 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İslam hukuku hukuk fakültelerinde
04:003/01/2019, Perşembe
G: 3/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gemlik Hukuk Fakültesinin kendi değerlerine sahip aziz gençleri fakültelerinde İslam Hukuk’nun okutulmasını, hatta bir “İslam Hukuk Anabilim Dalı” açılmasını istiyorlardı, ben de onları desteklemek için bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıyı okuyan bir değerli dekanımızın mektubunu, örnek olsun diye paylaşıyorum. Yüksek İslam Enstitüsünden sınıf ve dava arkadaşım değerli insan merhum Ahmed Özcan Uşan’ın mahdumu olan bu güzel evlâdı candan tebrik ediyor, bu vesile ile merhumu da ilâhî rahmet ve mağfiret dualarımla anıyorum:
45 gün sonunda altı ihtimal
45 gün sonunda altı ihtimal
10 Temmuz, Cuma
Hayrettin Hocam,
İslam Hukukunun Değeri ve Önemi adlı makalenizi heyecanla okudum.
Yedi buçuk yılı aşkın bir süredir dekanlığını yürüttüğüm Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, İslam Hukuku Özel Hukuk Anabilim dalı altında mevcuttur.
Fakültemizde İslam Hukuku Dersi 1. sınıf 2. dönemde seçimlik ders olarak okutulmaktadır.
Bunun dışında ilk yarıyıl Hukuk Tarihi, 4. yarıyılda Türk Hukuk Tarihi zorunlu derslerimiz arasındadır.
Yine 6. yarıyılda Islamic Law (İngilizce) ve 5. yarıyılda özellikle Mecellenin incelendiği Türk Özel Hukuk Tarihi dersi de seçimlik olarak öğrencilerimizin istifadesine sunulmaktadır.
3. dönemden başlayan ve 5 yarıyıl devam eden Osmanlıca Metin Okuma Derslerimiz de seçen öğrencilerimiz için Osmanlıca öğrenmeye imkan tanımaktadır.
Bahsi geçen dersler ilgili dönemlerde öğrencilerimizin yararlanmalarına sunulmaktadır.
Bugüne kadar henüz gerçekleştiremediğimiz ancak gelecek dönemden itibaren inşallah uygulanabilecek Hukuk Arapçası dersi de 7 dönem sürecek bir ders olarak verilecektir.
Bu şekilde öğrencilerimize bugünkü hukuk sistemi detaylı bir şekilde aktarılırken, kendi öz değerlerimizi de öğrenebilme imkanı sunulmaktadır.
En büyük hedefimiz bütüncül bir hukuk anlayışı ile öz değerlerine sahip dünyayı okuyabilen kendi geçmişini de ıskalamayan hukukçular yetiştirebilmektir. Vizyonumuz da “Hukukun üstünlüğünü özümsemiş hakkaniyetli ve adaletli hukukçular yetiştirmektedir”.
Bu vesile ile sağlık ve afiyet temennisi ile saygılarımı sunarım.
Prof. Dr. M. Fatih UŞAN
Bu milletin asırlarca hukuku olmuş bir sistemi bilmeyen, Mecelle’yi okuyup anlayamayan kimselere –kusura bakmasınlar– ben hukukçu demem.
Cinsel eşitlik konusu ve kantarın topuzu
04:004/01/2019, Cuma
G: 4/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların değerleri, dünya görüşleri, düşünce yöntemleri kendi dinleri, kültür ve medeniyetleri içinde oluşur, gelişir ve ötekilere buradan bakarlar.
Kesin olarak bir “insanlık medeniyeti” yani bütün insanların ait oldukları tek bir medeniyet yoktur. Hemen tamamı dinden beslenmiş ve yaşamakta olan yedi sekiz medeniyet de böyledir; farklıdır, inşa eden topluma aittir.
Miras kavgasında ağır sözler
Miras kavgasında ağır sözler
10 Temmuz, Cuma
Roger Garaudy, “Batı bir ârızadır” diyor. Gücünü ve servetini sömürdüğü zayıf milletlere borçlu olan ve bu manada zalim/ahlâksız olan Batı toplumları, maddi ve dünyevi hayatta nefsin arzularını mümkün olduğu kadar serbest tatmin etmek, düzen ve asayiş içinde müreffeh yaşamak için kurallar oluşturmuşlar ve bu kurallara din kuralları gibi riayet etmeyi öğrenmişlerdir. Bu yüzden Batı’ya imrenenler ve örnek gösterenler çok olur, ama Batı’nın örtük yüzünü anlamak o kadar da zor değildir; soyup soğana çevirdikleri, kendilerine gelmemeleri için bütün tedbirleri aldıkları eski sömürgeleri ile bugünkü ilişkilerine bakanlar Batılı ahlâkı anlamakta güçlük çekmezler.
Vaktiyle şu veya bu sebeple Avrupa Birliğine girmeye karar verilmiş, yaklaşık altmış senedir kapıda bekleniyor, hemen hiçbir şey vermiyorlar ama bizden çok şey alıyorlar; aldıkları içinde en önemli olanı da her şeye rağmen koruduğumuz değerlerimizdir; alıyorlar derken bozuyorlar, yok ediyorlar demek istiyorum.
Bu konuda çok şey söylenebilir, ama son günlerde birçok aklı eren ve değerlerimize bağlı olan dostların imdat çığlığı atarcasına uyardıkları iki konu var; ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi) ve İstanbul Sözleşmesinin ihtiva ettiği kabul edilemez maddeler.
Dinimize de aykırı olarak gelenekte bazı yanlışlar yerleşmiş ve bu yanlışlar yüzünden kadınımız zulme maruz kalmıştır. İç ve dış etkilerle de olsa eğitimcilerimiz, âlimlerimiz, düşünürlerimiz nihayet bu yanlışların farkına varmış, bunların ortadan kaldırılması ve kadın-erkek arası âdil dengenin keşfi konusuna eğilmişlerdir. “Her bakımdan eşitlik değil, yaratılış amacına uygun farklılık içinde adalet/denge” kuralı içinde mutedil ıslahat yapılırken buna iki taraf itiraz etmiştir:
1. Dini kullanan ve yanlış da olsa geleneği terk etmeye yanaşmayan kesim,
2. Feminizmin etkisi altında kantarın topuzunu kaçıran ve ilâhî dengeye başkaldıran kesim.
Feminizm bir Batı ârızasıdır, AB mevzuat ve müktesebâtına uyum mecburiyetinin başımıza getirdikleri arasında feminizmin uzantısı olan yukarıdaki sözleşme ve projeler devreye girmiştir.
Konuya emek vermiş bir bilim adamı Mücahit Gültekin’in okunası bir yazısından iki paragraf ile yazımı bitirirken yöneticilerimizin konuya eğilmelerini diliyorum:
“…Bazıları hâlâ bunu ‘kadın-erkek eşitliği’ meselesi sanıyor, ‘kadına şiddet’ meselesi sanıyor, ‘kadının güçlendirilmesi’ meselesi sanıyor. Yalancının mumu 500 senedir yanmaya devam ediyor. Bu konuda yetkililer topluma doğru bilgi vermiyor. Dünyanın en saçma teorisi koca devleti peşine takmış sürüklüyor. Kafası çalışan bazı dostlarımız meseleye ilgi göstermiyor. Bazı dostlarımız ise, meselenin politik amaçlarından habersiz, kendi kişisel tecrübelerine dayanarak “Ama kadına şiddet yok mu? Geleneklerimiz yanlış değil mi?” filan gibi itirazlar getiriyor; konuyu yeterince incelemiyor.”
“Açık söylüyorum: ETCEP projesi başarıya ulaştığı gün çocuklarınızı tanıyamayacaksınız. Beğenmediğiniz o gelenekleri bile yana yakıla arayacaksınız. Aynen şimdi 70’lerdeki, 80’lerdeki mahallenizi aradığınız gibi. Ama bulamayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Pişman olacaksınız, belki de pişman bile olamayacaksınız. Sonra çaresiz kendinizi olup biten her şeye alıştıracaksınız…”
Kabir ziyareti, tevessül ve şefaat
04:006/01/2019, Pazar
G: 6/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kabir ziyaretinin amacı, ölüden yardım dileme (istiğâse), dualarda bir peygamberi veya veliyi aracı kılma (tevessül), ahirette sıkıntılardan kurtulmak ve bazı geçitleri aşabilmek için Allah’ın sevdiği kulların yardımından faydalanmak (şefaat) asırlardan beri Müslümanlar arasında doğru veya yanlış anlaşılmaya, ulema arasında da tartışmaya konu olmuştur. Bu saydıklarımı caiz ve vaki görenler karşı tarafı tekfirden tebdî’a (bid’at ehlinden olmaya) kadar damgalamışlar, bunları caiz ve vaki görmeyenler de karşı tarafı şirke düşmekle itham etmişledir.
Melo'nun yerine Gökhan İnler
Melo'nun yerine Gökhan İnler
10 Temmuz, Cuma
Bu tartışmaları takip ederken dikkatimi çeken husus şu oldu: İstisnaları bulunmakla beraber taraflar birbirinin görüş ve delillerini olduğu gibi değil, kendilerine uygun düşecek ve ithamlarına dayanak olacak şekilde aktarıyor, sonra da genellikle insaf ve itidal ahlakı dışına çıkarak konuşuyor ve yazıyorlar.
He iki tarafın da akıl ve nakil delilleri var; bu delillere dayanarak düşünüyor, yorumluyor ve bir sonuca ulaşıyorlar. Sonuç beşeri bir yorum olduğuna göre “Deliller bizi bu sonuca götürüyor, bize göre başka bir görüş ve yorum hatalıdır, ama madem ki tevil vardır, şu halde tekfir yoktur” deseler mesele kalmayacak ve ümmet bölünmeyecek.
Kısaca kendi görüşümü arz edeyim:
Allah Teâlâ izin vermedikçe kimse kimseye hiçbir yardımda bulunamaz. Yaşayan veya ölmüş bulunan bir kimsenin bir başkasına yardımcı olabilmesi için kendisine Allah Teâlâ tarafından böyle bir izin ve imkânın verilmiş olması gerekir. Peygamberimiz’e (s.a.) şefaat ve duada aracılık yetkisi verildiğine dair sağlam hadisler vardır, bunlara dayanarak O’nunla (hayatta iken veya vefatından sonra) tevessüle ve ahirette şefaatine inanan kimseleri şirk ile suçlamak asla yerinde değildir. Bunları yine delile dayanarak caiz görmeyenlere kâfir veya bid’at ehli demek de doğru değildir. Ben sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) ahirette şefaat yetkisine Allah’ın izniyle sahip olduğuna inanıyorum. “Allah’ım, Peygamberinin hatırı için duamı kabul buyur” demekte de bir sakınca görmüyorum.
Peygamberler dışında müminlerin de ahirette birbirine şefaatçi olabileceklerine dair sahih hadisler vardır.
Kendilerinin veli (evliyâ) olduğuna inanılan kimselere gelince, ilham, keşif ve bunlara dayalı haber sebebiyle bunlardan istiğâse ve tevessülün de şirk ile alakası olmadığına inanıyorum. Çünkü bunlara inanan ve uygulayanlar, “Allah Teâlâ bu sevdiği kullara izin verdiği için yaptıklarına” inanıyorlar, Allah’a rağmen veya O’nun yanında ikinci bir otorite olarak yaptıklarına inanmıyorlar. Sonuç olarak ibadet Allah’a, yardım dileme de Allah’tan oluyor; teşbihte hata olmazsa “Allah Teâlâ nasıl rızkımızı kulları vasıtasıyla veriyorsa, bazı yardım ve lütuflarına da bazı kullarını aracı kılıyor”.
Kabir ziyareti konusunu daha önce de yazmıştım. Hadislere göre bu ziyaretten maksat, kabirde yatan cesedin faydalanması değil, ziyaret edenin ölümü hatırlayarak ve ibret alarak faydalanmasıdır. Ölülerin ruhları kabirde yatan cesetleri terk etmişlerdir ve berzah denilen bir başka âlemde bulunmaktadırlar. Ölü için yapılacak dualar ve hayırlar onlara o âlemde ulaşacak ve Allah izin verirse faydalı olacaktır.
Bu konuyu bir ay kadar önce el-Ezher’in Araştırma Enstitüsü’ne sormuşlar, onlar da şu açıklamayı yapmışlar:
Kabirleri ziyaret şu sebeplerle müstehaptır: İbret almak, ölümü ve ahiret hallerini hatırlamak, yapılacak dualardan ölülerin faydalanması.
Bu hükmün delilleri şunlardır: Peygamberimiz’in (s.a.) daha önce yasaklamış olduğu halde sonradan buna izin vermiş, kendisi için Allah’ın Hz. Amine’nin kabrini ziyaretine izin verdiğini açıklamış, Uhud şehidleri ve Medine’deki Bakî’ kabristanını ziyaret etmiş, onlara selâm verip dua ederek şöyle demiştir: “Mümin ve Müslüman yurtlarının sakinleri, esselamu aleykum, biz de Allah isteyince size katılacağız, size ve bize Allah’tan afiyet diliyorum.” Hz. Fâtıma’nın amcası Hamza’nın kabrini ziyaret ettiği, daha başka sahâbîlerin de kabir ziyaretinde bulundukları bilinmektedir. En uygun ziyaret günleri Cuma veya ondan bir gün önce yahut bir gün sonradır.
İnsan ölünce ruhu bedenini terk eder ve ruha ait olan düşünme, duyma, acı ve lezzeti hissetme gibi özellikler bedeni terk etmiş olur, beden çürür, cansız nesnelere karışır. Ruh ise, dünya ile ahiret arasında bir başka âlem olan Berzah’a gider, orada diriliş gününe kadar kalır; burada acıyı, elemi, lezzeti ve saadeti tadar, başka ölülerin veya dirilerin ruhlarıyla da buluşup yalnızlığını giderebilir, Kabrini ziyaret edenlerden haberdar olur; ilgili hadislere dayalı olarak Ehl-i Sünnet çoğunluğunun inancı budur.
Doğu Türkistan (Uygur) Müslümanlarına Çin Zulmü
04:0010/01/2019, Perşembe
G: 10/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çin’in Doğu Türkistanlılara yaptığı zulüm ve işkencelerle ilgili haber ve görüntüleri duyduğum, izlediğim zaman uykularım kaçıyor. Bir bütün gün hastalanıyorum, tansiyonum fırlıyor. Beddua ediyorum, zulüm karşısındaki aczimizin dayanılmaz ıstırabını yaşıyorum.
Samsung düğmeye bastı: 11K çözünürlüğünde akıllı telefon!
Samsung düğmeye bastı: 11K çözünürlüğünde akıllı telefon!
11 Temmuz, Cumartesi
Merhum Hocamız Tayyip Okiç, Bosna Hersek’te, komünizmin dinsizleştirme programına ve baskılarına rağmen dinin nasıl korunduğunu şöyle anlatmıştı: Çünkü biz kızlarımızı okutuyor, onlara yeterli din bilgisi ve eğitimini veriyorduk, kızlarımız büyüdüler, evlenip anne oldular, komünistler aile içine giremediler, anneler de çocuklarına din bilgisi ve eğitimi verdiler.
Dışı pembeleşmiş gibi olsa da içi kıpkızıl olan Çin bunu da keşfetmiş olacak ki, her bir Uygur ailesinin içine bir Çinli sokmuş, onunla birlikte yaşamayı mecburi kılmış.
Her şeye rağmen birçok şey yapılabilir. Bunlardan biri olarak Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin yayınladığı bir bildiriden kısaltarak aktarmalar yapacağım:
…Milyonlarca Müslüman çocuğu toplayıp, zorla “Rehabilitasyon, yeniden elverişli hale getirme kampları” diye adlandırdıkları zorunlu çalışma kamplarında tutsak etmeleri, onurlarını kırıcı ve inançlarını, kültürlerini, dinlerini ve dine bağlılıklarını zayıflatacak her şeye maruz bırakmaları.
Müslümanları camilerde, dinlerini öğrenme ve ibadetlerini yapma bakımından kısıtlamaları.
Müslümanların namaz kılma, oruç tutma, şer’î kıyafete bürünme, Kur’ân-ı Kerim’i bulundurma, namaz örtüsü giyme, sigarayı veya içkiyi bırakma gibi, İslâm’a bağlılıklarını sergileyen herhangi bir davranış veya İslâmî hükümleri uygulamaları konusunda rapor tutma, dosyalama ve ihbar etmekle vazifeli Çinlileri evlerine almaya, onlarla beraber yaşamaya mecbur etmeleri.
Görünen odur ki; Çin’in, Müslümanlara yönelik resmi politikası, İslâm’ı silmeyi ve İslâmiyet’e bağlılığı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Çin Müslümanlarına karşı uygulanan eziyetin, zulmün ve haksızlığın tehlikelerine dikkat çekmekte, yapılanlara karşı çıkmakta ve şu tedbirleri tavsiye etmektedir:
1. Çin ve İslâm âlemi arasındaki, devletler ve halklar olarak var olan çeşitli ve kökleşmiş ilişkileri ve bağları hatırlatıp bu bağlantıları ve ilişkileri sarsma ve kopartma yerine, genişletip güçlendirmeye çalışmayı (Durumu düzeltmek için bu ilişkilerden yararlanmayı) uygun buluyoruz.
2. Dünya Müslüman Âlimler Birliği olarak Çin hükümetini, Müslüman azınlığın insan haklarına, bu meyanda din ve vicdan hürriyetlerine saygılı olmaya davet ediyoruz. Özellikle:
a) Müslümanlardan tutuklananların serbest bırakılmalarını, zorunlu toplu kamplarda alıkonulanların özgürlüklerine kavuşmalarını,
b) Mescitleri inşa etme, dini öğretme, Müslümanların ve başkalarının, bireyler ve gruplar olarak dini uygulamalarına engel olunmamasını,
c) Çin Müslümanlarının, ülkenin içinde ve dışında, farklı meşru amaçlar uğruna; seyahat etme, taşınma, ulaşım ve iletişim hakkına sahip olmalarını talep ediyoruz.
3. İslâm İşbirliği Teşkilâtını ve teker teker İslâm ülkelerini, BM Teşkilâtı’na bağlı İnsan Hakları Komisyonu önünde bu konu ile ciddi mânâda ilgilenmeye, devamlı gündemde tutmaya, olaylar ve gidiş hakkında bilgi akışını takip etmeye, Çin tarafı ile Birleşmiş Milletler’e bağlı İnsan Hakları Konseyi önünde takipte kalmaya çağırıyoruz…
Ben bu bir maddelerin de faydasına inanmakla beraber daha hızlı sonuç alabilecek bir tedbirden söz edeceğim: Çin’in dini maddi menfaat, ekonomik büyüme, dünya ticaretine hâkim olmadır. Bugün başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya ucuz diye Çin mallarını satın alıp kullanmakta ve tüketmektedir. Filistin’e zulmünden dolayı zaman zaman Siyonistlerin mallarına karşı boykot yapılıyor, bunu daha fazlasıyla niçin Çin’e yapmayalım. Biraz fedakârlığa katlanıp daha pahalı da olsa başka malları alıp, Çin mallarını hiç olmazsa İslâm ülkeleri olarak karar alıp bir süre boykot etsek; evet başka çığlıklar değil, işte bu Çin’in kulağına girer.
Dün okudum, Çin bir kanun çıkarıp ülkesindeki bütün dinleri Çin komünizmi ile uyumlu hale getirecekmiş. Eğer tedbir alınmazsa kim bilir daha neler yapacaktır!
Çin’e karşı askeri gücü yetersiz olan İslâm ülkelerinin, Çin mallarını boykot edecek iradeleri de mi iflas etti!
Velî (evliyâ) kimdir?
04:0011/01/2019, Cuma
G: 11/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Merhum dava arkadaşım Bekir Topaloğlu İslâm Ansiklopedisi’nin ‘velî’ maddesinde şu açıklamayı yapmıştı:
Sivas'ta traktör askeri araca çarptı: 4 yaralı
Sivas'ta traktör askeri araca çarptı: 4 yaralı
11 Temmuz, Cumartesi
“Abdülkerîm el-Kuşeyrî ‘velî’nin ‘yardımcı’ şeklindeki anlamını, ‘Allah velîlerinin O’nun dinine yardım etmeleri ve kendisine itaati temsil eden gruplar içinde bulunmaları’ şeklinde yorumlamıştır. Kuşeyrî’ye göre Allah’ın dost edindiği kimsenin alâmetlerinden biri O’nun tarafından kötülüklerden korunup arzularının yerine getirilmesi, diğeri de Hak dostlarının gönüllerine sevgisini yerleştirmesidir. Fahreddin er-Râzî, kulun velî isminden nasibinin Allah ile müşterek dostluğunun devamını sağlamak için kendisine düşen görevi yerine getirmesi olduğunu belirtir. Bu görev de Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek ve bütün varlığıyla O’nun azamet nuruna yönelmekle yerine getirilebilir.”
Hanefî Fıkhı’nın önemli kaynaklarından birinin (Raddu’l-Muhtâr) müellifi olan İbn Âbdîn de ricâlu’l-ğayb (görünmez ermiş görevliler); yani Kutub, ğavs, imâmân, ebdâl, evtâd, nukabâ, nucebâ, efrâd ve ahyâr hakkında bir risale (kitapçık) kaleme almış ve bu risalenin sonunda ‘velî’nin tarifi ve özellikleri hakkında bilgi vermiştir. Bu fakihe göre de yukarıda sıfat-isimlerini saydığım kişiler vardır, Allah Teâlâ bunları seçmiş, kendilerine bir takım görevler vermiş, bu görevleri ifâ edecek güç ve imkânı da bahşetmiştir. Bu görevler arasında bunalmış, çaresiz kalmış, yardıma muhtaç kullarına yardım da vardır.
En azından büyük bir Müslüman kitlenin inandığı, İslâm kültüründe önemli ölçüde yeri bulunan bu kişileri ve vazifelerini inkâr eden dinden çıkmaz ama, inananlar da Ehl-i Sünnet dairesinden çıkmış olmazlar.
Allah’ın ölmüş veya yaşayan kullarından yardım isteyen bir kimsenin dikkat etmesi, titizlik göstermesi gereken inanç ve davranış şudur: Normal olarak bir kulun gücü ve imkânı dışında olan bir şey kuldan istenmez, Allah’tan istenir. Normal olarak istenen şeyi yapabilecek birinden veya Allah tarafından kendisine müstesna bir güç ve imkân verildiğine inanılan bir kimseden (mesela gavsdan) yadım isteyen de, istediğini o kişinin değil, Allah’ın vereceğine, o kişiyi bu yardımı ulaştırmaya memur ve vasıta kıldığına inanmalıdır. Bu iki sınır çiğnenmedikçe şirke düşmek söz konusu olmaz.
Şirk ne zaman gerçekleşir?
Allah’tan istenecek bir şey kuldan istendiği, Allah’a yapılacak ibadet ve dua kula yapıldığı, Allah dilemedikçe ve izin vermedikçe kimsenin kimseye bir faydası olamayacağı inancından sapıldığı zaman şirke düşülür.
Bir de gaybı bilme ve Allah’tan gelen ilim (ledünnî ilim) konusu soruluyor.
İlm-i Ledün, Allah tarafından verilen, öğrenmekle değil, Allah’ın bildirmesiyle elde edilen bilgi demektir. Bu bilgiyi ikiye ayırmak gerekir: a) Allah’ın Peygamberlerine vahiy yoluyla verdiği bilgi. Vahiy Allah’tan olduğu için lügat manasında buna da Ledün İlmi denebilir. b) Hızır gibi bazı kullarına ilham ve keşif yoluyla verdiği bilgi. Bu ikinci çeşit bilginin sağlam kaynaklarla doğrulanmış olanı vardır; Hızır’ın ve Hz. Ömer’in bazı bilgileri böyledir, onaylanmış olmayanı vardır; bu da ümmetin sâlih fertlerinde (velilerde) olan ve ilhama dayalı bulunan bilgidir. İlm-i Ledün kimde olursa olsun vahye aykırı olmayacaktır; vahye aykırı olan bilgi kimden gelirse gelsin muteber değildir. Kur’ân-ı Kerim’de Kehf Sûresi’nde İlm-i Ledün ifadesi geçmektedir (18/ 65). Âyetin meâli şöyledir: “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine tarafımızdan ona bir ilim öğretmiştik.” Devam eden âyetlerde Hz. Mûsâ ile bir süre yolculuk eden bu kulun (Hızır’ın), Allah’ın bildirmesi sayesinde, başkaları için gayb (gizli) olan bazı şeyleri bildiği anlaşılmaktadır. Bu bilgiyi Allah dilediğine verir, çalışmakla, ibadetle, başkaca beşeri mesailerle elde edilemez, biri diğerine aktaramaz.
Evliya olduğuna inanılan kimsenin sâhih İslâm inancına sahip olması, ibadetleri eksiksiz yapması, güzel ahlâklı olması, Peygamberimiz’i (s.a.) kendine örnek alması, herhangi bir günahta ısrar etmemesi şarttır. İmam-ı Rabbânî’nin deyişi ile “Peygamberimizin sünnetine kıl ucu kadar muhalif davranışta ısrar eden bir kimse havada uçsa, suda yürüse, kalpten geçenleri bilse bile velî değildir, onun kerâmet benzeri davranışları, çevresindekiler için bir imtihandır.
İktidarı eleştirmek
04:0013/01/2019, Pazar
G: 13/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhalefet zaten iktidarı eleştiriyor ve eleştirir. Onlardan beklenecek şey hakaret ve iftira etmemek, yalan söylememek, doğruya doğru, yanlışa yanlış demektir; ama unutmayalım ki, eski CHP muhalefete düştüğünde muhtemelen ilk meclis toplantısında bir muhalif üye konuşurken “İktidar, sizi sıkı bir şekilde takip edeceğiz, iyi ve doğru yaptığınıza iyi, yanlış yaptığınıza da yanlış diyeceğiz” mealinde bir söz söylemiş, ön sırada oturan İnönü oturduğu yerden itiraz ederek şöyle seslenmiş: “Muhalefet iktidara iyi ve doğru yaptın demez.”
Muhalefet bugün de İnönü’yü takip ediyor, tabii bununla da yetinmiyor.
Benim konum muhalefetin eleştirisi değil, eskiden veya hâlâ iktidarı destekleyenlerin eleştirisi.
Peki, bu eleştiri olmamalı mı?
Elbette olmalı, olması iktidara iyilik; olmaması, şahsi menfaat için eleştiriden vazgeçmek ise kötülüktür.
Eleştirinin bazı sınırları olmamalı mıdır?
Eğer eleştirene göre iktidar liyâkatını kaybetmişse, yerini bir başka siyasi kadroya terk etmesi gerekiyorsa, doğrusunu ve daha iyisini yapabilecek böyle bir kadro da varsa iktidarı yıpratacak ve muhalefetin eline koz verecek ölçüde de olsa eleştiri yapılmalıdır. Eğer bu şartlar mevcut değilse, mevcut eksiklere ve kusurlara rağmen iktidarın devamı gerekiyorsa bu takdirde eleştiri, iktidarı zayıflatıp düşürecek, daha beterine fırsat verecek ölçüde olmamak gerekir. Eleştiri ve tavsiyelerin ağyâra fırsat vermeden yapılabilecek bir şekli de STK temsilcilerinin ilgili iktidar biriminden görüşme talep ederek yüzyüze konuşması, eleştirmesi ve tavsiyelerde bulunmasıdır.
Peki, bu yapılabilir mi?
Eğer STK’lar iktidara yanaşarak kendilerine mahsus bir takım menfaatleri elde etmeyi ön planda tutarlarsa bunu yapamazlar. Adlarına uygun olarak olumlu ve yapıcı muhalefeti (duruşu) ilke edinirlerse bu tür eleştiri en çok onların işi olur.
Şimdi bir başka konuya geçiyorum.
İktidarı alet ederek veya bazı uçları ile işbirliği yaparak yahut da iktidarın herkese sunması gereken imkan ve menfaatleri bir şekilde kendilerine yönlendirerek dine, ahlaka, milli menfaate aykırı bir takım işleri yapan, davranışlarda bulunan, daha iyi olmaları umulurken daha kötü olan kimselerin ve genel manada bozulmanın bütün günahını iktidara yükleyerek eleştiride bulunanlar, “Keşke iktidar olmasaydık” diyenler var. Bunlara ek olarak mevcut rejim çerçevesinde iktidar olmuş bir partiden ve onun liderinden “şeriat devletinde olabilecek değişimleri” bekleyenler ve isteyenler var.
Kimseyi böyle düşünüyor, eleştiriyor ve istiyor diye ayıplamak gibi bir düşüncem yoktur. Ben de kendi görüşümü yazacağım:
Bütün gayr-i meşru işler ve genel bozulmanın baş sorumlusu ahlakımızın bozulmuş olmasıdır. Ahlakımızı iktidar bozmadı; başka iktidarlarda başka ahlaksızların fırsat bulduğu kötülüklere bu iktidarda da farklı kesimden ahlaksızlar fırsat bulmuş oldular ve bu kaçınılmazdır. Kaçınmak istiyorsak tenkit oklarını daha çok kendimize yöneltmemiz, resmi olanlar yetmiyorsa sivil faaliyetlerle ahlak eğitimine ağırlık vermemiz, toplum içinde kötülüğü, yanlışı, ahlaksızlığı azaltmak üzere en uygun yoldan faal olmamız (emir bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münker) gerekiyor. İktidardan beklentimiz ise bizim ahlak ve değer eğitimimize azami fırsat vermesi olmalıdır. Unutmayalım ki, bu ülkede başka inanç, ahlak, dünya görüşü sahipleri de vardır, onların da hak ve özgürlükleri mevcuttur.
GDO’lu ürün, İslâm ve Barnaba İncili
04:0017/01/2019, Perşembe
G: 17/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu üç konuda ilgililerin tatmin edici açıklamalar yapmalarında zaruret var. Yıllardır ileri sürülen tespitler ve iddialar kafa karıştırıyor, haklı haksız ithamlara, şüphelere, kötü zanlara sebep oluyor.
"Uzlaşmak için geldim"
"Uzlaşmak için geldim"
12 Temmuz, Pazar
GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerin zararlı olduğu ve bu ürünlerin ülkemizde marketlerde satıldığı yaygın olarak söylenmekte ve yazılmaktadır: “Genetik mühendisliği yöntemleriyle bir bitki DNA’sına gen yerleştirme rastgele olmaktadır ve bilim adamları genin nereye gittiği hakkında bir bilgiye sahip değildir. Bu da diğer genlerin çalışmasını engelleyebilmekte ve besinlerde daha önce hiç bulunmayan proteinlerin üretilmesine ve toksin ve alerji üreten yeni bir bitkinin dolayısıyla da sağlığa zararlı tüketeceğimiz yeni bir besinin oluşmasına neden olmaktadır”.
Bir de zirai ilaçlar meselesi var. Batı’da yasaklanan bazı ilaçların ülkemizde kullanıldığı bunun da birçok zararının bulunduğu konuşulmaktadır.
Tarım konusunda bir başka korkunç iddia da yerli tohumların ABD’ye depolamaları için verildiği, yabancı tohumların alındığı, bu tohumlarda da birçok zararın bulunduğu söylenmektedir.
Bu konularda Tarım Bakanlığı’ndan açıklama bekleriz.
“Din İslâmdır” cümlesinin kaldırılması:
Yine iddiaya göre AB’nin talebi üzerine Cuma hutbelerinde okunan “İnneddîne indellahi’l-İslâm: Allah’a göre din İslam’dan ibarettir” mealindeki âyet uzun süre kaldırılmış, sonra dindar çevrenin baskısı ile tekrar okunmaya başlamış. İhtimal vermediğim bu konuyu da ilgili bakan veya şahıs açıklamalıdır.
Barnaba İncili:
Değerli araştırmacı ilim adamı Müfid Yüksel Bey’in açıklamasına göre 1983 kışında, Şırnak’ın Uludere kazasına bağlı “Kela Memo” mevkiinde köylüler bir mağara, âdeta bir yeraltı şehri bulurlar. Açtıkları bir lahitin içinde bir mumya, yanında ise büyük boy bir kitapla karşılaşırlar. Ayrıca o odada daha küçük boyda bir kitap daha bulurlar. Uzmanı tarafından okunan bir sayfada şu ifade yer almaktadır:
“Ben Kıbrıslı Barnabious. Bu, benim, gökler/semavi yılla 48. yılda yazdığım 4. İncil nüshasıdır. Bu, Vahyi Sâdık olan Allah’ın kulu Meryem oğlu İsa’ya vahyidir.”
Barnabas, İbrani (Levili sülalesinden) ve Kıbrıslı olup, Hz. İsa (a.s.) zamanında ona iman edenlerdendir. Barnabas İncili’nin giriş kısmında Pavlos eleştirilir. Birçok kimsenin, Hz. İsa’nın ‘Allah’ın oğlu’ olduğu zannına kapılarak yanıldığını, aldatıldığını ifade eder. Pavlos’un da bu konuda aldananlardan olduğu belirtilir.
Barnabas İncili nüshası da, Hz. İsa’nın sözleri ve yaşam öyküsünü içeren bir mecmuadır. Ancak, Canonical İncillerden farklı olarak, Hz. İsa’nın Rabb/Rabbın oğlu olma inancını açık biçimde reddeder. Ayrıca, Hz. İsa’nın (a.s.) 30 yaşında iken, Zeytindağı’nda, Hz. Cebrail’den İncil’i aldığı kaydedilmektedir. Yine, Hz. İsa’nın (a.s.) “kendisinden sonra Ahmed’in geleceğini” söylediği ifadesi de yer almaktadır.
1984 Eylülünde İstanbul’a getirilmesi için bir meblağ karşılığı köylülerle anlaşılır. Burada, bu İncil nüshasının İstanbul’da Hamza Hocagil tarafından tercüme edilip, orijinalinin tıpkıbasımı ile birlikte yayınlanması ve nüshanın da Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümüne koyulması hedeflenmişti. Ne var ki, Ekim 1984’te bir ihbar sonucu Sıkıyönetim idaresince ele geçirilmesi bu projeyi akim bırakır. Birkaç yıl Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinin kasalarında muhafaza edilen Barnabas İncili nüshası bilâhare Ankara’ya gönderilir. Burada, Etimesgut Dil-İstihbarat Okulu’nda iken 13 varaklık bir fotokopisi de alınır. Daha sonra ise Genelkurmay Karargâhına nakledilir.
Müfid Bey’in ilgili yazısından kısaltarak aktardığım bu bilgi şöyle sona eriyor: Bu İncil nüshaları 2009 yılı şubatına kadar Genelkurmay Karargâhında muhafaza edilmekteydi. Sonrasını ise bilmiyoruz.
Dinler tarihi ve İslâm’ın sahihliği konularında çok önemli olan bu İncil şimdi nerededir, orijinali tercümesiyle beraber niçin yayınlanmaz?
Bu konuyu da yine devletin ilgili birimleri açıklamalıdırlar.
.ETCEP konusunda KADEM’in açıklaması
04:0018/01/2019, Cuma
G: 18/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi (ETCEP) konusu haklı olarak İslâmî kesimi rahatsız etmişti, proje hakkında çeşitli yazılar okuduk, konuşmalar dinledik ve biz de yazdık; kimileri savunuyor, bazıları “kısa zaman için ve pilot bölgede uygulandı sonra vazgeçildi” diyor, kimileri de kısmen devam ettiğini iddia ederek eleştiriyordu.
Muhalefet taşı ucundan tutuyor
Muhalefet taşı ucundan tutuyor
13 Temmuz, Pazartesi
Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) bu konuda yaptığı açıklama, derneğin ağırlığı da göz önüne alındığında bana göre mevcut durum ve şartlarda rahatlatıcı, makul, mutedil bir açıklama oldu.
Açıklamada da yer verildiği gibi bu proje, eğitimde fırsat eşitliği sağlanması adına yürütülen çalışmalar kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2014-2016 yıllarında, toplam 10 il ve 40 pilot okulda uygulanmış bir projedir. UNESCO’nun 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken kriterleri göz önünde bulundurularak hazırlanmış ve ülkemizin toplam 10 il ve 40 pilot okulunda uygulanmıştır. KADEM, ETCEP Projesi’ne ilişkin yayınları inceleyerek bir değerlendirme raporu oluşturmuştur, KADEM projenin paydaşı ya da destekleyicisi değildir, olumlu bulduğu unsurlar bulunmakla beraber proje ile ilgili kaygılarını bir açıklama yaparak kamuoyuyla paylaşmayı uygun bulmuştur.
Açıklamanın tamamını okumayı tavsiye ederek birkaç paragrafını, kısa değerlendirmelerle aktarıyorum:
“Kadın erkek arasındaki hakkaniyete aykırı eşitsiz konumların ancak herhangi bir tarafın mağduriyetine izin vermeyen adalet ilkesiyle dengeye kavuşacağına inanıyoruz.”
Dernek mutlak eşitlikten söz etmiyor, “hakkaniyete aykırı” eşitsizliklerin bulunduğunu ve bunun da adalet ilkesi ile dengeye kavuşacağına inanıyor. İslam’ın da dediği budur; fıtrata uygun dinimizde bir mutlak eşitlik değil, adalet ve denge vardır, beşer eliyle gelenekte, dine de aykırı olarak denge ve adaletten sapıldığı olmuştur ve bunun ıslahı gerekir.
“Projenin benimsediği cinsiyetler arasındaki farklılıkları tamamen yok sayan anlayışın, kadın ve erkek cinslerinin kendilerine özgü niteliklerini anlamsız kıldığı, dolayısıyla bu anlayışın cinsiyetsizlik algısını pekiştirdiğini düşünüyoruz. Ayrıca proje kılavuzunun ‘Veliler arasında dil, din, ırk, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim vb. hiçbir ayrım yapılmaz’ maddesinde geçen ‘cinsel yönelim’ ifadesinin insan tabiatından doğan niteliklerle birlikte anılmasını, farklı cinsel tercihleri meşrulaştırmaya yönelik bir davranış olarak görüyor ve kesinlikle kabul etmiyoruz… Avrupa tarihinde yaşanan deneyimlerin bir sonucu olarak farklı kültürlere sirayet eden toplumsal cinsiyet eşitliği terkibinin, bizim toplumumuzun kadın erkek ilişkilerinin düzenlenmesinde belirleyici bir rol üstlenebileceği düşüncesini taşımıyoruz.”
Bu görüş ve tespitler din, bilim ve bozulmamış insan fıtratı bakımından onayladığımız tespitlerdir.
“KADEM olarak biz, kadın erkek rollerine ilişkin toplumsal düzenlemelerde cinsiyet adaleti ilkesini benimsiyor ve bu alanda ortaya koyduğumuz bütün çalışmaları bu ilkeden hareketle gerçekleştiriyoruz.”
Doğru söze ne denir: Allah sırat-ı müstakimden; kendilerinden razı olduklarının yolundan ayırmasın, rızasından sapanların yolundan cümlemizi korusun.
Dini hangisinden öğrenelim?
04:0020/01/2019, Pazar
G: 20/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dinimizi biri zahir diğeri bâtın ilimlerini temsil eden iki câmia anlatmıştır; birincisi akaid-kelam ve fıkıh alimleridir, ikincisi ise tasavvuf mensuplarıdır. Bu iki ilim ve irfanı cemeden, her ikisinde imam (rehber, kılavuz) mertebesine ermiş insanlar da vardır, İmam diye anılan Gazzâlî bunların seçkin bir örneğidir.
Bayramda kilo almamanın yolları
Bayramda kilo almamanın yolları
13 Temmuz, Pazartesi
“Dini hangisinden öğrenelim” sorusuna benim vereceğim cevap şudur:
Tasavvuf eğitimi almaya talip olan ve olmayan, bu eğitimi alarak belli aşamalara gelmiş olan ve olmayan bütün müminler dini önce zahir ilimlerin alimlerinden öğreneceklerdir. Her iki ilmi elde etmiş alimlerden öğrenenler de onların eserlerinden zahir ilimle ilgili olan kısmı öncelikle öğrenip irfan kısmına bu ilmi hakim ve hakem kılacaklardır. Bunu yapmayıp da dini doğrudan tasavvuf kitaplarından ve bu irfana ait açıklamalardan öğrenmeye kalkışanların yanılmaları, yanlış yapmaları kaçınılmazdır. Tasavvuf sahasında imam olan zevatın üzerinde ittifak ettikleri bir kural vardır: Tasavvuf yolunda yürüyenler bazen sekir (manevi sarhoşluk) haline girerler ve onların ağzından, zahiri şeriata aykırı sözler çıkar, bunları sıradan insanların alıp itikad ve amele dayanak yapmaları caiz değildir.
“İmam-ı Rabbânî ve İslam Tasavvufu” ve “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz” isimleriyle yayınladığım iki kitabımda bu kuralın, büyük sûfîler tarafından açıkça ifade edildiği görülecektir.
İmam Gazzâlî İhya’sında önce zahir ilim usul ve üslubu içinde dini anlatıyor, sonra esrar (tasavvuf) irfanı ile ilgili açıklamalar yapıyor.
Muhyiddîn b. Arabî Fütûhât’ında önce bir müctehid fakih gibi fıkhı anlatıyor, kitabının başında selef üslubunda İslam akaidini yazıyor, sonra herkesi ilgilendirmeyen tasavvufî açıklamalara geçiyor.
Gazâlî’nin bir tasavvuf risalesi var “Hulâsatu’t-tesânîf fi’t-tasavvuf”. İmam’ın öğrencilerlinden biri kendine göre okunup öğrenilecek ilimlerin tamamını elde etmiş ama tatmin olmamış; Peygamberimizin (s.a.), “Faydasız ilimden Allah’a sığınırız” uyarısı onu bunalıma sokmuş, hangi ilmin dünya ve ahireti için faydalı, hangilerinin de Allah’a sığınacak kadar faydasız olduğu konusunda kararsız kalmış ve hocası Gazzâlî’ye bir mektup yazarak yardım istemiş. Ama istediği yardım da şartlı: “Üstadım bana, yazdığın kitapları tavsiye etme, onları okuyarak derdimin çaresini bulacak kadar gücüm kalmadı, bana bütün yazdıklarının bir özetini lütfeyle…” demiş, Gazzali de onun ricasını kırmayarak adı geçen kitapçığını kaleme almış.
Adını verdiğim kitabıma özetini aldığım bu kitapçığından bu konumuz ile ilgili cümlelerini sunacağım:
Oğlum,
Sana Allah Resulü’nden bir nasihat ulaşırsa buna dört elle sarıl; çünkü bütün nasihatler O’nun nasihatine racidir.
Oğlum,
Aman ilminle amel etmeyerek iflas edenlerden olma. Bilesin ki, yalnız başına ilim kıyamet gününde senin elinden tutmaz…
Oğlum sana nasihatimin özeti şudur:
Önce ibadet ve itaat nedir bunu bileceksin.
İbadet, Şeriatı gönderenin (Şâri’in, Allah’ın) emirlerine ve yasaklarına uygun davranmaktır. Yaptığın namaz ve oruç şeklinde olsa bile eğer emredilmiş değilse ibadet olmaz, hatta isyan olur. Mesela iki bayram ve teşrık günlerinde oruç tutan kimse itâatsiz olur.
Oğlum,
Hak ve hakikat yolcusuna nelerin gerekli olduğunu soruyorsun.
Ona lazım olan ilk şey, bid’atlardan arınmış sağlam bir itikaddır (imandır).
İkincisi ayakların kaymasına dönmemek üzere sağlam ve samimi tevbedir.
Üçüncüsü üzerinde hiçbir yaratılmışın hakkı kalmamak üzre hak iddia edenlerin rızalarını almaktır.
Dördüncüsü Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından uzak kalmak için gerekli olduğu kadar şeriat ilmi öğrenmektir… Senin daha fazla ilme ihtiyacın yok; daha fazla ilmi her bir müminin değil, ümmetin ihtiyacını karşılayacak kadar kimsenin bilmesi yeterlidir
(o kadarı farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir).
Beşinci olarak hak ve hakikat yolcusunun kendisine yol gösterecek, ahlak terbiyesi verecek, kötü ahlakını temizleyip onun yerine güel ahlakı yeleştirecek bir mürşide ihtiyacı vardır. Mürşid ziraatçiye benzer, ziraatçı tohumu eker, onun yeşerip boy vermesini engelleyen taş, ot ve diğer zararlıları temizler, gerektikçe su verir… Nasıl ziraat bir yetiştirene muhtaç ise Hak yolunun yolcusu da bir mürşide muhtaçtır. Allah Teâlâ peygamberleri bu maksatla göndermiş, Peygamberimiz (s.a.) hayatı boyunca bunu yapmış, ahiret yurduna göçmeden önce de bu vazifede onun yerini almak üzere Râşid Halîfeleri yetiştirip bırakmıştır. Mürşidin âlim olması gerekir, ancak her alim mürşid değildir, ayrıca irşad ve terbiye san’atını da bilmesi, bu ehliyete sahip olması gerekir. Mürşidin bazı alâmetleri ve vasıfları vardır, her şaşkın mürşidlik iddiasında bulunmasın diye sana bunları özet olarak açıklayayım:
Mürşidin bâtınından (ruhundan, gönlünden) mal ve makam sevgisi çıkmıştır, kendisi de böyle bir mürşidin terbiyesinde yetişmiştir; mürşid aynı vasıfta başka bir mürşidden, böylece zincir Peygamberimiz (s.a.) e kadar ulaşmıştır; az yemek, az uyumak, az konuşmak, çokça namaz kılmak, oruç tutmak, yoksullara yardım etmek gibi eğitimlerden geçmiştir ve sonunda Efendimiz Muhammed’in (s.a.) nurlarından bir nuru elde etmiştir; güzel bir hayat çizgisine ve sabır, şükür, kâmil iman ve tevekkülün verdiği huzur ve sükun, tevazu, cömertlik, kanaat, emanet, marifet (irfan), vakar, hayâ gibi ahlak erdemlerine sahiptir ve bunların zıtlarından uzaktır. Taassupla alakasını kesmiştir…
Gazzâlî’den de şunu öğrenmiş oluyoruz:
* Tasavvuf ve ruh ve ahlak eğitimidir; uçmak, kehanet, kevnî keramet eğitimi değildir.
* Herkese gerekli olan zahir şeriat bilgisidir ve bu bilgiyi hayatında uygulamaktır. Tasavvuf eğitimi, eğer bunu yapabilecek bir eğitimci (mürşid) varsa onun yardımı ile şeriatı uygulama eğitimidir
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
04:0024/01/2019, Perşembe
G: 24/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pek çok insanımız gençlik ve gençler hakkında konuşuyor, onların hal ve davranışlarını dert ediniyor, gençlerin eğitimi konusunda kafa yoruyor, tekliflerde bulunuyorlar. Aynı şeyi “başkalarının insanları” da yapıyor olmalıdırlar. Ben burada belki faydası olur diye bazı sorular sormak ve tespitlerimi sunmak istiyorum.
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
Hangi gençlik ve nasıl eğitim
17 Ocak, Perşembe
Ben İmam Hatiplere ümit bağlıyorum, içinde yaşadığımız ve yaşadıkları şartlar içinde kaçınamadıkları bazı kusurlarının da zaman içinde düzeleceğini umuyorum, ama gençler deyince yalnızca onları kastetmiyor ve dert edinmiyorum. Genelde İslam dünyasının, özelde ülkemizin okullardaki ve okul dışındaki gençlerini dert ediniyorum.
İmam Hatip Okullarında okuyan gençleri bile beğenmeyen, gördüğü bazı kusurları ileri sürerek bunlardan da ümit kesmemiz için çabalayanlarımız var. Peki diğerlerini bir yana bırakalım, bu okullarda okuyanları bile beğenmiyor ve başkalarına ümit bağlıyorsanız o başkaları nerede, kaç kişi, ülke gençliğinin kaçta kaçı, onların hangi hal ve davranışlarını beğeniyorsunuz. Peki bu özellikleri gençlerin çoğuna taşımayı nasıl umuyorsunuz?
Türkiye’de 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında, açık öğretim öğrencileri dahil, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel okullarda 17 milyon 749 bin 876 öğrenci bulunuyor. Yükseköğretim kurumlarında öğrenim gören 7 milyon 560 bin öğrenci ile Türkiye’de toplam 25 milyon 309 bin 876 öğrenci var. İmam Hatiplerde okuyan öğrenci sayısı ise birbuçuk milyonu bulmuyor. Yaklaşık yirmi dört milyon okul genci bizim gençlerimiz değil mi? Elbette bizim gençlerimiz. Peki onlara nasıl, nerede, hangi dil ve yöntem ile yaklaşacak, din, kültür, medeniyet anlayışımıza göre eğiteceğiz!?
Okullara Kur’an, Hz. Peygamberi’in (s.a.) hayatı ve din bilgisi dersleri seçmeli olarak kondu, pek sevindik, ama gördük ki, öğrenciler ve veliler bu dersleri çok az sayıda seçiyorlar ve gördük ki, bu dersleri, “bizim gençlerimizi” oluşturacak öğretim ve eğitime vesile kılacak öğretmen sayısı oldukça az. Ve gördük ki, bu eğitim kendisi himmete muhtaç olan ve maaşı kadar ve maaşı için çalışan “öğretmenlerle” olmaz. (İstisnalar kaideyi bozmuyor.)
Yakın zamanlarda bir deizm korkusu sardı çevremizi, gençlerimizin bu inanca kaydıkları konusunda uyarılar, yazılar ve müzakerelere şahid olduk, sonra bir araştırma yapıldı ve görüldü ki, öyle büyük sayıda bir kayış yok.
Evet deizme önemli bir kayış yok ama, iyiye, hayra, bizim değerlerimize, İslam’a, güzel ahlaka da bir kayış yok!
Bir Anadolu güzellemesi yapıp duruyoruz. Bu bölgelemede Anadolu’nun karşısına ne konuyor merak ediyorum; çünkü şimdi Anadolu büyük şehirlerde ve dünya da Anadolu’da.
En az otuz yıl önce muhafazakâr bir Anadolu şehrine ait bir kaplıcaya gitmiştim. Soyunma-giyinme yerleri basit odacıklardan ibaret idi ve ayıran duvarlar da ince, bu sebeple bitişik odaya gelen kalabalık gençlerin konuşmalarını rahatça duyuyordum. Bu gençler yakın bir köyden traktörle gelmişlerdi. Aralarında cinsel hayatı, seslerini kısmadan konuşmaya başladılar, kulaklarıma inanamadım; hem karşı cinsle hem de kendi cinsleriyle cinsel deneyimlerinden söz ediyorlardı!
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) “İstatistiklerle Gençlik 2017” araştırmasına göre, geçen yıl itibarıyla Türkiye nüfusunun yüzde 16,1’ini 15-24 yaş grubundaki genç nüfus oluşturdu. Ülke genelindeki genç sayısı 12 milyon 983 bin 97 kişiyi bulurken, bunun yüzde 51,2’si genç erkek, yüzde 48,8’i ise genç kadın nüfus olarak kayıtlara geçmiştir.
Yukarıda okuyan gençlerin, burada da belli yaş grubundaki gençlerin sayılarını gördük. Örgütlü örgütsüz eğitim faaliyeti yapan, gençleri din, kültür ve medeniyetimizin gençleri olarak yetiştirmeyi amaç edinen insanımıza soruyorum: Siz, tamamınız bu sayıdaki gençlerin ne kadarına ulaşabiliyor ve sonuç alabilecek bir yöntem ile eğitim verebiliyorsunuz?
Çok azına değil mi?
Bu tespit doğru ise “Her grup kendi yaptığı ile mutlu” fehvasınca gözlerimizi gerçeğe yumup hayale açarak mutlu olmak veya olmayan, olmayacak hedef ve yöntemleri teklif edip bir şey yaptım sanarak rahatlamak yerine gerçek manada rahatsız olsak, uykularımız kaçsa, yangın var diyerek çığlık çığlık birbirimizi arayıp uyarsak, bir araya gelip “nerede eksiğimiz var, nerede hata yapıyoruz, mevcut şartlarda mümkün olan en çoğuna ulaşabilmenin yolları nedir, ulaşacak eğitimcilerimiz var mı, ne kadar…” diye düşünsek, müzakere etsek, çareler arasak diyorum.
Duâ ibadetin özüdür
04:0025/01/2019, Cuma
G: 25/01/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kulun Allah Teâlâ’ya en yakın olduğu iki hal secdede ve dua ederken yaşadığı halleredir. Secde halinde dua ederse bu yakınlık ikiye katlanır.
Sahâbeden Ammâr b. Yâsir (r.a.) bir cemaate namaz kıldırdıktan sonra Peygamberimiz’in (s.a.) kendilerine öğrettiği şu duayı namazda yaptığını söylüyor:
Allahım,
Gaybı bilmeni ve yarattıkların üzerindeki sonsuz kudretini araya koyarak sana yalvarıyorum: Yaşamamın hakkımda hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat, ölmek benim için hayırlı olduğunda da canımı al.
Allah’ım senden; görülen ve görülmeyen her yerde sana asi olmaktan korkmayı, öfkeli iken de sakin ve hoşnut iken de hakkı söylemeyi, yoksullukta ve zenginlikte iktisadlı/dengeli davranmayı, mübarek cemaline bakma zevkini ve sana kavuşma iştiyakını diliyorum.
Zarar veren sıkıntılı hallerden, saptıran imtihandan (fitneden) sana sığınıyorum.
Allah’ım bizi imanın güzelliği ile güzellendir, doğru yolda ve doğru yol kılavuzu eyle.
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine aldığı bu hadisi açıklayan alimler namaz içinde duanın caiz olup olmadığını tartışıyorlar. Başka delilleri de değerlendiren alimlerden bir kısmına göre namazda dua ancak teşehhüd ile selam arasında, diğerlerine göre bunlara ek olarak bir de secdede, caiz oluyor. Bu hadisi ve bunu teyid eden başka hadisleri göz önüne alan alimler ise başta secde hali olmak üzere namazın her kısmında dua edilebileceği sonucuna varıyorlar.
Bu hadiste geçen ve yukarıda Türkçe’ye çevirdiğim dua yalnızca namazda yapılabilecek bir dua değildir, insanın çeşitli hallerinde Rabbine kulluğunu nasıl eda edebileceği ve O’ndan neyi nasıl isteyeceği konusunda çok güzel bir örnek olan bu duayı sıkça yapmalıyız.
Şu duayı da sıkça yaptığım için manzum olarak çevirmiştim:
Allâhumme sellimnâ ve sellim dînenâ velâ teslub vakte’n-nez’i îmânenâ velâ tüsallit aleynâ men lâ yehâfuke velâ yerhamunâ verzuknâ hayrayiddünyâ ve’l-âhira inneke alâ külli şey’in kadîr.
Allah’ım selamet ver bize ve dinimize
Son nefes imanımız gitmesin, kalsın bize
Senden korkmayan bize acımayan kulları
Musallat kılma Rabbim, baş kılma üstümüze
Yarayan dünyamıza, hem ahiretimize
Neyse onu ver Rabbim, yalnız onu ver bize
Sen her şeye kadirsin, getirilmezsin dize
Cuma sizi mübarek kılsın ve dualarınız makbul olsun!
Osman Dan Fudî’nin Peygamber sevdâsı
04:0027/01/2019, Pazar
G: 27/01/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyah Afrika’ya İslam girdikten sonra İslâmlaşma ve ıslahat hareketleri kesintisiz olarak devam edegelmiştir. Eski Sûdan sınırları içinde kalan Nijerya’nın kuzeyindeki Husa (Havsa) ve Fûlânî şehirleri ile bugünkü Çad arasında gelişen Osman Dan Fûdîye hareketi bunların başında gelmektedir. Bu hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından yirminci yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdüren bir İslâmî devletin kurulmasını sağlamıştır ve bu gelişmenin tartışmasız lideri, kurucusu, yerleştiricisi Osman Dan Fûdiye’dir ((1754-1818).
Cevizli lokuma yetişemiyorlar
Cevizli lokuma yetişemiyorlar
14 Temmuz, Salı
Muhammed Fûdî’nin oğlu Osman en güçlü ihtimale göre 1168 Safer ayında bir Pazar günü dünyaya geldi (15 Aralık 1754). Babasının ismine eklenen “Fûdî” kelimesi, onun da dünyaya geldiği Havsa bölgesinde konuşulan Fûlânî dilinde “fakih” (fıkıh alimi, hoca) manasına gelmektedir.
Osman’ı, kendi halkının içine düştüğü şirk, yoksulluk ve ilkelliği, sebepleriyle birlikte kavrayıp köklü bir değişimi (ıslahı) gerçekleştirme, birçok yeri fethedip ülkesine katma, izleri günümüze kadar sürüp gelen hareketi başlatma başarısına eriştiren amillerin başında dindar ve bilgili bir baba, bir anne (Havva) ve büyük anne Rukayye gelmektedir. Bu ailede özellikle kadınlar önemli bir bilgi ve marifet seviyesine sahip bulunuyorlardı.
Hocalarının en önemlisi Şeyh b. Ömer’dir. Ondan birçok fıkıh ve hadis kitabı okuyarak icazetler aldığı gibi bazı tarikatlerin de icazetlerini almıştır. Hocası Şeyh Ömer, talebesine kazandırdığı önemli ve geniş ilim yanında kendisine ilk bey’at edenlerden ve onun hükümdarlığını tanıyanlardan biri olarak da katkıda bulunmuştur.
Osman ilk hocası olan babasından Kur’an tilaveti, tefsiri ve ilimleri; amcasının oğlu Ahmed b. Muhammed’den tefsir; salih ve dini gayret sahibi bir fıkıh alimi olan dayısı Osman Bindur’dan fıkıh (el-Muhtasar); bir başka dayısından Buhârî’yi okudu ve bu sonuncudan Buhârî icazeti aldı.
Aşağıda isimleri sayılan ve kendisinden önceki zamanlarda yaşamış bulunan İslam büyüklerinden de ya kitaplarını okuyarak veya onlarla manevi bir bağ kurarak istifade etmişti:
Abdulkadir el-Cîylânî, Ahmed Beyzavî, Ahmed Rifâî, İbrahin Desûkî, Gazzâlî, Süyûtî, Ebu’l-Hasen Şazilî, Ahmed Baba Tunbektî, Muhâsibî, Abdulvehhab Şa’rânî, İbnu’l-Hâcc, Muhtâr el-Kuntî el-Kebîr, İzzüddîn b. Abdüsselam, İbn-i Arabî, Abdülkerim Cîlî…
Zahir ve batın ilimlerini okuyup tasavvufta uygulanan eğitimi da alarak sonunda Allah Resulü’ne (s.a.) aşık oldu, onda fânî olarak kamil manada Allah kulluğunun yolunu tuttu.
Manzum olarak çevirmeye çalıştığım bir kasidesinde Efendimiz’e (s.a.) olan aşkını şöyle terennüm ediyor:
Rahmana yemin olsun benim varsa değerim
Peygamber Muhammed’e muhabbetimdir derim
Onun aşkıyla yanan dosta vardır bir sözüm
O’na vasıl olmadan gülemez benim yüzüm
Hasretim kanat oldu kabrine uçayazdım
Onsuz hayattan asla bir lezzet alamazdım
Yolun nuru, eli bol, onun damlası deniz
Hayrı bulmak istersen O’nundur yegane iz
O bereket yağmuru bütün evrene yağan
O’nun gerisindedir beyin paşan ve ağan
O’nun şehri Taybe’ye varsam muradım olur
Ayağının tozuna yüz süren şeref bulur
Allah Teâlâ bu güzel İslam insanını rahmet ve muhabbetiyle sarsın, sarmalasın, bizleri de Resulüne ittiba ederek sevgisini kazanan kullarından eylesin!
Din istismarı
04:0031/01/2019, Perşembe
G: 31/01/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasanın 24. maddesinin son fıkrası şöyle diyor:
“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Sığınmacılara bayram yardımı
Sığınmacılara bayram yardımı
14 Temmuz, Salı
Eskiden bir de aşağıdaki 163. Madde vardı, keyfi yorumlar ve hükümlerle nice canları yakmıştı:
‘Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (...) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır’.
İmam Hatip okulları, seçmeli dini dersler konularında yapılan değişiklikler ve yenilikler laikçileri rahatsız ettiği için yine bu meşhur ‘istismar’ maddesini gündeme sokmuşlardı.
Bu iktidar, İmam Hatip okullarının orta kısmına imkan tanımak, Din bilgisi, Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin (s.a.) hayatı derslerini okullara seçmeli olarak koymak suretiyle ‘dini istismar’ ediyormuş. Eskiden olsa hemen anayasa mahkemesine başvurur, düzenlemeyi iptal ettirirler, bununla da yetinmez, partinin kapatılması için dava açarlar, bunu da elde ederlerdi. Şimdi bu imkanları, halkın iradesiyle ellerinden alındı, bu yüzden ‘istismar konusunu’ yalnızca bir korkuluk olarak kullanıyor ve sık sık dile getiriyorlar.
İşin hakikatine bakılacak olursa siyasi veya gayr-i siyasi bir şahıs, inandığı ve samimi olarak istediği bir şeyi dile getirir ve bunu yaparsa ona ‘istismar ediyorsun’ denemez. İnanmadığı ve istemediği halde sırf hedef kitleyi etkilemek ve onlardan almak istediğini alabilmek için söylüyor ve yapıyorsa burada istismar gerçekleşir.
‘İktidar istismar ediyor’ diyenlerin, parti mensuplarının beyin ve kalplerine girmeleri, samimi olup olmadıklarını orada görmeleri gerekiyor; bunu yapmadıkça istismardan söz edilemez, aksi halde bu kavram istismar edilmiş olur.
Mevcut anayasada din, düşünce ve söz hürriyeti de var:
“MADDE 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.”
“Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”
“MADDE 25- Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.”
“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”
“MADDE 26- Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”
Bugünlerde yine bir istismar hikayesi aldı başını gidiyor; sözde dini korumak maksadıyla din ve söz hürriyetini kısıtladıklarının farkında değiller. Bir kimse siyasi veya şahsi çıkar sağlama maksadı bulunmaksızın düşünce ve kanaatini açıklıyorsa veya inancının gerektirdiği gibi davranıyorsa buna istismar denemez, din ve söz hürriyetinin kullanılması denir. İstismar diyenlerin önce bunu (samimi değil, istismar için olduğunu) bilmeleri ve ispat etmeleri gerekir.
Şöyle bir tuzak veya asıl maksadı istismar ile örtme ihtimali de aklımdan geçmiyor değil:
Laikliği din edinmiş laikçiler ile İslam’ı laikleştirmeye çabalayanlar öteden beri dini “İnanç, ibadet ve ahlak” çerçevesine hapsetmek ve hayatın diğer alanlarının din ile alakasını kesmek (dini siyasetten, devletten, dünyadan… ayırmak) isterler. Onlara göre hukuk, siyaset, ekonomi, sosyal düzen, estetik, bilim, hayat tarzı medeniyet, kültür dinin etki ve müdahale alanı dışında kalır. Bu alanları insanlar kendi akıl, bilgi ve arzularına göre düzenlerler ve yaşarlar. Eğer bir kimse çıkar da bu alanlara giren bir konuyu dine dayandırarak açıklar, sınırlar, düzenler, “caizdir, değildir” derse “dini istismar” etmiş, alanının dışına taşırmış ve ona kötülük etmiş olur.
İslam tarihi boyunca bütün ulemaya (müçtehitlere, mezheplere), bugün de İslâmî ilimler alanında çalışan Müslümanların kahir ekseriyetine (ve ehl-i sünnete göre) İslam ile laiklik bağdaşmaz. İslam hayatın bütün alanlarını kapsar, Müslüman ayakkabısını giyerken sağı kullanmaktan başlayarak atacağı her adımın İslam’a uygun ve Allah’ın razı olduğu adım olmasını ister, bunu gerçekleştirmeye çalışır.
Referandum, seçim, ülkenin düzeni, liyakat, adalet, ahlak… dinin, yerine göre bağlayıcı, uyarıcı, yol gösterici, sınırlayıcı, serbest bırakıcı… talimat ve düzeni dışında değildir. Bu konularda dinî düşünce ve kanaatini açıklayanlara istismarcı diyenler korkarım bu kavramı istismar ediyorlar!
Bir hanımefendi köşesinde benim “referandumda evet demek farzdır” demiş olduğumu ileri sürerek bunu istismara örnek gösteriyor. Bu yazı giriş oldu, gelecek yazıda “o mesele ne idi?” sorusundan başlayalım.
Evet demek farzdır” dedim mi?
04:001/02/2019, Cuma
G: 1/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başında sonucu özetlemem gerekirse, benim, “16 Nisan 2017 Referandumu” öncesinde yazdığım yazıda “Bu halk oylamasında evet demek farzdır” şeklinde bir ifadem yoktur. Aşağıda o yazıdan ve referandum sonrasında yaptığım açıklamadan paragraflar aktaracağım, orta derecede zekası olan, peşin hükümle okumayan ve biraz dikkat sarf eden herkesin anlayacağı üzere söylediğim, bir fıkıh kuralına dayanmaktadır; bu kurala göre “farz olan bir vazife ona ulaştıran bir başka şeye bağlı ise o şey de farz olur”. Bu kuralı naklettikten sonra insanları, “davaları ve ona götüren yol konusunda” düşünerek karar vermeye yönlendirdim. İşte o yazılardan parçalar:
Suriye'de karargaha intihar saldırısı
Suriye'de karargaha intihar saldırısı
14 Temmuz, Salı
Mevcut anayasadan herkes şikayetçi idi, bu şikayetlerin arasında yetki çatışmaları, başka şartlarda ülkenin başını belaya sokacak çift başlılık gibi durumlar da vardı. En iyisi olmasa da olabilecek iyiyi gerçekleştirmek üzere bir kısmi değişiklik teşebbüsü yapıldı. Bu teşebbüsün “Evet” ile sonuçlanması durumunda eski halden bazı beklentileri olan ve hedef haline getirdikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın daha güçlü ve etkili hale gelebileceğinden endişeye kapılan kesim içeride ve dışarıda bütün imkanlarını kullanarak değişikliği engellemek üzere hareket ediyorlar.
Bu kesimin içinde daha çok kimler var?
Recep Tayyip Erdoğan düşmanları var. Ona niçin düşman oldular?
Çünkü o, adam saymadıkları halk ile el ve gönül birliği yaptı. Merkeze yürümeleri engellenen halkın önünü açtı. Ekonomi, eğitim, sağlık ve imar konularında rüyaları gerçek kıldı. Dinli dinsiz, dindar gevşek dinli bütün vatandaşların inançlarına uygun yaşamalarını ve insan hak ve özgürlüklerinden eşit olarak yararlanmalarını sağladı. Medeniyetimizin okulları olmaya namzet İmam Hatip okullarını, mahrum kılınan haklarına kavuşturdu, yeniden itibar ve ilgi odağı olmalarına imkan verdi. Bütün mefahirini aziz dinine borçlu olan bu milletin hayatından dini eksiltmek için alınmış zalimce tedbirleri yıkıp geçti, hem dindar hem de her meşru alanda etkili olmayı mümkün hale getirdi.
Dünyayı zulüm ve sömürüyü mubah sayarak yöneten devlet ve şirketlere karşı bağımsızlığımızı ilan etti. Mazlum ve mağdur İslam dünyasına ümit ve cesaret aşıladı...
Bütün bu olup bitenlerin önünde, Allah’ın izni ve asil halkın desteği ile Recep Tayyip Erdoğan var. Onu maddi veya manevi olarak etkisiz hale getirirlerse eski zulüm ve sömürü düzenine yeniden kavuşma ümidi taşıyorlar. İşte bu iki zıt hedef oylanıyor. Evet dersek Erdoğan’ın öncülüğünde 2002’den sonraki süreç devam edecek, hayır denirse adım adım kötü olan eskiye dönülecek.
Birkaç cümle de işin din ve ideoloji boyutu için yazayım:
Nasıl bir ülke, nasıl bir düzen istiyorsunuz? Bunu kendinize sorun.
İkinci sorunuz şu olsun: Bu hedefe bir adımda, bir sıçrayışta ulaşmak mümkün müdür? Mümkün değilse zamansız ve usulsüz sıçrayışlarla durmadan sakatlanmak mı istersiniz, yoksa hedefe götüren adımları, usulüne ve gereğine uygun olarak sırayla atarak her adımda sağlıklı mesafeler kat’ etmek mi istersiniz?
İşte bir de bunu oyluyoruz!
Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha “Evet” diyerek atmak, “farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır” kuralının çerçevesine dahildir.
Kendilerine asla katılmadığım, bütün argümanlarını ya yanlış ya da yersiz ve zamansız bulduğum “Hayır”cılar da bu milletin parçası, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlarla aynı sokaklarda, aynı binalarda, aynı toplu yerlerde bulunuyor ve yaşıyoruz. Birimizin veya bir grubun başına bir felaket gelse o siyasi ve ideolojik farkı düşünmeden yardıma koşmak; insan, vatandaş ve bir ülkede paydaş olarak elimizden gelen yardımı yapmak durumundayız ve bu böyle de olmaktadır. Ben “Evet”te hayır görüyorum, ancak referandum da gelir geçer, inşallah millet ve memleket için hayırlısı ne ise o olur, sonra bu ülkede farklı kesimlerin barış ve olabildiğince dayanışma içinde yaşamaya devam etme süreci avdet eder. Bu referandumun sonucu ne olursa olsun uzun vadede kazananlar; ahlak, hukuk ve itidali terk etmeyenler olacaktır.” (13.04.2017)
Oylamaya katılanlar evet desinler, hayır desinler her iki halde de iradelerini ortaya koymuş, sonucu onlar belirlemiş oluyorlar. Halkın hür iradesiyle seçim yapabildiği, seçilenleri çeşitli yol ve yöntemlerle denetleyebildiği ve başarısız olduklarında değiştirebildiği sürece istibdad (tek adam yönetimi ve hakimiyeti) söz konusu olamaz. Bizi Saddam, Kaddafi, Esed gibi tek adamlarla ve onların ülkelerindeki sistem ile eşleştirenlerin söylediklerine kendilerinin de inanmadıkları kanaatindeyim.
Din ile oy arasındaki ilişki üzerine şu açıklamalar yapılmıştı:
Hayır demek farzdır, evet demek haramdır.
Oylamanın din ile bir alakası yoktur.
Hayatımızda İslam’ın adım adım çoğalmasını ve tamamlanmasını istiyorsak -ki, bunu istemek farzdır- ve bu anayasa değişikliği de bu adımlardan birini teşkil edecek veya adımları kolaylaştıracaksa -farzı tamamlayan, farzın gerçekleşmesine vesile olan da farzdır kuralına göre- oylamada evet demek farz olur (Bu benim görüşümdür).
Halkın yüzde elliden fazlasının bu farzı yerine getirmiş olması Türkiye’deki dindarlık oranlarına göre önemli bir gelişmedir. Keşke halkımızın bu kadarı, bırakın farzı tamamlayan şeyleri, farzların, vaciplerin kendilerini yerine getirseler, haramlardan uzak dursalar ve erdemler dini olan İslam’ı kamil manada yaşasalar ülkemiz bir başka ülke olur; toplumda huzur, barış, adalet, edep, emeğin ve helalin değeri hakim hale gelirdi.
Her şeye rağmen halkımızın kahir çoğunluğunun kendini Müslüman bilmesi, kusurlarına rağmen imanını koruması, bu imanın verdiği sezgi ve irfan sayesinde bilgiçleri yanıltan sonuçlara imza atması şükretmemiz gereken bir vakıadır.
Benim görüşüm, belli bir kuralın belli bir olaya uygulanması manasında bir yorumdur, bir içtihaddır. Bu yoruma katılmamak “farzdan, vacipten kaçmak” manasına gelmez. Dini inancı gereği evet diyen de hayır diyen de bizim orana dahildir. (20.04.2017)
O günlerde söylediklerim bunlardır ve hala böyle düşünüyor ve böyle diyorum.
Cami ve diyanet hizmetlerinde Hasan Paşa örnekliği
04:003/02/2019, Pazar
G: 3/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçende bir video kaydı paylaşıldı, bu kayıttaki kişi Diyanet ve Din Eğitimi kurumlarında çalışan insan sayımızı abartıyor ve bunların irşad ve hizmet olarak bir şey yapmadıklarını söylüyordu. Her kurum çalışanları arasında arızalı olanlar bulunabilir, ama genel olarak bu kurumları ve görevlileri asılsız ithamlarla karalamanın gerçek durum ve iyi niyetle bir alakası yoktur.
Yıllardır bazı özel ve etkili cami hizmetlerini görüyor, zaman zaman da köşemde duyuruyorum. Bu gün tanıtacağım hizmet bir yandan Diyanet İşleri Başkanlığı ve başta Kadıköy olmak üzere ilgili müftülüklerimiz ile bir yandan da benim takdir ve takip ettiğim değerli öğrencimiz “Hasan Paşa Camii İmamı Levent Uçkan” ile ilgilidir. Daha yazımın başında bu hizmetlere imkan verdiği için Diyanet’i ve diğer görevlileri kutluyorum.
Levent’ten, organize ettiği ve katıldığı hizmetlerle ilgili bir bilgi notu rica ettim, o da lütfetti. Bu notu işi gücü Diyanet’i itibarsızlaştırmak olanlara karşı okurlarımla paylaşıyorum:
1. 2008-2012 Hasan Paşa Cami merkezli yapılan faaliyetler.
2012-2016 Kadıköy İlçe merkezli faaliyetlerin yapılandırılması.
2016-2018 İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörü sıfatıyla İl genelinde 13-29 yaş kız, erkek gençlere yönelik yapılan tüm DİB faaliyetlerinin organizesi.
2. Hasan Paşa Cami merkezli her yıl bir proje çalışıldı. Benzer özelliklerdeki 200 küsur camiyi DİB seçti ve bu cami imamlarının projelerini dinledi. Türkiye genelinde bu projelerin yaygınlaşması için 81 il ve 922 ilçede projeci imamlara tecrübe paylaşımı seminerleri yaptırıldı. Levent Uçkan da bu kapsamda 2012 den itibaren 40’tan fazla ilde DİB personeline seminerler verdi.
3. TDV öğrenci evleri (şuan 3.000 üniversite öğrencisi var. 318’i Hasan Paşa Cami çevresinde), uyuşturucu ile bağımlılıkta mücadele (Hasan Paşa’da 20 kadar günlük ilgilenilen sokak insanı ve bağımlı var.), İstanbul’da her gece 100 km hat üzerinde parklardaki sokak insanlarımıza yönelik 21.00-03.00’de 1.000 kişilik çorba dağıtan Aşhane Minübüsünün çorbası Hasan Paşa cami aşevinde üretiliyor. Boşanma öncesi pozisyondaki ailelere, dini rehberlik ve bir kez daha düşünün seansları, günümüz inanç problemleri ve kurgu sorular ile şüphe ve savrulmalar yaşayan özelde lise ve üniversite gençlerimize Çarşamba, Cumartesi günleri randevu usulüyle özel oturumlar, Kur’an kursu eğitimini bitirmiş yetişkin hanımlara yönelik kırık meal ve tefsir dersleri (5. Yıl 60 katılım, pazartesi günleri, bayan hocalar riyasetinde), öğrenci burs faaliyetleri, Kızılay başta olmak üzere kan kampanyası aşamasından düzenli kan bağışçıları ve Kızılay Camileri diye tanımlanabilecek camilerimiz. (Hasan Paşa’ da kan bağışçı listemiz 600 kişi. Ülke genelinde DİB’in %5 olan kan katkı oranını cami bazlı %25 olarak çalışıyoruz. Her yıl düzenli 3 kampanya ile)
4. Kamp camileri, zekat camileri, bağımlılıkla mücadele camileri, turizme yönelik ön tebliğ camileri, ihtisas camileri vb. pek çok farklı amacı merkeze alan ihtisas camileriyle ilgili sunumlar hazırlıyoruz.
5. 2012 sonrası Kadıköy’de ilçe bazlı farkındalık ve ilgi odaklama faaliyetleri yaptık. 2012 de Söğütlüçeşme alanında 14.000 m2 alanda 10 gün alanda kalarak günlük 12 saat etkinlik yaptık. Günlük 5.000 insanımızın asgari 1 saatlik alan etkinliğine katılımı sağlanan bu icrada toplam ziyaretçi sayımız 80.000 oldu. Genel proje ve organizeyi Levent Uçkan yaptı. Kadıköy’de dini etkinlikte sosyalleşme ve psiko-sosyal dönüşüm bu faaliyet ile kapıyı açtı.
6. 2013’de gece ihya ve bad-ı saba isimli bir programla Fenerbahçe maçları dışında Rasul sevgisiyle de Kadıköylülerin Altıyolda trafiği tıkayabileceğini gösterdik. 5.000 katılımlı bir teheccüt bu organizenin formuydu.
7. Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy ilçelerimizde dini irşadın dilini çözme ve ilçe halkının katılım ve desteğini sağlamayı Rabbim nasip etti. Çevre, hayvanseverlik, sanat, bilim ve coşku faaliyetleriyle Kadıköylünün kalbi yumuşatıldı. Aşevi faaliyetlerimiz ilçe dışından taşınan muhafazakar finans ve belediye destekleriyle değil imece usulü 300 kadar küçük katkılı yerel insanımızın katkılarıyla işletiliyor. Cami faaliyetlerinde en az sayıda profesyonel var. 40 kadar kadın ve erkek gönüllü tarafından WC temizlikleri de dahil cami ihya ediliyor. Nöbet usulüyle.
8. Bu faaliyetler 2017 itibariyle İstanbul Gençlik Koordinatörü olarak görevlendirilmemi getirdi. İl genelinde 8.000 personel arasından alan gerçekliği olan ve camisinde, kursunda düzenli ders halkaları, yaz kampları, burs vb bulunan 325 arkadaşımızla il ve ilçe koordinatörlüklerini ve yönetim kurullarını oluşturduk.
9. 2018 Ocak itibariyle Heybeliada, Şile vb. alanlarda DİB’e 49 yıllığına orman arazileri tahsisledik. İzci kamp alanları ve gençlik macera parkurları vb projeler için hayırseverlere sunumlar yapma aşamasındayız. (Onlarca yıl cami, kurs, okul vb ne yönlendirdiğimiz hayırseverlerimizi bu kez kamp alanları ve macera parkurları inşaya davet edeceğiz. Burada bir zihin açılımına ihtiyaç var. Özel okullar vb için kurulan kamp alanlarında bir zorluk yaşamasak da Kuran kurslarımız, İstanbul’da depo 15.000 öğrenci, Yaz kurslarından 250.000 öğrenci, 4-6 yaşta 15.000 öğrenci, Diyanet evlerinde 1.000 öğrenci vb rakamlarla bu kamp alanlarına ihtiyaç var.
Belediyeler ve gençlik bakanlığı imkanları yetersiz. Alabildiğimiz yüzdeler de. Heybeliada senatoryum binaları ve 300 dönüm arazi DİB’e 1 ay önce verildi. Bu ilk kurulumda devlet projesine ihtiyacımız var. İsraf etmediğimizi göstererek diğer kamplarımızda kendi hayırseverlerimizi yeterli olur.
(Bir yazıya sığmayan hizmetler gönlümüzde ümit çiçeklerinin açılmasına sebep oldu. Devamı gelecek yazıda).
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
04:007/02/2019, Perşembe
G: 7/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Levent Uçkan Hoca’yı okumaya devam ediyoruz:
10. Şimdiye kadar gerçekleşen projelerin tamamında çalışma ahlakımız şu şekilde oldu: Hedef koyma ancak yapamama durumunda istifa mektubunu yanımızda taşıma.
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
Cami ve Diyanet hizmetlerinde Hasanpaşa örnekliği (2)
31 Ocak, Perşembe
Rabbim mahcup etmedi. 2018’de ocak ve şubat aylarında ada seferlerinin yapılamadığı 3 gün dışında 3 ayda Heybeliada Kızılay Gençlik Kamplarını kullanarak 5.000 lise ve üniversite gencini günlük ve yatılı programlarda ada kültür gezilerini organize etme sözümüz gerçekleşti. Bu tür çalışmalar gençlik koordinatörlüğünün faaliyet alanlarını genişletmesine yol açtı ve pek çok güzel faaliyetin icra edilebileceğinin ispatı oldu.
11- Şu an İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörlüğü olarak Türkiye genelinde nicel ve nitel en etkin gençlik teşkilatı olma iddiasının fotoğraflarını kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyoruz. 300 ü aşkın DİB personelinden oluşan koordinatörlüğümüz, haftalık istişarelerle toplanıyor. 39 ilçede yapılanmış durumda. Bu yapılanma, genelde etrafında gençlik çalışmaları bulunan hocalarımızın gayretleriyle oluşuyor. 10-20-50-100 genci yetiştirmiş ve yıllanmış cami çalışmaları. Cami şemsiyesi ve ümmet dilini konuşan öbekler bunlar…
12- İstanbul Müftülüğü Gençlik Koordinatörlüğü Yönetim Kurulu ve 200 kadar hocamızın katkılarıyla 1 Ocak 2019’da Fatih Camii’nde koordinatörlüğün doğum faaliyetini organize ettik. 1 hafta gibi kısacık bir vakitte organize edilen bu faaliyeti şöyle özetleyebilirim:
— “Gençler Fetih Ruhuyla Fatih Caminde Buluşuyor” 1 Ocak 4.53 vurgusuyla yola çıkıldı.
— İlçe müftülükleri gençlik koordinatörlüklerimizin birebir araç kaldırması ve disipline getirdikleri 30 yaş altı genç sayısı yaklaşık 10.000 idi.
— Basılı ilan ve billboard kullanılmadan telefon rehberlerimiz ve İstanbul Müftülüğü gençlik koordinatörlüğünün özel gayretleri dışında ilanlama yapılmamasına rağmen katılım Teheccüd esnasında 22.000, 03…08:00 arasında cami avlusuna giren insan sayısı 46.000 olarak tespit edildi.
— Son yüzyıl içindeki yüksek katılımlı cenaze namazları, sabah namazı buluşmaları vb. içinde anlamlı katılımlardan biriydi.
— Gelenler 2 derece sıcaklıkta saat 05.30’da Fatih Camii avlusunda saf tuttu. Paltolar yere serildi ve ceketlerle 30 dk teheccüd kılındı. Cami içinde izdiham vardı. Bu fotoğrafın ülkemiz dini coşkusuna katkısı büyük olacak ümidindeyiz.
— Bu faaliyet belli semboller üzerine yapılandırıldı: Koordinatörlük, Gençlik Çalışmalarıyla ilgili icazetini-desturunu, DİB’e verilen mer’î mevzuattan, Vahyin referanslarından, , halkın yoğun desteğinden aldığı gibi Şehrin Fatihinin türbesi başında Fatih Sultan Muhammed Han’ın manevi huzurunda da talep etmekteydi.
— 39 Hatim Halkası: İlçeleri temsilen kuruldu. Kur’an-ı Kerim’in tilavetine, ezberine, tefekkürüne, hayata tatbikine, amele ihlasla indirilmesine … yani her yönüne talip dengeli bir İslam genci ve “vasat ümmet” vurgusu yapıldı. Ne hatimlere boğulmuş bir dindarlık ne mealciliğin sığlığına terk edilmiş bir savruluşa gençlerimizi kaptırmama niyeti önemliydi.
— Buhari Hatmi: Medeniyetimizde var olan “Buhari hatmi” icrası yapıldı. Tüm güncel polemiklere rağmen ümmetin bu şer’ kaynaktan vazgeçmeyeceği ihsas ettirildi.
— Cehri Zikir: Yaklaşık 10 yıldır gerçekleştirilen sabah namazı buluşmaları tesbihat uygulamalarıyla yapılmakta. Dergâhlardaki zikri, Selatin bir camiye taşımanın ve on binlerin huzurunda doğal olarak nasıl yapılacağının icrası gerçekleşti. Merdiven altına ve hiyerarşik kontrole kapalı bir uygulama, 100 yıl sonra şeffaf bir cami programında ortaya konuldu.
— Mescid-i Aksâ İmamının Katılımı: Bazen gönlümüzde gizli tuttuk, bazen gözyaşımızda, bazen duamızda Rabbimize ısmarladık ama Ümmet Coğrafyasını asla unutmadık.
Sonuç Yerine: Muhterem Hocam; Diyanet için kafa yoran, istişare eden cami ve kurs görevlilerimiz var. Ülke genelinde yazıştığımız imamlarımız var. İstanbul Din Görevlileri Derneği vb. proje bazlı ve aktif din hizmeti için dayanışan destek kurumlarımız var. Önlerine proje ve hedef konduğunda yorulmadan, usanmadan hayrî hizmetlere koşan cami cemaatlerimiz var. Diyanetin ve dini irşadın önünü açmaya gece gündüz koşturan müftülerimiz ve merkezde hizmet üreten büyüklerimiz var. Bu “var”lar içinde üretmeyi bizlere lütfeden Rabbimize hamdolsun.
Gençlik koordinatörlüklerindeki personelimizle, Diyanet İşleri Başkanlığındaki yetkili hocalarımıza, akademya çevrelerine sunumlar yapıyoruz. Dosyalarımız onlarca çözüm önerisiyle dolu. Çalışmalarımız kağıt üstü projeler olmamasıyla farklı. Camilerimizi yeni projelerin toplumun yeniden dirilişinin alanı olarak yapılandırmak istiyoruz. Büro tarzı görevlendirmeleri cami imamlıklarımızı terk etmeden yapmayı önemli bir fark olarak koruyoruz. Teorilerin alanda bizzat icracıları olarak projelere çocuklarımız gibi bakıyoruz. Çocuklarımız ümmetin ihtiyaç duyduğu her alanda gelişmeye büyümeye devam ediyor. Velhasıl Diyanet İşleri Başkanlığımız her kademedeki personeliyle kendine verilen yetkiler çerçevesinde koşmaya devam ediyor. Kim bilir belki bu çalışmalar, yakın bir gelecekte kendi adını eski geleneklerde olduğu gibi kahramanlıklarıyla ve gayretleriyle alacak… Çok beklemeden görme duasıyla…
Büyüklerin değişiyle sözü noktalayalım. Üretilen tüm güzellikler cemaatinden, imamına, müftüsüne, DİB personeline bu güzelliklere gönül verenlerin; eksiklikler, hatalar ve aksamalar da bizlerindir. (Levent Uçkan, Hasan Paşa Camii İmam-Hatibi).
Zalimden medet umulmaz
04:008/02/2019, Cuma
G: 8/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995 yılında Filistin’e bir ziyaretimiz olmuştu. Ummu’l-Fahm şehrindeki İlahiyat Fakültesi bizim Marmara Üniversitesi’yle kardeşlik akdi yapmışlardı. Bu fakülte bizim İlahiyat’tan birkaç kişiyi davet etmeye karar vermiş ki kendilerini tanıtsınlar ve sıkışıp kaldıkları İsrail’den dünyaya açılabilmek için bizim ne yapabileceğimizi görsünler, görüşelim diye. O tarihte Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, onun yardımcısı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Erkal (merhum) ve ben bu davete icabet etmiştik.
Zalimden medet umulmaz
Zalimden medet umulmaz
4 Şubat, Pazartesi
Büyük mücahid, alim ve hakîm insan Râid Salâh o tarihte Ummu’l-Fahm şehrinin belediye başkanı idi. Seyahat boyunca bize rehberlik etti, gezip gördüğümüz yerlerin öncesi ve halihazırı ile ilgili önemli bilgiler verdi. Mensub olduğu hizmet camiasının adı kısaça “İslâmî Hareket” olarak anılıyordu, Hamas onun bir parçası idi. Hareketin yaptığı önemli ve çeşitli hizmetler vardı, bu hizmetlerin bir kısmını da Kemâl el-Hatîb idare ediyordu. Yaklaşık çeyrek asır önceye ait ziyaretimizde genç bir mücahid, şimdi hayatta ve faal olan Kemâl el-Hatîb’in yakın zamanda yaptığı bir açıklama hatıraların canlanmasına ve bu yazıya sebep oldu.
Katil Esed’in yanında yer alarak zulme ortak olan Hasan Nasrullah şöyle bir açıklama yapmış “Ben ve grubum (Hizbullah), Beşşâr Esed’in yanında katıldığımız savaş boyunca zengin bir tecrübeye sahibi olduk”.
Kemâl el-Hatîb işte bu açıklama üzerine şu açıklamayı yapıyor:
Hasan Nasrullah şunu demek istiyor: “Suriyelilerin canları, kanları, evleri, çocukları, kadınları, mescidleri kendileri için bir eğitim, tecrübe ve bilgi laboratuarı ve sahası olmuştur”.
Yüzbinlerce Suriyeli şehide ve milyonlarca sığınmacıya mal olan bu zengin tecrübe (!) sayesinde Hasan, Filistin’i ve Kudüs’ü kurtaracağını iddia ediyor.
Allah’a yemin olsun ki, “Hayır”! Biz Suriyelilerin kanları pahasına Filistin’in, Kudüs’ün, Aksâ’nın kurtarılmasını istemiyoruz.
Suriye, Suriyelilerin canlarına, mallarına ve namuslarına tecavüz edenlerin kurtarmasından münezzehtir.
Kudüs’ü Hz. Ömer Bizans’tan aldı, Salahaddin Eyyubî de Haçlılardan kurtardı.
İşte Kudüs budur, onu, İsrail’in işgalinden ve zulmünden, Hz. Ömer’i ve Salahaddin’i sevmeyen ve onlara küfredenler asla kurtaracak değildir.
Bütün imkansızlıklar, çileler, dünyayı yöneten zalimlerin İsrail’i destekleyerek yaptıkları hukuka ve vicdana sığmaz zulümler, işgaller ve işkencelere, adı İslam Devletleri olan yığının vurdumduymazlığına, menfaati ahlaka, dine ve vicdana tercih etmelerine rağmen yılmayan bu mücahidlere Allah yardım etsin. Unutmayalım ki, Allah yardımını, O’na itaat eden kulları vasıtasıyla yapıyor.
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
04:0010/02/2019, Pazar
G: 10/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ortadoğu ve özellikle siyonist emeller bakımından Mısır, başka ülkelere benzemiyor; Mısır’a, ABD-İsrail yanlısı, elde edeceği menfaat karşılığında Filistin mücadelesini engelleyen bir yönetimin hakim olması bu iki ülke bakımından hayati derecede önemlidir.
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
Bu İhvan’dan ne istiyorlar!
3 Şubat, Pazar
İslam ülkeleri arasında işbirliğinin güçlendirilmesi ve adım adım bir İslam ülkeleri birliğine doğru yol alınması amacını güdenler için de Mısır’ın konumu ve tutumu belirleyicidir.
Müslüman Kardeşler meşru bir seçimle kazandıkları iktidarda kalsalardı bundan hem Filistin davası kazançlı çıkacak, hem de İslam ülkeleri arası ilişkilerde liderlik yarışının, oyuna gelerek birbirini çelmelemenin yerini kardeşlik, birlik ve dayanışma alacaktı.
Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri ve ABD İhvan’ı, teröristler listesine almıştı. Bu listeye Dünya İslam Alimleri Birliği’ni de dahil ettiler. Bütün dünyada “siyasi veya radikal İslam” denince ilk akla gelen (daha doğrusu yoğun çabalar sonu akla getirilen) cemaat İhvan olmuştur. Halbuki bu bilgi ve imaj kirliliğinin etkisinden kurtulanlar bilirler ki, İhvan hem terörist değildir, hem de siyasi sistem olarak bir çeşit “İslami demokrasi”yi savunmaktadır. Şu halde onların etrafında koparılan sun’i fırtınanın asıl sebebi ABD-İsrail menfaatlerinin riske girmesinden ibarettir.
Le Figaro yazarı George Malbrunot Papa’nın Abu Dabi ziyareti dolayısıyla kaleme aldığı bir yazıda şu ibretlik tespitleri yapıyor:
Abu Dabi (BAE) diğer dinlere müsamaha gösterirken İslamcılara ve İslâmî örgütlere savaşı öncelikleri arasına almış bulunuyor. Bu örgütlere savaş açıp diğer dinlere ve özellikle Katoliklere gösterdiği hoşgörü ve yakınlık Papa’nın ziyaretine sebep olmuştur. Radikal ve özellikle siyasi İslam ile savaşa hevesli olan bu ülke el-Kaide, DAİŞ ve Lübnan Hizbullah’ını terör listesine almakla yetinmemiş, İhvan’ın Fransa şubesi ile Fransa Müslümanları adıyla bilinen Birliği de kara listeye dahil etmiştir. Bir yandan 2019’u hoşgörü yılı ilan ederken diğer yandan buradaki Katarlıları, Katar’ın kazandığı Asya Kupası’nı alma merasimine katılmaktan menediyor. Katolik yabancı işçiler geniş din hürriyetine sahip iken Müslüman işçileri kısıtlıyor. BAE’den bir sorumlu şahsın açık ifadesi şöyle: “Biz kamu yararını korumak ve Avrupa dahil birçok ülkede gördüğümüz nefret söylemini engellemek için Cuma hutbelerine müdahale ediyoruz”. Çok sayıdaki gizli ajanlar bir şahsın düşman olduğunu ihbar edince ona akıl almaz yaptırımlar uygulanabiliyor.
BAE bazı Batı değerlerini paylaşıyor, bu arada dinler arası diyaloga da destek vererek Papa’nın Ezher Şeyhi ile buluşmasını sağlıyor. İslamcılara karşı Sisi’yi mali ve siyasi olarak desteklediği zaten biliniyor. BAE Beşşar Esed’i de destekliyor. Onun hedefi Esed’in iktidardan uzaklaştırılması ve Suriye’ye demokrasinin gelmesi değil, tek hedefi İhvan’ın uzaklaştırılması.
Fransız gazetecinin özetlediğim tespitleri ibret verici. Biz buna ABD, İsrail, Mısır ve BAE’nin Türkiye düşmanlığında birleştiklerini ve ülkemize zarar vermek için plan üstüne plan yaptıklarını da ekleyelim.
Ne hazin bir manzara, İslam dünyasından, birlikten, dayanışmadan, güçlenerek değerlerimizi korumaktan söz ediyoruz, bu dava peşinde nice emekler sarfediliyor, bedeller ödeniyor, en büyük darbeyi de düşman ile işbirliği yapan sözde İslam ülkelerinden yiyoruz! Ne yazık ki, tarih boyunca da Müslümanlar en büyük zararı sözde din kardeşlerinden gördüler, ümmet parçalandı, bir devlet veya ümmetin devletleri yerine kurulan rakip devletler birbiri ile savaştı, ümmet kaybetti, düşman taş atmadan kuşu vurdu.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!...
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn’i
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn’i
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz’ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş’al-i vahdet
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
.Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
04:0014/02/2019, Perşembe
G: 14/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır. (Nisâ: 4/75-76).
Kuzzat Altay isimli genç bir Uygur iş adamını dinlerken o ağladı benim de gözyaşlarım boğazımda düğümlendi.
Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
Uygur Müslümanları ve sorumluluğumuz
7 Şubat, Perşembe
Yazıklar olsun bizim Müslümanlığımıza, böylesine güzel, kamil ve her derde deva bir dinin adamı olamadık, manevi alanda olduğu kadar maddi alanda da düşmanı caydıracak ölçüde güçlü olmamız gerekirken dağıldık, parçalandık, düşmanı koyup birbirimizle savaştık; dünyada zalimin hasmı, mazlumun dostu, adaletin teminatı olmamız gerekirken zalimden el açıp medet dilenecek duruma geldik. Bu zalim Çin’in Uygur Müslümanlarına yaptıkları hakkında bilgiler ve haberler geldikçe kahroluyorum. En son Kuzzat’ı dinledim ve bu yazıyı yazıyorum. Evet biliyorum ki, olan olmuş, ümmet bu hale gelmiş, iri zalimlere dur diyecek güç dengesinden mahrumuz, ama yine de yapılacak şeyler vardır. Devletin yapacakları vardır, halkın yapacakları vardır. Donmuş kanları belki ısıtır diye yukarıda mealini verdiğim iki ayetin tefsirini sunuyorum:
Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması’nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra müslüman olup Mekke’den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlarla bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke’de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah’a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm’ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. “Allah rızâsı” da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O’nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah’a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur’an’a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Savaş yalnızca silahlı kuvvetlerle yapılmaz. Silahsız kuvvetlerin yapabileceklerini yapmakla yükümlüyüz ve sorumluyuz.
MEB’den öğrencilere yoga dersi
04:0015/02/2019, Cuma
G: 15/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haberin özeti şöyle:
“Yoga eğitimi alarak bu konuda uzmanlaşan ünlü sunucu Ece Vahapoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak 2018-2019 eğitim öğretim yılında, Türkiye geneli resmi-özel tüm anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise ve dengi okul öğrencilerine yönelik, öğrencilere kendilerinin farkında olmalarını sağlamak, çocuklarda konsantrasyonu artırmak; arkadaşlığı, paylaşmayı ve sosyalliği artırmak, pedagojik oyun anlatımıyla yoga nefes egzersizleri yaptırmak amacıyla ücretsiz “Ece Vahapoğlu ile Çocuk Yogası” etkinliği düzenleme talebinde bulundu. Talebi değerlendiren Milli Eğitim Bakanlığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü yoga etkinliğine izin verdi. Bakanlık Türkiye’deki tüm okullara yazı yollayarak bunu duyurdu”.
MEB’den öğrencilere yoga dersi
MEB’den öğrencilere yoga dersi
8 Şubat, Cuma
Haberin aslı olmayabilir diye araştırdım, Bakanlığın yazısını da gördüm, aslı varmış.
2007 yılında bu konuda iki yazı yazmıştım. Yazma sebebimin biri katıldığım bir ilmi toplantı, diğeri de Amerikanlaşmış, Türkçeyi bile doğru düzgün konuşamayan bir doktorun ülkemize gelip yogayı tavsiye etmesi idi.
Diyanet İşleri Başkanlığımız 16-18 Kasım 2007 yılında “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı” tertip etmiş, bu toplantıda “Dış kaynaklı dini akım ve öğretiler” genel başlığı altında “yoga terapileri, reiki, meditasyon, reenkarnasyon, satanizm vb.” konular tartışılmıştı.
