 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Birlik mi beraberlik mi ve nasıl?
04:007/01/2024, Pazar
G: 7/01/2024, Pazar
11
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yirmi yıl kadar önce bir okuyucum Ensar Vakfı’nın İslâm hizmetine yönelik birleştirici ve kuşatıcı hareket anlayışını söz konusu ederek şöyle diyordu: “Görebildiğim kadarıyla mevcut cemaatler ve vakıflar da kendileri için aynı şeyleri söylüyorlar. Böylece bir kısır döngü oluşuyor. İşte benim üzüldüğüm konu da bu. Bu ortam içinde herkes kendi cemaatini ve vakfını öne çıkarıyor, diğerleri bize gelsin diyorlar. Tabii bu, tabandaki kişilerin sözleri. Bilmiyorum bunları baz alarak mutaassıplıktan söz edebilir miyiz? Üst kademelerde birleşme ile ilgili görüşmeler yapılıyor mu?”
Ben de şöyle demiştim:
“Okuyucumun temas ettiği ve yakındığı durum bugün -hatta tarih boyunca- İslâm dünyasına musallat olmuş en önemli musibettir; geri kalma, zayıflama, yenilme ve çürüme amillerinin başta gelenidir. Hâlbuki Kitap ve Sünnet Müslümanları ictihada ve tefekküre teşvik etmiş, farklı görüşlerin tartışılmasını, her şahsın veya grubun benimsediği ictihada göre amel etmesini serbest bırakmış, hatta teşvik etmiş, fakat tefrikayı, bölünüp parçalanmayı nefretle karşılamış ve şiddetle yasaklamıştır.
“Tefrika Müslümanların, farklı görüş, düşünce, tercih, coğrafya, ırk, iktidar esasına göre gruplara ayrılması ve her bir grubun kendi tercih, konum ve anlayışını İslâm’la aynılaştırması, diğer anlayışları ve konumları İslâm dışı sayması ve bunlara karşı olumsuz tavır takınması (işte taassup da budur) ile başlar, araya başka unsurların da girmesiyle gelişir, büyür, müzminleşir...
“Birleşme bir adımda oluşmaz; önce Müslüman gruplar arasında hoşgörü tavrını ve ilişkisini oluşturmak gerekir, arkadan ortak konularda ve ihtiyaçlarda işbirliği yapılabilir, bu işbirliği grupları birbirine daha da yaklaştıracağı için sonunda kısmen de olsa birlikler, birleşmeler aşamasına gelinecektir. İşte bu ‘hoşgörüden birliğe giden’ yolda yürümek üzere bütün Müslümanlara çağrı yapacak, bu yolculuğun başlamasına öncülük edecek bir grubun ortaya çıkmasına ve çalışmalarına ihtiyaç vardır.”
O günlerde mesela “İslâm Âlimleri Vakfımız” vb. yoktu, mevcudun maksada en uygun olanı Ensar Vakfı ile Gönüllü Kuruluşlar Vakfı idi. Bu sebeple Ensar örneğinden yürüyerek şöyle demiştim:
“Ensar Vakfı ile Gönüllü Kuruluşlar Vakfı’nı bu hizmetin öncüleri ve gönüllüleri olarak kabul etmek mümkündür. Ensar Vakfı’nın, kendi cemaat veya kurumunu öne çıkaran gruplardan farkı şu maddelerde görüldüğü gibidir:
a) Ensar Vakfı, herhangi bir İslâmî grup mensubunu, kendi cemaatini terk ederek Ensar çatısı altına gelmeye çağırmıyor. Kişinin kendi grubuna mensubiyetine “cüz’i rabıta: parça veya grup bağı”, Ensar çatısı altındaki bağına ise “külli rabıta: bütüne ait bağ” adını veriyor ve her bir Müslümanı, istiyorsa cüz’i rabıtasını koruyarak Ensar çatısının altında külli (çeşitli grupları birbirine bağlayan İslâm) bağı ile bağlanmaya ve ortak İslâm hizmetine çağırıyor. (Diğer gruplar -genellikle- ya çağırmaz yahut da kişinin bulunduğu yerden koparak gelmesini ister.)
b) Ensar Vakfı, bütün Müslümanlar arasında ortak olan kutsallara ve değerlere dayanır. En büyük ve eşsiz örnek Allah Resulü’dür (başka eşsiz ve en büyük örnek yoktur). En büyük ve eşsiz kitap Kur’an-ı Kerim’dir (başka en büyük ve eşsiz kitap yoktur; yani başka şahıslar ve kitaplar için böyle bir iddia ileri sürülemez).
Doğru İslâm anlayışı belli bir şahsın veya grubun inhisarında değildir; doğruyu bulmanın yolu usule göre ana kaynaklara başvurmak ve asırların bilgi birikiminden de yararlanmaktır. Bu yoldan yürünerek üzerinde ittifak edilen bilgi ve hükümler bütün Müslümanları, ihtilaf edilenler ise benimseyenleri bağlar, diğerlerine müsamaha edilir. (Herhangi bir şahsın, grubun İslâm anlayışı mutlak İslâm ile aynılaştırılıp diğer anlayışlar ve gruplar İslâm dışı, batıl, sapık... kabul edilemez. Böyle kabul edilmek için -bir gruba mahsus olmayıp bütün İslâm âlimlerinin benimsediği ölçütler kullanılır.)
c) Ensar Vakfı, İmam-Hatip mensup ve mezunlarını bu hizmetin öncüleri ve/veya hadimleri olarak kabul eder; ancak İmam-Hatipçi değildir, deyim yerinde ise İslâmcıdır, ona göre kardeşlik, birlik, dayanışma ve değerlendirme ölçütü İslâm’dır.
Henüz tavanda, sıralamaya çalıştığımız esaslar dâhilinde bir hoşgörü, işbirliği ve birlik çağrısı faaliyeti görülmedi. Bu başladığında bir inkılap başlamış olacaktır, Ensar Vakfı’nın faaliyetlerini ‘bu çağrıya’ çağrı olarak algılamak mümkündür...”
İşte bu cevabı yazmıştım (azıcık güncelledim).
Günümüzde olabilecek kadar birlik sağlayıp ortak değerlere odaklanmış güçlü bir eğitim-öğretim ile kayıplarımızı bulup kazanmak için çalışan sivil toplum kuruluşları yalnız Ensar değil; çok şükür işbirliği, hizmet paylaşımı, kardeşçe dayanışma içinde çalışan Önder, İlim Yayma Cemiyeti vb. kuruluşlarımız var. Bu kervana katılmayanları İslam’dan ve kardeşlikten dışlamadan yolumuza devam etmemiz gerekiyor. Dediğim gibi, birlik bir adımda oluşmaz, ama bir yerden başlamak ve yürümek gerekir.
Peki, bu ülkede başka inanç, ideoloji ve dava peşinde koşanlar da var, onlarla ilişkimiz ve bu topraklar üzerinde beraberliği yakalayıp sürdürmemiz nasıl olacak?
Gelecek yazıda da bu konudaki düşüncemi sunayım.
.Niçin tefrika, nasıl uzlaşma
04:0014/01/2024, Pazar
G: 14/01/2024, Pazar
10
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1.
a) Toplumumuzda farklı dinlere mensup gruplar arasında gittikçe derinleşen ve eskiden olana nispetle -bu bakımdan- farklı bir değişme görülmüyor.
Bir dinin içindeki mezheplere mensup guruplar içinden de yalnızca Sünniler ile Sünnî olmayanalar arasında, iki tarafın da hikmet yoksunu veya kötü niyetli sözde önderleri sebebiyle nispeten dozunu arttıran bir farklılaşma şuurundan söz edilebilir.
Asıl nispeten derinleşen ve genişleyen farklılaşma -benim görebildiğim kadar- laik Müslümanlar ve dinsizler ile laik olmayan Müslümanlar arasında söz konusudur. Kavmî kökenleri farklı gruplardan yalnızca Türkler ile Kürtler arasında gittikçe derinleşen bir farklılaşmadan söz ediliyor, ancak bütün Türkleri ve Kürtleri içine aldığını söylemek mümkün değildir, hatta iki zümrenin de ucunda ve kenarında bulunan az sayıda insanlarda böyle bir şuur güçlenmesinden bahsetmek vakıaya daha yakın olsa gerektir.
Ekonomik ve sosyal konumlar bakımından toplumun farklı tabakaları arasında mevcut farklılaşmanın da nisbi olarak kayda değer bir derinleşme arz ettiği izlenimini taşımıyorum.
b) Var olduğunu düşündüğümüz alanlarda ve gruplar arasındaki farklılaşma ve bunun gittikçe derinleşmesinin genel ve özel sebepleri vardır:
Genel sebeplerin başında millî eğitim ve kültür politikası gelmektedir. Bugün mevcut İslâm ülkelerinde, ümmet yapısından ve kültüründen ulus yapısına ve kültürüne geçmeye karar verilmiştir. Çoğu hariçten birçok plan, program ve uygulama sonucu oluşan bu ve uygulama ümmet bütünlüğünü sağlayan bağları ve tedbirleri bir kenara atmış, hatta bazılarında, bunlara karşı olumsuz, bazen düşmanca tavırlar takınılmıştır. Buna karşı düşündükleri ulus için tutarlı bir tanım ve birliği kuracak yeterli bir bağ da getirememişlerdir. Kavramlarda ve yapıdaki bu tutarsızlık, temelsizlik, yetersizlik hatta çelişki, ülkelerin eğitim ve kültür politikasına da yansımış, okuyanlar gelenekten uzaklaşmış, gelenekten uzaklaşanlar -toplumu kenetleyen- millî ve manevi değerlerden de uzak kalmışlardır. Geleneğe dayalı değerlerimizin yerine ikame edilmek istenen modern değerlerin tabiatında yalnızlaştırma ve parçalama vardır.
Farklılaşmanın diğer sebepleri arasında iç ve dış tahrikleri, haksız ve ölçüsüz kazançları, ölçüsüz harcamaları ve tüketim çılgınlığını, millî gelirin paylaşımı, sosyal adalet ve hukuki adalet alanlarındaki aksamaları, dengesizlikleri, medyanın ilkesizliği ve tahriklerini, hürriyetlerin kötüye kullanılmasını ve çeşitli baskıları saymak mümkündür.
2. Toplumsal farklılaşma toplum için zenginlik, güzellik veren renkler, mükemmeli yakalama yarışının saikleri ve dayanışma aracı olmaktan çıkıp bölen ve parçalayan duvarlar haline geldiğinde toplumun birlik ve bütünlüğünü tehdit eder, bunun arkasından zayıflama, gerileme ve ülkenin bölünmesi tehlikesi gelir.
3. “Devlet ve sistem tek belirleyici olduğu halde farklılaşma neden?” sorusunun cevabını ararken öncelikle devlet ve sistemin belirleyicisini aramak ve sorgulamak gerekir.
Devletin ilkelerini, amaçlarını, işlevlerini ve yapısını halk mı belirlemiştir yoksa kendilerini halktan üstün gören ve ellerine geçirdikleri gücü halkı sindirme ve kendi ideolojilerini dayatma aracı kılan bir aristokrat veya jakoben azınlık mı?
Eğer birinci şık gerçekleşmiş ve halk uzlaşarak devletin ve sistemin temel özelliklerini belirlemiş olsaydı farklılaşmanın suçluları arasında devlet ve sistemin bulunmaması gerekirdi. Ne yazık ki devlet ve halk adına (diyerek) belirlemeleri yapanlar halktan, onun değerlerinden uzaklaşmış ve ona yabancılaşmış bir zinde güçtür, bir baskı zümresidir; bunların ektikleri tohumdan şikâyet konusu olan farklılaşma ve parçalanmaların çıkması da kaçınılmazdır.
4. Toplumsal uzlaşmanın ön şartı, toplumu oluşturan kişi ve gruplardan hiçbirinin kendi çıkar, düşünce, inanç, ilke ve ideolojisini diğerlerine dayatmamasıdır. İkinci şart, kişi ve grupların ileri sürecekleri uzlaşma şartlarının ülkeyi bölecek ve parçalayacak cinsten şartlar olmamasıdır. Bu iki şartı bütün gruplar kabullendikten sonra sıra müştereklerin (ortak değer, istek ve kabullerin) tespitine gelir. Yapılacak ön çalışmalar ile müşterekler tespit edilince bunlar ülkenin ana ve detay kanunları ve kuralları haline getirilir. Üzerinde birleşme sağlanamayan, dolayısıyla müşterekin dışında kalan konularda ülkenin ve toplumun zararına olmadıkça, umumi ahlakı, sağlığı, kamu düzenini ve güvenliği bozmadıkça şahıs ve gruplar hür olacaklardır.
Meseleye İslâmî açıdan bakılacak olursa, yukarıda özetlemeye çalıştığımız uzlaşma modeli bir geçiş dönemi modelidir. Müslümanların nihai hedefi ise zora başvurmadan, insanları ikna ederek, iyi örnekler göstererek (örnek bir İslâmî hayat ve toplum modeli sunarak) modelin İslâmîleşmesini sağlamaktır. Modelin İslâmîleşmesi halinde toplumun, gerçek mânâda barış, hürriyet, istikrar, adalet ve huzura kavuşma; kurt ile kuzu, Müslüman ile gayrimüslim, güçlü ile zayıf... yan yana, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde yaşama şartları gerçekleşmiş olacaktır.
Şartlar gerçekleşince sonuç da otomatik olarak hâsıl olmaz, hâsıl olan da kendiliğinden devam etmez; bozucu ve bozulmaya açık insan unsuru sebebiyle iyi insanların devamlı gayretleri gerekir.
Bir de kardeşlik ve eşitlik konusu var:
“Bütün insanlar eşittir”, “Hepimiz kardeşiz” sloganları kulağa hoş gelmekle beraber gerçekleşen, gerçek olan insan hayatında eşitlik ve kardeşliğin yeri ve boyutları çok farklıdır. Dünden bugüne insanlar, olması gereken alanlarda bile eşit olamamışlar, okuyan-okuyamayan, zengin-fakir, asil-sıradan, yöneten-yönetilen, akıllı-saf, güçlü-güçsüz, kadın-erkek, Doğulu-Batılı, dinli-dinsiz, siyah-beyaz... arasında hep farklar, farklı konumlar ve değerlendirmeler olagelmiştir. Bütün insanlar kökte bir ana-babadan geldikleri halde birbirlerini kardeş bilmemişler, Âdemoğullarının birbirlerine ettiğini canavarlar etmemiştir. İslâm tabiî, fıtrî (insanın fıtrat ve tabiatına uygun, Allah Teâlâ tarafından ona göre tasarlanmış) bir din olduğu için eşitliği de, kardeşliği de gerçekleşme şansı en çok, en tabii olan alanlara inhisar ettirmiş, bu alanlar dışına taşırmamıştır.
İslâm’a göre hak ile batıl, âlim ile cahil, ahlaklı ile ahlaksız, faydalı ile faydasız, İslâm’a inanan ile inanmayan (mümin ile kâfir), günahsız ile günahkâr arasında eşitlik yoktur; bunlardan birinciler üstün, makbul, saygıya ve mükâfata layıktırlar; ikinciler davete, ıslaha, gerektiğinde cezaya muhataptırlar. Buradaki eşitsizlikler, insan olmaya bağlı insan hakları (statü hakları) alanında olmadığı, liyakat ve ehliyete (hak etmeye) bağlı haklar alanına ait bulunduğu için “insan hakları” açısından da bir mesele, bir ihlal söz konusu değildir.
Fazilet toplumunda genel ahlak, fazilet temeline oturur ve bu ahlaka aykırı davranışların alenen (açıkça) ortaya konması engellenir.
Dünya cennet olur mu?
04:0021/01/2024, Pazar
G: 21/01/2024, Pazar
12
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cennet mutlak (kayıtsız, şartsız, görecesiz…) ve ebedî mutluluk olduğuna göre dünyada ferdin, topluluğun ve insanlığın refah, sıhhat, afiyet ve saadeti zirvede bile olsa -ki, bu da mümkün değildir, olmamıştır ve demek ki, olmayacaktır- muhal farz olsa bile geçici, göreceli ve kimilerine özel olacağı için dünya cennet olmayacaktır.
Mecâzî olarak “dünya cenneti”, “işte o zaman dünya cennet olur” gibi ifadeler kullanılır, biz de kullanmışızdır; lakin bundan maksat, “bizim dünyadaki idrak kabiliyetimize göre anlatılan cennet hayatını” andıran geçici bir durumdur, bunu anlatmak için öyle denir.
Cennette olanın aslına, ne ve nasıl olduğuna geldiğimizde, hadislerdeki anlatışa göre “onu ne dünyadaki gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne diller tatmış ne de hayal edilebilmiştir”.
Geçicidir bunda şüphe yok, bin yıl yaşasa insan yine ölecek, dünya hayatı iyi kötü son bulacaktır.
Görecelidir; çünkü “kime göre” sorusu hep karşımızdaki levhada yazılı ve asılı gibidir.
İşte bu yazının konusu da bu “göreceli” olma ile ilgilidir.
Yedek subay iken Sarıkamış’tan Ankara’ya Gülhane Askerî Hastanesine gelmiştim, narkozsuz bir operasyon yapılıyordu, doktor yüzbaşıya “Çok acı çekiyorum” dedim; yüzüme bakarak, “Öyle mi, ben hiç duymuyorum” dedi.
Dün akşam (Bugün, şu yazıyı yazarken perşembe günündeyiz), dinlenirken çok kere yaptığım gibi TRT Belgesel’e bakıyordum. İsviçre olmalıydı, yetmişer yaşlarında iki kişi, dünya cenneti diye ifade edilen yerlerden birinde (orman, muhteşem bir tabiat manzarası, tertemiz bir akarsu…) ellerinde birer olta, balık tutuyor ve konuşuyorlardı. Biri diğerine:
-Bir gün öleceğiz, ama bizim cennete ihtiyacımız yok; çünkü biz zaten cennette yaşıyoruz.
Dedi.
Diğeri:
-Evet, doğru söylüyorsun, biz cennette yaşıyoruz diyerek onu onayladı.
Doktor yüzbaşının duyarsızlığı orada dursun.
Bu ikili konuşma hakkında felsefeden kelama, oradan dinler tarihine geçerek çok şey söylenebilir, ama ben mutluluğun maliyeti ve göreceliği kısmına dair bir şeyler yazacağım.
Yanlarında olsaydım onlara şunları sorardım:
Siz bu zenginliği, mutluluğu kimden çalarak elde ettiniz? Siz, ABD dâhil Batılılar, hangi toplulukları aç-açık bırakarak, kanlarını dökerek, el ve avuçlarında ne varsa alarak bu refahı elde ettiniz? Meşhur ifade ile “İnsanların ellerine İncilleri tutuşturup elmaslarını almadınız mı?”
Şimdi o insanlar hâlâ yoksul, hâlâ aç ve çıplak, çıkarıp satıp da istifade edemedikleri maddi değerlerini sömürmeye devam ediyorsunuz. İçlerinden uyanan olursa kafasına vurup (ya darbe yaptırıp ya birbiri ile savaştırıp) tekrar uyutuyorsunuz… Peki, bu durum sizin şu konforunuzu birazcık olsun gölgelemiyor mu? Bunlara acıyıp insafa gelecek, haklarının geri verilmesini isteyecek kadar vicdan kırıntısı da mı kalmadı sizde!?
Siz balık tutuyorsunuz, balık acı çekmesin diye önce kafasına vurarak bayıltıyor da sonra oltanın iğnesini çıkarıyorsunuz (bunu bir seyahatimde gördüm), peki balık acı çekmesin diyorsunuz, balık acı çekerse dünya cenneti konforunuz zedeleniyor; yahu insaf! İnsan mısınız nesiniz, biz ve siz başka köklerden mi geliyoruz!!!
Şu Ortadoğu diye uydurduğunuz coğrafyada, şu anda en acısı Filistin’de ve dünyanın, pis çizmelerinizle kirlettiğiniz başka yerlerinde bunca tarif edilemez acılar çeken insanların balık kadar da mı değerleri yok, bunlar da acımaya layık varlıklar değil mi!!!
Onların cennete ihtiyacı olmayacakmış; çünkü dünyada cennette yaşıyorlarmış; akla bakın!
Yahu öleceksiniz, öldükten sonra hâlâ dünyada cennette yaşamaktan söz edecek kadar, bu yaşta-demek ki, toplum olarak- bunadınız mı?
Hele bir ölün de bakalım; cennete ihtiyacınız olacak mı, olmayacak mı?
Ve ebedî cennete amansız ihtiyacınız olduğunda inlettiğiniz mazlumlar karşınıza çıkıp yollarınızı keserek sizi, hak ettiğiniz yere (cehenneme) yönlendirmeyecekler mi?
İşte bunları sorardım, daha neler sorar, neler söylerdim de birazı bende kalsın.
Asla dönmenin vakti
04:0028/01/2024, Pazar
G: 28/01/2024, Pazar
21
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Asla dönmeyi, insanı yaratan, özlerini huzurunda toplayan, şuur verip onlarla konuşan, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ diye soran, ‘Evet Rabbimizsin’ diye cevap verdiğimiz, bu sözleşmeyi ruhumuza işleyen, sonra binlerce hikmetle insana dünya hayatını uygun gören…” varlığın huzuruna geri dönmek diye anlarsak, ölümle asla dönüş herkesin nasibidir, kaderidir; yaşarken -ölmedenölmek ve asla rücu etmek ise bu maksatla yola düşen ve emek çekenlerin nasibi olur.
Bu yazıda daha farklı bir asla dönüşten söz etmek istiyorum ki, bu dönüşe başlık olarak “evli evine köylü köyüne” desem daha uygun olurdu.
Bizim bir akrabamız vardı, bir köyde yaşardı, çok güçlü, çok çalışkan, tükenme bilmez enerji sahibi bir genç idi. Tarlalar ekti, bol tahıllar kaldırdı, yedi, içti, sattı, ihtiyaçlarına harcadı. Bağ dikti, üzüm yedi, pekmez yedi, yedirdi. Arı besledi bal aldı, yedi ve yedirdi. Süt veren hayvanları vardı, en temiz ve doğal süt ürünlerini elde etti, yedi, içti, yedirdi içirdi. Artık ona köyünde “ağa” denebilirdi; insanları köle gibi kullanan ağa değil, misafir ağırlayan, ikram eden manasında ağa.
Gerektikçe şehre gelir, teyzesinde misafir olur, işi bitince, cenneti hatıra getiren yuvasına dönerdi.
Derken bir zaman aklına “bir şehir sevdası” düştü. Niçin diye soranlara verdiği cevap tatminkâr değildi, ama kararı karardı; davulun sesi uzaktan hoş gelmişti!
Köyde nesi var nesi yok ucuz pahalı sattı, satamadıklarını (birkaç parça tarlayı, ortak eken olmadığı için) boş bıraktı. Şehirden, bütün parasıyla bahçeli bir eski ev satın aldı.
Neyle geçinecekti?
Burası, onun sultan olduğu ülkeye benzemiyordu. Başını her taşa vurduktan sonra “sultan”, bir çeşit köleliğe razı olup bir doktorun özel muayenehanesinde hizmetli oldu. Her hizmeti görüyor, bu arada hastaların atılması gereken şeylerini de toplayıp uygun yerlerine atıyordu…
Bilmem ki, pişmanlık mı vurdu onu, hastaların atıklarından mikrop mu kaptı, tahtından inip bir çeşit köle olmasını mı nefsine yediremedi… derken hastalandı, bir süre perişan günler yaşadı, ölüp gitti.
Şimdi, köylerinde fiilen veya imkân olarak sultan nicelerine bakıyorum, bir şehir sevdasına kapılıp bizim akrabanınkine benzer bir maceraya atılıyor, şehre gelip bir gecekonduya veya varoşa yerleşiyor, şehrin sahte, büyülü, alına moruna kapılıp sözde yaşıyor, en ağır veya derecesi düşük işlerde en az parayla çalışıyorlar. Çalışırken de, emekli olunca da aldıkları ücret köydeki refahın eşiğine yetişmiyor, ağlıyor, sızlıyorlar.
İşin garibi mi değil mi dersiniz; şehirliler de nefes almak ve yaşadığını anlamak için kendilerini köylere atıyorlar.
Ne demek istiyorum?
Köyde daha iyi geçinecek kadar veya daha fazlasını elde etme imkânı olanlar köylerine (asla) dönseler, gittikçe altın değerini kazanmakta olan çeşitli ürünleri kooperatifler kurarak ve bütünleşmiş topraklarda, bilim ve teknolojik yardım alarak yetiştirseler, şehirde olan her iyi şeyin köylerde de olduğu, kötü olan birçok şeyin ise şehirlerde bırakılabileceği günümüzde, bir başka mutlu hayat yaşasalar ve yaşatsalar nasıl olur, daha iyi olmaz mı, bu asla dönüşün zamanı gelmedi mi?
Peki, tedavi var, öğretim var?
Tedavi için şehirlerde oturanların da mahallelerinde hastane yok. Şehirde olan da yetmiyor çevredeki daha büyüklerine gidiyorlar. Sağlık ocakları ve gezici sağlık ekipleri her zaman her yarda mümkün.
Okul ve öğretim konusu zaten bütün Türkiye için önde gelen mesele.
Gençler üniversitelerin önünde yığılmış durumdalar; talih çeker gibi fakülte çekiyor, girip mezun oluyor sonra da okudukları alanla hiç alakası olmayan işlerde -onu da bulabilirlerse- çalışıyorlar. Bir levha asmak için evin duvarına çivi çakmayı da bilmiyorlar. Fabrikalar, atölyeler, ziraat sektörü… kalifiye ara elemana, teknisyene ihtiyaç içinde, arıyor bulamıyorlar.
Köyünde, bölgesinde istediği okul yoksa köylerde oturan vatandaşlar, üçü beşi şehirde bir ev kiralayıp ağabey kardeş dayanışması içinde çocuklarını pekâlâ şehirlerde okutabilirler. Şehirlerde oturanların da çocukları daha çok başka şehirlerdeki okullarda okuyorlar.
Bektaşi’ye “Niçin namaz kılmıyorsun” diye sormuşlar da “İstemek şart” demiş.
.Nasıl parti?
04:004/02/2024, Pazar
G: 4/02/2024, Pazar
18
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyasi partilere İslâmî hüküm ve değerlendirme penceresinden bakıldığında şunları görmek/söylemek mümkündür:
Siyasi partiler on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıktığı için bundan önceye ait İslâm bilgi ve hüküm kaynaklarında partilerle ilgili açık, doğrudan bilgi ve hükmün bulunmaması tabiîdir. Siyasi partilerle ilgili hüküm, İslâm’ın genel ilkeleri ve kaidelerinden çıkarılacaktır. Hükme varılırken teori ile pratik (teoriyi uygulama) zaruretlerini ayrı ayrı değerlendirmek kaçınılmazdır.
Teorik olarak siyasî partiler daima farklı ideolojik bölünmelere paralel olmamıştır. Bir zamanda, bir ülkede, solcu, sağcı ve dinci ideolojiler çerçevesinde; yönetim, öncelik, ağırlık, araçlar gibi nispeten detay sayılabilecek ayrılıklara bağlı birden fazla solcu, birden fazla sağcı... parti kurulmuş ve bunlar birbirleriyle, farklı ideoloji partileriyle olduğu ölçüde mücadele etmişlerdir. Ortak iktidar da kimi zaman sağcılar, kimi zaman da sağcılar ile solcular arasında olabilmiştir.
İslâm’ı bir hayat düzeni olarak benimsemiş toplumlarda, bu düzene temelden aykırı ve karşı olan toplulukların kendi ideolojilerini iktidar yapmak üzere parti kurmaları İslâm’a da eşyanın tabiatına da aykırıdır. İzzetin Allah’a ve müminlere ait bulunduğunu (Nisa: 4/139, Münâfikun: 63/8), Allah’ın tarafını tutanların (O’nun hizbinden olanların) üstün ve hâkim olacaklarını (Maide: 5/56, Mücâdile: 58/22), Allah Teâlâ’nın hak dini ve Peygamberini bütün dinlere hâkim ve üstün olsun diye gönderdiğini (Tevbe: 9/33), Allah’a iman eden, iyiyi ve iyiliği hâkim kılarak kötülüğü ortadan kaldırmak için çaba gösteren ümmetin insanlara örnek ve rehber olarak hazırlandığını ve görevlendirildiğini (Âli-İmrân: 3/110), başka dinde olanların müminlerin başına yönetici olarak geçirilmesinin caiz olmadığını (Mümtehine: 60/13, Maide: 5/51,55; Ali-İmran: 3/28...)... bildiren naklî deliller (âyetler) ile İslâm’ın sosyal, siyasî, dinî ve ahlâkî amaçları İslâm toplumunda başka ideolojilerin hâkim olmasına izin vermez.
Temelde İslâm’a karşı ve aykırı olmamakla beraber İslâm’ı anlama ve uygulama, problemleri değerlendirme ve uygun çözümler üretme bakımlarından farklı düşünen şahısların, gruplar oluşturarak kendi düşünce ve çözümlerini iktidara taşımak üzere siyasî faaliyet göstermeleri, muhalefet etmeleri ve -İslâmî değerler çerçevesinde oluşacak böyle bir faaliyet grubuna parti adı verilecekse- “parti” kurmaları caizdir. Ancak bu partilere mensup olanlar, seçimden ve iktidara gelecek grup belirlendikten sonra başkana itaat sözü verecekler (bey’at), iktidarın başarısı için yardımcı olacaklardır. Bu vazife, yönetimi denetlemeye, tenkit etmeye ve gerektiğinde, yetersiz ve başarısız olduğunda düşürmek için-korunması zorunlu olan maddi ve manevi değerleri tehlikeye düşürmeden- faaliyet göstermeye mani değildir. Ancak atılacak her adımın, söylenecek her sözün, dine ve ahlaka aykırı olmaması şarttır. Hâkim din birdir, ahlak da göreceli değildir.
Böyle bir toplumda diğer din ve ideoloji mensupları ancak, mecliste guruplarını temsil etmek ve haklarını savunmak... üzere parti kurarlar ve meclise üye seçilirler.
Laik, seküler düzenlerde tek partili veya çok partili dönemlerde iktidar ile muhalefet ve genel olarak partiler arasındaki ilişkilere, bu ilişkilerde ahlakın, kamu ve ülke menfaatinin yerine bakıldığında, yukarıda özetlediğim parti anlayış ve uygulaması ile bir mukayese yapmak faydadan hâlî değildir.
Zekâtın ihyâsı ümmetin ihyâsıdır
04:0311/02/2024, Pazar
G: 11/02/2024, Pazar
23
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm’ın ibadet ve sosyoekonomik düzeninin sütunlarından biri olan zekât, hemen bütün İslâm dünyasında felçli bir vücut haline gelmiştir.
Çeşitli mallarda nisabın doğru hesaplanması, havaic-i asliyenin doğru tespiti, zekât matrahındvan nelerin düşüleceği (en önemlisi de alacak ve borç konusu), günümüz şartları ve gelişmeler karşısında zekâtın nasıl, kimlere, nerelere ödeneceği, (temlîk) zekâtın sarfedileceği sekiz yerin bugünün şartlarında yeniden tanımlanması… işte böyle birçok konu çözülmemiş durmaktadır. Her kafadan bir sesin gelmesi çözüm değildir. Çözüm, güven ve itaat sağlayacak kurum ve kuruluşlar (bugünkü şartlarda sivil örgütlenme) sayesinde olabilecektir.
Burada meselemiz, zekât ibadetini yerine getirmek isteyen bir ferdin, itimat ettiği bir kaynaktan bilgi alarak uygulama yapması değildir; bu elbette yapılacaktır. Bu yazıda meselemiz düzensiz, fertlerin “keyfine bırakılmış” uygulama değil, “ümmeti ihyâ edecek” zekât uygulamasıdır.
Zekâttan önce “İslâm kardeşlik ve dayanışma düzeninde zekâttan başka ödeme yükümlülüğü var mı” konusuna kısaca temas edip geçeceğim.
“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir (“Cennete giremez”, “Bana iman etmiş olmaz” ifadeleri de vardır)” mealindeki hadis, bu konuda fazla söz söylemeye yer bırakmıyor.
İslâm toplumunda herkes, maddi refah seviyesi bakımından eşit olacak değildir; ama herkes temel ihtiyaçlarını sağlayacaktır; bu “herkese” dini, mezhebi, etnik kökeni… ne olursa olsun her “İslâm toplumunda yaşama hakkı olan” kişi dâhildir.
Bu seviyeyi zekât sağlarsa ne a’lâ, sağlamazsa sıra kırkta ikiye gelir ve devam edip gider.
Peki, zekât yukarıda işaret ettiğim felçli durumdan çıkarılıp ihya edilse bu ihtiyaca cevap verebilir mi?
Hesaptan anlayan bir zata bazı ön bilgiler sunarak bunu sordum, şöyle kabaca bir hesap yapmasını rica ettim.
