir şirket kurduklarını, Müslüman zenginleri ikna edip şirkete ortak olmalarını sağlamak için bizden yardım dilediklerini söylediler. Merhum arkadaşım Bekir Topaloğlu ile önlerine düştük, birkaç toplantı yapılmasını sağladık. Hiç unutmam bir zengin Müslüman şöyle demişti: “Siz Müslümanca film yapacağız diyorsunuz, bizim çocuklarımız bunlar yüzünden sinemaya alışırlar, kötü olanları da seyreder ve bozulurlar…”. Hâlbuki o, bunu söylerken büyük bir ihtimalle benim çocukluğumda yaptığım gibi onun çocukları sinemada idi.
Müslüman zenginlerin bu işe kafaları yatmadı. Bir renkli film 500 bin liraya mal oluyordu, ancak 300 küsur bin lira temin edilebildi. Buna rağmen gayretli ve hamiyetli gençler Huzur Sokağı isimli kitabı “Birleşen Yollar” adıyla senaryoya çevirttiler ve ilk renkli filmi yaptılar. Arkasından Necip Fazıl’ın bir iki romanından film yaptılar. Bu filmler tuttu; bizimkiler seyredip mendilleri gözyaşlarıyla ıslanmış olarak sinemalardan çıktılar, ama maddi destek olmadı, gençler de borçlandılar, o zaman için bu hizmeti devam ettiremediler.
Kıssadan hisse:
Bugün bir kısım gençleri yoldan çıkaran nedir? Bu soruyu sormak durumundayız.
İkinci sorumuz şu olmalıdır:
Peki, biz buna karşı ne yapabiliriz, hangi meşru yol, çare, ilaç, teknoloji, san’at ve imkânı kullanabiliriz?
Bunları kullanabilecek yeterli sayı ve kalitede insanımız, bilgi ve teknolojimiz var mı?
Yoksa işe nereden başlamalıyız.
Merhum Mehmet Akif’in şöyle söylediği aklımda kalmış:
“Bugünün sözde aydınlarına önce Frenk âyetleri okuyacak, sonra Kur’ân âyetlerine geçeceksiniz”.
Merhum’un mecazi olarak ifade ettiği Frenk âyetlerinden maksadı, insanımızı bize yabancılaştıran çağın felsefesine hakim olmak, önce buradan ya çürüterek veya tezimizi destekleyerek aktarmalar yapmak, muhatapta yanıltıcı kaynaklarda şüphe hasıl olunca da ebedî hakikat olan Kur’ân’dan âyetler okuyarak onları irşat etmektir.
Akif’e göre:
“Bizler, faziletli, gerçekten parlak devirleri olan bir büyük milletin evlâdıyız. Ancak o fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle, birleşip gitmedi; millet cehalete battıkça da kuvveti felç oldu. Öyle bir düşüş düştü ki, artık ‘Batı’nın emriyle yatıp kalkmaya mahkûm oldu. Çünkü toplum, yaşatan fenlerin kudret ve kuvvetinden doğan haşmetten mahrum durumdadır. Evet, biz hasmımızın irfan gücünden nasipsiz olduğumuz için bu şerefsiz hüsrana düştük. Sonra asırlarca süren ümitsizlik ve mahrumiyeti çektiğimiz için bugün, bizde bulunan fazilet bile hissiz, hareketsiz, ölgün kalmaktadır” (Ersoy, 1985: 442).
Bazı hoca arkadaşlar mesela gençleri deizmden kurtarmak için “Şu âyetleri onlara okuyun, başka şeye hacet yok” diyorlar.
Ben de diyorum ki:
Onlar kim, neredeler, siz neredesiniz!? Ortak bir zemininiz ve diliniz var mı?
Sözü uzatmadan bir de şunu sormak istiyorum:
Türkiye’de dinî hayat bakımından kusurlu, eksikli olanlar yalnızca veya çoğunlukla gençler mi?
Orta yaşlılarda problem yok mu?
Bu gençlerin ilk eğitimcileri bu orta yaşlılar veya yaşlılar değil mi?
.Hep geç mi kalacağız?
04:006/02/2022, Pazar
G: 6/02/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hem savunma, hem taarruz, hem tebliğ, hem davet için düşmanın kullandığı araçları kullanmaya ihtiyaç var.
Gençlere ulaşabilmek için onlar en çok ne ile meşgul iseler oraya ulaşmaya ve oradan, onların kullandığı iletişim diliyle kendimizi anlatmaya, karışan kafalara ayar vermeye ihtiyacımız var.
Geçen Pazar yazımda bundan yarım asır önce sinema dilini ve san’atını kullanmaya olan zarureti idrak eden ve bunun için olanca güçlerini sarf eden birkaç gençten söz etmiştim. Bunların kahramanı, İstanbul İmam Hatip’ten öğrencim, sonra dostum olan Ali Osman Emirosmanoğlu idi. Benim yazım üzerine o da aynı konuda kısa bir yazı kaleme aldı. Ben de onunla yazışarak teşebbüsün nasıl sonuçlandığını ve sonra tek başına bir kurum gibi çalışarak neler yaptığını sordum.
“Bu yazıda önce Peygamberimiz (s.a.)’in, kendi çağında çok revaçta olan şiir sanatını davası için nasıl kullandığı hakkında TDV İslam Ansiklopedisi’nden birkaç paragraf aktaracağım, sonra Emirosmanoğlu’nun yazısını vereceğim. Muhtemelen bir sonraki yazıda da onun mücadelesini kendi dilinden aktaracağım.
Hassân b. Sâbit’in (v.60/680) İslâmiyet’i kabul etmesiyle Müslümanlar, şöhreti Hicaz bölgesini aşıp diğer Arap topraklarına yayılmış olan güçlü bir şair kazanmışlardır. Hassân’ın bundan sonraki hayatı tamamıyla Resûl-i Ekrem’in yanında geçmiş, en güzel şiirlerini onun için söylemiş, artık fahriyyelerinde Allah’ın Resulü›nü savunmakla övünmüştür.
Resûl-i Ekrem’le birlikte Müslümanlar, ilk dönemlerden itibaren Kureyşliler’in ve onları destekleyenlerin hem fiilî hem de sözlü saldırılarına mâruz kalmakta, müşrik şairlerin hicretten sonra da devam eden hicivleri onları üzmekteydi. Bu hicivlere aynı yöntemle karşılık vermenin gerekli olduğu kanaatine varan Resûl-i Ekrem Müslümanlardan bu konuda kendisine yardım etmelerini istemişti. Bu isteği Hassân b. Sâbit, Kâ’b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha yerine getirmekle beraber özellikle Hassân’ın hasımlarına yönelttiği, Câhiliye devrinin kokuşmuş değer yargılarını ve soy saplantılarını dile getiren hicivleri son derece etkili oluyordu.
Böylece şiirleriyle İslâmiyet’e büyük hizmetlerde bulunan Hassân hakkında Hz. Peygamber, “Hassân’ın fıtrî kabiliyetini ve ilhamını Rûhulkudüs teyit ediyor” demiş, ayrıca onun için “Allahım, Hassân’ı Rûhulkudüs ile teyit et!” şeklinde dua etmiştir (Buhârî, “‘İlim”, 68, “Bed’ü’l-halk”, 6, “Megazî”, 30, “Edeb”, 91).
Bu sayede müşrikleri hicveden şiirleri Resûlullah’ın, “Bu hicivler onlara karşı oktan daha etkili olacaktır” şeklindeki iltifatına mazhar olmuştur (Müslim, “Fezâ’ilü’s-sahâbe”, 157).
Resûl-i Ekrem Hassân’ın şahsına ve sanatına çok değer verirdi; hatta şiirlerini okuması için ona Mescid-i Nebevî’de bir minber tahsis etmişti…”
Emirosmanoğlu’nun yazısı:
EĞİTİM, ÇARE, METAVERSE, BİLGİSAYAR OYUNLARI, FİLM ve DİZİLER, TV PROGRAMLARI, OKUNACAK KİTAPLAR, DİNİ BİLGİLER, REHBERLİK
Uzun bir başlık belki. Açıklayacağım.
Her yaştan insanların her zaman nasihate, tavsiyeye ihtiyacı vardır. “Din nasihattir.”
Peki, düşünen, bilen, konusunda uzman kişilerin insanlara en iyiyi, en güzeli, en doğruyu seçip sunması görevi değil midir?
Öyle ise geç kalmadan harekete geçmeli ve gerekenler yapılmalıdır.
Biraz açalım;
Ailelerin en büyük sıkıntısı çocuklarının oynadığı oyunlar ve seyrettikleri şeylerdir. İşte yapılacaklardan biri her yaş için ayrı ayrı oynayacaklarının ve seyredeceklerinin listesi olacaktır. Dini bilgiler hep tartışılmakta ancak herkes tatmin olmayıp şüphe içinde kalmaktadır. TDV İslam Ansiklopedisi gibi mükemmel bir kaynağımız ise kimsenin aklına gelmemektedir. TV kanal bolluğundan insanlar ne seyredeceğini şaşırmaktadır. Özenle seçilecek programların tavsiyesi de önemlidir. Mesela evdeki hanımların çok büyük kısmı cuma hutbesi ve namazının ülkemizde iki ayrı yerden ve kanaldan naklen yayınlandığını bilmemektedir. Netflix, Prime gibi dizi, film siteleri dünyayı kasıp kavurmaktadır. Metaverse/sanal-dijital dünya kurulmaktadır. Bizler de şu diziler, şu filmler seyredilmeli gibi alternatif bir tavsiye listesi sunmamız ve dijital dünyaya karşı alternatif göstermemiz gerekmektedir. Her yaşta okunacak kitaplar vardır. Okul sıralarında bize samimi hocalarımız şunları okuyun diye liste verirlerdi. Biz de okuduk, bilgilendik. İşte bu teşebbüsün yapacağı tavsiyelerden biri de yetkili bir heyetin bu kitapları tavsiyesi olacaktır.
Bu misaller çoğaltılabilir.
Eğer bu önemli hizmetin yapılmasının gerektiğine inanılıyorsa öncelikle, altyapısı güçlü bir platform kurulmalıdır. Bu platforma girenler ihtiyaçları olan her türlü tavsiyeyi doyurucu bir biçimde elde etmelidirler.
Kısaca sunduğum bu projenin çok detayı vardır. Hazırlık, altyapı, heyetler, sunum gibi konularda çok emek vermek gerekir. Hizmet aşkı ile ihtiyaç olan bir şeyi sunduğunuzda mutlaka bir karşılığı olacaktır.
Bu kurumun uzun ömürlü olması için mutlaka özel kişiler tarafından kurulması lazımdır. Artık duyarlı zenginlerimizin de var olduğunu görüyoruz.
Netice olarak, geç kalmadan (sadece alternatif değil), eğitici, yönlendirici bir platform kurulmasının vazifemiz/mesuliyetimiz olduğunu ve ancak bu şekilde gençlerimizle bağımızı güçlendireceğimizi düşünüyorum.
30-01-2022 Ali Osman E.
Altın hesabı, babaya borç ve check up
04:0013/02/2022, Pazar
G: 13/02/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Saygıdeğer hocam. Öncelikle selamlarımı iletiyor, sağlık ve afiyet diliyorum. Bizler inanmış insanlarız hamdolsun. Herkes gibi tabiî ki her şeye mubah gözüyle bakamıyoruz. Kafamıza takılan soruları sizin gibi değerli hocalarımıza soruyoruz. Şimdiden kusura bakmayın hocam hakkınızı helal edin. Sorum şu: Müslümanlar olarak birazcık da olsa birikimlerimizi altına çeviriyoruz. Yalnız altını evde saklamak tehlikeli. Yani zamanla hırsızlık olayları oluyor, hep duyuyoruz. Bankalara götürüp yatıralım diyoruz, bazı kişiler caiz değil diyorlar. Katılım bankalarına yatırıyoruz, bu sefer altını geri alırken altın olarak değil o günkü fiyattan parasını alırsın diyorlar (bazıları). Altın hesabı açalım ufak ufak birikim yapalım diyorum, onun da şüpheli olduğunu, caiz olmadığını söylüyorlar. Peki, hocam bizler Müslümanlar olarak ne yapacağız. Malum sistemde birikimlerimizi nasıl muhafaza edeceğiz. Bunun bir çıkış yolu yok mu?
Cevap
Katılım bankaları fıkha uygun olarak altın ticareti yapar, katılımcının rızasına dayalı olarak altını döviz veya TL’ye çevirir, bununla ticaret yapar, altını TL’ye çevirip korumalı hesap açar, munzam karşılık olarak yatırdığı altın havuzlardan yapılan masraf olacağı için havuzun genel olarak kazancına veya zararına o miktardaki altın da katılmış olur…
Bütün bunlar yapıldıktan sonra müşteri/katılımcı, altını külçe, lira vb. şekillerinde almak isterse sözleşmeye ve kullanma şekline göre ya aynı miktarda veya kâr ve zarar hesabına göre oluşan miktarda alabilir. Katlım bankaları fiziki altın ödemiyor sözü doğru değildir.
Soru
Selamünaleyküm hocam.
Ben 4 çocuklu ailenin bir ferdiyim. Ailemle yaşarken memuriyete girdim ve bir miktar para biriktirdim. 2012 yılında daha henüz evlenmemiş ve babamın evinde yaşarken eski evi sattık ve yeni bir ev aldık. Bu evi alırken de babama evin 1/3’lük kısmının parasını ben verdim (Bugün yaklaşık 200.000Tl.) 2013 yılında evlendim. Borç harçla evimin ve düğün masraflarının hepsini iğneden ipliğe kendim yaptım. Babam hiçbir masrafıma karışmadı. Hep, “Beni babam evlendirmedi, kendiniz evlenin” sözünü suratıma çarptı. Aradan yıllar geçti, para konusu hakkında hiç konuşmadık. Ancak ikinci çocuğum olunca araba ihtiyacı doğdu. Babamdan bir miktar borç aldım ve borcumun da büyük bir kısmını ödedim. Ancak borcumdan çok az bir kısmı kalmışken kardeşimin evliliği ortaya çıktı. Bana kendin evlen diyen babam kardeşime kudretince yardım etmeye başladı. Ayrıca bir mirası eşit paylaşmamız hakkında bize telkinde de bulundu. Kendisine araba borcu öderken hiçbir zaman oğlum sen de ev alırken bize yardım ettin vermene gerek yok gibi bir söz de söylemedi. Hatta bazı zamanlar borcumu öderken o kadar sıkboğaz etti ki neredeyse arabayı satıp veresim geldi, ancak çocuklarımı mağdur edeceğimden yapamadım. Hatta bir ara öyle bir hadde vardı ki, “Biz de verdik” dedim; “Vermeseydin, biz baktık besledik tabii vereceksin” gibi sözlerle suratıma çarptı. Çocuklarının arasında ayrımcılık yapan, birinden yararlanan ama diğerine yağan babama kalan borcumu ödemek içimden gelmiyor. Babama borcumu ödeyeyim mi? Ayrıca yarın miras mevzusu olduğunda nasıl bir yol izleyeyim? Bu konuda tavsiyelerinizi istiyorum, Allah’a emanet olun.
Cevap
Baba oğula ve oğul babaya ödünç alma sebebiyle borçlu olursa ve borçlunun ödeme imkânı da varsa borcunu ödemesi gerekir.
Baba oğuldan ödünç aldığı para ile ev alsa, sonra ölüp bu evi vârislerine bıraksa, oğul hem vâris olarak evden hisse alma hem de bu ev için ödünç verdiği parayı terekeden alma hakkına sahip olamaz. Alacağının, hissesine düşen meblağdan daha fazla olan kısmını, alacaklı sıfatıyla öncelikli olarak alır.
Babanıza, ev alırken verdiğiniz parayı ödünç verdiyseniz hükmünü açıkladım. Bağışladıysanız babanız borçlu sayılmaz.
Bir kimse ölmeden önce malından, öldüğünde vâris olacak yakınlarına, miras hissesine riayet etmeden bağışta bulunabilir. Peygamberimiz (s.a.), bu bağışlama işinde “adil olmamızı” tavsiye buyurmuşlardır, ama adalet eşitlik, eşit bağışlamak değildir; verme eyleminin hak etme ve ihtiyaca göre farklı olması caizdir. Bir kimse ölmedikçe malı miras olmaz; meşru olarak istediğine verir, istediğini alır.
Soru
Allah size sağlıklı, uzun ömür versin. Âmin.
Sizlerden, toplumda yaygın olarak yapılan tarama testleri ve muayeneleri hakkındaki görüşünüzü istirham edeceğim. Bilindiği gibi kanser başta, var olan veya daha sonra çıkması muhtemel hastalıklar için tarama testleri ve muayeneleri yapılmaktadır. Bu kişilerin çoğu o anda sağlıklı olan veya olduğunu düşünen kişilerdir. Nadiren de bilmeden üzerlerinde bilmedikleri bir hastalıkları vardır. Sağlıklı iken yapılan bu test ve muayeneler için görüş ve önerilerinizi istirham ediyorum.
Cevap
Bu kimselerin sağlıklı oldukları ancak testten sonra biliniyor; daha önce böyle bir bilgileri yok, hastalığın ilk evresinde de olabilirler; bu sebeple “sağlıklı insanların test edilmeleri” değil, hasta olmaları muhtemel insanların zamanında hastalıklarının teşhis edilerek tedbir alınması için test edilmeleri (check up) bahse konudur ve bu da caizdir.
Kürtaj
04:0020/02/2022, Pazar
G: 20/02/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sıkça sorulmaya devam eden konular arasında kürtaj, tüp bebek, nikâh dışı doğan çocuklar ve kök hücre var. Bunların tamamı ile bir şekilde ilgili olan kürtaja genişçe bir yer ayırmak istiyorum.
Tanım
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.
Tarihî geçmişi
Kur’ân-ı Kerim’de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilminin oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (Hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müçtehit imamların yaşadığı ve içtihat faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.
Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj
Kur’ân-ı Kerim’de “ve’du’l-benât” terimi ile ifade edilen “kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi” cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle “haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan” âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.
1. En’âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ’nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, “nefis” kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dâhildir.
2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber’e (s.a.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında “çocuklarını öldürmek” de vardır. Bu âyetteki çocuklara “cenîn” de dâhildir.
Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, sperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle “gizli ve’d” denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların “ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları “rûhun üflenmesi” ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Fıkıhta kürtaj
Bağlayıcı delil ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacip, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır:
a) Câiz olup olmadığı,
b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.
Câiz olup olmaması bakımından kürtaj
Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup olmadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tespiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm’ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevk eden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan “yanlış tıp ve canlılar âlemi” bilgisidir.
Eksik ve yanlış bilgiler:
Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-Ulûmi’d-Din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: “Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve’d) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsıl olanı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... ‘İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir’ dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır...” (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arz etmektedir:
a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ’) demektedirler.
b) İki su karıştığında yani döllenme olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, döllenmiş yumurta (embriyo) böyle nitelendirilmektedir.
c) Yumurta döllendikten sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine ‘alaka’ ve ‘muzğa’ ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre ‘alaka’ “pıhtılaşmış kan”, ‘muzğa’ ise “bir çiğnemlik çiğ et parçası” demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.
d) Çocuğun cinsî temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.
e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.
f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî’nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi “insan varlığının bir aşaması” olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tespiti mâhiyetindedir.
Gelecek yazımıza ruhun üflenmesi konusu ile başlayalım inşallah.
.Kürtaj (2)
04:0027/02/2022, Pazar
G: 26/02/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Rûhun üflenmesi ile ilgili hadis
Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadisleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadise göre Peygamberimiz (s.a.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alınyazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor: “Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar “alaka” olur, sonra aynı süre kadar “muzğa” (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edecekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cennetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır...” (Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).
Buharî ile Müslim’de yer alan bu rivâyet dışında hadisin Müslim’deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 42, 45.
b) Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah’a “erkek mi, yoksa kız mı” diye sorulduğu, Allah’ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
Bu hadislerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, “bu hadisi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar...” demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tespit edilince hadisi, Peygamberimiz’den (s.a.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların “yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini” söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber’e (s.a.) ait olur ki, bunu bir Müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur’ân’da (meselâ Müminûn: 23/14), yukarıda naklettiğimiz rivayetlerdeki detaylara yer verilmeden açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Teâlâ’nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadisleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber’in (s.a.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadisler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırâb) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda ve bir defa olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.
b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (döllenmenin gerçekleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.
c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur (yani bir iki.. kırk günde kan pıhtısı ve bir çiğnemlik et parçası değildir. Kur’an’da geçen alaka ve mudğa kelimeleri böyle tercüme edilmemelidir).
Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadisin “cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma” konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadisçiler bu hadisi “Yaratılış” ve “Kader” bahislerinde rivâyet etmişlerdir.
FIKIHTA KÜRTAJ
Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını tartışan fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadis) delilleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheplere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:
Hanefî mezhebinde
Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadise dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495).
İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, “yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır” denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah söz konusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde “önemli mazeret” için iki örnek verilmiştir:
a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da sütanne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.
b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. “Rahimdeki kütle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb.’den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez” denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık on beş gün sonra muayene ve test ile tespit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.
Malikî mezhebi
Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).
Şâfiî mezhebi
Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken, Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).
Hanbelî mezhebi
Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.
Zâhiriyye mezhebi imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).
SONUÇ
Zigot (döllenmiş yumurta) rahime yerleşip gelişmeye başladığı (embriyo olduğu), amiyane deyişle hamilelik başladığı andan itibaren onu öldürmek cinayettir, kürtaj haramdır.
Tüpte yapılan dölleme cenin sayılmaz; çünkü burada bırakıldığında bundan çocuk olmaz, rahimde bırakıldığında ise gelişmeye devam eden cenin sonunda çocuk olarak doğar
.Rusya-Ukrayna savaşında Müslümanın durum ve tutumu
04:006/03/2022, Pazar
G: 6/03/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması sebebiyle bize de Müslümanların tarafı ve tutumu hakkında sorular geldi; uygun bulduğum için Eskiden Mısır Vakıflar Bakanı Müsteşarı, Danışma Meclisi üyeliği gibi önemli görevlerde de bulunmuş İslâm ilim ve hareket adamı Dr. Muhammed Sağîr’in bir makalesini, müzakereye vesile olsun diye özetliyorum.
Müslümanların ve Müslümanlara karşı savaşı, onların ülkelerine yapılan saldırıyı, topraklarının işgalini, varlıklarının yağmalanmasını herkes biliyor, bunu mevcut nesil de yakından biliyor ve Filistin’in işgalinde, Afganistan savaşında, Irak savaşında, Suriye’nin tahribinde… yaşadı. Lakin Müslümanlara karşı savaşanların ilk defa birbiriyle savaşa giriştiklerini, savaş değirmeninin bu defa onların topraklarında döndüğünü görüyoruz; bu belâ Ukrayna halkının başına gelmiş oldu. Bu savaşta Ukrayna bir tiyatro sahnesi; orada büyük güçler nüfuz ve hâkimiyet savaşı veriyorlar; bir yanda Amerika ve âciz Kıt’a, bir yanda Putin ve destekçileri. Bir yanda Amerika, Rusya-Çin ittifakını sarsma ve bozmanın, birincilik yarışmasında onları geride bırakmanın peşinde, diğer yanda Putin Batı ittifakının, Rusya milli güvenliği ile oynadığını, nüfuz bölgelerine uzandığını, sınırlarına yığınaklar yaptığını görüyor…
Müslümanlar bu savaşın kıvılcımlarından uzak değiller, aksine bu savaşın sonuçlarından ve etkilerinden faydalanma imkânına sahip bulunuyorlar. Yüzlerden düşen maskeler, ayrımcılık ve çifte standart uyarıcı, farkına vardırıcı savaşın ilk ganimetleri olabilir.
Rusya’nın komşusu Ukrayna’ya açtığı bu savaşın başından beri çokça sorulan ve özellikle İslâmî olan duruma gelince -ki, bu da bu çatışmada savaşmanın hükmü ile bu ülkelerde bulunan Müslümanların durumudur-; konuyu üç başlıkta ele almak uygun olacaktır.
1. Müslüman Rus askeri
Bu askerin savaşması caiz ve uygun değildir; çünkü içinde bulunduğu ordu haksız savaş, sınır tanımazlık ve komşuların topraklarını işgal ordusudur. Müslüman daha işin başında, bu öldürmeden gıdalanan ve savaştan ürün devşiren orduya katılmayacak; bunun için gerekiyorsa maddi bedel ödeyecek veya başkaca cezasını çekecek. Nitekim Viyetnam savaşında Müslüman boksör Muhammed Ali Kılay bunu yapmış, Amerika ordusuna katılmayı reddetmiş, cezasına katlanmıştı. Rusya’daki Müslüman bunu yaptığında yakın ve kesin hayatî tehlikeye maruz kalıyorsa zaruret durumu devreye girer, orduya katılır lakin masumların öldürülmesine sebep olmamak için çarpışma bölgelerinden uzak kalmaya gayret eder. Eğer Rusya’nın savaşı bir İslâm ülkesine karşı olursa haramlık daha güçlü/büyük olur. Böyle bir savaşta Müslüman asker öldürülürse niyetine göre dirilir…
2. Ülkesi saldırıya maruz kalmış bulunan Ukraynalı Müslüman
Ukrayna’da yaşayan Müslümanlar gayrimüslim ülkede azınlık statüsünde bile olsalar ülkesinin askerlerine katılıp saldırıya karşı savaşmakla yükümlü olurlar; çünkü bunlar meşru savunma durumunda olurlar; bu, yalnızca Rusya’ya karşı da değildir; onlara bir Müslüman da mal ve canlarına kastederek saldırsa saldırıyı mümkün olan en az zararla defetmek meşru bir haktır… Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:
“Kim (haksız saldırana karşı mücadelede) malını kurtarma uğrunda ölürse şehittir, canını kurtarma uğrunda ölürse şehittir, namus ve ailesini kurtarma uğrunda ölürse şehittir”.
3. Savaşan ülkelerden başka bir ülkede yaşayan Müslüman
Eğer savaşan iki tarafın biriyle Müslümanlar arasında bir antlaşma veya sözleşme varsa, antlaşmalı ülke bir saldırıya, bir zulme maruz kalıp Müslümanlardan yardım talep ettiyse onlara yardım etmek ve zulmü defetmek Müslümanların vazifesidir. Bu vazifenin örneği, Peygamberimiz’in (s.a.), içlerinde Yahudilerin de bulunduğu Medineliler ile imzaladığı bir savunma antlaşması sebebiyle Kureyş’e karşı onları savunmasında vardır.
Ramazan Kadirov’un yaptığı gibi mecbur olmadığı halde zalime yardımcı olmak ise asla caiz değildir
Boşama, boşanma ve yemin
04:0013/03/2022, Pazar
G: 13/03/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Koca, karısını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah işlemiş olmaz mı?
- Ehli Sünnet’e göre erkek karısını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah olmaz, ama kadın kocasını ciddi bir sebep olmadan boşamak isterse günah olur mu?
- Eğer Ehli Sünnet böyle bir durum olmadığını savunuyorsa (ben de bunu isterim) buna neleri delil gösterdiklerini açıklayabilir misiniz?
Cevap
Evlenme gibi boşanmayı da hiçbir değerlendirmeye tabi tutmayan, bu tasarrufları şahısların hususî hayatı içinde gören sistemler yanında boşamayı kesin olarak yasaklayan, yahut hâkimin kararına bağlayan din, hukuk, ahlâk sistemleri de vardır. İslâm hukuku bu konuda orta bir yol tutmuş, gerektiğinde boşamaya, evlilik hayatını sona erdirmeye cevaz vermiş, bu tasarrufu erkeklerin bizzat, kadınların ise hâkim veya hakemler aracılığı ile yerine getirmesine imkân tanımış, ayrıca boşamayı dinî ve ahlâkî yönden değerlendirmiştir: Buna göre;
1. Kitap ve Sünnet’te gösterilen yol ve usûle aykırı olarak boşamadır ve bu çeşit boşama haramdır.
2. Usûlüne uygun da olsa kusuru bulunmayan bir eşi boşamak mekruhtur, dinin hoş görmediği bir davranıştır.
3. Geçimsiz olan, yahut iffetli ve dindar olmayan bir eşi boşamak mendupdur; dinin teşvik ettiği bir davranıştır.
4. Ailede geçimsizlik ve problemlerin büyümesi üzerine tarafların talebi ile çözüm arayan hakemlerin boşamayı gerekli görmeleri halinde boşamak farzdır, dinin kesin talebidir.
5. Çiftlerden biri veya her ikisi diğerini sevmiyorsa; bu konu müçtehitler tarafından tartışılmış, çoğunluk tarafından caiz görülmüştür.
6. Evlilikte çocuk olmuş ise taraflar, çocukların hatırı için evli kalmaya dayanabilecek durumda olup bunu sürdürürlerse bundan sevap kazanırlar.
Evli kalmak çocuklara da zarar veriyorsa böyle bir fedakârlığa katlanmak gerekli olmaz. Ayrılma gerçekleştiğinde çocukların ruh ve beden sağlığı, din ve ahlâk eğitimi kimin yanında kalmalarını gerekli ve hayırlı kılıyorsa o tarafta kalırlar.
İslâm, boşamaya niçin izin vermiş, yuvanın dağılmasına çıkan yolu niçin kapatmamıştır?
Bu sorunun cevabı, İslâm’da yer verilen boşama uygulamasının felsefesini (hikmetini) ifade edecektir. Şüphesiz İslâm, evlenmenin ömür boyu bir beraberlik ve bağlılık olmasını istemiş ve bunun içindir ki, süreli ve geçici evlilik akitlerini bâtıl (hükümsüz) saymıştır. Ancak ideal ile reel, istenen ile gerçekleşen arasında çoğu defa farklılıklar vardır. Bazı durum ve şartlarda evlilik çekilmez bir yük, katlanılmaz bir beraberlik halini almaktadır. Buna rağmen evlilik devam etsin, “Allah’ın birleştirdiklerini hiçbir kimse ayıramaz” demek insanın yapısı, maddi ve manevî ihtiyaçları ile bağdaşmayan bir temenni olmaktadır. İslâm bunun yerine, evliliğin devamı için tarafları azamî gayret göstermeye teşvik etmiş, boşamayı “Allah’ın sevmediğini” ifade ederek sevimsizleştirmiş, fakat gerektiğinde, zaruret haline geldiğinde bu yolu da açık tutmuştur. Çünkü zorla güzellik olmamakta, zorlama ile sevgi ve bağlılık doğmamaktadır. Kâğıt üzerinde evli kalıp, gönül ve beden olarak ayrı yaşamayı ise -ahlâkî, sosyal ve ailevi mahzurlarından dolayı- İslâm tasvip etmemiştir.
Kadın sevmediği, mutlu olmadığı veya zarar gördüğü için boşanmak istediği halde kocasının onu nikâhı altında tutması, boşama yetkisini kötüye kullanması Bakara suresinin 231. âyetinde yasaklanmış, bu durumda mahkeme veya hakemler aracılığı ile kadının kurtulması sağlanmıştır.
Soru
Gençliğimde bir olay üzerine şunu yaparsam üzerime yüz kere yemin kefareti vacip olsun demiştim. Yemini bozdum. Günahtan nasıl kurtulabilirim? Yemini ederken çokluk belirtmiştim. Fitre miktarını 50 lira olarak kabul edersek 10 fakirin bir günlük yiyeceği 500 TL. eder. Yüz yemininki ise 50.000 lira; bir yardım kuruluşuna göndersem kefaret geçerli olur mu?
Cevap
Bu sözü yemin saysak bile bir yemin kefareti yeterlidir. Bir yemine yüz kefaret gerekmez. Yüz kere yemin eder ve bozarsanız yüz kere kefaret ödersiniz.
Yemin kefareti; gücü yeterse, bir köle azad etmektir -İslâm ve insanlık bunun kökünü kazıdı çok şükür- veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse, peşi peşine üç gün oruç tutar.
Cuma namazı
04:0020/03/2022, Pazar
G: 20/03/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sorular
1. Cuma namazı kılınan yerin kapısının herkese açık olmasının sebebi, mantığı nedir.
2. Bir sitede, cuma namazı kılınan yer, kişi mülkü ise tesis fabrika vs buralarda cuma namazı kılınmaz der, kişinin mülkü olmayacak, gerçekte cami olacak, Allah’ın mülkü olacak der. Bu, fıkıh kitaplarında geçer mi, bu hüküm aynen geçerse hangi fıkıh kitabında geçer, fıkıh kitabı ismi verebilir misiniz.
3. Maliki mezhebinde cuma namazı kılınan yerin bina olması ve o şehirde binalar mesela pişmiş tuğladan yapılıyorsa cuma namazı kılınan yerin binanın da pişmiş tuğladan yapılması lazım. Pişmemiş tuğladan yapılırsa cuma namazı kılınmaz o yerde dersiniz. Bu hüküm hangi fıkıh kitabında geçer, fıkıh kitabı ismi verebilir misiniz.
Cevap
“İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri” isimli bir kitabım var. Bu konuyu orada genişçe yazdım, kaynaklarını da verdim, geniş bilgi için oraya bakabilirsiniz.
Burada özetlemek bile birden fazla yazıyı gerekli kılacak, ama hep sorulduğu için değer diye düşünüyorum.
Daha başta şunu söyleyeyim:
Cuma ile ilgili şartların bir kısmı Kitâb ve Sünnet'te açıkça yer almış olmayıp, çeşitli delâlet yolları ile müctehidler tarafından tesbit edilmiş ve bu sebeple de herhangi bir hususun şart olup olmadığı mevzûunda görüş ve ictihâd farkları meydana gelmiştir.
1. Vücûbun Şartları:
Diğer namazların farz olması için aranan şartlara ilâveten cuma namazının bir kimseye farz olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
a) Erkek olmak; cuma namazı kadına farz değildir, fakat kılarsa sahih olur ve artık o günün öğle namazını kılmaz.
b) Hür olmak.
c) Cuma kılınan yerde ikâmet eder olmak. Bu yerin şehir ve köy olması, şehrin vasıfları, misafirin durumu üzerinde ictihâd farkları vardır. Bunu ileride ele alacağız.
d) Mazeret sahibi olmamak:
aa) Cumaya gittiği takdirde zarar gören hastaya,
bb) Kendisini cumaya götürecek kimsesi olmayan kör ve kötürüme,
cc) Bitkin hale gelmiş yaşlı kişilere,
dd) Tehlikeli sıcak ve soğuktan korkan kimseye,
ee) Çok yağmur ve çamur bulunduğunda,
ff) Haksız olarak yakalanıp hapsedilmekten korkan kimseye,
gg) Gittiği takdirde mal, can veya namusun zâyi olmasından korkan kimselere cuma farz değildir, daha doğrusu bu mazeretler sebebiyle mükellefiyetleri düşer.
2. Sıhhatinin Şartları:
Kılınan cumanın muteber olması ve öğle namazının yerini tutabilmesi için aranan şartlar:
Hanefîlere Göre
a) Şehir veya şehir hükmünde olan yer ile bunun civarında kılınacak. Şehirden maksat en büyük camii cuma ile mükellef olanları alamayacak kadar nüfusu olan yerdir. Bir idâreci (emîr) bir de hâkimi olan yer diye de tavsif edilmiştir. Civarının uzaklığı için asgarî 400 zirâ ölçüsü verilmiştir. Daha uzaktakiler şehir dışında sayılırlar. Bir ictihada göre devletin şehir saydığı yer böyle kabul edilir.
b) Cuma imamı, devlet başkanı (veliyyu’l–emr) veya onun vekâlet ve izin verdiği kimse olacak. Camide cuma kılınmasına devlet izin verecek. Devlet başkanının izni cami yapılırken ve ilk hutbe okunurken istenir. O zaman verilen izin bundan sonrası için muteberdir.
c) Öğle vaktinde kılınacak.
d) Hutbe okunacak.
e) Cami herkese açık olacak.
f) Cemaat ile kılınacak.
