 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kur’ân’a doğru bakış
04:0021/12/2025, Pazar
G: 21/12/2025, Pazar
48
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kimileri Kur’ân’ın mezarlıkta ölüye okunmasının meşru olduğunu ispata çalışıyor (Bu konuyu ayrıca yazacağım inşallah), kimileri de “kadın, bazı cezalar, miras” gibi bir kısmı farklı da yorumlanmış olan âyetlere takılıyor, insanları Kur’ân’dan ve İslâm’dan soğutmaya çalışıyorlar.
Ama “elin gâvuru derler ya” bir Hristiyan din adamı ve matematik profesörü de, Kur’ân’ı eleştirmek, onun vahiy olmadığını ispat etmek için okumaya başlıyor, gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp Müslüman oluyor, bunun başka örnekleri de var.
Bu ihtidanın kısa hikayesini vermeden önce bir hikmetli hikâyeyi arz edeceğim.
Bir şahıs Mesnevî’yi okuyor, sonra gelip bir ârifin meclisinde “İçinde müstehcen hikâyeler var” diye tenkit ediyor. O ârif kişi de şöyle bir teşbîh ile nasihat ediyor:
İçinde türlü renkler ve kokularıyla insanı hayran eden bir gül bahçesinde kelebekler ve bülbüller daldan dala konarak bu güzelliği temâşâ ederler, pislik böceği ise bir gül fidanının altında bir gübre parçası bulur, ona odaklanır ve gülistandan haberi bile olmaz.
(Teşbihte hata olmaz; ârif kişi hiçbir âyete gübre demez; maksat Ku’ân’a bütün bakışa dikkat çekmektir.)
***
www.rasoulallah.net Ekibinin “Hz.Muhammed’e İnanmayanlara Bir Mesaj” adlı kitabından alınmış bilgiyi özetliyorum:
Gary Miller: Kur’ân’a Meydan Okuyan Adam
Profesör Miller, 1978 yılında İslâm’ı seçti ve kendisine Abdu’l-Ahad adını verdi. Daha sonra televizyon programları ve halka açık dersler aracılığıyla hayatını davete adadı.
1977 yılında, Toronto Üniversitesi’nde matematik ve mantık dersleri veren Kanadalı vaiz Profesör Gary Miller, Müslümanları Hristiyanlığa davet ederken kendisine ve diğer vaizlere fayda sağlayacak şekilde, Kur’ân-ı Kerim’deki bilimsel ve tarihi hataları ortaya çıkararak Hristiyanlığa büyük bir hizmette bulunmaya karar verdi. Ancak sonuç tam tersi oldu…
Profesör Miller için ilk şaşırtıcı konu, Kur’ân’ın birçok ayetindeki meydan okuyan üsluptu. Örneğin, “Hâlâ Kur’ân’ı düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’ın takdiri dışında bir yerden gelmiş olsaydı, içinde birçok farklılık bulurlardı” (Nisa 4:82) şeklinde tercüme edilebilecek ayetler.
Meselâ:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, hemen onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın” (Bakara 2/23).
Miller’ın “Muhteşem Kur’ân” dersinde değindiği noktalardan bazıları şunlardır:
Bir kitap yazıp sonra başkalarına bu kitabın hatasız olduğunu iddia eden bir yazar yoktur. Kur’ân-ı Kerim’de ise durum tam tersidir. Okuyucuya hiçbir hata olmadığını söyler ve ardından herkesi, varsa, herhangi bir hata bulmaya davet eder.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sevgili eşi Hz. Hatice’nin (r.a.) vefatı, kızlarının ve oğullarının vefatı gibi kişisel hayatındaki zor olaylardan bahsetmez. İlginçtir ki, bazı aksiliklere yorum olarak inen ayetler zaferi müjdelerken, zafer anında inenler kibirden uzak durmaya ve daha fazla fedakârlık ve çaba göstermeye çağırır.
Kişi kendi otobiyografisini yazarsa, zaferleri abartır, yenilgileri ise haklı çıkarır. Oysa Kur’ân-ı Kerim tam tersini yapmıştır ve bu, tutarlı ve mantıklıdır: Belirli bir dönemin tarihi değil, Allah (c.c.) ile kulları arasındaki ilişkiye dair genel kurallar koyan bir metindir…
Kur’ân-ı Kerim’de Meryem adlı bir sure vardır ve bu surede Meryem’e (Allah ondan razı olsun) İncil’de bile bulunmayan bir şekilde methiyeler düzülmüştür. Aynı zamanda Hz. Aişe (Allah ondan razı olsun) veya Hz. Fatıma (Allah ondan razı olsun) adına bir sure yoktur. Hz. İsa’nın (a.s.) adı Kur’ân-ı Kerim’de 25 kez geçerken Hz. Muhammed’in (s.a.v.) adı sadece beş kez geçmektedir…
Mesed suresi, Peygamber Efendimiz’in amcası Ebu Leheb’in vefatından on yıl önce nazil olmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in batıl olduğunu ispatlamak için tam on yılı vardı. Ancak o inanmamış, hatta inanmış gibi bile davranmamıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın vahyinden olduğuna emin olmadıkça o kişinin akıbetinden nasıl bu kadar emin olabilirdi?
Bir başka örnek:
“İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Sen, ne sen, ne de kavmin bundan önce bunu bilmiyordun. Öyleyse sabret. Şüphesiz, en güzel sonuç takva sahiplerinindir” (Hûd Suresi, 49).
Miller, Kutsal Yazıların hiçbirinin bu tür bir üslup kullanmadığını, yani Kur’ân, okuyucuya bir bilgi verip sonra da bunun yeni bir bilgi olduğunu söylediğini yazıyor. Bu gerçekten de benzersiz bir meydan okuma. Ya Mekke halkı, en azından bahaneyle, bunu daha önce bildiklerini söyleseydi? Ya bir âlim daha sonra bu bilginin daha önce de bilindiğini keşfetseydi? Ancak bu gerçekleşmedi.
Profesör Miller, Çağdaş Katolik Ansiklopedisi’nin “Kur’ân” başlığı altında yer verdiği bilgilere değindi. Ansiklopedide, Kur’ân vahyinin doğruluğuna çeşitli bahanelerle saldıran çok sayıda çalışma, teori ve girişime rağmen, bunların hiçbirinin mantıksal olarak benimsenemeyeceği belirtiliyor. “Kilise, bu teorilerden hiçbirini benimsemeye cesaret edemedi ama Müslümanların Kur’ân-ı Kerim’in şüphesiz son ilahi vahiy olduğu yönündeki teorisinin doğruluğunu da kabul etmedi…”
İşte Kur’ân’a böyle bakan Müslüman oluyor, Müslüman olduktan sonra hayat kitabı olarak bakan da doğru yolu buluyor.
Not
Abdülahad Ömer’in Kur’ân’da bulduğu ve onun ilâhî bir kitap olduğuna delil kıldığı diğer âyetleri görmek için internete girmenizi tavsiye ediyorum.
Kur’an’a kıymayalım
04:0028/12/2025, Pazar
G: 28/12/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Lafzı muhkem, yalınız anlaşılan, Kur’an’ın;
Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın;
Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!
M. Akif Ersoy
İstiklâl marşı şairimiz Âkif’in yukarıdaki şiirinde dediği gibi:
İnsanlar Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemek, tecvidli, mûsıkîli, harfleri yerinden çıkararak (teleffuz ederek) okumak için yıllarını veriyorlar, ama manasını anlamıyorlar; okuyan da anlamıyor, dinleyen de; okuyanın sesine ve musıkîsine hayran olarak, yalnız bundan zevk alarak dinliyorlar.
Âkif de diyor ki, Kur’an’ın yalnız lafzı mı Kur’an, bunun manası Kur’an değil mi, öyle ise niçin manasını da anlamak ve öğrenmek için çalışmıyoruz.
Ve diyor ki:
Ya açıp Kur’an’ın yüzüne bakıyorlar ya da ölüler için okuyup kabirlere üflüyorlar, fal bakmak (tefe’ül) için Kur’anı kullananlar da var; halbuki bu yüce Kitap fal bakmak için de mezarlıkta okunmak için de indirilmedi.
Peki ne için indirildi?
Bu soruya cevap olan birçok âyet var da bunlardan birisi, hemen Kitab’ın başında, Fatiha’dan sonra yer alıyor ve Allah Teâlâ meâlen “Bu Kitab’ın tarafımdan vahyedilmiş olduğunda asla şüphe yoktur; kırmızı çizgilerden uzak durmaya çalışan kullarıma hayat kılavuzu olarak indirilmiştir” buyuruyor.
Hocalar kılı kırk yararak, uzak vadilerden su taşıyarak Kur’an’ın mezarlıkta veya başka yerde ölüler için okunmasının caiz olduğunu ispata çalışıyorlar. Şunu sormuyorlar:
Peygamberimiz (s.a.) bu Kitab’ı mezarda ölüler için okumuş mu?
Okunmasını tavsiye veya emretmiş mi?
Evet, “Ölülerinize Yâsîn suresini okuyun” mealinde bir hadis var, lakin âlimlerin cumhuru (çoğunluğu) bunu, “Ölmek üzere olan hastanın yanında okuyun” diye yorumlamışlardır (Süyûtî, Şerhu’s-sudûr, 1/304).
Peygamberimiz kabirde Kur’an okumamıştır ama bir şey yapmış ve tavsiye de etmiştir:
Ebû Dâvûd ve Hâkim’in kitaplarına aldıkları bir hadîse göre Efendimiz (s.a.) ölüyü defnettikten sonra başında durur ve şöyle derdi:
«اسْتَغفِرُوا لِأَخِيكُمْ، وَسَلُوا لَهُ التَّثبِيتَ، فإِنَّه الْآنَ يُسأَلُ»
“Kardeşiniz için istiğfar edin (Allah’tan, günahlarını bağışlamasını dileyin), şaşırmadan sorulara cevap vermesini isteyin; çünkü ona, şu anda sorulmaktadır.”
Bunu Peygamberimiz yapmış mı, hadise göre yapmış, yapın demiş mi, demiş; işe bakın ki Müslümanlar, kabir başında Yâsin okumak ihtimalli olduğu halde bunu veya başka sure ve âyetleri okuyorlar da sabit sünneti terk etmiş bulunuyorlar.
Bir de manasını anlamadan Kur’an’ı ezberleme furyası var; Kur’an’ın hakkı, onu yüzünden veya ezberden okumak, anlamak ve anladığını hayatına uygulamaktır. Bunlar bir arada olmadıkça Kur’an’ın hakkı sorulacaktır. Bir iki yılını harcayıp insanlara Kur’an ezberi yaptırılıyor da biraz daha gayret edip manasını anlamasına niçin vakit ayrılmıyor!
Birkaç hususa daha temas etmekte fayda var:
1. İbadet niyetiyle Kur’an okuyup sevabını ölüye bağışlamak caizdir diyenlere göre de bunu, ölünün yakınları bir kişiye para vererek yaptırmayacaklar, kendileri okuyacaklar; çünkü para karşılığında okumak ibadet olmaz, ibadet olmayanda sevap olmaz, sevap yoksa ne bağışlanacak!
2. Ölüye sevabı bağışlanacak nice ameller var: Nmaz, oruç, hac, fukaraya yardım, hayır için yapılacak tesisler… Niçin bunlara ağırlık verilmiyor da yalnızca Kur’an okumaktan söz ediliyor.
3. Meselenin daha vahim bir tarafı var: Ne yazık ki, ülkemizde yaşayan Müslümanların çoğu din cahili ve uygulama kusurludur. Çoğunluğun din ile yüz yüze geldikleri kandiller, dini bayramlar ve cenaze gibi birkaç vesile var. Cenaze hemen herkesin başına geliyor; burada olan, “Kur’an’ın ölüye okunmak için gönderilmiş bir kitap olduğu” algısıdır. Görüyorlar ki, Kur’an mezarlarda okunuyor, bir iki sure bilenler onları okuyorlar, başlarında takkeler, ellerinde Mushaflarla ortalıkta dolaşan ve ücret karşılığında okuma satan “tâcirler” mezarlıkta cirit atıyorlar.
Eşsiz bir hayat kitabı; iman, amel, ahlak kılavuzu
.
Filistin’in kaybı Haydarpaşa Sabotajı ve 1917 Şehitleri İstenen düzenleme
04:0014/12/2025, Pazar
G: 14/12/2025, Pazar
58
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İyi niyetli ve kendisine güvendiğim bir dost bana bilgi vermeseydi Haydarpaşa Sabotajı hakkında bilgisizliğim devam edecekti.
Bu çok acı veren olayı okuyucularıma bildirmek ve bugünlerde Haydarpaşa Garı’nda yapılacak imarla ilgili talebi ilgililere iletmek için bu yazıyı kaleme alıyorum.
6 Eylül 1917 günü saatler 16.30’da neredeyse bütün Kadıköy dehşete kapılmış, Kuşdili Çayırı’nda eğlenen bir kişinin başına bile parça düşmüştür.
Patlamalarda, trenlerin içindeki mücahid Türk askerleri, gar personelleri ve bölge sakinleri şehit olmuştur.
Bir tabur askerin yitirildiği patlamada şehit sayısının bine yaklaştığı tarihi kayıtlara geçmiştir.
Kudüs savunmasında tarihin akışını değiştiren kanlı olayın arkasındaki karanlık el ise hiçbir zaman ortaya çıkarılamadı.
O günden bugüne farklı tahminler ve tespitler varsa da bana kanaat veren şudur:
Birinci Dünya Savaşı sırasında Harbiye Nezaretinde kurulan ‘İhracat, İthalat ve Siparişat-ı Umumiye Dairesi’nde yedek subay olarak görev yapan A. Baha Özler, Haydarpaşa’ya sabotajın, Alman ordusunda görevli bir Fransız ajanı ve yardımcıları tarafından yapıldığını iddia etmektedir.
Baha Özler’in Yıllarboyu Tarih dergisinin Ekim 1980 sayısında “Haydarpaşa Garı’nı havaya uçuran adamı tanıdım” başlığı altında yayımlanan anılarında anlattığına göre, bu kişinin adı Georges Mann’dı.
Baha Özler’in çalıştığı dairenin Sirkeci Gümrüğü’nde yaptığı kontroller sırasında, Georges Mann, onlara yardımcı olmak ve tercümanlık yapmakla görevlendirilmiş ve kısa sürede herkesin güvenini kazanmıştı. Öyle ki, Harbiye Nezareti’ne elini kolunu sallaya sallaya girip çıkıyor, istediğiyle görüşebiliyor, bazen de kurye olarak Almanya’ya gidip geliyordu.
Baha Özler anılarında, patlamanın olduğu gün Georges Mann’ı telâşla Sirkeci’ye doğru koşarken gördüğünü, durumda bir fevkaladelik olduğunu anlayarak peşine takıldığını, daha sonra esrarengiz Almanın daveti üzerine bir motorbotla Haydarpaşa’ya gittiklerini kaydeder. Georges Mann, burada alevlerin arasına dalarak çok sayıda fotoğraf çekmiş, bu fotoğraflardan birkaç kopyayı hatıra olarak kendisine vermişti.
Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra terhis olan yazar, Georges Mann’la Beyoğlu’nda bir birahanede karşılaştığını, onun kendisine ‘Fransız ajanı’ olduğunu itiraf ettiğini, hatta kimliğini gösterdiğini belirtir.
Bu patlama neticesinde Filistin cephesine yönelik askeri mühimmat ve personel sevkiyatı sekteye uğradı.
Bu kanlı sabotaj sonrasında Suriye-Filistin cephesinde İngiliz işgaline direniş büyük kan kaybetti. Osmanlı Ordusu, 1918 yılında Şam ve Halep üzerinden Anadolu’da günümüzdeki hudutlara çekildi.
Bu ibretlik unutulmaması ve mazlum Haydarpaşa Garı’na karşı millî vazifenin îfâsı için üzerinde çalışılmakta olan proje hakkında şu bilgi ve teklif var:
“TCDD tarafından 1. Bölge Müdürlüğü ve Anadolu’ya giden trenlerin teşkil garı olarak kullanılan Haydarpaşa Gar sahası ve Sirkeci Gar sahası yakın zamanda TCDD ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol kapsamında alan 29 yıllığına Kültür ve Turizm Bakanlığı uhdesine alınmıştır.
Tasarım çalışmalardan anlaşılacağı üzere; Haydarpaşa ve Sirkeci’de milli kültürümüze ait eserler yok sayılarak Bizans havzası oluşması sağlanmaktadır.
Tasarım projede yer verilmeyen, Sultan Abdülaziz’in yaptırdığı İlk Gar Binası, Liman Binası, Gümrük Binası, Liman Karakol Binası ve benzeri tescili haiz ancak tescilsiz yapıların tescil ve ihya edilmesi sağlanmalıdır.
Haydarpaşa’ya müze yapılacaksa bunun adı Kalkedon Müzesi değil, 1917 Şehitler Müzesi olmalıdır.
Bu yapılmazsa 1917’de Filistin cephesine gidecek olan bine yakın asker ve sivilin şehit olduğu Haydarpaşa, protokol ile havaya uçurulmuş olur. Binlerce şehidimizin manevi kimliğine bir borç olarak, unutturulmak istenen bu patlamanın belleklerdeki yerinin taze tutulması gelecek nesillere aktarılması elzemdir.
Hicaz Demiryolu için yapılan istasyon binaları da hafızalarda canlandırılacak müze ile desteklenmeli, Hicaz Demiryolu hattı, tekrar faaliyete geçirilmeli ve kademeli olarak uluslararası mahiyette canlandırılmalı, YHT teknolojisi ile yurdun birçok merkezine seferler düzenlenmeli, hac yolculuğunun gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
Özetle:
1- Haydarpaşa'daki dolgu alanının “Hicaz Demiryolu ve Harem-i Şerif Kültür Alanı, 1917 Sabotajı Şehitlik Alanı ve Filistin Kültür Alanı” olarak düzenlenmesini,
2- Diğer dolgu alanlarının “Harem-Hicaz Demiryolları Kültür Alanı” olarak ilan edilmesini ve burada bu konuları içeren müzeler yapılmasını,
3- Bu kutsal alanların eğlence merkezi olmamasını,
4- Osmanlı'dan kalan ve patlama ile yok olan tarihi binaların imkânlar ölçüsünde bu bölgede ihya edilmesini talep ediyoruz.”
.Tefsir, te’vîl/yorum ve İslam
04:0030/11/2025, Pazar
G: 30/11/2025, Pazar
42
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur’an-ı Kerim’i anlama ve açıklamayı -Allah’ın bizzat açıklamaları dışında- Peygamberimiz (s.a.) yapar, ashâb yapar ve bir de sonrakiler (Mâtürîdî’ye göre fukahâ) yapar.
Bu anlama ve açıklamalara “Allah’ın muradı, onun katındaki doğru anlayış, mutlak İslam budur, diyebilmek için ya Peygamber veya onun yanında bulunup ilgili olaylar üzerine yapılan açıklamalara şahit olmuş sahâbî olmak gerekir ve bu anlayış “tefsîr”dir.
Bunların dışında kalıp akıl, dil, usul ve diğer bilgilere dayalı olarak anlama ve açıklama yapanların hüküm, anlayış ve yorumları beşerîdir, “Allah’ın muradı budur” denemez, “Birkaç anlama yönü vardır, ben bunlardan şunu tercih ediyorum, doğrusunu Allah bilir” denir ve bu anlayış/yorum “tevîl”dir..
İmam Ebu Mansur Mâtürîdî’nin Te’vîlat isimli kitabının başına bakılırsa yukarıda yazdıklarım görülür.
Bu bilgi ne işimize yarar?
Çok işimize yarar da bazılarını sıralayayım:
1. Genel olarak tevile de tefsir denmiş, bu iki kelime -Mâtürîdî’nin tevil dediği- manada kullanılmıştır. Şu halde Kur’an’ı anlama ve anlatma faaliyeti yapan sahâbe sonrası alimler, yaptıkları için “Allah’ın muradı budur, İslam da bizim anladığımız ve anlattığımızdır, buna uymayanların anlayış ve uygulamaları değildir” diyemezler.
2. İctihad ve tefsir/tevil yapabilecek kadar alim olanlar bütün güçlerini sarf ederek anlamaya, çözüm çıkarmaya çalışırlar, çıkan sonuç her biri için –onun anlayışına göre- Allah’ın muradı ve hükmüdür, göreceli olarak İslam’dır, onunla amil olurlar, Allah katındaki mana ve murada isabet etmiş isler iki sevap, yanılmış iseler bir sevap kazanırlar; sevap kazandıran anlayışların tamamı birden İslam’dır, tek İslam’ın /Kur’an’ın, beşer fıtratının icabı olarak farklı yorumlarıdır. Meselâ itikadla ilgili açıklamalarını ümmetin kahir çoğunluğunun kabullendiği Mâtürîdî ve Eş’arî’nin farklı açıklamaları iki ayrı din değildir, bir dinin bazı konularda, meşru görülmüş iki farklı anlama ve açıklamalarıdır. Fıkıh mezhebleri de böyledir; Şâfîler de müslümandır, Hanefîler de müslümandır, dinleri birdir, İslam’dır; ictihadları da -Hanefî, Şâfiî gibi isimlerle anılsa da- göreceli İslam’dır, ictihadlar arasında, bazı konularda tabii olan anlayış farkı vardır o kadar.
3. Kadimden beri kullanılmış ve onanmış usûle dayalı anlayışlar, açıklamalar (Kelam, fıkıh, tasavvuf, İslam felsefesi) ve bunların farklı kollarından biri “İslam yalnız bizimkidir, diğerleri değildir” derlerse -fitne çıkarmak üzere yapılmış kasıtlı saptırma olmaması halinde- büyük bir hatanın içine düşmüş olurlar.
4. Şu halde İslam’ı, “Yalnız fıkıh ve kelamdan, yahut yalnız tasavvuftan, veya tek başına İslam filozoflarından öğrenin, diğerlerine itibar etmeyin” diyenler; unvanları, kılık kıyafetleri ne olursa olsun ya cahil veya bağnazdırlar, bağımlıdırlar.
İbn Ömer (r.a.)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hendek savaşı bitince bize şu talimatı verdi: "Hiç kimse Beni Kurayza'ya varmadan ikindi namazını kılmasın!" Birlik yolda iken ikindi namazının vakti girdi. Bunun üzerine bazıları: "Biz Beni Kurayza'ya varmadan namazı kılmayacağız" diyerek namazı kılmadı, kimisi de: "Olur mu öyle şey, biz namazı kılacağız. Bizden namazı kılmamamız istenmedi ki..." dediler. Bu durum Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlatılınca hiç birisine kızıp serzenişte bulunmadı.
Bu olay bize, yorum (tefsir, ictihad; yani usul) konusunda önemli bir ipucu veriyor: “Anlamada ve uygulamada söze mi, maksada mı yönelmek gerekir?” Efendimizin yalnız birini tercih etmemiş olması, duruma göre her ikisinin de devrede tutulması gerektiğine işaret etmektedir.
Usule uygun hangi ictihad olursa olsun İslam’ın dışında değildir ve ictihadı/tefsiri yapanlara ve onlara sorarak uygulayanlara göre Allah’ın hükmü budur, başkalarına göre de kendi yorumlarıdır, Allah’ın hükmü ve muradı inancıyla yapılan ise kulluktur, dindarlıktır, tek din İslam’ın, kulun anlayışına göre uygulanışıdır.
.Yine İslâmcılık
04:0023/11/2025, Pazar
G: 23/11/2025, Pazar
43
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birileri “İslâmcılık, isimlendirme olarak yanlış, İslâmcılık bitti, Müslüman kelimesi yeterli, başka isme gerek yok…” dedikçe ben karşı görüşümü yazmaya devam edeceğim.
Yakında bir sohbet dinledim, değerli konuşmacı bir soru üzerine, mealen şöyle dedi:
1. İslâmcılar birkaç şey istiyorlardı, bu iktidar onları yaptı ve İslâmcılık bitti,
2. Ümmet Müslümandır, biz Müslümanız, İslâmcı diye bir başkası yok,
3. İslâmcı kelimesi Müslümanları azaltıyor,
4. Sporcu spor değildir, demirci demir değildir, kayıkçı kayık değildir, İslâmcı da İslâm değildir…
Ben de diyorum ki:
Ortada bir oluşum, bir vakıa, bir dâvâ, bir hareket ve bunu temsil eden değerli insanlar var; buna uygun bir ad vermek gerekiyor, aşağıda tarif edeceğim bu şeye yıllardan beri İslâmcılık denmiştir; ya böyle bir şey yok diyeceksiniz veya ismi beğenmiyorsanız siz de bir başka isim vereceksiniz.
Nedir bu İslâmcılık denen şey?
Var mı, yok mu?
İslâmcılık, “İslam dininin kâmil ve sahih temsili, tebliği, korunması ve yayılması ile Müslümanların birlik olmasını dert ve dava edinmek” demektir. Böyle bir derdi ve davası olanlara İslâmcılar deniyor.
“Müslüman kelimesi yeter, bu kelime o manayı da ifade ediyor” diyorsanız, o zaman bütün Müslümanların böyle bir “derdi, davası ve hareketi var” demiş oluyorsunuz ki, bunu Müslümanların tarih boyunca ve mevcut durumu tekzîb eder.
Müslümanlar, oldukça az sayıda ‘İslâmcı Müslümanlar’ ile ‘İslâmcı olmayan Müslümanlar’ olarak iki çeşittir. Her ikisi de Müslüman oldukları için, İslâmcı terimi Müslümanları azaltmaz.
İslâmcı, içinde bulunduğu durum ve şartlara göre bazı ıslah noktalarını öne alır; diyelim ki, başörtülü mağduriyeti, İmam-Hatiplerin mağduriyeti, okullarda İslâm dininin öğretilmesi bir zaman ve mekânda İslâmcının acil konusu olur; olur ama, bunlar halledilince ana dava sona ermez. Tarifime dikkat edilirse İslâmcılık, İslâm, Müslümanlar ve insanlar var oldukça devam eder ve edecektir; çünkü bunu Allah Teâlâ’nın emriyle Peygamberimiz (s.a.) başlatmış, “kıyamete kadar bir kısım Müslümanların bu yolda sebat edeceklerini” de Efendimiz bildirmiştir.
Evet “sporcu demek spor demek… değildir”, ama sporcu ile spor arasında bir ilişki yok mudur?
Kimse demiyor ki, İslâmcı İslâm’dır.
Peki ne diyor(uz)?
İslâmcı, “yukarıda tarifini verdiğim vazifeyi yapan”dır diyoruz, tıpkı sporcunun spor yapan olması gibi.
Rusya’da yetmiş yıllık zulme, baskıya, beyin yıkamaya rağmen Müslümanlar yok olmadılar ise, Çin'de Uygurlara ve benzerlerine uygulanan zulüm de kalplerdeki İslâm’ı -inşaallah- söküp alamıyorsa, zamanın ruhuna rağmen Müslümanlar artıyorsa, bunun, İslâmcılıkla ilgili iki sebebi vardır:
1. Kelleyi koltuğa alan İslâmcıların dahilde mücadelesi,
2. Nispeten hür olan ülkelerde yaşayan İslâmcıların karşı mücadelesi; temsil ve tebliğ faaliyetleri.
Şimdi biri çıkıp, “bunları yalnız İslâmcılar (ümmetin derdini dert, çare bulmayı vazife edinen Müslümanlar) değil, bütün Müslümanlar yapıyor” diyebiliyor mu?
Diyorsa, “dilin kemiği yok” varsın desin der geçerim.
Hayır, bütün Müslümanlar bunu yapmıyor, ama yapanlara “İslâmcı demek hoşuma gitmiyor” diyen olursa ben de, “Sen hoşuna giden bir isim söyle, bizim de hoşumuza giderse kullanırız” derim.
.Hüseyin Kâzım Bey ve Hâtırâtı
04:0016/11/2025, Pazar
G: 16/11/2025, Pazar
37
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hüseyin Kazım Bey (1870-1934) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında valilik ve nazırlık görevlerinde bulunmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminin önemli siyaset ve düşünce adamlarındandır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul hükûmetinde çeşitli bakanlıklarda bulunup İstanbul-Ankara ilişkilerinde merkezî rol oynamış, Cumhuriyet döneminde siyasetten ayrılmıştır. Dil, siyaset, din, düşünce tarihi üzerine eserleri vardır. Dört ciltlik ‘’Büyük Türk Lügati’’ adlı eseri ile tanınır (İslâmî Hareket Öncüleri isimli kitabımda bu zatın da hayat, düşünce ve hareketini yazdım).
Bu zatın, Prof. İsmail Kara tarafından yayına hazırlanan Hâtırâtını okumayan, son yüzyılın Türkiye tarihinin doğrusunu öğrenmede hayli eksik kalacaktır. Ben, okumayı teşvik için bazı nakiller yapacağım.
H. Kâzım Bey, başta 2. Meşrutiyet’in ilanına taraftar olduğu halde sonra olup bitenleri görünce “inkılapların, halkın ihtiyaç, itiyad ve menfaatlerine göre olması gerektiğini, aksi halde faydadan çok zarar getirdiğini şöyle ifade ediyor (Osmanlı Türkçesi ile yazdığı için kısmen sadeleştireceğim ve özetleyeceğim):
“Diğer taraftan halkın menfaatine olan ve sosyal bir fayda vücuda getiren kanunların ve itiyatların payidar olması zaruridir. Sünnet-i ilâhiye her zamanda ve her yerde bu tarzda câridir. Bunu da Cenab-ı Hakk’ın “İnsana fayda veren şey yeryüzünde kalır. Ra’d, 13/17” beyanından anlayabiliriz. Bu surette de elimizde yanılmaz ve değişmez bir mikyas ve mizan bulunmuş olur. Bu da her inkılabı ve bunun yarattığı her vaz u hali, şekilleri ve suretleri... “ictimai menfaat” nokta-yı nazarından mütalaa etmektir ki, bundan da hangi tarzın devam edebileceğini ve hangi şeklin zeval u helâke maruz kalacağını anlamak mümkündür.
Buharî’de tahriç edilen bir hadis-i nebevi, bize ibret ve basireti gerektiren bir hakikati bildirir. Cenab-ı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem; “Ya Aişe! Eğer kavminin din-i İslâm’da sebat kazandıklarına kani olsaydım Kâbe’yi yıkar ve onu sünnet-i İbrahim üzerine yeni baştan yapardım” buyurmuşlardır. Halbuki Resûl-i Muhterem, Allah katından teyit edilmiş bulundukları itibariyle Kâbe’yi yıkıp yeniden yaptırmış olsalardı buna kim mâni olabilirdi? Ancak bunu dinde sebat husulüne bağlı görmeleri, her işte kâbul-i âmmenin şart olduğunu bildirmek ve her inkılâbın hakiki ve mahsûs bir ihtiyaçtan mütevellit olması lazım geleceğini anlatmak emelinden kaynaklanır. Bundan da bir ictimaî fayda temin etmeyen ve bir ihtiyaca dayanmayan inkılapların zevale mahkûm olduğunu anlamak mümkündür. Ve günün birinde; “Yaptıkları her işi ele alır, onu toz duman ederiz. Furkan, 25/23” hükm-i ilâhîsinin yerini bulacağı aşikârdır.
Meşrutiyet’in yeniden ilanından itibaren tevali eden inkılapların ne gibi acı sonuçlara sebep olduğunu anlamak için bir kere nazar-ı itibarla kendimize bakmak kifayet eder:
“Her çi kerdend ez ilâç u ez deva
Geşt renc efzûn ve hacet nâ revâ”
(İlaç ve tedavi diye yaptıkları her şey eziyeti artırdı ve ihtiyaca da cevap vermedi).