Verdiği bilgiyi ve aramızda geçen soru ve cevapları sunuyorum:
Türkiye Ekonomisi ve Değerleri (2023)
GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla): 1 trilyon 154,6 milyar dolar. ( Bu oran IMF tahminidir. TÜİK henüz açıklamadı) Bu tutarın yaklaşık 300 milyar dolarlık kısmı kârı temsil ediyor.
Yastık Altı Altın: Değeri yaklaşık 300 milyar dolar.
Vadeli ve Vadesiz Mevduatlar: Toplamda 502 milyar dolar.
Türkiye’de Yoksulluk Durumu (2023-2024)
Asgari Ücret Alanlar: 6 milyon 390 bin kişi, aylık maaş 17.020 TL.
İşsizlik Sigortası Alanlar: 409 bin kişi, aylık maaş 7.933 TL.
İşsizler: Toplam 2 milyon 961 bin kişi.
Toplam Yoksul Sayısı: 9 milyon 760 bin kişi.
Türkiye 2024 Açlık Sınırı
BES-AR göre, 4 kişilik bir memur ailesinin 2024 Ocak ayı açlık sınırı 21.953 TL.
Zekât ve Potansiyel Etkisi
Birinci maddede belirtilen değerlerin zekâta tabi olacak kısmının toplamı 1 trilyon 102 milyar dolar.
Bu tutarın %2,5’i, yani 27 milyar 550 milyon dolar, yoksullara dağıtıldığında kişi başına 2.822 dolar düşer. Bu, Türk lirası ile 85.281,91 TL yapar. Aylık olarak hesaplandığında kişi başına 7.206 TL olur.
Asgari ücretlilerin maaşına 7.106 TL ilave edilirse, aylık maaşları 24.126 TL olur.
İşsizlik sigortasından maaş alanların aylık maaşları, 7.106 TL ilave ile 15.039 TL olur.
Türkiye’de işsizler için aylık olarak 7.106 TL destek sağlanabilir.
Hocam esasında iş adamları bu %2,5 direkt mal üzerinde vermekte zorlanıyor ve vermek istemiyorlar.
Kâr üzerinden hesaplama daha iyi olur ama yine de genel temel ne ise ona bir şey diyemem hocam. Fakat hiç almamaktansa almak daha önemli, ben bunu bilerek böyle yaptım ve sizin dikkatinizi çekmek istedim.
Muhterem hocam; birçok iş adamı bunu bu şekilde vermiyor. Tedrici olarak acaba böyle iki aşamalı bir çare mi üretmek gerekir? Çünkü çok büyük servete ulaşıldığında bunu vermek çok zor oluyor. Ben bizim camiadan birçok kişinin takvalı olmasına rağmen böyle yaptığını bilirim. Bunu nasıl değerlendirmek lazım.
Hocam; bugün 1 milyar mal değerine sahip bir firmanın yıllık zekâtı 25 milyon TL yapar, bunu bu zor zamanda bir işletme kasasından nakit nasıl çıkarır? Buna katılımdan para kullanmaya kalksa 1 yıl sonunda geri ödenecek katılım payı 13,5 milyon TL ana para 25 milyon. Toplamda 38, 5 milyon geri ödeme olur. Bunu hangi firma yapar bilemiyorum. Bu sebeple kârdan yürümek daha mı iyi olur? Biliyorsunuz vergiler kârdan alınıyor.
Şu cevabı yazdım:
Zekât kârdan değil de zekâtlık mallardan veriliyor.
Zekâtlık mala sermaye veya ticari mal dâhildir. Mesela bir AVM’deki bütün mallar zekâtlıktır. Ayrıca AVM’nin kasasında nakit varsa bu da zekâtlıktır. Bir kimse otomobil, arsa, hayvan alım satımı yapıyorsa elindeki mal zekâtlıktır…
Maldan zekâtın paraya çevrilme mecburiyeti yok. Maldan mal borçlusu olur. Yoksullara dağıtılacak cinsten mallar mal olarak dağıtır. Kısa sürede alınıp satılan malları paraya çevirirken maliyetinden çevirir.
Bir de bu bakımdan hesaplasanız.
-Emeklileri koymadım hocam. Bunlar kabaca verilerdir. Eğer spesifik veriler elimizde olsa bu oran daha da yükselir.
Yine de veriler %95 doğrudur. TÜİK 2024 GSYH henüz açıklanmadı. Onu IMF tahmininden aldım.
Bir de malların hepsini değil satışın kârını dikkate aldım. Ciroyu kıstas alsaydım kişi başına 7.206 yerine 12.546 TL düşerdi.
Şu cevabı yazdım:
Zekât vermeyenlerin çoğu verilecek meblağın çok olmasından vermiyor değil, başka sebepler var!
Bu konuda bir araştırma yapmalıyız.
Gelecek yazıda örgütlü ihyâyı ele alacağım, inşallah.
Gelin şu zekâtı bir düzene koyalım!
04:0018/02/2024, Pazar
G: 18/02/2024, Pazar
32
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçen hafta sonu çıkan yazımı şöyle bitirmiştim:
“Birinci maddede belirtilen değerlerin zekâta tabi olacak kısmının toplamı 1 trilyon 102 milyar dolar. Bu tutarın %2,5’i, yani 27 milyar 550 milyon dolar, yoksullara dağıtıldığında kişi başına 2.822 dolar düşer. Bu, Türk lirası ile 85.281,91 TL yapar. Aylık olarak hesaplandığında kişi başına 7.206 TL olur. Asgari ücretlilerin maaşına 7.206 TL ilave edilirse, aylık maaşları 24.226 TL olur. İşsizlik sigortasından maaş alanların aylık maaşları, 7.106 TL ilave ile 15.139 TL olur” (Bir iki rakam tashihi yapıldı).
Böyle bir sonucun Türkiye’mizde hâsıl edeceği ekonomik, sosyal, psikolojik, ahlâkî… müspet sonuçlarını bir düşünelim!
Aklı, vicdanı, millet ve memleket sevgisi olan bir kimsenin böyle bir sosyal adalete, sosyal refaha, adil ve makul paylaşıma razı olmaması, böyle bir sonuca ulaşmayı cânıgönülden istememesi mümkün olmamalı. Mümkün oluyorsa, “kendine iyi bakmak” ve “öteki cehennem” felsefesini hayat düsturu edinmiş ise onu yeniden “insan” haline getirmek için sil yeni baştan bir eğitim seferberliğine ihtiyacımız var demektir.
Evet, dediğim gibi, ya hep beraber mutlu olacağız veya hep beraber bir dizi sosyal problemi beklememiz kaçınılmaz olacaktır.
Hep beraber mutlu olmak için servet ve refahın eşit olması gerekmez ve böyle bir sonuç insanlık tarihinde olmamıştır, olamaz. Ama maddi ihtiyaç ve eksiklik yüzünden mutsuz olanları, ihtiyaçlarını karşılayarak mutlu kılmak mümkündür.
“Efendim devlet yapsın, sadaka vermek insan onurunu zedeliyor” şeklinde bir itiraz hep dile getiriliyor.
Önce devlete bakalım:
“Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, aile bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahın artırılması yönünde çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda ‘aile, engelli-yaşlı, barınma-gıda, sağlık, eğitim ve proje destekleri’ olmak üzere 6 ana başlıkta, ihtiyaç sahiplerine destekler sağlanıyor. Hükümetin doğum yardımı, öksüz ve yetim yardımı, afet-acil durum yardımları, Sosyal Ekonomik Destek (SED), gıda ve barınma yardımı, aşevleri, doğal gaz ve elektrik tüketim desteği, yaşlı ve engelli aylığı, kronik hastalık yardımı, şartlı eğitim yardımı ve anaokulu yardımının da aralarında olduğu yaklaşık 49 kalemde sosyal destek paketleri bulunuyor…”.
Evet, bulunuyor da bu, yukarıda sözünü ettiğim sonucu hâsıl etmiyor; hepsi güzel, hepsi olmalı, ama yetmiyor. Amaca ulaşmak için devletin, bütün temel ihtiyaçlarını sağlayamamış vatandaşlara -yaptıklarına ek olarak- her yıl “27 milyar 550 milyon dolar” dağıtmasının yan etkileri başka arızalara sebep oluyor.
Hâlbuki biz Müslümanız, bu ülkede yaşayanların yüzde doksanı Müslüman ve bizim zekât diye bir ibadet-vergi borcumuz var; bunu ödersek mutlu sonuca arızasız ulaşacağız.
Sadaka ve onur meselesine gelelim:
Bir kere zekât, belli ölçüdeki zenginin, ihtiyaç sahibine olan dini borcudur; borcun ödenmesi ve alacağın tahsili söz konusu olunca onur zedelenmesi oluşamaz, oluşmamalıdır.
Zekât borcunu kişiler, elden ele verince böyle bir sakınca düşünülebilir. İşte hem bu sakıncayı aşmak hem de ödenmeyen borcun ödenmesini sağlamak için zekât örgütlenmesine zaruret vardır.
Bu örgütleme işini “laik devlet” yapamaz. Keşke Anayasada uygun yeri bulunsa da devlet, vergi gibi zekâtı toplasa, ayrı bir zekât bütçesi yapsa ve hak edenlere maaş gibi verse!
Devletin şöyle bir şey yapabileceğini düşünüyorum:
Adı zekât olamayan, “sosyal yardım vergisi” gibi bir adla vergi koyar, bunu “zekât vermesi gerekecek kadar” maddi imkânı müsait olanlardan” alır, genel bütçeye katmaz, özellikle sosyal refahı sağlamak için kullanır. Devlet bunu yaparsa bu vergiyi ödeyen Müslümanlar, zekât borcundan düşebilirler.
Sivil toplum ayağına gelelim:
Sivil toplum örgütlerinin ana gövdesi vakıflar, dernekler ve tarikatlardan oluşuyor. Bu kuruluşlar zekât topluyorlar, ancak hem toplanan az, hem dağıtım amaca hizmet etmeyecek şekilde oluyor; çünkü toplanan meblağlar ya “ihtiyaç sahipleri” dışındaki yerlere sarf ediliyor veya başkalarının önceliği olsa bile kendi sınırları içindeki ihtiyaç sahiplerini tercih ediyorlar.
Sivil toplum kuruluşları da ortak bir zekât örgütlemesi yapabilirler. Bu bir ortak sandık, fon vb. olabilir. Bir de her birinden temsilci bulunan bir danışma kurulu oluştururlar. Her birine gelen zekât vb. ibadet ödemeler bu sandığa gelir. Danışma kurulu eş dost ilişkisini değil, ihtiyaç önceliğini belirleyici kılarak dağıtım planına onay verir. Her bir kuruluşun (oluşumun) zaruri olup zekâttan ödenebilir giderleri de buradan karşılanır.
Böyle bir örgütleme olursa zekât borcunu ödeyen Müslüman sayısının artması muhtemeldir.
İş mi yok, işçi mi yok?
04:0025/02/2024, Pazar
G: 25/02/2024, Pazar
29
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kimileri konuyu istismar için kimileri de kendi bildiklerinden hareketle işsizlik konusunda konuşur ve yazarlar. Geçende bir konuşma dinledim, konuşan “bugün en büyük sorunumuz işsizliktir” diyordu.
Ben de merak edip biraz sağı solu kurcaladım.
Bana göre de işsizlik hem var hem yok, işçi de hem var hem yok.
Hiçbir işe yaramayan, hiçbir bilgi ve beceri elde etmemiş, yük taşımaktan başka bir şey bilmeyen (vasıfsız işçi) için iş yok; vasıflı işçi için ise iş çok, işçi açığı var, işverenler gece gündüz böyle işçi arıyorlar ve bulduklarına da hakkını veriyorlar (Bazıları hak ve adalet adına veriyorlar, diğerleri ise arz az, talep çok olunca buna mecbur oluyorlar).
Problem eğitim-öğretim sistemindeki sakatlıktan başlıyor:
2022 yılında TÜİK’in açıkladığı işgücü istatistiklerine göre, yükseköğretim mezunları arasında işsizlik oranı yüzde 11,3 olmuştu. Buna göre geçen yıl 1 milyon 79 bin üniversite mezunu işsiz kaldı. Yükseköğretim mezunu işsizlerin oranı, 2022’de yüzde 10,4 olan genel işsizlik oranının da üstünde bulunuyor.(21 Haziran 2023).
Çocuklarımız tombala çeker gibi üniversite çekiyor, hangisi tutarsa onu okuyorlar; amaç üniversite mezunu olmak. “Ben istiyor muyum, mezun olunca bu tahsil ne işime yarar…?” diye düşünen az. İşte böyle olunca da üniversite mezunu bir işsiz ordusu oluşuyor. Bunlar duvara çivi çakmayı beceremiyorlar. Fabrikalar ise mavi gömlekli peşinde koşuyorlar. İşte iki örnek:
1.Kayseri’den Sayın Ahmet Şan yazıyor:
“…Yani adam ‘İşsizim’ diyor kalkıp tramvaya binip organize sanayi sokaklarını gezse iş bulacak, ama onu da yapmıyor. İnternetten başvuruda bulunuyor. Bekliyor da bekliyor… Sonuç yok… Niye işveren gözle temas etmek istiyor… Büyük yatırım yaptığı tezgahını teslim edeceği kişiye ne kadar güvenebilirim sorusuna cevap bulmak için… Bugün organize sanayi bölgesine gidin, cadde ve sokaklarda fabrika kapı ve duvarlarında ‘İşçi aranıyor, işçi alınır ve hatta bazılarında asgari ücretten yüksek maaş, yol parası olmaması için servis ücreti artı yemek’ gibi ayrıntılar bile var… Hal böyle iken işçi, iş bulamıyorum diyor, işveren işçi bulamıyorum…”
2. “…Büyümek için yol haritalarını hazırladıklarını söyleyen Ş.K. önlerindeki en büyük engelin personel sıkıntısı olduğunu anlatıyor: Hammadde tedariki, üretim, satış gibi ana faaliyetlerimizde yılların verdiği tecrübeyle sıkıntı yaşamıyoruz ama personel sıkıntısı sektörü maalesef zorluyor. Halen mavi ve beyaz yakadan oluşan 1.400 kişilik istihdamımıza ek olarak 150 kişilik mavi yaka personel arayışımız mevcut. Şirketimiz Lastik İş Sendikası’na bağlı ve bu nedenle ücretlerimiz yüksek. Adaylarımıza gerekli eğitimleri vererek onların gelişimlerine katkı sağlıyor, en büyük yatırımı insan kaynağına yapılan yatırım olarak değerlendiriyoruz. Buna rağmen açık kadrolarımız hâlâ mevcut, bu durum üretimi olumsuz etkiliyor…”
Durum böyle olunca hem işsizliği hem de işçi kıtlığını azaltacak iki tedbiri önemli buluyorum:
1. Endüstri meslek liselerini ve dileyen mezunlarının devam edebilecekleri ilgili mühendislik okullarını teşvik etmek. Meslek liselerinde stajı ciddiye almak, mezunları ara eleman olacak kalitede yetiştirmek.
(İşverenler, burs vererek ve burs alan öğrencilerin yetişme sürecini takip ederek ara eleman yetiştirme işini teşvik edebilirler).
2. Kırsal bölgeden gelen ve şehirdeki ihtiyaca göre vasıfsız sayılan ve bu yüzden işsiz kalan nüfusun, terk edip geldikleri tarla ve bahçelerine geri dönmelerini teşvik etmek
Köyler boşaldı, tarlalar, otlaklar boş duruyor, sular boşuna akıyor. Ülkemizde ve yabancı ülkelerdeki şehirliler zirai ürünlere muhtaç. Kırsalın gençleri için zirai faaliyeti öğrenmek zor değil. Arazi toplamaları yoluyla ekonomik ve verimli zirai faaliyet, kooperatifler yoluyla pazarlama ve baştan sona yardımlaşma mümkün. Devlet de önemli ölçüde destek veriyor.
.Geçmiş zaman olur ki, hayali iç karartır
04:003/03/2024, Pazar
G: 3/03/2024, Pazar
28
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir zamanlar askerler, TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddede yer alan “Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” hükmünü bahane ederek, dayanak yaparak sivil yönetimlerin tepesinde hegemonya kuruyor, bu maddeyi Demokles’in kılıcı gibi idarecilerin tepelerinde sallayıp duruyorlar; daha doğrusu durmuyorlar, ortalama on yılda bir ayaklanarak bir çuval inciri berbat ediyorlardı.
Önce “İç Hizmet Kanunu” bir kanun, onun üstünde anayasa var, kanunun anayasaya aykırı olması da, aykırı olarak işletilmesi de demokrasilerde mümkün olmamalıdır, ama bizde oluyordu. Bir zamanlar Anayasa Mahkemesi yoktu, gerçek demokrasiye geçmeden veya ara rejimlerde var olanı da birçok şekilde aşmışlardır.
İkinci olarak:
“Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” cümlesinin “Türk yurdunu” kısmına kimsenin diyeceği olamaz. Ancak Türk yurdu nasıl korunur, mesela korumak için harice asker göndermek, üs kurmak vb. gerekmez mi, gerekirse vaktiyle buna niçin itiraz ettiler…?” soruları da var da şimdilik şurada dursunlar.
“Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” cümlesine gelelim: Anayasada sivil hükümetin yetki ve görevleri, yurdun ve düzenin nasıl korunacağı maddeler halinde bellidir; iç hizmet kanunu bu maddelere göre anlaşılmak ve uygulanmak durumundadır, nasıl oluyor da anayasanın üstüne çıkıp sivil demokratik yönetimi tepeleyebiliyordu?
Dedim ya, “geçmiş zaman olur ki, hayali ruh karartır”.
Gelelim 28 Şubat’a.
Dayanak nedir?
Laiklik için kesin ve yakın tehlike, irtica tehlikesi!
Ve tedbir olarak sivil hükümete dayatılan MGK Kararlarının şu maddelerine bakın:
“8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli.
Kur’an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.
Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.
Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.
Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.
İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.
Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı.
Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.”
Önce bu maddeler için toptan bir değerlendirme yapalım:
Son iki madde hariç diğerlerinin tamamı kaldırıldı, ne laiklik tehlikeye girdi ne de Cumhuriyet; çünkü bunlar bahane idi, bazılarına göre asıl tehlikeye giren “cebrî kültür ve medeniyet değişimi” idi. Askeri de kullandılar, astılar kestiler ama bu cebir tutmadı; halk Batı uygarlığına geçmeye razı olmadı, ama örselendi, değerler zedelendi. 1950’den sonra sivil toplum cebir metoduna baş kaldırdı, ama silahla filan değil, Batılılaşmış veya Batı taklitçisi tarafın dillerinden düşürmedikleri, ama şartınca uygulamaya da yanaşmadıkları demokratik yöntem ile!
İşte elliden sonra bu sebeple demokratik yürüyüşe karşı tanklı yürüyüş harekete geçirildi!
Tek tek bakalım:
“Kur’an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmeli.”
Kur’an kursları zaten Diyanete bağlıydı, ufak tefek serbest öğretim ve eğitimin ise bahsedilen tehlike ile alakası yoktu.
“Tarikatların faaliyetlerine son verilmeli.”
Verilemez, bu görüş bir cehalet eseridir, tarikatlar dinî ve sosyal hayatın vazgeçilmezleridir, benimsemek ayrı bahis, ama böyledir; yapılması gereken serbest bırakılıp otokontrol düzeni kurmaktır.
“Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalı.”
Allah aşkına şu naifliğe bakın: Şöyle giyinirsek yurt ve düzen tehlikeye giriyor, zorla şöyle giydirirsek kurtuluyor!
“Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmeli.”
Sermayenin yeşili bize göre helal olanıdır, kırmızısı da haram olanıdır. Zorla haram yedirerek mi ülkeyi kurtaracaklardı.
“İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı.”
Medya hiçbir zaman ordumuzun din düşmanı olduğunu söylemedi ve söylemez. Halkımızın diliyle “ordu, Peygamber ocağıdır”. Orduya sızmış ve geçici olarak duruma hakim olmuş din düşmanları vardı, medyanın hedefinde olanlar da onlardı.
Kurban derileri derneklere verilmemeli.
Şimdi veriliyor, yurt düşmanların eline mi geçti, rejim mi değişti!
“Tevhid-i Tedrisat uygulanmalı ve Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı.”
Bu maddeler önce de sonra da uygulanıyor, sanki ihmal edilmiş gibi kanunsuz, hukuksuz kalkışmaya bahane edilmesi asıl kınanası bir davranıştır.
Neyse geçmiş olsun, şimdi, bugünün dünyasında hakkın, adaletin, faziletin temsilcisi olmaya, bunun için dünyaya sözümüzü dinletecek bir maddi ve manevi güç edinmeye bakalım!
.
.
Toklar acıkacak açlar doyacak
04:0010/03/2024, Pazar
G: 10/03/2024, Pazar
19
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tam insanın bir ruhu/nefsi bir de bedeni vardır. Din dilinde “kalb, ruh, nefs” aynı manada da kullanılır. Bedenin doymaya/beslenmeye ihtiyacı olduğu kadar ruhun da beslenmeye ihtiyacı vardır.
Tam insanlığını idrak edememiş ham adamlar yalnızca bedenlerini beslerler, ölünce bu bedenler kabirde çürür. Tamlığını idrak etmiş olanlar ise az çok ruhlarını da beslerler; ölünce bu ruh/nefs çürümez, yok olmaz, Berzah âlemine gider orada beslenmenin keyfiyet ve kemiyetine göre muâmele görür.
Tam insanlar yalnızca kendi beden ve ruhlarını doyurmazlar, başkalarına da yardım eder, onların da açlık ve tokluk hallerinden istifade etmesini sağlarlar.
Ramazandan Ramazana oruç tutanlar (bunu da tutmayanlar var da, Allah onlara orucu tattırmayı nasip etsin) o ay hariç yıl boyu bedeni beslerler, elbette diğer ibadetlerle ruhu da beslerler, lakin ruhun oruçla beslenmesinden on bir ay mahrum kalırlar.
Hamiyetli Müslümanlar, zekât, fitre ve kurban gibi farz ve vacip ibadetler dışında da ihtiyaç sahiplerine yardım ederek “bedence açların doymasını” sağlarlar, âlimler ve mürşitler ise “ruhların açlığını giderirler, bu manada açlar da tok olur, doyarlar”.
Ruhları beslemenin, insanın ta kendisi olan nefisleri eğitmenin, emmâreden rıza makamına kadar yükseltmenin genel ve kişilere özel yolları vardır ama bir eğitim aracı olarak açlık hemen her eğitilende ortaktır.
Az yemek, az uyumak, az konuşmak (yani bunları kontrollü yapmak) ve ibadetler, bedenin günahlara karşı zayıflamasını sağlar, ruhun/nefsin ise yücelere doğru tırmanmasını kolaylaştırır.
Hz. Mevlânâ’nın bir temsîli var:
“(Kurşun kalemi gibi) sivri uçlu bir kalem toktur, onu mürekkebe batırırsanız aldığı kadarıyla birkaç kelimeyi zor yazarsınız, (dolma kalem ucu gibi) divit ucu ise açtır; onu mürekkebe batırınca satırlarca yazarsınız…”
Ruhu beslemek, nefsi eğitmek maksadıyla bedence aç kalmak insanı divit ucu gibi yapar, insanın kemal yolculuğunda güç kaynağı gibi olan feyz (mürekkep) işte bu aç divite dolar, tok olana dolamaz.
Biz kullar eksik veya tam olarak yapabildiğimiz bütün ibadetleri Allah’a yaparız, peki niçin “Oruç benim içindir…” demiş!
Birincisi belki oruç görünmediği için ihlas (sırf Allah için olma) haline daha uygun olmasıdır.
İkincisi ise Ezel Bezmi’nden (Kâlû Belâ’dan) beri Rabb’inin hasretini çeken ruhumuzun, beden hazlarının engellerini aşarak vuslat devletinden nasip alma imkânıdır.
Şimdi merhum olan bir arkadaşımın, ayakkabı tamircisi bir tanıdığı varmış, yemek yeyince, “Şükür bugün de nefsi körelttik” dermis. Arkadaşım bana bunu anlatınca şöyle demiştim: Asıl insan aç olunca nefis körleşir, günaha mecali kalmaz, bedeni besleyince nefis gözlerini dört açar ve harama helale sarkıntılık etme gücü bulur.
Bu nefs-i emmâre ile ilgili bir açıklama idi.
Nefis oradan birkaç basmak yukarıya çıkınca kemal yolcusu, günah işleme gücüm zayıflasın diye aç kalmaz (oruç tutmaz), yeme içme, cima vb. zevkinden âzâde kalarak Rabb’ine yaklaşmanın tarifsiz zevkine ermek için oruç tutar, açlığı tokluğa tercih eder.
Gelin ey ruhu aç, bedeni toklar, şunu tersine çevirelim!
Bulamadıkları için açlık çekenleri ise doyurarak ruhun ve nefsin açlığını düşünme fırsatı verelim.
Biz şükürden aciziz işte boynumuz bükük
Senin affın rahmetin günahımızdan büyük
Lütfettin üç ayları rahmet ayını gördük
Bu rahmet deryasına soyunup dalmak yeter
Nefsimizi yarattın o bizim özümüzdür
“Kâlû Belâ” ezelde verilmiş sözümüzdür
Namazla seni anmak aydınlık gözümüzdür
En büyük mutluluğu kullukta bulmak yeter
Nefsimin ruha bakan penceresini açtım
Oruçluyum mutluyum hâlbuki susuz açtım
Fânîden kurtuldukça Bâqî olana kaçtım
Yemek içmek yerine huzurda kalmak yeter
Nefis fâni olunca huzura açlık başlar
Huzur sevinci olur gözden dökülen yaşlar
Mâsivâdan huzura göç edelim kardaşlar
Bu mutlu göç yolunda sararıp solmak Cumhurunittifakı biz bize yeteriz
.
Allah sormaz mı!
04:0017/03/2024, Pazar
G: 17/03/2024, Pazar
31
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hayatın her adımında en güzel örneğimiz olan Efendimiz (s.a.) duaların en güzelini ve şüphesiz makbulünü yapardı, Bedir harbinden önce ellerini iyice semaya kaldırarak yaptığı içten duâ Hz. Ebû Bekir’in içini yakmış, “Yeter Ya Resulellah, Allah duanı kabul edecek ve bizi muzaffer kılacaktır” mealinde konuşarak O’nu teskin etmeye çalışmıştı.
Evet O, duaların en güzelini ve en makbulünü yapıyordu, ama tedbirde de kusur etmiyordu, “Din Allah’ın o korusun, ben develerimi kurtarmaya bakarım” demiyordu, O biliyordu ki, Allah Teâlâ rızkı da, dini ve ümmeti korumayı da, diğer lütuflarını da kulları vasıtasıyla veriyor ve yapıyordu. Şu halde kullar hem sözlü dua edecek hem de gerekli tedbirleri alacak, üzerlerine düşeni eksiksiz yapmaya çalışacaklardı.
O’nun zamanında en etkili savunma ve taarruz gücü okçular ve atlı birlikler idi; bu sebeple Allah Teâlâ “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı korkutup caydıracak ne kadar güç hazırlayabilirseniz eksiksiz hazırlayın…” (Enfâl:8/60) buyuruyordu, Resulü de bunu kemaliyle yapıyordu.
İsrail zulmünü dinlemekten, görmekten kalbimizde yanacak takat kalmadı, ama sözlü dua ile yetinmek olmaz ve yetmez. Elbette başka şeyler yapanlar da var, ancak yetmiyor, zulüm devam ediyor.
Bir whatsapp grubunda aşağıdaki sözleri yazdım:
Ramazan cümlemizi Yaratana layık kullar eylesin. Bu eylemeye bizim katkımıza Rabbim yardımcımız olsun.
Gazze konusuna gelelim; aslında hiç gitmeyelim de gelmeye hacet kalmasın!
Bu çağın uluslararası ilişkilerde felsefe ve ahlakı iki temele dayanıyor: Çıkar ve bunu sağlayacak güç.
BM dahil Batı ve Doğu her gün İsrail’i kınıyor. Yapmayın etmeyin diyorlar. Müslümanlar dua ediyor, siyonistlere lanet okuyorlar… Şu ana kadar tatmin edici bir sonuç oluşmadı. Çünkü İsrail’in elinde çok zora düşerse kullanabileceği nükleer silah gücü var, bir de arkasında ABD; yani güç ve sınır tanımayan bir çıkar (amaç) hırsı.
İşte bu iki sâik varsa insaf ve merhamet dilemenin faydası olmuyor.
Peki ne yapalım?
Açlıktan ölmemeleri için elimizden ne geliyorsa fert, kuruluşlar ve devlet olarak onu yapalım; tekrar ediyorum “elimizden ne gelirse!”
Tabii orta vadede olur ama mutlaka atom bombamız olsun. (Kenevir de ekelim)
Her dem sözünü ettiğimiz şu birlik; evet daha küçük sayılacak ayrılık sebeplerini paranteze alarak ne kadarı oluyorsa o kadar birliği vazgeçilemez amaç ve gayret konusu edinelim
Bütün dünyada çok adamımız var. Düzenli lobi faaliyeti yapalım ve bu maksatla örgütlenelim…
Tabii daha yapılacaklar da vardır ama öncelikli gördüklerimi yazdım.
Ramazan rahmet ayı ise ki öyledir bu yalnız Allahtan kullarına değil kulları arasında da olsun.
Selam ve dua ile
Şimdi şunu hatırlatmak üzere ekliyorum:
“En kolay cihad” adını vermiştim boykota.
Etkili olduğu da kesinlik kazandı.
Peki niçin her Müslüman bunu yapmıyor; bu “elimizden gelen bir şey” değil mi? Kim mani olabilir. Bir malı, zaruret yoksa almazsınız vesselam, az çok onun yerini tutanı alırsınız vesselam, yahu bunu niçin yapmıyoruz, Allah sormaz mı!!!
.Din, kültür, medeniyet sapkınları boş durmazlar
04:0024/03/2024, Pazar
G: 24/03/2024, Pazar
23
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bize göre hak dinden olmayanlar ile ahlaksız olanları ikiye ayırmak gerekiyor:
Bir kısmı inancına, görüşüne, ahlak tercihine… göre yaşar da herkesin kendisi gibi olması için çalışmaz; böyle bir derdi yoktur.
Bir kısmı ise farklılığa tahammül edemez, herkesin kendisi gibi inanması, düşünmesi ve yaşamasını amaç edinir, bunun için elinden geleni geri koymaz.
Çok zaman geçmedi, bir ara “yaratılış mı” “evrim mi” konusunu ele aldılar, birkaç yıl insanları bu saçma tartışma ile meşgul ettiler. Okullara, kitaplara, görüntülü görüntüsüz yayınlara el atarak evrim teorisini bir bilimsel veri gibi takdim, telkin ve hatta icbar etmeye çalıştılar.
Son birkaç yıldan beri de bütün dinlerin ve adına uygun ahlak sistemlerinin kabul etmesi mümkün olmayan, insanın yaratılıştan, varoluştan gelen (fıtrî olan) en temel özelliğini yok sayan “cinsiyesizlik” sapmasına daldılar. Bu yazıda iki alıntı ile işin hangi boyutlara vardığına dikkat çekmek istiyorum ve inanıyorum ki, başta Milli Eğitim ve Aile… bakanlıklarımız olmak üzere ilgili bakanlıklar ve cihetler her şeyin farkındadırlar, gerekli tedbirleri almaktadırlar. Tedbirler konusunda ara sıra kamuoyunu aydınlatmanın faydalı olacağını da eklemek isterim.
Birinci alıntı:
“ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bakanlık personeline sözde ‘cinsiyetçi’ dil kullanmayı yasakladı. Blinken’ın yasakladığı ifadeler arasında ‘anne ve baba’ bile bulunuyor. Bakan Blinken’ın, LGBT dayatmasıyla personeline yasakladığı kelimeler; “Erkek iş gücü, siz adamlar, bayanlar ve baylar, anne/baba, oğul/kız, koca/eş.”
İkinci alıntı:
“UNICEF Epstein Pedofili Ağı, Cinsiyet Eşitliği ve Okul Öncesi Eğitim”
“…UNİCEF’i bilmeyen yoktur sanırım. Nedir, ne iş yapar sorularına bu yazıda biraz cevap var. Fakat daha geniş cevap bulmak isteyenler Türkçe internet sitesine başvurabilir. Dediklerine göre UNICEF, dünya çocuk hakları merkezli, çocukları koruma, geliştirme, yetiştirme ile ilgili uluslararası yasal bir kuruluş. Türkiye de bu kuruluşa üye. Sözleşmeleri imzalamış ülkeler başta olmak üzere bu kuruluş temsilcilikleri vasıtasıyla raporlar hazırlıyor hatta denetlemeler de yapıyor. Bağışlar dâhil devlet gibi bütçesi var.
