 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Akıl ve bilimin sınırı
04:004/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl ve ilmin baş döndürücü zaferlerine rağmen bunların belli bir sınır içinde geçerli olduğu, bunların dışında kesin bilgi veremeyeceği; akıl ve ilme müstenid nazariyelerin değişeceği, bu sahaların muâsır otoriteleri tarafından da kabul ve ifade edilmiştir:
Akıl ve bilimin sınırı
Akıl ve bilimin sınırı
21 Aralık, Perşembe
“Bilhassa ruhsal hayatımızla pek derin bir sûrette ilgisi olan birçok meseleler vardır ki, anlayabildiğimize göre insan aklının kudreti şimdiki tertibinden başka bir tertip kazanmadıkça, o akıl için bu meselelerin halli mümkün olmayacaktır. Evrende bir plân birliği, veyahut amaç var mıdır, yoksa atomların tesadüfen birleşmelerinden mi ibârettir? Acaba şuur, bilgeliğin (sagesse) sınırsız bir gelişme ümidini veren bir sonsuz evren parçası mıdır, yoksa sonunda üzerinde hayatın mümkün olamayacağı bir gezegende geçici bir ilinek (araz) midir? İyilik ve fenalık (hayır ve şer) evren için önemli midir, yoksa yalnız insanlar için mi önemlidir? İşte felsefe tarafından böyle sorular sorulmuş ve başka başka filozoflar tarafından başka başka cevaplar verilmiştir. Fakat başka sûretle de cevaplar bulmak mümkün olsun olmasın, şimdiye kadar felsefe tarafından verilen cevapların hiçbiri isbatı kabil olacak sûrette, doğru gibi gözükmüyor.” (B. Russel, Felsefe Meseleleri, Çev. A. Adnan Adıvar, İst. 1963, s. 213).
“Demek ki insan Rönesans’tan beri beş duyunun hudutları içine hapsedilmiştir. Bugün inkâr edilmesi imkânsız birçok telepati vakalarını biliyoruz. Telepatinin ve mâzi ile istikbâli görme kabiliyetinin mahiyeti bugün de Aristo devrinde olduğu gibi meçhûldur; fakat biliyoruz ki, bir fenomenin realitesini sırf o fenomenin müşâhedesi güçtür ve izahı imkânsızdır diye inkâr edemeyiz.” (Dr. A. Carrel, İnsanlar Uyanın, Çev. Leylâ Yazıoğlu, İst. 1959, s. 105).
“Bir elma çekirdeğini ele alalım; ne kadar eksiksiz yürütülmüş olursa olsun, aceleden ve ön yargıdan ne kadar dikkatle arınmış bulunursa bulunsun, hiçbir uslamlama bu çekirdekten çıkacak olan ağacın şeklini veya vereceği meyvanın tadını önceden kestirmemize imkân veremez. Bilinmeyen bir mikrobun aşılanacağı bir hastada yaratacağı tepkileri, hastalıkları önceden tanımlamamıza hiçbir teori, tasım (sillojizm) yardımcı olamaz. Bu gibi soruların aklımıza değil, doğaya, eşya dünyasına sorulması gerekir. İkiyüz yıldan beri insanların dış dünya üzerinde bu derece olağanüstü bir egemenlik kurma olanağını sağlayan metod, mantık, gözlem ve deneyimin bir karışımıdır. Uslamlama (akla dayalı istsidlal) bu metodun dışında bırakılmış değildir ama, sonuçları her zaman gerçekle karşılaştırılır ve gerçeklere uyuyorsa kabûl edilir…”
“…Gözlemlerin toplam sonucu olan bilim, hiçibir şekilde evrenin açıklaması değildir; sadece Valery’nin deyimiyle: ‘Başarı sağlamış bir yöntemler bütününden ibarettir’, Bu yöntemler hiç başarı da sağlamayabilirdi. Eğer şu anda elimden şu kitabı bırakırsam ve yere düşecek yerde tavana doğru yükselirse çok şaşardım, ama bu, bilimi altüst etmezdi. Olsa olsa, bu fenomeni de içine alan daha karışık bir yasa aramaya koyulurdum.”(A. Maurois, Yaşama Sanatı, Çev. Nihal Önol, İst. 1968, s. 20, 22, 23).
“Şu halde, ilmin metodunu gayet kısa bir şekilde şöyle ifade edebiliriz: İlim adamları, teknik icatlarla geliştirilen insan hassasiyetine elverişli müşâhedenin hududu içinde, nazarî modellerden zarûrî olarak çıkan istidlâllere dayanarak tahminlerde bulunmaktadırlar. Eğer bu tahminler doğru çıkmazsa, o zaman tasavvurlar veya bu tasavvurların dayandığı modeller yeniden düzenlenir; çünkü yapılmış olan istidlâli yalanlamaya imkân olmadığı gibi, tahminleri doğru çıkarmayan mesajları tekzip etmek de pek mümkün değildir. Işık hızı üzerindeki Michelson–Morley tecrübesi bu hâdiseye klasik bir misâl teşkil edebilir. Zaman ve mekân hakındaki eski Newtoncu telâkkiye göre, dünyanın mekân içinde bir hıza sahip olacağı neticesine (istidlâl) yol açıyordu. Tecrübeler hadisenin böyle olmadığını gösterdi ve fizikçiler zaman ve mekâna ait ilmî telakkileri izafiyet teorisine yol açacak şekilde kökten değiştirmek zorunda kaldılar.”
“Meselâ onyedinci ve onsekizinci asırlar Kopernik ve Newton’a ait kâinat telâkkilerinin zaferine şâhit olmuştur. Bu iki görüş de, hem dünyanın düz olup, güneş ve diğer gök cisimlerinin semanın damında dolaştıklarına dair basit halk telakkisine, hem de Batlamyus’un dünyayı merkez ittihaz eden daha derin, fakat yine de kifayetsiz ‘ilmî’ telâkkisine karşı çıkmıştır.”
“Târihin seyri içinde ilim de pekçok yanlış telâkkiler yaratmıştır ve ilim adı taşıyan birçok görüşlerde, bilhassa sosyal ilimlerde, avâmî bilgiden gayet kuvvetli unsurlar vardır.”
“…Aynı şekilde bâzı protestan mezheplerinde görüldüğü üzere iman yoluyla bir insanın haklı çıkması veya teheyyücî, derûnî yaşayış yoluyla cezalanması gibi inançlar da tarifleri icâbı amelî mânâda tahkik edilemeyecek şeylerdir. Bir inanç sisteminin tahkike elverişli olmayışı onun ehemmiyetsiz olduğunu göstermez. İnsanı son derece ilgilendirmesi bakımından önemli olan pek çok meseleler vardır ki bunlar normal vasıtalarla, hatta belki hiçbir şekilde tahkik edilemez.” (K. Boulding, Yirminci Asrın Mânâsı, Çev. Erol Güngör, İst. 1969, s. 45, 47, 54, 69).
İlim ve fikir adamlarını gelecek yazıda biraz daha dinleyeceğiz
.“Bilimin de hurafeleri vardır”
04:005/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Akıl, bilim, çağdaş uygarlık, bu zamanda… diyerek kendi değerlerine hor bakan, aklın yetkili olmadığı alanlarda insanlığı aydınlatan vahyi, akıl ve bilim düzeyine (çerçevesine, laboratuvara) sokmaya, rasyonelleştirmeye, maddileştirmeye yönelen “dini ile problemli bazı Müslümanlara” faydalı olabilir diye çoğu Batılı olan veya bizden olup Batı’yı iyi bilen düşünürlerden alıntılar yapmaya devam ediyorum:
“Bilimin de hurafeleri vardır”
“Bilimin de hurafeleri vardır”
22 Aralık, Cuma
“Hem salt hem de pratik akıl vardır. Düşünce Allah’ı inkar ediyor, insan ve hayat ise O’nun varlığını teyid ediyor. İlim adamının şahsi kanaati ile metod veya neticelerin toplamı olan ilim arasında sık sık rastlanılan farklılığın izahı budur. İlim adamının dediği, düşündüğü, inandığı her şeyin mutlaka ilim olması şart değildir. İlim adamının dünya hakkındaki umumi intibaının ancak bir kısmı ilimdir. Bu kısım aklımızın tenkitçi, karşılaştırıcı ve düzenleyici fonksiyonunun bir neticesidir. Bu işleri yaparken aklımız tabiatüstü izahlar gerektiren her şeyi reddediyor ve sadece tabii sebep ve neticeler zincirine ve mümkünse tecrübe ve tetkike dayananı kabul ediyor. Çok titizce gerçekleştirilen bu ayıklamadan sonra ne kalırsa işte ilim odur. Fakat bu metod yüzünden ilim her zaman elinde ancak tabiatı bulur; başka her şey kaçar veya sızarak kaybolur. İlmin hudutları işte buradadır. İlim umumiyetle bu hudutlarda durur. İlim adamı ise insan olduğundan yoluna devam eder…” Aliya İzzet, Doğu ve Batı Arasında İslam, İst./Nehir 1978, s. 193)
“(Din adına uydurulmuş hurafeler olduğu gibi) ilmin de buna benzer hurafeleri vardır. İlmin meşru olarak kendisine ait olan tabiat sahasının dışına çıkması halinde ilmî hurafeler oluşur. Anorganik dünyada (fizik, mekanik, astronomide) yanılmaz olan ilim hayat sahasında, mesela biyoloji ve psikolojide tereddütlü ve beceriksiz davranıyor, hayat felsefesi denilen şeyi tarif hususunda ise kendini tamamen kabiliyetsiz gösteriyor. İlim insanla alakalı hususlarda kendi tahlil ve nicelendirme metodlarını kullanarak o noktaya varmıştır ki, hayatın bazı önemli fenomenlerini inkar ve harici tezahür şekillerine irca etmektedir. Din sosyolojisi dinin özünü, biyoloji hayatı, psikoloji ruhu, tarih ise kendi dahilî, insanî manasını kaçırmakta, gözardı etmektedir ….” (s.373).
“Akılcılık (rasyonalizm) kilisenin dogmatizminden hiç de geri kalmayan kendi dogmatizmini tesis etti…”(Özgürlüğe Kaçışım, İst. 2013, s.121.
“Din ve bilimin yetenekleri karıştırılmamalıdır. Din hayatın gayesi ile ilgili sorulara cevap sunar, bilim ise hayatı ve tabiatı birer fenomen olarak inceler. Ne bilim hayatın gayesi ile ilgili soruları cevaplandırabilir, ne de din tabiat kanunlarını tarif edebilir. Mutlak bilgiyi sunuyormuş gibi gösteren bilim inkar ve nihilizmle sonuçlanır. Faust’taki giriş monoloğunu hatırlayalım.” (s.219).
1994-98 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapan ve “dünya sistemleri analizi” diye bilinen anlayış konusunda önemli eserler veren, mevcut kapitalizm analizlerine geniş bir bakış açısı ve tarihsellik boyutu getiren Immanuel Wallerstein, “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” adıyla çevrilen eserinde Aydınlanma’nın esas mesajının din karşıtlığı olduğunu, bu dönemde insanların hem doğruyu hem de iyiyi kendi akılları ile bulabileceklerine inandıklarını, bunu daha önce tekellerine alan dini otoriteleri reddettiklerini, bu otoriteyi önce filozofların sonra da bilimcilerin ikame ettiklerini, ama doğruyu bulmaya yönelip iyi ile “ilginç bir şey olmadığını söyleyerek” ilgilenemediklerini, fakat yakın zamanlarda bu iddia ve yaklaşımların itibarını kaybettiğini kaydettikten sonra (İst. 2000, s. 222 vd.) şu önemli gelişmeleri haber veriyor:
“Bu bir yanılsama idi, iki kültürün ayrılması ve şeyleşmesiyle beslenen bir yanılsama. Aslında iki kültürün ayrılması, yörüngeleri denge durumundan uzaklaştıran ana etkenlerden biriydi… Bilgi her zaman bir arayış olarak kalacak, hiçbir zaman bir varış noktası olmayacaktır… Son yirmi yıl içinde yepyeni bir eğilim oluşturan ve dünyanın artık iki kültürü aşma sürecine girmiş olabileceğini gösteren kayda değer iki düşünsel gelişme ortaya çıktı… Doğa bilimlerinde karmaşıklık çalışmaları adı verilmiş olan şeyle beşeri bilimlerde kültürel çalışmalar adı verilen şeyden bahsediyorum… Karmaşıklık çalışmalarına neden bu ad verilmiştir? Çünkü modern bilimsel girişimin en temel öncüllerinden birini reddederler. Newtoncu bilim her şeyi açıklayan basit temel formüller olduğunu varsayıyordu… Karmaşık çalışmaları bu tür formüllerin en iyi olasılıkla kısmi olabileceğini ve hiçbir zaman geleceği değil, olsa olsa geçmişi açıklayabileceğini ileri sürer… Fiziksel bilimciler ve matematikçiler artık bize kendi alanlarındaki hakikatin karmaşık, belirlenmemiş ve bir zaman okuna bağlı olduğunu söylüyorlarsa bu sosyal bilimciler için ne anlam taşır?” (s. 230-231).
Hakikate ulaşmanın yolu
04:007/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir toplantıda bilge bir hanımefendi, iman etmiş ve iyi kötü inandığını yaşayan bir çevrenin içinde yetişmiş, emeksiz ve çilesiz olarak dindar olmuş kimselere hitaben şöyle demişti: Siz hazır buldunuz, biz ise bulabilmek için yıllarca sarp ve dikenli yollarda dolaştıktan sonra bu noktaya gelebildik.
Hakikate ulaşmanın yolu
Hakikate ulaşmanın yolu
31 Aralık, Pazar
Sarp ve dikenli yollarda yıllarca dolaşıp durduktan sonra hidayete erenlerden biri olan Roger Garaudy, karanlıktan aydınlığa doğru yolculuğunda Blondel, Marx ve Kierkegaard’ın uyarıcı etkilerinden söz ettikten sonra şöyle der:
“Hayattan daha güçlü bir gerçeklikle, gerekirse uğrunda ölünecek değerde olan bir sağlamlıkla, çözülmemecesine kendimi İbrâhîmî geleneğe bağlamıştım. Bizim küçük ahlaklarımızın ve küçük akıllarımızın ötesinde mutlak değerler vardır. Bireyin bunlara mutlak boyun eğmesi gerekir, aksi halde gerçek birliktelik var olamaz” (Yirminci Yüzyılın Biyografisi, İst. 1989, s.34).
“Bugün başlıca problem, şu üç terimin birliğini, yeni bir aşama için yeniden keşfetmektir: Doğa, insan ve yalnızca ‘düşünen varlık’ olarak değil, tam anlamıyla insânî, yani ilâhî bir hayatı yaşayan bir varlık olarak insan. Söz konusu olan epistemolojik bir yenilenme, entelektüel bir lüks değil, bugün manevi bir körlükle, yani araç bolluğu ve amaç yokluğu ile gezegen çapında bir intihara doğru giden aynı türün sağ kalmasıdır” (s. 160).
Garaudy, Allah’ın varlığına imanın bilimsel kanıtlarla elde edilemeyeceğini, “Allah’ın varlığının bütün sözde kanıtları, aklın, akılsızca kullanımına dayanırlar” şeklinde keskin ifadesiyle ortaya koyduktan sonra bu konudaki düşüncesini şöyle açıklıyor:
“Allah’ın varlığının bilimsel kanıtları kavramı da, vahiy kavramıyla çelişkili durumdadır. Salt bilimsel… bir akıl yürütme ile Allah’ı ispatlamak mümkün olsaydı, bu yolla Allah’a ulaşabilecektik ve Allah’ın bu bilimi vahiyle ve peygamberlerinin getirdiği mesajla aydınlatmasına ihtiyaç olmaksızın iyiyi ve kötüyü ayırabilecektik. Çok belirgin şekilde batılı olan bu bilim anlayışı, vahiyle aydınlatılmış olmaksızın tek başına bütün problemlerimize cevap vereceği yerde, tam tersine Batı’yı bilim amacıyla bilime, teknik amacıyla tekniğe, yani insânî ve ilâhî bir amacın yokluğuna ve ahlakî ve politik bir kaosa götürdü… İslam aklın kullanılmasına ne bilimde ne de bilgelikte, hiçbir sınır getirmeksizin, tersine bu kullanım için aralıksız çaba harcamaya çağırarak, bilim ve bilgeliğin ancak peygamberlerin mesajlarıyla yönlendirildikleri zaman bütünlüklerine ulaştıklarını bize gösterdi. Bilim ve bilgelikle yaratıcı Allah’ın birliğinin bütün işaretlerini okumayı, iyiyi ve kötüyü ayırmayı, doğru yolu, bilimle ve bilgelikle, eğer kendi kendilerinin sonuna kadar, yani tam olarak … ancak vahyin ışığında … geliştiklerinin bilincine varıncaya kadar, tam bir uyum içinde olan her şeyi bize öğreten peygamberlerin mesajlarıdır” (s.277 vd.).
Buraya kadar sözlerini naklettiğim düşünülerin ittifak ettikleri hususları şöyle özetleyebiliriz:
Aklın ve bilimin sınırları vardır, sınırlarını aşan, din konusunda ahkam kesen akıl ve bilim sapkınlığa düşer.
Aklın ve bilimin kendi sınırları içinde ortaya koyduğu gerçeklerin de kesinliği tartışmalıdır. Çağımızda kesinlik yerine karmaşıklık kavramı geçerlidir.
Aklın ve bilimin sınırları dışında kalan ve onlara aykırı olmayan gerçekler ve bilgi alanları vardır; bunlara kalbi de ihtiva eden akıl ve vahiy ile ulaşılabilir.
Bundan sonraki birkaç yazıda işte bu geniş manalı akıl (sezgi, vahyin kontrolünde ilham ve keşif) üzerinde durmaya çalışacağım.
İki kanatlı akıl
04:0011/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar (fıkhedemezler); gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır” (A’râf:179).
Kur’ân’ın üslubu yanlış anlaşılmasın; Allah Teâlâ bir kısım kullarını cehennemlik olarak/olsunlar diye yaratmıyor, fakat akıl ve kalplerini peygamberlerin izinde doğru kullansaydılar cennetlik de olacak kullar, ayette açıklandığı gibi bunları kötüye kullandıkları için cehennemlik oluyorlar.
İki kanatlı akıl
İki kanatlı akıl
1 Ocak, Pazartesi
“Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki, ibret almış (akleden) kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”(Hac:46).
“Kendilerinden önce, onlardan daha güçlü olup yeryüzünde şehirler kurarak aralarında gidip gelen nice toplulukları yok ettik. Kurtuluş var mı?/ Kalbi olan veya şuurlu (şahid) olarak söze kulak veren kimse için bunda büyük ibret vardır” (Kaf: 50/37).
“Şunu bilin ki, kalpler, Allah’ı anmakla itminana (huzura ve sükûna) kavuşur” (Ra’d: 28).
Akıl, kalb, ruh ve nefis kelimeleri kaynaklarda farklı manalar yanında aynı manada da kullanılmıştır. İleride Gazzâlî’nin açıklamalarını nakledeceğim.
Yukarıda meallerini verdiğim ayetlerde, daha birçoklarında ve hadislerde kalb kelimesinin, hem mantık ve zeka, hem de ilhama mazhar akıl manalarında kullanıldığını görüyoruz.
Bu yazıdaki konumuz ise akıl-kalp ilişkisidir. Helen, Roma ve Hristiyanlıkta bu akıl-kalb ilişkisinin seyri ile İslam’daki manası konusunda S. Attas’ın açıklamaları aydınlatıcıdır (İslam, Sekülerizm…, İst. 1995, s. 60 vd; Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, İst. 1989, s. 60 vd.).
Bundan önceki yazıyı şu cümle ile bitirmiştim:
Aklın ve bilimin sınırları dışında kalan ve onlara aykırı olmayan gerçekler ve bilgi alanları vardır; bunlara kalbi de ihtiva eden akıl ve vahiy ile ulaşılabilir.
Evet bu bilgilere, yalnızca mantık ve zeka anlamındaki akıl ile değil, kalbi (sezgiyi, ilhamı, keşfi) de ihtiva eden böylece iki kanatlı olan akıl ile ulaşılabilir.
İslam, Helen tesirindeki Hristiyanlıktan farklı olarak insan aklını bu iki kanadıyla devrede tutmuş, bunlar arasında olumlu ilişki kurmuş, birinin eksiğini diğeri ile tamamlamıştır.
Madde ötesi âlem ve Allah-kul ilişkisi konularında hakikatin bilgisine, kalbi (ilâhî bilgi kanalını) ihmal eden akıl ile ulaşılamaz.
Allah’tan gelen bilgi, vahiy ve ilham adlarıyla ikiye ayrılır.
Dini bildiren vahiy ancak peygamberlere gelir. Son Peygamber’e (s.a.) gelen vahiy Kur’ân-ı Kerim âyetlerinde söze bürünmüş ve bize kadar eksiksiz gelmiştir. Kur’ân dışında da Allah Teâlâ Peygamberine bilgiler vermiştir, ancak bu bilgiler Kur’ân’ın açıklanması çerçevesindedir.
Peygamberimize vahiy gelmeden önce onun mübarek kalbinde manevi bir operasyonun yapıldığı bildirilmiştir. Bu mübarek kalbi Allah Teâlâ tezkiye ettiği (temizlediği, arındırdığı, vahye başka bir şeyi karıştırmasına imkan bırakmadığı) için hem vahiy Müslümanların sağlam ölçü kaynağıdır, hem de Peygamberimiz (s.a.) “İslam insanı”nın eşsiz örneğidir.
Kendilerine vahiy gelmeyecek olan müminlerin hem vahyi doğru anlamaları hem de vahyin, bu dünyada herkese açıklamayı uygun görmediği hakikatlerin doğru bilgisine ulaşabilmeleri için iki kanadıyla kalbe ihtiyaçları vardır; ancak bu kalbe güvenebilmenin de iki şartı bulunmaktadır:
1. Bu yoldan elde edilecek bilgiler vahye aykırı olmayacaktır,
2. İlhama mazhar olmak isteyen mümin, kalbini zikirle, ibadetlerle, özel eğitimle, tefekkürle tezkiye edecek, arındıracak, ilham ve keşfe kabiliyetli hale getirecektir.
Bu ikinci işin mürşidlerinden (bir manada ustalarından) biri olan Gazzâlî’yi dinlemenin vakti geldi.
Gazzâlî ve kalbin eğitimi
04:0012/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî’yi vahiyci ve ilhamcı, akla ve felsefeye cephe alan biri, İbn Rüşd’ü de akılcı ve vahye arkasını dönen birisi olarak tanımlamak yanlıştır.
Gelmişlerdi geliyorlar ve yine gelecekler
Gelmişlerdi geliyorlar ve yine gelecekler
5 Ocak, Cuma
Gazzâlî aklı, iki kanadıyla kullanan bir İslam büyüğüdür. Gazzâlî’nin İslam düşüncesine zarar verdiğini söyleyen de yalnızca cehaletini sergilemiş olur. İslam düşüncesi üç ekolde yaşamış ve gelişmiştir: Kelam, Felsefe ve Tasavvuf. Gazzâlî bu üç alanda da, bugün dahi geçerliğini ve değerini koruyan, istifade konusu olan önemli eserler vücuda getirmiştir. İslam vahyi ile çelişen noktalarda felsefeyi tenkit etmesi, felsefenin tabiat ve amacına uygun bir faaliyettir; yani fikir tartışmasıdır. Felsefeciler de kendi aralarında tarih boyunca tartışmışlardır, bu yüzden birçok felsefi düşünce, yine filozoflar tarafından ağır tenkide uğramış ve geçerliğini yitirmiştir; ama felsefe devam etmektedir. İslam Felsefesi de farklı coğrafyalarda Gazzâlî’den sonra devam etmiş, gelişmesini sürdürmüştür.
Kanaat önderi, örnek insan, yol gösteren anlamlarında “İmam” sıfatıyla anılan Gazzâlî, kendi zamanının uygun şartlarında iyi bir tahsil yaptıktan sonra Büyük Selçuklular’ın kurdukları, zamanın en büyük üniversitesi olan Nizamiye’de hoca oluyor. Kendisi “el-Münkız Mine’l-Dalâl: Yanılma ve Sapmadan Kurtaran” isimli kitabında anlattığına göre (Beyrut, 1988, s. 25), genç yaşından itibaren taklidi (kendisi incelemeden, delile bakarak kanaat getirmeden başkalarının ve sözüne uyarak hüküm vermeyi, inanmayı, hareket etmeyi) terk ettiği için bir yandan hocalık yaparken bir yandan da kalbi ihmal eden akıl ile hakikati bulma yolunda tefekkür çilesi çekmektedir. O öyle bir hakikat (varlık ve oluş hakkında kesin bilgi) istemektedir ki, nasıl on sayısının üçten büyük olmadığını iddia eden bir kimse, taşı altına, değneği yılana çevirse bile onun sözüne inanmaz ve matematik bilgisi sarsılmaz ise o bilgisi de (metafizik, din...konularındaki bilgisi de) böyle kesin, sağlam ve sarsılmaz olsun (s.26). Gazzâlî, bu bilgiye ulaşabilmek için tefekkür okullarını gözden geçirir, kelamcılar, bâtınîler, filozoflar ve sûfîlerin belli başlı eserlerini okur, bunların her biri hakkında erbabı ile tartışabilecek ve kitaplar yazabilecek seviyeye gelir. İlk üç yolun kendisini hedefe ulaştırmada yeterli olmadığını görerek unvanı, köşkü, itibarı, iltifatı bir yana bırakıp Suriye’ye göçer, orada ve Kudüs’te uzlete çekilir; yalnız kalıp tefekkür ve ibadet ile vakit geçirir, tasavvuftan öğrendiklerini tecrübe ile “hal” olarak gerçekleştirir ve aradığı yakîni (kesin bilgiyi ve hiçbir şüphenin yıkamayacağı, sarsamayacağı imanı) elde eder. Gazzâlî’nin yaptığı, ilmi ve aklı reddetmek değil, onları kendi sınırları içinde kullanmak ve yeterli olmadıkları alanda başka bilgi kaynaklarına ulaşmaktır.
(Gazzâlî’nin uzlete çekildiği Mescid-i Aksa’daki mekanda bu fakir de bir sürecik bulunma nimetini elde etmiştim. Orada, “Mevlâm, bu kulunun da kalbine yağdır rahmetini, ilhamını ve ledünnî bilgiyi” diye dua etmiştim).
Gazzâlî hedefine ulaştıktan sonra kaleme aldığı kitaplarında aynı yolculuğa çıkmak isteyenlere bilgi veriyor ve yol gösteriyor.
Bugün olduğu gibi insanların kafalarının karıştığı, doğru din ve madde ötesi âlem bilgisini, Kur’an’ı doğru anlamayı sağlayacak İslam aklını nereden ve nasıl alacaklarını bilemedikleri, İslam dışı akılların, felsefelerin ve hurafelerin “ilim” yerine geçtiği bir dönemde “İhyâu Ulûmi’d-Dîn: Din ilimlerini diriltmek” isimli kitabını kaleme almıştır.
Gazzâlî bu kitapta, “İlim” ve “Şerhu Acâibi’l-Kalb” bölümlerinde birkaç yazıdır ele aldığımız konuda, zahir ilimleri yanında manevi eğitim ve tecrübeye dayalı bilgisini de kullanarak önemli açıklamalar yapıyor.
Kalb, nefis, ruh ve akıl nedir?
İki kanadıyla aklı (hem mantık ve zekayı hem de kalbi) eğitmek için “muâmele” ilmi, eğitilmiş kalplere lütfedilen “mükâşefe” ilmi nedir?
Gelecek yazılarda Gazzâlî’den bu soruların cevaplarını alacağız.
Dünya uleması ve ahiret uleması
04:0014/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî İhyâ’da, “Şerhu-Acâibi’l-Kalb” bölümünde, sıradan insanlar bir yana alim geçinenlerin de birçoğunun “kalb, ruh, nefis ve aklın” manalarını bilmediklerini, farklı manalarda kullanılan bu kelimelerin mefhumlarını ve yerlerini karıştırdıklarını kaydettikten sonra şu açıklamayı yapıyor (özetliyorum):
Kamuya 13 bin 213 kadro
Kamuya 13 bin 213 kadro
14 Haziran, Pazar
Bu kelimelerin insanda var olan maddi-biyolojik karşılıkları da vardır, bunlar hakkında inceleme yapmak ve bilgi vermek tabiplere ve uzmanlara düşer. Bu dört kelimenin bir de insanda bulunan ve onu diğer canlılardan ayıran, maddi olmayan idrak merkezi (bu manada latîfe kelimesi kullanılıyor) manası vardır ki, bu kelimelerin dördü de, bu manada birleşir/kullanılır; yani dört kelime ve beş mana var; her birinin maddi, biyolojik manaları dört, birleştikleri mana ise beşincisi olup “insanda var olan,bilen ve idrak eden latife” demektir.
Kur’ân’da zikredilen kalb, işte bu latife manasında, “derinden kavrayan ve eşyanın hakikatini bilen kalbdir”, bu kalbin, biyolojik kalp ile özel bir alakası vardır; gerçi bu kalp, bütün organlarla ilgilidir ve onları kullanır, ama biyolojik kalp vasıtasıyla kullanır.
Gazzâlî İlim bölümünde ilmin
tarifini, çeşitlerini, makbul olanını ve olmayanını, farz-ı ayn (herkesin bilmesi gereken) ve farz-ı kifaye hükmünde olanlarını … açıklıyor. Farz-ı kifaye olan “toplumun muhtaç olduğu kadarını yeteri kadar kimsenin bilmesinin yeterli olduğu ilimlerdir”.
Ona göre Peygamberimizin (s.a.) “Herkese farz olduğunu” bildirdiği ilim, müminin kulluk vazifesini yerine getirmesi için gerekli olan ilimdir. Bunun da namaz, oruç, temizlik gibi bütün müminler için ortak olanı yanında, insanın mesleği, işi, vazifesi, hal ve durumuna göre değişen kısımları vardır. Zekatla yükümlü olan bir mümin, bu ibadeti yapacak kadar zekat konusunu da farz olarak öğrenecektir, ticaret yapan bir mümin ticarette haramı, helali de farz olarak öğrenecektir.
Ümmetin vazifesini yerine getirmesi, izzetini koruması, toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçların karşılanabilmesi… için gerekli olan bilgi ve mesleklerin yeteri kadar edinilmesi farz-ı kifayedir.
Gazzâlî’ye göre birçok insanın gafil olduğu, ihmal ettiği bir ilim vardır ki, bunun adı “muâmele” ilmidir, bundan da maksadı “kalbi terbiye etmek için gerekli olan ilimdir”. Bu ilim elde edilip de kalp terbiye edilince mükâşefe ilmine ulaşılır. İşte bu iki ilim insanı, ahirette kuruluşa götüren yolun ilimleridir ve bunlarla meşgul olan alimler de ahiret alimleridir.
Fıkıh ilmi ile ahiret ilmi arasında komşuluk vardır; fıkhın alanı ve işi organların amelleridir, organların hareketleri de kalbin sıfatlarına bağlıdır. Kalp terbiye edilmiş ve güzel ahlak ile bezenmiş olursa ondan doğan amaller de güzel olur.
Kalbin eğitimi demek olan muamele ilmi güzel ahlak ve erdemler ile bunların zıtlarını bilmek, güzel ahlakın nasıl edinileceğini, kötü ahlaktan nasıl uzak kalınacağını öğrenmektir. Dünya ilminin alimlerine-müftülerine göre fıkıh vb. dünya ilimleri farzdır, ahiret ilminin alimlerine-müftülerine göre ise işte bu muamele ilmi farzdır.
Gazzâlî kalbin güzel halleri ve sıfatları olarak sabır, şükür, korku, ümit, rıza, zühd, takvâ, kanâat, cömertlik, her durumda Allah’ın üzerimizdeki minnetini tanımak, ihsan (iyilik, iyi ve güzel yapmak), hüsn-i zan, güzel ahlak, geçimlilik, doğruluk, ihlas… örneklerini, kötü olanlardan da yoksulluktan korkmak, kader ve kısmetine razı olmamak, intikam, kin, haset, hile, yükselme talebi, kibir, gösteriş, öfke, cimrilik, böbürlenme, yaltaklanma, gevezelik, kendi kusurlarına kör başkalarına gözcü olmak… örnekleri verdikten sonra bunları, sebeplerini, iyilerini elde etme, kötülerinden kurtulma yollarını bilmenin ahiret alimlerine göre farz olduğunu tekrar ediyor ve yaşadığı zamanda değerlerin nasıl yer değiştirdiğini, din ilimleri ile meşgul olanların nasıl dünyaya adanmış hale geldiklerini şöyle dile getiriyor:
(Gelecek yazıda)
Kalbin halleri ve eğitimi
04:0018/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî kalbin hallerini, iyi ve kötü sıfatlarını, kötülerin yok edilerek iyilerin geliştirilmesi yoluyla kalbin eğitilmesini bilmeye “muâmele” ilmi diyor ve yönü ebedî olana dönük âhiret alimlerine göre asıl bu ilmin farz olduğunu ifade ediyor, zamanında ilim taliplerinin bu ilmi, dünyalık menfaatler uğruna terk etmiş olmalarından şikayet ediyordu.
Zamanındaki durumu şöyle anlatıyor:
Bir fıkıhçıya (fakihe) ihlası, tevekkülü, riyadan kurtulmanın yolunu sorsanız duraklar; halbuki bu ilim, kendisine farz olan ve ihmal ettiği takdirde âhirette helak olacağı ilimdir. Ona liânı, zıhârı (bunlar yemin ve boşanma hukuku ile ilgili terimlerdir), koşu veya atıcılığı sorsanız, yıllar geçse de hiçbirine ihtiyaç duyulmayacağı halde sana ciltler dolusu bilgi verebilir. Diyelim ihtiyaç duyuldu, çevrede bunları bilen bir alimin bulunması yeterli olduğu halde bunları öğrenmek için yıllarını veriyor, asıl kendine gerekli, önemli ve farz olan ilmi ihmal ediyorlar.
Onlara bu ilimlerle niçin meşgul olduklarını sorsanız size “din ilimleridir, bunları bilmek farz-ı kifayedir, bunun için yıllarımızı veriyoruz” derler; halbuki zeki kişi şunu hemen anlar: Eğer onların gayesi farz-ı kifaye emrini yerine getirmek olsaydı önce farz-ı ayn olanı öğrenirler, ayrıca daha önemli ve acil olan başka farz-ı kifayeleri öğrenmeye yönelirlerdi. Bugün birçok şehirde gayr-i Müslimlerden başka tabip (doktor) yok, fıkıh konularında gayr-i Müslimlerin tanıklıkları kabul edilmez, ama ilim peşinde olanlar mesela farz-ı kifaye olan bu tıp ilmini değil de fıkıhçıların ihtilaflarını ve tartışmalarını bütün detaylarıyla öğrenmeye yöneliyorlar, her tarafta, vaki meselelere fetva ve cevap veren sayısız fıkıhçı var; böylece fıkıh konusunda farz-ı kifaye yerine gelmiş olduğu halde din fıkıhçıları nasıl oluyor da açık ve yetersiz bulunan farz-ı kifayeler dururken bunlara izin veriyorlar!
Bunun sebebi başka değil, şudur: Tıp ilmini tahsil edip tabip olanlar bu ilim sayesinde vakıflardan beslenemez, vasiyetlerden yararlanamaz, yetimlerin mallarına el koyamaz, kadı ve hakem olamaz, akranına fark atamaz, düşmanlarına musallat olamazlar; halbuki fıkhın farz-ı kifaye olan teferruatını öğrenerek fakih geçinenler bunları elde edebiliyorlar.
Heyhat! Yazıklar olsun ki, din ilmi, kötüler yüzünden çöktü, itibardan düştü; Allah Teâlâ şeytanı güldüren, Rahmân’ı ise öfkelendiren bu gafletten bizleri korusun!
Yukarıda özetlediğim tasvirinden ve şikayetinden sonra Gazzâlî, geçmiş güzel zamanlarda İmam Şafiî, Yahyâ b. Maîn gibi takva sahibi din alimlerinin (zahir ilim sahiplerinin) Şeybân er-Râ’î, Serî es-Sekatî, Cüneyd el-Bağdâdî benzeri manevî kalb doktorlarına gittiklerini, bâtın ilmine dair bilgiler aldıklarını kaydediyor, sonra da şu önemli ifadeye yer veriyor:
Zâhir alimleri yeryüzünün ve devletin zinetidir, bâtın alimleri ise semanın ve melekût âleminin zinetleridir.
Ve kulaklara küpe olması gereken şu cümleyi de kuruyor: Kim önce hadisi ve zahir ilmi öğrenir sonra tasavvufa yönelirse kurtulur, kim de ilimden önce tasavvufa girerse kendini tehlikeye atmış olur (İhya, ‘ilim’ bölümü).
Bu ifadeler içinde yer alan bâtın ilimden maksat “muâmele ve mükâşefe” ilimleridir.
Muâmele ilmi kalbin, aklın, ruhun, nefsin eğitimidir; Peygamberimiz (s.a.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur, işte bu muamele ilmi de “güzel ahlak eğitimi” ilmidir. Bu ilim ve eğitim sayesinde kalbini ıslah, nefsini tezkiye, aklını terbiye eden mümin (evet, Batı’dan anlama yöntemleri devşirmeye uğraşan kafası karışıklar değil, bu mümin) Kur’ân’ı ve dini doğru anlar, perdenin arkasında olup dünya hayatında genel olarak insanlara kapalı bulunan âlemler hakkında doğru bilgilere ulaşır, madde âleminin ötesine ait sorularına tefekkür, ilham ve keşif vasıtasıyla cevaplar alır, ilmi ve imanı “yakîn” mertebelerine ulaşır, işte bu da mükâşefe ilmidir.
Gelecek yazıda Gazzalî’den bir de mükâşefe ilmini dinleyelim.
Kalbin bilgisi
04:0019/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eğitilmiş (te’dîb edilmiş) kalbin, nefsin ve aklın erişebildiği hakikatler var; bu kalb ile elde edilen “bâtın” ilim; içe, diğer bilgi vasıtalarının erişemediği perde arkasına ait ilimdir. Elbette bu ilim, herkese açık “zahir” Kur’an ve din bilgisine aykırı olmayacak, ümmetin üzerinde birleştiği dinden başka ve farklı bir getirmeyecektir, ama vahyin bildirdikleri içinde öyle konular, âlemler ve hakikatler var ki, bunların bilgisine erişebilmek için yine Allah’ın insanlarda yarattığı; ibadet, tefekkür, perhiz ve zikirle gelişip açılacak olan bir başka ilim vasıtasına (kalbe) ihtiyaç vardır. Kalbini te’dîb etmemiş olanların da bilgi vasıtalarına açık olan din bilgisi Müslüman olmak ve amel edildiğinde cennete girmek için yeterlidir, daha ötesi ise daha fazla cehde ve cihada bağlıdır.
LYS soru ve cevapları açıklandı
LYS soru ve cevapları açıklandı
15 Haziran, Pazartesi
Gazzâlî işte bu kalb vasıtasıyla ulaşılan ilme “mükâşefe ilmi” diyor ve şöyle açıklıyor:
Bu bâtının ilmidir ve ilimlerin ulaşmak istediği hedeftir. Bazı âriflere göre bu ilimden nasibi olmayanların sonlarından korkulur. Bu nasibin en aşağısı böyle bir ilmin olduğuna inanmak ve onu ehline bırakmaktır.
Bir başkasına göre: Kendisinde şu iki kötülük bulunan kimseye bu ilimden bir şey açılmaz: Bid’at ve kibir.
Dediler ki: Dünyaya gönlünü kaptırmış, nefsinin arzularına esir olmuş kimse başka ilimleri elde edebilir ama bu ilim onda gerçekleşmez.
Bu ilmi inkar edenin en az cezası onu tatmaktan mahrum kalmasıdır. Bu ilim sıddîklerin ve mukarrablerin ilmidir.
Bu mükâşefe ilmi, bir nur, bir aydınlıktır ki, kötü sıfatlarından temizlenip arındıktan sonra insanın kalbine doğar ve bu nur sayesinde daha önce adını duyduğu ve okuduğu, manası hakkında açıklığa kavuşamadığı, eksik manalarla yorumladığı birçok şey aydınlığa kavuşur ve artık şu konularda hakikat bilgilerini elde eder:
Allah Teâlâ’nın münezzeh zâtı, yüce ve eksiksiz sıfatları, fiilleri, dünya ve ahireti yaratma hikmetleri, ahireti dünya ile irtibatlandırmasının sebebi ve şekli, peygamberin, peygamberliğin ve vahyin manasının bilgisi, şeytanın, “şeytânlar ve melekler” ifadesinin manası, şeytanların insana düşman olmalarının nasıllığı, meleğin peygamberlere nasıl göründüğü, vahyin onlara nasıl ulaştığı, göklerin ve yerin melekûtunun ne denek olduğu, kalbin manası, şeytanlarla meleklerin kalbde ve kalb için nasıl çatıştıkları, kalbe şeytan ile melekten gelen telkinlerin birbirinden ayrılması, ahiret, cennet, ateş, kabir azabı, sırat, mizan, hesap ne demektir bilinmesi… Allah’a kavuşmanın, O’nun değeri eşsiz benzersiz yüzüne bakmanın, ona yaklaşmanın, yakınına komşu olmanın, Mele-i A’lâ (melekler alemi) ile arkadaş/yoldaş olarak yaşanan mutluluğun, meleklere ve peygamberlere yakın olmanın, cennetliklerin derece ve makamlarının farklılığının ne demek olduğunun; evet bütün bunların ve daha nicelerinin bilgisi. Bunları detayları ile anlatmak uzun bahisler ister; çünkü bunlara iman eden insanların bu konulardaki bilgileri çok farklıdır.
İşte bazı örnekler:
* Kimilerine göre bütün bunlar misaller ve temsillerden ibarettir; Allah Teâlâ’nın ahirette kulları için hazırladıkları şeylerin insanlar ancak isim ve sıfatlarını biliyorlar, mahiyetlerini ise ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir beşer kalbi hayal edebilmiştir.
* Kimilerine göre bunların bazıları misallerdir, bazıları ise kelimelerin insanlar tarafından anlaşılan manasına uygundur.
* Kimileri, Allah’a ait beşer bilgisi, “Onu bilmekten aciz olduğunu anlamaktan ibarettir” derken, bazıları Allah hakkında büyük bilgilere ulaştıklarını iddia ediyorlar.
* Bazılarına göre insanların Allah hakkındaki bilgilerinin sınırı, sıradan insanların (avamın) inancının ulaştığı şu çizgidir: Allah vardır, her şeyi bilir, her şeyi işitir, her şeye gücü yeter, her şeyi görür, konuşur...
* Bizim mükâşefe ilminden maksadımız (bize göre mükâşefe ilmi) bütün bu konularda perdenin kalkması, öyle ki, insanın gözüyle gördüğü şeyde şüphesinin kalmaması gibi bu konuların da açıklığa kavuşmasıdır. Ve bu ilim, insanın cevherinde (özünde) mümkündür; yeter ki o cevher dünyanın pisliklerine bulaşarak paslanmış ve kirlenmiş olmasın!
* Ahiret yolunun ilmi (muâmele ilmi) derken, “Allah’ı, O’nun sıfatlarını ve fiillerini bilmenin önünde bir perde teşkil eden pislikten, pastan ve kirden bu aynayı temizleme ilmini kastediyoruz.
TEMİZLEME NASIL OLACAK
Nefsin arzularından uzak durulacak, bütün hallerinde peygamberlere uyulacak, onlar örnek tutulacak, kalbin aydınlanması ve Hakk’a yüz çevirmesi ölçüsünde bu hakikatler de onda ışıklanacaktır. Bu ilim kitaplardan elde edilemez; nasıl, kimlerden hangi eğitimle elde edilebileceği bilgileri bu kitabın (İhyâ’nın) ilgili bölümlerinde gelecektir.
..İslâm insanı ve Müslüman aklı
04:0021/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Son günlerde kaleme aldığım köşe yazılarım, birçok iyi niyetli ama kafası karışık insanımızın ileri sürdükleri bir iddia ve buna bağlı bir ihtiyaca cevap arama amacını gütmektedir.
Apple Watch'ın mıknatısla imtihanı: Yıkılmadım, ayaktayım!
Apple Watch'ın mıknatısla imtihanı: Yıkılmadım, ayaktayım!
15 Haziran, Pazartesi
İddia şudur:
Bir gruba göre İslam ya hiç anlaşılmadı, onu anlamak için eskilerin; yani Peygamberimiz'in, ashabın, İslam bilgeleri ve bilginlerinin kullandıkları akıl ve yöntemden başka bir yöntem (usul) kullanmak gerekiyor, Sünnet, hatta yaşayan Sünnet de doğru anlamayı sağlayan yardımcı bir unsur değildir. Lügat ve akıl kullanılarak anlamayı denemek gerekir. Bu gruptan bazıları da Batı’da kutsal kitapları yorumlamak için kullanılan anlama yöntemini veya tarihselcilerin usulünü kullanmayı tercih ediyorlar.
Bir gruba göre de Kur’an ve İslam, geçmişte, o günün şartlarına ve ihtiyaçlarına göre anlaşıldı ve yine şartlara uygun bir dil ile insanlara anlatıldı, onların, ortalama olarak belli bir düzeyde Müslüman olarak yaşamaları için yeterli oldu. Bugün ise küreselleşen dünyada insanımız ve özellikle gençlik, agnostik ve deist olma yolunda, onları İslam’a çekebilmek için yeni bir anlayışa ve yeni bir dile ihtiyaç vardır.
Bu iki görüşe katılmadığımı peşinen kaydedeyim.
Problem İslam’ın anlaşılması ile değil, fert ve cemiyet hayatında uygulanmaması ile ilgilidir. Problem iman ve amel ile ilgilidir. Problemin çözümü ise anlayacak olanın önce İslam insanı olması, sonra Müslüman aklı ile anlamaya yönelmesi, böylece elde edilen doğru bilgi çerçevesinde, mümkünse birebir iman, amel ve ahlak eğitimi yapılmasıdır.
Batı din ile ilişkisini, sekülarizmin egemen olması yüzünden asgariye indirmiş, bunun sonucu da Batı insanının din ve Allah ile dünya hayatı arasına aşılamaz bir engel, bir fay koyması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda deizm ile sekülarizm arasında karşılıklı etkileşim bulunduğunu düşünüyorum.
“İslam insanı ve Müslüman aklı ne demektir” sorusunun cevabını başka yazılara bırakarak bu yazıyı sekülarizm konusunda bir bilgenin uyarısı ile tamamlayayım.
Çağımızın Gazzâlîsi unvanını hak eden Malezyalı bilge S. Nakip Attas sekülarizimden, cüzzamdan kaçar gibi kaçmamız gerektiğini şöyle dile getiriyor:
“Onların yapmak istedikleri şekilde doğanın tılsımının bozulması, doğayı kozmik anlamından yoksun bırakmış, O’nun Tanrı ile olan simgesel alâkasını yok etmiş ve insanı, bir zamanlar korku ile bağlandığı doğaya bu sefer bir kin ve merhametsizlikle davranarak ona olan saygısını yitirmiş ve insan ile doğa arasındaki uyum bozulmuştur. İnsanın dünyevileşmesi, sekülerleşmesi, maddeye ve hümanizme yönelişi, kendi değerlerini kutsallıktan soymasına, kendi kendisini tanrılaştırmasına ve herhangi bir gerçek otoritesi ve hikmeti olmamasına rağmen adeta bir yaratıcı rolü oynamaya kalkışmasına ve bu da onun doğaya –hem ruhu ihtiva eden insan doğasına ve hem de tabiat alemine- karşı adaletsiz davranmasına sebep olacaktır… Sekülerleşme bir bütün olarak tamamen gayrıislâmî bir dünya görüşünün ifadesi olmakla kalmayıp İslâm’a da karşıdır. Bu yüzden İslâm, sekülerleşmenin açık ya da kapalı her türlü tezahürünü ve nihaî olarak varmak istediği gayeyi kesinlikle kabul etmez. O halde Müslümanlar bunu kendi içlerinden ve nerede görürlerse derhal kovmalıdırlar. Çünkü o gerçek inancı (imanı) öldürücü bir zehir gibidir” (İslâm, Sekülerizm… İst., 1995, s.68-69).
Müslüman Kürtlerin alimlerine
04:0025/01/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslam ümmetinin içinde her renkten, soydan, bölgeden, dilden, tabakadan insan vardır; bu insanlar arasında fazilet yarışı “iyi bir Müslüman olmak” ve “iyilik yapmak” hedefine yönelik olur; üstün, birinci, itibarlı ve değerli olmak da bu hedefe olan mesafeye bağlıdır.
İslam tarihinde bu dine ve İslam medeniyetine hizmet etmiş Türkler de vardır, Acemler, Araplar, Kürtler, Berberler, Çerkezler… de vardır.
THY’den % 8,7’lik performans
THY’den % 8,7’lik performans
16 Haziran, Salı
İslam uleması dediğimiz zaman bunların da terkibi yine yukarıdaki gibidir.
Tasavvuf tarikatlarının mürşidleri, pirleri, şeyhleri içinde değerli, bu yolda mesafe almış, kâmil ve mükemmil olmuş çok sayıda Kürt de vardır.
Kürtçe konuşan ve kendini Kürt hisseden insanlarımızın da çoğu dindardır; Ehl-i Sünnet itikadına sahip, namazında niyazında insanlardır. Bunların diğer soy ve boylardan gelen Müslümanlarla ilişkileri kardeş ilişkisidir Asırlarca da bu böyle olmuş, aynı safta namaz kılmışlar, aynı safta düşmanla savaşmışlar, aynı köyde ve mahallede komşu olmuşlar, aralarında hısımlık ve akrabalık bağları oluşmuştur.
Bugün Türkiye’nin her karışında başkaları gibi Kürtler de vardır; diğerleri hangi haklara sahip iseler onlar da eksiksiz olarak o haklara sahiptirler. Batıda Türkistan olmadığı gibi doğuda da bir Kürdistan yoktur; bütün ülke Türkiye’dir, hepimize aittir ve bu ülkede Müslümanlar can ve mal emniyetine sahip olarak İslam’ın pek çok ahkâmını uyguladıkları için ülke İslamistan’dır (Hanefîlere göre Dâru’l-İslam'dır).
Şimdi gelelim Kürdistan İşçi Partisi demek olan PKK’ya.
Bu parti ve isim değiştiren yandaşlarının mensuplarının davası nedir?
Bildiğim kadarıyla silah gücünü ve terörü kullanarak Türkiye’nin ve komşu ülkelerin toprakları üzerinde Kürtlere ait bir devlet kurmaktır. İnanç ve ideolojileri de materyalizm ve Marksizm'dir.
Bu amaca ulaşabilmek için gerekli mali gücü sağlamak üzere insan, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor, güçleri yettiği yerlerde insanlardan haraç topluyorlar.
Ey Müslüman Kürt alimler,
Sizin bu amaca ve bu araçlara fetva vermeniz, meşruiyet tanımanız mümkün değildir, hüsn-i zannımıza göre bunu yapmazsınız, yapmamışsınızdır.
Çünkü Irak, İran, Suriye ve Türkiye’den birer parça toprak koparıp burada bir Kürt devleti kurmaya kalkışmak, ümmetin bu parçalarına savaş açmak, demektir ve bu savaşın kazananı gayr-i müslim sömürgeciler oluyor.
Amaç ne olursa olsun insan kaçırmak, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapmak, Müslümanların mallarını gaspetmek hiçbir mezhepte caiz değildir.
İslam toplumunun adı ümmettir; Müslümanların vazifesi de ümmeti bölmek değil, parçalar arasında olabildiğince birlik, bütünlük, dayanışma, yardımlaşma, işbirliği ve hayırda yarışma tesis etmeye çalışmaktır.
Kardeşlerimiz olan Kürt alimlerden şunu bekliyoruz:
Vakit geçirmeden bir araya gelsinler, kavmiyetçilik yapan, İslam’dan sapan, ümmeti bölmek için meşru olmayan araçlara başvuranların yanlış yolda olduklarını, yaptıklarının meşru olmadığını ve büyük Kürt kitlesinin onlardan berî (uzak) olduklarını, onları yola getirmek için gerekirse zor kullanmanın ümmetin vazifesi olduğunu ilan etsinler!
Bize gelince ilan ediyoruz:
Biz ırkçılığa, mezhepçiliğe, kavmiyetçiliğe, bölücülüğe, Müslümanlar arasında tefrikaya ve düşmanlığa karşıyız, ümmetin birliğinden yanayız, bu birliğin harcı İslam’dır; şu halde “Haydi, hep birlikte yeniden İslam’a” diyoruz.
İslâm insanı
04:0026/01/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kur’an’ı ve dini kim, nasıl doğru anlar”, “bu çağın insanına İslam’ı kim, olması gerektiği gibi anlatır” sorularının kısa cevabı şudur:
“Bunları ancak İslam insanı, Müslüman aklı ile yapabilir”.
Müslüman aklı konusunda bir şeyler yazmaya çalıştım. Şimdi İslam insanını tanımaya çalışalım.
Tek eksik olimpiyat altını
Tek eksik olimpiyat altını
16 Haziran, Salı
Bu konuda vaktiyle Prof. Ahmed Neccar’dan yaptığım bir tercümeyi kullanacağım.
Fikir adamları, filozof ve bilginler tarafından ortaya atılan birçok tarif içinde İslam insanının yeri neresidir?
O, bir düşünen ve konuşan canlı mıdır? Gökten inmiş melek midir? Evrimleşip gelişmiş hayvan mıdır? Üretken bir yaratık mıdır?
Sanırım bu tariflerden hiçbirisi İslâm insanına tam olarak intibak etmez. Bu büyük ve derin varlığı anlatmak için yalnızca “düşünen, konuşan” vasfı kâfî olmadığı gibi ona: “yere inmiş bir melek, yücelmiş bir hayvan, fonksiyonu üretmekten ibaret olan bir mahlûk” demek de yeterli değildir; zira birçok hayvan, üretme sahasında onu geride bırakmıştır. Biz insanı “yükümlü varlık” diye tarif etmeyi daha uygun buluyoruz. (Yükümlü; yani Allah Teâlâ tarafından kendisine ödevler verilmiş ve bu ödevleri yapabilmesi için de uygun şekilde donatılmış varlık). Bu varlığı özet hâlinde ve çarçabuk tasvir etmek, kabataslak bir resmini çizmek için bu tariften hareket edeceğiz. Onun karakterini, psikolojik yapısını, medenî unsurlarını, komplike duygularını, zihnî yapısının girdi-çıktılarını ve orada nelerin dönüp dolaştığını bilmeliyiz, bunları gerçeğe yakın bir şekilde tespit etmeliyiz ki; mahiyet, hakikat ve bünyesine uygunluğundan emin olduğumuz bir yolda yürümeyi garanti altına almış olalım. Bunun için de;
1. Bünyesinin kabul etmeyeceği bir parçayı ona eklemeyelim. Filozofların, dünyamız insanları arasında bulamayınca fildişi kulelerinde hayâl ettikleri ve bir süpermen olarak söz ettikleri örneği cihana sunalım. Böylece bu insan, düşmanlarının elleriyle hazırlanan sun’î hastalıklardan kurtulduktan sonra, arzu edilen sıhhate kavuşmuş, kendini bulmuş olsun.
2. Onu dikkatle incelersek, Batı'dan devşirme çarelerin uyandıramadığı, asırlar boyu işlemeyen gizli güçlerini keşfedip uyandıracak çareleri kendisine takdim edebiliriz; işte bunu yapalım.
Hatta biz ona kahramanlık duygularını coşturacak, onu şevk ve heyecana getirecek bir reçete sunduğumuz zaman o, ruh ve kafasındaki boşluğun doyma ve dolma yoluna girdiğini hissedecek; böylece düşmanlarının parçalayıp sağa sola, doğuya batıya çekiştirdikleri şahsiyeti tamamlanacaktır.
Kesin olarak diyebilirim ki; bizim her birimizin onun şahsiyetini sıhhate kavuşturma, hayatını değiştirme, ayaklarını sağlama bastırma ve eline gerçek gücü verme yolunda gayret payımız olursa, dünya onunla mücadeleden de vazgeçecektir; zira dünya, insan ve toprak, servet ve menfaatler olarak ona sahip olmak için (bunu umduğu için) mücadele etmektedir.
İslâm insanı vâsıta değil gayedir, bir maksadın âleti değil, bizzat maksattır. Ona verilmiş, idaresi eline bırakılmış bir vazife için, gerçekleştirmesi istenmiş bir gaye için, taşıması istenmiş bir emanet için yaratılmıştır. Burada insan kelimesinin iki cinse; kadın ve erkeğe şâmil olduğunu ayrıca söylemek fazladan bir söz olur. “İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor. Atılan meniden bir tohum değil miydi? Sonra rahime tutunmuş bir embriyo oldu; Allah onu yarattı ve düzeltti, sonra ondan erkek, dişi bir çift yarattı (Kıyâme: 36).
O, yeryüzünün halîfesi, orada ilâhî hükümrânlığın temsilcisidir; “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım’ demişti...” (Bakara: 30).
Onu Allah ilimle donatmıştır: “Âdeme bütün isimleri öğretti” (Bakara: 31). Sonra onun omuzlarına emâneti yüklemiştir: “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara vermek istedik de onlar yüklenmekten çekindiler, korktular ve insan onu yüklendi” (Ahzâb: 72). Peşi peşine ona peygamberler gönderdi, halde ve gelecekte ona tebliğ vâsıtalarını bahşetti: “...kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur (İsrâ: 36). Ve Allah, mükâfat ve cezâyı dinin tebliğine bağladı: “Peygamber göndermedikçe cezâlandırmayız” (İsrâ: 15)
O (İslâm insanı) devamlı olarak Allah’ın insanı olma duygusu içindedir; hayatı O’nun rızâsı etrafında dönüp dolaşır, O’nun emrine uyarak durur, o, Allah’ın temsilcisi kıldığı varlık âleminde, O’nun kanunlarını yaşamaktadır, ilim onun derecesini arttırır, cehâlet derece kaybettirir: “Allah içinizden iman edenler ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltti” (Mücâdele: 11). “Söyle, bilenler ile bilmeyenler hiç müsâvi olur mu?” (Zümmer: 9). “Kulları içinde Allah’tan ancak bilenler korkar” (Fâtır: 25). Onun hürriyeti ölçülüdür; ne Batı insanı gibi kayıtsız-şartsız hürdür; ne de doğu insanı gibi cıvataya takılmış somundur; o, hem bağımlı, hem de hürdür.
O, ne Batı insanı gibi fertçi, egoist ve bencildir; ne de doğu insanı gibi şahsiyeti erimiş ve dağılmıştır: “Ve her insanın mukadderâtını kendi boynuna doladık” (İsrâ:13); Onun fertçilik ve sorumluluğu budur. “Siz insanlar için yaratılmış en iyi toplumsunuz...”; onun toplumculuğu ve özgeciliği da işte budur.
O ne batı insanı gibi dar kalıplar içinde milliyetçi, ne de doğu insanı gibi dünya vatandaşı; silik veya sınıfçıdır. Onun milliyetçiliği dindaşlarına, hak idealinde dost ve taraftar olmaktır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirinin dostu, velîsidir” (Tevbe: 7). O, humanisttir; yani insanlıktan ve onun doğru yolu bulmasından sorumludur: “İnsanlara örnek olasınız diye sizi kâmil bir ümmet olarak yarattık” (Bakara:133).
O, haftada altı gün bankalar, bir tek gün de Allah için veren Batı insanının ruh çöküntüsünden uzak olduğu gibi; Doğu insanı gibi madde çamuruna saplanmış, materyalist de değildir. “Allah’ın sana verdiğiyle âhiret yurdunu kazanmaya bak; ve dünyadan nasîbini unutma” (Kasas: 77). Çünkü onun ana maddesi bir parça çamur ile Allah’ın ruhundan bir nefestir, “Hani Rabbin meleklere, ben çamurdan bir insan yaratacağım; ona şeklini verip ruhumdan üfleyince ona secde edin demişti...” (Sâd: 71).
O, ilan edilince savaş adamı, işaretini aldığı zaman barışın gerçek öncüsüdür: “Onlara karşı savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap edecek, onları rezil edecek ve sizi onlara karşı muzaffer kılacaktır” (Tevbe:14). “Onlar sulha yönelirse sen de ona yönel ve Allah’a güven” (Enfâl: 61).
Dünya onun için ahirete geçiş köprüsü, ona hazırlık yeri ve onun için tohum ekilen tarladır.
O, bütün bu vasıflarıyla Doğu ve Batı'nın insanından ayrılmaktadır. O, dünyayı müstesna bir fırsat ve son hazırlık sığınağı olarak kabul etmiştir. Servet onun elinde gaye değil, vâsıtadır; kalbinde değil elindedir; servet peşinde ihtiras, aşırı düşkünlük, aldatma, hîle ve dövüş yoktur. Dünya onun hizmetçisidir, o dünyanın hizmetçisi değildir. Hayırlı mal onun istediğidir, kirlenmemiş zenginlik için ona fırsat kapıları açıktır; bu da onun istediğidir.
İşte bizim insanımız budur. Bir göz yerde, diğer göz semâdadır. Bir el yücelere uzanmıştır; Allah iledir; diğer el, insanların elleri ile tokalaşmaktadır. Ne pat diye yere düşmek, ne de gökte perende atmak. Değerli ve ilâhî bir çerçeve içinde; gelişmenin âmilleri, ilerlemenin yolları ve varlığın kanunlarıyla çarpışmaksızın, bütün gerçekleri gören, iş ve davranışını isâbet içinde onlarla ayarlayan tam gerçekçilik. İşte iman, güç ve ilmin insanı; İslâm’ın insanının iç ve dış dünyasının şekli (resmi) budur; onu çok acele çizgilerle resmettik; âdeta zengin, bereketli, uzun, geniş mevzûların başlıklarından meydana gelmiş bir cetvel, bir fihrist yaptık.
(Bu insan nerede? Cevabı Pazar yazısında).
İslâm insanı nerede?
04:0028/01/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki yazıda mevcut İslâm insanını değil, olması gerekeni tasvir etmiştik. Sayılan vasıflarıyla “bu insan, bugünlerde aramızda yaşayan insandır” demiyor ve aramızda bunu söyleyecek birinin bulunduğuna da inanmıyoruz.
Göğüs kanserine karşı günde bir aspirin
Göğüs kanserine karşı günde bir aspirin
16 Haziran, Salı
Unutulmaması gereken bir şey daha var ki, o da çizilen bu insan resminin geniş ve derin bir kökten, yâni dinden doğabileceğidir. Dolayısıyla İslâm insanı kendisini meydana getiren terkîbi ancak ebedî bir dinin çocuğu olarak kazanabilir.
Hâlihazır durumu, asıl şeklinden bu ölçüde uzak olsa da o, bu şekliyle de sağlam bir köke bağlı bulunduğunu, derin bir kaynaktan geldiğini unutmamalıdır. Ve bu asıl şekline, mâhiyetine dönebilmesi imkânsız şeyler arasında değildir. İlk vazifemiz ve en büyük çabamız onu bu sağlam ve asıl şekline kavuşturacak vâsıtaları sunmak ve ortamı hazırlamak için seferberlik ilân etmek olmalıdır. Böyle bir seferberliğin sonuç verebilmesi için iki husus öncelikli ve önemlidir:
1. İslâm insanının bugünkü hali ve şekli, olması gerekenden farklı olunca ondan beklenen hal ve şekli kazanıncaya kadar elinden tutmanın, buna ehil olanların sorumluluğunda olduğunu bilmemiz gerekiyor.
2. Ümmet olarak onu, geriye düşmüşlükten kurtarmak için ona göstereceğimiz yol nedir? “Başka ülkelerde denenmiş ve parlak başarılar elde etmiş metot ve sistemleri ithal edip sunmak sûretiyle, onu bu halden kurtarabilir miyiz? Yoksa onun tarihi, karakteri ve medenî terkîbine uyan yeni metot ve sistemler mi bulmaya çalışmalıyız?
Düşünürlerimizin çoğu, kendilerini çepeçevre kuşatan fikrî esaretin baskısı altında, diğer ülkelerde başarıya ulaşmış metot ve sistemleri almaya çağırıyor ve koşuyorlar ve bunun tek hal çâresi, girilmesi zarûrî biricik yol olduğunu zannediyorlar.
Bunların ileri sürdükleri bu iddia ot gibi yerden çıkmış değildir; onun acı, makbûl olmayan bir tarihî kökü vardır. Bunlar, kendilerine ait değerlerin bulunmadığı bir zamanda gözlerini, Batı medeniyetinin parlaklığından kamaşmış olarak açtılar; Batı düşüncesinin liderliğine boyun eğdiler. Bilerek veya bilmeyerek İslâm dünyasının esas problemini, ileri Batı ülkelerinden iktisaden geride kalmış olmaktan ibaret telâkki ettiler. Bundan dolayı da “tedavi yolu ve hal çâresi, Avrupa insanını örnek almak, yoluna düşmek ve izlerini takip etmektir” dediler.
İslâm dünyamıza tatbik edilmek istenen sistem ve metotların, üzerinde başarı kazandığı manevî zemin olması itibâriyle “Avrupa’da ahlâk ve ahlâkîliğin mâhiyeti” onlara sorulmalıdır. Bu soru büyük önem taşıyor; çünkü geri kalmışlığın hangi şekline karşı olursa olsun savaşta başarılı olmanın temel şartı, bütün milletin bu savaşa katılmasıdır. Teklif edilen herhangi bir sistem veya metot ile kaynaşmaya milletin kâbiliyetli ve hazır olmaları da ikinci temel şarttır. Hepimiz kabûl etmişizdir ki milletler, fertlerinin duygu, düşünce, tarih ve medenî terkip kaynaklarıyla uyuşmayan, bunlara ters düşen hiçbir hareket çağrısına cevap vermez, böyle dâvete icâbet etmezler.
Prof. Neccar bu soruya şu cevabı veriyor:
Bu suâle vereceğimiz cevabı kısaltmak istersek; Avrupa düşüncesine hâkim olan mûtâları (doneleri) araştırmamız gerekir. Çünkü bu düşünce, Avrupa tabanı ve Avrupa insanını oluşturan terkip ve ortamın bir meyvesi, bir tezâhürüdür.
Avrupa düşüncesi, kendisini fikir dünyasına sokan değerleri kazandığı günden beri, Darwin, Marks ve Freud’un sunduğu mûtâların (verilerin) hükmü altındadır. Bunların düşünceleri neyi aksettirir, neyi temsil eder dersiniz?
Onlar insanı yeryüzünün halîfesi olarak değil, bir hayvan olarak ele alırlar. Darwin bu insana, hayvanlar içinden bir nesil, bir kök bulabilmek için kendini ne kadar yormuştu. Nitekim Lamark da onun insanlığını bir seçilme ve içinde yaşadığı muhitin şartlarına göre şekillenme esası üzerine açıklamak için didinmiş durmuştu. Freud insanların, yücelerden gelmiş değerlere sahip olduğunu bir türlü kabûl edemedi de onun ahlâkını, örnek davranışlarını içgüdülerin hâkim olduğu veya olsa olsa benlik (ego) istekleri ve üst-benlik (süper-ego) istekleri dediği kuvvetler ile bu içgüdünün uzlaştığı bir zemine oturtmaya çalıştı.
Marks’a gelince; o, önünde, her şeyi ölçüsüne vurduğu ve içinde gördüğü bir diyalektik çatışmadan başka bir şey bulamadı.
Hasılı, Avrupa insanı, felsefesi, düşünce sistemi ve terkibi ile İslâm insanından farklıdır: Birincisi, ibâdet hayatına varıncaya kadar maddeci iken, ikincisi bunun aksinedir. Birincisi, dünyayı ve kâinatı devamlı bir çarpışma ve çatışma içinde görürken, ikincisi öyle değildir. Birincisi, sorumsuz veya düzensiz bir hürriyeti benimserken ikincisi başkadır. Birincisi, başkalarının mahvına sebep olsa dahi yalnızca kendi hayatını, kendisi için yaşarken, ikincisi böyle değildir. Birincisi, değerlerini, örneklerini kendi içinden (nefsinden) veya Freud’un üst benlik dediği seviyeden alırken ikincisi buna uymamaktadır.
(Gelecek yazıda devam edelim)
İslâm insanı fert ve toplum olarak farklıdır
04:001/02/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm ve Batı insanlarını karşılaştırmayı, önceki yazıda özetlenen genel değer, görüş ve yaklaşım farklarından daha belirli sahalara aktardığımız zaman farkı daha açık göreceğiz.
İnşaatta kule vinç devrildi: 2 ölü
İnşaatta kule vinç devrildi: 2 ölü
16 Haziran, Salı
Meselâ İslâm’ın ekonomik yapısına bakalım; bu yapının üç direği vardır:
1. Çeşitli şekillerde tezahür eden mülkiyet ki; dağılım bunun ışığı altında belirlenmektedir.
2. Üretim, tüketim ve dağılım sahalarında İslâmî değerlerle sınırlanmış hürriyet.
3. Değerlerin sınırlanmasında esas olarak dengeye ve karşılıklı kefâlete dayanan içtimaî adâlet.
İki cephesiyle Avrupa dünyasının iktisadında bunların mukâbili olan hususlara bakışlarımızı çevirirsek İslâm’ın, mülkiyet prensibi ve onun şekillerinde, kapitalist ve sosyalist sistemlerden farklı olduğunu görürüz. O, kapitalizmle beraber özel mülkiyetin esas olduğunu kabul etmediği gibi, sosyalizmle beraber olup kamu mülkiyetinin esas olduğunu da kabul etmez. İslâm, çeşitli şekillerde mülkiyeti kabul etmiştir: Birkaç kaynaklı özel mülkiyet, kamu mülkiyeti ve devlet mülkiyeti. Bunların her birinin işlediği, her birine has sahaları ayırmış; hiçbirisini istisnaî veya şartlar icabı geçici bir çâre olarak görmemiştir.
Öte yandan kapitalizmde hürriyetler başını alıp giderken, sosyalizm (Marksizm) her nevi hürriyete el koyarken, İslâm kişilerin hürriyetlerini kullanmalarına izin vermiş, ancak bunu kullanacak olan insanı eğitmiş, hürriyeti cemiyete faydalı bir araç kılacak ölçütler ve değerler çerçevesi içine almıştır.
Üçüncü direğe gelince biz bugüne kadar, ferdin değerini düşürmeden, sosyal adâlet prensibine vücut veren, mefhumunu sınırlayan, plânını ışıklandıran bir sistem görmedik. Ama İslâm düzeni devlete, çalışma gücü olanlara iş imkânları açmak, gücü olmayanların geçimlerini üzerine almak vazifesini yükleyerek İslâm toplumu fertlerinin hayat ve maişetlerini sigorta etmesini sağlamak suretiyle bunu tam mânâsıyla gerçekleştirmiştir.
Şimdi soralım: Hem İslâm dünyası insanı için dışardan aktarma bir sistem ve metot aramamız, hem de sonradan uygulama fiyasko verince kendimizi bırakıp yolu ve muhtevâsını suçlamamız doğru olur mu?
Bunun yerine, daha önce de işâret ettiğimiz gibi, zenginleştirmemiz gereken ve zorunlu olan özden; yâni “sistem veya metodun, onu tatbik edecek olan milletin bünyesinden doğmuş, onun tarihi, psikolojisi, mefkûresi ve arzularıyla kaynaşmış olması” zaruretinden gaflet ettiğimizi kabul etmemiz daha doğru olmaz mı?
Üçüncü bir yolun işaret taşlarını koymak, sınırlarını tespit etmek için devamlı ve ciddî gayret hepimizin vazifesidir; boynumuzun borcudur, hiç birimiz bu vazifeden affedilemeyiz.
Bu yolun umûmî çerçevesini dinimizin kaynakları bize sunmuştur. Bize düşen bu çerçevenin verilerini amelî kalıplara dökmek ve işi yürütmektir. Böylece sınırları çekilmiş, binası sapasağlam kurulmuş olarak hayat düzenini ve bu arada İslâm’ın iktisat teorisini ortaya koymuş olacağız ki, bu, hepimizin üzerine yüklenmiş bir farzdır; herkes Allah’ın verdiği ilim, tefekkür, tesir ve güç nispetinde bununla mükelleftir.
İslâm ekonomisi ve faizsiz finans etrafında koparılan şüpheler fırtınası bir esas şüphe çerçevesinde toplanmaktadır; iddiaya göre fâiz, şirket ve bankaların, bunlar da ekonominin temelidir.
Prof. Neccar bu noktada kendi tecrübesini şöyle dile getiriyor:
“Allah Teâlâ bana, Mısır Arap Cumhuriyeti topraklarında meseleyi iktisadî yönden ele alan ve çözümler getiren bir tecrübe yapma imkânı bahşetti. Bu tecrübe aynı zamanda, İslâm dünyamızda gerçekleştirmek için işler bir yol bulmak çabasıyla çoğumuzu uykusuz bırakan, içtimaî ve iktisadî kalkınma hareketine katkıda bulunuyordu… Altını çizmek isterim ki; ben bu tecrübenin, kalkınma problemine ait bütün meseleleri çözeceği iddiasında değilim. Ben bunu, içtimaî ve iktisadî kalkınma probleminin çözümünde payı olan bir örnek; İslâm dünyasında ona verilecek yayılma fırsatı, boşluğu doldurma ve çözüme katılma payı ölçüsünde, fayda ve tesiri genişleyecek olan bir model olarak arz ediyorum.”
Neccar’ın bu çalışmasını “İslâm Düşüncesinde Banka ve Sigorta” adıyla Türkçe'ye çevirdim ve defalarca basıldı.
Müslüman aklı ile düşün(ebil)mek
04:002/02/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri (ülü’l-elbâb, lübb sahipleri) için elbette ibretler vardır./ Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle niyazda bulunurlar): “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran: 3/190-191).
Tahliye talebi salonu karıştırdı
Tahliye talebi salonu karıştırdı
17 Haziran, Çarşamba
Yukarıda mealini okuduğumuz âyetlerde Allah Teâlâ, Müslüman aklına ve onunla ulaşılan bilgiye, kendisiyle kurulan ilişkiye işaret ediyor.
Müslüman aklı ile düşünmeyenler de yere, göğe, gece ile gündüzün farklı oluşuna, hasılı beşerin beş duyu ve aklı ile algıladığı maddi varlıklar bakıyor, onlar üzerinde düşünüyorlar, ancak onların düşünceleri yarım (kalbi, lübbü, füâdı, basireti, nefs-i mülheme ve mutmainneyi ihmal eden) akıl olduğu için “insan-evren ve Yüce Yaratıcı” arasındaki ilişkinin bilgisine ulaşamıyorlar.
Aklı tam olarak kullanan müminler ise hem kendi varlıkları hem de yakından uzağa evren hakkında bilgi edindikçe ve bu bilgiler üzerinde tam akıl (bu manada lübb) ile düşündükçe Allah’a ulaşıyorlar, O’na iman ve ibadetle yaklaşıyor, keyfiyetsiz beraberliğin emsalsiz heyecan ve huzurunu yaşıyorlar.
Müslümanlar nasıl maddi ve askeri güçte ötekilerden ileri olmak mecburiyetinde iseler ve bu gerekli ise iç ve dış âlem üzerinde tam akıl ile düşünmek ve bilgiye ulaşmak da iman, ibadet, huzur ve sükûn yolunda her an artarak devam edecek olan yolculukları için gereklidir. Ne yazık ki ümmet bugün her iki alanda da üzerine düşeni ihmal etmiş, nükleer silaha ve savunmaya sahip olan ötekilere göre zayıf düştüğü gibi aklını da yarım kullanarak din alanında “rasyonelleşmiş”; yarım akılla anlamaya yönelmiş, maddileşmiş, dünyevileşmiş, satıhta kalmış, burnunun ucunu göremez hale gelmiştir.
Tekrar âyete dönelim:
İnsanın kendinde ve çevresinde var olanlar ile olup bitenlerin tamamı, tam akıl ile düşünenlere göre “Allah’ın âyetleridir”. Allah nasıl Kur’an âyetleri ile kullarına hitap ediyorsa aynı güçte ve açıklıkta evren âyetleri ile de hitap etmektedir. İşte bu âyetleri de doğru anlayabilmek için lübbe; yani “öz akla, tam akla, kalbi de ihtiva eden akla” ihtiyaç vardır. Mümin bu akıl ile ayakta, otururken, yatarken; yani bütün hallerinde Allah’ı anar, kendisi ve çevresinin yaratılışı, var oluşu, denge ve düzeni… üzerinde düşünür (tefekkür eder), bu tefekkür onu Rabbine ulaştırır, bu vuslet içinde mümin, huzurunda olmanın eşsiz zevki ve heyecanı içinde Rabbi ile konuşmaya başlar ve “Ya Rabbi, Ya Rabbi….!” der, yanar, yakınır, nazlanır, niyazlanır, ağlar, güler…; Rabbine yöneldikçe, ibadete devam ettikçe imanı güçlenir, ilmi ve irfanı artar; işte dünyada cennet hayatı budur.
Yazıyı, hicrî 320 yılında vefat eden Horasanlı âlim ve sûfî el-Hakîn et-Tirmizî’nin, “sadr, kalb, füâd, lübb ve akıl” konusunda yazdığı risalesinden, lübb ile ilgili ifadesini çevirerek bitireyim:
“Bil ki, lübb ancak şu vasıfları ve özellikleri taşıyan müminlerde olur: Onlar Rahman’ın özel kullarıdır, onların asıl işi Mevlâ’ya itaat ve dünya ile nefs-i emareye sırtlarını dönmektir, bu hal onlara takvâ elbisesini giydirmiş, onları türlü belalardan korumuştur; işte bu yüzden Allah onlara “ülü’l-elbâb: lübb sahipleri) demiş, hitabında/kitabında onlara özel bir yer ayırmış, çok yerde onları övmüş, bazen de sertçe uyarmıştır.” (s. 59).
Namazı Yahudilerden mi öğrendik?
04:004/02/2018, Pazar
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sünneti, sahâbeyi ve onlardan ilim ve edeb alan ilk nesilleri atlayarak, yok sayarak, önemsiz bilerek İslâm’ı ve Kur’ân’ı doğru anlamak mümkün değildir.
Demirel'in ölümü dış basında
Demirel'in ölümü dış basında
17 Haziran, Çarşamba
Denecek ki, “Kur’ân’da Allah Teâlâ bu kitabın apaçık ve anlaşılır olduğunu, onda hiçbir şüpheye yer bulunmadığını ve insanları doğruya, hakka, hakikate yönlendirmek için gönderildiğini bildiriyor, şu halde onu anlamak için ilk muhataplar ve nesiller de olsa başkalarının anlayış ve yardımlarına ihtiyaç yoktur”.
Bu itiraza verilecek çok uzun cevaplar da vardır ama bir köşe yazsında şu kadarını söyleyelim:
1. Kur’ân bütün dünya insanları için gönderilmiştir, ama Arapça'dır. Evet apaçıktır, ama Arapça'dır ve ilk muhatapları için apaçıktır, şu halde onu anlamak için ya “Kur’ân Arapçası”nı bilmek veya bunu bilenlerin aracılığı ile anlamak gerekecektir. Ayrıca bütün değişimlere rağmen hayatımızda olabilmesi için usulüne uygun yorumlarla apaçıktır; anlamak için tek başına dil bilgisi de yetmeyecek, İslâm’ın getirdiği terimlerin doğru anlaşılması gerekecektir.
2. Terimlerin doğru anlaşılabilmesi için onu doğru anladığında şüphe bulunmayan Hz. Peygamber’in (s.a.) ve onun denetiminde ashabın anlayış ve uygulamaları vazgeçilemez kaynak olacaktır.
3. İşte bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“O peygamberleri apaçık delillerle ve kutsal metinlerle gönderdik. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik” (Nahl: 44).
Tek başına bu âyet bile Kur’ân’ı doğru anlayabilmek ve hayatımıza uygulayabilmek için iki şeye ihtiyacımızın olduğunu bildiriyor: 1. Peygamberimiz'in açıklaması, 2. Müslüman aklı ile onun üzerinde düşünmek.
Ulema haklı olarak şunu söylemişlerdir: Eğer sünnet (Peygamberimiz'in söz ve fiil ile açıklamaları) olmasa biz namazın bile nasıl kılınacağını bilemezdik.
Bana nakledildiğine göre bu yerinde ifadeye şöyle bir itiraz yapılmış:
“Biz Müslümanlar namazı Sünnet’ten öğrenmedik, Yahudiler bu namazı aynen bizim bugün kıldığımız gibi kılıyorlardı, onlardan öğrendik.”
Bu itirazın mantığı şudur:
Öncekiler sonrakilerden değil, sonrakiler öncekilerden öğrenebilirler.
Dayandığı delil (tarihi bilgi) de şöyledir:
Yahudiler, İslâm’dan önce bizim kıldığımız namazı çok az farkla aynen kılıyorlardı.
Bu iddialı itirazı ispat için de tarih tersine çevrilmiş, bugün Yahudilerin kıldıkları namaza bakılmış, Müslümanlarınkine benzerlik bulunmuş, bugün böyle olduğuna göre İslâm’dan önce de böyleydi diye bir “tersine uzun atlama” (anakronizm) yapılmış.
Bu konu Müslüman olmayan araştırmacıları da meşgul etmiş olmalıdır ki, Naphtali Wieder, “İslamic Influences on the Jewish Worship” isimli bir kitap yazmış, Oxford’da, East and West library’de 1947 yılında yayımlanan bu kitapta, ibadetler dahil birçok konuda Yahudiliğin İslâm’a değil, İslâm’ın Yahudiliğe tesirini, Yahudi kaynaklarına da başvurarak ortaya koymuş.
Mahmud Akkad bu kitabı, “Mâ Yukalu ani’l-İslâm” isimli kitabında özetlemiş (s. 144-159).
Gelecek yazıda biz de bu özeti özetleyerek namazı Yahudilerin Müslümanlardan öğrendiğini açıklığa kavuşturalım.
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
04:008/02/2018, Perşembe
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazar, bir dinin veya kurumun yalnızca tarihteki önceliğinin daha sonrakilere tesirini ispat edemeyeceğini, böyle bir iddia varsa önce tarihteki öncelik iddiasına, sonra da tesirin gerçek olup olmadığına bakmak gerektiğini ifade ettikten sonra namazı ve bu arada daha başka birçok şeyi Yahudilerin İslâm’dan ve Müslümanlardan öğrendiklerini şöyle ortaya koyuyor (özetliyorum):
Yahudilerin inanç ve haberler konusunda naklettiklerinin asılları kendilerine ait değildir; çünkü Babil esaretinden önceki tarihlerinde bunları bilmiyorlardı. Mezopotamya’da onlara açık olan kapı, orada yaşayan Araplara da açıktı.
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
Yahudiler İslâm’dan neler öğrendiler?
31 Ocak, Çarşamba
Peygamberlik konusunda onların önceliği yoktur; kendi kutsal kitaplarına göre ilk peygamberleri ve ibadetlerle ile ilgili bilgileri başkalarından almışlardır. Onlarda “Peygamber” kelimesine karşı gelen bir kelime Kenan’a girmeden önce mevcut değildir.
Dinin özünü teşkil eden Allah, Peygamber ve mükellefiyet konularına mukayeseli olarak bakıldığında İslâm’ın onlardan hiçbir şey almadıkları açıkça görülecektir. İnsaflı ve tarafsız gözlemciler, eskiden ve yeniden dindar Yahudi halkına ve Müslümanlara baktıklarında izafi olarak (tesir bakımından) önceliğin Müslümanlarda olduğunu göreceklerdir.
İbranî dilinde, miladi onuncu asırdan önce gramer ve edebiyat kuralları yoktu, din adamları Mısır’da Müslüman Araplardan öğrendiler.
İbranice'de aruz (şiir vezinleri, kalıpları) yoktu, Mısır ve Endülüs’te Müslümanlardan öğrendiler.
Endülüs doğumlu olup uzun yıllar Kuzey Afrika’da ve Mısır’da yaşamış olan filozofları Musa b. Meymun tevhid felsefesi konusunu ilk yazan kişi olup Tevrât’ın, âdetlerini taklit etmeyi yasakladığı milletler içinden yalnızca Müslümanları istisna etmiştir (onlara uyulabilir demiştir).
Mahmud Akkad’ın “Mâ Yukâlu ani’l-İslâm” adıyla özetlediği kitabın yazarı Naphtali Wieder, bir adım daha ileri giderek Yahudilerden birkaç neslin, Müslümanlarla temaslarından önceki ibadetleri ile temastan ve birlikte yaşamadan sonraki ibadetlerini karşılaştırıyor ve kendi kaynaklarını da kullanarak şu sonucu ispat ediyor: Yahudiler Müslümanlara uyarak, onlardan öğrenerek abdest, gusül, cemaatle namaz gibi birçok ibadeti uygulama alanına soktular.
Mesela Yahudiler daha önce abdest yerine yalnızca ellerini yıkıyorlar, cünüp olduklarında da gusül yapmıyorlardı. Halk bunları Müslümanlardan öğrenince “daha önceleri bizde de vardı, siz kaldırdınız, farklı şeyler söylüyorsunuz” diye hahamlara, İslâm mahkemesinde dava açmaya kalkıştılar.
Yahudiler cemaat halinde namaz kılarken haham okumakla meşgul olur, cemaat ise oturdukları yerde sağa sola tükürür, konuşur, kalkıp bir yerlere gidip dönenler olur, gençler de bu hali görünce ibadetin böyle olduğunu zanneder, yanlış eğitim alırlardı. Bu durumu böylece tasvir eden Musa b. Meymun Yahudilere, Müslümanların cemaatle namaz düzenlerini tavsiye etmişti.
Yazar ayrıca Yahudilerin İslâm tasavvufundan da etkilendiklerini kaydediyor, Musa b. Meymun’un oğlu İbrahim’in İslâm namazını ve ona tekaddüm eden temizlik (abdest, gusül vb.) yazdığını, Şark Yahudilerinin ibadetlerinde onu izlediklerini ifade ediyor.
Sonuç olarak Yahudiler, Irak’a göç etmeden önce bilmedikleri (bilgi kaynaklarında mevcut olamayan) ve semavi dinler arasında ortak olan hususları göçten sonra burada öğrendiler, İslâm’dan sonra ise yukarıda özetlendiği gibi İslâm’dan çok şey aldılar.
Hadis, Sünnet ve İslâm
04:009/02/2018, Cuma
G: 18/09/2019, Çarşamba
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
1963 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum ve İstanbul İmam Hatip Okuluna meslek dersleri öğretmeni olarak tayin edildim.
Okullarda ve okul dışında İslâm ilimleri ve onun yardımcıları adına aradığımı kimde ve nerede bulduysam almak için gece gündüz çabaladım.
Hadis, Sünnet ve İslâm
Hadis, Sünnet ve İslâm
29 Ocak, Pazartesi
Hadis ve sünnet konusunda dışarıdan müsteşriklerin (oryantalistlerin) ve içeriden de onların uydularının ileri sürdükleri, ilim kisvesine bürünmüş olsa da başka amaçlar taşıyan iddialarını da o günlerden itibaren dikkatle takip ettim.
Üç önemli itirazları, tenkit ve çürütme teşebbüsleri dikkatimi ve ilgimi daha çok çekiyordu::
1. Hadisler Peygamberimiz’in (s.a.) vefatından yıllarca sonra kitaplaştırıldı, bundan önce ezberden naklediliyordu, bu kadar sözün hafızada tutulması ve doğru nakledilmesi mümkün değildir. Ayrıca çeşitli maksatlarla hadislerin uydurulduğu da olmuştur. Bu sebeple hadislere güvenilemez.
2. Peygamberimiz’in her sözü ve fiili, bağlayıcılık dereceleri farklı da olsa din kuralı getirmez, din kuralına dayanak olamaz; çünkü o, aynı zamanda bir beşerdir, beşer olarak söyledikleri vardır, daha sonraki yöneticilerin duruma göre farklı davranmalarına imkan veren sözleri ve davranışları vardır, tavsiye kabilinden olanlar vardır…
3. Hadis âlimleri hadislerin sahih olup olmadığını tespit için hadisin metnine değil, onu rivayet eden kişilere (râvîlere, ricale) bakmışlar, bunların hafızaları ve ahlâkları elverişli olması halinde rivayetlerini sahih kabul etmişlerdir. Halbuki Peygamberimiz (s.a.), akla, vakıaya, bilime, yine vahye dayanan temel kurallara ve hükümlere, İslâm’ın temel ilkelerine ve maksatlarına ters düşen bir söz söylemez, bir davranışta bulunmaz. Bu sebeple rivayetlere bir de bu yönden bakmak, metni de bu ölçülere göre tenkide tutmak gerekirdi.
Bu itirazları okudukça, duydukça haklı olup olmadıklarını araştırdım, peşinen ne kabul ettim ne de reddettim.
İmam Hatip Okulu'nda hadis derslerini de okutmak nasip olunca “Hadis Usulü” isimli kitabımı yazdım ve İmam Hatip Okulları seviyesinde olmasına rağmen bu kitapta, yukarıda sıraladığım itirazlara ve bunların yanlış olan taraflarına şöylece temas ettim (mealen naklediyorum):
a. Hadislerin bir kısmı daha Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken izin verdiği bazı ashabı tarafından yazılmıştır. Daha sonra rivayetler çeşitli sistematiklerle kitaplara geçirilirken bu yazılı kaynaklardan da istifade edilmiştir. Ayıca ashab ve daha sonraki nesiller, hayatlarından daha fazla sevdikleri, dünya ve ahirette kurtuluşun, saadetin, adam gibi adam olmanın kendisini izlemeye, yolundan ayrılmamaya bağlı olduğuna iman ettikleri Allah Resulü’nün davranışlarını, sözlerini ve hayatını olduğu gibi tespit etmek, hafızada tutmak, mânâ ve hüküm bakımından değiştirmeden başkalarına nakletmek hususunda azami titizliği göstermişlerdir. Uydurma hadisleri sahih olanlarından ayırmak için sağlam kurallar ve ölçütler koymuş, ayrıca uydurma rivayetleri, özel kitaplarda toplamışlardır.
b. Kelâm ve fıkıh âlimleri, sahabenin davranışlarını da örnek alarak Peygamberimiz’in (s.a.) söz ve davranışlarının din, edeb, âdet, beşeri davranış olanlarını birbirinden ayırmışlar, bu maksatla özel çalışmalar yapmışlardır.
c. Yine bu âlimler metin tenkidi de yapmışlar, senedi sağlam bile olsa bir söz, yukarıda açıklanan ölçütlere uymuyorsa bunun Efendimiz’e ait olamayacağını, ortada tespit edilemeyen (bâtın) bir rivayet kopukluğunun bulunduğunu ifade etmişlerdir.
Sonuç olarak her hadis sünnet değildir ama bize sünneti taşıyan araç da Peygamberimiz’in söz ve davranışlarını nakleden sağlam rivayetlerdir.
Bu rivayetlerin bir kısmı, başka kültürlerden ve moderniteden etkilenen bazı kişilere göre önemsiz veya sıradan, dinî olmayan ifadeler olabilir, ama bu konuda karar verecek olanlar Müslüman aklıyla düşünebilen ilim ve fikir adamlarıdır.
Batı’nın göbeğinde yetişmiş ve araştırarak Müslüman olmuş bir zatın, bir ilim ve fikir adamının, Müslüman aklıyla düşünerek vardığı sonuçları, içimizde yetişen ama aklı bizden olmayanlara ibret olarak gelecek yazımda aktaracağım.
Hadis ve Sünnet’in önemi
04:0011/02/2018, Pazar
G: 11/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yüksek İslam Enstitüsü son sınıfında iken ilk tercüme denemem “Rasul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı” ismiyle yayımlanan kitabımla olmuştu. 60’lı yıllarda bu konularda fazla kitap bulunmadığı için tutuldu ve defalarca basıldı.
İkinci denemem öğretmen olduğum ilk yılda (1963-1964) meşhur mühtedi Muhammed Esed’in “Yolların Ayrılış Noktasında İslâm” adıyla basılan kitabı ile oldu. Bu kitap da defalarca basıldı ve halen okunuyor.
Hadis ve Sünnet’in önemi
Hadis ve Sünnet’in önemi
4 Şubat, Pazar
İşte bu kitabında Muhammed Esed (eski adı Leopold Weiss), Peygamberimiz’in hadislerinin ve Sünneti'nin önemini birçok hadis âliminden daha mükemmel anlamış ve dile getirmiştir. Birkaç yazıda bazen atlayarak ve özetleyerek bu bahsi aktaracağım.
HADİS VE SÜNNET
İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) SÜNNETİ’dir.
Rasûlüllah’ın (s.a.) Sünneti'ni tatbik, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnet'in terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince onun, kâğıttan bir baraka gibi çökmesine şaşar mısın?
İslâm târihinin bütün asırlarında, topyekûn âlimlerin ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Batı uygarlığının etkisiyle günümüzde pek kabul görmez. O etkiler ki, her gün biraz daha gelişip kökleşmektedir. Fakat bugünkü çözülmemizin meydana getirdiği utanç ve anarşi hastalığından bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.
Biz burada “Sünnet” kelimesini “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.), iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. O’nun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız.
Nasıl bir Müslümanın hayatının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması gerekli ise Peygamberimiz'in yolunun da, hayatı bir bütün olarak; yani en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışlarının tümünü kucaklaması gereklidir; işte sünnetin en derin mânâsı budur!
Kur’ân-ı Kerîm, şöyle buyurur: “Rasûl size ne getirip verdi ise onu alınız, neyi yasak ettiyse onu da terkediniz” (Haşr: 7).
Rasûl (s.a.) de şöyle buyurur: “Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hıristiyanlar yetmiş iki gruba bölündü, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak.”
Hz. Peygamber (s.a.) yukardaki sözüne şunu da ekliyor: “Biri müstesnâ hepsi ateştedir.”
Ashâb-ı kirâm, doğru yolda olan ve kurtulan fırkanın hangisi olduğunu sorunca da şöyle buyuruyor: “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğumuz yolda yürüyenler…”
Rasûlullah (s.a.) ve ashâbını, yollarında yürümek üzere kendilerine delil ve kılavuz edinenler, kurtuluş için bu manevî yola girenlerdir.
Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuyla ilgili olup, hiçbir tevil ihtilâfına meydan bırakmayan başka âyetler de vardır:
-“Öyle değil, Rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisâ: 64).
-“De ki siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah yarlığayıcı ve bağışlayıcıdır. De ki Allah’a, Rasûlullah’a itâat edin; yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez” (Âli-İmrân: 31, 32).
Şu halde, Resûl’ün (s.a.) sünneti, derece bakımından Kur’ân-ı Kerîm’i takip etmektedir. O, İslâm hukukunun, ferdî ve içtimâî hayat kaidelerinin alındığı ikinci kaynaktır.
Gerçekten bizim, Sünnet'i, Kur’ân-ı Kerîm’in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de üstü kapalı, mânâları, remiz ve işâret yoluyla gösteren âyetler vardır. Eğer elimizde, Kur’ân tefsirine dair sağlam bir yol bulunmazsa bunların, çeşitli mânâlarda anlaşılması mümkündür.
Ayrıca tefekkürümüz, zarûri olarak bizi şu neticeye sevkediyor: Kur’ân-ı Kerîm’in tatbikî esaslarını anlama konusunda, bütün âlemlere rahmet olmak üzere Kur’ân kendisine vahyedilen zattan daha üstün bir hakem yoktur.
İşte burada, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir. Hadis, Rasûl-i Ekrem’in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.
Asrımızda, Sünnet'le amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat Sünnet'e temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemeyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün Sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?
Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta Ehl-i Sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem’in (s.a.) hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemeyeceğini, bir kerecik olsun ispat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu ispat bizim konumuz içine girmez.)
Zira ilk muhaddisler, bilhassa Buhârî ve Müslim, her hadîsin sıhhatini, hadis (haber ve nakil) nazariyyâtı ilminin kaideleri süzgecinden geçirme hususunda, beşer kudretinin erişebildiği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki bu inceleme, Avrupa tarihçilerinin, eski tarihin kaynaklarını incelerken başvurageldikleri inceleme tarzından çok daha kuvvetlidir.
Sünnetin ruhu
04:0015/02/2018, Perşembe
G: 15/02/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhammed Esed diyor ki:
Mâna ve rûh bakımından İslâm’a tam olarak uyan bir hayat sürmek istediğimiz zaman niçin sünnetle amel ve onu tatbik etmeyi zarûri görüyoruz?
Hepsi, Resûlullah’ın (s.a.) hayatından alınmış olmakla beraber, bazıları önemsiz gibi bulunabilen bu ibâdetler, âdetler, emirler ve nehiylerden meydana gelen geniş nizamdan başka, bizi İslâm’ın hakikatına götürecek bir yol yok mudur?
Sünnetin ruhu
Sünnetin ruhu
1 Şubat, Perşembe
Resûlullah’ın (s.a.) en büyük insan olduğunda şüphe yoksa da, en küçük şeklî teferruâtına kadar bütün hayatını taklid etmeye insanı mecbur etmek, insanlık şahsiyetinin ferdî hürriyeti üzerinde istibdâd değil midir?
İslâm’ın geleceği bakımından şunu bilmemizin -bu soruya cevap verebilsek de veremesek de- önemi çok büyüktür: İslâm’a göre durumumuzu, sünnet önündeki durumumuz tesbit edecektir.
Onda akla aykırı bir şey bulunduğu iddiasıyla İslâm’a karşı çıkacak, sübjektif duygulardan uzak tek bir kişi bulunamaz. Ancak şüphesizdir ki dinde, aklın hududunu aşan, fakat ona aykırı olmayan şeyler vardır.
Vazifemiz -anlayabilsek de anlayamasak da- her durumda Resûlullah’ın (s.a.) emirlerine uymaya bizi sevk eder. Bu emirlerle beraber bulunan ruh ve hikmeti anlamayı denemek de hak ve vazifemiz cümlesindendir.
Şüphe yoktur ki, Resûlullah’ın (s.a.) emirleri arasında, çok büyük önem taşıyanları olduğu gibi, önemi az olanları da vardır. Daha önemli olanı, az önemli olandan önce yerine getirmek de vazifelerimiz cümlesindendir. Fakat bize esasla ilgili değil gibi göründüğü iddiasıyla hiçbir emri terk etmeye hakkımız yoktur.
Doğumundan ölümüne kadar Müslüman hayatının her safhasında yer alması gereken, en küçük hattâ mânasız görünenlerinden en önemlilerine kadar varlığının bütün taraflarının gidişini tayin etmesi icap eden bu hayatî kaideler ve kanunların meydana getirdiği, böylesine geniş bir nizamın içi ve rûhî mânası nedir?
Resûl-i Ekrem’in (s.a.) bütün yaptıklarına, ümmetinin aynen uymasını emretmesinde ne gibi bir fayda vardır?
Her ikisi de temiz olduktan sonra, sağ elimle yememle sol elimle yemem arasında ne fark vardır? Bu ve benzerleri, sırf şekille ilgili şeyler değil midir? Bunların, beşerin ilerlemesi, cemiyetin faydası ile bir ilgisi olabilir mi? Böyle değilse, bize niçin farz (yapılması mecburî) kılındı?
İslâm’ın ve Müslümanların, kalkınması yahut çökmesi, sünnete uymaya veya uymamaya bağlıdır inancını taşıyan kimse olarak bizim, bu sorulara cevap vermemiz için uygun zaman gelmiştir.
Bildiğime göre, sünneti ayakta tutmayı ve hayâtı ona göre düzenlemeyi gerektiren üç açık sebep vardır:
Birinci sebep
İnsanı, devamlı ve düzenli bir yöntemle şuurluluk, dikkat, tam bir uyanıklık ve kendine hâkimiyet hali içinde yaşamaya alıştırmak. Rasgele yapılan işler ve uyulan âdetler, insanın ilerlemesi yolunda, yarış atlarının yolu üzerindeki mânia (engel) taşları gibidir.
Bu gibi işler ve âdetler, fikrin rûha ve kalbe yönelişini telef ettiği için son haddine kadar azaltılmaları gereklidir. Yaptığımız her iş, irâdemiz tarafından takdir edilmiş ve iç denetimimize boyun eğmiş olmalıdır. Fakat bu duruma ulaşmadan önce, kendimizi kontrol etmeyi öğrenmemiz icap eder. Nefis denetiminin zarûrîliğini, İslâm’da en güzel bir şekilde Hz. Ömer (r.a.) ifade etmiştir: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi siz hesaba çekiniz.”
Daha önce de işaret etmiştik ki, İslâm’ın ibadet düşüncesi, yalnız namazları değil, bütün hayatımızı içine almaktadır. Bu düşüncenin hedefi ise maddî ve rûhî varlığımızı bir bütün içinde birleştirmektir.
Bu küçükler, bu önemi az davranış ve işler, konumuz olan aklî ve rûhî temrin bakımından, hayatımızın en büyük faâliyetlerinden daha önemlidir. Çünkü büyük işler -büyük olmaları sebebiyle- açık ve çok defa dikkat ve şuurumuzun çerçevesi içinde bulunurlar. Halbuki bu küçük işler, çok defa dikkatimizden kaçmakta ve kontrolümüzü atlatmaktadır. Bu sebeple, nefse hâkimiyet gücümüzü geliştirmesi bakımından bu küçük işler daha faydalı ve tesirlidir.
Aslında, iki elden herhangi biriyle yemek önemli olmayabilir; fakat düzen, bilinçlilik ve disiplin göz önüne alınırsa işlerin en önemlisi, davranışlarımızı bir düzen ölçüsüne sokmaktır.
Sünnetle amel, bu şuurlu ve dikkatli oluştan otomatik hale geçtiği an, sünnet de, olgunlaştırıcı ve yetiştirici kıymetini tamamen kaybeder. Son asırlarda Müslümanların durumu işte böyle olmuştur.