Şâfiîlere göre
a) Öğle vakti,
b) Şehir: İnsanların oturabildiği kale, mağara ve benzeri de şehir hükmündedir. Sahrada kılınamaz. Şehir civarında oturanlardan ezanı duyanlar mükelleftir.
c) Cemâat,
d) En az kırk kişi,
e) Tek cuma. Bundan maksat bir merkezde cumanın yalnız bir camide kılınmasıdır. Cami mükelleflere kâfî gelmediği için, ihtiyaca binâen birden fazla camide kılınabilir. Bu takdirde cumadan sonra öğleyi de kılmak sünnettir.
Eğer ihtiyaç olmadığı halde birden fazla camide kılınmış ise ilk kılınan cuma sahihtir, diğerleri sahih değildir, öğleyi kılmaları gerekir.
Evvel veya sonra oluşta şüphe varsa yine öğle kılınacaktır.
f) Cumadan önce hutbe.
Mâlikîlere Göre
a) İnsanların devamlı olarak oturdukları şehir, köy vb. yerleşim merkezleri. Bu merkezler üç buçuk mil civarına da şamildir (Bir mil yaklaşık olarak 3 km.)
b) İmamdan başka on iki kişi.
c) İmam. Bunda iki şart aranır:
aa) Yerli olmak veya en az dört gün kalmaya niyetlenmiş misafir bulunmak.
bb) Hutbeyi okuyanla namazı kıldıran aynı şahıs olmak.
d) Hutbe,
e) Cami.
Camide aranan şartlar:
aa) Bina olacak.
bb) Binası en az şehrin mu’tâd binalarına eşit olacak. Meselâ pişmiş tuğla ile bina yapmak adet ise pişmemiş topraktan yapılmış camide kılınmaz.
cc) Şehir (köy vb. dahil) veya hemen civarında olacak.
dd) Zarûret bulunmadıkça tek camide olacak. Ülü’l–emr izin vermişse birden fazla camide kılınabilir.
Bu şartlar bulunmazsa ancak cuma için en önce izin verilmiş camide namaz sahihtir.
Hanbelîlere Göre
a) Vakit: Güneşin bir mızrak boyu yükselişinden eşyanın gölgesi kendisine eşit oluncaya kadar.
b) En az kırk kişinin devamlı oturduğu yer olup bir fersah civarına da şamildir.
c) En az kırk kişinin namaz ve hutbede hazır olması.
d) Hutbe.
e) Bir cami mükellefleri alıyorsa ikinci camide kılınmaz. Kılınmış ise veliyyu’l-emrin bizzat bulunduğu veya izin verdiği câmideki namaz sahihtir. Birden fazla camide -ihtiyaç olmadığı halde- kılınmasına izin verilmiş ise önce kılınan sahih olur. Diğerleri yeniden öğle namazı kılarlar.
Buraya kadar münâkaşasız olarak mezheplere göre cumanın şartlarını sıraladık. Şimdi bu şartların önce umumî olarak mesnedini ve mahiyetini tesbit edecek sonra da teker teker delillerini verecek ve münâkaşa edeceğiz.
Cuma namazı (2)
04:0027/03/2022, Pazar
G: 27/03/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başta cuma günü ve namazı ile alâkalı âyet ve hadisleri zikretmiştik. Bunlarda ve başka hadislerde cuma namazının şehirde kılınacağı, şu kadar cemâatle kılınacağı, ancak bir camide kılınabileceği, sultanın bulunması veya izin vermesi... gibi vücûb ve sıhhat şartları zikredilmiş değildir. Bu şartlar sözlerin delâleti ve tatbikattan, ictihad yoluyla çıkarılmış, üzerinde de ihtilâf edilmiştir. Şartlar üzerinde lüzumundan fazla titizlik gösteren ve bu yüzden cuma gibi büyük bir ibâdetin ifâsını güçleştirenlere karşı olan İslâm âlimleri vardır:
İbn Rüşd: “Bu mevzuda müctehidlerin ihtilâf etmelerinin (farklı yorum, ictihad ve görüş sahipleri bulunmasının) sebebi: Hz. Peygamber (s.a.) cuma namazını dâimâ cemâatle, camide ve şehirde kıldığı için bu vasıfların şart olma ihtimâlidir. Cuma namazının daima böyle kılınmış olduğunu görüp bunların şart olması gerektiğine kâni olanlar şart koşmuş, böyle görmeyenler de şart koşmamıştır... Ayrıca namaz çevresindeki bu davranış ve oluşların namazla alâkasına da bakılmış, alâkalı görenler şarttır demiş, görmeyenler şart değildir kanaatine varmışlardır. Bu sebeple cemâatin şart olduğunda ittifak etmişlerdir; çünkü cemâat umûmiyetle namazlarda bulunan bir keyfiyettir. İmam Mâlik şehir ve sultanı şart koşmamıştır; çünkü bunların namazla doğrudan bir alâkası yoktur. Buna mukabil namaz ile münasebetini gözönüne alarak camiyi şart koşmuştur. İhtimâl ki, bunların hepsi lüzumsuz derinleşme, ileri gitmedir; halbuki Allah’ın dini kolaylıktan ibârettir, birisi çıkıp pekâlâ şöyle diyebilir: Eğer bunlar cumanın mûteber (sahih) olması için şart olsaydı Rasûlullâh’ın (s.a.) sükût etmesi ve bunları açıklamadan bırakması câiz olmazdı; çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “...insanlara gönderileni açıklayasın diye...” “...ihtilâfa düştükleri hususu onlara açıklaman için...”
Şâh Veliyyullah: “Cemâat ile bir nevî medeniyetin -cuma namazının sıhhat ve vücûbu için- şart olmasını ümmet, âyet ve hadislerin lâfız ve ifâdelerinden değil, manevî yoldan telâkki etmiş ve benimsemişlerdir. Çünkü Rasûlullâh (s.a.) halifeleri ve müctehid imamlar cumayı şehirlerde kılıyorlar, kırlarda göçebe yaşayanları muâheze etmiyor, mes’ul tutmuyorlardı. Asırlar ve devirler geçtikçe bunların şart olduğu neticesine vardılar. Çünkü cumadan maksad şehirde dini yaymak, merâsimi açıkça ifâ eylemektir, bunun için de kılındığı yerin şehir olmasını, medenî vâsıtaların bulunmasını gözönüne almak gerekmiştir. Benim nezdimde en doğru olan “köy demek mümkün olan en küçük yerin dahi cuma için kâfî geleceğidir... kırk kişi şart değildir, namazı kıldırmak önce ulü’l–emre aittir, devlet başkanının bulunması şart değildir.”
Sıddık Hasen b. Ali: “Cuma namazı için devlet başkanı, şehir, muayyen sayı, cami ve tek camide kılınma gibi şartların aranacağına dair Kitâb ve Sünnetten hiçbir delili yoktur.”
Bu nakilleri çoğaltmak mümkündür. Bizim varmak istediğimiz netice ise ittifak edilen şartlar dışında kalan şartlar üzerinde fazla durmamak ve bunlara riâyet edeceğim diye cuma namazı gibi büyük bir ibâdeti terk veya iptâl eylememektir.
2. ŞARTLARIN AYRI AYRI TETKİKİ
a) Cemâat
Şevkanî’nin İbn Hacer’den nakline göre bu mevzuda onbeş mezheb yani farklı ictihad vardır. Şart koşulan cemâatin sayısı bir kişiden seksen kişiye ve sınırsız, kalabalık bir cemâate kadar uzanmaktadır. İmam Muhammed ve Ebû Yusuf’a göre imamdan başka en az iki kişi gereklidir.
Hâfız İbn Hacer muayyen bir sayı ile takyid etmeden “kalabalık bir cemâat” görüşünü tercih etmiştir.
Şevkânî de “iki kişi” görüşünü tercih eylemiştir. Bu görüşün delili şudur: Cuma için cemâat hadîs ve icmâ ile şarttır; muayyen bir sayıdan bahsedilmemiştir, diğer namazlarda cemâatin en az miktarı iki olduğuna göre burada da iki kişi cemâattır.
b) Şehir
İlk cuma ile ilgili hadisler cumanın köylerde de kılınabileceğini göstermektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı bu mevzudaki bir izin talebine 6.2.1933 tarihinde şu cevabı vermiştir:
“Cuma namazı farz ve bunun farziyeti Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir. Bütün mezheb imamlarınca da kat’î olan cihet, onun farz ve şeriat–i İslâmiyye’den olmasıdır. Cuma’nın sıhhat–i edâsı için serdedilen şerait–i sâirenin edillesi kat’i olmadığından onlar müctehidler arasında muhtelefûn fihtir. Mısır (şehir) ve izn–i hâkim gibi şartların vücud ve adem–i vücudu, farz olan cumanın cevâzına haiz–i tesir değildir. Binâenaleyh ufak bir köyde bile bu farzı edâ edecek cemâat bulunur ve müsâade için müracaat vukûbulursa onlara izin verilmesi iktizâ edeceği...”
c) Bir Merkezde Birden Fazla Yerde Cuma
Cumanın bir merkezde yalnız bir camide kılınmasının şart olduğu daha ziyâde Şâfiî ve Hanbelilerce ileri sürülmektedir. Bunlar da zarûret bulunduğu, meselâ bir cami bütün cemâati almadığı takdirde cumanın birden fazla camide kılınabileceğini ifâde etmişlerdir. Cemâate göre caminin vüs’ati düşünülürken fiilen cumaya gelen cemâat değil, mükellef olan cemâatin gözönüne alınacağı da unutulmamalıdır. Bu takdirde hemen bütün şehirlerde birden fazla camide cumanın sahih olacağı ortaya çıkmaktadır.
Hânefî mezhebinde müctehidlerin bu mevzûudaki ictihadları şöyledir: Ebû Hanife’ye göre bir şehirde yalnız bir cuma kılınır.
Ebû Yûsuf’a göre şehrin ortasından nehir geçer ve şehir ikiye bölünmüş bulunursa veya şehir büyük olursa iki yerde kılınabilir.
İmam Muhammed’e göre kayıtsız şartsız birden fazla camide cuma namazı kılınabilir. Bu görüş Ebû Hânife’den de nakledilmiştir.
İbn-Hümâm bu görüşleri naklettikten sonra şu satırları kaydetmiştir: “...İşte bu sebeble Serahsî şöyle demiştir; Ebû Hânife mezhebinde muteber olan ictihad cumanın bir şehirde birkaç yerde kılınabileceğidir. Biz de bu görüşü tercih ediyoruz. Çünkü “cuma ancak şehirde kılınır” ifadesi, “şehirde bir yerde” diye kayıtlanmamıştır. Cami şehirde olunca her cami şehirdedir. Bilhassa şehir büyük olunca bütün cemâati bir camide toplamakta büyük güçlük vardır.”
d) Devlet Başkanının Bulunması ve İzni
Bazı müctehidler devlet başkanının bulunmasını, namazı onun veya temsilcisinin yahut da izin verdiği kimsenin kıldırmasını şart koşmuşlardır. Şart koşanların ileri sürdüğü deliller tetkik edilince bunların nassa dayanmadığı, sadece fitne ve kargaşalığı önlemek gâyesine bağlı bulunduğu görülmektedir.
“İyi, kötü bir imamı olduğu halde cumayı terkedeni Allah dağıtsın, toparlamasın...” meâlindeki hadis hem zayıf bulunmuştur, (Haşiyetu’s–Sindî, 1/335; Mecma‘u’z–Zevâid, 1/70) hem de hadîste böyle bir mânâ yoktur. Hadîse göre imamın bulunmaması yalnızca cumayı terketmeye mâzeret olabilir.
Cuma namazında imamlık şerefli bir vazife olduğundan devlet başkanı veya onun temsilcisi var ise bu şerefin ona ait olduğu kabul edilmiş. Hz. Peygamber (sav) ve halifelerinin bu namazı —diğerleri gibi— bizzat kıldırdıkları da gözönüne alınmıştır.
Bunlar bulunmadığı zaman herkesin bu namazı kıldırmak isteyeceği, idareye muhâlif olanların minberi kendi emelleri istikametinde kullanabilecekleri, bunun da kargaşalık ve kavgaya müncer olabileceği gözönüne alınarak “kime izin verilirse cumayı o kıldırır” denmiştir.
Fakat bu sözler devlet başkanı yahut da izni bulunmazsa cumanın sahih olamayacağını ifade etmez. Bu mevzûuda bazı mütâlâaları nakletmekte fayda vardır:
İbn-Hümâm (Ebû Ca’fer’den naklen): “Haklı bir sebebe dayanmadan veya zarar vermek için sultan cumaya izin vermese de cuma kılınabilir.”
“Elinde menşûru olmadığı halde bir İslâm memleketinde idâreyi ele alan kimse vâli ve emirler gibi memleketi idare ederse otoriteyi temin edeceği ve bununla şart da gerçekleşmiş olacağı için cuma kılınır.”
Gazzâlî: “Sultanın hazır bulunması veya izni şart değildir; fakat izin almak daha iyidir.”
İbn Abidin: “Vâli vefat etse, yahut tehlike sebebiyle gelemese yahut da cuma kıldırmak hakkı olan kimse mevcut olmasa halk kendileri için bir hatib tâyin eder... Bu ifade “fitne (anarşi, kargaşalık, istilâ) zamanında cuma kılınmaz” diyenlerin bilgisizliğini ortaya koymaktadır.”
İbn Kudâme: Halife veya sultanın (imam) izni şart değildir. Hz. Osman evine kapanıp asiler evi sarınca Hz. Ali cumayı kıldırmış, sonradan Hz. Osman da bunu tasvib eylemiştir. Ubeydullah b. Adi bu hususu şikâyet edip arkasında namaz kılmak zoruma gidiyor deyince Hz. Osman şunları söylemiştir:
“Namaz insanların edâ ettiği amellerin en iyilerindendir. Onu hakkıyle kılıyorlarsa sen de onlarla beraber kıl, kötü yapıyorlarsa kötülüklerine katılma. İmam Ahmed b. Hanbel de şöyle demiştir: “Şam’da fitne dokuz sene sürmüş ve bu esnada cuma kılınmıştır.”
(Kaynaklar için İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir.)
Dağlar ne işe yarar?
04:003/04/2022, Pazar
G: 3/04/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kur’ân-ı Kerim’de, dağlar mı sarsılmaz yoksa sarsılmayan yer mi? Sizin de dâhil olduğunuz Diyanet meal ve tefsir çalışmasında “O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi” (nahl-16/15) diye tercüme edilmiş. Hocam zelzeleler yeryüzünün sarsılması değil midir? Öyleyse “sarsılmamanız” ifadesi yanlış tercüme mi? Mevdudi, Taberi, Diyanet ve Elmalılı meal ve tefsirlerinde hep aynı kelime geçiyor. Bu konuda sizin 13/12/2018 tarihli yazınızı da okudum, bu “zelzele olmasın diye, şeklinde tercüme yanlıştır” demişsiniz, fakat hep “sarsılmamanız” şeklinde çevrilmiş. Ateistler yahut bazı bilimsel çevreler bu yanlış diyorlar... Bizi aydınlatırsanız memnun oluruz, Allah kaleminize kuvvet versin!”
Cevap
Önce çok kısa bir cevap vereyim:
Kur’ân-ı Kerîm “zelzele olmasın diye” demiyor, Arapça’da zelzeleyi ifade eden kelimeler var, dağların işlevi için bu kelimeler kullanılmış değil.
Peki, “sizi sarsmaması için” ne demek?
Şöyle bir özet yapılabilir:
1-Kur’ân’da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:
“Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık…” (Enbiya Suresi, 31)
2-Dikkat edilirse âyette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. (Zelzele değil, yerkürenin devamlı sarsıntı içinde olması kastediliyor. H.K.) Kur’ân’ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
3-Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler.
4-Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı’nın 125 km’den fazla kökü vardır.
5-Bilimsel bir kaynakta dağların bu yapısı şöyle tarif edilir:
Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.
6-Dünyaca ünlü deniz altı jeologlarından Prof. Siaveda ise, dağların yeryüzüne kökler şeklinde saplı olduklarından bahsederken, şöyle bir yorumda bulunmuştur:
Kıtalardaki dağlar ile okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir… Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır… Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir.
7-Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.
8-Başka Kur’ân ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, “kazık” benzetmesi yapılarak şöyle işaret edilir:
“Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi, 6-7).
Yine bir başka âyette Allah, “Dağlarını dikip-oturttu” (Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu âyette geçen “ersâhâ” kelimesi “köklü kıldı, sabit yaptı, demirledi, yere çaktı” anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu şekilde, yerkabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz.
9-Dağların sabitlenme etkisi, bilimsel literatürde izostasi olarak adlandırılmaktadır. İzostasi, manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yerkabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasındaki dengedir. Dağlar erozyon, toprak kayması veya buzulların erimesi gibi nedenlerle ağırlık kaybederken, buzulların oluşumu, volkanik patlamalar veya toprak oluşumu nedeniyle ağırlık kazanabilirler. Bu nedenle, dağlar hafiflediklerinde sıvıların uyguladığı kaldırma kuvvetiyle aşağıdan yukarı itilir; ya da ağırlaştıklarında yerçekimi nedeniyle manto içine gömülürler. Yerkabuğu üzerinde bu iki kuvvet arasındaki denge, izostasi sayesinde sağlanır.
10-Bugün biliyoruz ki, yeryüzünün kaya olan dış katmanı, derin faylarla kırılmıştır ve erimiş magma üzerinde yüzen plakalar halinde parçalanmıştır. Dünya’nın kendi ekseni çevresindeki dönüş hızının çok yüksek olmasından ötürü, yüzen plakalar eğer dağların sabitleştirici etkisi olmasaydı, hareket halinde olacaklardı. Böyle bir durumda yeryüzü üzerinde toprak birikmeyebilir, toprakta hiç su depolanmayabilir, hiçbir bitki filizlenmeyebilir, hiçbir yol, ev inşa edilemeyebilirdi; kısacası Dünya üzerinde hayat mümkün olmayabilirdi. Ancak Allah’ın rahmetiyle dağlar tıpkı çiviler gibi görev yaparak, yeryüzündeki hareketliliği büyük ölçüde engellerler.
11-Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Bir âyette şöyle buyrulur:
“… Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı…” (Lokman Suresi, 10).
Fetvalar arasında
04:0010/04/2022, Pazar
G: 9/04/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hocam hayırlı günler. Sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunarım.
Uzun zamandır cevabını öğrenmek istediğim bir sorum hakkında size yazıyorum. Bu konuda dinimizin uygulamasını bizlere, tavsiyesini bana anlatabilirseniz çok mutlu olurum. Günümüzde karşılaştığımız problemlerle ilgili sıradan Müslümanlar olarak sizin gibi din konusunda bilgili hocalarımıza soruyorum. Fetva sorduğum hocamız da o konunun hükmü hakkında caiz / caiz değildir diye belirttikten sonra helâl olanı, dinen uygun olanı yapmaya çalışıyorum. Şimdi örnekler vererek aşağıda sorularımı sormak istiyorum. Bu örneklerle sorumu daha iyi açıklayacağımı düşündüğüm için bu şekilde soracağım. Sizin fetvalarınızdan çok yararlandığım için vereceğim örnekte sizi ve karşısında da isim vermeyeceğim (hayali). İslâm hukuku alanında bir hocamız veya Din İşleri Yüksek Kurulunda bir hocamız veya fıkıh alanında bilgili bir hoca ya da müftü vb. bir X hocamız olsun.
Hayreddin hocam size örneğin; ekonomi alanında katılım bankası işlemleri, sigorta, kasko, borsa vb gibi herhangi bir soru sormuş olduğumda o konunun dini hükmüyle ilgili bana cevabınız “caiz değildir” olursa:
1) Ben bu fetvayı ilk olarak size sorduğum için dinen bunu uygulamak zorunda mıyım? Yoksa bu konuda caiz diyen X hocalarımız var mı diye araştırma yapma, aldığım bu fetva sonrası başka birine danışma hakkım var mıdır? Yoksa artık bu konuda bu aldığımız fetvaya uymayarak “Caiz diyen var mı?” diye başkasına danışmak nefsine uymak- şeytanı sevindirecek bir iş midir?
Cevap
Bir başkasına daha sormaktan maksat; kolay olanı uygulamak, karşılaşılan problemi çözmek, sıkıntılı durumu aşmak, İslâmî-ictihâdî hükmün bir konudaki genişliğini ve ümmete rahmet oluşunu idrak etmek gibi meşru maksat olduğu sürece elbette yetkili olan birden fazla âlime sorma hakkınız vardır.
2) Birinci sorumun devamı olarak danışma hakkım varsa danıştığım X hoca caiz derse, bu durumda ilk fetva benim işimi çözmediği, nefsime zor geldiği için ikinci aldığım X hocamızın caiz fetvasına göre (benim işimi gören / işimi halleden / bana uygun / maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan fetva ile) olan hareket etmemde dinen bir mahzur var mıdır? Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa caiz/dinen uygun diyenlerde var diye o işi yaparsak bundan dolayı ahirette mesul olur muyuz?
Cevap
“Benim işimi gören/işimi halleden/bana uygun/maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan” dediğiniz fetva ile amel etmeniz, onu uygulamanız caizdir. Hz. Aişe’nin rivayet ettiği bir sahih hadise göre, “Peygamberimiz (s.a.) dine ve dünyaya ait bir işin iki çözümü arasında muhayyer bırakıldığında -biri günah olmadıkça- kolay olanı seçerdi…”.
Müctehidlerin ve yetkili âlimlerin bir konuda verdiği farklı fetvaların hiçbiri günah değildir.
3) Okuduğum bazı yazılarda farklı fetvaların olduğu durumda şüpheli durumlardan kaçınılması tavsiye edilmiş. Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa bu konuda iki görüş olup, iki farklı hocamızdan fetva aldığımız için ayrıca caiz değil diyenler de olduğundan bu işi yapmaktan vazgeçmek dinen gerekli midir? Bu, takvalı olmak mıdır?
Cevap
Takvâlı olmak, yetkili âlimin verdiği fetva ile amel ederek şeriatı uygulamaktır. Yetkili âlimlerin verdiği farklı fetvaların tamamı şeriattır.
4)Sorduğum soruda siz caiz değildir, X hocamız caizdir dediği konuyu üçüncü bir hocaya taşımak, ona mı sormak gerekir?
Cevap
Böyle bir şer’î gereklilik yok. Soranın, meşru sebeplerle gerekli görmesi yeterlidir.
5) Caiz/caiz değildir konusunda örneğin caizdir diyen iki hocamız, caiz değildir diyen sekiz hocamız olursa bu konuda niceliğe bakılması yani sayının fazla olduğu tarafın fetvası ile amel etmek dinen gerekli midir? Yoksa az sayıda buna fetva veren X hocasının görüşü ile amel edilebilir mi? Bu dinen bizi ahirette neden çoğunluk görüşle amel etmediğimiz konusunda mesul yapar mı?
Cevap
Mesela dört mezhebin birini taklit eden ve onun fetvaları ile amel eden her Müslüman, birçok defa çoğunluğun (mesela diğer üç mezhebin) fetvasına uymuyor. Caiz olmasaydı daima çoğunluğun fetvasını taklit etmek gerekirdi ve böyle bir gereklilik yoktur.
6) Beşinci sorumda bahsettiğim durumun devamı olarak bir kesim insan caiz değildir diyen sizin diğer kesim insanlar da X hocamızın fetvası ile amel ettiğinde bu işi caiz değildir fetvasına göre yapmayan kişiler, X hocamızın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakması dinen uygun mudur? Caiz fetvasını uygulayanlara Müslümanca bir bakış açısıyla nasıl bakmalıdır?
Cevap
“…X hocanın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakmak” günahtır, bölücülüktür, fitneciliktir.
7) Hocam eskiyi bilgim olmadığı için bilmiyorum ama günümüzde bir konu hakkında özellikle de bankacılık, katılım bankası işlemleri sigorta, kasko, borsa gibi ekonomi alanında bunların uygunluğu, içeriklerindeki işlemlerin uygunluğu gibi konularda fetvalara baktığımızda görüş birliği olmaması dinimiz açısından birlik olamayışımızın getirdiği bir sorun mudur? Yoksa bu farklılıklar benim gibi sıradan bilgisi az Müslümanların o konuda tercih sebebi oluşturup rahmet midir?
Çok uzun zamandır aklımı kurcalayan bu sorularımı anlayıp-bundan sonraki yaşamımda uygulamak için cevaplandırırsanız sizin değerli bilgilerinizden istifade etmiş ve dinimizin fetva konusunda bizden nasıl davranmamızı istediğini öğrenmiş olurum. Saygılarımla…
Cevap
Kaynaklarda Peygamberimizin “Ümmetimin ihtilafı (farklı ictihadları) rahmettir” buyurduğu naklediliyor. Hadis ve fıkıh âlimleri böyle bir hadisin mevcut olmadığını, ama manasının İslâm’a uygun olduğunu söylemişlerdir. Yetkili âlimler fetvayı, vahiy kaynağından (Kur’an ve Hadislerden) çıkarırlar; bu çıkarma işi ictihad ve tefsir ile olur. İctihad ve tefsiri yapanlar beşerdirler, hata da isabette de edebilirler. İslam’ın bütün çağlara hitabını sağlayan özelliği işte bu ictiadlardır. Efendimiz (s.a.) ictihad eden -elbette yetkili olup yerinde yaparsa- hata etse bile Allah Teâlâ ona sevap verir” buyurmuştur. Böylece ümmet, “hangi müctehid isabet ettiğini arayıp bulmak?” gibi içinden çıkılamaz bir araştırma ile mükellef olmaktan kurtulmuştur. İctihad eden, fetva veren, söylediğinin doğru olduğuna inanmaktadır, ondan farklı fetva veren de kendi fetvasının doğru, diğerinin hatalı olduğuna inanmaktadır; ancak fetva verenin karşı taraf hakkındaki bu hükmü, onu geçersiz kılmaz. “İctihad ictihadı geçersiz kılmaz”. İhtilafın sebebi, vahye dayalı sözü anlama ve yerinde uygulama konusunun farklı düşünme ve anlamaya müsait olmasıdır; bu da normaldir. Taassup olmadığı sürece farklı ictihadların ve mezheblerin ümmetin birliğine olumsuz tesiri olmamıştır.
Asıl kaynaklarından hükmü çıkarma (anlama) ilmî donanımı olmayan Müslümanların, fetva verenin dayandığı delili öğrenmesinin -mümkün ise- iyi olacağı söylenmiştir ki, bu da her kulun, itaatle yükümlü olduğu Allah ve Resulünün buyruklarını öğrenmesini sağlayacağı için uygundur, doğrudur.
Hac -İmama uymak -BES’te altın fonu
04:0017/04/2022, Pazar
G: 17/04/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
1- Ben ve eşim üzerimize farz değilken paramızı bir şekilde bulduk hacca gittik (Allah kabul etsin). Ancak şimdi hac yapabilecek varlığa kavuştuk. Hac zengin olana farz ise fakir olarak gittiğimiz hac nafile bir ibadet miydi, şimdi farz olduysa yeniden gitmek gerekir mi?
Başka şekilde sormak gerekirse; kişiye ömründe bir hac yapması, hac yapma fırsatını bulduğunda mı farz, yoksa zengin olduğunda mı?
Cevap
Hac etmek için gerekli imkân bir şekilde (hibe, gruba hizmet vb.) bulup haccını eda eden yoksul bir Müslüman sonradan zengin olsa da hac vazifesini yapmıştır, yine hacca giderse, bu, nafile olur.
2- Benzer soruyu zekât için de soracağım… Üzerinden 1 yıl geçmeden verilen bir zekât henüz vaktini doldurmadığı için farz değilse, verilen zekat değil, sadaka mı olur? Yıl dolunca yine zekâtını vermek gerekir mi?
Cevap
Müslüman, zekât zengini olacak kadar (nisap miktarı) zekâtlık mal, para vb.’ye sahip olunca ister yıl dolunca öder, ister peşin ödemeye başlar, yıl dolunca önceden ödediklerini mahsup eder ve borçlu kalırsa kalanı öder.
3- Hocam ben ev aldım, şu an katılım bankasına borcum var. Aylığımdan katılım bankasının borcunu ödeyebiliyorum ancak bir kenarda da nisap miktarı altınım var. Maaşımdan borcumu ödeyebiliyorsam kenarda duran bu altının zekâtı düşer mi? (Evin borcu kenardaki nisap miktarı birikimimden 2 kat fazla ancak ev borcunu maaşımdan ödemeye gücüm yetiyor).
Cevap
Evin geçimini sağlayıp yıla ait taksitleri de ödedikten sonra yıl sonunda elinizde -temel ihtiyaçlarınız için ayırdığınızdan başka- nisap miktarı zekâtlık mal, para, altın vb. varsa bunun zekâtını ödemeniz gerekir. Her ay maaş alan ve bununla geçinen kimsenin ayrıca geçimlik (havaic-maîşet medarı) ayırması gerekmez.
4- Son sorum hocam… Cami imamımız secdeden kalkarken yavaş kalıyor cemaat ayağa kalkıyor el bağlıyor imam sonradan ayağa kalkıyor. En ön safta namaz kılanlar imamı takip edip ağır mı davranmalılar? Arkadakiler görmedikleri için bir şey gerekmez biliyorum, ön saftakilerin durumu nedir?
Ayrıca imamdan sonra kalkanlar da imam birkaç saniye elleri yanda salıverili bekleyip el bağlıyor, bu arada imamdan sonra kalkan bir kısım cemaat de imamdan önce el bağlamış oluyor bu durum namazı bozar mı? Açıklarsanız duacı olurum... Allah’a emanet olun...
Cevap
İmamı görenler onun hareketine uyacaklar; yani tekbir getirip de rükû’a varmasa; yani tekbirden sonra varsa onu görenler tekbir sesine değil, hareketine uyacak, rükua vardığında onu takiben rükua varacaklardır.
Görmeyenler imamın sesine uyacaklardır.
Mesela secdeden kalkan imama onu takiben (önce değil, bir kısım ulemaya göre aynı zamanda da değil, ondan sonra) uyan ve ayağa kalkan cemaat, el bağlamayı imamdan önce yaparlarsa -el bağlama namazın rüknü; yani olmazsa olmaz parçası olmadığı için- namazlarına zarar vermez; yani uyma işi tamamdır, bu öncelik mekruh ve haram değildir.
Soru
Hocam, Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) ile ilgili zihnimi çok karıştıran bir sorum var. Harama bulaşmamak adına Türkiye Hayat Emeklilik ile birikimlerin altın üzerinden değerlendirildiği bir sisteme dâhil oldum. Zekâtını da veriyorum. Ancak devlet katkısı olarak değerlendirilen hibe kısmının bizim müdahale şansımızın olmadığı VEI adı verilen bir fonda değerlendirildiğini öğrendim. Bu durumda bu fonda biriken miktarın alınması caiz midir? Çok teşekkür ediyor, sıhhat ve afiyet dualarımla iyi çalışmalar diliyorum.
Cevap
Araştırdım. Kodu VEI olan fon hakkında şu bilgi var:
Fon’un yatırım stratejisi, portföyünün asgari yüzde yetmişi, ilgisine göre Bakanlıkça veya Hazine Müsteşarlığı Varlık Kiralama Şirketlerince ihraç edilen Türk Lirası cinsinden borçlanma araçlarına, gelir ortaklığı senetlerine veya kira sertifikalarına yatırmak suretiyle gelir elde etmektir. Portföyün azami olarak yüzde yirmisi değişen piyasa koşullarına göre Devlet Katkısı Yönetmeliğinin 11. maddesinde belirtilen sınırlamalar dâhilinde Türk Lirası cinsinden mevduat/katılma hesabında, fon portföyünün azami yüzde on beşi Türk Lirası cinsinden borsada işlem görmesi kaydıyla bankalar tarafından ihraç edilen borçlanma araçlarından, kaynak kuruluşu bankalar olan varlık kiralama şirketlerince ihraç edilen kira sertifikalarında veya Sermaye Piyasası Kurulu tarafından yetkilendirilmiş derecelendirme kuruluşları tarafından yatırım yapılabilir seviyeye denk gelen derecelendirme notuna sahip teminatlı menkul kıymetler ile varlık veya ipoteğe dayalı menkul kıymetlerde ve asgari yüzde onu BIST 100 Endeksi, BIST Sürdürülebilirlik Endeksi, BIST Kurumsal Yönetim Endeksi ve Borsa İstanbul A.Ş. tarafından hesaplanan katılım endekslerinde paylardan oluşmaktadır. Fon portföyünün en fazla yüzde beşlik kısmı ise BIST repo-ters repo pazarında gerçekleştirilen ters repo, borsa veya borsa dışı vaat sözleşmeleri, Takasbank Para Piyasası ve yurtiçi organize para piyasası işlemlerinden oluşmaktadır.
Bir de Kurum’dan sormasını, özel istişare heyetimizin üyesi İshak Emin Bey’den rica ettim. Aldığı cevap ve kendi çözüm teklifi şöyle:
Muhterem hocam,
Türkiye Hayat ve Emeklilik’ten gelen cevap şöyledir:
“VEI fonumuz Devlet Katkısı fonu olup Faizli bir fondur ve faizli planların Devlet Katkısı fonu olarak tanımlanmıştır. Fonun yatırım stratejisi aşağıdaki şekildedir.”
“Altın Katılım (VGA) Fonumuz faizsiz bir fon olup, hem faizsiz planlarda hem de faizli planlarda bulunmaktadır. Katılımcımız faize duyarlı ise mevcuttaki planını faizsiz plana geçirmek için; müşteri hizmetlerimizi arayarak plan değişikliği talebini iletebilir veya dilekçe yazarak şirketimize ulaştırabilir.”
Muhterem hocam,
Buna göre soru sahibi bireysel emeklilik için altın fonunu tercih etmiş ancak faizli planda bunu yapmış görünüyor.
Bu durumda bireysel emeklilik için yatırdığı para altına ya da altına dayalı kira sertifikalarına yatırılmakta olup getirisi de altın getirisi olmaktadır. Helâldir.
Ancak devlet katkısının yattığı fon faiz içermektedir. Bu durumda devlet katkısının aslı yine devletin hibesi kapsamında helâl olur. Fakat bu devlet katkısının getirisinde faiz vardır.
Soru sahibine muhtemelen ekstre gönderiliyordur. Orada yatırdığı para, yatırdığı paranın getirisi, devlet katkısı, devlet katkısı getirisi ayrı ayrı yazar. Soru sahibi için sadece son kısımda faiz getirisi vardır. O kısım kadar parayı fakirlere vermelidir.
Ayrıca soru sahibi hemen şirketin müşteri hizmetlerini arayıp plan değişikliği istemelidir.
İshak Hoca’nın çözüm teklifini ben de uygun buluyorum.
.Şirketlerin hisse senetlerine yatırım
04:0024/04/2022, Pazar
G: 24/04/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Açıklamalı soru
... Sorduklarımı yazı ile ifade ettiğim ve yanlış anlaşılacak bir anlamaya sebep olmamak için biraz uzun yazıyorum. Zaman ayırıp beni bu konuda bilgilendirirseniz çok memnun olurum.
Karadâvî’nin fetvalarında borsa ile ilgili bir soruda belirtmiş olduğu aşağıdaki cevabı okumuştum.
Bilindiği üzere şirketler üç kısım altında değerlendirilmektedir:
1. Hakkında hiçbir şâibenin bulunmadığı ve bir tartışmanın yaşanmadığı helâl kabul edilen kısımda yer alanlar. Bunlar yönetmelik ve kanunlarında İslâm Şeriatı’nın hükümlerini benimseyen şirketler ve bankalardır. İslâmî bankalar, İslâmî kredi şirketleri, Şeriat’a uyan farklı türdeki şirketler buna bir örnektir. Şeriat’a uymayı kabul ettikleri için bu şirketler ne faiz alırlar ne de faiz verirler.
Çağımızdaki âlimler söz konusu müesseselerin mubah olduğu konusunda ittifak içerisindedirler.
2. Haram olduğu konusunda bir şüphe ve tartışmanın bulunmadığı şirketler. Bunlar şarap, domuz ve haram sayılan oyunların ticaretini yapan ya da faizli işlemler yürüten bankalar vb. kuruluşlar gibi haram olan işler yapan şirketlerdir. Âlimler bunların haram olduğu konusunda da ittifak etmişlerdir. Bu şirketlere ortak olmak, kazanç sağlamak üzere onların hisselerini satın almak ve bunun ticaretini yapmak caiz değildir.