Uzmanların açıklamalarından edindiğim kanaati yazıda şöyle ifade etmiştim:
Bu inanç, öğreti ve uygulamalar ya başka dinlere ait ritüellerin bir parçası, bir uzantısıdır veya dini olmasa da dinin ve ibadetin yerine ikame edilmek istenmektedir. Her iki durumda da dini hayatımız ve milli kültürümüz bakımından zararlıdır. Gençlerimizi ve yeterli bilgi sahibi olmayan yetişkinlerimizi bu cereyanların ve modaların kötü etkilerinden koruyabilmek için şu tedbirler alınmalıdır:
1. Bu konularda doğru bilginin bütün seviyelere uygun açıklamalarla yaygın hale getirilmesi. Bu tedbir çok önemlidir; çünkü ya ideolojik ve dini veya ekonomik amaçları bulunan bazı şahıs ve kuruluşlar, bütün bu konularda yanlış, yanıltıcı, ayartıcı bilgiler vermekte ısrar ediyorlar.
2. Hiç vakit geçirmeden isteyen herkese, her seviyede din eğitim ve öğretimi yapmanın sağlam kanalları açılmalı, engeller ortadan kaldırılmalıdır (Çok şükür engeller kısmen kaldırıldı ama gayret-i diniyyesi eksik veliler yüzünden bu öğretim beklenen sonucu vermiyor).
3. Manevi yoldan tedavi olmak, manevi gücü arttırmak, günlük hayatımızın stresini azaltmak veya gidermek, hayatımızdaki mana ve anlam boşluğunu doldurmak... için dinimiz ve geleneğimizde birçok sahih, faydalı, zararsız ve yan etkisiz tedbir, çare, usul ve yöntem vardır. Ehli ve erbabı olan kişiler ve kurumlar bunları halka anlatmalı, çareyi, aslı astarı olmayan ve mutlaka zararları da görülen yabancı uygulamalarda değil, kendi manevi hazinemizde aramanın ve bulmanın yolları gösterilmelidir…
4. Reenkarnasyon (tenasüh, ruh göçü) ilim, din ve tecrübe ile bağdaşmayan, ya tertiplere veya “tesadüfe, cinlerin etkisine, ortak şuur dışına (üstüne)...” gönderme yapılarak açıklanabilecek nadir olaylara dayanan bir inançtır ve İslam inancına aykırıdır. Müminler, bu inancı yaymak için çeşitli telkin araçlarını kullanan sahtekârlardan uzak durmalıdırlar.
“Yoga mı namaz mı?” başlıklı diğer yazımın sebebi o doktorun tavsiyesi idi”.
Pazar günü inşallah bu yazıyı ve Diyanet’in ilgili fetvasını paylaşacağım.
Yoga mı namaz mı?
04:0017/02/2019, Pazar
G: 17/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye’de emsalinin eksik olmadığını sandığım -yurt dışında yaşayan ve neredeyse dilini bile unutmuş olan- bir doktor, medya sayesinde her yıl birkaç gün gündeme oturuyor; her gün gazetelerde okuduğumuz “sağlıklı yaşama” kurallarını, kendi buluşları gibi sunuyor, sonra bırakıp gidiyor.
Yoga mı namaz mı?
Yoga mı namaz mı?
10 Şubat, Pazar
Hayır, yaptıklarına itirazım yok, belki faydalı da oluyor, ama abartılacak bir tarafı yok.
Bir yazıya konu edinmemin sebebi ise “sağlıklı yaşama kuralları arasında” yer verdiği “her sabah on dakika yoga”dır.
Yoga bizim dinimize ve kültürümüze yabancı olan, Hindistan ve Uzak Doğu kültürüne ait olup son yıllarda bir moda gibi dünyaya yayılan bir rahatlama ve stres atma aracı, bir eksersizdir; üstelik masum da değildir, birçok yerde bir dinin misyonerlik aracı olarak kullanılmaktadır.
Yoga yapan zihnini boşaltıyor, ama eğer bunda muvaffak olabilirse -ki, oldukça zordur- yoga sonrasında hayata girince, olayların ve eşyanın izdihamı içinde bunalan insan ruhuna bir şey sunmuyor, bir rehberlik misyonu yok.
Buna karşı Müslümanların namazı var. Namaza duran Müslümanın ellerini kaldırması iki önemli faaliyetin sembolü: 1. Allah’tan başka her ne varsa onları arkaya atıyor, zihnini ve kalbini onlardan (mâ-sivâdan) boşaltıyor. 2. Mümin gaflete düştüğü için farkında olamadığı “her yerde hazır ve nazır olan Allah” ile beraber oluyor, gaflet gidiyor, zikir (O’nu anma, hatırlama, manevi beraberliği yaşama) şuuru geliyor. Yogada boşalma var, boşluk var; ama insan için güç, güven, huzur ve sevgi kaynağı olan Allah yok. Namazda hem mâsivadan boşalma, onun ağır yükünden kurtulma var, hem de tekrar normal dünya hayatına dönüldüğünde -muhtemelen bir sonraki namaza kadar- müminle beraber olacak, onu yalnız bırakmayacak, bunalımlarında, çaresizliklerinde, şaşırmalarında O’na rehber, güven ve huzur kaynağı olacak bir şuur var.
Namazın maddi hareketleri de hem yogadan daha anlamlı, hem daha zengindir.
Namaz süresince adım adım Allah’a yakınlaşan mümin bir noktadan itibaren miracı yaşamaya başlıyor ve oturarak okuduğu “tahiyyât” bölümünde âdeta Rabbi ile söyleşiyor; selam alıp veriyor, Hz. Peygamber’e (s.a.) nasip olan en büyük miracın hatıralarını anıyor, namazı sayesinde kendisine de nasip olan miracın mutluluğuna ve eğitici tesirine mazhar oluyor.
Namaz hakkıyla kılındığında o, insana ahlak eğitimi verir; kişiyi kötülük, günah, çirkinlik ve suçtan alıkoyar. Namazı hakkıyla kılmak kolay olmasa da onu devamlı kılarak mükemmeli yakalamaya gayret etmekten başka çare ve yol yoktur. Her ava çıkan avlanamaz, ama ava çıkmadan avlamak hiç mümkün değildir.
Bizim imanımızda ve kültürümüzde namaz gibi bir imkan var iken, onun yerini tutması mümkün olmayan yogayı -üstelik Müslümanlara- niçin tavsiye edelim?
Bu vesile ile Peygamberimizin (s.a.), sağlıklı yaşama ile yakından ilgili bulunan bazı tavsiyelerine yer verelim:
“Acıkmadan yemeyin, acele yemeyin, midenizi doldurmayın (yaklaşık üçte birini boş bırakın; yani dört birimle doyacaksanız bunun üçünü yiyin), haram yiyecek ve içeceklerden uzak durun, imkan bulursanız gün ortasından sonra bir süre (bir saat civarında) uyuyun, yine imkan buldukça oruç tutun. Dünya hayatının geçici, amaç değil, araç olduğunu unutmayın.” (24 Haziran 2007).
Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu konudaki fetvası da şudur:
“Yoga, Hinduizm ve Budizm’de kişiye birtakım ilâhî bilgiler ve yetenekler kazandırarak, onun arınmasına ve hakikate ulaşmasına aracı olması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Son yıllarda ülkemizde bedensel egzersiz ve psikolojik terapi faaliyetleri görünümünde yaygınlaşan yoga merkezlerinin önemli bir kısmı kendilerini bu dinlerden ayrıştırarak bağımsız yoga uygulayıcısı oldukları söylemiyle faaliyet göstermektedirler. Ancak yoganın dinî bir yönünün bulunmadığı ve zihinsel arınmayı amaçlayan alıştırmalar olduğu söylemi tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Hint dinlerinde yoga, dinî bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. (“Brahmanizm”, DİA, VI, 331)
Buna göre bir Müslümanın, başka bir dinin inanç ve ibadetlerine dayandığını bilerek, yoga yapması uygun değildir.”
Şimdi okullarımızda seçmeli İslam dersleri var. Bu derslerin hocaları eğer liyakatli olur ve gerekli din eğitimini verirlerse örtülü misyonerliklere yer kalmayacaktır.
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
04:0021/02/2019, Perşembe
G: 21/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mısır’da başsavcı Hişam Berekât’a yapılan suikast sebebiyle çoğu İhvan’dan olan 28 kişi tutuklanmış ve mahkemeye sevk edilmişti. Vaktiyle şehid Seyyid Kutub’un da kapatılıp işkence edildiği meşhur Tura hapishanesinde çoğu genç olan bu kişilere çeşitli işkenceler yapıldı ve dokuzunun idamına hükmedildi. Sisi yönetimindeki Mısır’da muhakemenin (yargılamanın) nasıl yapıldığını haksız yere ceza evlerinde işkenceye ve muhakemeye tabi tutulan İhvan mensuplarından biliyoruz.
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
Almanya tezkiye ediyor Mısır asıyor
14 Şubat, Perşembe
İşte aynı hukuksuzluk çerçevesinde sözde muhakeme edilip idama mahkum edilenlerden dokuz gencin, dün itibariyle ceza evinden alınıp idam öncesi muayeneleri için hastahaneye sevk edildikleri anlaşılmaktadır. Bu zulme muttali olanlar ulaşabildikleri bütün uluslararası hak ve hukuk kurumlarına “acil yardım” çağrısı yapıyorlar; bu masum insan kıyımının durdurulması için Mısır yetkilileri nezdinde girişimler yapılmasını diliyorlar.
Bu haber bana ulaştığı gün bir başka haber daha ulaştı. Bu ikinci haber de Almanya’dan. Özeti şöyle:
Almanya parlamentosundaki İslam ve yabancı düşmanı muhalif partilerin Müslüman Kardeşler (İhvan) ile ilgili soruları üzerine İçişleri Bakanlığı şu açıklamayı yapıyor:
Müslüman Kardeşler en eski siyasi ve sosyal bir örgüttür, İslam dünyasında siyasi ve sosyal hayatta en etkili, halkçı ve halkın taleplerine en uygun cevap veren örgüttür. Bu örgütün hedefi, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in sünnetine dayanan örnek bir toplum inşa etmektir. Bazı İslam ülkelerinde İhvan’ın tasfiye edilmesi ve yasaklanmasının sebebi, halkın hürriyet ve iktisadi refah merkezli taleplerini karşılamada gösterdikleri başarı sebebiyle hakka, hürriyete ve çok partili siyasete müsamaha etmeyen totaliter yöneticilere rakip olmaları yüzündendir. “Almanya İslam Topluluğu” İhvan’a en yakın oluşumdur ve bunlar, İslam ile ilgili konularda insan hakları siyasi ve sosyal enstitüleri ve Alman hükümetinin stratejik ortağıdır. Devlet Güvenlik Biriminin tahminine göre 1400 üyesi bulunan bu topluluk hem Almanya’da hem de Mısır ve Suriye gibi totaliter yönetimli İslam ülkelerinde insanları barışa çağırmakta ve şiddetten uzak durmaktadırlar.
Almanya İçişleri Bakanlığı İhvan hakkında bu açıklamayı yapıyor, Suudî Arabistan, Körfez Ülkeleri ve Mısır İhvan’ı terörist örgütler listesine alıyor, mensuplarını yakalayıp işkence ve idam ediyor. Aynı ülkeler Türkiye’ye karşı da ortak bir cephe oluşturmuş, İsrail ile de işbirliği yaparak ülkemizin başına çorap örmenin peşine düşmüşlerdir. Suudi Arabistan’ı fiilen idare eden MBS para ile şahısları ve bazı yoksul devletleri satın alarak yoluna devam ediyor, cinayet, gasp ve zulümlerini örtmeye, unutturmaya çalışıyor. Arkasında ABD ve İsrail var. BAE de en hararetli yardımcısı.
İslamcıların en büyük idealleri dünya İslam birliğidir. Bu uğurda büyük çabalar harcanmış, bir kütüphaneyi dolduracak kadar kitap ve makale yazılmıştır. Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim’den sonra bu siyaseti benimseyip önemli adımlar atan padişah Sultan Abdülhamid olmuştur. Daha yakın zamanlarda Suudi Arabistan’ın müstesna kralı Faysal da İslam birliği davasına gönül verenlerden idi. Hem Abdülhamid’e hem de Faysal’a yapılanlar bu davadan, İslam düşmanlarının ne kadar korktuklarını ortaya çıkarıyor. Bugün maruz kaldığımız parçalanma, dağınıklık, düşmanı koyup birbirimizle savaşma belalarının arkasında da bu korku ve düşmanlığın bulunduğunda şüphe yoktur.
Benzer durumlar yalnızca bizim zamanımızda olmuyor. Bakın Fuzuli ne diyor:
“Dost bîvefâ, felek bîrahm, devran bîsükûn
Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, talih zebun.”
Yine Fuzûlî, Kanuni’nin kendisine bağladığı maaşını alamayınca, bürokrasiyi, rüşvetçiliği ve yozlaşmayı yeren kâfiyeli nesir tarzında Şikâyet-nâme’yi yazmıştır. Özellikle “Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar” sözü mektubun hala dillerde dolaşan meşhur cümlesidir.
Şu halde güçlü düşmanın oyunları olsun, içerideki ahlaki çürüme olsun geçmiş zamanlarda da vardı. Ümmet bu hendikapları da aşarak bugünlere geldi. “Kaliteli az, sıradan çoğa galip gelir” düsturunca bir avuç “hakperestler” de kalsa mücadeleye devam edilecektir.
Ümitsizliğe düşmeyelim ve Akif’in beytini hatırlayalım:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Not
Bu yazıyı yazdıktan sonra dün (Çarşamba) saat sabah altı ile dokuz buçuk arasında dokuz gencin idam edildiğini büyük bir üzüntü içinde öğrendim. Allah rahmet eylesin!
Hukuk, liyakat ve hürriyet
04:0022/02/2019, Cuma
G: 22/02/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların hukuka riayet etmelerini, emaneti hak edene vermelerini, Allah kesin bir ifade ile buyuruyor:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir” (Nisa: 58).
Hukuk, liyakat ve hürriyet
Hukuk, liyakat ve hürriyet
15 Şubat, Cuma
Emanet, korunması istenen maddî veya mânevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı veya koruması için bırakılan eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları... emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya yakışan budur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Maide: .
Bu âyette İslâm’ın sosyal, hukukî ve ahlâkî amaçlarının önemli bir kısmı özetlenmektedir. “Ferdî ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan ahlâkî erdem” anlamına gelen adalet, sosyal hayatın en önemli denge unsuru ve teminatıdır. Müslümanlara âdil olmaları emrediliyor.
Adaletsiz devlet harab olur, adaletle devlet daim olur, güçlü olur, ayakta durur.
İslam temel insan hak ve hürriyetlerini gayr-i müslimler dahil bütün insanlık için tanımış ve gerekli görmüştür.
Ancak hak ve hürriyet başkalarınınkine zarar vermeden kullanılacaktır ve hukuk, adalet birçok zaafları bulunan insanlar (beşer) eliyle gerçekleşecektir. Hukuk ve adalet kurumlarını da yönetenler insanlardır. Yönetici, hakim, şahid, memur, davacı, davalı… haktan ve hukuktan saparsa, meşhur deyişle tuz kokarsa adalet ve liyakat nasıl gerçekleşecektir!
Peygamberimizin (s.a.) şu ifadesinin kulaklara küpe olması gerekir:
“Ben de ancak bir beşerim (sizin gibi insanım), siz aranızda anlaşamayıp bana dava ile geliyorsunuz; olur ki biriniz diğerine göre delilini daha ustalıklı sunar ben de işittiğime göre onun lehine hükmederim; her kime kardeşine ait olan haktan bir şey hükmedersem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum”.
Hakim dürüst ve işinin ehli olsa da davanın tarafları, şahidler ve hükme götüren diğer unsurlar haktan sapar, işi kitabına uydururlarsa hak ve adalet yine yerini bulamaz; çünkü peygamber bile olsa hakim gaybı bilemez, dosyadaki delillere göre hükmünü vermek durumundadır. Ama hakim bir kimsenin lehinde hüküm vermiş olsa bile gerçek durum bakımından bu kişi haklı değilse, meşru olmayan yollara başvurarak hakimi yanıltmış ise aldığı ona helal olmaz. İşte bu sebeple “Kanunun ve mahkeme hükmünün her verdiği helal değildir” cümlesi kurulmuştur. Kazâen (hakimin hükmü ile) elde edilen her şey, diyâneten de (din ve ahlak bakımından da) hak ve helal olmaz; helal kazâ ile diyanetin birleştiği hükümle elde edilebilir.
Bunca âyete ve hadise rağmen İslam ülkelerinde ve ülkemizde hukuk, adalet ve liyakat konusunda arızalar varsa, ki vardır, böyle bir dinden mahrum olan Batı ülkelerinde ise hukuk ve liyakata riayet nispeten daha düzgün ise arızanın kaynağı din değil, eğitimdir, dinin hedeflediği insan olamamaktır.
Eğitim uzun soluklu bir faaliyet, buna birinci derecede önem verilmelidir, ancak göle su gelinceye kadar kurbağaların ölmemesi için ne yapmalı, hangi kesime güvenmelidir?
Biraz da siyasi muhalefet dürtüsüyle bazı kimseler yargının hür ve bağımsız olmasını sıkça dile getiriyorlar. Ve ben soruyorum:
Aynı toplum şartlarını ve niteliğini taşıyan insanların bir kesimi masum mu (günah ve hatadan uzak mı)? Vicdan ile cüzdan arasında sıkışmalar, siyasi ve ideolojik meyiller herkeste var da yalnız yargı adamlarında mı yok? Halkın seçim ve denetimine tabi olan siyasilere değil de dokunulmaz topluluğunun iç denetimine daha fazla güvenmenin makul dayanağı nedir?
İşte bu sorular birçok ülkede siyaset ile yargı ilişkisinde dengeyi bulma düşünce ve çözümlerine sebep olmuş ve kısmen de başarılı sonuçlara ulaşılmıştır.
Sigara haramdır
04:0024/02/2019, Pazar
G: 24/02/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Devlet kapalı yerlerde sigara içmeyi yasaklıyor, Yeşilay yıllardır sigaranın zararlarını anlatıyor ve içilmesini engellemeye çalışıyor, bilim adamları bir tek sigaranın bile vücuda zarar verdiğini ispatlamış bulunuyorlar… Gelin görün ki, benim ülkemde bazı hocalar sigara içmenin mubah (serbest, günah dışı) bir eylem olduğunu ispata çalışıyorlar.
Sigara haramdır
Sigara haramdır
17 Şubat, Pazar
Diyanet İşleri Başkanımız:
“Dünyada ve ülkemizde yıllarca ‘haram’ denilmediği için dikkate alınmayan sigara bağımlılığından insanlığı kurtarmamız lazım. Sigara haramdır ve her birimiz sigaranın haram olduğunu milletimize anlatmalıyız. Ülkemizde 115 bin kişi hayatını kaybediyor. Bu ne büyük bir faciadır” dedi ya, kimi bağımlılık gayretiyle, kimi Diyanet’e saldırmak için fırsat kolladığı için, kimi de fikrî bağımlılık yüzünden ileri geri konuşmaya, yazmaya koyuldular ve Sayın Başkan’ı yıpratma gayretine düştüler.
Mâdem başladınız bari o yalnız kalmasın, kendim dahil olmak üzere yıllardan beri sigara içmenin ve ticaretinin haram olduğunu söyleyen bir dolu ulemanın listesini (belki gelecek yazımda) vereceğim, oklarınızı tamamına yöneltin. (Buraya bir not koyayım: Samimi ve ilmî kanaati farklı olanlara elbette saygımız vardır ve onlar yalnızca görüşlerini açıklarlar, saldırmazlar, kınamazlar.)
Kendimden başlayayım:
Kırk yıldır piyasada olan Helaller-Haramlar isimli kitabımda şunları yazmıştım:
Tütün 15. asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1) Tütünün mubah olduğunu söyleyenler zararı olmadığı ve Şârî’ (Allah) tarafından menedilmediği deliline dayanmışlardır. Halbuki:
a) Sigaranın zararı bugün ilmen, kesin olarak bilindiği için zararsız denemez. (Bu konuda gelecek yazıda uzman görüşlerini aktaracağım).
b) Şâri’in menetmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve husûsî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış dayanaklarına (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2) Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3) Sigara içmek (özellikle tiryâkilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, isrâf ve nafaka mükellefiyetidir.
Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır”33 buyurarak zarar vermeyi menetmiş (Ahmed, Müsned 5/327; Muvatta’, K. el-Akdiye, 31; İbn Mâce K. el-Ahkâm, 17) Allah Teâlâ da “kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (el-Bakara: 2/195), “kendinizi öldürmeyin....” (en-Nisâ: 4/29) buyurmuştur.
İsrâf: İsrâf malı faydasız yere harcamaktır: “Yeyiniz, içiniz, isrâf etmeyiniz” âyeti (el-A’râf: 7/31) ile “Peygamber (s.a.v.) malın boşa harcanmasını yasakladı.”34 hadisi isrâfı haram kılmaktadır (Buhârî, K. ez-Zekât, 18; Husûmât, 3; İ’tisâm, 3; Müslim, K. el-Akdiye, 14).
Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftirler. Bundan keserek sigaraya para vermek haramdır…
Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Evet, kırk yıl öncesinden beri bunu diyorum. Sigaranın hükmü için Kur’an’da “Sigarayı haram kıldım” gibi bir cümle aramak bilgisizliktir. Kur’an-ı Kerim altı yüz sayfa civarındadır, ondan ve sünnet kaynağından çıkarılan/üretilen bilgi ve hükümler kütüphaneleri dolduracak kadar çoktur ve bu hükümlerin içinde haram, mekruh, mubah, mendub, vacib ve farz olanlar vardır.
Konumuzla ilgili olarak araştırılacak husus sigaranın ne kadar zararlı, israf ve zulüm olduğu ve bu nitelikte olan bir şeyin İslam’da hükmünün ne olacağıdır.
Ben “zararı kesin ve büyük, hükmü de haramdır” dedim ve diyorum..
Uzman görüşleri:
Uzmanlar, sigaranın hemen hemen her kronik hastalığın risk faktörü olduğuna dikkat çekiyor ancak anlık olumsuz etkileri de var. Sigara hemen birçok ana sistemin veya organların işlevlerine müdahale eder. Sadece bir sigara, sinüslerinizi doldurup midenizi sıkıştırabilir ve kalp atış hızınızı ve tansiyonunuzu yükseltebilir. -Hatta beyindeki duygusal merkezleri değiştirmeye başlar.
Nobel ödülü sahibi olan Türk bilim insanı Aziz Sancar’ın liderliğinde yapılan çalışmada sigara tarafından DNA’ya verilen zararın yüksek çözünürlüğe sahip bir haritası çıkarıldı. Sigarayı bırakmayı tavsiye eden Aziz Sancar, “Kanser hastalıklarının yüzde 30’u sigara yüzünden oluyor. Nereye gidiyorsak sigarayı bırakmalarını söylüyoruz. Biz kendimiz sigarayı bırakmak için geniş kampanyalar yapıyoruz. Hasarlı hücreler tamir edilebilir. Fakat sigara içtiğiniz takdirde bizim uyguladığımız terapilerin hiçbir faydası olmayacak” dedi.
Sigaranın zararlı maddesi nikotindir. Nikotin çok zehirli bir alkoloiddir. Ağız yoluyla alınacak 1-2 gram nikotin insanı ölüme kadar götürebilir. İçilmeye başlanan bir sigaranın nikotini önce dumana geçmez, çünkü tamamen yanar. Sigara içilmeye devam edilirse yavaş yavaş bazı maddeler nikotini serbest hale geçirir. Böylece ağıza damıtılan nikotin tükürük ile vücuda geçer. Dumanın akciğere çekilmesiyle kana karışan nikotin nisbeti % 25 artar.
Devamlı tütün zehirlenmesi ağız, boğaz ve üst solunum yollarında iltihaplara yol açar. Kalb çarpıntısı, kalb bölgesinde ağrılar, baygınlıklar, bazen astma (astım) belirtileri, solunum bozuklukları görülebilir. Bu arada en çok damarlar fonskiyonel ve organik bozukluklar sonucu daralır. Tansiyon yükselir. İncelemelere göre tütünün bir iki ay gibi kısa, fakat aşırı derecede fazla kullanılması bile kalbin adaptasyon kabiliyetini azaltır.
Çok sigara içenlerin göz sinirlerinde de bozukluklar görülür. Meselâ kısmî renk körlüğü, gece körlüğü, görme alanında boşluklar olur; merkezî sinir sisteminde meydana gelen düzensizlikler, baş ağrıları, uykusuzluk, el titremesi, sinirlilik, nevralji, mizaç değişmeleri şeklinde kendisini gösterir.
Sindirim sisteminde; mide ekşiliğinin artması, ya da azalması, tükürük salgısının artması, ishal, kabız vs. gibi belirtiler olur.
Sigaranın kanserle olan ilgisi yıllardan beri tartışma ve araştırma konusudur. Tütünün kanseri arttırdığı bir gerçektir. Sigara içenlerdeki kanser nisbeti içmeyenlerden yüksektir.
(Gelecek yazıda sigaraya haram diyen alimler listesini vereceğim ve soruları cevaplandıracağım).
Sigara haramdır (2)
04:0028/02/2019, Perşembe
G: 28/02/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tıp uzmanının daha tespitlerini aktardıktan sonra ulemanın fetvalarına ve sorulara geçeceğim.
“Erkeklerde tüm kansere bağlı ölümlerin yüzde 35’inin, kadınlarda ise yüzde 15’inin nedeni sigaradır. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 90’ının nedeni sigaradır. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır.
Sigara haramdır (2)
Sigara haramdır (2)
21 Şubat, Perşembe
Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas, mesane, böbrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riski de 30 kat yükseliyor. Sigara, kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan akciğer hastalıklarının en önde gelen sebebidir. Kullananlarda bu hastalıklardan ölüm riski, içmeyenlerden 40 kat fazladır. Bağımlılık ortaya çıkarma özelliği açısından sigaranın, eroin, kokain ve alkolden hiçbir farkı yoktur. Sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden birinin tek bir sigara ile bağımlı hale geldiği biliniyor. Bir dal sigara içildiğinde, ortalama 10 saniye gibi kısa bir sürede yanaktan emilen nikotin beyne ulaşarak etkisini gösteriyor.
Şimdi sigara hakkındaki görüşlerini ve fetvalarını nakledeceğim alimler, İslam dünyasında fıkıh konusunda söz sahibi olan alimlerdir:
1. el-Ezher Fetva Komisyonu: Sigara içmeyi şeriat hoş görmez ve haram kılar demiş ve bu fetva 22 Mart 1979 da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır.
2. el-Ezher başkanı Câdu’l-Hak tıp uzmanlarının sigaranın zararları hakkındaki tespitlerini öğrendikten sonra “Sigara kesin olarak haramdır, içenler terk etmeli, içmeyenler de içenin yakınında bulunmamalıdır” demiştir.
3. İslam Araştırmaları Merkezi üyesi Dr. Abdulcelil Şelebî: Aklıma yatan ve beni tatmin eden hüküm sigaranın, tadı, dumanı ve izmaritinin rahatsız eden kokusu bakımından pis (habîs) ve hem içene hem de çevresindekilere zararları olması sebebiyle haram olduğudur.
4. Dr. Hâmid Câmi (el_Ezher genel sekreteri ve Küveyt fıkıh ansiklopedisi uzmanlarından): Artık İslam uleması tıpçıların raporlarına bakarak sigara hakkında kesin hükme varmışlardır. Alimlere göre sigaranın hükmü haram ile tahrîmen mekruh arasındadır (Tahrîmen mekruh uygulamada haram gibidir). Bu sebeple hem içenler bırakmalı hem de bunun ticareti yapılmamalıdır.
5. Atıyye Sakr (el-Ezzher fetva komisyonu ve araştırma enstitüsü üyesi): Tıpçıların ortaya koyduğu tartışmasız zararları ve malın hakkı olmayan bir yere sarfına sebep olduğu için din yönünden haramdır, akıl da ondan uzak durmayı emreder.
Bu seviyede daha birçok alim benzer fetvalara imza atmışlardır.
İlmi ve cihadıyla meşhur olan Yusuf el-Karadâvî de sigara içmenin ve ticaretinin haram olduğuna dair fetva veren ve uzunca makaleler yazmış bulunan bir alimdir. Bu alim fetvasına bazı önemli kayıtlar koymuştur ki, bunları da özetle aktarmam gerekiyor:
Bazı kimseler sigaranın zararlı ve haram olduğunu bildikleri halde bağımlı hale geldikleri, bırakmayı istedikleri halde iradeleri buna yetmediği için içmeye devam ederler. Bu kimselerin bırakma niyetleri, mücadeleleri ve aciz kalmaları ölçüsünde mazeretli olduklarını düşünüyorum.
Fıkhın usulünü ve bilimin verilerini göz önüne alarak sigaranın haram olduğunu açıklıyoruz, ancak bunun zina, hırsızlık, sarhoşluk veren içkileri kullanma derecesinde haram olduğunu söylemiyoruz. İslam’da haramların da büyüğü ve küçüğü ve her birinin kendine mahsus hükümleri vardır.
Bugün zararı kesinleştiği için haram dediğimiz sigaraya eskiden bilgi eksikliği yüzünden mübah, tenzihen mekruh diyenler de olmuştur. Bazı kimseler bunlara itibar ederek içmeye devam ediyorlar; bunlara fâsık denemez ve bu yüzden şehadet ehliyetini kaybetmezler; çünkü ittifaklı haramlar ile ihtilaflı haramlar hüküm bakımından aynı değildir.
Bazı kimseler de bir kısım alimlerin ve tıp adamlarının adlarını vererek “Bunlar da sigara içiyorlar” diye mesned ve mazeret arıyorlar. Ancak bilinmelidir ki, bu alimler ve uzmanlar kendilerini günahsız ve hatasız ilan etmiyorlar. Muhemeldir ki, onlar da bilgi eksikliği yüzünden ve ya gençlik saikasıyla zamanında buna alışmışlardır ve bırakmaya iradeleri yetmemektedir. Mesela Şeyh Şeltût gibi kendisi içtiği halde haram olduğuna fetva verenler de vardır.
Sorular:
Diyanet İşleri Başkanımızın açıklamasından sonra ortaya çıkan sorulardan ikisi tekrarlanmıştır:
1. Diyanet’in fetva gerekçesini emsal kabul edersek marketlerde satılan ürünlerin en az yarısı haram demektir. Haram demek bu kadar kolay mı?
2. Diyanet sigaraya karşı gösterdiği keskin ve yüksek sesli tavrı, niye faiz, milli piyango ve zinaya karşı göstermiyor? Diyanet neden piyango için kısık sesli, zina, hırsızlık, görevi kötüye kullanma gibi metanetli konularda kısık sesli ama sigara olunca cihada davet eder gibi yüksek sesli oluyor?
Kendi açımdan kısaca cevap vereyim:
Marketlerde satılan ürünlerin zararlı olanları hakkında tıbbın tespitleri, sigaranınkine eşit veya yakın hale gelirse hükmü de eşit veya yakın olur. Şu anda durum böyle değildir. Ayrıca bazı ihtiyaç ürünlerin herkes farklısını bulamayacağı veya alamayacağı için zaruret de söz konusu olabilir.
Diyanet bir muhalefet partisi veya bir medya organı değildir. Onun İslam’ı açıklama ve öğretme üslubu kendine yakışan şekildedir ve sayılan konularda tekrar tekrar açıklamalar yapmıştır. Yayınlarını ve fetvalarını okuyun. Ayrıca bir şahıs veya kurumun bir haramı açıklamasının şartı daha önce bütün haramları açıklamış olması değildir, olamaz.
İyilik vakfı İKSAR
04:001/03/2019, Cuma
G: 1/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Toplumda bilinç oluşturarak yaygınlaşmasını kendisine amaç edinen İKSAR, İslam iktisadı alanındaki teorik bilgilerin pratiğe olabildiğince yansıtılmasını sağlamak için 2018 yılında Sakarya’da bir grup akademisyen tarafından kurulmuştur.”
Askeri araçlara Suriye topraklarından ateş açıldı
Askeri araçlara Suriye topraklarından ateş açıldı
15 Temmuz, Çarşamba
İKSAR adını duyunca merakımı celbetti, internetten bilgi alınca da sevindim, takdir ettim, duyurma ve desteklemenin gerekli olduğuna karar verdim.
Göçmen kuşların sakat kalanlarına bakmak için bile vakıflar kuran, camilerde uygun bir yere para koyup (cami akçesi) ihtiyacı olanların alıp kullanmalarını sağlayan, darda kalanların faizsiz ödünç para alıp sıkıntılarını gidermeleri için para vakıfları kuran… bir geçmişten geliyoruz. Ama öyle bir madde düşkünü olduk ki, ödünç para isteyen dostumuza bile yalan kıvırıp egoistçe boş çevirmekten rahatsız olmuyoruz.
İşte böyle bir durumda İKSAR, çöldeki vaha gibi ümit ve tatmin sebebi olabiliyor. Sakaryalı akademisyenler aynı nitelikteki emsaline de güzel bir örnek tablo sunuyor, “akademisyen olmak fildişi kulede yaşamak değildir, bizim bilim üretmekten başka da vicdani ödevlerimiz olmalıdır, ümmetin derdiyle dertlenmeyen mümin hakkıyla mümin değildir…” demiş oluyorlar.
Bakın daha neleri nasıl yapıyorlar:
“En temel faaliyetimiz karz-ı hasene dayalı İslami mikrofinans programıdır. Bu programda düşük gelir grubundaki insanlara, gelir getirici bir faaliyette kullanmaları için, ihtiyaç duydukları sermaye karz-ı hasen olarak verilmektedir. Bu kişilerin gelirlerini, yaşam standartlarını “arttırma” niyeti İKSAR’a (çoğaltmak), ismini vermektedir. Bu programımız Türkiye’deki ilk kurumsal İslami mikrofinans uygulaması olmuştur. Karz-ı Hasen programının yanında ikinci el ürünlerin dönüşümünü sağlamayı amaçlayan Hayr’ola projesi de devam etmektedir…”
Misyon ve vizyonlarını şöyle açıklıyorlar:
Misyonumuz: İslam’ın ekonomik hayat da dahil olmak üzere insanın her alanını kapsadığı bilinciyle İslam iktisadının uygulanmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak ve bu uygulamalarımızın toplumda yaygınlaşmasını sağlamak için elimizden geldiğince gayret göstermektir.
Vizyonumuz: Sakarya’dan başlayarak İslam iktisadının uygulanmasına yönelik Türkiye çapında faaliyetlerde bulunmak ve başka kuruluşlar için rol model oluşturmaktı
Temel Değerler olarak “Samimiyet, Toplumsal Faydayı Düşünme, Şeffaflık, Sürdürülebilirlik, Örneklik, İstişare” başlıklarını açmışlar.
Karz-ı Hasen Programı
Karz-ı Hasen programı çerçevesinde bağışçılarımızdan toplanan paralar yeni bir iş kurmak isteyen düşük gelirli ailelere faizsiz bir şekilde karz-ı hasen olarak verilmektedir. Burada kişinin kuracağı işin uygulanabilirliği, bu işten elde ettiği gelirle borcunu geri ödeyebilmesi, kişinin o işi yapabilecek kabiliyete sahip olması gibi kriterler göz önüne alınmaktadır.
Hayr’ola Projesi
“…İKSAR bünyesindeki Hayr’ola Projesi ile âtıl şekilde duran ilk etapta kitap ve kırtasiye ürünlerinin yeni sahiplerine ulaştırılması ve elde edilen gelirin hayır faaliyetlerine aktarılması amaçlanmaktadır. İslam iktisadının önemli sacayaklarından olan israfın önlenmesi ve farklı hayır faaliyetlerine kaynak oluşturması açısından Proje Hayr’ola’nın çok daha yaygınlaşması ve ürün çeşitliliğinin artmasını amaçlıyoruz” diyorlar.
İKSÂR’ı kuran, yöneten ve destek verenleri kutluyor, ülke ölçeğinde yaygınlaşması için gayret etmenin farz-ı kifaye olduğunu ifade ediyorum.
.
Kölelik İslâm’da değil modern dünyada devam ediyor
04:003/03/2019, Pazar
G: 3/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm’ı sevmeyenler, daha da ötesi düşman olanlar asırlardır onda kusur aramaya, yoksa uydurmaya, bunları yaymaya, böylece insan fıtratına en uygun bu dine girerek mutluluk ve huzur arayanları engellemeye gece gündüz çalışıyor, akıl almaz emek, yöntem, araç ve para sarf ediyorlar.
Camide fare paniği: 81 yaralı
Camide fare paniği: 81 yaralı
15 Temmuz, Çarşamba
ABD’den mektup yazan bir gencin haber verdiğine göre orada düşman kurumlarca kiralanmış bir mürted, İslam’ın köleliği kaldırmayışını ve çağlar içinde dinimizin amacına aykırı uygulamaları köpürterek anlatıyor ve oradaki seçkin gençlerin akıllarını karıştırmaya çalışıyormuş. Bu vesile ile önce İslam’da kölelik konusunu kısaca açıklayacak sonra da okuduğum iki yazıya dayanarak modern dünyada (ve modern sömürgelerde) en kötü şartlarda köleliğin nasıl devam ettiğini ortaya koyacağım.
İslam birçok İslam öncesi zalim uygulamaları kucağında buldu, bunların bir kısmı toplumun sosyal ve ekonomik hayatında olmazsa olmaz nitelikte yer almıştı, bir kısmı ise daha kısa zamanda ârızasız kaldırılabilecek keyfiyette idi. Kadının durumu ve kölelik de ancak uzun bir süre içinde ıslah edilebilecek bir durumda idi.
Kadın meselesi ayrı yazılara konu olur.
Kölelik meselesinde ise İslam, acil eylem planında kölelerin durumlarını iyileştirme, uzun vadede ise ortadan kaldırma yolunu tuttu.
Birinci konuda yalnızca şu “birçok âyet ve hadisin ortak mealini” nakletmekle yetinebilirim: “Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, ağır yük yüklemeyin, yüklerseniz yardımcı olun. Onlara kulum, kölem demeyin, oğlum kızım deyin, dövmeyin, yüzlerine tokat atarsanız hürriyete kavuşturmanız gerekir, çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak isteyenlere imkan tanıyın….”
Bu yüzden Cevdet Paşa “İslam’da köle almak, köle olmak demektir” vecizesini ifade etmiştir.
Zaman içinde yok etmek için de önce kaynağını kurutmuş, savaş esirlerinin mütekabiliyet durumu dışındaki kaynakları ilga etmiş ve mevcudu tüketmek için de hemen her vesile ile kölelerin hürriyete kavuşmaları için vesileler vazetmiştir.
Şimdi gelelim modern dünyada sözde 1800’lü yılların hemen başında kaldırılmış bulunan köleliğe.
“Dünyada 40 milyon ‘modern köle’ var” başlıklı haber özetle şöyle:
Kölelik, dünya genelinde yasaklanmış olsa da ‘modern kölelik’ insanlığın sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Araştırmalara göre, dünyada 40 milyon modern köle bulunuyor
Afrikalıların ellerinden, ayaklarından, boyunlarından zincirlenip gemilere doldurularak köle olarak Batı’ya götürülmesi gerilerde kaldı. Ancak araştırmalar görünümü değişse de köleliğin sürdüğünü ortaya koyuyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ve Walk Free (Özgür Yürü) Vakfı’nın yaptığı araştırmaya göre, 7.5 milyar nüfusa sahip dünyada 40 milyondan fazla insan modern köle durumunda. 15-19. yüzyıl arasında 13 milyon insanın köleleştirildiği tahmin ediliyor. Günümüzde ise 167 ülkede 71 bin kişi ile yüz yüze yapılan görüşmelerle ortaya çıkan verilere göre kölelik şartlarında çalışan 40 milyon kişinin yüzde 71’i kadın, yüzde 25’i ise çocuk. “Modern köle”lerin yaklaşık 25 milyon kişi zorla çalıştırılıyor. 15.4 milyon kişinin özgürlüğü ise zorla evlendirilerek kısıtlanıyor. Zorla çalıştırılan kişilerden 4.8 milyonu cinsel sömürüye maruz kalıyor. Araştırmada, köleliğin en yaygın olduğu 10 ülke sırasıyla şöyle: Kuzey Kore, Eritre, Burundi, Orta Afrika Cumhuriyeti, Afganistan, Moritanya, Güney Sudan, Pakistan, Kamboçya ve İran.”… İyi bir hayat vaadi ile insan kaçakçılarının ağına düşenlerin de bazen götürüldükleri ülkelerde zorla çalıştırıldığı kaydediliyor. Kölelik şartlarında üretilen ve G20 ülkeleri tarafından ithal edilen ürünler arasında bilgisayar ve cep telefonları, kıyafet, balık, kakao, şeker kamışı bulunuyor... Avrupa’da da mağdurlar olduğu kaydediliyor. Araştırmaya göre kölelik konusunda en fazla önlem alan devlet Hollanda. En az önlem alan devlet ise Kuzey Kore.
Bana birisi çıkıp da “ama Müslümanların tarihi boyunca köle ve cariye bulundu, naklettiğiniz ayet ve hadis meallerine de uyulmadı” demesin. O âyet ve hadis meallerine uyulsaydı bugün bütün dünya dâru’l-İslam olurdu ve sözde Müslümanlar bu zayıf ve zelil duruma düşmezlerdi.
.Yine İKSAR (İyilik Vakfı)
04:007/03/2019, Perşembe
G: 7/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçende İKSAR’ı tanıtan bir yazı yazmıştım. Bugün İKSAR’ın ilk örnek uygulamasını nakledeceğim, ama önce Efendimiz (s.a.)’in bir uygulamasını aktarıyorum:
Ensar’dan bir kişi Efendimiz’e gelip geçimlik istemişti, Peygamberimiz ile aralarında şu konuşma geçti:
Sessiz tehlike
Sessiz tehlike
16 Temmuz, Perşembe
- Evinde bir şeyin yok mu?
- Bir kısmını örtündüğümüz bir kısmını serdiğimiz bir çul ile bir de su kabımız var.
- Onları bana getir.
Adam onları getirdi, Peygamberimiz alıp açık artırmaya sundu ve sonunda iki dirhem verene sattı. Parayı alıp dilenmeye gelen kişiye verdi ve “Bunun bir dirhemi ile yiyecek alıp ailene götür, bir dirhemi ile de bir balta satın alıp gel” dedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) mübarek eliyle baltaya bir sap takıp adama verdi ve “Git, odun kes, getirip sat ve 15 gün gözüme görünme “dedi. Adam 15 gün sonra 10 dirhem kazanmış, bir kısmıyla giyecek, bir kısmı ile de yiyecek almış olarak geldi, Efendimiz şöyle buyurdular: “Bu yaptığın senin için, dilenciliğin kıyamette alnında bir leke olarak gelip görünmesinden hayırlıdır. İsteme ancak şu üç durumda caiz olur: Çaresizliğe düşürmüş yoksulluk, borca batmışlık ve acıtan tazminat (diyet) ödeme yükümlülüğü”.
Şimdi, İKSAR’ın, eşsiz örneğimizin peşinden giderek yaptığı bir uygulamayı, anlatan üyenin ifadesiyle nakledeyim:
A. K., ülkemize göç etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeliden biri. Eşi ve üç kızı ile Sakarya’da yaşıyor. Anne-babası da yakınlarında, ayrı bir evde hayatlarına devam ediyor.
A. ile ilk tanışıklığımız İKSAR’ın da kurucularından olan bir üyemizin evini taşırken artan kartonları vesilesiyle oldu. Birçoğumuz için ev taşımanın yorgunluğuyla birlikte hızlıca çöpe atılan ve bir fazlalık olan kartonlar, A. için evine götüreceği rızkının kaynağını oluşturuyordu. İşte bu yeni taşınan evden artan kartonlar A. ile tanışmayı ve ailesini yakından tanımayı sağladı. A. dilenmiyordu, daha çok karton toplayıp helalinden gelir elde etme derdindeydi. Bir gün bu derdin peşinde giderken daha büyük bir araba ile daha çok karton toplayabileceğini düşündü ve bize başvurdu. İşte bu başvuru aslında İKSAR’ın temellerinin atılmasına, teoride bahsedilenlerin hayata geçirilmesinin önemine kapı araladı. Motorunu daha iyi bir araba ile değiştirmesi için, çoğunluğu ileride İKSAR’ın yönetimini oluşturacak kişilerden, zekat/bağış toplandı, eksik kalan kısmı ise A.’ya karzı-ı hasen olarak verildi. A. bu paralarla yeni arabası için ihtiyaç duyduğu eksiği kapattı. Noterde arabanın devrini yapmaya gittiğimizdeki mutluluğu, arabayla fotoğraf çekilirkenki heyecanı görülmeye değerdi. Aslında ihtiyaç duyduğu ve bizim verdiğimiz tutar çok küçük ama görece etkisi oldukça büyüktü. Yeni arabasıyla birlikte A. artık sadece karton değil, nakliyat işi de yapıyor ve daha çok gelir elde ediyor. Ayrıca verdiğimiz karz-ı haseni de taksitler halinde geri ödüyor ve ailesinin durumlarının düzelmesi, çocuklarının mutluluğu bize daha da cesaret veriyor.
Bu güzel örnek aslında A. gibi birçok ailenin olduğu ve bu kişilere az da olsa karz-ı hasen ile destek verilince hayatlarında önemli değişimler olacağını gösteriyor. Bizler de daha çok kişiye ulaşabilmek ve kurumsal olarak bu faaliyetleri yayabilmek amacıyla İKSAR’ı kurduk ve faaliyetlerimizin temeline de yoksullara sadece finansman değil finans dışında da desteği içeren karz-ı hasene dayalı İslami mikrofinans programımızı koyduk.
İnşallah çok daha fazla kişiye ulaşabilir ve bu kişilerin kendi alınterleri ile ekonomik durumlarını iyileştirmelerine vesile olabiliriz.
Kavganın perde arkası
04:008/03/2019, Cuma
G: 8/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam’ı doğru anlayıp uygulama amacına yönelik çalışmalar, çatışmalar, kavgalar ve iddialarda iki ana akım var.
Birinci akımın temsilcilerine göre:
İslam’ın temel kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnettir, bu iki kaynakta yer alan vahyi beşer anlayacak ve uygulayacaktır. Anlama ve uygulamada rehber olan alimler müctehidlerdir, mütefekkirlerdir, onlara tabi olan ikinci ve daha aşağı derecedeki “alimler”dir. Vahiy ilâhîdir, kutsaldır, yanılmaz.
Kavganın perde arkası
Kavganın perde arkası
3 Mart, Pazar
Beşerin anlayışı kutsal değildir, isabet kadar yanılmaya da açıktır. İyi yetişmiş alimler iyi niyetle anlamaya çalışır da doğru olanı bulamamış olurlarsa Allah onları bağışlar, üstelik sevap yazdırır ve hatalı ictihadlarıyla yapılan kulluklarını kabul eder. İslam hayatın bütününü kaplar, din-devlet, din-siyaset, din-hukuk, din-iktisad, din-ictimaiyat, din-ahlak, din-estetik… birbirinden ayrılmaz. Biri Allah’a, diğeri kullara, krallara, seçkinlere ait değildir. Müslüman hayatın bütün alanlarında ve atacağı her adımda dinin neresinde olduğunu bilmek, düşünmek ve sorumluluk bilincine sahip olmak durumundadır. Kendisi müctehid olmayan müminler gerçek manada alim olan müctehidlerin verdiği bilgiye göre bilgi, fikir ve amel sahibi olurlar. Bütün işlerinde tek bir müçtehide ve mezhebe bağlı olmak mecburiyeti yoktur. Devlet başkanının istişare sonunda tercih ettiği ictihad, resmi işlerde bütün ümmetin mezhebi olur. Akaid (iman) konularında Selef, Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebleri, amel ve uygulama konularında meşhur dört mezheb (bunların tamamı birden ümmet için) yaşayan Ehl-i sünnet mezhepleridir. Ehl-i sünnet alimlerinin muteber gördüğü, bugün tabileri bulunmayan, ama kitaplarda ictihadları ve görüşleri nakledilmiş olan imamlar ve bunların mezhebleri de vardır. İctihad kapısı kapanmamıştır. Bugün bilgiye ulaşma yolu dünkünden daha kolay hale gelmiştir. Çağın problemlerine İslam’ın çözümünü sunmak için ictihad gereklidir ve buna ehil olanlar tarafından yapılacaktır.
İşte Ehl-i sünnetin ana çizgileri bundan ibarettir ve ben bu grubun içindeyim.
İkinci akımın temsilcilerini iki fırkaya ayırmak gerekiyor:
a) Laik/ılımlı İslam taraftarları: Bunlara göre İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Bunların dışında kalan konular dine/İslam’a dahil değildir, insanlar yaşadıkları çağın gerektirdiği gibi bu alanları düzenler ve uygularlar.
b) Teorik olarak veya sözde İslam’ı, birinci gruptakiler gibi kabul ettikleri halde uygulamada iman, ibadet, kısmen ahlak, zikir ve nafile ibadetlerin dışında kalan İslam ile ve ümmetin dertleriyle ilgilenmeyenler, dahası ilgilenenleri Ehl-i sünnetin dışına atanlar, dar çerçeveli İslam anlayış ve uygulamalarına dokunmadıkları sürece laik düzenle bir dertleri olmayanlar, İslam’a aykırı düzenin değişmesi gerektiğine inanan ve çeşitli yollardan bu amaca ulaşmak için çaba gösteren gayret-i diniyye sahibi Müslümanları ve bunların liderlerini “reformcu, mezhebsiz, Ehl-i sünnet düşmanı, terörist…” ilan edenler, tek mezhebe bağlanmayı şart koşup gerektiğinde diğer mezheplerden istifade etmeyi caiz görmeyenler, ictihad kapısı kapalıdır deyip ehli oldukları alanlarda ve lüzumuna mebni ictihadda bulunanlara cephe alanlar, kendi metbûlarını (hoca, şeyh, lider…) yanılmaz, doğrunun tek temsilcisi bilenler…
Ehl-i sünnet alimlerinin temel kitaplarına bakıldığında bu gruplar içinden yalnızca birincisinin sahih İslam’ı ve gerçek manada Ehl-i sünneti temsil ettiklerini görürüz. Diğerlerinin inanç, görüş ve uygulamaları Ehl-i sünnete aykırıdır.
Kim neyi, hangi ismi ve kutsal kavramı ve şahsı kullanırsa kullansın biline ki, perdenin arkasındaki kavga bu üç grup arasındadır.
Açık laik-ılıman İslam taraftarlarının sahih İslam kaynaklarına göre savunulacak tarafları yoktur. Ülkemizde ve İslam dünyasında iki yüz yıldan beri bunlar vardır ve giderek sayıları artmaktadır.
Örtülü ılımancılar ise ya hıyanet veya cehalet ve taassup çamuruna saplanmışlardır.
Peki, durum bu ise ümmetin hali ne olacak; birlik, beraberlik, dayanışma, ortak düşmana karşı güçlenme nasıl olacak?
Çare Ehl-i sünnetin şu temel kurallarında saklıdır:
Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek.
Ehl-i sünnet dışında ama İslam’ın içinde kalan müminleri de kardeş bilmek, ümmeti İslam’da birleştiren ilkeler çerçevesinde birlik, beraberlik ve dayanışma yollarını aramak.
Sahih İslam’ın düşmanları
04:0010/03/2019, Pazar
G: 10/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanların dinine düşman veya sahip oldukları imkan ve nimetlere göz dikmiş olanlar tarihte ve günümüzde çeşitli yolları deneyerek canımızı, malımızı aldılar ve dinimizi değiştirmemizi istediler, çaresiz din değiştiren fert ve toplulukları da ikinci sınıf dindaş yerine koydular.
Sahih İslam’ın düşmanları
Sahih İslam’ın düşmanları
3 Mart, Pazar
Bugün bir başka tuzak kurdular; önce sahih dine “radikal, köktenci, terörü besleyen…” gibi kulplar taktılar, planlarına engel olmayacak hale gelmiş “ılımlı İslam”ı geçiş dönemi için icat ettiler, ümmete yerleştirince sıra onu da yok etmeye gelecektir.
Allah Teâlâ kullarını İslam düşmanlarının tuzaklarına tutulmamaları için uyarmıştı:
“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır./ Kendilerine kitap verdiğimiz, onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.”(Bakara:2/120-121).
Âyette millet kelimesi geçiyor, bu kelime “Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah’a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir.
Peygamberimiz (s.a.) Allah’ın elçisi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ Resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle Hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’ân-ı Kerîm’in bu tesbiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i Kitab’a karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hıristiyanlaşmış Türkleri benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkleri hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat’tan bu yana Türklerin göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türklerin aleyhine işlemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar’ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, Müslümanları da Hıristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm’a ve Müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya Müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır…
Bütün bu tesbitler Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir… Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.
Beka meselesi
04:0014/03/2019, Perşembe
G: 14/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahallî seçimler yaklaşınca beka meselesi gündeme sokuldu, hem siyaset yapanlar hem de yazarlar bu meseleyi yazmaya ve konuşmaya koyuldular.
Siyasetçiler kendilerince haklı olarak ülkenin bekasının kendi iktidarlarına ve programlarının gerçekleşmesine bağlı olduğunu söylüyorlar.
Beka meselesi
Beka meselesi
7 Mart, Perşembe
Okur yazarlar ise kadroları, programları ve ihtiyaçları göz önüne alarak veya tarafgirlik sebebiyle çarpıtarak görüş bildiriyorlar, bir kısmı da algı operasyonu yapıyorlar.
Beka ülkenin mevcut dünya durumu ve şartları müvacehesinde ayakta kalması demek olduğuna göre bu ayakta kalan, yıkılmayan, yutulmayan bünyenin nasıl bir bünye olmasını istiyorlar, istiyoruz?!
Araya tarihten bir ibret sokmak gerekirse sayın Koloğlu’nun “Abdülhamid Gerçeği” isimli şaheserinden bir alıntı yapayım:
Koloğlu, Sultan Abdülhamid’in “Panislamcı olmadığını, yalnızca tahtını ve devletini Hristiyan ve Müslüman bölücülere karşı korumaya çalıştığını” ifade ettiği bölümü şöyle bitiriyor: Avrupalı sömürgecilerin ‘bilinçli korkusunun (ya bütün Müslümanlar birleşip ayaklanırsa) karşısına, sadece ‘ekonomik siyasi özgürlüklerimiz gitse ne gam, dinimiz elde kalsın da’ diyen ‘bilinçsiz korku sahiplerinden’ değildi (s.207).
Ekonomik ve siyasi özgürlüklerini sözde dini korumak için feda edenlerin halini görüyoruz; yalnızca bunları değil, dinlerini de kaybetmek üzereler; Suud ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere vaktiyle Osmanlıya cephe alan ve ipi kopmuş teşbih gibi dağılanların sonunu ne yazık ki, içimiz yanarak görüyoruz. İslam birliği ve dayanışması için sarf edilen bunca gayretten de sonuç alınamıyor.
Peki ekonomik ve siyasi özgürlüğümüzü korumak adına dinimizden vaz mı geçelim veya dini, beşeri akıl ve çıkarlarımıza uyarak değiştirip adı yine İslam olan ama kendi İslam olmayan yeni bir din mi icad edelim?!
İki yol da çıkmazdır; sahih dinimizi ve bu dinin ahlakını hayatımızda koruyarak bugünkü zalim dünya düzeni karşısında ayakta kalmamız mümkündür ve hedef bu olmalıdır.
Ben bir Müslüman olarak siyasetçilerin kişiliklerine, programlarına ve hedeflerine bakıyorum, bunlar “nasıl bir bekayı hedefliyorlar” diye kendime soruyorum; dini feda ederek veya değiştirerek bir bekayı da istemiyorum, sonu hem din hem de dünya hayatı bakımından hüsran olan maddi çöküntüyü, zayıflığı, zilleti de istemiyorum.
Benim dinim Allah rızasını ve ebedî saadeti her şeyin önünde tutmamı istiyor, ama aynı zamanda bu dünyada var olmak, bu aziz dini aziz bir ümmet olarak insanlığa sunabilmek, rahmet ve adaleti dünya düzeninde hakim kılabilmek için zalimler karşısında maddi bakımdan da güçlü (onlardan daha güçlü) olmamı istiyor.
Okur yazarlara bakıyorum, peşin hükümlü ve şahsi hesaplı olanları mevcut iktidarı değerlendirirken ileri, güçlü zalim ülkelerden rakkamlar taşıyor ve bu vadilerde bizim geride kaldığımızı, bunun sebebinin de mevcut iktidar olduğunu ifade ediyorlar. Bu iktidarın müspet manada yapıp ettikleri dile gelince de başarıyı, daha önceki iktidarın mirasına bağlıyorlar.
Bunu tarafgirlik ve insafsızlık olarak değerlendiriyorum.
“Ahlakçılar” da 17 ve 25 Aralık arifesinden beri yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, adaletsizlik ve liyakatsızlıktan yoğun bir şekilde söz ediyorlar (Sanki bunlar daha önce yok idi!).
Niçin tırnak içinde “ahlakçılar” dedim.
Çünkü bunlar ahlakı istismar ediyorlar. Samimi olarak mevcut ahlaki arızalardan söz etseler, bunlardan dertlenseler, ıslah çareleri arasalar, hem ahlaklı hem de başarılı kadrolar varsa bunları tanıtsalar onlara katılmamak mümkün olmaz. Ama ortada fol yok, yumurta yok, işleri güçleri olanı abartarak ve ikna edici bir alternatif de sunmadan mevcudu yıkmaya uğraşmaktan ibaret.
İslam ve ülke düşmanları da dört gözle bunu bekliyorlar!
İşte ben böyle görüyor, böyle düşünüyorum; yine aleyhimde coşacaklarını bilerek de yazdım!
Kudüs aaah Kudüs!
04:0015/03/2019, Cuma
G: 15/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün (Çarşamba) Kudüs-Mescid-i Aksâ nöbetçilerinden (murâbitûn) bir zat Siyonistlerin son hamlelerini anlattı ve İslam dünyasından yardım istedi. Bir gün önce de bir video kaydı seyrettim, bir İsrail polisi/askeri Mescid-i Aksâ’ya ayakkabıları ile girmiş, tek tek seccadeleri çiğniyordu, müdahale etmek isteyen Müslümanlara ise şiddet uygulanıyordu. Her gün birkaç Filistinli şehid oluyor, bir nicesi yaralanıyor. Her gün Filistinlilerin evleri yıkılıyor, yerleri işgal ediliyor…
Kudüs aaah Kudüs!
Kudüs aaah Kudüs!
8 Mart, Cuma
Bunları duydukça, gördükçe içimiz yanıyor, kanımız kaynıyor, çaresizlik hissi ise insanı boğuyor.
Üç kardeş ve müstesna Mescid bugün kimlerin elinde yâ Rabbi!
Biri (Aksâ) Siyonistlerin eline düşmüş, son hamle olarak Mescid’in bütün kapılarını kapatmışlar, içerideki daim nöbetçi müminleri yaka paça dışarı atmışlar, içeride ne yaptıklarını bilen yok.
Diğer ikisi de sahih İslam ve ümmet düşmanı Körfez ülkeleri ve İsrail ile işbirliğine girmiş bir hanedanın eline düşmüş.
Her şeye rağmen yapılacak bir şey yok mu?
Elbette var. Bir örnek olarak Lübnan Ulema heyetinin değerlendirme ve teklifini özetleyeceğim:
Kudüs göklere açılan kapıdır, Aksâ dünyanın incisidir, işgalin sonu ise zevaldir.
Kindar işgal kuvvetlerinin Aksâ’nın kapılarını Müslümanlara kapatması, namazı ve ezanı yasaklaması dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün ümmete karşı yapılmış bir saldırıdır ve bunun püskürtülmesi için mümkün olan her vasıtayı kullanmak farzdır.
Ezanın ve namazın yasaklanması ve Müslümanların Mescid’e girmelerinin engellenmesi ümmete karşı savaş ilanıdır.
Silahlı Yahudilerin Mescid’e girip silahsız Müslümanlara saldırmaları savaş suçudur ve mübarek Mescid’i kirletmektir.
Bu saldırıya karşı ümmeti seferberliğe çağırmak liderlere, hükümetlere ve halklara farzdır.
Azgınlığına devam eden düşman ile ilişkiyi kesmek ve zillet elçiliklerini kapatmak her zaman ve özellikle şimdi farzdır; onlarla normal ilişkiyi devam ettirmek düşmana yardımdır.
Bu değerlendirmeden hareketle çağrımız şudur:
1.İslam Yardımlaşma Teşkilatı ve Arap Ülkeleri Birliği derhal toplantı yapıp bu saldırıya karşı seferberlik ilan etmelidir.
2.Körfez ülkeleri, düşmanı mal ve silah ile desteklemekte ısrar eden ABD’ye karşı petrol silahını kullanmalıdır.
3.Ümmetin alimleri ümmeti uyandırmak ve Aksâ’ya yardım, mukaddesatı koruma vazifelerini hatırlatmak için harekete geçmelidirler.
4.Bütün dünyanın ve özellikle Müslümanların hak ve hürriyet savunucuları, 15/3/2019 Cuma gününü Kudüs muhafızlarını destekleme ve yardım günü ilan etmelidirler.
Son olarak Lübnan Müslüman Alimler Heyeti olarak şu hususun altını çiziyoruz:
Kudüs göklere açılan kapıdır, onu kindar işgalciler kirletemeyecek, korkak düşman ona tek başına sahip olamayacaktır.
Herkes eski yerine mi dönsün?!
04:0017/03/2019, Pazar
G: 17/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir gün rahmetli annem hayatta iken ve beraber otururken yine İslam’ın, Müslümanların, dünyanın bunalımlı günleri yaşanıyordu ve ben derin bir of çekmiştim. Okuma yazma bilmeyen annem duyup öğrendiği şu dörtlüğü söyleyiverdi:
Herkes eski yerine mi dönsün?!
Herkes eski yerine mi dönsün?!
10 Mart, Pazar
Of dedin oydun beni
Kemikten soydun beni
Dümensiz gemi gibi
Deryada koydun beni
Ve ekledi, “Oğlum derdin ne, niçin böyle derinden of çekersin!”
Fuzûlî’den şu iki beyti okudum:
Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebun…
Tefrika hâsıl tarîk-i mülk-i cem’iyyet mahûf
Ah bilmen neyleyem yoh bir muvâfık reh-nümûn
Ve onun anlayacağı şekilde biraz açıkladım, musahabe dua ile sonlandı.
Dünya müminin zindanıdır ve dünyada rahat yoktur. Fuzûlî’nin yaşadığı devir (1483-1556) Osmanlı’nın ihtişam devri, yine de Fuzulî bu beyitleri yazacak kadar dertli.
Allah birçok ırka olduğu gibi Türklere de İslam nimetini lütfetmiş, bu ırk da sıra kendine geldiğinde büyük hizmetler- de bulunmuş, ama Dört Büyük Halife’den sonra bozulan siyasi ve ictimâî düzen bir daha yerine gelmemiş, ümmet parçalanmış, Müslümanlar meşru olmayan sebeplerle birbirine düşmüş, bütün güçlerini i’lây-ı kelimetullah için sarf edecek yerde birbirini kırmak ve ezmek için de sarf etmişler.
İki yıl önce şöyle yazmıştım:
“İran onuncu hicrî asra kadar Sünnî Müslümanların yurdu idi, pek çok Sünnî İslam alimi o topraklarda yetişti ve bugün hala istifade edilen eserlerini orada yazdılar. Onuncu asırdan sonra Safevîler eliyle Şîîleşen İran, mezhebi dinin önüne geçirdi, Sünnîlere hayat hakkı tanımadı, zaman içinde yok olma noktasına getirdi. Ümmeti tefrikaya sevkeden, tahrip eden ve zayıflatan bu değişimin acı sonucunu Nemse Kralı’nın sefirinin şu ifadesinden anlamak mümkündür: ‘Eğer Safevîler olmasaydı biz de bugün Cezayirliler gibi Kur’an okuyor olacaktık’.”
Biz fetihler yapmışız, gittiğimiz yerlerde insanlara hak, hürriyet adalet götürmüşüz, ama bütün bunları kâmil manada, “saf İslam çocukları olarak” yapamamışız. Nefsin çocukları da olmuşuz, hatta bazen bu ikincisi birincisini boğmuş.
Öte yandan biz hata etmeseydik bile İslam düşmanlarının ateşi sönecek değildi. Efendimiz (s.a.) İslam’ı tebliğ edince başlayan düşmanlık ardı arkası kesilmeden devam etti, yüzlerce plan yaptılar, uyguladılar ve bugüne geldik.
Utanç duvarı yıkılınca NATO Genel Sekreteri ve Baba Buch “Kızıl tehlike bitti, şimdi karşımızda yeşil tehlike var” dediler, hedefi ortaya koydular (İslamofobi). Filistin’de, Keşmir’de Myanmar-Arakan’da, Avrupa’da, Amerika’da, Yeni Zelanda’da, Suriye’de… yapılanlar bu son planın uygulamalarıdır.
Bize dininizi terk edin ve geldiğiniz yere geri gidin diyorlar.
Ben de diyorum ki:
Avrupa sen eski ve yeni sömürgelerinden elini çek.
ABD sen kökünü kazıdığın ve topraklarını işgal ettiğin ABD yerlilerinden özür dile ve geldiğin yere geri dön.
Avustralya gasıpları, siz Aburjinlerden özür dileyin ve geldiğiniz yere geri dönün.
İsrail sen ABD’nin desteği ile gasp ettiğin Filistin topraklarından çekil.
Hindistan sen milyonlarca Müslümana zulmetmeyi bırak.
Çin sen işgal ettiğin Müslüman topraklarından çekil ve Müslümanlara zulümden vazgeç.
Rusya sen çoğu Müslümanlara ait olan toprakları işgal ettin, sözde bağımsız olan devletleri de kendi hallerine bırakmıyorsun; bunları bırak asıl yerine çekil…
Dahası da var. İşte bunlar olsun, biz de Orta Asya’yı düşünelim!Böyle zulüm görülmüş müdür!
04:0021/03/2019, Perşembe
G: 21/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adı Âfiyet Sıddiki, otuz yaşlarında, Pakistanlı bir nöroloji uzmanı, Harvard’dan fahri diploma almış tek doktor, çeşitli üniversitelerden 144 fahri diploması var, sinir sistemi alanında birçok üniversitede çalışarak diploma almış, onun seviyesinde ABD’de dahi bir tıp adamı yok…
Böyle zulüm görülmüş müdür!
Böyle zulüm görülmüş müdür!
16 Mart, Cumartesi
Tıbbı ve nörolojiyi ABD’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Massachusetts Teknoloji Üniversitesi (MIT)’nde tamamladı, annesi, kardeşleri ve kocası da tıpçı. Kritik çalışmasını Amerikalılara duyuran kocasından ayrıldığı için üç çocuğu da yanında kaldı.
İnsanları biyolojik silahların tahribatından koruyacak bir orijinal program üzerinde çalışıyordu, bu programın başarılı sonuçlanması ABD’nin milyarlarca dolar sarf ettiği bu silahları etkisiz hale getirecekti.
ABD istihbâratı kendisine “programı sonlandırması ve geldiği noktaya kadar olanı büyük bir meblağ karşılığında satın almayı” teklif etti, o, “henüz bitirmedim” diyerek teklifi reddetti.
ABD istihbaratı, asılsız ve delilsiz olarak onu el-Kaide ilişkisi ile itham ederek üç çocuğu ile birlikte ve Pakistan’dan izin alarak kaçırdı, 2003 Mart’ından bugüne kadar zindanda. Onu, ABD-Afganistan’ın şöhreti en kötü olan Bagram Cezaevi’ne ve erkeklerin yanına hapsettiler. Koğuşu gardiyanlara ve diğer tutuklulara açık, gardiyanlar durmadan işkence yapıyorlar, mahkumların tecavüzleri sebebiyle onun çığlıkları gece boyunca kulakları tırmalıyordu.
Bir İngiliz gazetesinin (Yvonne Ridley) açıklamasına göre ona yapılan işkencelere değil bir kadın en güçlü erkeklerin bile dayanması mümkün değildi. New York’ta ilk mahkemeye çıktığında durumu içler acısı idi, yakalandığı sırada göğsünden yaralanmış doğru dürüst tedavi edilmemişti, böbreklerinden biri ve bağırsaklarından bir kısmı alınmıştı, ayakta duramıyordu, otururken de birilerine dayanıyordu, çok zayıf düşmüştü, vücudunda kanamalar görülüyordu.
Yapılan işkencelerin birini şöyle naklediyorlar: Kur’an-ı Kerim parçalanmış, sayfaları yere serilmiş ve kanları akarken üzerinden yürümesi istenmişti, maksat diğer mahkumlara, onun kanı ile kirlenmiş Kutsal Kitab’ı göstermekti.
Yakaladıklarında zerk ettikleri bir ilaç ve sonraki işkenceler yüzünden psikolojisi altüst olan, kaybolan çocuklarının acısıyla hayal görmeye başlayan, ruh ve bedeni acil müdahale ve tedaviye muhtaç olduğu halde buna izin verilmeyen mazlum Afiyet’in son durumu hakkında bilgiye ulaşamadım. Yapılanların dünya kamuoyuna ve bilgisine ulaştırılması her bilenin birinci vazifesi olmalıdır.
Annesi onunla bir Ramazan’da telefonla konuşma imkanını bulmuştu, annesine şunu anlatmıştı:
Peygamberimiz’i (s.a.) sıkça rüyamda görüyorum. Bir keresinde beni Hz. Aişe’ye götürdü, “kızımızı yanına al” buyurdu.
Afiyet Sıddîka’nın başından geçenlerin hikayesini bana Arapça bir metin olarak gönderenler şu dua ile yazıya son veriyorlar:
Ey Hz. Yusuf gibi zindana kapatılan ve Hz. Aişe gibi zulme (iftiraya) uğrayan kızımız, Allah acılarını dindirsin, hürriyetini lütfeylesin; Efendimiz’in (s.a.) seni sevmesi ne büyük mutluluk, cennetin en küçük nasibi bile sana bütün acılarını unutturacak, zalimler de yaptıklarının cezasını çekeceklerdir!
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
04:0022/03/2019, Cuma
G: 22/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anayasa Hukuku Profesörü Sayın Kemal Gözler’in “sigaranın hükmü” konusundaki yazısını ve tenkitlere cevabını okumuştum, son yazdığı “Hukuk-Fıkıh İlişkisi-İslam Hukukçusu Kimdir” başlıklı yazıyı da dikkatle okudum. İşte bu yazı üzerinde bazı tenkitlerim, açıklamalarım, itirazlarım… olacak.
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
Sigaradan fıkha oradan da İslam hukukuna
15 Mart, Cuma
Sayın profesörün yazdıklarını tırnak içinde verecek, sonra satır başından açıklamalarımı yazacağım.
“Nihayet eklemek isterim ki, okuduğunuz bu makaleyi, yaşlı fıkıhçılar için değil, özellikle genç fıkıhçılar için yazdım.”
O, fıkıhçı sıfatımı kabul etmese de yaşlılığımı reddetme imkanı olmadığından sözü ben de üzerime alındım ve bazı yaşlı tenkitler ve tashihler yapmaya karar verdim.
“Bu nedenle, “muamelat (borçlar hukuku)”, “ukubat (ceza hukuku)” ve “münakahat (aile hukuku)” fıkhın konusuna girer; ama “itikadat” fıkhın konusuna girmez… İtikadî meseleler, yani inanç ile ilgili meseleler fıkıh ilminin dışında kalır. Bunlar ilâhiyatın alanına girer. Buna karşılık amelî meseleler, fıkhın alanına girer.”
Bu satırlarda birden fazla yanlış var. Profesörümüz alanda ihtisas yapmadığı için fıkıhçı olmadığı, yalnızca Batı menşeli hukukçu olduğu için yanlış yapmış olmalıdır.
Fıkıh kaynaklarına baktığımızda fıkıh muhtevasının önce kabaca ibâdât, muâmelât, ukubât diye üçe ayrıldığını, sonra bu bölümlerin içine giren bölümlerin yazılıp işlendiğini görürüz. “Muâmelât” onun yazdığı gibi “borçlar hukukundan” ibaret değildir, fıkıh da “borçlar, ceza hukuku ve aile hukukundan ibaret” değildir; onun içinde, TC. hukuk sistematiğinde yer alan aile, miras, eşya, yargılama usulü, devletler umumi ve hususi hukukuna… ait konular da vardır.
Mecelle “muâmelâtı” kanunlaştırmıştır, onun da içinde borçlar, eşya, usul-i muhâkemât…” vardır. Nitekim mazbatasında şöyle denmiştir:
“Muhât-ı ilm-i âli-i vekâlet-penahîleri buyrulduğu üzre, ilm-i fıkhın emr-i dünyaya taalluk eden ciheti, münâkehât ve muâmelât ve ukûbât kısımlarına münkasim olduğu gibi, milel-i mütemeddinenin kavânîn-i esasiyyesi dahi bu üç kısma taksim ve muâmelât kısmı “kanun-ı medenî” diye tevsim olunur.Binaen-alâ-zalik, ihtilâfâttan ârî ve yalnız akvâl-i muhtâreyi hâvî olmak üzre, muâmelât-ı fıkha dair sehlü’l-me’haz bir kitab yapılsa…”
Yani muâmelât “borçlar”dan ibaret değildir.
“…inanç ile ilgili meseleler fıkıh ilminin dışında kalır. Bunlar ilâhiyatın alanına girer. Buna karşılık amelî meseleler, fıkhın alanına girer.”
Fıkıh kitapları ibadetler ile başlar, vasiyet ve miras konusu ile sona erer. İbadetler ameldir, ama dindir ve fıkıh içinde yer alır. İlk dönemde fıkıh, itikad konularını da içine alıyordu, muhteva genişleyince itikad bahsi ayrı çalışmalara konu oldu; bu da gösteriyor ki, din ve itikad ile ilişkisi bakımından her iki alan arasında sıkı bir rabıta var. İtikad meselelerini İlâhiyat alanına, ameli konuları fıkıh alanına sokmanın Müslümanların tarihinde karşılığı yoktur; her ikisi de dine dahildir, dînîdir, inanç konuları “usûlü’d-dîn, itikad ve tevhîd”, amel konuları ise “fıkıh, fürû’u’d-dîn” diye anılmıştır. İlâhiyât terimi ise “itikad ve kelam kitaplarının Allah’a iman bahsini ifade için kullanılmıştır (İlâhiyyât, nübüvvât, sem’iyyât).
“Sigara içilmesi itikadî değil, amelî bir meseledir. Sigara tüttürmek bir insan davranışıdır. Yani sigara içme bir “amel”dir. Üstelik bu amel sonucu ortaya çıkan dumanın başkalarına da zararı vardır. İnsanın amellerinin, yani eylem ve işlemlerinin hüküm ve sonuçlarını incelemek ise hâliyle fıkhın alanına girer.”
Ameli itikaddan ve dolaylı olarak dinden ayırırsanız böyle yazabilirsiniz, ama yanlış olur. İnsanların yapıp ettiklerinin (amellerinin) şeriata (Allah’ın vahyile bildirdiği dine) uygun olup olmadığını araştırmak fıkıh ilminin vazifesidir. Fıkıhta helal denilen bir şeye haram, haram denilen bir şeye de helal demek caiz olmadığı gibi bunu diyenlerin itikadda problemleri olur.
“O hâlde şu soruyu sormak gerekmektedir: Günümüzde fıkıh, yani İslâm hukuku, kimin uzmanlık alanına girer? Diğer bir ifadeyle günümüz Türkiye’sinde kim “İslâm hukukçusu”dur?”
(Sayın profesörün bu sorusuna verdiği cevapla devam edeceğim.)
İslam hukukçusu kimdir?
04:0024/03/2019, Pazar
G: 24/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın Özler ne diyordu?
“a) İslâm hukukçusu olmanın birinci şartı hukukçu olmaktır. Nasıl “doktor” olunmadan “göz doktoru” olunmuyor ise “hukukçu” olunmadan da “İslâm hukukçusu” olunmaz. “Hukukçu” olmanın şartı ise hukuk fakültesi mezunu olmaktır.
İslam hukukçusu kimdir?
İslam hukukçusu kimdir?
17 Mart, Pazar
b) Ancak her hukukçu bir “İslâm hukukçusu” değildir. Her doktorun bir “göz doktoru” olmaması gibi. Bir hukukçunun İslâm hukukçusu olabilmesi için fıkıh alanında uzmanlaşması gerekir…Akademik kariyer anlamında bu uzmanlaşmanın ölçüsünün “doktora” diploması olduğunu söyleyebiliriz.”
Sayın profesörün bu ifadesinden anladığım şudur: Dün Y. İslam Enstitülerinden bugün de İlahiyat Fakültelerinden mezun olup İslam Hukuku (fıkıh) dalında ihtisas yapmış ilim adamları İslam Hukukçusu olamaz; olabilmelerinin şartı ayrıca Hukuk Fakültesi mezunu olmalarıdır.
Müslümanların tarihinde fukahâ (fıkıh alimleri ki İslam hukuku da fıkha dahildir veya ğalat-ı meşhur olarak fıkhın bütününe de bu ad verilmiştir) medreselerden yetişirdi; fıkıh öğretimi medreselerde yapılır, iftâ (fetva vermek, müftülük) ve kazâ (yargı) adamları da bu medreselerden mezun olurlardı; yani icazet alırlardı. Bu medreselerde, yabancı kanunların iktibas edilmeye başlandığı zamana kadar hukuk adına yalnızca fıkıh ve fıkıh usulü okutuldu, başka bir hukukun füru’u ve usulü okutulmadı. Şimdi Ebu Hanife, ddiğer mezheb imamları, Ebüssu’ud, Zenbilli, Büyük Haydar Efendi… yabancı hukuk ve usul okumadıkları için fakih (İslam hukukçusu) sayılmayacaklar mı?
Gayr-i müslim dünyanın hukuk mevzûâtı kısmen ondokuz ve yirminci yüzyılda iktibas edilmeye başlandı, işte bu tarihten sonra kurulan ve hedefi hakim vb. yetiştirmek olan meselâ medresetü’l-kudât’ta, yabancı menşe’li kanun ve hukuk bilgisi de programa girdi. Bu tarihte ve sonrasında da fıkıh (İslam hukuk alimi) olabilmek için yabancı menşeli hukuk okumak şartı yoktu.
Şu halde Sayın Özler’in birinci şartı geçerli değildir; İslam hukuku dalında ihtisas yapmış kimselerin diğer hukuk sistemleri hakkında da bilgi sahibi olmaları faydalıdır, ama bu fakih olmanın şartı değildir. Onun ikinci şartı ise yerindedir; evet, bugün Hukuk fakültelerinden mezun olanlar İslam Hukuk dalında doktora yapmadıkça “İslam Hukukçusu” olamazlar ve İslam Hukuk alanında iddialı söz söyleyemezler; söylemeleri yasak değildir, ama haddini bilmemek olur ve çok kere hata ederler. Bu sebeple hiç vakit geçirmeden Hukuk fakültelerinde İslam Hukuk Anabilim dalları açılmalı ve doktora programlarına imkan verilmelidir.
“…ve çok kere hata ederler” dedim ya işte size sayın Özler’den bir örnek:
Daha önceki bir yazısında şöyle diyor:
“Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı üzere haram koymaya ancak “şâri-i mübîn”, yani Allah yetkilidir. Sigara veya tütünün haram olduğuna dair bir ayet yoktur. Sigaranın haram olduğunu savunanlar da sigara veya tütün anlamına gelen bir kelimenin Kur’an-ı Kerim’de geçmediğini kabul etmektedirler.O hâlde sigara içilmesi şâri-i mübin tarafından haram kılınmamıştır. İslâm hukukunda Allah’ın haram kılmadığı bir şey mübahtır… Bu ilkeye göre, bir şeyin veya fiilin helâl veya haram olup olmadığında tereddüt edilirse o fiilin veya şeyin helâl olduğu varsayılır. Haram olduğunu iddia eden kişi ona kat’i delil getirmek mecburiyetindedir. Şâri-i mübin tarafından haram kılınmamış bir şey haram değildir. Bir şeyin veya bir insan davranışın haram kılınması ancak açık bir ayet ile mümkündür. Sigara ne kadar zararlı olursa olsun, sigara konusunda bir ayet yoktur. O hâlde sigara içmek haram değildir.”
Hemen başta hatırlatayım: İslam hukukunda hükmün kaynakları (edille-i şer’iyye” dörttür; Kitâb, Sünnet, İcmâ ve Kıyas. Haram hükmü dahil bütün hükümler bu dört delile dayanır, yalnızca Kur’an’a değil.
“Bu ilkeye göre, bir şeyin veya fiilin helâl veya haram olup olmadığında tereddüt edilirse o fiilin veya şeyin helâl olduğu varsayılır.” Cümlesi de yanlıştır. “Tereddüt edilirse değil, haram veya mekruh hükmüne bu dört kaynakta delil bulunamazsa mübah sayılır” olacak. Ayrıca bu kural da tartışmalıdır.
Eğer bir şeyin hükmünde tereddüt veya tartışma çıkarsa ne yapılacak?
Allah Teâlâ bu sorunun cevabını gönderdiği Kitabında vermiş:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız– onu, Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” Nisâ: 4/59).
“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah ile mümin kulları arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah’a ve resule götürülecektir. Meselenin “Allah’a götürülmesi” Kur’an’a, “resule götürülmesi” ise sünnete başvurmayı gerektirir. Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet’te bulunmaz. Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet’e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahâbeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştirmişlerdir (Cessâs, I, 212-213).
İctihad ile haram hükmüne de ulaşılır; ancak bu, beşerin hüküm koyması değildir; Allah’ın koyduğu, ama nokta tayini şeklinde açıklamadığı hükmü keşfetmektir (İctihad ispat, yani hüküm koyma değil, keşfetmedir).
İctihadda ihtilaf olursa ülü’l-emrin tercih ettiği ictihad kanun hükmünde olur. Tercih sözkonusu olmadığında ise müminler diledikleri ictihad ile amel ederler.
Bir içtihadın hatalı olduğu, bilgi eksikliğine dayandığı sabit olursa o ictihad ile fetva verilemez.
Sayın Özler İlahiyat fakültelerine çok yüklenmiş, onu da gelecek yazıda ele alalım.
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
04:0028/03/2019, Perşembe
G: 28/03/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Bilim sıfattan değil, akıldan kaynaklanır. Bilim, aklına, metoduna, araştırma enerjisine, çalışma disiplinine ve argümantasyon gücüne güvenen herkese açıktır. Tarihte her zaman, sıfatı ve diploması olmayan kişilerin ürettiği önemli eserler olmuştur. Sosyolojik hukuk okulunun kurucusu Roscoe Pound aslında bir botanikçidir. Klasik arkeolojinin önemli isimlerinden olan ve Strabo on the Troad kitabının yazarı
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
İlahiyat ve medrese fıkıh hocalarından kurtulmak
21 Mart, Perşembe
İlahiyat,Medrese,Fıkıh,Hoca, Roscoe Pound, Walter Leaf ,
bir bankacıdır.”
Bu ifade de sayın Gözlere’e ait. Şu halde hukuk fakültesinden mezun olmadan da büyük hukukçu olmak mümkün imiş!
Sayın Gözler’in katılmadığım görüşleri, tenkitleri, yorumları olabilir, bunlara bir diyeceğim olmaz, ama aşağıya alacağım cümlelerinin bilim ve tarafsızlık ile alakası yok:
“Hukuk fakültelerinde toplam 441 profesör var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 613 profesör, hukuk fakültelerinde toplam 229 doçent var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 357 doçent, hukuk fakültelerinde toplam 813 adet doktor öğretim üyesi var iken ilâhiyat fakültelerinde toplam 1331 adet doktor öğretim üyesi vardır. Bu rakamlar hayret vericidir. Türkiye’nin yolunu şaşırdığının da bir göstergesidir.”
“…Örneğin Hayrettin Karaman’ın internet sitesi “İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’ın İnternet Sitesi” başlığını taşımaktadır. Oysa sayın Profesör, aynı sitede yer alan özgeçmişine göre, hukuk fakültesi mezunu değildir. Hukuk fakültesi mezunu olmayan bir kişi, hukukçu olamayacağına göre İslâm hukukçusu da olamaz. Hukuk fakültesi mezunu olmayan bir İslâm hukukçusu, tıp fakültesi mezunu olmayan bir “ortopedi uzmanı”na benzer.”
“Bu yanlıştan dönmek, İslâm hukukunu ilâhiyatçıların elinden kurtarmak gerekir. Bu yanlıştan dönülemez ise, İslâm hukuku “hukuk” olmaktan çıkar. “Hukukçu olmayan İslâm hukukçuları”nın İslam hukukuna verebileceği pek çok zarar vardır… Bu yaşlı kuşak fıkıhçılardan artık kurtulmanın zamanı gelmiştir. Onları ikna etmek mümkün değildir; kaldı ki onları ikna etmeye ihtiyaç da yoktur.”
İşte bu cümleleri okuyucuya havale ediyorum, cevaba ve tenkide değer bulmuyorum.
Tenkit ve tashih edilecek daha birçok hususu -bir köşe yazısında söz uzamasın diye- atlayarak son birkaç konu ile yetineceğim:
“Fıkıh ve modern hukukumuz aynı ağacın dalları gibidir. Yeryüzündeki hukuk, bir ağacın dallara ayrılması gibi, kendi içinde çeşitli “hukuk aileleri”ne veya “hukuk sistemleri”ne ayrılır. İslâm hukuku da bu sistemlerden biridir… Hukukun kendisi kanun koyucunun ürünü olsa da, hukuk metodolojisi insan aklının ürünüdür; yani hukukçuların eseridir.”
İslam hukuku laik-seküler-beşeri hukuk sistemleri ağacının bir dalı değildir; o, Peygamberlerin getirdiği ve bunun rehberliğinde işleyen “Müslüman aklının” eseri olan ağacın bir dalıdır.
“Romanist hukuk sistemde hukukçunun norma bakışıyla, İslâm hukukundaki fıkıhçının nasslara bakışı arasında bir fark yoktur.”
Çok önemli farklar vardır. Beşerî hukuk sisteminde mevzuat anayasa aykırı olamaz (olmamalıdır), ama mevzuat da anayasa da belli usullerde değişime açıktır. İslam hukukunda (fıkıhta) beşer eliyle nasların değiştirilmesi mümkün değildir, ayrıca ictihad yoluyla ulaşılan hüküm, müctehid ile onu taklid edenler bakımından amelî olarak nas gibidir; ictihad değişmediği sürece itikad ve amel yönünden dine dahildir.
“Fıkıh usûlünde değişme fikrinden korkmamak gerekir. Zira “fıkıh” başka, “fıkıh usûlü” başkadır. Fıkıh usûlü, fıkhın kendisi değil, fıkıh üzerine olan bilimdir. Diğer bir ifadeyle “İslâm hukuku” başka, “İslâm hukuku metodolojisi” başkadır. Fıkhın içeriği, nasslardan oluşur ki, bunlar Allah ve Peygamberi tarafından konulur ve dolayısıyla değişmezdirler. Fıkıh usûlü ise fıkhın içeriğini oluşturan nassların kendisi değil, bu nasları tasvir eden bir bilimdir ki bu bilim insan aklının ürünüdür ve dolayısıyla değişmeye ve gelişmeye müsaittir. Fıkhın (nassların) koyucusu Allah ve Peygamberidir. Fıkıh usûlünün koyucusu ise insandır… “…Eğer disiplinleri (fıkıh) bir bilim ise, bu bilimin inanca referansla tanımlanması mümkün değildir. Bu açıdan, kanımca, İslâm hukukçusunun Müslüman olması da şart değildir. Bir Hıristiyan veya inançsız bir kişi de İslâm hukuku uzumanı olabilir... Bu kabul edilmedikten sonra İslâm hukuku “bilim” sıfatına layık olamaz.”
Çok problemli ve alan ilminden uzak sözler.
Fıkhın içeriği yalnızca naslardan değil, bu naslara dayalı ictihaddan oluşur ve bu ikincisi (içtihada dayalı fıkıh, doğrudan nasların ifadesi olan fıkıhtan) çok daha fazladır. Fıkıh Usulünün oluşumunun, beşeri olup olmama bakımından fürû’unun oluşumundan farkı yoktur. Usulde yer alan her kaide meşru olabilmek için Kitab’a, Sünnet’e, ashâbın uygulamasına ve bunlara dayalı-geçerliğini bundan alan- Müslüman aklına dayanmak durumundadır. Ashabdan itibaren Müslümanlar, vahyi nasıl anlayacakları, nasıl yorumlayacakları, fıkhı nasıl oluşturacakları sorusunun cevabını Kur’an’dan ve Peygamberimizin açıklama ve uygulamalarından almışlardır. İlâhîlik ve beşerîlik (dolayısıyla değişme ve değişmeme) bakımından fıkhın fürû’u ile usulü arasında fark yoktur. Biz fıkıh ilmi derken “İslâmî ilimlerden birinden” söz ediyoruz; bunun seküler bilim tanımına uyup uymaması önemli değildir. Batılı ve önemli hukukçular, İslam hukukunun ele alındığı ilmî toplantılarda “İslam hukukunu kendi hukuk bilimi ölçülerine sokmaya” çalışmamışlardır, onlar İslam hukukunun orijinal/müstakil bir hukuk sistemi olduğunu ve ondan kendilerinin de istifade edebileceklerini söylemişlerdir.
Dersin zamanı mı?
04:0029/03/2019, Cuma
G: 29/03/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vaktiyle büyük bir mülk ve onun genel olarak makul davranan bir maliki varmış; mülkün sahibi çevreye nispetle farklı bir dünya görüşüne, adalet ve ahlaka sahip mülk de çok değerli olduğu için pek çok düşmanı, bu güzel mülke göz koyanı, iştahı kabaranı olmuş. Düşmanlar her vasıtayı mübah sayarak maliki esir almak ve mülke el koyup paylaşmak istiyorlarmış, fakat akıllı malik, işini mükemmel yapan bir muhafız bulmuş, ona istediği kimseleri yardımcı ve korumacı olarak alma, mülkü koruma, güçlendirme ve başkalarına örnek hale getirmesi için geniş yetkiler vermiş.
Dersin zamanı mı?
Dersin zamanı mı?
22 Mart, Cuma
Muhafız uzun yıllar vazifesini olabildiğince iyi yapmış, mülkü korumuş ve geliştirmiş. Düşmanlar bir yandan içeriden hainler devşirerek, diğer yandan dışarıda mülkü paylaşmak için sıraya girmiş kurtlarla işbirliği yaparak plan üzerine plan kurmuşlar, defalarca saldırmışlar, mel’un amaçları için her aracı mübah görüp kullanmışlar. Fakat muhafızın akıllı, hikmetli, firasetli davranış ve tedbirleri sayesinde bir türlü emellerine ulaşamamışlar.
Düşmanlar anlamışlar ki, bu mülkü elde edip paylaşmanın tek yolu bu akıllı ve güçlü muhafızı malikin gözünden düşürüp işten el çektirmek, sonra da kolayca mülkü elde edip paylaşmak. Bunu anlayınca dört elden harekete geçip malik nezdinde muhafızını itibardan ve gözden düşürmek için olanı abartarak, olmayanı uydurarak, malikin işini çıkmaza sokacağı ve mülkün dağılmasına sebep olacağı belli olan bir takım adayları överek, yalancı şahitlerle parlatarak ellerinden geleni yapmaya koyulmuşlar. Malik zaman zaman muhafızını sorgulamış, onun savunmasını ve işini düzgün yaptığını görerek görevine devam kararı vermiş.
Bu böyle sürüp giderken düşman, muhafızın yeterince yıprandığına kanaat getirip mülkü ele geçirmek için bir saldırı yapmaya karar vermişler.
Muhafız bütün tedbirlerini almış iken, vazifesini hakkıyla yapmakta ve saldırıyı püskürtmek için gecesini gündüzüne katarak gayret etmekte iken, vazife yerinden bir an bile ayrılmasının zararlı olacağı kesin iken düşman propagandasının etkisinde kalan malik onu vazife yerinden çağırıp birkaç gün yanında tutup denemeye, ders ve nasihat vermeye, karar vermiş. Muhafıza çağrısı ulaşınca o da emin bir ulak ile şu haberi göndermiş: “Efendim, ben emrinize amadeyim, her an gelip sizi dinler, ders ve nasihatinizden istifade ederim. Ancak şu anda beni geçici de olsa görevimden alırsanız düşman mülkü ele geçirir, mel’un emeline ulaşır, bundan sonra sizin ders ve nasihatinizin hiçbir faydası kalmaz. İzin verin, şu iç ve dış mülk düşmanlarının saldırısını püskürteyim, sonra dersinizi istediğiniz kadar dinlemek üzere geleyim!
Bu bir hikâye, vaki veya kurgulanmış, ama can alıcı, gerçek ve güncel soru şudur: Siz bu malikin yerinde olsaydınız böyle bir durumda ders ve nasihat vermek için muhafızınızı görevinden ayırır mıydınız?
Bu soruya “Evet” cevabı veriyorsanız ikinci soru şudur:
Siz ona ders vereyim derken mülkün elden gitmeyeceğine dair elinizde kesin verileriniz ve kanıtlarınız mı var?
“Yahu bu hikâye ve sorular da nereden çıktı?” diyen olursa cevap vereyim:
Ders almayı hiç düşünmeden devamlı ders vermekten söz edenler var ya işte bu yazıyı onlar için yazdım!
Mi’raciye
04:0031/03/2019, Pazar
G: 31/03/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
I
Ey Rasûl-i müctebâ vey mazhar-ı hubbu-cemâl
Vasl-ı uryandır şeb-i mi’râc kemal ender kemâl
Da’vet-i ma’şuk verir âşıklara sonsuz sürur
Kurb-i “ev ednâ” da sensin âşinây-i Zü’l-celal
Sen ezelden hubb-i zata mazhar oldun ey Şerîf
Mi’raciye
Mi’raciye
24 Mart, Pazar
Kabil olmaz böyle bir hubbun visaliyçün zeval
Ruh beden dünya ve ukbâ asla raci oldular
İşte mi’racın budur anlatmaya yetmez misal
Bir bulunmaz devlet-i sermedsin ey Şâh-ı rusül
Böyle bir devlet yanında bir pul etmez mülk-ü mal
Ümmetin mahrûm-i mi’râc olmasınlar istedin
Sunduğun fırsat namazdır çok kılan duymaz melâl
Essalâtü vesselam ey Rahmeten li’l-âlemîn
Dahil olsunlar salâta cümleten ashâb-u âl
II
De “sübhânellezî esrâ” açılsın kalmasın esrâr
Dizilsin saf saf olsun enbaiyâ hem asfiyâ, ebrâr
Geçip mihraba kıldırsın namaz, Aksâ’da Peygamber
Saçılsın nur, donansın hep melekler gezdirip anber
Tekarrub eyliyor Hakk’a Habîb-i Kibriyâ: Mi’râc
Ona mahsus Burak, İsrâ, Onundur tek bu eşsiz tâc
Bu vuslet keyfiyetsiz, kemmiyetsiz bir yakınlıktır
Bu rütbe halk içinde ey Halîl yalnız sana haktır
Eyâ Şâh-ı rusül mi’râc sana has bir tecellîdir
Namazdır müminin mi’racı, Cibrîl’e tedellîdir
Görüp cennette müminler Cemalullah’ı hak derler
Bu aşkın ateşinden yanmayanlar sonra gam yerler
Gönül pervane olsun yansın aşkından fena bulsun
Uzak kalsın sivâdan tek Habîb’i âşinâ bulsun
Tufeylîler misali dâmeninden el bırakmam âh
Nasîb olsun bu kemter kullara mi’râc n’olur Allah
Hayreddin Karaman
Receb-1414
Şeb-i mi’râc
.Papa ne yapmak istiyor?
04:004/04/2019, Perşembe
G: 4/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vatikan’ın “dinler arası diyalog” projesinin amacının misyonerlik olduğu açıktır; bunu diyalogu farklı bir mecraya sokmaya uğraşan müteveffa papa da itiraf etmiştir.
Yunanistan faturayı ödeyecek
Yunanistan faturayı ödeyecek
17 Temmuz, Cuma
Diyalog aslında dinler arasında değil, farklı dinlere mensup insanlar (dinlerin temsilcileri) arasında olur, fakat bir ğalat-ı meşhur olarak veya kasten buna “dinler arası diyalog” denmiştir.
Çeşitli maksatlarla farklı dinlere mensup insanların bir araya gelmeleri, konuşma, danışma, tartışma, dine davet… yapmaları yeni bir olay değildir.
Kur’an-ı Kerim’de:
“64. De ki: ‘Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz müslümanlarız’ deyin.” (Âl-i İmran:3/64)
buyurularak “dine davet ve hakkı tebliğ için diyalogun kapısı açılıyor, ancak diyalogun yalnızca bu maksatla yapılamayacağı, başka maksat ve zaruretlerin de diyalogu meşru kıldığı bilinmektedir.
İnsanları İslam’a kazanmak için tecrübe edilmiş yollar arasında en etkilisinin “İslam’ın, Müslümanların hayatında doğru temsili” olduğu sabit olmuştur. Birçok insanın hidayetine sebep olana iki unsur vardır: 1. Kur’an-ı Kerim’i okumak, 2. İslam’ı iyi temsil eden Müslümanları tanımak.
Peki insanları İslam’dan uzaklaştıran nedir?
Bu sorunu cevabı uzun olmakla beraber kapsayıcı olmayan ama bu yazının amacı bakımından yeterli olan sebepler şunlardır:
1.İslam’ı yanlış anlayan, anlamayan, anladığı ve bildiği halde İslam’a uymayan ahlak, davranış, hitap ve ilişki içinde olan Müslümanların çokluğu.
2.İslam hakkında yeterli bilgisi ve İslâmî yaşayışı eksik olan, bu haliyle başka din, ideoloji ve hayat tarzını benimsemiş kimselerle sıkı ilişki içinde olmak.
3.Başka dinlerin misyonerlerinin aldatıcı, saptırıcı, iki yüzlü davranışları ve etkili propagandaları.
Bu cümleden olarak mevcut Papa’nın son Ortadoğu gezisinden ve yaptığı bir açıklamadan örnek vereceğim:
Bu gezide Körfez ülkelerinde ölçüsü kaçık karşılamalar yapılmış, Müslümanlara örnek olması gereken dini ve siyasi liderlerin yanlış veya kasıtlı davranışları Papa’ya ve onun dinine itibar kazandırmış, İslam’a eşit izlenimi hasıl olmuştur.