“Türkiye ölçeğinde bakarsak (Türkçe internet sitesinden özetliyorum) UNICEF; çalışmalarını çok sayıda bakanlık ve hükümet kuruluşu ile birlikte sürdürmektedir. Bunların arasında Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Gençlik ve Spor Bakanlığı ve GAP İdaresi ile birlikte Belediyeler, Kızılay gibi sivil toplum kuruluşları, UNICEF Türkiye Milli Komitesi ve diğer ulusal ve uluslararası STK’lar yer alıyor. Ne iş yapıyor? Şunları:
“UNICEF, Türkiye’de çocuk koruma sistemlerinin güçlendirilmesine ve tüm çocuklar için toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmeye odaklanmaktadır. Dayanağı da şu cümle: “Türkiye’de, başta savunmasız durumdaki gruplara mensup kız çocukları olmak üzere pek çok çocuk, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini yerine getirmeleri konusunda baskı altındadır. Buna özellikle çocuk yaşta evlilikler olmak üzere toplumsal cinsiyete dayalı şiddet de dâhildir. Yasal çerçeveye rağmen, sosyal normlar kadınların ve kız çocuklarının toplumdaki rollerini ve güçlenmelerini kısıtlamaktadır…”
Bunlara şunu demek isterim:
Bizim insanımız vesayete ve güdülmeye muhtaç cahil, aklı ermez, sözde uygar toplulukların rehberliği olmadan doğru yolu bulmaları mümkün olmayan bir insan çeşidi değildir. Evet, milletine ve milli değerlerine yabancılaşmış inanlarımız da vardır ama büyük kitleye göre bunlar marjinaldir, ne uzar ne kısalırlar. Ama hemen eklemeliyim: Gafil olursak uzarlar, aklımızı başımıza devşirir gerekli tedbirleri zamanında alırsak daha da kısalırlar; zorla değil, yolları çıkmaz olduğu için kısalırlar!
Yeri gelmişken bir hususa daha işaret etmek istiyorum:
Evet, henüz evlenme çağına gelmemiş, maddi (biyolojik) ve manevî (akıl) bakımından evlenecek yaşta ve başta olmayan “küçük” kızları zorla veya akılları ermediğinden evlendirmek asla tasvip edilemez, böyle bir evlilik ve aile “ilk ve en önemli İslam okulu” olamaz. Ama ortada bir problem daha var ve küçüklerin evlendirilmesi konusunda hassas olanlar bu meseleye ilgi duymuyorlar:
Mesele, giderek artan evlenme yaşı ve tek çocukla yetinme olayı.
İslam, ailenin oluşması ve amacına ulaşması, nüfusun sağlıklı bir nicelik ve nitelikte olması için hem otuz-kırk yaşına kadar evlenmemek hem de tek çocukla yetinmek sakıncalıdır. Önemli bir mazereti olmadan bunu yapanlar, dinî bakımdan da sorumlu olurlar.
Ağır ve yüz kızartıcı suçlara bile verilen ceza böyle oldukça
04:0031/03/2024, Pazar
G: 31/03/2024, Pazar
44
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İlk gençlik yıllarımda bir köyde şöyle bir olay gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşmıştı.
Kocası vefat etmiş, çocukları olan bir dul kadın ziraat faaliyetini üstlenmiş, yalnız başına, köyden biraz uzak tarlasında çalışıyor. Kadına göz koymuş bir soysuz geliyor bıçak vs. tehdidi ve erkek gücüyle kadına tecavüz ediyor. Kadın çekinmiyor, karakola oradan da mahkemeye gidiyor. Soysuza yedi buçuk yıl hapis cezacı veriyorlar. Bir iki yıl yattıktan sonra bir af çıkıyor, pislik, elini kolunu sallayarak köye geliyor, kadın köy çeşmesinde komşularıyla imece usulü yün yıkıyor, adamı görünce “yahu bu soysuza yedi buçuk yıl hapis cezası verilmedi mi” diye yakınıyor, “af çıktı, hükümet affetti” diyorlar. Hemen koşarak eve gidiyor, tabancayı alıyor ve soysuz henüz evine ulaşmadan karnına yedi kurşun yerleştiriyor ve dönüp kadınlara “Bu adam hükümete değil, bana tecavüz etti, hükümet onu nasıl affedermiş, asıl beni affetsin” diyor ve gidip karakola teslim oluyor.
Olay bu.
Gün geçmiyor ki sudan sebeplerle öldürme ve yaralama olaylarına, küçük büyük, erkek kadın demeden işlenen, vicdanlarımızı yaralayan cinsel tecavüz suçlarına ait haberlerle, üstelik görüntülerle perişan olmayalım.
Felsefe, gerekçe ne olursa olsun suç teşkil eden öldürme, yaralama ve cinsel tecavüz suçlarına verilen cezalar artırılmadıkça biz daha çok yanacağız, mağdurlar da daha ziyade kahrolacaklar.
TC. Ceza Kanunu’na şöyle bir baktım. Bu iki konuya ait suç-fiil tespiti oldukça tatmin edici, ama cezaya gelince, hayata karşı işlenmiş suçlarda ceza “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını” geçmiyor.
Cinsel taciz suçunun hem basit halinin hem de nitelikli halinin üst sınırı 10 yılı geçmediği için görevli mahkeme de, ağır ceza mahkemesi değil, asliye ceza mahkemesi oluyor.
“Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkında kanun” var. Bu kanun sayesinde, zaten az olan cezalar daha da aşağıya iniyor, “sözde denetimli serbestlik” ile suçlular aramızda dolaşıyorlar.
Bir kimse “yaralarsam yaralanırım, haksız ve kasten öldürürsem beni de devlet öldürür, aç açık olmadığım halde ve hayatın zorunlu kıldığı miktarı aşarak çaldığım zaman bir daha bu suçu işlemeyecek hale getirirler” demedikçe, böyle bilmedikçe, kanun ve uygulama böyle olmadıkça adalet, yukarıda anlattığımız kadın gibilere kalır, siz buna anarşi de deseniz bu böyle olur; gücü yeten bizzat adaleti sağlamaya kalkışır ve tabii bu da ayrı ve önemli bir sosyal problem oluşturur.
.Gösteriş ve istismar
04:007/04/2024, Pazar
G: 7/04/2024, Pazar
37
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce Ramazan bayramınızı tebrik ediyorum; ediyorum çünkü bayram, Allah Teâlâ’nın kullarına bayramlık ödüllerini lütfettiği günlerdir, bize ve size o lütuflar nasib olsun!
Hayat, dünyada olandan ibaret değildir; o ödüllerin bir kısmı bu dünya hayatında, bir kısmı da ebedî hayatımızda çok işimize yarar, bereket, bağışlanma, kurtuluş vesilesi olur.
Fıkıh kitaplarının “helal-haram” bölümünde şöyle bir ölçü vardır:
Bir dükkan sahibinin, elinde tesbih ve dilinde açık zikir (Allah, Lâ ilahe illallah, elhamdlillah, hû…) âdeti olsa, bunu bir kimseye göstermek ve duyurmak için değil, samimi ve âdet edindiği için yapar olsa, dükkâna müşteri geldiğinde bunları gizlemesi gerekir, gizlemezse kazancı mekruh olur. Eğer bunları, müşteriye dindar gözükmek ve onu ticaretine çekmek için yaparsa kazancı haram olur.
Şu halde din istismarı haramdır.
Bu fiilin ihlas ile de yakından ilişkisi vardır; yapılan sırf (başka hiçbir amaç, emel, menfaat… olmaksızın) Allah için olmazsa, ibadete başka bir muhatab veya menfaat karışırsa ihlas ortadan kalkar, gizli şirk gerçekleşir.
Bu sebepledir ki, farz ibadetlerin teşvik için açıkta, nafilelerin kimse görmeden yapılması uygun bulunmuştur.
Şimdi bakalım:
Bir kimse halkın beğenisini, oyunu, parasını… almak için -aslında yapmadığı, âdeti ve hayat tarzı olmadığı- ama halkın hoşuna gideceğini bildiği bir ibadet veya daha geniş manada dini davranışta bulunursa işte bu “din istismarıdır”.
Mesela insan Cuma namazına, cemaatle namaza iki maksatla ve saikle gider:
1. Allah rızasından başka bir amacı, beklentisi yoktur ve imkan, fırsat elverdikçe bunu öteden beri yapmaktadır. Bu davranışta “din istismarı” yoktur.
2. Öteden beri –mesela siyasete girmeden önce- yapmadığı bir ibadeti veya dini davranışı halka göstermek, halkı aldatmak için yaparsa işte bu “din istismarıdır.
Aklımızda bulunsun!
Birkaç soru ve cevap
04:0014/04/2024, Pazar
G: 12/05/2024, Pazar
26
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Soru
Ekonominin böyle olması Rabbimin bize bir gazabı mı?
Cevap
Rabbimiz Kitabında, başımıza gelen kötü durumların (musibetlerin) bizim kusurlarımızdan kaynaklandığını açık ve kesin olarak beyan buyuruyor (Nisâ: 4//9; Şûrâ: 42/30…) İnsanlar her azıp sapınca Allah Teâlâ gazap edip dünyada ceza verseydi kötülük ve imtihan olmazdı. Allah’ın muradı, hür iradeye sahip insanların iyi de kötü de yapabilmeleri ve bunun karşılığını dünyada ve ahirette görmeleridir. Duanın, ibadetlerin, adaletin, paylaşmanın, elden geleni usulünce yapmanın … güzelliklere, bunların tersini yapmanın da kötü sonuçlara -Allah’ın izni ve kanunu ile- sebep olacağında şüphe yoktur.
Soru
Eşim faizli kredi çekmez isem boşanmak ile tehdit ediyor. Annemler ile aynı apartmanda oturuyoruz ve 2+1 ve kendi evimiz. Daha büyük başka bir ev istiyor. Ne yapmalıyım.”
Cevap
Böyle bir eş ile yaşamaya devam etmeyelim.
Soru
Survivor izlemek ve katılmak günah mı?
Survivor, kadın erkek beraber bir adada yaşayan bir yarışma programıdır.
Mahrem olan kadın ve erkek aynı yerde yatabiliyor, mahrem yerleri açık ve vücutlarını görebiliyor, yarışmayı kazandıklarında birbirlerini öpebiliyor, sarılabiliyor. Bu tür programlara katılmak veya izlemek caiz mi, kazanılan para helal mi?
Cevap
Bu yarışma bizim dini ve ahlaki kural ve değerlerimize göre, ayıptır ve günahtır. Bu yarışmaya katılmak elbette caiz değildir. Günah işleyerek kazanılan para da helal olmaz. İzleyen de günah işlemiş olur.
Soru
Sendikalar memurlardan ayda 30-40 lira para alıyor. 3 ay sonra 400 TL üyelerine veriyor. Bu caiz mi?
Cevap
Sendika, topladığı parayı hangi yetki ile ve nasıl arttırıyor ona bakmak gerekir. Meşru olan ortaklık veya vekalet usulüyle ticaret, üretim ve yatırım yaparak kazanıyor ve onu paylaşıyor, onun kârından veriyorsa bu helal olur. Faiz ise haram olur.
Soru
Kur’an’da neden tecavüzcünün nasıl tespit edileceği yazmıyor?
İnsan hayatını düzenleyen ve evrensel olan Kur’an-ı Kerim’de zina suçu ile ilgili şahit getirmek gerektiği ve zina iftirası ile ilgili ayetler olmasına rağmen neden tecavüz suçunun nasıl tespit edileceği, şahit gerekip gerekmediği ve cezası yazmıyor? Sonuçta tecavüz ve zina aynı şey değil. Kur’an insan hayatının bütün noktalarını düzenlemiyor mu yoksa? Bu konuda kesin bir hadis veya ayet olmazsa nasıl tecavüz suçu ile ilgili Şeriat kanunları, hukuk oluşacak? Kamer suresi 37 veya Yusuf suresi 26 bu konudan mı bahsediyor? Bu durum İslam alimleri tarafından nasıl anlaşılmıştır?
Cevap
Tecavüz suçu ve cezası diğer birçok hüküm gibi Kur’an’da, Sünnet’te ve ictihadda (fıkıhta, mezheblerde) mevcuttur.
Tecavüzcü zina yapmış ise Kur’an ve Sünnette var olan zina suçunun cezasını çeker.
Tecavüzcü mağdura zarar vermiş ama tarife uygun zina yapmamış ise Kur’an’da ve Sünnette mevcut olan “zulmetme, dokunulmaz olan cana, mala, namus ve şerefe tecavüz etme” suçunu işlemiş olur. Bu tecavüzler hem günahtır, hem de suçtur; cezasını tayin, gerekli kanunları çıkarma ve infaz vazifesini de İslam, yönetime (ülü’l-emre) bırakmıştır. Bu tecavüzler, ülü’l-emrin af yetkisinin de dışında bırakılmıştır.
Bütün bu söylediklerim hakkında ya ayet ve hadis vardır veya dinin gayesi ile birçok nassın ortak mana ve hedefinden ictihad ile çıkarılmıştır.
Yûsuf suresinde (12) suçlunun tespiti için bir bilen kişi, bir usul teklif etmiş ve o usul ile suçlu tespit edilmiş; bu Kur’an’da naklediliyor, başka bir Peygamber ve şeriata ait olsa da Kur’an bunu reddetmiyor, alimlerimiz bundan da istifade ediyorlar.
26. Yûsuf, “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” dedi. Kadının akrabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır.
27. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.”
Kamer suresinde (54) bir mucize var, suçluların gözlerinin kör edilivermesi ve arkasından kalıcı bir azabın gelmesi normal hayatta ve ispat usulünde olağan değildir. Bu olay, işlenen günahın ve suçun, dünyada ve ahirette ceza göreceğine delil olarak anlaşılabilir.
36. Aslında Lût, kendilerini bizim amansız yakalayışımıza karşı uyarmıştı; ama onlar bu uyarıları şüpheyle karşıladılar. 37. Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları! 38. Ve nihayet bir sabah, kalıcı bir azap onları yakalayıverdi. 39. Tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları.
Tebliğ mi temsil mi?
04:0021/04/2024, Pazar
G: 21/04/2024, Pazar
27
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu yazının başlığı “nesiller arasındaki mesafe”, “kendi söyler kendi dinler”, “iletişim dilini biliyor muyuz” gibi birçok ifade olabilirdi.
Niçin yazdım?
Bir WhatsApp grubunda bir okumuş yazmış hanım kızımızın, kendi zamanının okumakta olan kızı ile diyalogu.
Kız annesine diyor ki:
Tebliği bırakın, temsile geçin!
Ben daha başta fikrimi açıklayayım:
Ne tek başına tebliğ ile olur, ne de tek başına temsil ile sonuç alınabilir.
Bunlar paralel, el ele yürümelidir.
Ama mesele burada bitmiyor. Nasıl temsil, nasıl tebliğ soruları da anlamlı, gerekli ve üzerinde çalışılması gereken sorulardır.
Öyle “temsil” vardır ki kaçırır, öyle “tebliğ” vardır ki muhatabın ruh ve düşünce dünyası ile alakası yoktur.
Her ağzı olan konuşmamalı, boşluğa konuşanlar coşmamalı!
Hayli zaman önce bir fıkra dinlemiştim:
Bir dede torununu karşısına almış ve tebliğe başlamış, öyle konuşmuş ki kendi de beğenmiş, konuşmanın şehvetine kapılarak devam ediyormuş. Torunu dinler gibi yaparken elinde bir karton varmış, onu bir boru haline getirmiş, bir gözünü yummuş, diğer gözünü borunun bir ucuna dayamış ve dedesinin, kendisini hiç ilgilendirmeyen konuşmasını keserek “Dede, buradan seni görüyorum” diye seslenmiş, zavallı dede ne yapacağını bilemez olmuş ve susmuş.
Bir başka fıkra:
Bir köyün imamı değişmiş, yeni imam ezanı okumuş camiye gelen olmamış. Birkaç vakit böyle geçince köylünün toplandığı kahve veya odaya gitmiş, camiye niye gelmediklerini sormuş, “Giden imam, çarıkla camiye girilmez deyip tutturdu, bizim de çarıklarımız çözüp çıkarmak zorumuza gidiyor, o yüzden camiye gelmiyoruz” demişler. Yeni imam “Yahu gelin, çarıkla girin, sakıncası yok” deyince cami dolmuş, namazlar cemaatle kılınır olmuş. Derken bu imamın da süresi dolmuş, bir başkası gelmiş, devir teslim namazı için ezan okumuşlar, cemaat çarıklarıyla camiye doluşunca yeni imam “Bu ne iştir yahu, camiye çarıkla girilir mi, sen niçin bunlara mani olmadın” diye feryad etmiş, muhatabının cevabı şöyle olmuş: “Ben çarıklarıyla camiye soktum ve namazlarını cemaatle kılmalarını sağladım, sen de camiyi boşaltmadan yapabilirsen çarıklarını çıkar! demiş.
Bu konuda, eski nesil için aruz vezinli bir şeyler de yazmıştım
Eğit Nesli
Derûn-i dilde ahvâl-i perişanım bilen yoktur
Bu hâlin derdine yanmış meded Yâ Rab diyen yoktur
Dayanmaz dağlar emmâ bencileyin dert çeken yoktur
“Gel ey nâsih ko pendi hâl-i dilden bî-habersin sen”
Benim derdim benim ufkum seninkinden uzak bilsen
Boşa atmak ve tutmaktan geçip dünyamıza gelsen
Bana hemdert olup gözyaşlarım zahmet edip silsen
Dilin kalbin bana uymaz, rahat vermez, ne dersin sen
Bugün gençler oyun oynar sanal âlemlere dalmış
Mürebbîler bu dünyaya Fransız hem yaban kalmış
Değerler, din ve ahlak düşmanım bizden neler ç’almış
Muhatap başka yerde hangi vâdîde gezersin sen
Ağaç gelmez sana sen zahmet et, yaklaş ağaç şurda
Silahlan ilm-ü irfanla ve kaptırma avın kurda
Şu sosyal medya âfettir saçar mikrop güzel yurda
Eğer iman ve irfandan nasip varsa ezersin sen
Hulâsa Hayri der kardeş nesil gitmekte ellerden
Şikayet düşmüyor akşam sabah her yerde dillerden
Şikayet çare olmaz gel usul öğren de ellerden
Eğit nesli, olur bizden ve alnından öpersin sen
8 Nisan 2024
Niçin Diyanet
04:0028/04/2024, Pazar
G: 28/04/2024, Pazar
39
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cuma namazı için gittiğim bir camide, izinli imamın yerine hutbeyi irad edip namazı kıldıracak olan kişi elindeki, Diyanet’in hazırlayıp gönderdiği hutbeyi kısmen okuduktan sonra irticali olarak bir cemaatin önderinden nakiller yaptı. Görebildiğim kadarıyla bundan rahatsız olan cemaat kesimi de oldu.
Hatipler irticalen konuşmaya meraklılar ama pek çoğu bunu beceremiyor, saçmalıyor, dinleyenleri rahatsız ediyorlar. Aşağıda bu hutbe konusuna döneceğim.
Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. Bunlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister, bıkıp usanmadan konjonktürel olarak yapılamayacak şeyleri iktidardan talep eder ve yapmadı, yapmıyor diye yıpratıcı propaganda yaparlar.
Ben 1954 yılında henüz İmam Hatip öğrencisi iken Konya’da imam ve hatiplik görevine başladım. Sonra vaizlik, sonra ortaöğretimde öğretmenlik ve sonra üniversitede hocalık yaptım. Tek parti sultasından sonra ve demokrasinin kesintiye uğramadığı zamanlarda mevcut düzen, kanun ve diğer mevzuata rağmen istediğimizi söyledik. Ucuz kahramanlık yoluyla bir yerlere tırmanmak istemeyenler, Diyanet cihetinden bir engelle karşılaşmadılar, Diyanet de dini grupların kendilerini sınırladığı kadar kendini sınırladı ve asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı. Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin üstünde bir fiil ile yükümlü tutmuyor, hikmeti emrediyor, fitneyi yasaklıyor; Diyanet de işte bu talimata göre hareket etti (kısa süreli askerî dikta zamanlarında zorlama ve zorlanmalar olmuş, bunu da en az zararla atlatmaya çaba gösterilmiştir).
Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.
Şimdi gelin Diyanet’in genel olarak hizmet hacmine ve özel olarak da hutbe hazırlama işine bir bakalım. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Selim Argun Hoca’ya atfedilen, Diyanet’in içeride ve dışarıda nasıl takip edildiği ve hutbelerin nasıl hazırlandığına dair bir bilgi notuna göre:
“Türkiye’deki 90.000 camide irad edilen Cuma hutbeleri ülkemizde yaklaşık 25 milyon kişiye ulaşmaktadır… Başkanlığımızca her hafta düzenli olarak yedi farklı dilde hazırlanan hutbeler hem yurt içinde hem de yurt dışında birçok resmi ve gayri resmi kurum ve kuruluş tarafından yakinen takip edilmektedir.”
“Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yüz yıllık tarihinde hutbe hazırlanması ve iradı konusunda bugüne kadar birçok farklı yol ve yöntem denenmiştir. Bir dönem inisiyatif tamamen imamlara bırakılmış ve her imam kendi hutbesini hazırlayarak cemaatine okumuştur. Şüphesiz bu yöntem din görevlisinin mesleki gelişimine katkı sağlayan bir yöntemdir. Ancak yeteri kadar hazırlık yapmadan hutbeye çıktıkları gibi, imamların şahsi husumeti olan kişilere minberden ayet ve hadislerle mesaj verdikleri de vaki olmuştur. Bir dönem il müftülükleri bünyesinde Hutbe Hazırlama Komisyonları kurulmuş ve il merkezinde hazırlanan hutbeler ilçe ve köylere ulaştırılmıştır. Belli dönemlerde Başkanlık Merkez’de sadece konular belirlenmiş taşraya gönderilmiş bazen de bugün olduğu gibi hazırlanan ortak hutbe tüm camilere gönderilmiştir. Bugün de güncel gelişmeler, toplumumuzun, İslâm âlemi ve insanlığın içinden geçtiği süreçler, talep ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak ihtiyaç duyulan konulara göre hutbeler Başkanlığımız bünyesindeki uzman bir ekip tarafından hazırlanmakta ve ülkemiz genelindeki camilerde okunmaktadır.”
“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir. Ayrıca, yedi farklı dile tercüme edilen hutbeler, görme ve işitme engelli kardeşlerimiz için de seslendirilmekte ve işaret diline aktarılmaktadır.”
“Hutbe komisyonunca hazırlanan hutbe, önce daire başkanına, sonra genel müdüre, ardından ilgili başkan yardımcısına ve en sonunda da Sayın Başkanımıza arz edilmekte ve son okumayı bizzat kendisi yapmaktadır. Gerekli gördüğünde başkalarına da göndermekte ve onların da teklif ve tavsiyelerini almaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesi her zaman memnun edecek bir hutbeyi kaleme almak mümkün değildir.”
İslâm’da kadının değeri üzerine
04:005/05/2024, Pazar
G: 5/05/2024, Pazar
33
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Birkaç sorum var. Elimden geldiğince kısa tutmaya çalıştım” diyor, bir bayan, sorular da soru değil, itham ve iftiralardan oluşuyor.
Cevaplarımla beraber paylaşıyorum.
1. Hamilelik dolayısıyla kadına verilen ödül nedir? Çünkü bildiğim kadar bir kadın ancak anne ise değerlidir ve bu durumda bile erkekten sadece yüzde 1 daha iyi duruma geliyor.
Cevap
Hz. Aişe hiç anne olmadı, ama Peygamberimizin (s.a.) en sevgili ve değerli eşi idi.
Kadının da erkeğin de çocuk yapmaya müsait yani biyolojik ve fizyolojik durumu tam olması her yerde, her devirde istenen bir durumdur. Çocuğu olmayan erkek ve kadın bu bakımdan eksik sayılır ama İslâm’a göre insanlık değeri eksilmez.
2. İslâm, kadının duygusal ihtiyaçlarını neden ihmal eder? Kadınlar duygusal olduğu için bin kısıtlamaları vardır ama söz konusu faydalanma objesi olduğu zaman hiçbir şeyde kısıtlama yoktur. Örnek: Bir erkek cinsel isteklerini kontrol etmekte zayıf olduğu için dört kadınla evlenebilir ama kadınlar da duygusal olduğu halde onların sorunu kimsenin umurunda değil.
Cevap
Kadının cinsellik ve duygusallığı İslâm’da gözden uzak tutulmamıştır. Örneğimiz olan Peygamberimiz (s.a.) eşleri ile yakından ilgilenmiş, onları mutlu etmek için nezih eğlencelere götürmüş, gönüllerini hoş etmek için koşu yapmış, yarışmış, cinsel temasta onların da tatmin olmaları için gerekenin yapılmasını istemiştir. Erkeklere hitaben “Ailenizin de sizin üzerinizde hakları vardır…” buyurmuştur. Eşine karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen erkekten zarar gören kadının ayrılma ve tazminat talep etme hakkı vardır.
İslâm’da erkek, sırf cinsel arzusunu tatmin için değil başka mücbir sebeplerle birden fazla kadınla evlenebilir. Buna maddi ve manevi gücünün yeterli olması ve evlendiği takdirde adalete riayet etmesi şarttır. İlk kadın razı olmazsa ya evlenemez veya o kadının (tahammül edemediğinde) ayrılma hakkı doğar. İkinci kadınla evlenmek farz değil, vacip değil, dîne dâhil sünnet de değildir; âdettir ve bir âdete sınırlayarak şartlı izin verilmiştir… Böyle olmasaydı bir kadınla yetinen bütün erkekler dînî sünneti terk etmiş sayılırlardı; hâlbuki böyle bir anlayış yoktur. Sosyal şartlar ve âdetler değişip de ikinci evlilik nadir hale gelince ilk hanıma etkisi daha yıkıcı olur, sırf doyma bilmez şehveti için bunu yapan kimse makbul bir Müslüman sayılmaz.
Kadın birden fazla erkekle aynı zamanda evli olamaz; çünkü bu olduğunda aile olmaz; aile olmazsa cemiyet, millet, ümmet olmaz.
3. Kadını neler motive etmelidir? Çünkü onlara özel hiçbir şey yoktur. Bir şey istemeyelim mi?
Cevap
Erkeğe olup da kadına olmayan özel şey nedir? Böyle bir şey yok. Tam aksine kadın çalışmaya ve evi geçindirmeye mecbur değil, erkek mecbur. Kadın asker olmaya mecbur değil, erkek mecbur. Kadın, yakın akraba erkekleri için diyet ödemeye mecbur değil, erkek mecbur. Erkek altın ve gümüşü ziynet olarak kullanamaz, kadın kullanabilir…
4. Erkeklere huri var. “cennette kıskançlığın kaldırılması durumu” da sadece kadın içindir.
Bunun anlamı, erkeğin istediği kadına sahip olması ve bu yakınlaşmanın kolay hale getirilmesidir. Ama kadın hiçbir şey hissetmez. Bu önlem neden kadın için var?
Cevap
Bu tespit doğru değil.
Cennette her kişinin (erkek olsun kadın olsun) her istediği kendisine verilir. “Orada nefislerin istediği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır” (Zuhruf: 43/71) buyuruluyor, “erkeklerin…” demiyor.
Cennette insanlara Allah’ın lütfedeceği şeyler, teşvik için dünyada bildiğimiz dil ile ifade edilmiştir ama bu dildeki kelimelerin dünyadaki karşılıkları kastedilmemiştir; oradaki meyve, yiyecek, içecek, erkek, kadın, cinsellik, zevk, ırmak… dünyada bildiklerimiz değildir.
5. Bütün işkenceler kadın içindir; iddet, evlilik, kölelik, hamilelik… nedeni ne olursa olsun cehennem onu bekliyor. Çünkü orada biraz kalması gerekiyor. Kadının İslâm ile kazandığı onur budur.
Cevap
Bu soru değil, İslam’a iftira, ona duyulan nefretin kusulması olarak görünüyor.
Ne demek “Bütün işkenceler kadın içindir…” hangi işkence? İddet işkence değildir; çocuk doğuran ve âdet gören kadının tabii bir özelliğinin sonucudur. Hamilelik bir şeref, bir değer, bir özen gösterme, ilgi ve şefkat sebebidir. Kölelik kadınlara mahsus değildir ve İslâm onu kökten yok etmek için tedbirler getirmiştir. Kadının mutlaka cehenneme gireceğine dair bir inancımız, bilgimiz, ilâhî bir bildirim yoktur da, bu soru şeklindeki iftirayı yapan kadının oraya girme ihtimali vardır.
6. Kadın çok şeyi feda eder (bedeni-özgürlüğü) ama İslâm dininde kimse bunu konuşmaz. Ancak sadece kadın olduğu için lanete uğraması gündeme gelir.
Cevap
Bu da bir önceki soru gibi iftiradır. Kadın da erkek de lanetlenemez. Büyük İslâm kadınları (evliyası) vardır, onlardan saygı ile bahsedilir.
7. Hamilelikte vücut çatlakları çok olur (bedensel tahrip) ve hiçbir erkek veya İslâm dini bunu dikkate alır mı?
Ama adamın 2. kadınla evlenerek zaten yorgun ve bitkin olan anneyi daha da kötü ve değersiz yapmasına sebep olur.
Cevap
Hamilelikte kadının vücudunda bazı değişmeler oldu diye İslâm’da onun değeri eksilmez, tam aksine artar, eğer erkekler, kadın hamile olunca ve vücudunda çatlak yarık olunca ikinci kadınla evlenselerdi tarih boyunca her erkeğin en az iki eşi olurdu, buna da mevcut kadınlar kâfi gelmezdi. Böyle bir şey hiçbir yerde ve zamanda olmamıştır.
Osmanlı’da ikinci kadınla evlilik oranı yüzde on civarında olmuştur.
Laik ülkelerde ve dinle alakası olmayan erkeklerde, ikinci kadınla cinsel ilişkinin (zinanın, aldatmanın) oranı bu sayının çok üstündedir.
Prof. Tarhan’ın aldatma ile ilgili tespiti şöyledir:
“Günümüzde cinsel aldatma çoğu toplum için sosyal bir sorun haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde eşlerin birbirini aldatması, modern dünyadaki kadar yaygın olmamıştır. Örneğin Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre evli her yüz kadından 25’i en az bir kere başka bir erkekle cinsel ilişkiye giriyor. Yine evli her yüz erkekten 70’i de başka bir kadınla eşini aldatıyor.”
Yukarıya aynen aldığım sorularla kafası karışanlar olduğu ve olacağı için kısa da olsa cevaplarıyla paylaştım.
Köle ve cariye meselesi
04:0012/05/2024, Pazar
G: 12/05/2024, Pazar
33
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm’ın yumuşak karnı sanılan veya böyle takdim ve telkin edilen bazı konular vardır, bunlardan biri de kölelik ve cariyeliktir. Bu konuda kafası karıştırılmış veya kendisi kafa karıştırmak isteyen bir kişiden gelen sorularla cevaplarını takdim ediyorum:
Ahzab 59. ayette tefsirde cariyelerin başörtüsü takmaması gerektiği belirtiliyor. Burada hür kadınların şeref durumları daha yüksek olduğundan dolayı örtmek zorunda olduğu yazıyor. Şimdi benim sorularım şunlar:
1) Tesettür fıtrî ise neden cariyelere de olmuyor?
2) Birçok dini kitapta Allah’ın insanların dış görünüşüne, makamına bakmadığı belirtilir ama burada sırf cariye olup şeref açısından az olduğundan dolayı başörtüsü takılmıyor. Bu Allah’ın insanların makamına baktığını hâşâ göstermez mi?
3) Ahzab 59. ayette rahatsız edilmemeleri için tesettür getiriliyor, hâşâ Allah niçin getirmemiş? Onlar da rahatsız edilecek ama tesettür olmadığından ötürü, öyle mi?
4) Bu bir net köle, cariye ayrımı değil mi?
5) Allah’ın hâkim olup abes iş yapmayacağı söyleniyor, hâşâ yüz bin defa hâşâ! Allah cariyelere ve topluma fayda sağlayacak bir şeyi neden yaptırmaz?
6) İslâm’da köle ve cariye Allah katında neden eşit değil, başörtüsü takmıyorlar.
7) Allah katında eşitse toplum katında neden değil? Allah’ın ne dediği daha önemli değil mi?
8) Allah, hükümlerinde toplumun hakkını mı gözetmiş? Çünkü toplum öyle görüyordu ya.
9) Halkın iyiliğini gözetiyorsa başörtüsü getirilmesi daha iyi olmaz mı, zina önlenmiş olur böylece.
10) Sonradan cariyeler tesettüre girdi mi?
Lütfen, detaylı bir açıklama istiyorum.