“Riyaseti, insanların el açıp beddua edecekleri kişilerin eline vermek hatadır” beyanı da bunu açıklamaktadır. Cenabı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” buyurmuşlardı. Hak ettiğimiz sefalet hali, maruz olduğumuz şiddet, musibet ve zulümleri ve zulmetleri Hakk’ın; “Bu, yaptığınızın karşılığıdır, yoksa Allah kullara asla zulmetmez. Âl-i İmran; 3/182” açıklamasında arayıp bulmak mümkündür…
Zaten Osmanlı hükümetinde Ebussuud’lar, İbn Kemal’ler... istisna edilecek olursa Din-i İslâm’ın inkırazına sebep olanlar, padişahlar ile din âlimleridir. Padişahlar, âlem-i İslâm’da istediklerine uygun hüküm ve tasarruf için bir “dinî otoriteye” muhtaç olduklarını anladıkları zaman ulemadan istifade ve onları kendilerine yardımcı/dayanak etmek istediler. Bunlar da dünya menfaati için bu zalimlere taraftar olmaktan ve onların, Allah’ın kullarına reva gördükleri mezâlimi tevil etmek ve meşrulaştırmaktan çekinmediler!
Ebu Bekiri’s-Sıddîk -radıyallâhu anhu- hilafete intihabını müteakip îrad ettiği hutbede, “Doğru yoldan ayrılacak olursa, Müslümanların bunu kendisine ihtar etmelerini” istemişti. O sırada kendi azatlı kölesi olan Bilal-i Habeşî -radıyallâhu anhu- yerinden kalkıyor ve halifeye hitaben; “Sen kendin doğru yoldan ayrılmamaya bak; yoksa -belindeki kılıcı göstererek- Müslümanların bu eğri kılıcı seni doğrultur!” sözlerini söylüyordu. Müslümanların eğri kılıcı, dinin, insan haklarına ve topluma ait hükümleri ve beyanlarıdır. Bu hükümleri tesirsiz bırakan ve iyâlullah olan halkı zillet u sefalete ve hüsrana düşüren zalimlere ve zorbalara karşı, İslâmî ve insânî hakları müdafaa etmek vazifesi, Cenabı Resûl-i Muhterem’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “peygamberlerin varisleri” buyurdukları ulemaya düşerdi.
Tarih-i İslâm’da, dinin beyanlarını ve akidelerini müdafaa için zorbaların zulümlerine ve hakaretlerine göğüs veren İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik -radıyallâhu anhuma- gibi birkaç zata tesadüf edilmek de teselli vermektedir. Fakat ekseriyet şiddet ve kudretlerinden ürkerek bu zalimlere yardımdan hâli kalmadılar. Din-i İslâm’dan, ortada namaz ve oruç gibi bazı feraizden başka bir şey kalmadı; İslâm’ın ahlâkî, ma’şerî ve içtimaî bütün hükümleri unutulup gitti. Dinin âlimleri yalnız ahkâm-ı itikadiyeyi tefsir ve hikâyeden ve sonu gelmez mugalatalar ve safsatalarla dünyanın en basit bir dinini hurafâta boğmaktan ve âlem-i İslâm’ı derin bir akıl esaretine düşürmekten başka bir iş görmediler. Bu da müthiş bir “inhisarcılık”a meydan verdi; kendilerinden başka yolda düşünen ve Allah’ın beyanlarından daha müsait bir hüküm anlamak isteyen kimseleri “kâfir ilan etmekle” mukabele edildi, “bâb-ı ictihad” kapatılıp “bâb-ı taklid” açıldı; en büyük fazilet ve kudret-i ilmiye, eslâfın ictihadlarını nakl u rivayetten ibaret kaldı. Fikirler işlemekten, zihinler düşünmekten kaldı. İslâm’ın zevalini bu “akıl esaretinde” aramak lazım gelir.
Din-i İslâm bir “kolaylık dini” iken taşıması zor müşkilât ile dolup kaldı ve her işte bir mania ve engel gibi göründü.
Zevahire aldanıp dinin bu taklit şeklini Müslümanlık zanneden kimseler İslam’ın terakki ve tekâmüle düşman olduğunu iddia edecek gaflet ve dalalete düştüler. Din-i İslâm, Müslümanların yalnız Allah’a değil kendileri ve kendileri gibi insanlara karşı mükellef oldukları vezâifi de bildirmiştir! Ahlakıyyat ve ictimiyyatta “vazife” denilen bu mecburiyetlere de din ıstılahında farîza tabir olunur; Müslümanlar bunları ifa ile mükelleftirler. Esasen dinin ve topluma yönelik hükümleri bildiren şeriatın vaz’ından maksat da bu “fariza” ve “vazîfe”leri teminden başka bir şey değildir. Allah’a ve insanlara ait akaidi ve ahkâmı muhtevi olan dinin aradığı ahlâki gaye de “ihlas”tır. Bunu bildiren müteaddit âyetler ve hadisler vardır. Cenab-ı Resûl-i Muhterem -sallallâhu aleyhi ve sellemin Yemen’e memuren gönderdikleri Muaz b. Cebel’e -radıyallâhu anhu-, “Ya Muaz! Eğer dinde ihlasın varsa az ibadet de sana kâfidir” buyurmuşlardı.
Din âlimlerinin bir gafletleri de yapılan fenalıkların ve işlenen günahların, yalnız onu yapanlara ait olacağını zannetmeleridir. Alem-i İslâm’da içtimaî bir terbiyenin teessüs etmemesinde bunun pek büyük bir tesiri olmuştur… Bundan gafletin neticesi şu oldu ki diyar-ı İslâm’da bir ma’şerî ahlak, bir içtimai terbiye vücuda gelmedi ve “her koyun kendi bacağından asılır” itikadına kuvvet verilerek bir “vahdet ve fayda ve zararda ortaklık” olduğu unutuldu… “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır. Rûm, 30/41) beyanından tegâfül edilebilir mi? O halde de Müslümanların asırlardan beri maruz oldukları şiddet ve musibetlerin sebeplerini yine kendi fiillerinde aramak lazım gelir. Evet, bu millet cehaleti ve bundan ileri gelen kötü ahlakı yüzünden zeval ve inkıraza mahkumdur.
Büyük üstadımız Mehmet Âkif;
Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...
Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,
Bir hale getirdin ki: ne din kaldı, ne namus!
Ey sîne-i İslam’a çöken kapkara kâbus
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel:
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el! sözleriyle bu acı hakikate tercüman olmuştu. Avamın cehli, havassın ahlâksızlığı bu milletin zevâline sebep olacaktır.
.Dünya hâlâ balığın sırtında, öküzün boynuzunda mı?
04:009/11/2025, Pazar
G: 9/11/2025, Pazar
28
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün size bir dost mektubu takdim edeceğim. Mektubu yazan Mustafa Çalışkan, Diyanet’te üst düzey önemli ve başarılı hizmetler verdikten sonra emekli, halen sosyal medyada faal olan bir hemşehrimdir.
Mektupta anlattığı olay ibretliktir; çünkü cahil bir sahte şeyh ile ilgilidir ve bunların sayısı az değildir. Tarikat, şeyhe, sorgusuz, itirazsız teslim esasına dayanır, biz hocalar bir konuşma yapıyoruz, yazı yazıyoruz, ders okutuyoruz muhataplarımız bizi soru yağmuruna tutuyorlar, tenkit ediyorlar, karşı görüş açıklıyorlar… iyi ki de yapıyorlar; böyle olunca açık yaraya kurt düşmüyor.
Tarikat şeyhi cahil ise, sahtekâr ise ona teslimiyetin nelere mal olacağını ve tarih boyunca olduğunu bir hatırlayalım.
Bir Müslüman’ın önünde, nefsini ıslah etmek, Allah’a halis kul olmak, ibadetlerinin hazzını alabilmek, Allah Teâlâ’ya yakınlık hissinin doyulmaz mutluluğunu yaşamak için iki yol vardır:
1. Meşhur velî hadisinde Efendimiz’in (s.a.) buyurduğu “farz ve nafile ibadetlerle Allah’a yakınlaşmak (veliyullah, Allah dostu olmak),
2. Bunu yapmaya bilgisi ve iradesi yetmiyorsa kâmil bir mürşidin (ahlâk ve ruh eğitimcisinin) yardımına başvurmak. İşte bu eğitimcinin sıfatı “şeyh, mürşid, mürebbî…”dir. Bu kişinin âlim, âmil, güzel ahlâk sahibi ve kemal yolunda ilerlemiş olması şarttır.
Âlim olmayandan asla mürşid olmaz.
Âlim olup âmil olmayan ve tekmîl yetkisi bulunmayan kişiden de mürşid olmaz.
Bu girişten sonra mektubu sunuyorum:
02.11.2025 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki "Doğrudan Doğruya Kur’an’dan Alıp…” başlıklı yazınızı dikkatle okudum. Konuyu çok güzel açıklamışsınız. Yüce Allah razı olsun!
Hocam!
Yazınızda belirttiğiniz “Ben de sussam belki olurdu; çünkü meclis özeldi, fakat susamayıp sordum” ifadeniz, bana 1968 yılı Ramazan Bayramı’nda yaşadığım garîb bir olayı hatırlattı. Şöyle ki;
Rahmetli annem, Osmancık ilçemizde ikamet eden ve “Alişıh’ın Ahmet” denilen bir kişiye “Manevi uyarıcım” derdi. Ben de bu kişiyi, hafızlığa çalıştığım 1962 yılından itibaren tanıyordum. Çorum İmam-Hatip Okulu’nun dördüncü sınıfında okurken 1968 yılı Ramazan Bayramı’nda köyüme gelmiştim. Annem, Ramazan Bayramı vesilesiyle beni, Alişıh’ın Ahmet’e gönderdi. Ben de gidip bu kişiye annemin selamını söyleyerek elini öpüp oturdum. Bu sırada adı geçenin müridleri toplanmışlardı. Konuşurken şöyle bir konu anlattı:
“Dünya ala öküzün boynuzları üzerinde duruyor. Suyun üzerinde duran dünya niçin batmıyor derseniz, bunu şöyle cevaplandırırım: Mesela; Bir pelte tabakının içerisindeki “pelte” nasıl sallanıyorsa dünya da öyle sallanıyor. Dünya dönmüyor. Bir defasında Süleyman (a.s.) bir kuşa emrederek, “Dünyanın öbür tarafını bul gel” diye emir verdi. Bunun üzerine kuş üç ay bir denizin üzerinde uçtu, bir adaya kondu. Üç ay daha uçtu, yine bir adaya kondu. Üç ay daha uçtu bir adaya kondu. O zaman balık sudan çıkarak kuşa “Nereye gidiyorsun” diye sordu. Kuş da Süleyman (a.s.)’ın emrini anlattı. Bunun üzerine balık: “Be kuş: Üç ayda kuyruğumdaki adaya kondun; üç ayda sırtımdaki adaya kondun ve üç ayda da başımdaki adaya kondun. Bu kadar kısa bir mesafeyi dokuz ayda uçabildin. Uçsuz bucaksız bir Dünya’nın ucunu nasıl bulacaksın” dedi. Bu cevaptan sonra kuş dönüp Süleyman (a.s.)’a gelerek durumu anlatıp özür diledi. Bu ifadelerden sonra Alışıh’ın Ahmet, bana hitaben: “Bizim Mahbub’un oğlu Mustafa buna inanmaz. Çünkü İmam-Hatipliler, bizin anlattıklarımızı kavrayamazlar” dedi. Ben de: “Hacı Baba! Bu anlattıklarınız nerede yazıyor” dedim. Mezkûr kişi, “Kur’an’da yazıyor. Süleyman (a.s.)’ın kıssalarının anlatıldığı surede” deyip Kur’an-ı Kerîm’in yapraklarını çevirmeye başladı. Aradı aradı, ancak bulamayınca: “Ben Arapça bilmiyorum. Bu hususlara Kur’an okurken vakıf oluyorum” diyerek sözlerini tamamladı. Ben de Çorum Din Görevlileri Derneği’nden taksitle sekiz ciltlik Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri” isimli eserini alıp okudum ise de Alişıh’ın Ahmet’in anlattıklarına orada rastlamadım.
Sayın Hocam! Alişıh’ın Ahmet’in, müridleri huzurunda anlattıkları bu asılsız hikâye üzerine gerçek bir yazı yazacağınızı düşünerek söz konusu hatıramı anlattım.
Selâm ve hürmetlerimi arz eder, ellerinizden öperim.
(Mustafa Çalışkan/02.11.2025)
Bu balık ve öküz hikâyesini hadis diye nakleden kitaplar da var; bu yüzden kaynağına bakmadan veya âlimine sormadan bir sözü hadis olarak kabul etmek de çok sakıncalıdır.
.“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp…”
04:002/11/2025, Pazar
G: 2/11/2025, Pazar
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yerli yersiz kullanılan, maksadından saptırılan ve merhum Âkif’in bir şiirinden alınan “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı-Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” cümlesinin doğru anlaşılmasına yardımcı olmak istiyorum.
Birçok insan farklı sebeplerle bir kanaat ve inanca sahip oluyor, önce (peşin) sahip oluyor, sonra bu inancı veya kanâati ispat için delil arıyor; doğru olanı inanç ve kanâate delil ile ulaşmaktır. Birinci yöntem taklitçilerin, ikincisi düşünür, araştırmacı ve müctehidlerin yolu, yöntemidir.
Bir önemli kusur daha var:
Bir haber duyuyorlar, dedikodu pazarı sosyal medyadan dinliyor veya okuyorlar; tahkik etmeden, ilgili bilginin kaynağını, varsa onun cevabını okumadan inanç ve kanaat sahibi oluyor, onu yayıyorlar; halbuki Allah Teâlâ bir haber aldığımızda onun doğruluğunu araştırmamızı emrediyor.
Şimdi merhum olan bir hocamızı bayram ziyaretine gitmiştik, yeri ve zamanı olmadığı halde hakkında farklı kanaat taşıdığımız bir şahıstan bahsetti ve o “Müslüman alimin”, adını verdiği bir kâfirden daha kötü olduğunu söyledi.
Ben de sussam belki olurdu; çünkü meclis özeldi, fakat susamayıp sordum:
Hocam, bu kişinin hangi sözü ve yazsını okudunuz da bu sonuca vardınız?
Cevap verdi:
Hiçbirini okumadım ve okumam, ben yeterince bilenlerden dinledim!
Şimdi Âkif merhumun o meşhur beytine gelelim:
Onu kıskananlar veya başka bağlantısı olanlar bu mısraı ele alıp Âkif’in sünneti inkâr ettiğini, her önüne gelenin ictihad edebileceğini söylemiş olduğunu iddia ediyorlar.
Halbuki onu doğru anlamak için Safahat’ta yer alan, konuyla ilgili diğer şiirlerine bakmak gerekmez mi?
Şimdi ben aşağıya o şiirlerden aktaracağım, göreceksiniz ki, Âkif, yalnızca taklide karşı çıkıyor, usulü ve sünneti inkâr etmiyor, ehlinin yapacağı ictihadı savunuyor.
Onun bu beyitte dediği şey “İslam’ı asrın idrakine yani Batı modernitesine uydurmak değildir; tam aksine sahih İslam ne ise onu, bozmadan, değiştirmeden, modernite müminleri ile rüzgâra kapılmışların anlayacağı bir dilden söylemek ve anlatmaktır. Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp” derken Sünneti ve usulü dışladığını sananlar yanılıyorlar:
Bakın ne günlere kaldık: Ya beş ya altı kopuk
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, ictihada kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakikaten zor…
Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihad eder “ulemâ”
Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen
Zamanın olacak muktedası irfanen.
Kitab’ı, Sünnet’i, icmâ’ı sağlam anlayacak
Hilafı yoklayacak, ihtiyacı kollayacak
Durum böyle iken, sormak gerekmez mi?
Ya ictihada nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihada ki: Dünya kadar ulûm ister!...
Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;
Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;
Yarın müverrih, öbür gün siyasetin kurdu;
Bakarsın ertesi gün ictihada pey vurdu ...
Hülâsa, bukalemun fitratınde züppelerin
Elinde maskara olduk...Deyin de hükmü verin!
.Modernite müminleri
04:0026/10/2025, Pazar
G: 26/10/2025, Pazar
46
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ABD ve Avrupa’da moderniteyi ve onun acı meyvesi olan zalim dünya düzenini kıyasıya tenkit eden önemli bilim ve düşünce adamları vardır. Bizde ise kendi din ve kültürümüze eleştirel yaklaşan ama moderniteyi bütün değerleri ve kurumları ile adeta kutsayan “modernite müminlerinden” söz edebiliriz.
Bunların iki önemli özelliği vardır: 1. At gözlüğüyle bakarlar, 2. Farklı düşünce ve inançlara karşı tahammülleri yoktur.
Ben İslam’ın diğer alanlar yanında, ana hatlarıyla bir siyasi sistemi de ihtiva ettiği inancını ve kanaatini taşıyorum. Bu siyasi sisteme hilafet adı verilmiş. Bazı zalim eller tarafından hilafet saltanata çevrilince kapıkulu “alimler” bunun da İslâmî olduğunu savunmuşlarsa da hemen her zaman ve zeminde saltanat ve istibdada karşı çıkan gerçek alimler bulunmuştur.
Osmanlı’da istibdada karşı meşrutiyet tartışmaları çıkınca Mustafa Sabri, Elmalılı, Said Nursi gibi alimler, Ahmed Hilmi gibi düşünürler meşrutiyeti savunmuşlar, bunun İslâmî siyasi düzene daha uygun olduğunu ifade etmişlerdir. Sonra bizim dünyamıza cumhuriyet ve demokrasi kavramları girmeye başlamış, Batı tipi demokratik cumhuriyeti İslam’a uygun bulmayan birçok alim ve düşünür “İslâmî cumhuriyet ve demokrasi” düşüncesini ortaya atmış ve bunu savunmuşlardır. Ben de bu zincirin bir halkasıyım.
Batı ve modernite müminlerine tavsiyem “tahammüllü” olmalarıdır. Kendilerinin inanma ve düşünme hürriyetleri varsa, farklı olanların da vardır ve olmalıdır.
Meşrutiyet öncesi ve sonrası bazı önemli ilim ve fikir adamlarının adlarını ve yanlış olarak görüşlerini naklettikten sonra beni ima ederek “Bugün ise eski fetvaları tekrarlayıp ‘vatandaşların eşitliği’ ilkesini reddeden, inanç ve hayat tarzlarına göre devletin ayrım yapmasını savunan ve buna da ‘İslami demokrasi’ diyen İslamcılarımız var! Modernitenin geliştirdiği kavramlar olan ‘hürriyet’ ve ‘eşitlik’ konularını irdelemeyen ve içermeyen bir düşünce 21. yüzyılda ‘Asrın idrakine hitap’ edebilir mi?!” diyen kişiyi de tahammüle ve nezakete davet ediyorum.
Hiçbir İslam alimi, Müslümanlara ait olan eşitlik ve hürriyetin aynıyla gayr-i Müslimlere ve İslâmî kuralları alenen çiğneyenlere de tanınması gerektiğinden söz etmemiştir, edemez, ederse meşru çizginin dışına çıkmış, dini moderniteye uydurmak için icma konusu olan usulden sapmış olur.
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslâm’a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm’ın ortaya koyduğu, iman edenleri; bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm’a uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur’ân’da defalarca zikredilen ve Kur’ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey’at, şûrâ, emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet. Bunları, Kur’an’daki manalarıyla ihtivâ eden sistemler İslâmîdir.
İslâmî demokrasi terimini kullanan ve uygun bulan ulemâdan Son Şeyhülislam merhum Mustafa Sabri Efendi’yi okuyalım:
“Bolşevizm, Masonluk, beşerî demokrasi; “eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet” iddialarıyla yola çıkmış, komünizm yoksullara refah ve eşitlik, masonluk insanlara kardeşlik, demokrasi de hürriyet vaad etmiştir. Ancak bunların hiçbiri vaadlerini gerçekleştirme kabiliyetini haiz değildir. Komünizm (Bolşevizm) ekmek için insanların ellerinden hürriyetlerini almış ama ekmeği de emeğin hakkını da adaletle verememiş, kapitalizme düşman iken dev gibi bir devlet kapitalizmi oluşturmuş, servet de adaletle paylaşılmamıştır. Masonların kardeşliği dar bir sınır içinde söz konusudur. Beşerî ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremez. İslam demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. Ancak İslam demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlakına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır. Bu takdirde her iki yönden iyi yetişmiş önderleri halkın önüne düşer, ibadetlerle camileri şenlendirir, hayırda ve iyiyi teşvik, kötüyü engellemede onlara örnek olurlar. Böylece önderler ile onları takip eden halk bir bütün olarak “ahlaki erdemleri ve insani ilkeleri” ile diğer milletlere örnek olurlar. İslâmî birlik içinde ırka ve kavme ait farklar eridiği gibi zenginleri ile yoksulları arasındaki mesafe de kısalır. (Mevkıfu’l-akl, C.I, s. 16)”
.Anasayfa
Yazarlar
Hayreddin Karaman
İslamcılık öldü mü?
04:0019/10/2025, Pazar
G: 19/10/2025, Pazar
49
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizim mahalleden bir akademisyen şöyle diyor: “İslamcılığın öldüğü konusunda Olivier Roy’a katılacak gibiyim.”
Bir başkası da “İslamcıların demokrasi ve cumhuriyetle dertleri nedir, neyi istediler de bu sistem engel oldu” diyor.
Bu yazıda birincisini ele alacağım.
Ben yıllardan beri “Sahih İslam’ın bütünüyle yaşanmasını, yayılmasını ve ümmetin birliğini dava edinen Müslümanlar var oldukça İslamcılık ölmez” diyorum.
Doğru İslam anlayışı; Kur’an, Sünnet, sahâbe uygulaması, bunlara dayandığı kesin olan mezheb imamlarının ictihadları kaynak olarak kullanılmadan mümkün olmaz. İslam beşer aklının ürünü değil, Allah Teâlâ’nın vahyinin ürünüdür. Akıl din kuralı koymak için değil, dini anlamak, metinleri yorumlamak, yaşanan çağda Müslümanlara çözüm üretmek için devrededir; bunu da yine Hz. Peygamberden (s.a.) itibaren örnek devirlerde uygulanan usul ile yapacaktır.
İşte bu usul ile anlaşılmış olan sahih İslam yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret değildir; hukuk, sosyal, siyasal… hayat alanlarını da kaplamaktadır. Bu alanlara ait de emredici, yasaklayıcı veya yol gösterici kutsal metinler (ayetler, sahih hadisler, icmalar) vardır. İslam ile hemhâl olmuş İslam alimleri yorumlar ve ictihadlar yaparak İslam’ın, her hal ve kârda, her zaman ve mekânda uygulanabilir olduğunu ortaya koyarlar ve bunun nasıl olacağını açıklarlar.
Roy gibilerin temel hataları, İslam bütününü akıllarınca parçalamak ve meselâ hukukla veya siyasi sistemle veya ekonomi ile dinin alakası olmadığını iddia etmektir. Bu iddianın İslam dini, aklı ve usulü içinde yeri yoktur ve olamaz.
Şimdi Roy’un “siyasal İslam”dan ne anladığına ve niçin onun öldüğüne hükmettiğine, yazdıklarının özetini naklederek bakalım ve cevabımızı verelim.
Olivier Roy, siyasal İslam’ın (ve ona göre İslamcılığın) sona erdiği tezini ilk olarak 1992’de, “Siyasal İslamın İflası” kitabında ileri sürmüş ve bu tezini yıllar içinde tekrarlamıştır.
Bu iddiasını şu temellere dayandırmaktadır:
1. Siyasal başarısızlık: İslamcı hareketlerin siyasi iktidara geldiklerinde (mesela Arap Baharı sonrası Mısır ve Tunus deneyimleri) devlet yönetimi konusunda başarısız olmaları ve toplumsal sorunları çözememeleri.
Cevabım:
Kökten İslam düşmanları, laikçiler, ılımlı İslamcılar, dünyanın herhangi bir yerinde sahih İslam’ı bütünüyle uygulamak için gerekli alt yapıyı hazırladıktan sonra iktidara gelmek isteyen İslamcıları engellemek için ellerinden geleni arkada bırakmamışlardır. Arap Baharı, Mısır ve Tunus tecrübeleri başarısızlık sebebiyle çökmemiştir/ölmemiştir, karşı engellemelerle ve şiddet uygulamalarıyla öldürülmüştür.
2. İdeolojik dönüşüm: İslamcı partilerin ve hareketlerin iktidara gelmek veya kalmak için pragmatik politikaları benimsemesi ve dönüşmeleri.
Cevabım:
Bu durum bir dönüşüm değildir; mevcut şartlarda imkansızı zorlamak yerine, mümkün olanı kullanarak asla vaz geçmedikleri ve dönüştürmedikleri davalarını adım adım başarıya götürme siyasetidir.
3. Roy’a göre siyasal İslam (İslamcılık) sona ermiş, fakat radikallik İslamlaşmış, klasik İslamcılığın yerini almıştır. Batılılaşmış, dindar ve “gerçek” Müslüman topluluktan ziyade radikalleşmiş ve “sanal” bir topluluk ortaya çıkmıştır.
Cevabım:
İşte bu cümlelerle Roy, ağzındaki baklayı çıkarıyor.
Neymiş?
“Gerçek Müslüman batılılaşmış dindar Müslüman” imiş. “Eğer bir Müslüman veya İslamcı hareket batılılaşmış dindarlığı kabul etmez ise -ki bu, parçalanmış, eksiltilmiş, laikliğe uyarlanmış İslam anlayışıdır- evet böyle yaparlarsa radikalleşmekte ve “sanal” bir topluluk olmaktadırlar, böyle bir İslam’ın ise yaşama şansı yoktur.”
Ben de diyorum ki, mesela Ğannûşî’nin partisinin iktidara gelmesi engellenmesin, Ğannûşî sebepsiz yere hapiste tutulmasın, bakalım başarılı olamıyorlar mı, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremiyorlar mı?
Mesela İsrail, yetmiş yıldan fazladır Filistin’de yaptıklarını yapmasa İslamcılar savunmak için silaha başvuracaklar mı?
Suriye’de Esed rejimi tarihte emsali az görülmüş zulmü Sünnî Müslümanlara uygulamasaydı, Tunus’ta Müslümanca yaşama imkânsız hale getirilmeseydi o gence kendini yakacak, İslamcılar silahla yollarını açmaya teşebbüs edecekler miydi?
Niçin İslam’ı istismar eden aşırı hareketlerin bazılarına ve İslam adını kullanarak saltanat süren bazı yönetimlere dokunulmuyor da gerçek İslamcı hareketler öldürülüyor, sonra da çıkıp utanmadan “İslamcılık öldü” deniyor.
Müslümanın gelecek (istikbal) endişesi
04:0012/10/2025, Pazar
G: 12/10/2025, Pazar
55
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sosyal medyada meşhur bir doktora soruyorlar:
-İnsanın mutlu ve sağlıklı yaşaması için size göre en önemli şeyler nelerdir?
Cevap veriyor:
-1.Neşeli olmak, 2. Sağlıklı beslenmek, 3. Yeterli ve kaliteli uyku, 4. Egzersiz.
Bu cevaba döneceğim.
Bir de hem Arapçadan şöyle çevrilmiş bir beyit var:
“Geçti mâzî çekme istikbâle ğam- Gün bugün sâat bu sâat dem bu dem”.
Allah Teâlâ’nın sözü (Kur’ân-ı Kerîm) ile Peygamberimize ait olup dini anlatmaya yönelik bulunan sözler (hadisler) dışında söz kime ait olursa olsun doğru da yanlış da olabilir. İşte bu sözlere eleştirel bakmak gerekir.
Doktorun sözüne bakalım:
Buna göre yaşayan bir kimse sağlıklı bir dünya hayatı yaşayabilir ama sonu ölüm değil mi? Ölüm ve sonrası hakkında bir imanı, bir düşüncesi, bir tedbiri olmayan kimse nasıl neşeli olabilir?
Müslümana göre bu tavsiyeyi şöyle düzenlemek lazım: İman, ibadet, sağlıklı ve helal beslenme, sünnete/fıtrata uygun uyku, ruh ve beden için yeterli, kendisi ve toplumu için faydalı hareket. Bir Müslümanda bunlar bulununca genellikle ömrü sağlıklı geçer, ebedî hayatla ilgili tedbiri ve Allah’ın af ve rahmetine güveni sayesinde de aşırıya kaçmayan bir neşe sahibi olur; fakat “kendine iyi bakarak” da mutlu ve neşeli olamaz, yakından uzağa bütün insanların durumunu düşünür, adalet, refah ve iyiliğin yayılmasına, kötülük, zulüm ve küfrün azalmasına elinden geldiğince katkıda bulunur, bunu yapabildiği kadar da mutlu ve neşeli olur.
Beyte gelelim:
Geçti mâzî…
Mâzi geçti de silindi mi, yoksa en küçük bir ayrıntı kaybolmadan kayda geçti mi, ahirette defter açılacak ve bu mâzîde olup bitenlerin hesabı sorulacak değil mi?
Elbet böyle olacak ve bu yüzden Müslüman geçmişi hatırlayacak, başta kul hakları olmak üzere hatalarını, günahlarını tevbe ve helalleşme ile telâfi etmeye çalışacaktır.
Çekme istikbâle ğam…
Hangi istikbal?
İnsanın dünyada kalan ve süresini bilemediği ömrü mü, ebedî hayat mı?
Hali berbâd edecek ölçüde meçhul geleceğe takılıp kalmak elbette zararlıdır, fakat hali müslümanca yaşama gayreti yanında hem dünya hayatındaki geleceği hem de daha önemli olarak ebedî hayattaki istikbali düşünmemek müslümanca, hatta insanca değildir; genel olarak insan dünya hayatında geleceği düşünür, tedbirler alır, Müslüman buna ek ve asıl hedef olarak ebedî hayatı dert edinir, bunun için ğam da çeker.
Gün bugün…
Günü müslümanca yaşamaya zarar verecek şekilde geçmiş ve geleceğe dalmak/takılmak elbette uygun değildir ama bu üçü arasında bir denge kurmak elbette mümkündür.
.Ribâ/faiz nedir?
04:005/10/2025, Pazar
G: 5/10/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Faiz kavramını bir şekilde bozup hükmünü de değiştirmek için usûlsüz yorumlar yapanlara karşı önce kendi yazdıklarımın bir özetini sunmuştum. Bu yazıda da bu konuda salahiyetli olduklarında zerre şüphe bulunmayan iki alimin yazdıklarını aktaracağım.
Prof. Muhammed Hamîdullah, İslam Peygamberi isimli kitabında (rakamlar paragraf numaralarıdır):
800. Arabistan’ın en ideal fuar bölgesi haline getirmek üzere, hepsi bir araya getirilmiş bulunuyordu. 984. Taif şehrinde çok sayıda Yahudi de vardı 985. Burada faizcilerin pek ateşli faaliyetlerine de kaynaklarda işaret edilmektedir:
986. İster nakit, ister hububat, yıllık 100/100 faizle ödünç olarak verilirdi. Yani borçlu kimse, bir yılın sonunda borcunu ödeyemezse, aynı şartlarla borç mukavelesi yenilenmiş olurdu, yani borç olarak alınan 100 dirhemin bir yılın sonunda 200, ikinci yılda 400, üçüncü yılda 800 ilah miktarında (ed’âfen mudâ’afa) ödenmesi lazım geliyordu.
805. Mekkeli sermaye sahibi tüccarlar Taiflilere ödünç para veriyorlardı. Bu arada O’nun öz amcası ‘Abbas’ı da bu ödünç alış-verişi işleriyle meşgul görmek, bizim için şaşırtıcı değildir. Esasen Veda Hutbesi’nde Resulullah, amcası Abbas’a borçlu bulunulan faizin tamamını ilga edip yok saydığını belirtmiştir.