3. Üçüncü kısımdakiler, hakkında şâibe olmayan helal işlerle uğraşan şirketlerdir. Çimento ve elektrik üretimi, su satışı, nakliye, demiryolu, farklı sanayi ürünleriyle uğraşan şirketlerin durumu buna bir örnektir. Bu şirketlerin ülkenin ekonomik yapılanması ve ona yönelik hizmetlere olan katkısı çok önemlidir.
Temel olarak helal olan işlerle uğraşmakla birlikte gerçekleştirmek istediği bir projesi için faizli bankalardan borç para alan, elde ettiği kazancın fazlasını gelir için faizli bankalara yatıran bir şirkette şüphe doğmaktadır. Bu mesele çağdaş fıkıh âlimlerinin ihtilafa düştükleri bir konudur. Onlardan bazıları bu şirketlerin hisselerinin ve onlarla ortaklık kurmanın, ribâya dayalı olarak borç verdikleri ve bunun için para yatırmayı sürdürdükleri ve faizden uzak durmadıkları müddetçe haram olduğunu söylemektedir.
Bazıları ise muteber maslahatları (şahıs ve ülke için meşru ve gerekli faydayı) gerçekleştirebilmek için bu şirketlere katılmayı, (katılanların) elde ettikleri kazançlara ribâ bulaşmadığı sürece caiz görmektedirler. Ribânın bulaşıp bulaşmadığı bu şirketlerin yayınladıkları bilançolara bakılarak anlaşılabilir. Bu görüşü savunan âlimlerin, ayrıntıları ile ele aldıkları delilleri, geniş olarak bahsettikleri birtakım şartları vardır.
Hocam 3. maddede ifade edilen durum sanırım günümüzde borsada işlem yapan şirketlerin durumunu tarif etmekte olup borsada işlem yapan birçok şirketin faaliyet alanı helal olmuş olsa bile kullanmış olduğu faizli kredi -ya da parasını bankaya yatırma- gibi dinen uygun olmayan işleri olabiliyor. Bu durum günümüzde sizin de yazılarınızdan öğrendiğim kadarıyla katılım bankalarının oluşturduğu endeks kriterleri ile çözülmüş durumda olup, bu hisseleri almakta dinen bir sakınca yok. Endeks öncesinde hisselerin detaylı inceleme durumunun olmadığı zamanlarda işlem yapanlar için uğraş alanı helal (çimento, elektrik. giyim vb gibi) alanlarda hisseleri alıp-satmak uygun olarak biliyorum…
Benim burada sormak istediğim sorum; Biz ana faaliyeti helal olan bir şirketin hissesini almış olduğumuzda bu şirketin dine uygun olmayan kazancı söz konusu ise bu miktar bizim paramıza karışma durumu ile ilgili olacak. Hissesi alınan şirketin faiz vs gibi dine uygun olmayan geliri için;
A) Bu hisseyi alıp bunun yükselmesi sonucu gelir elde edenler,
B) Hisseyi alıp bunun yıllık kârından (temettü) faydalananlar.
1) Biz bir şirketin hissesini aldığımızda o şirketin faiz vs gibi haram geliri mevcutsa bu haram miktar A ve B maddesindeki 2 grubun da kazancına karışmış olur mu? Yoksa bu haram miktar sadece B maddesinde bahsettiğimiz bu hissenin yıllık kârından faydalanan kişilerin kazancına mı karışır?
2) Biz şirketin hissesini aldığımızda kalben o şirketin haram işlerine razı olmuyoruz. Ayrıca şirket banka kredisi çekeceği zaman ya da bankaya faizli para yatıracağı zaman bize herhangi bir şekilde danışılmıyor. Bu durum dinen bizi, faize razı olma gibi, günahta ortaklaşma gibi bir tehlikeye sokuyor mu? Yoksa biz helal işlerini gözeterek aldığımız için bunda dinen bir sakınca yok mudur?
3) Birinci sorumda A maddesi ya da B maddesi hangisinin gelirine haram karışıyorsa kişinin bu haram miktarı hesaplayıp vermesi dini bir zorunluluk mudur? Yoksa kişinin hisseyi alırkenki amacı o şirketin helal işlerine ortaklık olduğu için, hisseden elde ettiği kârı şirketin helal kazancından geldiğini düşünüp bunu vermeyebilir mi?
4) Bu son sorum. Hayreddin hocam sizin ve H.D. hocamızın fetvalarını uzun yıllardır takip eden birisi olarak ayrıca eskiden beridir finans durumunda en güvenilir, bu işin içinde olup bize aktaran 2 hocamız olarak gördüğüm için şunu sormak istiyorum:
Bu kurulmuş olan endeks, şirketlerin kriterlerini belirlerken aşağıdaki durumları gözetiyor.
a) Şirketlerin toplam faizli kredilerinin (şirketin) piyasa değerine oranı %30’dan az olmalıdır.
b) Faiz getirili nakit ve menkul kıymetlerinin (şirketin) piyasa değerine oranı %30’dan az olmalıdır.
c) Bahsedilen faaliyet alanlarından elde ettiği gelirlerinin toplam gelirlerine oranı da %5’ten az olmalıdır.
Günümüzde bu kriteri sağlamayan hisseler faaliyet alanı helal de olsa endekse giremiyor. Bu endeks çıkmadan önce de birçok kişi gibi biz de borsada işlem yapıyorduk. Fakat kriter olarak şirketin faaliyet alanı meşru mu değil mi buna bakılıyordu. Endekste belirtilen kriterler gibi bir inceleme yapılmıyordu.
Endeks öncesi işlem yapanların yaptığı işin caizliği noktasında ana işi helal olan hisseleri alanların kazancı helal midir? Detaylı inceleme yapmadığımız için bu kazançta haramlık söz konusu mudur?
Cevap
Ana işi meşru olan şirketin hisse senedini alan, bu meşru varlığın bir parçasına ortak oluyor. Bunu satarak para kazanıyorsa bunda sakınca yoktur. Temettü almadıkça gelirin haram kısmı ile ilgili problem yaşanmaz.
İndeks öncesinde “ameller niyetlere göredir” kuralı geçerli olur inşallah.
O tarihlerde temettü alınmış ise anaparaya tekabül edenden fazla olanı fakirlere vermek gerekir; bilinemiyorsa tahminen yaklaşık olan verilir.
Bahsettiğiniz şirketlerden bir kısmının fazla parayı faizci bankalara yatırmaları zaruri olmayan en kötü/günah olan davranıştır. Bunun günahı karar verenlere ait olur. Bankadan alınan faiz temettüye katılıyorsa, temettü alanların bilançoya bakıp o kadarını yoksullara vermeleri gerekir.
Başka şirketler varsa, asıl işi meşru olsa da gerektiğinde faizli kredi çeken veya bekleyen parayı faize de yatıran şirketleri tercih etmemek de takva olur.
Bir de şunu soruyorlar:
Az da olsa kazancına veya işine haram karışan şirketin hissesini almanın caiz olmasının delili nedir?
Bunun için -dahası da olabilir- üç delil ileri sürülüyor:
1. Azın hükmünün çoğa tabi olması; yani çoğu haramsa azı da haram, çoğu helal ise az olan haram çok olan helali kirletemez. Mesela vücutta necaset -fıkıhta ölçüsü verildiği kadar- az olursa namaza mani olmaz. Çok olan temiz suya -fıkıhta ölçüsü verilen kadar- az pis ve haram karışsa suyu kirletmiş olmaz.
2. Parasını tasarruf edip yatırım yapacak olan Müslümanların yukarıdaki sıralamanın birinci maddesinde yer alan yeterince şirket bulmaları imkânsız gibidir (umumî elvâ).
3. Hem tasarruf sahiplerinin paralarının yastık altında kalmaması, hem de başka çare bulamadıkları zaman -oranı az olacak ölçüde- faizli kredi alan şirketlerin yatırım ve üretim yapmaları ülke ve toplum için zaruret sayılan büyük ihtiyaçtır…(maslahât-ı âmme).
Benim temennim şudur:
Katılım bankaları o kadar güçlensin ve iş ve ticaret adamları o kadar güzel ahlaklı olsunlar ki, şirketler, faizli kredi çekmek yerine katılım bankalarıyla, en geniş ölçüde ve yeterli olacak kadar ortak yatırım ve üretim yapsınlar. Katılım bankaları, caiz olsa da asıl amacı gerçekleştirmeyen murabahadan çok -ortağın hıyanetinden korkmaksızın- ortaklık yapsınlar, şirket ve holdingler de ortaklığı seçerek paylaşmaya razı olsunlar. “Rabbenâ, hep bana” olmasın!
.Vehhâbîlik ve birkaç soru
04:001/05/2022, Pazar
G: 1/05/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Muhammed b. Abdulvehhab hakkında tavrımız ne olmalı?
Muhammed b. Abdulvehhab hakkında farklı şeyler duydum. Bazı Müslümanlar onun insanları Allah yoluna çağıran büyük bir Müslüman olduğunu söylerken, bazı Müslümanlar da onun sapık veya günahkâr bir Müslüman olduğunu söyleyip haksız yere tekfir ediyor ve masum Müslümanları öldüren haricilerden olduğunu söylüyor. Hatta bazı Müslümanlar onu kâfir olarak suçlamışlardır.
Bununla ilgili fikriniz nedir? Onun ehlisünnete aykırı fikirleri var mı?
Cevap
Genç yaşında İran ve Irak’ta bulunan, dinî ilimlerden başka felsefe dersleri alan ve bazı kaynaklara göre tasavvufa da intisap eden Muhammed b. Abdulvehhab (v. 1792), sonradan İbn Teymiyye’nin tesirinde kaldı. Onun gibi bu da, vahdet-i vücud’u esas alan İbn Arabî tasavvufunu reddetti; halkın tasavvuf büyüklerine ve bunların kabirlerine karşı gösterdikleri büyük alâkaya ve şirk derecesine varan davranışlara şiddetle karşı çıktı. Taklidi reddederek ictihad yapılmasını, Kitap ve Sünnet’e dönülmesini, bidat ve hurafelerden uzak durulmasını istedi. Halkın selef anlayış ve uygulayışındaki İslâm’a ters düşen davranışlarını, bunlardan menfaatlenen şeyhlerin ve din adamlarının inkâr etmemesinden, bunlara karşı çıkmamalarından şikâyet etti.
İbn Abdulvahhâb “Islâhât Hareketi” için Arabistan Yarımadası’nı, onun da gözden ırak bir mıntıkasını seçmişti. Gerçekleşebilmek için ıslahâtın siyasi bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederek Der’iyye Emîrî Muhammed b. Suûd ile temas kurdu, ona fikirlerini açtı, ikna etti ve tam desteğini kazandı. 1792 yılında vefat ettiği zaman -İbn Suûd da 33 yıl önce ölmüştü- ıslâhât, Yarımada’da tutulmuş ve yayılmış bulunuyordu. Emîr’in oğlu Abdülaziz ve torunu Suûd zamanlarında yeni cereyan Yarımada’nın dışına taştı. Osmanlı’ya meydan okudu, Irak, Suriye ve Haremeyn’e girildi. 1801 yılında Kerbelâ’ya hücum eden Vehhabîler, Hz. Hüseyin’in kabri dâhil, bütün mukaddes bilinen makamları yerle bir ettiler. Osmanlı Devleti hareketin hem siyasî hem de fikrî yönden kendilerine ters düştüğünü, tehlikeli gelişmeler gösterdiğini görerek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’yı tenkil ile görevlendirdi ve ayrıca kesif bir aleyhte propagandaya girişti. Mehmed Ali Paşa, Vehhabî kuvvetlerini yendi ve Yarımada’nın içlerine sürdü, bu şekilde yeni hareketin devletleşmesi yüz yıl gecikmiş oldu; ancak bu esnada hareket propaganda ve davet faaliyetine devam ederek gelişme ve genişlemesini sürdürdü.
İbn Teymiyye’ye göre, din tevhide ve Allah’ın koyduğu esaslara göre ibadet ilkelerine dayanıyordu, bu düşünceye uyan Muhammed b. Abdülvehhâb, ona göre Sünnîliğe sokulmuş olan kelâm ilmini ve âyetlere, hadislere dayandırılmak istenen tasavvufu, ictihad ve ittiba yerine taklidi sert bir şekilde eleştirdi, bunları bid‘at olarak değerlendi. Emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker konusunda da İbn Teymiyye’nin etkisinde idi, ancak uygulamada onu geride bıraktı. İbn Teymiyye bu görevin yapılabilmesi için mâruf ve münkerin bilinmesi, tatbikatta nezaketle davranılması, karşılaşılacak zorluklara sabredilmesi gibi esaslar koyarken İbn Abdülvehhâb bunlara uymadı ve çevresinde mensubu olmayanların nefretini kazandı.
İbn Abdülvehhab’a göre “Yardımın sadece yaşayan insandan talep edilmesi gerekir. Kişinin Müslüman kardeşinden kendisi için dua etmesini istemesi de câizdir; fakat ölmüş bir kimseden veya yanında bulunmayan birinden (şeyh, imam) istekte bulunulması şirk sayılır. Bu sebeple dünya hayatında kendisiyle Allah arasına vasıta ve şefaatçi koyma, birinin mânevî gücüne sığınma gibi dua çeşitlerinin hepsi reddedilmelidir. Halk arasında velî diye tanınan kimselerin kabirlerini ziyaret için seyahatte bulunmak, türbelerine dilekler asmak, isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onlardan duaların kabul edilmesini talep etmek şirktir. O, Mu‘tezile ve Hâricîler gibi şefaati reddedenlerle onu Peygamber’in sahip olduğu bir hak şeklinde düşünenlere karşıdır… Resûlullah’ın sadece sâlihler için değil ümmetinin âsileri için de kıyamet gününde Allah’tan şefaat izni isteyeceği ve onların bu sayede cennete gireceği birçok hadiste belirtilmiştir. Fakat şefaat yalnız Allah’a ait olup Resûl-i Ekrem ancak O’nun izniyle şefaat edebilecektir. Bundan dolayı Peygamber’in şefaatine nâil olabilmek için şefaatin Allah’tan istenmesi gerekmektedir. Ashabın Resûlullah’ın duası ile Allah’a tevessül etmekten anladığı şey onun sağlığında câizdi; vefat ettiğinde ise bunu bırakmışlar ve amcası Abbas’tan kendileri için dua etmesini istemişlerdir. Muhammed b. Abdülvehhâb yaygın sûfî telakkilerine karşı çıkarak gavs, aktâb, evtâd, abdal gibi mânevî rütbeleri reddetmekte ve bunları haram bid‘atlardan saymaktadır…” (Geniş bilgi için bak. TDV İslam Ans.)
Özetlediğim inanç ve davranışlarıyla Muh. b. Abdülvehhab ehlisünnet Müslümanlığının dışındadır, ama ona kâfir demek büyük hatadır. Bugün asıl yuvasında onun tabileri, siyasetin rüzgârı ters yönde esmeye başlayınca seslerini kıstılar, zayıflara yaptıkları uyarı ve sert davranışları bugünkü yönetime yapamıyorlar, ama etkileri dünyada devam ediyor, ümmeti bölüyorlar, büyük ehlisünneti dışlayıp yalnız kendilerinin ehlisünnet oldukları propagandasını yapıyorlar. Bize düşen ateşe benzin serpmek yerine hikmetli davranarak söndürmeye çalışmaktır.
Soru
1. Devlet kutsal mıdır?
2. Bir devlet kendi yanlışlarının açığa çıkmaması için birini öldürse İslâm hukukunda bu caiz midir?
Cevap
Devlet kutsal (ilâhî, beşer üstü) değildir, toplu halde yaşamak durumunda olan insanların zorunlu olarak kurdukları bir teşkilattır (organizasyondur). İslâm devleti; şeriatı, nasları ve içtihatlarıyla temel kaynak olarak kabul eden devlettir. Devlet masum (suçsuz, bağımsız yargı yoluyla idama mahkûm edilmemiş) bir cana kıyarsa cinayet işlemiş olur. Bunun hesabı fırsat elverdiğinde dünyada ve mutlaka ahirette sorulur.
Soru
2021 Şubat ayında 365 bin TL bedelli bir ev satın alma sözleşmesi yaptık. Evin 200 bin TL’sini peşinen verdim, geri kalanını da sözleşmeye eklenmiş ödeme planına istinaden taksitlerimi aksatmadan ödemekteyim. Satış sözleşmemizde her iki tarafın da şahidi mevcut. Müteahhit firma enflasyon ve ekonomik durumdan çok etkilendiğini dile getirerek inşaatı tamamlayabilmek için 100 bin TL ilave ücret istemekte. Sözleşme harici istenen bu ücret faize girer mi? İslâm hukukuna göre ne yapmam gerekir? Allah razı olsun. Saygılar.
Cevap
365 bin TL borcunuz yerine karşı tarafın icbarı sebebiyle 465 bin TL verirseniz (yani alacaklı dayatarak borcunuzu artırırsa) bu faiz olur. İnşaatçı gerçekten zarar ediyorsa ona acıyarak ve mecbur olmadan istediğiniz kadar para vb. yardımı (hibe, bağış) yapabilirsiniz.
Not
Bayram dünyamıza sulh, huzur, bereket, nur ve hidayet getirsin.
Bizim şükrümüz yetmez, Rabbim lütfuyla yetirsin.
Biz geride mi kaldık niçin?
04:008/05/2022, Pazar
G: 8/05/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Modernistlerin ve daha başkalarının bir ezberleri vardır, unutmayalım diye sıkça tekrar ederler.
Neymiş…
Müslümanlar Allah’a dua, düşmana beddua ediyor, basit fıkıh detayları ile meşgul oluyor ve bunları tartışmakla vakit geçiriyorlarmış, hâlbuki ötekiler (Batı) bilim ve teknolojide hayallerin ötesine geçmiş, bu yüzden soyuluyor, sömürülüyor, çağın gerisinde kalıyormuşuz…
Peki diyelim ki bu teşhis doğrudur, ne yapmalıyız (kim ne yapmalı) sorusunun ayağı yere basan cevabı yok! Kaldı ki, teşhis de doğru/isabetli değil.
İnsan toplulukları öteden beri avam ve havas diye ikiye ayrılmışlardır. Bunların insanlık değerleri ve insan olmaya bağlı hakları eşittir, lakin vazifeleri ve ehliyete bağlı mevki ve hizmetleri bakımından hak ve derece farkı vardır. Uçak yapan ile hangarı temizleyen aynı ehliyet hakkına sahip olurlarsa denge bozulur.
Avam kendine düşen vazifesini yapar, nasıl taharetleneceğinden nasıl adım atacağına kadar her davranışının inancına uygun olması için bilenlere (din âlimlerine, bu manada havassın bir kısmına) sorar, bilgi alır ve uygular. Din âlimleri de küçük büyük demeden dinin kurallarını öğrenir onlara aktarırlar; içtihada, yoruma açık olan konularda da farklı görüşleri olabilir, bunları da tartışabilirler. Buraya kadar olup bitenin Müslümanların bilim ve teknolojide geri kalmalarıyla hiçbir alakası yoktur. Çünkü “ileri”, “geri” ölçütüne tabi tutulan durum, Sevgili Peygamberimiz’in “Siz bunları benden daha iyi bilirsiniz” dediği dünya işleriyle (bilim, teknik ve teknoloji ile) ilgilidir.
Peki, bu konularda geride olan, din âlimleri (ulema-havas) mıdır? Ulema bilim adamlarına ve teknokratlara (diğer havas sınıfına) “Siz düşmandan daha ileri ve güçlü olmayın, ileri olmak için çalışmayın” mı diyorlar!?
Yoksa âyetler okuyarak, hadisler okuyarak dünya bilim ve teknolojisinde onlardan daha güçlü olmak için çalışmanın farz olduğunu mu söylüyorlar; elbette ve daima ikincisini söylüyorlar. Halk, eğer yapabiliyorsa, detayları, farzları ve sünnetleriyle inancına göre yaşamaya çalışıyor, bu arada bilgi ve becerileri kadar çalışıyor ve üretiyorlarsa bunlar mı bilim adamlarını engelliyorlar?! Yediklerimiz onların üretimi, maaşlarımız onların vergisi değil mi?
Efendiler, sorumluluğu alakasız kişilere atıp sıyrılmanın peşini bırakın. Din âlimi ve avam (halk) ne atom bombası, ne uçak, ne ince teknolojik icat ve buluşlar yapmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük dolgun maaşlar alan, titrleriyle çalım satan ama Batı’nın koşturduğu atların nallarını toplayan bir kısım yerli (sözde) bilim adamlarına ve teknokratlara aittir.
Batı ile yarışan ve onlara nal toplatan kaç bilim adamımız ve teknokratımız olduğunu ben merak ediyorum.
Ama İslâmî ilimler ve din bilimlerinde dünyadaki emsalini geçmiş pek çok din âlimini ben size sayabilirim.
Gelelim şu ‘ileri’-‘geri’ konusuna.
Bizim dinimiz, ahlâkımız ve medeniyetimiz (uygulamada ümmetin kusurları olsa da) Batı’nınkinden asla geri değildir.
ABD, İngiltere, İsrail, Fransa başta olmak üzere Batı, yıllarca Doğu’yu sömürdü, insanlarını kaçırıp köle yaptı, altın, elmas, petrol vb. servetlerini gasp edip ellerine İncil tutuşturdu. Sözde insan hakları sözleşmelerinden sonra zorlarına gitse de askeri işgale son verdiler ve sözde bağımsızlık lütfettiler, lakin bu defa da kukla yönetimlerle sömürüye devam ettiler, ediyorlar. Eğer bir yönetici onların yörüngesinden çıkmaya teşebbüs ederse onun işini bitiriyorlar. Yardımda, yurt ve yuvasızlara kapılarını açmada siyah ile beyazı, Müslüman olanla olmayanı ayırıyorlar, ayrımcılık yapıyorlar, Müslümanların ömürlerimi alıp en zor ve pis işlerini gördürdükten sonra şimdi ülkelerinden atmak için çabalıyorlar, yabancı düşmanlığı yapıyorlar, uyduruk İslâm tehlikesini istismar ediyorlar…
Ahlâk bu mudur?!!!
Dünya hayatını zahmetsiz yaşayabilmek için ortaya koydukları düzene din gibi uyuyorlar, ama bizim anladığımız manada ahlâk, din ve ibadette sınıfta kalmış bulunuyorlar.
Ben bunların nesine imreneceğim de kendimi, insanlık değerleri, manevi değerler, dinî değerler bakımından onlardan geri görecek, aşağılık duygusuna kapılacağım?!
Topu birbirimize atıp rahatlama sahtekârlığından vaz geçelim, herkes kendi sorumluluk alanını iyi bellesin ve orada yapması gerekeni yapsın.
İnsan; din, ahlâk, san’at ve medeniyetle insandır; bunları ihmal etmek veya başkalarından kopyalamak da, bilim ve teknolojide teklemek de büyük kusurdur, eğer gerileme varsa bunun en önemli sebebidir.
Alım-satım ve namazla ilgili sorular
04:0015/05/2022, Pazar
G: 15/05/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Biz arıcılık işiyle uğraşıyoruz. Bazen kafama takılıyor, hakiki organik balların kilosu kalitesine göre 100-150-200 gidebiliyor, ancak petekle satışı yapılan çıtaların ağırlığı 200 gr. Yani 2 kiloluk bir petek balın yaklaşık yüzde 10’u çıta, çıta da bal fiyatından satılmış oluyor. Bunun böyle alınıp satıldığını alan da satan da biliyor. Bunun ticaretimize bir mahzuru var mı? Yoksa her sattığımız balda çıtayı kilodan düşmemiz gerekir mi?
Cevap
Bu satışın caiz olabilmesi için iki şart var:
1. Müşteriye çerçevenin bal ağırlığına dâhil edildiğinin; yani çerçevenin de bala dâhil olarak tartılıp satıldığının bildirilmesi,
2. Çerçevenin ağırlığının bilinmesi.
Eğer çerçevenin ağırlığı bilinmezse satılan balın da miktarı bilinemez; bu sebeple balın neti ile çerçevenin ağırlıkları bilinecektir. Bu takdirde çerçeve de bal fiyatına ve bala dâhil olarak satılabilir.
Soru
Muâhâzâtun-nisa konusu... Bazen ailecek cemaat oluyoruz, annem yaşlı oturarak kılıyor, ayaklarını uzatınca ayakları erkeklerin saf düzenini geçerse namazı sahih olur mu? (Bütün gövdesi arka safta ayakları uzatmadan dolayı öndeki erkek saflarının önünde oluyor).
Cevap
Önce şunu söyleyeyim:
Anneniz yere oturup ayaklarını uzattığında kıyamı, rükûu ve secdeyi ima ile yapıyor. Hâlbuki secde için bir sandalye veya tabure vb. üzerine otursa, -yerden ayağa kalkamadığı halde sandalyeden oturup kalkabiliyorsa- kıyamı ve rükuu tam yapar, yalnızca secdeyi ima ile yapar. Bu durumda illa da yere oturacak, kıyam ve rükûun aslını da (ima ile olmayanını da) feda edecek diye ısrar etmenin bir delili yoktur; iki rüknü yapabildiği halde terk ettiği için de namazı tehlikeye girer.
Yerde bacaklarını kıbleye doğru uzatarak oturup namaz kılan bir kadının göğsü erkeğin gerisinde olursa erkeğin namazına zararı olmaz. Kadının namazına da zararı olmaz. Uygun olanı ise göğsün, bir saf kadar uzakta olmasıdır.
Kadınların erkekler hizasında bulunarak ve aynı imama uyarak, aynı düzlemde, arada bir perde, duvar vb. bulunmadan namaz kılması hâlinde sağında bir, solunda bir, arkasındaki hizasında bir erkeğin namazlarının bozulması Hanefî mezhebine göredir. Başka bazı mezheplerde kadının aynı hizada veya önde bulunması erkeğin de kadının da namazını bozmaz.
Harem-i şerifte muhâzât kuralı uygulanmaz.
Soru
Namazda cep telefonu çalması. Bir insan var, namazda cep telefonu çalıyor, elini cebine atıyor susturuyor,.. diğer bir insan çalan telefonu cebinden çıkarıyor, bakıyor susturuyor cebine koyuyor, üçüncü kişi ise yere koyduğu telefonu çalınca yere eğilip telefonu susturup tekrar doğruluyor... Bu üç hareketin hangisi namazı bozar?
Cevap
Önce bir olayı anlatarak latife yapayım:
Adamın birinin cep telefonu, cemaatle namaz kılarken cebinde çalmaya başlamış, adam ve başkaları rahatsız olmuşlar ama telefonu çalan ne yapacağını bilememiş, yanındaki kişi “Hacım elini cebine sok düğmesine basıver” demiş! Tamir edeceğim derken cehalet yüzünden tahrip etmiş.
Bu konu namazda, namaz dışı hareketlerin namaza etkisi ile ilgilidir.
Kural olarak namaz dışı hareket çok (amel-i kesîr) olursa namaz bozulur, az olursa bozulmaz.
Çoğun ölçüsü nedir?
Bunun için iki ölçüden söz edilmiştir:
1. İki elin kullanıldığı bir namaz dışı hareket çok harekettir (amel-i kesirdir).
2. Dışarıdan bakan bir kimse, bu hareketi yapan kimsenin namazda olmadığına hükmedecek kadar çok veya bu şekilde olan hareket çok harekettir.
Aslında cemaatle namaz kılan kimse mutlaka telefonu sessize almalıdır.
Bunu unutur da telefon çalmaya başlarsa cemaatin huzuru bozuluyor, bazı melodiler ise camide ve namazda olma bakımından daha vahim. Bu durumda en az hareketle telefonu mutlaka susturmak gerekir ve bunu yapan bir kimseyi gören “Bu kişi namazda değil” demez.
Soru
Namazın son rekâtı tahiyyat okunduktan sonra abdesti kaçan biri (ben tehiyyat bittiği için namaz tamamdır, iadesi gerekmez biliyorum iadesi gerekirse onu da belirtin) selâm için imamı beklemeli mi, yoksa kendisi imamdan bağımsız selam verip namazı bitirmeli mi?
Cevap
Namazda son oturumun ve teşehhüdün (tahiyyatın) hükmü konusunda farklı içtihatlar var.
Hanefîlere göre farz olan, teşehhüt miktarı oturmaktır. Bundan sonra selam vererek veya namaz dışı bir harekette bulunarak namazdan çıkılabilir. Sizin durumunuzda Hanefî mezhebine göre namazınız tamamdır.
Diğer mezheplerde teşehhüt ve ilk selam, bazılarında iki tarafa selâm farz diyenler vardır.
İmama uyarak namaz kılan bir kimsenin teşehhüdü okuduktan sonra abdesti bozulursa kendisi namazdan uygun bir hareketle çıkar, başkalarını rahatsız etmeden dışarı çıkabilecek ise çıkıp abdest alır, geldiğinde imam namazı bitirmiş ise imama uymuş gibi namazını tamamlar.
Buna ek olarak namaz sonu tesbihatı camiden çıkmadan abdestsiz yapabilir mi? yoksa camiden hemen çıkmalı mı?
Cevap
Müslümanların bir zaruret bulunmadıkça içeride kalmak, belli bir zaman geçirmek üzere abdestsiz olarak camiye girmeleri caiz değildir. Bir ihtiyaç, iş ve zaruret söz konusu olduğunda camiye abdestsiz olarak girilip çıkılabilir, bir müddet kalınabilir. Meselâ cami içinde bir iş gören, tamir vs. yapan Müslüman ustanın girmek için abdest alması gerekmez. Kezâ ihtiyaca binaen camide yatıp kalkan Müslümanların da her zaman abdestli olmaları gerekli ve mümkün değildir.
Cemaati rahatsız etmeden çıkmak mümkün ise abdesti bozulan camiden çıkar, tesbîhatı abdestli olmadan yapmak caizdir.
Sorular cevaplar
04:0022/05/2022, Pazar
G: 22/05/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
İslam’a göre zengin birinin gösterişli, pahalı giyinip kuşanması günah mı?
- Bakımlı olmak farklıdır. Gösterişli olmak farklıdır. Ben bakımlı olanları eleştirmiyorum.
- Fakir insanlar kıskanacağından dolayı günah olamaz mı? “O zaman güzel insanlar, çirkin insanlar kıskanmasın diye dışarıda dolaşmaması gerekir” şeklindeki savunma yanlıştır. Zorunlu olaylar vardır, keyfi olaylar vardır. Güzellerin dışarı çıkıp gezmesi akıl sağlıkları açısından zorunlu bir olaydır. Lakin zengin birinin gösterişli giyinmesi zorunlu bir olay değildir.
- Zorunda olmadığı halde fakirleri kıskandıracak kadar gösterişli giyinen birinin gaspa uğramasına acımak gerekiyor mu?
Cevap
İnsanın bakımlı, düzgün, sosyal mevkiine göre giyim kuşamlı olması normaldir, caizdir. Gösteriş için yapmak ve ölçüyü aşmak caiz değildir; bir yandan israfa girer, diğer yandan toplumun birlik ve beraberliğine zarar verir.
“Zorunda olmadığı halde fakirleri kıskandıracak kadar gösterişli giyinen birinin de gaspa uğraması” caiz değildir. Caiz olmayan bir muameleye maruz kalan insana acınır ve gasp eden cezasını çeker. Yanlış yapana, suç işleyene ceza vermek bireylerin işi ve yetkisi dâhilinde değildir, bu, devlete ait bir yetkidir.
Soru
Survivor izlemek ve ona katılmak günah mı?
Survivor, kadın erkek beraber bir adada yaşayan bir yarışma programıdır.
Mahrem olan kadın ve erkek aynı yerde yatabiliyor, mahrem yerleri açık ve vücutlarını görebiliyor, yarışmayı kazandıklarında birbirlerini öpebiliyor, sarılabiliyor. Bu tür programlara katılmak veya izlemek caiz mi, kazanılan para helâl mi?
Cevap
Tarif ettiğiniz davranışlar İslam dini ve ahlakına ve bizi biz yapan değerlerimize aykırıdır, ayıptır ve günahtır. Bu davranışları içeren bir faaliyete katılmak ve bunu izlemek elbette caiz değildir. Günah işleyerek kazanılan para da helâl olmaz.
Soru
Ekonominin böyle olması Rabbimin bize bir gazabı mı?
Cevap
Rabbimiz, Kitabında, başımıza gelen kötü durumların (musibetlerin) bizim kusurlarımızdan kaynaklandığını açık ve kesin olarak beyan buyuruyor (Nisâ: 4//9; Şûrâ: 42/30…) İnsanlar azıp sapınca Allah Teâlâ gazap edip dünyada cezalarını verseydi kötülük ve imtihan olmazdı. Allah’ın muradı, hür iradeye sahip insanların iyi de kötü de yapmaları ve bunun karşılığını -hukukun dünyada verdiği veya veremediği dışında- ahirette görmeleridir. Duanın, ibadetlerin, adaletin, paylaşmanın… güzelliklere, bunların tersini yapmanın da kötü sonuçlara Allah’ın izni ve kanunu ile sebep olacağında şüphe yoktur.
Soru
Sendikalar memurlardan ayda 30-40 lira para alıyor. 3 ay sonra 400 tl üyelerine veriyor. Bu caiz mi?
Cevap
Sendika, topladığı parayı nasıl arttırıyor ona bakmak gerekir. Meşru ticaret, üretim ve yatırım ile kazanıyor da onu paylaşıyorsa verdiği helâl olur. Faiz ise haram olur.
Soru
Kur’an’da neden tecavüzcünün nasıl tespit edileceği yazmıyor?
İnsan hayatını düzenleyen ve evrensel olan Kur’an-ı Kerim’de zina suçu ile ilgili şahit getirmek gerektiği ve zina iftirası ile ilgili ayetler olmasına rağmen neden tecavüz suçunun nasıl tespit edileceği, şahit gerekip gerekmediği ve cezası yazmıyor? Sonuçta tecavüz ve zina aynı şey değil. Kur’an insan hayatının bütün noktalarını düzenlemiyor mu yoksa? Bu konuda kesin bir hadis veya ayet olmazsa nasıl tecavüz suçu ile ilgili Şeriat kanunları, hukuk oluşacak? Kamer suresi 37 veya Yusuf suresi 26 bu konudan mı bahsediyor? Bu durum İslam âlimleri tarafından nasıl anlaşılmıştır?
Cevap
Tecavüz suçu ve cezası diğer birçok hüküm gibi Kur’an’da, Sünnette ve ictihadda mevcuttur.
Tecavüzcü zina yapmış ise Kur’an ve Sünnette var olan zina suçunun cezasını çeker.
Tecavüzcü mağdura zarar vermiş ama tarife uygun zina yapmamış ise Kur’an’da ve Sünnette mevcut olan “zulmetme, dokunulmaz olduğu ilan edilmiş bulunan cana, mala, namus ve şerefe tecavüz” suçunu işlemiş olur. Bu tecavüzler hem günahtır, hem de suçtur; cezasını tayin, gerekli kanunları çıkarma ve infaz vazifesini de İslam, yönetime (ülü’l-emre) bırakmıştır. Bu tecavüzler, ülü’l-emrin af yetkisinin de dışında bırakılmıştır.
Bütün bu söylediklerim hakkında ya ayet ve hadis vardır veya dinin gayesi ile birçok nassın ortak mana ve hedefinden ictihad ile çıkarılmıştır.
Soru
İslam’da geçici menfaat için 2-3 seneliğine evlenip ayrılmak mümkün mü?
Geçici menfaat için vize almak veya farklı bir ülkenin vatandaşlığını almak için evlilik caiz mi?
Mal varlığım yok, sıkıntı stres içinde yaşayan bir Müslümandım. Eşim yurt dışında yaşıyor. Vize alabilmek için geçici menfaat evliliği yaptım. Dinî nikâh kıydık aynı evde yaşıyoruz. Eminim bir gün evlilik bitecek. Eşime karşı aşk denilen duygu maalesef yok. Bunun hükmü nedir? Bu düşüncede olduğum için nikâh hemen bitmeli mi? Eşim bu düşüncelerimden habersiz. Tüm İslâmî gerekliliklerimi yapıyorum.
Cevap
Fıkıh sorularına verilen cevaplarda iki cihet göz önüne alınır, alınmalıdır: Şekil ve maksat.
