 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Uzat önce boynunu kessinler sonra hesabını sorarsın
04:003/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
17 Aralık yargı darbesi teşebbüsü döneminde, “bırakalım yargı kararını versin” diyenlerin tavrı bana İsmet Özel’in “Üç Frenk Havası” şiirindeki “Önce Öl / Sonra Öde...” sözünü çağrıştırmıştı.
Muhteremlerin “Yüce Divan” dolayımında Anayasa Mahkemesi konusundaki tavırları da maalesef bundan pek farklı değil.
Halbuki 17 Arlık darbe teşebbüsündeki “yargının” serencamı ve akabinde ortalığa saçılan kirli çamaşırları en azından ihtiyatlı olmalarını gerektirirdi.
Hele o “fezleke” neydi Allah aşkına?
“Dönemin başbakanı” şeklindeki o küstahlık yetmezmiş gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını “örgüt” lideri gösterme densizliği... Bir de ön alırcasına “cemaate örgüt diyecekler” kurnazlığı...
Siz ki bu ülkenin Genelkurmay Başkanını “silahlı terör örgütü” kurmaktan müebbede bağladınız, siz ki bu ülkenin Başbakanına “örgüt lideri” dediniz, siz ki bizzat bu ülkeyi, bütün dünyaya “terörü destekleyen bir ülke” gibi göstermek için Milli İstihbarat Teşkilatı’nın TIR’larına operasyon yaptınız, sizden ala “örgüt” mü olur bre?!
Ve, bu “örgütün” en etkin unsuru olan malum “yargı düzeneğinden” adalet beklemek akıl kârı mıydı Allah aşkına?
Sağ görüşlü bir emniyet mensubunu (Hanefi Avcı) sol görüşlü terör örgütü üyeliğinden mahkum eden (yetmezmiş gibi hala bu garabet kararda direnebilen) “Tahşiye” operasyonunda akıl almaz kumpaslarla MS hastası yaşlı bir din alimini mahpus damına atabilen, aynı suç delilini hem Tahşiye operasyonunda hem de Zir Vadisi’ne “salabilen”, henüz piyasaya çıkmamış kitabın müelliflerini (Mustafa Kaplan ve Ahmet Şık) mahkum edebilen bir yargı düzeneğine nasıl güvenebilirsiniz?
Evet, “yargı düzeneği” diyorum...
Çünkü “paralel savcılar” soruşturma yapmıyor, paralel polis fezlekesi doğrultusunda malum davaları açıyor, paralel hakimlere de bu davaları hükme bağlamak kalıyordu.
Hülasa baştan kararı verilen her şey kitabına uyduruluyordu.
17 Aralık’ta, “demokratik siyasi irade” de kitabına uydurularak alaşağı edilmek istenmiş, “yolsuzluk” da susturucu olarak kullanılmıştı.
O kadar ki, mahut darbeyi deşifre eden her ifade, “hırsızları mı savunuyorsun” yollu boğuntuya getiriliyordu.
Kimseciklerin hırsızları savunduğu falan yoktu; üç-beş hırsızın arkasına saklanarak bütün bir Türkiye’yi cebine indirme hırsızlığına isyan ediliyordu.
Maksatları tekti: Türkiye’ye çökeceklerdi.
Türkiye’ye çökmeleri için de Türkiye’nin demokratik siyasi iradesini çökertmeleri gerekiyordu.
Bu melun darbe teşebbüsünde psikolojik harp taburları da matine-suare çalışıyordu.
Paralel yargı mensubu bir savcının, hukuku ayaklar altına alıp adliye önünde bildiri okumasını bile arkaladılar.
Dahası, söz konusu garabetin “bağımsız yargıya müdahaleye karşı bir eylem biçimi” olarak algılanmasını istiyorlardı.
17 Aralık’ta söz konusu “bağımsız yargı” öyle “bağımsız” biçimde arzı endam etmişti ki, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’yı bile iplememişti. (Zaten biz de hukuku iplemeyen bu “yargı”ya “paralel yargı” diyoruz ya.)
Uzun lafın kısası; hukuktan bağımsız bu yargıya siyasi iradenin boynunu uzatmasını istiyorlardı.
17 Aralık darbe teşebbüsüne karşı çıkıldı, yargının sadece evrensel hukuka bağlı, hem bağımsız hem de tarafsız olması için kimi yasal düzenlemeler yapıldı diye “yargıya müdahale yapılıyor” diye içerde ve dışarıda heyula kopartıldı.
Malum bakanlar hakkında yargı takipsizlik kararı verdi, bu sefer de yargı bağımsız değil demeye başladılar.
Bu efendilerin “yargısı” darbe teşebbüsünde bulununca “bağımsız”, darbelere karşı çıkınca da “bağımlı” oluyordu.
Doğrusu bu ya, hukuka bağımlı yargı her çeşit darbeye karşı çıkar / çıkmalıdır.
Kimi muhteremler AK Parti’nin “paralel yargı düzeneğine” boynunu uzatmasını salık veriyorlardı.
Yani, önce öl sonra öde misali, başınız önce bi güzel kesilsin, ondan sonra (mahkemelerde) hesabını sorarsınız demeye getiriyorlardı.
Halen de söyledikleri nihayetinde bundan ibarettir.
Başım belada!
04:005/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Panzer eşliğinde yüzlerce polis evimi kuşatmıştı. Dehşet içinde “Ne var, ne oluyor?!” diye tısladım!
Karanlıkta kaldığı için yüzünü tastamam seçemediğim amir konumundaki polis, “Yönetime el koyduk...” dedi.
“O işi biz askerden bekliyorduk!” dedim, “Polisin darbe yaptığı nerde görülmüş?”
Polis amiri küçük dilini göstererek haykırdı: “Kes sesini!..”
Aman Allah’ım!
Bu ses!...”
Bu köşecikte 15. 07. 2009 tarihinde “Zavallı ben!” serlevhası altında aynen böyle yazmıştım.
Ergenekon muhabbetinin zirve yaptığı dönemdi. O kadar ki, hemen her gün bir darbe planı faş ediliyordu.
Güzide memleketimizi askeri darbelerden korumak için “soruşturma” yürüten polise hiç kimse toz kondurmuyordu.
İlhan Selçuk bile Ergenekon’dan ifadesi alınırken, “nazik ve eğitimli çocuklar” falan demişti.
Sizin anlayacağınız “entelektüel, kültürlü ve nazik polis” imajına halel gelmesin diye herkes azami gayret gösteriyordu.
Ben de kalkmış böylesi bir dönemde maruz kaldığım kötü muameleyi yazmıştım.
Bir karakola yakın bir yerde, hepi topu bir insanın arabadan ineceği süre kadar duraksadığım için başıma gelmeyen kalmamıştı.
Bunu da “Sayın İçişleri Bakanımız da lütfen bu yazıyı okusun” (13. 07. 2009, Yeni Şafak) başlıklı naçizane yazımda şöyle anlatmıştım: “Karakol amiri ‘Kes sesini!’ diye öyle bir bağırdı ki; o an, İstanbul’un bütün semtlerinde (genel bir elektrik kesintisi gibi) bütün seslerin kesildiğini düşündüm (...)
Karakol amiri adımı, ne iş yaptığımı sordu. Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazdığımı falan söyledim.
Polislerin yaptığı kabalığı iş stresine bağlayıp onlar adına benden özür dileyecek galiba, diye düşündüm.
Hâlâ titriyor, ayakta zor duruyordum. Masanın hemen önündeki koltuğa oturmaya yeltendim.
Karakol amiri bir dudağı yerde bir dudağı gökte, “oturmaaa!” diye haykırdı.
Anlayabilmek için gayriihtiyari koltuğa baktım. Yeni boyanmış ahşap bir koltuk değildi, bilakis deriydi. Üstelik üzerinde pimi çekilmiş bir bomba da yoktu.
Daha sert bir şekilde sürdürdü: “Sana otur diyen oldu mu?..”
Ben kimim? Burası neresi? Çinlilerin eline düşmüş bir Uygur muyum yoksa?...
Odaya, odanın duvarlarına baktım. Duvarlar dönmeye başladı. Tansiyonumun felaket bir hal aldığını hissediyordum. (İlaçlarım arabada kalmıştı)
“Sayın amirim” dedim yalvarırcasına, “Lütfen oturmama izin verin. Hastayım. Ayakta duramıyorum...”
“Bayılırsan doktor çağırırız...” dedi, son derece kararlı ve kayıtsız bir vurgulamayla.
O an öleceğimi, henüz sekiz aylık olan kızımı bir daha göremeyeceğimi düşündüm! (...) Şekerim yükselmiş, dudaklarım kurumuş, dilim tastamam dönmez olmuştu(...)
Kısa süre önce ameliyat geçirdiğimi ilave ederek artık ayakta duramadığımı, oturmama izin vermelerini rica ettim.
Hiçbir polisten çıt çıkmıyordu.
“Sayın amirim...” dedim, son bir gayretle!
“Kes sesini...” diye bağırdı, yazının başında da anlatmaya çalıştığım “frekansta.”
İşte o zaman Chuck Plahniuk’tan okuduğum o cümle geldi aklıma: “Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz...”
Karakol amiri kendisini iyi hissetsin diye, hemen yanı başımda dikilen karakol nöbetçisinden özür diledim; hem de tam üç kez.
İşe yaramıştı ama tam rahatlamamıştı.
Tam rahatlayabilmesi için meşru yolları kullanarak “psikolojik işkenceye” devam etmesi gerekiyordu. Yani, Aksaray’a darp, Yeni Bosna’ya alkol muayenesine gitmem gerekiyordu.
Doktor, darp var mı, diye sordu; fiziki darp yok, dedim.
Kayıtlara, darp yok, geçti...”
Malumunuz, psikolojik darp yaralarını da kameralar kayıt etmiyordu.
O günlerde gazetem Yeni Şafak ve köşe yazarı arkadaşım Mehmet Şeker’in dışında kimseden ses çıkmadı.
Çünkü polis iş üstündeydi; memleketi güya “Ergenekonculardan” temizliyorlardı.
Kanal D gibi birçok yayın kuruluşu da “acaba hükümete çakabilir miyiz” düşüncesiyle aradılar, bunu da ben kabul etmedim.
Sustum, sineye çektim.
Aşağılanmış olmanın öfkesini Ahmet Kaya’nın o şarkısına sığınarak yatıştırmaya çalıştım: “Başım belada...”
Evet, başım beladaydı.
Ergenekon sürecinin mağdurlarından biri de bendim. Çok yakın bir akrabam “paralel yapının” kumpasına kurban gitmişti.
Yeni Şafak yazarıydım ama derdimi kimseciklere anlatamıyordum.
O tarihlerde kime “The Camia”dan dert yansam en empati göstereni bile burun kıvırıyordu. Bugünlerde “paralel yapıyla” mücadelede tozu dumana katan birileri de, Pensilvanya’yı Kuşçubaşı Eşref mesabesinde görüyordu.
İtiraz etseniz sadece “göller ülkesinde ada olmak” misali yalnız kalmaz, adınız “yeşil Ergenekoncu”ya bile çıkabilirdi.
Zor ve değişik günlerdi.
Telefonla hiçbir konuyu konuşamıyorduk. Hatta bir yazımda bu garabetin ironisini, “bu yazıda anlatmaya çalıştıklarımı telefonla konuşamam” şeklinde yapmaya çalışmıştım.
O derece korkunçtu!
Hayır yani, ölüler de zannediyor ki diriler her gün helva yiyor.
Vay canına!
04:006/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
17 Aralık darbe teşebbüsünden itibaren “Dumanlı Zaman’ı”yla paralel yayın yapan CHP’nin yayın organı Halk TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Hakan Aygün’ün, “Ergenekon’un Medya Yapılanmasını Oluşturmak” iddiasıyla ‘’şüpheli’’ sıfatıyla ifade verdiğini biliyor muydunuz?
Ne zaman mı?
Hayır, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklandığı dönemde değil.
“Tahşiyecilere” kumpas kurulduğu, köşe yazarı Mustafa Kaplan’ın henüz piyasaya çıkmamış kitabının kovuşturulduğu, yazdığı kitaplardan ötürü tutuklanan MS hastası yetmiş yaşındaki Mehmet Doğan’ın 17 ay mahpus damında tutulduğu dönemde de değil.
Daha yakın bir vakitte, hem de çok yakın.
Evet, 14 yaşında idamla yargılanıp tam 10 yıl mahpus damında çürütülen Yakup Köse’nin, Yargıtay 9. Daire’nin marifetiyle üç hafta önce derdest edilip tekrar içeri tıkıldığı günlerden bile yakın. (Bu arada hatırlatmak isterim, Yakup Köse de bir gazetecidir.)
Daha geçen hafta yahu!
Yani...
“Paralel yapı” yandaşı bir televizyon kanalının Kenya’ya gidip, Türkiye’yi haritada bile gösteremeyecek Kenyalılara, “Türkiye’de medya özgür değil” dedirtmeyi marifet saydığı günden tam bir hafta önce.
Yani..
Dumanlı Ekrem’in Washington Post’a Türkiye’yi gammazladığı, Türkiye’de basın özgürlüğü olmadığını, medyaya baskı yapıldığını yazdığı günden bir- iki gün önce.
Yani, 29 Aralık 2014’te...
Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Hakan Aygün “Ergenekon’un Medya Yapılanmasını Oluşturmak” suçlamasından ötürü İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ifade verdi.
İfade verdiği gün Hakan Aygün durumu şöyle anlatmıştı: “Bu sabah ifade verirken, telefonlarımın uzun süre dinlendiği söylendi savcılık tarafından... Amaç yeni bir dalgada, çok sayıda kişiyi tutuklamakmış.. Ama Ergenekon Davası sulanıp AKP ile Cemaat birbirine düşünce, yapılması planlanan operasyon yarım kalmış... Ama buna rağmen, hakkımızda cemaat yargısı ve polisinin başlattığı bir operasyon var... Ben bu dosyada şüpheli olarak görünüyorum...”
Dosyada başka hangi gazeteciler var bilmiyoruz ama aynı iddiayla 75 kişinin daha suçlandığı biliniyor.
Peki şimdi soralım, yeterince duyuldu mu bu?
“Tahşiyecilerin” cezaevine atılmalarına neden olan kumpas dolayımında Dumanlı Ekrem’in ifadesine başvurulunca “özgür basın susturulamaz” diyerek heyula kopartanlar haliyle işlerine gelmediği için sustu.
Ya “vesayet karşıtı medya” neden bunu gündeme taşımadı?
Malum “özgür medya” bildirisinden dolayı “malum aydınların” utanmasını istemediği için mi?
NOT 1: Başbakanlığa, Dışişleri Bakanlığına, Çankaya Köşküne böcek yerleştirenleri görmezlikten gelen ve 17 Aralık darbe teşebbüsünü savunan medya “özgür medya” değildir.
On binlerce insanı yasa dışı dinleyenleri, kumpasçıları, şantajcıları, MİT TIR’larına operasyon düzenleyenleri arkalayanlar da “özgür ve bağımsız yazar” değildir.
Kurtuluş Tayiz dostumun kulakları çınlasın, bunlar ancak ve ancak “vesayetçi medya” ve “vesayetçi köşe yazarı”dırlar.
Demokratik siyasi iradeyi bilumum vesayet karşısında her daim savunan herkese “yandaş” damgasını vuran bu köşe yazarları bu tanımlamayı ziyadesiyle hak etmiştir.
Bundan sonra bu kalemler benim gözümde sadece ve sadece vesayetçi köşe yazarlarıdırlar.
NOT 2: Fehmi Koru Habertürk’te nihayet Taha Kıvanç’ına da start vermiş. Hayırlı olsun. Bir de kulis aktarmış: “Biliyor musun, 17-25 Aralık (2013) operasyonlarından kısa bir süre önce Ekrem Dumanlı, senaryosunu yazma görevini üstlendiği, Sinan Çetin’in yöneteceği Tayyip Erdoğan filmi için benimle görüşmüştü’ deyiverdi. / Film, Tayyip Bey’in siyasi başarılarıyla dolu yıllarını beyazperdeye yansıtacakmış.. / Ekrem Dumanlı? Tayyip Erdoğan’ın başarılarını sergileyecek filmin senaryosunu yazacakmış ha?..”
Kulis yazarı değilim lakin “Ey değişik!” başlığı altında bu köşecikte, 23. 07. 2014 tarihinde, yani Fehmi Koru’nun Taha Kıvanç’ından aylar önce şunu yazmıştım: “Ekrem Dumanlı’nın 27 Nisan 2007 e-muhtıra dönemini anlatmaya çalıştığı bir ‘senaryoyu’ okumuştum. (Senaryo tekniği bakımından müsamere düzeyinde, lakin mevzumuz o değil.) Erdoğan’ın demokratlığını bu senaryoda öyle öve öve bitiremiyor ki, bir gecede ‘darbesevicilerle’ aynı dili kullanarak ‘yandaş’ demeye başladıkları köşe yazarlarını toplasak bu kadar ‘güzelleme’ yapmayı başaramazlar...”
Sizin anlayacağınız değerli kulis yazarıyla aynı konuya farklı zamanlarda değinmişiz.
Gelgelelim konu aynı olsa da taaccüplerimiz çok farklı.
Taha Kıvanç söz konusu yazısında şöyle taaccüp etmiş: “İşe bakın ki, Tayyip Erdoğan filminin senaryosunu yazmaya hazırlanan, bir darbeyi piyese dönüştürme çabasının sahibi Ekrem Dumanlı’nın kendisi, şimdilerde Tayyip Erdoğan’a karşı darbe girişimine katkıda bulunmayla suçlanıyor...”
17 Aralık yargı darbesine boynunu uzatmadığı için “dönemin başbakanı”na, yani Sayın Cumhurbaşkanımıza, “Ey zalim” diye hitap eden Dumanlı Ekrem’in, bin draft yazılsa da bir şeye benzemeyecek söz konusu goygoycu senaryosunu okuduğumda ben de şöyle taaccüp etmiştim: “Peki Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı hangi ara zalim oldu? / Kuddusi Okkır 2008’de cezaevinde öldüğünde veya 2009’da Türkan Saylan’ın evi arandığında mı? / Sağ görüşlü olduğu bilinen Hanefi Avcı bir kitap yazdı diye yasa dışı komünist bir örgüte üye olmaktan 2010’da içeri tıkıldığında mı yoksa? / ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabının müellifi Nedim Şener ve Ahmet Şık 2011’de tutuklandığında mı?/ İyi de, Ekrem Dumanlı ve mensubu olduğu medyanın alayı bütün bu ‘uygulamaları’ yere göğe sığdıramamıştı. / Hatta bu ‘uygulamaların’ zulüm olduğunu dercettiğim için, ‘Burada olan, kara propaganda seylâplarına kapılarak sağa sola savrulan bazı iyi niyetli insanlara oluyor...’ demişti. Özel Yetkili Mahkemelerin astığı astık kestiği kestik dönemde, mesela, KCK’lı belediye başkanlarının ‘toplama kamplarını’ çağrıştıracak şekilde kelepçelenip hapishanelere doldurulduğunda Türkiye özgürlükler ülkesiydi, Türkiye’yi yönetenler de en büyük demokratlardı, sonra zalim oldular öyle mi?..”
NOT 3: Yusuf Ziya Cömert kardeşim Yeni Şafak’ta ara verdiği yazılarına dün itibariyle tekrar başladı. Yeni yılın en güzel haberi bence budur.
O yazı işe yaramadı mı Ekrem Bey
04:007/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki 4 eski bakan hakkında Meclis Soruşturma Komisyonu’ndan çıkan karara ne dedi acaba?
Elbette sormuşlardır, hiç sormaz olurlar mı?
Paralelcilerin ABD’de de matine-suare çalıştığı, her fırsatı değerlendirdiği herkesin malumu.
Zaman gazetesi muhabiri vasıtasıyla işlerine yarayacağını düşündükleri birkaç lakırdı kapmak istemişlerdir muhakkak.
Mahut gazetenin genel yayın yönetmeni Dumanlı Ekrem de Washington Post’a yazdığı yazıda Türkiye’yi öyle gammazlamış ve demokrasi ve özgürlük timsali gösterdiği “paralel yapıya” öyle güzellemeler yapmış ki, bir “Türkiye’yi Hizmet yönetsin” demediği kalmış!
Kimi muhteremler Türkiye’nin Türkiye’den yönetildiğini / yönetilmesi gerektiğini içlerine sindirememişler galiba.
Mesela, Sevgili Çandar da 17 Aralık darbe teşebbüsünden birkaç hafta evvel, Edelman ve Wolfowitz’in hazırladığı bir raporu referans göstererek, Erdoğan’a, “iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı sadece Türkiye’deki sandık zannetmeyin” diyerek “Neocon vesayeti” adına adeta racon kesmişti.
Gelgelelim bunların hiçbiri “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülke” diyen bir zamanların “çakma liberali” çiçeği burnunda ulusalcı Ülsever Cüneyt kadar açık sözlü olamamıştır.
Bu ülkenin kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu, (Ecevit’in nezih ifadesiyle) “ABD’li dostlarımız” dâhil herkesin de buna saygı duyması gerektiğini vesayetçi muhteremlerin fehmetmesini elbette bekleyemeyiz.
***
Sevgili Çandar’a haksızlık yapmak istemem. En azından hiçbir zaman bir kitabın kovuşturmasını meşru görmemiştir.
Dumanlı Ekrem öyle mi ya?
Piyasaya henüz çıkmamış Ahmet Şık’ın kitabının kovuşturmasına üzerine böyle rezalet olmaz demiştim de, “burada olan kara propaganda seylaplarına kapılanlara oluyor” diye racon kesmiş, söz konusu kitabın kovuşturulmasını ve yazarının derdest edilmesini arkalamıştı
Şimdi kalkmış Washington Post için kaleme aldığı yazıda düşünce özgürlüğünden, demokratik değerlerden, cadı avından falan bahsedebiliyor.
İşine gelen yargı kararlarına “yargının bağımsızlığı” diyeceksin, işine gelmeyenlere “cadı avı” öyle mi?
Vallahi yakışıyor!
Yakışıyor da, Amerikalı okurlar bunu nerden bilsin.
Dumanlı Ekrem ile “ifade özgürlüğünü” yan yana getirmenin hiç de kolay olmadığını bilmezler elbette.
Hayır, kendisine bir soru yönelten muhabiri tokatladığını hatırlatmayacağım.
Düşünce özgürlüğünden, demokrasiden bahseden bu mübarek, bir yazımdan dolayı beni mahkemeye vermiş yahu.
Neymiş efendim, beyefendiyi tahkir ve tezyif etmiş, kişilik haklarına saldırmışım.
Hiç alakası yok.
Dumanlı Ekrem’in kişiliği beni hiç alakadar etmez. Sadece ve sadece ona dün yazdıklarıyla bugün yazdıklarını, yani çelişkilerini / tutarsızlıklarını göstermeye çalıştım.
Hiç insan kendi yapıp ettikleri kendine gösterildiğinde “bana hakaret ediliyor” diye şekvacı olur mu?
O vakit bizzat kendi kişiliğinle bir sorunun var demektir.
Yine de kendisi adına sevindim. Yanlış anlasa da mahkemeye koşması, kişiliğine sahip çıkması, peşine düşmesi anlamına gelir ki, bu da hiç yoktan iyidir.
Böyle böyle olacak inşallah.
Olunca da o gazete önlerindeki şovlarının kişilik bakımından da problemli olduğunu görecek, kendi kişiliğine yaptığı fenalıklardan vazgeçecektir.
***
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü “Sihirli Cadı” bakışlı Jen Psaki veya anaokulu öğretmeni edalı Marie Harf’ın dönüşümlü şekilde Türkiye hakkında konuştuğunu biliyorsunuz.
Kalın boncuk kolyeli bu iki hanımefendi Türkiye hakkındaki her soruya da otomatik olarak “kaygı verici” diyorlar.
Zaman muhabiri de tahmin edeceğiniz üzre 4 eski bakan hakkındaki malum kararı sordu. “Türkiye’de kar yağdı, okullar tatil edildi; bu eğitime darbe değil mi?” şeklinde sorsaydı bile, “Türkiye’deki eğitimin engellenmesini kaygı verici buluyoruz” cevabını alacağından emindi.
Ne ki Jen Psaki bu sefer çok şaşırttı: “Bu konu Türkiye’nin içişleri bu konuda değerlendirme yapmayacağım” diye kestirip attı.
(……………)
“Washington Post işe yaramadı Ekreeeem!”
Mükemmel şarlatanlar
04:0010/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Paris olaylarını Fransız kibrine ve ayrımcılığına karşı Mağripli çocukların tepkisine bağlayabilirsiniz.
Bir nevi sosyal ve kültürel grizu patlamasıdır, diyebilirsiniz.
Nihayetinde dünyanın gelmiş geçmiş en büyük 3-5 futbolcusundan birinin, Fransa’ya dünya kupasını kazandıran Cezayir asıllı Zinedine Zidane’nın bile kendisini birinci sınıf vatandaş hissetmediği, hiçbir zaman bir Michel François Platini katına yükseltilmediği bir ülkeden bahsediyoruz.
İslam’a ve kutsal değerlerine en galiz şekilde hakaret etmenin “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirildiği ama büyük Fransız filozofu Roger Garaudy’nin “Siyonizm Dosyası” adlı kitabının yasaklandığı tuhaflıkların arz-ı endam ettiği bir ülkeden yani.
Elbette...
Bütün bunlar ve daha nicesi hiçbir şekilde insan canına kıymaya, hele ki teröre gerekçe teşkil etmez.
Kıymet hükmümüz şudur: Terör kimden, hangi ırk veya din mensubundan, hangi nedenle gelirse gelsin karşı çıkmak, “insanım” diyen herkesin boyunun borcudur.
Kaldı ki, teröre malzeme devşiren ortamla, terör üzerinden ortam oluşturulmasını tefrik etmek zorundayız.
Soruyu doğru koymalıyız:
Kim yaptı, sorusu kriminal sahanın konusudur. Bizi cevaba ulaştıracak olan, “terör üzerinden kim neyi elde etmek istiyor” sorusudur.
***
İsveç, İrlanda, İspanya ve Hollanda’nın ardından Fransa’nın da Filistin’i bağımsız bir devlet olarak tanımasının İsrail terör devletini çok rahatsız ettiğini biliyorsunuz.
O kadar ki, Fransa’nın kararını “büyük hata” olarak değerlendiren Netanyahu, “Avrupa’da birçok kesimden İsrail’in bazı konularda taviz vermesi yönünde talepler geliyor. Ancak verilecek söz konusu tavizler sadece İsrail’i değil Avrupa’yı da tehdit altına alacaktır...” demişti.
Bunun nasıl bir tehdit olduğu da Avrupa kamuoyuna Charlie Hebdo katliamıyla gösterilmiş oldu.
Ayrıca...
Avrupa Adalet Divanı’nın AB’nin Hamas’ı terör örgütleri listesinde tutma kararını iptal etmesinden ırkçı Siyonist network çok rahatsız olmuştu.
Şu bizim paralelci muhibbi yerli İslamofobik şarlatanların arzuladığı soruyu geçen gün ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsüne (Psaki) sordular.
Hangi soruyu mu?
Şunu: “Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’in Ankara ziyareti üzerine Türkiye’nin kendisi için terörü destekleyen devletler listesinde bulması tehlikesi taşıyor mu?..”
Evet, bu fecaat soruyu bile gündüz gözüyle sorabildiler.
Şimdi anlaşılıyor mu MİT TIR’larına yapılan o menfur saldırının nedeni?
Şimdi anlaşılıyor mu Dışişleri Bakanlığı’mızdaki gizli toplantının faş edilmesinin hangi projeye malzeme taşımak için gerçekleştirildiği?
Şimdi anlaşılıyor mu paralelci takımının İngilizce çıkardıkları gazetelerde, Türkiye’yi terörü destekleyen ülkeymiş gibi gösterme gayretlerinin nedeni?
Şimdi anlaşılıyor mu Türkiye’nin işgaline zemin hazırlamaya çalışanların korkunç karanlık yüzleri?
***
Mathieu Kassovitz’in 1995 yapımı “La haine” (Protesto) filmi Paris banliyölerinde 3 göçmen gencin Fransız dışlayıcılığına karşı hıncını anlatır.
Bir binadan düşen adam düşerken şunu söyler: “Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda, an itibariyle 25. kattayım ve şu an her şey yolunda...”
Dış Ses noktayı şöyle koyar sahneye: “Önemli olan düşüş değil ama, yere inme anıdır...”
Aslında, Samuel Huntington marifeti “Medeniyetler Çatışması” da medeniyetler planında “düşüşün” hem tasarımı hem de habercisiydi.
Düşüş, 11 Eylül saldırılarıyla başladı.
Unutmayalım ki bu saldırı üzerine ABD Başkanı Bush, “Haçlı Seferi” ifadesini terennüm etmişti.
***
Postmodern Haçlı Seferleri için her şeyden evvel Batı kamuoyu hazırlanmalı yani ikna edilmeliydi.
İslamofobi işte bunun manivelasıydı; El Kaide ve IŞİD de yakıtları.
Batı mahut terör örgütleri üzerinden kamuoyunu konsolide ederken, Doğu’yu da (zihni ve coğrafi) paramparça ediyordu.
O kadar ki etnisiteler ve mezhepler aynı kilimin farklı desenleri olmaktan büsbütün çıkıyor, herkes herkese düşman kesiliyordu. Tam da Kissinger’ın 11 Eylül saldırısının ardından, “Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır...” dediği gibi.
Bu hali görenlerden biri de Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’du; “Batı İslam dünyasını bölmeye çalışmamalı.. Müslümanları birbirine kırdırmaktan vazgeçmeli...” demişti.
***
Fransa Irak işgaline vaktiyle karşı çıkmıştı. Suriye politikasında son günlerde Türkiye’ye yakınlaşmıştı.
Enerji sahasında da Rusya ve Türkiye ile hareket etmeye başlamıştı.
Bir de, Almanya’nın ardından Avrupa’ya yayılan PEGİDA’nın İslam düşmanı gösterilerine Fransız kamuoyu yeterince katkı sunmuyordu.
Bizdeki mükemmel şarlatanlar da, AK Parti de düşer mi, diye bu küresel düşüşe, yani postmodern Haçlı Seferi hazırlıklarına alkış tutuyorlar.
Yazık, kendilerini bu küresel “düşüşün” dışında tutacaklarını sanacak kadar da salaklar.
Selam sana ey mücahit
04:0012/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
İslam’a ve Hz. Peygamber'e matine suare saygısızlık edilen hiçbir “ortam” Müslümanlara zarar veremez.
Bu tarz durumda Müslümanın yapacağı bellidir, o ortamdan uzaklaşır.Yüz çevirir yani.Tavır budur!Hülasa kutsalına hakaret eden dergiyi satın almaz, televizyon kanalını izlemez. Bitti, bu kadardır.Ötesi haddi aşmaktır. Allah haddi aşanları sevmez.Charlie Hebdo gibi mevkuteler ne yaparsa yapsın İslam’a ve Hz. Peygamberi'ne zerre miskali zarar veremezdi, ama Charlie Hebdo’ya saldıranlar Müslümanlara ziyadesiyle zarar verdiler.Tüm Avrupa’da ve hatta tüm dünyada Müslümanları töhmet altına soktular.Bu korkunç bir haksızlık, korkunç bir vebaldir.Netameli günlerden geçiyoruz; ezikler yani müstağripler efendilerinin gözüne girmek için tezvirat ve gammazlama yarışına girdiler. Geçen günkü “Mükemmel şarlatanlar” yazımdaki kıymet hükmümüzü tekrarlamak isterim: “Terör kimden, hangi ırk veya din mensubundan, hangi nedenle gelirse gelsin karşı çıkmak, ‘insanım’ diyen herkesin boyunun borcudur.”Terörist teröristtir, ırkı dini dili olmaz.Irak ve Suriye’de teröristler kimi öldürüyor; Müslümanları değil mi?Hz. Peygamber'in hayatını anlatan eli ayağı düzgün yegâne filmin, “Çağrı”nın yönetmeni Mustafa Akad’ı da bu teröristler (El Kaide) Ürdün’de öldürmedi mi?***“Cihadist” lakırdısını yurdum medyasında ilk kez kim terennüm etti, Elif Şafak’ın eşi mi yoksa Taha Akyol mu?Doğrusunu isterseniz, “İslam nereye?” serlevhalı yazılar derceden Taha Akyol’un ağzına daha bir yakışırdı. (Ötekinin ağzına zaten her şey yakışırdı, Batı’da üretilen her melanet.)Batı’da bir “kavram” üretilecek de sömürge aydını yani müstağrip zihinliler tüketmeyecek, olacak şey mi? Başka ne marifetleri var ki!Malumunuz “cihadist” (Jihadist) 11 Eylül saldırısının ardından Daniel Pipes ve Oliver Roy gibi isimler tarafından tedavüle sokuldu.Soğuk savaş sonrası Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na start verilirken öncelikle İslam’ın işgale karşı “direniş ruhuna” saldırldılar.Cihadı, “cihadist” diyerek vurmakla veya itibarsızlaştırmak istemekle gerçekte hedefledikleri neydi?Postmodern Haçlı seferlerine karşı direniş ruhunu daha baştan yok etmek mi?“Cihadist” gibi zıpçıktı yakıştırmalara neden ihtiyaç duyuldu?Terör sadece terör, terörist de sadece teröristtir. Terörün veya teröristin cihatla, dinle, dahası hiçbir dinin kutsalıyla alakası yoktur. ***Hadi müstağriplerin şebekliğini anladık; istedikleri kadar “cihadist” diyebilirler, zihinleri ve cibilliyetleri ancak buna müsait.Ya aklı başında olduğuna inandıklarımız?Ne demek “cihadist” muhterem? Oliver Roy ağzıyla konuşmak, aziz ve mukaddes İslam’ın muazzez kavramını çarpıtanlara prim vermek nasıl bir bilinç uyuşukluğudur? Cihad her şeyden evvel Kur’an’i bir kavramdır. Cihad edene mücahit denir, “cihadist” nedir bre? Cihad, yurtlarından zorla çıkartılanlar, yani, “bize yardım eli uzatan yok mu” diye bekleyen çocuklar ve kadınlar için direnmektir.Bu direnişte doğaya, masum ve sivil insanlara, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara zarar vermek de kesinlikle yasaktır. Cihad, anlaşmalara riayet etmeyen, sözlerinde durmayan, masumları katleden, yalın ayaklıları yurtlarından çıkartan işgalcilere, Hz. Peygamber'i bile Mekke’den sürüp çıkarmaya çalışan zalimlere karşı muharebe etmektir.Cihad, en geniş anlamda direnmek, yani, zalime boyun eğmemektir.***Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, ve Hz. Peygamber tarihin en büyük mücahitlerindendi.Çanakkale direniş / cihad meydanıydı. Yedi düvele karşı cihat etmiştik orada. Mustafa Kemal Paşa Çanakkale’de cihadı kuşanmış bir mücahitti. Mehmet Akif de bu cihadın şairiydi.Kurtuluş Savaşımız baştan sona cihattı. Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” da bu cihadın destanıydı.Kahramanmaraş işgale direndiği yani cihat ettiği için kahraman, Şanlıurfa cihat ettiği için şanlı, Gaziantep cihat ettiği için gazi olmuştur.Libya kurtuluş savaşında İtalyan faşizmine direnen Ömer Muhtar mücahitti, Medine müdafaasının büyük kahramanı Fahreddin Paşa mücahitti.Bosna’nın en büyük mücahidi de bilge kral Aliya İzzetbegoviç’tir. Haçlılara karşı direnen Selahaddin Eyyubi büyük mücahittir.Hz. İbrahim’den Selahaddin Eyyubi’ye kadar bütün mücahitlere selam olsun.
Sen kimin yüzüsün muhterem?
04:0013/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Adı lazım değil bir milletvekili var, zırvalamakta üstüne olmadığı için olsa gerek zırt pırt gündeme geliyor.
Kamuoyu onu Alevi kimliğiyle tanıyor. “Alevilik nedir muhterem” diye soracak olsanız, “insan sevgisidir” hükmüne varacağı kuvvetle muhtemel.
Lakin muhteremde insan sevgisinden eser yok. Sabah kalkıyor nefret, akşam yatıyor nefret.
“Özünde herkes iyidir” düşüncesiyle bu muhteremde de iyiliğe dair bir ifade aradım, ama inanın şimdiye değin iyiliğin kırıntısına bile rastlamadım.
Hep kin, hep nefret, hep kötücül “hisli duygular” yani.
Mensubu olduğunu iddia ettiği inanç evrenindeki “insan sevgisinden” hele ki Hünkar Hacı Bektaş’ın “İncinirsen de incitme” diskurundan zerre miskali nasibini almamış.
Çok değişik bir zihin dünyası var.
Geçen gün bir twit attı, diyor ki: “IŞID, Boko Haram, El Kaide’yle kim savaşıyorsa, Paris’te onların yürümesi inandırıcı olur. Esad, Maliki, Nasrallah, PYD, Hizbullah vd...”
Gördüğünüz gibi kafa tam mefluç!
Yanlış anlaşılmasın; Paris’teki malum yürüyüşü eleştirmekte haklı.
“İsrail terör devleti” şefi Netanyahu’nun söz konusu “teröre karşı” yürüyüşün protokolünde ne işi var?
Tamam, diğer Avrupalı liderler de pek masum sayılmaz. İçlerinde kimyasal silah pazarlayıcıları da var halen teröre destek verenler de! Ortak özellikleri, Amerika nerde bir işgal yapsa kuyruğuna takılmak!
Hepsini anladım da “kör gözüm parmağına” dercesine Netanyahu nedir yahu?! Daha geçen yaz iki binden fazla Filistinli çocuğu katletmedi mi?
Muhtereme “çok değişik” dememin nedeni elbette bunlar değil.
Aynı gün içinde attığı twitlerde hem Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ın adını sitayişle anıyor hem de Fuat Avni’yi güvenilir kaynak olarak değerlendiriyor. Değişik dediğim işte bu!
Fuat Avni kim muhterem?
“The Camia”nın sosyal medya ayağındaki psikolojik harp “müfrezelerinden” biri değil mi?
Fuat Avni’nin şimdiye değin söyledikleri doğru çıktı diyor.
İyi de hangileri muhterem?
“Paralelci” olduklarının kanıtı sayılacak şekilde içerdeki “sızıntı” elemanlarından edinip jurnal ettikleri kimi operasyon bilgileri mi?
Peki ya tezviratlarına ne diyeceksin?
Bu ülkede İran’la veya Şiilerle savaşmaya karşı çıkan herkesi “mutacı” ilan eden “The Camia”nın Fuat Avni’sini mi güvenilir buluyorsun muhterem?
Yazık, çok yazık!
AK Parti düşmanlığı muvazeneni bu denli dağıtmana neden oluyor mu yani?
Fuat Avni, Türkiye Cumhuriyeti’nin IŞİD’i desteklediği yalanına bütün bir varlığını feda edecek bir örgütün neferi, sen kimsin?
Bu ülkede yaşayan sağcı- solcu, Kürt- Türk tüm “yurtseverler” artık şunu biliyor:
“The Camia”nın Türkiye Cumhuriyeti’ni terörü destekleyen ülke olarak gösterebilmek için (Adana’daki MİT TIR’larına yaptıkları gibi) yapmayacağı ihanet yok.
Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’in Türkiye ziyareti üzerinden ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsüne, “Türkiye terörü destekleyen devleteler listesine alınacak mı?..” şeklinde soru sorabilecek kadar dibe vurdular.
Hadi bunların derdi maksadı belli, ya sen muhterem?
Senin derdin ne?
Suriye diyorsan, daha düne kadar Halit Meşal Şam’da ikamet ediyordu. Nasrallah veya Hizbullah diyorsan, bunlar, “güneyde sevdikleri ülkenin” düşmanı değil mi?
Fuat Avni gibilerin mensup olduğu “The Camia” (tabanla yani konvansiyonel cemaatle alakası yok) ırkçı Siyonist networkun “gülen / ılımlı” yüzüyse, IŞİD de “terör” yüzüdür.
Peki söyle bakalım, sen kimin yüzüsün muhterem?
Şöyle ufak çaplı bir mülâane de mi kalmadı
04:0014/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Rupert Murdoch’un Paris’teki saldırılardan tüm Müslümanları sorumlu tutan o faşist twitine “paralel yapıdan” veya “Dumanlı Zaman’ı”ndan sadra şifa bir tepki duydunuz mu?
Ben şahsen duymadım.
Belki de Türkiye Cumhuriyeti’ni teröre destek veren ülkeymiş gibi göstermekle meşgul oldukları için henüz fırsat bulamamışlardır.
Öyle ya, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki veya Marie Harf’e “Türkiye teröre destek veren ülkeler listesine alınacak mı?” şeklinde alçak bir soru sormak için de malzemeye ihtiyaç var.
Eskisi gibi devletin kılcal damarlarında dolaşamadıklarından olsa gerek belge falan da üretemiyorlar zahir.
Tek başına kara propaganda da yetmiyor. Yetse, Psaki niye istedikleri cevabı vermesin.
Bakınız, Paris’teki o menfur saldırıdan tüm Müslümanları sorumlu tutmak öyle alelade bir çıkış değil, Murdoch’un militanı olduğu zihniyetin dışavurumundan ibarettir.
Diyeceksiniz ki çoluk çocuk, kadın ihtiyar, Alevi Sünni, Kürt Türk, Afrikalı Asyalı, siyahi beyaz, (hidayete ermiş herhangi bir) İngiliz, Fransız veya Alman, hülasa, yeryüzünde yaşayan tüm Müslümanları Paris’teki o terör saldırısından sorumlu tutmak nasıl bir “zihniyettir?”
Lafı hiç dolaştırmayalım, “Soykırımcı Hitler’le ruh ikizi bu zihniyet” demekle iktifa edelim.
Bu zihniyetin mensuplarının Filistin’de çocukları nasıl paramparça ettiğini biliyorsunuz.
Buna rağmen bir Müslüman çıkıp da, “Filistin’de katledilen çocuklardan tüm Museviler veya Yahudiler sorumludur derse” tüm dünyada lanetlenirdi.
Kaldı ki hiçbir Müslüman haddi aşan böyle bir “kolektif suçlama” yapamaz.
Zira...
Masum insanları sırf mensubiyetinden dolayı suçlamak her şeyden evvel İslam’ın temel rükünlerine aykırıdır.
Peki, “Filistin’deki katliamlardan yeryüzünde yaşayan tüm Yahudiler sorumludur” diyen birine tüm dünyada mavi gökyüzü dar edileceği muhakkakken, “Paris’teki terörden tüm Müslümanlar sorumludur” diyen Murdoch’a biz ne yaptık?
Ne yapacağız, Türkiye’de televizyon yayını (Fox Tv) yapması için lisans verdik.
Biliyorum, elemanın o fecaat sözü daha yeni; lakin zihniyeti eskidir.
Evet, Rupert Murdoch bilinmeyen bir adam değildi.
Vaktiyle, Sabra-Şatilla kasabı Ariel Şaron’la kafa kafaya verip İsrail’de yeni Yahudi yerleşim merkezlerinin kurulması için emek sarf edecek kadar militan olduğunu bilmeyen yoktu.
Buna rağmen TGRT lisansı ona satıldı; bu lisans üzerinden Fox Tv yayınlarına başladı.
Bu köşecikte, ta 2006’da çok sevdiğim rahmetli Enver Ören’i hiç incitmek istemediğim halde, “Bu satışı kimse unutturamaz” başlıklı zehir zemberek bir yazı yazmıştım.
Şu da var ki, 28 Şubat bir yanıyla da hep bu satışlar yapılsın diye yapıldı. (Gülen’in Pensilvanya’da “yerleşmesi” de bu tarz bir satış değil midir, ne dersin Ali abi?)
Murdoch’un mahut küstahlığına “Dumanlı Zamanı”ndan neden tık bile yok?
Şuncacık özgür değiller de ne diye “özgür medya” diye afra tafra yapıyorlar?
Yoksa...
Kendilerini “Fırka-ı Naciye”, kendileri dışında kalan herkesi de IŞİD ve El Kaide ve İrancı ve Şii (dikkat buyrulsun, bunlar da birbirine taban tabana zıt ha! ) gördüklerinden mi ses çıkarmıyorlar?
İyi de, Murdoch hiçbir ayrım yapmadan tüm Müslümanları terörist olmakla suçluyor.
Yani, “biz Müslümanlardan değiliz” demediğiniz sürece mahut suçlamadan müstağni olamazsınız.
O halde nedir bu kahrolası sessizlik?
Rezervde zalim, zülüm, Yezid, Firavun, Nemrut falan kalmadı mı yoksa?
Şöyle ufak çaplı bir mülâane de mi kalmadı ey mübarekler?! Hadi “Allah evlerine ateşler salsın” veya “yuvalarını yıksın” diyemiyorsunuz anladık, “Fox Tv’nin ratingleri düşsün” de mi diyemiyorsunuz?
“Güneydeki sevdiğiniz ülke” ne der diye mi çekiniyorsunuz?
Ama böyle de olmaz ki?!
Yalandan da olsa bir şeycikler söylemeniz icap ederdi.
Gülen’in ABD’de ikamet etmesine de “şefaatçi” olan CIA eski üst düzey yetkilisi Graham Fuller aylar öncesinden (20 Haziran 2014’te) BBC Türkçe'deki bir mülakatta sinyal vermişti.
“Fethullah Gülen’in Mavi Marmara krizindeki tutumu Türkiye’deki İslamcılar arasında eleştirildi. Bu eleştirilerin nedeni Gülen’in İsrail ile bağı olduğu algısından kaynaklanıyor olabilir mi?” sorusuna, “Gülen’in ABD veya İsrail’e karşı eleştirel bir tutum takınmaktan kaçındığı doğrudur. Bu suçlamaların nedenlerinden biri bu olabilir. Ben şahsen, Gülen’in ABD ve İsrail politikalarını eleştirmekten kaçınmasının hata olduğunu düşünüyorum...” cevabını vermişti.
Hem sinyal hem de bir nevi cevazdır bu!
Yani, “kalabalıklarda düşmanımsın sen benim, tenhalarda sen benimsin ben senin” stratejisinin tatbik edilmemesinin hata olduğunu söylüyor.
(.......................)
“Sinyalleri kaçırıyor muyuz Ekreeeem!”
Fransa da AKP’li olmuş pampa
04:0017/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
“Soykırımcı zihniyetle” malul olduğunu kanıtlarcasına Paris’teki malum terör saldırısından tüm Müslümanları sorumlu tutan Irkçı Siyonist medya devi Murdoch sonradan kıvırdı ya, bakalım içimizdeki İslamofobik eşhas ne vakit kıvıracak.
Hayır, isteseler de kıvıramazlar!
Zaten kıvırsalar da artık çok geç, meşruiyetlerini kaybettiler. Sözlerinin hiçbir değeri kalmadı yani.
Azgınlıkta Murdoch’u bile geçtiler. O kadar ki, terörden sadece Müslümanları değil bizzat İslam’ı da sorumlu tuttular.
Sorumlu tutmak ne ki aşağıladılar, suçladılar, hakaret ettiler.
Söz konusu müstekreh yazıları arşivde, ne menem mahluklar olduklarını inkar edemezler.
***
İslam’dan ve İslam’ın bu ülkedeki her tezahüründen nefret edeceksiniz, Müslümanları her fırsatla aşağılayacaksınız, ondan sonra da bizim desteklediğimiz partiler neden her seçimde yeniliyor veya nefret ettiğimiz parti neden her seçimden zaferle çıkıyor, diye ağlayacaksınız.
Ne kadar enteresan insanlarsınız.
Yahu desteklediğiniz partilerin en büyük talihsizliği bizzat sizsiniz. Yani, sizin desteğinizi kazanacak şekilde tavır aldıkları için kaybediyorlar.
Karşı çıktığınız, nefret ettiğiniz AK Parti’nin en büyük şansı da yine sizsiniz.
Ne diye her seçim sonrası yenilgiye bahaneler arıyorsunuz, ne diye?!