Sünnetin ruhu (2)
04:0016/02/2018, Cuma
G: 16/02/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Küçük büyük ayrımı yapmadan sünnete uyma gereğinin ikinci sebebi onun cemiyet ve ümmet yapısını oluşturmadaki rolü ile ilgilidir.
İnsanlar, içinde var olup yaşadıkları maddi ve manevi çevrenin tesiriyle farklı mizaçlar ve eğilimler edinirler. Bu farklılık da birbirini anlayıp uyum içinde yaşamaları önünde engeller oluşturur. Ümmetin sağlam bir yapı gibi olmasını isteyen İslâm, bu farklılık ve engelleri aşabilmek için ümmet fertleri arasında ortak olan düşünce ve davranışları getiriyor; işte bu ortak âdet, davranış ve tutumlar bütünü sünnettir.
Sünnetin ruhu (2)
Sünnetin ruhu (2)
2 Şubat, Cuma
İşte bu sebeple İslâm dini, cemiyet âilesinin fertlerini, muntazam bir yöntemle -içtimaî ve iktisadî durumları birbirine zıt bile olsa- âdet ve mizaçlarının benzer olması yoluna sevketmeyi esaslı noktalardan biri telâkki etmiştir. Zira sünnet, cemiyeti sağlam ve istikrarlı bir şekilde muhâfaza eder. Anlaşmazlık ve düşmanlıkların gelişmesini önler. Müslümanlara, yani kendilerini, Kur’ân-ı Kerîm ve dolayısıyla Resûlullah’ın (s.a.) emirlerine bağlı dinle kayıtlı sayanlara göre cemiyetin sabit bir şekli olmalıdır, cemiyet mutlak bir temele dayanmaktadır. Bu temelin çevresine şüphe yaklaşamadıkça, ondan doğan cemiyet nizamını değiştirme konusuna da ihtiyaç yoktur. İşte yalnız bu sebeple biz, Kur’ân-ı Kerîm, “Müslümanlar kurşunlanmış bina gibi olmaları gerekir” derken bunun pratik imkânını anlayabiliyoruz.
İnsan cemiyeti, kelâmî doktrin ıstırabından kurtulup Resûlullah’a uyma ve ilâhî şerîata tâbi olmanın sağlam temelleri üzerine kurulunca bütün imkânlarını, beşer için maddî ve manevî gerçek refah ve saâdeti temin çarelerine doğru seferber edebilecektir. Bu durumda fert için de, rûhî ve manevî faaliyetlerinde başarı imkânları doğacaktır.
Üçüncü Sebep
Sünnetle amel prensip ve nizamında, günlük hayatımızın her davranışı, Resûlullah’ın yaptıklarını yapma esasına dayanır. Böyle olunca, bir şeyi yapmak veya yapmamak istediğimizde devamlı olarak, Resûlullah’ın (s.a.), bu işimize benzer bir işini aramaya ve düşünmeye mecbur oluruz. Bu sebeple de, en büyük insanın şahsiyeti, bizzat günlük hayatımızın programına -büyük bir ölçüde- girmiş bulunur. O’nun manevî tesir ve nüfûzu, hayatımız boyunca âdet ve davranışlarımızın gerçek âmili haline gelir. Bu bizi, şuurlu veya şuursuz bir şekilde, her iş karşısında O’nun durum ve tutumunu inceleme ve aramaya sevk eder. Böyle olunca da O’na, yalnız ebedî bir vahyin sahibi olarak değil, aynı zamanda en mükemmel bir hayatın da rehberi olarak bakmayı öğreniriz.
Biz O’nun yolunu veya bu yolun esaslarından bazılarını kabul etmezsek bunun mânası, Allah’ın rahmetini kabul etmemek veya onun kıymetini bilmemekten başka bir şey değildir. Hattâ bu görüşe uymakla “İslâm'ın getirdiği nizamın, bütün halinde beşerî problemlerin son hal çâresi olmadığını, isâbet ve fayda bakımlarından onunkine eşit başka bir hal çâresinin de bulunabileceğini, bu iki çözümden birini, mukayese edip seçmenin bizim zekâmıza bırakıldığını” kast ve kabul etmiş oluruz.
Biz İslâm'ı, medeniyet ve düzen olarak da diğerlerinden üstün kabul ediyoruz. Çünkü İslâm, hayatı bütünüyle içine alıyor: Dünya ve âhirete, rûh ve cesede, ferd ve cemiyete aynı önemi veriyor. Yalnız insan tabîatındaki yükselme ve ilerleme imkânına değil, aynı zamanda yine onun tabîatında var olan kayıt ve sınırlara da önemle bakıyor. O bizi, imkânsızın peşine düşmeye değil, fakat bizde var olan kabiliyetlerden en güzel bir şekilde faydalanmaya; sözle iş, düşünce ile uygulama arasında fark ve zıtlığın bulunmadığı, gerçekleşmiş olandan daha yüksek bir seviyeye erme yollarına sevkediyor.
O, yollar arasında bir yol değil, tek yoldur. O’nun esaslarını getiren zat, rehberlerden bir rehber değil, gerçek ve tek rehberdir. Bütün yaptıklarına ve emrettiklerine uymak, İslâm'a uymanın ta kendisidir. Onu terk etmek ise İslâm'ın rûh ve hakikatini terk etmektir.
Sünnet, İslâm ve ahlâk
04:0018/02/2018, Pazar
G: 18/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Muhtemelen bilgi eksikliğine dayalı bir yanlış var; tekrar edilir durur: “Efendim sünnete riayet edelim derken ümmetin birçok zayıf ve eksik noktaları ihmal ediliyor; kılık kyafet, nafile namaz, Efendimizden (s.a.) bize intikal eden âdâb-ı muaşeret iyi de, ya ümmetin bozulan ahlakı, ötekilere göre güçten düşmüş, kendisini koruyamaz hale gelmiş olması… ne olacak, niçin bunların üzerinde durulmuyor?”
Evet, işte bu yanlışı biraz açarak düzeltmek gerekiyor.
Buradaki yanlış, sünneti, yukarıda sayılanlardan ibaret bilmek ve eksik taraflarımızı sünnetin dışında kaynaklardan ıslaha yönelmektir.
Önce biz sünneti, kılık kıyafet, tesbih ve nafile ibadetlerden ibaret bilmiyoruz. Doğru anlaşılan sünnetin tarifi şudur: Peygamberimizin açıkladığı, örnek olduğu ve uyguladığı İslâm.
Bu İslâm’ın içinde, Müslümanların muhtaç oldukları, insanların ferd ve cemiyet olarak karşılaştıkları ve yaşadıkları bütün alanlar, olaylar, problemler… ile ilgili irşadlar, karar ve davranışları yönlendiren özel ve genel hükümler, açıklama ve işaretler mevcuttur.
Sevgili Peygamberimizin (s.a.) hayatına bakalım, “O İslâm’ı nasıl anlamış ve uygulamış”, bunu anlamaya ve öğrenmeye çalışalım; göreceğiz ki O, hem bir kâmil beşer, hem bir peygamber, hem bir aile reisi, hem bir cemiyet ve devlet lideri, hem de eşi bulunmaz bir eğitimcidir. Hayatında ve cemiyet içinde bu vasıflarının tamamıyla var olmuştur.
Evet O, kılık kıyafetinde kâfirlere benzememeye özen gösterir, gece sabahlara kadar namaz kılar, daima Rabbi ile huzur halindedir ama aynı zamanda eşlerine ev işlerinde yardımcı olur, adil dağılımı sağlar, maddi ve manevi temizliğe önem verir, düşmanlara karşı çağının en ileri silah ve tekniğini kullanır, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildiğini ifade eder ve Allah’ın onayladığı üzere “en güzel ahlaka sahiptir”, liyakat ve ehliyette maharet ve yetişmişlik yanında ahlakı da arar, boynunda kul hakkı bulunanların cenaze namazlarını kılmaz, kadınlara ve çocuklara özel sevgisi, şefkati ve koruması vardır, naziktir, zariftir, edeplidir, israfı da cimriliği de sevmez… hasılı insanı iki cihanda mutlu ve Allah rızasına ermede başarılı kılmak için neye ihtiyaç varsa onun tamamını sünnetinde barındıran bir “Allah Elçisi”dir.
Onun ümmeti bugün O’nun sünnetini bütünlük içinde temsil edemiyorsa bunun kusuru tek başına ne âlimlerde, ne meşayihte, ne kitaplarda, ne hitaplarda, ne de halktadır; bunların tamamı ve daha başkaları bu kusurun amilleridir.
Yol gösterenler bir taraftaki kusuru düzeltmek, eksiği gidermek için diğer tarafı bozma yanlışına düşmemelidirler.
Gençliğimden beri bu ikamelerden (şunun yerine şunu yapalım tavsiyelerinden) bîzar olmuşumdur.
İmam Hatip yapmayalım, açmayalım, lise ve kolej açalım, cami yapmayalım okul yapalım, hacca ve umreye gitmeyelim yoksullara yardım edelim (veya Araplara para kaptırmayalım), saç, sakal, kıyafet, âdâb, tesettür, nafile ve şekil ile meşgul olmayalım; siyasi, ictimai, ahlaki, ekonomik eksiklerimizi gidermeye çalışalım (bu çalışmalar ibadettir, başka ibadetlerin yerine geçer)… diyenler oluyor.
Bu da önemli bir yanlış.
Dinimiz insanı yalnızca bu dünyada mutlu etmeyi ve mesaisinin çoğunu bu maksatla harcamayı değil, ömrümüzü harcarken fani dünya ile ebedî hayat arasında dengeli davranmamızı istiyor ve emrediyor. Bunun aksini yapanlar için “Değerliyi verip değersizi aldılar ve bu manevi ticarette zarar ettiler” diyor.
Dine farz, vacib, müstehab olarak dahil olan her şeyi önemsemek ve önceliğe riayet ederek tamamına yetişmek için çaba sarf etmek en uygun davranıştır.
Haram ve mekruh olan nesnelere ve davranışlara gelince bunlarda da tamamına riayet etme gayreti yanında dereceyi de göz önüne almak gerekir. Haramı işleyen ama mekruhtan uzak duran, sünneti ve nafileyi kaçırmayan ama haram işleyen veya farzı kaçıran müminler ziyandadır.
Mümin nefsinin arzusuna veya ötekinin etkisine kapılarak dini hükümleri ve ödevleri tasnif etmeye kalkışmamalı, ilâhî, tasnife riayet etmek için azami çabayı sarf etmelidir vesselam.
Bu ümmetin hali ne olacak?
04:0022/02/2018, Perşembe
G: 22/02/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Avrupa, Amerika, Çin, Japonya gibi ülkelere bakıyoruz; parçalanıp, bölünüp birbiriyle savaşanı yok, bize dönüp bakıyoruz, hemen bütün İslâm topraklarında Müslümanlar bölünmüşler, gruplaşmışlar, birbiri ile kıyasıya kavga ediyor ve savaşıyorlar.
Toplumları birleştiren ibadet: Zekat
Toplumları birleştiren ibadet: Zekat
9 Temmuz, Çarşamba
Akif ne diyordu?
Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam,
Bağlamak lazım iken, anlamadım, anlayamam,
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?..
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Cin şeytanlarını suçlamaya gerek yok, “Müslümanların beynine ayrılık hissini sokanlar” insan şeytanlarıdır; kimdir bunlar: Siyonistlerdir, sömürgecilerdir, haçlılardır, gözünü madde bürümüş, vicdanları dumura uğramış azılı kapitalistlerdir…
Bunlar bu işi nasıl yapıyorlar?
Düzenleri, planları, tuzakları saymakla bitmez de, kabaca bir tasvir şöyle olabilir:
İçimize bizden görünen ajanlar sokuyorlar; görsünler, öğrensinler, okusunlar da millete memlekete faydalı olsunlar diye kendilerine gönderdiğimiz talebenin, teknisyenlerin, devlet görevlilerinin bir kısmını zehirliyor, işbirlikçi haline getiriyorlar, iktidar hırsı millet ve memleket sevdasını unutturmuş bazı siyasileri ve yöneticileri (özellikle tek başına yöneten ve yönetime millet iradesi dışında gelenleri) aldatıyor, ümitlendiriyor, korkularından emin kılıyor ve böylece kendilerine hizmetçi yapıyorlar…
Bu insan şeytanları kendileri için menfaat, mazlum ve mağdur halklar için serapa zarar olan karar ve eylemleri teşvik ediyor ve destekliyorlar. Askerlerini ve silahlarını başkalarının ülkelerine savaşmadan sokabilmek ve orada, perde gerisinden egemen hale gelebilmek için halkı bölüyor, birbirine düşürüyor ve yönetimi tehdit algısı içine sokuyorlar. Meşru olmayan yönetimler kötü niyetli örtülü sömürgecileri, silahlarıyla, askerleriyle, uzmanlarıyla topraklarına davet ediyorlar. Bu vicdansız şeytanların burunları kanamıyor, yerli maşaları olduğu için kendi elleri yanmıyor, istediklerini kolayca alıyorlar, üsler kuruyorlar, ümmetin servetine el koyuyorlar, insanlarını birbirine kırdırıyorlar. Bu şeytanların işbirlikçileri bazen kaybediyorsa da asıl kaybeden ümmet oluyor.
Hemen herkesin gözü önünde cereyan eden bu gerçeğin üstesinden gelmek ve ümmeti kendine getirmek, bölünmüş ümmet vatanının her parçasında ehliyetli yöneticileri ümmetin seçmesini sağlamak, önce parçalar arasında diyalog ve dayanışma sağlamak, sonra olabildiğince birlik kurmak, böylece güçlenmek ve insan şeytanlarının tuzaklarını bozmak için ne yapmalı, nereden başlamalı?
Bu sorunun cevabını İslâmcı Müslümanlar iki asırdır arıyorlar, kafa yoruyor görüşler ileri sürüyor, bazıları örgüt ve hareketle teşebbüsler ortaya koyuyorlar.
İnsan şeytanlarının en büyük düşmanları işte bunlardır. Bunlar ümmet vatanının neresinde ortaya çıksalar şeytanlar bütün plan ve tuzaklarıyla üzerlerine yürüyor, çocuğu doğmadan veya doğar doğmaz boğuyorlar.
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Akif’in yüreği gibi, bizim de yüreğimiz yanıyor, ellerimizi açıp Kadir-i Mutlak’a niyazda bulunuyoruz, ama asla ümidimizi yitirmiyoruz, ümmetin giderek uyandığını, olup bitenlerin farkına vardığını, ölerek kalarak bir gün bu dünyada, mahşere kalmadan, hak dini, hakkıyla temsil edecek hale geleceğini umuyor ve bekliyoruz.
Birlik ve danışma
04:0023/02/2018, Cuma
G: 23/02/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cemiyetin en önemli ve nispeten küçük birimi aileden tutun en genişi olan ümmete (bütün İslam ülkelerinde yaşayan müminlere) kadar her kısımda, her tabakada, bölükte birliğe (vahdete) ve danışmaya (istişareye, şûrâya) kesin ihtiyacımız vardır. Hem isabetli kararlar alabilmek hem de alınan kararları uygulayabilmek için bu iki faaliyete, ilkeye, vecibeye riayet etmeden başarıya ulaşmak mümkün değildir.
Iraklı Ezidiler Kapıkule sınırına dayandı
Iraklı Ezidiler Kapıkule sınırına dayandı
28 Haziran, Pazar
Bu yazıda danışma üzerinde duralım, gelecek yazıda da birlik konusunu ele alalım.
Kim danışacak, kime danışacak, danışmanın sonucu ne olacak?
Kur’an-ı Kerim’de danışmanın emredildiğini, müminlerin davranış kuralları arasında önemli bir yer tuttuğunun övgü ile açıklandığını biliyoruz (Âl-i İmran:3/159), Şurâ: 42/38).
Tefsir, siyer ve fıkıh kitaplarında Peygamberimize emredilen danışma hakkında şu açıklama yapılıyor:
Din kuralları, dine dair açıklamalar (ahkâm) konusunda Peygamberimiz başkalarına danışmaz; çünkü bunlar kendisine vahiy yoluyla bildirilir, din beşer aklıyla oluşturulamaz. Onun danışması emredilen hususlar, günümüzün diliyle söylemek uygunsa, teknik, bilimsel, stratejik dünya işleridir.
Peygamberimiz (s.a.) ebediyyete intikal ettikten sonra başta ashabı olmak üzere ümmet hem din konusunda hem de diğer konularda danışmalar yapmalıdırlar.
Din konusunda danışma, vahyi anlama, yerinde uygulama, vahyin açıklamadığı meselelerde ise ictihad için yapılacaktır. Her mükellef, yeterli ilmi elde etmiş ise ictihadla yükümlüdür; ancak ferdin ictihadına, toplu-istişareli ictihadlar tercih edilir; çünkü bu ikincisinde yanılma ihtimali daha azdır.
Önemli bir karar ve iş durumunda her mükellef, emin ve ehil kişilere danışmalıdır.
Devleti ve milleti yönetenlere gelince, bunların danışma yapmaları farzdır. Müfessir İbn Atıyye bu hükmü şöyle özetliyor: “İstişare dini hayatın temellerinden biridir ve mutlaka yapılmalıdır; devlet hizmetinde bulunanlar dindar ve alim (sahasında sağlam ve yeterli bilgi sahibi) kişilere danışmazlarsa onları azletmek ümmete (topluma) farz olur; bu konuda alimlerin ittifakı vardır.”
Perişan ve parçalanmış İslam dünyasının dertlerine çare bulmak ve zaman içinde adım adım birliğe doğru yürümek için de ümmet ölçüsünde danışmaya ihtiyaç vardır, ama ne yazık ki, ümmet içinden resmî veya sivil bir danışma kurulu çıkarmak ve bu kurulun kararlarını bağlayıcı kılmak imkansız derecesinde zordur ve yapılan teşebbüsler başarılı olamamıştır.
Niçin?
Çünkü resmisini devleti yönetenler yapacaklar, onların ise çoğu bağımsız değil, makama halkın reyi ile gelmemişler, iktidarlarını ya silahlı kuvvetlere veya sömürgeci yabancıların desteğine, korumasına borçlular. Onlar da ümmetin uyanmasını, danışmasını, birleşmesini istemezler.
Sivil teşebbüslerle ciddi bir “ümmet danışma meclisi” oluşturmanın önünde de aşılması güç engeller vardır. Ümmete ırkçılık, kavmiyetçilik, ulusçuluk, ulusal egoizm, mezhep ve tarikat tekelciliği ve taassubu… mikropları bulaşmış, ümmetin bünyesi arızalanmıştır. Nerede bir “alimler birliği” teşebbüsü olsa, derhal “birlik fırkaları(!)” oluşuyor, yine başa dönüyoruz.
“Hepsini yapamıyorum diye tamamını terk etme” hikmetine uygun hareket şöyle olabilir: Ehliyetli, dindar, güzel ahlak sahibi ve en azından bir kısım muteber ilim adamlarının takdirini kazanmış kişilerden bir alimler birliği oluşturulur (Mesela “Dünya İslam Alimleri Birliği” takviye dilebilir), bu birlik ümmetin problemleriyle meşgul olur, gerekli ilmi çalışmaları yaparak karar ve tavsiyelerini açıklarlar, samimi tenkitleri kale alırlar, taassup ve grupçuluktan kaynaklanan muhalefet ve propagandalara aldırmazlar, zaman içinde itibar ve itimad kazanarak ümmeti kurumu haline gelebilirler.
Birliğin engelleri
04:0025/02/2018, Pazar
G: 25/02/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm, birliği farz, tefrikayı ise haram kıldığı için iman, şuur ve ilim sahibi müminler asırladır birliği kurmak, korumak ve tefrikayı önlemek için azami gayret gösterdiler.
Bunların karşısında iki grup var olageldi: Biri dışarıdan, diğeri içeriden.
Avrupa dördüncüsü bizden
Avrupa dördüncüsü bizden
28 Haziran, Pazar
Dışarıdan olanlar İslam düşmanı mutaassıp kâfirler ile gözünü ve vicdanını dünya, madde ve menfaat kör etmiş olan insan kılıklı canavarlardır. Bunlar ya bâtıl dinlerinin (din adamlarının) sevkiyle veya menfaat saikıyla ara vermeden İslam dünyasına saldırdılar, planlar ve tuzaklar kurdular, fırsat buldukça askerleriyle ve beşinci kol faaliyetleriyle topraklarımızı işgal edip maddi ve manevi değerlerimize el koydular. Dün böyleydi, bugün de böyledir.
Allah Teâlâ mübarek dinine sarıldığımız müddetçe bize yardım edeceğini, üzülmemize ve korkmamıza gerek bulunmadığını çünkü zaferin ve üstünlüğün bizim olacağını müjdelemiş idi. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamızın” yanında bir de “tefrikaya düşmeyin” buyurmuştu:
“Allah ve resulüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever.” (Enfâl:8/46)
Bu irşadı, bu uyarıyı, bu buyruğu müminler tutup İslam’ın rahmet ve izzetini bütün insanlığın önünde temsil edecekleri yerde kâfirler tersinden uygulayarak istifade ettiler. “Mâdem Allah, bunlar tefrikaya düşünce mağlup olacaklar” diyor, biz de bunu sağlayarak onları zayıflatalım ve amacımıza ulaşalım” dediler, dediklerini de yaptılar.
Peki, içeride neler oldu?
Müslümanların tarihini şöyle bir gözden geçirelim, ne görüyoruz? En büyük zararı Müslümanlar birbirine vermişler. Hz. Osman’dan itibaren olanları hatırlayalım, İslam devletleri arasındaki büyük savaşları acıyla hatıra getirelim en büyük zararı bizim bize verdiğimiz hükmünde şüphe edilemeyecektir. Bu savaşların çoğunda ya iki taraf veya taraflardan biri dini de istismar etmişlerdir, meşru olmayanı meşru göstermek için her çareye (hileye) başvurmuşlardır, ne yazık ki besledikleri bir kısım ulemayı da kullanmışlardır.
İçeride birliği bozan ve tefrikayı körükleyen amiller arasında ırkçılık, mezhepçilik ve tarikatçılık da vardır. Dikkat buyurulsun “ırk, mezhep, tarikat” demiyorum, “cılık, cilik” diyorum.
Beşerin bütün renklerini temsil ve ihtiva eden ümmet içinde elbette çeşitli ırklardan müminler ve himayemiz altındaki gayr-i Müslimler bulunacaktı. İslam kardeşliği rabıtası, ırk, kavim, kabile bağının üstünde tutulduğu ve bu ilkeye göre davranıldığı sürece farklılık zenginlik olacak ve tefrikaya sebep olmayacaktı; ne yazık ki, böyle olmadı, hala da olmuyor.
Müslümanlar dini anlamak, problemlerini çözmek ve kâmil insan (has kul) olma yolunda daha güvenli ve verimli yol alabilmek için alimlere, mürşidlere muhtaç olabilecekti. Alimlerden fetvalar alacak, has kul oldukları sanılan insanlardan da eğitim (te’dîb) göreceklerdi. Ama hoca, mekteb, mezheb, tarikat farkı müminleri tekelciliğe ve taassuba götürmeyecek, tefrikaya sebep olmayacaktı. Böyle olmadı, itikad ve amel mezheplerinde taassup ve tarafgirlik kısmi savaşlara bile sebep oldu. Bazı mutaassıp fıkıhçılar, mezhep değiştirenlerin veya başka mezhepten fetva alanların cezalandırılması gerekeceğine dahi fetva verdiler.
Tasavvufu hakkıyla temsil edenleri tenzih ederek söylüyorum: Mutaassıp ve bölücü tarikatçılar “bizim tarikatımızdan başkası bâtıl, bizim şeyhimizden başkası ehliyetsiz veya sahtekâr” dediler, şeriata karşı tarikat propagandası yaptılar, şeyhlerini uçurdular, Ehl-i sünnet “ilham ve keşfin kesin bigi veremeyeceğini ve vahyin altında olduğunu, vahye göre değerlendirilmesi gerektiğini” açıkça ifade ettikleri halde “şeyhin söylediklerini ve yazdıklarını Allah’tan ve Peygamberimiz’den doğrudan aldığını ve hata etmiş olamayacağını” ileri sürdüler…
Düşman dışarıdan, bizimkiler içeriden ümmeti bugünkü haline getirdiler. İlim ve tahkik yerine cehalet ve taklidi, birlik yerine tefrikayı tercih ettik. Parçalandık, bölündük, birbirimize düştük, sonunda Allah’ın dediği oldu, yenildik, çiğnendik, canımızı ve malımızı korumak için bile kâfire muhtaç hale geldik; yani hırsızı bekçi yaptık.
"Çare nedir?" sorusunun cevabı da kısmen bu yazının içinde vardır; yapılması gerekenler yapılacak, yapılmaması gerekenler, yanlışlar ise terk edilecek vesselam.
Birlik ve partiler
04:001/03/2018, Perşembe
G: 1/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bugün İslâm ülkelerinin önemli bir kısmı (çoğu) ya açık veya kapalı laik demokratik sistem, yahut da meşrûti veya mutlak krallıkla yönetilmektedir. Bunlar içinde çok partili demokrasinin yaşandığı ülkeleri de -teorik olarak- ikiye ayırmak gerekir: her fikir, inanç ve programın demokratik yoldan iktidara talip olmasına ve bunun için parti kurarak faaliyet göstermesine izin veren ülkeler, belli bir düşünceyi ve programı dayatan, diğerlerinin iktidar talebine izin vermeyen ülkeler.
Kendisine oy veremeyecek
Kendisine oy veremeyecek
29 Haziran, Pazartesi
Birinci gruba giren ülkelerde (böyle bir ülke varsa) Müslümanların, İslâmî bir devlet oluşturmak üzere parti kurmaları, program yapmaları ve bunu iktidara taşımak üzere faaliyet göstermeleri elbette caizdir; hatta caizin ötesinde farzdır, gereklidir, dinî vazifeleridir. Bu uygulamada usulüne göre yapılmış içtihada dayanan görüş, program ve yorumlara saygı gösterilmeli, bunlar tefrika sebebi olmamalıdır.
İkinci gruba giren ülkelerde İslâmî bir düzen ve devlet oluşturmak üzere parti kurmaya ve faaliyet göstermeye izin verilmez; yahut başta izin verilse bile rejimin tehlikeye girdiği ve düzen değişikliğinin gerçekleşeceği hissedilince engelleme yoluna gidilir. Bu sebeple Müslümanlar, bu ülkelerde iki yoldan birini tercih konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bir grup Müslüman, dinlerinin kendilerini mecbur ettiğine inandıkları düzen değişikliğini gerçekleştirmek için açık muhalefet ve illegal örgütlenme ve faaliyetten başka çarenin ve çıkar yolun bulunmadığına inanmakta ve bu yolu takip etmektedirler. Diğer grup veya gruplar ise yine kabaca ikiye ayrılmışlardır: a) Her şeye rağmen, takıyye metodunu kullanarak parti kurma, düzen içinde kalma, iktidara adım adım yürüme ve her adımda -fırsat elverdikçe/fırsat elverdiği ölçüde- İslâmlaşmayı gerçekleştirme, engellendikçe yeni baştan işe koyulma yolunu ve yöntemini seçenler. b) Çeşitli eğitim usûl ve araçlarını kullanma, tabanı islâmlaştırma ve böylece siyasî yapının da İslâmlaşmasını sağlama yolunu seçenler. Bunların da gerektikçe takıyye usûlünü kullanmaları kaçınılmaz olmaktadır.
Devlet ve siyaseti programlarının dışında tutan, yalnızca ferdî Müslümanlıkla meşgul olan şahıs ve gruplar da vardır; ancak bunlar buradaki bahsimizin dışında kalmaktadırlar.
Gerek parti kurarak ve gerekse eğitim araçlarından yararlanarak -düzen içinde kalmak ve zahirde düzene uyum göstermek kaydıyle- İslâmlaşmayı amaçlayan gruplar zaruret ilkesinden hareket etmekte, davranışlarını bu ilke ve delile dayanarak meşrûlaştırmaktadırlar. Karşı tarafın bunlara itirazı iki noktadan olmaktadır: 1. Başka yollar ve araçlar tamamen kapalı ve imkansız mıdır ki, bu yol zaruri olarak caiz olsun? 2. Takıyye yaptıkça, uyum gösterdikçe varlığına ve faaliyetine izin verilen Müslümanların giderek yaşadıkları gibi olmalarını, İslâm'a aykırı olan sistemlerle bütünleşip onların erimelerini, İslâm olmayan şeye İslâm demelerini nasıl engelleyeceksiniz?
Bu yolların zaruri olarak meşrû olduğunu savunan Müslümanlar da bu iki itiraza veya soruya: “1.Evet başka yol yoktur, var gibi gözükenler de çıkar yol değildir, 2.İçe yönelik eğitimle ve muhalefet şuurunun canlı tutulmasıyla erime önlenebilir...” diye cevap vermektedirler.
Bize göre bu tartışmalar ve tavır alışlar islâm siyaset kültürü ve siyaset fıkhı için paha biçilmez zenginlikler ve uygulama örnekleridir. Samimiyet ve ehliyet şartları bulunduğu müddetçe bütün Müslüman grupların tezleri birer ictihaddır. İctihad ihtilafı ümmet için rahmet olmalı, asla bir tefrika sebebi teşkil etmemelidir.
Müminler ancak kardeştir.
İctihad ictihadı nakzetmez (geçersiz kılmaz).
Müslüman ya kendi ictihadıyle amel eder, yahut da -ictihad ehliyeti yoksa- itimat ettiği bir alimin ictihadına uyar.
İctihad ve tevil bulundukça kişi tekfir edilemez.
Bu kaideler doğru anlaşılır ve uygulanırsa İslamlaşma yolunda ortaya çıkan farklı görüş ve uygulamalar da birliği bozamaz, bozmamalıdır.
28 Şubat mazlumları
04:002/03/2018, Cuma
G: 2/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazetemizin değerli yazarlarından Özlem Albayrak dünkü yazısının sonunu şöyle getirmişti:
“Ama darbeye karşı ne büyük başarılar kazanmış olursak olalım, o günleri geride bıraktığımıza ne kadar inanırsak inanalım, o 367 mağdurun 21 yıl boyunca hapis yatmasının önüne geçemedik. 28 Şubat’ın tamamen ortak bir akıl kaçması, toplu biçimde bir delilik nöbeti olduğu anlaşıldıktan sonra bile bu insanların, haksız yere, sudan sebeplerle, sonradan FETÖ’cü oldukları anlaşılan sözümona hakimlerin kararıyla hapis yatıyor olmaları, hala çile dolduruyor olmaları hepimizin utancıdır. Bu durum hakkında konuşabilen konuşmalı, yazabilen yazmalı, kalbi olan da buğzetmelidir. Nokta”.
Suriye sınırında 460 kaçak yakalandı
Suriye sınırında 460 kaçak yakalandı
29 Haziran, Pazartesi
Noktadan sonra satırbaşı yaparak ben bu çağrıya katılmak istiyorum.
Darbeden önce MGK Toplantısı’nda “radikal dinci faaliyetlere ilişkin” bir rapor ele alınmıştı. Bu rapordan yola çıkan askerlerin dayatması sonucunda alınan kararlara “sivil muhtıra” diyenlerin yanında daha çok tutulan değerlendirme bunun bir post-modern darbe olduğudur. O tarihte BBP lideri olan merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve 28 Şubat mağdurlarından daha başkalarının verdikleri bilgiler, askerlerin dayanak ve gerekçe olarak kullandıkları o meşhur istihbarat raporunun, Faik Bulut isimli, tarafı belli bir şahsa ait olduğunu ve gerçeklikle alakası bulunmayan bu bilgilerin, Bulut’un kitabından alındığını ortaya koymaktadır. Şu halde 28 Şubat’ın asıl gerekçesi başka, bahanesi başkadır.
Askerlerin MGK’ya dayattıkları ve hükumetin onaylayarak uygulamaya koymasını sağladıkları kararlar 18 maddedir ve tamamı Türkiye’de İslâmlaşma/dindarlaşma; yani dini; bilgili, şuurlu ve mümkün olduğu kadar eksiksiz yaşamak ve Batılılaşmaya direnerek kendi medeniyetini ihya ve inşa etmek için yapılan çalışmaları baltalamaya yöneliktir. Yapılanları meşru ve mazur göstermek için dindarlaşmanın adına “irtica” denmiş, devrimleri ortadan kaldırıp demokratik cumhuriyet rejimini yıkarak yerine şeriatı getirmek Müslümanların hedefi olarak gösterilmiş, bir kısmı derin devletin tezgâhı olan bazı marjinal gruplar ve bunların akıl ve din dışı faaliyetleri İslâm’a fatura edilmiştir.
Bu iddiamıza delil olarak meşhur on sekiz maddeye bakmak yeterli olacaktır.
28 Şubat’ın düşman ilan ettiği İmam-Hatipler, başörtülüler, İslâmî basın-yayın, eğitim ve öğretim faaliyetleri… Allah’a şükür mağduriyetten kurtuldular, hürriyetlerine kavuştular, faaliyetlerine devam ediyorlar. Ben de karınca kararınca bu mağdurlardan biriyim; başörtüsü yasağına karşı direnen öğrencilerimizi desteklemek ve yanlış yapmadan sonuç almalarına yardımcı olmak üzere daha yaş haddim dolmadığı halde görevimden ayrılmıştım.
Ama ne yazık ki, o günlerin hukuk ve insaf dışı baskıları, ithamları ve yargılamaları sonucunda zindana tıkılan 367 insanımız hala orada çile çekiyorlar.
Bu kardeşlerimizin çoğu onurlu insanlar olarak tavırlarını koruyor ve af istemiyorlar, yeniden yargılanmak, iftiralardan arınmak, hak ettiklerini elde etmek istiyorlar.
O meş’um günün yıldönümünde duyarlı sivil toplum örgütleri de mazlumları unutmadılar, haklı taleplerini ülkemizin birçok noktasında dile getirdiler.
Mazlumların ahı ve zulme razı olmayanların feryad u figanı inşallah boşa gitmeyecek, havada kalmayacak, ilgili mercileri harekete geçirerek zulmün son bulmasını ve adaletin gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Kadına şiddet
04:004/03/2018, Pazar
G: 4/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Evet İslam tevhîd, barış, müsamaha, rahmet adalet… dinidir ama gerektiğinde şiddeti de devreye sokmakta, hatta emretmektedir.
İşte bir örnek:
“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine sîmaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.” (el-Feth: 48/29).
LeBron'dan sürpriz karar
LeBron'dan sürpriz karar
29 Haziran, Pazartesi
Müslümanlar her kâfire karşı sert (şiddet uygulayan), her Müslümana karşı da merhametli (yumuşak) değildirler; kâfir saldırgan düşman olursa onu etkisiz kılmak için şiddet kullanırlar, kâfir barış içinde yaşamak isterse barışırlar. Müslümanlardan biri ceza gerektiren bir suç işlerse içinde (sopa dahil) şiddet de bulunan cezalar uygulanır, masum insanlara ise asla dokunulmaz ve hakları çiğnenmez.
Evlilik hukukuna riayet eden, şeriata, örf ve âdete göre üzerine düşeni yapan karı ve koca ne birbirine, ne de başkaları onlara şiddet uygulayamazlar. Eğer karı veya kocadan biri karşı tarafa zulmeder, vazifesini yerine getirmez, kuralları çiğner ve baş kaldırırsa (nüşûz) önce taraflar, sonra da yetkili merciler durumu düzeltmek için gerekeni yapar, aile bağının çözülmemesi, ailenin dağılmaması için gayret ederler.
İşte bu çerçevede, problem harice taşmadan kocanın karısını yola getirmek için ne yapacağı konusunda Kur’an’ın tavsiyesi öğüt, yatağında yalnız bırakmak ve yalnızca bu durumda dövmektir, bunun dışında herhangi bir sebeple kocanın karısını dövmesi caiz kılınmamıştır. Cahiliye devrinde sudan sebeplerle ve baş göz demeden uygulanan sopa, yüze ve hayati organlara vurmak, iz bırakacak, yaralayacak şiddette dövmek yasaklanmış, Sevgili Peygamberimiz de muhterem eşlerine hayatı boyunca bir fiske vurmamıştır.
Kocaya farz veya sünnet kılınmayan, yalnızca izin verilen, caiz görülen bu dövme tedbiri uzun yıllardan beri tartışma konusu yapılmış ve İslam’ın yumuşak karnı kılınarak istismar edilmiştir.
İslam alimleri izin verilen dövme eylemini devamlı telakki etmişler, hafifletmek için çeşitli yorumlara gitmişlerdir.
Biz “Kur’an Yolu” isimli tefsirimizde konuyu şöyle bağlamıştık:
“…kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak ve içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdetine uyularak serbest bırakılan “kocanın karısını dövmesi” eylemi, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek ortadan kaldırılmış, “iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği” kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah’ın sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, tarihîliğini, yerelliğini ve kültürel mahiyetini ortaya koymuştur.”
Bana gönderilen bir yazıda, kendinden ummadığım bir sivri dil ile alimlere hakaret eden kişiyi uyarmak için bu yazıyı kaleme aldım. Bu kişi, yukarıda mealini verdiğim âyette geçen “darb” ı, “dövmek” olarak çeviren mealcilere ve tefsircilere hitaben “Allah’tan utanmadınız mı, O, dövün der mi” diyor.
Ben de “Allah Resulü, sahabe, ilk üç nesil alimlerinin tamamı ve günümüze kadar gelip geçmiş nice alim ittifakla bu kelimeyi “dövmek” olarak anlamışlar, uygulama konusunda farklı yorumlar yapmışlardır. Sen bunlara hakaret ederken Allah’tan ve kullarından utanmadın mı?” diyorum.
Diyanet'e çatmak moda oldu, o yazar da Diyanet'in mealinde böyle geçtiği için atıp tutuyor. Peki Elmalılı Hamdi ve Ömer Nasuhi Efendilere ne diyecek! Mehmet Akif’e ne diyecek?
İşte Akif’in meali:
“Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler. Çünkü bir kere Allah ötekilerini berikilerden üstün yaratmış, sonra onlar bunların yolunda mallarını saçıp duruyorlar. Onun için işleri salâh olan kadınlar, kocalarının kendi üzerlerindeki haklarına boyun eğerler. Allah’ın kendilerini korumasına mukabil kendileri de murakabe imkânı olmayan vazife-i emanetleri korurlar. Kocalarına isyan edeceklerini sezerek endişeye düştüğünüz kadınlara gelince, evvelâ kendilerini irşad edin, sonra yattıkları yerde yalnız başlarına bırakın, yine dinlemezlerse dövün. Dinledikleri halde incitmeğe vesile aramayın. Allah’ın yüksek olduğunu, büyük olduğunu bilin”.
Vefa derslerinde İslâmcılık
04:008/03/2018, Perşembe
G: 8/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ensar Vakfı’nın güzel faaliyetlerinden biri de “İlâhiyat Vefâ Dersleri” adı altında başlattığı “hocalarıyla talebeyi buluşturma” toplantılarıdır. 24 Şubat günü ikincisinde hoca olarak ben, dinleyicilerin çoğu olarak da 1960’lı yıllardan itibaren derslerime katılmış eskiden yeniye öğrencilerim vardı. Konuşmamı bitirirken söylediğim gibi yarım asır içinde yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış, her biri görev yapmış, bazıları önemli işlere, hizmetlere imza atmış güzel insanlara yıllarca sonra ders verir gibi konuşmak, sıhhat durumum sebebiyle yorucu olsa da hem ilâhî bir ödül, hem de zevkli bir iş de oldu.
Vefa derslerinde İslâmcılık
Vefa derslerinde İslâmcılık
1 Mart, Perşembe
Hatıraları ve bazı güncel konuları da araya sokmakla beraber asıl konu olarak “İslamcılık”ı seçmiştim.
Köşemde de bir özetini vermek istedim:
İslamcılık konusunda çeşitli dillerde ve farklı düşüncelere, gruplara, inançlara sahip kimseler tarafından yazılan kitaplar ve makaleler bir kütüphane teşkil edecek kadar çoktur.
Yazanların bir tarif üzerinde birleşemedikleri ilk dikkatimizi çeken noktadır.
İslamcılık konusunda müspet veya menfi bir hüküm vermek isteyenler önce kendi amaçlarına uygun bir tarif ve örnekleme yapıyorlar, sonra da bunu genelleyerek “İslamcılık şudur, budur, öldü, yaşıyor, İslam’a uygun veya değil, modernizmin bir versiyonu veya değil…” gibi sonuçlara varıyorlar.
“İslami Hareket Öncüleri” adıyla yaptığım ve dört cildini İZ yayıncılığın yayınladığı çalışmamda ben şu teze göre yürüdüm:
İslamcılık, ihtiyaca binaen adı ve kendisi ortaya çıkmış zorunlu bir islâmî faaliyettir.
Bu faaliyetin sebebi, başka dinlerin, ideolojilerin, siyasetlerin İslam’a ve Müslümanlara meydan okumaları, ümmeti bölmeye ve yok etmeye veya İslam din, medeniyet ve kültürünün yerine bir başkasını geçirerek ümmeti dönüştürmeye çalışmalarıdır.
Fertler, kuruluşlar, kurumlar olarak İslam’a ve Müslümanlara karşı yürütülen bu yıkıcı faaliyet karşısında imanlı, bilgili ve hamiyetli bir liderin veya heyetin etrafında toplanan Müslümanlar İslam’ı din, medeniyet ve kültür olarak ümmetin hayatında ve vatanında korumak için belli bir anlayış ve plan dahilinde faaliyet göstermişlerdir. Bizde ikinci meşrutiyetten sonra “Türkçüler” ile “Batıcılar”a karşı bu faaliyeti yürütenlere “İslamcı” denmiştir. Daha önce, aynı zamanda ve sonra İslam dünyasında aynı maksatla fikir ve fiil ortaya koyanlara “dâ’î, müceddid, mücahid, mürşid, imam” gibi isimler verildiği olmuştur.
“İslamcılık öldü” diyenler, bir ülkede yapılan bir devrimi veya siyasi hareketi ete kemiğe bürünmüş “İslamcılık” olarak takdim ediyor, bu hareketin başarılı olmadığı, İslamcıların iddialarını ve hedeflerini gerçekleştiremediği hükmüne varıyor, sonra bu hükmü genelliyorlar.
Ben de diyorum ki, İslam’a ve ümmete karşı yıkıcı ve bozucu planlar, kumpaslar, tuzaklar, saldırılar olduğu sürece buna karşı onları korumak ve saldırıları etkisiz kılmak için fikir ve fiil halinde gayret gösteren hamiyetli Müslümanlar daima olacaktır; bunlara İslamcı desinler, başka bir isim versinler fark etmez, daima olacak ve cihadın bu şubesini îfâ edeceklerdir.
Biz İmam Hatip okullarına öğretmen olarak tayin edildiğimizde aynı davayı benimseyen arkadaşlar ile ortak bir çalışma planı yapmış, o günün şartlarında İslamlaşmanın önündeki engelleri kaldırmak için karınca kararınca çaba göstermiştik. Bu çabanın, dava sahibi bir nesil yetiştirmek için okula ve ders kitaplarına yansıyan kısmını hem tarihe not düşmek hem de dileyene örnek olmak üzere gelecek yazıda sunacağım.
Öğretmenlikte İslâmcılık
04:009/03/2018, Cuma
G: 9/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yüksek İslam Enstitüsü son sınıfından itibaren düzenli ve dava arkadaşlarımla birlikte başlayan ve inşallah ömrümüz boyunca devam edecek olan İslamlaştırma faaliyetinin seyri hakkında etraflıca bilgi “Bir Varmış Bir Yokmuş-Hayatım ve Hatıralar” isimli kitabımda mevcuttur.
Antalyaspor Messi'ye de talip
Antalyaspor Messi'ye de talip
3 Temmuz, Cuma
Burada İmam Hatip Okulu öğretmeni iken dâva çerçevesinde yaptığımız faaliyetlerden ve özellikle ders kitaplarını nasıl davaya araç kıldığımızdan söz etmek istiyorum.
1963-65 yılları arasında geçen İstanbul İmam Hatip Okulu öğretmenliğimiz sırasında henüz 27 Mayıs 1960 darbesinin gölgesi üzerimizde idi. Darbeciler ve CHP zihniyeti din eğitim ve öğretimine yan bakıyor, ellerinden geldiğince baltalamaya çalışıyorlardı.
İstanbul merkezli hizmet hareketinde ilk dönemde beraber çalıştığımız arkadaşlarım merhum Bekir Topaloğlu, Tayyar Altıkulaç, okul dışından Y. Ziya Kavakçı, Mehmed Nazif Şahinoğlu… idi. İlk dönem Y. İslam Enstitüsü mezunlarından olup taşrada görev almış arkadaşlarımız ile Ankara İlahiyat Fakültesi'nden mezun olup çoğu Diyanet’te görevli arkadaşlarımız da hizmet halkasına dahil idiler. Bu halka gittikçe genişlemiş, oldukça başarılı bir seyir takip etmekte iken üzerimize kâbus gibi çöken “tepeden ıslahatçı ve öğrencileri parti siyasetine çeken hareket” yüzünden zayıflamış ve yöntem değişikliğine gidilmiştir.
Diyanet’te, Milli Eğitim’de din eğitimine ve halka yönelik faaliyetlerimizi isteyen Hatıratım’dan okuyabilir. Burada şunu kaydetmeyi de hakkaniyet gereği görüyorum: Bütün kararlarımız ve yaptıklarımız istişare sonu olmuş bir heyet (kadro) faaliyetidir; başarısı da sorumluluğu da tek kişiye (belli kişilere) ait olmaktan ziyade ortaktır.
Evet, İstanbul İmam Hatip Okulu'nda değerli hocalar vardı, bir kısmı yukarıda adları geçen İstanbul mezunu bazı arkadaşlarımızın da hocaları olmuşlardı, Allah cümlesine rahmet eylesin!
Ama biz okula öğretmen olarak geldiğimizde hiçbir meslek dersinin kitabı yoktu. Anlı şanlı bir hoca fıkıh usulü dersi okutmuştu, notlarını istedim, sekiz sayfalık giriş bilgileri ile bir yıl geçirilmiş olduğunu anladım.
Bu okullar için çok önemli olan Arapça dil öğretimi de başarısız olmuştu; çünkü hemen her yıl sınıflara dağıtılan farklı hocalar hep yeni baştan başlamışlar, kimi kadim sarf ve nahvi, kimi en-Nahvu’l-Vâdıh serisini, kimi de başka kitap ve usulleri takip etmiş, hiçbiri sona ermemiş, istenen neticeyi vermemişti.
Üzerimizde bulunan ders yüklerinin yanında gece gündüz çalışarak bir Fıkıh Usulü, Bir Hadis Usulü kitabı yazdım, Buhârî’den seçerek 120 hadis verdim, merhum Bekir Topaloğlu ile beraber bir Arapça Sarf Nahiv, bir de Arapça Okuma ve Eski Metinler kitabı yazdık. Daha sonra bunları bir de Arapça-Türkçe Yeni Kamus isimli lügat kitabı ile tamamladık.
Bugün İmam Hatiplerde öğretmen olan arkadaşlara seslenmek istiyorum: Bütün bu işler ve daha başkaları iki yıl içinde oldu. Bir yandan Allah Teâlâ’nın lütfettiği zaman bereketi, diğer yandan belki buna da vesile olan dava aşkı ile yapılabilecek çok şey vardır.
Arapça dersine ilk olarak altıncı sınıfa girmiştim. Elimdeki programa ve müfredata göre bu sınıfta Arap Edebiyatı Tarihi ve Abbâsiler dönemi edebî metinleri okutulacaktı. Yolda belde okumak için hep çantamda taşıdığım bir kitap olurdu, Arapça olan kitabı çıkardım, ilk sıradan başlayarak bir dersin sonuna varmadan bütün öğrencilerin birer satır okumalarını (okuyamamalarını) sağladım. Öğrencilerin tamamına yakını, bırakın Abbâsî dönemi edebî metinlerini, bir fıkıh usulü kitabından bir satırı okuyamıyorlardı. Eğer ben de “neme lazım” deyip, riski göze almayarak müfredatı uygulasaydım o yıl da boşa geçecekti. Karar verdim, deftere resmi konuları yazdım, fiilen ise öğrencilerin seviyelerine uygun bir yerden başlayarak Arapça öğretmeye çalıştım.
Okul müdürünün denetimini geçiştirme konusunda, bize inanan ve destekleyen, müdürün de sevdiği ve itimad ettiği Mahmud Bayram Hocanın aracılığı ve koruyuculuğunu rahmetle anıyorum.
İmam Hatip öğrencilerine biz, ülkemiz halkını ve ümmeti “yeniden İslam’a” yönlendirecek dava ve davet adamı namzetleri olarak bakıyor, bu yolculuğa uygun bir formasyon vermek istiyorduk. Bu sebeple hem hadislerin seçiminde hem de Arapça grameri örnekleri ile Arapça Okuma Parçalarında bu amacı gözettik.
Gelecek yazıda Arapça Okuma kitabı ile İslamcılığa nasıl hizmet etmeye çalıştığımızı yazacağım.
Arapça ders kitabında İslâmcılık
04:0011/03/2018, Pazar
G: 11/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Arapça Okuma ve Eski Metinler kitabını Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi'ne sunduk, yardımcı ders kitabı olarak kabul edilmesini talep ettik. Ders kitabını ancak Milli Eğitim yazdırıyordu, onun da böyle bir niyeti yoktu, ders kitabı bulunmadığında şahısların yazdığı kitaplar, Talim Terbiye'ce “yardımcı ders kitabı” olarak kabul edilirse okullarda okutulabiliyordu.
Tren nehre düştü: 19 ölü
Tren nehre düştü: 19 ölü
3 Temmuz, Cuma
Uzunca bir zaman bekledik, sonunda cevap olumsuz geldi. Uzman raporuna dayalı olması gereken gerekçe yazılı değildi, o günlerde bize burun indirmeyen adamlardan bir şey öğrenmek de mümkün değildi. Çaresini bularak raporu elde ettik, gerekçe az çok beklediğimiz gibiydi; “dil öğretiminden başka bir amaca yönelmiş olduklarından…” diyordu. Bu “başka amaç” da seçtiğimiz okuma parçaları ve edebî örnekler arasında, İmam Hatip talebesine vermek istediğimiz dini bilgi, şuur ve İmam Hatipli ruhunu içeren parçaların bulunması idi..
Allah murad eder, inayetini esirgemezse bir kapı kapanır, birkaçı açılır.
Konya İmam Hatip Okulu'nda edebiyat hocamız olan Kemal Or’un (Allah rahmet eylesin!) Talim Terbiye’de bir şubeye atandığını öğrendik. Kendisine müracaat ederek durumu anlattık. “Birkaç göstermelik değişiklik yapın, yeniden müracaat ediyormuş gibi sunun ve bana bilgi verin” dedi. Böyle yaptık, kısa zamanda Sarf Nahiv ve Okuma kitaplarımız “yardımcı ders kitabı olarak” kabul edildi. Yirmi yıldan fazla İmam Hatip okulunda okutulan bu kitaplara koyduğumuz okuma parçaları, o tarihlerde öğrenci olanların hala hafızalarında, şuurlarında ve kişiliklerinde yaşıyor.
Şimdi bu okuma parçalarının “özel bir amaç için serpiştirilmiş olan” kısmını, amacını da açıklayarak özet halinde sunacağım:
İlk parçadan önce bir âyet ve bir de hadisin metinleri:
“Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir.”/“Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiçbir kimseyi sevmez” (Lukman: 17-18).
İbn Mes’ûd diyor ki:
Resulullah’a (s.a.) sordum: Hangi amel Allah katında daha sevimlidir?
Şöyle buyurdular: Vaktinde kılınan namaz. Sonra ana babaya iyi davranmak, sonra da Allah yolunda cihad.
Muâviye ve İbn ez-Zubeyr:
Devletin başkanı olan Muâviye’nin, oğlu Yezîd ile İbn ez-Zubeyr’in, ihtilafı şiddete başvurarak çözme teşebbüslerine karşı mülkünden fedâkârlık ederek problemi siyasetle çözümlemesini anlatıyor.
El-Hâlıku’l-azîm:
Ahlak öğretmeni, bir bardak suda erittiği şeker örneğinden hareketle her an hazır ve mevcut olduğu halde beşer gözüyle görülemeyen Allah’ın varlık ve yüce sıfatlarını anlatıyor.
Me’mûn ve bir kadın:
Halife Me’mûn’un oğlu bir kadının malını gaspediyor, kadın halifeye şikayette bulunuyor, halife oğlunu kadınla aynı sıraya oturtuyor, kadın yüksek sesle davasını dile getirirken memur, “Halife’nin huzurunda sesini yükseltme” diyor, Memun müdahale ederek “Bırak, haklılık onu böyle konuşturuyor, oğlumu ise haksızlık dilsiz yapıyor” diyor ve adaletle hükmediyor.
İki âyet:
“Allah’ın elçisi ve müminler, Rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler” (Bakara: 285).
“Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır” (Nisâ:136).
Cibrîl Hadisi:
İslam iman, ibadet ve ahlak esaslarını açıklayan meşhur hadis.
Bu âyetleri, hadisleri ve eriyen şeker örnekli dersi, imana, akıl ve nakıl delilerine dayanarak ulaşmayı (taklit değil, tahkik imanını) sağlamak için veriyoruz.
Ömer el-Âdil:
Meşhur “Hz. Ömer ile koca karı” olayını anlatarak İslam’da devlet başkanının nasıl olması gerektiği konusunda bilgi ve şuur kazandırmayı amaçlıyoruz.
“Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
diyen âdil Halîfe…
(Konuya devam edeceğim).
Kitaplarla İslâmcılık
04:0015/03/2018, Perşembe
G: 15/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâmcılık laf ile olmaz, fikir ve fiil ile olur. Fertten cemiyete, tepeden tırnağa İslâmlaşma, kâmil manada Müslüman olma cehdi demek olan İslâmcılık için iyi yetişmiş ve adanmış insanlara ihtiyaç vardır. Bu insanlar, mevcut dünyada ve mevcut kurumlarda kendi başına yetişmez; namzetler mektepte olsun, medresede olsun onlara mahsus özel programlar, irşadlar, te’dîbler uygulamak gerekir. İşte biz de karınca kararınca İmam Hatip öğretmenliğimizde de bunu yapmaya çalışmış, günün şartlarında müfredata girmeyen kitaplardan, Arapça Okuma kitabına alıntılar yaparak öğrencilerin akıl ve gönüllerini hazırlamak istemiştik.
'Sevdiğim yerdeyim'
'Sevdiğim yerdeyim'
4 Temmuz, Cumartesi
Önceki yazımda bu parçalardan, kısa açıklamalarla örnekler vermiştim. Bugün devam edip bitireyim:
Enes, Peygamberimizle
Peygamberimiz ve Çocuklar.
Peygamberimizin sade ve zahidane hayatı ile şükür ve kanaat telkinini ifade eden iki hadis.
Onun (s.a.) merhameti ve cömertliği. Oğlu İbrâhîm’in vefatındaki örnek durum, tutum ve davranışı.
Bu parçalar ve gelecek benzerleri, bir İslamcının eşsiz rehberi ve sevgilisi olması gereken Efendimiz'i tanıtmaya yöneliktir.
Hâlid b. Velîd’in vefatı sırasındaki örnek davranışı. Hz. Ebu Bekir ve diğer bazı ashabın mektupları. Hz. Ali’nin Müslüman olması. Nuseybe el-Mâziniyye isimli kahraman sahâbî kadın. Ashâbın Peygamberimize olan sevgileri ve fedâkârlıklarından örnekler. Onun fesahatı (dilinin sağlamlık ve güzelliği), Hz. Enes, Örnek Nesil Ashâb, Veda hutbesi, Hz. Ebu Bekr’in halife olduğunda yaptığı konuşma. Ashab’ın şairlerinin Efendimizle ilgili kasideleri.
El-İhtiyar isimli Hanefî fıkıh kitabının namaz bahsinden. (Namazsız İslamcılık da Müslümanlık da olmaz).
Kardeşlik. Dili korumak. Cuma namazı. Ahmed b. Hanbel’den “Namazda huzur ve huşû bahsi”. Âdil devlet başkanı nasıl olur? İhlas. İlim yolculuğu. Muhâsibî’nin kitabından “Riâyet ehlinin menzilleri” .
Ebu Yusuf’un Kitâbu’l-harâc’ının girişi. İmam-ı A’zam’ın el-Fıkhu’l-ekber isimli temel akaid risalesinin tamamı, Hz. Ömer’in yargı ile ilgili mektubu.
İslam birliği, Taklid, Kur’an-ı kerimin özellikleri, Endülüs Mersiyesi, Moğolların tahribatı, Gazzâlî’nin İbn Sînâ tenkidi.
Söz uzamasın diye ve maksadı anlatmaya yeter sandığım için bu kadar örnekle yetindim.
Hadis usulünün yanında üç demet kırk (120) hadis vermiştim. Aziz dostum M. Yaşar Kandemir’den rica ettim, o da Buhârî’nin el-Edebu’l-mufred’inden güzel ahlaka dair iki demet kırk hadis seçti, öğretim metoduna uygun olarak tertip ettiğimiz bu kitabı da önce teksir ederek sonra basılmış olarak takdim ettik; böylece İmam Hatip talebesine özenle seçilmiş 200 hadisi öğretmiş olduk.
Eskiden beri tavsiye kitap listeleri yapılır ve açıklanır. Bu listeleri yapanların bir kısmı İslamcıdır, bir kısmı ise bölücü, dışlayıcı, kanaatine ve grubuna taassupla bağlı insanlardır. Bu vesile ile listeleri okuyanlara tavsiyem şudur:
Hem listeleri yapanlar hem de bu listelerde adı yazılan kitaplar tenkide tabi tutularak okunmalıdır. İslam’ı biz Müslümanlar iki kaynaktan öğreniyoruz: Vahiy ve ictihad (tefsir, yorum, alimlerin açıklamaları).
Allah Teâlâ’nın vahiy yoluyla Peygamberine gönderdiği din bilgisi ile yine Allah’ın kullarına lütfettiği fıtrî akıl arasında bir çatışma, bir çelişme olmaz. Eğer böyle bir görüntü varsa ya –mesela- hadis sahih değildir, doğru aktarılmamıştır veya akılda bir ârıza vardır.
Vahiy dışındaki din bilgisi ister ulemadan, ister tasavvuf erbabından, ister İslam filozoflarından gelmiş olsun tenkide tabidir; yani bunların isabetli de hatalı da olması mümkün olduğundan vahiy gibi okunmaması, gerektiğinde ehli tarafından güncellenmesi gerekir.
Yanlış kanaatin, inancın, yönlendirilmenin baş sebebi tenkitsiz ve tek taraflı okumadır. Bir şahıs veya konu, belli bir şahsın veya grubun kitabından okunur, onun muhalifi ihmal edilirse doğruyu ve ortayı bulmak imkansız hale gelir.
Şimşirgil yalan söyleme, iftira etme!
04:0016/03/2018, Cuma
G: 16/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Senin bana karşı buğzunun asıl sebebini biliyorum, bu yazıda da kısaca bahsedeceğim.
Ben, Müslümanların birliğinden, kardeşliğinden yana olduğum, ömrümün önemli bir kısmını bu uğurda harcadığım için Müslüman gruplarla uğraşmıyor, onların sataşmalarına da insaf dairesinde ve yalnızca hakikatin bilinmesi maksadını hâsıl edecek kadar cevap veriyorum.
HTC Desire 626 Türkiye'de
HTC Desire 626 Türkiye'de
4 Temmuz, Cumartesi
Benimle Fetö, Efgani, Abduh ve Reşid Rıza arasında “tâbi-metbû” ilişkisi kuruyor, gençleri onların yoluna çağırdığımı, bunun için çaba gösterdiğimi yazıyorsun; işte yalanın ve iftiran da budur.
Altmış yıla yakındır konuşuyor ve yazıyorum. Bana bir tek cümlemi göster ki, onlara bağlı olduğumu göstersin ve bununla gençleri o kişilerin yoluna davet etmiş olayım, bir tek cümle!
Süleyman Hayri Bolay’a da iftira ettin, o seni mübahaleye (yalan söyleyene lanet olsun bedduasına) davet etti, cesaret edemedin. Ben de davet ediyorum: “Eğer ben gençleri, o üç kişinin ve Fetullah Gülen’in yoluna çağırdıysam Allah bana lanet etsin ve belâmı versin, çağırmadıysam bana bu iftirayı yapana lânet olsun ve Allah’tan belâsını bulsun!” diyeceğim, var mısın!
Ben, İslâm birliği ve kardeşliği amacım doğrultusunda ülkemde mevcut bütün dini yapılarla (tarikat, parti, cemaat…) kardeşçe ilişki kurmaya, aralarındaki problemleri çözmeye, ifrat ve tefritleri olanları diyalog yoluyla ıslaha çalıştım. Bahsedilen şahıs ve çevresi, meşhur dershaneler olayından sonra Tayyip Bey ve iktidarı aleyhine tavır alınca önce yazarak ve konuşarak yanlış yaptıklarını anlattım, dinlemeyip insafsız muhalefet ve yıpratma tavırlarını devam ettirince diyaloga son verdim, o meşhur “sahte peygamberler…” konuşmasında ben Tayyip Bey’in yanında idim, manzara kamuoyuna intikal etti ve o zamanki adıyla cemaatin hedef tahtasına oturdum.
Gelelim Efgani, Abduh ve Reşid Rıza’ya.
Hüseyin Hilmi Işık (Allah rahmet eylesin!) ve yakın çevresinden yazarlar yalnızca bu üç kişiyi değil, İbn Teymiyye, Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutup, Elbânî, Yusuf Kardâvî, Şiblî Numani, Hayreddin Karaman, Ahmed Gürtaş, Süleyman Ateş, Celâl Yıldırım, Bekir Topaloğlu gibi zevatı da başta mezhepsizlik ve Vehhabilik olmak üzere çeşitli iftiralarla sıvadılar. Hamîdullah gibi bir velî ahlâklı allâmeye “Ba’îdullah” diyecek kadar cür’eti ileri götürdüler.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olmamak için bu zevâtı, insaflı, tarafsız ve oldukları gibi anlatmak üzere harekete geçtim, birçok yerde yazdım ve birkaç yıl önce çıkan “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli dört ciltlik kitabıma Mevdûdî ve Seyyid Kutub’u da aldım.
Beşer şaşar fehvasınca -Peygamberler dışında- herkesin hataları, kusurları, günahları olabilir, ilim ve İslâm adamının işi iftira etmek, yalnızca kötü olanı yazmak, onu da abartmak değildir; kişinin kendi sözlerini ve yazılarını, taraftarlarının da muhaliflerinin de dediklerini ve olanı olduğu gibi, gerektiği kadar söylemektir, yazmaktır. Ben de öyle yaptım.
Şaştığım, incindiğim şey şudur:
Aslında Müslüman ve İslâmcı olmanın ötesinde bir beşere veya beşerî yapıya yapıştırılmayı, falancı, filancı olarak anılmayı kabul etmem, ama:
1960’lı yıllardan beri genişleterek yayınladığım bir kitabım var: İmam-ı Rabbani ve İslâm Tasavvufu. Yakında bir de “Şeriatsız Tasavvuf Olmaz” isimli kitabım çıktı. Peki, tasavvufta ısrarla bu yolu ve İmam-ı Rabbâni’yi örnek gösterdiğim halde niçin bana “İmam-ı Rabbânîci” demiyorlar da yalnızca hayatlarını ilmî usul ile yazdığım kişilerle aramda aidiyet ilişkisi kuruyorlar!
Sebebi malum; çünkü ben onların sahte kutsallarına (yanılmaz efendilerinin tespitlerine ve kanaatlerine) muhalefet ediyorum.
Burada daha fazlasını açmayı gerekli görmüyor, merak edenlere, “Bir Varmış Bir Yokmuş” isimli Hatıralar kitabımın son bahsine bakın diyorum.
İctihad ve fetva hakkında
04:0018/03/2018, Pazar
G: 18/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fıkıh ve Usul kaynaklarına göre İslam devletinin başkanı, hakim ve müfti müctehid olacaktır. Diğer şartları da taşıyan bir müctehid bulundukça başkası bu makamlara gelemez.
Asırlar geçtikçe çeşitli sebeplerle ictihad edecek ölçüde alimler azalmış, bu dereceyi elde etmiş alimler de mezheb taassubu yüzünden durumlarını ve ictihadlarını açıklamaktan korkmuşlardır. Bu yüzden ve islâmî hayat durmasın diye (zaruret sebebiyle) müctehid olmayan “alimlerin” de fetva vermeleri, hakim ve devlet başkanı olmaları caiz görülmüştür.
İctihad ve fetva hakkında
İctihad ve fetva hakkında
11 Mart, Pazar
Müslümanların hayatında yeni durumlar, meseleler, sorular ortaya çıktıkça Müslümanca yaşayabilmek için çevrelerinde mevcut alimlere danışmak zaruri olmaktadır. Bu alimler müctehid iseler asıl kaynaklara (Kur’an’a ve Sünnete…) başvurarak ve belli bir usul dairesinde cevaba ulaşır ve bunu açıklarlar. Müctehid değil iseler nasıl fetva verecekleri de özel olarak yazılmış “Fetva usulü” kitaplarında açıklanmıştır. (Bu konuda yeterli bilgi için benim İslam’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma ve Prof. Dr. Ahmet Yaman’ın Fetva konusundaki değerli çalışmasına bakılabilir.)
Fetva almak isteyen Müslüman mensup olduğu mezhebe göre fetva istiyorsa alim (müfti) cevabı o mezhebin muteber kitaplarından çıkararak verecektir. Fetva isteyen Müslüman meselesinin zarar görmeden, zorluk çekmeden çözümünün peşinde ise müftü ona bu konudaki ictihadları (mezheb görüşlerini) açıklar. Eski kitaplarda konuya ait açık cevap yoksa benzer ve yakın çözümlerden hareket ederek cevabı bulur ve anlatır.
Sorduğu konuda birden fazla farklı fetva (mezheb hükmü, çözüm, ictihad) varsa Müslüman ne yapacaktır?
Bu konu mezheplere ait usul ve füru kitaplarında tartışılmıştır.
En dar görüşe göre bir mezhebe bağlı olan yükümlü başka bir mezhebden fetva alamaz. Bu görüşün ilmî ve dînî bir delili yoktur.
Orta görüş ise şöyledir:
Bir Müslüman dilerse daima bir tek mezhebin fetvaları ve açıklamaları ile amel eder, kulluğunu bu bilgiye göre gerçekleştirir. Dilerse ve ihtiyaç duyarsa başka mezheblerin ve müctehidlerin fetvaları ile de amel edebilir.
Başka bir mezhebin fetvası iler amel etmeye “telfik” diyenler ve telfikin de caiz olmadığını iddia edenler cahillerdir. Müslüman, eski bir uygulamasını bozup yeniden ve başka bir ictihad ile uygulamaya kalkışırsa bu caiz görülmemiştir. Uygulama yeni ve eskisinden bağımsız olduğu sürece -eski fetvayı aldığı mezhebden- başka bir mezhebin veya müçtehidin fetvasını alabilir ve uygulayabilir; buna telfik değil, intikal denir.
Kendisi müctehid olmayan bir Müslümanın bir mezhebe bağlanması (iltizam) caiz olmakla beraber bunun ilmen ve dinen bağlayıcılığı yoktur. Meselesini bir alime sorar, alim, varsa bu konudaki farklı ictihad ve çözümleri de açıklar, Müslüman da durumuna ve ihtiyacına göre bunlardan biri ile amel eder; onun yükümlülüğü bundan ibarettir. İslam dininde zorluk ve tıkanma yoktur, Peygamberimiz (s.a.) de gerektiğinde ümmeti için kolay ve hafif olanı tercih etmektedir.
Bütün çağlara ve insanlığa hitab eden İslam’ın yaşaması içtihadın varlığına ve devamına bağlıdır. Ve bugün de birçok mesele mevcut alimlerin ictihadları ile cevap buluyor. Birçok alimi bir araya getiren ve konuların istişare edilmesini sağlayan ilmî toplantılar ile akademi dünyasında yapılan doktora tezleri –ki, danışman ve jüri üyeleri ile istişare ediliyor demektir- yeni ictihad ve fetva konusunda hatayı asgariye indiriyor; kaldı ki, ehliyetli alimin yapacağı ictihadda yanılması da mümkündür, caizdir ve bu hata sevaptan mahrum değildir.
Gençler ve yaşlılar
04:0022/03/2018, Perşembe
G: 22/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ülkemizde, İslam dünyasında ve genel olarak dünyada hem gençler hem de yaşlılarla ilgili bir dolu problem var, olması da tabîî, aynısı olmasa bile çoğu benzer olan problemler daha önceleri de vardı. Her devrin eğitimcileri bu problemlerle meşgul oldular, bilgi ve tecrübelerine dayanarak teşhislerde, çözüm tekliflerinde bulundular.
KPSS girişinde uyuşturucuyla yakalandı
KPSS girişinde uyuşturucuyla yakalandı
5 Temmuz, Pazar
Gençlik meselesi üzerine eğilen, kafa yoran, konuyu dert edinen kimselerin bir kısmı günümüz gençliğini tanımadan konuşuyor, yazıyor ve havada kalmaya mahkum tavsiyelerde bulunuyorlar; onlara tavsiyem okuyarak, görüşerek, araştırmalardan haberdar olarak önce günün gençliğini tanımaları, bundan sonra konuşmalarıdır.
Tecrübe, bilim ve araştırmalara dayalı güncel bilgilere sahip olarak gençliğin problemleri, ihtiyaçları, çözümler üzerinde konuşan zevata gelince:
1. Problemlerin doğru olarak tanımlanması (teşhis) konusunda bu kesim, yeterli olmasa da oldukça başarılı.
2. Çare, ilaç, tedavi, eğitme alanına geldiğimizde başarılı ve yeterli olduklarını söyleyemem.
Diyeceksiniz ki, “biliyorsan sen doğru ve yeterli olanı söyle!”
Bildiklerimi söylediğim ve yazdığım çok oldu, ama ben onları da yeterli görmüyorum.
Öyleyse ne yapmalıyız?
Ümmetin en önemli meselesi olan “gençliğin eğitimi, imkan ve kabiliyetlerini en verimli ve sağlıklı bir şekilde kullanmalarının sağlanması” için hem durum tespiti, hem de yapılacaklar konusunda sürekli olarak ilmî toplantılar yapılmalı, bu toplantılarda mutlaka gençlere yer verilmeli, ortaya çıkan gerçek duruma ve ihtiyaçlara göre sivil toplum ve devlet elinden geleni kâmil manada yapmalıdır.
Allah Teâlâ Kitabında, “müminlerin her önemli işlerini danışma usulünü kullanarak yapmalarını” istiyor. İlim, bilgi ve tecrübe isteyen bu konuda ilgili bütün tarafları bir araya getirerek danışma yapmayacaksak, bundan daha önemli hangi konuda yapacağız!
Benim ilmî toplantılardan maksadım, oldukça ikramlı ve rahat yerlerde birkaç gün toplanmak, tebliğler sunup müzakere adı altında son derecede kısıtlı konuşmalar yapmak, âdeten pek de işe yaramayan, katılımcıların birçok maddesinde mutabık kalmadıkları bir sonuç bildirisi yayımlamak, sonra dağılıp gitmek değildir. Hem devlet hem de bu konuyu önemseyen ve hizmet vermek isteyen sivil toplum sırf “gençlik problemi ve çözüm yolları” için örgütlenmeli, bu örgüt(ler) yapacakları ilmî toplantıların amacı gerçekleştirecek formatta yapılmasını sağlamalı, sonuçlarını takip ederek birleştirmeli, ihtilafları yeniden müzakereye açmalı, doğru tanımlama ve çare tekliflerini uygulama alanına sokarak sonuç almayı hedeflemelidir.
Yazının başlığında “yaşlılar” da vardı. Buraya kadar yapılmasını tavsiye ettiğim faaliyet içinde hem gençler hem de yaşlılar bulunacak, her iki kesimin ilişkilerindeki arızalar karşılıklı açıklamalarla ortaya çıkacak, böylece araya çekilmiş duvarların arkasında konuşanlar, dertlenenler, şikayette bulunanlar, karşı tarafı bilmeden, dinlemeden hüküm verenler nerelerde yanlış yaptıklarını anlayacaklardır.
Bugün bence de haklı ve gerçek olan “gençliğe ulaşamama” problemi, danışmalı ve sonuç almaya yönelik faaliyetlerle bir ölçüde çözülebilir, ama yine de ulaşılamayan (kısmen ötekilerin ulaştığı) önemli bir gençlik parçası kalacaktır. Ulaşmak ve “iyi, doğru, güzel, faydalı” sonuç almak için çırpınan insanlar (gençler ve yaşlılar) amaç için en uygun yol ve yöntemleri bulup uygulamakla yükümlüdürler; bu yapıldıktan sonra “hidayet kulun iradesi ve Allah’ın lütfu ile olur” der, ulaşabildiklerimizle yolumuza devam ederiz.
İl müftüleri istişare toplantısı
04:0023/03/2018, Cuma
G: 23/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
14-17 Mart 2018 tarihleri arasında Ankara’da yapılan bu toplantının 34’üncü olması bile tebrike şayan ve ümitleri güçlendirici bir haber.
Toplantı sonunda yayımlanan emek mahsulü, kapsamlı ve değerli sonuç bildirgesini okudum, intibaımı arz etmeye çalışacağım.
Fenerbahçe'nin yenileri imzaladı
Fenerbahçe'nin yenileri imzaladı
5 Temmuz, Pazar
İlk gençlik çağımda ve dînî ilimleri tahsil etmeye başladığım yıllarda birden fazla il ve ilçede müftülüklere uğradığım, bazı müftüleri tanıdığım oldu. İmam Hatip Okulu'nda ilk akaid dersi hocamız, kudât (hakimler) mektebi mezunu müftü Abdullah Efendi idi. O tarihlerde (benim vaiz olduğum altmışlı yıllarda da devam ediyordu) müftülere talimat verilmişti, dini kontrol altında tutan laikliğin tabii bir sonucu olarak din görevlileri, iman, ibadet ve ahlâk konularının dışına çıkamayacaklardı; bu konuları da laiklik çerçevesini zorlamadan (fazla etliye sütlüye karışmadan) ifâ edebiliyorlardı.
Daha Konya İmam Hatip Okulu'nda öğrenci iken (1951/2-59) çalışkan öğrencilere ödül olsun diye bizi Ankara’ya götürmüşler, Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu ile de görüşme imkânı tanımışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin dördüncü Diyanet İşleri Başkanı olan bu zat, biz İmam Hatip öğrencilerini sevinç ve heyecan içinde kabul etmiş, birer Fatiha okutmuş, Fatiha’yı doğru okuduğumuz için çok memnun olmuş ve ikramda bulunmuştu.
Evet, “Fatiha’yı doğru okuyabilen genç çocuklar” bile inkılâbın silindirinde ezilmiş selefimizi ziyadesiyle sevindiriyordu.
Hasılı, o günden başlayarak gelip geçen Diyanet İşleri başkanlarını tanıdım, aralarında hocalarım, arkadaşlarım ve talebelerim de bulundu, Diyanet faaliyetlerini de yakından takip ettim, kimi faaliyetlerine katkılarım oldu.
Önce Özal, sonra da Erdoğan zamanlarında Diyanet, bu iki değerli başkanın himayelerinde, hâkim sistemin imkan verdiği son sınırlara kadar hürriyete kavuştu ve atılımlara başladı. Bu çerçevede din görevlilerinin de “halkı din yönünden aydınlatma” görevleri daha geniş çerçeveli ve kaliteli bir seviye kazandı.
Türkiye’de sağdan ve soldan, İslâmî kesimden ve ötekilerden bazı kimselerde onulmaz bir Diyanet muhalefeti, bazılarında düşmanlığı, bir kısmında memnuniyetsizliği vardır. Askeri darbelerin ardından tayin edilen başkanların tamamı değil -onlara baş eğmeyenler arasında hocamız Ömer Nasuhi Bilmen bile vardır- pek azı, siyaset ve siyasiler adına tavizler vermişlerdir; ama bunlar kalıcı olmamış, kendileriyle beraber izleri de Diyanet’ten silinmiştir.
Birkaç yazıda bildirgesinin bazı maddelerini alıntılayarak düşüncelerimi yazacağım son toplantıda
ele alınan konular ve bildirgedeki ifadeler “nereden nereye geldiğimiz” konusunda, bizim gibi eski zamanları da yaşamış olanlar için heyecan ve ümit vericidir.
İslâmî kesimden Diyanet muhaliflerinin bir kısmı Diyanet’in siyasete ve düzene taviz verdiğini ileri sürerler, içtihada açık konulardaki bazı fetvalarını, zaruret ve hikmet gereği bazı tasarruflarını örnek göstererek itibarsızlaştırma yolunu tutarlar. Dediğim gibi, bazı dönemlerde kabul edilemez tasarruflarda bulunan birkaç başkan gelip geçmiştir, ama Diyanet’in genel çizgisi ve kalıcı izi Orta Yol İslâmı’dır, bunun dışında kalıcı ve halen kullanılan bir beyan, bir fetva mevcut değildir.
“Bekâra karı boşamak kolaydır”, “Sırtında saman taşıyanların yumurta küfesi taşıyanlara sataşması trajikomiktir”. Diyanet tek başına düzeni değiştirecek değildir, bu şartlarda ondan beklenebilecek şey, kendi tasarrufları ve beyanlarının sahih İslâm’ın dışına çıkmamasıdır, o da bunu yapıyor..
Gelelim bildirgeye.
(Gelecek yazıda gelelim).
Diyanet diyor ki…
04:0025/03/2018, Pazar
G: 25/03/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Sosyal, kültürel, siyasi ve iktisadi açılardan devasa krizlerin kuşatması altında olan dünyamız, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Özellikle İslam dünyası savaşlar, işgaller, şiddet ve yoksulluk altında zor ve sıkıntılı süreçlerden geçmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranları, sosyal, kültürel, manevi hatta siyasi krizleri çözebilecek yegâne imkân, İslam’ın hayat veren evrensel hakikatleridir.”
OXI Fransa'yı ikiye böldü
OXI Fransa'yı ikiye böldü
6 Temmuz, Pazartesi
Diyanet İşleri Başkanlığı artık suya sabuna dokunmadan “iman, ibadet, ahlak” konuları ile sözde meşgul olup, ülkede, İslam dünyasında ve dünyada olup bitenlere arkasını çevirmiyor, gözlerini yummuyor. Küresel ölçüde durum tespiti yapıyor, “İnsanlığın yaşadığı buhranları, sosyal, kültürel, manevi hatta siyasi krizleri çözebilecek yegâne imkân, İslam’ın hayat veren evrensel hakikatleridir” diyerek çözümün adresini gösteriyor.
“Yeryüzünü İslam’ın barış ve adalet mesajıyla tanıştırma mükellefiyeti taşıyan Müslümanların, öncelikle iç meselelerini çözerek vahdeti sağlamaları gerekmektedir. Bugün Müslümanların en temel sorunu parçalanmışlıktır. Coğrafi parçalanmışlığın beraberinde getirdiği zihinsel dağınıklığın neticesinde, gücünü ve imkânlarını yeterince kullanamayan İslam dünyası, emperyalist müdahalelere ve meydan okumalara, karşı koyamamaktadır”.
Bu pasajda dört can alıcı problem ele alınıyor:
1- Müslümanların bütün dünya insanlarına karşı sorumluluğu,
2- İslam dünyasında ve parçalarında coğrafi ve zihinsel parçalanmışlık, vahdet yerine tefrika,
3- Tefrika yüzünden içine düşülmüş bulunan güçsüzlük, gücün kullanılamaması,
4- Emperyalist müdahale ve meydan okumalara karşı koyma yükümlülüğü.
Karşımızda, böylesine sorumluluk duygusuna sahip, olabildiğince geniş-kapsamlı yükümlülük bilinci içinde, en önemli meselelerimizin farkında olan bir Diyanet var.
İslam’ın bize yüklediği sorumluluğu yerine getirebilmek için bu sorumluluk bilincine ve duygusuna sahip Müslümanlara (birlik ve bütünlük içinde bir ümmete) ihtiyaç var. Halbuki ümmet coğrafya olarak bölünmüş, parçalanmış, her bir parça bir ulus devlet olmuş, böyle bile olsa aralarında çeşitli alanlarda ve şekillerde birlik kurmaları mümkün iken bir çoğu birbirine düşmüş, düşmanı bırakıp “dost” ile savaşa tutuşmuş; dostu bırakıp düşman ile antlaşmalar, anlaşmalar, dostluklar kurmuş, işbirliği yapmışlar.
Birlik önce gönüllerde ve zihinlerde olur, bunu sağlayacak olanlar da topluluk içindeki âlimler, gönül adamları, kanaat önderleri ve münevverlerdir. Gel gör ki, ümmetin bu kesimi arasındaki ihtilaf siyasiler ve halklar arasındaki ihtilaftan daha çetin ve etkili. Etkili tabakayı, kısmen, kötü niyetli ümmet düşmanlarının kullandığı da oluyor. Misal çok da, herkesin hatırlayabileceği ikisini zikredelim: Filistin’e insani yardım götüren hamiyetli Müslümanlara İsrail’in uyguladığı vahşet ve zulüm karşısında susanlar olduğu gibi, İsrail’den yana ve Müslümanları suçlayan açıklamalar yapanlar da oldu. Bugünlerde “yeni Kral’ın”; yani veliahdın dehşetinden korkarak suspus olan bir Baş Müftüleri, yakın tarihlerde İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığına fetva vermişti. Bu ülke âlimlerinin İhvan-ı Müslimîn aleyhine ağır ithamlarda bulunduklarını hatta bir kısmının onları tekfir ettiklerini de biliyoruz.
Ümmetin parçaları arasında bu dağınıklık, tefrika, gaflet, oyuna gelerek birbiri ile çatışma, düşmana karşı ve amaç için işbirliğinin yokluğu önümüzde en önemli mesele ve engel olarak duruyor. Diyanetimiz bu problemin farkında olarak çare arıyor, teşebbüslerde bulunuyor ve buna devam edeceğini açıklıyor.
Ümmeti (İslam ülkelerini) bir bütün halinde düşünsek un var, şeker var, yağ var, ateş var ama helva yapamıyoruz. Çünkü bunların her biri bir parçanın elinde ve bu parçalar bir araya gelmiyorlar. İslam dünyasında kör olası gözü olan emperyalistler bu parçaların bir araya gelmelerini engellemeyi bir numaralı strateji olarak uyguluyorlar. Tarih boyunca uygulanmış olan “parçala-yönet” kuralına uygun hareket ediyorlar, bütünü yutamayacaklarını bildikleri için lokma lokma bölerek çiğniyor ve yutuyorlar.
Ümmetin, aziz dine layık olan izzeti maddi ve manevi güce bağlı, bu güç vahdete bağlı, vahdet de tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı.
Vahdete ulaşabilmek için yoldaki engelleri kaldırmak gerekiyor, gelecek yazıda bunlardan, bildiride yerini bulan birini ele alalım.
İslâm birliği ve Diyanet
04:0029/03/2018, Perşembe
G: 29/03/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir önceki yazımızı şöyle noktalamıştık:
“Ümmetin, aziz dine layık olan izzeti maddi ve manevi güce bağlı, bu güç vahdete bağlı, vahdet de tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı. Vahdete ulaşabilmek için yoldaki engelleri kaldırmak gerekiyor, gelecek yazıda bunlardan, bildiride yerini bulan birini ele alalım.”
DAEŞ 111 çocuğu kaçırdı
DAEŞ 111 çocuğu kaçırdı
6 Temmuz, Pazartesi
Ümmet uluslara bölünmüş, ipin ucu da yabancılar ile yabancılaşmışların eline geçmiş olduğuna göre izzetin ve gücün zaruri şartı olan birlik nasıl ve hangi araçlarla ve çalışmalarla sağlanacak?
Belki başka yazılarda “ideal olan birliğe adım adım gitmek, ilk adımda son adıma sıçrama yanlışına düşmemek, mevcut şartlarda sınırları değiştirmeden bazı anlaşmalar ve antlaşmalar ile birliğe ilk adımı atmak” konusunu işleriz.
“Birlik misyonunu kim yüklenecek” sorusunun kısa cevabını “vahdet de, tefrikayı dert edinmiş fertlerin, toplulukların ve kurumların gayretine bağlı” şeklinde vermiştik. Bu konuyu da başka yazılarda açmak gerekecektir.
Vahdete giden yolu temizleme faaliyetinde önemli bir husus da olabildiğince geniş bir İslâm anlayışına bağlı olarak en az dışlama ile azami kapsama kuralını kullanmaktır. Alimlerin ve kanaat önderlerinin bölücü ve dışlayıcı ifade ve davranışlardan kaçınmaları, her grubun özel anlayışını korumasına saygı göstermeleri, ancak bu özel anlayış ve bağlılıkların birliğe zarar verecek taassup ve tekelcilik noktasına varmaması için titiz davranmaları zaruridir.
Birlik için gayret etmesi gereken taraflardan biri de kurumlardır; Diyanet İşleri Başkanlığımız, kınayanın kınamasına aldırmadan bu vazifeyi de omuzlamış ve bildiride, yolu temizleme konusunda şu teklifte bulunmuştur:
“…İslam, hakikatin kendisidir; bütün alt yorumların üstündedir; hiçbir mezhep ya da meşreple sınırlandırılamaz. Dolayısıyla herhangi bir mezhep ve meşrep bağlamında değil, İslâm’ın temel ilkeleri doğrultusunda düşünerek vahdetin, birliğin temini adına gayret göstermek hepimizin vazifesidir. Diyanet İşleri Başkanlığımız, gerçekleştirdiği uluslararası faaliyetlerle İslâm ülkelerinin dinî müesseseleriyle ortak bilinç oluşturmak adına çalışmaya devam edecektir.”
Bu teklif iki önemli tedbire dikkat çekiyor:
1- Mezheplerin ve meşreplerin terk edilmesi değil, bölme ve dışlamaya sebep olan taassup ve tekelciliğin tek edilmesi.
2- Ümmetin diğer parçalarıyla devamlı temas kurarak ve çeşitli uluslararası faaliyetler icra ederek amaca yönelik ortak bilinç oluşturmak.
Bugün bizdeki iktidar, İslâm birliğine karşı olmak şöyle dursun güçlü teşvikçisi olduğu için Diyanet resmi bir kurum olduğu halde ümmetin birliği amacına rahatlıkla hizmet edebilir ve ediyor.
Başka, halkı Müslüman ülkelerde bazı yönetimlerin, İslâm düşmanı emperyalistlerin güdümüne girdikleri ve onlar da birliği istemedikleri için oralardaki resmi kurumlar (diyanet işleri kurumları) önünde engeller vardır. Buna rağmen alenî birlik toplantılarına katılmamayı göze alamazlar. O ülkelerdeki fertler ve sivil kuruluşlar da bu yönde faaliyetler icra eder, kamuoyu oluşturur ve yönetimlere baskı yaparlarsa resmi kurumların işi kolaylaşabilir.
Bu yazıyı Sayın Burak Gümüş’ün “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Orta Asya faaliyetleri” başlıklı yazısının girişini alıntılayarak bitireyim:
“…Komünizm döneminde devlet ve sisteme bağlı laik Sovyet İslam’ı yaratmak için geçici ibadethane kapatılması, dinsel kitap yasaklanması ve dinsel önderlere baskılar, yerini Din İşleri Konseyi ve Bakanlar Kurulu’na bağlı memur müftülerce işleyen “resmi İslam” ve yeraltında faal olan tarikatlar vasıtasıyla yaygın olan “paralel İslam” arasında rekabete terk etmiştir. Fakat SSCB’nin dağılması ve güçlü devlet aygıtının çözülmesi sonucu Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde, boşluktan faydalanıp birbirleriyle nüfuz rekabetine girişen radikal irticai akım, parti, örgüt veya devletlerin oyun sahası haline geldiği gözlenmektedir. Meydanı aşırılara bırakmamak ve ulusal, tarihsel ve kültürel avantajlardan da faydalanarak, AB sürecinde bulunan ve NATO üyesi laik T.C.’nin anayasası çerçevesinde başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, eğitim, sosyal ve kültür hizmetleriyle 1980’lerden beri bölgede faaliyettedir.”
Bu yazının okunmasını tavsiye ederim.
Unutmayalım ki, “at bincisine göre koşar”, sistem ne olursa olsun iktidarın süvarisi istiyorsa Müslümanlar çok şeyi başarabilirler.
Diyanet, ictihad ve reform
04:0030/03/2018, Cuma
G: 30/03/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İl Müftüleri İstişare Toplantısı sonunda açıklanan bildiriyi tahlile devam ediyoruz.
Bugünkü yazıya uzunca bir alıntı ile başlıyorum; çünkü bu konu son günlerin gündemini haylice meşgul etti, Diyanet’in tavrı hakkında da ileri geri konuşuldu, yazıldı.
Bildiri (dolayısıyla Diyanet) diyor ki:
“İslam, bütün insanlığın huzur ve mutluluğu için gönderilmiş, kıyamete kadar baki kalacak hak dindir. İslam’ın zaman ve mekâna göre değişmeyen, başta tevhid olmak üzere inanç ve ibadet esaslarına dair sabiteleri; varoluşa, insana, hayata, çevreye dair evrensel ilkeleri ve ahlaki değerleri vardır. Bununla birlikte İslam âlimleri bireysel ve toplumsal hayatın değişen ve gelişen ihtiyaçlarına yönelik yine Kitap ve Sünnete dayanan bir Fıkıh Usulü geliştirmişlerdir. Böylece İslam’ın temel ilkelerinin, dünya görüşünün ve adaleti esas alan toplumsal hayat idealinin dinamikliğini sağlamayı hedeflemişlerdir./Dinin değişmez sabiteleri dışında kalan ve ictihadın mümkün olduğu alana dâhil olan bazı fıkhî hükümleri, değişen şartlara göre güncellemek, dinde reform yapmak anlamına gelmemektedir. Aslında bu davranış, İslam’ın evrensel hakikatlerini, onların özüne dokunmadan her çağa ve topluma aktarmak ve vahyin ışığında hayata rehberlik etmek demektir. Kesin ve açık bir nassın olduğu yerde ictihad edilemeyeceği gibi, böyle bir nassın olmadığı konularda zamanın değişmesine bağlı olarak hükümlerin de değişebileceği malumdur. Bu anlayış çerçevesinde Din İşleri Yüksek Kurulumuz, İslam’ın sabiteleri ile birlikte hayatın gerçeklikleri ve değişkenlerini de dikkate alarak dinî bilgi üretmektedir.”
Diyanet sözkonusu olduğunda öküzün altında buzağı arayanlar yakın geçmişte, Cuma hutbelerinin sonunda “Allah’a göre din elbette İslam’dır” mealindeki âyetin okunmamasını bahane ederek saldırmışlardı. Dedikoduyu kesmek için sanırım karar ile yeniden okunmaya başlandı. Hutbe baştan sona İslam’ı anlatıyor, İslam’ın kitabından ve sevgili Peygamberimiz’den (s.a.) nakillere yapıyor, başka dinden, başka “kutsal denilen kitaptan” nakil yapmıyor, bütün bunlar Diyanet’in İslam’ı tek hak din olarak kabul ettiğine yetmiyor da bir o cümle mi Diyanet’i temize çıkarıyordu. Her neyse, bildirideki şu cümle de kötü niyetlilere bir cevap olsa gerektir:
“İslam, bütün insanlığın huzur ve mutluluğu için gönderilmiş, kıyamete kadar baki kalacak hak dindir…”
Bildirinin bu maddesinde İslam’da değişen ve değişmeyen hükümler ile ictihad ve reform konularında gerekli ve bize göre de makbul olan açıklama yapılmış bulunuyor.
1. “Nassın bulunduğu yerde ictihad caiz değildir” kuralına sadık kalınıyor.
2. İctihadın mümkün ve caiz olduğu alanlarda Fıkıh Usulüne uygun olarak zamanın ihtiyaçlarını karşılayan açıklamaların dinde reform olmadığının altı çiziliyor ve böylece Diyanet’in reformcu olmadığı da ifade ediliyor.
3. “Din İşleri Yüksek Kurulumuz, İslam’ın sabiteleri ile birlikte hayatın gerçeklikleri ve değişkenlerini de dikkate alarak dinî bilgi üretmektedir” cümlesi, Yüksek Kurul’un alanında yetişmiş ehliyetli üyelerinin istişare yöntemini kullanarak gerektiğinde “cemâ’î (âlimlerin birlikte) içtihadı” usulünü uyguladıklarını açıklıyor. Kurul, geçmiş ulemanın (fukahanın) mesâîsini sonuna kadar kullanıyor, bu mesâî içinde bulunmayan hükümleri ve fetvaları ise en uygun yöntemle (usule dayalı istişare ile) üretiyor, dinini yaşamak isteyen Müslümanlara rehberlik ediyor, hizmet veriyor.
Bu konularda kafa yormuş bir kardeşiniz olarak şu hatırlatmayı yapmam gerekiyor:
“Nassın bulunduğu yerde ictihad yapılmaz” kuralı, “İctihad kıyastan ibarettir” diyen ve istihsana şiddetle karşı çıkan İmam Şâfiî’nin görüşüdür.
Başta Hanefîler olmak üzere birçok müçtehide göre nassın bulunduğu yerde de “delâlet-fehm: Nassın neyi ifade ettiği, neye delalet ettiği, nassın yorumu” ile “istihsan: Mesela maslahat, örf ve zaruret sebebiyle nassın farklı yorumu” ictihadları yapılır.
Âlimlerin kırmızı çizgisi şu olmalıdır:
İctihadın, yorumun, dinî bilgi üretmenin amacı, İslâm’ı çağa uydurmak ve bâtıl olana hak libası giydirmek değil, İslâm’ın hakikat, adalet ve rahmetine susamış bulunan çağa, uygun dil ile İslâm’ı tebliğ etmek ve özü ile olduğu kadar sözü ile de İslâm’ı hayatın içinde tutmak.
Diyanet doğru yolda, destek olalım
04:001/04/2018, Pazar
G: 1/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Konu fazla uzamasın diye bu yazıda bildiriden birkaç alıntı daha yaparak bitireceğim. Bildirinin tamamının okunmasını tavsiye ederim. Yaptığım alıntılar da gösteriyor ki Diyanet doğru yoldadır, dini hayatımıza musallat olan ifratlar ve tefritlere karşı bir denge unsurudur. Böyle devam ettiği sürece onu yıpratmak isteyenlere değil, Diyanet’e destek olmak gerekmektedir.
Diyanet doğru yolda, destek olalım
Diyanet doğru yolda, destek olalım
26 Mart, Pazartesi
“Dolayısıyla hem dine dair görüş beyan edilirken hem de dini öğrenme ve anlama çabası güdülürken hassas ve ilkeli davranılmalı; toplumun genelini ilgilendirmeyen ve ilmi ortamlarda müzakere edilmesi gereken hususlar kamuoyu önünde tartışılmamalı; yetkin olmayan kişi ve grupların dinî söylem ve uygulamalarına itibar edilmemelidir.”
Yerinde olan bu tavsiyenin icrasında din adına konuşanlara büyük sorumluluk düşüyor. Reyting değerini arttırarak reklamdan para kazanma peşinde olan yayın organlarına alet olmamak, düşmana fırsat vermemek, oyuna gelmemek gerekiyor. Herkesi ilgilendirmeyen konuları uygun ortamlarda ve ehliyetli kişiler ile konuşup tartışalım.
“Birlik ve beraberliğimizi zedeleyen, barış ve huzurumuzu bozan, fitne ve tefrikaya sebep olan söz, anlayış ve davranışlar İslâmî olamaz. Ayrıştırıcı ve ifsat edici söylemleri İslâmî referanslarla meşrulaştırmaya çalışmak dinin istismar edilmesidir. Din istismarı, iletişim imkânlarının hayatın her alanında yaygınlaştığı günümüzde, farklı isim, görüntü ve yöntemlerle tezahür eden, çok boyutlu ve girift bir sorun haline gelmiştir. Dinin temel kaynaklarına, akla ve ilmî gerçeklere aykırı söylemler, hikâyeler, rüyalar ve hurafeler üzerinden bir istismar alanı açılmaktadır. Menfaat beklentisi ve popülist yaklaşımlarla hakikatin örtbas edilmesi, İslam’ın kişisel çıkarlar uğruna kullanılması, dinimize ve milletimize karşı en büyük kötülüktür.”
Rüyanın, keşfin, ilhamın dini bilgi ve hüküm için herkesi bağlayan bir delil olmadığını bilmeyen yoktur. Bunlara şeytanın karışma ihtimali de oldukça yüksektir. Müslümanlar için bilgi ve hüküm kaynağı kısaca söylemek gerekirse vahiy (Kur’ân ve Sünnet) ve akıldır (usuldür). İlham çerçevesine giren bilgiler ve görüntüler ise ancak bu temel kaynaklara uyarsa bir değer taşıyabilir, o da görenlere mahsus olur.
“Zahirî, parçacı, ayrıştırıcı ve tekfir edici yorumlarla geliştirilen ve İslâm’ın rahmet dini olduğu gerçeğini göz ardı eden sözde selefi anlayışa karşı milletimiz ve İslâm dünyası daha dikkatli olmalıdır. Değerlerimizi tahrif eden ve din adına korku salan terör örgütlerine referans olan bu anlayış, bilhassa gençlerimizin zihninde olumsuz etkiler bırakmaktadır.”
Kur’ân veya meâlini, hadis kitapları veya tercümelerini okuyarak bilgi sahibi olduğunu zanneden ve fetva vermeye, dini açıklamaya kalkışanlar, hem kendilerine hem de ümmete kötülük etmemek için önce fıkıh usulünü iyice öğrensinler. O değerli ve İslâmî ilim, vahyi doğru anlamanın yollarını gösterecek ve mazur görülemez vahim hataları önleyecektir.
“İtikâdî, amelî ve ahlâkî birer sapma hareketi olan FETÖ ve DEAŞ gibi terör örgütleri en büyük zararı Müslümanlara vermektedir… Dinî görünümlü sosyal teşekküllerin şeffaf ve denetlenebilir olmaları, özellikle dinî bilgi ve söylem konusunda İslâm’ın temel kaynaklarına ve ilmî metodolojiye sadık kalmaları hayati önemi haizdir./Öte yandan dinî hayatımıza, birlik ve beraberliğimize katkı sunan kişi ve oluşumlar, toptancı ve özensiz yaklaşımlarla yıpratılmamalıdır. Bu bağlamda Başkanlığımız, özgürlüklere halel getirmeden, söz konusu teşekküllerin, şeffaf yapılar olarak meşru faaliyetlerini sürdürmelerine rehberlik etmeye devam edecektir.”
Bu paragraflarda çokça tartışılan ve istismar konusu yapılan cemaatler meselesine temas ediliyor. Toptan kabul veya red yerine haklı olarak iyisine destek veriliyor, kötüsü de mahkûm ediliyor.
“Kadının onurunu ve toplumsal konumunu hedef alan, onu cinsiyeti üzerinden ayrımcılığa tabi tutan her türlü tavır, davranış, tutum, düşünce ve yaklaşım İslâm’a aykırıdır. Kadına yönelik şiddet merkezli eylem ve söylemlerin adalet ve merhamet peygamberinin hayatından referans bulması mümkün değildir.”
Doğru söze ne denir!
“Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimize daha verimli din hizmeti sunabilmek amacıyla personelinin niteliklerini geliştirmeye yönelik hizmet içi eğitim çalışmalarına ağırlık vermektedir. Bu bağlamda Diyanet Akademisinin kurulmasına yönelik çalışmaların tamamlanma aşamasına gelmesi müftülerimiz tarafından heyecan ve memnuniyetle karşılanmıştır. Zira Akademi aracılığıyla hizmet öncesi, meslek öncesi eğitim imkânının sağlanması, çeşitli alanlarda sertifika eğitimlerine geçilecek olması personel niteliğini ve din hizmeti kalitesini artıracaktır.”
Din hizmeti iyi niyet, örnek ahlâk, gayret ve ehliyet ister. Ehliyetin bilgi ile alakalı olan kısmını geliştirmek için düşünülen ve yapılanlar takdire şayandır.
Diyanetimize doğru yolda başarılar dilerim.
Gençler ve din
04:005/04/2018, Perşembe
G: 5/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Değerli ilim ve düşünce adamı Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu çok önemli bir probleme dikkat çekince bir süredir tartışılan ve üzerinde düşünülen “Gençlerin din ile ilişkisi” konusu yeniden alevlendi. Konu ile ilgili olarak okuduğum son yazı Gerçek Hayat’ta, Emeti Saruhan’ın “Anne Ben Deist Oldum” başlıklı yazısı. Bu yazının özelliği ve değeri şudur: Masa başında kendi dünyası ve ufku içinde gençlerle ilgili ahkâm kesmiyor, hedefin dışına atışlar yapmıyor, problemin taşıyıcıları ve muhatapları olan gençlerle, velilerle, öğretmenlerle, eğitimcilerle yapılan bire bir görüşmelere, sağlam tespitlere, isabetli tahlillere dayanıyor.
Gençler ve din
Gençler ve din
29 Mart, Perşembe
Özetlemek gerekirse ülkemizde gençlerin iman ve amel (dini yaşama) bakımından göze çarpacak ve Müslümanca yaşamayı amaç edinen insanımızı üzecek boyutta dinde uzaklaştıkları, ikame olarak da deizmi, ateizmi, boşluğu, hatta intiharı seçtikleri tespiti yapılıyor. Ne kadar gencin, gençliğin yüzde kaçının bu noktaya geldiği hususunda bilgimiz yok. Umarım bu tespit, gençlerimizin çoğunu değil, azını içine alıyordur; ancak rakam ve oran ne olursa olsun vakıa üzücüdür ve üzerinde önemle durmayı hak etmektedir.