1615. Çok daha önemli ve temel bir ıslahat niteliğinde olanı, Onun “faiz” konusunda getirdiği reformdur. İslam ödünç verilen paradan faiz alınmasını yasaklamıştır. Bu Şer’î kanunun hikmeti üzerinde münakaşa açmak eğilimindeki kimseler için bazı izahlarda bulunalım (Burada Hamîdullah Hoca, faizin sosyal, siyasi ve iktisadi zararları konusunda önemli açıklamalar yapmıştır):
İslam, önce faizci-tefeci kapitalistlerin elinden “faizle ödünç verme hakkını çekip almak” ve sonra da “ödünç verme işlemlerini devletleştirmek” suretiyle bu problemi halletmiş bulunmaktadır: Daha ilerde de göreceğimiz gibi ihtiyaç sahiblerine ödünç para sağlamak ve bu yolda tedbirler almak esasen bir hükumet işidir ve gerçekten hükumetler fertlerden (özel teşebbüsten) daha da kolay bir biçimde, acil ihtiyaçlar içinde kıvranan vatandaşlara ödünç sağlama hizmetini yerine getirmiş olmaktan dolayı bir karşılık, bir ücret veya faiz de almaksızın bu işi gerçekleştirebilir. Fakat faizsiz ödünç para vermeye kalkışmazdan önce yeterli para, yani sermaye sağlamak gereklidir… (Bu da devletin diğer gelirleri yetmez ise vergi ile elde edilecektir.)
Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi’nin tefsirinden (kolay anlaşılsın diye sadeleştirilmiş baskıdan aktarıyorum):
Ribâ: Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübâdeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimidir…
Cins ve ölçüm şekli bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde (değiştirildiğinde, alım satım yapıldığında) bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277). Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vâdeli yüz yirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re’sül-mâl), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 952, 953).
Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok “faiz” terimi kullanılır…
…”Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalaşmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçların (düyûn) tatbiki de böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması “Alım-satım ancak ribâ gibidir” (2/Bakara, 275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticârete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (II, 952, 953).
Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.
İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, müşrik Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)’e bunların kimler olduğunu sorduğumda; ‘Bunlar faiz yiyenlerdir’ cevabını verdi” (İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke’de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (30/Rûm, 39). Medine’de inen bir âyette ise Tevrat’ta Yahûdilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağa uymadıkları için kendilerine helâl kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (4/Nisâ, 160,161). Şu âyetle de kısmî yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin” (3/Âl-i İmrân, 130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:
“Âllah alışverişi helâl ve faizi ise haram kılmıştır” (2/Bakara, 275);
“Kim de haram olan bu ribayı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır” (2/Bakara, 275); Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü’minler iseniz. Yok eğer bu faizi terk etmezseniz; bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece zulmetmiş ve de zulme uğramış olmazsınız” (2/Bakara, 278, 279).
Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Tâif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr bin Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke Valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed (s.a.s.), vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme râzı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler (II, 972).
Mekke ve Taif’in fethi 8’inci, Vedâ Haccı ise 10’uncu hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Mekke’de faiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: “Dikkat ediniz! Câhiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir” (Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyü’ 5.)0
.Ribâ-faiz konusu
04:0028/09/2025, Pazar
G: 28/09/2025, Pazar
53
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konuda, halkının çoğu Sünni Müslüman olan ve pek çok dini öğrenme ve öğretme kurum, kuruluş ve şahısları bulunan bir ülkede hala bu konuda kafa karışıklığının olması ve yazma ihtiyacı bulunması bana göre düşündürücü ve üzücüdür.
Halkın din anlayış ve uygulamasını daha ziyade etkileyen çevre; hocalar, şeyhler ve bunların çevreleridir.
Hocalar ister akademide, ister medresede, şeyhler ister şu tarikatta ister bu tarikatta olsunlar, ilim, ahlak ve liyakat bakımından kabaca şöyle sınıflandırılmaları mümkündür:
1. Cahil, liyakatsız, lakin menfaatinin kulu olmuş, iddialı kişiler.
2. Cahil değil, fakat ilimde veya ahlakta sapmış bu yüzden liyakatsız, saptırıcı kişiler.
3. İlmi ve ahlakı ile liyakatlı olup diğerleri kadar sosyal medyada görülmeyen, kıymetleri hakkıyla takdir edilmeyen kişiler.
Diğer dini konularda olduğu gibi faiz konusunda da bu üç sınıf insan konuşuyor, yazıyor, sosyal medya ve diğer mecralarda yayın yapıyorlar; bir kısmı ay ve güneş kadar açık, hükmü belli, birçoğu üzerinde icma oluşmuş meselelerde halkın kafasını karıştırıyor, olmadık iddialar ve “görüşler” ileri sürüyorlar.
Kapitalist ekonomi İslam dünyasını da hükmü altına alınca faiz konusu bir mesele oldu:
1. Riba başka faiz başkadır, Kur’an’da yasaklanan ribâdır, mesela banka faizi haram değildir diyenler oldu.
2. Kur’an’da yasaklanan faiz ilk kredi sözleşmesinde belirlenen ve değişmeyen faiz değil, tefeciliktir, katlı faizdir, borç ödenmedikçe faizin eklendiği ve sürenin böyle uzatıldığı, gittikçe borcun katlanmasına sebep olan faizdir diyenler var.
3. Son günlerde iki iddia, “görüş” daha dikkatimi çekti:
a) “Parada faiz olmaz, faiz mal trampasında, malın mal ile alım satımında olur, Kur’an’da para değil, mal kelimesi geçiyor” diyen, parayı geniş manasında mal saymayan.
b) Faiz dini bir konu değildir, ikinci asırda fıkıhçılar dine soktular, faiz konusunda konuşacak olanlar ekonomi uzmanlarıdır, Hz. Peygamber zamanında ticarette faiz konusu yoktu, bireysel borçlanmalar vardı, faizi ticarete sokup haram diyenler fıkıhçılardır…” diyen…
Bu iddialara karşı ben iki şey yapacağım: 1. Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabımın ikinci cildinde bu konuda 30 sayfa yazdım. Sonunda “tenkit ve tercih” başlığı altında yazdığımı paylaşacağım.
Gelecek yazıda da biri İslam tarihi ve fıkhı (ekonomisi dahil) konularında ilim dünyasının takdir ettiği Prof. Hamîdullah; diğeri mâziyi âtîye bağlayabilen nadir ulemadan fakih, müfessir ve mütefekkir Elmalılı Hamdi Efendi; işte bu iki zâtın konumuzla ilgili açıklamalarını paylaşacağım.
Bu yazıda benimki (biraz özetleme zarureti de oldu):
Haram kılınan, yasaklanan faizin şümulünü daraltan ve bazı faizli muâmeleleri caiz gören gurubun dayandığı deliller çeşitli yönlerden zaaflar taşımaktadır:
1. Kur'ân-ı Kerîm'in yasakladığı faiz ile Sünnet'in yasakladığı faiz ayırımı İslâm hukuku ve özellikle fıkıh usûlü ilminde kabul edilegelen prensiplere uy¬gun düşmemektedir. İslâmî hükümlerin kaynak manâsında delilleri; Kitâb, Sünnet, İcmâ', Kıyas vb. şeklinde sıralanır. Haram kılma selâhiyet ve özelliği yalnızca Kitâb'a mahsus değildir; Allah Teâlâ, Peygamberi vasıtasıyla da hü¬kümlerini açıklar veya vazeder. Şu halde Kitâb ve Sünnet'in yasakladığı faiz¬leri birbirinden ayırarak "birine asıl haram, diğerine ona yol açtığı için haram" demek gibi mesnedsiz bir yola girmek yerine, cumhûrun yaptığı gibi Kitâb ve Sünneti bir bütün olarak ele almak ve Sünnet'i, Kitabın açıklayıcısı olarak ka¬bul etmek usûl prensiplerine daha uygundur.
Faizi yasaklayan âyette faiz manâsındaki ribâ kelimesinin harfi tarifli ol-masından hareketle burada bahis mevzûu olan ribânın, cahiliyye devrinde bi¬linen katlı ribâ olduğu, diğer ribâların bu şiddette yasaklanmış olmadığı neti¬cesine varılamaz. Çünkü harf-i tarîfin fonksiyonu yalnızca bilineni ifade değildir; bütün ribâları ifade için de (istiğrak) kullanılmış olabilir. Bilinen ri-bâyı ifade ettiğini kabul ettiğimiz takdirde de bilinen ribâ yalnızca katlı, mü-rekkeb ribâ değildir. Târihi vesikalar ve nakiller cahiliyye devrinde birden fazla faiz çeşidi ve uygulamasından bahsetmektedir. İlk ödünç verirken belli bir müddet sonra daha fazlasıyla ödenmesini şart koşmak Kitâb'ın yasakladığı faize girmese idi ilgili âyette "ana malınız/paranız sizindir denmez, "anası ile ilk faizi sizindir" denirdi.
İbn Abbâs'ın "peşin olanda faiz yoktur" şeklindeki ictihadı da pe¬şin mübâdele, altın ve para bozma, değiştirme işlemlerinde geçerlidir; vâdeli borca faiz uygulamak ile bu ictihadın bir alâkası yoktur. Ayrıca Kitâb ve Sünnet'in bunca nassı bir ictihada veya rivayete terkedilemez.
Hz. Ömer'in, faizi yasaklayan son âyetin, son gelen âyetlerden olduğunu ifade ettikten sonra bunun yeterince açıklanmamış olduğundan yakınması da bir delil olamaz; çünkü o buradan hareketle bir takım faizli muâmeleleri caiz görme yoluna gitmemiş, tam aksine şüphelileri bile haram kıldıklarını, böyle telâkki ettiklerini ifade etmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a. v.) açıklamala¬rını Hz. Ömer duymamış veya bilmiyor diye diğer sahabenin de bilmemesi ge¬rekmez… Ribâ konusunda Hz. Peygamber'in yaptığı ve Ebû Sa'îd el-Hudrî vb. sahâbenin rivayet ettikleri hadîsleri Hz. Ömer yeterince duymamış olabilir. Hz. Peygamber'in, son ribâ âyetlerinin gelmesinden sonra da gerekli açıklamaları yapacak kadar yaşadığı tarihî bir gerçektir.
2. Dört mezheb imamının da dahil olduğu büyük müctehidlerden hiçbiri ilk muâmelede tayin ve tesbit edilen tehir faizinin caiz ve helâl olduğunu söy-lememişlerdir. Şu halde fazlalık ve tehir faizi ayırımı bizi, bugün uygulanan tehir faizinin helâl ve caiz olduğu neticesine götürmez...
3. Orta halli insanların küçük tasarruflarını, gelir getiren yatırımlara faizle ödünç vermelerinin zayıfların korunması ve amme menfaatinin temini ma¬nâsına geldiğini, bunun haram faizin kötülüklerini taşımadığını savunan gö¬rüş de isabetli değildir. Evvelâ faizli ekonominin hem ekonomiye hem de ferd ve cemiyete zararları vardır; buna yerinde açıkladık. Saniyen İslâm’da yasaklanan, haram kılınan bir fiil veya şey, şahısların fayda zarar ölçülerine, özel durumların esas alınmasına dayanılarak caiz kılınamaz. İçkinin de bazı faydalarından ve bazı kimselere zarar vermediğinden bahsedilir, ancak onun kötülüğü ve zararı galip olduğu için haram kılınmıştır; istisnâî durumlar ha¬ramı-genel olarak- helâl kılmaz.
4. Ticaret, yatırım ve üretim şirketlerine verilen kredilerden alınan faizle¬rin, İslâm ortaklık hükümlerine göre kâr payı gibi telâkki edilmesi görüşü de İslâm hukukuna göre geçerli ve isâbetli sayılamaz; çünkü İslâm’da şirketleş¬menin hükümleri ve şartları vardır. Müşârekede sermaye sahibinin kâra olduğu kadar za-rara da iştirak etmesi bu şartların başında gelir. Önceden tayin edilen ve şir¬ketin kâr mı zarar mı ettiğine bakılmadan alınan meblağa İslâm’a göre kâr değil, faiz denir.
5. Sermaye birikimi ve üretim ihtiyacı gerekçesine gelince ihtiyaç ve zaru¬ret bahsine girmiş oluruz; biz bu bahsi ayrı bir başlık altında ele aldık. Ancak şuna hemen işaret etmek gerekir ki, zaruretler özel ve geçici du¬rumlardan değil de sistemden geliyor ve devamlılık arzediyorsa bu durumda Müslümanların vazifesi İslâm’a aykırı sistemi zaruret gerekçesiyle meşrû ve de¬vamlı hale getirmek değil, İslâm’ın getirdiği faizsiz ekonomi sistemini yerleş¬tirmek, böylece ihtiyaçlara, zaruretlere toptan çözüm getirmek, bunun için çaba göstermektir. İşte bu çaba gösterilirken bir geçiş dönemi bahis mevzûu olacaktır. Geçiş döneminin de kendine mahsus zaruret hükümleri vardır.
Kendine iyi bak” bize göre değil
04:0021/09/2025, Pazar
G: 21/09/2025, Pazar
50
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu anlayış ve uygulama bize göre değil, bunu biraz açacağım da, yapay zekâ bile bakın bu anlayışa ne diyor:
“Niyette aşırılık: Kendine aşırı yüklenmek (bulaştırıcı benlikçilik veya bencillik olarak algılanabilir) yerine dengeyi korumak önemli.
Toplumsal sorumluluk: Kendine bakarken çevreye zarar vermemek, paylaşımcı ve adil olmak gerekir.”
Demek ki, dengeyi korumak, çevreye zarar vermemek, paylaşmak ve adil olmak bütün insanlık için temel insanî-ahlaki değerler.
Bunlara da kısa kısa temas edeceğim.
İnsan; hak, adalet, merhamet, sorumluluk ve paylaşması varsa insandır veya Müslümandır:
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hicretten sonra, Ensar ve Muhacirleri ikişer ikişer birbirlerine kardeş yapmış idi. Hz. Selman-ı Farisi (r.a.) ile de Ensar’dan Ebu’d-Derdâ’yı kardeş yaptı. Bir gün Selman, kardeşi Ebu’d-Derdâ’nın evine uğradı. Kapıyı Ebu’d-Derdâ’nın hanımı açtı. Fakat hali perişandı. Hz. Selman, “Nedir bu halin?” diye sordu. Ümmü’d-Derdâ, “Kardeşin Ebu’d-Derda’nın dünya ile alakası kalmadı” dedi. Ebû’d-Derdâ kendini ibadete vermiş, ailesini ve dünya işlerini ihmal ediyordu. Bunun üzerine Selman-ı Farisi (r.a.) ona şöyle dedi: “Kardeşim, Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin de üzerinde hakkı var, âilenin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Selman’ın bu sözü peygamber efendimize ulaştığında “Selman doğru söylemiş” buyurdu.
Yalnız kendine iyi bakan insan kendine yönelik hak ve sorumluluğunu yerine getirmiş olabilir, ama bunu bile başarabilmek için diğer varlıklara yönelik hak ve borçların yerine getirilmesi şartı yok mudur?
Şimdi moda oldu, insanlar vedalaşırken “Kendine iyi bak” diyorlar”; insan yalnız yaşayabiliyor mu, insan bütün ihtiyaçlarını başkalarına muhtaç olmadan temin edebiliyor mu, herkes yalnızca kendine iyi bakacak, başkalarının hal ve durumu onun ilgisi dışında kalacaksa “kendisi de ilgi dışında” kalmaz mı? Bu ne kadar absürt bir söz, ama moda!
Şimdi konumuz bu eğil ama, “Günaydın” da böyle, “Dağ başını duman almış…” gibi.
Yahu, normal iklimlerde gün(düz) aydın olur, gece karanlık olur, bir kimse için sabah duası veya iltifatı olarak günün karanlık değil de aydın olmasını dilemek saçma değil mi?
Diyeceksiniz ki, bu ifade mecâzîdir, maksat “ruhunu karartan, bunaltan şeyler olmasın” demektir; maksat bu olsa da ruha selamet lütfedecek olan varlığa atıf nerede, bu mutlu durum karşı tarafın böyle olsun demesi ile mi olacak. Allah, duâ, dînî içerik… nerede!
Hayır ve selamet kelimelerinde bu maneviyat vardır; sabah veya gün hayırlı olsun, selamatle gidin, Allah’a ısmarladık, Allah’a emanet… Bu ifadeleri niçin unutuyoruz da sözlük anlamı gevezelik olan “günaydın” diyoruz, doğrusu karşı taraf da buna “gece karanlık” diye cevap vermeli, sonra gökte bulutlar yıldızlar var, yerde dağlar ovalar var diye “musahabe” devam etmeli(!).
Modaya kapılıp kendime iyi bak felsefesini yaşayanlar veya birbirine temenni edenler ede dursunlar insanlık ölmedi; dünyanın birçok ülkesinden dini, dili, rengi, dünya görüşü farklı insanlar ölümü göze alarak Sumud Filosu’na katıldılar, dalgalarla boğuşarak, dronları aşarak yollarına devam ediyor, Gazze’deki insanlık dramına çare olmaya can atıyorlar. İşte bu insanlar bu dünyada var oldukça “Kendine iyi bak” felsefesi revaç bulmayacaktır, bulmamalıdır: Bu ahlak kahramanları var oldukça denge, sorumluluk, paylaşma, merhamet, adalet… yani insanlık var olmaya devam edecektir.
Din ve ahlak eğitimi (devam)
04:0014/09/2025, Pazar
G: 13/09/2025, Cumartesi
28
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Din ve ahlak eğitimi konulu yazı dizimde meselenin varıp arkadaş ve aileye dayandığını, ailenin de evlenme ile kurulabileceğini, evlenmenin de önünde bugün önemli engellerin bulunduğunu yazmıştım. Bu engellerden hareketle amaca nasıl ulaşabileceğimizi düşünüp yazmaya devam edeceğim, ancak bugüne ait bildiğimiz bir kısım engellerin pek de öyle olmadığını anlayacağımız bir konuşmayı nakledeceğim.
Sevgili Beşir Ayvazoğlu’nun Nuri Arlasez’le (1910-2000) yaptığı önemli ve okunası bir röportaj var (internetten bulup okumak mümkün). Ayvazoğlu’nun bir sorusu ve Nuri Bey’in cevabı:
Efendim, kamuoyu sizi hemen hiç tanımıyor. Ama tanıyanlar, ne kadar farklı bir insan olduğunuzu, bu ülkenin kültürüne ne büyük hizmetlerde bulunduğunu biliyorlar. Biz daha geniş bir kitle, hiç değilse bir kültür ve edebiyat dergisini okuyan kitle tarafından da tanınmanızı istiyoruz. Bize kendinizden biraz söz eder misiniz?
“…Tek istediğim, istediklerimi yapabilmek için bol vakit, sadece bol vakit. Babam gibi avukat olsam, şöhret, yazıhane, hepsi hazır... Para kazanmak kolay. Ama ben para değil, hürriyet istiyorum. Zannedilenin aksine, hürriyetin en büyük düşmanı paradır, sizi, kendi şartlarını benimseterek esirleştirir. İstediğim gibi kendi içime dönüp düşünemedikten sonra, parayı ve şöhreti ne yapayım? Asgarî maddî imkân, fakat azami vakit! Bütün istediğim bu! Evliliğe de bunun için yanaşmadım, yanlış anlamayın, evlilik müessesine asla karşı değilim, benim hayat tarzım evliliğe hiç uygun değildi. Hangi kadın asgari maddi imkânla geçinmeye razı olabilir? Hadi kafama uygun bir hanım buldum diyelim, ailesi “Bizim damat mı? Geçin onu canım, boş gezenin boş kalfası!” deyip bizi devamlı huzursuz etmez mi? Hülasa, evladım, hürriyetimi sonuna kadar muhafaza etmek kararındaydım.”
Saha araştırmalarında evlenmeyi hiç istemeyen veya geç isteyenlerin gerekçeleri şu maddelerde toplanıyordu:
Ekonomik belirsizlikler, artan yaşama maliyetleri, eğitim sürelerinin uzaması ve kariyer öncelikleri, değişen sosyal normlar, bireysel özgürlük arzusu; psikolojik belirsizlikler ve hukuki riskler…
Kalın ve siyah yazdığım kısım yetmiş yıl önce de varmış, ama bunlara rağmen evlenmeye, aile kurmaya mâni olmuyormuş; çünkü evlilik eskiden bir zorunluluk iken, günümüzde bireysel ve toplumsal tercihlere bağlı hale gelmiştir.
Zamanın ruhu dedikleri heyûlânın en etkin engel olduğu anlaşılmaktadır.
Zamanın ruhu azgın bir sel, devirip geçen bir fırtına gibi; bu durumda “yel değirmenleri ile savaşan kahraman” gibi mi olacağız, yoksa selin ve rüzgârın deviremediği, kökü derinlerde olan çınar gibi mi olacağız?
Bence ikincisi; çünkü birincisini (zamanın ruhunu ve gidişini) bugünden yarına değiştirmek fertlerin de ailelerin de elinde değildir.
Din ve ahlak eğitimini dert edinen Müslümanlar olarak çınarımızın derinlerdeki köklerini nasıl koruyabiliriz?
Gördüklerimi ve düşünebildiklerimi yazayım:
“Helal süt emmiş” diye bir ifademiz var; şu halde bizden olacak evlâdımızın eğitimi helal süt emzirme ile başlıyor.
Henüz bir iki yaşında iken şu veya bu sebeple bir oyun açıp bebeğin önüne sözde akıllı telefonu koyan ve işine veya keyfine bakan anneler daha bu yaşta nesli bozuyorlar; bu anneler her sosyal tabakada mevcut.
Çalışacağım diye bebeğini, çocuğunu başkalarına teslim edip evden uzaklaşan anneler nesli bozuyorlar.
Okul tercihinde yalnızca dünyaya, maddeye, zamanın ruhuna göre hareket eden aileler nesli bozuyorlar.
Çocuklarının okuldaki başarılarından başka bir dertleri, bir hassasiyet ve meşguliyet alanları olmayan aileler nesli bozuyorlar.
Çocuklar, gençler bozucu arkadaşlar seçebilir; bunu dert edinemeyen aileler nesli bozuyorlar.
Evlenmenin ekonomik engellerini kaldırmak için fedâkârlık yapmayan aileler ailenin kuruluşunun anormal gecikmesine sebep oluyorlar.
Din, ahlak ve değerlerimize bağlı olmayan sebeplerle gençlerin eş tercihine müdahale eden aile büyükleri gençlere yazık ediyorlar…
Genel gidişten şikâyet edip durmak yerine biz evlerimizin önünü temiz tutmaya çalışmalıyız; bunu yapabiliriz, yeter ki yukarıda bir kısmını sıraladığım yanlışları yapmayalım.
İyi yapan, doğru yapan ve başarılı olan nice aileler var; demek ki olabiliyor!
Din ve ahlâk eğitimci aile nerede
04:0031/08/2025, Pazar
G: 31/08/2025, Pazar
38
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meselemiz, dindar, bunun tabii sonucu olarak edepli ve ahlaklı nesiller yetiştirmek.
Bizim meselemiz bakımından dindar, “inancı ve ameli olabildiğince kâmil” Müslümandır.
Edep ve ahlak da İslam ahlakıdır, zorunlu ve tabîî değişim çerçevesinde geleneği temsil eden edeptir.
Hedefimize ulaşabilmek için aile ve arkadaşın en önemli ve ulaşılabilir birer unsur olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Okul, toplum, dünya, ekonomik şartlar, sorumlu Müslümanların bireyler olarak müdahale alanına giremiyor.
Din ve ahlak eğitimi verebilen aileye ulaştığımızda, benzer ailelerin çocuklarından arkadaş seçmeyi başarırsak arkadaş unsuru elde edilmiş olur.
Asıl zorluk amaca uygun ailenin bulunması/oluşması.
Ailenin ilk adımı evliliktir; uygun bir evlilik ile başlayan hayat yolculuğu içinde elbette eğitim de vardır.
Peki gençlerin evlenme ile ilgileri nasıl?
Bu konuda internette kısa bir araştırma yaptım, elde ettiğim bilgiler hayli uzun ve detaylı, önce bir özet vereyim, sonra (belki gelecek yazıda) bu bilgilerle ilgili düşüncemi aktarayım:
Türkiye’de evlilik, uzun yıllardır kültürel ve sosyal yaşamın temel taşlarından biri olarak görülmüştür. Ancak son yıllarda genç nüfus arasında evlilik kararlarının ertelenmesi veya hiç evlenmeme eğilimi giderek artmaktadır.
Bu sonucu birçok sebebi var: Ekonomik belirsizlikler, artan yaşama maliyetleri, eğitim sürelerinin uzaması ve kariyer öncelikleri, değişen sosyal normlar, bireysel özgürlük arzusu; psikolojik belirsizlikler ve hukuki riskler, gençlerin evlilik kurumuna bakış açılarını derinden etkilemektedir. Tüm bu faktörler, evliliğin eskiden bir zorunlulukken, günümüzde bireysel ve toplumsal tercihlere bağlı olarak ertelemeye tabi tutulmasına yol açmıştır.
Sebepleri/amilleri biraz açacak olursak:
1. Ekonomik Olanlar:
*Yüksek yaşama ve barınma maliyetleri, düğün ve ev kurma harcamaları gençlerin evlilik kararını zorlaştırmaktadır.
*Gelir belirsizliği ve işsizlik, ekonomik bağımsızlık sağlanmadan evlilik düşüncesini ertelemeye yol açmaktadır.
2. Eğitim ve Kariyer Hedefleri:
*Uzun eğitim süreci ve artan kariyer hedefleri, evlilik yaşını yükseltmektedir.
*Kadınların iş hayatına daha fazla katılması, evlilik öncesinde maddi ve mesleki tatmin arayışına neden olmaktadır.
3. Değişen Sosyal Normlar ve Tutumlar:
*Geleneksel evlilik anlayışının yerini, bireysel özgürlük ve kişisel tatmin arayışları almaktadır.
*Gençler, evliliği yalnızca aile kurma zorunluluğu değil, aynı zamanda duygusal ve ekonomik beklentiler çerçevesinde değerlendirmektedirler.
4. Psikolojik ve Sosyokültürel Bariyerler:
*Boşanma endişesi, evlilikte yüksek beklentiler ve özgürlük kaybı korkusu, evliliğe yönelik güvensizliği artırmaktadır.
*Geleneksel değerlerin çözülmesi, gençlerin bireysel kimliklerini koruma isteğini öne çıkarmaktadır.
5. Kurumsal ve Hukuki Sebepler:
*Devlet desteklerinin yetersizliği ve hukuki riskler, evlilik kararlarını olumsuz yönde etkilemektedir.
*Nafaka, mal paylaşımı ve boşanma süreçlerindeki adaletsizlikler gençleri evlilikten uzak tutmaktadır.
Gençlerin evlilik konusundaki kararlarında bu çok katmanlı sebeplerin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, toplum olarak evliliğin geleceğine dair daha kapsamlı ve bütüncül politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.
Neler yapılmalı?
Uzmanlar özetle şöyle diyorlar:
* Küresel ekonomik dalgalanmalara paralel, gençlere yönelik kamusal destekler artırılmalıdır.
*Eğitim ve kariyer planlamasında esnek yaklaşımlar sağlanarak, evlilik ile kişisel gelişim arasındaki denge desteklenmelidir.
*Toplumsal normlarda yaşanan dönüşüm dikkate alınarak, evliliğin getireceği duygusal tatmin ve karşılıklı sorumluluklar ön plana çıkarılmalıdır.
*Hukuki düzenlemelerde evlilik sürecinin daha güvenli hale getirilmesi, boşanma ve mal paylaşımı konularında adaletin sağlanması için reformlar yapılmalıdır.
Gelecek yazıda bu tespitler üzerine tahliller, yorumlar ve teklifler yapmaya çalışalım, inşaallah.
Kimin ahlâkı (ahlâk eğitimi)
04:0024/08/2025, Pazar
G: 24/08/2025, Pazar
32
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Evrensel bir ahlâkın bulunup bulunmadığı tartışıladursun; bizim (İslam ümmetinin ve Müslüman kavimlerin ve bu arada Müslüman Türklerin) bir ahlâk anlayış ve uygulamaları vardır ve bunun kökeninde, temelinde Kitabıyla, Sünnetiyle, ahlâk kahramanlarıyla İslam vardır.
İslam kültür ve medeniyetinden bütünüyle Batı uygarlığına cebren yönlendirilen halkımız (ve birçok İslam topluluğu) iki arada bir derede kaldılar; çok şükür Batılı olmadılar, ama ne yazık ki, kendi değerlerinden hayli kayıp verdiler.
İşte bu yüzden bir kısım insanımız (vatandaşlarımız) eşcinselliği savunurken “Bu da bizim ahlâkımız” deme noktasına geldiler.
Dünyaca gelinen noktada yaratılış gayemizi gerçekleştirerek var olmak mümkün değil miydi?
Mümkündü.
Bunun için aile, toplum ve devletin iş birliği gerekiyordu; işte bu olmadı. Cebrî kültür değişimi, halk, “aydınlar” ve devleti böldü, birbirine zıt istikametlerde yürüyüş oluştu.
Batıdan alınacaklar konusunda düşünürlerimizin farklı yaklaşımları oldu; “Bir iğne bile alınamaz” diyenler de oldu, mesela Âkif merhum gibi şöyle düşünenler de oldu:
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını,
Veriniz mesainizi son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.
İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin:
Bütün edvar-ı terakkiyi yarıp geçmek için,
Kendi mahiyet-i ruhiyeniz olsun kılavuz.
Çünkü beyhudedir ümmid-i selâmet onsuz.”
Âkif’in dilindeki san’at “zenaat ve teknoloji” demektir. “Bilim ve teknolojiyi alıp çalışın” diyor.
Son üç mısrada Batı’dan seçerek almayı ve “mahiyet-i ruhiyyemiz” derken de bizi biz yapan değerleri kastediyor, “Bu değerler kılavuzumuz olsun” diyor.
Âkif, seçme konusunda Japonya örneğine de temas ediyor:
Medeniyyet girmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan izniyle.
Dikilip sahile binlerce basiret, im’an;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie gümrükte çürür
Japonya demiş iken şu alıntıya da dikkat çekmek istedim:
“Japon toplumundaki toplumsal cinsiyet normları, tarihsel olarak Konfüçyüsçülüğün etkisinden evrilen ataerkil hiyerarşilerle sıkı sıkıya bağlantılı. Bir erkeğin rolü, evin geçimini sağlayan kişi ve ailenin reisi olmakla bağlantılı. Kadınlar ise aksine, eşler ve bakıcılar olarak görülüyor ve nihayetinde aile reisine boyun eğiyor. Çocuklara bu normlar küçük yaşlardan itibaren öğretiliyor. Araştırmalar, Japon anaokulu öğretmenlerinin cinsiyetçi konuşma ve davranış kalıplarını teşvik ederek çocukları çeşitli cinsiyet rollerine konumlandırdıklarını gösteriyor. Kızlar yumuşak konuşuyor ve sevimli, tehditkâr olmayan bir şekilde davranıyor. Erkek çocuklar ise aksine daha baskın bir dil ve davranış kullanıyor. Çocuk kitapları ve TV programları genellikle bu hiyerarşik dilsel kalıp ve davranışları devam ettiriyor. Bu inanç ve değerler, hâlâ erkeğe dayalı eve ekmek getiren/kadına bağımlı modele dayanan Japon işyerindeki işe alma uygulamalarını ve örgütsel davranışı etkiliyor…”
Eğitim çevreleri arasında uyum bulunmayınca hükmümüzün geçeceği iki önemli çevre aile ve arkadaştır.
Gelecek yazıda aile ve arkadaşa bakalım.
.Âlimlerin cihadı ve Mağrib Direniş Filosu
04:0017/08/2025, Pazar
G: 17/08/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün, ahlâk eğitimini kim, nerede, ne zaman, nasıl yapacak konusunu yazacaktım.
Bu ayın yirmi ikisinde başlayıp on gün sürecek olan Ğazze için âlimler faaliyetine öncelik vermek gerekti.
Evet, “İslâm âlimleri cihadı” diyorum; çünkü bu defa yalnızca konuşmak yok, Ğazze’deki zulüm kısmen de olsa duruncaya kadar bir dizi “âlimler faaliyeti” var.
Fetvalar, konuşmalar, sempozyumlar, konferanslar, köşe yazıları… elbette faydalı, ama etkili sonuç almıyor, belki bilgi ve bilinçlenme bakımından etkisi var, lakin fiili sonucu yok gibi.