Bahaneleriniz de zeka ve cibilliyetinizin tam göstergesi.
Önceleri “bidon kafa”, “göbeğini kaşıyan adam” falan diyordunuz, sonra kömüre makarnaya sardırdınız, sonra da “trafoya kedi girdi” şebekliğine vurdunuz. Hüseyin Çelik’in dediği gibi elektrikler kesilince AK Partililerin gözleri fosforlu değil.
Şimdi de “sandıktan AK Parti çıkmaz, şayet çıkarsa o sandıkta kesinlikle hile vardır” yollu şebeklikler yapmaya başladınız.
Biraz daha açık sözlü olsanız, Dumanlı Ekrem gibi “Elimde somut bir şey yok, belki de bu son seçim olur” diyeceğiniz muhakkak.
Şebeklik çapta bahane üreteceğinize yapmanız gereken tek şey bizzat kendinizin farkında olmak, yani kendinizi görmek.
Lakin böylesi bir görme için de elektriklerin açık olması yetmez. “Sol memenin altındaki cevahir” kör olduktan sonra hiçbir ışık fayda etmez.
***
Paris’te düzenlenen konferansta François Hollande, İslamiyet’in demokrasiyle uyumundan bahisle, Fransa’nın terör saldırılarına karşı birlik olduğunu, Fransa’daki Müslümanların da bu birlik içinde yer aldığını dile getirdi.
Hepsinden önemlisi şunu söyledi: “İslam karşıtı ya da Yahudi karşıtı eylemler kınanmalı ve cezalandırılmalı. Müslümanlar fanatizmin, aşırı tutuculuğun ve tahammülsüzlüğün ilk kurbanlarıdır...”
Hollande’ın, İslamofobiye karşı anti-semitizm gibi tavır alınmalı, şeklindeki çıkışı, içimizdeki ‘İslamofobiklerin’ elbette canını sıkmıştır.
Senin anlayacağın, Fransa da AKP’li olmuş pampa. Fransa’dan AKP karşıtı bir açıklama beklerken, “nefret suçu” kapsamına girdiniz, iyi mi?
***
Murdoch, “Elbette Paris saldırısından tüm Müslümanların sorumlu olduğunu kastetmedim” diyerek bir önceki twitini kıvırmaya çalışmıştı.
“Tüm Müslümanlar sorumludur” demişti oysa.
Enteresan; lakin “The Camia” mensubu o akademisyen kadar değil.
Amerika’da “Türkiye şeriata gidiyor” yollu jurnal yapmış, Türkiye’de de “Şeriat istiyorum; kerhaneler kapatılsın, faiz yasaklansın” demişti hani.
Şimdi de, Peygamberimize saygısızlık yapan mahut karikatürleri yayımlayan Cumhuriyet’in adı lazım değil köşe yazarlarına açık destek çağrısı yaptı. “The Camia” mensubu ünlü bir gazeteci de ona katıldı.
Daha da enteresanı, bu edepsizliğe karşı “Dumanlı Zaman’ı”ndan tek kelimelik itiraz gelmedi.
Hepsinden enteresanı da...
Hem Peygamberimize hakaret eden karikatürleri yayımlayanlara destek çağrısı yap, hem de Peygamberimiz “Twitleri ikiye katlayın dedi” veya “Türkçe Olimpiyatlarına geldi” de.
(.....................)
“Ceketimi getir Ekreeeem”
Doğu Perinçek kadar olamadınız
04:0019/01/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
O gün yolsuzluğun şahikası tek ayak üzerinde yakalandı; tam da ayak değiştirirken yani.
Klasik veya konvansiyonel vesayet postmodern vesayetle yer değiştirecekti.
Değişmeyen tek şey vesayetçi köşe yazarları veya vesayetçi medyaydı.
Dahası, “411 el kaosa kalktı” diyen vesayetçi kafayla 2. Cumhuriyet deyince akla gelen “muhteremin” kafası bile örtüşmeye başladı.
Nasıl mı?
Bu “muhterem” şimdiden seçim sandıkları üzerinden öyle algı oluşturma gayreti içine girdi ki, bir “seçim sandıkları kaosa açılacak” manşeti atmadığı kaldı.
Bu kafaları mücessem halde hülasa edecek olursak normal şartlar altında (N. Ş. A’da) bir mol (yok, mal değil tashihçi kardeşim, mol, kimyadaki bildiğiniz molarite yani) Uğur Dündar elde etmek mümkündür. “Sandıktan AK Parti çıkmaz, çıkarsa da o sandıkta hile var demektir” yollu lakırdılar çıkarmaya başladı, daha ne olsun.
Neler var neler.
Mesela, “molün” biri gitmiş Paris’e, “Ben de Çarliyim” demiş. Yahu bunun için Paris’e gitmesine lüzum yoktu ki. Ahmet Kaya’ya “vay şerefsiz” derken yıllar öncesinden nasıl bir “Çarli” olduğunu kanıtlamıştı zaten.
Evet, ne diyorduk, vesayet ayak değiştirecekti.
Yaklaşık 30 yıl boyunca devletin kılcal damarlarına yerleşmişlerdi. “Dönemin Başbakan’ı”nı bile bizzat korumaları üzerinden dinleyecek kadar, askeri yargı dahil tüm yargıyı ele geçirecek kadar, dinlemeler ve paralelci “polis-yargı düzeneği” üzerinden iş adamlarını, kimi kalem erbaplarını sindirecek kadar, akıl almaz kumpaslarla kozmik odalara girecek kadar, devletin tüm sinir uçlarını felç edecek kadar, Dış İşleri Bakanlığı’ndaki gizli toplantılara telekulak olup dışarıya servis edecek kadar, bir yandan casusluk davası üzerinden çökerme yapıp bir yandan da casusluğun dik alasını yapacak kadar...
Postmodern vesayet yerleşecekti.
17 Aralık işte bu “yerleştirme”nin tamama erdirileceği gündü.
Demokratik siyasi irade çok kritik bir manevrayla, mahut “ameliyatlarını” takviminden erken yapmalarına neden oldu.
Bir bakıma “erken doğum” gerçekleşti. Haliyle “prematüre darbe” söz konusu oldu.
Halbuki, “teknik nakavt” yapılacaktı.
Liderleri yıllar öncesinden şöyle demişti: “...karşı tarafı teknik nakavt edeceksin, hep sen haklı görüneceksin, âlem sana haklı diyecek, efkârı amme sana haklı diyecek, nesi vardı bu insanların diyecek...”
Kumpasçıların hiç hesaplamadıkları kimi aksilikler de çıkmadı değil.
Mesela, 17 Aralık darbe teşebbüsünden iki hafta evvel hakim Bekir Altun, annesi vefat ettiğinden dolayı nöbet tutamamıştı. Cenaze izni dönüşü iki haftalık nöbet yazdıran Altun, “İki hafta üst üste nöbet tutma” telkinlerine rağmen ısrar edince, kumpasçıların eli ayağı birbirine dolandı. TMK’dan istedikleri kararı çıkartacak hakim bulamayınca “operasyonun” önemli bir parçasını 25 Aralık’a devretmek zorunda kaldılar.
Hulasa “teknik nakavt” ellerinde patladı.
Yıllarca üzerinde çalıştıkları “operasyonları” hiç ummadıkları, hiç hesap etmedikleri bir engele işte böyle takıldı.
Bu denli rezil rüsva olmalarının sebebi neydi acaba?
Nemrut’un mahvına bir sineğin neden olması, gücüne-kudretine-otoritesine tapmasının ironik bir karşılığıydı.
Peki “kumpasçıların” bu denli rezil olmasının, Gülen’in ifadesiyle “Allah’ın tokadını yemelerinin” nedeni neydi?
Samimiyetsizlikleri olmasın!
Sen yıllar yılı “Hz. Peygamber’in devesinin ayağının altındaki toz olaydım” diye diye ağlayarak ve ağlatarak kendini var et, sonra da Hz. Peygamber’e en galiz, en alçakça hakaret edenlerin karikatürlerini yayımlayanları arkala, destekle, saygı duyun falan de!
Yazık, bari (zahiren de olsa) Doğu Perinçek kadar olsaydınız.
Geçen gün Aydınlık’ta kaleme aldığı bir yazıda, “İnsanlığın ve medeniyet devriminin lideri” dediği Hz. Peygamber’e saygının “geleceğin güvencesi” olduğunu dile getirirken, siz Hz. Peygamber’e hakaret edenlere saygı duymaktan bahsediyordunuz.
Bu ibretlik halinize bakıp akletmeyecek misiniz?
Bir de “Kutlu Doğum Haftası”nı kimselere vermiyordunuz; bir de “Resûlü Ekrem temessül buyurdu: Türkiye’nin mes’elesini falanlara bıraktık, buyurdu...” diyordunuz; bir de “Peygamberimiz Türkçe Olimpiyatlarına geldi” diyordunuz.
(..............)
“Tansiyonum yükseldi Ekreeeeem”
Gözün aydın Hasan abi
04:0020/01/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
HDP Eş Başkanı Demirtaş geçenlerde partisinin İstanbul kongresinde “dana” metaforu üzerinden “müjde”yi vermişti.
Demişti ki: “Geldiğimiz nokta artık bu mücadelede dananın kuyruğunun kopacağı noktadır. Dananın kuyruğu kopacaksa bugün, yüz yıl önceki gibi kuyruk değil dana bizde kalacak...”
Aslında “geldiğimiz noktayı” ben de “Hasan abi”ye başka bir hayvan metaforu üzerinden “müjdelemek” isterdim.
Lakin ben dana yerine öküzü tercih ederdim.
Çünkü hayvanın kuyruğu kopacaksa Hasan abiye de bir yerleri düşsün isterim.
Hakkıdır.
Çünkü hakikaten çok emek verdi bu Kürt meselesine.
Kimi zaman “barış olsun” diye, kimi zaman da “savaş çıksın” diye yaşına başına bakmadan dağlara vurdu, kolay değil.
Neler yapmadı ki bu iş için.
Çok “cins” kitaplar yazdı mesela. Hem “Kürt sorunu aynı zamanda PKK sorunu demektir” eksenli kitap yazdı, hem “Kürt sorunu başka PKK başkadır” eksenli kitap!
Bu denli eforik yazar dünyada zor bulunur.
Kâh yere göğe sığdıramayıp Mandela dedi Öcalan’a; kâh “Apo’nun yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi, 1984’ten beri Cumhuriyet devletinin PKK’ya karşı verdiği haklı ve meşru mücadelede bayrağın zirveye dikilmesi, zaferin tescilidir...” dedi.
Dönem geldi “Diyarbakır Cezaevi” güzellemeleri yaptı; dönem geldi birlikte yurtdışı gezilerine katıldığı Kenan Evren’e övgüler düzdü.
Dönem geldi PKK’ya özgürlük savaşçıları, gerilla falan dedi; dönem geldi “Silahlı Kuvvetlerimiz, devlete karşı silah çekmiş, 15 yıldır şiddet ve terörü politika aracı benimsemiş, insanlığa karşı suç işlemiş olan PKK’yı çökertmiştir...” dedi.
Kürt meselesinde ne zamanki nihai barış kararı alındı Hasan Abi, “benim dönemim bitti” düşüncesiyle olsa gerek adeta “panik atak” oldu.
Belki de, Kürt meselesini, üçüncü taraflardan yani “ecnebilerden” bağımsız çözme iradesini ortaya koymamızı içine sindiremedi.
Evvela, “PKK elden gidiyor” paniğiyle dağlara vurdu. Dağda rastladığı PKK’lı çocuklara, “Silahları bırakmak ağrınıza gitmiyor mu” yollu “serzenişte” bulundu.
Yetmedi; “Bunları iyi hesap et” diyerek barışta kararlı olduğu için Öcalan’ı adeta tehdit etti.
Gelgelelim, “Hasan abi” bu kadar açık sözlü olmaya devam ederse kabak gibi ortada kalacaktı; anında “demokrasi gelmeden barış olmaz” martavalından kendine kamuflaj yaptı.
Böylece sureti haktan görünmek istemişti ama nihayetinde bu söylem, demokrasiyi silahla rehin almaktan başka bir şey değildi.
«««
Müjdeler olsun sana Hasan abi, artık bundan sonra kendini daha fazla iptizale uğratmayacaksın; sizinkiler başaracak!
Öcalan’ın örgüt üzerindeki otoritesini ve bölge sosyolojisindeki siyasi belirleyiciliğini test edercesine Cizre’de malum olayların başlaması bunun göstergesi.
Kandil kulağının üzerine yatıp Öcalan’a rağmen neler yapılacağının sonucunu boşuna beklemiyor herhalde. “Üst akıl” yani “ırkçı Siyonist network” çatallı diliyle matine –suare devrede zaten. “Niye anlaşıyorsunuz ki AKP’yle, alın size Kürt devleti” yollu vaatlerin ardı arkası kesilmiyor.
Paralelciler dersen, Gezi’ye verdikleri destekten çok daha aktif haldeler!
Sayın Demirtaş’ın Amerika dönüşü eylem çağrısı yaptığı (40 kişinin öldüğü) 6 - 8 Ekim olaylarını fırsat bilerek, Van’da park halindeki iki aracı, yanan bir otomobile panzerle ittikleri görüntüler her şeyi anlatmaya yeter, fazla söze hacet yok.
Uzun lafın kısası, sizinkiler başaracak Hasan abi; müjdeler olsun sana, çok kan akacak!
Dolayısıyla itibarını hepten yok eden “savaş isteyen” o sevimsiz yazılarına ara verip eski günlerdeki gibi “barış isteyen” hümanist yazılar attırabileceksin.
Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink, “PKK kalıcı ateşkes ilan ederse hayal kırıklığı yaratır” şeklinde “hayal kırıklığına” uğramıştı ama senden çok sonra. Yine onu geç Hasan abi. Savaş başlayınca ondan daha önce üzül mesela. Arazi şartlarına uyumda kimsecikler geçemesin seni aman ha!
Sevgili Çandar’la birlikte İspanya’dan İngiltere’den ve hatta Afrika’dan “çözüm önerileri” nakliyeciliğine de kaldığınız yerden devam edersiniz, ne mutlu sana.
«««
Boşuna kan akmayacak Hasan abi, hayallerin gerçek olacak, AKP de gidecek yani.
Zaten her şey bunun için değil mi?
Eski Türkiye’de olduğu gibi yine “eski sınıfın eski dallamaları” arzı endam edecek.
Nasıl mı?
Ağzınızda gevelediğiniz askeri darbe gelecek işte, nasılı mı var?!
Sokaklar hareketlenince Anayasa Mahkemesi de kaos yaratacak kararlara imza atacaktır, hiç merak etme.
Şimdiden müthiş sinyal verdiler; yazık ki, AK Partililer başta olmak üzere tüm demokratlar uyuyor!
Anayasa Mahkemesi, Ahmet Altanların bireysel başvurusuyla, MİT mensupları için yargılama izni verilmemesini hak ihlali saydı
Halbuki, “MİT Yasası”na göre MİT mensuplarının görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlıdır.
Ahmet Altanlar bu kadar açık hakikati bilmediği için mi Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptı sanıyorsunuz? (Ve, niye şimdi?)
Ya Anayasa Mahkemesi?
Mazisinde parti kapatmak için (RP) geriye doğru yasa iptal edecek kadar fecaat kararlara imza atan Anayasa Mahkemesi MİT Yasası’nı iplemeyerek neye kapı aralamak istedi haberiniz var mı?
Gün doğdu sana yine Hasan abi, kaosun ardından aşerdiğiniz darbe de gelecek. Sen yine uygun bir süre sonra “Kimse kızmasın kendimi yazdım” diyeceksin.
(....................)
“Our boys are gonna make it Ekreeem!”
Bu nasıl teslimiyettir?
04:0021/01/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Mazlumun ahı yerde kalmadı. En azından “Tahşiyecilere” kurulan kumpası az çok herkes öğrendi.
Biz de öğrendik...
Değerli köşe yazarı Mustafa Kaplan’ın henüz piyasaya çıkmamış kitabının kovuşturulduğunu, yazdığı kitaplardan ötürü MS hastası yetmiş yaşındaki Mehmet Doğan ve arkadaşlarının 17 ay mahpus damında tutulduğunu zaten kimsecikler bilmiyordu.
Paralelci takımının tam saha arzı endam ettiği dönemde mahut kumpas maharetle gizlendi.
Gizli olanı veya saklananı bilmemek nihayetinde anlaşılır bir şeydir; ya herkesin gözünün önünde vuku bulanı anlamamak, görmemek, dahası görmek istememek nedir?
Kulakları olduğu halde duymayan, gözleri olduğu halde görmeyen kalbi mühürlenmişlere diyecek söz yok.
Lakin...
Henüz bilinç ölümü gerçekleşmemişleri veya bilinci uyuşturulmuşları sarsmak, hiç değilse baktıklarını görmeye (en güzel sözle) davet etmek icap eder.
Paralelciler, vesayet karşıtı köşe yazarlarına hemen her gün dava açıyor kimsenin kılı kıpırdamıyor ama Taşhiye kapsamında Dumanlı Ekrem’in ifadesine başvuruldu diye heyula kopartılabiliyor.
Bunda bir tuhaflık görmüyor musunuz?
Malumunuz, Taşhiyeciler maruz kaldıkları kumpastan dolayı suç duyurusunda bulundu, savcılık da doğal olarak Dumanlı Ekrem’in ifadesine başvurdu.
Mazlumların şekvasıyla açılan bir soruşturmada adı geçiyor diye hicap edeceğine bir insan nasıl şov yapar; yetmezmiş gibi Washington Post’a yazı yazar?
Nasıl bir haldir bu?
İzan ve insafı hepten kaybetmenin göstergesi midir yoksa bütün Müslümanları terörist gören Murdoch gibilerin dâhil olduğu ırkçı Siyonist medya networkuna güvenin verdiği pervasızlık mı?
Henüz yayımlanmayan kitap yüzünden Mustafa Kaplan ve Ahmet Şık’ı ve yine yazdıkları kitaplardan dolayı Nedim Şener ve Hanefi Avcı’yı içeri tıkmışlardı.
Şimdi de (17 Aralık darbe teşebbüsünden beri) gün geçmiyor ki vesayet karşıtı köşe yazarlarına dava açmasınlar.
Hz. Peygamber’e hakaret edilmesini bile “ifade özgürlüğü” kapsamında görebilen bu paralelci eşhas, yazıp çizdiklerinden yani ifade ettiklerinden dolayı dava açmadıkları kaç tane vesayet karşıtı köşe yazarı var? (Kendilerini eleştirdim diye Dumanlı Ekrem ve Hakan Şükür beni mahkemeye verdi, iyi mi?)
Hiç sıkılmadan hâlâ nasıl “özgür medya” havarisi kesilebiliyorlar?
Bu nasıl cibilliyettir?
Bu köşecikte geçenlerde de dile getirmiştim. Daha geçen ay “Dumanlı Zaman’ı”yla paralel yayın yapan CHP’nin yayın organı Halk TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Hakan Aygün, “Ergenekon’un Medya Yapılanmasını Oluşturmak” iddiasıyla “şüpheli” sıfatıyla ifade verdi. (Paralelcilerin arzı endam ettiği dönemde başlatılan ve mahut iddiayla 75 kişinin daha suçlandığı bu soruşturmanın kapatılması için mevzuat gereği Hakan Aygün’ün ifadesine başvurulmuş.)
Memlekette ne kadar yazarçizer varsa yasa dışı dinlendiği belgelerle ortaya çıktı.
Sevgili Çandar’dan BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’ye, Aydın Doğan’ın kerimesi Arzuhan Yalçın Doğan’dan “gönüllü penguen” Cemal Hasan’a kadar herkes yasa dışı dinlendi.
İçlerinden biri de çıkıp, siz hangi yüzle özgür medyadan, ifade özgürlüğünden falan bahsediyorsunuz demedi.
Bu nasıl bir sessizlik yahut ne menem teslimiyettir anlamadım gitti.
Vah talihsiz vah!
04:0024/01/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
CHP gerçekten de çok ilginç bir parti. Daha evvel bir vesileyle söylemiştim, park halindeyken benzin yakan otomobile benziyor.
Muhalefetteyken yıpranan, yorulan ve hatta “kirlenen” başka bir parti yoktur.
Yanlış yapmak için de çalışmak lazım denir ya, CHP bu “diskuru” da yıkıp viran eyledi.
Bu da takdir edersiniz ki apayrı bir maharet.
Kılıçdaroğlu’nun en büyük talihsizliği böyle bir partinin genel başkanı olmak galiba.
Gerçi CHP’nin talihsizliği de, Kılıçdaroğlu gibi bir genel başkana sahip olmasıdır da denilebilir.
Hangisi daha büyük talihsizlik diye soracak olursanız, hiç düşünmeden Kılıçdaroğlu derim.
Çünkü...
Kılıçdaroğlu, Baykal’dan sonra genel başkan oldu, CHP İsmet İnönü’den beri muhalefet.
***
Sayın Kılıçdaroğlu “talihsiz” ifadesinden pek hazzetmiyor biliyorum; lakin halini hakkıyla tanımlamaya da başka bir ifade kifayet etmez.
Değil mi ya, 30 Mart mahalli seçim propagandasını “yolsuzluk” üzerine bina ettikten sonra, yolsuzluk iddiaları nedeniyle CHP’den ihraç edilen Sarıgül’ü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı gösterdi, başka ne diyebiliriz ki?!
Hayır yani, “talihsiz” demeyeceğiz de ne diyeceğiz, “akıl tutulması” veya kararları kendisi vermiyor mu diyeceğiz?
Peki...
Kılıçdaroğlu’nun malum 4 bakan için “yüce divan” diye tutturduğu bir dönemde, partisinin Şişli Belediyesi’nde yaşanan ve yargıya da taşınan İnönü- Sarıgül kapışması dolayımında ortalığa saçılan rüşvet- yolsuzluk iddialarına ne diyeceğiz?
Talihsizliğin dik alasıdır bu!
Tam rüşvetin üzerinden “ekmek yiyecek” daha Şişli’de boğuluyor.
Sen “kumpasçıların” verdiği tape malzemesini ağzından hiç düşürme, mesela, 17 Aralık darbe teşebbüsüne karşı çıkan medyayı “havuz medyası” diyerek itibarsızlaştırmaya çalış, öte yandan “havuz medyası” kurmak için CHP’li belediyelerden para topladığın ortaya çıksın!
Talihsizlik değil de nedir bu?
Bununla da kalsa iyi; bir televizyon kanalını desteklemek için CHP’li belediyelerden topladıkları milyonlarca dolar da kayıp, iyi mi?
Sizin anlayacağınız, kendi kendilerini de dolandırdılar.
***
Kılıçdaroğlu’nun talihsizliklerinden biri de bence önüne gelenin şeceresine merak sardırması.
Artık neden ihtiyaç duyuluyorsa buna...
Kılıçdaroğlu’nu gören, “dur şunun şeceresini bir araştırayım” mı diyor, nedir, anlamadım gitti.
Oysa “Hazreti İnsan gelsin de nereden gelirse gelsin.” İnsanın harman olduğu yerden gelip de maazallah “beşer” olarak gitmek de var!
Evet, Kılıçdaroğlu’nun böyle bir talihsizliği var.
Aklımda kaldığı kadarıyla en son Soner Yalçın şeceresini araştırmış, Horosan’dan girmiş (Kılıçdaroğlu’nu) Nasreddin Hoca’ya bağlamıştı.
Benim haberim yok işi bayağı ilerletmişler.
O kadar ki, CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt geçenlerde Kılıçdaroğlu’nun şeceresini “Peygamber soyuna” dayandıran bir konuşma yaptı.
Ensar Öğüt şöyle demişti: “Kemal Kılıçdaroğlu Kureyşan aşiretinin ocağının insanıdır... Genel Başkan, Kureyşan aşiretinden dini bütün ve İslamiyet’i çok iyi benimsemiş seyyid soyundan geliyor. Genel Başkanımızın bu yanını bilmiyorlar. Seyyid sülalesinden geldiği için de Genel Başkanımız dini bütündür, ibadetini evinde Allah'a karşı yapar. Kendisi daha önce Umre’ye gitmiştir... Genel başkanımız mütevazilik gösteriyor, söylemiyor ama ben söylüyorum...”
İyi de, CHP’li milletvekilinin “söylemiyor” dediği şeyi Kılıçdaroğlu Hürriyet gazetesindeki söyleşisinde çoktan söylemişti. “Seyyid soyu musunuz?” şeklindeki soruya, “Peygamberimiz Hz. Muhammed’in soyundan geliyor mensubu olduğumuz aile. Ancak biz bunu siyasette kullanmıyoruz. Seyyid soyuyuz yani...” cevabını vermişti.
Enteresan; hem söylüyor hem de siyasette kullanmıyor!
Asıl enteresan olanı da şu:
Hem “Peygamber soyundan” gelmekle övünüyor, hem de Peygamberimize hakaret eden o karikatürleri yayımlayan o gazetecileri ayıplayacağına arkalıyor!
Nazlı Hanım’ın siyasi botoksu ve HDP
04:002/02/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Efendim üzerinize afiyet, bendeniz geçen hafta sağlık sorunları nedeniyle hem huzurlarınıza çıkamadım, hem de gündemden uzak kaldım.
Haliyle, Nazlı Ilıcak’ın HDP’ye oy vereceğini köşe yazarı arkadaşların arşiv yazılarından öğrendim.
Şok oldum!
Nazlı Hanım’ı vaktiyle botoks yapmış halde televizyonda gördüğümde bile bu kadar şok olmamıştım.
Aslında ne yapıp ettiği hayli zamandır ilgimi çekmiyor.
Birkaç yıl evvel kıyısından köşesinden şöyle bir değinince, “benimle dalga geçiyor” diye şekvacı olunca, o gün bugündür hiç ilişmedim. Zaten babam da, “dokunma ona” diyordu, “zamanla düzelir...” (Lakin, zamanla daha da kötüye gitti, neyse, sağlık olsun.)
Gerçekten de konu vahim olmasaydı yine ilişmeyecektim.
Nazlı Hanım’ın HDP’ye oy vereceğini açıklaması, öyle yetmiş yaşında botoks yaptırmasına benzemez.
Bu tabiri caizse “siyasi botoks” girişimidir ve öncelikle HDP için çok ürkütücü bir gelişmedir.
O kadar ki, “komplikasyonları” beklenmedik felaketlere neden olabilir.
Zira, Nazlı Hanım’ın açtığı yoldan yürüyenler çıkabilir.
Neden olmasın; mahut çıkış siyasi mi sanki?
Sonuç itibariyle, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a ve AK Parti’ye duyulan alerjinin tezahürü değil mi?
Nazlı Hanım’ın bu konuda yalnız olmadığı da hepimizin malumu...
Demem o ki, bir Emin Çölaşan veya bir Yılmaz Özdil de çıkıp, “Biz de HDP’ye oy vereceğiz” derse ne olacak?
Bilebildiğim kadarıyla Cihangir eşrafı da gayet hareketli.
Alayının ortak paydası da AK Parti’yi alaşağı etmek.
Doğu kökenli herkese “kıro” muamelesi yapan kimi “Beyaz Türk”ler bile bu zıpçıktı konsorsiyumda kendine yer edinmiş durumda.
Ne kadar tuhaf değil mi?
“Kürt meselesini” (baldıran zehri içmek pahasına) çözmeye kendini adayan Sayın Erdoğan’a bedel ödetmek isteyenlerin, HDP üzerinden bunu gerçekleştirme gayretlerinden daha tuhaf ne olabilir?
Efendim?
HDP’nin de bu gayretleri şu veya bu şekilde arkalaması, dahası coşkuyla karşılaması mı?
Nazlı Ilıcak gibilerin maksatları belli: HDP’yi, parti olarak seçimlere girmesi için daha bir cesaretlendirmek, coşku vererek barajı aşacaklarına inandırmak.
Hesap şu: Şayet HDP barajı aşarsa, AK Parti Doğu’da daha düşük sandalye alacak.
Hesap edemedikleri de şu: HDP baraj altında kalırsa, AK Parti Doğu’da tulum çıkartmış olacak; belki de bu sayede tek başına anayasayı değiştirebilecek sayıya ulaşmış olacak.
Bilemiyorum; bu sefer de, HDP’nin Meclis’te temsil bulamamasının istikrarsızlığa yani çözüm sürecinin zeval bulmasına neden olabileceği beklentisine girebilirler.
Cibilliyetleri “Yeni Türkiye”nin aleyhine olabilecek her duruma müsait çünkü.
O değil de, HDP’nin sosyolojik tabanı mezkur “siyasi botoksa” ne diyecek?
Taban önemli; hiç önemli olmasaydı; paralelci takımıyla işbirliği yaptıklarını faş eden CHP’li Milletvekili Birgül Ayman Güler’i CHP apar topar ihraç eder miydi?
Cemal Hasan’ın adı da son günlerde HDP’den milletvekili adayı olarak geçiyor.
Oysa, 17 Aralık darbe teşebbüsündeki müthiş performansıyla “tuzluk partisi” genel başkanlığına daha bir yakışırdı.
Hayır yani, neden HDP?
“Barış sürecine” yahut silahların susmasına karşı çıktığı için mi?
Soru şudur:
Yarın öbür gün HDP’den birileri çıkıp, partimizi Nazlı Ilıcakların oy verecekleri “yandan çarklı tuzluk partisi” haline getirdiniz dediğinde, CHP’de olduğu gibi o birileri mi ihraç edilecek, yoksa Öcalan’ın “Seni liderliğe hazırlıyorlar” dedikleri mi?
Ablacığım sıkı örtün üşütme!
04:003/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Dumanlı Zaman’ı kendilerine yakışan “güzel” bir yol bulmuş, bence bu yoldan devam etsinler, çok ekmek yerler.
Geçen gün, “Cemaat otoriterleşmeye dur dedi” şeklinde “ablacığımı” manşete çektiler ya, onu diyorum.
“Ablacığım” haliyle üzülmüş tabii, öyle bir şey söylememiş çünkü. Pardon, sadece üzülmekle kalmamış bir de gözlerine inanamamış, iyi mi?
Diyor ki, “Zaman gazetesinin Pazar ekinde çıkan söyleşim, ‘Cemaat otoriterleşmeye ‘dur’ dedi’ başlığıyla verilmiş. Gözlerime inanamadım!..”
Ah benim güzel ve huysuz “ablacığım” ah!..
Dinlenmedik işadamı, gazeteci - yazar, kanaat önderi ve bürokrat bırakmayanları, delil üreterek nerdeyse donanma çökertenleri, şantaj montaj tehditle insanların hayatlarını karartanları, henüz piyasaya çıkmamış kitabı bile kovuşturanları, MS hastası yetmiş yaşında bir âlimi akıl almaz bir tezviratla içeri tıkanları mahut gazete (Dumanlı Zaman’ı) matine- suare arkalarken, dahası katkı verirken gözlerine inanıyordun da, seninle yaptıkları söyleşiye tek bir ifade “montajladılar” diye mi gözlerine inanamadın?..
Valla ne diyeyim, hiç yoktan bu da iyidir. “Çarpıt beni Ekrem, yeter ki Erdoğan’a zararı dokunsun” da diyebilirdi.
Pardon, hiçbir aydın veya hiçbir köşe yazarı hiçbir zaman “beni çarpıt” demez mi?
Ona bakarsanız, aydından köşe yazarından geçtim, hiçbir insan evladı, “Doğu’da yapılan duble yollar şiddetin altyapısını oluşturacak” da demez.
Ama “ablacığım” demişti.
Zaten o günden sonra da benim için sadece bir “magazin figürü” haline dönüşmüştü.
Halbuki, gerek müktesebatı, gerek muhakeme yeteneği, gerek hal ve gidisi, gerek temizlik ve beslenmesi bu hallere düşmeyi hak etmiyordu.
Ama şu gözü kör olasıca gurur ve kibir, ve Sayın Erdoğan’a duyduğu şu nefret yok mu zavallıda izan, insaf, usare bırakmadı!
Sadece “ablacığım” değil tabii, vesayetçi yazarçizerlerin nerdeyse alayı bu halde.
Ulusalcısı “soyunalım” demeye başladı, solcu- demokrat ve hatta liberal bilinenleri de bir “darbe” duasına çıkmadığı kaldı.
Gitgide zıvanadan çıkıyorlar!
Bu gidişle, “Hadi darbe olmuyor, hiç değilse çözüm süreci sona ersin” diye açık seçik yazarlarsa hiç şaşmam.
Erdoğan nefreti yüzünden kendi aralarındaki seviye farkını da hepten yok ettiler; hepsi birden Atilla Taş’a döndü; yazık, farkında bile değiller.
O değil de, “ablacığımın” düştüğü şu hallere bakın! Havalar da soğuk, Allah vere de üşütmese!
“Cemaat”in siyasi hedef olduğu bir dönemde, bu çevrenin yayın organlarında yer almaktan kaçınmamaya özen göstermiş de “istismar” edilmiş!
Peh, peh!
Şu cilveli lakırdılara bakın hele: “Böyle bir tavır sergilediğim için istismar edilmeyi hak ettiğimi düşünmüyorum...”
Sizin anlayacağınız, “ne istediniz de vermedim; söyleşiyse söyleşi, niye çarpıtıyorsunuz” yollu isyan ediyor.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan da 17 Aralık yargı darbesi marifetiyle “dönemin başbakanı” haline getirilmek istenmesine, ailesinin yediden yetmişe kişilik katliamına uğratılmasına isyan etmişti. Bu muameleyi hak etmediğini belirtmek sadedinde de, “Ne istediler de vermedik” demiş, vesayetçi medya da mal bulmuş mağribi gibi atlamıştı hani.
Malumunuz, vesayetçi köşe yazarları da, darbeye maruz kalan “dönemin başbakanı”na, “ne verdiniz” diye lagaluga yapıp durdu.
Gelgelelim, içlerinden bir kişi çıkıp da, “peki siz ne aldınız” diye “paralelci takımına” sormadı.
Tam aksine, hepsi birden “paralelcilerin” ağızlarına verdikleri tape malzemelerini fasılasız terennüm etti.
Bu yüzden, bugünkü yazı yolculuğumuza, Dumanlı Zaman’ı bu yoldan devam etsin, çok ekmek yer diyerek başladım.
Söyleşi yapacakları diğer vesayetçilerin birçoğunun “ablacığım” gibi “istismar” edilmeye öyle karşı çıkacağını da sanmam.
“Mevzubahis Erdoğan düşmanlığıysa, gerisi teferruattır” düşüncesiyle zevk bile alabilirler.
Tıynetleri müsait.
.Yazıklar olsun!
04:004/02/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, “Paralel yapı MOSSAD’la işbirliği yapıyor” diyor, her taşın altında Sabetayist arayan muhterem, “Erdoğan’a inat soyunalım” modundan gidiyor!
Daha da enteresanı, AK Parti’yi destekleyen kimi muhafazakârlar bile duymazlıktan geliyor!
Sayın Cumhurbaşkanımız, “Paralel yapı İran’la işbirliği yapıyor” deseydi yeri göğü inletirlerdi.
Vaktiyle, “Türkiye’deki İsrail, İsrail’de olduğundan daha güçlüdür” diyen Yalçın Küçük’ün bile gıkı çıkmıyor.
Tam aksine, en son bıraktığımda, “paralel yapı” konusunda duyarlı olan kimi ulusalcıları bile “Erdoğancı” olmakla suçluyordu.
Dumanlı Zaman’ı bence bu fırsatı kaçırmasın; hazret tam kıvamında. “Ablacığıma” nasıl ki, “Cemaat otoriterleşmeye dur dedi” dedirttiler, buna daha fazlasını söyleterek istedikleri randımanı alabilirler.
Üstelik ağrısız - pansumansız; yani çarpıtmadan, yani montajsız!
Yalçın Küçük’e de zaten “montaj” yapmaya hiç gerek yok. Zira kendi kendine yeterince “montaj” yapıyor.
Barış Yarkadaş’ı CHP’nin teorisyeni sanabiliyor, daha ne olsun.
Gerçi bu konuda CHP’nin de pek alternatifi yok; yani, Yarkadaş olmasa, Çalışkan Koray olacak.
Çalışkan Koray’ın da en büyük teorisi, Mustafa Sarıgül ile Kemal Kılıçdaroğlu’nu yan yana getirip Mustafa Kemal üretmekti.
Bu da takdir edersiniz ki, Sayın Bahçeli’nin matematik hesabıyla iktidar olmasına benziyordu.
Yine de Bahçeli’ye haksızlık yapmayalım. Sarıgül Şişli’de İnönü’yle kavgaya tutuşunca mahut “teori” çöktü ama Bahçeli matematikten henüz umudunu kesmiş sayılmaz.
Gelgelelim, CHP’nin, hele de Sayın Kılıçdaroğlu’nun “teorisyene” ihtiyacı yok.
CHP’nin Genel Başkanı, bir defasında, “Kürt sorununun” çözümü konusunda partisinin 17 maddelik manifestosu olduğunu dile getirerek, “Birincisi, seçim barajının kaldırılmasıdır” demişti; “İkincisi nedir” diye sorunca da, “Şu anda aklımda değil, bilseydim hepsini getirir, burada konuşurduk...” cevabını vermişti.
Gördüğünüz gibi bizzat kendisi dibine kadar “teorisyen.”
Dünkü yazımda, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’a duyduğunuz nefret kendi aranızdaki seviye farkını da hepten yok etti; hepiniz Atilla Taş’a döndünüz, yazık, farkında bile değilsiniz, dedim ya, birkaç okur, “Salih Bey çok acımasızsınız” diye mail gönderdi.
“Teorileri” de “teorisyenleri” de ortada işte, söyleyin bakalım, acımasız olan ben miyim?
Bütün marifetleri Erdoğan nefretinden ibaret değil mi?!
Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım hep; kendinizi hapsettiğiniz bu alanda yapacağınız pek bir şey yok, rezil olmaktan başka!
Maalesef gitgide daha da rezil oluyorsunuz.
Entelektüel kapasitenin, bilgi birikiminin işe yaramadığı zamanlar vardır; cibilliyetin yani adamlığın gerektiği zamanlar.
Şayet tıynet sorununuz varsa eşek yüküyle kitap okusanız da fayda etmez.
Kendinizi hapsettiğiniz alanda Wittgenstein veya Nietzsche veya Baudrillard gelse daha fazlasını yapamazdı.
Mezkur filozoflar böylesi bir alana kendilerini mahkum edeceklerine kuvvetle muhtemel intihar etmeyi tercih ederlerdi.
Aslında siz de Erdoğan nefretiyle malul hale gelmekle entelektüel bakımdan intihar etmiş oldunuz.
Sosyal kültürel sınıf imtiyazlarınızı kaybetmenin panik atağıyla mı nedir, evet, toplu şekilde intihar ediyorsunuz.
İçinizden biri, ulusalcının önde gideni, Sultanahmet’teki intihar saldırısını açıkça savundu; demokrat bilineniz de “darbe” geveler oldu.
Şu acınacak hallerinize bakın; Kürtçünüz Türkçü, Türkçünüz Kürtçü, liberaliniz ulusalcı, ulusalcınız liberal, demokratınız darbeci, sağcınız solcu oldu.
Ve alayınız birden, “ The Cemaat” yandaşı oldunuz, yazıklar olsun!
Köpeğin kuyruğuna dikkat
04:007/02/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Şu hale bakar mısınız; Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın sayesinde “başkanlık sistemi” tartışılıyor, Kılıçdaroğlu yüzünden de “darbe.”
Sadece bu bile aradaki farkın boyutunu göstermeye yeter de artar bile. Kılıçdaroğlu’nun “halkın direnme hakkı”ndan bahsetmesi gaf falan değildir, yürüyen merdivene ters binmek hiç değildir.Sandıktan umut kesenlerin gizli kapılar arkasında arayışlarının devam ettiğinin göstergesidir.Gerici Gezi kalkışması da sonuç itibariyle söz konusu arayışın dışavurumuydu. Yoğun bir şekilde gündeme sokulan “sandık her şey değildir” muhabbeti de tesadüf değildi. O günden beri de darbe tehlikesine dikkat çekmeye çalışıyorum.Mahut kalkışmada, CHP Genel Başkanı (TCK’nın 214, 215, 217 maddeleri gereği apaçık suç olduğu halde) polisi alenen itaatsizliğe çağırmıştı.Maksat, kamu otoritesinin sokaklarda kaybolması, yani sokakların vesayetini kurmaktı.Sokakların vesayeti üzerinden de askeri vesayete yol açılacaktı. Ne ki, sokak vesayeti sürgit devam edemezdi. En azından, Murat Belge’nin omurgalı olmakla övdüğü “Türk burjuvası” sokakların gürültüsünden rahatsız olacak, haliyle tankların “sessizliğine” geçilecekti. Konjonktür de buna gayet müsaitti. Mesela, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye dosyasındaki aktif isimlerinden Andrew Duff, Mısır’daki Sisi darbesine “darbe” yerine, “halkın başkaldırısı” demişti. Algı oluşturmak için psikolojik harp aygıtı haline dönüşen “vesayetçi medya” matine suare çalışıyordu. Sayın Erdoğan’a boşuna “diktatör” deyip durmuyorlardı. Mısır’da gündüz gözüyle yapılan darbeye “darbe” diyemeyen dünyaya muttali olan Kılıçdaroğlu da o günlerde, “İngilizce diktatör broşürü bastırdık, dünyaya dağıtacağız” diyordu.Şimdi de Pensilvanya’daki muhterem (New York Times’a yazdığı yazıda) “Türkiye’de gayrimüslimler baskı altında” diyor. Neyin peşindeler dersiniz?“Halkın direnme hakkı” diyerek yollarına taşlar döşedikleri darbenin değilse, neyin?Gülenist bir profesör geçen gün Samanyolu Haber’de, “Türk halkının rejime karşı meşru müdafaa hakkı doğmuştur” dedi.Daha evvel de Dumanlı Zaman’ın köşe yazarlarından biri, “iç çatışma çıkmadan AK Parti’nin iktidardan gitmesinin zor olduğunu” terennüm etmişti.Neyin işaretidir bu? Üst akıl, “paralel vesayet” olmadı bari “konvansiyonel vesayet”e geri dönelim mi diyor? Cami ile kışla arasında kaldıktan sonra kendini “The Cemaat”in kollarına bırakan o ünlü liberalin “İç savaşın cehenneminden geçmeden…” ifadesiyle, Kılıçdaroğlu’nun “halkın direnme hakkı” ifadesi arasındaki irtibat dikkatinizi çekmiyor mu? Gezi’den beri her vesileyle darbeye dikkat çekmeye çalışıyorum. (Pardon, Jandarma İçişleri Bakanlığına bağlanacaktı, ne oldu, neden vazgeçildi?)Seçimlere 4 ay kala ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu’nun “halkın direnme hakkından” söz etmesi asla gelişigüzel bir çıkış değildir.Ergenekon davasının gönüllü avukatlığına soyunarak Silivri önlerinde şov yapan CHP heyetinin şimdi de Samanyolu Yayın Grubu Başkanını Silivri’de ziyaret edecek olmasının da özel bir anlamı vardır. Kadıköy’de “Mustafa Kemal’in askeri”, Silivri’de “Fethullah Gülen’in askeri” olmak doğrusunu isterseniz çok değişik bir meziyet ister.“Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt adına yaptırılan park ve heykeli açan Kılıçdaroğlu CHP’sinin, HDP’yle işbirliği arayışı içinde olmasının da hususi bir gayesi vardır. Üst aklın “Yeniden Büyük Türkiye”nin inkişafına engel olmak için her yolu deneyeceğini bilmek zorundayız. Buna darbe dahildir.
Hakan Fidan konusunda yanıldık mı?
04:009/02/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Herkesin bildiğini genellikle en son ben duyarım, bu yüzden eş dost, “nasıl gazetecisin sen” diye taaccüp eder.
Siyasilerle veya bürokratlarla işim olmaz; kulislerden alabildiğine uzağım. Kulağım da hiç delik değildir zaten.
Son derece münzevi bir hayatım var.
Hatta size bir sırrımı vereyim; mesaimin çoğunu “hayal dünyası”, yani “drama” kaplıyor; her hafta en az 100 sayfayla boğuşuyorum, dile kolay.
Kahramanlarımız da haliyle gerçek değil, kurmaca mamulü.
Başımı kurmacadan - kurgudan kaldırıp gerçek hayata bakınca da, “gerçek hayat ne kadar gerçek,” çoğu kez kafam karışıyor.
Gelgelelim, bu da bazı noktalarda “avantaj” sağlamıyor değil.
Mesela, herkes Taraf gazetesinden sitayişle bahsederken ben bir “proje” olduğuna inandım.
Hasan Cemal veya Murat Belge gibilerin yeri ve zamanı geldiğinde “darbeye gönül düşürecek tıynette olduklarını” yıllar önce yazdığımda herkes “deli saçması” diye burun kıvırmıştı.
Ortadoğu uzmanı değilim; lakin, ne “Arap Baharı” heyulasında ne de Suriye konusunda zerre miskali yanıldım.
Bunları “benbenlik” etmek için dile getirmiyorum elbette.
Zaten aklı başında hiçbir insan (şayet kendi kendisiyle dalga geçmek niyetinde değilse) “bakın bakın ne kadar isabetli tespitlerim var; ne kadar ileri görüşlüyüm” demeye getirmez.
Gerçeklerle belirli mesafeden bakmanın veya kurmacayla bu denli hemhal olmanın böyle de avantajları var demek istiyorum, hepsi bu!
Yazık ki yazık, kimi zaman kafam felaket karışıyor, hiçbir şey anlamıyorum!
Sözgelimi, “paralelci çeteyle” mücadele ettiğini söyleyen bir hükümet, Avrupa’nın en önemli ülkelerinden birinde (adı lazım değil) o büyükelçisinin “görevini” sürdürmesine izin vermez.
Son günlerde en çok da, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın (gerekçesi ne olursa olsun) istifası kafamı karıştırdı.
Hakan Fidan’ın televizyondan, gazetelerden şekil ve şemailini gördüm. Sesini bile duymuş değilim.
MİT deyince benim de içinden geldiğim siyasi çizgiye mensup olan insanların tüyleri diken diken olurdu.
Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” adlı romanında mıydı; bir militan, sırf MİT mensubu olduğu iftirasına maruz kaldığı için intihar etmişti.
MİT’le herhangi bir ilişki içinde olmak ve hatta MİT’i övmek bizim için ihanetlerin en büyüğüydü. İhanetlerin yani intiharın!
Hakan Fidan’a bakışımızı 2 şey değiştirdi:
Birincisi, MİT Müsteşarlığı'na atanır atanmaz, “İsrail terör devleti”nin Savunma Bakanı Ehud Barak, “Eyvah! MİT elden gidiyor!” yollu çemkirmişti.
İkincisi, onu o göreve atayan “dönemin Başbakanı” Erdoğan’la aynı siyasi gelenekten geliyorduk, yani gönüldaştık, yani o bizden biz de ondandık.
Hülasa...
Hakan Fidan, Sayın Cumhurbaşkanımız'ın mimarı olduğu “Yeni Türkiye”nin MİT Müsteşarı'ydı.
MİT’i MOSSAD’a CIA’ya taşeronluk yapan, bilgi satan bir kurum olmaktan çıkaran adamdı.
Bu yüzden de hedefe koyulmuştu.
Irkçı Siyonist network 7 Şubat 2012’de taşeronlarını devreye soktu. “Güneyde sevdikleri ülkeye” kendilerini daha bir sevdirebilmek için Hakan Fidan’ın bileklerine kelepçe vurmak aşkıyla yanıp tutuşuyorlardı.
Hakan Fidan’ın suçu, MİT’i, her yanıyla çürümüş-köhnemiş bir kurumu, gerçekten “milli” hale getirmeye çalışmaktı.
Hakan Fidan’ın suçu, 100 yıllık barışı gerçekleştirmek gayesiyle “Kürt meselesini” Oslo’dan Ankara’ya taşımaktı.