Vize almak niyetiyle -ama akit yaparken bunu açıklamadan; yani geçici olarak seninle evlenmeyi kabul ettim, ediyorum” demeden- uygun şahitler huzurunda “evlenmeyi kabul ettim, ediyorum” diyerek karşılıklı icab ve kabul yapılırsa; tarafların evlenmelerinde bir mani de yoksa bu nikâh akdi şekil şartları bakımından geçerli olur.
Ancak İslam’da evliliğin bir gayesi vardır; böyle bir evlilik bu gayeyi gerçekleştirmez, bu sebeple ancak çok ciddi bir ihtiyaç (zaruret) sebebiyle yapılabilir.
Bir Halk Partisi klasiği olarak gasp edilen cami yerleri ve Aziziye Camii
04:0029/05/2022, Pazar
G: 29/05/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İstanbul Çevre Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği (İSTED) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Erhan Sarışın’ın, gasp edilen cami yerleri konusundaki çalışmalarını büyük takdir ile karşılamamak mümkün değil.
Dernek, yoğun ve usulünce çalışmalarıyla yalnızca İstanbul’da 400 cami ve yerinin gasp edilip yerine münasebetsiz ve haksız nelerin yapıldığını belgeledi. Bunlardan 22’sini kurtardı ve yerine camileri inşa etti. Cennetteki evlerinde inşallah bizi de konuk ederler.
İnönü heykelinin dikildiği yerdeki cami yeri gaspının hikâyesini ibret olsun diye Erhan Bey’in kaleminden sunuyorum.
Aziziye Camii’nden, gösteri merkezi ve saygı tak’ına
Taşlık mevkiinin gerçekleri…
Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın arka sırtında (Beşiktaş ilçesi, Vişnezade Mahallesi, 684 ada, 5 parsel) hâkim bir noktaya inşa edilmek üzere alanda bulunan 13 parça yapı parseli ile kadimde mevcut Süleymaniye Camii’nin kamulaştırması yapılmış ve bu yapılar yıkılarak alan açılmıştır. Söz konusu bu alan, tarihî haritalar incelendiğinde Maçka (Şeyh) Mezarlığı’ndan başlayıp kuzeyde Prof. Alaeddin Yavaşça ve Vişneli Tekke Sokak Boğaz cephesinde Dolmabahçe Caddesi, güney cephesi ise Bayıldım Caddesi ile sınırlı yaklaşık 95 dönüm alanı kapsamaktaydı.
Söz konusu Aziziye Camii ve külliyesine ait alanda inşa faaliyetleri Sarkis Balyan tarafından başlatılarak alandaki eğimi azaltmak için bugün de yerinde mevcut bulunan Set duvarları inşa edilmiş, akabinde cami duvarları yaklaşık 7 metre yüksekliğe kadar örülmüştür. Ancak camiin duvarları bu seviyeye ulaştığı anda Sultan Abdülaziz’in beklenmedik bir şekilde tahttan indirilmesi ve Hakk’ın rahmetine kavuşmuş olması ile birlikte camiin inşaatı durdurulmuştur.
Camiye gelir sağlamak amacıyla, Set duvarının ve camiin inşası ile eş zamanlı olarak başlanan Akaretler Sıra Evleri yapımına başlanmış ve inşası tamamlanmış olup günümüzde hizmet vermeye devam etmektedirler.
Sultan Abdülaziz’in vefatı süreci ile birlikte tahta geçen Sultan Abdülhamit, bu alanda bulunan taşları da kullanmak suretiyle bir cami ve sıbyan mektebi inşa edilmesi için talimat yayınlamıştır. Her ne sebepten olduğu bilinmez, bu tarihte de cami ve sıbyan mektebi inşa edilmemiştir. Bu alan bu tarih itibariyle mahalde bulunan taşlar nedeniyle “Taşlık” olarak anılmaya başlamıştır.
Cumhuriyet dönemi başlarında Hazine mülkü olan Aziziye Camii arazisi, 42 dönüme kadar düşmüş ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde 15 Ocak 1948 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile İstanbul Belediyesi’ne bedelsiz devri gerçekleşmiştir.
Süregelen yıllarda Set altında bulunan büyük avlu sahasına (bugün Swissotel’in bulunduğu saha) spor tesisleri inşa edilmiş ve uzun süre bu şekilde kullanılmıştır.
1970’li yıllara gelindiğinde Taksim Gezi Parkı’na dikilmek için hazırlanan İsmet İnönü’ye ait heykel, halkın tepkileri nedeniyle Taksim Gezi Parkı’na değil, Aziziye Camii’nin mevcut duvarlarının içi düzlenerek park sathına dönüştürülmek suretiyle buraya dikilmiştir ve günümüzde hâlâ bu alanda bulunmaktadır.
1988 yılına gelindiğinde Set korunmak suretiyle Taşlık kahvesi ve alt bahçede yer alan spor kompleksleri yıkılarak camiin set altı bahçesine Swissotel inşa edilmiştir.
Günümüzde Aziziye Camii’nin temellerinin de bulunduğu alan, Vişnezade Mahallesi, 684 ada, 5 parsel olup 8838 metrekare yüzölçümüne sahip olup, alansal tespitlerimize göre Aziziye Camii temelleri 52 metre boyunda ve 52 metre genişliğinde olup taban alanı yaklaşık 2720 metrekaredir.
2016 yılında İstanbul Çevre Kültür ve Tarihi Eserleri Koruma Derneği- İSTED olarak Aziziye Camii ve aynı alanda var olan ve yıkılan Süleymaniye Camii ile ilgili derin araştırmalarımızı yaptık. Öncelikle dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi ile koordineli olarak alanın Dolmabahçe Koruma Alanı’na dâhil edilmesi için çalışmaları gerçekleştirdik. Çalışmamız, İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 13.06.2019 tarih ve 4917 sayılı kararı ile onaylandı.
Bu süreçte derneğimizce tüm tarihi süreçte alan ile ilgili tarihi haritalar, imar planları, kadastral paftaları dijitalize edilmiş ve koordinatlandırılmış olup, camiye ilişkin resmi-özel tüm arşivlerdeki bilgi, belge ve görsel malzemeler bir araya getirilmiş olup arşivle ilgi çalışmalarımız, süreklilik ilkesi kapsamında devam etmektedir.
Günümüzde ilgili koruma kurulu üyeleri ile gerçekleştirdiğimiz şifahî görüşmelerimizde Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili personelinin, Aziziye Camii üzerinde bulunan İsmet İnönü heykeli çevresine “Saygı Tak’ı, Gösteri Merkezi ve Seyir Terasları” inşa edeceklerini beyan ettikleri bilgisini almış bulunmaktayız. Bu nedenle bu alanda çalışmalarımızı hızlandırarak Aziziye Camii’nin korunması, ‘kültür varlığı’ olarak tescil edilmesi için başvurumuzu Mart 2021’de İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na yapmış bulunmaktayız.
Bu başvuru sayesinde Aziziye Camii’nin ‘kültür varlığı’ olarak tescili ile birlikte camiin hukuki hükmi şahsiyeti korunmuş olacak, Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Saygı Tak’ı, Gösteri Merkezi ve Seyir Terasları” projesi uygulanamaz olacak, İsmet İnönü heykelinin daha münasip bir alana taşınması ve camiin projelendirilerek gelecekte inşa edilmesinin yolu açılacaktır.
... “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.” (Bakara:2/114) mealindeki ayetin hükmü ile hareket ederek, mevzuata göre Aziziye Camii alanının hukuki hükmi şahsiyetini korumak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bir haktır.
İslâmî finans ve Katılım Bankaları Kanunu
04:005/06/2022, Pazar
G: 5/06/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ortak üretim, yatırım ve ticaret ağırlıklı olmak ve faizin hiçbir şekline ve miktarına yer ve yol vermemek şartıyla çalışan İslâmî finans kuruluşlarına ve bu meyanda aynı mahiyette ve nitelikte katılım bankalarına Müslümanların ihtiyacı tartışılamaz.
Uzun zamandan beri faaliyet içinde olan önceki adı Özel Finans Kurumları, sonraki adı Katılım Bankaları olan kurumlar, önemli bir boşluğu doldurmak üzere düşünülmüştür ve mevcut şartların elverdiği ölçüde bu işlevi yerine getirmeye çalışmaktadır.
“1983 yılında ülkemizdeki ilk Özel Finans Kurumları hayata geçti. 2005 yılında gerçekleştirilen mevzuat değişikliği ile Özel Finans Kurumları, Katılım Bankası adını aldı. Katılım Bankaları; faaliyetlerini yine aynı tarihten itibaren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu denetiminde sürdürmektedir”.
Başta iyi yetişmiş “İslâmî finans uzmanları” olmak üzere mevzuat ve daha başka eksikleri bulunan bu kurumlar için bir özel kanun ihtiyacı zaruret derecesindedir.
Uzman yetiştirme bakımından bu konuda lisans üstü öğretim ve eğitim veren bazı üniversitelerimizin ümit veren faaliyetleri vardır.
Kanun ve yönetmelik konusuna gelince:
Başta KHK ile kuruldu, iyi bir yönetmeliği vardı. Doksanlı yıllarda yenilenen Genel Bankalar Kanunu’nun 48. Maddesi içinde “Katılım Bankalarının yalnızca adı geçti, yaptığı işlemlerin tamamının da teknik olarak “kredi sayılacağı” ifadesine yer verildi. Bu madde de buna bağlı olarak çıkan yönetmelik de Katılım Bankalarının gayesine ve işlemlerine uygun olmak şöyle dursun ters düşüyordu. Katılım Bankaları bağlayıcı sözleşmelere dayanarak kanun ve yönetmelikteki ters hükümleri aşmaya çalıştılar.
Bu bankaların ve genel olarak İslâmî finansın özel kanunu ve yönetmeliği olsun diye farklı platformlarda çalışmalar yapıldı, taslaklar yazıldı.
Artık bütün İslâmî finans sistemini ihtiva eden bir kanunun çıkarılması daha fazla beklenemez duruma gelmiştir.
Daha önceki çalışmalar geniş istişarelerle yürütülüyordu; bunu bir faydası bir de zararı vardı:
Faydası maksada uygunluk bakımından mükemmel olması idi.
Zararı her kafadan bir ses her cihetten bir hassasiyet sebebiyle sürüncemede kalması idi.
Teklifim:
1. Eğer bu günlerde bu önemli boşluk doldurulacaksa sürüncemeyi engelleyecek ölçüde istişareye yer verilmelidir.
2. İslâmî finansın banka ayağında ticaret yanında ortaklık ve kiralamaya ağırlık verilmelidir.
3. Alım-satım (murabaha) işleminde bankanın müşteriye, göstermelik olmayan, yazılı belgeye dayanan vekalet verme uygulaması mutlaka devam etmelidir.
4. Sıkı bir denetim sistem ve uygulaması şarttır. Kurumlar kendi iç denetim mekanizmalarını oluşturmalı ve etkinliğini devlet kurumları izlemelidir.
5. Kurumun İslâmîliğinin olmazsa olmaz şartı danışma (fetva) komiteleridir.
a)Bu kuruluşlarda ağırlık, İslâmî finans ve İslam Hukuku’nun konu ile ilgili dallarında lisans üstü dereceye sahip İlahiyat mezunu üyelerde olmalıdır.
b) Danışma kurulları elbette ehliyetli üyeler tarafından İslâmî hükümlere göre hazırlanmış standartlara göre çalışacaklardır, ancak fıkıhta ictihad ve ihtilafa açık konularda kurulların birbirini bağlayıcı olmaları ve tek fıkıh içtihadının dayatılması İslâmî usule aykırıdır.
c) Kanunun geçici maddeleri arasında, öteden beri Katılım Bankalarının danışma kurul ve komitelerinde ehliyeti müsellem olarak hizmet vermiş olan üyelerde akademik şart aranmayacağına yer verilmelidir (Benim böyle bir eksiğim de derdim de yok; ama değerli üyelerin harcanmasını da israf olarak görüyorum).
d) Katılım Bankalarının 20 yıl boyunca insanların güvenini temin etmek adına yürüttüğü faaliyetler önemlidir. Kanun çalışmasında bugüne kadar elde edilen kazanımların kaybedilmemesi adına bu güveni zedeleyici unsurlardan kaçınılması önemlidir.
Bunlar bana göre mutlaka olması gereken hususlardır, bir köşe yazısında mutasevver bir kanunun bütün maddelerini elden geçirmem beklenemez.
GES hakkında
04:0012/06/2022, Pazar
G: 12/06/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın basın açıklamasına göre GES’in mahiyeti şudur:
“Bakanlığımızca, vatandaşlarımızın tasarruflarını Türk Lirası cinsi varlıklarda değerlendirebilmelerinin teşvik edilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amacıyla, gelire endeksli devlet iç borçlanma senedi (GES) talep toplama işlemleri 15 Haziran 2022 tarihinden itibaren gerçekleştirilecektir.
Sadece gerçek kişilere sunulacak olan GES’ler, ülkemiz genelinde gerçekleştirilecek duyuru ve talep toplama işlemleri yoluyla ihraç edilecektir.
Senede ilişkin talep toplama işlemleri ile senedin ihracı, kupon ve anapara ödemeleri Bakanlığımız sitesinde yayınlanacak duyuruda belirtilecek bankalar aracılığı ile gerçekleştirilecektir.
İhraç edilecek senetler üç ayda bir yatırımcısına kupon getirisi sağlayacak olup kupon ödemelerinde asgari getiri garantisi olacaktır.
Senedin kupon ödemesine esas teşkil edecek getiri oranı ve vade yapısı ihraç duyurusunda ilan edilecektir. Senedin yatırımcıya sağlayacağı nihai getiri oranı, ihraç aşamasında Bakanlığımız tarafından belirlenen getiri oranının, hasılat gerçekleşmeleri çerçevesinde hesaplanacak endeks değeri ile çarpılması yoluyla belirlenecektir.”
Başka açıklamalarda gelirin, Devlet Hava Meydanları ve Kıyı Emniyeti gelirlerine endeksleneceği açıklanmıştır.
Laik devletin faizci bankaları da var, faizi yasaklamak mümkün görünmüyor, ama faizin haram olduğuna inanan Müslümanlar ondan uzak durabilirler; kimse onları, faiz alıp vermeye mecbur etmiyor.
GES’ler de mevcut şekli ve yapısıyla “Devletin faizle borçlanmasından ibarettir”; çünkü açıklamada altını çizdiğim iki nitelik işlemi faizle borç şekline sokmaktadır:
1. “Devlet iç borçlanma senedi”,
2. “Kupon ödemelerinde asgari getiri garantisi”.
Bu senetlerin alım satımının ve kârını almanın helâl olabilmesi için senetlerin “hisse senedi”, “ortaklık senedi” olması gerekir; yani gelir hangi kaynaktan geliyorsa senet sahibi o kaynağa ortak olacaktır ki, onun gelirini alabilsin. Devletin böyle bir gelir kalemine ihtiyacı varsa ve halka da tasarrufu teşvik etmek istiyorsa şu formülü uygulayabilir:
Gelir getiren devlet malının mülkiyetini senetlere bölerek belli bir süre için halka açar, bu senetleri satın alanlar o mala ortak olurlar, devlet de ihtiyaç duyduğu parayı elde eder, malı yine devletin ilgili bir birimi veya kuruluşu yönetir, hâsıl olan kâr, sözleşmedeki orana göre senet sahiplerine dağıtılır. Süre dolunca devlet, senetlerin bedelini ödeyerek malı geri alır. Kâr garanti edilemez.
.Düşünce hürriyeti, hoşgörü ve tahammül
04:0019/06/2022, Pazar
G: 19/06/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu üç konuda onlarca yazı yazdım.
Din, kültür ve medeniyetimize göre hoş olmayan bir şeyi hoş görenler “hoş körüdür” diye yazdım.
“Hoş, caiz, meşru, helâl olmayan bir şeyi ve davranışı usulüne göre değiştirmek, meşru hale getirmek vazifemiz vardır, eğer mevcut rejimde ve şartlarda bunu yapamıyorsak hoş görmek yerine tahammül edebileceğimizi” yazdım.
Tahammülde eziyet, sıkıntı, kurtulma azmi ve ümidi vardır. Bu sıkıntıyı gidermek için çalışma iradesi ve fiili vardır. Hoş görmede bunlar yoktur, onaylama vardır.
Örtülü (dolayısıyla muhafazakâr, dindar olması gereken) bir bayanın, yüzünü gözünü boyayıp kamuya açık bir alanda bacak bacak üstüne atarak sigara içmesinin, hemcinsleriyle veya karşı cinsten olanlarla kahkahalar atarak sohbet etmesinin yakışmadığını, caiz olmadığını, karşı tarafa (bir kısım modern ve seküler hayat yaşayanlara) imrenme psikolojisinin açığa çıkması olduğunu yazdım. Hiç alakası olmadığı halde yazıyı, iffetli, iffetsiz kavramına çektiler, beni adeta linç ettiler.
Diğer yazdıklarım da böyle tepkilere sebep oldu.
Bir daha özetleyeyim:
İnsanların düşünmesini engellemek mümkün değildir; engellemeye konu olan düşünceyi, duyguyu, kararı açıklamaktır.
Şahıslara hakaret, bölücülük, kutsallara hakaret, kamu düzenini bozmaya, şiddete başvurmaya teşvik ve tahrik gibi düşünce ve kararların açıklanmasına müsamaha edilmez.
Bunların dışında her insan, düşündüğünü açıklar, katılmayan, duruma göre ya hoş görür veya tahammül eder.
Her ağzı olanın konuşması uygun değildir, konuşmanın sorumluluğu vardır. Bu ülkede herkes doktor gibi, din âlimi gibi veya bir başka alanda uzman gibi konuşuyor; sosyal medyada yayın yapıyor, nice çamlar deviriyor, nice sapıtmalara sebep oluyor… Bu, elbette caiz değildir ve hoş görülemez.
Belli bir konuda sağlam ve yeterli bilgi sahibi olanlar o konuyu tartışabilirler; konu müsait ise görüş, yorum, yaklaşım farkı ortaya çıktığında farklı fikirlere saygı ve hoşgörü gerekir. Farklılığa tahammülü olan bir konuda “Bir ben bilirim”, “Bir benim görüşüm haktır”, “Benimkine aykırı düşünenler cahil, sapkın, haindir…” demek, taassuptur, ilim ahlâkına yakışmaz ve caiz değildir.
Ehl-i sünnet camiası bile kendi aralarında, hem itikat hem de fiil, uygulama, muamele alanında binlerce meselede ihtilâfa düşmüşlerdir; farklı görüş, yorum, içtihatlar ortaya çıkmıştır, ama ne karşıdakine hakaret, ne dışlama ne de “yalnız benimki hak” iddiası vardır.
Ehl-i sünnet camiasının dışında kalan Müslümanlar da -kendileri dinden çıktıklarını beyan etmedikçe- İslam’dan dışlanmamışlardır. Onlar, “İslam Mezhebleri” çerçevesinde ele alınmışlardır.
İmam Şafii’nin şöyle dediğini bir yerde okumuştum;
“Her tartışmada karşı fikirde olanların haklı çıkmalarını istemişimdir; çünkü bu takdirde iki kazancım olur: 1. Bilmediğimi öğrenmiş, hatamı düzeltmiş olurum, 2. Tartışmanın galibi olmayınca nefsin oyunundan da kurtulmuş olurum.”
Bu sözü kim söylerse söylesin altına imza atmamız gerekir.
Bir de şu var:
Bilenler tartıştıkları, bahse konu edindikleri meselelerde öncelik şartına riayet etmelidir.
Bugün önceliğimiz âlimlerin, kanaat önderlerinin ve bunların etkisi altında kalan halkın birliğidir. Düşmanları tarafından kuşatılmış, savaş açılmış maddi ve manevi değerlerimizin birlikte korunmasıdır.
Savaş hâli ve alanında bazı suçları işleyenlerin cezalandırılmama kuralından ibret almamız gerekiyor.
Savaşı kazanmak mı önemli, ferdî suçları orada cezalandırarak savaşanları azaltmak ve morallerini kırmak mı önemli; işte bu soruya cevap verilmiştir o kural ile.
İslâm barıştır, esenliktir, nimettir, bütün insanlık için rahmettir, ümittir; lakin onu ortadan kaldırmak isteyenlere karşı da savaştır. Ümmet bölünerek savaşı kendi aralarında yaptıkları sürece akıbetimiz yok oluştur, artık uyanalım!
.Ortaklık, enflasyon, kusurlu mal
04:0026/06/2022, Pazar
G: 26/06/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Bazen evimizin bazen de yönettiğimiz yerlerin sorumlusu olarak bir usta ile anlaşarak işler yaptırmaktayız. Ancak bu işleri yaptırırken usta ile anlaştığımız iş A kalitesinde iken iş sonunda B kalitesinde veyahut 100 birim anlaşmışken 90 birim tarafımıza teslim edilmektedir. Neden böyle olduğunu sorduğumuzda fiyatlar arttı veya zaten ucuza yaptık yapıyoruz gibi vb. cevaplar veriyorlar (Bugünkü gibi her gün değişen piyasa olmadığı zamanlarda da böyleydi). Biz de her seferinde sesimizi kesip ücretini tam veriyoruz. Ancak her seferinde Allah korkusundan dolayı mağdur olan biz oluyoruz ve piyasadaki ustalara malı geri gönderme, iptal etme ya da ücretini eksik ödemediğimizden dolayı onlar da şımardıkça şımarıyor. Şimdi biz böyle eksik, kötü işleri yapanlara ne yapmalıyız?
Cevap
“Anlaştığımız iş A kalitesinde iken iş sonunda B kalitesinde oluyor” diyorsunuz
Malın B kalitesinde olması demek kalite bakımından değerini düşürecek kadar “kusurlu, eksik, ayıplı” olması demektir.
Bu durumda Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre ya mal olduğu gibi kabul edilir veya akit, malı alan tarafından feshedilir, mal geri verilir, ödenen para da geri alınır.
Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre ise bir şık daha vardır; malı sipariş edip alan kalite eksikliğini karşılayan meblağı düşerek veya ödeme yapmış ise o kadar meblağı talep ederek malı alıkoyabilir.
Dört mezhebe göre de eksikli, kusurlu, kalitesi düşük malı olduğu gibi kabul etmek mecburiyeti yoktur.
“100 birim anlaşmışken 90 birim tarafımıza teslim edilmektedir. Neden böyle olduğunu sorduğumuzda fiyatlar arttı veya zaten ucuza yaptık yapıyoruz gibi vb. cevaplar veriyorlar” diyorsunuz.
İş ve alım-satım akdinden sonra piyasa fiyatlarında değişme olsa da daha önce akdi yapılmış iş, mal ve bedelde değişiklik olmaz; gönüllü bağış dışında ödemede fazlalık veya eksiklik caiz değildir. Kaç birim mal teslim edilmiş ise o kadarının bedelini ödemek borçtur. Fazla ödeme olmuşsa geri alınacaktır.
Dolarizasyonu durdurmaya yönelik bir teklif
Ülkemizde dolarizasyonu durdurmaya yönelik önlemler genel itibarıyla faize dayalı olması nedeniyle dini hassasiyeti olan insanlarımız bu önlemlere kayıtsız kalmakta ve birikimlerini döviz ve altın olarak değerlendirmektedir. Bu insanlarımızın faize dayanmayan bir sistem getirilmesi halinde bu önlemlere katılacağını düşünmekteyim. Buna yönelik âcizane bir önerim bulunmaktadır:
Enflasyon sepetini tam olarak yansıtacak, enflasyon sepetindeki mallardan oluşan bir birim belirlensin ve bu birimin karşılığı olan mallar belli olsun. Bu birim vatandaşlarımıza satılsın. Vatandaşlarımıza ise istediği zaman bu birimden kaç adet aldı ise bunları güncel fiyattan devlete satma hakkı verilsin. Bu şekilde dini hassasiyeti olan vatandaşlarımız bir yatırım aracına kavuşmuş olur ve birikimlerinin enflasyon karşısında erimesine engel olunur.
Benim görüşüm
Faize bulaşmadan paranın değerini korumak isteği meşrudur. Bunun için çareler düşünmek de makbul bir faaliyettir. Bu bakımdan E. P. Bey’i tebrik ediyorum, görüşüne ise katılmıyorum çünkü:
Fıkha göre meşru ticaret, “meşru, helal, tasarrufu caiz olan bir malı, hizmeti, malî hakkı alıp satmakla” yapılır. Yukarıdaki teklifte sonuç olarak enflasyon farkı alınıp satılmaktadır. Alınıp satılan bir mal yoktur. Enflasyon farkı ise satıma konu olamaz.
Soru
Selamünaleyküm hocam,
Müsait olursanız size sorum olacaktı.
Kâr ortaklığı ve işin devri hakkında:
1. Biz ticaret ile meşgul olan firmayız. Kâr-sermaye ortaklığı işin başında mı yapmalı? Mesela işi almışız, malı teslim etmiş artık iş fatura kesmeye kalmış. Ödemeyi vadeli alacağımız için paraya sıkıştık, bir kişiye bu işe kâr-zarar ortaklığı için teklifte bulunuyoruz.
2. Diğer sorum da hocam işi komple devretmek. Yine aynı şekilde işi almışız, teslimatlar yapılmış iş bitmiş sadece fatura kesmek kalmış. Ödemeyi vadeli alacağımız için nakde sıkıştık. Ve bu işi komple başka şirkete; “Biz buna bu kadar masraf ettik. Tüm masrafı verirsin ben sana fatura ederim. Müşteriye de faturayı da sen keser kârı da sen yapar ödemeyi de sen alırsın” diyoruz. Müşterimiz olan firma da sıkıntı yapmıyor.
Hocam bu iki olay dinen uygun olur mu? Allah razı olsun.
Cevap
“Kâr-sermaye ortaklığı” ifadesi yerine, ortaklığın çeşidine göre kâr-zarar ortaklığı (müşâreke), sermaye-işi yapma ortaklığı (mudarebe)… ifadeleri kullanmanız gerekiyor.
Bir işten elde edilen kârın veya hâsıl olan zararın paylaşılabilmesi için ortaklığın, o işin başında yapılmış olması gerekir. Bir işe ait değil de genel olarak ortak alma söz konusu olduğunda yeni ortak da ya sermaye koyar veya işi yapmaya katılır; işte bu takdirde şirket, ihtiyaç duyduğu sıcak paraya kavuşmuş olur, yeni ortak da katılma tarihinden itibaren yapılacak ticaret ve işin kâr ve zararına katılır. Soruda anlatıldığı gibi işi yapıp malı da teslim ettikten sonra o işe ortak olunmaz. Alacağın satılması olur ki, bu da caiz değildir.
İkinci soruda da yine malın değil, alacağın satımı yapılmaktadır ki, bu da caiz değildir.
Tefrika ve tekfir (gavur oldun demek) ümmetin başına belâdır
04:003/07/2022, Pazar
G: 3/07/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ebü’l-Abbâs Ahmed b. İdrîs el-Hasenî el-Arâişî el-Fâsî (ö.1253/1837) Faslı, İdrîsiyye tarikatının kurucusu, İslamî hareket öncüsü, müceddid bir mutasavvıftır. Öğrencisi meşhur Senûsî gibi Selefî İslâm anlayışı ile tasavvufu uzlaştırmaya ve ümmeti bölen gereksiz ihtilafları tefrikaya varmadan çözmeye çalışmıştır. Ne yazık ki, hemen her zaman olduğu gibi uçtakiler onunla da uğraşmış, defalarca hayatına ve huzuruna kastetmişlerdir. Bu zatın, kendisini saldırı hedefi kılan Vehhâbîlerle 1245 h. yılında yapılmış nezih bir tartışması vardır. Güncelliğini koruduğu için –olayın şahitlerinden İbn Âkiş’in kaleme aldığı metinden de alıntılar yaparak– bu ibretlik tartışmayı birkaç yazıda aktaracağım.
İbn İdrîs seksen yaşına merdiven dayadığında vekili sıfatıyla Mekke’de bıraktığı Senûsî dışındaki bütün talebeleriyle birlikte Yemen’e doğru yola çıktı. Yemen ulemâsı kendisine büyük bir saygı ve ilgi gösterdi, ondan azami istifade etmeye çalıştılar. İbn İdrîs önce güneydeki Mukha şehrine gitti, dört ay sonra Zebîd’e geçti. Zebîd’de şehrin müftüsü Abdurrahman b. Süleyman’ın misafiri olarak bir yıl kaldı. Zebîd’den Beytülfakih-Hudeyde yoluyla Kıtay ve Bâcil’e geçti. Gittiği her yerde görüşlerini yaymaya çalıştı. Karşılaşmadığı ancak şöhret açısından yarıştığı Yemenli müçtehit âlim Şevkânî’nin kendisinden müspet olarak bahsetmesi, durumunun daha da kuvvetlenmesini sağladı. Yemen’in önde gelen âlimleriyle tanışarak ders okuttu. Ancak bir süre sonra Fas’ta ve Mekke’de karşılaştığı zorluklar Yemen’de de karşısına çıktı ise de fazla büyümeden karşılıklı yazışmalar ve tartışmalar ile yatıştı. İki yıl süren bir seyahatten sonra Ekim 1828’de Asîr bölgesindeki Sabya şehrine ulaştı. Asîr Hükümdarı Ali b. Mücessil kendisini iyi karşıladı. Artık iyice yaşlanan İbn İdrîs Sabya’ya yerleşmeyi düşünüyordu. Ancak daha önce Fas ve Mekke’de olduğu gibi görüşleri burada da tepki uyandırdı. Nasır el-Kubeybî’nin önderliğini yaptığı bir Vehhâbî grubu kendisine karşı muhalefete başladı. Sabya’ya gelişinden bir yıl sonra İbn Mücessil, Kubeybî ile İbn İdrîs arasında bir münazara yapılmasını emretti (Cemâziyelâhir 1245/Aralık 1829). Müridlerinden Hasan b. Abdullah b. Âkîş tarafından kaydedilen bu münazaranın en önemli bölümü, Ahmed b. İdarîs’in, Vehhâbîliğin kurucusu Muhamamed b. Abdülvehhâb’la ilgili görüşleridir. İbn İdrîs şunları söylüyordu: “Biz onun kıymetini inkâr etmiyoruz. Yaptıkları genellikle doğruydu; bid’atları tasfiye etti, fakat onun bu hizmeti aşırılıklar yüzünden berbat edildi.”
Ahmed b. İdrîs 21 Receb 1253’te Sabya’da vefat etti. Soyundan gelen bir kol, Asîr-İdrîsî Hanedanı adıyla Güney Arabistan’da 1933’e kadar devam eden ve bu tarihte Suudî Devleti’ne katılan mahallî bir devlet kurdu.
Ahmed b. İdrîs’in talebeleri Avrupa’nın saldırılarına karşı direniş hareketlerine önderlik etmişlerdir.
İbn İdrîs ile Vehhâbîlerin tartışması
Ahmed b. İdrîs Yemen’nin Sabya kentinde iken yeni zuhur etmiş ve en hararetli dönemini yaşayan Vehhabiliğin buradaki mensupları onun bazı düşünce, inanç, fetva ve davranışlarına karşı çıkmış, aleyhinde dedikodu yapmakla yetinmemişler, önde gelen muhalif Abdullah b. Sürûr ithamlarını bir kitapçık haline getirip Emîr’e göndermiş, onun ve tabilerinin buralardan sürülmesini istemişlerdi. Emîr başta büyük bir âlime bu kitapçığı göndererek fikrini sordu, o âlim, “Şeyh’in değil, bu bağnaz cahillerin sürülmelerinin uygun olacağını” bildirdi, fakat Emîr onların etkisi altında kaldı, itiraz edilen hususları terk etmezlerse oradan sürülmelerini valiye emretti. Vali bunun uygun olmadığını, Şeyh’in pek çok ve önemli bağlılarının bulunduğunu, sürmek yerine itirazcılarla bir araya getirilerek hakemler huzurunda tartışma yapmalarının sağlanmasını teklif etmiş, Emîr Ali b. Mücessil bu teklifi uygun bulmuştu. Sabya’ya geldiğinde bölgenin âlimlerini topladı, onlarla istişare etti, hemen tamamı İbn İdrîs’in büyük bir âlim ve mürşit olduğunu, ona muhalif olanların onu anlayacak derecede bilgi ve zekâ sahibi olmadıklarını, allâme Şevkânî gibi bir zatın bile İbn İdrîs hakkında övücü sözler söylediğini ifade ettiler. Sonunda Emîr, âlimler meclisinde iki tarafın tartışma yapmalarına karar verdi. Belirlenen günde bir araya gelindi, bir tarafta İbn İdrîs, karşısında ise İbn Sürur, Nâsır el-Kubeybî ve daha birkaç Vehhabî vardı.Tartışmayı gelecek yazıda bütün olarak vereceğim.
Tefrika ve tekfir (gavur oldun demek) ümmetin başına belâdır (2)
04:0010/07/2022, Pazar
G: 9/07/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bayram mesajı olarak aşağıdaki dörtlükle yetinip geçen pazarın yazısının devamını vereceğim.
Nefis azgın bir koçtur onu Hakk’a kurban et
Hakka kulluk, emmâre nefsine de isyan et
İrci’î emrin alıp Hakk’a koşan kullara
Katılmak için dersi ilim edeb irfan et
Tartışma
El-Kubeybî söze başladı, bir girişten sonra Muhammed b. Abdulvehhâb’ın (1703-1792) insanları davet ettiği inancı açıkladı; özet olarak şöyle diyordu: İnsanlar İslâm öncesine dönmüşlerdi, putlara tapıyor, haramları helal sayıyorlardı… Muhammed b. Abdulvehhab işte bu durum ile mücadele etmeye kendini adadı…
Tartışma böyle başladı, aşağıda İbn İdris için (A), Kubeybî için (K) harflerini kullanarak özetini vereceğim:
A: Sözün doğrusu, o değil, şudur: İnsanlar bahsedilen duruma düşünce Allah, Elçisi Muhammed’i (s.a.) gönderdi, insanları şirkten ve cehaletten kurtaran, peygamberlik vazifesini yüklenen, İslâm’ı anlatan ve öğreten O’dur.
K: Muhammed b. Abdulvehhab İslâm müceddididir.
A: Biz onun değerini inkar etmiyoruz, bazı bid’atları ve uydurmaları ortadan kaldırdı, fakat onun davet ve davasına aşırılık ve şu yanlışlar da girdi: Allah’tan başkası ile ilgili bazı inançlarından dolayı Müslümanları delile dayanmaksızın kâfir ilan etmek, canlarını ve mallarını helâl saymak…
K: O ne yaptıysa doğrudur.
A: O da bir âlimdir, her âlim gibi hata da eder, isabet de eder; hatasızlık günahsızlık peygamberlere mahsustur, o, ilmî hatasından ecir alır, ama siz onu taklit edemezsiniz, ederseniz sorumlu olursunuz.
K: Şirk bütün İslâm âlemini sardı, bunu herkes biliyor, İbn Abdulvehhab dini tecdid etmeseydi insanlar küfrün karanlıklarında kalacaklardı.
A: Allah esirgesin, ben Mekke’de Muhammed b. Abdulvehhab’ın oğulları Abdullah, Hüseyin ve Süleyman ile tanıştım, Suud b. Abdulaziz’i de tanıdım, bunlar âlim kişilerdi ve inançları seninkinden farklı idi. Sen, elinde sağlam bilgi ve delil olmaksızın bütün ümmeti şirk ile itham edemezsin, Muhammed ümmetini böyle aşağılayamazsın, sözlerini şeriat terazisinde tartarak konuş!
K: Yemen’deki bunca türbe ve ziyaret yerleri, orada yatanlar hakkındaki inancın (şirkin) delilidir.
A: Evet, cahil Müslümanların cehaletleri yüzünden şirke düştükleri olmuştur; ama İslâm dünyasında her zaman ve her yerde hakkı, hakikati bilen, insanları irşad eden âlimler bulunmuş ve bunlar vazifelerini yapmışlardır. Bütün ümmeti şirk ile itham edemezsin. Mümine kâfir diyen kâfir olur.
K: Sen iki dini (hak din ile batıl dini) birbirinden ayırmıyorsun!