Bu defa Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Türkiye’deki “kardeşi” İslâm Âlimleri Vakfı’nın daveti ve ağırlaması ile “cihad” demeyi hak eden bir dizi faaliyeti on gün sürdürecekler.
Neler mi yapacaklar?
Zalim saldırıyı durduruncaya, giriş kapıları açılıncaya ve şerefli halkın hayati ihtiyaçlarına çare ulaşıncaya kadar her gün basın toplantıları yapacaklar, siyasi liderlerle, etkili kişilerle ve dünyanın etkili medya kuruluşlarının temsilcileriyle temaslar kuracaklar, mümkün olan her imkânı kullanarak zulmü görünür kılacaklar, geniş katılımlı toplantılar yapacaklar.
Bu faaliyet parlayıp sönen kibrit misali göregeldiğimiz faaliyetlere benzemiyor; “sonuç alıncaya kadar” niyeti ile on gün sürecek çeşitli ve etkili faaliyetlerden oluşuyor; kibrit meş’aleyi yakıyor, meş’ale yolu aydınlatıyor ve hedefe varıncaya kadar yolculuk devam ediyor.
Bu çok önemli etkinliğe aynı tarihlerde bir başkası eşlik ediyor “Mağrib Direniş Filosu”.
İşte bu da yalnız söz değil, söz yanında eylem olduğu için önemli ve inşallah etkili olacaktır.
Filonun başındaki isimlerden Dr. Muhammed Amin Bennour, Tunus’ta düzenlenen tanıtımda, gemiciler ve denizcilik ekiplerine çağrıda bulunuyor.
31 Ağustos’ta İspanya’dan başlayacak resmi hareket, 4 Eylül’de Tunus’tan devam edecek ve 44 ülkeden 50’den fazla gemi ile binlerce denizci bu cihada katılacaklar.
Dr. Bennour, “Hedefimiz tek: Gazze ablukasını kırmak ve bölgeye insani yardım koridoru açmak” ifadesini kullanmış (âlimler cihadı da bunu yapmak istiyor) ve şunları eklemiş:
* ”Dünya genelinden onurlu Arap, Avrupalı, Amerikalı ve Asyalı gönüllüler bu seferde Filistin bayrağı altında birleşiyor.”
* “Ayrıca, Tunus, Cezayir, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde kara eylemleri de eş zamanlı olarak düzenlenecek, bu uluslararası dayanışma hareketi 2025 boyunca artan bir ivmeyle devam edecektir”.
Evet kudurmuş Siyonistler belki bunları de engelleyecekler, ama bu engelleme de onlara hayli pahalıya mal olacak.
Yılmak, usanmak, ümitsizliğe düşmek yok, yolculuğa devam; çünkü bu yolculuk da kutsal bir cihad, şerefli bir eylem.
.Âlimlerin cihadı ve Mağrib Direniş Filosu
04:0017/08/2025, Pazar
G: 17/08/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün, ahlâk eğitimini kim, nerede, ne zaman, nasıl yapacak konusunu yazacaktım.
Bu ayın yirmi ikisinde başlayıp on gün sürecek olan Ğazze için âlimler faaliyetine öncelik vermek gerekti.
Evet, “İslâm âlimleri cihadı” diyorum; çünkü bu defa yalnızca konuşmak yok, Ğazze’deki zulüm kısmen de olsa duruncaya kadar bir dizi “âlimler faaliyeti” var.
Fetvalar, konuşmalar, sempozyumlar, konferanslar, köşe yazıları… elbette faydalı, ama etkili sonuç almıyor, belki bilgi ve bilinçlenme bakımından etkisi var, lakin fiili sonucu yok gibi.
Bu defa Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Türkiye’deki “kardeşi” İslâm Âlimleri Vakfı’nın daveti ve ağırlaması ile “cihad” demeyi hak eden bir dizi faaliyeti on gün sürdürecekler.
Neler mi yapacaklar?
Zalim saldırıyı durduruncaya, giriş kapıları açılıncaya ve şerefli halkın hayati ihtiyaçlarına çare ulaşıncaya kadar her gün basın toplantıları yapacaklar, siyasi liderlerle, etkili kişilerle ve dünyanın etkili medya kuruluşlarının temsilcileriyle temaslar kuracaklar, mümkün olan her imkânı kullanarak zulmü görünür kılacaklar, geniş katılımlı toplantılar yapacaklar.
Bu faaliyet parlayıp sönen kibrit misali göregeldiğimiz faaliyetlere benzemiyor; “sonuç alıncaya kadar” niyeti ile on gün sürecek çeşitli ve etkili faaliyetlerden oluşuyor; kibrit meş’aleyi yakıyor, meş’ale yolu aydınlatıyor ve hedefe varıncaya kadar yolculuk devam ediyor.
Bu çok önemli etkinliğe aynı tarihlerde bir başkası eşlik ediyor “Mağrib Direniş Filosu”.
İşte bu da yalnız söz değil, söz yanında eylem olduğu için önemli ve inşallah etkili olacaktır.
Filonun başındaki isimlerden Dr. Muhammed Amin Bennour, Tunus’ta düzenlenen tanıtımda, gemiciler ve denizcilik ekiplerine çağrıda bulunuyor.
31 Ağustos’ta İspanya’dan başlayacak resmi hareket, 4 Eylül’de Tunus’tan devam edecek ve 44 ülkeden 50’den fazla gemi ile binlerce denizci bu cihada katılacaklar.
Dr. Bennour, “Hedefimiz tek: Gazze ablukasını kırmak ve bölgeye insani yardım koridoru açmak” ifadesini kullanmış (âlimler cihadı da bunu yapmak istiyor) ve şunları eklemiş:
* ”Dünya genelinden onurlu Arap, Avrupalı, Amerikalı ve Asyalı gönüllüler bu seferde Filistin bayrağı altında birleşiyor.”
* “Ayrıca, Tunus, Cezayir, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde kara eylemleri de eş zamanlı olarak düzenlenecek, bu uluslararası dayanışma hareketi 2025 boyunca artan bir ivmeyle devam edecektir”.
Evet kudurmuş Siyonistler belki bunları de engelleyecekler, ama bu engelleme de onlara hayli pahalıya mal olacak.
Yılmak, usanmak, ümitsizliğe düşmek yok, yolculuğa devam; çünkü bu yolculuk da kutsal bir cihad, şerefli bir eylem.
.Hangi ahlâk
04:0010/08/2025, Pazar
G: 10/08/2025, Pazar
40
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bizim neslin ya doğrudan veya dolaylı hocası oldu Prof. Dr. Tayyip Okiç (1902-1972). Bosnalı bir İslam aliminin, Doğu’da ve Batı’da okuyarak, master ve doktora yaparak iyi yetişmiş bir ilim adamı olan oğludur Tayyip Okiç.
Ankara, Konya ve Erzurum’da, Y. İslam Enstitüleri, İslami İlimler Fakültesi ve İlahiyat fakültelerinde hocalık yaptı, hadis ve tefsir kürsülerini kurdu.
Değerli ve sevgili kardeşim İrfan Küçükköy’ün “Büyük Dava Adamları” isimli çok faydalı kitabından (Konya-2016) konumla ilgili bir alıntı yapacağım:
Tayyip Hoca Konya’da, “mezun olacak öğrencileri bir salonda topluyor, onlara o tarih itibariyle öğretmen ihtiyacından bahsediyor. Dini eğitimin öneminden bahsediyor. Onları öğretmen olmaya teşvik ediyor. Bazı ahlâki öğütler verdikten sonra şu konuşmayı yapıyor: ‘Çoğunuz öğretmen olacaksınız, Değişik topluluklar içine gireceksiniz. İçlerinde ahlâk dışı davranışlarda bulunanları, örf dışı giyinenleri, öğretmen mesleğine yakışmayacak kadar aşırı makyaj yapanları göreceksiniz. Sakın ola bunlara takılmayınız, onları tenkit etmeye, onlarla tartışmaya, çatışmaya geçmeyiniz. Önünüzde, sınıflarınızda yüzlerce öğrenci olacak. Siz onlarla ilgileniniz. Din dersi hocası olarak onlara İslam’ı iyi anlatınız”. (s.230).
Merhum hocamız “Ahlâk dışı davranışlar” diyor; şu halde ona göre insana yakışan bir ahlâk var, buna aykırı davrananlar da ahlâk dışına çıkmış (ahlâksız olmuş) oluyorlar. Böyle diyen yalnızca Tayyip Hoca da değil elbette; Müslümanların ortak sözüdür (olmalıdır) bu.
Buraya bir hatırayı da eklemem gerekiyor.
En azından yirmi yıl önce yazılarına itibar edilen, eskiden solcu, sonradan liberal bir bayan köşe yazarı vardı, bir tv programında hem başını örtmek isteyenleri hem de eşcinsel olanları savunmuştu. Tartışmacılardan biri “eşcinsellik ahlâksızlık değil mi?” diye çıkışınca “o da onun ahlâkı, bu da benim ahlâkım, tesettürü ahlâki sayanının ahlâkı da onun ahlâkı” demişti.
Felsefenin etik bölümünde filozoflar, evrensel bir ahlâkın var olup olmadığını tartışıyorlar; kimi var diyor, kimi yok diyor.
Şimdi bu ülkede yaşayanların büyük çoğunluğu en azından sözde Müslüman ama ülkenin düzeni “İslâmî” değil.
Bu düzen içinde yaşayan ve İslam ahlâkını evrensel veya kendi din ve kültürleri bakımından bağlayıcı bilen, böyle inanan ve böyle yaşamaya çalışan Müslümanların önünde önemli bir mesele var: Sözde Müslüman olanların bile birçoğunun ahlâkı göreceli telakki ettiği bir toplumda en azından kendisi ve ailesinin İslam ahlâkını kuşanmış olarak yetişmelerini nasıl sağlayacaklar?
Okul mu?
Yıllarca önce merhum Erbakan’ın kısmi iktidarında okullara zorunlu olarak “İslam ahlâkı” dersi konmasına gayret edildi, buna muvaffak olamayınca “zorunlu ahlâk” dersi kondu. Ben bir Fransız Kolejinde seçmeli din dersi ile zorunlu ahlâk derslerini üç yıl okuttum. Okulda iki yıl hazırlık okunduğu için lise son sınıf öğrencisi, üniversite öğrenci yaşında oluyordu. İlk günümde Türk Müdür (Fransız papaz müdür de vardı) beni son sınıfa götürdü, tedirgin bir hal içinde kısaca tanıttı ve acele ile çıkıp gitti, yazı tahtasına dönüp baktığımda alt köşeden üst köşeye kadar şu yazıyı gördüm: “Ahlâk istemezüüüüük!!!!”.
Okullarda milli eğitim ilke ve uygulamaları, iktidarlara göre değişiyor. Ayrıca ahlâk eğitimi yalnızca öğretmekle, okutmakla olmuyor; çünkü genel öğretim ve eğitimde öğreteceğiniz ve üzerinde milli mutabakat sağlanmış ve islâmî de olan bir ahlâk müfredatı yok. Ve çünkü okutanların ahlâk anlayış ve uygulamaları da farklı.
Yıllarca uğraşıldı sonunda seçmeli olarak İslam bilgisi, Kur’an-ı kerim ve Peygamberimizin (s.a.) hayatı dersleri programa girdi, girdi ama Müslüman evlâdı bunları seçmiyor.
Aile mi?
Evet her şeye rağmen aile.
İsterseniz gelecek yazıda “aile bu işi nasıl başaracak” konusunu düşünelim.
.Diplomasi mi savaş mı?
04:003/08/2025, Pazar
G: 3/08/2025, Pazar
5
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Belkıs, Sebe ülkesinin (günümüzde Yemen bölgesi) hükümdarıdır ve kraliçe unvanına sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de güçlü, akıllı ve karizmatik bir lider olarak tasvir edilir.
Hz. Süleyman ona mektup göndermiş, Hak dine ve hükümranlığına teslim olmasını istemişti. Belkıs danışma meclisini topladı ve şöyle dedi:
“Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem./Şu cevabı verdiler: “Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız, yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün./Kraliçe şöyle dedi: “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır./Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?” (27/32-35)
Süleyman aleyhisselâmın mektubunu alan melike, devlet ileri gelenlerini toplayarak mektubun içeriği hakkında bilgi vermiş, ne yapmaları gerektiği konusunda kendileriyle istişarede bulunmuştur. Danışmanları ülkenin savaş gücü hakkında bilgi verdikten sonra nihaî kararın kraliçeye ait olduğunu ifade etmişlerdir. Kraliçe, savaşın başarısızlıkla neticelenmesi durumunda düşman istilâsının kötü sonuçlarını anlatarak meseleyi barış yoluyla çözmenin daha uygun olacağını ifade etmiş, barıştan yana olduğunu göstermek üzere Hz. Süleyman’a hediyeler göndermiş ve sonunu beklemiştir.
Peygamberimiz (s.a.) Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında, Hudeybiye krizinde barışta ve savunmada kalmayı tercih etmiş, gerektiğinde -sonucu rahmet ve kazanç olan- tavizler de vermiştir.
Makalelerde, sosyal medyada ve bazı konuşmalarda heyecana gelen (bunda da haklıdırlar bu başka) şahıslar Türkiye’ye “Ne duruyorsun, İsrail’i vur bu iş bitsin” diyorlar. Hükümet ise işi savaşsız, diplomasi ile ve uluslararası toplumu yanına alarak çözmeyi tercih ediyor.
Niçin?
Çünkü Belkıs’ın dediği dün de bugün de bir gerçektir; savaşır yenilirseniz bin bela, yenerseniz yine bir belâ: en azından can ve mal kaybı yaşanır.
Ğazze’de bıçak kemiğe dayandığı için, İsrail planını adım adım uygulamakta olduğu için, masum Filistin halkının canına, malına ve mukaddesatına durmadan saldırdığı için Hamas’ın başka çaresi kalmamıştı. Bunlara diyeceğimiz söz, “Allah yardımcınız olsun”dur.
Bize gelince halk olarak bütün yol ve imkanları kullanarak insani yardımda bulunmalı, eksiksiz boykot ile düşmanı sıkıştırmalıyız; silahlı çatışmayı ise sorumlu olan devletten beklemeli, yönetimin, bıçak kemiğe dayanıncaya kadar diplomasi tercihine saygı göstermeliyiz.
İsrail tek başına olsa onu elbette yeneriz, ama ABD, birçok Avrupa, hatta bazı sözde İslam ülkeleri onu desteklediği zaman güç dengesi aleyhimize döner.
Hamaset hayırlı iş görmez, hikmet, feraset, basiret rehberimiz olmalıdır.
Suriye meselesinde de düşman aynıdır: Başta ABD ve İsrail’dir, dahası da vardır.
İşte bu yüzden bu meselenin de çözümünde hükümetimiz hikmet, basiret ve ferasetin rehberliğinde yol alıyor, diplomasiyi sonuna kadar kullanıyor, gücü zaruret halinde kullanıyor; böyle de olmalıdır.
.Hangi başarı?
04:0027/07/2025, Pazar
G: 27/07/2025, Pazar
62
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir “adam” çıksa ve şöyle dese:
“İmam hatip lisesi mezununu nerede istihdam edersiniz? İmam, vaiz... Girerse ilahiyat fakültesine girer hiç itirazım yok. Hukuk fakültesi boşa masraf.”
Buna ben cevap vermem; değmez, mantığı yok, diyeceğini diyememiş de “boşa masraf” demiş gibi bir durum var.
Ben cevap vermem de imam hatipli bir kızımız şu cevabı vermiş:
“Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden üniversite sınavında Türkiye 684.’sü olarak mezun oldum. Türkiye’nin bütün üniversitelerinde okuyabilirdim ama sizin gibilere kalmasın diye senin doktora yaptığın üniversitede siyaset bilimi okuyorum. Size inat hukuk okuyacağız; size inat siyaset, sosyoloji, psikoloji okuyacağız. Size inat imam hatip liselerinde okuyacağız! Siz de kininizde boğulacaksınız.”
Bu ülkenin insanına yazık değil mi, gençleri şu veya bu okulda okuyor diye ayıran, kimine meydanı açan, kimine kapatan, tahrik ettiği için insanımızı birbirine düşüren… bu şahıslar, nerede okumuş olurlarsa olsunlar, hangi rütbe, titr ve “başarıya” imza atmış olurlarsa olsunlar bu milletin onlara harcadığı boşa, hatta zarara masraftır.
Başarı dedim de bu konuda birkaç cümle kurasım geldi:
Maneviyat, ebediyet ve medeniyet körü bir takım, iki yüz yıldır bu milleti, var eden köklerinden sökmek, üç günlük dünyada köksüz, anlamsız ve gerçek manada mutlu olmadan yaşatmak için olanca imkanlarıyla mücadele ediyorlar. İnsanı bölüyorlar, yarısını (maddi kısmını) yaşatmak ve geliştirmek, diğer yarısını öldürmek için uğraşıyorlar, bir kısmı bu diğer yarıya da inanmıyorlar.
Kendileri bilir, kimseyi zorla kendi değerlerimize mecbur edecek halimiz de amacımız da yok. Ama bu gürûh kendi sakatlanmış değerlerine mecbur etmeyi de meşru sayıyor, vazife biliyorlar.
Biz (Müslümanlar) diyoruz ki:
İnsan iki unsurdan oluşmuştur: Ruh ve beden. Beden ölümlüdür, ruh bedenden çıkınca da başka âlemlerde mutlu veya mutsuz olarak yaşamaya devam eder. Başarı hem bedene hem ruha hakkını vermektir. En fazla yüz yıl civarında bedenle yaşıyoruz, bu dünya hayatında da bedenin ve ruhun ihtiyaçları var; bunlardan birini ihmal ederek veya fıtratından (yaratılıştan, mevcut donanımından) saptırarak bireye de topluma da insanlığa da hizmet edilemez ve bu anlayışa dayalı hiçbir eyleme kâmil manada “başarı” denemez.
Yalnız dünya için okuyan, kazanan, dereceler elde eden kimseler, oyuncaktan güzel evler yapıp sonra yıkan çocuk gibidirler.
Yalnız dünya için okuyan, kazanan, dereceler elde eden kimselerin eksikli başarılarından, kâmil insanlar istifade ederler (bilim ve teknolojiden herkes istifade edebilir, kötüye kullanmak da vardır) lakin fıtratından sapmış böyle kimseler muma da benzerler; gerçek başarının (iki cihanda mutlu kılan başarının) yolcuları bu mumların ışığından da istifade ederler, ama mumların kendilerine faydası yoktur, erir ve maddi olarak yok olurlar. Onlar inkâr etseler de ruhları vardır, o yok olmaz, ona yazık etmiş olurlar.
Biz imam hatipliler ve başka okullarda okusalar da bir yolunu bulup bizim gibi madde ve mânâda başarılı olmayı hedefleyenler nice engelleri aştık, “Muhtar Bile Olamazlar” dediler, onların başına muhtar da olduk ve Türkiye’ye çağ atlatmak üzereyiz.
Keşke bizi sevmeyen ve istemeyenlerin de baş ve kalp gözleri açılsa, yarım olmak ve yarım görmekten kurtulsalar!
Adalet ve İslâm insanı
04:0020/07/2025, Pazar
G: 20/07/2025, Pazar
31
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazımızda “Adâleti engelleyen çok şey vardır; bence bunların en yaygın olanları: Kin ve nefret, sevgi ve yakınlık, ahlaksız güç, haksız tarafı tutma ve torpildir” demiştim.
Torpili biraz açıkladım.
Diğer sebepleri ahlak ile ilişkilendirmek gerekiyor.
Güzel ahlak sahibi bir insan ve böylelerinin hâkim olduğu bir toplulukta adalet gerçekleşir ve engeller işlemez.
Bu konuda bilgi sahibi olanlar adaleti üç konumda ele almışlardır: Ahlak, toplum, hak ve hukuk.
Ahlak adaleti kişide erdemlerin, aşırılıklardan uzak ve dengeli olmasıdır.
İslâmî sosyal adalet, liyakate göre fırsat eşitliği ve cemiyetin bütün fertlerinin temel ihtiyaçlarının, kendi çabaları yetmediğinde toplum ve devletin desteği ile temin edilmiş olduğu toplum durumudur.
Hakta ve hukukta adalet, insanlar arasında ayrım gözetilmeden yargılanma, herkesin hak ettiğini alması, layık olduğunu elde etmesi durumudur.
Görülüyor ki, bu üç konumda adalet güzel ahlak ile gerçekleşiyor.
Kurân-ı Kerîm, güzel ahlâkı ve bir manada “İslâm insanını” bir âyette şöyle anlatıyor (Kur’an Yolu’nden özetliyorum):
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır” (Bakara:2/177).
İslâm tarihinde namazda kıble değişikliği yapıldığında (2/144-150. âyetler) İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Mealini verdiğimiz âyette İslâmiyet açısından asıl iyiliğin ve Allah’a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk erdemlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşımadığı tespit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmakta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şeklindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır.
Bir hadiste “Birr, ahlâk güzelliğidir” buyuruluyor (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizî, “Zühd”, 52) kullanımı da dikkate alarak bu kelimeyi “erdemlilik” diye tercüme etmeyi uygun bulmuştuk. (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur’an-ı Kerîm’in en kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur’an’da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânâlarda kullanıldığı görülür. Burada “birr” kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ahlâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen meziyetler de “birr” kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kavramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Nitekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, “bütün saygı ifade eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” şeklinde değerlendirmiştir (V, 37).
Söz konusu âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takvâ sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifade edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takvâ kelimeleri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurulması Kur’an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çekici başka bir âyetin meâli de şöyledir: “İyilik (el-birr) ve takvâ üzerinde yardımlaşın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan sakının (ittika). Çünkü Allah’ın vereceği ceza çok çetindir” (Mâide 5/2). Görüldüğü gibi burada “birr” kelimesi “ism”in, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takvâ ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur’anî anlamda “birr”, sıdk ve takvânın, birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı ilişkinin kurulduğu görülür. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber,
“... Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takvâ sahibi (etkâ), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım” buyururken (Buhârî, “İ‘tisâm”, 27; Müslim, “Hac”, 141) kendisini bu üç üstün nitelikle tanıtmıştır. Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber “Size doğruluğu (sıdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir” buyurmuşlar (İbn Mâce, “Duâ”, 5; Müsned, I, 3, 5, . Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kıyamet gününde “füccâr” (günahkârlar) damgası yemekten, ancak müttaki davranan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulabileceklerini bildirmiştir (Tirmizî, “Büyû”, 4).
Adalet devlet huzur
04:0013/07/2025, Pazar
G: 13/07/2025, Pazar
28
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adaletsiz devlette, güven ve huzur olmaz.
Zulümle elde edilen, çürük zemine yapılmış bina gibidir; er veya geç yıkılır.
Adâleti engelleyen çok şey vardır; bence bunların en yaygın olanları “Kin ve nefret, sevgi ve yakınlık, ahlaksız güç, haksız tarafı tutma ve torpildir.”
Bu yazıda torpili, gelecek yazılarda diğerlerini ele alacağım.
Torpil kullanmak, etkili bir kimseyi, amaca ulaşmak için aracı kılmaktır.
Amaç meşru ise aracı kılmak ve aracı olmak sakıncalı değil, hatta hakkın yerini bulmasına yardım etmek olduğundan iyidir, sevaplı bir davranıştır.
Amaç meşru değil ise aracı kılmak da aracı olmak da haramdır, günahtır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim güzel bir işe aracılık ederse ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir” (Nisâ:4/85).
Âyette aracılık için “şefâat” kelimesi kullanılmıştır.
Türkçede şefaat daha ziyade âhiretteki aracılık ve özellikle de Hz. Peygamber’in, hem bütün insanlara (hesaba çekilmenin, yargılanmanın bir an önce başlaması, bekleme sıkıntısının son bulması için) hem de ümmetinin günahkârlarına (günahlarının bağışlanması için) Allah nezdinde yapacağı aracılık mânâsında kullanılır. Kur’an’da ve Arapçada ise şefaatin buna ek olarak daha geniş bir mânâsı vardır: İki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek bir zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücünü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir. 88. âyette açıklanacağı üzere müminler, bazen Müslüman olmayan kimseler için de bu mânâda şefaatte bulunuyorlardı. Ayrıca hemen her zaman toplum içinde aracılık faaliyeti sürdürülmüş ve aracılar bulunmuştur. Özellikle hukuk, adalet, ehliyet ve emanet duygusu ve şuurunun ve bunlara dayalı uygulamaların ikinci plana atıldığı; güçlü, hatırlı, yakın olanların -haklı veya haksız olarak- işi bitirdiği dönemlerde, bu mânâda toplum ahlâkının zaafa uğradığı zamanlarda şefaat (adam bulma, torpil kullanma) yaygın hale gelmektedir. Âyet hem tarihî hem de evrensel olarak şefaat konusunda bir kural getirmektedir: Şefaat kötü, çirkin ve yasak değildir; ancak meşrû, hukuka ve ahlâka uygun olmalı; başkası aleyhine haksızlık doğurmayacak ve iyi olan bir sonucun hâsıl olması için yardım mânâsı ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hâsıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzerini o da görür.
Bir örnek vereyim:
Tanıdık, yakın, sevdiğiniz biri size gelip kendisi veya başkası için bir aracılıkta bulunmanızı istiyor. Mesela bir makama veya işe atanmak, alınmak istiyor; bunun hakkı olduğunu söylüyor, ilgili kişiyi methediyor…
Diyelim ki, o makama, o işe birden fazla talip var; siz bunların tamamının ahlâki ve yeterlik (liyâkat) durumunu bilmiyorsunuz, aracılık isteyen de bilmiyor. Böyle bir durumda birinin ihaleyi, işi almasına ve bir makama atanmasına aracılık ederseniz ve diğer talipler içinde daha lâyık olanı varsa aracı olarak sorumlu ve kul hakkına girmiş, kamu hakkı ve faydasına da zarar vermiş olursunuz.
Doğumu engelleme, özürlüyü öldürme
04:006/07/2025, Pazar
G: 6/07/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Taha Kılınç hep okunası yazılar yazıyor, ömrü bereketli olsun, 02. 07. 2025 tarihli “Doğum Savaşı” başlıklı yazısında Ğazzeli mücahid kadınların, bir halkın ve Ğazze cihadının ayakta kalmasına katkı olsun diye çocuk doğurduklarını anlatıyor.
İnsana acımayan, insanları öldüren köpekleri koruyan zümre veya benzerleri bu cihadı kınıyor; 1. Böyle bir ortamda çocuk doğurmanın merhametsizlik, 2. Sakat doğması muhtemel çocuk yapmanın da çocuklara zulüm olduğunu ileri sürüyorlar.
Ben de diyorum ki:
Yaşasın Ğazzeli mücahid kadınlar, bereketli olsun doğumları!
Bu yazı bana, iki sakat düşünce ve uygulamayı hatırlattı.
Çocuk Doğurmayı Cinayet Saymak: Antinatalizm:
Bu dünyada mutsuzluk yaşayacağı endişesiyle çocuk sahibi olmayı ahlaki olarak yanlış, hatta bazı aşırı görüşlerde “cinayet” olarak nitelendiren bir düşünce akımı var.
Bu felsefenin sözde argümanları şöyle:
1.Acının Önlenmesi: En temel argümanlardan biri, varoluşun kaçınılmaz olarak acı ve ıztırabı beraberinde getirmesidir. Bir çocuğu dünyaya getirmek, onu potansiyel olarak büyük acılarla dolu bir yaşama maruz bırakmak demektir. Bu düşünceye göre, var olmamak, acı çekme olasılığını ortadan kaldırdığı için her zaman daha iyidir.
2.Onay Eksikliği: Doğan bir çocuk, var olmayı seçme şansına sahip değildir. Antinatalistler, bir bireyin rızası olmadan onu acı çekme potansiyeli olan bir dünyaya getirmek etik dışıdır.
3.Gelecek Felaketleri: Bazı antinatalistlere göre, iklim değişikliği, kaynak tükenmesi, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi küresel sorunlar gelecekteki nesiller için büyük zorluklar yaratacağı için bu koşullarda çocuk sahibi olmak sorumsuzluktur.
Şüphe yok ki, antinatalizm, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından kabul görmeyen, marjinal bir felsefe olarak kalmaya mahkûmdur.. İnsanlık tarihi boyunca üreme, hayatta kalma ve toplumun devamlılığı için temel bir saik, amil ve değer olarak görülmüştür.
Bu yılgınlık felsefesine karşı A. Camus’nun, “Sisifos Efsanesi (Le Mythe de Sisyphe) isimli kitabı okunmaya değer.
Bu kitabında Camus, “Hayatın kendiliğinden bir amacı olmasa bile, insanın kendi anlamını yaratma kapasitesini ve bu yaratma sürecinin getirdiği özgürlük ile neşeyi vurguluyor. Absürtlüğe rağmen hayata tutunma ve ona meydan okuma çağrısı yapıyor.”
İslam’da ise absürtlük değil, hikmet anlayışı ve inancı vardır. “Varlık değil, öz öncedir.” Allah Teâlâ insanı yaratıp dünyada var etmeden önce özleri ile sözleşme yapmıştır. Yaratılışın hikmeti, inanlığı ve kulluğu gerçekleştirmek için var olan imtihanı yaşamaktır. “Her güçlüğün yanında iki kolaylık vardır” buyuran Rabbimiz kullarına, “Güçlük karşısında yılgınlık göstermemelerini, mücadeleye devam etmelerini öğütler.
İkinci konu “Sakat olmaları muhtemel çocuğu doğurmamak.”
Bu da faşist felsefe ve uygulamayı hatırlatıyor:
Şu ansiklopedik bilgiyi aktarıyorum:
“Nazi Almanyası’nda faşist ideoloji doğrultusunda, sakat doğan çocuklar ve engelli yetişkinler sistemli bir şekilde öldürüldü. Bu korkunç program, “Aktion T4” olarak bilinen ve “ötenazi” adı altında yürütülen bir cinayetler dizisiydi. Ancak burada kullanılan “ötenazi” terimi, günümüzde ahlak ve fıkıh bakımından müzakere ettiğimiz gönüllü ve merhametli ötenazi kavramından tamamen farklıdır; Nazilerin yaptığı, zorunlu ve ideolojik temelli bir katliamdı.
Naziler, kalıtsal hastalıkları veya fiziksel/zihinsel engelleri olan bireylerin Aryan ırkının saflığını bozduğu ve topluma yük olduğunu düşünüyorlardı.
Program şöyle uygulandı:
1939’da başlatılan “Çocuk Ötenazi Programı” ile hastanelerde doğan engelli bebekler ve küçük çocuklar, ailelerinden gizlenerek veya yanıltılarak özel merkezlere gönderildi. Burada zehirli gaz, ölümcül enjeksiyonlar veya aç bırakma gibi yöntemlerle öldürüldüler.
Yetişkin Ötenazisi (Aktion T4): 1939 sonbaharında başlayan bu program, akıl hastanelerindeki, bakım evlerindeki ve engelli kurumlarındaki binlerce yetişkin engelliyi hedef aldı. Özel olarak inşa edilmiş gaz odaları kullanılarak veya enjeksiyonlarla öldürüldüler.”
İsrail, sağlam, sakat demeden öldürüyor; bir halkı topyekûn imha etmek istiyor.
Ğazzeli mücahid kadınlar da bu katliama doğurarak direniyorlar; çünkü insanın sağlamı da özürlüsü de insandır.
Sultanlar halife değildir İslâmî düzen de saltanat değildir
04:0029/06/2025, Pazar
G: 29/06/2025, Pazar
40
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
En önemli farka işaret etmek gerekirse: Halîfeler ümmetin hür bey’atı ile halife olurlar, alimler ve yetkin kişiler ile danışma yaparak ülkeyi yönetirler, şeriatla amel ettikleri sürece kendilerine itaat edilir, hak yoldan sapınca da onu seçenler tarafından görevden uzaklaştırılırlar.
Sultanlar, bir öncekinin evlâdı, bu yoksa başkaca yakını olur, sultan yaşarken bunları sultan namzedi (velîahd) yapar, onlar için ümmetten zorla bey’at alır, kimse sultanları eleştiremez ve doğru yoldan sapınca görevden alamaz (fiilen bu böyledir).