Hakan Fidan’ın suçu, “MOSSAD’ın paralelleriyle” mücadele etmekti.
Biz de zaten bu “suça” meftun olmuştuk.
N’oldu peki?
“Çözüm sürecini” sekteye uğratacak hile ve desiselerin dört bir koldan yürüdüğü bir süreçte, “paralelcilerin” intikam almak için akıl almaz ittifaklar kurduğu bir dönemde, “İsrail terör devleti” şeflerinin MİT Müsteşarı olmasından rahatsız olduklarını gizleyemedikleri Hakan Fidan görevinden istifa etti.
Hayırdır?
Hakan Fidan bizim vehmettiğimiz kadar kritik bir görevde mi değildi yoksa 17 Aralık ihanet darbesi bambaşka bir şekilde amacına ulaştırılıyor da haberimiz mi yok?
Şimdiden söyleyeyim...
Seçimden sonra da “başkanlık tartışması” rafa kaldırıldı mı, 17 Aralık ihanet darbesi bir başka şekilde amacına ulaşmış demektir.
Ve hüsran olursa her aşkın sonu
04:0010/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Çok değişik insanlar var; Sayın Bülent Arınç’ın ifadesiyle, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor!”
Bunlardan birine, yıllar önce, ufunetli 28 Şubat sürecinde tanık olmuştum.
Büfeciydi.
Topağacı’ndaki işyerimden eve dönüşte muhakkak uğrar, mizah dergileri, yerel gazeteler, çocuklara çikolata falan ve o vakitler fosur fosur içtiğimiz sigaradan alırdım.
Gel zaman git zaman aşina olmuş, ayaküstü hal hatır sormaya başlamıştık.
Hal hatır dediğim, o “nasılsın?” diye sorar, ben de “iyilik güzellik, ne olsun” diye kestirip atmaya çalışırdım.
Tuhaftı.
Sanki ben “iyilik güzellik...” dememişim gibi, “sorma yav, çok kötü...” diye devam ederdi.
Yılın her gününde, her halükarda fasılasız mızmızlanan muhteremlerin en azgınlarındandı.
Ona göre sadece her şey kötüye gitmiyordu; herkes de kendisi gibi her şeyin kötüye gittiğini düşünüyordu.
Biraz bizim “vesayetçi şebelek köşe yazarlarına” benziyordu. “Kime sorsam AKP’ye karşı, nasıl oluyor da iki kişinden biri bunlara oy veriyor. Sandıkta hile mi var...” yollu mızmızlanıyorlar ya, onları diyorum.
E tabii bizim büfeci bunlarla karşılaştırılmayacak kadar sevimliydi.
Aslında sevmesini bilsen, “vesayetçi şebelekler” de az sevimli değildir.
Yazık ki, şöyle bir sevince anında mahkemeye koşuyorlar. Hakime de diyemezsin ki, “benim niyetim tahkir ve tezyif değil, sadece sevmekti.” Neyse...
Büfeciyle birbirimizi ezberlemiştik.
O kadar ki, ben onun ne diyeceğini biliyordum, o da benim ne alacağımı.
Ben daha ne satın alacağımı söylemeden poşeti hazırlar, ücreti söylerdi. Bazen çikolata tercihlerinde hata yaptığı olurdu; ne ki uyarmaya üşenirdim, ücreti neyse öder, çekip giderdim.
Dolayısıyla “memleket meselesi” dışında kelam edilmezdi.
Hayır, kaçış yoktu. Adamın şekvacı oluşu her alana uzanıyordu, konuyu değiştirseniz fayda etmezdi.
Monty Python parodisi gibiydi.
“Yüzde yüzlük o penaltıyı hakem nasıl görmez kardeşim” deseniz, “Çok haklısın yav, sattığımızın yerine yenisini koyamıyoruz” şeklinde devam ederdi.
Baktım olacak gibi değil, huyuna gitmeye başladım.
O “nasıl gidiyor?” diye selamsız sabahsız başlayınca, ben de naçar, “nasıl gidecek kardeşim, çok kötü çok, mahvolduk, yandık bittik... ” karşılığını verir oldum.
Alışveriş süresince muhabbet şöyle akardı:
“Sorma yav, yandık ki ne yandık! Ne yapacağız, nasıl yapacağız, anlamadım.”
“Yok yok, bu böyle gitmez...”
“Nasıl gitsin ki....sattığımızın yerine yenisini koyamıyoruz...”
Zamanla “nasıl gidiyor” demesine bile fırsat vermeden direkt mevzuya dalmaya başladım. Zaten 28 Şubat süreci canımı yakıyordu. “Böyle memleket mi olur” diye “dan” diye lafa girip “çok kötü, çok... alayına adanamersinkastamonu” diyerek alışverişimi tamamlardım.
Günlerden bir gün yine böyle “yandık bittik” diye lafa girince, “bir gün de şükret yav, hep yakınıyorsun” demez mi?
Çok ilginçti çok!
Meşhur Çin atasözü, “İlginç zamanlarda yaşayasın” der.
Taş plak devrinden MP4 Çalar devrine geldik.
Bir yanda Müzeyyen Senar bir yanda Rihanna. Sanki dersin Innaritu kurgusunda yaşıyoruz gibi.
Müzeyyen Senar benim vazgeçilmezlerimdendi
Dün bir arkadaşım aradı, ne yapıyorsun diye sordu, “Müzeyyen Senar dinliyorum” dedim... “valla iyi” dedi, “dünya yıkılıyor, senin keyfin gıcır...”
Gelgelelim Müzeyyen Senar dinlerken dün “Hakan Fidan konusunda yanıldık mı?” başlıklı yazıyı yazdım.
Şimdi de “Stratejik Derinlik” kitabında daha önce altını çizdiğim satırlara şöyle bir göz gezdirirken bu yazıyı yazdım.
Başlık mı?
Merhume Müzeyyen Senar’ın en çok sevdiğim “Hatırla Sevgilim” şarkısından: “Ve hüsran olursa her aşkın sonu...”
Hayır yani ne yapalım, “sattığımızın yerine yenisini koyamıyoruz ki...”
Erdoğan’ın hakkı
04:0011/02/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Sayın Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı'na paraşütle geldiğini artık bilmeyen yok.
Paraşüt dediğim, malum kaset işte.
Hiçbir şeyden haberiniz olmasa, sadece ve sadece Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun’un “İN” adlı kitabını okursanız bile, Baykal kasetinin “paralelci” marifeti olduğuna kâni olursunuz.
Her şey apaçık ortada!
Hâlâ savcılar neden harekete geçmez, anlayabilmiş değilim. Baykal’ın bizzat şekvacı olması mı bekleniyor yoksa?
İyi de böylesi organize suçlarda özel bir şikayete neden ihtiyaç duyulsun ki?!
CHP’yi ahlaksızca dizayn etme faaliyetine ta o vakit (08. 05. 2010 tarihinde, üstelik yazı günüm olmadığı halde) bu köşecikte isyan etmiştim: “İnsanların özel hayatlarına bu kadar hunharca saldırma hakkını kimden alıyorsunuz? /Sizde hiç mi Allah korkusu yok? /Ana muhalefet partisi lideri, torun torba sahibi bir siyasetçinin onuru ve şerefiyle oynamaya utanmıyor musunuz? / Böyle alçaklık, böyle edepsizlik, böyle haysiyetsizlik olur mu?..”
CHP’yi dizayn edenlerin Türkiye’yi de topyekûn “dizayn” etmek isteyeceklerinden adım gibi emindim.
Zaten 17 Aralık ihanet darbesiyle bunu başarmaya çalışmadılar mı?
***
Kılıçdaroğlu, Gandi Kemal heyulasıyla “piyasaya sürüldü.” CHP’nin makus talihini güya değiştirecekti.
CHP’nin talihini değil, CHP’yi değiştirdi.
Değiştirme tarzı da çok değişikti.
Bir solcu bir sağcı; bir “eski CHP”, bir “yeni CHP” oldu. Kadıköy’de “Mustafa Kemal’in askeri” Silivri’de “Fethullah Gülen’in askeri” oldu.
En son hangisinde karar kılındı, bilemiyorum.
Doğrusunu isterseniz, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı gösterdikleri günden beri ne olduklarını da merak etmiyorum.
Gelgelelim...
Bütün bunlara rağmen, yani, her seçimde yenildiği, aldığı her kararda yanıldığı halde Kılıçdaroğlu hâlâ tartışmasız lider!
“Yolsuzluk” nedeniyle partisinden ihraç ettiği bir insan evladını belediye başkanı adayı gösterebiliyor...
MHP’li kimliğiyle temeyyüz eden bir başkasını Ankara’dan aday gösterebiliyor...
Hepsinin üstüne genel başkanı olduğu partisiyle hiç alakası olmayan İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı gösterebiliyor.
Ve, bütün seçimleri kaybediyor!
Kendisine “özgür medya” diyen “vesayetçi medyadan” kimse çıkıp da bu nasıl karar alma şeklidir, bu nasıl “otoriterliktir”, hulasa, bu nedir diye sormuyor!
***
Sayın Erdoğan, Cem Boynerlerin “Doğu’dan toprak satalım, borcumuzu ödeyelim” dediği ülkeyi, IMF’ye borç verir hale getirdi.
Darbelere, muhtıralara, şantajlara, pusulalara, suikast girişimlerine boyun eğmedi.
Harici ve dahili bütün antidemokratik kuşatmaları yara yara “Yeni Türkiye”yi inşa etti.
Konvansiyonel bütün darbelerden geçti.
28 Şubat sürecinde birileri “Beceremediniz artık bırakın” derken, o cezaevinde yatmak pahasına direndi.
“Muhtar bile olamaz” dediler.
Ola ola geldi.
7 Şubat 2012 ve 17 Aralık 2013 darbe girişimlerini dağıttı.
Yılmadı, yıkılmadı, yolundan hiç sapmadı.
Kaset marifetiyle lider olan ve her seçimden yenilgiyle çıkan Kılıçdaroğlu’nun peşinden gitmek “özgürlük”, her seçimden zaferle çıkan ve Türkiye’ye bir Türkiye daha katan Erdoğan’ın hakkını teslim etmek “biat” oluyor, öyle mi?
İlkesiz
04:0014/02/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Güya bunlar otoriterliğe karşı, güya bunlar çoğulculuktan yana, güya bunlar bağımsız düşünceden, özgürlüklerden yana.
Halbuki...
Kendileri gibi düşünmeyen, paşa gönüllerine göre tavır almayan kim varsa anında kişilik katline uğratıyorlar.
Sezen Aksu’dan Zerrin Özer’e, Şafak Sezer’den Yavuz Bingöl’e kadar birçok sanatçı bunların nefret söylemlerinden “nasiplerine” düşeni aldılar.
En son kurbanları Murat Dalkılıç oldu. Demediklerini bırakmadılar sanal medyada.
Ne yapmış, hangi sucu işlemiş peki?
İsterseniz bizzat kendisinin attığı twitten öğrenelim: “Küba’da güzel bir tesadüfle Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la karşılaştık ve
sohbet etme imkânı bulduk.”
Yani?
Halkın yüzde 52’sinin oyuyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Erdoğan’la Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir şarkıcı yadellerde el sıkışmış, fotoğraf çektirmiş, üç-beş kelam eylemiş.
Suç bu?!
Yakinen bildiğim için söylüyorum: birçok sanatçı bu kişilik katliamcılarının şerrinden çekindiği için bu “suçu” işlemek istemiyor.
Yoksa söz konusu suçu işlemek isteyen o kadar çok sanatçı var ki..
Paralelcilerin kumpasıyla 2011’de tutuklanarak yoktan yere 9 ay cezaevinde yatan Prof. Büşra Ersanlı’nın paralelci olarak bilinen bir televizyonda arzı endam etmesine gıkını çıkarma, sözgelimi, “seni haksız yere içeri tıkanların yılmaz savunucusu bir kanalda ne işin var” diye sorma, ama, bir sanatçı Sayın Cumhurbaşkanımızın elini sıktı diye lagaluga yap!
Bu neyin kafası, nasıl bir kafa?
Sanmayın ki bu kafaların alayı da Erdoğan’la tokalaşmaya karşı.
Tam aksine...
Erdoğan’la görüşebilmek için kaç takla attıklarını bizzat biliyorum. İçlerinde muhalif olmaklığıyla tanınmış öyle gazeteciler var ki, kim olduklarını öğrenseniz dudaklarınız uçuklar.
Yazık, hiçbir ilkeleri yok.
İnsan hiç değilse muhalefetteyken azcık ilke sahibi olur ya hu!
Yeryüzünde hiçbir güruh muhalefetteyken bu kadar kokuşmuşluğu başaramaz!
Bunlar maalesef başarıyor.
Kendi piyasaları neyi satın alıyorsa onu “satıyorlar”; satışta üzerlerine yok, yeri geldi mi şappadak birbirlerini de satarlar /satıyorlar.
Bu denli ilkesiz oldukları için de karşı çıktıklarının itibarı daha da artıyor!
Mesela, bunlar Erdoğan’ı şeytanlaştırmaya çalıştıkça, Erdoğan bu milletin gözünde adeta melekleşti.
Özel okullarda anadilde eğitimin önünü açan, kamuda başörtüsüne özgürlük getiren, nefret ve ayrımcılık gibi fiilleri suç kapsamına alan, kullanılması yasak olan harflere özgürlük tanıyan, yerleşim birimlerine eski adlarının verilmesine imkan tanıyan, Mor Gabriel Manastır’ında olduğu gibi azınlık vakıflarına ait olan arazileri vakıflara iade eden ve çözüm sürecini başlatan birini şeytanlaştırmaya çalışırsanız inandırıcılığınızı da kaybedersiniz...
İnandırıcılığını bu denli kaybedenin itibarı da kalmaz.
Zihniyet değişmedi ki…
04:0016/02/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Hukukçu değilim ama Türkiye Cumhuriyeti’nin tecrübeli bir vatandaşı olarak söyleyebilirim ki, Özgecan Aslan’ı katleden aşağılık yaratıklar ağırlaştırılmış müebbede çarptırılsalar da en fazla 15-20 yıl yatıp çıkacaklardır.
Şimdiye değin hep böyle oldu çünkü.
Devlet kendisine karşı yapılan “suçları” affetmedi, hatta, idam cezasının hükümferma olduğu yıllarda darağacıyla cezalandırdı.
Fakat çoluk çocuğa tecavüz eden, masum bir kız çocuğunu kesip doğrayan, yakıp kül eden alçaklara karşı hiçbir zaman bu kadar “acımasız” olmadı.
Devlet denilen “çatık kaşlı zat” yıllar yılı hal diliyle şunu söyledi: “Ey vatandaşım, birbirinize karşı işlediğiniz suçlarda mevzuat hazretlerine bakarım ama bana dil bile çıkarırsan o dilini mevzuata uymasa da bi güzel uydurur keserim...”
Bakınız işte, 14 yaşında idamla yargılanıp haksız yere 10 yıl içerde yatırılan Yakup Köse hâlâ içerde.
Suçu ne peki?
Söyleyeyim ben size; faşist 28 Şubat devletine bir nevi dil çıkarmak! Yoksa ne bir karıncayı incitti, ne de bir yere “Molotof attı.
Aynı şekilde şair-yazar mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu tam 15 yıl cezaevinde mahut faşist devlet çürüttü.
İki kız çocuğu babası olarak, Özgecan Aslan’a yapılanlara muttali olduğum andan itibaren sinirlerim öyle allak bullak oldu ki, “zalimler için yaşasın cehennem” demek içimin yangınını söndürmeye yetmiyor, bu alçaklar için idam cezasının geri gelmesini istiyorum.
Lakin devlete güvenmiyorum.
İdam cezası geri gelse, maazallah, devlet ilkin kendisine karşı yapılan suçlar için harekete geçer.
Bugün değilse de yarın...
Hayır yani, “Yeni Türkiye” dediysek o kadar da değil. Bu düzen bir günde kurulmadı ki, bir günde yıkılsın.
“Yeni Türkiye” veya “Yeniden Büyük Türkiye” her şeyden evvel, olması gereken bir sürecin ifadesidir, sonucun değil.
Demem o ki, “Yeni Türkiye” inşa süreci henüz devam ediyor bitmiş değil.
“Eski Türkiye”nin birçok kurumu eski alışkanlıklarıyla lök gibi duruyor hâlâ.
Bugün CHP iktidar olsa, “Eski Türkiye”nin kaldığı yerden devam etmesi kuvvetle muhtemel.
Zihniyette bir değişiklik yok çünkü.
Örnek çok, hangi birini sayayım.
Mesela, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu geçenlerde Ahmet Hakan’ın “Sisi ‘ ye karşı mısınız?” sorusuna “hayır” cevabını vermişti. Ahmet Hakan da haliyle taaccüp ederek, “Sisi’nin Kenan Evren’ den ne farkı var?” diye üsteleyince, “Bir ülkeyi yöneten kişi eğer uluslararası kabul görüyorsa ben ona karşıyım diye ucuz siyaset yapmam. Amerikalı karşı mı? Fransız karşı mı? (...) Ben niye karşı olacağım...” cevabını vermişti.
Söyleyin şimdi, bu zihniyetin darbeye karşı çıkması mümkün mü? Hele ki, “paralel yapının merkez üssü”nün, “bizim çocuklar başardı” diyebileceği bir darbeye.
Tam aksine, darbenin yollarına taşlar döşemenin derdinde.
Yoksa ne diye geçenlerde “halkın direnme hakkı” lakırdısını terennüm etsin ki?!
Hayır, öylesine bir lakırdı değildi bu.
Birkaç yıl önce bir seçim gezisinde de, Can Dündar, İnönü’nün 1960’ların başında, “Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal, millet için meşru bir hak olur...” şeklindeki sözlerini Kılıçdaroğlu’na hatırlatmış, o da hiç sıkılmadan “Evet aynı durum... Daha vahim... Baskıya karşı direnmek haktır...” demişti.
Dersimli olduğu halde, Dersim katliamını bile devrin şartları içinde mazur gören ve gösteren bir insandan daha başka ne beklenir ki deyip geçebilirdik.
Lakin...
Herhangi bir insandan değil ana muhalefet partisi liderinden, dolasıyla bir zihniyetin dışavurumundan bahsediyoruz.
Uzun lafın kısası, “Yeni Türkiye” yolunda gidilecek daha çok yolumuz var.
Başkanlık sistemine geçmek bu bakımdan da çok önemli...
Evet, sistem değişikliği şart; hem “Eski Türkiye” hayalini kuranlara hem de “yeni paralel yapılanmalara” indirilecek en büyük darbe bu olacaktır.
Üstüne kireç dökmek lazım
04:0017/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Özgecan’a yapılanların bir benzeri yıllar önce çok yakın bir akrabamın kız çocuğuna yapılmıştı.
O şerefsiz cani 20 yıl falan yatıp çıkmıştı.
Özgecan’a reva görülen vahşete muttali olduğumda evvela aklıma, ölene kadar kanlı yaşlar döken bu akrabam geldi.
Biraz da bu yüzden Özgecan yumruk gibi oturdu içime, gitmek bilmiyor.
Biraz da bu yüzden herkesten çok öfkeliyim.
O kadar öfkeliyim ki, tecavüzcüleri “sevimli” hale getiren malum zihniyeti üreten popüler kültürün üstüne kireç dökesim geliyor.
Güya dalga geçmek için Türk sinemasında ne kadar tecavüzcü karakter varsa hepsini birden sevimli hale getirmediler mi?
Bunu diyorum işte!..
Özgecan’ın katili o şerefsiz “kafamız iyiydi” demiş ya, bunların kafası içmeden de “iyi” galiba, hem de fasılasız.
“Kafaları iyi” olmasa Nuri Alço’yu gündüz gözüyle bu denli “sevimli” hale getiremezlerdi.
Yahu adamcağızı bir halk kahramanı ilan etmedikleri kaldı.
Y kuşağının Gezici kreatif abilerinin yaptığı kimi reklam filmlerinde, Nuri Alço’ya “benim de gazozuma ilaç at” diyen genç kızlar arzı endam ediyordu.
Güya mizah yapıyorlardı.
Yerim ben sizin mizahınızı.
Nuri Alço, Türk sinemasının üçüncü sınıf filmlerinde, genellikle kadın kahramanların gazozuna ilaç atıp tecavüz eden karakterleri canlandıran bir oyuncudur nihayetinde.
Gelgelelim, bu filmlerin bile kendine göre bir ahlakı vardı. Hiç değilse tecavüzcü karakterler “kötü adamlar” olarak gösteriliyordu.
Popüler kültürün çöplüğünden beslenen Y kuşağının kreatif abileri ironi uğruna bu tecavüzcü karakterleri bile “sevimli” hale getirdi.
“Yok, biz sadece Nuri Alço’yu sevimli hale getirdik” de diyemezler; zira canlandırdığı tecavüzcü karakterler üzerinden yaptılar bunu.
Popüler kültürün zıpçıktı çocukları kaşına gözüne veya oyunculuk yeteneğine hayran kaldıkları için duvarlara Nuri Alço yazmadı. İçlerindeki “hayvanı” bu şekilde dışa vuruyorlardı; mizah işin kamuflajından ibaretti.
Aynı şeyi Tecavüzcü Coşkun (Coşkun Göğen) veya Şahin K. üzerinden de yaptılar.
Akılları sıra dalga geçiyorlardı.
Hiç unutmam, birkaç yıl önce bir maçta tribünlerdeki binlerce taraftar hep bir ağızdan, “Fatmagül’ün suçu yok biz onu Bihter sandık” diye tezahürat yapıyor, maçı canlı yayımlayan Digitürk’ün şebelek spikeri de bu kepazeliği matah bir şeymiş gibi gülerek terennüm ediyordu.
Bihter, malumunuz, Halid Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu”sunun unutulmaz karakteriydi.
TV dizisinde Bihter’i Beren Saat canlandırmıştı.
Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı romanından aynı adla televizyona uyarlanan ve 2 sezon rating rekorları kıran dizideki Fatmagül’ü de Beren Saat oynamıştı.
Söz konusu dizinin senaristi iki kadındı.
Tuhaf olan, hemcinslerine, yani Fatmagül’e (Beren Saat) tecavüz edenlerin içinde yer alan Kerim’den (Engin Akyürek) bir aşık, bir kahraman yaratmakla tecavüzü (zımnen de olsa) akladıklarının farkında bile değillerdi.
Bir yanda “Fatmagül’ün suçu yok biz onu Bihter sandık” diyen kozalaklar var, diğer yanda bir kadına tecavüz eden şerefsizlerin içinde yer alan bir karakterden kahraman yaratmak için 40 dereden su getiren, geriye doğru besleme yapmak için kendini telef eden kadın senaristler...
Özgecanımızı yakan alçaklarla Tecavüzcü Coşkun gibi karakterleri “sevimli” göstermeye çalışan zihniyet arasında bir bağ vardır.
Hepsi birden “kafaları iyi” yapan, kadın bedenini metalaştıran mahut görsel - işitsel kültürün çocuklarıdırlar.
Bu tefessühün kaynağı kültürün üstüne kireç dökmek lazım, başka çare yok.
Hadi susturun vicdanları
04:0018/02/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Ne vakit idam tartışması gündeme gelse her şeyden evvel aklıma Krzysztof Kieslowski’nin “Öldürme Üzerine Küçük Bir Film”i gelir.
Bol ödüllü mezkur filmde bir taksicinin kafasını taşla ezerek öldüren bir serserinin üzerinden “idam sorunsalı” alabildiğine ortaya serilir.
Kieslowski son derece etkileyici anlatımla seyirciye, önce katili idam edin dedirtir, idam faslı başlayınca da (elektrikli sandalyede gözleri yerinden fırlayan katili göstermekle) “idamlar ne kötü be birader” dedirtir.
Yönetmenimiz belli ki (son tahlilde) idam cezasına karşıdır.
Lakin, Özgecanımıza yapılan vahşet üzerinden idam cezasını tartışmaya açsaydı, idam anını ne kadar dramatize ederse etsin, katile acıyan tek bir seyirci bulamazdı.
Demem o, idama külliyen karşı çıkanlar alabildiğine yakıcı bir örnek üzerinden hiç düşündüler mi?
Özgecanımız üzerinden toplumsal mühendislik yapmaya çalışan edepsizlerin düşünmesini beklemiyorum.
Vicdan sahiplerine sesleniyorum...
Bütün ezberleri yıkan bir örnektir Özgecanımız.
Hadi konuşun, susturun vicdanları.
Hadi o anlı şanlı Avrupa Birliği müktesebatınızı konuşturun da dinsin bu milletin sessiz çığlığı.
İnsanların vicdanları kanıyor görmüyor musunuz?
Görmüyor musunuz cezaevinde yatan mahkumlardan medet bekleyecek hale geldiler.
Mesela, eski hakemlerden Ahmet Çakar televizyon ekranlarından, “Yok mu cezaevinde 4 tane delikanlı” diye feryat etti.
Hayır, münferit bir feryat değildi bu!
Aynı şekilde, TV’deki Rıdvan Dilmen’li programda Güntekin Onay da kamuoyunun müsterih olmasını, cezaevindeki mahkumların adaleti tesis edeceklerini söyledi.
Bu insanlar bilmiyor mu “cinayete” alenen teşvik etmenin suç olduğunu?
Peki, bildikleri halde canlı yayında bu suçu neden işliyorlar?
Nedir bu?
Cinnet mi yoksa kamu vicdanının yansıması mı?
Kamu vicdanından bahsediyorum diye, sakın ola anketler üzerinden bir şey demeye çalıştığım sanılmasın.
Hani, idam cezasının geri getirilmesini isteyenlerin oranı yüzde 81’miş ya...
Hayır, mesele anket meselesi değildir.
Mesele empati meselesi de değildir.
Yani, kendi “Özgecanınız” mahut vahşete maruz kalsaydı katilin nasıl cezalandırılmasını isterdiniz sorusunun peşinde de değilim.
Gelgelelim, idama karşı çıkanların hiç sektirmeden dile getirdikleri gibi mesele istatistik hiç değildir.
Neymiş efendim, idam cezaları suçun azalmasını sağlamamışmış.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bile artık bunlar gibi konuşmaya başladı: “İdam cezası getirilse de şiddet bitmeyecektir...”
İstatistik falan tamam da, ya vicdan?
Vicdanı ne yapacağız peki?
Hayır yani, argümanınız bu mu?
Katledilen o kız çocuklarının annesi, babası, kardeşlerine ne diyeceksiniz; “şiddetin azalmasını sağlamıyor, kusura bakmayın” falan mı?
Çocuğu paramparça edilen bir anneye sunabileceğiniz adalet bu mu? (Bence bu bağlamda adalet, “kısasta sizin için hayat vardır” hükmünün ailenin rızasına bağlanmasıdır.)
Efendim, devlet intikam alma mercii değilmiş.
İntikam isteyen kim?
Biz adalet diyoruz, sizin devlet telakkinizde bunun karşılığı “intikam” mı?
Zaten biraz da bunun için geçen gün idam cezasının geri getirilmesine karşı çıktım, “İdam cezası geri gelse, maazallah, devlet ilkin kendisine karşı yapılan suçlar için harekete geçer. Bugün değilse de yarın...” dedim ya!
Yakup Köse’leri hala cezaevinde yatıran bu devlete güvenmiyorum
“Yeni Türkiye”nin inşa süreci nihayete ermedikçe de güvenmeyeceğim.
CHP nasıl paralelsevici oldu?
04:0024/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Türkiye’nin yükselmesini, ileri gitmesini “muasır medeniyet seviyesini” yakalamasını istemeyenlerin kaosa nasıl yatırım yaptıklarını ibretle izliyoruz.
Son günlerde apaçık ortaya çıkan bundan ibarettir.
Türkiye’nin ileri gitmesini, yani, Cem Boynerlerin “Güneydoğu'dan toprak satalım IMF’ye borçlarımızı ödeyelim” dediği günlerden IMF’ye borç verilebilecek düzeye ulaşmasını, yani, alabildiğine onurlu, hür ve dirayetli ülke haline gelmesini kim istemez?
Tanzimat’tan beri tüm temel dönüşüm ve yönelişlerde dış dinamiklerin belirleyiciliğini bilen herkes bu soruya dış dinamiklerden bağımsız cevap veremez.
Kılıçdaroğlu’nun CHP’si işte bu dış dinamiğin gözlerine bakıyor.
Zaten bunun için de paralelsevici oluvermiştir.
Yoksa...
Dışişleri Bakanlığımız'daki o gizli toplantıyı dinleyen, MİT’in Türkmenlere yardım TIR'larına işgal güçleri gibi operasyon düzenleyen, Türkiye’yi dünyaya terörü destekleyen ülkeymiş gibi göstermek için tezvirat yapan, bu yüzden de itibarı halkımız nezdinde yerle yeksan olan paralelcilerin avukatlığına neden soyunsun?
Tam aksine, CHP’nin eline müthiş bir fırsat geçmişti.
“Casusluk davası gibi davalarla ordumuza kumpas kuran bu paralelciler en çok sizin döneminizde palazlanmadılar mı?” yollu AK Parti’yi köşeye sıkıştırılabilirdi.
Kim nasıl itiraz edebilirdi ki buna?
Zaten itiraz eden olursa da, Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı'nın “en rahat AK Parti döneminde çalıştık” açıklaması hatırlatılır, olur biterdi.
Sahi, CHP böylesi bir muhalefet dili geliştirseydi, AK Parti, gaflet içindeydik veya oyuna getirildik demekten öte bir şey diyemezdi.
Peki CHP ne yaptı?
Ne yapacak, AK Parti’nin farkına varıp hesaplaşmaya giriştiği paralelcilere sarıldı.
17 Aralık darbe teşebbüsünde piyasaya sürülen tapeleri ellerinin tersiyle itip, “sizin gibi ordumuza kumpas kuran örgütlerle hiçbir şekilde işbirliğine girmeyiz” diyeceklerine, hülasa, ilkeli bir duruş sergileyeceklerine ne kadar paralelci malzeme varsa kapıp meydana fırladılar.
İlkin 30 Mart’ta hezimete uğradılar, şimdi de Haziran’da hezimete uğrayacaklar.
İmdi soralım: CHP’nin, itibarı üç buçuğa düşen paralelcilerle el ele kol kola girmesi siyasi basiretsizlikten ibaret midir?
Bir başka ifadeyle, AK Parti’yi paralelciler üzerinden köşeye sıkıştırma fırsatını neyin karşılığında teptiler?
Bence bunun iki temel nedeni var:
Biri, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı'na geliş tarzı, diğeri dış dinamiklerdir.
Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun “İN” adlı kitabında, Baykal kasetinin paralelci marifeti olduğunu net bir şekilde ortaya koyduğuna göre, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geliş tarzını artık tartışamayız. Gayet net, gayet açıktır.
Paralelcilerin malum dış dinamiklerin tahsilatçısı gibi çalıştığı da artık herkesin malumudur.
Demek ki, iki temel neden falan yok. Zira sonuç itibariyle ikisi de tek bir nedene bağlanıyor: Dış dinamik.
Biraz da bu yüzden anlı şanlı aydınlarımız şappadak Kılıçdaroğlu seviyesine düştüler.
Bunlardan biri Cemal Hasan’dı, 30 Mart seçimlerinde oyunun rengini CHP olarak açıklamıştı. Belge Murat da geçenlerde CHP’de toplanalım deyiverdi.
Hep söylüyorum, bilgi - birikimin yetmediği kritik eşikler vardır.
Cibilliyet gerektiren eşikler...
Türkiye’deki tüm aydınları toplasanız Martin Heidegger’in kültür düzeyine erişmez.
Heidegger, “Yeni ruhun öncü savaşçısı” dediği Hitler’e yazdığı mektupta şöyle demişti: “Ah, Führerim, siz bizim insanlarımızın ihtiyaç duyduğu kurtarıcısınız...”
Belge Murat’ın da “Kemal’im siz bizi Erdoğan’dan kurtaracak yegane lidersiniz” demesine ramak kalmış. Ne diyelim, sağlık olsun.
Malum aydın türünün bu hallere düşmesinde de şaşılacak bir şey yoktur. Durum gayet senkronizedir: Paralel yapı, paralel yapı eliyle dizayn edilen CHP,
ve elbette, paralel yapının da bağlı olduğu dış dinamik...
Siz buna Edvard Said’in “sömürge aydınları” kavramlaştırmasını da ilave edebilirsiniz.
CHP de bu tür aydınlar da hiçbir zaman halka güvenmediler.
Halktan, seçimden umutları olmadığı için de kaosun, yani dış dinamiğin “bizim çocuklar başardı” diyebileceği darbenin yollarına taş döşüyorlar.
CHP nasıl paralelsevici oldu?
04:0024/02/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Türkiye’nin yükselmesini, ileri gitmesini “muasır medeniyet seviyesini” yakalamasını istemeyenlerin kaosa nasıl yatırım yaptıklarını ibretle izliyoruz.
Son günlerde apaçık ortaya çıkan bundan ibarettir.
Türkiye’nin ileri gitmesini, yani, Cem Boynerlerin “Güneydoğu'dan toprak satalım IMF’ye borçlarımızı ödeyelim” dediği günlerden IMF’ye borç verilebilecek düzeye ulaşmasını, yani, alabildiğine onurlu, hür ve dirayetli ülke haline gelmesini kim istemez?
Tanzimat’tan beri tüm temel dönüşüm ve yönelişlerde dış dinamiklerin belirleyiciliğini bilen herkes bu soruya dış dinamiklerden bağımsız cevap veremez.
Kılıçdaroğlu’nun CHP’si işte bu dış dinamiğin gözlerine bakıyor.
Zaten bunun için de paralelsevici oluvermiştir.
Yoksa...
Dışişleri Bakanlığımız'daki o gizli toplantıyı dinleyen, MİT’in Türkmenlere yardım TIR'larına işgal güçleri gibi operasyon düzenleyen, Türkiye’yi dünyaya terörü destekleyen ülkeymiş gibi göstermek için tezvirat yapan, bu yüzden de itibarı halkımız nezdinde yerle yeksan olan paralelcilerin avukatlığına neden soyunsun?
Tam aksine, CHP’nin eline müthiş bir fırsat geçmişti.
“Casusluk davası gibi davalarla ordumuza kumpas kuran bu paralelciler en çok sizin döneminizde palazlanmadılar mı?” yollu AK Parti’yi köşeye sıkıştırılabilirdi.
Kim nasıl itiraz edebilirdi ki buna?
Zaten itiraz eden olursa da, Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı'nın “en rahat AK Parti döneminde çalıştık” açıklaması hatırlatılır, olur biterdi.
Sahi, CHP böylesi bir muhalefet dili geliştirseydi, AK Parti, gaflet içindeydik veya oyuna getirildik demekten öte bir şey diyemezdi.
Peki CHP ne yaptı?
Ne yapacak, AK Parti’nin farkına varıp hesaplaşmaya giriştiği paralelcilere sarıldı.
17 Aralık darbe teşebbüsünde piyasaya sürülen tapeleri ellerinin tersiyle itip, “sizin gibi ordumuza kumpas kuran örgütlerle hiçbir şekilde işbirliğine girmeyiz” diyeceklerine, hülasa, ilkeli bir duruş sergileyeceklerine ne kadar paralelci malzeme varsa kapıp meydana fırladılar.
İlkin 30 Mart’ta hezimete uğradılar, şimdi de Haziran’da hezimete uğrayacaklar.
İmdi soralım: CHP’nin, itibarı üç buçuğa düşen paralelcilerle el ele kol kola girmesi siyasi basiretsizlikten ibaret midir?
Bir başka ifadeyle, AK Parti’yi paralelciler üzerinden köşeye sıkıştırma fırsatını neyin karşılığında teptiler?
Bence bunun iki temel nedeni var:
Biri, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı'na geliş tarzı, diğeri dış dinamiklerdir.
Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun “İN” adlı kitabında, Baykal kasetinin paralelci marifeti olduğunu net bir şekilde ortaya koyduğuna göre, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geliş tarzını artık tartışamayız. Gayet net, gayet açıktır.
Paralelcilerin malum dış dinamiklerin tahsilatçısı gibi çalıştığı da artık herkesin malumudur.
Demek ki, iki temel neden falan yok. Zira sonuç itibariyle ikisi de tek bir nedene bağlanıyor: Dış dinamik.
Biraz da bu yüzden anlı şanlı aydınlarımız şappadak Kılıçdaroğlu seviyesine düştüler.
Bunlardan biri Cemal Hasan’dı, 30 Mart seçimlerinde oyunun rengini CHP olarak açıklamıştı. Belge Murat da geçenlerde CHP’de toplanalım deyiverdi.
Hep söylüyorum, bilgi - birikimin yetmediği kritik eşikler vardır.
Cibilliyet gerektiren eşikler...
Türkiye’deki tüm aydınları toplasanız Martin Heidegger’in kültür düzeyine erişmez.
Heidegger, “Yeni ruhun öncü savaşçısı” dediği Hitler’e yazdığı mektupta şöyle demişti: “Ah, Führerim, siz bizim insanlarımızın ihtiyaç duyduğu kurtarıcısınız...”
Belge Murat’ın da “Kemal’im siz bizi Erdoğan’dan kurtaracak yegane lidersiniz” demesine ramak kalmış. Ne diyelim, sağlık olsun.
Malum aydın türünün bu hallere düşmesinde de şaşılacak bir şey yoktur. Durum gayet senkronizedir: Paralel yapı, paralel yapı eliyle dizayn edilen CHP,
ve elbette, paralel yapının da bağlı olduğu dış dinamik...
Siz buna Edvard Said’in “sömürge aydınları” kavramlaştırmasını da ilave edebilirsiniz.
CHP de bu tür aydınlar da hiçbir zaman halka güvenmediler.
Halktan, seçimden umutları olmadığı için de kaosun, yani dış dinamiğin “bizim çocuklar başardı” diyebileceği darbenin yollarına taş döşüyorlar.
Kaç başlı ejderha bu
04:0028/02/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Meksikalı yönetmen Iñárritu’nun Oscar ödüllü son filmi Birdman, “Bu b.ktan dünyaya ait değiliz” sözüyle başlar.
Peki bu dünyayı (...) yapan nedir, yani, çekilmez kılan?
Haşr Süresi’nde “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” buyrulur.
Modern “kurgu” sonuç itibariyle unutturma mekaniğidir.
Mezkur filmdeki, “Bir şey neyse odur, o şey hakkında söylenenler değil” sözü de nasıl bir kurguyla malul olduğumuzun ifadesidir.
Dört bir yanımız enformasyon zindanıyla kuşatılmıştır.
İnsan...
Özgür iradesini nasıl gerçekleştirecek, nasıl aşacak bu zindanı?
Söz konusu filmin tam adı, “Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi”dir.
Cahillik de erdem olur mu?
Neden olmasın, dünyayı dolduran kültür, hakikatin fehmedilmesine zindan değil mi?
Öyle bir zindan ki bu bir hücresinden kurtulsan diğer hücresine düşüyorsun, hülasa, birini aşıyorsun diğeri musallat oluyor; sanki hiç bitmeyecek gibi.
Modern zamanlarda “gösteri toplumunun” kendisi bile zindandır, çünkü özgür iradeye engeldir.
Bazen iktisat da böyledir; evet, iktisat.
Guy Debord marifeti “Gösteri Toplumu”ndan şuncağızı aktarmanın tam vaktidir: “İktisadın insanlara bütünüyle boyun eğdirmesi ölçüsünde, gösteri de onları kendine tabi kılar. Gösteri, bizzat kendisi için gelişen iktisattan başka bir şey değildir. (...) Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir...”
Modernliğin mütemmim cüzü mesabesindeki telekomünikasyon ve bunun doğal sonucu enformasyon da özgür iradeye karşı konuşlandırılmıştır.
Hikayesi derin...
Yine de, gönüller sultanımız Hazret-i Ali’nin “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözünü hatırlatmadan geçmeyelim.
Belki de bundan mülhem söylemiştir pirimiz Niyazi Mısri: “Noktayı
fehmetmektir ilim irfandan maksat...”
Budur.
Modern zamanlarda “nokta” fehmedilmesin diye enformasyon adeta modern uyuşturucuya dönüşmüştür.
“Nokta” dediğimiz ne midir? İnsanın yeryüzündeki serüvenine sahici bir neden bulmasıdır.
Bizim inandığımız inanç manzumesinde gaye, insanı fıtratıyla yüzleştirmektir.
Yüzleştirmek, yani özgür kılmak...
Gerisi insanın özgür seçimine kalmış.
İnsan nihayetinde bu dünyadan götürür cennetini de cehennemini de! Dünya ahiretin tarlası değil midir?
Zindandaki insanın özgür seçimi olmaz.
Gel de şimdi Ali Şeriati’nin “İnsanın Dört Zindanı” adlı dünya durdukça durası kitabını anma. (Gençler muhakkak okumalı bu kitabı.)
İnsanın dördüncü zindanı bizzat kendisidir.
Peki bu zindandan kurtulmak mümkün mü?
Evet mümkün: İnançla, aşkla.
Ah mine’l-Aşk.
Nokta.
.
.Atatürk barışırsak çok mu kızar?
04:002/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Sözcü adlı gazetenin geçen günkü manşeti son derece manidardı: “Terör örgütü PKK, Türkiye Cumhuriyeti’ne diz çöktürdü.”
Bu kafanın tersyüz edilmiş halinin malum networkte neşvünema bulması için Cemal Hasangillerin nasıl çırpındıkları, bu uğurda kendilerini nasıl dağlara vurduklarını biliyoruz.
Tabii öyle bodoslama değil, suret-i haktan görünerek. Yani, usturuplu, revnaklı, hülasa, kamuflajlı. Güya yüce insanlık idealleri uğruna...
“PKK, Türkiye Cumhuriyeti’ne diz çöktürdü” yerine, “Demokrasi olmadan barış olmaz” diyerek mesela.
Bunlardan bir muhterem, geçenlerde bir televizyon programında, Kürt yazar arkadaşımız Muhsin Kızılkaya ve Diyarbakır eski vekillerinden Abdurrahman Kurt’a (Kürt meselesi üzerinden) “bu kadar devletçilik yapmayın” demişti de, Kızılkaya feveran etmişti: “Niye sen benden daha çok Kürtleri seviyorsun?..”
Bunlar böyledir...
Hem Kürt’ten çok Kürt, hem de Türk’ten çok Türk olma kabiliyetleri vardır.
Bunlar böyledir...
Yeri geldiğinde “Terör örgütü PKK, Türkiye Cumhuriyeti’ne diz çöktürdü” diyenlerle, yeri geldiğinde “Faşist Türkiye Cumhuriyeti, PKK’ya diz çöktürdü” diyenlerle el ele kol kola girerler.
Ekmeleddin İhsanoğlu’nda birleşmeleri de Gezi’de yan yana gelmeleri de hep bu kabiliyetlerinin göstergesidir.
“İç güvenlik paketi” dolayımında, “Terör örgütü PKK’yla barış olmaz” diyenlerle, “Faşist Türkiye Cumhuriyeti’yle barış olmaz” diyenleri örtüştürecek yegâne kabiliyettir bu!
Son umutları sokaklar hareketlendirerek darbeye zemin hazırlamaktır.
Çözüm süreci ile ilgili yapılan malum tarihi çağrı canlarını çok sıkmıştır. Adeta hevesleri kursaklarında kalmıştır.
“Kürt Memed nöbete” dalaveraları en azından şimdilik sökmemiştir.
Pes etmeyeceklerdir!
Hatta huysuzlukları gitgide artacağı için “Türk Memed”i sokaklara sürmeyi deneyeceklerdir.
Zaten MHP’yi çok yönlü sıkıştırarak buna hazırlıyorlar.
Şimdiye değin Sayın Bahçeli’nin sorumlu liderliği buna engel olmuştu, bu sefer devrede “paralel kumpas” da var, bakalım ne olacak?!
Sadece MHP’yi değil malum çevreleri de hazırlıyorlar.
Mesela, Sözcü gazetesi söz konusu haberde, Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ile HDP’li Sırrı Süreyya Önder’in tokalaşma fotoğrafına Atatürk’ün gözlerinden ok çizerek şu manşeti çekti: “Atatürk’ün önünde teslimiyet anlaşması”
(.......................)
“Atatürk’ün önünde barış yapmayalım Sırrı...”
“Ne yapalım abey?”
“Savaşıyor gibi yapalım...”
“Niye abey, Atatürk birbirimizi öldürmemizi mi istiyor?”
Yaşar Kemal ve vesayet
04:003/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Üniversiteye henüz başlamıştım. 12 Eylül rejiminin üzerimize kâbus gibi çöktüğü yıllardı.
Günlerden bir gün polis çevirdi.
Kimlik kontrolünden sonra sıra kitaba gelmişti. Cebimde Yaşar Kemal’in “Allah’ın askerleri” kitabı vardı.
“Bu ne?”
“Kitap.”
“Doğru dürüst cevap ver lan!”
Doğru dürüst cevap vermek için ayaküstü özet geçmek gerekti: “Bu kitap sokak çocuklarını anlatıyor. Yazarın söyleşi yaptığı sokak çocuklarından biri kendilerini ‘Allah’ın askerleri’ olarak tanımladığından dolayı...”
“Tamam kes, uzatma!”
Haliyle uzatmadım, uzaklaştım.
Uzaklaşırken de Türkiye’de yazar olmak mı okur olmak mı zor diye düşündüm.
Elbette yazar olmak zordu.
Hem yazar hem Kürt yahut hem yazar hem Müslüman olmak daha da zordu.
Yaşar Kemal bu zorluğu katmerli yaşayanlardandı.
Kürt ve Müslüman olmak vesayet rejimi nezdinde olağan şüpheli olmak demekti.
Yaşar Kemal “Kürdüm” demenin sakıncalı olduğu dönemde Kürt bir gazeteci, yazar ve romancıydı.
Necip Fazıl da Allah demenin yasak olduğu devirde (kendi ifadesiyle) “ciğerinden kalemine kan çekerek” Allah davasını anlatmaya kendini adamıştı.
İkisi de bedelini ödedi.
Yaşar Kemal’le “Bir Ada Hikayesi” dörtlemesiyle devam eden tanışıklığım orta mektep yıllarında, “Ortadirek” romanıyla başlamıştı.
Şimdi bana “İnce Memed”in yazarını tek kelimeyle anlat deseler, hiç düşünmeden “korku” derim; harflerine kadar sinmiş korku.
Hep korktuk!
Korkutulduk!
Nuri Pakdil ustanın “Bir Yazarın Notları”nda dediği gibi, “Ormanlardan ağaç kesilse darağacı yapılacak sanırdık...”
Daha ilk mektep yıllarında yanlış yapsak sınıfımızdaki “fotoğraf” bile kaşlarını çatardı.
Geçen günkü Sözcü gazetesi, barışa uzanan elleri yine bu fotoğrafla, akılları sıra tehdit ediyordu.
Bu vesayet rejiminin gözünde komünist de bizdik, Alevi de bizdik, “mürteci” diye kodladıkları Müslüman da!
Bizi bize düşürmenin adı vesayetin kırmızı kitabında, iti ite kırdırmaktı.
Bizi bize karşı yığınak yaptılar, bizi bize karşı barikat...
27 Mayıs darbesini bayram olarak kutlayan bu 28 Şubatçı kafa sınıfsal imtiyazları için Yaşar Kemal’i Yılmaz Güney’i ve daha nicesini kendisine adeta barikat yapmaya çalıştı.
Ahmet Kaya’ya da aynı tarifeyi uygulayacaklardı. 28 Şubat’ta alenen başörtüsünü savunduğu için yapamadılar; yapamadıkları için de çatal bıçak fırlattılar; “Vay şerefsiz” dediler, “Parayı veren Ahmet’i alır” diye çemkirdiler.
Yaşar Kemal’e de, Der Spiegel’e 1995’te yazdığı bir yazıdan ötürü bir nevi erken dönem çatal bıçak atmaya başlamışlardı.
Bölücülükten yargılamayı da ihmal etmemişlerdi.