A: “Lâ ilâhe illallah” iki dini birbirinden ayırmaya yeter. Sen çölde yaşayan bir bedevi olduğun için hakaretine katlanacağım; bedeviler Peygamberimiz’e bile edep dışı davranmışlardı.
K: Sen Muhyiddin b. Arabî’nin inancını (mezhebini) benimsiyorsun, o vahdet-i vücuda inanıyordu, Âdem’e secde etmeyen İblis’i haklı görüyordu. Birçok âlim onun ve onun gibi inananların kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.
A: İbn Arabî’nin yaşadığı zaman ile senin zamanın arasında beş yüz yıldan fazla ara var, o, sana bu sözleri söyledi mi ki, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi yaparak bir mümini tekfir ediyorsun. Biz İbn Arabî’nin Müslüman olduğunu kesin olarak biliyoruz; bundan dönmemiz için aynı kesinlikte delil gerekir. Sen de onun aleyhinde atıp tutmaktan vazgeç!
K: Bu inanç onun kitaplarında açıkça anlatılmış?
A: Bu sözlerin ona ait olduğunu, ona mal edilmediğini nereden biliyorsun? Sen bu sözleri başka türlü yorumlamaktan ve anlamaktan aciz isen “Bu sözler küfrü gerektirir” diyebilirsin, ama İbn Arabi için kâfir diyemezsin; çünkü bunu hiçbir yoldan kesin olarak bilme imkânın yoktur. Sen hakikati bilsen bu konulara girmezdin; çünkü sen bu konuların adamı değilsin.
K: Ey Ahmed, senin de adamların el ve ayaklarını öpüyorlar, ancak Allah’a gösterilecek saygıyı sana gösteriyorlar, işte bu da şirkin ta kendisidir; birine karşı bu ölçüde küçülme bir çeşit ibadettir ve yaratılmışa ibadet edilemez.
A: Eğer sen Muhammedî şeriata göre hareket ediyorsan şimdi beni dinle… (İbn İdrîs burada birçok ayet ve hadis zikrederek âlimlere saygı göstermenin, büyüklerin el ve ayaklarını öpmenin caiz, edep gereği olduğunu ve Peygamberimiz’in bilgisi dâhilinde uygulandığını, ibadet ile büyüklere saygının farklı şeyler olduğunu anlatıyor ve “Bütün bunlara rağmen çevremizde dine ve ahlâka aykırı bir şey görürsek buna sükût etmeyiz, gereken tedbiri alır engelleriz” diyor.)
K: Bize göre bunlar şirktir!
A: Senin itikadına göre bizim şirk koşmuş olmamızın bize zararı yoktur. Allah ile aramızdaki duruma gelince bizim ayağımız tevhid üzerinde sabittir ve kımıldamaz. Siz bazı kısaltılmış kitapları okuyor, ezberliyor, ilim ve din bundan ibarettir sanıyorsunuz. Kendinizi bu dar kalıplara sokup kapatmasaydınız, başkalarının okuduklarını okuyup anlayabilseydiniz siz de gerçekleri bilirdiniz.
K: Sen Kur’ân-ı Kerim’i, Arapça’nın müsait olmadığı manalara çekiyor, sözün zahirine, lügat manasına aykırı tefsirler yapıyorsun. Bu da Kur’ân’ı tahrif demektir.
A: Bizi bundan Allah esirgesin! Biz asla âyetlerin lügat manasını, zahirini, (sözün lügat manasını) sözden dili bilenlerin ilk duymada anladıklarını ihmal etmeyiz; bunu ihmal edenler, sözün zahir manasını hakkıyla değerlendirmeyenler, batın (iç, öz) mana diyerek sözü hiçbir şekilde delalet etmeyeceği manalara çekenler, kapıdan geçmedikleri halde evin ortasında olduklarını iddia edenler gibidir. Ama biz, sözün zahirinden başka, ona aykırı olmayan, onun çekilebileceği batını bulunduğunu, herkesin idrak edemeyeceği bir takım derin manalara, sırlara işaretler ihtiva ettiğini de kabul ederiz. Bunları keşfedebilmek için tasavvuf eğitimi almak, seyir, süluk ve çile çekerek belli bir olgunluğa ulaşmak gerekir. Buna dair de hadisler vardır.
K: Sen öğle namazını uzatarak ikindinin vaktini daraltıyorsun, akşam namazında da bunu yapıyorsun!
A: Biz namaza vaktinde başlıyoruz, farkında olmadan namaz uzuyor ise bu namazı geçirmek veya vakti daraltmak değil, hep namazda olmaktır. (Şeyh İbn İdrîs burada, Peygamberimiz’den (s.a.) ve Hz. Ebu Bekir’den bu uygulamaya uyan örnekler naklediyor.) Kubeybî’nin, “İmam olduğunuzda namazı hafif tutun” hadisini ileri sürerek yaptığı itiraza da “Hafif tutmak görecedir, benim cemaatime göre hafif olan, başkalarına ağır gelebilir” cevabını veriyor.
Bu noktada Kubeybî susuyor…
Bir yazılık daha devamı var.
Bir sûfî âlim ile bir vehhâbî hocanın tartışması (3)
04:0017/07/2022, Pazar
G: 16/07/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ahmed b. İdrîs’in etkili açıklama ve cevapları karşısında nihayet tartışmanın karşı tarafı olan Kubeybî’nin söyleyecek sözü kalmıyor, Abdullah b. Sürur imdadına yetişiyor ve elindeki yazılı metni işaret ederek “Bunun arkadaşlarının, tabilerinin neler yaptığı burada yazılı, onları unuttun mu?” deyince Kubeybî devam ediyor, elindeki notlara bakarak İbn İdris’in tabilerinin yaptıklarını iddia ettiği bir takım günahlardan, çirkin davranışlardan söz ediyor. İbn İdrîs oturduğu yerden doğrularak etkili bir konuşma ile bu ithamlara cevap veriyor. Cevabını ‘toptan’ ve ‘detaylı’ diye ikiye ayırıyor.
Toplu cevabında ilgi çekici bir açıklama yapmıştır ki özeti şöyledir: Peygamberimiz’in (s.a.) ashabı (arkadaşları, tabileri) elbette benim ashabımdan üstündür. Ama onlarda da günah ve suç işleyenler olmuş, birçok âyet (günahları, suçları sayıp döken ve yasaklayan ayetler) bu olaylar (esbab) üzerine gelmiştir. Peygamberler dışında hiçbir şahıs günahtan berî değildir. Ayrıca müminler, şunun-bunun suçunu, günahını ve ayıbını araştırıp ortaya çıkarmaktan menedilmiş, aksine ayıpları örtmeleri istenmiştir. Bir Müslüman açıkta suç ve günah işlerse şeriatın biçtiği cezayı görür, gizlide işlerse kimse onu ortaya çıkarmak için uğraşamaz (tecessüs yasaktır). Benim arkadaşlarımı ayıp ve günahlarla suçlayanlar, şeriatın emrettiği delil ve şahitleri getiremezlerse müfteri olurlar ve iftira cezası görmeleri gerekir.
Şeyh’in detaylı cevabı tam da ona yakışır vasıfta oluştur. Bu cevapta Allah’ın isim ve sıfatlarından, bunların her birinin tecellî ve etkilerinden, Allah’ın ezelde kimin ne yapacağını kesin olarak bildiğinden, her şeyin zıddı ile anlaşılıp kıymetinin bilinebileceğinden, bu sebeple, bu âlemde günahın karşısında sevabın, isyanın karşısında itaatin, iyinin karşısında kötünün… bulunmasının tabii olduğundan, yine de müminlerin irşad, uyarma, iyiyi emretme, kötüyü yasaklama vazifelerinin bulunduğundan… söz etmiştir.
K: (Bu son konuşmayı tam olarak anlayamamanın sıkıntısı içinde) bir mesele kaldı; sen ve tabilerin, “Şu şer’î ilimler (zahir ilmi) kabuktur, içi boş resmi sözlerdir, özü yoktur” diyormuşsunuz?
A. Ben seninle ilk defa burada karşılaştım; benim böyle bir şey söylediğimi benden duydun mu veya güvenilir bir kimse bunu benden nakletti mi? Bu durumda, benden işitmediğin bir söze dayanarak hüküm veremezsin.
K. Halk bunları söylüyor.
A. Masum insanlara iftira atılsın diye şeytan, fâsıklara (dini ile amel etmeyenlere) böyle asılsız şeyleri telkin eder.
K. Ahmed, senin arkadaşların bunu açıkça söylüyorlar…
A. (Sözünü keserek) içimizden konuşmayı, manasız sözler söylemeyi bir yana bırakalım. Bize göre bilginin kaynağı Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir. Allah kitabını Arapça olarak indirdi, vahyin dışında kalan sözler eğer usule uygun, sağlam delaletlere dayalı içtihat ile ondan çıkarılmış ise onu alırız ve uygularız. Bizim içi boş, özden mahrum dediğimiz “sözde dini bilgiler, ifadeler, yazılar” ise Kitab’a, Sünnet’e ve onlardan usulünce çıkarılmış bilgi ve hükümlere aykırı olan, fıkıhçı veya felsefecilerin sırf akıllarına dayanarak ortaya koydukları kısımdır. Bir mümin bunları din edinemez. Ayrıca mezheplere tabi olma konusunda taassup göstermek, mezhep mensuplarının sanki mezhepler ayrı birer din imiş gibi onlara sarılıp birbirlerine sapkın (dalalette) demeleri bizim asla razı olamayacağımız, ümmete yasakladığımız bir davranıştır. Çünkü müminler bir tek ümmettir, hayırlı ve örnek ümmettir, peygamberleri, kitapları, kıbleleri birdir/aynıdır; şu halde bu tefrika bölünüp parçalanma ve taassup, her bir bölüğün kendi mezhebine din gibi sarılması, onu tartışma dışı ve tek doğru olarak görmesi nasıl olur!? Biz burada, Haremeyn’de ve bulunduğumuz her yerde bu yanlış tutuma karşı çıktık. Allah’a hamdolsun, O’nun Kitabında ve açıklaması olan Resulü’nün sünnetinde, dünyada karşılaşacağımız her problemin çözümüne dair ifade veya delalet mevcuttur. Halkı Hakk’a tercih edenler yüzünden başımıza gelenler gözler önündedir…
Kubeybî’nin sepetindeki pamuk tükendi, akşam yaklaştı diyerek ayrılmak istedi, “meşale, mum yakar devam ederiz, başka soruların varsa devam et” dediler, ama o kalkıp gitmekte ısrar etti, böylece celse sona erdi.
Ertesi gün Emîr ibn Mücessil, şeyhi ziyarete geldi, olup bitenden özür beyan etti, Türklerle savaşa gideceğini söyleyerek dua istedi. İbn İdrîs ona “adil olması, istihdam ettiği adamları iyi seçmesi, istişareye önem vermesi ve müsteşarlarının da ilim ve ahlak bakımından ehil olması, “menfaati için ona yaklaşan, hakkı değil, onun hoşuna gidecek olanı söyleyen ve yapan” insanlardan uzak durması… konularında tavsiyelerde bulundu ve “savaşa gideceği bölgede masum insanların ve Hz. Peygamber soyundan gelen Seyyid ve Şeriflerin bulunduğunu, savaşın onlara da zarar vereceğini, bu sebeple vazgeçmesinin daha doğru olacağını” söyledi. Emir veda edip ayrıldı.
Özetlediğim bu tartışmanın metni, ilk kuruluş yılında Muhammed b. Suud Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır.
Ahmed b. İdrîs’in hayatı hakkında daha geniş bilgi için benim “İslâmî Hareket Öncüleri II” isimli kitabıma bakılabilir.
Not
Allah Teâlâ bu millete bir daha 15 Temmuz ve benzerlerini yaşatmasın. Şehitler muratlarına erdiler, acılı ailelerine bu teselli olsun. Gazilere bu unvan şeref olarak yeter, ebedî âlemde de bu şerefi taşımak ve ecrini yaşamak nasipleri olsun.
Aidat, kesinti, miras, inşaat sözleşmesi…
04:0024/07/2022, Pazar
G: 24/07/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Muhterem hocam, 22 Mayıs yazınızda sendika ile ilgili soruda eksik/hatalı bilgi var, dolayısıyla cevap da arzulanan cevap olmamıştır. Soruda bahsedilen konunun aslı şudur: Memur sendika üyelerinden ayda 40-50 lira civarı aidat kesilmektedir. Üç ayda bir devlet tarafından bu üyelere 400 TL sendika ödeneği ödenmektedir.... Selametle
Cevap
Cevap soruya göre verilir. Şimdi de sizin sorunuza cevap vereyim: 40-50 lira aidat ise bu, sendikanın giderlerine katılmaktır, geri ödeme, kâr vb. olmaz.
Bu para sendikaya ödünç veriliyorsa ancak enflasyon farkı ile geri ödeme yapılabilir.
Bu para kâr-zarar ortaklığı veya vekâleten yatırım için alınıyorsa anapara ve kâr ödenir. Sözleşmeye göre sendika da hakkını alır.
Devletin üç ayda bir sendika üyelerine ödediği 400 lira (sendika ödeneği) nedir? Bunun açıklanması gerekiyor. Eğer devletin hibesi ise bunu almakta sakınca bulunmaz; çünkü devlet mesela tasarrufta kamu yararı görür de onun için teşvik hibesi yapabilir.
Soru
Gecekondu yapmak, tarım yapmak için veya başka şahıslara kiralama sureti ile Hazine arazilerinin kullanımı yapılmaktadır. Bu kullanım şekillerine göre ilgili idare araziye imar götürme, siyasi kararlar veya çeşitli tapu işlemleri sonucunda Hazine arazisini kullanan kişilere tapusunu bedelsiz olarak vermektedir. Bu şekilde bedelsiz elde edilen mülk için helâl ve haram konusunda bilgilendirir misiniz? Mülkü edinenin vârisleri için durum nedir?
Cevap
Hazine arazisi devletin malik olduğu bir arazidir. Devlet bütün halkın menfaatini gözeterek yönetim yapmaya mecburdur. Eğer “Hazine arazisini ihya eden: yani kullanılır hale getiren kimse ona malik olsun, o toprak ona tapulansın” diye kanun çıkarmış ise, emek çekerek toprağı ıslah ve ihya eden kimse ona malik olur, mirasçılara da kalır.
Böyle bir kanun yok ise devletten usulüne göre izin almadan veya kiralamadan araziye gecekondu yapan, eken, kiraya veren kimse orayı gasp etmiş sayılır; bu ise suçtur, günahtır, kul hakkıdır.
Kişi bu toprağa malik olmadığı için mirasçılara da kalmaz.
İslâm hukuku kamu malı ile devlet malını birbirinden ayırmıştır. Kamu malına bırakın sivil şahısları, devlet bile el koyamaz, zaruret dışında amacı dışına çıkaramaz (Bu konuda meraklılar için Sayın Suat Şimşek’in makalesini tavsiye ederim).
Soru
Kur’ân’daki mirasla ilgili açıklamalar tavsiye mi, emir midir?
Cevap
Mirasla ilgili ayetler emirdir. Nisa suresinin 11 ilâ 14. ayetlerinde Allah Teâlâ, miras paylarını açıkladıkça şöyle buyuruyor:
11: Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
12: Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.
13: Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininde ırmaklar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur.
14: Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.
Soru
Rızaî taksimin dayandığı delil nedir, Rızaî taksimin Hz. Peygamber (s.a.) ve ashab tarafından uygulama örnekleri var mıdır?
Cevap
Mirasta paylar şeriata göre belirlendikten sonra bir kimsenin hakkını bir başkasına rızası ile bağışlamasının meşru olması bir genel kuraldır. Bu kural birçok ayet ve hadise dayanır. Mirasta bunun, Asr-ı Saadet’te uygulama örneğini hatırlamıyorum, ama örneği olsun olmasın bu kural meşrudur, Kitab’a ve Sünnet’e uygundur.
Soru
2018 yılının şubat ayında bir müteahhitle ev konusunda anlaştık ve sözleşme yaptık. 50.000 TL’si peşin, gerisi taksitle 200.000 TL’ye anlaştık. 2018 Ağustos’ta fiyatların artması sonucu 15 ay gecikmeli olarak tarafıma teslim etti. Sözleşmede mücbir sebeplerden dolayı devalüasyon vs. olaylardan doğabilecek zararlardan dolayı fiyatı artırabileceği ile ilgili bir maddeye atıf yaparak teslim edeceğinde (ev bitmişken) evin fiyatını artırdığını ve artık 250.000 TL üzerinden taksitleri ödemem gerektiğini söyledi. Biraz itiraz ettim ancak dayattı ve bütün kozlar elinde olduğu için tarafıma söz hakkı bile vermedi. Herhangi bir senede bağlamadan yanımızda bir şahit varken sözlü olarak 250.000 TL’ye evet dedim ve tarafıma tapuyu verdi. Müteahhit sözleşmede geçen veya sözlü olarak verilen birçok şeyi yapmadı ve evde birçok eksiklikler varken teslim etti.
Soru1: Karşı taraf sözlerine riayet etmezken benim, verdiğim söze riayet etmem gerekiyor mu?
Cevap
Karşı taraf günah işledi diye günah işlemek, ahlaka aykırı hareket etti diye aynısını yapmak caiz değildir.
Soru2: 1 Mayıs 2022 Yeni Şafak gazetenizdeki köşe yazınıza istinaden söz vermeme rağmen şimdi bu verdiğim faiz mi oluyor?
Cevap
Alacaklı, alacağının tamamından veya bir kısmından vazgeçebilir; bu, karşı tarafa bağış olur, ancak alacaklı, vadesinde ödenen alacağını arttıramaz. Müteahhidin istediği faizdir, siz hakkınızı kurtarabilmek için mecburen bunu veriyorsunuz; alana haramdır, verenin durumu zarurete girer.
Müteahhit evi sözleşmeye göre 15 ay gecikmeli teslim etmiş; bu gecikmeden doğan zararı (mesela ev kirasını) size ödemekle yükümlüdür.
Sözleşmeye göre evde eksik kalan şeyleri de yapmaya mecburdur. Ya yapar veya siz yaptırır ondan bedelini istersiniz.
Bu haklarınızı alabilmek için mahkemeye vermek bir çare ise bunu yaparsınız.
Soru3: Bu durumda bana hakkı tavsiye eder misiniz?
Cevap
Başka çareniz yoksa haklaşmayı ahirete bırakırsınız.
Cinsiyet -Dünyada mutluluk
04:0031/07/2022, Pazar
G: 31/07/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Çift cinsiyetli yaratılanları ve doğuştan eşcinselliği neyle açıklayacağız? Kur’ân’da, “Biz erkek ve dişi yarattık” diyor.
Cevap
Allah Teâlâ insanı erkek ve dişi yaratmıştır. Üreme ve yaşama bakımından da her birinin karşı cins ile evlenip aile olmaları -sayı bakımından- mümkün ve yeterli olmaktadır, bir denge vardır.
Çift cinsiyetli olanların çoğunda biri daha güçlüdür, ona göre tasnife girer, erkek veya kadın kabul edilir ve ona göre hayatını sürdürür. Biyolojik olarak eşit veya belirsiz olanlar ise milyarlar içinde oldukça azdır, istisnaidir; bunlar mümkün ise tedavi edilir, değilse diğer özürlüler gibi yaşarlar, kulca sabrederler, dünya hayatında ebedî mutluluğu kazanmaları için bu durum avantaj da olabilir.
Çift cinsiyetlilik Allah’ın yaratmasındaki düzenin, kulları tarafından çeşitli fiillerle bozulması ve bunun kalıtım kanunlarına göre aşağıdaki nesillerde az da olsa görülmesinden ibarettir.
Hâsılı Allah bir erkek bir dişi yarattım diyor ve öyle de yapmıştır, çift cinsiyetli olan insanı da üreme kuralları çerçevesinde yaratan Allah’tır; ama o, üçüncü bir cins değildir, bir cinsin çeşitli sebeplerle arızlanmışıdır.
Eşcinsellik konusunda yıllardır ve bütün dünyada yapılan araştırmalar bir kütüphane oluşturur. “Doğuştandır, doğuştan değildir” şeklindeki iki karşıt tez, taraflarınca savunulmaktadır.
Benim tatmin olduğum ilmî açıklamalara göre eşcinsellik doğuştan (Allah’ın böyle yaratması sonucu) değildir.
Bu konuda gazetemizde 28 Haziran’da başlayıp birkaç yazılık devam eden önemli bir yayın oldu. Oradan kısa bir kısmını aktarayım:
Eşcinsellik doğuştandır yalanı nasıl ortaya çıktı?
Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada başta çocuk ve gençler olmak üzere toplumlar, LGBT aktivizminin propagandasına maruz kalıyor. Verilere göre eşcinsel eğilime sahip insan sayısında ciddi bir artış söz konusu.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Zeki Bayraktar, Dr. Mustafa Merter, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Prof. Dr. Ahmet Akın ve Dr. Şöhret Karaduman, eşcinselliğin toplumların ikna edilmeye çalışıldığı gibi doğuştan olduğunu değil, sonradan meydana geldiğini ve eşcinsellik geninin olmadığını açıkladı.
Eşcinsellik doğuştan mı gelir, sonradan mı ortaya çıkar?
“EŞCİNSELLİK DOĞUŞTAN DEĞİLDİR”
Prof. Dr. Zeki Bayraktar: Eşcinselliğin genetik olduğuna, doğuştan olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Aksine, bunun böyle olmadığına dair kanıtlar vardır. 1970’li yıllardan itibaren birçok kanıt vardır, fakat en son 2019 yılında bu konuda yapılmış en kapsamlı yayın Science Dergisi’nde yayınlandı. Amerika, İngiltere ve Kanadalı bilim adamları öncülüğünde yaklaşık 500 bin kişinin genetik verileri ve cinsel yönelimleri incelendi ve şu sonuç ortaya çıktı. Diyor ki: “Eşcinsellik geni diye bir şey yoktur. Genetik faktörler cinsel yönelimler ve cinsel davranışlarda belirleyici değildir. Çok minimal bir etkileri vardır, %1’lik bir nüfusta bazı etkiler var ama o %1’lik nüfusta bile etkili olamıyor.”
Soru
İslâm, dünya ve ahiret mutluluğu vermeyi sağlar iddiası, dünyada çektiğin dert mutsuzluk, ahiretin mutluluk kaynağı olması gibi ifadeler çelişki değil midir?
Cevap
İslâm, dünyada ve ahirette herkesi mutlu edeceğini vadetmiyor. Dünyada Allah’ın iyi kulları da, çeşitli sebepler ve hikmetler dairesinde sıkıntılar yaşarlar; ama sabrederler, kulluklarını zedelemezler ve ahiret mutluluğunu kazanırlar. Dünyada dine uymadan veya dinsiz yaşayanlar kendi mutluluk anlayışlarına göre mutlu da olabilirler, mutsuzluklar ve sıkıntılar da yaşayabilirler. İslâm’ın dediği budur, yaşanan da budur, çelişki yoktur.
Soru
İslâm, ertelenmiş mutlulukların dini midir? Dünyamızı cehenneme çevirmiş midir? Milyarlarca gelmiş ve şu an yaşayan Müslümanlardan hiçbirinin duası kabul olmadı mı? “Müslümanları kurtar!” duasına hiç cevap verilmedi mi? Her Müslüman kötü müydü ki, dualar kabul olmaz, acılar devam edip gider?
Cevap
Bu soruların içerdiği hükümler isabetli değil: İslâm, mensubunu her durumda mutlu eder, sevinçli zamanında şükreder, sıkıntılı zamanında sabreder, isyan etmez, “Neden ben?” demez, “Vardır bunda da bir hikmet veya kusurum” der, iman ettiği ve sevdiği Allah’tan af, rahmet ve rahatlık lütfetmesini bekler. Müminin dünyası asla cehenneme çevrilmiş değildir; iki hasta ziyaret edin, biri imanlı, diğeri imansız olsun, o zaman kimin dünyasının cehennem olduğunu anlarsınız.
Hem bireylerin hem de toplumun dertleri, sıkıntıları için yapılmış sayısız duanın müspet sonucu görülmüştür, görülmektedir. Duanın kendisi bir ibadettir, mümin dua ederken Rabbine en yakın durumdadır. İstediği sonuç hâsıl olmamış ise şöyle düşünmek doğru olur: Ya olmayışı başkalarıyla ilgili (onların isteme ve yapmalarına bağlı) olup onlar hür iradeleriyle istememişlerdir; bu durumda Allah birinin hatırı için diğerine baskı yaparsa bu defa onun duasını kabul etmemiş, ona irade hürriyeti tanımamış olur veya kul, aynı zamanda hakkında hayırlı olanı istemektedir ve istediği onun hakkında hayırlı değildir…
İnsan haddini bilmeli
04:007/08/2022, Pazar
G: 7/08/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Rahman 33 meali...
“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin hududundan geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin gidin bakalım! Şunu bilin ki, onları ancak üstün bir güç, kuvvetli bir delil ve bilgi ile geçebilirsiniz.”
Buradaki huduttan ne anlamalıyız ve uzaya gitmek ile ilgili nasıl yorumlanmalıdır?
Allah’a emanet olun. (O.S.)
Cevap
Kur’ân Yolu isimli, heyetçe yaptığımız tefsirde bu konuda şunları yazmışız:
“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç ve yetki olmadıkça geçemezsiniz” (Rahman:55/33).
Biz ‘sultan’ kelimesinin burada “güç ve yetki” manasını tercih etmişiz. Soru sahibi ise diğer manalarını da tercih yapmadan sıralamış.
“Müfessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceği yorumunu yapmışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yorumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre ise bu hitap dünya hayatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamaları gerektiği hatırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze, 33. âyette geçen sultân kelimesini “kişiyi kurtaracak sâlih ameller” şeklinde izah eder (VII, 136); birçok müfessirin anılan kelimeyi “delil, hüccet” anlamında almaları (İbn Atıyye, V, 230) bu yorumu destekler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde ‘sultan’ kelimesinin “güç” anlamı esas alınarak “Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz” ifadesinden, “Böyle bir gücünüz de olmadığına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır” anlamı çıkarılmıştır. Fakat ‘sultan’ kelimesinin “yetki” anlamı dikkate alınarak âyetin ilgili kısmı, “Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah tarafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir” şeklinde de anlaşılabilir. Bu takdirde muhatapların, Yüce Yaratıcı’nın evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koyacakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demektir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartları, Kur’ân tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetlerde uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvirin modern silâhları çağrıştırdığı yorumları yapılmıştır. Râzî’nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah’ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hükümden kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğru olur (XXIX, 113-114). Bir başka anlatımla, Allah’a karşı sorumluluğu olan varlıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah’ın hükmünden kaçıp kurtulmak için yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler veya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekûn bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. (Üzerinize yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir de kurtulmak için birbirinizle yardımlaşamazsınız.) Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımından) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, yerin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir şey değildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabilir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşımamalıdır. Zira bu, Allah’ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu varlıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle bir yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûmdur, böyle bir amaç taşıyanların âkıbeti hüsrandır.”
Tefsirde bunları söylemişiz.
Sınırlar konusunda şunları söyleyebilirim:
Yeryüzünün (dünyanın) sınırlarını aşmak onu, atmosferi ile birlikte aşmaktır. Bilim ve teknoloji atmosferde uçakla uçmayı başardıktan haylice sonra atmosferi aşmaya muvaffak oldu. Aşağıda meali verilen âyete göre Dünya, atmosferi ve daha ötelerdeki yıldızlar (galaksiler) yakın sema olabilir:
“Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik… (Mülk:67/5).
Dini metinlerden, semadan (evrenden) sonra gittikçe maddilikten uzaklaşan semalar olduğu anlaşılmaktadır.
İnsanoğlu henüz yıldızlarla süslü semayı aşamamıştır. Onun aştığı sema devede kulak bile değildir.
Bütün bu düşünce ve yorumlara rağmen şunu da kaydetmek isterim:
Bilim ve teknolojinin ilerlemesine paralel olarak ilgili gibi gözüken âyetleri “İşte filan buluşun Kur’ân’daki karşılığı” diyerek kesin hüküm vermek doğru değildir. Bilim değişir, Kur’ân değişmez; Kur’ân’ı bilime bağlarsanız bilim değiştikçe Kur’ân’ın, ona bağlanan âyetleri konusunda kafa karışıklığı oluşur. Kesin hüküm yerine “akla getiriyor, düşündürüyor” gibi ifadeler kullanmak uygundur.
Kur’ân âyetlerinin bilime ve akla aykırı olmaması onun sıhhati için yeterlidir. Bunun ötesinde Kur’ân’ın asıl amacı ile ilgili açıklamaları -bilhassa gayba ait konularda- aklı ve bilimi aşar; bunlarla çelişmez, ama bunları aşar. Müslüman haddini bilir, Yaratıcı ile yarışmaz, ama bilimi, insanlığın hayrına olmak üzere sınırlarına kadar kullanır, geliştirir ve bu alanda da en ileride olmakla yükümlü olduğunu bilir, bilmesi gerekir.
Felsefenin de teyit ettiği gibi beşer aklı da sınırlıdır.
Muhtaç var olduğu sürece fazlada hakkımız yoktur
04:0014/08/2022, Pazar
G: 14/08/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çeşitli istatistikler var; bir kısmı taraflı, siyaset karışmış, abartılı, bir kısmı daha güvenilir görünüyor. Birçok ciddi araştırma yaklaşık olarak dünyada bir milyar, Türkiye’de bir milyon insanın açlık sınırı altında yaşadığını söylüyor.
Dünyada ekonomik gücün yüzde sekseninin nüfusun yüzde yirmisine ait olduğu da tespitler arasında.
Dünyada zenginler açlık meselesini dert etselerdi hiçbir yerde aç ve açık kalmazdı, zenginlerin de servetinden deryada bir avuç kadar bile eksilme olmazdı.
İslam normal ve meşru ihtiyaçların karşılamaktan aciz olanların nafakasını öncelikle durumu müsait olan yakınlara (erkeklere) yüklüyor. Bir aile ihtiyaçlarını tamamlayınca sıra, muhtaç olan yakınlara yardım etmeye geliyor. Yakınlarda da muhtaç yoksa komşudan başlayarak halka halka uzanan yardım yükümlüğü ümmeti ve ümmet coğrafyasını da aşarak bütün dünya insanlarına kadar ulaşıyor.
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
Bu anlayışa göre dini, dili, rengi ne olursa olsun elinde imkanı olan Müslüman, muhtacın yardımına koşacaktır.
Geçmiş zamanlarda İslam’ın nafaka sisteminden başka İslam toplumundaki zekat uygulaması, hayır kurum ve kuruluşları yardımsever insanlar açlık problemine önemli ölçüde çare olmuşlardır. Günümüzde bu sistemin, uygulama (amel) kusuru yüzünden yetersiz hale geldiği görülmektedir.
Yapılan araştırmalar ülkemizde zekatla yükümlü olanların oldukça azının bu önemli dini vazifeyi yerine getirdiğini göstermektedir.
2015 yılında İSAV’ın yaptığı zekat potansiyeli araştırmasına bir tebliğ sunan Sayın Ahmet Tabakoğlu, potansiyeli ve tam ödeme olsa hasıl edeceği sonucu şöyle ifade ediyor:
“Farzı muhal olarak 2015 yılına ait zekât potansiyelinin (80 milyar TL) sarf yerlerine dağıtılmak üzerine toplandığı düşünüldüğünde sürekli yoksul bulunan - toplam 12 milyon kişiden 4 kişilik ailelerden meydana gelen -3 milyon aileye asgarî ücret miktarında (1.300) aylık olarak bir dağıtım gerçekleşse bir yılda 46,8 milyar lira tutacaktır. Geriye kalan sarf yerlerine de potansiyel zekâtın neredeyse yarısı diğer sınıflara kalmaktadır.” (s. 930).
Şu halde ülkemizde zekatla yükümlü olanların önemli bir kısmı zekat vermiyor, verenlerin bir kısmı da bir çaresini (belki fetvasını) bularak asgarisini ödüyor.
Zekatını tam ödeyenlerin ödemeleri ise yaraya merhem olmuyor.
Şimdi zekatını hiç ödemeyen, eksik ödeyen ve zekatını tam ödese bile çevresinde aç ve açıkların bulunduğunu gören ve fakat zekatını verdiği için başkaca bir sorumluluğunun olmadığı inancı ile rahat eden kimselere Kur’an ne demiş, âlimler nasıl yorumlar yapmışlar; buna bakalım:
Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! /O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı! (Tevbe:9/34-35).
Bu âyetleri genişçe açıklayan Kurtubî’nin Tefsirinden bir özet yapayım:
“Altın ve gümüş biriktirmekten (kenz) maksat her çeşit serveti biriktirmektir. Biriken servetin zekatını tam olarak vermeyenler bu âyetin ifade ettiği elim azaba dûçâr olacaklardır.
Sahâbeden Ebu Zer, kişinin şahsi-ailevi ihtiyacı dışında serveti olamayacağı, olursa ahirette cezası ağır olan “serveti biriktirenler”den olacağı yorumunu yapmıştır. Kurtubî bu yorumu “olağan dışı hallerde yoksulluğun, açlık ve zaruri ihtiyaçların yaygın hale geldiği zamanlara ait olarak sınırlamıştır.” (C. 10, s. 186).
Bugün dünyadaki açlık ve ülkemizdeki yoksulluk rakamları göz önüne alındığında “olağan dışı…” halleri yaşadığımızda şüphe yoktur.
Servetin zekatı tam olarak verilse dahi hala ihtiyaç sahipleri var ise servet sahiplerinin sorumluluğu nedir?
Benim de anlayışlarına katıldığım bir kısım âlimlere göre aç ve açık kalmayıncaya kadar kırkta bire ek olarak servetten sarf edilecektir.
Sorumluluk duygusuna sahip bir kısım servet sahipleri bunu yapar, diğerleri yapmaz ise veren zenginler de yoksul hale gelirler ve maksat hâsıl olmaz. Takva sahibi zenginlerin yapacağı şey, zekatı tam vermek, bundan sonra da ihtiyaç devam ettiği sürece –iş, üretim, sosyoekonomik ihtiyaçların gerektirdiği kadar serveti muhafaza edip geri kalanı vermeye devam etmektir.
Şu halde hem devletin hem sivil toplumun zekat potansiyelinin azamisinin ödenmesini sağlamak üzere organize çalışmaları gerekmektedir. Devlet laik olduğu için bunu yapamıyorsa mevzuatına göre yoksulluğa çare olarak kendine düşeni tam yapmalı geriye kalanı da sivil toplum üstlenmelidir.
Biraz da zekattan söz edelim:
Milyarlarca liralık serveti olan iş adamlarının zekat veren kısmına şunu hatırlatmak isterim:
Bu iş ve ticaret adamlarının borcu ve alacağı hiç bitmez. Eğer borcu matrahtan düşerlerse ya hiç zekat vermezler veya devede kulak verirler.
Alacağın ve borcun zekatı konusunda nas (ayet ve hadis) yoktur.
Fıkıh âlimlerinin yorumları ve görüşleri vardır, onlar da ittifak etmiş değildirler.
Doğru olanı şu kuralı uygulamaktır:
Para ve zekatlık servet kimim mülkiyetinde ve elinin altında, tasarrufuna açık ise zekatını o verir.
Borcun mu var, ödemediğin sürece o senin mülkiyetinde, ondan sen yararlanıyorsun, zekatını da vereceksin. Alacağın mı var, o da kimde ise onun mülkiyetinde, o yararlanıyor, zekatını o verecek.
Ticari sermaye para olsun mal olsun hicri yıl doldukça mevcudun zekatı yüzde iki buçuk olarak verilecektir.
Fabrikanız var veya gelir getiren akar vb.’niz var ise bunların gelirlerinin zekatı, zirai ürünlerin zekatı gibidir, öşürdür; brütün yüzde beşidir. Kural olarak bu gelirlerde yıllanma şartı yoktur. Üretim alınınca zekatı borç olur. Zekatı yılda bir kere ödenecekse hesap da buna göre yapılır; yani yıl boyunca yapılan üretimin toplamının yüzde beşi zekat olarak verilecektir.
Mal sahibi mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan.