Fas’ta yapılan daha vahimdir. Burada Papa ile Kral, İmam Hatip yetiştiren bir okulda hazırlanan bir programa katıldılar. Bu programda İmam kıyafetinde bir genç musiki eşliğinde ezan okuyarak sahneye girdi, ezanın yarısında musiki bu defa kilise musikisine dönüştü ve bir açık bayan okuyucu kilise ilâhisi ile icraya devam etti, arkada büyük bir orkestra vardı, bir ara Yahudilerin ilâhisine de yer verildi. İcra bitince Papa ve Kral heyecanla alkış tuttular.
Bu çeşit faaliyetlerin İslam’a vereceği zarar ve diğer dinlerin hanesine yazacağı kâr açıktır. Burada hak ile batıl eşit hale getirilmekte, doğrudan dinlerine davet ile sonuç alamayan misyonerler, uygun ortamlarda İslam’ın itibarından yararlanma yolunu seçmektedirler.
İşte tam bu bağlamda Papa bir açıklama yapıyor ve özetle şöyle diyor:
“Misyonerlik yani doğrudan dine davet yolu kapalıdır, bu yoldan sonuç alınamıyor, bu sebeple Fas’ta faaliyet gösteren din adamlarımız insanları Hristiyanlığa davet etmek yerine onlara yaklaşıp eşit şartlarda kardeş/dost olarak birlikte yaşamaya yönelmelidirler.”
Papa’nın yeni taktiğine hem Fas Ulema Heyeti’nden hem Dünya Müslüman Alimler Birliğinden tepkiler gelmiş, gerekli uyarılar yapılmıştır.
Vehbe Zuhaylî’nin kılavuzu
04:005/04/2019, Cuma
G: 5/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün iki yaş büyüğüm ve ilim dalında şerikim olan, birkaç ilmî toplantıda beraber olup tanıştığım Suriyeli bir alimden ve onun, ilim ve kulluk yolculuğuna dair önemli tavsiyelerinden söz edeceğim: Merhum Vehbe Mustafa Zuhaylî.
Kısaca hayat hikayesi şöyle:
Şam’ın kırsal kesiminde Kalamun beldesine bağlı Deyr Atiyye’de 1932’de, takva sahibi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ticaret ve ziraatla uğraşan babasından Kur’an-ı Kerimi ezberledi. 1946 da Şam’a geldi, burada liseyi ve birincilikle Şeriat Fakültesini bitirdi. Şam’daki eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek, el-Ezher Üniversitesinde Şeriat Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerini, Ayn-Şems Üniversitesi’nde ise Hukuk Fakültesini bitirdi. Suud, Sudan gibi birçok Arap ülkelerinde birçok üniversitede dersler ve seminerler verdi. Yaklaşık 47 ayrı eseri bulunan Üstad’ın kitaplarının çoğu Türkçe ve İngilizceye tercüme edilmiştir.
Zuhaylî 8 Ağustos 2015’te, 83 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Bir siteye onun hakkındaki dedikodular sorulmuştu, sitede şu cevap verilmişti (özetliyorum):
Vehbe Zuhaylî, Ehl-i sünnet alimlerindendir. Zuhaylî için ileri geri konuşanlar, sadece bir taassup içinde çırpınan kimselerdir. Her alimin yanlışları olduğu gibi Zuhayli’nin de bazı yanlışları olabilir. Bu husus onun ilmî kimliğini küçük düşürmez.
Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî adlı eserinin birinci cildinde -özet olarak tercümesini aldığım- şu ifadelere yer vermiştir.
“Bu kitabımız sadece bir mezhebin görüşlerini aktaran bir eser değildir. Bilakis, dört mezhebin (Hanefî, Malikî, Şafii ve Hanbelî) görüşlerini karşılaştırmalı olarak inceleyip veren bir fıkıh kitabıdır. Bazen de diğer mezeheplerin görüşleriyle bu karşılaştırmayı yapar. Mezhepler arasında karşılaştırma yaparken her mezhebin en muteber kaynaklarına müracaat edilmiştir...” (el-Fukhu’l-islamî, 1/9)
Bizim bu yazıda aktarmak istediğimiz manifesto nitelikli sözlerine gelince:
“Çeyrek asırdan fazla çeşitli üniversitelerde, İslam Hukuku, Hadis, Tefsir ve diğer konularda kitap yazmak ve okumakla meşgul olduktan sonra birikim ve tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim:
“Kur’ansız inanç (akide) sahih olamaz ve insan ruhunda onun manalarını aydınlatamaz, Müslümanın ahlakı Kur’an’ı anlamadıkça düzelmez, Kur’an’dan sonra ancak Peygamberimizin hadisi ve onun feyiz fışkıran ruhaniyyeti ile insanın nefsi yumuşar ve incelir, Müslümanın yapıp ettikleri ancak fıkıhta ortaya konmuş bulunan hükümler ve kurallara uyarsa sahih olur, şeriatın hüküm ve kuralarının bir sisteme oturtulması ve akıl ile anlayışın hatadan korunması ise ancak fıkıh usulü ile gerçekleşir”.
“Şu anda dünyanın her yerindeki yöneten ve yönetilen Müslümanlara verecek şu hadis-i şeriften daha hayırlı bir hediye bulamıyorum”:
“Allah Teâlâ’nın mübarek Kitabı, onda öncekilerden bilgiler, sonrakilerden haberler ve önünüzdeki soruların çözümleri vardır. O şaka değil, ciddîdir, sözü bitirir. Onu terk eden zorbanın Allah burnunu yere sürter, doğruyu ondan başka yerde arayanı Allah saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir, aydınlatan ışığıdır, hikmet dolu uyarıdır, dosdoğru yoldur. Arzular ona uyarsa yoldan çıkmaz, diller dolaşmaz, görüşler çoğalıp çatışmaz. Alimler ona doyamazlar, takvâ sahibi kullar ondan usanmazlar. Çok kullanmakla (tekrar ile) eskimez, insanı hayran bırakan tarafları tükenmez, eşi bulunmayan manaları son bulmaz. Cinler bile onu dinlediklerinde şunu demekten kendilerini alamadılar: ‘Bizi şaşkına çeviren bir okuma (Kur’an) dinlediK!’ . Ondaki bilgiye sahip olan öne geçer, ondakini söyleyen doğru söyler, onunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur, onu uygulayan ödülü/sevabı hak eder, ona çağıran dosdoğru yolu göstermiş olur”.
Ben de diyorum ki:
Bu ümmet Kur’an’ı ve Peygamberimizi rehber edindiği ve alimlerini dinlediği müddetçe düşse de kalkar, doğru düşünür, doğru bakar ve doğru yapar. Ümitsizlik müminin kârı değildir.
Not:
“Akparti’nin oylarını çaldılar” başlıklı ve altında benim adım yazılı olup sosyal medyada dolaşan yazı benim yazım değildir.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
04:007/04/2019, Pazar
G: 7/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seksenli yılların başında Malik b. Nebî’nin vasıyetine uyarak Cezayir’de yapılan toplantılardan (el-Mülteka) birine katılmıştım. Malik, “her yıl üniversite gençleri ile öğretmenler için bir toplantı yapın, bu toplantıya İslam dünyasının mütefekkir, mücahid, âlim, önder kişilerini davet edin, gençler ve öğretmenler bunlarla tanışsınlar, onları dinlesinler, birebir sorular sorsunlar…” demişti ve toplantılar bu talimata uygun olarak yapılıyordu.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
1 Nisan, Pazartesi
Cezayir Devlet Başkanı Şadli b. Cedîd’in asker kökenli olmasına rağmen alimlere büyük saygısı vardı. Cezayir’de dersler veren, konuşmalar yapan ve bazı ilmi kurumları yöneten M. Gazzâlî de bu alimlerden biri idi ve devlet başkanının onun ayakkabısını giymesine yardımcı olduğu biliniyordu.
Şadlî bir resepsiyon vermişti, davetliler veda için sıraya girdiler, ben de Ürdün Evkaf Bakanı ve önemli fıkıhçılardan Abdülaziz Hayyat’ın hemen arkasında bulunuyordum. Hayyat Cezayir Televizyonu’nda bir konuşma yapmış ve o günlerde bu ülkede slogan haline gelmiş bulunan “Araplık, Sosyalizm ve İslam” üçlüsünden sosyalizmi sertçe eleştirmişti. Şadlî ona “Üstadım, bizim sosyalizmimizi çok hırpaladınız” dedi, Hayyat “Elbette hırpalarım; çünkü o İslam’a ve fıtrata aykırı” cevabını verdi, Şadlî, “Üstadım sosyalizm bir tenceredir biz onun içine İslam’ı koyuyoruz” dedi, Hayyat “Öyleyse adına ‘İslam Tenceresi” deyin cevabını verdi, gülüştüler.
Bu toplantının iki yıldızı vardı; biri İranlı Hâdî Hüsrevşâhî, diğeri Muhammed Gazzâlî. Birincisi o günlerde henüz taze olan ve İslam dünyasında büyük heyecana sebep olan İran İslam Devrimi’ni temsil ediyordu, ikincisi ise ilmi ve cihadı ile gönülleri fethetmiş olan Muhammed Gazzali idi. Onlar kürsüye çıkınca yer yerinden oynuyor, büyük kapalı spor salonunun tavanı uçacak gibi oluyordu.
Yazımın asıl konusu Gazzâlî’nin, “halimiz ve çaremiz” konusundaki on meddelik çarpıcı tespitidir, ama önce onu, hayranlarından M. İmâra’nın kaleminden kısaca tanıtmak gerekiyor (Bak. TDV İslam Ansiklopedisi).
22 Eylül 1917’de Mısır’ın Buhayre vilâyetinin Neklâl‘ineb köyünde doğdu. Tasavvuf ehline karşı büyük saygısı olan babası, rüyasında Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî’den aldığı işaret üzerine oğluna Muhammed el-Gazzâlî ismini koymuştur. İlk öğrenimine köyünde başladı ve Kur’an’ı ezberledi. Ailesinin İskenderiye’ye göç etmesi üzerine Ezher’in ilköğretim kısmına girdi ve 1937’de lise kısmından mezun oldu. Bu sırada İskenderiye’de İhvân-ı Müslimîn lideri Hasan el-Bennâ ile tanıştı ve teşkilâta katıldı. 1941’de Ezher’in Usûlüddîn Fakültesi’ni bitirdi. 1943’te aynı fakültenin Dâvet ve İrşad Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı, ardından Kahire’deki Atebetü’l-hadrâ Camii’ne imam-hatip olarak tayin edildi. Hasan el-Bennâ’nın 12 Şubat 1949’da bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine yerine Ekim 1951’de Hasan el-Hudaybî onun yerine geçmişti, ancak onun görüşlerini paylaşmayan Muhammed el-Gazzâlî teşkilâttan ayrıldı ve bu dönemden itibaren hiçbir teşkilâta bağlı kalmadan İslâmî davete devam etti. Ezher Camii’ndeki uzun vâizlik görevinin ardından Abdülhalîm Mahmûd’un Vakıflar Bakanlığı sırasında Kahire’deki Amr b. Âs Camii’ne hatip ve vâiz tayin edildi. Kendi ifadesine göre, Seyyid Kutub hakkındaki bir tahkikat sırasında İhvân-ı Müslimîn aleyhinde ifade vermesi yönündeki bir talebi reddetmesi yüzünden tutuklanarak Tûr Hapishanesi’nde yaklaşık bir yıl hapis yattı (1965). 2 Temmuz 1971’de Dâvet ve İrşad Dairesi Başkanlığı’na getirildi. 1974’te Muhammed Ebû Zehre ile birlikte medenî kanundaki tâdilât çalışmalarına karşı çıktığı için görevinden alındı; ayrıca Kahire’de Amr b. Âs Camii’nde vâizlik yapması da yasaklandı. 1985-1989 arasında Cezayir’deki Emîr Abdülkādir Üniversitesi’nin hem kurucusu hem akademik kurul başkanı oldu. 1970’lerden itibaren şöhreti İslâm dünyasında yayılmaya başladığında birçok ülkeyi ziyaret edip buralarda İslâmî davetle ilgili pek çok toplantıya katıldı. Riyad’da bulunduğu bir toplantı sırasında 9 Mart 1996 tarihinde vefat etti ve Medine’deki Cennetü’l-bakı’ Kabristanı’nda defnedildi. Diğer hocaları yanında Hasan el-Bennâ onun mânevî hayatında ve irşad anlayışında derin etkiler bırakmıştır Seyyid Kutub’un da dahil olduğu, Muhammed el-Gazzâlî, Abdülkādir Ûdeh ve Mustafa es-Sibâî’den oluşan ilim ve fikir adamları grubu özellikle Hasan el-Bennâ’nın İslâm’da sosyal adalet öğretisinden etkilenmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, başta Mısır olmak üzere bütün İslâm dünyası için bir ıslah programı çerçevesinde fikirlerini sunmayı hedeflemiştir; bir yandan Batı hayranlığı ve taklitçiliğini destekleyen çevrelere, öte yandan 23 Temmuz (1952) inkılâbı öncesi İngiltere sömürgeciliğine karşı tavır almış, Filistin sorunu konusunda İhvân-ı Müslimîn’e destek vermiş, 23 Temmuz inkılâbının ardından Batı’nın sosyal ve kültürel açıdan dinin toplumdaki etkinliğinin azaltılması projesine karşı büyük tepki göstererek tek kurtuluş çaresinin İslâm’ın temel değerlerine dönmek olduğunu savunmuş, bu konuda İslâm davetçisine büyük görevler düştüğünü belirtmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, İslâm dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini mezhep kavgaları, siyasî bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması gibi hususlarda görür. Mısır’a İslâm vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslâm’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular…
(Söz uzadı, gerisi gelecek yazıya kaldı
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
04:0011/04/2019, Perşembe
G: 11/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(Muhammed Gazzâlî’nin görüş ve yaklaşımlarını özetliyorduk) Gazzâlî dinî konularda akılla nakil arasındaki dengenin sağlanmasına ve aklın nakil için bir esas teşkil etmesine önem vermektedir. Onun, İslâm’ın “takvâ sahibi bir kalp ve zeki bir akıl”dan ibaret olduğunu söylemesi İslâm davetçilerinin benimsediği bir yöntemdir. Gazzâlî aklın taklitçilikten korunması, ictihad ve tecdîdin önünün açılması gerektiğine inanmaktadır.
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)
4 Nisan, Perşembe
Tevhidin evrensel bir varlık kanunu ve hayat düzeni olduğunu belirterek insanın toplumdaki etkinliğinin Allah’tan başka varlıklara kul olmaktan arındırılmasına bağlı olduğunu söyler. Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalar sadece toplumun eğitimi ve tezkiyesi için vârit olmuştur. Gayb ve ölümden sonra dirilme haberleri toplumun ahlâkını güçlendirir. Muhammed el-Gazzâlî, camileri ibadet mahalli olması yanında İslâm kültür üniversitesi olarak da nitelendirmiştir.
Gazzâlî’nin vefatı üzerine hakkındaki güzel tanıklıklardan yalnız birini; ilim ve dâva adamı Karadâvî’ye ait olanı okuyalım:
“Bir yıldız daha söndü. Bir dağ yıkıldı. Güneşimiz söndü. Şeyh Gazzâlî 9 Mart 1996’da vefat etti. İslam ümmeti büyük bir kayıp yaşadı, şeyhini, imamını kaybetti. Şeyh Gazzâlî savaşın tam ortasındaydı ve asla silahını bırakmamıştı. Dalgalara, sağdan ve soldan İslam gemisini hedef alan sert rüzgârlara, fırtınalara karşı hep mücadele etmişti. Saygıdeğer şeyhimiz, sizi anlatmaya sözcükler yetersiz kalıyor. Gözlerimizde yaş, kalbimizde derin bir hüznün acısıyla “Allah’tan geldik ve yine ona dönücüleriz” demekten başka bir söz kalmıyor.”
Şimdi onun “derdimiz ve çaremiz” başlığını koyduğum on maddelik sözlerine geldik:
1. Önemsizlerin yönettiği, gerçek önderlerin ise önemsiz sayıldığı bir ümmete yazıklar olsun!
2. Erdeme zorlamak zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir.
3. Halkı eğlence konusu olan Arap kurumları ve korkuyu, vehmi, gevşekliği huy edinmiş Arap toplumları yok olmadan önce İsrail yok olmaz.
4. Bir toplum, bir spor karşılaşmasını kaybetmesi sebebiyle heyecanlanırken medeniyet, sanayi ve topluma ait kayıpları karşısında kılının kıpırdamaz oluşuna akıl erdiremedim.
5. Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır.
6. İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular.
7. Düzeni bozuk bir toplumda sosyal adalet saraylarını dikmek ahlakı çökmüş bir toplumda edeb ve ahlak kolonlarını dikmek gibidir.
8. Halk, yöneticiler yüzünden bozulur, yöneticilerin bozulması alimlerin bozulmasındandır, eğer kötü alimler ve kötü hakimler olmasaydı, onlardan çekinecekleri için idareciler de bozulamazdı.
9. Eğer yanlış ve kötü bir durumu ve kurumu değiştirmek istiyorsan teşebbüse geçmeden önce onun yerine koyacağın durumu ve kurumu hazırlaman gerekir.
10. Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
04:0012/04/2019, Cuma
G: 12/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı’nı kışa çevirmek için varını yoğunu sarf eden Körfez Ülkeleri ve Suud, İsrail ve ABD’nin güdümünde neye hizmet ettiklerini ya bilmiyorlar veya daha muhtemel olanı hırsları ve aşağılık çıkarları iman ve ahlaklarını alt etmiş bulunuyor. Bugünlerde Sudan, Cezayir ve Libya’da atağa kalkan hareketlerin arkasında da bu kumpanyanın olduğu kesin gibi görünüyor.
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
Yahudiler Madagaskar’a sürülmedi ama…
5 Nisan, Cuma
İsrail vaktiyle uğradığı zulmü ve soykırımı devamlı canlı tutarak Batı kamuoyunu arkasına almayı başardı, antisemitizm karar ve kanunlarıyla da ağızlara kilit vurdu. Âdî menfaatlerine tapan siyonist siyasetçiler ile bağnaz siyonist dindarların işbirliğinin en pahalı faturası Filisitinlilere, artanı da Ortadoğu’ya kesiliyor ve Siyonist hareket geçmişten ibret almaya, zulmün acısını çekmiş bir toplum olarak başkalarına zulmetmekten çekinmeye yaklaşmıyor, iltifat etmiyor.
Bu satırları yazmama ve Madagaskar planını hatırlatmama sebep olan ise okuduğum şu haberdir:
ABD Başkanı Tramp bir Yahudi kuruluşunda yaptığı konuşmasında şunları söylemiş:
“ABD ve İsrail, Filistinlileri topraklarından çıkarıp Sina’ya yerleştirmek, orada Filistin devleti kurmalarını sağlamak ve Filistin’i bütünüyle İsrail’e bırakmak üzere anlaşıp Sisi’den Sina’yı satın almak üzere teşebbüse geçtiler. Mısır’dan Gazze ile Sina arasındaki sınırı açmasını isteyeceğiz. En çoğunu Körfez ülkeleri vermek üzere diğer ülkelerden de bu maksatla 800 milyar dolar talep ediyoruz. ABD ise bu bedele maddi katkıda bulunmayacaktır.”
Peki ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin başı çektiği bu cinayete sözde insan haklarının bekçisi olan diğer devletler ve kurumlar ne diyecekler?
Eğer İslam dünyası diye isimlendirilen, ama adı var kendi yok olan dünya ayağa kalkmaz ve bedel ödemezse diğerleri birkaç süslü laf söyler sonra işin üzerine yatarlar; hep böyle olmuyor mu?
Bu teşebbüs bana Madagaskar planını hatırlattı; bu da inşallah onun gibi başarısız olacaktır.
Neydi o plan?
Avrupa Yahudilerinin yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülerek Afrika’ya gönderilmeleri fikri 1940’larda Nazilerin bulduğu bir fikir değildi. Madagaskar fikri ilk olarak 1885 yılında Fransız akademisyen Paul De Lagarde tarafından ortaya atıldı. 1904-05 yıllarında doğu Avrupa Yahudilerinin Uganda’ya yerleşmesi fikri Siyonist Kongresi’nde büyük tartışmalara sahne oldu. Uganda planı kongrede uzun süren tartışmalar sonrasında işletilemez bulunarak reddedildi. Yahudilere Filistin haricinde bir yurt arama geleneği 1940’lara kadar 20. yüzyıl boyunca da içlerinde Britanyalı antisemit Henry Hamilton Bearnish’in de bulunduğu birçok kişi tarafından devam ettirildi. 1937’de Polonya hükümeti Madagaskar fikrini tekrar ortaya attığında bir komisyon kurdu. Bu komisyon adanın en fazla 5000 aileyi barındırabileceğini belirterek planı reddetti. 1940 yılında Nazi Almanyası’nda Madagaskar fikri tekrar gündeme geldi. Yahudilerin devamlı Madagaskar’a gönderilmek istenmesi tesadüf değildi. Her şeyden önce Avrupa’dan oldukça uzaktı. Ayrıca az verimli toprakların ve çok az yer altı zenginliğinin bulunduğu bir yerdi. Dolayısıyla Avrupalılar bu ada ile ilgili işlerine yarayacak hiçbir şey bulamadıkları için bu adayı “Yahudi sorunu”nu çözecek bir yer olarak görüyorlardı. Eichmann’ın bu planı 3 Temmuz 1940’ta sunmasının “makul” sebepleri vardı: Naziler, Fransa’yı işgal etmek üzereydi ve Madagaskar adası o sırada Fransa’ya bağlı idi. Eichmann da Madagaskar adası ile ilgili maddeyi teslim anlaşmasının içine katmak istedi. Adolf Eichmann bu planı çok boyutlu olarak hazırlamıştı. Yahudilerin adaya naklini Britanya’ya ait olan ve Almanya’nın Britanya’yı fethi sonrası el koyacağı dünyanın en büyük deniz filosuyla, operasyonun finansmanını ise Yahudilerin el konulacak malvarlıklarıyla yapmayı planlamıştı. Nakliye sırasında zor koşullardan dolayı birçok fire verilecekti ama bu o kadar önemli değildi. Madagaskar’da kurulmak istenen sistem daha çok büyük bir gettoyu andırıyordu. Adada Yahudiler kendi kendilerini yönetecek fakat dışarı ile hiçbir bağları olmayacaktı. Dolayısıyla ada, Yahudilerin Amerika’daki soydaşlarının yaramazlık yapmamaları için esir tutulduğu, SS’lerin kontrolündeki büyük bir polis devleti haline gelecekti. Plan, Almanların, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin yenemedikleri 1940’taki Britanya savaşı sonrasında nakliye için filo bulunamaması üzerine rafa kaldırıldı. 1942’de Madagaskar’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi üzerine de iptal edildi.
Bugün yapılan hain planın engeli nakliye olamaz; çünkü gidilecek yer hemen sınırın ötesinde. Bu ve benzeri planları önleyecek güç Müslümanların şöyle veya böyle hakim oldukları ülkelerin ve özellikle Müslüman halkların elindedir. BM’de alınan yüzlerce karar uygulanmalı, İsrail işgal ettiği topraklardan çekilmeli, Kudüs Filistin devletinin başşehri olmalıdır. Bu kutsal topraklar Müslümanların elinde olduğu sürece, geçmişte olduğu gibi bugün de bütün ilgili din mensupları ziyaret ve ibadetlerini rahatça yapabileceklerdir. İsrail’in elinde olduğu sürece ne olacağı ise bugünden bellidir.
Biraz da çare konuşsak
04:0014/04/2019, Pazar
G: 14/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazarlar, eğitimciler, konuşmacılar, bilim adamları sınıfından birçok kişi son zamanlarda yoğun bir şekilde “battık, yittik, göçtük, ayağımızın altı kayıyor, şunu şunu kaybediyoruz” kabilinden yazılar yazıyor, konuşmalar yapıyorlar. Bunlardan bir kısmı sanki geçmiş zamanlarda benzeri olmamış gibi bugünün eksiklik ve aksaklıklarını abartılı bir şekilde sayıp döküyorlar, çare ve çözüm babında işe yarar, mevcut durum ve şartlarda uygulanabilir bir yol yöntem sunmuyorlar.
Biraz da çare konuşsak
Biraz da çare konuşsak
7 Nisan, Pazar
Nefis terbiyesinde bir “nefs-i levvame” kavramı vardır; kişi kusurunu bilmeli, onunla yüzleşmeli ama amaç ıslah-ı nefs olmalıdır; yani kusurun karşısındaki kemal, eksiğin karşısındaki tamam, kötünün karşısındaki iyi bilinecek ve ona yönelme hedeflenecek. Böyle olmaz da devamlı eksik kusur aranır, konuşulur, açığa vurulursa, ıslah yolu ve çaresi gösterilmezse kişi haline alışır, hali tabiileşir, kendini rahatsız etmez. “Nasıl olsa herkes böyle ve çaresi de yok” der yoluna devam eder.
Çare eğitim deniyor. Ayağımızı bastığımız zeminden hareketle kimin, kimi, nasıl eğiteceği söylenmezse bunu tekrar edip durmanın faydası yoktur.
Yetişmiş insanımız eksik deniyor. Yetişmiş insan tarif edilmezse, tarife uygun insanın nerede nasıl yetişeceği hayal zemininde değil hakikat-gerçeklik zemininde açıklanmazsa ve daha da önemlisi kurumlaşarak sözden fiile geçilmezse konuşmanın faydası yoktur.
İslam dünyasının perişanlığından söz ediyoruz. Bu perişanlığın önemli bir sebebi birliğin yerine tefrikanın hâkim olmasıdır. Tefrikayı olabildiğince ortadan kaldırmak için önce bir “İslam’da birlik” çerçevesi çizmek gerekiyor. Sonra bu çerçevede âlimlerin ve kanaat önderlerinin anlaşması gerekiyor; “kime Müslüman diyeceğiz, hangi farklılıklar dışlama sebebi olacak, çerçeveyi dar tutarak tefrikayı körükleyenlerle alakamız nasıl olacak, ümmetin birliğini istemeyen içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarla nasıl baş edeceğiz, işe nereden başlayacağız, teşebbüs heyeti kimler, hangi kurum ve kuruluşlar olacak…” sorularının cevaplarını mümkün olan en geniş istişare ile bulmamız gerekiyor. Bunları yapmayıp devamlı tefrikadan ve ümmetin perişanlığından dem vurmanın faydası yoktur, zararı da vardır.
“Gençlik elden gidiyor” deniyor.
“Peki ne yapmalı” sorusunun bugüne kadar beni tatmin eden bir cevabına rastlamadım. Benim okuyabildiğim yazarların çoğu ya “ümitsiz vak’a, ört ki ölem” sonucuna vardıracak tasvirlerle yetiniyorlar, ya hayal âleminde dolaşıyor, hedefle yön ilişkisi bulunmayan atışlar yapıyorlar, problemin nesnesi hakkında bilgi ve ilgileri bulunmadığı halde atıp tutuyorlar…
Samimi, dertli ve ehliyetli olan kim varsa bir araya gelip ortak akıl ve gerçeğin bilgisi ile mevcut şartlarda en uygun çareyi tartışmadıkça ve ortaya çıkan sonucu uygulamaya koymak için etkili faaliyet göstermedikçe olumlu bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Bir de durumu abartmamak, bu sebeple ümitsizliğe düşmemek, “tamamı yapılamıyorsa yapılabileni yapmaktan geri durmamak” gerektiğini hatırlatmak istiyorum.
“…Sanki geçmiş zamanlarda benzeri olmamış gibi” demiştim ya:
Müslümanların tarihinde tefrika, “İslam’ın örnek çağı” dediğimiz Raşid Halifeler ve sahâbe devrinde başlamıştır. Emevîler ve Abbâsiler dönemlerinde ahlaksızlık, dini sapkınlık, Müslüman gruplar arasında savaş zaman zaman zirveye tırmanmıştır. Osmanlı’da gerileme Kanuni’den hemen sonra başlamıştır. Osmanlı sultanları arasında içki içenler, cinayetleri emredenler, ehliyetsiz oldukları halde saltanat sürenler… olmuştur. Daha eskisi hakkında da birçok şey söylenebilir ama yine Osmanlı’dan devam edelim: Eğer bu hanedanın hüküm sürdüğü devirde ülkenin halkı, sûfîleri, âlimleri, başkaca güç sahipleri ve kanaat önderleri vazifelerini kusursuz yapmış ve başarıya ulaşmış olsalardı ümmet bu hale düşer miydi?
Şimdi kusuru bunlarda arayacak yerde haşa dinde mi arayacağız!?
Demem o ki: Her devrin ve her devri yaşayan toplumun bazen bugünküne denk, bazen daha kötü halleri, problemleri, eksikleri, kusurları olmuştur. Ve bu devirlerde yaşayan kamil ve ehliyetli insanlar da ellerinden geleni yapmışlar, ama şartlar onların etkisini sınırlamıştır.
Bugün de yapılacak olan durumu abartmadan, yapılabilecekleri ertelemeden ve asla ümitsizliğe düşmeden hareket etmektir; evet boş ve ehliyetsiz konuşmaları bırakıp ortak akıl, doğru bilgi ve azimle işe koyulmaktır.
Gayret kuldan, tevfik ve sonuç Allah’tandır; bunu da unutmayalım
Arap Baharı, İhvan ve Batı
04:0018/04/2019, Perşembe
G: 18/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arap Baharı adı verilen hareketi Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketi olarak değerlendirmek doğru olmaz, ama bu hareketi destekleyen, başarılı olduğu takdirde iktidara gelecek olan İslâmî hareketin Mısır’da olduğu gibi İhvan olduğu da inkar edilemez.
Arap Baharı, İhvan ve Batı
Arap Baharı, İhvan ve Batı
11 Nisan, Perşembe
Arap Baharı hareketini baştan beri imkanlarımın elverdiği ölçüde takip ediyorum, İhvan hakkında da yeterli bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum. Bu hareketin İslâmî ve yerli olup olmadığı konusunda baştan beri farklı görüşler ve değerlendirmeler vardır, bu “kafa karışıklığı veya karıştırıcılığı” bugün de devam ediyor. Benim kanâatim şudur:
Arap Baharı, diktatör, despot ve dine uzak yönetimler altında maddi ve manevî olarak bunalmış, daralmış, bıçağın kemiğe dayandığı kerteye gelmiş toplulukların isyan hareketidir ve hedefi, çoğunluğu teşkil ettiği ve daha örgütlü olduğu için Müslüman halkın iman ve değerleriyle devrede olduğu yönetimlerin iktidara gelmesidir. İşte bu yüzden ABD, İsrail, Batı, Rusya ve benzerleri bu harekete karşı çıkmışlar, daha önce sözde karşı çıktıkları totaliter yönetimleri destekleyerek, askeri darbelere arka çıkarak bu hareketi kışa çevirmek istemişlerdir.
Buraya kadar yazdıklarıma farklı görüş ve değerlendirmelerden örnekler sunacağım:
Bir internet haber kanalında 22 Mayıs 2012 tarihli bir yazıda “Arap Baharı İslami Devrim Değil” başlıklı şu değerlendirme naklediliyor
Fransız İslamolog ve siyaset bilimci yazar Olivier Roy’un ‘Arap Baharı’ hakkında yazdığı ‘İslami Bir Devrim Değil’ başlıklı çarpıcı makalesi Ortadoğu’da yaşanan bu gelişmelerle kendinden geçen İslamcı düşünürlerin içler acısı halini anlamamıza yardımcı oluyor. Roy, Arap Baharı isyanlarının laiklik istemese de laik bir hareket olduğunu savunduğu yazıda, göstericilerin İslami sloganlar atmaması ve İslami taleplerde bulunmamasını ‘İslami devlet ütopyası’nın son bulmasına bağlıyor. Yazarın dikkat çektiği bir diğer konu da İslamcıların burjuvalaşması, demokratik sistemlere entegre olması ve alternatif bir ekonomik modeli savunmamaları. Bütün bunların yanı sıra yazar ‘yine de İslam’la işimiz henüz bitmedi’ diye ekliyor.
Haber kanalı şu bilgiyi de ekliyor: Betül Genç tarafından Altüst dergisi için çevrilen yazı derginin 3. sayısında yayınlandı.
El-Kudsü’l-Arabî Genel Yayın Yönetmeni Abdülbari Atwan’ın değerlendirmesi:
Arap Baharı’nın orta yerinde İsrail sekiz gün boyunca Gazze’ye saldırdı ve tüm İslam alemi ayağa kalktı. Batı’nın anlamadığı işte tam da bu. Arap Baharı derken de gerçekte sadece iki devrim oldu: Majör olan Mısır’da, minör olan Tunus’ta yaşandı. Arap Baharı’nın en büyük başarısı Hüsnü Mübarek’i devirmesidir. Çünkü 65 yıllık ülke tarihinde İsrail 40 senesini istikrar ve barış içerisinde geçirdi. Son savaşı 1973 savaşıydı. 1979’da Camp David Anlaşması imzalandıktan sonra Mısır’da da değişiklikler oldu ve Hüsnü Mübarek başa geldi. İsrail’in kendi içindeki istikrarının simsarı Mübarek’ti. Bu tamamen Mısır’ın ulusal, yerel dinamiklerinden kaynaklandı. Diktatörlerin, liderlerin yaptığı yolsuzluklar, Batı’nın bizi aşağılaması, bunlar hazmedebildiğimiz şeyler değil. Biz Araplar içimizdeki düş kırıklığını aydınlatacak, bizi harekete geçirecek bir kıvılcım bekliyorduk. Bu da Tunus’tan geldi ve etrafa yayıldı. Batı bunu engellemek, kendi lehine çevirmek istedi, ama engelleyemediler…
Gannuşi’nin Değerlendirmesi:
Nahda Hareketi lideri Tunuslu Gannuşi, “Siyasal İslam gerçekten başarısızlığa mı uğradı?” başlıklı bir yazıyı kaleme aldı. Timeturk’ün Türkçe’ye çevirerek verdiği yazıdan:
Gannuşi yazısında, Batı’nın, Siyasal İslam’ın sürekli başarısızlığa uğradığı propagandası yaptığını ancak bunun gerçek olmadığını savunuyor.
Batı’da kullanılan “Siyasal İslam” kavramının Müslümanlarda “İslami hareket” olarak daha geniş bir kavram ile adlandırıldığını ve anlatıldığını söyleyen Gannuşi, “Batı, Siyasal İslam’ın (İslami hareketin) nerede küçük bir darbe yediğini, duraksadığını veya ufak sorunlarla karşı karşıya kaldığını görse bunu hemen ‘Siyasal İslam çöküntüye ve başarısızlığa uğradı’ diyerek propagandasını yapıyor ve ‘Müslümanlar bir şey beceremez’ izlenimi veriyor. Halbuki durum göründüğü gibi değil. Siyasal İslam tarih boyunca hiç olmadığı kadar güçlü ve hiç olmadığı kadar halk arasında da yayılmış durumda. Bugün İslam dini, dünyada en hızlı ve en istikrarlı şekilde yayılan dindir. Çünkü İslam, Batı’nın konuşup da uygulamadığı adalet, özgürlük, eşitlik, hukuk kavramlarını en doğru şekilde benimseyerek uygulamaya koymuştur.”
Örnek olarak Mısır’da Mursi’nin ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak ülkenin başına gelmesi ve ardından askeri darbeyle ‘Siyasal İslam’a büyük darbe vurulduğunu söyleyen Gannuşi “Bazen gerilemeler olur, duraksamalar olur, darbeler olur, sorunlar olur ama bunlar başarısızlık anlamına gelmez. Her zorluğun ardında bir kolaylık vardır. Kendini medeni olarak tanıtan Avrupa, sadece Mursi’ye ve ‘Siyasal İslam’a değil aynı zamanda halkına darbe yapan Sisi’nin yanında durarak medeniyete, demokrasiye ve adalete darbe yapmıştır. Halbuki Mursi, Avrupa’nın toz pembe sloganları olan o medeniyet, özgürlük, adalet ve demokrasiyi Mısır halkına gerçekten sunduğu için darbeyle indirildi. Bu darbede ne Mursi ne de ‘Siyasal İslam’ kaybetti. Aksine kaybeden darbeci ve onu destekleyenler oldu. Çünkü medeniyetten uzak olduklarını tüm dünyaya gösterdiler. ‘Siyasal İslam’ ise bu zor durumu değerlendirerek safları birleştirip hatalarından ders çıkararak yeni bir yol haritası çizecektir. Bu da başarısızlığın veya çöküntünün değil aksine daha güçlü yeni bir dirilişe hazırlık olduğunu gösteriyor.”
Bugünlerde Yemen, Cezayir, Sudan ve Libya’da olup bitenlere biraz da “Arap Baharı ve muhalifleri” penceresinden bakmakta fayda var.
Arınma ve yücelme fırsatları
04:0021/04/2019, Pazar
G: 21/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“7. Nefse ve onu (insanın özü olarak) yaratıp donatana 8. Ona kötü ve iyi olma kabiliyetini verene yemin olsun ki: 9. Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. 10. Onu arzularıyla başıboş bırakan da ziyan etmiştir.” (eş-Şems:91).
Arınma ve yücelme fırsatları
Arınma ve yücelme fırsatları
14 Nisan, Pazar
Bilimi ve teknolojiyi din yerine koyanlar aldanmıştır. İnsanoğlu bir canlı hücreyi bile yaratmaktan acizdir, ölüme çare yoktur, yaratılışın ve ölümden sonrasının bilgisi de insanoğlunda (beşeri bilgi kaynaklarından) yoktur.
Aklını doğru kullanan bir insanın bu harikulâde varlık âlemlerini yaratan bir büyük ilim ve kudret sahibinin varlığı bilgi ve imanına ulamaması mümkün değildir.
Biz müminler beşer bilgisiyle ulaşamadığımız ğayb âlemi, yaratılış, baş ve son… hakkında doğru bilgiyi Yaratan’ın gönderdiği Peygamber’den ve ona gönderdiği kitaptan öğreniyoruz.
İşte o Peygamber (s.a.) ve o kitap diyor ki: Sizi insan olarak yaratan Allah’tır, insanlığınızın iyi ve kötü kabiliyetlerini hür iradenizle işletmeniz, bunları nasıl kullandığınızı ortaya koymanız, sonuçta Yaratan’a mı, şeytana ve nefsinize mi kul olduğunuzu açığa çıkarmanız için sizi bu dünyada var etmiştir. O çok merhametli olduğu için bu imtihanda sizi kendi halinize de bırakmamış, yardımcı olsunlar diye Peygamberler, Kitaplar; yani hayat rehberleri/kılavuzları da lütfetmiştir. Bütün bunlara rağmen yine de ayağınızın sürçeceğini, günaha düşebileceğinizi bildiği için bir yandan tevbe gibi telâfî imkanları, bir yandan da şeytana karşı nefsinizin güçlenmesi, arınması, yücelmesi için fırsatlar sunmuştur; işe bu fırsatların başında zikir ve en büyük zikir olan namaz vardır, oruç vardır, müstena “lütuf, af, rahmet” günleri ve geceleri vardır.
Üç aylar (Receb, Şa’bân ve Ramazan) bu müstesna günler ve geceleri içinde barındıran aylardır. Şimdi Şa’bân ayındayız, arkasından da inşallah Ramazan’ı idrak edeceğiz.
Şa’bân’ın ortasının gecesinde daha fazla namaz, zikir ve dua, gündüzünde ise oruç tutmakla ilgili rivayetler ve geleneğimiz vardır. Bu yazıda kısaca Şa’bân fırsat ayını tanıtmak istiyorum.
Savaşın yasak olduğu aylardan sonra gelen bu ayda Araplar savaş ve yağma için sağa sola dağıldıklarından bu aya Şa’bân adı verilmiştir. İslam Cahiliyye Araplarından devraldığı geleneği ıslah ederek bu ayı müstesna rahmet ve lütuflara kavuşma fırsatı olarak değerlendirmiştir.
Bir hadiste Şa’bân ayının özelliği şöyle açıklanıyor:
Ebû-Seleme Aişe validemize soruyor:
“Anneciğim bana Peygamberimizin oruç ibâdetini anlatır mısın?
-Peygamberimiz günlerce oruç tutardı, öyle ki, herhalde bundan sonra her gün oruç tutacak derdik, bazen de günlerce –Ramazan dışında- oruç tutmazdı, herhalde bundan sonra (nafile) oruç tutmayacak zannederdik. Aylar içinde en çok Şa’bân ayında oruç tutardı; bu ayın günlerinin çoğunda oruçlu olurdu.
Demek ki, O (s.a.) yalnız Şa’bân’ın ortasında bir gün değil, bu ayın çoğunda oruç tutuyormuş!
Üsâme b. Zeyd Efendimize soruyor:
Görüyorum ki en çok Şa’bân ayında oruç tutuyorsunuz?
-Evet, böyle yapıyorum çünkü insanların, iki fırsat ayı olan Receb ile Ramazan arasında kalan bu ayın değerinin farkında olmadıklarını görüyorum; bu ayda ameller Allah katına arzolunur, amellerim arzedilirken oruçlu olmayı istiyorum.
Receb, Şa’abân ve Ramazan ayları arınmak ve yücelmek için önemli fırsatlar sunan aylardır, ancak bu aylarda yapılacak ibadetleri yalnızca adı belli bazı gecelere ve günlere tahsis etmek, bir de belli şekil ve sayıda namaz ibadeti uydurmak uygun değildir. Büyük muhaddis ve fakih Nevevî’nin ifadesiyle bitirelim:
Receb Ayının ilk Cuma gecesi akşamla yatsı arasında kılınan ve Reğâib namazı denen on iki rek’at namaz ve Şa’bân ayının ortası gecesi kılınan yüz rek’at namaz güzel olmayan iki bid’attır; bunlar hakkındaki rivayetlere de, Kutu’l-kulûb ve İhya gibi kitaplarda yer verilmiş olmasına da itibar etmemek gerekir; çünkü aslı yoktur.
Arınmak ve yücelmek için tek yol Peygamberimizin (s.a.) sahih sünnetini izlemektir vesselam.
Ahlak herkese lazım
04:0025/04/2019, Perşembe
G: 25/04/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendi ahlaksızlığını bir şekilde meşrulaştırıp veya bunu bile yapmadan yoluna devam edip başkalarına ahlak dersi vermek de bir çeşit ahlaksızlıktır.
Ahlak herkese lazım
Ahlak herkese lazım
18 Nisan, Perşembe
Herkes haddini bilecek.
Bir ressam sergi açmış, bir çizmeci de görmeye gelmiş, süvarisi yanında duran bir at tablosunu ressamın yanında eleştirmeye başlamış. Ressam çizmenin üstüne varıncaya kadar onun söylediklerini dikkatle dinlemiş ve not almış, çizmeci “gelelim pantolona” deyince ressam “sen çizmeyi aşma, onu da terzi eleştirsin” demiş.
Bürokratlar ve siyasetçiler ait oldukları toplumun içinden çıkıyorlar. Taban ne kadar ahlaklı ise tavan da o kadar ahlaklı olur. Toplumda kâmil ahlak sahipleri azınlıkta veya müstesna olurlarsa tavandaki kâmiller de azınlıkta veya müstesna olurlar.
Şu ülkede herkesin bir işi var, işi yoksa günlük hayatı var. Herkes önce kendine bakacak ve şöyle bir nefis muhasebesi yapacak: “Ben işimde ve davranışlarımda ne kadar ahlaklıyım; din, ahlak ve edeb kurallarına harfiyyen riayet ediyor muyum?”
Adamın biri tecrübe sahibi bir kişiye “Ben asla rüşvet almam” demiş. Kişi ona sormuş: “Sen insanların kendisine işi düşen yetki sahibi biri oldun mu hiç?”. “Hayır olmadım, ama ben rüşvet almam!”. Kişinin ona cevabı şu olmuş: “Sana rüşvet teklif edilmemiş, sen bununla imtihan olmamışsın, bu sebeple sözünü gerçek sayamam!”
İnsanımız balık hafızasına sahip; daha dün gibi olan yakın mazide Müslümanların zaten kısmen yaşayabildikleri dini hayatlarının bile ne kadar kısıldığını, temel insan haklarından nasıl mahrum edildiklerini, bilim, ekonomi, iç ve dış siyasette nasıl dar boğazlarda ve sıkıntılar içinde olduğumuzu unutuyorlar. Son on küsur yılda her tabaka ve kesim için önemli olan neler yapıldı; bunu hemen herkes unutmuş görünüyor.
Herkes kendini aynanın karşısına koyacak yerde hep başkalarını koyuyor, üstün/güzel/kâmil ahlak ölçülerine vurarak değerlendiriyor. Bu da olsun, olmasın diyemem, ama önce herkes kendine bakarsa ayaklar biraz daha yere basar.
Bizim alandan birkaç örnek vereyim:
Vaktiyle İmam Hatip mezunlarının ilâhiyat dışındaki yükseköğretime geçişlerinin önüne engeller konmuştu. Birçok “dindar” Müslüman ve İlahiyat mezunu veliler çocuklarını İmam Hatip’ten aldılar veya oraya göndermediler; yani son tahlilde dünyayı ahirete, maddî imkânı Allah rızasına tercih ettiler.
Son yıllarda okullara Kur’an-ı Kerim, Peygamberimizin Hayatı ve İslam Bilgisi dersleri kondu. Bu dersler zorunlu değil, seçmeli idi. Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bu ülkede bu dersleri seçen insan sayısının azlığı ibretlik bir olaydır.
Eline para geçen ve zengin olan “dindarlar”, lüks ve israfta dinsiz veya dini hayatı gevşek/kusurlu olanları fersah fersah geçtiler.
Müslümanca örtünmenin ictimai hayata katılmaya engel olmaması için yıllarca mücadele ettik, değerli bedeller ödendi, sonunda engeller kalktı, bu defa da sözde örtünenler “örtülü açıklar” nitelemesinin örneği haline geldiler.
Birçok “dindar” işadamının işyerinde Müslümanca düzen, hakkını verme ve liyakati gözetme yok.
Birçok “dindar” (böyle görünen ve bilinen) olup kamu otoritesi kullanan kimsenin elindeki imkân ve yetkiyi kötüye kullandığına dair pek çok örnek var.
“Bu saydıkların “dindar” kesimde var da ötekilerde yok mu?” diye soranlar ve eleştirenler olacaktır.
Vardır, olmaz mı, ama bizde ya hiç ya da az (müstesna) olması gerekmiyor mu?
Sonuç: Biz ne kadar ahlaklı olursak bizi yönetenler de o kadar ahlaklı olurlar; onlar gökten inmediler, bizden çıktılar.
Durum bundan ibarettir, tercihler yapılırken ayaklarımız gerçek durumun üstünde olsun.
Dert çözen finansman
04:0026/04/2019, Cuma
G: 26/04/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katılım bankaları bir yandan güçlü rakipleri karşısında ayakta kalma diğer yandan zarurete dayalı uygulamaları azaltarak amacına uygun hale gelme mücadelesi veriyor.
Dert çözen finansman
Dert çözen finansman
19 Nisan, Cuma
Çoğu Müslüman olan halkımız nasıl seçmeli olan (Kur’an-ı Kerim, Peygamberimiz’in hayatı ve İslam bilgisi) derslerini seçmede gaflet ve gevşeklik gösteriyorlarsa faizsizlik esasına göre çalışan katılım bankalarına teveccüh ve destekte de aynı şeyi yapıyorlar.
Kişinin meşru menfaatini ve helal parasını korumak istemesi onun hakkıdır, bu sebeple ihtiyacını en düşük maliyetle karşılamak istemesi de tabiidir. Bir yanda yurt dışından ucuz kredi temin ederek nispeten düşük faizle kredi veren faizci bankalar var, bir yanda da bir zaruret bulunmadıkça böyle bir krediyi alamayan, öz sermaye ve kâr bekleyen katılım hesaplarıyla çalışmak durumunda olan katılım bankaları var. Her şeye rağmen bu bankaların daha az kazanmayı göze alarak müşteriyi, faizci bankalara kaptırmamak için gayret göstermelerini tavsiye ediyoruz.
Oturacak bir eve, işinde veya zorunlu ulaşımında kullanacağı bir arabaya… sahip olmak isteyen dar gelirli şahıs, katılım bankasında maliyetin daha pahalı olduğunu görürse nefsiyle mücadele etmek mecburiyetinde kalır.
Öte yandan biz yıllardır katılım bankalarının ekonomiyi ve ticareti ortaklık yoluyla finanse etmelerini ısrarla tavsiye ediyoruz. Peşin alıp vadeli satmak da bir yol olmakla beraber İslam bankacılığının müspet sonuçları bu yoldan değil, ortaklıkla finansman yolundan gerçekleşecektir.
Bu genel değerlendirme ve durum tespitinden sonra özel bir konuya “dert çözen finansmana” gelmek istiyorum.
Alım satım yoluyla karşılanması mümkün olmayan harcamalar oluyor, insanlar bu tür harcamalara muhtaç olduklarında faizci bankalara gidip faizle ihtiyaç kredisi alma durumunda kalıyorlar. Katılım bankaları bu ihtiyacı karşılayabilmek için bir formül bulmaya çalıştı ve sonunda teverruk çözümü ortaya çıktı.
Bu çözümü halkımız zaten şu şekilde uyguluyorlardı: İhtiyaç duyduğu mesela yedi yüz lirayı acilen elde edebilmek için mesela bin liraya vadeli bir beyaz eşya alıyor, bunu mesela yedi yüz liraya satıyordu.
Teverruk uygulaması da buna oldukça yakın bir uygulamadır. Yurt dışında bu işlem için kurulmuş şirketler var, katılım bankası aracı oluyor, bu şirketlerden mesela vadeli bakır satın alınıyor, belli bir oranda ucuz olarak peşin satılıyor, bakırı peşin satın alan da ilk satıcıya satıyor. Sonuçta peşin paraya ihtiyacı olan kişi, vadeli mal alıp peşin satmak suretiyle ihtiyacını karşılamış oluyor. Bu işlemi ihtiyaç sahibinin kendi imkanlarıyla yapması zordur, almakta, alıcı bulup satmakta zorluklar vardır, bu yüzden mevcut şirketlerle bu işlem yapılıyor.
Teverrukun caiz olup olmadığı alimler arasında tartışılmıştır. Kısaltılmış adı AAOİFİ olan ve bünyesinde tanınmış alimleri bulunduran İslâmî kuruluş bu işlemin caiz olduğuna fetva vermiştir.
Mesele Kanuni zamanında bile bahse konu olmuştur. Ebussuud muâmele adını verdiği bu işlemi, “mal, ucuza peşin alan tarafından ilk satana satılsa bile meşru görmüştür (Akgündüz neşri, s.379).
Ödünç bin lirayı binyüz lira karşılığında almak için yapılan bir muamele şeklini de ele alan Ebussuud, bu meseleyi, ödünç verenin mesela ceketini ödünç alana yüz liraya satması, satın alanın üçüncü şahsa ceketi hediye etmesi, üçüncü şahsın da ödünç verene (ceketin ilk sahibine) hediye (hibe) etmesi şeklinde çözüyor. Bu çözümden sonraki kısmı aynen veriyorum:
Mesele: “Suret-i mezkurede olan muamele hiledir bundan hasıl olan ribh (kâr) haramdır” diyen kimesneye ne lazım gelir?
El-Cevab: Kâfir olur, i’tikad etti ise.
Mesele: Bazı hiyel-i şer’iyyelere Zeyd, “Hiledir, Tanrı’yı alet etmektir” dese ne lazım gelür?
El-Cevab: Ta’zîr-i beliğ (etkili ceza) ve tecdîd-i iman lazım olur. (s. 385).
Ben, bu konuda farklı fetva verenler kâfir olur demiyorum. Ayrıca keşke cemiyetimiz böyle ihtiyaçları karz-ı hasen yoluyla karşılasa da bunlara hacet kalmasa da diyorum. Ancak “Bu işlem İslam hukukunda caiz değildir” demenin de hatalı olduğunu ifade etmek durumundayım.
Bir mutluluk hikâyesi
04:0028/04/2019, Pazar
G: 28/04/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haber aldım ki İlâhiyatta doçent öğretim üyesi olan torunumun oğlu Bursa’nın kadim İpekçi İmam Hatip Okulu son sınıf öğrencisi Mustafa bir camide Cuma hutbesi irad edecek ve namazı kıldıracakmış. Bu mutlu ve müstesna olaya şahit olmak istedim, ama kendisine bildirip heyecanlanmasını da istemedim. “Gözüme güneş gözlüğü takar, uygun bir saatte camiye girer bir direğin arkasına otururum, o beni önceden göremez, namazdan sonra ise gider alnından öperim” dedim.
Bir mutluluk hikâyesi
Bir mutluluk hikâyesi
21 Nisan, Pazar
Hikâyeye bu noktada biraz ara verip altmış dört yıl öncesine gidelim.
Konya İmam Hatip Okulu’nda öğrenci iken yaz tatilinde memleketim Çorum’a gelmiştim, müftü efendi benden bir Cuma vaazı yapmamı istedi, ben de kabul ettim. O tarihte böyle faaliyetler ilan edilirdi, şehre duyuruldu. Ahıska muhaciri yarım hafız Muzaffer dedem de tabii bunu duymuş, bir yanda torununun Ulu Cami’de vaaz edecek olmasının tarifsiz mutluluğu, bir yanda da ya başarılı olamaz da rezil olursak korkusu var. Ben kürsüye çıkınca camiye gelmiş, kapıya çok yakın bir yere oturmuş ki, başarısız olursam yavaşça çıkıp başka bir camiye kaçacak! Ben arızasız konuştukça o dizin dizin kürsüye yaklaşmaya başlamış; vaazı bitirip indiğimde bir de ne görevim: dedem kürsünün dibinde!
Dışarıda bir hayır sahibi lokma dağıtıyor ve çay ikram ediyordu, orada biraz vakit geçirdim, caminin içi dolup vakit yaklaşınca girdim, torunumun oğlu sevgili Mustafa’mız minberin önünde, beyaz cübbesini ve sarıklı fesini giymiş oturuyordu, arkası kapıya dönük olduğu için beni görmesi mümkün değildi, yine de gözlüğümü çıkarmadan müezzin mahfiline oturdum. O günün müezzini de Mustafa’nın sınıf arkadaşı bir İmam Hatipli idi. Beklenen saat geldi, sünnetleri kıldık, genç müezzin terkıye denilen salavâtı okumaya başladı, bu sırada Mustafa’nın kalkıp minbere çıkmaya başlaması gerekirdi, baktım oturuyor, salavat bitti oturuyor, çocuk ezan okumak için ayağa kalktı oturuyor, kanatlarım olsa uçup yanına gideceğim, “kalk yavrum” diyeceğim mümkün değil, yanımda öğretmeni var o da heyecanlandı, ne yapsak derken şükür Mustafa’m kalktı, bir yandan iç ezan okunurken o da minbere çıktı, hutbenin Arapça zikir, hamd, şehadet vb. kısımlarını hiç takılmadan ezbere okudu, işçi-işveren hakları ve ödevleri konulu hutbesini düzgün ama biraz hızlı okudu, (ben ilk konuşmamı ondan bir misli daha hızlı yapmıştım), mihraba geçti, Fatihalara Duhâ ve İnşirah surelerini ekleyerek namazı düzgünce kıldırdı, iki tarafa selam verince derin bir oh çektim (sonradan konuştuk o da aynı zamanda pek rahatlamış), Rabbim’e nasıl şükredeceğimi bilemez oldum.
Namaz bitince yerimden kalktım, mihraba yöneldim, genç ve güzel imamı tebrik edenlerden biri de büyük dede (babasının dedesi) olsun dedim, beni o güzel tebessümü ile karşıladı, kucaklayıp alnından öptüm, “son anda fark ettim dede” dedi, gülüştük. Etrafımızda tanıyanlar vardı, tanımayanlara da tanıttılar, herkes manzaraya hayrandı, kendileri için de böyle bir saadeti Allah Teâlâ’nın lütfetmesine dua edenler oldu.
Mustafa kızdan torunum, babası İmam Hatipli ve İlahiyat öğretim üyesi, dedesi İmam Hatipli İlahiyat Profesörü, halası İmam Hatipli İlahiyat mezunu, annesi İmam Hatipli ve bu okulda öğretmen, amcası İmam Hatipli ABD’de doktora yapıyor, küçük kardeşi İmam Hatip’te okuyor, iki oğlum İmam Hatip mezunu ve ben de İmam Hatipliyim.
Şu fani dünyada dert çoktur, imtihan çetindir, ama Rahman ve Rahim olan Rabbim “Her zorun ve darın yanında iki kolay ve genişlik vardır” buyuruyor, işte o kolaylık, genişlik, mutluluk bu dünyada O’nun bize lütfu oluyor. İslâm dünyamız ve ülkemiz bunca dert ile başa çıkma mücadelesi verirken ve biz de bu mücadele içinde zaman zaman bunalmakta iken böyle mutlu günler, anlar ve olaylar ile rahatlıyoruz.
Rabbim sana şükürler bize İslâm’ı verdin
Önümüze lütfunla sayısız nimet serdin
İman varsa yeri yok ye’sin tasanın derdin
Kâmil insan olmaya Müslüman olmak Cumhurunittifakı biz bize yeteriz
.Bana Batı’yı övmeyin!
04:002/05/2019, Perşembe
G: 2/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bana Batı’yı öven, bazı Avrupa ülkelerinde bakkal dükkânlarının açık ve bekçisiz olduğunu, ihtiyaç sahibinin dükkâna girip alış veriş yapıp parasını açık bir para kabına koyduğunu filan yazan yayan arkadaşlara söyleyecek çok sözüm var, bir yazıya değil, kitaplara sığmaz. Bu arkadaşlara ilk elde ABD ve Avrupa’nın sömürgecilik tarihini, milyonlarca insanın canından, malından, namusundan sorumlu olduklarına dair tarihi gerçekleri okumalarını tavsiye ederim.
Türk bilim insanının yeni umudu
Türk bilim insanının yeni umudu
17 Temmuz, Cuma
Bizde bir adam kılıklı mahlukun, masum insanlara ateş ettikten sonra suyu, sünnettir diye oturarak içtiğini görmüştük ya işte o misal, bu ABD’li ve Avrupalılar faydası kendilerine raci konularda disiplinli davranırlar da sıra başkalarına geldiğinde bugün de İsrail’in ve kendilerinin çıkarları için zayıf devletleri hedef seçerler, insanlarını ayartırlar, bölerler, parçalarlar, birbirine kırdırırlar, her iki tarafa silah satarlar, her iki tarafın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini gasp ederler, demokrasi, insan hakları filan derler de bunların yok olduğu, çiğnendiği yerlerde yok edenleri, çiğneyenleri desteklemekten geri durmazlar…
Allah aşkına bunların ahlakından bahsetmeyin, midem bulanıyor! Bunların uygarlığından söz etmeyin, vahşi olasım geliyor!
(Söz gelimi söyledim, benim medeniyetim var, başkasının uygarlığına ihtiyacım yok çok şükür).
Size birazı eski çoğu yeni bazı ABD ve Avrupa mezaliminden örnekler vereyim:
“ABD 17 yıldır yalan söylüyor.” İddia New York Times gazetesinden geldi. Gazete, Amerikalı yetkililerin, Afganistan’da 17 yıldır sahadaki durum konusunda yanlış bilgiler içeren raporlar yayımladığını ileri sürdü. Haberde Amerikan yönetiminin doğru olmayan bilgilerinden örnekler verildi.”
Washington Post Gazetesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başladığı tarihten bu yana 10 binin üzerinde yanlış veya yanıltıcı iddiada bulunduğunu öne sürdü. Gazetenin haberine göre, Trump 5 bin yanlış ya da yanıltıcı bilgiyi ilk 601 gün içerisinde söyledi. 26 Nisan’da ise bu sayı 10 bini aştı.
Bu yalancıyı zalim Sisi ikna etmiş, Müslüman Kardeşler’i terörist listesine almaya hazırlanıyormuş (Bu konuyu ayrıca yazacağım).
Suriye’de PKK’ya silah veren ABD’dir. Libya’da meşru hükümete isyan edip Trablusgarb’ı bombalayan Hafter’e yardım eden ABD’dir, Mısır’da meşru hükümeti deviren Sisi zalimini destekleyen ABD’dir...
Binlerce teröristi barındıran ve Türkiye’ye iade etmeyen Avrupa devletleridir.
Biraz geriye gidelim:
İnternete girin, “Batı’nın Kanlı Tarihi” yazın, karşınıza ABD ve Avrupa’nın kızarmaz yüzünü yere sürtecek nice tüyler ürperten soykırımlar, köleleştirmeler, işkenceler, zulümler göreceksiniz.
Ermeni soykırımı diye tutturan Fransa’dan örnek:
1917 yılında Çad’ı işgal ettiğinde 400 Müslüman alimi toplayıp kafalarını satırlarla kesmiştir. (Mahmud Şakir, s. 73).
1852 yılında Cezayir’in Ağvat şehrine girdiğinde bir gecede ahalinin üçte ikisini yakarak yok etmiştir.
1960-66 yılları arasında Cezayir’de 17 nükleeer deneme yapmıştır. Kurbanların sayısı 30 ilâ yüzbin arasındadır.
1962 yılında Cezayir’i terk ederken o tarihteki 11 milyon nüfusun sayısınca patlayıcı yerleştirmiştir.
Fransa Cezayir’i 132 yıl işgal etmiş, ilk yedi yılda bir milyon, son yedi yılda ise bir buçuk milyon Müslümanı öldürmüştür. 1830-1962 yılları arasında öldürdüğü insan sayısı on milyon civarındadır.
Fransa Tunus’u 75, Cezayir’i 136, Fas’ı 44, Moritanya’yı 60 yıl Senegal’ı üç asır işgal etmiş ve soymuştur.
Şimdi soruyorum:
Bu ABD ve Avrupa halkı çok ahlaklı ise geçmişte ve bugün yapılan bunca zulme, soykırıma, soyguna, sömürüye niçin başkaldırmıyor, hesap sormuyor, meydanlara çıkıp hakların iadesini istemiyor!!!
Asıl teröristleri tanıyalım
04:003/05/2019, Cuma
G: 3/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsrail ile işbirliği yapıp Filistin’i İsrail’e vermek, ABD ve İsrail’in başta Ortadoğu olmak üzere İslam dünyası için öngördüğü planın gerçekleşmesine hadim olmak, zalim planlarına engel olanları en feci usullerle katletmek, işkenceye tabi tutmak, suikastlar planlamak üzere birleşmiş olan Mısır, Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Esed’in Suriyesi, Müslüman Kardeşler örgütünü (İhvan’ı) ve Dünya Müslüman Âlimler Birliğini teröristler listesine aldılar. Dünkü yazımda zikretmiştim; şimdi de Sisi’nin kandırdığı yalancı Trump, İhvan’ı terörist ilan etmeye hazırlanıyormuş.
Arınç: Paralel yapı hükümetler üstü bir konudur
Arınç: Paralel yapı hükümetler üstü bir konudur
17 Temmuz, Cuma
Peki niçin? Bu İhvan ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği’ni niçin yok etmek istiyorlar? Devamlı reklamını yaptıkları, koruyucu rolü üstlendikleri insan hakları ve demokrasi çerçevesinde Mısır’da iktidara gelen İhvan’ı niçin askeri bir darbe ile iktidardan düşürdüler ve bu zalim darbeciye destek veriyorlar?
Müslüman Kardeşler meşru bir seçimle kazandıkları iktidarda kalsalardı bundan hem Filistin davası kazançlı çıkacak, hem de İslam ülkeleri arası ilişkilerde çıkar ve liderlik yarışının, oyuna gelerek birbirini çelmelemenin yerini kardeşlik, birlik ve dayanışma alacaktı.
Ellerindeki güçlü yayın ve algı oluşturma araçlarını kullandılar, sonuçta bütün dünyada “siyasi veya radikal İslam” denince ilk akla gelen (daha doğrusu yoğun çabalar sonucu akla getirilen) cemaat İhvan oldu. Halbuki bu bilgi ve imaj kirliliğinin etkisinden kurtulanlar bilirler ki, İhvan hem terörist değildir, hem de siyasi sistem olarak bir çeşit “İslami demokrasi”yi savunmaktadır. Şu halde onların etrafında koparılan sun’i fırtınanın asıl sebebi ABD-İsrail menfaatlerinin riske girmesinden ibarettir.
Taha Kılınç’ın ifadesiyle “Müslüman Kardeşler Teşkilâtı, sadece sohbetlerle yetinen bir yapı değildi; siyasi ve askeri hedefleri de vardı. Teşkilâta sembol olarak seçilen kompozisyondaki kitap ve kılıç birlikteliği, bu temel felsefeyi de özetliyordu. Ancak Hasan el Bennâ, bu siyasi ve askeri hedeflerin, toplumun geneli İslâm’a sımsıkı sarıldığı takdirde ve zaman içinde kendiliğinden gerçekleşeceğine inandığından, öncelik halkın eğitilmesine verilmişti.”
Ben de geçmişte bir yazımda baştan beri İhvan’ın şiddete uzak durduğunu, bir ara “meşru müdafaa mecburiyeti hâsıl olursa diye bir hazırlık yapılması düşünüldüğünü”, ancak fiilde, amaca eğitim, ikna ve demokrasi aracılığı ile ulaşılmanın ilkeleri olduğunu ifade etmiştim.
Geçen yılın Mart ayında İhvan’ın sözcüsü Cihad el-Haddad’ın hapishaneden yazdığı ve Timetürk’te yayınlanmış olan, benim de inandırıcı bulduğum bir mektubunun önemli bölümlerini daha önce bir yazımda vermiştim. ABD’nin İhvan’ı terörist ilan etmeye hazırlandığı şu günlerde bu mektubu bir daha okumamız gerekiyor:
«...Üç yıldan fazladır tutuklu bulunduğum, Mısır’ın en kötü hapishanesindeki tek kişilik hücrenin karanlığından yazıyorum. Ömrümü adadığım Müslüman Kardeşler (İhvan) hakkında ABD’de terör suçlamasıyla soruşturma açılması nedeniyle kendimi bu yazıyı kaleme almak zorunda hissettim. Biz terörist değiliz. Müslüman Kardeşler’in felsefesi ilhamını sosyal adalet, eşitlik ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan bir İslam anlayışından alır. İhvan, kurulduğu 1928’den bu yana iki şekilde yaşamıştır: Düşmanca bir siyasi muhitte sağ kalmak ve toplumun ötekileştirilmiş kesimlerini ayağa kaldırmak. Hal böyleyken, hakkımızda yazılmakta, konuşulmakta ve fakat bize nadiren kulak verilmektedir. Sözlerimin bu ruhla anlaşılmasını ümit ederim.
Biz ahlaken muhafazakârlar, kaynaklarını kamu hizmetine adamış, sosyal bilinci olan 90 yıllık bir taban hareketiyiz. Fikrimiz basittir: İnanç, eyleme tahvil olmalıdır. Yani inancın testi, başkalarının hayatında gerçekleştirmeyi istediğiniz iyiliktir ve bir milleti kalkındırmanın, gençlerinin özlemlerini karşılamanın ve dünya ile yapıcı bir ilişki kurmanın tek yolu insanların birlikte çalışmasıdır. Çoğulculuk ve kuşatıcılığın inancımızın doğasında bulunduğuna inanıyoruz. Kimsenin ilahi yetkileri veya tek bir toplum vizyonu dayatma yetkisi yoktur. Kurulduğumuz günden bu yana halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için ülkemizin kurumlarıyla siyasi ve toplumsal ilişkiler tesis ettik. Mısır’da Hüsnü Mübarek döneminde en çok zulme uğrayan grup olmamıza rağmen kimi zaman diğer siyasi oluşumlarla koalisyon kurarak kimi zaman bağımsız olarak mecliste varlık göstermemiz, hukukta değişim ve reforma bağlılığımızın delilidir. Şahsiyetsiz partilerle dolu bir çevrede güçlüye hakikati haykırdık. İktidarı Mübarek’in oğluna teslim etme planlarına karşı demokrasi yanlısı bağımsız örgütlerle çalıştık. Geniş bir yelpazeye dağılmış sendika ve işçi örgütleriyle de işbirliğine gittik. Mısır’ın yeni doğmuş demokrasisinin ilk yılında, demokratik yönetimi daha ileriye taşımak amacıyla kendimizi devlet kurumlarını reforma vakfettik. Bu kurumlardaki sertlik yanlılarından göreceğimiz tepkinin çapından habersizdik. Devletteki yolsuzluğun üstesinden gelmek için yeterli araçlarımız yoktu. Sokaklardaki protestoları göz ardı ederek hükümet üzerinden reformlar yürüttük. Hataya düştük. Düştüğümüz hatalara dair şu ana dek çok sayıda kitap yazıldığından eminim, fakat insaflı bir tahlil, güç kullanımına esaslı bir muhalefet sergilediğimizi gösterecektir. Kusurlarımız çoksa da içlerinde şiddet yok. Benzersiz bir devlet şiddetine karşın barışçıl direniş üzerindeki ısrarımız, şiddet karşıtlığına yönelik tartışmasız bağlılığımız hakkında çok şey anlatır...
Şiddet gruplarını, Müslüman Kardeşler’in doğurduğunu veya onların “şubelerimiz” olduğunu duyuyoruz. Bu, çılgınca bir saptırmadır. Bilakis şiddeti seçerek Müslüman Kardeşler’den kopanlar bizim felsefemizde, toplum vizyonumuzda ve hareketimizde bu aşırılığa bir yol bulamadıkları için bunu yaptılar. Bu aşırıların hepsi değilse de ezici bir çoğunluğu bizi mürted (dinden dönmüş) olarak veya siyasi saflık içinde görmektedir... Geriye dönüp baktığımda, siyasi manevraların hizmet etmek için yaşadığımız halk ile aramızda mesafe oluşturmasından dolayı üzüntü duyuyorum ki Arap Baharı’ndan çıkarılmış acılı bir derstir bu. Siyasi yol kazalarımızı da kabul ediyoruz, fakat toplumsal müzakereyi savunanların hapse atılıp ardından asılsız suçlamalara maruz kalması akıl almaz, basiretsiz ve ürkütücü bir emsal teşkil etmektedir.»
(Pazar günü D.M. Âlimler Birliği ile devam edelim inşaallah
Dünya Müslüman Âlimler Birliği
04:005/05/2019, Pazar
G: 5/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bilindiği gibi 3 Kasım 2018'de İstanbul’da başlayan Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Kurulu’nda başkanlık seçimi gerçekleştirildi. Yusuf el-Karadâvî’nin yardımcılığı görevini yürüten Faslı Prof. Dr. Ahmed er-Raysûnî yeni başkan seçildi. Şeytan Üçgenine (Suud, Birleşik Emirlikler ve Mısır’a) ek olarak Bahreyn tarafından Kasım 2017’de yapılan ortak açıklamada Birlik “terör listesine” alındı. Hâlbuki Birlik, terörle İslam’ın bağdaştırılmasına ve İslam adını kullanarak terörist faaliyetler yürüten yapılara karşı mücadele vermekte idi. Bu meyanda 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini de ilk kınayan kurumlar arasında yer almıştı.
Uçurumda can verdi
Uçurumda can verdi
18 Temmuz, Cumartesi
Birliği kısaca tanıtarak bu hain kararın asıl sebebini anlamaya yardımcı olacağım.
İstanbul’da yapılan mütevelli heyeti üyesi seçiminde 84 aday arasından 31 kişi seçildi. Mütevelli heyeti adaylarından Libya’dan Ali Muhammed es-Sallâbî 441, Irak’tan Ali Karadağî 434, Moritanya’dan Muhammed el-Hasen Veled ed-Dedu 430, Filistin’den İkrime Sabri 379, Tunus’tan Abdulhamid en-Neccar 371 ve Türkiye’den Ömer Faruk Korkmaz 366 oyla en çok oy alanlar arasında yer aldı.
Karadâvî, Birliğin genel toplantısında seçimden sonra yaptığı konuşmada, yeni başkan Raysûnî’nin hem Doğu’nun hem Batı’nın âlimi olduğuna, doğulu ve Batılı âlimler tarafından sevildiğine dikkati çekti ve şu ifadeyi kullandı: “Raysûnî, dinin gayesini, İslam’ın manasını ve İslami dengeyi anlamada muvaffak olmuş Müslümanlardandır”.
Bağımsız bir kuruluş olan Dünya Müslüman Âlimler Birliği, aralarında Kuzey ve Güney Amerika’daki ülkelerin de olduğu 57 ülkeden on binlerce âlimi bünyesinde barındırıyor. Merkezi 2011 yılında Katar’ın başkenti Doha’ya taşındı ve çatısı altında 50 den fazla İslam alimleri heyeti barındırmaktadır.
Kuruluşundan bu yana İslami kimliği koruma, iç ve dış tehditlere karşı önlemler alma misyonu yürüten birlik, İslam’ın uygulamalarının her çağ ve mekâna göre devam ettirilebilmesini hedeflemektedir.
Karadâvî’nin ifadesiyle “İslam Âlimleri Birliği, Müslümanlara doğru İslam’ı öğretmek, doğru dini dünyaya duyurmak için kurulmuştur. Allah’ın çağrısı olarak bunu yaymanız gerekmektedir.”
Sonuç bildirgesinden bazı pasajlar:
“Birlik bu hedefleri gerçekleştirirken ilmi, sosyal ve içtihadi yöntemlerle davet, eğitim ve diyalog yöntemlerini benimser. Stratejik hedeflerini sekteye uğratacak tüm fiillerden kaçınır. Verimliliğini arttırmak amacıyla gidişatını değerlendirerek, faaliyetlerini gözden geçirir. Heyet, İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı iç ve dış sorunlarının sebeplerini şu şekilde sıralamaktadır: Siyasi alanda diktatörlük, sosyal alanda zulüm, mezhep taassubu, kan dökecek derecede parçalanmışlık, grupçu saldırganlık, yozlaşmanın yaygınlaşması, kalkınmada geri kalmışlık ve buna sebep olan tüm amiller, dış güçlerin oyuncağı olmak. Heyet, dinin öğretisine, ülkelerin çıkarlarına ve ümmetin kalkınmasına aykırı bu durumlardan kurtulmak için ümmetin tüm bileşenlerini sorumluluk üstlenmeye çağırmaktadır.”
“Dünya halkları, devletleri ve teşkilatlarına Yaratıcı’nın razı olacağı şekilde adalet ve doğruluk ile barış içerisinde bir arada yaşamanın sağlanması, dünyanın kalkınmasında gerçek ortaklık prensiplerinin güçlendirilmesi, tüm mazlum ve mağdur insanların yanında durulması çağrısında bulunmaktadır. Heyet, ateizm, yozlaşma ve şiddet dalgasına karşı özellikle gençlerin ve Müslüman ailelerin korunması ve İslami eğitimin arttırılması başta olmak üzere, genel kurulun onayladığı önceliklere sahip olunması çağrısında bulunmaktadır.”
Birliğin kuruluş amacı, 2004’ten bu yana ortaya koyduğu faaliyetler, üst düzel mensuplarının açık ifadeleri bu Birliğin, ümmeti derleyip toparlamayı, sahih İslam’ı bütün araç ve imkanları kullanarak anlatmayı, İslam ve ümmet düşmanlarına karşı fikir ve beyan mücadelesi yapmayı, İslam ülkelerinde bir şekilde yönetimi eline geçirmiş bulunan zalim ve İslam düşmanı yabancıların hizmetçisi olan diktatörlerden Müslümanları kurtarmak için çaba göstermeyi… hedeflediklerini açıkça göstermektedir.
Birliği terörist ilan edenlerin asıl saiki de işte bu hedefler ve faaliyetlerdir.
Hz. Mevlânâ, Peygamber ve Kur’ân
04:009/05/2019, Perşembe
G: 9/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mübarek ayda “Ârifler Meclisinden” genel başlığı altında âriflerden hikmetler ve sohbetler aktaracağım.
Hz. Mevlânâ ile başlayalım ve bakalım o, Kur’ân’a ve Peygamberimize (s.a.) nasıl bakıyor:
Firavun, Hz. Musa karşısında direniyor, onu büyücü ilan ediyor ve bunu ispat etmek için ülkesinin en usta büyücülerini davet ediyordu. İki kardeş büyücü Hz. Musâ ile ilgili haberleri alınca onun büyücü olduğu konusunda şüpheye düştüler.
Dev DAEŞ operasyonu: 431 tutuklu
Dev DAEŞ operasyonu: 431 tutuklu
18 Temmuz, Cumartesi
Usta bir büyücü olan babaları ölmüştü, kabrine gidip şu niyazda bulundular: “Babacığım sen ölüsün biliyoruz, ama yine de bize bir yol gösterebilirsin, biz Musa’nın büyücü olduğu konusunda emin değiliz”. Sonra rüyalarında babalarını gördüler, onlara dedi ki: Gidin, Musa uyurken onun asasını (değneğini) çalmaya çalışın, eğer uyanmazsa büyücüdür, uyuduğu halde kalbi uyanık ise ve siz çalamazsanız o büyücü değildir. Çocukları bunu denediler, Musa uyurken asayı almak üzere yaklaşınca asa titremeye başladı, korkudan akılları uçayazdı ve Peygambere iman ettiler.
Hz. Mevlânâ özetlediğim bu kıssayı anlattıktan sonra şunları söylüyor:
Allah’ın lütufları Mustafa’ya vaatlerde bulundu da dedi ki: Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez. Senin kitabını, mucizeni ben yüceltirim, Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum. Ben seni iki cihanda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder onları hor ve hakir bir hale korum. Hiç kime Kur’ân’ı değiştirmeye kudret bulamaz. Ona ne bir şey ilave edebilirler, ne ondan bir şey eksiltebilirler. Sen benden daha iyi, başka bir koruyucu arama. Senin parlaklığını (nurunu, şanını) gün geçtikçe arttırır, adını altınlara gümüşlere bastırırım. Senin için minberler, mihraplar kurdururum. Ben seni öyle seviyorum ki, senin kahrın benim demektir. Şimdi adını korkudan gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Mel’un kafirlerin korkusundan dinin mağaralarda gizli kalıyor ya; bütün âlemi minarelerle dolduracağım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben. Mümin kullar şehirler alacak, mevkiler bulacak. Dinin balıktan aya kadar her tarafı kaplayacak… Sen de Musa gibi bir peygambersin. Kur’ân’ın Musa’nın asasına benzer, küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar. Sen toprak altında uyursun, ama o tertemiz söz asa gibi her şeyin farkındadır… Bedenin uyur ama nurun göklere ağar. Düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger. Felsefeci aleyhine söylenmeye yeltenir, ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur. Hakikaten de öyle oldu, hatta bu vaatten de üstün şeyler vücuda geldi, o uyudu fakat bahtı, ikbali uyumadı.
(Mesnevi, İzbudak çevirirsi, Konya B.Ş. neşri,
Konya 2018, C. III, s. 70-73.)
Hz. Mevlânâ: İçte ve dıştaki pislik, namazın tasviri
04:0010/05/2019, Cuma
G: 10/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ey tek kişi bize iki rek’at sabah namazı kıldır da zaman seninle bezensin. Ey gözü aydın imam, bize imamlık et, imam olanın gözü görür olması lazım. Şeriatta gözü görmeyenin imam olması mekruhtur. Hafız, akıllı, fakih olsa bile görmeyenin imamlığı mekruhtur…
PKK Iğdır’da TIR yaktı
PKK Iğdır’da TIR yaktı
19 Temmuz, Pazar
Sersem ve suçlu olsa bile görenin imamlığı caizdir. (niçin; çünkü) gözü görmeyen (namaza mani olan) pislikten çekinemez; çekinmenin asıl vesilesi gözdür… (Baş gözü) görmeyen açıktaki necasetlere bulaşır, fakat can gözü kör olan kişi gizli olan, görünmeyen pisliklere bulaşır. Bu görünen pislik bir parça su ile arınır, fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenmez. Allah kâfire pis murdar” demiştir, bu pislik bu murdarlık onun dışında değildir… pislik onun huyunda ve dinindedir: Dıştaki pisliğin kokusu yirmi adımlık yerden gelir, içteki pisliğin kokusu ise Rey’den tut da Şam’a kadar gider. Hatta göklere çıkar, hurilerle Rıdvan’ın burunlarını doldurur…
Dekuki (imam) namaz kıldırmak üzere onların önüne geçti… O padişahlar saf olup ünlü imama uydular. Tekbir getirince kurbanlık koç gibi âlemden çıktılar.
Ey ulu, tekbirin manası şudur: Ya Rabbi, huzurunda kurbanız. Koyun keserken “Allahu ekber” dersin ya, o geberesi nefsi keserken de bu söz söylenir. “Allahu ekber” de de, o şom nefsin başını kes, kes de can (ruh) mahvolmaktan kurtulsun. Ten İsmail’e benzer, can Halil’e; can bu temiz bedeni yatırdı da tekbir getirdi mi ten kesilir, şehvetlerden, hırslardan kurtulur, besmeleyle kesilmiş temiz bir kurban haline gelir. Kıyamette olduğu gibi Hak huzurunda saf kurulur, hesaba, Allah ile konuşup görüşmeye girişilir. Allah huzurunda gözyaşları dökerek ayakta durmak kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.
Hak (sorar):
Sana bunca zamandır mühlet (ömür) verdim, bana ne getirdin. Ömrünü neyle bitirdin, sana verdiğim gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna tükettin. Gözünün nurunu nerelerde kullandın, beş duyunu nerelerde yıprattın. Gözünü, kulağını, aklını, Arşa ait bütün cevherlerini harcadın, Ferş âleminden (dünyadan) bunlara karşılık ne satın aldın… Haktan buna benzer, seni dertlere uğratan yüz binlerce haberler gelir. Kıyamdayken kula gelen bu haberlerden kul utanır, iki büklüm olur, rükûya varır… rükûda Allah’ı tesbih eder. Allah’tan “başını kaldır, rükûdan kıyama dön de Allah’ın sorgularına birer birer cevap ver” fermanı gelir.
(Özetliyorum: Kul cevap veremedikçe daha fazla utanır, tekrar tekrar secdeye kapanır, o ağır yükün altında ayakta duramaz olur, yere oturur. Allah “Söyle bana, nasıl şükrettin, sermaye verdim, hadi göster kazandığını” der. Kul sağına döner peygamberlerden, soluna döner akraba ve dostlarından yardım diler. Onlar “Allah’a kendin cevap ver, biz kim oluyoruz ki, bizden el çek” derler.)
Ne bu yandan bir çare olur ne o yandan. O bîçarenin canı da yüz parça olur. Herkesten ümidini keser de ellerini açar, duaya başlar: “Ya Rabbi, herkesten ümidim kesildi, Evvel de sensin ahir de sen, Senden başka önü sonu olmayan yok” diye niyaza koyulur.
Namazdaki bu hoş işaretleri gör de bunun önünde sonunda böyle olacağını bil. Namaz yumurtasından civcivi çıkara gör, yerden tane toplayan yolsuz yordamsız kuş gibi yere başvurup durma!
Mesnevî, III, s. 124-129.
Not: Anlamayı kolaylaştırmak için parantez aralarında bazı açıklamalar yapıyorum.
Arifler meclisinden Hz. Mevlânâ ve İmam-ı Rabbânî: Kaza ve Kader
04:0012/05/2019, Pazar
G: 12/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün, mübahaseyi (araştırma ve tartışmayı) seven birisi bana bir süal sordu.
Dedi ki: “Küfre (kâfir olmaya) razı olmak küfürdür.” Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir. Sonra yine “Müslüman olan kişinin her türlü kazaya (Allah’ın kaza ve kaderine) razı olması lazımdır” buyurdu.
Charlie Hebdo tövbe etti
Charlie Hebdo tövbe etti
19 Temmuz, Pazar
Kâfirlik ve münafıklık da Allah’ın kaza ve kaderiyle değil mi? Fakat buna razı olursak (ilk hadise göre) kötülük etmiş, (küfre rıza göstermiş) olmaz mıyız? Razı olmazsak da suç. Peki ikisinin arasında hangi çareye başvuralım?
Ona dedim ki: Bu küfür Allah’ın takdiri iledir; ama Allah’ın hükmüyle, Allah’ın emir ve rızasıyla değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin eserlerindendir.
Hocam Allah’ın kaza ve kaderini Allah’ın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün kalmasın. Küfre de razıyız çünkü Allah’ın bilgisine muvafıktır, fakat bizim fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden (bu bakımdan) ondan razı da değiliz. Küfür, Allah bilgisi olmak bakımından küfür değildir, Hakk’a kâfir deme, burada dur!
Küfür cahillikten meydana gelir; fakat küfrün takdiri Allah’ın bilgisidir Allah kâfirin kâfir olacağını ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder. Rüya ve mülayimlik manasına gelen “hilm” ile sümük manasına gelen “hilm” nasıl bir olur (Şekilde ve sözdeki her benzerlik, mana ve mahiyette de benzerlik değildir). Çirkin resim ressamın çirkinliğini icab ettirmez ya; çirkini de yaptığına, yapabildiğine bir delil olur ancak. Hatta hem çirkin resmi hem güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir.
Bu bahsi açar, düzüp koşarsam süal ve cevaplar uzar gider. Ben de aşk nüktesinin zevkini kaybederim. Allah’a hizmet başka bir şekle döner, maksat hidayet iken dalalet olur (yolun doğrusundan sapılır).
Saçı sakalı kır bir adam, iyi bir berberin önüne gider de, “Yiğidim, saçımdaki, sakalımdaki akları ayır, yol, bir yeni gelin aldım” der. Berber adamın sakalını dipten tıraş ederek kılları önüne kor da der ki: “Benim bir işim çıktı, sen ayırıver!”
İşte bunun gibi bu süal, şu da cevabı: Artık sen ayırıver! Din kaygısı bunlarla uğraşmaya vakit bırakmaz.
(Mesnevî, C.III, s. 81-82)
İmam-ı Rabbânî de Mektûbât’ının birinci cildinde (s. 458, 559) kaza, kader, kulun irade ve ihtiyarının fiiline (yapıp ettiklerine) tesiri konusunu ele almış uzunca ve doyurucu açıklamalar yapmıştır. Özetleyeyim:
Ebû Hanîfe, Ca’fer es-Sâdık hazretlerine soruyor:
-Ey Allah Resulü’nün evlâdı, Allah Teâlâ işi kullarına bırakmış mıdır?
-Allah rubûbiyyeti (Rab ve yaratıcı olmayı) kullarına bırakmaktan münezzehtir.
- Peki o zaman kulları yaptıklarına mecbur mu kılmıştır.?
-Allah Teâlâ kulları yaptıklarına mecbur kılıp sonra da niçin günah işlediniz diye azab etmez; Onun eşsiz adâleti buna imkan tanımaz.
-O zaman bu iş nasıl çözülecek?
-İkisi arasıdır, ne tamamen kullara bırakmıştır, ne mecbur etmiştir.
İmam-ı Rabbânî bu rivayeti naklettikten sonra Kelâm ilminin üslub ve yöntemini kullanarak konuya açıklık getiriyor. İmam Eş’arî’nin cebre yakın görüşünü reddediyor, İsferâyînî’nin “Allah’ın kudreti ile kulun kudreti kulun fiilinin aslında etkilidir”, Bakıllânî’nin “Kulun kudreti fiilin aslında değil, vasfında (iyi veya kötü olmasında) etkilidir” görüşlerini naklediyor ve kendisi “Kulun kudreti de hem aslında hem de vasfında etkilidir” görüşünü ileri sürüyor. Yani Allah ezelde kulun iyi ve kötüden hangisini tercih edeceğini biliyor ve buna göre yaratıyor, kul ise işte bu tercihi yaptığı ve kendisine verilen iradeyi ve gücü iki şıktan birine sarfettiği için “kesb” etmiş ve sorumlu oluyor.
İşte iki ârif, işte imanın önemli bir konusu hakkındaki açıklamaları.
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
04:0016/05/2019, Perşembe
G: 17/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İbn-i Arabî:
Ramazan Allah Teâlâ’nın “Samed (yeme içme dahil hiçbir şeye muhtaç olmayan) ” ismine tekabül ediyor, misli benzeri olmayan oruç ibadeti, misli benzeri olmayan Allah Teâlâ’nın ismini taşıyan bir ayda îfâ ediliyor. Bu sebeple Kur’an’da onun başına “şehr: ay” kelimesi getirilmiş “şehru-Ramazan: Ramazan ayı)” denmiştir ki, “Allah’ın ayı” manasına gelmektedir.
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
İbni Arabî ve İmam-ı Rabbânî: Ramazan ve oruç
13 Mayıs, Pazartesi
Resulullah (s.a.) buyuruyor ki: “Ramazan geldiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur”.
Cennet’in sözlük manası örtüdür, Ramazan oruç ayı olduğu ve oruç da gözle görülür bir ibadet olmadığı, oruç tutanı Allah’tan başkasının bilemeyeceği için cennetin kapıları açılıp içine konarak örtülmektedir.
Savm (oruç) kelimesinin sözlükte bir manası kendini tutmak, frenlemek, diğer manası ise yükseltmektir. Allah Teâlâ “Oruç bana aittir” buyurarak onu kullar yerine getirdikleri halde kendine ait kılmış, böylece “benzeri bulunmayan oruç ibadetini” yükseltmiş, yüceltmiş, onun karşılığını kendisinin vereceğini bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın eşi benzeri olmadığı gibi oruç ibadetinin de benzeri yoktur; çünkü o, bir şeyleri yaparak değil, terk ederek, yapmayarak îfâ edilir; işte bu sebeple onu kendine nisbet etmiştir (oruç benim demiştir).
(Fütûhât, Ilmiyye baskısı, C. II, s. 328-333).
İmam- Rabbânî:
Ramazan ayı çok önemli (azîm) bir aydır, bu ayda edâ edilen namaz, yoksullara yardım, zikir gibi nafile ibadetler, başka aylarda yapılan farz ibadetler değerindedir, bu ayda yapılan farz ibadetlerin değeri ise –diğer aylarda yapılanlara göre- yetmiş derece daha üstündür, bu ayda bir oruçluya iftar ikramında bulunmanın karşılığı günahların bağışlanması ve cehennem azabından kurtuluştur, emri altında olanların yükünü bu ayda hafifletene de Allah’ın vereceği mükâfat yine aynı mahiyettedir (bağışlanma ve azaptan kurtulma). Allah Resulü (s.a.) bu ay geldiğinde bütün tutsakları serbest bırakır, isteyene istediğini verirdi. Bu ayda hayırlar yapan ve salih ameller îfâ etmeye muvaffak kılınan kimseye yıl boyunca bu davranış arkadaş olur (böyle devam eder). Bu ayı dağınıklık içinde geçirenin hali de bütün yıl böyle olur. Bu ay fırsat bilinerek olabildiği kadar manevi bakımdan toparlanmaya gayret etmek gerekir.
Allah Teâlâ bu ayın her gecesinde binlerce insanı cehennem azabından âzâd eder, cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapatılır, şeytanlar bağlanır, ilâhî rahmet kapıları da ardına kadar açılır.
İftar vakti gelince gecikmeden orucu açmak, sahuru da sonuna kadar yiyip içmede kullanmak sünnettir. Peygamberimizin (s.a.) bu hususta titizlik göstermesinin hikmeti “kulluk makamına yakışan ihtiyaç vasfını ortaya koymak” olmalıdır.
Orucu hurma ile açmak da sünnettir. İftar vakti şu duâ okunur: Susuzluk sona erdi, damarlar ıslandı ve inşallah ödül (ecir, sevap) hak edildi.
Bu ayda Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek ve teravih namazı kılmak da müekked sünnetler arasındadır ve pek çok güzel sonuçlar doğurmaktadır.
(Birinci cilt, 45. Mektup).
İmam-ı Rabbânî bu cildin 4. Mektubunda yine Ramazan ayı ve oruç konusunda önemli açıklamalar yapıyor. “Bu ayın, bütün kemâlâtı ihtivâ eden Kur’an-ı Kerim ile özel bir münasebeti vardır. Bu ay bütün hayırları ve bereketleri içinde taşır, her bir insana bütün yıl boyunca gelecek hayır ve bereket bu ayda eğelene nispetle denizden bir damla gibidir. Başka günlerde ve aylarda olan ile bu ayda olanlar birbirine benzemez ve kıyas edilemez” cümlelerine yer veriyor.
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
04:0017/05/2019, Cuma
G: 17/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam-ı Rabbânî aşağıda özetleyeceğim mektubunda (C.I, 259. Mektup) önemli bir kelam meselesini ele alıyor, iki büyük kelam mezhebi olan Mâtürîdîlik ve Eş’arîliğin bu konudaki görüşünü tenkit ediyor ve kendisi bir görüş ileri sürüyor.
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
İmam-ı Rabbânî: Akıl ve vahiy
14 Mayıs, Salı
Bu mektubun bana göre önemi, Ehl-i sünnet kavramını bir tabu haline getiren ve Ehl-i sünnet mütefekkir ve müctehidlerinin açıklamaları üzerine ehliyetli kişilerin söz söylemesini “Ehl-i sünnet mezhebinden çıkma ve sapıtma” olarak değerlendiren kimselere bir uyarı olmasıdır. Genel olarak Ehl-i sünneti benimsemek bence de sahih İslam anlayışı için en salim yoldur, ancak Gazzalî, Bakıllânî, Râzî, İsferâyînî, Elmalılı gibi yeterli ilim sahiplerinin bazı konularda yine Ehl-i sünnetin usulünü kullanarak farklı açıklamalar yapmalarına bir mani yoktur.
Mektubun konusu, sahih imanın (itikadın) temel maddelerinden biri olan “Allah’a iman” konusunda aklın yeterli olup olmadığı, akıl yeterli değilse kendilerine peygamber gönderilmemiş ve sahih itikad kendilerine vahyile açıklanmamış olan insanların sorumlu tutulmalarının akla ve nakle uygun olup olmadığı ile alakalıdır. Mektubu özetleyelim:
Allah Teâlâ’nın peygamberler göndererek sahih dini açıklaması, şükrünü eda etmenin neredeyse imkansız olduğu büyük bir nimettir. Peygamberlerin açıklamalarından mahrum olan kadim Yunan filozofları zeki olmalarına rağmen Allah’ın varlığı inancına ulaşamadılar, varlıkları yaratan zamandır (dehr) dediler, daha sonrakiler ise peygamberlerin tebliğlerinden bazı kırıntılara ulaştıkları için Allah’ın varlık ve birliği düşünce ve inancına ulaştılar. Şu halde vahiy olmadıkça bizim bu konularda yetersiz olan aklımız ile sahih itikada kavuşmamız mümkün değildir.
Bizim Mâtürîdîlere şaşıyorum: Allah’ın varlık ve birliği inancına ulaşmak için tek başına aklın yeterli olduğunu söylüyor, buna dayalı olarak da medeniyetten uzak yerlerde (dağ başlarında) yaşamış ve puta tapmış olanların kâfir olduklarını, ebediyyen cehennemde yanacaklarını ifade ediyorlar! Bizim anladığımız ise “Peygamberler gelip sahih itikadı açıklamadıkça insanların sorumlu olmayacakları ve ebedi olarak cehenneme atılmayacakları” şeklindedir.
Şöyle bir itiraz akla gelir: Peygamber tebliğinden mahrum olup bu yüzden puta tapmış kimseler cehenneme girmeyeceklerse cennete girecekler demektir. Halbuki Allah’a şirk koşanların cennete giremeyecekleri Kur’an’da açıklanmıştır. Cennetle cehennem arasında bulunan A’râftakiler de bir süre sonra cennete gireceklerdir, yani A’râf’ta ebedî kalmak yoktur. Eş’arî mezhebine göre de bunların cennete girmeleri gerekiyor ki, âyetler buna manidir.
Evet bu itiraz veya sual oğlum ve başkaları tarafından da bana defalarca soruldu, üzerinde çok düşündüm. Muhyiddîn İbn Arabî, “Bunlara ahirette peygamber gönderilir, orada tebliğ yapılır, kabul edip etmemelerine göre muamele edilir” diyor, ama bu cevabı da isabetli bulmuyorum; çünkü ahiret teklif (tebliğ edip yükümlü kılma) yeri değildir, orası dünya hayatında yapılanların karşılığının görüldüğü yerdir.
Benim sonunda ulaştığım görüş ve cevap şudur: Bu insanlar, dünyada iken yaptıkları kötülüklerin ve çiğnedikleri kul haklarının karşılığını ceza ile ödedikten sonra insan dışı canlılar gibi yok edileceklerdir.
Mektubun özeti budur. İmam-ı Rabbânî’nın de ulaştığı sonuca katılıp katılmamak caizdir; önemli olan bu yetkin alim ve sûfînin büyük mezheb imamlarını tenkit edebilmesi ve onların bazı görüşlerine katılmamasıdır.
Bir düzeltme:
Dünkü yazımın bir yerinde “şeytanlar bağışlanır” ifadesi geçiyor, bu bir yazım hatasıdır, doğrusu “şeytanlar bağlanır” olacak, nitekim aynı yazıda bu da vardır.
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
04:0019/05/2019, Pazar
G: 19/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz yolumuzun ışığı olan mukaddes Kitab’ımızdan bilyoruz ki, Allah’ın sevgisine mazhar olmanın anahtarı sevgili Peygamberimizdir. “Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilmek isteyenler Peygamberimizin peşine düşer, onun kulluk hayatını örnek alırlarsa bu kutsal amaçlarına ulaşacaklardır”.