28 Şubat’ın yeniçerilerinden Ali Kırca “Siyaset Meydanı”na tek başına çıkartmış, (şu kadarcığını söyleyeyim) apar topar istediğini elde etmişti.
Vesayetin Özdemir İnce’si de “büyük büyük büyük Yaşar Kemal” demekten bir hal olmuştu.
28 Şubat’a açık seçik bir şekilde karşı çıkmasına, başörtüsü zulmüne bir Ahmet Kaya gibi itiraz etmesine engel olmak için Yaşar Kemal’in etrafını kuşatmışlardı.
Bu Kırcalar, bu İnceler, bu Livaneliler, bu Tarık Akanlar bunun için vardı.
Yaşar Kemal en azından kontrolden çıkmamalıydı.
Şayet kontrolden tastamam çıksaydı Sevgili Çandar’ın Orhan Miroğlu’na “cahş” dediği gibi ona da hiç şüphesiz “cahş” diyeceklerdi.
Ah vesayetin kalemleri...
Ah küçük hokkabazlar...
Sınıfsal ve kültürel imtiyazlarını sürdürmek için yapmadıklarını bırakmadılar.
“Kürt meselesinin” (bir vakitler) Yalçın Küçük gibilerin eliyle vesayetin yeni barikatı haline getirilmek istendiğini anlamak marifet değildi; marifet, aynı şeyi çok daha rafine bir şekilde yapmaya çalışan Cemal Hasanları görebilmekteydi.
Biz bu kafanın nasıl rezil bir kafa olduğunu teşhir etmeye memuruz. Bu ülkeyi kemiren bu kafayı...
Teşhir ederken de safları sıklaştırmamız lazım.
Alabildiğine kuşatıcı olmak için de yegâne gayesi pozisyonunu sağlamlaştırmak olan muhteris dağıtıcıların iğvasına dikkat etmeli.
Kemal Tahir ne kadar bizimse bir Nazım Hikmet bir Yaşar Kemal de o kadar bizimdir.
Bu kuşatıcılığı sağladığımızda “vesayetçi zihniyet” dirilmemek üzere gömülmüş demektir.
Değişik bir portre denemesi olarak Ahmet Altan
04:004/03/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Türkiye’de 2008’den beri herkes herkesin içeri tıkılmasını istiyor sanki. Dün Ergenekoncu diye parmak sallayarak, şimdi de başka bir şekilde.
Eyvallah, yapanın yaptığı yanına kâr kalmasın, da, “inşallah suç işlemiştir” demeye getirmek ne oluyor!
Anlamıyorum, hiçbir zaman da anlamadım!
Matine- suare Ergenekon konuşulduğu dönemde, taa 2008’de sevgili Şamil Tayyar’a canlı yayında, “öyle istekli konuşuyorsun ki sanki hepsinin suçlu çıkmasını, hepsinin içeri düşmesini istiyormuşsun gibi algı oluşabilir” demiştim de, suçsuz yere kimsenin içerde yatmasını istemem karşılığını vermişti.
Olağan şüpheli gördüklerimiz hakkında bile “umarız suçlu değildir” demek gerekmez mi?
Hiçbir gazetecinin içeri düşmesini istemem. Hele hele “yargının keskin kılıcı inecek, bazı kelleler uçacak” diye sevindirik asla olamam.
Bize ne oldu?
En temel, en ortak noktalarda bile birbirimizle neden konuşamıyoruz?
Kim zehirledi dilimizi?
Hoşgörü, diyalog denilerek kin, nefret ve intikam toplumun kılcal damarlarına kadar zerk edildi. Vicdan, adalet, merhamet artık kalmadı.
İçeri düşenlerin anaları babaları, çoluk çocukları yok muydu?
Neydi o intikam naraları?!
Mahpus damında babasının cenazesine bile gidemeyenler olmadı mı?
Kuddusi Okkır’a mahpus damı teneşir oldu, neden kimsenin vicdanı sızlamadı?
Vicdanları bu denli susturan psikolojik harp merkezi mesabesindeki medya hangisiydi?
Bize düşman olanlara bile haksızlık yapamazsınız, diye haykırdığımızda, “Burada olan, kara propaganda seylâplarına kapılarak sağa sola savrulan bazı iyi niyetli insanlara oluyor...” diyen kimlerdi?
Balyoz sanığı Emekli Tümgeneral Ahmet Bertan Nogaylaroğlu kitabında şöyle feveran ediyor: “Babam vasiyetinde ‘Cenazeme cami bombalayan asker istemiyorum’ dedi. Benim rahmetli babamı bu kahpe haberler yüzünden, askere küs ve kırgın bir şekilde uğurladık. Bu utanmazlarsa ‘Tümgeneralin babası öldü, cenazesine hiçbir asker katılmadı’ diye haber yaptılar...”
Peki bu haberlerin merkez üssü neresiydi?
17 Aralık darbe teşebbüsünde “dönemin başbakanını”, “Selam ve Tevhid örgütü” kumpasıyla da kendilerine engel gördükleri herkesi, özellikle de “Güneyde sevdikleri ülkenin” hazzetmediklerini içeri tıkmaya çalışanlara, “Taşhiyeciler”e o korkunç kumpası kurarak yetmiş yaşındaki MS hastası Mehmet Doğan’ı mahpus damına atanlara Ahmet Altan’ın söyleyecek sözü yok mu?
Paralelcilerin “teknik nakavt” mekanizmalı darbe teşebbüsüne tek kelime etmeden hangi yüzle hâlâ darbeden, “Balyoz”dan bahsedebiliyor?
Bu ülkenin vesayet rejimiyle, hesaplaşmasını araçsallaştıranlara, yani, darbelere ve darbecilere karşı verdiği onurlu mücadeleyi 17 Aralıkların zemini haline getirenlere hesap sormadan hangi hesabı kimden soruyor?
Bir de utanmadan o külhanbeyi
edalar...
Bunu da Can Dündar’ın genel yayın yönetmenliğine getirildiği Cumhuriyet’te yapıyor, iyi mi?
Anlaşıldı; yeni dönemin Taraf’ı, Cumhuriyet olacak!
Ahmet Altan’ın genel yayın yönetmenliği altındaki Taraf ne yazdıysa karşı çıkan (dün Ergenekon veya Balyoz’un avukatlığına soyunan) Cumhuriyet bugün, Ergenekon ve Balyoz davalarının lokomotifi paralelcilerin avukatlığına soyunmuş vaziyette.
Taraf gazetesi çıktığı dönemde arkadaşlarla “Duvardibi”nde, yeni dönemin Cumhuriyet’i Taraf’’dır diyorduk.
17 Aralık’ta paralelciler adına “yeni dönem” tamama erdirilemediği için olsa gerek şimdiki dönemin Taraf’ı da Cumhuriyet oldu zahir.
Artık “teknik” darbe değil, “konvansiyonel darbenin” yollarına taş döşeyeceklerdir. Siz bakmayın bunların güya darbe karşıtlığına.
Bunlar çok değişiktirler.
Ahmet Altan, 13 Kasım 2008 tarihli Taraf’ta, “Can, şimdi açıklamak zorundasın...” başlıklı yazısında, annesinin yazılarında aşağılayıcı kelimeler kullanmamasını söylediğini ifade etmişti. Annesinin ruhunu muazzep etmemek için Can Dündar’dan söz ederken “aşağılık” yerine “yalancı” kelimesini tercih etmişti.
Can Dündar da kulağının üzerine yatmıştı. Artık 7 Şubat 2012’den sonra kim kime nasıl açıklama yaptıysa bilmem, Ahmet Altan, Can Dündar’ın Cumhuriyet’ine kadar düştü.
Bu düştüğü mecrada, Taraf’ı birlikte yaptığı gazeteci arkadaşlara (sırf paralelcilerin darbesine karşı çıktıkları için) “itirafçı,” “hırsız çetesinin oda hizmetçisi,” “zavallı çocuklar,” “hayat onlara alçaklıkla aptallıktan başka seçenek bırakmadı,” şeklinde ifadelerle hakaret etti.
Hayır, hakaret etme yeteneği bakımından hiç şaşırtmadı.
“Dönemin başbakanına” da “küstah,” “sefil,” “kof kabadayı,” “zavallı” demiş, mahkeme kararıyla da ağzı bozuk olduğu tescil edilmişti.
Şaşırtıcı olan şu: Merhume annesinin ruhu muazzep olur korkusuyla “aşağılık” kelimesini kullanmaktan güya imtina ediyordu.
Demek ki hemhal olduğu paralelci eşrafından sadece odundan elma çıktığını değil, mesleğin inceliklerini de öğrendi. Neyi söylüyor, neyi iddia ediyorsa tam aksini yapmak gibi.
Paralelcilerden istikrah etmenin bin nedeni varsa bir nedeni de Ahmet Altan gibi herkesin saygı duyduğu, vicdanından, ahlakından kuşku duymadığı bir insanın bu hallere düşmesidir.
Bu nasıl bir yapı ki “irtibat kurduğu” her bünyeyi tanınmaz hale getirebiliyor Ya Rabbi!
CHP’yi buz gibi kapatacaklar!
04:007/03/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin dostumuz geçenlerde, 8-9 Haziran’da ilk işlerinin “yandaş” tesmiye ettikleri gazetelere “el koymak” olduğunu söyledi.
Bugünlerde de CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, CHP’ye el koyulacak, diyor.Yok, “el koyulacak” değil de “kapatılacak” diyor. Gerçi sonuç itibariyle aynı kapıya çıkar. (Zaten kapatılan partilerin mal varlığının da hazineye devredilmesi mutat.)Bütün bunlar, Murat Belge, “CHP’de toplanalım” dedikten sonra oldu.Şimdi ne olacak? Hangi CHP’de toplanacağız; gazetelere el koyacak CHP’de mi, kapatılacak CHP’de mi?***CHP’nin kapatılmasının imkân ve ihtimali olmadığı halde seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu dönemde neden dillendiriliyor? Bana öyle geliyor ki bunlar hep “paralelci üfürüğün” CHP’de açtığı yaralardır.Komik ama üfürük şu: “AK Parti’yi mağdur olmak iktidara taşıdı, siz de mağduru oynayın…” Nerden mi çıkarıyorum?Şurdan: CHP’nin kapatılması paralelci bir twitter fenomeninin üzerinden gündeme geldi.Mahut fenomenin CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran’la yazışmaları olduğu iddia edilen doğrudan mesajlar (DM) yayımlandı.
CHP bu vahim iddiaların (“O gerzek başkanına söyle…” gibi çirkin ifadeler dahil ) hiçbirine makul cevap vermedi.
Lakin aynı fenomenin “CHP’ye kapatma davası yolda” iddiasının üzerine atladı.Nedir bu şimdi?İşine gelmiyor diye aynı fenomenden iktibas edildiği iddia edilen yazışmalara dönüp bakma, ama, sözünü de adeta senet bil.Nasıl bir ilişkidir bu?Sonra da “Cemaatle ittifak yaptık” diyen CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’i ihraç et.Paralelci fabrikasyon mamulü ne kadar malzeme varsa matine- suare ağzına al, ondan sonra da “paralelcilerle” alakam yok de!***CHP bir an önce karar vermeli, seçim propagandasını mağduriyet üzerinden mi yürütecek, yoksa her zaman olduğu gibi mağrur pozisyonunu bozmayacak mı?Mağduriyet çalışır.Malumunuz, CHP her daim muhalefette iktidar gibi durdu. (Bundan dolayı, CHP çalışmadığı halde benzin yakan otomobile benziyor demiştim.) Bu da iktidara, iktidardayken muhalefet gibi davranma imkanı sundu.Evet, mağduriyet çalışır, CHP’nin siyasi geçmişine hiç uygun olmasa da! Lakin bunun da bir gerekçesi veya gerçekliği, ne bileyim, bir mantığı olmalı. Öyle bodoslama “CHP’yi kapatacaklar” nedir? Eskiler bu gibi durumlarda “zırva tevil götürmez” derlerdi, biz ne desek bilmem ki?! Parti kapatmanın tamamen imkansız olmasını düzenleyen anayasal değişikliğe CHP karşı çıkmış, BDP (günümüzün HDP’si) de çekimser kalmıştı.Şayet karşı çıkmamış olsalardı, “Dumanlı Zaman’ı”nın bir elemanı, 17 Aralık darbe teşebbüsü döneminde, “AKP kapatılsın” diyemezdi. İyi ki bu eleman şimdilerde CHP’yle aynı dalga boyunda, yoksa, “yargının buz gibi aklına teslim olun” raconunu keser, “CHP’yi buz gibi kapatacaklar” diye devam ederdi.“CHP kapatılacak” üfürüğü sadece ve sadece darbeye zemin hazırlama amacına matuf olabilir. Darbe için kaosa ihtiyaç var. Kaos için de ya HDP sokağa çekilecek ya da CHP kapatılacak!Peki bu darbeye hizmet eden “yargı” var mı?
AKP’yi durdurun!
04:009/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Ufku, çapı, havsalası “mahalle baskısının” feriştahıyla malul birkaç malum sanatçı “11 Mart’ta hayatı durdurun!” çağrısı yaptı.
Demek ki vizyona sokulan “Kabataş” muhabbeti, “kaos” için mıntıka temizliği mesabesindeydi.
Anlaşılan o ki, “proje” tıkır tıkır çalışıyor.
Hep söylüyorum, hedef askeri darbe.
“Dumanlı Zaman’ı”nın bir köşe yazarı geçen gün “Kabataş mıntıka temizliğine” tevekkeli katkı sunmadı.
Kim mi bu insan evladı?
İnanın kim olduğunun hiçbir
önemi yok, lakin nasıl bir projeyle karşı karşıya olduğumuzun fehmedilmesi için şurası önemli:
Adı “yandaşa” çıkan birçok köşe yazarı, keşke “Üçüncü Köprü”ye “Mevlana” veya “Hacı Bektaş Veli” gibi isimler verilseydi derken, Zaman gazetesinin bu köşe yazarı aynen şöyle demişti: “Üçüncü Köprü”ye ‘Yavuz Sultan Selim’ adının verilmesi, bugünkü sorunları çözecek tarih bilincinin ayakta olduğuna işaret...”
Projenin farkında mısınız?
“Ben Berkin Elvan’ım” diyerek “11 Mart’ta hayatı durdur” çağrısı yapan mahut sanatçılarla, Yavuz Sultan Selim isminin bir köprüye verilmesinin, bugünkü sorunlarımızı çözecek tarih bilincinin ayakta olduğunun göstergesi sayan bu kafa aynı proje etrafında el ele, kol kola şimdi.
Projenin nihai amacı tekrar hülasa edelim: Sokakları askeri darbeye hazırlamak!
“İç Güvenlik Paketi”ne de sadece ve sadece bu nedenle karşı çıkıyorlar. Kaosa sürüklemeyi hedefledikleri sokaklar, “sivil demokratik irade” tarafından kontrol edilememeli ki, tanklar sokaklarda yürüyebilsin. (Elbette özgürlük, insan hakları ve demokratik kaygılar nedeniyle söz konusu paketi eleştiren, değişiklik isteyen her görüş her düşünce muhteremdir, ve gereği de yapılmalıdır.)
Enteresan olan şu: 12 Eylül 1980 öncesi Çorum’da Maraş’ta proje gereği birbirine kırdırılanlar şimdi yine proje gereği ittifaka sokuluyorlar!
İmdi soralım: Yavuz Sultan Selim tarih bilincinin bütün sorunlarımızı çözeceğine inanan kafayla, “Ben Berkin Elvan’ım” diyenleri yan yana getiren projenin mimarı kim?
Cumhuriyet gazetesini “yeni Taraf” gazetesi haline getiren kimse, kimlerse işte o!
Daha dün “Adalete Balyoz” manşetiyle “Balyoz davasının” düzmece olduğunu savunan Cumhuriyet’in bugün, “Balyoz darbedir” diyenleri “meydan okuyor” şeklinde manşete taşımasının özel bir anlamı yok mudur sanıyorsunuz?
Ya Kabataş muhabbetinin?
Yalan söylemeyi yöntem haline getiren paralelcilerle ittifak kuracaksın ondan sonra “yalan” sorgulayacaksın?
Hadi Kabataş hadisesinde o gazeteci bire bin katarak hepimizi yanılttı diyelim, Gezi’cinin önde gideni Hürriyet gazetesindeki Ayşe Arman söyleşisine ne diyeceksiniz?
Hani, Gezi olayları döneminde, “Küçük kızımla yürürken tencere tavayla yolumu kesip taciz ettiler, “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırıp çağırdılar...” diyen bir hanımefendiyle söyleşi yapmıştı.
Diyelim ki bunu da bir şekilde kıvırdınız, münferit birçok taciz vakasını da tevil ettiniz...
Kabataş’ta başörtülü bir kadını taciz ettiler haberi üzerine, “AK Partili sanmışlardır” şeklinde twit atan o şebelek kanaat önderinizi ne yapacaksınız peki?
Sokakların vesayetini kurmak istiyorsunuz, anladık, ama bu sefer mobese kameraları sökecek paralecileri nerden bulacaksınız?
Yeni bir Gezi’ye aşeriyorsunuz, anladık, ama Taksim’de ortam hazırlayan o “muvazaalı güvenliği” bulabilecek misiniz bakalım?
“Berkin Elvan” istismarcısı o birkaç sanatçıya da bu vesileyle seslenmek istiyorum: Bir melek çocuğun üzerinden kendinizi gündem etmeye utanmıyor musunuz?
Çözüm sürecinde nihai aşamaya geldiğimize canınız çok sıkılmışsa, Kürt -Türk çocukları yine birbirini öldürsün istiyorsanız, Cem Boynerlerin, “Güneydoğu Anadolu’dan toprak satalım borcumuzu ödeyelim” dediği Türkiye’yi özlüyorsanız, sizin adınıza üzgünüm, geçit yok!
Bu millet size asla izin vermez.
Yok, biz AK Parti’ye karşıyız, devrilsin istiyoruz, diyorsanız, arzular şelale. İşte sandık, birkaç ay sonra önünüze gelecek.
“Hayatı durdur” çağrısı yapacağınıza, “AKP’yi durdur” çağrısı yapın.
“Sanatçısınız” ya, toplumu aydınlattığınızı falan vehmediyorsunuz ya, hadi buyrun ne duruyorsunuz, şu toplumu aydınlatın da “AKP karanlığı” bitsin.
Biraz da “CHP aydınlığı” görelim, hadi bakalım.
‘Kahrolsun AKP emperyalizmi’
04:0010/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Bu Aydın Doğanların bu Cem Boynerlerin bu Koçların zıpçıktı solcuları, ah bu sefil ve küçük hokkabazlar!
Sosyal medya başta olmak üzere etkin oldukları her mecrada birbirlerini parlatıp duruyorlar.
Birbirlerini dolmuşa getirmekle kalmıyor, kendileri gibi olmayan herkese de faşizan baskı uyguluyorlar.
Bu haysiyet cellatları daha geçenlerde Yavuz Bingöl’e neler yaptılar biliyorsunuz.
Yegâne suçu, Türkiye halkları tarafından ezici bir çoğunlukla seçilen Cumhurbaşkanımıza saygı duymaktı.
Aynı şeyi vaktiyle Ahmet Kaya’ya da yapmışlardı. Bir Kürt sanatçı olarak Kürtçe albüm yapma arzusunu dile getirmişti.
Suçu bundan ibaretti.
Lakin, bu haysiyet cellatları çatal bıçak fırlatanları coşturan o pop sanatçısından, “Vay Şerefsiz” manşetini atan o genel yayın yönetmeninden, “Parayı veren Ahmet’i alır” başlığını atan o köşe yazarından ibaret değildir.
Bu bir zihniyettir, ve şekil değiştirerek devam etmektedir.
Bunlar onlardır kardeşlerim, tanıyın bu panayır hokkabazlarını, bu Kabataş bezirganlarını, bu çocuk istismarcılarını, bu sansarları...
Nedir “Yeni Türkiye”yi savunanların suçu? Bunca kin, bunca nefret, bunca kişilik katline maruz kalacak ne yaptık?
Söyleyin nedir suçumuz; Kürt ve Türk çocukları birbirini öldürmesinler diye, “Çözüm süreci” nihai barış getirsin diye sabah akşam çırpınmak mı?
Ahmet Kaya’ya çatal bıçak fırlatan zihniyetle “barışa” çemkiren zihniyet arasında ne fark vardır?
Nedir suçumuz, “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt zihniyetine karşı çıkmak mı?
Değilse bu doğru, neden Mahmut Esat Bozkurt adına park açılışı yapan Kılıçdaroğlu’nun yandaşları yerine, baldıran zehri içme pahasına “Kürt meselesini” çözmeye çalışan Erdoğan’ı destekleyenleri itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz?
Nedir suçumuz; Cem Boynerlerin, “Güneydoğudan toprak satalım, IMF’ye borcumuzu ödeyelim” dediği Türkiye’yi, IMF’ye borç verir düzeye ulaştıranların hakkını teslim etmek mi?
“Muhalifiz” diyorsunuz, hadi söyleyin, siz neyin muhalifisiniz?
Lafa gelince “Kahrolsun ABD emperyalizmi” veya “NATO’ya hayır” sloganını terennüm ediyorsunuz ama Erdoğan’ın Çin füzesi hamlesine karşı “Türkiye ekseninden kaydırılıyor” tepkisini veren CHP’nin yanında yer alıyorsunuz.
Nasıl muhalifsiniz?
Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olması hasebiyle belirli maslahatları gözetmek zorunda olan Sayın Erdoğan yeryüzü müstekbirlerine karşı “Dünya 5’ten büyüktür” diye haykırırken siz müstekbirlerin dümen suyundan çıkmıyorsunuz.
Nasıl solcularsınız?
Deniz Gezmiş “İsrail Terör devletine” karşı savaşmak için Filistin’e gitmişti; siz ırkçı Siyonizmin taşeronluğuna soyundunuz.
Tüm mustazaflar adına Siyonist networkun o şefine “One minute” çeken Erdoğan’ın işini Siyonistler bitirecek diye ellerinizi ovuşturdunuz.
Şayet Sayın Erdoğan, mustazafların hakkı için yeryüzünde büyüklenerek dolaşanlara, otoriterlere, muktedirlere, müstekbirlere karşı çıkmamış olsaydı, kuvvetle ihtimal “muhalif” bile olmayacaktınız.
“Muhalif” olsanız da şebeklik yapamayacaktınız.
Belki de...
Ahmet Altan gibi şöyle yazıp çizecektiniz: “Erdoğan’ın ‘kalibresine’ sahip kim var bu ülkede? /Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var?/ Kimse yok. / Erdoğan, Türkiye’de rakipsiz.../ Ama artık sadece Türkiye’de değil bence dünyada da önemli liderlerden biri...”
Sahi siz nasıl muhaliflersiniz?
Tüm muhalefet malzemeniz paralelcilerin kulağınıza üfürdüklerinden ibaret.
O kadar ki, eskiden sözde de olsa “Kahrolsun ABD emperyalizmi” diyordunuz şimdi bir “Kahrolsun AKP emperyalizmi” demediğiniz kaldı.
Muhalif olmanın da kendine göre bir asaleti vardır, siz bunu bile iptizale uğrattınız.
Şu acınacak halinize bakın; Sayın Erdoğan “bürokratik oligarşiye” ölümüne karşı çıkarken, siz gittiniz paralelcilerin kucağına oturdunuz.
Kılıçdaroğlu neden cesaret edemiyor
04:0011/03/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
CHP’nin siyaset yapmadığı artık o kadar bariz hale geldi ki CHP’li eski- yeni seçmeler bile isyan etmeye başladılar.
Mesela, bir hanımefendi, “Eski bir CHP’li olarak söylüyorum, proje üretin...” dedi, Kılıçdaroğlu’na.
Nerde mi?
İzmir Çeşme’de, çarşı esnafını ziyareti esnasında; televizyonlarda yayımlandı ya!
İzmir Çeşme’de böyle, peki Diyarbakır’da nasıl?
Nasıl olacak; “neden proje üretmiyorsunuz” diyebilecek eski- yeni CHP seçmeni bile kalmadı orda.
Bunda da şaşılacak bir şey yok.
Dersim katliamını, “Devrim koşulları içinde normal” gören, “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı...” diyen Mahmut Esat Bozkurt adına park açılışı yapan bir liderin genel başkanı olduğu parti elbette Kürt seçmenden havasını alacak.
Gelgelelim, Sayın Kılıçdaroğlu’nu da fazla sıkıştırmamak lazım.
Bir gün kafasının tası atar, “Ben zaten projeyim, ne projesi” diye kestirip atarsa ne yapacaksınız?
Sevgili CHP’li kardeşlerim şansınızı zorlamayın, kapasite müsait değilse yapılacak bir şey yok.
İlla “proje üretin” diye zorlarsanız, işte böyle “CHP’yi kapatacaklar” şeklindeki zırtapoz üretime müstahak olursunuz.
Neyse ki başta Cumhurbaşkanımız, ardından Başbakan, “buyrun, parti kapatmayı hepten imkansız hale getirelim” dediler de, CHP seri üretime geçemedi.
Yoksa bu paralelci üfürüklerle seri üretime geçip hepten rezil rüsva olmak da vardı.
Gerçi CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu yine etti eyledi, tek başına rezil olmayı başardı.
Hem “CHP’yi kapatacaklar” diye feveran eyle (bir başka ifadeyle, paralelci üfürüğün iğvasına kanıp mağdur pozlarına yatmaya çalış) hem de gelin anayasayı değiştirelim (parti kapatmayı tarihe gömelim) çağrısına icabet etme!
Nedir bu?
Yetmezmiş gibi Sayın Kılıçdaroğlu twitter hesabından da şu açıklamayı yaptı: “Davutoğlu, ‘Partiler kapanmasın diye anayasayı değiştirelim’ diyor. Anayasaya bakarsak; bizim zaten bir endişemiz yok. Demokrasi için kendini siper etmiş, ülkesi ve milletinin refahı ve güvenliğinden başka bir şey düşünmeyen CHP’nin kapanma korkusu olamaz!..”
CHP Genel Başkanı'nın derdi ne, anladınız mı?
AK Partililere saygı duymuyor, kendi seçmenine saygı duymuyor, kendine de mi saygı duymuyor?
Hiç değilse kendisine biraz merhamet etsin, bu nasıl bir açıklamadır?
Hiç kusura bakmasın mezkur açıklamanın hak ettiği soru şu: Partileri bu ülkede hangi kurum kapatıyor; Anayasa Mahkemesi mi, Zirai Donatım Kurumu mu?
Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatmak için anayasaya dayanmak zorunda olduğunu ana muhalefet partisinin lideri bilmek zorunda.
Parti kapatmayı anayasada yasaklarsanız (sözgelimi, açık ve net şekilde “partiler kapatılamaz” derseniz) Anayasa Mahkemesi’nin değerli üyeleri hangi partiyi nasıl kapatsın?
Sayın Kılıçdaroğlu şuncacık şeyi bilmiyor mu?
Yoksa...
“CHP’yi kapatacaklar şeklindeki çıkışımız maalesef hataydı” diyebilecek cesaretten, özgüvenden mahrum mu?
Özgüven deyip geçmeyin, söz konusu hatayı kabul etmek paralelci üfürüğe alenen “yalan” demek anlamına gelir.
Bu da, paralelcilerin kaset kumpası ardından genel başkan olanların kolayından başaracağı bir şey değildir.
O değil de, CHP neden anayasa değişikliğiyle parti kapatmayı yasaklamaya yanaşmıyor?
Parti kapatılmasına açık kapı bırakılmasından hâlâ ne umuyor?
Ne umuyor ki, 2010’da da parti kapatılmasının yasaklanmasına engel olmuştu?
Naçizane tahminim şu:
Basın özgürlüğünü dilinden düşürmedikleri halde 8-9 Haziran’da ilk işlerinin “yandaş” tesmiye ettikleri “Yeni Türkiye”nin medyasına “el koymak” olduğunu söyleyen kafa iktidara gelirse, AK Parti’yi kapatmanın yollarını da haliyle arar.
Çünkü tıynet müsait.
Aziz Babuşcu, Erol Büyükburç ve bir yazık adam
04:0014/03/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Hastam vardı başucundan ayrılamadım, çok istediğim halde Aziz Babuşcu’nun “Seçilmiş Siyaset” kitabının tanıtım toplantısına katılamadım.
Özellikle AK Partili gençler satır satır okumalı bu kitabı.
İstanbul İl Başkanlığı görevinde bulunduğu 8 yıl boyunca geceli gündüzlü aşkla, vecdle çalışmasına neden olan mana iklimine bir nebze de olsa vakıf olabilmeleri için...
Sadakat ve dürüstlük de bu mana ikliminin olmazsa olmazlarındandır.
AK Parti İstanbul eski İl Başkanı Aziz Babuşcu deyince de benim aklıma her şeyden evvel sadakat ve dürüstlük gelir.
Üniversitede öğrenci olduğu yıllardan itibaren tanıdığım için de şu kadarını söylemek isterim:
Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı hangi değerler bütünü, hangi kıymet hükümleri var ettiyse Sayın Aziz Babuşcu’yu da onlar var etti.
AK Parti’nin seçim zaferlerinde de görkemli miting ve gösterilerinde de İstanbul İl Başkanlığının apayrı bir yeri vardır.
Tarih bunu yazacaktır.
Gezi gericiliği döneminde “dönemin başbakanını” havaalanında karşılayabilmek için sokaklara, caddelere taşan müthiş bir coşku, olağanüstü bir aşk vardı.
Bu aşkın, bu coşkunun, bu bağlanmanın, bu sadakatin merkez üssü İstanbul İl Başkanlığı’ydı. Başkanı da Aziz Bubuşcu.
Ve, her mitingde her toplantıda bu aşk bu, dava vardı.
“Seçilmiş Siyaset” aşkını, heyecanını her daim koruyan, dava derdini bin devaya değişmeyen bir gönül insanının kitabı. (Bu kitap hakkında daha sonra konuşacağız. )
Yolun açık olsun dürüst insan, yolun açık olsun aziz dost...
TANIDIĞIM EROL BÜYÜKBURÇ
Herkes bir kez ölür bu hayatta şöhretler iki kez. Oysa umulan, şöhret olmakla her şeyden evvel ölümsüz olmak değil mi?
Necip Fazıl’ın sıklıkla terennüm ettiği sözlerden biri Pascal’a aitti: “Yalnız ölürüz.”
Yalnız, yapayalnız öldü Erol Büyükburç. Çilingir marifetiyle kapısı açıldı; evinde ölü bulundu.
Elbette bu yalnızlık mezkur sözün ihsas ettiği “ontolojik” yalnızlık değildir. Etrafımızda milyonlarca insan olsa da ölünce, “yalnız ölürüz.”
Lakin, iman edenler için durum bambaşka. Baki olan dost vardır; bize bizden, şahdamarımızdan yakın Allah!
Bundan 20 yıl mukaddem tanıdım Erol Büyükburç’u. Rahmetli Hasan Nail Canat’la bir televizyon kanalında yaptığımız “Son Durak “programına konuk almıştık.
Sadece müthiş performansını değil, içtenliğini, nezaketini, letafetini de müşahede etmiştik.
Erol Büyükburç hiçbir zaman konjonktür şebeleklerinden hiç olmadı.
Sonsuz rahmet dilerim.
BİR YAZIK ADAM
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu hepten ne dediğini bilmez hale döndü. “CHP’yi kapatacaklar” dedi, gelin parti kapatmayı yasaklayalım denilince de, “CHP’nin kapanma korkusu yok” deyiverdi.
Son günlerde saldırganlaşmaya da başladı.
Kimi köşe yazarı arkadaşlarımıza (toplamda 16 kişi) şu yaptığı hakarete bakın: “Havuz medyasının köşe yazarları var, köşe satıcıları. Aynı başlıkla 9, 10 gazeteci yazı yazdı. Hâlâ bunu savunuyorlar. Yahu siz gazeteci misiniz, yoksa yalancıların temsilcileri misiniz? Sizde vicdan, sizde ahlak, sizde namus, sizde din, sizde iman, sizde kitap var mı?..”
Bir televizyon programında (Birlikte Bakalım, a haber) Bonzai mi kullanıyor dedim. Derin bir taaccübün dışavurumuydu. Yoksa elbette öyle bir şey olmaz. “Nerden biliyorsun bonzai kullandığını” diye soran bazı CHP’li okurlar rahat olsun, yoktur öyle bir şey. Neyse...
Bu Kılıçdaroğlu’nun genel başkanı olduğu partiye bir süre önce “talihsiz bir muhterem” katıldı.
Kim mi bu?
Adı lazım değil, şu kadarını söyleyeyim: Diyarbakır’da, “neden HDP değil CHP’ye katıldın” siye sorulunca, “HDP’den teklif gelmedi” cevabını vermişti. Teklif gelseydi muhtemelen AK Parti’de de olurdu. Cibilliyet müsait.
Talihsizliği şurda: Ömrü CHP karşıtlığıyla geçti, ahir ömründe CHP’li olacağı tuttu, ona da genel başkan olarak Kılıçdaroğlu denk geldi.
Şimdi haliyle saçmalamakta genel başkanıyla yarışıyor; Kürt sorununu AKP değil CHP çözermiş!
Birlikte bir televizyon programına katılmıştık; nasıl bir Erdoğan nefretiyle maluldü anlatamam.
Yazık...
“O oluyor da ben neden olmuyorum” hasedine duçar olmak insanı nerelere düşürüyor.
Yazık, bir insanın kalbinde nasıl sevginin zerresi kalmaz. Yazık, bir insan kendi kendine nasıl bu kadar ihanet eder. Yazık, bir insan nasıl bu kadar “yazık insan” haline gelir...
Yazık.
Hayal kırıklığı mı taaccüp mü?
04:0017/03/2015, Salı
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Biz bu köşecikte Umre’de iş bağlamaya kalkışacak kadar azgınlaşan “yeni sınıfın yeni dallamalarını” yerin dibine sokarken “mülâaneci mübarekler” İslam’ın protestanlaşmasına diller döküyorlardı…
Biz bu köşecikte “açlığı öldüren açlığı”, kara siyasayı, sömürüyü, işçi ölümlerini, yalın ayaklıları, yoksulları, ezilenleri dile getirirken günümüzün zıpçıktı “muhalifleri” küresel finans sistemine iman tazeliyorlardı.
Biz bu köşecikte iktidara karşı eleştirel mesafenin her daim korunması gerektiğini yazarken…
Dumanlı’nın Türköne Mümtaz'er’i Ak Parti’den milletvekili aday adaylığını (2011’de) şöyle duyuruyordu: “Tarih yapılırken, tarihi yapanların yanında olmak, yükselen binanın mimarisine karınca kararınca katkıda bulunmak istiyorum / Zaman Gazetesi’nde beş yıldan beri sürdürdüğüm yazarlığa ara veriyorum (…) Artık fildişi kuleden çıkıp, taşın altına elimizi koyma vakti…”
Ne zamanki Irkçı Siyonist network Sayın Erdoğan’ın “üzerini çizdi,” eleştirel mesafeyi bir yana bırakıp, Erdoğan’ın yanında saf tuttuk.
Çünkü yeryüzü egemenlerinin bu “hayasız akını” Erdoğan’ın şahsına değildi, müstekbirlere karşı çıkışınaydı. Yani, ezilenlerin, haksızlığa uğratılanların, katledilenlerin, yurtlarından sürgün edilenlerin yanında yer almasınaydı…
Bu Mümtaz'erlerin, bu Ahmet Altanların iflah olmaz Erdoğan “muhaliflikleri” tam da bu zamana denk geldi.
Uzun lafın kısası, “demokrasi götürmek ülküsüyle” ülkeler işgal eden, Sisi darbesini arkalayan “yeryüzü egemenlerinin” taşeron çeteleriyle gayet senkronize harekete geçtiler.
Halbuki…Irkçı Siyonist networkun “taşeron çetesi” faaliyete geçmeden evvel (yani 7 Şubat 2012 ve 17 Aralık 2013’ten evvel) mesela 2011’de, Erdoğan’a toz kondurmuyorlardı.Mesela, Ahmet Altan 2011’de Taraf gazetesinde, “Başkasını bilmem ama ben Erdoğan’ın bu müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum…” demişti.
Günümüzde “yandaş” tesmiye edilen kalemler yan yana gelse böyle bir güzelleme yapamaz.
Gelgelelim, Erdoğan’a karşı ezik (kurnaz mı demeliydim) bir şekilde darbe bekliyor şimdi!Lafın burasında “Ahmet Altan hiç darbe bekler mi” diye taaccüp edenler olacaktır.“Murat Belge’nin ordu güvencesi” başlığı altında 2009’da yazdıklarıma da taaccüp edenler olmuştu; ne oldu?
Hani, Gazeteport’ta Safile Usul’un yaptığı söyleşide (“Şeriat Gelmez, Ordu Güvencedir” ara başlığı altında sunulan bölümünde) şöyle demişti: “Türk Ordusu ve burjuvazisi omurgası olan kurumlardır. Laikliği korur. Bu ülkeye Ayetullahlar filan gelemez…”
Ahmet Altan da geçen günkü Hürriyet gazetesindeki söyleşide, “Darbeciler Yunan tragedyası kahramanlarına dönüştü. 10 yıl önce yıkmaya çalıştıkları iktidarın önünde zırh oldular...” dedi. Ne bu şimdi, taaccüp mü hayal kırıklığı mı?“Eskiden TSK sivil demokratik iktidarları vesayet altında tutardı, şimdi iktidarın önünde zırh oldular” demekle bunun arasındaki fark ne?Özellikle “zırh” kelimesine dikkat isterim. Eskiler bu gibi durumlarda, “merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” derlerdi, biz ne desek bilmem ki?!
Soralım Ahmet Altan’a: Kim bu “darbeciler,” iktidara nasıl, neden “zırh” olmuşlar?
Şayet darbecilerden murat edilen kimi sivil darbesevici odaklarsa, sözgelimi Oda TV veya Aydınlık çevresi falansa, her gün iktidara küfrediyorlar işte. Üstelik, Ahmet Altan’ın “çok umut verici” bulduğu “Gezicilerin” önde gideni bunlardı. Sahi kim bu iktidara “zırh” olan “darbeciler?”Balyoz davasından yakasını zor kurtaran, kendilerine bile “zırh” olabilecek konumu kalmayan üç- beş emekli asker mi? Peki iktidara “zırh” olmakla neye engel olmuşlar? 17 Aralık (paralel) darbe teşebbüsüne mi?Evet, bu soru çok önemli?Zira “darbeciler” ve “zırh” ifadesinin kapsama alanı bu sorunun cevabında gizli. Ahmet Altan elbette “profesör kardeşi” gibi “darbe” konusunda bodoslama konuşmuyor, daha usturuplu. Kılıçdaroğlu’na “şartlar müsait olunca darbe kaçınılmaz olur” dedirtmek için şebelek sorular yönelten Can Dündar gibi de değil.İçine Oktay Ekşi kaçmışçasına, Erdoğan’ı Menderes’in akıbetiyle tehdit eden Hasan Cemal gibi hiç değil.Hepsinden daha kurnaz; ne de olsa kelimelere hükmetme yeteneği var. Emin Çölaşan olsaydı, “Darbeciler (….) iktidarın önünde zırh oldular...” yerine, “Yazıklar olsun, Türk ordusu hükümetin emrine girdi!” derdi. Çölaşan hiçbir zaman bunlar kadar sinsi, bunlar kadar kurnaz olmadı.Bunlar öyle kurnaz insanlardır ki bir yandan darbelere karşı çıkarken bir yandan da “No pasaran” kamuflajıyla darbe yoluna taş döşeyenlere omuz verirler.Bunlar öyle insanlardır ki sınıfsal imtiyazları tehlikeye girdiğinde darbenin yolunu gözlerler, darbe gerçekleştiğinde de yine ilkin bunlar karşı çıkarlar. Bunlar… Öldürdüğü adamın cenazesine çelenk gönderen mafya babaları gibidir kardeşlerim, bunları iyi tanıyın.
Durduramayacaksınız
04:0018/03/2015, Çarşamba
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Irak’ta Baas rejimi vardı, Suriye’de de aynı rejim var. Esat ne kadar “Nusayri”yse Saddam Hüseyin de o kadar “Sünni” idi.
Kıymet hükmümüzü baştan söyleyelim: Zalimin mezhebi olmaz, zalim zalimdir.Suriye’deki rejim babadan oğula (Hafız Esat’tan Beşar Esat’a) devam eden fasılasız 12 Eylül rejimi gibiydi. Her daim hava kurşun gibi ağırdı yani.Irak’ın Saddam Hüseyin’ini İran İslam Devrimi devirmek istedi 8 yıl boyunca.Yazık ki, deviremedi.Biz de istiyoruz halkını katleden Esat devrilsin ama, tam 4 yıl geçti, devrilmedi.Çünkü ne Saddam Saddam’dan ibarettir, ne de Esat Esat’tan.Her ikisi de sadece vekalet savaşçılarıydı. İran- Irak savaşı İranlı ve Iraklı yüzbinlerce insanın ölümüne ve her iki ülkenin enerjisinin mahvolmasına neden oldu.
Bu savaş döneminde, “Hangisinin kazanması Amerika’nın çıkarına olur?” sorusuna Kissinger’ın verdiği cevap aynen şöyleydi: “İkisinin de kaybetmesi...”
İkisi de kaybetti.
Ve, İmam Humeyni (kendi ifadesiyle) zehir içmek pahasına anlaşmayı kabul etti.
Şayet kabul etmeseydi, savaşması için Saddam’a vekalet verenler işi çığırından çıkartacaklardı. Bunda da ne kadar kararlı olduklarını, Körfez’deki Amerika gemisinden fırlatılan füzeyle İran’ın 273 yolculu sivil uçağını vurarak dermeyan ettiler. Bunda da ne kadar kararlı olduklarını, Halepçe’de 5 bin Kürt kardeşimizin kimyasal silahla katledilmesine izin vererek gösterdiler. Anaların kucağında Halepçeli çocuklar kaskatı kesildi; Alman usulü hardal gazıyla.Çağdaş dünyanın gıkı çıkmadı.
Birleşmiş Milletler, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Aydınlık Savaşcıları” adlı şiir kitabındaki ifadesiyle, “domuzlar diktatoryası” ağzını açmadı.
Esat kimyasal silah kullandı da ne oldu? Hani kimyasal silah çağdaş dünyamızın kırmızıçizgileriydi; neden Esat devam ediyor hâlâ?Irkçı Siyonist networkun emelleri henüz tamamıyla gerçekleşmedi de ondan.
Nihai hedefleri mezhep savaşıdır.
Nihai hedef öncesi mekanizma bir nevi akrep kıskacı gibi çalışmaya başladı: IŞİD’ten kaçan Baas’ın kucağına düşecekti.
11 Eylül saldırıları ardından Kissinger, “Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır...” demişti.
Sonuç itibariyle Suriye ve Irak’ta olan biten bundan ibarettir.
Suriye’de öncelikle Türkiye’nin barışçıl girişimleri akamete uğratıldı. Sonra silahsız gösteriler korkunç katliamlarla bastırıldı. Sonra maalesef silahlı mücadele başladı.
Zaten maksat silahlı mücadeleye geçilmesiydi.(Aynı maksatla, Mısır İhvan’ına korkunç katliamlarla tazyik yaptılar ama İhvan katliamlara, idamlara rağmen direndi; silahlı mücadeleye geçmedi.)
Suriye silahlı mücadeleye sürüklenmekle kalmadı, Türkiye de sıcak çatışmanın içine çekilmek istendi.
Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ferasetiyle tuzağa düşmedik.
Türkiye, Suriye’nin reformlarla demokratikleşmesini arzuluyordu. Bunda da en azından sinerji bakımında bir hayli yol alınmıştı.
Açın bakın arşivlere, Türkiye’nin demokratik reformlarla Suriye’yi dönüştürmesinden en çok bizdeki paralelciler, Amerikalı Neocon’lar ve İranlı mezhepçiler rahatsız oldu.
O günlerde Türkiye’nin barışçıl Suriye politikası akamete uğratılması için “BOP Eşbaşkanı” martavalını ağızlarından düşürmeyen çevreler de sanmayın ki şimdi Suriye’de gerçekten barış istiyorlar.Hayır!
Gayeleri belli: Suriye üzerinden “Yeni Türkiye”nin yürüyüşünü durdurmak…
Durduramayacaklar.
Bu Sisilerin bu Esatların tarihin akışı içinde zerre kadar önemi yoktur. Vekalet savaşçılarının akıbeti Saddam Hüseyin gibi zelil olmaktır
Nasıl oluyor?
04:0021/03/2015, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Barış sürecini “ihanet” tesmiye eden MHP ile “Dersim katliamını” dönemin koşulları içinde meşru gören Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ittifak yapsın diyor, sonra da en özgürlükçü, en barışsever, en demokrat olabiliyor.
Nasıl oluyor bu? MİT TIR’larına ancak işgalci milislerin reva göreceği muameleyi arkalıyor, bu ülkenin sırlarını dış güçlere servis edenlere tek kelime etmiyor, Türkiye aleyhine lobi faaliyeti yürütenlerin dümen suyundan çıkmıyor sonra da “yurtseverim” diyebiliyor!Nasıl oluyor bu? “Kahrolsun Amerika” veya “NATO’ya hayır” diyor ama Çin füzesi söz konusu olunca, “AKP eksenimizi kaydırıyor” diye veryansın ediyor!Nasıl oluyor bu? Hem matine-suare “özgür medya baskı altında” heyulasını kopartıyor, hem de iktidara geldiğimizde, “medyaya el koyacağız” diyebiliyor! Nasıl oluyor bu?“Güneyde sevdikleri ülke“nin de dahil olduğu networkle eşgüdüm içinde Türkiyeli Müslümanlara enva-i çeşit kumpas kurabiliyor, ondan sonra da Müslümanlığı kimseye bırakmıyor!Nasıl oluyor bu?Daha dün Ergenekon davasını “darbelerle hesaplaşmak” olarak gören Taraf ve Zaman gibi gazetelerle, söz konusu davayı, “Türk ordusuna darbe” olarak gören Sözcü ve Cumhuriyet gibi gazeteler bugün el ele kol kola “Okyanus ötesinin sesine” dönüşebiliyor. Nasıl oluyor bu?Ergenekon ve Balyoz davalarına, TSK’yı terör örgütüyle bir tuttular diyerek isyan eden parti bugünlerde (17 Aralık darbe teşebbüsünden sonra mezkur davalardaki kumpas büsbütün deşifre olduğu halde) Ergenekon ve Balyoz darbe davasıdır diyor. Nasıl oluyor bu?“Yandaş medya aynı manşetleri atıyor, biz özgür medya istiyoruz” diyor, ondan sonra da Taraf gazetesini Sözcü’ye Cumhuriyet’i Zaman’a dönüştüren iradeye taparcasına bağlanıyor.Nasıl oluyor bu?Tek sesliliğe, otoriterliğe, biat etmeye karşıyız diyor, sonra da Pensilvanya’nın iradesinden milim sapmıyor.Nasıl oluyor bu?Türkiye’ye (tabiri caizse) çağ atlatan Erdoğan’ın hakkının teslim edilmesini “biat kültürüne” bağlayarak itibarsızlaştırmaya çalışıyor, sonra da ismini bile telaffuz edemediği o çatı adayı için “tıpış tıpış oy vereceksiniz” diyen Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi yapıyor. Nasıl oluyor bu?Herifçioğlu, darbeciler iktidarın önünde zırh oldu diyor, “darbeseviciliğin” önde giden gazetelerini (Cumhuriyet ve Hürriyet’i) kendisine adeta “zırh” yapıyor. Nasıl oluyor bu?Hz. Peygamber’in devesinin bastığı toz olayım diyerek ağlıyor ve ağlatıyor, ama, Hz. Peygamber’e edepsizlik eden o karikatürleri yayımlayan Cumhuriyet’e sahip çıkıyor.Nasıl oluyor bu?Savaşırken, her gün şehid cenazeleri gelirken “barış” deyip duruyor, silahlar susunca, cenazeler gelmeyince, velhasıl, barış sürecinde kendini dağlara vurup, eli silahlı gencecik çocuklara, “silahlarınızı bırakmak ağrınıza gitmiyor mu” diyebiliyor. Nasıl oluyor bu?Mezarına tükürmekten ailesine alçakça küfretmeye kadar her türlü rezilliği yapıyor; Firavun, Yezid, diktatör diyor, sonra da, Erdoğan’ın üslubunun sorunlu olduğunu söylüyor.Nasıl oluyor bu?Geçen gün açık seçik bir şekilde askeri darbe arzusunu köşesinde dile getiren Cumhuriyet gazetesinin köşe yazarı insan yüzüne çıkmaya utanacağına, Haber Türk adlı televizyonun “kadrolu” yorumcusu olarak “sivil demokratik iktidarı” demokrasi ve özgürlük üzerinden eleştiriyor.Nasıl oluyor bu?KCK operasyonuyla belediye başkanlarını toplama kamplarını andırırcasına kelepçeliyor, henüz piyasaya çıkmamış kitabın yazarını tutukluyor, sağcı emniyet müdürünü komünistlikten içerde yatırabiliyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başkanını silahlı terör örgütü kurmak iddiasıyla müebbede çarptırıyor, ondan sonra da, Erdoğan toplumu kutuplaştırıyor, diyor.Nasıl oluyor bu?