Cevap
Sorularınızın cevaplarını içinden çıkarabileceğiniz bir açıklama yapacağım:
Köle ve cariye hür bir insanın malı olan, kendilerine ait hakları yok denecek kadar kısıtlı bulunan kadın (cariye) ve erkek (abd, rakik) insanlardır. Kölelik ve cariyelik İslâm’dan çok önceki devirlerden beri vardır. İnsanların köle ve cariyelere bakışı, onlara tanıdıkları haklar ve muamele biçimleri de değişik olmuştur. İslâm geldiğinde dünyada ve Arabistan’da kölelik çok yaygın bulunuyordu. Köleliğin birden kaldırılması sosyal ve ekonomik birçok probleme yol açacaktı; köle sahiplerinin ekonomik ve sosyal hayatları kölelerin varlığı üzerine kurulmuştu. Hayatlarında hürriyeti tanımamış ve tatmamış olan köleler de birden serbest bırakıldıklarında ne yapacaklarını şaşıracak, belki eski efendilerine başvurarak köle olmalarını isteyeceklerdi. Bu yüzden İslâm, köleliği birden kaldırmak yerine önce kölelerin durumunu ıslah etmeyi, onlara -kendi iradeleriyle çalışıp bedellerini ödeyerek hür olmak dâhil- bir takım haklar tanımayı tercih etti. Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkması için de tedbirler aldı, kurallar koydu.
Kölelerin durumlarını ıslah için alınan tedbirlere bazı örnekler vermek gerekirse: Kölelere hakaret ve işkence etmek yasaklanmış, sahipleri ne yiyor ve giyiyorlarsa onlara da onların yedirilip giydirilmesi istenmiş, güçlerinin yetmediği veya zorlanacakları işlere koşulmamaları, koşulurlarsa sahiplerinin onlara yardım etmeleri emredilmiştir. Bu haklar o kadar geniş tutulmuştur ki Cevdet Paşa bu yüzden şu vecize cümleyi ifade etmek durumunda kalmıştır: “İslâm’da köle almak, köle olmak demektir.”
Zaman içinde köleliğin tamamen ortadan kalkmasına yönelik tedbirler içinden şu kadarını hatırlatalım:
a) Bir köle bedelini ödeyerek hür olmak isterse -kölenin durumu müsait olduğu takdirde- sahibi bu teklifi kabul edecek ve ona bazı günler bu maksatla çalışması için izin verecektir.
b) Kölelerin bedelleri ödenerek azat edilmeleri için zekât bütçesine ödenek konmuştur.
c) Sahibi, kadın köle ile karı koca hayatı yaşar da cariye çocuk doğurursa bu çocuk hür olduğu gibi anasının da statüsü değişmekte, “ümmü’l-veled” adını alan cariye artık alınıp satılır olmaktan çıkmaktadır.
d) Devamlı köleleştirmenin kaynakları ortadan kaldırılmış, geçici olarak ve daha ziyade misilleme zorunluluğu yüzünden savaş esirlerinin gazilere dağıtılması, yönetimin kararına bağlı bir seçenek olarak uygun görülmüştür. Bunun dışında hür bir insanı köleleştirmek şiddetle yasaklanmış, Hz. Peygamber (s.a.), “Bunu yapanlar kıyamette karşılarında dâvacı olarak beni bulacaklar” buyurmuştur. Harp esirlerine yapılacak muamele hakkında karar vermek devletin yöneticilerine bırakıldığı için yöneticilerin “karşılıksız salma, bedel ile serbest bırakma, Müslüman esirler ile değişme” gibi bir karar vermeleri halinde köleliğin hiçbir meşru kaynağı kalmamış olacaktır.
e) Yemin edip vazgeçme, Ramazan orucu tutarken cinsel temas yaparak oruç bozma, kaza yoluyla adam öldürme gibi birçok durumda kölesi olana köle azat etme mecburiyeti getirilmiştir. Böyle bir mecburiyet olmadığı halde köle azat edenlere büyük mükâfatlar vadedilmiştir...
Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.
Sorunuzda geçen Ahzâb sûresinden sonra inen Nûr sûresindeki örtünme, devamlı ve iffeti korumaya yönelik bir farzdır. Burada emredilen cilbâb giyme ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbirdir. Toplum içinde câriye kalmayınca veya hür-câriye farkını ortaya koyacak başka bir işaret bulunduğunda ya da tâcizi engelleyecek farklı tedbirler alma imkânı hâsıl olunca dışarı çıkarken, usulüne göre tesettür (kapanması gereken yerlerin örtülmesi) yapıldıktan sonra bir de, hür kadın alâmeti olarak cilbâb vb. elbiseler giymek gerekli olmaktan çıkmıştır. Fıkıh kitaplarında tesettür anlatılır, cilbab şartı yoktur. Elbisenin teni gösterecek kadar ince olmaması, vücut hatlarını ortaya koyacak kadar dar olmaması vb. anlatılır.
Cariyelerin namazda ve namaz dışında, yakınlara ve yabancılara, bu arada karşı cinse karşı nasıl giyineceği, örtüneceği konusunda, onları hür kadınlardan ayıran bir âyet veya hadis yoktur. Hz. Ömer yönetiminde -o günkü şartların gerekli kıldığı içtihada dayalı olarak- yapılan bazı uygulamalar; yani onların hür kadınlar gibi giyinmelerinin yasaklanmış olması, daha sonraki içtihat ve düzenlemelere örnek olmuştur. Müçtehitlerin bir kısmına göre onlar da hürler gibi örtüneceklerdir. Bir kısmına göre ise, işleri ve hayatlarının zorunlu kıldığı ölçüde açılabileceklerdir.
Bugün dünyayı birkaç kapitalist dev şirket yönetiyor, onlar efendi, başkaları modern kölelerdir. Siyasi ve ekonomik hürriyeti tercih edenler sopa (darbe, suikast, tehdit, ambargo…) yemektedirler. Bu zulümdür ve İslâm buna karşıdır. Müslümanlar madde ve manada güçlenerek bu zulmü ortadan kaldırmakla yükümlüdürler ve onlardan başka da bunu yapacak (ümmet) yoktur
.Birliğe çağrı
04:0019/05/2024, Pazar
G: 19/05/2024, Pazar
15
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
-Bursa’dan bir okuyucum, benim de yakından ilgilendiğim bir vakfın, “İslâm hizmetine yönelik birleştirici ve kuşatıcı hareket anlayışını” söz konusu ederek şunları kaydediyor: “Görebildiğim kadarıyla mevcut cemaatler ve vakıflar da kendileri için aynı şeyleri söylüyorlar. Böylece bir kısır döngü oluşuyor. İşte benim üzüldüğüm konu da bu. Bu ortam içinde herkes kendi cemaatini ve vakfını öne çıkarıyor, diğerleri bize gelsin diyorlar. Tabii bu, tabandaki kişilerin sözleri. Bilmiyorum bunları baz alarak mutaassıplıktan söz edebilir miyiz? Üst kademelerde birleşme ile ilgili görüşmeler yapılıyor mu?”
Okuyucumun temas ettiği ve yakındığı durum bugün -hatta tarih boyunca- İslâm dünyasına musallat olmuş en önemli musibettir; geri kalma, zayıflama, çürüme amillerinin başta gelenidir. Bu yüzden Kitap ve Sünnet, Müslümanları içtihada ve tefekküre teşvik etmiş, farklı görüşlerin tartışılmasını, her şahsın veya grubun benimsediği içtihada göre amel etmesini serbest bırakmış hatta teşvik etmiş, fakat tefrikayı, bölünüp parçalanmayı nefretle karşılamış ve şiddetle yasaklamıştır.
Tefrika, Müslümanların, farklı görüş, düşünce, tercih, coğrafya, ırk, iktidar esasına göre gruplara ayrılması ve her bir grubun kendi tercih, konum ve anlayışını İslâm’la aynılaştırması, diğer anlayışları ve konumları İslâm dışı sayması ve bunlara karşı olumsuz tavır takınması (işte taassup da budur) ile başlar, araya başka unsurların da girmesiyle gelişir, büyür, müzminleşir, bazen “düşmana yarar, ümmete zarar” harekete de sebep olur.
Birleşme bir adımda olamaz. Önce Müslüman gruplar arasında hoşgörü tavrını ve ilişkisini oluşturmak gerekir, arkadan ortak konularda ve ihtiyaçlarda işbirliği yapılabilir, bu işbirliği grupları birbirine daha da yaklaştıracağı için sonunda kısmen de olsa birlikler, birleşmeler aşamasına gelinecektir. İşte bu hoşgörüden birliğe giden yolda yürümek üzere bütün Müslümanlara çağrı yapacak, bu yolculuğun başlamasına öncülük edecek bir grubun ortaya çıkmasına ve çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Kendi cemaatini, grubunu, kurumunu tek başına öne çıkaran gruplardan farklı olan bu “Birliğin” özellikleri şöyle olacaktır:
a) Herhangi bir İslâmî grup mensubunu, cemaatini terk ederek kendi çatısı altına gelmeye çağırmayacak.
Kişinin kendi gurubuna mensubiyetine “cüz’î rabıta: parça veya grup bağı”, birlik çatısı altındaki bağına ise “küllî rabıta: bütüne ait bağ” adını veriyorum.
Birlik, her bir Müslümanı, istiyorsa cüz’î rabıtasını koruyarak küllî (çeşitli grupları birbirine bağlayan İslâm) bağı ile bağlanmaya ve ortak İslâm hizmetine çağıracak. (Diğer gruplar genellikle ya çağırmaz yahut da kişinin bulunduğu yerden koparak gelmesini ister.)
b) Birlik, bütün Müslümanlar arasında ortak olan kutsallara ve değerlere dayanacak. En büyük ve eşsiz örnek Allah Resulü'dür (başka eşsiz ve en büyük örnek yoktur). En büyük ve eşsiz kitap Kur’an-ı Kerim’dir (başka en büyük ve eşsiz kitap yoktur; yani başka şahıslar ve kitaplar için böyle bir iddia ileri sürülemez).
Doğru İslâm anlayışı belli bir şahsın veya grubun inhisarında değildir; doğruyu bulmanın yolu usule göre ana kaynaklara başvurmak ve asırların bilgi birikiminden de yararlanmaktır. Bu yoldan yürünerek üzerinde ittifak edilen bilgi ve hükümler bütün Müslümanları, ihtilaf edilenler ise benimseyenleri bağlar, diğerlerine müsamaha edilir. (Herhangi bir şahsın, grubun İslâm anlayışı mutlak İslâm ile aynılaştırılıp diğer anlayışlar ve gruplar İslâm dışı, batıl, sapık... kabul edilemez. Böyle kabul edilmek için -bir gruba mahsus olmayıp bütün İslâm âlimlerinin benimsediği- ölçütler kullanılır.)
c) Birliğin mayası İmam Hatip, İlâhiyât ve Diyânet mensuplarından seçilerek oluşturulabilir, İslam Âlimleri Birliği Vakfı da bu mayayı oluşturabilir, ancak bunlar kurumcu, kurulcu, grupçu değil, deyim yerinde ise İslâmcı olacak, ona göre kardeşlik, birlik, dayanışma ve değerlendirme ölçütü de İslâm olacaktır.
Henüz tavanda, sıralamaya çalıştığımız esaslar dâhilinde etkili, kabul görmüş bir hoşgörü, işbirliği ve birlik çağrısı faaliyeti görülmedi.
Bu başladığında bir inkılap başlamış olacak ve diğer ülkelere taşarak ümmet birliğine doğru yol alacaktır.
Not
Birliğe ekmek ve su kadar muhtaç olduğumuz şu günlerde, yıllarca önce yazdığım bir yazıyı âdeta yeniden yazarcasına güncelleyerek takdim ettim.Üç sarhoşun hikâyesi
04:0026/05/2024, Pazar
G: 26/05/2024, Pazar
57
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ehl-i Sünnetin iman-amel anlayışına göre bir fiilin haram veya helâl olduğunu inkâr etmeden haram ise onu işleyen kimse dinden çıkmaz ve cehennemde de devamlı kalmaz.
Allah Teâlâ lütfen samimi tevbeleri kabul buyurur.
Pek çok kulunu tevbe şartı da olmadan dilerse cennetine koyar ve bu istisnâî bir lütuftur, O’nun engin rahmetinin bir tecellîsi olur.
Bir mümin insanlardan gizleyerek bir günah işliyorsa onu gören ve bilen kimse âleme yaymayacak, ortalığa açıklamayacak, uygun usul ile din kardeşini ıslah etmeye çalışacak ve dua edecektir.
Görünüşte tam Müslüman olan nice günahkâr ve görünüşte amelsiz olan nice “iyiliği günahını silmiş” mümin vardır…
Gelelim üç sarhoşun hikâyesine.
BOSNALI MESTAN
Bunu bir vâizden dinledim, anlatırken ağladı ben de doluktum.
Köyünde herkes ondan bîzar olmuş, her gün sarhoş, sağı solu rahatsız ediyor. Derken bir gün muhtarın kapısını çalmış, heyecan içinde “Muhtar, ben rüyamda Peygamberimizi (s.a.) gördüm, ‘Yeter artık, bırak içmeyi ve bana gel’ dedi. Beni O’na götür” demiş. Muhtar, içki parası koparmak için yalan söylediğini düşünmüş, biraz para verip savmış. Bizim Mestan köyü dolaşmış, rüyasını anlatmış, “Beni Efendimize götürün” demiş ama kimse inanmamış, para verip savmışlar. Tekrar muhtara gelmiş, sonunda muhtar inanmış, onu Medine’ye götürmüşler. Otele inince bavulunu filan yerleştirmeden Ravza’nın yerini sormuş, kavuşunca Sevgilisine, cennet bahçesi denilen mekânda yer bulmuş, üç gün yememiş, içmemiş, ibadetle meşgul olmuş, yalvarmasına dayanamayan ilgililer de onu gece Ravza’dan çıkarmamışlar. Sonra acından ölecek diye çıkarmaya karar verince “Beni O’ndan ayırmayın” diye diye oracıkta can vermiş ve Baqî’ mezarlığına defnedilmiş.
İZMIRLI GAZELHAN
Güzelyalı (Hâkim Efendi) Camii İmam-Hatibi İbrahim Ethem Sunar ile dost olmuştuk. Eşi az bulunur bir imam, bir eğitici idi.
Denizi ve balık tutmayı severdi, bir motorlu teknesi de vardı. Bu sebeple balıkçılar kahvesini keşfetmiş. Burada nasıl faydalı olabilirim diye düşünüp bir formül bulmuş. Hemen her sabah namazdan sonra bir aralık kahveye uğruyor, bir köşedeki masasına oturuyor ve kahvecinin aldığı gazetelere göz atıyormuş. Malum bu yörenin balıkçıları içki içerler, yarı sarhoş sabahlar ve kahvehaneye gelerek kahve içip ayıkmaya çalışırlar. Namazla niyazla pek alakaları yoktur. Hoca bunlara göz dikmiştir ve ne yapıp edip onlara da dinden bir pencere açmak istemektedir. Başta formül pek işe yaramamış gibi görünür ama günler geçtikçe bazılarının merak saikasıyla masaya geldikleri, onu tanımaya çalıştıkları görülür. Hoca işe balıktan, denizden başlar, sohbet koyulaştıkça masanın müdavimleri artar, hoca dozuna dikkat ederek araya dinî-ahlâkî konuları da sokmaya başlar, derken balıkçıların bir kısmı içkiyi bırakıp birer ikişer camiye (başta cuma namazına) gelmeye başlarlar. Şimdi adını hatırlayamadığım bir usta balıkçının sesi çok güzeldi, yaşlandığı için balığa çıkmıyor, meyhanede sarhoşlara gazel okuyordu. Hoca ile o kahvehanede tanışmış, aşıyı alınca da içkiye tevbe ederek camiye gelmeye başlamış. Fahri olarak müezzinlik yapar, güzel de ezan okurdu.
KONYALI SARHOŞ
Konya İmam-Hatip Okulunda okurken bize Allah’ın lütfu olan bir hocamız vardı; Allah’a, Peygamber'e âşık ve vuslat vesilesi namaza düşkün bir kâmil insan idi: Hacıüveyszade Mustafa Efendi. Asıl vazifesi Aziziye Camii imam hatipliği idi. İtimad ettiğim bir vak’a şahidi anlattı:
Camiden Mevlânâ türbesine doğru giden yolda (bu yol Hoca’nın evinin de yolu idi) içki içilen bir mekan varmış, içkiye müptela bir şahıs, Hoca’nın oradan geçeceği zamanı kollar, dışarı çıkar, duvara yaslanır, onu beklermiş, Hocamız onun önünden geçerken -daima sağa sola selam verdiği için- ona da selam verirmiş ama ek olarak sarhoşun yüzünü okşar, “Geçecek babam, geçecek” dermiş. Bir süre sonra o kişi içkiyi bırakmış ve Hoca’nın cemaatine katılmış.
SONUÇ
Günahı önemseyelim ve işlememeye çalışalım ama günahkâra şefkat ve merhamet edelim, ona, ıslah için en uygun yoldan yardımcı olalım
BM değil, Mekke Sözleşmesi
04:002/06/2024, Pazar
G: 2/06/2024, Pazar
25
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhurbaşkanımız sıkça tekrarlıyor: “Dünya beşten büyüktür”. Ne yazık ki, dünya düzeni “adalet, hak, hukuk yerine güç ve korku dengeleri üzerinde” durduğu için iki yüz civarındaki devlet içinden beş tanesinin dediği oluyor. Bu beş tanesi de kendi çıkarları ve bağlantılarından başka bir şey düşünmüyor, kime dokunmuş olursa olsun zulmü engellemek için hareket etmiyor, edenleri de engelliyorlar.
Peki bu kalabalık niçin direnip adaleti gerçek kılamıyorlar?
Çünkü güçleri yetmiyor(!)
Benim bu kabule itirazım var. Güç silah gücünden ibaret değil ki! Bu beş devletin, diğerleriyle mesela ekonomik, mesela jeo-stratejik, politik... menfaatleri var. Bu menfaatleri kısarak, çeşitli ambargolar ve boykotlar yaparak da etkili olabilirler.
Bunu da niçin yapamıyorlar?
1. İman, vicdan, merhamet eksik.
2. Devletler olarak çeşitli yerlerinden öyle bağlanmışlar ki hareket edemiyorlar. Bu bağlanmaların başında, gerçek manada demokratik olmayan yönetimlerin, iri devletlerin kölesi haline gelmiş olması var. Bırakın başkalarının zulmüne başkaldırmayı, kendileri, sözde değil özde bağımsız olmak istediklerinde darbeye, suikasta, ambargoya… maruz kalıyorlar.
Yakınlarda Çin, Filistin’in bağımsız bir devlet kurma haklarını teyit etti.
Koca dünyada ancak üç beş devlet Filistin’i tanıdı. Bunlara da şükür. Lakin arkası gelmiyor, bir hafta içinde iki yüze yakın devlet tanıyıvermiyor.
Ve beş iri devletin veto hakkı Demokles’in Kılıcı, yerinde duruyor.
Dedim ya:
“…mesela ekonomik, mesela jeo-stratejik, politik... menfaatleri var. Bu menfaatleri kısarak, çeşitli ambargolar ve boykotlar yaparak da etkili olabilirler”. İşte bunun, halka düşen tarafını/kısmını onların yapmasının önünde engel yok. Halklar, esir yönetimleri de bir şekilde etkileyebilirler. Her ülkede Tahrir Meydanı ve eli baltalı katiller yok ya!
Hele şu gençlerin, daha çok Batı’da yaptıkları protesto yürüyüş ve toplantıları yok mu, gözlerim yaşarıyor ve “Ey yaşlılar, bunlardan şikayet edip duruyoruz ama kendimizden utanalım” diyesim geliyor!
Gelin size, Sevgili Peygamberimizin (s.a.) vahye muhatap olmasından önce katıldığı “örnek birleşmiş milletler mayası saydığım” bir oluşumdan söz edeyim:
Mekke’de haksızlığa uğrayan Yemenli bir tâcir, Ebûkubeys tepesine çıkıp yüksek sesle mağduriyetini dile getiren bir şiir okuyor. Peygamber’imizin (s.a.) amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd’ân et-Teymî’ye başvurarak onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya ikna ediyor. Toplantıda hazır bulunanlar uzun tartışmalardan sonra haksızlığı önlemek için yemin ediyorlar ve gönüllülerden oluşacak bir grup kurmayı kararlaştırıyorlar (daha önce buna benzer yeminli gruplar oluşmuş ama bunlar, günümüzdeki BM gibi işe yaramamış, adamcağıza yardımcı olmamışlar), tekrar edeyim: O sırada yirmi (bir başka rivayette otuz beş) yaşında ve henüz kendisine peygamberlik gelmemiş bulunan Efendimiz de (s.a.) bu antlaşmaya katılmışlardır.
Antlaşma metni genel hatlarıyla şöyle imiş:
“Allah’a andolsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız”.
Bütün kaynaklarda Efendimizin, peygamber olduktan sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsettiği, İslâmiyet’in onu daha da pekiştirdiğine inandığı ve bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa asla değişmeyeceğini, tekrar çağrıldığı takdirde de tereddüt göstermeden derhal icâbet edeceğini söylediği kaydedilmektedir.
Mekke’deki bu oluşumlara, veya birine “hilfü’l-fuzûl” deniyor, ben “Mekke Sözleşmesi” dedim.
Sözleşme sözde kalmıyor, birçok haksızlığı engelliyor. Örnekler için TDV İslam Ansiklopedisi’ndeki ilgili maddeye bakılabilir.
Cuma cemaatine duyurulur!
04:009/06/2024, Pazar
G: 9/06/2024, Pazar
58
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cuma namazı için camiye gidildiğinde şu manzara görülüyor:
Cami içinde ya caminin imam hatibinin ya şehrin vaizinin veya müftüsünün konuşması var. Cami cemaatinin azami üçte biri içeride, diğerleri elden geldiğince geç katılmak üzere yolda belde, gelenlerin önemli bir kısmı da cami dışında ellerinde, çok kimsenin akla ziyan kullandıkları telefonlarla vakit öldürüyorlar veya faydalı faydasız konuşuyorlar. Ezan okunurken bu durum devam ediyor, ezan bitince bi zahmet camiye giriyorlar, sünnet kılınıyor, bazıları yarıda kalan -ki, hep yarıda kalır, hiç bitmez- telefon meşguliyetine devam ediyorlar. Hatip konuşuyor (okuyor) -iyi ki okuyor, konuşsa kalkıp camiden çıkasım geldiği de oluyor- uyumayanlar dinliyorlar, cumanın farzı kılınınca âdeta birbirlerini çiğnercesine dışarı fırlayıp dünya işine dalıyorlar…
Bu, olan.
Peki, olması gereken nedir?
İşi gücü olmayan, dışarıda vakit öldüren (ömrünü boşa harcayan) birçok insan var; bunlar cuma günü camiye en önce gelip ön sırada yerini alarak Sevgili Peygamberimizin (s.a.) müjdesine nail olmayı tercih etmeliler.
İşi gücü olanlar da bir an önce camiye gelmeye, içeri girip aşağıda sıralayacağım ibadetleri yapmaya çalışmalıdırlar.
Camide konuşma varken, melekler beklerken dışarıda durup boş şeylerle vakit geçirmek ne kadar yakışıksız bir davranış!
Camiye girenler dilerlerse iki rek’at camiyi selamlama namazı (tahiyyetü’l-mescid) kılmalı sonra önden arkaya doğru boş yerlere oturmalıdırlar.
Konuşmacının anlattığı şeylere ihtiyacı olanlar onu dikkatle dinlemeli, asla telefon vb. ile meşgul olmamalıdırlar, hele telefonu sessize almayıp namaza durulunca cıngılım havası dinletenler var ya onlara diyecek söz bulamıyorum...
Diyelim konuşma yok veya kişinin ilgisini çekmiyor, ihtiyacına cevap vermiyor, o zaman sıra tefekkür, zikir ve duaya gelir.
Zikrin başında Kur’an okuma, tevbe ve istiğfar, Lâ İlâhe İllallah, Elhamdülillah, Sübhânellah, Eş-şükrü lillah vardır.
Tefekkür imanı güçlendirecek, hayatın manasını hatırlatacak, tercihlerde önceliğin doğru belirlenmesini sağlayacak, kalan ömrün ebedî hayatımız bakımından daha faydalı kullanımına zemin oluşturacaktır…
Dua başlı başına ibadettir.
Eller kaldırılıp bilinç Allah’a özgü kılınıp kalp de O’nu misafir edince çok has bir ibadet başlar; hastır; çünkü eller kaldırılmazsa ihlas bakımından en uygun ibadettir, kimse kimsenin dua ettiğini bilmez.
Duada Allah’tan istemek O’nun razı olduğu bir davranıştır; isteneni vermek veya vermemek ise kesinlikle kulun faydasına olmak üzere Allah’a kalmıştır.
Unutmayalım ki, cuma günü, duaların kabul edildiği bir vakit vardır; ne kadar çok dua, o kadar bulma ihtimali!
Cumanın farzı kılınınca camiden kaçarcasına kapıya hücum etmek âdâba aykırıdır. Bunun makul bir sebebi, vazifesi icabı erken çıkması gereken kimselerin, başkaları geçit yollarında namaza duracağı için önlerinden geçmeden çıkabilmektir. Şu halde camide kalıp son dört rekât namazı (sünnet) kılmak isteyenler biraz bekleseler, biraz zikir, biraz dua ile meşgul olsalar, acelesi olanlar çıktıktan sonra namaza dursalar, geri taraflarda, çıkış yollarında değil ön taraflarda dursalar bu sakınca da ortadan kalkar.
Cuma namazı farzdan önceki dört rek’at sünnet, iki rek’at farz, dört rek’at da farzdan sonraki sünnet olmak üzere on rek’attır. Son dört rek’atı, kişilerin evlerinde veya müsait ise iş yerleri ve makamlarında kılmaları daha uygundur, tavsiye edilmiştir. Durum müsait değilse camide kılınır. Daha başka namazlar kılanlar bunları kılmayanlara, kılmayanlar da kılanlara karışmasalar fitne çıkmaz.
Bu vesile ile vâiz, imam, hatip ve müezzinlerden istirhamım olacak:
Konuşanlar lütfen şu kavga üslubunu bırakın, dışarıdakilere kızıp içeridekileri hırpalama anlamsızlığını terk edin. Usulünce öğretme, şefkat, merhamet, kalpleri tamir, sevgiyi paylaşma… yollarını tercih edin.
Okuyanlar lütfen cami içindeki insanların beyinlerini ve kulaklarını zedeleyecek ölçüde yüksek ses kullanmayın.
Kanaatime göre namaz ve içeride okunanların, dışarıda cemaat yoksa minareden filan dışarıya verilmesi de uygun değildir, iyi sonuç vermiyor.
Hayırlı nice cumalara kavuşmak niyazımla.
İki bayram hatırası
04:0016/06/2024, Pazar
G: 16/06/2024, Pazar
20
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Güzel bir bayramlaşma usulüne Yalova’nın bir köyünde (Termal’in bir mahallesi oldu şimdi) şahit olmuştum; o zamanlar yazları o köyde geçirdiğim için takip eden yıllarda alıştık ve uygulama devam etti.
Bayram namazını kılınca cami imamı veya köyün en saygın yaşlısı çıkıp bahçede ayakta duruyor, rütbesi -diyelim- ondan sonra olan imam veya yaşlı kişi gelip onunla bayramlaşıyor ve sağ tarafına geçip ayakta duruyor, ondan sonra üçüncü kişi bu iki kişi ile bayramlaşıp sağ tarafta yerini alıyor, cemaat meratib silsilesine göre sıraya geçip bekliyor, sırası gelen baştan başlayıp bayramlaşma nereye kadar uzamış ise oraya kadar herkesin bayramlarını tebrik ediyor, büyükleri sırada oldukları için ellerini öpüyor ve sırasına geçiyor… derken bütün cemaat bu şekilde birbiri ile bayramlaşmış oluyor. Bayramlaşma bitince cumhur cemaat kabristanın yolunu tutuyoruz -benim anam da orada medfun- kabristanda önce sesli okuyoruz, sonra birimiz açık dua yapıyoruz, sonra cemaat dağılıyor ve herkes kendi yakınlarının mezarına gidiyor, ziyaret ve dua ediyorlar, sonra evlerinin yolunu tutuyorlar.
İlk tanıklığım 1975 yılında olmuştu, vaaz etmiş, bayram namazını da kıldırmıştım, arkasından anlattığım bayramlaşma başladı, cemaat, caminin pek de büyük olmayan avlusunu ancak dolduruyordu. Son yıllarda sıra avluyu taştı, uzadı, uzadı kabristana kadar ulaştı. Bu da nüfus artışı hakkında apaçık bir görüntü oluşturuyor. Tabii bu cemaat, köyde devamlı oturanlardan oluşmuyor, bayramlaşmak, bayramda yakınlarıyla beraber olmak içim gelenler asıl kalabalığı teşkil ediyorlar.
İlk yıllarda bütün köy halkı yedişerli gruplar teşkil etmişlerdi, büyükbaş hayvan kesiyor, namazdan ve kabristan duasından sonra her bayram, sırayla bu yediliden birinin evinde toplanıyorlar, kavurma ve başkaca yemekler yiyor, güzel vakit geçiriyorlardı.
İkinci hatıra:
Konya’da İHL’de öğrenci iken -lise kısmında- evlenmiş, imamlık vazifesi almış, bir mahallede ev tutmuştum. İlk bayram gelince, namazdan sonra gördüm ki, mahallenin -birkaç sokak olarak mahallenin- en saygın kişisinin evinde birkaç komşu toplanıyor, o kişi durumuna göre bir ikramda bulunuyor, sonra sokağa çıkıp sırayla zengin, fakir, namazlı namazsız vb. demeden her evin kapısına gidiliyor, evin sahibi çıkıyor, kapıya gelenlerle bayramlaşarak ucuz Konya şekeri dağıtıyor -içeri girmek, külfete sokmak yok- sonra o da kafileye katılıyor, son eve varıldığında hoş bir kalabalık toplanmış oluyor. Bu usulde de mahallenin zenginleri, hocaları, kanaat önderleri en yoksul komşunun da evine gidiyor, kapısında durup basit ikramını alıyor ve tebrikine mukabele ediyorlardı.
Canlı temasların gerçekleştiği bayramların birçok cihetten müspet etkileri, bereketi, mutluluğu… oluyordu. Şimdi telefondaki ses veya insan yerine geçen telefondaki mesaj canlı temasların, ziyaretlerin, sohbetlerin, toplu faaliyetlerin… yerini aldı.
Ne diyelim!
Keşke bu da ortadan kalkmasa, bu kadarcık bir bayram neş’eciği de devam etse!
Evet
Gazze’yi unutmuyoruz! Bir ibadet olduğu için bayram yapıyoruz ama Gazze’yi de, Uygur Müslümanlarını da, hâsılı dünyanın neresinde zulüm varsa ve mazlumlar varsa onları da unutmuyoruz; ancak unutmamakla, konuşmakla kalmamalı, elimizden ne geliyorsa onu yapmalıyız ki, onlar da bir gün bayram yapabilsinler!
.Bir hadiste İslâm ve kardeşlik
04:0023/06/2024, Pazar
G: 23/06/2024, Pazar
33
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ebû Hureyre bize aktarıyor Resul’den ‘Bir Müslüman tarifi’, düşmesin kalpten dilden:
“Birbirinize haset etmeyin, buğzetmeyin
Almak değilse niyet artırmaya gitmeyin,
Öfke ile sırtları dönmeyin aranızda
Razı olup bekleyin bozmadan sıranızda
Bir kardeşiniz alım satım yapmışsa eğer
Aman onu bozmayın, artırıp fiyat, değer
Kardeşler olarak siz Hakk’a gözel kul olun
Müslüman Müslümanın kardeşi makul olun
Müslüman kardeşine zulmetmez ve bırakmaz
Kardeşini yardımsız, kendi işine bakmaz
Kardeşine hakaret eder mi hiç, bir mümin
Onu küçük görüp de ezer mi hiç, bir mümin
Efendimiz üç kere şunu tekrar ediyor
Kalbini göstererek takvâ burada diyor
Sonra konuya dönüp şunları buyuruyor
Kardeşlik hukukunu ümmete duyuruyor:
Bir Müslüman kişiye ‘kötü’ olarak yeter
Müslüman kardeşini hakir görürse eğer
Müslüman bütünüyle haramdır Müslümana
Dokunamaz malına, kanına şeref şâna”
Bu hadise bakınca “yazıklar olsun bize”
Diyorum biz kötülük etmişiz dinimize
O sağı göstermiş de biz sola yürümüşüz
Bu yüzden sürünmüşüz ve hatta çürümüşüz
Bu güzel dini temsil etmek ilk vazifemiz
Tarifine uymazsak nasıl temsil ederiz!
H.K.