Cemiyet hayatında oyalanmanın bir kısmı zaruridir, ama servetin borcu ödenmezse başa bela olmuş demektir.
Reklam konusu
04:0021/08/2022, Pazar
G: 21/08/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Reklam konusu
Sayın Hocam; Lütfen okuyup cevaplayın. Yolum yanlışsa yanlıştan dönmeme vesile olun. Benim bir youtube kanalım var ve buradan atölyemde yaptığım mekanik işleri paylaşıyorum. Kanal adı: (…). İzleyenlerim %90 yurt dışından. Bu kanaldan para kazanmaya başladım ama kazancın helalliği noktasında tereddütlerim var. Tabii kazancı da bir kenara atıp bu işi bırakamıyorum zira işe ve paraya ihtiyaç var ve bu yapabildiğim en iyi iş. Beni ve merak eden tüm youtuberları da aydınlatırsanız çok sevinirim.
Youtube üzerinden para kazanma yöntemlerinin birkaç yol var ama benim merak ettiğim görüntülü reklamlardan gelen ‘gelir’. Youtube, yayınladığımız video üzerinde reklam verenlerin reklamını göstererek her gösterilen reklam başına kazandığı paranın bir miktarını içerik üretene ödüyor. Bu kısımdaki reklam geliri elde etmede ödeme kanalı olan Adsense üzerinden bazı engellemeler yapabiliyoruz. Bunlar; Hassas İçerikler Astroloji ve Ezoterik-Cinsel Sağlık ve Üreme Sistemi Sağlığı-Cinselliğe Atıflar-Din-Flört-İlaçlar ve Besin Takviyeleri-İndirilebilir Yardımcı Programlar-Kilo Verme-Kolay Yoldan Zengin Olma-Kozmetik Prosedürler ve Vücut Modifikasyonu-Sansasyon amaçlı reklam-Siyaset-Sosyal Kumar Oyunları-Video Oyunları (Basit ve Online)-Önemli Ölçüde Çıplak Ten-Kısıtlanmış kategoriler-Alkol-Kumar ve Bahis (18+) Ben bu başlıkların tamamını engelledim. Bir de genel kategoriler adında engelleme kontrolleri yapabiliyoruz. Burada da yaklaşık 350 detaylı kategoride 200 adet engelleme hakkı veriyor ve ben 200 hakkın tamamını kullandım. Hatta daha fazla hak verse herhâlde daha fazla engelleme yaparım ama 200 ile sınırlandırmışlar. Maalesef videolarım üzerinde yayınlanan reklamların bir listesini göremiyorum. Öyle bir özellik yok. Bu yüzden yayınlanan reklamları tamamen süzmek mümkün görünmüyor.
Soru
Benim tüm bu engellemelerime rağmen dinimizce sakıncası olan reklamların gösterilme ihtimali bulunmakta. Örneğin alkolün yasak olmadığı bir ülkede benim videomu izleyen biri için alkol reklamı gösterilebilmekte ve o reklamdan elde edilen gelirin bir miktarı bana ödenebilmekte. Youtube’un reklam kazanç paylaşımında elde edilen gelirin bir kısmı içerik üreticiye (video sahibine) yapılır diye açıklanmış. Yani para Youtube’dan geliyor ama reklam ödemesinin bir kısmı olarak geliyor. Benim sorum ise bu engelleyemediğim reklamdan gelen gelir bize helal olur mu? Yoksa reklamın gösterilmesine sebep olduğumuz için haram mı olur? Tabii bu reklam genelde izleyicinin internet geçmişine ve ilgi alanlarına göre de yayınlanabiliyor. Bu konudaki mesuliyetimiz nedir?
Cevap
“Youtube, yayınladığımız video üzerinde reklam verenlerin reklamını göstererek her gösterilen reklam başına kazandığı paranın bir miktarını içerik üretene ödemektedir” diyorsunuz.
Bu soruda iki konu var:
1. Sizin yayınladığınız videolar,
2. Youtube’un reklamları.
Yayınladığınız videoların dinî ve ahlâkî bakımdan sakıncalı olmaması gerekiyor.
Meşru bir üretimi satan kimse, onun haramda kullanılmasından sorumlu olur mu? Bu sorunun cevabında müçtehitlerin iki farklı görüşleri var: Azına göre sorumlu değil. Çoğuna göre, harama alet ve yardımcı olduğu için sorumlu.
Youtube’un reklamlarında dinî ve ahlâkî bir hassasiyetin olmadığı malum. Siz meşru olmayanların bir kısmını engellemişsiniz ama engelleyemedikleriniz de var. Diyelim ki tamamını engellediniz; peki -haram içerik bulunmasa bile- reklam denilen şey meşru mu?
Bu konuda bir soru üzerine ben şunu yazmıştım (Güncelleyerek sunuyorum):
1. Reklam alırken yalan, abartı vb. durumların yanlış olduğunu biliyorum. Bunların dışında reklam aldığım firmanın dine zarar verir nitelikte olmasından ben sorumlu olur muyum?
2. Ajanslığını aldığım firma reklamını gayri-İslâmî yayın yapan kurumlara vermemde herhangi bir sorumluluğum var mı? Yani bir bakıma o kurumun o yayınına destek niteliği taşır mı?
Genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım sorum bu şekilde. İlgileneceğinizi umuyor saygılarımı sunuyorum.
Cevap
1. Kapitalist liberal ekonominin ahlâkı yok, hırsı vardır. İç ve dış piyasa şartlarının oluşmasında büyük sermaye sahipleri ve zenginler kulübü devreye girerler, ticareti ve ekonomiyi ilgilendiren mevzuata da müdahale eder, diledikleri gibi değiştirir ve çıkartırlar. Bütün bunlar olup bittikten sonra, benzetmek gibi olmasın da “âyet gibi” bir kural okurlar: “Ekonomiye müdahale edilemez, o, piyasa şartlarında ve tabii oluşumunda kendini ayarlayarak yürür gider, hükümetler ekonomiye müdahale ederlerse dengeler bozulur, kriz çıkar (bozarız, kriz çıkarırız demektir).”
Dokunulmazlığı olan ticaretin birçok zararından biri de tüketim çılgınlığı oluşturmak, insanların kazandıklarından fazlasını harcamalarına sebep olmak ve reklam yaparken en azından abartarak yalan söylemek, insanları bir anlamda büyüleyerek/aldatarak malı satmaktır. Eğer ticaretin dini ve ahlâkı da olsaydı israfı körüklemezdi, sun’î (yapay, gerçek olmayan) ihtiyaç yaratmazdı, sattığı mal ile alâkası olmayan (kadın vb.) objeler kullanmazdı; reklâmlarında, satışa arz ettiği malı yalnızca tanıtırdı, özelliklerini ve işlevlerini açıklardı, benzeri mallardan farkını -varsa üstünlüğünü- ortaya koyardı…
Dünyada ve ülkemizde “tüketiciyi korumak” diye bir kavram ve bu kavram çerçevesinde yapılmış mevzuat, oluşturulmuş kurumlar var; bence bu kurumun aldatıcı reklamları da engellemesi gerekir.
Bir firma reklamcılık çerçevesine giren bir iş yapıyorsa, İslâm’a göre câiz olmayan bir unsurun girdiği reklamın herhangi bir halkasında bulunmaması gerekir. Müslümanlar ya sivil toplum kuruluşu veya profesyonel meslek sahibi olarak, meşru olmayan ve tüketiciye zarar veren reklamcılıkla mücadele etmeliler; olabiliyorsa bu yoldan (mücadele faaliyetinden) para kazanmalılar, olmuyorsa -parayı başka yerden bulup- bu hizmeti vermeliler.
2. İslâm’a aykırı yayın yapan bir kuruma ve kuruluşa reklam vermek söz konusu olduğunda şu soruların cevabı aranmalıdır:
a) O yayın organı İslâm’a savaş mı açmış yoksa kendi inancı veya inançsızlığına göre yayın mı yapıyor. Birinci durumda en küçük bir destek bile caiz değildir.
b) Kuruluşa reklam verilmediği takdirde yayınına devam edebilir mi? Edemezse reklamla desteklenemez.
c) Yayın kuruluşu, Müslümanlarca satım ve tanıtımı yapılmak istenen şeyi hedef kitleye ulaştırma bakımından ikâme edilemez (yerine başkası konamaz) nitelikte midir?
d) Satımı ve tanıtımı yapılan şeyden Müslümanların elde edecekleri fayda (kamu yararı) ile, malûm yayın kuruluşuna reklam vermeden hâsıl olan zarar karşılaştırıldığında hangisi daha büyük ve daha önemlidir?
Müslümanlar reklam vermese bile yayın kuruluşu işine devam edebilecekse, onun yerine başkasını koymak mümkün değilse (aynı faydayı ve etkiyi sağlamıyorsa) ve Müslümanların elde ettikleri fayda, gördükleri zarardan daha önemli ise bu takdirde o kuruluşa reklam verilebilir.
Kutlu insanın yeni kitabı
04:0011/09/2022, Pazar
G: 10/09/2022, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıda sevgili Mustafa Kutlu’nun biri daha önce çıkmış olan ve bir solukta okuduğum (İlmihal Yahut Arzuhal), diğeri de dumanı üstünde tüten yeni kitabından (Kalbin Sesi ile Toprağa Dönüş) söz edeceğim.
Mustafa Kutlu hikayeci olarak tanınır, “hikayecinin İlmihal yazmakla ne işi olur?” demeyin; baksanıza Mevlânâ Mesnevî’nin ilk beytinde “Bişnev ez ney çün hikayet mîkuned: Dinle neyden çün hikayet etmede” diyor; şu halde koca Mesnevi de hikayedir!
Kutlu hikayeciliğin çekici üslubu ile İlmihal yazınca, yeni kitabında topyekün bir paradigma değiştirmeyi teklif edince kitapları bal tadında okunuyor. Ansiklopediler paradigma için çeşitli tarifler veriyorlar. Birisi şöyle:
“Terim olarak Thomas Samuel Kuhn’un kullanmasından önce Herodot, Platon, Aristoteles’de geçer. Ancak bilinen kesin anlamına ve bilim felsefesindeki tartışmasız konumuna Kuhn ile ulaşmıştır. Terimin amacı geniş bir düşünsel çerçevedir. Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında 21 farklı anlamda kullanılır. Esas olarak, bir bilim çevresine belli bir süre için egemen olan model, anlamını verir”.
Kutlu, yeni kitabında mevcut paradigmanın kapitalizm modeli olduğunu, bu modelin uygulanışının insanımıza ve dünyamıza büyük zararlar verdiğini, zor da olsa bu yoldan dönmemiz gerektiğini, İslam düşünce, iman ve uygulamasında çözümün bulunduğunu, buna dönüldüğünde bütün insanlığa büyük bir hizmet verilmiş ve kurtuluş kapısı açılmış olacağını iddia ediyor ve özet olarak da “sanayi ekonomisinden” zirai ekonomiye” geçişi teklif ediyor, savunuyor.
Evet, Kutlu haklı, paradigma değişkendir, çağdaş olanı “para dikme” olmuştur. Kapitalizm modeli para dikiyor ve ondan azami meyve almaya bakıyor; hukuku ve ahlakı da bu amaca göre ayarlıyor.
Müslüman aklının freni İslam ahlakıdır, kapitalist aklın freni yoktur. Bu dev araç insanı ve tabiatı çiğnedi, ezdi, böyle giderse kendini de imha edecek.
Bu kısa girişten sonra sözü kitapların tanıtımına bırakıyorum.
Sevgili İsmail Kara, İlmihal’in arka kapak yazısında şöyle demiş:
“Aydınlığa ve vuzuha açılan bir kapı, sonsuzluğa doğru uzanan bir yol, hakikat ve merhamet deryasına doğru akan bir nehir, göğe yükselen bir miraç...
Mustafa Kutlu’nun İlmihali’nde (ki yıllar önce ilk metinler ortaya çıktığında ona birlikte Kutlu İlmihal adını vermiştik) yüksek bir hissiyatın eşlik ettiği bu hikmetli anlatım edebin ve edebiyatın, sanatın imkânlarıyla yeni bir biçime ve üsluba kavuşuyor, terütaze yeni bir ilmihal türüne kanatlanıyor.
Yazar metinlerin neredeyse tamamında aslında kendi tecrübelerini, müşahedelerini, içten duyduklarını, tazarru ve niyazlarını, ızdıraplarını, zevk ve acılarını, ümit ve korkularını, rüya ve hayallerini anlatıyor. Bir dua gibi, bir rahmet seli gibi hikâye ediyor. Merhamet, hürmet, hizmet sütunları üzerine yükselen bir ahlâk dünyası, bir insanlık meşheri kuruyor.”
Yeni kitabının önsözünde Kutlu şöyle diyor:
“Gün gelir hakikate giden yola barikatlar kurulur. Bu defa sorulan soru şudur: ‘Ne yapmalı?’
Önce niyet edeceğiz, ardından kalbin sesine uyarak sonsuzluğa yöneleceğiz. Üç hakîmin hükmünde hata aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün.
Aramak vazifedir. ‘Aramakla bulunmaz fakat bulanlar ancak arayanlardır’ denilmiş. İnanmak ve sevmek şart… Arayışta esas olan samimiyettir. Kendini belli eden sanattan, nümayişçi ahlâktan ve kendine güvenen ibadetten uzak durmalı. Hakikatın-hayrın-güzelliğin ardına düşüp; gayret bizden, tevfik Allah’tan demeliyiz.
Ey kalbi olanlar!
Ümit ve korku arasında bulunanlar!
Takva sahipleri için zaman yok hükmündedir. Her an her şey olabilir!
Allah bes, baki heves.”
Sevgili Kutlu “Yel değirmenleriyle savaşmıyor”. Hz. Mûsâ gibi deryayı yarıp kurtuluş yolu açmanın peşine düşüyor.
Olur mu?
Cevabı kendisi vermiş:
“Gayret bizden, tevfik Allah’tan”.
.Allah’ın hükmü ve tefrikanın sebebi
04:0018/09/2022, Pazar
G: 18/09/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Allah’ın hükmü ve tefrikanın sebebi
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın indirdiği (Peygamberine vahyettiği talimat) ile hükmetmeyenlerin, yani bunlara iman etmeyen ve hayatlarında uygulamayanların zâlim, fâsık ve kâfir oldukları ifade buyurulmuştur. Bu emir yalnızca toplumu ve devleti değil, ferdi de bağlamaktadır; Allah’ın dinini hayatın dışına atan toplum ve devlet, Allah karşısında ne kadar sorumlu ise aynı şeyi yapan fert de o kadar sorumludur. Devlet ve toplum hayatında dinin uygulanmasını talep edenler ve bütün dikkat ve mesailerini bu nokta üzerinde yoğunlaştıranlar kendi nefislerinde,
ferdî hayatlarında, diğer insanlarla ilişkilerinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmezlerse, devletin ve toplumun Müslüman olması onları kurtarmaz.
Allah’ın indirdiği (hükmü ve talimatı) Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’te yer alarak bize kadar ulaşmıştır ve insanlık yaşadığı müddetçe gelecek nesillere de ulaşacaktır. Ancak bu talimatı asırlar boyu gelip geçmiş bütün insanlar, ilişkiler, nesneler ve olaylara uygulamak istediğimizde içtihat zaruri olmaktadır; çünkü bütün bunları mezkûr iki kaynakta tafsilâtıyla ve özel (her birine mahsus) açıklamalar şeklinde bulmak mümkün değildir. Âlimler içtihat ederek; yani anlama, kıyas ve faydalıyı tercih (mekasıd-mesalih) gibi yöntemleri kullanarak sayıları ve konuları sınırlı olan ayet ve hadislerden, her asrın ihtiyacına cevap veren hükümleri çıkarırlar. Hükmü doğrudan ayet ve hadis bildiriyorsa, araya hiçbir içtihat giremiyorsa bu kesin olarak Allah’ın hükmü ve talimatıdır. Bunun da uygulamasını geçici olarak zaruretler etkileyebilir. Araya içtihat giriyorsa elde edilen hüküm muhtemelen (içtihadı yapana göre) Allah’ın hükmüdür. Birincisine hiçbir Müslüman itiraz edemez, ikincisine ise başka müçtehitler itiraz ve muhalefet edebilirler. Ortaya birden fazla içtihat çıktığında bu, ümmet için rahmettir, çeşitli çözümler ve seçenekler sunulmuş demektir.
Bu malumu ilam etmemizin (bilineni bildirmemizin) elbette birden fazla sebebi var: Bazı Müslümanlar, hem de ehli olmadıkları halde içtihat ediyorlar, belli bir ayet ve hadise dayanarak bir hüküm çıkarıyorlar, sonra da bu hükmü benimsemeyenleri küfürle, şeytan ve bel’am olmakla, Allah’ın hükmüne uymamakla suçluyorlar, suçlamakla da kalmıyor, gıyabında hüküm vererek eyleme kalkışıyorlar. Düşünmüyorlar ki, bu davranışları da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeye” aykırıdır. Bilmiyorlar ki, Allah Resulü (s.a.) içtihadın hata da edebileceğini ifade etmiş, içtihat ile varılan hükmün başka müçtehitleri bağlamayacağına işaret buyurmuştur. Ehliyetli bir hâkimin bile hata ederek cezalandırması yerine, hata ederek beraat ettirmesini tercih ve tavsiye eylemiştir.
İçtihat ve kanaatlerimizi dinin kesin hükümleri yerine koyduğumuz müddetçe tevhidi yakalamamız mümkün değildir. Ümmetin üzerinde ittifak ettikleri ölçüler yerine şahsımızın veya grubumuzun ölçülerini koyduğumuz müddetçe de vahdeti bulmamız imkân haricindedir.
Bu kör dövüşünden kurtulmanın yolu, bütün grupların temsilcilerinden veya bütün grupların razı oldukları âlimlerden oluşacak bir “ulema meclisinin” oluşturulması ve Müslümanlar arası anlaşmazlıklarda bu meclisin hakem kılınmasıdır.
Dünya Müslüman Âlimler Birliği, İslâm’ın haricine çıkmayan ehlisünnet dışı mezhepleri de içine alan bir çerçevede ümmetin birliğini sağlamak için çaba gösteriyor.
Beş altı yıl önce ülkemizde kurulan “Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği” ise ehlisünnet çerçevesi içinde olan çeşitli mezhep ve meşrepten âlimleri bir raya getirerek tefrikaya götüren ihtilâfı asgariye indirmeye çalışıyor.
Bu faaliyetlerin çoğalarak başarıya ulaşması için Allah Teâlâ’nın yardımını niyaz ediyorum.
Not
Çin’in Müslümanlara yaptığı zulüm, asumanı titretecek boyutlara ulaşmış bulunuyor. STK temsilcilerinin acilen özel bir toplantı yaparak neler yapılabileceğini müzakere edip karar almaları ve kararı birlik içinde uygulamaları farz-i kifâye olmuştur.
..İslâm’a dönüş ve hizmet grupları
04:0025/09/2022, Pazar
G: 25/09/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - İslâm’a dönüş ve hizmet grupları
Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinden sonra ve özellikle Sanayi Devrimi’ni takip eden zamanlarda Batı’da, bilim ve teknolojide kaydedilen gelişme, zenginlik ve güç getirmiş, güçlü Batı’nın ezip sömürdüğü yoksul ve zayıf ülkeler de aynı seviyeyi yakalamak üzere yola koyulmuşlardır. Çağdaşlaşma terimi ile ifade edilmesi mümkün bulunan bu hareketin öncüleri arasında “dini, ilerleme ve çağdaşlaşmaya engel görenler” zuhur etmiş, Tanzimat’tan sonra gittikçe güçlenen bu kanaat Cumhuriyet döneminde dini, sosyal hayatın dışına çıkarma, ferdin vicdanına ve ferdî hayatına hapsetme eyleminin gerekçesi/bahanesi kılınmıştır. Cumhuriyet’in ilk 27 yılında eğitimden hukuka, devlet yönetiminden iktisada ve teşrifata kadar her alanda Batı taklit edildiği, örnek alındığı, İslâm bu alanlarda işe karıştırılmadığı halde önemli bir ilerleme elde edilememiş; bilimde, teknolojide ve bunların sağladığı güçte Batı’nın asgari seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hem bu sonucu değerlendiren, hem de din ve vicdan üzerindeki baskıdan bunalan halk ve onların sözcüleri, münevver temsilcileri kelleyi koltuğa alarak bilhassa 1940’lı yıllarda muhalefetlerini dile getirmeye ve İslâm’a dönüş çağrısı yapmaya başlamışlardır. Zayıf da olsa basında İslâmî muhalefet ve cemaat hareketleri bu yıllarda başlamıştır. Bundan önceki direnişler ve fedakârlıklar yayılmaya ve değiştirmeye değil, yaşamaya ve muhafaza etmeye yöneliktir. Kırklı yıllardan sonraki muhalefet yayılmayı, dönüşü ve değiştirmeyi hedeflemektedir. Sebilürreşad, İslâm’ın Nuru, Müslümanın Sesi gibi birkaç dergi ile merhum Bedîüzzeman’ın faaliyetlerini ilkler arasında saymak gerekir. Arkadan -aralarında önemli farklar bulunsa da mevcut uygulamaya cephe almada ve değişim istemede birleşen- Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Ali Fuat Başgil gibi düşünür ve yazarlar ile İmam-Hatip okulları, Diyanet, bazı siyasî partiler ve tarikatların faaliyetleri gelmiştir. Bunlar içinden İmam-Hatip Okulları ve Diyanet gibi resmi olanları, muhalefeti söylem olarak ortaya koymamışlardır, fakat faaliyetleri resmi görüş ve gidişin tersine olmuş, İslâmî muhalefete ve dönüşüme destek vermişlerdir.
Eğer bugün ülkemizde bir İslâmî şuur ve muhalefet hareketi varsa bunun yakın kökenini yukarıda sıralanan kişi ve kurumların faaliyetlerinde aramak, her birinin hakkını vermek, hiçbirinden şükran ve takdirleri esirgememek gerekir. Gereken bir başka husus da vasıtayı gaye ile karıştırmamak, birincisini ikincisinin yerine koymamak, İslâmî hizmet gruplarını farklı dinlere ve ideolojilere mensup gruplar gibi görmemektir. Allah’ın rahmeti, ecri ve İslâm’a hizmetin şerefi her şahsa ve guruba yeter, tekelciliğe gerek yoktur. Bütün hizmet grupları, hizmet ettikleri yüce dinin mensupları ve hâdimleri olarak kardeşlerdir, yoldaşlardır ve dostlardır. Bu gönül ilişkisini grup farkı bozuyorsa dengeler bozulmuş, vasıta gaye haline gelmiş demektir. Hoşgörü de birinci derecede bu hizmet grupları arasında olmalı, her bir grup diğerinin içtihadına, tercihine -meşrû sınırlar içinde kaldığı müddetçe- saygı göstermelidir. Birbirine karşı tenkitleri, değerlendirmeleri ilme, insafa ve iyi niyete dayanmalı, ıslahı amaçlamalıdır.
Bugün İslâm’a yapılabilecek en büyük kötülük, tefrikaya düşmek, bölünüp parçalanmak, enerji ve imkânları birbiri ile uğraşma yolunda sarf etmektir.
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”
İki ucun ortası
04:002/10/2022, Pazar
G: 2/10/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · HAYRETTİN KARAMAN - İki ucun ortası
Son günlerde birkaç köşe yazısında İslam’da hürriyet kavramı ve uygulamasını ilgilendiren uç ifadelere rastladım.
Bir uca göre İslam’da helal-haram ihlalinin kontrolü, cemiyet düzeni, ahlak düzeni, siyasi düzen… diye bir şey yok. Bir toplumda dileyen dilediğine inanır veya inanmaz, kimse kimsenin hayat tarzına karışamaz, herkesin ahlakı da kendinedir; belli bir inanç, hayat tarzı ve ahlak dayatılamaz; dayatılamaz şöyle dursun telkin ve tavsiye bile edilemez...
Eğer bunu yazanlar “laik bir ülkede böyledir” diyorlarsa bunu anlamak mümkündür; ancak bu da teoride böyledir, uygulamada Avrupa’da ve bazı zamanlarda Türkiye’de nelerin dayatıldığını bilmeyen yoktur.
Yok, “İslam’da, İslâmî devlet ve toplumda da bu böyledir” demek istiyorlarsa, kusura bakmasınlar ama İslam’ın “i”sini bilmiyorlar demektir. Yazının sonunda, “İslam’da nasıldır?” sorusunun cevabını kısaca yazacağım.
Diğer uç ise “Bizim gibi inanmayan, bizim gibi düşünmeyen ve yaşamayanlara hayat hakkı yoktur” deyip “Başı açık gezen kadını öldürüyorlar, Allahu ekber diyerek Müslümanı ve ötekini -ama daha çok da Müslümanı- kesiyorlar…
Gelelim iki ucun ortasına; yani doğru anlaşılan İslam’da olana:
Çağımızda sosyal ilişkiler faydacılık (menfaat) felsefesine dayanmaktadır. Ancak faydalıyı zararlıdan ayıran ölçü akıl ve maddî hazdan ibarettir; bu ölçüler de insanlığı sonunda bireycilik ve egoizm bataklığına saplamıştır. Allah’ın yeryüzünde insan kullarına sunduğu tükenmez servet ve nimetin dağılımındaki adâletsizlik ve bu yüzden çekilen acılar, akıtılan kanlar yalnızca maddî haz ve menfaat ölçülerinin tabii sonucu olan egoizmin acı meyveleridir.
İslâm dîni de talimâtında, emir ve yasaklarında fayda-zarar prensibini (maslahat prensibini) esas almıştır. Ancak onu, beşerî sistemlerden ayıran husus ilâhî irşâda (vahye) dayanması, aklını ve haz duygusunu vahyin emrine ve kontrolüne vermesidir. İslâm’a göre de cemiyet ve hukuk nizâmının gâyesi şu altı değeri korumaktır: “hayat, akıl, nesil, din, mal ve ırz (namuz-şeref)”. İslâm’da vahyin kontrolünde bulunan akıl ve nefis bu altı değer arasında gerekli dengeyi kurmuş; daha da önemlisi bu değerleri korumayı hayatın gâyesi değil, asıl maksada vesîle ve hadim kılmıştır. Bütün bunlar, Allah’ın yeryüzünde halîfesi bir kul olabilmek için gereklidir, her şey Allah’ındır, O’ndan gelmiştir ve O’na dönecektir.
Bu iman ve anlayış içinde menfaat prensibi, fertten insanlık ailesine kadar genişleyen toplulukları ve halkları çerçevesi içine almış, egoizm ve sömürü yerine âdil paylaşma ve dengeli faydalanma esaslarının hâkim olması öngörülmüştür.
İlişkilerini işte bu esasların yönlendirdiği İslâm toplumunun toplum-fert arası dengeye yaklaşımını, “her şey insan için, insan da Allah içindir” şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu yaklaşım içinde toplumun gâyesi, ibâdet eğitimi içinde ahlâk ve karakteri oluşmuş iyi fertler (Allah kulları, halîfeleri) yetiştirmek, bunların oluşturduğu ve devam ettirdiği toplumda hayâ temeline dayalı sosyal ahlâkı hâkim kılmak ve bu değerleri kontrol eden bir efkâr-ı umumiye meydana getirmektir. Bütün ibâdetler birinci amaca, hayâ duygusunu korumaya yönelik emir ve tedbirler ikinci hedefe, emr bi’l-ma’rûf, nehy ani’l-münker müessese ve uygulaması da üçüncü gâyeye yönelik bulunmaktadır.
İslâmî devlette ve toplumda “saldım çayıra Mevlam kayıra” kuralı yoktur. Tebliğ, temsil, te’dîb, cihad; meşru, iyi ve güzel olana yönlendirme, bunların zıtlarından sakındırma ve engelleme… vardır.
İnsanlara din ve mezhep dayatılmaz ama, İslâmî değerlerin, kamu düzeninin, umûmî ahlakın, ruh ve beden sağlığının… korunması için gerekli tedbirler alınır.
İslam adına konuşanların atıp tutarken Kur’an âyetlerini ve ilgili sahih hadisleri hiç kaale almamaları kıyamet alameti olsa gerektir.
“İslam’da olan, Müslümanların hayatında var mıdır” şeklinde haklı bir soru sorulabilir; buna verilebilecek cevabımız ise şudur:
Başta farklı kesinlik, bilgi ve irfan derecelerinde iman olmak üzere Müslümanların hayatında olan değerler, yukarıda özetlediğim ötekilere ait olandan çok değerli, çok üstündür. Eksiklerin giderilmesi ise mümkündür; çünkü elimizde Kitap ve Sünnet, önümüzde Allah Resulü ve örnek neslin kılavuzluğu vardır.
Hayvanı şoklayarak kesmek İslam’a aykırı mı?
04:009/10/2022, Pazar
G: 9/10/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Hayvanı şoklayarak kesmek İslam’a aykırı mı?
Sevgili Serdar Tuncer, “Er yarın Hak divanında belli olur” başlıklı yazısında (4 Ekim 2022) benim ismimin geçtiği şu parçaya yer veriyor:
“İsmail Kılıçarslan’ın o şahane tespit cümlesinden hareketle ‘kendisini Allah’ın dininin Türkiye distribütörü’ zanneden bir takım zevata eleştiri için bir video çekip yayınladık Mymecra’da. Ebubekir Sofuoğlu Hoca programın fragmanını görünce bir tweet attı, aynıyle alıntılıyorum: “Sn Tuncer; itirazlarımızı kişilere değil onların görüşlerine eleştirilerimiz kabul edin lütfen. Mesela; H. Karaman’ın bir hayvan şoklanarak da kurban olur fetvası İslam’a aykırıdır. Unutmayın Yahudilik ve Hıristiyanlık 5 dk içinde değil; yüzyıllar boyunca küçük SAPMALARLA bozuldu…”
Sayın Tuncer benimle bir röportaj yapmış bunu da yayınlamıştı. Öven ve yeren tepkiler olmuş; olur, tabîîdir. Tabîî ve meşru olmayan, benimle bir röportaj yapıp yayınlamanın caiz olmadığı görüşüdür. Bu kesim fırsat bulsa, kendileri gibi düşünmeyen herkesin fikir hürriyetine son verirler de hayatlarına izin verirler mi bilemem!
Adı geçen kişinin ifadesini şuraya alıp bir açalım:
“H. Karaman’ın bir hayvan şoklanarak da kurban olur fetvası İslam’a aykırıdır. Unutmayın Yahudilik ve Hıristiyanlık 5 dk içinde değil; yüzyıllar boyunca küçük SAPMALARLA bozuldu…”
1. H. Karaman hocadır ve bu kişinin babası yaşındadır. Adının başına saygılı bir sıfat konamaz mıydı!? Edeb yahu!
2. Tarih profesörleri ne zamandan beri fetva vermeye başladılar; haberim olmadı. Bu kişi, tarih bilimine ek olarak fıkıh ilminden icazetli veya doktoralı mı?
3. İşte bu “çizmeden yukarı çıkmanın sebep olduğu hatalar:
a) Bir fetvanın “İslam’a aykırı” olabilmesi için “muteber icmâ’a aykırı olması gerekir”. Böyle bir icma yoktur. Bizde Diyanet ve dışarıda birçok fetva mercii “bir hayvan şoklanarak da kesilebilir, kesilmeden önce ölmedikçe bunda sakınca yoktur” demişlerdir; ben de bunu diyorum.
b) Hakkında icma bulunmayan bir konuda farklı ictihad, yorum ve fetvalar “birbirine aykırı olur” da “İslam’a aykırı olmaz.
d) Kur’an-ı Kerim, Sünnet, kütüphaneler dolusu akaid, fıkıh ve fetva kitabı mevcut oldukça ve milyarlarca Müslüman sahih İslam’a iman ettikçe ve pek çoğu uyguladıkça bazı kişilerin sapmaları İslam’ı bozamaz. Benim yazım asla bir sapma değildir. İslam hak din olarak kıyamete kadar var olmaya devam edecektir; Ehl-i sünnetin inancı budur.
Şimdi gelelim konuya; ben ne demişim, muteber merciler ne demiş?
Bana sormuşlar:
Kurbanlık hayvanı önce bayıltmak veya uyuşturmak, sonra kesmek câiz olur mu?
Cevap vermişim:
Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan kalp atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır. Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.
Sonra bu konuda biraz da detaylı şu yazıyı kaleme almışım:
Hayvanı bayıltarak kesmek
Her zaman büyük ölçüde et tüketiliyor ve bu etler de eti yenen hayvanların helal olabilmesi için şart koşulan öldürme şekilleriyle elde ediliyor, edilmelidir.
Kurban Bayramı yaklaşınca bu konu da daha çok ve canlı bir tonda gündeme geliyor, maalesef her kafadan bir ses geldiği için de Müslüman halkın kafası karışıyor, hocalara başvuruyorlar. Aldıkları cevaplar bazen çelişkili oluyor, bu da onları dara düşürüyor.
Bu yazıda konuyu özetlemeden şunu söylemek isterim:
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu ülkemizin itibarlı ve ehliyetli İslam ilim adamlarından oluşuyor. Bu kurulun verdiği fetvalara ve yaptığı açıklamalara ulaşmak artık problem ve zor değildir. Fetvalar hem kitap olarak basılmıştır, hem de internetten ulaşmak bir dakikalık iştir.
Bu yazıda bilgi ve düşüncemi paylaşmak istediğim konu “hayvan acı çekmesin veya en az acı ile ölsün diye alınacak tedbirler ve bu meyanda kesmeden önce bayıltma işlemidir”.
Dinimiz, idama mahkum edilmiş kimselerin bile en az acı ile öldürülmesi gerektiğini söylüyor. İster etlik ister kurbanlık hayvanları kesim yerine götürürken, kesme durumuna getirirken, kesim usul ve aletlerini seçerken en az acı verecek olanı seçmek dinin emridir. Hayvana, gereksiz eziyet veren insanlardan bunun ve boynuzlu hayvanın boynuzsuz olana verdiği acı ve zararın hesabı sorulacaktır.
Çok çeşitli bayıltma usulleri var; bunlardan biri seçilirken iki hususa dikkat etmek gerekiyor:
1. En az acı vereni ve
2. Hayvanı kesmeden önce öldürmeyeni seçilecektir.
Bu usullerden biri de, hayvanın başının uygun yerinden özel bir aletle girip çıkması ile saniyeden daha az bir zamanda hayvanın bayılmasını sağlayan mildir.
Bu usulün en az acı veren usul olduğu bilimle ispat edilmiştir, tartışılan tarafı ise “milin girip çıkmasını takiben dört saniye içinde kesim yapılıyor, bu arada -kesimden önce- hayvanın ölme ihtimalidir”.
Bu ihtimal yüzünden kesimin şeriata-fıkha uygun olup olmadığı konusunda şu görüşler ortaya çıkmıştır:
1. Murdar hayvan, harici bir müdahale olmadan kendiliğinden ölen hayvandır; bu usulde hayvan nadiren kesmeden önce ölse bile insanın müdahalesi (millemesi) sonunda ölmektedir, murdar sayılmaz.
2. Yüzde bir oranında kesmeden önce ölme ihtimali bulunsa bile bu ihtimal sebebiyle biz yüzde doksan dokuzunun da kesmeden ölmüş olma ihtimaline göre hüküm veririz ve bu usul ile ölmüş hayvanı murdar sayarız.
3. Fıkıhta hüküm ağleb ve ekser (kuvvetli ihtimale, çok kere olana) göre verilir. Yüzde doksan dokuz ölmediği bilim ve tecrübeye dayalı olduğuna göre (dört dakika sonra ayılıyor ve etrafına zarar verebiliyor), bir hayvanın milleme sonucu öldüğü bilinmedikçe hemen arkasından yapılan kesimin meşru kesim olduğuna hükmetmek gerekir.
Benim vardığım sonuç üçüncü maddeye uygundur.
Haricen müdahale olmadan ölen hayvan murdardır, bu doğru, ama müdahalenin hayvanı helal kılabilmesi için şeriat bir usul koymuş, müdahale (kesim) böyle olmazsa helal olmaz demiştir. Kuyuya veya çukura başı aşağı düşmüş, çıkarılamayan ve ölmekte olan bir hayvanın herhangi bir yerini delip veya kesip kan akıtılınca zaruret sebebiyle helal oluyor. Av hayvanı, avcı yetişmeden aldığı yara ile ölürse helal oluyor. Bunların dışında kesilmesi gereken hayvanın canlı iken ve usulüne göre kesilmesi gerekiyor. Bu sebeple birinci maddeye katılmıyorum.