Hevesleri kursaklarında kalsın
04:0023/03/2015, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Sonraki haber
Salih Tuna
Kenan Evren’in “Bayrak Hareket Planı” uygulanması için şartların olgunlaşması beklendi.
Şartların olgunlaşması demek… Silahların sürgit konuşması, siyasi görüş farklılığının hepten düşmanlığa dönüşmesi, kurtarılmış mahallelerin vatan sathına yayılması, velhasıl, kaos ortamının ülkeye hakim olmasıydı. Kitleler “yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini” haline duçar olunca da, “kurtarıcı” garnizondan bir güneş gibi doğacak, ülkeyi kaostan kurtaracaktı.12 Eylül 1980’de öyle oldu netekim. Nihayetinde 60 Darbesi de şartların olgunlaşmasını gözetti.***Okyanus medyasının Cumhuriyet bürosunun başına getirilen Can Dündar 2011 seçim döneminde Kılıçdaroğlu’yla birlikteydi. Yargıdaki demokratik düzenlemeler üzerine CHP’li bir grup milletvekilinin taşlı sopalı isyan çağrısı üzerine, İnönü’nün o meşhur sözünü (1960’ların başında, ‘Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal millet için meşru bir hak olur...’ demişti.) Kılıçdaroğlu’na hatırlatınca, “Evet aynı durum... Daha vahim... Baskıya karşı direnmek haktır…” cevabını aldığını köşesine sitayişle taşımıştı.Demek ki Kılıçdaroğlu’nun geçenlerde, “halkın direnme hakkı”ndan bahsetmesinde yeni bir şey yok. Yeni olan…Söz konusu yazısında, “Bugün Ergenekon Davası, bir tür Tahkikat Komisyonu gibi çalışmaya başladı…” diyen Can Dündar’ın Ergenekon ve Balyoz davalarına toz kondurmayan Ahmet Altan’la aynı çizgiye gelmesidir. (Aslında tersi daha doğru: Ahmet Altan Can Dündar’a kadar geriledi.) Can Dündar, 11. 03. 2011’de Milliyet’teki köşesinde, “Ama şu da bir gerçek ki, 1960’ın Menderes’i (…) hiçbir farklı sese tahammülü kalmamış bir despottu. Buna rağmen, şimdi basın özgürlüğü için yazılan eleştiriler, o dönemkinden bile ağırdır…” demişti. Ben de bu köşecikte, “Despot Menderes”i darağacında sallandırmıştınız, ondan daha “despot” gördüğünüz Erdoğan’a ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sormuştum.Can Dündar, Erdoğan’a basın özgürlüğü üzerinden Menderes’ten daha “despot” derken, aynı tarihlerde, Ahmet Altan Taraf’taki köşesinde aynen şöyle yazıyordu: “Başkasını bilmem ama ben Erdoğan’ın bu müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum…”Uzun lafın kısası, malum güruhun Erdoğan muhalifliği herhangi bir kritikten neşet etmiyor.Alınmış bir kararın yansımasıdır sadece.Onun için muhteremlere sorulması gereken soru öncelikle şudur: Erdoğan’ı bitirme kararını nerde aldınız? ***Ahmet Altanların içine Can Dündarların, Cemal Hasanların içine Oktay Ekşilerin, alayının içine de Ertuğrul Özkök’ün kaçması herhangi bir analizin değil, ancak ve ancak bir pozisyon almanın sonucudur.Sisi darbesinin ardından coşan Özkök, “demokrasi darbeyle de gelir” dememiş miydi?Aldıkları “pozisyonun” hülasası budur.Boşuna kendilerini bu denli iptizale uğratmıyorlar. Bekledikleri, daha doğrusu, yollarına taşlar döşedikleri darbe gelirse, kaybettikleri prestijlerini kazanabilmek için ilkin yine bunlar karşı çıkacaktır.12 Eylül’e sokaklar üzerinden zemin oluşturdular; 28 Şubat’a Fadime Şahinlerin, Aczimendilerin…Bekledikleri darbeye zemin hazırlamak için Okyanus medyası ve malum aydınlar iş başındadırlar.Gezi gericiliği döneminde, “Sandık her şey değildir” diye başladılar, son günlerde (Cumhuriyet’in O. Bursalı adlı köşe yazarı misali) açıkça darbe istemlerini dile getirmeye başladılar. Son numaraları, “Yeni Türkiye”nin mimarıyla, kimi “AKP’liler” arasında fitne fesat çıkartmaktır.Başkanlık sistemine geçmek, aynı zamanda, “darbesevicilerin” heveslerini kursaklarında bırakmak demektir.
Paralelcilerin yeni hedefi Erdoğan'sız Ak Parti mi?
04:0024/03/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Gel diyor Cemal Hasan, gel “eyy yandaş medya” gel, fitneye gel; Bülent Arınç “one minute” çekti Erdoğan’a, ne duruyorsunuz, ne diye duymamış gibi yapıyorsunuz…
Bu nasıl heves, bu nasıl helecan, hatta bu nasıl bünye?Evet, bünye; zira yetmiş yaşında yedi yaşındaki çocuk coşkusu barındırmak her şeyden evvel bünye meselesidir. “Yandaş medya” tesmiye ettiği vesayet karşıtı medya için diyor ki, “Sanki her şey güllük gülistanlık… Partizanlık işte böyle bir şeydir…”Burdan da anlaşılacağı üzre Cemal Hasan tipi “muhaliflik”, fitne çıkmasına katkı sunmamızı, fitne ateşi varsa daha da harlı yanması, hiç sönmemesi için üfleyip durmamızı, “eyvah büyü bozuldu, eyvah birliğimiz gitti gitti gitti gittiiiii…” diye ağlaşmamızı istiyor. Sayın Gül’ün ifadesiyle, “İnsan gerçekten hayret ediyor.”***Sayın Bülent Arınç’ın “özgül ağırlığından” medet umar oldular. Mezkur “özgür ağırlığı” oluşturan “manadan” haberdar olsalardı beyhude hayallere kapılmazlardı.Birkaç ayda özgür ağırlıkları yerle yeksan olan paralelci esnafı bile o manayı bilemedi, Cemal Hasangiller nerden bilsin?***Sayın Gül’ün henüz cumhurbaşkanı seçilmediği dönemde, Org. Büyükanıt “sözde değil özde laik” derken, Sayın Arınç da “Biz de istiyoruz ki cumhurbaşkanımız dindar olsun, Cuma namazı kılsın” demişti.Kıyametler kopmuştu.Mesela, E. Özkök kafayı fena takmış, demediğini bırakmamıştı. (Gerçi sonraki dönemlerde Arınç “iyi” demiş, sonra da tekrar “kötü” demişti. Okumadığım için şimdi ne diyor bilmiyorum, merak da etmiyorum.)Sayın Arınç geçen yaz, “Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” dediği için de Sayın Erdoğan’ın yeminli düşmanları dört bir koldan harekete geçmişlerdi.Sayın Arınç’ın üzerinden Sayın Cumhurbaşkanımıza ve inşa ettiği “Yeni Türkiye”ye saldırıyorlardı.Mesela, Murat Belge’nin içine Ruhat Mengi kaçmış gibiydi: “Bülent Arınç’ın sözleri en önemli siyasî beyanat. ‘Bizim partimizi sürekli iktidarda tutun, bu toplumun uğradığı büyük tahribatın verdiği hasarı gidermeye çalışalım. Okullarımızı buna göre yeniden yapılandıralım, gerekli ve faydalı başka kurum, ne gerekiyorsa onları da kuralım. Böylece, edepli, iffetli bir toplum meydana getirmeye çalışalım. Siz bizi seçmeye devam edin, biz evelallah bu işleri yaparız. Orada burada kah kah gülen, serbest serbest hareket eden kadınları zapturapt altına alırız. İçkiyi yasaklarız. Hep beraber iftar ederiz... vb..” (02 Ağustos 2014, Taraf)***Cemal Hasan gel “eyy yandaş medya” gel, fitneye gel diyor ya, bu tip “muhalif” aydınların dört gözle bekledikleri fitne ateşi şayet Sayın Erdoğan’a değmeyecek, hatta Erdoğan’ın daha da güçlenmesine neden olacaksa, inanın bizzat kendileri bu ateşi söndürmek için yırtınırlar.Bu uğurda istismar etmeyecekleri hiçbir şey yoktur. Sayın Erdoğan’a zevali dokunacağını bilseler, hepsi birden gider Ak Parti’ye üye yazılırlar. Zaten “Erdoğan'sız AK Parti” başarabilseler başta paralelciler olmak üzere bu “muhaliflerin” alayı Ak Partililiği kimseye bırakmaz.Çünkü hedefleri, gayeleri, dertleri tek: Erdoğan karşıtlığı…Bunda da hiç yalnız değiller. Irksı Siyonist networkle (Likudçular, Neoconlar, Sisiciler, mezhep savaşçıları) el ele kol kola Erdoğan karşıtlığı cephesindeler. Şuncağızı kafalarına sokamadılar ya ben de ona yanıyorum: Siz müstekbirlerin, tuğyancıların, Likudçuların ne kadar duygularına tercüman oluyorsanız, biz de mustazafların umut ve dualarının o kadar tercümanıyız.Yani…Siz Erdoğan’a ne kadar karşıysanız biz de Erdoğan’ın o kadar yanındayız.NOT: “Yoldaki İşaretler”in, “Fi Zilâl-il Kur’an”ın ve daha birçok değerli eserin mütercimi Salih Uçan’ın vefat ettiğini derin bir teessürle öğrendim. Allah’tan sonsuz rahmet dilerim.
Sen başbakan mısın?’
04:0025/03/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Ahmet Altan, Ergenekon ve Balyoz davalarını sürgit itibarsızlaştıran hatta cepheden karşı çıkan Cumhuriyet ve Hürriyet’te arzı endam etmişti.
Bu sefer de Ergenekon ve Balyoz davasının yılmaz savunucusu bir televizyon kanalında adeta coştu. (“Hocaefendinin bir gülüşüne servetim feda olsun” diyen patronun sahibi olduğu kanal işte.)Muhteremin o günden bugüne katıldığım tek cümlesi, Mehmet Baransu’yu ziyaret edeceğini söylemiş olması.Ziyaret etsin tabii, çok iyi eder. Hâlâ ziyaret etmediği kabahat. Onun “haberleri” üzerinden var olmuşlardı. Vefa diye bir şey var.Doğrusunu isterseniz, Baransu neden içerde, bilmiyorum. Davasını takip etmiş değilim. (Siyasi çizgimiz çok farklı; Baransu ne kadar paralel yapıyı “destekliyorsa” ben de o kadar paralelcilere karşıyım ama yine de tutuklanmasına üzüldüm.)Gerçekten de Baransu’ya isnat edilen suç nedir bilmiyorum.Ahmet Altan’ın mahut televizyon kanalındaki ifadesine bakacak olursak, askeri casusluk gibi korkunç bir iddia söz konusu. Diyor ki: “Genelkurmay farkında değil, Baransu’ya açtığı davayla kendileri hakkında korkunç bir dava açtılar. Biz Yunanistan’a karşı bir savaş planı yapmıştık, bunu kaybettik. Baransu’ya sen gördün mü, sen mi yok ettin diye soruyor. Sen nasıl bir ordusun ki savaş planlarının kaybolduğunu 5 yıl sonra fark ediyorsun? Sen ordu musun?..” İmdi, Baransu’ya isnat edilen suçtan bağımsız olarak şu sorunun altını çizelim: “Sen ordu musun?”Peki sen aydın mısın?Aydın olmak her şeyden evvel asgari bir vicdan ve izan sahibi olmayı gerektirir.Ordunun “kozmik odasına” yani tabiri caizse, “namahremine” olmadık kumpasla girildiğinde neden bu soruyu sormadın?“Mahremine bile sahip çıkamıyor, basit bir kumpasa boyun eğiyorsun, sen ordu musun” diye neden sormadın?Soramazdın; zira “kumpasın” psikolojik harp üssü mesabesindeki gazeteyi sen yönetiyordun?Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ “silahlı terör örgütü” kurmak iddiasıyla müebbede mahkûm edildiğinde neden aynı soruyu sormadın?Nasıl soracaktın? Cumhurbaşkanımız Erdoğan, “dönemin başbakanı” olarak, Org. İlker Başbuğ’u arkaladı diye, sekiz sütuna, “Paşasının başbakanı” manşetini çeken sen değil miydin?“Sen ordu musun?” ha?!Aynı mantıkla, 17 Aralık darbesi gerçekleşseydi, hülasa, “teknik nakavt” tamama erseydi, “Sen iktidar mısın?” veya “Sen başbakan mısın?” diye sorman icap etmez miydi?Mesela şöyle:Sen başbakan mısın, MİT TIR’larına yapılan operasyona engel olamadın?Sen başbakan mısın, Dışişlerindeki en gizli toplantıyı dünyaya servis edenlerin yakasına yapışmadın? Sen başbakan mısın, yargı ve poliste otonom yapı kuruluyor, memlekette çalınmayan sınav soruları kalmıyor, paralele mensup olmayan savcı ve hakimler gündüz gözüyle tehdit ediliyor? Sen başbakan mısın, Tahşiyecilere olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına olmadık kumpaslar kuruluyor, henüz piyasaya çıkmamış kitabın müellifi tutuklanabiliyor, Türkiye Cumhuriyeti teröre destek veren ülkeymiş gibi gösterilmek isteniyor? Bunları adam gibi sorsan…“Dönemin Başbakanı” Erdoğan’ın 17 Aralık darbesine karşı direnmesini de “paralel yapıdan” yargının önünde hesap sorulmasını da alkışlardın. (Tam tersini yapıyor, mahut darbeye direnen, mezkur soruların gereğini yapmaya baş koyan “dönemin başbakanına” diktatör diyorsun.)Bunları adam gibi sorsan, 17 Aralık yargı darbesini gerçekleştirmek isteyenlere, “Sen cemaat misin, örgüt mü?” derdin. Belki böyle böyle, “paralel yapıyı” da keşfetmiş olurdun. Zaten keşfetsen, “Hukukta paralel diye bir madde var mı?” diyerek kendini hepten rezil etmezdin. Hatta, “hukukta Ergenekon diye bir madde var mıydı” diye soran olursa, ben ne cevap veririm, diyebilirdin. Söz konusu söyleşide, “Erdoğan şiddet kullanmasını sağlayacak bir güç istiyor” şeklinde utanmazca yalanlar söylüyorsun. Birkaç yıl evvel de, “Erdoğan 20 milyon Kürdü cezaevine koymak istiyor” demiştin, ne oldu; barış süreci başladı değil mi? Uzun lafın kısası, “paralel yapıya” mündemiç halde aldatmaya devam etmek istiyorsun.Buna o kadar isteklisin ki, aldatıldık itirafından felaket rahatsızsın. Yazık, şuncağızı hiçbir zaman fehmedemeyeceksin: Aldanmak aldatmaktan, haksızlığa uğramak haksızlık yapmaktan, mazlum olmak zalim olmaktan bin kat yeğdir.
Yemen’de Sisi’yle birlikte olmak hakkında
04:0028/03/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Dinlerinde fırka fırka olanların netameli dönemlerde “mezhep savaşçılarının” iğvasına duçar olmaları kaçınılmazdı.
Maalesef öyle de oldu.Irak kaç zamandır kan gölü, Suriye malum, ve Yemen, ah Yemen!..Kimdir bu mezhep savaşçıları?Onlar ki… 11 Eylül saldırıları ardından, “Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır...” diyen Kissinger’ın gösterdiği “ülküde” hiç durmadan yürümektedirler. Onlar ki…Küffarla savaşta dahi çoluk çocuk, kadın ihtiyar öldürmek yasak olduğu halde, birbirlerinin çoluk çocuğunu katledecek kadar azıp sapmışlardır. (Ku’an-ı Mübin’de, Allah’ın adının bolca zikredildiği Havra ve Kiliselerin güvenliğinden bile Müslümanlar sorumlu tutulduğu halde bir Müslüman bir Müslümanı Camide nasıl katleder?)İşte onlar mezhep savaşçılarıdırlar!Veyl olsun onlara ve onları kullananlara ve onlardan çıkarı olanlara ve onlara umut bağlayanlara…Veyl olsun!***Amel ve ibadetlerde yol gösterici vasıta veya “rehber” mesabesindeki mezheplerin müntesip veya mukallitleri öylesine korkunç bir asabiyetle malul hale getirildi ki, “mezhep savaşçılarını” hakkıyla göremiyorlar.Göremedikleri gibi bu azıp sapmışların git gide sosyolojik malzemesine dönüşüyorlar. Öyle korkunç bir asabiyet ki, Hz. Peygamber dirilse, (haşa) mezhebini soracaklar. Suudi Arabistan Sünnileri Vahhabi, Selefi, “tekfirci” hale dönüştürmeye çalışırken, İmam Humeyni döneminde Ali Şia’sının bayraktarlığını yapan İran da maalesef Sahâvi Şia’sına geri dönmüş gibi refleksler göstermeye başladı.Yoksa Suriye’de katil Esat’ı nasıl arkalar? Bölgenin en prestijli örgütü Hizbullah’ı bile bile iptizal denizine nasıl atar?***Her mezhep havzası öylesine jeopolitik hesaplara meze yapılıyor ki, mezhepler adeta bir yeri ele geçirmenin ve kontrol etmenin manivelasına indirgeniyor.Hal böyle olunca hesaplar da buna göre yapılıyor.Bütün hesaplar; bölge devletlerinin nüfuz sahasını geliştirmesi, emperyalistlerin Müslümanı Müslümana kırdırması, müstekbirlerin petrol kuyularını kontrol etmesi, ila âhir. Falan coğrafyada filan mezhep yayılıyor, diye panik yapanların önde gidenlerine bakıyorsun; İngiliz, Neocon, Likudçu çıkıyor! “Hangi ‘İslam mezhebinin’’ nerde etkinliğini arttırdığından sana ne, sen Müslüman mısın?” diyen de çıkmıyor!***Şerif Hüseyin Osmanlıyı arkadan hançerlerken İmam Yahya 1. Dünya Harbi boyunca Osmanlı’ya sadık kaldı.İmam Yahya Zeydi’ydi, Şerif Hüseyin Vahhabi. Çatışma mezheplerin ontolojisinden kaynaklanmıyor.Sisi de Sünni’dir Mursi de!Zalim zalimdir, mazlum mazlum.Naçizane kanaatimce müntesibi olduğum Ehli Sünnetin “ümmeti gözeten” projeksiyonunun gereği budur. ***Yemen’de “üst akıl” devrede şimdi. Mezhep savaşçıları ellerini ovuşturabilirler. Katil Sisi Mısır’da darbe yaptığında, Suriye kasabı Esat, Batılı ajanslara sevincini dile getirmişti. Hülasa, İslamcılığa karşı kendisinin ne kadar kullanışlı olduğunu anlatma gayreti içine girmişti. İmdi, Nusayri Esat’ın Sünni Sisi’si Yemen’de, Ensarullah’ı bombalıyor; Sisi’nin darbe sponsoru Suudi Arabistan’la birlikte. ABD, İngiltere ve elbette İsrail de arkalarında. Yemen “mezhep savaşının” laboratuvarı hüviyetinde.Fark etmez zaman ve yer; zalim zalimdir mazlum da mazlum.“Ya Rab!Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna, o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.”
İşte bütün mesele
03:0030/03/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Prof. S. Laçiner adlı eski bir rektör kişisinin vesayetçi bir televizyon kanalında, “Ak Parti yüzde 70 oy alırsa sokaklar kan gölüne döner” dediğine muttali olduğumda doğrusunu isterseniz hiç şaşmadım.
Sözgelimi, “Vay canına! 17 Aralık öncesinin AKP yandaşı ne hale gelmiş” demedim. Veya…Bu eklemlenmiş kafa için her şey ama her şey (demokrasi, hukuk, ve hatta “vicdan”)araçtan mı ibaret diye sormadım.Veya…Henüz piyasaya çıkmamış kitabın müellifi tutuklandığı veya belediye başkanları toplama kamplarına götürülüyormuşçasına kelepçelendikleri dönemde Ak Parti yüzde 70 oy alsaydı, “işte demokrasinin zaferi” diyerek havalara zıplayacak derecede performans sergileyen bir insan evladı nasıl olur da, 17 Aralık’tan sonra, (yani, paralel yapının inine girilmeye başlandığı süreçte) “Ak Parti yüzde 70 oy alırsa sokaklar kan gölüne döner” der de demedim.Sadece…Daha düne kadar Star gazetesinde köşe yazarlığı yaptığını hatırlayınca şuncağızı merak ettim: “Acaba bu rektör kişisi Star’da, Prof. O. Özsoy da Yeni Şafak’ta eşzamanlı mı başlamıştı yazmaya?”Sonra boş verdim; amaaan dedim, çok da tın!Mahut rektör kişisinin Ak Parti yüzde 70 oy alırsa sokaklar kan gölüne döner ifadesi, ahaber’deki programda sorulunca, Ergenekon davasından içerde yatan ve Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilen İnönü Üniversitesi eski rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu’nu (bu vesileyle tekrar acil şifalar diliyorum, tahliye edilmesi için de onca yazı yazdım; zira, insanî durum her siyasi görüşün fevkindedir) hatırlattım.Prof. Hilmioğlu’nun Ak Parti için, “99, 9 oy alsanız da iktidar olamazsınız” sözüyle Prof. Laçiner’in mahut sözü sonuç itibariye aynı kapıya çıkar.Bir farkla ki, Prof. Hilmioğlu “askeri vesayet” yandaşıydı, Prof. Laçiner “teknik nakavt” yandaşı. Bir de (mealen) şunu demiştim söz konusu programda: Mahut kişi dengesiz açıklamalar yapmayı seviyor galiba; vaktiyle Şiiler hakkında de olmadık ayrıştırıcı ifadeler kullanmıştı. Öyle dememişmiş, iftiraya uğramışmış, zaten tekzip etmişmiş.Haliyle 2011 tarihli TRT Haber’deki o programda söylediklerine tekrar baktım. Dediği şuydu: “İnsanın Şii olması Hıristiyan olmasından kötü. Çünkü Hıristiyan nihayetinde ehli kitaptır. Üç dinden bir tanesidir. Allah onu selamete de erdirebilir. Belki cennete de koyabilir. Ama Şii ise sapkınlık var orda, yani dini bozmaya çalışmak var…”
Bu lakırdılar yüzünden o vakitler (Prof. Laçiner’in Şiiler ve Aleviler için böyle söylediğini iddia eden) birçok Alevi derneği ayağa kalkmıştı.
Kim olursa olsun, hakkaniyetli olmak zorundayız.
Prof. Laçiner’in bir miktar da tevil ihtiva eden tekzibi (“Sünni bazı aşırı grupların, Şiiler hakkındaki yanlış görüşlerini tasvir etmek için bunların nasıl düşündüğünü ifade ettim...” demişti.) doğrudur.
Tuhaf olan “The Cemaat” yandaşı olan muhteremin, “Sünni ve bazı aşırı gruplar” diye tanımladığı çevreye “dinler arası diyalog”daki “necat” muhabbetini yansıtmasıydı.
Bir de, moderatör arkadaşın, “Yani Şiiliğin ileri boyutlarındaki sapkın mezhepleri için söylüyorsunuz” uyarısına rağmen, “evet” karşılığını vermesiydi. Oysa, “evet” yerine ben söylemiyorum diyebilirdi.
Neyse beyan esastır; hazretin tekzibini esas almak durumundayız.
Lakin o kadar da panik yapmasına hiç gerek yok. Zira, tekzip ettiği hususu adeta “takdis” eden bir yığın muhterem türedi.
Nasıl oldu da karşı olduklarını söyledikleri “The Cemaat”in mahut duyarlığını bu denli temellük ettiler anlamdım gitti.
Mezhep asabiyeti büyük bir fitnedir dedim diye etmedikleri bühtan kalmadı.
Ortadoğu’daki mesele zaten mezhep meselesi değildir kardeşlerim, siyasidir, jeopolitiktir, hülasa, menfaat meselesidir.
Bu menfaat savaşında mezhepler bütünüyle araçsallaştırılmıştır.
Geçen sefer dercettim: Sisi de Sünni’dir Mursi de. Sonuna kadar Osmanlı’ya sadık kalan İmam Yahya Zeydi’ydi. ( Bu vesileyle düzeltmek isterim: Şerif Hüseyin ailesi Vahhabi değildi.)Yemen’e gönderdiği orduyla 1962’de Zeydi İmamların hakimiyetini bitiren Cemal Abdul Nasır’a karşı direnen Bedreddin Tabatabai el-Husi’yi destekleyen Suudi Arabistan’dı.Suudi Arabistan dün desteklediği aileden gelen Abdulmelik Husi’ye karşı bugün savaşıyor.Hülasa, mesele mezhep meselesi değildir. Habil Kabil’den beri devam eden menfaat meselesidir. Aşk ile tekrar edelim bir daha: Zalim zalimdir mazlum da mazlum!
.Fenerbahçeli Sow’u hangi ‘hocaefendi’ yetiştirdi?
04:008/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Ertem Eğilmez'in “Canım Kardeşim” filmindeki Kahraman (Kral) gibi bakıyordu Mehmet Selim Kiraz'ın çocuğu!
Öyle mahzun öyle yakıcı öyle içler parçalayıcı ki gözlerine daha fazla bakmaya cesaret edemedim.Bizim gözlerine bile bakmaya cesaret edemediğimiz bu çocuğa, babasının son halini (ağzı bantlı, şakağında bitişik terörist namlusu) gösterdi Aydın Doğan'ın gazeteleri.Utanmadan sıkılmadan, hayasızca…Sormak isterim Aydın Doğan'ın adamlarına: Sizi bir ana doğurmadı mı, sizin hiç çoluk çocuğunuz yok mu, ve siz hiç çocuk olmadınız mı? Nasıl adamlarsınız siz, hâlâ utanmadan lagaluga ediyor, kırk dereden su getiriyorsunuz.Adliyede savcı katletmenin herhangi bir gerekçesi veya mazereti veya tevili, hülasa, “ama”sı olmaz. Tıpkı “IŞİD” terörünün olamayacağı gibi.Siz nasıl insanlarsınız ki hâlâ “ama”lar üretebiliyorsunuz? Kimden neden nasıl ne şekilde gelirse gelsin terör terördür. Şiddetin de terörün de bahanesi, gerekçesi, hafifletici nedeni olamaz.Fenerbahçe otobüsüne yapılan menfur saldırı karşısında, “ama onlar da şike yapmışlardı” veya “futbolda adalet sağlanmazsa işte böyle olur” demekle, Savcı Mehmet Selim Kiraz'ın katledilmesi karşısında, “ama Berkin Elvan'ın failleri de bulunmadı” demek arasında sonuç itibariyle hiçbir fark yoktur. Çok şükür, aklı başında hiç kimse Fenerbahçe otobüsüne yapılan saldırı karşısında mahut saçmalıklara yer vermedi.Gelgelelim, Aydın Doğan'ın mebzul miktarda adamı, Mehmet Selim Kiraz savcımızın katledilmesi karşısında böyle hayasızca “gerekçeler” üretebildi. O kadar ki, bu adamların kirlettiği havadan beslenen kimi artist eskileri, Türkiye Cumhuriyeti'nin savcısının adliyede katletmesine, “terördür diyemem” diyebildi. Fenerbahçe otobüsüne yapılan silahlı saldırıya, “saldırıdır diyemem” demekle ne farkı var bunun, söyleyin. Şiddetin başladığı yerde meşruiyet bitmiş demektir. Bir Trabzonsporlu olarak bu köşecikten haykırıyorum: Fenerbahçe'nin kılına zarar verebilecek herhangi bir şiddetin uygulandığı her yerde Fenerbahçeliyim.O kurşun hepimize sıkılmıştır!Fenerbahçe'nin failler adalete teslim edilene değin maçlara çıkmama kararının sonuna kadar arkasında olmak da hepimizin boynunun borcudur.Fenerbahçeli futbolcular ölümden döndüler. Vurulduğu halde büyük bir kahramanlıkla otobüsü durdurmayı başaran şoför o yörenin insanı. Bu aşağılık saldırı yöreye mal edilemez… En güzelini Fenerbahçeli siyahi futbolcu Musa Sow söyledi: “Allah korkusu olan hiç kimse böyle bir olayı yapmaz. İki gol atmıştım ve şakalaşarak dönüyorduk. Silah sesiyle korkunç bir gece yaşamaya başladık. Bazı arkadaşlarımız korkudan hareketsiz kaldı. Olayın Türkiye gibi Müslüman bir ülkeyi küçük düşürmek için yapıldığını düşünüyorum…” (Dakar FM)Bir millete (Millet-i İbrahim'e) ait olma bilinci budur. Ve, Kur'an öğrencisi olmak budur.Musa Sow bana Osmanlı'ya sadık kalan Eşref Bey'in emir eri Zenci Musa'yı hatırlattı. İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington, Galata gümrüğünü gezdiği sırada hamallık yaparken rastladığı (1. Cihan Harbi döneminde Yemen'e altın teslim etme kahramanlığını çok iyi bildiği) Zenci Musa'ya, “Bizimle çalışırsan seni altına boğarım” teklifini yapınca şu cevabı alır: “Her teklif herkese yapılmaz… Benim bir devletim var, Devlet-i Osmani; bir bayrağım var, ay-yıldızlı bayrak; bir kumandanım var, Eşref Bey. Bu iş daha bitmedi, sizinle mücadelemiz devam edecek...”Fenerbahçeli futbolcu Senegalli Musa Sow da, Müslüman bir ülkeyi arkalamak duyarlığıyla söz konusu açıklamayı yaparken, “paralel yapıya” mensup Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimi “mübarekler” dünyanın dört bir yanında, Türkiye aleyhine matine suare kara propaganda yapıyorlar.Hem de, “Bir Türk nasıl oluyor da ülkesinin aleyhine bu kadar çalışır” şeklinde Amerika'daki Ermeni diasporasını taaccüp ettirecek kadar…Musa Sow'lar Zenci Musa'lar nerde bu “mübarekler” nerde?!
O kadın gazeteci aday olaydı iyiydi
04:0010/04/2015, Cuma
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
AKParti'ye üye değilim, milletvekili falan olmak da hiçbir zaman aklımın ucundan geçmedi.
Dahasını isterseniz, mezkur partinin hiçbir kongresini izlemedim, hiçbir mitingine gitmedim, hiçbir bakanın, başbakanın, cumhurbaşkanının uçağına binmedim. Sadece ve sadece…Gezi heyulasında “sandık her şey değildir” diyerek sokakların üzerinden “vesayet” kurmak isteyenlere karşı çıkmak ve inandığım değerler manzumesinden neşet eden onurlu duruşa selam durmak için havaalanına koştum. Tıpkı… Sayın Cumhurbaşkanımız, yani, “dönemin başbakanı” Davos'ta, Filistin'deki katliamı savunan o Irkçı Siyonist şefe “one minute” çektikten sonra, binlerce vatandaşın arasına karışıp havaalanına koştuğum gibi. Uzun lafın kısası, hiçbir etkinliğini takip etmediğim AK Parti'yle hiçbir “profesyonel” ilgi ve alakam yok. Gelgelelim adımız “yandaş”a çıktı. Bize “yandaş” diyen gazeteciler de nerdeyse cümbür cemaat CHP'den milletvekili adayı oldu iyi mi?!Yazık ki yazık, CHP'de herhangi bir “özgül ağırlık” oluşturamadılar. Yılmaz Özdil'i ilk kez haklı buluyorum. Gerçi o, CHP milletvekili adaylarıyla Doğu Perinçek'in Vatan Partisi milletvekili adaylarının “özgül ağırlık” bakımından kıyaslamasını yapıyordu, ama olsun, sonuçta aynı kapıya çıkar. Sözcü gazetesi yazarı söz konusu yazısında şöyle diyor: “Partiyi partiyle kıyasladığında, CHP karşısında Vatan partisi belki yüzde 10 etmiyor ama… İsimleri tek tek kıyasladığında, yüzde 100 fark atıyor...”Gerçekten de öyle!Ümit Zileli'nin karşısına Selin Sayek Böke'yi, Hulki Cevizoğlu'nun karşısına da Zeynep Altıok'u koymuşlar.Vaziyet ortada! Atatürkçülük, ulusalcılık, aydınlanmacılık falan derseniz, Vatan Partisi CHP'yle karşılaştırılamaz. Zaten CHP “anahtar liste” ayaklarına Atatürkçülerini tasfiye etmedi mi?Atatürkçü, aydınlanmacı olarak ellerinde Sezgin Tanrıkulu falan kaldı. O da Silivri'de “paralelci” ziyaretinden arta kalan zamanlarında ne kadar yapabilirse artık.Ulusalcılık deseniz, Vatan Partisi'nden Elif İlhamoğlu var; Eminönü'nde Amerikalı askerlerin kafasına çuval geçiren gençlerimizden. (Bu eylemden ötürü niyeyse 10 yıl hapis istemiyle yargılanıyor.) Aydın Doğan'ın adamlarından veya CHP'den bir tek kişi çıkıp da Amerikan askerlerinin başına çuval geçirme “protestosunu” arkaladı mı?Fakat… Savcımız Mehmet Selim Kiraz'ın katledilmesini tevil marifetiyle de olsa arkalayanlar oldu.Aydın Doğan'ın adamlarının da CHP'nin de tek derdi AK Parti'den kurtulmak. Bu uğurda, Amerikan çuvalını gönüllü olarak bizzat kendi kafalarına geçirmeye bile razılar. Yılmaz Özdil diyor ki: “Doğu Perinçek mesela, İstanbul 1'inci bölgeden aday oldu. Karşısında CHP'den rakip olarak, ismini hatırlamıyorum, Ataşehir belediye başkanının eşi var…”CHP Perinçek'in karşısına Aslı Aydıntaşbaş'ı koyaydı iyiydi. Vatan Partisi'ni doğmadan bitirirdi; Belge Murat'ın da arzusu doğrultusunda oylar CHP'de toplanırdı.Aydıntaşbaş kızımız bu konularda her şeyden evvel deneyim sahibi. 2006'da kendisine “sarı zarfta” ulaştırılan Ergenekon şemalı kağıtları Doğu Perinçek'e vermişti de adamcağızın başını yakmıştı.Bir şekilde uygun bir “sarı zarf” yine bulur gibime geliyor. Zira her yanından yetenek akıyor maşallah.
Aziz Babuşcu CHP’yi nasıl kaşıdı?
04:0013/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Michel Foucault marifeti “Deliliğin Tarihi”nde “budalalığın” umutsuz vaka olduğundan söz edilir.
O kadar ki, “bir hastalığın devamı veya sonuncu devresiyse fazla bir umut yoktur” denir.Söz konusu kitapta “Çeşitli Zihin Hastalıklarına Önerilen Devalar” başlığı altında şöyle devam edilir: “Eğer budalalığın nedeninin yansıyan bir virüs olduğundan kuşku duyulursa uyuz aşılamaktan daha iyi bir çare yoktur, ve hatta (…) bu usul bütün budalalara uygulanabilir.” (Deliliğin Tarihi 3, sayfa 281 -Journal de Médecine s. 582- )Ali Taran'ın CHP için hazırladığı “Milletçe alkışlıyoruz” sloganlı “teaser”a muttali olunca, vallahi aklıma bir tedavi yöntemi olarak “uyuz aşılamak” geldi.Vaktiyle reklamcılık yaptığım için rahatlıkla söyleyebilirim ki, deneyimli ve başarılı reklamcı Ali Taran'ın da başka çaresi yoktu.Ürün veya malul veya “mal” ortada! Ürün değerlendirme yapmış, konsept için açmazı görmüştür: Bu denli “defolu” bir malın pazar payını nasıl artıracak?Kuvvetle muhtemel, “doluya koysa almaz, boşa koysa dolmaz” halini künhüne kadar yaşamıştır. Sahi ne yapacaktı?İmaj - algı üzerinden “markaya” çalışsa; CHP'nin her tarafı marka olsa ne yazar?! Zaten asırlık algı bir seçim dönemindeki reklam kampanyasıyla değişecek değil ya. Bilirsiniz, düşme hattındaki futbol takımlarının başına getirilen teknik direktörlerin yaptıkları ilk açıklamada, “elimde sihirli değnek yok” demeleri mutattır.Acaba Ali Taran da böyle demiş midir CHP'lilere. Şayet demişse, bence şu cevabı almıştır: “Kardeşim sihirli değneğe gerek yok, biz iktidar olmak istemiyoruz ki. Hedefimiz olan yüzde 35'e biraz yaklaşalım yeter…” Yine de imkansızdır, Ali Taran ne yapsın?!Gerçekten de malın (CHP) özellikleri üzerinden gitse değil pazarda payını arttırmak, mal hepten elinde patlayacak. Liderin (Kılıçdaroğlu) üzerinden gitse daha da fena! Hazretin akılda kalan son marifeti, ortalığı yakıp yıkan vandallara “gözlerinden öperim” demesinden ibaret. Naçar, “tepki oylarına” oynuyor.Gelgelelim, AK Parti üzerinden CHP'yi gerçekleştirme ameliyesi nerden baksanız son derece ezik bir çıkıştır.Demek ki AK Parti olmasa CHP yok hükmünde! “Milletçe alkışlıyoruz” sloganı (CHP'li dostlarım kusura bakmasın ama) tastamam bunun ifadesidir. Ezik olduğu kadar da kırılgan bir “teaser” bu! Her şeyden evvel hakim veya dominant algı bellidir: Başarı alkışlanır, başarısızlık da ıslıklanır. Çarpıcılığın veya fark edilebilirliğin oksimoron soslu ironilerle dermeyan edilmesi mahut edilgen tavrı maskelemeye yetmez.Yetmediği gibi 2002'den beri her seçim sonucunda oyunu artırarak tek başına iktidara gelen AK Parti'nin hizmetlerini çağrıştırır. (Zaten millet bu hizmetleri alkışladığı için sandığa gidip oyunu veriyor; Ak Partililerin kara kaşı kara gözü için değil.)Bütün bunları Ali Taran bilmez mi? Bilir elbette. Bildiği halde böyle yapmasının üç nedeni olabilir: Ya gizli bir AK Partili ya Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç'ın geçenlerde yazdığı gibi, CHP'nin parası boldur bi güzel alıp Dubai'de ense yapayım düşünmüştür ya da CHP'ye “uyuz tedavisi” uygulamıştır.Bence sonuncusu. “Milletçe alkışlıyoruz” sloganlı kampanyanın başka da izahı yoktur.Geçen gün AK Parti İstanbul eski İl Başkanı Aziz Babuşcu'ya rastladım, “Sayın başkan” dedim, “CHP alkışlıyor ne yapacaksınız?” Keyifli keyifli gülerek, CHP'ye de hizmetlerimizi alkışlatıyoruz dedi ve CHP'nin teaser uyuzunu kaşırcasına devam etti:“Milletçe alkışlıyoruz: Asırlık rüya Marmaray'ı”“Milletçe alkışlıyoruz: IMF'den 1 milyar dolar dilenen ülkeyi IMF'ye borç verecek düzeye ulaştıranları”“Milletçe alkışlıyoruz: Üçüncü köprüyü, Üçüncü havalimanını, İstanbul İzmir otoyolunu 3, 5 saate indirecek projeyi…”“Milletçe alkışlıyoruz: Anaların gözyaşlarını dindirenleri”(……….)Budalalıktan kurtulacağım diye sen uyuz olur kaşınırsan, kusura bakılmasın, kaşıyan çok olur.
Polis de ordu da AKP’yi tutuyor!
04:0014/04/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Bir yazımda, “Silin kardeşim Mustafa Kemal'in gözlerini ordan, koyun Merkel'in gözlerini” demiştim, “Bu rezil hallerimize ancak o gözler yakışır.”
Evet, Sözcü gazetesinden bahsediyorum.Rezillikte, kepazelikte, bayağılıkta gerçekten de son derece “özgün” yayın politikaları var.Gezi gerici kalkışmasında, “SHUT UP TAYYİP!” diye manşet atmışlardı. Kendi ülkelerinin (dönemin) başbakanına İngilizce, “çeneni kapat” diyen bir Türk gazetesi yani.Hadi bu ülkeye, bu ülkenin insanına, bu ülkenin seçilmiş (kendileri gibi düşünmeyen) siyasilerine saygıları yok bari Der Spiegel'in sözcülüğüne soyunmasalar!Türkiye Cumhuriyetini uluslararası toplum nezdinde mahkum ettirmeye yönelik (Türkiye terörü destekliyor yollu) kara propagandaya sözcülük yaptıkları halde hiç utanmadan “yurtsever” olduklarını iddia ediyorlar. Logolarında Gazi Paşa'nın gözleri var ama Abramowitzlerin veya Almanya şansölyesi Merkellerin gözlerine bakıyorlar.Geçen gün de “Polis AKP'yi bırakıyor” şeklinde sekiz sütuna manşet attılar.Adını ilk kez duyduğum bir grup internet üzerinden yaptığı ankette, polis yakınlarına, “Seçimde kime oy vereceksiniz?” diye sormuş da daha evvel yüzde 54 çıkan AK Parti, yüzde 25'e düşmüş…E'eee?E'si, manşet ortada işte: “Polis AKP'yi bırakıyor” Peki önceki anket sonuçlarına bakacak olursak “polis AKP'yi tutmuş” mu oluyor?Sözcü'nün mahut manşetine kaynaklık teşkil eden mantığa göre bu soruya “evet” demek icap eder.Bu durumda da malum velveleleri hazırdır: “Bağımsız olması gereken polis nasıl olur da AKP'yi tutar, eyvahlar olsun polis elden gidiyor!..”Bu kafaya göre, polisin AK Partiyi tutması da bırakması da AK Parti için büyük bir sorun. Zira…Polis, AKP'yi tutunca “devletin polisi” olmaktan çıkıyor ama AKP'yi bırakınca “devletin polisi” olmuş oluyor.Diyeceksiniz ki hangi devletin? İşte orası biraz netameli…Sözcü gazetesi bilhassa 17 Aralık darbe teşebbüsünden beri “paralel polise” karşı tek kelime etmediği gibi F tipinin ürettiği malzemeyi tüketmediği gün yok. Elbette polis de tıpkı asker gibi herhangi bir partinin değil devletin hizmetindedir.“Polis AKP'yi bırakıyor” ifadesi en az “Polis ve ordu AKP'yi tutuyor” ifadesi kadar yanlıştır. (Yanlışlarını gözlerine sokmak için bugünkü yazı yolculuğumuza bir başka yanlışı serlevha yaptım.) Polis devletin memurudur ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine (dar anlamda da yürütmeye) bağlı olmak zorundadır. Meclis'ten güvenoyu alan her demokratik hükümet de devleti temsil eder. Sözcü gazetesi şuncacık şeyi bilmez mi?Maksat nedir? Türkiye Cumhuriyeti'nin seçilmiş demokratik hükümetini görevini yapamaz hale getirecek koşulları oluşturmak mı?Geçenlerde Cumhurbaşkanımız Erdoğan “Polis Teşkilatı'nın 170. Kuruluş Yıldönümü” nedeniyle yaptığı konuşmada, “Polis bölünürse millet, devlet bölünür. Vatan, Allah göstermesin, elden gider” demiş, “imamların değil amirlerin sözünün dinlenmesini” istemişti. Sözcü gazetesi bundan mı rahatsız oldu?Yoksa ne diye “The Cemaat imamlarının emrinin dinlenmemesi” ifadesiyle sanki ödeşmek istercesine “Polis AKP'yi bırakıyor” ifadesini manşete çekti? Seçilmiş demokratik hükümeti çalışamaz hale getirecek kaotik ortamın oluşması için birilerine etnisite, birilerine de mezhep üzerinden faaliyet yürütme görevi düşmüşken yandan çarklı paralelci Sözcü gazetesine de kaotik ortamın fiili vesayete dönüşmesine engel olması gereken kolluk kuvvetleri üzerinden tuğyan ve bölücülük mü düştü?
Sizi gidi mürailer sizi
04:0015/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Ağızlarında paralelci malzeme 17 Aralık'tan beri her saat yolsuzluk bezirgânlığı yaptılar, daha Şişli'de boğuldular.
Bunlar Türkiye'yi 12 yıl yönetseydi halimiz nice olurdu? “Ne sağcıyım ne solcu çapulcuyum çapulcu” pankartıyla Gezi'de arz-ı endam eden işveren Cem Boyner vaktiyle (parti kurduğu dönemde) “Güneydoğu'dan toprak satalım borcumuzu ödeyelim” demişti.Demem o ki, daha Şişli'de gırtlağına kadar yolsuzluğa batan bu CHP 12 yıl boyunca ülkeyi yönetseydi, maazallah, sadece Güneydoğu'dan toprak satmak da yetmeyebilirdi.Sayın Erdoğan bu ülkeyi o karanlık günlerden IMF'ye borç verecek düzeye ulaştırdı. Kardeşlerim, bunlar dillerine “hırsızlığı” pelesenk mi ettiler, anlayın ki, yolsuzluk yolları / hortumları kesildiği içindir.Zaten bunların “sermaye birikimleri” bidayetinden beri nitelikli hırsızlık marifetiyledir. Kardeşlerim bunlar “otoriter” veya “diktatör” diye yaygara mı yapmaya başladılar, anlayın ki, İstanbul sermayesi eskisi gibi bakan atayamadığı veya Aydın Doğan pijamayla başbakan karşılayamadığı içindir.Kardeşlerim bunlar “basın özgürlüğü” mü demeye başladılar, anlayın ki, kartel medyası hakimiyetini yitirdiği içindir. Kardeşlerim bunlar “demokrasi yok” mu diyorlar, anlayın ki, “demokrasiye balans ayarı” yapılmasına aşeriyorlar.Zaten bunun için “sandık her şey değildir” heyulası koparmışlardı. Ve bunun için Sisi darbesi hakkında “demokrasi darbeyle de gelir” demişlerdi.Kendilerinde neyi vehmediyorlarsa anlayın ki zerresi onlarda yoktur. Bizi neyle yaftalamaya çalışıyor veya bize neyi yamamaya çalışıyorlarsa da anlayın ki bizzat onunla maluldürler. Paralelci ahlakı tastamam budur.Aydın Doğan'ın bilumum adamları da kendilerine “muhalif” diyen “vesayet yandaşları” da bu ahlakla ahlaklanmışlardır.Gördünüz işte, bize matine suare “yandaş” deyip durdular, nerdeyse cümbür cemaat CHP'den milletvekili adayı oldularİkiyüzlü, yani mürai ahlakıdır bu.Geçen gün Nihat Genç yazdı: “Biz de sizi alkışlıyoruz Kılıçdaroğlu! Eser kişilik gerçek şöhret sahibi yazarları Halk TV'den telefon edip kovduğunuz için...”Mavalları bastıracak düzeyde “Alo Fatih” şebekliğine sardıranlar neden susuyorsunuz, hadi konuşun bakalımKonuşamazlar zira alayının hal-i pür melali böyledir. Telefonla işe son vermek konusunda bir örnek de ben vereyim: “Hocaefendinin bir gülüşüne servetimi feda ederim” diyen Akın İpek'in Kanaltürk'ünde 2011'de “Ters Cephe” adında bir program yapıyorduk. Programın daimi konukları ben, Ümit Zileli, Rasim Ozan Kütahyalı ve Enver Aysever'di. Mehmet Baransu'un telefonla katılıp Ümit Zileli'yle polemiğe girmesi söz konusu programın sonu olmuştu. Baransu bana karşı herhangi bir tavırlarının olmadığını, ama, Ümit Zileli'nin o çıkışı yüzünden programımızı kaldırtacağını söylemişti. Allah için, dediğini de yapmıştı; dediğini yapmaya da, malum genel yayın yönetmeninin bir telefonu yetmişti.Bunda da şaşacak bir şey yoktu. Paralelcilerin azat kabul etmez savunucusu bu medya düzeneği Alev Alatlı'dan Prof. Vedat Bilgin'e kadar bir yığın yazarı kovmuş veya mobbing uygulayarak ayrılmak zorunda bırakmıştı.Hayır, hangi yüzle “özgür ve bağımsız” medyadan bahsediyorlar da diyemeyiz. Nihayetinde ahlaklarının gereğini yapıyorlar.Tıpkı CNN Türk'te Aydın Doğan'ın parlak bir adamının, AK Parti İzmir Milletvekili adayı Savcı Sayan'a önce hakaretler yağdırıp sonra da yayından aldırdığı gibi.İlk günden beri söylüyorum, bunlar üfürükçüdürler. Ve, fareler üfürdükleri yerden kemirirler. Paralelcilerin modern üfürükçüleri de tıpkı fareler gibi kara propaganda merkezi medyalarıyla gençlerimizin beyinlerini kemiriyorlar. Beyinlerini kemiremedikleri kim varsa da mobbing uyguluyorlar. Felaketin bile kendine göre ikaz kıymeti var, bu mürailerin yok.