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
12 Mayıs, Pazar
Bu hakikati en iyi fark eden ve yaşayanlar Allah’ın has kulları, hak erenlerdir. Bunlardan biri olduğuna inandığımız Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinin pek çok yerinde Peygamberimizi bağlılık ve aşk ile anmış, onun örnekliğinin önemine dikkat çekmiştir. Bu yazıda bunlardan birkaçını naklediyorum:
Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime çektiler. Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey korkup kaçan kilimden çık, kilime baş çekme, yüzünü örtme! Çünkü alem şaşkın bir beden sen ise bu aleme akılsın. Kendine gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme; çünkü sen de vahiy mumunun ışığı var. Kendine gel de geceleri kalk; çünkü ey Peygamber, mum, geceleri ayakta durur. Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Sana sığınmadıkça aslan bile tavşan kesilir. Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et; çünkü sen ikinci Nuh’sun. Akıllara bir yol gösterici lazım; hele yol deniz yolu olursa. Kalk da yolu vurulmuş kervana bak; her yanda kaptan kesilmiş gulyabanileri gör. Sen vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin. Ruhullah gibi yalnız yürümeyi adet edinme. Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil, topluluğa gel ey Peygamber, hidayet Kaf dağına benzer, sense Hüma’sın. Dolunay gökyüzünde geceleri yürür. Köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü bırakmaz. Kınayanlar senin dolunayına karşı köpeklere benzerler; sana karşı ürüyüp dururlar. Bu köpekler “Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar. Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktadırlar. Ey şifa, hastayı terk etme! Sağıra kızıp körün sopasını bırakma! Sen demedin mi ki: ‘Körü yolda tutup yeden Allah’tan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer. Kim bir körü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu bulur.’ Doğru yolu gösterenin işi budur, sen de doğru yolu gösterensin. Ahir zamanın yasına neş’esin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları yakin makamına kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neşeli neşeli yürü! … Alemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmen’in kara çadırı nedir ki! Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu kasırgama karşı nedir? Derhal korkunç sur sesiyle kalk da binlerce ölü topraktan çıksın! Sen vaktin İsrafil’isin, doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Kim ‘Hani, nerede kıyamet’ derse a güzelim, kendini göster, ‘İşte kıyamet benim’ de!...” (IV, s. 88 vd.)
Peygamber Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olur da dünya sevgisiyle itham edilir. O, öyle bir kişiydi ki, imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini onun için bezemişti; fakat onda, sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki! O Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştu ki, bu dereceye, bu makama Allah ehli (veliler) bile yol bulamaz. “Bizim ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh.” Dedi, artık düşünün anlayın. “Göz Allah’tan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi sırrına mazharız, karga değiliz, alemi renk renk boyayan Allah sarhoşuyuz, bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse, artık Mekke, Şam, Irak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin! Ancak kalbi kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör. Atlı bir er atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar, sen onu Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu topraktan doğmuştur, benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi. Sen azizleri sıradan insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır. (I, s. 235-236).
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
04:0023/05/2019, Perşembe
G: 23/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konya’da İmam Hatip’te okurken Milli Eğitim Yayınları’nı da takip ederdim. Bu meyanda İbn Atâullah İskenderânî’nin el-Hikem isimli kitabını da almış okumuştum.
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz
19 Mayıs, Pazar
Yine Konya’da Akşehirli Ahmed Efendi isimli bir alimden Sübhatü’s-sıbyân okurken hemen her kelimeyi ihtiva eden bir mısra, bir beyt, bir kıt’ayı ezberinden okuyan bu zat bize Hâkânî’nin Hilye’sini tanıtmış, onu devamlı üzerinde taşıdığını söylemişti. Ben de bir nüsha aldım, cilt yaptırdım ve uzun yıllar üzerimde taşıdım. Sonra nasip oldu bir umrede bu manzum şemâili (Peygamberimizi (s.a.) şiir ile tasvir eden bu kitapçığı) yine manzum olarak Bugünkü Türkçe’ye aktardım (İZ Yayınları’nda çıktı). Bugün el-Hikem isimli eserinden namaz konusundaki veciz sözlerini (hikmetlerini) sunacağım İskenderânî’nin bir de eğitim arkadaşı Bûsırî var. İskendrânî daha ziyade Allah’a olan aşkını, Bûsırî de Peygamberimize olan aşkını terennüm etmişlerdir. Bu ikincisinin Bürde isimiyle meşhur olan Arapça kasidesini de bugünkü Türkçe’ye manzum olarak çevirip Hilye’ye eklemiştim. İskenderânî (v. 709/1309) ve Busırî (v.696/1294), meşhur mutasavvıf ve Şâzeliyye tarikatının pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin (v.656/1258) yetiştirdiği Mürsî’nin(v.685/1287) eğittiği iki kâmil İslam insanıdır.
Profesör Ali Nihad Tarlan (merhum) altmışlı yıllarda İst. Edebiyat Fakültesi’nde Mevlânâ’nın Dîvan-ı Kebîr’inden açıklamalar yapıyordu, ben de orada öğrenci olmadığım halde derslerine katılıyordum. Bir gün şunu söyledi: “Kâinatta her şey mümkündür bunun tek müstesnası tesadüftür; hiçbir şey tesadüfen olmaz”.
İki tesadüften değil de iki tevafuktan söz edeceğim:
Resmi talebelik bitti, hoca olduk, seyahatlerimiz oldu, bu arada İran’a ve Mısır’a da gittim. İran seyahatinde Tus şehrinde Firdevsî’nin anıtkabrini görmek istediler, otobüsten indik, ideolojik bir gayretle inşa edilen görkemli binaya girmek içimden gelmedi, etrafı dolaşmaya karar verdim; büyükçe, üzerinde bina olmayan, otlar bitmiş, başında bir dikili taş bulunan bir mezar gördüm, merak ile kitabeyi okudum ki, İmam Gazzâlî’nin kabri! Gözüme inanamadım, ama gerçekmiş! O da dini bir gayretle o tarihte öyle bırakılmıştı.
Mısır’da İskenderiyye şehrine gittik, bir Cuma günü idi, namazı eda için uygun bir cami aradık, namazdan sonra halkın bir türbeye yöneldiğini gördüm, gidip baktım ki, Bûsırî ve İskenderânî’nin mürşidleri olan Mürsî’nin külliyyesi, yakınında da Bûsırî’nin türbesi var.
İnşaallah bu mübarek günlere tahsis ettiğim “İrfan Meclisi” çerçevesinde Gazzâlî’den de irfan incileri takdim edeceğim. Eserlerine ilgi duyduğum ve faydalandığım bu zevatın kabirlerini de bana tevafuk ziyaret ettirmişti.
el-Hikem çok okunmuş, birçok dile çevrilmiş, Türkçe’ye de birden fazla defa tercüme edilmiş, yetmişten fazla şerhi olan bir eserdir.
Şeyhinden ve hocasından icazetli, birçok önemli vazifelerde bulunmuş olan, Kastamonulu Ballıklızâde Ahmed Mahir Efendi de (1860-1922) el-Hikem’e, el-Muhkem fî şerhi’l-Hikem adıyla hacimli bir şerh yazmıştır. Bu eserde hikmetler, Arapça asılları ve hem mensur hem de manzum tercümeleri verildikten sonra oldukça geniş bir şekilde açıklanmıştır. Bu açıklamalar tasavvufî, dinî remizler ve tabirler bakımından çok zengindir. Eser iki cilt halinde basılmıştır (İstanbul 1323, 628 sayfa). Sultan Abdulhamîd’in saltanat yıllarının sonuna doğru basılmış bulunan bu eserdeki dil ve irfan zenginliğine hayran olmamak mümkün değildir. İnsan okudukça neleri kaybettiğimizin acısını hissediyor. Bu âbide eserden de inşallah nakiller yapacağım.
“Namaz eyler günahtan kalbi tathîr/Eder bâb-ı ğuyûbu feth-u teshîr”
Yerim daraldı, yarın inşallah devam edelim.
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
04:0024/05/2019, Cuma
G: 24/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hak Teâlâ sende usanma tabiatı olduğunu bildiğinden ibadetleri çeşitli kıldı, bir şeye hırs ve düşkünlük ile sarıldığını bildiğinden de bazı vakitlerde bazı ibadetleri yasakladı; bunu yaptı ki, bütün gayretin şeklen namaz kılmak değil, namazı hakkıyla kılmak olsun; çünkü her namaz kılan bunu hakkıyla yapmış olmuyor.”
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
İbn Atâullah İskenderânî: Namaz (2)
17 Mayıs, Cuma
Allah Teâlâ namazdan ve namazda gaflet içinde olanları kınıyor (Mâûn: 107/5). Namazdan gaflet namazı kılmamaktır, namazda gaflet ise vücudun namazda; kalbin, zihnin, bilincin başka şeylerde olmasıdır. Kulun ibadetlerden usanmaması için namaz, oruç, zikir, tefekkür, hac gibi ibadetleri çeşitlendiren Rabbimiz, sınırları korumayı sağlama almak için de bazı vakitlerde namaz kılmayı yasaklamıştır. Şair der ki:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî îde Hak
Padişah konmaz saraya hane ma’mûr olmadan
Kalp O’nun sarayıdır, kul o saraya başkalarını oturtursa O’na yer kalmaz. Bir ârif de durumu şöyle tasvir etmiştir: Kul “Allah en büyüktür” diye namaza başladığında melekler bakarlar, eğer kalbinde ve zihninde başka şeyler varsa “yalan söylüyorsun, sana göre O’ndan daha büyük ve önemli şeyler var ki, kalbin onlarla meşgul” derler; eğer kalbinde yalnızca Allah varsa “Doğru söylüyorsun, kalbinde Allah’tan büyük bir şey yok” derler ve oradan çıkan bir nur arşa kadar uzanır…”
“Namaz kalpleri, günahların kirinden arındırır, namaz gayb âleminin kapılarının açılmasını istemektir.”
Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) günde beş vakit abdest alıp namaz kılmayı, günde beş kez yıkanmaya benzetmiş, beş kez yıkananda maddi kir kalmayacağı gibi beş vakit namaz kılanda da manevi kir kalmayacağını müjdelemiştir. Günahların ve mâsivâ içinde kaybolmanın oluşturduğu perde kalbin, gayb âlemine açılmasına engel olmaktadır. Bu perde hakkıyla kılınan namaz ve diğer ibadetler sayesinde kaldırılınca irfan ve ilham kapıları açılmaktadır.
“Namaz Allah’a yakarışın (en uygun) yeri ve yalnızca O’nunla olmanın ortamıdır. Namazda herkese açık olmayan bilgilerin alanı genişler ve onda nur saçan yıldızlar doğar. Allah senin zaaflarını bildiği için namazın sayısını az kıldı, O’nun lütfuna muhtaç olduğunu bildiği için de lütuf ve yardımlarını çoğalttı.”
Bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) “…benim sevincim ve mutluluğum namazdadır” buyuruyor. İskenderânî’ye soruyorlar: Bu mutluluk Peygamberimize özel midir, yoksa başkalarının da bunda nasibi var mıdır? Şu cevabı veriyor:
“Bir şeye şahid olmanın (şühûdun, görme ve tanık olmanın) şahide vereceği mutluluk, o şey hakkındaki bilgisi kadardır. Peygamberimizin bilgisi kadar kimsede bilgi yoktur, O’nun mutluluğu kadar da kimse de mutluluk olamaz. ‘Namazda O’nun celâlini müşahade ettiği için mutluluğu’ dedik, “Namaz ile mutluluk” demedik; çünkü Peygamberimiz Rabbinden başka hiçbir şey ile mutlu olmaz. Nasıl böyle olmasın ki, başkalarına, “Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet et” buyuruyor, Peygamberimizin Allah’ı görüp, O’nun yanında bir başka şeyi daha görmesi imkansızdır.”
Anladığımı şöyle ifade edebilirim:
Allah Resulü (s.a.) namaz ile mutlu olmaz; çünkü o ancak Rabbi ile mutlu olur, Rabbinin cemal ve celalini ise kesintisiz müşahede etmektedir; Onun için namazın özelliği, bu müşahedenin farklı keyfiyeti ile ilgilidir. Sair insanlar ise namazla mutlu olabilirler; çünkü onların ömürleri gaflet içinde geçmekte iken namaz huzur ve huşû için bir fırsat oluşturmaktadır.
“Şeb-i mi’râc hususî bir tecellîder sana yoksa- Senin her anların mi’rac-ı Rahman yâ Resûlellah”
Hikem şerhinden söz ettiğim Mahir Efendi’nin şerhinden bir parça naklederek bu yazıyı bitirmek ve hem dil hem de yazı inkılabıyla neleri kaybettiğimize bir daha işaret etmek istiyorum:
Musallînin (namaz kılanın) iftitah tekbir “teslim”, kıyamda vukufu “tezellül”, senâ ve tilaveti “tebezzül”, rukû’u “tahaddu’, sücudu “tehaşşu’, ka’desi “terağğub”, teşehhüdü “temelluk” olup her kim bu suretle edây-ı salât ederse Hak Teâlâ hazretleri de onu mazhar-ı tecelliyât eyler. (s.549).
Not: Suûdîler üç İslam alimini idam ederek yeni bir cinayete daha imza atma hazırlığı içindeler. Bunu engellemek için her vicdan sahibinin bir şeyler yapması farzdır.
.Suûdîlere uyarı ve çağrı
04:0026/05/2019, Pazar
G: 26/05/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mübarek Ramazan ayı boyunca “Arifler Meclisi” çerçevesinde yazılar yazma niyetinde idim, bugüne kadar da böyle yaptım, bugün acil bir durum hasıl olduğu için araya farklı bir yazı girmiş oldu.
Suûdîlere uyarı ve çağrı
Suûdîlere uyarı ve çağrı
19 Mayıs, Pazar
Suûdî Arabistan, Mısır ve BAE’nin, ABD ve İsrail güdümünde girdiği gayr-i meşru ve çok tehlikeli yol üzerinde çok şey yazıldı, yazılıyor ve yazılacak. Kaşıkçı cinayetinin kanı kurumadan S.A.’nın yeni cinayetlere hazırlandığı haberi yayılınca vicdanlı çevreler bu cinayeti engellemek için harekete geçtiler. Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin meşkur faaliyetleri yanında, ülkemizde kurulan ve benim de danışma kurulunda yer aldığım “Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği (UMAD)” bu yazıda paylaştığım bir bildiri yayınladı. Bildirinin acil çağrısına katılmak her vicdan sahibi Müslümanın bugünlerde birinci vazifesi olmalıdır:
“SUUDİ ARABİSTAN’IN BAZI ÂLİMLERİ İDAM ETTİRECEĞİ HABERLERİ ÜZERİNE UMAD’DAN KAMUOYUNA DUYURU VE ÇAĞRI”
“Bir süredir ulemâya karşı akıl almaz tavırlar sergileyen, delilsiz ispatsız tutuklamalar gerçekleştiren ve bunlar üzerinde bir baskı politikası yürüten Suudi Arabistan’ın, aralarında Selmân el-Avde’nin de bulunduğu birçok tutuklu âlimi Ramazan Bayramı’ndan sonra idam edeceği yönünde haberler gelmektedir. İslâm’da Rabbânî ilim adamlarına çok büyük bir paye verilmiş iken dünya Müslümanları tarafından haklarında hüsn-ü şehadette bulunulan âlimlere reva görülen bu muâmele, üyeleri ilim adamları olan bir cemiyet olarak bizleri fazlasıyla üzmüştür. Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği (UMAD) olarak taşıdığımız sorumluluğun gereği olarak tüm dünyada ilim ehline yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı çıktığımız gibi Suudi Arabistan’ın İslâm âlimlerine karşı ortaya koyduğu bu pervasız tutuma da şiddetle karşı çıkıyor, bu konuda tüm Müslümanları gerekli tepkileri vermeye davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, hak ve hakikat peşinde koşan âlimler Peygamberlerin varisleridir. Binaenaleyh, İslâm âlimlerine karşı işlenen her suç aynı zamanda Hz. Peygamber’e (s.a.) ve onun yolundan giden İmâm-ı A’zam, İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmâm Gazzâlî, Bâkıllânî, İbn Teymiyye, İmâm-ı Rabbânî gibi büyük İslam âlimlerine karşı da işlenmiş bir cürümdür. İslâm âlimlerini baş tâcı yapıp onların haysiyetini, onurunu, özgürce konuşma hakkını ve can güvenliğini sağlaması gereken bir Müslüman devletin bütün bunları sağlama bir yana onların hayat hakkına kast ediyor olması bıçağın kemiğe dayandığı son nokta olarak görülmelidir. Bu seçkin İslâm âlimlerini teröre bulaştıkları gibi asılsız iddialarla idam sehpasına çıkarmaya çalışmak doğuracağı elim sonuçlar sebebiyle terörle denk bir tutum olacaktır. Basına da yansıyan bu duyumlar üzerine Müslüman kamuoyuna ve vicdanı olan herkese sesleniyoruz: Suudi Arabistan hükümetinin İslâm âlimlerine yönelik bu katliam düşüncesinden bir an önce vaz geçmesini sağlayacak her türlü tepkiyi meşru sınırlar ve Müslümana yakışır bir vakar içinde kullanmakta gecikmeyiniz. Âlimine sahip çıkmayan bir ümmet dinine ve mukaddesatına da sahip çıkamaz. Böylesi bir durumda her bir Müslümana düşen vazifeler bulunmaktadır. Bu çerçevede İslâmî medya organlarının bu konuda haberler yapması, Müslüman yazar ve düşünürlerin makaleler yazarak tepkilerini ortaya koyması, gençlerin ve aktif sosyal medya kullanıcılarının sosyal medya üzerinden bu konuyu işlemesi, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer ilgili kişilerin bulundukları makam ve konuma göre tepkisini göstermesi medeni bir toplum olmanın en tabii gereklerindendir. Konunun bir boyutu da hukukçuları ilgilendirmektedir. Buna göre hukukçular, uluslararası insan hakları örgütleri ve hukuk birimleri bu süreci ciddiyetle takip etmeli, uluslararası kamuoyunun gündemine taşımalı, gerekirse bu durumu telin eden protestolar organize etmelidir. İslam dünyasındaki siyasetçiler Suudi Arabistan’ın yapmayı planladığı bu akıl almaz işi parlamentolarına taşımalı, her türlü diplomatik ve siyasi girişimde bulunarak İslam alimlerinin idam edilmesine yönelik bu girişimi durdurmalıdırlar.”
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
04:0030/05/2019, Perşembe
G: 30/05/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî deyince şu dünyada elli beş yıl yaşamış ama her biri tahkik, tecrübe ve tefekküre dayalı 457 eser bırakmış, etkisi günümüzde de canlı ve devamlı olan bir dâhiden, bir “İmam”dan, yani bir insan-ı kâmil örneğinden söz ediyoruz (v. 505/1111). O, hakikat bilgisine ulaşmak için girilmiş kelam/fıkıh, felsefe, taklit/telkin ve tasavvuf yollarını öğrenip denemiş, her birinde eserler vermiş, sonunda tercihini yaparak kendini tatmin eden, şek ve şüphenin asla yer bulamayacağı bir ilim ve irfan aydınlığına, ruh ve ahlak kemaline ulaşmıştır.
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
Gazzâlî- Hakikati bilmenin yolu
26 Mayıs, Pazar
Onun tesiri yalnızca Şarka’a ve İslam âlemine mahsus da değildir. “Batıda modern felsefi düşüncenin gerçekte Descartes’in düşünceleriyle başladığı söylenir. İslam felsefesi, Descartes’ten çok daha önce Batıya derinlemesine girmiş ve Gazali’nin kitaplarının çoğu altıncı/on ikinci yüzyılın ortalarından önce Latince’ye tercüme edilmiş ve ancak ondan sonra Yahudi ve Hıristiyan skolastikler üzerinde hatırı sayılır bir etki yapmıştır.” (Eskicioğlu’nun makalesi).
“Arifler Meclisinden” genel başlığı altında Ramazaniyye kabilinden yazmakta olduğumuz yazılardan birini de bugün Gazzâllî’nin “el-Munkızu mine’d-dalâl” isimli kitabından, “hakikat bilgisine yolculuk” hikayesinin kendi kaleminden özetine ayıracağız. Bu kitabın birçok yabancı dile tercümesi yapılmıştır (TDV İslam Ans.). Türkçe’de de birden fazla tercümesi vardır. Yeni harflerle ilk tam tercümesini Hilmi Güngör yapmış ve bu tercüme MEB yayınları arasında 1948 de çıkmıştır:
Ey din kardeşim, ilimlerin gayesi ile sırlarını, mezheblerin baş belası halleri ile neden ibaret olduklarını sana anlatmamı istedin. Türlü dinî meslek ve yollar içinde hakkı bulup meydana çıkarmak için çektiğim zahmetleri, taklit suretiyle olan itikaddan kurtulup tahkik derecesine nasıl yükseldiğimi, (kelam, felsefe, taklit ve tasavvuf yolarını inceledikten sonra)… bana malum olan hakikat özlerini, Bağdat’ta birçok talebeye ders vermekte iken ne sebeple bundan vazgeçtiğimi, uzun müddet sonra niçin Nisabur’a dönüp tekrar ilim yaymaya başladığımı açıklamamı arzu ettin. Bu istekte samimi olduğuna kanaat getirdiğim için istediğini yapıyorum.
İnsanların çeşitli din ve mezheplere ayrılması; mezheb imamlarının, yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhebler meydana getirmesi derin bir denizdir ki, birçok insan onun içinde boğulmuş, pek azı ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse kurtulan kendi fırkası (grubu, mezhebi, cemaati) olduğunu zanneder… Bütün sözleri hakikat olan “peygamberlerin ulusu” (s.a.) kendi ümmetinin de böyle olacağını… bize haber vermiştir. Bu da gerçekleşti. Gençliğimin ilk devresinden itibaren yirmi yaşıma girmeden, büluğa yaklaştığım zamandan itibaren yaşımın elliyi geçtiği şu günlere kadar bu derin denizin dalgalarıyla mücadele ediyorum… Her fırkanın itikadını araştırıyorum, Her bölüğün mezhebine ait sırları meydana koymaya çalışıyorum. Hangisi hak, hangisi batıl, hangisi Peygamberin sünnetine uygun hangisi bid’at üzerine kurulmuş anlamak istiyorum… Gençliğimin başından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak fıtrî (yaratılıştan) bir âdetimdir… Bu sayede taklit bağından kurtuldum… Çünkü gördüm ki, Hristiyan çocukları Hristiyan olarak, Yahudi çocukları Yahudi olarak, Müslüman çocukları da Müslüman olarak yetişiyorlar… Telkin ile başlayan, hangisi hak hangisi batıl olduğunda birçok tartışmalar yapılmış olan bu taklitleri ayırt etmek istedim. Önce bilgi nedir? Sorusunu sordum ve inceledim. Sonunda anladım ki, kesin olan bilgilerde (yakîn derecesinde) bilinen şeyin asla şek ve şüphe götürmeyecek derecede anlaşılmış olması gerekir… Hatadan emin olmak için bilgi o derecede kuvvetli olmalıdır ki, mesela birisi o bilginin batıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek, deyneği ejderha yapmak suretiyle de iddiasının doğruluğuna delil getirse bu yapılanlar o bilgi sahibini şüpheye düşürmemelidir. Ben 10 sayısının 3’ten büyük olduğunu bildiğim halde birisi “hayır 3, 10’dan büyüktür, seni inandırmak için şu deyneği ejderhaya çevireceğim” dese ve dediğini yapsa ben de bunu görsem yine de bilgimde şüpheye düşmem. O adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım, ama bilgimden şüphe etmem. Sonra anladım ki, işte böyle bilmediğim, bu derecede kesinliğe (yakine) ulaşamadığım bilgiye güvenilemez, ona dayanılamaz; güvenilemeyen bilgi de kesin bilgi değildir.
Gazzâlî, el-Munkız’ın girişinde bu bilgiyi veriyor. Sonra duyularla elde edilen bilgiler ile akıl yoluyla elde edilen bilgilerin kesinliği konusunu inceliyor, bunların belli şartlar, haller ve sınırlar içinde doğru olabileceğini, bu haller ve sınırların dışında kalan hakikat alanları için başka bir idrak vasıtasına ihtiyaç bulunduğu, bunun birinci derecede vahiy (nübüvvet yolu), ümmet için de kalp olduğu; devamlı ve yoğun tefekkür, zikir ve ibadetler ile kalbin idrak kapısının açılacağı sonucuna varıyor.
“Nübüvvete inanmak aklın ötesinde bir âlemin varlığını kabul etmektir ki, orada aklın idrak edemeyeceği bazı şeyleri idrak edecek bir göz açılır. Kulak renkleri, göz sesleri ve bütün duyu organları akıl ile idrak edilecek alanı idrak edemediği gibi o nübüvvet gözüyle idrak edilenleri de akıl idrak edemez.” (MEB, yayını, s. 70).
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
04:0031/05/2019, Cuma
G: 31/05/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için Allah Teâlâ’nın insanda, bilginin konu ve alanına ait kabiliyet ve güçler yarattığını ifade ettikten sonra duyular ve akıl ile idrak edilecek şeyler dışında ancak vahiy ve nübüvvet nuru ile ulaşılabilecek hakikat bilgilerinin bulunduğunu açıklıyor.
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
Gazzâlî-Hakikati bilmenin yolu (2)
24 Mayıs, Cuma
Ona göre bunları akla dayanarak inkar edenlerin aslında bir delilleri yoktur, yalnızca körün rengi idrak edemediği için yok demesi gibi bir inkardan ibarettir. Allah’ın rahmet ve lütfu ile gönderdiği peygamberlere iman edebilmek için aklı doğru kullanmaya ihtiyaç vardır. Bir kör düşünelim, camiye gitmek istiyor, bir götürene ihtiyacı var, biri onu alıp camiye götürüyor, akıl da insanı alıp Peygambere imana götürüyor, iman ettikten sonra aklı aşan konularda bilgiye ulaşmanın yolu vahiy ve nübüvvet nuru ile aydınlanmış kalb oluyor.
Aklı imana götürecek deliller arasında rüyalar vardır; çünkü rüyada ileride olacak bazı şeyler görülebiliyor, gayba bir pencere açılıyor, buna ek olarak Kur’an vardır, Peygamberimizin hayatı ve mucizeleri vardır; insan bunlardan yalnız birinden değil, tamamından faydalanmalı, delil olarak istifade etmelidir.
Özetlediğim bu irfanı şimdi de onun dilinden takip edelim:
(İnsan peygamberlik hakkında ya sahâbede olduğu gibi peygamberi görerek veya onun hakkında şüphe götürmeyecek sağlamlıktaki bilgileri okuma ve işitme yoluyla elde ederek bilgi sahibi olur). Nübüvvbetin ne demnek olduğunu (böylece) anladığın takdirde Kur’an-ı Kerimi ve hadisleri çok oku, Hz. Muhammed’in (s.a.), nübüvvet derecelerinin en yükseğinde bulunduğuna dair de sende bir zaruri (kesin) bilgi hasıl olur. İbadet ve onun kalbi eğitmekteki etkisi hakkında söylediklerini tecrübe ederek kanaatini güçlendir. O’nun, “Bir kimse bilgisi ile amel ederse Cenâb-ı Hak ona, bilmediği şeyler hakkında bilgi ihsan eder”, “Bir imse bir zalime yardım ederse Allah o zalimi, onun başına bela eder”, “Bir kimse sabahleyin kalktığı vakit düşüncesi yalnız bir nokta (Allah) etrafında toplanıyorsa Cenab-ı Hak onu, dünya ve ahiret endişelerinden kurtarır.” manalarındaki hadislerde O’nun ne kadar doğru söylediğini anlamak için binlerce defa tecrübe edersen sende kesin bir bilgi hasıl olur. Nübüvvet hakkında kesin bilgiye ulaşmak için bu yolda devam et. Yoksa sadece deyneği ejderha yapmak, ayı ikiye bölmek gibi mucizelere bakmak yetmez. Çünkü yalnız bu mucizelere bakıp sayılmayacak kadar çok olan meydandaki karineleri (bilgi, kanaat ve ispat yollarını) göz önünde tutmazsan çok defa o mucizleri sihir ve hayal sayabilirsin… Peygamberliğe imanın dayanağı (Kur’an’da olduğu gibi) düzgün ve ölçülü söz olursa ona benzeyen bir başka söz ile şüpheye düşersin. Buna benzer harikaların her biri senin delilin olsun, böylece birine değil tamamına dayalı bir kesin bilgiye ulaşmış ol…
On yıla yakın bir zaman içinde halkın arasına katılmadım, yalnız yaşamaya devam ettim. Bu esnada, sayamayacağım birçok sebeple, hem zevkle (yaşayarak), hem akla dayalı delil ile hem imandan gelen kabul ile açıkça anladım ki, insan bedenden ve kalpten ibaret olarak yaratılmıştır. Kalpten maksadım, Allah’ı tanımaya mahsus bir yer olan ruhun hakikatidir; ölüde ve hayvanda da bulunan maddi kalp değildir. Bedenin sağlığı vardır, onunla mutlu olur, hastalığı vardır onunla helak olur; bunun gibi kalbin de sağlığı/selameti vardır, “Allah’a ancak selîm (manevi hastalıkları bulunmayan) bir kalb ile gelen” kurtulur (Şuarâ:89), kalbin hastalığı da vardır ki, onu ebedî olarak helak eder, “…kalplerinde hastalık vardır” ( Bakara:10). Allah’ı bilmemek ve inanmamak öldürücü zehirdir, nefsin arzularına uyarak Allah’a kulluktan sapmak kalbi hasta eden amildir, Allah’ı bilmek ve O’na iman etmek diriltici panzehiridir, nefsin arzularına karşı durarak Allah’a kulluk etmek şifa veren ilacıdır. Nasıl bedeni sıhhate kavuşturmak için ilaçlar arsa, kalbi sıhhate kavuşturmak için de ilaçlar vardır. Nasıl ilaçların tesirini akıl ile bilmek mümkün olmayıp bu konuda –aslını peygamberlerden öğrenen- doktorları dinlemek ve onlara uymak gerekiyorsa, kalbi iyileştiren ibadet ilaçlarının sayıları, şekilleri, sınırları, miktarları konularındaki bilgi de peygamberlerden gelir, akıldan değil… Secde rükû’un iki katıdır, sabah namazı ikindi namazının yarısı kadardır; bunların böyle olmasında bir sır vardır, bunlar ancak nübbüvvet nuru ile sezilebilir. İbadetlerin bu özellikleri için akıl yoluyla sebep ve hikmet arayanlar veya bunların rastgele olduğunu ileri sürenler ahmaklık ve cehaletlerini açığa çıkarmış olurlar.
Naqîb el-Attâs
04:002/06/2019, Pazar
G: 2/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ramazan boyunca “Araifler Meclisinden” hikmetler aktarmıştım. Şimdilik bu çerçevede son yazımı, Gazzâlî’nin çağımızdaki temsilcisine, Malezyalı ilim, fikir, edeb ve aksiyon adamı Naqîb el-Attâs’a tahsis edeceğim.
Naqîb el-Attâs
Naqîb el-Attâs
30 Mayıs, Perşembe
Nakib el-Attas, 1931’de Endonezya’nın Java eyaletine bağlı Bogor şehrinde doğdu. “Raniri ve 17. Yüzyılda Açe’de Vücudiyye Hareketi” adlı teziyle 1962 yılında McGill Üniversitesi’ne bağlı İslami Araştırmalar Enstitüsü’nden yüksek lisans derecesini aldı. Aynı yıl London Üniversitesi’ndeki Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nde (SOAS) doktora çalışmalarını tamamladı ve Arthur Arberry ve Martin Lings’in idaresinde “Hamza Fansuri’nin Mistisizmi” adlı teziyle doktor oldu. 1965’te Malezya’ya dönen el-Attas, Malaya Üniversitesi ve Malezya Milli Üniversitesi’nde idareci ve öğretimm üyesi olarak hizmetler ifa etti. 1987’de, İslami bir düşünce ve bilim geleneğinin ihyası amacıyla Uluslararası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nü (International Institute of Islamic Thought Civilization, ISTAC) kurdu.
Mehmed Aydın, İbrahim Kalın, Alparslan Açıkgenç gibi kendisine talebe olmuş ve yakından tanımış kimselerden birçok menakıbını ve özelliklerini dinlediğim bu zatın İslam anlayışını ve çağımızda bu anlayışı insanlığa sunmak için ortaya koyduğu projeyi, kitaplarından, öğrencilerinden ve hakkında yapılan çalışmalardan yararlanarak/aktararak kısaca tanıtmaya çalışacağım.
El-Attas’ın çağdaş İslam düşüncesindeki yerini modernizm-sekülerizm karşıtlığıyla şekillenen ve gelenek yanlısı bir yaklaşım olarak ifade edebiliriz. Yalnız buradaki gelenek, İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr’ın ve Guenonyen ekolün savunduğu anlamda, tüm dinleri içine alan büyük harfli GELENEK (Tradisyonalizm, Perennializm) değil, köklerini İslam düşüncesinde bulan ve özellikle Gazzalici çizginin modern versiyonu olarak değerlendirilen orta yolcu bir gelenektir. (Kalın, 2007, s. 195; Dîn Muhammed, 2011, s. 65-66).
Attas, gelenek içerisinde Gazzali’yi kendine en yakın alim-mutefekkir olarak kabul eder. Bu yüzden Attas’ın geleneksel İslam düşüncesine, özellikle kelam ve felsefe ekollerine yönelik eleştirileri, Gazzali’den önemli izler taşır. Bu noktada Attas’in ‘islamileştirme’ projesi, Gazzali’nin düşünce sisteminin modern dönemde yeniden formüle edilmesi olarak değerlendirilebilir. Gazzali’nin kelam, felsefe ve ismaili düşünce aracılığıyla yaygınlık kazanan dogmatik teoloji, indirgemeci rasyonalizm ve siyasetin emrindeki felsefi söylemlere karşı, tasavvuf ve şer’î ilimler merkezli ‘orta yol’ arayışı, Attas’ın eserlerinde yeni bir ifade tarzı bulur.
Bilginin İslâmîleştirilmesi:
İsmail Raci el-Faruki, Seyyid Hüseyin Nasr, Ziyaüddin Serdar, Yasin Muhammed gibi çağdaş İslam düşünürlerinin tartıştığı ve çağdaş İslam düşüncesinde önemli bir başlık olan “Bilginin İslâmîleştirilmesi” konusunda el-Attas’ın yaklaşımı öncelikle “Bilginin Batılılaşmaktan Kurtarılması” yönündedir. (Bakınız: İslam, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi, 5. Bölüm). Attas’a göre “Günümüz bilgisini olduğu gibi kabul ederek ona bazı İslami bilimleri ve ilkeleri “yama yaparak” veya “aşılayarak” bu bilginin İslamileşmesini beklemek çok yanıltıcı sonuçlar doğuracaktır ki bu da ne faydalı ne de arzu edilendir. Ne bu “yamama” ve ne de “şırınga etme” işi, beden yabancı unsurlarla dolu hastalıktan bitap düşmüşken bir şifa vermez. Bilginin bedeni İslam potasında yeniden şekillendirilmeden önce bu yabancı unsurlar ve hastalık ondan sökülüp atılmalı, sterilize edilmelidir. Mütakip önemli görevimiz, her bir düzeyin standardına göre belirlenmiş, en alt düzeyden en yükseğine kadar tüm eğitim sistemimizde sunulacak olan öz bilgiyi içeren bir bileşim üretmek için İslami unsur ve anahtar kavramları formülleştirmek ve entegre etmek olacaktır. (El-Attas, 1989, s. 183).
İslâmî Eğitim:
El-Attas’a göre İslâmî eğitimin gerçek amacı “iyi bir insan” yetiştirmektir. Diğer eğitim sistemlerinde amaçlanan “iyi bir vatandaş” yahut “iyi bir işçi” ideali “iyi bir insan” idealini gerektirmezken; “iyi bir insan” hedefi zorunlu olarak “iyi bir vatandaş” ve “iyi bir işçi” ideallerini de bünyesinde barındırmaktadır. (Wan Muhammed Nor, 1993-94, s.56).
Allah’ı, İslâm metafiziğinin ve ona dayanan İslâm dünya görüşünün merkezindeki anahtar kavram olarak belirleyen el-Attas, eğitim felsefesini de bazı anahtar kavramlarla şekillendirmekte, tasarladığı eğitim modelini şu kavramlar üzerine bina etmektedir: Din, İnsan, Bilgi (ilim ve marifet), Hikmet, Adalet, Doğru amel (edep), Üniversite (külliye, camia). Bu kavramlardan birincisi bilgi araştırmasının gayesi ve eğitim olayıyla olan ilişkisine, ikincisi bunun faaliyet alanına, üçüncüsü münderecata, dördüncüsü ikinci ve üçüncü için bir kritere, beşincisi dördüncüyle ilgili olarak dağıtım olayına, altıncısı birden beşe kadar olan kavramlar için gerekli olan yönteme, yedincisi ise tüm bunların ifa biçimine atıftır. (el-Attas, 1989, s.180-181).
(Bu zatı bir yazıda ne kadar kısa da olsa anlatmak mümkün olmadı, devamı gelecek yazıda olsun.)
Naqîb el-Attâs (2)
04:006/06/2019, Perşembe
G: 6/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Attas hem çağdaş Batı düşüncesini hem de İslam tefekkür geleneğini derinlikli olarak tahlil etmiş, modern seküler dünya görüşünü ihatalı olarak tenkit etmiş ve İslam düşüncesinin yeniden inşasını hedeflemiştir.
Naqîb el-Attâs (2)
Naqîb el-Attâs (2)
30 Mayıs, Perşembe
Öğrencilerinden Prof. Dr. Wan Mohd Nor Wan’ın tavsifi ile “Attas sadece çok dikkatli kullandığı kelimelerle değil, aynı zamanda derin İslâm metafizik ilmini, tasavvufu hem İslâmî hem de modern bilimin birçok branşını kullanarak, çok geniş ve çeşitlilik gösteren kişisel ve âilevî tecrübelerini işin içine katarak eğitim verir. Doğruluğu hem konuşmalarıyla hem de hareketleriyle örneklendirir. Zihninden geçeni söyler ve bunları emin, kibar ve ârifâne bir biçimde uygular. Eğer bir hata yaparsa özür dilemek için hiç tereddüt etmez. Hz. Peygamber her zaman onun için örnek teşkil eder… Batı ve Doğu’nun birbirine ve beşerî medeniyete yaptığı büyük katkıları her zaman takdir etmiştir. Fakat aynı zamanda Batı ile Doğu arasındaki fark kadar bunların her birinin kendi içindeki özgün farklılıklarının da altını çizmiştir… Müslümanların da dahil olduğu birçok kişi ve özellikle gayrimüslim yazarlar hatta akademisyenler şeriatı tasavvuftan ayırmaya çalışır, ama Attas en yüce sûfîlerin çalışmalarını takip ederek, tasavvufu şeriatın ihsan makamında tatbik edilmesi olarak tanımlar. O şunu söyler: “Hakiki sûfîler İslâm’ın ilkelerini ve şeriatı her zaman muhâfaza ederler ama bunu, kendi ilim ve tecrübelerine dayanarak popüler veya sosyal sebeplerle değil, sadece Allah rızası için yaparlar.”
Gazalî gibi Attas’a göre de İslam eğitim sistemi çerçevesinde ideal anlamda bir eğitimin ilk hedefi bilgi ve değerlerle donanmış “iyi insanlar” yetiştirmektir. Bu gaye, İslam’ın diğer sistem ve yapılardan farklı olarak benimsediği ve ona orijinallik kazandıran bir özelliktir. Bu eğitim insani manada derinleşen ve kendi derinliğinde bulunan cevherin de farkında olan insanı yetiştirir. “Bu hedef, insanı dünyanın şu ya da bu bölgesinde bir vatandaş olması itibariyle değil, insan olmasından dolayı” ele alır.
Attas bilginin kaynakları olarak, gözlem, akıl ve akıl yürütme, sahih rivayet (vahiy), sezgi ve ilhamı zikreder. Modern bilim ve felsefenin indirgemeci yaklaşımlarına karşılık, bu bilgi türleri arasında bir hiyerarşi ilişkisi vardır. Vahiy nihai bilgi kaynağını ifade ederken, his, eşya hakkındaki en asgari ve sınırlı bilme biçimidir.
Bilgi-teorik açıdan İslamlaşma, insan aklının şüpheden (şekk), sanıdan (zan) ve boş münakaşadan (mira’) kurtarılıp, ruha, düşünceye ve maddeye ait gerçekler konusunda hakikatin (hakk) kesin bilgisine ulaşmaktır. Bu işlev ilkin bilimsel bilgiye dayanır, ancak nihai planda, mutlaka, daha yüksek bir bilgi türü olan marifette temellenir ve bu bilginin öncülüğüne girer. Bu yüksek seviyedeki bilgi türü, farzı ayn’ı kapsarken, bilimsel bilgi farzı kifayeyi içerir. Ferd açısından, hayati anlamda İslamlaşma, Peygamber’i hem erkek hem de kadın için örnek bir rehber olarak kabul etmek ve buna inanmaktır. Toplum açısından sosyal ve tarihsel anlamda İslamlaşma, Peygamber zamanında gerçekleşen ahlaki mükemmelliğe ulaşmak için ve bunu başarmak için çaba göstermektir.
Farzı ayn (her Müslümana farz olan) dini bilimler:
1.Kur’an’ı Kerim: Kıraati ve yorumlanması (tefsir ve tevil). 2. Sünnet: Peygamber’in hayatı, daha önceki peygamberlerin ve ilahi davetlerinin tarihi, hadis ve güvenilir rivayet. 3. Şeriat: Fıkıh usulü ve fıkıh, İslam’ın prensipleri ve amel (İslam, iman, ihsan). 4. Kelam: Allah, mahiyeti, ilahi sıfatlar, isimler ve fiiller (Tevhid). 5. İslam Metafiziği (tasavvuf): Psikoloji, kozmoloji, ontoloji, varlık hiyerarşisini anlatan kozmolojik doktrinler dâhil İslam felsefesinin yasal unsurları. 6. Dil Bilimleri: Arapça gramer, lügat-bilim ve edebiyat.
Farzı kifaye (ümmetin ihtiyacı kadar elde dilmesi farz olan) bilimler:
1. Beşeri bilimler, 2. Doğa bilimleri, 3. Uygulamalı bilimler, 4. Teknik bilimler, 5. Mukayeseli din, 6. Batı kültürü ve uygarlığı, 7. Dil bilimleri, İslamî diller, 8. İslam tarihi.
Bu iki yazıda Attas’a dikkat çekmeyi başarabildiysem artık onu okursunuz.
Kardeş aile uygulaması
04:007/06/2019, Cuma
G: 7/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok insan “müminler kardeştir” cümlesini kuruyor da bu sözün ne manaya geldiği üzerinde yeterince düşünüp gereğini yerine getirmeye sıra gelince gaflete düşüyor.
Kardeş aile uygulaması
Kardeş aile uygulaması
1 Haziran, Cumartesi
Müminlerin kardeş olması, gerektiğinde akraba olmadıkları halde birbirine varis olmaya kadar varabiliyor; nitekim hicretin ilk yıllarında durum bunu gerekli kıldığı için Peygamberimiz (s.a.) tarafından uygulanmıştı.
Yoksul din kardeşlerimize Ramazan bayramında bayram günü fitre, kurban bayramında da kurban eti veriyoruz; veriyoruz ki, bayram günü herkes zorunlu ihtiyacını gidersin, herkesin sofrası donansın, bayram sevinci ümmet ölçeğinde paylaşılsın.
Oruç ve teravih gibi nafile/sünnet ibadetler nasıl yalnızca Ramazana mahsus olmamalı, yılın bütün günlerinde devam etmeli ise, mümin kardeşlerimizin, hatta vatandaşlarımız (ehl-i zimmet) olan gayr-i müslümlerin de temel ihtiyaçlarının giderilmesi yalnız bayram günlerine mahsus olmamalı, yılın bütününde devam etmelidir; bu gerekli olduğunda; yani buna ihtiyaç bulunduğunda farz-ı kifayedir, toklar var iken aç yatan müminler günü geldiğinde sorguya çekileceklerdir.
Bu farz-ı kifayenin yerine gelmesi ve ümmetin sorumluluktan kurtulması için bir çare teklif ediyorum (bunu daha önce de yapmıştım, ısrar ediyorum): Temel ihtiyaçlarını temin ettikten sonra artan, fazla olan malı, parası, ihtiyaç maddesi olan her mümin aile, ihtiyacı olan bir aileyi “kardeş aile” olarak seçecek, bu ailenin, geliri ile karşılayamadığı temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Hiç de zor olmayan bu uygulama ülkemizde ve İslam dünyasında hayata geçse hasıl olacak sonuç gerçek manada kardeşliğin tahakkuku, sevgi, dayanışma, güvenlik, suçların azalması… olacaktır.
“Zekatı veriyoruz, bundan başka yükümlülüğümüz yok, sorumlu olmayı da nereden çıkardınız?” diyenler olursa cevabımı Kurtubî’nin tefsirinden vereyim (Bakara suresinin 177 ve 220. Âyetlerini tefsirine bakınız):
Allah Teâlâ 220. âyette “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar, ‘ihtiyacınızdan artanı” diye cevap ver” buyuruyor. Bazı alimler “zekat âyetleri gelince ve zekat uygulaması başlayınca bu âyet yürürlükten kaldırıldı” diyorlarsa da, ihtiyaç devam ettiği ve zekat ile karşılanamadığı sürece bu âyetin ve “Malınızda zekattan başka da hak vardır” mealindeki hadisin hükmü yürürlükte oluyor.
Kurtubî şöyle diyor: “Malını sevdiği ve ona bağlılığı bulunduğu halde onu, Allah rızası için verene” mealindeki âyetler (Bakara:220, İnsan: zekat dışındaki infaka delalet eder. Alimler şu hükümde ittifak etmişlerdir: Zekat verildiği halde Müslümanların ihtiyaçları karşılanamaz hale gelirse bu ihtiyacı karşılayacak ölçüde malın verilmesi farz olur. İmam Malik’e göre, Müslüman esirlerin fidyesini ödeyerek onları kurtarmak, Müslümanların bütün mal varlıklarını alıp götürse bile bunu yapmak farzdır.
Bir hadis mealine göre “yoksullukla imtihan insanı küfrün sınırına kadar getirir”. Din kardeşlerimizi bu ölçüde sıkıntıya düşüren ihtiyaçları var iken ihtiyaç fazlası malın saklanması/biriktirilmesi nasıl caiz olur!? Öte yandan yeterince insan bu vazifeyi yerine getirmezse bir kısmının yapması maksadı hasıl etmediği gibi onları da yoksul hale getirir.
Peki çare nedir?
Çare “kardeş aile” uygulamasıdır. Her imkan sahibi, bir ihtiyaç sahibi aileyi himayesine aldığında yük geniş ölçüde paylaşılacağı için taşınması kolaylaşır ve maksat da hasıl olur. Herkes yakınında bulunan veya yakından tanıdığı aileyi himaye der, ihtiyacı karşılanan aile ikinci bir teklifi kabul etmez ve başkasına yönlendirir; böylece bütün toplumda gerçek manada kardeşliğin nimet ve rahmeti tecelli eder.
Hanzale hadisi
04:009/06/2019, Pazar
G: 9/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Namazda huzur, “namaz ibadetinin bilincinde olmak, başka bir şey düşünmemek, zihnin ve kalbin yalnızca Allah ile meşgul olması” demektir. Huşû ise “bu şuurun insana vereceği manevi saygılı duruş, haz, vecd ve heyecandır”.
Hanzale hadisi
Hanzale hadisi
2 Haziran, Pazar
Hiç şüphe yok ki, namazda ne kadar huzur ve huşu varsa -suret ve hakikat, şekil ve muhteva, dış ve iç olarak- o kadar namaz vardır.
Fukaha (dini bilen ve anlatan alimler) namazın şekli ile ilgili en küçük detayı bile açıklamış, neyin farz, vacib, sünnet, mekruh, haram, bozucu… olduğunu ortaya koymuşlardır, peki niçin namazın asıl amacı olan huzur ve huşû’un hükmünü açıklamamışlardır? “Huzur ve huşu yoksa namaz da yok” dememişlerdir?
Aslında bunu diyen fukaha da var, ancak çoğunluk, insan tabiatını bildikleri ve Allah Teâlâ’nın kullarını, güçleri yetmeyecek bir ibadetle yükümlü kılmayacağından da emin oldukları için “huzur ve huşû’un önemini açıklamışlar, huzuru bozacak durumları –abdesti sıkışmış iken veya yemek hazır iken, aç ve susuz iken… namaz kılmanın mekruh olduğunu açıklayarak- huzur şartlarını hazırlamaya çalışmışlardır.
Bu konuda iki hadisten söz edeceğim.
Ebû Dâvûd’un naklettiği bir hadisin meali şöyledir:
“Bir kimse namazını bitirdiğinde onun defterine bu namazın ancak onda, dokuzda, sekizde, yedide, altıda, beşte, dörtte, üçte, ikide biri –namaz olarak- yazılmış olur.”
Yazılmayan kısımlar namazın dış ve iç şartlarından eksik bırakılan kısımlardır ki, bunların başında huzur ve huşu gelir. Ancak bu hadis mümine hem ümit veriyor hem de gayretini arttırmaya teşvik ediyor. Ümit veriyor ve diyor ki, namazın tamamında huzur ve huşu içinde olamazsan da onu kılmaya devam et, yakaladığın kadarı namaz olur.
Müslim’in kitabına aldığı bir hadis ise Hanzale hadisi diye meşhurdur.
Peygamberimizin (s.a.) katiplerinden olan Hanzale anlatıyor:
Bir gün Ebu Bekir ile karşılaştık, aramızda şu konuşma geçti:
-Nasılsın, ne haldesin Hanzale?
-Hanzale münafık oldu!
-Sübhanellah, sen ne diyorsun!?
-(Böyle diyorum çünkü) Biz Peygamberimizin (s.a.) huzurunda oluyoruz, bize cennetten ve cehennemden bahsediyor, sanki onlar gözümüzün önünde oluyor (onları görüyormuş gibi oluyoruz), sonra yanından ayrılınca eşlere, çoluk çocuğa, mala mülke dalıyor ve (oradan aldığımız) çok şeyi unutuyoruz.
-Vallahi biz de böyle oluyoruz!
Bu konuşma üzerine beraber Resulullah’ın huzuruna çıktık ve (ve durumu anlattık)… Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdular:
-Vallahi eğer siz devamlı benim yanımda olduğunuz gibi ve zikir (şuur, huzur) halinde olsanız yollarınızda ve yataklarınızda (bile) melekler sizinle el sıkışırlardı; fakat –Ey Hanzale- bir vakit öyle, bir vakit böyledir (Efendimiz bu sözü üç kere tekrarladılar).
Tasavvuf ve irfan aleminde, dünya işlerinin kendilerini huzur ve huşudan alıkoymadığı erenlerden söz edilir; ancak bunlar insanların çoğunluğunu teşkil etmiyorlar. Bu dereceye gelebilmek için hayli emek çekmek ve eğitilmek gerekiyor. İnsanların çoğunluğu ise namazda ve namaz dışında huzur ve huşu hallerini yakalamaya çalışarak bu müstesna halin eğitimini yapıyor, yakaladıkları kadar da nasiplenmiş oluyorlar.
Güzel bir söz vardır: Her ava çıkan avlanamaz. Ama ava çıkmayanın av yapması da mümkün değildir. Namaz ava çıkmaktır ve zaman zaman mutlaka av yapmak da mümkün olacaktır.
Doğrucu Davud olmak
04:0013/06/2019, Perşembe
G: 13/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu deyim ile ilgili olarak şu örneği okudum:
“Sadrazam Kamil Paşa (Sultan Abdülaziz’in sadrazamı) divanda çilek ikram eder ve masadaki pudra şekeri yerine yanlışlıkla kapağı açık kalan tuza batırır. İşi bozmaz ve aaaa çok güzel oldu der. Daha sonra sadrazam yaptı diye tüm divan tuza banar ve ifadelerini bozmadan leziz, leziz deyip yerler. Bu sırada “tuuuu, iğrenç” diye bir ses gelir Doğrucu Davut’tan ve şöyle der: “Çilek meclisinde neyse de hükümet meclisinde de bunlar size böyle yapıyor!”
Bahreyn'den İran'a tepki
Bahreyn'den İran'a tepki
20 Temmuz, Pazartesi
İnsanları yöneten, hak ve adalet dağıtan, kamu gücü ve yetkisini kullanan insanların kendileri dürüst ve işin ehli olmaları şartıyla en şanslı olanları, yakın çevrelerinde işin ehli ve güzel ahlak sahibi insanlar, danışmanlar, yardımcılar bulunanlardır. Bunun yerine ahlakı düşük, şahsi menfaatini önde tutan, rüzgarın yönüne göre yön değiştiren, dalkavuk, eyyamcı, yağcı… insanlar bulunursa ve üstelik bunlar, layık olanların sesini bastırırsa vay o idarecilerin haline!
Yazıya böyle başladım ama asıl maksadım, yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı, doğru olmanın yanında bir de hikmet unsurunun bulunma zaruretine işaret etmek idi.
Söz doğru olacak, ama doğru söz yerinde, zamanında, faydadan çok zarara sebep olmadığında söylenecek ki, hikmetli de olmuş olsun.
Islaha, hakkın yerini bulmasına, yanlışın düzeltilmesine… faydası olmadığı halde düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir; nefsi şişirebilir, alkış da alabilir ama hayırlı sonuç doğurmaz; bunu yapanların sorumlu olacaklarını hesaba katmaları gerekiyor.
Şimdi merhum olan kardeş gibi bir arkadaşım vardı, bir okulda müdür iken tiyatro kolunu bir ilçeye götürüyor, arabada meslektaşları var, şundan bundan konuşuyorlar, müdür, tabu olan bir konuda, tanrılaştırılan bir şahsın aleyhinde olan onu rezil eden bir sözü/olayı okuduğu bir kitaptan naklediyor. Aradan günler aylar geçiyor, arabada bulunan meslektaşlardan biri istediği kadar ders verilmediği için müdüre kızıyor, gidip savcılığa, arabada söylenen söz ile ilgili olarak suç duyurusunda bulunuyor. Savcı dava açıyor, bir yıldan fazla ceza talep ediyor, ceza verilirse müdürün işi bitecek, hayatı sönecek, hapse girecek, perişan olacak… O arabada bulunan, yurt dışında ilahiyat okumuş bir şahide, müdürün avukatı “Hocam, bu ceza bir zulümdür, müdüre yazık olacak, siz böyle bir şey söylemedi deyin, kurtulsun” demiş. O da sesini çıkarmamış. Duruşmada hakim sorunca Doğrucu Davutluk yaparak “Hakim bey bu avukat bana yalan söyle dedi, ama ben doğru adamım, yalan söyleyemem, evet müdür bu sözü söyledi” demiş ve müdür cezayı almış, Allah’tan o sırada çıkan aftan yararlanmıştı.
Peki, zulmü engellemek için gerçeği söylememenin, doğru olanı açıklamamanın caiz olduğuna dair bir delilimiz var mı?
Müslim’in kitabına aldığı sahih bir hadisin meali şöyledir:
“İnsanların arasını bulan, bozulan meşru ilişkiyi düzelten kimse ile hayırlı/faydalı olanı söyleyen ve yayan kimse -gerçeği söylemiş olmasa bile- yalancı değildir.”
“Ravî ekliyor: “İnsanların yalan söylemelerine izin verilen şu üç şeyden başkasını duymadım: Savaşta gerektiği için, insanların arasını düzeltmek için, karının kocasına ve kocanın karısına –gönlünü almak için- söylediği gerçek dışı- söz.”
Ve İslam alimleri şu hükümde ittifak etmişlerdir: Bir kimse haksız olarak canına kıymak istediği birini ararken onun yerini bilen bir şahsa sorsa, bu şahsın yalan söylemesi, mazlumun yerini söylememesi farzdır ve bu gibi durumlarda Doğrucu Davutluk etmek caiz değildir.
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
04:0014/06/2019, Cuma
G: 14/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Pirinç pilavını yerken dişlerin kırılmasını önlemek için pirincin taşını iyice ayıklamak gerekir, lakin ayıklamanın bazı zorlukları da vardır; bazı taşlar pirince çok benzer, bazen taş çok olur ayıklamakla bitmez, ayıklamaya karşı olanlar ince ayıklamaya mani olurlar…
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
Kötüyü ayıklamak (Ayıkla pirincin taşını)
7 Haziran, Cuma
İşte bu ters durumlar yüzünden iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan, layık olanı olmayandan ayırmak zor veya imkansız olunca söylenen “Ayıkla pirincin taşını” deyiminin de bir hikayesi varmış:
Yavuz Sultan Selim Han zamanında Yemen, Osmanlı topraklarına katıldıktan bir süre sonra, Yemen’de isyan çıkmış. Yemen Fatihi Sinan Paşa, zor zahmet duruma el koyarak sükuneti sağlamış. Sinan Paşa’nın ordusu çölde konaklarken yemek pişirmek üzere, has torbalar içindeki pirinç yere serilmiş büyük bir çadır bezinin üstüne dökülmüş, taşlarını ayıklanmaya başlamışlar. Bu sırada bir fırtına çıkmış, rüzgârın savurduğu bir kum bulutu, pirinçleri üstüne konmuş. Kumların arasında kalan pirinçlere bakakalan Yeniçeriler arasından bir asker, arkadaşlarına: “Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, oysa bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Hadi ‘ayıklayın bakalım pirincin taşını’ şimdi” demiş.
Beğenilen bazı yöneticilerin yakın veya uzak çevrelerinde, genel olarak icraatı takdir edilen bir iktidarın bir kısım mensuplarında ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet… bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler oluyor, iyi niyetli bazı insanlar da yetkili sorumlular bunları niçin ayıklamıyorlar diye “haklı olarak” yakınıyorlar; yakınmakla kalmıyorlar, Doğrucu Davutluk adına olur olmaz zamanlarda biraz da abartarak ve genelleme yaparak şikayetlerini yayıyorlar. Siperde bekleyen muhalefet -ki, kendilerinde de ayıklanacak pek çok unsur olduğu halde bunu yapmazlar- fırsatı kaçırmıyor, iktidar dostlarının yersiz ve zamansız ifadelerini kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalışıyor, bazen de ulaşıyorlar.
Dostlar, “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” akla ve hikmete uymaz.
Ülkemiz siyasi arenasında iktidara gelme mücadelesi yapan partilere bakıyorum, bunlardan, mevcut iktidar dışında birinin tek başına iktidar olması mümkün görünmüyor. Koalisyonların da ne bela olduğunu yaşadık gördük. Mevcut iktidarı yıpratmak ve yok etmek isteyen iç ve dış mihraklara bakıyorum; bunların ve özellikle dışarıdakilerin ve içerideki “yönü ve davası farklı olanların” derdi ahlak, liyakat, hak-hukuk değil (keşke olsa), dertleri ve hedefleri Türkiye’yi teslim almak; mel’un emellerine mani olmaya çalışan, zalimlere karşı dik durup hiç değilse hakkı söyleyen lideri bertaraf etmekten ibaret. Dünyayı güce dayalı zulümle yöneten güçler ne yazık ki, bazı adı Müslüman olan liderleri/ülkeleri teslim aldılar, ümmetin malını ve canını bu hainler sayesinde çalıyorlar. Türkiye’yi de -Allah korusun- teslim alırlarsa hem maddi hem de manevi olarak kayıplarımız çok büyük olacaktır.
Meseleye pirinç ayıklamakla başlayıp bu noktaya geldik; şunu demek istiyorum:
1. Bize benzeyen ülkelerde tasfiye (pirincin taşını/kötüleri ayıklamak) kolay değildir, ama yapılmalıdır.
2. Savaş sırasında âdî suçluların cezası infaz edilmez ve biz zalimlerle savaş halindeyiz. Her şeyin uygun bir zamanı vardır ve bunu gözetmek gerekir.
Islah niyetine dayalı olup hikmete de uygun olan her uyarı, tenkit, gayret makbuldür elbette, ama Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem!
Ebu Sa’îd: Yine gel
04:0016/06/2019, Pazar
G: 16/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hz. Mevlânâ’ya ait gösterilen ama ona değil, Ebu Sa’îd Ebu’l-Hayr isimli Horasanlı bir sûfîye ait olan bir rubâ’î vardır:
Ebu Sa’îd: Yine gel
Ebu Sa’îd: Yine gel
13 Haziran, Perşembe
“Bâz â veya (Bâzâ) her ânçi ki hestî bâz â”
diye başlar: “Yine gel, her ne olursan ol yine gel…”
Şiirin sahibi konusundaki yanlışa ek olarak manası konusunda da ihtilaf vardır. Prof. Dr. Erkan Türkmen’in anlayışına göre “yine gel” kısmının doğru karşılığı “vazgeç”tir ve dörtlüğün tercümesi şöyledir:
Vaz geç, her ne isen vaz geç
Kâfir de olsan, putperest de olsan vaz geç
Bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozdun ise yine vaz geç de gel.
Mana böyle olunca bu bir “tevbeye çağrıdır”; itiraz azalır, ama “… putperest de olsan yine gel” olursa problem ve itirazlar baş gösterir.
Hâlbuki bu dörtlüğü söyleyen Ebû Saîd olsun, izafe edilen Mevlânâ olsun bu zatların hayatlarına ve tekkelerinde neler yapıldığına bakılınca ki bu husus bilinmektedir, dörtlüğü İslam akaidine aykırı bir manaya çekmek mümkün değildir; çünkü bu dergâhlar şirk ve günah meclisi değil, insanları geçmişine bakmadan kabul edip ıslah eden, insan-ı kâmil olma yoluna sokan dergâhlardır. Buna göre de dörtlük mealen “Halin ve geçmişin böyle böyle de olsa değişmekten ümit kesme, bizim dergâhımıza gel, biz seni kabul ederiz ve beraberce Allah’a kulluk yolunda ilerlemeye çalışırız” demek olur.
Şimdi biraz da dörtlüğün asıl sahibi olan Ebû Sa’îd Ebu’l-Hayr’dan söz edelim(Geniş bilgi için TDV İslam Ansiklopedisine bak.):
1 Muharrem 357 (7 Aralık 967) tarihinde Horasan’da Serahs ile Ebîverd arasında bulunan Havran bölgesinde Meyhene (Mehne) kasabasında doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra fıkıh, tefsir ve hadis bilgisini ilerletmek için Merv’e gitti. Tasavvufa intisab edince mürşidinin tavsiyesine uyarak Meyhene’ye döndü. Yedi yıl riyâzet hayatı yaşadı, tahammül edilmesi zor çileler çıkardıktan sonra tekrar Serahs’a döndü. Şeyh Ebü’l-Fazl burada onu daha da çetin çilelere tâbi tutup bir süre sonra Meyhene’ye gönderdi. Ebû Saîd Meyhene’de cami ve tuvaletlerin temizliğiyle uğraşıyor, her namaz öncesi guslediyor, sürekli susuyor, yama üstüne yama yapıldığı için ağırlaşan bir çuha giyiyor, yirmi otuz gün kalmak üzere sahralara çıkıyor, buralarda inzivaya çekiliyor, derin düşüncelere dalıyordu. Ne kadar şiddetli riyâzetlere ve çetin çilelere girdiğini anlatmak için, Bâbil Kuyusu’nda baş aşağı asılarak çile çıkardıkları rivayet edilen Hârût ve Mârût gibi bazan bir ağaca kendini ayaklarından asarak, bazan da bir kuyuya baş aşağı sarkarak çile çıkardığı (çille-i ma‘kûse), Kur’an okuduğu ve bu durumda namaz kıldığı (salât-ı maklûbe) rivayet edilir. Daha sonra tekrar Serahs’a giden Ebû Saîd bu çileli hayata Ebü’l-Fazl’ın yanında da devam etti. Ardından şeyhin tavsiyesine uyup Nîşâbur’a gitti. Burada İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî gibi âlim ve mutasavvıflarla tanıştı. Daha önce Serahs’ta Ebü’l-Fazl’dan hırka giyip giymediği bilinmeyen Ebû Saîd, Nîşâbur’da ünlü sûfî Ebû Abdurrahman es-Sülemî’den hırka giydi. Şeyhi (Ebü’l-fazl) vefat edince Amül’e gidip el-Kassâb’a intisab etti.
Bu zatın vefatı üzerine Meyhene’ye döndü. Geceleri uyumuyor, namaz kılıyor, zikirle meşgul oluyor, gündüzleri hep oruç tutuyor, hiç dinlenmiyor, daima kıbleye yönelmiş bir halde bulunmaya çalışıyor, haramlardan sakınıyor, huzurunu bozacak güzel şeylere bakmıyor, sürekli teslimiyet gösteriyor, en azla yetiniyor, vaktini mescidde ve tekkede geçiriyor, kötü yerler olduğuna inandığı için çarşı pazara uğramıyor ve kimsenin kusurunu görmüyordu. Bu çeşit on sekiz esası başarıyla uyguladığı için nefsinden fâni olduğuna kanaat getirdikten sonra halkı irşada başladı. Nîşâbur ve Meyhene’deki tekkesinde çevresinde çok sayıda mürid toplandı.
Şiir ve semâ meclislerindeki hali daha sonra bu geleneği devam ettiren Mevlânâ’nın haline benzer. Komşularından birçoğu onun mânevî tesirinde kalarak içkiyi ve benzeri kötü alışkanlıkları bırakmışlardı. Çağdaşı İbn Hazm’ın anlattığına göre (el-Fasl, IV, 188) ünü Endülüs’e kadar ulaşmıştı.
Tekke âdâbının ilk defa Ebû Saîd tarafından tesbit edildiği kabul edilir. Onun tasavvufta kendine has bir yol açtığını, tekke inşa ettiğini, günde iki defa sofra kurduğunu söyleyen Kazvînî, bütün tasavvufî âdâbın Ebû Saîd’e nisbet edildiğini de söyler. Ebû Saîd 4 Şâban 440 (12 Ocak 1049) Cuma gecesi doğduğu yer olan Meyhene’de seksen iki yaşında vefat etti. Kendisine birçok şiir ait gösterilse de araştırmalar şu iki eserin ona ait olduğunu gösteriyor: “Havrâ” adlı rubâîler ve Çihil Makām adlı bir risâle.
Size bir İslam insanını tanıtmaya çalıştım. Onda zahir ilim var, edeb ve edebiyat var, zengin bir irfan var, tavizsiz ve sıradan insanların yapamayacağı nitelik ve nitelikte ibadet ve nefis terbiyesi için çile var, bütün insanlara açılmış bir ümit ve şefkat kucağı var, şiir ve semâ’ı bir davet ve te’dîb aracı olarak ustalıkla kullanmak var; ama hurafe, bid’at ve taviz yok.
Sayın Başkanım (Mürsî)
04:0020/06/2019, Perşembe
G: 20/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şehidimiz Mürsî’ye Cenâb-i Mevlâ’dan rahmet ve muhabbet niyaz ediyor ve dostu, aynı zamanda şehide Habîbe’nin babası Dr. Ahmed Abdülaziz’in mana ve duygu yüklü bir mesajını çevirerek sunuyorum:
Sayın Başkanım (Mürsî)
Sayın Başkanım (Mürsî)
13 Haziran, Perşembe
Önce gidenler ve sona kalanlar arasında ve hesap gününe kadar melekler âleminde sana olsun Allah’ın selamı!
Daha önce sana acını paylaşmak için yazıyordum, şimdi seni kutlamak için yazıyorum.
Sen yalnızca zindanın prangalarından değil, bütünüyle dünyadan kurtuldun; esirlikten, onun pisliğinden, rezilliğinden ve rezillerinden…
Her şey geride kaldı, ne o var ne bu; seni halk seçtiği zaman “Biz iktidarı ondan önce hak ediyoruz” diyenler de, kıskançlık ve kinleri yüzünden seninle meşruiyet kavgası yapanlar da yok.
Seni kendine bakarken hayal ediyorum:
Muhtemelen cennetin değerli taşlarıyla süslenmiş bir aynada,
Belki cennetin ırmaklarından birinin yüzeyinde…
Gözlüğünü arıyor, bulamıyorsun. “Ya Rabbi, gözlüğüm yok, ama gözüm öncekinden daha iyi görüyor, bu nasıl oluyor!” diyorsun.
Sakalına bakıyorsun, beyazı yok. Baş ağrısı yok, bitkinlik yok, insülin yok. Daha önce yaşamadığın bir dinçlik içinde dipdirisin. Sağlık ve afiyetin coşkusu içinde göğsünü yumrukluyorsun.
Olduğun yerde daire çizip her tarafa bakıyor ve soruyorsun: Ben ölü müyüm, diri miyim?! Yaşıyorsam zindan nerede? Öldüysem kabrin karanlığı nerede? Sahi ben neredeyim?!
Hücremde değilim, cezaevi arabasında değilim, cam kafes içinde değilim; bunlar bildiğin hallerim ve yerlerim; yoksa ben farkında olmadan öldüm mü?
Ölümse bu nasıl bir ölüm ki, insana sağlığını ve gözünü iade ediyor, saçından sakalından aklığı yok ediyor!
Yoksa bir kâbus yaşıyordum da kaçıp kurtulmak arzusuyla uyandım mı?
Hatırlıyorum: Benim yürümem bile yasaktı; peki şu çevremde uçuşan benzeri bulunmaz kuşlar, beni coşturan tatlı nağmeler, şu değer biçilemez topluluk, ışık saçan yüzler ne?!..
Sayın başkanım, şimdi meşgul olduğun için belki haberin olmamıştır: Filistinli Müslümanlar, Siyonist silahlarının gölgesinde, mübarek Mescid-i Aksâ’da senin için gıyâbî cenaze namazı kıldılar.
Harameyn (Mekke ve Medine) dışında dünyanın her tarafında böyle namazlar kılındı. Bu iki mübarek mekânda niçin kılınmadı biliyor musun? Çünkü bu mübarek şehirler yeni bir dinden çıkma halini yaşıyorlar velakin Ebu Bekir yok!
Belki haberin olmamıştır: Kardeşin Recep Tayyip Erdoğan özel olarak Ankara’dan İstanbul’a senin için gıyâbî namaz kılmak maksadıyla geldi. Bunun (İstanbul’a gelmesinin) sebebini soracak olursan; çünkü Türk kardeşlerimiz, asaleti ve tarihi derinliği içinde İstanbul’u, Küçük Türkiye olarak görüyorlar ve bu özelik başka bir şehirde bulunamaz…
Hakkıyla biliyorsun ki temiz na’şın, senden önce göç eden İhvan mürşidlerinin (liderlerinin; Allah onlardan razı olsun) yanına gömüldü. Bu mübarek beraberlikten mutlu isen ki, bunda şüphem yoktur, seni kutluyorum.
Ben ve benim gibi düşünenlere göre seni öldürenler, vatanın sana verdiği sıfatından mahrum ederek onun yerine resmi bir sıfat giydirmek istediler; ama sen- Sayın Başkanım- Mısır’ın Cumhurbaşkanı idin, şimdi İhvan’ın mürşidi oldun. İşte bu sebeple, dünyanın her tarafında milyonları bulan sevenlerin seni, Mısırlı da, İhvan mensubu da olmayı aşan bir ümmet sembolü kıldılar.
Sayın Başkanım,
Sana uğurlar olsun demiyorum, kavuşmak/görüşmek üzere diyorum.
Ahmed Psikohekim Abdulaziz Yılmaz
.Benim derdim hiçbirine benzemez”
04:0021/06/2019, Cuma
G: 21/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Seksenli yılların başında 12 Eylül günlerinde idik, hadisatın bunalttığı bir gün derinden bir of çekmişim, yanımda da anam oturuyordu, okur yazar olmayan anam şu dörtlüğü okuyuverdi:
“Benim derdim hiçbirine benzemez”
“Benim derdim hiçbirine benzemez”
14 Haziran, Cuma
Of dedin oydun beni
Kemikten soydun beni
Dümensiz gemi gibi
Deryada koydun beni
“Derdin ne yavrum, niye of çekiyorsun” diye sordu ve biraz konuştuk.
Şu dörtlük de şimdi aklıma geliverdi:
Aşamadım şu dağları kurdu var
Arkasında sevgilimin yurdu var
Herkesin de gûnâ gûnâ derdi var
Benim derdim hiçbirine benzemez
Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.
1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.
“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.
Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.
Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.
Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?
Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.
Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?
Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.
Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).
Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.
İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.
Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.
Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.
Ben sayayım:
* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.
* ABD başkanı,
* Netanyahu,
* Suud Kral naibi,
* Sisi,
* Zâyid,
* Esed,
* Bazı Avrupa ülke başkanları,
* Bilcümle İslâm düşmanları,
* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,
* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.
Şimdi soruyorum:
Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar?
“Oooof of”!
“Benim derdim hiçbirine benzemez”!
Düzen ve Müslüman
04:0023/06/2019, Pazar
G: 23/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Üç yıl önceki bir yazımı güncelleyerek bir daha paylaşmak istiyorum:
Düzen ve Müslüman
Düzen ve Müslüman
19 Haziran, Çarşamba
İslam; mensuplarına, her durumda Müslümanca yaşama ve İslam’ı yayma (tebliğ, davet, eğitim) vazifesi veriyor. Müslümanca yaşamak ve Darülislam’da (İslam yurdunda) gelecek nesillerin de böyle yaşamaları için gerekli tedbirleri almak üzere en uygun düzen İslamî düzendir. Bu düzenin uygulandığı ülkede Müslüman olmayanlar ve Müslüman olup da uygulamada kusurları bulunanlar da yaşarlar, ancak kusurlar gizli, ibadetler ve güzel ahlak uygulaması açık olduğu için bu durum İslamlaşmaya zarar vermez. Azınlıkta olan gayr-i müslimlerin İslam’a uymayan hayatları ve uygulamaları da pek örnek alınmaz. Zararı görülürse devlet tedbirini alır.
İslamî düzen ifadesini de biraz açalım: Bu düzen Kitab’a ve Sünnet’e dayanır, ama bu kaynaklarda düzenlenmiş değildir. Düzenleme işini mütefekkirler ve müçtehitler (ulemâ) yapacaktır. Hem inanç hem de amel (uygulama, düzenleme) alanlarında Ehl-i Sünnet içinde dahi önemli yorum ve ictihad farkları vardır. Bu düzende devlet başkanının da müçtehid olması esastır, ancak müçtehid de olsa yönetimi danışma yapmadan kendi içtihadına ve düşüncesine göre yürütemez (istabdad yoktur). Din ve dünya ilimlerinde ihtisas yapmış güzel ahlak sahibi geniş bir danışma kurulu şarttır. Bu kurulun ittifakla veya çoğunlukla aldıkları kararlar, yaptıkları tespitler ile İslamî düzenin güncel versiyonu oluşur. Ümera ulemaya, halk da ümeraya itaat ederler. Yeni durumlar, ihtiyaçlar, maslahat ve zaruretler düzenin, içtihada dayanan hüküm ve kararlarının devamlı gözden geçirilmesini gerekli kılar.
Ortada birçok İslami grup var ve aralarında da -bazen birbirini tekfir edecek kadar- derin ihtilaflar, farklı anlayışlar mevcut. İşte bunlardan birinin diğerlerine galip gelerek iktidar olması hâlinde gerçekleşecek düzenin ideal İslami düzen olması mümkün değildir. Böyle bir düzende de farklı görüş ve anlayış sahiplerinin Müslümanca yaşamaları önünde aşılamaz engeller bulunur.
Laik-seküler düzenlere gelelim: Bu düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur. Bu düzenlerde ibadet ve fazilet açık; ayıplar ve günahlar gizli değildir, hatta aksine ikincisi açıktır, engellenemez, medya ve benzeri iletişim ve etki araçlarında reklamları bile yapılır. Okullarda İslam’a göre din ve ahlak öğretim ve eğitimi genel olarak yapılamaz. Okul, sokak, medya, sanat vb. İslam insanının sağlıklı yetiştirmesine ve bu insanı korumaya ayarlı değildir.
Bu takdirde Müslümanlar vazifelerini nasıl yerine getirecekler?
Şüphe yok ki birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da “Ha!” deyince olmuyor. Hayalperestliği, sonu kayıplarla biten maceraları bir yana bırakırsak -ki bırakmayanlar daima olacaktır- geriye uzun ve ince bir yolu izlemek kalıyor.
Bu uzun ve ince yol izlenirken mevcut düzende neyi nasıl yapmak gerekiyor?
Bu çetin sorunun tek çözüm formülü bir kalemde ve bir kişi tarafından verilemez. Ama bunu dert edinen herkesin düşünmesi, düşündüklerini bir araya gelerek müzakere etmeleri, ortak bilgi ve akıl ile elde edilen sonuçları da adım adım uygulamaları gerekiyor.
Böyle düzenlerde iktidarlar yalnızca Müslümanların İslami vazifelerine alan açmazlar, hak ve hürriyet alanlarını herkese eşit açarlar. İktidarların dinî ve ideolojik meyilleri varsa terazinin kefesi bu meyil yönünde biraz ağır basar, ama hepsi bu kadardır.
Vazife sivil faaliyetlere kalıyor. Sivil oluşumlar aralarında diyaloglar da kurarak vazifelerini yerine getirmeye çalışacak, İslam’ın farklılık ve güzelliğini uygulamada göstererek, ilişkilerinde yaşayarak şartlanmamış farklı grupların da sevgi ve sempatisini kazanmaya bakacaklardır.
Bununla birlikte Müslümanca yaşayabilmek için yeterli bilgiye ve bu bilgiyi hayata uygulayabilmek için uygun eğitime, uygun eğitim için de uygun çevreye ihtiyaç vardır.
İslam tarihinde bazı alimler görüyoruz ki bunlar belli bir hocadan, medreseden ziyade kitapları okuyarak yetişmiş oluyorlar ve bu usulün iyi olduğu kadar; alimlere saygısızlık, dengesizlik, ölçüsüzlük, insan tabiatına aykırı dayatmalar gibi kötü etkileri de oluyor. Bir hocaya, bir medreseye bağlı olarak yetişmenin de dar görüşlülük, taassup, ayrımcılık gibi kötü tesirleri ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar bazı alimler varmış, öğrenciyi bir yere kadar getirir, sonra, “Evladım, benden bu kadar, bundan sonra sen filan alime git, devamını o getirsin” derlermiş. Yine bazı tasavvuf mürşitleri varmış, onlar da müritlerini belli bir aşamaya getirdikten sonra, “Evladım, benim yetkim buraya kadar, bundan sonrasının tekmili için sen filan zata git” derlermiş. Bu muhlis Müslümanca usulde şahıs ve onun yolu, tarikı, medresesi, programı değil, talibin yetişmesi ön planda tutuluyor. Hoca veya mürşit, talibin, kendini aşmasını, daha ileri gitmesini isteyebiliyor ve buna yol gösterebiliyor.
Şimdi okullar var, buralarda birbirinden farklı birçok hoca bulunuyor. Öğrenci bunlardan alacağının iyisini, kendisi için, meşru amacı için uygun olanı kendi bulup alacak ki bu, oldukça zor bir hedef.
Kitaplar var; kimileri yoldan çıkarıcı, kimileri beyinleri dondurucu, kimileri okuyanın kabiliyetini ve birikimini en ileri hayırlı noktalara ulaştırmada yardımcı. Bunlar arasında seçim yapmak da -henüz yolda olan- okuyucuya düşüyor ki bu da zor.
Medreseler ve kurslar var; çoğu inhisarcı, bölücü, dışlayıcı; hiçbiri değilse sınırlayıcı. Tarikatlar ve cemaatler de en azından sınırlayıcı, yani bunların da çoğu, “Eşitler arasında birinciyiz” demiyorlar, “Biz birinciyiz, hatta tek doğruyuz, tek seçeneğiz” diyorlar.
Eğitim ve öğretim çevresi bundan ibaret olunca gençler, yol arayanlar ne yapacaklar? Maksatlarına nasıl ulaşacaklar?
Eğer yola düşenler sıradan insanlar ise, asgari/zaruri ve sahih bilgiyi almak, mevcut saptırıcı ve ayartıcı ortamda kendilerini korumak ve Müslümanca yaşamak istiyorlarsa bunların yapabileceklerinin en iyisi uygun bir çevreyi bulup bundan istifade etmek, ama asla aklını terk etmemektir.
Bu uygun çevre ne olabilir?
Öğrenciler için İmam Hatip Okulları veya buna benzer öğretim ve eğitim kurumları, yine öğrenciler ve diğerleri için aynı yolun yolcusu olan arkadaş grubu veya sahih İslam’ı esas alan ve ayrımcı olmayan bir alim(ler), veya aynı vasıfta (ayrımcı, tekçi, sahih İslam’dan sapmış olmayan) cemaatlerden bir cemaat, yahut da yine aynı vasıfta tarikatlardan bir tarikat olabilir. Tarikatlar keramet, kibir, ayrımcılık, tekelcililik talim ocağı değil, ihlas, ihsan, ilm-i yakin te’dîb ve talim ocaklarıdır; böyle olmalıdır.
Birden fazla eğitim ve öğretim çevresini sıraladım böylece bana sıkça sorulan “Bir tarikata intisap şart mı” sorusunun da cevabını vermiş oldum.
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
04:0027/06/2019, Perşembe
G: 27/06/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistinli araştırmacı yazar Prof. Muhammed Hayır Mûsâ, Mürsî’nin şehadetinden sonra onun muhterem eşi Azîme Neclâ Muhammed Hanımefendi ile bir telefon konuşması yapmıştı.
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
Mürsî’nin eşi gençlere sesleniyor
20 Haziran, Perşembe
Bu konuşmayı paylaştığı yazısına şöyle başlıyor:
Konuşmamız boyunca Neclâ Hanım yalnızca sabır ve onurlu duruşta bir okul değil, aynı zamanda sebat, sükûnet ve tevâzu ile yoğurulmuş yüce bir direnç ve izzet dağı idi.
Şaşırtıcı bir huzur ve sükunet içinde beni dinliyor, emsalsiz bir vakar içinde ara sıra konuşmaya katılıyor, Allah’ı anıyor, O’na hamdediyor, konuşunca kelimelerinden yapmacık olmayan büyüklük fışkırıyor, söylediği her kelime azim ve ufkumu bulutlarla kucaklaştırıyor, bu yüce boy karşısında daha fazla kısaldığımı hissediyordum.
Ona sordum: Gençler için neler söylersin, onlara senden hangi tavsiyeleri/öğütleri götüreyim?
Şu cevabı verdi:
-Onlara de ki: Biz Başkan ( Mürsî’) yakında köşke döner diyorduk, o, istediği ve temenni ettiği köşke döndü, bizim istediğimiz köşke değil, o cennetin köşklerini isterdi, umarım şimdi Allah’ın izniyle o köşklerdedir.
-Gençler! Başkanın kanını heder etmeyin, onun kanını (hakkını) talep etmekten bir an geri durmayın!
-Gençler! Başkanın ömür boyu yürüdüğü ve yürürken Rabbine kavuştuğu yolu tamamlayın; Allah yoluna davet ve bu yolda hareketi ikmal edin!
-Gençler! Başkanın taşıdığı bayrağı siz devralın, aman onu yere düşürmeyin, dininiz ve ümmetiniz için fedâkarlık yapmaktan, adanmaktan ve bedel ödemekten geri durmayın!
Gençler! Her kim, başkan hayatta iken ona gerektiği gibi yardımcı olamadığını düşünüyorsa şimdi vakit kaybetmeden işe koyulsun; yol uzundur ve hareket devam etmelidir!
Gençler! Başkanın yürüdüğü yol Allah rızası için hareket, bu yolda şehadet ve İslam için adanmışlık idi; bu yol Allah’ın makbul şehid kullarının yoludur. Bana hep şunu derdi: Allah’a davet yolunda ve İslam dini için canım feda olsun!
Başkan devamlı istediği “Allah yolunda şehid olma” gayesine ulaştı, yatarken uyumadan önce yaptığı duada çok kere şöyle dediğini duymuşumdur: Allah’ım bana şehadeti nasib eyle, ölümüm senin yolunda şehidlik şeklinde olsun!”
Başkan sebat sembolü idi, herkes onun altı yıl çektiği zindan hayatında davasındaki sebatından söz eder, ben buna başkan olduğu yedinci yılı da ekliyorum, vallahi bu bir yıl içinde başına gelenlerden dağlar bile sarsılırdı, daha sonraki yıllarda hapiste iken nasıl davasında ve yolunda sabit kaldıysa o bir yıl içinde de sebat etti, davadan sapmadı, Cenâb-ı Hak bu sebatı, ancak seçkin kullarına nasib eder.
Gençler! Allah’tan dileğimiz ve umudumuz ve size olan güvenimize dayanarak şunu söyleyeceğim: Zulüm devam edemez, hak er geç yerini bulacaktır, bu dünyada birbiri ile davalı olanlar Allah’ın huzurunda bir araya gelip hesap vereceklerdir!
Ben de bu ibretlik ve örnek konuşmayı çevirip sunduktan sonra gençlere Akif dilinden şunu derim:
Allah’a dayan, sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
.Beklentiler ve imkanlar
04:0028/06/2019, Cuma
G: 28/06/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maddeye tapan, daha çok kazanmayı ve en zengin, maddi bakımdan en güçlü olmayı bütün ulvî ve insanî amaçların önüne geçirmiş bulunan bir zalim dünya düzeni içinde yaşıyoruz.
Beklentiler ve imkanlar
Beklentiler ve imkanlar
21 Haziran, Cuma
Bu dünya düzeninin patronunun şimdilik ABD (daha doğrusu bu ülkedeki birkaç büyük şirket) olduğu anlaşılıyor.
Bütün dünyaya hükmeden parası, en güçlü diye övündüğü silahlı kuvvetleri, menfaat ve güç sayesinde elde ettiği stratejik bölgeler ve müttefikler, yine güç ve daha ziyade aldatma ve şantaj yoluyla esir ettiği bazı ülkelerden (işbaşına getirdiği ve koruduğu diktatörlerden) elde ettiği büyük gelir (petrol, gaz, para, altın, maden….) evet bütün bunları kullanarak dünyaya hükmediyor, yoluna çıkanları, karşı duranları yola getirmek için ambargo uyguluyor, olmadı savaş çıkarıyor, suikastlar yaptırıyor, bir ülkenin halkını bölüp birbirine kırdırıyor…
Semirmekte olan Çin ve Rusya ile sözde dünya düzeninde söz sahibi olan, olmaya çalışan AB de şimdilik ABD’ye dur diyemiyorlar, BM ve Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin dediği oluyor, istemediği olamıyor.
İşte böyle bir dış dünya var. İslam dünyası parçalanmış, önemli kısmı ABD’nin (dolaylı olarak İsrail’in) güdümüne girmiş durumda, ondan beklenen “adil dünya düzenini” kurup korumaktan çok uzakta bulunuyor.
Yurt içinde Tanzimat’tan itibaren başlayan Batılılaşma hareketi Cumhuriyetin ilanından itibaren devletin resmi politikası ve amacı haline gelmiş, bize ait olan değerleri oluşturan ve koruyan kurumlar ortadan kaldırılmış, başta milli eğitim olmak üzere bütün eğitim ve etkileme kurum ve faaliyetleri sözde çağdaşlaşma, gerçekte Batılılaşma amacı için seferber edilmiştir.
1950’den sonra çok partili sisteme geçilmiş, dindar halk biraz nefes almış, bazı yasaklar ve engellemeler kaldırılmış olmakla beraber TC. Anayasasının ilk dört maddesi tabulaştırılmış, değiştirilmesi için teklif vermek bir yasaklanmıştır.
Bu maddelerden biri şöyledir:
MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
“Başlangıçta belirtilen temel ilkeler” arasında şunlar da var:
Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı…”
TC. Anayasasında yer alan bu ilkeler ve hükümleri benimseyen halk kesimi azınlıkta değildir ve devletin güvenlik güçleri de bu ilke ve hükümleri korumakla görevlidir.
İslamlaşma davasına gönül vermiş, bu uğurda çaba gösteren, plan ve program yapan, mevcut iktidardan da bunu bekleyen herkesin buraya kadar yazdıklarımı bilmesi, unuttuysa hatırlaması gerekiyor.
Mevcut iç ve dış durum karşısında bize göre iyi, zaruri ve hayati olan bazı şeyleri yapmak için çırpınan Erdoğan’ın önündeki hedefler ve engeller (Beklentiler ve İmkanlar) ile Pazar günü yazıya devam edeceğim.
Bu arada, En Politik (Tabi ki tarafız) isimli internet haber sitesinde çıkan, Prof. Dr. Seyyid Mehmet Şen Hoca’nın “Sayın Cumhurbaşkanı Mesajı Nihayet Aldı” başlıklı yazısını bütün ilgililerin okumasını tavsiye ediyorum.
Beklentiler ve imkanlar (2)
04:0030/06/2019, Pazar
G: 30/06/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazımda Türkiye ve dünyada cari durumu tasvir etmiştim; maksadım, beklentilerin imkanlarla dengeli olmasına dikkat çekmekti.
Beklentiler ve imkanlar (2)
Beklentiler ve imkanlar (2)
23 Haziran, Pazar
Ak Parti iktidara geldiğinde ondan, hassas ve mağdur Müslümanların beklentileri o günün imkanları ölçüsünde oldukça mütevazı idi: Başörtüsü problemi, İmam Hatiplilerin katsayı mağduriyeti, seçmeli din (İslam) derslerinin uygulamaya konması… Bunlar kısa vadede halledildi, mağduriyetler engellendi. Askeri vesayet, yargının tarafgirliği ve sınırlarını aşması, YÖK’ün tahakkümü ve taraf tutması, uluslararası ilişkilerde ülkemizin sözü ve itibarının düşüklüğü gibi konulara ilişkin talepler ve beklentiler imkanların elvermesine bırakılmıştı ve elverdikçe bunlar da çözüldü. Ekonomi, sağlık, ulaşım, imar, milli savunma konularında umutların ötesinde mesafeler katedildi.
Süvari güçlü ve hızlı atıyla ufukları aşarken bundan rahatsız olan iç ve dış menfaat ve ideoloji grupları, fırsat buldukça süvariyi durdurmak için teşebbüslerde bulundular. 7 Şubat 2012 Hakan Fidan olayı, 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi, 15 Temmuz 2016 askeri darbe içten ve dıştan elbirliğiyle kotarılmış durdurma teşebbüslerinin göze çarpanlarıdır. Arap Baharı olayları ve bu cümleden olarak 2011’de patlak veren Suriye iç savaşı da Türkiye’yi yakından ilgilendiren baş ağrıları arasında yer aldı.
Erdoğan Türkiye’yi birinci lige çıkarmak istiyordu ve İslam dünyası da perişanlığına çare olarak böyle (halkı Müslüman ve geçmişi şanlı ve tecrübeli) bir İslam ülkesine muhtaç idi. Bir zamanlar üç kıtada hakim olmuş, sonra bu üç kıt‘anın elbirliği ve içerden satın aldıkları veya aldattıkları kimselerin yardımı ile mezara gömülen bir milletin çocuklarının yeniden dirilip şanlı mazilerinde olduğu gibi şerefli bir hedef/dava peşinde koşmaya başlaması düşmanlarının asla kabul edemeyecekleri bir gelişme olurdu. İşte bu yüzden onu durdurmak için bir kısmına işaret ettiğim hadiselere vücut verildi. Ekonomik ambargolar, yer altı zenginliklerinden istifademize karşı çıkışlar, zorunlu savunma sistemi edinmemizi engelleme çabaları da güncel engeller arasında yer aldı.
Her şeye rağmen pek çok alanda çok iş başaran bir iktidarda yıllar geçtikçe bazı arızalar baş gösterdi. Son seçimde yaşanan kaybın arkasından dost ve düşman kalemler sebep-sonuç ilişkisi üzerine birçok yazılar kaleme aldılar, konuşmalar yaptılar. Yazıların birçoğunda sebeplerin etki sıralaması ile sorumlusunun tayini hakkında önemli eksikler, sakatlıklar ve –bir kısmında- kötü maksatlar var.
Cumhurbaşkanımızın yetkisini kullanarak ve imkanların elverdiği ölçüde bir iç ıslahat hareketine girişmesinde zaruret var. Nereden başlanacağı ve nereye kadar varacağı konusunda da samimi ve dost tabanı dinlemek, işareti oradan almak gerekiyor.
Bu böyle olmakla beraber üç noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyorum:
1. Bazı çevreler sanki bu ülke bir şeriat ülkesi, başında da Hz. Ömer varmış gibi beklentiler içine giriyor, bu beklentileri gerçekleşmediği için muhalefeti gölgede bırakacak ölçüde “yıkıcı” tenkitler yapıyorlar. Bu dostlara, bir önceki yazımı bir daha okumalarını tavsiye ediyorum.
2. Seksen milyonluk bir koca ülke milyonlarca görevli ile yönetiliyor. Bu milyonlarca görevli de gökten inmiyor, onlar bu halkın insanları. Şimdi genel ahlaka ve farklı dünya görüşlerine bölünmüş halka bir bakalım, bunca ahlak zaafları ve ideolojik/menfaat mücadelesi içinde tamamı sütten çıkmış kaşık misali temiz insanı nereden, nasıl bulacak, iş başına getirecek ve orada bozulmadan tutacaksınız!
3. Ey İslamlaşmayı dava edindiğini söyleyen, sanan, bunda samimi de olan Müslümanlar!
Uğradığımız sonuç ile din ve ahlak konusundaki eksiklerimizin sebeplerini araştırırken kendimize niçin bakmıyoruz?!
Mevcut ülke ve dünya düzeninde iktidarlardan bekleyeceğimiz şey “gölge etmemesi, sivil İslamlaşma hareketine mani olmaması, imkanların elverdiği ölçüde bizim faaliyetlerimize yardımcı olmasıdır”. Faaliyetin ağırlığı ve sorumluluğu ise bizim üzerimizdedir.
Şimdi soruyorum:
Sözde İslamcı Müslümanlar olarak kaç bölüğe (fırkaya, gruba) ayrıldık, bu gruplar arasındaki ilişki rekabet ve mücadele mi, yoksa aynı amaca yönelik birlik, kardeşlik ve dayanışma mı? Peki bunun sorumlusu Erdoğan mı?
En geniş müsamaha (hudud) içinde insanımızı İslam’ın içinde tutan ve onlara anlayış, şefkat, sevgi ile yaklaşan, öncelikleri ve tercihleri, üzerinde ittifak edilmiş din kaidelerine göre uygulayan bir İslam anlayışında niçin birleşmiyoruz? Bunun sorumlusu Erdoğan mı?
İktidardan nasiplenen ehl-i kıblenin bir kısmı ahlak, liyakat, hak, hukuk ve adalet tanımıyorsa, bir Müslüman şöyle dursun vicdanı olan bir insana yakışmayan davranışlar, fiiller, tasarruflar içine giriyorsa bunlara “Böyle olun” diye Erdoğan mı emir veriyor?
Medreseler açık, tarikatlar faal, Diyanet oldukça serbest, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri, geçmişte rüyalarında göremeyecekleri imkanlara sahipler; peki bunlara rağmen halkımızda iman, ibadet, ahlak, edeb, şuur… noksanları varsa bunun sorumlusu Erdoğan mı?
Bu milletin bir kısım çocukları üzerimizden geçen inkılap silindirinde ezilmişler, değişmişler, öz değerlerine yabancılaşmışlar; onları düşman belleyip savaş açmak yerine, sulha meyilli olanlara el uzatmak, gönül bağı kurmak, bir olmak, hep birlikte Türkiye ve hep birlikte ümmet olma yolunda ilerlemek en uygun yol iken bu becerilememişse kusur Erdoğan’da mı?
Bu soruları daha da çoğaltmak mümkün, ama bu kadarla yetinip “Arkadaşlar, aynaya bakalım” diyerek yazıyı noktalıyorum.
Fulbright Eğitim Komisyonu
04:004/07/2019, Perşembe
G: 4/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
CHP, iktidarı Demokrat Parti’ye bırakmak mecburiyetinde kalmadan bir süre önce İsmet İnönü yönetiminde, başlıkta adı geçen bir sözleşme imzalanmış. Bu sözleşme ile ilgili birçok yazı okudum ve konuşma dinledim. Konuşan ve yazanların bir kısmı halen yürürlükte olan bu sözleşme gereği TC milli eğitiminin ABD’ye teslim edildiğini, sözleşmede yer alan ABD heyetinin kabul etmediği hiçbir programın ve müfredatın bu ülkede uygulanamayacağını iddia ediyorlardı. Bu, çok önemli iddia benim de dikkat ve merakımı celbetti, biraz okudum, araştırdım. Önce bu sözleşmenin metnini okudum, bilâhare çıkarılan kanun şöyle başlıyor:
Fulbright Eğitim Komisyonu
Fulbright Eğitim Komisyonu
27 Haziran, Perşembe
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imza edilen anlaşma gereğince temin edilen paraların kullanılmasına dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında imzalanan anlaşmanın onanması hakkında kanun:
BİRİNCİ MADDE- Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde Kahire’de imza edilen anlaşma gereğince temin edilen paraların kullanılmasına dair Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 27 Aralık 1949 tarihinde Ankara’da imza edilen anlaşma onanmıştır…
Sözleşmenin başlangıcı da şöyle:
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti; Eğitim sahasında yapılacak temaslarla bilginin ve meslekî istidat sahiplerinin daha geniş mikyasta mübadelesi suretiyle Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri milletleri arasında karşılıklı anlaşmayı daha ziyade inkişaf ettirmek arzusunda bulunduklarından…”
Benim bu maddelerden anladığım karşılıklı bilgi, tecrübe ve araştırmacı mübadelesinden ibaret.
Acaba uygulamada iddia edildiği gibi bir ambargo var mı diye Milli Eğitim’in beyni mesabesindeki bir kurumda itimat ettiğim bir zata sordum. Cevabı şöyle oldu:
“Ben yıllardır bu dairede program, müfredat, kitap konularıyla meşgulüm, bizim üstümüzde böyle bir sözleşmenin gölgesi mevcut değildir, tamamen hür olarak çalışıyoruz.”
Aynı konu bir de Milli Eğitim Bakanı’na sorulmuştu, Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Fulbright Komisyonu hakkında gelen soruya verdiği cevap şudur:
“Bir tek soruyla yol haritamızı anlayabiliyorsanız… Şimdi bakın Ful ve Bright ne güzel isim değil mi? Koyarken düşünmüşler. Fulbright Komisyonu şehir efsanesi değil, bu ülke efsanesidir. Gerçekten bir şey yapıyorsak bunu biz yapıyoruz. Ben Ankaralı bir ülkenin evladıyım. Bunu Ankaralılar yapıyor emin olun, bunu yapmayan da biziz. Bunu Erzurumlular, İzmirliler yapıyor. Elbette bazı dışsal faktörler harekete geçmek isteyecektir. Bu dışsal faktörler bizi etkilemek isteyecektir, ben onların kendi vazifeleri ile meşgul olduklarını düşünüyorum. Bizim milli vazifemiz var, bu ülkeye borcumuz var. Bizim defterimizde böyle bir şey yazmıyor.”
Benim ulaştığım bilgiler bunlardır.
İddia sahiplerinin elinde farklı ve güvenilir bilgiler varsa bunu öğrenmek milletimizin hakkıdır.