Peygamberimiz (s.a.) hilafetin, kendisinden otuz yıl kadar sonra ümmeti ısıran (zulmeden, can yakan) saltanata çevrileceğini bildirmiştir.
Saltanatın ısırdığı iki büyük fıkıh âlimden söz edeceğim:
İmam Muhammed’in öğrencisi İbn Semâ’a’nın anlattığına göre:
İmam Muhammed “el-İkrâh” (tehdit ve baskı altında yapılan fiil ve tasarrufların hükmü) bölümünü yazınca onu çekemeyenlerden biri, Sultan’a (sözde halifeye) şu ihbarda bunuyor: “Muhammed bir kitap yazdı, orada sana yaman bir hırsız dedi”. Sultan bunu duyunca köpürüyor, derhal yakalanıp getirilmesini emrediyor. Adam onu getirmeye gidiyor, İbn Semâ’a da yanında gidiyor, önce vezire getiriyorlar, vezir İmam Muhammed’in suçunu dile getirerek sözle hırpalamaya başlıyor, İmam böyle bir kitap yazmadığını söylüyor, İbn Semâ’a göz altına alma sebebini öğrenince koşarak İmam’ın evine geliyor, evi emniyet güçlerinin sardığını görüyor, bir komşunun duvarından aşarak arkadan eve giriyor, İkrâh kitabını buluyor ve evdeki bir kuyuya atıyor, dışarı çıkma imkânı bulamadığı için bir yere saklanıyor. Vezîrin emri ile İmam Muhammed’in bütün kitaplarını toplayıp saraya götürüyorlar, arayıp tarıyorlar öyle bir kitaba rastlamıyorlar. Sultan yaptığına pişman oluyor, İmam’a lütuflarda bulunarak evine gönderiyor, “iftiracıyı” da cezalandırıyor. İmam kitabın kuyuda zayi olmasına çok üzülüyor, yeniden yazmaya da eli varmıyor. Kuyunun temizlenme vakti gelince bir usta çağırılıyor, usta kuyuya iniyor, çıkıntılı bir tuğlanın veya taşın üzerinde ıslanmamış olarak kitabı bulup İmam’a veriyor, o da buna çok seviniyor, bir süre kitabı gizliyor, sonra tehlike geçince ortaya çıkarıyor.
Bilgi notu:
İmam Muhammed Şeybânî’nin yaşadığı dönemde Abbâsî halifelerinden Ebü’l-Abbas es-Seffâh, Mansûr, Mehdî-Billâh, Hâdî-İlelhak ve Hârûnürreşîd iktidarda bulunmakla birlikte kaynaklarda onun sadece Hârûnürreşîd ile ilişkisinden söz edilmekte ve bunun da Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle başladığı belirtilmektedir. Hârûnürreşîd, Şeybânî’yi yine Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle Abbâsî halifelerinin yazlık başşehri Rakka kadılığına tayin etti. Şeybânî bu esnada ilmî çalışma-larına ara vermeyip er-Rakkyyât ve es-Secedât adlı iki eser yazdı (Keşfü’z-zunûn, II, 1424, 1669). Hârûnürreşîd, Zeydî imamı Yahyâ b. Abdullah’ın 176 (792) yılındaki isyanından dolayı onunla istişare ettiğinde (Taberî, IV, 631) Ali evlâdı taraftarı olduğu izlenimi uyandırdığı için halifenin güvenini kaybetti, 187’de (803) kadılık görevinden azledilerek fetva vermesi yasaklandı ve eserlerinde isyana sürükleyen görüşlerin bulunup bulunmadığı kontrol edildi. Ardından Hârûnürreşîd, bu olayda kendisinin kusurlu olduğunu anlayıp Şeybânî ile temasını sürdürdü ve Ebû Yûsuf vefat edince onu başkadılığa getirdi. Şeybânî hayatının sonuna kadar bu görevde kaldı. 189 (805) yılında Hârûnürreşîd’in refakatinde gittiği Rey’de vefat etti ve oraya defnedildi. Bazı kaynaklarda 187’de (803) öldüğü belirtilmektedir.
İlgi çekici bir tevafuk olarak İmam Muhammed’in fıkhını açıklayan önemli fıkıh kaynağı el-Mebsût’u yazan İmam Serahsî de zalim saltanatın gadrine uğrayan ulemadan biridir.
Kırgızistan’ın, tarihî eserleriyle meşhur Özkent şehrinde Karahanlılar zamanında yaşayan ve M. 1090’lı yıllarda (muhtemelen 1096’da) vefat eden ve Şemsü’l-Eimme olarak şöhret bulan meşhur fıkıh âlimi Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed b. Ebi Sehl es-Serahsî’ye atfedilen bir mezar bulunmaktadır. Bilindiği üzere Ebu Bekr Muhammed Serahsî, Karahanlı hükümdarı Şemsülmülk (Nasr bin İbrahim) veya Hasan Han tarafından Özkent’te hapse atılmıştır. Serahsî’nin fıkıh anlayışı hakkında bir doktora tezi yapan Osman Taştan, onun hapse atılış sebebi olarak, bir cariyenin iddeti bitmeden hakanın komutanıyla evlenmesine hakanın izin vermesini tenkit etmesi, hakanın koyduğu ağır vergileri eleştirmesi ve bazı ulema tarafından zındıklıkla suçlanmasını göstermektedir. Serahsî H. 480 (M. 1087) yılında hapisten çıkarak Fergana veya Margilan’a gitmek üzere Özkent’ten ayrılmıştır. Özellikle otuz ciltlik Mebsut’u ile büyük bir şöhrete erişen Serahsî, İslâm fıkhında bilhassa Hanefiler arasında çok önemli bir yere sahip olmuştur.
Serahsî 15 yıl hapiste kalmış ve Mebsût’un önemli bir kısmını burada imlâ (ceza evine ders almaya gelmelerine izin verilen öğrencilerine dikte) etmiştir.
..Türk Eximbank’ın faizsiz bankacılık faaliyetleri
04:0022/06/2025, Pazar
G: 22/06/2025, Pazar
33
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1985 yılından beri ülkemizde faizsiz bankacılık ve finansman faaliyeti yürüten, önceki isimleri “özel finans kurumları”, sonraki isimleri “katılım bankaları” olan kurumlar çoğalarak faaliyetlerine devam ediyorlar. Faaliyet hacimleri hedeflenenin henüz çok gerisinde kalmış olsa da var olmaları bile hassasiyeti olanlar için bir güzel imkandır.
2022 yılından beri faizsiz finansman da yapan “Türk Eximbank” daha az tanınmakta olduğundan ilgililerden bir bilgi notu istedim, aşağıda okuyucularımla paylaşıyorum:
“Türk Eximbank, BDDK düzenlemeleri kapsamında; kalkınma ve yatırım bankalarının, katılım bankalarının fon kullandırma yöntemlerine dayalı olarak yapılacak düzenlemelere uygun olmak ve münhasıran faizsiz yöntemlerle sağlamış olduğu kaynaklarla sınırlı olmak üzere, finansman sağlayabileceği hükmüne dayanarak 9 Eylül 2022 tarihinden itibaren faizsiz bankacılık faaliyetini pencere modeli ile yürütmektedir.
Pencere Modeli faizli yöntemlerle ürün ve hizmet sunmakta olan bankaların, tamamen ayrıştırılmış bir alt yapı ile (muhasebe, fon temini, ürün çeşitliliği vb.) faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun ürün ve hizmetleri de sunması olarak tanımlanmaktadır.
Bu kapsamda Türk Eximbank bünyesinde 9 Eylül 2022 tarihi itibarıyla Danışma Komitesi faaliyetlerine başlamış ve faizsiz bankacılık faaliyetlerinin ilke, standart ve teamüllere uygun olarak gerçekleştirilmesini sağlayacak alt yapılar tesis edilmiştir.
Faizsiz bankacılık finansman ürün çeşitliliğimizi artırarak hem Türk Eximbank’ın TL kaynakları hem de İslami finansman kuruluşlarından temin edilen döviz kaynaklar ile bu alandaki çalışma hacmini artırmak Türk Eximbank’ın stratejik öncelikleri arasında yer almaktadır.
Türk Eximbank nezdinde Murabaha (Kâr Beyanı ile Satım), Eser (İstisna) ve Katılım Esaslı Alacak Sigortası (KEAS) ürünleri ile faizsiz bankacılık faaliyetleri icra edilmektedir. Murabaha, firmaların satıcı uhdesinde mevcut olan işletme ve yatırım mallarının alımlarına yönelik ihtiyaçların finansmanı amacıyla kullandırılmaktadır. Eser (İstisna) ürünü kapsamında Faizsiz Bankacılık İlke ve Standartlarına uygun bulunan makine, teçhizat ve aksam harcamaları finansmana konu edilmektedir. KEAS kapsamında gerçekleştirilen tüm işlemler, diğer faaliyetlere ilişkin fon, havuz veya hesaplardan ayrı tutulmak suretiyle ve katılım sigortacılığı esaslarına uygun bir şekilde faizsiz bankacılık ilke ve standartları çerçevesinde yürütülmektedir.
Türk Eximbank ayrıca Sevk Öncesi İhracat Finansmanı (SÖİF) ve Faizsiz Finansal Kiralama Finansmanı ürünleri ile Katılım Bankaları aracılığıyla da faizsiz bankacılık faaliyetlerini icra etmektedir.
Mevcut ürünler dışında Türk Eximbank’ın işlem çeşitliliğini ve faizsiz bankacılık finansman destek hacminin toplam destek hacmi içindeki payını artırmak adına; hizmet harcamalarının finanse edebileceği “İcare” ürünü ile sürekli mal alımı yapılan tedarikçilere yapılan ödemelerin finanse edilebileceği “İsticrar” ürününün 2025 yılının ikinci yarısında kullandırımı planlanmaktadır.
Ayrıca ilk kez Merkez Bankası kaynağından faizsiz bankacılık ilke ve standartlarına uygun olarak Türk Eximbank aracılığıyla Katılım Bankaları üzerinden “Katılım Bankaları Aracılığıyla İhracat Destek Finansmanı” ve ihracatçıya doğrudan Türk Eximbank tarafından sunulacak “İhracat Destek Finansmanı” ürünleri geliştirilmesi çalışmasında sona gelinmiş olup bu yılın ikinci yarısında finansman sağlanması hedeflenmektedir.”
Parada faiz olmaz mı?
04:0015/06/2025, Pazar
G: 15/06/2025, Pazar
42
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir iddiayı dinledim; iddia sahibi, “faiz ancak mal değişiminde olur, para alım satımında veya borçlanmalarında faiz olmaz; çünkü Bakara suresinin 279. Allah Teâlâ ‘faizden vazgeçer tevbe ederseniz mallarınızın aslını alabilirsiniz’ buyuruyor” diyordu.
İddia sahibi şunu da diyordu: “faizle ilgili âyette mal kelimesi geçiyor, para geçmiyor, bankalar da para/kredi verdikleri kimselerden zaten faiz almıyorlar, enflasyon farkı ve biraz hizmet bedeli alıyorlar…”
Bu iddia şuna benziyor:
“Kur’an’da haram olarak şarap (hamr) kelimesi geçiyor, onun da ne olduğu, nasıl yapıldığı bellidir; eroin ise şarap değildir, tozdur, bu sebeple haram olmaz…!”
Biraz fıkıh, biraz para ve ekonomisi, biraz bankacılık hakkında bilgisi olanlar bu iddiayı ciddiye bile almazlar, ama kafa karıştıracağı için kısa bir açıklamayı faydalı gördüm:
Kur’an’da faizle ilgili birden fazla âyet var, bunlarda faizin tarifi yok; çünkü muhatapları bunu biliyorlar. Onlar malları takas ediyorlar veya o zaman para yerine kullanılan altın ve gümüşü malların değişiminde aracı olarak kullanıyorlar. Peygamberimiz (s.a.) hem altın ve gümüşün (o zamanki paranın) birbiri ile değişiminde hem de çokça kullanılan dört nesneyi örnek vererek bunların takasında faizin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Fukaha da bu açıklamadan yola çıkarak malda ve parada faizin nasıl olacağını anlatıyor ve faizin haram olduğunda ittifak ediyorlar.
Şimdi elimizde daha çok kâğıt para var, bu para ile ne kadar mal alıp satabileceğimiz belli, parayı alıp satmak veya ödünç vermek demek, aynı zamanda o paranın alabileceği malı (ekonomik değeri) alıp satmak, ödünç vermek demektir ve bu kesinlikle böyledir. İşte bu parayı reel faizle sattığınız veya ödünç verdiğinizde kesin olarak haram işlem yapmış olursunuz. Yüz kilo buğdayı vadeli olarak yüz yirmi kilo buğdaya sattığınız veya bu kadar buğday fazlasına ödünç verdiğiniz zaman da kesin olarak haram faiz almış vermiş olursunuz. Bütün paralar, altın ve gümüş, belli malların kendi cinsinden alım satımı ve ödünç verilmesinde de vâdeli fazlalık kesin olarak faizdir ve haramdır.…
Faizci bankalar reel faiz almadan kredi vermezler; bu da kesinlikle böyledir.
BDDK verilerine göre, Türk bankacılık sektörünün 2024 yılına ait net kâr rakamları açıklanmıştır.2024 yılının tamamında Türk bankacılık sektörünün net kârı 659,0 milyar TL’ye yükselmiştir.
Şimdi iddia sahibinin delil gösterdiği âyetin nasıl tercüme edildiği ve fıkıhta paranın mal sayılıp sayılmadığı konusunda birkaç nakil yapacağım:
Elmalılı:
Ey o bütün iman edenler!
Allahdan korkun ve riba hisabından kalan bakayayı bırakın eğer gerçekten müminlerseniz 278 Yok eğer yapmazsanız o halde Allah ve Resulünden mutlak bir harb olunacağını bilin ve eğer tevbe ederseniz re’sülmallarınız sizindir, ne zalim olursunuz ne mazlûm 279 Ve şayed borçlu sıkıntıda ise o halde bir kolaylığa intizar, bununla beraber tasadduk etmeniz hakkınızda daha hayırlıdır.
TEFSİR:
Faizi kesin olarak yasaklayan âyetler geldikten sonra, mü’min olmanın gereği onu tamâmen terk etmektir. Çünkü imanın şartı, “işittik ve itaat ettik” demektir. Artık ilâhî emir tebliğ edilip anlaşıldığına göre, faizden mevcut alınacakların peşine düşmek, onları almaya çalışmak doğru bir davranış olmaz. Bilakis bu çok yanlış, Allah’ın rızâsına uygun olmayan ve O’nun gazabını celbeden çirkin bir teşebbüstür. Bu sebeple, Allah’ın emrini bile bile faizcilikten vazgeçmeyenlere Allah ve Rasûlü harp ilan etmiş, onlar da Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşa girişmişler demektir. İnsanların böyle bir savaşa güç yetirmeleri ve başarılı olmaları ise mümkün değildir. Faizcilikle meşgul olmak, faiz almak ve vermek bu kadar büyük bir cinâyettir. Allah’ın açacağı savaştan maksat, emrine uymayanları cehenneme atmasıdır. Resûlullah’ın savaşı ise bizzat bildiğimiz mânada savaşmasıdır. Faizciliği terk etmeyenler gerek “faiz helâldir” inancında olan mürted veya kâfir, gerekse faizin haramlığına iman etmekle beraber imanının gereğiyle amel etmeyen fâsık mü’min olsun ikisiyle de savaşılması emredilmektedir. Çünkü bunlar zekâtı inkâr eden veya vermekten kaçınanlar gibi mürted veya bâğîdirler.
Elmalılı merhum devamında örnekleri daima hem para hem de mal üzerinden veriyor; yani “re’sülmal” hem para hem de mal oluyor.
Kur’an Yolu:
(278) Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın.
(279) Bunu yapmazsanız Allah ve resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir.
Tefsir:
Tövbe edip faizcilikten vazgeçenlerin tahakkuk edip de henüz borçluların ödemediği faizleri almalarına izin verilmemesi, ana paradan başka bir fazlalığa haklarının bulunmadığının açıkça ortaya konması, ancak böyle yaptıklarında hem haksızlık etmekten hem de haksızlığa uğramaktan kurtulacaklarının bildirilmesi, bazı kimselerin “Faizin azı helâldir, ancak kat kat olanı haramdır” şeklindeki anlayış ve yorumlarının isabetli olmadığını göstermektedir. Rûm sûresinde herhangi bir faizle artsın diye verilen sermayenin artmayacağı bildirilirken (30/39) kullanılan üslûp ve ifade de bu türlü bir anlayış ve yoruma ters düşmektedir.
Rivayet tefsirlerinde bu âyetin gelişiyle ilgili bazı sebepler zikredilmiştir: 1. Tâif’te oturan Sakîf kabilesi faizcilik yapardı, birçok kimse üzerinde faiz alacakları vardı; Mekke’nin fethinden sonra Tâif kuşatılmış, bu arada faiz yasağı da konmuş bulunduğu için bu konuda bir anlaşma yapılarak İslâm’a girmişlerdi. Anlaşmaya göre kendilerinin faiz borçları düşecek, yasaktan önce tahakkuk etmiş faiz alacaklarını ise tahsile devam edeceklerdi. Mekke Valisi Üseyd’e başvuran –faiz borçlusu– bazı Mekkeliler, Sakîf’e olan faiz borçlarını ödemeyeceklerini bildirdiler, Sakîfliler ise anlaşma gereği talepte ısrar ettiler. Durum Resûlullah’a bildirilince bu âyet nâzil oldu (Taberî, III, 107). Anlaşılan o ki, Resûlullah bu anlaşmayı, “Yasaktan önce gerçekleşmiş faiz alacakları haram kapsamına girmez” ictihadına göre yapmıştı; bunun üzerine inen âyetle söz konusu ictihad düzeltilmiş oldu (İbn Âşûr, III, 94). 2. İslâm’dan önce, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile Hâlid b. Velîd ortak olarak faizcilik yapıyorlardı, faize yatırılmış büyük bir servetleri vardı. Âyet nâzil olunca Resûlullah halka hitap ederek, “İyice duyunuz ki Câhiliye devrinden kalma bütün faiz borçlarını kaldırıyorum; ilk kaldırdığım faiz alacağı da amcam Abbas’ınkidir!” buyurdu (Ebû Dâvûd, “Hac”, 57; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 332). İbnü’l-Cevzî bu rivayetleri sıraladıktan sonra İbn Abbas, İkrime gibi kadîm tefsircilerden şu önemli notu da nakletmiştir: Allah “... Kalan faizi bırakın” buyuruyor; çünkü daha önce bütün faizler terkedilmiş, yalnızca Sakîf’in faizleri kalmıştı.
“…Malların bu ayırımı bazı akid türlerini birbirinden ayırma noktasında önem taşımaktadır. Buna göre kira ve âriyet akidleri gibi bir malı kullanma gayesi taşıyan akidler kural olarak tüketilen mallar üzerinde kurulamaz; para, hububat vb. tüketilen mallar üzerinde âriyet akdi yapılması halinde bu akid âriyet değil karz akdi olur.”
Diyanet Ans. Mal maddesi.
Kurban Bayramı günleri farklı ibadet günleridir
04:008/06/2025, Pazar
G: 8/06/2025, Pazar
31
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arife Günü sabah namazından sonraki tekbir ibadeti dördüncü günün ikindi namazı sonrasına kadar devam ediyor.
Cenazeyi taşırken tekbir yok, ama bunu yapıyorlar, söylediğim günlerde tekbir var; bunu ya unutuyor veya yapmıyorlar.
Bu tekbirler, Hanefî mezhebine göre vâcib, Şâfiî ve Ahmed’e göre sünnettir. Bakara Sûresi’nin “Sayılı günlerde Allâh’ı zikrediniz…” meâlindeki 203. âyet-i kerîmesi, teşrîk tekbîrine işaret olarak kabul dilmiştir…
Yirmi üç vakitte, her farz namazın arkasından “Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd.” diye tekbîr getirilir.
Farzı kılıp sol tarafa selam verildikten sonra ara vermeden, yerinden kalkmadan, mescidden çıkmadan ve dünya kelâmı konuşmadan tekbîr getirmek lâzımdır. Teşrîk tekbîrini; münferid (namazını yalnız kılan), imam, cemaat, mukîm, müsâfir, kadın-erkek herkes okur.
Kurban ibadeti:
Kurban kesmenin hükmü, mezheplere göre farklılık gösterir. Sünnî mezheplerin çoğuna göre sünnet iken, Hanefi mezhebinde vacibdir. Kurban kesmenin, Allah katında en sevimli ibadetlerden biri olduğu ve kesilir kesilmez kabul edildiği bildirilmiştir.
Bayramın vacib (veya sünnet) kurbanının etinden kesen ve ailesi de yiyebilirse de kendilerinden daha muhtaç olan insanlara dağıtılması ek bir ibadet olur.
Kurban kesim vakti, bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazı kılındıktan sonra, bayram namazı kılınmayan yerlerde ise sabah namazı vakti girdikten sonra başlar. Kurbanlıkların, mutlaka Kurban Bayramı günleri içerisinde kesilmesi gerekecek. Bu süre içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir.
Bayram namazı:
Hanefi mezhebine göre, cuma namazı farz olan kişilere bayram namazı kılmak vaciptir. Şafii ve Mâlik’e göre sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre farz-ı kifâyedir. Bayram namazı hutbe okunmasa da geçerlidir, ancak sünnet terk edilmiş olur.
Ziyaretler, sıla-i rahim:
Bayram günlerinde yakınlarla bayramlaşmaya, görüşmeye, ziyaretleşmeye en uygun yerden kaçıp dağlarda veya sahillerde bayram yapmak bayramın ruhuna (maksadına) ters düşer.
Bayram günleri ve geceleri Allah Teâlâ’nın kullarına nasıl rahmetler ve lütuflar yağdırdığına dair sahih rivayetler vardır.
Bütün bunları bir arada düşündüğümüz zaman bayram’ın, dünyada cereyan eden sevindirici veya üzücü olaylarla bağlantısı olmadığı, her şeye rağmen yapılması gereken bir ibadet olduğu anlaşılmaktadır.
Evet, dünyanın şurasında burasında mazlumların ahı sağır kulakları bile tırmalamaktadır, ama bir yandan onlara elden gelen yardım yapılacak, diğer yandan bayram ibadeti de ihmal edilmeyecektir.
.İslâmcılık birlik, hilafet, şeriat
04:001/06/2025, Pazar
G: 1/06/2025, Pazar
4
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendimi içlerinde hissettiğim İslamcı Müslümanların vazgeçilemezleri arasında birlik, hilâfet ve şeriat vardır.
İdeal birlik, ümmetin (bütün Müslümanların) tek bayrak, tek vatan ve tek yönetim içinde birleşmesidir; lakin bunun tarih boyunca kâmil manada bir türlü gerçek-leşemediğini biliyoruz.
Engelin, hem dıştan hem de daha üçüncü ve dördüncü halifeden başlayarak içten kaynaklandığını da biliyoruz.
Ulus devletler ortaya çıkınca daha önce sıkı veya gevşek merkeze bağlı Müslüman gruplar, bu oyunu oynayan kurtlara yem olacaklarını düşünemeden üzerine atladılar ve onlar da ulus devletler oluverdiler.
Ümmetin bu tabii olmayan parçacıkları, Müslüman olmayanlara karşı olduğu kadar Müslümanlara karşı da sınırlarını ve bağımsızlıklarını korumak için savaşabiliyorlar.
Sömürücü iri devletler, bunları savaştırıyor, silah satıyor, borçlandırıyor; cahil, yoksul, dolayısıyla bağımlı kalmaları için her vicdansız çareye başvuruyorlar.
Az sayıda İslâmcı sultan zincirleri kırmaya teşebbüs edince çeşitli şekillerde yok edildiler.
Son yıllarda ideal manada olmasa da bası alanlardan başlayarak ilişki, birlik ve dayanışma teşebbüslerini memnuniyetle takip ediyoruz.
Bundan sonra olsa olsa “Müslüman topluluklar/devletler konfederasyonu” gibi bir birlik olabilir. Bayrak tek, sancaklar çok olur.
Ancak otuz yıl dayanabilen hilafet saltanata dönüşmüş, yüzyıllardır Müslümanlara, sultanlar “halîfe” diye benimsetilmiştir.
Zamanın şartlarına göre halîfenin niteliklerinde ayarlamalar yapılmıştır.
Bugün, yukarıda açıklamaya çalıştığım birlik gerçekleşirse her bir parçadan seçilmiş üyelerin teşkil ettiği meclis, yapacağı anayasaya göre yöneticiyi tayin eder. Bunun dönüşümlü olması da mümkündür.
Şeriat, İslâm hukuku demektir. Anayasadan yönetmeliklere kadar İslâm birliğinin mevzûâtı oluşturulurken naslar (âyetler, hadisler), ihtiyaç, mesâlih ve mekasıd, zaruretler, ictihad, şûrâ birlikte kaynak ve yöntem olurlar. Hedef, her alanda, kesin bilgi veya galip zan ile Allah’ın razı olduğu hüküm ve çözüme ulaşarak uygulama yapmaktır.
Dün ve bugün, İslâm’ın doğru öğrenilmesini ve uygulanmasını, Müslümanların birliğini, birliğin bir şekilde kurumlaşmasını, caydırıcı güç elde ederek bütün Müslümanların birlikte korunmasını, en uygun yoldan İslâm’ın teblîğini (da’vet)… dert edinen Müslümana “İslâmcı” denir.
İslâmcılık belli bir hareketin, çıkışın, parti siyasetinin…tekelinde değildir.
Bir parti başaramadı, bir devletteki devrim amacına ulaşamadı diye “İslâmcılık öldü” diyenler, ölmesini isteyenlerdir, ama o, yeryüzünde bir tek İslâmcı var olduğu sürece ölmez, ölmeyecektir.
Sonra ne mi oldu?
04:0025/05/2025, Pazar
G: 25/05/2025, Pazar
38
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nesil topluluğu ve dergisi hakkında bilgi verdiğim iki yazımı yukarıdaki başlıkla bitirmiş, cevabını da bu yazıya bırakmıştım.
Din eğitim ve öğretimi veren okulları bazı gruplar ve partiler, laik eğitim öğretim kurumlarını da laikçiler ve solcular arka bahçeleri haline getirmek için uğraş verdiler, taze fidanları meyve vermeye bırakmadılar, en güzel çağlarını heba, hatta kanlarını sebil eylediler.
Mesela İmam Hatip Okullarında ve Yüksek İslam Enstitülerinde pek solcu yoktu ama Akıncı, Ülkücü, Nurcu, Tarikatçı… öğrenci grupları vardı. Bunların kavga ettikleri, birbirini yaraladıkları da oldu. Bir kısım öğretmenler de bu gruplardan birine bağlı idiler. Bizim gibi, gruplardan bağımsız, İslamcı ve kaliteli öğretici-eğitici olanları, grup bağlıları saygıya layık görmüyorlar, hatta şiddete muhatap kıldıkları da oluyordu.
Biz, Allah ve Resulünden başka “günah işlemez, hata etmez, her dediğine uyulur” bir kimsen olmadığını, olmayacağını, söyleyene değil, söze bakarak ve düşünerek bilgi ve hüküm sahibi olmayı, muhalif düşünceye saygılı olmakla beraber ne ona düşman, ne kendininkine bağlı ol(ma)mayı bağlayıcı kurallar olarak benimsemiştik. Bize göre İslam’a hizmet için önce hizmet edecek olanların iyi Müslümanlar olmaları, doğru bilgi ve hikmetten nasipli olmaları, yakından uzağa sözlü ve daha etkilisi güzel örneklik ile İslam’ı tebliğ (davet/dâva) etmeleri, genciyle yetişkiniyle halkı (tabanı) yeniden İslam’a getirdikten sonra -ki, bu yıllarca çalışma ile olacaktı- tavanın; yani sosyal ve siyasi hayatın tabii olarak İslâmîleşeceğini… söylüyor ve savunuyorduk.
Gruplar ve grupçular ise ya bir partiye hizmet edip onu iktidara getirerek veya bir yanılmaza bağlanıp eteğine yapışarak İslamlaşmanın (kurtuluşun) gerçekleşeceğine inanıyorlardı. İşte bu inançta olanlar ve daha ziyade parti siyaseti yapanlar çocuklarımızı zayi ettiler.
Bir genç düşünün:
Biz ona diyoruz ki, “iyi Müslüman ol, doğru olanı öğren, tebliğ ve temsil yoluyla insanları İslam’a davet et (eğitim/öğretim yap); bunu hakkıyla yaparsak belki yirmi yıl sonra toplumda iyiye doğru bir değişim olabilir” diyoruz.
Particiler ona diyorlar ki:
“Bize hizmet et, dersi mersi idare et, sizi ilim milim diye oyalayan satılmış hocaları dinleme, biz yakın zamanda iktidara gelip amacı gerçekleştireceğiz”.
Siz genç olsanız kimin peşinden giderdiniz.
Öğrenciler kısa sürede sonuç vadeden hayalcileri ve/veya yalancıları tercih ettiler, bize sadık kalanları tehdit ettiler, hatta şiddet uyguladılar, dergimizin okunması ve satılmasını engellediler, nihayet tiraj 500 civarına düşünce yayını durdurduk, ortalık toz dumandı, ufuk aydınlanıncaya kadar da dar kadro hizmete karar verdik:
Kitaplar ve makaleler yazdık, konuşmalar yaptık, görevimizi en iyi yapmaya çalıştık, yolunu yöntemini beğendiğimiz STK’lara destek verdik, kabiliyetli öğrencilerin kapasitelerini tam kullanmalarına yardımcı olduk, İslam Araştırmaları Merkezini kurduk, ümmetin yüz akı 44 büyük cilt telif İslam Ansiklopedisi’ne vücut verdik, kaliteli İslam insanı yetiştirmeye maddi ve manevi destek verdik, benzeri oldukça az bir araştırma kütüphanesi tesis ettik, yetişen ilim adamlarımızın yüksek öğretim yapabilmeleri için birçok engeli aşarak bir üniversite açtık…
Engelleme ve baskı diyorum da bazı kimseler buna inanmakta zorlanıyorlar. Önceki iki yazımı okuyan, alttan yukarıya doğru her düzeyde başarılı hizmetler vermiş olan bir dostumuz şu hatırasını yazıp göndermiş, yazıyı onunla bitireyim:
Sayın Hayrettin Hocam!
Ben, 1 Mayıs 1976 tarihinden itibaren Çorum İl Müftü Yardımcısı olarak atandım ve “NESİL” dergisinin çıktığı 1 Ekim 1976 tarihinde Çorum İl Müftü Vekili olarak göreve devam ediyordum. Merhûm Naim Arınık ile Hüseyin Ceylan, müftülüğün hemen bitişiğinde küçük bir kırtasiye dükkânı açmışlardı. Burada, Nesil dergisini de satmaya başladılar. Ancak o gününün Merhûm Erbakan hayranlarından bazıları Nesil dergisinin aleyhinde konuşuyorlar, bunun için de Merhûmların dükkanında Nesil dergisi satılıyor diye dükkâna girmiyorlar ve menfi propaganda yapıyorlardı.
Propagandanın ana sebebi de NESİL dergisinin ismi idi. Yani şöyle diyorlardı: “NESİL= NECMETTİR ERBAKAN’I SİL”
Biz de “NESİL dergisinin bu isimle çıkartılmasında kesinlikle böyle bir düşünce söz konusu değildir” diye değişik mahfillerde açıklamalar yapıyorduk.
Bunlar da benim hatırladıklarım. Selam ve hürmetlerimi arz ederken ellerinizden öper, sağlık ve afiyet içerisinde bir ömür geçirmenizi Yüce Allah’tan niyaz ederim (M. Ç.).
..Sonra ne mi oldu?
04:0025/05/2025, Pazar
G: 25/05/2025, Pazar
38
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Nesil topluluğu ve dergisi hakkında bilgi verdiğim iki yazımı yukarıdaki başlıkla bitirmiş, cevabını da bu yazıya bırakmıştım.