AK Parti’nin yegâne açmazına bir çare modeli
04:0018/04/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
“Kutuplaşmak” veya “kutuplaştırmak” söyleyecek sözü, yapacak işi olmayanların marifetidir.
Şayet sadra şifa bir icraatınız yoksa ve kitleleri harekete geçirecek projeler üretemiyorsanız “kutuplaştırmaktan” başka çareniz yoktur. Halktan umudunuzu kesmişseniz “her şey sandık değildir” mavalıyla tabanınızı sürgit konsolide edemezsiniz.Mecburen kutuplaştıracak, kutuplaşmanın puslu havasında “avlanacaksınız.”Zaten başka bir şekilde de tabanınızı kendi içine kapatmanın yolu yoktur. Korkutacaksınız, nefret söylemiyle siyasi rakibinizi düşman mesabesinde göstereceksiniz, envaiçeşit tezvirle heyula oluşturacaksınız, velhasıl, sonuna kadar gereceksiniz.Tabanınızı öylesine içine kapatacaksınız ki farklı sesleri duymasın, duysa da ancak sizin filtrenizden geçenleri duyabilsin. İçine kapatılmış tabanınızın kulaklarını zamanla üfürüklerinizin tiryakisi yapacaksınız. O derece ki, Aydın Doğan'ın adamlarının husumetle malul argümanlardan paralel yapının servis ettiği malzemelere kadar istediğiniz yalanı üfürebilesiniz.Kutuplaştırılmış ortam kulakları sağır, gözleri körleştirecektir nasılsa. Böylesi marazi bir atmosferde bu ülkenin dahili veya harici düşmanlarıyla işbirliğine girebilir, uluslararası toplumun terör örgütü kabul ettiği DHKP-C'yi bile (sonuç itibariyle) arkalayabilirsiniz.Yeter ki…Sayın Erdoğan'ın ve kurucu mimarı / önderi olduğu AK Parti'nin aleyhine olsun yalanlarınız. Değil mi ki, nefret objesi haline getirdiğiniz Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'a muhalefet yapmaktır niyetiniz, sorun yoktur.Tek sorununuz şudur: Hiç durmayacaksınız, habire yalanlar sıkacaksınız; tabanınızı narkozlayacak yalanlar…Durursanız, yani o kulakları bir an olsun boş bırakırsanız, başka sesleri duymak, daha doğrusu “idrak etmek” ihtimali doğar. O vakit de yanarsınız!Hiç durmayacak, insaf izan tanımayacaksınız. Büyü bozulur yoksa. Kabak gibi ortaya çıkarsınız. Her şeyden evvel kendi tabanınıza hesap veremezsiniz.Demek ki bir yandan hiç durmadan kutuplaştıracak, bir yandan da siyasi rakibinizi (AK Parti'yi ve özellikle de Erdoğan'ı) ülkeyi kutuplaştırmakla suçlayacaksınız.Sayın Erdoğan'a hem hakaret edecek, en şedit nefret söylemleriyle ailesinin bütün fertlerine kadar kişilik katline uğratacaksınız, hem de “ülkeyi geriyor” diyeceksiniz.Hem demokrasi dışı yollara taşlar döşeyecek, Sisi'ye özenip “demokrasi darbeyle de gelir” diyeceksiniz, hem de “Erdoğan diktatör, otoriter” falan diyeceksiniz. Bunun için muhtaç olduğunuz tek şey “üfürükçü ahlakıdır.”Bu da sizde ziyadesiyle mevcuttur. Sadece ahlakınızın gereğini yapacaksınız.Kardeşlerim, kim ne derse desin, kutuplaşmaktan en çok zarar gören parti AK Parti'dir.AK Parti yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler yapmasa, IMF'yi kovmak yerine hâlâ 1 milyar dolar kredi almak uğruna bir gecede bilmem kaç yasa çıkarsa…Sırf Türkiye'de 30 yıldır akan kardeş kanını durduran parti olduğu için elân hedeflediği oy yüzdesinin çok üzerine çıkması gerekirdi. Demem o ki…AK Parti kutuplaşmanın mağdurudur ve onca hizmetlerinden ziyade, kutuplaştırıcı enstrümanlar üzerinden tartışılması en büyük “talihsizliğidir.” AK Parti ülkeyi zehirleyen mahut kutuplaşmayı bütünüyle sona erdiremezse de en azından yönetilebilir düzeye indirgemenin bir yolunu bulmalıdır.“Kartal modeli” bunun mümtaz örneği olabilir.Savcımız Mehmet Selim Kiraz katledildiği günlerde, AK Parti Kartal İlçe Teşkilatına (mezhep üzerinden provokasyon yapmak amacıyla) silahlı baskın yapılmıştı. Kartal'da üzerinde hak ettiği kadar durmadığımız bir şey oldu. CHP Kartal Gençlik Kolları başkanı başta olmak üzere AK Parti muhalifi birçok kişi ve kuruluş, AK Parti Kartal İlçe Başkanı Mehdi Akman'a geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. Son yıllarda tanık olmadığımız bir şeydi bu!Sayın Mehdi Akman çok iyi eğitim almanın yanı sıra sanatçı kişiliğiyle de tanınan bir siyasetçi. (Gençlik yıllarında birçok tiyatro oyununda oynamıştı.)Telefonla arayıp, “Kartal'da nasıl oldu bu” diye sordum. Kişisel ilişkilerden bahsetti, yani, insana dokunmaktan…AK Parti'ye “davaların davasına” nispet ederek gönül verenler ikballerinin pozisyonuna değil insana dönük çalışmalı, yani, en şedit muarızlarının bile gönüllerine dokunmayı başarabilmeli.Üstadımız Sezai Karakoç, “Müslüman” demişti, “İslam'ı öyle yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin…”Budur.
Hey gidi mübarekler
04:0020/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Kutlu Doğum Haftası'nı bidayetinden beri içselleştiremedim; bid'at-i hasene bile diyemedim.
Nedense bana hep yabancı geldi, hep yabancılık çektim. Bu çerçevede yapılan hiçbir etkinliğe de katılmadım.Oysa tüm inananlar, değil yılın bir haftası, her gün “sevgililer sevgilisini” ansın / anlasın isterim.Kutlu Doğum Haftası'nı “paralelci” denilen networkün 1989'da icat ettiğini biliyordum.Lakin soğuk bakmamın nedeni bu değildi. Nihayetinde kıymet hükmümüz bellidir: “Hikmet, müminin malıdır, nerde bulursa alır.”Sorulması gereken sual şuydu: Söz konusu “icat” veya “bid'at” bir hikmete mi taalluk ediyordu yoksa İslam'ın protestanlaştırılması yoluna taşlar mı döşüyordu? Bu soruyu anlamlı kılan en başat faktör hiç kuşkusuz mezkur “bid'atı” üreten ve öncülük eden “paralelci networkün” duruşuydu.Bir yandan “necat” meselesini dolaşıma sokarak Peygamberimiz'e imanın şart olmadığını dile getirirken bir yandan da Kutlu Doğum Haftası'nı üretmek nerden baksanız enteresan bir halin dışavurumuydu. Hadi bütün bu sorularımızı bir yana bırakalım, tam 26 yıldan beri bu ülkede Kutlu Doğum Haftası kutlanıyor, siz hiç sadra şifa bir eserin ortaya çıktığını gördünüz mü? İlköğretimden liseye kadar çocuklarımızın aşkla şevkle okuyabileceği bir siyer mesela. Allah demenin yasak olduğu yıllarda Arif Nihat Asya'dan Naat Şiiri, Necip Fazıl üstadımızdan “Çöle İnen Nur” doğdu.Bunca sene Kutlu Doğum Haftası kutlandı da ne oldu?Uluslararası roman veya şiir veya sinema yarışması tertip edilemez miydi? (Hâlâ Mustafa Akad'ın “Çağrı” filminden gidiyoruz, ayıp değil mi?) Yüreklere dokunacak o şiir, o roman, o tiyatro, o sinema nerde? Yok, sadra şifa hiçbir şey yok!Dolayısıyla ortada sadece proje kaldı. Proje dediğim, işte söyledim ya, bir yandan doğum gününü kutlarken bir yandan da (necat muhabbetiyle) Peygamberimiz'in biricikliğini yok sayıyorlardı. 17 Aralık kumpası çökünce, projeleri de ellerinden alındı.O kadar ki, Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla düzenlenen programlarda, mezhep eksenli çatışma isteyen “üst aklın” (ve bu aklın yeniçeriliğine soyunanların) oyununu bozacak şeyler söylenmeye başlandı. Mesela, Sayın Cumhurbaşkanımız şöyle dedi: “Bizim Sünnilik diye bir dinimiz yoktur, bizim Şia diye bir dinimiz yoktur, bizim tek dinimiz İslam'dır, bunu böyle bilmemiz lazım. Ne yazık ki mezhebini din edinmiş olanlarla başımız dertte (…) Mezhepçilik İslam dünyasını paramparça ediyor. Irak'ta, Suriye'de, Filistin'de ve Yemen'de bunu görüyoruz…”İşte pastacılar, yortucular bu sesten, bu nefesten, velhasıl, tuğyana karşı bu soylu duruştan rahatsız oldular. Mezhep çatışmasının köküne kibrit suyu döken böylesi vahdet seslerin yükselmeye başladığı Kutlu Doğum Haftası'nı da itibarsızlaştırmaya başladılar.Sadece pasta kesilen dönemde toz kondurmuyorlardı, ümmeti gözeten konuşmalar yapılınca toz aramaya koyuldular. Meşru bahaneyi de elleriyle koymuş gibi buldular.Tokat'ta, Zile Müftülüğü'nün düzenlediği Kutlu Doğum Haftası programında, Kur'an-ı Kerim tasarımında yapılan pastanın bir müftü tarafından kesilmesini dillerine doladılar. İyi de mübarekler Tokat'taki bu kepazelik 2013 yılında oldu, neden şimdi?
Cahilin sofusu şeytanın maskarası
04:0021/04/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Haçlı seferlerinden daha yıkıcı, Moğol saldırılarından daha şedit bir saldırıyla karşı karşıyayız.
Müslümanları bir daha tarih sahnesine çıkmamak üzere silmeye çalışıyorlar. Zaten 11 Eylül saldırılarının ardından Kissinger hazretlerinin, “bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır” çıkışı da tastamam buna yönelikti.Olan biten de maalesef bundan ibarettir.“Arap Baharı” heyulasıyla başladılar, İslam coğrafyasını baştan aşağı kan revan hale getirdiler.Nihai hedefleri ümmet olma bilincini kaybetmiş, tarih sahnesine çıkma enerjisi yok edilmiş arkaik mesabesinde meselesiz, hedefsiz Müslüman modelini hakim kılmak.Bunun için de her yolu deniyorlar.Müslümanları paramparça etmek, nerdeyse her ferdini her ferdine düşman hale getirmek için nifak fabrikatörleri matine- suare çalışıyorlar.Fecaatlerin en korkuncu da şu: Müslümanın Müslümanı katletmesi bile kanıksanır oldu.Fitne ateşi öyle hızla bünyeleri esir alıyor ki, daha dün “İttihat-ı İslam” diyenler bile nifak peşinde koşturmaya başladı…Bölgede iki buçuk devlet var; Türkiye, İran ve (buçuk mesabesinde) Mısır. Diğer “devletçikler” varlıklarını vekaleten sürdürüyorlar.İstanbul, Tahran ve Kahire el ele vermedikçe de işgalcilerin namert eli bölgeden çekilmez.Yazık ki yazık, İmam Humeyni sonrası İran hepten çizgisinden sapmış, jeopolitik hesaplar uğruna Müslümanları kurban etmekten bile çekinmez hale gelmiş vaziyette. Mısır dersen, Irkçı Siyonist networkün arzusu doğrultusunda ve Suudi Arabistan'ın sponsorluğunda Sisi darbe yaptı.“Yeni Türkiye” dersen, her daim saldırı altında, başını kaldırsa ezecekler. (Eski Türkiye zaten Sisi'nin muadiliydi.)Ah nasıl el ele verecekler!Halklar dersen, gitgide cahiliye mavallarıyla malul hale getiriliyor. Hele şu sosyal medya denilen gayya kuyusunda öyle müstekreh mahluklar türedi ki mezhep asabiyetiyle birbirlerinin ölüsüne dirisine küfrediyorlar. Farkında değiller ki bütün hesaplar jeopolitik, “teoloji” sadece araçtan ibaret. Zira bir ülkede falan mezhebin hakim hale gelmesi falan devletin hakim hale gelmesiyle eşanlamlı. Hani “eski Türkiye”de mafya bir arsayı tel örgülerle çevirdi mi o arsaya el koydu demekti ya, o hesap işte. “Şii Hilali” dedikleri de “Sünni Blok” dedikleri de nihayetinde (tabiri caizse) ümmet arsasına tel örgüler çekmekten ibaret. Bilmiyorlar ki o tel örgülerle çevirdikleri kendi zindanları, hatta kendi toplanma kampları.Bilmiyorlar ki bugün birinin yarın diğerinin önünü açan işgalcilerimizin nihai amacı ümmeti birbirine kırdırmak. Jeopolitik hülyaların iğvasına kanıp günübirlik avantajlar peşinde koşan devletler böyle de “din adamları” çok mu farklı?Bölgeyi yangın yerine çevirmiş fitne ateşini (hiç değilse) topal karınca misali söndürmenin derdine düşeceklerine birbirlerini tekfir etmekle meşguller.Cahili asabiyetler uğruna habire üfürüyorlar.Sorsan Rahmanın kulları, sorsan “Rahmet Peygamberinin” ümmeti, ama, dillerinde kin ve gazap lakırdıları, gözlerinde nefret var.Cahilin sofusu şeytanın maskarasıdır, denir ya, boşuna değil. Hep ihtilaf ve çatışma peşindeler, günümüzden ihtilaf bulamazlarsa, arkeoloji çalışması yapıyorlar.O kadar ki… Vay efendim, nasıl olur da falan “İslam büyüğüne” dil uzatırlar diye başlayıp katli vaciptir demeye kadar işi vardırıyorlar.Şuncacık şeyi bile fehmedemiyorlar: Hiçbir İslam büyüğü Müslümanın Müslümanı katletmesine varlığının gerekçe gösterilmesini kabul etmez.
Kurtlar Vadisi’nin Çakır’ı koyun mu olsun Ahmet?
04:0022/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Oktay Kaynarca son dönemlerdeki dizi karakterlerinin içinde en fenomenini (Çakır) canlandırmış, hafızalara kazınmış bir aktör.
Sevenleri Çakır için gıyabi cenaze namazı bile kıldılar, ötesi var mı?Geçenlerde “Gezi baştan sona hataydı” deyince kıyamet koptu. Sosyal medyada küfürler, infazlar gırla gitti. Bu da hiç şaşırtıcı değil tabii.Yavuz Bingöl'den Şafak Sezer'e kadar kendileri gibi düşünmeyen kim varsa reva gördükleri muamele bu çünkü. Gezi konusunda en ufak özeleştiriye bile tahammülleri yok.Hele “sanatçılardan” biri en ufak bir eleştiri getirmesin, bütün kimyaları bozuluyor.Oktay Kaynarca büsbütün kimyalarını bozdu. “Gezi baştan sona hataydı” demekle en azından Gezi'nin eleştirilebileceğini göstermiş oldu.Vaktiyle Gezi'nin ateşli destekçilerindendi. Her değişim, tekil de olsa, bir çağrı ifadesidir; bir daha düşünmeye, “eleştirel aklı” devreye sokmaya, “ezberciliğe” isyana…Alabildiğine kırılgan bir heyulaya adeta tapındıkları için illüzyonu bozacak en küçük eleştiriyi kişilik katliyle anında boğmaya çalışıyorlar. Oktay Kaynarca'ya da yaptıkları bundan ibaret!Mezkur çıkışını yeni dizisinin oynayacağı kanala (atv) yoran şebelekler var. Utanmasalar “kömür makarna yardımı aldı” diyecekler. Tersinden bütün sanatçıları töhmet altında bıraktıklarının farkında bile değiller. Aynı mantıkla hareket edecek olursak, “Gezi'ye omuz veren sanatçılar da malum kanallara uygun tavır koydular” dememiz icap ederdi. (Kaldı ki “sanatçı” makulesini derinden etkileyen bir de reklam şirketleri var ki, Gezi gericiliğiyle nerdeyse iç içe geçmişlerdi.)Hiç değilse şuncağızı düşünselerdi: Adı duyulmuş oyuncuların başrolünde oynadığı dizilerin kotarıldığı bir sektörde Oktay Kaynarca çapında bir oyuncu dizi yapmak için neden böylesi bir çıkışlara ihtiyaç duysun? Sektörden azcık haberdar olanlar bilirler zaten, bu işin piyasası öyle imece usulü çalışmaz.Haa, bir oyuncunun adı Gezi'yle özdeşleşince seyirci fatura keser, derseniz, o başka tabii. Lakin verili araştırma olmayınca ben asla böyle bir şey diyemem. Bana sorarsanız seyirci konsepte, hikayeye ve oyuncuların performansına bakar. Hülasa, seyirci Aydın Doğan'ın elemanları kadar yobaz değil.Koyun hiç değil.Gelgelelim, Oktay Kaynarca da öyle düşündüğünü sakınan biri değil. Bundan tam 2 yıl mukaddem, “akil insanların” saha çalışmaları ve çözüm sürecine katkılarının konuşulduğu dönemde, “Neden yenilmiş bir ülkenin vatandaşı gibi hissediyorum kendimi bilmiyorum ama umarım yanılıyorum…” demişti.Haliyle kimi çevreler faşistliğini bırakmamışlardı.A Haber'de Özge Özsağman'ın sunduğu, Avni Özgürel ve Ali Bayramoğlu'yla yaptığımız (Prof. Dr. Ferhat Kentel'in konuk olarak katıldığı) programda bu soru sorulmuş ben de, “Demek ki böyle düşünen insanlar var, bunları yok sayamayız. Çözüm süreci doğası itibariyle resesif bir ifade. Yeniden Büyük Türkiye süreci olarak tanımlanması daha uygun olur. Türkler-Kürtler el ele Yeniden Büyük Türkiye'yi inşa ediyorlar. Oktay Kaynarca gibi kardeşlerimiz boşuna yenilgi psikolojisine girmesinler, kimse yenilmiyor. Nasıl ki Kurtuluş Savaşı'nda birlikte bu ülkeyi kurduk, şimdi de birlikte inşa ediyoruz. Yaşanılan ulus devletin bir rahatsızlığıydı, arızalı dönemdi...” demiştim.Yani, “nasıl böyle düşünürsün” yerine, dilim döndüğünce söz konusu “feveranı” anlamak gerektiğinin altını çizmeye gayret etmiştim.Şayet “Gezici” falan olsaydım, “Gezi başlı başına bir hataydı” çıkışını da anlamaya çalışırdım.Aydın Doğan'ın elemanlarından biri (hadi adını verelim, Ahmet Hakan) Oktay Kaynarca için “saygıyı hak etmiyorsun” dedi. Sosyal medyada adeta “söyletmen vurun” yobazlığının arzı endam ettiği bir dönemde mahut ifade, küfür yobazlığına katkının dışında anlam taşımaz.Biz yine de koyunlaştırılmış zekanın ibretlik çaptaki dışavurumunu teşrih masasına yatıralım: Aydın Doğan'ın elemanı diyor ki: “Gezi sırasında 17 yaşında bir yeniyetme olsaydın… Gezi'nin üzerinden 30 yıl geçmiş olsaydı (…) Mesela, 'Çok gençtik, heyecan doluyduk, yaptık bir hata' deseydin… Seni anlar ve saygı duyardım (…) 50'sine yaklaşmış bir adamsın. Kendi iradenle gidip bir eyleme katılmışsın (…) Üstelik olayın ardından iki sene bile geçmemiş. Çıkmış, 'Gezi hataydı' diyorsun. İşte bu yüzden anlaşılmıyor ve işte bu yüzden saygıyı hak etmiyorsun…”Doğrusunu isterseniz bu lakırdıların hiçbiri eleştiriyi hak etmiyor. Neresini eleştireceksin! Bu kafaya göre bir insan, bir şeyin yanlış olduğunu hemen söyleyebilmesi için, olgun yaşlarda o yanlışa düşmemeli. Bir de, yanlışa karşı çıkmak için o yanlışı belirli bir süre sürdürmek gerekiyor.Aydın Doğan'ın elemanı bunun ne kadar süre olduğunu net olarak söylemiyor ama 2 yılı da az bulduğu besbelli. Bundan da karine yoluyla da olsa, kullanışlı aptallığın son kullanma tarihinin 2 yıldan kesinlikle fazla olması gerektiğini çıkartmak mümkün. Demek ki, Aydın Doğan'ın elemanına göre yanlışı görmek yetmiyor, madem ki yanlışa düştün, belirli bir süre o yanlışta ısrarcı olacaksın, yok öyle.Aslında Oktay Kaynarca'ya “dönek” diyecek de diyemiyor. Galiba bizzat kendi hikayesini buna engel görüyor. Öyle ya Kanal 7 “enkırmenliğinden” Aydın Doğan'ın elemanlığına düştüğünde kısa pantolon giymiyordu.Oysa yanaştığı çevrenin ortodoks abileri böylesi bir durumda “dönek” der geçerlerdi.Cem Karaca'ya da aynı tarifeyi reva görmüşlerdi de, rahmetli de naçar, “Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte, oh be...” demişti. Kim ne derse desin, Gezi gericiliğiyle malul yobazların, 73 yaşındaki Şener Şen'e bile kendileri gibi tavır koymadığı için kara propaganda uyguladıkları bir ortamda Oktay Kaynarca'nın “Kral çıplak” mesabesindeki çıkısı, çığır açıcı, cesaret verici, ve elbette son derece saygıdeğerdir.Helal olsun
Ne olmuş sevincimizi çalmışlarsa
04:0025/04/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Nasıl sarsılmıştım anlatamam, Trabzon'un gözlerine bir mil gibi çekilmiş o yollar karşısında.
Bu köşecikte, “Yollar kayalıkları, yollar rıhtımları, yollar sahilleri, yollar denizleri biçmiş!” demiştim, bundan 7 yıl mukaddem.Ah görseniz, dünyanın en güzel sahili nasıl mahvedilmişti.Doğup büyüdüğüm, sokaklarını karış karış arşınladığım bu şehir nasıl da tanınmaz hale getirilmişti. Trabzon'la arama nevzuhur bir Trabzon girmiş, çocukluğum ve ilk gençliğim adeta çalınmıştı. Çok şükür değişmeyen bir kaç yer vardı, biri de benim lisemdi. Trabzon Lisesi.Olanca görkemi, eprimiş mermer merdivenleri, 137 yıllık manolya ağacı, enva-i çeşit başarı kupasıyla Trabzon Lisesi.Bizim zamanımızda, Trabzon Lisesi dünya futbol turnuvasında dünya ikincisi olmuştu. (Hatırladığım kadarıyla daha sonraları Gençlerbirliği'nde uzun yıllar kaptanlık yapan Kara Avni o takımdaydı. Metin Diyadin de o takımda mıydı yoksa o vakitler Yolspor'da da oynayan Metin adlı bir başka arkadaşımızla mı karıştırıyorum? Şimdi bizim Ayhan Kahraman veya Bekir Şahin veya Hasan Karagül olsa da söylese.) Biz gurbet yolunu tuttuktan yıllar sonra, 2003'te, Çin'in Şanghay kentinde düzenlenen şampiyonada Trabzon Lisesi bu sefer dünya şampiyonu oldu.Lisemden tam 12 yıl sonra, yani 2015'te, finalde Brezilya'yı eleyerek Erdoğdu Anadolu Lisesi dünya şampiyonu oldu.Nasıl gururluyum bilemezsiniz.Çünkü… Trabzon'a iki kez dünya şampiyonluk kupası geldi; birini okuduğum lise getirdi, diğerini mahallemin lisesi.Evet ben Erdoğduluyum. Bu köşecikte (26, 08. 2008 tarihinde) şöyle yazmıştım Erdoğdu'yu: “Sılaya yaklaştıkça daha da yakıp viran eden bu acayip gurbet duygusu nasıl anlatılabilir acaba?Şu hal:İstanbul yoluna koyulmadan bir gün evvel, arabamı park edip taşlık yokuşları deli divane gibi tırmanarak çocukluğumun mahallesine, Erdoğdu'ya çıktım yine; hem de üst üste tam üç kez: Çık / İn / Çık / İn /Çık / İn.Birinci çıkış Atapark'tan, ikinci çıkış Trabzon Lisesi'nin karşısındaki Osman Baba Türbesi'nin yanından, üçüncü çıkış Avni Aker'den…Sonunda onca yolu yürümenin yorgun argınlığıyla daha fazla dayanamayıp 'Hep aynı yere gidiyoruz' dedi oğlum, 'Neden baba?'Dilimin ucuna, 'Çocukluğuma varmayan yolları neden yaparlar…' demek geldi ama, vazgeçtim…” Özkan Sümer malum mesele üzerine, “sadece kupamızı değil sevincimizi de çaldılar” demişti. Haklıydı elbette, hem de yerden göğe kadar.Lakin…Ne olmuş sevincimizi çalmışlarsa, gururumuzu da çalamazlar ya!Nasılsa her daim bize dünyalar dolusu gurur yaşatacak Trabzonlu gençlerimiz var. Bizden kurtulamazlar!Trabzonspor'dan kurtulsalar Trabzon Lisesi'ne yakalanacaklar, Trabzon Lisesi'nden kurtulsalar Erdoğdu Anadolu Lisesi'ne…Bu gururu bize yaşatan Furkan'ından Talha'sına kadar Erdoğdu Anadolu Lisesi futbol takımının tüm oyuncularını o pak alınlarından öpüyorum. Okul müdürümüz Ali Turan'ı, beden eğitimi öğretmenimiz Adem Cebeci'yi ve elbette Sadi Hocamızı tebrik ediyorum.
Bir CHP’li olarak nasıl iktidar olurum?
04:0027/04/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Hemen her yıl bir günlüğüne de olsa CHP'li olmak istemişimdir. Ama iş güç derken maalesef bir türlü fırsatım olmadı.
Bugün işte o gündür ey kâriini kiram.Yani, CHP'li olacağım.Lakin “CHP'li olmak nasıl bir şeydir” yollu bir merakla uzaktan yakından alakası yok. Zaten neresini merak edeyim, memlekette mebzul miktarda CHP'li var. Nasıl bir şey olduğu bilmediğim şey değil yani. Hem de yakinen biliyorum. Akraba-i taallûkatın çoğu CHP'li diyeyim de anlayın. İçlerinde (Allah uzun ömürler versin) CHP'nin başında hâlâ İsmet İnönü'nün olduğunu sananlar bile var.CHP'li olmak isteği nerden icap etti derseniz, cevap vereyim: adamakıllı empati kurmak için, başka ne olabilir ki?!CHP'nin derdi sana mı kalmış demeyin ama! Muhalefete katkı sunmak bizim de görevimiz. Takdir edersiniz ki muhalefetsiz demokrasi olmaz.Lafın düzünü edecek olursak, muhalefet, “vesayet yandaşı” yazarların yönlendirmesine bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Kaldı ki mahut yazarlar “muhalefeti” (özelde CHP'yi ) sadece yönlendirmiyorlar, kimi zaman da “muhalefetin” kendilerini “yönlendirmesini” teşvik ediyorlar. Milletvekilliği adaylığıyla sonuçlanan “teşviklerden” bahsediyorum, aklınıza başka bir şey gelmesin. (Daha düne kadar bize “yandaş” diyenlerin çoğunun CHP'den milletvekili adayı olduğunu biliyorsunuz değil mi?)Muhalefetin kaderi bu yazar makulesine bırakılmaz, daha doğrusu bırakmamamız gerekir.Hayır yani, bıraktık da ne oldu, yıllar yılı muhalefet açığı yaşanmadı mı?Bu açığı bazen Erdoğan nefretiyle, bazen sandığı değersizleştirerek, bazen de seçmeni aşağılayarak maskelemeye çalıştılar.Buna da mecburdular! Maskelemeseler dımdızlak ortaya çıkacaklardı. Ötesine de her şeyden evvel cibilliyetleri müsait değildi. Halen de durum bundan ibarettir.Hülasa, CHP'nin “vesayet yandaşı” yazarçizer makulesinin imtiyaz ve ihtiraslarının manivelası haline getirilmesine sürgit sessiz kalamayız.Bunun için de ben (bir günlüğüne de olsa) bugün CHP'li olmak istiyorum.Tek başıma elimden bir şey gelmez biliyorum. Ne ki en azından güçlü bir mesaj verebilirim diye düşünüyorum. Vesayet karşıtı tüm yazarları muhalefete katkı sunmaya çağırıyorum.Demokrasi muhalefetsiz olamayacağı gibi muhalefet de umutsuz olamaz.Elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin: Muhalefetimizin zerre miskali iktidar olma umudu var mı?En iddialı olanı Kılıçdaroğlu, o da hedefe iktidar olmayı değil yüzde 35'i yakalamayı koydu.Peki, CHP'yi matine-suare destekleyenler arasından (buna CHP milletvekili adayı olan onca yazarçizer dahildir) bir kişi çıkıp da “CHP nasıl iktidar olur” sorusunu adamakıllı sordu mu, dahası, bu soruya sahici ve samimi cevap arayan bir insan evladı çıktı mı?Yok değil mi?İşte ben bunun için bir günlüğüne de olsa CHP'li olmak istedim.Hem “CHP nasıl iktidar olur” sorusunu soracağım, hem de bu sorunun cevabını vereceğim. Bu da benim için en fazla bir günlük bir iş.AK Partili dostlarım alınmasın gücenmesinler, CHP'ye meşru yollardan nasıl iktidar olacaklarının, bir başka ifadeyle, önümüzdeki seçimden nasıl başarıyla çıkacaklarının sihirli formülünü vereceğim. Fakat bir şartla, yarını bekleyecekler. (Kusura bakmasınlar o kadar da ucuzculuk, bedavacılık olmaz.)CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin ve taze milletvekili adayı Barış Yarkadaş başta olmak üzere CHP il ve ilçe teşkilatlarına kadar bütün CHP'liler yarın için şimdiden bayiden Yeni Şafak ayırtmayı unutmasınlar. Formülüm kesin, sonuç garantilidir.Şayet sonuç alamazlarsa yarın aldıkları gazeteleri seçimden sonra gelsinler bana iade etsinler. Hepsinin parasını ellerine saymazsam namerdim.
İşte CHP’nin iktidar olma formülü
04:0028/04/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
CHP'nin meşru yollardan nasıl iktidar olacağının kesin ve garantili formülünü vereceğimi dünkü yazımda vadetmiştim.
Büyük gün gelip çattı.Tüm CHP'lilerin nefeslerini tutmuş bu formülü beklediklerini biliyorum. Kolay değil tabii, kaç kuşak iktidar yüzü görmediler. Dolayısıyla, lafı hiç dolaştırmadan formüle geçeceğim. Neden böyle bir işe kalkıştığımı merak edenler dünkü yazıma bakabilir, tekrara giremem kusura bakmayın.Yine de şu kadarcığını söyleyeyim; demokrasi muhalefetsiz, muhalefet de umutsuz olamayacağına göre, sandıktan umudunu kesmiş CHP'ye yol göstermek demokratik vasata inanan her yurttaşın görevidir. Ben bugün daha fazlasını yapacağım, CHP'lilere nasıl iktidar olacaklarının direkt formülünü vereceğim.Hazır mısınız ey CHP'liler? Formülümüz her şeyden evvel bilimseldir. Kesin garantilidir. Anlaşılması da uygulanması da gayet kolaydır.Formülümüz iki temel maddenin terkibinden ibarettir. Maddelerden biri, “Erdoğan nefreti” veya alerjisinden behemehal kurtulmaktır.Ah benim güzel CHP'li dostlarım hemencecik, “bizi kandırdın, duygularımızla oynadın” yollu heyheylenmeyin. Sizin için Erdoğan nefretinden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu elbette biliyorum. Bünyeleriniz buna alıştı, nerdeyse Erdoğan nefretiyle malul hale geldiniz. Şappadak bırakmanız zor olacaktır, belki de azaltarak bırakmanız gerekecektir. Ama şurda seçime ne kaldı. Bir an evvel azaltmalısınız. Bunun için de Sözcü'den Cumhuriyet'e kadar “Okyanus medyasından” uzak durarak işe başlamanızı öneririm. Sonra da bu illetten bütünüyle kurtulmalısınız. Başınızı iki elinizin arasına alıp şu soruyu sorun: Erdoğan alerjisinden (kaç seçim hezimete uğramaktan başka) elimize ne geçti? Aklınıza ne oldu, Erdoğan nefreti üzerinden siyaset yaptığınız sürece asgari yüzde 52'yi kaybedeceksiniz demektir.Asgari dememin nedeni, Sayın Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 52 oy aldığı vakit paralel yapının kumpasları veya kirli çamaşırları henüz böyle dımdızlak ortaya saçılmamıştı. KPSS'de sınav soruları hırsızlığından casusluğa kadar bilumum marifetleri deşifre edilmemiş, devlet içinde nasıl “devlet” oldukları bilinmiyordu.Demem o ki, Erdoğan'a kişilik katli uygulansın diye piyasaya sürdükleri “malzemeler” belirli çevrelerde karşılık bulabiliyordu.Buna rağmen, Erdoğan yüzde 52 oy alırken…CHP ve MHP'nin “çatı adayı”, Aydın Doğan'ın elemanları tarafından her gün allanıp pullanan, “adı ekmel, kendi ekmel, sözü ekmel, huyu ekmel” iltifatına mazhar olan Ekmeleddin İhsanoğlu yüzde 38'de kaldı. Zaten yüzde 52'nin karşısında, MHP ile HDP'yi üst üste toplasanız, üzerine de CHP'yi ekleseniz (Bahçeli matematiği de uygulasanız) kazanmanız mümkün değil. Uzun lafın kısası, Erdoğan nefretinden sıyrılmadığınız müddetçe size ekmek yok. Mahut nefret Irkçı Siyonist networkun, kimi beyaz Türklerin aferinini kazanmanıza neden olabilir, paralel yapının desteğini de sonuna kadar kazanırsınız ama asla iktidar olamazsınız.Birinci madde anlaşılmıştır sanırım.CHP'nin iktidar olma formülünün ikinci maddesi çok daha önemli… Zira CHP'li dostlarımızın zihinsel hazırlık yapmaları gerekiyor. Ezberleri kökünden sarsılacak çünkü. (Eh yani, iktidara talipsen biraz rahatını bozacaksın. Bak ben hiçbir şeye talip değilim, fakat diller döküyorum. Ali Taran gibi de CHP'nin parasını almıyorum. Üstelik onun hedefi, CHP'nin daha konforlu bir şekilde muhalefete devam etmesini sağlamak! Benim formülüm CHP'yi garanti iktidar yapacak.)Markar Esayan dostum dünkü yazısında, Kılıçdaroğlu'nun iş başına gelmekle CHP'de vesayet odağının değiştiğini vukufiyetle anlattıktan sonra “yeni taktiği” şöyle hülasa etti: ”CHP'nin el değiştirmesi ile taktik de değişti ve güncellendi. Artık demokrasiye karşı değil, onun yanında 'imiş' gibi yapılacaktı. Başörtüsü ile kavga bırakıldı. Artık moda Kürtten çok Kürt, Aleviden çok Alevi, Ermeni'den çok Ermeni olmaktı…”Eveeet, CHP için şimdi sırada, AK Parti'den çok Erdoğancı olmak var. Söz konusu ettiğim iktidar formülünün ikinci maddesi de zaten bundan ibarettir.Peki CHP bunu başarabilir mi? Yani, AK Parti'den çok Erdoğancı olabilir mi?Güneşin altında olmayacak şey yoktur derler. CHP'nin de iktidar olmak için yapmayacağı şey yok. O halde soru şudur: CHP, Erdoğancı olmak adına her şeyden evvel “paralel yapıyla” bütünüyle yollarını ayırabilir mi?
AKP’liler bana neden isyan etti?
04:0029/04/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
İki gün boyunca yazdığım yazılardan kimi AKP'liler çok rahatsız olmuş besbelli. Tabii zeki ve çevik insanlar, iktidar zemininin ayaklarının altından kayacağını anında fark ettiler.
Gerek şifahen gerek mail marifetiyle de tepkilerini dermeyan ettiler. CHP'ye iktidar olma formülünü nasıl verirmişim! Çok daha ileri gidip, “Sen içimizdeki İrlandalısın” diyenler bile oldu... Düne kadar kahramandık, bir günde İrlandalı mı olduk? Yani aşk olsun!..Bakın kardeşim; her şeyden evvel ben profesyonel AK Partili değilim, “içimizdeki” derken neyi kastediyorsunuz?Bu kadar tepki niye; CHP de bu ülkenin partisi değil mi? Kılıçdaroğlu'nun başbakan olmaya hakkı yok mu?Kusura bakmayın, gerçekleri yazmaktan kimse beni alıkoyamaz. CHP'ye iktidar olmanın yolunu gösterdim diye de pişman değilim.Bugün olsa yine yaparım.Hatta şimdi tekrar yapayım, hem mevzudan habersiz okurlar da CHP'ye ne yaptığımı öğrenmiş olurlar.CHP'lilere dedim ki: şayet iktidar olmak istiyorsanız kara propagandanın “feriştahına” maruz kaldığı halde yüzde 52 oy alan Erdoğan'ı karşınıza almayın. Biraz gerçekçi olun. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, paraleline kadar alt alta üst üste toplandınız, anca yüzde 38'e ulaşabildiniz. Dûçar olduğunuz Erdoğan nefreti sizi muhalefete mahkum ediyor; nefretiniz narkozunuz olmuş, farkında değil misiniz?Sadece sorunu göstermedim, çözümü de verdim; yani iktidar olma formülünü. Formül gayet yalındı: CHP iktidara gelmek istiyorsa, AK Parti'den daha çok Erdoğancı olacak, başka çaresi yok.Bu da hiç zor değildir. Biraz ezber bozmak, biraz da insaflı olmak yeterli… Nasıl mı?Şöyle:CHP bundan kelli Erdoğan nefreti yerine Erdoğan'ın bu ülkeye hizmetlerini takdir ederek işe başlayabilir. AK Parti'ye de raconun kralını kesebilir, “Sayın Cumhurbaşkanımız hepimizin cumhurbaşkanıdır, AKP'nin tekelinde değildir” diyebilirler. Bununla da kalmayıp, “Cumhurbaşkanımızın 2023'den 2071'e kadar koyduğu bütün hedefleri gerçekleştirmek için geceli gündüzlü çalışacağımıza söz veriyoruz” çıkışını yapabilirler.İnandırıcılık sorununu kökten halletmek için de “Seçilmiş Cumhurbaşkanımızı başkan yapacak anayasal değişikliği yapacağız” vaadini her fırsatta dillendirebilirler. Böylece, CHP sadece iktidar olmakla kalmaz, sistem değiştiğinde bir sonraki dönem Kılıçdaroğlu başkan bile olabilir. Neden olmasın! CHP, Sayın Erdoğan'a bu şekilde sahip çıktığında AKP'liler hop oturup hop kalkacaklardır. Ne bileyim, Bülent Bey (Arınç) duygusal bir çıkış yapacak, “Erdoğan bizim liderimizdir, CHP haddini bilsin” diyecektir.Mütehammil vasfıyla bilinen eski Cumhurbaşkanımız Gül'ün bile sabrı taşacak, CHP'nin Erdoğan'ı sahiplenmesi karşısında “insan gerçekten hayret ediyor” diyecektir. Boğaziçili AKP'liler “Erdoğan bizimdir bizim kalacak” sloganlı nümayişler tertip edeceklerdir.Çünkü… Erdoğansız bir AK Parti'nin miadı dolmuş ANAP'a dönüşeceğini bütün AK Partililer bilir. CHP'li kimi okurlarım (makul çoğunluğu oluşturan bunlardır) “CHP'nin iktidar olma formülü”nü müthiş bir heyecan ve coşkuyla karşıladılar. Gözyaşları içinde “işte bu, sonunda biz de iktidar olacağız” diyenler de oldu, “biri çıkıp CHP'ye kral çıplak demeliydi, bunu siz söylediniz, helal olsun size” şeklinde fakiri tebrik edenler de!Bir kısım CHP'li okurum da, “Erdoğan nefretini hiçbir iktidara değişmeyiz” yollu anlaşılması oldukça zor tepki gösterdiler. Anlaşılan, Erdoğan nefretinin müptelası olmuşlar. Bunlara ne desek bilmem ki, Necip Fazıl üstadım olsaydı, “tersine dönmüş ahmak” derdi.CHP'li okurlarım içinde “duygularımızla oynadın, lanet olsun” diyenler de var. Her seçim kazanacağız diye kostaklanıp hezimete uğrayan CHP değil de ben oynuyormuşum duygularıyla. Ne diyeyim, sağlık olsun.
Benim oyum Demirtaş’a ama bir şartla
04:002/05/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, Müslümanlar için Kabe neyse 1 Mayıs'ta işçiler için de Taksim odur demeye getirince haliyle tepkiyle karşılandı.
Bu da gayet doğal…Müslüman emekçinin de esnafın da tüccarın da patronun da kıblesi birdir ve Kabe'dir.Taksim'in kıymetini Kabe üzerinden ortaya koymak da en hafif deyimle yakışıksızdır, hatta ayıptır.Bunu ne şekilde dile getirirseniz getirin bu böyledir.Bir de şu var: Taksim'in biricikliğini Kabe kıyasıyla anlatmaya kalkışmak, her şeyden evvel 1 Mayıs'a kutsallık atfetmektir. Bu da nerden bakarsanız bakın bizzat 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın “diyalektiğine” uymaz.“Kabe Arabın olsun / Çankaya bize yeter!” (Kemalettin Kamu) dizesi Türk Kemalizminin protest çıkışıydı; Demirtaş'ın söz konusu Kabe -Taksim muhabbeti de Kürt Kemalizminin resesif dışa vurumu mudur bilmem, ama inanın duyunca irkildim.HDP'nin değerli eş başkanı keşke “bütün Müslümanlardan özür dilerim” diyebilme erdemini gösterebilseydi. Ne bileyim, maksadımı aştım, hata yaptım, dilim sürçtü falan deseydi. (Biz de ona en fazla, “teşbihte hata olmaz, zira hata olsa, teşbih olmaz” der, teşbih ederken dikkatli olmasını naçizane salık verirdik. ) Sayın Demirtaş hiçbirini yapmadı; gitti Aydın Doğan'ın bir yayın organında cürmünü tevil etti. Yazık ki yazık, tevil etmeye çalıştığı “cürmünden” daha da kötüydü. Bari “onu değil, bunu kastettim” demekle yetinseydi.Ne yaptı biliyor musunuz? Medyada vaktiyle yer almış kimi resimleri Aydın Doğan'ın yayın organında gösterdi. Mesela, bir umre turizm şirketinde Kabe şeklinde pasta yapmışlar ve sonra da afiyetle yemişler. Mesela, “paralelci” networkün 1989'da icat ettiğini Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinden birinde (bundan 2 yıl önce Zile'de) Kur'an-ı Kerim tasarımında bir pasta yapılmış, bir müftü de kesip yemiş.E'eee?E'si şu: Sayın Demirtaş, Kabe benzetmesi üzerine kendisini eleştiren Sayın Başbakana soruyor; “Bunlar olurken neredeydin?”O halde biz de soralım: Peki sen neredeydin? Kabe'yi ve Kur'an-ı pasta şeklinde yapıp yeme kepazeliklerine bir Müslüman olarak sen neden karşı çıkmadın?Ayrıca… Bu çirkinlikleri misal göstermekle, zımnen de olsa, Taksim- Kabe benzetmesinin çirkin olduğunu itiraf ettiğinin farkında değil misin? (Eskiler böylesi durumlarda, “Merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” derlerdi.) Çirkinliği çirkinlikle örtemezsiniz. Su-i misal emsal olmaz.Mantık önemlidir: Şayet hatanız yüzünüze vuruluyorsa, başkaları da hata yapmıştı demekle cevap vermiş olmazsınız. Kaldı ki Sayın Demirtaş bir partiye eş başkanlık yapıyor, umre şirketine yöneticilik değil. Evet, mantık önemlidir, ama ahlak hepsinden önemlidir. Sayın Demirtaş AK Parti'yi yerden yere vurabilir. İsterse günde 5 kez de Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan için “Seni başkan yapmayacağız” diyebilir. Gerçekçi olmak zorunda da değildir. Nihayetinde kararı seçmen verecektir.Beyaz Türklerle, Cihangir takımıyla, Dumanlı Ekrem tarzı tiplerle Kürt sorununu güzel güzel çözecektik, Erdoğan geldi Kürt kimliği inkar edildi; “Kürt diye bir şey yok, onlar kardaki kart kurt sesinden ibaret” dönemine geri dönüldü.Diyebilir.“Biz Aydın Doğan'ın organlarında çalışan arkadaşlarla baldıran zehri içmek pahasına anaların gözyaşlarını dindirecektik; Erdoğan geldi, çözüm sürecini bitirdi” de diyebilir. Kobani olaylarında olduğu gibi şiddeti net bir şekilde davet etmediği sürece istediği her şeyi söyleyebilir. Arzular şelale.Etik olarak sorunlu olsa da, meşrudur. Meşruiyeti sakatlayan saçmalamak değil, modern, postmodern, teknik bütün darbe çeşitlerine karşı çıkmamaktır.Sayın Demirtaş'a ne kadar saçmalarsa saçmalasın yine de oy verebilirim ama bir şartla…Delil üreten polisiyle, mülaaneci imamların ağzına bakan savcısıyla, sipariş hakimiyle 17 Aralık'ta darbeye kalkışan, en son olarak da mahpustan “teknik nakavt” yöntemiyle adam kaçırmak üzereyken yakalanan “paralel yapının” da bağlı olduğu networke, yani, “Üçüncü tarafa” net bir şekilde karşı çıkacak.Bunun için de, “Sayın Erdoğan paralel yapıya nasıl karşı çıkıyorsa biz de aynı şekilde karşı çıkacağız” desin yeter. Hadi bakalım.