Gençlerin dinden uzaklaşmalarının iç ve dış sebepleri var. Dış sebepler arasında başka bir dinin veya dinsizliğin misyonerlerinden söz ediliyor; yüzlercesinin ülkemize geldikleri, gençlerle daha kolay ve başarılı ilişki kurabildikleri haber veriliyor. Yine dış sebeplere dahil olan elektronik ve dijital iletişim araçları var. Bu araçların içindeki bilgiler, oyunlar, filimler vb. ile ilgili ne bir süzgeç var ne de orada biz varız. Eskiden bu araçlar yüzünden yabancıların evlerimize girdiklerinden söz ederdik, şimdi hem maddi hem de manevi olarak ceplerimize de girdiler.
İç sebepler arasında çocukluk ve gençlik dönemlerinde tabii olan biyolojik ve psikolojik değişimler, bu değişimlere uygun eğitimin eksikliği, din dilinin gençlerin kalplerini açamaması, kafaları ile de uyuşamaması, eğitim çevremizin ve genel olarak milli eğitim politikasının amaca uygun olmaması, dindar ailelerin çocuklarından ölçüsüz ve dengesiz beklentilerinin olması ve bu yüzden onlara fazla yüklenmeleri sonucunda hasıl olan “din yorgunluğu” … sıralanıyor.
Durum tespiti özetle böyle. Peki ne yapalım?
Bu yakıcı sorunun cevabını büyük ölçüde sonucu doğuran sebepler veriyor. Sebepler üzerine eğilmek, topyekûn bir eğitim seferberliği ile olumsuz sonuç doğuran sebepleri ortadan kaldırmak, amaca en uygun yöntemleri danışmalar yoluyla bulup uygulamak gerekiyor.
Bazı çevreler Fazlıoğlu’nun uyarısından alındılar ve savunmaya geçtiler. Doğru olanı bu değildir, doğru olanı özeleştiridir, herkesin nerede hata yapıyoruz sorusunu sorması ve kendi sorumluluğunu tespit ederek gereğini yapmasıdır.
Bir de bizim hidayet inancımız vardır; Sevgili Peygamberimiz (s.a.) insanları İslam’a en güzel örneklik ve usul ile davet ettiği halde muhataplarının bir kısmı imana gelmemiş, hidayete ermemişlerdir. Bizi üzecek olan sorumluluğumuz çerçevesinde gerekeni yapıp yapmadığımızla ilgilidir. “Gereken”in tespitini de ehline danışarak bilmemiz zarureti vardır. Ehlinden yardım almadan kendi bildiğine gidenlerin hata yapmaları kaçınılmazdır.
O mâhîler ki…
04:006/04/2018, Cuma
G: 6/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önce Nakşibendî eğitimi almış, sonra Halvetî şeyhi Kuşadalı İbrahim Efendi’ye intisap etmiş, divan sahibi şâir Osman Şems Efendi’nin (1813-1893), son mısraı dillere pelesenk olmuş bir şiiri vardır, onun başlangıç kıt’ası:
O mâhîler ki…
O mâhîler ki…
16 Mart, Cuma
Sorarsan ehl-i dünyâya nedir dünyâyı bilmezler/
Sanup ukbâyı dünyâ nitekim ukbâyı bilmezler/
Görürler âlemi rüyâ gibi rüyâyı bilmezler/
Olurlar tâlib-i Mevlâ görüp Mevlâ’yı bilmezler/
Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı
bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Bugünkü Türkçeye yakınlaştırmak istersek:
Dünyacılara sorsan dünyayı da
bilmezler
Dünyayı ukbâ sanır ukbâyı da
bilmezler
Onlara âlem düştür rüyayı da
bilmezler
Mevlâ her yerde hazır
Mevlâ’yı da bilmezler
Zinet cihan içinde ve ârâ’yı
bilmezler
Denizdeki balıklar bak deryayı
bilmezler
“Bu mübarek Cuma gününde bu kıt’anın hayatımızla ve gündemimizle alakası nedir” diyeceksiniz.
Bilgiye, bilince, farkındalığa dikkat çekmek istiyorum.
İslâm dünyasında hem mensup olduğumuz din, hem de sahip olduğumuz maddî imkân ve değerler hakkında bilgi ve bilinç eksikliği var. Bu yüzden faydalıyı, güzeli, hakikati ötekilerde arıyoruz.
Ötekiler (başka dinlere ve uygarlıklara mensup veya dinsiz olanlar) sağlam bir ahiret imanına sahip değiller. Bu yüzden bütün varlıklarını dünya hayatına adamış bulunuyorlar. Bizim ise sağlam ve asıl hedef olan bir ahiret imanımız var. Fani ve kısa olan dünya hayatına ayırdığımız hayatımız ile ebediyete ayıracağımız hayatımız arasında uygun bir denge kurmamız gerekirken ötekiler gibi dünyaya yönelmişiz. Ama işin garibi şu ki, bunu da ötekiler kadar bilmiyoruz. Teknolojiyi kullanan ötekiler bize hakikati değil, istedikleri hayali, düşü gösteriyorlar, biz bunun farkında olmuyor, rüya âleminde yaşıyoruz.
Mümin isek her an’ımız Allah’ı zikrederek (anarak, hatırda ve şuurda tutarak) geçmesi, dünya işlerinin O’nu unutturmaması gerekiyor, ama biz her an her yerde hazır ve nazır olan Mevlâ’nın farkında olmadan ve farkında olmayanlar gibi yaşıyoruz.
İşte asırların ötesinden bir İslâm arifi, bir kıt’asını aldığım şiirinde bize bu eksiklerimizi hatırlatıyor, uyarıyor, ilme, şuura, irfana bağlı bir hayat tavsiye ediyor.
Mezar ve Kur’ân
04:008/04/2018, Pazar
G: 8/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bacanağım Sabri Benli, Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, güzel hizmetler ifa ettikten ve kubbede hoş bir seda bıraktıktan sonra Hakk’a rücu eyledi, Rabbim rahmet ve mağfiretini lütfeylesin. Son vazifelerimizi yapmak üzere Çorum’a geldik. Mezardaki iki değişiklik beni memnun etti.
'Maxi Pereira Sabri'den iyi değil'
'Maxi Pereira Sabri'den iyi değil'
7 Temmuz, Salı
Daha önce geldiğimde mezarda hoperlörden devamlı Kur’ân dinletiliyordu; bu da mukaddes kitabımızın sanki bir mezarlık ve ölüler kitabı olduğu intibaını veriyordu, bu terk edilmiş.
İkincisi kabir yapımına bir standart getirilmiş, bir karış yüksekliği var, etrafı yuvarlak tuğla ile çevrilmiş, üstü rahmete açık ve toprak, başında kare şeklinde bir küçük mermer, üzerinde ölünün adı ve ölüm tarihi yazılı; işte Sünnete uygun bir mezar.
Memleketimizde telkin deyince anlaşılan, definden sonra kabrin başında mâlûm şekliyle yapılan telkindir. Sünnet olan telkin ise o değil, ölmek üzere olan Müslümanın yatağı başında yapılan telkindir. Tamamen komaya girmemiş, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek olan hastanın yanında münâsip birisi, zaman zaman “lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh” der. İşte bu telkin şu hadîslerden dolayı sünnettir:
1. “Ölülerinize (ölmek üzere bulunan hastalarınıza) lâ ilâhe illâllah... sözünü telkin ediniz” (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî).
2. “Kimin son sözü lâ ilâhe illâllah... olursa cennete girer” (Buhârî, Ebû Dâvûd).
Birinci hadîste geçen “ölülerinize” tâbirini İslâm ulemâsı mecaz mânâsıyla almış ve “ölmek üzere olan hastalarınıza” mânâsını vermişlerdir. Bu anlayışın mesnedi ölülerin dirileri duymayacaklarını ifâde eden naslar ile Hz. Peygamber (s.a.) ve ashâbının tatbikatıdır. Çünkü bunlar bahis mevzuu telkini, son demlerini yaşayan hastalara yapmışlardır. İkinci hadîs de bunu desteklemektedir.
Cenazeyi defnettikten sonra Rasulûllâh‘ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemâate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu sağlam rivayetlerden biliyoruz. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için duâ etmektir. Bacanağım için bu sünneti uyguladık.
İmdi bu sünneti terkedip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terkettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Rasulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadîs yoktur. Büyük müctehid ve hadîs bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: “Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.”
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığını ve bazı zayıf rivâyetlere istinâd eden Şâfiîler mezkûr telkinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.
Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu gözönüne alarak “mekrûh” demişlerdir.
Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın.
Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibârettir. Bir ülkedeki bütün müfti ve mürşidler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.
Katılım bankaları hakkında
04:0012/04/2018, Perşembe
G: 12/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Uzun yıllar beklendikten sonra zoraki de olsa gerçekleştirilen faizsiz/ özel finans kurumları sonradan çıkan bankalar kanunu kapsamına alınınca «Katılım Bankaları» olarak isimlendirildi. Önceki şekilde bu kurumlara mahsus yönetmelik, faizsizlik ilkesine daha uygun idi, banka adını aldıktan sonra çıkarılan yönetmelik ise amaca uygun değildir ve pek yakında değişecek, amaca ve kurumların özelliğine uygun hale getirilecektir.
Katılım bankaları hakkında
Katılım bankaları hakkında
29 Mart, Perşembe
Üzerinde yıllarca çalışılarak hazırlanan «Katılım Bankaları Kanun Teklifi» çeşitli sebepler ve maniler yüzünden Meclis’e bir türlü gelemedi. Öyle anlaşılıyor ki, daha kısa, derli toplu, yalnızca bu kurumların faizsizlik özelliğini ve foksiyonunu içeren bir kanun çalışmasına ihtiyaç var. İlgililerden kısa zamanda bu çalışmanın yapılmasını ve kanunlaşması için gayret edilmesini bekliyoruz.
Şahsi kanaatime göre kurumların adının «faizsiz veya İslâm finans kurumu» olması, zaruri olmasa da faydalı olacak, «banka» adının ortaya çıkardığı psikolojik ve operasyonel bazı sakıncalar da ortadan kalkacaktır.
Katılım bankacılığı, alım satımdan ziyade sektöre derinlik kazandırmak vizyonu ile hareket etmeli, çalışmalarını ithal ikamesi ürünlerin milli ve yerli kaynaklarla üretilmesi ve katılım bankacılığı sektörünün ihtiyaç duyduğu ortaklık ürünlerinin geliştirilmesine yoğunlaştırmalıdır.
Bu amaca uygun bir örnek Ziraat Katılım’ın yakın zamanda kurduğu/katıldığı bir şirkettir. Ziraat Katılım ile savunma sanayii, raylı sistemler ve otomotiv sanayii gibi mühendislik ve endüstriyel alanlarda kamu ve özel sektöre hizmet veren Fikssan Fikstür Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında eşit hisse ortaklığında FZK Mühendislik ve Sınai Yatırımlar A.Ş. kurulmuştur. Hedeflere ulaşıldıktan sonra Ziraat Katılım hisselerini, ortağına veya sermaye piyasasına arz ederek projeden çıkabilecektir. Ziraat Katılım ve Fikssan’ın eşit oranda sermaye ortağı oldukları FZK şirketi gerek bankacılık, sigorta ve finansal faaliyetlerinde gerekse üretim ve yatırım yapacağı alanlarda İslâmî finans prensiplerine bağlı kalacaktır. FZK bir ortaklık olduğu için herhangi bir kâr veya gelir taahhüdü bulunmamaktadır. Hissedarların ortaklık kârı elde edebilmesi, FZK’nin faaliyetlerinden kâr etmesine bağlıdır. Piyasa koşulları gereği gerçekleşecek olan zararlar, ortaklık hissesi oranında ortak karşılanacaktır
Türkiye’de bir katılım bankası ile üretici bir firmanın bir araya gelerek oluşturduğu bu sermaye ortaklığı, sektörde bir ilk ve örnek model olma özelliği taşımaktadır. Bu ürünlerin üretilmesi gerek dış ticaret açığının azaltılması gerekse ürün teminin sürdürülebilir hale getirilebilmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
“Makine başında, proje başında, tezgâhı başında, masasının başında, okulda, atölyede, fabrikalarda çabalayan, çalışan ve didinen her kişi; iktisat cephesinde birer Mehmetçik’tir” öğüdü, faizsiz bankacılık prensiplerine uygun ürün ve modelleri geliştirmek ve uygulamak yolunda Katılım Bankalarına bir ışık olmalıdır.
Skandal yazı” imiş!
04:0013/04/2018, Cuma
G: 13/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Cumhuriyet çıkışlı bir yazı okudum. Bu skandal yazı, kendini aynada görmüş olmalı ki, Fikirname’de çıkan bir yazıyı “skandal bir yazı” olarak takdim ediyor; bakın ne diyor:
“Skandal yazı” imiş!
“Skandal yazı” imiş!
6 Nisan, Cuma
“MEB ile imzaladığı, ‘Değerler Eğitimi ve Sosyal Kültürel Etkinlikler’ protokolü ile ‘Milli, manevi, ahlâkî, insani ve kültürel değerlerin kazandırılması’ amacıyla okullara giren TÜGVA bir skandala daha imza attı. Vakfın, aylık yayımlanan ‘Fikirname’ isimli dergisinde yer alan ‘Karşı Cins Rehberi’ başlıklı yazıda, ‘Müslüman öğrencilerin fakültelerde dikkat etmesi gereken noktalar’ sıralandı. Karşı cins ile kurulan ilişkinin, ‘zina’ şeklinde değerlendirildiği yazıda, ‘Zinaya götürecek tüm fiiller tehlikeli ve zinaya çeken sebepler olarak haramdır’ denildi.”
Yazının devamını da ele alacağım, bu yazıda ise yukarıya aldığım takdimi irdeleyeceğim.
Bir sol sitede konu takdim edilirken “AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal’in yüksek istişâre kurulu üyesi olduğu TÜGVA adlı yandaş ve gerici derneğin yayımladığı Fikirname adlı dergi” ifadesi kullanılıyor.
Allah bunlara fırsat vermesin, ellerine imkân ve iktidar geçtiğinde fikir ve inanç hürriyetine nasıl darbe vuracakları hallerinden ve kâllerinden (sözlerinden) belli. Bunlara göre kendilerinden başka “yandaş ve gerici” derneklere hayat hakkı yoktur.
Bir zamanlar TÜRGEV’e de taktılar, Sayın Erdoğan ailesinin fedâkâr insanları, zevkusefa peşinde koşmak yerine millet ve memlekete hizmet eden STK’larda yer alınca, iktidara ve İslâm’a yan bakanların bozuk dengeleri daha da bozuluyor, ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemez hale geliyor ve saçmalıyorlar.
“Millî, manevî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerlerin kazandırılması amacıyla okullara giren TÜGVA bir skandala daha imza attı” diyorlar.
Demek oluyor ki, bu değerleri değil de zıtlarını kazandırmak söz konusu olduğunda bir itirazları olmayacaktır; nitekim olmuyor da.
“Karşı Cins Rehberi” başlıklı yazıda, “Müslüman öğrencilerin fakültelerde dikkat etmesi gereken noktalar” sıralandı şeklindeki haberlerine, “Karşı cins ile kurulan ilişkinin, ‘zina’ şeklinde değerlendirildiği, ‘Zinaya götürecek tüm fiiller tehlikeli ve zinaya çeken sebepler’ olarak haramdır” denildiği haberini de ekliyorlar.
Bunlar yalnızca dar görüşlü, baskıcı, hak ve hürriyet tekelcisi değil, aynı zamanda “mürekkeb (katmerli) cahiller”; yani bilmezler, fakat bilmediklerini de bilmezler. Meselâ, “Bu yıl da Hac mevsimi, Kurban Bayramına denk geldi” incisi bunların ağızlarından çıkar.
Bire cahiller, siz hangi dağdan indiniz de bizim dinimizde ve toplumumuzda, “Karşı cins ile kurulan nikâh dışı ilişkinin, ‘zina’ olduğunu, zinaya götürecek tüm fiillerin tehlikeli bulunduğunu ve zinaya çeken sebeplerin haram” kılındığını bilmiyorsunuz!
Bu ülkede yaşayan insanların kahir çoğunluğu Müslümandır, nikâh dışı cinsel ilişkinin zina ve haram olduğunu bilirler, zinaya götüren ilişki ve davranışlardan da sakınırlar. Dine ve topluma yabancılaşmış bir güruhun açık alanlarda bile “zina” ettiklerini gören Müslümanlar, laik-demokratik sistem gereği onları elleri ve dilleriyle engelleme imkânına sahip olmadıklarından içlerinden protesto ederler, nefret ederler, lânetlerler, başlarını çevirip o mekânlardan uzaklaşırlar; inançları, dinleri böyle emrettiği için bunu yaparlar.
Resmi olsun, sivil olsun bir şahıs, kurum ve kuruluş bu ülkede gençleri, zinadan uzak tutmak, iffetlerini korumak konusunda uyarıyorsa bundan rahatsız olanlara ne demeli!?
Bu sorunun cevabını okuyanlar versin, biz gelecek yazıda diğer “sahte incileri” irdeleyelim.
Skandal yazı” imiş! (2)
04:0015/04/2018, Pazar
G: 15/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
BirGün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre Fikirname yazarının eleştiri, hatta alay konusu edilen sözlerini tırnak içinde verip, bunlara şaşkınlık gösteren, alay eden, hazmedemeyen, anlamaktan bile aciz olanları teşhir etmiş olacak ve fıkıh yönünden gerekli açıklamaları da yapacağım:
“Mecburen muhatap olacağınız karşı cinsle gerektiği kadar ve ciddiyetimizi takınarak konuşup müsaade istemeliyiz”.
“Skandal yazı” imiş! (2)
“Skandal yazı” imiş! (2)
8 Nisan, Pazar
Böyle yapmayıp da kahve köşelerinde oturup saatlerce birbirine bakarak, kahkahalar atarak çene çalmak mı tercih edilecek? Karşı cins ile ilişkilerde kırmızı çizgiler koymuş bir din ve bir kültürün mensuplarına yakışan o çizgileri aşmamak değil midir?
“Karşımızdaki kişi uygun görürse selamlaşıp ellerini öpebiliriz. Yine yaş durumuna göre, sarılma ve kucaklaşmalar yapılabilir.”
Mahrem akraba arasında el öpmek ve kucaklaşmak serbesttir. Peygamberimiz’in (s.a.) Hz. Fatıma’ya, onun da babasına davranışlarında güzel örnekler vardır.
Mahrem olmayan (nânahrem, kendisiyle evlenmek caiz olan) bir erkek ile bir kadın eğer genç iseler -ortada bir zorunluluk, gerektiren bir durum yoksa- birbiriyle kucaklaşmaz ve tokalaşmazlar. Yaşlı erkek ve kadınların ellerini öpmek edep gereğidir ve sakıncalı değildir.
“İnternet üzerinden yazışarak yapılan tüm münasebetler de bizi çekebileceği yer bakımından çok tehlikelidir. Bu konularda da hassas olup, yaklaşmamak durumundayız.”
Çetleşme, sonra sözde masum bir niyetle görüşüp tanışma, derken sonunda işi zinaya kadar götüren genelde dindar insanların bize başvurdukları ve durumu tamir için çare sordukları olmuştur.
“Karşı cins ile ilişkiler konusunda gevşek davranışlarda bulanan arkadaşlarımız varsa onları ciddi bir şekilde uyarmalıyız. Hatada ısrar edeni, arkadaşlığımızı bitirme noktasına kadar bile götürebiliriz… Bizden daha iyi kişilerin bile karşı cinsle arkadaşlığının olduğunu veya onların bile bu hataya düştükten sonra, bizim düşmemizin normal olduğunu kabul bize kabul ettirene kadar peşimizi bırakmaz.”
Kızlar kızlarla, erkeler de erkeklerle arkadaş olurlar. Arkadaşlık ilişkisi karşı cins ile kurulmaya müsait bir ilişki değildir. Erkekler din ve meşru dünya işlerinin gerektirdiği ve izin verdiği kadar karşı cins ile beraber olur, aynı mekânı, meclisi, topluluğu, işi, hizmeti paylaşırlar, ama bu arkadaşlık değildir.
“Okullarda karşı cinsle beraber olmak ‘zorunda kalınan’ ortamlar olduğunda ‘Onları yok gibi hissedip işimize bakmamız uygun olandır’. Fakülte ve sınıflarda kızlı erkekli yapılan toplu görüşmeler veya programlara katılmaktan sakınmalıyız”.
Bu paragrafla ilgili görüşümü bir önceki paragrafta yazdım.
“Flört kelimesine karşı alerjimiz olmalı. Bir Müslüman olarak evlilik vaktimizin geldiğini düşündüğümüzde, helal çizgiler içerisinde yapılan görüşme dışında, karşı cinsle görüşmeyi Müslümanlığımıza uygun göremeyiz. Karşı cinsin dayanılması zor bir imtihan olduğunu unutmadan, şeytanın tuzaklarına karşı Allah’tan bizi korumasını dilemeliyiz.”
“Helal çizgiler içinde görüşme” yeterlidir. Evlenmeden evlilik denemesine kadar giden ilişkiler elbette caiz değildir.
Asıl kendisi skandal olan haber-yazıda “amca, dayı, teyze namahremdir” başlığını görünce, “bu olamaz, böyle bir şey söylemiş, yazmış olamazlar” dedim ve devamını okudum: “…Erkekler için “mahrem” olanların, ‘Anne, kız kardeş, teyze, hala ve yeğenler’ olarak belirlendiği yazıda, ‘Dikkat edilirse bu grubun içinde amca, dayı, teyze, halakızı yoktur’ denildi. Kadınlar için “Namahrem” olanlar ise yine “Amca, dayı, teyze ve halaoğlu” şeklinde sıralandı.”
Zeka ve dil yetersizliği sebebiyle skandal bir anlayış ortaya konmuş. “Amca, dayı, teyze ve halaoğlu-kızı” tamlamasının anlamı, “amca, dayı, teyze na-mahremdir” demek değildir, isim tamlamasını da mı unuttunuz, namahrem olan onların oğulları ve kızlarıdır. Amca, dayı, teyze kızları ve oğulları elbette namahremdir ve birbiri ile evlenebilirler; böyle evlenmiş milyonlarca Müslümanı da mı bilmiyorsunuz? Müslümanlar arasında amcasıyla, dayısıyla, teyzesiyle, halasıyla evlenen bir Müslümanı gördünüz veya duydunuz mu?
Skandal haber-yazı cevap vermeye bile değmezdi ama kafası karışanlar olabilir diye yazmak lüzumunu hissettim.
Âyîne-i devrân
04:0019/04/2018, Perşembe
G: 19/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Eskilerin çokça kullandıkları bu terkibin manası “dünyada olup bitenlerin aynası” demektir.
Etrafımızda türlü dolaplar çevriliyor, oyunlar oynanıyor, ama sanal âlemde yaşadığımız, zihin ve idrakimizi algı operasyonları büyülediği için gerçeği aynada göremiyoruz, gösterileni, görmemizi istediklerini görebiliyoruz. İşin garibi, gerçeği görenlerimize de inanmıyoruz. Bu kadar toz duman içinde bazen ötekilerden de insaflı insanlar çıkıyor, samimi itiraflarda, açıklamalarda bulunuyorlar, bunlar da gürültüye gidiyor.
Âyîne-i devrân
Âyîne-i devrân
12 Nisan, Perşembe
Gürültüye boğulmasını istemediğim bir itirafı -bize inanmayan muhaliflerin belki ötekilere inanırlar zannıyla okumalarını temenni ederek- özetleyerek sunacağım:
Eski Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Mart ayında, ‘Der Tagesspiegel’ gazetesi için “Afrin Sonrası Türkiye ve Batı-Afrin, ABD’ye Bir Mesajdır” başlığıyla kaleme aldığı makalede şunları yazdı:
“Türkiye bu mesajı ABD’ye vermek için Suriye’ye kara birlikleri gönderdi, hava kuvvetlerinin yaklaşık yarısıyla kendi tarihinin en büyük hava harekâtlarından birini gerçekleştirdi. Türkiye, Suriye’deki Kürt bölgelerine düzenlediği harekât için yüksek bir bedel ödemeye hazır: Artık Batı’ya bağlanmamak”.
“Afrin’e yapılan askeri müdahale, ABD’ye açık bir mesajdır: Suriye’deki savaş sonrası düzen Türkiye’nin onayı olmadan gerçekleşmemeli ve herhangi bir şekilde Kürt kontrolü altında oluşturulacak bir yapılanma Türkiye tarafından kabul edilemez”.
“YPG ve PYD, ABD’de olduğu gibi Avrupa ülkelerinde de terör örgütü olarak yasaklanmadı ancak Türkiye ve çok sayıda uluslararası gözlemci, PKK ile YPG/PYD arasında yapılan bu ayrımın sun’î olarak yaratıldığı görüşünü paylaşmaktadır.”
“ABD, IŞİD’e karşı mücadelede YPG ve PYD’yi silahlandırıp Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt yapılaşmasına izin vererek Türkiye’yi kışkırttı, Türkiye’nin bu durumu kabullenmesi mümkün değildir. Bu nedenle askeri mücadele sürecektir. Türkiye, Batı’ya bağımlı olmak istemiyor, bu nedenle ABD ile olası bir krizin jeopolitik sonuçlarından da korkmuyor”.
“ABD, Türkiye ile olan ihtilafı ya kontrol edilebilir görüyor, ya da Türkiye’nin jeostratejik önemini göz ardı ediyor; ilk tahmin bir hata olabilir. İkinci tahmin ise felaket sonuçlar doğuracaktır, özellikle de biz Avrupalılar için”.
“Kötü sonuçların yaşanmaması için Türkiye ile ilişkiler konusunda tüm Avrupa ülkelerinin yeni bir strateji geliştirmesi gerekiyor. Türkiye’ye yönelik bazı eleştirilere rağmen Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi konusunda daha fazla çaba harcanmalıdır. Sorunlar, Rusya’ya karşı yapıldığı gibi başarısız kalan yaptırımlarla çözülemez, Türkiye de bu konuda endişe duymuyor”.
“Türkiye’nin PKK’dan duyduğu endişeler yersiz değildir, bu örgüt, uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve şantajlar nedeniyle Almanya’da yasaklanmıştır, Türkiye, terör örgütlerinin üstünlüğüyle kurulacak olası bir Kürt devletine hiçbir zaman izin vermeyecek ve gerekirse Rusya, İran ve Suriye’nin görmezlikten gelmesiyle bu terör örgütlerine karşı mücadeleyi sürdürecektir. Bundan da Moskova ve Şam yönetimleri kârlı çıkacaktır. Bu nedenle bizim çıkarımız, Türkiye’yi jeopolitik açıdan dahil etmeyi sürdürmek olacaktır.”
“Türkiye’nin Rusya ile silahlanma iş birliğini düşünmesi önemlidir. Türkiye ile yakınlaşma vazgeçilmemesi gereken zorlu bir yoldur. Yakınlaşma çabalarının başarılı olacağı konusunda bir garanti yoktur, ancak tüm risklere rağmen bu yolda ilerlenmesi gerekir. Türkiye’nin izleyeceği özel bir yol, Batı’dan, Avrupa ve NATO’dan uzaklaşması bizim ve Türkiye’de yaşayan vatandaşlar açısından çok daha büyük bir risk olur.”
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
04:0020/04/2018, Cuma
G: 20/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şahsıma yapılan itham ve iftiralar temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülüyor; benim 60 yıldır yaptıklarım ve yazdıklarım ortada, benim davam ortayol Müslümanlarının, İslâmcıların davasıdır; bana iftira ederek, itibarsızlaştırarak sonuç almak isteyenlerin davaları nedir?
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
Dekanlar toplantısı sonuç bildirisi
13 Nisan, Cuma
Elliden fazla kitabım, binlerce yazım var, bunları bırakıyorlar, yirmiden fazla yazarı olan bir ortak kitapta (Polemik Değil Diyalog), yaptığım bir konuşmanın karışık bir şekilde yazıya dökülen kısmını bana mal ederek atıp tutuyorlar. Yazılarla cevap verdiğim gibi İz Yayıncılık’tan çıkan “Diyalog ve Necat Tartışmaları” isimli kitabımda da gerekli açıklamaları yaptım, bunu okumuyor, görmezden geliyor, iftiraya devam ediyorlar. Bir vâiz, bir köşe yazarı, bir akademisyen… meselâ benim “Kur’ân, Peygambere iman edin demiyor” şeklinde bir ifadem olduğunu bu kitaba dayanarak ileri sürüyorlar. Halbuki bu söz, Kur’ân’da Ehl-i Kitab’a hitap eden ve onları imana davet eden âyetlerle ilgili bir yorum olup, “İslâm’da peygambere imanın şart olmadığı” gibi bir saçmalıkla ilgisi yoktur. Peygambere imansız din olmaz, İslâm olmaz. Doğru dürüst yazıya geçirilmemiş olan o konuşmanın bu haliyle bile altına üstüne baksalar maksadı anlayacaklar, ama kasten bakmıyorlar, görmüyorlar, işlerine gelen kısmı alıp iftiralarına mesnet kılıyorlar.
Verdikleri sayfanın karşısında (s.36) bakın ben ne diyorum: “Dikkat edin, bu anlayış; yani Hz. Muhammed’i (s.a.) bırakmak hepsini bırakmak demektir; çünkü bunların da (şirke sapmayan ve amel-i salih işleyen Ehl-i Kitab’ın) kurtuluşlarının olacağını kim söylüyordu? Hz. Muhammed (O’nun tebliğ ve tatbik ettiği Kitap) söylüyordu. İşte bunu ortadan kaldırırsan ayağın boşa basar.”
Bir de ilahiyat fakültelerini itibarsızlaştırmak için çabalayanlar var. Bunlardan biri “İlâhiyat Fakülteleri Kapatılmalıdır” başlıklı bir yazı yazmış, Hristiyan Forum da bu yazıyı, mal bulmuş mağribî gibi sitesine koymuş. Bu talihsiz yazının giriş kısmında şu cümleye bile yer verilmiş:
“İlâhiyat Fakültesinden mezun olmaksa Allah’ın dininin reddedildiğinin, onun tek kapsayıcı ilim olduğuna karşı çıkılmasının adeta bir kaydıdır.”
Bir daha tekrar edeyim:
İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı Allah Teâlâ’nın aziz dinini doğru öğrenmek ve yaymak için bahşettiği çok önemli kurumlardır, fırsatlardır, imkânlardır. Aynı hedefe ehliyetle yürümek isteyen başkaları varsa onlar da değerlidir ve birini diğerinin yerine koymaya kalkışmak, arada fitne, nifak ve tefrika çıkarmak günahtır, hıyanettir, cinayettir.
İftiracılara, itibar düşmanlarına, gafillere en ikna edici cevap bu Fakültelerin ne yapmak istediklerini ve yaptıklarını açıkça ortaya koyan ifade ve davranışlarıdır. Her kurum, topluluk ve kuruluşta çatlak sesler, arızalı parçalar olur, bunları alıp tamamına mal etmek (genelleştirmek) insafa sığmaz, güzel ahlâk ile bağdaşmaz, şu halde şeriatta da yeri yoktur.
Belki birkaç yazı olacak ama varsın olsun, İlahiyat Fakültelerine atılmak istenen çamuru temizleyeceği için vakit ve yer harcamaya değer.
Müftüler toplantısı sonuç bildirisinde yaptığım gibi Dekanlar toplantısı sonuç bildirisinin de gerekli gördüğüm kısımlarını alacak, değerlendirme ve düşüncemi ekleyeceğim.
“İlahiyat ve İslâmî İlimler Fakülteleri Dekanlar Toplantısı” 24. Toplantı idi. 23-24 Mart 2018 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi’nin ev sahipliğinde 78 dekanın katılımıyla Malatya’da gerçekleştirildi. Toplantıya Başbakan Yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ, bakanlardan Sayın Bülent Tüfenkçi, Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Erbaş, Yükseköğretim Kurulu Başkan Vekili Sayın Prof. Dr. Rahmi Er ve Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Sayın Nazif Yılmaz da katıldılar.
“İki gün boyunca devam eden geniş katılımlı toplantıda eğitim ve öğretim faaliyetleriyle ilgili birçok önemli konu müzakere edilmiş; İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri arasında eşgüdüm sağlamak, sorunlarına çözümler üretmek ve yüksek din öğretiminin niteliklerini daha da geliştirmek amacıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyinin kurulması kararlaştırılmıştır.”
İlahiyat Fakülteleri -ilkini ve Yüksek İslam Enstitülerini de göz önüne aldığımızda- 67 yıldır faaliyetlerine devam ediyor. Ömrümün önemli bir kısmı bu kurumların içinde geçti, nereden nereye geldiğimizi iyi bildiğimi sanıyorum.
Kurum ve kuruluşların da çocukluk, gençlik, olgunluk çağları vardır; mensupları ve diğer ilgililerin samimi gayretleriyle eksikler giderilir, durmadan değişen ihtiyaçlara cevap vermek üzere değişiklikler, ikmaller yapılır. İlahiyat Fakültelerinde de bu böyle oldu ve olacaktır.
Yanlış olan tepede birkaç kişinin oturup kesip biçmesidir. YÖK bunu tercih etmemiş, binlerce hoca ile danışma imkânı olan dekanlardan bir komisyon kurma yoluna girmiştir: “…eşgüdüm sağlamak, sorunlarına çözümler üretmek ve yüksek din öğretiminin niteliklerini daha da geliştirmek amacıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri Dekanlar Konseyinin kurulması kararlaştırılmıştır” cümlesi bizim için önemli bir müjde mahiyetindedir. “İşlerimizin danışma ile yürümesi” ilâhî emirdir ve danışmanın ehli ile en geniş ölçüde yapılması da bu emre itaatin tabii bir sonucudur.
(Devam edeceğim)
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
04:0022/04/2018, Pazar
G: 22/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“…Bu gelişmelerin (sorunların İslam dünyasında yoğunlaşmasının) bir rastlantı olmadığı, arka planında İslam dünyasını zayıflatmaya yönelik maksatlı ve planlı projelerin bulunduğu açıktır. İnsanlığı ve küresel barışı tehdit eden bu girişimlere karşı siyasi, idari, askeri ve iktisadi önlemlerin yanı sıra toplumu aydınlatan ve ortak medeniyet bilincini geliştiren bilimsel ve kültürel faaliyetlerin aktif olarak yürütülmesi hayati önem arz etmektedir”.
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
İlâhiyat hocaları diyorlar ki…
15 Nisan, Pazar
Ortak medeniyet İslam medeniyetidir ve İlahiyat mensupları bu medeniyet bilincini geliştirmeye taliptir.
“Modernitenin meydan okumaları karşısında sahip olduğu yetkin bilim insanlarıyla İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerine, tarihimizin derinliğinden gelen ilmi ve kültürel mirası değerlendirmek, sosyal hayatta karşılaşılan problemlere çözüm üretmek, toplumun inanç, ibadet, ahlak ile örf ve adetlerini İslam’ın sahih kaynakları ışığında tutarlı bir yöntemle yorumlamak, temsil etmek ve toplumu bilgilendirmek gibi önemli görevler düşmektedir”.
İlahiyat Fakülteleri modernitenin taşıyıcısı ve Müslümanları Batı’ya entegre misyonunun yüklenicisi değildir, zengin mirası inkar eden kısır görüşlü selefiyeye de itibarları yoktur; zengin mirastan da yararlanarak “tutarlı bir yöntemle” yani usul dairesinde İslam’ı ve Müslümanları yorumlamakta, karşılaşılan problemlere ilimle ve tahkik metoduyla çözümler aramaktadırlar.
“İslam alimleri dinin temel kaynaklarını hiyerarşik bir düzen içerisinde ele almış, bütüncül bir dini düşünce ve kavrayışın ortaya konulması için ilk zamanlardan itibaren çaba harcamışlardır. İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılış gayesini Allah’a iman etmek ve O’nun rızasını kazandıracak amellerde bulunmak şeklinde açıklamış ve bu süreçte akıl, bilgi, istişare, emanete riayet, ehliyet ve adalet gibi rehberlik edici ilkeler ve değerler ışığında çalışmayı ve sorumluluk üstlenmeyi öğretmiştir. Sünnet ise genel anlamda Kur’an’ın beyanı olup onun ahkâmının Hz. Peygamber örnekliğinde bireysel ve toplumsal ölçekte hayata aktarılmasıdır. Bu sebeple İslam’ın Hz. Peygamber tarafından ortaya konulmuş örnekliğini yansıtan sünnet mirasını kategorik olarak reddetme çabalarını bilimsellikle izah etmek mümkün değildir. Buna karşılık Hz. Peygamber’e nispetle nakledilen bütün rivayet malzemesini ortaya çıkış bağlamına, metin içi tutarlılığına, genel ilkelerle uyumuna, insan fıtratı ile ilişkisine ve nihayet dinin temel maksatlarıyla örtüşme düzeyine göre değerlendirmek gerekir. Bu sebeple genellemeci ve parçacı yaklaşımlardan kaçınarak bilimsel bir hassasiyet içerisinde konuyu ele almak inancımızın ve ahlakımızın gereğidir.”
Az sayıdaki yanlış yöntem ve görüş sahiplerini genelleyerek İlahiyat mensuplarını, değerli akademisyenleri, sünnet düşmanı ilan edenlere tokat gibi uyarıcı bir cevap. İlahiyat hocalarının rehberi Kur’an-ı Kerim, sahih sünnet ve Peygamberimiz’in (s.a.) örnekliğidir. Usul olarak da her rivayet ilmî incelemeye tabi tutulmadan alınmaz, Usul alimlerimizin doyurucu açıklamalar yapıp örnekler verdikleri “metin tenkidi” devreye sokulur; lafzı, manası, senedi ve maksadı göz önüne alınarak rivayetler değerlendirilir, bu ölçülerden geçen sahih hadisler elbette müminlerin yoluna ışık tutar. Buhârî ve Müslim gibi sahihleri ihtiva eden kitaplarda bulunduğu halde fıkıh mezheplerinin tenkide tabi tutarak uygulamadığı birçok hadis olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu usul sünneti inkar değil, sahih olan rivayeti olmayandan ayırma faaliyetidir ve bu faaliyet farz-ı kifayedir.
“İslam’ın iki ana kaynağı Kur’an ve Sünnet, insanların faydasına olan konularda getirdiği ayrıntılı hükümlerin yanı sıra, evrensellik ve süreklilik özelliğinin gereği olarak temel ilkeler koymuş ve içtihada açık geniş bir alan bırakmıştır. Bu alan, dinin ilke ve hedeflerine aykırı olmamak şartıyla -İslam bilginlerinin ilk asırlardan itibaren kabul edip uyguladıkları gibi- içtihat yoluyla düzenlenebilecektir. Dolayısıyla zaman ve mekanın şart ve ihtiyaçlarına göre farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilecektir. Bunları ayrışma ve çatışma sebebi kılmak yerine İslam ümmetinin bir zenginliği kabul edip saygıyla karşılamak gerekir. Bu doğrultuda tekfirci, dışlayıcı, dayatmacı ve ötekileştirici yaklaşım ve üsluptan titizlikle uzak durulmalıdır.”
İşte, ümmeti zehirleyen, bölüp birbirine düşüren, İslam’ın özüne ve sözüne kesinlikle aykırı olan “tekfirci, dışlayıcı, dayatmacı ve ötekileştirici yaklaşım ve üslup konusunda çok önemli ve değerli bir uyarı, bir hakkı tavsiye örneği!
Temel kaynaklarda hem parça hükümler, hem de temel ilkeler vardır. Usul kitaplarında nasların (ayet ve hadislerin) sınırlı, fert ve toplum hayatına ait problemlerin, ihtiyaç ve olayların sınırsız olduğu, bu sebeple içtihadın zaruri bulunduğu sıkça tekrarlanmıştır. İlahiyat mensubu ilim adamları içtihada açık olan alanda bunun yapılmasını, ictihadda görüş farkları tabii olduğundan -tıpkı kadim fıkıh mezhepleri arasında olduğu ve olması gerektiği gibi- bu farklı görüşlerin bir zenginlik olarak görülmesini ve kardeşçe paylaşılmasını tavsiye etmektedirler.
(Devamı olacak).
.İşte ilâhiyat fakülteleri
04:0026/04/2018, Perşembe
G: 26/04/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İlahiyat fakülteleri kapatılmalıdır” diyecek kadar aklını yitirmişlere en iyi cevap bu fakülteleri temsil edenlerin fiil ve kavilleri (beyanları, açıklamaları)dir. Bu sebeple üçüncü yazıda, Dekanlar Bildirgesi’nin son maddelerini takdir ederek olduğu gibi sunuyorum:
İşte ilâhiyat fakülteleri
İşte ilâhiyat fakülteleri
19 Nisan, Perşembe
“Kur’an-ı Kerim İslam’ın hükümlerini anlatma noktasında; hikmeti, güzel öğüdü, eğitimi, öğretimi, yumuşak ve yapıcı bir üslupla davet etmeyi daima öncelemiştir. Bu itibarla Yüce Kitabımız, itikat, ibadet, ahlak ve muamelata dair temel hükümleri açıklamıştır. Bu hususta âlimler arasında esasa ilişkin bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak zamanın ve sosyal hayatın değişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni meseleler ve güncel konular hakkında görüş beyan edilmesine ve mevcut hükümlerin çağın idrakine ve hikmete uygun dille sunulmasına ihtiyaç bulunduğu da açıktır. Bunun ilmi ölçüler içerisinde, bilimsel ortamlarda istişare edilip nihai çözüme varıldıktan sonra tam bir sorumluluk çerçevesinde yapılması gerektiği izahtan varestedir. Ayrıca görüş beyanında takip edilen üslubun “bu bizim görüşümüzdür, en doğrusunu ise Allah bilir” ölçüsünü aşarak nihai ve mutlak doğruluk iddiası taşımasının İslam ilim geleneğiyle uyuşmayacağı ve kardeşliği zedeleyeceği bilinmelidir.”
“İslam, cinsiyetler arasında çatışmayı değil; adalet, merhamet, sevgi, uyum ve tamamlayıcılığı esas almıştır. Buna göre kadın ve erkek arasında mutlak üstünlük iddiası her iki tarafın yaratılış özellikleri ile bağdaşmamaktadır. Üstünlük cinsiyette değil, sahip olunan değerlerde aranmalıdır. İslam, bu konudaki adaletsizliği ortadan kaldırmak için gerekli düzenlemeleri yapmış, kadına hak ettiği konumu ve saygınlığı kazandırmıştır. Tarihi süreçte kadın aleyhine oluşan birtakım olumsuzluklar dinin maksat ve hedefleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmeli, İlahiyat ve İslami İlimler fakültelerinde bu konudaki çalışmalara ağırlık verilmelidir.”
“Son iki asırda İslam toplumları, kutsalı hayatın merkezinden çıkaran modernizmin ve sekülarizmin meydan okumaları ile karşı karşıya kalmıştır. İslam düşüncesi bir yandan bu meydan okumalara cevap vermeye çalışırken diğer taraftan da kendi içinde, tutarsız yeni yorumlara muhatap olmuştur. Bunun sonucu olarak Müslümanlar kendi gündemlerini oluşturmak yerine modernitenin dayattığı gündemlerle meşgul olmuşlardır. O halde İslam toplumu, geçmişin ilmî birikiminden de yararlanarak günümüzü iyi analiz edip karşı karşıya olduğu sorunlara bilimsel çözümler üretmelidir. Bu çerçevede İlahiyat ve İslamî İlimler Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü dayanışma içerisinde olmalı ve koordineli çalışmalar yapmalıdır. Bu bağlamda, akademisyenlerin Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerine katkıda bulunmaları ve vaaz, irşat, cami dersleri, manevi danışmanlık ve rehberlik faaliyetleri gibi çalışma alanlarına fiilen destek sunmaları önem arz etmektedir. Aynı şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı da İlahiyat ve İslami İlimler fakültelerinde yapılan bilimsel faaliyetlere imkân ölçüsünde gerekli desteği sağlamalıdır. Özellikle İslamofobi, din istismarı, şiddet, etnik-mezhebî taassup gibi problem alanlarında adı geçen kurumların güçlü bir işbirliği içerisinde olmaları kaçınılmazdır.”
“İslam, barış ve rahmet dinidir. Bireylerin onurunu ve hukukunu kutsal kabul etmiştir. Bu bağlamda her türlü zulmü, haksızlığı, kargaşayı, fitneyi, fesat ve tefrikayı yasaklamış; adaleti, hakkaniyeti, barışı, huzuru, birlik ve beraberliği emretmiş ve yüceltmiştir. Ne yazık ki bu evrensel değerlere itibar etmek istemeyen küresel emperyalist güçler, demokrasi, insan hakları, diyalog, barış ve huzur gibi kavramların da içini boşaltmak suretiyle sinsi planlarla ülkemizi bölmeye ve zayıflatmaya çalışarak içerde ve dışarda, bölücü terör örgütlerinin hedefi haline getirmişlerdir. Bu maksatla ülkemizde ve sınırlarımızı çevreleyen bölgelerde kan döken, masum insanların canına kıyan FETÖ, PKK/ PYD ve DEAŞ gibi terör örgütleri ve bunların uzantılarını maşa olarak kullandıkları ibretle müşahede edilmektedir. Yetişen nesilleri bu örgütlerin tuzağına düşmekten kurtarmak için sahih kaynaklara dayalı, hurafelerden arınmış, şahıslar yerine değerleri üstün tutan, şeffaf ve denetlenebilir bir din eğitimi verilmesinin önemi bir kez daha anlaşılmıştır.”
Gelelim İmam Hatip okullarına
04:0027/04/2018, Cuma
G: 27/04/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sapı bizim ormandan olan bir balta da İmam Hatip okullarını kesmişti (başarısız olduklarını sevinerek yazmıştı), ama bizi asıl üzen ve çocuklarımızın şevkini kıran yazılar ve konuşmalar bizim mahallenin gafillerinden vaki oluyor.
Gelelim İmam Hatip okullarına
Gelelim İmam Hatip okullarına
20 Nisan, Cuma
İmam Hatip okulları yalnızca “cami imam ve hatibi” yetiştirmek üzere çalışmıyor; bu okullar bizim medeniyetimizin ve kültürümüzün okulları olmayı hedeflemiştir. Bu okullardan mezun olan çocuklarımız her nerede bulunur ve hangi işi yaparlarsa yapsınlar Müslümanca yapmalarını, çağımızda İslam’ı temsil etmelerini istiyoruz. Cumhurbaşkanımız’ın değerli destekleri ve ilgili dairenin fedâkâr genel müdürü ve ekibi ile İmam Hatip okullarına hizmet eden sivil toplum kuruluşları sayesinde bu okullar gelişerek büyüyor ve hedefine doğru ilerliyor. Bugün artık bir tip İmam Hatip okulu değil, amaca göre çeşitlendirilmiş birden fazla okul çeşidine ve programına sahibiz.
Bu okullarda Arapça öğrenilmez diyenlere bir başarı hikayesi ile cevap vereceğim:
Katar Foundation bünyesinde tertip edilen ve 52 ülkenin katılımı ile 8-11 Nisan 2018 tarihlerinde Katar’ın başkenti Doha’da gerçekleştirilen 2018 yılı Uluslararası Arapça Münazara Yarışmalarına ülkemizi temsilen Kocaeli/İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi katılım sağladı.
“Liseler Arası Arapça Münazara Yarışmaları”nda ülkemizi temsil eden Kocaeli-İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerimiz, finalde Lübnanlı rakiplerini eleyerek çoğunluğu anadili Arapça olan 53 ülke arasından dünya birincisi olma gururunu bizlere yaşattılar.
Hazırlık Arapça Dil Projesi uygulayan 15 okulumuzdan birisi olan İzmit Mehmet Akif Ersoy Kız Anadolu İmam Hatip Lisemiz, 2016 ve 2017 yıllarında Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün Akademi Lisan ve İlmi Araştırmalar Derneği ile ortaklaşa 9 yıldan beri düzenlediği ve son iki yılda Münazara kategorisini de eklediği “Arapça Münazara Yarışmaları” Türkiye Şampiyonudur.
Kazanılan bu başarı bize gösteriyor ki, Arapça başta olmak üzere yabancı dil eğitimi alanında gerçekleştirilen yarışma ve etkinliklerin önemi büyüktür.
Talebim üzerine bana bildirilen Katar’daki Yarışma yeri ve süreç ile ilgili daha fazla bilgi şöyledir:
Katar National Convention Center’da (Katar Ulusal Kongre Merkezi) gerçekleştirilen organizasyonda her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Organizasyon heyeti ve jüriler alanlarında uzman isimlerden oluşturulmuş ve değerlendirmeler son derece ciddi, tarafsız ve ilkeli olarak takımlara ve izleyicilere aktarıldı.
Yarışmaların başlamasından önce tüm ülke takımları seviye sınavına tabi tutuldu. Bu sınavda A grubu ülkeler Arapçası iyi olan, B Grubu ülkeler ise nispeten daha zayıf ülkeler olarak belirlendi. Türkiye A Grubu ülkeler arasında turnuvaya başladı. Birçok Avrupa, Amerika ve Avustralya ülkelerinin yarışmalara Arap asıllı öğrencilerle katıldığı görüldü. Türkiye ise anadili Türkçe olan ve Anadolu İmam Hatip liselerinde 2 yıl Arapça eğitimi alan öğrencilerle katıldı. Burada hazırlık dil eğitimi veren proje okullarımızın başarısı göze çarpmaktadır. Dil eğitiminde (Arapça, İngilizce, İspanyolca, Almanca) devrim yaşandığını ispatlayan okullarımız, henüz mezun bile vermemişken dünya çapında dereceler alarak ilerisi için umutlarımızı katbekat artırmaktadır. Dört kişilik takımımızın üç öğrencisi 10. sınıfta öğrenim görürken bir öğrencimiz 11. sınıfta öğrenim hayatına devam etmektedir. Okulun öğretmenleri arasında TC. vatandaşlığına geçmiş bir Suriyeli de vardır.
Yarışmaların başladığı ilk gün takımların üzerindeki heyecanı atmaları için puan ve eleme değeri olmayan bir münazara gerçekleştirildi. Her takımın birbirini tanıma ve işleyişi görme açısından yaptıkları bu tur çok faydalı olmuştur. Birinci tur eleme usulü değil takım puanı usulüne göre gerçekleşmiştir. Türkiye 2. tura Tunus’tan sonra en yüksek takım puanı olan ülke olarak çıktı. 2. turdan itibaren eleme usulüne geçilmiştir. Yenilen ekip münazaradan ayrılmak durumunda kalmıştır.
Yarışmalarda ilk 4 ülke şöyle oluştu:
1. TÜRKİYE (DÜNYA ŞAMPİYONU)
2. Lübnan
3. Umman
4. Singapur
Ayrıca bireysel olarak en iyi münazaracılar kategorisinde de ödüller verildi. Burada 208 münazaracı içerisinde ilk 10 açıklandı. Bu kategoride 3 öğrencimiz bireysel olarak da ödül kazanmış oldu.
Ödül töreninden sonra Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın görüntülü telefon bağlantısı yoluyla münazara ekibini tebrik etmesi onlar için ayrı bir sevinç ve onur kaynağı olmuştur.
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
04:0029/04/2018, Pazar
G: 29/04/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Maksadım Türk propagandası veya Arap karalaması yapmak değil; biz Müslümanlar olarak onbeş asır önce ırkçılığı, kavmiyetçiliği, etnik imtiyazları… geride bıraktık, bunları cahiliyye zihniyeti ve uygulaması olarak damgaladık, “iyi Müslüman iyi insandır, üstün veya alçak olmanın ölçütü güzel ahlaktır, Müslümanca güzel ahlak çobanı sultandan üstün kılar, ahlak noksanlığı ise sultanı itibardan düşürür…” dedik.
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
Arap ülkelerindeki çağdaş kölecilik
22 Nisan, Pazar
Bu böyle olmakla beraber İslam ilkelerine ve ahlakına göre kusurlu olan hangi şahıs, topluluk ve yönetim olursa olsun ıslah maksadıyla eleştirmek, “aka ak, karaya kara” demek durumundayız.
Arap ülkelerinden Türkiye’ye, gezip görmeye gelenlerin çoğunun, yoksul Müslüman ülkelerden devşirdikleri hizmetçi kadınlara nasıl baktıklarını, nasıl muamele ettiklerini üzüntü ile görüyordum. Yakın zamanda okuduğum bir haber bu konuyu köşeme alarak ilgilileri haberdar etmeyi gerekli kıldı. Habere göre Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, Filipinler’in başkenti Manila’daki Kuveyt büyükelçisini geri çağırıyor ve ülkedeki Filipinler büyükelçisini de istenmeyen adam ilan ediyor.
Sebebini merak ettim; anlaşılan o beni üzen manzaralar istisnai değilmiş, Suudi Arabistan, ve Körfez Ülkeleri yoksul ülkelerden çalışmak için gelen erkek ve kadınlara (özellikle de kadınlara) köle ve cariye muamelesi yapıyormuş. İşkenceden kurtulmak ve ülkesine dönmek isteyen vatandaşlarının engellendiğini gören Filipinler Büyükelçiliği harekete geçmiş ve vatandaşlarını kurtarmak için resmi ve açık olmayan yolları da denemiş.
Bazı Kuveytlilerin evlerinde çalışan Filipinli hizmetçilerin kaybolmasıyla başlayan hadise, sosyal medyada evlerden Filipinli hizmetçi kadınların Filipinler Büyükelçiliği’ne ait diplomatik araçlar tarafından kaçırıldığına dair görüntülerin yayınlanması üzerine diplomatik kriz haline dönüşmüş.
Filipinler Devlet Başkanı Duterte, geçen Şubat başlarında düzenlediği basın toplantısında “Ülkesine geri dönmek isteyen işçiler, Filipin Hava Yolları’na giderek Cumhurbaşkanlığı emriyle ülkeye geri dönüş için bedava bilet alabilir” demiş. Kuveyt’te çalışan Filipinli sayısının 276 bin olduğu kaydediliyor.
Konuyu biraz araştırınca bir İslam ülkesi için yüz karası olacak olaylar ve manzaralarla karşılaşıyoruz:
Suudi Arabistan yönetiminin 2005 yılında hazırlayıp yürürlüğe koyduğu İş Kanunu ile yabancı işçileri “Kefil” dedikleri işverenlerin kölesine dönüştürmüştür. İş ve çalışma durumunun ağır olduğunu, işverenin anlaşmaya uymadığını ve aldattığını gören yabancı işçiler, kendi ülkelerine dönmek istediklerinde Suudi Arabistanlı kefil-işverenler, çeşitli bahaneler ve tertiplerle bunu engellemektedirler. Suudi Arabistan’da çalışan tüm yabancı işçiler, 11.03.1987 tarihli Suudi Kraliyet Kararı ile sosyal sigorta kapsamı dışına çıkarılmışlar. Bu ülkede ikamet iznine sahip 9 milyon civarında yabancı işçi, yaşlılık, sakatlık ve ölüm sigortaları bakımından Suudi Sosyal Sigortalar Yasası kapsamı dışında tutulmaktadır. İşçiler düşük ücretle çalıştırılıyor ve biriktirdikleri paralar da çeşitli bahanelerle gasp ediliyor. 30 milyon nüfusa sahip Arabistan’da 9.2 milyon yabancı işçi çalışırken, ancak 1.6 milyon işçi gerekli kanuni statüye sahip olmuştur.
Yabancı işçiler şiddet, işkence ve tutuklanma ile mal varlığına el koyup sınır dışı edilme gibi tehlikelerle karşı karşıyadırlar. Suudi Arabistan’da çalışan Pakistanlı, Filipinli ve Endonezyalı işçiler ve hizmetçiler düşük ücretle çalıştırılıyorlar. Yabancı işçi sadece 530 dolar ücret almaktadır. İşçi kadınların durumu daha vahimdir. Yabancı işçi ve hizmetçi kadınlara cariye gözüyle bakılıyor. Bu mazlum ve yoksul kadınlar, şiddet, işkence ve tecavüze uğruyor ve hiçbir mahkemeye başvurma hakkına da sahip değiller.
Arabistan’da bir milyon Endonezyalı işçi çalışıyor. Endonezya İnsan Gücü ve Göçmenler Bakanı Mehaymin ise, yaptığı açıklamada, işçilere karşı şiddet uygulandığını, bu durumun devam etmesi halinde Endonezya işçilerinin Arabistan’a gönderilmesini yasaklayacaklarını söylüyor. Suudi Arabistan ile birlikte Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri de benzer bir şekilde işçi ve kadınların haklarını ayaklar altına alıp, onları köleleştirmektedirler.
Balkondan itmeler, dudakları makasla kesmeler, cinsel tecavüzlerle ilgili bir dolu vaka ve hikayeleri var.
Bunlar nasıl Müslüman, bu ülkeler nasıl İslam ülkeleri, bu ümmet ne zaman silkinip kendine gelecek de İslam’ın her şeyden önce güzel ahlak, adalet, nimeti ve külfeti adil paylaşma… olduğunu anlayıp uygulayacak!
Doktora ve ictihad
04:003/05/2018, Perşembe
G: 3/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir konuşmamda ictihad konusuna temas etmiş ve ictihad kapısı kapalı filan diyorlar ama bugün üniversitelerde ilâhiyat dalında ve özellikle fıkıhta yapılan “kaliteli birçok doktora çalışması birer ictihaddır” demiştim. Bu sözü işiten bir zat, “anlı şanlı bir kişi bunu söylemiş!” diyerek beni ayıplamıştı. Şu halde bildiklerimi bir daha özetlemek ve maksadımı açıklamak, dedikoduları ve günaha girmeleri önleyeceği için vacib oldu.
Doktora ve ictihad
Doktora ve ictihad
2 Mayıs, Çarşamba
Çağın getirdiği birçok yeni problemi çözüme kavuşturmak ve müminlerin, hayatın her alanında Müslümanca yaşayabilmeleri için muhtaç oldukları din bilgisini onlara sunabilmek için çeşitli derecelerde içtihada da ihtiyaç vardır.
Bir mesele daha önceki müctehidler tarafından ele alınmış, hükmü açıklanmış, fakat hüküm üzerinde ittifak sağlanamamış, birden fazla ictihad ortaya çıkmış ise fıkıh alanında bilgi sahibi olan kimseler halka bu hükümleri açıklarlar. Bu açıklamalar kitaplarda da yapılmıştır ve bunlara ulaşmak, okur yazarlar için zor değildir. Kendisi müctehid olmayan bir mümin, birden fazla/farklı içtihatla karşılaştığında daima belli bir müçtehidin ictihadlarını (mezhebini) taklid edebilir (bunu alıp uygulayabilir) ama din ve ilim bakımından buna mecbur değildir; ihtiyacına göre (keyfi değil, ihtiyacını haline en uygun bir şekilde karşılamak üzere) başka müctehidlerin de ictihadları ile amel edebilir. Belli bir mezhebin hakim olduğu bir çevrede yetişmiş olan bir Müslüman, ihtiyacına binaen bir veya daha fazla meselede farklı müctehidleri taklid ettiğinde ortaya çıkan durum “telfik” değil, “intikal”dir ve intikalin caiz olduğu Hanefî fıkıh kitaplarında da güçlü görüş olarak nakledilmiştir.
İctihad edebilecek kadar ilmi olan Müslümanların (âlimlerin), zaruret durumu dışında bir başka müçtehidi taklit etmeleri caiz değildir. Ancak ictihad dereceleri de birden fazladır; bütün meselelerde değil de bilgisine sahip olduğu bazı meselelerde ictihad edebilenler de bu meselelerde ictihad ederler.
İctihad derecesine sahip bulunan bir alim, önüne çıkan meseleyi incelerken daha önce yapılmış içtihatlara da bakar, eğer kendi içtihadı bunlardan birine uygun düşüyorsa bu takdirde yine taklit değil, başkalarıyla aynı sonuca varılmış, ictihad edilmiş olur.
İctihad bahsi açıldığında iki görüş, tespit ve eğilimle karşılaşıyoruz: 1. Dördüncü asırdan sonra müctehid yetişmemiştir ve yetişmez; bu sebeple ictihad yapanlar ehliyetsizdirler, ictihadları da dine zarar verir. 2. Naslar sayıca sınırlı, dinî hükmünün açıklanması gereken hadiseler, olaylar, durumlar, ilişkiler ise sınırsızdır. Şeriat dünya durdukça duracağına ve Müslümanların hayatını düzenleyeceğine göre şeriatın sınırlı naslarından sayıca, zaman ve mekanca sınırsız olan hadislerin hükümlerini çıkarıp açıklayabilmek için ictihad zaruridir. Naslar bütün olayların hükümlerini ve soruların cevaplarını kapsamadığı gibi belli bir zaman ve mekan içinde yapılmış ictihadlar da kapsamaz. Bu sebeple ümmete, müctehid yetiştirmek için gerekli tedbirleri almak farzdır.
Ben bu ikinci görüşü savunuyorum.
Ciddi ve kaliteli bir doktora tezi yazan ilim adamı, o konuda ictihad etmiştir; çünkü doktora taklit, başkalarının söylediklerini nakil ve tekrar şeklinde yapılamaz. Doktora yapan ilim adamı hem konu hakkında tam bilgiye sahip olacak, hem de bu konuda kendisine gelinceye kadar yazılmış ve söylenmiş olanları bilecek, bunları tahlil ve tenkit edecek, kendisi ya daha önce söylenmemiş olanı söyleyecek, ya söylenenlerden birini taklit yoluyla değil, delilini güçlü ve geçerli bulduğu için tercih edecek yahut da sonuç için farklı (kendine mahsus) bir yöntem uygulayacaktır.
İşte bunun adı doktora, kendisi ise ictihaddır.
Bakın ilgili kaynaklarda doktora nasıl açıklanıyor:
“Doktora’nın amacı ilim yolcusuna, bağımsız bir şekilde araştırma yapabilme, bilimsel konuları derin bir şekilde inceleyip yorum yapabilme ve yeni sonuçlar elde edebilmek için yöntemler belirleyebilme yeteneği kazandırmaktır”.
Benim bu sözüme kızacak ve beni ayıplayacak yerde yapılması gereken, doktora çalışmalarının ictihad değil de taklit mahiyetinde olduğunu söylemek ve bunu ispat etmektir.
.Faizli kredi ve zaruret
04:004/05/2018, Cuma
G: 4/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Katılım bankaları (eski isimleri özel finans kurumu) kurulmadan önce kamuya (umumî) veya özel kesime (hususî) ait olsun önemli; yani lüks sayılmayan bir finans ihtiyacı ortaya çıktığında, eğer ihtiyaç faizli kredi almadan giderilemiyorsa, başka bir kapı yoksa bu ihtiyacın zaruret sayılıp sayılmayacağı, dolayısıyla faizli kredinin alınıp alınamayacağı konusu tartışılmıştır. İhtiyaç sebebiyle faizli kredi konusunun tartışılması yeni de değildir.
Faizli kredi ve zaruret
Faizli kredi ve zaruret
3 Mayıs, Perşembe
1987 yılında İSAV (İslâmî Araştırmalar Vakfı) bu konuyu tartışmak üzere toplantılar tertip etmişti, ben de orada bulunmuş, konuşma yapmış, daha sonra konuşmama ek bir yazı da yazmıştım.
Bu girişten sonra o konuşma ve yazıdan bazı kısımları nakledeceğim. Bunu bir bütün olarak görmek ve okumak isteyenler “İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri” isimli kitabıma bakabilirler.
Bana ait olmadığı, böyle bir görüşü benimsemediğim halde bir efsane bazı günahkâr dillerde dolaşıp duruyor:
Güya ben,
1. “Enflasyon kadar faiz helâldir” demişim,
2. “Ev almak isteyenlere faizli kredinin caiz olduğunu” söylemişim.
Önce şu hususu açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki, benim inancıma göre reel faizin azı da çoğu da haramdır. Banka faizleri de İslâm’ın faiz yasağının kapsamı içindedir. Müslümanların vazifesi faizsiz banka, faizsiz kredi (karz-ı hasen), tekâfül sigortacılığı, faize bulaşmayan şirketler ve kooperatifler… oluşturarak, mevcut olanları destekleyerek ticareti, ekonomiyi ve karz ihtiyaçlarını faizden arındırmaktır.
Bunların bulunmadığı, bulunduğu halde yeterli olmadığı veya ihtiyaç sahibine cevap vermediği durumlarda Müslümanlar ne yapacaklar?
Lüks olmayan ihtiyaçlarını karşılamadan, sıkıntılara katlanarak hayatlarına devam mı edecekler, yoksa “ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade mi edecekler?
Şüphe yok ki, takva adına ruhsatlardan istifade etmemeyi (azimeti) tercih etmek bir güzel kulluk davranışıdır; ancak insanlar tek başına yaşamıyorlar, birinin katlanabileceği sıkıntılara onun eşi, çocukları ve hukuki ilişki içinde olduğu çevresi katlanamayabiliyor.
İşte benim aşağıda okuyacağınız açıklamalarım bu zaruret (umumi ve hususi ihtiyaç) haline ait olup istisnâîdir. Ben zaruretin derecelerini açıklıyor, hangi dereceye kadar gerektiğinde ruhsatların kullanılabileceği konusunda -ictihad yapmıyor- eskiden yeniye âlimlerin görüşlerini naklediyor ve yorumluyorum.
Bahsi geçen konuşmayı yaptıktan sonra müzakere edenlerden şu itirazlar gelmişti:
“Zarûret ayrı, hâcet ayrıdır. Mesela buzdolabı, çamaşır makinesi hacet-i asliyedir, herkes buna muhtaçtır, evsiz yaşamak da zordur, ama bunları temin etmek için gasp veya hırsızlığa başvurmak caiz değildir. Ev sahibi olmak için haram olan ribaya girmek caiz değildir. Teşvik kredisi de böyledir, vatandaş buna muhtaçtır, ama zarûri değildir.”
Bu itiraza şu cevabı vermiştim:
Bu itirazın dayandığı temel düşünce, zarûret ile temel ve önemli hacetin (ihtiyacın) aynı şey olmadığı, zarûretin haramı helâl kıldığı, hâlbuki ihtiyacın böyle bir özelliğinin bulunmadığıdır. Örneklere geçmeden önce bu temel düşünceyi delillerle çürütmek gerekecektir. Bunun için de önce “zarûret ile hâcetin haramları mubah kılma bakımından aynı rolü oynadıklarını” ortaya koyan kaide ve ifadeleri verecek, sonra bu kaideye dayanılarak zarûret sayılan ve mahzurların mübah olmasını sağlayan hâcet (ihtiyaç) örnekleri vereceğiz.
Önce Mecelle’nin 32. maddesi ile Suyûtî’nin el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli kitabında geçen kaideyi hatırlatıyorum. Bu iki kaynak, açık ve kesin bir ifade ile “Hâcet (ihtiyaç), umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” diyor. Aynı ifadeyi Zeynuddin İbn Nuceym’in (v. 970/1563) el-Eşbâh ve’n-Nezair isimli eserinde de görüyoruz (c. I, s. 126). Kaidede zikredilen “umûmi ihtiyaç”, amme ihtiyacı, genel ihtiyaç; “husûsi ihtiyaç” ise fertlerin, özel şahısların ihtiyacıdır. Genel ihtiyacın hem zarûret sayıldığı, hem de özel ihtiyaçtan daha önemli ve güçlü bulunduğu birçok fıkıh âlimi tarafından zikredilmiştir. Bunların başında büyük Şâfiî fakih İzzüddin b. Abdisselâm (v. 660/1262) vardır. el-Kavâ’id isimli eserinin “Ivazlı akitlerle ilgili kaidelerin istisnaları” bahsinde şöyle diyor: “Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helâl bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zarûret hallerine bağlı değildir; çünkü haramdan faydalanmak zarûrete bağlı kılınırsa giderek Müslümanlar zayıflar, düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler. Bu durumda haram maldan, ihtiyacın ötesinde -lüks ve refah seviyesinde- istifade edilemez, ama ihtiyaç kadar istifade edilebilir. Mesela istifade edilen haram malın başkalarına ait olduğu bilinse, fakat sahipleri henüz bilinemez olsa -ileride de bilinmesi mümkün değilse mal zaten ammeye intikal eder- bu maldan istifade etmek caizdir; çünkü amme menfaati, özel zarûret gibidir. Zarûret bir kimseyi, halkın malını gasp etmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur; hatta açlık, soğuk, sıcak gibi bir sebeple öleceğinden korksa, bu ihtiyaçlarını karşılayacak malı gasp etmesi (caiz olmanın ötesinde) gerekli hale gelir. Bir kişiyi hayatta bırakmak için bu gerekli olursa, binlerce hayatı kurtarmak için gerekli olmaz mı? İçinde Allah’ın makbul kullarının da bulunması muhtemel olan toplumu ayakta tutmak, bir kişinin zarûretini gidermekten daha önemlidir ve ona tercih edilir. Din, ilân ettikten sonra sahibi bulunamayan kayıp eşyayı, bulanın yemesini caiz görmüş, bunun için zarûreti şart koşmamıştır. İslâm dininin, “menfâatin elde edilmesi, zararın ve kötülüğün ortadan kaldırılması” maksadına yönelik hükümlerini inceleyen kimsede -hakkında özel bir nas, icmâ ve kıyas bulunmasa dahi- mezkûr maslahatların ihmal edilmemesi, sözü edilen mefsedetlere de yaklaşılmaması gerektiği konusunda bir inanç ve bilgi hâsıl olur. Dini iyi anlamak kişiyi bu sonuca götürecektir. Bu şuna benzer: Fazilet, hikmet ve akıl sahibi bir insan ile uzun zaman beraber yaşayan, her konuda onun neyi tercih ettiğini ve neyi hoş görmediğini anlayan bir kimse, o zatın hakkında ne dediğini bilmediği bir menfâat-mefsedet meselesi ile karşılaştığı zaman -yol ve âdetini bildiği için- bu konudaki tercihini de kestirebilir...” (Kavâ’du’l-Ahkâm, c. II, s. 188-189).
.Zarurete dayalı uygulama örnekleri
04:006/05/2018, Pazar
G: 6/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Haramları askıya alan zaruretin, çare bulunmazsa ölüm veya sakatlığa sebep olan ihtiyaçlarla sınırlı olmadığı; zorluk, meşakkat, sıkıntı getiren ihtiyaçları da içine aldığı konusunda çağdaş iki âlimden de nakil yapayım:
Zarurete dayalı uygulama örnekleri
Zarurete dayalı uygulama örnekleri
30 Nisan, Pazartesi
Muâsır âlimlerden Prof. Dr. M. Mustafa Şelebî (merhum), Ta’lihu’l-Ahkâm isimli eserinde ihtiyacın zarûretle bir tutulduğunu şu satırlarıyla ifade ediyor: “Deliller zarûret olan menfaate (maslahata) olduğu gibi ihtiyaç seviyesinde bulunan menfaate de itibar edildiğini isbat etmektedir. Birini caiz sayıp diğerini saymamanın delili yoktur. Ayrıca sahâbeden beri geçmiş nesillerin, nass karşısında bile işlettikleri menfâat prensibi, zarûret haline gelen menfaatler değildir. Aslında nass karşısında menfâat prensibi ile amel etmek, akıl ve reyi işletip nassı terketmek değildir; tam aksine bir nas ile ameli, birçok nassa dayanarak askıya almaktır... Şu da unutulmamalıdır ki âlimler ‘ihtiyaçların zarûret sayılması’ kaidesini benimsemişler, bu kaide aralarında meşhur hale gelmiş, tartışmasız kabul edilmiştir” (Kahire, 1947, s. 302). “Sözün özü Ebû Hanife ve arkadaşları mesalih prensibini kullanmışlar, bununla nassları tahsis etmişler, hatta bazen bunları askıya almışlardır; bu menfâatlerin de kimi zarûret derecesindedir, kimi ondan daha aşağıdadır...” (s. 362 vd.).
ALANA HARAM, VERENE CAİZ
“Bir insan emir, ya da devlet başkanı nezdinde, bir işini tesviye etsin, düzeltsin, yoluna koysun, böylece meşrû olan bir menfâati elde etsin ve bir zarardan kurtulsun diye, bu maksatla, birine rüşvet verse bu caiz midir?”
Cevap veriyor:
“Alana haramdır, verene caizdir” (İbn Nüceym, Risâle fi’r-Rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115).
Bakın rüşvetle ilgili hadisten hareket ettik, bu noktaya geldik. Şunu bir daha tekrarlıyorum: Burada emirin, valinin veya sultanın, rüşvetinizle sizin evrakınıza imza atması, size isteğinizi vermesi, istediğiniz emri çıkarması hadisesi vukua gelmezse, siz hemen bir haftada veya 24 saat içinde ölmezsiniz; ama meşrû bir menfaat elinizden gider ve siz artık ondan istifade edemezsiniz. Edemeyince, demek ki, fıkıh bunu bir zarûret olarak kabul ediyor ve bundan dolayı rüşvet verirsin diyor. Bu senin için caizdir. Ama karşı taraf için haramdır. İşte önemli özel veya amme ihtiyacını gidermek için faiz vererek kredi temini de böyledir; günahı, başka türlü, mesela ortaklık yoluyla sermaye vermeyen yüklenir.
“Bir insanın hastalığı belli bir ilâcı tatbik etmeden ya geçmez, ya da zann-ı galibe göre geç iyi olursa yasak kılınan tedâvi âlet ve şekilleri geçici olarak mubah olur ve uygulanabilir.
Dileyenler Mecelle’nin 21, 32 ve 58. maddelerine, amme ihtiyacı sebebiyle istimlâki caiz gören 1216. maddeye, bunların şerhlerine, Suyûtî’nin Eşbah’ının (ihtiyacı zarûret sayan) kaidesine ve şerhine (s. 88, Kahire, 1959) bakabilirler. Yine amme ihtiyacı sebebiyle Hz. Ömer’in, Irak topraklarını gazilere dağıtmayıp devlete bırakması, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için Müslümanlardan zekât dışında bir de vergi alınmasını fukahânın caiz görmesi üzerinde düşünebilirler.
ZARURET MİKTARINCA HARAM YEMEK
Tunuslu Muhammed Tahir b. Aşûr’un (merhum), özellikle içtimai ihtiyaca (genel zarûret ve ihtiyaca) dikkat çekmek üzere yaptığı bir tasnifi göz önüne almak faydalı olacaktır.
İbn Âşûr’a göre fukahâ, zarûretin ferdlere ait ve geçici olan çeşidi üzerinde durmuş, örneklerini de bu çeşitten seçmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “...darda kalana (zarûrete düşene) başkasının payına el uzatmamak ve gerekli miktarı aşmamak üzere (haramı yemek ve ondan faydalanmakta) günah yoktur” (Bakara: 2/173) meâlindeki âyet, geçici ve özel olan zarûretlerle ilgilidir. Bunun yanında biri devamlı, diğeri gelip geçici olmak üzere iki çeşit zarûret daha vardır ki bunlar aynı zamanda genel (umûmi, içtimai) zarûrettir. Umûmi zarûret ve ihtiyacın devamlı olanı, yine devamlı olan istisnai hükümler gerektirdiği için Sünnet kaynağı bu hükümleri getirmiştir; selem, zirai ortakçılık vb. hükümler bu kabildendir. Umumi zarûret ve ihtiyacın gelip geçici olanı da ya ümmetin tamamını yahut da büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Din, ümmetin selâmetini, güçlü olmasını, dirlik ve düzen içinde bulunmasını istemektedir. Dinin bu istek ve maksadı tehlikeye düşer, bu mânâda bir zarûret meydana gelirse ilgili yasaklar kalkar, haramlar helâl olur. Şüphe yok ki bu nevi zarûreti ruhsatlarla gidermek, özel zarûreti gidermekten daha önce gelir (Mekâ-sıdu’ş-şeri’a, s. 125).
Bu tasnifi esas alarak sıralayacağımız örnekler, hem ihtiyacın zarûret kabul edilmesi, hem de ihtiyaç dolayısıyla bir kısım yasakların serbest hale gelmesi konusunda şüpheye yer bırakmayacaktır: Yukarıda geçen rüşvet verme ruhsatı ile muâyene ihtiyacına binaen açılması haram olan yerlerin açılma ruhsatı bu çeşidin örnekleridir.
ÖZEL (FERDÎ) ZARÛRET VE İHTİYAÇLARA DAYALI HUSUSLAR
Bazı örnekler:
a. Erkeklere ipek giymek haramdır; deri hastalığı çeken ve pamuklu vb. gömlek giydiği takdirde rahatsız olanların ipek iç gömleği giymeleri caiz görülmüştür (Buhârî, Cihad, 91; Libas, 29; İbn Nüceym, el-Eşbâh, c. I, s. 110).
b. Yalan söylemek haramdır; fakat arabulmak, mal ve cana yönelen haksız bir zararı önlemek vb. ihtiyaçlarla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir.
c. Genel kaide, “alması haram olan bir şeyin vermesi de haram ve yasaktır” şeklindedir (Mecelle, md. 34). Ancak ihtiyaç sebebiyle; yani ihtiyacı başka türlü gidermek mümkün olmadığı yahut güçlük bulunduğu zaman, alınması haram olan bazı şeylerin verilmesi caiz görülmüştür. Yukarıda zikredilen rüşvet buna bir örnektir. Ayrıca gasp etmek haram olduğu halde bir şahıs, bir çocuğun malına zorla el koysa (gasp etse), çocuğun vasisi, bu malın bir kısmını gasp edene bırakmak suretiyle geri kalanını kurtarabilir (İbn Nüceym, s. 189). Mecelle şârihi bu ruhsatı, “zarûretler yasakları mübah kılar” kaidesine bağlamak suretiyle “ihtiyacın zarûret gibi değerlendirildiğini” açıkça ifade etmiştir (Durar, c. I, s. 91).
El-Eşbâh şârihi Hamevî, “Önemli ihtiyaç sebebiyle kredi arayan kişi bulamadığı takdirde faiz ödeyerek ödünç para alabilir” şeklinde ifade ettiği ruhsatı da yukarıdaki kaideye bağlamıştır. Bu örnekte faiz “alana haram, verene ihtiyaç sebebiyle caizdir” (c. I, s. 189).
d. Evlenmesinin iyileşmesini sağlayacağı umulan akıl hastasının bir defaya mahsus olmak üzere evlenmesi caiz ve sahih görülmüştür (İbn Nüceym, s. 119).
(Devam edeceğim)
Zaruretler yasakları kaldırır
04:0010/05/2018, Perşembe
G: 10/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Hem cahil hem edepsiz olduğu yazdığından belli olan bir şahıs, bundan önceki yazımda “ihtiyacını başka türlü giderme imkânına sahip olmayan Müslümanın, ihtiyacı kadar faizli kredi alabileceğine” dair Hanefî fıkıh âlimlerinden naklettiğim hükmü bana yapıştırıyor ve gazetesinde resmimi de basarak, “Hoca coştu, faize fetva verdi” diyor. Aynı âlimler rüşvet vermeyi ve daha başka -normal hallerdeki- haramları da zaruret sayılan ihtiyaç sebebiyle caiz görüyorlar, bunları da nakletmiştim ama o -nedense- yalnızca faizi zikrediyor.
Zaruretler yasakları kaldırır
Zaruretler yasakları kaldırır
3 Mayıs, Perşembe
Bire insafsız ve edepsiz cahil, o yazıların ilkinde, senin gibilerin saptırmalarını engellemek için yazdığım şu satırları niçin okumazsın:
Önce şu hususu açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki, benim inancıma göre reel faizin azı da çoğu da haramdır, banka faizleri de İslâm’ın faiz yasağının kapsamı içindedir. Müslümanların vazifesi faizsiz banka, faizsiz kredi (karz-ı hasen), tekâfül sigortacılığı, faize bulaşmayan şirketler ve kooperatifler… oluşturarak, mevcut olanları destekleyerek ticareti, ekonomiyi ve karz ihtiyaçlarını faizden arındırmaktır.
Bunların bulunmadığı, bulunduğu halde yeterli olmadığı veya ihtiyaç sahibine cevap vermediği durumlarda Müslümanlar ne yapacaklar?
Lüks olmayan ihtiyaçlarını karşılamadan, sıkıntılara katlanarak hayatlarına devam mı edecekler, yoksa “ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade mi edecekler?
Şüphe yok ki, takva adına ruhsatlardan istifade etmemeyi (azimeti) tercih etmek bir güzel kulluk davranışıdır; ancak insanlar tek başına yaşamıyorlar, birinin katlanabileceği sıkıntılara onun eşi, çocukları ve hukuki ilişki içinde olduğu çevresi katlanamayabiliyor.
İşte benim aşağıda okuyacağınız açıklamalarım bu zaruret (umumi ve hususi ihtiyaç) haline ait olup istisnâîdir. Ben zaruretin derecelerini açıklıyor, hangi dereceye kadar gerektiğinde ruhsatların kullanılabileceği konusunda -ictihad yapmıyor- eskiden yeniye âlimlerin görüşlerini naklediyor ve yorumluyorum. Mecelle’nin de kaynakları arasında bulunan İbn Nuceym’in kitabı (el-Eşbâh ve’n-Nezâir) ve Hamevî’nin şerhinin 1985 Beyrut baskısından da cilt ve sayfaları veriyorum: C.I, s. 257, 278, 281, 294, 449.
Gelelim konunun devamına…
GENEL FAKAT GEÇİCİ İHTİYAÇ VE ZARURETLERE BAĞLI RUHSATLAR
Bu çerçevenin farkı geçici olmasıdır. Burada devamlı olmayan, bazı zaman ve yerlerde bulunan ve bulunduğu müddetçe ruhsatlara sebep olan ihtiyaçlar söz konusudur. Bu örnekler “ihtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” kaidesinin “umûmi, genel ihtiyaçlar” kısmına aittir. Umûmi ihtiyaçların ve amme menfaatinin, husûsi ihtiyaç ve menfaatlerden daha önemli, daha hayati olduğunda ittifak edilmiş ve daima amme menfaati, husûsi menfaate tercih edilmiştir (Mecelle, md. 26).
Bu kısma giren bazı örnekler:
1. Raşid Halifeler devrinde Mescid’in genişletilmesine ihtiyaç hâsıl olunca başlayan istimlak uygulaması Mecelle’nin 1216. maddesinde kanunlaşmış ve amme ihtiyacı gerekçesine bağlanmıştır. Kişilerin mülkiyetinde bulunan bir taşınmazı, bedeli verilse dahi zorla (bunu istemedikleri halde) almak caiz olmadığı halde amme ihtiyacı sebebiyle istimlak caiz görülmüştür.
2. Normal hallerde, yani devlet gelirlerinin giderleri karşıladığı durumlarda Müslümanların, zekâttan başka bir ödeme yükümlülükleri yoktur. Amme ihtiyacı ve menfâati gerektirdiği halde devletin malvarlığının belli bir harcama için yeterli olmaması halinde, durumu müsait olan Müslümanlardan vergi alınmasının caiz olduğunda ittifak edilmiştir. Bu hüküm, İslâm’ın getirdiği kardeşlik ve sosyal dayanışma esasları yanında “amme menfâatine riayet, mefsedeti defetmenin menfâati korumadan önce gelmesi, çok zararı defetmek için az zararın göze alınması, umûma ait zararı defetmek için husûsi zararın yüklenilmesi” kaidelerine bağlanmıştır (Kardâvi, Fıkhu’z-Zekât, s. 1073 vd.).
3. Hicrî beşinci asırda Buhâra ve Belh bölgelerinde halk, muhtaç oldukları krediyi temin etmek için bir usul icat etmişlerdi. Buna göre ödünç para almak isteyen bir taşınmazını, parayı alacağı şahsa “bedeli geri ödediğinde taşınmazı da geri almak şartıyla” satıyordu. Alacaklı, borç ödeninceye kadar bu taşınmazdan istifade ediyor, borçlu da aldığı krediden faydalanıyordu. Sonunda bedel iade edilirse mal da geri alınıyordu. Bu asrın fukahâsından itibaren konu tartışıldı, bunu kimi fâsid satım, kimileri şartı hükümsüz satım, yahut rehin kabul etmişlerdi. Sonunda Hanefîlerde fetvâya esas olan görüş bu muamelenin farklı ve yeni bir muamele olduğu ve halkın ihtiyacına binaen caiz bulunduğu şeklinde yerleşmiş. Mecelle de (md. 396-403) bu görüşü kanunlaştırmıştır.
4. Vefaen satım gibi yine amme ihtiyacı sebebiyle caiz görülmüş bir uygulama da Endülüs’te görülmektedir. Diğer bölgelerde olduğu gibi burada da geniş vakıf topraklar vardı. Bu topraklar kiraya verilerek gelir sağlanmak ve bu gelir belli yerlere sarf edilmek üzere vakfedilmişti. Ekilen topraklar bakım ve masraf gerektirdiği için, ağaç dikilen ve bina yapılan yerler de belli bir müddet sonunda kiracının elinden alınacağı için halk bu toprakları kiralamıyor, bundan vakıf ve toplum zarar görüyordu. Bu durumu tespit eden İbn Sirac, İbn Manzûr gibi fıkıh âlimleri dokuzuncu hicrî asrın sonlarında, bu toprakların süresiz olarak kiraya verilmesinin caiz olduğuna fetvâ verdiler. Toprağı süresiz kiraya vermek “fasid bir kira akdidir” ve bu akdi yapmak caiz değildir; ancak amme ihtiyaç ve menfâati bu akdi caiz hale getirmiştir. İbn Âşûr’un verdiği bilgiye göre onuncu asırda Mısır’da Nâsıruddin el-Lekâni buna benzer fetvâlar vermiş, yine benzer uygulamalar Fas ve Tunus’ta son zamanlara kadar benimsenmiştir (İbn Âşûr, Mekâsıd, s. 125-126).
Gelecek yazıda örneklere devam edeceğiz.
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
04:0011/05/2018, Cuma
G: 11/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlıktaki kurala uygun örneklere devam ediyorum…
Hz. Ömer devrinde Suriye ve Irak toprakları fethedilince bu topraklara verilmesi gereken statü tartışıldı. Fetih ordusunda bulunanları temsil eden grup, ganimet mahiyetinde olan bu toprakların, ganimet âyetinde emredildiği gibi (Enfal: 41, 69) askerlere dağıtılması (mülk olarak verilmesi) gerektiği tezini savunuyorlardı. Hz. Ömer’in dâhil bulunduğu grup ise “toprakların dağıtılmayıp bütün Müslümanlar adına vakfedilip işletilmesini, gelirinden mevcut ve gelecek bütün vatandaşların faydalanmalarını” savunuyorlardı.
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
Toplumun ihtiyacı zaruret sayılır
4 Mayıs, Cuma
Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu topraklar dağıtılırsa yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?” Sonunda Hz. Ömer’in görüşü tercih edildi ve böylece “harâcî arâzî” adı verilen bir toprak nev’i doğdu. Bu hükmün ve uygulamanın temelinde amme ihtiyacı ve menfâatinin bulunduğu açıkça görülmektedir (Ebû Yûsuf, Harâc, s. 24 vd.).
Amme menfâati sebebiyle umûmi kaideden (kıyastan) istisna edilen, caiz görülen bir başka örnek yine Hz. Ömer ile ilgilidir. Büyük Halife, bunda devamlı amme menfâati bulunduğunu görerek Irak topraklarını “miktarı belli ve mevcut olmayan bir bedel” karşılığında devamlı (süresiz) olarak kiraya vermiştir. Bu tasarrufta, hem bedel, hem de kira konusunda belirsizlik vardır, bunu bir şahıs özel menfâati için yapsa caiz ve geçerli olmaz, fakat amme menfâati sebebiyle bu akit caiz görülmüştür; çünkü “özel menfâat için caiz olmayan şeyler, amme menfâati için caiz olur” (İbn Abdisselâm, Kavâid, c. II, s. 177).
Osmanlılar devrinde bulunan “mîrî arazi” uygulaması da amme ihtiyacına dayanmakta, fıkha göre caiz olmayan uygulama bu sebeple caiz görülmektedir. Ebussuûd Efendi’nin fetvâlarına dayanan uygulamaya göre bu topraklar aslında haracîdir fakat kimseye temlik edilmeyip devlet malı olarak bırakıldığı için “arz-ı mîrî, yahut arz-ı memleket” adını almıştır. Bu topraklar bedellerine yakın bir peşin kira bedeli, bir de raicinden az olmak üzere kullanıldıkça alınacak kira bedeli karşılığında süresiz olarak kiraya verilmiştir; yani “muaccele ve müeccele karşılığında tasarrufu tefviz kılınmıştır”. Ebussuûd Efendi’nin açık ifadesine göre bu kira akdi fâsiddir; taraflar -fıkha, şeriate göre- bu akdi bozma hakkına sahiptirler, ancak kanun gereği bozamazlar (Kanunname-i Mu’tebere, özel yazma nüsha, 4 a-b, 8 a-b; Ali Haydar, Ş. Kanunnâme-i Arâzi, s. 36-37).
Buradan itibaren sıralayacağımız örnekler, başka kaynaklarda da yer almakla beraber İbn Nüceym’in el-Eşbâh’ından nakledilecektir.
Peygamberimiz (s.a.) Harem bölgesinin ağaçlarının kesilmesini, otlarının yolunmasını yasaklayınca, “Mekke ayrığı ölülerimizi gömerken bize lâzım oluyor” denilmiş, O da bunu yasaktan istisna etmiştir. İmam Ebû Yûsuf bu istisnanın halkın ihtiyacına dayandığını, o zaman bundan başka ota ihtiyaç bulunmadığını, halbuki sonraları halkın hayvanlarını doyurmak için de Harem bölgesinin otuna muhtaç olduklarını, eğer bu yasaklanırsa zahmet çekeceklerini ve sıkıntıya düşeceklerini ileri sürerek istisna sınırını genişletmiştir (s. 110).
Düşman, Müslüman esir ve rehineleri siper yaparak İslâm birliklerine doğru ilerlese kendilerine ateş açılır, bu arada Müslümanların da isabet almaları tabiîdir, fakat büyük ve genel zarar, küçük ve nispeten özel zarar ile defedilecektir (s. 121).
Peygamberimiz’e (s.a.) teklif edildiği halde fiyatları sınırlamaya, narh koymaya yanaşmamış, haksızlık yapmaktan çekindiğini ifade buyurmuşlardı. Sonraki devirlerde fukahâ bu konuyu tartıştı ve serbest fiyat politikasının, halkın menfâatine aykırı olması halinde devlet başkanının narh koymasının caiz olduğu sonucuna vardılar (s. 121).
İhtiyaç yüzünden faizli kredi konusuna gelelim…
İhtiyaç bulunduğu ve başka yoldan giderilemediği takdirde faizle, ödünç para alınıp alınamayacağı sorusu ile ilgili olarak İbn Nüceym, “İhtiyaç umûmi olsun, husûsi olsun zarûret sayılır” kaidesini örnekler vererek açıklarken şu satırlara yer vermektedir: “Gunye ve Buğye isimli fıkıh kitaplarında, ihtiyacı olan kişinin, kâr (ribih) karşılığında ödünç para almasının caiz olduğu zikredilmiştir” (s. 126). Hamevî de bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır: “İhtiyacı olan şahıs mesela on altın ödünç alır ve alacaklısına, her gün için belli bir meblâğı fazladan ödemeyi taahhüt eder”. Bu ruhsatın dayanağının da halkın ihtiyacı olduğu metin ve şerhin örneklerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Ehl-i Sünnet ve Hanefî âlimlerden ve Osmanlı’nın uyguladığı şeriat kanunu Mecelle’den fetva değil, bir kural ve buna dayalı hükümler naklediyorum. Fetva ferde verilir, soru sahibinin durumu göz önüne alınır ve âlim buna göre şeriatın hükmünü bildirir. Ben bu yazılarda fetva vermiyorum, faiz ve rüşvet konusundaki zarurete dayalı hükmü de delillerden kendim çıkarıp beyan etmiyorum, yalnızca naklediyorum.
Peki, benim benimsediğim hüküm nedir?
Cevabı gelecek yazıda.
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
04:0013/05/2018, Pazar
G: 13/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birbirine bağlı birkaç yazıdan sonra bana izafe edilen ve kasten saptırılan iki konuya gelmiş bulunuyorum:
* Enflasyon kadar faiz,
* Ev almak için faizli kredi.
Benim bu ikisine “kayıtsız şartsız caiz demiş olduğumu” yayıyorlar.
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
Enflasyon ve ihtiyaç kredisi
6 Mayıs, Pazar
Kâğıt paranın altın vb. değerli bir karşılığı yok. Bu ve başka sebeplerle bu paranın satın alma gücü durmadan iner ve çıkar. Kâğıt para ile alınıp satılan mal pahalanınca paranın satın alma gücü (miktarı) azalmış olur ve bu durumda enflasyondan söz edilir.
Yapılan bir karz-ı hasen akdini düşünelim: Allah rızası için ödünç veren ve hiçbir menfaat beklemeyen kimse, parasını geri aldığında eğer enflasyon sebebiyle paranın satın alma gücü azalmış ise ve mesela ödünç verdiğinde bir torba çimento alabilen bir para ödeme sırasında yarım torba alabilecek kadar zayıflamış ise ödeme nasıl olacak?
Bu konu yıllardır tartışılıyor, makul ve bizce de makbul olan görüş şöyledir: Borçlu, aldığı parayı aynı miktarda değil, bir torba çimento alacak miktarda ödemelidir; aksi halde borcunu eksik ödemiş olur.
Diyelim ki, vadeli bir borçlanma yapıldı, ödeme günü geldi ve borçlu borcunu ödemedi, bu tarihten itibaren geçecek sürede yine enflasyon farkını ödemek gerekecektir; yani ödeme günü geldiğinde bir torba çimento alan para, fiilen ödendiği zaman da bir torba alacak kadar olmalıdır.
Tabii burada konuyu basitçe anlatabilmek için çimento örneğini verdik. Uygulamada 300’den fazla malın ortalama fiyat hareketi ölçü olarak alınıyor ve buna göre paranın satın alma gücündeki eksiklik (enflasyon farkı) hesaplanıyor, ödemede bu fark telafi ediliyor.
Bu meşru uygulamanın “enflasyon kadar faizin helâl olması” ile bir alakası yoktur. Bu sebeple bir kimse bir faizci bankaya veya tefeciye gitse, kredi aldığı günkü enflasyon rakamına baksa, bu rakam diyelim yüzde sekiz olsa ve yüzde sekiz ile kredi alsa bu işlem caiz olmaz; çünkü parayı aldığı zaman yaptığı akit, mesela peşin 100 lirayı vadeli 108 liraya satın almaktır ve henüz -vade dolmadığı için- yüzde 8 enflasyon tahakkuk etmemiştir; bu işlem faizli bir işlemdir, buna caiz diyen bir fıkıh âlimi yoktur ve olamaz.
EV İÇİN FAİZLİ KREDİ KONUSU
Bugün binden fazla şubesi ve 15 binden fazla çalışanı ile katılım bankaları var. Bu bankalar, müşterilerin ihtiyaç duydukları taşınır ve taşınmaz malları satın alıp vade farkıyla satıyorlar, buna da fukahanın kahir çoğunluğu caizdir diyor. Kirada veya yakınlarının evinde oturan insanların kendilerine mahsus bir eve sahip olmaları temel ihtiyaçlar (havâic-i asliyye) arasındadır. Bu ihtiyacı, hal ve ihtiyaçlarına uygun bir ev satın alarak gidermek isteyen Müslümanların yapacakları şey öncelikle katılım bankalarına başvurmaktır. Bu bankalar işlerini görüyorlarsa ve faizci bankaların istedikleri faiz ile katılım bankalarının istedikleri kâr arasında ihtiyaç sahiplerini sıkıntıya sokacak kadar büyük bir fark (kâr talebinin bu ölçüde fazla olması durumu) yoksa faizci bankaya gitmek caiz olmaz.
Eğer katılım bankaları ihtiyaca cevap vermez veya istedikleri kâr, faize göre aşırı derecede fazla olursa Müslümanlar, temel bir ihtiyacı gidermek için “ihtiyaç zaruret sayılır, zaruret de haramı mubah kılar” kuralından istifade edebilirler mi?
Bu konuda kafa yoran fıkıh âlimleri ikiye ayrılıyorlar:
Birilerine göre ev ihtiyacı kiralamak suretiyle de karşılanabilir, bu sebeple faizli kredi almaya zaruret yoktur.
Diğerlerine göre ki, ben de böyle diyorum: Kiracı olmakla ev sahibi olmak eşit değildir. Kiracı bir yandan diğer ihtiyaçlarından keserek kira ödemekte, bir yandan da evden çıkarılma veya vefat halinde çoluk çocuğunun açıkta kalmaları endişesi içinde yaşamaktadır.
İbn Âbidîn Raddu’l-Muhtâr’da İbn Melek isimli Hanefî fakihin şu yorumunu naklediyor: “Temel ihtiyaç maddeleri ve varlıkları zekât matrahı (zekâta tabi mallar toplamı) bakımından yok sayılır. Bir kimse ev, binek, yiyecek, içecek, ev eşyası, zanaatkârların alet ve takımları, âlimlerin kitapları gibi temel ihtiyaç varlıklarından birine sarf etmek üzere para biriktirse bu paraya zekât düşmez.”
Ev almak üzere para biriktiren kimse açıkta oturuyor olamaz, mutlaka ya kiralık bir evde veya çadır, kulübe vb. bir yerde oturuyor olur, buna rağmen bir eve malik olmak onun için temel ihtiyaç sayılıyor ve bunu almak için biriktirdiği paraya, İbn Melek ve onun gibi düşünenlere göre zekât düşmüyor (Bkz. Karadavi, Fıkhu’z-Zekat, Beyrut 1969, s.151).
DÜNYAYI CENNETE ÇEVİRMEK ELİMİZDE
Bu bahsi şöyle kapamak istiyorum…
İslâm, müminleri birbirinin kardeşi sayıyor, her bir müminin ihtiyacından fazla olan varlıklarıyla muhtaç olan kardeşlerine yardım etmesini önemli bir ahlaki vazife (bazılarına göre hukuki borç) kılıyor. Mekkeli Müslümanlar Allah Resulü’nü (s.a.) tercih ederek bütün malvarlıklarını Mekke’de bırakıp Medine’ye göçtüklerinde oralı Müslümanların (Ensârın) onlarla bütün varlıklarını nasıl paylaştıklarını biliyoruz. İhtiyaç içinde kıvranan Müslümanlara artıp taşan mal varlıklarıyla yardım etmeyen ve bu yüzden onları banka kapılarına muhtaç eden zengin Müslümanlara bir şey demeyip de dara düşmüş yoksullara faizden, haramdan, takvâdan, sabırdan söz eden hocalara (böyle olanlara), “Bu dünyanın bir de ahireti var” diyorum!
İhtiyacından fazla mal varlığına sahip olan Müslümanlardan her biri bir yoksul aileyi himayesine alsa, onun temel ihtiyaçlarını gücü yettiği kadar sağlasa ümmetin hali ne kadar güzel olurdu… Kardeşlik bağları nasıl güçlenir, emniyet problem olmaktan nasıl çıkar ve vatan dünya cennetine nasıl dönerdi!
Bu değişim hiç de zor değil, yalnızca ahirete tam imana, onu dünyaya değil, dünyayı ona değişmeye bağlı!
Ah Filistin vâah Kudüs!
04:0017/05/2018, Perşembe
G: 17/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Siyonist ve terörist İsrail devleti ve bu devleti destekleyen Yahudi kesimi ile menfaat birliğine dayalı dış destekçileri yalnız bugünlerde değil, yetmiş yıldır mazlum ve mağdur Filistin halkına zulmediyorlar. Siyonistlerin ne barış yapmaya ne de Filistin halkı ile hak ve adalet dairesinde yerleşilmiş Filistin topraklarında beraber yaşamaya niyetleri var (böyle bir niyet ve hedefleri mevcut değil). Baştan beri siyonistlerin hedefi, “Nil’den Fırat’a uzanan topraklar üzerinde büyük İsrail devletini kurmak, Kudüs’ü başkent yapmak, Mescid-i Aksâ’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi’ni kurmaktır”. Bu maksatlarını, tırnakları bu topraklarda yer tutunca açığa da vurdular, turistlerin ziyaretine açık mahallerde üç ayrı makette Mescid-i Aksâ’nın bugünkü halini, onun yanında da yıkıldıktan sonra yapacakları Süleyman Mabedi’ni teşhir etmekten çekinmemişlerdi, bu manzarayı içimiz kıyıla kıyıla görmüştük.
Muhasebe zamanı
Muhasebe zamanı
8 Temmuz, Çarşamba
Bu merhametsiz, adaletsiz, taş yürekli, hukuksuz, şımarık, güçten başka hak ve hukuk sebebi tanımayan… topluluğu yalnızca biz Müslümanlar böyle görmüyoruz; insaflı Yahudiler de bu tanımlamada bize katılıyorlar.
Eskileri ve başkaları da var ya, en yakın zamandan bir örnek verelim:
İsrail’i tanımayan Yahudi Ortodoksları tarafından kurulan Neturei Karta grubu sözcüsü Yisroel Dovid Weiss, İstanbul’da Yeni Şafak’a özel açıklamalarda bulunmuştu, şöyle diyordu:
“Siyonist devlet sadece Müslümanlar için değil, tüm dünya için eziyettir.”
“Tevrat bize öldürmeyeceksiniz, bulunduğunuz topraklara sadık olarak ve Tanrı için çalışacaksınız diyor. Ama İsrail bunun dışında her şeyi yapıyor. Öyle bir devleti kabul etmemiz mümkün değil”.
“Faşistliğe dönen bir anlayış ortaya koyan Siyonizm, Yahudiliğin temsilcisi değil, ideolojik işgalci bir projedir. Bu oluşumun karşısında duran tek devlet Türkiye’dir. Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’in tehditlerine aldırmadan Filistin topraklarına sahip çıkıyor.”
“Biz Müslümanlarla yüz yıllarca beraber yaşadık. Bir problem yoktu. Dini problem değil, siyasi problemdir. Gerçek anlamda Yahudi olanlar Filistinlilerin acısını hissediyor. Müslümanlara karşı çok mahcubuz”.