.Dört ayaklı ısırıyor, iki ayaklı yakıyor
04:0030/06/2024, Pazar
G: 30/06/2024, Pazar
30
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlıktaki dört ayaklıdan köpekleri, iki ayaklıdan da anız yakan insan suretindeki yaratıkları kastediyorum. Canlının konuşur olması, yemesi içmesi, cinsel hayat yaşaması, üremesi… insan olması için yetmiyor; akıl, ahlak, din ve san’at ile ilişkisine de bakmak gerekiyor; çünkü bu dört özellik hayvan-larda yoktur, diğer maddi, biyolojik özellikler onlarda da var.
İşte bu dört özellikten mahrum olan mahlûklar anız yakıyorlar, yaptıklarının önemli bir cinayet olduğunun farkında değiller. Belki bir farkındalığa sebep olur diye önce anız yakmanın zararları hakkında sağlam kaynaklardan bilgi aktaracağım. Sonra da insanları ısıran, yaralayan, öldüren, sokaklara hâkim olan köpeklere dair bir şeyler yazacağım.
Ankara İl Tarım ve Orman Müdürlüğünün açıklamasına göre:
“1. Anız yakmanın genel zararları:
“a- Anızın yakılması sonucunda; gerek tarımsal ekosistem, gerekse doğal ekosistem tahrip edilmektedir.
b- Özellikle topraktaki Karbon (C) ve Azot ( N) dengesi yok olmakta ve tarlalar verimsizleşmektedir.
c- Organik madde miktarı azalmaktadır.
ç- Mikrobiyolojik aktivite gerilemektedir.
d- Omurgasızlar yok olmaktadır.
e- Toprağın su tutma kapasitesi azalmaktadır.
f- Toprak verimliliği düşmektedir.
2. Anız yakmanın çevreye etkileri:
-Yangınlar sırasında hava kirlenmektedir.
-Karayolu civarındaki anız yangınları görüş mesafesini azaltarak, trafik kazalarına sebep olmaktadır.
- Kontrolsüz olarak yakılan anızlar komşu tarladaki hasat edilmemiş ürünlerin yanmasına sebep olabilmektedir.
- Yangınlar bazen çitleri, tarla içerisindeki direkleri, meyve ağaçlarını yakabilmektedir.
- Orman ve konut yangınlarına sebep olabilmektedir.
- Yaban hayvanları ya yok olmakta, ya da yuvalarını kaybetmektedir
ANIZ YAKMA VE EROZYON
-Anız yakmanın en önemli etkilerinden birisi de kurak ve yarı kurak bölgelerde erozyonu artırıcı rol oynamasıdır.
- Anız yakmanın hem eğime dik hem de eğime paralel sürümde erozyonu ve su kayıplarını arttırdığı belirlenmiştir.”
Evet, anız yakmak işte bu kadar zararlı.
Bunca zararı olan bir suçu işlemenin caiz olduğunu söyleyecek bir ilim adamı ve din mürşidi olamaz.
Köpek konusu
Köpeklerin toptan öldürülmesi, azgın ve saldırgan köpeklerin öldürülmesi, köpek dâhil hayvanlara eziyet verilmemesi ve onların ihtiyaçlarını gidermenin de sevap olduğu… konusunda ilk bakışta karşıt gibi görünen hadisler var.
Bu hadisler vürud sebep ve ortamları göz önüne alınarak toplu bir yoruma tabi tutulduğunda şu sonuçlar çıkıyor:
-İnsana faydası olmayan köpek edinmek istenmiyor.
-İnsanlara zarar veren, saldıran bütün canlıların gerektiğinde öldürülmesi caiz görülüyor.
-Bugün sokaklarda serbest dolaşan köpekler ve sahiplerinin gezdirirken serbest bıraktıkları veya ipini uzun tuttukları köpekler -tabii bir kısmı, ama hangileri olduğunu biz bilemiyoruz- insanlara saldırıyor, yaralıyor, hatta öldürüyorlar.
-İşte bunları en az acı vererek yok etmek caiz ötesi gereklidir.
-Köpek barınaklarında toplamak ve kısırlaştırmak çare oluyorsa elbette denenir. Ama çare olmadığı ortada.
Şeriat niçin tartışılıyor yâhû
04:0014/07/2024, Pazar
G: 14/07/2024, Pazar
36
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkeye şeriat düzeni mi geliyor, ufukta böyle bir ihtimal (ötekilere göre tehlike) mi var? İnsanlar Müslüman olacak da şeriat buna mani mi oluyor? Modern insanın takıldığı, hocaların da çare aradığı birkaç konu var, bunlar şu veya bu yöntem ile şeriattan kaldırılsa, değiş-tirilse; “içki, zina, kumar, yolsuzluk, hırsızlık, zulüm, israf, faiz, çıplaklık… yasakları şeriatta/İslam’da var oldukça, namaz, oruç, hac, zekat, güzel ahlak, hukuki ve sosyal adalet… emri/farzları şeriatta var oldukça modern insan bazı cezalar şunlar bunlar bir yorumla kaldırıldı diye şeriata (İslam’a) koşacaklar mı?
Önce insanlara iman ve İslam’ı sevdirilecek; bunun yolları aranacak ve bulunacak.
Bizdeki modernler taklitçi, asıl modern olanlar ABD ve Avrupa’da doğup büyüyenler; peki bunlar Kur’an mealini okuyorlar, hiçbir şeye takılmıyorlar güzelliklerine bayılıyorlar ve Müslüman oluyorlar; bilim adamı var, san’atçı var, filozof var, sıradan insanlar var bunlar arasında!
Kur’an’daki şeriat kuralları bunlara mani olmuyor!
Eğer “şeriatı İslam’dan ayırıp atarak din; iman, ibadet ahlaktan ibarettir” diyerek İslam’ı insanlara sevdirmek istiyorlarsa bazı kimseler, bunda samimi iseler bilsinler ki, Molla Kasım-vârî dini makaslamakla bu sonuca ulaşamazlar, yalnızca kendilerini heder ederler, bir avuç marjinalin alkışı ile avunurlar!
İşin doğrusu nedir?
1. Zamansız ve gereksiz şeriat tartışmasını terk etmektir. Sosyal, siyasi, hukuki, ideolojik… ortam müsait olur da halk şeriatın uygulanmasını ister ve bazı konulara takılırsa iyi niyetli ve iyi yetişmiş alimler bir araya gelir, usulünce ictihad ve uygulamalar ile çaresini bulurlar; “Şeriatta çare tükenmez.”
2. Din Allah’a iman, ibadet ve itaattir. Allah vahyettiği kitapta sosyal, hukuki, siyasi, uluslararası hukuk ve ilişkiler… hakkında ayetler vahyetmiş ve bunların bir kısmı tavsiye olsa da bir kısmı için “mutlak itaat” istemiştir. Şeriatın geniş manası dindir, dar manası da dinin, işaret ettiğim amel ile ilgili kısmıdır. Bunlar din değildir diyen neye dayanarak diyor. “Allah, iman, ibadet ve ahlaktan başka bir şey vahyetmiş değildir” mi demek istiyorlar; böyle diyorlarsa bunlar Kur’an okumuyorlar mı?
3. Dar manada şeriat kuralları -ki, beşeri ictihad ve yorumlarla düzenlenmiştir- gerekli hale geldiğinde yine ictihad ve yorumlarla değişebilir” diyelim, ictihad ve yorumlar ilâhî kaynağa dayanmıyor mu, müctehid, Allah’tan ve dinden bağımsız olarak mı ictihad ediyor ve değişiklik teklifinde bulunuyor!
Hayır, böyle yapmıyor.
“Mevcut şartlarda benim anladığıma göre dini hüküm bu olmalıdır” diyor. İctihad laik, seküler bir faaliyet değil ki, onun ortaya koyduğu sonuç dinden bağımsız olsun!
4. Samimi Müslümanların, davetçilerin, ilahiyatçıların bugün vazifesi, itirazı olmadan dinini yaşamak isteyen, bu arada hayatı, dini, aklı, malı, nesli korumak mecburiyetinde olan Müslümanların yollarını açmak, usul içinde problemlerine çözüm sunmaktır.
5. İslam’a soğuk veya yabancı yahut da yanlış bilgilendirilmiş kimselere de doğru İslam’ı anlatmak, öncelikle temsil etmek ve anlatımda, davette tedrice riayet etmek ve muhatabın, hedef kitlenin durumunu göz önünde bulundurmaktır.
Vesselam
RUHLARI ŞAD OLSUN!
15 Temmuz, nesiller boyu konuşulması gereken bir destandır. Şehitlerine Allah’ın ikramı bol olsun. Gazilerine de bu kutlu madalyayı şerefle ve kulca taşıma başarısı diliyorum.
Ahlâk kirli bilgi kirli
04:0021/07/2024, Pazar
G: 21/07/2024, Pazar
41
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ne evrensel ahlâk kaldı ne de İslâm ahlâkı. Kimileri, artık Batılıların Müslümanlardan daha ahlâklı olduklarını söylüyor ve onları övüyorlar. Ahlâka hayat düzeni, disiplin, bireysel dürüstlük vb. kriter- lerinden bakarsanız buna bir ölçüde hak verebilirsiniz ama genelleme yanlıştır. Oralarda bilhassa ABD’de her türlü ahlâk kirliliği kol geziyor.
Uzun yıllar ABD’de kalan ve din hizmetinde çalışan bir arkadaşım anlatmıştı: Bilmem hangi şehirde, bir iki siyah derili tenhada bir adamı duvara yaslar ve ceplerini ararlarmış. Elli dolardan aşağı para çıkarsa emeklerine (!) değmediği için adamı döverlermiş, fazla çıkarsa parasını alıp salarlarmış, bu esnada oradan tek bir polis geçse başını öbür yana çevirip sıvışırmış.
Mış mış diye anlattım da milattan öncesinden söz etmiyorum, daha geçen hafta torunumun arabasını çaldılar, bir yerde pert olarak bulundu. “Sigorta öder” dedim, “Çalma olayının sigortası çok pahalı idi, onu dâhil etmemiştik” diye cevap verdi. Peki, niçin çalma olayının sigorta primi pahalı? Çünkü olay çok, şirketler iflas noktasına gelmemek için primi artırıyorlar.
Asıl benim üzerinde durmak istediğim ise Batı’da siyaset, toplum ve devlet ahlâkıdır. En yakın ahlâksızlık, vicdansızlık ve zulüm. Gazze zulmü karşısında Batı’nın tutumudur. Geriye doğru gittiğimizde asırlar boyu askeri gücü ve bilgisi yetersiz devlet ve topluluklara uyguladıkları sömürgecilik/sömürü, zulüm, soykırım ve daha nice ahlâksızlıklardır.
Halen Batı’da İslamofobi, ayrımcılık, faşizm dalga dalga büyüyor. Bizim insanımızı en adi, zor ve sağlıksız işlerde en az para ile çalıştırdılar, insanımız yine de mülk edinince, maalesef vatandaşları oldu, fakat ihtiyaçları kalmayınca kovuyorlar, ülkelerine dönmeleri için çeşitli baskıları var…
Batı böyle.
İslâm dünyası da ne yazık ki, kilise ile cami, kendi kültürü ile ötekinin kültürü arasında kalmış milyonların utanç verici halleridir; evet, Müslümanların demiyorum, adları Müslüman olan o zavallıların halleri diyorum.
Mevcut iletişim ve bilişim teknolojileri hem iyi hem de kötü olanı ışık hızı ile yayıyor. Genel olarak ahlâk kirli ve bilgi de kirli olunca yayılan daha ziyade kötü ve zararlı olanıdır.
Savaştan ticarete, siyasetten ideolojik mücadeleye kadar her alanda başımıza bir de “algı operasyonu” belası musallat oldu. Bir haber yayılıyor, yayan bunun yalan ve asılsız olduğunu biliyor, amacı ilgilileri gözden düşürmek, yıpratmak, seçim veya savaş kazanmak, ticari rekabette fayda sağlamak… Mağdur haberi yalanlasa bile, yalanlamanın ulaşamadığı milyonlar, algıcıya yetiyor. Sözde akıllı telefonlar ve başka iletişim araçları hava kirliliğinden daha çok bilgi kirliliği yayıyorlar, engellemek de neredeyse imkânsız.
Yine de Allah Teâlâ’nın şu buyruğu önemli ölçüde çaredir:
“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın” (Hucurâr, 49/6).
Müslüman kadın evde tutuklu değildir
04:0028/07/2024, Pazar
G: 28/07/2024, Pazar
39
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanları İslam’dan korkutmayalım; İslam korkulacak, kadınların, güzel olan, hayırlı olan, meşru olan çalışma ve davranışlarını, sosyal hayata ev dışında katkılarını engelleyen bir din değildir.
Birçok güzel örmek var. Güzel olmayanı da var.
Güzel olmayandan başlayalım.
Belirgin makyaj yapıp, uzaktan hissedilen parfümler sürünüp, vücuda oturan elbiseler giyip başını örterek kamusal alana çıkanlar iyi örnekler değildir. Çıplaklar zaten bizim konumuzun dışındadır.
Eli yüzü, kılık kıyafeti işine ve görevine uygun, düzgün, ama frapan olmayan, davranışları nazik, zarif olan ama seksî olmayan, uygun görevler alıp bunu başarı ile yürüten, aile hayatı da kuran, aileye hakkını veren kadınlarımız iyi örneklerdir.
Hâlâ kadın evinden çıkmamalı, namazları bile evinde kılmalı, mecbur olduğundan daha fazla okumamalı… diyenler var. İşte bunlar, İslam’dan korkutanlardır. Bunları dinleyen genç kızlar “İslam bu ise aman gelmesin” derlerse vebali kime ait olur!
Bir başka güzel örneğe biraz daha yakından bakalım; haber şöyle:
“Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, İbn Haldun Üniversitesi (İHÜ) Etkinlik ve Medya Merkezinde düzenlenen TercihFest 2024 etkinliğinde öğrencilere, başörtüsü taktığı gerekçesiyle doğup büyüdüğü Belçika’daki öğrenim ve siyaset döneminde yaşadığı zorlukları anlattı.
Avrupa’nın ilk başörtülü milletvekili olan Göktaş öğrencilerden üç şeyi unutmamalarını istedi:
Öncelikle hayatta bir idealiniz, bir amacınız olsun. Başarılı insanların ortak özelliği her zaman bir ideale sahip olmalarıdır.
İkinci tavsiyem, daha büyük bir şeyin parçası olduğunuzu unutmayın. İnsan yalnız yaşayamaz, sosyal bir varlıktır. Ve dünyada farklı yerlerde bize ihtiyacı olan birileri var. Hayatı değerli kılan birlikte başarmaktır.
Üçüncü şey, hayat amacınızı gerçekleştirmekten asla korkmayın.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, öğrencilere, ‘Bazen tüm dünya size karşı çıkabilir. Eğer değerlerinize sahip çıkarsanız, tarih, karşıtlarınızın değil sizin hikâyenizi yazar’ diye seslendi.”
Mahinur Hanım, okumuş hem de iyi okumuş, Avrupa’da milletvekili olmuş, oradaki Müslümanların haklarını savunmuş, şimdi de Türkiye’de “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı” olarak görev yapıyor ve şöyle diyor:
“…değerlerinize sahip çıkarsanız, tarih, karşıtlarınızın değil sizin hikâyenizi yazar”.
Bir dönem fukaha, yakışıklı genç erkeklerin de dışarı çıkmalarını sakıncalı bulmuştu; şimdi biz de böyle mi diyelim; dersek İslamlaşmaya hizmet mi etmiş oluruz!
Peygamberimiz (s.a.) her bakımdan örneğimizdir ve O’nun örnekliği vazgeçilemezdir.
Peki, bakalım, O’nun yaşadığı zamanda kadınlar evde tutuklu mu imişler (rivayetler şöyle veya böyle) ama uygulama ve hayat nasılmış?
Kadınlar camiye geliyorlar, erkeklerden fırsat bulamadıkları için Peygamberimiz (s.a.) onlara ayrıca zaman ayırıyor, sorularına cevap veriyor, dertlerine çare oluyor, eğitim ve öğretim yapıyor.
O devirde Mescid, yalnızca namaz kılma yeri değil, kadın ve erkek Mescide geliyor, ticaretten aileye ne problemleri varsa Efendimiz’e arz ediyor ve çözüm istiyorlar. Öyle ki, bunlar arasında Mescid’e gelip Peygamberimiz’e evlenme teklif eden kadın da var. O, kabul etmiyor, yoksul bir delikanlı ile evlendiriyor.
Kadınlar kocalarına yardım ediyorlar. Meselâ Efendimiz’in baldızı, Hz. Ebu-Bekr’in (r.a.) kızı Esmâ: Kocası Hz. Zübeyr fakir bir insandı. Evlendiğinde bir atından başka hiçbir şeyi yoktu. Hz. Esmâ, Resulullah’ın ganimet mallarından verdiği uzak bir hurma ağacından başının üzerinde hurma taşırdı. Ev işlerini yetiştirir, hurma çekirdeklerini öğüterek yem haline getirir, uzak yerlerden su taşırdı.
Kadınlar savaş faaliyetine sağlık vb. hizmet için katılıyor, gerektiğinde kılıçla düşmana karşı savaşıyorlardı.
Çarşıda pazarda erkek de var kadın da var. Hatta Medine pazarında hisbe (ahlak zabıtası) vazifesi yapan kadın var. Semrâ bt. Nüheyk, elinde kırbaç pazarı teftiş ediyor, suç işleyenleri de anında kırbaçlayarak cezalandırıyor…
..Bu acılı günde
04:004/08/2024, Pazar
G: 4/08/2024, Pazar
40
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu acılı günde, bu üslupta çözüm konuşmak birçok kimsenin hoşuna gitmez ama ben de bu acıyı yüreğinde, ciğerinde hisseden biri olarak ve bu acının artık bir son bulmasını canı gönülden isteyerek çözüm üzerine aklımın ve bilgimin erdiği kadar bir şeyler söylemek istiyorum.
Bu günler artık sözün tükendiği günlerdir, olabilir çözümlere odaklanmanın vakti geçiyor.
İsrail’i her nefeste lanetlesek, Filistinli kardeşlerimizin zaferi için her nefeste dua etsek sonuç almamıza yetmez; ister savaş, ister barış yoluyla olsun sonuç almak için durum değerlendirmesi, plan, program, müzakere ve her cihetten hazırlık yapmaya ihtiyaç vardır.
Bir avuç kahraman, eşi benzeri pek görülmemiş iman, adanmışlık ve yöntem ile İsrail’e karşı savaşıyorlar, ama karşılarında yalnız İsrail olsa melese yok, karşılarında ABD var, önlerinde engeller var, önemli bir engel de Batı Şeria yönetimi ile ihtilaf ve ayrılık.
Bilindiği gibi “FKÖ içerisindeki en etkin grup olan el-Fetih ile Hamas’ın giriştiği mücadele 2007 yılında Gazze’de Hamas’ın kontrolü ele geçirmesi ile sonuçlandı ve teritoryel olarak Gazze ve Batı Şeria yönetimleri birbirinden fiilen koptu”.
Elde kalan bir avuç Filistin toprağı da böylece ikiye bölündü.
Batı Şeria’nın mücadele hedefi ile Hamas’ın hedefi de farklı.
Önce bu önemli engelin ortadan kaldırılması ve bu iki kardeş gücün/grubun aynı hedefte birleşmeleri gerekiyor.
Bu birleşmenin önemi, Netanyahu denen katilin, bunu asla istememesi ve teşebbüs edenleri bile ortadan kaldırması ile açığa çıkıyor.
Türkiye bu birleşmeyi sağlamaya çalışıyor, Allah muvaffak eylesin.
Gazzesiyle, Batı Şeriasıyla Filistin, birçok cihetten İsrail’e bağlı ve muhtaç durumda. Eğer hedef bağımsız bir Filistin ise bu takdirde sözünü ettiğim ihtiyacın ikame edilmesi şarttır.
Savaşa gelelim:
Bugün ne yazık ki dünyanın en büyük askeri gücü ABD denilen baş katil ve soyguncunun elindedir. Karşımızda ABD’nin mutlak manada desteklediği bir İsrail ve herhangi bir devlet doğrudan İsrail’e saldırdığı takdirde İsrail’i korumak için müdahale edeceğini açıklayan bir ABD var. Bu yüzden Filistin’e dost devletler, yıllardan beri konuşuyorlar ama açıkça İsrail’e saldırmaya cesaret edemiyorlar; çünkü bu saldırının sonu, ABD’nin müdahalesi yüzünden felaket üstüne felaket olabilecektir.
ABD’ye karşı güç dengesi hem İslam ülkeleri hem de Çin ve Rusya gibi nispeten güçlü ülkeler arasında birleşme ve antlaşmaları zorunlu kılıyor. Bazı analistlerin ifadesiyle bir “korku dengesine” ihtiyaç var; ABD ancak böyle bir birliği karşısında görürse korkabilir. Ne yazık ki, henüz ufukta bu da görülmüyor.
Hasılı önce iki Filistin’in birleşmeleri, mücadele amacının makul ve meşru çerçevede revize edilmesi, sonra tarafsız ve/veya dost ülkelerin araya girerek ateşkes ve barış için çalışmaları gerekiyor.
..Güç dengesi şart
04:0011/08/2024, Pazar
G: 11/08/2024, Pazar
34
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Geçen hafta sonu yazımı şöyle bitirmiştim:
“ABD’ye karşı güç dengesi hem İslam ülkeleri hem de Çin ve Rusya gibi nispeten güçlü ülkeler arasında birleşme ve antlaş-maları zorunlu kılıyor. Bazı analist-lerin ifadesiyle bir “korku denge-sine” ihtiyaç var; ABD ancak böyle bir birliği karşısında görürse korkabilir. Ne yazık ki, henüz ufukta bu da görülmüyor. Hâsılı önce iki Filistin’in birleşmeleri, mücadele amacının makul ve meşru çerçevede revize edilmesi, sonra tarafsız ve/veya dost ülkelerin araya girerek ateşkes ve barış için çalışmaları gerekiyor.”
Bu minvalde biraz daha devam etmem gerekiyor…
Adam diyor ki:
“İsrail’i yarım saatte felç ederiz”, sonra İsrail’in önemli altyapı tesislerini ve maliyetlerini sıralıyor, bunların dolar karşılığını söylüyor ve “İşte bunları imha ederiz ve İsrail felç olur” diyor.
Adını vermiyorum ama sıradan bir adam değil, bir lider.
Ben de diyorum ki:
Bunu bir psikolojik savaş taktiği olarak söylüyorsan bilinen durum karşısında hiçbir faydası yok. Bugün herkes çok şey biliyor, kül yutmuyor.
Bunu ciddi söylüyorsan ne duruyorsun Allah’ın kulu, ne duruyorsun, daha neyi bekliyorsun!!!
İran tarafına geçelim:
İntikam alacak olan İsrail olsaydı bu kadar bekler miydi?
Peki, İran niçin bekliyor?
Şu haber bir fikir verebilir:
“Tahran, bölgedeki gerginliği topyekûn bir savaşa yol açabilecek şekilde tırmandırmamak için yoğun diplomatik baskıyla karşı karşıya olduğu için seçeneklerini değerlendiriyor… İran’ın çarşamba günü suikastı görüşmek üzere toplantıya çağırdığı İslam İşbirliği Teşkilatı görüşmesinde, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, İsrail’e yönelik bir İran saldırısına karşı çıktı ve Haniye’nin ölümünün hesabının sorulması gerektiğini, fakat İran’ın ‘Binyamin Netanyahu’nun daha geniş bir savaş için planını gerçekleştirmesine izin vermemesi gerektiğini’ söyledi…”
Demek ki neymiş?
İsrail-ABD’ye karşı topyekûn bir savaş için hazır değilmişiz. İntikam saldırısı da olursa bu endişenin gölgesinde olacakmış!
Bir hoca diyor ki:
“Reis bir yardım gemisi, yanına üç de savaş gemisi alsın, Gazze’ye çıksın, kimse bir şey yapamaz…”
Peki, 2010 yılına göre bizim saldırı ve savunma gücümüz ABD-İsrail’i dengeleyecek hale mi geldi?
Bakın ne olmuştu?
“Altı gemiden beşi, büyük bir olay olmadan İsrail tarafından ele geçirildi. 800 yolcusu bulunan Mavi Marmara gemisinde ise 10 yolcu gemiye çıkan İsrailli komandolar tarafından öldürüldü. Saldırıda 10 İsrail Savunma Kuvvetleri komandosu ve yaklaşık 60 aktivist yaralandı.”
ABD’den, İsrail’den korkalım, zalime karşı pasif davranalım demiyorum elbette. Ama neyi yapabileceğimizi doğru bilelim, onu ihmal etmeyelim (Yahu bir boykot bile hakkıyla yapılmıyor!!!), aynı zamanda yapabileceklerimizi nicelik ve nitelik olarak artırmak için gece gündüz çalışalım.
Bana göre en önemli caydırıcı güç nükleer başlıklı füzelerdir. Savunma gücü de Patriot ve S-400 füzleri benzeri füzelerdir.
Haydi İslam dünyası! Önce birleş, gücünü ve ilmini birleştir, sonra bunları sen de yap, bak o zaman intikam saldırısı nasıl oluyor, daha doğrusu intikam almanı gerektiren bir saldırı olabiliyor mu!?
Sosyal medya aynasından
04:0018/08/2024, Pazar
G: 18/08/2024, Pazar
25
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sosyal medya birçok cihetten bir ayna da ben, dini hayat, bilgi ve irşad cihetinden, genci ve yaşlısı ile toplumun durumu hakkında, canlı ayna oluşu ile ilgili bir örnek üzerinde duracağım.
Vaktim yeterli olmadığı için sosyal medya ile fazla meşgul değilim, ara sıra bakıyorum, facebookta, sevdiğimiz bir kişinin adına açılmış grupta bir tartışmaya rastladım, konu şort ile namaz kılmak. Diz kapaklarının biraz üstü de açık kalan şort ile namaz kılan birkaç gencin arkadan fotoğrafı çekilmiş ve (bu yazıda isim vermeyeceğim) bir hanımefendi şunları yazmış:
“Yazın sıcağını bahane ederek şort giyen kardeşlerimizin dikkatine:
Namazın kabul olması için şartlardan biri avret yerini örtmektir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre, dizleri açıkta bırakan şortlarla namaz kılmak namazı geçersiz kılar. Ayrıca, namaz için güzel giyinmek tavsiye edilir.
Bu nedenle, namazlarınızın kabul olması için şortlarınızın dizlerinizi örtmesine veya dizlerin altına kadar uzanmasına dikkat edin. Dünyalık bir iş için hâkimin karşısına çıkarken en düzgün kıyafeti itina ile seçip giyen Müslüman,
seni yoktan var eden, her türlü nimetleri ile donatan Rabbinin huzuruna çıkarken nasıl özen göstermezsin.”
Bu yazı üzerine çok yorum var da yerim yok, bir kısmını vereyim:
-Bilerek böyle yapıyorlar …dinde reform.. diye ya da bu adamlar gerçek İslâm’ı bilmiyorlar.
-Bu hıyarların derdi namaz kılmak olsaydı namazın nasıl kılındığını da bilirlerdi.
-Namazın şartlarına uymazsan namaz olmaz, şartlarında göbek deliğinden diz altına kadar kapalı olması gerekir.
-Bunlar domuzun doğurduğu kefereler, ulan .... Allahın huzuruna çıkıyosun!
-İslam’da böyle konuşmak var mı domuzun doğurduğu kefere ne demek, belki senden benden daha iyi insan, Allah katında daha iyi bi kul, insanları böyle itham etmek var mı, Allah’ın huzurundasın. Belki adam tam anlamıyla bilmiyor, böyle namaz kılınmayacağını edeple ikaz etmek varken domuzun doğurduğu ne demek!
-Allah (cc) ıslah eylesin, İslamiyet’i yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir de hesabı toprağın altında vereceklerini düşünün.
-Lütfen bu kadar ağır yorumlar yapmayın çocuklar. Namaza heveslenmişler maşallah diyorum ben. Allah mübarek etsin inşallah, kabul de etsin. Belli ki bilmiyorlar bir yerde görürler, bir yerde duyarlar, belki de bir yerde okurlar belki de birisi uygun bir dille uyarır. Mevla’m o kadar merhametli ki bu gençleri huzurunda hazır bulundurduğuna göre nasıl kılmaları gerektiğini de şüphesiz öğrenmeyi nasip edecektir. Rabbim bütün gençlerimize namaz kılmayı nasip etsin. Yanı sıra benim çocuklarıma da namaz kılma hevesi versin, amiiiin!
İşte böyle, yorumlar, atıp tutmalar uzayıp gidiyor.
Aynalar yalan söylemez; durumumuz budur. Bu yoldan (küfrederek, ayıplayarak, itham ederek, azarlayarak…) gençleri kazanmak mümkün diyen, aklı başında bir Allah’ın kulu olamaz.
Bir de herkes maşallah her konuda uzman gibi konuşuyor, bir kısmı kulaktan dolma bilgi ile fakih ve müftü olmuşlar da bizim haberimiz yeni olmuş(!)
Eh meseleyi bu noktaya getirince bizim de bir şeyler söylememiz gerekiyordu, şöyle yazdım:
“Bu tavsiye güzel. Lakin, dizleri örten şort giymek bulundukları ortam veya yaptıkları faaliyet yüzünden kendilerine zor gelen gençler, diz kapağını ve baldırı örtmeyen şortlarla namaz kılarlarsa bunlara ‘namazınız kabul olmaz’ demek uygun mudur. Diz kapağını ve biraz da yukarısını avret saymayan müçtehitleri taklit caiz değildir denebilir mi? Mürşit kendi halini dayatmaz muhatabı, meşru oldukça, haline göre yönlendirir.”
Helaller-Haramlar isimli kitabımda da şunu yazmıştım:
Dizkapakların yukarısı (fahiz) cumhûra göre avrettir. Taberî, Dâvûd, İbn Hazm, bazı Mâlikî ve Hanbelîlere göre avret değildir. Evzâî’ye göre de yalnız hamamda avret değildir. Her iki grup da hadislere dayanmıştır; Buhârî avret değildir diyen hadislerin daha sahih; avrettir diyen hadislerin ise daha ihtiyata uygun olduğunu ifâde etmiştir. (el-Aynî, Umdetu’l-Kâri, C. II, s. 243, 406; eş-Şevkânî, Neylu’l-Evtâr, C. II, s. 64; S. Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, C.I, s. 125.).
Bir ilmihalden veya bir hocadan mesela namaz bahsini öğrenmek başkadır, namaz konusunda fetva vermek, ahkâm kesmek başkadır; bu ikincisi ilim ister, âlim olmayı gerektirir. İki tarafı da uygulanabilir olan bir konuda birbirine kâfirlik nispet edecek kadar cahil ve gergin insanlardan “bir, beraber, diri, hep beraber Türkiye” nasıl oluşacak, oturup kalkıp bunu düşünmemiz gerekiyor.
Batı’da yaşayan Müslüman
04:0025/08/2024, Pazar
G: 25/08/2024, Pazar
36
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tesettür, spor dersinde erkek ve kızların aynı havuzlarda yüzmeleri, dışarıdan duyulacak şekilde ezan, din dersleri ve dili gibi birçok konuda Batı’da yaşayan Müslümanlara baskı yapılıyor ve inançlarının gerektirdiği gibi yaşamaları önüne engeller konuyor.
İslam ülkesinde bir kanun çıkarılsa ve “bütün dinlerin mabetlerine ve okullarına erkekler sarık sararak kadınlar da çarşaf giyerek girecekler” dense Batı’nın buna tepkisi nasıl olur!?
Bir dinin mensubu tesettürün farz, namahrem yanında açılmanın haram olduğuna inanıyorsa ona “ya açılarak okuyacaksın ya da seni okula ve vatandaşlığa kabul etmeyiz, hatta ceza da veririz” demenin insan hak ve özgürlükleri bakımından yeri nedir!? Bu nasıl Batı’dır, bu nasıl “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne” imza atmışlıktır.
Peki, Batı bunu niçin yapıyor?
Batılılar sözde entegrasyonu, uygulamada ise asimilasyonu hedef edinmiş bulunuyorlar.
Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman ile barış, huzur ve bir çeşit bütünlük içinde yaşamanın yolu onları dinlerinden ve dillerinden ayırmak mıdır, farklılıklarını koruyarak bir ülkede beraberliği yaşamanın kurallarını koyup ona riayet etmek midir? Elbette ikincisidir. O zaman bırakın Müslümanlar, Hristiyanlar ve diğerleri inançlarına uygun yaşasınlar, her grup diğerine bu hakkı tanısın, “Avrupa kültürünü” değil, kamu düzenini korumada birleşsinler, kimseye zararı olmayan alanlarda her inanç ve dünya görüşü kendini temsil etmekte serbest olsun!
Buraya kadar muhatabım Batı’dır.
Şu var ki, son yıllarda Batının Müslümanlara karşı tutumunda iki önemli değişme oldu:
1.“İslam tehlikesi” efsanesini bahane ederek Müslümanlara zulmeden aşırı Batılı gruplar var, oralarda Müslümanca yaşamak daha da zor hale geldi.