Bu kadarını tahmin etmiyordum şok oldum!
04:004/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
HDP'nin seçime parti olarak katılma kararı ister istemez bölge insanı üzerinde duygusal baskı oluşturacaktı.
Eminim oluşturmuştur da, niye oluşturmasın. Nihayetinde kimlik siyaseti yapan bir partiden söz ediyoruz. “Bölge insanının kimliğinin inkârından haklarının iadesine geçiş ancak ve ancak bizim siyasetimiz sayesinde gerçekleşti” diyebilirler.Bununla da yetinmeyip bölge insanına, “AK Parti'ye vereceğiniz her oy, bizim Meclis dışında kalmamıza neden olacaktır” da diyebilirler. Meclis dışında kaldıklarında, kendilerine oy vermeyen bölge insanlarını bu durumun müsebbibi olarak gösterecekleri kuvvetle muhtemeldir. (En azından sürgit psikolojik baskı altında tutacaklardır.)Barajı aşamamalarının faturasını da şu veya bu şekilde ödeteceklerdir. Bunu da “fatura” yerine başka bir kavramla ilan edeceklerdir. Tıpkı, HDP Eşbaşkanı Demirtaş'ın (baraj altında kaldıklarında uygulamaya koyacakları B Planından bahisle) “sivil itaatsizliğe” dayalı bir kampanya başlatırız, dediği gibi.Peki ne olacak “sivil itaatsizlik” sonucunda; faturayı sadece AK Parti iktidarı mı ödeyecek sanki?Hayır.Gördük işte, ABD dönüşü ayağının tozuyla yaptığı “sivil itaatsizlik” yollu çağrının 6-8 Ekim'de neye mal olduğunu. (O vakit 50 kişiden fazla bölge insanı katledilmişti, bu sefer neler olur Allah bilir.)Sayın Demirtaş'ın mahut çıkışı nerden baksanız ilkesizlikle maluldür. Barajı aşamazsak sivil itaatsizlik başlatacağız, demek, sonuç itibariyle, Meclis'e girmeye bağlı bir oportünizmin dışavurumu değil midir?İlkeli ve tutarlı olmak sivil itaatsizlik başlatmanıza neden olabilecek bir seçime baştan girmemeyi gerektirmez mi?Sonuç alırsam itaat ederim, alamazsam da isyan ederim, nedir? Gelgelelim, HDP şiddete başvurmadığı veya şiddete açık ve net bir şekilde davet etmediği sürece bölge insanına yönelik (duygusal manipülasyon) dahil her türlü propaganda yapabilir.Hakkıdır ve meşrudur.Aynı şekilde AK Parti de, anaların gözyaşı dinsin, diye çözüm sürecini başlattıklarını, AK Parti'ye verilmeyen her oyun vesayeti geri getireceğini, kurucu başkanları Erdoğan'ın sırf akan kanı durdurduğu, çözüm sürecini başlattığı için 7 Şubat 2012'den itibaren kumpasa maruz kaldığını dillendirebilirler.Çözüm sürecini başlattığı için daha dün ihanetle suçladıkları, yüce divan ve idamla tehdit ettikleri Sayın Erdoğan'a karşı, beyaz Türklerin, ulusolcuların, mülâanecilerin, nevzuhur milliyetçilerin neyin karşılığında HDP'yle gönül gönüle verdiklerini sorgulayabilirler. Sayın Demirtaş, baldıran zehri içme pahasına anaların gözyaşını dindireceğim, diyen Sayın Erdoğan'a, “Seni başkan yapmayacağız” demekle, kimlere nasıl sinyal vermek istedi, diye sorabilirler.Çözümün de barışın da yarının da teminatı olduklarını; HDP'nin, MHP'nin tersyüz edilmiş hali olduğunu; CHP'nin doğuda hepten yok olmaya mahkum haliyle Türkiye'nin partisi olmaktan çıktığını; önümüzdeki seçimde AK Parti'ye verilen her oyun “biz bölünmeyeceğiz, bir biriz ve beraber Türkiye'yiz” anlamına geldiğini söyleyebilirler. İstediğini söylemek nasıl ki CHP'nin, MHP'nin, HDP'nin hakkıdır, elbette AK Parti'nin de hakkıdır.Tek şartı var bunun: Hiçbir parti hiçbir şiddete yaslanmayacak… Star gazetesi yazarı Orhan Miroğlu'nun dünkü yazısını okuyunca kelimenin tam anlamıyla şoke oldum.Telefonla arayıp, “cidden durum bu kadar vahim mi?” diye sordum.Çok daha vahimdi. Orhan Miroğlu'nun telefonda anlattıklarını dinleyince, barış masasını kuran Sayın Erdoğan'ı masayı yıkmakla suçlayan eşhasın “mülâaneci ahlakı” nasıl da kaptıklarını anladım. Miroğlu dünkü yazısında şöyle diyordu: “Bu yazıyı yazdığım gün, oğlunu 6-7 Ekim olaylarında kaybetmiş bir Dargeçitli, öldürülen oğlunun diğer kardeşleri dağa kaçırılmasın diye, nasıl da bin bir zorluk içinde, her birini uzak şehirlere gönderdiğini anlattı. Son bir hafta içinde yaşı 16-17 civarında olan çocuklardan on beşi dağlara kaçırılmış...”Savaş masaları dağda kurulmaya devam ediyor, siz hangi masayı devirmekten bahsediyorsunuz?Bugünkü yazı yolculuğumuzu Miroğlu'nun şu tespitiyle nihayete erdirelim: “Dargeçit'e bir on yıl kadar, Kürt Partileri, sivil toplum örgütleri ve gazeteciler giremediler (…) AK Parti bu ilçeden alabileceği oyu alacak, ama hemen her gün evine ses bombası atılan, kapısı penceresi kurşunlanan insanlar, oy verip meclise gönderecekleri vekillerine gün aydınlığında bir merhaba bile diyemeyecek kadar büyük bir baskı altındalar…”
İran affetmedi Türkiye affeder mi?
04:005/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Fotoğrafına varıncaya kadar medyada yer alan habere bakacak olursak, “Paralelciler” çiçeği burnunda bir “İran imamı” da sürmüşler piyasaya.
Hiç şaşmadım!İran'dan 1979'da yaptıkları devrimden (ABD - İsrail'le gayet senkronize biçimde) nefret ettiklerini bildiğim halde şaşmadım. Kimi zaman İran nefretleri öyle depreşiyordu ki, “1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan beri çatışmadığımız İran'la savaşalım mı, derdiniz nedir” diyenlere bile “Acem uşağı” yaftasını yapıştırmaktan geri durmuyorlardı. Bu nefretleri, demokratik siyasi iradeye karşı son dönemde verdikleri amansız psikolojik savaşın malzemesine dönüştü.İşlerine gelmeyen herkese “İran ajanı” demeye başlamışlardı. “Mutacı” diye iftira attıkları insanlar içinde devlet bakanları bile vardı. İran üzerinden kişilik katli veya itibarsızlaştırma kampanyasında izan, insaf, akıl, mantık tanımadılar.O kadar ki, Sayın Cumhurbaşkanımız'a bile “İran ajanı” diyecek kadar tozuttular.Bütün bunlara muttali olduğum halde, nasıl oldu da bunlar “İran imamı” atadılar diye, şuncacık taaccüp etmedim.ABD - İran ilişkilerinin geldiği nokta (Lozan'daki nükleer enerji anlaşması) göz önüne alındığında gayet doğaldı bu.Nihayetinde ABD - İsrail networküne bağlı çalıştıkları artık herkesin malumu. Bunu artık tartışamayız.Yine algı yönetimine özen gösterecekler o başka. Yani iç ve dış piyasaya sunumları farklı olacaktır. Nasıl ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetini içeriye İrancı, dışarıya İran'ın da en şedit düşmanı olan El Kaide destekçisi olarak sundular, aynen öyle. Ah bilmiyorlar ki itibarlarını asıl bu cambazlıkları mahvetti; bu herkesi kör âlemi sersem sanma kurnazlıkları…Neyse, “İran İmam”ları umarız saha araştırması yapar da mensup olduğu yapıya “Halkın Mücahitleri” örnekliğinde şu basit hakikati hatırlatır: Hiçbir millet ihaneti affetmez!Mesut Recevi önderliğinde 60'lı yılların ortasında İran'da kurulmuş bir örgüttü “Halkın Mücahitleri.” Paralelcilerle kıyaslanmayacak kadar güçlü entelektüel yapısı vardı. Şah'ın 79 devrimiyle alaşağı edilmesinde de hatırı sayılır katkı sunmuşlardı.Devrimden sonra yollarını ayırdılar. İran İslam Devrimi'nin Rehberi İmam Humeyni'nin, Recevi'nin cumhurbaşkanlığı adaylığını veto etmesi örgüt için sonun başlangıcı oldu.Güçlü olduğu kadar da değişik bir örgüttü. Değişik dediğim, İslam ile Marksizmi mezceden bir fikriyatla maluldüler. Mücadeleye başladılar. “Antikapitalistmüslüman” söylemleri halkta karşılık bulmadı. Çünkü karşılarında Şah değil, İmam vardı. Sökmeyince teröre başvurdular. Beheşti başta olmak üzere devrimin önderlerinden 72 kişiyi katlettiler. Birçok kanlı saldırıya imza attılar. Sabotaj, suikast gırla gitti. (Hameney'e de suikast girişiminde bulundular.)Örgütün kumanda merkezi 81'de Paris'e yerleşti. ABD- İsrail ekseni doğrultusunda 8 yıl boyunca vekaleten savaşan Saddam'la bir olup, kendi milletlerine karşı savaştılar.Böylece, İran halkı nezdinde bittiklerini de ilan etmiş oldular.Hiçbir halk, başka ülke veya ülkeler adına kendi ülkesine karşı savaşan örgütleri affetmez. İran halkı, “Halkın Mücahitleri” adını değiştirdi. Hayır, “haşhaşiler” değil, “Halkın münafıkları” demeye başladı. Çok geçmeden ABD, İslamcı Sosyalist fikriyata mensup olduklarını iddia eden mahut örgütü “hizmete” aldı.Hizmete almadan evvel de, 2009'da terörist örgütler listesinden elbette çıkardılar. “Halkın Mücahitleri” de İran'ın nükleer sırlarını ifşa ederek, bu “hizmetin” karşılığını verdi. Casusluk faaliyetinden başka bir şey değildi bu! Lojistik her türlü hizmeti vererek kendini kanıtlayan söz konusu örgütü ABD 2009'da, “İran Baharı”nı başlatmak için meydanlara sürmek istedi ama olmadı. Olan tek şey, dünün sosyalistleri yazık ki yazık, “Amerika'nın Mücahitleri” olmuştu.Paralelcilerin “İran İmamı” umarız ki mensup olduğu örgüte, devrim günlerinin prestijli örgütü “Halkın Mücahitlerinin” İran halkının gözünde ne hale düştüğünü anlatır.Dedik ya, hiçbir halk ihaneti affetmez.Başbakanlık ofisine böcek yerleştiren, Dışişleri Bakanlığı'nın en mahrem toplantısını yine casus böcek marifetiyle faş eden, kozmik odaya girip bütün sırları elde edip dışarıya servis eden, Amerika Temsilciler Meclisi'nden ve Amerikan senatörlerinden, Türkiye'nin aleyhine Kerry'ye mektup için imza toplattıran, Avrupa Parlamentosu'ndan Avrupa Birliği ülkelerine kadar her yerde Türkiye aleyhine lobi faaliyeti yapan, Türkiye'yi uluslararası toplumun gözünde terörü destekleyen ülkeymiş gibi göstermek için MİT TIR'larına operasyon dahil her türlü kumpası kuran, milletin iyi niyetini ve tabanının samimiyetini sonuna kadar istismar eden paralel yapıyı da bu millet affetmez.
Benim zihnim hiç berrak değil
04:006/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
El attıkları hiçbir yere zerre miskali itimadım kalmadı. Artık kesin inandım, bunların mevzuunun geçtiği yerde bile ot bitmez.
Bunlar dediğim, ABD - İsrail networküne hizmet verenlerle, bu networkü kadir-i mutlak sanan paralelci takımı.Yok, asla ve kat'a sosyolojik tabanlarını kastetmiyorum. Allah ile aldatılmışlara, yani, kandırılmanın en korkuncuna duçar olmuşlara ne diyebiliriz ki, güzel sözle uyarmaktan başka.Hatta… Sabah akşam bize hakaret etseler de, “Allah sizi tez zamanda bu tasalluttan kurtarsın” diye dua etmekten öteye geçemeyiz. Lakin bunların bağlı olduğu yapıya veya örgüte veya güruha bir gram ödün vermemeliyiz.Çürüten, yok eden, ifsat eden bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapının hakim olduğu gazeteleri okumak veya televizyonlarını izlemek bile inanın akla ziyan. Dünya tarihi bunlar kadar ilkesiz yapı görmedi.Bu nasıl yapı ki aynı anda hem liberal hem ulusalcı, hem sağcı hem solcu, hem muhafazakar hem yenilikçi, hem darbe karşıtı hem darbeci, hem hoşgörülü hem gaddar, hem yerli hem yabancı, hem Kürt Milliyetçisi hem Türk Milliyetçisi, hem dinli hem dinsiz olabilir? Daha dün fuhuş tacirisuçlamasıyla içeri bağladıkları adama bilmem ne hocaefendi diye methiyeler yağdırıyorlar şimdi.Zıpçıktı bir çocuk vardı, Gülen'e demediğini bırakmıyordu. “Nurjuvazi” adlı bir de kitap yazmıştı. Sonra ne olduysa, Karşı (paralelcilerin servis ettiği tapeler yayımlayan) adlı projede hizmete koşuldu.En sonunda CHP'den milletvekili adayı oldu. Ve, geçen gün paralelcilerin bir televizyon kanalında arzı endam ediyordu.Bir arkadaşımız vardı. Aslında özünde kötü bir insan değildi. Birazcık omurga sorunu vardı. (Kaç Türk aydınında yok ki?!) Fanatik Fenerliydi. Günün birinde bir tweet attı. Pensilvanya'yı kastederek, “Bu kupa Amerika'ya girsin” dedi. Bu hakaretinden ötürü Star gazetesi yazılarına son verdi.Bunlar ne yaptı biliyor musunuz? Bir gazete çıkardılar, Star'ın işine son verdiği bu muhteremi başyazar yaptılar.Tefessühün müşahhas hali gibiydiler. Toplumda ortak hiçbir hedef, hiçbir heyecan hiçbir coşku bırakmadılar. Diyalog diye diye halk içinde muteber bütün diyalog kanallarını berhava ettiler.Birbirimizle irtibat kuracağımız bütün diller zehirlendi. Bunların zehrinden bir nebze uzak durmak için futbola da kaçmak mümkün değildi artık. Çünkü futbolu da zehirlemişlerdi.Her yerde kin her yerde nefret varsa baş müsebbibi bunlardır. Bunları dinleyen de cevap veren de, ne zaman ne şekilde olursa olsun uyaran da görüşen de, velhasıl bunların açtığı gündeme kıyısından köşesinden dönüp bakan da ziyandadır.Şu hale bakın…Başbakan Davutoğlu'nun, 2013 yılında, Gülen'le görüştüğünü bu yapıya mensup kalemler dermeyan edince, Sayın Davutoğlu da (uyarmak maksadıyla) görüştüğünü dile getiriyor, dönemin Cumhurbaşkanı Gül'ü de haberdar ettiğini ilave ediyor.Gelgelelim, mevzu bitmek bilmiyor. Sayın Gül ben haberdar edilmedim diyor, sonra Sayın Davutoğlu, “zihnim berrak” diyor. Bu sefer Sayın Gül de “benim de zihnim berrak” karşılığını veriyor. Haliyle benim de zihnim felaket bulanıyor, nasıl bir haldir bu?Sayın Başbakan neden “görüştüysem ben görüştüm” deyip kestirip atmak yerine, Sayın Gül'ün de bilgisi var deme gereğini duyuyor?Sayın Gül neden siyasetle aktif ilgilenmesine vesile olmakla övündüğü Sayın Davutoğlu'nu siyasi olarak zora sokacak bir açıklama yapmak yerine, konuyu hiç açmadan daha oracıkta kapatmıyor?Fehmi Koru köşesinde şöyle yazdı: “Abdullah Gül'ün hoşnutsuzluğu, telefondaki sesine de yansıyordu. Benim de zihnim berrak; ayrıca konu hakkında önceden haberdar edilmediğim için, öğrendiğimde duyduğum ve etrafımla da paylaştığım rahatsızlık yüzünden de unutmam mümkün değil dedi…”Sayın Gül, dönemin Dışişleri Bakanı'nın Pensilvanya görüşmesinden neden bu denli rahatsız olmuş acaba? Sorun protokol mevzuatından mı yoksa Pensilvanya'yla muhatap olmaktan mı kaynaklanıyor? Dışişleri Bakanları öncelikle Başbakan'a karşı sorumlu değil mi? Mesele muhatap meselesiyse, Fehmi Koru'lu o mektup muhabbeti neydi? Neyse artık…Şuna dikkat edilsin: “Paralel yapı” temas ettiği her şeyi ifsat ettiği gibi sadece ifsat edici gündemler yaratıyor.
Zeki Alasya hakkında boş konuşma
04:009/05/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Yaşlandım mı yoksa kavgalardan mı bezdim, bilmem, ama o şarkıyı ne zaman dinlesem iliklerime kadar yorulurum hayattan.
Allah rahmet etsin, Cem Karaca da o şiiri öyle güzel yorumlamıştı ki, neredeyse o şiirin fevkinde.Hangi şiir mi? Nâzım Hikmet'in “Mavi Liman” şiiri: “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. / Seyir defterini başkası yazsın. / Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. / Beni o limana çıkaramazsın…” Kendimi bildim bileli o limanın kubbelerine düşman olanlarla kavga ettim. Karınca kararınca ne yaptım ne söylediysem hep o liman içindi… Kubbeler kartpostal bir özlemden maada o limanı liman yapan mana ikliminin de ifadesiydi.Daha orta mektep yıllarında Cemil Meriç'in “Bu Ülke”sini ezberlemeye kalkıştıysam, Allah biliyor ya, yine o limanı savunmak içindi.Büyük Doğu'yla, Diriliş'le, Edebiyat'la, Mavera'yla ve Yeni Devir'le o limanın mana iklimine saldıranlara karşı hep birlikte direndik.Ve aslında…Nâzım Hikmet'i de deli hasretlere dûçar eden o limana duyduğu muhabbetti. Bu muhabbeti terennüm eden hiç kimse, Fatih Sultan Mehmed'in yaptırdığı Rumeli Hisarı'nda yıllar yılı harabe halde bulunan hisar mescidinin aslına uygun şekilde onarılmasına karşı çıkmaz.Gelgelelim, adı lazım değil bir tiyatrocu, Sadri Alışık ödül töreninde, “Rumeli Hisarı'nda mescit yapmak isteyenlere izin vermeyelim” şeklinde çağrı yapabildi.Ansiklopedik bilgidir iktibas edelim: Söz konusu mescidin bir adı da (hisarın içinde yer aldığından ötürü) Hisar Camii'dir. Hisara aynı zamanda Boğazkesen Kalesi dendiği için Kale Camii adıyla da anılmıştır. Fatih Sultan Mehmed'e “Fatihler babası” manasına gelen “Ebu'l Feth” sıfatı verildiği için de Ebu'l Feth Camii denilmişti…O tiyatrocu hanımefendi şuncacık ansiklopedik bilgiye vakıf olsaydı, “Rumeli Hisarı'nda mescit yapmak isteyenlere izin vermeyelim” demenin, “Rumeli Hisarı yapmak isteyenlere izin vermeyelim” demekten pek de farklı olmadığını fehmedebilirdi.Hisarı da, içindeki mescidi de yapan çoktan yapmıştı çünkü. Bizans'ın engel olamadığına siz nasıl ve neden engel olacaksınız ki?.. Eskiden o liman için verilen kavgalarda belirli bir ciddiyet, asgari bir bilgi, velhasıl asalet vardı.Daha önce bu köşecikte altını çizmiştim. Necip Fazıl, Nâzım Hikmet'i hapishanede ziyaret ettiğinde “Nâzım” der, “Benim rejimim olsaydı seni asardım ve bu, adaletin ta kendisi olurdu. Fakat bu hiçlik rejiminden gördüğün mesnetsiz zulmü asla kabul edemeyeceğim için seni görmeye geldim!” Nazım Hikmet de gözleri yaş dolu, şu cevabı verir: “Benim rejimim de olsa, ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta 'eski'nin en yükseği olmandaki değeri inkâr etmezdim...”Necip Fazıl - Nâzım Hikmet kavgasındaki asalet nerde, müptezellerin gırtlağına kadar tezvir dolu kavgası nerde!...Gezi zekalıların kişilik katli veya mahalle baskılarından kurtulmak için onlar gibi olmaktan başka çareniz yok zaten.Yavuz Bingöl'den değerli yönetmen Kutluğ Ataman'a kadar birçok sanatçımıza nasıl çirkeflikler yaptılar biliyorsunuz. (Gezi gericiliğini desteklemesi için Şener Şen'e bile mahalle baskısı kurdular. “Herkes işini yapsın” dedi de yakasını zor kurtardı.)İstiyorlar ki bu topraklarda yaşayan Alevi'nin Sünni'nin, dindarın dinsizin, solcunun sağcının ortak hiçbir bağı kalmasın.İstiyorlar ki birlikte gülmelerine, birlikte ağlamalarına vesile olan, ortak değerleri mesabesindeki sanatçılar da sadece ve sadece tefrik vazifesi görsünler ki fitne ateşi daha harlı yansın. Peki, “Gezi zekalılar” böyle de “muhteremler” çok mu farklı?Bu dinin Peygamberi, “sevdirin nefret ettirmeyin” buyuruyor, “muhteremler” nefret ettirmek için adeta çırpınıyorlar.Dertleri nedir, anlamadım gitti.Biz burda dostluk köprüleri kurmak için çırpınıyoruz, onlar bütün köprüleri yıkmak, dağıtmak için… Sahi dertleri nedir; kendilerine alan mı açmak istiyorlar; yoksa köprüler yıkılırsa mı kendilerine yer bulacaklarını sanıyorlar? Biz neyin kavgasındayız, bunlar neyin kavgasında?Zeki Alasya vefat etti; hepimizin içi yandı, bu “muhteremler” anında arşiv karıştırmaya başladı.Yok efendim, Emek Sineması'nda mescit yapılacağına hiç açılmasın, demiş de bilmem ne.Kaç kez açıkladı, kaç kez tashih etti, kaç kez “Müslümanım” diye beyan etti, muhteremlere yetmedi.Zeki Alasya'yı Müslümanlığın dışında göstermek için nasıl bir gayrettir bu? Her şeyden evvel beyan esastır; “ben Müslümanım” diyene siz nasıl, değilsin, dersiniz; din gününün sahibinden korkmaz mısınız?Cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde, Gezi gericilerinin Sayın Erdoğan'la aynı fotoğraf karesinde görünen her sanatçıyı kişilik katline uğrattığı o korkunç atmosferde, Sayın Erdoğan'ın onuruna verilen Yenikapı'daki iftar yemeğinde karşılaştık merhum Zeki Alasya'yla.Hemen önümüzdeki masadaydı. Gittim tokalaştım hal hatır sordum.Onca mahalle baskısına rağmen oradaydı.Rahmet dilerim.
Sizin karşı çıkmaya hakkınız var mı?
04:0011/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Kenan Evren oldukça acımasız bir darbeciydi; “asmayalım da besleyelim mi” diyerek bir sağdan bir soldan sapır sapır insan asardı.
Asmayı kafaya koyduğu çocukların içinde şayet yaşı tutmayan varsa, gayet pratik çözümler üretir; bu çocukların yaşını büyülterek idam sehpasına gönderirdi.Bizler, Kenan Evren'in yaşını küçülterek idam edemezdik. Zaten idam cezası da kaldırılmıştı. Mecburen Azrail'i bekledik. Nihayet geçtiğimiz gün geldi de 12 Eylül Paşasını alıp götürdü. (Gerçi hiçbir ölüm Azrailsiz gerçekleşmez.) “Evren Paşa” sadece öfkesinde değil sevgisinde de çok acımasızdı. Eminim bu sevgiden en çok Atatürk çekmiştir. O kadar ki, bir gün dan diye, “Hangi taşı kaldırsanız altından Atatürk çıkar” demişti. Bununla da kalmadı, her bulvarın en görülen köşesine, şehrin en hakim çatısına, “Atatürk 100 yaşında” yazdırdı. Evren'in böyle amansız icraatları vardı. Bir gecede ticari taksileri sarıya boyamıştı.O değil de, gerçekten de Atatürk hiç kimseden çekmedi Evren'den çektiği kadar. Düşünsenize şehrin bütün meydanlarında “Atatürk 100 yaşında” yazıyor; lakin o şehri b.k götürüyor! O tarihlerde İstanbul maalesef böyleydi. Yaşı tutmayanlar Ali Özgentürk'ün 81 yapımı “At” filmine göz atsınlar ne demek istediğimi anlarlar.Mezkur filmde oğlunu okutmak için köyden kente göçen seyyar satıcı Hüseyin'in dramı anlatılır. Zavallı Hüseyin her köşesi gırtlağına kadar sefalet ve adaletsizliğe batmış bir şehirde ekmek parası kovalamaktadır.Öyle bir şehir ki ahalisi aç biilaç, sokakları tekin değil, caddeleri pislik içinde, mimarisi iğrenç ama her yerde “Atatürk 100 yaşında” yazısı var. Hüseyin karakterini Genco Erkal canlandırmıştı. O yıllardan aklımda kaldığı kadarıyla Can Yücel, “Genco, İtalyan köylüsünü çok iyi oynadı” yollu bir ifadeyle Genco Erkal'ı eleştirmişti.Lafın dümenini birdenbire Can Yücel ve Genco Erkal'a çevirmemdeki maksat, şuracığa bir parantez açmaya vesile aramaktı. Genco Erkal, Can Yücel'in şiirlerinden uyarlanan “Can” adlı tiyatro oyununu sergiliyormuş. Edirne Valiliği de “argo” ve “siyasi içerik” gerekçesiyle Halk Eğitim Merkezi'nde oynamasına izin vermemiş.Medyadan öğrenebildiğim kadarıyla haberler maalesef böyle. Şayet doğruysa çok ayıp! Ne demek “argo” ne demek “siyasi içerik”? Argosuz ve siyasi içeriksiz Can Yücel zaten olmaz. Oldu olacak Can Yücel'i toptan yasaklayın olsun bitsin. Edirne Valisi bilebildiğim kadarıyla son derece aydın, dürüst, ileri görüşlü muhterem bir insan. Bu yanlışı behemehal tashih etmelidir.Kim olursa olsun, hangi görüşten olursa olsun sanata ve sanatçıya sonuna kadar saygı, sonuna kadar destek olunmalıdır.Biz eski Türkiye'de çok çektik, bari “Yeni Türkiye”de bu sevimsizlikler olmasın.Brecht'ten uyarladığım oyun için 6 yılla yargılandım. Birçok ilde salonlar yüzümüze kapandı, kimsecikler de sahip çıkmadı…Parantez biraz uzun oldu farkındayım, ama, yaptığı filmin kovuşturulduğu, sahnelediği oyunun yasaklandığı, yayımladığı kitabın toplatıldığı birine şuncacık şeyi çok görmeyin lütfen. Evet, ne diyorduk…Kenan Evren'in nefretine maruz kalmak elbette felaketti ama sevgisine duçar olmak da çekilir şey değildi. Evren'in Atatürkçülüğü, Sözcü gazetesinin Atatürkçülüğüne benziyordu.Mahut gazetenin logosunda Atatürk'ün gözleri var, lakin gazetede Merkel'den Gülen'e, Netanyahu'dan Abromowitz'e kadar herkes bakıyor bir tek Gazi bakmıyordu.Şayet baksaydı, Gezi gericiliği döneminde, kendi ülkesinin (dönemin) başbakanı hakkında müstevlilerle ağız birliği etmişçesine “SHUT UP TAYYİP!” manşetini atmaya haya ederlerdi.Uzun lafın kısası, Sözcü kafasının, Kenan Evren'e hiçbir bakımdan tek kelime etmeye hakkı yoktu.Adnan Menderes'i asan 27 Mayıs'a hâlâ “devrim” diyebilen “CHP'nin teorisyeni”nin de Kenan Evren'e karşı çıkmaya hakkı yoktur. (“Netekim Paşa” hiç değilse 27 Mayıs'ı bayram olmaktan çıkarmıştı, Yalçın Küçük'ün “CHP'nin teorisyeni” dediği arkadaş Evren'den bile geri düşmüştü.)Peki… “Türk Ordusu ve burjuvazisi omurgası olan kurumlardır. Laikliği korur. Bu ülkeye Ayetullahlar filan gelemez” diyen Murat Belgelerin, Sayın Erdoğan'ı Menderes'in akıbetiyle tehdit eden Hasan Cemallerin, “demokrasi darbeyle de gelir” diyen şebeleklerin, Kenan Evren'e karşı çıkmalarının kıymeti var mı?
Vatan Partisi’ni neden desteklemiyorsun?
04:0012/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
AKP'ye öyle gıcığım ki doğrularını bile görmek istemiyorum, diyorsan; ne diyeyim, daha beter ol; lakin uzat kulağını da bi yol sorayım, madem öyle neden Vatan Partisi'ni desteklemiyorsun?
Üstelik, Vatan Partisi'nin Genel Başkanı Doğu Perinçek AK Parti'ye sadece karşı çıkmakla kalmadı, bedel de ödedi. Yani sadece nutuk irad etmedi, onca yıl da cezaevinde yattı.Yok, ben İşçi Partisi'nin ismini beğenmem, amblemi de içime öteden beri sinmedi diyorsan, amblemi de ismi de değişti; İşçi Partisi oldu sana Vatan Partisi, daha ne olsun!Hadi bir adım da sen at, niye atmıyorsun, elini kim tutuyor?AKP'nin Suriye politikasına karşıysan, Perinçek sonuna kadar Esat'ı destekliyor. Hem de Kılıçdaroğlu ve şürekâsı gibi öyle ezik, kapalı kapılar ardında değil. Gündüz gözüyle Suriye'ye gitti, Esat'ı ziyaret etti, devlet töreniyle de karşılandı. Atatürkçüyüm diyorsan, Vatan Partisi'nin yanında CHP nedir ki?! CHP'de “Kefere Kemal” diyen milletvekili adayı var, Vatan Partisi'nde Atatürk'ü dilinden düşürmeyen Hulki Cevizoğlu. Daha ne söyleyeyim!Ordu diyorsanız, yani, sandıktan hepten umudunuzu kestiğinizde gözünüzü garnizona dikecekseniz, Vatan Partisi'nden daha iyisini bulamazsınız. Cillop gibi İttihatçı parti işte ötesi var mı?! Birçok paşa da CHP'ye nazaran Vatan Partisi'ni tercih ediyor zaten. Mesela, “paralel yapının” bir ara kafayı fena taktığı Orgeneral Saldıray Berk de Vatan Partisi'ne katıldı. Entelektüel lider arıyorsanız, Perinçek bin tane Kılıçdaroğlu eder, bunu tartışamayız.Kalite arıyorsanız, Sözcü gazetenizin yazarı Yılmaz Özdil'iniz bile, “Partiyi partiyle kıyasladığında, CHP karşısında Vatan partisi belki yüzde 10 etmiyor ama… İsimleri tek tek kıyasladığında, yüzde 100 fark atıyor...” demişti. Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'a nefret suçu boyutlarında alerji duyuyor, nefretinizi tatmin edecek bir parti arıyorsanız, Aydınlık'tan Ulusal Kanal'a kadar Vatan Partisi'nin bütün yayın organları sabah akşam Erdoğan'a demediğini bırakmıyorlar. Sahi Vatan Partisi'ni neden desteklemiyorsunuz?İlkesel nedenlerden ötürü desem…Aynı anda hem Kürt milliyetçisi hem Türk milliyetçisi, hem laikçi hem tarikatçı olabilmeyi başarıyorsunuz ama!Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını savunan liberallerin içinde “MHP'nin güçlü olduğu yerlerde MHP'yi destekleyelim” diyenler bile var, ne ilkesi ne düşüncesi! Mesele barajı aşmak meselesiyse, HDP de barajı aşamıyor. Fakat Can Dündar'ın Cumhuriyet'i desteğin kralını veriyor.HDP'nin barajı aşma ihtimali var, Vatan Partisi'nin yok, diyorsanız, Saadet - BBP ittifakının da barajı aşma ihtimali yok. Peki kimi yörelerde mezkur ittifaka neden göz kırpıyorsunuz?Vatan Partisi iktidara gelemez, tamam da, CHP yarım asırdır iktidara gelemiyor, onu ne yapacağız?!Bunlar değil, bunların hiçbiri değil.Gerek Aydın Doğan'ın organları gerek Sözcü ve gerekse Cumhuriyet çoğu zaman CHP'yi, kimi zaman MHP'yi, bazen de HDP'yi desteklerken Vatan Partisi'ni neden hep görmezden geliyor? Cevap gayet nettir: Vatan Partisi, Erdoğan ve AK Parti'ye karşı çıktığı kadar Gülen'e ve paralelcilere de karşı çıkıyor. Şuncacık şeyi neden görmüyorlar, Erdoğan düşmanlığı mankurtlaşmalarına mı neden olmuş? İçlerinden biri çıkıp neden sormuyor: Gülen, 12 Eylül 2010 referandumunda “İmkân olsa mezardakini bile kaldırarak 'evet' oyu' kullandırmak lazım” dediğinde, “Ölüyü mezardan kaldırıp oy kullandıracağına ABD'den gel oy kullan” diye posta koyan MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye ne oldu da, 17 Aralık 2013 darbe teşebbüsünün ardından (MİT TIRlarına yapılan ihanet operasyonundan KPSS'de çalınan sorulara kadar) “paralel yapı” karaya vurduğu halde gıkı çıkmıyor?Gıkı çıkmasını geçtik, neden “paralel yörüngeye” oturmuşçasına lakırdılar ediyor? Biri de çıkıp sormuyor ki, daha dün Ergenekon ve Balyoz davasının avukatlığına soyunan CHP'ye ne oldu da, bu davaları üreten “paralel yapının” avukatlığına transfer oldu?Bir kişi de çıkıp sormuyor ki…Bu Ahmet Altanlar, bu Cengiz Çandarlar, bu Şahin Alpaylar, bu Hasan Cemaller 2010 referandumuna kadar melekleştirdiği Erdoğan'ı neden 2011'den sonra şeytanlaştırma gayreti içine girdiler?Bunların düğmesine kim bastı? Bu beyefendilerin bize yutturmaya çalıştıkları şu zokaya bakar mısınız: 2002'den 2010'a kadar müthiş bir demokrasi kahramanı olan Erdoğan, ne zamanki “paralel yapı” 2010 referandumuyla yargıda da işlemi tamamladı, birdenbire “diktatör” oluverdi.Vatan Partisi paralel yapıya karşı çıkmasaydı, yani “hizmete” alınabilecek tıynette olabilseydi AK Parti'ye karşı randıman alabilecekleri yerlerde destekleyecekleri bir parti daha olacaktı.Olmadı. Şayet olsaydı, Dumanlı Ekrem'in Vatan Partisi'ni arka kapıdan ziyaret etmesi işten bile değildi.
Haziran’da darbe olsa hangi yazar ne yazar?
04:0013/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'a karşı tedavüldeki nefret söyleminin arkasında imtiyazsız yaşayamayan şımarık bir sınıf var.
Azgınlıkları şımarıklıktan, şımarıklıkları da imtiyazlı olmayı kendilerine doğuştan verilen bir hak olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Yıllar yılı sahnenin dışında tutulanlar, Erdoğan'ın sayesinde, biraz olsun merkeze doğru yürüyünce fiyakaları bozuldu.Yaygaraları bundan…Şerik kabul etmiyorlar. Sadece bunlar aydın, sadece bunlar yazar, sadece bunlar sanatçı, sadece bunlar bilim adamı…Sırf bu yüzden Sezai Karakoç'tan Nuri Pakdil'e, Cahit Zarifoğlu'ndan Fuat Sezgin'e kadar yok saydılar. Görsel sanatlardan akademyaya kadar her alanda sıkı denetim uyguladılar. Halen de uygulamaya devam ediyorlar.Dedim ya kendileri dışında kimseyi görmek istemiyorlar. Şımarık sınıfa mündemiç “sömürge aydını”nın da karakteristik özelliğidir bu.Güya mağdur oldular!Halbuki…AK Parti döneminde onca sinema salonu yapıldı, onca film çekildi. Yılda çekilen film sayısı bakımından, Yeşilçam'ın o şaşaalı dönemlerine yaklaşıldı. AK Parti'nin Kültür Bakanlıkları da nerdeyse bunlara çalıştı. Yaptıkları filmler fonlandı, tiyatrolarına yardım edildi. Üç-beşi hariç ürettikleri eserler de (ufukları, birikimleri, zevkleri sınırlı olduğu için) pespaye ve haliyle birbirinin tekrarından ibaretti. TRT'de de aynı tarife uygulandı bunlara. Son bir iki yıl hariç, ratinglerde diplerde gezinen projelere imza attıkları halde hep el üstünde tutuldular. Akademyada durum bundan da vahim.Değerli akademisyen Suheyb Öğüt'ün Aktüel'de “Akademik Apartheid” başlığı altında yazdıklarını arşivden bulup okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bilimde, sanatta, edebiyatta ürettikleri taklitten öte geçmez ama havalarından da geçilmezÖyle şımarık bir sınıf ki istediğini elde edemeyince yapmayacağı müptezellik yok. Her şeyleri sahte… Evren'in ardından darbelere karşıyız ayaklarına yatıyorlar ya, inanmayın. Bunlar darbesiz ve vesayetsiz yapamazlar. Evren'e de istedikleri darbeyi yapmadığı için karşılar. Şayet istedikleri darbeyi yapsaydı, 12 Eylül'ü, “Hürriyet ve Demokrasi Bayramı” olarak kutlarlardı. Tıynetleri, cibilliyetleri belli çünkü!Nerde bir vesayet var anında boyunlarını uzatıyorlar. En son “paralelcilerin” koltuk altına girdiler. Ortak özellikleri Irkçı Siyonist networkle gayet senkronize biçimde Erdoğan düşmanlığı…Bakmayın siz darbelere karşıymış gibi yaptıklarına, imtiyazlarını geri verecek bir darbeye adeta aşeriyorlar. (İçlerinde, iptizale uğramış kişiliklerini kurtarmak için “Ah ulan bir darbe olsa da karşı çıksak…” şeklinde bekleşen uyanıklar da var.) Seçimlerden hemen sonra diyelim ki darbe oldu, hangi yazar ne yazar hiç düşündünüz mü?Dün söyledikleri yarın söyleyeceklerinin teminatı sadedinde yazarınız araştırdı, buyrun bakalım: AHMET ALTAN: AKP'ye geçit yok. (Gezi gericiliği döneminde aklı sıra AK Parti'ye “No pasaran” çekmişti.)ERTUĞRUL ÖZKÖK: Müjdeler olsun, demokrasi geliyor! (Sisi darbesi ardından, “demokrasi darbeyle de gelir” yorumunu yapmıştı.)HASAN CEMAL: Olacağı buydu, Erdoğan'ı uyarmıştım. (Erdoğan'ı Menderes'in akıbetiyle tehdit ettiği tüm yazıları ve her darbenin yanında yar alan mümtaz kişiliği gereği.)AHMET HAKAN: Darbeye karşıyız diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş. ( 27 Nisan 2007 muhtırasında böyle yazmıştı. Sadece “muhtıra” yerine “darbe” kelimesini yerleştirerek güncelledim.)EMİN ÇÖLAŞAN: Durup dururken darbe yapılmadı, AKP bunu hak etti. (Evren'in ölümü üzerine kaleme aldığı dünkü yazısında, darbelerin koşullara bağlı meşruiyetini şu satırlarla dermeyan etti: “12 Eylül 1980 darbesinin durup dururken yapılmadığını herkesin, özellikle genç kuşakların çok iyi bilmesi gerekiyor.” ) YILMAZ ÖZDİL: Gücüm var diye dayatırsan, gücü olan sana dayatır. ( Noktasını virgülüne kadar 27 Nisan 2007 muhtırasında böyle söylemişti. Aynen aktardım. )MURAT BELGE: Türk ordusu darbe yapmakla omurgalı olduğunu bir kez daha kanıtladı. (2008'de Gazeteport'tan Safile Usul'a, “Türk Ordusu ve burjuvazisi omurgası olan kurumlardır. Laikliği korur. Bu ülkeye Ayetullahlar filan gelemez” demişti.)
Yeter artık efendiler yeter!
04:0016/05/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
“Evren… Üstad için 'derhal infaz!' emri vermiş, ona bu dünyadaki son günlerini zehir etmişti. Fakat, emr- i Hak, ona o zevki tattırmamıştı…”
Yukarıdaki ifade, Üstadımız Necip Fazıl'ın oğlu Mehmet Kısakürek'in geçen gün attığı bir twetten ibaret. Mezkur ifade, Kenan Evren'in dinin ve dindarların önünü açtığını iddia eden şebeleklere de “kapak” hüviyetinde.Zira…Bu ülkede Allah demenin yasak olduğu yıllardan itibaren Allah ve Resulüne bağlı bir gençlik yetiştirmek için “ciğerinden kalemine kan çekerek” mücadele veren Necip Fazıl'ı mahkum eden ve bu mahkumiyeti infaz ettirmek isteyen bir rejim ancak ve ancak küfrün ve küfür yobazlarının önünü açabilir. Dinin ve dindarların değil.Bunu da en iyi anlayanlardan biri Prof. Celal Şengör olacak ki, Evren'in cenazesine gönderdiği çelenkte, “Sana Müteşekkiriz Nur İçinde Yat Komutanım” yazdı.Gelgelelim…Kenan Evren'i en iyi anlamak hususunda Nazlı Ilıcak'ın eline kimsecikler su dökemez. Hele o darbe günlerinde tabasbusun dibini bulmuştu. Ne ki, hanımefendi şu sıralar sadece “paralel örgütü” anlamakla meşgul dolduğu için iş Celal Şengörlere kaldı. Kenan Evren gibi biri bugün çıkıp her şeyiyle Kenan Evren tarzı bir darbe yapsın, Cemal Hasan'dan Nazlı Ilıcak'a kadar malum eşhasın birçoğu yanında yer almazlarsa ben bir şey bilmiyorum. Hatta “cennetlik” ilan edenler bile çıkacaktır. Demem o ki, cibilliyet önemlidir.***Üstad, aksiyon adamıydı ve ona reaksiyon gösterenler onun ömrünü adadığı davanın daha da gürbüzleşmesine neden olmaktan öte bir şey yapamazlardı.Evren darbe yaptığında, şükür ki şükür, o mukaddes gedik surlarda çoktan açılmıştı.12 Eylül'ün yapacağı hiçbir şey yoktu.“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es…”Budur.***Sevgililer sevgilisi, “Yaşadığınız gibi ölürsünüz” buyurmuştu.Ömrü mahpuslarda geçen Necip Fazıl üstadımız da küfür rejiminden aldığı cezayı bir “berat nişanesi” gibi taşıyarak Allah'ın huzuruna vardı.Müjdelerin müjdesine mazhar olmuş gibiydi. Necip Fazıl'ı mahkum edenler zelil oldular ama o hâlâ yürüyor.Tıpkı, “Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni! / Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!” dizesinde olduğu gibi.Yazık ki yazık, “Yeni”ye hiç yakışmayan bir şey devam ediyor hâlâ: Yakup Köse'nin mahkumiyeti…Üstad'a ve Üstad'ın davasına aşık bu delikanlı 14 yaşında idamla yargılandığından beri küfür rejiminden çekmediği çile kalmadı.İdamla yargılandığında hangi örgüte mensup olduğunu bile bilmiyordu. Karar duruşmasından önce, 14 yaşındaki Yakup'un idamla yargılandığına inanamayan annesi “Mickey fare” baskılı bir tişörtü Yakup'a verdi ve “giy oğlum” dedi, “belki seni böyle görünce çocuk olduğunu hatırlarlar...”Hatırlamadılar! Tam 10 yıl cezaevinde yatırdılar. 2013 Aralık ayında yargı darbesini başaramayanlar, 2014 Aralık ayında Yakup Köse'yi tekrar içeri tıktılar.Bu ayıp bu zulüm dursun diye Adalet Bakanlığı, Yakup Köse hakkındaki kararın kanun yararına bozulması istemiyle Yargıtay'a başvurdu.Yargıtay 16. Ceza Dairesi bu istemi reddetti. Yakup'a çocukluğunu yaşatmadılar. Şimdi 2 kızı var, onlara da babasız bir çocukluk yaşatmak istiyorlar.Artık yeter diyorum efendiler, bu zülüm bitsin artık, yeter.
Hizmete alınanların tam listesi
04:0018/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Taraf gazetesi Cumhuriyet'in kopyası oldu, Cumhuriyet de Taraf'ın kopyası. Her ikisi birden Hürriyet gazetesinin kopyasına dönüştü.