İkinci madde de nadir ve zayıf ihtimali vaki sayarak yüzde doksan dokuz helali haram saydığı, zoru ve acıyı tercih ettiği için buna da katılmıyorum.
Üçüncü maddeyi uygun buluyorum. Mil ile bayıltılan hayvanın kesimden önce öldüğü -yüzde bir ihtimal ile değil- kesin bilinirse o hayvan murdar olur. “Sağ ve bayılmış olması çok güçlü ihtimal olduğu ve dört saniye içinde kesildiği, kanının fışkırdığı sabit olduğundan bu usul ile kesilen hayvan murdar olmaz” diyorum.
Her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Diyanet’in fetvası:
Dinimiz, insan veya hayvan farkı gözetmeksizin tüm canlılara iyi davranılmasını, öldürülürken bile eziyet vermeden öldürülmesini emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.), şüphesiz her şeyde ihsanı (iyi ve yumuşak davranmayı) emretmiştir. Bu itibarla, siz (kısas veya had olarak bir kimseyi) öldüreceğiniz zaman öldürmeyi güzel (maktule en kolay biçimde) yapınız, (hayvan) boğazlayacağınız zaman da boğazlamayı güzel yapınız. Biriniz (hayvanı boğazlayacağında) bıçağını keskinleştirsin ve boğazladığı hayvanı rahat ettirsin.” (Müslim, Sayd ve Zebâih 57; Ebû Dâvûd, Dahâya 12)
Buna göre kurbana fazla eziyet vermemek (ölüm acısını azaltmak) maksadıyla, kesim esnasında hayvanın elektrik şoku, narkoz veya benzeri bir yöntemle bayıltılarak kesilmesi caizdir. Ancak hayvanın bayıltıldıktan sonra ölmeden boğazından kesilmesi gerekir. Hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenmez. (Din İşleri Yüksek Kurulu 24. 02. 2010 tarihli Karar; Ayrıca bkz. Mecelletu Mecmai’l-Fıkhi’l-İslâmî, Cidde, 1997, Sayı: 10/I, s: 653-654). Zira kurbanlık veya etlik hayvanın yenilmesinin caiz olabilmesi için kesim esnasında hayvanın canlı olması gerekir (Merğinânî, el-Hidâye, IV, 66).
Başka ülkelerden “caiz gören fetvalar” için şu siteye de bakılabilir.
İslamweb.net
Kıyafetin Müslümancası
04:0016/10/2022, Pazar
G: 16/10/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Her türlü ibadeti, hayatı ve ölümü âlemlerin Rabbi Allah için olan” Müslümanın bu inanç ve şuurunun kılık kıyafetine de yansıması tabiidir. İslâm yalnızca iman ve ibadetten ibaret olmayıp fert ve toplum hayatının bütününü kuşattığı için kıyafetin kültürel yönü de İslâm’ı ilgilendirmektedir. Bu sebepledir ki Fahr-i Kâinat (s.a.), kılık kıyafetin inanç ile ilgili tarafı kadar kültürel yönüne de temas buyurmuş, sınırları ve hassasiyet noktalarını açıklamıştır.
Bu açıklamalara göre bir elbisenin, saç ve sakal biçiminin, rozet ve takıların İslâm öncesinden gelmesi, onu Müslüman olmayan toplumların da kullanmakta olmaları önemli değildir. Hz. Peygamber ve ashabının kullandıkları giysilerin çoğu, İslâm öncesinde Arapların veya diğer kavimlerin (mesela İran ve Bizans halklarının) de kullandıkları, giydikleri, taktıkları giysilerdir. Başörtüsü (hımar), çarşaf (cilbab), gömlek-kamîs, şalvar ve don (sirval), hırka (bürde) bu giysilere örnektir. Keza tevhid mücadelesinde müşriklerin önceliği bulunduğu zaman diliminde saçlar, onlara benzemesin diye, ehlikitabın yaptığı gibi ortadan ayrılarak taranmış, mücadele ve muhalefette öncelik sırası Yahudi ve Hıristiyanlara geldiğinde ise saçlar geriye doğru taranır olmuş, Yahudilere benzememek için beyazlaşan sakal ve bıyığın boyanması, her iki zümreye benzemesin diye sakalın uzatılıp bıyıkların kısaltılması, sarığın belli bir biçimde sarılması tavsiye edilmiştir.
Bu örneklerde sınırları ve hassasiyeti belirleyen ölçü, kılık ve kıyafetin, belli bir dinî grubun yaygın âdeti, işareti, millî ve dinî hususiyeti (şiarı) olmasıdır. Bu şiarın, doğrudan bir dinî inanç ile bağlantısı önemli olduğu gibi -Müslümanların benzemekten uzak kalmalarının gerekliliği bakımından- bir kavmin şiarı olması da önemlidir... Böyle bir niteliğinin bulunmaması halinde giyilen kumaşın, giysi çeşidi ve biçiminin, tıraş şeklinin başka kavimlere mensup insanlar tarafından da kullanılmış veya kullanılmakta olması sakınca teşkil etmemektedir. Bu sınırlamayı kültür çerçevesine almak mümkündür.
Kılık kıyafet konusunda hassasiyet gösterilen diğer iki sınırlama da din (inanç, ibadet, helal-haram ayrımı) ve fıtrat (cinsin özellikleri) ile ilgilidir. Birçok ayet ve hadis Müslümanların inançla, dinî hayatla ilgisi bulunan resimleri, putları, şekilleri yapmamaları, alıp kullanmamaları gerektiğini ifade etmektedir... Buradan hareket eden fıkıhçılar ve tefsirciler Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarına veya dindarlarına mahsus bulunan kılık, kıyafet ve sembolleri kullanmalarının caiz olmadığını ifade etmişlerdir. “Bir kavme kendisini benzetmeye özenen kimseler o kavimden olurlar” mealindeki hadis, dinî ve kültürel çerçevedeki taklitleri, özenmeleri, benzemeleri mahkûm etmektedir. Aynı hadisin fıtratla ilgili benzeşmeleri de işaret yoluyla ihtiva ettiği düşünülebilir. Giyilen elbisenin, avret yerlerini (dinin kapatılmasını istediği uzuvları) kapatacak vasıfta olmasının istenmesi, avret yerlerini açıkta bırakan veya kapattığı halde –ince olduğu için– gösteren elbiselerin yasaklanması da dinî sınır ve hassasiyet örnekleridir. (Burada dinî tabirini dar mânâda, “inanç ve ibadet hayatı ile ilgili olan alan için” kullanıyoruz; geniş mânâda “dinî” sınırının içine kültür de girmektedir.)
Gösteriş, israf, böbürlenme unsurlarını içeren giyim-kuşamın hoş karşılanmaması da dinî-ahlâkî sınırlamalara dâhildir. Fıtratı (yaratıcının canlı ve cansız varlıklara verdiği özellikleri), kılık kıyafet konusunda da korumak maksadıyla her cinsin tabiatına daha uygun bulunan süslenmeye riayet etmesi; bu cümleden olarak altın ve ipek kullanmanın ve bazı renklerin erkeklere yasaklanması, keza erkeğin kadınlara mahsus, kadının da erkeklere ait bulunan kılık ve kıyafetlere bürünmesinin menedilmesi fıtratı koruma gerekçesine dayansa gerektir.
Tarih boyunca Müslümanların kılık ve kıyafetleri, Müslümanca giyinişleri ve giyinme kültürleri işte buraya kadar özetlenen sınırlar ve hassasiyetler içinde oluşmuştur. Müslümanlar başta örtünme (tesettür) olmak üzere dinin amaç ve sınırlamalarını göz önüne alarak kılık ve kıyafetlerine şekil vermişler, dış görünüşlerinin bile -kişinin dini ve kültürünü temsil eder şekilde- gâvura benzemesinden özenle uzak durmuşlardır. Çünkü yukarıda meali verilen hadise/düstura göre dışını kasten birilerine benzetenin içi de ona ya benzemiştir, ya benzeyecektir.
Promosyon dâhil birkaç soruya cevap
04:0023/10/2022, Pazar
G: 23/10/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · HAYRETTİN KARAMAN - Promosyon dâhil birkaç soruya cevap
Yen Şafak’ta 25 yıl farklı konularda köşe yazısı yazdıktan sonra yorgunluk ve hastalığım yüzünden haftada bir gün ve ilmini yaptığım konuda, gelen sorulara cevap şeklinde yazmaya karar vermiştim. Soru adresime yeterli soru gelmediğinde farklı yazılar da yazıyorum, ama soru gelirse kararımı uyguluyorum.
Bugün de üç soruya cevap vereceğim.
Soru
…Esselamü aleyküm sayın hocam,
Son zamanlarda aşağıdaki söz, sizin söylediğiniz bir söz olarak sosyal medyada dolaşmaktadır. Bu sözü siz mi söylediniz, öğrenmek istedim: “İktidara zarar verecekse, haksızlık ve yanlışlardan şikâyet etmek, doğruları söylemek caiz değildir”... Değerli vaktinizi ayırdığınız için Allah razı olsun.
Cevap
Dedikoduları kaynağından araştırdığınız için sizi tebrik ve teşekkür ediyorum. Ne yazık ki insanların çoğu, dedikoduları araştırmadan inanıyor, bunları konuşup yayarak günaha giriyorlar.
İktidar da, kişiler de, elbette iyi niyetle ve uygun bir dil ile eleştirilir. Maksat da yıpratmak, ne pahasına olursa olsun itibar ve iktidardan düşürmek değil, yanlıştan dönmesini, hatalarını asgariye indirmeyi sağlamak olur. İktidarın iyi ve doğrularını hiç kale almayıp, dile getirmeyip yalnızca -tenkit edene göre veya mutlak olarak - hata, kusur, günah olanları abartarak, olanın yanına olmayanı da katarak bunları da özellikle seçimlerin arefesinde yaparak istismar etmenin doğru olmadığı kanaatindeyim, bunu her zaman söyler ve yazarım.
Bu ifadem belli bir zaman ve belli bir iktidar ve muhalefete ait ve mahsus değildir, bugünü ve geleceği içine almak üzere geneldir.
Soru
Hocam selamün aleyküm, nasılsınız? Vakit ayırdığınız için teşekkürler (Bu kişinin promosyon konusundaki sorusuna cevap yazmıştım)..
Hocam banka promosyonunu kullanmıyoruz. Bu parayı örneğin anneme cep telefonu hediye etmek için kullanabilir miyiz? Ya da babam köydeki evinin bahçesine parke taş döşeme işi yaptıracak, buna benzer doğrudan kendime ve eşime değil de anne-baba, kayınvalide-kayınpedere verme durumu olursa caiz olur mu?
Cevap
Faizci bankalar maaşları kullanıp faiz kazanıyor ve bunun az bir miktarını da maaşını onlardan alanlara veriyor. Faizci bankaya maaş yatıran, bankanın o para ile faizcilik yapmasını sağlıyor; bu bir günah, o faizden kazanılan parayı alıp yerse bu da ikinci bir günah oluyor.
Bir kişi maaşını -çalıştığı kurum o bankaları tercih ettiği için -mesela katılım bankalarından alma imkânına sahip değilse- faizci bankadan maaşını ilk imkânda çekecek. Aldığı promosyonu da -kendisi yoksul değilse- yoksullara verecek. Burada yoksuldan maksadımız, temel ihtiyaçlarını temin edemeyen veya eksik temin eden kişidir.
Kişi, kendisine ve ailesine promosyondan harcama yapamaz, ana-baba gibi gerektiğinde bakmakla yükümlü olduğu kişilere de promosyonu veremez.
Kayınpeder, kayınvalide kişinin bakmakla yükümlü olduğu yakınları değildir; bu sebeple yoksul iseler onlara promosyonu verebilir.
19 Eylül 2021’de benzer soruya şu cevabı vermiştim:
“Maaş bankaya yatırılınca maaş ödeyenin mülkiyetinden çıkıyor, maaş alanın mülkü oluyor. Banka bu maaştan istifade etmiyorsa para emanettir ve bunu sahiplerine dağıtır. Bu bir külfettir, banka ücret alacak yerde niçin promosyon versin!?
Banka parayı bir şekilde kullanıyorsa, istifade ediyorsa ödünçtür. Ödünç karşılığında promosyon faiz olur. Faizci bankalardan maaşını alan kişi bir yandan parası ile bankanın faizcilik yapmasına razı olmuştur diğer yandan promosyon adıyla faiz almaktadır.
Parasını katılım bankalarından alan kişi parası ile faizcilik yapılması sakıncasından kurtulur çünkü bu bankalar faizcilik yapmıyorlar ve bu sebeple katılım bankalarının tercih edilmesi gerekir. Ama ödünç karşılığında veya paradan istifade edildiği için parasından fazlasını promosyon adıyla alınca faiz almış olur.
Çare katılım bankalarının maaşları ortaklık havuzuna yatırmaları ve günlük kâr ödemeleridir; tabii havuzlar toplamı kâr etmiş ise…”
Katılım bankalarının merkezî danışma kurulunda muteber fıkıh hocaları var. Onların aldığı bir karara göre “Katılım bankasına maaşlar yatırılırken belli bir süre çekilmeden kalması şartı varsa bu takdirde maaş ödünç verilmiş olur ve alınan fazlalık faiz olur. Ama böyle bir şart yoksa ödünç verme durumu da olmaz ve alınan fazlalık bankanın hibesi (hediyesi) olur.”
Şimdi bu açıklama üzerinde düşündüğüm zaman -bir paradan istifade edenin bu sebeple sahibine menfaat sağlamasının faiz olacağı şeklindeki kendi görüşümü muhafaza etsem de- bu açıklamanın da bir fıkhî dayanağı var diyorum; çünkü bu fetvayı verenler, “ödünç durumunun gerçekleşmesi için bir karz akdi gerekir, süre şartı olmayınca karz akdi de olmaz” demiş oluyorlar.
Soru
… Bir kişi, “Peygamber Efendimiz’in hutbede adının söylenmesini ve ‘hazret’ hitabını yasaklayanı, İslâm’a Arap dini, Peygamberimiz’e Arap milliyetçisi diyorsa, Kur’ân’ı reddediyorsa, Peygamberimiz’e adamları ile Şam’da soygun yaptı, ganimet ayetini uydurdu, bütün peygamberler utanmadır” diyeni açık belgelere göre seven Müslüman olabilir mi, hüküm Allah’ın.
Cevap
Bu sözleri kim söylemiş, nerede ve ne zaman söylemiş, aynen böyle mi söylemiş, nakleden güvenilir bir kimse mi…? Bu hususları araştırmadan sözün izafe edildiği şahıs hakkında hüküm sahibi olmak doğru değildir.
Araştırmadan sonra söylediği sabit olursa diyeceğim şudur:
Bunlar ağıza alınamayacak, tüyler ürperten iftiralardır, hezeyanlardır, İslâm düşmanlığı ve edepsizliktir. Hiçbir Müslüman bu yalanları uydurup söylemez ve bunları söyleyen varsa onları da sevemez.
Peygamberler yalan söylemez ve günah işlemezler.
Peygamberimiz’in dini anlatan söz ve fiilleri de İslâm’a dâhil olduğu için ganimet ayeti uydurmaya ihtiyacı olmaz; çünkü savaş ve ganimet konusundaki sahih hadisler de maksadı hâsıl ederdi.
İslâm’da savaşın amacı ganimet değildir; savunmadır, insanlara din hürriyetini sağlamaktır ve onları kula kul olmaktan kurtarmaktır.
Tecdidden İslâmcılığa
04:0030/10/2022, Pazar
G: 30/10/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Tecdidden İslâmcılığa
“Allah Teâlâ bu ümmete, her yüzyılda bir, dinini yenileyecek kimseler gönderecektir” mealindeki hadiste geçen “men yuceddidu: yenileyecek olan” ifadesinden türetilen “müceddid” ile bu kelimelerin mastarı olan “tecdid”, zamanla lügat mânâsını aşan mânâlar kazanmış ve birer İslâmî terim haline gelmiştir. Hadiste geçen kelimeyi, İslâm’ın genel ilkeleri ve bağlayıcı nasları bağlamında ele alan yorumcular tecdidi “eskiyen kısımları yenilemek, yenileri ile değiştirmek” şeklinde anlamamışlardır. Çünkü en azından İslâm’ın ilk asrında, vahyin getirdiği hükümler ve çözümler ile bunların ışığında yürütülen içtihat, ümmetin gelişmesine ve genişlemesine rağmen ihtiyacı karşılıyor, bu alanda bir eskime ve değiştirme ihtiyacı gözükmüyordu. Buna karşılık İslâm’a yeni giren topluluklar ve kültür zeminlerinin taşıdığı çeşitli inançlar, gelenekler, dinî davranışlar ve semboller vardı; bunlar belli bir yoğunluğa ulaştığında dinî olmasa da içtimâî meşruiyet kazanıyor, bu gelişme de dinin inanç, ibadet ve varlığa bakış alanlarını kirletiyor, Allah’ın nezdindeki dini değilse de ümmetin yaşadığı dini kısmen değiştiriyor ve eskitiyordu. Hadiste “ümmetin dinini yenileyecek olan” ifadesinin kullanılmış olması bu bakımdan anlamlı idi.
İşte bu sebeple asırlarca mezkûr hadisteki yenileme, “dine sonradan katılan, dinden olmadığı, dine dâhil bulunmadığı halde böyle telakki edilen katkıların temizlenmesi, ayıklanması, İslâm’ın ilk saflık ve berraklığına iade edilmesi” şeklinde anlaşılmış, bu mânâda hurafe ve bid’atleri tespit ederek ayıklamaya çalışan, İslâm’a sokulmak istenen sapık inanç ve düşüncelere karşı mücadele veren, Raşid Halifeler dönemine ait dinî, siyasî, sosyal yapıyı, İslâm’ın amaçlarına ters düşecek şekilde mihverinden saptıranlara karşı muhalefet bayrağını açan kimselerin bu faaliyetlerine “tecdid”, kendilerine de “müceddid” denmiştir. Eğer bu hareket iman ve ibadet hayatından siyasete kadar bütün alanları kaplıyorsa “külli tecdid”den, bir veya birkaç alanla ilgili bulunuyorsa “cüz’i tecdidden” söz edilmiştir.
Örnek vermek gerekirse; Emeviler devrinden itibaren siyasî sapmalara karşı muhalefet bayrağını açan Hz. Hüseyin, Abdullah b. Zübeyr, Zeyd b. Ali, Ömer b. Abdulaziz, dinî sapmaları önlemek üzere Sünnet kaynağını tespite çalışan ilk muhaddisler, fıkhı tedvin eden ilk fıkıhçılar, mezhep imamları, İslâm inancını aslına uygun olarak formülleştirip ümmete takdim eden itikadi mezhep imamları, felsefe ve bâtınî hareketlerin bozduğu dengeyi yeniden kurarak öz din ilimlerine itibarını iade etmek üzere yola çıkan Gazzali, bunlara ek olarak amacından ve usulünden sapmış tasavvuf hareketleri ile beşeri olan ile ilâhî olanı birbirine karıştıran mezhepçilik ve taklide karşı mücadele veren İbn Teymiyye ve takipçileri, tasavvufun özellikle irfan boyutunda ortaya çıkan ve “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” arasındaki dengeyi bozan çıkışlara ve zuhurlara karşı, seyr-i sülûku tamamlamış, irfan merdivenlerini hemen bütün basamaklarını geçmiş, içeriden biri olarak bu dengeyi yeniden kurmaya, tasavvufî irfanı ve bunu temsil eden zevatı harcamadan şeriatı kurtarmanın ve her şeyi yerli yerine oturtmanın formüllerini bulmaya çalışan İmam-ı Rabbani, bir yandan İbn Teymiyye gibi selefileri, diğer yandan kelâm, fıkıh, felsefe ve tasavvuf okullarını daha külli bir bakış açısından ele alarak “cümlenin maksudu bir, lakin rivayat muhtelif” gibi bir sonuca ulaşan ve bu mânâda ümmetin birliğini tesis etmeye çalışan Şah Veliyyullah, müceddidler tarihinde şerefle yerlerini alan isimler arasındadır.
Moderniteye kadar geçen dönemde İslâm ve diğerleri arasındaki ilişki, aziz ile zelil, üstün ile aşağı, hak ile batıl, davet edilen ile çağırılan arasındaki ilişkidir. Bundan bir dereceye kadar istisna edilebilecek ilişki ve hareket, İslâm felsefesi için söz konusudur; çünkü bazı İslâm filozofları, vahyin getirdiği bilgi ve metodoloji ile aynı konularda Yunan filozoflarının ortaya koyduklarını karşılaştırmış, birincisinin ya hakikatinin yahut da zahirinin yetersiz, gerçeği ifade etmekten uzak olduğuna hükmetmiş, Yunan filozoflarının düşüncelerine İslâmî elbiseler giydirmek için çaba sarf etmişlerdir. Bunlar ile muasır İslâmcıların modernist olanları arasında bir dereceye kadar benzerlik bulmak mümkündür.
Sanayi İnkılabı öncesi gelişmeler ile bu inkılaptan sonra Batı’nın madde dünyasına ait bilim, teknoloji, servet ve askeri güç sahasında gerçekleştirdiği gelişmeler ve atılımlar İslâm dünyasında, diğerlerine bakış açısını değiştirmiş, üstten bakanların bir kısmı alttan bakmaya başlamışlardır. Hiç şüphe yok ki, İslâm’ın ilk dört asrında yaşayanların din anlayış ve uygulamaları, kurdukları madde-mânâ, dünya-ahiret dengesi, bu meyanda daima canlı tuttukları tefekkür, içtihat ve makul sınırları içinde hürriyet devam etseydi, bunları bozan ve gerileten tarihi sebepler bulunmasa veya bunların üstesinden gelinebilseydi madde dünyasındaki ilerleme ve güç de “diğerlerine” kaptırılmayacak, Müslümanlar maddi ihtişama ve güce aşağıdan bakmayacak, kendi evrensel ve paha biçilmez değerlerini zayi etmeyeceklerdi. Ama ne yazık ki, böyle olmadı, dengeler bozuldu, tefekkür ve içtihadın yerini donukluk, tabiiyyet, fikrî ve fiziki tembellik, taklit aldı; zarf bozuldukça mazrufu da muhafaza edemez oldu.
Madde alanında ilerlemiş, gelişmiş ve güçlenmiş olan, bu güçlerinin önemli bir kısmını da Müslümanların servet ve istiklallerine kast ve bunları gasp ederek elde etmiş bulunan ötekiler karşısında varlığını koruma çabasına düşen İslâm âleminde birden fazla tavır alış, yaklaşım, reçete ortaya çıkmıştır:
Bunlardan biri “ver İslâm’ı al uygarlık, refahı ve gelişmeyi” formülü ile ifade edilebilir ve bu formülün peşinde koşanlar İslâmcılık ve İslâmcılar bahsinin dışında kalırlar.
Bir diğeri “biz, belli bir döneme kadar gelmiş dinî hükümleri ve bunların beşeri yorumlarını (tefsir, fıkıh, tasavvuf birikimini) aynen koruyalım, bunlara göre amel edelim, günlük ibadetlerimizi yapalım, fıkıhçıların ve tefsircilerin önümüze koydukları helal-haram, caiz-memnu ölçülerine bağlı kalalım, bu davranış biçimi bize -zamanın ruhunu okuyamadığı için- zayıflama ve yok oluş getirse de bunu düşünmeyelim, akıbetin Allah’a ait olduğu cümlesini tekrarlayalım...” diyenlerdir. Bunların da İslâmcılık ve İslâmcılarla bir alakaları yoktur.
İlk dönem İslâmcıları (bizde Sultan Abdulhamid devrinden Cumhuriyet’e kadar) düşünce ve hareketlerinin yarısında müceddidlerle beraberdirler: “İslâm’ın beşeri, yabancı, eskimiş katkılardan ayıklanması, ilk saflığına döndürülmesi, tefekkür ve içtihat kapılarının açılması, bunun için çaba gösterilmesi gerekir” derler. İkinci yarısında ise kendi çağlarının özellik ve ihtiyaçlarına paralel olarak farklıdırlar. Belli bir alanda güçlenmiş, ilerlemiş ve Müslümanların varlığını tehdit eder hale gelmiş diğerlerinin yapıp ettikleri ile İslâm arasında bir bağ kurmak, bunların zaruri görülenlerini, İslâmî deliller ve terimler çerçevesine alarak meşrûlaştırmak, bu sentez içinde yeniden formülleştirilecek İslâm’ı, ümmetin siyasî, sosyal, hukukî, iktisadî, ahlâkî... hayatlarının temeli kılmak.
Bu mânâda İslâmcılığın ve İslâmcıların yaşayan temsilcilerinden söz etmek mümkündür.
Yine İslâmcılık kategorisi içinde görülen iki yaklaşım daha vardır:
a) Yalnızca beşeri yorumların, içtihatların ve çözümlerin değil, vahyin getirdiklerinin de kısmen tarihi olduğu tezinden hareketle bunların eskidiğini ileri süren ve bunları çağın (ileri sayılan diğerlerinin) getirdikleri ile değiştirmek, ilkeler ve amaçlar çerçevesine çekilmiş bir İslâm’ı, İslâm topluluklarının hayat rehberi kılmak, hatta bu ilkelerle çağı aşılamak isteyenler, bu reçetenin geçerli olduğunu savunanlar (Bunlar benim İslamcılarım değildir).
b) İslâm’ın ilk dönemlerinin tefekkür, içtihat ve hürriyet ortamını ihya ederek bu zeminde geliştirilecek fikir ve fiil ile çağı aşmak, İslâm’ın öz modellerini oluşturup çağa sunmak ve “Allah yoluna çağır...” emrini çağa yaraşır bir biçim ve boyutta yerine getirmek için bir yol tutan ve çaba sarf edenler (İşte bu yolun daha ideal ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum, tabii yapılabilirse).
İslâm dünyasında, İslâm’ın değiştirmek istediğini diriltip yaşatmak, bunun için de gerekirse İslâm’ın değişmezlerini kısmen veya kül halinde terk etmek yolunu tutanları çerçeve dışında tutarak, farklılık ve özelliklerini tespite çalıştığım Müslüman mütefekkirleri, dava adamlarını ben İslâmcılar içinde görüyor, ihlasla, iyi niyetle tutulan yolların bir caddede buluşacağını, bu caddeyi takip edecek olan Müslümanların da bir gün selamete çıkacaklarını umuyor, bekliyor ve gerekli çabaya katılıyorum.
Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler…
04:0013/11/2022, Pazar
G: 13/11/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Allah’ın hükmü, âlimlerin hükmü, Vehhâbîler...
Soru
Saygıdeğer hocalar,
Ehlisünnet olmayı Kur’ân’la ilişkilendirmek için Kur’ân’da geçen “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin” ayeti gösteriliyor. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlamaktır. Çünkü Kur’ân, Hz. Cebrail Aleyhisselam tarafından kendisine iletildiği zaman Peygamber Efendimiz ilk olarak Kur’ân’ı anladı ki, dini öğrensin.
O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah’a aittir” ayetine itaat etmeli. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı ve âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlas suresinin belirttiği gibi), EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân’da Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.
Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nestain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz? Saygılarımla (İ.T.)
**
Soruları ayırarak cevap yazacağım:
1. O zaman ehlisünnet cemaatleri de Peygamberimiz’e itaat ederek öncelikle Peygamberimiz’in ilk sünneti Kur’ân’ı anlayarak, Kur’ân’daki “Hüküm sadece Allah a aittir” ayetine itaat etmeli…
Cevap
Ehlisünnet cemaatleri elbette Kur’ân’ı anlamaya çalışıyor. Bu vazife aslında bütün müminlere aittir, fakat hayat şartlarının müsait olmaması yüzünden yine Kur’ân’daki emre uyarak bilmeyen bilene sorar olmuştur. Hiçbir ehlisünnet âlimi Allah’tan başkasının dinî hüküm koyabileceğini söylemez ve böyle bir inanç taşımaz. Peygamberimiz’in Kur’ân dışında açıkladığı dinî hükümler de Allah’a aittir, Allah bir başka şekilde vahyetmiştir.
1. Hocaların, âlimlerin, mollaların hükümlerini hâşâ Allah’ın hükmü gibi görmemeli. Böylece Allah’ın yasaklamadığı şeyleri din diye dayatmamalı…
Cevap
Hiçbir ehlisünnet âlimi veya sıradan mensubu “hocaların, âlimlerin, mollaların” hükümlerini, Allah’ın Kitabı’ndan ve hükmünden bağımsız olarak ortaya konmuş hükümler olarak görmez ve böyle bilmez; âlimlerin söyledikleri ve yazdıkları anlama yoluyla Kur’ân’a dayanmakta ve bu mânâda Allah’ın hükmü olmaktadır; “Bizim anladığımıza göre Allah’ın hükmü şudur” demektedirler; zaten başka türlü de Allah’ın hükmü bilinemez.
1. Âlimleri, kabirleri kutsal mekânlar değil de, sadece Allah yolunda yol göstermiş insanlar olarak görmeli ve tevhidin tek olan Allah’a iman (İhlâs suresinin belirttiği gibi) EHAD, tek olarak Allah’a ibadet ve duayı hayatının her alanında icra etmeli değil midir? Oysa günümüzde cemaatler, âlimleri kutsal varlıklar gibi görüyor. Oysa Kur’ân, Hristiyan ve Yahudilerin de bu tür yanlışlığa düştüğünü belirtiyor.
Cevap
“Kutsal mekânlar”, “kutsal varlıklar” ifadenizden maksadınız oraları ve onları hâşâ Allah gibi kendilerine ibadet edilen veya Allah adına hüküm koyan, icra eden varlılar gibi görüyorlar” demekse, bu ehlisünnete iftira olur. Kimse belli bir mekâna tapmıyor, belli bir şahsı hâşâ Allah’a eş koşmuyor! Bütün ehlisünnet Müslümanlar bir Allah’a ibadet ederler ve hiçbir şeyi ona eş koşmazlar.
İnsanlar Allah’a yakınlık ve bu yakınlığın bahşettiği olgunluk, etki, eğitim kabiliyeti… bakımından eşit değildir. Evet, her mümin için bu kapı açıktır. Kutsi hadiste “Farz ve nafile ibadetler ile kulun Allah’a yaklaşacağı ve sonunda bütün organlarının Allah’ın emrine gireceği…” müjdeleniyor ve bu imkân belli kişilere özgü değildir; kim kemiyet ve keyfiyet bakımından yeterli ibadet yaparsa o, hadiste geçen ifade ile “velî” olur. Bu insanlara saygı gösterenler, onların sohbetlerine katılanlar, tavsiyelerine kulak verenler onları hâşâ Allah’a eş koşmuyorlar; koşan varsa o ehlisünnet de mümin de değildir; onları, Allah’a güzel kul olabilmek için kılavuz olarak görüyorlar.
Türbeleri, mezarları ziyaret edenler elbette bunu ibret almak, ölümü hatırlamak, orada yatanlar için dua etmek maksadıyla yapmalıdırlar. Eğer oralarda yatan kişilerin yukarıda ifade ettiğim velilerden biri olduğuna inanıyorlarsa ziyaret maksadına bir de “örnek alma” eklenir.
Efendimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaretin tek Allah’a kulluk bilinci, aşkı, sevgisi… bakımından etkisi vardır, ziyaretçi O’na tapmaz, Allah’ın O’na olan sevgisinden nasip almaya taliptir. Ve mescidinde ibadet ise yine bir tek Allah’a yapılan ibadettir; sevabı daha fazla olduğu Peygamberimiz (s.a.) tarafından bildirildiği için orada namaz kılmayı istemektedirler.
1. Bu tevhid farkındalığında, halife isimlerinin Allah’a ibadet mekânı camilerde yer alması tuhaf değil midir? Bunun Vehhabilik, Selefilik vb. ilgisi yoktur. Fatiha suresinde her rekatta “İyyake na’budu ve iyyake nastain” diyerek “Sadece Allah’a ibadet eder ve Allah’tan medet umarız” demiyor muyuz?
Cevap
Bu isimlere, Hristiyanlık’ta olduğu gibi tapınma diye bir şey yoktur. Ehlisünnet Müslümanlar camilerde hangi isim ve yazı olursa olsun bir tek Allah’a ibadet ederler.
Bu isimler, rastgele isimler değildir, Allah’ın kendilerinden razı olduğu Kur’ân’da açıklanmış isimlerdir, onların adlarını camilerde gören ve okuyanlar merak ederler de hayat hikâyelerini okurlarsa Allah’ın razı olduğu kullar olma yolunda bir imkân, bir örnek daha elde etmiş olurlar.
Vehhâbîlerin, Selefîlerin önemli hatası, şirk olmayan inanış ve davranışları şirk saymaları ve ümmeti bölmeleridir. Çok yaygın bir örnek verelim: Peygamberimiz’in (s.a.) Ravzasını ziyaret eden Peygamber âşıkları, yüzlerini Ravza’ya dönüp ellerini kaldırarak “bir tek Allah’a” dua etmek istiyorlar, Vehhâbîler/Selefîler sanki bu büyük bir günah veya şirkmiş gibi insanları azarlıyor, buna imkân vermiyorlar; hâlbuki kimse Efendimiz’e tapmıyor, bir tek Allah’a tapıyor, Peygamberimiz’i de örnek almaya çalışıyor.
Peygamberimiz Ebedî Âleme (Yüce Dost’a) gidince o Yüce Dost’un Peygamberimiz’e olan sevgisi de sona mı eriyor? Asla, işte o sevgiden nasiplenmektir bütün dâvâ.
Uyuşturucu kaçakçılığı ve ticaretinin cezası
04:0020/11/2022, Pazar
G: 20/11/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Ticaretinin Cezası
Soru
…Kur’an’da uyuşturucu maddelerin haram ve yasak olduğuna dair bir ayet yok, hadislerde de yok; şu halde neye dayanarak uyuşturucu haramdır diyorsunuz ve bunun ticaretini yapanlara ceza verilmesini meşru görüyorsunuz?
Cevap
Böyle bir soruyu aklı ve vicdanı yerinde olan bir kimsenin sormasını mümkün görmüyorum, ama yine de bilgi tazelemek için bir cevap yazmayı uygun gördüm.
Uyuşturucu maddeleri, tıbbi zaruretler dışında kullanmak üzere üretmek, alıp satmak, bulundurmak hemen bütün ülkelerde yasaklanmıştır. Uyuşturucu alışkanlığı, insanı insanlığından çıkaran, onu uyuşturucuya esir eden, bağımlı hale getiren bir iptiladır. Bu alışkanlıkla mücadele etmek bütün insanların başta gelen ödevleri olmalıdır. İnsanlara bu ölçüde zarar verme pahasına para kazanmak bir insanlık suçudur. Bu suçun da kendi ağırlığına uygun bir cezası olmalıdır. Hangi cezanın uygun olduğu ve ceza yanında ne gibi eğitici tedbirlerin alınması gerektiği konusu yıllardır tartışılmakta, çeşitli ülkelerde farklı cezalar ve tedbirler uygulanmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu çağda, özellikle Arap yarımadası ve yakın çevresinde insanlar uyuşturucuyu bilmiyorlar, keyif verici ve sarhoş edici olmak üzere alkollü içki ve bilhassa şarap kullanıyorlardı. Kur’an ve Sünnet insanın hayatını, sağlığını, aklını tehdit eden, bunlar için tehlike teşkil eden nesnelerin vücuda alınmasını yasakladığı gibi malın korunmasını da emretmiş, boş, faydasız, zararlı sarf mânâsında israfı şiddetle kınamıştır. Uyuşturucu kullanımı da bu genel yasaklama çerçevesine girmektedir; çünkü kullanan kimselerin akıl, ruh ve beden sağlığını bozmakta, kamu düzenine zarar vermekte, yeni nesilleri dejenere etmekte ve malın boş yere ve zararlı sonuçlar verecek şekilde harcanmasına sebep olmaktadır. Şu halde İslâm’a göre de uyuşturucu kullanımı, alım-satımı, üretimi, bulundurulması mutlaka önlenmelidir. Önleyici tedbir olarak eğitim başta gelmekle beraber kötü niyetli, merhametsiz, hırslı, insanlık düşmanı üretici ve kaçakçılara da caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.