2. Batı, ucuz işçi, zor işlerde çalışacak işçi ihtiyacını gidermek için açtığı kapıyı, ihtiyacı kalmayınca kapadı, bu arada bizimkiler esnaf, tüccar, akademisyen filan da oldular; bu yüzden Batı bunları ülkelerinde istemiyor.
Gelelim oraya göçmüş, vatandaşlığa girmiş veya devamlı kalan Müslümanlara, onlara da diyorum ki:
Müslümanın, vatandaşı olduğu bu ülkeler, daha önce Müslümanlar tarafından fethedilmiş veya İslâm hukukunu kabûl etmiş olmadıklarına göre İslâm ülkesi (dâru’l-İslam) olamazlar. Bir Müslümanın “küfür ülkesi”nin vatandaşı olması, İslâmî bir vatandaşlık olmayıp, zarûret veya Müslümanların (milletin, ümmetin) menfaati gereği yapılmış bir ikili anlaşma olarak kabûl edilmelidir.
Bu bakımdan oradaki Müslümanlara soruyorum:
“Niçin Almanya ve diğer Batı ülkelerine göçtünüz ve orada yaşıyorsunuz?
Türkiye’de yaşamaları mümkün ve sıkıntısız olan kimselerin halkı Müslüman olmayan ülkelerde yaşamalarının birçok sakıncası vardır; kendilerini koruyabilseler bile çocuklarını, torunlarını ve sonrakileri, bize ait iman, ibadet, ahlâk, zihniyet ve hayat tarzı içinde korumaları imkânsız derecede güçtür. Evet, bunları korumak Türkiye vb. ülkelerde de zordur, ama bu zorluk diğerleriyle kıyas kabul etmez.
“Öte yandan, İslâmî faaliyeti eksik olmayan devleti, cemaati ve (kendiniz dâhil) ferdi nerede bulacaksınız?” sorusu da var.
Bulunduğunuz yerin, İslâm’ı daha iyi yaşamak için uygun olması konusunda titizlik göstermek ve bu amaçla göç etmek -imkân bulunduğunda- elbette meşrudur ve bazen gereklidir. Ancak bulunduğunuz yerde Müslümanlığınız zarar görmüyor, orayı ıslah için de bir şeyler yapma imkânına sahip bulunuyorsanız bundan kaçmak da sorumluluk getirebilir. Hizmet tek başına yapılamaz. Küçük-büyük cemaat faaliyetine ihtiyaç vardır. Siz cemaatlerle ilişkinizi, İslâm’ı (ahkâm ve ahlâk ile) önde tutarak kurun, hiçbir menfaati; İslâm’ın sabit, kesin, değişmez kurallarını çiğneyerek elde etmeyin, İslâm’ı cemaate göre değil, cemaati İslâm’a göre değerlendirin, çizgiden sapanları ıslaha çalışın, bu mümkün olmuyorsa onu bırakın başkalarıyla çalışın.
Bundan sonra, Allah’ın bildiği -bizim bilemediğimiz- bir zamana kadar Müslümanların, İslâm hukukunun uygulanmadığı ülkelerde fert, aile ve cemaatlerin yaşayacakları anlaşılmaktadır. Müslüman cemaatler, insan haklarına riâyet edilen ülkelerde din özgürlüğünden azamî derecede istifade ederek kendi kimliklerini ve menfaatlerini korumak için çaba göstermelidirler. Bu ülkelerin kanunlarının verdiği imkânlar ölçüsünde, dinlerini yaşamalı, başkalarına bilhassa iyi Müslümanlar olarak İslâm’ı tanıtmalı, hidâyetlerine sebep olmaya çalışmalıdırlar.
Bunları yapamayanlar, bir zaruret halinde de olmayanlar tası tarağı toplayıp dinini ve neslini daha iyi koruyabileceği yere göçmelidirler.
Üç günlük dünya menfaati için dinini ve neslini tehlikeye atanlara ahireti unutmamalarını hatırlatıyorum.
İmansız akıl uygarlığı
04:001/09/2024, Pazar
G: 2/09/2024, Pazartesi
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazıma, İstiklal Marşı Derneği’nin arşivindeki bir yazının bir parçasını alarak başlıyorum.
“Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
sözünden anladığım manayı söylemek içindir. Onun burada ‘Medeniyet’ dediği şey elbette, bu kelimenin lûgatlarda veya sosyoloji kitaplarında yazılı olan umumî mânasına değil… On sekizinci Asrın ikinci yarısında, hele on dokuzuncu yüzyıldaki Garb medeniyetinin müesseseleridir. Herkes bilir ki, bu devirde Garb medeniyeti dediğimiz şeyin en büyük vasfı sömürgecilik, yani çok çabuk ilerleyen sanayie iptidai madde bulmak, mahsulleri için pazarlar elde etmek üzere geri denilen memleketleri kendilerine tâbi kılmaktır. Akif, ‘tek dişi kalmış canavar’ demekle medeniyetin bu vasfını kast etmiyor mu? Hem, rica ederim, arkadaşlarınız içinde İngilizce, Fransızca, Almanca bilenler var. Aynı sözü, başka, hattâ bazan daha ağır söyleyen Fransız, İngiliz ve Amerikan, Alman fikir adamları yok mu: Sömürgeci devletler vatandaşı oldukları halde?...”
Mehmet Emin Erişirgil, Mehmet Akif İslamcı Bir Şairin Romanı,
Güzel İstanbul Matbaası, Ankara, 1956, s. 434-444.
Önce çok yaygın bir yanlış okunan kelimenin yukarıdaki mısrada doğru okunmuş olmasına dikkat çekmeliyim;
“Ulusum korkma…” değil, “Ulusun korkma…”
Millet niçin ulu?
Âkif’in o gün hitab ettiği toplum, Osmanlı bakıyesi, dişi ve tırnağı ile vatanını korumuş, kusurları olsa da değerlerine bağlı, yozlaşmamış, Batı taklitçiliği yüzünden levantenleşmemiş, yoksul fakat onurlu bir insan topluluğu. Bu topluluk (millet) bir kısmını saydığım erdemlerine ek ve onlara da hakim olarak imanlı, Müslüman; hayatı, aklı, medeniyeti imandan ve İslam’dan besleniyor.
Batı uygarlığı ise akla ve bilime dayanıyor. Çoğu sözde Hristiyan olan Batı’da din bir aksesuar, ferdi ve toplumu yönlendirme ciheti ya yok veya çok zayıf. Dindar olanlarının da kitabı bozuk.
İş akla ve bilime kalınca bu iki değer, insanların doymak bilmeyen arzularını azamî tatmin için birer araç haline geliyor; yani insan ve uygarlığı canavarlaşıyor.
İşte Âkif merhum bu durumu da şu mısralarla tasvir ediyor:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın...
Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.
Hayat artık behîmîdir ... Hayır ondan da alçaktır;
Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır .
Behâim çıkmaz amma hilkatin sâbit hudûdundan,
Beşer hâlâ habersiz böyle bir kaydın vücûdundan!
Okumuşları bu şiiri doğru okuyup anladıkları zaman bu millet, İstiklal Marşına muhatap olan “millet” olacaktır.
“Allah korkusu”: O yüce, seven, koruyan, rahmeti âlemleri kaplayan… Allah’a nankör olma ve saygısızlık etme korkusudur, imandan kaynaklanır. Allah’a imandan kaynaklanan fazilet (erdem) hissi medeniyetin ruhudur ve İslam medeniyeti imanlı akıl, vicdan ve bilim medeniyetidir.
Batı uygarlığı canavardır, tek dişi kalmıştır, onu da doymaz saldırıları ve sömürgeciliği yüzünden düşürecektir.
Yazıyı Aliya’dan iktibas ile bitirelim:
“Bunu hiç unutma evlat!
Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır ve bugünkü refahı; devam edegelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur…”
Bu mel’un amacı nasıl engelleriz
04:008/09/2024, Pazar
G: 8/09/2024, Pazar
42
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Otuz yıl kadar önce (1995) üç arkadaşımla, İslam İlimleri Fakültesi’nin daveti üzerine Filistin ve İsrail’e gitmiştik. Dönünce Siyonistlerin “mel’un” hedefleri konusunda şunu yazmıştım:
“Arz-ı Mev’ud özlemi Yahudiler’de bütün canlılığı ile yaşıyor. Bunu Yahudi mekteplerinde ders kitaplarında, sofu Yahudiler’in hareketlerinde, tavırlarında, ondan sonra haham yetiştirmek üzere gözden ırak ama aynı zamanda mükemmel okullarda görmek mümkün. Ayrıca turistlik bölgelerde, eski Kudüs’te, bizim Kanuni’nin yaptırdığı kale ve mescitte –ki o mescit şimdi müze haline getirilmiş- o müzenin içerisinde yapılan sinevizyon gibi gösterilerde yaptıkları beyin yıkama çalışmalarında açıkça görülmektedir. Orada, devamlı İsrail’in tarihi, Filistin, Osmanlı dönemi, daha önceki dönem, Osmanlı-İsrail arası dönem, sonra İsrail dönemi belli bir bakış açısıyla anlatılıyor. Bunların anlatım tarzı, bayrakların indiriliş kaldırılışları, hep o fikri yansıtıyor. Sonra bu Kanuni mescidinde yanında resim çektirdiğim bir levhada açıkça hem İngilizce hem Arapça olarak “Fırat’tan Mısır’a kadar İsrail” yazısını yazmalarında, açıkça bunu görürsünüz...”
Aradan otuz yıl geçti, Siyonistler, ABD ve Avrupa’nın desteği ile mel’un hedeflerine doğru ilerlemeye devam ediyorlar. Son aşamada ise kendilerinin iddia ettikleri Nazi zulmünü gölgede bırakan bir soykırımına başlamış bulunuyorlar.
Türkiye herhalde elinden geleni yaparak bu zulmü ve mel’un gidişi engellemeye çalışıyor, lakin etkili olup sonuç almak için bu gayretler yetmiyor, ya İslam dünyası birleşecek, Çin ve Rusya ile de işbirliği yapacak veya Türkiye nükleer başlıklı füzelere ve silahlara sahip olarak sınıf atlayacak.
Türkiye’de konvansiyonel yeni silahları da içeren savunma sanayiinde önemli adımların atıldığını biliyor ve seviniyoruz.
Dünyada beş ülke, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması uyarınca “nükleer silahlı devlet” olarak kabul edilmektedir: ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin.
Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail de nükleer başlıklı füzelere sahip oldukları bilinen ülkelerdir.
Garip olanı şu:
Antlaşmaya göre ya bütün ülkelere bir şekilde kontrollü nükleer silah edinme imkanı tanınmalı veya beşinde, dokuzunda da olmamalı iken niçin beşinde antlaşmaya dayalı oluyor, dördünde olduğu biliniyor (göz yumuluyor) da diğer ülkelerde yasaklanıyor, niçin!?
Bence sebep şudur:
Hain, hıyanetinin karşılığını göreceğinden korkar; bu iri devletler sömürgeci, pozisyonlarını güç ile koruyorlar, sömürdükleri ülkeler nükleer silaha sahip olurlarsa zulümlerine devam edemezler.
Ben bir asker değilim, ama yazdıklarımı teyit eden bir asker konuşmasını iktibas ederek yazımı bitireceğim:
“Eğer S-400 problemini bitirme konusunda uzlaşırsak, eminim yeni talepler olacaktır. İran’la anlaşma yapma, eğer buna ‘evet’ dersek sonrasında ‘tamam, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kuracağız, buna muhalif olma’. Eğer buna ‘hayır’ derseniz, size ‘Kıbrıs’ta gaz ya da petrol arama hakkınız yok’ diyeceklerdir. Yani problem bana göre S-400 ya da F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesi değil. Amerika Türkiye’nin bağımsız dış politikasından memnun değil ve Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını istemiyor’’.
Amerika’nın, S-400’lerin Türkiye’ye konuşlanması halinde F-35’lerle ilgili gizli bilgilerin açığa çıkacağı iddiasına da katılmayan komutan, bu uçakların özelliklerinin Rusya, Çin ya da teknoloji casusluğunu kullananlar tarafından bilindiğini söylüyor.
Ve devam ediyor:
‘’Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanması 10 yıl önce dış ilişkiler komisyonunda tartışıldı. Çünkü Türkiye F-35’leri alırsa bu Ortadoğu’daki dengeleri değiştirecekti. İsrail hava üstünlüğünü kaybedecekti. Amerika ve Batı için Ortadoğu’da iki önemli konu var. Biri İsrail’in diğeri de enerji kaynaklarının güvenliği. Ortadoğu’da İsrail’e dost ülke yok. Bir tane yaratabilirler. Bağımsız bir Kürt devleti. Bu yeterli mi hayır, düşmanlarını da elemeniz gerekiyor… Suriye ve Irak’tan sonra sırada Türkiye var. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. Bunu söylerken de çok üzgünüm. Ama doğru olan bu. Eğer Amerika sizi düşman olarak görüyorsa asker olarak kendimi savunmalıyım. Amerika’ya karşı da kendimi Amerikan silahıyla savunacağımı bekleyemezsiniz. Eğer Amerika’dan bir şey alırsanız, bunun kaynak kodlarını alamıyorsunuz. Amerika gizli tutuyor. Yani eğer kullanmanızı istemiyorsa sahip olduğunuz her silahı kilitleyebilir’’.
Çare:
Tam bağımsız ve düşmanı caydıracak kadar güçlü bir Türkiye.
Geçici olarak da etkili ve yaygın boykot.
Aile âh aile (Mehir Vakfı)
04:0015/09/2024, Pazar
G: 15/09/2024, Pazar
37
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Altmışlı yıllarda merhum Bekir Topaloğlu ve daha birkaç arkadaş, M. Akif Bey’in aziz dostu Hâfız Yusuf Bey’den özel Arapça ders alıyorduk (Mütenebbî divanını vb. okuduk). Hâfız Yusuf Bey, annesine hizmet edebilmek için evlenememişti, tek başına yaşıyordu, yaşlanmıştı, medeniyetimizin üç dilinde yektâ idi, 1962’de küçük oğlum dünyaya geldi, eşim evde yalnız ve çocuklu olduğu için dersten sonraki sohbet faslında doğumu haber vererek izin istedim, “Tabii, buyurun” dedi, sonra kapıya kadar arkamdan gelip cebime bir şey soktu, ilk fırsatta baktım Reşad altını idi, ata dedikleri altını kullanmazdı. Sonra yerine dönmüş, sohbete başlamadan “âh aile âh” demiş.
Allah rahmetine daldırsın cennetine aldırsın!
Merhum hocamızın aile hasreti başka (şahsî), bizim bugün aileye ihtiyaç ve hasretimiz başkadır (biz olan neslin devamı). Ama aile, omazsa olmazdır.
Evlenme yoksa aile de yoktur.
Te’dîbi (eğitimi), ta’lîmi (öğretimi) bizden olan “ilk okul aile” yoksa bize ait nesil de yoktur.
Şu halde ilk ihtiyaç evlenmedir ki, bugün gençler ya evlenmeden zina ederek yaşıyorlar, ya zina etmeden bekâr yaşıyorlar, ya kırkından sonra evleniyorlar, makbul aile oluşumu geç kalıyor…
Niçin evlenmiyorlar?
Elbette bunun birden fazla sebebi var, onların üzerinde durmak, çare aramak, çözümler sunmak dertlilerin vazifesidir.
Sebeplerin önemlice biri de gittikçe masrafı artan evlilik için maddi durumun yetersizliği.
İşte bu sebebi ortadan kaldırmak için “bize ait neslin devamını isteyen, gençlerin savrulmalarından dert yanan” sivil toplumun vazife alması gerekiyor.
Bu yazıda yıllardır bıkmadan bu vazifeyi yapan ve çok güzel sonuçlar alan bir vakfı, örnek olsun ve desteklensin diye tanıtacağım (Varsın bilenleri bilsin, ben bilmeyenlere tanıtacağım.)
Kendilerinden bilgi notu istedim, gönderdiler, biraz kısaltarak sunuyorum:
“MEHİR VAKFI (Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı)
“Mehir Vakfı 1996 yılında resmi olarak kuruluşu gerçekleşen ve 28 yıldır faaliyetlerini devam ettiren gönüllü bir teşekküldür. Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Mustafa Özdemir Beyefendinin riyasetinde Yönetim Kurulu yani Mütevelli Heyetinin bir kısmı tüccar ve esnaftan, diğer kısmı ilim ehlinden oluşan bir vakıf organizasyonudur. Vakfın Başkan Vekili Prof. Dr. Saffet Köse’dir.
“Mehir Vakfı tabiri caizse çift kanatlı etkinlik yürütmektedir. Asli amacı, ana görevi olan ihtiyaç sahibi nişanlı genç çiftlerin düğün yapmalarına destek olmak amacıyla bir evde olması gereken ne tarz ve ne tür eşya gerekiyor ise ve bir düğünde ihtiyaç olan gelinlik, damatlık, kıyafet ve benzeri 103 kalem eşyayı sıfır ürün olarak ihtiyaç sahibi gençlere takdim etmektedir. 18-40 yaş arası ihtiyaç sahibi nişanlı çiftler ilk evlilikleri olmak şartıyla başvuruda bulunabilirler. Aynı zamanda diğer görevimiz de vakfımızın uzun yıllardır yayınladığı değişik akademik ve kültürel yayınlardır. 28 yıllık süre içerisinde en başta Konya merkez ve ilçelerinde başlayan bu evlendirme, çeyiz yardımını ülkemizin 63 iline ve yurt dışında 28 ayrı ülkeye ulaştırmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Bireysel ve toplu nikâh merasimleri şeklinde bugüne kadar toplamda 15.000 çiftin izdivacına vesile olmuştur Mehir Vakfı. Aynı zamanda ulusal ve uluslararası düzeyde faaliyet gösteren diğer sivil toplum kuruluşları ile ortak hareket etmekteyiz… Vakıf aynı zamanda 2013 yılından itibaren kendi çatısı altında 4 ayrı dernek kurarak faaliyetlerini daha pratize etme noktasına gelmiştir. Özellikle evlilik yardımlarını Mehir Aile Derneği üzerinden, gençlik faaliyetlerini Genç Mehir Derneği üzerinden, vefa ve dostluk üzerine faaliyetleri Konya Dostluk Derneği üzerinden ve ayrıca Vicdan ve Merhamet Platformu adıyla 4 ayrı dernek yapılanması ile sürdürmektedir. İstanbul’da, Kütahya’da, Bursa’da ve Konya’da il temsilcilikleri vardır. İlmi olarak İslam Hukuku Araştırmalar Dergisi İHAD, 43. sayısını çıkarmış ve 22. yılına dönmüştür, uluslararası hakemli akademik bir dergidir. Bunun dışında Mütevelli Heyet Başkan Vekili İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Saffet Köse Hocamızın kaleme aldığı Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu isimli eser 14. baskısı ile 206 bin adede ulaşmıştır ve daha birçok eserimiz muhataplarına ücretsiz takdim edilmektedir ve ulaşmaya devam edecektir. Ayrıca 2018 yılı sonu itibariyle Türkiye Diyanet Vakfı ile imzalanan protokol kapsamında 81 ilde 100’er çiftin mutluluğuna vesile olmak üzere yola çıkılan faaliyetlerimize pandemi ve deprem sonrasında Hatay’dan başlayarak devamında Kahramanmaraş ilimizde olmak üzere depremzede ihtiyaç sahibi 100’er çiftin mutluluğuna vesile olduk. İnşallah en yakın zamanda Malatya’da depremzede 100 çiftin daha mutluluğuna şahit olacağız. Bu çalışmalarımız devam edecektir. Bunun yanı sıra nasip olur ise Filistin’de 1000 (bin) çiftin izdivacına vesile olmak üzere hedefimiz vardır. Bir sonraki hedefimiz Azerbaycan Şuşa’da şehit düşen ve gazi olan ailelerimizin çocuklarından 100 gencimize destek olmak üzere hedeflerimizi yakın zamanda planlamaya aldık ve 28 yıldır olduğu gibi gönüllü kayınpederlerimiz diye tanımladığımız hayırseverlerimizin bereketli destekleriyle bize emanet edilen yardımları ihtiyaç sahibi nişanlı çiftlere ulaştırıyoruz, biz bir vesileyiz elhamdülillah. Bir de ilmi olarak yeni bir kitap hazırlığımız yine Muhterem Saffet Köse Hocamızın kaleminden “Modern Çağın Sorunu: Baba Yoksunluğu” adıyla tamamlandı ve ilk baskısı 5 bin adet olarak gerçekleşti. Ayrıca Mütevelli Heyeti Başkanımız Mustafa Özdemir’e ait “Siyasi, İktisadi, Sosyal Tavsiyeler” kitabımızın da 3. baskısı tamamlandı, okuyanları ile buluşmaya hazır. İşte bu özel 4 hedefimizi ve yeni ilmi eserlerimizi sizlerle paylaşmak isteriz.”
.Söndüremezler
04:0022/09/2024, Pazar
G: 22/09/2024, Pazar
35
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hidâyet rehberi Kitabımız diyor ki:
“İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlamayı istiyor./ Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resulünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasalar da!” (Tevbe 9/32-33).
Olup bitenlere bakarak bazen bunalıyoruz, “Ya Rabbi, bize, tahammülümüzü aşacak yükü yükleme” diye niyazda bulunuyoruz ama doğru olanı, bir zaman ve bir mekânda olup bitene takılarak bunalmak yerine daha geniş, daha derinden bakmaktır.
Bize sıkıntı veren “olupbiten” nedir?
Genç neslin hal ve gidişi.
İslâm dünyasının (ümmetin) zillet ve perişanlığı. İman, amel, şuur, davet, cihad… bakımından zayıflama seyrinin devamı…
Ama dönüp bakalım, Rabbimiz ne diyor,
“Söndüremeyecekler, İslâm bütün dinlerin üstüne çıkacak veya üstünlüğü ortaya çıkacak” diyor.
Biz buna iman ediyoruz.
Peki, bu iman bir rüya mı, hayal mi, kuruntu mu?
Aşağıda, kısa bir araştırma sonucu elde ettiğim, dünyada İslâm’ın hâli ve geleceği ile ilgili rakamları sizinle paylaşacağım, Kur’ân’ın bir mucizesi daha ortaya çıkacak:
“Batı’da İslamofobi’nin yükselişi, G. W. Bush’un, Müslümanları kasti olarak hedef tahtasına oturttuğu 9/11 olaylarına dayandırılsa da… Batı’da Müslümanlara ve İslâm’a karşı yapılan saldırılar her geçen gün artmaktadır. ABD (eski) Başkanı Donald Trump’ın ırkçı söylemleri, Fransa, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde yükselen aşırı sağ hareketler Müslümanlara yönelik tehdit algısını sürekli beslemektedir… Buradan yola çıkarak Müslümanlara yönelik Avrupa’da ve Amerika’da gelişen şiddet hareketlerinin kahir ekserisinin Batılı yönetici elitler tarafından hararetlendirildiğini söylemek yanlış olmaz…
Yapılan çalışmalar, Batı’da Müslüman nüfusta artış yaşandığını göstermektedir. Bu yükselişin sebeplerinden biri, Avrupa ve Amerika’da yaşayan Müslüman topluluğun, Batı’da İslâm’ın ne olduğu konusunda merak uyandırmasıdır. Bu ilgi, birçok kişinin İslâm’ı araştırmasına, akabinde de birçoğunun Müslüman olmasına zemin hazırlamaktadır. 1950’li yılların başında 400 bin civarı Müslümanın yaşadığı Avrupa’daki Müslüman sayısı, 2010 senesinde 20 milyona yükselmiş, bu rakam 2016 yılında 25 milyona ulaşmıştır. Tahminler, 2050 senesinde Batı’daki Müslüman nüfusun 75,6 milyona kadar çıkacağına işaret etmektedir.
Bahse konu sayısal verilerdeki yükselme iki şekilde oluşmaktadır. Bunlardan ilki; Avrupa’ya sonradan yerleşen Müslüman göçmenler ve onların çocukları aracılığı ile, ikincisiyse; bizzat Müslüman olan Avrupalılar sayesinde. Örneğin, Amerika kıtasında her yıl 150 bini mescitlerde, 20 bini hapishanelerde olmak üzere 200 bine yakın insan İslâm’ı seçiyor…
İslâm’ın marjinalleştirildiği ve onlara yönelik nefret eylemlerinin had safhaya ulaştırıldığı ülkelerdeki Müslüman sayısındaki bu artışın, toplumsal bağlamda, aşağıdan yukarıya doğru bir meydan okuma olduğunu görmek önemlidir. Batı’da gerçekleşen ihtida hareketleri, İslâm’ın ölü bir din olduğunu iddia eden Avrupalı entelijansiyayı da haksız çıkarmıştır. Diğer yandan, bahsi geçen tepkisel tutumun da bir sonucu olan ve yukarıda değinilen sayısal veriler, gelecekte bir yerde, bugün sayıları fazla olmadığı halde sesleri yüksek çıkan İslamofobik kişilerden ziyade, Müslümanların ve Müslümanları sevmekte olan “İslamoHOBİK” kişilerin daha fazla olacağı sinyalini vermektedir.” (İNSAMER-Emin Emin)
İlgimi çeken bir başka (ciddi) araştırma var. Buna göre 2100 yılında dünyada dinlerin durumu hakkında şu bilgi var:
Yahudilik 19,6 milyon
Deist 224,2 milyon
Ateist 109 milyon
Hristiyanlık 3,1 milyar
Hinduizm 3,78 milyar
İslam 3,91 milyar.
Sonuç:
1. Allah’ın nuru İslâm’ı söndüremezler.
2. İslâm (Doğu ve Batı’da Müslüman sayısı) en üstün, İslâm, diğer dinlerin üstünde.
Allah’ın dediği elbette ve daima doğrudur.
.En Kutlu Doğum
04:0029/09/2024, Pazar
G: 29/09/2024, Pazar
18
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En kutlu doğum kutlamasına çok küçük bir katkı olarak önce internet editörümün ilettiği bir bilgi notu ve talebi sonra da bir şiirimi sunacağım.
“Evvelce Peygamberimizin (s.a.) doğumunu 20 Nisan’da ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak kutlardık. Fakat birkaç yıl önceki ‘malum tartışmalar’ nedeniyle o hafta iptal edildi ve haftanın artık Mevlid Kandili’ne göre kutlanması kararlaştırıldı. Fakat böyle olunca, kandil, miladi takvim içinde her yıl 11 gün geriye kaydığı için, gittikçe okul çalışma takvimini sıkıştırmaya başladı. Mesela bu yıl haftayı kutlamak için okul açıldıktan sonra sadece bir hafta süre vardı. Malum bir de ilk hafta, okullarda yeni eğitim yılı hazırlıklarının yapıldığı yoğun bir haftadır. Dolayısıyla öğretmen ve öğrencilerin Mevlid-i Nebi haftasına hazırlanmak için çok kısıtlı zamanları oldu. Hatta önümüzdeki yıl ve devamında Mevlid Kandili ve haftası büyük ihtimalle ‘öğrencilerin okulda olmadığı’ eylülün başına denk gelecek.
Bu nedenlerle camiamız, gelecek sene ve sonrası için Peygamberimizin Mevlîd’ini okullarda rahat bir şekilde kutlamamız için bir çözüm geliştirmelidir. Bu haftanın tekrar uygun olan sabit bir miladi tarihe konulması yerinde olacaktır.”
Samimi bir tespit ve rica, çözüm ilgililere düşüyor.
EN KUTLU DOĞUM
Rabîulevvel ayı pazartesi gecesi
Âmine annemizin, meleklerden nicesi
Kuşatmış hanesini bir heyecan bir telâş
Bekliyordu kâinât varlığın bir-incisi
Sonra doğdu kâinât nura gark oldu o gün
Yerde gökte bir sevinç sanki bayram ve düğün
Nasıl sevinmesinler gelen herkese rahmet
Şefâati herkese, beklenen o büyük gün
Bir Allah’a kulluğun örneğini gösterdi
“Allah bir, ben elçisi, yolum da Kur’an” derdi
Bu en büyük lütfudur Allah’a şükredelim
Habîb’ini kullara büyük armağan verdi
Bu gelen tevhid eri bu gelen put kırıcı
Bu gelen sevgi dolu yaraları sarıcı
Çağımız O’na muhtaç başka çaresi yoktur
Bugün tek yol O’nundur O’dur hakka çağrıcı
Peygamberler zinciri onunla son bulmuştur
Zinciri onaylayan nurlu mühür olmuştur
Kitap ve Sünnetiyle hayattadır Peygamber
O’nu anan gönüller feyiz ve nur dolmuştur
Heyecan duyuyoruz bu ay bu gün geldikçe
Güzel insan oluruz O’nu candan sevdikçe
Allah da bizi sever biz Habîb’e uydukça
Her gün O’nun doğumu olur, kalbe erdikçe
Durum tespiti tedbir arayışı
04:006/10/2024, Pazar
G: 6/10/2024, Pazar
35
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanlar bazen birbiri ile bazen kâfirlerle savaşıyor, Müslümanların oluk gibi kanları akıyor, birlik ve/veya beraberliğin yerini tefrika doldurmuş; işte bunlar apaçık gerçekler.
Uluslararası ilişkilerde kimin yuları kimin elinde belli/belli değil, Müslümanların (devletler, topluluklar) hem zayıflıkları hem de birbirine çelme takmaları, onlar değil biz hâkim olalım sevdası, görünen ve inandırılan ile gerçeğin başka olması, algı operasyonlarının gücü ve takiyye sebebiyle gerçeği görmenin zorlaşmış bulunması… hemen akla gelen handikaplarımız.
Bazı kaçıntılar bazı gerçeklerin perdesini aralıyor.
Nasrallah’ın ölümünden sonra yayımlanan bir video kaydını dinledim; görüntü ve ses kesinlikle ona ait. Kedisinden önce öldürülen bazı Şiî komutanların adını ve rollerini anarak Putin’i, Suriye’ye müdahale hususunda nasıl ikna ettiklerini anlatıyor.
Rusya’nın müdahalesi olmasaydı Suriye’de, yıllardır Sünnilere zulmeden yönetime son vermeye ve hakkaniyetli bir yönetim oluşturmaya ramak kalmıştı.
Övünerek anlattığı o müdahale yalnızca yüzbinlerin katline ve milyonların yer ve yurtlarından olmalarına sebep olmadı, aynı zamanda Rusya Suriye’ye yerleşti, Esed’i de esir aldı.
İran Rusya ile anlaşarak Suriye’yi Şiîleştirme faaliyetine aralıksız devam ediyor. Bunu Irak’ta, Yemen’de ve daha başka yerlerde de yapıyor.
Gazetemizin değerli yazarları bu günlerde kaleme aldıkları yazılarda, benim de çoğuna katıldığım şu gerçeklere ışık tutuyorlar:
1. İran, İsrail ile gerçek bir savaş yapmıyor. Atılan füzeler kamuoyunu teskin için yapılan bir oyundan ibaret.
2. Hizbullah İran’ın amaçlarını gerçekleştirmek üzere oluşturulmuştu, Nasrallah’ın ölümü ve İsrail’in Lübnan’a taarruzu üzerine İran, Hizbullah ve Lübnan için İsrail ile savaşmaz.
3. Nasıl İsrail, Dicle’den Fırat’a kadar uzanan bir coğrafyaya hâkim olmak istiyorsa İran da uzanabildiği kadar Şiîleştirerek ve çeşitli oyunlarla kendisi için belirlediği coğrafyada bunu yapmak istiyor.
4. ABD ve İngiltere İsrail’i destekliyor ve bundan vazgeçmesi düşünülemez.
5. Zalim iri devletler, Akdeniz’de enerji yolunu kendileri için açmaya karar vermiş durumdalar, bunun nihaî engeli Türkiye’dir; bu yüzden İsrail’i veya başka maşaları kullanarak Türkiye’yi durdurmak isteyeceklerdir ve bu sebeple Türkiye, başta Suriye olmak üzere konuşlandığı askeri mıntıkaları ve üsleri çoğaltmalı ve güçlendirmelidir.
6. BM’den ve BMGK’den bize, mazlum ve mağdurlara bir hayır gelmez.
7. Gazze direnişin fitili ve bir örneğidir; onun mutlaka ve her türlü desteklenmesi gerekir.
8. İran ile birlik mümkün değildir; hiç olmazsa ortak düşmanlara karşı yardımlaşma ve dayanışma manasında “beraberlik” sağlanmalıdır.
9. İktidarın (daha doğrusu Sayın Erdoğan’ın) Türk dünyası ve İslâm ülkeleri ile yumuşama, normalleşme, olabildiğince birlik ve/veya beraberlik sağlama çabalarına destek verilmelidir.
10. Gece gündüz çalışarak savunma ve savaş gücümüzü, düşmanı caydıracak seviyeye getirmemiz farzdır; nükleer teknoloji ve silah dâhil istenirse ve usulünce çalışılırsa gereken her şey yapılabilir.