Din eğitim ve öğretimi veren okulları bazı gruplar ve partiler, laik eğitim öğretim kurumlarını da laikçiler ve solcular arka bahçeleri haline getirmek için uğraş verdiler, taze fidanları meyve vermeye bırakmadılar, en güzel çağlarını heba, hatta kanlarını sebil eylediler.
Mesela İmam Hatip Okullarında ve Yüksek İslam Enstitülerinde pek solcu yoktu ama Akıncı, Ülkücü, Nurcu, Tarikatçı… öğrenci grupları vardı. Bunların kavga ettikleri, birbirini yaraladıkları da oldu. Bir kısım öğretmenler de bu gruplardan birine bağlı idiler. Bizim gibi, gruplardan bağımsız, İslamcı ve kaliteli öğretici-eğitici olanları, grup bağlıları saygıya layık görmüyorlar, hatta şiddete muhatap kıldıkları da oluyordu.
Biz, Allah ve Resulünden başka “günah işlemez, hata etmez, her dediğine uyulur” bir kimsen olmadığını, olmayacağını, söyleyene değil, söze bakarak ve düşünerek bilgi ve hüküm sahibi olmayı, muhalif düşünceye saygılı olmakla beraber ne ona düşman, ne kendininkine bağlı ol(ma)mayı bağlayıcı kurallar olarak benimsemiştik. Bize göre İslam’a hizmet için önce hizmet edecek olanların iyi Müslümanlar olmaları, doğru bilgi ve hikmetten nasipli olmaları, yakından uzağa sözlü ve daha etkilisi güzel örneklik ile İslam’ı tebliğ (davet/dâva) etmeleri, genciyle yetişkiniyle halkı (tabanı) yeniden İslam’a getirdikten sonra -ki, bu yıllarca çalışma ile olacaktı- tavanın; yani sosyal ve siyasi hayatın tabii olarak İslâmîleşeceğini… söylüyor ve savunuyorduk.
Gruplar ve grupçular ise ya bir partiye hizmet edip onu iktidara getirerek veya bir yanılmaza bağlanıp eteğine yapışarak İslamlaşmanın (kurtuluşun) gerçekleşeceğine inanıyorlardı. İşte bu inançta olanlar ve daha ziyade parti siyaseti yapanlar çocuklarımızı zayi ettiler.
Bir genç düşünün:
Biz ona diyoruz ki, “iyi Müslüman ol, doğru olanı öğren, tebliğ ve temsil yoluyla insanları İslam’a davet et (eğitim/öğretim yap); bunu hakkıyla yaparsak belki yirmi yıl sonra toplumda iyiye doğru bir değişim olabilir” diyoruz.
Particiler ona diyorlar ki:
“Bize hizmet et, dersi mersi idare et, sizi ilim milim diye oyalayan satılmış hocaları dinleme, biz yakın zamanda iktidara gelip amacı gerçekleştireceğiz”.
Siz genç olsanız kimin peşinden giderdiniz.
Öğrenciler kısa sürede sonuç vadeden hayalcileri ve/veya yalancıları tercih ettiler, bize sadık kalanları tehdit ettiler, hatta şiddet uyguladılar, dergimizin okunması ve satılmasını engellediler, nihayet tiraj 500 civarına düşünce yayını durdurduk, ortalık toz dumandı, ufuk aydınlanıncaya kadar da dar kadro hizmete karar verdik:
Kitaplar ve makaleler yazdık, konuşmalar yaptık, görevimizi en iyi yapmaya çalıştık, yolunu yöntemini beğendiğimiz STK’lara destek verdik, kabiliyetli öğrencilerin kapasitelerini tam kullanmalarına yardımcı olduk, İslam Araştırmaları Merkezini kurduk, ümmetin yüz akı 44 büyük cilt telif İslam Ansiklopedisi’ne vücut verdik, kaliteli İslam insanı yetiştirmeye maddi ve manevi destek verdik, benzeri oldukça az bir araştırma kütüphanesi tesis ettik, yetişen ilim adamlarımızın yüksek öğretim yapabilmeleri için birçok engeli aşarak bir üniversite açtık…
Engelleme ve baskı diyorum da bazı kimseler buna inanmakta zorlanıyorlar. Önceki iki yazımı okuyan, alttan yukarıya doğru her düzeyde başarılı hizmetler vermiş olan bir dostumuz şu hatırasını yazıp göndermiş, yazıyı onunla bitireyim:
Sayın Hayrettin Hocam!
Ben, 1 Mayıs 1976 tarihinden itibaren Çorum İl Müftü Yardımcısı olarak atandım ve “NESİL” dergisinin çıktığı 1 Ekim 1976 tarihinde Çorum İl Müftü Vekili olarak göreve devam ediyordum. Merhûm Naim Arınık ile Hüseyin Ceylan, müftülüğün hemen bitişiğinde küçük bir kırtasiye dükkânı açmışlardı. Burada, Nesil dergisini de satmaya başladılar. Ancak o gününün Merhûm Erbakan hayranlarından bazıları Nesil dergisinin aleyhinde konuşuyorlar, bunun için de Merhûmların dükkanında Nesil dergisi satılıyor diye dükkâna girmiyorlar ve menfi propaganda yapıyorlardı.
Propagandanın ana sebebi de NESİL dergisinin ismi idi. Yani şöyle diyorlardı: “NESİL= NECMETTİR ERBAKAN’I SİL”
Biz de “NESİL dergisinin bu isimle çıkartılmasında kesinlikle böyle bir düşünce söz konusu değildir” diye değişik mahfillerde açıklamalar yapıyorduk.
Bunlar da benim hatırladıklarım. Selam ve hürmetlerimi arz ederken ellerinizden öper, sağlık ve afiyet içerisinde bir ömür geçirmenizi Yüce Allah’tan niyaz ederim (M. Ç.).
Birinci yılın sonunda NESİL
04:0018/05/2025, Pazar
G: 18/05/2025, Pazar
27
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birinci yılı bitirince, elde edilen sonuç ve tecrübenin verdiği birikimle “Nesil Bir Yaşında” başlıklı bir yazı yazmış, tepkiler ile bunlara karşı tavrımızı şöyle ifade etmiştik:
NESİL BİR YAŞINDA
Dergimiz bir neslin hem mektebi hem de mesaj vasıtası olmak niyetiyle, bir yıl önce neşir hayatına girmiştir. Derginin kurucuları, bu Nesil deryasından bir avuç idi; niyetleri dağılan, birbirinden habersiz kalan kolları dergi vasıtasıyla bağlamak, bir kalbe bağlı damarlar haline getirmekti. Kalp İslâm idi, mutlak mânâda İslâm’a hizmet idi. Nesil de bugün adına “İmam-Hatip’liler” dediğimiz, Ashab-ı Suffeden, (tarihteki) Akıncılardan bugüne kesintisiz devam eden, kendini İslâm’a hizmete adamış, varlığını Allah’a teslim etmiş bir manevî ordunun son halkası idi.
Ekonomik, kültürel, siyasî... savaşı yürüten ordunun çeşitli kolları ve maksada uygun bir bütün teşkil eden metodları vardır. Bu kollar gövde ve beyinle ilgisini kestiği, metod ve vasıtalar gayeleştiği gün zaten başarı ümidi söner, düzen kargaşaya döner. Dergi, Hudâ’ları ve gayeleri bir olan bu kollarda el ve gönül birliğini de temin etmek istiyordu. (İstiyor ve isteyecek...) Geride bıraktığımız bir yıl içinde alınan netice ve kaydedilen intibalar ne oldu?
Kalbi İslâm ile çarpan, peşin hükümleri kemikleşmemiş, aklını hissine kurban etmemiş nesil mensuplarımız mezkûr maksatlarla çıkan NESİL’i heyecanla karşıladılar, maddî-manevî desteklerini esirgemediler, takdirleri ve yapıcı tenkitleri ile yolumuza ışık tuttular. Evvel Allah onlardan aldığımız güçle yolumuza devam edeceğiz. Yolumuz, İslâmî grupları İslâm’ın ve ilmin rehberliğinde birleştirmek, vasıta ve metod ayrılıklarının rahmet olduğunu hissettirmek, bu birlik ve duygu içinde İslâm’a hizmete yönelmektir.
Bu arada tabii olmayan muhalefetlere, yıkıcı propagandalara da maruz kaldık. Bu tavrın sahipleri, daha çıkış mektubumuzdan başlayarak “öküzün altında buzağı aradılar.” Sözü en menfî mânâya zorladılar. Dergide iddia ve ithamlarına delil bulamayınca kehânete başvurdular ve “Bunlar mezhepsizliği, vehhabiliği yaymak, reform yapmak... için ortaya çıkmışlardır. Filân grubu tutar, filân gruba cephe alırlar. Şimdilik bu maksatlarını gizliyorlar (Dergide bunları gösteren bir şey yok) ama bu böyledir, ileride göreceksiniz...” dediler. Böyle deyip gezdiler, öyle deyip yazdılar.
Biz bunların kaynaklarını ve gerçek sebeplerini bildiğimiz için, kendimizden asla şüphe etmedik, “Acaba?” demedik, yalnızca üzüldük ve zaman zaman umumî efkârı aydınlatacak kısa cevaplar neşrettik. Bu menfî propaganda ve asılsız ithamların tesirinde kalan bazı meslektaşlarımız mekteplerinde Derginin dağıtılması ve okunmasını önlemeye kalkıştılar. Bunları da üzüntü ve sabırla karşıladık; zamanın, buzları eriteceğine inandık ve inanıyoruz. Esasen bizim metodumuz birliğe ve birlikte hizmete dâvet olduğu için başka bir yol takip etmemiz ve ezcümle Dergiyi bir kavga organı haline getirmemiz düşünülemezdi.
Bu münasebetle şu prensipleri bir daha tekrarda fayda görüyoruz:
1. Dergimiz “İmam-Hatip Nesli” adı altında bütün hizmet gruplarına hitap etmekte, onları birliğe, beraberliğe ve böylece İslâm’a ve insanlığa hizmete çağırmaktadır.
2. Rehberimiz grup talimatı, donmuş sloganlar ve coşturulmuş hisler değil, İslâm’dır. İslâm’ın teşvîk edip geliştirdiği ilimdir. Hareket ve hükmümüzün temeli, kaynağı bunlardır.
3. İslâm deyince, herkesin kafasında dilediğince şekillendirdiği bir mum kütlesi düşünülemez. İslâm mücerret değil, müşahhastır. Onun esaslarını Allah ve Rasulü koymuştur: Çerçevesini, şekil ve şemailini büyük müctehidlerimiz, alimlerimiz (mezhep imamlarımız) çizmiş asırların ihtiyacına göre uygulanmasını, ehliyet sahibi Ulema ve Ülü’l-Emr’e bırakmışlardır. İşte Nesil’in İslâm anlayışında rehberi Allah, Rasulullah, müctehid imamlar, âlimler ve ilimdir. Nesil’e göre bu çerçevenin dahili meşrû, harici memnudur.
4. Nesil’in mezhepsizlik, reformculuk, vehhâbilik ve benzeri cereyanlarla asla alâkası yoktur. Muhtevasını İslâmî esaslar dairesinde her zaman tartışmaya açık ve müdafaaya hazırdır. (Soru-Cevap-Tartışma) köşesi, bu nevi münakaşalar için ihdas edilmiş, iyi niyetli tenkitlere açık tutulmuştur.
5. Metodu birlik ve beraberlik içinde, İslâm’a hizmet olan bir derginin siyâsî ve gayr-ı siyâsî bir grubun içinde (yalnız birisi içinde) yer alması düşünülemezdi. Bu sebeple Nesil aynı gayeye yönelmiş bütün grup ve kuruluşlara hitap etmek, onları hizmette birleştiren el olmak istedi; bu çetin, dikenli, çileli yolu tercih etti. Kur’ân-ı Kerîm “Mü’minler ancak kardeştir” buyuruyordu; Nesil de “Mü’minim, İslâm’a hizmet etmek istiyorum” diyenleri kardeş bilmeyi, bağrına basmayı prensip edindi.
Rasul-i Mücteba (s.a.) Efendimiz, “Cennetin yolunda birtakım güçlükler ve engeller vardır” buyuruyor. Cennet rıdvan içindir; Allah’ın rızasına muhatap olmak içindir. Bu yolda çekilecek sıkıntılar da zevk bilinmelidir: “Zayi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre sû” denilmelidir.
Bu düşünce ve duygular içinde ikinci yılını idrak eden NESİL okuyucularını ve mensuplarını muhabbetle selâmlar ilgilerini esirgememelerini diler. (Nesil/ Cilt:2/ Sayı:1/ Ekim 1977/ s.:3-4)
Derginin yayın kurulu yakın arkadaşlarımızdan oluşmuştu, bütün yazıları önce ilgilisine okutuyor, sonra onun raporunu da değerlendirerek kurulda okuyor, “red, kabul, düzeltme, erteleme gibi” kararlar alıyorduk. Yazar kadromuz hizmet nesli mensupları ile sempatizanları arasından seçilmiş oluyordu. Yukarıdaki yazıda zikredilen “Soru-Cevap Tartışma” köşesini ben yönetiyor ve cevapları da çoğu kez ben yazıyordum.
Not:
NESİL’in yazarları:
Hayreddin Karaman, Bekir Topaloğlu, Yaşar Fersahoğlu, Ali Osman Koçkuzu, Süleyman Uludağ, Mustafa Kara, İsmail Lütfi Çakan, İsmail Karaçam, Saim Yeprem, Ahmet Kahraman, Muhammed Eroğlu, Yaşar Kandemir, Ahmet Gürtaş, Mehmet Erkal, Hayati Hökelekli, Tahir Köseoğlu...
1977’de olup bitenden söz ediyoruz da sanki bugünkü gibi geliyor insana.
Sonra ne mi oldu?
Bir yazıda da onu anlatayım, inşaallah.
Yaranmakla iyi sonuç elde edemezsiniz
04:004/05/2025, Pazar
G: 4/05/2025, Pazar
47
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm veya İslâmî düzen muhalifleri, ‘radikal’den İslâmî demokrasiye geçseniz de sizden hoşnut olmazlar.
Ziyâülhak, Mürsî, Ğannûşî… merhum Elmalılı ve Mustafa Sabri Efendi gibi Osmanlı âlimlerinin de uygun buldukları “İslâmî demokrasiyi” anlattılar ve denediler. Daha önce “radikal, kökten dinci” diye bazı hareketlere karşı çıkanlar bunlara da karşı çıktılar. Bazılarını astılar, suikastla öldürdüler, bazıları zindanda çürüyorlar.
Şu hâlde “İslâm veya İslâmî düzen muhaliflerinin” meselesi, şu veya bu İslâmî düzen değil, İslâm’ın kendisidir.
Önce “kökten dinci terörist” diye karşı çıkarlar, onları hallettikten sonra sıra ‘ılmlı’ya ve İslâmî demokrasiye gelir.
Bu tespitte anlaşabiliyorsak İslâm yorumcularına şunu demek isterim:
Eğer kendiniz modernitenin etkisi altında kırmızı çizgiyi aşmış iseniz kendinizi ıslaha çalışın, yorumlarınızı bir daha gözden geçirin, “usulsüz vüsul olmaz”, örnek nesillerin onayladığı ve uyguladığı usulü terk etmeyin…
Yine modernitenin etkisi altında ötekine İslâm’ı sevdirmek için yorum adına onu bozuyor ne İslâm ne modernite olan bir ucûbeyi/çorbayı İslâm diye sunuyorsanız şundan emin olun ki, amacınıza ulaşamaz, yalnızca Müslümanların kafalarını karıştırırsınız.
Ey “âlim, akademisyen, sûfî, müceddid” kişiler!
Gelin, biz ötekini memnun, hoşnut etme, yumuşatma sevdasından vazgeçelim; kendimize dönelim, ümmete sahih Orta Yol İslâm’ını; ibadetten siyasete, ekonomiye, cemiyet düzenine, ahlaka… bütün muhtevasıyla sunmak için çalışalım.
Beşerî olan ve eskimiş bulunan yorumlara da kırmızı çizgiyi aşmış savrulmalara da itibar ve iltifat etmeyelim.
Ümmetin önünü açalım, dar yorumlarla onu, yanlış yollara sapmaya mecbur bırakmayalım, usul ve yorum yöntemlerinden zaruret fıkhını, hikmeti, gayeyi, maslahatı da ihmal etmeyelim.
Siz daha iyi bilirsiniz ki, halktan önce onlara rehberlik edenler sorguya çekilecektir.
Yanlış tercih riski
04:0020/04/2025, Pazar
G: 20/04/2025, Pazar
34
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kışlaya ve okula siyaset sokanlar, bu iki millî kurumu çıkar ve hırslarına alet edenler, millet ve memleketi seviyor olamazlar. Bunların tek sevdikleri ve istedikleri şey iktidardır, güçtür, nüfuzdur ve bunları millî (milletin menfaatine) olmayan amaçlarla kullanmaktır.
Geçmişten bir örnek:
1977-1978 yıllarını kapsayan ve sözde Akademi olmayı amaçlayan Yüksek İslâm Enstitüsü boykotları 55 gün sürmüştü.
Bazı öğretim üyeleri (daha doğrusu çoğu) boykota karşı idik; çünkü akdemi olmayı asıl biz istiyorduk, bunun için altyapı oluşturmak gerekiyordu, buna çalışıyor, uygun akademisyenlerin müdür olmalarını ve asistanların çoğaltılmasını istiyor, buna çalışıyorduk. Boykotçu öğrenciler ise bir parti ile bazı aşırı görüşlülerin etkisi altında idiler, gözleri dönmüş olarak okul müdürünü öldüresiye dövmüşler, başka idareci ve hocaların da kendilerine veya eşyalarına zarar vermişlerdi. Bizim bir arkadaşımız din eğitimi genel müdürdü oldu, o zamana kadar bütün siyasetçilerin yapmadıkları veya yapamadıklarını yaptı, yüz adet asistan kadrosu sağladı. Asistan almak için imtihan yapmak istedik, boykotçular buna da mani olmak için çaba gösterdiler; Eee, hani akademi olmak istiyordunuz!
Bu imtihanı yapabilmek için boykotçuların dayandığı partiden içişleri bakanı olan zata bir arkadaşı gönderdik, “Okulu boykot ediyorlar, biz bunu kırmıyoruz, asistanlık imtihanı yapacağız, bunu engellemesinler” dedik; cevabı aynen şu oldu:
“Yahu size çok hizmet ettiler, bırakın biraz da bize hizmet etsinler.”
Başta biz derslere giriyorduk, bir gün ben ders yaparken bir genç/öğrenci/boykotçu kapıyı şiddetle açtı, “Arkadaşlar, Allah rızası için sınıfı boşaltın” dedi, bir kısım öğrenci boşalttı, bana dönüp bakmıyordu bile, bir kısmı kaldı, onlara düşmanca davranıyorlardı. Daha önce de hocalar derse girince, kendilerinden olan ve olmayan diye ayırdıkları hocalara mesela ayağa kalkmak ve kalkmamak gibi farklı tepkiler gösteriyorlardı.
Bunları niçin anlattım?
Dün bir haber okudum, bir okulda bugünkü boykotçular -ki, bunlar da CHP’nin askerleri- sınıfları basmışlar, dersi terk etmeyen öğrencilere “Tayyipçiler, hainler…” diye hakaretler savurmuşlar.
Diyorum ki:
Öğretmen öğretmenliğini yapsın.
Öğrenci öğrenciliğini yapsın.
Siyaseti, siyasi şahıslar ve kurumlar yapsın,
Halkın demokratik tepkilerini sivil toplum kuruluşları ortaya koysunlar.
Kimse kendini kullandırmasın.
Ümidimiz olan öğrencilerimiz millet ve memlekete zararlı grupların ve hareketlerin oyununa gelip kendilerine ve millete zarar vermesinler!
Bu filmi çok gördük; onları kullananlar, işleri bitince arkalarını dönüyor, ortada bırakıyorlar.
Siyasi ve ideolojik muhalefete dayalı ve hukuka uygun tepkiler başka, günahları, kusurları, ayıpları örtmek, her ne pahasına olursa olsun iktidar olmak için ortaya konan tepkiler, meşru olmayan tedbirler başkadır; bunlar aynı değerde ve meşruiyette olamazlar.
He şeye rağmen, yanlışları düzeltmek için atılacak adımların da hikmet çerçevesinde olması zorunludur.
Hastalık, hastayı öldürerek tedavi edilemez.
Yazının başlığı “yanlış tercih riski” idi, o konuya gelemedim. Şu kadarını söylemekten de geri durmayacağım:
Siyasi tercihte Müslüman, yalnızca cebini veya iktidarın bazı yanlışlarını tercih sebebi yapamaz; daha geniş, daha derin düşünmeye mecburdur.
Akıl nefse diyor ki…
04:0013/04/2025, Pazar
G: 13/04/2025, Pazar
42
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl:
-Nefis kardeş, biliyorsun ki, ikimiz bir vücuttayız, vücudu koruyamazsak, bu, ikimizin de felâketi, sonu, acısı, kaybı… olur. Gel seninle kardeş olup vücudu doğru yönetelim; bunun şartı da -bazen sapsan da sen de bunu bilirsin- benim önde olmamdır.
Nefis:
-Seni çok dinledim, beni hız ve hazdan alıkoymak için bin dereden su getiriyorsun, benin önceliğim vücudu korumak değil; arzularımı, ihtiraslarımı, öfkemi, kinimi… tatmindir. Bunlar olmazsa vücudun ne değeri var.
Akıl:
-Nefis kardeş, vücut olmazsa senin dediklerin de olmaz, bunu bilmez misin! Gel hikmete râm olalım, iyi, doğru, güzel, madde ve manada faydalı/hayırlı olanı gerçekleştirmek için iş birliği yapalım; bunu yaparsak hem vücudu koruruz hem de senin meşru ve makul arzuların ile benim kurtarıcı kılavuzluğum gerçekleşir.
Nefis:
-“Kurtarıcı kılavuzluk” da ne demek! Mâdem böyle de birçok durumda benim arzularımı azami tatmine niçin yardımcı ve yol gösterici oluyorsun.
Akıl:
-Bu tespitin doğru, bu, benim de handikapım, ama benim için bir çare, bir tedavi yolu var: İlâhî irşad. Ben kendimi kendime yeterli görmez, ilâhî irşaddan yardım alırsam ve aldığım sürece sana yanlış kılavuzluk yapmam, yapamam!
Nefis:
-Sen diyorsun ki, din, akıl, meşru kamu yararı uğrunda bazı arzularından vazgeç, bazı sıkıntılara bir süre katlan, olupbitenleri doğru oku, bir adım atarken sonraki adımların seni nereye götürdüğünü hesaba kat… Bunu yaparsan benim gösterdiğim yoldan ayrılmazsan hem vücudu koruruz hem de zaman için de meşru hazlarının ve arzularının tatmini artar. Evet sen böyle diyorsun. Ben de diyorum ki, geleceği bilemem, şimdi niçin sıkıntı çekeyim, sonuç ne olursa olsun ben haz peşinde, kendi menfaatim peşinde olurum.
Akıl:
-Anlaşılan seni iknada zorlanacağım, belki şu hikâye işe yarayabilir (Kelile ve Dimne’den):
Bir kedi yolda giderken kemiğe benzer bir törpü görüyor, yağlı kemik sanarak hırsla yalamaya başlıyor, yalayınca dili kanıyor, kanı da gördüğü nesneden sanıyor, tabii kanın lezzeti onu öyle tahrik ediyor ki, dilinin acısını fark edemiyor, kan çoğaldıkça daha hırsla ve daha hızlı yalıyor, yaladıkça dil tükeniyor… derken sonunda bir de görüyor ki dili yok olmuş; hem de onu başkası değil, kendisi yok etmiş!!!
Nefis:
-Hikâye beni etkilemedi diyemem ama seni önüme geçirecek kadar değil, yine de konuşmaya meylim arttı, ara sıra konuşalım.
.Tarih tekerrür etmez
04:006/04/2025, Pazar
G: 6/04/2025, Pazar
45
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Tarihin tekerrür ettiğinden” söz edilir, halbuki tarihte olan bir hadise olup bitmiştir, daha sonra tekrar yaşanmaz, olsa olsa zamanı, mekânı, kişileri, sebepleri… farklı “benzeri olaylar” yaşanır.
Ben diyorum ki:
CHP, geçmişinden tevarüs ettiği anlayış, alışkanlık ve hastalıkların etkisiyle bugünlerde, 1960’ta olan hukuksuzluğun “benzerini sahneye koymaya” çalışıyor.
Birkaç alıntı ile konuya girelim:
Menderes, 1948 yılında Celal Bayar’ın İzmir ziyareti sonrasında yenilen akşam yemeği sırasında gazinonun önünde bekleyen DP’lilere ateş açıldığını, partililerin zorla karakollara götürüldüğünü ve kendilerini İstiklal Mahkemeleri ile tehdit ettiklerini hatırlattıktan sonra biraz daha ileri giderek:
“…bunları yapanlar 1946’nın rey hırsızlarıydı. Mebus seçilmeden sahte ve hileli seçimlerle Millet Meclisi’ni dolduranlar, mebus bile seçilmedikleri halde vekil, başvekil olarak bu makamlara kurulanlar ve yine mebus seçilmedikleri halde Cumhurreisliği makamına kurulanlar. Bizi İstiklal Mahkemesiyle tehdit eden bunlardı…” dedi.
“…halkın desteğini almaya başlayan sert bir muhalefet; olayları tüm çıplaklığıyla veren ve eleştiri dozunu hayli artırmış bir basın; ekonomik sıkıntı içinde kıvranan ve İnkılâplardan taviz verildiğini düşünen ordu ve olanları içine sindiremeyen aydın kesim iktidara karşı ayaktaydı artık. İktidar ise bu karşıtlığı iki kesimin; CHP ve basının kanunsuz yıkıcı çalışmalarının sonucu olduğu kanısına vardı. Bu düşünce, iktidarı, kanunsuz ve yıkıcı çalışmaları oluşturduğunu düşündüğü CHP ve basın hakkında önlem almaya sevk etti. Bu amaçla TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak CHP ve bir kısım basının ülkedeki kanun dışı çalışmaların neler olduğunu araştırmak ve bunları önlemek üzere bir Meclis Tahkikat Komisyonu kurmaya karar verdi.
18 Nisan 1960’ta Tahkikat Komisyonu kuruldu. Bildiride "CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı" öne sürüldü.
Başta hile ile iktidara gelen, sonra muhalefette olmayı hazmedemeyen, yapacaklarını anlatarak halkın oyunu alıp iktidara gelmek yerine zinde güçleri önce kargaşaya, sonra da darbeye tahrik ve teşvik eden CHP bu Tahkikat Komisyonunu çok kullandı, halbuki komisyon işini tamamlamış, icra söz konusu olmamıştı.
Başbakan Menderes, Eskişehir’e geldiği gün, 25 Mayıs’ta Anadolu Ajansı’na verdiği demecinde büyük tartışmalara sebep olmuş olan Tahkikat Komisyonu’nun vazifesini tamamlamış olduğunu söyledi. “Komisyon’un süresi Meclis kararıyla üç ay olarak belirlenmiş olmasına rağmen, bir ay gibi kısa bir sürede çalışmalarını sona erdirmiştir. Komisyon’un anayasaya aykırı olduğu, kanunsuz ve baskı yapmak amacıyla kurulduğu gibi hakikatle hiç ilgisi olmayan propagandaların ne derce asılsız ve esassız olduğu da ortaya çıkmıştır” dedi.
Darbe amaç, gerisi bahane olduğu için acele ettiler, bu konuşmadan iki gün sonra 27 Mayıs darbesi oldu.
Bu alıntıları, bugün yaşanan olaylardaki bazı benzerlikleri ortaya koymak için yaptım.
Ama bugün o gün değildir, “geçti Bor’un pazarı” iktidar isteyen, ahlâk, hukuk, meşruiyet yolundan ayrılmayacak.
Bir hatıra ile noktalayayım:
Tahkikat Komisyonu’nun kurulduğu ilan edildiğinde Çorum’da idim. Bir esnafın dükkânında oturmuş sohbet ediyorduk. Canhıraş bir ses duyduk, arkasından sesin sahibi ortaya çıktı. Gözleri dönmüş vaziyette bağırıp çağırıyor ve DP’yi iktidardan indirmek üzere halkı sokağa çağırıyordu; babası da kendisi de artık dünyada olmadıkları için isim vermeyeyim; bu kişi, beş vakit namaz ehli bir esnafın İslâm’dan çıkmış avukat oğlu idi.
Tarih tekerrür etmiyor; çünkü onlar yok, ama kısmen (halkı sokağa dökme bakımından) benzeri sahneye konmaya çalışılıyor.
Kur’ân-ı Kerim’i ve hadisleri nasıl okumalıyız ve okutmalıyız?
04:0023/03/2025, Pazar
G: 23/03/2025, Pazar
46
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz'e (s.a.) vahiy gelmeye başlayınca, yaşadığı zaman dilimi şartlarında bunun bir harfini bile zayi etmeden korumak gerekiyordu. Vahyi yazan, kâğıt vb. yazı araçları oldukça sınırlı idi. Hiç olmazsa bir nüsha yazdırmaya Efendimiz özen gösterdi ve yazılan sayfalar titizlikle korundu. O toplumda ezber kabiliyeti gelişmişti, pek çok kişi ya Kur’an’ın tamamını veya bazı kısımlarını ezberlediler. Yazılı bir tek nüshanın başına bir şey gelse başta Efendimiz olmak üzere demir hafızlar onu her an yeniden yazdıracak durumda idiler.
Şunu hemen ifade etmem gerekir ki, manasını anlamadan ezber o devirde, o toplumda mevcut değildi; Kur’an hâfızı olan ashâb onun manasını da anlıyorlar, takıldıkları bir şey olursa Peygamberimiz'e soruyorlardı.
Kur’an-ı Kerîm’in manasını bilmeden, anlamadan ezberleme olayı sonraki zamanlarda, Arapça bilmeyen kavimlerin İslam’a girmeleriyle ortaya çıktı.
Bugün Kur’an-ı Kerîm’i korumak için ezberleme zarureti ortadan kalkmıştır. Baskı tekniği, yeni teknolojik araçlar demir hafızlara taş çıkaracak haldedir.
Bugün Kur’an-ı Kerîm’i anlamak, anlatmak ve yaşamak için öncelikle okumanın, imkanlar müsaitse ezberlemenin faydası vardır.
Şimdi bakıyoruz:
Yüzbinlerce hafız var, Kur’an dilini bilmiyorlar, usûl ilmini bilmiyorlar, okuduklarını anlamıyorlar, harfleri yerinden çıkarmak ve tecvidi uygulamak için âdeta âyetleri yoruyorlar, bazıları onu güfte gibi kullanıp makamdan makama geçiyorlar, lakin sıra anlama ve yaşamaya gelince yolda kalıyorlar.
Kur’an’ı hakkıyla yaşamak bir ömür boyu her Müslümanın yolculuğu olmalı, Allah kulu, hedefe varamazsa bile yolunda olmalıdır.
Anlamaya gelince, her hâfız mutlaka okuduğunu anlayacak kadar Arapça ve usul bilmelidir.
Efendim,
“Kur’an okumanın her harfi için sevabı var” diyenler olacaktır.
Ben de diyorum ki:
1. Bu hadîs vârid olduğunda manasını anlamadan Kur’an okuyan kimse yoktu.
2. Bu teşvik, kitabı anlamadan değil, anlayarak okuma, anlama ve uygulamaya teşvik idi.
3. Kur’an-ı Kerîm’i “anlamamız, üzerinde düşünmemiz, hayatımızda kılavuz edinmemiz” için gönderildiğine dair de birçok ayet var; anlamadan okuyup harfine sevap kazanmak için değil. Bu kitabı, kitabın kavlince okursak sevap da kazanırız, şuur da kazanırız, hakikat bilgisi ve sağlam iman da… kazanırız.
Hadisi nasıl okuyalım?