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
04:005/07/2019, Cuma
G: 5/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde inançları ve bazı uygulamaları anlatılan Hristiyan ve Yahudilere, vaktiyle hak peygamberlerine gelen sahih kitaplarından dolayı “ehl-i kitab” diyoruz. İslam hukuku onlara, müşriklerden farklı muamele ediyor, bazı hak ve hürriyetler tanıyor. Ancak aşağıda, Papa’nın, bir Arap haber kaynağından özetleyeceğim son açıklaması, karşımızda farklı bir Hristiyanlığın, hatta kaynaklarımızda ve kaynaklarında anlatılan Hristiyanlık’tan farklı yeni bir uydurma dinin oluştuğunu gösteriyor.
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
Papa’nın yeni dini ve eşcinsel açılımı
28 Haziran, Cuma
Papa diyor ki:
“Biz alçak gönüllülük, ruhi ve manevi araştırma, tefekkür ve dua sayesinde, bazı itikatlarımızla (inançlarımızla) ilgili yeni bir anlayış kazandık… Artık kilise, insanların azap çektiği bir cehenneme inanmıyor, bu inanç Tanrı’nın sonsuz sevgisine ters düşer. Tanrı yargıç değil, insanlığın dostu ve sevenidir. Tanrı suçlamaz, aksine kucaklar. Cehennem edebî bir tekniktir; Âdem ve Havva kıssası gibi, cehennem ayrı düşmüş ruhun üstü kapalı anlatımıdır (bundan kinayedir). O ruhta sonunda bütün diğerleri gibi Allah sevgisinde birleşecektir… Bütün dinler haktır, sahihtir; çünkü inananların kalbinde ve inancında böyledir ve bundan başka da bir hakikat yoktur… Kilise eskiden insanların günahları ve hataları ile ilgili hakikatler konusunda çok sert idi, ama biz şimdi yargıç olmaktan vazgeçtik, biz seven ve sevecen bir baba gibiyiz, çocuklarımızı suçlamamız ve cezalandırmamız mümkün değildir. Kilisemiz farklı cinsel eğilimlere sahip olanları, kürtaja taraftar o ve karşı olanları, muhafazakârları ve liberalleri, selamladığımız ve bize katılan komünistleri… kucaklayacak kadar geniştir. Hepsini seviyoruz ve aynı tanrıya tapıyoruz.”
Papa’nın bu açıklamadan maksadı ve asıl inancı nedir sorusunun cevabı üzerine çok şey söylenebilir, bir köşe yazısı hacmi ölçüsünde üç noktayı tahlil etmek istiyorum:
1.Hakikat anlayışı
Papa’ya göre mutlak hakikat yok, hakikat izafi (göreceli), her inanç sahibi neye inanıyorsa hakikat de ondan ibarettir.
Bize göre hem madde âleminde beşeri bilgiye ulaşma araçları ile hakikate ve doğruya ulaşma imkânı vardır ve hakikat tektir, ona uymayan bilgi ise batıldır, aslı yoktur, vakıa mutabık değildir; hem de beşerin bilgi vasıtaları ile ulaşılması mümkün olmayan hakikatlere ulaşmanın yolu vardır; bu da ilâhî bilgi kaynağı olan vahiydir. Vahyin verdiği bilgi izafi hakikat değildir, mutlak hakikattir; vahyin usulüne göre yapılacak yorumu ise beşeridir, Allah katında olana uyarsa isabetli, uymazsa hatalı olur, ama bu hata Vahyeden’in bağışladığı bir hatadır.
2.Din anlayışı
Papa’nın hakikat anlayışına bağlı olan din anlayışı da isabetli değildir. Allah Teâlâ’nın birçok peygambere vahyi vardır, bu vahiylerde ortak noktayı teşkil eden “hak dinin temel bilgileri inanç esasları” Kur’an-ı Kerim’de açıklanmıştır, Ehl-i kitabın ellerinde bulunan ve kısmen değişmiş olan kitaplarda da bu temel bilgilerin kırıntıları vardır. İşte hak dinin bu temel bilgi ve inancı ihtiva etmesi gerekir. Bugün yeryüzünde mevcut olan İslam’dan başka hiçbir dinde bu temel bilgi ve inanç, sahih ve kâmil olarak mevcut değildir, şu halde bir hak din vardır, o da –bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin de adı olan- İslam’dır. Bu hak bilgi ve inanca göre bütün dinlerin mensupları aynı tanrıya ibadet etmiyorlar, Papa gibi din adamlarının uydurdukları sözde tanrılara tapıyorlar. Papa’nın din anlayışının insanlığı götüreceği sonuç dinsizliktir, varlık ve bilgi olarak hakikatin inkârıdır ve hakikate dayalı olan kâmil insanlık ve ahlak nizamının yıkımıdır. Nitekim merhum Aytunç Altındal yıllar önce bu sonuca şöyle ışık tutmuştu:
“Gerçekten Ateizm’in kaynağının bizzat Roma Kilisesi olduğunu söylesem şaşardınız, değil mi? Nasıl olur da Tanrı’dan başka güç tanımayan ve onun adına kurulduğu ve hareket etmekte olduğu varsayılan bir kurum, Kilise, Tanrıtanımazlığın kaynağı olur? Ama olmuştur. Özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistleri hep bu kiliseden çıkmışlardır. Özellikle de 15. ve 16. yüzyıllarda papazlık eğitimi görmüş, yıllarca Hıristiyanlığın “Tanrısı” için çalışmış fakat hayatlarının belli bir dönemine gelince Ateizm’e geçmiş ve bu kez de aynı Tanrı’ya karşı amansızca mücadele etmeye başlamış sayısız papaz vardı.”
3.Ahlaklı-ahlaksız, dinli-dinsiz bütün insanlığı kucaklama anlayışı
(Bu konuya pazar yazısında devam edelim).
Papa’nın ifsada açılımı
04:007/07/2019, Pazar
G: 7/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazıda Papa’nın açılım adına yeni bir din icad etmekte olduğunu ifade etmiş, bu açılımın ana hatlarını kendi açıklamasından nakletmiş, üç noktada tahlil ve tenkide girişmiştim, “Ahlaklı ahlaksız, dinli dinsiz bütün insanlığı kucaklama anlayışı” noktası/başlığı bu yazıya kalmıştı.
Papa’nın ifsada açılımı
Papa’nın ifsada açılımı
30 Haziran, Pazar
“Teşbihte hata olmaz derler” ben de bir teşbih ile maksadımı anlatmaya çalışayım:
Fahişeler, iffetli kadınların arasında rahatsız olurlar, isterler ki, bütün çevre kendileri gibi olsun, fark ortadan kalksın ve huzur bulsunlar. Papa da bakmış ki, aklı, vicdanı, şuuru yerinde olan ve fıtratı bozulmamış insanlara, mevcut kitaplarından ve yaptıkları reformlardan yola çıkarak Hristiyanlığı kabul ettirmek mümkün değil; bunca imkan ve gayretlerine rağmen elde ettikleri sonuç kilisenin talim ve telkin ettiği Hristiyanlık’tan kaçış. Kendisi ve diğer din adamları bir yandan emsalsiz bir saltanat sürmekteler, diğer yandan azımsanamayacak sayıda mensupları küçük çocuklara tecavüz etmekte, Papa tazminat ödemekten bıkmış, üstelik itibar kaybetmekteler… Bu dini insanlığa kendisi olarak sunmak ve kabul görmek yerine (bundan ümit kestikleri için) bütün dinleri ve muhafazakâr ahlak anlayış ve uygulamalarını ve bu meyanda yegâne hak din olan İslam’ı bozmaya, hak-batıl, güzel ahlak-ahlaksızlık, insanlık için yararlı olan-olmayan ayrımını ortadan kaldırmaya, insanları “her şeyi mübah ve hak-hakikat görme” anlayış ve uygulamasına yönlendirmeye karar vermiş. Dış görünüşü müsamaha şekeri ile kaplı olan bu açıklama-açılım, insanlığı hayvanlar topluluğuna çevirecek bir uyuşturucudur.
1960’lı yıllardaki Papa, dinler arası diyalog adıyla bir teşebbüs başlatmıştı, başta başka dinlere de bir kurtuluş penceresi açmış, tepki görünce de “maksadım diyalogu, misyonerlik için kullanmaktır” diyerek tornistan yapmış veya asıl maksadını açıklamıştı. Türkiye’den ve yurt dışındaki dindaşlarımızdan bu faaliyete katılanlar olunca yazılarımda ve kaleme aldığım küçük bir kitapta şu uyarıyı yapmıştım(Sitemde vardır):
“Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar. Bu noktada önemli olan husus, “kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmak”tır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, “Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir “misyoneri: davetçisi, tarafı” olarak diyaloga girerler.”
Anlaşılan odur ki, Papalık, dinler arası diyalog faaliyetinden de ümidini kesmiş, bütün dinleri ve sanırım özellikle yegâne hak din olan İslam’ı ortadan kaldırmak için yeni bir “sözde din anlayışını” ilan etmiştir.
Yıllardır dikkatimi çeken bir husus da şudur: Kilisenin yaptığı şey, mensuplarını kitaptaki dine çekmek yerine kitaptaki dini; fikirde, fiilde ve modada hâkim olan duruma çekmek, dini modaya uydurmak olmuştur. Son moda cinsi ve cibilliyeti bozulmuş insanların kabullenilmesi, hoş görülmesi, hatta onore edilmesi olduğundan Papa, yaşına başına bakmadan onları da kucaklamak suretiyle dikkatimi çeken yaklaşıma bir yenisini daha eklemiştir. Bir çelişkisi de şöyledir: Önce eşcinselliğin ve benzerlerinin (LGBT) bir çeşit hastalık olduğunu açıklayarak psikiyatri yolunu göstermiş, sonra tepki görünce onları savunmuş, tabii görmüş, sonunda da kucaklamıştır.
İbretlik bir olayı daha nakledeyim:
Komünizmden, ateizmden, dine karşı savaştan yeni çıkmış olan Rusya’nın devlet başkanı Putin eşcinsellerin, çocuklara zarar vermesinden korkuyor ve tedbir olarak ülkede reşit olmayan kişiler arasında eşcinsellik propagandasını yasaklayan bir yasa yürürlükte bulunuyor, bir soru üzerine de şu açıklamayı yapıyor:
“Eski İtalya Başbakanı Berlusconi için “Eğer eşcinsel olsaydı hakkında dava açılmazdı”.
Ülkesinde eşcinsellere yönelik baskı uygulandığına dair suçlamalara da sert çıkıyor ve “Neslimiz tükeniyor, bizim derdimiz bu” diyor.
Çocuklar, gençler ve büyükler
04:0011/07/2019, Perşembe
G: 11/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anamın anası (ebem), kendi çocukluğunda büyüklerin, edep ahlak bakımından onlardan şikayetçi olduklarını anlatırdı. “Zemane” kelimesi daha eskiden beri, büyüklerin şikayetlerine konu olan yeni nesiller için kullanılıyor. Genellikle eskiden iman, ibadet, ahlak ve âdâb bakımından insanların daha iyi oldukları, zaman geçtikçe bozuldukları dile getirilir..
Tur otobüsü devrildi: 20 yaralı
Tur otobüsü devrildi: 20 yaralı
20 Temmuz, Pazartesi
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) de kendilerinin içlerinde yaşadığı ve eğittiği neslin (sahâbe) daha iyi olduğunu, sonraki nesillerin, bütün bireylerini kaplamasa da giderek az çok bozulacağını bildirmişlerdi.
Bu “giderek bozulma” doğru bir çizgi halinde devam etmiyor, çeşitli iç ve dış etkilerle grafik yukarı aşağı zikzaklar çiziyor.
Bugünlerde yine “büyükler”, yeni nesilin (gençlerin) dindarlık, ahlak, âdâb bakımından bozulduklarını ısrarla ve bazen abartılı olarak dile getiriyor, şikayetleniyorlar. “Dindar ailelerin isyankâr çocuklarından” söz ediliyor.
Yazılan ve konuşulanları olabildiğince takip ettikten sonra zihnimi bazı sorular işgal ediyor:
Önce tespitler ne kadar sağlıklı? Mesela gençliğin deizme kaydığı söyleniyor, “deizm nedir” diye sorduğumuzda kaynaklar basitçe şu tarifi veriyorlar:
“Yaradancılık anlamına gelen Deizm, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratılıp daha sonra bu yaratıcının insanı kendi başına bıraktığını kabul eden bir felsefi akım ya da inanç biçimidir. Deizm, peygamberleri ve kutsal kitapları reddeder. ... Deizm inancına göre Tanrı evrene ve dünyaya müdahale etmemektedir.”
Bu tarife göre gençlerimizin deizme kaydığını kim nasıl tespit etmiş. Deizmin bazı parçalarının (benzerlerinin) bir kısım gençlerimizde, o da tartışma götürür yöntemlerle tespit edilmiş olması “gençler deizme kayıyor” hükmünü vermek için yeterli midir? (Bence değildir).
Gençler değil de “büyükler” için aynı araştırmalar yapılsa acaba aynı oranda veya daha fazla deizmi andıran itikadların veya uygulamaların bulunduğu ortaya çıkmaz mı? (Bence çıkar).
Türkiye’de ve İslam dünyasında Müslümanların hayatında ve uygulamalarında itikad, ibadet ve ahlak bakımından insanı kahreden eksiklerin, ihlallerin, ihmallerin olduğu apaçık ortada. Bu “Müslümanlar” bu günahları işlerken, bu ihmalleri ve ihlalleri ortaya koyarken nasıl bir itikad içinde oluyorlar?
Peygamberimiz (s.a.) sahih kaynaklarda bulunan bir hadisinde, “Bir kimsenin mümin olarak zina, hırsızlık, gasp ve haksız iktisab yapamayacağını ve sarhoşluk veren bir şeyi içemeyeceğini” söylüyor.
Gerçi ehl-i sünnet âlimleri bu günahları işleyenlerin dinden çıkmış olmayacaklarını, başka naslara dayanarak ifade etmişlerdir, ancak imanla bu günahlar arasında bir ilişkinin bulunduğu da şüphesizdir.
Asırlardan beri Müslümanların içinde, yaşlısı ve genciyle bu günahları işlemekte olan pek çok insan olmuştur. Mümkün olsa da bir itikad araştırması yapılsaydı, ehl-i sünnete mensup bilinen insanlar arasında kaçta kaçı bilgi, itikad ve amel olarak ehl-i sünnet çerçevesinde kalabilirdi?
Peki, bunlar da mı deist olmuşlardı?
Yani bu günahları işlerken, bu ihmalleri yaparken onların ruh halleri ve itikadları ne durumda idi? Yalnızca “bilgi ve irade yetersizliği mi” vardı, yoksa bir kısmının, Allah’ın yarattıkları ile ilişkisi bakımından itikadları değişmiş mi idi? (Muhtemelen her ikisi de vardı).
Ben gençlerimizin, “Allah bizi yarattı ve kendi halimize bıraktı, yapıp ettiklerimize müdahale de etmez, sorumlu da tutmaz” manasında bir deizme kaydıkları kanaatinde değilim. Yapılan araştırmalar bu sonucu vermiyor.
Peki, ne oluyor?
Olan, hem gençlerde hem de yetişkinlerde asırlar boyu görülen, zaman içinde artan ve eksilen, bilgi eksikliği, iman zayıflığı, ibadet ihmali, ahlak ve âdâb bozulmalarıdır.
İşte bu vakıanın sebepleri üzerinde müzakereyi derinleştirmemiz gerekiyor.
Gelecek yazıda bazı katkılar sunacağım.
Ne ekersen onu biçersin”
04:0012/07/2019, Cuma
G: 12/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Oxford Üniversitesi’nin (ANTHROPOLOGY & MIND) bölümü, on iki aylıkla altı yaş arasındaki çocuklar üzerinde on yıl süren bir araştırmanın sonuçlarını 2008 yılında TELEGRAPH’ta yayınlıyor, ayrıca BBC de raporu yayın programına alıyor. Başta Cambridge’e bağlı Faraday Enstitüsü olmak üzere birçok akademik kuruluş ve kurumda bu sonuçları bahse konu ediyor, hakkında birçok konferans veriliyor.
Bakan'dan çarpıcı paylaşım
Bakan'dan çarpıcı paylaşım
20 Temmuz, Pazartesi
Araştırmanın sonucu özetle şöyle: Bu çocuklar, ana babaları ve okulda öğretmenleri Allah’tan söz etmemiş olsalar bile Allah’ın varlığına iman ile doğmuş oluyor ve onu muhafaza ediyorlar. Bu yaş içinde çocuklar, insanlardan uzak bir adaya bırakılsalar ve orada büyüseler bile Allah’ın varlığına inanıyorlar.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bu gerçeği şöyle bildirmişlerdi:
“Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi… yaparlar”.
Fıtrat nedir sorusuna ulemâ şu cevabı vermişlerdir: Ezelde Mevlâ, bütün insanların zerreler halindeki asıllarına şuur vererek “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye soruyor, onlar da “Evet, Rabbimizsin” cevabını veriyorlar. İşte insanlar bu cevabın tabii sonucu olarak Allah’a imana müsait, şirke ve bâtıl inançlara uzak bir ruh hali içinde doğuyorlar.
Çocukların ve gençlerin itikad ve ahlak yönünden bozulduklarını söyleyerek şikayette bulunan büyüklerin yanağına bu hadis, zorlu bir şamar olarak iniyor ve diyor ki: Çocuklara ve gençlere bahane bulmayın, onlara yüklenmeyin, biz ne yaptık, nerede hata ettik diyerek dizlerinizi dövün!
“Dindar ailelerin asi çocukları” bakımından bunu söylemiş oldum. Eğer bu aileler doğumdan itibaren (doğumdan öncesi de var ya, bu başka bir bahse kalsın) evet, doğumdan itibaren gerekli tedbirleri aldılar ve dünyadaki nasip ve vazifeyi ihmal etmemekle beraber Allah’ı ve ebedî mutluluğu öncelediler, buna rağmen şeytanın araçları galip geldi ise onları suçlayamam, ama şunu derim: Öyle davranın ki, daha kötü olmasınlar!
Şimdi âsî (İslâmî hayatı olmayan veya eksik olan) ailelerin yabancılaşmış çocuklarına/gençlerine gelelim.
Bunlar, hadiste işaret edilen saptırıcı eğitim çevresinin çocuklarıdır.
Peki biz bu saptırıcı eğitim çevrelerini (öylesine ana babalar, okullar, medya, akıllı elektronik aletler, online oyunlar, sinema, tiyatro, kitaplar…) ortadan kaldırabilir miyiz?
Hayır, kaldıramayız.
Çocuklarımızı bunların tamamından sıfıra kadar uzak tutabilir miyiz?
Hayır, tutamayız.
Dindar aileler sınırlama, kontrol, birlikte görüp, okuyup değerlendirerek zararını engelleme gibi tedbirlere başvurabilirler.
Din, ahlak, öz değerler, kültürümüz, medeniyetimiz diye bir dertleri olmayan, zamanın rüzgârına kapılıp gitmekte olan ailelerin çocuklarına/gençlerine nasıl ulaşacağız?
Bu gençler, bizim okullarımızda, camilerde, tekkelerde, medreselerde, eğitim faaliyet alanlarımızda yoklar ve bunlar milyonlarca genç; bunlara nasıl ulaşacağız?
Bunlar başka bir milletin çocukları değil, Hz. Nuh’un, gemiye gelmeyen çocuğu gibi ama bizim çocuklarımız!
Bu azim sorunu cevabına tek başıma benim gücüm yetmez. Bu azim problemi devlet, hükümetler, eğitimciler ve mütefekkirler, sivil toplum, millet ve memleket sevgisi sebebiyle dertli gönüller birlikte ele alıp çözmeye çalışmalıdır.
Her birine düşen vazifeler hakkında aklımın erebildiği şeyleri de inşallah pazar günkü yazımda arz edeyim.
Eğitimde sorunlar ve çareler
04:0014/07/2019, Pazar
G: 14/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki iki yazıdan devam ediyorum:
Kâmil insanlarımıza, devlete, ebeveyne, sivil topluma düşen vazifeler var.
Kâmil insanlarımız ifadesini akademisyen, entelektüel, alim, arif sıfatlarından nasib almış İslam insanı manasında kullanıyorum. İşte bu insanımızın, halimiz ve çaremiz üzerine kafa yormaları, ortaya çıkan gerçekleri ve çareleri her bir vazife grubuna aktarmaları, belletmeleri ve benimsetmeleri; başta devlet olmak üzere bütün ilgililerin de bunlara kulak asmaları gerekiyor.
Devlet her şeyden önce milli eğitim yoluyla nasıl bir insan yetiştirmek istediğine karar vermelidir. İslam insanı, yani kökü mazide olan âtî mi, ne idüğü belirsiz dünya vatandaşı mı, ırkçı mı, çağdaş uygarlık çocuğu mu?..
Seçimlerde kullanılan oylara bakarak bir sonuç çıkarmak sağlıklı olmasa da bir fikir verir diyelim; halkımızın yarısı İslam’a, bizim kültür ve medeniyetimize, bizim insanımıza oy veriyor, diğer yarısı da sola, çağdaş uygarlığa, laikliğe, kemalizme oy veriyor. Bu iki kesimin hedeflediği insan elbette farklı olacaktır.
Allah bölünmeden, çatışmadan birlikte yaşamayı nasib etsin, bölücü düşmanlarımıza fırsat vermesin, bir daha Çorum ve Maraş olayları, Gezi olayı, 15 Temmuz vb. yaşanmasın; her iki kesimin bu duaya amin demesi şarttır. Hangi kesim iktidar olsa diğerine hak ve hürriyet tanımalı, adil davranmalı, birlikte yaşamanın olmazsa olmaz şartlarına riayet etmelidirler. Çatışmanın kazananı, her iki kesim olarak biz değil, ortak düşmanlarımız olacaktır, bunu unutmayalım.
Evet ne yazık ki, “Nasıl bir insan” sorusuna ülkemizde tek cevap yoktur. Bu yüzden inancı, dünya görüşü, ideolojisi farklı iktidarlara göre milli eğitimin yönü değişmekte, biraz ondan biraz bundan alarak yapılan programlar ve eğitim çocuklarımızı perişan etmektedir. Bu yüzden bir ileri bir geri yerimizde saymaktayız; yerinde saymak da sorunların büyümesine sebep olmaktadır.
Dindar Müslümanlar olarak biz, bin yıldan fazla bir zaman diliminde İslam’ın sancağını şan ve şerefle taşımız olan bu milletin çocuklarının “kendi kültür ve medeniyetinden ayrılmaksızın zamanın ruhunu kavramış, dünyanın gidişatını anlamış, beka şartı olan donanımı edinmiş insanlar” olarak yetişmelerini isteriz.
Bu insanı yetiştirebilmek için anayasa, kanunlar, milli eğitimin ilke ve hedefleri yeniden gözden geçirilmelidir.
Okulda eğitimin en önemli unsuru öğretmendir. Mevcut sistem içinde yetişmiş sıradan öğretmenlerle bizim için matlub olan öğretim ve eğitimi yapmak mümkün değildir. Amaca uygun öğretmen yetiştirme işi önemli bir mesele olarak ele alınmalı, sivil toplum, özel eğitim ve öğretim etkili bir tonda devrede olmöalıdır. .
Gençlere ulaşabilmek ve onlara bir şeyler verebilmek için önce nerede olduklarını, daha çok ne ile meşgul olduklarını, hangi dilden anladıklarını, büyüklere nasıl baktıklarını… bilmemiz gerekiyor. Bunu bilirsek, onları kendi mahallemize çağırmanın faydası olmadığını, bizim onların mahallesine giderek/girerek işe başlamamızın şart olduğunu da anlarız (Bu konu başlı başına bir müzakereye muhtaçtır).
Genel olarak gençlere sahip çıkma probleminin çözümü üzerine daha çok düşünmek ve yazmak gerekir. Şimdilik bu kadarla yetinirken dindar ailelerin çocukları ve gençleri için birkaç cümle daha kuracağım:
Siz dindar iseniz dinin kural, irşad ve kılavuzluk yönünden bütün hayatı kapladığını ve dünyaya, Allah rızasını, ebedî, saadeti kazanmak için geldiğimizi de bilirsiniz.
Peki doğumundan itibaren çocuğunuzu bu inanç ve bu bilgiye uygun olarak yetiştirmek için ne gerekiyorsa onu yaptınız mı?
Okul, kitap, alan, dil, arkadaş… seçerken gerekli titizliği gösterdiniz mi?
Eğitimciler ilk dört yılda çocuğun annesinin yanında olmasının şart derecesinde önemli olduğunu söylüyorlar, dindar anneler, siz bu süre içinde imanınız, ibadetiniz, ahlakınız, şefkatiniz, eğitiminizle çocuğunuzun yanında oldunuz mu?
Okul öncesi eğitimin önemi tartışılamaz; peki siz bu dönemde hangi okulu seçtiniz?
Hasılı hayatınızda önceliğiniz ne oldu; dünya ve dünyalık mı, ebedî saadet ve Allah rızası mı?
Ne ektiniz, neyi biçmek istiyorsunuz!
Not:
Değerli kardeşimiz M. Şevket Eygi’ye Allah’tan rahmet, mağfiret ve ebedî saadet diliyorum.
Ne güzel bürokrat ne güzel müftü!
04:0018/07/2019, Perşembe
G: 18/07/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yapıcı ve yerinde tenkitler baş göz üstüne de hep kara tablolar çizmek, hep kötüyü görüp genellemek, hep insanları ümitsizliğe boğmak dost işi değildir.
Türkiye Afrika’ya şifa oldu
Türkiye Afrika’ya şifa oldu
21 Temmuz, Salı
En büyük mürşidlerin mürid ve talebeleri arsından bile çürükler ve hainler çıkmıştır. Saadet asrından bu yana bunca zaman geçtikten ve bozucu amiller bunca iş gördükten sonra “fazilet toplumundan” söz etmek zor olsa gerektir. Beklentimiz “halvet der encümen” fehvasınca kötüden asgari, iyiden azami etkilenmiş ve bu mânâda güzel insanımızın sayısını çoğaltmak ve toplumun yönetimini o ellere bırakmak olmalıdır.
Sayın Mehmet Aykut Cihangir bir güzel insan/bürokrat, yeni İstanbul Müftümüz Sayın M. Emin Maşalı da bir güzel insan/müftü örneğidir. Böyle nice güzel insanımız önemli mevkilerde sorumluluk yüklenmiş bulunuyorlar, bunları da görmek, teşvik etmek ve yardımcı olmak, iyilik peşinde olanların işi olmalıdır.
Sayın Cihangir’i nazik izinleriyle aşağıda paylaşacağım bir whatsApp mesajından dolayı hatırladım, bakın bu güzel insan ne diyor:
“Eğitim; bilgi, erdem ve güzel ahlâkla yaşamaya yönelik bilgi, beceri ve tutum değişikliğidir.
Âdâb, edeb kelimesinin çoğuludur, hayatı ilim ve irfanla özünden yaşamayı ifade eder.
Muâşeret, toplumsal ilişkiler içinde bulunma anlamındadır.
Âdâb-ı muaşeret, toplumsal ilişkilerimizde hâkim olan görgü ve davranış kurallarıdır.
Âdâb-ı muaşeret, eğitimin aslî amacını sağlayan, ‘olmazsa olmaz’ bir eğitimdir.
Selâmlama, iletişim, konuşma, oturuş, kalkış, kılık-kıyafet, üslûp, tavır gibi konuların tamamı âdâb-ı muaşereti oluşturur.
İnsan; mükerremdir, ahsen-i takvîmdir.
Âdâb-ı muaşeret eğitiminin temel ölçüsü, kısaca iyi insan olma erdemleri ve güzel ahlâk davranışlarıdır.
Bu derslerde; iyi insan olmanın erdemleri, doğruluk, dürüstlük, emniyet, sadakat, nezaket, zarafet gibi konular somut olarak uygulamalı şekilde anlatılmalıdır.
Din; güzel ahlâk ve samimiyet, muamelât ve ibadettir. Tebessüm, nezaket, zarafet hep güzel ahlâkın tezahürleridir. Âdâb-ı muaşeret kurallarının hedefi olan iyi insan davranışları, dinin amacı olan güzel ahlâk kurallarıyla birebir alakadardır.
Bu eğitim ailede başlar, okulda ve iş hayatında devam eder.
Ailede anne-babanın, okulda öğretmenin adımlarını izler kişi.
Eğitimci güzel örnek olmalı, iyi insan olmanın erdemlerini tutum ve davranışlarıyla önce o göstermelidir.
Okulda bu eğitimlerin müfredata ayrı ders olarak konulması elbette yararlı olacaktır; ancak önce bu dersleri verecek öğretmenlere eğitici eğitimi verilmelidir.”
Haydi büyük başkan, bu güzel insanları çevrende olabildiğince çoğalt ki, milletin ve ümmetin ümidi olmaya devan edesin!
Hakim değerler sistemi ve eğitim
04:0019/07/2019, Cuma
G: 19/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sema Maraşlı hanımefendinin bazı ifadelerini sert ve gerektiği halde müsamahasız bulsam da çocukların ve gençlerin eğitimi konusunda aşağıya alacağım sözlerine imza atarım:
“…Tabii bu arada çocuklarımızın hatalarında kendi paylarımızı da göz ardı etmeyelim. Çocuklarımızı iyi yetiştiremiyoruz; kabul edelim. Güzel yetiştirenlere sözüm yok, istisnalar kaideyi bozmaz. Fakat genel anlamda bir sorun var. Saygılı olsunlar diye baskı yaptık; bağımlı ve korkak oldular. Özgüvenleri gelişsin diye müdahale etmedik; saygısız oldular. Korkak olmasınlar diye serbest bıraktık; kimseyi dinlemez oldular.
IŞİD İsrail yapımı İHA kullanıyor
IŞİD İsrail yapımı İHA kullanıyor
21 Temmuz, Salı
Gençlere dinimizi sevdiremedik. “Altı Paris, üstü Mekke” diye giyimlerini eleştirdiğimiz genç kızlara kızıyoruz; ama onları biz yetiştirdik. Biraz psikoloji, biraz ana babadan gördüklerimiz, biraz oradan buradan duyduklarımızla karışık bir eğitim programı uyguladık.
Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sevgili Peygamberimiz’in eğitim metodunu gözardı ettik. Kafadan rafadan annelik babalık yaptık. Kendimde söylediklerimin içindeyim; kimseyi suçlamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Maalesef ki dindar ailelerin “dini sevmeyen evlatları” azımsanmayacak kadar çok. Çocuklara dinimizi sevdirerek öğretemedik. Ciddi eğitim hataları yaptık. Gönderdiğimiz kursların çoğu ters etki yaptı. Çocuklar sırf anne- babalarına kızgın olduklarından, onları üzmek için dini konularda bilinçli hatalar yapıyorlar. Kendileri de üzülmek pahasına anne ve babalarını en hassas oldukları dini konulardan vuruyorlar.
İletişim çağının gençlerinin evlilikleri de iyice tuhaf. Kavgalar daha tanışma aşamasında başlıyor; sözden, nişandan ayrılmalar çok fazla. Evlenmeyi başaranların bir kısmı daha ilk günlerden vazgeçiyor; bir kısmı da zoraki götürmeye çalışıyor.
Emek vermeden sevilmeyi bekliyorlar; fedakarlık etmeden evlilik kendi kendini götürsün istiyorlar. Aşk sözcüklerinden, hayvan adlarına, kısa zamanda geçiş yapıyorlar. Kendilerini denetlemeyi bilmiyorlar. Herkes sadece kendi istediği olsun istiyor. Böyle bir şey mümkün değil.
Bu eğitim sistemi böyle devam ederse gençlerin hâli daha da kötüye gidecek. Ancak “Kur’an Ahlakı” ışığında düzgün bir iletişim ile mutlu olunabilir. Rabbimiz’in eğitim metodunu, çağın eğitim araçları ile ailelere ve çocuklara en güzel şekilde sunmamız gerekli. Bunun için de ilahiyatçılara, eğitimcilere ve biz anne-babalara çok iş düşüyor. Kur’ân-ı Kerîm’i sadece dilimizde bırakmayıp, hayatımızın her alanına katmamız gerekiyor.
(Kaynak: Haber7.com)
“Gelişim ve İnsan” isimli ve isminin altında “Sen değişmeden hiçbir şey değişmeyecek” hikmeti yazılı bir sitede Sayın İbrahim Akgün’ün imzasıyla yayımlanan “Erdemli toplum gelişme dinamikleri: Müslüman toplumlar ne ile hayat bulur, nasıl gelişirler?” başlıklı yazının ve bu sitede çıkan diğer yazıların okunmasını tavsiye ederek aşağıdaki kısmı paylaşıyorum:
“…Bir toplumun ideallerini ve hayat tarzını hâkim değerler sistemi tayin eder. Toplumlar değerler sistemiyle hayat bulur, huzur arar, güven tesis eder, düzen-nizam kurar, gelişir veya geri kalır. Sadece iktisadi olarak değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, siyasi ve medeni olarak gelişmesi veya geri kalması toplumun hâkim değerler sistemine bağlıdır.
Diğer taraftan, toplumun inancı ne kadar mükemmel olursa olsun, gelişme değerleri yoksa yahut hayata geçirilmemişse o toplum gelişemez, yerinde sayar, hatta geriler. Çünkü gelişme değerleri hayatın her an yenilenmesine sebep olur. Toplumun varlığını devam ettirebilmesi, gelişebilmesi ve geleceğe yürüyebilmesi için sürekli yeni filizler, uçlar, sürgünler, dallar vermesi ve yeni tohumlar saçması gerekir. Değilse çınar ne kadar büyük ve gür olursa olsun gelişmesi durur, giderek yaşlanır ve meyve veremez hale gelir.
Günümüz Müslüman toplumları, kendi iç gelişme dinamiklerinin ne olduğunun farkında değiller. Asr-ı Saadet ve atalarının ne ile ve nasıl geliştiklerini merak etmediklerinden, batılı toplumların dışarıdan görünen ve her biri birer sonuç olan dinamikleriyle gelişme yolu aradılar. Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme, kalkınma, hatta “Avrupalılaşma” veya “Amerikancılık” gibi değerleri ve dinamikleri taklit ettiler. Bu hareketlerin her biriyle belki biraz gelişme elde ettiler ama geliştiklerinden çok daha fazlası kendi hayat tarzlarında gerilediler. Batılı değerleri öne geçirip, kendi değer yargılarını geriye attılar, gözden düşürdüler, melezleyip tabiatını bozdular. Şimdi ne ile ve nasıl varlıklarını devam ettirebileceklerini bilmiyorlar…”
Gençlik çağımda bize, kendi değerlerimiz çerçevesinde günümüze hitap ederek yol gösterecek insan sayısı çok az idi. Bugün bilim, hikmet, din alanlarında yetişmiş insanlarımızın sayısı geleceğimize ümitle bakmamıza yetecek seviyeye gelmiştir; yete ki, bu insanlarımızın; çocuğu, genci, yetişkini ile insanımıza ulaşmasına ve dokunmasına yardımcı olalım.
İmam Hatip Okulları dert midir?
04:0021/07/2019, Pazar
G: 21/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye gibi cebri kültür/medeniyet değiştirme âfetine uğramış bir ülkede halkın ikiye (ve daha fazlaya) bölünmesi, bölüklerin kültür, medeniyet, dünya görüşü ve hayat tarzlarında önemli farklılıkların oluşması beklenebilir gelişmelerdir ve ülkemizde bu beklenti ne yazık ki, gerçekleşmiştir.
8 bankaya ek sermaye zorunluluğu
8 bankaya ek sermaye zorunluluğu
21 Temmuz, Salı
Farklı kesimlerin kendi inanç ve görüşlerine uygun bir hayat sürmeleri demokrasilerde geçerli bir haktır.
Olmaması gereken ise, kesimlerden birinin diğerine tehakküm etmesi, ona hayat hakkı tanımaması, eline fırsat geçtiğinde zorla değiştirmeye kalkışmasıdır.
Türkiye bu “olmaması gereken” hali de yaşadı. 1950’den itibaren çok partili demokrasiye geçince birden olmasa da adım adım mazlum ve mağdur halk kesimine de hakları verilmeye başladı. Bu cümleden olarak 1951 yılında yedi şehirde yedi yıllık İmam Hatip Okulları açıldı.
Demokrat Parti’yi iktidara getiren halk çoğunluğu istediği için bu okullar açılmıştı ama en tepede bile masonların yer aldığı bu iktidar, mezkûr okulları kerhen açmıştı. İktidarın tepesindekilerin çoğunluğunun kararı şöyle idi: Mümkün olduğu kadar kontrol altında tutmak, abluka altına almak, daha fazlasını açmamak, mezunlarına, o zaman tek olan Ankara İlahiyat Fakültesi dâhil hiçbir üniversite ve yüksekokulda okuma imkânı vermemek, daha ziyade köy camilerine imam hatip olarak göndermek ve böylece halkı tatmin etmek…
Cin şişeden çıkmıştı, onu zapt etmeye masonların da, Kemalistlerin de, Batı uygarlığına bey’at etmişlerin de güçleri yetmedi, bu okullar demokrasi kesintiye uğramadıkça çoğaldı, mezunları da sonunda diğer lise mezunları gibi imtihanda kazandıkları her yükseköğretim kurumuna girip okuma hakkını elde ettiler.
Bu okulları isteyen, önündeki engellerin kaldırılması için iktidarlara baskı yapan dindar halkımızın beklentisi başta oldukça mütevazı idi; Mihraplar imamsız, cenazelerimiz ortada kalmasın, arkamızdan bir Fatiha okuyacak çocuklarımız yetişsin…
Giderek beklentilerde önemli gelişmeler ve değişmeler hâsıl oldu, artık İmam Hatiplilerin ülke yönetiminde de söz sahibi olmaları talep edildi; milletvekili, vali, kaymakam, hâkim, subay… olsunlar istendi, derken bunlar da oldu, hatta bir İmam Hatipli, muhtar bile olamazsın diyenlere rağmen bu ülkenin cumhurbaşkanı oldu.
Dindar halkın bu okullardan şikâyetçi olmadıklarını, çocuklarını da bu okullara gönderdiklerini görüyoruz.
Şikâyetçiler ise iki gruba ayrılır: Bir grup baştan beri bu okullara karşı olanlardır; bunların azı dindar olup aynı ihtiyacı başka yerlerde ve farklı yöntemlerle karşılamak isteyenlerdir, çoğu ise ya dinsiz, ya dine soğuk olan, Batılılaşmış vatandaşlardır. İşte bu kesim ikide bir de İmam Hatip okullarının bir sorun haline geldiğini, tamamen yok edilemeyecekse azaltılıp sınırlandırılmasını savunurlar.
Diğer grup ise bir kısım İslâmcılardır. Bunlar, Türkiye’de her şey kâmil mânâda İslâmîleşmiş de bir İmam Hatipliler kalmış gibi bunların eksiklerinden söz ederler, bunlarla yol alınamayacağını söyleyip dururlar.
Herkes düşünmekte ve hakaret ve şiddeti teşvik etmedikçe konuşmakta serbesttir, biz de serbest olduğumuza göre konuşalım:
İmam Hatip Okulları bir dert, bir sorun, bir bela değildir. Bazı İslâm ülkelerinin örnek aldığı ve almak istediği eğitim ve öğretim kurumlarıdır. İman, ibadet, ahlak, âdâb, ihlâs, ihsan gibi İslâmî değerler, genel olarak halkımızda ne kadar varsa biraz daha iyisi bu okullarda vardır. Ana-babalar, öğretmenler ve eğitim çevresinin iyileşmesine bağlı olarak daha ileri seviyelere gelmeleri de beklenir ve erbabı bunun için gayret ederler. Gayret edenlerin başında Ensar, Önder, İlim Yayma, Birlik gibi sivil toplum kuruluşları ve çok şükür Din Eğitimi Genel Müdürlüğü vardır. Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde ve Genel Müdür Sayın Nazif Yılmaz ve ekibi sayesinde İmam Hatip Okulları maddi imkânlar bakımından altın çağını yaşıyor. Bu maddi yapının içini, beklenen manevî yapı ile doldurmak için de gece gündüz gayret ediyorlar.
Bu yazıyı yazmamın sebebi ise bu yılki yükseköğretim kurumları sınavında İmam Hatiplilerin elde ettikleri başarıdır. İlk yüze giren öğrencilerimizin isimlerini ve derecelerini iftihar ve tebriklerimle sunuyorum:
-Ahmet Selim Gül, Eşit Ağırlık, Türkiye 2.’si,
-Muhammed Akif Aydın, Sözel, Türkiye 3.’sü,
-Mehmet Hasan Yacı, Eşit Ağırlık, Türkiye 10.’su,
- Ömer Faruk Büyükarslan, Sözel, Türkiye 12.’si,
- Muhammed Akdu, Dil, Türkiye 14.’sü,
- Rana Sökmen, Eşit Ağırlık, Türkiye 14.’sü,
-Ömer Tarık Türk, Eşit Ağırlık, Türkiye 25.’si,
- Ömer Tarık Türk, Sözel, Türkiye 43.’sü,
- Erkan Salih Büyükdinç, Eşit Ağırlık, Türkiye 44.’sü,
- Mehmet Fatih Tiftik, Dil, Türkiye 51.’si,
- İkbal Nur Taşdelen, Sözel, Türkiye 54.’sü,
- Ali Said Terzi, Sözel, Türkiye 57.’si,
- Mehmet Fatih Tiftik, Sözel, Türkiye 69.’su,
- Elif Büşra Turhan, Eşit Ağırlık, Türkiye 80.’si,
- Burak Selim Alireisoğlu, Sözel, Türkiye 91.’si,
- Recep Taha Duman, Eşit Ağırlık, Türkiye 96.’sı.
Hasbihal
04:0026/07/2019, Cuma
G: 26/07/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Örgütlerine dokunulmadığı sürece Gülenciler, AK Parti iktidarında yolsuzluk, rüşvet, adaletsizlik, kibir var, bunların önüne geçilmeli filan demiyorlardı.
Bizdeki muhalefet malum, o iyiye iyi, kötüye kötü demez, hep kötüyü arar, bulamazsa uydurur ve yaygarayı basar.
Hasbihal
Hasbihal
19 Temmuz, Cuma
Erdoğan ülkemizin bölünmesi için kurulan tuzaklara ve yapılan mücadeleye karşı çıkıp tedbir almasa, Suriye’den, Irak’tan, Libya’dan, Yemen’den, Bosna’dan, Afrika’dan, Sudan’dan, Katar’dan, Myanmar’dan İhvan’dan, bilcümle mazlumlardan bana ne dese, modern sömürgecilerin tekerine taş koymasa, dünya beşten büyük demese, Kıbrıs halkının haklarını aramasa, Akdeniz’de mevcut zenginlikten haklarının ve hakkımızın peşine düşmese, köprüleri, hava meydanlarını, İkinci Boğaz’ı… yapmaya kalkışmasa, düşmanlar silahları bize doğrultmuş iken milli savunma araçlarına ve yetmediği yerde hariçten hava ve kara savunma silahlarına sahip olmak istemese, Erdoğan namaz kılmasa, Kur’an okumasa, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’ni himaye etmese (diğerlerinin zaten himayeye ihtiyacı yok ve hakları veriliyor), eşi, çocukları ve ülkenin çocukları başlarını örtüyorlar diye bazı haklardan mahrum olsalar… dışardan mevcut baskı ve örtülü savaş, içeriden de yolsuzluk, rüşvet, kibir… ithamlarıyla yıpratma olur muydu?
Olurdu diyorsanız, yazının başında zikrettim, istihbarat başta olmak üzere devlet dairelerindeki yuvalanmalara ve dershaneler yoluyla gençleri avlamaya mani oluncaya kadar bu ithamlar niçin yoktu?
Malum çevreler ve kalemler sözümü sağa sola çekmesinler, “bu kötülükler yoktu” demiyorum, her zaman olduğu ve maalesef olacağı gibi bu iktidarda da çürük elmalar vardı, ancak “dosyalar tutulduğu ve bazıları sahte kayıtlar yapıldığı halde neden vatandaşlarla paylaşılmıyor, şantaj aracı olarak elde tutuluyordu!” diyorum.
Kötülük, ahlaksızlık, zulüm, kibir kimde ve nerede olursa olsun usulü dairesinde onunla mücadele etmek erdemlilerin birinci vazifesidir; benim karşı çıktığım ise samimiyetsizliktir, kötülüklerin ıslahı yerine onları istismar etmektir, zamanı geldiğinde şantaj, yıpratma, aleyhte propaganda aracı olarak kullanmaktır.
İlahiyat Fakülteleri’nde binlerce öğretim üyesi var, bunların onda biri bile sahih İslam’dan sapmış değildir, ilmî durum ve dereceleri de oldukça iyidir; bir kısmı dünyadaki emsali ile boy ölçüşecek derecededir. Bunların içinden bazı çürük elmaları seçip İlahiyatlar’ı itibardan düşürmeye yeltenmenin iyi niyetle alakası olamaz.
İmam Hatip Okulları’na devam eden ve oradan mezun olmuş milyonlarca insanımız var, bunların da kahir çoğunluğu mevcut dini ve ahlaki ortamda oldukça iyi durumdadırlar. Öğrencilerin başarı durumları da iyiye doğru seyrediyor şimdi bunlardan da bazı kötü örnekleri alıp genelleyerek sözde ahlakçılık, dincilik, ıslahçılık yapmak (rolüne soyunmak) iğrençtir ve maksat başkadır.
Üstü açık veya kapalı olarak benim, yolsuzluğa, rüşvete, faize, adaletsizliğe göz yumduğum, fetva verdiği iftirasını yayanlara hakkımı helal etmiyorum. Eğer ahirete gerçekten iman ediyorlarsa bir daha düşünmelerini tavsiye ediyorum.
İyi niyetli ve erdemli insanlarımızı da uyarıyorum; ahlak ve adalet istismarcılarının oyununa gelmeyelim, Erdoğan’a karşı içeride ve dışarıda kampanya yürütenlerin maksadı ahlak ve adalet filan değil, yukarıda sıraladığım icraatı olmasa onu gözleri gibi korurlar.
Adaletten bahseden bazı yazarların bunu eşitlikle karıştırdıklarına da şahid oluyorum.
Eşit karşılığı hak etmeyenlere eşit vermek zulümdür, haksızlıktır. Adaletin gerçekleşebilmesi için kime neyin ne zaman nasıl verileceğinin din, hukuk, ahlak ve siyasette kuralları vardır. Bu kurallara riayet edildiği sürece eşitlik yok diye adaletsizlikten söz edilemez.
Bu cümlede geçen “siyaset kurallarından” maksadım, yüce bir davanın siyasetidir, iktidar için her vasıtayı mubah gören siyasetten söz etmiyorum.
Katılım banka ve sigortacılığı
04:0028/07/2019, Pazar
G: 28/07/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faiz ve diğer çeşitli haksız kazançlar haramdır, zarurete düşmedikçe haram olan bir nesne ve fiil helal olmaz, bunları işleyen, kullanan ve yiyip içenler büyük günah işlemiş olurlar. Allah Teâlâ’nın haram kıldığı bir şeyi işlemenin dünyada da işleyene ve başkalarına zararı vardır; bunun için haram kılınmıştır. Müminlere göre de iyi, güzel, faydalı olan bir şeyi İslam haram kılmamıştır. İslam’da haram olan bir şeyi başkaları iyi, güzel ve faydalı buluyorlarsa yanılan din değil, o başkalarıdır; onların fıtratları bozulmuş, kötüye şartlanmışlardır.
Katılım banka ve sigortacılığı
Katılım banka ve sigortacılığı
21 Temmuz, Pazar
Kim ne derse desin faiz dünyada bazı şahısları ve grupları zengin eder, ama bu zenginlik büyük insanlık kitlesinin kanı, teri, ıztırabı, yokluğu, mahrumiyeti pahasına elde edilmiştir, bu büyük kitleye zulümdür, ahiretten önce belki bir gün bu dünyada da hesabı sorulabilecektir.
Faizden ve haksız kazançtan arınmanın bence ilk ve en önemli yolu mevcut para sistemini değiştirmek, açgözlü para babalarının oyunlarına alet olmayan bir para veya değişim-tasarruf-değerlendirme (kıymet biçme) aracı bulmaktır.
Bu şart yerine gelinceye kadar hayat boşluk kaldırmadığı için mevcut para ile en az zararlı, en adilane çözümler bulup bu geçiş dönemini yönetmek gerekiyor. “Dünyayı durdurun, inecek var” demek mümkün değildir. İdeal çözümler üzerinde kafa yorarken, bunları bulsak bile -para ve güç odaklarına karşı mücadele ederek uygulamaya geçinceye kadar- mevcutla idare edeceğiz.
Faizsiz ödünçlerde (karz-ı hasende) ve vadesinde ödenmemiş alacaklarda enflasyon farkını almak faiz değildir; paranın satın alma gücü esas alınarak verilen ve alacak eşit miktarda alınmış demektir. Bu iki durumda enflasyon farkını aşan fazlalık faizdir. Borçludan, borcu sebebiyle menfaatlenmek de faiz sayılmıştır. Bir kimseye borç verseniz, ödeyinceye kadar karşılık olarak da arabasını kullansanız bu da faizdir.
Ticaret, sanayi ve üretim için büyük sermayelere ihtiyaç vardır, bu sermayenin ortaklık yoluyla elde edilmesi İslam’ın tercihidir. Atıl paralar birçok şekilde toplanacak, müteşebbis bunlarla yatırım, üretim, ticaret… yapacak, genel olarak kâr ve zarar paylaşılacaktır. Kâr karşılıklı anlaşmaya göre, zarar ise sermayeye katılım oranında paylaşılır.
Mevcut şartlarda kurulan katılım bankaları, ortaklık kültürü ve ahlakı henüz yeterince bulunmadığı için daha ziyade malı peşin veya kısa vadeli alıyor, üzerine kâr koyarak vadeli satıyorlar (murabaha yapıyorlar). Bunu da daha pratik ve kabil-i tatbik olsun diye, malı alacak olana vekalet vererek yapıyorlar; vekil malı banka adına satın alıyor, sonra bankadan vadeli olarak kendi alıyor.
Osmanlı zamanında da fetvaya dayalı olarak kullanılan teverruk gibi bazı usulleri katılım bankaları da ancak dara düşenler için kullanıyorlar (onlara bu yolda ve bu şartla icazet verilmiştir.) Bu bankalar leasing, ortaklık ve meşru olduğuna fetva verilen diğer banka işlemlerini de yapıyorlar. Gelişmeleri ve amaca daha uygun hale gelmeleri takva sahibi Müslümanların desteğine bağlıdır.
Çok şükür yakın zamanlarda yönetmeliği de çıkarılarak bir de katılım (tekâfül) sigortacılığı uygulanmaya başladı.
Katılım sigortacılığında sigortacı, hasarı ödeme teahhüdü karşılığında prim alıp sonra ödeme yapsa da yapmasa da buna sahip olup haram helal ayırmadan istediği gibi kullanamıyor. Katılım sigortası yaptırmak isteyen kimselerin kurdukları fonu yönetiyor ve yönetim ücreti alıyor. Fonun sahipleri sigorta yaptıranlar oluyor. Fona ödedikleri katılım payları “karşılıklı bağış” esasına dayanıyor. Bir hasar ve zarar oluştuğunda fondan ödeme yapılıyor, fonda biriken paradan ihtiyat miktarı ayrıldıktan sonra fonun lehine yatırım ve ticaret de yapılabiliyor. Sigortalı fondan çıkmak isterse ödemelerden artan paradan hissesine düşeni alabiliyor.
Bu bankalar ve bu sigortalar var iken haram olan yerlerde ve şekillerde ihtiyacı gidermenin mazereti yoktur.
Bu bankalar ve sigortaların da insanımızı, meşru olmayana mecbur etmemek için ellerinden gelen kolaylığı ve fedâkârlığı yapmaları gerekiyor.
Rüşvet belası
04:001/08/2019, Perşembe
G: 1/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dürüst bir vatandaşın rüşvet yüzünden düştüğü darlığı dile getirdiği mektubu ile cevabımı paylaşıyorum:
“İşin içinden çıkamadığım için size ve birçok yere aynı soruyu sorarak doğru olanı öğrenmeye çalışıyorum. Gerçekten benim için çok önemli bir konu çünkü bütün hayatımı etkileyecek.
Rüşvet belası
Rüşvet belası
29 Temmuz, Pazartesi
Türkiye’de müteahhitlik yapmak istiyorum ve bunun için araştırmalarda bulunuyorum nitekim çevremde de bu işi yapan birçok kişi var. Ancak, İslami şartlara uygun olmayan şeyler duyuyorum ve bunun için size sormak istedim. Müteahhitlikte ihale usulü devlet işleri yapmak istiyorum. Devlet ihalelerine girip iş alıp bu şekilde bir düzen kurmak istiyorum. Alınan ihalelere kontrol mühendisleri atanıyor devlet tarafından yani devlet memurları. Bu kişiler yaptığınız işi kontrol eder ve size ihaleyi almış olduğunuz miktarı ödenmesi için gerekli evrakları imzalar ve siz de bunun karşılığında devletten paranızı alırsınız. Prosedür bu şekilde ilerliyor. Ülkemizin son yıllarda girmiş olduğu sıkıntılardan dolayı her sektörde olduğu gibi bu sektörde de sıkıntılar çıkmaya başladı. Şöyle ki; eskiden kazanılan paralar kazanılmıyormuş. Her şeyin pahalı olmasından dolayı müteahhitler ekstra aldıkları ihalelerde iş çıkartıyorlarmış bunları kontrol mühendisine iletiyorlarmış o da uygun görürse bu işi de onların aldığı işe dahil edebiliyorlarmış. Sorum şu birçok kişi yukarıda belirttiğim gibi para kazanabilmek için ekstra iş çıkartıyorlar (Bu anormal bir şey değilmiş, çünkü var olan bir şeyi tekrar yapmıyorlar ihalede olmayan ve eskimiş birçok şeyi yeniliyorlar) kontrol mühendislerine soruyorlar kontrol mühendisi de onaylayıp bir miktar para istiyormuş bu istediği para haram mıdır? İhale sahibi müteahhit rüşvet mi vermiş oluyor? Bunu sorduğumda bana bütün işleri yani okulları kamu binalarını devlet binalarını geziyor ve bunlar için uğraşıyor deniliyor bunun için de emeğinin karşılığında ona hediye olarak veriyoruz diyorlar. Ama şöyle bir şey de var aldıkları hak edilmeyen daha doğrusu yapmadıkları şeylerin parasını almıyorlar işi yapıyorlar ekstra para kazanmak için belirttiğim şekilde yeni işler çıkartıyorlar ve kontrol mühendisi bunu uygun gördüğünde de ihale sahibi ona hediye veriyor. Ancak, bu kişi devlet memuru ve devletten yaptığı iş için Milletin vergisiyle zaten maaşını alıyor. Ben bu işe girmek içinde son 2 yıldır çabalıyorum öğreniyorum daha yeni yeni işin içine girince bu tür şeyleri öğrendim kaldı ki ben hayatı boyunca banka kredisini bırakın taksitle bile bir şey alan biri değilim. Bu konuda da Allah’a karşı gelmekten korktuğum ve bilgim olmadığı için size sormak istedim. Benim anlamadığım nokta da şurası. Ben bu işi yapmak istiyorum ama Türkiye’de bu işi bunun dışında yapmak imkansız diyor herkes. Elbet bir yerlere para vereceksin diyorlar yoksa iş yaptırtmıyorlar diyorlar. Ben bu koşulda ne yapmalıyım? Bu iş haram mıdır? Ayrıca bu paraları verenler nasıl temizlenecektir? Hangi koşullarda verilen para uygundur bu kişilere? Değerli vaktiniz için teşekkür ederim!”
Cevap
Soruda açıklandığına göre müteahhitler, devletten ihale yoluyla iş alıyorlar, işi alırken bundan para kazanamayacaklarını biliyorlar, hedefleri ise kontrol mühendisine rüşvet vererek ekstra işler almak, bunları ihaleye dahil etmek ve bundan para kazanmak.
Kontrol mühendisine, ekstra işi kabul ettirmek ve ihaleye dahil etmek için rapor versin diye bir menfaat sağlamak rüşvettir. Mühendis devletten işinin ve emeğinin karşılığı olarak maaşını alıyor, bu ekstra iş gerekli ise rüşvet almadan rapor vermeye mecburdur. Gerekli değil ise zaten müteahhit de devletten haksız gelir elde etmek için bu yola gitmemelidir.
Türkiye’de rüşvetin yayıldığı, devletten iş almak ve para kazanmak için mutlaka birilerine rüşvet vermek gerektiği, verilmezse iş yapmanın mümkün olmadığı vakıası -doğru ise- bu, Allah’tan korkan ve hesap verme sorumluluğu taşıyan kişilere, iş almak maksadıyla rüşvet vermek için mazeret teşkil etmez. “Bir insan canını, malını, namusunu, kendine ait olmuş hakkı korumak ve almak için başka çaresi kalmadığında rüşvet verir; bu verene, zaruret sebebiyle caiz, alana haramdır” şeklindeki fetva (İbn Nüceym, Risâle fi’r-rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115.) ortada böyle bir zaruret yok iken iş yapıp para kazanmak için rüşvet vermeyi caiz kılmaz, fetvanın zaruret dışındaki işlerle alakası yoktur.
Bir örnek verelim:
Bir kimse namuslu, dürüst ithalat ve ihracat yapıyor, gümrüğe gelen malını alacak veya dışarı çıkaracak, hiçbir eksiği, hatası, sakatlığı yok, lakin gümrükçü rüşvet istiyor, vermezse sahte raporla veya başka yollardan malın çıkmasını veya gümrükten çekilmesini engelleyeceğini veya çok büyük cezalara, mahrumiyetlere sebep olacağını söylüyor, bunu başkalarına yaptığı, bu kişiye de yapabileceği biliniyor; bu durumda tacir, üst makamlara şikayet ederek problemi çözemez, malını alamaz veya ihraç edemez, büyük zararlara uğrarsa –malını korumak da zaruret sayıldığı için- rüşvet verir demişlerdir; işte bu rüşvet de alana haramdır.
İhale almak elde edilmiş bir malı veya hakkı korumak değildir ve bu manada zaruret sayılmaz. Ekstra almadığında zarar edecek olması da zaruret sayılmaz; çünkü bu kişi zarar edeceğini baştan biliyor, meşru olmayan bir yoldan zararını karşılamayı da yine baştan göze almış bulunuyor.
Namuslu insanlar bu rüşvet zulmü ve belasının ortadan kalkması için gerektiğinde takip ve tespit etmek, bilindiğinde güvenilir mercilere şikayet etmek, insanlara nasihat etmek gibi yollarla mücadele etmelidirler.
Alanın ve -zaruret dışında- verenin lanetlendiği bir fiil ülkemizde yaygınlaşmış ve bunsuz iş yapılamaz hale gelmiş ise bu büyük bir belâdır, pisliktir, bunun içinde yaşayarak İslam’ın emrettiği güzel ahlak ile dünyaya örmek olmak mümkün değildir. Rüşvet ile topyekün mücadele şarttır; hem devlet gerekeni yapacak, hem de halk bu mücadeleye katılacaktır.
Hayvanı bayıltarak kesmek
04:002/08/2019, Cuma
G: 2/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her zaman büyük ölçüde et tüketiliyor ve bu etler de eti yenen hayvanların helal olabilmesi için şart koşulan öldürme şekilleriyle elde ediliyor, edilmelidir.
Kurban Bayramı yaklaşınca bu konu da daha çok ve canlı bir tonda gündeme geliyor, maalesef her kafadan bir ses geldiği için de Müslüman halkın kafası karışıyor, hocalara başvuruyorlar. Aldıkları cevaplar bazen çelişkili oluyor, bu da onları dara düşürüyor.
Hayvanı bayıltarak kesmek
Hayvanı bayıltarak kesmek
26 Temmuz, Cuma
Bu yazıda konuyu özetlemeden şunu söylemek isterim:
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu ülkemizin itibarlı ve ehliyetli İslam ilim adamlarından oluşuyor. Bu kurulun verdiği fetvalara ve yaptığı açıklamalara ulaşmak artık problem ve zor değildir. Fetvalar hem kitap olarak basılmıştır, hem de internetten ulaşmak bir dakikalık iştir.
Bu yazıda bilgi ve düşüncemi paylaşmak istediğim konu “hayvan acı çekmesin veya en az acı ile ölsün diye alınacak tedbirler ve bu meyanda kesmeden önce bayıltma işlemidir”.
Dinimiz, idama mahkum edilmiş kimselerin bile en az acı ile öldürülmesi gerektiğini söylüyor. İster etlik ister kurbanlık hayvanları kesim yerine götürürken, kesme durumuna getirirken, kesim usul ve aletlerini seçerken en az acı verecek olanı seçmek dinin emridir. Hayvana, gereksiz eziyet veren insanlardan bunun ve boynuzlu hayvanın boynuzsuz olana verdiği acı ve zararın hesabı sorulacaktır.
Çok çeşitli bayıltma usulleri var; bunlardan biri seçilirken iki hususa dikkat etmek gerekiyor:
1. En az acı vereni
2. Hayvanı kesmeden önce öldürmeyeni seçilecektir.
Bu usullerden biri de, hayvanın başının uygun yerinden özel bir aletle girip çıkması ile saniyeden daha az bir zamanda hayvanın bayılmasını sağlayan mildir.
Bu usulün en az acı veren usul olduğu bilimle ispat edilmiştir, tartışılan tarafı ise “milin girip çıkmasını takiben dört saniye içinde kesim yapılıyor, bu arada -kesimden önce- hayvanın ölme ihtimalidir”.
Bu ihtimal yüzünden kesimin meşru (şeriata uygun) olup olmadığı konusunda şu görüşler ortaya çıkmıştır:
1. Murdar hayvan, harici bir müdahale olmadan kendiliğinden ölen hayvandır; bu usulde hayvan nadiren kesmeden önce ölse bile insanın müdahalesi (millemesi) sonunda ölmektedir, murdar sayılmaz.
2. Yüzde bir oranında kesmeden önce ölme ihtimali bulunsa bile bu ihtimal sebebiyle biz yüzde doksan dokuzunun da kesmeden ölmüş olma ihtimaline göre hüküm veririz ve bu usul ile ölmüş hayvanı murdar sayarız.
3. Fıkıhta hüküm ağleb ve ekser (kuvvetli ihtimale, çok kere olana) göre verilir. Yüzde dosan dokuz ölmediği bilim ve tecrübeye dayalı olduğuna göre (dört dakika sonra ayılıyor ve etrafına zarar verebiliyor), bir hayvanın milleme sonucu öldüğü bilinmedikçe hemen arkasından yapılan kesimin meşru kesim olduğuna hükmetmek gerekir.
Benim vardığım sonuç üçüncü maddeye uygundur.
Haricen müdahale olmadan ölen hayvan murdardır, bu doğru, ama müdahalenin hayvanı helal kılabilmesi için şeriat bir usul koymuş, müdahale (kesim) böyle olmazsa helal olmaz demiştir. Kuyuya veya çukura başı aşağı düşmüş, çıkarılamayan ve ölmekte olan bir hayvanın herhangi bir yerini delip veya kesip kan akıtılınca zaruret sebebiyle helal oluyor. Av hayvanı, avcı yetişmeden aldığı yara ile ölürse helal oluyor. Bunların dışında kesilmesi gereken hayvanın canlı iken ve usulüne göre kesilmesi gerekiyor. Bu sebeple birinci maddeye katılmıyorum.
İkinci madde de nadir ve zayıf ihtimali vaki sayarak yüzde doksan dokuz helali haram saydığı, zoru ve acıyı tercih ettiği için buna da katılmıyorum.
Üçüncü maddeyi uygun buluyorum. Mil ile bayıltılan hayvanın kesimden önce öldüğü -yüzde bir ihtimal ile değil- kesin bilinirse o hayvan murdar olur. “Sağ ve bayılmış olması çok güçlü ihtimal olduğu ve dört saniye içinde kesildiği, kanının fışkırdığı sabit olduğundan bu usul ile kesilen hayvan murdar olmaz” diyorum.
Her şeyin doğrusunu ancak Allah bilir.
Başarı notu
04:004/08/2019, Pazar
G: 4/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hep söylenir ya “insan ruh ve bedenden oluşuyor” diye, Allah’a ve ahirete iman edenlere göre ferdin, cemiyetin ve iktidarın başarısı bu iki unsura hak ettiğini ne kadar verebildiğine bakılarak belirlenir.
Bu dünyada hayatı kolaylaştırmak ve maddi değerleri korumak için yapılanlar önemli olmakla beraber bize göre amaç, değil, araçtır, gaye değil, vasıtadır.
Peki gaye nedir, niçin var olduk ve bu dünyaya gönderildik?
Bize göre varoluş/yaratılış/bu dünya hayatına mahkum oluşumuzun sebebi, Allah’ın emanet edeceği iktidarı/gücü/güç unsurlarını bir amaç için kullanmaktır; bu amaç ise bu dünyada, her bir insanın hürriyet içinde Hakk’ı bulması ve ona kulluk edebilmesi için gerekli şartları oluşturmaktır. Bu dünya Hakk’ı bulanların da bulamayanların da insan hak ve hürriyetlerinden istifade ederek yaşayabilecekleri bir dünya olacaktır ve bundan sorumlu olanlar da Hakk’ı bulanlardır. Muhammed Mustafa’nın (s.a.) Peygamber olarak gönderildiği günden itibaren Hakk’ı bulanlar ise yalnızca Müslümanlardır.
Ak Parti iktidarının bedeni/maddi değerleri korumak bakımından yaptıklarını körler bile görür, vicdanı perdelenmiş olanlar bile hissederler.
Ruhu, maneviyatı, bizim değerlerimizi korumak bakımından yaptıklarını ise Diyanet’e, Milli Eğitim, Bilim, Kültür, Gençlik, Adalet ve Aile bakanlıklarına bakarak; buralara atanan insanlara, buralarda yapılan icraata, buralarda amaca ne ölçüde hizmet edilebildiğine bakarak değerlendiririz.
Maalesef ülkemizi felaketin eşiğine getiren şebekeyi devletten temizleme eylemi istemeden kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep oldu. Boşalan kadrolar, gaye ile vasıta arasındaki dengenin farkında olmayanlarla da dolduruldu, dolduruluyor.
Anayasası ve uluslararası teahhütleri bizimki gibi olan ülkelerde amaca hizmet, rejimi değiştirerek veya zorlayarak olamaz, uygulamada olan yetkili insanların iyi seçilmesi ve onların gayret ve himmetleriyle olur.
Kültür, aile, gençlik ve milli eğitim bakanlıkları icraat ve uygulamada amaca (ruha, davaya) hizmeti hedef olarak seçerse, önemli makamlara bu amacın insanlarını getirirse başarının yolu açılmış olur.
Milli Eğitim’de Talim Terbiye Kurulu ile başta din eğitimi olmak üzere genel müdürlükler ve yukarıdan aşağıya doğru buralarda istihdam edilen elemanlar bizim için rejimden ve mevzuattan daha önemlidir ve etkindir.
Yeni Bakan’ın icraatını dikkatle takip ediyoruz. Hem personel hem de kararlar, programlar, kitaplar… ile ilgili olarak yapılanlar bizi endişeye sevk ediyor. Ruh-beden ikilisinde ruhun oldukça geriye düştüğünü görüyoruz.
Hepsi bundan ibaret olmamakla beraber konuyu örnekle daha özelleştirelim:
Bizim için İmam Hatip Okulları ile seçmeli din, siyer ve Kur’an dersleri ruhu korumak ve geliştirmek için vazgeçilemez araçlardır. Bunları ihmal eden, ikinci plana atan, yok sayan, zaman içinde yokluğa mahkum eden bir zihniyet ve icraatın başarı notu bizim vereceğimiz karnede sıfırdır.
Mevcut şartlarda ülkenin bütün okulları İmam Hatipler gibi olsun diyemeyiz, ama halkın yüzdesinin eğilimine cevap veren okullar da diğer yüzdesinin eğilimine cevap veren okullar da eşit ilgi ve itina ile var olsunlar deriz. İmam Hatip Okulları hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan okullardandır. Bu tür okullara en azından yalnızca yükseköğretime hazırlayan okullar kadar önem verilmesi, geliştirilmesi, önlerinin kesilmemesi zorunludur. Biz dinsiz, milletsiz, asaletsiz mucitler değil de dindar, millet, medeniyet ve kültürüne bağlı mucitler, bilim ve san’at adamları olsun isteriz; ülkeye ve dünyaya bunlardan hayır geleceğine inanırız.
Bakanlar gelip geçicidir; devamlılık müsteşarlar, genel müdürler ve yardımcıları, önemli kurumların üyeleri ile sağlanır. İşte buralardaki insanların millet, medeniyet, kültür anlayışları ve bu anlayışa yönelik icraatları ne ise ülkenin gidişi de o yönde olmaktadır. İktidar bu devamlı alanı sağlama alırsa ve başa gelen bakanlar da onları darman tufan edecek yerde dinleyerek yol alırsa ve bağımlı olmayan stk’lara da kulak verirse önemli hatalar ve sapmalar önlenmiş olur.
Şimdilik bu çerçeve tenkit ve tavsiyelerle iktifa ediyorum, bazı yanlışlar devam ederse sıra detaylara ve isimlere gelecektir.
.İşte bu olmadı!
04:008/08/2019, Perşembe
G: 8/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sayın milli eğitim bakanı hakkında hiçbir ivazım garazım yok, kendisini tanımam, aksi sabit olmadıkça hakkında iyi zan beslerim, nitekim fulbright konusu gündeme geldiğinde onun açıklamasına da yer vererek iddiaların abartılı olduğunu, milli eğitimim ABD’ye tesliminin söz konusu olmadığını yazmıştım.
İşte bu olmadı!
İşte bu olmadı!
4 Ağustos, Pazar
Geçen Pazar günü çıkan “Başarı Notu” başlıklı yazımda sayın bakanın talim terbiyede yapmak istediği bazı değişiklerle ilgili kötü haberler geldiğine işaret etmiştim, son zamanlarda diğer bir kısım tasarruflarıyla ilgili olarak bizim camiada yoğun bir şikayet ve dertlenme de vaki idi. Derken talim terbiye kurulu başkanını görevden aldığı haberi geldi; koca bakan, elbette kiminle çalışacağına karar verme hakkına sahiptir, ama bizi ilgilendiren husus kimi görevden aldığı ve yerine kimi getirdiği konusudur.
Önce göreve getirdiği sayın Burhanettin Dönmez’in üç tiwitine bakalım:
“Din öğretmeni yetmedi ilahiyat fakültesi öğrencilerine öğrenimleri sırasında öğretmenlik için formasyon alma hakkı tanındı.”
“YÖK kendini aşmış, geriye doğru büyük bir adım. Bir adımda kırk yıl geriye gidiş. Ben değişim buna derim.”
Malatya’nın rektörü hakkında:
“Maalesef rektörlükle soytarılığın birbirinden ayrı işler olduğunu bilmeyen rektörlerin sayısı hızla artıyor! Bizdeki de rektör olur olmaz hacca gitti, bıyık bıraktı, camiyi yıktırdı daha büyüğünü yaptırıyor. Rektör değerlendirme kriterlerinin acilen değişmesi gerekiyor!”
Şimdi de görevden aldığı sayın Alpaslan Durmuş’un ne yaptıklarını görelim:
İçinde bulunduğum bir WhatsApp grubunda sayın Alpaslan Durmuş için, itimad ettiğim şahısların güzel tanıklıkları oldu; işte bunlardan biri:
“…Özellikle dinimizi doğru anlatma, İmam Hatip müfredatının hazırlanmasında, Din Kültüründe dinin özüne dönülmesinde, evrim felsefesinin biyolojiden çıkarılmasında, tarih kitaplarındaki ideolojik konular üzerinden Müslümanlara küfredilmesini engellemekte, Müslüman şair ve yazarların Edebiyat kitaplarına dercedilmesinde, hayatın bir realitesi olan tesettürlü görsellerin kitaplarda yerini almasında, tartışmalı konulara Din Kültürü kitaplarında yer verilmemesinde, okul öncesine seçmeli Kur’an-ı Kerim ve Arapça derslerinin koyulmasında, FETÖ kaynaklarının ve yazarlarının kitaplardan çıkarılmasında... ve daha birçok hayati konuda görevini hakkıyla yapmıştır. Şahitlik ederim…”
Alparslan Bey bu tanıklıklara teşekkür mahiyetindeki mesajında diyor ki:
“…Dün gerek bu grupta, farklı WhatsApp gruplarında ve sosyal medyada ve gerekse ferden ferda arayan, mesaj gönderen arkadaşlarımdan kardeşlerimden duyduğum/okuduğum mesajlarda hep ‘iyi bilirdik’ mealinde şahitlikler gördüm; bu hâl üzere gitmiş olsaydık Rabbimize arz edeceğimiz ne güzel birikimlerimiz olmuş, hamdolsun! Allah bu şehadetlere ve müzaheretlere mazhar olan bizi, şahitlerimizi ve bütün mümin kardeşlerimi istikamet üzere daim kılsın, hüsnühatime nasip etsin, amellerimizi bereketlendirsin, dualarımızı ve birbirimize şahitliklerimizi kabul etsin.”
“Şimdi yükümüz daha ağır: Çünkü dost bî-vefâ değilmiş, hem-dert de çok imiş; hamdola, hamdler O’na... Ancak devran bî-sükûn, düşman kavî ve tâli’ ise zebûn; hâlâ... O hâlde birr ve takva için dost ve hemdert ile muavenet içinde yükümüzü taşımak, yükümlülüklerimizi üstlenmek, önümüzde uzanan yola odaklanıp devam etmek zorundayız. Yazıklanmakla elde edeceğimiz rahatlıktan, kendimize yönelmiş eleştirinin saflarımızı bölmesinden, elimizden kayıp giden imkân ve kudrete yas tutmaktan korunarak... Çünkü biz eğitimle uğraşanlar yaşamanın ‘berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmak’ anlamına geldiğini biliyoruz. Ve çocuklarımızın başına çorap örülüyor olduğuna göre, bunu yeni ortaöğretim sistemine baktıkça daha iyi fark ettiğimize göre mücadeleye devam edeceğiz. Mücadele var oldukça biz var olacağız, biz var oldukça mücadele de var olacak…”
İşte gelen ve işte giden!
Sevgili Reis’imize duyurulur!
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
04:009/08/2019, Cuma
G: 9/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçtiğimiz Pazar günü yazımda şunu demiştim:
“…İmam Hatip okulları hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan okullardandır. Bu tür okullara en azından yalnızca yükseköğretime hazırlayan okullar kadar önem verilmesi, geliştirilmesi, önlerinin kesilmemesi zorunludur. Biz dinsiz, milletsiz, asaletsiz mucitler değil de dindar, millet, medeniyet ve kültürüne bağlı mucitler, bilim ve san’at adamları olsun isteriz; ülkeye ve dünyaya bunlardan hayır geleceğine inanırız.”
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
5 Ağustos, Pazartesi
İşte bu amaca ulaşabilmek için diğer okullarımıza da seçmeli olarak İslam din bilgisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) hayatı ve Kur’an-ı Kerim dersleri kondu. Bunlar da yetmez; diğer bütün derslerin kitapları bu anlayış çerçevesinde hazırlanmalı ve daha önemlisi öğretmenler tarafından bu hedefle işlenmelidir. Eğer okullar böyle olursa İmam Hatip okulları da yalnızca mesleğe hazırlayan okullar haline gelebilir. Bu olmadıkça kendi değerlerinin yaşamasını dava edinmiş olanlar uygun okulları da yaşatacak ve amacına buradan ulaşmaya çalışacaklardır.
Ne yazık ki din, medeniyet ve kültür konularında bir kısım insanımızın kafası karışıktır, bir zamanlar zorla Batı’ya yönlendirilmiş olan insanımızın bir kısmı kendi dinine, kültürüne ve medeniyetine yabancılaşmıştır. Onlara kardeşçe davranmak ve kendimizi anlatmak da bizim vazifelerimiz cümlesindendir. Şiddetle, zorla, cepheleşme ile birinin varlığını diğerinin yok olmasında arama ile varacağımız hiçbir hayırlı sonuç yoktur. Mevcut rejim içinde herkes, başkalarına ait olanı ihlal etmeden kendi hak ve hürriyetini kullanarak yaşayacaktır. Biz kimseyi İmam Hatip okullarına zorlamıyoruz, seçmeli dinî dersleri de mecbur eden yok; ama birileri bunlardan rahatsızlar, ikide birde İmam Hatip okullarının ve İlahiyat fakültelerinin çoğaldığından şikayet ediyorlar, yeni Talim Terbiye Kurulu Başkanı da bu şikayete katılanlar arasında.
Herkesin şunu iyi bilmesi gerekiyor:
Düzenleme, program, müfredat, kitap, kurullar ve kararlar ile bizim din, kültür ve medeniyetimizden sapmayı hedefleyenlere de İmam Hatip okullarını türlü oyunlarla yok olmaya mahkum etme peşinde olanlara da bu ülkede geçit yoktur; bunu daha önce deneyenler muvaffak olamadılar, başkaları da –hele de böyle bir iktidar var iken- asla muvaffak olamayacaklardır.
İnşaallah önümüzdeki yılsonunda proje İmam Hatip okulları da mezun verecek; bu okullardan da, yazımın başında söylediğim bilim, san’at ve hizmet adamı namzetlerimiz mezun olacaklar, eğilim ve yeteneklerine uygun üniversitelere yerleşeceklerdir.
Bu yıl, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından açıklanan 2019 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavında Anadolu İmam Hatip Liseleri, büyük başarılara imza attı.
Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne bağlı Anadolu İmam Hatip liselerinden mezun 243.380 aday YKS’ye başvurdu. Öğrencilerden 36.256 lisans, 30.821 önlisans, 20.573 açıköğretim fakültesi olmak üzere %36,01 oranla toplam 87.650 öğrenci üniversitelere yerleşti. Türkiye genelinde ise oran %35,76’dır.
İmam Hatipli öğrenciler seçkin üniversitelerin en çok tercih edilen şu fakültelerine yerleştiler:
İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri, Tıp Fakülteleri, Diş Hekimliği ve Eczacılık Fakülteleri, Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri, Hukuk Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Havacılık ve Uzay fakülteleri, İletişim Fakülteleri…
Genel Müdürlüğün bir açıklamasından alıntı ile yazıyı noktalayayım:
“…Farklı şehirler arasında değişim programlarının uygulanmasıyla okullar arasında koordinasyonun sağlanması gibi birçok çalışmanın hayata geçirilmesi, öğrencilerimizin büyük başarılar elde etmesine katkı sağladı. İmam Hatip Lisesi okul yöneticileri, öğretmenler, öğrenciler ve velilerimiz ekip ruhuyla hareket ederek büyük bir gayret içerisinde süreci tamamladı. Genel Müdürlüğümüzün 2019-2020 eğitim-öğretim yılında fen ve sosyal bilimler programı uygulayan proje okullarından ilk mezunları verecek olmasından bir yıl önce gerçekleşen bu başarı gelecek adına büyük umut kaynağı oldu. Çok daha büyük başarılar elde etmek için ‘Hedef 2020 Üniversite’, Bakanlığımızın 2023 Eğitim Vizyonu’nda belirtilen ‘Yükseköğretim kurumlarıyla yapılacak iş birlikleriyle İmam Hatip okullarındaki çocuklarımızın bilimsel ve entelektüel gelişimlerini desteklemek için bilim, kültür ve sanat alanlarındaki akademisyenler tarafından verilecek farkındalık ve vizyon etkinlikleri’ hedefi ile Din Öğretimi Genel Müdürlüğümüzün ‘Hedef 2020’ projesi kapsamında hazırladığı eğitim programıyla imam hatip liselerinin başarı grafiği katlanarak devam etmektedir.”
Her ibadet vuslata bir adımdır
04:0011/08/2019, Pazar
G: 11/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cânı cânan dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim
Fuzuli
Benim bildiğim şairler içinde aşkı, Fuzuli kadar beliğ ve bedî’ ifade eden bir başkası yok. Tabii onun şaheseri, Efendimiz için yazdığı Su Kasidesi’dir.
Her ibadet vuslata bir adımdır
Her ibadet vuslata bir adımdır
4 Ağustos, Pazar
Hele şu beyit yok mu, onu okudukça hasret ateşi beni bile yakıyor:
Dest-bûsî arzûsuyla ger ölürsem dûstlar
Kûze eylen toprağım sunun ânınla Yâre su
Şöyle sadeleştireyim:
“Ellerinden öpmenin arzusuyla ölürsem
Toprağımdan yap çanak, ver onunla Yâre su”
Bir âşık ölümün vuslat olduğuna inanırsa gözünü kırpmadan cânânı için canını verir.
Eğer Allah Teâlâ kendi iradesiyle canını kurban edenler bana kavuşacaklar deseydi gerçek âşıklar bir an beklemeden canlarını feda ederlerdi.
Fuzulî işte bu aşkı şöyle şiirleştirmiş:
Âşık oldur kim kılar cânın fedâ cânânına
Meyl-i cânân itmesin her kim ki kıymaz cânına
Cânını cânâna vermekdir kemâli âşıkın
Vermeyen cân i’tirâf itmek gerek noksânına
Vasl eyyâmı verüp cânâna cân râhat bulan
Yeğdür andan kim salar cânın gam-ı hicrânına
Aşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden
Kim yanar gördükde şem’in âteş-i sûzânına
İlk iki beyti inşallah bugünkü nesil de anlamıştır. Son iki beyti bugünkü Türkçe ile ifade edeyim:
“Kavuşma günü gelince sevgilisine canını vererek rahat bulan âşıkın hali, canını ayrılığın kederine salan kimseden daha iyidir.
Âşık aşkın kanununu pervaneden (ışığa âşık olan beyaz kelebekten) öğrenmelidir, Âşık olduğu mum ışığını görünce onun yakan ateşine kendini atarak yanar.”
İşte aşk böyle bir şeydir. Allah, sevgilisi Resul’ün izinde bizi, sevenlerden ve sevdiklerinden eylesin. İşte o zaman “Yar ile bayram kılar gönlümüz”.
Bazılar derler ki:
Dünyada bunca zulüm, acı ve yoksunluk var iken biz nasıl bayram yapabiliriz?
Ben de derim ki;
Bayram herkes ağlarken gülüp oynamak değildir; bayram en büyük ve en önemli cihad olan nefse karşı cihadı, kesilen hayvanla beraber nefsi kurban ederek yaşamanın bayramıdır. Kul, kurbanını boğazlarken şöyle düşünmeli:
“Ya Rab, Seni seviyorum, sen isteseydin biz kendimizi de kurban ederdik, ama en geniş rahmetin sahibi olarak bizden bunu istemedin, zaten etini yemek için keseceğimiz bir hayvanı kesmemizi, ama bunu yaparken asıl nefsimizi kurban etmemizi istedin, işte ben de Senin rızana aykırı olan nefsânî arzularımı senin için kurban ediyorum; sana söz veriyorum, bu cihada devam edeceğim…!”
Zilhicce’nin ilk on günü yapılan her bir ibadet, başka zamanlarda yapılanlardan daha değerlidir ve kul, Rabbine ibadet ede de yaklaşır, her ibadet vuslata doğru bir adımdır. Niyetle kulun her nefesi de ibadet olabilir.
Ya Rab, her nefesimizi vuslata bir adım kıl.
Bayramınız mübarek olsun!
Allahu Ekber
Allahu Ekber…
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
04:0015/08/2019, Perşembe
G: 15/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hastalanmadan önce bir kitaba başlamıştım, kitabın konusu son yüz elli yıl içinde yaşamış olan İslamcılardı. Benim “İslamcılar” kelimesinden kastettiğim mana şudur: Müslümanların durumunu dert edinmiş, ümmetin içine düştüğü zilletten tekrar izzete yürümesi için birleşmesini, uyanmasını, dini ve dünyayı doğru olarak öğrenmesini, dini aslına uygun olarak yaşamak suretiyle temsil etmesini, hürriyet ve bağımsızlık için gerekirse silahlı cihad yapmasını… çare olarak görmüş, bu maksatla örgütlenmiş, örgüte liderlik yapmış insanlar.
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
Tantâvî Nedvî’yi anlatıyor
8 Ağustos, Perşembe
Bunların hayat ve tecrübelerini niçin yazmak istedim?
Çünkü okuyunca anladım ki, dertler ve problemlerin önemli bir kısmı hala devam ediyor, yürünen yollar ve uygulanan yöntemlerin de önemli bir kısmı tekrarlanıyor. Halbuki bunların geçmişte hangi sonuçları verdiği, nerelerde isabet ve nerelerde hataların bulunduğu bilinseydi ibret ve örnek alınır, başarı şansı artar, hata ihtimali azalırdı.
İlk dört cildini bitirmek nasip olmuş ve İZ yayıncılığın “İslami Hareket Öncüleri” adıyla yayınladığı bu ciltlerde şu zevat yer almış idi.
Tunuslu Hayreddin Paşa (1822-1890), Said halim Paşa (1863)- 1921), Muhammed İkbal (1877-1938), Kevâkibî (18541902), Hasen el-Bennâ (1906-1949), Seyyid Kutub1906-1966), Mevdûdî (1903-1979), Ebu’l-Hasen en-Nedvî (1913- 1999), Osman Fudi (1754-1818), Muh. b. Ali Senusi(1787 - 1859), Şeyh Şamil (1797-1871) , Şihab Mercani (1818-1889) , Musa Carullah (1878-1949), Halim Sabit (1883-1946, Ali Süavi (1839-1878) , Namık Kemal (1840-1888), Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi (1858/59-1920), Cemâleddîn el-Kasimî (1283/1866 - 1332/191, Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865- 1914), Şeyh Saîd (1866- 1925), İskilipli Âtıf Hoca (1876-1926), Mustafa Sabri (1869-1954) , Hüseyin Kâzım (1870-1934), Ahmed Naîm (1872-1934), Mehmed Akif (1873-1936), Zeynelâbidîn Efendi (1869-1940), Ahmed Ziya Efendi (1873-1925).
Bu yazının başlığında isimleri bulunan iki zattan Nedvî, adı geçen kitabımda genişçe bahse konu edildi. Ali et-Tantâvî ise yüzlük listemde var, Allah imkan lütfederse onu da yazacağım.
Geçende Nebvî’nin “fî mesîreti’-l-hayat” isimli hayat ve hatırat kitabını tekrar okurken, kitabı takdim eden Ali et-Tantâvî’nin yazdıklarından bir kısmını paylaşmakta fayda gördüm.
Önce Ali et-Tantâvî’yi (1909-1999) kısaaca tanımamız gerekiyor. Kendisi “fakihlerin edibi, edebiyaçıların fakihi” diye tanınır. Pek çok ve değerli kitapları ve makaleleri vardır. Torunu onun hayatı ile ilgili bir kitaba yazdığı takdimde şu cümlelere de yer vermiştir:
“Dedemi nasıl anlatayım, öylesine tanınmış bir zatın anlatılmaya ihtiyacı var mı dır? Yapıp ettiklerinden hangisini anlatayım, hangisini bırakayım! Onun bir asra yakın hayatı boyunca dünya büyük bir değişim yaşadı, o bunu yalnızca seyretmedi, İslam dünyasındaki değişimin mimarlarından bir olarak da devrede oldu. İlkokuldan üniversiteye kadar her dereceli okulda öğretmenlik yaptı, kızları da erkekleri de okuttu, yargının bütün kademelerinde görev yaptı, milli harekete katıldı, ümmetin problemleri ile yakından meşgul oldu, İslam dünyasında gitmediği yer kalmadı, sayılamayacak kasar ders, konferans, radyo tv. programına katıldı, yazdıkları ise onbinlerce sayfa tutar…”
İşte bu Tantâvî, Ebül-Hasen Nedvî ile ilgili o kitabın takdiminde şunları kaydediyoır:
“Ben islâmî harekette lider olmadım, ama 1347 yılında Mısır’da okurken “İslam Gençlik Teşkilatı”nın kurulması ile örgütlü hareketin şahidi ve üyesi oldum. Ve ogün bugün hareketin içindeyim. Ebül-Hasen Nedvî gibi, İnsanları İslam’a ve Allah’a çağıran büyük insanları tanıdım. İhvan-ı müslimîn kurulmadan önce Hasen el-Bennâ’yı tanıdım, Dâru’l-ulûm’da bir sınıfta Seyyid Kutub’la beraber oldum, Beşîr el-İbrâhîmî’yi Mısır’da, Şamda, Kudüs’te ve Bağdat’ta tanıdım, Mevdûdî’yi, dayım ve hocam olan Muhibbuddîn el-Hatîb’i tanıdım. Üstadım ve onların da üstadı olan Hızır el-Huseyn’i tanıdım, kardeşim ve dostum Muhammed Mahmud es-Savvaf’ı tanıdım, görmedim ama hakkında çok şey duyarak Türkiye’den Saîd Nursî’yi tanıdım, Allâl el-Fâsî ile Kudüs’te ve Şam’da bir süre beraber yaşadım… Allah yolunun davetçileri çok, ama bunlardan benim tanıdıklarım içinde en önde gelen, en ihlaslı, en çok hatırlanan ve tesiri en derin olan kişi Ebü’l-Hasen en-Nedvî’dir.
İşte size, çoğu benim de listemde bulunan “İslamcılar”, hem onları hem de özellikle Nedvî’yi eserlerini ve hayat hikayelerini okuyarak tanımak da önemli bir nasiptir, tavsiye ederim.
Takdir ve tenkit
04:0018/08/2019, Pazar
G: 18/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugünlerde fırsat buldukça Sayın Orhan Koloğlu’nun yazdığı “Abdülhamid Gerçeği” isimli eseri okuyorum. İlmine itimat ettiğim tarihçilerimizden Sayın Murat Bardakçı bu eser için “…hükümdarı konu alan kitaplar arasında en mükemmelidir” diyor. Ben de dayandığı bilgi ve belgeler ile oldukça geniş araştırma imkânını sonuna kadar kullanmış olduğunu görerek takdirle okuyor ve istifade ediyorum.
Takdir ve tenkit
Takdir ve tenkit
11 Ağustos, Pazar
Sayın Koloğlu’nun temel tezlerinden biri Abdülhamid’in İslamcılık ve Panislamizme destek vermediği, hatta engellediğidir. Bu konuyu işlerken İslam Birliği’nin merkezinde olması gereken hilafet konusuna da yer veriyor, İslamcıların Osmanlı ve Arap hilafeti konusundaki tartışmalarını özetliyor ve bu arada Reşid Riza’nın da Arapların halife olmaları gerektiğini iddia eden ve savunanlar arasında olduğunu şöyle zikrediyor:
“İslami çevrede Abdülhamid’in halifeliğine karşı çıkanlar arasında ünlü Arap dergisi al-Manar’ı da hesaba katmak gerekli. Kevâkibî, “Ummu’l-Kurâ” isimli kitabında Arap hilafetinin en büyük savunucusu olmuştu. Ayrıca Manar’da da yazıp Arapça bilmeyenin Müslüman olamayacağını bile ileri sürecek kadar milliyetçilik yapmıştı. Derginin yayıncısı Reşid Riza ise “Dünyadaki Müslümanların Durumu ve Ulemayı Emirler ve Sultanlara nasihata çağrı başlıklı yazısında (Yıl 1906, c. 9. S. 357-65) açıkça Abdülhamid’e cephe almıştır.”
“İslami Hareket Öncüleri” isimli çalışmamda Kevâkibî’yi de inceledim ve yazdım. Bir başka yazımda inşallah sayın yazarın, onun hakkındaki akıl almaz ifadesini irdeleyeceğim.
Reşid Riza’ya gelince, onun kaleme aldığı bir kitabı “Gerçek İslam’da Birlik” adıyla Türkçeye çevirmiş, kitabın başına koyduğum 150 sayfalık bir çalışmamda Efgânî, Abdüh ve Reşid Riza’yı yazmıştım. İlgi duyanlar bu kitabıma bakarak Reşid Riza’nın Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e kadar geçen dönemlerde hilafete bakışı ve hadisatın cereyanına uygun olarak düşünce ve teşebbüslerindeki değişimi göreceklerdir. Dergideki yazılarına ekler yaparak Hilafet konusunda ayrı bir eser de yayınlamıştır. Bir başka yazımda inşallah bunu da özetlerim.
Sayın Koloğlu’nun işaret ettiği yeri arşivimde mevcut Menar’dan bularak makaleyi okudum. Aşağıda özetleyeceğim bu makalede R. Riza, Abdülhamid’e cephe almıyor, onun halifeliğine karşı çıkmıyor, İslam dünyasında mevcut bütün ümera ve sultanları istibdaddan vazgeçirmek ve yönetimde İslam’ı ve adaleti merkeze almalarını sağlamak için âlimleri, bütün tebliğ imkânlarını kullanarak nasihat etmeye davet ediyor. Arap hilafetini savunmuyor, böyle bir ifadeyi hiç kullanmıyor, Osmanlı’nın geçmişini övüyor, İslam birliğinin yine Osmanlı hilafetinde gerçekleşebileceğini söylüyor, ancak birlik, uyanış ve diriliş için İslam’ı doğru anlayıp uygulamayı ve yönetimde şûrâ ile adaleti şart olarak görüyor.
İşte özeti:
Osmanlı şu zamanda İslam topluluklarının en ileri seviyede olanıdır, lakin komşuları olan diğer dinden toplumlar ve hatta kendi içindeki gayr-i Müslimler dünyevi hayatın gerekli kıldığı şartlar bakımından daha ileridirler. Bunun sebebi ise Müslümanların, İslam’ın ruhânî ve dünyevi hükümlerini uygulamak şöyle dursun tersine çevirmiş olmalarıdır.
Mısır bir asra yakındır Batı usulü eğitim ve öğretimi taklit ediyor; ne bir mütefekkir, ne bir mucit, ne bir san’at… adamı yetiştirebildi!
Hindistan’da şirke düşmüş batıl din mensupları, tevhid ehli Müslümanlardan daha ileri ve güçlü. Orada bir süre bulunmuş bir dostun anlattıkları insanı ümitsizliğe götürüyor. Bir Mecusi din adamını dinlemiş, cemaatini dünya hayatını düzene sokmak ve güçlü olmak için gerekli olan doğru faaliyet ve bilgiye yönlendiriyormuş. Sonra Mısır’daki Tahrir Meydanı’na benzer bir meydanda dolmuş Müslümanlara hitap eden bir hocayı dinlemiş. Hoca demiş ki, Şeyh Abdülkadir için kesilen bir kurbandan bir karga, bir parça alıp uçarken ağzından et bir kâfir kabristanının üzerine düşse Allah, Şeyh’in hatırı için orada yatanların tamamını affeder! Hoca bir menkıbe daha anlatmış: Şeyhin genç bir müridi vefat etmiş, yakınları gelip onu diriltmesini istemişler, şeyh ölüm meleğinin arkasından yetişmiş ve “müridimi dirilt” demiş, melek “Bu mümkün değil” deyince elindeki içi o gün aldığı ruhlarla dolu olan torbayı çekip elinden düşürmüş, ruhlar dağılıp cesetlerine geri girmişler ve o gün ölenlerin tamamı dirilmişler…!
Eğer hocalar Müslümanlara böyle şeyleri anlatırlar onlar da bunlara inanır, Allah’ın koyduğu dünya ve ahirete ait hükümler ile kanunları-kuralları uygulamazlarsa kurtuluştan ümidi kesmek gerekir (s.358).
Dinin ruhâni temeli tevhid, dünyevi temeli ise yönetimin ehline danışarak yapılmasıdır (şûrâ) ve adalettir. Bugün genel olarak halk tevhidden emirler ve sultanlar da şûrâdan ve adaletten saptılar. Âlimler istibdadı destekliyorlar, karşı çıkanlar ise ancak kalben buğzedebiliyorlar. (s. 361)
Osmanlı sultanının ülkesindeki âlimler hür olmadıkları ve akıbetinden korktukları için ona nasihat edemiyorlarsa mesela Hindistan’daki Nedvetu’l- ulema gibi kuruluşların âlimleri bunu yazılı ve sözlü olarak yapabilirler; çünkü sultanın cezası onlara ulaşamaz (s. 362-363).
“Sultanları ve emirleri açıktan tenkit onlara nasihat zararlı olur, halk yanlış anlar, otoriteleri sarsılır, ayıpları gizlemek gerekir…” diyenler oluyor. Halbuki nasihat yoluyla ıslah, bunu yapmayıp isyan yoluyla birçok masumun kanı dökülerek elde edilecek ıslah ve değişimden evlâdır… (s.364).
Hâsılı, Reşid Riza bu makalede sultana cephe almıyor, Arap hilafetine hiç temas etmiyor ve âlimleri sultan ve emirlere nasihat etmeye çağırıyor.
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
04:0022/08/2019, Perşembe
G: 22/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TDV İslam Ansiklopedisi’nde bu değerli ve kahraman sâhâbînin (sahâbiyye kelimesi Türkçe’de kullanılmaz) Sayın Halit Özkan tarafından kaleme alınmış biyografisi vardır. Bir hatıra ile birlikte bu büyük İslam insanını anmak için o maddeyi özetleyecek, başka kaynaklardan küçük ilaveler de yapacağım.
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)
15 Ağustos, Perşembe
Merhum dava arkadaşım Bekir Topaloğlu ile beraber İmam Hatip Okulları için Arapça gramer ve okuma kitabı hazırlamıştık. “Arapça Okuma ve Eski Metinler” isimli kitapta öğrencilere bir yandan dil öğretirken, diğer yandan İslâm tarih, kültür ve değerlerini tanıtmayı da hedeflemiştik. Bu yüzden o zamanın Talim Terbiyesi (yıl 1964) “Bu kitapta ideolojik bir amaca yöneltme var” diyerek kitabı reddetmişti, sonra bir yolunu bulup yardımcı ders kitabı olarak kabulünü sağladık, yıllarca İmam Hatip Okullarında okutuldu, bugün bile bazı eski öğrencilerimiz o kitaptan ezberledikleri parçaları buluştuğumuzda bize okuyorlar. İşte bu kitaba “Nuseybe el-Mâziniyye”nin kısa biyografisini ve şanlı menkıbesini de koymuştuk.