“ABD nasıl olur da Kudüs’te bir büyükelçilik açabilir? Kudüs Filistin’in başkenti! İsrail’in nasıl olabilir? Böyle bir iş yapmamalarını söyledik. Yaraya tuz basmak gibi bir şey bu. Siyonist devlet sadece Araplar ve Müslümanlar için zulüm değil, tüm dünya için eziyettir.”
“İsrail’in kurulması bir ideolojidir, Yahudiliğe göre haramdır. Bizler doğru yaşayamadık, bu yüzden de cezalandırıldık. İsrail bu tarihi asla kabul etmiyor.”
Evet, insafını, vicdanını kaybetmemiş, insanlıktan nasibi sıfırlanmamış herkes buna benzer itiraflarda bulunuyor, fakat dünyayı yönetenlerin vicdanları gibi kulakları da sağır olmuş; Amerika’da Kızılderilileri öldürüp topraklarını işgal edenler, Avustralya’da Aborjinleri öldürüp yurtlarını gaspedenler, Afrika’ya aldatıcı kılık, yardım ve sözlerle papazlarını gönderip zavallı halkın eline İncil’i tutuşturup elindeki maddi ve manevi varlığını sömürenler, daha evveli de var ya, en azından Haçlı Seferlerinden beri Müslümanları yok etmek için her planı, tuzağı, gücü kullananlar, yalnızca Müslümanları da değil, farklı dinleri ve kültürleri olan daha nice halkı zorla dize getiren, ülkelerini işgal edip yıllarca sömürge halinde tutan ve bütün servetlerini kendi (Batı) hazinelerine aktaran insanlardan bahsediyoruz. Bugün de dünyayı bunlar yönetiyor, BM’lere ve Güvenlik Konseyi’ne bunlar hakimler, apaçık ve insanlık dışı zulümler, katliamlar, hukuksuzluklar karşısında susuyor, bununla da kalmıyor karar aşamasında mesela veto yetkilerini kullanarak destek çıkıyorlar. Cumhurbaşkanımız Davos’ta Siyonistlerin ayıplarını yüzlerine vurdu, BM toplantısında ve ondan sonra her yerde “Dünya beşten büyüktür” dedi, zalimlere karşı mazlumların yanında durdu… diye onu yok etmeye karar verdiler ve içeriden de işbirlikçiler bularak sonuç almaya çalışıyorlar (Allah onu ümmete bağışlasın ve korusun!)
Ne yazık ki, konuşmakla sonuç alınamıyor, hakkı ve haklıyı gücün tayin ettiği bu çağda gücün yoksa hakkın da olmuyor.
Kur’an bizi neye çağırdı ise birkaç asırdır biz onun tersine gittik. Bu çağrılardan biri de ümmetin birliği, kardeşliği ve düşmana karşı caydırıcı güce sahip olma vazifesi idi; ne o var, ne bu var; işte bu yüzden zulüm var, acı var, kan var, gözyaşı var!
Yine de dua edelim ve Allah’tan ümit kesmeyelim. Nasihatle olmadı belki musibet ümmeti yola getirir.
Bir ümit ışığı “online İslam birliği”
04:0018/05/2018, Cuma
G: 18/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konuda yazıp çizenlerin kendi ufuklarından tarif ettikleri, belli şahıs, zaman ve politik ortamlarla sınırladıkları, kiminin övdüğü kiminin karaladığı “İslamcıların” rüyaları, emelleri, hedefleri, çağrıları, ümmetin izzeti için en önemli şart olarak gördükleri İslam birliği bugüne kadar siyasi olarak veya siyasetçiler eliyle gerçekleşmedi. İslam ülkelerini yöneten çoğu kukla bir kısmı hain yöneticilerle bu birliğin kurulamayacağı da pek çok teşebbüsten sonra anlaşılmıştır.
Niğde'de zincirleme kaza: 1 ölü, 5 yaralı
Niğde'de zincirleme kaza: 1 ölü, 5 yaralı
8 Temmuz, Çarşamba
Acaba alimler ve kanaat önderleri, halkların önüne düşerek bu birliği kurabilirler mi diye de ümit ettik, bekledik, ne yazık ki, alimler birliği yerine alimler fırkaları doğdu; bir yerde bir birlik kurulsa ertesi gün başlarına farklı isimler ve sıfatlar eklenerek başkaları kuruluyor.
İslam ülkelerinin böylesine parçalanmış, oyuna gelerek birbirine düşmüş halleri düşmanlarının işine yarıyor, koca bir İslam dünyası bir avuç siyonistin hakkından gelemiyor, akan mazlum kanlarına mani olamıyor, İslam topraklarının ve mukaddesatın çiğnenmesi karşısında aciz kalıyor.
Lübnan Cumhurbaşkanlığından yapılan yazılı açıklamaya göre Avn, Bakanlar Kurulu toplantısında, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki göstericilere karşı işlediği katliamı kınayarak, “Arapların mevcut karışıklığı, İsrail’in Filistinlilere yönelik uygulamalarıyla başa çıkmayı olumsuz etkiliyor” derken bu acı gerçeği dile getirmiş oluyor.
“Bu karanlık gecenin yok mu sabahı” derken değerli yazarımız Kemal Öztürk’ün Perşembe günkü yazısındaki müjdesi ümit ışığını parlattı, gerçekten şimdilik “olursa bu olur” dedim.
Yazıyı okuyanlarınız olmuştur ama, kaçıranlar için esasını buraya alayım:
“Devlet ve hükümetlerin kontrolüne girmeden bağımsız, sivil, Müslüman, özgürlükçü, taassup ve şiddet karşıtı yeni nesillerle yapacağız bunları. Legal, şeffaf ve denetlenebilir sistemler kurmalıyız. Kudüs özgür olana kadar hiçbir ayrılığın konuşulmayacağı, tartışılmayacağı online platformlarda, İslam dünyasının birliğini sağlamalıyız. ‘Müslüman devletler birleşmezse, Müslüman milletler birleşir’ dediğim budur. Bunu siviller yapabilir. Bunu köhnemiş rejimler, çürümüş devletler, yozlaşmış hükümetler yapamaz…”
Sevgili Öztürk kanaatini ve beklentisini böylece ifade ettikten sonra bir de not koyuyor, bu notta: “Birleşmiş Müslüman Milletler” için online platformlar kurma fikrinin, uzun süreden beri üzerinde çalışılan bir proje olduğu, konunun çeşitli sivil toplum örgütleri, üniversiteler, düşünce kuruluşları, teknoloji şirketleri ve medya temsilcileri arasında görüşüldüğü” bilgisini veriyor.
Bu kadar gerekli/zaruri ve hayati olan ihtiyacı bir başlangıç olarak karşılama ihtimali oldukça güçlü olan düşüncenin gerçekleşebilmesi için bir eksiğimizin olduğu anlaşılıyor: Barut. Barut’tan maksat bağımsız kaynakların projeyi finanse etmesinden ibaret.
Şu fani dünyada bir asır ve daha fazla da yaşasak sonu ölümdür ve bu ömrün süresi ebediyet yanında sıfıra yakındır. Birçoğunun hesabını verirken terleyeceğimiz, terlemenin ötesinde en azından tartaklanacağımız servetin de kefen dışında kalanını yanımızda götürme imkanımız yok.
Mal ile yapılan cihaddan da söz edilir, ümmetin ayaklar altında sürünmesini önleyecek, hak ve adaletin dünyaya hakim olması yönünde önemli hizmetler verebilecek bir yapıya mali katkı sağlamak cihad değilse nedir!
Hem hesabı kolaylaştırmak hem de cihad şeref ve sevabını almak için harekete geçmeyen zenginlerimizin ya ilim, irfan ve basiretleri, ya da -Allah korusun- imanları eksik demektir.
Eğer hamiyetli zenginlerimizin katkısı yetmiyorsa orta gelirli, hatta yoksul sayılacak hamiyetli müminlere de bir şekilde başvurulabilir
.
.Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
04:0020/05/2018, Pazar
G: 20/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı’nın son şeyhülislamı M. Sabri Efendi 1869-1954 yılları arasında yaşamış, Sultan Abdülhamid’den itibaren Osmanlı padişahları ile Cumhuriyet döneminin önemli bir kısmına şahit olmuş, büyük mevkilere gelmiş, ilim, yayın/gazetecilik ve siyaset alanlarında isim yapmış ve iz bırakmış bir zattır. “İslâmî Hareket Öncüleri” isimli kitabımın dördüncü cildinde ona 100 sayfaya yakın yer ayırmış, hayatını ve görüşlerini yazmıştım. Burada siyasi rejimler hakkındaki görüşünü özetliyorum:
Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
Mustafa Sabri Efendi ve demokrasi
13 Mayıs, Pazar
M. Sabri’ye göre bolşevizm, masonluk, beşeri demokrasi; “eşitlik, kardeşlik, hürriyet, adalet” iddialarıyla yola çıkmış, komünizm yoksullara refah ve eşitlik, masonluk insanlara kardeşlik, demokrasi de hürriyet vadetmiştir. Ancak bunların hiçbiri vaatlerini gerçekleştirme kabiliyetini haiz değildir. Komünizm (bolşevizm) ekmek için insanların ellerinden hürriyetlerini almış, ama ekmeği de, emeğin hakkını da adaletle verememiş, kapitalizme düşman iken dev gibi bir devlet kapitalizmi oluşturmuş, servet de adaletle paylaşılmamıştır. Masonların kardeşliği dar bir sınır içinde söz konusudur. Beşeri ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremeyecektir. İslâm demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. “Ancak İslâm demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlâkına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır. Bu takdirde her iki yönden iyi yetişmiş önderleri halkın önüne düşer, ibadetlerle camileri şenlendirir, hayırda ve iyiyi teşvik, kötüyü engellemede onlara örnek olurlar. Böylece önderler ile onları takip eden halk bir bütün olarak “ahlâkî erdemleri ve insani ilkeleri” ile diğer milletlere örnek olurlar. İslâmî birlikleri içinde ırka ve kavme ait farklar eridiği gibi zenginleri ile yoksulları arasındaki mesafe de kısalır” Mevkıfu’l-Akl, C.I, s. 16).
M. Sabri Efendi konuya şöyle devam ediyor: “…şunu ispat ettim: İslâm, kavmiyet ve diğer bağlara mukabil sosyal-siyasi bir aidiyettir; bunun bütün gereklerini kendinde toplayan, başka hiçbir dinin ona yakın bir seviyeyi elde edemediği bir aidiyettir. Bu aidiyet sayesinde 300 milyonu bulan nüfusu ile bütün Müslümanlar arasında bir dayanışma ve denge şirketi kurulmuş olur. Bu topluluğun Arap’ı Arap olmayanından, siyahı beyazından -dindarlık ve ahlâkî erdem dışında- üstün değildir. Her Müslüman kendisi için istediğini, kardeşi olan diğer Müslüman için de ister. Bu dayanışma ve denge topluluğu, eski masonluktan da yeni komünizmden de daha ilkelerine sadık, daha temiz ve daha yücedir. Çünkü bu ortaklığın ve dayanışmanın amacı, dünyadan da önce ahireti kazanmaktır, ona her mümin dinî bir ödev olarak sarılır ve çünkü ondaki demokrasi, slogan, propaganda ve aldatmalara dayalı demokrasilerden daha sahihtir. Bir Fransız özdeyişinde, “Herkes kendisi için, Allah ise herkes içindir” dendiği gibi kalbini bütün beşeriyetin faydasına açan ve insanlardan önce Allah katında sorumluluk şuuruna sahip olan İslâm demokrasisi, başka ulusların aleyhine olarak kendi ulusu içim çalışmaz; böyle olunca da siyasilerin ortaya koyduğu diğer demokrasilerden elbette üstün olacak ve onlardan daha çok insanlığın iyiliğine hizmet edecektir. Yoksulların ihtiyaçlarını garanti eden gelirler, mallarından Allah’ın yoksullar ve muhtaçlar için pay ayırdığı zenginlerden gönüllü olarak onlara doğrudan ulaşacak, servetin çoğu, yoksulları zenginlerin esiri olmaktan kurtarmak için yola çıkıp da kendilerine esir eden siyaset simsarlarının elinde kalmayacaktır (Mevkıfu’l-Akl, I, s. 20 vd.).
Mustafa Sabri Efendi’ye göre insanların çıkarına ve mutluluklarına en uygun siyasi sistem “hukuk devleti” sistemidir. Demokratik cumhuriyetlerde yöneticiler kanunu eşitlik esasına göre uygulasalar bile kanunları beşer yaptığı sürece amaca ulaşılamaz; çünkü meşhur Fransız özdeyişine göre, “Herkes kendisi için, Allah herkes içindir”. Demokratik yönetimlerde de sağcılar ve solcular vardır, son söz hâkim olan tarafın olur; onlar da yoksullar hatta orta tabakanın değil, kendi çıkarlarının tarafında olurlar. Batı’da fıkhı (hukuku) olan bir din bulunmadığından buradaki demokratik cumhuriyetler beşeri (zalim ve hakkı bilmez insan elinden çıkmış) kanunları uyguladılar ama Müslümanların elinde ilâhî naslara dayanan bir hukuk, bir fıkıh vardır ve bunu uygulayarak -gayr-i Müslimler ve azınlıklar dâhil- herkesin mutlu olacağı bir sonuca ulaşmak mümkün olacaktır.
Zalimin zulmü varsa…
04:0024/05/2018, Perşembe
G: 24/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Tek parti döneminde ve daha sonra da halka rağmen halkı yönetmeye kalkışanların silah gücüyle milleti yıldırdıkları ara dönemlerde Cuma hutbeleri, suya sabuna dokunmayan konularda olurdu. 1961 yılında Kadıköy merkez vâizi olmuştum.
Zalimin zulmü varsa…
Zalimin zulmü varsa…
17 Mayıs, Perşembe
Elimize verilen vaizlik vesikasının kapağının iç tarafında “vaazların iman, ibadet ve ahlâk konularının dışına çıkması” yasaklanıyordu. O günlerde uluslararası ihtilafları, birinin diğerine yaptığı yanlışı, zulmü, hukuk ihlâlini hutbe ve vaaz konusu yapsanız soruşturma açılabilirdi.
Geçtiğimiz Cuma günü İsrail zulmüne tahsis edilmiş bir hutbeyi dinlerken bunları hatırladım.
Hatip, İbrahim Suresinin 42. âyetini okumuştu. O âyet ve devamına bakalım:
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış;/Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar./ Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zalimlerin, “Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım” diyecekleri ve onlara, “Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?” diye sorulacağı güne karşı insanları uyar./ Ve sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleşmiştiniz. Onlara ne yaptığımız sizin için açıkça belli oldu, size misaller de getirdik” (İbrahim: 42-45).
Bu âyetlerde, deistlerin iddia ve görüşlerinin aksine, Allah Teâlâ’nın, insanı ve evreni yarattıktan sonra bunlarla ilgisini kesmediği, yaratmadan sonrasını yaratılanların keyfine ve tasarrufuna bırakmadığı açık ve kesin bir ifade ile beyan ediliyor.
Peki, niçin zalimlerin cezasını ahirete bırakıyor, dünyada haklarından gelip zulmü engellemiyor?
Bir kere kötülüklerin cezasını daima ahirete bırakmıyor, bir kısmının cezasını ibret için dünyada veriyor ama eğer her günahın, her kötülüğün cezasını dünyada verseydi bu uygulama, Mülk Suresindeki şu buyruğa ters düşerdi: “Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu imtihan ile ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yaratan…”
Şu halde kulların bir kısmı zulmedecek, bir kısmı da zulmü engellemek için elinden geleni yapacak. Dünya hayatında kötülükleri önleme vazifesi Allah’ın kullarına verilmiş, bunu ihmal edip de “Ya Rabbi, biz yapmıyoruz, gel sen yap!” demek hem ilâhî nizama hem de kulluk edebine aykırıdır.
Evet, her kötülüğün cezasını dünyada vermiyor, ama ahirette vereceğini de peygamberler gönderip onlara vahyederek bildiriyor. Bu uyarıya kulak verip vermemek, inanıp inanmamak da imtihanın bir parçası oluyor.
“Tuzaklarını Allah bilip dururken onlar tuzaklarını kurmaya devam ettiler. Oysa onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi!/ O halde, Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden sakın cayacağını sanma! Allah güçlüdür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz” (46-47).
“Oysa onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi!” meâlindeki cümlenin mecazî mânası, inkârcıların kurmuş olduğu tuzaklarla Allah’ın dininin yıkılmayacağıdır.
Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah’ın huzuruna çıkacaklardır” (48).
Bu âyeti ortak mealimizde şöyle açıkladık:
“Kıyamet gününde meydana gelecek olan toplu ve kökten değişime işaret edilmektedir (krş. Tâhâ: 105-107). “Dönüştürülecek” diye tercüme ettiğimiz tebdîl kavramı Kur’ân’da bir şeyin ya özünü (Nisâ: 56) veya niteliğini değiştirme anlamında kullanılmaktadır (Furkan: 70). Burada her iki anlama da ihtimal vardır. Birinci anlama göre kıyamet gününde evren tamamıyla yok olacak, daha sonra yeniden yaratılacaktır (özün değiştirilmesi); İkinci anlama göre ise evrenin maddesi kalacak, nitelikleri değiştirilecektir; meselâ yer küresinin dağları savrulacak, denizleri yarılacak, dümdüz olacak, eğrilik büğrülük görülmeyecek fakat asıl maddesi kalacaktır (vasfın değiştirilmesi)”.
Mucizeler ve istisnalar dışında Allah Teâlâ yardımını, kulları aracılığı ile yapıyor ve kulun elinden geleni yapmasını da şart koşuyor ve ona vazife olarak veriyor.
İsrail ve benzerlerinin zulmüne karşı bağırıp çağırmak, ağlayıp yalvarmak bir işe yaramıyor, birliğe ve güce ihtiyacımız var; önce bir elimizden geleni yapalım, sonra Allah’a yalvaralım.
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
04:0025/05/2018, Cuma
G: 25/05/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sivil toplumun başardığı bazı hizmetler var ki, bunları takdir etmek ve desteklemek vacip oluyor.
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
İLEM ve İslâmcı Dergiler Projesi
18 Mayıs, Cuma
Türkiye Diyanet Vakfı’nın finanse ettiği İSAM’ın (İslam Araştırmaları Merkezi) yaptıkları, İstanbul Eğitim ve Araştırma Vakfı’nın (İSAR) öğretim ve eğitim destek projesi, ilmî çalışmaları ve yayınları), İlmî Etüdler Derneği İLEM’in başardıkları başat örneklerdir. Bu kuruluşların, bir ülkenin en önemli unsuru olan insana yatırım yapmaları ve yetişmiş insanları tarafından gerçekleştirilen bilim, medeniyet ve kültür hizmetleri/eserleri en büyük takdiri, övgüyü ve desteği hak ediyor.
Bunların örnekliğinde hayata geçecek benzerleri ülkemizin en önemli zenginliği olacak, düşünce ve kültür hayatımızı olması gereken seviyeye yükseltecek, özümüzden ve değerlerimizden sapan yönelişlere çekidüzen verecektir. .
Bu yazıda, onlardan biri olan İLEM’in, ülkemizde İslam düşüncesi tarihi bakımından çok önemli olan bir projelerine dair kendilerinden aldığım bilgiyi paylaşacağım.
İlmi Etüdler Derneği (İLEM), Türkiye’de İslamcı yayıncılığın serüvenini ele almak amacıyla 2013 yılında İslamcı Dergiler Projesi’ni hayata geçirdi. Projenin önceki aşamalarında 1908-1980 yayımlanan İslamcı dergiler incelendi, dijital ortama aktarıldı, sempozyumlar düzenlendi ve kitaplar yayımlandı. Projenin üçüncü aşamasında 1980 sonrası yayımlanan yaklaşık 500 derginin 20 bine yakın sayısı dijitalleştirilerek kataloglanacaktır. 2018 yılı sonuna kadar devam edecek proje çalışmaları sayesinde İslamcılık düşüncesine ve üzerine yapılan tartışmalara yeni bir boyut kazandırmak ve İslamcılık düşüncesinin en önemli birincil kaynaklarından olan dergiler vasıtasıyla İslamcılığa dair meselelerin yeniden düşünülmesine bir katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Günümüzde İslamcılık etrafındaki tartışmalar canlılığını devam ettirmektedir. Son zamanlarda özellikle İslam dünyasında ve Türkiye’de yaşanan gelişmeler Müslümanları ve İslamcılık düşüncesini tekrar tartışmaların merkezine taşımış ve özellikle bu alanda yapılan çalışmalar ve yayınlarda ciddi bir hareketlilik ve artış oluşturmuştur. İslamcılık düşüncesinin bu kadar canlı bir konu olmasında onun bir anlamda hayatın farklı alanlarına etkide bulunması etkilidir. Ancak çok tartışılan ve konuşulan birçok meselede olduğu gibi İslamcılıkla ilgili tartışmaların da en büyük sorunlarından birisi tekrara düşme keyfiyetidir/eğilimidir. Bu sorunu aşmak için meseleyi genel hatları ile ele alan çalışmalardan, daha özel ve ayrıntılı inceleyen çalışmalara yönelmek gerekmektedir. İLEM 3. İslamcı Dergiler Sempozyumu ile bu gereği yerine getirmeyi hedeflemiştir.
Alanında bir ilk olan bu proje ile temel olarak İslamcılık düşüncesini anlama ve yeniden gündeme getirme çabalarına açılımlar getirmek ve destek olmak; İslamcıların siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel birikimlerini ortaya çıkarmak ve İslamcılık düşüncesinin mecra bulduğu ve mecra açtığı dergileri kayıt altına alıp bir araya getirerek İslamcılıkla ilgili çalışmalara katkı yapmak amaçlanmaktadır. Türkiye’de İslamcı düşüncenin gelişimini ve üretimini görünür hale getirmek; İslamcılıkla ilgili çalışma yapan araştırmacıların birincil kaynaklara ulaşmasını kolaylaştırmak; İslamcılık araştırmalarına olgusal bir zemin kazandırmak; İslamcılık araştırmalarını teşvik etmek ve İslamcı düşünce arşivini kurmak üzere ön hazırlık yapmak bu projenin hedefleri arasındadır.
İslamcı Dergiler Projesi (İDP) kapsamında 2017 yılında başlayan sözlü tarih mülakatları, İslamcı dergiciliğin yayın hayatında fikirleriyle, yazılarıyla ve çalışmalarıyla yer almış kişilerle gerçekleştirilmekte ve böylece İslamcı düşüncenin serencamına ışık tutulmaya çalışılmaktadır. Bugüne kadar otuza yakın isimle gerçekleştirilen bu mülakatların videoları internet sitesinde yayınlanarak ilgililerin istifadesine sunulmaktadır. Ayrıca mülakat yapılan kişilere özel hazırlanan sayfalarda, biyografik bilgilerin yanı sıra kişilerin İDP dergi kataloğunda yer alan yazılarına da yer verilerek döneme dair bütüncül bir bakış mümkün kılınmaktadır.
Oldukça sınırlı imkanlarla -daha başka eserleri yanında- bu önemli projeyi gerçekleştiren derneğe şahsım adına tebrik ve teşekkürlerimi sunuyor, onu ve benzerlerini desteklemenin farz-ı kifaye olduğunu hatırlatıyorum.
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
04:0027/05/2018, Pazar
G: 27/05/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Vâdedilmiş toprakların (arz-ı mev’ûdun) ne zaman, nerede, kimlere, ne şartla vadedilmiş olduğunu öğrenmenin yolu bu va’di yapanın kitabına (verilen sözün vesikasına) bakmaktır.
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
Topraklar kime nasıl vadedilmiş?
20 Mayıs, Pazar
Yeryüzünde Allah’a ait olduğu bilinen ve hiçbir harfine, kelimesine dokunulmadan bize kadar gelen tek kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Kitab-ı Mukaddes denilen mecmuanın ihtiva ettiği Tevrat ve İncil’in -aslı Allah Teala tarafından vahyedilmiş olmakla beraber- O’ndan geldiği gibi muhafaza edilmediğini, değiştiğini, kısmen kaybolduğunu, kısmen peygamberlere ve başkalarına ait sözlerin araya girdiğini Yahudiler ve Hıristiyanlar da kabul etmektedirler. Bu sebepledir ki Allah Resulü (s.a.): “Ehl-i Kitab size bir bilgi getirdiğinde buna ne doğrudur deyin, ne de yalanlayın; Allah’ın gönderdiğine inanırız, O’nun göndermediğine inanmayız deyin” buyurmuştur. Buna göre ehl-i kitabın elinde bulunan kitaplarda yazılı bilgileri ve haberleri Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnet ile karşılaştırmak, bunlara uyanları almak, kabul etmek, doğru saymak, uymayanları ise -aykırı olmamak kaydıyle- doğru ve yanlışa eşit ihtimalli saymak gerekecektir.
Siyonistlerin devamlı gündemde tutup istismar ettikleri “vadedilmiş toprak” meselesine yukarıda açıklanan usul içinde bakalım. Konuya hem Kur’an-ı Kerim’de, hem de Eski Ahd’in (Tevrat’ın) Sayılar ve Tesniye kitaplarında temas edilmiştir:
“Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetini hatırlayın; O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi./ Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz” (Maide: 5/20-21).
Bu iki ayete göre Arz-ı mukaddes’in İsrailoğullarına vatan olarak yazılması (Allah’ın bu va’di ve takdiri) ebedî değildir ve şarta bağlıdır. Ebedi olmayıp Hz. Musa’nın asrına ait olduğunun delili, 20. ayetteki ifadedir: Allah onlara birçok nimet vermiştir, hatta bu nimetlerin bir kısmı o zamana kadar dünyada hiçbir ferde ve topluma verilmemiştir, bunlar arasında Mukaddes Toprağın onlara vatan olarak yazılması da vardır. Daha sonraki çağlarda ise Allah Teala başka toplumlara, ümmetlere, İsrailoğulları’na vermediği nimetler vermiştir.
Ayrıca bu yazı ve vaat şarta bağlıdır, çünkü 21. ve devamındaki ayetlerde bu yazının hayata geçmesi İsrailoğulları’nın buna layık olmalarına ve bunun için fedakârlık etmelerine bağlanmıştır. Hatta onlar bu şartı yerine getirmedikleri için Allah Teala onlara kırk yıl buraya giremeyip dar bir bölgede yaşama cezası vermiştir. Daha sonraki zamanlarda da İsrailoğulları güç ve ahlak bakımından layık oldukları müddetçe buralarda oturmuşlar, liyakatlerini kaybettikçe de aynı yerler başka toplumların yurdu olmuştur.
Tevrat’ın Tesniye bölümünün birinci babında yer alan bilgilere göre vadedilen topraklar hem yalnızca İsrailoğulları’na vadedilmiş değildir, hem de dünkü ve bugünkü Filistin topraklarından ibaret değildir. Va’dedilen topraklar Lübnan, Irak, Suriye ve Fırat havzasına kadar Anadolu’yu kısmen içine almaktadır. Va’din muhatabı olan toplumlar ise “İşte diyarı önünüze koydum, girin ve Rabbin atalarınıza, İbrahim’e, İshak’a, Yakub’a, kendilerine ve kendilerinden sonra onların zürriyetlerine vermek için and ettiği diyarı kendinize mülk edinin” cümleleriyle belirlenmiştir.
Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.), Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail kolundan gelmiş bir zürriyetidir, torunudur, şu halde O’nun ümmeti olan Müslümanlar da -şartlarını yerine getirirlerse- Allah’ın vadettiği Mukaddes Topraklara malik olma ve burasını vatan edinme hakkına sahiptirler. Tarihi gerçek de böyle olmuş, Hz. Ömer devrinden itibaren bu topraklar Müslümanlar tarafından fethedilerek dâru’l-İslâma dahil edilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, tamamı Allah’a ait bulunan yeryüzünün bir parçasını yurt edinme hakkının ahlâkî ve hukukî şartlarını şöyle açıklamıştır: “Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları, diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, içinde Allah’ın ismi çokça anılan kiliseler, havralar, mescidler ve camiler şüphesiz yıkılıp giderdi. Allah kendine yardım edenlere (şart ve sebepleri yerine getirenlere) muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir./Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde yurt ve iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten menederler, işlerin sonu Allah’a varır” (Hac: 22/40-41).
Müslümanların tarih boyunca hakim oldukları yerlerde din ve vicdan hürriyeti bulunmuş, camilerin yanında kiliseler ve havralar da açık kalmış, buralarda Allah’ın adı anılmış, ayinler ve ibadetler yapılmıştır. İnsanlara dinleri, ırkları, renkleri, bölgeleri, kabiliyet ve varlıkları farklı diye zulmedilmemiş, herkese fırsat eşitliği tanınmıştır. Siyonist Yahudiler ise ırkçılığı din haline getirmişlerdir, kendilerini Allah’ın has kulları, diğer insanları ise sağılacak inekler ve kullanılacak köleler olarak görmektedirler. Her vasıtayı mübah sayarak kendilerinden olmayan toplumların maddi ve manevi değerlerine, varlıklarına tecavüz etmektedirler. Zulümle, kanla, hile ile yerleştikleri Mukaddes Topraklarda başkalarına hayat ve ibadet hakkı tanımamakta, yerlerinden yurtlarından ettikleri insanların ıstırapları karşısında duygusuz kalmaktadırlar. Bütün bunlar olup dururken Allah Teala elbette Mukaddes Toprakları onlara yurt etmeyecektir; çünkü o topraklarda oturmaya ve Allah’ı anmaya layık olanların vasıfları hem kendi kitaplarında, hem de bütün kitapların doğruluk miyarı olan Kur’an’da açıklanmıştır ve orada Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, zikirden sonra (Tevrat’tan veya levh-i mahfuzdan sonra) Zebur’da: ‘Şüphesiz yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır’ diye yazdık” (Enbiya: 21/105).
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
04:0031/05/2018, Perşembe
G: 31/05/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ bu rahmet, mağfiret ve saadet günlerinde müstesna birer iftar mahiyetinde iki mutluluk lütfetti: Yeni adıyla Recep Tayyip Erdoğan İmam Hatip Lisesi ile Bursa’da Uluslararası Murad Hüdavendigar Anadolu İmam Hatip Lisesinin tertip ettikleri iftarlarda bulunduk.
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
Bir ümmet nümunesi Uluslararası İmam Hatip Okulları
24 Mayıs, Perşembe
Birinci okul sayın Cumhurbaşkanımızın da mezun olduğu, benim ve bir kısım dava arkadaşlarımın ilk öğretmenlik yıllarımızı yaşadığımız okul. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü de bu okulun eski binasının üst katında açılmıştı ve ilk yılını burada geçirmiştik. Şimdi hayır sahibi bir zatın inşa ettiği muhteşem binayı gezince değerli müdürüne, “Siz beni yanlışlıkla cumhurbaşkanlığı sarayına mı getirdiniz” diye takıldım. Duvarlarını süsleyen öğretmen tablolarında kimler yok ki… Celal Hoca, Yaman Dede, Ömer Nasuhi Bilmen, Mahir İz, Nurettin Topçu, Hüsrev Şeref, Hacı Cemal Öğüt, Ali Rıza Sağman… Böyle bir tablo içinde yer almak ne büyük bir şeref ve ilâhî lütuf.
Bu Proje İmam Hatip Lisesi hakkında ayrı bir yazı yazmam gerekecek.
Bugün başlıkta ifade ettiğim “ümmet nümunesi” ikinci okuldur.
Osmangazi Belediyesi tarafından yaptırılan ve ilçe tarihinin en büyük bütçeli eğitim yatırımı olan Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip sadece Türkiye’dekiler değil, dünyanın dört bir yanından gelen öğrenciler ile 2016-2017 eğitim-öğretim döneminde hizmete girmiş.
Toplam 21 bin 402 metrekare alanda hayata geçirilen 36 derslik ve 750 öğrenci kapasiteli Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip Lisesi, ihtişamıyla göz dolduruyor. Selçuklu dönemi ve günümüz mimarisi harmanlanarak inşa edilen okul, Türkiye’nin tek çatı altında inşa edilen en büyük okulu olma özelliğine sahip. Yurt, yemekhane, kapalı ve açık spor salonları, konferans salonu ve kafeteryaları ile komple bir eğitim kompleksi olan Uluslararası Murat Hüdavendigar İmam Hatip Lisesi, uluslararası bir kimliğe sahip.
2017 yılında 38 farklı ülkeden 85 yabancı öğrencinin eğitim gördüğü okulda 68’i ülkemizden, 22’si de hafız toplam 175 öğrenci eğitim görmüş. Bu yıl hem öğrenci sayısı hem de katılan ülkelerin sayısı hayli artmış bulunuyor.
Bu okulda üç proje mevcut: Fen ve sosyal bilimler, Uluslararası İmam Hatip ve Hafızlık projeleri.
İlan ettikleri vizyon ve misyonları ümit verici:
“Manevi değerleri özümsemiş bilimsel düşünen uluslararası düzeyde dünyaya değer katan idealist bireyler yetiştirmek.”
“Dünyaya ve insanlığa duyarlı, kimliğini manevi değerlerle şekillendirecek, donanımlı, bulundukları ülkelerde ve üstlendikleri görevlerde rol model olabilecek, İslam ülkelerinin kültürlerinin ve inanç dünyalarının buluşmasına, yaşatılmasına katkı sağlayacak bireyleri yetiştirmek için varız.”
İslam ülkelerinden, Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları ülkelerden ve ülkemizden gelmiş bulunan öğrenciler özlediğimiz ümmetin nümunesini teşkil ediyorlar. Dışarıdan gelenler yarım yılda Türkçeyi öğreniyorlar, öğretim Türkçe yapılıyor, tamamı İngilizce ve Arapça öğreniyorlar. Renk, bölge, ülke, etnik aidiyet.. arka planda kalıyor, râbıtaları din ve dava birliği; ezan okuyorlar, müezzini imamı kendilerinden olarak cemaatle beş vakit namazlarını kılıyorlar, dinlerini sahih kaynaklardan ve ehliyetli muallimlerinden öğrenirken, daha şimdiden sempozyumlar düzenliyor, kaliteli tebliğler sunuyor, icatlarda bulunuyorlar.
Bu okullardan Türkiye’de yedi tane var.
Siz olsanız bu manzara, bu zuhur, ümit veren bu oluş karşısında mutlu olmaz mıydınız!
Kur’ân’da güzellik
04:001/06/2018, Cuma
G: 1/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kur’an’da güzellik” başlığını hem İlahî Kitabın söz ve muhteva güzelliğini, hem de bu güzel Kitaba göre güzellik kavramını ifade etmek üzere kullanıyoruz.
İnsanlığın hem Yaratıcı ile hem de yaratılmışlar ile ilgili mechullerinin önemli bir kısmını açıklamak üzere vahyedilmiş olan bir kitapta, bu ilgi çekici muhtevası ile yetinilip düz, san’atsız ve didaktik bir söylem seçilebilirdi. Halbuki Kur’an’ı vahyeden Allah Teala, hayat ve mutluluk bahşeden muhtevayı eşsiz bir üslub içinde sunmuş, muhataplarını, mücevher kutusunun içinden önce dışının güzelliği karşısında hayran bırakmıştır. Anlatıldığına göre daha önce dillere destan olan ve Kâbe duvarına asıldıkları rivayet edilen yedi meşhur şiir bile tahtından düşmüş, edebî güzelliğin tahtına Kur’an oturmuştur.
Kur’ân’da güzellik
Kur’ân’da güzellik
27 Mayıs, Pazar
Kur’an bu eşsiz güzellikteki üslubunu muhatapların takdir ve sübjektif değerlendirmelerine de bırakmamış, meydan okuyarak “benzeri bir kitap, bir sure, on ayet, hadi olmadı bir ayet getirin” demiş, getiremeyeceklerini peşinen ilan etmiş, bunu deneyenler de acziyetlerini itiraf eylemişlerdir. İşte Kur’an’ın bu “âciz bırakan” özelliğine “i’câzu’l-Kur’an” denilmektedir. Şüphesiz bu eşsiz, benzersiz, taklid edilemez ve aşılamaz güzelliğin tamamı dışa; söze ve şekle ait değildir.
Burada muhteva güzelliğinin, gerçekliğinin ve mükemmelliğinin de büyük payı vardır, ancak Kur’an nazmındaki dış güzellik, Arapça bilmediği halde Kur’an’ı okuyan ve dinleyenlerin bile farkedebilecekleri bir açıklıkta ve çarpıcılıkta tecelli etmektedir; cümlelerin kuruluşu, kelimelerin seçilişi, çeşitli söz sanatlarının kullanılışı, söz dizisinin yansıttığı musıki bu güzel Kitabın albenisini teşkil etmektedir.
Bu özelliklerin muhataplara telkin ettiği güzellik duygusu Kur’an’ın yazılmasında, okunmasında ve mushafların kağıt ve cilt şekillerinde bile dışa vurmuş, Müslüman san’atının en seçkin örneklerini oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerim’de estetik çerçeveye giren güzellikle ilgili olarak şu kelimeler kullanılmıştır: “Bedî’, cemal, ihsan (ahsene), hüsn, hüsnâ, zinet, rîş”.
“Bedî‘ “eşsiz, benzersiz, örneksiz, modelsiz yaratan Allah’ın isim/sıfatıdır, gökler ve yer O’nun bu sıfatının tecelligâhı, adeta uçsuz bucaksız bir ilahi san’at galerisidir.
“Cemal” binek hayvanlarında ve özellikle atta görülür.
“İhsan ve hüsn” mânâsında güzellik, Yüce Yaratıcı’nın bütün yarattıklarında, onlara verdiği şekil, kabiliyet, renk (sıbğa) ve sıfatlarda; özellikle insanda, onun suret ve siretinde, zâhir ve bâtınında, müstesna yapısında kendini göstermektedir. Aynı kökten gelen “hüsnâ’da Allah’ın isimlerinin ve kullarını mükâfatlandırmak üzere hazırladığı cennetinin sıfatıdır.
“Zînet” kelimesiyle ifade edilen güzellik göğü süsleyen yıldızlarda, süs eşyasında, binek olarak kullanılan hayvanlarda, kadın ve erkek elbisesinde, kadınların takıları (rîş) ile vücutlarının belli noktalarında, genellikle insanları dünyaya bağlayan ve oyalayan maddi güzelliklerde yerini bulmaktadır.
Bütün bu güzelliklerin ya Allah’a ait olduğu yahut da Allah tarafından yaratılarak kullarına sunulduğu ısrarla vurgulanmış, insanların eseri olan güzelliğe/estetiğe hemen hiçbir atıfta bulunulmamıştır. Bu tutum, İslâm san’atını ve Müslüman san’atkârları etkilemiş olmalıdır ki, onlar hiçbir zaman yaratıcılıktan bahsetmemiş, yaratmaya özenmemiş, ilahi san’atı taklide veya tahrife cür’et etmemişlerdir. Bütün yaptıkları öncelikle ilahi san’atın temaşasından yüce Sâni’e (san’atla yaratana, güzel yaratana) ulaşmaya, O’nun yücelik, kemal ve cemalini idrak etmeye çalışmak, sonra da O’nun güzeli sevdiğinden hareketle yaptıklarında bunu (O’na layık olanı, kuluna yakışanı) ortaya koymaya gayret etmek olmuştur.
Müslümanların estetik duygularını da bir ölçüde tatmin eden güzellik arayışı ve yaşayışı daha ziyade ruhta, mânâda ve ahlakta olmuştur; çünkü İlahî Kitap, güzelliği ifade eden hüsn, ihsan, cemil gibi kelimeleri, maddî ve estetik güzelden ziyade manevi ve etik güzel için kullanmıştır. Mutlak kâmil ve mutlak güzel Allah’tır. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ın kemal ve cemalinin en kâmil mânâda tecelli ettiği, kendisinde gerçekleştiği, “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanan” kul, Muhammed Mustafa (s.a.) olmuştur. O’nun suretini değil de ahlak ve siretini yaşamak, onunla bütünleşmek ise müminlerin en yüce amaçlarını oluşturmuştur. Bu mânâda güzel olan sünnettir; yani Hz. Peygamber’in ahlakı ve kişiliğidir, ona en fazla yaklaşan, mutlak kemale ve cemale de en fazla yaklaşandır. Şairin “Manada güzel, ruhta güzel, tende güzelsin” derken tasnif ettiği güzelliklerden “mânâya ve ruha” ait olanlar, güzeli arayan Müslümanları daha ziyade cezb ve meşgul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) kadını, güzel koku ve helal lokmayı sevdiğini söylemiş, fakat ruhunun tatminini namazda bulduğunu ilave etmiştir. Kadın zenginlik ve güzelliği sebebiyle de seçilir ama seçimde öncelik onun ruh ve mânâdaki güzelliğine verilmelidir...
“Ey sevgili sen elde değil, bende güzelsin”, “Güzelliğin on para etmez şu bendeki aşk olmasa” gibi mısraların dile getirdiği “güzellikte izafilik (görecelik)” bir gerçektir. Zatı itibariyle mutlak güzel olan Allah, ona inanmayanlara göre yoktur, mazharı olduğu kemal ve cemal tecellisi bakımından eşsiz olan Allah Sevgilisi’ni (s.a.) ona inanmayan bir kısım insanlar düşman bilmişler, hayatına kastetmişlerdir. Gökte, yerde ve insanda kendini arzeden ilahi san’at (güzellikler) bazılarının ilgisini çekmezken Allah’ın ve Resulü’nün çirkin bulduklarına da bayılanlar vardır. Bu görece güzellik kavramı, kültür ve medeniyetler arası san’at farklarına da temel teşkil etse gerektir.
Kur’an’a göre güzel elbiseler insanlara gösteriş yapmak ve büyüklük taslâmak için değil, ilahi huzura çıkmaya bir dış hazırlık ve huzur saygısına bir alamet olsun diye giyilmelidir. Heykel de güzel olabilir ama ona tapıldığı veya yaratmada Allah ile yarış tutulduğu zaman -bir başka ölçeğe göre- çirkinleşir. Kadının yüzünden başka da güzel yerleri (zineti) vardır, ama bu güzellik teşhir için değil, eş olan karşı cinse arz içindir; başkalarına arz ve teşhir edildiği zaman -bir tablonun işportaya düşmüş kopyası gibi- bayağılaşır.
Hasılı Kur’an güzeldir, Kur’an’da güzelliğe ilgi ve atıf vardır, ancak bu güzel bir başka güzeldir ve birçoğu İslâm’a ve Müslüman’a özeldir
Din hayatın neresinde
04:003/06/2018, Pazar
G: 3/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sekülerizm tartışmalarında din işi-dünya işi ayrımı konunun eksenini teşkil etmektedir. İslâmın seküler bir düzen öngördüğünü savunanlar dolaylı olarak şunu demiş oluyorlar: Fert ve toplum olarak insanın hayatında dinin karışmadığı, dini ilgilendirmeyen, insanların kendi akılları ve deneyleri ile düzenleyip yaşayacakları alanlar vardır, devlet de bunlardan biridir. Dinin de kendine mahsus alanları vardır; din bu alanda özerktir, hakimdir, devlet de kendi alanında...
Din hayatın neresinde
Din hayatın neresinde
28 Mayıs, Pazartesi
İslâmî kesimde böyle düşünenlerin dayanakları dinin tabiatı ve amacı ile konuya özel bir kısım naslardır. Onlara göre din, insan (fert) ile Allah arasındaki ilişkileri düzenler, inananların ebedî hayatta (ahirette) mutlu olmalarının yollarını gösterir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.) dünya işini, ilgililerin kendisinden daha iyi bildiklerini ifade buyurmuştur. Şu halde dünya işi (siyaset, hukuk, sosyal düzen, iktisat, ahlak, eğitim, estetik, dünya bilimi (tabii ve insani ilimler vb., teknik ve teknoloji...) insana bırakılmıştır, dinin alanı dışındadır, dünyevîdir. Nispeten muhafazakâr olan bazılarına göre dünya işi yalnızca dünya bilimi, teknik ve teknolojidir.
Bu iddiaya mesnet teşkil eden iki delilden birincisi genellikle dinler ve özellikle de İslâm için yanlış ve eksik bir tasavvura/tanıma dayanmaktadır. Dünya işleriyle en ilgisiz, en ilişkisiz dinler bile mensuplarının iman ve şuurları yoluyla dünya işlerini etkiler. İslâma gelince o, işi yalnızca iman ve şuura bırakmamış, doğrudan dünya hayatını, “insan-Allah, fert-fert, fert-toplum, fert-eşya...” ilişkilerini düzenleyen, yönlendiren, kurallara bağlayan talimat göndermiş, bunlara uymanın mecburi olduğunu, müeyyidesini açıklayarak ilan etmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.)in “Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz” cümlesine gelince, bu sözün hem bir söyleniş sebebi, yeri, hem de birden fazla –rivayete göre– şekli vardır. Kendileri Medine’ye hicret buyurunca burada hurma ziraati ile meşgul olanların, erkek hurmalarla dişi hurmaları aşıladıklarını (tozlaştırdıklarını), bunun için vakit ve emek harcadıklarını görmüş, “Bunun bir faydası olacağını zannetmiyorum”, bir başka rivayette “Belki de yapmasanız daha iyi olur” buyurmuş, bunu dinî bir talimat zanneden ilgililer tozlaştırma işini terk etmişler, tozlaştırma yapılmayınca ürün olmamış, durum Resulullah(s.a.)’a bildirilince de şöyle buyurmuştur:
1. rivayet: “Bu kendileri için faydalıysa yapsınlar, ben zan ve kanaatimi söyledim, bunu söyledim diye beni sorumlu tutmasınlar, Ancak ben Allah’tan bir şey bildirirsem onu uygulayınız; çünkü Allah adına asla yanlış ve gerçek dışı bir şey söylemem.”
2. rivayet: “Ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey bildirirsem onu hemen alıp uygulayın, eğer bir rey ve kanaat bildirirsem ben de ancak bir beşerim.”
3. rivayet: “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, Fedâil, 139-141).
Hadise ve söylenen söz (çeşitli rivayetleriyle) birlikte göz önüne alındığında ortaya çıkan sonuç şudur:
a) Hz. Peygamber’in Allah (din) adına düzenlemek, yönlendirmek, örnek olmak, kaidelere bağlamak, müdahale etmekle vazifeli olduğu alan, yalnızca ahiret veya fert-Allah ilişkisi alanı değildir. Bunun böyle olmadığı, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in yüzlerce talimatı, düzenleme örneği ve uygulama ile sabittir.
b) Hz. Peygamber’in hangi alanda olursa olsun bütün söyledikleri ve yaptıkları Allah adına (bu mânâda dini) değildir; O, bir beşer olarak, tamamen kendi ictihadı, beşeri bilgi, tecrübe ve kanaatine dayanarak da bir söz söyleyebilir, bir davranışta bulunabilir. Ancak diğer insanlardan farklı olarak O’nun söz ve davranışında Allah’ın rızasına, dinin hükümlerine aykırı bir taraf bulunursa –ki bu da ancak henüz kendisine hüküm vahyedilmemiş bulunduğu için olabilir– derhal Allah tarafından ikaz edilir, doğru olan bildirilir.
c) Hz. Peygamber’in hangi alanda ve konuda olursa olsun Allah’tan alıp Kur’an veya Sünnet içerisinde ümmete tebliğ ettiği talimat, bilgi, hüküm, düzenleme dindir, dinîdir. Bunların anlaşılması, uygulanması, şartlara göre ayarlanması, değişmeye açık olanların değiştirilmesi “ictihad” denilen bir ilmî faaliyet ve çaba ile gerçekleştirilir.
d) Dinin bir hükmü, düzenlemeye, talimata bağlamadığı, konu kılmadığı alanlarda insanlar, beşeri bilgi ve tecrübe kaynaklarından yararlanır, gerekeni yaparlar; bu alanda bilgi ve tecrübe sahibi olanlar, peygamber ve veli de olsa aynı konuda bilgi ve deneyimi olmayanlardan -bu işleri– daha iyi bilirler.
e) Beşerin bilgi ve deneyimine bırakılmış bulunan alanlarda elde edilen bilgiler, teknik ve teknolojiler hem elde edilirken, hem de uygulamaya konduğunda din ile ilişkisiz olamazlar. Bir müslüman ilim adamının iman ve şuuru dünya bilgisini de etkiler, bu bilgi ve teknolojinin uygulanması sırasında ise her adımda Allah’ın emir ve rızası, dinin genel ilkeleri ve amacı gözetilecektir.
Musâhabe ve muhâsebe
04:007/06/2018, Perşembe
G: 7/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hesaplaşma, kendini hesaba çekme, özeleştiri” mânasında olan “muhâsebe”ye de, “sohbetleşme” mânasına gelen “musâhabe”dir, oturup tatlı tatlı, kavga etmeden, nefisleri tatmin etmeyi hedeflemeden sohbet etmeye de çok ihtiyacımız var. İçinde yaşadığımız günler, dünya ölçeğinde Müslümanlar olarak başımıza gelenler, bu mübarek günlerde, olup bitenleri değerlendirmemizi, nerelerde hata etiğimizi ve bundan sonra ne yapmamız gerektiğini gözden geçirmemizi zaruri kılmaktadır.
Musâhabe ve muhâsebe
Musâhabe ve muhâsebe
31 Mayıs, Perşembe
Fert veya grup olarak insanların hata etmeleri normaldir; “beşer şaşar” kuralına itirazımız olamaz. Bu sebeple muhasebemize “niçin hata ediyoruz” sorusundan değil, “Nerede hata ettik, bir daha olmaması için ne yapmalıyız, bizim hata ve kusurumuza bağlı olarak veya olmayarak karşı karşıya kaldığımız durumdan en az zararla nasıl çıkabiliriz?” sorularından başlamamız gerekir.
En önemli hatamız, eksiğimiz İslâmî hizmet ile ilgili grupların parçalanmışlığı, biribirini tamamlayan hizmet birimleri olmak yerine biribirine rakip hiziplere dönüşmüş bulunması; her bir hizbin kendini “tek veya en üstün” olarak görmesi, diğerlerini ya dışlaması ya yok veya önemsiz sayması ya karşısına almasıdır. Bu tavrın tabiî sonucu olarak “ötekilere karşı sert, kendi aralarında yumuşak ve şefkatli” olmak gerekirken acımasızca biribirine yüklenmeleri, umursamadan biribirini harcamalarıdır.
İkinci eksiğimiz örgütlenme ile ilgilidir. Yaşadığımız düzende legal olan birçok örgütlenme biçimi vardır. Bunların çoğu kullanılabilir olduğu halde vakıf vb. bir iki örgütlenme şekline sıkışıp kalınmıştır. Gücün birlikten doğduğunu çocuklar bile bilirken parça örgütler arasında bir dayanışmaya, entegrasyona, birliğe veya işbirliğine gidilememiştir.
Üçüncü önemli eksiğimiz bütün İslâmî hizmet birimlerinin saygı gösterdiği, gerektiğinde hakemliğine başvurduğu, görüş, fetva ve tavsiyelerini emir telâkki ettiği bir âlimler şûrasının (heyetinin) bulunmayışıdır.
Dördüncü eksiğimiz, İslâmî bilgi, eğitim ve şuuru Müslüman tabana yayma, cemaat fertlerini sürü tekleri olmaktan çıkarıp “bilgili, eğitilmiş, şuurlu ve katılımcı” üyeler haline getirmek için gerekli -hasbî, sivil, yaygın- eğitimi ihmal etmiş olmamızdır.
Bu kusurlarımızın tabiî bir uzantısı olarak “İslâmî hizmetin tanımı, amacı, araçları, öncelikleri ve aşamaları” gibi konuları ihtiva eden bütüncü bir plan ve programımızın bulunmaması da önemli bir eksiğimizdir.
İslâm’ı bir aksesuar olarak değil, hayatın bütününü kaplayan bir rehber, bir hayat düzeni olarak telâkki eden, bütün davranışları ile İslâm arasında bir paralellik kurmayı ibadet bilen, bu çizgiden saptığında huzursuz ve mutsuz olan Müslümanlar kesimi, bulundukları ülkede ve hâkim olan düzende kendileri için bu yaşama biçimini talep ediyorlarsa ve bir insan hakkı olarak (evrensel din, düşünce ve vicdan hürriyeti çerçevesinde) bunu elde etmek istiyorlarsa sivil örgütlenme ve demokratik tepki verme araçlarından yararlanmak mecburiyetindedirler. Bütün dünyada geçerli olan kural “hakkın istemesini bilene ve elde etmenin şartlarını hazırlayana verildiği”dir. Bu şartların başında “güç” gelmektedir. Bu güç, demokrasilerde sivil toplum örgütlenmesi ile dikta ile yönetilen ülkelerde ise illegal yeraltı örgütleriyle sağlanmaktadır. Mademki hakkı belirleyen de verip alan da güçlü olandır, öyleyse demokrasi ile yönetilen bir ülkede Müslümanca yaşama hakkını talep eden insanların, legal sivil toplum örgütlenmesine gitmelerinde zaruret vardır. Mensubu az örgüt zayıftır, üyesi çok örgüt güçlüdür, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere iş ve güç birliği yapan örgütler ise daha güçlüdür; bu dünya düzeninde ne kadar gücünüz varsa o kadar hakkınız vardır. Ülkemizde kritik alanlarda çalışan işçiler ve memurlar ile medya gibi güç odaklarının hemen her istediklerini elde etmiş olmaları görüşümüzün sağlam kanıtıdır. Dışarıda da dünya beşten büyük olduğu halde örgütlü ve şimdilik güçlü olan “beş” istediğini yapıyor ve alıyor. Dua, şikâyetlenme ve gözyaşı yeterli değildir. İlâhî Sünnet’e (Allah’ın koyduğu tabiî ve içtimâî kanunlara) göre başarının, dua ve temenniye ek olarak şartları ve unsurları vardır.
Mübarek günler, dilerim daha güzel şartlarda yine gelir, tatil günlerinde bile ataleti bırakarak şartları güzelleştirmek için her birimizin üzerine düşen vazifeyi düşünmekte ve “Ben ne yaptım, benim katkım ne oldu?” sorusundan başlayarak kendimizi hesaba çekmekte büyük faydalar olsa gerektir.
“Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz (üzerinize düşeni yaparsanız) Allah da size yardım edecek ve ayaklarınızı sağlam bastıracaktır” (Muhammed: 7).
İnsaflı Batılılar da var
04:008/06/2018, Cuma
G: 8/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ Ehl-i Kitabın içinde de farklı insanların bulunduğunu, hepsinin bir olmadığını açıklıyor:
“Hepsi bir değildir: Ehl-i Kitap’tan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır./ Bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar iyi kimselerdendir” (Âl-i İmran: 113-114).
İnsaflı Batılılar da var
İnsaflı Batılılar da var
1 Haziran, Cuma
Önceki âyetlerde kötü davranışları ve vasıfları sebebiyle Ehl-i Kitap kınandıktan sonra burada hepsinin aynı olmadığına, içlerinde güzel ahlâk ve iyi nitelikler taşıyan, Allah’a ve ahirete iman eden kimselerin de bulunduğuna dikkat çekilmiştir.
Dün böyle olduğu gibi bugün de Batılılar arasında dinli-dinsiz, Yahudi ve/veya Hristiyanlar arasında insafını ve vicdanını yitirmemiş, taassup akıl ve duygularını dumura uğratmamış kimseler bulunuyor. Bizim içimizdekiler, bir şekilde bizden olanlar, içeride ve dışarıda millet ve memleket aleyhine çalışırken onlar, bazen bundan zarar gördükleri halde doğruyu söylüyor, haktan yana tavır alıyorlar.
El-Huseynî’nin “Ulemâ ve Hukemâ mine’l-Ğarb Ensafu’l-İslâm…” isimli 327 sayfalık emek mahsulü bir kitabı var, burada İslam ve onun değerleri hakkında doğru sözler söyleyen eski ve yeni pek çok ilim ve fikir adamının söylediklerini toplamış. Ben burada (belki bir iki yazıda) bu kitaptan değil de medyadan derlediğim bazı örnekleri nakledeceğim.
Middle East Monitor’un haberine göre bilim tarihi ve felsefesi alanında ün yapmış 82 yaşındaki Amerikalı Yahudi Profesör Evelyn Fox Keller, İsrail tarafından Tel Aviv Üniversitesi’nde 2018 Dan David Prize ödülüne layık görüldü. Ödülü almaya hak kazanan dokuz kişiden biri olan Prof. Keller, Haaretz gazetesine ödülünü “üç İsrail insan hakları örgütüne geliri bağışlayacağını” belirtti.
Haaretz haberine göre bilim insanı Keller ödül kazandığını öğrendiğinde, ödülünü ancak Filistinlilerin aleyhinde faaliyet gösteren örgütlere verilmemesi şartıyla kabul edebileceğini bildiriyor.
İsrail politik sisteminin içinde yer alan bir üniversite tarafından verilen ödülü niçin reddettiği kendisine sorulunca Prof. Keller, “Bunu o şekilde değerlendirmedim. Ödülü sisteme direnen insanları desteklemek için kabul ettim. Politik bir açıklama olarak, ödülü almam ve dağıtmam daha kuvvetli olur” diyor.
Keller ayrıca on yıl önce İsrail’i ziyaret ettiğini ve İsrail’in Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerinin kendisini Yahudi olmaktan utandırdığını Haaretz’e verdiği röportajında belirtiyor.
ABD’li bilim adamı Evelyn Fox Keller 1936’da New York’ta doğdu. Harvard Üniversitesi’nde teorik fizik ve moleküler biyoloji alanında doktora yaptı. Cornell, Northwestern, SUNY, Princeton ve California gibi Amerika’nın en saygın üniversitelerinde dersler verdi. Şu anda MIT’de Bilim, Teknoloji ve Toplum bölümünde Bilim Tarihi ve Felsefesi profesörü olan Keller, gelişim biyolojisinin tarihi ve felsefesi üzerine araştırmalar yapmaktadır.
AMERİKALI PAPAZ TERRY KYLLO
Herald gazetesine konuşan Luteryen mezhebine mensup Washingtonlu Papaz Kyllo, Amerika’da nefret gruplarının her yıl milyonlarca dolar harcayarak web siteleri, videolar, gazeteler vb. üzerinden Müslüman karşıtı propaganda yaptıklarını belirtti. Kyllo, “İslamafobi tehlikeli bir endüstridir” yorumunu da yaptı.
Pasco’da gerçekleştirilen “İnanç Korkuyu Yener: Müslüman Komşularımızla Dayanışma” adlı etkinlikte de konuşan papaz, amaçlarının eğitim, bir ışık yakmak ve köprülerin kurulmasına yardımcı olmak olduğunu belirtti ve ekledi: “Her vatandaş için azınlıkların vatandaşlık haklarını korumanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu Amerikan vatandaşı olmanın bir parçasıdır.”
Amerika’da nefret gruplarının her yıl yanlış bilgiler yaymak ve korkuyu körüklemek için 30 milyon dolardan fazla para harcadığını tekrarlayan Kyllo, “İnsan doğası bilmediği şeylerden korkar. İnsanları, Müslüman komşuları hakkında yemeğini paylaşmak, biraz konuşmak ve birlikte etkinliğe katılmak gibi eylemlerle biraz bilgi sahibi olmaya teşvik ediyoruz. Umuyorum insanlar buradan diğer insanların bireysel hakları ve dini özgürlüklerine destek çıkmaya derinden bir bağlılık ile ayrılacaklar” diye konuştu.
(Dahası var)
.
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
04:0010/06/2018, Pazar
G: 10/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu sene iki milyon dolar değerinde olan prestijli Genesis Ödülü’ne layık görülen Natalie Portman’ın, haziran ayında İsrail’e gelerek ödülü alması bekleniyordu. Yazılı bir açıklama yayınlayan Natalie Portman, “Kendi adıma konuşmama izin verin. Törene katılmamaya karar verdim. Çünkü törende bir konuşma yapacak olan Benjamin Netanyahu’yu destekliyormuş gibi görülmek istemedim. BDS hareketinin bir parçası değilim ve bu hareketi desteklemiyorum. Dünyadaki pek çok İsrailli ve Yahudi gibi İsrail yönetimini, tüm bir milleti boykot etmeyi istemeden, eleştirebilirim” dedi.
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
İnsafsız muhalefete karşı insaflı yabancılar
3 Haziran, Pazar
Filistinli siyasetçi Mervan Barguti, Portman’ın kararına ilişkin The New York Times’a mektup yollamış ve “İsrail’in kültürel etkinlik ve ödüllerine, İsrailli Amerikalı bir süperstar tarafından verilen bu ret cevabı, Hollywood’daki bazı liberal çevrelerde dahi, İsrail’in marka olarak ne kadar zehirli hale geldiğine son zamanlardaki en güçlü işarettir” demiştir.
Siyonist yöneticilerin bu asil davranışa sert tepkilerinden bahsetmeyi gereksiz buluyorum.
Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Hollanda’nın Trouw adlı gazetesine konuşan Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker:
“Avrupa küresel sahnede güç kaybediyor. Dünyanın patronu olduğumuzu düşünüyoruz ama aslında kâinatın küçük ve zayıf bir parçası olduğumuzu unutuyoruz”.
“Kültürel olarak varız ama baskın değiliz. Bu nedenle herkesi daha mütevazı olmaya ve dünyanın geri kalanını dinlemeye davet ediyorum”
“AB bir Hristiyan birliği değildir”.
Juncker, Hristiyanlığın Avrupa’nın gelişimine büyük katkı sağladığını ancak AB’yi Hristiyan bir birlik olarak tanımlamanın gerçeği yansıtmayacağını aktararak “Topraklarımızda Müslümanlar da yaşıyor. Kurallarımıza uydukları müddetçe onların da topraklarımızda yeri olmaya devam edecek” diye konuştu.
Eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen, “Türkiye’yi AB’ye yakınlaştıralım diye Almanya olarak biz rapor ettik. Ben o yıllarda Başbakan olan Erdoğan’ı her aradığımda ‘Türkiye olarak demokratikleşme alanında daha neler yapabiliriz’ diye sorardı. Ben de çeşitli önerilerde bulunurdum. Erdoğan, benim önerdiğim tüm demokratikleşme çabalarımı yerine getirdi” dedi.
TV programında Verheugen’ın sözlerine karşı çıkan ilk isim Can Dündar oldu. Dündar’ın söylediklerine aldırmayan Verheugen, “Soruyorum değişen nedir? Türkiye mi değişti? Bizde mi bir şey var? Şimdi Erdoğan için diktatör diyoruz. Çok yanlış ve hatalıyız ve bir an önce bu hatadan dönmeliyiz” dedi.
Türkiye-AB ilişkilerine dair Avrupa televizyonlarında düzenlenen açık oturumların yeniden en çok aranan ismi olan AB’nin genişlemeden sorumlu eski komiseri Günter Verheugen, Hürriyet’ten Celal Özcan’a konuştu. AB ile Türkiye arasındaki gerilimi çok tehlikeli bir kriz olarak niteledi ve bunun ilişkilerin tamamen kopmasına yol açabileceği uyarısında bulundu. Alman eski bürokrat, Türkiye ile AB’nin karşılıklı hakaret ve şüpheleri sona erdirmesi gerektiğinin altını çizdi ve “Avrupa Birliği içinde hiçbir ülke faşistler tarafından yönetilmemektedir. Türkiye de bir diktatörlük değildir” diye konuştu... Bir yanda Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği, ama yerine getirmediği sözler zinciri var. Müzakereler yürümüyor. AB’nin Almanya gibi önemli ülkeleri ve Brüksel’deki AB kurumlarının bir kısmı Türkiye’yi yıllardır bir Avrupa ülkesi olarak tanımıyor ve hiçbir sorumluluk üstlenmeden üyelik vaadini geri almak için popülist yollar arıyor. ”
Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilimi bir makalesinde değerlendiren Amerikalı tarihçi Adam McConnel “Sonu gelen Amerikan imparatorluğu Türkiye’ye ikiyüzlü davranıyor” dedi.
Bu yazıyı kaçıranların internetten bulup okumalarını tavsiye ederim.
Taziye
Hemşehrimiz, AK Parti Çorum adayı Sayın Erol Kavuncu’nun damadı Said Uslu Şırnak’ta şehit düştü. Aileye başsağlığı diliyor, kalbimiz acısa da bu şerefin ve ibadetin herkese nasip olmadığını hatırlatıyorum.
Taassub ve tekfir
04:0014/06/2018, Perşembe
G: 14/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Taassub içtihada ve farklı düşünmeye açık olan bir alanda ve konuda yalnızca bir tek görüşün sahih, diğerlerinin hatalı veya batıl olduğuna inanıp farklı düşünen ve inananları İslam dışına atanların zihniyeti ve ruh halleridir.
Taassub ve tekfir
Taassub ve tekfir
7 Haziran, Perşembe
Tekfir bir kimsenin kâfir olduğuna hükmetmek, kâfir ilan etmek demektir.
İslam mezhepleri içinden yalnızca ehl-i sünneti, mezheb değil, İslam’ın kendisi olarak kabul edip diğer (ehl-i bid’at) mezhebleri İslam dışına atanlar ile ehl-i sünneti daraltan ve mesela yalnızca Eş’arîleri veya Mâtürîdîleri yahut da selefi ehl-i sünnet, diğerlerini karşı olarak görenler taassub illetine yakalanmış arızalı Müslümanlardır, bunlar ümmeti bölmekte, birliği tahrib etmekte, tefrika fitnesine sebep olmaktadırlar.
İnsanları karalamak için pusuda bekleyen fesad ve fitne erbabına fırsat vermemek için hemen başta ifade edeyim ki, ben ehl-i sünnet çizgisindeyim ve genel olarak bu çizginin sahih İslam anlayışını temsil ettiğine inanıyorum. Ancak üç kayıtla:
1. Ehl-i sünneti, bu kavramın içine giren farklı anlayışları da katarak geniş çerçeveli görüyorum.
2. Ehl-i sünnet dışında kalan İslam mezheplerini de ümmetin mezhepleri olarak görüyor, sahiplenenleri -onlar İslam’dan çıktıklarını beyan etmedikçe ve söz ve fiilleri için bir tevil imkanı mevcut oldukça- tekfir etmiyorum.
3. İnandığı gibi yaşama konusunda tavizsiz olmak güzeldir ama taassub hangi tarafta olursa olsun caiz değildir, mezmumdur, bundan kurtulmak gerekir diyorum.
Buraya kadar yazdıklarım İmam Gazzâlî’nin Faysalu’t-tefrika isimli kitabından yapacağım özet için bir giriş idi. Bu özeti okuyanlar, yukarıda yazdıklarımın yalnızca bana ait bir görüş ve yaklaşım olmadığını anlayacaklardır.
İmam Gazzâlî kitabının başında şu önemli açıklamaları yapıyor:
Benim şefkatli ve mutaassıb kardeşim, dinimizin getirdiği hayat kurallarının hikmeti hakkında yazdıklarımın geçmiş büyük alimlerin görüşlerine aykırı olduğunu ileri sürerek ve Eş’arî mezhebinden en küçük bir meselede bile ayrılıp farklı düşünmenin insanı dinden çıkaracağını ileri sürerek aleyhimde dedikodu yapanların senin yüreğini daralttığını sanıyorum, için sıkılmasın, rahat ol.
Kendisine haset edilmeyen ve aleyhinde konuşulmayan kimseleri önemsiz gör, kafirlik veya sapkınlıkla ittiham edilmeyenleri büyük bilme.
Peygamberimizden (s.a.) daha kâmil ve daha akıllı kim olabilir; buna rağmen ona deli demediler mi?
Âlemlerin Rabbi’nin sözünden daha doğru ve yüce olan söz var mı? Buna rağmen o söz için “Eskilerin masalları” demediler mi?
Onlarla uğraşma, ikna edip susturmayı ümit etme; her düşmanlık barışa dönüşebilir de hasetten kaynaklanan düşmanlığa çare yoktur.
Şunu bil ki: Küfrün ve imanın hakikati, hakkın ve bâtılın neden ibaret olduğu, mal ve mevki sevgisi ile ve bunların peşinde koşmakla kirlenmiş kalblerde aydınlığa kavuşmaz. Bunların gerçek mahiyetlerini bilebilmek için şu sıfatları elde etmiş olmak şarttır:
-Dünya kirinden arınmış olmak.
-Özel eğitim ile kalbi cilalanmış olmak.
-Hâlis zikir ile nurlanmış olmak.
-Doğru düşünce (tefekkür) ile beslenmiş olmak.
-Dinin sınırlarına titizlikle riayet ederek güzelleşmiş olmak.
İşte bunlar olunca müminin kalbi hakikate tutulmuş bir ayna halini alır.
Şimdi niteliklerini sayacağım şu kimselere yüceliklerden gelen deruni bilgiler nasıl ulaşabilir:
Tanrıları nefsani arzularıdır, taptıkları sultanlarıdır, kıbleleri altın ve gümüştür, şeriatları nefislerinin arzuladıklarıdır, iradeleri mevkiler ve şehvetlerdir, ibadetleri zenginlerine hizmettir, zikirleri vesveseleridir, düşünceleri durumlarını korumak için hile ve çare üretmektir.
İlâhî hakikatler böylelerinin kalbine ve aklına nasıl gelecek ve hakkı batıldan nasıl ayıracaklar; ilâhî bir ilham ile mi, yoksa necaset ve zaferan (safran) suyu gibi meselelerin ötesine geçmeyen yetersiz bilgileriyle mi!?
Gazzâlî bu girişten sonra “Hak ve hakikat her bir mezhepte dolaşır durur” başlığı altında çok önemli şeyler söylüyor. Bunları da gelecek yazıya bırakalım.
Yol hakkı ve trafik kuralları
04:0015/06/2018, Cuma
G: 15/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam Gazzâlî’nin mezheb, taassub ve tekfir konularında verdiği değerli bilgileri ve yaptığı uyarıları daha sonraki bir yazıda vermeye devam edelim. Bu bayram gününde bayramla ilgili bir yazımı gazetemizde, Ramazan yazıları dizisi içinde okuyacaksınız. Köşemde ise bugün, gittikçe büyük bir problem haline gelen, cana ve mala büyük zararlar veren trafik kurallarını ihlal konusuna değineceğim.
Yol hakkı ve trafik kuralları
Yol hakkı ve trafik kuralları
10 Haziran, Pazar
Kul hakkı, Allah Teâlâ’nın re’sen affetmeyeceğini, mağdurun hakkını çiğneyenden almadıkça onu bağışlamayacağını bildirdiği haklardır. Bu hakların maddi olanları gibi manevi olanları da vardır. Bir kimsenin malını çalmak veya gasp etmek nasıl kul hakkını çiğnemek ise ona kara çalmak da bir kul hakkı ihlalidir.
İnsanların özel mülkleri vardır, bu mülklerden bir başkasının istifade edebilmesi için sahibinin buna razı olması gerekir. İslam âlimleri, naslardan ve uygulamalardan yola çıkarak bu konuda oldukça düşündürücü hükümler çıkarmışlardır. Mesela bir kimsenin evine, bahçesine, tarlasına… onun izni olmadan namaz kılmak için girmek bile caiz değildir. İzinsiz giren gasp suçunu ve günahını işlemiş olur, gasp edilmiş bir yerde kılınan namaz ise en azından mekruhtur.
Bir de belli bir kimsenin mülkü ve ona mahsus olmayan, duruma göre herkesin veya belli bir grubun istifadesine sunulmuş yerler, imkânlar ve hizmetler vardır. Buralardan istifade etmenin de kuralları mevcuttur. Ulaşım için çok önemli olan yollar işte bu kamu hizmetine açılmış mekânlardır, imkânlardır. Yolları aynı zamanda birden fazla kişi, yaya veya vasıta ile farklı maksatlar ve şekillerde kullanacakları için bir kullanım düzenine zaruri ihtiyaç vardır.
Eski zamanlarda, motorlu araçlar yok iken, yolları yayalar veya hayvanların kullandığı şartlarda fukahâ hem yolu korumak hem de başkalarını rahatsız etmemek, rahatsız edecek şeyleri ve durumları ortadan kaldırmakla ilgili kurallardan bahsetmişlerdir. Bu kurallara dayanak olan genel âyetler ve hadisler yanında özel olanları da vardır:
“İmanın yetmiş küsur parçası vardır; en önemlisi “lâ ilâhe İllallah” cümlesidir, en aşağıda olanı da yoldan, insanlara zarar veren şeyleri kaldırmaktır. Utanma duygusu da imanın bir parçasıdır.”
Efendimiz (s.a.) “Sakın yolların üzerinde oturmayın” buyurunca ashâbı, “Buna ihtiyacımız var, oralarda buluşup konuşuyoruz” dediler. “İlla da oturmak istiyorsanız yolun hakkını verin” buyurdular. Ashabı sordular: “Yolun hakkı nedir yâ Resulallah? Cevapları şöyle oldu: “Gözü haramdan korumak, kimseyi rahatsız etmemek, verilen selama mukabelede bulunmak ve kötülüğü engelleyip iyiliği gerçekleştirmektir.”
Mübarek bayram günlerinde trafik kazaları bayram sevincimizi acı ve göz yaşı ile karartıyor. Bu felaketin belki baş sebebi de trafik kurallarına riayet etmemektir.
Herkesin kullanma hakkı olan yolların, hem maksadı hâsıl edecek hem de insanların ve başka şeylerin zarar görmesini engelleyecek şekilde kullanılmasını sağlamak üzere trafik kuralları konmuştur. Bu kuralları hangi rejim ve yönetim koyarsa koysun “zaruri olduğu”, “kul hakkını koruduğu” ve “zararı önlemeyi amaçladığı” için bunlara uymak din ve ahlak yönünden de gereklidir. Dinine ve ahlakına bağlı olan insanların bu kuralları ihlal etmeleri yaman bir çelişkidir. Kuralları ihlal edenleri devletin ilgili görevlileri yanında eldeki imkânları kullanarak sivil toplumun engellemesi de vazifedir (emir bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münkerdir).
Tebessümü sadaka sayan bir Peygamber’in (s.a.) ümmetine ne oldu da herkes birer barut fıçısına döndü! Selam, barış, kardeşlik, iyilik nerelere gitti!
İkaz edenler, doğru yolu gösterenler, uyaranlar dövülüyorlar, sövülüyorlar hatta öldürülüyorlar!
Bayram Müslümanların bayramı; dini, hukuki, ahlaki kurallar da Müslümanları bağlayan kurallar. Nasıl bayramı Müslümanlar olarak yapıyorsak bu kurallara da Müslümanlar olarak uyalım da bayramlarımız kan ve ölüm bayramları olmasın!
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
04:0017/06/2018, Pazar
G: 17/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Gazzâlî’nin Faysalu’t-Tefrika isimli kitabını notlar ekleyerek yayınlayan Mahmud Bego bazı ara başlıklar da koymuştu. Bunlardan biri de “Hakikat her bir mezhepte dolaşır” şeklinde idi. İşte bu başlık altında Gazzâlî şu önemli açıklamalarda bulunuyor:
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
Gazzâlî, tekfir ve mezhepler
10 Haziran, Pazar
Hasetçilerin etkisinde kalmayan, taklidin kör etmediği, gerçeği öğrenme arzusu ve tefekkürün tahrik ettiği sen! Zihnini işgal eden ve seni huzursuz kılan bu durumdan kurtulmak istiyorsan önce muhatabından küfrün (dinden çıkmanın) tanımını yapmasını iste. Eğer küfür, “Eş’ârî veya Mu’tezilî veya Hanbelî ve diğer mezheplere muhalefet etmektir” diyorsa, o, geri zekâlıdır, taklidin zincirine vurulmuştur, körlerden daha kördür; onu iknaya uğraşıp boşa vaktini harcama.
Muhtemelen muhatabın Eş’ârî mezhebine bağlıdır ve “Bu mezhebe küçük- büyük bir meselede uymayan kimse açıkça küfre düşmüş olur” demektedir.
Ona sor:
Hak ve hakikatin yalnızca Eş’ârî mezhebinde bulunduğunun kendine göre delili nedir ki, bu sözü ile mesela Bakıllânî gibi bir âlimi tekfir etmiş oluyor! Çünkü Bakıllânî ‘bekâ’ sıfatında Eş’ârî’ye muhlaif bir görüşe sahiptir. Ona göre ‘bekâ’ sıfatı, zât üzerine zâid (zâtına ek) bir sıfat değildir. Bu durumda Bakıllânî Eş’ârî’ye muhalif olunca küfre düşüyor da ona muhalif olunca Eş’ârî niçin küfre düşmüyor! Hakikat daima niçin birine değil de diğerine ait oluyor!
O önce geldiği için derse, ondan (Eş’ârî’den) önce de Mutezile ve başkaları var.
O daha âlim ve erdemli derse hangi ölçekle ilmi ve erdemi ölçtü de kendi taklit ettiği imamı diğerlerinden üstün buldu!
Bakıllânî’ye izin verse ondan başka yine Eş’ârî’ye muhalefetleri bulunan Kerâbîsî, Kalânisî gibi ehl-i sünnet kelâmcıları var, onlara niçin muhalefet hakkı tanımıyor!
Eğer derse ki, Bakıllânî’nin muhalefeti (farklı görüşü-yorumu) ifade farkından ibarettir, o ve Eş’ârî vücudun (Allah’ın varlığının) devamında ittifak ediyorlar, farklı görüşleri bunun zâta mı râci olduğu yoksa zat üzerine zaid (ek) bir sıfat mıdır sorusu ile ilgilidir ve bu da önemli değildir, sert davranmayı gerektirmez…
Peki, o zaman Allah’ın, zatından başka sıfatlarının olduğunu kabul etmeyen Mutezile’ye niçin sert davranıyor; Mutezile de -zâta ekli sıfatların bulunduğunu kabul etmese bile- Allah’ın bilinecek her şeyi bildiğini, mümkün olan her şeye kadir olduğunu… kabul ediyor; onların da Eş’ârî’den farkı zâtı ile mi, ek sıfatı ile mi bildiğinden ibarettir.
Allah’ın sıfatlarının varlık veya yokluğu konusunu düşünmek ve tartışmaktan daha büyük ve önemli hangi konu olabilir ki, bu konudaki farkı önemsemiyorlar!
Mutaassıp tekfirci derse ki: Ben Mutezile’ye sert konuşuyor ve onları tekfir ediyorum; çünkü bunlar, ilim, kudret, hayat gibi tarifleri ve hakikatleri farklı olan sıfatları zâta irca ediyorlar ve tek bir zatın bütün bu farklı sıfatların yerini tutacağını söylüyorlar...
Peki, Eş’ârî de kelâm sıfatı Allah’ın zâtı ile kaim tek bir sıfattır, tek olmasına rağmen Tevrat’tır, İncil’dir, Zebur’dur, Kur’ân’dır, emirdir, yasaklamadır, haberdir… diyor. Bunlar da farklı hakikatlerdir ama tek sıfattan sadır oluyor, buna ne diyeceksin!
Bu sorulara cevap veremez. Çünkü o imam değil imama uyandır, âlim değil, mukallittir, bunları ikna etmek veya hakikati idrak etmelerini sağlamak mümkün değildir; en iyisi onların susmaları veya onlara susmaktır.
İnsaf sahibi isen bilirsin ki, hak ve hakikati belli bir âlimin ve mütefekkirin tekelinde kılan, hakikati yalnız o bilir diyen kimse küfre ve çelişkiye başkalarından daha yakın durmaktadır.
Küfre yakındır; çünkü o âlimi, iman ve küfür, kendisini tasdik veya tekzip etmeye bağlı olan masum (hata etmez) peygamber mertebesine getirmiştir.
Çelişki içindedir; çünkü bütün büyük âlimler tefekkürü ve delile dayalı hükmü gerekli görmüşler ve taklidin de haram olduğunu söylemişlerdir. Bu âlimlerin “Beni taklit edeceksiniz veya düşünseniz de benim düşünceme ve delillerime tabi olacaksınız” demesi mümkün müdür!
Gazzâlî’den yaptığım alıntılar buraya kadardır. Bundan sonraki bir yazıda çıkardığım sonuçları arz edeceğim.
Ölümün tecrübesi olmaz
04:0021/06/2018, Perşembe
G: 21/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Büyük devletler kurmuş, asırlar boyunca üç kıtaya hakim olmuş, devleti ve saltanatı din-i mübinin, dolayısıyla ahlak ve adaletin emrine vermiş, İslam ümmetinin hayırlı bir parçası olan, beşeriyet icabı kusurları olsa da “hasenât seyyiatı, sevaplar bir kısm günahları siler” müjdesine göre gök kubbede hoş sadâ bırakmış ve inşallah Allah katında rızaya ermiş bir milletin çocukları olarak, ecdadımızın fetih ve imar ederek bize bıraktığı bu topraklar üzerinde yaşıyoruz, ama onları, kulca büyük ve hayırlı yapan pek çok değeri koruyabilmiş değiliz.
Ekonomik krizin simgesine Avustralya'dan yardım
Ekonomik krizin simgesine Avustralya'dan yardım
8 Temmuz, Çarşamba
Gaflet, yanlış hesap, oyuna gelmek, pirinç peşinde evdeki bulguru da kaybetmek gibi kusurlarımız yüzünden madde ve manada geride kaldık. İçimizde makbul dualı kullar da var ki, Allah Teâlâ 1950’lerden bu yana birkaç hayırlı kuluna iktidar nasib etti, halkın geçici uyanış ve sahipleniş yıllarında bu hayırlı kullar, kaybettiklerimizin bir kısmını geri kazanmamıza vesile oldular. Kanaatim ve inancıma göre bu kulların, hizmet ve kazanım bakımından en hayırlısı Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Onu dünya bilirken, bilen dostlar takdir ve dua, bilen düşmanlar da imhası için ellerinden geleni sarf ederken içimizdeki gafillerin küçük hesaplar veya manevi miyopi yüzünden yanlış yollara saptıkları, pire için yorganı yakma, ölümü tecrübeye kalkışma gibi yanlışlara düştükleri görülüyor.
Ne imiş?
Bu iktidar şımarmış, maneviyatını kaybetmiş, içlerine sokulabilmiş sinekler yüzünden kamu menfaati zarar görüyormuş, yanlışlar yapılıyormuş…
Diyelim ki, bunlar kısmen doğru tespitlerdir.
Bu hareketin lideri ve asıl kadrosu hala hayırlı olma niteliklerini korumuyor mu?
Bence koruyorlar.
Madde ve manada kazanımlar devam etmiyor mu?
Herkes biliyor ki, ediyor.
Ufukta, hizmete talip olarak daha hayırlı bir lider ve kadrosu görülebiliyor mu?
Kesinlikle hayır.
İç ve dış düşmanlar bu iktidarı devirmek için plan üstüne plan, kumpas içinde kumpas kuruyorlar mı?
Uykuda olmayanlar bunu da açıkça görüyorlar.
Gerçek tablo bundan ibaret iken hala hiyanete benzer sonuçlar doğurabilecek gafletin ve yanlış hesapların piyasaya sürülmesi, milletini ve memleketini seven, düşünen, büyük emeklerin ve fadâkârlıkların ürünü olan kazanımların kaybı ihtimali bile uykularını kaçıran hayırlı insanımızı derin endişelere sevkediyor.
Ölüm tecrübe edilemez ve son pişmanlığın faydası yoktur.
Bizim insanımız oyunu kullanırken bu defa da gaflete düşmeyecek, Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı, partisini de iktidar yapacaktır; bu ümit ve dua ile yolumuza devam edelim vesselam.
Tevil varsa tekfir yoktur
04:0022/06/2018, Cuma
G: 22/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Önceki iki yazıda İmam Gazzâlî’nin Ehl-i sünnet, mezheb taassubu, tekfir konularındaki görüşlerini nakletmiştim.
Tevil varsa tekfir yoktur
Tevil varsa tekfir yoktur
15 Haziran, Cuma
Maksadım mezhebleri inkar etmek veya insanları mensup oldukları mezheplerden soğutmak veya ayırmak değildir, maksadım mezheb taassubu, tekfir, düşman ilan etme, propaganda gibi makbul olmayan yolardan ümmeti bölmeyi, farklı ama Müslüman olan insanları kucaklamak yerine dışlamayı, tefrika yüzünden zayıflayarak düşmana yem olmayı karınca kararınca engellemektir.
Bu yazıda iki islam büyüğünün “tevil varsa tekfir yoktur” konusundaki açıklamalarını paylaşacağım.
İslam tarihinde tekfirci kişi ve gruplar daima bulunmuştur. Bunlar insanların söz ve davranışlarına bakarak ve bunların daima dinden çıkmaya ihtimalli tarafını tercih ederek, tevili inkar sayarak “karşı tarafı” tekfir ederler (dinden çıktıklarını, kâfir olduklarını söylerler).
Bunlara karşı bir de söz ve davranışı, sahibinin diğer söz ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alan ve en küçük bir “dinden çıkmama ihtimali” varsa bunu tercih eden, insanları mümkün olduğunca iman dairesi içinde tutan alimler vardır ve bu ikinci tutum “Kıblesi Kâbe olanları tekfir etmeyiz” diyen Ehl-i sünnetin tutumudur.
Bir örnek üzerinden açıklayalım:
Halîfe Hz. Ali’ye karşı olan Hâricîler, “Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir” (En’âm: 57) mealindeki âyeti kendilerine göre yorumlayıp Hz. Ali’nin, Muâviye ile ihtilafında çözümü hakeme bırakmasını tekfir sebebi saymış ve ona “kâfir oldun” demişlerdi.
Büyük fıkıh (İslam ibadet ve hukuk) alimi Serahsî bu konuyu değerlendirirken iki önemli kuralın altını çiziyor:
1. Hz. Ali, onların doğru olmayan tevillerine dayanarak yaptıkları bu ağır ithama karşı misliyle mukabele etmedi, onları, yanlış da olsa bir âyetin teviline (yorumuna) dayanmaları sebebiyle “din kardeşleri” olarak kabul etti, hayat ve söz hakkı tanıdı. Şu halde Ehl-i sünnete göre “tevil varsa tekfir yoktur”.
2. Yanlış bile olsa Kur’an ayetinin yorumuna dayanarak eylem yapan, mala ve cana zarar veren âsîler pişman ve teslim olduklarında yaptıklarından dolayı tazminat ödemezler.
3. İşte Serahsî’nin ifadesi:
“Bu konuda delil ve dayanak Zührî’nin şu hadîsidir:
Müslümanlar arasında fitne (isyan, kargaşa, çatışma) çıktığında Hz. Peygamber’in (s.a.) birçok arkadaşı (ashâb) hayatta idiler, şu hükümde ittifak ettiler: Kur’an’ın yorumuna dayanılarak akıtılan her kan, Kur’an’ın yorumuna dayalı her cinsel temas, Kur’an’ın yorumuna dayanan her mal itlafı (mala verilen zarar, bu yorumlar haklı ve isabetli olan karşı tarafa göre hatalı da olsa) ceza ve tazminata tâbi olmaz... Dini farklı yorumlama sebebiyle çatışan iki Müslüman grubun farklı yorumları hukuk önünde eşit muamele görür. Bu bir ilkedir.”
DAİŞ vb. aşırı grupların Kur’an’ın bir veya birkaç ayetini farklı yorumlayarak, farklı sonuçlar çıkararak müminleri tekfir etmeleri, asıp kesmelerine karşı bir başka İslam büyüğünü daha dinleyelim:
Gazzali, Akıl-nakıl (vahiy) arasında çelişme görüntüsü ortaya çıktığında hangisinin tercih edileceği meselesinde uçlarda ve ortada olmak üzere üç grup tespit ettikten sonra ortada yer alanları tercih ederek şöyle diyor:
“Bu grup aklı ve nakli bilikte araştırır, her birini önemli birer bilgi kaynağı olarak kabul eder, akıl-nakıl arasında çelişki olacağını redderler. Aklı yalanlayanlar dini yalanlamış olurlar; çünkü dinin doğruluğu akıl ile anlaşılmaktadır; eğer akıl delilinin doğruluğu kabul edilmezse peygamber ile yalancı peygamberi birbirinden ayıramayız... İşte bu grup hakkı ve gerçeği yakalamış olan gruptur... Akıl ile nakıl arasındaki çelişki görüntüsünü (bu iki kaynağa zarar vermeden) gidermek kolay bir iş değildir... Tevil (yorumlayarak uzlaştırma) yolunu tutanlara üç tavsiyem olacak: 1. Her şeyi bilme iddia ve beklentisinden vazgeçilmeli; bazı konular beşerî bilgi sınırının dışında kalabilir. 2. Aklın kesin hükümleri yalan ve yanlış sayılmamalıdır. 3. İhtimaller birden fazla ve eşit güçte olduğunda tevil yapmayıp duraklama tercih edilmelidir. Kanunu’t-te’vîl (Mecmua içinde), s.126.
Gazali’ye göre bir varlık zâtî, hissî, hayalî, aklî ve şibhî olarak beş çeşittir. Vahiy de bu beş varlık türünden birini ifade etmiş olabilir; yani bir şeyin öz varlığını değil de onun akıl, hayal ve histeki varlığını, misalini veya benzerini ifade etmiş olabilir; bu durumda ortada bir mecaz yollu anlatım var demektir. Bir kimse vahyi yorumlarken beş varlıktan birini kabul ettiği, sözü bu beş varlıktan birini ifadeye ait kıldığı sürece onun, dini veya vahyi inkar ettiğinden söz edilemez. Tevil bu beş varlığı da ortadan kaldırıyor ve sözü anlamsız, gerçekle ilişkisiz kılıyorsa o zaman inkarla eşit hale gelir (Faysalu’t-tefrika, s.79-83).
Ehl-i sünneti doğru anlamak
04:0024/06/2018, Pazar
G: 24/06/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Aslında geniş çerçeveli olan Ehl-i sünnet’ten bir itikad veya fıkıh mezhebini seçip buna bağlanarak başkalarını ehl-i sünnet dışına atmak, hatta Gazzâlî’nin açıklamasına göre tekfir etmek doğru bir Ehl-i sünnet anlayışı değildir.
Ehl-i sünneti doğru anlamak
Ehl-i sünneti doğru anlamak
17 Haziran, Pazar
Fıkıh mezhebleri ortaya çıkıp Müslümanlar tarafından uygulanmaya başladığı zamandan itibaren onbeş civarında mensubu bulunan fıkıh mezhebi olmuş, zaman içinde bunların çoğunun tabileri kalmamış, bildiğimiz dördü mesuplarıyla devam etmiştir. Mukayeseli fıkıh (hilâf, ihtilâfu’l-fukaha) kitaplarında bu dört mezheb dışındaki sünnî fıkıh mezheblerinin de ictihadları ve delilleri zikredilmiştir. Bu ilme sahip olanlar o mezheplerden de istifade etmektedirler.
Sünnî (Ehl-i sünnet ve cemâ’at) itikad mezhebleri de selef, Mâtürîdiyye ve Eş’ariyye olmak üzere üç mehebdir. Bu üç mezheb arasındaki farklı anlayışlar ve yorumlar bazılarına göre “önemsiz, teferruata ait ve lafzî” diye geçiştirilmiş olsa da meseleyi anlayarak tahkik edenlere göre çoğu önemli, lafzî değil, hakiki, arazî değil, cevherîdir. Ayrıca bu üç mezhebe mensup alimler arasında da anlayış ve yorum farkları vardır. Gazzâlî’yi Şâfi’î ve Eş’arî sayarlar, ama onun İmam Eş’arî hakkında söylediklerini önceki yazılarda görmüştük.
Mâtürîdîler ile Eş’arîler arasında ihtilaflı olan kaç mesle vardır?
Bu konuda bile ittifak yoktur.
Tâcuddin Sübkî’ye göre on üç meslede.
Kemaluddin Ahmed el-Beyâzî’ye göre elli meselede.
Şeyhzâde’ye göre kırk meselede.
Ve bu konuda yazan başkalarına göre de farklı sayıdaki konularda ihtilaf kaydedilmiştir.
Gazzâlî’nin “Hangi ihtilaf, Allah’ın sıfatlarında ihtilaftan daha önemli olabilir ve manaya değil de lafza (ifade şekline) ait kılınabilir” dediğini hatırlattıktan sonra birkaç örnek vereyim:
1. Matürîdîlere göre insanlar akıllarıyla Allah Teâlâ’nın varlığını, birliğini, O’na layık olan sıfatlarını bilmekle yükümlüdürler, şirke düşenler azabı hak ederler.
Eş’arîlere göre peygambere muhatap olmayanların böyle bir sorumluluk ve yükümlülükleri yoktur.
2. Mâtürîdîlere göre Allah’ın iradesi, O’nun irade buyurduğu şeye razı olduğu ve onu sevdiği manasına gelmez.
Eş’arîlere göre irade, rıza ve mahabbet aynı manadadır.
3. Mâtürîdîlere göre Allah’ın kelamı (konuşma sıfatı ile konuşması) kullar tarafından işitilemez; işitilen, onun konuştuğunu ifade eden ve yarattığı harfler ile seslerdir.
Eş’arîlere göre O’nun kelamı (kelâm-ı nefsîsi), kulda bir idrak yaratmasıyla duyulur.
4. Mâtürîdîlere göre Allah’ın diğer sıfatları gibi ezelî olan bir de tekvin sıfatı vardır, Eş’arîlere göre böyle bir sıfatı yoktur; tekvin (yaratma) mükevvenden (yaratılandan) ibarettir ve ikisi de ezelî değildir.
5. Mâtürîdîlere göre kulun gücünün yetmeyeceği bir şeyi Allah’ın ona teklif etmesi (yükümlü kılması) caiz değildir, O. böyle bir şey yapmaz; Eş’arîlere göre yapabilir.
6. Mâtürîdîlere göre Allah Teâlâ’nın yaptıklarının mutlaka bir hikmeti vardır, O’nun fiillerinin hikmetini aramak, bulmak ve fiil ile hikmet arasında illiyet bağı kurmak gerekir. Eş’arîlere göre Allah’ın fiillerinde hikmet aranmaz, illiyet bağı kurulamaz.
Sizi yormamak için geri kalanını ve sonucu bir başka yazıya bırakıyorum.
Ehl-i sünnet caddedir
04:0028/06/2018, Perşembe
G: 28/06/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ehl-i sünnet İslam’ı Peygamberimiz (s.a.) ve O’nun rehberliğinde dini öğrenen ve öğreten ilk nesil Müslümanları gibi anlayan, bu anlayış üzerinde birleşmiş bulunan ümmet çoğunluğunu (cemâat) muhafaza eden, ayrı baş çeken grupları “aynı kıbleye yöneldikleri ve namazı toptan terk etmedikleri sürece” İslam’dan dışlamayan, yöneticiler adaletten ve sünnetten sapsalar bile ümmetin birliğini bozma, düşmanlara fırsat verme gibi fitne ihtimalleri bulunmadığı sürece ihtilal yapmayı caiz görmeyen, uygun zamanı bekleyen… Müslüman çoğunluğun mezhebidir, yoludur, İslam anlayışıdır.
Ehl-i sünnet caddedir
Ehl-i sünnet caddedir
21 Haziran, Perşembe
Ehl-i sünnet, inanç (akaid, kelam) konusunda olsun, amel (fıkıh) konusunda olsun ihtilaflara, farklı anlayışlara ve içtihatlara yer verdiği için bir patika, bir keçi yolu, bir tek şeritlik yol değil, birden fazla şeridi olan bir caddedir. Yön aynı, yol aynı ama birçok şerit vardır. Trafik kurallarına riayet etmek şartıyla bu caddenin hangi şeridinden gidilirse gidilsin camianın Ehl-i sünnet yol arkadaşlığı, yoldaşlığı vardır.
Bu yazdıklarımın delili, geçen yazıda başladığım, bugün devam edeceğim önemli ve farklı anlayış ve yorumlara rağmen -mutaassıp ve mezhepçi taklitçiler bir yana- Ehl-i sünnet âlimlerinin birbirini tekfir etmemeleri, önemli tartışmalara rağmen birliği, yoldaşlık ve kardeşliği korumalarıdır.
Farklı ve önemli anlayışlara örnekler veriyorduk:
Mâtürîdîlere göre insanlar akılları ile iyi ve güzel olanı bulup bilebilirler, ancak bu biliş (Allah’ın varlık ve birliğini bilme dışında) şer’i yükümlülük getirmez.
Eş’arîlere göre iyi ve güzel olan ancak dinin (vahyin) açıklaması ile bilinebilir.
Mâtürîdîlere göre kulun fiil gücü ikiye ayrılır: a) Bir şeyi yapmak veya terk etmek için gerekli olan donanım (esbab ve âlâtın salim olarak bulunması); bu fiilden önce kulda mevcuttur, b) Fiili gerçekleştiren güç; bu ise fiil ile beraber bulunur. Ayrıca kulun gücü bir fiilin farklı şıklarına (hayır ve şerre, iyiye ve kötüye, sevaba ve günaha ) kullanmaya müsaittir.
Eş’arîlere göre güç (istitaat) ancak fiil ile beraber bulunur.
Her iki mezhebe göre kulların fiillerini kullar kesp eder, Allah yaratır. Kesbin ne olduğu konusu ise ihtilaflıdır:
Mâtürîdîlere göre kulun gücü (kudreti) fiilin sıfatında, Allah’ın kudreti ise aslında etkilidir ve kulun bu etkisine kesp denir.
Eş’arîlere göre kulun gücünün fiilde etkisi yoktur; kulun iradeye ve seçime bağlı fiillerinin yaratılmasında irade ve ihtiyarının tesiri yoktur, onun irade ve ihtiyarı, Allah’ın iradesiyle yaratmasının doğrultusunda bulunur (ona mukarin olur).
Mâtürîdîlere göre dinin temel inanç esaslarına taklid; yani bir bilen âlime güvenme ve uyma yoluyla iman eden kimsenin imanı sahihtir, geçerlidir.
Eş’ar’îlere göre akıl ve nakil delillerine dayanmayan iman sahih değildir.
Bakıllânî ve benzer düşünenlere göre bekâ ayrı bir sıfat değildir, daim olan vücut (varlık) sıfatından ibarettir. Mâtürîdîlere göre bekâ bir sıfattır.
Mâtürîdîlere göre kadınlardan peygamber olmaz, Eş’arîlere göre olur.
Ehl-i fetret:
Kendilerine Peygamber gelmemiş, önceki peygamberin daveti kendilerine sahih olarak ulaşmamış olanlara “ehl-i fetret” deniyor. Peygamber geldiği halde kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde yaşayan kimseler de ehl-i fetret sayılıyor. Bunlar hakkındaki hüküm:
Mezhebimizin İmamı Ebu Mansur Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlar, akılla bilinebilecek iyilikleri yapar, kötülüklerden uzak dururlarsa kurtuluşa ereceklerdir (TDV İslam Ans. Fetret maddesine bakınız).
İmam Gazalî’ye göre İslam geldikten sonra da yine içinde bulunduğu şartlar yüzünden davet kendilerine yeterli bir şekilde (doğru ve üzerinde düşünmeyi tahrik edecek nitelikte) ulaşmamış olanlar inanmakla yükümlü değildirler.
Mâtürîdî kaynaklarda şu dikkat çekici açıklama da yer almıştır: “(Eski zamanlarda) Çin sınırında yaşayan Türk boyları gibi İslam’ın ameli hükümleri kendilerine ulaşmamış insanlar bunlarla yükümlü değildirler (Beyâzî, İşârât, s. 74).
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
04:0029/06/2018, Cuma
G: 29/06/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Allah Teâlâ ‘Onların (Müslümanların) işi aralarında danışma ile yürür’ buyuruyor (Şûrâ: 42/38). Danışma karar verip harekete geçmeden önce olacaktır; çünkü Allah Teâlâ, Peygamberi’ne (s.a.) hitaben ‘Bir kere azmettin mi artık Allah’a güven’ buyurmaktadır (Âl-i İmrân: 3/159). Allah Rasûlü (s.a.) kararını verince, insanların Allah ve Rasûlü’nün (s.a.) önüne geçmesi (kararına karşı çıkmaları) mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.), Uhud Savaşı öncesinde, şehirde kalıp savunma yapmak, yahut şehirden çıkıp düşmanı yolda karşılamak konusunda ashâbı ile istişarede bulundu; onlar çıkmasını uygun bulduklarını söylediler; zırhını giyip çıkmaya karar verince de, şehirde kalalım, dediler.
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
Danışanın hatası az olur ve “istişare eden pişman olmaz”
22 Haziran, Cuma
Rasûlullah (s.a.) kararını verdikten sonra onlara eğilim göstermedi ve ‘Bir peygambere, zırhını giydikten sonra -Allah aksini hükmedinceye kadar- onu çıkarıp koyması yakışmaz’ buyurdu. İftirâcıların Hz. Âişe’ye attıkları yalan konusunda Ali ve Üsâme ile istişarede bulundu, onların söylediklerini dinledi; sonunda Kur’ân (ilgili âyetler) gelince farklı görüşlere aldırmadan Allah’ın emri ile hükmetti ve iftiracıları cezâlandırdı. Rasûlullah (s.a.)’den sonra gelen imamlar (başkanlar, halîfeler) de, en uygun ve kolay yolu bulmak ve uygulamak üzere güvenilir ilim sahipleri ile serbest (mübâh, ictihada açık) konularda istişarede bulunurlardı. Ancak Kitâb ve Sünnet’in açık hükmü ortaya çıkınca, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.) gibi, onlar da hiçbir kimsenin farklı görüşüne aldırmadan onu uygulamaya koyarlardı... Genç olsun yaşlı olsun Kur’ân âlimleri (kurrâ), Hz. Ömer’in danışma meclisinin üyeleri idiler. Allah’ın hükmüortaya çıkınca Hz. Ömer orada durur, bir milim öteye geçmezdi.” (Buhârî, İ’tisâm, 28) âyetler ve İmam Buhârî’nin naklettiği hadîsler ile örnek neslin uygulaması, İslâmî şûrânın prensiplerini ortaya koymaktadır. Buna göre müslümanların her işleri danışma ile yürütülecektir, sorumluluk taşıyan yöneticiler de güvenilir, âlim, uzman, tecrübeli kişiler ile istişare edecek, yakın çevrelerinde bu kişileri bulunduracaklardır.