Arapçayı, hadis ve fıkıh usulünü bilmiyorsak hadisleri anlamak ve uygulamak için okuyamayız; halbuki hadisler bize sünneti anlatacak, sünnet de Kur’an yanında hayat kılavuzumuz olacaktır.
Ne yani, şimdi herkes Arapça mı öğrensin, şer’î ilimler mi tahsil etsin!
Yapsalar, hayatlarından birkaç yılı da buna ayırsalar çok iyi ederler; rutin işlerini ve tahsillerini yaparken de zaman ayırarak bunu yapabilirler.
Hayır, bunu yapamayız mı diyorlar!
O zaman erbabınca onaylanmış tercümelerden yararlanarak okuduğunu anlayacak.
Anlama şart, bunun yanında bir de şöyle okumadan söz edebilirim:
Hadislerin ortaya çıktığı zaman ve zeminde, Allah Sevgilisi ve müminlerin de En Sevgilisi’nin (s.a.) mübarek meclisinde, onun te’dîb ettiği örnek ashâbın yakınlarında bulunma ruh haletini yaşamak, bu ruh haleti sayesinde imanı, ameli, ahlakı, sevgiyi takviye etmek için hadis ve siret okumayı herkese tavsiye ederim. Akla takılan bir şey olursa onu erbabına sorarsınız, ama O’nun meclisinde bulunma ruh hali içinde okursanız aklınıza da bir şeyin takılacağını sanmıyorum.
Bir de hoca kısmının (bazı hocaların) hadis okumaları var. Bir hadis kitabını, manasına, hükmüne bakmadan, usul bakımından incelemeden hatim okur gibi okuyorlar, bitince de dinleyenlere icazet veriyorlar.
Hoca kısmına -yukarıda ifade etmeye çalıştığım manevi etkilenme hariç- böyle hadis okumak yakışmaz; hocalar hadisleri, hadis ve fıkıh usulünü uygulayarak ve okutmak durumundadırlar.
Hadis kitapları rivayetlerle doludur; bu rivayetlerin kimi sahihtir, kimi değildir, hadisler Peygamberimiz'in mübarek ağzından çıktığı gibi aktarılamamıştır, akılda kalan manaları ile aktarılmıştır, bu yüzden bir hadisin birçok farklı rivayeti bulunmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.) aynı zamanda toplum ve devlet yöneticisi, hâkim, sulh ve hakemlik yapan, eğitim yapan, bizim gibi beşerî tarafı olan, istişare eden … bir kâmil insandır. Hadis rivayetlerinin, bu niteliklerin hangisinden çıktığına dikkat etmek de hadis öğretiminde çok önemli bir dikkat noktası olmalıdır.
Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?
04:0016/03/2025, Pazar
G: 16/03/2025, Pazar
30
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur’an-ı Kerim'de, bu kitabın şüphesiz olarak Allah’tan Peygamberimiz’e (s.a.) vahyedildiğini ve insanları doğruya, hakka, iyiye, güzele yönlendireceğini ifade eden pek çok âyet vardır.
Buna ek olarak sünneti bize anlatma ve taşımada önemli rolü olan hadisler içinde “Peygamberimiz'in, Kitabı, sünneti, ehl-i beyti ve râşid halîfeleri” Müslümanlara rehber olarak bıraktığına ve “bunlara uyduğumuz sürece asla yanlışa, sapmaya düşmeyeceğimize” dair pek çok rivayet vardır.
Evet, Müslümanlar haklı olarak devamlı “Kitaba, sünnete…” uymaktan söz ediyorlar, ama bu “uymanın, tabi olmanın, izlemenin, uygulamanın” nasıl olacağı hakkında ya açıklama yapmıyorlar ya kendileri nasıl uyuyorlarsa doğru uymanın bu olduğunu ileri sürüyorlar ya “uymak demek anlamaya, yoruma, tefsire, içtihada, örnek kabul edilen uygulamalara” uymak demektir diyorlar.
Doğru olan bu sonuncu anlayıştır.
Sosyal medyayı dolduran marjinal çıkışlar, usul dışı anlayışlar bir seçenek değildir.
Şu hâlde “İslam nedir, hangisidir” sorusunu sorup cevap arayalım:
Ya usule uygun “tefsir, içtihat, anlayışların tamamı İslam’dır” diyeceğiz, aradaki farklılıkları uygulamada bir zenginlik, genişlik, çözüm seçenekleri…” olarak kabul edeceğiz -ki, doğru olan budur- veya “herhangi bir yorumu, tefsiri, içtihadı (mezhebi) yalnız bunu İslam kabul edip, diğerlerini inkâr olarak değilse de uygulama bakımından yok sayacak, araya bir de mezhepçilik ve taassup girerse ümmeti böleceğiz -ki, elbette bu yanlıştır, lakin aynı zamanda vakidir.-
Kendileri âlim olmayan Müslümanların önünde dört temel yorum (İslam anlayışı) var: 1. Kelam ve fıkıh âlimlerinin (Tefsir buraya dahildir) yorumları, 2. Sûfîlerin yorumları, 3. İslam filozoflarının yorumları, 4. Ehl-i Sünnet dışı yorumlar.
Bu yorumların ilk üçü, “Kitaba, sünnete, ehl-i beyte, hulefâ-i râşidîne” uyduklarını söylüyorlar; şu hâlde bu temel kaynaklara uymak demek, âlimler için ilimlerine, bilmeyenler için bilenlere uymak demek oluyor ve bunların hepsi birden İslam oluyor.
Fıkıh-kelam tarafında sûfîleri ve İslam filozoflarını dışlayanlar, hatta tekfir edenler var, sûfîler içinde de “İslam bizim yorumumuzdur, fıkıh ve kelam hakiki İslam’ı temsil etmez, dışa bakar, yarımdır, dini bizden öğrenin” diyenler var; bu iki yaklaşım da uygun/doğru değildir, bir şekilde te’lîf etmek doğrudur.
Önemli bir “kutsî velî hadisi” var, şöyle buyuruluyor:
“Kim benim bir velî kuluma düşmanca davranırsa ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının nezdimde en sevimli olanı, üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetler ile de durmadan yaklaşır da nihayet onu severim. Onu sevince de duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz veririm, bana sığınırsa elbette kabul ederim…”
Yemenli müçtehit ve müceddid Şevkânî (v.1250/1834) bu hadis üzerine 540 sayfalık bir eser yazmış ve adını “Katru’l-Velîy alâ Hadisi’l-Velî” koymuştur.
İbn Hacer’in verdiği, Şevkânî’nin de beğendiği tarife göre velî, Allah’ı bilen, O’na itaatte devamlı, ibadette ihlaslı olan kişidir. Bu tarifte geçen “itaatte devamlılık” ve “ibadette ihlas” vasıfları önemlidir; çünkü bazen de olsa nefsine ve şeytana itaat edenler velî olmadıkları gibi, devamlı ibadet ettikleri halde ihlası elde edemeyenler, ibadetlerinde şuurlu şuursuz Allah’tan başkasına yer verenler de velî değildir. Velî’yi tarif ederken “iman ve takva” vasıflarından hareket eden âyet (Yûnus:10/62-64) de bu anlayışı kuvvetlendirmektedir.
İşte bu hadis bir te’lîf örneği/rehberidir: Müslümanlar, kelamcı ve fıkıhçıların ortaya koydukları İslam’ı (şeriatı) uygulayacaklar, bu uygulama onları velîlik (sûfîlerin kâmil insan dedikleri) mertebesine çıkaracaktır.
Sûfîlerin nefis terbiyesi teknikleri, bid’at ve hurafe içermediği sürece ihlas ve ihsanı elde etme yolunda çabalardır, temrinlerdir. Bu yoldan ihlas ve ihsana ermek isteyenler elbette âlim, takvâ sahibi, tecrübe edilmiş bir mürşidin yetki verdiği bir mürşide uymalıdır.
Usulsüz sahih din ilmi; ilimsiz, şeriatsız İslam ve irşad olmaz.
Alim olmayan Müslümanlar, bir yol (yorum, anlayış ve irşad) seçerlerken bu kuralı mutlaka göz önünde tutmalıdırlar.
Şeyhi olmayanın şeyhi elbette şeytan değildir; şeyh diye kendisine uyulan bir kısım sapkın şeyhler şeytandır. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan olsaydı Peygamberimiz (s.a.) “Size şeyhleri bırakıyorum, onlara uyduğunuz sürece sapmazsınız” derdi.
İhlas, ihsan ve maksadı hedeflemeden şeriatı uyguladığını sananlar da doğru yolda değillerdir.
Gayret kuldan, tevfik Allah’tandır.
Tek çare caydırıcı güçtür
04:009/03/2025, Pazar
G: 9/03/2025, Pazar
55
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Amerika’nın ahlak, hukuk, teamül tanımaz, kibir abidesi başkanı Donald Trump, Gazze’nin şahsında İslam dünyasına meydan okuyor, Filistin halkını Gazze’den sürmek istiyor, terörist İsrail’e tam destek veriyor ve son açıklama-larından birinde şöyle diyor:
“Tüm rehineleri şimdi serbest bırakın, daha sonra değil. Yoksa sizin için bu iş biter. İsrail’e işi bitirmesi için gereken her şeyi gönderiyorum. Dediğimi yapmazsanız tek bir Hamas üyesi bile güvende olmayacak… Bu size son uyarı. Hâlâ şansınız varken Gazze’yi terk etmenin tam zamanıdır.”
Peki bu akla, ahlaka, hukuka sığmaz teklifi ve tehdidi neye dayanarak yapıyor?
Savaş gücüne!
AB, BM, İnsan Hakları Belgelerini, muhtemel savaşta karşı güçleri takmıyor, gücüne güveniyor, bütün değerleri altüst ediyor.
Türkiye ve daha birçok ülke bu adamın teklifine ve İsrail’in zulmüne karşı çıkıyor, lakin şimdilik karşı duruş sözden ibaret kalıyor; halbuki İsrail’in çekinmeden ilan ettiği hedef haritasına göre sıra birçok İslam ülkesine gelecek!
Şüphe etmiyorum ki, yalnızca İslam dünyası bile savunma iş birliği yapsa karşı tarafın cesareti kırılacak, savaşı göze alamayacaklardır.
Biz de savaş istemeyiz; savaş son çare ve acı reçetedir; düşmanın canını acıtsak da kendi canımız da az çok acır. Nitekim Allah Teâlâ bu gerçeği şöyle açıklıyor:
“Düşman topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir” (Nisa:4/104).
“Düşmanı takip konusunda gevşek davranılmaması tâlimatı Uhud Savaşı sonrasındaki takibe işaret etmektedir” diyenler olmuşsa da tefsircilerin çoğuna göre bütün zamanları, düşmanları ve savaş hallerini içine almaktadır. Müminler daima düşmanları hakkında bilgi sahibi olacaklar, gerektiğinde onlardan önce davranarak askerî harekât gerçekleştirecekler, barışı devamlı kılabilmek için savaşa devamlı hazır olacaklardır. Evet, bunu yapmak düşmanlarından daha çok müminlere yakışmaktadır. Çünkü inkârcıların ebedî hayatta bir beklentileri yoktur, müminlere zarar verdiklerinde elde edecekleri kazanç bu dünya ile sınırlıdır. Müminler ise dünyada barış, huzur, güven ve helâlindan maddî menfaat elde etmenin yanında, hatta bunların ötesinde Allah rızâsını elde etmek ve bunun da sonucu olarak ebedî hayatta mutlu olma fırsatını yakalamak gibi teşviklere mazhar bulunmaktadırlar.
Savaş değil de adil barış istiyorsak bunun çaresi caydırıcı güçtür.
II. Mahmut zamanında ve sonrasında yaşamış hekimbaşı, şair, edip, kazasker, âlim… Abdülhak Molla’nın şu beyti meşhurdur:
“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh Hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salâh.”
Ve Kur’an:
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir” (Enfal:8/60).
Caydırıcı güç edinme emri evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir örnektir. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, strateji gibi savunma ve zafer için gerekli her türlü askerî güç, imkan ve hazırlıklar” demektir.
Bu konuda önceki yönetimlerin engelleme, ihmal ve/veya hainliği yüzünden geç kalmış olsak da caydırıcı güç edinmek için gece gündüz çalışmamız, bir de farklı imkanlara sahip diğer ülkelerle iş birliği yapmamız geciktirilmesi caiz olmayan çaredir.
Bu yolda çabalayanlardan Allah razı olsun.
.Kurtuluş Savaşı'nı kim yaptı/kazandı
04:002/03/2025, Pazar
G: 2/03/2025, Pazar
49
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkler isimli Tarih Ansiklopedisinin 15. Cildinde, sayın Prof. Metin Ayışığı’nın kaleme aldığı “Kurtuluş Savaşı Sırasında İstanbul Hükümetleri İle Kuvây-ı Milliye Arasındaki Münasebetler” başlıklı 32 sayfalık, sağlam belgelere dayalı bir makale var.
Bu makalede Kurtuluş Savaşı’nı, gökten inmiş veya yerden bitmiş bir devin değil, saltanatı, halkı ve askeri ile bir bütün halinde milletin kazandığı anlatılıyor.
Ninelerimizin bize anlattığı Battal Gazi benzeri masalların, yıllarca bütün halkımıza anlatılmasından bıktık. Milletin gerçeği bilme hakkı var; bunu da haktan yana ilim adamlarımızdan öğreneceğiz. Makalede, Padişah’ın ve Meb’ûsan Meclisin Sevr’i imzalamadıkları da kaydedilmiştir.
Aslında bu makalenin tamamının okunmasını tavsiye ederim, burada sonuç gibi bir özeti sunacağım:
“... Damat Ferit Hükümetleri, ülkenin bağımsızlığı için teslimiyetçi politikalar izlemiş, bunun dışındaki hükümetler açık veya gizli olarak Kuvâ-yı Millîye’yi desteklemekten çekinmemişlerdir. Bilhassa Harbiye Nezareti ve Meclis-i Vükela’da görev alan vatanseverlerin bir devlet adamı ciddiyeti içinde işgalcilerin keyfî davranışlarına şiddetle karşı koydukları görülmektedir. Kuvâ-yı Millîye’yi, Kuvâ-yı gayr-ı millîye olarak nitelendiren Damat Ferit, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm ettirdiği gibi, İstanbul’da bulunup, Kuvâ-yı Millîye’ye destek verenler üzerinde de baskı kurmuştur. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümeti ile yeni bir sayfa açılmış, bu hükümet zamanında Kuvâ-yı Millîye daha da güçlenmiştir. Salih Paşa’nın sadareti sırasında gelişen hadiseler, işgallere karşı direniş ve alınan kararlar; Millî Mücadele’yi haklı olduğu davada meşru zeminlere oturtmuştur. Burada Ankara’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki yeri ve hizmetleri tartışılmayacak boyuttadır. Ancak İstanbul’da Damat Ferit Hükümetleri dışındaki hükümetlerin; bilhassa Ahmet İzzet, Ali Rıza, Salih ve Ziya Paşa gibi Kuvâ-yı Millîye hareketine destek vermiş olan askerlerin doğrudan görev aldıkları kabinelerin Millî Mücadele’deki hizmetleri küçümsenmemelidir.
Son Osmanlı Hükümeti Dönemi’nde İstanbul’daki depolarda bulunan çok sayıda silah ve cephane Anadolu’ya kaçırılmış, hükümet merkezindeki yabancı silah firmalarına açıkça siparişler verilmiş, yüzlerce yetenekli genç subay kolaylıkla Anadolu’ya geçirilmiştir. Nihayet, Nezaret ve dairelerde askeri ve siyasî bütün faydalı bilgiler hızla Anadolu’ya iletilmeye çalışılmıştır. Memleketin feci durumu karşısında elde bulunan tek savunma ve direniş gücüne yardım etmeme, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşma içinde olmamışlardır. Ayrıca ülkeyi sömürge haline getirmek isteyenlerden himaye dilenmek gibi, bir hıyanet ve alçaklık içinde olmadılar.
Bu mücadele, bir büyük milletin yeniden var oluş savaşıdır. 21 Ekim 1920 tarihinde iktidara gelen son Osmanlı Hükümeti olan Tevfik Paşa kabinesinin Anadolu mücadelesine katkısı inkâr edilemez. Bu hükümet döneminde İstanbul Polis Müdürlüğü’ne getirilen, aynı zamanda Milli Müdafaa Teşkilatı merkez heyeti başkanı olan Miralay Esat Bey ile Harbiye Nazırlığına getirilen Ziya Paşa’nın çok büyük hizmetleri olmuştur. İstanbul halkı askeri, memuru, işçisi, esnafı, aydını her kesimden insanı ile hep Anadolu hareketinin yanında yer almıştır. İstanbul’daki cemiyetler içinde Hilâl-i Ahmer’in, gizli teşkilatlarda görev alan sivil ve askerî memurların olağanüstü hizmetleri olmuştur. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in, “İstanbul, Ankara ile birlikte hem ağlamış ve hem de gülmüştür” sözü bir gerçeği ifade etmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak, Salih Paşa’nın sadareti sırasında ve onun yardımıyla Anadolu’ya geçmiş olan Yusuf Kemal Bey, İstanbul basınına vermiş olduğu beyanatta, İstanbul’un yalnız gözyaşlarıyla değil, daha başka suretlerle de mücadeleye iştirak etmiş olduğunu, davanın Anadolu davası değil, milli bir dava olduğunu söylemiştir. Damat Ferit Hükümetleri hariç, diğer İstanbul Hükümetleri iki taraflı bir siyaset izlemiştir. Görünürde milli hareketin karşısında, ama gizliden gizliye onun yanında idiler.
Bir büyük milletin yeniden var olma savaşını verdiği bu muazzam mücadelede Ankara Hükümeti, son Osmanlı Hükümeti’ne göre çok daha tutarlı, birlik ve beraberliğin en üst seviyeye çıktığı bir politika izlemiştir. İstanbul Hükümeti ileri gelenlerinin basına verdiği beyanatlara, ileri sürdükleri görüş ve düşüncelere bakıldığında, Ankara’nın istekleri ve Misâk-ı Millî ile büyük paralellik taşıdığı anlaşılmaktadır. Misâk-ı Millî konusunda Anadolu ve Trakya’nın düşman orduları tarafından boşaltılmadan barış görüşmelerine girişmenin faydasız olacağına inanan Ankara, o yolda yürümeye devam etmiştir. İstanbul ise, Anadolu’nun gerçek gücünü hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamadığından, daha temkinli ancak ürkek bir politika izlemiştir. Ancak, Ahmed İzzet Paşa’nın önce Dahiliye, sonra Hariciye Nazırı olarak görev yaptığı, Tevfik Paşa’nın başkanlığında kurulan son Osmanlı Hükümeti’nin icraatları ve Anadolu Harekatı karşısındaki tutumu, Damat Ferit hükümetlerine göre çok farklı bir çizgidedir. Avrupa’yı uzun süre barış umuduyla oyalayan son Osmanlı Hükümeti’nin göz yummasıyla, İstanbul’da bulunan silahlar ve cephane aralıksız olarak Anadolu’ya nakledilmiştir. Bunun yanı sıra Avrupa’dan her türlü silahın yedek aksamı ve askerî ihtiyaçların getirilmesi için Kuvâ-yı Millîye tarafından serbestçe pazarlıklar yapılmış, kontratlar imzalanmış, çok sayıda subay Anadolu‘ya geçirilmiştir. Nihayet İstanbul’daki nezaret ve daireler askerî ve siyasî tüm faydalı bilgileri hızla Anadolu’ya iletmeye çalışmışlardır. Bu yardımların İnönü, Sakarya, Dumlupınar ve Başkumandanlık Muharebelerinde çok büyük katkıları olmuştur. Anadolu’nun İstanbul‘daki memurları gizli olarak faaliyet gösteriyorlarsa da, bu faaliyetlerden Harbiye, Hariciye Nezaretleriyle, Merkez Kumandanlığı ve Polis Müdürlüğü haberdardı. Dolayısıyla son Osmanlı Hükümeti, memleketin feci durumu karşısında, elde bulunan tek savunma gücüne yardım etmeme gibi bir şey yapmamış, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşmaya gitmemiştir.
İstanbul çekmiş olduğu bütün sıkıntı ve acılara rağmen, milletçe kazandığı haklı gururunu kendine has tavrı ve ağırbaşlılığı ile kutlamıştır. Bu bakımdan İstanbul’un, Millî Mücadele’de üzerine düşen vicdan görevini hakkıyla yerine getirdiği kanaatindeyiz. Halbuki Millî Mücadele’ye bütün kalbiyle ve varlığıyla katılmış olan fedakar ve kahraman İstanbul bugüne kadar yeterince anlatılamamıştır. Dileğimiz, çok geç kalınmış olsa da bu çalışmayı diğerlerinin takip etmesidir.
Akrep deliğine parmağımızı daha kaç kere sokacağız!
04:0023/02/2025, Pazar
G: 23/02/2025, Pazar
53
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz (s.a.), “Mümin, bir (aynı) delikten iki kere ısırılmaz” buyuruyor.
Ey müminler siz, aynı zehirli hayvan deliğinden kaç kara ısırıldınız, kaç kere sokulduğunuz halde ibret almayıp aynı deliğe parmağınızı yine soktunuz, düşman oyun oynadı, tuzak kurdu, aldattı, gaflete getirdi, yanlışlarınızı kullandı… ve bu yüzden çok zarar gördünüz, hâlâ iki yakanız bir araya gelmiyor, ama ibret de almıyorsunuz!
Peki niçin hâlâ ibret almıyor, aynı oyuna geliyorsunuz.
Oyun çok da bu yazıda birini ön plana çıkaracağım: Tefrika.
Osmanlı vatanı (toprağı) “Selim Han döneminde (1574) 15.162.000, III. Murat döneminde (1595) 19.902.000 km2’yi aşmıştır. Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlarına ulaştığı 1699 yılında, devletin yüzölçümü, etki alanları ile birlikte 24 milyon km2’yi buluyordu.” Şimdi yaklaşık yirmi beşte biri kadar bir vatanımız var ve bu vatan üzerinde deyim yerinde ise yetmiş iki buçuk millet yaşıyor. Ulus, vatandaş olarak bunların tamamı bir ve tek ise de “din, inanç” manasında “millet” dersek işte bu kadar çeşitliyiz.
Dost yani bu ülkede hayatı paylaşanlar ne yapıyorlar?
Bilerek bilmeyerek düşmanın eline fırsat vermek üzere farklılığı düşmanlığa, tahammülsüzlüğe, didişmeye, kaşımaya dönüştürüyorlar.
Düşman ne yapıyor?
Bu durumu hazır bulursa destekleyip parsayı topluyor.
Hazır bulamazsa ihdas ediyor, içten dıştan ajanlarla oluşturuyor!
Durum çığırından çıkınca hazır kuvvetlerine müdahale ettiriyor, ülke milyarlarca lira, binlere can kaybediyor, ortalık durulunca (düşman alacağını alınca) sil baştan kaybettiklerimizi kazanmaya koyuluyoruz.
Peki, işte bu aynı delikten sokulmak kaç kere oldu; sayısını bilmiyorum, siz sayın!
Ben, durum tespit ve tasviri ile yetinmekten hoşlanmam; elimden geldiği kadar çare ve çözüm hakkındaki düşüncemi, görüşümü de ifade etmek isterim.
Her bir grubun önünde farazi olarak iki ihtimal/seçenek var:
1. Farklı olanları yok ederek ülkenin tek halkı olup yaşamak.
Bu seçenek hem meşru değildir hem de mümkün değildir; ama düşmanın istediği buna teşebbüs etmek veya bu hedefi gündemden düşürmemektir.
2. Genel ahlâk, genel sağlık, asayiş, kamu düzeni, varlık ve bağımsızlığımız için tehlike söz ve fiil konusu olmadıkça her grubun, tek ülkenin tek vatandaşları olarak beraber yaşamalarıdır.
“Beraberlik” kelimesini ben bu manada kullanıyorum.
“Birlik” ise her bir grubun kendi üyeleri arasındaki ilişkidir.
Peki, İslâmcılar bu çözüme ne derler?
İslâmcının vazifesi kendinden başlayarak yakından uzağa bütün insanları sahih İslam’a davettir. Kılıç zoruyla davet olmaz ve İslam’da yoktur. Davet gönüllere girerek yapılacaktır. Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a İslâm’ı götüren dervişler kılıçla götürmediler. Davet, tebliğ usulünce yapılır, kabul etmeyenler dinimize ve vatanımıza düşmanlığı ve saldırmayı tercih etmezlerse onlarla “iyilik ve adalet” duygu ve davranışı ile ilişki kurulur, bir şekilde beraber yaşanır.
İslâm ülkeleri arasındaki ilişki de “Bir delikten…” uyarısına muhtaçtır. Din ve vatan düşmanları önce ümmeti böldüler, sonra birbirine düşürdüler ve hâlâ bunu yapıyorlar, bir kısım İslâm ülkeleri de dostu bırakıp düşman ile iş birliği yapıyorlar.
Ümit kesmek yok. Bir yerden başlayıp birlik için seferde olalım.
Sefer bizden olacak, Allah Teâlâ da yardımını esirgemeyecektir.
Zulme karşı vicdanın sesi: Boykot
04:0016/02/2025, Pazar
G: 16/02/2025, Pazar
30
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Günümüzde boykot, İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü işgal politikalarıyla özdeşleşen, sonrasında küresel sisteme karşı insanlığın adalet arayışının en güçlü ahlaki ifadelerinden birine dönüştü. Boykot hareketleri, bireysel bir tüketim tercihi olmanın ötesine geçerek, küresel ekonomiyi etkileyen stratejik bir yaptırım gücü haline geldi. Böylesi önemli ve stratejik boyutları olan boykotun, etki ve sonuçlarıyla ilgili kamuoyunu aydınlatan, politika yapıcılara yardımcı olacak bilgi ve bakış açıları sunan çalışmalar oldukça sınırlı. Bu alanda yapılacak her çalışmanın büyük bir ihtiyaç ve çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
İLKE Vakfı bünyesinde faaliyet gösteren İslam İktisadı Araştırma Merkezi (İKAM), Dr. Yunus Emre Aydınbaş’ın editörlüğünde “Finansal, Toplumsal ve Fıkhi Boyutlarıyla Boykot” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda boykot ekonomik, sosyal, tarihi, finansal ve fıkhi boyutlarıyla detaylı bir şekilde ele alınıyor. Rapor sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, politikacılar ve basın kuruluşları başta olmak üzere konuya ilgi duyan herkes için faydalı bilgiler ve bu bilgilere dayanan analizler içeriyor. Rapor, boykotun işe yaradığını somut bilgi ve bulgulara dayanarak güçlü bir şekilde kamuoyunun dikkatine sunuyor.
Raporda dikkat çeken bir diğer husus ise boykotun ekonomik etkileri, politik saikleri, stratejik gücü yanında, belki de çok daha önemli bir zaviyeden, ahlâkî temsil boyutunun da değerlendirilmiş olmasıdır. Raporun editörü Dr. Yunus Emre Aydınbaş, boykotu, adalet talebinin en güçlü ahlâkî ifadelerinden biri olarak tanımlıyor. Bu minvalde boykot yalnızca bireysel bir tüketim tercihi değil, aynı zamanda kolektif ahlâkın zulüm karşısındaki refleksi olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik yaptırım gücüne dönüşen kolektif ahlâkın bir refleks olarak zuhur etmesi elbette tesadüf değildir. Toplumumuzun İslâmî ve vicdanî vasatının sağlam temeller üzerine yükseldiğinin de bir göstergesidir. Boykotun tüm bunlarla beraber toplumsal dayanışmayı/kenetlenmeyi muhtelif veçheleriyle güçlendiren, zulüm karşısında mücadele şuurunu canlı tutan ve yaygınlaştıran bir araç olduğunu da yine raporda görmekteyiz.
Raporda, öncelikle Siyonizm’in doğuşundan itibaren uyguladığı işgal politikaları ve bu politikaların Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar üzerindeki etkisi değerlendirilmiş. Bunun yanı sıra boykot kavramının tarihsel kökenlerine ve tarihin önemli kırılma dönemlerdeki boykot uygulamaları değerlendirilmiş. İslam tarihi çerçevesinde ise Hz. Peygamber’in Mekke döneminde uygulanan Şi‘bü Ebî Tâlib Muhasarası ve Medine döneminde Kureyş kervanlarına yönelik ekonomik kuşatmaları örnek olarak yer verilmiş. Bu örnekler, boykotun İslam tarihinde de etkin bir strateji olarak uygulandığını göstermektedir.
Rapor, boykotun etkilerinin sadece ekonomik olmadığını, aynı zamanda uluslararası siyasette dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu savunuyor. Bu potansiyelin daha güçlü bir şekilde ortaya çıkabilmesi için bireylerin yapmış olduğu boykotun hükümetler tarafından desteklenmesi ve tamamlanmasının gerekliliğini vurguluyor. Tamamlayıcı olarak devletlerin de uluslararası platformlarda zulüm karşısında daha etkin roller üstlenmesi ve kurumsal boykot politikalarının geliştirmesi öneriler arasında yer alıyor.
Borsa verilerinden hareketle yapılan analiz de bize boykotun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Bu analize göre Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin yaklaşık %5’i boykot ediliyor. Verileri analiz edilen 21 hisse senedinin 18’i boykot süresince yatırımcılarına, beklenen getirilere kıyasla oldukça düşük seviyede getiri sağlamış. Bu 18 hisse senedinin piyasa değerleri boykot süresince BİST-100 endeksinden de fazla düşüş yaşayarak ortalama %33 oranında değer kaybetmiş. Borsadaki bu değersizleşmenin, şirketlerin satış ve kârlılıklarındaki düşüşle bağlantılı olduğu ifade edilmiş. Boykotun başlangıcından bugüne 21 şirketten 19’unun öz sermaye kârlılığının da ciddi seviyede düştüğü, 17’sinin de aktif kârlılık oranının kayda değer oranda azaldığı raporun ulaştığı sonuçlar arasında yer alıyor.
Rapordaki bir diğer analiz, sağlığa da çokça zararları bulunan gazlı ve şekerli meşrubatlar üreten şirket ile ilgili. Bu şirketin Türkiye’deki satışlarının boykottan önemli ölçüde etkilendiği tespit edilmiş. Boykot nedeniyle firmanın satışlarının önemli ölçüde düştüğü, boykotun bu etkisinin şirketin resmî raporlarına yansıdığı ve boykotun etkilerini bertaraf etmek için muhtelif pazarlama ve reklam etkinliklerine başvurduğu tespit edilmiş. Türkiye’deki tüketicilerin azımsanmayacak bir kısmının yapılan boykot çağrısına yanıt verdiği ve boykota aktif olarak katıldığı da raporda ifade edilmiş.
Finansal, Toplumsal ve Fıkhi Boyutlarıyla Boykot Raporu zaman ayırıp okumaya değer bir çalışma olmuş. Rapor özetle; boykotun zalim rejimlere karşı mücadelede etkili bir araç olduğunu ortaya koyarken, bunun başarılı olabilmesi için bireylerden devletlere kadar her seviyede disiplinli ve kararlı bir çaba gerektirdiğini gerekçeleriyle birlikte vurguluyor. Bireylerden toplumlara, hükümetlerden uluslararası kurum ve kuruluşlara varan geniş bir yelpazede, boykotun etkinliği ve sürdürülebilirliği açısından uygulanabilir önerilerde bulunuyor. Bu önerileri bilhassa okumanızı, okutmanızı isterim.
Zira boykot bir tercih değil, insanlık onurunu savunmak için ahlâkî bir sorumluluktur. Hak ile bâtıl arasındaki mücadelede tarafımızı belirleyen bir vicdan hareketidir. Bu hareketin başarıya ulaşması, bireylerden devletlere kadar herkesin üzerine düşeni yapmasına bağlıdır. Adalet arayışımızın somut bir ifadesi olan boykot, sadece Filistin halkı için değil, adalet ve barış için hepimize bir umut ışığıdır.
Şeytanın “Benim ufacık bir alışverişimle mi zulüm bitecek?” vesvesesine kulak asma. Evet, senin ufacık alışverişin zulmü söndürecektir. Sizi, boykota ve boykot bilincini yaygınlaştırmaya davet ediyorum. Yarın, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumlu olacağımızı unutmayalım.