11. “Hazır ol cenge eğer istiyorsan sulh-u salâh” mısrâı bir hikmetli davranışı, bir zorunlu tedbiri ifade ediyor. Savaşa hazır olmak, savaşmaktan ziyade düşmanın cesaretini kırarak sulh ve barış içinde yaşamayı sağlamak için olacaktır. Savaş son aşamadır, savaşta yenen de yenilen de zarar görür, Allah ülkemizi savaştan korusun…
Yerinde ve zamanında olmayınca; ayetler ve hadisler okumakla, hamasetle, hikmetten uzak çareleri konuşmak ve teklif etmekle hayırlı bir sonuç alınamaz, aksine seferdekiler engellenir, işleri zorlaştırılır; “kime hikmet verilmiş ise ona bu yüzden birçok hayır da verilmiştir”.
Merhum Âkif’in dediği gibi:
Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete râm ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.
Nice otuz yıllara
04:0010/10/2024, Perşembe
G: 9/10/2024, Çarşamba
27
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye’de halen çıkan gazeteler siyasi ve ideolojik tutum ve taraf bakımından tasnif edildiğinde “Yeni Şafak” gazetemiz için “İslâmcılık, liberal muhafazakârlık, sağ” demişler.
Bana göre Yeni Şafak farklı düşünceler ile diyaloğa açık, duruma göre tedbirli ama kesinlikle İslâmcı bir gazetedir.
İslâmcılığı hamasetten uzak, hikmetle el ele bir İslâmcılıktır.
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”
Gazete İslâmcı olduğu halde gün olmuş liberal, hatta mutedil solcu kalemlere de sayfalarında yer vermiş, gazete için olabildiğince müsamahalı çizilmiş kırmızı çizgiler aşılmadıkça yazarlarına dokunmamış, yazılarına sansür koymamıştır.
Gazetemiz henüz iki yaşında iken 28 Şubat depremine maruz kalmış, bunu takip eden askeri müdahalelerde de hedefte olmuştur; çünkü bu müdahalelerin asıl hedefi İslâm’dır, İslâmcılıktır.
Her ideolojinin, dâvanın ve genellikle siyasi hedeflerin bir: toprağa, iki: insana, üç: bağımsızlığa, dört: bunları sağlayacak ve koruyacak her türlü güce ve beş: hikmetli yönetime ihtiyacı vardır. Mutedil İslâmcılar da asıl hedef olarak ümmete ait tek bir vatan toprağı, iman ve dava ortak değerine sahip tek bir insan kitlesi (ümmet), birlikten doğacak caydırıcı ve hayırda kullanılacak güç peşinde olmuşlar, vaki durum ve zaruret öyle gerektirdiği için geçici olarak “halkı Müslüman ulusal devletlere” razı olmuşlar, bu devletlerin iş ve güç birliği sayesinde ümmete ait bir vatanın ve devletin oluşması için çalışmışlardır. Vaki durumu ve zaruretleri hiçe sayarak kazanımları harcayan, davaya zarar veren, hedeften uzaklaştıran düşünce ve çıkışlara karşı olmuşlardır.
İşte, tanımlamaya çalıştığım ve kendimi içinde hissettiğim bu İslâmcılık aynı zamanda Yeni Şafak gazetemizin İslâmcılığıdır.
Arka planda emperyalist yabancı güçlerin bulunduğu askeri müdahaleler yüzünden sıkıntılı dönemlerde gazete, İslâmcı söylem yerine, evrensel insan hakları sözleşmelerine dayalı bir savunma ve hak arama yolunu seçmiştir. İslâmcı harekete dur demek için askeri devreye sokanlara karşı bu yöntem müspet sonuçlar almış veya zulmün cesaretini kırmış, baskıyı azaltmıştır.
Otuz yıl önce “yeni bir şafak söktü”.
Bu şafağın aydınlığında meşru olana, doğru olana; din iman, ahlâk Hakk’a bağlılık icabı, olması gerekene bir yolculuk başladı. Bu şafak, kutuplara yakın bölgelerde olduğu gibi uzun ömürlü bir şafak tır. Yolcuları da, ortak değerlere sahip başka yolcularla diyalog/dayanışma içinde yorulmak bilmez bir yürüyüştedirler.
Yolları açık, ömürleri bereketli, davranışları hikmetli olarak nice otuz yıllara inşallah.
Dedikodu yüzünden günaha girmeyelim
04:0013/10/2024, Pazar
G: 13/10/2024, Pazar
29
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı şahıslar ve çevreler yarım asırdır, bazı konularda 60 yıldır beni karalamak ve gözden düşürmek için durmadan usanmadan iftira ve gıybet ediyorlar; birkaçına kısa cevap vereyim (www.hayrettinkaraman.net adresli sitemde tamamına cevabım vardır):
1. Benim ‘Polemikten Diyaloğa’ isimli bir kitabım yoktur.
2. Bu isimde bir kitap vardır; içinde yirmi civarında ilim adamının yazısı benim de bir konuşmamın başkası tarafından yazıya dökülmüş metni vardır. Konuşma, yazıya dökülürken önemli atlamalar ve yanlış anlamalara yol açan eksiltmeler yapılmıştır.
3. Malum cemaat, bu kitabı basmış ve maalesef kapağa benim ve merhum Ömer Faruk Harman’ın isimleri yazılmıştır.
4. Ben yanlış anlamaları engellemek için ‘Diyalog ve Necat Tartışmaları’ isimi bir kitap yazdım. Bu kitap basıldı ama kasten buna bakmıyorlar.
5. Ben:
a) “Muhammed Resulullah demeyen de Müslüman olur ve cennete girer” demedim ve demem.
b) “Yahudi ve Hristiyanlar mevcut resmi itikatlarıyla cennete girerler” demedim ve demem, başka diyen de yok. O konuşmada görüşlerini aktardığım ilim adamları, “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanmadıkça ve salih amel sahibi olmadıkça Ehl-i Kitap cennete giremez” diyorlar; yani kilisenin, havranın muteber gördüğü itikada sahip olan Ehl-i Kitap, -ittifakla- cennete giremez diyoruz.
c) “Peygamberimiz insanları İslâm’a davet etmedi” demedim ve demem. Bunu dört yaşındaki çocuk bile demez.
İşte böyle bir kaç iftirayı o kitaba dayandırıp sayfa numarası veriyorlar ama ya bağlamı es geçiyorlar ya tahrif ediyorlar… (Detaylar Diyalog ve Necat Tartışmaları isimli kitabımda.)
Meselâ ben diyorum ki:
Katoliklerin İspanya’da yaptıklarını bizim Peygamberimiz yapmamıştır, insanları tek seçenek olarak (ya Müslüman olursunuz ya da öldürülürsünüz diyerek) İslâm’a davet etmemiştir. Teslim olan, sulh yapan, hâkimiyetimiz altına giren, dinimiz ve yurdumuza göz dikmeyen, bunun için savaşmayan gayr-i müslimlere de hayat ve diğer temel insan hakları tanınmıştır…”
Adam “tek seçenek olarak” kısmını atlıyor!!!
Gerçi “İt ürür kervan yürür” atasözü var, çok şükür bizim de kervanımız yürüyor, lakin sinek vızıltısı bile rahatsız eder ve bazı saf derun insanlar da bu dedikodulara inanıyorlar.
Bir bu yüzden, bir de yeni bir video yayını sebebiyle buraya kadar olan ve aşağıdaki açıklamayı yaptım.
Bu videoda düzeltilecek çok şey var da ben birini ele alacağım.
Daha önce de merhum şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadeti ile benim ve devlet yetkililerinin ilgisini kurmak için tertipler ve iftiralar yaptılar ve benim bir yazımı da bunun için kullandılar.
Olayın doğrusu şudur:
Malum cemaat, dershanelerinin kapatılma kararı üzerine muhalefete geçip gerekli gördükleri kadar yalan ve iftiraya da saparak iktidarı yıpratmaya yönelince ben bir yazı yazdım ve mealen şöyle dedim: “Sizin ‘kapatmadan’ hâsıl olan zararınız özel menfaatinizle (cemaat faaliyeti ile) ilgili, iktidarın bu şartlarda değişmesinin zararı ise kamuya (ümmete, İslâmî gelişmelere) aittir. İslâmî (Mecelle’de yeri alan) bir kurala göre bu durumda siz zararı sineye çekmeli, bu muhalefetten vazgeçmelisiniz. Bu kurala uyanların önemli bir örneği olarak da Muhsin Yazıcıoğlu’nu rahmetle andım.
Adamlar bundan şunu çıkardılar:
Devletin menfaati için onun yok edilmesine karar ve fetva verildi!
“Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” kabilinden bir saçmalık.
Ben, bu kuralı uygulayan kahramandan söz ediyorum; kendisinin yok edilmesine o razı mı oldu ki, bu kuralı uygulamış olsun!
Ortada apaçık bir gerçek vardı:
28 Şubat döneminde merhum şehidimize, o gün mevcut iktidarın aleyhinde açıklamalar yapması ve tavır alması karşılığında partisine menfaat teklif edildi. O, bu teklifi ayağıyla itti, kamu yararına gördüğü iktidarın bekasını ve demokrasiyi kendi menfaatine tercih etti ve şu levhalık sözü de yine o söyledi: “Namlusunu milletine çevirmiş tanka selam durmam!”
Onu şehit eden mel’unlar cezalarını elbet çekeceklerdir.
Benim yazımın ise bu olay ile uzaktan yakından alakası yoktur; malum cemaat, konuyu saptırarak mesafe kazanmak ve fitne çıkarmak istiyor.
Dedikodunun, iftiranın, gıybetin, fitne çıkaranların, masumları suçlayanların, kendi menfaatleri için kamuya zarar verenlerin… hesaba çekileceği bir günün geleceğine imanımız var.
Muhsin Başkan’ın, karşı tarafı kudurtan duruşu hakkında şu alıntı fikir verir:
“Militarist baskı ve üstünlük Haziran 1997’de belki fiili bir darbeye dönüşecekken Refahyol Hükümeti’ni istifaya zorladı. Haziran ayı içerisinde parlamenterlerin çoğunun beklentisi fiili bir darbenin her an olabileceği yönündeydi. Çoğu milletvekili ailesini güvenli yerlere taşıdı. Çoğu milletvekili ise ortadan kayboldu!”
“Özgül ağırlıkları grupları tartacak kadar etkili olabilen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları ise sadece Meclis’te direnmekle yetinmeyeceklerini belli edecek tavır içine girdiler. İl, ilçe, kasaba ve köy köy dolaşarak yaklaşan darbelere karşı neler yapılabileceği konusunda istişareler içerisine girdiler. Geçmişte 12 Eylül’de yaşananları yaşamak istemeyen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları, gelecek darbeyi ‘kuzu kuzu karşılamayacaklarının’ sinyalini verdi. İşte tam o günlerde Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün çıkışında öyle bir tehdit savurdu ki insanların çoğu bunu o günlerde anlayamadı: Türkiye İran olmaz, Cezayir de olmaz. Ama Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz.” (Güncel-BEYKOZ, 28 Şubat 2016).
Bir not daha ekleyeyim:
Videoda konuşan kişi, Yazıcıoğlu cinayetinin faili hakkında kafa karıştırırken kendilerine yönelik şaibe, şüphe ve iddiaları da unutmamalıdır.
Zekâtı “ümmeti ihyâ edecek” uygulamaya dönüştürme gayretleri
04:0020/10/2024, Pazar
G: 20/10/2024, Pazar
22
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu köşenin müdavimleri, zekâtı, fertlerin “keyfine bırakılmış” bir uygulama olarak değil, “ümmeti ihyâ edecek” bir tatbikat olarak gördüğümü ve bunu da zaman zaman bu köşede dile getirdiğimi bilir. Bilhassa bu meyanda yapılan çalışmaları elimden geldiğince takip etmekteyim. Zaman zaman bunların kayda değer olanlarını da buradan sizlerle paylaşmaktayım. Bunlardan biri, 23.05.2021 tarihli “Zekât Organizasyonu ve Kurumsallaşma” başlıklı köşe yazımda, Yunus Emre Aydınbaş’ın henüz araştırma safhasında olan “Ekonomik, Sosyal ve Hukuki Boyutlarıyla Türkiye’de Zekât Analizi” başlıklı doktora teziydi. İşte bu kapsamlı araştırma bu yıl hitama erdi ve hatta geçtiğimiz günlerde İKAM tarafından düzenlenen 12. İslâm İktisadı ve Finansı Zirvesi’nde, İslâm İktisadı Tez Ödülü’ne layık görüldü.
Zekâtın, ümmeti ihyâ edecek bir yapıya kavuşturulabilmesi için öncelikle mevcut durumunun hukuki, iktisadi, sosyal yönleriyle ortaya koyulması büyük önem arz ediyor. Ancak böylesi bir bilgi birikimiyle zekâtı, ümmeti ihyâ uygulamasına dönüştürebiliriz.
Zekâtın söz konusu boyutlarını bir asırlık uzun bir zaman diliminde ele alan ve bu kapsamda Türkiye ve ümmet yararına daha etkili ve verimli kullanılmasına yönelik dertleri bulunan yetkililere politika üretebilecek bir yol haritası sunan 10 yıllık araştırmanın mahiyeti -kendi kaleminden- özetle şöyle:
“Araştırma zekâtı Türkiye’nin hukuki, iktisadi, siyasi ve sosyal gerçekliğinde düşünmenin ve zekât politikaları geliştirebilmek için gerekli asgari koşulları tespit edebilmenin imkânına odaklanmaktadır. Bir yandan çağdaş sorunların anlaşılmasına yönelik aktüel bilgi üretmek, diğer yandan bilimsel eylemin ve akademinin kendine has kaygılarını da göz ardı etmeksizin teorik birikime katkı sunacak özgün bakış açıları geliştirmek, araştırmanın temel motivasyonlarındandır. Ele aldığı konuda yapılan ilk çalışma olmasa da konuya yaklaşımı, teorik çerçevesi ve metodolojisi bakımından ilgi uyandırması beklenmektedir. Zekât literatüründe yaygın biçimde yer bulan ve postulat olarak kabul gören zekâtın fakirliği azaltacağı, sosyal barış ve adaleti sağlayacağı, gelir dağılımını iyileştireceği vb. önermeler bu araştırmanın temel soruları arasında yer almaktadır. Bu yönüyle çalışma, ele aldığı araştırma soruları için yeni/den bir nirengi noktası belirlemektedir. Araştırmada benimsenen bu tutum, sosyal bilimlerin diğer alanlarına kıyasla henüz çok yeni bir akademik disiplin olan İslâm İktisadı bilim dalının sınırları, konusu, amacı ve yöntemi hakkında süre giden tartışmalara da katkı sunmakta, İslâm İktisadı araştırmacılarını normatif yaklaşımlardan pozitif yöntemlere davet etmektedir.
Araştırma neticesinde elde edilen bulgular, önemli bir iktisadi kaynak olan zekâtın toplum yararına, etkili, etkin ve verimli kullanılması için geliştirilecek politika önerileri için sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Araştırmanın ayırt edici niteliklerinden biri de Türkiye’de zekâtın genel görünümüne dair güncel veri ve rakamlar sunmasıdır. Diğer yandan araştırmada zekât, yakın tarihin bir nesnesi olarak ele alınmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında zekâtın yüz yıllık serencamı yasama, yürütme ve yargı erklerinin hüküm ve tasarrufları ışığında ilk defa aydınlığa kavuşturulmuştur. Bu çerçevede araştırma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1922’den 2024’e kadar zekâta dair hafıza ve tecrübesini, Diyanet arşivinden Meclis tutanaklarına, kamu kurumları arası iç yazışmalardan kanun metinlerine, vergi mevzuatından uluslararası antlaşmalara, mahkeme tutanaklarından yüksek yargı içtihatlarına varan çeşitlilikte ve kapsayıcılıkta uzun yıllar güncelliğini yitirmeyecek güçlü bir veri seti sunmaktadır.
Araştırmanın bir diğer bölümünde zekât toplumsal bir olgu olarak incelenmiş, Türkiye zekât pratiğini fenomen olarak mümkün kılan toplum durum ve şartları belirginleştirilmiştir. Türkiye toplumunun zekâta dair algıları, uygulama pratikleri ve zekâttan beklentileri geliştirilen ölçek yardımıyla anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın alt boyutları olan zekâtın yoksullukla mücadeledeki başarısı, kamusal zekât pratiği ve vergi-zekât ilişkisine dair Türkiye toplumunun algı, beklenti ve pratikleri tespit edilmiştir. Genelde İslâm iktisadı özelde ise zekât literatüründe ilk defa geliştirilen bu ölçeğin, zekâtın olgu olarak gerçekliğinin keşfedilmesine ve tüm toplum için etkin, etkili ve verimli hâle getirilmesinde izlenecek politikaların olabildiğince isabetli tespit edilmesine yardımcı olması beklenmektedir.
Araştırmanın sonunda ise Türkiye ekonomisinde diğer tüm değişkenler veriyken, zekâtın Türkiye ekonomisindeki mevcut ve/veya olası etkileri, girdi-çıktı analiziyle, sektörler arası ilişkinin yönü ve şiddetindeki değişim üzerinden gözlemlenerek zekâtın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri sektörlerin üretimlerindeki değişimler üzerinden tespit edilmiştir. Liontief girdi-çıktı modelinin literatürde muhtelif kullanım alanları olması yanında zekât girdi-çıktı analizi ilk defa bu çalışmada yapılmıştır.
Araştırma elde ettiği bulgularla, zekât hakkındaki güçlü ezberlerin birçoğunu bozmakta ve Türkiye toplumunun şaşırtıcı zekât gerçeğini/pratiklerini de gün yüzüne çıkarmaktadır. Daha da önemlisi, çalışma zekât gibi temel bir dinî meseleyi “dinin içinden” değil, dışından, iktisadi, siyasi, toplumsal ve hukuki açılardan çok yönlü ele almakta ve bunu akademik üsluptan ziyade entelektüel bir üslupla başarmaktadır. Bu yönüyle de en temel bir dinî meselenin bilim ve gerçeklikler açısından nasıl ele alınması gerektiğine dair ufuk açıcı bir numunedir. Araştırma, akademik sınırlılıkla yetinmeme iradesini ortaya koymakta ve kendine hayatın içinde yer edinmeyi ümit etmektedir.”
(Not: Bu teze, internetten ulaşmak mümkündür).
Sahte şeyhler hakkında
04:0027/10/2024, Pazar
G: 27/10/2024, Pazar
31
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi, 2 Ağustos 1969’da ilâhî davete icabet ederek bu dünyadan ayrılmıştı. 1950’li yılların sonuna doğru, yaşayan ulema ve meşayihi ziyaret edip dualarını ve tavsiyelerini almak üzere merhum arkadaşım Ali Osman Koçkuzu ile bir seyahat yapmıştık Bu seyahatte merhumu da ziyaret etmiş, ikram ve tavsiyelerine mazhar olmuştuk. İmam-hatiplileri çok sevdiğine ve onlardan ümitvar olduğuna da bizzat şahit olmuştuk.
Şeyh diye insan suretindeki şeytanlara bağlananları ikaz sadedinde meşhur sûfîlerin kitaplık sözleri ve yazıları vardır. Bunları ihtiva eden kitaplar da vardır. Fıkıh ve Kelam ulemasını dinlemeyenler ola ki bunları dinlerler.
Aşağıdaki yazı, İhramcızâde merhumun ifadelerinden derlenmiş, ben de güncelliği sebebiyle paylaşıyorum.
Daha sonraki yazımda bir yorum yazacağım inşallah:
“Bir yer bozuksa/kaynıyorsa, oranın şeyhi şeytan ile arkadaşlık eder” derler. Bu yazı aldatılıp yanlış yöne yönelmiş/yönlendirilmiş garip/saf/biçare insanların hakkını bir gün Allah Teâlâ şeyhinden soracaktır, beyan-ı hakikati üzere hazırlanmıştır.
Şemseddin Muhammed Tebrizî kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimiz buyurdu ki:
“Bu şeyhlerin birçoğu Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) dininin yol kesicileridir. Bütün fareler gibi bu dinin evini yıkmaya çalışırlar. Ama Allah’ın aziz kullarından öyle kediler de vardır ki, bu fareleri temizlemeye kâdirdirler”(1).
“Gerçek bir âşığın eski pabuçlarının tozunu, bu zamane şeyhlerinin ve âşıklarının başına değişmem.
Gölge oyuncuları gibi perde arkasında hayaller gösterenler, o sahtecilerden daha iyidir. Çünkü onların hepsi hokkabazlık yaptıklarını söylerler; oyunlarının bir yalan olduğunu gizlemezler. Bu işi ekmeklerini kazanmak için yaptıklarını açıkça söylerler. Bu yönden bu hokkabazlar, o şeyhlerden üstündürler”(2).
Hz. Mevlânâ Celâleddin Rumî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendimiz ise bu konuda buyurdu ki:
“Etrafta insan suratlı birçok İblis var. O hâlde her ele el vermek ve bağlanmak doğru değildir”(Mesnevî, I, b. 316).
“Kendine gel, ceylan, aslandan nasıl kaçarsa böyle kişilerden öyle kaç! Ey bilgili yiğit, sakın onun yanına gitme!” (Mesnevî, III, b. 2569).
“Her yanda bir gulyabani, seni çağırır, ‘Kardeş, gel, yol istiyorsan işte buracıkta’ diye davet ederler. ‘Sana yol göstereyim, senin mülayim yoldaşın olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum’ der. Fakat o ne kılavuzdur, ne de yol bilir. Ey Yusuf, o kurt huylunun yanına az git!”(Mesnevî, III, b. 216-8).
Gavsü’l âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddesellâhü sırrahu’l-azîz de buyurdu ki:
“Gardaşlarım!
Bakıyoruz, bazı kimseler kendiliğinden şeyhlik ediyorlar. Tevbekâr olmadan ölen, fahişe kadınlar ellerinde bıçaklar ile kendilerini doğrayacaklar. Kendiliğinden şeyhlik edenlerin hali, mahşer yerinde onlardan beter olacak.
Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu asan imiş
(Niyazi Mısrî kuddise sırruhu’l-azîz).
Kutbü’l-aktâb Hâce Ahmed Yesevî ve Tabakât Meşâyıhı (Tabakâtu’s-Sûfiyye adlı eserdeki ilk dönem sûfîleri) kaddesellâhü sırrahumu’l-azîzân şöyle demişlerdir:
“Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki; şeytan aleyhi’l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak. Küfür ile îmânı farklı görmeyecekler, âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifât etmeyecekler. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’i düşman görüp ehl-i bid’at ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hak Teâlâ’dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiâsında bulunacaklar. Ama şeyhlik işini de kötü yapıp müridlerin kapısında (veya istekleri doğrultusunda) yürüyecekler. Bu haldeki kişi, müride şeyhlik yapmamalı ve ondan bir şey almamalıdır. (Ama) mürid bir şey vermezse, o zorla alacak. Eğer o aldığı nesneyi lâyık olan kişiye ve yoksula vermeyip kendine ve âilesine sarf ederse, it ölüsü yemiş gibi olur. Eğer o taraftan alıp yese ve kıyâfet giyse, o giysi üzerinde (omuzunda) olduğu sürece, kıldığı namaz ve tuttuğu oruç Allah Teâlâ dergâhında makbul olmaz ve yediği her lokma için cehennemde üç bin yıl azap görür”(3).
[1] Makâlât-ı Şems-i Tebrizî: Konuşmalar (çev. M. Nuri Gencosman), İstanbul: Hürriyet Yayınları, 1974. s. 325. Yine benzer bir eleştirisinde döneminin şeyhlerini ‘din vurguncuları’ diye niteler. Bkz. Makâlât, s. 206.
[2] Makâlât, s. 57.
[3] “Yeseviliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale: Mir’âtü’l-Kulûb”, İlâm, c. 2, s. 2, Temmuz-Aralık 1997, İst. 1998, s.41-85. Eserin orijinal metni bu makale içinde yer almaktadır (s. 49-68).
Tasavvuf, tarikat, istismar, ihtiyaç...
04:0010/11/2024, Pazar
G: 10/11/2024, Pazar
36
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mahmut Bıyıklı kardeşimiz günümüzdeki bazı tarikatlarda cereyan eden ve kendileri bir yana İslâm’a zarar veren olayları anlatıp kendince çareler teklif ettiği değerli yazısını şöyle bitiriyor:
“Siyaset ve ticaretten uzak, Anadolu’yu mayalayan Horasan Erenlerinin izini süren tarikatların başımızın, gönlümüzün üstünde yeri var. Ama yanlış yola sapanlar konusunda devlet gerekeni yapmalıdır. Allah samimi Müslümanların yardımcısı olsun!”
Tevafuk olacak ben de iki hafta önceki yazımda, tasavvuf büyüklerinin, sahih tasavvuf, irşad ve şeyhler ile bunların sahteleri hakkında söylediklerini içeren bir yazı yazmış, ileride bir yorum eklerim demiştim.
Nerede para, nüfuz, itibar, sorgusuz sualsiz itaat… varsa orada taht (baş olma, başa geçme, menfaati yönetme) kavgası vardır, var olagelmiştir.
Dünya menfaatinden ve menfaat kavgasından en uzak olması gereken şahıslar şeyhler, kurumlar veya kuruluşlar da tarikatlar olmalıdır; lakin günümüzde bazı tarikatlar para, ticaret, devlete sızma, mülk edinme, siyaseti etkileyecek -çoğu gizli- güç toplama bakımından hem kendileri hem de ülke için tehlikeli hale gelmişlerdir. Yangın büyüdükçe söndürülmesi zor, bazen imkânsız hâle gelir.
İster laik ister şeriat devleti olsun tarikatları ortadan kaldırmak hiçbirinin elinde değildir; tarikatlar yok edilemez, ama ıslah edilebilir, tehlikeleri engellenebilir.
Önce tarikat ihtiyacına bakalım, insanlar niçin bir tarikata giriyorlar?
Elbette bunun tam, ilmî ve doyurucu cevabı uzunca bir makale, hatta kitaba konu olur.
Burada bir özet denemesi yapacağım.
1. Kişi, iyi bir Müslüman olmak istiyor, aslında bunun için şeriatla amel yeterlidir, lakin iradesi fiil ve terk konularında zaaf gösteriyor, nefsine yeniliyor, ihlas ve ihsan konularında eksikleri var… İlmi, ahlakı ve irşad ettikleri üzerindeki müspet etkisi sebebiyle bunları tekmil ettiği konusunda hüsnüzan bulunan bir kimsenin eğitimine giriyor. İşte bu makbul, meşru, faydalı, şeriata uygun bir davranıştır, intisaptır. Amaç iyi kul (Müslüman) olmaktır, ölçü şeriattır, yol ve yöntem bir kâmil eğitimcinin (şeyh, mürşid) müridin haline uygun eğitimidir.
2. Yorulmadan, emek çekmeden, fazlası bir yana tam ibadet yapmadan sırf şeyhin himmetiyle hem dünyada işlerinin iyi gideceği, hem de ahirette fazla sıkıntı çekmeyeceği veya doğrudan cennete gideceği inancı ile intisaptır ki, caiz değildir, böyle bir himmet ve himmet sahibi, böyle bir cennet yolu şeriatta mevcut değildir. Böyle bir yol açıp insanları kendisine bağlayan kimse şeytanın askeridir; ister uçsun, ister su üzerinde yürüsün, ister insanların akıllarından geçenleri okusun fark etmez; şeytanın askeridir.
3. Dünya hayatında nüfuz, servet, iktidar, itibar elde etmek için tasavvuf yolunu kullanan sahte şeyhlere intisap; bu intisap cahillerin kandırılması ile oluyor veya pastadan pay almak isteyenler intisap ediyorlar.
Daha başka sebepler ve saikler de olabilir; önemli olan husus şudur:
Bu üç gruba giren insanlar eksik olmazlar, bu yüzden tarikatlar yasaklanınca gizli olarak devam eder.
Çare:
1. Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir birim oluşturulacak. Tarikatlar resmen mevcut olmadığı için “sivil manevi eğitim irşad ve denetim kurulu” gibi bir ad konacak. Bu kurulda sahihlik şartlarını taşıyan tarikatlardan ve diğer âlimlerden kişiler bulunacak. Şer’î-ilmî denetim yapıp raporlar hazırlayacaklar, bu raporlar açıklanarak “halk bu bakımdan da aydınlatılmış” olacak.
2. Tarikatlar yasak olduğu için dernekler ve vakıflar kuruluyor, çeşitli isimler altında çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar, servet ve insan kitlesi gittikçe büyüyor… Bunların aslında tarikat olduğu biliniyor. İstismarı engellemek için devlet bunları sıkı denetime tabi tutacak; dernek ve vakıf malları doğrudan veya dolaylı olarak şeyhlere, çevresine geçmeyecek, gelir ve gider açık olacak, denetim de tarafsız, doğru, hakkıyla yapılacak.
3. Tarikatlar yasak olmasına rağmen bütün canlılığıyla devam ettiğine göre bu gülünç uygulamadan vazgeçilecek, tarikatlar serbest bırakılacak, açık yaraya kurt düşmesin diye bütün tedbirler alınacak.
4. Ehliyetli mürşidler, tarikat ve tasavvuf adına ortaya konan rezillikleri, istismarları, kötüye kullanımları, iğfalleri, hurafeleri, bid’atları -zaruri olmadıkça isim vermeden- çerçeve olarak devamlı açıklayacak, halkı bilgilendirecek ve uyaracaklar.
Şehid Âtıf Efendi’nin türbesini ziyaret
04:0017/11/2024, Pazar
G: 17/11/2024, Pazar
45
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nasıl bir insanının türbesini ziyaret ettim?
Âtıf Hoca ile görüşen Japonya büyükelçisi Baron Uşida’nın tespiti şöyle:
“Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslâmiyet bütün Doğu’yu bu arada Japonya’yı da fethederdi.”
Dünyaca meşhur bir İtalyan müsteşriki de Şeyhülislâmlık kapısına başvurarak bazı suallerine cevap istiyor. Onu Âtıf Hoca’ya gönderiyorlar. Âtıf Hoca ile saatlerce görüşüp ilmine hayran kalan müsteşrikin intibâı şöyledir:
“Ben Arap ve Hint illerini gezdim ve birçok din âlimi ile görüştüm. Hiçbiri beni sizin kadar doyuramadı. Yıllardır fikrimi tırmalayan en karışık ve girift meseleleri siz çözdünüz. Her tarafa yayılan şöhretinizin ne kadar haklı olduğunu şimdi anlıyorum.”
19 Şubat 1919’da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi başkanlığında kurulan ve bir ilim derneği olan Cemiyyet-i Müderrisîn’in ikinci başkanlığına getirildi. Bu cemiyet, 24 Kasım 1919’da icra ettiği genel kurulunda adını Teâlî-i İslâm Cemiyetine çevirdi. Başkanı da Âtıf Hoca oldu.
Teâlî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul’da ve Anadolu’da pek çok şube açmış, ücretsiz olarak dağıttığı yüz binlerce kitap ile köylü çocuklarının bilgilen-dirilmesinde büyük hizmetlerde bulunmuştu. Yine Cemiyet, İzmir’in Yunanlılarca işgalinde ilk protesto sesini yükseltmiştir. Âtıf Hoca, bu cemiyet namına “Küçük İlm-i Hâl” kitabı ile “İslâm Yolu” adlı bir de tarih kitabı hazırlamış ve bunları bastırarak dağıtmıştır.
Millî Mücadele aleyhinde kaleme alınan ve Yunan uçakları ile Anadolu’ya atılan bir bildiriye arkadaşlarının baskısına rağmen imza atmamış hatta onlara muhalefet ederek yaptıkları yanlış konusunda onları ikaz etmiştir. İstiklâl Harbini alenen destekleyen Âtıf Hoca, bu cihada kalemi ile katılarak milletine ve vatanına olan sadakatini ve hizmetlerini hakkı ile yerine getirmiştir.
1923 yılında yayınladığı, Tesettür-i Şer’î ve 1924’te kitaplaştırdığı, “Din-i İslâm’da Men-i Müskîrât” adlı eserleri ile Âtıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından adıyla yeni bir serinin neşrine başlayan Hoca, bir taraftan ailesinin rızkını temin etmek maksadıyla kitapçılığa, diğer taraftan yeni şekillenmeye başlayan genç Cumhuriyet’e ve insanına ilmî ve İslâmî bir hizmet yapmaya girişti. Kitaplarını önce mutlaka Maarif Vekâleti’ne gönderiyor, -izin için- sonra da oradan alınan ruhsat ile basımı ve dağıtımıyla meşgul oluyordu.
İlk iki kitabının gördüğü alakadan hoşnut olan Âtıf Hoca, dizinin üçüncü kitabı olan Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eserini Maarif Vekâleti’nden ruhsat alarak 12 Temmuz 1924 tarihinde yayınladı. Dostlarına on yıl içerisinde elli kitap yayınlamak azminde olduğunu söylüyordu.