İstişare Allah ve Rasûlü’nün (s.a.) hükümlerini, maksatlarını, ortak akılla düşünüp anlayarak ortaya koymak, hakkında özel talimat (âyet, hadîs) bulunmayan konularda müslümanlar için en uygun, en faydalı düzenleme ve uygulamayı bulmak için yapılacaktır. Allah’ın ve Rasûlü’nün (s.a.) hükmü apaçık ortaya çıkınca, yahut istişareden sonra karar verilince kamuya ait uygulamalarda artık muhâlefete kulak asılmayacak, icraya geçilecektir. Muhâlifler de -kendi şahsî kanâatlerini muhâfaza hürriyetine sahip olmakla beraber- cemâatten ayrılmayacak, ortak hareket edeceklerdir.
Ülkeyi yönetenlerin uygun danışma kurulları olmalıdır, ancak bir de yönetime bağlı olmayan, sivil ve islâmî danışma kuruluna (şûrâ meclisine ihtiyacımız vardır. Bu kurulu oluşturmanın önünde birden fazla engelin bulunduğu tecrübe ile sabit olmuştur. Ehliyetli kişilerin teşebbüs ederek oluşturacakları bir kurul, icraatıyla güven ve başarı elde ederse bu çizgiyi yakalayamayan diğer teşebbüsler kendiliğinden etkisiz hale gelir ve yok hükmünde olurlar. İslam dünyasından benzer kurullar ile işbirliği yapılınca da “ümmetin şûrâs”na doğru yol açılmış olur.
İslâmî şûrâyı oluşturacak kişilerin iki önemli vasıfları olacaktır: İlim ve başta güvenilirlik olmak üzere güzel ahlak. Böyle bir şûrâ oluştuktan sonra İslâm’ın ve Müslümanların önemli meseleleri bu şûrada tartışılır, karara bağlanır, bu karar din ve vicdan açısından bağlayıcı olur. Aksine fikirler kamuya ait uygulamalarda geçerliliğini kaybeder, asla baş çekme, bölünme sebebi olamaz.
Siyasette ve mevcut şartlarda:
Tamamen veya şartların imkan verdiği ölçüde İslam’ı yönetimde uygulamak isteyen iyi niyetli kimselerin, tek başına edindikleri fikir, tespit ve ictihad yanında iki sınıf insanla istişare etmeleri şarttır:
1. Konunun uzmanları, bilim adamları,
2. Din alimleri.
Hakikati bulmaya ve mevcut durum ve şatlarda Şâriin maksadına en uygun olanı uygulamaya niyetli olan siyasetçilerde taassup ve istibdad olmaz; iyi niyetle ve tevazu ile dinlerler, raporları gözden geçirirler, istişare sonunda ittifak hasıl olmayan konularda yetkileri içinde sorumluluğu yüklenerek tercihlerini yapar ve uygularlar.
İslâmî sistemde muhalefet, iktidarın hataya düşmemesi için en önemli ve değerli bir kurumdur ve istişare organıdır; çünkü takva sahibi muhalif müminlerde ihtiras olmaz, tenkitlerini ortak değerler ve erdemler içinde kalarak yaparlar, hedefleri iktidarı yıpratıp onun yerini almak değil, yanlış ve zararlı kararları ve uygulamaları önlemek olur.
Güncel bir istişare konusunu da gelecek yazıya bırakıyorum.
Çınarımızı kurutmayalım
04:001/07/2018, Pazar
G: 1/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin evinde gördüğü rüya rivayeti meşhurdur? Osman Bey rüyasında, koynuna bir ayın girdiğini ve o anda göbeğinden bir çınar ağacının çıkarak gölgesinin dünyayı kapladığını, gölgesinin altında dağların olduğunu, dağların dibinde suların çıktığını, kiminin bu sulardan içtiğini, kiminin bahçesini suladığını kiminin de çeşmeler akıttığını görür. Osmanlı Devleti’nin tarihi bu rüyanın açılımı gibidir. Milletimiz Anadolu’ya diktiği bu ulu çınarla asırlarca insanlara adalet ve merhamet suyu dağıtmıştır.
Çınarımızı kurutmayalım
Çınarımızı kurutmayalım
25 Haziran, Pazartesi
Allah Teâlâ’nın rahmeti gazabına galip olduğu için kullarının günahlarına, hatalarına, nankörlüklerine rağmen lütuflarını esirgemiyor. İşte bu lütuflardan biri de sevgili Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti’nin şahsında, kesilip yakılan Osmanlı çınarının yeniden filizlenişi olmuştur.
Bu iktidar yalnızca Türkiye’de yaşayanların değil, dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan; baskı, işkence, gasıp, sömürü, tecavüz… altında inleyen insanların ümitleri haline gelmiştir.
Bu iktidarın bir özelliği de birçok okuryazar tarafından “İslamcı” olarak kabul edilmesidir. İyi veya kötü niyetle Ak Parti’yi İslamcı hareketin temsilcisi ilan edenler yüzünden bu iktidarın yapıp ettikleri İslamcılığın, İslam’ın ve Müslümanların not hanesine yazılmaktadır.
Ak Parti iktidara gelmeden önce sözde demokrasi ile yönetilen ülkemizde Müslümanların din hürriyetleri iyice kısıtlanmış, başkalarının hayatlarına müdahale etmeksizin Müslümanca yaşamak ve toplum içinde böylece var olmak isteyenlere dünya dar getirilmişti. Derin ve şümullü inkılablar şöyle dursun, İmam Hatip Okullarından mezun olanların üniversite tahsiline geçişlerinde adil davranılması, inancı gereği başını örtenlerin hak ve özgürlüklerden mahrum edilmemesi, çocuklarına İslam dersi ve eğitimi aldırmak isteyenlere imkan tanınması gibi küçük talepler bile şiddetle reddediliyor, laiklik bahanesiyle demokrasi, insan hakları ve özellikle din hürriyeti katlediliyordu.
Baskı altında bunalmış halkımız Ak Parti’yi iktidara getirdi, Ak Parti vaadlerini bir bir yerine getirmeye başladı, manevi alanda mevcut şartlarda yapabileceği kadarını yapmak için gayret gösterdi, maddi alanda da yar ve ağyarın kabul etmek durumunda kaldıkları hizmetlere imza attı.
Kimi sakallı kimi hacı, kiminin eşleri örtülü, namazlı ve niyazlı görünen ve “İslamcı Ak Parti” teşkilatında yer alan, parlamentoya milletvekili olarak giren, yine Ak Partili görünerek ve iltimaslardan yararlanarak devlette görev alan, partiyi kullanarak iş, imtiyaz, kredi, ihale, teşvik alan… önemli sayıdaki kişilerde görülen günahlar, ayıplar ve kusurlar yüzünden o güzelim çınarımız hastalandı, yaprakları sararıp dökülmeye, içine de de kurtlar düşmeye başladı.
Son seçimde Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen ilgi, sevgi, vefa ve destek yanında partiden esirgenen oylardan ilgililer ve sorumlular ders almazlarsa çınarın kuruyup devrilmesi -Allah korusun- kaçınılmaz hale gelecektir.
Şahsi menfaatlerinden başka amaçları ve dertleri olmayan, Parti’nin herhangi bir yerine işini görmek için sokulmuş bulunan sineklerden bir şey beklenemez; onlarla ilgili olarak yapılması gereken şey ilk fırsatta kovulmalarıdır.
Milletimizin, bütün insanlığın hayrına olan medeniyetini ihya ve değerlerini hayata iade davasının aracı olarak düşündüğümüz, bu sebeple sevip desteklediğimiz bu siyasi hareketin başında, tertemiz, ilk günkü kadar heyecanlı ve canlı, gecesini gündüzüne katarak hizmet için çırpınan bir başkanımızın ve çevresinde hala bozulmamış, ahlaklı, davasına bağlı bazı insanlarımızın bulunması bir şanstır ve ümitli olmak için önemli bir sebeptir.
Şimdi çınarımızı kurtarmak için başkanımıza, onun yanındaki salih ve sadık adamlarına düşen önemli vazifeler, almaları gereken hayati tedbirler var:
Kötü niyetli ve kusurları istismar ederek partiyi yıpratmak isteyenler olabilir, ama iyi niyetli, hiçbir şahsi beklentisi olmayan, yalnızca kötüye gidişin engellenmesi için düşünen ve düşündüklerini dile getiren (özeleştiri yapan) pek çok insanımız da var. İşte bu insanlarımızın mutlaka dinlenmesi, yazdıklarının okunması gerekiyor.
Partiye sızmış, önemli yerlere gelebilmiş ahlaksız çıkarcılar mutlaka temizlenmelidir.
İslam evet imandır, ibadettir, ama onun çok önemli bir temeli de ahlaktır ve edeptir. İslâmî görünüm (gösteriş) içinde ahlaki kusuru olanlar yalnızca partiye değil, İslam’a ve Müslümanların imajına da kötülük yapmaktadırlar. Rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, devlet otoritesini kendi menfaati için kullanarak servet edinme, işi ve imkanı ehline değil, ortak menfaati olanlara verme… ahlaksızlığın önemli örnekleridir. Parti içine sızmış, iktidarın imkanlarını kullanan, istediğini aldığı sürece dost görünen, alamadığında düşmanla işbirliği yapacağı şüphesiz olan bu ahlaksız asalaklardan çevrenizi temizlemekte gecikmeyin.
Millete hizmeti ön planda tutmayan, yerini korumaktan başka bir derdi ve faaliyeti olmayan kimselere imkan vermeyi sürdürmeyin.
Sevgili Başkan,
Mümkünse her şehirden gayr-i resmi olarak beş altı iyi kişi seçin, bunları yalnızca siz bilin; bu “iyi” den maksadım “güzel ahlakı ile tanınmış, bilgili ve ehliyetli, iktidardan hiçbir beklentisi olmayan” kişilerdir. O şehrin ve çevrenin doğru bilgisini bunlardan alın. Aday seçiminden imkan tahsisine kadar önemli tasarruflarınızda teşkilattan ziyade bu kişilerin raporlarına güvenin.
Sevgili Başkan,
Mevcut insan kalitemiz sebebiyle işinizin zor olduğunu biliyorum. Sizi biraz teselli edebilecek bir anekdot var:
Bir edepsiz adam Hz. Ali’ye gelmiş, onun yönetiminden şikayet ve kendisine “Senden öncekiler ne iyi idiler, başımıza gelenler hep senin kötülüğünden geliyor” diyerek hakaret etmiş. Hz. Ali ona şu cevabı vermiş: Bunlar benim kötülüğümden olmuyor; Ebu Bekr’in yanında ben vardım, Ömer vardı, Osman vardı… Ömer’in yanında da biz vardık, benim yanımda ise sen ve benzerlerin var, olanlar bundan oluyor.”
Ne yapalım, elbise yapmak için mevcut kumaşımız budur, ama kumaşın sağlam yerlerini kullanarak da sağlam bir elbise yapabiliriz vesselam.
Katılım sigortacılığı
04:005/07/2018, Perşembe
G: 5/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
2017 Aralık ayında yürürlüğe giren katılım sigortacılığı ile ilgili yönetmelik uzun zamandan beri beklenen bir mevzuat boşluğunu kısmen doldurdu; artık mevzuatlı olarak katılım sigortacılığı yapmanın kapısı açılmış oldu.
Katılım sigortacılığı
Katılım sigortacılığı
28 Haziran, Perşembe
Ülkemizde adı katlım sigortacılığı olan faaliyetin diğer yaygın isimleri ‘üyelik’ ve ‘takâfül’ sigortacılığıdır. Fıkha dayandığı için “İslâmî sigortacılık” ifadesi de kullanılmaktadır.
Bu sigortacılığın esası veya kısaca açıklaması şudur:
Fıkıhta “şartlı bağış” konusu tartışılmıştır. “Bana şu elbiseyi bağışlaman şartıyla sana şu kitabı bağışlıyorum” şeklindeki bir teklifi karşı taraf kabul ederse “ivaz (bedel) şartlı hibe” gerçekleşmiş olur. Bağışlanan şeyler belli olmak şartıyla bu akdin sahih olduğunda dört mezhebin ittifakı vardır; ihtilaf “bunun bağış mı, satım akdi mi, başı bağış sonu satım akdi mi olduğu” konusunda ve bağışlanan şeyde belirsizlik varsa akdin sahih olup olmadığı konusundadır.
Tekâfül sigortası, “karşılık şartı ile bağış” esasına dayandığı için “bağışlananda belirsizlik olsa bile akit sahihtir” diyen Mâlikî mezhebi tercih edilerek caiz görülmüş ve uygulamaya konulmuştur.
Benim yorumuma göre bu sigorta şeklinde bağışlanan şey, bağışlama gerçekleşirken “belirsiz (meçhul)” değildir. Sisteme katılanlar, sistemi yönetenlere, mesela trafik kazasında hasar oluştuğunda, hasarı karşılayacak miktarda paranın verilmesine vekâlet vermektedirler. Vekil yönetici de “ödeme sırasında belli olan hasarın bedelini” şartlı hibe olarak ödemektedir.
Bütün dünyada yaygın olan ticari (primli) sigortacılıkta sigorta şirketi, sigorta konusu olan riski karşılama taahhüdü karşılığında prim alır ve bu prime sahip olur. Belli süre içinde risk gerçekleşmezse primin tamamı, gerçekleşirse bakiyesi şirketin olur veya şirket primden fazlasını öder. Ayrıca bu şirketler topladıkları fonları helâl-haram farkı gözetmeden kullanırlar, kendileri için paradan para kazanırlar.
Tekafül sigortacılığında sigortaya katılanlar, toplanan fonun sahibi olurlar, şirketi veya kooperatifi yönetenler onların vekili sayılırlar ve hizmetlerine karşılık vekâlet ücreti alırlar. Toplanan fon İslâmî kurallara göre yönetilir ve nemalandırılır, kazanılan para da sigortaya katılanların olur. Şarta uygun ödemelerden artan para sigortalıların hesaplarına yazılır ve çekilmek isteyenler kalan paralarını alarak çekilirler.
Şimdi ülkemizde yaşayan ve İslâmî hassasiyeti olan (haram-helâl ayrımı yapan) Müslümanlar için ticari sigortacılara başvurma zarureti ortadan kalkmıştır. Katılım sigortacılığı yerleşinceye kadar diğer sigortacılara, aynı esaslara göre sigorta yapmak üzere pencere açma izni üç yıllığına verilmiştir, üç yıl sonra bu da sona erecektir.
Dünyada gittikçe itibar gören ve yayılan tekâfül sigortacılığının ülkemizde iki eksiği var:
1. Müslümanlar hâlâ bu sisteme yeterli desteği vermiyorlar, bu yüzden sistem gelişip genişleyemiyor.
2. Diğer sigortacılıkta olduğu gibi katılım sigortacılığında da re-tekâfüle (reassurance) ihtiyaç vardır. Ülkemizde İslâmî reasürans/re-tekâfül şirketi/kuruluşu mevcut değildir, yurt dışında da yeterli sayıda yoktur. Himmet ve dînî gayret sahibi sermayedarların bir araya gelerek vakit geçirmeden re-tekâfül kuruluşunu gerçekleştirmeleri farz-ı kifâyedir.
Şeriatın uygulanmasını isteyenler işe kendilerinden başlamadıkça hem başarılı olamazlar, hem de talebin samimiyeti tartışılır.
Beyan ile davet farklı olmalıdır
04:006/07/2018, Cuma
G: 6/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Beyandan maksadım dini açıklamaktır, davet ise insanları İslam’a çağırmak, Müslüman olmalarına yardımcı olmaktır.
Yazılı veya sözlü olarak İslam açıklandığında, tamamlanmış olan dinin değişmez hükümleri olduğu gibi açıklanmalı, kimsenin hatırı için eksik bir taraf bırakılmamalıdır.
Beyan ile davet farklı olmalıdır
Beyan ile davet farklı olmalıdır
29 Haziran, Cuma
İmanda ve amelde eksikli Müslümanları kâmil İslam’a davet ve Müslüman olmayanları İslam’a çağırma ve hidayetlerine yardımcı olma faaliyetine geldiğimizde tedriç, ehem-mühim, öncelik kurallarına riayet etmek maksada ulaşmak için gereklidir. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) “Müjdeleyin/sevdirin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” buyurduğunu biliyoruz. Bu emrin uygulanışında en önemli alanın dine davet ve din eğitimi alanı olduğunu düşünüyorum.
İman konusunda şüpheleri olan bir kimseye bu şüpheleri ortadan kaldıracak ve iman etmesini kolaylaştıracak bir usul uygulanmalıdır; bunun yerine mesela İslam ceza hukuku anlatılmakla işle başlamak aklı başında bir Müslümanın yapacağı şey olmamalıdır.
Dine davet ve din eğitimi herkesin yapabileceği bir iş değildir; dinde marufu emir münkeri nehiy (iyi olanı emretmek kötü olanı yasaklamak) var diye usulsüz olarak bunu yapmaya kalkışanlar insanları ıslah etmekten ve İslam’ı sevdirerek hidayetlerine yardımcı olmaktan ziyade nefret etmelerine ve işi inada bindirmelerine sebep olurlar ki, dinin maksadı asla bu olamaz.
Peygamberimiz’in (s.a.) tebliği ile din tamamlanmış olsa da nasıl tamamlandığını bilmekte fayda olsa gerektir.
Önce Hz. Aişe’nin hikmetli bir ifadesine bakalım:
“Kur’an-ı Kerîm’in mufassal sûrelerinden ilk nâzil olanları, Cennet-Cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu sûrelerdir. İnsanların kalbleri ısınıp İslâm’ın emir ve yasaklarını tâkibe başlayınca helâl ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer ‘içki içmeyiniz, zina yapmayınız’ gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka ‘içkiyi ve zinayı asla terketmeyiz’ derlerdi.”
Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken fıkhın oluşumunun üç özelliği vardır: Tedrîc, kolaylık ve nesih.
Tedrîc hükümlerin zamana yayılarak, toplumun hazırlanması ve hazmı sağlanarak derecelerin ve parçaların bir araya getirilerek tamamlanmasıdır. Zaman açısından tedrîc yirmi üç yılı kaplamıştır. Hazım, hazırlanma, aşamalar halinde tamamlanma bakımından namaz, zekat, içki ve faiz yasağı, cihad örnekleri ilgi çekicidir.
Kolaylık yasamada, kural koymada, uygulamada insanın tabiatını, yaratılıştan gelen özelliklerini ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak din ile muhatabı arasına zorluk engelini koymamak, tekamül eğitiminde tabii olan uygulamalar dışında sevdirme ve kolaylaştırmayı esas almaktır. İbadetlerin günün kısa sayılacak parçalarına dağıtılması, insanların tabiî ihtiyaçlarını karşılayan nesnelerin mübah kılınması, hastalık, yolculuk, baskı, yanılma, unutma gibi hallerin mazeret olarak kabul edilmesi ve darda kalma (zaruret) halinde haramların mübah hale gelmesi önemli kolaylaştırma örnekleridir.
İslâm alimleri arasında tartışma konusu olan nesih de alıştırma, kolaylaştırma hikmetine bağlı olarak bazı hükümlerin önce konup, sonra kaldırılması şeklinde gerçekleşmiştir.
Fıkhın füru kısmından Mekke dönemine ait olanlar arasında gusül, abdest, necasetten taharet, namaz, cuma namazı gibi önemli ibadetler vardır.
Medine döneminin birinci yılında hutbe, ezan, nikah, cihad, belediye nizamı; ikinci yılında oruç, bayram namazları, fıtır sadakası, kurban, zekat, kıblenin değiştirilmesi, ganimetler ve taksimi; üçüncü yılında miras hükümleri, boşanma; dördüncü yılında yolculukta ve tehlikeli durumlarda namaz, toprak ıktâ’ı, teyemmüm, iffete iftira (kazif) cezası, örtünme, evlere izinle girme, hac ve umre; beşinci yılında yağmur duası ve namazı, îlâ (kadına yaklaşmama yemini); altıncı yılında milletlerarası anlaşmalar, hac ve umre yolunda engellenme (ihsar), içki ve kumarın yasaklanması, zıhar (eşini anasına benzetme şeklinde bir yemin), vakıf, isyan ve haydutluğun cezası; yedinci yılında ehli eşeğin, dişi ve pençesiyle avlanan etoburların haram kılınması, zirai ortaklık; sekizinci yılında Mekke’nin kutsiliği ve dokunulmazlığı, kısas, içki satışının ve geçici nikahın yasaklanması, hukuk karşısında insanların eşitliği, kabir ziyaretine izin verilmesi; dokuzuncu yılında çıplak tavafın yasaklanması, mülâ’ane; onuncu yılında insan haklarının ilanı, vasiyet, neseb, nafaka ve borçla ilgili bazı hükümler, cezanın şahsiliği, faiz yasağı hükümleri gelmiştir.
.Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
04:008/07/2018, Pazar
G: 8/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslümanlara yakışan, ötekilerde vicdan ve utanma duygusu varsa onları utandırması gereken bir haber:
Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
Kaçak göçmenler ve Batı sömürgeciliği
1 Temmuz, Pazar
“Florida’nın batı kıyısı üzerinden Meksika Körfezi’ne bağlantılı olan Tampa Körfezi bölgesinde yaşayan Müslüman halkın gözetim altında kamplarda tutulan göçmen çocuklara ev sahipliği yapmaya hazır olduğu ifade edildi. Tampa Körfez bölgesi İslam toplumu adına konuşan Ahmed Bedler, “Dini inancımız gençleri ve çocukları koruyup kollamaya çağrı yapar ve ailenin bir arada tutulmasının önemini vurgular” diyerek konuşmasında son Peygamber Hz. Muhammed’in hadislerinden örnekler verdi. Bedler, körfez bölgesinde yaşayan Müslümanların halen gözaltında tutulan 2300 çocuğa ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu belirtti. Çocuklar aileleriyle veya yakınlarıyla yeniden biraraya gelene kadar yüzlerce Müslüman ailenin onları evlerinde ağırlamak istediği aktarıldı. Bedler, hükümetten bu konuda herhangi bir mali destek beklemediklerini de beyan etti.”
ABD ve Avrupa yoksul bıraktıkları ve kendilerine uşaklık eden zalimleri başlarına diktikleri ülkelerden kendilerine göçmek isteyen açlara ve mazlumlara kapılarını sıkıca kapatıyorlar, bir şekilde sınırı geçmiş olanlara da köpeklerine ve balıklarına yapmadıkları muameleleri yapıyorlar.
Dünyaya, kendilerine ait olandan ibaret sandıkları medeniyeti getireceklerini iddia eden “tek dişi kalmış canavarlar”, kendilerinden özür dilemeleri gereken ve haklarının azıcığını da olsa geri vererek sefaletten kurtarabilecekleri insanlara zulmediyorlar.
Bakın bunlar neler yaptılar ve yapıyorlar:
Sömürgeci Avrupa ülkeleri Hindistan, Afrika ve Orta Asya ülkelerini silah zoruyla işgal ettiler (Rusya’ya da ayrı bir bahis açmak gerekiyor), bir yandan halkı dinlerinden döndürmek ve kültürlerinden uzaklaştırmak için çalışmalar yaparken diğer yandan asıl hedefleri olan sömürüyü gerçekleştirdiler. Kenya’nın kurucu devlet başkanı Jomo Kenyata, Batı ülkelerinin Afrika’da yaptıklarını şu veciz ifadesiyle dile getirmişti:
“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı”.
Tarih boyunca kendisine ait olmayan coğrafyalar üzerinde sayısız savaş ve çatışmanın mimarı olan ABD’nin kanlı bir tarihi vardır. Kristof Kolomb’un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tabi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda, 70 milyon Kızılderili ortadan kaldırıldı. ABD’nin resmi devlet politikası olan Kızılderili soykırımında resmi makamları Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişti. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştı. İlk biyolojik silah, Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan ölmesi de, soykırım yöntemlerinden biri olmuştu…
Avustralya ve Aborjinler ile devam edelim.
.Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
04:0012/07/2018, Perşembe
G: 12/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Denizlerde boğulan, tel örgülerin önünde aç ve açık kalan, bütün “gelişmiş ülkelerden” kovulan yoksul ve yoksun göçmenlere bu Avrupalılar neler yapmışlardı? İşte bu yaman sualin kısa cevabını vermeye çalışıyorduk ve sıra Aborjinlere gelmişti..
Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
Batılı sömürgeciler ve kaçak göçmenler
5 Temmuz, Perşembe
1770 yılında Kaptan James Cook, Avustralya’nın doğu sahillerini Büyük Britanya adına ele geçirdi ve burayı Yeni Güney Galler (New South Wales) olarak isimlendirdi. Avustralya’daki İngiliz sömürgeciliği 1788’de Sydney’de başladı ve kıtaya ilk gelen Batılı yerleşimciler çiçek, suçiçeği, grip, kızamık gibi hastalıkları da beraberlerinde getirdiler. Bünyeleri bu hastalıkları hiç tanımayan Avustralya yerlileri bu hastalıklara yakalanarak büyük ölçüde kayıplar verdiler ve nüfusları önemli ölçüde düşüş gösterdi.
İngiliz yerleşimcilerin ikinci etkisi arazi ve su kaynaklarını kendilerine ayırmaları olmuştur. Oysa geleneksel arazilerini, yiyecek ve su kaynaklarının kaybı yerliler üzerinde ölümcül etki yapmıştı. Geleneksel dini pratiklerinden uzaklaştırılan bu halklarda doğum oranları hızla düşmüş, alkol gibi yerlilere yabancı içkilerin kullanımı artmıştı. 1788 yılı ile 1900 yılları arasında yerliler, maruz kaldıkları hastalıklar, topraklarının kaybı ve kendisini kıtanın efendisi ilan eden beyaz adamdan gördükleri şiddet sonucu nüfuslarının yaklaşık %90’ını kaybettiler. Merhametsiz Batılılar çeşitli bahanelerle birden fazla katliam düzenlediler ve masum halkı acımadan öldürdüler. Kalanları da içkiye alıştırdılar, normal hayat imkanlarından mahrum olan insanlara içki ve battaniye dağıtarak dağda bayırda perişan yaşayıp erkenden ölmelerine zemin hazırladılar.
Batılılar, aç, açık, işsiz, maddi manada geri bıraktıkları, örneklerini verdiğimiz ülkelerin peşini bırakamadılar, ekonomik ve stratejik imkanlarını sömürmeye devam edebilmek için buralarda kukla yönetimler oluşturdular, onlara teslim olmak istemeyen yönetici ve halkı uyandırmak isteyen aydınları ya zindanlarda çürüttüler veya öldürdüler. Her türlü maddi imkandan mahrum olan halk çağdaş iletişim araçları vasıtasıyla Batı’daki hayatı görünce oraya akın etmeye başladılar. Batı almaya var, vermeye ise yok olduğu için bu akını durdurmak için harekete geçti. Geçmişinde sömürgecilik bulunmayan ve dini, dili, rengi… bakımından kendinden olmayanlara da adalet ve merhamet ile davranmış bulunan Türkiye açlık ve ölümden kaçarak kendine sığınanlara kucak açtı. Batıya geçmek isteyenlere de mani olması için ona yardım vaadinde bulundular, ama bu vaadlerini de yerine getirmediler.
Eski Yunan halkı ile bir bağı bulunmayan bugünkü Yunanlıların yönetimi Türkiye ve Erdoğan düşmanlığı yapıyor, mensubu olmadığı medeniyeti sahiplenerek dünyaya karşı övünüyor. Bakın genelde Avrupa ve özelde bu millet, kendine sığınan insanlara nasıl muamele ediyor? (Yapılanları bizzat müşahede etmiş bir solcu Türk’ten aktaracağım. Yunanistan’ın Türkiye’de darbe yapanlara kucak açması ve onları koruması insaniyetinden değil, Türkiye düşmanlığından kaynaklanıyor.)
“Avrupa ülkelerinde ciddî bir ırkçılığın geliştiğini söylemek gerekir… Avrupa ülkelerinin yaşadığı kriz dönemlerinde göçmenlerin yaşam koşulları daha fazla çekilmez bir hâl alıyor. Zira işsizlik ve pahalılığın nedeni olarak görülüyor göçmenler. Göçmenler en pis işlerde ve en ucuz ücretlerle çalıştırılıyorlar. Göçmenler her türlü aşağılanmaya ve dışlanmaya maruz kalıyorlar… İnsan kaçakçılığı dünya çapında büyük bir sektör durumundadır. Kaçak göçmenler yolunacak birer kaz olarak görülmektedirler. Bir beladan kurtulayım derken ömürleri boyunca çalışıp edindikleri paralar insan tacirlerinin acımasız kasalarına akmaktadır.
Kaçakçılar, işin risk taşıyan yanlarını ve geçilen yolların tehlikeli noktalarını tespit etmişler. Eğer bir yerde kontrol edilme olasılığı varsa, o noktada kaçırdıkları insanları yolun kenarında bırakıp gidebilirler ya da nehirden geçerken kürekleri kaçaklardan birinin eline tutuşturup, kendileri nehrin diğer tarafında kalırlar. Bazı durumlarda da nehrin ortasında kaçakları suya döküp kaçarlar… Birkaç farklı yol ve araçla sınırdan geçirilen kaçakların büyük çoğunluğu geçtikleri ilk ülke olan Yunanistan’da yakalanırlar. Onları nehrin bu tarafından almaya gelecek olan kişiler genellikle gelmezler. Çünkü Yunanistan’da kaçakçılıktan yakalananlara verdikleri hapis cezası beş yıldan başlıyor. Alacakları insana “geldim, yaklaştım, geliyorum” diyerek onları oyalarlar ve sonunda kaçaklar yakalanırlar. Yunan polisi, Meriç nehrinin kenarında ve yakın civarlarda dolaşarak kaçak göçmenleri toplar. Onları kapalı ve havasız bir araca koyarak en yakın karakollara taşırlar. Kaçakların üzerlerindeki değerli telefon ya da başka malzemeler kaybolur. Yunanistan karakolları ahırdan daha beter yerlerdir. Tek katlı ve uzun bir mağaraya benzer bu karakollar. Tuvaletlerinde sifon yoktur. Sıcak sular akmaz. İnsanlar üst üste yatarlar. İçeride her zaman dayanılmaz bir koku vardır. İnsanlar bitlenirler. Aylarca, belki de yıllarca yıkanmamış yatak ve battaniyelerin üzerinde yatılır. Eğer yatacak yer varsa tabi. Genellikle yatacak yer bulmak bir ayrıcalıktır Yunanistan karakollarında. Eğer Yunan polisinin istediği gibi davranırsan şiddet uygulamazlar. Ama onların istemediği gibi davranırsan şiddet uygularlar. Özellikle Meriç Nehri’nde yakalamış oldukları kaçakçılar eğer konuşmazlarsa dayak yerler. Bunların canlı tanığıyız. Bu uygulamalara itiraz edersen hemen polisler gerçek yüzünü gösterirler. Haksız uygulamalara itiraz etmek, açlık grevi türü eylemler yapmak polisin şiddetli cevabıyla karşı karşıya bırakır…
Avrupa’da ırkçılık ve ayrımcılığın yaşanmadığı hiçbir ülke bulamazsınız. İşte Avrupa Birliği’nin en merkezi ülkelerinden biri olan Almanya. Burada da her türlü ayrımcılık var. Kaçak göçmenlerin kalmakta olduğu kamplarda yapılan ayrımcılık her gözün görebileceği açıklıkta yapılmaktadır. Buraya Rusya’dan gelmiş ve iltica başvurusunda bulunmuş olanlara tüm imkânlar seferber edilmiş. Fakat Afgan, Kürt, Arap vb. göçmenler Rusların yararlandırıldıkları imkânlardan yararlandırılmıyor. Kampta bulunan internet kafeye Ruslar dışındakiler sokulmuyor… Kaçak göçmenler Avrupa’nın tüm ülkelerinde denetim ve aşağılanmayla karşı karşıyadır. Kaçak göçmenlerin neredeyse burada geçen ömürleri evrak işlerinin peşinde koşturmakla geçiyor. Evrak işleri yüzünden intihar edenlerin olduğu anlatılıyor. Kaçak göçmenler buralarda ömürleri boyunca denetim ve gözetim altında tutulurlar. Eğer denetim dışına çıkarlarsa hemen karın doyuracak ve nefes alacak kadar verdikleri olanaklardan kesintiler yaparlar…
Yeni sistem hayırlı olsun
04:0013/07/2018, Cuma
G: 13/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başta CHP olmak üzere eski parlamenter sistemi savunanlara bakınca onun işe yaramaz olduğuna hükmetmek kolaylaşıyor. Teorisyenler ve uygulayanların raporları zaten parlamenter sistemin arızalarını ortaya koymuş, köklü bir reformun zorunlu olduğunda şüphe kalmamıştı.
Yeni sistem hayırlı olsun
Yeni sistem hayırlı olsun
6 Temmuz, Cuma
Menfaat ve saltanatlarını sürdürebilmek için o sistemi canla başla savunanlar mağlup oldular, halkın yeterli çoğunluğunun oyu ile yeni sitem kazandı ve bugünlerde de uygulamaya kondu. Sistem denenecek, eksikleri uygulamada ortaya çıktıkça ıslah edilecek, belki başka ülkeler için de örnek olacaktır. Allah hayırlı eylesin, millete ve memlekete hayırlı hizmetlere vesile kılsın.
Eski sistemde daha fazla sayıda bakan vardı, çoğunu tanıyoruz. Değerli insanlardı, liderlerine sadakatlerini koruyarak ve ellerinden gelen gayreti sarf ederek güzel şeyle yaptılar, kul kusursuz olmaz, onların da eksikleri olabilir, ama yapılanlar ortada, gök kubbede iyi bir ses bıraktıkları inkâr edilemez.
Eski bakanlardan dördü yeni kabinede de yer aldı. Bu değerli insanlara yenileri de katıldı, yine çoğunu tanıdığımız birikimli, değerli, iş bilen, konusuna hâkim, uygulamada pişmiş insanlarımız; onlara da milli ve dini değerlerimizi kuşanmış olarak yapacakları görevde hayırlı hizmetler diliyorum.
Başarının başta gelen şartları arasında işin ehline (ahlâk, bilgi, tecrübe bakımından yetkin olanlara) verilmesi ve her aşamada yine ehli ile danışma ilkeleri vardır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yer alan ve cumhurbaşkanına bağlı bulunan başkanlıklar, politika kurulları ve ofislerin çok önemli diğer işlevleri yanında en geniş çerçevede danışmayı da ifa edeceği anlaşılıyor ve başarı için ümit vadediyor. Bir örnek olsun diye Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı verelim; bu bakanlığa gelen zatın daha ziyade turizm konusunda tecrübeli ve başarılı olduğu anlaşılıyor, ancak yardımcıları, danışmanları, ilgili kurullar ve ofisler vazifesinin kültür tarafına ait -varsa- eksikliği giderecek, her iki yönde başarı şansını arttıracaktır.
Bizim değerler sistemimiz içinde “kamu işini/vazifesini isteyene değil, layık olduğu için otorite tarafından istenene vermek” vardır. Sayın Başkanımızın açıklamalarından ve yeni bakanların ifadelerinden öyle anlaşılıyor ki, yeni bakanlar çeşitli yollar ve yöntemlerle bakanlığı elde etmenin peşinde olmamışlar, hayatlarından ve işlerinden memnun yaşarlarken haberleri ve bilgileri bile yok iken kendilerine bakanlık teklif edilmiş (talip değil, matlup olmuşlar); bu özelikleri de erdemler çerçevesinde çalışacaklarına dair önemli bir işaret olarak duruyor.
Başkanıyla, hükümetiyle, meclisi, medyası, okur-yazarlarıyla, âlimleri ve arifleriyle, halkıyla bu millet, ümmetin ümidi olmuştur, Rabbim bu ümidi boşa çıkarmasın, hepimizi razı olduğu, sevdiklerine lütfettiği doğru yoldan (Sırat-ı Müstakim’den) ayırmasın, şu fani dünya dalıp Rabbini, kalıcı olanı ve ebedi hayatı unutan gafillerde eylemesin, gafillere de hidâyet lütfeylesin!
Dini anlama ve anlatmada usul
04:0015/07/2018, Pazar
G: 15/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm üzerine konuşanların hemen tamamı Kur’ân-ı Kerim’i ve Peygamberimiz’in (s.a.) sünnetini kaynak olarak kabul ediyorlar ve kendi mezheplerini, içtihatlarını, görüşlerini, yorumlarını, davranışlarını bu iki kaynağa dayandırıyorlar.
Dini anlama ve anlatmada usul
Dini anlama ve anlatmada usul
8 Temmuz, Pazar
Meselâ itikatta insan irade ve kudretinin insan fiillerindeki tesiri konusunda Cebriyye, Kaderiyye, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye birbirinden esasta farklı olan görüşlerini (mezheplerini, yorumlarını) akıl yanında bu iki kaynağa dayandırıyorlar. Amel (fıkıh) konusundaki farklı mezhepler de yine aynı kaynakları kullanıyorlar.
Siyasi ve ideolojik alana geldiğimizde ılımlı İslâmcılar, tekfirciler, Ehl-i Sünnet, orta yolcular ve daha başkaları; “Allahu Ekber” diyerek, “Lâ ilâhe illallâh Muhammed Resulüllâh” diyenleri bile boğazlayanlar da; mezhebi, meşrebi, yorumu, ameli farklı olan bütün Müslümanları kardeş bilip ümmetin birliği için çırpınanlar da bu iki kaynağa dayanıyorlar.
Durum böyle olunca hem doğru anlayış hem de doğru ilişki ve uygulamanın “doğru usule” dayanması zaruret olarak karşımızda çıkıyor.
Bize göre doğru usul, Peygamberimiz’in (s.a.) Kur’ân’ı anlama ve uygulama örnekliğini görerek ve birlikte yaşayarak öğrenen Ashabın anlama, yorum ve uygulama usulüdür. Bu usulü sonraki nesil (Tâbiûn) onlardan öğrenmiş ve değişen zamanın ihtiyaçlarına göre geliştirmiş, aynı şeyi daha sonraki nesil de yapmış, İmam Ebû Hanîfe’den itibaren yazıya geçirilmiş, zaman içinde temel kuralları değişmeksizin gelişerek, zenginleşerek sonraki nesillere intikal etmiştir. Ehl-i Sünnet fıkıh, kelâm ve tasavvuf okullarının anlama, yorum ve uygulama usulleri -bir bütün halinde istifade edilmek şartıyla- işte bu, nesilden nesile intikal ederek gelen doğru, uygun, maksadı hasıl edecek usuldür.
Bir nas, vahyi bize taşıyan bir ifade tevile, yoruma, içtihada, ihtilâfa açık/müsait ise bu faaliyet uygun dediğimiz usul ile de yapılsa ittifaklar yanında farklı sonuçlara ulaşılması (ihtilâf) da mümkündür, vâkidir. Bu farklı sonuçlara rağmen din kardeşliğini, bu birlik ve kardeşlik inancı, anlayışı ve duygusu içinde ümmet birliğini sağlamanın şartları vardır:
1. İçtihat, yorum, görüş beşeri bir faaliyet olduğuna ve peygamberler dışında beşerin yanılması ve yanlış yapması da mümkün (aynı zamanda vaki) olduğuna göre hiçbir âlim, şeyh, mürşit, lider, kanaat önderi… isabet ve hakikati kendi tekelinde görmeyecek, “yalnız benim dediğim, görüşüm, mezhebim, tarikatım haktır” demeyecektir.
2. Doğru ve uygun dediğimiz usulü uygulayarak bir sonuca ulaşan her müminin ulaştığı sonuç hem kendisi hem de ona itimat edenler, ondan fetva alanlar ve dini öğrenenler için muteberdir; bu bilgi ve fetva ile dinini yaşayanlar doğru yoldadırlar. “Farklılık içinde birlik” ve “farklılığın ümmet için bir zenginlik” olması hedefleri ancak bu anlayış çerçevesinde gerçekleşebilecektir.
3. Peygamberlik sona ermiştir; artık bir kimsenin çıkıp da, “Ben rüya gördüm”, “Ben Peygamber ile görüştüm, konuştum”, “Bana Allah bildirdi” gibi iddialarla insanları saptırmalarına imkân verilmeyecek, böyle çıkışlara müsamaha edilmeyecektir.
4. Kur’ân’ı Arapçasından veya meâlinden okuyan, hadis kitaplarını metinlerinden okuyan, bu okumalara doğru usulü uygulamadan kafasına estiği gibi mânâlar veren, hükümler çıkaran, üstelik aynı yolu takip etsinler diye insanlara icazetler de veren kimseler doğru yolda değildirler.
5. Temel metinlerden doğru usulü uygulayarak mânâ ve hüküm çıkarma işi içtihattır ve tefsirdir; bu işin yapılabilmesi için iman, ilim ve ahlâk yeterliği gereklidir; bu yeterliğe sahip olmayanların peşine düşmek insanı doğru İslâm anlayış ve yaşayışından saptırır; bu konuda uyanık ve ihtiyatlı olma zarureti vardır.
6. Ferdî din hayatı için soru soranlara, fetva isteyenlere ehli tarafından bilgi ve fetva verilir. Ümmetin uygulaması için kural oluşturmak, yol göstermek, kanun yapmak, proje ortaya koymak söz konusu olduğunda mutlaka şûrâ usulü uygulanmalıdır. Şûrâ dini ve uygulama alanını iyi bilen âlimler ve uzmanlardan oluşan danışma kurullarıdır.
Dine hizmet kimin işidir
04:0019/07/2018, Perşembe
G: 19/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı yazarlar İslam’da da “din adamı”nın (hatta sınıfının) olduğunu söylüyor, cami veya din görevlisi ile din adamını birbirinden ayırıyorlar. Onlara göre cami veya din görevlileri camilerin temizliği, düzeni, ezan okuma, namaz kıldırma gibi işleri yaparlar; insanları irşad edecek, onlara ahlak ve kemal eğitimi verecek olanlar ise din adamlarıdır. Öyle anlaşılıyor ki, burada “din adamı” terkibinden tasavvuf okulundaki mürşidleri kastediyorlar. Cami görevlilerini küçümsüyorlar, (“bunların, bu kıravatlı kimslerin…”) din (irşad, din eğitimi) hizmetini yapamayacaklarını, bu hizmeti ancak tasavvuf (tarikat) mensuplarının yapabileceğini, doğru din anlayışının da bu okulun anlayışı olduğunu ifade ediyorlar.
Dine hizmet kimin işidir
Dine hizmet kimin işidir
12 Temmuz, Perşembe
Ben de ısrarla diyorum ki, bu ayrımcılık, bu tasnif, bu İslam’da yeri olmayan tahsis (din hizmetini belli bir sınıfa mahsus kılma), özel bir eğitim yolunu genelleştirme bizi çıkmaza götürür, ümmeti böler, insanımızı birbirine düşürür, yüzbinlerce din görevlisinin cemaate etkisini zayıflatır, güveni sarsar…
Ve diyorum ki:
İslamî literatürde “ricalullah”, “ehlüllah”, “hademe-i hayrât”, “mürşid”, “meşâyih”, “âlim”, “müctehid”, müceddid”, “imam”, “hatîb”, “muktedâ bih” ve belki daha başka mümasil ifadeler vardır, ama “din adamı” ifadesi ve özellikle sınıfı yoktur. Birçok özellikleri bulunan, sıradan müminlerden farklı olan, Allah ile kulları arasına girerek -İslam’a göre kulların yetkisinde bulunmayan- bazı tasarruflar icra eden, aralarında belli bir hiyerarşi bulunan.. din adamları sınıfı, başta Hristiyanlık olmak üzere bazı dinlerde vardır, ama İslam’da yoktur.
Her mümin, namazı tek başına veya cemaatle kılar, cemaat içinde kim daha bilgili ve Ku’an-ı Kerim’i daha iyi okuyorsa o imam olur. Ezanı da sesi ve kıraati en iyi olan okur. Camiyi temiz tutmak, korumak, bazı maddi hizmetleri ifa etmek bütün Müslümanların vazifesidir, bunları bir kısmı yapınca diğerleri sorumluluktan kurtulur. Her Müslüman daha iyi bir kul olabilmek için çaba gösterir, iyi insanlarla beraber olarak ve onları örnek alarak kemal yolculuğunu devam ettirir. Bu iyi insanlara din adamı denmez, “salih kullar, takva sahipleri, ilim irfan sahipleri, Allah’ın sevgili kulları sanılan insanlar…” denir.
Bir kimsenin sahih bir İslam anlayış ve imanına sahip salih bir kul ve cennetlik olabilmesi için bir tarikata girmesi şarttır” diyen ehl-i sünnet müslümanı olamaz. Ehl-i sünnet mezheblerinin hiçbirinde böyle bir şart mevcut değildir.
Öğrenerek, yaparak, nefsiyle mücadele ederek iyi bir kul olmayı beceremeyenler başkalarından yardım alabilirler; ama bu başkaları da şeriata bağlı, zahir ilim dedikleri İslam ilimlerine sahip, ehl-i sünnet itikadının dışına çıkmayan kimseler olacaktır; şeriatsız, ilm-i zahirsiz ne kemal olur, ne de İslam.
“Yardım alabilirler” demek başkadır, “yardım almaları şarttır, bunsuz olmaz” demek başkadır.
Tasavvuf irfanı temel İslam ilim ve akaidine bağlı olarak ilham denilen bir başka bilgi yolundan elde edilir. Şeriat ilminin hikmetine, derinliğine, tafsiline, ibadet tecrübesinin semeresine yönelik olan bu irfanın muteber olma ölçütü şeriattır, zahir İslam ilmidir. Şeriat muteberliğini irfandan, ilhamdan almaz, aksine bunlar muteberliğini şeriattan alırlar ve ona uygun olmak mecburiyetindedirler.
İslam’a hizmet, din eğitimi ve öğretimi konusunda cami görevlileri ne yapıyorlar, tarikat mensupları ne yapıyorlar?
Bu sorunun cevabı ile yazıya ileride devam edelim.
Hizmete adanmışlık başkadır
04:0020/07/2018, Cuma
G: 20/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Şuurlu, bilgili, gayret-i diniye sahibi bir mümin önce kendini ıslah edecek, iyi bir kul olmaya çalışacak, sonra İslam’ı bozmak isteyenlere karşı yapabiliyorsa tedbir alacak, sonra (buradaki sonraların yerine aynı zamanda demek de mümkündür) kendi ailesinden başlayarak yakından uzağa insanların İslam’ı doğru öğrenmeleri ve yaşamaları için üzerine düşeni yapacaktır; bunlar belli bir sınıfın değil, bütün müminlerin önde gelen vazifeleridir.
Suriye'de esir takası
Suriye'de esir takası
8 Temmuz, Çarşamba
Kemalin (olgunluğun, ilmin, yetkinliğin, ermişliğin…) sonu yoktur; kimde bir değer, bir fazilet varsa onu başkalarına da aşılamak için gayret etmesi gerekir.
İlmiyle amil olmayana “İslam alimi” denmez, ilmiyle amil olmanın içinde ibadetler, ahlak ve kimseden bir emir, bir menfaat beklemeden, Allah rızası için, O emrettiği için yukarıdaki vazifeleri yapmak da vardır.
İyi bir kul olabilmek için aile dâhil cemiyet hayatından çekilmek, bir yere kapanarak yalnızca namaz, oruç, zikir gibi ibadetlerle meşgul olmak isteyenleri Peygamberimiz (s.a.) bundan menetmiş, cemiyet içinde bütün taraflara ait vazifeleri yapmaya çalışarak yaşamayı emretmiştir.
Bir kimsenin alim, cami/din görevlisi, şeyh ve derviş olması, böyle bilinip böyle anılması onun din hizmetini (öğretim, eğitim, davet, irşad, değerleri koruma hizmetini) yapıyor olması demek değildir; hizmet bir iman, şuur, gayret, aşk, tercih, adanma işidir.
Sekseni aşmış ömrümün içinde pek çok alim, şeyh, derviş, imam, hatip, öğretmen, akademisyen… gördüm; bunların bir kısmı pasif, bir kısmı zararlı, bir kısmı ise aranan hizmet adamı idi. Her tabakanın içinde böyle farklı kimseler vardı.
Merhum Hüsrev Efendi’nin merhum Mahmud Bayram hoca gibi talebesini, Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi, merhum Ömer Nasuhi Bilmen’i, merhum Mahmud Celaleddin Ökten’i, Nurettin Topçu’yu, Mehmed Zahid Efendi’yi, Sami Efendi’yi, Elazığlı Muharrem Hilmi (Sırrı) Efendi’yi, İsmail Hakkı Toprak Efendi’yi Hacıüveyszade Mustafa Efendi’yi, Muhammed İhsan Efendi’yi, Muhammed Hamidullah hocayı, Tayyip Okiç hocayı… (cümlesine Mevlâ rahmet eylesin) gördüm, tanıdım, az çok yanlarında ve sohbetlerinde bulundum, bir kısmından ders aldım; işte bu saydıklarım din adamı değillerdi, ama Rabbânî alimlerdi (bu terimi ileride yazacağım), resmen görevli olsun olmasın kendilerini din hizmetine adamış İslam insanlarıydı.
Şimdi bir de şeyh ve derviş olmayan imamdan söz edeyim; din/cami görevlisi diye din hizmeti yapamayacağına hükmedilen gruptan bir örnek sunayım:
İzmir’de Hakim Efendi (Güzelyalı) Camii imamı İbrahim Edhem Sunar merhum. Aslında onu, ayrı bir yazıda anlatmak gerekiyor, burada biraz özet geçelim.
İmam-hatipliği (din ve cami görevlisi olmayı) Peygamberimiz’in (s.a.) “din hizmetine varis olma” diye anlayan bu değerli insan yalnız din hizmeti görevini yapar, dünyalık için bir başka işle meşgul olmazdı.
Bir hafta okur, gözlem yapar, dinler, uygun yerlere uğrar edindiği bilgi, haber ve duruma göre hayatın içinden ve cemaatin halinden uzak olmayan bir vaaz ve bir de hutbe yazar; bağırıp çağırmadan, sağa sola bakmadan bunları defterinden ve kâğıdından tatlı bir sesle okurdu. Dışı süslü olmayan içi ise hikmet, hissiyat ve uyarı dolu olan bu sözler cemaatin ruhunu etkiler, gönlünün kapılarını açardı. Okumuş yazmış olanlar dahil insanlar uzaklardan gelir, onu dinlemeye can atarlardı. Namaz vakitleri dışında caminin avlusundaki kulübesine oturur, gelip bir şey soran veya isteyenlerin derdine derman olmaya çalışırdı. Camiye gelsin gelmesin mahallede oturan ve hasta olan kimseleri küçük hediyelerle evlerinde ziyaret eder, hal hatır sorar ve dua ederdi. Sabah namazlarından sonra gazete okuma bahanesiyle bir balıkçı kahvehanesine gider, bir köşede gazete olurken oradan insan kazanmanın yolunu arardı… Bu örnek eğitim, davet, hizmet metoduyla mesela bir akşamcı tövbe edip onun müezzini olmuştu, mahallede kitapçı dükkanı açan bir solcuya uğrayıp tebrik etmiş, o da Cumalara gelmeye başlamış, kitapçı dükkanında İslami kitapları da satar olmuştu…
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
04:0022/07/2018, Pazar
G: 22/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberimiz (s.a.)in üç vazifesi vardı: Peygamberlik, devletin ve toplumun liderliği, eğitim (irşad, insanların Allah’a has kul, Peygambere has ümmet olma yolundaki yürüyüş ve çabalarında yardımcı olmak, yol göstermek).
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
Ruhban ve rehbanî değil Rabbânî
15 Temmuz, Pazar
Fahr-i kâinât Efendimiz (s.a.) beka âlemine göçünce peygamberlik sona erdi, bu sebeple de kimseye intikal etmedi.
Diğer iki vazifenin Râşid Halifelere intikal ettiğine ve bu mübarek insanların her iki vazifeyi hakkıyla ifa ettiklerine inanılır.
Hilafet sonlandırılıp onun yerine saltanat yönetimi konunca devlet başkanlığı ile irşad vazifesi de birbirinden ayrıldı; insanlara yol gösterecek, kulluk yolunda ilerlemelerine ilmi ve güzel örnekliği ile yardımcı olacak zevat (bir manada gönüllerin sultanları) kimler oldu konusu tartışmaya açılmış oldu.
Tasavvuf yolunu izleyenler irşadın tarikat şeyhlerine intikal ettiğini iddia ederler. İlim, amel ve özellikle sünnete ittiba yoluyla kemalin hasıl olacağına, seyir sülük yönteminin gerekli olmadığına inananlar ise bu vazifenin rabbânî alimlere geçtiğini söylerler.
Tasavvuf yolu ilim ve imanın yakin (kesinlik), ibadetin de ihsan ve ihlas özelliği kazanmasını hedeflemiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için ilim ve sünnete ittiba şart, hedef de bütün müminlerin hedefi olduğuna göre bu noktada tasavvuf erbabı ile bu yolu izlemeyen ulema ittifak etmişlerdir, etmek durumundadırlar. Bundan ötesi bir metod, bir eğitim yöntemi meselesidir. Hangi yoldan olursa olsun kendini, Allah rızasına adamış, insanları iyi birer kul, İslam’ın güzel insanı yapmak için çalışmayı iş edinmiş kimseler İslam’da ruhbanlar (din adamları) değil, râbbânîlerdir (Allah adamlarıdır, ricalullahtır, salih ve mücahid kullardır).
İslam’da rabbânî olmak her bir kul için mümkündür ve matluptur. Bunun için diğer insanlardan ayrılıp belli bir sınıf teşkil edip belli derecelerde yer alıp yetkilenmek gerekmez. Müslüman ilmi, ameli, güzel ahlakı, insanlar üzerindeki müspet tesiri ve din hizmetinde yoğunlaşması ve başarısı ile sevilir, sayılır, dinlenir, örnek alınır, ricalullah olur.
“Neden din adamı (rehbaniyet, ruhbanlık) değil de râbbânîlik” sorusuna Kur’an-ı kerim cevap veriyor:
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd: 57/27).
Demek ki, Allah ruhbanlığı emretmiyor, onun istemediği bir yoldan rızasını kazanmak ve has kul olmak da mümkün olmuyor.
Rabbânîliğe gelince:
“Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu, Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar./ Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi düşünülemez. Aksine ‘Okuyup öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince Rabbin halis kulları (râbbânî) olun!’ der. / Ve onun size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç!” (Âl-i İmran:78-80).
Bir peygamberin neyi söylemesinin düşünülemeyeceği belirtildikten sonra, peygamberlerin tavsiyesi şu şekilde özetlenmiştir: “Rabbânîler olun!”
Ruhban sınıfına mensup olan bazı şahıslar hâşâ tanrılığı paylaşırlar, râbbânîler ise hâlis muhlis kul olmanın peşindedirler.
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
04:0026/07/2018, Perşembe
G: 26/07/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Peygamberlerin insanları ruhbanlığa (rehbaniyyete) değil, râbbânî olmaya davet ettiklerine, İslam’da ayrı bir sınıf olarak ruhbanların (bu manada din adamlarının) bulunmadığına, her insanın mümin olma imkanına, her müminin de dünya işleri yanında din hizmetine katılma imkanına ve vazifesine sahip bulunduğuna dair yazılar yazdım. Bu konularda kafa yormuş birkaç ilim adamımızın görüşlerini nakletmekte de fayda görüyorum:
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
Rabbânîlik ve ruhbanlık konusunda birkaç not
19 Temmuz, Perşembe
Rabbâniyyûn kelimesi “rabbânî”nin çoğulu olup, bunun Arapça olduğunu düşünen bilginler tarafından değişik şekillerde açıklanmıştır: a) “Rabb”ini bilen ve daima O’na kulluk etme çabası gösterenler, b) ilim “erbab”ı, yani insanları bilgilendiren ve onları iyiliğe teşvik edenler, c) “mürebbiler”, yani insanları eğiten ve topluma yön veren kişiler. Bazı bilginlere göre bunun aslı Süryânîce veya İbrânîce’dir (Râzî, VIII, 111-112; İbn Atıyye, I, 462). Kelimenin İbrânîce’deki açıklaması şöyledir: Bunun aslı rab (rav) olup “büyük” demektir. Daha sonra kelime “efendi, sahip” anlamını kazanmıştır. Mişna ve Talmud’un hazırlandığı dönemlerde ise “din bilgini, üstat” mânasında kullanılmıştır; “rabbi” de “üstadım, efendim” anlamındadır. Rabban (çoğulu rabbanîm) kelimesi de rab kelimesinin pekiştirilmiş şeklidir ve aynı mânadadır. Özetle İbrânîce’de rabbâniyyûn (rabbanîm), dinî ilimlerle ve bilhassa Tevrat’la meşgul olup halka doğru inanç öğreten din üstatları demektir (Ömer Faruk Harman, “Rabbâniyyûn”, İFAV Ans., III, 570). Rabbâniyyûn kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetinde daha “yahudi din bilginleri” anlamına gelen “ahbâr” kelimesiyle birlikte geçmekte olup bu iki gruptan, Tevrat’ın hükümlerini korumakla ve bunları yahudilere öğretip gereğince yaşamalarını sağlamakla görevli kişiler olarak söz edilir (bk. Mâide 5/ 44, 63).
Bu izahlar dikkate alındığında, âyette geçen “Rabbânîler olun” cümlesini, peygamberlerin bütün insanlara “Allah’a içtenlikle kulluk etme” çağrısı olarak anlamak mümkün olduğu gibi, özellikle ilim emanetini üstlenen veya toplumlara yön verme mevkiinde bulunan kişilere, doğruları öğretme ve gerçek kurtuluş yolunu aydınlatma hususundaki sorumluluklarını hatırlatma ifadesi olarak düşünmek de mümkündür. Bu öğütün “öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince” şeklinde bir dayanağa bağlanması ikinci anlamı teyit etmektedir. Bu konumdaki kişilerin kendilerini gerçekten Allah yoluna adamış ve bu sorumluluğun bilincinde olmaları halinde, yol gösterilmeye muhtaç kişilerin yukarıda değinilen çarpık telakkiye yani onları rab mevkiine yükseltme anlayışına yönelmelerine zaten fırsat kalmaz.
Bu âyette ilimle amel arasındaki sıkı bağa da dikkat çekilmekte; ilmin, ancak hayata yansıtılmakla ve aksiyon haline getirilmekle kuru bilgi olmaktan kurtulup gerçek değerini bulabileceği; kişinin, herkese açık bilgi kaynaklarını kullandıktan ve gerekli araştırmaları yaptıktan sonra ulaştığı ve başkalarına öğrettiği sonuçlarla çelişen söz ve davranışlardan kaçınması gerektiği hatırlatılmaktadır.
“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.” (Al-i İmran: 3/146)
“Allah erleri” diye çevirdiğimiz ribbiyyûn kelimesi “rabbe mensup” anlamına gelen “ribbî” kelimesinin çoğulu olup “Allah’a kulluk edenler, O’nun dinine uyanlar” demektir. Bu mânada rabbânî kelimesiyle eş anlamlı olup “peygamberlere uyanlar, peygamberlerin talebeleri” anlamında kullanılmıştır. Bundan başka “öncekiler” diye açıklandığı gibi, “ribbe” kelimesine nisbet edilerek “cemaat” anlamında da tefsir edilmiştir. Her iki kelimeyi de genişçe tahlil eden Elmalılı, ribbiyyûnu cemaat anlamına gelen “ribb”e nisbet ederek “eğitim görmüş cemaat”, rabbâniyyûnu ise “eğitici anlamına” gelen rab ismine nisbetle “bunları eğitip öğretecek yüksek seviyeye ulaşmış kimseler” olarak tefsir etmenin daha uygun olacağı kanaatindedir (II, 1197).
(Bir yazılık daha notumuz olacak)
İslam’da ruhbanlık yoktur
04:0027/07/2018, Cuma
G: 27/07/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu konudaki notlarımı nakletmeyi bu yazıda da sürdürdüm; maksadım şunu ifade edebilmektir:
Kimse dini istismar ederek mehdilik, İsalık, peygamberlik, evliyalık taslamaya kalkışmasın; hepimiz beşeriz, hata eder ve günah da işleyebiliriz, Allah’ın rızasına ermiş kullar da olabiliriz. İslam’da doğru ve iyi olanın ölçütü hokkabazlık, büyücülük, gözboyama, keramet denilen olağan dışı haller ve olaylar değildir; ölçüt Kur’an’dır, sünnettir, güzel ahlaktır, Ehl-i sünnetin üzerinde ittifak ettiği kurallardır.
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.”(Hadid:57/27).
Allah onlara ruhbanlık gibi bir görev yüklememişti; fakat Hıristiyanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasî baskılara mâruz kaldılar. Bu durum karşısında onlardan bir kısmı sırf bu katliam ve çatışmalarda eriyip gitmemek ve böylece dinlerini koruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verdiler. Fakat zaman içinde bu hareket amacından saptırıldı ve dinin istismar aracı olmasını kurumlaştıran hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüştü
Hıristiyanlık’ta kutsal ruhbanlık sakramenti, Hıristiyan tebliğinin Îsâ tarafından havârilere devredilmesi geleneğine kadar çıkarılır. Ruhbanlık sırrının Yeni Ahid’deki zeminine delil olarak Mesîh’in insan ve Tanrı arasında arabulucu konumu gösterilir. Kilisenin başı olan Mesîh yetkilerini havârilere, havâriler de din adamlarına aktarır. Mesîh’in temsilcisi olarak seçilen din görevlileri üç rütbe altında toplanabilir: Piskopos, rahip (veya papaz), diyakos (papaz yardımcısı). Bunların atanmasında belirli kural ve usuller vardır. Kardinal adı verilen din adamları grubu yüksek dereceli piskoposlardan oluşur ve bir anlamda kilisenin en üst düzeydeki genel kurulunun temsilcileridirler. Piskoposların üzerinde yer alan papalık kurumu, temel bir hiyerarşi olmaktan çok, idarî bir görev mahiyetindedir. Papa bütün Katolikler’in başı, Îsâ’nın Petrus aracılığıyla vekili ve Roma piskoposudur. Ortodokslar arasında yetkileri en geniş piskoposlara ise patrik ve metropolit unvanları verilir. Özellikle reform kaynaklı bazı kiliseler ibadet için özel din adamlarının varlığını gerekli görmezken, çoğu kiliseler, kökenini Yeni Ahid’e çıkardıkları din görevlilerini kilisenin varlığı için zorunlu sayar. Katolik ve Ortodoks kiliselerine göre din adamlarının görevleri ve hiyerarşisi ilk havârilerden günümüze kadar değiştirilmeden gelmiştir; bugünkü hiyerarşisi de dünyevî kurallara göre belirlenmiş olmayıp “luro divino”ya (ilâhî karara) dayanır. Protestanlar ise din adamlarının kutsiyetine inanmazlar. Onlara göre Yeni Ahid’de birtakım görevlilerden söz ediliyorsa da tarihî şartların gerektirdiği durumlara göre bu görevlileri değiştirme imkânı her zaman vardır. Bununla birlikte Protestan kiliselerinin bir kısmı (Calvinciler, İsveç Lutherciliği ve Anglikan kilisesi) geleneksel din görevlileri anlayışını herhangi bir kutsiyet atfetmeden uygulamaktadır (bu konuda daha fazla bilgi için bk. Mehmet Aydın, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 350, 351, 352).
Kur’an’da Hıristiyan din adamlarından bazı erdemleri ve özellikle tevazuları sebebiyle olumlu biçimde söz edildiği görülürse de (Mâide 5/82), ruhbanlık anlayışı ve bu kavramın peygamber olmayan kişilerin ilâhî yetkilerle donatılmış gibi gösterilmesine alet edilmesi tasvip edilmez. Nitekim bu âyette ruhbanlarca istismar edilen dinî otoritenin Hıristiyan toplumu üzerindeki olumsuz etkilerine işaret edilerek Yahudilerin rabbileri kutsallaştırması gibi Hıristiyanların da zamanla Îsâ’yı ve rahipleri kutsallaştırdıkları belirtilmiştir. Ayrıca Kur’an’da, ruhbanlığın aslında Hıristiyanlıkta bulunmayıp sonradan ihdas edildiğine işaret edilmiş, fakat Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için bazı Hıristiyanlarca başlatılan bu hareketin gereğinin yerine getirilmediğine dikkat çekilmiştir (Hadîd, 57/27; Mustafa Sinanoğlu, “Hıristiyanlık”, DİA, XVII, 365).
İlmihal yahut arzuhal
04:0029/07/2018, Pazar
G: 29/07/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı bir güzel kitabın adıdır. Kitabın yazarı bir aziz kardeşim, inşallah Rabbim’in de sevgili kuludur; öyle ki adı Mustafa, soyadı Kutlu olmuş.
Kitabı çeşitli maniler yanında sindire sindire okumak istediğim için geç bitirdim, ama keşke bitmeseydi, elime alıp okumaya başladığımda hasretini çektiğim bir dost musahabesi yaşıyordum.
İlmihal yahut arzuhal
İlmihal yahut arzuhal
22 Temmuz, Pazar
Sevgili Kutlu, yüzlercesi bulunan ilmihal çeşidini tekrar etmemiş, işin fıkıh tarafını tamamen ihmal etmemekle beraber fıkıhçılara bırakmış, ilmihal kitaplarında yazılanları hayatına uygulayan bir müminin hal, düşünce, duygu ve niyazlarını dile getirmeye çalışmış, yazıya dökmüş ve güzel de dökmüş.
Hep düşünmüşümdür; namazın ruhu huzur ve huşû olduğu halde niçin şartları ve farzları arasında huzur ve huşû yok diye…
Bulabildiğim cevap şudur: Eğer huzur ve huşû namazın farzlarından biri olsaydı ve onlarsız namaz kılınmamış sayılsaydı bu namazı kılmaya peygamberler dışında pek az Allah kulu muvaffak olabilirdi.
Allah kullarını zor veya imkansız olan bir şeyle yükümlü kılmıyor. Huzur ve huşû’a muvaffak olamayanı namazdan mahrum kılmak yerine bu konuda kusurlu da olsalar kullarının namazı kılmalarını, nefisleriyle cihad ederek huzur ve huşû’u yakalamaya çalışmalarını, bir namazda ne kadarını yakalayabilirlerse o kadar mutlu olmalarını tercih ve murad ediyor.
Peki huşû nedir?
Mustafa Kutlu almış kalemi eline bakalım ne demiş:
“…Dağ nasıl yumuşuyor, güneş nasıl ısıtıyor, tabiat bir “ân”dan bir “ân”a nasıl geçiveriyor. Bütün mahlukat nasıl nefes alıyor, nasıl hep beraber kıyama kalkıyor, rükuya varıyor, secdeye kapanıyor. Bir mucizenin orta yerindeyim, yalnızım… Öylece hareketsiz, büyülenmiş bir halde ürperiyorum. Varlığının farkında olamayacak derecede kendini karşısında bulunduğu şeyin heybet ve cazibesine kaptırmış durumdayım. Boyun bükmüş teslim olmuşum. Bu harikulade oluşumun her noktası, her zerresi, her görüntüsü, her salınışı, her sesi, her kokusu beni heyecan, saygı, sevgi ve korku ile sarıp halsiz bırakıyor. İlâhî “ol” emrinin oldurduğu bu hadsiz hesapsız manzara bu ölçüye-tartıya (dolayısıyla beşerin ilmine-bilimine) sığmayan, kavranamayan tablo beni hayretten hayrete fırlatıyor. Huşû bu mu?
“…Vakarla susan kayaların, denizde yüzen balıkların, yumurtayı çatlatıp çıkan yavruların, göçe hazırlanan göçmen kuşların; ayın, yıldızın, göldeki kamışların kalp atışları duyulmuyor mu? Duyuluyorsa eğer. İşte o zaman. Yani aniden ilâhî bir hakikatin keşfen bilinmesi sırasında kalbe gelen ürperti de duyulacaktır. İşte huşû budur. Sevgiden, saygıdan, hayranlıktan, hayretten, heybetten, kelimelere sığmayan bir sessizlikten duyulan şey. İnsanoğlunu Rabbi ile baş başa bırakan şey… Masum ve teslim olmuş tabiat her an, her saniye, her dakika, her gün, her mevsim içinden gelip geçenleri yıkayıp arıtıyor, kendi safveti ile biz kalbi-kara kulları tevbeye ve teslimiyete çağırıyor ya; Hayfa!... Eşref-i mahlukat bu çağrıya kulak tıkıyor… Huşûnun ardı duadır. Duanın ardı gözyaşı. Dua Ademoğluna en çok yakışan haldir… Huşû kalp gözünün açık tutulmasıdır. Açık duran kalp gözü kainatın her “an” huşû içinde elpençe divan durduğuna şahid olur. Müşahede makamı budur. Cümle mahlukat bu makamda tesbihatla meşguldür…”
Evet namaz, niyettir, kıyamdır, kıraattir, rükudur, sücuddur… ama ruhu huzur ve huşû’dur. İlmihallerde böyle bir huşu tarifi okudunuz mu?
İşte bu kitab, bu özelliği ile aynı zamanda bir arz-ı haldir ve arzuhaldir
İslam milleti ve ötekiler
04:002/08/2018, Perşembe
G: 2/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Türkiye, halkı gayr-i müslim ve rejimi sözde laik demokratik olan ülkelerle andlaşmalar, anlaşmalar, ticaret, ortaklık vb. şekillerde ilişkiler kuruyor. Andlaştığı bu ülkelerden hıyanet gördüğü, yarı yolda bırakıldığı, arkasından kuyular kazıldığı oluyor, devlet ve millet olarak bu durumdan zarar görüyoruz, moralimiz olumsuz etkileniyor.
İslam milleti ve ötekiler
İslam milleti ve ötekiler
26 Temmuz, Perşembe
Niçin?
Çünkü eşyanın tabiatını unutuyor, duygusal, akıl ve gerçek dışı beklentiler içine giriyoruz.
Din-millet-etnisite-menfaat ilişkisi, dinin topluluklar üzerindeki etkisi ile İslam davetinin şümulü konusunda birkaç yazı yazarak eşyanın tabiatına ve bu konulardaki ilâhî irşada ışık tutmaya çalışacağım.
Milliyet, millete ait olmayı ifade eder, milliyetçilik ise bu aidiyeti, dinin de önüne geçirerek bir dava, bir ideoloji haline getirmektir. Kur’an-ı Kerim millet kelimesini bugün meşhur olan “ulus, etnik birliğe dayalı toplum” manasında değil, din manasında kullanır. İslam etnik aidiyete ve bu aidiyetin İslam ile çatışmayan özelliklerini/değerlerini korumaya karşı değildir, onun karşı olduğu husus “ümmet birliğini ve din kardeşliğini bozan veya ikinci plana atan milliyetçilik”tir. Bu hükümleri kutsal kaynaktan görelim:
“Sen onların milletine (dinlerine) uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: ‘Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.’ Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara:120)
Parantez içinde “din” diye çevirdiğimiz millet kelimesi, “Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah’a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir.
Milletin din manasında kullanıldığının en açık örneği Yusuf suresindeki şu âyetlerdir:
“Yûsuf şöyle cevap verdi: ...Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan, aynı zamanda kendileri âhireti de inkâr etmekte olan bir kavmin milletinden uzaklaşıp geldim. /Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya’kub’un milletine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lutfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf: 37-38)
Peygamberimiz (s.a.), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ Resulü’ne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.
Yahudilerle Hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’ân-ı Kerîm’in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i Kitab’a karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde Yahudi ve Hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme, katliam ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca Hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hıristiyanlaşmış Türkler’i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler’i hiçbir zaman dost olarak görmemiştir. Hıristiyanların Müslüman milletler, farklı mezhebden Hristiyanlar ve Hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da
bundan farklı değildir.
Bütün bu tespitler Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur’ân-ı Kerîm’in öğretisine aykırıdır. Zira Kur’an, Müslümanlara bir taraftan, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır
Dinler ve ötekiler
04:003/08/2018, Cuma
G: 3/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kutsal saydıkları kitaplarında yazsın yazmasın İslam’dan başka belli başlı dinlerin ötekilere (yani kendi dininden olmayanlara) karşı tavrı ve muamelesi aşağılayıcıdır, baskıcıdır; bunlarda “ya bizden ol ya da yok ol” ilkesinin çeşitli uygulama örnekleri saymakla bitmez.
Dinler ve ötekiler
Dinler ve ötekiler
27 Temmuz, Cuma
Bugünlerde Batı’yı dinin değil de ulusal menfaatin yönettiği söylense ve bu sözde doğruluk payı bulunsa da hem uluslararası ilişkilerde hem de Batı ülkelerinde yaşayan farklı dinden insanlara yapılan muamelede dinin de tesiri apaçık görünmektedir. En açık ve vicdan sızlatan örnek Filistin topraklarını gasp eden ve burada bir din devleti kurarak Filistinlileri yok etmek için her zulmü reva gören İsrail’e ABD toplumu ve devletinin verdiği destektir.
İslam’a gelince:
Kur’an-ı Kerim, hadis kitapları ve fıkıh kitaplarının siyer, cihad, meğâzî bölümleri ile konuya ait özel teliflere bakıldığında İslam’ın ötekilerle ilgili hükümlerini şöyle özetlemek mümkündür:
Gayr-i müslimler devlet veya benzeri bir yapı oluşturmuşlarsa İslam devleti ile bunlar arasındaki ilişki üç şekilde olur, savaş, barış ve tarafsızlık.
Savaşın hikmeti (gerekçesi, dayandığı hukuki ve ahlaki değerler) toprak ve servet edinmek değildir; ilgili naslar ve uygulama göstermiştir ki, maksat bütün insanlık için adalet ve hürriyet teminidir. Bir yerde zulüm yoksa, İslam devletine karşı düşmanca davranış bulunmuyorsa ve din hürriyeti varsa Müslüman devlet oraya sefer düzenlemek ve savaş açmak durumunda değildir. Mümtehine suresinin 8. âyeti Müslümanları yurtlarından çıkarmaya çalışmayan ve dinlerine savaş açmayan ötekilerle “iyilik ve adâlet” çerçevesinde ilişki kurmaya izin veriyor.
Bir ülkede din hürriyeti varsa orada İslam’ın tebliği de mümkün demektir. İslam tebliğ edilir ama insanlar Müslüman olsunlar diye zorlanamaz.
Peygamberimiz (s.a.) ulaşılabilen bütün insanları İslam’a davet etmiş, ümmetine de bunu vazife olarak bırakmıştır.
Bu konuda, diğer dinlerle önemli olan fark bu davetin tek seçenekli olmamasıdır; yani ötekilere karşı “Ya Müslüman olacaksınız ya da size bu dünyada hayat hakkı tanımıyoruz, fırsat bulduğumuzda savaşırız ve sizi öldürürüz; ya İslam ya ölüm” şeklinde bir davet söz konusu değildir.
Bir konuşmamda ki, maalesef yazıya düzgün aktarılamamıştı- “Peygamberimiz insanları tek seçenek olarak İslam’a davet etmemiştir” demiştim. İyi niyetten yoksun bazı günahkârlar hala bu sözün “tek seçenek olarak” kısmını vermeden “Peygamberimiz insanları İslam’a davet etmemiştir” kısmını alıp bana yamıyorlar.
Diğer naslar ve uygulamalar yanında şu hadis söylediğimin güçlü delilidir:
“Müşrik düşmanlarınla karşılaştığında onları üç şeye davet et, bunların hangisini kabul ederlerse onu sen de kabul et ve kendilerine dokunma: 1. İslam’a davet et, kabul eder de Müslüman olurlarsa sen de kabul et ve dokunma, 2. Bunu kabul etmezlerse (bize tabi olup) cizye vermelerini teklif et, kabul ederlerse sen de kabul et ve onlara dokunma, 3. Bunu da kabukl etmezlerse (barış seçeneği de mümkün veya uygun değilse) Allah’ın yardımına sığınarak savaş. (Müslim, 1731).
Neymiş, ötekiler tek seçenek olarak İslam’a davet edilmiyorlarmış.
Cizye bir sömürü değil, İslam devletinin himayesine giren ötekilerin himaye bedeline katılmalarından ibarettir.
Gelecek yazıya cizyeden devam edelim.
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
04:005/08/2018, Pazar
G: 5/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Allah Teâlâ cenneti de cehennemi de yaratmıştır; O’nun abesle iştiğali muhal olduğuna göre kullarının bir kısmının iman edecekleri, bir kısmının ise ya iman etmedikleri veya günah işleyen müminlerden oldukları için cehenneme gireceklerdir anlaşılmaktadır; yani Peygamberimiz insanların tamamını İslam’a davet edecek, ama bu davet tek seçenekli olmayacak, iman etmeyenler zorlanmayacak, onların da insan haklarından yararlanarak yaşamaları sağlayacak, ahirette ise inkarın cezasını çekeceklerdir.
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
İslâm ülkesinde gayr-i müslim vatandaşlar (ehlü’z-zimmeh)
30 Temmuz, Pazartesi
Peki Müslüman olmayan insanlara İslam dünyada nasıl bir muameleyi uygun görüyor?
Önceki yazıda İslam ülkesi dışındaki gayr-i müslimlerle ilişkilere kısaca temas etmiştik. İslam ülkesinde yaşayanlara gelince:
İslâm hukuku, İslâm ülkesi vatandaşı da olsalar gayr-i müslimler ile Müslümanlar arasında fark bulunduğunu, birçok önemli hususlarda bunlara farklı muamele edileceğini kabul etmiştir. Bu farkların daima gayr-i müslimler aleyhinde olduğu söylenemez; ancak iman edenle etmeyen, salih mümin ile fasık (isyankâr, günahkâr mümin) eşit olmadıkları için –temel insan hakları dışında- muamele farkının bulunduğu bir gerçektir. Bu cümleden olarak:
a) Müslümanların ödemek mecburiyetinde oldukları zekât ve fıtır sadakası (fitre) ibadet -vergilerinden gayr-i müslim teb’a muaftır; onlar bu vergilerle yükümlü değildirler.
b) Cihad vazifesinin gereği olarak bütün Müslümanlar askerlik yapmak mecburiyetinde oldukları halde gayr-i müslimler bundan da muaftırlar.
c) Birçok mevzû ve meselede dâvaları kendi kanunlarına göre hükme bağlanır.
d) Güç ve kazançlarına göre değişmek üzere senede bir, adam başına “cizye” adıyla bir vergi verirler. Fakir, işsiz ve aciz, manastırdaki rahip, serveti olmayan yaşlı, akıl hastası gibi şahıslar cizye vergisinden muaftırlar.
Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından zapdedilip ahalisinden cizye alınan Humus, savaş zarureti ile terkedilince komutan, alınan cizye vergisinin iadesini emretmiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Aldığımız vergi sizi himaye etmek üzere verdiğimiz söz (ahd) karşılığıdır; şimdi çekildiğimize göre vergi üzerinde hakkımız kalmamıştır”.
e) Gayr-i müslimlerin Arabistan’a seyahatleri serbest olmakla beraber burada yerleşmelerine izin verilmemiştir. Mekke Müslümanların kıblesi olduğu için (Mescid-i haram, mübarek ve mukaddes makamları da ihtiva eylediği için) gayr-i müslimlerin buraya girmelerine de -bir zaruret bulunmadıkça- izin verilmemiştir.
f) Kendi kıyafetlerini muhafaza ederler. Kılık kıyafet bakımından Müslümanları taklid edemezler.
Bu ve benzeri farklılıklar yanında:
a) Gayr-i müslimlerin de mal, can, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır.
b) Gayr-i müslimler içinde muhtaç olup, bakacak kimsesi bulunmayanlar, tıpkı Müslümanlar gibi sosyal sigorta hakkından faydalanırlar; devlet onların geçimlerini sağlar.
c) Gönüllü askerlik yapanlar cizyeden muaf olurlar.
d) Yüksek derecedeki sorumluluklar Müslümanların uhdesinde kalmak üzere devlet hizmetinde kullanılır, görev alırlar.
e) Mezarları ve kemikleri saygı görür, tecavüzden masundur.
f) Ebû Hanîfe ve Şâfiî gibi müçtehidlere göre Kur’ân, Hadis ve İslâm hukuku gibi İslâm ilimlerini öğrenmek isteyen gayr-i müslimler bundan menedilemez.
g) Esir düşenleri, Müslüman esirler gibi devletin ödeyeceği fidye ile kurtarılır...
Peki, Peygamberimiz’den rivayet edilen “Müslüman oluncaya kadar insanlarla savaşmak bana emredildi” mealindeki hadis davetin tek seçenekli (ya İslam, ya ölüm) olduğunu göstermiyor mu?
Bu sorunun cevabını da bir başka yazıda verelim.
..Savaş dine zorlamak için değildir
04:009/08/2018, Perşembe
G: 9/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İnsanlar ‘lâ ilahe illallah Muhammed resûlullah’ deyinceye kadar onlarla savaşmam bana emredildi…” mealinde bir hadis vardır.
Savaş dine zorlamak için değildir
Savaş dine zorlamak için değildir
2 Ağustos, Perşembe
Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere birçok hadis kitabında farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerin ardından, aşağıda açıklayacağımız Ğâşiye âyetinin zikredilmesi de ilgi çekicidir.
Hep söylüyoruz, evet, Kur’an ve Sünnet, bizim sapmamızı önlemek için Efendimiz’in (s.a.) bıraktığını söylediği en değerli ve vazgeçilmez kaynaklarımızdır, ama bunları doğru anlamanın usulü vardır, usulden sapılınca doğrudan da sapılmak kaçınılmaz olur.
İlk bakışta aralarında çelişki var gibi görünen naslar, ehli tarafından usulüne uygun olarak uzlaştırılmış, gerekli yorumlar yapılmıştır.
Bu hadis ile ilgili yorumların tutarlı olanı “O günlerde Peygamberimiz ile mücadele eden yakın çevre müşriklerinin kastedilmiş olmasıdır”. Bütün insanları zorla Müslüman etmek, tek seçenek olarak İslam’a zorlamak İslam’da yoktur.
İşaret ettiğim âyette şöyle buyuruluyor:
Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın./ Onlara egemen bir zorba değilsin. / Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, /Allah onu en büyük azapla cezalandırır (Ğâşiye: 21-24).
Kur’an Yolu’nda şu açıklamayı yapmıştık:
“Allah Teâlâ resulüne, hiçbir baskı ve zorlamaya meydan vermeden insanları uyarmasını ve gerçekleri onlara tebliğ etmesini emretmektedir. Çünkü iman ve ibadet ancak kişinin ikna olmasına, gönülden isteyip benimsemesine bağlıdır. Zor karşısında kalan kimsenin “inandım” demesi ve ibadet etmesi sadece bir aldatma ve durumu kurtarmadır. Bu yüzdendir ki muhtelif âyetlerde peygamberin görevinin insanları mutlaka hidayete erdirmek değil, sadece Allah’ın gönderdiği vahyi tebliğ etmek olduğu bildirilmiştir (meselâ bk. Âl-i İmrân 20; Nahl 82; Kasas 56; Şûrâ 48). Bazı müfessirler bu âyetin neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını söylemişlerse de bize göre bu görüş isabetli değildir. Meşrû savunma ve hakların korunması için savaş emri geldikten sonra da Hz. Peygamber inanmayanları imana zorlamamış, yalnızca topluma zarar verenleri sürgüne göndermiş, diğer gayr-i müslimlerle hukuk çerçevesinde aynı ülkede yaşamış ve yaşanmasını istemiştir.”
Ebû Bekir İbn el-Arabî’nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen “fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın...” meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. “Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes Müslüman oluncaya kadar”. 2. “Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samimi inanca dayanıncaya kadar. İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber’den (s.a.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, Müslüman olmayanları zorla İslâm’a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm’ın savaştan amacının ne olduğu açıklanmıştır (Enfal: 61). Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak amaçtır. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müspet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.
Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda tefsirciler görüş ve söz birliğine ulaşamadıklarını kaydetmemiz gerekiyor.. Savaşın amacını dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre barışı emreden âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmış, neshedilmiştir: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini emreden âyet (Tevbe: 5) veya Ehl-i Kitab’a karşı, İslâm’ı kabûl edinceye yahut da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye râzı oluncaya kadar savaşılmasını emreden âyet (Tevbe: 29), kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin” (Muhammed: 35) meâlindeki âyet.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî’nin (II, 875 vd.) ve Cessâs’ın (III, 68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve Müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir; (“Müslüman oluncaya kadar insanlarla savaş bana emredildi” mealindeki hadisin de bu müşriklere yönelik olması gerektiğini yukarıda ifade etmiştim). Âyetlerin ve hadislerin devamlı ve genel olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış Müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre gerektiğinde savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de buna göre davranarak Medine’ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır, kezâ Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhunu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı bozarak-Müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ’a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran Hristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar güçlenince Ehl-i Kitab’a ya İslâm, ya cizye, yarımada müşriklerine ise “ ya İslâm, ya bölgeyi terk veya savaş” teklifi gelmiştir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i Kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.
.Yalancının mumu
04:0010/08/2018, Cuma
G: 10/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yalana dayalı tarih er geç iflas eder ve belgelere dayalı gerçekler ortaya çıkar, ama yalana aldananların kendilerine ve başkalarına verdikleri zarar telafi edilemez.
Mevcut haritaların bile çoğu belli bir anlayışla yapılmıştır ve gerçeğe uygun olamayan algı hedeflenmektedir.
Yalancının mumu
Yalancının mumu
3 Ağustos, Cuma
Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyete geçiş ve Cumhuriyet tarihi konularında bir hayli yalan, asılsız iddialar, çarpıtmalar vardır. Zaman içinde bunların da teker teker düzeleceğini umuyoruz (Bu konuda Kazım Karabekir Paşa’nın kitaplarının da okunması gerekiyor).
Meşhur yalanlardan, saptırmalardan biri de Sevr belgesi ile ilgilidir.
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Refik Turan, okul kitapları ve çeşitli kaynaklarda Sevr’in “antlaşma” değil “belge” olarak anılması için girişimde bulunacaklarını açıkladı, “Ayrıntı gibi görünebilir ama önemli, çünkü çocuklarımızın ve kamuoyunun zihnine böyle yerleşiyor. Ortada belge var ama bu bir antlaşma değil” diyerek önemli bir tashihe imza atmış oldu. Turan’ın açıklamasına dair haberin bir bölümü şöyle: “Sevr’in 1914-1918 yılları arasındaki 1. Dünya Savaşı sonrasında savaşı kazanan İngiltere blokunun ‘yeni dünya düzeni’ sağlanması amacıyla harekete geçtiğini, savaşta mağlup olan tarafların da teker teker masaya çağrıldığını anımsattı. Sevr’in de bu süreçte savaşın çıkışına dair herhangi bir etkisi olmayan ama o dönem çeşitli sebeplerle Almanya’nın yanında yer almak zorunda kaldığı için savaşı kaybeden Osmanlı Devleti’ne dayatıldığına dikkati çeken Turan, belgenin hem Meclis hem de padişahın onaylamaması sebebiyle hukuken yok hükmüne dönüştüğünü söyledi”.
Bu vesile ile birkaç yalanın daha teşhir ve tashihine dair Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Ali Ulvi Kurucu’dan iki nakil yapacağım (daha geniş bilgi için “İslami Hareket Öncüleri” isimli kitabımın 4. cildine bakılabilir):
Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl isimli eserinin dördüncü cildinde (335-336) Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yenik düşen Osmanlı’yı tasfiye etme ve yerine İslam’dan uzaklaşmış yeni bir devlet oluşturma işinin İngiliz ve Fransızlara verildiğini, onların da Mustafa Kemal aracılığı ile bu amacı gerçekleştirdiklerini, ortada kötü bir alış-veriş bulunduğunu, yeni Türkiye’nin İslam’ı ve hilafeti vererek küçük bir toprakta bağımsız bir devlet kurmayı satın aldıklarını kaydettikten sonra (4) numaralı uzun dipnotunda özetle şunları söylüyor:
“Osmanlı zayıflamaya başlayınca Hristiyan ve Haçlı Avrupa devletleri onu İslam’dan uzaklaştırmak için uzun yıllar dayanılmaz baskılar uyguladılar. Osmanlı bu baskılara boyun eğmedi ve Müslüman olarak vefat etti. Söz sahibi olan Haçlı Avrupa bunu Lozan’da gerçekleştirdi. Sultan Vahîdüddîn Mustafa Kemal’i Anadolu’ya “görünüşte ordu müfettişi, ama gizli olan maksadı, Anadolu isyanını idare edip ülkeyi kurtarmak” olarak göndermişti. Onun faaliyeti dört yıl içinde, galip devletlerin izinleriyle İzmir’e girmiş bulunan Yunanlıları oradan, Sultan’ı da ülkesinden çıkarmak oldu. Nitekim bir İngiliz bu sonucu şöyle ifade etmişti: “Sultan İngilizleri Mustafa Kemal ile aldatmak istemişti, ama İngilizler onu bununla tongaya düşürdüler…” (s. 248, 336 vd., s. ).
Mustafa Kemal’i Anadolu’ya, ülkeyi düşman istilasından kurtarmak gizli vazifesi ve maksadıyla Sultan Vahdettin’in gönderdiği konusunda son yıllarda hayli belge bulundu ve yazılar yazıldı. Bunlardan biri de Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ında yer alan (2. Cilt, s. 58 vd.) ve M. Sabri Efendi’nin tanıklığına dayanan bilgi ve belgedir:
“Padişah’ın Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndereceğini kestirince bir din borcu olarak kendisiyle görüşmek ve buna mani olmak istedim. Çünkü endişelerim vardı. O ana kadar elde ettiğim bilgiler de bu endişelerimi kuvvetlendiriyordu. Miralay Sadık Sabri Bey’in ve arkadaşlarının tahkikatı da bu yöndeydi. Beni ikaz etmişlerdi. ‘Padişahım, eğer bu iş için muhakkak bir paşa gönderilecekse, karar verdiyseniz başka bir paşa bulalım’ demek istedim. O sırada Ferid Paşa yoktu, Sadaret mührü sadrazam vekili olarak bende idi. Padişah’tan müsaade alarak ziyaretlerine gittim… Sonra meseleyi Padişah’a açtım, bahse girdik. Söz uzadı, yemek vakti geldi, saray âdeti üzere yemek yedik, çay geldi içtik, yatsı oldu namaz kıldık. Padişah devamlı şöyle diyordu: ‘Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum, ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtarılmasını istiyorum. Efendi hazretleri anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz, onu korumamı istiyorsunuz.’ Bunun üzerine: ‘Efendim, endişem sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse yerine bir saltanat daha bulunur, fakat din giderse yerine bir din daha gelemez, benim korktuğum budur. Eğer mutlaka bir zat, bir asker gönderilecekse başka birini araştıralım, bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislamıyım. Din cihetinden sizin kadar ben de mes’ulüm…’ filan dedim. Baktım Padişah’ın Mustafa Kemal’e tam itimadı var. Bana: ‘Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesâim oldu; fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum. Efendim orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan… Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ…’ dedi…”
Ve onu gönderdi.
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
04:0012/08/2018, Pazar
G: 12/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Anadolu Platformu tarafından 5-10 Ağustos 2018 tarihlerinde Afyon- Sandıklı’da gerçekleştirilen 13. buluşmanın başlığı ‘İslam Dünyası Birliktelik Modeli ve Gelecek Perspektifi’ olarak belirlenmişti. Rahatsızlık engeli yüzünden katılamadığım bu çok önemli ve hayırlı toplantının sonuç bildirisini köşemde sunuyorum:
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
Anadolu Platformu ve İslam Birliği
5 Ağustos, Pazar
“İslam dünyası neresidir?”, “İslam dünyası diye bir yer var mıdır?” sorusu için; İslam Dünyası, yaratılışın vücut bulduğu yerdir, diyoruz. İslam, tüm aleme geldiğine göre bütün alem de İslam alemidir. Bizler, ufkumuzu buna göre geniş tutmak zorundayız.
Merkez ve vasat ümmet olmamız, özelde Müslümanların, genelde insanlığın meselelerine bigane kalmamayı; yeryüzünde adaleti, hürriyeti ve merhameti ikame etmek için hilafet misyonunu omuzlamayı gerektirir.
Dünyanın farklı medeniyet coğrafyaları birliktelikler oluştururken, bunun gerisinde kalmak mağlubiyeti kabul etmektir. İslam Dünyası’nın sorunlarının kriz haline dönüşmesi henüz ve hala bütünleşmemiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. Birliktelik yolunda İslam dünyasının adım adım mesafe katetmesi gerekir.
Türkiye’den insanlığa açılırken kurbanımızı kurbiyetle, yardımımızı adaletle, iyiliğimizi barışla beraber farklı coğrafyalara ulaştırmalıyız. Gittiğimiz yerlere kendi meşrebimizi götürmek doğru değildir; birlikteliğimize zarar verecek olan bir tutumdur.
Müslümanlarla beraberliğimize mani olacak ırkçılık, mezhepçilik, kavmiyetçilik, meşrepçilik taassuplarını bir tarafa bırakma beceresini göstermek zorundayız.
Cemaat kavramının ümmet kavramının önüne geçmesine izin vermemeli, bir cemaatin, kendisini ümmetin bir tuğlası olarak gördüğü sürece hürmete layık olduğu bilinmelidir.
Müslüman topluluklar olarak bilgi ve hikmet sahibi olmayı güç ve iktidar sahibi olmaya yeğlediğimizde gelecek ile ilgili umut besleyebiliriz.
İslam ülkelerinde kalıcı adalet ve siyasi meşruiyeti temin edebilirsek fertlerin ve grupların radikal/anarşik tutumlarının önüne geçmiş oluruz.
Müslüman devletlerin birlik modeli mutlak surette tedriciliğe dayanmalıdır. Mutlak bütünleşme mümkün olmazsa kısmi birliktelikler ve işbirlikleri için çaba harcanmalıdır.
Ticari birliktelik için serbest ticaret bölgeleri, ortak pazar, tek pazar uygulamaları düşünülmeli bu birliktelikleri bilimsel, kültürel, sportif, hukuki ve siyasi alanlara da taşıyarak sürekli bir gayret içinde bulunulmalıdır.
Hukuki bütünleşmenin en zor alanlardan birisi olması hasebiyle hukukçular ile fıkıhçıların ortak çalışmalar yaparak ictihad müessesesini kullanması vazgeçilmez bir gerekliliktir. Bu anlamda ‘Çok hukukluluk’ göz önünde bulundurulması gereken bir imkan ve tecrübedir.
‘Unutarak ulus, hatırlayarak millet oluruz.’ Bizim tarihimizde Batı’nın aksine Otuz Yıl, Yüz Yıl savaşları, dünya harpleri veya mezhep savaşları yaşanmadığı için hatırlayarak tek bir millet olmak kararlılığımızı sürdürmeliyiz.
İslam dünyasında korkunç bir ‘nefret dili’ bulunmaktadır. Bunu ortadan kaldırmak için tüccarlara ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Hiçbir ülkenin iç işlerine müdahale etmeden, kültürel özelliklerini dikkate alarak adalet duygusunu geliştirici, temel hak ve özgürlükleri zenginleştirici çalışmalar ısrarla yürütülmelidir.
İslam ülkelerinin savunma harcamaları neredeyse bütün kaynaklarımızı sömürmektedir. Savunma harcamaları hep birbirimize karşı aldığımız tedbirlere yöneliktir. Yüksek duvarlar yapmak yerine vizesiz, serbest geçişli sınır güvenlikleri geliştirmeliyiz. Adil paylaşım ve refahın yayılması çatışma, terör ve kaotizmi önlemenin en geçerli yolu olduğu unutulmamalıdır.
Sömürüyü kalıcı kılmanın yolu silah değil eğitimdir. Medeniyetimizin ‘ben idraki’ni ve ‘varlık şuuru’nu kuşanan, ahlaki erdemlerle bezeli nesiller yetiştirmek gelecek perspektifimiz için olmazsa olmazdır.
Bu yüzyılda ‘kadın ile ilgili sorunlar’ halının altına süpürülerek halledilemez. Geleceğe bakarken kadınları hesaba katmamak hedeflerin yarı yarıya kaybolmasını göze almaktır. Kadın ile ilgili sorunları İslami ilkeler çerçevesinde çözüme kavuşturmadan sağlıklı bir gelecek tasavvuru oluşturmak mümkün gözükmemektedir. Kadının dışlanması bizim değil cahiliyenin fikridir.
İslam Dünyası’nın nüfusu, toprağı, yeraltı kaynakları, tarihi tecrübesi vardır lakin siyasetinin olmaması onun küresel bir güç olmasına mani olmaktadır. Diğer taraftan teknoloji üretmek gelişmişlik farklarını hızla ortadan kaldırdığından, teknoloji üretimini eksene alacak bir yapılanma da elzem görünmektedir.
İslam Dünyası jeopolitik bir yalnızlığa itilmiş durumdadır. Küresel hegemonya tarafından en çok mağdur edilen kesim de İslam Dünyası’dır. Mazlumların umut kaynağı, İslam Dünyasının güçlenmesi ve bu yalnızlıktan kurtulması ile doğrudan ilgilidir.
İslam, ortak paydamız olduğundan bütünleşmenin normları mutlaka İslami İlkelerden neşet edecektir. Bu durumda İslam’ın evrensel teklifi bütün insanlığa sunulacak sağlıklı bir kanal açılmış olacaktır.
İslam Kalkınma Örgütü, Arap Birliği ve D8 gibi tecrübelerimiz önemli ancak yapısal ve işlevsel sorunları dolayısıyla yetersizdir.
Çok büyük siyasi ve tarihi tecrübesi, gelişen ekonomisi, Batılı kurumları yakından tanıması ve mazlumlara sahipliği ile Türkiye stratejik bir konuma sahiptir ve önemli bir birleştirici unsurdur. Ancak ‘Doğal Lider’ olarak davranmak Sünni asabiyet yürütmek ve laiklik ihraç etmeye çalışmak ile batıcılığı dayatmak gibi tutumlar sergilemesi bütünleştirici özelliğini kaybetmesine neden olacaktır.
Küresel güçlerin siyasi, askeri ve daha çok ekonomik kuşatma girişimleriyle Türkiye’nin, doğal olarak ortaya çıkmış olan bu durumunu ortadan kaldırmak için büyük bir çaba içerisinde olduğuna şahit olmaktayız. Bu kuşatmanın 15 Temmuz’da olduğu gibi halkımızın topyekûn duyarlılığıyla amacına ulaşamayacağına inancımız tamdır. Bu hususta Anadolu Platformu dün olduğu gibi bugün de sorumluluk almaktan kaçınmayacaktır. Bizler, tüm halkımızı ve İslam dünyasını bu kuşatmaya karşı duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Bir simetri hastalığına tutulmuş gibi bütün Müslümanların bizimle aynı çizgide bulunmasını istemeye hakkımız yoktur. Yekpare ve homojen bir İslam Dünyası oluşturmak mümkün değildir. İslam Ülkeleri birliktelik modeli tek taraflı imtiyazlar normu taşımamalı, kazan- kazan formülü uygulanmalıdır.
Reaktif değil aktif politikalar üreten, özerk, bütçeli, bağımsız kurullar marifeti ile tedrici birliktelikler profesyonel kadrolarca çalışılmalıdır.
İslam Dünyası’nın bütünleşmesi ve işbirliğinin önündeki en büyük engel zihinsel engellerdir. Gördüklerimize inanmak yerine çok defa inandıklarımızı görürüz. O halde İslam toplumları arasında iletişim ve irtibatı artırmalıyız. Ortak tarihimize dönmemiz geçmişimizi bir tecrübe olarak görmemiz bizi güçlü kılacaktır. Mesela hac farizası, bizim birlikteliğimiz için muazzam bir imkandır.
Batı’yı, emperyalist felsefeyi ve hegemonik güçleri iyi tahlil etmek geleceğe emin adımlar atmamızı sağlayacak ve bizi donanımlı kılacaktır. Coğrafyalarımıza sıkıştığımız, fikir havzalarımızla yetindiğimiz ve kendimizi merkeze alarak dünyayı okumaya devam ettiğimiz sürece vahdet ruhunun somut bir karşılık bulması mümkün olmayacaktır.
Gelecek perspektifimiz için global tehdit ve tehlikelerin farkında olmalıyız. Bu bağlamda İslam coğrafyasının cehalet, fakirlik, işsizlik sorunları ile küresel anlamdaki enerji ihtiyacı, aşırı nüfus artışı, iklim değişimleri, siber güvenlik, yapay zeka tehditleri eğitim açığı ve israf konularında kalıcı ve sürdürülebilir cevaplar üretmeliyiz.
Vahdet için Bosna, Afganistan, Filistin gibi musibet zamanları beklenmemelidir. Değişim için büyük çabalar verilmeli büyük fedakarlıklar gösterilmeli, somut adımlar atılmalıdır.
Türkiye’nin İslam ülkeleri ile işbirliği ile bütünleşmesi onun kaderidir. Bundan kaçınarak küresel aktör olma şansımız yoktur. Unutmayalım ki vahdet, tevhid inancının sosyal hayattaki karşılığıdır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Kuyruklu yalan
04:0016/08/2018, Perşembe
G: 16/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ciddigazete.com isimli ciddiyetten ve faziletten uzak bir sosyal medya parçası bana izafeten (benim söylediğimi ve yazdığımı iddia ederek) bir yalanı yayıyor ve bunu da iktidar muhalifi -hatta mevcut şartlarda yaptıklarına bakılırsa millet ve memleket düşmanı- şahıslar mal bulmuş mağribi gibi kapışıp yayıyorlar.
Kuyruklu yalan
Kuyruklu yalan
16 Ağustos, Perşembe
Ne imiş efendim?
Ben demişim ki, “mevcut şartlarda devlet, milletin malına el koyabilir”.
Benim böyle bir fetvam yoktur ve olamaz.
Bu iddiaya mesnet kıldıkları bir yazı var, bu yazıyı Mayıs ayının başında yazmıştım; yazının hem bugün içinde bulunduğumuz şartlarla ve konu ile alakası yok, hem de dört ay önce yazılmış, ama kötü niyetli hainler hem yazının tarihini vermiyorlar, hem de çarpıtarak günümüze taşıyorlar, fetva diyorlar, halkı korkutup paralarını bankalardan çekmeye tahrik ediyorlar.