Nuseybe (Allah ondan razı olsun) Hazrec kabilesinin Benî Neccâr koluna mensuptur. Annesi Rebâb bint Abdullah’tır. Bedir gazilerinden Abdullah ve bekkâînden Abdurrahman onun kardeşleridir. Birinci kocası öldüğü için ikinci bir evlilik yapmış ve bu iki evlilikten Abdullah, Habîb ve Temîm isimli oğulları ile Havle adında bir kızı olmuştur
Medineli ilk Müslümanlar arasında yer alan Ümmü Umâre, İkinci Akabe Biatı’nda kocası ve iki oğluyla bulundu. Bu biata iştirak eden iki kadından biri olmasının yanında savaşlarda en önde yer almasıyla da meşhurdur. Uhud’a, Benî Kurayza Gazvesi’ne Hudeybiye’ye, Hayber’in fethine, Umretü’l-kazâ’ya, Mekke’nin fethine, Huneyn’e ve Yemâme savaşına katıldı. Özellikle Uhud, Huneyn ve Yemâme savaşlarında büyük hizmetler gördü. Uhud’da savaşın şiddetlendiği ve Müslümanların zor durumda kaldığı bir sırada kocası Zeyd ve iki oğluyla birlikte Hz. Peygamber’i koruyan pek az sahâbîden biridir. Bu savaşta birçok yerinden yaralandı, ardından bir yıl boyunca yaralarının tedavisiyle uğraştı. Uhud’da gösterdikleri fedakârlıktan dolayı onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için Hz. Peygamber’in dua ettiği ve “O gün nereye baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını görüyordum” dediği bilinmektedir.
Ümmü Umâre, Bey‘atürrıdvân’a katılan dört kadın arasında yer aldı. Resûl-i Ekrem, Hz. Osman’ın Mekkeli müşrikler tarafından öldürüldüğü haberi gelince Ümmü Umâre’nin kabilesinin konak yerine geldi ve burada bir ağacın altında ashaptan biat aldı. Ümmü Umâre, sahâbîlerin yanlarında çok az silâh bulundurduğu o gün muhtemel bir düşman saldırısına karşı beline bir bıçak bağladığını söylemiştir.
Huneyn’de Müslümanların baskına uğrayıp dağıldıkları sırada savaşa devam ederek onların tekrar toparlanması için gayret gösterdi, bu arada bazı müşrikleri de öldürdü.
Daha önce Hz. Peygamber’in mektubunu Müseylimetülkezzâb’a götüren ve orada işkenceyle (Müseylime’nin peygamberlik iddiasını kabul etmediği için organları teker teker kesilerek) öldürülen oğlu Habîb’in intikamını almak için yemin etti ve bu amaçla katıldığı Yemâme savaşında kahramanca çarpıştı. Burada bir ara dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için uğraşırken on bir yerinden yaralanıp bir elinin kesilmesine rağmen Müseylime’yi aramaya devam etti. Oğlu Abdullah ile Vahşî b. Harb, bahçesine saklanan Müseylime’yi bulup öldürdüler, Nuseybe bunu haber alınca sevindi, maksat hâsıl olmuştu, Rabbine şükretti.
Ümmü Umâre nâzil olan âyetleri ve İslâm’ın hükümlerini dikkatle takip ediyordu. “Müslüman erkekler ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, ibadet ve itaat eden erkekler ve kadınlar, özü sözü doğru erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, gönlünü ibadete vermiş erkekler ve kadınlar, yardım yapan erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar, işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır” meâlindeki âyet (el-Ahzâb 33/35), bir rivayete göre Ümmü Umâre’nin Hz. Peygamber’e gelerek, “Bakıyorum da Kur’ân’daki her şey erkekler adına, kadınlardan hiç bahsedilmiyor” şeklindeki nazı ve niyazı üzerine nâzil olmuştur.
Aile’de vazifesini bihakkın yapan ana, cihadda kahraman, cemiyette vakarlı ve takvâlı bir hanım üye olan Ummü Umâre Nuseybe el-Mâziniyye ne güzel bir örnek. Ona benzemeye çalışmak ve onunla cennette buluşmak ne güzel bir son!
“Mevlâ görelim neyler”
04:0023/08/2019, Cuma
G: 23/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz en aziz ve şüphesiz sahih dinin mensupları olarak ‘Kitab’ın kavlince Müslümanlar olursak, Allah’ın, sonucu kulun irade, gayret ve tedbirine bıraktığı durumlarda üzerimize düşeni eksiksiz yaparsak bizim üstün, aziz, hakim ve insanlığı iki cihanda saadete çağıracak bir ümmet olacağımızı kitabımız bildiriyor.
“Mevlâ görelim neyler”
“Mevlâ görelim neyler”
16 Ağustos, Cuma
Elin Siyonistleri dünyanın dört bucağına dağılmışlar, kitaplarında kendilerine vaad edildiğine inandıkları toprakların bir avucuna 1940’lı yıllarda ufak ufak yerleşmeye başlamışlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar kendilerince kutsal olan bir davada birleşmişler, birlik olmuşlar; her biri bulunduğu yerde bütün imkanlarını kullanarak davalarına yardımcı oluyor.
Bize de kitabımız yukarıda işaret ettiğim güzellikleri vaad etmiş, ama şartlı bir vaad, biz şartı yerine getirmediğimiz için meşrut da tahakkuk etmiyor. Şartın başında birlik var; Kitab bizi birliğe çağırıyor, biz her şeyi bahane ederek ayrılmayı, parçalanmayı, birbirimizle uğraşmayı, hatta savaşmayı tercih ediyoruz.
Kitab bizi güzel ahlaka çağırıyor, Peygamberimiz (s.a.) bunun için gönderildiğini söylüyor, en güzel ahlak örnekliğini bizzat yaşayarak önümüze koyuyor; biz ise birçok konuda, işte, ilişkide, davranışta İslam ahlakının dışında yaşıyoruz.
Evet daha birçok şartı yerine getirmiyoruz, ama başta imanımız olmak üzere güzel hasletlerimiz ve hala muhafaza ettiğimiz değerlerimiz var. İnşaallah kötü iyiyi kovmayacak, aksine iyi kötüyü kovacak, nasihatların yanında ümmet olarak maruz kaldığımız musibetlerden ders alarak doğru yolu bulacağız.
Bir güvencim de şimdilik az da olsa iyi yetişmiş insanlarımızın bulunmasıdır. Birçok yerde bu eksiklik hissedildi ve adam yetiştirmek için özel gayretler başladı, bunların bir kısmı meyve de verdi, veriyor.
Bu yazıda asıl bahsetmek istediğim konu dünyada Müslümanların geleceği hakkındaki bizi sevindiren, ağyarı endişeye düşüren tahminler ve haberlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, ABD ve Avrupa dünyada Müslümanları geriletmek veya yok etmek için plan üstüne plan yaparken bir üst plan bunları silip süpürecek gelişmelere yol açıyor.
TimeTürk ve BBC Türkçe’nin iki haberinden bazı alıntılar yapacağım:
2050’de Avrupa, İslâm’a teslim olacak. Yapılan son araştırmalar, Hıristiyanlık’tan sonra en yaygın ikinci din olan İslâm’ın, 2050’de benzeri görülmemiş bir şekilde Avrupa kıtasına yayılacağını gösteriyor. Ayrıca Müslüman nüfusunun 2050 yılında Hıristiyan nüfusu yakalayacağı öne sürülürken; yapılan araştırmalarda şiddet ve kışkırtmaların İslâm’a olan ilgiyi daha da artırdığı görüldü.
İslam, Orta Asya, Endonezya, Orta Doğu, Güney Asya, Kuzey Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde en yaygın din. Asya-Pasifik bölgesi ise en büyük Müslüman nüfusa sahip.2010’daki Pew Araştırma Enstitüsü’nün istatistikleri, Avrupa Birliği’ndeki Müslüman nüfusun 16 milyon Müslüman olarak tahmin edildiğini gösterdi; ancak son iki yıl için yapılan tahminler, bu sayının 25 milyona (Rusya hariç) yükseldiğini gösteriyor.Kuzey ve Güney Amerika’da, Müslümanların sayısının yaklaşık dört milyon olduğu tahmin ediliyor: 3.5 milyon kişinin ise kuzey kesimde, çoğunlukla Afrika kökenli, geri kalanı merkezde ve güneyde yoğunlaştığı gözleniyor.
Avustralya’daki Müslümanların sayısının ise 300 binden fazla olduğu ve bu kıtanın ileriki zamanlarda daha çok Müslüman nüfusu çekebileceği belirtilirken, 55 İslami derneğin de faaliyet gösterdiği açıklandı…Pew’in araştırma raporu, dünyadaki Müslüman sayısının 2010 ve 2050 yılları arasında yüzde 73 oranında artacağını öngörmüştür.
2010 yılında dünyada 1,6 milyar Müslüman ve 2,17 milyar Hıristiyan vardı, ancak demografik değişiklikler göz önüne alındığında, 2050 yılına kadar 2,76 milyar Müslüman ve 2,92 milyar Hıristiyan olacak, her iki din de aynı oranda büyümeye devam ederse, Müslümanların sayısı daha da artacaktır.İngiliz gazetesi The Guardian 2017’de yayınlanan bir araştırmada, pek çok nedenden dolayı artış olduğunu söylüyor. Özellikle Avrupalı Müslümanların çoğunluğunun genç olması ve doğum oranının diğer tüm dini topluluklar arasında en fazla olması artış konusunda önemli bir etken. Bu çalışmaya iş ve meşru göçler de eklenebilir.İslam’ın Avrupa yerli halkı arasında rağbet görmesi ve hızlı yayılmasında en büyük nedenlerinden biri de, bu kıtada aktif İslam savunucularının bulunması.
Ayrıca İspanya’da yayımlanan bir kitapta, “dünyadaki Müslümanların sayısındaki artışın nedeni, yalnızca İslam ülkelerindeki nüfus artışından kaynaklanmadığını belirtilerek, ABD’deki 11 Eylül saldırıları örnek gösterildi. Saldırılardan sonra, ABD’lilerin İslam’a olan ilgisinin arttığını, çok sayıda kişinin de İslam’la müşerref olduğu dikkati çekti.” 20 Haziran 2004’te yayımlanan Fransız İstihbarat Ajansı’nın bir raporunda ise, Fransa’da bir yıl içinde İslam’a girenlerin sayısının 30 ile 40 bine ulaştığı belirtiliyor.
“Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler.”
R.Riza, Hilâfet ve Abdülhamid
04:0025/08/2019, Pazar
G: 25/08/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tarihçimiz Reşid Riza’nın Abdülhamid’in hilâfetine karşı çıktığını ve Arap hilâfetini savunduğunu yazmış, bu iddiasını, R. Riza’nın el-Menâr’da çıkan bir makalesine dayandırmıştı. Geçen hafta bu makaleyi özetledim ve mezkûr iddialara mesnet olacak bir ifadesinin bulunmadığını gösterdim. Bu arada R. Riza’nın hem Abdülhamid hem de hilâfet konularındaki düşüncesini başka yazılarıma bıraktım.
R. Riza’nın hayatını, düşünce ve İslâmî hareketteki yerini merak edenlere benim, “Gerçek İslâm’da Birlik” kitabımın girişini kaynak gösterdim. Geniş bilgiyi yine oraya havale ederek hilâfet ve Abdülhamid konusundaki düşüncesini birkaç yazıda özetleyeceğim.
Reşid Riza, Osmanlı Devleti’nde yürütülen ıslahat hareketi ve bu hareketin getirdiği tepkiler içinde geçen istibdad ve meşrutiyet dönemlerini yaşamış, ayrıca Cumhuriyet döneminin de on iki yılını idrak etmiştir. Toplumun dönüşümü, siyasetin yönü ve akışı bakımından birbirinden farklı olan bu dönemler içinde, onun da siyasi görüş ve tavrı değişiklikler geçirmiş, görüş ve eğilimlerin içinde oluştuğu şartlar düşünülmediği takdirde çelişkili görünümler ortaya çıkmıştır. Onun siyasi görüşlerini ve tavrını etkileyen dönemler; Sultan Abdülhamid, İttihad ve Terakki yönetimi ve Birinci Dünya Harbi’nden sonra parçalanan Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulan yeni devletlerin bağımsız veya yabancıların egemenliği altında sürdürdükleri yeni yönetim dönemleridir. Son dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin hilâfeti kaldırması ve halifeyi yurt dışına sürmesiyle ortaya çıkan boşluk da onun, bilhassa hilâfet ve İslâm birliği konularındaki düşünce ve tasarılarını etkilemiş, değişme ve gelişmelere sebep teşkil etmiştir.
Abdülhamid dönemi (1898-1909 yılları)
Şeyh Muhammed Abduh gibi öğrencisi R. Riza da, Osmanlı hilâfetinin (saltanatın) meşruluğuna kani idi, bu devletin İslâm’ı ve Müslümanları koruduğuna ve ümmetin menfaati için çalıştığına inanıyordu. Önemli amaçlarından biri olan ümmetin birliğinin de, (İslâm birliği, el-câmi’atu’l- İslâmiyye) Osmanlı Devleti çerçevesinde gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ayrıca ümmet çapında yaymayı istediği inanç ve düşüncelerinin tek aracı olan dergisinin, bir engele uğramadan çıkmasını ve yayılarak okunmasını istiyor, bunun da saltanatla iyi geçinmeye bağlı olduğunu biliyordu. İşte bu inanç ve düşünceler onu, hocası Abduh’un da etkisiyle başlangıçta Sultan Abdülhamid’i tutmaya, onu ve saltanatını övmeye, aleyhindeki söz ve hareketlere karşı çıkmaya sevk etti. Derginin ilk sayısında neşrettiği çıkış yazısında şöyle diyordu: “Derginin meşrebi Osmanlı, lehçesi Hamîdî’dir (Abdülhamîd’in dilinden konuşur), Devlet-i Aliyye’yi hakkıyla savunur, Sultan-ı A’zam’a sadakatle hizmet eder ve onun şahsına yöneltilen karalamaları, kötülemeleri defetmeye, göğüslemeye çalışır...” (I, s. 13; aynı mealde, Sayı: 5, s. 88). Sultan’ın bütün ülkeye ilim ve maarifi yaymak için gayret gösterdiğini, taassup göstermeden her grubun mektep açmalarına yardımcı olduğunu övgü ile kaydediyordu (III, s. 140). Ona göre Sultan’ın, Almanlarla anlaşarak 1903-1908 yılları arasında yaptırdığı Hicaz Demiryolu, bölgeye büyük maddi ve manevi menfaatler sağlayacaktı, buna bütün Müslümanların yardımcı olmaları gerekirdi (III, s. 301,317). R. Riza yalnızca Sultan Abdülhamid’i tutmakla kalmıyor, Osmanlı hanedanını devlet kurma, savaş kazanma, iyi ahlâk, şahsi menfaat ve israftan kaçınma gibi hasletlerinden dolayı övüyor ve devletin kurucusu Osman’ın davranışlarını delil olarak gösteriyordu (VI: s. 878). Reşid Riza’nın hemşehrisi ve dostu Abdurrahman el- Kevâkibî ve benzeri Müslüman Arap milliyetçileri, hilâfetin Arapların hakkı olduğunu, Türklerin bunu onlardan gasbettiklerini ve hakkını da veremediklerini, isdibdada ve zulme saptıklarını, Hıristiyanlar İspanya’da Müslümanları kılıçtan geçirirken, Sultan Selim’in de Mısır’da Müslümanları kılıçtan geçirdiğini, bunu da sırf saltanatını korumak için yaptığını... ileri sürüyorlardı (Amâra, el- A’mâlu’l-Kâmile li’l-Kevâkibî, 1970, s. 342). Bu iddialar onu üzüyordu, hatta Kevakibi’nin Ummu’l- Kurâ isimli eserini Menar’da tefrika ederken, Türklerin ve Osmanlıların aleyhinde olan kısımları çıkarıyor ve bunların doğru olanlarının da, herkes tarafından bilinmesinin doğru olmadığını kaydediyordu (IV, s. 959). Reşid Riza’nın İslam birliği anlayışı da, Efgânî’den ziyade Abduh’un ve Abdülhamid’in anlayışlarına paralel düşüyordu. Bu birliğin iki bağı vardı; siyasî olanı Osmanlı teb’ası olma bağı idi ve dinleri farklı olan grupları da birbirine bağlıyordu. Dinî olanı ise İslâm bağı idi ve Müslümanları ikinci bir bağ olarak birbirine bağlıyordu. Bu iki bağ ile Osmanlı teb’ası, sultanın etrafında birleşmeli ve devleti parçalamak isteyen yabancıların karşısında yekvücut olmalı idiler. (V, s. 794.X, s. 200-214).
R. Riza, Osmanlılara ve Abdülhamid’e karşı bu tavır ve tutumunu sürdürürken bölgedeki Osmanlı yöneticilerinin, ailesine, kendisine ve bazı yakınlarına yaptıkları haksız davranışları biliyor, sultanın ısrarla sürdürdüğü istibdad idaresini de görüyordu, ancak mevcut şartlar içinde bu yönetimin kötünün en iyisi veya iyi tarafının kötü tarafına galip bulunduğunu düşünüyordu. Bu sebeple, bütün ayrılıkçı kuruluşlardan ve teşebbüslerden uzak kalmış, bunlara karşı mücadele vermişti. Ancak Kahire’de kurulan ve yerinden yönetim (lâ-merkeziyye) isteyen bir cemiyete (Cem’iyyetu’ş-Şûrâ el-Osmaniyye’ye) üye olmaktan da geri durmamıştı. Mısır’a göçmüş bulunan Suriyeli Refik el-Azm, Abdülhamid ez-Zehrâvî, Muhibbuddin el-Hatîb gibi arkadaşlarının da etkisiyle, Arap topraklarının Osmanlı devleti ile ilişkisi konusundaki düşüncesinde, yavaş da olsa bir değişme meydana geldi; Osmanlı’nın merkezî yönetiminin Arapları ihmale sebep teşkil ettiği düşüncesinden hareketle artık la-merkezi (yerinden, Amerika Birleşik Devletlerine benzer bir federatif sistem) talep etmeye başladı. Reşid Riza’nın siyasi görüş ve projesinde meydana gelen bu değişiklik, Sultan Abdülhamid’in hal’inden sonraki yazılarında açıklık kazandı, İttihad ve Terakki iktidarının yerleştiğine kanaat getirinceye kadar, yine de ihtiyatı elden bırakmadı. Bundan emin olduktan sonra dergisinde Abdülhamid devrindeki istibdad yönetimi ile meşru olmayan tasarrufları tenkit etti, kötü sonucu kötü davranışların getirdiğini ifade etti (XII; s. 276-279, tarih: 19- Mayıs-1909).
(İttihatçılar dönemi ile devam edelim).
Reşid Riza İttihatçılar ve hilâfet
04:0029/08/2019, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İttihatçılar iktidara gelmeden önce yönetimle ilgili iki önemli söz vermişlerdi:
a) Anayasaya dayalı yönetim,
b) Yerinden (lâ- merkezî) yönetim.
Obama Çin'le İran'ı konuştu
Obama Çin'le İran'ı konuştu
21 Temmuz, Salı
Reşid Riza istibdad yönetimine karşı olduğu, İttihatçıların verdikleri sözler doğrultusunda talepleri de bulunduğu için, bunları gerçekleştirmek üzere harekete geçti, İttihatçılara ümit bağladı ve hem yazılarında, hem de bizzat yaptığı görüşmelerde taleplerini dile getirdi; Araplarla Türkleri Osmanlılık bağı içinde birbirine yaklaştırmaya çalıştı, İttihatçıların merkezî yönetimden vazgeçerek eyaletlerde meclisler teşkil edilmesini ve iç işlerinde bunlara geniş selahiyetler verilmesini, yönetimde ve eğitimde İslam’ın ön plana çıkarılmasını, Arapça’nın yaygınlaştırılmasını istedi. Hilafetin en önemli kurumlarından biri olan adliye (kaza) kurumu ile ilgili yazılar yazdı, şer’iye mahkemelerinin en azından nizamiye mahkemeleri kadar güçlendirilmelerinin ve selahiyetlerinin genişletilmesinin zaruretine işaret etti. (XI, s. 539-545, 865 vd.; s. 27 vd. XII, s. 55 vd.)
1911 yılına gelindiğinde R. Riza İttihatçılardan da ümidini kesmeye başlamıştı; çünkü bunlar da sözlerinde durmamışlar, Arap topraklarında açtıkları cemiyet şubelerinde halktan para toplamak için baskılar yapmışlar, haksız vergiler koymuşlar, İngilizlerin sömürülerine göz yummuşlar, İtalyanların Trablus’u işgal edeceklerini bildirmeleri ve engel olmaya kalkışmamalarını istemeleri üzerine, oradan Osmanlı askerlerini çekmişler, devletin topraklarına ve teb’asına sahip çıkmamışlardı. Osmanlı halklarını kaynaştırmak için gayret sarfetmek yerine, Türkçülük ve Turancılık politikasına sapmışlar, yönetimde İslam’ı arka plana atmışlardı. (XIV, s. 471-475; XVI, s. 55 vd; Şekib Arslan, Hazıru’l- âlemi’l-İslamî, Kahire 1352, C. I, s. 157-160). R.Riza önceleri İttihatçılara nasihat ederek; onları sözlerinde durmaya ve taleplerini yerine getirmeye çağırdı. Bu çağrıların fayda vermediğini görünce, tenkitlerini sertleştirmeye başladı, bu da fayda vermeyince, İttihatçılara cephe alarak mücadele bayrağını açtı, bir yandan Arap liderlerini İttihatçılara karşı mücadeleye çağırıyor, iktidarın her emrini yerine getirmemelerini istiyor, diğer yandan İttihatçıların örtük yüzlerinden peçeyi kaldırarak, halka onların gerçek yüzlerini göstermeye çalışıyor, yazılarında onları şöyle değerlendiriyordu: “Bunlar Selanik ve Paris meyhanelerinde, kulüplerinde yetişmiş bir avuç gençtir, birçok subayı da yoldan çıkarmış, onların gücüne dayanarak yürürlüğe koydukları anayasayı, devletin unsurlarını parçalamaya ve adını tarih sahnesinden silmeye vasıta kılmışlardır... Bunların amacı Türk milliyetçiliğini canlandırarak, bu unsura dayalı ve Batı medeniyetine mensup bir toplum ve devlet oluşturmaktır.” (XVI, s. 56, 61 vd.)
R.Riza yalnızca yazılarıyle kalmadı, parti ve derneklere, siyasi konferanslara katılarak da tezini hayata geçirmeye çalıştı. Bu partilerden birisi 1912 yılında kurulan “Hizbu’l-la- merkeziyyeti’l- Osmanî” dir. Bu parti, Osmanlı toplumundan ayrılmaksızın Arapların, yerinden yönetimlerini ve devletin ihmal ettiği “yabancı istilasına karşı toprakları savunacak” kuvvetlerin oluşturulmasını savunuyordu. 1913 Haziran’ında, R.Riza’nın arkadaşı Abdulhamid Zehrâvî’nin başkanlığında, Paris’te toplanan Birinci Arap Konferansı’nda da dile getirilen bu görüşü, kendisi yazılarında teyit ediyor, bunun ne ayrılığı, ne de kavmiyetçiliği ihtiva ettiğini ileri sürüyordu: “Yerinden yönetimi isteyenler (parti), ancak bu tarz bir yönetimin hem devleti, hem de topraklarını ecnebi işgalinden koruyacağına ve kurtaracağına inandıkları için, bunu istiyorlar... Parti tam olarak Osmanlı’dır, onun programında, Arap milliyetçiliğine çağıran veya Türk milliyetçiliğinden nefret ettiren bir kelime bile yoktur, o yalnızca bütün Osmanlıları, meşru ve hukuki yollardan yerinden yönetime çağırmaktadır.” (XVII, s. 389 vd., 537 vd.)
R. Riza’nın çabalarına rağmen İttihatçılar, bilhassa 1913 yılında kurulan ve birçok subayı da bünyesine alan Mahmud Şevket Paşa hükûmetinden sonra, şiddet ve baskılarını arttırdılar ve bilhassa Suriye’de Cemal Paşa, birçok masuma işkence edip kan döktü, R.Riza, bu tutumun kötü sonuçlar doğuracağını, Osmanlı unsurlarını (halklarını) iyice birbirinden ayırıp düşman gruplar haline getireceğini dile getiren yazılar yazdı (XIX, s. 75-82), Parti ve Arap Konferansı, son bir defa daha İttihatçılara el uzatmak üzere, Zehrâvî’yi temsilci olarak İstanbul’a gönderdi, hükûmet onu oyaladı, vazifeler vererek tesirsiz hale getirmeye çalıştı, sonra da Cemal Paşa eliyle 1916 yılında ortadan kaldırdı. Bu son olaylar R. Riza’nın, genel olarak Türk saltanatına karşı tavır ve tutumunda yeni bir aşamaya girmesine sebep oldu, artık yazılarında İttihatçıların Türk kavmiyetçiliğine karşı Arap kavmiyetçiliğini dile getiriyor, Osmanlı ve Arap medeniyetlerini karşılaştırıyor ve Turan ırkının, yakıp yıkmanın ötesinde medeniyyete önemli bir katkısının bulunmadığını ifade ediyordu. (XIX, s. 236, XX, s.43 vd). Bu ifadelerine rağmen, onun karşı çıktığı husus, yine de Osmanlı hilafeti ve hakimiyeti değildi, tepkisi ırkçılığa karşı idi. Bu sebeple Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Yunanlılara karşı kazandıkları zaferden sonra, geri kalan ümitlerini bir müddet için onlara yöneltti.
(M. Kemal dönemi ile devam edelim)
Hilafetin kaldırılması ve sonrasında Reşid Rıza
04:0030/08/2019, Cuma
G: 30/08/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İttihad ve Terakki Fırkası’nın genç unsurlarından bir kısmını da içine alan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları, Anadolu direnme hareketinin başına geçerek İstiklal Harbi’ni kazanıp Lozan’da bir barış andlaşması da imzalayınca, Reşid Riza’nın Türklerle ilgili ümitleri yeniden canlanır gibi oldu.
Nazlı'nın cenazesini kadınlar taşıdı
Nazlı'nın cenazesini kadınlar taşıdı
21 Temmuz, Salı
Kazanılan zaferi, bu zaferin komutanı Mustafa Kemal’i hararetle alkışladı, onun İslam’a ve Müslümanlara hizmet ettiğini, ırkçı-turancı İttihatçılardan da farklı olduğunu dile getiren övücü yazılar yazdı. Lozan’da, Avrupalı büyük devletlerin, yanlarına Balkanlıları da alarak, Türklere karşı birleşmelerinin fayda vermediğini ve burada da yeni kadronun dehalarını gösterdiklerini, geçmişe nisbetle iyi muamele gördüklerini ve müsbet sonuçlar aldıklarını ifade etti (XXII, s. 744; XXIV, s. 145-146). Ancak çok geçmeden Mustafa Kemal Cumhuriyeti ilan etmiş, halifenin selahiyetlerini kısıtlayarak dinî- manevî alanla sınırlamış, bir müddet sonra hilafeti kaldırarak halifeyi sınırdışı etmiş, şer’i mahkemeleri, şer’iye vekaletini, dini tedrisatı kaldırmış, din ile devlet işlerini birbirinden ayırmıştı. Bütün bu tasarruflar karşısında Reşid Riza’nın Mustafa Kemal ve ekibine karşı tavrı değişti, önce bunların yanlış olduğunu, milletin bu değişiklikler karşısında sükut etmesinin haramların en büyüğünü teşkil ettiğini ifade etti. İnkılablar devam ettikçe üslubunu daha da sertleştirerek “bunların da İttihatçılardan farklı olmadıklarını, istibdad ve fesatların Abdulhamid ve İttihat yönetimlerinden daha da beter olduğunu, Türk milletini İslam’dan uzaklaştırma yönünde, öncekileri de geride bıraktıklarını, yaptıklarının İslam’dan çıkıp küfre girmekten başka bir şey olmadığını...” kaydetti. (XXV, s. 280, 319; XXVIII, s. 635 vd.; XXIX, s. 255 vd.)
Reşid Riza, 1922 yılında Türkiye’de hilafetin selahiyet çerçevesinin daraltılmasından önce de, çeşitli yazılarında hilafet konusunu ele almış, İslâmî kaynaklarda yer aldığı şekliyle onu savunmuş, bu sistemin Doğu’da ve Batı’da denenmiş bulunan mutlak monarşi, parlementer monarşi, cumhuriyet gibi rejimlerden farklı olduğunu, İslam’da din ve devletin birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını, bu gibi teşebbüslere, sultanların gerçek hilafeti temsil ve tatbik etmemiş olmalarının sebep olduğunu, bu yüzden (sultanlar dini koruyup dünyayı onunla yönetmedikleri için) hem hilafet sisteminin zayıfladığını, hem de İslam dünyasının parçalandığını... ifade etmişti. (I, s. 33, 34, 35; II, s. 353-355) Bu ve benzeri yazılarında, Raşid Halifelerden sonra hilafetin saltana dönüştüğünü, bu ikisi arasında büyük farkların bulunduğunu, İslam’ın saltanatı mahkum ettiğini de ifade ediyordu, fakat içinde bulunduğu şartlar, gerçekleştirmek istediği ıslahat, Araplarla Türkler arasında güçlendirmek istediği birlik öyle gerektirdiği için, Osmanlı hilafetini tahlil ve tenkit etmiyor, aksine destekliyordu. Onun bu tavrı, Mustafa Kemal’in hilafet sistemini değiştirmesine, arkasından Cumhuriyeti ilan ederek din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasına kadar devam etti. Bu değişiklikler vücuda gelince, R. Riza önce el- Hilafe evi’l- İmametu’l- Uzmâ isimli eserini kaleme alarak, hâlâ ümitvar olduğu yeni yöneticilerden, hilafetin kaldırılması değil, ıslah edilmesi yönünde yeni adımlar atmalarını talep etti, bu talebe ters düşen yeni değişiklikler karşısında kalınca da, tavrını sertleştirdi ve gerek hilafet ve gerekse İslam birliği konularında, başka yerlerde, başka yöneticiler ve yeni modeller aramaya başladı.
R. Riza hilafet konusundaki eserini, önce Menar Dergisinin 23-24. ciltlerinde, 1922-1923 yıllarında bir dizi yazı olarak neşretti, sonra da 1923 yılında ayrı kitap olarak çıkardı.
Müellif kitabının girişinde (Kahire, 1988, s. 10-13) Mustafa Kemal’in hilafet, din- devlet ilişkisi vb. konularda yaptığı inkılabları zikrettikten sonra, bunların doğru olmadığını, yeni Türk yönetimini dine ve Müslümanlara yaptığı ve yapacağı hizmetten dolayı desteklediğini, ancak bu desteğin şartlı olduğunu, âlimlerin güçlü yönetimler karşısında doğruyu söyleme vazifelerinin bulunduğunu, bu vazifenin ihmal edilmesinin önemli menfi sonuçlarının görüldüğünü, bu kitabı işte bu sorumluluk duygusu içinde kaleme aldığını ve sağlam kaynaklara dayanarak hilafet konusunu anlatacağını ifade ediyor. Bu arada doğrudan Türk milletine seslenerek (özetle) şöyle diyor:
“Yeryüzünde en büyük manevi güç İslam’dır. Doğu Medeniyeti’ni canlandıracak ve Batı Medeniyeti’ni yıkacak olan güç de budur, faziletsiz medeniyet, dinsiz de fazilet olmaz. İlim ve medeniyetle uyum içinde olan İslam’dır, kilise talimatıyla bağımsız ilim arasındaki çekişme ve çelişmeye rağmen Batı Medeniyeti’nin bugünlere kadar ayakta kalması, gerçek Hıristiyanlık’tan kalma fazilet kırıntılarının bu dünyada gerçekleştirdiği denge sayesinde olmuştur. Giderek din zayıflamış, akıl ve bilim onu hayat sahasından uzaklaştırmış, bu sebeple din ile birlikte medeniyet de tehlikeye girmiştir. Bugün insanlık, bütün haksızlıkları, sömürüleri ortadan kaldıracak, adil dengeleri kuracak bir ıslahata muhtaçtır, bu da ancak islamî yönetimle gerçekleşebilecektir. Ey kahraman Türk milleti! İnsanlığın bu umudunu ebedi kılacak olan eseriniz, savaşlardaki zaferleriniz değil, insanlığa sunacağınız hizmet olacaktır. Batı’yı taklid ederek bu şereften mahrum kalma! Sen onların medeniyetlerinden daha üstünü ile Batılılara önder (imam) olmaya layıksın. Batılı devletleri tehdit eden bağnaz bir İslamî birlik oluşturmak için değil, insanlığa hizmet etmek üzere medeniyet ile dinin rehberliğini birleştirmek için hilafet yönetimini yenile ve yeniden kur. Bu takdirde sana, bazı Batılı siyaset ve düşünce adamları da yardımcı olacaklardır. İşte bu maksatla şu kitabımı sana hediye ve ithaf ediyorum.”
(Gelecek yazıda kitabı özetleyeceğim)
Reşid Riza’nın hilâfet teorisi ve çalışmaları
04:001/09/2019, Pazar
G: 1/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Reşid Riza’nın hilafet teorisini, Hilafet konulu eserinde ortaya koyduğu – ya tartışmalı konularda yaptığı tercihler, yahut da kendi buluş ve görüşleri olarak- dikkat çeken düşüncelerini şöylece özetlemek mümkündür;
Beyoğlu ve Başakşehir'de polis teröristlere müdahale etti
Beyoğlu ve Başakşehir'de polis teröristlere müdahale etti
22 Temmuz, Çarşamba
1. Normal durumlarda halifenin Arap ve Kureyş kabilesinden olması şartı sahih hadîslere dayandığı için, daima geçerlidir. Diğer milletlerden halife olanlar bunu güçlerine dayanarak zorla elde etmişlerdir (teğallub), âlimler bu nevi hilafeti de -zaruret gereği- geçerli saymışlardır. (s. 26-32,43 vd.).
2. İstibdada, zulme, meşru olmayan davranışlara ve uygulamalara sapan halifeyi azletmek, ümmetin temsilcilerinin (ehlu’l- halli ve’l-akdin) vazifesi ve selahiyeti dahilindedir. Diğer fertlerin yalnızca itiraz etme, doğruyu açıklama hakları vardır. Halifeyi azletmeyi gerektiren sebeplerden biri de istibdada, mutlak monarşiye sapmaktır. Bu durumda da Türklerin yaptığı gibi halife azledilir. Mithat Paşa ve arkadaşları İslam’ı bilmedikleri için Batıyı taklid ederek bir anayasa yapmak suretiyle, halifenin selahiyetlerini kısıtlama yoluna gittiler, Mustafa Kemal ve arkadaşları ise hilafetle birlikte Osmanlı devletini de ortadan kaldırdılar. (s. 33,49). Ankara hükûmeti yeni bir yönetim şekli getirdi ve bunu anayasaya bağladı, yeni bir hilafet şekli getirdi, fakat bunun nizamını, kanununu koymadı. (Daha sonra bu hilafet de kaldırılmış ve halife yurtdışına sürülmüştür.) Hilafet için belli bir isim şart değildir, ancak halifenin vazife ve selahiyetleri bellidir, meşru hilafet düzeni bozulduğu takdirde, buna tepki gösterilmesi tabiidir.
3. Halife devleti danışma (şûrâ, meşveret) yoluyla yönetecektir. Kur’an-ı Kerim bunu getirmiş, Rasulullah (s.a.) de uygulayarak ümmeti danışmayla yönetime alıştırmıştır. Danışmanın şekli, usulü zaman ve mekan şartlarına göre değişeceği için bu husus, değişmez naslarla belirlenmemiş, her çağda uygun usulü bir kanunla ortaya koyma işi temsilcilere (ehlu’l-halli ve’l-akde) bırakılmıştır. Bunlar vazifelerini yapmadıkları içindir ki, ilk uygulamalar devamlı hale getirilmiş, hatta bundan da sapılmıştır. (s. 38-41).
4. Belli bir zaman dilimi içinde İslam dünyasında birden fazla meşru halifenin bulunmasının caiz olup olmadığı tartışılmış, zaruret hali müstesna bunun caiz olmadığında ittifak edilmiştir. Eskiden parçalanma ve İslam dünyasının bazı parçalarının diğerlerinden çok uzakta olması gibi sebeplerle- zarureten- caiz görülen birkaç halife, bugün artık caiz görülmemelidir; çünkü hem dinin ve müslümanların menfaatlerinin korunması birliğe bağlıdır, hem de yeni teknoloji (telgraf, motörlü hava, kara ve deniz taşıt araçları) uzakları yakın kılmıştır. (s. 58-59).
5. Halifenin birliği, İslam ümmetinin birliğine bağlıdır. Bugün İslam ümmeti parçalanmış durumdadır. Bunların yabancı işgali ve sömürüsü altında bulunanlarının – işgalciler izin vermedikçe- kımıldamaya mecalleri yoktur. Yabancılar da onların birleşmelerine asla izin vermezler. Bağımsız olanlar ise mezheb, milliyet, vatan gibi değerlere taassupla bağlanmakta, birleşmeye yanaşmamaktadırlar. Başlangıç olarak yapılması gereken -Batılıların yaptıkları gibi- siyasi, askeri andlaşmalar ve dostluklar kurmaktır. Bu da öncelikle Arapların birleşmelerine bağlıdır. Onlar birleşince ümmetin birliğine doğru en önemli adım atılmış olacaktır. Bu noktada ümmetin âlimlerine, aydınlarına (hall ve akit ehline) gayret ve vazife düşmektedir. (s. 65)
6. Ehlu’l-halli ve’l-akd (lugatte çözüp bağlayanlar manasına gelmektedir) ümmetin temsilcileridir. Batı’daki parlemento üyelerinin mukabilidir, ancak İslam’da, ümmetin temsilcisi olacak kişinin taşıması gereken sıfatlar, Batıdakinden farklıdır. Temsilcinin iyi ahlâk sahibi, âlim, uzman, ümmetin itimadını kazanmış, davranış ve düşüncesinde –iktidara karşı- hür ve bağımsız olması gerekir. Halifeyi seçmek, denetlemek, ona danışmanlık yapmak, gerektiğinde görevden almak, çağın gerektirdiği kanunları ve düzenlemeleri yapmak... bu temsilcilerin görev ve sorumlulukları cümlesindedir. Halihazırda İslam dünyasında İslam’ın öngördüğü temsilciler ya yoktur, yahut da -şurada, burada birkaç kişi varsa- yöneticilerin hışmına uğramış, sürgün ve hapishanede hayat geçirmişlerdir. Ümmetin bunların etrafında halkalanması ve desteklemesi gerekmektedir. Bu temsilcilerin çekirdeğini, ne batı taklitçileri, ne de geçmişin içinde donup kalmış taklit fıkıhçıları oluşturabilirler. Bu çekirdek, Şeyh Muhammed Abduh’un açtığı çığırda ilerleyen ıslahatçıların faaliyetleri içinde filizlenecek ve boy atacaktır. (s. 65 vd.)
7. Yeni Türkiye Yönetimi gerçek hilafeti ihya ve tatbik edecek kabiliyettedir. Hilafetin Türkiye’de olmasında büyük faydalar vardır. Araplar ve diğer İslam topluluklarından seçilecek temsilciler halifeyi seçmeli, her bölge ondan alacağı selahiyetle, kendi iç işlerinde müstakil olmalıdırlar. Islahatçı zümre Türkiye yönetimini, hilafetin burada olması konusunda ikna edemezlerse, onlara şunu teklif etmelidirler: İzin verin destekleme ve koruma sözü verin; hilafet Türklerin, Arapların, Kürtlerin bulunduğu ve kime ait olacağı ihtilaflı olan Musul bölgesine taşınsın, civarındaki ihtilaflı topraklar da buraya katılsın, burası tarafsız bir bölge olsun, bütün diğer devletler hilafetin otoritesini tanısınlar. Taraflar buna razı oldukları takdirde ıslahatçı zümre gerekli düzenlemeler ve kurumlar üzerinde çalışmaya hazırdır. (s. 86).
8. Gerçek hilafet kurulurken bir geçiş dönemine ihtiyaç vardır. Bu dönemde zaruret haline ait halife ile idare edilir. Bu arada ictihad derecesinde büyük hukukçu ve siyaset bilimcileri yetiştirecek bir yüksek okul açılır. Bu okula uygun bir program yapılır. Temsilciler (ehlu’l-halli ve’l-akd) buradan mezun olanlardan birini halife adayı olarak seçerler, ümmet de ona bey’at edince halife seçilmiş olur. Onun yardımcıları, danışmanları, yüksek hakimler, müftiler ve mürşidler de bu okul mezunları arasından seçilirler.
9. Kurtuluştan sonra teşekkül eden Ankara hükûmeti ve onun kurduğu düzen ile hilafet hakkındaki kararı geçici olmalıdır. Askerler kısa bir müddet sonra hükûmeti, halkın serbest olarak seçecekleri temsilcilere bırakıp kışlalarına çekilmelidirler. Hilafet konusuna gelince, bunun için de İstanbul’ da bir konferans komisyonu kurmalıdırlar, bu komisyon hilafet meselesini ve onun alacağı yeni şekli incelemeli, gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra, bir hilafet konferansı yapılmalı, buradan çıkacak karara göre de hilafet tesis edilmelidir. (s.156).
R. Riza Türkiye’de veya başka bir yerde, ıslah edilmiş bir hilafet nizamını yeniden kurmak için çalışırken, bunun için çeşitli formüller ve hazırlık çalışmaları teklif ederken, 1925 Nisan’ında Kahire’de bir kitap yayımlandı. Yazarı Ali Abdurrâzık, Ezher hocalarındandı, “el-İslam ve Usûlü’l-hukm” ismini taşıyan kitabında, hilafetin İslam ile bir dinî alâkasının bulunmadığını, müslümanların bu düzeni, çağdaş bir başka düzen ve rejimle değiştirebileceklerini, Hz. Peygamber’in selahiyet ve otoritesinin de maneviyat ve imanla ilgili bulunduğunu savunuyordu. Kitap bekleneceği gibi büyük bir gürültü kopardı, reddiyeler yazıldı, yazarı Ezher hocalığından uzaklaştırıldı. Kitapta ileri sürülen iddia ve düşüncelere karşı çıkanların ön safında R. Riza da vardı. Ayrı bir reddiye yazmamakla beraber, Menar’da birçok yazı yazarak tepkisini dile getirdi. Bunlar arasında “...bu kitap, müslümanların birliğini bozmak ve dinlerini yıkmak için düşmanlarının yazdıkları kitaplardan daha kötüdür” tarzında sert ve ağır olanları da vardır. (XVI, s. 231 vd)
Reşid Riza olanca çabasını sarfederek, bu sırada halifeliğe göz dikmiş bulunan ve konferanstan kendi lehine gelişmeler bekleyen Kral Fuad’ın da desteği ile, 1926 yılı Mayıs başlarında, Kahire’de bir hilafet konferansı toplamaya muvaffak oldu. Konferansta üç temayül ortaya çıktı; Halife Abdulmecid’in makamına iadesi ve desteklenmesi, Şerif Hüseyin’in halife yapılması, Kral Fuad’ın hilafet makamına getirilmesi. R. Riza’nın bütün çabaları boşa gitti, delegeleri -detayını yukarıda özetlediğimiz- hilafet anlayışı ve uygulaması noktasında birleştiremedi. (Merrâkeşî, s. 146, Şekib Arslan, s. 367-368) Giderek, kendi modeline uygun bir hilafet düzeninin kurulması yönündeki ümitleri zayıfladı ve ömrünün geri kalan kısmında, siyasi çalışmalarının yönünü, hilafetten ziyade Arapların birlik, bütünlük ve müslümanlıklarını korumaya çevirdi.
Diyalog konusu
04:005/09/2019, Perşembe
G: 5/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Medya birçok bakımdan çok etkili bir araç. Elli yıldan fazla bir zaman diliminde imamlık, vaizlik, öğretmenlik ve öğretim üyeliği yaptım, 25 yıldan beri de Yeni Şafak’ta köşe yazısı yazıyorum. İkinci iş birincisini bastırdı, beni tanıtırken çok yerde “Yeni Şafak yazarı filan” diyorlar. Bir kimse hakkında medyaya düşen bir haber de yalan olsun doğru olsun ona yapışıp kalıyor; diyelim tekzip veya tashih ettiniz, bunu da gören ve görmeyen, kabul eden ve işine gelmediği için kabul etmeyen oluyor. Diyalog ve Abant toplantıları ile alakam konusu işte bu “şüyuu vukuundan beter” haberlere tipik bir örnektir.
2005 yılında “Dinlerarası Diyalog Nedir” isimli küçük bir kitabım çıktı. Hayli ses getirdiği ve sağa sola çekildiği için genişleterek 2011’de ve 2015’te yeni baskılarını yaptırdım.
2011 baskısının 75. ve 2015 baskısının da 93-94. sayfalarında bir soru üzerine verdiğim şu cevap yer almıştı:
“Ben farklı din mensupları arasındaki diyalog toplantılarının bir tanesine katıldım. O da Avustralya’da oldu. Ama aynı dinden olan, başka dinden olsa da papaz olmayan, yine nüfus cüzdanı itibariyle Türk ve Müslüman, T.C. vatandaşı ve Müslüman olan insanların ve çoğu okumuş yazmış aydın insanların diyaloglarına çok katıldım. Abant’ı kastediyorum. Ve benzeri, onlara da katıldım. Keza bunun dışında Türkiye’de farklı gruplar arasındaki diyaloglara da katıldım. Hatta bu diyalogların yapıcısı oldum. Yani böyle bir diyalog mevcut değildi. Ben onun yapıcısı oldum. Farklı gruplar vardı. Müslümanlar, dört-beş gruptu. Ad saymaya lüzum yok. O zaman vaizdim, ilk bu işe teşebbüs ettiğimde, Kadıköy merkez vaizi idim. 1960’lı yıllarda. Türkiye’de mevcut olan, İstanbul’da da temsilcileri bulunan dört-beş grup vardı. Onların en ileri gelen vaiz ve hatiplerini yani kanaat önderlerini bir araya getirmeğe karar verdim. Yakın arkadaşlarımla konuştum, iyi olur dediler. Bunu anlatırsam konu dışına çıkmış olur muyum bilmiyorum. Bunu burada kesiyorum, başka zaman konuşuruz. Mesela böyle bir diyalog toplantısı iki-üç sene sürdü, çok yararlı oldu. Sorunuzun (Abant’la ilgili..) cevabına dönelim.
“- Bahsettiğim diyalog çok yararlı oldu, hala onun yararı devam ediyor…”
Bu son cümlede “yararlı olduğunu ve hala faydasının devam ettiğini” söylediğim diyalog dinler arası diyalog mu, yoksa “Müslüman gruplar arasında benim başlatıp tecrübe ettiğim diyalog mu” konusunda tereddüt oluşmuş. Bir dostum beni arayarak bir açıklama yapmamı isteyince durumdan haberdar oldum.
Konuşmayı doğru anlamak için biraz dikkat edilirse bu cümledeki faydalı olan diyalogdan maksadımın “Müslüman gruplar arasındaki diyalog” olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Peki ya Müslüman olmayan veya adı (resmi kaydı) Müslüman olduğu halde dini terk etmiş, yahut da sahih İslam’dan sapmış olanlarla diyalog; yani “çeşitli ortamlarda bir araya gelerek birbirini tanımak, müzakere ve münakaşa etmek, ortak problemlerin çözümünde yardımlaşmak…” faydalı, meşru ve caiz değil midir? İslam tarihi boyunca ve günümüzde bu faaliyet devam etmiyor mu?
Bu sorunun cevabını “Diyalog ve Necat Tartışmaları ve “Abant Toplantıları” dolayısıyla daha önce yazdıklarımı da kullanarak gelecek yazılarda vereceğim. Vereceğim çünkü iyi niyetli olmadıkları ve bağcıyı dövmekten başka işleri de bulunmayan bazı çevreler hala o ahir zaman icadı medyada ve daha çok da sosyal olanında bu “ölü etinden yapılmış” sakızı çiğnemeye devam ediyorlar.
İtikadi bakımdan önemli sorular
04:006/09/2019, Cuma
G: 6/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aşağıdaki sorular farklı maksatlarla devamlı soruluyor, benim cevaplarım da farklı aktarılıyor. Dünkü yazımda sözünü ettiğim “Diyalog ve Necat Tartışmaları” isimli kitabımda onbeş yıldan beri bu sorulara verdiğim cevaplar var, bu da yetmiyorsa bir daha tekrar edeyim:
- Kur’an-ı Kerim’e göre Hristiyanlar ve Yahudilerle dost olunamaz mı?
Diyarbakır mitingine bombayı PKK koydu
Diyarbakır mitingine bombayı PKK koydu
22 Temmuz, Çarşamba
- Kur’an-ı Kerim’de yer alan birçok âyetin ortak noktası, “müminlerin gayr-i müslimleri veli edinmemeleri” yönündedir. Bu kelime (veliyy) Türkçe’ye çevirilirken genellikle “dost” olarak çevirilmiştir, ama dost kelimesi, “velî”nin bütün manalarını içine almamakta, hatta manaların önemli bir kısmını dışarıda bırakmaktadır. Türkçe’de “dost”un da birden fazla manası vardır; günlük dilde dost “samimi arkadaş” demektir. Gayr-i müslimlerle Müslümanların -genel olmasa da özel olarak yani bazı durumlarda ve bazılarıyla- samimi arkadaş olmalarında bir sakınca yoktur; yeter ki bu arkadaşlık bir müminin aleyhinde, onun zarar görmesine sebep olacak durumda ve şekilde olmasın!
Velî kelimesi “velâ, tevâlî, tevellî, müvâlât” mastarlarıyla ilgilidir, bu kelimelerin ifade ettiği ilişki; arada yabancının, farklının bulunmadığı bir birliktelik, bir topluluk ilişkisidir. “Hepsi bir yerde olan, bir dine ve inanca mensup olan, aynı aidiyeti paylaşan, hepsi birbiriyle arkadaş olan ve aralarında yardımlaşan kimselerin ilişkisi” “velâ, muvâlât ve tevâlî” ilişkisidir. Bu ilişkinin bir adı da “velayet veya vilayet” tir. Bu iki kelimeye aynı manayı verenler yanında birincisine “yardım”, ikincisine “işi üstlenme, yönetme” manası verenler de olmuştur.
Görüldüğü üzere veli kelimesi yalnızca bir arkadaşlığı değil, onun ötesinde itikadî, sosyal, siyasî birçok ilişkiyi içine almaktadır. Allah, yardım etme ve yakın olma bakımından müminlerin velisidir, müminler de buna mazhar olmak bakımından Allah’ın velîleridir. Bu iki mânada gayr-i müslimlerin, müminler için veli olmaları mümkün değildir. Birbirini temsil etme ve işlerini yönetme (siyasî ve sosyal temsil) bakımlarından müminler birbirlerinin velileridir, ama gayr-i müslimler bu manalarda müminlerin velileri olamazlar. İşte Kur’an’da müminlere yasaklanan “gayr-i müslimleri veli edinme” kavramını bu özel çerçevede anlamak gerekiyor.
Öte yandan Müslümanlarla gayr-i müslimlerin iş, yol, okul, askerlik arkadaşı, iş ortağı, komşu olmalarında (eğer buna dostluk denirse bu manada dost olmalarında) bir sakınca yoktur. Müminlerin topraklarına, mal varlıklarına göz dikmeyen, onlara din yüzünden savaş açmayan bütün gayr-i müslimlere iyi davranmak, onlarla ilişkide hakkaniyet ve adalete riayet etmek (eğer bunlara dostluk denebilirse) Allah’ın emridir:
“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine: 60/8).
- Hristiyan ve Yahudiler’in ahiretteki durumları ne olacaktır? Onlar topyekün cehennemlik midirler, yoksa konunun başka yönleri de var mıdır? Üç semavi dinden hangisine inanırsanız kurtulursunuz, denilebilir mi?
- Kur’an-ı Kerim, Hristiyan ve Yahudîleri açıkca tevhide çağırır. Eğer tevhîde (bir tek Allah’ı ilah, ma’bûd ve Rab bilme ve buna göre yaşamaya) davet gerekli olmasaydı, bu iki dinin mevcut inançları yeterli, sahih ve kurtarıcı olsaydı “tevhîde davet”in anlamı ve yeri de olmazdı.
Kur’an’da ve hadislerde geçen, konumuzla ilgili metinler üzerine yorum yapan alimlerin bir kısmının ortak ifadelerinden çıkan sonuç şudur:
1. İmanında ve ibadetinde şirk (başka bir varlığı Allah yerine koymak, ona ortak kılmak veya ona mahsus niteliklere ortak bilmek) bulunan kimseler cennete giremezler.
2. Mevcut Yahudi ve Hristiyanlar içinden Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye ulaştıkları halde ona inanmayanlar, onu –açık veya kapalı bir üslupla- sahte peygamber olarak niteleyenler, bâtıl olan inançlarını Kur’an’a göre tashih etmeyenler de cennete giremezler.
3. İçinde bulundukları şartlar İslam ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi edinmeye müsait olmadığı için şirksiz bir Allah inancını benimseyenler cennete girebilirler. Mevcut, bilinen, resmi Hristiyanlık’ta şirk (teslis) vardır, Yahudilik’te de ahiret inancı konusunda arızalar ve bazı Yahudi gruplarda şirk bulunmaktadır. İslam geldikten sonra cennete girebilmenin yolu ya Son Peygamber’e iman ederek Müslüman olmak veya eğer Son Peygamber’in davetine sahih ve ilgi çekecek şekilde ulaşılamamış ise (Gazzali böyle diyor) şirk koşmadan bir Allah’a iman etmektir.
Yalnızca “Lâ ilâhe illallah” diyen?
04:008/09/2019, Pazar
G: 8/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1.Hadis-i şerifte geçen; “Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecektir” ifadesini ehl-i kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “Muhammedun Resulullah”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz?
Suruç cenazesine bozkurt işareti
Suruç cenazesine bozkurt işareti
22 Temmuz, Çarşamba
2. Kur’an-ı Kerim’in ehl-i kitapla ilgili ayetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi?
3. Ehl-i kitapla “amentü”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?
Cevap:
1. Kur’ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, ehl-i kitap, kitapsız, müşrik, deist, agnostik...) İslam’a çağırıyor. Özellikle ehl-i kitabı ortak kelimeye (Bir Allah’a kulluk etmeye, bir O’nu Rab bilmeye) davet ediyor, ehl-i kitabın Allah için baba demesini, Hz. İsa için oğul demesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayırmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslam’da ve Allah’ın kabul ettiği tek dinin İslam olduğunu ilan ediyor, son Peygamberin yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerde âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel manalarına bir bakalım:
a) Hadîse, “Lâ ilâhe illallah” diyen cennete girer, peygambere ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez” diye mana verilirse Kur’an’da ve hadislerde tarif edilen İslam’dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b) “Kelime-i tevhîdin bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslam’ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer”.
c) Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur. “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mana, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mana üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i kitaba gelince
a) Peygamberimizin bu hitabını duyan ehl-i kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilâhe illallah demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamberin (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimize muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’an’ı ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.) peygamberliğini inkâr eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
2. Kur’an’ın ehl-i kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a) İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, batıl ve yanlış olan da her zaman batıldır, yanlıştır.
b) Ehli kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3. “ Ehl-i kitapla ‘amentü’de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentüde ittifakımız olsaydı İslam onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet Ehl-i kitap da Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere…” iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslam inancı arasında çok önemli farklar vardır.
Zavallı diyalog
04:0012/09/2019, Perşembe
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgi, barış, hoşgörü, hizmet gibi birçok güzel sesli ve anlamlı kelime kötüye ve kötüde kullanan bazı şahıslar ve gruplar yüzünden yıpranmıştır. Bu yüzden “zavallı” dediğim diyalog kelimesi de bunlardandır. Günlük dilde ikrah söz konusu olmadan kullanılıyor olsa da “dinlerarası diyalog” terkibindeki diyalog artık kötü bir damga olup kalmıştır.
Zavallı diyalog
Zavallı diyalog
8 Eylül, Pazar
Açıp ansiklopedik lügatlara baktığımızda diyalog kelimesi şöyle açıklanıyor:
“Dialogue” Yunanca’da iki ya da daha çok kişi arasında karşılıklı konuşma anlamına gelir. Dilimize Fransızca “dialoque’’ kelimesinden geçmiştir. Sosyal bilimlerde ve günlük konuşma dilinde, farklı görüş ve tutuma sahip iki kişi, grup veya ülke arasında karşılıklı görüşme, tartışma ve temas anlamında kullanılır.
Peki dinlerarası diyalog nedir?
Dinler insanlaşıp birbiri ile konuşup tartışamayacağına göre burada mecaz vardır ve bundan maksat “belli dinlere mensup kişiler arasında diyalog” demektir.
Peki tabii ve kaçınılmaz olan böyle bir faaliyet nasıl oldu da ülkemizde damga ve aforoz aleti haline geldi?
Çünkü papa bunu kötüye kullandı, F. Gülen’in de ona yardımcı olduğu zaman içinde ortaya çıktı!
Papa 2. Jean Paul altmışlı yıllarda, öteden beri uygulamada var olana farklı anlam ve maksat yükleyerek “dinlerarası diyalog” faaliyetini başlattı. Başta Katoliklerin diğer din mensuplarına bakışını yumuşatmak istemişti, tepki ile karşılaşınca “Bizim maksadımız diyalogu, Hristiyanlaştırma aracı olarak kullanmaktır” dedi. F. Gülen onu ziyarete gitti, bir mektup sundu, bu mektupta “diyalogun bir parçası veya tarafı olarak buraya geldim” diye yazmıştı.
Parçası mı, tarafı mı?
Parçası olursa ona hizmet edecek. Taraf olursa “o da İslamlaştırmak için” katılacak ve kullanacak.
O tarihlerde konu cemaatler arası tartışma sebebi olunca kendilerine yazılı olarak sordum; “parçası değil, taraf” diye cevap verdiler, yanlış çevirilmiş dediler.
Tabii, faydalı, hatta bazen zorunlu olan “farklı din mensupları arasındaki diyalog” kavram ve faaliyeti, bu rakipler arası tartışmada zarar görmesin ve sapmasın diye 2005 yılında “Dinlerarası Diyalog Nedir” isimli bir küçük kitap yazdım ve burada hem o cemaati uyardım, hem de normal olanı, tarih boyunca uygulananı açıklamaya çalıştım. O kitapta şu satırlara yer verdim:
“Defalarca ifade ettiğimiz gibi bütün diyalog taraflarının kendilerine göre amaçları ve beklentileri vardır; bundan Vatikan’ı istisna edemeyiz; onlar da diyaloğa karar verirken bunu -başka amaçlar yanında- dinlerini yayma aracı olarak kullanmayı hedeflemişlerdir. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyaloga girerlerse bunların da hedef ve beklentileri olacaktır. Hiçbir Müslüman zarardan ziyade fayda umudu olmadan karşı tarafa (Hristiyanlığın yayılmasına) hizmet etmek için diyaloğa girmez. Farklı inançlara sahip taraflar arasındaki diyaloga karşı çıkanlar, sanırım bunun getiri ve götürüsü konusunda farklı düşündükleri, farklı değerlendirmeler yaptıkları için karşı çıkıyorlar. Bu karşı çıkış, diyaloga girenler için de bir uyarı olmalı, hesap hatasına düşmemek için onları daha fazla dikkate sevketmelidir”.
2009’da hazıladığım baskıda da şunu yazdım:
“Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, ‘Hristiyanları Müslümanlaştırmak’ amacı da dahil birçok maksatlarla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan ve Yahudi din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.”
“Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, ‘Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere’ diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir misyoneri; yani davetçisi, tarafı olarak diyaloga girerler.”
“Burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak -tebliğ başta olmak üzere- İslam’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.
Cuma gününde İslam insanı
04:0013/09/2019, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün Cuma.
İslam insanı ne yapar?
Perşembe günü yatsı namazını kılınca aksine bir zaruret yoksa erkence yatar. Gece yarısından sonra, imsakten önce uyanır, teheccüd namazını kılar, sabah namazına kadar vakit müsaitse biraz daha uyur, istirahat eder veya zikir ve tefekkür ile meşgul olur, sabah namazını mümkünse en yakın camide cemaatle kılar, oruç değilse gelip evinde ailece kahvaltısını yapar, sonra işine, görevine gider.
Cuma gününde İslam insanı
Cuma gününde İslam insanı
9 Eylül, Pazartesi
Yaşı ve resmi görev durumu ne olursa olsun o boş değildir, maddi ve dünyevi bir geliri, getirisi olsun olmasın o daima hayırlı ve faydalı bir işle, bir faaliyet, bir hizmetle meşguldür.
Faaliyeti nereden ve nasıl olursa olsun tek amaç kazanmak değildir. Yüksek insanlık değerlerini, yaratan belirlemiş, peygamberler göndererek insanlığa öğretmiştir. Son Peygamber (s.a.) önceki peygamber kardeşlerinin kurduğu kamil ahlak binasını tamamlamış, yirmi üç yıl insanların içinde peygamber olarak yaşamış, kamil insan olmanın örnekliğini zihinlere kazımıştır. İslam insanı işte bu değerleri hayatına rehber edindiği için işi, kazancı, üretimi, tüketimi, insanlarla ilişkisi… hep bu değerlere uygun olarak oluşur ve yürür.
İslam insanının her meşru davranışı niyet ile ibadet olduğu için Cuma gününü tatil edip namaz, tesbih, zikir gibi ibadetlere tahsis etmez, normal işi ile meşgul olur. Cuma namazı için ezan okununca camiye gider, Cuma namazını eda edince dönüp işine, görevine, hizmetine devam eder.
Üretirken de tüketirken de canlı cansız varlıklara zarar vermez, gerçek ve tabii ihtiyaçtan fazlasını üreteceğim diye dünyayı tüketmez, daha çok üretmeyi ve kazanmayı değil, helal yoldan kazanmayı ve faydalı olanı üretmeyi hedef edinir. Ne kadar kazanırsa kazansın, ne kadar servet sahibi olursa olsun onun hayatında israf, gösteriş, debdebe, lüks, kibir, maddeye bağlı üstünlük psikolojisinin yeri olamaz. İşveren ise çalışanları, yönetici ise yönettikleri, bir mahallede oturuyorsa komşuları aç iken o tok, onlar dertli iken o dertsiz, onlar haksızlığa uğramışken o huzur içinde olamaz.
Helal kazancından daha müreffeh yaşamasının meşru olması, kendilerinden sorumlu olduğu kimselerin normal/temel ihtiyaçlarını sağlamış olmalarına bağlıdır. Bu ihtiyaç sağlanmadıkça kendindeki fazladan ihtiyacı olanlara vermeye mecburdur.
İslam insanı, dünya vatandaşı/insanı değildir, dünya nereye gidiyorsa oraya, o yönde, en önde ve en hızlı gitmek onun işi değildir. O bağlı olduğu yüce değerlerin aynasında dünyanın ve insanların gidişini temaşa eder, gidiş yanlış ise onlara “Dur!” demenin, yönlerini iyiye, doğruya, güzele çevirmenin yollarını arar. Bu yolların içinde bilim, hikmet ve maddi güç de vardır; bunları işte o yüce maksat ve sorumluluk için edinir ve gerektiğinde kullanır.
İslam insanı en çok Allah’ı sever, onu Allah sevgisine götürecek olan Peygamber’i (s.a.) sever, bu sevgiyi paylaşanları sever. Sevdiklerinin irade ve rızasına aykırı bir davranış sadır olmadıkça da durum ne olursa olsun mutludur. İslam insanı sorumluluğunu yerine getirmediği, Allah ve Resulullah sevgisine zarar verecek bir davranışta bulunduğu zaman telaşa kapılır, mutsuz olur, dünyası kararır ve telafi için derhal tevbeye sarılır, yolunu düzeltir.
Günlük ibadetleri, tefekkür, zikir ve niyazları hep bu imanı ve sevgiyi korumak, arttırmak, yaymak içindir.
Bugün Cuma. Bu ismi taşıyan surede Rabbimiz şöyle buyuruyor:
9. Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.10. Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasip arayın. Allah’ı da daima çok anın ki kurtuluşa eresiniz.11. Ama onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Müslüman isek İslam insanı namzetleriyiz demektir. Olmak için Kur’an’ı dinlemek, Resul’ü izlemek ve en büyük cihad olan nefsi eğitmek gerekiyor.
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
04:0019/09/2019, Perşembe
G: 19/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sanayiin, ticaretin, bireylere ve kurumlara ait ihtiyaçların finansman ihtiyaçlarına karşılık elinde parası veya değerli menkul değeri olup da bunu atıl bırakmak istemeyen, hem ekonomik hayata katkı sağlamak hem de helal para kazanmak isteyen kimselerin yatırım ihtiyaçları var. Bu karşılıklı ihtiyaca cevap verecek birden fazla kurum, kuruluş ve faaliyet arasında katılm bankaları da var. Zaman içinde faizsizliğin bütün finansman alanlarına girmesi İslâmî hassasiyet sahiplerinin hedefidir ve talebidir.
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
Faizsiz finansman tarafındaki gelişmeler
12 Eylül, Perşembe
Son günlerde yapılan bazı konuşmalar ile mevzuat değişiklikleri İslâmî hassasiyet kesimini sevindirirken laikçi, mutaassıp, rantçı ve tekelci kesimi rahatsız etmiştir. Yapılan konuşmalar ve mevzuat değişiklikleri faizle çalılşan finans çevrelerine zarar vermiyor, faaliyetlerini sınırlamıyor, işlerine ket vurmuyor, ama onlar rakip ve alternatif, hele de islamî alternatif istemiyorlar.
Rahatsız eden konuşmalardan bir örnek:
Cumhurbaşkanımız, geçen günlerde Marmara Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında şöyle demişti: “Katılım finansını istediğimiz yere getirmek için önemli adımlar atıyoruz. Bu aynı zamanda yastık altına da ciddi anlamda yarar sağlayacak ve hareket getirecektir. Sağlıklı bir şekilde neden istenilen seviyede değil bakılmalı. Bankacılık sisteminin faiz oranlarıyla hareket etmemeli. Yoksa aldatmaca olur. Katılım finans kuruluşlarımızın çok hızlı gelişeceğine inanıyorum. Çalışmaların sonuçları önümüzdeki aylarda kamuoyuna açıklanacaktır. Kuruluşu tamamlanan Marmara Üniversitesi İslam Ekonomisi ve Finansı’nın önemli adım olduğunu düşünüyorum…”
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan malum kesimi rahatsız eden iki mevzuat değişikliği:
25. Ocak. 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “Bankaların kredi işlemlerine ilişkin yeönetmelikte değişiklik yapılmasına dair yönetmelik”
14 Eylül 2019 tarihli faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uyuma ilişkin tebliğ.
Bize göre çok önemli iki adım olan bu mevzuat değişikliklerinin neler getirdiğini, hangi tabuları yıktığını inşallah gelecek yazıda ele alacağım.
Memnun olanlar şöyle diyorlar:
“Faizsiz sistem diğer Müslüman ülkelerde yıllardır çok yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Hatta Avrupa’da özellikle İngiliz ve Amerikan kökenli bazı bankalar (HSBC, Citibank) İslami finans penceresi açarak, bu uygulamayı yıllarca uygulamış ve İslam ülkelerinin kaynaklarını kendi ülkelerine çekmeyi başarmışlardır…”
Rahatsız olanlar da şöyle diyorlar:
“Türkiye, İslamcılaşma ve eş zamanda yaşanan kapitalistleşmenin çelişkilerini yaşıyor. Sokakta kredi kartı satılan, tatil kredisi reklamları yapılan süreçle kamu idaresinin İslamcı cemaatler tarafından ele geçirilmesi aynı zamanda yaşanınca finans piyasaları bu çarpık gelişmeden payını aldı. Helal hisselerin standartları belirleniyor, sosyal devlet yerine zekat fonları konuşuluyor, İslami bankalar kariyer basamaklarını tırmanmak için elverişli hale getiriliyor. Son olarak faizsiz bankacılık diye adlandırılan katılım bankalarında ilahiyat uzmanları görevlendirilecek. Ancak bu düzenleme maddi hayat ile din işlerinin birbirine girmesinde ilk örnek değil…”
“Faiz ve banka karşıtlığını ilan eden bir tek adamın öncülüğünde, ‘İslami kurallarla uyumlu ve bütüncül’ bir İslami finans hukuku, gerek finans sistemimizi gerekse genel hukuk sistemimizi tehdit eden bir hedeftir.”
Biz faizci sistemi dayatan, faizin ortadan kalkması şöyle dursun azaltılmasına bile razı olmayan, faizi haram bildiği için bu ülkede ona bulaşmadan iş, üretim ve yatırım yapmak isteyenlerin devamlı önlerini kapatan durum, tutum ve mevzuatı tehdit diye nitelendirmiyoruz da onlar bir kısım vatandaşları endişeye sevketmek için bunu rahatlıkla yapıyorlar. Korkuları şudur: Ya bu (İslami) sistem başarılı olur, halk oraya akar da kolay yoldan kazandıkları haram paraları azalır ve daha önemlisi kendilerine bu imkanı sağlayan sistem değişmeye yüz tutarsa!
Cumhurbaşkanımız’ın ifade buyurdukları “Bankacılık sisteminin faiz oranlarıyla hareket etmemeli, yoksa aldatmaca olur” cümlesinden anladığımızı açıklayarak bu yazıyı noktalayalım:
Katılım bankaları, gelecek yazıda sıralayacağımız birçok faizsiz işlem yanında kişilerin muhtaç oldukları malı peşin alıp üzerine kâr koyarak vadeli satıyorlar. Cumhurbaşkanımız, bu kârı koyarken faizci bankaların kredi faizlerini ölçü almayın, sizin kârınız ondan eksik veya fazla olsun ama başka gerekçelere ve ölçütlere dayansın” diyor.
Adı Müslüman olan banka müşterilerinin bir kısmı, katılım bankalarına katılım hesabı açarken buradaki kâr ile faizci bankaların verdiği faizi karşılaştırmaktan ve hangisi fazla ise ona gitmekten vazgeçtikleri ölçüde bu şikayet de ortadan kalkacaktır. Aslında katılım bankalarının, yeni mevzuatın da açıklık getirdiği birçok işlem imkanı var; bunlar hayata geçtikçe faizci bankalar onların verdikleri helal kârı ölçü almaya mecbur kalacaklar buna da güçleri yetmeyecektir.
Katılım bankalarında büyük değişim
04:0020/09/2019, Cuma
G: 20/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dün sözünü ettiğim Tebliğ’de benim bildiğim ilk defa resmi olarak bu bankaların “faizsiz bankalar” olduğu şöyle kaydedilmiştir:
Faizsiz bankacılık danışma komitesi
MADDE 4 – (1) Bankalar, faaliyetlerinin faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğunu sağlamak amacıyla bünyesinde bir danışma komitesi tesis etmekle yükümlüdür. Danışma komitesi yönetim kuruluna bağlı olarak faaliyet gösterir.
Bu madde yıllardır devam eden bir özlemi sona erdirmiştir. Evet bu bankaların bütün işleri “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına” uygun olacaktır. Danışma komiteleri, ilgili maddelerde ifade edildiği üzere bağımsızdır, yönetim kuruluna bağlılık teşkilat şeması gereğidir, faaliyetleri bakımından bir bağlılık sözkonusu değildir.
25 Ocak yönetmeliğinin 19. Madde 3. Paragrafında bu ilke ve özellik kesin ve açık olarak şöyle ifade edilmiştir:
“Katılım bankaları gelir elde etme amaçlı olarak müşterilerine nakit finansman sağlayamazlar”.
Yani faizli kredi veremezler.
Peki bu “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygunluğu” kim sağlayacak ve denetleyecek?
Tebliğ bu maksatla her bir bankaya ait birer “danışma komitesi” ve bütün bankalara ait bir “danışma kurulu” ile yine bankalara ait denetim birimleri getiriyor.
Bu kurullarda yer alacak kişilerin nitelikleri Tebliğ’de şöyle yer almıştır:
MADDE 5 – (1) Danışma komitesi üyelerinin asgari üçte ikisinin, İlahiyat veya dengi alanlarda en az lisans düzeyinde öğrenim görmüş veya faizsiz finans alanında yüksek lisans ya da doktora derecesine sahip olmanın yanı sıra, faizsiz finans alanında en az üç yıl mesleki deneyime sahip olması zorunludur. Kurul, gerekli görmesi halinde üyelerin tamamı için bu şartları aramaya yetkilidir.
Bizim laikçileri rahatsız eden madde işte budur.
Peki bir banka bütün işlemlerini “faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun” yapacaksa bunun için danışacağı kişiler ile denetimi yapacak kimselerin “faiz”, “faizsizilik” ve “bankacılık” konularında yeterli bilgi ve tecrübe sahibi olmaları gerekmez mi? Seküler bankacı fıkıhtaki faiz kavramı, fıkıhçı da bankacılık konularında eksik bilgiye ve tecrübeye sahip olabilir. Tebliğin öngürdüğü şartlar her iki eksiği telafi ediyor ve amacı gerçekleştirmeyi mümkün kılıyor. Laik bir ülkede birlikte yaşamanın şartı farklılığa tahammüldür.
Bahse konu yönetmelik ve tebliğ çıkmadan önce katılım bankaları yine faizsizlik esasına göre çalışıyordu; ama mevzuatı olmadığı için birçok problemle karşılaşıyorduk. Faizsizlik ilkesini sağlamak üzere görev yapan danışma komitesi ve denetim biriminin de resmiyette yeri yoktu.
Şimdi engeller aşıldı, işin adı kondu (fâizsiz) ve danışma ile denetim mekanizması da resmen yerini aldı.
Bunlar çok önemli adımlardır.
Faizsiz finansmanın yeri yalnızca bankalar değildir, diğer alanlarda da faizsiz işlemlere imkan vernek üzere düzenlemeler yapılmakta, tedbirler alınmakta, teşviklere yer verilmektedir.
Faisiz katılım bankaları önünde Yönetmeliğe göre birçok işlem imkanı ve çeşidi vardır (Yönetmelik, Madde 19/1-10).
Bu işlemlerin başlıcaları mutad ve faizsizlik esasına uygun rutin banka hizmetleri yanında bir malı peşin alıp vadeli satmak, çeşitli ortaklıklar, malı veya hizmeti kiraya vermek, teminat ve vekalet yoluyla yatırım ve ticarettir. Bu işlemleri banka, katılım hesabı sahiplerinin veya müvekkillerin ortağı ve vekili olarak icra eder.
Son mevzuat değişikliklerine kadar aksayan bazı işlerin bundan sonra amaca daha uygun olarak yürümesinin yolu açılmış, güvencesi oluşturulmuştur.
Kaydetmek gerekir ki, amacın önündeki tek engel mevzuat boşluğu değildi, murabaha adı verilen alım satım dışındaki işlemlerin azlığının birden fazla sebebi vardı. Katılım hesabı açtıranlar (banka ile ortak iş yapmak isteyenler) vadeyi kısa tutuyorlardı, kısa zamanda kâr bekliyorlardı, zararın olmaması için en garantili işlemlere ağırlık veriliyordu…
Şimdi faizsiz katılım bankaların üst düzey yetkililerine düşen vazife uzun soluklu yatırımlar ve ortaklıklar yapabilmek için uygun fon toplamanın yollarını aramak, yeni projelere kafa yormaktır. Bu bankalara para yatıranlar da “bu yoldan bir işe, bir ticari faaliyete… ortak olduklarının” bilincinde olmalıdırlar. Bu bankaların “faizsiz” olması islâmî bir gereklilikten kaynaklanıyor. Faizin haram olduğuna inandıkları için bu bankaları seçen yatırımcılar kadar, bu bankalarla işlem (iş, ticaret, ortaklık…) yapan Müslümanların da haram, helal, hak, hukuk hassasiyetine sahip olmaları gerekiyor.
Bir örnekle şimdilik konuyu bağlayalım: Bir kişinin (olmamalı ya) hem faizci bankaya hem de faizsiz katılım bankasına borcu var diyelim; her iki borcun vadesi aynı tarihte geldiğinde, faiz ödemekten kurtulmak için birincisine borcunu ödeyip, kâr veya mülkünden biraz fedakârlıkla ödeme gücü var iken nasıl olsa onlar fark ve faiz alamazlar diye katılıma borcunu ödememesi haksızlıktır ve bu bankaları dara düşürmektir.
Katılım bankaları da önceden alınacak sağlam tedbirler ve başka tahsilat yolları bulunduğu sürece şüpheli olanları kullanarak ödeme süresini uzatmaktan uzak durmalıdırlar.
Adını bile koyamadığımız, bir ikincisini açamadığımız günlerden bugünlere geldik; şükreder, işimizi düzgün yaparsak Allah daha nice kapılar açacaktır.
Suret-i haktan atış yapma
04:0022/09/2019, Pazar
G: 22/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soner Yalçın, Sözcü’nün 6 Eylül 2019 tarihli nüshasında Ak Parti’den ayrılıp parti kurmak isteyenlerin partiyi ve dolayısıyla halkı böleceklerini, bu bölünmenin İslam tarihi boyunca hep olageldiğini, bu olayın kendisine, iktidar hırsının Tebük seferi dönüşünde bazı büyük ashabın da içlerinde bulunduğu bir grubu Peygamberimiz’e (s.a.) başarısız kalan bir suikast tertip etmeye sevk etmesini, iktidar hırsının bu noktada kalmayıp O’nu eşine öldürtüp yerine geçmek istemelerini, O’nun vefatından sonra da bölünmenin devam etmesini… hatırlattığını yazmış.
Suret-i haktan atış yapma
Suret-i haktan atış yapma
15 Eylül, Pazar
Yazar yazının gelişen kısımlarında “Tüm bunlar asırlardır tartışılıyor… Kimi doğru, kimi hurafe…” diyor, ancak baş tarafta şu satırlara da yer veriyor:
“Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, Bizanslılara karşı yapılan Tebük Seferi dönüşünde Hz. Muhammed’e suikast girişiminde bulundu mu?
Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor! Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: ‘Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı… Olay şuydu: Yıl, 630… Tebük Seferi dönüşü Hz. Muhammed, dava arkadaşlarına vadi yolundan gitmelerini tavsiye etti; ve kendisi dağ yolunu tercih etti. Yanında sadece -birbirine kardeş ettiği- Ammar b. Yaser ile Hüzeyfe b. Yeman adındaki iki sahabe vardı. Yolculuk sırasında vadi yolunu tutan Müslüman askerlerden 14-15 kişilik yüzleri maskeli grup, Hz. Muhammed’e doğru saldırıya geçti. Hz. Muhammed’i dağdan aşağıya atıp ‘kazayla düşüp öldü’ diyeceklerdi. Hz. Muhammed saldırganları görüp bağırdı; Huzeyfe’ye binek hayvanların yüzlerine elindeki kamçıyla vurmasını söyledi. Hz. Muhammed’in suikastın farkına vardığını gören ve korkuya kapılan saldırganlar panikle kaçıp vadideki savaşçıların arasına karıştı… Hz. Muhammed suikastçıların bindikleri hayvanlardan kimler olduklarını anladı ve isimlerini sadece sırdaşı Hüzeyfe’ye söyledi.”
Hem akıl mantık yönünden tutarsız hem de tarih ve rivayet ilmi bakımından çürük olan böyle bir bilgi, gazete köşesine taşınmasa ve bazı kimselerin kafalarının karışmasına, yoğun sual yağmuruna sebep olmasaydı cevap ve açıklamaya değmezdi.
Yazarı ayıpladığım nokta da şu iki hüküm cümlesidir:
1.“Bu soru 1.389 yıldır yanıt arıyor!”
2.“Sünni İslam âlimi İbn Hazm İslam hukuku ‘el Muhalla’ kitabının 11. cildinde şunu yazdı: “Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa’d bin Ebu Vakkas, Tebük’te Rasulullah’ı öldürmeye kalktı…”
Hadi bir cevap da biz verelim:
Sünnî kaynaklar bu rivayeti naklettikleri her yerde “o büyük ashabın içinde bulundukları bütün rivayetleri çürütmüşler, bunların yalancılar tarafından uydurulduğunu ve Râfizîlerin çirkin amaçları için kullandıklarını ifade etmişlerdir. Sahih rivayetlerde münafıkların böyle bir teşebbüste bulundukları vardır, ama içlerinde o büyük ashabın isimleri yoktur ve onlar ile Peygamberimiz (s.a.) arasındaki ilişki, paylaşılan hayat, imkanlar ve olaylar göz önüne alındığında onların böyle bir şey yapmalarını düşünmek ve kabul etmek mümkün değildir.
İşte burada sarf ettiğim bu cevap cümlesi tarih boyunca verilmiştir, soru cevapsız, şüphe karanlıkta karar kılmamıştır.
Daha ayıp olanı da Sünnî İslam aliminin eserinde bunu yazdığını söyleyip, aynı alimin naklettiği bu rivayet ile ilgili değerlendirmesini almamasıdır.
Yazarın cilt ve sayfasını verdiği yerde İbn Hazm bu rivayeti naklettikten sonra şöyle diyor:
“Bu uydurulmuş bir yalandır, uyduranı Allah’ın lanetlediği bir yalan! (açıklamalarımla) bu rivayete takılma ihtimali düşmüştür, Allah’a hamdolsun” (el-Muhallâ: C. 11, s. 224).
Halkının çoğu Müslüman, Sünnî, Peygamberine aşık, adı geçen büyük ashaba layık oldukları saygı ve sevgi ile meşbu olan bir ülkede yazarken daha saygılı olmak gerekmez mi?
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
04:0026/09/2019, Perşembe
G: 26/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Terzi ne kadar usta ve dürüst olursa olsun iplik ve/veya kumaş çürük ise veya bunların içinde çürükler varsa ve çürükleri ayıklamak ya mümkün olmuyor veya zaman alıyorsa dikilen elbise tamamen veya yer yer sökülecektir, delinecektir.
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
Çürük iplik ile sağlam elbise dikmek
20 Eylül, Cuma
Yöneticinin vazifesi bilgi, beceri ve ahlak bakımlarından en iyi olanları istihdam etmek, kötü olanları ayıklamaktır; bunu bilerek yapmazsa kendisi de sorumlu ve başarısız olur, bilemezse veya çeşitli sebeplerle yapamazsa fatura kendisine çıkarılır ve yıpranır.
Hz. Ali’ye densiz bir adam gelip şöyle çıkışmış:
-Senden öncekilerin yönetimlerinde huzur, sükun, güvenlik… vardı, sen ne uğursuz bir adamsın ki, şimdi kan gövdeyi götürüyor, fitne fesad kol geziyor!
İlmi ve hikmeti malum olan Hz. Ali (Allah ondan razı olsun) şu cevabı vermiş:
-Ebu Bekir ülkeyi; Ömer, Osman ve benim gibilerle yönetti, Ömer; Osman ve benim gibilerle, ben ise senin gibilerle yönetmek durumundayım.
Abdülhamid Han günahsız, kusursuz, insan üstü, peygamberler gibi “ma’sûm” bir kişi olmasa da Osmanlı Padişahlarının iyileri arasındadır. Zamanında pek çok imar ve ıslah faaliyetinde muvaffak olmuştur, ama onun da şanssızlığı “adam kıltlığı”dır, “yaygın ahlaksızlıktır”, buna rağmen olumsuzlukların faturası ona çıkarılır.
“Arnavut kaldırımında yürüyen bir kişinin ayağına taş çarpsa yolu yapan ustaya söylenecek yerde ‘Gözün kör olsun Abdülhamid’ dermiş” şeklinde yaygın bir temsil vardır.
Sayın Orhan Koloğlu’nun daha önce adını verdiğim kitabında, Abdülhamid devrindeki devlet ricali ile bir kısım halkın ahlakı hakkında ibret verici açıklamalar vardır. Bazılarını nakledeceğim:
İngiltere elçisi Sir Henri Layard ile 28 Mayıs 1879 günü yaptığı bir konuşmayı raporunda şöyle aktarmıştır:
“Sorunu, düşüncelerini gerçekleştirebilecek kadrolarının acınacak düzeydeki eksikliğidir. Sultan, Türkiye’de, İngiltere ve diğer ülkelerdekinin aksine, sadece ülke sevgisi ile devlet hizmeti vermeye hazır olup yaşamı için bir makama ihtiyaç duymayan ya da bunlara sadece para kazanmak ve lüks bir yaşam amacıyla bakmayan, böylece yolsuzluk şüphesinden muaf bir sınıfın bulunmamasından yakındı. (Hasretini çektiği) Bu tür kimselerin, yalnız vatandaşlarının refahı için çalışıp bundan şeref kazanmayı düşündüklerini söyledi. Türkiye’de aksine, herkes resmi görevleri üslenmek ve nazır olmayı, servet toplamak ve bunu lüks ve keyfi eğlenceler için harcamak amacıyla istiyor. Dolayısıyla, devlet mekanizmasını yozlaştıran ve adaleti çarpıtan genel bir yozlaşma ve sonsuz entrikalar var. Kendisi de bu tür insanlarla sarılı olup amacı gerçekleri saklamaya yönelik entrikalarla uğraşmak durumunda. Sarayın içinde ve devlet mekanizmasının en üstünden en altına kadar her tarafta raslanan bu oluşumları sona erdirmek için gereken çabalar son derece yoğun bir gayret gerektiriyor…
(Elçi Majeste’ye yazdığı bu raporda, Türkiye’de sınıfların bulunmadığını, bir kayıkçının dahi vezir olabildiğini ifade ediyor) Majeste derhal, bunun uyrukları arasında mevcut sosyal eşitliğin bir kanıtı olduğunu ama aynı amanda o kadar çok rüşvetçi ve cahil kişinin iktidara yükselip ülkeye zarar vermesine sebep olduklarını belirtti. Majeste paranın resmi görev elde etmek için tek olmasa da, en yararlı araç olması durumunda bulunmasının genel bir yozlaşmanın varlığını sürpriz saydırmayacağını ve gerekli bilgi, yetenek ve deneyime sahip olmayanların idari görevlere bu yüzden eriştiklerini belirttiler.” (s. 229)
“Ne var ki, ortaya bir imtiyaz borsası çıktı. Büyük rüşvet ve yolsuzluk ağları kuruldu. İmtiyazı alan Osmanlı uyruklu kimseler bunları yabancı şirketlere satabildiler.” (304).
(Kıtlık ve kuraklık yüzünden insanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar) Doğuanadolu’da kaza kaymakamlarına, muhtaç olanlara hükümet depolarından ucuz fiyatla zahire satılması emrediliyor. Kaymakamlar, ağalara zahireyi satıyor, onlar da yedi-sekiz misli fiyatla halka satıyor.” (s. 307).
Dedim ya, yöneticinin başarısı ve devletinin devamı istihdam ettiği insanların kalitesine ve genel olarak halkının ahlakına bağlıdır.
Bürokratlar da halkın çocuklarıdır. Halkın genel ahlakı ne kadar iyi ise okumuş yazmışlarının ve devlet hizmetinde olanların ahlakı da o kadar iyi olur.
Şimdi bizim durumumuz nasıldır sorusuna cevabım şudur:
Herkes hayat tecrübesi içinde yakından uzağa insanlarla çeşitli ilişkilerinde neyi görüyor ve neyi yaşıyorlar? Genel olarak ahlaki faziletler mi hakim, günahlar, kusurlar, kötülükler, haksızlıklar mı hakim? İşte bu sorulara herkes kendi tecrübesinden yola çıkarak cevap verebilir ve genel durumumuz ortaya çıkar.
Yönetici terzidir ve çürük ip ile sağlam elbise dikmek mümkün değildir. Terzi sağlam ip aramalı, halkın iyi olanları da ona bunu sağlamak için çaba göstermelidirler. Ahlak eğitimi ailede başlar, okulda devam eder. Eğitimin hedefindeki insan modeli yalnızca maddi hayatta ve en ileri teknolojide başarılı olan değil, aynı zamanda öz değerlerine bağlı dolayısıyla ahlaklı olan insan modeli olmalıdır.
Çok şükür her alanda böyle insanlarımız da yok değil, ama yeterli de değil.
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
04:0029/09/2019, Pazar
G: 29/09/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bilimde, felsefede, teknolojide, siyasette, üst düzey devlet görevlerinde, irşadda ve eğitimde muhtaç olduğumuz insana, yeterli kalite ve sayıda sahip olduğumuzda “ülkemizi ve bağımsızlığımızı korumak, Müslümanlar olarak İslam’ı hakkıyla temsil ederek ümmeti toparlamak ve insanlığa kurtuluş yolunu göstermek, yalnızca göstermekle kalmayıp hürriyet ve adaleti bütün dünyada hakim kılmak” şeklinde özetleyebileceğimiz asıl davamızı gerçekleştirme yolunda ilerlememmiz mümkün olacaktır.
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
Eksiğimiz iyi yetişmiş insandır
22 Eylül, Pazar
Son günlerde yoğunlaşan “insan modelimiz ve yetiştirme yolu” üzerindeki tartışmalar, yazılar, resmi ve sivil teşebbüsler eksiğimizin farkında omak bakımından ümit vericidir.
“Kavganın kimseye faydası yok, bu filmleri çok seyrettik, 80 öncesi bir nesili kaybettik, 15 Temmuz öncesi bir nesili kaybettik, artık çağdaş, birbirini seven ileri düzeydeki ülkeleri yakalayacak bir nesil yetiştirmeliyiz, biz buharlı makinayı, matbaayı ıskaladık, şimdi bir şansımız var, dünya üç boyutlu eğitime geçiyor, bizde de eğitimimizi yenilemeliyiz ki, çağdaş ülkelerle birlikte yarışalım yoksa sömürü çemberinin içinde kalacağız, sonuçta birbirimizi boğazlayarak acımız dinmeyecek…”
Yukarıdaki paragrafı bir watsap grubundaki mesajdan kaydetmiştim. Benzeri mesajlar ve yazılarda eksik gördüğüm husus “insanımızı kucaklaştıracak ve çağı yakalayıp aşacak bir nesli” yetiştirmek için bence şart olan manevi kılavuzun ve harcın eksikliğidir. “İleri düzeydeki ülkeleri yakalayıp orada kalacak bir nesil” bu ülkelerin içine düştüğü çağdaş krizi çözemeyecek, insanlığın ıztırabını dindiremeyecektir. Doğru anlaşılmış ve özümsenmiş bir İslamın kılavuzluğu olmadıkça çağdaş bilim ve teknolojinin insanlığa getireceği şey, erdemin ve adaletin değil, gücün hakim olmasından ibarettir. Bugün en güçlü devletler, zayıfları sömürme bakımından en zalim devletlerdir.
Şu halde bize lazım olan çağdaş bilimlerin ve teknolojinin yanında İslam imanı, hayat yolu ve ahlakıdır. Milli eğitim ve kültür politikamız “çağdaş insan yetiştirmeyi” değil, “çağı yakalayıp kendi değerleriyle aşan insan” yetiştirmeyi hedeflemelidir. Okullardaki seçmeli dînî derslere ve İmam Hatip Okullarına bile tahammül edemeyen bir zihniyet ile bu kutsal amaca ulaşmak mümkün değildir.
Evet, eksiğimiz iyi yetişmiş insandır ve bu eksiklik bir asır öncesinden beri hissedilmiş, zamanın resmi kurumlarından ümit kesen hamiyyet sahibi ve iyi yetişmiş bir avuç insan ortaya bir örnek (Islah-ı Medâris) koymuştur. Birkaç yazıda yolu ve yöntemi bugün de geçerli olan bu yöntemi hikaye edeceğim (Geniş bilgi için benim İslami Hareket Öncüleri isimli kitabımın dördüncü cildine bakılabilir).
Zeynelâbidîn Efendi, Islah-ı Medâris-i İslâmiye hareketini, doğuşu ve ortadan kaldırılışı itibariyle derinden etkilemiş bir zattır. Paşa Dairesi, bir zamanlar “Zeynelâbidîn Efendi Medresesi” olarak anılır olmuştur. Bu zat, Islah’ın kurucularından olmanın yanında siyasî hayat tecrübesine sahiptir. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Konya meb’usu olup siyaseti ve ülkeyi idare edenleri yakından görüp tanıyınca iyi yetişmiş bir alim olan küçük kardeşi Ahmet Ziyâ Efendiye “Bana kırk kişi yetiştirip gönderin, devleti kurtarayım.” diye haber göndermiştir.”
Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye, 1909 yılında Konya’da kurulan ve 1917’de kapatılan, bu kısa hayatına rağmen memleket eğitim ve öğretiminde olumlu yönde derin izler bırakan bir ilim ve irfan yuvasıdır. Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye, gerek fizikî mekan olarak, gerek faaliyet olarak Bekir Sami Paşa Medresesi’nin bir bakıma vârisi veya halefidir. Bekir Sami Paşa Medresesi, 1846 yılında, Tanzimat dönemi Konya Valilerinden Ebu Bekir Sami Paşa (ö. 1265/1849) tarafından hem medrese, hem de Nakşibendî tarikatının Hâlidiyye- Müceddidiyye kolunun dergâhı olarak yaptırılmıştır. (Medresenin yeri, son zamanlarda Merkez Bankası Konya şubesinin yeri olmuştur.) Bu medrese, kısaca “Paşa Dairesi” adıyla da anılmaktadır. İlk Müderris ve şeyhi Mehmet Himmet Efendi’nin, 16 yıllık hizmet döneminin ardından 1862 yılında vefat etmesi üzerine Ziya Efendi’nin babası Bahaeddin Efendi bu medrese ve dergâha müderris ve şeyh olarak gelmiş; kardeşlerinden Hasan Kudsî Efendi ile birlikte üç oğlu Zeynelâbidin, Rif’at ve Ziya Efendiler de daha babalarının sağlığında aynı medresede müderris olarak görev yapmaya başlamışlardır. Bahaeddin Efendi’nin 42 yıllık aralıksız bir hizmet döneminden sonra 1906 yılında vefat etmesi üzerine, büyük oğul Zeynelâbidin Efendi, müderrislik görevinin yanında, bir medrese olduğu kadar bir dergâh olarak da görev yapan Paşa Dairesinin şeyhliğini de üstlenmiştir.
Bahaeddin Efendi, kardeşi Hasan Kudsî Efendi ve üç oğlu, medresedeki müderrislik ve şeyhlikleri yanında, medreselerin ıslahı konusunda da kafa yorar, fikir üretirler. Bu dönemde medreselerin içine düştüğü durumdan şikâyet umumidir ve gerek hükümet merkezi İstanbul’da, gerek taşrada yaygın çare arayışları vardır.
(Islah-ı medaris ile devam edelim).
.Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
04:003/10/2019, Perşembe
G: 3/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
N. Erbakan Üniversitesinde öğretim üyesi olan değerli araştırmacı ilim adamı sayın İsmail Bilgili, Islah-ı medarisin kurucuları ile onların talebelik ettiği, feyiz aldığı üstadları hakkında çok değerli araştırmalar ve yayınlar yapmıştı, bana da lütfedip gönderdi. Merhum İbrahim Hakkı Konyalı, manevi kardeşlerim Ali Osman Koçkuzu ile merhum Ahmed Gürtaş’ın da aynı şahıslarla ilgili değerli çalışmaları vardı. Tasavvuf ve eğitim ile meşgul olan, yetişmiş insanımızın azlığını, medrese-mektep-tekke ihtilafını dert edinen kimselerin bu kitap ve makaleleri okumalarını hararetle tavsiye ediyorum.
Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
Yetişmiş insan eksikliği yeni değil
26 Eylül, Perşembe
19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında devleti yönetecek, yönetenlere yardımcı olacak, insan yetiştirecek ve halkı irşad edecek insan azlığından şikayetler vardı, bu şikyetleri karşılamak için devletin yaptığı ve yapamamdığı yeterli olmayınca sivil ve hasbi teşebbüsler oldu. Bunların başında, daha sonra daru’l-hilafe okullarına ve günümüzde İmam Hatip okullarına örnek olan Islah-ı medaris teşebbüsü gelir.
Bu teşebbüsleri ilk defa düşünme safhasından fiiliyata aktaran, isimlerini önceki yazımda zikrettiğim üç müderris kardeş olur ve bunların önderliğinde, ilmiye sınıfının ve hayırsever halk tabakasının önemli bir kısmının desteği ve pek azının muhalefeti ile 1909 yılında Konya’da evvela “Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye Cemiyet-i Hayriyesi”, sonra da bu cemiyetin teşebbüsü ile “Islâh-ı Medâris-i islâmiyye”müessesesi kurulur. Cemiyet, Paşa Dairesinin eski binasını yıktırır ve yeni bir müştemilat ile iki katlı modern bir medrese binası, yaptırır. Bu binanın müştemilâtı içerisinde kütüphane, fizik ve kimya laboratuarı, konferans salonu, matbaa, dershane odaları, mescid, şadırvan, bahçe ve müderris evi bulunmaktadır. Kütüphane, Bahaeddin Efendi döneminden kalan kitaplara, üç müderris kardeşin kendi şahsi kitaplarını ve yeni yayınları da katmalarıyla hayli zengin hale getirilir. Kütüphanede sadece dinî ilimlerle ilgili eserler değil, felsefe, edebiyat, sosyoloji, botanik, müzik, beden eğitimi, astronomi gibi çok çeşitli bilim dallanna ait eserler de bulunmaktadır. Kütüphanede Ali Kuşçu tarafından yapılıp Fatih Sultan Mehmed’e sunulan madeni Gök Küresi de yer almaktadır. Ders programı içerisinde Fransızca da vardır ve bu dersi birErmeni vatandaş okutmaktadır. Bütün bunlar Islâh-ı Medâris’e vücut veren zihniyetin, o günkü şartlarda bile, memleketin muhtaç olduğu eğitim ve öğretim seviyesine ne kadar seviyeli ve geniş bir ufuktan baktığını göstermektedir. Babalarının döneminden itibaren, ailece hizmet gördükleri müessesede medrese-tekke ayrılığını birliğe dönüştüren bu seçkin kadro, bu defa gerçekleştirdikleri sivil bir teşebbüsle medrese-mektep ikiliğini de ortadan kaldırıp eğitim ve öğretimde birliği sağlamaya doğru çok önemli bir adım atmışlar ve başarılı bir örnek ortaya koymuşlardır.