Fakat Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri, basımından 18 ay sonra Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı, henüz dağıtılmamış 1600 nüshaya da el konuldu ve neticesi idama giden sıkı bir takibat dönemi başladı.
Hoca, Galata limanından bir kömür gemisi ile elleri kelepçeli olarak Giresun’a gönderilir. Burada İstiklâl Mahkemesinin gördüğü bir Şapka davası vardır. Zanlılar bölgenin insanı olmakla birlikte Hoca’nın da İstanbul’dan tutuklanarak buraya getirilmesi ortada büyük bir yanlışlık olduğunun en açık işaretidir. 16-18 Aralık 1925’te Hoca mahkemenin huzuruna çıkar, yargılanır. Suçsuzluğu ve masumluğu ortadadır ve bu mahkemeden beraat eder. Hoca, Mahkeme Heyetinin de bulunduğu Akdeniz adlı yolcu gemisinin ambarında -beraat ettiği halde-yine elleri kelepçeli olarak İstanbul’a getirilir.
İstanbul’a 21 Aralık günü ulaşırlar. Suçsuzluğu İstiklâl Mahkemesi kararı ile kesinleşen Hoca’nın evine dönmesi, ailesine kavuşması gerekirken o, tekrar Polis Müdürlüğüne götürülerek burada bir hücreye atılır.
24 Aralık günü bu hücreden yeni bir yolculuğa çıkarılır. Bu kez, artık dönüşü olmayan bir yola girilmiştir; 26 sanıkla birlikte trenle Ankara’ya gönderilir. Yine Şapka kanununa muhalefet vardır ve baş suçlu “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinin müellifi Âtıf Hoca’dır.
Duruşmaların birinden önce Tahirül-Mevlevî Âtıf Hoca ile bir parça konuşma imkânı bulur. Hoca, “Tealî-i İslâm Cemiye-ti’nin Anadolu’ya -İstiklâl Harbi aleyhinde- hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazetesi ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği kesitini mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden cemiyetin beri olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, Şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ ettirmiş olduğunu, ikinci bir defa basılmak şöyle dursun, ilk baskısının tamamı ile satılmadığını ispat ettiğini” söyler.
Yıllardır bazı çevreler Atıf Hoca’nın, Batı’yı taklit ve şapka konulu eseri bahane edilerek idam edildiğini kabul etmeyip onun vatan hıyaneti yüzünden cezalandırıldığını ileri sürüyorlar. Onlara göre Hoca Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin başkanı olduğu gibi, İngiliz mandacılığını savunan İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin de üyesidir. Fahrettin Öztoprak, Gerçeklerin Işığında İskilipli Âtıf Efendi başlıklı çalışmasında “tarafsız bir gözle, kaynaklara, belgelere, mahkeme zabıtlarına ve 1-3 Şubat 1926 arası savcının iddianamesine ve mahkemenin gerekçeli kararına dayanarak ortaya koyduğu tespitlerle bu ithamların asılsız ve iftira olduğunu ortaya koymuştur.
Herkes sorumlu
04:0024/11/2024, Pazar
G: 24/11/2024, Pazar
43
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazar, çizer, konuşur kişiler bir zamandan beri içine düşmüş bulunduğumuz ahlâkî durumu biraz da abartarak tasvir ediyor, suçlu olarak mevcut yönetimi buluyor, üstelik ıslahı da ondan bekliyorlar.
Bu tespit, teşhis ve tedavi teklifinin isabetli olmadığını düşünüyorum.
Din ve buna bağlı olarak ahlâk hayatımızda bir erozyonun olduğu apaçık ortada, lakin bu yeni değil, çağdaş uygarlık diye Batı’yı taklide karar verildiği tarihten bu yana cebrî yöneticiler, insanımızı topal kargaya çevirdiler.
Derler ki, karganın da kendine mahsus bir yürüyüşü varmış, bir gün kekliğin sekişini görmüş, hoşuna gitmiş ve onu taklit ederek yürümeye çalışmış, epeyce uğraştıktan sonra onun gibi olamayacağını anlayıp kendi yürüyüşüne dönmek istemiş, bir de ne görsün, onu da unutmuş, yapamıyor, işte bu yüzden topallayarak yürür olmuş.
Aslında bu hikâyedeki keklik biziz, bizim medeniyetimiz, ahlâkımız, değerlerimiz; topal karga da Batı uygarlığı olmalıdır. Birilerinin keklik sekişi hoşlarına gitmiyor, kargaya imreniyorlar, bütün keklikleri onun gibi yürümeye zorluyorlar; bu değiştirme operasyonu fıtrata aykırı olduğu için halk örseleniyor, ne Batılı olabiliyor -ki, buna şükretmeliyiz- ne de kendisi olabiliyor ki, bunu ıslah etmeye çalışmalıyız.
İçinde bulunduğunuz dînî ve ahlâkî durumun elbette birden fazla sebebi vardır, ama bunları görmeyip, sorumluluğu belki de siyasi bir saikle bir yerlere atmanın gerçeklik ve adaletle alakası yoktur.
Her şeye rağmen halkımız direndi, dehşet atmosferinde sindi, ama değişmez duygularını içine gömdü, günü gelince oyunu kullanarak kendini meşru ve makul olmayan bir değişime tabi tutanları iktidardan indirdi, kendine dönmek için fırsat vereceğine inandığı iktidarlara hayat verdi.
İşte bu noktadan sonra değerlere dönüş ile değerlere karşı direniş arasında mücadele su yüzüne çıkarak devam etti.
Bir taraf zinde güçleri kullanarak demokrasi ve insan haklarını çiğneme pahasına halkın toparlanmasını engellemeye çalışıyor, halk ise ilk fırsatta zinde güçleri yuvalarına gönderip müspet yolda ilerlemeye çalışıyordu. Bu haklı direnişin asıl saiki dindarlıktı, imandı, cebir ve zulmün sebep olduğu birikmiş duygu idi…
İletişimdeki baş döndürücü gelişme, dünyanın neredeyse bir köy, bir mahalle haline gelmiş olması, köyümüze, mahallemize bu defa, silahla değil, evlerimizin içine kadar giren teknoloji deccalları ile giren öteki, din ve ahlâk hayatımızı olumsuz etkiledi ve etkiliyor.
Eğitilmemiş nefis insanı kötüye çeker. Aydınlar, sanâtkârlar, yazarlar, çizerler, bilim ve teknoloji adamları değerlerimizi koruyacak yerde ters esen rüzgârın gidişine kendilerini bıraktılar.
Müspet gidişe alan açmak isteyen iktidarlar, din ve ahlak eğitim ve öğretimi için açılmış okullar, uygulamacı kurumlar, değerlere bağlı sivil toplum kuruluşları şimdilik pek etkili olamıyor; çünkü mikrop güçlü, direnç zayıf bulunuyor.
İşte şimdi bu direnci güçlendirme cihadının zamanıdır.
Başta aileler olmak üzere sivil toplum faaliyetleri, iktidarın kendilerine açtığı alanı ve etkili araçları iyi kullanarak bunu yapmak durumundadırlar.
Bunu yapmayan her fert, her kurum, her kuruluş sorumludur.
Acı bir örnekle şimdilik bu bahse ara vereyim:
İktidar, T.C.’nin okullarına Kur’an-ı Kerim, Peygamberinizin Hayatı ve İslâm Bilgisi dersleri koyuyor. Laiklik icabı seçmeli olan bu dersleri, geçici dünya hayatında adına istikbal veya başarı denen amaçları engelliyor diye ebedî hayat için (din ve ahlâk eğitimi, asla dönüş için gerekli olduğu halde) seçmeyenler sorumlu değil mi?
Bu dersleri okutan öğretmenlerdeki bilinç, iman, aşk, düşünce, gayret zaafı sorumlu değil mi?
Bu öğretmenleri yetiştiren kurumlar sorumlu değil mi?
İslâm diye halka, akıl, bilim, sahih İslâm ile bağdaşmayan bid’at ve hurafeleri pompalayan sözde hocalar sorumlu değil mi…?
Ama ümitsizlik mümine yakışmaz; hak gelir bâtıl sıvışıp gider, iyi olan az, kötü olan çoğu yenebilir, maddi savunmada kat edilen mesafe, manevi savunma ve inşada da kat edilerek modern deccallar alt edilebilir.
Ha gayret! Aziz Müslümanlar, ha gayret!
Zaman birlik olma zamanıdır
04:001/12/2024, Pazar
G: 1/12/2024, Pazar
30
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnce ipleri ne kadar birleştirirseniz kopması o kadar zorlaşır.
Diyelim ki, mazlum ve mağdur devletler, topluluklar; bilim, teknoloji, savunma ve ekonomi bakımlarından tek tek ele alındığında “zalim, hırsız, soyguncu, gâsıp, vicdansız” … yani sömürgesi iri devletlerden zayıftır.
İşte birleşen ince ipler gibi bu; mazlum ve mağdur; dinine, servetine, toprağına, ahlakına… göz dikilmiş olan devletler ve topluluklar zalime karşı birleşirlerse yeterli güç oluşacaktır.
Bunların birinde olmayan diğerinde vardır; hiçbirinde olmayıp gerekli olan da hemen üretilir.
Mazlumlardan, güç bakımından zayıf olanlardan çaldıkları, zorla aldıkları servetler ile palazlanan iri devletler sıfırı tüketme noktasına yaklaşınca yine soymak için planlar kurmaya başladılar.
Bu planların başında tefrika var.
Ne diyordu merhum Akif’imiz:
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
İçeride parti, cemaat, mezhep, tarikat, mektep, medrese, menfaat… bölüyor, dışarıda soyguncuların, zayıflara yönelik oyunları bölüyor.
İçeride “farklılık içinde birlik” mümkündür; peki bu nasıl olacak?
Yukarıda saydığım oluşumlar kendi sınırlarını koruyabilirler, lakin tamamına yönelik bir tehlike ufukta görülünce o tehlikeye karşı birleşmek her şeyden önce akıl ve ortak çıkar gereğidir.
Kendi dar seyir ve görüşleri içinde mahpus olan gruplar büyük resmi göremiyorlar; büyük resim ortak dava (İslâm), ortak menfaat ve ortak tehlikedir.
Bazılarını da -bilhassa siyasi arenada- ihtiras kör ediyor; bakar kör ediyor. Ortak tehlike gerçekleşince kendilerinin de işlerine yaramayacak olan amaçlarına kilitleniyor, birleşmek ve ortak tedbir yerine “körlük ve inkârı” tercih ediyorlar.
Durum ne olursa olsun sağduyusunu hâlâ yitirmemiş, aklını ihtirasına, taassup ve cehaletine kurban vermemiş olan fırkalar ortak dava, menfaat ve ortak tehlike için birleşmeli, birlikte hareket etmenin yollarını açmalıdırlar.
Her birinin içinde bulunan âkil adamlar, kanâat önderleri bu sonuca ulaşmak için vakit geçirmeden harekete geçmelidirler: Zaman birleşme zamanıdır, tehlike kapıya dayanmıştır.
Dışarıya gelelim.
Amaca iki yoldan gidilebilir:
Devletler arasında belli ölçülerde birleşme, satılmamış, esir alınmamış siyasi liderler ve karar organlarının gayretleriyle gerçekleşir. Mesela Afrika’da bazı siyasi liderlerin, zalim Fransa’ya karşı duruşu ümit vericidir.
Bu devletlerin halkları içindeki âlimler ve kanaat önderleri de gece gündüz çalışarak halklarını bilgilendirir, uyarır, bilinç sahibi kılar ve siyasi liderlere baskı uygulamalarını, uygun olanları seçmelerini ve desteklemelerini sağlarlar.
Sömürgeciler elbette bu harekete (kendilerine karşı birleşmeye, birlikler oluşturmaya, tekerlerine taş koymaya) mani olmak isteyecekler ve binbir hile, tuzak, algı operasyonu, tehdit; bunlar amaca ulaştırmazsa güç kullanacaklar; üstelik ellerini yakmayacak, maşa kullanacak, zayıfları birbirine düşürüp kırdıracaklardır.
Evet, bu böyle olacaktır ama ipler birleşince onlar da bunu koparamayacak, zorlayınca ellerinin acısı yanlarına kalacaktır.
Diyalog, birlikte yaşama, hayat hakkı tanıma mı, ayrımcılık ve soykırım mı?
04:008/12/2024, Pazar
G: 8/12/2024, Pazar
28
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Suriye’de yönetim ve harita değişiyor gibi, Sünnî Müslümanların elde ettikleri elde kalırsa -ki, inşallah kalır- meşhur deyişle yetmiş iki buçuk fırkanın yaşadığı bir coğrafyada hâkim unsur Sünîlerin, diğerleri ile ilişkisi nasıl olacak, nasıl olmalıdır?
Diyalog, birlikte yaşama, insan hak ve hürriyetlerine riayet mi, ayrımcılık, ve soykırım mı?
Sorduğum soruya, 2006’dan önce yazdığım ve Hayatımızdaki İslam-2 isimli kitabımın 2006’daki internet baskısında yer alan “diyalog” konusundaki yazımdan kısımlar aktararak başlayacağım; bu arada beni diyalogcu ilan edenler, nasıl bir diyalogdan yana olduğumu da -istiyorlarsa- anlamış olurlar:
Bahsettiğim yazımda diyaloğun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak...”
Başka yazılarımda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim, örnekler verdim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloğa karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra Papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim… Bu konuda TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerini okumalarını ilgi duyanlara tavsiye ederim. Oradan birkaç pasaj:
“Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş... bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).
“Katolik Kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloğa girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyaloğudur. Katolik Kilisesi, dinler arası diyaloğu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir âleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır”(s.360).
“Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).
Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyaloğun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyaloğu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s. 363).
Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de yukarıda, “Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksadı açıklamıştım.
Hristiyanlığın vazgeçemeyeceği vazifelerinden biri misyonerlik; yani bütün insanları Hristiyanlaştırmak için çaba göstermektir ve bunu da asırlardan beri yapmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar onlarla diyalog içinde olmuşlar, “Hristiyanları Müslümanlaştırmak” amacı da dâhil birçok maksatlarla bir araya gelip görüşmüş, tartışmış, ortak bazı işler tutmuşlardır. Bugün yurt dışında yaşayan dindaşlarımız yoğun bir misyonerlik taarruzu karşısında bulunuyorlar ve oradaki din rehberlerimiz çeşitli maksatlarla Hristiyan din adamlarıyla bir araya geliyor, diyaloglar yapıyorlar.
Bu noktada önemli olan husus, “kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmak”tır; eğer bu çeşit diyalog İslam’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır.
Müslümanlar, “Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” diyaloğa girmezler, kendi davalarının şuurlu bir “misyoneri: davetçisi, tarafı” olarak diyaloğa girerler.
Evet, Yahudiler ve Hristiyanlar, kendi dinlerine girmemiş kimselerin din ve inançlarından hoşnut olmazlar, ama onlar içinden İslam’a girenler hoşnut olurlar, ayrıca taraflar birbirlerinin inançlarından hoşnut olmamakla beraber dünyanın bazı problemlerine ortak çözüm aramayı isteyebilirler.
Sonuç yerine şunu söyleyebilirim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarımızın içine hapsolarak, tebliğ başta olmak üzere, İslam’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremeyiz, oyunlara müdahale edemeyiz; ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermek de ayrı bir vecîbedir, vazifedir.
Suriye’ye hâkim olan Sünnîler, ötekilerle diyalog içinde bir arada yaşamak durumundadırlar.
Gelecek yazıma buradan devam edeceğim inşallah.
Suriye bütünlüğü nasıl sağlayacak?
04:0015/12/2024, Pazar
G: 15/12/2024, Pazar
34
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yeni Suriye’nin önünde birçok çözüm bekleyen durum (problem, olgu ve oluşum) var. Bunların bir kısmı etrafını saran dost ve düşman ülkelerle ilgili, Bu ayrı bir konu. Diğer kısmı içerideki farklı gruplarla ilgili. Eğer gerçek manada ve ileride ayrılma tehlikesini önleyecek şekilde bütünlükten söz ediyorsak “bütün grupların bir tek devletin halkı olarak birlik halinde olmaları” şarttır. Devlet içinde devlet veya devletimsi oluşumlar var olduğu sürece bütünlük sağlanamaz ve bölünme tehlikesi kapının önünde olur… Bu farklı grupların, Suriye özelinde farklı dinleri, mezhepleri, dilleri, grup kültürleri, siyasi tercihleri, dünya görüşleri, hayat tarzları… var. Bu grupları, cebir kullanarak “tek dil, din, mezhep, siyasi görüş ve hayat tarzında birleştirmek” hem sosyolojik ve siyasi olarak hatalı bir yoldur hem de ayrımı pekiştirmekten başka bir işe yaramaz. Doğru olan tek yol, “ortak değerler, çıkar ve tehlike” çerçevesinde birlik oluşturmak, bunların dışında kalan farklılıkları her grubun kendine bırakmak, tek/ bir devletin vatandaşları olarak farklı taraflarını yaşamalarına engel olmamaktır. Elbette “insan hakları belgelerinin de kabul ettiği” bazı sınırlamalar vardır, olacaktır. Sünnî çoğunluk insan kazanmak, daha da çoğalmak istiyorsa bunun yolu güzel ahlâk, adalet, iyilik ve çekici temsildir. Peki, dini, dili, mezhebi, siyasi görüşü… farklı olanlarla bir ülke halkı olarak birlikte yaşamak, iyi ilişkiler kurmak dinimiz bakımından mümkün ve caiz midir? Bu sorunun cevabını Kur’an Yolu isimli tefsirimizin Mümtehine (60) suresinden aktaracağım: 7. Belki de Allah sizinle onlardan düşmanınız olan kimseler arasında bir dostluk meydana getirecektir. Allah kâdirdir. Allah bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. 8. Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever. 9. Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir. Açıklama: “... 8 ve 9. âyetlerde… 1. âyetteki anlamıyla ‘düşman’ kavramının kapsamı belirlenirken, İslâmiyet’i kabul etmeme değil, din konusunda Müslümanlarla savaşma, onları yurtlarından çıkarma veya çıkarılmalarına yardımcı olma kriterleri esas alınmıştır. 7. âyetin başında yer alan ‘umulur ki, belki de’ gibi mânalara gelen ‘asâ’ yardımcı fiilini Cenâb-ı Allah kendisi hakkında kullandığında O’nun tarafından yapılmış bir vaadi ifade eder (Zemahşerî, IV, 88). 8. âyetin tefsiri sırasında Taberî’nin belirttiği üzere -burada verilmek istenen mesaj belirli olaylarla sınırlı değildir-, âyette yer alan olumsuz nitelikler kapsamına girmedikçe hangi dine mensup ve hangi etnik kökenden olursa olsun uluslararası toplumun bütün üyeleriyle iyilik ve adalet esasına dayalı ilişkiler kurulabilir, bu hükümle ilgili nesih iddialarının da dayanağı yoktur (XXVIII, 65- 66). Bu âyetlerde Kur’ân’ın, uluslararası ilişkilerde hemen herkesin mâkul ve ikna edici bulacağı bir temel düstur getirdiği görülmektedir. Şöyle ki, aslolan barış halidir ve dostane ilişkilerin sağlıklı yürüyebilmesi için şu iki şarta titizlikle uyulması gerekir: a) İyi niyetli olma ve bunun ilişkilere yansıtılması, b) Bu alanda yapılacak düzenleme ve uygulamalarda, aynı şekilde herhangi bir ihtilâf çıkması durumunda adalet ve hakkaniyetin esas alınması. İstisnaî olan hasmane ilişkiler içine girmenin gerekçesi ise karşı tarafın din özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik savaş ilân etmesi ve ülke güvenliğini tehdit eden fiilî davranış ortaya koyması şeklinde özetlenmiştir. Dikkat edilirse Kur’ân’ın bu konuda ortaya koyduğu esaslar Müslümanlara imtiyaz tanıyan veya sübjektif değerlere bağlı ilke ve kurallar olmayıp objektif niteliktedir…” Bazen içeride iki Müslüman grup arasında da anlaşmazlık, hatta çatışma olabilir; bu durumda ne yapılacağını da şu âyetten anlıyoruz: “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever” (Hucurat:49/9). Âyet, haksız yere devlete başkaldıran gruplar ile devlet arasındaki savaştan değil, halk arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve kavgalardan, bunlara karşı güçlü çoğunluğun, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde tarafları anlaştırma, aralarını bulma ve gerekirse güce başvurarak haksızlığı önleme yükümlülüğünden bahsetmektedir. Devlete başkaldıran, hukuka boyun eğmeyen âsi guruplar (bâğîler), kıyas yoluyla bu âyetin kapsamına alınmışlar -bazı istisnalar dışında-s aynı hükme ve muameleye tâbi tutulmuşlardır.
Niçin asgarî ücret
04:0022/12/2024, Pazar
G: 22/12/2024, Pazar
25
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hem işçi hem de işveren akıllı, adil, vicdanlı, merhametli olsalardı ücretin, bu ikili tarafından serbest pazarlık ile belirlenmesi en uygun yol olurdu; çünkü her işe, zamana, coğrafyaya, genel ve özel ekonomik duruma… göre âdil ücretin farklı olması gerekirdi.
Niçin devlet ücreti belirlemeye mecbur olmuş?
Çünkü:
Ya işverenin hâkim olduğu durumlarda adil ve vicdanlı olmayan işverenler işçinin hakkı olan ücreti vermemiş, onun ihtiyacını (işe muhtaç olmasını) istismar ederek hakkını değil, en azını verip çalıştırma yolunu seçmişlerdir veya işçilerin bir şekilde (mesela sendikalaşarak, demokratik baskı yollarını kullanarak) duruma hâkim olduğu zaman ve zeminlerde işçiler, hak ettiklerinden daha fazlasını, çalıştığı işin devamını mümkün kılmayacak miktarda ücreti talep etmişlerdir.
Devlet, (işçi temsilcilikleriyle pazarlık yaparak belirlediği asgari ücretten daha fazlasını veren işvereni sınırlamamıştır, özel durumuna göre ve rızası ile istediği kadar ücret vermesini serbest bırakmıştır; ama bunu yapan veya yapabilen işverenler devede kulak kabilinden azdır.
Bu durumda problem, bir tarafta maaş, diğer tarafta ücret, çalışanın geçimine yetmediği ve sıkıntıya düşürdüğü zaman ortaya çıkıyor.
Şöyle bir parantez açalım:
Diyoruz ki;
Nesilleri korumak için aileye, ailenin okul olabilmesi için evde kalan, iyi yetişmiş anneye ihtiyaç var.
Kadın, geçim sıkıntısı dışındaki makul ve meşru sebeplerle de görev alır veya çalışır; bu başka bir konu.
Geçim sıkıntısı yüzünden çalışmaya mecbur olan kadın burada benim bahse konu ettiğim kadındır.
Evet, bir yandan böyle diyor, öte yandan yalnızca erkeğin çalışması ve elde ettiği gelir ile geçim mümkün olmadığı veya sıkıntılı olduğu halde bu derde (duruma) çare aramıyorsak çelişki içindeyiz demektir.
Bir yandan adaletten, kardeşlikten, merhametten söz ediyor, diğer yandan geçim sıkıntısına sebep olsa bile -dengeleri bozmadan daha fazlasını vermek mümkün olduğu halde- ücretin en azını veriyorsak yine çelişki içindeyiz demektir.
“Komşusu aç iken tok yatmak yok”, âmennâ.
Ama açlık kavramını doğru tarif etmek de şarttır.
Elbette kelimenin sözlük anlamıyla aç varsa onunla ekmeğini bile paylaşmak Müslümanın, Müslüman değilse vicdan ve merhamet sahibinin yapacağı şeydir, bunda şüphe yok, tartışma da olamaz.
Açlıktan bir yukarısı, “aç değil ama geçim sıkıntısı çekiyor” olmaktır. Geçim sıkıntısı, insanın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel şartlara göre sahip olması gereken asgarî eşya ve paraya sahip olamaması demektir.
İşte bunu da temin etmek, âdil bir toplumun vazifesidir.
-Nasıl temin edecek?
-Çalıştıran mı verecek?
-Devlet mi verecek?
-Sivil toplum mu verecek?
Kısa cevabım:
Külfeti, vazifeyi üçü paylaşacaklar.
Paylaştırmayı da devlet, kanunlarla yapacak.
Çalıştıran ve devletin yapacağını kanunla belirlemek mümkündür ve makuldür.
Sivil toplumun yapacağına gelince:
Bunu bir başka yazıda biraz daha genişçe ele almam gerekiyor.
Sivil toplum ve zekât kurumu
04:0029/12/2024, Pazar
G: 29/12/2024, Pazar
23
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Açlıktan bir yukarısı, ‘aç değil ama geçim sıkıntısı çekiyor’ olmaktır. Geçim sıkıntısı, insanın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve kültürel şartlara göre sahip olması gereken asgarî eşya ve paraya sahip olamaması demektir.
İşte bunu da temin etmek, âdil bir toplumun vazifesidir. Nasıl temin edecek? Çalıştıran mı verecek? Devlet mi verecek? Sivil toplum mu verecek?
Kısa cevabım:
Külfeti, vazifeyi üçü paylaşacaklar. Paylaştırmayı da devlet, kanunlarla yapacak. Çalıştıran ve devletin yapacağını kanunla belirlemek mümkündür ve makuldür. Sivil toplumun yapacağına gelince: Bunu bir başka yazıda biraz daha genişçe ele almam gerekiyor.”
Sivil toplumun sosyal adaleti sağlamak için yapacağı başka şeyler de var, ama en önemlisi zekât kurumudur. Bu konuda, Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden Doğan Öztürk, kapsamlı ve özgün bir tez yazmıştır. Tezinin sonuç bölümünü biraz kısaltarak sunacağım (Bu tez, tez zamanda basılmalıdır). Bu tezde teklif edilen sivil toplum, kurumsal zekât sistemi, yükümlünün elden zekât vermesinin sakıncalarından biri olan “alanın rahatsız olması” durumunu da ortadan kaldıracaktır; çünkü kurum, ihtiyaç sahiplerine maaş verir gibi ulaştıracaktır:
İslâmî finans, risk, kâr ve zarar paylaşımı ilkeleri üzerine inşa edilmiş, finansman ödemelerinde faiz barındırmayan bir yapıya sahiptir. Bu yapı İslâmî Sosyal Finans ve İslâmî Ticari Finans kurumundan oluşmaktadır. İslâmî Ticari Finansman, İslâmî ilkelere aykırı olmayan ve ticari faaliyetleri finanse etmek için kullanılan bir finans şeklidir. Esasen İslâmî değerlerle uyumlu işletmeler ve projelere yapılan yatırımlar aracılığıyla ekonomik kalkınma ve büyümeyi öne çıkarmayı amaçlayan bir finansman şeklidir. İslâmî ticari finansman sözleşmelerine Murâbaha, İcara, Müşâraka ve Mudârebe örnek olarak verilebilir.
İslâmî Sosyal Finans ise sosyal adaleti, ekonomik ilerlemeyi ve çevresel sürdürülebilirliği teşvik etmeyi amaçlayan, dolayısıyla sosyal sorumluluk projelerine yatırım yapmak gibi finansın etik yönlerine de odaklanan bir finans şeklidir. İslâmî Sosyal Finans Vakıf, Zekât, Karz-ı Hasen, Mikrofinans, Melek Yatırımcılık, İslâmî Yatırım Fonları, Kitle Fonlaması, Girişimcilik ve Risk Sermayesi gibi kurumlar aracılığıyla sağladığı fon ile toplumsal veya bireysel refahı artırmayı amaçlamaktadır (Dirie, Alam ve Maamor 2023:3).
Günümüzde zekât, bazı ülkelerde kişinin kendi inisiyatifine bırakılmışken, bazı ülkelerde zorunlu, bazı ülkelerde ise gönüllülük esasına dayalı olarak toplanmaktadır. Bu ülkelerin büyük çoğunluğunda, devletin doğrudan ya da yönettiği STK’lar aracılığıyla dolaylı olarak zekât faaliyetlerini yönettiği görülmektedir. Devletin zekât sisteminde aktif olarak yer aldığı ülkelerde güven sorunu öne çıkmaktadır. Zira devlet siyasal bir organizasyonla yönetildiği için; devleti yöneten siyasi iktidarın karşısında muhalif bir kitlenin varlığı söz konusudur. Muhalif gruplar başta olmak üzere toplumun belli bir kesimi zekâtın hakkıyla toplanıp dağıtılmadığına inanmaktadır. Sonuç itibarıyla sebebi ne olursa olsun birçok kesim, devlet eliyle zekât toplayan kurumlara ya hiç güvenmemekte ya da çok az güvenmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, zekâtın devlet eliyle yönetilmesinin toplumun tamamını kapsayamadığı aşikârdır.
Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay gibi öne çıkan kurumların zekât toplaması şeklinde öneriler bulunmaktadır. Fakat devlet eliyle zekât toplayan ülkelerde olduğu gibi THK, Kızılay ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın zekât toplama veya organizasyonunu yapma arzusunun siyasi tartışmalardan ötürü başarılı olması zor gözükmektedir. Çünkü bu kurumlar, kendi iradelerinin dışında zaman zaman siyasi tartışmaların tam ortasında yer alabilmektedir. Bütün bu tecrübeler dikkate alındığında, devlet veya devletin yönlendirdiği bir STK üzerinden zekât toplama faaliyetinin başarılı olacağını söylemek oldukça güçtür. STK’lar aracılığıyla ama devletin denetlediği bir sistemin amaca daha iyi hizmet edebileceği aşikârdır.
Ülkemizde faaliyetlerini gösteren ve İslâmî Sosyal Finans’a çok büyük katkısı olan altısı dini grup olmak üzere on sekiz STK’nın zekât faaliyetlerine ilişkin yönetim kabiliyeti ve yöntemlerine ulaşmak amacıyla yapılan yüz yüze görüşme, internet sayfaları ve faaliyet raporları incelendiğinde… STK’ların zekât dağıtım politikası farklılıklar göstermektedir. Birçok STK, zekât başvurusunda bulunan ihtiyaç sahibini ön değerlendirmeye tabi tutup, bu aşamayı geçenler hakkında saha araştırması yapmakta ve müstahik olması uygun görülenlere zekât verilerek süreç tamamlanmaktadır. Fakat dini cemaat veya gruplarda durum biraz daha farklılık göstermektedir…
Zekât özelinde kamuya açıklanan her hangi bir raporlama olmayıp, sadece bazı STK’lar yıllık olağan toplantılarda üst düzey yöneticilerine konu hakkında detaylı bilgi vermektedir.
STK’ların tamamı resmi kuruluşlar tarafından mali olarak denetlenmektedir. Fakat bu denetimin dışında fıkhi ve idari bir denetim yok denecek kadar azdır. Özellikle dini grup veya bazı STK’ların üst yöneticileri ilahiyat ya da medrese eğitimi almış kişiler olduğu için onların talimatlarına göre hareket edilmektedir. Bu yüzden zekât faaliyetlerine yönelik, ayrıca bir fıkhi denetime gerek görülmemektedir. Bu durumda olmayan bazı STK’lar ise zekât dağıtım konusunda görevli olacak personele göreve başlamadan önce fıkhi eğitim vermektedir. STK’ların tamamı göz önüne alındığında mali denetimin dışında bağımsız bir birim tarafından fıkhi ve idari denetimin yapıldığını söylemek pek mümkün değildir.
Öneri: Devletten bağımsız Zekât Kurumları tarafından zekâtın toplanıp dağıtılması ve özerk bir kurum (Zekât Gözetim Merkezi) tarafından Kurumsal Zekât Sisteminin düzenlenip denetlenmesi ile bu sorunun çözüleceği düşünülmektedir...
Türkiye’de zekâtın kurumsallaşabilmesi amacıyla incelenen ülkeler ve Türkiye’nin kendi iç dinamikleri göz önüne alındığında devletin doğrudan sistemde yer almadığı ve devlete bağlı olmayan Zekât Kurumları tarafından zekâtın toplanıp dağıtıldığı, ancak her faaliyeti mali, idari ve fıkhi olarak Zekât Gözetim Merkezi tarafından denetlenen ve bütün ayrıntıları raporlanan şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir sistemin ihdas edilmesinin daha uygun olacağı düşünülmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de Müslümanlar, gönüllülük esasına dayalı olarak istedikleri Zekât Kurumları aracılığıyla şeffaf ve hesap verilebilir bir sistem üzerinden gerçek ihtiyaç sahiplerine zekâtlarını ulaştırabilme imkânı bulabilecektir. Bu yönüyle Kurumsal Zekât Sistemi sadece Türkiye için değil, diğer İslâm ülkeleri için de örnek olabilecektir
.
|
| Bugün 776 ziyaretçi (1438 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|