Bu yayını görünce derhal 12 Ağustos günü kendi feysimden gerekli açıklamayı ve yalanlamayı yaptım.
Bu yalanı, deve misali, yazıda düzeltmeye neresinden başlayacağımı şaşırdım.
Yine de birkaç cümle kurmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Evet devlet zarurete düştüğünde ve/veya olağanüstü hallerde ek vergi koyar, bazı hakları kısıtlar, savunma için gerekli ise özel araçlara ve bazı stratejik mekânlara geçici olarak el koyar, eski ifadeyle ihtiyat durumunda olanları (askerliklerini yapmış da henüz askerlik çağı dışına çıkmamış olanları) işinden gücünden ederek askere alır… Bunları bilmeyen yoktur ve kimsenin itirazı da olamaz. Ama bugün, evet adına ekonomik savaş vb. diyorlar ama mala-mülke el koyulacak bir olağanüstü hal ve zaruret söz konusu değildir.
Ülkemizin ekonomik durumunda, ileri sayılan devletlerde de emsali bulunan bazı sıkıntılar olsa da korkuya kapılacak bir kriz yoktur. Temel göstergeler normaldir, gerekli ihtiyati tedbirler zamanında alınmış, düzenlemeler yapılmış, krizleri en az zararla atlatmanın yolları açılmıştır. ABD’nin, haksız, çirkin ve sömürgeci hedeflerine ulaşmak için Türkiye başta olmak üzere birçok devlete karşı başlattığı ticaret savaşı eninde sonunda onu vuracak, karşısındaki devletler kısmen zarar etseler de sakin, akıllı ve tedbirli davranmaları şartıyla kazançlı çıktıkları alanlar da olacaktır.
TC. laik bir ülkedir, bu ülkede kararlar fetvalarla alınmıyor, anayasa ve kanunlar devletin organlarını, organların yetkilerini, bu yetkiler içinde karar alma ve yürütmenin kurallarını belirlemiştir. Devletin içinde yer alan Diyanet’in de yetkisi “Halkı din yönünden aydınlatmak ve dini mekânları yönetmekten” ibarettir.
Hakkımda çıkarılan ve zaman zaman gündeme sokulan “saray fetvacısı” şeklindeki çirkin ifadenin aslı faslı ve gerçekliği yoktur. Ben bir fetvacı (müfti) değilim, saray da benden fetva sormaz.
Cumhurbaşkanımız ve ilgili bakanımız “mala el koyma” iddiası ve şayiasının asılsız ve ihanet olduğunu açıkladılar; bu da fetva ve uygulama niyeti olmadığının kesin delilidir.
Bu münasebetle cahil medya mensuplarına bir hususu daha hatırlatmakta fayda görüyorum:
Bugün ülkemizde yüzden fazla İlahiyat Fakültesi ve buralarda binden fazla İslâmî ilimler hocası vardır. Bu doktoralı hocalar birçok dini konuda araştırma ve inceleme yapar, bunları kitaplarda, dergilerde ve sitelerinde yayınlarlar. Bunların hiçbiri fetva değildir.
Peki, fetva nedir?
Dinimiz, bilmeyenin bilene sormasını farz kılmıştır. Din konusunda yeterli bilgisi olan bir kimseye, bu konuda yeterli bilgisi olmayan bir Müslüman gider, bilmek istediği din bilgisini almak üzere sorusunu sorar, o kişi de soru sahibinin durumunu ve maksadını göz önüne alarak gerekli açıklamayı yapar; işte buna fetva denir; fetva şahsîdir, soranla ve mevcut durumla alakası vardır. Şeriatla yönetilen ülkelerde ise resmi fetva makamı vardır, devlet gerektiğinde oradan fetva alır.
Bir ilim adamı bir konuda tespitlerini, tercihini, görüşünü, araştırma sonucunu yazdığında bu fetva değildir.
Tıp konusunda kitaplar vardır, bu kitaplarda hastalıklardan ve bunlarla ilgili tedaviden ve ilaçlardan da söz edilir, ama bir kimse bunları bir kâğıda yazıp eczaneye gitse bu kâğıt reçete olarak kabul edilmez. Reçeteyi doktor, fetvayı da müfti verir. Her ikisinin de özel şartları, şekli ve mahiyeti vardır.
Ben yaklaşık elli yıl önce Abdülkerim Zeydan’a ait yetmiş sayfalık bir makaleyi “İslâm Hukukunda Zaruret Hali” başlığıyla tercüme etmiş ve yayınlamıştım. “Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda da zaruret hali hakkında gerekli açıklamayı yaptım. Merak edenler bunları ve başka arkadaşların yazdıklarını okuyabilirler, ama bunlar fetva değildir, inceleme, araştırma, görüş açıklamadır. Fetva makamları bunlardan ve başka kaynaklardan yararlanarak özel konuda özel açıklamaları yaparlar. Ülkemizde fetva bireyseldir, devlet fetva almaz.
Bu da geçer yâ hû!
04:0017/08/2018, Cuma
G: 17/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ateş düştüğü yeri yakar, dövizle alan, döviz borçlanan, kazancı ise TL. olan insanların bu dolar yükselişinden zarar görecekleri muhakkaktır. Bu zararın üretim, istihdam, ödemeler dengesi gibi alanlara olumsuz yan etkileri de olacaktır.
Bu da geçer yâ hû!
Bu da geçer yâ hû!
10 Ağustos, Cuma
Öte yandan biz Suriye, Irak, Afganistan’da vb. zulüm gören; mal, can ve namusları tehlikeye giren milyonlarca insanı ülkemize kabul ettik, milyarlarca lira sarf ederek onları besliyoruz. Maddi düşünen ve ülke çıkarından başka değer tanımayan Batı kafalı kimselere göre bunlar da olmaması gereken şeylerdir (zarardır).
Ama biz Müslümanız, bir Müslüman için maddi varlıklar ve menfaatler, Allah rızasını kazanmaya vesile oluyorsa değerlidir, aksi halde ahirette hesabı sorulacak ağır bir yükten ve imtihan vesilesinden ibarettir.
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu”
Diyen Hz. Ömer, İslam toplumu ve devletinin yalnızca insanlara değil, her canlıya karşı sorumluluğunu dile getiriyordu.
“Tek dişi kalmış canavar” olan Batı uygarlığını temsil eden ülkeler dün ordularını göndererek sömürdüğü ülkeleri bugün daha komplike ve bazen de açık kaba, çirkin, zalimce usuller ile sömürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dolar, NATO, barış teşebbüsleri… modern sömürünün, zulmün ve insanlık dışı tasarrufların araçlarıdır.
Zalimin karşısında ve mazlumun yanında olmaktan ve herkes için adaleti gerçekleştirmekten sorumlu olan Müslümanlar, hakkıyla Müslüman olmadıkları, bu yüzden zaafa ve zillete düştükleri, düşmanın türlü oyunlarına geldikleri için sözde İslam devletleri zalime boyun eğmenin ötesinde bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar.
Bu devletler içinden bir tanesi var ki o, herkese adalet dağıtarak asırlarca dünyanın büyük bir kısmına hâkim olmuş ve yönetmiş olan şanlı tarihin mirasçısıdır.
Medeniyet ve tarih şuurundan mahrum olmuş yöneticilerin ve elitlerin elinde bu miras israf edildi, mevcut çarpık ve zalim dünya düzenine uyum göstererek yıllarımızı zayi ettiler. Derken medeniyet ve tarih şuuruna sahip bir nesil yetişti, onları temsil eden bir kadro iktidara geldi ve bu zalim gidişe dur demeye, mazlumların hamisi, zalimlerin engeli olmaya karar verdi. “Dünya beşten büyüktür” dedi, “kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz” dedi, İMF’ye rest çekti, dünyayı çıkarlarına göre yöneten iri devletlerin dümen suyundan çıktı, başta Filistin ve Suriye olmak üzere dünyanın neresinde aç, açık, hasta, felakete maruz kalmış, zulüm görmekte olan insan varsa onların yardımına koştu, ekmeğini onlarla paylaştı, toprağında onları misafir etti, haklıya haklı dedi yanında durdu, haksıza haksız dedi karşısına geçti…
Dünyanın zalim egemenlerine ve yargıçlarına göre suç dosyası bu kadar kabarık olan bir lidere ve onun ülkesine elbette cezalar yağacaktı ve yağıyor.
Başta bunlar hesap edilmemiş olamaz, hesap edilmiş ve maddi menfaate adalet ve fazilet tercih edilmiştir.
Değerleri için savaşa giden mücahit elbette yaralanma ve şehit olma ihtimallerini hesaba katıyor; ama onun imanı, erdemi, fani ile bakiye yapacağı harcama ile ilgili ölçüsü ve dengesi… ahiret ve ahlak hesabının ağır basmasını sağlıyor.
Şanlı ecdadın mirasçıları da muhtemel maddi zararı göze alarak adaleti, insaniyeti, ahlâkı hâsılı Müslümanca davranışı seçtiler.
Bu faziletli davranışın maddi zarar şeklinde bir bedeli olacaksa -gerekli tedbirleri almak kaydıyla- buna göğüs gerenler ve zalime teslim olmayanlar elbette tarihin kahramanları ve Allah’ın sevgili kulları olacaklardır.
Adam yalan makinası!
04:0019/08/2018, Pazar
G: 19/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yetmişli yıllardan beri Türkiye Gazetesi’nin manen bağlı bulunduğu cemaat benimle uğraşır durur. Yarım asırdır söylediklerini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp okuyucuların önüne koyarlar. Fetö meselesi gibi yeni istismar konuları ortaya çıkınca onunla da ilişki kurdurarak yalan ve iftiralarına devam ederler.
Lise kayıtlarında "yaş" değişikliği
Lise kayıtlarında "yaş" değişikliği
8 Temmuz, Çarşamba
Gazetenin “Geniş Açı Fikir ve Tartışma” bölümünde 11. 8. 2018 günü çıkan yazı da bu karalama, yalan ve iftira zincirinin son halkası.
Dr. C. Ahmet Akışık tarafından kaleme alınan yazının başlığı: “Diyanet İşleri Kimlerin Etkisi Altında Kalmıştı”.
Yazarın iddiasına göre Diyanet, Efgani, Abduh, Reşid Rıza çizgisinde olan Hayreddin Karaman ve arkadaşlarının etkisi altında kalmış.
Kalmış da ne yapmış? Ehl-i Sünnet Müslümanlığı dışında bir dine, bir mezhebe mi hizmet etmiş!
İthamları ceviz değil, fındık kabuğunu doldurmaz, Diyanet’in Cumhuriyet tarihi boyunca ve son otuz yılda ülkemizde ve dünyada yaptığı büyük hizmetlere gözleri kör: “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler, geri dönecekleri de (ıslah olacakları da) yoktur.”
Yazıda ileri sürülen iddia ve ithamların cevapları kitaplara sığar; biz de bunları yazdık ve yayınladık. Adımı yazarak girilebilecek sitemde de bütün ithamların yeterli cevapları vardır, burada tekrarını gerekli görmüyorum. Reşid Rıza’nın kitabını da ben sonradan yeni baştan tercüme ettim, başına yazarı ve hocaları hakkında yüz elli sayfalık araştırma ekledim. Dileyen okur ve hükmünü verir (İZ Yayıncılık’ta çıktı).
Bu yazıda yapacağım şey, yazarın birkaç kuyruklu yalanını teşhir edip, “dinimizde yalancı fâsık olduğundan” Hucurat suresindeki emir gereği sözüne itibar edilmemesini hatırlatmaktır.
Önce okuyucularımın “Bunlar seninle niçin uğraşıyorlar?” muhtemel sorusuna kısa bir cevap vereyim:
Çünkü ben Diyanet’i destekliyorum, Diyanet ise onların kutsal mürşitlerinin kitaplarını sakıncalı bulmuştu. O şahıs da “Yüz Karası” adıyla bir kitapçık yayınlayarak Diyanet’e karşı mücadele bayrağını açmıştı.
Ve çünkü ben, tek mezhebi değil, Sünni fıkıh ve itikat mezheplerinin tamamını bir zenginlik sayıyor, hepsi birden İslâm’dır diyorum; müminlerin bütün mezhep imamları ve diğer fıkıh, kelâm, tasavvuf âlimlerinden istifade edebilmeleri için kapıların açık olduğunu söylüyorum.
Ve çünkü ben İbn Teymiyye, Şah Veliyyullah, Muhammed Hamidullah, Mevdûdî, Seyyid Kutub, Elmalılı M. Hamdi Efendi gibi İslâmî hareket öncülerine -onların mürşitlerine rağmen- mezhepsiz, reformcu, sapkın demiyorum, saygı gösteriyorum, hataları ve sevaplarıyla istifade edilmesini tavsiye ediyorum.
Yazar beni Ehl-i Sünnet’e karşı gösteriyor. Elliden fazla kitabım var, yirmi üç yıldan beri de Yeni Şafak’ta köşe yazısı yazıyorum; ben bunlarda Ehl-i Sünnet Müslümanlığı’ndan başka bir Müslümanlığı savunmadım.
Adam, Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan bakın neler söylüyor:
“Babam Alevi mahallede doğduğu ve yetiştiği için Alevi olarak biliniyordu. (Kendi ifadesi)”
Doğrusu:
Babam Erzurum ili Oltu ilçesi Pikkir köyünde doğdu, 15 yaşlarında Çorum Mecitözün’e göçtüler, askerliğe kadar burada Sünniler arasında yaşadı, askerden sonra Çorum’a yerleşti, komşularımız arasında Aleviler de Sünniler de vardı ve biz onlarla iyi komşuluk ilişkisi içinde olduk.
Bir başka yalanı:
“FETÖ soruşturmalarında bakalım, Amerika’ya gidip Gülen’e tekmil veren H. Karaman’a ne zaman sıra gelecektir (Merve Kavakçı). H. Karaman, buna şu cevabı vermiştir: “Amerika’ya bir kere -o da sondur- Faruk Beşer’le gittim. Orada bazı dernek ve kuruluşlarda konferanslar verdik ve sohbetlerde bulunduk. Gülen’le görüşmem olmamıştır (Kendi ifadesi)”.
Doğrusunu ben söylemişim -onu da eksik nakletmiş ya- peki niçin mide bulandırmak için tekrar yazıyorsun!
Evet, ben ABD’ye bir kere gittim, Sayın Faruk Beşer’le gitmedim, Fethullah Gülen’le görüşmedim, beni davet edenlerin de onunla hiçbir bağlantıları yoktu. Organizasyon sorumlusu Osman Kandara (AK Parti’den aday adayı oldu, ABD’de öğretim üyesi) bu konuda şu açıklamayı yapmıştı:
“Merve Kavakçı’nın hakkınızdaki iftiralara yönelik yazısından haberimiz var. Hatta bununla alakalı gerek sizin adınıza açılmış olan feys sayfasında gerekse kendi şahsı feys sayfamda cevabi bir yazı yazmıştım. Sizi ve Prof. Dr. Mustafa Erdoğan hocamızı, ekserisi Amerika’daki Türkiyeli akademisyenlerin oluşturduğu WisdomNet ve Baton Rouge İslamic Center’ın ‘imam hatip’ okulu olan Brighter Horizon Islamic School adına davet etmiştik. O yılki programın organizasyonunu, Kandara ailesi olarak biz üstlenmiştik. Programın moderatörlüğünü ise halihazırdaki Cumhurbaşkanlığı sözcümüz İbrahim Kalın yapmıştı. WisdomNet’in FETÖ ile uzaktan ve yakından bir bağlantısı olmadığı gibi, Merve Kavakçı ve babası Yusuf Ziya Kavakçı hoca bu oluşumun bizatihi sürekli konuşmacı ve katılımcılarındandır. Ne menem bir çelişki!”
Bir yalan daha:
“Bir gün bazı arkadaşlarla birlikte abdest alıyorduk. H. Karaman hoca da vardı. Karaman Hoca yüzünü ve kollarını yıkadı. Sonra başını mesh etti. Sonra dönüp ‘İçimizde yabancı yok değil mi’ dedi ve çıplak ayaklarını mesh etti (Prof. Dr. Z. Arslantürk)”.
Doğrusu:
Ben hayatım boyunca çıplak ayağa meshetmedim, bunun caiz ve yeterli olduğu kanaatinde değilim, Zeki Bey’in de böyle naklettiğini sanmıyorum. Ben bazen, zorluk bulunduğunda abdestli giydiğim çoraplarıma meshederim. Bunu da gizlemem. Çoraplara meshin caiz olduğunda Ehl-i Sünnette ittifak vardır; ihtilaf çorabın niteliği ile ilgilidir.
Şimdilik bu kadarla yetiniyor, “Allah ıslah etsin!” diyorum.
Et ve şeker bayramları değil
04:0023/08/2018, Perşembe
G: 23/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kurban Bayramı’nı et, Ramazan (fıtır) Bayramı’nı da şeker bayramı olarak isimlendirmek, isimlendirmenin de ötesinde bayramı ete ve şekere indirgemek oldukça yaygın hale gelmiş bulunan bir yanlıştır, bir bid’attır.
Et ve şeker bayramları değil
Et ve şeker bayramları değil
16 Ağustos, Perşembe
Bir şeye bid’at deyince kendilerini gelenekçi olarak adlandıranların tüyleri dikenleniyor ve hemen “Bu selefîler, bu modernistler” diye söze başlayarak atıp savuruyorlar.
İslam’ı belli metinlerin lafzî yorumlarına indirip geride kalan bunca yorum, ilim ve irfanı sapma, bid’at, ehl-i sünnet dışı telakki edenlere selefi deniyorsa onların yanlış yolda olduklarında şüphe yoktur.
İslam’ı modern hayata ve Batı örnekli kavram, kurum ve değerlere uydurmak için meşru ve hazine değerindeki geleneği bir kalemde silme konusunda selefilerle işbirliği yapıp daha sonrasında onları da sollayan modernistleri de Allah ıslah etsin!
Ama, bid’atlar karşısında bütün mezheb ve meşrepleriyle Müslümanların hassas olmaları farzdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.)’in bid’atlarla ilgili uyarılarını hafife almaktan Allah’a sığınmalıyız:
“Her bid’at sapmadır, her sapmanın yeri ateştir.”
“Bizim şu işimizde (dinimizde) olmayan bir şeyi uydurup ona ekleyenleri reddederiz”.
Neyin bid’at olduğu ve neyin olmadığı konusu ile bid’atlarla mücadelenin uygun yöntemi konusunda da önemli tartışmalar ve farklı uygulamalar olmuştur.
Bazıları unu elemenin, yemeği masada yemenin, el ile değil de kaşık ve çatalla yemenin, havlu, peşkir vb. kullanmanın… bid’at olduğunu iddia edecek kadar ileri giderken bazıları da imana ve ibadete yaptıkları eklemeleri dahi din sayacak kadar gaflete dalmışlardır.
Doğru olan ölçü şu olmalıdır:
İslam’da iman, ibadet, helal-haram konuları ve diğer din kuralları (ahkâmı) vardır ve bunları belirleme, sınırlama yetkisi Allah’a aittir, eğer bir beşer çıkar da inanç konularına bir yenisini eklerse, mevcudu değiştirmeye kalkışırsa, ibadete eklemeler yaparsa, helali haram, haramı helal kılarsa, dinde olmayanı uydurur dine sokarsa bid’at gerçekleşmiş olur. Bu da dini beşer eliyle değiştirmek olur ki, Peygamberimiz’in reddettiği bid’at işte budur.
Vahiy kaynağından sapmaksızın usulüne göre yapılan yorumlar ve ictihadlar bid’at değildir. Bunları yapanlar, dini değiştirmeden ve eklemeler yapmadan anlama, anlatma ve farklı şartlarda hayata uygulama cehdi içindedirler.
İslam (genel olarak hak dinler) insanlara dünya işlerini (ziraat, teknoloji, canlı ve cansız maddelere ait bilimler, tıp, eczacılık vb. öğretmek için gönderilmemiştir. Bunları insanlar, Allah’ın lütfettiği bilgi ve bilme araçları ile öğrenip geliştirecektir. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.) zamanında uygulanan teknikler, dünya işlerine ait bilgiler ve uygulamalar genel olarak din ve sünnet değildir; bu konuları beşerin daha iyi bilebileceğini de yine Peygamberimiz (s.a.) söylemişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.),
“Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiklerini korkutup caydırmak üzere, onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda harcadığınız her şeyin karşılığı, zerrece haksızlığa uğratılmadan size tastamam ödenecektir. (Enfal: 8/60)” mealindeki âyeti açıklarken “Dikkat edin, güç okçuluktur” buyurmuşlardı. Âyette de zamanın en uygun gücü olarak atlardan bahsedilmiştir.
İşte bu örnekte gördüğümüz mesela savaş tekniği ve silahlarla ilgili açıklamalar din değildir, o gün için uygun olan ve bu sebeple Allah ve Resulü’nün müminlere yardımcı olduğu, ama beşerin bilip günün şartlarına göre değiştireceği ve geliştireceği dünya işleridir.
Bid’atı ve geleneği bu ölçüler içinde anlamamız gerektiğinin bir daha altını çizdikten sonra “şeker ve et bayramı” telakkisinin niçin sapma olduğuna geçebiliriz (yarınki yazıda inşallah).
Ruhunda ve maksadında bid’at
04:0024/08/2018, Cuma
G: 24/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir kere “şeker bayramı” ifadesinde şekil ve isim olarak da bid’at var. Kurban bayramının ismi yerinde ama onunda ruhunda ve maksadında bid’at (değiştirme, sapma) var.
Ruhunda ve maksadında bid’at
Ruhunda ve maksadında bid’at
17 Ağustos, Cuma
Kurban kesmekten maksat et yemek olamaz; çünkü kurban kesme gücünde olanlar eti hemen her zaman yiyebiliyorlar; maksat kurban olmak ve paylaşmaktır.
İsmail Hakkı Bursevî’ye ait olduğunu sandığım bir mısra var:
“Kebş-i nefsim Hakk’a kurban eyledim”
(Nefis koçumu Hakk’a kurban ettim) diyor.
Allah Teâlâ “Nefsini terbiye eden kurtulur, edemeyen batar” buyuruyor. Üç-beş kuruşa bir hayvan satın alıp onu kesmek gücü yeten için çok kolaydır; üstelik etinden kendisi de yediği için nefsini besliyor demektir. Ama terbiye edemeyenler, hakim olamayanlar için bitmez tükenmez arzularının baskısı söz konusu olan nefsi kurban etmek; yani onun arzularının Hak rızasına aykırı olanlarını ayırıp kesmek zor iştir. Kurban bize bu düşünce ve duyguyu telkin etmelidir.
Allah Teâlâ daha acı veren bir kurban isteseydi, İbrahim (a.s.) iman ve teslimiyetinde olanlar onu da Hak için kurban ederlerdi; bu sembol bize acı da vermiyor, bu sebeple bir daha şükür borcumuz var.
Kurbanın paylaşma sembolü olması da önemli.
Bugün dünyada milyarlarca insan aç, bunların bir kısmı açlıktan ölüyorlar. Biz zamanlar Yeryüzü Doktorları örgütünde hizmet veren oğlum söylemişti; Afrika’nın bir yerinde kurban eti dağıtırken oralı bir görevli demiş ki: “Şu gördüğün insanlar sizin bu dağıttığınız kurban sayesinde yılda bir kere et yiyebiliyorlar.”
Allah’ın refah ve bolluk lütfettiği ülkenin biz Müslümanları çeşitli nimetleri çok kere israf boyutunda tüketirken bu açları, bu mahrumları, bu açıkları düşünmez isek İslam ahlakının ve kardeşlik hukukunun neresinde yerimiz olur!
Her iki bayram şeker yemek ve hayvan kesmekten de ibaret değil. Kurban bayramını düşünelim:
Daha arefe günü sabah namazından itibaren farz namazlardan sonra tekbire başlıyoruz. Beş gün beş vakit namazın ardından “Allah’ın büyüklüğünü, O’ndan büyüğünün olmadığını ve olmayacağını, O’ndan başka kulluk edilecek bir tanrının da bulunmadığını” nefsimize ve âleme karşı ilan ediyor, âdeta şuurumuza çakıyoruz.
Bir kul beş gün bunu ilan ettikten sonra başta nefsi olmak üzere Allah’tan başkasının, O’nun rızasına aykırı emirlerine, arzularına, baskılarına itaat ederse dili başka dini başka olmaz mı!?
Bayram namazını camilerde en kalabalık cemaatlerle kılıyoruz. Bu ibadet bize ümmet olduğumuzu, varlığımızın ancak bu camia içinde değerli ve anlamlı olduğunu, yakından uzağa ümmete karşı sorumluluklarımızın bulunduğunu hatırlatıyor, hatırlatmalıdır. Bu birliktelik orada başlayıp orada bitmemeli, dünyanın her neresinde bir Müslüman varsa onun kardeşimiz olduğunu, ümmete dâhil bulunduğunu, sahiplenmemiz, ilişki kurmamız ve derdine derman olmamız gerektiğini telkin etmelidir.
Allah Resulü’nün (s.a.) peşine düşenler, onun yolunu izleyenler Allah sevgisine mazhar olurlar; bu, Allah’ın vaadidir. Onun yolunu izleyenler
ise ümmetini ihmal edemezler.
İsraf, tasarruf ve dolar
04:0026/08/2018, Pazar
G: 26/08/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İsraf, tasarruf ve dolar
İsraf, tasarruf ve dolar
19 Ağustos, Pazar
Peygamberimiz (s.a.) “Nehrin kıyısında abdest alsak bile suyu israf etmemizi istemiyor”.
Nehirde su çok olabilir ama bir insan bir kere gereksiz olarak bol harcamaya alışırsa suyun az olduğu yerde de çok harcar ve işte israf alışkanlığı böyle oluşur.
Bazı israf örneklerini hatırlayalım:
Sık sık ülkemizde ekmek israfından bahsediliyor ve israf edilen ekmek ile milyonlarca aç insanın doyabileceği ifade ediliyor; ama biz yine de ekmeği israf ediyoruz.
Okumuş yazmış sözde kültürlü insanlar da sonradan görmüş olanlar da açık büfe usulü yemek aldıklarında yiyeceklerinden fazlasını alıyorlar, kendileri almazsa çocukları alıyor onlara ses çıkarmıyorlar, masadan kalktıklarında çöpe gidecek ekmeğe, yemeğe ve meyvaya bakınca insan kime ne diyeceğini bilemez hale geliyor; zaten bir şey diyecek olsanız sizi azarlamaya hazır duruyorlar.
Evlerimizde birçok eşya, alet, giyecek vb. var; çoğumuz bunları dayanabilecekleri son güne kadar kullanmak yerine farklısını, yenisini, daha fiyakalısını, konu komşuda gördüğümüz yeni çıkanını görünce mevcudu atıyor, ötekini alıyoruz.
Yüz liraya alabileceğimiz, mal edebileceğimiz bir şeyi sırf marka düşkünlüğü yüzünden bin liraya alanlarımız oluyor.
On liraya lahmacun, hatta pide var; pek inanmak istemedim ama bu tatilde bir moda tatil yerinde yetmiş liraya lahmacun satanlar ve alanlar olmuş.
Her evde çocuklara mahsus oyuncakların yığıldığı bir depo var. Oyuncakları kanıksamış olan çocuklarımıza alınan, getirilen yeni bir oyuncağın ömrü bazen bir saati bulmuyor; çocuk ya kırıyor, ya da bir kenara atıp başkalarına yöneliyor.
Büyük bir âfet olan “zaman israfı” en değerli varlığımız olan ömrümüzü boşa akan sel suyu gibi alıp götürüyor.
Tüketim çılgınlığı, kapitalizmin dellalları veya davulcuları olan reklamcılar sayesinde zirveye tırmanmaya devam ediyor.
Dışarıdan çok alıyor (ithal ediyor) dışarıya az satıyoruz (ihracatımız daha az oluyor). İthal edilenlerin tamamı zaruri ithal malları değil, oranını bilmiyorum ama oldukça önemli bir kalemin ve miktarın gereksiz ithal malları olduğunu biliyorum…
Gelelim tasarrufa.
Bizim dinimiz, ahlakımız, geleneğimiz “sahip olduğumuz malların asıl malikinin Allah olduğunu, bunun bize belli sınırlar ve kurallar çerçevesinde kullanılmak üzere emanet edildiğini” söylüyor. Şu halde bir Müslümanın servetini kural dışı ve topluma zararlı olacak şekilde kullanması emanete hıyanet teşkil ediyor.
Tevbe suresindeki “kenz” âyeti, güncel problemimiz olan döviz stoklama konusunu da içeren güçlü bir uyarıdır:
“Ey iman edenler! Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele! / O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!” (9/34-35).
Bu âyeti Kur’an Yolu isimli tefsirimizde şöyle açıkladık:
“Âyette daha sonra, topluma iyi örnek olacak yerde kişisel ihtiraslarını bütün değerlerin üstünde tutan bu din temsilcileriyle birlikte, –özellikle o günkü şartlarda– temel iktisadî mübâdele araçları olan altın ve gümüşü stok ederek ekonomiyi durağanlaştıran ve böylece toplumun çeşitli mahrumiyetlere mâruz kalmasına sebebiyet veren kimselerin de acı veren bir azaba çarptırılacakları bildirilmiştir. Müteakip âyette de, bu cezanın ne kadar ağır olacağını gösteren bir tasvire yer verilmiştir. 34. âyette, Allah’ın hoşnut olacağı yollara harcamak üzere mâkul birikim sağlayan kişilerin bu kapsamda düşünülmemesi için konan özel kayıttan, burada, iktisadî hayatın canlılığını sağlayan mübâdele araçlarını sırf kişisel servetlerini artırma amacıyla kilitleyenlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri sırasında Hz. Peygamber’e ve sahâbîlere atfen zikredilen birçok rivayet de, başta zekât ödemeleri olmak üzere gereken vecîbeleri ihmal etmeksizin ve üzerinde kul hakkı bulundurmaksızın servete sahip olmanın buradaki yergi ifadesinin kapsamında olmadığını göstermektedir. İbn Âşûr, esasen âyetin bu konuya sırf servet sahibi olma ve mal stoklamayı yerme veya hayır yollarına harcama yapmayı övme bağlamında değinmediğini, âyetteki tehdit ifadesinin harcama yapmaksızın (ekonominin tıkanmasına yol açacak tarzda) servet biriktirmeyle ilgili olduğunu belirtir (X, 177)”
(Devam edeceğim).
Tasarruf
04:0030/08/2018, Perşembe
G: 30/08/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mal, mülk, para… Allah’ın kullarına emanet ettiği varlıklardır; bunları, dünyadaki sahipleri, Allah’ın kitabında koyduğu, Resulüne açıklattığı kurallara uygun olarak kullanacaklardır.
Tasarruf
Tasarruf
23 Ağustos, Perşembe
İslâm’ın mali ibadetler için koyduğu zenginlik sınırı/ölçüsü oldukça azdır; bunun da sebebi/hikmeti sosyal yardımı ve yeniden dağılımı azami genişlikte yaymak ve ifa etmektir.
Bir Müslüman, israfsız bir yıllık geçimine denk düşen cari varlığına (zekata tabi malların miktar ve para olarak bu kadar tutarına-ki buna havâic-i asliyye denir) sahip ise zekat ödemekle yükümlü değildir(zengin sayılmaz). Bu miktar kadar mesela parası, altını, gümüşü, ticari malı daha varsa ve bu mallar bir yıl boyunca onun mülkiyetinde kalmış ise zekat bakımından zengin sayılır ve zekatını ödemesi gerekir.
Bir yıllık gider dışındaki para veya ticari serveti zekatın tüketmemesi için bununla para veya ek mal kazanmak gerekecektir; bu ise yatırım, üretim ve ticaretle olacaktır.
Müslümanlar ihtiyaçları kadar harcarlar ve sonu gelmez arzularına karşı durabilirlerse bir yandan zekat ve faizsiz borç (karz-ı hasen) verebilmek, diğer yandan ülkenin zenginliğini ve gücünü arttırabilmek için para biriktirirler (tasarruf yaparlar), bu güzel niyetlerle tasarruf mali ibadet ve cihad sayılır.
Peki, halkı Müslüman olan Türkiye’nin diğer milletlere nispetle tasarrufu hangi boyuttadır? Ve tasarrufu az olan bir toplumun hali nice olur?
Ülke çapında tasarruf kısaca şöyle tanımlanıyor:
“Milli gelirin yatırım harcamasına ayrılan kısmı”.
Bu konuda yapılan araştırmalar şunu gösteriyor:
“Türkiye’de kazanıyoruz fakat tasarruf yapmıyoruz. Türkiye’de tasarruf oranları dünya geneline göre oldukça düşük. Gelişmekte olan ülkelerin tasarruf oranları bir tarafa ülkemizdeki oranlar düşük gelir grubuna dâhil olan ülkelerden bile çok daha düşük.”
“Türkiye’de hiç tasarruf yapmayanların oranı yüzde 34. Türkiye bu oranla 12 ülke arasında en üst sıralardaki yerini koruyor. Buna karşın Çin ve Endonezya gibi ülkelerde ise düşük gelir seviyesine rağmen tasarruf oranları yüksek. ‘Gelir seviyem düşük o yüzden tasarruf yapamıyorum’ cevabı da doğru bir cevap değil. ‘Gelir seviyem düşük ama iPhone 6 almaya çabalıyorum’ diyenler var. Bu dengeyi halen oluşturamadık.”
Türkiye’nin %7 kalkınma hızına ihtiyacı var; bu hız yakalanamayınca artan nüfus iş bulamıyor, işsiz sayısı artıyor ve gelişmiş ülkelere göre refah farkını azaltmak mümkün olamıyor.
Türkiye milli gelirinin %4,5’ini kadar yatırım yaparsa %1 büyüme sağlayabiliyor. Türkiye’nin %7 büyümeyi koruyabilmesi için milli gelirinin %31,5’i kadar tasarruf sağlaması ve bunu da yatırıma dönüştürmesi gerekiyor. Halbuki ülkemizin tasarrufu %20’nin de altındadır ve geri kalan kısmının dış kaynaklardan sağlanması gerekir.
Rezerv para yabancının, bizden fazla ekonomik güç yabancının, para ipinin ucu düşmanın elinde, ileri teknoloji yapancılarda, nükleer silah gücü ve ileri korunma imkanları yabancılarda ve bize vermiyorlar; bir ABD’ye, bir Rusya’ya başvurup almaya çalışıyoruz…
Durum böyle iken gece gündüz açığı kapatmak üzere çalışmak; kararında harcayıp geri kalanı tasarruf ederek yatırıma dönüştürmek farz mı, vacib mi, müstehab mı, mübah mı? Buna fakihler karar versinler!
İhtiyaç ortada iken mübah (serbest, olsa da olur olmasa da olur) denemeyeceği kesindir
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
04:0031/08/2018, Cuma
G: 31/08/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Fıtrat yaratılış demektir; insanın yaratılıştan gelen tabii özellikleri, vasıfları, ihtiyaçları, arzuları… vardır. İslam irfanına göre insan eşref-i mahlukattır (yaratılmışların en değerli ve üstün olanıdır), bilkuvve mevcut olan bu değerin hayatta gerçekleşebilmesi için iyi bir eğitime ihtiyaç vardır.
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
Hristiyan din adamlarının sapkınlığı
24 Ağustos, Cuma
İyi bir eğitim insanı erdemli kılar, erdemli insan mutedil insandır, mutedil insan ise yaratılıştan gelen imkan ve kabiliyetlerini ifrata ve tefrite sapmayacak kıvamda geliştirmiş, zamanında ve yerinde kullanan, her şeye hakkını veren, yaratılış özelliklerini tersine çevirmekten veya dengeyi bozmaktan kurtulmuş insandır.
İslam’ın kâmil insanı iyi bir kul olabilmek için dağ başlarında, yer altlarında, mağaralarda tek başına yaşamayı seçmez; o insanların içinde yaşar, onlara iyi örnek olur, kötüden etkilenmez, iyiliğiyle etkiler, bu bakımdan gerektiğinde kalabalıklar için yalnızlık (halvet der encümen) halini yaşar. Evlenir, çoluk çocuğu olur, bir zenaat, ticaret, ziraat… işiyle meşgul olarak rızkını kazanır, ama eli kârda (işte) gönlü Yâr’da olur.
Peygamberimiz’in mübarek hayatlarında bazı ashabı, kendi ibadetlerini az bularak biri evlenmemeye, diğeri her gün oruç tutmaya, üçüncüsü de gece sabahlara kadar uyumayıp namaz kılmaya; böyle bir yoldan iyi kul olmaya karar vermişlerdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) bunu haber alınca onların mekanlarına gitti ve şu konuşmayı yaptı:
“Vallahi ben içinizde Allah’a karşı yanlış yapmaktan en çok çekinen, kul olmak için en fazla çabalayıp titreyen bir kimseyim; ama –Ramazan dışında- oruç tuttuğum gün de olur, tutmadığım günde olur, gece uyurum da, nafile namaz da kılarım, kadınlarla da evlenirim; benim yolumdan çıkan benden değildir”.
Gelelim Hristiyan din adamlarına:
Şu âyeti bir daha hatırlayalım:
“Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu Îsâ’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd: 57/27).
Allah onlara ruhbanlığı (özel din adamlığı yaşantı ve statüsünü) emretmiyor, onlar bunu icad ediyorlar, ama fıtrata aykırı olduğu için amaçlarına uygun olarak yürütemiyorlar, bir kısmı ise nefislerine yenilip çeşitli sapkınlıkların içine batıyor.
Bu konuda tüyleri ürperten olaylar hakkında bilgi için bir makaleyi işaret edecek bir de yeni haber nakledeceğim.
Makale Doç. Dr. Özcan Hıdır’ın “Avrupa’da Katolik Okullarındaki “Pedofil” Olayı ve Papa XVI. Benedickt’in Zor Sınavı” başlıklı makalesi.
Timetürtk’te okuduğum 29. 8. 2018 tarihli haberden birkaç satır:
Pennsylvania Başsavcısı Josh Shapiro, “Vatikan’ın kilisedeki cinsel istismarların örtbas edildiğini bildiğine dair kanıtlarımız var” dedi.
Bu sadece cemaat ya da kiliseden saklanmak için yapılmış bir örtbas değildi. Bu aynı zamanda hukuki yaptırımlardan da kaçmak için bir kalkandı, böylece benim gibi hukukçular işledikleri suçlardan dolayı onlara suçlama yöneltemeyeceklerdi.
Shapiro, iki yıllık bir soruşturmanın ardından çocuklara yönelik cinsel istismarların, Pennsylvania ve Vatikan’daki kıdemli kilise yetkililerince “sistematik” bir şekilde örtbas edildiği sonucuna ulaştıklarını açıklamalarının ardından kurdukları çağrı hattına 730’dan fazla ihbar geldiğini sözlerine ekledi.
Tahkikat jürisi ise 300’den fazla rahibin 1950’lerin ortalarından beri çocukları istismar ettiğini belirterek, Roma Katolik kilisesine ait yüzlerce rahibi binden fazla çocuğa cinsel istismarda bulunmakla suçlamıştı.
İyi kul olmak ve dine hizmet etmek için evlenmeyi terk edip kiliseye kapananların ibretlik haline bak!
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
04:002/09/2018, Pazar
G: 2/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İdlib’de bir milyonu çocuk olan iki milyondan fazla mültecinin can güvenliğini hiçe sayarak kör olası çıkarları için planlar kuran, orada büyük bir katliam ihtimaline karşı Türkiye dışında insan unsurunu düşünmeyen, tek hedefleri ulusal çıkarları olan ülkelerin ekonomik ve stratejik menfaatleri için oluk gibi kan akıtmalarına karşı etkili tedbir alamayan (hatta karşı çıkamayan) dünya adalet ve barış düzeni (kurumları) iflas etmiş, başka bir ifade ile çirkin yüzünü örten sahte kaplama yırtılmış, şapka düşmüş ve kel görünmüştür. Cumhurbaşkanımız sıkça “dünyanın beşten büyük olduğunu” dile getiriyor ve dünya düzenini yöneten bu beşlinin zulümlerine dikkat çekiyor.
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
Filistin örneğinde zalim dünya düzeninin çirkin yüzü
27 Ağustos, Pazartesi
Yıllardan beri kanayan yara Filistin halkına reva görülen zulümdür. Bir zamanlar Suud, Mısır, Libya gibi nispeten irileri dahil Arap ülkeleri hiç değilse liderlerinin nutuklarında Filistin zulmünü dile getiriyor ve karşı çıkıyorlardı, ABD’nin güdümüne girdikten sonra sesleri çıkmaz oldu, daha ötesinde ABD-İsrail planına gizli-açık taraftar oldular.
İsrail, arkasına ABD’yi alarak yıllardır Filistin halkına olmadık zulümleri icra ediyor, kendileri Hitler Almanya’sında gördükleri zulümden, soykırımdan şikâyet ediyor, dünya kamuoyunda bu zulmü canlı tutmaya çalışıyor, karşı çıkanları, farklı anlatanları cezalandıracak kanunlar çıkartıyorlar. Gel gör ki, onların Filistin halkına yaptıkları da tam manasıyla “üstü örtülü, uzun vadeli ve ustalıklı” bir soykırımdır, ama dünya bu zulüm karşısında kördür, sağırdır ve dilsizdir.
Zavallı Filistin halkı ne yapsın, elinden ne gelir, arkasında ne Müslüman ne de gayr-i Müslim güçlü devletler yok, topu yok tüfeği yok; düşman güçlü, tâli’ zebûn. Bu durumda canını ortaya koyarak intifadalar yapıyor, yürüyüşler düzenliyor, kurşuna, bombaya, füzeye, tanklara karşı küçük taşlar atıyor.
Bilindiği gibi Filistinliler, Toprak Günü’nün 42. yılı nedeniyle 30 Mart’tan bu yana abluka altındaki Gazze Şeridi’nin İsrail sınırında “Büyük Dönüş Yürüyüşü” adıyla silahsız eylemler yapıyorlar.
Ama bu mücadele tarzını küçümsemeyelim, ben de Hamas sözcüsünün ümidine katılıyorum.
Hamas sözcüsü Abdullatif Kanu, yazılı bir açıklama yaptı, bu açıklamada dikkat çeken şu satırlar yer alıyor:
“Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterileri İsrail’i, Gazze’ye 2006’dan bu yana uyguladığı ablukayı kaldırmaya zorlayacaktır. Filistin davasını tasfiye etmeye yönelik projelere karşı koymak ve geri dönüş hakkını tesis etmek için gösteriler devam edecektir. Tüm biçimleriyle direniş, geri dönüş, kurtuluş hayallerini gerçekleştirmek ve Siyonist işgalcilerle mücadele etmek için halkın stratejik seçimidir. Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterileri, Filistin halkının, ‘Yüzyılın Anlaşması’ isimli plana karşı koyma gücünü göstermektedir…”
İsrail askerleri, “sürgün edildikleri topraklarına geri dönmeyi ve 2006’dan beri Gazze’ye uygulanan hukuksuz ablukanın kaldırılmasını talep eden sivil halkın üzerine gerçek mermilerle ateş açıyorlar. İsrail askerlerinin 30 Mart’tan bu yana devam eden gösterilere müdahalesinde şu ana kadar aralarında 3 sağlık görevlisi ile 2 gazetecinin de bulunduğu 160’tan fazla kişi şehit edildi.
ABD yönetiminin hazırlamaya devam ettiği “Yüzyılın Anlaşması” adı verilen plan, Filistin’e getirdiği ağır şartlara bakılırsa, meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor:
1. Kudüs’ün tamamı İsrail’in başkenti olacak,
2. Batı Şeria’daki yasadışı Yahudi yerleşimlerinin büyük kısmı boşaltılmayacak,
3. Gazze’de bağımsız bir başka devlet kurulacak,
4. Filistinli mültecilerin topraklarına dönmesine izin verilmeyecek.
Evet, dünya beşten büyük, ama bu büyüğün (kalabalığın) gücü yok. İyi ki, Türkiye var, Allah ona, âdil bir dünya düzeninin kurulmasında önayak olma gücü versin, düşmanlarını kahretsin, dostlarını bereketlendirsin!
Esed ile barışmak mı?
04:006/09/2018, Perşembe
G: 6/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“ABD yönetimi, Suriye’nin İdlib kentindeki gelişmeleri yakından izlediğini vurgulayarak, ‘Eğer Beşşar Esed yeniden kimyasal silah kullanmayı seçerse ABD ve müttefikleri hızlıca ve uygun şekilde karşılık verecektir, bu konudaki duruşumuz nettir’ açıklamasını yaptı.”
Esed ile barışmak mı?
Esed ile barışmak mı?
30 Ağustos, Perşembe
Şu tehdide ve tedbire bakın! Kimyasal silahla katliam yaparsa önlenecek, diğer silahlarla yaparsa müdahale edilmeyecek!!!
Esed’in cinayetlerinin baş sorumlusu önce ABD, sonra Rusya ve diğer destekçileridir.
Niçin önce ABD?
Çünkü Suriye halkı yıllarca çektiği zulümden, baskıdan, bir Nusayrî azınlığın yönetime silahla el koyup bir daha bırakmamasından, ülkede servetin adil dağıtılmayıp yöneticiler ve destekçileri arasında paylaşılmasından… bıkıp usandığı, “artık yeter” demenin zamanı geldiğine karar verdiği için sokağa çıktı.
Sokağa çıktı da ne yaptı?
Silah yok, terör yok, vurup kırma ve yağmalama yok…
Bütün istedikleri adil bir seçimle halkın istediği kişilerin yönetime gelmesi ve zulmün sona ermesinden ibaret.
Buna karşı Esed’in ve ipini ellerinde tutanların yaptıkları silahsız insanları tutuklamak, işkence yapmak ve topluluklara ateş açarak öldürmek ve yaralamak oldu.
Türkiye ne yaptı?
Türkiye en üst seviyelerde devamlı görüşmeler ve konuşmalar yaparak halkın istediklerini kısmen de olsa vererek durumu yumuşatmayı ve en az zararla normalleşmenin yollarını bulmayı tavsiye etti. Esed bu makul teklife önce evet diyordu, sonra vazgeçip yanlış olan yolda ısrar ediyordu.
Türkiye’nin önünde iki yol vardı: Ya “Suriye halkının meşru talebinden bana ne, ben çıkarıma bakarım, bu da Esed’le iyi geçinmemi gerektiriyor” diyerek onun yanında yer alacak, halka uygulanan zulme yardımcı ve destekçi olacaktı, yahut da zulme isyan eden halkı destekleyecekti.
Hukuk, ahlak, din ikincisini emrettiği için o da bunu yaptı.
Eğer ABD başta verdiği görüntüyü ve sözleri değiştirmeseydi kısa zamanda Esed bitecek, Suriye’de normalleşme devreye girecekti.
ABD sözünde durmasa, ikili oynasa, gevşek davransa, yanlış ata oynasa bile Rusya devreye girip Esed adına savaşmasaydı ÖSO yine Esed’in işini bitirme noktasına gelmişti.
Şu oldu, bu oldu, sonunda öyle bir noktaya geldik ki, bazı aklı başında kimseler bile “Türkiye’nin Suriye politikasını değiştirmesinin zamanı gelmiştir, Esed yönetimindeki Suriye ile doğrudan görüşmeler yaparak ilişkileri, bütün taraflar bakımından olabilecek en az zararla normalleştirmesi gerekiyor, aksi halde Türkiye de, muhalifler de daha büyük zararla ve daha çetin problemlerle karşılaşacaklardır” demeye başladılar.
Suriye probleminde taraflardan birini veya diğerini destekleyen devletlerin birinci hedefleri maddidir; jeo-strateji ve enerji ile ilgilidir, ama unutmamak gerekir ki, saikler arasında din, mezheb ve ideoloji de vardır.
ABD, Rusya, AB ve diğer gayr-i müslim ülkeler İslam dünyasının uyanmasını, kalkınmasını, birleşmesini, dine dayalı medeniyetlerini ihya edip yeniden yaşamaya başlamalarını istemiyorlar. Maddi çıkarları çatışsa bile bu hedefte birleşiyorlar. Herhangi bir İslam ülkesinde samimi Müslümanlar inançlarına uygun bir düzen kurmak için harekete geçtiklerinde, bu hareket demokrasinin teknik kurallarına uygun olsa bile derhal karşı çıkıyor, hareketi kanlı kansız bastırmak için darbeci askerlerle, krallarla, diktatörlerle işbirliği yapmaktan utanmıyor ve çekinmiyorlar. Bu ülkelerdeki laikleri ve dinsizleri koruyor, destekliyor, iktidara getirmeye çalışıyorlar; dinde reform yaparak Batı’ya boyun eğmeyi tercih eden sözde İslâmî hareketlere gerektiğinde “ılımlı” diyerek hoş bakıyorlar, sahih İslam’a bağlı bir devlet ve dünya düzenini savunanlara radikal, kökten dinci, siyasal İslamcı diyerek karşı cephe oluşturuyorlar. İslam’ı terör dini olarak takdim ve temsil eden marjinal gruplara örtülü destek veriyorlar, böyle gruplar yoksa kendileri icad ediyorlar.
Sonuç olarak hem soru hem içinde cevap bulunan bir cümle kurayım:
Gemiyi kurtarabilmek için zalim kaptanla anlaşma noktasına geldik mi?
Yeni Ensâr hareketi
04:007/09/2018, Cuma
G: 7/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Efendimiz’in (s.a.) Medine’ye hicret etmelerinden birkaç ay sonra bir “kardeşleme (muâhât)” uygulaması yaptığını biliyoruz. Nebî Mescidi’nin kıble arkasına düşen ve kıble değişmeden önce kıble olan bölümünü de yine çeşitli yerlerden Medîne’ye gelen ihtiyaç sahiplerine tahsis etmişlerdi; “Suffe” adıyla bilinen bu mekân “misafirhane, yatılı okul, geçici barınak, kimsesizler yurdu” gibi ihtiyaçları karşılamıştı.
Yeni Ensâr hareketi
Yeni Ensâr hareketi
31 Ağustos, Cuma
Kırk beş Medine yerlisi (Ensâr) ile aynı sayıdaki Mekkeli muhacir Müslümanlar arasında yapılan kardeşleme uygulaması tarihte emsali pek görülmeyen bir manevi kardeşlik, yardımlaşma, paylaşma, dayanışma örneğidir. Ensar, muhacir kardeşlerine bütün mal ve mülklerinin yarısını vermeyi teklif etmişlerdir, Muhacirler ise bunu kabul etmemişler, ihtiyaçları kadarını alıp kendileri başlarının çaresine bakacak hale gelinceye kadar bundan istifade etmişlerdir. Hatta belli bir süre, Peygamberimiz’in birbirine kardeş kıldığı bu insanlardan biri vefat edince diğeri (manevi kardeşi) onun vârisi olmuştur.
Peki, “müminlerin kardeş olduğunu” ilan eden âyet, “yoksulların, varlık sahibi kardeşlerinin mallarında hakları bulunduğunu” söyleyen âyet, “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyen hadis, “Bir başkası muhtaç ise o ihtiyacı karşılayacak fazladan malı olanın bu malı kullanma hakkı yoktur” mealindeki hadis… belli bir zamanın müminlerine mi hitap ediyor; bunların bizimle, bizim zamanımızın din kardeşleri ile bir alakası yok mu?
Bu soruya “yok” diyecek bir mümin olamaz.
Peki, çoğumuz görece değil, mutlak manada lüks ve israf içinde yaşarken bizdeki bu fazlaya (israfa, lükse ayrılan mala, mülke, ihtiyaç maddesine) ciddi manada muhtaç olan insan kardeşlerimiz yok mu?
Buna da “yok” diyecek bir vicdan sahibi bulunamaz.
Dilenciliği meslek edinenler ile mücadele edilsin, buna bir diyeceğimiz olamaz, ama ihtiyacın istemeye ittiği veya ölse bile kimseye el açmayıp açlık, yoksulluk ve perişanlık içinde yaşayan kimseler var mı, yok mu?
Elbette var.
İhtiyacın yanlış yollara sevk ettiği insanlarımız da var mı? Elbette var.
Peki, bütün bunları Allah Teâlâ bizden sormaz mı? Yukarıda zikrettiğim daha pek çoğu da var olan tavsiyeleri, emirleri, teşvikleri kale alınmaz da bu çarpık düzen, mümin bir topluma yakışmayan bu zalimce servet ve refah dağılımı devam ederse dünyada ve ukbada bunun bir ağır bedeli olmaz mı?
Elbette olur.
Aslında oluyor da, bunu görmek ve ibret almak için gafil olmamak gerekiyor.
Hasılı insanımızı “yeni bir Ensar hareketine” davet ediyorum.
Adı Ensar olan Vakfımız bu hareketi organize edebilir. Kardeş kuruluşlardan temsilciler alarak bir meclis oluşturur. Bu meclis, hareketin nizamını ortaya koyar ve derhal uygulamaya geçilir.
Yeni Ensar hareketinde koruyan (hâmî) aile ile korunan aileyi mevcut şartlarda kardeşlemeye gerek yoktur, zaten müminler kardeştir. Yok olan, kardeşler arasındaki yardımlaşmadır.
Şekil olarak düşüncem, imkânı müsait olan her ailenin, bir veya imkâna göre daha fazla yoksul aileyi himayesine almasıdır. Bunu âleme ilan etmeye de gerek yoktur. Organize eden kuruluşların bunu teşvik etmeleri, yoksulları tespit edip bunlara hamileri yönlendirmeleri yeteli olabilir.
Bu himaye yalnızca maddi yardıma özgü değildir; başka problemleri, ihtiyaçları, beklentileri olan şahıslar ve aileler vardır. Mesela özürlü çocukları olan ailelerle ilgilenmek, onların yüklerini hafifletmek, o özürlü melekleri okşamak, onlarla biraz meşgul olmak… “bir tebessüm sadaka olduğuna göre” ibadet değil midir?
Yakınları tarafından huzur (huzursuzluk mu desem) evlerine bırakılan yaşlıları ziyaret etmek, onların dertlerini dinlemek, yalnızlıklarını az da olsa gidermek, müsait olanları alıp evde misafir etmek, gezdirip iyi vakit geçirmelerini sağlamak hizmet, hayır, iyilik değil midir?
Ne yapılacak, nasıl yapılacak sorularının daha düzenli ve yeterli cevapları istişarelerle bulunur; yeter ki bir yerden başlayalım, ama mutlaka ve hemen başlayalım!
Ermeni mezalimi
04:009/09/2018, Pazar
G: 9/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ermeni mezalimi
Ermeni mezalimi
2 Eylül, Pazar
Yahudinin biri mahalle mahalle dolaşıp incik boncuk satıyor, bu işe yaramaz şeyler karşılığında halkın kıymetli mallarını, çocukları kandırarak topluyormuş. Zeki bir çocuk bunun farkına varmış ve “Arkadaşlar bu adam bizi kandırıyor, evlerden aparıp getirdiğimiz kıymetli şeyleri bu aldatıcı nesneler karşılığında vermeyelim” demiş. Yahudi bunu duyunca çocuğu cezalandırmak ve susturmak için göstermeden sıkı bir çimdik atmış. Canı acıyan çocuk ağlamaya bağlayınca sokaktan geçen bir adam oraya yönelmiş, bu defa da Yahudi çocuk kendini savunamasın diye daha yüksek sesle ağlamaya başlamış. Adam sebebini sorunca da, “Bu çocuk bana çimdik attı” demiş, adam da çocuğun kulağını çekip yoluna devam etmiş.
Kıssadan hisse:
Siyonist Yahudiler en büyük zulmü ve uzun vadeli soykırımı Filistin halkına uyguluyorlar, ama propaganda gücünü kullanarak zalim iken mazlum rolü oynuyorlar, bugün mevcut ve devam etmekte olan zulmün üstünü kapatıyor, üzerinden yetmiş yıldan fazla zaman geçmiş olan Nazi zulmünü gündemde tutuyorlar.
Ermeniler de böyle.
Kendileri Müslüman Türk halkına büyük zulümler yaptıkları halde dünya kamuoyundan bunu nispeten gizlemeyi başarıyor, ama bir efsane olan “Ermeni soykırımını” inkâr edenleri cezalandırmak üzere ülkelerde kanun yaptıracak ölçüde gündemde tutuyor ve dünyaya yutturuyorlar.
Rahmetli babam Erzurum’un Oltu kazasından idi, 1915 gibi yıllarda oradan Çorum tarafına göç etmişlerdi. Ömrü boyunca Ermenilerin kendilerine yaptıkları zulmü anlattı, “Onların yaptıklarının onda birini Ruslar yapmadı” der dururdu.
Rahmetlinin anlattıklarının tarihi gerçek olduğu birçok çalışmada ortaya çıkarıldı. İki yazardan birkaç örnek aktaracağım:
Sayın Osman Nuri Toraman’ın “Ermeni Mezalimi ve Soykırım” başlıklı bir makalesinden:
“Ermeni isyanları artmaya başlayınca, 24 Nisan 1915 tarihinde, Ermeni komiteleri kapatılarak, 2 bin 345 Ermeni, ‘Devlet aleyhine faaliyette bulunmak’ suçundan tutuklanmıştır... Ermenilerin her yıl ‘ulusal anma günü’ olarak adlandırdığı günün, Yani 24 Nisan’ın tehcirle alakası yoktur; çünkü tehcir kanunu (Sevk ve İskân Kanunu) 27 Mayıs 1915’te çıkarılmıştır. Dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekâyi’de, 1 Haziran 1915 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Birinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken, Osmanlı Devleti, Ermeni komitacılarının Devlet aleyhine faaliyetlerinden ve Ermeni çetelerinin saldırılarından dolayı cephe gerisini sağlama almak maksadıyla, doğru bir kararla Doğu Anadolu’da yaşamakta olan Ermenileri daha güneye, Suriye ve Şam’a sevk kararı almıştır. Bu sevk sürecinde Ermeni kayıpları olmuştur. Trajediler yaşanmıştır. Ancak buna asla soykırım denilemez. Bu dönemde asıl soykırım, katliam, mezalim ve zulmü Müslüman Türk ahali, dahası Erzurumlular görmüştür… Ermenilerin acımasız işgal ve katliamına son vererek Erzurum’u kurtaran Kazım Karabekir, 12 Mart sabahını şöyle anlatıyordu: “Erzurum’da halk, gözyaşları içinde kimi babasını, kimi kardeşini, yakılmış ya da süngülenmiş buluyor, saçlarını yoluyordu. Sokaklarda canlılıktan bir iz bile kalmamıştı. Yerlerde çocuk, kadın ve yaşlılar kanlar içinde yatıyordu...” Ermeni çetelerinin yalnız son gece, Yani, 11-12 Mart 1918’de 3 bin Müslüman Türk’ü öldürdüklerini, Erzurum Rus 2. Topçu kale komutanı Yarbay Twerdo Khlebov anılarında yazmıştır... Amerikalı Prof. Dr. Justin McCarthy’ye göre ise, gerçek soykırım Türklere uygulanmıştır. Çünkü Erzurum Müslüman Türk ahalisinin yüzde 20’den fazlası Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir...”
Sayın Murat Bardakçı’nın bir yazısından:
“Günlerden bu yana kıyametleri kopartıyor, 1915 olayları hakkında önce Papa Fransuva’nın yaptığı konuşmaya, ardından da Avrupa Parlamentosu’nun aldığı ve tehciri ‘soykırım’ olarak niteleyen karara tepki gösteriyoruz. 1915’te büyük acıların yaşandığını, tehcirin Ermeniler tarafından unutulmasının imkânsızlığını ama tehcirin ‘soykırım’ değil, devletin o günlerdeki mecburiyeti ve daha da önemlisi “nefis müdafaası” olduğunu senelerden buyana yazıp söylüyorum.”
“Mahmud Kâmil Paşa’nın şifre ile gönderdiği yazı:
Erzurum, Van ve Bitlis illeri dâhilindeki Ermeniler firar edip düşman tarafına katılmak, çeteler teşkil ederek yolları kesmek, halkı katl ve depoları yağma ve tahrip etmek suretiyle içyüzlerini gösterdiler. Sivas, Diyarbakır ve Elazığ illerinde yaşayan Ermenilerin de aynı maksat ve emelde oldukları ele geçirilen silâh, bomba, patlayıcı maddeler ve meydana çıkarılan teşkilât ve tertipleri ile belli olmuş ve daha sonra Karahisar’daki olay ile de tespit edilmişti…”
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
04:0013/09/2018, Perşembe
G: 13/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Mekke’nin fethinden önce Allah rızası için büyük fedakârlıklarla Medine’ye göçüp Peygamberimiz’in (s.a.) yanında yer alan, zengin iken yoksul düşen, evli iken evsiz (eşsiz ve evsiz) kalan, toplumu içinde itibarlı bir kimse iken Medine’de garib olan, ama bütün bunları önemsiz kılan bir devlete; “Allah Resulü ile beraberlik” devletine eren ashâba muhacirler diyoruz. Mekke fethedildikten sonra bu sıfatla anılma ve bu manada muhacir olma imkanı sona ermiş oldu. Bundan sonra müminlerin önünde günahtan sevaba, nefsin rızasından Allah rızasına, cehenneme götüren yoldan cennete götürene göçmek (hicret) ve iyi niyet kalmış oldu.
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
Hicrî yılbaşı ve âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.)
6 Eylül, Perşembe
Hicret İslam ve Müslümanların tarihinde çok önemli bir olay olduğu için Hz. Ömer’in hilafetinde bunu, takvimlerinin başlangıcı kıldılar. O döneme kadar Arapların belli bir tarihi yoktu. Bazı önemli hadiseleri “Hz. İbrahim’in ateşe atılışı, Fil vakası” şeklinde tarihe başlangıç olarak kullanıyorlardı.
Medeniyetimizi zorla terk ettirenler yılbaşımızı da değiştirdiler, Batı uygarlığını taklid etmeyi çağdaşlaşma/medenileşme sayanlar yılbaşını da onların takvimlerine uydurdular, ancak zekat, oruç, hac gibi ibadetlerimizde biz hala kamerî takvimi ve resmi takvim yanında hicrî takvimi kullanıyoruz. Bir gün zalim dünya düzenini adil dünya düzenine çevirme misyonunu ümmet yüklendiğinde resmi takvimimiz de değişecektir.
Bu münasebetle Peygamberimiz’in (s.a.) “âlemlere rahmet oluşunu” kabul etmeyen ve ilgili âyeti gelenekte olandan farklı yorumlayanlara bir hatırlatma yapmak istedim.
“Her ilim sahibinin üstünde bir ‘her şeyi bilen’ vardır”. Kendini en bilgin, tek bilgin sanan, bildiği ve söylediğinin de mutlak doğru olduğuna inanan kimseler yanılmaktadır. İslâmî ilim geleneği âlim, sûfî ve filozof sıfatlarıyla anılan binlerce üstün zekanın ortaya koydukları bilgi birikimidir. Çağın alimi (ilim yolcusu) yetkin ise bunları taklit etmek mecburiyetinde olmayabilir, ama ne söylediklerini, nereden ve nasıl söylediklerini bilmek durumundadır; bu bilginin iki faydası vardır: 1. İnsanı yanılmaktan kurtarabilir. 2. Aklına akıl, düşüncesine düşünce, ilhamına bereket, bilgisine zenginlik katar.
“Peygamberimiz’in alemlere rahmet olarak gönderilmediği, ilgili âyette geçen rahmetin ‘Allah’ın rahmeti’ olduğu; yani Allah âlemlere merhametli olduğu için kullarına Peygamberimiz’i gönderdiği” iddiası/yorumu karşısında gelenekte ne var diye iki tefsire baktım: Taberî ve Râzî’nin tefsirlerine. Bu tefsirlerin ilki rivayet, ikincisi dirayet tefsirlerinin zirvelerini temsil ederler.
Her iki tefsir sahibi de Arapça’yı iyi bilirler, İslâmî ilimleri de hakkıyla okumuş ve hazmetmişlerdir. Bunlarda “âlemlere rahmet olma” durumunu Peygamberimiz’e değil de Allah’a ait kılma anlayış ve yorumu mevcut değildir.
Bu yorumu yapanların naklî (gramer, ayet ve hadis olarak) tutarlı bir delilleri ve dayanakları yoktur.
Aklî delil olarak da şunu söylüyorlar: “Alemlerin içinde canlı cansız bütün varlıklar vardır, bunlara rahmet olmak söz konusu değildir, âlemleri canlılar ve bunların içinden de insanlar olarak alsak bile bunların içinde müminler ve kâfirler vardır; Allah Resulü kâfirlere rahmet olmamıştır…”
Bakın o iki müfessir de bu düşüncenin, akla gelen bu ihtimalin farkındalar (yani bunu düşünenler yalnızca birkaç çağdaş tefsirci değildir), ancak onlar, diğer akıl ve nakıl delillerini de göz önüne alarak burada geçen “âlemlerden” maksadın insanlar olduğunu, insanların içinde müminler ve kâfirlerin de bulunduğunu, Peygamberimiz’in (s.a.) müminlere irşad, örneklik ve şefâatle… rahmet olduğunu, kâfirlere ise başka kavimlerde olduğu gibi dünyada küfürlerinin cezasını çekmekten kurtardığı için rahmet olduğunu (Sen onların içinde iken Allah onların kökünü kazıyacak bir azapta bulunmaz… Enfâl: 8/33) haklı olarak ifade etmişlerdir. Ve demişlerdir ki: Genel ifadelerin bazı istisnalarının olması bu ifadelerin maksad ve manasını ortadan kaldırmaz. Mesela yağmur da rahmettir, ama bazı zararları da olabilir, bu istisnai durum onun genel manada rahmet olma özelliğini ortadan kaldırmaz.
Gelenekte bunlar var iken çağdaş iddiaların en azından daha mütevazı olması gerekmez mi?
Bir de şu var:
Diyelim ki, “Allah Teâlâ’nın rahmeti âlemşümul olduğu için Peygamberimiz’i gönderdi”, peki, yorumcunun akli itirazları bu yorum için de geçerli değil midir? Yani Allah âlemlere rahmetli-merhametli olunca kâfirlerin, dünyada acı çekenlerin, dertlilerin… bu rahmetin dışında kalmış olmalarına ne diyeceğiz?
Allah’ın rahmeti gadabına galiptir, Peygamberimiz de âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; ancak bu rahmet ve merhametten istifade edebilmenin şartları konmuştur, bu şartlara uymayanların rahmetten istifade edememeleri genel manayı ve kuralı bozmaz vesselam.
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
04:0014/09/2018, Cuma
G: 14/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Dünkü yazıda Peygamberimiz’in (s.a.) dini, inancı, ahlâkı, rengi, ırkı… ne olursa olsun bütün insanlık için rahmet olduğunu; özetle müminlere kâmil insan olmanın yolunu gösterdiği ve onlara örnek olduğu için, mümin olmayanları imana, doğru yola çağırdığı ve onlara bunu açıkladığı, inanmamakta ısrar edenlerin de dünyada köklerini kurutacak felâketlerden korunmasına sebep olduğu için rahmet olduğunu ifade etmiştim.
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
Peygamberimiz canlı cansız bütün âleme rahmettir
7 Eylül, Cuma
“Âlemler” kelimesi canlı cansız bütün varlıkları içine alıyor, onlara rahmet söz konusu değil” diyenlere hatırlatmak üzere O’nun, (s.a.) hayvanlar, bitkiler, sular, topraklar, çevre… için de nasıl bir koruyucu/rahmet olduğuna dair bazı nakiller yapacağım.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ yeri ve gökleri yarattığını, bunlarda yaratılış gereği bir dengenin ve düzenin bulunduğunu, her şeyin bir ölçüsü ve normal yapısı bulunduğunu… açıkladıktan sonra bunları insanların bozmalarını yasaklıyor ve bozdukları takdirde başlarına türlü felâketlerin ve belaların geleceğini açıklayarak ikaz ediyor:
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah –dönüş yapsınlar diye– işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor” (Rum: 30/41).
Peygamberimiz (s.a.) sulara çiş yapılmasını yasaklıyor, yolların kirletilmemesini, insanların yolları kullanırken zarar görmelerine sebep olacak şeylerin oradan kaldırılmasını istiyor ve bunları imanın gereği olarak açıklıyor. Bir müminin yaptığı her işi ve şeyi en güzel ve tam yapmasını tavsiye ediyor, kazılan mezarın içindeki bir eğriliğin bile düzeltilmesini emrediyor. Kur’ân’dan ve sünnetten “Her şeyin Allah’ı andığını ve hatırlattığını” öğreniyor ve eşyaya bu nazarla bakıyoruz. Doğrudan veya karşılık olarak zarar vermeyi yasaklıyor. Ve şöyle buyuruyor:
“Hiçbir Müslüman yoktur ki, onun diktiği bir ağaçtan, ektiği bir bitkiden hasıl olan ürünü ve meyveyi bir kuş, bir insan, bir diğer hayvan yesin de onun için bu, sadaka olmasın!”
“Birinizin elinde bir fidan var iken kıyamet koptuğunda yine de onu diksin”.
Yemek ve su kaplarının açık bırakılmamasını, bırakılırsa veba (mikrobu) ile kirleneceğini bildirerek uyarıda bulunuyor.
Bir kuyunun başında susuzluktan dili dışarı çıkmış bir köpeği görüp kuyudan su çıkararak onu sulayan günahkâr bir kişiyi Allah’ın affettiğini bildirince ashabı soruyorlar:
“Hayvanlara yapacaklarımızdan da sevap kazanır mıyız?”
Cevap: “Her can taşıyana yaptığınızda ecir vardır.”
Bir yolculukta kendisi uzakta iken birileri bir kuş yuvasında iki yavru görüp bunları alıyor, biraz sonra ana kuş geliyor ve çevrelerinde çırpınarak daireler çizmeye başlıyor, Peygamberimiz (s.a.) gelip durumu görünce, “Yavruları yüzünden buna bu acıyı kim çektiriyor!” diyor ve yavruları yuvaya iade ettiriyor.
Açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve görünce, “Bu dilsiz hayvanlar hakkında yaptıklarınızdan Allah’ın sizi sorumlu tutacağını bilin, onlara düzgün binin ve düzgün bakın” buyuruyor.
Bir kediyi bağlayıp aç ve susuz bıraktığı için ölümüne sebep olan bir kadının cehennemde azap göreceğini bildiriyor.
Hz. Aişe’nin, devesine bir hızlandırıp bir durdurarak eziyet verdiğini görünce “Hayvana merhametli davran” diyor.
Hayvanları birbirine karşı tahrik ederek dövüşmelerine sebep olmayı (hayvan dövüştürmeyi) yasaklıyor.
Savaş halinde bile zaruret bulunmadıkça ağaç kesmeyi ve ekili bitkileri imha etmeyi menediyor.
İnsandan başka canlılar ve cansız nesnelere yönelik bu koruma (rahmet ve şefkat, esirgeme) tavsiyeden ibaret kalmıyor; İslâm’ın önemli bir kurumu olan ihtisab (emir bi’l-maruf, nahiy ani’l-münker) bu korumayı ve bozulmayı engellemek üzere vazife yapıyor.
Ölüler dirileri duyar mı?
04:0016/09/2018, Pazar
G: 16/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bu soruya farklı meşrebi ve mezhebi olan âlimler farklı cevaplar vermişlerdir; çünkü ölülerin duyması durumunda hem onlardan bir şeyler talep etmek mümkün olacak hem de kabir başında yapılan telkin makul ve meşru olacaktır.
Ölüler dirileri duyar mı?
Ölüler dirileri duyar mı?
9 Eylül, Pazar
Bu konuda genel fıkıh kitaplarında bilgiler bulunmaktadır, ayrıca özel olarak kitaplar da yazılmıştır.
Burada bahsedeceğim iki kitapçık var:
Birincisi meşhur Bağdadlı müfessir Âlûsî’nin oğlu Mahmud’un yazdığı “el-Âyâtu’l-beyyinât fi adem-i semâ’i’l-emvât ınde’l-Hanefiyyeti’s-sâdât” adını taşıyor (Arabistan, 1425), ikincisi ise yine Bağdadlı ve Nakşibendî-Hâlidî Dâvud b. Süleyman’a ait, ismi de “Risale fi’r-reddi alâ Mahmud el-Âlûsî”. Bu reddiye tabii ikincisinden sonra yazılmış ama önce 1306’da basılmıştır.
Tasavvufta rabıta var; bir sâlik zikrini yapmaya başlarken önce rabıta yapıyor, Allah’tan Peygamberimize (s.a.) O’ndan Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali’ye, onlardan aşağıya doğru diğer meşayihe ve en sonunda kendi şeyhine gelen feyze kalbini açıyor. Bu zevatın fâni âlemden göçmüş (ölmüş) olmaları manevî tesirlerinin devamına mani olmuyor, Allah Teâlâ gerektiğinde onlara hayat veriyor ve mesela selam verenlere cevap veriyorlar, yahut ruhlar (Berzah) âleminde dünyadakilerle irtibat kurmalarına engel bulunmuyor.
Tasavvufta bir de tevessül konusu var. Tevessül, Allah Teâlâ’dan bir şey isterken araya, O’nun sevdiğine inanılan bir zatın sokulması, onların ziyaret edilmesi, hatırlanması ve kabaca ifade etmek gerekirse, “Yâ Rabbi! Onun hatırı için duamı kabul et, bana şunu bunu yap, ver…” denmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bunun da makul olabilmesi, bazı zevatın öldükten sonra da dünyadakileri duymasına ve/veya onlarla irtibat halinde olmalarına bağlıdır.
Tabii İslâm uleması içinde “Ölülerin dünyadakileri duymalarının mümkün olmadığına” ve “yukarıda açıklanan şekliyle tevessülün caiz olmadığına” inananlar da var.
Her iki grup inançlarını aklî ve naklî delillerle savunuyorlar.
Bu yazının konusu tevessül olmadığı için merak edenlere “Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken” isimli kitabımı tavsiye ederim. Diyanet Vakfı’nın yayınladığı bu küçük kitapta hem karşı çıkan İbn Teymiyye’nin görüşünü hem de M. Zâhid Kevserî’nin (v. 1371/1951) “Muhikku’t-Takavvul fî Mes’eleti’t-Tevessül” isimli risalesindeki savunmasını özetlemiştim.
Peygamberimiz (s.a.), şehitler ve bazı münferit olaylar müstesna olarak genel mânâda ölülerin, dünyada yaşayan insanları duymadıklarına inanıyorum.
Yukarıda adını verdiğim Âlûsî de kitabında bunu (duymadıklarını) savunuyor, âyetler ve hadîsleri sıralayıp açıklıyor, fıkıh mezheplerinin görüşlerine yer veriyor ve özellikle de Hanefî mezhebi âlimlerinin sözlerini naklediyor.
Allah Teâlâ mübarek kitabında “ölülere Peygamberimizin bile sesini duyuramayacağını” açıkça ifade buyuruyor (Fâtır,22/ Neml, 80/ Rûm, 52).
Peygamberimizin (s.a.) bir iki vak’ada müşrik ölülerine seslenişini, bu kesin ifadeli âyetler sebebiyle şu şekillerde yorumluyorlar:
Bundan maksat ölülere duyurmak değil, yaşayanlara ders vermektir.
Bu vak’aya mahsus olmak üzere Allah Teâlâ Peygamberine mucize olarak bu imkânı vermiştir.
Âlûsî, Hanefi mezhebinin görüşünü şöyle özetliyor:
“Tenvîru’l-Ebsâr” isimli kitabın Tahâvî ve İbn Âbidîn tarafından yapılan şerh ve haşiyeleri, Fethu’l-Kadîr, Hidaye, Merâkı’l-Felâh ve haşiyesi, el-Kenz ve şerhleri gibi Hanefî mezhebinde muteber ve fetva kaynağı olan kitaplardan naklettiğim ifadelerden açıkça anlaşılan odur ki: Bir insan, ruhu cesedini terk ettikten sonra dünyadakileri işitemez. Hanefî uleması bu hükümde ittifak etmişlerdir. Diğer mezheplerden de onları teyit eden âlimler vardır.”
Ölüler dirileri işitemeyeceğine göre kabir başında yapılan telkin de makul ve meşru olmuyor. Bu konuyu, yukarıda adını verdiğim kitabımda şöyle açıklamıştım:
Cenazeyi defnettikten sonra Resulûllâh’ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemaate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için dua etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı olduğunu nakletmiştik.
İmdi bu sünneti terk edip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Resulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadis yoktur. Büyük müctehit ve hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere istinat eden Şâfiiler mezkûr telkinin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu gözönüne alarak “mekrûh” demişlerdir. Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “Ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın. Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibarettir. Bir ülkedeki bütün müftü ve mürşitler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.
Ölüler dirileri işitmezler
04:0020/09/2018, Perşembe
G: 20/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Ölüler dirileri işitmezler
Ölüler dirileri işitmezler
13 Eylül, Perşembe
Allah Teâlâ Kitabında, Peygamberine hitaben “Ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını” açık ve kesin olarak ifade ediyor (Fâtır,22/ en-Neml, 80/ er-Rûm: 52).
Müfessirler bu âyetlerdeki ifadenin mecazi olduğunu, burada geçen “ölülerden” kâfirlerin kastedildiğini, inkarcılar akıl ve bedenlerini Allah’ın emir ve rızasına uygun olarak kullanmadıkları için ölü sayıldıklarını, Peygamberimiz nasıl ölülere sesini duyuramazsa aynı şekilde kâfirlere de duyuramayacağını söylüyorlar. Yani ifade mecazi de olsa sonuç “Peygamberimizin ölülere ses ve sözünü duyuramayacağı” gerçeğinin ifadesi oluyor.
Allah murad ederse peygamberlerini canlı cansız varlıklarla konuşturur, ama bu onların tabii bir hal ve yetkileri değildir, mucizedir, istisnâî bir durumdur.
Genel olarak bırakın diğer insanları Peygamberimizin bile ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını üç önemli müfessirden nakledeceğim:
Fahreddin Râzî, Fâtır suresi 22. âyetin tefsirinde:
Kâfirler Allah’ın Peygamberine gönderdiği vahyini duyma bakımından ölülerden daha aşağı durumdadırlar. Allah ölülere duyurur, Peygamber duyuramaz. Allah bu âyette Peygamberini teselli ediyor, “Dilerse taşa bile kendini dinletebileceğini, bu kudreti ile ölülere de dinlettiğini, ama Peygamberinin kabirdekilere duyuramayacağını, onlardan sorumlu da olmadığını” bildiriyor.
Taberî, aynı âyetin tefsirinde:
Allah kitabında faydalansınlar diye, yarattıklarına vaaz ve nasihatta bulunuyor, ey Muhammed, sen kabirlerde yatanlara kitabı duyurup onları hidayete erdiremezsin; tıpkı bunun gibi yaşadıkları halde Allah’ı bilme bakımından kalpleri ölmüş bulunan kimselere de Allah’ın kitabını ve varlık delillerini, güzel öğütlerini duyuramazsın.
Kurtubî, yine aynı âyetin tefsirinde:
Ölülere sözünü duyuramayacağın gibi küfrün (inkârın) kalplerini öldürdüğü kimselere de duyuramazsın.
Bu açık ve kesin ifadeli âyetler karşısında “ölülerin dirilerin ayak seslerini veya özellikle Peygamberimizi duyduklarını ifade eden hadisleri muteber âlimler tenkit ve tevil etmişlerdir.
Tenkitten maksadım “metin tenkidi”dir. Fıkıh Usulü kitaplarında meselâ Pezdevî Şerhi Keşfu’l-Esrar’da, daha sonradan yazılmış makale, kitap ve tezlerde bu konu hakkıyla işlenmiştir. Temel kural şudur: Bir hadis, sened (ravilerin durumu) bakımından sahih ve kusursuz olsa bile manası akla, vakıaya, temel usul kurallarına ve daha güçlü bir delile (mesela âyete) ters düşüyorsa bu hadis mümkün ise tevil edilir, değilse terk edilir.
Konumuzla ilgili bir tenkit örneğini İbn Âbidîn diye meşhur olan fıkıh kitabından özetliyorum:
Bedir’de katledilen müşrikler bir çukura doldurulduktan sonra Peygamberimizin (s.a.) onlara hitab etmesi ile ilgili hadis hakkında:
“Üstad derecesindeki âlimlere göre bu hadis (sened değil de) mâna bakımından sabit değildir; çünkü Hz. Âişe, Peygamberimizin ölülere sözünü duyuramayacağını ifade eden âyetlere dayanarak bu rivayeti reddetmiştir. Alimler şu yorumları da yapmışlardır: a) Peygamberimiz bunu, ölüler için değil, diriler ibret alsınlar diye söylemiştir. b) Üzüntüleri artsın diye yalnızca bu kâfirler için olmuştur. c) Peygamberimiz için bu bir mucize olarak vaki olmuştur… Hadis sened bakımından sahih olsa da ifade ettiği manada öyle bir kusur (illet) vardır ki, bu kusuru taşıyan bir sözü Peygamberimiz söylemiş olamaz; o kusur da Kur’an’a muhalif olmasıdır.
Ehl-i Sünnetin de inancı şudur:
Bir kimse ölünce ruhu bedeninden ayrılır ve Berzah denilen bir başka âleme gider. Kabir hayatı işte bu âlemde cereyan eder. Bu dünyada bedeni çürür. Yeniden dirilişte ya Allah Teâlâ bu bedenin yok etmediği kalıntısını bir araya toplayıp canlandırır veya benzerini yeniden yaratır (Bak. Râzî, Enbiya: 104. Âyetin tefsiri).
Kabre konan cesedin burada dirildiğini, hesaba çekildiğini, ya cennete veya cehenneme bir pencere açıldığını ve benzeri sözleri söylerseniz, ışık ve alıcı konarak gözlem yapıldığı için size gülerler ve dine kötülük etmiş olursunuz.
Gerektiği için ölmek üzere olan hasta ile ölüye telkin konusuna yine döneceğim, bu yazıyı bitirirken bu konuyu niçin tekrar yazdığımı açıklamak isterim:
Birinci yazım sebebiyle benim, konu ile ilgili kabul ettiğim ve etmediğim bütün görüşleri değil de taraftar olduğum görüşleri yazdığımı söyleyenler oldu. Gerçi farklı görüşleri de yazdım, ama muteber kaynaklara ve âlimlere ait olmak üzere -benim taraftar olduğum görüşü destekleyen- görüşleri yazmamda da bir sakınca görmüyorum. Katılmayanlar da diğer görüşleri yazarlar.
Yazımı tenkit konusuna gelince bundan ancak memnun olurum, yeter ki, iyi niyet bulunsun ve tahkir değil, tenkit olsun!
Bir de devamlı Ehl-i Sünnete ve sünnete -haklı olarak- vurgu yapanlar Ehl-i Sünnetin ve sünnetin ne demek olduğunu öğrenmeden, hadislerden sahih sünnete ulaşmanın ilmini edinmeden konuşmasın ve yazmasınlar.
.Kabir ve berzah hayatı
04:0021/09/2018, Cuma
G: 21/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kabir ve berzah hayatı
Kabir ve berzah hayatı
14 Eylül, Cuma
İbn Âbidîn’in (Raddu’l-Muhtâr) “Dövme, öldürme vb. üzerine yemin” bahsinde “Bir kimse birini dövmeye yemin etse ölüsünü dövmekle yemini bozulmaz” hükmünü açıklarken kabir (berzah) hayatında, mesela azabın hem ruha hem de bedene ait olması meselesine şöyle bir izah getiriyor:
“Dövmek bedene dokunan ve acı veren bir fiil ile veya terbiye aletini onu kabul edecek bir yerde kullanmakla gerçekleşir. Acı vermek de, terbiye ve tedib de ölüde gerçekleşmez. Kabrinde ölünün azab görmesini itiraz olarak ileri sürmek geçerli olmaz; çünkü orada genel olarak hayat acıyı duyacak kadar verilir, Ehl-i sünnete göre bünye (ölünün gövdesinin bulunması) şart değildir. Hayat, bedenin çürümüş dağılmış, gözle görülemeyen parçacıklarında var edilir… Ölünün sözü işitmesi bahsi: Konuşma konusuna gelince bundan maksad karşı tarafa bir şeyi anlatmaktır, ölüm ise bu imkanı ortadan kaldırır.”
Bu açıklama meselenin bir parçası için yeterli olsa da diğer birçok soru cevapsız kalıyor. Yeterli olduğu kısım şudur: Kabirde uzun zaman ölü azab gördüğü halde ortada bir gövde yok ve yaşayanlar bu azabın bedene etkisini görmüyorlar; çünkü azab için gövdenin bütünüyle kalması şart değil, çürümüş ve dağılmış bedene acıyı ruha iletecek kadar bir hayat verilir.
Yeterli olmayan kısım da şudur:
Ölü yeni gömüldüğünde veya bazı durumlarda gömülemeyip çürümeye bırakıldığında, ruha acıyı iletecek kadar bir hayat veriliyorsa bu hayatın ve acının bedende alametlerinin görülmemesi makul değildir. Ayrıca dünyada kalan beden veya parçaları ile, dünyadan ayrı olan Berzah’taki ruh arasında irtibat kurmak da tutarlı değildir.
Doğrusu insanlar ölünce bedenlerinin giderek çürüyüp dağıldığı, yeniden dirilinceye (Ba’se) kadar ruhlarının Berzah aleminde kaldıkları, yenden dirilme zamanında Allah Teâlâ’nın, çürüyen bedenlerin parçacıklarını birleştirerek (ben buna katılmıyorum) veya benzerini yeniden yaratarak (yaratmanın iâdesi) ruhları bu bedenlere koyduğudur. Kurtubî berzah kelimesinin farklı manalarını naklettikten sonra şu iki açıklamaya yer veriyor: “Berzah dünya ile ahiret arasında bunları birbirinden ayıran bir ara yerdir, ölenler bu berzaha girerler. Şa’bî’nin yanında biri, ‘Filana Allah rahmet eylesin, âhiret halkından oldu’ deyince Şa’bî ‘Hayır, o ahiret halkından olmadı, Berzah halkından oldu, o ne dünyadandır ne de ahiretten’ dedi.”
Peki berzah aleminde ruhlar azab görürken bu ruhlara azabı iletecek bir bedene ihtiyaç yok mudur?
Ehl-i sünnete göre azab da, in’am ve ihsan da bedenle ruh birlikteliği içinde olacağına göre ve dünya hayatına ait olup orada kalan beden de çürümekte olduğuna göre berzah alemindeki beden nasıldır?
Allahu a’lem, Rabbimiz nasıl yeniden dirilişte gerekli olan bedenleri yaratacaksa, berzah aleminde de oraya ait ve oranın özelliklerini taşıyan bedenleri yaratmaktadır. İtikadın detayları konusunda haber-i vahid bilgi kaynağı olarak kabul edilirse bu haberlere göre hem kabir azabına hem de ahirette bedene yapılacak şeylere bu dünyadaki bedenin dayanması ve bunlara rağmen varlığının devamı mümkün değildir. Şu halde buralarda yaratma ve devamlı yaratma söz konusu olacaktır. Nisâ suresindeki şu âyet bu yorumu teyid ediyor:
“ Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.” (4/56).
Bu serideki yazılara kabirde yapılan telkin konusu ile girdik, bu konu bizi “ölülerin dünyadakileri işitip işitmediği” konusuna getirdi, bu konu da kabir ve berzah aleminin mahiyeti ve niteliklerine götürdü. Derken sıra asıl konumuz olan telkine geldi, ama yazının sınırı burada bitti, konuya gelecek yazıda devam edelim.
Ölüye değil, diriye telkin
04:0023/09/2018, Pazar
G: 23/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Sünnetin lafını edip de uygulamada yan çizmek ve “her bid’t bir sünneti ortadan kaldırır” kuralı var iken bid’atların uygulanmasına çeşitli sebep ve bahaneler ile devam etmek ibretlik bir olaydır.
Ölüye değil, diriye telkin
Ölüye değil, diriye telkin
16 Eylül, Pazar
Mehmed Akif merhum ne güzel söylemiş:
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Evet Kur’an-ı Kerim ölüler için değil, dirilere dini öğretmek, doğru, Allah’ın razı olduğu hayat yolunu göstermek için gönderilmiştir, ama biz bunu mezarlık kitabı haline getirdik; cami ve cemaate pek devamı olmayan milyonlar onu daha çok mezarlıkta dinliyorlar. Ulemamız ilgili hadisi “Ölüye değil, ölmek üzere olan diriye okunacak” diye yorumladıkları halde Yâsîn ısrarla mezarlıklarda okunuyor.
Evet, Kur’’an okumak bir ibadettir, bu ibadetin sevabını ölmüşlere hediye etmek de olabilir, ama ölüye yapılacak başka nice hediyeler var, onlar ihmal ediliyor, herhalde masrafsız olduğu için ve üstelik mezarlıkta okunan Kur’an ibadetinin sevabı bağışlanıyor.
Gelelim telkine:
“Ölülerinize “Lâ ilahe illallah… cümlesini telkin edin” hadisini ulema “Ölmek üzere olan insanlara” diye anlamışlardır. İbn Âbidîn “Ölmek üzere olan kimseye şehadet kelimesinin telkini” başlığı altında bu bilgiyi vermektedir. Birkaç sayfa sonra da “Öldükten sonra telkin” başlığını açıp özetle şunları kaydediyor:
Ölü gömüldükten sonra telkin yapılmaz. Bu hüküm, Hanefîlerde muteber olan kuvvetli (zâhir) rivayete dayanır.
(Yine kaynaklardan farklı görüşü naklettikten sonra) Munye şerhinden şunu aktarıyor:
Fukahânın çoğuna göre “Ölülerinize … telkin edin” cümlesi mecâzî olup maksad “Ölmek üzere olanlara” demektir. Definden sonra telkinin yasaklanmaması –hakkında delil bulunduğu ve sünnet olduğu için değil H. K.- zararlı olmadığı ve ölünün yalnızlığını giderme faydası bulunduğu içindir…”
Bu ifadelerden anlaşılan odur ki, definden sonra mezarın başına durup telkin yapmak sünnet değildir, Peygamberimiz (s.a.) yapmamıştır, yapın da dememiştir.
Peki zarar var mıdır?
Evet zararı vardır. Bu uygulama, sünnet olan, Peygamberimizin yaptığı ve yapın dediği bir sünneti ortadan kaldırmıştır. Ebû Dâvûd’un Sünen’ine aldığı bir hadis şöyledir:
“Peygamberimiz (s.a.) ölüyü defnettikten sonra başında durur ve şöyle derdi: ‘Kardeşiniz için Allah’tan günahlarını bağışlamasını ve imanında sebat emesini isteyin; çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir’.
Demek ki, ölüyü defnettikten sonra bir sünnet var, orada bir süre durup hadiste buyurulanı yapacağız, onun yalnızlığını asıl böyle gidereceğiz, ama bunu yapacak yerde bırakıp gidiyoruz, dirileri duymadığı sabit olan ölüye, “şunu de, bunu söyle” diye bağırıyoruz.
Evet tekrar edeyim: Her bid’at bir sünneti ortadan kaldırır.
Kadim fukaha buna bid’at dememiş ve menetmemiş ise bunun sebebi, henüz bid’at kavramına uygun hale gelmemiş olmasındandır. Ama dinde aslı olmayan, dince gerekli bulunmayan bir uygulama, “dinde gerekli, olmazsa olmaz” diye kabuk edilip uygulanınca bid’at gerçekleşir. Bugün telkin bid’at kavramına uygun hale gelmiştir.
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
04:0027/09/2018, Perşembe
G: 27/09/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir tek Allah her türlü eksikten ve kusurdan münezzehtir; beşer olup da onun kendisinde ve yaptığında hata ve kusur olmaması âdeten mümkün değildir. Peygamberlerde yalnızca dini tebliğ ve temsil konusunda kalıcı hata olmaz, bunun dışında, ceza gerektiren günah olmamak şartıyla onlarda bile hata ve kusur olabilir.
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
İmam-Hatiplerin itibarı devam ediyor
20 Eylül, Perşembe
Bütün dünyada genel olarak insanların ve özel olarak da gençlerin zihniyet, ahlak ve hayat tarzlarında önemli bir değişimin olduğu, bu değişimi ilâhî ahlak bakımından değerlendirdiğimizde ise bir bozulmanın, bir geriye gidişin (irtica’ın) gerçekleşmiş olduğunda şüphe yoktur.
Yeni iletişim, kültür ve düşünceyi paylaşım araçları olağanüstü geliştiği için dünyanın bir yerinde olup biten başka yerlerine de kısa zamanda ulaşıyor ve esen rüzgâr herkesi bir ölçüde etkiliyor.
Olumsuz etkinin dînî hayatımız bakımından en zararlı olanı dünyevîleşmedir. Artık insanların pek çoğu yalnızca dünya hayatını en rahat, müreffeh, hür ve arzularını tatmin ederek geçirmeyi hedefliyorlar. Nispeten dindar olan insanlarımız bile kantarın topunu, dünya hayatı lehine kaçırıyor, âhireti belli ölçülerde unutuyor veya ikinci plana atıyorlar.
Genel durum bundan ibaret iken her taraf manevi bakımdan da güllük gülistanlık da yalnızca İmam Hatip Okulları ve öğrencileri kusurlu imiş gibi ikide birde bu okullar aleyhinde konuşanlar, yazıp çizenler oluyor.
Önce “Müslümanca başarı nedir” sorusuna cevap bulmamız, bundan sonra hangi okulun daha başarılı olduğunu tespit etmemiz gerekmiyor mu?
Müslümanca başarı imanda, amelde, ahlakta, dine ve insanlığa hizmette başarıdır. Dünyayı Allah rızası ve ebedî âlemdeki saadet için vasıta kılmada başarılı olmaktır. Her şeyiyle fânî olan ve ebediyyete nispetle süresi bir nokta bile teşkil etmeyen şu dünyada Allah ile irtibatını koparmış, maneviyat defterini dürmüş ama bilimde ilerlemiş, buluşlar yapmış, Nobeller almış insanlar bize göre hayatta başarılı olmuşlardan sayılmazlar. Bütün bunları, Allah’a kulluk bilinci içinde yapanlar başarılı sayılırlar.
Ben bir İmam Hatipliyim, ama “imam-hatipçi” değilim. Ülkemin ve ümmetin bütün çocuklarını fiilen veya potansiyel olarak İslam’ın çocukları bilirim. Kendini nispeten yetiştirmiş olan insanlarımızın birinci vazifeleri bu çocukları fiilen de İslam’ın çocukları olarak yetiştirmektir.
İmam Hatip okulları bu amaca ulaşmak için bir araçtır. Kur’an kursları -yalnızca ezberletmek değil, Arapça ve usul de öğreterek Kur’an’ı anlamayı sağlamak şartıyla- bir araçtır, bütün okullara konan seçmeli Kur’an, Siyer ve İslam bilgisi dersleri bir araçtır. Diyanet’in eğitim öğretim faaliyetleri bir araçtır. Sivil toplum örgütlerinin eğitim faaliyetleri bir araçtır. Şeriata bağlı ve ehliyetli mürşidlerin başında bulunduğu tarikat eğitimi bir araçtır. Ailelerin bilinçli ve uygun eğitim için seferber olmaları bir araçtır, yazılı ve seyirlik yayın faaliyetleri bir araçtır, san’at bir araçtır… Bütün bu kurum ve kuruluşların ancak aynı hedefe yönelik ve koordineli faaliyetleri bizi amacımıza daha kamil ve çabuk ulaştırabilecektir.
Eğer ortada bir kusur, bir başarısızlık varsa bunun vebalini yalnız birine yüklemek, kasıtlı değilse insaf dışıdır. Yüklenen kusurun aslı da yoksa bu daha ağır bir ahlak dışı davranış olur.
Maalesef Müslümanlığımız kusurlu olduğu için sözde Müslümanların gruplara ayrılıp birbiri aleyhinde bu karalama ve suçlamaları yaptıklarını içimiz yanarak duyuyor, okuyor, müşahede ediyoruz.
Geçenlerde bir zat, İmam Hatip okullarının başarısız olduklarını, lüzumundan fazla açılan okulların boş kaldığını, halkın artık bu okullara rağbet etmediğini… yazmıştı. Ben de ilgili makamdan doğru bilgileri alarak bu yazının haklı olup olmadığını ortaya koyacağımı vaad etmiştim. Yetkili makama sordum, aldığım bilgiyi özetleyerek sunacağım; bu yazıyı da ona mukaddime olsun diye yazdım.
İmam hatip okulları hakkında
04:0028/09/2018, Cuma
G: 28/09/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İmam hatip okulları hakkında yıpratıcı, itibardan düşürücü, ümitleri söndürücü, ıslaha değil, imhaya yarayan konuşmalar ve yazılar, yalnızca karşı taraftan değil, bizim mahalleden de üretiliyor. Böyle bir yazı üzerine yetkili makamdan bilgi rica etmiştim. Gelen bilgiyi bazen özetleyerek ve kendi ifademi parantez içine alarak paylaşıyorum:
İmam hatip okulları hakkında
İmam hatip okulları hakkında
21 Eylül, Cuma
Maalesef… bizim camiadan, okullarımızla ilgili olumsuz algı oluşturulmasına yönelik fütursuzca yazan, çizen ve konuşan o kadar çok ki... Bu şahıslara cevap vermeye kalkışsak işimizi yapamaz hale geleceğiz.
Çocuklarını imam hatip liselerine göndermek istemeyenler veya gitmeye ikna edemeyenler ya da hayal dünyalarında toplumun ve çocukların gerçekliklerinden uzak kalanlar bu okullarla ilgili devamlı olumsuz bir algı üretmekte, kendilerine geçerli mazeretler bulmaya çalışmakta ve kamuoyuna mazeret olarak bunları sunmaktadırlar.
İslâmî hayat tarzındaki en küçük bir aksaklıktan küresel ölçekte en büyük bir hatanın dahi faturası bu okullara kesilmekte. Soldakiler bilinçli, sağdakiler bilinçli veya bilinçsiz bu mübarek ilim yuvalarını itibarsızlaştırmak için çaba göstermektedirler. Sanki başka alternatif varmış gibi bu okulları karalamanın derdine düştüler. Öğrencilerini tahkir etmekten başka mühim bir katkıları yok maalesef. Halbuki Rabbimiz o kadar güzel imkânlar vermiş ki, 1 milyon 358 bin 872 öğrenci için neler yapabiliriz konusunu gündeme alıp bir şeyler yapsalar mesele kalmayacak. Akademik başarıları üzerinden yargılanan, kötümser olarak çizilen tablolardan özgüvenlerine kastedilen nesiller... Bu hususta topyekûn bir zihin dönüşümüne ihtiyaç olduğu malumunuz. Sizlerin sık sık vurguladığı İHL-Diyanet-İlahiyat. Bu üç kurum da birbirini eleştirmekten ve didişmekten artık vazgeçip ortak iş yapmayı arttırmadıkça şikâyet bitmeyecek...
“Anadolu imam hatip liselerinin yüzde 47.69’u boş kaldı” ifadesi
Liselere geçişle ilgili yerleştirmeler planlanırken il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri tarafından Anadolu liseleri, mesleki ve teknik Anadolu liselerinde olduğu gibi imam hatip liselerinin kontenjanları da yerleştirmelerde kolaylık sağlamak, öğrencilerimize daha geniş tercih imkânı sunmak ve hiçbir öğrenciyi mağdur etmemek amacıyla; okulların fiziki kapasiteleri zorlanarak ve bazı bölgelerde ikili eğitim yapılması da planlanarak toplam kontenjanın tedbir amaçlı olarak mevcut kapasiteden daha fazla girildiği bir gerçektir. Öte yandan il merkezlerinde olduğu gibi her bir ilçede vatandaşın talebini karşılamak ve çocuklarının imam hatip okullarında eğitim alma hakkını temin etmek için ilçe merkezlerinde de okul açılmış ve tercih imkânı sağlanmıştır. Kontenjan artışında bu durum da göz önünde bulundurulmalıdır... Eğitim planlamasındaki tedbir amaçlı yapılan bu planlama üzerinden bardağın boş kısmını görüp dolu kısmını görmeyerek imam hatip liselerine yerleşen toplam 139 bin 135 öğrenciyi göz ardı ederek olumsuz bir algı oluşturmak ile yapılmak istenen durum izahtan varestedir.
Bu durum, imam hatip okullarının kontenjanlarının boş kaldığı, imam hatiplerin tercih edilmediği ya da bu okulların boşaldığı gibi öne çıkarılan çarpıtmalarla sunulması art niyetli bir yaklaşımdır. Kaldı ki aşağıda da verildiği üzere geçen yıl ve bu yıl karşılaştırması yapıldığında Anadolu imam hatip liselerine kayıt yaptıran öğrenci sayılarında büyük bir farkın olmadığı görülecektir.
2017 yılı ortaöğretim kurumlarına geçiş sistemine göre Anadolu imam hatip liselerine 151 bin 840 öğrenci yerleşmiştir. 2018 yılı ortaöğretim kurumlarına geçiş sisteminde ise Merkezi Sınav Puanı ile 28 bin 486 (yüzde 99.12), sınavsız yerel yerleştirmelerde ise 111 bin 429 olmak üzere toplam 139 bin 915 öğrenci Anadolu imam hatip liselerine yerleşmiştir. Bu yerleşme oranının geçen yılki rakamlara yakın olduğu, dolayısıyla imam hatiplerin seçilmediği bilgisinin doğru olmadığı görülmektedir.