Rapora İLKE Vakfının web sayfasından ulaşabilirsiniz.
Rapor: https://ilke.org.tr/finansal-toplumsal-ve-fikhi-boyutlariyla-boykot
Gönüllere girmek lâzım
04:009/02/2025, Pazar
G: 9/02/2025, Pazar
38
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimiz (s.a.) Hz. Ali’ye, şu mealde bir müjde/talîmat veriyor: “Senin sayende bir kimsenin hidayete kavuşması, senin hakkında, dünyanın en değerli mal ve nimetlerinden daha hayırlıdır.”
Hidayet doğru yolu bulmaktır, Müslüman olmaktır. Son Peygamber (s.a.) bütün insanları İslam’a davet ediyor. Bu daveti doğru ve etkili bir şekilde duyanlar onu kabul etmekle yükümlüdürler; etmezlerse ne olacak ve hidayete nasıl vesile olacağız?
Etmezlerse dövmek, sövmek, öldürmek, temel insan haklarından mahrum etmek, yurtsuz yuvasız, aç susuz bırakmak… yok.
Elbette daveti kabul edenlerle etmeyenler arasında bazı hukuki ve sosyal ilişki farkları var; ama dediğim gibi zorlama yok, haklardan mahrum bırakmak yok.
Peki, hidayete nasıl vesile olacağız?
Bana bunu bir cümle ile açıkla deseler şöyle derim: “Güzel Müslümanlar olup insanlara böyle davranmakla”.
Güzel Müslüman, İslam’a göre güzel olanı yapmaya gayret eden, kötü olandan uzak kalan Müslümandır.
Tecrübem göstermiştir ki, hidayete erenlerin çoğu ya Kur’an okuyarak veya güzel bir Müslümanı tanıyarak, onun ahlak ve davranışına hayran olarak Müslüman oluyorlar.
İslam ülkesi dışında böyle Müslüman olup bir vesile ile bir İslam ülkesine gelenler ise büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, “Bu insanlar Müslüman değil mi, peki şunu şunu niçin yapmıyorlar, şundan şundan niçin uzak durmuyorlar” diye çırpınıp duruyorlar.
Hidayete vesile olmanın, vesile olan ve muhatabının durumları bakımından pek çok şekli ve yolu vardır.
Bu yazıda, Kur’an’da yer alan ve Peygamberimiz'in uyguladığı “maddi yardım ile gönüllere girme (te’lîfu’l-kulûb)” örneğini vereceğim.
Zengin hatta gayrimüslim oldukları halde kendilerine zekât verilen guruplardan biri de “müllefe-i kulûb”dur (kalbleri kazanılmak istenenler: el-muellefetü kulûbuhum).
Zekâtın sarf yerlerini gösteren âyette zikredilen bu sınıfın içinde, Hz. Peygamber (s.a.) zamanındaki tatbikata göre şu kimseler yer almıştır: a) Kendisinin veya kavim ve kabilesinin bu sayede Müslüman olacağı umulan kimseler; meselâ Mekke fethinde Hz. Peygamber (s.a.) Safvân b. Ümeyye’ye gıyabında eman vermiş, dört aylık mühlet tanımış, sonra Safvân, Müslümanlarla beraber Huneyn Gazvesi’ne katılmış, kendisine bir sürü kıymetli deve verilmiş, nihayet Safvân iyi bir Müslüman olmuştur. b) Kötülüklerini önlemek için, dilinden ve elinden zarar gelecek kimseler. c) İslâm’a yeni giren ve mâlî yardım ile İslâm’da sebat etmeleri temin edilecek kimseler; çünkü bu gibi fert ve topluluklar eski imkân ve muhitlerini kaybedecekleri için sıkıntıya düşüp yardıma, desteklenmeye ihtiyaç duyabilirler. d) Henüz Müslüman olmamış benzerlerini İslâm’a çekmek için, itibar sahibi, lider durumunda olan sağlam Müslümanlar; Adiy b. Hâtem, el-Zibirkan b. Bedr gibi. e) Yeni Müslüman olan ve henüz İslâm’a tam intibak edememiş bulunan, kâfir iken lider, başkan, itibarlı kişi durumunda olan Müslümanlar. f) Sınır başlarında yaşayan Müslümanlar ile zekâttan imtina edenleri itâate getirmek için kendilerinden istifâde edilecek Müslümanlar. (Nevevî, el-Mecmû›, c. VI. s. 196-198; Kardâvî, Fıkhu’z-zekât, s. 595-596.)
Hanefîlere ve bazı Şâfiî ve Mâlikî fakihlere göre Hz. Peygamber’den (s.a.) sonra müellefe-i kulûba zekât verilemez; bunlar, bu tatbikatın Hz. Ebû Bekr’in hilâfetinde Hz. Ömer’in müdahalesiyle sona erdiğini ve sahâbenin bu tasarrufa itiraz etmemeleriyle icmâ meydana geldiğini ve İslâm’ın güçlenmesi ile buna ihtiyaç da kalmadığını ileri sürmüşlerdir (Kâsânî, Bedâyi’, c. II, s. 45).
Buna karşı Hanbelîler ve diğer bazı fakihler bu hükmü ortadan kaldıran bir delilin bulunmadığını, mezkûr tasarrufun, ülü’l-emrin takdîrine bağlı bir uygulama tasarrufu olduğunu, bahis mevzûu şahıslar ve zamana ait bulunduğunu, devleti idare edenler gerekli gördüğünde başka yer ve zamanlarda müessesenin işletilmesine mânî teşkil etmeyeceğini, İslâm’ın zaman zaman buna ihtiyacı olabileceğini haklı olarak iddiâ etmişlerdir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, s. 607; İbn Kudâme, el-Muğnî, s. III, s. 666).
Günümüzde bu fasıldan, milletlerarası münâsebetlerde, Müslümanların lehine hareket etmesini temin maksadıyla, bazı gayrimüslim ülkelere, İslâm’ın yayılmasını temin maksadıyla; bazı heyet, cemiyet ve topluluklara, İslâm’ı müdafaa etmeleri için, bazı kalem ve söz sahiplerine, İslâm’a karşı olan cereyan ve faaliyetler karşısında güçlü olabilmeleri, kendilerini koruyabilmeleri için, bilhassa yeni Müslüman olmuş, fert ve toplumlara harcama yapılabileceği yerinde olarak ifade edilmiştir (Kardâvî, age., s. 609).
Din farkı gözetmeden iyilik ve yardım, hidayetin en önemli vesilesidir desek pek abartmış olmayız.
Manevî yardımın en önemlisi ise sözdür. Ne demiş Hz. Mevlânâ:
Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş!
Dünle beraber gitti cancağzım,
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım...
Hangi eskiyi bırakacak, hangi yeniyi söyleyeceğiz?
Bu yakıcı soru ile biz de yanalım.
Bir yerden başlamak lazım
04:002/02/2025, Pazar
G: 2/02/2025, Pazar
32
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her türlü ıslahata, düzeltmeye, inşa ve ihyaya bir yerden fiilen başlamak lazım.
Hep konuşmak, hep yazıp çizmek, hele de sonu gelmez tartışmalarla bir yere varılamıyor.
Teoriler pratiğe dökülmeden doğruluk ve uygunluk iddiası boştur.
Önümüzde elbette birden fazla önemli problem veya arıza var; İslamlaşma ve maddi manevi varlığımızı koruma belki bunların başında geliyor.
İslamlaşmadan maksat bir yandan Müslüman olmayanların, en uygun söz ve daha önemlisi güzel Müslümanlar olarak (temsil yoluyla) hidayete kavuşmalarına yardımcı olmaktır, diğer yandan Müslüman olduklarını beyan eden ama sahih İslam bilgi ve hayatına göre önemli eksikleri olanları (ferdi, aileyi, cemiyeti, devleti…) sahih İslam’a göre ikmal ve inşa etmektir.
Maddi ve manevi varlığımızı korumaktan maksat dinimizi, vatanımızı, bağımsızlığımızı, medeniyetimizi, ahlakımızı… düşmandan ve bozucu unsurlardan korumaktır.
Bir başka yazıda İslamlaşma konusunu biraz daha açalım inşallah.
Koruma konusuna gelince:
Sahih din kitaplarda duruyor, baş kitap Kur’an-ı Kerîm ve Efendimiz'in (s.a.) hayatı (O’nun, İslam’ı kâmil manada temsili) önümüzde yazılı olarak mevcut; bunları kimse ortadan kaldıramaz.; ama din adına ortaya konan bir takım ipe sapa gelmez açıklamalar, usulsüz yorumlar, batıl dâvalar, bid’atlar ve hurâfeler… var, bunlar İslam’ı yeni veya yeniden öğrenmek durumunda olan halkın (ve özellikle gençlerin) önünde önemli bir koruma engeli oluşturuyor. Bugünkü iletişim imkanları herkesi hatip, yazar, sinema yapımcısı, iddia sahibi, sözde allâme… haline getirdi, sosyal medya dedikleri çıfıt çarşısına girip de normal çıkmak için temellerin çok sağlam olması gerekiyor.
Temeller nasıl sağlam olur?
Önce temeli sağlam, değerlerimizin ana okulu mahiyetinde bir aileye ihtiyacımız var. Çocuk mümkün olan en küçük yaşta bu okulda eğitilmeye başlanacak. Sivil toplum ve devlet (ama daha ziyade sivil toplum) bu aileyi kurma ve koruma konusunda seferber olmalıdır.
Genci okuldan fazla etkileyen eğitim çevresi arkadaştır; arkadaş seçimi boş bırakılmayacak.
Okul ve diğer eğitim çevreleri ile sahih İslam, sağlam Müslümanlık arasında farklılık, çatışma, çelişme ortaya çıktığında -ki, sapkın ideolojilerin devletleştiği zaman ve zeminlerde bu olmuştur, bu satırları yazan kişi de çocukluk ve ilk gençlik yıllarında bunu yaşamıştır- aile, koruyucu kanatlarının altına alacağı nesli koruyacaktır ve bu tecrübe de yaşanmış az çok etkili olmuştur.
Maddi varlığımızı, hürriyet ve bağımsızlığımızı korumak için elbette öncelikle halkın, bu değerlere yönelik sevgi, sahiplenme ve koruma bilincine/duygusuna sahip olması gerekiyor.
İkinci olarak yeterli güce sahip olmak gerekiyor.
Niçin güç?
Çünkü modern giyimli, uygar görüntülü haydutlar güçlerine dayanarak, hukuk ve ahlak tanımadan zayıfların bu değerlerine saldırıyor, tahrîb ediyor ve ele geçiriyorlar.
Tek başına ve ince iken hemen kopuveren ipler birleştirilip urgan olunca kocaman gemileri çekerler; tek başlarına zayıf olan ve aynı değerlere bağlı bulunan milletler ve devletler bir şekilde birleşince koskoca haydutları caydırabilirler, durdurabilirler.
Bir yerden başlamalı.
Mesela Türk Cumhuriyetleri ve diğer Müslüman ülkeler, ticaret ve savunma antlaşmaları ve birlikleri kurarak işe başlayabilirler. Düşmanın gözü bu antlaşama ve birliklerdedir; olmasın, olursa bozulsun diye yapamayacakları ahlaksızlık ve hukuksuzluk yoktur; bu gerçek de göz önüne alınarak ince bir denge siyasetine kesin ihtiyaç vardır.
Hasılı bir yerden işe başlamalı; yoksa laf ile peynir gemisi yürümez.
O sünnet de var bu sünnet de var
04:0026/01/2025, Pazar
G: 26/01/2025, Pazar
39
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kur’an-ı Kerîm “Allah’a ve Resulüne itaat etmemizi” emrediyor. Allah Teâlâ “Resûlünün yolunu izleyenleri seveceğini” bildiriyor. Peygamberimizin açıklamaları ve uygulamaları olmadan yalnız Kur’an’a göre İslam’ı yaşamak mümkün değildir; şu halde bu manasıyla sünnetsiz İslam olmaz.
Milletimizin adına sünnet dedikleri çocuk yaşta erkeklere uygulanan küçük operasyon da İslam’da (sünnette, hatta Kur’an’da) vardır. Hz. İbrahim ve İsmail sünneti uygulamışlar ve Kur’an’da Müslümanlara, Hz. İbrahim’e uymaları buyurulmuş (Nahil suresi: 16/23), bu uygulamanın kaldırıldığına dair de bir açıklama yapılmamıştır.
Diyanet (Din İşleri Yüksek Kurulu) ikinci manadaki sünnet hakkında şu açıklamayı yapmıştır:
Erkeklerin sünnet olması (hıtân), İslam’ın şiarlarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) sünnet olmayı fıtrat gereği yapılan işler arasında zikretmiştir (Buhârî, Libâs, 63, 64; İstizân, 51; Müslim, Tahâre, 49; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 178). İslam âlimlerinin çoğunluğu, sünnet olmanın vacip (farz) olduğunu söylerken Hanefiler bunun meşru bir mazeret olmadıkça terk edilmemesi gereken bir sünnet-i müekkede olduğunu vurgulamışlardır.
Bu itibarla sonradan Müslüman olan ya da küçükken sünnet olamamış bir kimsenin sünnet olması gereklidir.
Ben de vaktiyle şunu yazmıştım:
Doğumun ilk haftasından bülûğ çağına kadar çocuklar sünnet ettirilirse de ülkemizde daha ziyâde ilkokula devam eden erkek çocuklarımızın tatil ayları başlayınca sünnet ettirilmeleri âdet hâline gelmiştir. Tırnak kesmek, tıraş olmak, belli yerlerdeki kılları yok etmek, sakal bırakmak, bıyıkları düzeltmek gibi insana yakışan, rahatlık ve temizlik sağlayan, sağlık için yararlı olan bu uygulamalar hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) “fıtrat gereğidir, insana yakışan budur” buyurmuş, kendileri uyguladıkları gibi ümmetine de tavsiye etmişlerdir.
Başka Müslüman topluluklar sünnet operasyonu için farklı isimler kullanmışlar, bildiğime göre yalnızca Türkler buna “sünnet” demişlerdir. Sünnet kelimesinin asıl İslâmî mânâsı, Allah Teâlâ’nın müminlere örnek gösterdiği Peygamberimizin (s.a.v.) hayat tarzı, hayatında izlediği yol ve yöntemdir. Türkler çocuklarını bu isimle sünnet ettirirken bunun diğer mânâları ve faydalarından önce Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yaptığı ve tavsiye ettiği bir şey olduğunu düşünmüş, erkek çocukların hayat boyu taşıyacakları bu nişanın aynı zamanda, dînî mânâda bir sünnet sembolü olmasını istemiş olmalıdırlar. İstemişlerdir ki, erkek çocuklar sünnet oldukları gün, hayatlarını “sünnete” göre yaşama sözü de vermiş olsunlar, bu sünneti gördükçe de o sünneti hatırlasınlar.
Ümmetin yaklaşık yarısını kızlar ve kadınlar oluşturduğuna göre, erkekler için sünnetin gördüğü işi kızlar için ne görecektir? Onlar için sünnetin yerini tutabilecek bir sembol var mıdır? Eskiden Arabistan’da, bugün bazı Afrika kabilelerinde kızların da sünnet edildiklerine (küçük bir parçanın kesildiğine) dair bilgiler vardır. Ancak bu uygulama genelleşmemiş, İslâmî bir âdet/sünnet hâlini almamıştır.
Benim şöyle bir teklîfim var:
Hz. Peygamberi (s.a.v.) örnek alma niyet ve ahdinin kızlar için -erkek çocuğun sünneti yerine geçen- uygulaması örtünme olur. Kızlar ergenlik çağına yaklaşınca uygun bir törenle başları örtülür ve bu “örtünme töreni” erkeklerin sünnet düğün ve törenlerinin yerini tutar.
Anadolu’da geçen çocukluk yıllarımdan hatırlıyorum, kızlar ergenlik çağına yaklaşıncaya kadar mahallede karma yaşar ve oynardık. O gün gelince çocukluk arkadaşımız kız örtüye girer, biz erkeklerle ilişkisine de bir takım sınırlar konmuş olurdu. Biz erkekler sünnet olunca ve günü gelip ihtilâm da olunca erkek olarak büyüdüğümüzü ve hayatımıza yeni bazı sınırların ve sorumlulukların girdiğini fark ederdik. Kızlar da önce örtüye girer sonra zamanı gelince âdet görürler, böylece sınır ve sorumluluk çağları başlamış olurdu. Bugün erkekler için sünnet, kızlar için de daha ziyâde Kur’an okumaya gönderilirken baş örtüsü giydirme âdeti devam ediyor. Yavaş yavaş unutulan geleneğimiz ise -Kur’an okumak için değil- Hz. Peygamber’in (s.a.v.) rehberliğinde hayatı yaşamak için gerekli bulunan örtünme törenidir. Eskiden bu tören aile içinde, çok kere ana ile kız arasında olup biterdi. Sandıktan, genç kızlığa adım atan çocuğa uygun bir başörtüsü çıkarılır, itinâ ile ve öğretilerek başa bağlanır, gerçekten yakıştığı için bu da ifade edilir, bundan böyle “eller ile yüz” dışında kalan yerlerin kapatılması, namahreme gösterilmemesi gerektiği, bunun Allah ve Peygamber (s.a.v.) buyruğu olduğu söylenirdi.
Günümüzde örtünme töreni için çeşitli şekiller bulunabilir. Meselâ kızın ailesi, maddî imkânına uygun bir çay veya yemek dâveti yapar, kızın arkadaşlarını, bazı uygun yakınları çağırır, tören örtünme âyetleri ve meâllerini okuyarak başlar, arkasından kısa bir konuşma yapılarak örtünmenin hükmü, şekli ve hikmeti anlatılır, hazırlanmış başörtüsü uygun bir pakette getirilir, ilâhî eşliğinde paket açılır, kızın başına bağlanır, büyüklerin elleri öpülerek duâları alınır, sonra yenilir, içilir, sohbet yapılır ve tören biter. Elbette örtüye girmek için tören mecbûriyeti yoktur, tıpkı sünnet için düğün mecbûriyeti olmadığı gibi, ancak her iki törenin de eğitim ve öğretim bakımından yeri doldurulamaz faydalarının bulunduğu unutulmamalıdır.
Sosyal adalet aracı olarak nafaka (2)
04:0019/01/2025, Pazar
G: 19/01/2025, Pazar
21
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vasıf ve şartlarını önceki yazımızda açıkladığımız nafaka alacaklılarını, usûl, fürû ve yan hısımlar olmak üzere üç gruba ayırmak mümkündür:
1. Fürû (çocuklar, onların çocukları)
İlgili âyet (mesela el-Bakara: 2/233) ve hadisler, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu açık ve kesin bir şekilde ortaya koyduğu için bu konuda görüş farkı yoktur. Baba kazanacak durumda fakat fakir olursa nafakayı, sırada ondan sonra gelen akraba temin eder ve babadan alacaklı olur.
Çocukların küçük yahut büyük, oğul yahut kız olmaları bazı farklı hükümleri gerektirmektedir.
a) Küçük oğul
Yaşıtları çalışıp kazanır hale gelinceye kadar nafakaları babalara aittir. Tahsilde, mecburi askerlikte olmak da -kazanamayacak kadar- küçük olmak gibi nafakaya hak kazandırır.
b) Büyük oğul
Oğul ergenlik çağına, çalışıp kazanabilecek hale gelince nafaka hakkı sona erer. Ahmed b. Hanbel, muhtaç olduğu müddetçe oğlun nafakasının babaya ait olduğu görüşündedir.
c) Kız çocuğu
Kız çocuğu büyük de olsa evleninceye kadar nafakası babaya, evlendikten sonra da kocaya aittir. Kızın, mirasta, oğula nispetle daha az pay almasında, nafaka hak ve borcunun da etkisi vardır: Böylece külfetle nimet paylaştırılmış, denge sağlanmıştır. Evlenmemiş kız, kendine uygun bir iş bulur ve yeterli gelir sağlarsa babasının nafaka borcu düşmektedir.
d) Torunlar
İmam Mâlik dışındaki fukahâya göre şahsın çocukları gibi torunları da nafaka hakkına sahiptirler. Torunların oğul yahut kızdan olmaları, vâris olup olmamaları bu hükmü değiştirmez. Sıra dedeye geldiğinde torunların nafakalarını temin eder.
2. Usûl (ana, baba ve bunların usûlü)
Kâfir bile olsalar ana-babaya iyi davranmayı emreden âyetler (Lukmân: 31/15) ve bu manayı teyit eden hadisler ile ilk asır uygulamaları ana, baba ve bunların usûlünün nafaka alacaklısı oldukları konusunda tereddüt bırakmamaktadır. Bütün fukahâya göre, muhtaç oldukları takdirde ana ve babanın nafakası evlada aittir. Çoğunluk dede, nine gibi usûlün de aynı hükümde olduklarını ileri sürerken İmam Mâlik bu konuda muhâlif kalmıştır.
3. Yan hısımlar
Akrabaya hakkını vermeyi (el-İsrâ: 17/26), onlara iyilik ve ihsanda bulunmayı (en-Nisâ: 4/36) emreden âyetler ile yakından uzağa akrabayı gözetmeyi, onlarla ilgilenmeyi (sıla-i rahimi), yardıma ve iyiliğe önce akrabadan başlamayı emir ve tavsiye eden hadisler1 akraba nafakasının hukuki kaynaklarıdır. Bu nasları değerlendirme ve uygulamada müçtehitlerin üç gruba ayrıldıklarını görüyoruz:
a) Hanefîlere göre kan hısımı olup, aralarında evlenme caiz olmayan akraba, şartlar gerçekleşince karşılıklı olarak nafaka alacaklısı ve borçlusu olmaktadırlar; amca, dayı, yeğen, hala, teyze bu kabildendir.
b) Hanbelî mezhebine göre, miras hukukunda göreceğimiz asabe ve belli hisse sahibi (ashâbu’l-feraiz) olarak vâris olanlar nafaka ilişkisi ile de birbirine bağlıdırlar.
c) İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi bazı müçtehitlere göre evlenme mâniine de bakılmaksızın, sıra geldiğinde birbirine vâris olanlar gerektiğinde nafaka alacaklısı ve borçlusu da olurlar. Bu içtihat, nafaka alacaklılarının çerçevesini en geniş tutan, naslara ve İslâm’ın ruhuna da en uygun olan içtihattır.
Nafaka borçlusu akraba birden fazla olursa -karı-koca, çocuk-baba arasındaki bazı durumlar müstesna- nafaka borcu, her şahsın mirasındaki payı ölçüsündedir.
Usûl, fürû ve zevcenin nafaka hakkı hâkimin hükmüne bağlı değildir; bunlar, hakları olan nafakayı, borçlunun rızasına ve hazır olmasına bakmaksızın alırlar. Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in bir sorusu üzerine Rasûlullah (s.a.) “Sana ve çocuğuna yetecek kadarını al” buyurmuşlardır.2
Diğer akrabanın nafakası, ya borçlunun rızası yahut da hâkimin hükmü ile elde edilir.
Nafakaya muhtaç olup akrabası da bulunmayan şahısların geçimlerini devlet sağlar. Fıkıh kitapları beytü’l-malın (devlet hazinesinin) giderlerini sayarken bu gibi şahısların geçimlerini de zikretmişlerdir. Rasûl-i Ekrem (s.a.), “Kim ölür de mal bırakırsa (bu mal) ailesine aittir, kim de bakılacak çoluk çocuk bırakırsa onlar bana aittir” buyurarak devletin bu vazifesini dile getirmiştir.
1.Şevkânî, Neyl, VI, 364 vd.
2.Buhârî, Büyû’, 95; Nesâî, Kudât, 31.
.Kandillerde namaz ve oruç
04:005/01/2025, Pazar
G: 5/01/2025, Pazar
41
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sevgili Peygamberimizin (s.a.), vazifesini yerine getirmek için gerekli bulunan hürriyeti elde edeceği Medine (daha önceki adı Yesrib) şehrine hicretinden (göçmesinden) günümüze kadar binden fazla yıl geçti, bugün (yazıyı yazdığım perşembe günü) itibariyle 2 Receb 1446 hicrî yıla ulaşmış olduk.
Hicrî yılbaşından başlayacak olursak Muharrem ayının dinî ve tarihî yönlerden özellikleri var, bu sebeple oruçlar tutuluyor, anma toplantıları ve başkaca merasimler yapılıyor. Yapılanların dinde yerinin bulunup bulunmadığı konusu da hep tartışılıyor. Bu yazımızda yalnızca Muharrem ayının belli günlerini değil, özel olarak ibadet ve merasim yapılan diğer mübarek gün ve geceleri (bu arada Regâib kandilinde olduğumuz için kandilleri) ele almak, incelemek, dindeki yerlerini ortaya koymak istiyoruz.
Din yalnızca kurallardan ibaret değildir; onu yaşayan, hayatına uygulayan insan ferdi ve toplumunun anlayışı, duyguları, âdetleri ve bunların sosyal ve kültürel hayata yansımaları ile din hayatı canlılık ve zenginlik kazanmakta, ancak bu arada bazı bid’atler de oluşmaktadır.
Bid’at, “inanç, ibadet ve kural olarak dinde olmayan bir şeyi uydurmak ve ona yamamak, dinde varmış gibi bilmek, inanmak ve yapmaktır”. Mesela bir kimse, “Berat, Regâib, Kadir… gecelerinde şu kadar namaz kılmak gerekir, bu geceye mahsus şöyle bir ibadet vardır” derse ve bunu yaparsa bid’at gerçekleşmiş olur.
“Bid’atin ne zararı var, yapılan meşru ve faydalı bir şey ise varsın yapılsın!” denemez. Çünkü din, Allah tarafından tamamlanmış, Peygamberimiz tarafından da tam olarak tebliğ edilmiş, insanlara bildirilmiştir. Onda olmayan bir inanç, ibadet veya kuralı ona eklemek dini bozmak ve değiştirmek demektir ve bu caiz olmaz.
Bir Müslüman, yasaklanan yerler ve zamanlar dışında, Allah rızası için istediği kadar namaz kılabilir, oruç tutabilir, zikir yapabilir, sadaka verebilir... Ama bunlardan birini -İslam’da böyle olmadığı halde- “Şu yerde, şu zamanda, şu kadar yapmak farzdır, vaciptir, sünnettir, sevaptır, gereklidir...” diyerek, bilerek, bildirerek yaparsa bid’at işlemiş, dinde olmayanı ona eklemiş olur ve işte bu caiz değildir.
Belli gecelere mahsus nafile/sünnet namazlar var mıdır?
Ramazan'da, yatsıdan sonra kılınan teravih namazı vardır, sünnettir, Peygamberimiz kılmış, ümmeti de bu sünneti devam ettirmiştir. Bunun dışında belli bir geceye mahsus namaz yoktur. Beş vakit farz ve sünnet, bu namazlardan önce ve sonra kılınsın diye Peygamberimiz tarafından kılınmış, tavsiye edilmiş namazların dışında gecenin yarısından sonra kılınan teheccüd namazı vardır; ancak bu namaz belli bir geceye ait değildir. Mescidi selamlama (tahiyyetü’l-mescid) isimli iki rek’atlık bir nafile namaz vardır; belli bir gün veya geceye ait değildir. Şu halde Berat, Regâib, Mi’rac, Kadir gecelerine mahsus belli bir namaz yoktur.
Belli günlere ait oruçlar var mıdır?
Ramazan'da tutulan ve farz olan oruç dışında Peygamberimizin tuttuğu ve tavsiye ettiği başlıca oruçlar şunlardır:
* Ramazan'ı takip eden Şevval ayı içinde altı günlük oruç.
* Zilhicce ayının on gününde tutulan oruç. Hac edenler arafe günü oruç tutmazlar. İki bayram günü ile -Kurban Bayramı’nın, içinde tekbir getirilen- teşrik günleri de oruç tutulmaz.
* Muharrem ayının dokuz, on ve on birinci günlerinde tutulan oruç.
Peygamberimiz Muharrem’in onuncu günü aile reisinin evde ziyafet vermesini de tavsiye etmiştir.
* Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep'ten ibaret olan “haram aylarda” çokça oruç tutmak.
* Her pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç.
* Her ayın “ak günler” diye anılan on üç, on dört ve on beşinci günlerinde tutulan oruç.
* Devamlı olarak bir gün tutmayıp bir gün tutulan (gün aşırı tutulan) oruç.
Farz ve vacip namazlar ile yukarıda sıralanan nafile namaz ve oruçlardan başka -belli zaman ve mekânlara bağlanmış, Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilmiş ve/veya kılınmış bir oruç ve namaz yoktur.
Türkiye için hangi vizyon
04:001/01/2025, Çarşamba
G: 2/01/2025, Perşembe
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yeni dünya düzeni (düzensizliği mi desek) içinde Türkiye’nin rolü ve etkisi ne olmalıdır?” sorusuna cevabın; siyasi, ideolojik, dinî, sosyal… gruplara göre değişik olacağı kesindir; öyle ki, bir grubun içinde araştırma yapsanız orada bile farklı cevaplar alabilirsiniz.Ben soruyu şöyle anlayıp kendimce cevap yazmayı deneyeceğim:
“Size göre, değişen dünya düzeninde Türkiye’nin rolü ve etkisi ne olmalıdır?”
Türkiye’nin bir rol üstlenebilmesi için siyasi, demokratik, antidemokratik yönetim kadrolarına göre değişmeyen bir vizyonunun olması gerekir; böyle bir ortak vizyon ne yazık ki yoktur.
Niçin yoktur?
Çünkü Osmanlı’nın yıkılışından beri -hatta yıkılış başladığından beri- Türkiye’yi yönetenler, düşünürler, yol haritası çizenler, okur yazarlar ve halk ikiye ayrıldı; bunların bir kısmı Türkiye’yi yalnızca maddi kalkınma bakımından değil, kültür ve medeniyet olarak da Batılılaştırmayı vizyon olarak benimsediler. Âkif bunları şöyle tasvir ediyor:
Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın:
“Medeniyyette teâlîsi umûmen Şark’ın,
Yalınız bir yolu ta’kîb ederek kàbildir;
Başka yollarda selâmet gözeten gâfildir.
Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı,
Aynı izden sağa, yâhud sola hiç sapmamalı.
Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni;
Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; ya’ni:
İçtimâî, edebî, hâsılı her mes’elede,
Garb’ı taklit edemezsek, ne desek beyhûde.
Bir de din kaydını kaldırmalı, zîrâ o belâ,
Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!
Bir kısmı da “Bilim ve teknolojiyi alalım, ama din, kültür ve medeniyetimiz bize kalsın, pergelin bir ayağı sabit olarak çağdaşlaşalım” diyorlardı. Yine Âkif’imiz bunları da şöyle ifade ediyor:
Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.
O kanâat da şudur: Sırr-ı terakkînizi siz,
Başka yerlerde taharîye heveslenmeyiniz.
Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;
Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.
Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
Âkif, “Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin”, “mâhiyyet-i rûhiyye’niz olsun kılavuz” diyordu ama bazı düşünürlerimiz de “san’atın ve ilmin de milliyeti vardır, onları alan milliyetini de alır, bu durumda kendi rûhî mahiyeti (dini, medeniyeti, kültürü) ona kılavuz edemez” diyorlardı.
İşte bu ayrılık bugün de devam ediyor.
Bize kalsa Türkiye, öz değerlerinden (din, kültür ve medeniyetinden) asla vazgeçmeden, onlara zarar verecek bir yola girmeden maddi alanda güçlenmeli, son yıllarda aldığı mesafeyi büyütmeli, düşmanı caydıracak savunma gücünü kâmil manada elde etmeli, ne yapacağını bilmez olmuş ümmet parçalarını hikmetli bir siyasetle ve tedricen birleştirmeli, maddi hazzın ve zenginliğin delisi olmuş dünya insanlarına İslâm’ın sunduğu “bir başka düzen, bir başka haz, bir başka hayat tarzını” daha ziyade kendisi örnek olarak sunmalıdır.
. .
.
.
|
| Bugün 148 ziyaretçi (319 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|