Islah-ı Medâris’i kuranlar eğitimin, vatan ve milletimizin varlığı açısından taşıdığı önemi kavrayan insanlardı. “Mukaddes vatanımızın ihya; yüce milletimizin, ulu Osmanlı adı altında yaşaması ve bu suretle dünya haritasında adını durdurarak varlığını muhafaza edebilmesi için en ziyâde maarife” ihtiyacımız vardır(Ali Kutsi,”Maarif ve Maârife Rağbetsizlik”, Meşrik-ı İrfan, S.171, 2 Kanunusani 1910, s.2.)
Fakat, ihtiyacın tesbiti yetmemektedir. Nasıl giderilebileceğinin, niteliğinin de belirlenmesi gerekmektedir. İşte Islah-ı Medâris, bu konuda bir iddianın sahibidir. Arabacı’nın İ. Hakkı Konyalı’dan naklettiğine göre ortaya bir hedef koymuştur:
“Doğulu, Türk ve Müslüman kalarak din ve dünya ilimlerini, Batı tekniğini öğretecek bir ilim yurdu açmak.”Bozulan ve çöken; memleketi de çöktüren medreselerin ıslahına çalışmak. “İslâm’ın istediği çapta, madde ilimleri ile mânâ ilimlerini kucaklaştırarak okutacak” bir eğitim kurumu ihtiyacını karşılamak.
Islah-ı Medâris’in kuruluş felsefesini en iyi açıklayan belgelerden biri, açılışının ikinci yılı imtihanları vesilesi ile medrese adına yapılan konuşma metnidir. Uzun konuşmada Islah-ı Medâris’in, cemiyet tarafından “bir şu’le-i irfan” olarak uyandırılış sebebi şöyle anlatılır: “Cenab-ı Hakk’ın bize ihsan buyurmuş olduğu din-i mübînin hasmı, düşmanı hiç bir vakit eksik olmamıştır. Her devre göre, türlü türlü düşmanlar peyda olarak şeriat-ı mutahhareye taarruz ve tecavüze yeltenmişlerdir. Karşılarındaki din müdafii ve mücahidleri de düşmanlarına göre silâh isti’mâl ederek (kullanarak) onları mağlûb ve mecrûh düşürmüşlerdir. Meselâ mücahidîn-i İslâmiye; serçeye kurşun, fil’e saçma, pek yakına top, pek uzağa kurşun atmamışlardır. Topla tüfekle mukabele eden düşmana, taşla değnekle müdafaa etmemişlerdir. Ancak hasımlarının ehemmiyetini, kuvvet ve silâhını nazar-ı itibara alarak, ona göre isti’mâl-i silâh ve idare-i lisan etmişlerdir. İşte kütüb-i kelâmiyemiz, bu müddeâmızın pek açık bir delilidir. Mütekaddimîn-i ulemâ-yı Kelâmın kitaplarında felsefeden bir eser görülmediği halde, müteahhirînin eserleri büsbütün felsefiyyât ile mâlîdir (doludur). Âdetâ âsâr-ı felsefiyeden farkı kalmayacak bir hale gelmiştir. Demek ki, düşmana göre silâh, derde göre deva başkalaşır. İşte bugün de her taraftan dinimize taarruzlar, hücumlar vaki oluyor ve başka silâh ve başka bir lisan kullanıyorlar. Bizim ise o gibi silâhlardan, o gibi fenlerden haberimiz yok. Hemen fezâ-yı nâ-mütenâhîde bir şahs-ı mevhûme doğru silâh endaht ediyoruz. Tamamiyle hedef-i maksûdu tayin edemiyoruz. Halbuki bugünkü terakkıyât-ı hâzıra, bizim için bu babda pek büyük bir ümit hazırlamıştır ki, matbûât ve vesâit-i nakliye sayesinde tâ aksâ-yı Garbden veya müntehâ-yı Şarktan el-hâsıl çehâr aktâr-ı âlemden(âlemin dört bucağından) dinimize edilen bir itiraza, bir hücuma, olduğumuz yerden müdafaa eder din-i mübînin ulviyet ve kudsiyetini bütün cihana neşr ve ilân edebiliriz. Hayfâ ki, biz bunlardan hâlâ bîgâne bulunuyoruz. Fünûn ve maârif ne kadar tevsi’ ederse ilmiyemizin de tahsili, ma’lûmatı o kadar tevsi’ etmelidir ki, o gibi fenleri din aleyhinde bâziçe-i âmâl (dileklerinin oyunu) ittihaz edenlerin kendi işlerini kendi boğazlarına takmalı, zâimleri gibi(şefleri), din mani-i terakki midir yoksa müşavvik-ı teâliyi müessis (yükselmeyi teşvikin kurucusu) medeniyyet midir, ne olduğunu göstermeli. Bu suretle, Şerîat-ı garraya nazar-ı nefretle bakanları nazar-ı muhabbetle baktırmalı..Fakat bu maksat, bu kuvvet ne ile temin edilebilir? Bittabi istibdâdın bize alıştırdığı atâleti bir tarafa atarak, tahsilimize bir sür’at-ı berkıyye (şimşek hızı), usûl-i tedrîsimize bir sühûlet-i fevkalâde vermekle yani medârisi ıslah ederek medreselerin nutkuna kuvvet, kalemine bir kuvvet vermekle temin edilebileceği herkesin bildiği hakikatlerden olsa gerektir…” (“Konya Islah-ı Medâris Talebesinin Nutku”, Beyânü’l-Hak, c.4, S.102, 18 Rebiülevvel 1329/7 Mart 1327, s.1901
(Gelecek yazıda: Nasıl bir okuldu?)
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
04:004/10/2019, Cuma
G: 4/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Islah’ta birinci sınıfta Türkçe öğretim yapılmakta; ikinci sınıftan itibaren gerek öğretimde, gerek medrese içi konuşmalarda Arapçakullanılmaktadır; ikili temaslarda bile Türkçe konuşanlar ilginç cezalarla Arapça öğrenmeye ve konuşmaya teşvik edilmektedir. Mesela Türkçe konuşan öğrencinin boynuna ma’tebe (ceza tahtası) asılmakta ve bu öğrenciler medresenin temizliğinde çalışmaktadırlar.
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
Kısa adı Islah nasıl bir okuldu?
27 Eylül, Cuma
Islah’ın hedefleri içerisinde öğrencisine İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’ni bitirtmek, Çince, Japonca öğrenip kendilerine hakiki bir din arayan bu ülkelerde İslam’ı tebliğ görevini bihakkın yerine getirecek İslâm misyonerleri yetiştirmek de vardır.
Islah’ın ikinci yıl imtihanlarında, aralarında o zaman Tokat mebusu, daha sonra A’yan Meclisi azası ve nihayet Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin, Antalya Sancağı meb’usu Elmalılı Küçük Hamdi’nin (Muhammed Hamdi Yazır) ve Mevlevi Dergâhı postnişîni Veled Çelebi ‘nin (İzbudak) de bulunduğu bir imtihan heyetinin huzurunda, öğrenciler özellikle Arapça dersinde büyük bir yetişkinlik seviyesi sergilerler. Bu başarıyı hayranlıkla izleyen Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim’i İstanbul’dan Konya’ya Islâh-ı Medâris’e öğrenci olarak gönderir.
Eğitim ve öğretimin 12 yıl olarak planlandığı Islâh-ı Medâris’de, bu süreyi tamamlamak kısmet olmaz ve bu başarılı müessese 1917 yılında kapatılır. Islâh-ı Medâris’in kapatılması sonucunu doğuran sebepleri şöyle sıralamak mümkündür:
a) Islâh-ı Medâris hareketinin ocağını teşkil eden ailenin önde gelen ferdi Zeynelâbidin Efendi’dir. Âbidin Efendi bir taraftan şeyh, bir taraftan müderris bir taraftan da ülke siyasi hayatında adı ön plâna çıkmış bir siyaset adamıdır. Siyasette bulunduğu saf da İttihat ve Terakki Partisi’nden bu partiye rakip olarak doğmuş olan Hürriyet ve İ’tilaf Partisi safıdır; İttihatçılar, siyasi rekabet yüzünden, Âbidin Efendi’ye karşı oldukları kadar, Islâh-ı Medâris’e de karşıdırlar.
b) Islâh’ın ders programında, dinî dersler yanında diğer modern derslere de yer verilmiş olması, bir takım klâsik medrese yanlılarının tepkisine yol açmış; bu tepki lslâh-ı Medâris’in kundaklanacağı tehditlerine kadar götürülmüştür. Aile fertleri, geceleri Medrese etrafında nöbet tutarak bu tehditleri göğüslemeye çalışmışlardır.
c) Medreselerin ıslahı gayesine yönelik olarak, sivil bir hareket olan Konya’daki Islâh-ı Medâris-i İslâmiyye teşebbüsüne benzer bir teşebbüs de İstanbul’da resmi olarak hükümet tarafından 1914 yılında başlatılan “Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi”hareketidir. Dâru’l-Hilâfeti’t-Aliyye Medresesi’nin bir şubesi de 1915 yılında Konya’da açılmıştır. Bu arada memlekette İttihat ve Terakki Partisi iktidardadır. 1913 yılından itibaren de Hürriyet ve İ’tilaf Partisi kapatılmış; ileri gelen mensupları, Âbidin Efendi de dahil olmak üzere, sürgüne ve hapse mahkum edilmişlerdir. Böylece İttihat ve Terakki iktidarında Konya’da açılan Dârü’l-Hilâfe Medresesi şubesi, İtilafçı Âbidin Efendi’nin kurucusu olduğu Islâh-ı Medâris’e ihtiyaç kalmamış olduğunun görünüşte bir gerekçesi olmuştur. Hâlbuki bu iki hareketin birbirine rakip değil, birbirinin destekçisi olarak birlikte varlıklarını sürdürmeleri elbette memleketin daha çok hayrına olurdu.
d) Memlekette meydana gelen siyaset eksenli kutuplaşma ulema arasına da sıçramış ve bu bölünme, birçok zarar yanında, hem Islâh-ı Medâris’in, hem de bu medreseye vücut vermiş olan ailenin sonunu hazırlayan önemli sebeplerden biri olmuştur. Nitekim yukarıda da işaret edildiği üzere, üç kardeş müderrisin ortancası olan Rifat Efendi’nin idamı, İttihat ve Terakki yanlısı olduğu bilinen, Konya meb’uslarından ve Kurtuluş Savaşı yılları Şer’iye ve Evkaf vekillerinden Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’nin verdiği güvence sonrasında evinden alınıp götürüldüğü gece vuku bulmuştur ve o “muhalif” kişi verdiği güvenceye sahip çıkmamıştır.
Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu’nun şifahi olarak verdiği bilgiye göre Mehmet Vehbi Efendi, ömrünün sonuna doğru “Şeyhin uşakları düdüğü çaldı” der imiş. Burada “Şeyh” ile kastedilen Bahaeddin Efendi, uşakları da (oğulları demektir) Zeynelâbidîn, Rif’at ve Ziya Efendilerdir. Bu sözü, Mehmet Vehbi Efendi’nin ağzından duyup Ali Osman Koçkuzu’ya nakleden, Mehmet Taş isminde, Konya merkez köylerinden Çaldere’li bir zattır. Bu zat, Konya İmam-Hatip Okulu Koruma Derneği’nde uzun yıllar fahri hizmet yapmış, Konya merkezinde oturan ve Mehmet Vehbi Efendi ile de ev komşusu olan bir zat idi.
Keza kendisi de bir medreseli âlim olan, medreselerin ıslahı konusunda hayli emeği, çalışmaları ve raporları bulunan, Cumhuriyet döneminin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı, Cumhuriyet öncesi Konya’yı ziyaretlerinde en çok Hadimli Mehmet Vehbi ile teşrik-i mesai halinde olan Ahmed Hamdi Akseki de Islâh-ı Medâris hakkında “İfsâd-ı Medâris” değerlendirmesini yapmaktadır (Arabacı, s. 513). Bütün bunlarda dönemin özellikle siyasi çekişmesinin izleri gözlenmektedir.
e)1915-1917 yılları, Birinci Cihan Savaşı’nın insan kaynaklarımızı, eritip tükettiği yıllardır. Bu eriyip tükenmeden Islah da payını almakta gecikmemiş; bu medresenin mensupları müderrisleriyle ve öğrencileriyle, Çanakkale, İrak, Filistin gibi muhtelif cephelerde vatanî görevlerini yerine getirmişlerdir. Prof Koçkuzu’nun yayınladığı “Çanakkale Cephesinde Bir Müderris” isimli 416 sayfalık eser (İz yayıncılık, İst. 2010) bu vakıanın canlı bir şahididir. Tesir nisbetleri farklı olsa da, bütün bu sebepler Islâh-ı Medâris’in sonunu getirmiş ve 1917’de Medrese kapatılmış; hatta kütüphanesi de yağmalanmıştır. Kütüphanenin her nasılsa yağma dışında kalan ve bilâhare ailenin vârislerine intikal eden 1200 civarında kitabı, bu varisler tarafından daha sonra Konya Yusuf Ağa Kitaplığına bağışlanmıştır. Halen bu kitaplar bu kütüphanede kayıtlıdır.
Islah tecrübesinde pek çok ibretler ve örnekler vardır. Bilhassa asırlardır süregelen “tekke-medrese-mektep” ihtilafına son verecek, bunları tek gayede ve herbirine vazgeçilemez yerler vererek birleştirecek bir proje olması bugün de geçerlidir; yeter ki, ilim, samimiyet, gayret bulunsun; taassub, tefrikacılık ve sapmaların engellemesine izin verilmesin.
Islah tecrübesi, aradığımız insan modelinin okulu olması bakımından da örnektir ve milli eğitimin genellikle tercih ettiği tek taraflı (yalnızca çağdaşlığa, maddi gelişmeye, dünya vatandaşlığına yönelik) plan ve proğramlarına karşı doğru olanı işaret etmektedir. Yapılacak şey İmam Hatip Okullarına destek vermek, diğer okullarımızda da, bizim, İslam ile yoğrulmuş medeniyet ve kültür deeğerlerimize yer vermektir.
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
04:006/10/2019, Pazar
G: 6/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faizsiz finansmanın araçları içinde şirketleşme, katılım (tekafül) sigortacılığı, katılım bankaları, üçkağıtçılık dışı borsalar yanında bir de bizde garip kalmış kooperatifçilik vardır. Ömrünü bu konuya vermiş, kalınca bir kitaba da ima atmış olan Ticaret Başmüfettişi Yusuf Üstün Bey’in uzunca bir yazısını ikiye bölerek okuyucularıma ve ilgililere takdim ediyorum. Bundan sonraki söz Yusuf Bey’indir.
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
29 Eylül, Pazar
Ekonomide 2019-2021 hedeflerini barındıran orta vadeli bir Yeni Ekonomi Programı açıklandı. Programın “Enflasyon İle Mücadele”ye yönelik alt başlığı altında yapısal dönüşüm adımlarından birisi de, bugüne kadar bir ekonomik plan ya da programda yer verilmediği şekilde “kooperatifçilik odaklı bir enflasyonla mücadele” vurgusu barındırması oldu.
Kooperatifleri diğer şirketler, dernekler, üretici birlikleri ve sair tüm organizasyonlardan ayıran en önemli iktisadi özellik, kooperatiflerin içinde bulunduğu sektöre göre ya arzı ya da talebi toplulaştırarak maliyeti azaltmasıdır. Maliyetleri arz ve talep yönünden azaltacak olan bu mekanizmanın varlığına olan ihtiyaç, açıklanan Yeni Ekonomi Programı sunumunda; “Kooperatifçilik Odaklı, Bölge ve Ürün Bazında; Arz/Talep Planlaması, Sözleşmeli Tarımın Yaygınlaştırılması, Üretici ve Tüketici Arasında Değer Zincirinin Sağlanması, Kurumsal Altyapıların Tesis Edilmesi, , Gıda Ürünlerinde Ulusal Markalaşma, Üretici ve Kooperatiflerin Hal İçerisindeki Payının Artırılması, Maliyetlerin Düşürülmesi, Üretimde Rekabetin Artırılması, Toptan, Perakende, Lojistikte Gözetim – Denetim” şeklindeki hedeflerle ifade edilmiştir.
Özünde bir işletme modeli olarak kooperatifler, küçük üreticileri çatısı altında birleştirerek büyük tüketici kitleleriyle buluşturur. Bu durum, gereksiz aracıları ortadan kaldırıp pazarlama maliyetini düşürdüğü için enflasyon üzerinde son derece olumlu etkisi vardır. Basitçe anlattığımız bu ilişkinin kazananı çok sayıda ve gelir düzeyi düşük üretici kitlesi ile sağlıklı, ucuz ve güvenli gıdaya ulaşabilecek olan geniş tüketici kitlesidir.
Kooperatiflerin Sosyo-ekonomik sorun alanları üzerinde çözüm kabiliyeti üzerinde durmamız gerekiyor.
Toplum sağlığının korunması ve halkın sağlıklı beslenmesi, ancak gıdanın üretiminden, dağıtımına ve tüketimine kadar tüm süreçlerin planlanmasıyla mümkündür. Bu planlamanın merkezine ise bu işi adeta kendiliğinden yapan kooperatiflerin konulması çok önemlidir.
Aslında kooperatifçilik “zamanın ruhu”na da uygun olarak uzunca bir süredir ülke gündeminde yer tutmakta. Sadece enflasyonla mücadelenin bir aracı olarak değil; kurgusu gereği bünyesinde “karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet” mekanizmasını barındırdığından, finanstan tarımın yeniden yapılandırılması, toprak reformundan konut üretimine, ulaşımdan coğrafi kültürel varlıkların korunmasına, eğitimden sağlığa ve daha birçok sektöre “sadra şifanın ötesinde” bir çözüm potansiyeli barındırmaktadır.
Kooperatif yönetim sisteminin getirdiği/gerektirdiği ve aynı zamanda başka hiçbir şirket ve organizasyon modelinde bulunmayan “otokontrol” sayesinde, gıda egemenliği ve gıda güvenliği için kooperatifler karşımıza kaçınılmaz aktörler olarak çıkmaktadır.
Bu nedenle;
Yabancı sermayeli şirketlerce satın alınamayacağı için yerli ve milli üretimin tek yolu olması,
Bir nevi kendi üretimini kendisi tükettiği için yüksek kar elde etme hırsıyla aldatıcı işlemler yapılmaması,
Yüksek kar elde etmek yerine müşterek maliyetleri azaltarak tasarrufu öncelediği için gıda enflasyonuna olumlu katkı sağlaması,
Hiçbir surette kayıtdışı işlem ve istihdam yapılamaması vb. özelliklerinden dolayı, yerli ve milli bir ekonomik kalkınma sürecinde en hızlı sonuç alınabilecek alan ve konunun merkezinde kooperatifçilik gelmektedir.
Ayrıca kooperatifler, kurgusu gereği sosyal ve ekonomik fonksiyonları aynı anda bünyesinde barındırdığı için, sosyal bir yönü bulunmayan ve yalnızca ekonomik bir araç olabilecek ve ona göre çözüm üretebilecek olan diğer şirketler ile ekonomik bir yönü bulunmayan bir sosyal örgüt niteliğini haiz derneklerden pozitif ayrışarak hemen her alanda çözüm üretme kabiliyetini haizdirler. Bu nedenle, sosyal bir yönü olan herhangi bir sorun alanı (enflasyon, işsizlik, ulaşım, sağlık, gıda güvenliği vb.) gündeme geldiğinde, kooperatif yaklaşımıyla (adeta çok fonksiyonlu çakı seti gibi) bir çözüm üretmek mümkündür.
Bu nedenle, gıda, tarım, sağlık, ulaşım, finans gibi ekonominin ana sektörlerinde otokontrolü sağlayan işletme sistemi olarak kooperatifler üzerinden;
Tarımda Planlama, Münavebe, Tarımsal Destekleme, Profesyonelleşme, Ortak Maliyetlerin Azaltılması, Bilgi Paylaşımı, Ürün Güvenliği, Kayıtdışılığın önlenmesi, Üretim-Tüketim Zincirinin kısalması, İsrafın Önlenmesi,Tasarrufun Artırılması, Sermaye Birikimi, Yeni yatırım maliyetinin paylaşılması, Demokratik kültür gelişimi vb. çok önemli konuların ve sorun alanlarının üstesinden gelinebilir, ilerleme sağlanabilir.
Aynı şekilde, yakında sonuçları açıklanacak olan III. Tarım Orman Şûrası için belirlenen 21 çalışma grubu başlığından 18’inde kooperatif çözüm geliştirmek mümkündür.
(Gelecek yazıda “Kooperatifçiliğimizin durumu).
Kooperatifçiliğimizin durumu
04:0010/10/2019, Perşembe
G: 10/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yusuf Üstün Bey bugün de misafirimiz olarak yazıyor: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, en üst düzeyde kooperatifçiliğin geliştirilmesi benimsenmiştir. Anayasamızın 171. maddesi, devlete, milli ekonominin yararlarını dikkate alarak öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alma görevini vermiştir. Oysa diğer ülke sistemleri ve uygulamaları ile karşılaştırıldığında, ülkemiz kooperatifçiliğinden kendi potansiyeline göre beklenen performansın elde edilemediği bilinen bir gerçektir.
Kooperatifçiliğimizin durumu
Kooperatifçiliğimizin durumu
3 Ekim, Perşembe
Türkiye’de kooperatifler, türlerine göre üç ayrı kanuna tabi olarak kurulmakta ve faaliyet göstermektedirler: Bakanlıkların yeniden yapılandırılması sürecinde, kooperatiflerle ilgili Bakanlıklar ve ilgili birimlerin teşkilat ve görev yapısı da yeniden düzenlenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine göre, idari bağlılıkta aynı işi yapan kamu kurumları tek çatı (bakanlık, genel müdürlük, kurum vs.) altında birleştirilerek devlet sistemi işletilmektedir. Tam da bu yaklaşımın ruhuna aykırı olarak, bir ticaret şirketi türü olan kooperatiflerin faaliyet gösterdikleri her bir alana göre ayrı bakanlıklara bağlı olması, bu bakanlıklar bünyesindeki genel müdürlükler içerisinde darmadağın bir organizasyon altında bulunmaları, kooperatifçilik alanında politika üretilememesinin ana sebeplerindendir.
Mevcut idari yapılanmada, kooperatifler fonksiyonlarına göre bile değil unvanlarına göre üç ayrı bakanlık arasında adeta ‘rastgele’ paylaştırılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine geçildikten sonra, başta bakanlıklar olmak üzere aynı işi yapan birimlerin tek çatı altında toplanması gayretine karşın; kooperatifçilik alanında Ticaret Bakanlığı (Esnaf, Sanatkarlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü, 12.000 kooperatif), Tarım ve Orman Bakanlığı (Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, 11.000 kooperatif) ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın (Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü, 26.000 kooperatif) sorumlu tutulmaları, idarenin kooperatifçilik alanında çözüm üretme imkan ve kabiliyetinden, gelinen bu aşamada uzak olduğu; bundan dolayı vatandaşın bu alanda kamudan alması gereken hizmetlere ulaşamaması gibi “kabul edilemez bir sonuç” olarak değerlendirilmektedir.
Temel Sorun Alanları
Aşağıda iki temel noktaya acil olarak müdahale etmek gerekmektedir.
* İdari Sorun Alanı: Kamunun kooperatiflere yönelik sunduğu hizmet biçiminde çok başlılık. Üç ayrı bakanlık bünyesinde ayrı düzeylerde, aynı konuda çok farklı yorumlarla sistem yönetilmeye çalışılmakta, kamu yönetimi bu alanda adeta bir “kooperatifçilik politikasızlığı” içinde hareket etmektedir.
* Mevzuattan Kaynaklanan Sorun Alanı: Kooperatifler Kanunu’ndan kaynaklanan denetim sisteminin eksikliği (hatta hiç olmaması) ve Kurumlar Vergisi Kanunu’ndan kaynaklanan sektörün gelişimini engelleyen hükümler. En yaygın kooperatifçilik alanı olan yapı kooperatifçiliğinin olumsuz örnekleri ile bu alandaki denetim eksikliğinin çarpan etkisiyle, tüm kooperatifçilik sistemine olumsuz yaklaşılmaktadır. Halbuki, kooperatifler yapı kooperatiflerinden ibaret değildir. Ayrıca, kooperatif sistemin vergi mevzuatı değerlendirmesinde “anlaşılamaması”, kooperatifçiliğin gelişiminde caydırıcı etki yapmaktadır.
GÜVEN ARTIRICI ACİL TEDBİRLER:
Yukarıda da açıklandığı üzere, “aynı anda” sosyal ve ekonomik yapının tamamına nüfuz edebilme fırsatı veren, neredeyse her sektördeki sorun alanlarına çözüm üretebilme imkân ve kabiliyeti bulunan kooperatifçiliğin, dünyadaki diğer uygulama alanlarını incelediğimizde, ülkemizde de hızlı ve güçlü bir biçimde;
* Sigortacılık alanında mutual sigortacılık (kooperatif sigortacılığı) tekniği uygulandığında, toplanan fonlar tamamen yerli ve milli kaynak oluşturmaktadır.
*Tekafül sigortacılığı kooperatif versiyonuyla uygulandığında, toplumda dini hassasiyetlerinden dolayı sigortaya sıcak bakmayan kesimin bu konudaki tereddütleri ortadan kalkmaktadır. (Yeni çıkarılan katılım sigortacılık yönetmeliği dini hassasiyetleri tatmin edecek niteliktedir. Kooperatif versiyonu yanında bu da bir imkandır. H. K.)
*Karz-ı hasen uygulamasının tek tüzel kişilik formu kooperatif şeklindedir.
*Gıda fiyatlarının esnekliğinde önlem alınması için, toptancı halleri re-organize edilerek “üreticiden tüketiciye doğrudan köprü” görevini üstlenebilecek işletme formu kooperatiftir.
*Taşımacılık konusunda neredeyse tüm dünyada “korsan” olarak nitelendirilen aplikasyon taşımacılığının alternatifi, yasal taşımacıların kuracağı kooperatif işletme modelidir.
*Ülkemizde yüksek oranlarda seyreden işsizliğin ve gizli işsizliğin azaltılması noktasında kurumsal çözüm, emek arzında çok çalışanın çok, az çalışanın az ücret almasına dayalı istihdam kooperatifleridir.
*Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri, bireysel enerji üretimi kapasitesini toplulaştırarak enerji ve dış ticaret açığının giderilmesine ciddi katkılar sağlayabilecek potansiyeli haizdir.
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, geldiğimiz noktada kooperatifçilik sisteminin ülkemizde büyük bir itibar suikastına uğradığı açıktır. Bu itibarın geri edinilmesi ülkemizin geleceği için kaçınılmazdır.
Bu nedenle, yerli ve milli bir ekonomik kalkınma sürecinde en hızlı sonuç alınabilecek alan ve konunun merkezinde kooperatifçiliğimiz gelmektedir. Tarımdan finansa, sağlıktan ulaşıma, enerjiden kültüre “tek başına yapamayacağımız bir işi elbirliği ile yapmak” olarak ele alınabilecek her sektörde, kooperatif çözüm üretebilmek mümkündür
Yukarıdaki yaklaşım ve bir yazıya sığmayacak derinlikteki parametreleri birlikte değerlendirdiğimizde, Yeni Ekonomi Programı’nda, başta enflasyonla mücadele olmak üzere “kooperatifçilik odaklı” bir anlayışa geçilmesi çok önemli ve değerli bir adımdır.
Kooperatifçilikte dünyaya ilham vermiş bir medeniyetin mirasçıları olarak, kooperatifleri toplumsal kalkınmanın bir dinamiği olarak ekonomik hayatın her alanına taşımalı, daha çok insanın refahtan daha çok pay almasına aracılık etmeliyiz.
Kooperatiflerin gerek kendi aralarında gerekse devletle ortak çalışması sosyal faydayı ve ekonomik refahı artırmada en etkili yoldur.
Sürdürülebilir bir kooperatifçilik yönetimi, kalkınma hedeflerine ulaşmada en başarılı yöntemdir. Kooperatiflerin sorunlarının çözümü, bu yöndeki çalışmaları daha da kolaylaştıracaktır.
Kooperatifçilik alternatif değil, mecburiyettir.
Öz eleştiri
04:0011/10/2019, Cuma
G: 11/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arapça bir WhatsApp grubunda paylaşılan ve aşağıda tercümesini sunacağım öz eleştiriyi, oranını bilmesek de içimizde var olan ve içinde yaşadığımız ahlaki ve dini durumu tasvir etmesi bakımından paylaşmaya değer buldum.
Öz eleştiri
Öz eleştiri
4 Ekim, Cuma
Her paragrafın başında “garip günler, ne günlere kaldık” başlığı var. Bunları tekrar etmeden konuşma çizgisi koyacağım:
-Evli çiftler, eşinin romantik olmadığını veya kendisi ile yeterince ilgilenmediğini ileri sürerek ihanet ediyor sonra da suçsuz ve nezih olduklarını iddia ediyorlar.
-Gencecik kızlar hayatlarının baharında hayvanların bile utanacağı fotoğraflar gönderiyorlar.
-Babalar ve anneler, çocuklarının yiyecek ve giyeceklerine önem veriyorlar, onların ruhuna ahlaki değerleri ekmeyi ihmal ediyorlar.
-Memurlar, maaşlarının azlığını bahane ederek işlerini hakkıyla ve ihlaslı olarak yapmıyorlar, Allah Teâlâ’nın helal kazanca bereket vereceğini, haram kazancı ise bereketsiz kılıp yok edeceğini unutuyorlar.
-Genç kızlar ve erkekler, sokaklarda dolaşmak ve eğlenmekle saatler geçiriyorlar, birinci rek’atta yoruyorlar.
-Genç kızlar ve genç erkekler haz ve neşe içinde müzik dinliyorlar, Allah’ın kelâmını duyunca göğe tırmanırcasına içleri daralıyor ve bilmiyorlar ki helâl, haram ile karışık olmaz.
-Hoşumuza giden, lezzet aldığımız, az ve çok her şeyi satın alıyor ve yüzlerce para ödüyoruz, bir yardım sandığına rast geldiğimizde ise içine atmak için bozuk para arıyoruz, sandığın dibine ulaşınca çıkardığı ses ile böbürleniyoruz.
-İşe, okula, üniversiteye gecikmemek için saat kuruyoruz, sabah namazında Allah’ın huzuruna çıkmayı unutuyoruz, hâlbuki her ikisini programlama imkânımızın olduğunu biliyoruz.
-Birbirimize küfrediyoruz, Allah’ın kullarının namuslarına söz ediyoruz ve “ağzından çıkan her sözü dikkatle takip edip kaydedeni” unutuyoruz.
-Olay çokluğundan şikâyet ediyor, “Bunu bizim emrimize vereni tenzih ederiz, hâlbuki o vermeseydi biz ona yaklaşamazdık” uyarısını unutuyoruz.
-Karşı cinsi tahrik edecek yerlerini gösteren elbiseleri giyen eşlerini ve kızlarını gördükleri halde kendilerinin anlayış sahibi, medenî ve hür olduklarını ileri sürerek kıskanmayı ve erkeklik damarlarının kabarmasını unutmuş erkekler var. “Allah’ım sonumuz güzel eyler!”
-Rüşvet kahve oldu. Kadın erkek karışık hayat medeniyet oldu. Açık saçıklık zarafet oldu. Çıplaklık hürriyet oldu. İyi ve meşru olanı yaptırmaya çalışmak taassup, kötü olanı engellemeye çalışmak ise gericilik oldu.
-Şeytan daha işin başında bizi dünyada saptıracağını, ahirette ise bizden uzaklaşacağını açıkça söyledi, fakat “sağırlar, dilsizler, körler ve akletmiyorlar”.
-Kalbi mahzun eden söz: “Şu uygarlık çağında”.
Bir kimseye günah işlemekten vazgeçmesini öğütlediğinde cevabı “Yalnız ben yapmıyorum, insanların çoğu bunu yapıyor” oluyor. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de “insanların çoğu” ifadesini araştırdığında bu sözden sonra “İnsanların çoğu bilmezler, insanların çoğu şükretmezler, insanların çoğu iman etmezler” ifadelerini görüyorsun.
“Onların çoğu” ifadesini araştırdığında da, arkasından “çoğu yoldan çıkmışlardır, çoğu bilmezler, çoğu Hak’tan yüz çevirirler, çoğu akletmezler, çoğu dinlemezler” ifadesi geldiğini görüyorsun…
Siz, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu azlardan olun: “Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır”, “Onunla birlikte ancak pek azı iman ettiler”, “Öncekilerden bir topluluk, sonrakilerden de pek azı…”.
Paylaşılan mesaj burada bitiyor.
Az sayılamayacak kadar Müslümanın bu haller içinde olduğu bir gerçektir. Şimdi oturup neden böyle olduk, nasıl düzelir sorularını sormak, kendimizden başlayarak elden geleni yapmak durumundayız.
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
04:0013/10/2019, Pazar
G: 13/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Küresel sermaye ile bu sermayeye büyük ölçüde hâkim içeride ve dışarıdaki İsrail’in hizmetçisi olan ABD komünizmin yayılması tehlikesine karşı Yeşil Kuşak projesini; yani sözde İslâm’ı destekledi.
1990’lardan sonra Sovyetler dağılıp sözde komünizm tehlikesi ortadan kalkınca, İslâm’a verdiği destek stratejik olduğu, samimi olmadığı, kullanma niyetine bağlı bulunduğu için geçici desteği terk ederek asıl projesi olan BOP’u devreye soktu.
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
Barış Pınarı oyunbozan harekettir
6 Ekim, Pazar
1 Mart 2003’te meş’um tezkere reddedilince artık Türkiye’ye ve Erdoğan’a karşı açık-kapalı vaziyet alma dönemi başladı. İçine girip maksatlarını anlamak ve kötüyü engellemek için bu projeye verilen sözde destek de imkânsız hale geldi.
ABD’nin devlet başkanı, dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkilileri ve Nato genel sekreteri açıkça “Bundan sonra kızıl tehlike değil, yeşil tehlike (İslâm Dünyası) karşısında mücadele edeceklerini” söylediler.
1995 yılında dört arkadaş Filistin’e yaptığımız ziyarette, Kudüs şehrindeki müzeye çevrilmiş kaleyi gezerken ziyaretçilere açık bir mekânda bir levha/harita ile üç maket dikkatimizi çekmişti. Levhanın altında “Nil’den Fırat’a büyük İsrail” yazıyordu. Maketlerde ise Mescid-i Aksâ’nın yıkılıp yerine Süleyman Mabedi’nin yapılacağı tasvir ediliyordu.
2003 yılında ABD’nin dışişleri bakanı Rice bir makalesinde “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna Türkiye de dâhil” iddiasında bulunmuştu. Bu iddia bundan sonraki zamanlarda adım adım gerçekleşiyor: İslâm ülkelerinin içine fitne soktular, projelerine karşı çıkan ve çıkacak olan liderleri indirip veya yok edip onların yerine kukla liderler getirdiler, iç savaşlar çıkardılar, vaktiyle bütününden koparıp parçaladıkları İslâm ülkelerini yeni baştan bir daha böldüler ve bölmeye devam ediyorlar. Sıra Türkiye’ye geldi, önce Doğu’dan bir parçamız ile Irak ve Suriye’den koparılacak parçalar üzerinde bir devlet kurmayı planladılar. Bu plana heyecanla sarılan bazı kesimler eninde sonunda sıranın kendilerine geleceğinden gafil oldular. Sayın Erdoğan ve ekibi (tabii ona oy veren milyonlar) önce kan dökmeden bu yanlış yoldan dönülmesini sağlamak için çözüm aradılar. Bu da sonuç vermeyince “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” fehvasınca silahlı kuvvetleri harekete geçirdiler.
Ülkemizde tutunamayan bölücü teröristler Irak ve Suriye’deki durumu kullanarak güney sınırımız boyunca yer tutup buradan terör eylemlerine devam etmeye yöneldiler. ABD Yemen’de, Libya’da, Sudan’da… nasıl kendi projesine hadim olan tarafları desteklediyse Irak ve Suriye’de de aynısını yaptı. Dünyanın gözü önünde eşine rastlanmayan sayıda TIR’larla silah ve mühimmatı buralardaki teröristlere gönderdi. Bunlarla Türkiye’nin gözünü kokutup mel’un planını işletmeyi umuyordu.
ABD ve İsrail’in projeleri tıkır tıkır işlerken Osmanlı’nın çocuklarından biri bu projeye ters olarak TC’de Başbakan ve Cumhurbaşkanı oluyor. Bir yandan ekonomik bağımsızlığımızı pekiştirmek için İMF’ye 2013 Mayıs’ında Türkiye Cumhuriyeti’nin borcunun son taksidini ödüyor. Diğer yandan savunma sanayiine hız veriyor, askeri vesayeti kaldırıp orduyu disipline sokuyor, sınırımıza yığılan ABD silahlarını berhava edecek silahlar ve arslan yürekli Mehmetçiklerle tehdidi geçersiz kılıyor. Düşmanın asıl hedefleri olan plan ve projeye BM’de açıkça karşı çıkıyor, “Dünya beşten büyüktür” diyor, İslâm dünyasına ve diğer mazlum milletlere oynanan oyunları teşhir ediyor, Davos’ta İsrail’in zulmünü dünyaya ilân ediyor, Filistin’i, büyük yılanların avlarını yuttukları gibi, ağır ağır yutan İsral’in zalim planını son toplantıda dünyaya gösteriyor, henüz liderleri köleleşmemiş İslâm ülkeleri ile siyasi, askeri, kültürel, ekonomik ilişkiler kuruyor…
Hiçbir değer ve kural tanımadan yollarına devam eden düşmana önce” çekilin yoksa bir gece ansızın geliriz” diyor, sonra da geliyor.
İşte Barış Pınarı Harekâtı bu gelişin adıdır.
“Peki, bütün bunları ve daha fazlasını Erdoğan tek başına mı yaptı?” diyeceksiniz.
Elbette ekibiyle, kadrosuyla, arkasında onu destekleyen halkı ile yaptı, ancak “İstanbul’u kim fethetti?” sorusunun cevabı “Fatih Sultan Muhammed Han’dır”.
Türkiye ya bu liderine sahip çıkacak ve İslâm dünyasını parçalayıp yutmayı, Türkiye haritasını değiştirmeyi planlayan düşmana karşı duracak ya da yutulacaktır.
Allah din, millet ve vatanımıza göz dikenlerin gözlerini çıkarmak üzere canı pahasına mücadele veren askerimizi korusun ve muzaffer kılsın.
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
04:0017/10/2019, Perşembe
G: 17/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İki uçtan birinde ısrar etmek diğer ucu besler, sonun da aşırılıklar yer değiştirerek devam eder.
Örf âdet dedikleri şey dini de bastırarak veya dînî kisveye bürünerek cemiyette hakim olunca bid’atlar, hurafeler, din istismarları alıp başını gidiyor. Bunlarla mücadele ve ıslah faaliyeti de oldukça zor hale geliyor; bir bid’atı, bir hurafeyi, örfte adette yerleşmiş sünnete aykırı bir uygulamayı değiştirmek isteseniz, dinin farzları ve haramları çiğnendiğinde gösterilenden daha sert ve yaygın tepki ile karşılaşıyorsunuz.
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor
10 Ekim, Perşembe
Benin okuyup öğrendiğim kadarıyla İslam hukukuna göre kadın ister evli, ister bekar, ister çalışan, ister çalışmayan olsun onun geçimi, para kazanmak için çalışmaya mecbur olmaksızın duruma göre erkek akrabası ve kocası tarafından sağlanacaktır. Kadın aç ve açık kalma korkusuyla bir yerlerde çalışıp para kazanma mecburiyetinde kalmayacaktır. Bundan sonrasında kadının ev dışında çalışmasının başka ferdî veya sosyal sebepleri olabilir, bu sebepler ve ihtiyaçlar çalışmasını meşru hale getirebilir.
Kadına evlilik hayatı içinde haksızlık edildiğinde, zulme, baskıya, işkenceye, köleleştirmeye maruz kaldığında ne yapacak?
Kadın boşandığı takdirde baba evine dönmesinin de ayrılıp geçimini sağlamasının da imkansız veya zor olması halinde ya bu zulme katlanarak dünyada cehennem hayatı yaşayacak, ya intihar edecektir. Bu durum eskiden beri İslam dünyasında ve ülkemizde zaman ve mekana göre azlık veya çokluk bakımından değişse de var mıdır, vardır.
İşte bu iki uçtan biridir. Dinden kadın aleyhine sapışın getirdiği ifrattır, aşırılıktır.
Diğer ucu, bir başka aşırılık ise yukarıda tasvir ettiğim duruma tepki ve isyan olarak gelişen aşırılıktır. Bu uçta da kadınlar dinden sözde kadın lehine saparak pek çok kırmızı çizgiyi çiğniyor, mesela ev işlerini beraber yapmayı, çocuğa beraber bakmayı bırakın çocuğu erkeğin doğurmasının yollarını arayacak hale geliyorlar. Cinsel eşitlik çerçevesinde söylenen ve uygulanan birçok fıtrat dışı rezaletler de bu uçta gerçekleşiyor.
Yazının başlığına dönersek:
Kadının meşru ve makul ihtiyaçlarını -onu çalışmaya mecbur etmeden- sağlama vazifesi ihmal edilince ve kadın boğaz tokluğuna köle gibi kullanılınca (bunların olduğu yer ve zamanlarda) ortaya bir fikir atıldı: Kadının bu zulümden kurulmasının çaresi ekonomik özgürlüğe kavuşmasıdır.
Peki çalışıp kazanarak ekonomik özgürlüğüne kavuşan kadın ne yaptı?
Ne yazık ki, bu imkan yalnızca kadının zulümden kurtulmasını sağlamadı, ortada çekilemez bir durum bulunmadığı halde nefse yenilerek hürriyeti seçme sonucunu da doğurdu.
İstatistikler, giderek evlenmelerin ve evlilerde çocuğun azaldığını, boşanmaların ise çoğaldığını gösteriyor.
Yakın zamanda bir tanıdık bir hususa dikkatimi çekti: Diyanet kadrosunda çalışan hanımlarda da boşanmalar gittikçe artıyormuş! Eğer bu tespit doğru ise durum daha da vahim demektir; çünkü din, kültür, medeniyet, değerler için vazgeçilemez kurum olan ailenin devamı boşanmaların değil, evlenmelerin ve iyi aile terbiyesi almış çocukların artmasına bağlıdır. Buna örnek olacak kişiler yapmaya değil de yıkmaya örnek oluyorlarsa yandık demektir!
Birçok bakımdan farklı olan iki şahsın bir ömür boyu nispeten mutlu olarak bir yastığa baş koymalarının şartları nedir?
Ortada bir zaruret yok iken boşanmaların aileye ve cemiyete getirdiği zararlar nelerdir?
Bu iki soruya cevap vermek için yazmaya devam edelim.
Mutlu beraberlik fedakârlık ister
04:0018/10/2019, Cuma
G: 18/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok bakımdan farklı olan iki şahsın bir ömür boyu nispeten mutlu olarak bir yastığa baş koymalarının şartları nedir?
Ortada bir zaruret yok iken boşanmaların aileye ve cemiyete getirdiği zararlar nelerdir?
Bu iki soruya cevap verecektik:
Bazılar derler ki: “Bekârlık sultanlıktır”.
“Bekâr isen teb’an yok, sen neyin, kimin sultanısın be adam! Desem ağır kaçar; şöyle diyeyim: Sen tabii olana tahammül edecek kadar irade sahibi ve eğitimli olamadığın için tek yaşamaya karar veriyorsun, sözde nefsinin sultanı oluyorsun; ama o nefsin ne oyunları vardır ve yalnızlığın ne çileleri vardır, bunu da saklıyor, aç gönlüne tok teselli veriyorsun!
Aksine bir zaruret bulunmadıkça evlenmek en azından sünnettir, duruma göre farza kadar çıkar.
Aksine bir zaruret bulunmadıkça boşamak ve boşanmak caiz değildir; boşanıp aileyi yıkanlar yerin göğün titrediğini fark etseler bunu yapmazlardı.
Boşama ve boşanmanın zaruret haline gelebilmesi için taraflardan birinin veya her ikisinin ısrarlı olarak evlilik hukukuna riayet etmemeleri gerekir. Evlilik hukukunu öğrenmek isteyen mesela benim “Ana hatlarıyla İslam Hukuku” veya “Kadın ve Aile İlmihali” isimli kitaplarıma bakabilirler. Bunları satın alın da demiyorum, www.hayreddinkaraman. net adresli sitemde kitaplarımın yalnızca adları değil, içerikleri de vardır. Mutlu bir evlilik için yalnızca hukuk yetmez, bir de “içinde bulunduğumuz sosyal şartlara göre bazen hukuktan fedakârlık da ederek karşılıklı uygun, iyi ve makul davranış gerekir (Nisâ:4/19).
Şimdi boşanmalara bakıyoruz. Bunların içinde elbette meşru ve makul olanları vardır. İslam’da Katolik nikâhı yoktur, gerektiğinde boşamak ve boşanmak da meşru olur, ama gerektiğinde.
Önceki yazıya bir başlık koymuştum: “Paraya kavuşan boşuyor boşanıyor.”
Almanya’da üç-beş kuruş kazanıp gelen, yeni bir ev yaptırmakta olan komşumuza hayırlı olsun demiştim, bu Doğulu komşum “Hoca, bu eve bir de yeni kari yakışır” dedi. Ben de “Nefsine hâkim olmaz da kusursuz günahsız eşinin üstüne bir kadın daha alırsan bu yeni ev o yeni kadın ile başına bela olabilir” dedim. Köyünden çok çocuklu bir aileye parayı bastırıp genç bir kız ile evlendi. Eski eşi ve ondan olan çocukları ile diğer hısımlar onu terk ettiler. Hem kendisi evli ama yalnız, hem de eski eşi ve çocukları perişan oldular.
Uzun soluklu bir beraberlik ve düzgün bir aile için şu şartları çok önemli görüyorum:
Sevgi: Karşılıklı sevgi (aşk demiyorum) yoksa evlilik olmamalı.
Fedâkârlık: Çok önemli olan aileyi kurmak ve korumak için mümkün olduğu kadar karşı tarafın kusurlarına ve eksiklerine katlanmak.
Sadâkat: Eşlerin her biri diğerine sadakatle bağlı olacaktır. Her güzelden daha güzel, her zenginden daha zengin, her soyludan daha soylu birileri mutlaka vardır; gözü dışarıda olan kişilerin bunlara takılması, kendi tatlısını acı, güzelini çirkin hissetmeye başlaması kaçınılmazdır. Eşlerin birbirine bakışı şöyle olacaktır: “Bu benim nasibim, evet şu eksikleri var ama şu iyilikleri de var, bu benim güzelim, başkalarının iyisi, güzeli beni ilgilendirmez!”
Kanâ’at: Daha iyisini meşru yoldan elde etmeye çalışmakla beraber elde olanın kadrini bilip yetinmek ve onunla mutlu olmak manasındaki kanâ’at “tükenmez bir hazinedir”. Evet, her hazine tükenebilir ve sahip olanın gözünde küçülebilir, ama kanâ’at ne tükenir ne de nimeti küçültür.
İnsanlarda bu erdemlerin olabilmesi için uygun eğitime ihtiyaç vardır. Ana ve babadan ayrı yaşayan, yabancıların elinde büyüyen, suçluluk duygusu içinde olan ebeveynin bu durumdaki çocuğuna gerektiğinde “Hayır” demeyi unuttuğu çocuklar büyüyünce nasıl yukarıda sıraladığım erdemlere sahip olacaklar!?
Bir yazıyı da bu soruya ayıralım.
Aile boşanma ve çocuklar
04:0020/10/2019, Pazar
G: 20/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Boşanmayı gerektiren bir kötülük bulunmadığı halde kocasından boşamasını isteyen kadına cennetin kokusu haramdır (Hadis).
Boşama ilke olarak yasaktır, onun mübah olması için meşru sebepler gerekir (fıkıh-içtihad).
Daha önceki iki yazının kaynağı hayat tecrübem, gözlemlerim ve fıkıh bilgim idi. Konuya ilişkin bu son yazım ise yazdıklarımın akademik araştırmalardan teyit edilmesi amaçlıdır.
Aşağıda sunacağım akademik araştırmanın ortaya koyduğu olumsuz sonuçları doğurduğu ve dinin temel amaçları içinde bulunan “dinin ve neslin korunmasına” zarar verdiği için İslâm’da boşama ve boşanma hoş görülmemiş, ancak bazen zaruret haline gelebileceği için yasaklanmamıştır.
İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki bir araştırma merkezi 2016 yılında “Türkiye’de Boşanma Araştırması” başlıklı bir çalıştay yapmış. Bu çalıştayda ulaşılan sonuçlardan konuya ilişkin olanlarını paylaşacağım:
Boşanmalar artıyor:
Ülkemizde 2000’den sonraki evlenmeler ve boşanmalarla ilgili sayı ve oranlarda da artan boşanma sayılarının düşündüren boyutları vardır… 1950 yılında toplam 4 bin civarında olan boşanma 1970’lere gelindiğinde 13 bin civarına yükselmiştir. 1990’lı yıllarda artan boşanmalar iki katına yükselmiştir. 1996-2011’de 4 katına yaklaşmıştır. Bu çarpıcı artış nüfus artışından ziyade refah ve eğitim ile istihdamdaki görece artışa paraleldir.
2014 yılından sonra şiddet, suçluluk vb’nin daha görünür hale gelmesi ve kayıtlara geçen sayıların artması, sosyal sorunların da artmasını gündeme getirmiştir. Sosyal bilimcilerin bireysel, aile ve toplumsal yaşamdaki kırılganlıkları boşanmadan kaynaklanan boyutlarla ilişkilendirmesi de kaçınılmazdır. Bu çerçevede boşanmaların artışının toplumu tehdit eden bir sorun haline gelmesi, devletin sosyal refah harcamalarının da artmasını gündeme getirmiştir. İstihdamda olmayan, eğitimi düşük, boşanmış kadınlar, çocuklarının koruma altına alınması talebinde bulunmaktadır.
Bazı boşanma sebepleri:
Ekonomik kriz dönemindeki boşanmalar, 2001-2008 kapitalist dönem krizleri görece boşanmayı daha da artırmıştır. Değer ve ahlak yozlaşmasının da izleri belirgindir. Davranış değişimlerinin dejenerasyonundan aile birlikteliği de etkilenmiştir. Sadakatsizlik ve aldatma oranları artmıştır.
En çok şehir merkezleri, mega şehirlerin boşanma oranlarının yüksekliği, geniş ailenin yerine konması gereken aile destek hizmet kurumlarının aile danışmanlığı, savunuculuk, eğitim hizmetlerinin alt, orta ve üst sosyo-ekonomik kesimin özgün ihtiyaçları göz önüne alınarak sunulmasının önemi büyüktür.
Kadınların daha yüksek oranda boşanması (%55, erkekler %45) beklenti ve kişilik özelliği farklılığını gündeme getirmiştir. Şiddet, ilgisizlik, sadakatsizlik gibi durumlar boşanmayı tercih ettirmektedir.
Çalışan kadınların daha fazla boşanıyor olması (boşananların %90.4’ü çalışan) evlilik birlikteliğindeki istenmeyen durumları ve kadının yalnızlığı tercih etmesi önemlidir. Boşanma kararını ben verdim diyen kadın %58 iken, erkek %32’dir. Erkek daha az boşanmak istemektedir. Şiddetin kadının boşanmak istemesinden sonra daha fazla ölümcül hale gelmesi ortaya çıkmaktadır. Erkeklerin reddedilme ve istenmemeyle baş etme stratejilerinin daha tepkisel olduğunu düşündürmüştür.
Çocuklara etkisi:
Çocukların en sağlıklı yetiştikleri yerin aile olması boşanma sürecinin en çok yaraladığı grubun da çocuklar olmasını gündeme getirmektedir. Yalnızca ağır şiddet ve uyumsuz evliliklerde yaşayan çocuklar boşanmayı özgürlük ve nefes alma olarak, hatta yaşama hakkı olarak yaşamaktadır.
Okul öncesi çocukların boşanmayı anlamlandırmalarında boşanmanın kendileri yüzünden olduğu düşüncesine kapılmalarına rastlamaktayız. Yeniden bir araya gelebileceklerine ilişkin hayalleri ve istekleri çok belirgindir.
7-11 yaş grubunda, baba olmadığı için üzüntü duyup, onları suçlama, tepkiselleşme, başarının düşmesi, içe kapanma, arkadaş ilişkilerinde bozukluklar, aidiyet ve anlam yitimi (Mavili Aktaş, Kesen, Daşbaş, 2014), madde bağımlılıkları, boşanmadan ötürü utanç duyma gibi duygular ve davranışlar görülmektedir. Kurum bakımı altına aldığımız çocukların ana ve babalarının ayrı olduğu görülmektedir (%93). Ancak anne ve babası sağdır (%95).
Daha önceki çalışmalarımızda gördüğümüz gibi ayrılmaya ek olarak bir başkasıyla evlenmek çocuklar için büyük oranda travma ve çatışmalar yaratmaktadır.
Akademik çalışmadan yaptığım aktarma burada bitiyor.
Bir de çalışma veya başka sebeplerle çocuklardan ayrı kalma ve onları başka ellere bırakma problemi var. Yazı fazla uzamasın diye uzmanlara ait bir görüş nakli ile yetineceğim:
“Çocuğun anne-babasıyla kurduğu bağ, başka hiçbir yetişkinle gerçekleşemez. Bu yüzden de çocukların anne-babalarından uzak kalmaları genel olarak uygun değildir. Bununla birlikte çocuklar istikrarlı bir hayat düzenine ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle sık değişen bir yaşam düzeni, çocukların iç dengesini de olumsuz etkiler. Ayrıca çocuklar anne-babadan uzak kaldıklarında, başka bir düzene alışırlar ve tekrar onlarla bir araya geldiklerinde her iki taraf için de eski düzene dönmek zor olabilir. Bu nedenle çok sıra dışı durumlar olmadığı sürece çocukların anne-babalarından ayrı kalmamaları yerinde olur.”
Karalamalar kime yarar?
04:0024/10/2019, Perşembe
G: 24/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
AK Parti iktidara gelmeden önce halkımızın birçok problemi, ihtiyacı ve talepleri vardı. Bunlar çözülmüş, ihtiyaçlar karşılanmış, halk memnun edilmiş olsaydı herhalde iktidarı değiştirmez, başka bir partiye oy vermezdi.
Cumhurbaşkanımız İstanbul Belediye başkanı olmadan önce o güzel İstanbul yaşanacak bir yer olmaktan çıkmak üzere idi. Onu bu hale getirenleri, İstanbul halkının yeterli çoğunluğu makamdan uzaklaştırdı ve yerine R. Tayyip Erdoğan’ı getirdi. Yeni başkan kolları sıvadı, belediye, çalışanların ücretlerini ödemeyecek kadar bile paraya sahip değildi. O günlerde bir danışma toplantısına katıldığım için iyi hatırlıyorum, yalnızca Hal’deki usulsüzlükler ve yolsuzlukların ortadan kaldırılması ile elde edilecek gelir önemli ölçüde personel giderlerini karşılayabiliyordu.
(Bugünlerde devamlı yolsuzluktan, rüşvetten, haram kazançtan haklı olarak şikayet edenlerin hatırlamalarında fayda var).
Daha önce bir meydan ve yar altı çarşısı yapan başkanın heykeli dikilmişti, Tayyip başkan zamanında bu gibi işler eski ifade ile umur-i âdiyeden (sıradan işlerden) sayılır hale geldi. Otuz kırk sene öncesini hatırlayacak kadar yaşları müsait olanlar öncesi ile sonrası arasındaki farkı inşallah unutmamışlardır.
Başkanın İstanbul başarısı, daha başka amillerin de devreye girmesiyle onu Türkiye’nin Başkan’ı yaptı.
AK Parti iktidara gelince tabii bir kesim bundan hiç memnun olmadı, onların beklentisi tez günde tez saatte ister demokratik olsun ister antidemokratik, bu iktidarın düşmesi idi. Bu kesim hala ve her şeye rağmen bu beklenti içindeler. Haksız ve ölçüsüz karalamalar işte bu kesim ile dış düşmanların işine yarıyor.
Sıradan insanların maddi ve manevi beklentileri vardı. Maddi beklentilerin kamuya ait olanları ulaşımdan sağlığa, sanayiden iletişime birçok alanda önemli ölçüde karşılandı ve karşılama hızla devam ediyor.
Yine sıradan insanların fert ve aile olarak gelirlerinin; yani refah seviyelerinin artması beklentileri yeterli olmasa da iyileşti. Araştırmalar, ihtiyaç maddelerindeki fiat artışını, gelir, ücret ve maaşlardaki artışın satın alma gücü bakımından aştığını gösteriyor.
Fert başına milli gelir 10 bin doları aşmış olsa da bunun dağılımında ölçüsüzlükler vardır. Her bir ferdin bu on bine, eşit olmasa da adil bir ölçüde kavuşmaları için çalışmalar yapılmalıdır.
İktidara bir şekilde yakınlaşıp uygun olmayan yollardan zengin olanların durumu elbette şikayet konusudur ve ıslaha muhtaçtır. İşini doğru yapan, helal kazanan, servetin yeniden dağılım manasında gereğini yerine getiren insanlara zenginlik helaldir. Başkanın da bu insanları aradığında şüphe yoktur. Ne yazık ki, genel ahlaktaki bozukluk düzgün adam bulmayı ve düzgün olanların imkana kavuşmalarını güç hale getiriyor.
Dinini yaşamak isteyen insanların beklentilerinin ne ölçüde karşılanabildiğini gelecek yazıya bırakarak sayın Resul Tosun’un, Star’da, 22 Eylül’de çıkan bir yazısından alıntı ile bitirelim bu yazıyı:
Erdoğan’a duydukları nefreti kendi ülkesini karalayarak sürdüren çevreler maalesef ya bilerek ya da farkında olmadan FETÖ’nün tezgahına gelmektedirler.
Üretim yok yaygarasını koparıyorlar. Oysa üretim olmasa ihracat 36 milyar dolardan 170 milyar dolara nasıl çıkar?
Mesela, ticari araç üretiminde dünyada sekizinci, Avrupa’da birinciyiz.
Toplam oto ana sanayi üretiminde dünyada on dördüncü, Avrupa’da beşinciyiz.
Fındık, kiraz ve incir üretiminde dünyanın en büyük üreticisiyiz.
Taze kayısıda ise dünyada ikinciyiz.
Haşhaş tohumu üretiminde dünya ikincisiyiz.
Sofralık zeytin üretiminde dünyada üçüncü sıradayız.
Elma üretiminde dünya beşincisi ve Avrupa ikincisiyiz.
Mercimek üretiminde dünya üçüncüsü ve Avrupa ikincisiyiz.
Domates üretiminde dünyada dördüncü ve Avrupa’da birinciyiz.
Örnekleri saymaya yerim yetmez.
Lokomotif dahi ürettiğimizi ve hatta Almanya, İngiltere ve ABD’ye lokomotif ihraç ettiğimizi kamuoyu bilmiyor!
Maalesef AK Parti de hükümet de Türkiye’ye çağ atlatan icraatlarını kamuoyuna anlatmada yetersiz kaldığı için muhalefet bardağın boş tarafına vurgu yapa yapa algı oluşturuyor.
Demokratikleşmeden insan haklarına, ekonomiden turizme, tarımdan eğitime, sanayiden ulaştırmaya ve sağlığa varıncaya kadar 17 yıl içinde rekorlar kırmış bir hükümet var.
Evet, bürokraside ve partide kimi aksaklıklar eksiklikler ve hatta yanlışlar var.
Ama bu olumsuzlukları gören ve gidermeye kararlı görünen tecrübeli ve başarılı bir liderin de var olduğunu unutmamak lazım
..Beklentilerde ölçülü olmak
04:0025/10/2019, Cuma
G: 25/10/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bundan önceki yazıda AK Parti iktidarına yönelik maddi beklentileri ele almış bunların ne ölçüde karşılanabildiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Bu yazıda manevi, dini, ahlaki beklentilere bakmak istiyoruz.
Samimi olarak dinini yaşamak için beklentileri ve talepleri olan kesime daha sözün başında insaflı ve ölçülü olmaları gerektiğini hatırlatmaya ihtiyaç duyuyorum.
Biz Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (Allah onlardan razı olsun), Selçuklu, Osmanlı… devirlerinde değiliz. Ümmet coğrafyası parçalanmış, ümmeti birbirine düşürerek zayıflatan sömürgeciler maddi ve manevi varlığımızı büyük ölçüde tüketmişler. Ülkemizin üzerinden dev bir silindir geçmiş, her şeyi çağdaşlaştırma adıyla Batılılaştırma manasında dümdüz etmiş. Kendi düzenimize, kültür ve medeniyetimize dönüşü zorlaştırmak üzere uluslararası antlaşmalara imza atılmış, bağlayıcı ve bir kısmı değiştirilemez kanunlar vazedilmiş, insanımız değişmiş, Müslüman aileden gelen birçok kişi din ile alakasını ya tamamen kesmiş veya çok zayıflatmış, yönünü maddeye ve Batı’ya çevirmiş, dinine daha bağlı görünen kesimde de (müstesnalar kaideyi bozmaz) bazı zaafalar oluşmuş ve daha önemlisi teorik olmasa da fiilen ılımlı (şeriatsız) Müslümanlar haline gelmişler…
Bu tespitimiz doğru ise bizi daha iyiye götürmek için siyasete giren ve iktidara gelen insanımızın işte bu tasvir etmeye çalıştığım kesimlerin tamamından oy almaya ihtiyacı vardır. İlk adımda Hz. Ömer devrini isteyenler (diyelim ki, kendileri o devir Müslümanları gibidirler) eğer oy veriyorlarsa onların oyları, Erdoğan ve benzerlerini (benzeri varsa) iktidara getirmeye de iktidarda tutmaya da yetmiyor.
Bu durum karşısında hikmet ölçüleri içinde düşünen iyi niyetli insanımızın beklentilerini ölçülü tutmaları gerekiyor.
Evet, adalet, dînî ve millî eğitim, kültür, aile, ahlak ve âdâb konularında bana göre de haklı şikayetler var; ama bunların kısa zamanda belli bir kesimin istek ve anlayışına göre kökten değişmesi ise muhaldir.
Bu manada bir değişimi devletten beklemek de doğru değildir; çünkü devlet bütün kesimlerin devletidir.
Peki devletten ve iktidardan ne beklenebilir?
Herkese ve her kesime yolunda yürüyebilmeleri için gerekli hak ve hürriyeti vermesi beklenebilir.
Devlet bunu yaparsa gerisi her bir kesimin sivil toplum parçaları olarak yapacakları faaliyetlere, gayretlere, fedakârlıklara kalır. Kim daha çok, düzenli, planlı, programlı, hakikat bilgisine dayalı, ayakları yere basan faaliyet gösterirse gelecekte üstün söz sahibi de o olur.
Bundan önceki birçok iktidar döneminde İslâmî kesimin ayaklarında maddi ve manevi hareketlerini engelleyen bağlar, bukağılar, prangalar vardı. Bu iktidar bunları teker teker çözdü, şimdi iyi Müslümanlar olabilmek için maddi ve manevî neye ihtiyacımız var ise mevcuttur. İnsanların kendi aralarında anlaşarak -ceza alanı hariç- birçok alanda ve ilişkide şeriat kurallarını uygulamalarına da engel yoktur. Değişim için en önemli araç eğitim ve öğretim ise -ki, bence de öyledir- çocukların okul çağı öncesine ait okullardan üniversiteye kadar her kademede okul açmak, mevcut okullar içinden de amaca uygun olanlarını seçmek mümkündür.
Eğer İslâmî kesim, mevcut şartlar içindeki iktidara, “şu veya bu derecede ve manada ötekini” tut beni bırak, ötekinden al bana ver, ona yasak getir bana hürriyet… diyorsa ve bunu bekliyorsa ölçüyü kaçırmış demektir. İktidar, yukarıda tasvir ettiğim şartlar ne kadarına imkân veriyorsa ancak o kadarını yapabilir; daha fazlasının şimdilik aşılamaz engelleri vardır. Bu engelleri her bir Müslüman kendine düşeni eksiksiz yaptığı zaman ve eşyanın tabiatının gerektirdiği kadar da süreler tamamlandıkça yapabilecektir.
İkisi aynı değil
04:0027/10/2019, Pazar
G: 27/10/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde 1984 yılından beri faizsiz finansman yapan kuruluşlarımız var. Şeriatla arası iyi olmayanlar diğer İslâmî uygulamalar ve imkânlardan rahatsız oldukları gibi bundan da rahatsız oldular. Tepkileri de “Faizci bankalarla bunların arasında fark yok, onlar faiz alıyorlar bunlar da vade farklı kâr alıyorlar” şeklinde oldu.
İkisi aynı değil
İkisi aynı değil
20 Ekim, Pazar
Bu cümleyi kullanan bir başka kesim daha var; bunlar sözde Müslümanlar, menfaat çektiği zaman bir bahane bulup şeriata yan çizeler. Bunlar katılım bankalarına gelirler, eğer yapacakları işlem biraz pahalıya mal oluyor veya bekledikleri kâr faizci bankaya göre az gerçekleşiyorsa “arada ne fark var, siz de onlar gibisiniz” deyip faizci bankaya giderler.
Peki, faizci banka ne yapıyor. Onun asıl işi nedir?
Asıl işi az parayı çok paraya satmaktır; yani faizli kredi (nakit para) vermektir.
Başka farklarını aşağıya bırakarak hemen ifade edeyim:
Katılım bankalarının özelliği faizli kredi açmamak ve faizli nakit vermemektir. Yeni çıkarılan ilgili yönetmeliğin 19. maddesi 3. fıkrasında şu cümle yer almıştır: “Katılım bankaları gelir elde etme amaçlı olarak müşterilerine nakit finansman sağlayamazlar”.
Peki, ne yaparlar?
Çoğunu faizci bankaların yapamadığı şu işlemleri yaparlar…
Müşterilerinden parayı iki şekilde kabul ederler:
1. Mudarebe ortaklığı
(Para müşteriden, onu helâl işlerde arttırıp kârı paylaşma bankadan olan usul).
2. Vekâlet usulü
a) Yatırım vekâleti
(Müşteri parayı bankaya vekil sıfatıyla verir, banka onu müşterinin koştuğu ve caiz olan şartlara göre ticaret ve yatırımda nemalandırır, kârın tamamı müşterinin olur, banka vekâlet ücreti ve masrafları alır).
b) Adi vekâlet
Banka kâr ve zararı bankaya ait olmak üzere gelir getirici bir işlem için müşteriyi yetkilendirir.
Katılım hesabı denilen mudarebe ortaklığı usulü dairesinde alınan paralarla neler yapılır…
Yönetmelik 19. madde 1. fıkrasında “fon kullandırma yöntemleri” başlığı altında bunları şöyle sıralamıştır:
a) Satım yöntemleri
Bu maddede kârlı ve kârsız satım, selem (peşin para ile sonradan teslim edilecek ürün alımı), istisna (eser sözleşmesi) gibi fıkıhta tanımlanmış bütün işlemler vardır.
b) Kiralama yöntemleri
Bu maddede “adi kiralama, finansal kiralama, faaliyet kiralaması,ürün kiralaması ve işgücü kiralaması” şekillerine yer verilmiştir.
c) Ortaklık yöntemleri
Fıkıhta meşru olarak tanımlanmış bütün ortaklık türlerine yer verilmiştir.
ç) Vekâlet
(Yukarıda açıklandı)
d) Karşılıksız ödünç
(Karz-ı hasen), kefalet, garanti, vaad, ödül vaadi ve kurulca belirlenecek diğer yöntemler.)
Şimdi soruyorum:
Katılım bankalarının faizci bankalardan farkı var mı, yok mu?
Yok diyenler demagoji yapıyorlar, baltalamak veya faizciye kaymak istiyorlar.
Katılım bankalarının kuruluş amacı satım (murabaha ve diğer satım şekillerinden) ziyade ortaklık yoluyla ekonomiye katkı sağlamak, müşteriye para kazandırmak ve kâr etmektir. Belli şartlarda ortaklık yöntemine fazlaca açılmanın önünde ahlâkî ve ekonomik engeller bulunduğu için daha ziyade murabahaya yer verilmiştir, ancak son zamanlarda katılım bankaları önemli bazı ortaklıklara da ima atmıştır ve bunu genişletmeyi planlamaktadır.
“Mevcut rejim içinde Müslümanlar isterlerse -ceza hukuku hariç- birçok işte şeriatı uygulayabilirler, buna bir engel yok, var olan engeller kalktı” demiştim önceki yazımda; “bir geri zekâlı” demeyeceğim, kötü niyetli kişi “cezalar müstesna” dediğim halde saçma sapan bir tiwit atmış; bunlara da aldırmıyoruz:
“Âzürde olur dîde-i huffâş ziyadan”
Yani:
Aydınlığı sevmez gözü bozulur
Gece kuşlarında hep böyle olur.
İnşaallah bir gün de katılım sigortacılığından söz ederiz.
Kadim Fıkıh değerli bir kaynaktır
04:0031/10/2019, Perşembe
G: 31/10/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâmî ilimlerde iyi yetişmemiş veya yolunu sapıtmış bazı kimseler İslâm bilgisinin kaynakları ve ona ulaşma usulü konusunda ipe sapa gelmez şeyler söylüyor ve yazıyorlar. En uçta “Kur’ân da yeniden yazılabilir” diyenler var, sonra “Bu olmaz ama Kur’ân’ın sözlü ifadesi değil bu ifadelerin arka planında yer alan amaç esastır” diyenler, “Kur’ân âyetleri belli bir coğrafya ve zaman dilimine hitap eder, zaman ve mekân değişince bu âyetler geçerli olmaz, maksada göre hükme ve bilgiye ulaşmak gerekir” diyenler, “Kur’ân âyetleri mecazdır, bunlardan hakikate ulaşabilmek için yabancı kültürlerde ve diğer dinlerde kullanılan yorum yöntemleri kullanılmalıdır…” diyenler var.
Var oğlu var da, bu yoldan sahih bir İslâm bilgisine ulaşmak ve onu yaşamak mümkün olmadığı için İslâm uleması terkibinin işaret ettiği ümmetin muteber ilim adamlarının haklı olarak bunlara itibar ettiği de yok. Ulema, İslâm bilgisini önce kadim akaid, tasavvuf, fıkıh kaynaklarında arıyorlar, bunlarda bulamazlarsa ve kendileri yeterli donanıma sahip iseler önce yine kadim kaynaklardaki bilgiden hareketle çözüm arıyorlar, bu da yetmediğinde içtihat ediyorlar. Son zamanlarda içtihadın âlimler topluluğu tarafından yapılması kabul edilmiş gibi görünüyor. Elbette her bir yetişkin âlim gerektiğinde içtihat edecektir, ancak âlimlerin bir araya gelerek içtihatlarını müzakere etmeleri ve mümkün olduğunca ortak bir içtihatta karar kılmaları tavsiye ediliyor ki, ümmete yönelik kararlar ve fetvalarda bu usulün sağlıklı olacağını ben de söylüyorum.
Yazıya giriş mahiyetinde bu satırlardan sonra asıl diyeceğime geleyim:
Evet bin sene, beş yüz sene, iki yüz sene önce de yazılmış fıkıh kitaplarından istifade etmek gerekli ve faydalıdır; yeter ki, bunlar Kur’ân gibi okunmasın, yazanların beşer oldukları, yanılabilecekleri, ihtilâflarından da bunun anlaşıldığı, ayrıca içtihadın ve yorumun zaman içinde değişebileceği, ehli tarafından ortaya konmuş bulunan içtihatların (mezheplerin) tamamının İslâm bilgisi ve ümmet için bir rahmet olduğu unutulmasın, taassuba ve tefrikaya yer verilmesin!
Bu yazdıklarımı üç konu ve birkaç fakih üzerinden örneklendireceğim.
Konular
*Vakıflardan veya Hazineden maaşlı görevlerin babadan oğula intikali,
*Sigaranın hükmü,
*Ulü’l-emrin hüküm ve yasak koyma ve kaldırma yetkisi.
Fakihlerimiz
*Ebü’l-İhlâs Hasen b. Ammâr b. Alî eş-Şürünbülâlî el-Vefâî el-Mısrî (ö. 1069/1659),
*Haskefî (1088/1677),
*İbn Âbidîn diye meşhur olan Muhammed Emin (v. 1252/1836).
Bu fakihlerin konumuz üzerindeki görüşlerini İbn Âbîdîn’in Raddu’l-Muhtâr isimli esrinin internet nüshasından sayfa ve cilt vererek özetleyeceğim.
BİRİNCİ KONU
Ebü’l-Hasen Ebü’l-Usr Fahrü’l-İslâm Alî b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm el-Pezdevî’nin (ö. 482/1089) el-Mebsût isimli eserinden naklediliyor:
İslâm’ın izzetini korumak ve hakkını yerine getirmek için imamlık, müezzinlik vb. İslâm’a ve Müslümanlara faydası olan vazifeleri ifa edip Hazineden maaş alanlar öldüklerinde bunların, aynı vazifeleri hakkıyla ve İslâm’ın lehinde olarak yerine getirecek oğulları varsa İmam (Halife) vazifeyi bu çocuklara verir ki, hem maksat hasıl olsun hem de çocukların kalpleri tamir edilmiş olsun.
Pezdevî, Selçukluların (1040-1308) ilk dönemlerinde yaşamıştır. Aradan asırlar geçiyor, âlimlerin babaları ile oğulları arasındaki ahlâk ve ilim seviyesi değişiyor ve Osmanlıların sonlarına doğru yaşayan İbn Âbidîn şu farklı görüşü ileri sürüyor:
Hükümler dayanak ve gerekçelerine bağlıdır. Eskilerin bu hükümlerinin dayanağı ve gerekçesi âlimlerin çocuklarının ilim tahsil etmelerine yardım etmek ve halef-selef ilim halkasını canlı tutmaktır. Oğul, ilim ve ahlâkta babanın yolunu tutarsa bu hükmün yerindeliği açıktır. Ama bizim zamanımızda olduğu gibi âlimlerin çocukları ilim ile değil oyun ve eğlence ile meşgul olup bu vazifeleri ihmal ederlerse veya âlimleri az bir meblağ ile vekil kılar, geri kalanını nefsânî arzularına sarf ederlerse bu vazifeleri onlara vermek helâl olmaz; çünkü bu takdirde âlimlerin hakkı verilmemiş olur ve kendilerini ilme vermek için faydalanacakları gelirden mahrum edilmiş olurlar. Bu durum zamanımızda işte bu hale gelmiştir.
Mescitlerin, medreselerin ve vazifelerin vakıfları cahillerin eline düşmüştür. Bunlar dinin farzlarını bile bilmiyorlar, babanın ekmeği oğula aittir diyerek vazifelere varis oluyorlar, vakıf gelirlerini yiyorlar, ne vazifeleri yapıyorlar ne de vekaleten yaptırıyorlar. Hepsi dört ayaklılar gibi cahiller, bu gelirler ile kürklerini ve sarıklarını büyütüyorlar, bulundukları yerlerde başa geçiyorlar, öyle ki bu yüzden birçok medrese ve mescit kapandı, birçoğu ev, bağ ve bahçeye dönüştü. İlimle meşgul olmak isteyenler vazife ve geçimlik bulamadıkları için ilimden başka şeylerle meşgul olmaya yöneldiler. Zamanımızda şöyle bir olay gerçekleşti: Bir vazifeli vefat etti, oğlu ondan da cahil idi, vazife Dimaşk’ın en âlim iki şahsına verildi, bu cahil oğul rüşvet vererek bu kişileri azlettirdi ve vazifeyi aldı.
Üçüncü asrın sonlarında şu kuralın altı çizilmiştir: Sultan, layık ve ehil olmayan birini müderris olarak tayin ederse bu tayin sahih olmaz (geçersizdir). Bezzâziyye’de (Müellifi’nin ölüm tarihi: 827/1424) şu ifadeye yer verilmiştir: Sultan layık olmayan birine vazife verirse iki yönden zulüm işlemiş (haksızlık yapmış) olur: 1.Hak edene vermediği için, 2.Hak etmeyene verdiği için.
Bu vazifeler cahillerin cahil çocuklarına verilince ilim ve din zarar görüyor ve Müslümanların zarar görmelerine yardımcı olunuyor. Yöneticilere farz olan bu vazifeleri ehil olanlara vermek ve ehil olmayanların ellerinden almaktır. Şüphe yok ki, akarları vakfedenlerin maksadı vazifelerin hakkıyla ifasının sağlanmasıdır; bunu sağlamak yerine zayi etmek hem Allah’ın hem de vakfedenin maksadına ters düşer (16/242).
(Gelecek yazıda ikinci konu: Sigara).
Kadim fıkıhta sigara
04:001/11/2019, Cuma
G: 1/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir köşe yazarı hanımefendi kardeşimiz Diyanet İşleri Başkanımızın “sigaranın haram olduğu” ve bu hükmün vatandaşlara ısrarla duyurulması gerektiği ifadesinden yola çıkarak Diyanet’i oldukça sert bir dozda eleştirmiş, özetleyecek olursak “Başka birçok dine aykırı davranışlar ve olaylar var iken bunlara göz yummak veya kısık sesle ifade edip geçmek sıra sigaraya gelince yüksek tonda uyarıda bulunmak doğru olmuyor veya Diyanet’in ayıbı” demeye getirmişti.
Bu argümanı başka yazarlar da başka birçok konuda hem Diyanet hem de şahısları tenkit ederken kullanıyorlar, ama ben doğru bulmuyorum.
Bir kurum, kuruluş veya şahıs bir konuda doğru, iyi ve güzel bir şey yapmışsa, bunu bütün konularda niçin yapmıyorsun diye onu suçlamak ve yaptığını itibardan düşürmek haksızlıktır. O, bu kadarını yapmıştır veya yapabilmiştir, daha fazlasına teşvik edilebilir ve onu tenkit edenlere şu haklı karşılık verilebilir: O, bu kadarını yapmış, geri kalanını da sen ve başkaları yapsın.
Sigara konusu güncelliğini daima koruduğu için kadim fıkıhtan yararlanma bahsine bir örnek olarak da onu seçmiştim.
Önce, bir önceki yazımda adını verdiğim kaynaklardan eskilerin bu konuda ne dediklerini ve niçin dediklerini İbn Âbidîn’den sunacağım, sonra bir başka yazıda çağdaş fukaha ile ilgili bilim dallarının görüşlerini aktaracağım.
Sigara konusuna girmeden ileride ayrıca nakledeceğim afyon ve esrar kullanımı ile ilgili tartışmaları verirken İbn Âbidîn önemli bir şey söylüyor:
“Esrar hakkında dört mezhebin imamı bir şey söylememişlerdir; çünkü esrar onların zamanında yoktu, altıncı asrın sonu ve yedinci asrın başında Moğol istilâsında İslâm dünyasına girdi” (27/224).
Bu söz niçin önemlidir? Çünkü bazı kimseler, “Dört mezheb imamı, bütün olmuş olacak meslelerin cevabını vermişlerdir, yeniden usulü dairesinde içtihat veya tahriç ile üretilecek bir bilgiye ihtiyaç yoktur” diyorlar. Halbuki mesela afyon, esrar, rakı gibi uyuşturucu ve sarhoş edici nesneler hakkında sonraki fukaha gerekli araştırmaları yapıyor ve hükümlerini açıklıyorlar.
Sigaraya dönelim:
Şürünbülâlî (ö. 1069/1659) manzum olarak şöyle diyor:
“Sigaranın içilmesi ve ticareti yasaklanmalıdır. Onu içenin orucu bozulur ve faydalı olduğu yahut arzusunu tatmin ettiği zannı varsa keffaret gerekir.”
İbn Âbidîn nakle ve katkıya devam ediyor:
Dimaşk’ta (Suriye’de) hicrî 1015 yılında ortaya çıkan sigara/tütünü içen bunun sarhoş etmediğini iddia etse de bu nesne, içende bir gevşeme meydana getiriyor. Peygamberimiz sarhoşluk veren (müskir) ve vücuda hafif sarhoşluğa benzer etki eden (müfettir) nesnelerin içilmesini yasaklamıştır. Bu sebeple sigara haramdır. Bir iki kere içmek büyük günah değildir. Sultan yasaklarsa kesin olarak haram olur. Şu da var ki, bunun vücuda zarar vermesi de muhtemeldir. Evet onu devamlı içmek büyük günahtır; tıpkı diğer küçük günahlara devem etmenin onları büyük günah yaptığı gibi… Üstadımız el-İmâdî onu, soğan ve sarımsak kabilinden sayarak mekruh demiştir… Onun mekruhtan kastı tahrimen mekruhtur; çünkü “zamanımızda ortaya çıkan sigara bid’adına devam eden imam fasıktır, arkasında namaz kılınmaz, özellikle Sultan’ın yasaklamasından sonra” demektedir.
Hasılı âlimlerimiz sigara konusunda farklı hükümlere varmışlardır; kimi mekruh, kimi haram, kimi mübah demiş ve bu konuda kitaplar yazmışlardır. Helal diye kitap yazanların başında hocalarımızın hocası Abdülğani Nablüsî gelir. Nablüsî (özetle) sigaranın haram olduğuna dair delil yoktur, onun zararı da sabit değildir, bazı kimselere zarar veriyorsa herkese zararlı denemez, bal da bazı kimselere zarar verir…” diyor.
“Sigara kendinden dolayı haram değildir, ama Sultan onu yasaklarsa haram olur” sözüne de Nablüsî sert tepki gösteriyor. Bunu “Sultanların mübah olan bir şeyi emretme veya yasaklamaları halinde hüküm ne olur?” sorusunu cevaplandırırken aktaracağım.
Eskilerin konu ile ilgili sözleri uzayıp gidiyor. Mübah veya tenzihen mekruh diyenlerin “zararı yoktur” gerekçesine dayandıkları dikkat çekiyor.
Gelecek yazıda zamanımızın fıkıhçıları, özellikle zarar gerekçesine dayanarak ne diyorlar sorusuna cevap alacağız.
Günümüz fıkhında sigara
04:003/11/2019, Pazar
G: 2/11/2019, Cumartesi
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2013 yılında Endonezya’nın Surakarta Üniversitesinde olduğu gibi daha birçok yerde sigaranın haram olduğu sonucuna ulaşan master tezleri yapıldı. El-Ezher fetva heyeti, Suud’da İslâmî Araştırmalar Merkezi ve Fetva Heyeti, başta Karadâvî olmak üzere birçok tanınmış İslâm âlimi, sigaranın sağlığa zararı kesinleştiği için haram olduğuna dair fetva verdiler.
1970’li yıllarda İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü’nde fıkıh hocası idim, ders notu olarak hazırladığım “Helâller-Haramlar” bahsini sonra “Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar” adıyla kitaplaştırdım ve pek çok defa basıldı. Sigaranın hükmü hakkında o kitapta şunu yazmıştım:
Tütün 15. asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1) Tütünün mubah olduğunu söyleyenler zararı olmadığı ve Şârî’ tarafından menedilmediği deliline dayanmışlardır. Halbuki:
a) Sigaranın zararı bugün ilmen, kesin olarak bilindiği için zararsız denemez.
b) Şârî’in menetmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve husûsî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2) Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3) Sigara içmek (özellikle tiryâkilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, isrâf ve nafaka mükellefiyetidir.
Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır” buyurarak zarar vermeyi menetmiş Allah Teâlâ da, “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (el-Bakara: 2/195), “Kendinizi öldürmeyin....” (en-Nisâ: 4/29) buyurmuştur.
İsrâf: İsrâf malı faydasız yere harcamaktır: “Yeyiniz, içiniz, isrâf etmeyiniz” âyeti (el-A’râf: 7/31) ile “Peygamber (s.a.v.) malın boşa harcanmasını yasakladı” hadisi isrâfı haram kılmaktadır.
Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftirler. Bundan keserek sigaraya para vermek haramdır… Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Sigara içmenin israf ve nafaka ile alakası tartışılabilir, ancak zararı tartışılamaz; çünkü tıp sigara içmenin zararlı olduğunu kesin olarak ifade etmiş, paketlerin üzerine “sigara öldürür” yazılmış ve birçok yerde sigara içmek yasaklanmıştır.
Tıbbın ne dediğine dair birkaç örnek verelim:
Medical Park Antalya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümünden Uzman Dr. Evren Toprak, sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden birinin, tek bir sigara ile bağımlı hale geldiğini bildirdi. Uzman Dr. Evren Toprak, yaptığı yazılı açıklamada, sigara tiryakiliğinin, ‘en öldürücü toplumsal zehirlenme olayı’ olduğunu belirtti. İnsanları sigaraya bağımlı hale getiren maddenin nikotin olduğunu vurgulayan Toprak, nikotinin kalp atışlarını hızlandırdığını, tansiyonu yükselttiğini, kanın pıhtılaşma riskini artırdığını kaydetti.
Toprak, açıklamasında, “Erkeklerde tüm kansere bağlı ölümlerin yüzde 35’inin, kadınlarda ise yüzde 15’inin nedeni sigaradır. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin yüzde 90’ının nedeni sigaradır. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır” dedi.
Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas, mesane, böbrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riskinin de 30 kat yükseldiğine işaret eden Evren Toprak, sigaranın, kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan akciğer hastalıklarının en önde gelen sebebi olduğunun da altını çizdi. Toprak, sigara kullananlarda bu hastalıklardan ölüm riskinin, içmeyenlerden 40 kat fazla olduğunu bildirdi.
Kars Devlet Hastanesi Başhekimi ve Kars Sağlık Sevenler Derneği (KARSSED) Başkanı Uzman Dr. Yunus Yılmaz, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığının (KOAH), tüm dünyada en çok ölüme neden olan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer aldığını ve her yıl milyonlarca kişinin ölümüne sebep olduğu söyledi.
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leyla Sağlam, Türkiye’de her gün 300 kişinin sigara yüzünden öldüğünü söyledi ve ekledi:
“Sigara bugüne kadar dünyanın karşılaştığı en büyük halk sağlığı tehdididir. 6 saniyede bir kişi sigaranın neden olduğu hastalıktan hayatını kaybetmekte. Kullanıcıların yarısını erken öldürmekte. Her yıl sigara nedeniyle dünyada yaklaşık 6 milyon ölüm görülmekte. Bu 6 milyon ölümün yüzde 10’u pasif içici dediğimiz insanlardan oluşmakta, yüzde 5’ini ise çocuklar oluşturmakta. Tamamen suçsuz, masum çocuklar.”
Dünya Sağlık Örgütü 2012’de dünyada en büyük sağlık sorununun sigara olduğunu ilân etti.
Prof. Aziz Sancar sigaranın DNA yoluyla kanser oluşumundaki etkisini gösteren araştırmalarının, insanlar için ciddi zararları olan bu kötü alışkanlığı terk etme konusunda teşvik edici olmasını umut ettiğini belirtiyor.
Sonuç
Bilim, sigaranın sağlığa kesin zararını ortaya koyduktan sonra kadim fıkıh da bugünkü fıkıh da hükümde birleşmiş oluyor:
Sigara içmek haramdır.
Sigara kitap toplattırmış
04:007/11/2019, Perşembe
G: 7/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hicrî on birinci asrın başlarında ve Mîlâdî 17. yüzyılda İslâm dünyasına giren sigarayı Dördüncü Murat (1612-1640) yasaklıyor. Bu yasaklama tasarrufu sigaranın haram olmadığına kani olanların tepkisine sebep oluyor ve bunlardan biri olan Abdülganî b. İsmâîl en-Nâblusî (ö. 1143/1731) “eṣ-Ṣulḥ Beyne’l-İḫvân fî Hükmi İbâhati’d-Duḫân” isimli bir risale (kitapçık) yazıyor. Bu risalede hakkında haram kılan bir nassın bulunmadığı bir şeyi yasaklama yetkisinin sultanlarda bulunmadığını, böyle bir yetkisinin var olduğunu kabul etsek bile zamanımızın sultanlarının şer’î manada ulü’l-emr olmadıklarını, bu sebeple onların yasaklamalarının da mübah olan bir şeyi haram kılamayacağını uzun boylu anlatıyor. İbn Âbidîn diye meşhur olan Muhammed Emin merhum (v. 1252/1836) Nâblüsî’nin, zamanın sultanı hakkındaki sözünü Raddu’l-Muhtâr’da naklediyor. Aradan yıllar geçiyor ve 1320 yılında kitap yasaklanıp toplattırılıyor.
Özetlediğim bu ibretlik olayı, pek çok önemli eseri bulunan ve 15 Ağustos 1919 tarihinde şeyhülislâm vekilliği makamı olan ders vekâleti görevine kadar önemli mevkilerde hizmet eden Muhammed Zahid Kevserî’den okuyalım:
Kevser’nin Makâlât’ı içinde bir makalesinin adı da “Hel li-Ğayrillahi Hakkun fi’l-Îcâbi ve’t-Tahrîm” adını taşıyor. İşte bu risalede Kevserî olayı şöyle anlatıyor (s. 111 vd. dan özetliyorum):
Fıkıhta aşağı tabakaya mensup olan bazı sonraki fıkıhçılar, “Veliyyü’l-emr mübah olan bir şeyi emrederse o farz olur, yasaklarsa da haram olur” diyorlar. Ancak bu, hakkında nas bulunmayan şeylere aittir, eğer bir konuda nas varsa başkasına bakılamaz; çünkü “Yaratan’ı bırakıp yaratılana itaat edilemez…”.
İbn Âbidîn kitabının içecekler bahsinde Sultan Murad’ın sigarayı yasaklaması ile ilgili olarak Sultan’ın yetkisi konusunda yetki verenleri reddederek şöyle diyor: Veliyyü’l-emrin haram ve helal kılma ile ilgili bir yetkisi yoktur; bu nasıl olabilir ki, fukahamız “Kim, zamanımızın sultanı için âdil derse, zulmün adalet olduğuna inanmış olacağı için kâfir olur” demişlerdir.
İbn Âbidîn konuyu uzunca anlatıyor, kitapta bunu gören bir Osmanlı Maarif Nazırlığı görevlisi Padişahın aleyhinde olan bu ifadeyi öne sürerek tedbir alınması için müracaatta bulunuyor, bunun üzerine kitabın (İbn Âbidîn diye meşhur olan Raddu’l-Muhtâr’ın) kütüphanelerden toplatılması emri çıkıyor ve herkesin gözü önünde emir yerine getiriliyor. Bu tasarruf ilmî çevrelerde kötü karşılanıyor, bunun üzerine Reîsü’l-ulemâ Yusuf Tikveşli ile hadis âlimi Rizeli Muhammed Ferhad Efendiler, o zamanda bir cesaret meselesi olan bir davranışta bulunarak Padişahın huzuruna çıkıyorlar, Padişaha bağlılıklarını ifade ettikten sonra “bu kitaptaki ifadenin birçok kitapta bulunduğunu, bu kitabın hemen bütün âlimlerin kütüphanelerinde mevcut olduğunu, çirkin bir şekilde toplattırılmasının onların gönüllerini yaraladığını, bu yüzden olayı kendisine duyurmayı vazife bildiklerini...” söylüyorlar. Bu müracaat üzerine kitapların sahiplerine iade edilmesi ve toplattırma teklifinde bulunan memurun da Doğu’da basit bir memuriyete sürülmesi emrediliyor.
Şu sigara nelere sebep olmuş görür müsünüz!
Şimdi ortaya bir soru çıkıyor:
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan “Allah’a, Resulüne ve ulül’l-emre itaat” emrindeki ulü’l-emr devleti yönetenler midir, âlimler midir?
Bu sorunun cevabını da inşaallah yarın yazalım.
Ülü’l-emr kimdir?
04:008/11/2019, Cuma
G: 8/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Emretme yetkisi olan manasındaki bu terim yerine veliyyü’l-emr terkibi de kullanılır. Emretme yetklililerinin başındaki makam sahibine ise halife, imam, emîrü’l-mü’minîn denir.
Emrinin tutulması, sözünün yerine getirilmesi, başka bir deyişle kendisine itaat edilmesi icap eden şahıs ve makam sahibi kimdir?
Bu soru erken tarihlerden itibaren tartışılmış ve tartışma zamanımıza kadar devam etmiştir. Oldukça yakın bir tarihte bir âlim-şeyh ile İslâmcı bir siyasetçi arasında da konu tartışılmış, ihtilaf halinde biri âlime, diğeri emîre itaat edilmesi gerektiğini savunmuştu.
Kur’ân Yolu isimli tefsirimizden meselenin İslâmî yönünü özetleyelim:
Ülü’l-emr’in içinde geçtiği âyetin meali şöyledir:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir” (Nisâ: 4/59).
Allah’a itaat, “O’nun Kur’ân-ı Kerîm’de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz ve davranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak” demektir. Resûlullah’a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’ân’a ve sünnete uymaktır. Ancak burada “ve” bağlacı ile yetinilmeyip “İtaat ediniz” emrinin “Resûlullah” için de tekrar edilmesi ona itaatin, “Kur’ân’dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma”yı aştığını, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini içine aldığını göstermektedir. Sahâbe, Resûlullah’ın “dinî veya bağlayıcı olmadığını bildirdiği, ya da karîneler yoluyla böyle olduğunu anladıkları emirleri” dışındaki bütün emir ve isteklerini, “Ona itaat dinî bir görevdir” şuuru içinde yerine getirmişlerdir; bunu yaparken de itaat hakkındaki âyet ve hadislerle Allah elçisinin gönderiliş amacına, kendisine verilen vazifelere ve O’nun örnekliğini bildiren naslara dayanmışlardır.
“İtaat ediniz” emri tekrarlanmadan “ülü’l-emre de...” denilmesi, bunların itaat yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulü gibi olmadıklarına, emirleri meşrû (Allah ve Resulünün tâlimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceğine işaret etmektedir. “Hiçbir mahlûka, Allah’ın emrine uymadığı takdirde itaat edilemez”, “Ancak mâruf (meşrû) olan emre itaat edilir”, “Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez” (Buhârî, “Ahkâm”, 4, “Megazî”, 59; Müslim, “İmâre”, 39) meâlindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir. Âyetin nüzûl sebebi de aynı kaideyi destekler mahiyettedir: Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girmelerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’l-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşrû olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelliyorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. Bu çekişme devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûlullah’a arzettiler. “Ateşe girseydiler Kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşrû emre olur” buyurdu (Buhârî, aynı yerler; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, I, 452).
Peki, itaat edilmesi gereken ülü’l-emr kimdir, hangi sıfatları taşıması gerekir sorusunun cevabına gelecek yazıda devam edelim.
Ülü’l-emr kimdir (2)
04:0010/11/2019, Pazar
G: 10/11/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülü’l-emrin, “emir sahipleri, emir verme salâhiyeti taşıyan ve bu konumda olanlar yani âmirler” demek olduğunu ifade etmiştik. İslâm’da bunlardan maksadın kimler olduğu konusunda “devlet başkanı, onun veya toplumun yetki verdiği yöneticiler ve kumandanlardır”, “âlimlerdir” gibi çeşitli anlayışlar ve rivayetler vardır.
“...sizden olan emir sahiplerine itaat edin” buyurulduğuna göre bunların belli kişiler ve makam sahipleri olduğu, iman ve dünya görüşü itibariyle Müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşrû buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği olduğu anlaşılmaktadır. İslâm dini, gerek kamu hayatında ve gerek özel hayatta bazı sıfat ve özellikleri taşıyan kimselere itaat edilmesini, onların buyruklarının yerine getirilmesini ve söylediklerine uyulmasını istemiştir. Başkan, aile reisi, kumandan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (âlimler) bunlardandır ve ülü’l-emr kavramına bunların tamamı dahil bulunmaktadır. Kamu hayatındaki ülü’l-emr ya halife gibi ümmetin seçmesi ve biatıyla belirlenir –onun tayin ettiği yüksek dereceli memurlar da dolaylı olarak ümmetin belirlediği ülü’l-emr olurlar– ya da bir makamın tayinine gerek bulunmadan, taşıdıkları üstün vasıflarla bu yetkiyi elde ederler. Bu üstün vasıflar “İslâm, ilim ve adalet”tir. Bilmeyenler, ihtiyaç halinde, “Müslüman, âdil (kâmil ahlâk sahibi) ve âlim” olan kimselere danışmak (fetva sormak) ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Yöneticiler de –bilmedikleri konuları– bilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci derecede ülü’l-emr “âlimlerdir”, ikinci derecede ülü’l-emr ise “yöneticiler, âmirler ve kumanda mevkiinde olanlar”dır.
“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah ile mümin kulları arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran... şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktığında mesele Allah’a ve resule götürülecektir. Yönetilenlerle ülü’l-emr arasındaki ihtilâfta, bu ikincisi de taraf olduğu için tek merci Allah ve resulüdür; yani –aşağıda açıklanacağı üzere– dinin ana kaynakları ışığında çözüm üretecek kurumlardır. İhtilâfın tarafları arasında ülü’l-emr bulunmazsa, meselenin halledilmesinde onun da –benimsenen idare şekline göre salâhiyeti çerçevesinde– devreye girmesi tabiidir; ancak ülü’l-emr tasarruflarında Allah ve resulünden bağımsız değildir.
Meselenin “Allah’a götürülmesi” Kur’an’a, “resule götürülmesi” ise sünnete başvurmayı gerektirir. Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hüküm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet’te bulunmaz. Ancak bütün anlaşmazlıkların çözümüne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bunlardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinmeyenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet’e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahâbeye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştirmişlerdir (Cessâs, I, 212-213).
“Eğer bir hususta (âyetteki kelimeyle “şeyde”) anlaşmazlığa düşerseniz...” şeklindeki cümle yapısı umum (genellik) ifade eder. Buna göre müminlerin hayatında ihtilâf konusu olan her şey çözümü Kur’an’dan ve Sünnet’ten alacak, başka bir deyişle çözüm, bu iki kaynağa başvurularak aranacaktır. Hem hâkim (hüküm koyan) hem de mâbud (kendisine ibadet edilen) yalnızca Allah’tır. Allah’a mahsus bulunan bu sıfat ve salâhiyetlerin –aynı mahiyette olmak üzere– bir başka merci veya şahsa tanınması şirktir, bu merci ve şahsın Kur’an’daki adı da, 60. âyette zikredildiği üzere tâguttur.
Şeriatla yönetilmeyen ülkelerde itaat konusunu da yazmak gerekli hale geldi.