Merkezi yerleştirme sınav sonucunda öğrenciler, almış oldukları puanlara göre istedikleri herhangi bir okul türünü tercih etmişlerdir. Buna göre kontenjanların yüzde 99.12’si dolmuş ve 28 bin 486 öğrenci sınavla öğrenci alan imam hatip liselerine yerleşmiştir. Kalan çok az sayıdaki boşluk ise sınavla hafız öğrenci alan okullarda hafız öğrenciler için tahsis edilen kontenjanlardır…
Yine malum şahsın “istediği yere yerleşemeyen öğrencilere verilen ikinci, üçüncü tercih hakkıyla bu kontenjanın muhtemelen bir kısmı daha dolduruldu. İlk tercihlere bakıldığında belli ki imam hatipler tercih edilen okullar arasında değil” ifadelerine gelince: Kendisinin, tercihlerde hiçbir zorunluluğun olmadığını, öğrencilerin kendi tercihleri ile istedikleri okul türlerine gittiklerini bilmeyecek kadar konuya uzak olduğu anlaşılıyor. Çünkü ikinci ve üçüncü tercih haklarında “doldurma”nın aksine özel okullara veya başka okul türlerine geçişten dolayı ilk yerleştirmeden sonra bir miktar (6 bin 300 kadar) öğrencinin ayrıldığını da kendisine anlatmak gerekir. Bu da öğrenci hareketliliği açısından makul bir sayıdır.
“İmam hatipler başarısız öğrencilerin mecburiyetten gittiği okullara dönüştü…” iddiasıyla devam edeceğim.
İmam hatip okulları hakkında (2)
04:0030/09/2018, Pazar
G: 30/09/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“İmam hatipler başarısız öğrencilerin mecburiyetten gittiği okullara dönüştü” iddiası ve “Üniversiteye öğrenci gönderen okul türleri sıralamasında sosyal bilimler lisesi yüzde 67.02 ile birinci, fen liseleri yüzde 52.81 ile ikinci, Anadolu liseleri yüzde 42.92 ile üçüncü, imam hatipler yüzde 24.94 ile dördüncü sırada yer alıyor” şeklindeki tespit:
İmam hatip okulları hakkında (2)
İmam hatip okulları hakkında (2)
23 Eylül, Pazar
Israrla imam hatip okullarını diğer okul türleri ile karşılaştırmak özellikle fen ve sosyal bilimler liseleri ile karşılaştırmak bir diğer art niyet gösterisidir. Bu okul türleri birbirinin alternatifi olmayan ve kendine özgü özellikleri olan okullardır. Fen liseleri ve sosyal bilimler liseleri salt akademik kaygıyla velilerin çocuklarını gönderildikleri okullar olurken imam hatip liseleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Velilerin bu okullardan beklentileri çok farklılık arz etmektedir. İmam hatip liseleri kuruluşundan bugüne salt akademik beklentileri karşılamak için açılan okullar değildir. Bunu başta ifade etmek gerekir. Bu okulların tarihine bakıldığında yakın tarihimizdeki işlevi ve mezunlarının ortaya koydukları sosyal, siyasal ve toplumsal roller bunun en büyük göstergesidir. Halkımızın nazarında da imam hatip okulları millî, mânevî ve ahlâkî değerlerin öne çıktığı, akademik kaygıyla birlikte öğrencilerin temel İslâm bilimlerinde de belirli bir müfredatı almalarının istendiği okullardır. Bu nedenle imam hatip liselerinde akademik başarı düzeyi çok farklılık arz eden öğrencilerin varlığı kaçınılmaz bir durumdur. Dinini öğrenmek isteyen hiçbir öğrenciyi de senin akademik başarın düşük diye okulun kapısından göndermek hem eğitim açısından hem de inancımız açısından hiç uygun değildir. Mezun olduktan sonra da bu öğrencileri salt akademik kaygıyla gelen öğrencilerin okulların mezunları ile mukayese etmek çok yanlıştır. İlla ki mukayese edilecekse artık bu yıldan sonra sınavla öğrenci alan okulları kendi arasında mukayese etmek veya önceki yıllarda aynı puan aralığında veya yüzdelik dilimle öğrenci alan okulları kendi arasında mukayese etmek en makul ve adil olanıdır. Maalesef imam hatip liselerine karşı olumsuz bakan veya bu okullar hakkında olumsuz bir algı oluşturmak isteyen insanlar sırf bu güzide kurumları karalamak için adalete ve hakkaniyete riayet etmeden ahlâkî olmayan yollara başvurulmaktadır.
Aynı şekilde ortaöğretimdeki bu okul türlerindeki öğrenci sayıları, Türkiye genelindeki oranları, okul türlerine yerleşen öğrencilerin merkezi yerleştirme ya da yılsonu başarı puanı gibi çoklu değişkenleri göz önünde bulundurmadan karşılaştırmak bilimsel olmayan, önyargıları desteklemek için çok farklı zorlamalara, -yukarıda imam hatip liseleri lisans düzeyindeki başarı oranlarını değiştirme örneğinde olduğu gibi- yalanlara başvurarak yapılan aldatıcı bir haberciliktir.
Sınav sonuçları ile ilgili duruma gelince;
Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından resmi olarak açıklanan 2018 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda;
Önceki yıllar da dâhil olmak üzere imam hatip liselerinden mezun olmuş 234.657 aday YKS’ye başvurdu. Öğrencilerden 37.087 lisans, 30.495 ön lisans, 21.453 açık öğretim fakültesi olmak üzere %37,94 oranla toplam 89.035 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı okullardan 1.044.011 aday YKS’ye başvurdu. 229.922 lisans, 114.396 önlisans, 66.278 açıköğretim fakültesi olmak üzere %39,33 oranla toplam 410.596 öğrenci üniversitelere yerleşirken Mesleki ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğüne bağlı okullardan 852.745 aday YKS’ye başvuruda bulundu. 42.423 lisans, 145.668 önlisans, 54.476 açıköğretim fakültesi olmak üzere % 28,45 oranla toplam 242.567 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Türkiye genelinde toplamda 2.381.412 aday YKS’ye başvurdu. 394.945 lisans, 316.037 önlisans, 146.258 açıköğretim fakültesi olmak toplamda %36 oranla 857.240 öğrenci üniversitelere yerleşmiştir.
Netice itibari ile AİHL öğrencilerinin yüksek öğrenime öğrenci yerleştirme (%37.94) oranı Türkiye ortalamasından (%36)’dan da yüksek olduğu ortadadır…
…İmam hatip okullarının belli bir siyasal kesimin okulları gibi sunulması:
Toplumun her kesiminden öğrenci alan, Türkiye’nin neredeyse tüm ilçelerinde halkın talepleri doğrultusunda açılan, veli ve öğrenci tercihleriyle varlığını sürdüren bu okulların siyasal anlamda da Türkiye gerçekliğini yansıttığını düşünmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır…
Yapılan haberlerde halk nezdinde imam hatip okullarına aşırı bütçe ayrıldığı diğer okul türlerinin ödeneklerinin de bu okullara kaydırıldığı gibi ısrarlı yalan bilgilere başvurulmaktadır. Yine burada hileye başvurarak Türkiye geneli oranları ve sayıları dikkate alınmadan bütçeden fen lisesi binası için ayrılan ödenek ve imam hatip liseleri için ayrılan ödenek karşılaştırmaları yapılmaktadır. Sonrasında da imam hatiplere daha fazla ödenek ayrılmaktadır gibi yalan haberlere başvurulmaktadır. Oysaki Ortaöğretim Genel Müdürlüğü’ne bağlı diğer okul türleri –sosyal bilimler liseleri, Anadolu liseleri vb.- de dikkate alındığında ya da Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’ne bağlı okul türleri bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda durumun tamamen çarpıtma olduğu görülecektir. Diğer yandan hangi Genel Müdürlüğü’ne ne kadar ödenek ayrıldığı, bunların ne kadarının kullanıldığı gibi teknik hususlar kamuoyu ile paylaşılan ve denetlenebilen hususlardır.
Yukarıdakilerden hareketle imam hatip okulları iddia edilenin aksine hem tercih edilmesi, hem eğitim beklentilerini karşılaması, hem de sınav sonuçları ile halkımızın teveccühünü kazanmıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca da okulların kapatılmasını isteyenlere rağmen halkın talepleri doğrultusunda -bazı dönemlerde engellemeler, baskılarla kesintiler yaşatılsa da- varlığını korumuş ve korumaya da devam edecektir…
60. yıl vefa buluşması
04:004/10/2018, Perşembe
G: 4/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
ÖNDER ve BİHMED (Bursa İmam Hatip Mezunları Derneği) ve İnegöl’ün imam hatip dostları bizi birkaç gündür OYLAT’ta müsafir ediyorlar.
60. yıl vefa buluşması
60. yıl vefa buluşması
1 Ekim, Pazartesi
“Biz” kimiz?
1951 yılında açılan imam hatip Okullarından 1958’de mezun olan ilk imam hatip nesliyiz. Pek çok arkadaşımızı ebedî âleme gönderdik, geride kalanların buraya gelecek kadar sağlam ve durumları müsait olanlarından elli-altmış kadarı toplandık.
Yılarca birbirini görme imkânı bulamamış arkadaşlar olarak kucaklaştık, hasret gideriyoruz, sonraki nesillere görüş, teklif ve tecrübelerimizi sohbet, konferans ve röportajlarla aktarmaya çalışıyoruz.
Saçları ve sakalları siyah iken bıraktığımız arkadaşlarımızı ak saçlı, aksakallı, bastonlu olarak bulduk, ama aramızdaki muhabbet, ortak değerler, dertler, çareler ve gayretin korunduğunu memnuniyetle gördük.
“Süreklilik içinde değişim” ilkesinin hayata geçebilmesi, “bir ayağın sabit diğer ayağın hareketli ve dünyayı dolaşır” olmasının gerçekleşebilmesi için hem eserleriyle yaşayan hem de halen aramızda olan geçmiş nesilleri okumamız ve dinlememiz gerekiyor.
“Onlar ekti biz yedik, biz de ekeceğiz ki, sonra gelenler yesin”.
İki gece birer buçuk saat tanışma ve kısa hatıraların anlatılmasına ayrıldı.
Anlatılanlardan çıkan sonuçları şöyle sıralamak mümkün:
İlk nesil imam hatiplilerin çoğu ya Anadolu şehirlerinden ya da köylerinden. Yine bunların çoğu, tabii ana babalarının da rızası ile ama kendi irade ve tercihleriyle imam hatip okullarına girmişler.
O tarihte okulların “istikbal” dedikleri şey bakımından akıbetleri meçhul, buna rağmen yalnızca okuma ve öğrenme aşkıyla bu okullara koşup gelmişler.
Yedi ilde açılmış imam hatip okullarına başka illerden ve köylerden gelen öğrenciler için ne yurtlar var ne de burslar. Bugünkü nesillere masal gibi gelecek hayat şartlarında arzu ve heyecanlarına halel gelmeden okumuşlar.
Talebelerin önemlice bir kısmı okula gelmeden ya hafız olmuşlar ve/veya medrese derslerinden bir miktar okumuşlar.
Bir zamanlar moda gibi olduğundan bazı arkadaşlarımız, Yüksek İslam’a devam ederken aynı zamanda hukuk, edebiyat, Arap Fars gibi bazı fakültelere de devam ederek diploma almışlar ve bu diplomaların verdiği imkânları kullanmışlar, fakat hemen hiçbiri, imam hatipli olmanın gerektirdiği hayat tarzından ve hizmetten ayrılmamışlar.
Bugün Türkiye’de söz ve makam sahibi birçok değerli insan bu neslin imam hatiplerde öğrencileri olmuşlar.
Yaşlarımız ilerlemiş, bellerimiz bükülmüş, dizlerimizin dermanı azalmış, günlük hap miktarımız çoğalmış ama Allah’a şükürler olsun ki, bu mübarek dine hizmet aşkımızın ateşi sönmemiş; hâlâ bugünü değerlendirmek, dertleri teşhis etmek, neler yapılabileceğini tespit etmek, yapma safhasında da devrede olmak için çırpınıyoruz.
İşte bizim kısa hikâyemiz, efendim.
İslâm insanı
04:005/10/2018, Cuma
G: 5/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Her medeniyetin ve ona kaynaklık eden dinin bir insan tipi vardır. Hak din İslâm’ın insanının ete kemiğe bürünmüş örneği şüphe yok ki, hakkındaki âyetin tasdiki ile Efendimiz’dir (s.a.):
“İçinizden Allah’ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki (yemin olsun ki), Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır” (Ahzâb: 21).
İslâm insanı
İslâm insanı
30 Eylül, Pazar
Rabbimiz buyurmuş, dinleyin, bakın
Anlatmaya yetmez hacmı evrakın
En çok onu sevmek emridir Hakk’ın
Ravza’ya koşarız bak akın akın
Lâyıksın da sevdim, yüzünü göster
Âciz bu devlete hep konmak ister
Allah’ı cenneti umanlar için
En güzel örneksin uyanlar için
Kalbini zikirle yuyanlar için
Hakk’ın yeminini duyanlar için
Ey en güzel örnek; yüzünü göster
Fakir bu zîneti takınmak ister.
İnsan Sûresi de (76), İslâm insanının bir bakıma tarifi gibidir:
1. Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir.
2. Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık.
3. Şüphesiz biz ona, doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.
4. Ama biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır.
5. İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler;
6. Bir su kaynağı ki Allah’ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler.
7. Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar.
Bu ifade iki şekilde yorumlanmıştır:
a) Onlar Allah’ın kendilerine yüklediği bütün vecibeleri yerine getirirler; buyruklarına uyar, yasakladıklarından kaçınırlar.
b) Onlar, bir iyilik yapmayı adadıkları, gönüllü olarak ibadet etmeye niyetlenip karar verdikleri takdirde (nezir) bunu mutlaka yerine getirirler.
8. Onlar yiyecekleri, kendileri sevip istedikleri halde yoksula, yetime ve esire de verirler.
“Onlar, Allah’ı sevdikleri için yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler” şeklinde de mânâ verilmiştir. Burada “esîr” kelimesinin savaş tutsakları yanında, köleleri, borçluları, mahkûmları kapsadığı belirtilmiştir.
9. (Ve şöyle derler): Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.
Gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri ve yararlanabilecekleri nimetleri muhtaçlara verirler. Yedirip içirmeyi, doyurmayı birinci görevleri bilirler. Müminler bu özverili davranışları, gösteriş veya herhangi bir menfaat, hatta bir teşekkür karşılığında değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparlar. Meşhur kutsî hadiste bildirildiğine göre (Müsned, VI, 256; Buhârî, “Rikåk”, 38) bu şekilde gönüllü iyilik ve ibadet yapanların kalpleri, basiretleri ve yolları aydınlanır; inançları doğru, kararları isabetli, işleri hayırlı ve faydalı olur.
10. Biz, öfkeli, çetin bir günde Rabbimiz’den (azabından) korkarız.
11. Bu yüzden Allah onları o günün dehşetinden korur; yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürur verir.
Ya Rabbi! Büyük ve eşsiz örneğimize uyarak İslâm insanını temsil etmeyi bu ümmete bir daha nasib eyle; ayakları yede, kalbi, mekândan münezzeh Rahman’ın tahtı, başı Arş’ın altında olan insan tipinin bütün dünyaya senin rahmetini taşımasına bir daha fırsat lütfeyle!
İslâm milleti ve birliği
04:007/10/2018, Pazar
G: 7/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Zayıflığımızın, din ve millet düşmanlarına güç yetiremeyişimizin önemli bir sebebi de “İslâm/ümmet birliği”nin yokluğudur. Bir düşünelim, bugün Türkiye, Pakistan, Mısır, Suriye, Irak, Endonezya, Malezya, Sudan, İran; yalnız bunlar bile yeterli, bir birlik kursalar -ki, diğerleri de arkadan gelecektir- İslâm ümmetinin askerî, ekonomik, ilmî, teknolojik gücü ve stratejik konumu, kısa zamanda tamamlanarak dünya düzenini zulümden adalete çevirmeye yetecektir.
İslâm milleti ve birliği
İslâm milleti ve birliği
1 Ekim, Pazartesi
İslâm birliği niçin oluşmuyor?
Bu sorunun cevabı bir yazının değil, bir kitabın konusu olur, ancak bu sebeplerden birinin zihniyet meselesi olduğunda şüphe yoktur. Önce kavramları yerlerine oturtmak ve zihinlere İslâm birliğinin mümkün ve zorunlu olduğunu yerleştirmek gerekiyor. Örnek olarak “millet” kavramını alalım:
İslâm kaynaklarında “millet”, bir dine bağlı insan topluluğu demektir. İslâm milletinin dini İslâm, hayat yolu şeriattır.
İslâm milletinin içinde çeşitli kavimlere (etnik kökenlere) mensup fertler ve gruplar vardır. Bunlar dil, örf, âdet ve geleneklerini -İslâm’a aykırı olmamak şartıyla- muhafaza ederler, ama etnisiteye ait hiçbir değer, dine ait olanın önüne geçemez. Kavimler, kabileler, etnik gruplar, millet (İslâm ümmeti) içinde bir “kardeşler ailesi” teşkil ederler.
Milliyyet, “millet bağını, millete aidiyeti” ifade eder. Müslüman bir Kürde “milliyetin ne” diye sorulduğunda “İslâm” cevabını verir (vermelidir), “kavmiyetin ne” diye sorulduğunda “Kürt” diye karşılık verir. Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Laz… bütün Müslümanlar için soru ve cevap aynıdır.
İslâm’ın yerine -kendinize göre manasını değiştirerek de olsa- Türk’ü koyar, buna “ulus” der, diğer etnik grupları ise kavmiyet, milliyet vb. nitelemeleriyle bu ulusun içine sokarsanız kavramları karıştırmış, olmayacak bir davanın peşine düşmüş olursunuz.
Şöyle bir itiraz yapılabilir:
Laik demokrat bir ülkede Müslümanlardan başka insanlar da -onlara eşit olarak- yaşarlar; bu sebeple “İslâm milleti” kavramı ve hakikati bunları dışarıda bırakır. Bu rejimlerde ülke halkı din birliğini değil, mesela vatana aidiyet birliğini veya vatandaşlığı ifade eden bir kavram çerçevesinde ifade edilmelidir.
Evet, bu tespit doğrudur, ancak Türkiye’de ve benzeri bazı ülkelerde “ülke halkı”, “Türkiyeli”, “TC. vatandaşı” diye değil, “Türk” diye anılıyor, “Türk milleti, Türk ulusu” deniyor; diğer etnik gruplara da “Siz de Türksünüz” denmiş oluyor; onlar da -Müslüman olsunlar olmasınlar “Biz Türk değiliz, Kürdüz, Arnavuduz…” diyorlar.
İslâm’da çözüm şudur:
Bütün Müslümanlar kardeştir, hiçbir kavmin diğerine üstünlüğü yoktur, bütün etnik grupların milliyeti İslâm’dır. Gayrimüslim vatandaşlar (teb’a) ise din kardeşi değildir ama “İslâm yurdu ahalisidir: Ehlü dâri’l-İslâm’dır”. Temel insan haklarında Müslüman ahali ile eşit muamele görürler.
Demokrasilerde ise bütün etnik grupların eşit olmaları ve tamamı kastedildiğinde tamamını kapsayan bir “halk”, “millet”, “ulus” ismiyle anılmaları gerekiyor; fakat bugün demokrasiyi benimsemiş ve insan hakları edebiyatı yapan ülkelere baktığımızda “bütün etnik ve dînî gruplara eşit muamele” yapmadıkları açıkça görülmektedir. Eskiden Hristiyan olmayanlara nasıl dini dayadılar ve İspanya’da olduğu gibi Hristiyan olmayı kabul etmeyen Müslümanları kılıçtan geçirdiler ise bugün de bir İslâm korkusu/tehlikesi (İslâmofobi) uydurarak ayrımcılık ve zulüm yapıyor, bütün etnik grupları, özellik ve farklılıklarını kaybederek kendi uluslarından olmaya zorluyorlar.
Şimdi Âkif’e kulak verelim:
Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne?
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e,
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş ne gezer,
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
04:0011/10/2018, Perşembe
G: 11/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Meşhur oryantalist Hamilton Gibb (1895-1971), İslâm tarihi, medeniyeti ve ıslahatçı İslâmî hareketler konusunda önemli araştırmalar yapmış ve birçok eser vermiştir. Şüphe yok ki, onun da amacı, Müslümanların medeniyet değiştirmelerine (Batılılaşmalarına) yardımcı olmaktır.
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
Batı’nın bize dönük amacı hakkında
4 Ekim, Perşembe
İşte bu oryantalistin ibret ve tedbir almamız gereken bir tespiti var, diyor ki:
“Batı, uzun zamandan beri İslâm ümmetini Batılılaştırmak için çabalıyor, çeşitli teşebbüslerde bulunuyor; bunu da şöyle gerçekleştirmek peşindedir: Batı hukukunu uygulatmak, ekonominin merkezine faizi yerleştirmek, Batı eğitim sistemine geçmelerini sağlamak ve laikliği benimsetmek yoluyla küresellik sınırları içinde ümmeti asimile etmek ve eritmek.”
Gibb öte dünyaya göçeli 47 yıl olmuş, bu yarım asır içinde Batı, İslâm dünyasını eritmek ve dağıtmak için uygun bulup gerçekleştirmeye çalıştığı bu dört tedbirde başarı elde etmiş midir?
Ne yazık ki, bu soruya “büyük ölçüde evet” diye cevap vermek durumundayız.
1. Batı hukukunun tamamen veya kısmen girmediği ve uygulanmadığı bir tek İslâm ülkesi yoktur. Bizde bu mücadele 19. yüzyılın son çeyreğinde Mecelle yapılırken su yüzüne çıkmış, ülkenin nâzırlarının bir kısmı bile Batı hukukuna taraftar olmuşlardır.
2. Benden önce de vardı muhakkak, ben kendimi bildim bileli ülkemizde bir “maarif davası” vardır. Ve maarifimiz hiçbir zaman yerli ve millî olamadı. Diğer ülkelerde de ya kendi sistemi içinde gerekli tecdidi yapamadan eskimiş bir usulde ısrar var veya Batılılaşma var.
3. Hemen bütün İslâm ülkelerinde (şeriatla yönetiyoruz diyenler dâhil) faizci bankalar mevcuttur. Ekonomimizin merkezinden önce zihniyetimize faizi öyle yerleştirdiler ki, birçok Müslüman okur-yazara göre “faizsiz ekonomi olmaz” cümlesi bir akide haline geldi. Ekonominin merkezine faizi öyle yerleştirdiler ki, faizsiz kurumlar faizli olanı ikame edecek yerde faizci olanlar onların içine sızmaya çalışıyorlar ve uygulama alanlarını da yok mesabesinde daraltıyorlar.
4. Devlet ve cemiyet hayatımızda laiklik sarsılmaz bir güç ve koruma tedbirleriyle yerleşmiş, bireyler olarak Müslümanların hayatında ise dünyevileşme (sekülerizm), dini hayatı kabuk (zarf da denebilir) haline getirecek güce ve yaygınlığa ulaşmıştır.
Şeriatla yönetildiği söylenen ülkelerde hukuki hayat bölünmüş, aile, miras gibi bazı sınırlı alanlar dışında İslâm hukuku terk edilmiş gibidir. Uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku alanına geldiğimizde ise durum daha iç yakıcıdır. Sözde İslâm ulus devletleri dinimize, medeniyetimize düşman olan ve varlıklarımıza göz dikmiş bulunan eski ve yeni sömürgeci Batı ülkeleriyle işbirliğine gidiyor, birbirleriyle savaşıyorlar. Ümmet kavramı unutulmuş, İslâm birliği hedefi ise resmi ve siyasi kurumların uzun ve kısa vadeli gündemlerinde yok olmuştur.
Genellikle yöneticiler ve bir kısım seçkinler Batı emellerine hizmet ediyor diye biz ümidi kesip Mehdi’yi mi bekleyeceğiz?
Asla!
İş döner dolaşır kanaat önderleriyle bütünleşmiş halka dayanır ve onların istemediklerini kimse yapamaz.
Ümidimiz adanmış kanaat önderleriyle onlarla bütünleşen ümmet tabanında ve Allah Teâlâ’nın yardımındadır.
Efendimizin yolu (sünnet)
04:0012/10/2018, Cuma
G: 12/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alanlara, “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). Onun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt onun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir.
Efendimizin yolu (sünnet)
Efendimizin yolu (sünnet)
5 Ekim, Cuma
O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... Onun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse onun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda onun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terk etmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde onun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:
* Onun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.
* Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.
Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, onun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “Onun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar ‘dini hayata uygulamada örneklik’ alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, onun örnekliğini terk etmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.
Sakal örneğini ele alalım:
Geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:
Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).
Seni sevmek dü âlemde saâdet yâ Rasulallah
Ona vuslat da sendendir bu âdet ya Rasulallah…
Dedi Allah “Habibim, rahmeten li’l-âleminsinin sen”
Bu rahmetten kime olmaz meserret ya Rasulallah
Harîm-i “kabe kavseyne” eren yoktur cüdâ senden
Ulüvv-i kadrine eyler şehadet ya Rasulallah
Sana derse “Habîbim” bir şeriki olmayan Allah
Habîb olman bize eşsiz keramet ya Rasulallah
Gönül ister ki hubbun bahrine dalsın fenâ bulsun
Kerem et âh n’olur artık, murad et ya Rasulallah
Konya-1959
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
04:0014/10/2018, Pazar
G: 14/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
04:0018/10/2018, Perşembe
G: 18/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Kadınların cemaatle namazdaki saf düzeni ve erkeklerde aynı safta veya hizada olması”, ilmihallerde “muhâzâtü’n-nisâ” terimiyle ifade edilir...
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
Saf düzeni ve kadının namazda erkeğin hizasında bulunması
11 Ekim, Perşembe
Kadınların cemaate katılmaları durumunda saf düzenine riayet edilmesi gerektiği hususunda âlimlerin görüş birliği vardır. Buna göre kadınların, safın en gerisinde, erkeklerin -varsa çocukların- arkasında namaza durmaları gerektiği söylenmiştir.
Bu şekildeki uygulamanın, kadınların aşağılandığı ve “ikinci sınıf” konumuna indirgendiği anlamına alınması doğru değildir. Bu uygulama ile kadınlar camilerin dışına atılmış olmadığı gibi Allah’ın huzurundan uzaklaştırılmış da değildir. Namaz nerede kılınırsa kılınsın namaz kılan kimse Allah’ın huzurundadır. Sadece herkesin anlayabileceği tabii, fıtrî birtakım sebepler yüzünden kadınların arka saflarda durması önerilmiştir. Bu şekildeki saf düzeni hem kendilerinin, hem de camideki erkek cemaatin daha huşû ve sükûn içerisinde namaz kılması için oldukça yerinde bir uygulamadır. Bu durumda kadınlar emre itaat etmiş olmaları sebebiyle ilk safın sevabından mahrum da olmazlar. Zaten cemaatle namazda ilk safın daha faziletli görülmesi, biraz da cemaatin dağınıklığını önlemeye, saf düzeninde disiplini sağlamaya mâtuf bir tedbirdir…
Özellikle Hanefî bilginler, saf düzenine uyulmasını sağlamak ve uygunsuz durumların ortaya çıkmasını engellemek için, cemaatle kılınan namazda, kadının erkeğin hizasında durarak namaz kılması durumunda, erkeğin namazının sahih olmayacağını söylemişlerdir. Daha açık söylemek gerekirse bir kadın erkek safları arasında namaz kılacak olsa kadının iki yanındaki birer erkeğin ve kadının tam arkasındaki bir erkeğin namazı bozulur, ötekilerin namazı bozulmaz. Hanefîlere göre bu durumda namazın bozulmasının nedeni, duruş düzeni (tertîbü’l-makam) farzının terkedilmiş olmasıdır. Nitekim imama uyan kimse imamın önüne geçecek olursa, duruş düzenini ihlâl ettiği için namazı bozulur.
Cenaze namazı, mutlak namaz olmadığı için cenaze namazında kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması namaza zarar vermez… Yine yönelinen cihetlerin farklı olması durumunda, Kâbe’nin içerisinde de muhâzât sorunu yoktur. Çünkü farklı yönlere yönelme durumunda muhâzât söz konusu olmaz.
Duruş düzeninde kadınların yerini belirleyen “Kadınları Allah’ın koyduğu yere, arka saflara yerleştirin” (ahhirühünne, haysü ahharahünnellâh [bk. Zeylaî, II, 36]) ve “Kadınların saflarının en şerli olanı ilk saftır” (şerru sufûfi’n-nisâ evvelüha [bk. Müsned, II, 336]) gibi hadisler rivayet açısından kuvvetli olmadığı gibi, konuya delâleti de açık ve kuvvetli değildir. Hanefîler prensip olarak namazın farzlarının ancak yakîn ve kesinlik ifade eden yollarla sabit olabileceğini kabul ederken, bu muhâzât meselesinde, yani cemaatle namaza duruş düzeninin belirlenmesinde, yakîn ifade etmeyen haber-i vâhidlerle amel etmişlerdir. Çünkü duruş düzeni, cemaat namazının farzlarındandır ve cemaat namazının kendisi sünnetle sabit olmuştur. Bu bakımdan onun farzlarının kesinlik ifade etmeyen sünnetle sabit olması mümkündür.
Şâfiî ise kadının erkek hizasında namaza durmasının (muhâzât) erkeğin namazına zarar vermeyeceği görüşündedir. Çünkü bu konuda söylenebilecek en ileri nokta, kadınların aynı hizada bulunmaları durumunda, saf tutmanın gerçekleşemeyeceğidir. Saf tutmanın, farz değil sünnet olduğu düşünülürse, bunun da (namazı bozacak kadar) fazla bir önemi olmadığı görülür.
Mezheplerin bu konudaki görüşleri ve gerekçeleri incelendiğinde kadınların erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun esas itibariyle dinî bir mesele olmayıp, doğal ve örfî nedenlere dayandığı ve namazda huzurun sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir.”
Buraya kadar olanı İlmihal’den –tartışma noktasını ilgilendirmeyen yerleri atlayarak- naklettim. Görüldüğü gibi aynı safta kadınların bulunması durumunda bazı erkeklerin namazlarının fasid olacağı içtihadı Hanefî mezhebine ait olup cumhura (diğer müctehidlerin çoğuna) göre bu durumda erkeğin ve kadının namazı bozulmaz, ancak âdâba ve sünnete uygun olan erkeklerin saflarının gerisinde durmalarıdır. Aynı hizada veya önde durmaları mekruhtur. Bu hüküm ve bilgi de İlmihal’de genişçe yer almıştır. Ayrıca İlmihal’de yapılan yoruma göre bu düzenlemenin gerekçesi hadisler (bu manada dinî) değildir; cinselliğin günaha sebep olmasını engellemek ve Müslüman topluluklarda uygulanan kadın-erkek ilişkisine ait örf ve âdettir.
Bu açıklamalarda, sahih İslâm’ı saptırmak, dinde reform yapmak, kişiyi dinden çıkaracak söz ve tavırlar sergilemek isteyenlere ekmek de yoktur, cesaret verecek bir ifade de yoktur.
Sandalye ve sıralarda namaz kılmak
04:0019/10/2018, Cuma
G: 19/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Camilerde arka tarafa ihtiyaca göre bir iki sıra sandalye, tabure ve sıra koyuluyor, ayakta durmakta, oturmakta, oturduktan sonra kalkmakta güçlük çekenler bu yerlere oturup namazları, bir kısmını îmâ ile kılıyorlar.
Günümüzde muteber fıkıh âlimleri ve fetva heyetleri, mazereti olanların sandalye vb. üzerinde namaz kılmalarının ve bu oturakların safların arkasına koyulmasının caiz olduğuna fetva vermişlerdir.
CHP devrinde bir ara yapılmak istenen şey, camilere, kiliselerde olduğu gibi sıralar koyulması ve bütün cemaatin bu sıralara oturarak namaz kılmaları idi. Bu İslâm dışı saçma teklif revaç bulmadı ve uygulanamadı. Bugün âlimlerin fetva verdikleri sandalye vb. üzerinde namaz kılmanın o saçma teklifle bir alakası ve benzerliği yoktur; çünkü cemaat baştan beri olduğu gibi saf olup namazın erkânını yerine getirerek namaz kılacaklar, ancak mazereti olanlar arkada sandalye veya sıraya oturarak namazlarını eda edeceklerdir.
Bu vesile ile sandalye vb.’de namaz kılma konusunu bir daha açıklayalım:
Hasta oldukları için namazın bazı kısımlarını yapamayan Müslümanlar Peygamberimiz’e (s.a.) ne yapacaklarını sormuşlar ve “ayakta duramayanların oturarak, oturamayanların yatarak, rükû ve secde yapamayanların îmâ (işaret ederek, mesela başlarını öne eğerek) namaz kılabileceklerini, Allah’ın kullarını, güçlerinin yetmediği bir şeyle yükümlü kılmadığını” öğrenmişlerdir. Bu bilginin kaynağı sağlam, güvenilir hadislerdir.
Nasıl ve nereye oturulacağı konusunda Peygamberimiz’in bir sınırlaması yoktur. Bu konuda şekil ileri sürenler bunu, ictihad ve yorumlarına dayandırmışlar, bu oturmanın şekli üzerinde bir ittifak da oluşmamıştır.
Fıkıhçılar, oturarak, yatarak veya îmâ ile namaz kılmanın caiz olmasına sebep olacak hastalığın derecesi üzerinde de durmuşlardır. Buna göre fiilen ayakta durmayı veya rükû, secde yapmayı imkânsız kılan hastalıklar ve özürler yanında baş dönmesi, kanama, huzuru bozacak ölçüde ağrı ve sancı, hastalığın artması gibi sonuçların doğması da fiilen hasta olmak gibi kabul edilmiştir; yani bu mazeretler ve gerekçelerle de oturarak, yatarak, îmâ ile namaz kılmanın caiz olduğu ifade edilmiştir.
Fıkıhçıların konumuz hakkındaki açıklamalarına örnek olarak meşhur Hanefî fıkıhçı İbn Âbidîn’den bazı özet nakiller yaptıktan sonra sandalye meselesine geçebiliriz:
“Namazdan önce mevcut olan veya namaz kılarken oluşan bir hastalıktan dolayı veya mevcut hastalığın artması yahut da rahatsızlığın belli hareketler sonucu meydana gelmesi ihtimali bulunduğunda (böyle bir mazereti olanlardan) ayakta duramayanlar istedikleri şekilde oturarak, bir süre ayakta durabilenler de o süreden sonra oturarak, yapabiliyorlarsa normal rükû ve secde ile namazlarını kılarlar. ‘İstedikleri şekilde’ otururlar; çünkü mazeret, namazın olmazsa olmaz parçalarının (erkânının) bulunmamasını/yapılmamasını caiz hale getirdiğine göre, şekillerin ortadan kalkmasını elbette sağlayacaktır. Rükû ve secdeyi yapamayanlar da -ayakta da yapması caiz olmakla beraber- tercihen oturdukları yerden îmâ ile rükû ve secde yaparlar; oturdukları yerden (ayakta değil de oturarak) îmâ yapmalarının daha iyi olması yere daha yakın ve böylece de secdeye daha benzer olmasındandır. İmâ yaparken başını, rükû için yaptığından biraz daha fazla eğmek gerekir. Oturmakta da güçlük çekenler ya sırt üstü, ayaklar toparlanmış olarak kıbleye dönük vaziyette veya yan üstü kıbleye yönelerek yatar, namazlarını böyle kılarlar. Hayvana binmiş bulunan hasta ile indiği takdirde yerde kalacağından, tekrar binemeyeceğinden korkan kimseler de hayvan üzerinde (semer, eyer veya mahfede oturmuş olarak) namazlarını kılarlar. Mazereti olanlar namazını hangi kısmını tam yapabilirlerse onu tam yapar, geri kalanını yapabildikleri ölçüde yaparlar...” (C. I, s. 558-560).
Günümüzde, “Sandalye vb. üzerinde oturarak namaz kılmak caiz değildir, ayakta duramayanın yere oturması gerekir” diyenlerin Kur’ân’a, Sünnet’e, hatta eski fıkıhçılarımızın açık bir ifadesine dayanmadıklarını söylemek mümkündür. Kur’ân’da ve Sünnet’te böyle bir ifade yoktur ve olamaz; çünkü vahyin geldiği zamanda ve yerde sandalye yoktur, ona oturma şeklinde bir âdet de mevcut değildir. İnsanlar ayakta duramıyorlarsa tabii olarak ve o günün imkânlarına göre yere oturmaktadırlar. Fıkıhçıların sözlerine de dayanamazlar; çünkü bir örneğini yukarda gördüğümüz fıkıhçıların sözlerinden, sandalyeye oturarak namaz kılmanın caiz olmadığı değil, tam aksine caiz olduğu sonucu çıkar; çünkü:
1. Allah kulunu gücünün yetmediği, ona zor gelen, eziyet veren, canını acıtan, hasta eden, hastalığını arttıran, sağlık veya hayatını tehlikeye sokan... bir vazife ile yükümlü kılmamıştır. Yere oturamayan, oturduğu zaman acı ve ağrı çeken veya tekrar kalkamayan, bu yüzden de kıyam ve rükû vazifelerini yerine getiremeyecek olan kimseleri yere oturmaya mecbur edenler Allah’ın muradına, dinin temel
kurallarına aykırı davranmış olurlar.
2. Mazeretleri sebebiyle hayvandan inemeyenler, inerlerse tekrar binememekten veya inerlerse hastalıklarının artmasından, ağır ve acı çekmekten korkanlar (böyle ihtimallerin bulunması halinde) hayvan üzerinde oturarak namazlarını kılabildiklerine göre, yere oturdukları takdirde hastalıklarının artması veya ağır ve acı çekmeleri ihtimali ile karşılaşanların da ya ayakta veya oturmaları gerekiyorsa oturabildikleri bir şeyin üzerinde namaz kılmaları caiz olacaktır.
3. Eski fıkıh âlimleri, “hastalık, ağrı ve acı çekmek, tehlike vb. mazeretler erkânın (kıyam, rükû, secde gibi namazın temel kısımlarının) yapılmamasına (îmâ ile yapılmasına) sebep teşkil ettiğine göre şeklin ortadan kalkmasına elbette sebep olur” dedikleri halde, yeni bazı “hocaların”, “mazeret oturmanın şekline tesir etmez, sandalyeye oturmayı caiz kılmaz, illâ da yere oturmak gerekir” demeleri eski fıkıhçıların anlayışına da ters düşer.
4. “İmâ ile namaz kılanların ayakta değil de oturarak îmâ yapmaları daha iyi olur denmiş”, bu da “oturulduğu zaman yere daha yakın olunur ve bu secde haline de daha yakın bir duruştur” gerekçesine bağlanmıştır. Ancak bunu söyleyen fıkıhçılar, ayakta dururken ‘îmâ yapmanın da caiz olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca secde îmâ ile (ayakta veya oturarak baş eğmek suretiyle) yapıldıktan sonra, bu sırada başın yere daha yakın veya uzak olması sonucu değiştirmez; yakın olsun, uzak olsun yapılan gerçek/normal secde değil, îmâdır; îmâ ile yapılmış secdedir. “Yere yakın olunca secdeye daha çok benzeyeceği ise” bir yakıştırmadan veya yorumdan ibarettir; çünkü gerçek/normal secde alın ve burun yere yaklaştırıldığı zaman değil, değdiği zaman olur.
5. “Ayakta duramıyorsa otursun, oturamıyorsa yatarak kılsın...” buyurulmuş, eğer ayakta duramayanların secdeye en yakın olmaları istenseydi “oturarak kılsın” denmez, yatarak kılsın denirdi; çünkü secdeye (alnı, burnu yere koymaya) en yakın durum oturma hali değil, yatma halidir.
6. Hasta yere oturup secdeyi tam olarak yapma imkânına sahip ise yere oturur, kıyamı terk etmiş, rüku’u da îma ile yapmış olur, sıra secde etmeye gelince secde eder, oturmayı (ka’de) da tam yapmış olur. Yere oturma ve secdeyi tam yapma imkânı yoksa (veya zorluk varsa) ama ayakta durabiliyorsa namaza ayakta başlar, mümkün ise rükû’u yapar, secdeye sıra gelince sandalye veya benzerine oturur ve îmâ ile secde eder, tekrar ayağa kalkması mümkün ise kalkar, değil ise namaza sandalyede oturarak devam eder.
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
04:0021/10/2018, Pazar
G: 21/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Israrla diyorum ki, ülkemizde imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet’in rehberliğinde sağlıklı bir İslâmlaşma sonucu elde edilebilir. Aynı yolda hizmet veren başka cihetleri dışlamıyorum ancak ana damarın bu kurumlar olmasını, diğerleriyle de dava kardeşleri olarak yardımlaşmaları gerektiğini söylüyorum.
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
İşte İlâhiyat ve Diyanet’in yolu ve yöntemi
14 Ekim, Pazar
Samimi olarak bu kurumlarla ilgili şikâyet ve endişeleri olanlara bir güvence olarak 35. İl Müftüleri İstişare Toplantısı sonuç bildirgesinden bazı maddeleri aktarıyor ve tamamını okumanızı da tavsiye ediyorum:
…Toplumu Din Konusunda Aydınlatmada Diyanet-İlahiyat İşbirliği İmkânları/Stratejileri üst başlığı ile gerçekleşen toplantıya, Başkanlığımızın üst düzey yetkilileri ve 81 il müftüsü ile beraber ilk defa ilahiyat/İslâmî ilimler fakülteleri dekanları da katılmıştır.
4 gün süren toplantı boyunca; “Din İstismarı ile Mücadele, Aile ve Gençliğe Yönelik Tehditlerle Mücadele, Din Hizmeti Çeşitliliği Açısından, Nitelikli Personel İhtiyacı Bağlamında, Din Görevlileri ve İlahiyat Öğrencilerinin Yeterliklerinin Gözden Geçirilmesi, Dinî Hayata Rehberlik Etme Sorumluluğu Bağlamında Diyanet-İlahiyat Perspektifinin Hayata Yansıması, İrşat Faaliyetlerinin Etkinlik ve Verimliliği, Dinî Hayata Etkisi Bakımından İslam Dünyasının İçinden Geçtiği Süreçler” konuları etraflıca müzakere edilmiştir.
* Kitle iletişim araçlarının kullanımının her geçen gün arttığı bir dönemde, din ve irşat dili, anlam ve zarafet boyutuyla daha önemli hale gelmiştir. Din adına sorumsuzca sarf edilen kaba ve gelişigüzel söylemler dine dair farkındalığı örselemektedir. Bu açıdan, dinî konularda konuşan herkesin, sahih kaynaklara dayalı bilginin yanında yapıcı, birleştirici ve kucaklayıcı bir söylemi de kuşanması gerekir. Aksi takdirde, müspet hiçbir dinî içerik arz etmeyen, tekelci, yargılayıcı ve baskılayıcı bir üslubun Müslümanlardan ziyade İslâm’a mâl edilen bir anlayışı beslediği dikkat çekmektedir. Bu itibarla, nebevi metodu ilke edinerek aklıselim ve kalbiselime uygun, güzel ahlak merkezli, yalın, saygın, hassas ve bütüncül bir üslup, dinin insanlarla doğrudan buluşmasında oldukça önem arz etmektedir. Bunun için de İslâm’ın yüce hakikatlerinin tutum, tavır ve eylem olarak aktarılmasında sorumluluk sahibi herkese büyük görevler düşmektedir.
* Modern yaşam pratiklerinin küresel bir etkiyle hayatı kuşattığı; maddiyat düşkünlüğü, güç ve çıkar tutkusu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyle bütün insanlığın madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz kaldığı günümüzde örselenen en önemli alanlardan biri din ve dindarlık olmuştur. Şeklî dinî tezahürlerin arttığı, ibadetlerin Allah’a karşı sorumluluk ve kulluk bilincinin bir gereği olmaktan ziyade, alışılmış eylemler manzumesi haline dönüştüğü, dinin şahsi menfaatlere hizmet etmesi ölçüsünde önem ve değer gördüğü bir dindarlık anlayışının İslam’ın insan özelindeki hedefleri ile muvafık olmadığı çok açıktır. Bu itibarla, yüce Allah’a gönülden bağlılık ve teslimiyeti resmeden, varoluşu anlamlı kılan, düşünce, tutum ve eylemlerde bilgiyi, ihlası, samimiyeti, etik, estetik ve takvayı merkeze alan güzel ahlaka dayalı bir dindarlığın ikame edilmesi için yoğun çaba sarf etmek önemli bir şuur ve sorumluluk ödevidir.
* Müslümanların inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını, dünya görüşlerini, hayat tarzlarını ve değer yargılarını belirleme noktasında Kur’ân-ı Kerim’den sonra dinin ikinci temel kaynağı olan Sünnet, Müslümanların varlık, bilgi ve değer tasavvuruna esas teşkil etmektedir. Hal böyleyken bugün, Sünnet’in teşrideki yerini hafife alarak dinin bekâsının yapıtaşı olan Kur’ân-Sünnet bütünlüğünü göz ardı eden, gereksiz ve faydasız tartışmalarla zihinleri meşgul ederek hikmet ve maslahatı öteleyen yaklaşımların önemli bir sorun olduğu, özellikle genç kuşaklarda dinin ana kaynaklarına karşı bir güvensizlik oluşturarak itikadî savrulmalara sebebiyet verdiği ortadadır. Bu noktada, doğru dinî bilginin üretilmesi, en güzel yöntemle sunulması ve nebevi bir örneklikle hayata rehberlik edilmesi konusunda iki önemli kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat/İslâmî ilimler fakültelerinin işbirliği neticesinde tebarüz edecek gayret ve çalışmaların, söz konusu tutarsız ve kategorik yaklaşımı bertaraf edip toplumu sahih bir tasavvur ve ortak sağduyu ile kucaklayacağı aşikârdır.
* Toplumların en önemli imkânı ve değeri olan gençliğin, sahih bilgi ve kuşatıcı bir yaklaşımla, manevi dünyalarına rehberlik edilmesi fevkalade mühim bir husustur. Zira genç kuşaklar ancak inanç, medeniyet ve değerlerinin izinde, kendilerine ait bir gelecek inşa edebilirler. Bu sebeple, hakikati manipüle eden inkârcı ve istismarcı odak ve akımların genç kuşakların zihin ve gönül dünyalarında meydana getirmeye çalıştıkları tahribata engel olmak, sorumluluk sahiplerine düşen bir vazifedir… Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı, bu sene 17 Kasım’da açılışının yapılacağı Mevlid-i Nebi haftasında, “Peygamberimiz ve Gençlik” konusunu tema olarak belirlemiştir.
* … Bu itibarla Diyanet İşleri Başkanlığı, bütün görevlileriyle, kadınlarımızın, çocuklarımızın ve insanlığın maruz kaldığı şiddet hadiselerinin son bulması için etkili, sürekli ve somut önlemlerin alınması hususunda sorumluluğunun gereklerini yerine getirmeye azim ve kararlılıkla devam edecektir.
* Din hizmeti konusunda en önemli hususlardan biri de nitelikli insan kaynağıdır. Zira her bir görev sahası, kendine özgü şartları ve imkânları gereği farklı formasyonlar gerektirmektedir. Okul öncesi, kadın, aile, çocuk, genç, engelli, hasta, mahkûm, mülteci, yaşlı gibi birçok alanda din hizmetini en güzel şekilde yerine getirmek için yeterli eğitim almış ve alan bilgisine sahip personele ihtiyaç duyulmaktadır…
* Bugün İslâm coğrafyası savaşlar, yoksulluk, terör eylemleri, ümitsizlik gibi devasa sorunların kuşatması altında tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamaktadır. Daha vahim olanı; İslâm’ın temel esaslarında, Kur’ân ve Sünnet’te hiçbir şekilde meşruiyeti bulunmayan bir takım yapılar, tefrika ve terör eylemlerini İslâm adına gerçekleştirdiklerini ifade ederek barış ve esenlik dini İslâm’a, birlik ve beraberliğimize, bütün insanlığın geleceğine en büyük zararı vermektedir. Esasında rahmet vesilesi olan ırk, mezhep, meşrep ve düşünce farklılıklarının nefret ve kaosa alet edilmesi, vahim bir cehalet ve büyük bir ihanettir. Bu durum karşısında sahih dinî bilgiyi, İslâm’ın sevgi ve barış yüklü mesajlarını toplumumuza ve insanlığa sunmak, iç meseleleri kardeşlik hukuku içinde çözmek için özveri ve fedakârlıkla, işbirliği içinde çalışmak bütün Müslümanlar için en büyük sorumluluktur.
Ne mutlu Müslümanım diyene
04:0025/10/2018, Perşembe
G: 25/10/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Durup dururken, işler yoluna girmekte iken, Doğu halkımız terör belasından kurtulup halkımızın geri kalanı ile bütünleşme meyli daha bir güç kazanmış iken “bu ülkede yaşayan bütün insanlara Türküm dedirten ve mutluluğun da ancak Türk olmakla gerçekleşeceğini ifade eden” bir andı tekrar okullarda mecburi hale getirmek bu ülkeye iyilik değildir, öncelikle bunu bilelim. Ülkemize ve halkımıza bu kötülüğü yapanların maksatları üzerinde düşünelim.
Ne mutlu Müslümanım diyene
Ne mutlu Müslümanım diyene
18 Ekim, Perşembe
Bu ülkede ve İslam dünyasında birlik, beraberlik, huzur, dayanışma, izzet ve istiklalin önemli bir şartı olan güç istiyorsak hangi bağın daha fazla insanı kapsadığı ve kardeş kıldığı konusu üzerinde düşünerek hareket edelim.
Ben “Ne mutlu Türküm diyene” dersem bu cümleye gönüllü olarak katılan ve mefhumunu hayata geçiren insan sayısı ne kadardır?
Ben bir Özbekistan seyahatimde Özbeklerle sohbet ederken “hepimiz aynı kökten geliyoruz, Türküz” demiştim, Özbekler “Hayır biz Türk değiliz Özbekiz” diye itiraz ettiler, haylice münakaşa ve müzakere ettik. Maalesef olan olmuş, Türk olan Müslüman kardeşlerimizi bile hem İslam’dan hem de Türklük’ten uzaklaştırmışlar.
Şimdi yapılacak şey, kendini Türk bilmeyen ve hissetmeyen insanlara zorla “Ben Türküm” mü dedirtmektir, yoksa herkesi kendi etnik aidiyeti ile baş başa bırakıp tartışma götürmez bir başka bağa dayalı kardeşliği ve birlikteliği mi güçlendirmektir?
Cevabım, elbette ikincisidir.
Allah Teâlâ kitabında şöyle buyuruyor:
“Allah’a çağıran, güzel ahlak ile amel eden ve ‘şüphe yok ki ben Müslümanlardanım’ diyenin sözünden daha güzel sözü olan kimse yoktur!” (Fussılet: 41/33).
Şu halde Müslümanlara göre en güzel söz, İslam’ı yaşayarak “Ben Müslümanım” demektir ve bu sözden daha güzeli olamaz; ancak bunu yapan ve söyleyen kimse mutluluğun yoluna girmiş olur.
Ülkemizde ve İslam dünyasında seyahat ediyoruz, insanlarla görüşüyoruz, “esselamu aleykum” deyince kalplerin kapıları açılıyor, “Ben filan ülkedenim ve elhamdülillah Müslümanım” deyince de adeta insanlarla birden akraba oluyoruz. Ama Müslümanlar birbirini tanır iken “Ben Türküm, Kürdüm, Boşnakım. Çerkesim, Fransızım…” deyince karşısındaki aynı etnik gruba mensup değilse sadece tanımış oluyor, başkaca bir müspet duygu söz konusu olmuyor. Evet, karşısındaki de aynı gruptan ise daha bir yakınlık duygusu oluşur, ama bu duygu, aynı etnik gruptan olmayana karşı bir ayrıma sebep olamaz.
“Ne mutlu Müslümanım diyene” dediğim zaman 1,7 milyar insan benim mutluluğuma katılıyor. “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediğim zaman Türkiye’deki insanların bile birçoğu bana katılmıyor, bu söz onları mutlu etmiyor.
Bir vatandaş “Ben Türk’üm ve böyle olmaktan da mutluyum” diyebilir, ama “Kim benim dediğimi derse o mutludur” diyemez, bunu demeye hakkı yoktur.
Gelin bu kısır çekişmeyi geride bırakalım, çocuklarımızı da bu tartışmalı andı tekrar etmeye mecbur etmeyelim, bunun yerine halkın en çoğunu mutlu edecek sözler bulalım ve mutluluğun sebeplerini paylaşmaya bakalım.
Her vatandaş Türk müdür?
04:0026/10/2018, Cuma
G: 26/10/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Öğrenci andını makul ve meşru hale getirmek için Anayasa’nın 66. Maddesini delil ve mesnet olarak gösteriyorlar. Anayasa, “Siyasî Haklar ve Ödevler/I. Türk Vatandaşlığı” başlığı altında şu maddeyi ihtiva ediyor:
Her vatandaş Türk müdür?
Her vatandaş Türk müdür?
19 Ekim, Cuma
“MADDE 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir…”
Daha önce Anayasa’da Türk şöyle tarif edilmiş: Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür (Mülga cümle: 3/10/2001-4709/23 md.).
Lağvedilen maddeye göre Türklük bir soya ait olmaktır, bir etnik mensubiyettir. Mevcut madde ise Türk olmayı vatandaşlık bağına ait kılmıştır.
Bildiğim kadarıyla Türk kelimesi daha önce iki manada kullanılmıştır:
1. Türklerin soyundan gelenler,
2. Müslümanlar. Bu ikincisi Balkanlar’da daha yaygın olarak kullanılmıştır.
Yürürlükteki maddenin Türk tarifi ise üçüncüsünü teşkil etmektedir. Diğer ikisinin birer gerçekliği, gerçek hayatta birer karşılığı vardır, üçüncüsünün ise gerçeklikle bir alakası yoktur, “Ben yaptım oldu” kabilindendir ve olmamıştır; çünkü Türk kelimesini ırktan ve dinden ayırmak keyfi, sun’î, belli bir maksada bağlı bir ayırmadır, TC. vatandaşlarının tamamı Türkiyeli’dir, ama ırk ve din olarak Türk değildir. Mesela bir Fransız vatandaşı da Fransalıdır, ama Fransız değildir. Suud’un vatandaşlık verdiği bir Türk Suudludur, ama Arap değildir…
Doğru, mantıklı, gerçekliği olan ifade TC. vatandaşlığını anlatacak bir ifade olmalıdır ki, bu da “Türkiyeli”dir. Eğer gerekli ise madde, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiyelidir” şeklinde olmalıydı.
Öğrenci andını Anayasa’nın 66. Maddesine bağlamak da tutarsızdır, şöyle ki:
a) Madde, Türk kelimesini vatandaş manasında kullanmıştır. Bu andı okuyan öğrenciler ise “Türküm…” derken TC vatandaşıyım manasını değil, Türk ırkına mensubiyet manasını anlamaktadırlar; çünkü yaygın, gerçek ve karşılığı olan mana budur.
b) Devamında Türk ırkına veya milletine ait kıldığı vasıflar da gerçekte yalnız bu ırka mahsus değildir, bugün bu toplumda mevcut olup olmadığı da tartışmaya açıktır. Her Türk ne yazık ki, doğru değildir, çalışkan da değildir. Doksan yıla yakındır çocuklara bu andı okutanlara bu çocuklar sormazlar mı: İlerlemek ve yükselmek ülkümüz idi de biz niçin bilimde, teknolojide ve askeri güçte zayıf ve geri kaldık? Bizim Nobel alan kaç ilim adamımız var? ARGE’de kaçıncı sıradayız? Patent yarışında nerelerdeyiz? Füzelere karşı savunmamız ve modern savaş uçakları ve daha neler için neden başkalarına muhtacız?.. Ahlâkımız ne âlemde, gerçekten büyüklerimize saygı gösteriyor muyuz? Öyle ise taşıtlarda onlara niçin yer vermiyoruz, büyüklerimizi huzurevlerine tıkıyoruz, ellerini öpmeyi bile unuttuk…
Vatanı sevmek, onu korumak ve uğrunda varlığını fedâ etmek için Türkiyeli (vatandaş) olmak yeterlidir; çünkü bu gemi batarsa her ırktan ve dinden olan vatandaşlarla batar; korunur, güçlenir ve yükselirse yine bunlar herkes için olur.
Türkiyeli olmak bu ülkenin tarihi mirasını, medeniyetini, diğer ortak değerlerini korumak ve geliştirmek için de yeterli sebep olmalıdır.
Sıra dine ve belli etnik grupların özel değerlerine gelince bunları sahipleri korurlar, başkalarını kendileri gibi olmaya ve asimile
etmeye kalkışmazlar.
Halihazır durum ve şartlar içinde birlik, yakınlaşma, dayanışma, kendini toplumun ayrılmaz bir parçası görme amaçlarına ancak yukarıda açıklamaya çalıştığım ilkeler ve kabullerle ulaşabiliriz.
TC, İslâm şemsiyesini terk etti ve bir asra yakındır suyu tersine akıtmaya çalıştı ama aldığı sonuç ortadadır.
Gelin bu sonuç ve sebepleri üzerinde kafa yoralım, makul, meşru, uygulanabilir, insan
fıtratına uygun çözümler üretmeye çalışalım.
İslâm Medeniyetinin Geleceği
04:0028/10/2018, Pazar
G: 28/10/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı bir çalıştayın konusudur.
Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, iyi niyet ve gayret sahibi rektörünün himmetiyle 4-6 Ekim 2018 tarihinde, İslâm âleminin muhtelif yerlerinden ilim erbabının katıldığı “İslâm Medeniyetinin Geleceği” konulu bir çalıştay yapılmıştır. Çalıştayın sonuç bildirisinden birkaç madde üzerine düşüncemi ifade etmeye çalışacağım.
İslâm Medeniyetinin Geleceği
İslâm Medeniyetinin Geleceği
21 Ekim, Pazar
“İnsanlık tarihinde gelip geçmiş kırk medeniyet arasında yalnızca beş medeniyet günümüzde hayatiyetini sürdürmektedir: Çin Medeniyeti, Hint Medeniyeti, Batı Medeniyeti, Ortodoks Medeniyeti ve İslâm Medeniyeti.”
Bu ifadenin maksadı medeniyetimizin hâkim olduğu bölgelerdeki izleri ve eserleri ise doğrudur, canlı olarak varlığı ve diğer yaşayan medeniyetlere karşı arzı ise ne yazık ki, böyle bir durum yoktur.
“İslâm medeniyeti; uzun bir dönemden beri bilim ve teknoloji alanında belirli bir durağanlığa girmiş olmakla birlikte; onun kültürel, bilimsel, sanatsal ve diğer alanlarda insanlığa getirdiği değerler göz önüne alındığında, gelecek için umut verici bir imkâna sahip olduğu görülmektedir.”
İslâm medeniyeti yalnızca bilim ve teknolojide mi durağanlaştı?
Öyle düşünüyorum ki, asıl durağanlaşan bu medeniyetin insanının birliği, dayanışması, medeniyet anlayışı, bilinci, direnci, kendine güveni ve tahkik yerine taklit alışkanlığıdır.
Evet, geçmişte yapılanlara bakılınca “gelecek için umut verici bir imkâna sahip olduğu görülmektedir”, bu imkânın fiil haline gelebilmesi için bugün mevcut insanımızın o medeniyeti kuran insanların iman, şuur, çalışkanlık, ahlâk, ilim zihniyeti, hikmet gibi değerlerine sahip olmaları gerekiyor. Bildiride de ifade edildiği gibi “İlâhî kaynaklı peygamber öğretilerinin temel alındığı ve beşer aklının yoğurup şekillendirdiği İslâm medeniyetini” İslâm insanı gerçekleştirmiştir.
“Medeniyet mi insanını insan mı medeniyetini yapar” sorusu sorulabilir, ama bizim bugün yapabileceğimiz şey çaresini bulup İslâm insanını yetiştirmektir. Üniversitelerimiz ile sivil toplumun kurduğu vakıflar ve yürüttüğü faaliyetler birlikte hareket ederek bu amaca yönelmelidirler. Unutmayalım ki, İslâm insanının başı yücelerde, ayakları ise yaşadığı dünyanın üzerinde olacaktır. Bu insan dinini, tarihini, medeniyetini tahkik yoluyla öğrenecek, yaşadığı zamanın ruhunu ve şartlarını da doğru bilecektir.
Bildirinin şu maddesi, güncel bir tartışma sebebiyle dikkatimi çekti:
“İslâm medeniyetinde kadınların rolünü canlandırmak için bilim, tıp, sanat ve yönetim gibi alanlarda tarihsel süreçte yaptıkları katkılar hakkında araştırmalar yapılmalıdır. Böylece, kadınların İslâm medeniyetinin şekillenmesinde gelecekte yapabilecekleri katkılara zemin hazırlanır.”
Hem İslâm’ı hem de dünyayı yeterince bildiklerine kani olduğum birçok ilim adamının imzası bulunan bildiride bu madde yer almıştır.
Buna karşı son günlerde “kadınların namaz kılmak veya dini bilgi edinmek gibi maksatlarla camilere gitmelerinin caiz olup olmadığı” tartışılmaktadır.
Derler ki, Fatih İstanbul’u fethederken kilisede meleklerin cinsiyeti tartışılıyormuş!
Sokaklar kadın dolu, bazı okullarda kızların sayısı erkeklerden fazla, kırsal bölgelerde kadın evinde olduğundan daha fazla tarlada, bahçede, ormanda; bu durumda aileyi kurtarmanın tek çaresi kadının camiye gitmemesi midir?
İslâm insanını yetiştirecek anneler camiye bile girmeksizin dört duvar arasında ömür geçireceklerse çocuklarına nasıl rehber olacaklar?
İhtilatı zararsız sınırlara indirerek kızlarımızın ve kadınlarımızın camilerde ibadetini ve okullarda yeterince bilgi ve beceri edinmelerini sağlamanın yolları yok mudur?
Bir medeniyet kadını erkeği, avamı havassı ile bütün bir ümmetin eseri olabilir. Bildiri de işte buna işaret ediyor.
Dert çözen finansman’
04:001/11/2018, Perşembe
G: 1/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı katılım bankaları adına şöyle bir reklam/ilan yapılıyor:
“Dert Çözen Finansman tüm zaruri ihtiyaçlarınızda yanınızda. Finansman tutarınız, beyan ettiğiniz ihtiyacınızı karşılamanız için hesabınıza geçsin, alışverişinizi hızla tamamlayın…”.
‘Dert çözen finansman’
‘Dert çözen finansman’
29 Ekim, Pazartesi
Reklamı okuyan vatandaş “Bu bankalar faizli kredi vermezler, peki bu nasıl oluyor?” diye merak ediyorlar ve ilgili şubelere gidip bilgi soranlar oluyor, aldıkları cevap şöyle oluyor: “Elli bin liraya kadar ihtiyaç kredisi veriyoruz.” “Ama siz faizli kredi vermezdiniz bu nasıl oluyor?” deyince de ismimi vererek “Ondan fetva aldık” deniyor.
Uzun zamandan beri katılım bankalarının bir problemi de şu olmuştur:
a) Merkezde alınan kararlar ve şer’î heyetlerin verdiği fetvaların yanlış anlaşılması.
b) Bundan da kötüsü, sayıları az da olsa bazı takvası az uç yöneticilerin kararlara ve kurallara aykırı işlem yapıp bunu bir şekilde kitabına uydurmaları.
Katılım bankalarının genel müdürlüklerinde şer’î heyetler toplanır, yeni sorular ve meseleler müzakere edilir, kesin ilke “faizsizliktir”, bu ilkeye harfiyyen uyularak çözümler üretilir, merkez bunları şubelere bildirir, yanlış anlama ve uygulamaları gidermek için kurslar ve dersler tertip edilir. Şimdilerde bütün bunlar da tam olarak maksadı hâsıl etmediği için bir “üst danışma kurulu” oluşturuldu, bir de “şer’î denetim heyetleri” kurulmaya karar verildi.
Ne benim ne de diğer heyet üyesi arkadaşların az veya çok faize fetva vermemiz söz konusu ve tartışma mevzuu bile olamaz.
Peki, bu “Dert Çözen Finansman”ın aslı faslı nedir?
Katılım bankaları peşin alıp vadeli satarak (murâbaha), kiraya vererek (îcar), ortaklık yaparak (mudârabe, müşareke) ve vekil olup müvekkilin parasını helâl yollardan işleterek (yatırım vekâleti) katılımcıların maksat ve ihtiyaçlarını karşılıyor.
Bazı insanların yukarıda saydığım işlemlerle alakası olmuyor, ama zaruri (önemli) ihtiyaçları için paraya muhtaç oluyorlar. Bu para meşru yoldan sağlanamazsa zorunlu olarak faizci bankalara gidecek ve alabilirlerse buralardan faizli ihtiyaç kredisi alacaklar.
İslâm kardeşlik ahlakı ve dayanışması çerçevesinde dara düşmüş insanların muhtaç oldukları parayı meşru yoldan sağlamanın en uygun ve öncelikli olanı “karz-ı hasendir (Allah rızası için faizsiz ve menfaatsiz ödünç para vermektir). Geçmişte bu ihtiyaç kısmen de olsa cami akçeleri ve para vakıflarıyla karşılanmıştır. Bugün ne bunlar var, ne de elinde fazlası olan Müslümanların dara düşmüş kardeşlerine karz-ı hasen vermeleri var.
Peki, dara düşenler ne yapacaklar?
Yine geçmişte ödünç veren şahıslar vefâen satış, istiğlâlen satış ve muâmele adıyla bir takım şer’î hilelere (çıkış yollarına) başvurmuşlar, bazı para vakıfları da vakıf hizmetinin devam edebilmesi için “muâmele” ismi verilen usulü kullanmıştır. Fukahâ bu işlemlerin caiz olup olmadığını tartışmışlar, Hanefî mezhebinde Ebû Hanîfe ve öğrencisi Ebu Yûsuf’a göre caiz olduğunu tespit etmişlerdir.
Bu işlemlerin uygulaması kabaca şöyledir:
Vefâen Satım: Paraya ihtiyacı olan, mesela dükkânını, ödünç verecek olan şahsa -bedelini ödediğinde geri almak üzere- satar, aldığı para ile ihtiyacını giderir, satan da dükkândan istifade eder.
İstiğlalen Satım: Dükkânı yukarıdaki şekilde satan ihtiyaç sahibi bunu satın alandan kiralar ve kira öder, sonra parayı denkleştirince ödeyip dükkânı geri alır.
Muâmele-i Şer’iyye: Doksan lira ödünç verecek olan şahıs sembolik bir malı, ödünç para isteyene vadeli olarak mesela yüz liraya satar, alan şahıs da bunu ya ona veya bir başkasına doksan liraya peşin satar, ihtiyaç sahibi doksan liralık ihtiyacını ileride yüz lira ödemek üzere elde etmiş olur.
Bu son işlemde mal, ödünç verene (malı satana) geri satılmış olursa “ıyne” satımı gerçekleşmiş olur ve bu satım hadisle yasaklanmıştır. Üçüncü şahsa satarsa ıyne satışı olmaz.
Allah rızası için ödünç vermeye yanaşmayan Müslümanlar geçmişte bu yollardan işi kitabına uydurmuşlar, araya böyle bir alım satım sokarak ihtiyacı karşılamışlardır.
Peki, bugün ne yapılıyor ve “dert çözen finansman”a nasıl fetva verilmiştir?
Yarın devam edelim.
Teverruk
04:002/11/2018, Cuma
G: 2/11/2018, Cuma
1
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Caiz olmayan “ıyne” satımı ile caiz olan teverruk arasındaki önemli fark, vadeli olarak satın alınan malın bu malı satana daha ucuz ve peşin olarak geri satılması ile ilgilidir. Böyle olursa “ıyne” satımı olur ve caiz değildir, vadeli satın alınan mal üçüncü bir şahsa peşin satılırsa “teverruk” olur ve bu işlem birçok fıkıhçı ve özellikle AAOIFI (Çeşitli ülkelerden âlimlerin katıldığı İslâmî Finans Kuruluşları İçin Muhasebe ve Denetleme Kurumu-Menâme-Bahreyn) tarafından caiz görülmüştür (Bak. 30 numaralı mi’yar-standart).
Teverruk
Teverruk
30 Ekim, Salı
Katılım bankaları için bu konuyu müzakere ettiğimizde -caiz görülse bile- şekle değil de maksada bakarak bunun, normal hallerde bir banka işlemi olarak değil, dara düşenler, sıkışanlar, kaynak elde edemediği takdirde önemli zarara uğrayacak olanlar, hâsılı zaruret sayılan ihtiyaç halinde kullanılmasına karar verdik.
Mecelle’nin 32. maddesi önemli ihtiyacın zaruret sayılacağını şöyle ifade etmiştir: “Hâcet, umumî olsun, hususî olsun, zaruret menzilesine tenzil olunur.”
Bey’ bi’l-vefânın tecvizi bu kabildendir ki, Buhara ahalisinde borç tekessür ettikde görülen ihtiyaç üzerine, bu muâmele mer’iyyül icra olmuştur.”
Katılım bankalarından bu usulü (teverruku) uygulayanlar bizim katıldığımız fetvaya göre şöyle yapıyorlar:
Paraya önemli ölçüde ihtiyacı olan, bunu sağlayamazsa ya maddi ve manevi zararlara uğrayacak ya da faizli bankaya gitmeye mecbur olacak durumda bulunan müşteri bankaya müracaat eder, banka mesela Londra borsasından gerektiği kadar mesela bakırı peşin para ile satın alır, bunu müşteriye kârlı ve vadeli olarak satar, vadeli alan müşteri de üçüncü şahsa bakırı biraz daha ucuz olarak peşin satar, böylece paraya olan ihtiyacını vadeli satın alıp peşin satarak karşılamış olur. Bakırın üçüncü şahsa satımı da yine Londra’da bu maksatla kurulmuş ve çalışan kuruluşlara olmaktadır.
Mecelle’nin zaruret saydığı önemli ihtiyaç, lüks olmayan, temin edilemediğinde hayatı zorlaştıran, maddi veya bedeni zarara sebep olan, sıkıntı veren ihtiyaçtır. Zorunlu ulaşım, beslenme, tedavi, araç ve gereçler, eğitim ve öğretim, mesken, ödenmediği zaman katlanan veya haciz, hapis gibi sonuçlar doğuran borçluluk bu ihtiyacın örnekleridir.
Bizim olur verdiğimiz “dert çözen finansman” işte bu çeşit ihtiyaçlar için yapılacak teverruk işleminden ibarettir.
Anlamadan, dinlemeden, bilmeden, bilmek istemeden, okumadan kulaktan dolma bilgi ve haberlerle konuşanların hataya ve günaha düşmeleri ihtimali olukça kuvvetlidir. Allah saygısı, sorumluluk duygusu taşıyan Müslümanların bu konuda hassas olmaları elzemdir.
Katılım bankaları ve tekâfül sigortacılığı yaşatılmalı, desteklenmeli, kooperatifçilik geliştirilmeli, büyük işleri faize bulaşmadan yapabilmek için gerekli olan sermayelere katılım bankalarının gücü yetmediğinde halka açık şirketlerle, uzun vadeli yatırım fonlarıyla veya başka usullerle bu projeler gerçekleştirilmelidir.
Dara düşmüş insanlarımızın sıkıntısını gidermek için karz-ı hasen kurumu ihya edilmelidir.
Dedikodu yapmak, şuna buna çamur atmak yerine bu konulara eğilmek çözümler üretmek ve hayata geçirmek Müslümanca davranışlardır.
Bir güzel insanımız daha gitti
04:008/11/2018, Perşembe
G: 8/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Müslüman olmak ne büyük bir nimet, ahirete iman ne eşsiz bir teselli kaynağı! Bunlar olmasaydı insan, can gibi yakınlarını kaybettiklerinde nasıl yaşarlardı ve imansızlar nasıl yaşıyorlar!
Bir güzel insanımız daha gitti
Bir güzel insanımız daha gitti
3 Kasım, Cumartesi
Güzel insan, adı gibi Allah kulu Abdullah Tivnikli kardeşimizi 6 Kasım 2018 Salı günü ebedî âleme uğurladık. Kendisi gibi bir güzel insan olan ağabeyi Fahreddin Tivnikli’yi de birkaç yıl önce o da 59 yaşında iken uğurlamıştık. O tarihte Abdullah Bey’e taziyede bulunduğumda “Acaba bize de böyle bir ölüm nasip olur mu!” demişti; çünkü ağabeyi kanserden vefat etmiş, beşer ölçülerine göre güzel bir ölüm nasip olmuştu. Allah duasını kabul etmiş ki, kendisi de 59 yaşında kanserden vefat etti.
Meşru savaş meydanında ölenler hakiki şehidlerdir, yıkanmazlar, kefenlenir, Hanefî mezhebine göre namazları kılınır ve defnedilirler. Amansız bir hastalığa yakalanıp kulca tedbir aldıktan sonra sabredenler ise hükmen şehid olurlar; yani normal ölenler gibi gerekli işlemler yapılır ancak ahiret muamelesi bakımından şehidler gibi olurlar. Bu konuda sahih hadisler vardır. Bunların şehid hükmünde olmaları, yakalandıkları amansız hastalıklar karşısındaki çaresizlikleri, su ve sel baskını, toprak kayması, zelzele gibi tabiî âfetlere karşı koyamamaları ve karşılaştıkları bu güçlüklere göğüs germeleri, sabretmeleri sebebiyledir. İşte Abdullah Bey de bu sebeple öyle bir ölüm istemişti, nasip oldu.
Değerli evlâdımız ve dostumuz ilim, fikir ve gönül adamı Recep Şentürk İSAM tecrübemizden de yararlanarak bir “İslâm insanı yetiştirme projesini” yeni bir kuruluş ile hayata geçirme faaliyetinde yardımcı olmamı istedi. En önemli ve her bir problemin çözümü kendisine bağlı olan “insan” yetiştirme işine gönül verdiğim, elimden geldiğince çabaladığım için büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Daha önceki tecrübemizde bu faaliyetleri finanse eden şahıs ve kuruluşların hem destek hem de köstek olduklarını gördüğüm için hemen “değirmenin suyunu” sordum ve ilk defa Tivnikli ailesinin ismini onun ağzından duydum.
Faaliyetin başında bu hayırlı işe (İSAR Vakfı) emek ve gönül verecek kişilerle toplantılar ve müzakereler yaptık. Bu toplantılara iki kardeş Tivnikliler bütün meşguliyetleri ve zaman darlığı problemlerine rağmen katıldılar ve Abdullah Bey’i işte bu toplantılarda tanıdım. Gerek merhum Fahreddin Bey ve gerekse Abdullah Bey okumuş-yazmış, dini ve dünyayı öğrenmiş, tasavvuf eğitimi alarak edeb ve irfan sahibi olmuş insanlar oldukları için bu mübarek faaliyetin yalnızca harcama kısmını üstlenmediler, aynı zamanda fiziki varlığından nihai hedefe kadar, sahip oldukları fikir ve görüşleriyle daima katkıda bulundular.
İSAR dışında çağdaş insanlığın muhtaç olduğu manevi rehberliğin yegâne adresi İslam olduğu halde onu, bugünün dünyasında yaşayan insanlara, varoluş çerçevelerini ve anlayabildikleri dili göz önüne alarak sunma konusundaki eksiğimiz Abdullah Bey’i de dertli ettiğinden bazı ilim ve fikir adamlarını davet ederek bir seri toplantılar tertip etti, benim de katıldığım bu toplantılarda “veda hutbesinden hareketle” İslâm’ın insana ve onun haklarına nasıl baktığını sunmakla işe başlamanın uygun olduğuna karar verdik, bu vadide çalışmalar yapıldı.
Toplantılara değerli oğullarını da getirdikleri için onları bu toplantılarda tanıdım. Babalarının izinde gidecekleri, insanoğlunun durumu ne olursa olsun “dünyadan nasibinin ne kadar az olduğu” bilincine sahip olarak imkanlarını, Allah rızasını ve ebedî saadeti elde etmek için kullanacakları kanaatini edindim.
Abdullah Bey’i yüksek düzey ülke yönetimine getirseniz başarılı olurdu, bir işadamı olarak başarısını ispat etmiş bulunuyor, Allah Resulü’nün örnekliğinde bir kul olmayı amaç edinmiş, iddiasız, gösterişsiz, ama gayretli olarak bu yolda yürüyordu, çok kazanmanın değil helâl kazanmanın peşinde, fetva konularında benimle görüşürken zaruret halleri dışında takvâyı esas almayı önceliyordu. Keşke ülkemizde ve ümmetin içinde Allah’ın böyle kullarının sayıları daha çok olsa!
Öldükten sonra da defteri kapanmayan ve sevap hanesi işleyen bahtiyar insanlar “Hayırlı evlad, hayırlı bilgi ve karşılıksız hizmet sunan hayırlı tesisler bırakan” insanlardır. Abdullah Bey’in yaptıklarını ve bıraktıklarını düşünürsek onun da bu bahtiyarlar zümresine dâhil olduğu apaçık sabittir.
Ey Allah’ın güzel kulu! Çok sevdiğini bildiğim “En Büyük Örneğin” yakınında ilâhî rıdvana nail olmanı dilerim!
.Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
04:009/11/2018, Cuma
G: 9/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yazının başlığı Gümrük ve Ticaret Başmüfettişi Yusuf Üstün’e ait olduğu gibi yazı da ona ait olacak, bazı kısımlarını fazla uzamasın diye özetleyeceğim. Kooperatifçiliğe ve tekâfül sigortacılığına önem verdiğim ve teşvik ettiğim için bu konuda kafa yormuş, birikimi ve kocaman da bir kitabı olan dostumuzun bu yazısını okurlarımla paylaşmak istedim.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
2 Kasım, Cuma
1970’li yıllarda ülkemize Amerikalı bir turist gelir. Alanya ve Bodrum’da yaptığı tatili sırasında çok enteresan bir şeyle karşılaşır...
Bölgeye yeni gelen balıkçılar, yıllardır dedelerinden beridir aynı yere ağ atan eski balıkçıların yerine ağ atıyor ve haliyle tartışma çıkıyor. Bu işe bir nizam vermek gerekiyor ve çözümü şöyle buluyorlar: Ağlak denilen bu yerlere numara veriliyor, balıkçılara da numara veriyorlar ve kura çekiyorlar. Birinci yere birinci gün bir numaralı balıkçı, ikinci gün iki numaralı balıkçı, üçüncü gün üç numaralı balıkçı... şeklinde herkes her yere bir gün mutlaka ağını atmış oluyor. Nasibinde ne varsa onu avlıyorlar.
Amerikalı turistimiz zamanla bu gördüğü olayı ekonomik model haline getiriyor ve “Kamusal Malların Adil Paylaşımı” adı altındaki çalışmayla 2007 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü alıyor. Adı Elinor Ostrom...
Ülkemizde 5 bin civarında motorlu taşıyıcılar kooperatifi var. Bakarsanız, bunların çalışma modelleri de aynı. Özü, sıra (iskele hakkı) kurası çekip, sıradaki işi sırası gelene dağıtmaktan ibaret.
Aslına bakarsanız, kendi toplumsal dinamiklerimiz bu şekilde model üretmeye ve kalkınmaya çok elverişli. Kırsalda imece, şehirlerde ahilik ne güne duruyor? Bu kültürel değerler bizim köklerimizde var. Kooperatif dediğimiz de, bu kültürel değerlerin kurumsallaşmış hali.
Kooperatifçilik, aynı Fil Suresinde anlatıldığı gibi, dönemin kapitalisti Ebrehe’ye karşı Ebabil kuşlarının dayanışmasına benzemektedir. Dönemin şartlarında en büyük savaş aracı fillere karşı minik Ebabil kuşları birbirleriyle “karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma” gösterdi. “Küçücük bir kuş, koca bir fil ordusuna karşı ne yapabilir ki” deme! “Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Bir ve beraber olursan aşamayacağın engel yok! vs.”
Elin oğlu ne yapmış?
Fransa’da meşhur üzüm bağlarının olduğu bölgede ileri gelen üreticiler bir organizasyon yaparlar kendi aralarında. Ürünün bol olduğu yılda herkes bir miktar kazancı ortak bir havuz (fon) hesabında tutarlar. Eğer ileriki yıllarda birisinin bağına-bahçesine bir zarar gelirse o ortak havuzdan zararını karşılayalım diye. Yani “riski paylaşırlar”, “karşılıklı kefâlet” uygularlar. Bu organizasyon başarılı olur ve bugün dünyanın hatırı sayılır ölçekli mutuel sigorta kooperatifi olarak faaliyet göstermektedir.
Oysa Yûsuf Suresi 47 ve 48’inci âyeti; “Yûsuf şöyle dedi: Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın) (47). Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir (48).”
Burada bir yönüyle anlatılmak istenilenin “savurganlık yapmamak, aşırılıktan kaçınmak, ileriye dönük tedbirli davranmak, yardımlaşmak vs.” gibi kavramlar olduğu görülecektir. Kaldı ki, bahse konu âyetlerde geçen olaylarda da, dönemin şartlarına uygun, ileriye dönük ve uzun sayılabilecek bir planlamaya gidildiği anlaşılmaktadır.
Huğlu Av Tüfekleri Kooperatifi
Dünya Savaşı sırasında Mustafa isimli bir askerimiz, ordudaki görevi itibariyle silahlarla tanışmasıyla, av tüfeği sanatının doğmasına öncü olmuştur. Huğlu’nun coğrafi konumu sebebiyle zamanla bütün kasaba halkının tüfek imalatına olan ilgisi artmış ve bu artış kurumsal bir çatı altında toplanmayı kaçınılmaz hale getirmiştir. 1962 yılında 165 üyesi ile kurumsal bir kimliğe bürünmüş ve kooperatif dünyada bilinen ilk 10 üretici firma arasına girmiştir.
Bugün itibarıyla 17 bin metrekaresi kapalı toplam 25 bin metrekare alanda faaliyet gösteren firma, 548 üye ve 450 çalışanıyla ürettiği tüfeklerin yüzde 80’ini başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Fransa’dan Norveç’e, Lübnan’dan Botswana’ya, Şili’den Filipinlere kadar 50’nin üzerinde ülkeye ihraç etmenin haklı gururunu yaşamaktadır.
“Neler yapabiliriz?” ile devam edelim.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
04:0011/11/2018, Pazar
G: 11/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Yusuf Üstün’ü okumaya devam edelim:
Türkiye kendi dinamiklerinden hareketle yeni bir model oluşturmalı ve bu model dünyaya örnek olmalı. Kooperatif bankacılığını, finans kooperatifçiliğini, kooperatif sigortacılığını konuşmalıyız.
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?
4 Kasım, Pazar
Ülkemiz sigortacılık sektörünün yıllık üretimi yaklaşık 40 milyar TL. Ortalama reasürans oranı yüzde 70 civarında. Yani 40 milyar TL’nin yüzde 70’i olan yaklaşık 28 milyar TL yurtdışına reasürans fonlarına gitmektedir. Sigorta şirketlerimizdeki yabancı sermaye oranı ise yaklaşık yüzde 75’tir. Bu durumda geriye kalan 12 milyar TL’nin yüzde 75’i olan yaklaşık 9 milyar TL de kâr transferi yoluyla yine yurtdışına gitmektedir. Kabaca 40 milyar TL’lik sigortacılık sektörümüz aslında 4-5 milyarlık bir bütçeyle dönmektedir.
Ülkemizde faaliyet gösteren sigorta şirketleri eğer mütüel (kooperatif) olsalardı, bunların yapısı gereği tam olarak milli şirket olacaklardı. Çünkü kooperatifler satın alınamazlar. Yani en azından yukarıdaki örnekteki 12 milyar TL’lik kâr transferi söz konusu olmayacak, bu para ülkemizde kalacaktı.
Oysa ülke ekonomimizin kendi kaynaklarımızla büyüyebilmesi açısından kooperatif modeli ülkemize büyük bir fırsat sunmaktadır.
Ülkemiz sigortacılık sektöründeki yabancı sermaye yoğunluğunun önüne geçebilmek, millî fonların yeterli büyüklüğe gelmesiyle ülkemizin finans merkezi olması iddiasına katkı vermek, kârdan ziyade tasarruf amacı güden kooperatifçiliğimizin geliştirilmesi, haklı dini kaygıları bulunan kişilerin uygulanan tekâfül tekniği ile bu kaygılarının giderilmesi gibi her biri birbirinden önemli kriterlerden hangisi açısından bakarsak bakalım, kooperatif sigortacılığına destek verilmesi ve tercih edilmesi millî, iktisadî, insanî ve dinî açıdan kaçınılmazdır.
İşçi kooperatifleri
Dünyada işçi kooperatifleri, emek kooperatifleri denilen bir sistem var. Adı Mondragon Kooperatifleri. Bu modeli ülkemizde de pekâlâ uygulayabiliriz. İspanya’daki bu Mondragon sisteminin yıllık cirosu 17 milyar dolar. Ülkemizde bunun uygulanabilirliği ise şu şekilde:
Toplum olarak karı-koca çalışan aile tipine geçtik artık. Herkesin evine ihtiyacına göre temizlikçi hanım arkadaşlar (işçiler) geliyor. Ya da annelerimiz çocuk bakımı ihtiyaçlarını evde bir bakıcı tutarak karşılıyorlar ama bu işçilerin sosyal güvencesi yok. Devletimiz bu çalışanların sosyal güvenlik primleri yatırılsın diye projeler üretse de yeterince başarılı olamadığı anlaşılıyor.
Kooperatif sisteminde ev temizliğine giden kadın işçilerin ortağı olduğu bir kooperatif kurduğumuzu düşünelim. İşçi her gün bir eve gitse ve gündeliği 100 TL olsa ayda 3 bin TL yapar. Bu 100 TL’yi veren ev sahibi temizlik işçisinin sosyal sigortasını yatırmak zorunda ama yatıramıyor. Temizlikçi de eline geçen paranın bir kısmını sigorta primi olarak yatırmak istiyor ama yatıramıyor. Kooperatif burada devreye giriyor ve sistem şu şekilde çalışıyor: Ev sahibi, günlük işçi adına kooperatif hesabına 100 TL’yi yatırıyor, o kadar.
Kooperatif hesabında işçi adına biriken aylık para ne kadarsa, puantaj hesabı yapılıp o para üzerinden sosyal güvenlik pirimi yatırılıyor, bir miktar işletme masrafı alınıyor, geri kalan işçiye veriliyor; yani ne kadar çalışırsa o kadar maaşı var.
Sistemin ülkemizde tıkanmaya yol açabilecek zaaf noktası şurada: Bu nitelikte ortaklardan oluşan kooperatifin yönetimi de bu kişilerden oluşunca (yöneticilerin ortaklar arasından olma şartı var çünkü) kooperatif yönetilemiyor; çünkü işçide kooperatifi yönetebilecek işletmecilik kapasitesi ya da sosyal politikalar uzmanlığı vs. genellikle olmuyor. Yani yönetimde, ortak olmayan profesyonellerin de olmasına imkân sağlayan bir yasal değişiklik gerekiyor.
Aynı örneği, diğer meslek gruplarında da verebiliriz.
Kooperatiflerde, yönetim ve denetim organlarının profesyonelleştirilmesi ile üst birliklerinde oluşan bilgi ve kaynak birikiminin kooperatiflere yansıtılmasına dönük hususlarda Kooperatifler Kanunu’nda acil olarak yapılabilecek yasal düzenlemelerle, başarılı bir kooperatifçilik profili çizebilmemize zemin oluşturulacaktır.
Mevcut yasal ortamda, Anayasa’nın 171. maddesindeki aynen ifadeyle “millî ekonominin yararlarını dikkate alarak, öncelikle üretimin artırılması ve tüketicinin korunmasını” amaçlayan “Kooperatifçiliğin Geliştirilmesi” başlığı altındaki politikaların, esasen uyumsuz ve dengesiz görev ve yetki dağılımı nedeniyle yürütülemediği gözlemlenmektedir.
Bu nedenle, kooperatifçilik konusunda politika üretebilmek ve yürütebilmek için, tür ayrımına gidilmeksizin tüm kooperatiflerin bir bakanlık (Ticaret Bakanlığı) çatısı altında toplanması şarttır.
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
04:0015/11/2018, Perşembe
G: 15/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Altmış yıla yakındır geniş ve gerçek mânâda Ehl-i Sünnet Müslümanlığını benimsemiş olarak İslâm âleminin birliğe kavuşup güçlenmesi ve ülkemin insanlarının sahih İslâm çerçevesinde var olmaları için gece-gündüz çalışıyor, bildiğim ve bulduğum her yolu deniyorum.
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
Onlar saldırıyor ben savunuyorum
8 Kasım, Perşembe
İslâm anlayışımı ve hizmetimi takdir edenler “amel-i sâlih içinde geçmiş örnek bir hayat” diyenler de var, aşağıda bir örneğini daha vereceğim gibi karalayanlar da var.
İtham eden, karalayan, itibardan düşürmek isteyen, amacına ulaşmak için iftira etmekten, yalan söylemekten utanmayan ve çekinmeyenleri şöyle tasnif etmek uygun olacaktır:
1. Siyasetle ilgili kanaati benimkinden farklı olanlar.
2. Fıkıh usulüne dayalı yorumlarım ve çözümlerim, onların usulüne uygun olmadığı için muhalif olanlar (İctihad kapısı, ictihad ehliyetinin şartları, ilim sahibi olmayanların mezhebi, Müslümanların birden fazla mezhep müftüsünden fetva almalarının cevazı, bazı güncel meselelerin çözümünde farklı düşünmeleri buna örnektir).
3. Ehl-i Sünnet’i kendi mezhep, tarikat, yorum ve taklitlerinden ibaret bilip kendilerinden farklı Sünnîleri dışlayan taassup sahipleri.
4. Kendi üstad, rehber ve şeyhlerinin söylediklerini ve yaptıklarını tek doğru ve yegâne sahih İslâm bilerek taassupla ve kör taklitle (akıllarını askıya almak suretiyle) onlara bağlanan, farklı düşünen ve söyleyenleri düşman bilen, ya İslâm’dan ya da Ehl-i Sünnet’ten dışlayan gözü dönmüş bağlılar.
Bana birkaç gün önce gönderilen bir kısa yazısı/konuşması sosyal medyada dolaşan Prof. Dr. Bedri Gencer hangi gruba giriyor bilemem, buna onu ve beni okuduktan sonra okuyanlar karar versinler.
Diyor ki:
“Malum, şahıslarla ilgili konuşmak tatsız ama ehl-i bid’ati ifşa etmek de dinî vecibe… ‘Hakkın hatırı halkın hatırından üstündür’ kaidesince hakikatleri de ortaya koymak zorundayız.
Türkiye’de son 50 yılda Müslümanların alıştığı hangi haram (nâmahremle tokalaşma, sakal kesme, erkeklere altın yüzük, ev kredisi adı altında faiz, enflasyon nisbetinde faizin cevazı, recmin inkârı, kadınların şahitliği, hayızlı ibadeti vs.), düştükleri hangi küfre varan bid’at (Muhammedur Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa altından hep Hayrettin Karaman’ın parmağı çıkar. Karaman, hayatı boyunca hep iktidar ve menfaat adamı olmuş, hem ibahî fetvaları, sapık bid’î akımı yayan eserleri, hem de İlâhiyat ve Diyanet’teki örgütlenmesiyle tabir caizse sahih-nebevî İslâm’ın altını oymuştur. Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş, bilâhare bu hareketin kurduğu vakıf ve müesseselerin yönetimine girmiş, yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş, onlar deşifre olunca mağdur rolüne soyunmuş bir adamdır Karaman.
Kısaca son 50 yılda Fethullah Gülen, Abant Konsülü Müftüsü Hayrettin Karaman kadar İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermemiştir. Onu kızı Merve Kavakçı da köşe yazısında tenkit ettiği gibi bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız çok iyi tanır. Karaman’ın katıldığı bir işten hayır değil, sadece şer gelir. Tabii ki hepimiz için olduğu gibi onun için de hesap günü gelecek.”
Benim hakkımda bunları söyleyebilen bir kişinin akıl, ilim, ahlâk, ruhî denge, insaf ve vicdan bakımından ne durumda olabileceği hükmünü de okuyucularıma bırakıyorum.
Benin işim bıkmadan, yılmadan bu adamlara cevap vermek, gerçeği açıklamak, din kardeşlerimin yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini engellemeye çalışmaktır.
Bu kişinin ve benzerlerinin itham ve iftiralarına defalarca cevap verdim, “İthamlar ve Gerçekler” başlıklı uzunca yazım (27 Kasım 2014/ 8 Ekim 2018’de güncelledim, sitemde vardır) ve “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabımda bunları bulabilirsiniz. İthamlarına kaynak kıldıkları “Polemik Değil Diyalog” isimli kitap bana ait değildir, kapağına üç isimden biri olarak adım yazılmış, içinde yirmi kişinin yazısı benim de bir konuşmam var. Konuşmamı yazıya geçirirken başarılı olamamışlar, yanlış anlamaya müsait ifadeler ve tertip var, buna dayanarak beni itham etmek insaf dışıdır, açıklamalarımı ve benim kitaplarımı okumayıp bununla yetinmek kasıtlıdır, ahlâk dışıdır.
Şimdi Gencer’in sıraladığı yalan yanlış ithamlara gelelim:
* Sakal kesme
“Tokalaşma” konusunun cevabı daha uzun, onu da yazacağım. Sakal konusunda şunu yazdım:
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze âlimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur: Resûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.). Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25). Ben de mekruh görüşüne katılıyorum ve sakalım da var.
* Erkeklere altın yüzük
“Helaller ve Haramlar” isimli kitabımda şunu yazdım:
Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile alem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir. (Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümü, nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108.)
* Ev kredisi adı altında faiz
Bu konudaki yazılarım sitemde var, lütfen okuyun. Fıkıh kaynaklarına dayalı olarak benim yazdığım husus, zaruret sayılan hâcet (önemli ihtiyaç) sebebiyle haramların mübah hale geleceğinden ibarettir. Bunu bilmeyen cahildir.
Devam edeceğim.
‘Enflasyon kadar faiz’ ve recim cezası
04:0016/11/2018, Cuma
G: 16/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kitabıma bakmıyor, siteme göz atmıyor, dedikoduya kulak vererek benim “enflasyon kadar faize cevaz verdiğimi” yazıyor, evet bu dünyadan sonra bir de âhiret ve hesap var!
Bakın ben Helâller Haramlar kitabımda ne diyorum (sitemde de var):
Sualinize cevaba geçmeden önce Cenâb-ı Mevlâ’dan şu imtihan dünyasında mal, evlât, şöhret ve servetle imtihanlarda muvaffak olabilmemiz için inâyetini esirgememesini niyaz ediyorum.
Bir Müslüman bir akit ve anlaşma yaparken gelir ve giderinde, akdin sonucunda faizi öngörmemiş, faizi akde sokmamış olursa, borcun ödenmesi geciktiğinde, vadesinde ödeme yapılmadığında -gecikme dönemi içinde meydana gelen- enflasyon farkı ödemeye dâhil edilir. Aksi halde borçlu borcunu tam değil, eksik ödemiş olur. Eğer borç, Allah rızası için ödünç para vermeden hâsıl olmuş bulunursa ödeme zamanının geçmesi, vâdenin gelmesi ve geçmesi sözkonusu olmaksızın ödeme enflasyon farkı ile birlikte yapılır.
Eğer akit banka ile yapılmış ise; yani bankaya mevduat yatırılmış veya kredi alınmış ise bu da bir akittir, ancak burada akde faiz dâhil edilmiştir, belli bir zaman sonunda şu kadar faiz alınacak veya verilecektir, bu alış-veriş akdin hükmüne dâhildir. Müslümanın işte böyle bir akdi yapması câiz değildir. Ödeme zamanı geldiğinde alınan veya verilen faiz enflasyonun altında kalsa bile bu durum, başta yapılan faizli akit günahını ortadan kaldırmaz. Ayrıca bankaya yatırılan paralar yüksek ve reel faizlerle isteyene kredi olarak verildiği için, mevduat sahibine parasının reel faizi verilmese bile bu paraya reel faiz tahakkuk etmiştir, banka bu faizi almıştır ve buna mevduat sahibi razı olmuştur. Böyle bir mevduat sahibi, kendisi reel faiz alan kimseden daha bedbaht ve ahmaktır; çünkü bu ikincisi hiç olmazsa -haram işleyerek- dünyasını kurtarmıştır, birincisi ise hem haram işlemiş, hem de dünyevî bir menfaat elde etmemiştir.
* Recmin inkârı
Benim recim cezasını inkâr ettiğimi söylüyor.
29-8-2010 yılında bu konuda şunu yazmıştım:
1972 yılında Libya’da bir İslâm âlimleri toplantısı yapılıyor. Toplantının konusu, ülkenin kanunlarını yabancı unsurlardan temizleme ve İslâmîleştirme. Bu toplantıya katılanlar arasında Yusuf Kardâvî, Muhammed Ebu Zehra, Ali el-Hafîf, Mustafa ez-Zerka, Subhî es-Salih, Huseyn Hâmid Hassab, Abdulaziz Âmir gibi tanınmış âlimler var. Kardâvî, bu toplantıda Ebu Zehra’nın çıkışını, “Bir bombanın fitilini ateşledi” ifadesiyle veriyor ve -özetle- şöyle devam ediyor:
“O toplantının yıldızı tartışmasız olarak Üstad Muhammed Ebu Zehra idi. En çok o konuşuyor, her konuşanın ardından tenkitlerini ve görüşlerini ifade ediyordu. Bir ara ayağa kalktı ve şunları söyledi:
“Ben İslâm hukuku ile ilgili bir görüşümü yirmi yıl açıklayamadım, şimdi, Rabbime kavuşmadan önce, ‘Bana niçin açıklamadın, hak bildiğini söylemedin’ diye sorulmaması için açıklayacağım. Bu görüş, evlilerin zinasının cezası olan recimle alakalıdır. Benim kanaat ve reyime göre bu ceza Yahudi şeriatında vardı, Peygamberimiz ilk zamanlarda bunu kaldırmadı, sonra Nur Sûresi geldi, orada zinanın cezası -evli/bekâr, kadın/erkek herkes için yüz sopa olarak- kondu ve recim kaldırıldı.
“Bu reyimi üç delile dayandırıyorum:
1. Allah Teâlâ Nisa Sûresinde, “Hür olmayan insanların zinasının cezası, hür olanlara verilenin yarısı kadardır” buyuruyor. Recim bölünemez bir ceza olduğuna göre cezadan maksadın yüz sopa olduğu ortaya çıkıyor.
2. Buhârî’nin naklettiği bir rivayette Abdullah b. Evfâ’ya, “Recim, Nur Sûresi gelmeden önce mi yoksa sonra mı uygulandı?” diye soruluyor, “Bilmiyorum” cevabını veriyor. Şu halde recim uygulamasının, yüz sopa uygulamasını getiren Nur Sûresinden önce olması ve bu sûre gelince onun kaldırılmış bulunması kuvvetle muhtemeldir.
3. “Recim cezası âyet olarak Kur’ân’da vardı, lafız olarak kaldırıldı, ama hükmü kaldırılmadı” şeklindeki rivayeti akıl ve mantık kabul etmez; hükmü kalacak olan bir âyetin lafzı niçin kaldırılsın?!
“Üstad sözlerini bitirince hazır olanların çoğu ona hücuma kalkıştılar ve fıkıh kitaplarında mevcut bilgiler ile karşılık verdiler, fakat üstad görüşünde ısrar etti.”
Oturum sona erince Yusuf Kardâvî, Ebu Zehra’nın yanına geliyor ve bu konuda, onunkine yakın bir görüşünün olduğunu, “Recimin değişmez ceza (had) değil, uygulayıp uygulamamak yöneticilere bırakılmış ‘tazir’ çeşidinde bir ceza” olduğu kanaatini taşıdığını ifade ediyor. Üstad Ebu Zehra bunu da kabul etmiyor ve şöyle diyor: “Yusuf, Allah’ın rahmet armağanı olan Muhammed Mustafa’nın (s.a.), ölünceye kadar insanları taşladığını akıl kabul eder mi? Bu, Yahudi şeriatına ait bir cezadır ve onların taş kalpli oluşlarına da uygun düşmektedir.”
* Sonuç
İslâm âlimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslâm’ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslâm aleyhine kullanılan ve insanları İslâm’dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.
Nisa Sûresinin 15. âyetinin tefsirinde de şunu yazmıştık:
Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası -mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm’dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta’zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü’l-emr tarafından düşürülebilir.
Şu halde recmi inkâr etmiyorum, farklı bir yorum yapıyorum.
(Devam edeceğim).
Kadınların şâhitliği
04:0018/11/2018, Pazar
G: 18/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
B. Gencer’in asılsız ve saptırılmış ithamlarına cevap vermeye devam ediyorum. Cevap vermesem “Bak sustu, cevap veremedi, demek ki söylediklerimiz doğruymuş” diyecekler.
Kadınların şâhitliği
Kadınların şâhitliği
10 Kasım, Cumartesi
Bid’at ve sapkınlık olarak takdim ettiği konular görüldüğü gibi bazı fıkıh meseleleridir, bunları fıkıh usulü çerçevesinden çıkmadan ele alıp meselâ onun dar mezhep görüşüne uymayan bir yorum yapan bid’at işlemiş, bid’ata meydan vermiş olmaz. Kadının şâhitliği konusunda usul dışına çıkarak bir şey söylemedim ve yazmadım. Konuyu “mekâsıd fıkhı” bakımından ele aldım.
“Kadın ve Aile İlmihâli” isimli kitabımda yazdığımı burada özetleyeyim:
Yakın zamanlara kadar birçok Batı ülkesinde kadına eksiksiz bir hukukî şahsiyet ve ehliyet tanınmazken asırlarca önce İslâm ona tam bir hukukî şahsiyet ve ehliyet tanımış, onları erkeklerin vesâyetinden kurtarmıştır. Kadın her nevi akdi yapar, mülk sahibi olur, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur; ne babası, ne kocası ne de bir başkası ona müdahalede bulunabilir. İslâm kadınla erkeğin insanlık, fazilet, Allah’a makbul kul olma bakımlarından eşit olduklarını açıklıkla vurgulamış, yaratılıştan gelen ve birbirini tamamlayan farklı kabiliyet ve özelliklerini göz önüne alarak toplum hayatında iş bölümünü öngörmüş, bu iş bölümünde öncelikler belirlemekle beraber ihtiyaç (zaruret) bulunduğunda rollerin değişmesine kapıyı açık tutmuştur. Bu genel çerçeve içinde kadının şâhitliği konusuna geldiğimizde, bazı konularda kadının şâhitliğinin hiç kabul edilmemesinin, bazı konularda ise bir erkek şâhidin yanında iki kadın şâhidin istenmesinin, kadının insanlık değeri konusunda bazı tereddütlere yol açtığını görüyoruz. Fıkıh kitaplarındaki açıklamalara göre zina suçunun sübutu için dört erkek şâhide ihtiyaç vardır. Bu konuda kadınların şâhitlikleri makbul değildir. Buna karşı yalnızca kadınların bilgi sahibi olabilecekleri durumlarda sadece onların şâhitlikleri makbuldür.