İslâm’da (şeriatta) cezalar hadler, kısas ve tazîr şeklinde üç nevidir.
Hadler suç ve ceza olarak ayetler ve hadislerle belirlenmiştir; bunların içinde uyuşturucu ile ilgili bir suç yoktur. Kısas, öldürme ve yaralama suçlarında uygulanmaktadır.
Bu iki nevi suçun dışında kalan suçlar tazîr çerçevesine girmekte, takdiri, tarifi ve cezası ümmetin temsilcilerine (yöneticilere, ulü’l-emre) bırakılmış bulunmaktadır. Temsilciler meclisi konuyu görüşecek, toplu içtihat yoluyla bir çözüm paketi getirecektir. Bunun içinde ceza da bulunacak, bu ceza içtihat yoluyla şeriata dâhil edilecektir. İçtihat yoluyla şeriata dâhil edilen diğer hükümler gibi bunda da ümmetin ihtilaf etmesi, farklı cezaların teklif edilmesi tabiidir. Bu durumda devlet başkanı ve temsilciler, kabul edilen kanun çıkarma usulüne göre hangi cezayı kanunlaştırmaya karar vermişlerse ülkede o ceza uygulanacak ve bu ceza şeriata (İslâm) uygun görülecektir. Bu cezanın ölüm (idam) olması da mümkün ve caizdir.
Soru
Sağlık taraması hakkında.
Sizlerden, toplumda yaygın olarak yapılan tarama testleri ve muayeneleri hakkındaki görüşünüzü istirham edeceğim. Bilindiği gibi kanser başta, var olan veya daha sonra çıkması muhtemel hastalıklar için tarama testleri ve muayeneleri yapılmaktadır. Bu kişilerin çoğu o anda sağlıklı olan veya olduğunu düşünen kişilerdir. Nadiren de bilmeden üzerlerinde bilmedikleri bir hastalıkları vardır. Sağlıklı! iken yapılan bu test ve muayeneler için görüş ve önerilerinizi istirham ediyorum.
Cevap
Bu kimselerin sağlıklı oldukları ancak testten sonra biliniyor; daha önce böyle bir bilgi yok; hastalığın, kendilerince hissedilmeyen veya belirti vermeyen bir evresinde de olabilirler; bu sebeple “sağlıklı insanların test edilmeleri” değil, hasta olmaları muhtemel insanların, zamanında hastalıklarının teşhis edilerek tedbir alınması için test edilmeleri bahse konudur ve bu da caizdir, gereklidir.
Soru
Müslüman kadınların, mahrem olmayan erkelerin karşısına makyajlı olarak çıkmaları çok yaygın hale gelmiştir; bu konudaki görüşünüz nedir?
Cevap
Öncelikle değerli kız ve kadınlarımıza küçük bir tavsiyede bulunmak isterim:
Sabah namazına kalkıp abdest aldıklarında yüzlerine yedi kere soğuk su çarpsınlar. Bir yandan bu su jimnastiği diğer yandan vaktin bereketi ile namazın nuru yaşlı hanımlar olduklarında bile derilerini düzgün kılacaktır. Devamlı makyaj yapanların ise yaşlandıkça yüzlerinin neye benzeyeceğini deneyenlerden sorsunlar!
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) kadınlarımızın, dışarı çıkarken, mahrem olmayanlarla bir araya gelmeleri durumunda güzel koku sürmelerini bile uygun bulmamış, yasaklamıştır.
Güzel koku koklama duyusu, makyajlı yüz de görme duyusu ile ilgi çeker, kışkırtıcı olabilir.
Kadınlarımız kocalarına, kocalar da karılarına güzel görünmek için gerekeni yapabilirler.
Farklılaşma, parçalanma ve uzlaşma üzerine
04:0027/11/2022, Pazar
G: 27/11/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Farklılaşma, parçalanma ve uzlaşma üzerine
Farklılaşma ve parçalanmanın sebepleri ile uzlaşma ve bütünleşmenin yolu soruluyor.
Cevap olarak düşüncem şudur:
a) Toplumumuzda farklı dinlere mensup gruplar arasında gittikçe derinleşen ve eskiden olana nispetle -bu bakımdan- farklı bir değişme görülmüyor.
b) Bir dinin içindeki mezheplere mensup guruplar içinden de yalnızca Sünniler ile diğerleri arasında, zaman zaman dozunu artıran bir farklılaşma şuurundan söz edilebilir.
c) Nispeten derinleşen ve genişleyen bir farklılaşma -bize göre- laikliği İslâm’a aykırı görmeyen Müslümanlar ve dinsizler ile laik olmayan Müslümanlar arasında söz konusudur.
d) Kavmî kökenleri farklı guruplardan yalnızca Türkler ile Kürtler arasında gittikçe derinleşen bir farklılaşmadan söz ediliyor, ancak bütün Türkleri ve Kürtleri içine aldığını söylemek mümkün değildir, hatta iki zümrenin de ucunda ve kenarında bulunan az sayıda insanlarda böyle bir şuur güçlenmesinden bahsetmek vakıaya daha yakın olsa gerektir.
e) Ekonomik ve sosyal konumlar bakımından toplumun farklı tabakaları arasında mevcut farklılaşmanın da nispi olarak kayda değer bir derinleşme arz ettiği izlenimini taşımıyorum.
Var olduğunu düşündüğümüz alanlarda ve gruplar arasındaki farklılaşma ve bunun gittikçe derinleşmesinin genel ve özel sebepleri vardır.
a) Genel sebeplerin başında millî eğitim ve kültür politikamız gelmektedir. Ümmet yapısından ve kültüründen ulus yapısına ve kültürüne geçmeye karar veren Cumhuriyet’in kurucuları, ümmet bütünlüğünü sağlayan bağları ve tedbirleri bir kenara atmış, hatta bunlara karşı olumsuz, bazen düşmanca tavırlar takınmışlardır. Buna karşı düşündükleri ulus için tutarlı bir tanım ve birliği kuracak yeterli bir bağ da getirememişlerdir. Kavramlarda ve yapıdaki bu tutarsızlık, temelsizlik, yetersizlik hatta çelişki, ülkenin eğitim ve kültür politikasına da yansımış, okuyanlar gelenekten uzaklaşmış, gelenekten uzaklaşanlar -toplumu kenetleyen- millî ve manevi değerlerden de uzak kalmışlardır.
b) Geleneğe dayalı değerlerimizin yerine ikame edilmek istenen modern değerlerin tabiatında yalnızlaştırma ve parçalama vardır.
c) Farklılaşmanın diğer sebepleri arasında zaman zaman azalan ve çoğalan iç ve dış tahrikler, haksız ve ölçüsüz kazançlar, ölçüsüz harcamalar ve tüketim çılgınlığı, millî gelirin adil olmayan paylaşımı, sosyal ve adalet kurumlarının yetersizliği veya yokluğu, medyanın ilkesizliği ve tahrikleri, hürriyetlerin kötüye kullanılması ve çeşitli baskıları ve zulmü saymak mümkündür.
Toplumsal farklılaşma toplum için zenginlik, güzellik veren renkler, mükemmeli yakalama yarışının saikleri ve dayanışma aracı olmaktan çıkıp bölen ve parçalayan duvarlar haline geldiğinde toplumun birlik ve bütünlüğünü tehdit eder, bunun arkasından zayıflama, gerileme ve ülkenin bölünmesi tehlikesi gelir.
“Devlet ve sistem tek belirleyici olduğu halde farklılaşma neden?” sorusunun cevabını ararken öncelikle devlet ve sistemin belirleyicisini aramak ve sorgulamak gerekir. Devletin ilkelerini, amaçlarını, işlevlerini ve yapısını halk mı belirlemiştir yoksa kendilerini halktan üstün gören ve ellerine geçirdikleri gücü halkı sindirme ve kendi ideolojilerini dayatma aracı kılan bir aristokrat veya jakoben azınlık mı? Eğer birinci şık gerçekleşmiş ve halk uzlaşarak devletin ve sistemin temel özelliklerini belirlemiş olsaydı farklılaşmanın suçluları arasında devlet ve sistemin bulunmaması gerekirdi. Ne yazık ki devlet ve halk adına (diyerek) belirlemeleri yapanlar halktan, onun değerlerinden uzaklaşmış ve ona yabancılaşmış bir zinde güç, bir baskı zümresi olmuştur; bunların ektikleri tohumdan şikâyet konusu olan farklılaşma ve parçalanmaların çıkması da kaçınılmazdır.
Toplumsal uzlaşmanın ön şartı, toplumu oluşturan kişi ve gruplardan hiçbirinin kendi çıkar, düşünce, inanç, ilke ve ideolojisini diğerlerine dayatmamasıdır. İkinci şart, kişi ve grupların ileri sürecekleri uzlaşma şartlarının ülkeyi bölecek ve parçalayacak cinsten şartlar olmamasıdır.
Bu iki şartı bütün gruplar kabullendikten sonra sıra müştereklerin (ortak değer, istek ve kabullerin) tespitine gelir. Yapılacak ön çalışmalar ile müşterekler tespit edilince bunlar ülkenin ana ve detay kanunları ve kuralları haline getirilir. Üzerinde birleşme sağlanamayan, dolayısıyla müşterekin dışında kalan konularda ülkenin ve toplumun zararına olmadıkça, umumi ahlakı, sağlığı, kamu düzenini ve güvenliği bozmadıkça şahıs ve gruplar serbest bırakılır.
Meseleye İslâmî açıdan bakılacak olursa, yukarıda özetlemeye çalıştığımız uzlaşma modeli bir geçiş dönemi modelidir. Müslümanların nihai hedefi ise zora başvurmadan, insanları ikna ederek, iyi örnekler göstererek (örnek bir İslâmî hayat ve toplum modeli sunarak) modelin İslâmîleşmesini sağlamaktır. Modelin teori ve uygulamada İslâmîleşmesi halinde toplum gerçek mânâda barış, hürriyet, istikrar, adalet ve huzura kavuşacak; kurt ile kuzu, Müslüman ile gayrimüslim, güçlü ile zayıf... yan yana, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde yaşayacaklardır
.Çifte cinsiyet veya üçüncü cins
04:004/12/2022, Pazar
G: 4/12/2022, Pazar
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Çifte cinsiyet veya üçüncü cins
Fıkıh kitaplarımızda “hunsâ” diye bilinen ve kendisinde erkeklik ile dişilik organlarının birlikte bulunduğu veya ikisinin de belirli olarak bulunmadığı kimseler ile cinsiyetlerini değiştirenlerin dinî durumları son zamanlarda sıklıkla sorulmaya başladı. Bu neviden bir soru listesini maddeler halinde cevaplandıracağım:
1. Benim bilgime ve soruşturmalardan aldığım sonuca göre yaratılıştan (biyolojik ve fizyolojik özellikleri itibariyle) kadın olan bir kimse ameliyatla erkek, erkek olan bir kimse de ameliyatla kadın olamıyor; yani bazı organlarını kestirip aldırsa ve bazı organlarında değişiklik yaptırsa da bütün fonksiyonları ve özellikleri ile cinsiyetini değiştiremiyor. Hele hele erkek iken kadına dönüştürülenler asla çocuk sahibi olamıyor, keza kadın iken erkeğe dönüştürülenler de bir kadını hamile bırakamıyor.
2. Allah Teâlâ Kitabında insanoğlunu erkek veya dişi olarak yarattığını bildiriyor, bu iki özelliği birden taşıyan bir üçüncü insan nev’i yarattığını bildirmiyor. Şu halde fıtraten (yaratılıştan) insan ya erkektir yahut da dişidir. Bu iki cinsiyetin belirleyici organ ve işaretlerini birlikte taşıyanlar, ikisine birden sahip olanlar, bir mânâda fıtrata aykırı, sakat, eksik veya fazlalıklı doğanlar gibidirler. İnsanın iki kulağı, bir burnu, iki ayağı, on parmağı... vardır; bir çocuk bu organlarında bir fazlalık veya eksiklik ile doğarsa bunu “Allah böyle yaratmıştır, demek ki O’nun yaratışına göre bir insan çeşidi de budur” diye karşılamak yerine, sebeplerini keşfederek -veya keşfetmeyi bekleyerek- normal dışı kabul etmek gerekecektir.
3. Yaratılış itibariyle kadın olan kendini kadın gibi, erkek olan da erkek gibi hisseder. Eğer bu hissediş ve karşı cinse yönelik alakada bir değişiklik, bir terslik varsa yine bunu yaratılışa değil, hastalığa, sakatlığa, irsiyet veya eğitimden gelen bir bozukluğa bağlamak ve tedavisi için çareler aramak gerekir. Çünkü normale uymayan anormaldir, düzeltilmesi gereken bir durumdur.
4. İslâm, canlı varlıkların yaratılıştan var ve normal olan özelliklerinin, organlarının, şekillerinin değiştirilmesine izin vermemekte, bunu “Allah’ın yaratışını değiştirmeye kalkışma” olarak değerlendirmekte ve lanetlemektedir. Şayet normal dışı bir eksiklik, fazlalık, çirkinlik, arıza var ise bunun düzeltilmesi (bu mânâda estetik ameliyat) caizdir, tedavi olarak kabul edilmektedir. Bu genel hükme ve kurala göre biyolojik ve fizyolojik olarak erkek veya kadın olan bir insanın, sırf kendisini karşı cinsten gördüğü, böyle hissettiği, bu yüzden bunalıma girdiği için ameliyat edilerek karşı cinsin bazı özelliklerine ve organlarına kavuşturulması asla caiz değildir. Bu, tedavi değil, bozmadır. Bu yüzden bunalıma girenler, başka sebeplerle bunalıma girenler gibi erbabı tarafından tedavi edilmelidir. Bir kimse ruh hastalığına tutulduğu için burnunu kurbağa, parmağını akrep zannetse, böyle görüp, böyle hissetse, bu kimseyi tedavi etmek için burnunu veya parmağını kesen bir tabibi ne duydum, ne gördüm, ne de bir yerde okudum!
5. Doğuştan iki cinsin de bazı organlarını taşıyan kimselere bakılır; bunlardan hangisi fonksiyonları itibariyle güçlü ve etkili ise kişi o cinsiyette ve o sıfatta kabul edilir. Bu durumda diğer fazlalıklar anormal sayılarak ameliyat yoluyla giderilir ve bu, altıncı parmak, üçüncü ayak gibi anormal bir fazlalık olduğundan giderilmesinde dinî bir sakınca bulunmaz.
6. Gerçekte var olup olmadığını bilmiyorum; eğer her iki organ ve özelliği eşit olarak taşıyan (hunsây-i müşkil) bir insan bulunursa onun psikolojisi, kendini hangi cinsten gördüğü, saydığı, hissettiği esas alınır ve buna göre işlem yapılır; yani dinî bakımdan kendisine böyle davranıldığı gibi tedavi ve ameliyat bakımından da buna göre hareket edilir.
7. Eğer doğuştan her iki cinsin de belirleyici organ ve alametlerini taşımayan (bu çeşit hunsây-i müşkil) bir insana rastlanırsa ona da bir önceki maddede olduğu gibi davranılır; hissi ve eğilimi göz önüne alınır.
8. Günlük hayat, kılık kıyafet, tesettür, haklar ve borçlar... bakımından da hunsâlara yapılacak muamele, yukarıdaki maddelerde açıklanan sonuçlara, işlemlere ve kabullenişlere göre olacaktır.
9. Allah Teâlâ’nın bu gibi kullarına muamelesi, şüphesiz adalet, rahmet ve mahabbet çerçevesinde olacaktır; yeter ki, onlar da diğer kullar gibi iradeleri dâhilinde bulunan alanda Allah’a itaat ve kulluktan ayrılmasınlar. Ayrılmaları halinde ise yine muamelenin, normal olup da günah işleyen kullarınkine benzer/denk olması umulur.
Tasavvuf
04:0011/12/2022, Pazar
G: 11/12/2022, Pazar
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Tasavvuf
Soru
Tasavvufun İslâmîliği öteden beri tartışılıyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Cevap
Tasavvuf camiasının ortaya koyduğu bilgi ve dinî davranış, camianın dışında olanlara yabancı gelmeye başladığı günlerden beri tasavvufun İslâm’daki yeri tartışılmıştır. Tasavvufa kelâm ve fıkıh penceresinden bakanlar -farklı anlama, yorumlama ve uzlaştırma usullerine bağlı olarak- iki guruba ayrılmışlardır:
Bir gruba göre tasavvufun getirdiği farklı dinî bilgiler hatalıdır, yabancıdır ve İslâm dışıdır, dinî davranışlar da bid’attır; dinin aslında bulunmadığı halde ona sokulmuş eklerdir, katkılardır, temizlenmesi gerekir.
Diğer guruba göre bu bilgi, inanç ve davranışlar ikiye ayrılır:
1) Kitap ve Sünnet’in naslarıyla çatışmayanlar halis kullukların, ibadetlerin bereketli ürünleri sayılırlar, İslâm irfanına zenginlik katarlar.
2) İlk bakışta Kitap ve Sünnet’in nasları (zahiri) ile çatışır gözükenler de ikiye ayrılır:
a) Beyan ettikleri itikat ve ortaya koydukları ibadet ve amel bakımından Müslüman, âlim, kâmil oldukları zahir bulunan sofilerden zuhur edenler ancak dış görünüşleri itibariyle zahire aykırı olabilirler; gerçeği araştırıldığı zaman ya bunların zahirlerinin kastedilmediği, dil yetersizliği yüzünden eksik ifade edildikleri ve yanlış anlaşıldıkları ortaya çıkacak yahut da sofilere ait hususi haller (sekr, manevi sarhoşluk) içinde söylendikleri için keşif hatası (kalp gözü ile görülenlerin yanlış anlaşılması, değerlendirilmesi ve ifade edilmesi) olarak kabul edileceklerdir.
b) Beyan ettikleri veya bilinen inançları, davranışları bozuk, sapık, din dışı olanlardan zuhur eden ve tasavvufa sokulan, tasavvuf kalıpları içinde ifade edilenler ise erbabı tarafından tespit edilip ayıklanacak, bunlarla İslâm’ın saflığının bozulmasına, Müslümanların doğrudan sapmasına meydan verilmeyecektir.
Gerçek tasavvuf hareketinin iki amacı vardır:
1. Nefsin tezkiyesi yoluyla has kulluğa ve kâmil ahlaka ulaşmak,
2. Buna ek olarak kalbin tasfiyesi yoluyla gerçek tevhide, kesin bilgiye (yakîn), gayb âleminin ve ledünnî bilginin keşfini elde etmek.
Bu iki amacın dine aykırılığından, İslâm dışılığından bahsetmek mümkün değildir. Ancak bu iki hedefe, dinin zahirini ihmal ederek, inanç, ibadet gibi dinî sınırlar çerçevesini (yani şeriatı) aşarak varmak da mümkün değildir. Gerçek sofilere göre tarikat ve hakikat şeriatın hâdimleridir, sofinin Müslümanlığı ile avamın Müslümanlığı ilmihal çerçevesinde davranış bakımından farklı olamaz; fark dış ile için, zahir ile bâtının, suret ile hakikatin birlikte, beraber, tam olarak bulunup bulunmamasındadır.
Her mümin, ya kâmil ve ehliyetli bir mürşidin terbiyesinde yahut da -sahtesi gerçeğinden daha çok olduğu ve birbirinden ayırt edilmesi de güç bulunduğundan kâmil mürşid bulunamayınca- iyi niyet ve samimiyetle ibadetlerine devam ederek ve Resulullah’ın (s.a.) siyretini –elinden geldiği kadar– kendisine örnek alarak Müslümanlığını “ihsan” mertebesine çıkarmaya çalışmalıdır. Bu mertebeye doğru tırmandıkça imanda sarsılmazlık, irfanda zenginlik ve derinlik, ahlakta kemâl, nefiste hakka teslimiyet hâsıl olacak, gözün ve kalbin perdeleri açılacaktır. Ancak ihsan mertebesinin basamakları sonsuz olduğundan bu cehdin, çabanın ve tırmanışın da sonu yoktur, ömür boyu devam edecektir. Sona vardığını ve cehde (ibadetlere) gerek kalmadığını zannedenler ve söyleyenler nefislerinin esiri ve şeytanın müritleridirler.
Tasavvufun yabancı kültürlerden, felsefelerden ve başka dinlerden alındığı iddiası da belli bir tarihten sonra ortaya atılmıştır.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım İslâm tasavvufunun amacı ve bu amaca ulaşmak için yapılanlar İslâm’a aittir, başka bir kaynaktan alınmış değildir.
Bilgi ve düşünce tarafına gelince bazı mutasavvıfların eserlerinde bu etkilenme, hatta iktibaslar görülmektedir; ama bu vakıa, İslâm tasavvufunun yabancı kaynaklı olduğunu ispat etmez.
Kelâm ilmi de kökü, doğuşu, kaynakları, usulü bakımından İslâm’a aittir, ancak kelâmcıların da mücadele ettikleri veya bir şekilde muttali oldukları düşünce, yöntem ve felsefelerden istifade ettikleri olmuştur; buradan hareketle kelamın yabancı kaynaklı olduğu iddia edilemez, edilirse ispat edilemez.
Hesaplaşma zamanı mı, nasıl?
04:0018/12/2022, Pazar
G: 18/12/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Hesaplaşma zamanı mı, nasıl?
İnsanlığın babası, cennette ne güzel yaşarken Allah Teâlâ’nın sınırlamasına riayet etmeyince ilgili ifadelerin özeti olarak: “Hadi sen ve neslin, yeryüzünde biraz deneme geçirin, sonra hak etmiş olarak cennete veya cehenneme gelin” denmiştir.
Sonra iki oğlundan biri diğerini kıskanmış ve kasıtlı adam öldürme suçunu işlemiştir.
Ve sonra suçlar, günahlar, sapmalar, azgınlık ve taşkınlıklar her yerde her zaman var olmuş, insanların günah işlemeyenlerinin işleyenlerden daha çok olduğu zaman belki de çok nadir kalmıştır.
Bu böyledir diye ne günahı ve suçu savunuyorum ne de başkalarının suç ve günahından mazeret çıkarılmasını onaylıyorum! Elbette böyle bir düşünce de davranış da yanlıştır, İslâm dışıdır, ancak Müslümanların günahlarından dolayı onlardan ümit kesmemeyi, güzel işlerinden dolayı da az ve eksik olanla yetinmemeyi tercih ederim. Tevbe ve ıslah-ı nefs kapısı son nefese kadar açıktır.
Bu yazıda asıl ele almak istediğim konu, Müslümanların suç, hata, kusur ve günahlarıyla ilgili hesaplaşmalarıdır.
Bazı yazarlara göre bu hesaplaşma şöyle olmalı imiş:
Müslüman topluluğun parçaları olan dini gruplar (tarikat, cemaat, dernek, vakıf, yurt, kurs, medrese, mektep…) bazı istisnaları dışında bid’at, hurafe, istismar, cehalet… batağına saplanmış bulunuyorlarmış. Hocalar, âlimler arasında mevcut olan cesur ve “sahih İslâm’ı” bilip uygulayan kişiler, bu suç, günah ve cehalet yuvalarını isim vererek teşhir etmeli, “Kral çıplak!” demeli, toplumdan silinmelerini ve toplumun aydınlanmasını sağlamalıdırlar…
Böyle bir hesaplaşma çağrısı iyi niyetle de kötü niyetle de yapılabilir.
Kötü niyetle olanı:
Müslüman topluluk içine fitne sokmak, hocalar ile grupları birbirine düşürmek, seçimlerin de yaklaştığı şu zamanda toplumda kaos oluşturmak, yutulamaz lokma haline gelen Türkiye’yi lokma dökmektir.
İyi niyetli olanı bilgi ve tecrübe eksikliğindendir.
Yanlışı, günahı, suçu, hurafeyi, doğru İslâm’ı o ehliyetli âlimler her zaman ve her yerde, her vesile ile açıklıyorlar. Buna rağmen pazarlarda çürük malın müşterisi de hiç eksik olmuyor, olmamıştır, olmaz.
Çürük malı alan ve yanlış kapıdan girenlerin önemlice bir kısmı çürüğü de yanlışı da biliyorlar, buna rağmen işte ya ticaret ya hıyanet için giriyorlar. Bunlara, girdikleri kapının yanlış olduğunu, söz ve eylemlerinin İslâm dışı bulunduğunu, o düzgün âlimler, kapı numarası vererek söyleseler geri çıkacaklarını mı sanıyorsunuz!
Aldanmış, doğrusunu, temizini bilememiş, bu sebeple o çukurlara düşmüş olanlara gelince, bir kere giren tövbe billah oradan ayrılmaz; çünkü en iyi, en doğru, en temiz, en kurtarıcı yeri bulduğuna inandırılır.
Mesele, girmeden engellemekle ilgilidir; bunun da yolu dağlara taşlara, uçan kuşlara kadar, şu kişi bu grup demeden doğru olanı anlatmaktır. Bu noktada gevşeklik ve eksikliğimiz olduğu açıktır.
İslâm’a göre tartışılamaz doğrular, yine tartışılamaz eğriler vardır, ama bazı konular da vardır ki, buralarda ehli olan herkesin doğrusu kendinedir. Uyarı ve engelleme vazifesinde şu kurala riayet edilecektir: “Farklılığa tahammülü olan konularda, farklı düşünce ve davranışları, taraflar, karşılıklı olarak uyarı ve engelleme konusu edinemezler.”
Kendimizle hesaplaşalım, büyük ve adil hesaplaşmadan önce kendimizi hesaba çekelim; keşke her Müslüman bunu devamlı yapabilse!
Müslüman camia içindeki kötü durumlara gelince, bunlarla ilgili hesaplaşmayı, bazı şahıs ve grupları teşhir ederek değil, o kötü durumlar ne ise onları ısrarla ve en yaygın bir ölçüde anlatarak yapalım; çünkü teşhirin, adres göstermenin faydası yoktur, zararı çoktur.
Afganistan’da kızların okuma yasağı
04:0025/12/2022, Pazar
G: 25/12/2022, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Şafak · Hayrettin Karaman - Afganistan’da kızların okuma yasağı
Afganistan’da Taliban iktidarının ikinci bir duyuruya kadar üniversitelerde kız öğrencilerin eğitimine ara verilmesini istediği medyada haber ve tartışma konusu oldu.
Şu bilgi de zamanında medyada yer almıştı:
“Geçen yıl 15 Ağustos’ta Afganistan’da yönetime gelen Taliban, ilkokul ve üniversitelerde kız öğrencilerin eğitim almasına izin vermişti. Taliban, üniversitelerde genç kız ve erkeklerin ders günlerini ayırmıştı. Kızlar kendi günlerinde eğitimlerine devam edebiliyordu.”
Öncelikle haberde “ikinci bir duyuruya kadar üniversitelerde kız öğrencilerin eğitimine ara verilmesini” dendiğine göre bunun, kesin ve devamlı bir yasaklama olmadığı anlaşılıyor. Dileriz ki, bu karar, bazı sakıncalı durumları ortadan kaldırdıktan sonra kaldırılacak ve kızların da ilkten yüksek tahsile kadar eğitim ve öğretimden nasiplenmelerinin yolu açılacaktır.
Taliban’ın karar ve tasarrufları değerlendirilirken onların ülkelerinde İslâm’ı devletin ve toplumun dini olarak uygulama kararında olduklarını bilmemiz gerekiyor. Ayrıca Taliban’a katılan Peştunların ve diğer etnik unsurların hemen hepsi Sünni’dir ve ameli mezhep olarak büyük çoğunluğu Hanefî’dir.
Şu halde tenkit ve tavsiyelerimizi laik ülke kanun ve uygulamalarına göre değil, İslâm’a, hatta Hanefî mezhebini de göz önüne alarak yapmamız gerekiyor.
Görüş ve uygulamalarını İslâm’a göre yaptıklarını söyleyenlerin “kız ve kadınların okumaları” konusundaki daraltıcı fetvaları iki gerekçeye dayanıyor: 1. Kadınların, camide namaz kılmak için bile olsa evden dışarı çıkmalarının sakıncalı olması, 2. İhtilat: Kadınlar ile erkeklerin sakıncalı bir şekilde bir arada olmaları.
Kızların ve kadınların okumaları, ilim, san’at ve bir kısım zenaat sahibi olmalarının yasak olması İslâm için söz ve hüküm konusu değildir, olmamıştır.
Sevgili Peygamberimiz’in cemiyetinde kızlar ve kadınlar da camilere gidiyor, gerekli bilgileri, o zaman okul da olan bu yerlerde ve evlerinde alıyorlardı.
Değerli fıkıh hocası Prof. Dr. Soner Duman’ın, kadınların camilere gidip namaz kılmaları konusunda efradını cami, ağyârını mani bir yazısı var. Yazının sonuç kısmında şöyle diyor:
“Kadınların mescide gitmelerine ilişkin hüküm konusunda nasslar ve sahabî görüşleri yanında özellikle sedd-i zerîa [harama giden yolları tıkama], örf ve maslahat anlayışının ön planda olduğu görülmektedir.
Müctehid âlimlerimizin yukarıdaki hadisleri yorumlama biçimlerinde onların içinde yaşadığı toplum örfünün etkisi ve katkısı asla göz ardı edilemez. Kadının sosyal hayata ancak zaruret hallerinde dâhil olduğu tarım toplumları ile günümüzde kadının çalışma, eğitim vb. sebeplerle toplumun içinde bulunduğu toplumları aynı kapsamda değerlendirmek kuşkusuz doğru değildir.
Gerek konu ile ilgili hadisler ve sahabî görüşleri, gerek günümüzde toplumsal yaşama dair mevcut örf dikkate alındığında kadınların mescitlere gitmelerinin engellenmesinin doğru olmadığı, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) belirttiği üzere bunun yasaklanmaması gerektiği görüşü en uygun görüştür. Bu görüşün tercih edilmesi aynı zamanda şartların buna uygun oluşturulması noktasında da gerek Diyanet’e gerekse erkek ve kadınıyla toplumumuza bir takım sorumluluklar yüklemektedir…” (Soner Duman/21.Receb.1439/08.Nisan.2018/Pazar).
Okullarda ilkokuldan üniversiteye kadar kızların da okumaları konusu şeriatla idare edilen ülkelerde ve özellikle Osmanlı’da yasaklanmamış, yalnızca ihtilatı engellemek için ayrı okullarda olması istenmiş, aksine bir zaruret bulunmadıkça böyle uygulanmıştır.
Çok bilgi ve belge var, burada ikisinden söz edeyim.
Osmanlı’nın sondan bir önceki Şeyhülislamı merhum Mustafa Sabri Efendi “Kavlî fi’l-Mer’e” isimli kitabında kızların yüksek tahsile kadar okumalarını menetmediğini, ancak onlara mahsus okullarda olması gerektiğini kaydetmiştir (s.62).
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı “Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın” isimli önemli eserden iki bilgi aktaracağım:
Aşağıdaki belgede, üniversite ve yüksek öğretmen okullarındaki kız öğrencilere, erkek hocalar tarafından programlı konferanslar verilmesi kararı vardır (s. 303).
Neler yapılabilir?
04:0031/12/2023, Pazar
G: 31/12/2023, Pazar
12
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yalnız Hamas hür, başka hür yok” diyorlar ya el-hak doğru; her ülke bir şekilde bir yerlere bağlı, adım atacağında birçok hesap yapmak durumunda, gruplar, şirketler, holdingler de öyle, “esir, köle”; faydanın, çıkarın, kârın, büyümenin… esiri; “ya tedarik edemezsem, ya satamazsam, ya ambargoya maruz kalırsam…” diye düşünüp duruyorlar.
Bütün bunlar, bu çağda yaşadığımız ve Siyonist İsrail’in icra ettiği en büyük, en feci, en dayanılamaz, en zalim, en acımasız… soykırımı görüyorlar; evet yalnızca işitiyorlar değil, görüyorlar, aynel’l-yakin bilgi sahibi oluyorlar, belki temsilcilerinin yüreği de sızlıyor, ama hemen onu bastırıp “ama, lakin” diyerek yukarıda işaret ettiğim düşüncelere dalıyor ve zulmü engelleme bakımından hareketsiz kalıyorlar veya gevşek davranıyorlar.
Artık herkes ezberleri, ilk söylendiğinde garipseyenlerin bile şimdi pek çoğu benimsedi: Dünya beşten büyük, aslında büyük değil, iri olan bu beş devlet dünya düzenine hâkim oldukça adaletin, hakkaniyetin, insan haklarının, kararların kâğıt üzerinden başka yerleri yok!
Bu beş’i frenleyecek güce, birleşmeye ihtiyaç var, lakin son iki asırdır İslâmcıların çağrıda bulundukları “İslâm Birliği” bile bir türlü gerçekleşmedi, iç ve dış engeller yüzünden hep sloganlarda, kitaplarda, makalelerde kaldı, kalıyor.
İnsanlık beş zalim işbirlikçiyi de zalim gücü de dengelemek ve frenlemek için çalışmaktan, uzun, orta veya kısa vadede (zor olsa da) bu gayeye ulaşma çabasından asla vazgeçmemeli.
Burası böyle.
Gelelim sivil topluma ve fertlere.
Sivil toplumun organize/teşkilatlı olanlarının da bir kısmı esirdir, köledir. Bunlar da işler, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı yapılar değildir; lider, şeyh, imam, başkan vb. sultası vardır. O buyurur, tabileri yapar (veya yapar görünürler).
“İşlerin, üyelerinin eşit ve hür görüş ve tercihlerini ortaya koyup, kararların istişare ve müzakere sonunda ortak alındığı” sivil toplum kuruluşları, başa bağlı sivil toplum kuruluşlarından insaflı, vicdanlı başlara sahip olanları ve fertler… Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bunlardan ibarettir.
Bunca zulüm, trajedi, kan donduran kan dökücülük karşısında, kendilerine, “Hiç değilse zulmü destekleyen filan firmanın temizlik ürününü kullanmayın” dendiğinde “Valla kimse kusura bakmasın, yerlisi onun yerini tutmuyor” diyebilen robotlara da dil döküp kendimizi yoralım ama adam olabileceklerinden ümidim azdır.
“Ortada, acilen ümit bağlanacak, bir şeyler beklenecek insan odakları bundan ibarettir” dediğim insan gruplarına, avazımın çıktığı kadar bir daha sesleniyorum:
Geçenlerde ürün boykotu için “en kolay cihad” diye yazmıştım. Yapılabildiği kadarıyla sonuç aldığı da görüldü, niçin gevşetiyoruz, niçin çoğaltacak yerde azaltıyoruz, büyük hesap gününde “Sen ne yaptın” diye sorulduğunda belki yakayı kurtarabileceğimiz bir amele dört elle niçin sarılmıyoruz…!!!
Bir de dünyanın dört bir yanında hamiyetli insanların tertip ettikleri mitingler ve yürüyüşler var; bunlara katılarak yeryüzünü titretmeye ve titreşimleri sağır zalimlere iletmeye niçin yeterli katkı yapmıyoruz!
Büyük felâket deprem sonrasında TRT’de bir yardım toplama faaliyeti yapılmış, buna birçok san’atkâr, iş adamı, akademisyen, din görevlisi… katılmış, destek vermişti. Şimdi bunu veya benzerini bir de Gazze’deki mazlum ve mağdurlar için yapmanın tam zamanıdır, ne duruyoruz!
Dünyadaki rızkımız, kazanıp mirasçılara bıraktığımız varlıklar değildir, bizzat kullandığımız şeylerdir ki, bunlar da birçok insan için devede kulaktır. Kazan, çoğalt, çok azını kullan, geri kalanı mirasçılara bırak ve bir kefen ile ebediyete göç; orada alacağı yok, borcu çok müflisler arasına katıl; ey bu dünyanın akıllı geçinenleri, akıllarınız
bunu nasıl kabul ediyor!
Dünyadan ebedî âleme taşıdığımız önemli “rızkımız” Allah rızası için harcadıklarımızdır, biraz da bunları çoğaltmaya, büyütmeye ne dersiniz!?
.
. .
|
| Bugün 776 ziyaretçi (1440 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|