Not: Sadık, vefâkar, hikmet ehli öğrencimiz, kardeşimiz Faruk Kaya’ya Allah’tan (cc) rahmet, ailesine baş sağlığı diliyorum.
Yönetim İslâmî değilse
04:0014/11/2019, Perşembe
G: 14/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Daha ziyade fıkıh ve kelam kitaplarında ve az sayıda siyaset, emval vb. konulara ait kitaplarda İslam devlet başkanı olabilmek için kişinin hangi nitelikleri taşıması gerektiği anlatılmış ve tartışılmıştır.
Ehl-i sünnete göre Kurayş kabilesinden, müctehid derecesinde alim, vücutça sağlam, güzel ahlak sahibi olması ve bir şekilde ümmetin kendisine bey’at etmiş olmaları gerekiyor, ama evdeki hesap pazardakine uymuyor. Uymayınca da teker teker niteliklerden vazgeçiliyor, zaruret, fitnenin ve kargaşanın önlenmesi, ümmetin ve İslam vatanının korunması, maksadın bir şekilde hasıl olması gibi kavramlar kullanılarak başta bulunan veya güç kullanarak başa geçen meşrulaştırılıyor.
İslam devlet başkanının elbette İslam’a uygun davranması gerekir, ama davranmayanlar, fasıklar, zalimler de halife adıyla sultan oluyorlar, böyle olunca da aslında azledilmeleri gerekirken buna ümmetin temsilcilerinin (ehlü’l-halli ve’l-akdin) ya gücü yetmiyor veya onlar da baştaki ile işbirliği yapmış olabiliyorlar.
Tarih sahnesinde ve günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ya açıkça ve resmen İslam’ın devlet, siyaset, sosyal ve hukuki hayattan dışlandığı, ferdin iman ve ibadetine indirgendiği, ya da sözde şeriatla yönetildiği, anayasalarında “devletin dini İslam’dır” yazıldığı halde hem başkanlarının şahsi hayatı ve ahlakında hem de devlet yönetiminde İslam’ın hayli azaltıldığı görülüyor.
Bu ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, bu devletin kanunlarına ve düzenine hangi ölçüde itaat edecekler?
Bu sorunun cevabını teşkil eden çalışmalar, nispeten hürriyete kavuşan ülkelerde sür’atle artmış adeta bir kütüphanelik kitap ve makale oluşmuştur.
İstibdadın hüküm sürdüğü devirlerde konuya tahsis edilmiş eser yok gibidir. Genel fıkıh ve kelam kitaplarında “Allah’ın sözünü tutmayan yöneticinin sözü tutulmaz” ilkesi tekrarlanır. Ama bunu kitaplardan ve teoriden hayata ve pratiğe aktarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zalim ve fasık yöneticilerin, öyle ulema heyetinin gelip “sen kırmızı çizgileri aştın, uyarılara da kulak tıkadın, ümmet adına seni azlediyoruz” demeleri ile makamı ehline terkedivermeleri beklenemez, ayrıca bunu diyecek ulema da çok nadirdir.
Şu halde açıkça laik olan halkı Müslüman ülkeler ile sözde şeriatla yönetilen ama uygulamada ondan büyük ölçüde sapmış ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, kime ne ölçüde itaat edecekler?
Öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor: Dinin emir ve yasaklarına uygun davranılmasını temin, gücü ve imkanı ölçüsünde bütün Müslümanlara farzdır. Müslümanların teşkilatları gerektiğinde en az zararla değişimi sağlamaktan aciz ise sözlü ve yazılı muhalefet yapılacaktır. Buna da güç yetmiyorsa niyet, bilgi, zihniyet, inanç, duygu olarak muhalefete devam edilecek, bu aşamadan sözlü ve sonra fiilî değişim aşamasına geçebilmek için planlı, programlı, danışmalı, bilgiye ve hikmete dayalı faaliyetler yürütülecektir.
Bu tabloda “gücün yetmemesi” ne demektir?
Değişim için gerekeni yapmaya kalkışıldığında hem sonuç alamamak hem de bir yandan ümmetin can, mal, vatan, bağımsızlık gibi varlığının, diğer yandan kazanımların kaybedilmesi demektir. İşte böyle durumlarda ehl-i sünnete göre tahammül (sabır) gösterilerek beklenecektir. Tahammül ve sabır ise içte muhalefet, dışta itaat demektir.
Ne beklenecek, beklerken ne yapılacaktır?
İşte bir yazı konusu daha.
Halimiz, imkânımız ve vazifemiz
04:0015/11/2019, Cuma
G: 15/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanın ferde, aileye, cemiyete, ümmete ve insanlığa yönelik vazifeleri vardır. Müslüman bunları gücünün yettiğince ifa etmekle yükümlüdür. Allah Teâlâ kulunu, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmıyor. Zafer, başarı, kurtulma ve kurtarma ihtimallerinin güçlü olmadığı durumlarda canı ve malı tehlikeye atmak da caiz değildir.
Vazifeyi ifa için güce ihtiyaç vardır. Vazifelerin topluma yönelik olanlarını başarabilmek için örgütlenmek gerekir. Başta devlet olmak üzere vakıflar, dernekler, sivil toplum örgütleri, eğitim ve öğretim yapılanmaları, çeşitli birlikler başlıca örgütlenmeler ve güç odaklarıdır.
Başarının birinci şartı aynı temel değerleri benimsemiş ve aynı hedefe yönelmiş bulunan örgütlerin birlik kurup vazife taksimi (iş bölümü) yapmalarıdır. Müslüman gruplar pireyi deve yaptıkları, öncelikleri ıskaladıkları, ehem ve mühim dengesini kuramadıkları, olmazsa olmaz ortak değerlerde birleşmek yerine ikinci derecedeki tercihler, ictihadlar, yorumlar sebebiyle birbirlerine düştükleri, zaruret fıkhını ihmal ettikleri sürece ferdi aşan vazifelerin ifası mümkün değildir.
Düşman bu gerçeği iyi kavradığı içindir ki, tarih boyunca ümmetin arasına ajanlarına sokuyor, bu ajanlar dar görüşlü ve kısmen cahil önderlerle işbirliği yapıyorlar, ümmeti parçalayıp birbirine kırdırıyor ve bundan azami faydayı sağlamaya bakıyorlar.
Bugün İslam dünyasının haline bakınca insanın içi kanıyor. Büyük çoğunluğunda istibdad hakim, müstebidler de kendilerini oraya getiren ve orada tutan iç ve dış güçlerin emrindeler. Aklı başında Müslümanların büyük emekler ve fedâkârlıklarla elde ettikleri birikim ve kat ettikleri yol düşmanın gözüne batınca bir kısım cahilleri veya kiralık aktivistleri devreye sokuyor, sözde zulümden kurtulmak ve şeriatı hakim kılmak için silahlı ayaklanmaya kalkışıyorlar, dindaşlarını düşman ilan edip katlediyorlar, çok çirkin ve nefretlik davranışlar sergiliyorlar, sonunda kendilerine de, doğru yolda yürüyen Müslümanlara da onarılması güç zararlar veriyorlar.
Doğrusu nedir?
Doğrusunu bulmanın vazgeçilemez yolu ve çaresi ülkelerin iyi yetişmiş, bilge, ilmiyle amil, erdemli alimlerinin sıkça bir araya gelerek müzakereler ve danışmalar yapmalarıdır. Bu alimler ve birlikleri (örgütleri) ümmetin tabanı ile saygı ve güven ilişkisi içinde oldukları sürece çatlak seslerin önemli bir zararı olmayacaktır.
Bu ihtiyacı saklı tutarak şartların oluşmasına kadar geçecek sürede yapılacak şeylerle ilgili bazı düşüncelerimi paylaşabilirim:
Saltanat, askeri dikta, istibdad ile yönetilen ülkelerde zulmün elindeki orduya karşı zayıf, iç ve dış destekten mahrum silahlı çıkışlar eğer proje değilse intihardır, cinayettir. Buralarda yapılacak şey eğitim ve öğretime ağırlık vererek kamil İslam insanları yetiştirmeye çalışmak ve daha ziyade dış imkanları kullanarak zalim yönetimi sıkıştırmak, tavize zorlamaktır.
Laik demokratik siyasi sistemleri uygulayan ülkelerde Müslümanların vazifelerini yerine getirebilmeleri için önce her bir ferdin ve mensup bulunduğu ailenin mümkün olan son sınıra kadar İslam’ı hayatlarında uygulamaları, bunun için zaruri olan eğitim ve öğretimi her çareye baş vurarak elde etmeleri gerekiyor. Bu ihtiyacı devletin karşılamadığı veya karşılayamadığı noktalarda sivil toplum örgütleri devreye girecek ve eksikleri ikmal edecektir.
Müslümanlar insanlara İslam’ı sevdirebilmek için onda var olan güzellikleri sergileyecek, zalimler ve saldırgan İslam düşmanları dışında bütün insanlara sevgi, merhamet, yardım, dayanışma duygu ve davranışları içinde yaklaşacaklardır.
Çıkmaz yol olan silahlı ayaklanma, terör, bölücülük yerine laik demokrasiden İslâmî demokrasiye geçişi sağlamak üzere siyasi örgütlenme tercih edilecekse -ki, bana göre edilmelidir- Müslümanlar, bu yola giren kardeşlerine maddi ve manevi destek verecek, o yolda başarı neyi gerektiriyorsa ehlinin istişaresi ile tespit edildikten sonra bunlar yapılacak, fikir ve tavsiye bakımından muhalif olmak serbest olmakla beraber fiilde bölücülük ve ayrılıkçılık yapılmayacaktır.
Müslüman topluluğu temsilen siyasi faaliyet yapanlar istişareyi terk eder, zaruri ve gerekli olmadığı halde İslam’a uymayan tasarruflarda bulunur ve bunda ısrar ederlerse yine yetkili sivil danışma heyetinin kararı ile vazife devrine karar verilecektir. Bu karar verilirken onaylanmış bir farklı kadronun var olup olmadığı, geçişin eldeki imkanları ötekilere kaptırmadan mümkün olup olmadığı göz önüne alınacak ve kavgaya, tefrikaya, meşru olmayan davranış ve yöntemlere asla yer verilmeyecektir.
İslam Birliği ve İran
04:0021/11/2019, Perşembe
G: 21/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1991 yılında İSAV (İslam Araştırmaları Vakfı) hocamız Ali Özek başkanlığında bir İran araştırma gezisi düzenlemişti. Bir yıl sonra da Tarabya Oteli’nde bir sempozyum yapıldı. Bu sempozyoma Sünnî ve Şîî alimler davet edilmişti. Sempozyumun sonunda yayınlanan sonuç bildirisinde Sünnî-Şîî(Caferî) toplulukları arasında itikad farkına rağmen nasıl bir birlik oluşturulabileceği maddesi de yer almıştı. Bu madde “dinin usulü ile mezhebin usulü” farkına dayalı bir çözüm teklif ediliyordu. Seyahatimizde işte bu maddede yer alan çözümün bir kısım İran uleması ve siyasileri arasında da benimsenmiş olduğunu görmüştük.
Ayetullahların bulunduğu bir sohbette bir arkadaşımız şunu sordu: “Siz imâmeti iman esaslarından biri sayıyorsunuz, biz ise onu bir fıkıh (amel) meselesi olarak görüyor ve sizden farklı inanıyoruz, bu durumda biz —size göre— imansız mı oluyoruz?”
Orada saygı gören bir âyetullah şu cevabı vermişti: “Dînin usûlü vardır, mezhebin usûlü vardır. Sizin bizden farkınız dînin usûlünde (prensiplerinde, inanç esaslarında) değildir, mezhebin usûlündedir. Sizin imâmet anlayışınız sizi Ca’ferî olmaktan çıkarır, mümin ve Müslüman olmaktan çıkarmaz, siz Sünnî olarak da bizim din kardeşlerimizsiniz… Bizim mezhepler arasındaki ittifâkta ulaşabileceğimiz hedef olsa olsa şu olur: Ehl-i tesennünün (Sünnîlerin) itikâdı kendilerinde kalır. Ehl-i teşeyyü’ün (Şîîlerin) itikâdı da kendilerinde kalır, itikât konusunda bir tevhid, bir ittifâk olamaz. Ama bunun ötesinde bir küfür alemi, bir İslâm âlemi var. Müslümanların ortak menfâatları var. Ortak düşmanları var. Bu konularda iş birliği, bu konularda birbirimize yaklaşmak, birbirimize kardeşçe bakmak mümkündür. Budur olabilecek şey…”
Kültür Bakanı Yardımcısı da bir başka sohbette aynı duygu ve düşünceyi tekrarlamıştı.
İran’da yıllardan beri mevcut olan ve faaliyet gösteren “Mezhebler Arası Yakınlaştırma Merkezi” de var. Bu derneğin hem İran’da hem de Türkiye’de yaptığı birer toplantıya katılmıştım. Bu toplantılarda iki taraf da suya sabuna dokunmayan konuşmalar yapıyorlardı, ama daha sonraki faaliyetlere bakınca asıl maksadın Şîîliği yaymak olduğu anlaşılıyordu. Halbuki yukarıda zikrettiğim birlik formülü samimi olarak uygulansaydı iki taraf da mezhepçilik yapmaz, mezhebine adam kazamanın peşinde olmaz, ümmetin ortak düşmanına karşı birleşmesi sağlanabilir, birçok ortak problem daha kolay çözümlenebilirdi.
Aradan yirmi yedi sene geçti, köprülerin altından nice sular aktı, derken günümüze geldik ve İran’dan bir heyet, Katar’da, Dünya Müslüman Alimler Birliği’ne bir ziyarette bulundu. Bu ziyarette Birliğin yeni başkanı Prof. Dr. Reysûnî ile genel sekreteri Prof. Dr. Ali Kadâğî ziyaretçilere muhatap oldular ve aralarında, yakınlaşmayı ve birliği engelleyen fiil ve kaviller üzerine açık ve samimi bir konuşma cereyan etti. Bu konuşmada Şîa tarafı, isim vermden birliğin önceki başkanı Karadâvî’nin Şî’ayı tekfir ettiğine de işaret ettiler.
Gelecek iki yazıda bu karşılıklı konuşmayı özetleyeceğim. Bu yazıyı ise Karadâvî’ye atfedilen Şî’ayı tekfir konusunu özetleyerek bitireceğim. Karadâvî’ye, vaktiyle el-Cezîre’deki bir programında, “sahâbeye küfür ve hakaret etmenin veya daha da ileri gidilerek Efendimiz’den (s.a.) sonra sahabenin İslam’ı terk ettiklerinden söz edenlerin dinden çıkıp çıkmayacakları” soruluyor. O da cevaben sahâbenin İslam’a azim hizmetlerinden bahsettikten Kur’an’da ve hadislerde onlarla ilgili övgüleri zikrettikten sonra “sahabe aleyhindeki konuşmaların bu noktaya gelmesi halinde, hakaretlerin tevil edilebilecek bir tarafı olmazsa yapanı islam’dan çıkaracağını” ifade ediyor. Karadavî aynı konuşmada mezhebler arası diyalog merkezinin faaliyetlerine de temas ederek bunların çoğuna katıldığını, yapılan faaliyetlerden daha ziyade Şî’anın, mezhebi yayma bakımından istifade ettiğini ekliyor.
Peki dün olduğu gibi bugün de İran’da bu edepsizliği irtikab eden sarıklılar var mıdır?
Birkaç tanesini videolardan izledim.
Bize takıyye yapmadılarsa seyahatimizde görüştüğümüz birçok âyetullah sahabeyi tekfir veya onlara hakareti tasvib etmediklerini söyediler.
Bakalım Birliği ziyaret eden İranlı alimler bu konu da dahil olmak üzere neler söylemişler ve bizimkiler ne demişler?
Sünnî-Şîî diyaloğu
04:0022/11/2019, Cuma
G: 22/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katar’da, İbn Haldun Araştırma Merkezi’nde, “Sosyoloji Bilimi ve Yerlileştirme Problemi” konulu bir ilmî toplantı yapılıyor. Bu toplantıya katılan ve İran’da faaliyet yapan “Tevhîd Medeniyeti Araştırmaları Enstitüsüne” mensup alimlerden ikisi (Ali el-Mûsevî ve eş-Şeyh Hamîd Bârsânya) Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı ve Genel Sekreteri’ni ziyaret ediyorlar. Bu ziyarette geçen karşılıklı konuşma Sünnî-Şî’î ilişkileri ve İslam Birliği bakımından önemli ipuçları veriyor ve engelleri gösteriyor; faydalı gördüğüm için özetleyerek aktarıyorum:
Musevî
-Başkana bu ziyareti kabul ettiği için teşekkür ediyor, adı geçen Enstitü’yü “İslâmî devrimle ilgili temel proplemler konusunda stratejik araştırmaları genişletmek, İran İslâmî Devrimi ile Sünnî islâmî hareketler konusundaki ilşkilerle alakalı ilmî araştırmalar yapacak önder kişiler yetiştirmek amacıyla kurduklarını” ifade ediyor ve asıl konuya geçerek şöyle devam ediyor:
Humeynî büyük bir İslam devleti kurmak ve İslam bayrağını bütün dünyada yüceltmek için bir yol açmıştı, fakat dıştan gelen baskılar ve komplolar bir yana bizim akranımız olan sünnî alimlerle faaliyetlerimiz bu planı gerektiği gibi yürütemedi. İran Şî’ası lider olmaya göz diktikleri halde yaptıkları, Sünnî-İslâmî hareketler, fikir ve kültür adamları ile ilişkiler kurmak yerine kendi kabukları içine çekilmekten ibaret oldu; hatta durum daha da kötüleşerek siyasî ve fıkhî ihtilaf tekfire, ve kanlı çatışmalara kadar varıp dayandı. İran toplumunda geleneksel medreseler bu hareketleri ve Sünni toplumu objektif bir yaklaşımla araştırmadılar. İranlı akademisyenler Sünnî dînî hareketler ile hakim yönetimlerin siyasetlerini birbirinden ayırmıyorlar, keza ortak menfaatlerle çatışan hedefleri de ayırmıyorlar; bu yüzden Sünnî cereyanlar da Şî’ayı, siyâsî yöneticilerin siyasetleri ve hedefleri içine sokmuş oldular. Bu durum İran düşünce ve akademi mensuplarının konuyu yeni baştan düşünmelerini ve birlik tönderliği iddialarının geçersiz hale geldiğini itiraf etmelerini gerekli kılıyor. “Mezhebler arası yakınlaştırma” projesi de istenen seviyeye ulaşamadı, toplantılar ve konuşmalar resmi protokol ve karşılıklı güzelleme konuşmaları çerçevesini aşamadı. Bizim Enstitü “Atlas-ı Rehberân” isimli bir kitap çıkardı, beş kere basılan bu kitap, Sünnî sahadaki en etkili alimler ve hareket adamları ile islamî hareketler ve bunların Batı ve Şî’a ile alakaları konusunu envanter ve inceleme olarak ele alıyor.
Ali Karadâğî:
-İslam düşüncesi ricali ile islâmî hareketlerin çoğu 1979 da İran’da yapılan İslâmî devrimin başarısına sevindiler, hatta bu devrimin yanında yer aldıkları için onların da bir kısmı hapsedildiler, fakat devrim sonradan yolundan saptı, şöyle ki, İslam ülkelerine karşı cephe aldı, onu destekleyen islâmî hreketlerin yanında değil de Beşşâr Esed gibi müstebid-zalim yöneticilerin yanında yer almayı tercih etti. Arap Baharı hareketinde de zalim diktatörleri milisleriyle destekledi, ısrarlı uyarlarımıza rağmen bundan vazgeçmedi. Bugünlerde Irak’ta cereyan eden protesto olayları Iraklıların meşru isyanıdır, ortalığa yayıldığı gibi ipleri başkalarının elimnde olan bir tuzak, bir komplo değildir; buna rağmen İran’a bağlı milisler, İran’ın dış politikası ve mezhepçilik merkezî stratejisini esas alarak Irak halkının meşru taleplerine karşı savaşıyorlar.
-Bir de İran’ın yaptığı sistematik Şîîleştirme faaliyetleri var. Batı Afrika’da sürdürülen ve mezheb çatışması tehlikesini barındıran sistemli bir “Sünnîleri Şîîleştirme hareketi” açıkça devam ediyor ve bu kabul edilemez. Dünya Müslüman Alimleri Birliği kuruluşndan itibaren içinde Şîî alimlere de yer verdi, Seyyid Teshîrî, birliğin başkanı Karadâvî’nin nâibi idi. Mezhebler arası diyalog ve yakınlaşma toplantılarının çoğuna katıldık, sizin de işaret ettiğiniz gibi bu toplantılar protokol konuşmaları, karşılıklı mücamele ve nasihattan öteye geçmedi.
Diyalogun geri kalanına Reysunî’nin konuşması ile devam edeceğiz.
Sünnî-Şiî diyaloğu (2)
04:0024/11/2019, Pazar
G: 24/11/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birliğin yeni başkanı Reysûnî:
(Bu sürpriz ziyaretten memnun olduklarını, bu konularda akademisyenler ve âlimlerle buluşup danışmalar yapmaya ve diyaloğa hazır olduklarını ifade ettikten sonra Irak-İran savaşı ile söze başlıyor):
Irak-İran savaşına paralel dil kavmiyetçi bir dil idi, İslâmî hareketlerin değil, siyasi sistem ve yapıların dili idi; İranlılar bu dili İslâmî hareketlere ve halklara ait kılarak hata ettiler.
İran’da devrime ne oldu? Değişti mi, yoksa gerçek yüzü mü ortaya çıktı… Şu anda Sünnî dünya bakımından İran uleması ile İran siyasetçilerini birbirinden ayırmak çok güç hale geldi.
İran yumuşak güçte kaybetti ve dış politikasını yerleştirmek için şiddeti tercih etti, Arap Baharına karşı durdu, Suriye halkının meşru talep ve beklentilerine karşı Beşşâr Esed’i ve daha önce de babası Hafız Esed’i destekledi, Yemen’de de bunu yaptı.
Dünya Müslüman Âlimleri Birliği baştan beri devletlerle bağı olmayan bağımsız bir yapıdır, üyeleri arasında Şî’a ve İbâdıyye dâhil olmak üzere bütün İslam mezheplerinin mensupları vardır, Birliğin hedefi ilme ve âlimlere hizmettir, şeriatın âlimleri olarak bizim sorumluluklarımız arasında düşmanlıkları, çatışmaları, düğümleri çözmek ve yok etmek de vardır, ondan sonra aramızdaki mezhep ve fıkıh farklılıkları birlikte yaşamamızı mümkün kılarak var olacaktır.
Hamîd Pârsânyâ:
-Biz günümüzde üç cepheye karşı mücadele veriyoruz: Laik Batı cephesi, Batılı yöntemlerle İslam’ı yorumlayan cephe ve taklitçi donmuş kafaların cephesi. Bu sebeple gerçek İslam’ı bitirmek isteyen bu düşüncelere karşı tek bir cephe oluşturmamız gerekiyor. Kriz her iki tarafta aynıdır, bu yüzden Sünnî ve Şî’î İslâmî hareketler arasındaki dili yenilemeye ihtiyacımız var.
Musevî:
-Dediğimiz gibi Sünnî-Şî’î yakınlaşmasını hedef almış bulunan İran medreseleri ve el-Ezher’den tutun bugün mevcut Yakınlaştırma Merkezi ve Ulemâ İttihadına kadar yapılar mevcut, ancak bunların eksik ve fazla, başarılı ve başarısız yönlerini birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Bu ihtiyaçtan hareketle size takdim edeceğimiz bir projemiz var. Bu projeyi uygularsak “Mezhepleri Yakınlaştırma Projesini” yeniden gözden geçirip ıslah edebiliriz. Çünkü biz şuna inanıyoruz: Elimizde olan söz, dînî kurumlar, mescitler, davetçiler, düşünürler, araştırmacılar olarak dînî düşünce ve dilimizi yenileyebiliriz. Bunu sosyoloji, modern düşünce, iki tarafın âlimler arası ilmî ve sivil ilişkileri kullanarak yapabiliriz. Yapabileceğimiz şey, ilmî ve akademik projelerle ortak menfaatleri gerçekleştirecek stratejik ve planlı çalışmalardır. Böylece nasihat ve duygusallığı aşmaktır. İhtilafları ve menfaat çatışmalarını iyi yönetmektir. Siyasetin ve siyasîlerin çerçevesinden uzak ilmî bir çerçevede uyuşmayı tercih etmektir.
Reysûnî:
-Siz bizi, biz de sizi dinledik. Ziyaretinizden ve sizi dinlemekten mutlu olduk. Projeniz ve düşünceniz üzerinde Birlik olarak düşüneceğiz.
Diyalog burada bitiyor.
Değerlendirme kabilinden şunu ilave edebilirim:
Karşılıklı konuşanların itiraf ettikleri gibi mezhepler arası yakınlaşma ve diyalog faaliyetleri bir çeşit “göz boyamadan” ibaret oluyordu. İranlı âlimler takdim ettikleri projede eskiden beri yapılandan vazgeçip yenilik yapmak, açık konuşmak, problemleri ve yapılan hataları ortaya koymak, ilmî ve akademik çalışmalarla çözüm üretmek, âlimler arasındaki irtibatı canlı tutmak istediklerini ifade ediyorlar. Birlik de projeyi inceleyip cevap vereceklerini vadediyor.
İslam dünyasının problemlerini çözmek isteyenlerin İran’ı parantez arasına almaları mümkün değildir. Her iki tarafın mezhep propagandası ve kavgasını bir yana bırakarak ortak menfaatlerin tahsili ve ortak düşmanların bertaraf edilmesi maksadıyla işbirliği yapmalarında büyük fayda vardır.
Keşke olabilse!
Nasıl bir insan
04:0028/11/2019, Perşembe
G: 28/11/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendimi bildim bileli Türkiye’de bir “maarif davası, eğitim meselesi, milli eğitim, vasıflı insan meselesi” vardır; bu meselelerin peşine düşenlerin inanç, düşünce, hedef ve hayat tarzları farklı olduğu için görüş, beklenti, plan ve programları da farklıdır. Şüphe yok ki, bütün bu mesele ve davaların merkezinde insan vardır.
Kendimiz kalarak çağdaşlaşalım diyenlerin iyi insan tanımı ile Batıcıların iyi insan tanımı da birbirinden çok farklıdır. Birincilerin davasını İslamcılar üstlenmişlerdir ve bir vakitten beri bizi yenen, maddi gücü biden fazla olan uluslara denk güce sahip olabilmek için onlardan neyi alalım, neyi almayalım, bizden olan neyi koruyalım, neyi kendi usul ve değerlerimizi temel alarak değiştirelim konusunu tartışmışlar, programlar oluşturup teklifler sunmuşlardır.
Bize göre iyi insan, vasıflı insan, kâmil insan, İslam insanı “İslam’a iman etmiş, ibadetlerini yapan, İslâmî ahlaktan sapmayan, helali haramı ayırıp harama el sürmeyen, kendi dini ve medeniyetinin kadir ve kıymetini bilen, her ne işi yapacaksa onu toplumun ihtiyacını karşılayacak ve aynı işi ve üretimi yapan İslam düşmanlarından daha ileri seviyede yapabilecek kadar öğrenen ve yapan” insandır.
İslam ümmeti ne yazık ki, parçalanmıştır, bu parçaların zaman içinde ve adım adım birleşmesi vazgeçilemez bir hedeftir. Şimdilik bu parçaların içinde bulunan “iyi insanlar” vasıtasıyla mealini aşağıya aldığım Allah buyruğunu yerine getirdiğimiz zaman hem İslam dünyası zilletten, uyduluktan, sömürülmekten kurtulacak hem de bütün yaratılmışlara rahmet olan İslam’ın rahmeti ile bütün yaratılmışları kucaklamış olacağız.
Peki, nedir Allah Teâlâ’nın buyruğu:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir” (Enfal: 8/60).
Kur’an Yolu isimli Mealimizde bu ayetle ilgili şöyle bir açıklama yapmışız:
Caydırıcı güç edinme emri evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, strateji gibi savunma ve zafer için gerekli olan her türlü askerî güç, imkan ve hazırlıklar” demektir.
Bu açıklamada askerî güce ağırlık verilmiş olması, âyetin, savaşla ilgili diğer âyetler içinde geçmiş olmasındandır.
Günümüzde uluslararası mücadele yalnızca askeri gücü kullanarak olmuyor. Belki bundan daha önemli ve etkili olanı bilim, teknoloji, üretim ve ticaret alanlarında oluyor. Bu alanlarda güçlü ve ileri olan uluslar asker ve silah kullanmadan da geride kalmış ulusları etki altına alıp sömürüyorlar. Sömürüyorlar çünkü onlarda dünya var ahiret yok, din var sahih değil ve hayatı etkileyen ameli yok, ahlak var fakat ulusal egoizm hâkim olduğu için kendine adil, başkasına (ötekine zalim), insan var fakat ufku dünya hayatı ile sınırlı ve kapitalizme teslim olmuş vasıflı insan…
Biz Allah Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirebilmek için ne yapacak, nasıl bir insan yetiştirmeye çalışacağız?
Şüphesiz İslam insanını, bizim medeniyetimizin insanını.
Bu insanın tanımını yukarıda yapmaya çalıştım.
Şimdi tarifte geçen unsurları/vasıfları teker teker açalım.
Gelecek yazıda inşallah.
İslam insanı sağlam iman sahibi olacak
04:0029/11/2019, Cuma
G: 29/11/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah’a, Peygambere ve ahirete… nasıl iman ediyoruz?
Ağzında iftar etmek için çiğnemeye başladığı bir hurma var iken cihad çağrısı alan ve “Benimle cennetin arasına bu hurma parçası mı girecek” diyerek onu atan ve devam etmekte olan muharebeye katılarak şehid olan sahâbî gibi mi, kendisine suikast yapacak olana Peygamberimizi kurtarmak için onun yatağına yatıp Efendimizin savuşup gimesini sağlayan Hz. Ali (r.a.) gibi mi, Uhud harbinde Peygamberimiz’in başına indirmek üzere kılıcını kaldırmış olan müşrikten onun mübarek başına kurtarmak için çıplak eliyle kılıcı tutup sakat kalan Talha (r.a.) gibi mi, malının tamamını İslam’ın korunması ve yayılması için bağışlayan Ebu Bekir (r.a.) gibi mi… yoksa Allah affeder deyip harama dalan, dünya hazlarında ileride, ibadetlerde ve manevi hazlarda geri kalan, ahireti verip dünyayı alan gafiller, zalimler, günahkârlar gibi mi iman ediyoruz?
İsimlerini andığım İslam büyükleri, kâmil insanlar kadar olmasa bile davranışlarını yönlendirecek ve sapmaları engelleyecek güçte ve derecede bir iman olacak İslam insanının imanı.
Bu iman eğitimle ve salih amel ile kazanılır. Önce sağlam ve sarsılmaz bilgi edinilir ve ona iman edilir (ilme’l-yakin). Sonra kafa gözü ve kalp gözü ile rüyada ve uyanık iken iman ettiği şeyleri görür, hisseder, tadar; iman, görülen ve tadılan hale gekir (ayne’l-yakin). Nihayet ölmeden evvel ölür, ibadetlerinde ve davranışlarında ilahî huzuru yaşar, aşkın ateşiyle yanar, elverdiği kadar vuslat ile dudaklarını ıslatır ve iman “hakka’l-yakin” derecesine vasıl olur.
İslam insanı ben en iyi, diğer Müslümanlardan farklı/üstün, kurtulmuş, imtiyazlı, kamil… insanım demez; peki ne yapar ve ne der ki, onun sözünden daha güzeli bulnamaz?
Sorunu cevabını Allah Teâlâ lütfediyor:
Allah’a çağıran, Allah rızasına uygun davranan (amel-i salih sahibi olan) ve “Ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır! (Fussılet: 41/33).
Bu âyet İslam insanının üç önemli vasfını açıklıyor:
İmanı ve Allah rızasına uygun davranışlarıyla, yaşayışıyla Müslüman olacak ve “ben Müslümanlardanım, benim başkalarında olmayan, olamayan bir dînî/ilâhî özelliğim yok” diyecek, böyle olup böyle diyerek insanları Allah’a güzel kul olmaya çağıracak; yani İslam’ı anlatarak, güzel örnek olarak ve eğitime katılarak Allah’a çağırmış olacak.
İslam insanının imandan sonra ikinci vasfı güzel ahlaktan doğan amel-i salihtir.
Güzel ahlakın ve mel-i salihin örneği Sevgili Paygamberimizdir (s.a.). Kur’an’da, ezanda, namazda, zikirde, hemen her vesile ile Peygamberimizin adının anılmasının hikmeti, onu örnek almayı unutmamaktır. Onu örnek almak her bakımdan onun gibi olmak demek değildir; çünkü onu Rabbi eğitmiştir ve o peygamberdir, insana /beşere ait olabilecek kemalin de zirvesindedir. Ama onun hayatı ve davranışları doğru öğrenildiğinde, kendisine özgü olanla, ümmete örnek olanı ayırmak mümkün olmaktadır.
Amel-i salih elde tesbih, başta sarık akşam sabah dil ile zikir, namaz, oruç, hac, umre, zekattan ibaret değildir (keşke bunlar da hakkıyla yapılabilse).
Amel-i salihin hem kaynağı hem meyvesi güzel ahlaktır.
Amel-i salih sahibi İslam insanı haklarının ve vazifelerinin şuurunda olur. Haklar ve vazifeler kendine, ailesine, akrabaya, komşuya, işvene, işçiye, içinde yaşadığı cemiyete, ümmete ve bütün insanlara ait olmak üzere birbirini kuşatan halkalardan oluşur.
Bugün Müslüman ferdin, ailenin, cemiyetin ve ümmetin hep şikayet konusu olan eksikleri ve kusurları işte bu halkalara ait hak ve ödevlerin ihmalinden, kusurundan, yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Haklara ve ödevlere hakkıyla riayet edecek insan İslam insanıdır; onu nerede bulacağız, nasıl yetiştireceğiz?
Buradan devam edelim
Muhtaç olduğumuz insan
04:001/12/2019, Pazar
G: 1/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En önemli ve öncelikli ihtiyacımız “kâmil İslam insanı”dır.
Bu insan iki farklı eğitim ortamında yetişir.
Birincisi ilk üç nesil gibi bir eğitim ortamı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bu üç nesilin, derece sıralaması da yaparak hayırlı nesiller olduğunu birdirmişlerdir. Bunların da birincisini, yani sahabe neslini alalım; bu nesil içinde yetişen İslam insanlarının bile tamamı aynı derecede değildir; fazilet ve İslam’a hizmet bakımından ona yakın derecelendirme yapılmıştır. Böyle de olsa işte bu nesil içinde kâmil İslam insanının yetişmesi normaldir, imalat gereğidir.
Sahih kaynaklarda yer alan “Nesillerin/insanların hayırlısı” ile ilgili hadisin sonunda Efendimiz üçüncü nesilden sonra “yemine, tanıklığa önem vermeyen, bunların sorumluluğundan habersiz, hulasa ahlakı bozulmuş insaların çoğalacağını” bildiriyorlar.
Nesilleri otuzar yıl olarak hesap etsek Peygamberimizin Rabbine kavuşmasını takip eden altmış yıl sonra bu bozulmanın oluşacağı anlaşılır.
Altmış yıl şöyle dursun 1400 yıldan fazla zaman geçtikten sonra dünyada yaşayan Müslümanların hali nice olur ve olmuştur!
İşte bu nesiller içinde kâmil insanın yetişmesi, tabii ve normal değil, imalat hatası olur. Yani bozuk nesillerin eğitim usul ve kurumlarına iş bırakıldığında matlup hâsıl olmaz. Matlubu elde edebilmek için özel kurum, kuruluş ve gayretlere ihtiyaç vardır.
Bu özel kurum, kuruluş ve gayretlerden maksadım birbiri ile rekabet eden, sen ben davasına düşen, her biri kendini en üstün ve en iyi ilan edip kendi adamını yetiştirmeye çalışan gruplar ve onların gayretleri değildir.
Sahih ilme dayalı sahih İslam malumdur. Bu İslam’ın insanını yetiştirmek için tarih boyunca çabalayan tekke, medrese ve mektepler vardır. İmam Gazzâlî ve benzerleri bu eğitim ocaklarının ilim, irfan ve eğitim usulünü kendilerinde birleştirerek Gazzalî ve benzerleri olmuşlardır.
Şimdi kavgayı, rekabeti, sen ben davasını bırakıp, kendi grubunun insanını değil, İslam insanını yetiştirmek için medrese, mektep ve tekke olarak iş ve elbirliği etmenin zamanıdır.
Bu nasıl olacak?
Mektepli eksiğini medreseliden tamamlayacak, her ikisi eksiğini tekkeden tamamlayacak.
Bu üçü birbirini tamamlarsa İslam’ın ışığını çağın insanına yansıtmak mümkün olacak, cehalet ve taassup yüzünden oluşan batıl inanç ve uygulamaların önü kesilecek, İslam insanları sayesinde ümmet güç kazanacak ve birliğe doğru etkili adımlar atılacaktır.
En önemli güç ilim gücüdür. Bu gücü İslam’ın amaçlarına göre kullanabilmenin şartı ise imandır, amel-i salihtir ve ahlaktır.
Bize gerekli olan dinsiz kaşifler ve mucitler değil, dindar kaşifler ve mucitlerdir. Bunların kuruluş ve yönetiminde etkili olmadıkları bir dünya düzeninin sonu topyekûn imhadır vesselam.
BAE’ye karşı siyasi ve ekonomik yaptırım çağrısı
04:005/12/2019, Perşembe
G: 5/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zalim topluluklara, firmalara ve devletlere karşı ticari ve ekonomik boykot çağrıları oluyor, ama bu çağrıların arkasında devletin kararı ve desteği ve/veya güçlü, halkın hiç değilse büyük bir kesiminin itaat ettiği sivil toplum örgütleri olmayınca sonuç alınamıyor.
Münferit uygulamaların da amacı hâsıl etme manasında bir etkisi olmuyor.
Başta Çin, İsrail olmak üzere birçok Avrupa ve Asya devletleri Müslümanlara zulmediyorlar, eski sömürgelerini başka kılıflar altında sömürmeye devam ediyorlar, yeniden paylaşmak için planlar yaptıkları, açık ve gizli toplantılarda kararlar aldıkları dünyanın yeraltı ve yerüstü servetlerini sahiplerine bırakmıyorlar, kendi aralarında da en büyük payı almanın kavgasını yapıyorlar.
ABD Başkanı utanmadan (iyi ki, utanmıyor da başkalarının gizlediğini o açıklıyor) Suud Hanedanına “İstediğimi vermezseniz sizi korumaktan vaz geçerim ve bu takdirde bir hafta yerinizde kalamazsınız” diyor, “Suriye’den askerlerimizi çekiyoruz ama petrol ve gaz bölgesinde kalacağız; çünkü bunlara ihtiyacımız var” diyor. Diğerleri de böyle; “Al birini vur ötekine”.
Bu yazıda nakledeceğim teşebbüs de bir siyasi ve ekonomik boykot, bir yaptırım teklifi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ilgili olan bu teklifi Dünya Müslüman Âlimler Birliğine üye bir âlim sunuyor ve yüzlerce âlim de imza ediyor.
Teklifin özeti şöyle:
BAE’nin işlediği cinayetleri ve döktüğü Müslüman kanı haddi aşmıştır, yalnızca Yemen ve Libya’daki kurbanları ölü, yaralı ve vatanından uzaklaşmış kimseler olarak milyonları aşmıştır, tahrip ettiği binalar ve diğer yapıların tamiri yılları alacak ve milyarlarca dolara mal olacaktır. Bu paralar ülkenin ihtiyaçları için sarf edilseydi halkları izzetli ve refahlı bir hayat süreceklerdi.
Gerek Libya’ya ve Yemen’e ve meşru yoldan seçilmiş başkanına karşı yapılan darbede Mısır’a karşı ve gerekse Uygurlar, Keşmir ve Myanmar Müslümanları gibi azınlıklara karşı işlenen cinayetler ve yapılan zulümlerin içinde daima para, silah ve paralı askerleriyle BAE olmuştur.
Bu zalim ülkenin bunca cinayete servet yetiştirmesinin dayanağı petrol değil, ticârî merkezliğidir. Bu ülkeye yerleşmiş bulunan büyük iş ve ticaret adamları birçok ülkeye (bunların arasında kendilerine karşı savaşılan Müslümanların ülkeleri de var) büyük ölçekte mal ihraç ediyorlar, elde ettikleri Müslüman paralarıyla Müslümanları öldürüyorlar.
Bu çağrıyı imzalayan âlimler, bütün Müslümanları devletler ve halk olarak BAE’ye karşı boykota, oradaki tacirleri ve işadamlarını da ülkeyi ve limanlarını terk etmeye davet ediyorlar.
Bu cinayetlere ortak olduğu ve işlediği sürece BAE’ye yardım, zulmü ve cinayetleri desteklemek demektir.
Allah Teâlâ “İyilik ve takvada yardımlaşmayı emrediyor, kötülük ve düşmanlıkta yardımlaşmayı ise yasaklıyor (Mâide:2).
Ekonomi silahı, dün olduğu gibi bugün de en güçlü silahlardandır, onunla düşmana vurulan darbe de büyük olur.
“Düşmana karşı elden geldiği kadar güç hazırlama” emrine (Enfâl:60), boykot da dâhildir; çünkü bununla düşmanın gücü azaltılır. Kadim fıkıh âlimlerimiz de bu âyetten hareket ederek düşmanı, Müslümanlara karşı güçlendirecek ekonomik ve ticari ilişkilerin zararına dikkat çekmiş ve bunun caiz olmadığını ifade etmişlerdir…
Bu çağrının haklılığını onaylamamak ve katılmamak mümkün değil, ancak ne yazıktır ki, İslam dünyasının en büyük âlimler birliğinin katıldığı ve daha başka âlimlerin de imzaladığı bu çağrının bile bir sonuç doğurduğuna şu ana kadar ben şahit olamadım.
Mısır’da neler oluryor?
04:006/12/2019, Cuma
G: 6/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu başlık altında bir kitap yazılabilir. Benim yazacağım bunun küçük bir parçası.
Merhum Mursî liderliğinde Mısır’da, meşru bir yoldan iktidara gelen İhvan niçin engellendi?
Çünkü Mısır’ın hem stratejik imkanlarından hem de yer altı ve üstü servetinden istifade etmekten asla vazgeçmeyecek olan örtük sömürgecilere İhvan iktidarı geçit vermezdi de ondan!
İhvan’ı tenkit edenler, acemilik yaptılar, bazı konularda acele ettiler vs. diyenler var. Mesela oyunu Gannûşî kadar usta oynasalardı onların iktidarına izin verilecek miydi?
Hiç sanmıyorum.
Çünkü Mısır’da bir de ordunun başka ordulara pek benzemeyen bir durumu var. Mısır ekonomisinin üçte birine ordunun hakim olduğu söyleniyor.
Prof. Robert Springborg uzunca bir süre Kahire’de yaşıyor ve 20 yıl kadar Mısır’daki iktidar yapısını inceliyor. Springborg siyaset bilimi uzmanı, Mısır ordusunun ekonomik faaliyetlerinin oldukça geniş bir alana yayıldığını söylüyor. Springborg, “Otomobil üretimi, kıyafet, yol yapım çalışmaları, otobanların ve köprülerin inşası; tencere, tava gibi mutfak malzemelerinin üretimi… Şayet Mısır’da bir mutfak gereci alırsanız, o cihazın ordu tarafından imal edilmiş olması çok muhtemeldir. Eğer doğalgaz bağlantınız yoksa ordunun ürettiği gaz şişelerine muhtaçsınız. Yediğiniz gıdaların ekimi de ordu tarafından yapılıyor, hatta bu tarım ürünlerini işliyor ve paketliyorlar. Mısır ordusunun ekonomide faaliyet göstermediği bir iş ve ticaret kolu neredeyse yok gibi” diyor.
Mısır halkının haklarını böylesine gasp eden iç ve dış sömürücülere İhvan’ın izin vermeyeceği apaçık ortada idi.
Gelelim bugüne.
El-Cezîre Mısır gizli servisinden sızdırılımış üç belgeyi yayınladı.
1. Dışişleri Bakanı Samih Şükrî, Sisi’ye deniz sınırlarını belirleme konulu Mısır-Yunan görüşmelerinin sonuçları hakkında bilgi veriyor. Bu görüşmelerde Yunanistan, Mısır’a ait olan deniz sahasından yedi bin kilometre kare kadarını, altı ve üstü ile kendi yetki alanına katmak istiyor. Bakan bu tasarrufa karşı olduklarını, Savunma, İstihbârât ve Petrol Bakanlıklarının da bu teklifi reddetmekten yana olduklarını ifade ediyor.
2. Yunanistan, güvenilirliğini kaybettiği gibi Türkiye ile Mısır’ın arasını açmak için de çeşitli oyunlar oynuyor, her türlü manevraya başvuruyor.
3. Sisi, bu bakanlıkların teklifini yürürlüğe koymak yerine ABD uluslararası ve stratejik araştırmalar merkezinin (CSIS) etkisi altındaki bir dışişleri komisyonuna havale ediyor. Bu komisyon ise Mısır’ın Yunan ve Kıbrıs hükümetleriyle ilişkileri güçlendirme ve Ortadoğu’da sürdürülen duruma uyum gösterme yönünde çalışmalar yapıyor, Sisi de komisyonun kararına uyulmasını istiyor.
Bir zamanlar bizde de ABD, ordu vasıtasıyla ülkeyi yönetiyor, hukuki yoldan iktidara gelmiş kadroların ülke menfaatine olan icraatından memnun olmayınca orduyu harekete geçiriyor, darbe yaptırarak iktidarı bir süre orduya devrediyor ve utanmadan “Bizim çocuklar bu işi başardılar” diyordu.
Şimdilik askerden ümidini kesmiş olmalı ki, ekonomik ambargo ile tehdit ediyor ve teröre destek vererek sıkıştırma yolunu deniyor.
Büyüklerimiz “Gavurdan dost, domuzdan post olmaz” demişler, Sultan Abdülhamid Han’ın yaptığı gibi bunların aralarındaki rekabet, ihtilaf ve çıkar çatışmasını kullanarak şerlerinden kurtulmaya, işimizi kendimizden olanlarla görmeye bakmaktan başka çıkar yol gözükmüyor.
Sünnet hakkında
04:008/12/2019, Pazar
G: 7/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Erkek çocuklara icra edilen küçük operasyon manasındaki sünnet gelenekte neredeyse farzların bile önüne geçmiştir. Birçok günah işleyerek, birçok sünneti terek etmiş olarak ölmüş birine eğer sünnet olmuş ise Müslüman muamelesi yapılır da, birçok sebeple zamanında sünneti yapılamamış bir kimsenin Müslümanlığından şüphe edilir.
Geleneğin gücüne bakın ki, mesela birçok İslam muhitinde gelenek haline gelmediği için kadınların sünneti yapılmaz; halbuki maksadı ve yerelliği tartışılsa da rivayetlerde bu da vardır. Sünnet diye icra edilen buna benzer daha nice davranışlar ve âdetler var.
Peki çocuklara yaptığımız “sünnet”e bu kadar riayet ediyoruz da Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) din, ahlak, âdâb, sosyal düzen… hakkındaki sünnetlerine niçin bu “sünnet” ölçüsünde riayet etmiyor, hatta önem vermiyoruz?!
Bu bir soru ve her Müslümanın bu soru karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmesi salih kul olabilmesinin şartıdır.
Öte yandan insanlar toplanıyor bazı hadis kitaplarının metinlerini, şerhlerini, tercümelerini okuyorlar. Bu okumaların ifrata ve tefrite düşmeden salih kul olmaya medar olabilmesi için “Usul” bilgisi ile birlikte yapılması gerekiyor. Eğer usul bilgisi bir yana bırakılarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, üstelik muteber şerhlerine bile bakılmadan okunursa bu okumalardan DAİŞ benzeri okumuşlar da mezun olabilir.
Bu işin bir ucu, diğer aşırı ucuna örnek olarak da hayli yaşlanmış ve camiamızda saygı gören bir Hoca’nın videoya kaydedilmiş bir konuşmasını vereceğim. Hoca özetle şöyle diyor: “Fıkıh Usulü ilmi ortaya çıkıncaya kadar Müslümanlar dini doğru anlıyor ve uyguluyorlardı, bu ilim ortaya çıkıp da vahye dayalı metinlere uygulanınca Müslümanlar yollarını sapıttılar. Bu sebeple fıkıh usulü bir yana atılmalı, Kur’an’da ne helal ise onu helal, ne haram ise onu da haram bilmeli, bunun ötesi de yoktur.”
İşte bu ölçüde sapıtmaların önüne geçecek olan bize göre Fıkıh Usulü ilmidir.
Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder, hadisler de hem birbirini hem de Kur’an âyetlerini tefsir eder. Okumalardan bir hükme varmak isteniyorsa Kitab ve Sünnet’in, usulü dairesinde bir bütün olarak göz önünde bulundurulması şarttır.
Hadis ve Siret (Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar) Kur’an’ın hakimiyeti altında bize sünneti taşırlar ve öğretirler, ancak her hadis, her siret rivayeti Müslümanlığın kaynaklarından biri olan sünneti taşımaz. Yani Peygamberimizin her sözü, her fiili dinin tebliği ve din kuralının kaynağı değildir. Alimler O’nun davranışlarını, “dînî olan ve olmayan, bağlayıcı olan ve olmayan” kısımlarına ayıran çalışmaları oldukça erken devirlerden itibaren yapmışlardır.
Yıllar önce yazdığım bir yazıda, sünnet olmasa bile Peygamberimiz’in beşeri âdetlerini ve davranışlarını sırf O’na karşı aşku muhabbet sebebiyle kendine uygulayan bir kimseye takdirden başka diyeceğimiz bir şey olamaz ama bu kişilerin bu tür davranışları başkalarından da beklemeleri, terk edenlere kötü nazarla bakmaları da caiz değildir.
Ümitler suya düşmesin
04:0012/12/2019, Perşembe
G: 12/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm ülkeleri arası toplantılar yapılırken başta Kur’ân-ı Kerim tilavet ediliyordu, zamanın cumhurbaşkanı ise tilavet bittikten sonra toplantıya katılıyordu. Bir zamanın cumhurbaşkanı “Halk Kur’ân’ı anlasın da ondan soğusunlar” diye yalan yanlış tercüme edilmesini emretmişti, sonra da ibadette Kur’ân’ın Türkçe tercümesinin okunmasını istemişti. Ezan-ı Muhammedî yıllarca ulus devlet zorlamasına uydurulmuş Türkçe okutulmuştu. Hac yasaklanmış, Kur’ân kurslarında belli bir yaştan sonra olanı dışında Kur’ân öğretimi yasaklanmış, Arapça öğretimi yasaklanmış, camilerde bile İslâm’ın şeriat kısmının anlatılması yasaklanmış, Osmanlıca okuma ve yazma yasaklanmış, yasaklanmış, yasaklanmıştı.
Bu yasaklardan bunalmış olan Müslüman halkımız Osmanlı mirası örf ve âdeti gereği ayaklanmak yerine sabırla, gemiyi batırmadan değişimi sağlamak için fırsatın elvermesini bekledi. Halkın sezgi, irfan ve firaseti iki asırda yapılan bozmanın ve değişimin kısa bir zaman içinde ıslahının mümkün olmadığını, bu azim işin adım adım gerçekleşebileceğini idrak ediyor, imkânlar buna göre kullanılıyordu. Az da olsa bir değişim vadettiği için Demokrat Parti’yi iktidara getirdi. Bu partinin lideri Menderes, “Bu halk Müslümandır ve Müslüman kalacaktır” dediği ve İmam-Hatip Okullarını açtığı, dünyayı yönetenlerin emrinden bazı konularda az da olsa sapma meyli gösterdiği için askeri darbe ile iktidardan düşürüldü ve idam edildi. Halk gözyaşlarını evlerinin içinde akıtarak bekledi, yine fırsat elverince biraz nefes aldıracak iktidarlara yol verdi. Müslüman halkın hareket edecek kadar nefes almasına razı olmayan İttihat Terakki kalıntıları zaman zaman bu iktidarları da askeri devreye sokarak düşürdüler ve Müslümanların boğazlarını sıkmaya devam ettiler…
Her şeye rağmen cesur, fedâkâr, adanmış önderler sayesinde bu millet, Müslüman kalmanın ve Müslümanca çağdaşlaşmanın yol ve imkânlarını elde etmeye çalıştı; bu imkânlar içinde görece uygun iktidarlar, okullar, kurslar, dersler, sivil toplum faaliyetleri, ekonomik imkânlar vardı. Bu imkânlar sayesinde İslâmlaşma yönünde önemli adımlar atıldı, kazanımlar elde edildi, beşeriyet icabı önemli hatalar ve kayıplar da oldu.
Derken bize bi haller oldu, halkın ümit bağladığı, bağrına bastığı, toz kondurmadığı önder insanlarımız ve iktidar kadrosu arasında bir çözülme, birbirine düşme, acımasızca birbirini harcama, sen-ben davası, nasihat yerine alenî olarak doğru-yalan ithamlar… felâket bulutları gibi üzerimize çökmeye başladı. Pazara kadar değil, mezara kadar yol arkadaşlığına ant içmiş olanlar kendilerince haklı sebeplerle yoldaşlığı terk edip karşılıklı olarak yıkıcı söylem ve faaliyetleri tercih eder oldular…
Herkes haklılık peşinde. Düşünmüyorlar ki, haklı veya haksız olmak yüzünden içine düştükleri kaostan kazançlı çıkan biz olmayacağız, kazanan ötekiler (bizi bizden koparıp başka kültür ve medeniyete yamayacak, dünyanın patronlarının emirlerine boyun eğecek iktidarlar) olacak.
Halkın sabır, sevgi ve ümidinin bir sınırı vardır, o sınır aşıldığında, ümitler suya düştüğünde darmadağın olarak nereye savrulacağını kestirmek mümkün değildir. Bu ülkeyi seven, dinine diyanetine, medeniyetine, değerlerine bağlı olan iyi yetişmiş kanaat önderlerinin yapması gereken şey, siyasi gruplar arasında dağılmak yerine mevcut imkânları kullanarak davayı tahkim etmek, dava için bir ve beraber olmaktır.
Her adım, sonucu düşünülerek atılmalıdır. Öncelikli sonuca zarar verecek adımlar savunulamaz.
İmam hatip okulları hakkında
04:0013/12/2019, Cuma
G: 13/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gün geçmiyor ki, bu okullarımız hakkında lehte veya aleyhte bir şeyler yazılmasın, konuşulmasın!
1951 yılında açıldığında ne kadar zıt beklentiler vardı: “Arkamızdan Fatiha okuyacaklar, cenazemizi kaldıracaklar, gelecekte üst düzey yöneticilik dâhil çeşitli branşlarda bizim değerlerimizle vazife yapacaklar, laik cumhuriyet değerlerini camilerde halka aşılayacaklar (aydın din adamı olacaklar), dini mihraptan yıkacaklar…”
Aradan yetmiş seneye yakın zaman geçti, bu okullardan mezun olanlar bunca engellemelere ve sağdan soldan esen rüzgâra rağmen ortayol İslam’ından sapmadılar, mezunları hem ecdadına Fatiha okudu, hem cenazelerini kaldırdı, hem çocuklarımıza din eğitim ve öğretimi yaptı, hem üst düzey veya orta düzey idareci, devlet görevlisi oldu, hem Meclis’e girdi, mebus, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı oldu. Halkına yabancılaşmadı, içlerinden hain ve terörist çıkmadı, mevcut şartlarda mümkün olan birikimi ile mümkün olan hizmetleri ifa ediyorlar.
Halkımızın bu okullara itibar ve rağbeti istenilen düzeyde olmasa da devam ediyor. İnsanımız haylice dünyevileştiği için bu okullardan yalnızca dine ve ebedi hayata hizmet edecek mezunların değil, dünyalık nimet ve imkânlardan da faydalanacak kimselerin mezun olmasını istiyor. Bu sebeple mezunların farklı branşlarda eğitim ve öğretim yapan üniversitelere girebilmelerini talep ediyor. Bu imkân elden gittiğinde öğrencilerde önemli ölçüde azalmalar oluyor.
Aslında fen ve kültür derslerinin okutulmasının gerekçesi yalnızca dünyevileşme de değildir; insanımıza din eğitim ve öğretimi yapacak olan insanların yalnızca dini kitapları ve konuları okumalarının yeterli olmayacağı, bugünün inanç, fikir, bilim ve felsefe dünyasından haberdar olmaları, bu alanlardan bilgi ve kanaat sahibi olmuş muhataplarına ortak bir dilden hitap etme imkânına sahip bulunmalarının gerekli olduğunda şüphe yoktur. Bu gereklilik de “fen, sosyal, matematik, kültür derslerinin” programlarında yer almasını zaruri kılıyor.
Birçok aşamadan ve gelgitten sonra imam hatip okulları işte bu programda karar kıldı.
Ülkemizin bütün çocukları bizim çocuklarımızdır; kimseyi zorlamadan bütün okullarda Kur’an, Peygamberimiz’in (s.a.) hayatı ve İslam din bilgisi derslerinin seçmeli ders olarak konması, milletimizin birlik ve bütünlüğü bakımından hayati derecede önem taşıyor. Velilerin bu dersleri seçmeleri için çocuklarını teşvik etmeleri dini bir vazife olarak duruyor. Allah ülkemizde bize bu imkân ve fırsatı vermiş iken şu veya bu bahane ile bu dersleri seçmeyen, sonra da çocuklarının dindarlık ve ahlaklarındaki arızalardan şikayet eden velilere bundan kendilerinin birinci derecede sorumlu olduklarını hatırlatıyorum.
İmam hatip okullarında kalite meselesi de gündemden düşmüyor.
Allah aşkına, ülkenin diğer okullarında kalite almış başını gidiyor da yalnızca imam hatipler mi geride kalmışlar!?
Medreselerden ve mekteplerden tarih boyunca her giren allame olarak mı çıkmış?
Bir de, Müslümana göre kaliteli öğretim ve eğitim ne demektir?
Çocuklar hangi bilgileri ve eğitimi alarak mezun olurlarsa kaliteli eğitim ve öğretim görmüş oluyorlar.
Bunun tek ölçüsü üniversitelere girme başarısı mıdır; böyle mi olmalıdır?!
Kaldı ki, imam hatip okullarında başta proje okulları olmak üzere tamamında azımsanamayacak bir başarı da söz konusudur. Yeter ki açık ve gizli/sinsi operasyonlarla çocuklarımızın yolu kesilmesin, önlerine engeller konmasın!
Bu arada başarı için bu okullarda görev yapan idareci ve öğretmenlere büyük sorumluluk ve gayret ödevi düşüyor. Bu okullarda görev alacak olanlar lütfen ve Allah rızası için sıradan memur olmasınlar; okulları ibadethane, yaptıkları işi de ibadet bilsinler. İbadette gönlü ve gözü olmayanlar da başka yerlerde başka işler yapsınlar.
Doğu Türkistan’ın hali ne olacak!
04:0015/12/2019, Pazar
G: 14/12/2019, Cumartesi
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Doğu Türkistan Cumhurbaşkanı Alihan Töre’nin Hatıratı “Türkistan Kaygısı” ibretle okunması gereken bir kitap.
Doğu Türkistan, 1944-1946 yılları arasında bağımsız bir cumhuriyetti. Devletin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı olan Alihan Töre Saguni, 1946 yılı Haziran’ında Stalin ve Mao işbirliği sonucu SSCB tarafından kaçırıldı, sonrasında ise 1949’da Çin Ordusu Doğu Türkistan’ı işgal etti.
Alihan Töre Saguni, Özbekistan’ın Taşkent şehrinde vefatına dek 30 yıllık bir sürgün hayatı yaşadı. Bu sırada 1917 ve 1950 yılları arasındaki dönemi kapsayan Orta Asya tarihine ilişkin anılarını yazdı. 1938’den sonraki olaylar ise ikinci oğlu Asılhan tarafından kaleme alınmıştır.
Eser, hem Sovyetler Birliği ve Çin’in Doğu Türkistan politikalarından ve uygulamalarından bahsetmekte, hem de Özbek, Uygur, Kazak ve diğer Doğu Türkistanlıların kurtuluş mücadelesini ilk elden anlatmaktadır.
Sürgünde sayfa sayfa gizlice yazılan, her sayfası ayrı yerlerde saklanan bu eser, Alihan Töre’nin oğlu Kutlukhan Şakirov tarafından yayına hazırlandı, Oğuz Doğan öncülüğünde Türkiye Türkçesine aktarıldı.
Doğu Türkistan’da bağımsız cumhuriyetin bir öncesi de var.
Kaşgar’da 12 Kasım 1933’te İslamî anayasa ile kurulan, para basmaktan vatandaşlarına pasaport dağıtımına kadar normal bir devletin her türlü faaliyetini yerine getiren, işgalci Çinlilere karşı modern çağda Müslüman Türklerin nasıl devletleşebileceğinin en güzel göstergesi olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin tarihçesini Doç. Dr. Alimcan Buğda, “Tarihi Vesikalarda 1933 Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ve Anayasası” isimli kitabında anlatıyor.
Müslüman Hui askerî hiziplerin bir kolu olan Ma Zhongying’ın ordusu Urumçi’ye kadar genişlemeye başladı. Buna karşın Müslüman Doğu Türkistan halkı önce 1931’de Kumul’da sonra da 1932’de Turfan’da isyan başlattılar. Kumullu Hoca Niyaz önderliğindeki direniş gücü Eyalet ordusunun hücumuna uğrayarak batıya çekilmek zorunda kalmıştır.
Ma Chungying ordusunun saldırıya uğramamış Tarım havzasının güneyindeki Hotan’da da 1933’te Mehmet Emin Buğra işgalci Çinlere karşı başkaldırdı. İsyancılar Hanlı memurları kovarak Hotan’ı aldıktan sonra Yarkand ve Kaşgar’a ilerleyerek Kumlu ve Turfan’dan sağınmış güçleriyle birlikte 12 Kasım 1932’de Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan ettiler.
Türkiye’de laiklik uygulamalarının had safhada uygulandığı bir dönemde dualarla açılan Kaşgar Meclisi’nde Kur’an-ı Kerimler okunarak dualar edildi. 23 Recep Cumartesi (14 Kasım 1933) Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin milletvekilleri Kur’an-ı Kerim’i öperek yemin ettiler. Meclis’in açılmasından sonraki Pazar günü ise asker, komutanlar, mülkî erkân ve Yarbağ Taşı’ndaki köprü önünde toplandı ve 41 adet top atışı yapıldı. Devletin resmî bayrağı olarak ise asırlardan beri bölgede kullanılmakta olan Gök Bayrak kabul edildi. Yemin töreninin üzerinden çalışmalarına acil olarak başlayan Meclis, daha önce Çinliler tarafından yayımlanan gazetelerin yayınına son vererek, İslâmî ve millî kültürün korunması için ‘Şerkî Türkistan Hayatı’ (Doğu Türkistan Hayatı) adıyla gazete yayınlarına başladılar. Bununla beraber bağımsızlıklarının nişanesi olarak Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, ‘pul’ adı verilen para bastırarak bölgede Çin paralarının kullanımı yasaklandı. Ülke, vatandaşlarına pasaport dağıtımından nüfus cüzdanına kadar her türlü hizmeti verdi. Doğu Türkistan’da kurulan bu İslam Devleti’nin adalet işlerini ise Şeyhülislamlık makamındaki isim bakıyordu. Ülkede kısa sürede şer’î esaslara dayalı mahkemeler kuruldu. Ülkenin milli marşı ise 1933 yılında Muhammet Ali Tevpik (Tohtu Hacı) tarafından yazılmıştı, aynı yıl Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşunda devlet töreni ile okunarak Doğu Türkistanlılarca ulusal marş olarak kabul edildi.
Turfan’ı işgal eden Ma Chungying ordusunun tehdidine karşı Urumçi’deki ‘Sincan Eyalet hükûmeti’ Sovyetler Birliği’nden yardım ve müdahalesini istedi ve bunun ardından 1934’de Kızıl Ordu’ya bağlı iki tugay Urumçi’ye girdi. Kızıl Ordusu’ndan kaçan Ma Chnagying ordusu Hotan’a saldırdı ve Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti ordusunu katletti. Bunun sonucunda 6 Şubat 1934’te cumhuriyet yıkıldı.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasında Rusya’nın büyük rolü vardır. Bu ülke kendi içinde yer alan büyük çoğunluğu Müslüman Türk olan Müslüman kökenli halkların, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ni örnek almalarından ve isyan etmelerinden korkuyordu. Bu devletin yıkılması için Çin’e destek verdi. İngiltere ise Hindistan ve Pakistan Müslümanlarından korkarak, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması için Çin’e destek verdi. Hatta Çin’e maddi yardım yaptı.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti anayasasının ilk üç maddesi:
Madde: Doğu Türkistan Cumhuriyeti, İslam şeriatı esasına göre kurulmuş olup, bizim saadet ve mutluluğumuzun kaynağı, kıyamet gününe kadar tahrif, tebdil olmayan ve ilahî yol gösterici olan Kur’an-ı Hakim’in hükmüyle amel edilir.
Madde: Doğu Türkistan devleti, Cumhuriyet usulüyle kurulmuş olup, halkın refahı ve devletin asayiş içinde olması için halkı her türlü zahmet ve nizadan korumak, milletin dini, millî, medenî iktisadî işlerinin yoluna konulmasını temin etmek ve bunun gibi milletin taleplerini gerçekleştirmek için Nankin hükümeti ve uluslararası birleşme cemiyetler ve akvama müracaat ederek istiklali elde etmek için elinden gelen her türlü çareleri görür.
Madde: Devlet idaresinin merkezinde (Emiru’l- Mü’minin) Reis Cumhur Hazretleri bulunarak, hükümeti İslam şeriatının ahkâmına uygun idare eder.
İşte bu devletleri yıkan Kızıl Çin bugün Doğu Türkistan halkını ırk, kültür ve din olarak Çinlileştirmek için tarihte örneği belki hiç bulunmayan yöntemler ile zulümlerin en çetin, en hunharca ve en etkilisini uyguluyor.
Evet, Türkiye mazlumların yanında olacak ama nasıl?
En azından Türkiye, Malezya, Endonezya ve Pakistan arasında kurulmaya başlanacak ve giderek genişleyecek İslam birliği ile!
Endülüs’ten Doğu Türkistan’a
04:0019/12/2019, Perşembe
G: 19/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
(M. Akbaş’tan)
İlim, irfan, cehd, dert ve eser sahibi değerli kardeşimiz Prof. Dr. Mehmet Akbaş’ın duygu ve düşünceme tercüman yazısını lütufkâr izinleriyle köşemde paylaşıyorum:
Ebdülüs ah… Nasıl da yıkıldın, nasıl da yıktılar seni… Müslümanlar Endülüs’te büyük bir medeniyet ortaya koydular. Avrupa’dan öğrenciler oraya okumak için giderlerdi ve bunun için can atarlardı. Ne âlimler yetişmişti orada! Büyük halifelerimiz vardı dünyaya yön veren. Medreselerimiz ve camilerimiz vardı. Duvarlarında altmış bin defa “La ğalibe illallah/Allah’tan başka galip gelecek kimse yoktur” yazan saraylarımız vardı.
Ve çöktü bütün bunlar. Neden mi?
Müslümanlar Avrupa’nın güneyindeki bu devlette, yani İslâm’ın Avrupa’daki devletinde yirmi üç parça oldular. Bu da yetmedi içlerinden önemli üç parça başı çekti ve kendi aralarında mücadeleye başladılar. Bu da yetmedi birbirleriyle savaşırlarken Hristiyan Avrupa’dan destek aldılar. Zaten Avrupalılar böyle bir şeyi dört gözle bekliyorlardı. Müslümanlar, onların kıtalarına girmiş, hâkimiyetlerine son vermiş ve onlara hükmetmişlerdi. Güle oynaya yardım ettiler. Müslümanlar birbirlerini kısa zamanda bitirdiler. Devletleri ve güçleri yok oluverdi. Güçleri yok olunca da düşmanın maskarası oldular. Devlet yıkıldı. Geride en az beş yüz bin Müslüman kaldı? Pekiyi bunlar ne yapacaktı? Bunların başına kim hâkim olacaktı. Papazlar, keşişler evlere girmeye başladılar. Endülüs işgal edildi. Müslümanları izlemeye koyuldular.
Abdest alan var mı? Cuma hazırlığı yapan var mı? Evlerde Kur’ân var mı? Kur’ân okumayı öğreten var mı?
Devletlerini kendi elleriyle yıkan Endülüslü Müslümanları üç şey bekliyordu: Ya Hristiyan olacaksın ya bu beldeyi terk edeceksin ya da öleceksin. Müslümanların Avrupalı düşmanları üçünü de uyguladılar. İspanya’daki Müslümanların bir kısmı Hristiyanlaştırıldı, bir kısmı sürgün edildi ya da köle olarak satıldı. Bir kısmı da işkenceyle öldürüldü.
Bunlar yaşanırken Endülüslüler içlerinden birini zamanın güçlü devleti Osmanlı’ya elçi olarak gönderirler. Elçi yardım talep edecektir. Zira Endülüs Hristiyanların zulmü altında kan ağlamaktadır. Bir çare lazım. Elçi, Osmanlı padişahı II. Beyazıd’ın huzuruna çıkar ve ağlayarak uzun uzun kaleme alınan mektubu okumaya başlar:
“Selam getirdim yıkılan camilerden, selam getirdim iffeti kirletilen kızlardan, selam getirdim yakılan mushaflardan…”
Mektup uzundur ve elçi ağlayarak okumaya devam etmektedir.
Osmanlı yardım edemez. Çünkü o sırada İran ve Avusturya ile savaş halindedir. Bir gemi ve iki bin adam gönderir, İspanya sahillerinde bir miktar mücadele eder ama çare olmaz. Endülüs ağlamaktadır. Ölüm, sürgün ve işkence…
Yıl 1492, devlet yıkıldı.
Yıl 1600, tek Müslüman dahi kalmadı Endülüs’te.
Ah Endülüs ah… Sen seni vurdun, yıktın sekiz yüz yıllık devleti. Yok ettin kendi elinle kurduğun medeniyeti.
Şimdi düşman Doğu Türkistan’da, Bilad-ı Şam’da, Yemen’de, Myanmar’da, Irak’ta, Mısır’da, Filistin’de, Gazze’de, Afganistan’da, Pakistan’da…
Doğu Türkistan vuruluyor. Çinliler Endülüs’teki senaryonun aynısını burada tekrarlamakta… Evlere giriyorlar ve İslâm’a dair ne nişane ve iz varsa yok etmeye çalışıyorlar. Müslüman kızları Çinli erkeklerle evlendiriyorlar. Âlimler katledilmekte, insanlar kamplarda toplatılıp Çince öğrenmeye zorlanmakta. Hayat tümüyle takip altında. Aileler “Yurt dışındaki oğlun kızın dönsün, buraya gelsin” diye zorlanmakta ve baskıya uğramakta… Hedefte İslâmî hayat var.
Çin, İslâm’ı ve Müslümanları yok etmek için bildiğini yapacaktır. Ya biz?
Bulunduğumuz her ortamda Müslümanların dertlerini dert edinelim, onların acılarını içimizde hissedelim, acılarını acımız kabul edelim. Cebimizden onlara yardım ulaştıralım, yol bulabilirsek coğrafyalarına gidelim, yol bulabilmek için çareler arayalım, yöneticileri zorlayalım, işyerimizde, ailemizde, dava arkadaşlarımızla Müslümanların hâlini gündem yapalım. Onların dertlerini konuşalım. Zulüm ve baskından kurtuluş çareleri üretmek için sorular soralım. Öğrencilerimize Müslümanların içinde bulunduğu durumu anlatalım. Mazlum coğrafyaları gündem yapalım, her zaman ve zeminde “Zulüm yeryüzünden silininceye dek mücadele” sloganını seslendirelim.
Yâ Rab, bizlere ikinci Endülüsler yaşatma… Bizleri İslâm diyarlarını ayağa kaldıracak davetçilerden kıl… Bizleri şu ümmetin evlatlarını yetiştirecek muallimlerden kıl… Düşmanlarımıza evlerimizi ve mescitlerimizi yıkmaları için fırsat verme!
Bir gün yolunuz Endülüs’e düşerse orada bir işkence müzesi var, lütfen ziyaret edin. (Mehmet Akbaş).
Ensar Vakfı Büyük Türkiye Buluşması
04:0020/12/2019, Cuma
G: 20/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam Hatip Okullarında kalite meselesi ve genel olarak örgün ve yaygın din öğretim ve eğitimi konularında kötümser konuşan ve yazanlar, hiçbir şey yapılmadığını söyleyenler haksızlık ediyorlar. Diyanet, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü, Ensar Vakfı, ÖNDER, İlim Yayma Cemiyeti, TÜRGEV, Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu ve daha başkaları ülkemizin bir ucundan diğerine yayılmış teşkilatıyla gece gündüz çalışarak hem genci ve yetişkini ile halkımıza, hem genel olarak gençlerimize ve okullara hem de özel olarak İmam Hatip Okullarına mahsus din eğitimi ve öğretimi yapıyorlar. Artık internet var, bir şey söylemeden ve yazmadan bu isimleri yazıp internete girseniz ve faaliyetlerini okusanız kötümser yazılarınızdan utanırsınız.
“Efendim bunlar var ama din ve ahlak konusunda şu ve bu aksaklıklar da var?” diyenler, içinde yaşadığımız ülke ve dünya şartlarında bir de beşeriyet icabı bunların elbette olabileceğini, az çok olmadığı bir devrin bulunmadığını niçin düşünmüyorlar!? Yapıcı tenkit ve yol gösterme yanında teşviklerini niçin esirgiyorlar!?
Bu yazıda Ensar Vakfı’nın yalnızca bir faaliyetini örnek olarak sunmak istedim.
Ensar Vakfı 2011 yılından bu yana her yıl Türkiye’nin dört bir yanındaki şubeleri ile “Büyük Türkiye Buluşması” adıyla bir araya geliyor. Bu yıl 8.’si gerçekleşen Büyük Türkiye Buluşması 29 Kasım-01 Aralık tarihlerinde Antalya’da yapıldı.
8. Büyük Türkiye Buluşması’nda birinci gün “Ziyafet Sofrası” isimli bir temsil ile başladı. Namaz konusunun işlendiği temsil, katılımcılar tarafından beğeniyle izlendi.
Sonra Ensar Vakfı Kurucuları Ali Erilli, Feyzullah Kıyıklık ve Kerim Aytekin şube başkanları ile bir araya gelerek şubelerde yapılan ve planlanan çalışmalar hakkında bilgi alışverişinde bulundular.
İkinci gün, Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı İsmail Cenk Dilberoğlu’nun açılış konuşmasının ardından Prof. Dr. Mustafa Ağırman’ın “Hz. Peygamber’in Etrafındaki Gençler” konferansı ile devam etti. Ağırman konferansında, Peygamber Efendimizin(sav) gençlere bakışını, verdiği değeri, güvenini ve gençleri yetiştirmede gösterdiği metodu anlattı. Örnek şahsiyetler üzerinden gençlere sabrı, dayanmayı ve İslam adına çile çekmeyi öğretmemiz gerektiğini dile getirdi.
Program, Prof. Dr. İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Dönemi Din Politikaları” konferansı ile devam etti. Konuşmasında, Cumhuriyet Dönemini din politikaları açısından üç döneme ayıran Kara, bu dönemlerde uygulanan siyasi, askeri ve bürokratik engellemeler ve yönlendirmeler üzerinde durdu.
Murat Dağıtmaç’ın “Dijital Haçlı Seferleri” ile devam eden 8. Büyük Türkiye Buluşması’nda katılımcılar, dijital ortamın sunduğu tehlikeler karşısında ne yapmaları gerektiği konusunda bilgi sahibi oldu. Dikkat edilmediği takdirde ailelerin karşısına iki seçenek çıkıyor; ya dijital çağa ayak uydurup gençlerimizi dizimizin dibinde ve sosyal medya ile birlikte elde tutacağız ya da onları üzerimize adeta haçlı seferleri gibi gelen sosyal medya tehlikesi ile baş başa bırakacağız.
“Din Eğitiminde İHL, İlahiyat ve Diyanet’in Rolleri, İş Birliği ve Sınırları” konusunun ele alındığı panelde konuşmacılar; Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mürteza Bedir ve DİB Din Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Kadir Dinç’ti. Tarihsel ve iş birliği bağlamında ele alınan bu üç kurumun hizmet alanları, birbiriyle bağlantısı ve sınırlılıkları ülke dinamikleri içerisinde konuşuldu.
İkinci günün son programında, Üsküdar Hakkı Demir Anadolu İmam Hatip Lisesinin Tasavvuf Musikisi Ekibi, katılımcılara güzel bir akşam yaşattı. Türk Sanat ve Tasavvuf Musikisinden örneklerin seslendirildiği programda öğrenciler gerek enstrümanlara olan hakimiyeti gerekse performanslarıyla göz doldurdu.
Ensar Vakfı geleneği haline gelen ve başarılı şubelerin taltif edildiği Ödül Töreni’nde ise 11 farklı dalda 17 şubeye ödül verildi.
40. yılında bir kez daha Ensar Ailesini bir araya getiren Büyük Türkiye Buluşması, 163 şubeden 534 kişinin katılımı ile birlik ve kardeşlik içerisinde sona erdi.
Laikçiler telâşta
04:0022/12/2019, Pazar
G: 22/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu ülkede mahalle baskısına alışmış, başkalarının hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, demokrasi ve laikliği yalnızca kendi hakları, dünya görüşleri ve hayat tarzları için kullanmayı hedefleyen ve böyle anlayan okur-yazarlar, enteller, sosyete kesimi var.
Onlara göre bütün öğrenciler ve bayanlar kendileri gibi giyinmeli, inandıkları gibi giyinmeleri ve örtünmeleri yasaklanmalıdır. İmam-Hatip okulları olmamalı veya yalnızca imam yetiştirecek kadar olmalıdır. Müftüler nikâh kıymamalı, faizsiz finans kurumları ve katılım bankaları olmamalıdır. Kızlarla erkekler aynı havuzda yüzmelidirler, yalnızca her bir cinse uygun hak ve özgürlükler değil, iki cins için her bakımdan eşit hak ve özgürlükler olmalıdır (yetişkin erkeğin erkekle, kadının kadınla veya karşılıklı cinsel temasları serbest olmalıdır, yetişkinlerin cinsel teması için nikâh şartı bulunmamalıdır)…
Hayatlarını dinlerinin kurallarına göre yaşamak isteyen Müslümanlar (Allah’a sâlih kul olmak isteyenler) ötekilere bir hayat tarzı dayatmadan yalnızca kendilerine yönelik dayatmalara itiraz ettiklerinde, “Biz bu ülkede başkalarını zorlamadan Müslümanca yaşamak istiyoruz” dediklerinde ve bu maksatla bazı hukuki düzenlemeler talep ettiklerinde laikçiler, “Laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor, hukuk değişiyor” diye yaygara koparıyorlar.
Bilindiği gibi mevzuat “düzenleyici” ve “âmir” olmak üzere ikiye ayrılır. Mesela miras, evlenme ve boşanma, faiz, ticari muamelelerin çoğu laik düzenleyici mevzuata konu olmuştur. Müslümanlar kendi aralarında şeriata göre muamele yapıp gerektiğinde mahkemeye “şu şekilde anlaştık” dediklerinde mahkeme bunu onaylayacaktır. Müslümanlar faizci bankalara değil de faizsiz işlemler yapan katılım bankalarına gittiklerinde laik devlet onlara ceza veremeyecek, mani olamayacaktır…
1984 yılından beri bu ülkede faizsiz finans kurumları (daha sonraki adıyla katılım bankaları) var. Bu bankaların ayırıcı özelliği faizli kredi vermemek ve faizli işlem yapmamaktır. Başka bir ifade ile şeriata göre haram olan bir işlem yapmamaktır.
Peki, bu bankaların, bu ayırıcı özelliklerine riayet edebilmek için İslâm’da neyin helâl neyin haram olduğunu bilmeye ve işlemlerinin bu bakımdan denetimine ihtiyaçları yok mudur? Bu ihtiyacı karşılayacak İslâmî ilimlerde yetişmiş, belli niteliklere sahip kişileri istihdam etmek zorunlu değil midir?
Devlet bu ihtiyacı ve zorunluluğu karşılamak için bu bankalara mahsus şer’î danışma heyetleri ve denetim heyetleri ile ilgili düzenleme yapıyor ve bunu resmî gazetede yayınlıyor.
Peki bu düzenleyici hükümler arasında “Bütün bankalar buna tabi olacak” diye bir hüküm var mı?,.
Yok.
İsteyen bu bankaya, istemeyen faizci bankaya gidebiliyor mu?
Evet.
Resmi bir devlet kurumu olan Diyanet’te “Din İşleri Yüksek Kurulu” var mı?
Var.
Vatandaş bu kuruldan fetva alarak isterse hayatında uyguluyor mu?
Evet.
Peki, Diyanet ve kurul ile ilgili düzenleyici mevzuat var mı ve resmi gazetede yayınlanmış mı?
Var ve yayınlanmış.
Peki bunlardan dolayı laiklik elden gitmiyor, düzen değişmiyor da, katılım bankalarında tıpatıp benzeri yapıldığında niçin laiklik elden gidiyor ve yapılan anayasaya aykırı oluyor!!!
“Başörtüsü yasağı kalkarsa özelde okullarda, genelde toplumda bölünme olur, insanlar birbirine düşer, huzur ve asayiş kalmaz…” diyorlardı; bunların hiçbiri olmadı, örtünen ve örtünmeyen yan yana, arkadaş, dost, komşu vb. olarak yaşayıp gidiyorlar.
Huzuru kaçanlar varsa bunlar, bağnaz, din ve düşünce hürriyetini tekellerinde tutmak isteyen laikçilerdir.
Ortada bir hukuk değiştirme talebi ve eylemi bulunmadığı halde vehme kapılıp kaleme sarılan ve bilir bilmez İslâm Hukuk hakkında hükümler veren prof.lardır.
Gelecek yazımda bir kanalda “katılım bankaları ile ilgili olarak izlediğim bir tartışmayı” tahlil ve tenkit edeceğim.
Not
Yorgun ve hasta olduğum için yirmi beş yıldır yazdığım bu köşeyi bu ayın sonundan itibaren haftada bir soru-cevap köşesine çevireceğim. Sevgili okuyucularıma dua eder, dua bekler, Allah’ın selam, rahmet ve inayetlerine mazhar olmalarını dilerim.
Katılım bankalarını niçin korumalıyız
04:0026/12/2019, Perşembe
G: 26/12/2019, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1940’lı yıllarda Hindistan’da İslâmî iktisat ve finans üzerinde çalışmalar ve yayın başladı. Geçmiş zamanlarda ihtiyacı için para arayanlar para vakıfları, cami akçesi, karz-ı hasen gibi kurum ve uygulamalardan temin ediyorlardı. Zaman içinde bunlar ihtiyaca cevap vermeyince fukaha, açıktan faizli kredi almaktansa şeklen olsun faize bulaşmamış olmak için yollar aradılar. Para faizsiz mülk kirasız, ödeyince geri almak şartlı taşınmaz alım satımı, daha da ötesi bir malı paraya ihtiyaç duyana vadeli yüze satıp doksana peşin geri alma (ıyne satımı) yollarını uygulamaya soktular. Sonuncusu açıkça hadise aykırı olduğu için araya üçüncü şahsın girmesi formülünü uyguladılar. Hâsılı takva azaldıkça, dünya ve madde sevgisi ahirete galip geldikçe İslâm’ın adil ve kardeşçe talimatının arkasından dolaşma, işi kitabına uydurma yollarına başvuruldu.
Bu uygulamalara formül bulan fukahayı kınamıyorum; onlar halkın hiç olmazsa açık (şekil ve hakikat olarak) faize bulaşıp zamanla bunu önemsiz görmelerinin engellemek istediler. Kınanması gerekenler ellerinde ihtiyaç fazlası paraları olduğu halde bunu ihtiyaç sahibine hibe, karşılıksız ödünç, tasadduk gibi yollardan vermeyenlerdir.
Şahsi ihtiyacı için değil de yatırım ve üretim için paraya (sermayeye) ihtiyacı olanlara da İslâm çeşitli ortaklık yollarını göstermişti.
Şahsi veya ticari ve ekonomik ihtiyaçlar için para bulma işi çağın şartlarında kişiler arasında olmaktan çıktı, kurumlaşma ihtiyacı doğdu.
Şahsi ihtiyaçlar için gerekli kurumlaşma (zekât kurumu, karz-ı hasen kurumu, karşılıksız bağış uygulaması) hâlâ yeterli olmayıp ihtiyacın karşılanması için himmet ve hassasiyet sahibi Müslümanları beklemektedir.
Yatırım, üretim ve ticaret için sermayeye ihtiyacı olanların faizden kaçınmayanları faizci bankalardan işlerini görüyorlar ve pek çoğu da büyük zararlara maruz kalıyorlar.
Faize bulaşmadan iş görmek isteyenler için önce Hindistan’da, sonra Mısır’da (altmışlı yıllarda) İslâmî finans ve bankalar gündeme geldi.
Altmışlı yıllarda vaiz idim, cemaatim arasında az çok parası olup bunu yastık altında tutmak istemeyen, meşru yoldan nemalandırma yolu arayan Müslümanlar bana soruyorlardı. Bugün olduğu gibi o günlerde de kooperatif kavramı ve uygulaması yeterli değildi. Önümüzde, namuslu ve takva sahibi işadamlarına paralarını ortak olarak vermekten başka yol yoktu, fakat böyle adamları nasıl bulacaktık, tavsiye ederek sorumluluk altına nasıl girecektik?
1970’li yıllarda Mısır tecrübesini anlatan bir kitabı tercüme ederek önce bir gazetede dizi olarak sonra bir kitapta yayınladım. Merhum Hamidullah Hoca, Sabahaddin Zaim, tercüme yoluyla Salih Tuğ gibi isimler de bir şuur oluşmasına katkıda bulundular. 1980’li yıllarda ülkemizde bu ihtiyacı karşılamak arayışları başladı.
Özel Finans Kurumu adıyla ilk faizsiz banka ve finans kurumunun oluşmasında merhum Turgut Özal’ın, Korkut Özal’ın, Abdullah Tivnikli’nin ve daha başka gayret ve himmet sahiplerinin emekleri vardır.
Bu kurumun kanunu yoktu, 1984’te çıkarılan bir KHK ile kurulmuştu. Doksanlı yıllarda kanun kapsamına alındı, adı Katılım Bankası oldu. Demokrasinin inkıtaa uğradığı zamanlarda bu bankaları baltalamak için her şeyi yaptılar. Yeni banka ve yeni şube açtırmadılar. Hem kanunda hem de yönetmelikte uygunsuz ifadeler vardı. Bu yıla kadar resmi olmayan “şer’î danışma heyetleri”, “işlemleri karşılıklı sözleşme ve akitleşmelerde fıkha uygun yaptırarak” çözüm oluşturdular. 2019’da amaca ve fıkha uygun yönetmelikler ve tebliğler yayınlandı.
Bundan böyle adıyla sanıyla fıkıhta geçen ve meşru olan işlemler resmileşti. İşlem ve muhasebe buna göre yapılabilecek.
Katılım bankalarının karşısında faizci bankalar var, bunlarla rekabet etmenin de zorlukları var. Başta bu durum olmak üzere daha başka sebepler, katılım bankalarını, “müşteriye vekâlet vererek malı satın alıp vadeli satma (murabaha)” usulünü daha ziyade kullanmaya sevk etti. Her fırsatta bunun azaltılması ve ortaklık veya leasing usulünün daha ziyade kullanılmasını tavsiye ve teşvik ettik. İlgililer de bu yönde çalışmalar yapıyorlar.
Bir kurumu ve kuruluşu yıkmak, yok etmek kolaydır, yapmak ve ıslah daha zordur. Biz yıkmadan, yok etmeden ıslahı tercih ediyoruz. Sabır, iyi niyet, bilgi, gayret, güzel ahlak ile zaman içinde İslâmî finansın ideal şeklini bulacağı ümidini taşıyorum.
Mevcut uygulamada bazı tereddütler ve kasten yanlış anlatımlar var. Bir yazıda da onlara temas edeyim inşallah
Siyonistlerin Çin çıkarması
04:0027/12/2019, Cuma
G: 27/12/2019, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Filistin çıkışlı ibretlik bir yazı okudum. Bu yazıda İsrail’in uzun soluklu bir plan içinde Çin’e nasıl sızmakta olduğu anlatılıyor. Haberin kaynaklarından biri Mısırlı, Çin’de doktora yapmış siyaset bilimci ve Beni Suef Üniversitesi Öğretim Üyesi Bayan Nadiye Hilmi.
Birkaç gün önce de Çin hükümetinin, ülkedeki mabetlerin komünist kültür merkezlerine çevrilmesi (bu fonksiyonu ifa etmesi) ve kutsal kitapların komünist Çin ideolojisine göre yeniden çevrilmesi ve yorumlanması kararı almış olduğunu okumuştum.
Dinlere ve kültürlere hayat hakkı tanımayan kızıl Çin’e Siyonistler nasıl sızmışlar ve hangi aşamaya gelmişler?
Yazı işte bu soruya cevap veriyor.
Tel Aviv, Çin’de bir Siyonist lobi oluşturmak istiyor, bunun için de önce vaktiyle Çin’e yerleşmiş bir Yahudi aile veya grup bulmak gerekiyor. Problem şu ki, meselâ ABD ve İngiltere’de olduğu gibi bir Yahudi grup Çin’de mevcut değil.
Siyonist araştırmacılar böyle bir grubu oluşturmak için kolları sıvayıp geçmiş zamanlarda Çin’e yerleşmiş bir fert veya aileyi aramaya koyuluyorlar ve Çin’in doğu bölgesinde vaktiyle böyle bir ailenin yerleşmiş olduğu bilgisine ulaşıyorlar; başlangıç noktası burası oluyor.
Siyonistler bu ailenin torunlarını araştırıyor ve sonunda asıllarını unutmuş ve sayıları birkaç yüzü geçmeyen guruba ulaşıyorlar. Uzun ve planlı çalışmalar sonunda grubu, asıl din, kültür ve ideolojisine dönmenin gerekliliğine inandırıyorlar. Bir kısmını İsrail’e getiriyor, vatandaşlık veriyorlar, bazıları İsrail ordusunda gönüllü vazife alıyor.
Çalışmalar sonunda bazı Yahudi şahıslar Çin’de yüksek düzey vazifelere ve karar organlarına kadar geliyorlar.
Prof. Dr. Nadiye Hilmi bu gelişmeyi teyiden “Shavei İsrael” isimli bir kuruluştan söz ediyor; bu kuruluşun vazifesi dünyanın neresinde var ise Yahudileri bulmak, onları yeniden Yahudi ve Siyonist haline getirmektir. Yahudilikte misyonerlik (Yahudi olmayanları dine davet) olmadığı halde Çin’de bu kuralı aşıyorlar, bahsi geçen kuruluş ve benzerleri binlerce Çinliyi Yahudileştiriyor. Çinlileri Yahudileştirince Çinli kızlarla evlendiriyorlar ve böylece bir “Siyonist Çinli nesil” oluşturuyorlar. Okul öncesinden itibaren okullar açıyorlar, Konfüçyüs mabetleri stilinde sinagoglar kuruyorlar.
İsrail’in Pekin büyükelçisi, hükümetin bu Siyonist-Çinli nesli resmen tanıması için yoğun çalışmalar yapıyor, ailenin isimlerinin zaman içinde değiştiğini iddia ederek ve mevcut isimleri tahrif ederek Yahudi isimler ortaya çıkarıyorlar.
Çin’de, Ortadoğu ve diğer bölgeler ile ilgili kararları etkileyebilmek için akademya ile hükümet arasında sıkı bir ilişki var. İsrail bunu da kullanıyor, Çin-İsrail akademik ilişkileri en üst seviyede. İsrail Çin’de birçok ortak araştırma enstitüsü kurdu, üniversitelerinde Yahudi kültürü ve İbranice dili bölümleri açtı, Çinlilerin İsrail’e seferlerini kolaylaştırdı, Çin’in, Yahudilerin bulunduğu bölgede yüksek değeri bulunan ödüllerle araştırma yarışmaları yaptırıyor.
İsrail, geçen yılın Aralık ayında Şanto şehrinde bir üniversite açtı, bu üniversite Çin’de, Rusya’dan sonra ikinci yabancı ülke üniversitesidir. Bir yandan da İsrail’de, Çin’deki Yahudilere rehberlik etsinler diye özel hahamlar yetiştiriyor.
Evet, ibretlik olaylar bunlar; Çin oradaki Müslümanları asimile etmek için zulmün görülmemiş çeşitlerini uyguluyor, ama İsrail’in Çinlileri Yahudileştirmesine göz yummuş oluyor.
Çalışan kazanır, oturan, uyuyan, tembellik eden, gaflet içinde hayat sürenler ise kaybederler.
25 yıl sonra
04:0029/12/2019, Pazar
G: 29/12/2019, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1995’te Yeni Şafak’ta köşe yazmaya başladım. Benim köşe yazarlığım gazete ile de yaşıt. Allah çeyrek yüz yıl iyi kötü binlerce yazı yazmayı nasip etti, çok şükür.
Gazetemiz daha İslâmcı bir söylem ile çıkıyordu. 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Refahyol hükümetine karşı, irtica bahanesiyle malum süreci başlattı. Hareket, ordu ve bürokrasi merkezli idi.
Uzun bir masada toplanmıştık, “Bundan sonra nasıl bir yol izlemeli” başlıklı konuyu konuştuk ve davamızı, “hukuk, insan hakları ve demokrasi” çerçevesinde ortaya koymaya ve savunmaya karar verdik. Başka gazetelerde yazan liberal demokrat, İslâmcı, muhafazakâr birçok yazar da gazetemizde yazmaya başladı. Sonra ülke tekrar demokrasiye dönünce yazarların bir kısmı kendi dünya görüşlerine daha uygun buldukları başka gazetelere geçtiler.
Beşerin yaptığı hiçbir iş bütün insanları memnun etmez. Beğenen olur, beğenmeyen olur. Her iki halin de birçok dini, ideolojik, maddi, siyasi… sebepleri ve saikleri vardır.
Yazılarıma tabii olarak müspet ve menfi tepkiler oldu. Bende iz yapan tepkiler ise maksadımı anlatamadığım veya yazılarımın maksadımın dışına çekildiği yahut da ideolojik bağnazlık yüzünden yapılan hakaretler ve küfürlerdir. Zaman içinde sinirlerimi yıpratmasın diye bunları takipten vazgeçtim.
Şu örnekleri hiç unutmuyorum:
“Çıplaklık Tacizdir” başlıklı bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediği ise “iffetli yaşamak için nefsi ile mücadele eden insanları, aşırı soyunarak kamuya açık alanlara çıkmanın taciz edeceği” idi. Merak edip ulaşabildiğim tepki yazılarını topladım yüz sayfayı geçti. Üç türlü tepki vardı: “Hay Allah razı olsun” diyenler, muhafazakâr olmadıkları halde “yazar doğru söylüyor” diyenler (bunlardan oldukça serbest ve feminist bir hanım yazar “Doğru söylüyor, biz gösterip gösterip kaçırmaktan zevk alırız” demişti). Üçüncüye örnek birisi de “Bu gibi adamları demir kafes içine hapsetmek lazım” diye yazmıştı.
“Örtülü bayanların kamuya açık yerlerde bacak bacak üstüne atıp sigara tüttürmelerinin yakışmadığını, bunu yapanların karşı tarafa (açıklara, sosyeteye, modernlere) imrenmeye devam ettiğini” ifade eden bir yazı yazmıştım. Hem açıklardan hem de kapalılardan çok sert tepkiler aldım; hiç alakası yok iken işi “iffet” konusuna çektiler ve beni çok üzdüler.
Medyada yazma ve konuşmanın bir başka garip tarafı daha var. Bizim ülkemizde tv’de bir programa çıksanız veya bir gazetede yazsanız, asıl işiniz, ömrünüzü verdiğiniz çalışmaların size bahşettiği unvanlar unutuluyor ve “gazeteci yazar filan” diye anılır oluyorsunuz.
Hâsılı köşe yazarlığı çileli bir iştir, buna rağmen 86 yaşıma kadar yazmaya devam ettim. Şimdi artık hastayım ve yorgunum. Bu yüzden bu son yazıma kadar olduğu gibi köşe yazısı yazmayacağım, sıhhatim elverdiğince Pazar günleri bir köşede çıkacak “sorulara cevaplar” yazısı yazacağım.
Sormak isteyen okuyucularım şu e-mail adresine yazabilirler:
hayrettin.karaman@yenisafak.com.tr
Kimi yazılarım istemediğim halde hak etmeyen bazılarını incitmiş olabilir, onlardan affımı ve haklarını helâl etmelerini dilerim.
Elhamdülillah Müslümanım. Müslümanlar (müminler) her bağlantıdan önce ve üstte Allah’ın memurlarıdır; yani güçleri yettiğince Allah’ın emirlerine uymakla yükümlüdürler. Bu memuriyetten emeklilik, isti’fa olmaz, Allah korusun yoldan çıkanlar için kovulma olabilir. İşte bu sebeple her mümin, kendinden ve ailesinden başlayarak ulaşabildiği yere kadar İslâmî eğitim almak ve vermek durumundadır. Bu eğitimin bir aracı da konuşmaktır ve yazmaktır.
Tabii konuşmanın ve yazmanın şartları, usulü ve âdâbı vardır.
Bilerek konuşmak gerekir, yerinde konuşmak gerekir, kırmak ve yıkmak için değil yapmak ve ıslah etmek için konuşmak gerekir, konuşmak susmaktan hayırlı olduğu zaman konuşmak gerekir, dil ve üslup maksada uygun olduğu zaman konuşmak gerekir, insanoğlunun ağzından çıkan her kelime ebedî âlemde karşısına çıkmak üzere kaydediliyor; bu bilinç içinde konuşmak ve yazmak gerekir…
Allah’ım, dilimizi de günahtan koru, sözümüzü doğrult ve rızana aykırı olan bir kelimeye dahi imkân verme!
. . .
|
| Bugün 366 ziyaretçi (1554 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|