Bu iki konu dışında erkek şâhit yanında kadın şâhidin şahitliği -meselâ borç ilişkilerinde- bütün müçtehitlerce caiz görülmekle beraber, ilgili âyet delil gösterilerek “bir erkeğin yanında iki kadın şahit” bulunması şart koşulmuştur. Âyet şöyle diyor:
“... erkeklerinizden iki şâhidin tanık olmalarını sağlayın. Eğer iki erkek şâhit olmazsa, razı olduğunuz şâhitlerden bir erkek ve -biri doğrudan saptığında diğer şâhit ona hatırlatsın diye- iki de kadın şâhit olsun...” (Bakara: 282).
Âyette kadın şâhidin iki olmasının gerekçesi açıkça ifade edildiğine göre bundan “kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağıda tutulmuş olması” gibi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Gerekçe, insanlık değeri, üstünlük veya aşağılıkla ilgili olmayıp, tamamen “unutma, şaşırma, yanılma” ile ilgilidir ve hakkın, adâletin yerini bulması amacına yöneliktir. İbn Mâce ve Ebû Davud’un rivayet ettikleri “Göçebenin (Bedevinin) şehirli hakkında şâhitlik etmesi caiz değildir” meâlindeki hadis de böyledir (Avnu’l-Ma‘bûd, Medine 1969, c. X, s. 10). Burada şâhitliği kabul edilmeyen kadın değil, erkektir. Gerekçe bedevinin insanlık değerinin düşük olması değil, içinde bulunduğu şartlar ve eğitim seviyesi bakımından adâletin gerçekleşmesine, hakkın ortaya çıkmasına katkıda bulunma imkânının sınırlı oluşudur. Durum böyle olunca burada araştırılması gereken husus, kadının bazı konulardaki şâhitliğinde tek başına yeterli olmamasının, cins olarak ebediyyen onunla beraber olacak bazı özellik ve vasıflarına mı, yoksa geçici, bazı zaman ve zeminlerde bulunan, bazılarında bulunmayan vasıflarına mı dayandığıdır. Eğer hükme temel teşkil eden, gerekçe olan vasıf, her zaman nadir olmayan ölçülerde bulunan bir vasıf ise hükmün devam etmesi tabiidir. Kültür ve medeniyetin belli dönemlerinde bulunmakla beraber -nadir oluşlar müstesna- geride bırakılmış ise hükmün de değişmesi gündeme gelecektir… Modernist yorumcuya sorarsanız öyle fazla ince eleyip sık dokumaya gerek yoktur. Bu hüküm mazide kalmış sosyokültürel ve sosyoekonomik şartların ürünüdür. Bugün şartlar değişmiş, kadın değişmiştir; şâhitliğin amacını gerçekleştirmek bakımından kadın ile erkek arasında fark kalmamıştır. Şu halde kadın da erkek gibi gerektiğinde şâhit olur ve şâhitliği geçerlidir.
Gelenekçiye göre böyle bir hükme varabilmek için mesele bazında ciddi araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu meselede iki noktanın aydınlatılması gerekir:
a) Çağımızda kadının değişmesi ve -iddia doğru ise- şâhitlik yönünden erkeğe eşit hale gelmesi, fıtratın kadına biçtiği kemâl yönünde bir gelişme midir, yoksa bir geriye gidiş midir? Eğer birinci ihtimal doğru ise böyle bir değişmenin yaygın olarak gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılır. İkinci ihtimal doğru ise İslâm kadınında böyle bir değişme beklenemez, hoş görülemez ve teorik olarak buna hüküm bina edilemez.
b) Kadının şâhitliğinin ihtiyatla karşılanmasını ve tedbir alınmasını gerektiren psikolojik özellikleri gerçekten ve yaygın olarak değişmiş midir? Bu konuda elde ne gibi araştırma sonuçları, belgeler ve bulgular vardır?
Bu iki nokta aydınlığa kavuşturulduktan sonra kadının, tek başına şahitliğinin geçerliliğini engelleyen özelliklerinin değiştiği ve bu değişmenin bir gelişme mahiyetinde olduğu hem ilmî hem de İslâmî değer ölçülerine uygun olarak ortaya çıkarsa, ancak o zaman “âyetin belli bir duruma ve şarta bağlı hüküm getirdiğinden, bu durum ve şartın değişmesi sebebiyle hükmün de değişebileceğinden” bahsedilebilir.
Şunu da eklemek gerekir ki, mâlî haklar ve borçlar konusunda kadının şâhitliği ile ilgili olup yukarıda meâli verilmiş bulunan âyet, şifâhî şâhitlikle ilgilidir. Yazı ve imzanın yaygın olmadığı bir dönemde başvurulan usul de budur. Kadının dikkat, ilgi, etkileşim konularındaki farklı psikolojisi, hem konuşulan ve görülen hususların zaptı hem de zamanı geldiğinde hakkın ispatı için ifade edilmesi bakımından ihtiyatı gerektirebilir. Yazı ve imzalı şâhitlik yaygın ve geçerli hale gelince (meselâ bir borçlanma, alım-satım, kira akdi yazılı hale getirilip kadın da bunu okuduktan sonra şâhit olarak altını imzalayınca) şâhitlik konusu olayda yanılma, unutma, onu ifade ederken şaşırma ihtimalleri ortadan kalkar ve âyet, bu mânâdaki şâhitliği kapsamaz.
(Gelecek yazıda “âdet gören kadının ibadeti”).
Âdetli kadının ibâdeti
04:0022/11/2018, Perşembe
G: 22/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Adam fıkıh cahili olduğu için usul dairesinde yapılan yorumları ve farklı ictihadların açıklanmasını “harama kapı açmak” olarak değerlendiriyor.
Âdetli kadının ibâdeti
Âdetli kadının ibâdeti
18 Kasım, Pazar
Ülkemizde ve dünyada âdetli kadının namaz ve oruç gibi ibâdetleri de yapabileceğini söyleyenler var, ben bunlardan değilim. Benim yaptığım bu konuda yeni bir ictihad ve yorum da değil, önceki âlimlerin yaptıkları ictihad ve yorumları duyurmak, gerektiğinde, ihtiyaç duyulduğunda müminlerin bunlardan da yararlanmasına imkân hazırlamaktır.
Fıkıh okuyanların bildiği gibi din tahsili görmemiş, yeterli fıkıh bilgisine sahip olmayan kimselerin mezhebi yoktur; onların mezhebi, fetva sordukları âlimin mezhebidir. Ve bu durumdaki Müslümanlar daima aynı âlime (dolayısıyla tek mezhebin mensubuna) fetva sormak mecburiyetinde de değildirler. Bir meseleyi bir mezhebin müftüsüne, aynı meseleyi başka bir uygulamada veya başka bir konuyu ise başka bir mezhebin müftüsüne sorup bununla amel eden “telfik” değil, “intikal” yapmış olur; cahiller bunları da birbirine karıştırıyorlar. Ben bunları söylediğim için bana mezhepsiz diyenler cahilliklerini açıklamış oluyorlar. (Bu konularda geniş bilgi için benim “İslâm Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Âdetli kadınların ibadetleri konusunu da çok defa yazdım, bunlardan birini nakledeyim:
İstanbul’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tertiplediği “Güncel Dini Meselelerle İlgili İstişâre” toplantısına katılmıştım (15-18 Mayıs-2002)… (Bu toplantıda alınan kararlar üzerine de dedikodu yapılmıştı). Bu toplantıda ümmetin icmâ’ına aykırı hiçbir karar alınmamış, caiz olmasına rağmen yeni bir ictihad da yapılmamıştır. Yapılan bazı yorumlar ve eski fıkıhçıların ictihadları arasından bazılarını tercihten ibarettir… 20. maddede kadınların özel hallerinde (âdet görürken ve lohusa iken) “namaz kılma, oruç tutma gibi dini yükümlülüklerden muaf tutuldukları” açıkça ifade edilmiş, bu hüküm ise onların pis olmalarına değil, “psikolojik ve fizyolojik yüklerini hafifletme” hikmetine bağlanmıştır. Maddenin devamında ise şöyle denmiştir: “Ancak bu gibi durumlarda Kur’ân okunmasının, mescitlere girilmesinin ve -çoğunluk bilginlerce aksi görüş belirtilmekle birlikte- bazı bilginlerce tavaf yapılmasının mümkün olduğu da ifade edilmiştir.”
Dikkat edilirse burada, “bazı bilginlerin bunları caiz gördüğü” zikredilmiş; yani tercih ile fetva bile verilmemiş, yalnızca bilgi verilmekle yetinilmiştir. Şimdi bu fıkıh âlimlerinin tavaf, mescide girme ve Kur’ân okuma konularında neler söylediklerini aktarabilirim:
İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lâmu’l-Muvakk’în isimli fıkıh usulü kitabının 3. cildinde, hayızlı kadının tavafı meselesini tartışıyor. “Haccın tamamlayıcı parçalarından (rükünlerinden) biri olan tavâfı yapamadan hayız görmeye başlayan bir kadın -eğer yol arkadaşları (kervan, grup) bekleyemiyorlarsa- ne yapacak?” sorusunu soran İbn Kayyim, “Bekler, gidip sonra bir daha gelir, hayızlı yapar ve ceza öder...” gibi çözümleri birer birer tartışarak reddediyor ve şu sonuca varıyor: Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir... Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlâl etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez...(Bak. İbn Kayyim, İ’lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid Nihâyetü’l-Muktesıd isimli eserinde “cünüplük ve hayız halinin hükümleri” başlığı altında “mescide girme, Kur’ân’a dokunma ve onu okuma” konularını ele alıyor ve özetle şunlar kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır:
1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) girmeleri caiz değildir diyor.
2. Şâfi’î “orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler” diyor.
3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise “cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir” diyorlar.
Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir… Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, “cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini” savunan âlimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti “mescide yaklaşmayın” şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilâm olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabiidir... (İbn Hazm, el-Muhallâ, II, 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid, Beyrut, 1987, 29 vd.) (Görüldüğü üzere âdet gören kadının mescide girmesi konusu eskiden de tartışılmış, farklı görüşler ortaya çıkmış, “giremez” diye bir icmâ oluşmamıştır.
İbn Rüşd Mushaf’a dokunma konusunda özetle şunları söylemiştir: Cünüp olanın Mushaf’a dokunmasını bazı fıkıhçılar caiz görmüş, çoğunluk ise menetmişler; yani caiz olmadığı hükmüne varmışlardır. Bunlar abdesti olmayan kimselerin de Mushaf’a dokunmalarının caiz olmadığını söyleyenlerdir. Bu ihtilâfın (farklı ictihadın) sebebi, “Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz” (Vâkıa: 56/79) meâlindeki âyettir. Abdest bahsinde bu âyetle ilgili farklı anlayışlardan söz ettik. (İbn Rüşd orada özetle şöyle diyor: “Tertemiz olanlar” melekler mi, insanlar mı. Bu ifade haber verme mi, yasaklama mı? İşte bu sorulara farklı cevap vermeleri dokunmada abdest konusunda da farklı ictihadlarına sebep olmuştur) Hayızlı kadınların Mushaf’a dokunmasını caiz görmeyenler de yine aynı delile dayanmaktadırlar. İbn Hazm de Mushaf’a abdestsiz veya cünüp ve hayızlı olanın dokunmalarının caiz olduğunu savunurken Hz. Peygamber’in (s.a.) Herakliyüs’e gönderdiği mektupta âyetin de bulunduğu, mektubun bir gayr-i Müslime verildiği ve onun âyete dokunmasında sakınca görülmediği vâkasına dayanmaktadır. Çoğunluğun dayandığı “Mushaf’a abdestsiz ve cünüp olanların dokunamayacağını ifade eden” rivâyetin ise sahih olmadığını, sahih olanın ise mürsel olduğunu (Hz. Peygamber’e kadar raviler zincirinin kesintisiz olmadığını) ileri sürmektedir. Yukarıda meâli geçen âyete gelince İbn Hazm’ın onunla ilgili yorumu şöyledir: Allah Teâlâ “...dokunmasınlar” demiyor, “...dokunmazlar” diyor. Biz vâkıa olarak Kur’ân’a herkesin (temiz, pis, Müslüman, kâfir...) dokunduklarını görüyoruz; şu halde bu âyette geçen kitaptan maksat Mushaf değil, 78. âyette açıklanan “meknûn; yani gizli, saklanan” kitaptır, Kur’ân’ın Levh-i Mahfuz’daki aslıdır ve ona ancak melekler dokunabilir.... (81-84).
Okuma konusu
İbn Rüşd konuyu şöyle özetliyor: Bu konuda fıkıhçılar farklı hükümlere vardılar. Çoğunluk cünüp ve hayızlı olanın Kur’ân’ okumasını caiz görmezken bazıları caiz gördüler. İhtilâf sebebi “Hz. Peygamber’in Kur’ân okumasını, cünüplükten başka hiçbir şey engellemezdi” meâlindeki rivayettir. Caizdir diyenlere göre bu rivayet bir şey ifade etmez; Hz. Peygamber “Cünüplük yüzünden okuyamıyorum” demedikçe rivayetten bu sonuç çıkarılamaz; cünüp olduğunda okumamasının başka sebepleri de olabilir. Caiz değildir diyenlere göre bu sözü rivayet eden sahâbî kendiliğinden bunu söyleyemez, bir bilgisi olmalıdır. Çoğunluk hayızlı kadın konusunda da iki gruba ayrılmışlardır. İmam Malik, hayızın uzunca bir müddet sürdüğünü göz önüne alarak “az miktarda okur” derken diğerleri hayızlı ile cünübü birbirinden ayırmamışlardır (31-32).
İbn Hazm “Kur’ân’ okumak, tilâvet secdesi, Mushaf’a dokunmak ve Allah’ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir” diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: “Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağını söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile ispat etmeleri) gerekir”. İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delâlet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, Sahabe ve Tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).
Fıkıhçıların ihtilâf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki “kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları” konularında ittifak (icmâ) var; “mescide girme, Kur’ân’a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâfı yapma” konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh âlimleri caiz görmüşlerdir. İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir… Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur’ân okumaya... zorlamıyor; ama bazı kadınlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye, kınamaya, haram işliyorsun demeye hakları olamaz.
Küfre varan bid’atlar”
04:0023/11/2018, Cuma
G: 23/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Hangi küfre varan bid’at (Muhammed Resulullah demeyenlerin de cennete girebileceği, Hz. Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Mehdî-Mesih’in gelişinin inkârı vs.) varsa onun altında benim parmağım varmış, böyle diyor iftiracı.
“Küfre varan bid’atlar”
“Küfre varan bid’atlar”
21 Kasım, Çarşamba
Sonunda adam bizi tekfir de etti, “küfre varan bid’atların benim başımın altından çıktığını” ileri sürecek kadar denge ve ölçüsünü kaçırmış bulunuyor.
Bu konulara girmeden, “bak buna cevap veremedi” demesinler diye, kadınlarla tokalaşma meselesine de kısaca temas edeyim. Çağın önemli âlimi Karadâvî bu konuda genişçe bir makale yazmıştı, özetle şöyle diyordu: “Kadınlarla tokalaşma konusunda nas yoktur, rivâyetler ya zayıftır veya yasak/haram hükmüne delâlet etmez. Delil nas değil, sedd-i zerî’a (harama gidebilecek yolun kapatılması) ve ihtilâttır (kadın erkek beraberliğinin sınırlanmasıdır). Yaşlı erkek ve kadınlarla tokalaşmaya ve ellerini öpmeye çocukları okşamaya izin verilmesi bunu gösteriyor. Bu sebeple genç kadın ve erkekler genel uygulama olarak tokalaşmadan uzak durmalıdırlar. Kadın önceden elini uzatmamalıdır. Erkek uzatır da eli havada kalınca önemli bir sakınca doğacaksa ve cinsel bir duygu durumu da yoksa tokalaşma olabilir.”
Ben bunu da demiyorum, yalnızca şunu diyorum: Bazı kimselerin mevkii ve durumu bazı zamanlarda kadınla tokalaşmayı gerekli hale getiriyorsa -zaruret sayılan ihtiyaç çerçevesinde- bunu da istisnalar içine sokmak mümkündür. Meselâ uluslararası ilişkilerde devletimizi temsil eden bir kişi bir başka devlet temsilcisi kadın elini uzattığında tokalaşmazsa ortaya çıkacak durumu düşünmekte fayda var diyorum.
Bu ve benzeri yorumlar ve çözümlere farklı düşünenler “hatalıdır” diyebilirler, ama bid’at ve haram derlerse usulün dışına çıkmış olurlar..
Küfre varan bid’atlara gelelim.
“Muhammed Resulullah demeyen de cennete girer” sözü benim ağzımdan ve kalemimden çıkmadı, çıkamaz. Bir okuyucu bana şunları sormuştu, bakın ona ne cevap vermişim:
1. Hadis-i şerifte geçen; “La ilâhe illallâh, diyen cennete girecektir” ifadesini Ehl-i Kitap açısından nasıl anlamalıyız? Bu hadisten hareketle, kelime-i şehadetin ikinci kısmı kabul edilen “Muhammedün Resulullâh”ı söylemeyenlerin durumu hakkında ne söyleyeceksiniz?
2. Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitap’la ilgili âyetleri bütün olarak göz önüne alındığında tarihsellikten bahsedilebilir mi?
3. Ehl-i Kitap’la “Âmentü”de ittifakımız var demek doğru mudur? Dini açıdan bunun bir sakıncası var mıdır?
Cevabım:
1.Kur’ân-ı Kerim bütün insanlara hitap ediyor, herkesi ve her kesimi (dinli dinsiz, Ehl-i Kitap, kitapsız, müşrik, agnostik...) İslâm’a çağırıyor. Özellikle Ehl-i Kitab’ı ortak kelimeye (Bir Allah’a kulluk etmeye, bir O’nu Rab bilmeye) davet ediyor, Ehl-i Kitab’ın Allah için ‘Baba’ demesini, Hz. İsa için ‘Oğul’ denmesini, bir başka varlığa tanrılıktan bir pay ayrılmasını kabul etmiyor, böyle yapanlara “kâfir ve cehennemlik” diyor, kurtuluşun İslâm’da ve Allah’ın kabul ettiği tek dinin İslâm olduğunu ilan ediyor. Son Peygamber’in yalnızca bir bölgeye, bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildiriyor. Yüzlerce âyet ve hadisin ortaya koyduğu bu gerçekler, bu temel açıklamalar karşısında, soruda naklettiğiniz hadisin muhtemel mânâlarına bir bakalım:
a) “Lâ ilâhe illallâh” diyen cennete girer, Peygamber’e ve diğer iman esaslarına inanması, ibadet etmesi, haramlardan uzak durması gerekmez.”
Hadise böyle bir mânâ verilirse Kur’ân’da ve hadislerde tarif edilen İslâm’dan vazgeçilmiş olur, yüzlerce âyet ve hadisin hiçbir anlamı ve yeri kalmaz.
b) Kelime-i Tevhîd’in bu ilk cümlesi bütünün özeti, sembolü olarak ifade edilmiştir, maksat “İslâm’ın getirdiği iman esaslarına inanan cennete girer” demektir.
c) Bu hadis müminlere hitap etmektedir, anlatmak istediği de şudur: “İnancı tam olan bir mümin, günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer.”
Bu son iki mânâ, diğer âyetler ve hadislerle çelişmez, bu sebeple bu iki mânâ üzerinden yürümek gerekir.
Ehl-i Kitab’a gelince:
Peygamberimiz’in bu hitabını duyan Ehl-i Kitap ona inanmaz, ama onun çağırdığı tevhîdi (yani lâ ilâhe illallâh demeyi) kabul ederse ortada bir çelişki olur; Peygamber’in (s.a.) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimiz’e muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşu, onu Peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’ân’ı ve Muhammed Mustafa’nın (s.a.) peygamberliğini inkâr eden bir kimse cennete giremez. Son Peygamber’in rehberliği olmadan Ehl-i Kitab’ın, bâtıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Peygamberimiz hakkında sahih bilgi edinememiş Ehl-i Kitap ise tevhîd kelimesinin ifade ettiği “tek Allah’a inanma” esasını “düşünce, inanç ve hayatlarında” gerçekleştirdikleri zaman cennete girerler.
2. Kur’ân’ın Ehl-i Kitap ile ilgili âyetlerini ikiye ayırmak gerekir:
a) İnanç ile ilgili âyetler. Bunların tarihsel olmaları mümkün ve makul değildir, imanda hak her zaman haktır, bâtıl ve yanlış olan da her zaman bâtıldır, yanlıştır.
b) Ehl-i Kitap ile ilişkileri düzenleyen âyetler. Bunlara da toptan tarihsel denemez. Savaş, barış, bunların şartları gibi konularda tarihi durum belirleyici olabilir.
3. “Ehl-i Kitap’la ‘âmentü’de ittifakımız var demek” doğru değildir. Âmentü’de ittifakımız olsaydı İslâm onları “bizim âmentümüze” davet etmezdi. Evet, Ehl-i Kitap da Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere... iman ediyorlar, bu söz de bu maksatla söylenmiş olabilir ama onların “Allah, kitaplar, peygamberler, melekler, ahiret” konularındaki inançları ile İslâm inancı arasında çok önemli farklar vardır. Bu söz iyi bir maksatla da söylenmiş olabilir; o zaman yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için şöyle demek daha uygun olur: “Ehl-i Kitap ile inanç konusunda, -meselâ müşriklere nispetle- daha çok ortak noktalara ve esaslara sahip bulunuyoruz.”
(Muaviye, mezhepsizlik ve Mehdi konusu gelecek yazılara kaldı).
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
04:0025/11/2018, Pazar
G: 25/11/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bunlar da benim küfre varan bid’atlarımdanmış.
Ehl-i Sünnet kaynaklarında Muaviye’ye zalim, bâğî (meşru devlet başkanına isyan eden) ve fâsık diyen Sünni âlimler vardır. Ben ise yalnızca şunu söyledim: “Muâviye’yi sevmem, ama ona sövmem”.
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
“Muaviye’ye dil uzatma, mezhepsizlik, Hz. İsa ve Mehdî’nin gelmesini inkâr”
18 Kasım, Pazar
Bu konuda sağlam kaynaklara dayalı çok şey yazabilirim, ama ümmetin birliğe ekmek ve su kadar muhtaç oldukları bir zamanda bu konuyu uzatmak istemem, aklı az, vicdanı arızalı adamlar bana çamur atmasalar bu kadarını bile yazmaya elim varmaz.
Buhari ve Müslim dâhil sahih hadis kitaplarında yer alan “Peygamberimiz’in (s.a.) ahiretteki havuzu” ile ilgili hadiste, bazı kimselerin havuza gelmelerine engel oluyorlar, Peygamberimiz “Ya Rabbi bunlar benim ashabım!” deyince kendisine şu cevap veriliyor: “Senden sonra ne olmayacak şeyler yaptıklarını sen bilmiyorsun!”.
Muaviye’nin ve Hz. Hasan’a söz verdiği halde cayıp saltanata getirdiği oğlu Yezid’in, Peygamberimiz’in sevgilisi Ehl-i Beyt’e yaptıklarını bilenler bu ikiliyi sevmezlerse “ashabı sevmemekle ve onlara dil uzatmakla” itham edilemezler. Benim Ehl-i Beyt’e ve ashaba saygım ve sevgim tartışma götürmez, ashap hakkındaki övücü sözlerin istisnaları olabileceğini yukarıdaki hadis de gösteriyor. Tekrar edeyim: Ben Hz. Ali’yi, Hz. Talha’yı, Hz. Zübeyr’i, Hz. Aişe’yi, Muhacir ve Ensar bütün ashabı seviyorum; haksız suçlama ve bahanelerle ona savaş açan, yıllarca söven ve sövdüren şahsı sevmiyorum.
Mezhepsizlik meselesi
“Fıkıh mezheplerini inkâr etmek” ifadesini saçma buluyorum. Tarihte, kitaplarda ve ümmetin dini hayatında yerini bulmuş bir İslâm müessesesini inkârın mânâsı ve karşılığı yoktur.
S. Ramazan Bûtî’nin kitabında bahis konusu ettiği gibi, “Herkesin ictihad etmesini farz kılan ve taklidi de haram gören” kimselere mezhepsiz denebilir; bunun da mânâsı, “bu şahısların mezhebi yok” demek değildir; çünkü sözde ictihadları onların mezhebi sayılır, ama meşru mezhepleri taklit etmedikleri için ve bu mânâda mezhepsiz denebilir.
Beni bu kategoriye sokmak mümkün değildir.
Peki, ben ne diyorum:
1. İslâm’ın istediği ve ideal olan her bir müminin iman, ibadet ve işlerinin meşruiyetini; Kitap, Sünnet ve İcma’daki delili ile aklına dayandırmasıdır. Bunu yapabilenler tahkik ehli ulema ile müctehidlerdir. Dünya işleri genel olarak insanları daha ziyade meşgul ettiği için bu imkân ve ehliyeti elde edemeyenlerin bir bilene sorup bilgi alarak kulluk vazifelerini yerine getirmeleri zarureten meşru görülmüş, bu meşruiyet de mezheplerin oluşmasına sebep olmuştur.
2. İctihad kapısı kapanmamıştır ve İslâm durdukça kapanmayacaktır. İctihad ehliyetinin şartları bellidir ve bunları elde etmek kolay olmamakla beraber her zaman için mümkündür. Günümüzde muteber mektep ve medrese âlimleri ilmî bir tez hazırlarken veya ümmetin bir problemini çözerken öncelikle temel kaynaklara (Edille-i Şer’iyyeye), sonra fıkıh mirasına bakıyorlar, hangi müçtehidin delili güçlü veya çözümü ümmetin ihtiyacını karşılamaya daha uygun ise onu tercih ediyorlar, bunu bulamadıkları zaman da ictihad ediyorlar; bu iki davranış ise taklit değil, ictihaddır.
3. Müminlerin her zaman ve zeminde aynı âlime sormaları ve yalnızca onun fetvalarıyla amel etmeleri caiz olmakla beraber böyle bir mecburiyetleri yoktur. Bir yerde doğup büyümüş ve bilerek, seçerek değil, çevresinin telkini ile bir mezhebe göre amel eder olmuş bir mümin, gerektiği, ihtiyaç duyduğu, meselesinin çözümünü orada bulduğu takdirde başka bir mezhebin müftüsüne de sorabilir ve aldığı cevabı uygulayabilir. Mezhep müctehidlerinin yaşadığı çağda ve öncesinde bu böyle olmuştur.
4. Bu anlattıklarım, dört mezhebin fıkıh usulü kitaplarında vardır, ben yeni bir şey söylemiyor, kaynaklarımızda mevcut olanı naklediyorum; bu sebeple bana mezhepsiz diyen, onlara da mezhepsiz demiş oluyor.
Yazdıklarım hakkında geniş ve kaynaklı delil isteyenler “İslâm Hukukunda İctihad ve Taklid” isimli kitabıma bakabilirler.
Hz. İsa ve Mehdî
www.hayreddinkaraman.net adresli siteme bakanlar bu iki konuda geniş bilgi bulabilirler. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ne de bakabilirler.
Özetle
El-Fıkhu’l-Ekber, el-Akidetu’t-Tahâviyye gibi temel ve kadim kaynaklarda Hz. İsa’nın -yalnızca geleceği, ineceği- yazılıdır, ama Mehdî ile ilgili bir kayıt yoktur. Detaylar şerhlerde vardır. Sitemde şu yazılarım vardır:
Mehdî inancı kesin bir inanç unsuru/ögesi değildir. Kur’ân’da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O’nun geleceğine inanmayan da Müslüman’dır. Mesela İbn Haldun Mehdî ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.
Müslümanın meselesi kıyametin ne zaman kopacağı ve Mehdî’nin ne zaman geleceği değildir; bunlara takılıp kalmanın anlamı yoktur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.), “Kıyamet kopmaya başladığında elinde bir fidan olan onu diksin” buyuruyor. Yani: “Sen vazifene bak, yapman gerekeni yap, kıyamet kopadursun, o seni ilgilendirmez, ecelin gelince gideceğin yere gidersin”.
Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih, İstanbul’u fethederken Mehdî beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü Müslümanlar ise akıl, imkân ve güçlerini bir araya getirecek, Allah’ın verdiği imkânları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametler arayıp bularak avunuyorlar.
Hz. İsâ’nın ineceğine dair delâleti kesin bir âyet yoktur. Bu konudaki hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan “yeniden gelecek” kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) muhâlefet değildir; “O’nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok, söylememiş olabilir” demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de bir İslâm inancı oluşmaz…
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ’nın, Peygamberimiz’in dinine tabi olarak bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için maddi gövdesini ölümsüz kılmak ve onu –dünyadaki gövdesi ile- gökte bekletmek zarûrî değildir; şehitler de ölmemişlerdir, indellah mutlu olarak yaşamaktadırlar, ama maddi gövdeleri bu dünyada kalmış ve fani olmuştur. Allah onun gelmesini sonsuz kudreti ile başka şekillerde de gerçekleştirebilir. Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî’yi veya Hz. Îsâ’yı beklemek değildir, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslâhatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
04:0029/11/2018, Perşembe
G: 29/11/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
“Yıllarca Tayyar Altıkulaç ekibiyle Millî Görüş hareketi ve ehl-i tarikin aleyhinde bulunmuş” diyor.
Ağızdan çıkan her sözün hesabının sorulacağına iman eden insanların yalan ve iftiradan uzak durmaları şarttır.
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
“Milli Görüş ve tasavvufun aleyhinde bulunma”
25 Kasım, Pazar
Her iki konu ile alakam hakkında kısaca doğru bilgi vereyim.
Ben ve “ekibimiz” Milli Görüş’ün aleyhinde hiç bulunmadık, ama ilerleyen yıllarda onun düzen anlayışı ve siyaset tarzını tenkit ettiğimiz oldu, bir de din tahsili veren okulları siyasi olsun olmasın bütün dar grupların etki alanı dışında tutma kararımız vardı, bu karar sebebiyle de Müslümanca mücadelemiz oldu. Partiler ve bazı gruplar İmam Hatipleri ve Y. İslâm Enstitülerini arka bahçeleri yapmak istiyorlardı, biz ise bu okulların, bütünüyle milletin okulları olmasını, İslâm’a hizmet için gerektiği gibi yetişmelerini hedef olarak seçmiş bulunuyorduk.
Merhum Erbakan ile hiçbir zaman aramız bozulmadı, o, beni daima önemli toplantılarına davet etti, 150 kişilik heyet halinde Türk cumhuriyetleri ziyaretlerinde ben de bulundum, bana bir defadan fazla milletvekilliği teklif etti, bazı önemli istişarelere de çağırıldım. Türk cumhuriyetlerine yapılan ziyaretten dönünce “Adil Düzen “ adıyla Erbakan’ın takdim ettiği anlayış ve projeyi ilmî olarak tenkit etme ihtiyacını hissettik. Merhum Sabahaddin Zaim Hocanın başkanlığında seyahate katılan 15 kadar akademisyen ve hoca, Milli Görüş’ün partisine mensup birkaç zatın (içlerinde bugünkü Cumhurbaşkanımız da var) katılım ve hizmetiyle bir yıla yakın çalıştık ve ortaya bir rapor çıkmış oldu ve bu rapor Erbakan’a sunuldu. Bu faaliyet bir çatışma değil, genişletilmiş istişare mahiyetindedir.
Allah şifa versin dostumuz Ahmet Vanlıoğlu’nun aldığı randevu ile Fatih’te bir evde Erbakan Hoca ile bizim ekipten 8-10 arkadaş buluştuk, İmam Hatip Okullarına siyasetin sokulmamasını kendisinden rica ettik ve karşılıklı olarak gerekçelerimizi açıkladık. Ama Hoca’yı ikna edemedik, şu cümlesini nakledebilirim: “Ben sizi anlı şanlı cihada davet ediyorum, siz cephe gerisinde kalıp soğan ve patates soyalım diyorsunuz, ne yapalım bu bir nasip meselesidir.”
Evet, ortada bir fikir ve hizmet anlayışı ihtilâfı vardı, ama bu ihtilâf hiçbir zaman birbirimizi İslâm’dan, Ehl-i Sünnet’ten ve bütünlükten dışlama noktasına varmadı.
Benim tasavvuf aleyhinde bulunduğumu söyleyen bir kişinin birden fazla ilmî ve ahlâkî problemi/arızası var demektir.
Hayatımın hiçbir döneminde sahih İslâm tasavvufuna karşı çıkmadım, tam aksine ondan istifade etmeye çalıştım. Benim ve ekibimin mücadele ettiği sözde tasavvuf ve tarikat faaliyeti, sahte, şeriat dışı, dini istismara yönelik olanlardır. Tasavvuf ilim ve amel olarak ortaya çıktığı günden beri de onun gerçek mürşitleri, sahte tasavvuf çıkışları ile mücadele etmiş, insanları onların saptırmalarına karşı uyarmışlardır.
Özellikle benim tasavvufla alakamı doğru olarak anlamak isteyenler sitemdeki tasavvufla ilgili yazılarıma ve şu iki kitabıma bakabilirler: “İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu”, “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz”. Her iki kitap İZ Yayınları arasında basılmıştır.
Yazının başındaki sözü söyleyen zat bu kitaplarımı görmedi mi? Görmediyse yazık, gördü de yine iftira ettiyse daha yazık!
Not
Kardeşimiz Yusuf Kaplan’ın annesine Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyorum, makamı cennet olsun, geride kalanların başı sağ olsun.
Şimdilik son yazı
04:0030/11/2018, Cuma
G: 30/11/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok. Olup bitenleri bilmeyen insanımızın yanlış bilgi ve kanaat edinmelerini önlemek için zaman zaman bu kabil konuşma ve yazılara cevap veriyor, doğrusunu anlatmaya çalışıyorum. Bu defa yine bir dizi yazı yazdım, fazla uzamasın diye bugün şimdilik sonuncusunu yazıyorum.
Şimdilik son yazı
Şimdilik son yazı
23 Kasım, Cuma
“Yıllarca İngiliz ve İran paraleliyle iş tutmuş” iftirası mahkemelik bir iftiradır ama benim ne derlerse desinler Müslümanları mahkemeye vermek gibi bir âdetim yoktur. Ayrıca bu ifadeden bir şey anlamadığım için açıklama da yapamıyorum. Böyle birileriyle iş tutmaktan da, böyle bir iftira yapmaktan ve yapandan da Allah’a sığınırım.
The Cemaat ile alakama gelelim.
1963 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünden mezun oldum, o yıl bir kısım arkadaşlarımızla belli bir program dâhilinde, belli gruplardan bağımsız olarak İmam Hatip camiasıyla İslâm’a hizmet kararı aldık. Vazifelerimiz nerede olursa olsun irtibatı kesmedik, zaman zaman toplanıp istişâreler yaptık. Biz bir gruba bağlı değildik, ama bütün Müslüman cemaatlerle iyi ilişkiler içinde olmayı, mümkün olan en geniş çerçevede ümmet birliğini hedef almayı benimsedik. Daha 1961’de Kadıköy merkez vaizi iken İstanbul’daki etkili grup temsilcileri ile toplantılar yaptık, bu toplantılarda hitabet ve irşad usulünü konuştuk, bazı güncel meselelerde görüş birliği sağlamaya çalıştık. 1971 yılında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsüne Fıkıh hocası olarak tayin edildim. Buraya geldiğimde talebenin “Nurcular”, “Ülkücüler”, “Akıncılar” ve “diğerleri” şeklinde bölündüklerini, birbiri ile kavgalı olduklarını gördüm. Her biri ile ayrı ayrı toplantılar yaparak aralarındaki husumeti İslâm kardeşliği ortak değerinde gidermeye çalıştım. Bugüne kadar da hangi cemaat ve tarikat olursa olsun sahih İslâm’ın sınırlarını aşmadıkları sürece onlarla iyi ilişkiler içinde olmaya, benden bir yazı, konuşma, istişare vb. istediklerinde bunu yapmaya çalıştım.
Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik. Bu dönemde merhum Sabahaddin Zaim Hoca’nın teklifi ile onun başkanlığında gazete ve televizyonlarının istişare heyetinde bulundum. Abant toplantıları bana göre ülkemiz aydınları ile İslâmî kesim arasındaki fay hattını daraltmak ve ortak noktalarda ülkemiz için birlik içinde bir şeyler yapmak amacını güdüyordu. Bu sebeple birçok iyi niyetli, değerli ve cemaat dışı insanlarla ben de bu toplantılara katıldım, bir süre sonra başka vadilere aktıkları için terk ettim.
Çok istismar edilen “diyalog” meselesine gelince, bu konuda bir kitap yazdım, “Diayalog ve Kurtuluş Tartışmaları”. Dileyen bu kitaptan daha geniş bilgi alabilir, bu kitabı 2000’i takip eden yıllarda cemaatin yanlış bir yola girmesini engellemek için yazmıştım, burada şu satırları naklediyorum:
“Bu noktada önemli olan kırmızı çizgilere dikkat etmek, dengeyi bozmamak, kâr-zarar hesabını iyi yapmaktır; eğer bu çeşit diyalog İslâm’ın ve Müslümanların menfaatine değil, zararına olursa zinhar ondan uzak durmaktır. Müslümanlar, ‘Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere’ diyaloga girmezler, kendi davalarının şuurlu bir ‘misyoneri; yani davetçisi, tarafı’ olarak diyaloga girerler. Burada bir daha tekrar edeyim: Diyalog zorunludur, kendi duvarlarınızın içine hapsolarak —tebliğ başta olmak üzere— İslâm’ın çağdaş temsilini gerçekleştiremezsiniz, oyunlara müdahale edemezsiniz, ama oyuna gelmemek, pirinç peşinde iken eldeki bulguru da kaybetmemek için azami titizliği göstermeniz de ayrı bir vecîbedir.”
Normal ilişkiler sürüp giderken hükümetin 2012 yılında dershanelerin kapatılması kararı ile cemaat-iktidar arası açıldı. İktidarın aleyhinde tavır alan cemaati uyarmak için yazılar yazdım. Bu yazılardan birini (Dershane özel menfaat, kapatma kararı ve iktidarın yaşaması kamu yararı, bu sebeple özel menfaatin feda edilmesi gerekir, mealindeki yazı) saptırarak aleyhimde yayınlar yaptılar, iftiralarıyla bir grubu bana karşı tahrik etmeye çalıştılar. 17 ve 25 Aralık olayları ile iyice çizgiden çıktılar, haklarındaki kanaatim tamamen menfiye döndüğü için iyi ilişki kararıma son verdim.
Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:
“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”
O akşam yine Haliç Kongre Salonunda STK’ların Tayyip Bey’i teyid toplantıları vardı, orada da, otuz kırk yıldan beri olduğu gibi Tayyip Bey’in yanında idim ve konuşma yaptım.
Ben yine baştaki kararımıza sadık kalarak siyasi olsun olmasın bir grubun adamı değilim, ama kendi davama hadim olduklarına inandığım için R. Tayyip Erdoğan’ı ve iktidarını destekliyorum.
Bu yazılara sebep olan şahıs WhatsApp grubumuzu kastederek şöyle diyor: “Bu grupta bulunan Yusuf Ziya Kavakçı hocamız (H. Karaman’ı) çok iyi tanır.”
Ben de diyorum ki, madem dava arkadaşım Yusuf Ziya Bey’i şahit gösteriyorsun ben de kabul ediyorum, onun gruba yaptığı konuşmayı ve hakkımdaki hüsn-i şehâdetini dinle, belki tevbe edersin!
Beni şahıslar değil konu, problem, dava, çözüm… ilgilendirdiği için gerekli olmadıkça isim vermiyorum.
Birden fazla kişi –ki, bunların çoğu medya mensubu ve köşe yazarlarıdır- her fırsatta İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’na çatıyor, bu kurumları itibardan düşürmek için maalesef yalan söylüyor, iftira ediyor, abartıyor, istismar ediyor, konuyu ve/veya sözü amacından saptırıyor, münferit şahıs ve vakıaları genelliyorlar…
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
Diyanet’e ve İlâhiyat’a çatma hastalığı
7 Ekim, Pazar
Yakında bir köşe yazarının bir yazısını okudum. Din ilimleri tahsil etmemiş bulunan bu zatın “dinimizin tahrif edilmesine, sahih İslam’ın dışında bir İslam anlayışı veya dinsizliğin revaç bulmasına bazı kurumların destek olmasına karşı çıkmasına” katılıyorum. Ama aşağıda nakledeceğim ifadeleri, ilim, insaf ve takvaya sığmaz.
“FETÖ gitti ama içimizdeki tehdit bitmedi. Özellikle akademisyen, ilahiyatçı, din bilimci gibi ambalajlara bürünmüş, kendisini İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani gibi önde gelen âlimlerden bile üstün gören sapık bir güruh, her fırsatta ortaya çıkıp zehir saçıyor. Aynı istismarcılar, son günlerde de, ‘Kadınlar camiye gelmeli’ ifadesini kalkan yaparak saldırıya geçti.
Dinde reformculara; milletin parası ile sponsor olup, dine hakaret ettiren belediyeler, İslâm’a ‘Bölücü’, Kur’an’a ‘Yetersiz’ diyen sapıklara ‘İlahiyatçı’ payesi veren kurumlar vebal altındadır.”
Yüzden fazla İlahiyat Fakültesi ve binden fazla ilahiyat hocası var; İslam’a bölücü, Kur’an’a yetersiz diyecek kadar sapmış, yolunu şaşırmış bedbahtlar devede kulak değildir ve camiamız bunları dışlamaktadır. Kadınların camiye gelmelerini isteyenleri, yukarıdaki ağır ithamlara konu olan şahıslarla bir tutmak hatalıdır.
Kadınların camiye gitmelerini istemek ne reform, ne zehir saçmak ne de sapkınlıktır. Şartlar müsait olduğunda “kadınları, Allah’ın evlerinden mahrum etmeyin” diyen Efendimizdir’dir (s.a.). İyi niyetli bir kısım Müslümanın ve âlimlerin bunu istemelerini, eğer varsa kötü niyetli istemelerden ayırmak gerekir.
Şimdi gelelim asıl konumuz olan Diyanet’e çatma meselesine. Yazar diyor ki:
“Bu tür tahrifat teşebbüslerine mani olması gereken Diyanet ise ‘İlmihal’de, ‘…kadınların, erkeklerle aynı safta bulunup bulunmayacakları konusunun, dinî bir mesele olmayıp, doğal ve örfî nedenlere dayandığı…’ gibi ifadelerle, reformculara cesaret vermektedir.”
İlmihal’e katkı yapanlardan biri olduğum için işin doğrusunu açıklamam gerekiyor.
Bu konu İlmihal’de, “cemaatle namaz” bahsinde 272-275. sayfaları kapsayacak kadar geniş ve başta Hanefî mezhebi olmak üzere muteber fıkıh mezheplerinin görüşlerine uygun olarak yazılmıştır. Bu kadar uzun bir yazının son paragrafını alarak yanlış algı oluşturmak da iyi niyetle bağdaştırılamaz.
O bahsi İlmihal’den naklediyorum, takdiri de okuyucuya bırakıyorum:
Kadınların Mescitlere Gitmeleri ve Saf Düzeni
Hz. Peygamber, kadınların mescide gelebileceklerini, ancak evdeki ibadetlerinin daha üstün olduğunu çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Bu konuya ilişkin hadislerden bazıları şöyledir:
“Kadınların mescitlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır” (Müslim, “Salât”, 134-137; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, III, 148¬149).
“Kadınlarınız gece mescide gitmek için sizden izin istediklerinde onlara izin verin” (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, II, 944-945; Müslim, “Salât”, 139).
“Kadınlar cemaate katılmak istedikleri zaman, koku sürünmesinler” (Müslim, “Salât”, 141-142).
Hz. Peygamber döneminde kadınların sabah namazına gittiklerine dair rivayetler yanında, Hz. Peygamber’in kadınları bayram namazına katılmaya teşvik ettiğine dair rivayetler de bulunmaktadır (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I,98-99; II, 222-223, 311, 510-511, 891). Bu hadislerden birinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Henüz kocaya gitmemiş genç kızlar, perde arkasında yaşayan kadınlar (zevâtü hudûr) ve hayızlı kadınlar evlerinden çıksınlar; hayır ve müminlerin duasına (davet) şahit olsunlar. Hayızlı kadınlar, namaz kılınan yerden uzak dursunlar” (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 234¬235).
Farz namazların camide cemaatle kılınması daha faziletli olmakla birlikte, klasik dönemde fitne endişesiyle kadınların camiye gitmesine pek sıcak bakılmamıştır. Ebû Hanîfe serkeşlerin, kötü niyetli kimselerin uykuda olması sebebiyle güvenlikli vakit olduğu düşüncesiyle, yaşlı kadınların sabah, akşam ve yatsı namazlarında camiye gitmelerinde bir sakınca görmemiştir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise yaşlı kadınlar bütün vakit namazlarında camiye gidebilirler. Sonraki Hanefî fakihlerine göre ise zamanın bozulması ve fıskın ortaya çıkması sebebiyle yaşlı da olsalar kadınların cuma ve bayram namazlarına gitmeleri mekruh görülmüştür. Şâfiî ve Hanbelîler ise, ister genç ister yaşlı olsun güzel ve gösterişli kadınların, Mâlikîler’e göre de erkeklerin ilgi duymadığı yaşlı kadınların bile cemaatle namaz kılmak üzere camiye gitmeleri mekruhtur.
Günümüzde ve ülkemizde sokaklar örtülü, örtüsüz kadınlarla dolup taşmaktadır. Bu durumda örtülü kadınların camiye gelmeleri fitneye sebep gösterilemez. Aksine cemaatle namaz, çocukların eğitiminden birinci derecede sorumlu olan annelerin ve anne adaylarının dinî bilgi ve şuurlarını takviye eder.
“Kadının namazda erkeğin hizasında bulunması” konusuyla devam edeceğim.
..Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
04:002/12/2018, Pazar
G: 2/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Çin’in Doğu Türkistan Müslümanlarına yıllardan beri yaptığı zulmü bütün dünya biliyor, ama kılını kıpırdatan yok. Gözü kör olası dünya menfaati ve uluslararası ilişkilerin hâkim unsuru olan çıkar ilişkisi bu zulme dur demeyi engelliyor. Dünya Müslüman Âlimler Birliği aşağıya aldığım açıklamasıyla dünyanın, ne kadar varsa, vicdanlı insanlarını bu zulme dur demeye çağırıyor:
Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
Çin mezâlimi ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği
26 Kasım, Pazartesi
Yıllardan beri Müslümanların Çin’de, özellikle de doğu Türkistan’da Müslümanların haklarını elde etmede, dini özgürlükte, sosyal hayatta maruz kaldıkları zulüm ve onları zorla dinlerinden vazgeçirme çabaları hakkındaki haberleri art arda gelmektedir.
Bunlardan bazıları:
a. Milyonlarca Müslüman çocuğu toplayıp, zorla “Rehabilitasyon, yeniden elverişli hale getirme kampları” diye adlandırdıkları zorunlu çalışma kamplarında tutsak etmeleri, onurlarını kırıcı ve inançlarını, kültürlerini, dinlerini ve dine bağlılıklarını zayıflatacak her şeye maruz bırakmaları.
b. Müslümanlara camilerinde, dinlerini öğrenmede, dinî sembollerini icrada, ibadetlerini uygulamada ve seyahatlerinde baskı uygulamaları.
c. Müslümanları, kendi evlerinde yerli Çinlilerden misafir kabul ettirip, beraber yaşamayı ve günlük hayatı paylaşmayı zorla dayatmaları; bundan da maksatları Müslüman bireylerin namaz kılma, oruç tutma, giyim kuşam, Kur’ân-ı Kerimi bulundurma, seccade, sigarayı veya içkiyi bırakma gibi, İslâm’a bağlılıklarını sergileyen herhangi bir davranış veya İslâmî hükümlerin herhangi bir uygulamasında, kişiler hakkında rapor tutma ve dosyalamayı, onları zorla izleyip yakından takip etmeyi sağlamaktır.
Genel olarak görünen odur ki; Çin’in, Müslümanlara yönelik resmi politikası, İslâm’ı silmeyi ve İslâmiyet’e bağlılığı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Binaenaleyh Müslüman Dünya Âlimler Birliği, Çin Müslümanlarına karşı uygulanan eziyetin, zulmün ve haksızlığın tehlikelerine dikkat çekmekte, tüm bunlara karşı çıkmakta, sorumluları suçlu bulmakta ve tehlikeli sonuçlarını hatırlatmaktadır.
Bu yüzden Dünya Müslüman Âlimler Birliği:
1. Çin ve İslâm âlemi arasındaki, devletler ve halklar arası çeşitli ve kökleşmiş ilişkileri ve bağları hatırlatıp vurgulamaktadır; Birlik olarak biz bu bağlantıları ve ilişkileri sarsma ve kopartma yerine, genişletip güçlendirmeyi hedefliyoruz.
2. Dünya Müslüman Âlimler Birliği, Çin hükümetinden Müslüman azınlığın tüm haklarına, dine ve topluma ait özgürlüklerine saygılı olmaya davet etmektedir. Özellikle şunları istemektedir:
* Müslümanlardan tutuklananların serbest bırakılmaları, zorunlu toplu kamplarda alıkonulanların özgürlüklerine kavuşmaları.
* Mescitleri inşa etme, dini öğretme, Müslümanların ve başkalarının, birey ve toplum olarak ibadetlerini özgürce yapmaları ve sembollerini taşımaları dâhil olmak üzere herkesin dindarca yaşama ve dinî haklarını kullanma özgürlüğünün güvence altına alınması.
* Çin Müslümanlarının, ülkenin içinde ve dışında, çeşitli meşru amaçlar uğruna; seyahat etme, taşınma, ulaşım ve iletişim hakkına sahip olmaları.
* İslâm yardımlaşma ve dayanışma kuruluşu ve İslâm ülkelerini teker teker bu konuyla ciddi anlamda ilgilenmeye, olaylara ve gelişmelere vâkıf olmaya, gündeme taşımaya, Çin tarafı ile beraber ve Birleşmiş Milletler’e bağlı İnsan Hakları Konseyi önünde takipte kalmaya çağırmaktadır.
“Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler” (Yusuf: 21).
Prof. Dr. Ahmet
Abdusselam er-Reysuni
Dünya Âlimler Birliği Başkanı.
Prof. Dr. Ali Muhyiddin el-Karadâğî
Genel Sekreter.
Hayatımızda kadın
04:006/12/2018, Perşembe
G: 6/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kadın konusunu düşünürken ve konuşurken yalnızca aileyi göz önüne almak ve aile dışındaki hayatımızın bütününde kadının yerini ve rolünü ihmal etmek bir eksiklik olsa gerektir.
Hayatımızda kadın
Hayatımızda kadın
2 Aralık, Pazar
Hiç şüphe yok ki aile, eğitimden ekonomiye, cemiyet hayatı, yönetim, kültür ve medeniyete kadar hemen her alanda etkisi bakımından çok önemli ve ikame edilemez bir kurumdur. Ama unutmayalım ki, aile demek kadın, kız, anne, babaanne, anneanne… yani yalnızca kadın unsurlar demek değildir; aile bunların karşı cinsi olan oğullar, babalar, dedeler ve bunların nesillerini de ihtiva ediyor ve daraltılmış (çekirdek) ailede bile olsa bütün bu çevrenin sorumlulukları ile etkileri vardır, olmalıdır.
Çocuk-aile ilişkisinde kadının rolü ve sorumluluğu belki daha önemlidir, ama erkeğin de rolü ve sorumluluğu vardır. Bu rollerin ve sorumlulukların zaman, mekân, kültür, ekonomik vb. şartlarla kısmen de olsa değişmesi de meşrudur ve normaldir.
Şehirlerde ev kadınları ile köylerde, kırsal bölgelerde ev kadınlarının ev içinde ve dışında neler yaptıklarını, neler yapmaya mecbur olduklarını düşünürsek bu farklılığı kolayca tasavvur edebiliriz.
Son günlerde tartışılmakta olan “Kadınların ibadet için camilere gitmelerinin cevazı” konusu, sağlıklı bir tartışmaya katkı olsun diye beni şu hususları hatırlatmaya sevk etti:
AK Parti iktidar gelinceye kadar orta ve yükseköğretim kurumlarında okuyan, devlet dairelerinde çalışan kızlarımızın ve kadınlarımızın inançlarına uygun örtünme ve kıyafetlerle tahsil ve görevlerine devam etmeleri için mücadele verdik; bu mücadeleyi modernistler değil, dindar Müslümanlar verdiler. Bu süre içinde kimse “Ne iyi oldu, okumasınlar, çalışmasınlar, camiye bile gitmesinler, evlerinde oturup çocuk yapsınlar ve bunları eğitsinler” demiyordu.
Not: Eğitimci anneye eğitimi kim ve nerede verecek?
Bugün milyonlarca kızımız ve kadınımız okullarda okuyor, resmi olan ve olmayan görev ve hizmetlerde çalışıyorlar, İslam adına bunları okullarını ve işlerini bırakıp evlerinde oturmaya, ibadet için camilere bile gitmemeye davet etmek hikmete, eğitim ve davet kurallarına ters düşmez mi? Böyle bir çağrının kabul görme şansı ne kadardır, tepkileri ne olabilir?
Başta Peygamberimiz (s.a.) olmak üzere örnek mürşid ve yöneticilerin devirlerinde kadınlar, camiler dâhil hiçbir yere çıkmadan evlerinde mi oturmuşlar? Peygamberimiz hemen bütün yolculuklarını yanına hanımını da alarak yapmamış mı? Camide kadınların namaz kılmalarına izin vermemiş mi? Erkeklerden fırsat bulamadıkları için onlara ayrıca ders yapmamış mı? Medine pazarında bir sahâbî hanımı muhtesip (zabıtadan sorumlu) yapmamış mı? Savaşlara kadınlar da katılıp genel olarak geri hizmetlerde ama gerektiğinde cephede bulunmamışlar mı?...
Tesettür, sınırları farklı da olsa hem erkekler hem de kadınlar için gerekli, ihtilat kadınlara olduğu kadar erkeklere de yasak, namahreme ölçüsüz bakmak kadınlara olduğu kadar erkeklere de haram. Çocuk eğitimi kadınlara (annelere) olduğu kadar erkeklere (babalara) de ilgi ve sorumluluk gerektiriyor.
Hasılı:
İslâmî kurallar çiğnenmeden kadının gerektiği kadar hayatımızın bütününde olması için bir orta yol bulunamaz mı?
Suyu tersine akıtmaya çalışmak yerine biraz da bu konuda kafa yorsak diyorum.
Bireysel emeklilik
04:007/12/2018, Cuma
G: 7/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İnsanımızda okuma alışkanlığı zaten zayıftı, televizyon, sözde akıllı telefon ve sosyal medya kitap, gazete, dergi vb. okumayı iyice azalttı, bu yüzden kitaplarımızda ve sitemizde mevcut bilgiyi oradan almak yerine telefon veya e-mailden sorarak öğrenmeyi tercih eder hale geldiler. Fazlaca sorulduğu için bireysel emeklilik konusunu bir daha yazayım:
Bireysel emeklilik
Bireysel emeklilik
30 Kasım, Cuma
Bir zamanlar ülkemizde bireysel emeklilik ya bir çeşit hayat sigortası şeklinde yapılıyordu veya içinde İslâm’a göre meşru/caiz/helâl olmayan işlem ve gelirlerin de bulunduğu yatırım fonlarına yatırım yapmak suretiyle gerçekleşiyordu.
Şimdi katılım bankaları, içinde haram olan hiçbir işlemin ve gelirin bulunmadığı yatırım fonları aracılığı ile bir çeşit bireysel emeklilik kapısını açmış bulunuyorlar.
Özet olarak sistem şudur:
1. Bireysel Emeklilik Sistemi aslında düzenli gelire sahip olan insanların emeklilik öncesindeki gelir ve hayat standardını daha sonra da devam ettirebilmelerine imkân tanımak adına oluşturulmuş, uzun vadeli yatırım imkânıdır.
2. Sistem özü itibariyle 10 yıl vadeye dayalı tasarruf ve yatırımdır. Müşteri (süre sonunda) dilerse emekli gibi düzenli maaş alabilir, dilerse tek seferde biriken parasını “varsa” kârıyla birlikte tahsil eder. Ancak lehdarın vefat etmesi halinde, lehdar tarafından önceden belirlediği kişiye (yoksa vârislerine) fonda biriken anaparası ve “varsa” kârının ödenmesi (zarar varsa anaparadan mahsup edilir) garanti edilmektedir.
3. Burada fon yönetimi mevzu bahis olup, müşterinin aylık ödeyeceği tasarruflarla kurulmuş fonda (sepette) eskiden Hazine bonosu bulundurma zorunluluğu vardı, sonradan bu kaldırıldı. Mevzuat, fonun tamamı kıymetli maden ile (katılım bankalarının altın hesabı gibi), İMKB’deki hisse senetleri ile (İslâmî endekse uygun ürünlerle) veya bu ürünlerin karmasından oluşabileceği gibi fonun %10’unu geçmeyecek şekilde katılım havuzlarında değerlendirilmesine de imkân tanımaktadır. Hazine bonosu ve repo zorunluluğu ortadan kalktığı için katılım bankalarında bu üründe faiz bulunmamaktadır.
4. Bu üründen yararlanacak banka müşterilerine anapara ve getiri garantisi verilmemekte olup zarar da söz konusu olabilir.
Yukarıda verilen bilgiye göre faizden uzak kalarak yatırım yapmak veya ileride emekli maaşı gibi meşru bir aylık gelire kavuşmak isteyenler, katılım bankalarınca yürütülen bu “helâl kazanç fonlarına” yatırım yapabilirler. Süre sonunda elde edilecek kâr ve anapara yatırımcıya aylık olarak da ödenebileceği için bu yatırım “meşru bir bireysel emeklilik” işini görmektedir.
Katılım bankalarının bu işteki rolü ve kazancı iki şekilde olabilir:
a. Hizmet ücreti alabilirler.
b. Fona yatırım yapmak isteyen müşterilerle mudarebe şirketi ilişkisi kurarlar, işi yürütürler ve kârdan pay alırlar.
Devletin katkısı
Devlet kamu yararını gözeterek ve adaletten ayrılmaksızın insanlarına reel faizsiz kredi (teşvik kredisi) verebilir, bağışlarda bulunabilir. Lüzumsuz veya ikinci derecede önemli olan harcamaları kısmak ve tasarrufu teşvik amacıyla bireysel emekliliği de teşvik ediyor, teşvik için belli bir meblağı hibe ederek prim şeklinde ödüyor. Böylece önemli ölçüde bir sermaye birikecek, bu sermaye meşru yatırımlara, üretimlere yönlendirilecek, istihdam alanları genişleyecek ve ülkenin serveti, halkının refahı artacak (kamu yararı)...
Zekât
Başka mal varlıkları sebebiyle zekât yükümlüsü olan Müslümanlar, ayrıldıkları takdirde alabilecekleri devlet katkısı ile kendi birikmişleri toplamını zekât matrahına dâhil eder zekâtını öderler.
Bilim ve din
04:009/12/2018, Pazar
G: 9/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bazı tavırları ve dar dünyasında, derinlere dalmadan, kendince kesin sonuçlara ulaşması bana çocukça gelen bir bilim adamı var; Dine ve Allah’a inanmıyor. İnanmamakla kalmıyor, niçin inanmadığını her vesile ile ispat etmeye çalışıyor ve dolayısıyla başkalarını da bu inançsızlık inancına davet ediyor.
Filistinli esnafa ırkçı saldırdı
Filistinli esnafa ırkçı saldırdı
9 Temmuz, Perşembe
Bu bilim adamı geçen günlerde bir tv. programında meşhur üç dinin ilâhî bir kaynaktan gelmediğini, beşeri bir uydurma olup eski çağlardan beri (Sümerler’den beri) birbirinden etkilendiğini “ispat” için “bilimsel” bir kanıt sundu, neymiş: Filan kazıda (Ninova’da imiş) ortaya çıkan bilgilere göre üç meşhur din de daha önceki beşerin uydurduğu dinin
(geleneğin) devamı imiş!
Yani bu çocuk mantığına göre “sonraki A, daha önceki B’ye, bu da ondan önceki C’ye benziyorsa, bunlar arasında ortak bilgiler ve inanç esasları varsa üçü de C’nin devamıdır, C beşeri ise bunlar da öyledir, Tanrı olmadığı gibi onun vahyine dayanan din de yoktur”.
Peki, bu mantık, bu çıkarım bilim midir, bilim, insanı zorunlu olarak bu sonuca mı götürüyor?
Bir bilim adamının bu soruya verebileceği cevap şu olmalıdır:
Bilimin alanı sınırlıdır, dinin alanı ise bu sınırı aşar, bilim dinin getirdiği bilgiler içinden kendi sınırını aşanlar hakkında ne kabul ne de red cevabı verir, “şimdilik bilmiyorum” der.
Bilim, dinlerin menşe’i (kaynağının ilâhî olup olmadığı) konusunda da bir şey söyleyemez; eğer sonraki bir dinin inanç ve bilgileri ile daha önceki arasında bir
benzerlik bulursa, yalnızca “benzerlik var” der ve
bunun sebepleri üzerinde araştırmaya devam eder.
İslâm inancına göre ilâhî dinlerin tamamı Allah Teâlâ tarafından Peygamberlerine vahyedilmiştir, itikad konularında ilk din ile son din arasında fark olmaz, konuların ifade ve ispat şekillerinde farklılıklar olabilir. Şu halde o tür kazılarda çok daha önceki din ve geleneklerde benzer inanç ve bilgi esasları bulunsa bunun akla en yakın sebebi aynı kaynaktan gelmiş olmalarıdır. İlkinin beşerî olduğu bilim yoluyla ispat edilemeyeceği için diğerlerinin de beşeri olduğu bilim adına ileri sürülemez.
Bu konu üzerinde düşünürken aklıma, bütün dünya bilim adamlarının saygı ile andığı Albert Einstein’ın bazı sözleri geldi, bizim bilim adamını belki tevazua yöneltir diye bunları nakledeceğim:
* Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey odur.
* Tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini gösteriyor ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları bu aklın yanında sönük bir gölge gibi kalır.
* Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık,bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk.
* Her ne kadar din ve bilim dünyaları birbirlerinden açıkça farklı iseler de, aralarında güçlü karşılıklı ilişkiler ve bağımlılıklar vardır. Her ne kadar din hedefin ne olduğunu saptarsa da, hedefine nasıl ulaşılacağını bilimden öğrenmiştir. Ama bilim yalnız emelleri, gerçekleri ve anlamayı kendine ilke edinenler tarafından yaratılabilir. Bu hissin kaynağı dindir. Akıl ve mantık da bu güçlü imana hizmet eder. Ben bu bağlamda imanı güçlü olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durumda diyebiliriz ki: Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır.
Dağlar ne işe yarar
04:0013/12/2018, Perşembe
G: 13/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in Allah Teâlâ tarafından Peygamberi Muhammed Mustafa’ya (s.a.) vahiy adı verilen özel bir iletişim aracı ile bildirildiğine iman ediyoruz.
Dağlar ne işe yarar
Dağlar ne işe yarar
6 Aralık, Perşembe
Kur’an’ı Allah bildirdiğine ve O’nun her şeyi eksiksiz ve doğru bildiğine göre Kur’an’da yanlış da olamaz.
Baştan beri Kur’an’ın beşer sözü veya eski dinlerden aktarma olduğunu iddia edenler olmuş fakat onun meydan okumasına, “madem beşer sözü bir benzerini de siz yapın” demesine rağmen bunu yapabilen olmamış, eski din kitaplarından aktarılma iddiası da tarihi vakıaya aykırı düştüğü ve belgeye dayanmadığı için havada kalmıştır.
Akıl ve bilim ile Kur’an ilişkisi konusuna gelince:
Biz Müslümanlar şuna da inanıyoruz:
Kur’an’ı gönderen de Allah’tır, insanlara akıl veren ve onu kullanın diyen de Allah’tır. Şu halde bu ikisi arasında bir çelişki olmaması gerekir. Birinin A dediğine diğeri B demez, dememiştir, ancak varlık ve hakikat alanı bilim ve aklı aşacak kadar geniştir ve her bir varlık mertebesinin kendine mahsus ilmi ve bu ilmin özel vasıtaları vardır. Bilim adamı haddini (sınırını) bilir, gözlem ve deney alanına girmeyen konularda ahkâm kesmez, “bu konular bizim alanımızın dışındadır” der ve susar. Susmayanlar, bilim adamı değil, bir ideoloji ve inanç olarak bilimciliğe sapanlar, bisikletle göklere tırmanmaya kalkışarak gülünç olanlardır.
İşte bunlardan biri, kendisine itiraz eden ve soru soran bir genci şöyle susturmaya kalkıştı: “Kur’an’da bir tane bile bilime aykırı bir söz olsa onun ilahi filan olmadığına delil olarak bu yeter; Kur’an’da ‘dağları zelzele olmasın diye yarattık’ deniyor, halbuki bu bilim bakımından doğru değildir, dağlarda da zelzele olur…”
Sayın Prof.
Bir kere Kur’an’da “zelzele olmasın diye dağları yarattık” mealinde bir âyet yok. Böyle bir tercüme gördüyseniz yanlıştır. Nahil:16/15, Enbiya: 21/31, Lukman 31/10 âyetleri “yerkürede dengeyi sağlamak için” mealindedir.
Bir de, “Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi: 6-7) âyetlerinde olduğu gibi “dağların kazık mahiyetinde olduğunu bildiren âyetler vardır.
Peki bilim ne diyıor?
“Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir. Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır. Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi (isostasi) diye tanımlanır.”
“Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.
Faizci bankaların promosyonları
04:0014/12/2018, Cuma
G: 14/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Bir WhatsApp grubunda konu ile ilgili olarak tanınmış hocaların söyledikleri şöyle aktarılmıştı:
Nureddin Yıldız:
“Banka promosyonları, direkt faiz değildir. Faiz şartları ona uymuyor ama soframıza gelebilecek bir helallikte olduğunu da zannetmiyorum.”
Faizci bankaların promosyonları
Faizci bankaların promosyonları
9 Aralık, Pazar
Mehmet Talu:
“Kişi için bu promosyon bir faiz olmadığı için alabilir ve dilediği şekilde tasarruf edebilir. Fakat şunu da belirtelim ki, bu fazla ödemelere ihtiyaç duymayan kardeşlerimizin bunu kullanmayıp fakir kimselere ve yardım kuruluşlarına vermeleri daha münasiptir. Çünkü bu ödemelerin tek nemalandırma kaynağı, faizdir. Bu durumda bu fazlalıklar kesin olarak faiz olmasa da faiz şüphesi taşımaktadır.”
Ahmet Mahmud Ünlü:
“Kesinlikle alın, bankaya bırakmayın, geçiminizi sağlamakta zorlanıyorsanız siz kullanın, eğer ihtiyacınız yoksa ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtın…”.
İhsan Şenocak:
“Sistem belli bankalarla anlaşmayı şart koşuyor. Bu para faiz hükmündedir. Bu para alınacak çünkü alınmazsa faizci sisteme katkı sağlanmış olunur. Fakat alındıktan sonra kendi ihtiyaçlarınız için kullanmayın. Bu para ancak kamu yararına harcanabilir. Fakirlere de verilmemelidir.”
Halil Günenç:
“Promosyon denen bir şey vardır. Vatandaş parasını hangi bankaya verirse onlara promosyon veriyorlar, yine onu alacaksın ama fakirlere vereceksin. Yiyemezsin çünkü o para faizdir. ‘El malü’l-habis, sebilühü et-tasadduk’ devletten gelse ayrı.”
Orhan Çeker:
“Banka promosyonlarını bankanın hediyesi sayıyoruz. Bankanın hediyesi olan bir parayı da yenmeyen, içilmeyen, giyilmeyen bir yere sarf edin diyoruz.”
Faruk Beşer:
“Promosyonları soruyorlar. Emeklilerin durumu iyi değil, ama bu para peşin verilmiş bir faizdir. Alınacak, ama bir fakire verilecek.”
Benim söylediğimi de şöyle aktarmışlar:
“Mümkünse maaşlarımızı faizli işlem yapmayan katılım bankalarına yatırıp oradan çekelim. Bunun mümkün olmadığı yerlerde ve şartlarda ise verilen promosyonları alalım ama -yoksul değilsek- bunu yoksullara verelim.”
Benimki doğru aktarıldığına göre diğerlerinin de öyle olduğuna inanıyorum.
DiyanetTV’de Hüseyin Kayapınar Hoca’nın cevabını dinledim, o da en azından faiz şüphesi bulunduğu için ihtiyaç içinde olmayanların bu promosyonu alıp yoksullara vermeleri gerektiğini söylüyor.
Benim, faizci bankaların verdikleri promosyonun faiz olduğunda şüphem yoktur.
Bir yerde çalışan kişi, maaş ve ücretini hak ettiği andan itibaren bu para onun mülküdür ve işverenin elinde emanettir. Çalışan emekli ise maaşını nereden almak istediğini devlet ona soruyor ve oraya gönderiyor. Emekli değilse çalıştığı kurum, çalışanlara vekâleten, onların mülkü olan maaşlarını nereden alacaklarını belirliyor. Eğer kurum, faizci bir banka ile anlaşmış ise çalışanların malı/parası o bankaya geliyor, çalışanların kahir çoğunluğu o gece saat onikiyi bir saniye geçe maaş ve ücretlerini almıyorlar, bu paralar bankalarda emanet desek bankanın ondan faiz kazanamaması (parayı kullanma imkanının olmaması) gerekir, banka bu paraları faize koyuyor, kullanıyor, şu halde kendine ödünç verilmiş (cari hesap) kabul ediyor, bundan daha fazla kazandığı için daha azını para sahiplerine promosyon adıyla veriyor. Promosyonu hediye kabul etseniz bile paranızı meşru yerde kullanan bir kimsenin dahi size bu para yüzünden hediye vermesi caiz değildir, burada ise hem meşru olmayan yerde (faizcilikte) kullanıyor, hem de bu yüzden sahibine hediye veriyor.
Dediğim gibi, bu paralar alınacak ve buna, temel ihtiyaçları bakımından muhtaç olanlar kullanacaklar, bu seviyede muhtaç olmayanlar, Halil Hoca’nın ve diğerlerinin dediği gibi yoksullara verecekler.
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
04:0016/12/2018, Pazar
G: 16/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Başlık bana ait, ama alttaki yazıyı, değerli insanımız ve işin ehli Kızılay Başkanımız Kerem Kınık’tan ben rica ettim, okuyucularımla paylaşıyorum:
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
Kızılay’ı ehil ellerde koruyalım
9 Aralık, Pazar
Kızılay’ın tarihi, Türkiye’nin tarihinden ve bu tarih içindeki dönüşümlerden hiç bağımsız olmamıştır. 150 yıllık bu tarihi ‘iyilik çınarı’ Osmanlı’nın ‘sırtlanlar’ tarafından kanatılan yaralarına merhem sürerek başladığı yolcuğuna, Mehmetçik ile her cephede yan yana yürüyerek devam etmiş, Türkiye’nin yaşadığı her buhranda ve her sıçramada da Devletinin ve Milletinin yanındaki yerini almıştır.
Ülkemizin son yıllarda büyük bir sıçrama yaptığı tartışmadan varestedir. Kızılay’ın “Güçlü Türkiye’nin Güçlü Kızılay’ı” şiarıyla bu sıçramaya ayak uydurması da kaçınılmazdır. Kızılay, 2016 yılından itibaren bu sıçramanın stratejik planlarını yapmış, belirlediği stratejileri de bir bir hayata geçirmeye başlamıştır. İki olan uluslararası delegasyon sayısını 12’ye çıkarmış, 30’dan fazla ülkede insani yardım operasyonu başlatmış, 2017 yılında 20 milyon, 2018 yılında 30 milyon mazluma bir kap yemek, bir battaniye, bir kutu ilaç, bir bardak su verebilen örnek bir yardım kuruluşu halini almıştır.
Ancak, tabiatın kuralıdır: her değişim ve dönüşüm kendi karşıtını da oluşturur. Elbette bu da bizim beklediğimiz bir durumdu. Kızılay’ı milletine ait değerlerle buluşturma yolcuğunun sancısız geçmesi tabii ki beklenmiyordu. 15 Temmuz hain kalkışmasının ardından bir iç temizlik yapan kurum, 15 Temmuz’dan sonra demokrasi nöbetlerine, tüm talimatlara rağmen çıkmayan, milletinin gelecek kavgasında yerini almayan ‘Kızılaycılarla’ yollarını ayırdı. Milletin dişinden, tırnağından artırdığıyla yaptığı bağışları yerine hakkıyla ulaştırmayanla birlikte yürünmesi de beklenemezdi. 100 bin nüfuslu bir ilden birtek bile kurban vekaleti alamayan şube yapısıyla mazlumun yanındaki yeri alınamazdı. Yine tabiatın kanunu olduğu gibi, birçok farklı çevre ‘ortak düşman’ etrafında kendi farklılıklarını bir kenara atarak Kızılay Yönetim Kurulundan olağanüstü kongre toplamasını istediler. Yasal şartları yerine getirmiş olsalar idi bundan da geri durulmazdı elbette. Ancak Olağan Üstü Hal döneminde tüzüğü gereği Genel Kurul yetkilerini kullanma hakkı olan Yönetim Kurulu, kapatılan şubelerdeki delegelerin delege vasfının düşmesi, tüzük gereği başvuru yapmadıkları için bir ay sonra otomatik dernek üyeliklerinin de düşmesi, velev ki delege olsalar bile tüzük gereği 15 gün içerisinde beşte bir imzayı toplayamadıkları için bu talebi reddetti. Elbette bu kişilerin mahkemeye gitme hakları vardı. Yaklaşık 1 yıl önce mahkemeye aynı taleple başvurularını yaptılar. Yönetim Kurulu o kadar süreçten emindi ki, bu talebin yargıdan da döneceğine hiç kuşkuları yoktu. Ta ki ortaya garabet bir bilirkişi raporu konulana kadar. Hukuk Profesörü olan bilirkişi Kızılayla hiçbir hukuki bağı kalmamış bu kişilerin delege olduklarını, 15 günden sonra gelen tebligatların uzaktan gelip yolda vakit kaybettiğini dolayısıyla yasal olarak kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek raporunu mahkemeye teslim etmiş. Mahkeme de, artık Kızılay ile hiçbir bağı bulunmayan bu kişilerin Kızılay yönetimini belirlemesi gerektiği yönünde inanmakta zorlanılacak bir karara imza attı.
Yerel mahkemenin kararı elbette ki –ve iyi ki- kesin karar değil. Bu karara Bölge Adliye Mahkemesi ve ardından ihtiyaç olması durumunda Yargıtay nezdinde elbette itiraz edilecektir. Bu yanlışlıktan dönüleceğine de canı gönülden inanıyoruz. Zira Devlet Türkiye’nin en önemli Uluslararası markalarından olan ve her yerde tanınan Kızılayı böyle hukuksuzluklara kurban etmez.
Bizi ve dünyanın dört bir yanında bizden yardım bekleyen mazlumları üzen durum şudur; Kızılay’da yönetimler geçicidir. Kızılay Yönetimi hiçbir ad altında hiçbir ücret almadan bu görevi yapar ve zamanı geldiğinde de iyilik bayrağını bir başkasına devreder. Kızılay bu ülkenin ve hatta insanlığın yüz akı kurumlarından biridir. Son yıllarda nerede bir kişi bir derde düşse yönünü Türkiye’ye ve Kızılay’a dönmektedir. Bizim bu mazlumların feryadını ortada bırakmaya hakkımız yoktur.
Tüzüğü gereği Fahri Başkanı Cumhurbaşkanımız olan Kızılayın büyüme ve güçlenme yolculuğu Milletimizin ve insanlığın ortak gururudur. Bu gururu lekeleyecek her yanlış hesap Bağdat’tan döner, müsterih olun.
Kerem Bey’in yazısı budur. Ben de şunu ekleyeceğim:
Genel Başkan sevgili Dr. Kerem Kınık, dört yıllığına, Kızılhaç ve Kızılay Federasyonunun Avrupa ve Orta Asya başkanı seçilmiştir, önümüzdeki ay İslam Dünyasının 57 ülkesinin Ulusal Derneklerinin birliğinin kurulacağı çok önemli bir zirveye de İstanbulda ev sahipliği yapacaktır. Bir de böyle bir dönemde bu muamele hiç bir şekilde kabul edilemez.
Mealcilik ve meal okumak
04:0021/12/2018, Cuma
G: 21/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da iki aşırı uç bir de olması gereken orta yol var.
Aşırı uçlardan biri mealciliktir.
Ben mealciliği şöyle tanımlıyorum:
Mealcilik ve meal okumak
Mealcilik ve meal okumak
14 Aralık, Cuma
Arapça bilmeden, usul bilmeden, onbeş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in, asıl dilinden başka bir dile yapılmış tercümesini/mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak; inanç, ibadet ve davranış kurallarının bilgisine ulaşmayı hedef edinmek.
Bunun sağlıklı, mümini amacına ulaştıracak bir yöntem olmadığı güçlü delillerle sabittir.
Bir köşe yazısı bu delillerin tamamını sırlamaya müsait olmadığından yalnızca yine aziz kitabımızdan hareketle şunları zikretmekle yetineceğim:
—Kitabımız, doğru anlaşılabilmesi, anlama ve uygulamada yanlışa düşmemesi için Peygamberimiz’e (s.a.) uyulmasını emrediyor. (Bu konuda birçok ayet var.)
—Yine kitabımız, hem onu anlama hem de anlama ve uygulamada ihtilafa düşüldüğünde doğruya yönelme için âlimlere (ilmî birikime) başvurmayı tavsiye ediyor.
—Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar metinde kalır, meale geçmez.
Bu sebeple meal ve tefsir okunur, bunun sayılmayacak kadar çok faydası ve bereketi vardır; ancak, hüküm çıkarmak için Arapça ve usul bilgisine, nazm-ı Kur’an’a müracaata ihtiyaç vardır.
Diğer aşırı ucun temsilcileri, meal ve tefsir okumayı yasaklıyor, bunların Müslümanları böleceğini, ortaya İslam diye birçok farklı dinin çıkacağını, bu sebeple tefsir ve meal okumayı bırakıp dini ilmihallerden öğrenmek gerektiğini iddia ediyorlar.
Orta yol ise hem meal ve tefsir hem de, başta ilmihaller olmak üzere, güvenilir âlimlerin yazdıkları diğer eserleri okuyarak doğru, seviyeye göre derin ve şuurlu, beşeri olan ile ilâhî olanı birbirinden ayırmaya dayalı din bilgisi edinmektir. Tarih boyunca bu usul uygulanmış, böyle okuyan ve dinleyenler doğrudan sapmamış ve ümmetin kahir çoğunluğu (1.7’de 1.5’i) Ehl-i Sünnet itikadında müminler olmuşlardır.
Bunu kaydettikten sonra, bu yazıyı yazmaya da sebep teşkil eden bir yazıdan söz edeceğim.
Bir ay kadar önce idi, sosyal medya denilen “doğru ve yalan, iyi ve kötü haber-bilgi deposunda” bir yazı dolaştı. Uzunca yazının özeti şudur:
Müslümanlar asırlarca Kur’an’ı anlamadan okudukları için ona büyük bir saygı ile bağlanmışlar, başta İngilizler olmak üzere İslam düşmanları ümmeti çözmek için Kur’an bağlılığını bozmak gerektiğini düşünmüşler, 1870’li yıllarda sözde bir Müslüman onlara şu tavsiyede bulunmuş: “Kur’an’a uyalım.” Yani Kur’an’ı tercüme ettirelim, herkes kendi dilinde okusun, o zaman ortaya birden fazla din şeklinde İslam çıkacak, ümmet Kur’an’a saygısını kaybedecek, bölünecek, İslam düşmanları da maksatlarına ulaşmış olacaklar.
Bu tavsiye üzerine Kur’an Arapça bilen iki Hristiyana tercüme ettirilip yayılmış…
Hem olayın vukuu (karar verilmesi) tarihi ile bir seminerde olaya şahit olanın anlattığı tarihler arasında, uydurma olduğunu gösteren tutarsızlıklar var hem de Kur’an-ı Kerim’in ilk tercüme ediliş tarihinde hatalar var.
Küçük bir bilgi notu sunayım:
“Kur’ân-ı Kerîm’in tercüme edildiği en eski dillerden biri de Türkçe’dir. 950’li yıllardan itibaren toplu olarak İslâmiyet’i kabul eden Türklerin Kur’an’ın bazı küçük sûrelerini kendi dillerine çevirmiş olmaları muhtemeldir. Zira Türkler, daha önce intisap ettikleri dinlerin kutsal metinlerini kendi dillerine tercüme etmişlerdi. İlk Türkçe Kur’an tercümesinin tarihi ve mütercimi bilinmemekle beraber, bu çalışmanın IV-V. (X-XI.) yüzyıllarda gerçekleştiği tesbit edilmiştir.” (İnan, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Tercemeleri, s. 4, 
Kur’an-ı Kerim kendini, “Şüphesiz kitap, Allah’ın saygılı kulları olmak isteyenler için doğru yol rehberi, en doğru ve sağlam bilgiye götüren…” şeklinde tanımlarken, Kur’an’ı anlamanın, bunun için meal ve tefsir okumanın insanları doğru İslam’dan saptıracağını, Kur’an’a saygıyı kaldıracağını ve ümmeti böleceğini iddia etmek çok vahim bir sapmadır.
Bu sosyal medyada herkes yazar-çizer oldu; kim hain, kim iyi niyetli cahil-cesur, kim ehliyetli ve ıslahatçı.. belli olmaz hale geldi. Buralarda dolaşan bilgileri, başta Diyanet olmak üzere, güven kazanmış din ilmi adamlarına sormadan benimsemek ve yaymak asla doğru değildir, vahim sonuçlar doğurabilir, vesselam.
Yangın var yangın!”
04:0023/12/2018, Pazar
G: 23/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Kardeşimiz, gazeteci ifadesiyle refikimiz İsmail Kılıçarslan’ın, 20 Kasım 2018 günü okuduğum “Yangın var yangın!” başlıklı yazısının, bilhassa din eğitimi ve tebliği (daveti) ile meşgul olanlar tarafından sıkça okunması gerekiyor. Bu samimi, dertli, kişiliği ve değerleri ile toplumun içinden seslenen insanımızı ve bu sese katılan diğerlerini, âlimler, vaizler, müftiler, ilâhiyatçılar, diğer din görevlileri ve gençliği dert edinenler olarak dinlemezsek eğitim hizmetinde başarılı olmamız mümkün değildir.
“Yangın var yangın!”
“Yangın var yangın!”
16 Aralık, Pazar
Az da olsa vaiz dinliyor ve her Cuma günü bir hatibe mecburen kulak veriyorum. Giyim kuşam, dil, genel kültür, tavır, ses… bakımlarından pek çok eksik bulunduğuna üzülerek şahit oluyorum. Başta Kur’ân ve Hadisler olmak üzere din bilgisi kaynaklarımızın aktarımında eğitim muhatabımız olan insanların dünyası ile ilişki kurulamıyor. Herkes “gençler ah gençler” diyor da içlerinde bu kesimin içine girmiş, dertlerini dinlemiş, ilgi alanlarını tespit etmiş ve en mühimi onları anlamaya çalışmış olanlarımız pek az.
Bir de kâfiri, din düşmanını, çocuklarımızı ve gençlerimizi zehirleyen faaliyet odaklarını bırakıp çoğu ikinci derecede önemli konuları bahane ederek Müslüman ilim adamlarını tekfir edenlerimiz, olmadı hakaret ederek itibarsızlaştırmaya çalışanlarımız var. İttifakla sabit din hükümlerine ve bilgisine kesinlikle aykırı görüşleri ve yorumları din ve bilim adına piyasaya sürenler var, bunlara karşı halkı uyarmak da bir vazife, ancak içtihada ve yoruma açık olan, kişiyi kesinlikle dinden çıkarmayan konularda birbirimizi başka zeminlerde ve şekillerde uyarmamız ve asıl problemlere birlikte çözüm aramamız zaruri hale gelmiştir.
İsmail Bey’den söz ettim ve başlığını alıntıladım; birkaç cümlesini de nakletmek borç oldu:
“İlki 15-30 yaş arası gençlerin alkol kullanım oranları. Bu soruya ‘sık sık alkol kullanıyorum’ yani ‘alkol problemim var’ diye cevap veren gençlerin oranı 4,9. ‘Ara sıra kullanıyorum’ cevabı ise 18,8. İkinci can sıkıcı sonuç ise gençlerin 6,7’sinin ‘hiç kimse beni anlamıyor’ demiş olması…
Bugün içine düştüğümüz sosyal buhranlarının hepsinin çözümünün İslâm’da, bilhassa da İslâm’ın Ehl-i Sünnet yorumunda olduğunu düşünüyorum ben. Fakat yine çok uzun süredir kendisini ‘Ehli Sünnetin müdafii, Sünniliğin yılmaz bekçisi, geleneğin asıl temsilcisi’ olarak topluma prezante eden isimlere, sözüm ona âlimlere, bol etkileşimli hocalara, ateşli vaizlere bakarak diyorum ki kendi kendime ‘oğlum İsmail. Ya sen Sünniliği yanlış biliyorsun ya da Sünnilik bu adamların savunduğu şey değil.’
‘Allah’ın dini tehlike altındadır ve ben onu korumakla görevlendirildim’ diyerek adeta ‘poz kesen’ hocaların hiçbiri ‘yara teşhisi’ konusunda uzman değiller. Bu yanıyla da kolundaki kanamalı kesiği gösteren hastaya ‘o kesik önemli değil, önce bir saçlarını tarayalım’ diyen beceriksiz hekimlere benziyorlar. Oysa yara kolumuzda, yara kalbimizde. Seküler dayatmalar çağında her gün yaralanıyoruz ve yaramızı gösterdiğimiz hemen herkes bize ‘saçını tara’ diyor…
Toplumdan ve toplumsal gerçeklikten bütünüyle kopmuş, dini ilimleri ‘arkeoloji’ yöntemiyle bilebilen, ya sürekli öfkeli ya sürekli vıcık vıcık Ehl-i Sünnet müdafii hocalardan bunalan bir tek ben miyim peki?..
Başa dönelim. ‘Hiç kimse beni anlamıyor’ diyen gence söyleyecek sözleri nedir hocalarımızın? ‘Alkol problemim var’ diyen gence ne önermektedirler? Tek umudu ‘Allah’ın imdadına yetişmesi’ olan yaralı ruhlara ne söylemektedirler? Ben söyleyeyim ne söylediklerini: ‘Şu filanca aşırı sapık… Bu filanca kâfir... İslam’ın şahitlik hukukuna göre… Nikâh akdi aslında… Hadislerin ele alınış biçimleri… Sakalın ideal uzunluğu… Bunlar zaten ehli bidat… Kampüsler zaten bilmem ne… İlahiyatların hepsini kapatmak lazım… Deve sidiği… Yanmaz kefen…
…Yahu önce bir alkolizmden kurtar, önce bir değerli olduğunu hissettir, önce bir derdini dinle, önce bir yalan söylememeyi, kul hakkına girmemeyi, gıybet etmemeyi, nezaketi, letafeti öğret. Şu kabalıktan, şu hoşgörüsüzlükten evvela kendini, ardından bütün toplumu kurtar önce. Sonra zaten o toplum hadisleri nasıl ele alacağını o ahlaki düzgünlük içerisinde kendisi bulacaktır emin ol…
Allah’ın -hâşâ- distribütöre de, onun dinini kurtaracak kaplan vaizlere de, zaten dindar gençleri ‘fanatik’ hale getirecek hocalara da ihtiyacı yok. Ama benim, bizim, hepimizin Allah’ın şefkatine, merhametine, bağışlayıcılığına ihtiyacımız var…”
İsmail Bey bir dost ve dost acı söyler, ben kendi adıma bu sözleri acı da bulmadım, istifade etmeye çalıştım ve kabı dolmamış olanlar için paylaştım.
Yazıyı aziz Kitabımızdan âyetlerle bitirelim:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin Rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir./ Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, fakat eğer sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak ki daha hayırlıdır./ Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma./ Çünkü Allah takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır” (Nahl: 125-128).
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
04:0027/12/2018, Perşembe
G: 27/12/2018, Perşembe
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
İslâm Hukuku ifadesi “fıkh”ın bir kısmını karşılıyor. Bir İslâmî ilim dalı olarak fıkıh Müslümanların doğumdan ölüme kadar Müslümanca yaşayabilmek için muhtaç oldukları din bilgisini ihtiva ediyor. Bu bilginin içinde başta iman ve ahlâk konuları da var iken ihtiyaca binaen zaman içinde onlar ayrı ilim dalları olarak ele alınıyor ve fıkıh, “ibadet, hukuk, kısmen siyaset, iktisat, sosyoloji” konularını içine alıyor. Batı’nın etkisiyle İslâm toplumunun yaşadığı değişim fıkhı da etkiliyor, bu defa onun içinden hukuk, iktisat, siyaset ve sosyoloji de ayrılarak ayrı ayrı ilim dalları haline geliyor. Bugün özel öğretim faaliyetlerinde klasik fıkıh muhtevası yine klasik fıkıh kitaplarından okutuluyor. İlâhiyat fakültelerinde ise iman, ibadet, ahlak, sosyoloji ayrı bilim dalları olarak ele alınıyor, fıkhın hukuk muhtevası da “İslâm Hukuku” adıyla inceleniyor ve tedris ediliyor.
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
İslâm Hukuku’nun değeri ve öğretimi
20 Aralık, Perşembe
Bayramı yapılan Cumhuriyet devrimi yalnızca Meşrutiyet’i Cumhuriyet’le değiştirmedi, Cumhuriyet’in laik-demokratik olanını tercih ederek dünya hayatının (bu meyanda hukuk, siyaset, ekonomi, sosyoloji vb.lerinin) din ile alakalarını kesmeyi ilke olarak benimsedi. Uygulama bakımından ayırmakla yetinmedi, asırlarca bu toplumun hukuki hayatına ve hukuk ilmine yön vermiş olan bir hukuk sisteminin öğretilmesini de engelledi. Yalnızca engellemekle de yetinmedi, bu hukuku itibarsızlaştırmak için ajanlarına propagandalar yaptırdı. Modern üniversitelerde fıkhın alt bölümlerine tekâbul eden bilim dallarını tahsil eden çocuklarımız mesela Roma Hukuku’nu, Kara Avrupası Hukuku’nun kaynakları arasındadır diye okudular ve öğrendiler de asırlarca toplumumuzun uyguladığı bir hukuku hiç okumadılar, yalnızca hocaları yeri geldikçe “o şöyle ilkeldi, kötüydü, bu şu kadar modern ve iyi” kabilinden propagandalar yaptılar.
Elin oğluna gelelim:
Bizde bu devrimler olup giderken 1937 yılında Lahey’de Uluslararası İslâm Hukuku Haftası yapılıyor ve bu hafta içinde Müslüman olan ve olmayan hukuk ilmi adamları tebliğler sunuyor, müzakereler yapıyorlar. Alınan kararlar mahiyetinde olan sonuç bildirisinde şu maddelere yer veriliyor:
1. İslâm Hukuku yaşayan bir hukuktur,
2. İslâm Hukuku, Roma veya bir başka hukukun kopyası değildir, farklı ve orijinal bir hukuktur,
3. İlim ve öğretim kurumlarında mukayeseli hukuk çalışmalarında İslâm Hukukuna da yer verilmelidir.
1948’de yine Lahey’de Uluslararası Avukatlar İlmî Toplantısı’nda da yukarıdaki maddeler onaylanıyor.
Türkiye’de İslâm Hukuku’nun uygulanmasının durdurulması ve resmi öğretimden kaldırılması diğer İslâm ülkelerinde hem uygulama ve hem de öğretimin devamına engel olamamıştır. Ülkemizde de özel olarak okutulduğu gibi Müslümanlar hayatlarında bu hukuku, hocalardan öğrenerek imkân buldukları ölçüde uygulamışlardır.
Bir zamanlar İstanbul Müftülüğü de yapan hocamız Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu” adıyla ilk baskısı beş cilt olan eserini yazıyor ve bu eserin içinde İslâm Hukuk Tarihi, Fıkıh Usulü ve fıkhın muâmelât kısmını anlatıyor. Bu ilmî eser, 1946 sonrası siyasi ortamında İstanbul Üniversitesi tarafından basılıyor (İst. 1949). Basılma kararı için bu konuda otorite olan Ord. Prof. Ebülula Mardin bir rapor hazırlıyor, bu raporda “eserin neşrinin fayda ve lüzumu” belirtiliyor. O tarihte rektör olan İdare Hukuku Profesörü Sıddık Sami Onar, “Eserin temin edeceği büyük faydalar” başlıklı, Anayasa Profesörü ve Hukuk Fakültesi Dekanı H. Nail Kubalı da “Kamus Yayınlanırken” başlıklı takdim yazıları kaleme alıyorlar.
Kitap basılmaya basılıyor da eğitim, öğretim ve araştırma alanlarında layık olduğu yeri alamıyor.
Yetmiş-seksen yıl önce Batı’da ilmî toplantılarda değeri onaylanan bir hukuk sistemi ülkemizin hukuk fakültelerinde bir anabilim dalı olarak yer almayı hak etmiyor mu?!
İki çağrıya katkı
04:0028/12/2018, Cuma
G: 28/12/2018, Cuma
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
TC., 14 Ekim 1985 tarihli Resmi Gazete’de ilan edilen “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”ne imza atmıştır. Bu sözleşmenin 6. Maddesi şöyledir: “Taraf devletler, kadın ticareti ve fahişeliğin istismarının her şekliyle önlenmesi için yasama dahil gerekli bütün önlemleri alacaklardır.”
İki çağrıya katkı
İki çağrıya katkı
21 Aralık, Cuma
Değerli kardeşimiz Şevket Eygi Bey haklı olarak, sözleşmeye rağmen resmi seks köleliğinin devamına isyan ediyor ve kadın haklarıyla ilgilenen şahıs ve kuruluşları bu çirkin uygulamanın sona ermesi için faal olmaya çağırıyor:
“İslam feministlerine, feminist ilahiyatçılara: Resmî izin belgeleriyle KDV’li seks köleliği yapılmasını yüksek sesle tenkit ve protesto etmezseniz samimiyetsiz, ikiyüzlü, riyakâr olursunuz. Devletimiz seks köleliğine, resmî ruhsatlı ve vesikalı fahişeliğe izin vermeyeceğine dair uluslararası kadın hakları sözleşmelerine imza koymuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki kadın feministlerin bu konuda sessiz kalmaları gariptir.”
Alıntıladığım bu çağrıda geçen “ilahiyat ve Diyanet feministleri” ifadesine katılmıyorum, ama şikayete ve ilgi çağrısına katılıyor, genel olarak zinayı ve vesikalı seks köleliğini kınıyorum.
Evet, Diyanet ve İlâhiyat camiasında kadın hakları ile ilgilenen ve bazı çevrelerin kabul edemeyeceği ölçüde hak ve hürriyet isteyen şahıslar olabilir, ama bunlara feminist değil, aşırı ve/veya mutedil Müslüman kadın hakları savunucuları demek doğru olur.
Şevket Bey’in bir çağrısına daha, bir imam-hatipli olarak canı gönülden katılıyorum. Şöyle diyor:
“Bütün İmam-Hatip okullarındaki bütün öğrenciler, vakit namazlarını okul camiinde, okul imamının ardında cemaatle kılmalıdır…”
1950 li yıllarda Konya İmam Hatip Okulu’nda okudum, bizim zamanımızda Cuma namazı vaktinde ders yapılmaz, öğrenciler tabur halinde ve başlarında öğretmenleri ile uygun camilere götürülür, Cuma namazını eda etmeleri sağlanırdı. Din hayatının azami ölçüde kısıtlandığı bir dönemden yeni çıkmış olan halkımız okul öğrencilerinin böyle tabur halinde camiye, Cuma namazı kılmaya gitmelerini âdeta bir inkılab gibi telakki ediyor ve sevinç gözyaşları ile karşılıyorlardı.
“Din okulu” değil de “din eğitim ve öğretimi veren okul” demeyi tercih edeceğim İmam Hatip okullarında öğretimden daha ziyade eğitime önem verilmeli, öğrenciler öğrendikleri dini önce kendi hayatlarında uygulamalıdırlar. Dinimizin en önemli ibadeti namazdır. Namazsız Müslümanın dinden çıkıp çıkmadığı bile tartışılmıştır, Ehl-i Sünnet’e göre dinden çıkmasa da büyük günah işlemiş ve “fâsık” yaftasını hak etmiş olmaktadır. Ayrıca namazın cemaatle kılınması da en azından müekked sünnettir. Cuma ve cemaat yükümlülüğünü kaldıran mazeretler vardır; bu mazeretleri bulunmayan Müslümanların namazlarını camilerde cemaatle kılmalarının “sünnete uyma” yanında pek çok hikmet ve faydaları vardır. Tabii bunların gerçekleşmesi, imamı ve cemaatiyle Müslümanların gerçek manada cami cemaati olmalarına bağlıdır.
İmam Hatip okullarında programların, okulda idrak edilecek namazların cemaatle kılınmasına imkan verilecek şekilde hazırlanması eğitimin bir parçası olmalıdır. İmamların son sınıf öğrencilerinden seçilmesi, münavebe usulü, öğretmenlerin de cemaate iştiraki uygun bir uygulama olur
Kimin yılbaşı
04:0030/12/2018, Pazar
G: 30/12/2018, Pazar
Sonraki haber
Hayreddin Karaman
Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus faaliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm’daki yeri (hükmü) tartışılır. Din hizmetlileri ve dindar Müslümanlar “bu geceye mahsus bir faaliyete katılmanın câiz olmadığını” söyler, Müslümanların böyle bir yılbaşı gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister, bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya İslâm’ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız Müslümanlar ise “dünyanın kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca bulunmadığını” söylerler.
Kimin yılbaşı
Kimin yılbaşı
23 Aralık, Pazar
Son zamanlarda moda oldu, bir konunun İslâm’daki yeri sorulurken, araştırılırken mutlaka bir âyet veya hadîs de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin kaynağı vahiy (âyet ve hadîsler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir mesele hakkında âyet ve hadîs yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) ictihada gidilir. Bu konuda uzman (âlim) olanların bildiği usûle uygun olarak yapılan ictihad ile ulaşılan sonuç, hüküm ve değerlendirme de dîne dâhildir, İslâmîdir, ictihad eden âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer Müslümanları bağlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan bu konuyu hükme bağlayan bir âyetin veya hadîsin bulunmaması tabiidir. Ama bizim dünyamızda önümüze çıkan bu konunun, çeşitli ictihad yöntemleriyle İslâm’daki yerini belirleyebilmek, hükmünü; yani haram, mekruh, mübah olup olmadığını ortaya koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok âyet, hadîs, kural ve ilke vardır.
Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı, tarih başlangıcı olarak Müslümanlara ait değildir, Hristiyanlara aittir. Aslında kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan) topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa’nın doğduğu gün kilise tarafından 25 Aralık’a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan kutlamaların Hristiyanlığa dâhil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusu’na (Hristiyanlığa mahsusu bir âyine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani tarihî bir şahıs olarak bir Hristiyan azizidir (ermişi, velîsi). Zaman içinde bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsâne uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya’da Noel Yortusu’na karıştırılmış, daha sonra bu uygulama Hristiyan dünyasına yayılmıştır.
Müslümanlar tarih başlangıcı olarak Hicret’i kullanırlar. T.C. Devleti Hristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu yılbaşı, aynı zamanda “Türkiye’nin resmî yılbaşı”dır, millî ve dinî yılbaşı değildir.
Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur:
a) 1 Ocak 2019 yıl önce Müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir.
b) Hz. Îsa’nın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin başlangıcı olarak kabul edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için “Milattan (İsa’nın doğumundan) önce, sonra” denilmiştir.
c) Hz. İsa biz Müslümanlara göre aziz bir peygamberdir (aleyhisselâm), ancak Hristiyanlar onu peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır.
d) Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dîne inanmış ve o din içinde yetişmiş ve ermiştir), ancak dün Hristiyanların, bugün dinli-dinsiz Batı’nın Noel Babası, nitelikleri bakımından bu aziz, bu velî, bu mümin değildir. Onun adının karıştırıldığı yortu da bir Hristiyan ibâdetidir.
Böylece yukarıda ana hatlarıyla açıklanan yılbaşının, din olarak aslından saptırılmış Hristiyanlığa, kültür olarak da Hristiyan Batı’ya dayandığı, onun bir parçası olduğu ortaya çıkmıştır.
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) Müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Katılma niyet ve durumlarına göre itikadları da tehlikeye girer. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delillerini zikretmeye bile gerek yoktur.
Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan Müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm’dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faaliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara, dinle ilgili bir konuda benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. “Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır” meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.
Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa, zor olmakla beraber bunu yapabilirse kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm’ın beş temel amacından biri dîni; yani Müslümanların hayatında İslâm’ı korumaktır. İslâm’ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları Müslümanlara yasakladı.
(Bu yazıyı on yedi yıl önce yazmıştım, yalnızca tarihini ve birkaç cümleyi güncelleyerek bir daha okunmasını diledim.)
. .
|
| Bugün 366 ziyaretçi (1555 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|