Demokrasiye karşı “kopya cinayetler” işlemeye başladılar. Bir yerden emir almış gibi…“Muhalifim” diyen onca insan arasından da biri çıkıp demiyor ki: “Cumhuriyet daha dün Ergenekon'un avukatlığına soyunmuştu hangi ara Taraf'laşmaya başladı?” Muhalif dediğinin her şeyden evvel sadra şifa bir sorusu olur. Bu ülkede mankurtlaşmanın adı muhaliflik mi oldu, nedir?Şu kepazeliğe bakın:Mısır'ın Kenan Evren'inin, Mısır'ın Cumhurbaşkanı Mursi hakkındaki idam kararını Aydın Doğan'ın adamları, “Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanına idam” şeklinde görebildi. Aydın Doğan'ın “spermin tadı” üzerine yazılar döşenen o tuhaf adamı da Sisi darbesiyle coşmuş, “Demokrasi darbeyle de gelir” demişti. Ne kadar kompakt değil mi? Peki…17 Aralık yargı darbesinin aktif elemanlarından adı lazım değil bir savcı, Cumhuriyet'e verdiği söyleşide ne buyurmuştu? Yapmak istedikleri mahut darbeye direnen başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere seçilmiş siyasi iktidarın Menderes'ten daha ağır suç işlediğini söylemişti değil mi? Yani, Sayın Erdoğan'ı, tıpkı Cemal Hasangiller gibi Menderes'in akıbetiyle tehdit etmişti.Bir farkla ki, kafası oldukça karışıktı. Hem Menderes'in akıbetiyle tehdit ediyor hem de Menderes'i asanlara manavın portakal bile satmadığını dile getiriyordu. (Belki de kafası karışık değil de değişik bir karakterdir, bilemiyorum.)Ne kadar hazin ne kadar acıklı bir durum!Daha dün “seçilmiş siyasi iktidara karşı darbe yapacaklardı” iddiasıyla (Ergenekon diyerek, Balyoz diyerek) bir yığın insanı Silivri'ye dolduran bu kafa şimdi kalkmış seçilmiş siyasi iktidarı Menderes'in akıbetiyle tehdit edebiliyor.Kenan Evren'in bile gerisine düşen bu kafa bir de hiç utanmadan demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyebiliyor!Bütün bunları da Cumhuriyet büro şefi Can Dündar'a verdiği söyleşide dile getiriyor ha!O Can Dündar ki, CHP'li bir grup milletvekilinin yargıdaki demokratik düzenlemeler üzerine taşlı sopalı isyan çağrısı yaptığı dönemde, İnönü'nün, “Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal millet için meşru bir hak olur...” şeklindeki sözünü Kılıçdaroğlu'na hatırlatmış, aldığı cevabı da köşesine sitayişle taşımıştı.Kılıçdaroğlu'nun cevabı da ne Cemal Hasan'ı ne de o savcıyı aratacak düzeydeydi: “Evet aynı durum... Daha vahim... Baskıya karşı direnmek haktır…”27 Mayıs 1960'ta cunta, Kılıçdaroğlu'nun veciz ifadesiyle, “direnme hakkını” kullanmış, dönemim başbakanı Menderes'i asmıştı.Türkiye'nin yakın tarihi, bir yanıyla da bu tip “direnme hakkını” kullanma tarihidir. Gerekçeler muhteliftir elbette.Evren'in 12 Eylül darbesinin gerekçesi “anarşi”, 28 Şubatçıların “irtica”, 17 Aralık'ın da “yolsuzluk” olmuştur.“Teknik nakavt” yanlısı bir rektör eskisi de, “AK Parti yüzde 70 oy alırsa sokaklar kan gölüne döner” diyerek adeta halka karşı “direnme hakkını” dillendirmişti.Bu kafanın “teknik nakavt” ettiği eski bir rektör de vaktiyle, “99,9 oy alsanız da iktidar olamazsınız” demişti.Nasıl da örtüşüyorlar şimdi! Hepsi birden “üst akıl” tarafından “hizmete” alınmış gibi…Hizmete alınanların tam listesini çıkarmak istiyorsanız, Sayın Erdoğan'a karşı nerdeyse “kabalistik bir kin ve nefretle” düşmanlık yapanlara bakmanız iktiza eder. “Muhalif” ve “mülâaneci” takımı keşke sevgili Çandar kadar açık sözlü olabilseydi. Sayın Erdoğan'a, “iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı sadece Türkiye' deki sandık zannetmeyin” diyerek “Neocon vesayetini” hatırlatmıştı hani.Ne zaman mı?17 Aralık darbe teşebbüsünden birkaç hafta evvel. Hem de Edelman ve Wolfowitz'in hazırladığı malum rapordan hareketle.Şayet muhaliflikle mankurtluğu karıştırmıyorsan hiç değilse şu soruyu soracaksın arkadaş: Dumanlı Ekrem'in arka kapısından girdiği HDPlilerle bir kısım ulusalcıları, CHP'yle paralelci savcıları, Sözcü'yle Zaman'ı, Taraf'la Cumhuriyet'i aynı hizaya sokan kim?
Sen Tayyip Erdoğancı olma birader
04:0019/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Hürriyet gazetesinin Ahmet Hakan'ı, “elinde silah olan demokrasi güçlerinin Erdoğan'ı devirmeye kalkmasına” karşıymış.
Ne güzel!Lakin güzel olduğu kadar da acayip; “elinde silah olan demokrasi güçleri” de ne demek?!Şimdiye değin darbeleri allayıp pullayan, hatta bayram telakki eden çok yazı okudum, ama “elinde silah olan demokrasi güçleri” ifadesine ilk kez muttali oldum.Bu kadarı Kenan Evren'in bile aklına gelmezdi. Gelseydi, “demokrasi güçlerimiz yönetime el koydu netekim” demeyi ihmal etmezdi.O değil de, iyi ki Ahmet Hakan darbeye karşıymış, ya karşı olmasaydı ne diyecekti, çok merak ediyorum. Gelgelelim hazrete haksızlık yapmak da istemem. Söz konusu yazısında, “elinde silah olan demokrasi güçlerinin Erdoğan'ı devirmeye kalkmasına” karşı çıkmakla yetinmemiş, “bir numaralı Tayyip Erdoğancı oluruz” demiş!Buyrun birlikte okuyalım: “Seçilmiş cumhurbaşkanı olmasının sorgulanmasına, Mısır'daki gibi bir darbeye maruz kalmasına, çoktan kaldırılmış idam cezasının Erdoğan için söz konusu bile edilmesine sıra gelince, işte orada, bir numaralı Tayyip Erdoğancı oluruz…”Baştan söyleyeyim; her şeye rağmen bu ifadeler takdire şayan. Nihayetinde, “Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanına idam” spotunu atacak kadar kendine yakışanı yapan bir gazetenin köşe yazarı söylüyor bunları. Yine de şuncağızı sormak isterim: Tayyip Erdoğancı olmak nedir, nasıl bir şeydir?Mesela, Ahmet Altan vaktiyle, “Söz gelimi, Erdoğan'ın 'kalibresine' sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye'de rakipsiz... Ama artık sadece Türkiye'de değil bence dünyada da önemli liderlerden biri…” derken Tayyip Erdoğancılık mı yapıyordu?Ayrıca…Ahmet Hakan neden “Tayyip Erdoğancı oluruz” diyor, yani, çoğul kullanıyor? Aydın Doğan'ın adamları içinde başka kimler var?Umre arkadaşı Ertuğrul Özkök de var mı?Ama o Sisi darbe yaptığında elini belli etmiş, “demokrasi darbeyle de gelir” demişti. Gerçi elemanın da bir dediği bir dediğini tutmuyor ki. Bir defasında öldüğünde cesedinin yakılmasını arzuladığını (küllerinin savrulacağı doğa parçasına acımıştım da ordan aklımda kalmış) dile getirmişti, şimdi de kalkmış “Cenazem kiliseden kaldırılsın” diyor.Camideki cenaze geleneğini beğenmiyormuş, hiç estetik gelmiyormuş ona. Güzel bir kilisede ve oturma düzeni içinde, arkadaşlarının da kravatlarını takarak, şık bir şekilde yer almalarını ve hakkında güzel şeyler söylemelerini umuyormuş.Çok şükür arkadaşı falan değilim ama bir gün ölmek zahmetinde bulunursa arkasından “güzel şeyler” söylerim. Tıpkı Ahmet Hakan'ın ancak darbe olunca “güzel sözler” söyleyeceği gibi.Yanlış anlaşılmasın, “güzel söz” derken darbeye karşı çıkmasını kastediyorum.Zaten “bir numaralı Tayyip Erdoğancı” olmasına da gerek yok. Adam olsun kafi.Adam olmak da sadece darbeye değil, darbe süreçlerine de karşı çıkmayı icap ettirir.Öyle 27 Nisan'dan 17 Aralık'a kadar bütün darbe süreçlerine bir şekilde katkı sun, darbe gerçekleşince de karşı çıkacağını söyle. Öldürdüğü insanın cenazesine çelenk göndermek gibi bir şey bu! Kaldı ki, Ahmet Hakan'ın darbe olduğunda bile net tavır alacağından emin değiliz. Çünkü… 27 Nisan 2007 muhtırasında, “Darbeye karşıyız diyeceğiz ve ötesini söyleyemeyecek miyiz? Ben ötesini de söylerim arkadaş…” demişti.Her darbenin de muhtıranın da muhakkak “ötesi” vardır. Ötesi yani gerekçesi yani bahanesi…Daha geçen gün yazdım; Evren'in 12 Eylül darbesinin gerekçesi “anarşi”, 28 Şubat'ın “irtica”, 17 Aralık'ın da ”yolsuzluktu.”Ahmet Hakan 27 Nisan'da sınıfta kaldı. Bari 17 Aralık darbe teşebbüsüne hiç gevelemeden net bir şekilde karşı çıksın. Zira “paralel yapıyla” mücadele devam ediyor hâlâ.Yoksa darbelere karşı çıktığına neden inanalım?
HDP’yi niçin yazmıyorum?
04:0020/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
HDP hakkında neden yazmıyorsun diyor bir kısım okur makulesi. Ne yalan söyleyeyim, elim gitmiyor.
Eşbaşkanlarının çağrısıyla Kobani olaylarında 52 insanımızın ölümünden beri bu böyle. Zaten hayli zamandır HDP'nin yapmaya çalıştığı “siyasetten” ben bir şey anlamıyorum.Kürt aydınlarımızdan İlhami Işık da geçen gün söyledi; HDP'nin siyaseti artık Kürdi bir siyaset değil; “Her ne kadar 'özgürlüğü' vaat ediyorsa da özgürlükçü bir siyaset de değil…”Nasıl siyaset peki?Beyaz Türklere veya Cihangir zırtapozlarına kendini sevdirmek siyaseti mi?Belki bu da vardır, lakin elbette bundan ibaret değildir.İsrail terör devletinden, “Güneyde sevdiğim ülke” şeklinde bahseden Paralelcilerin “Süleyman abi”sinin bahsettiği şekilde bir siyaset değişikliği mi söz konusu peki? Yani, “üçüncü taraf” veya “üst akıl” tarafından “hizmete” alınma siyaseti mi geçerli? Bilmiyorum. Bilmediğim için de haksızlık yapmak istemem.Bütün bildiğim şundan ibaret: Dumanlı Ekrem'in arka kapıdan ziyaret edeceği bir parti haline geldikleri, Paralel yandaşı medyada boy boy arzı endam ettikleri, KCK'lı belediye başkanlarını toplama kamplarını çağrıştıracak şekilde kelepçeleyen Paralelcileri nerdeyse arkalamaya çalıştıkları… Tuhaf tabii, nerden bakarsanız tuhaf!Hele HDP Eşbaşkanı'nın söylemleri hepten tuhaf. O kadar ki, son dönemde tebarüz eden siyasetinin en belirgin vasfı “Erdoğan nefreti.” HDP neden bu çizgiye geldi? Ne barış ne Kürt halkının gasp edilen ontolojik haklarının savunusu ne şu ne bu; varsa yoksa “Erdoğan nefreti.” Şu hale bakar mısınız; bir zamanların “faşizme karşı omuz omuza savaş” sloganının yerini “Ak Parti'ye karşı CHP ve MHP ile omuz omuza” duruşu aldı.Savrulmanın böylesine ne denir bilmem ki?! CHP bidayetinden beri müesses nizamın veya vesayetin temsilcisi, MHP zaten malum…Nasıl oluyor bu?“Erdoğan'dan nefret koalisyonuna” dahil olmanın Kürt sokaklarına anlatılacak zerre miskali makul bir gerekçesi olabilir mi? Allah aşkına neydi o “Seni başkan yaptırmayacağız” afra tafrası?!Sahi dert neydi; kimi teskin etmek, kimlerin gözüne girmek istendi?“Üçüncü taraf”ın mı, Paralelcilerin mi, Cemal Hasangillerin mi?Bütün darbeleri destekleyen, Kenan Evren'in de uçağından inmeyen Cemal Hasan, Öcalan yakalandığında şöyle yazmıştı: “Başbakan Ecevit'in televizyondan açıklamasını dinlerken bir heyecan dalgası yalıyor içimi. Gerçekten tarihi bir an, bir dönüm noktası. Apo'nun yakalanarak Türkiye'ye getirilmesi, 1984'ten beri Cumhuriyet devletinin PKK'ya karşı verdiği haklı ve meşru mücadelede bayrağın zirveye dikilmesi, zaferin tescilidir...”Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ı Menderes'in akıbetiyle tehdit eden bu eleman, “barış süreci” başladığında ne yapmıştı peki? Ne yapacak, çılgına dönmüş, evvela arkadaşlarıyla koro halinde “demokrasi gelmeden barış olmaz” diye feryat etmiş, barışa engel olamayınca da naçar dağlara vurmuş, Kandil'de PKK lideri Karayılan'a, “Türkiye'de bazı çevreler diyorlar ki; bu defa Kürtler Türkleri satacak ve kendi istediklerini alırken, Erdoğan'ı da başkan baba yapacaklar…” demişti. HDP Eşbaşkanı bu tiplerin mi gözüne girmek istiyor?Yoksa… Ahmet Türk'ün üzerinden “Töplümsel süreç…” veya “Pırt mentö” diyerek Kürtlerin şivesiyle dalga geçen Yılmaz Özdillerin, Bekir Coşkunların gözüne mi? İlhami Işık ne kadar doğru söyledi: “Erdoğan peşmergenin Kobani'yi kurtarmasının önünü açmıştır. Kürtlerin, Erdoğan'la düşmanlık problemi olamaz bu doğasına ve varlık nedenine aykırıdır...”HDP Eşbaşkanı yanlış hesap yapabilir, pragmatik siyaset belasına piyasadaki “Erdoğan nefretinden” pay kapmak isteyebilir. Barajı böyle aşacağını düşünebilir.Nihayetinde siyasettir bu!Lakin…Piyasadaki “Erdoğan nefretinin” en önemli nedenlerinden birinin de Sayın Erdoğan'ın “baldıran zehri içmek pahasına” barış sürecini başlatması (Kürt kimliğini açıkladığı için soruşturmaya maruz kalan Şerafettin Elçi adına havaalanları açmasından Kürtçe yayın yapan TRT kanalı kurmaya kadar) olduğunu bu ülkede bilmeyen var mı?Sayın Erdoğan'ı sırf Kürt kimliğini tanıdı diye “vatana ihanetle” suçlamadılar mı?Bunca tehdide, bunca suikast girişimine, bunca nefrete maruz kalmasının en önemli nedenlerinden biri de Kürtlerin gasp edilen haklarını geri vermek değil mi?Allah aşkına söyleyin şimdi: HDP Eşbaşkanı bu nefretten pay alarak Meclis'e girse ne olur girmese ne olur? NOT: Adana ve Mersin'de HDP binalarına yapılan saldırıyı nefretle kınıyorum. HDP'ye saldırı yapılan her yerde (Eşbaşkanına rağmen) hepimiz HDP'liyiz diyorum
Kılıçdaroğlu’nun yeni kaya gibi adamı
04:0023/05/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Köşe yazarı arkadaşlarımız hemen her gün haklarında açılan bir davayla güne başlıyordu.
O dönemde Hakan Şükür kardeşim ve Dumanlı Ekrem de fakiri ihmal etmediler. Hülasa, 17 Aralık darbe teşebbüsüne karşı çıktıkları için sadece Yeni Şafak yazarlarına onlarca dava açıldı. “Bu basın özgürlüğüne vurulmak istenen büyük bir darbedir” diyen ne bir dernek ne bir platform ne de bir basın konseyi çıktı.En demokrat geçineni bile kulağının üzerine bi güzel yattı.Lakin… Aydın Doğan'ın yayın organının, “Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanına idam” şeklinde şecaat arz etmesi üzerine bir avukat (Rahmi Kurt) suç duyurusunda bulundu ya kıyametler koptu.Basın özgürlüğüne darbe vuruluyormuş!Seçkin hukukçularımızdan Kezban Hatemi de mahut spotu çeken Aydın Doğan'ın yayın organının (Hürriyet) anayasal suç işlediğini bir televizyon programında dile getirdi.Bana sorarsanız yine de mahkeme safahatına gerek yok.Zira… Söz konusu müstekreh spot vicdanlarda mahkum oldu, tıpkı “411 El Kaosa Kalktı” manşeti gibi. Vicdanlarda mahkum olmak da hiçbir mahkumiyete benzemez.Kılıçdaroğlu da mahut spotla aynı dalga boyunda lakırdılar ederek “Sonlarının Mursi gibi olmasından korkuyorlar” dedi.Oysa korkulması gereken akıbet, Mısır'ın Kenan Evren'i Sisi gibi olmaktır.Bu dünyadan Kenan Evren gibi gitmektir.Korkulması gereken…Şeyh Said veya Seyid Rıza veya Mustafa Pehlivanoğlu veya Adnan Menderes gibi boynunu ipe vermek değildir.Korkulması gereken şey zillete duçar olmaktır. Kaldı ki, Mursi de zerre miskali korkmuş olsaydı, Sisi'nin uzlaşma teklifini kabul eder, zillet içinde bir uzlaşıyı onurlu bir şehadete tercih ederdi. Etmedi.Ahlaklı ve onurlu insanlar yeryüzünün neresinde olursa olsun darbelere karşı çıkarlar.Gelgelelim…Kılıçdaroğlu darbelere karşı aldığı tutum bakımından gayet tutarlıdır. Bugün nasıl ki “Sonlarının Mursi gibi olmasından korkuyorlar” diyor, dün de “sonlarının Menderes gibi olmasından korkuyorlar” demeye getiriyordu. Can Dündar 2011'de, İnönü'nün, “Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal millet için meşru bir hak olur...” sözünü hatırlatınca, “Evet aynı durum... Daha vahim...” demişti.Evet, Kılıçdaroğlu'nun darbe ve darağacı sevdası değişmedi ama galiba “kaya gibi adamı” değişti.“Ergenekon nerede, üye olacağım” dediği dönemde “kaya gibi adamı” Soner Yalçın'dı, yeni kaya gibi adamı Dumanlı Ekrem oldu.Geçenlerde bu “yeni kaya gibi adam”ına, “Türkiye 1930'lu yılların tek parti döneminden daha kötü” deyiverdi. (Tek parti dönemi dediği de CHP'nin asrı saadetiydi ha!)Peki…Kılıçdaroğlu, “Yurtseverleri Silivri'ye dolduruyorlar” dediği dönemde bu “yeni kaya gibi adamı” ne yapıyordu?Ne yapacak, “henüz piyasaya çıkmamış kitabı kovuşturmak, kitap yazdığı için insanları içeri tıkmak nasıl bir kepazeliktir” diye sorduğumuzda, “Burada olan, kara propaganda seylâplarına kapılarak sağa sola savrulan bazı iyi niyetli insanlara oluyor” şeklinde racon kesiyordu.Soner Yalçın, yani, “eski kaya gibi adam” da o tarihlerde içeri atılanlar arasındaydı. Kılıçdaroğlu da bunun üzerine şöyle demişti: “Soner Yalçın, kalemini satmaz, besleme, yandaş değil. Soyadı gibi 'yalçın', kaya gibi bir adam…”Kılıçdaroğlu'nun bu eski kaya gibi adamı geçenlerde Sözcü gazetesinde yazdığı bir yazıda Mursi'nin “İran casusu” suçlamasıyla idama mahkum edildiğini belirttikten sonra şöyle diyordu: “Bugün siz; Mursi'nin İran casusu olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yapmayınız. Müslüman Kardeşler'in Şii'likle, İran'la ne ilgisi var? Mursi, başını Suudi Arabistan'ın çektiği ABD izniyle devrildi…”Kılıçdaroğlu, “Sonlarının Mursi gibi olmasından korkuyorlar” diyor ya, imdi soralım: Türkiye'de ne yapılmak istendi?“Eski kaya gibi adam”ın söz konusu yazısından okuyalım: “Türkiye'deki 'casusluk' iddiasıyla başlatılan soruşturmada Erdoğan, Selam Tevhit Örgütü'nün lideri olarak göstermekle kalınmadı; Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve İran'ın eski Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat ile birlikte hareket etmekle itham edildi!Erdoğan'ı sevmeyebilirsiniz. / Erdoğan'a karşı olabilirsiniz. /Ancak… Hakikate aşkla bağlı iseniz… / Hakkaniyetli iseniz.. / Uluslararası parmakların Mursi'yi idama götüren 'casusluk operasyonunun' benzerinin Erdoğan'a yapılmak istendiğini görmek zorundasınız…”
Gavurlara izin var da bize yok mu?
04:0025/05/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Bilenler bilir, Nâzım Hikmet, Mümtaz Osman müstearıyla Muhsin Ertuğrul'a da İsmail Cem'in babası İhsan İpekçi'ye de senaryolar yazmıştı.
Ne ki, başarılı işler değildi. Zaten Nâzım senaryo yazmayı bilmiyordu, gerçi bilseydi de Muhsin Ertuğrul'un elinden matah bir şeyin çıkması mümkün değildi. (Hazret, Alman sinemasının o teatral yapımlarını taklit etmekten öteye geçememişti.) İhsan İpekçi mi?Roman yazmışlığı da vardı. Hatta “İhsan Koza” müstearıyla “Zümrüt” adlı bir roman kaleme almıştı. Lütfi Ö. Akad da bu romanı filme çekecek, başrol oyuncusu Çolpan İlhan da abisi Attila İlhan'la onları tanıştıracaktı.Yıl 1959'du. Attila İlhan'ın “Ali Kaptanoğlu” takma ismiyle sinema serüveni başlamıştı. Filmin adı “Yalnızlar Rıhtımı”ydı.“Ben Sana Mecburum”un şairi, Türk sinemasına Nâzım Hikmet'e nazaran çok daha fazla katkı sunmuştur. “Şoför Nebahat”tan “Ver Elini İstanbul”a kadar bir yığın senaryo yazmıştır. (“Kartallar Yüksek Uçar” gibi dönemi itibariyle çok izlenen dizi senaryolarına da imza atmıştır.) Bütün bu gevezelikleri yapmamın bir nedeni var elbette. Nur Akalın'ın “Şehir Filmleri Attila İlhan” adlı çalışmasından aşağıdaki satırları aktarmadan evvel okuyucunun kemerleri bağlamasına fırsat vermek istedim.Yani…Şair ve romancı olmaklığından maada Yeşilçam tozu yutmuş bir senaristimize kulak vereceksiniz, dikkat isterim!E hadi, hazırsanız, Attila İlhan'ı daha fazla bekletmeyelim: “Filmlerde ezan olamazdı. Mevlit olamazdı. Cenaze sahnelerini, dini merasimleri gösteremezlerdi (…) ben şunu yazdım o zaman, çok iyi hatırlıyorum. Bizim sansür kurulumuz ezanı yasak ediyor, namazı yasak ediyor. İyi de biz yıllardan beri Amerikan filmlerinde kiliseleri görüyoruz. Ayinleri görüyoruz, çanlar çalıyor, mezarlarda definler yapılıyor, dualar ediliyor, nikahlar, kilisede yapılıyor. Bunların hepsini seyrediyoruz. Gavurlara izin var da, Müslüman olduğumuz için bize mi yok?(…) Burası, Müslüman memleketi. Gavurun filminde her çeşidini seyrediyorsun dini hareketin ama bizimkinde yok…”Attila İlhan, Nam-ı Diğer Kaptan, malumunuz Marksist idi. Bir zamanlar bu ülkede Nâzım Hikmetler, Kemal Tahirler, Attila İlhanlar vardı. Solcularımız şimdi “The Cemaat”in atanmamış imamları gibi. Gevşek ağızlılar.Yazık ki ne yazık! İçlerinde “dik konuşan” kimse kalmadı. Attila İlhan, söz konusu kitapta, Türk sinemasının Amerikan sinemasını piyasadan kovduğunu anlatır: “Yeşilçam işe başladığı zaman, Beyoğlu'nda bir tek Taksim Sineması Yeşilçam filmi gösteriyordu. Diğerlerinin hepsi Amerikan filmi gösteriyordu. 1960'lara geldiğimizde, Amerikan filmi gösteren tek sinema kalmıştı, Emek Sineması. Öbürlerinin hepsi Türk filmi gösteriyorlardı. Amerikan sineması piyasadan silinmişti (…) Türk sineması, piyasadan Amerikan sinemasını kovmuştu…”Acaba böyle mi?Tamam bir yanıyla doğruydu; Türk sineması Amerikan sinemasını ticari manada kovmuştu.Bu da kuşkusuz önemliydi.Atıf Yılmaz ustamız, “Söylemek Güzeldir” kitabında, ABD Başkanı Bush'un sinema salonlarımızda gösterilecek Amerikan filmlerinin yüzde 75'den az olmamasını Turgut Özal'dan istediğini anlatır.Peki… Dil veya muhteva veya mana planında ne olmuştu? Olan şuydu: Türk sineması Amerikan sinemasını kovmak şöyle dursun iliklerine kadar içselleştirmişti.En basit misal: Yeşilçam'ın çocuk yıldızları (Ayşecik, Ömercik, Sezercik) “Allah baba” diye dua ediyorlardı. Zaten bunun dışında Allah demek yasak gibi bir şeydi; Tanrı denilirdi. Uzun lafın kısası, Yeşilçam sineması, kendi kendimizi sömürgeleştirme maceramızın sinema planındaki karşılığından ibaretti.Yerli bedenlerle binlerce yılın yabancısı bir hayat naklediliyordu.Ne kadar ironiktir: Beyaz perdede “bedenimi satın alabilirsin ama ruhumu asla” diyen Yeşilçam sineması, gerçekte tam tersini yapmıştı.Türk sinemasının Amerikan sinemasını kovması, Kurtuluş Savaşı ertesi, Kurtuluş Savaşı'yla kurtardıklarımızın yaptıklarına benziyordu. İsmet Özel hani “Amentü” şiirinde, “Çanlar sustu ve fakat / binlerce yılın yabancısı bir ses / değdi minarelere; Tanrı uludur Tanrı uludur / polistir babam / Cumhuriyetin bir kuludur...” demişti ya aynen öyle. İnsanın kendi kendini sömürgeleştirmesinden, kendi zindanında müebbede mahkum olmasından daha vahim ne vardır?!Ali Şeriati, “İnsanın Dört Zindanı”nda natüralizm, historizm ve sosyolojizm ardından insanın bizzat kendisini de zindan olarak sayar. Hiç insan kendi kendisine zindan olur mu?Olmaz olur mu, bencilliğin bodrumu nereye varır sanıyorsunuz?Vesayetsiz yapamayan Türk aydını da bu zindana “Erdoğan nefretiyle” adeta level atlattı.Ah farkında değiller, bu nefret yüzünden bir paranteze dönüştüler. Artık adları farklı olsa da tek bir kişi, tek bir tiptirler. Hasan Cemal'den Nazlı Ilıcak'a Can Dündar'dan Murat Belge'ye kadar hepsi birden kendilerini Ertuğrul Özkök parantezine aldılar.ABD ve NATO Erdoğan'a müdahale etsin diyen New York Times gazetesinden pek farkları kalmadı.Her parantez gibi kapanmaya mahkumdurlar.
Pırt mento’dan HDP’ye Ne mutlu Türküm diyene
04:0026/05/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Eskiden esnaf ziyaretlerinde nasıl “yardım" topladıklarını Atasoy Müftüoğlu abimizin bir konuşmasından aktarmıştım.
Para kopartmak için ziyaret ettikleri esnaftan Ömer Bey'e nasıl da damardan girmişlerdi, hatırladınız mı?Gerçekten çok enteresandı.Abilerden biri, “Yahu Ömer Beyciğim, ben seni birkaç gün önce rüyamda gördüm!" diyerek başladığı “işlemi" şöyle sürdürmüştü: “Peygamber Aleyhisselam ve arkadaşları sizin eve doğru geliyorlardı. Tam sizin eve gelirlerken döndüler, Hüseyin Bey'in evine gittiler. Yahu acaba Peygamber Aleyhisselam niye Ömer Bey'in evine girmedi de Hüseyin Bey'in evine girdi diye sordum. Dediler ki, 'Bu Ömer Bey cemaate katkıda bulunmuyor, fakat bu Hüseyin Bey öff öfff, öffff veriyor, veriyor da veriyor, veriyor..."Haliyle Ömer Bey de çok etkilenmiş, şappadak çek defterini çıkartıp 25 bini yazmıştı. E tabii bu kadarcıkla kurtulamamıştı ama biz burada duralım, meraklısı için de “Böyle korkunç hırsızlık olur mu" başlıklı yazımızı (01. 02. 2014, Yeni Şafak) salık verelim… “Abilerin" esnaf ziyaretleri gayet olağandı. Zaten esnaf da bu ziyaretlere hazırlıklı olurdu.Vaziyet 17 Aralık darbe teşebbüsünden sonra biraz değişti galiba. Değişti dediğim, yardım / himmet gibi konulara “AK Parti'den oy çalmak" da eklendi. Lakin her esnaf da artık helva değil. Çok şükür sorgulayanı, dahası karşı çıkanı da var.Mesela şöyle:-Müsaade ederseniz evvela sebebi-i ziyaretimizi arz etmek isteriz…-Efendim hiç zahmet etmeyin. Biliyorum. Tedarikliydim zaten, bir köşeye ayırdım sizin payınızı. Bu ay çok şükür işler de fena gitmedi. -Yok, yanlış anladın, ziyaretimizim nedeni bu sefer himmet değil. Gerçi o da olur gelmişken, ama, biz şimdi oy istemeye geldik.-Oy?!!-Evet, oy. -Hayırdır, parti mi kurdunuz, benim haberim yok! -Yok, kendimize değil. CHP'ye oy istiyoruz. -CHP'ye?!!-Evet, CHP'ye.-Yok canım… Şaka yapıyorsunuz siz!-Çok ciddiyiz. -Allah'ım ya Rabbim! Ben hangi günahı işledim de böyle bir teklife maruz kaldım! -Yani, CHP oy vermem mi diyorsun?-Ne demek yahu, mümkün değil. Benim CHP'yle ne işim olur.-Muhterem kardeşim, tamam. Vermek istemiyorsan biz de zorlayacak değiliz… Sen şey yap… E'ee… MHP'ye ver o zaman. -O da olmaz. -HDP olur mu?-HDP?!! -Evet…-Yahu siz 30 Mart seçimleri öncesi gelip, “AK Parti, PKK'nın partisi HDP ile anlaşmış vatanı bölecek" demiyor muydunuz? Şimdi nasıl olur da böyle bir teklifte bulunursunuz? -Olmaz mı diyorsun yani?-Allah Allah, tabii olmaz.-Hiç mi olmaz?-İmkan ve ihtimali yok. -Muhterem kardeşim peki, öyle olsun. Biz de zorlamıyoruz zaten. O zaman iyisi mi sen, 7 Haziran'da sandığa gitme. Olur mu?-Niye gitmeyecekmişim? Anlamadım? -Şimdi şöyle muhterem kardeşim. Bediüzzaman Hazretleri'nin, “Eûzü billahi mine'ş-şeytani ve's-siyaset" diye düsturu vardır, bilirsin. Siyasetten uzak durmakta hayır vardır. Boş ver sen sandığa gitme.-Ama siz benden biraz önce CHP'ye, olmadı MHP'ye o da olmadı HDP'ye oy vermemi istediniz. Sandığa gitmeden nasıl oy verecektim acaba?!Uzun lafın kısası, “Erdoğan nefreti" sadece bu “mübarekleri" değil “ulusolcuları" da tastamam rezil rüsva etmeye başladı. Mesela, Sözcü gazetesinden Bekir Coşkun geçen gün öyle bir yazı yazdı ki tam ibretlik.Nasıl mı? CHP veya MHP'ye oy vermeyecek olanların HDP'ye oy vermesini istedi, daha ne olsun! Aslında Doğu Perinçek'in Vatan Partisi'ne de oy verilebilirmiş ama o barajı aşamazmış. Yoksa HDP yerine Vatan'a da verilebilirmiş. Daha düne kadar “Andımız" vesilesiyle, “Türküm, doğruyum, çalışkanım nerene battı?" şeklinde nezih çıkışlar yapan bu beyefendi, bir defasında da, “pırt mento" ve “beşbeken" diyerek Kürtlerin şivesiyle dalga geçmiş, ben de, “Anadilinde konuşmasını yasak ettiğiniz insanların Türkçesiyle alay etmeye utanmıyor musunuz?" demiştim. Aslında…Hürriyet'ten Habertürk'e Cumhuriyet'ten Sözcü'ye kadar yazdığı tüm gazetelerde “açılım" veya “barış süreciyle" dalga geçen, itibarsızlaştırmaya çalışan, bu süreçlerin mimarı Sayın Erdoğan'ı “hain" ilan eden bu beyefendinin ezik bir şekilde HDP'ye oy istemesi mesele değil.HDP nasıl oldu da Bekir Coşkunlara kadar yuvarlandı mesele burda.
AK Parti’yi neden eleştirmiyorsunuz?
04:0027/05/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Bazen olur böyle, bir konuya değinmeyi kafanıza koyarsınız, ama, gündemin yoğunluğundan bir türlü sıra getiremezsiniz.
Kafaya koyduğunuz o konunun gündeme dayanıklı olacağına duyduğunuz güvenin de etkisi vardır bunda. Kaçmıyor nasılsa dursun biraz daha, dersiniz.Böyle oldu.Çok değer verdiğim bir bilim adamının geçenlerde yayımlanan bir söyleşisinden altını çizdiğim satırları iktibas etmeyi hep erteledim.Neyse artık, nasip bugüneymiş.Gündem fırsat vermedi dedim diye sanmayın ki hepten gündemin uzağına düşeceğiz.Cumhuriyet projesi neyi başaramadı, AK Parti neye tekabül ediyor, 2002'de gerçekte ne oldu?.. Kim mi bu bilim adamı?Türkiye'nin dünyaca tanınmış bilim adamı. Birçok ülkede makaleleri kitapları yayımlanmış dünyanın sayılı tarihçilerinden…Yale Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Kemal Karpat.Yazdığı ne varsa büyük bir dikkat ve rikkatle okumaya çalıştım. Nehir söyleşileri dâhil… Hatta bu köşecikte, “Dağı Delen Irmak”la ilgili naçizane bir yazı da dercetmiştim. Prof. Karpat Romanya'da doğdu. Ne ki Romanya'da Türk, Türkiye'de de Rumen muamelesi görmüştür. Kendisine bir hedef seçmiştir. Burası önemli.Zira onun hedefi aynı zamanda yeri ve yurdudur. Hedefi de şudur: Türkiye'ye hizmet etmek…Bu hedeften ilerlemiş yaşına (1924 doğumlu) rağmen hayatının hiçbir döneminde milim sapmamış, hülasa, yerine / yurduna hep sadık kalmıştır. Söz konusu yazımda (yer / yurt edinme tarzı bakımından) Eric Hobsbawm ve Edward Said'le arasında benzerlik kurmuştum. İskenderiye doğumlu Yahudi bir göçmen olan büyük tarihçi Eric Hobsbawm nihayetinde bir “yersiz yurtsuzdu.” Gençliğinde girdiği Komünist Parti'den zihinsel olarak kopsa da fiilen kopmamasının en önemli nedeni Komünist Parti'yi “yer / yurt” edinmesiydi.Edward Said malumunuz Hıristiyan bir Arap'tı. “Filistin Davası”na ömrünün sonuna kadar verdiği desteği adeta “yer / yurt” edinmişti.Prof. Karpat'ın geçenlerde Star gazetesinde bir röportajı yayımlandı. (Selim Efe Erdem'in gerçekleştirdiği bu röportajın tamamını arşivden bulup okumanızı isterim.) Tarihçimiz yönetici elitle halk arasındaki kültürel yabancılaşmaya vurgu yaptıktan sonra Cumhuriyetin asıl eksikliğinin ekonomik alanda olduğunu şöyle dile getiriyor: “Bizde devlet fabrikaları kuruldu ve zararları vatandaşın vergileriyle tamamlandı. Eskiye nazaran halk daha fakirleşti. Aynı zamanda laiklik adına bir çeşit Türk pozitivizmi getirildi…”Peki Cumhuriyetin kurduğu modernist yapı nasıl bir ekonomik temele dayanıyordu?Prof. Karpat'a göre köylünün verdiği vergilere. Nasıl oluyordu peki?Nasıl olacak, “Bürokratik yapı genişledikçe, ekonomik ihtiyaçları arttıkça, onun kendi halkını sömürüsü de o nispette artmaktaydı…”Bürokratik yapının vesayetine karşı AK Parti ile 2002'de bir “halk ihtilali” yaşandığını gayet net bir şekilde dillendiren Prof. Karpat, Türkiye'de demokrasinin ana davalarından bir tanesinin de halka maddi refah getirmek olduğunu belirtiyor. Peki Ak Parti'yle kurulan Yeni Türkiye'de her şey tıkırında mı?Değil.Prof. Karpat'a kulak verelim: “Türkiye artık, kendini buldu (…) Türkiye'yi bu yoldan alıkoymak veyahut başka bir yöne itmek, Türkiye'yi mahvedecektir. Türkiye'nin başına sonsuz dertler çıkarabilecektir. Demokrasiyi getirenler, nasıl bir toplum yarattıklarını anlamalı ve ona göre hareket etmeli. Bir yerde, ütopyalardan vazgeçelim. Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupalı olma ütopyasıyla modernleşme değil gerileme, fakirleşme oldu. Halbuki o cumhuriyetin ilk yıllarındaki demokratik ruh muhafaza edilseydi Türkiye bugün çok farklı yerlerde olabilirdi...”İşte eleştiriyle husumet arasındaki fark budur. Keşke kendilerine “muhalif” diyen ama özde vesayet yandaşlığından kurtulamayanlar da dedikodudan, düşmanlıktan bir nebzecik kurtulabilseler de şöyle kallavi bir eleştiri getirebilseler. Nerdeee!Hadi çapları müsait değil bari bu eleştiriyi fehmedebilseler.Matine-suare küfretmek, nefret suçu işlemekten öteye geçip de neden Ak Parti'yi adam gibi eleştirmiyorlar?İşleri güçleri kin, nefret, lagaluga. Neyse… Fakire soracak olursanız, AK Parti ütopya peşinde değil. Kimi sıkışmaların yaşandığı her dönemde de AK Parti iç dinamiklerini devreye sokup (hem de muarızlarının hiç tahmin edemediği şekilde) “inşirah” sağlamıştır.Saygın eleştiri yapmanın yolu her şeyden evvel hakkaniyetli olmaktan geçer.Kendilerine “muhalif” diyen muhteremler birazcık hakkaniyetli olabilselerdi Prof. Karpat gibi şu gerçeği de teslim ederlerdi: “AK Parti döneminde ekonomik ve kültürel bakımından Türkiye değişti, dünyaya açıldı. Yeni bir toplum yeni bir ülke ortaya çıktı. Ve Türkiye, bu sayede dünyaca hürmet gördü…” Prof. Kemal Karpat'la bitirelim: “Ben yurtdışında gittiğim her yerde 'Türkiye ne kadar gelişti', 'Türkiye'de demokrasi ne kadar ilerledi?', 'Türkler gerçek manada medeni bir ülke oldu' sözlerini işiterek gurur duyar oldum. Ondan önce 'Türkiye geri bir memleket', 'Ekonomik gelişmeye kabiliyeti yok', şu yok bu yok tenkitleri işitirdim. 60'lardan itibaren 'Gene askeri darbe oldu. Sonraki darbeniz ne zaman?' denirdi. 2005 sonrası ise 'Ne kadar ilerlediniz' dendi. 10 sene içinde Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri 3 katına çıktı. Bunlar, demokrasi sayesinde oldu. Bunu ısrarla söylemek istiyorum…”
Yedinci katta alınan korkunç karar!
04:0030/05/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Edgar Allan Poe, “Morgue Sokağı Cinayeti”nde, “Şu sıralar meşgul olduğumuz türdeki soruşturmalarda 'ne oldu' diye sormaktan çok 'daha önce asla olmamış ne oldu' diye sorulmalıdır” şeklinde akıl yürütür.
Kesin gerçeğe ulaşmak için biz de soralım: Türkiye'de daha önce asla olmamış ne oldu?Bence hiçbir şey!Ne zaman bu ülke ayağa kalkmanın yolunu tutsa hep kirli ittifaklar devreye girmedi mi? Hep bir çelme atmadılar, hep bir kumpas kurmadılar mı? Bugün de Türkiye'nin ileri gitmesine engel olmak, “Yeniden Büyük Türkiye”nin inşa sürecini durdurmak için korkunç bir “cinayet” tasarlandı. Tıpkı daha önce tasarlanan cinayetler gibi.27 Mayıs 1960 darbesi, demokratik normale karşı korkunç bir cinayetten başka bir şey değildi. Cellatlar hâlâ aramızda. Arada bir kafalarını uzatıp, Menderes'in akıbetiyle tehdit ediyorlar işte.Aslında çok eskilere gitmeye de gerek yok, düne bakalım, 28 Şubat'a… Merhum Erbakan'ın başbakanlığını yaptığı REFAHYOL hükümeti emekli ve memurlara tarih boyunca görülmemiş maaş artışı yapmıştı.Kaynak mı?Havuz sistemiyle faizcilerin, beleşçilerin, milletin kanını içen soyguncuların hortumlarını kesmiş, milletin gelirini milletin cebine akıtmıştı. (İstanbul sermayesi o günden beri “havuz” kelimesinden bile nefret eder. Havuz onlara hortumlarının kesilmesini hatırlatıyor çünkü.)Bir de, Erbakan Hoca müstekbirlere rağmen D- 8'i kurmuştu.Ne oldu peki? İstanbul sermayesi, 5'li çete, medya seçilmiş demokratik hükümeti düşürmek için topyekûn saldırıya geçti. Demokrasiye balans ayarları, Fadime Şahinler, G-garnizon brifingleri gırla gitti.Kirli bir ittifak devredeydi. Erbakan hakkında, “O adamı hiçbir zaman sevmedim” diyen Fethullah Gülen de mahut ittifakta yerini almakta gecikmedi. O kadar ki, “Beceremediniz artık bırakın” sözü Aydın Doğan'ın amiral gemisine (Hürriyet) manşet oldu. Dindarlara ve muhafazakarlara karşı (irtica diye kodlamışlardı) “Topyekun savaş” manşetlerinin atıldığı 28 Şubat'ta başörtülü öğrenciler, PKK'dan öncelikli tehdit sayılmaya başlanmıştı.Hülasa…Postmodern darbecilerin tehdit değerlendirmesinde kızlarımızın başörtüsü, Kur'an Kursu ve çocukların yaz aylarında Kur'an okumayı öğrenmesi, PKK tehdidinin önüne geçmişti. Çok enteresandı…Daha evvel her gün bir askerimizi şehid eden PKK da, 28 Şubat süreci boyunca, bu tehdit değerlendirmesine uygun şekilde hareket etmek için “çatapat” bile atmamıştı. Kara ittifak için “üst akıl” sanki düğmeye basmıştı.Pardon, ben “sanki” mi dedim?İyi de, Sevgili Cengiz Çandar, İsrail ve ABD'nin 28 Şubat'ın arkasında olduğunu şöyle anlatmamış mıydı: “ABD post-modern darbeyi destekledi. Meğer 28 Şubat'tan iki hafta sonra, 12 Mart cumartesi günü Washington'da Dışişleri Bakanı Albright'ın çağrısıyla bakanlığın yedinci katında, Türkiye toplantısı yapılmış… Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle hepsi orada. Türkiye'ye ilişkin olarak ne yapılmalı, o gün konuşulmuş. Toplantıdan çıkan sonuç, 'doğrudan askerî bir darbe olmadan bu hükümet gitmeli' olmuş…”Taraf'taki 16. 04. 2012 tarihli söyleşide Neşe Düzel'in, “İsrail destekli bir darbe miydi 28 Şubat?” şeklindeki sorusuna da gayet net cevap vermişti: “Tabii öyleydi. Türkiye-İsrail işbirliği ve askerî ilişkileri 28 Şubat'la nereden nereye gitti, hangi rakamlara ve mali boyutlara vardı görmek gerekir…”Evet, görmek ve hatırlamak gerekir…Erbakan'ın havuz sistemiyle hortumlarını kestiği faizcilerin, soyguncuların mahut postmodern darbeyle bankaların içini nasıl boşaltıklarını, milyarlarca doları nasıl çaldıklarını, Türkiye'yi nasıl 1 milyar dolara muhtaç ettiklerini, uzun lafın kısası, şahlanmak üzere olan ülkeyi nasıl bitirdiklerini hatırlamak gerekir. Kemal Derviş adeta bir sömürge valisi gibi karşılanmıştı. Türk matbuatı beyaz adamı hayranlıkla izleyen Afrika yerlileri gibiydi. “Derviş sabah kahvaltısında şunları yedi, sabah sporunu şöyle yaptı” şeklindeki haberlerden geçilmiyordu. Kemal Derviş Türkiye'yi iflastan kurtaracaktı. Türkiye'yi kurtarmak dediğim de, IMF'den 1 milyar dolar kredi alacaktı. Aldı da. Bunun için de Meclis'ten bir gecede bilmem kaç yasa çıkartılmıştı. Hatırlamak gerekir…Gezicilerin önde gidenlerinden işveren Cem Boyner, borçlarımızı ödemek için Güneydoğu'dan toprak satalım diyordu.Bu ülke… Erdoğan'ın Ak Parti hükümetleriyle oralardan buralara, yani, IMF'ye borç verecek düzeye geldi.Lakin…Kara ittifak şimdi yine devreye girdi, Türkiye ne zaman ayağa kalksa girdiği gibi. Yine bir yerlerden düğmeye basılmış sanki. Bu kirli ittifak başarırsa, Kürdün payına düşen yine “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” olacak, hiç kuşkunuz olmasın.Hazin olan şudur: Mahut ittifakta HDP koçbaşı olarak kullanılıyor. Yoksa ne diye “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır, hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyen ulusalcılardan bile destek görsün. Maksat tek: Türkiye'yi eski karanlık günlere döndürmek! Başarırlarsa, “muhafazakarların” payına düşen de tekrar “öz yurdunda garip öz vatanında parya” olmaktır.Alevi Sünni, Kürt Türk topyekûn Türkiye'nin payına düşen de IMF'ye tekrar muhtaç hale gelmektir. Yıllar sonra başka bir Sevgili Çandar'dan kaçıncı katta korkunç karar alındığını öğrenirsiniz, ama, iş işten geçer.Kardeşlerim iş işten geçmeden sandığa gidin ve bu sefer bu korkunç tuzağı bozun.
.Tebrik ediyorum çok rezilsiniz
04:001/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Paralelcilerin “Cumhuriyet gazetesi imamı" gibi çalışan malum eleman, “casusluk" soruşturmasına maruz kalınca “susmak yok" demiş.
Demek ki, “İkinci el paralel malzeme" yakmaya devam edecek. Cumhuriyet gazetesi bir süredir bu yakıtla çalışıyor. “İkinci el" diyorum, çünkü paralel örgütün bu ülkenin Milli İstihbarat Teşkilatına bu ülke topraklarında yaptığı saldırıdan elde ettiği malzemeyi Aydınlık gazetesi aylar önce tüketmişti. Yanlış anlaşılmasın; Aydınlık gazetesinin, matine suare “F tipi" deyip de mahut malzemeyi kullanması dışında bir çelişkisi yok. Zira baştan beri Esat'ı desteklemişlerdi, tıpkı Saddam'ı destekledikleri gibi.Lakin Cumhuriyet gazetesinin “susmak yok" diyen “atanmamış imamı" ve şürekâsı öyle değil.Her daim “üst akıl"la gayet uyumlu hareket ettiler. Şürekası dedim de aklıma geldi… “Casusluk" soruşturmasına neden olan “MİT Tırları" haberi nedeniyle Cumhuriyet gazetesinin “atanmamış imamını" tebrik eden Sevgili Çandar, Amerika Bağdat'a bomba yağdırırken, (mealen) “Şimdi Bağdat'ta çay içip seyretmek vardı" şeklinde hayıflanmıştı.Sevgili Çandar 19 Kasım2011'de ne demişti biliyor musunuz?Şunu: “Suriye rejiminin mukadder çöküşünü gözyaşlarını içine akıtarak izleyen başka çevreler de var ve bunların arasında, paradoksal biçimde, bazıları iktidara çok yakın 'İslamcılar'ın bir bölümü de yer alıyor. Bunlar, dünyanın her köşesinde ve Ortadoğu'daki her gelişmenin ardında, ABD'nin yazdığı bir 'master plan' bulunduğuna inandıkları ve akılları küfür ile eş anlamlı 'BOP'la dolu olduğu için, Suriye ve dolaylı olarak İran'ı karşısına yerleştiren herhangi bir gelişmeye alerji duyuyorlar ve Türkiye'nin Suriye'ye karşı 'macera'ya girişmesi ihtimalini öne çıkartıyorlar…"Sevgili Çandar şimdi kalkmış hiç utanmadan “MİT Tırları" muhabbeti yapabiliyor.O tarihlerde şöyle cevap vermiştim: “Medyada Suriye politikamıza eleştirel yaklaşan benim bildiğim hepi topu iki - üç 'İslamcı' kalem var'. Bunlar da her şeyden (…) Suriye rejimine de asla ve kat'a ağıt yakmıyorlar. Tam aksine, Baas rejimlerinin alayına bidayetinden beri (hem de kromozomlarına kadar) karşılar…" (21 Kasım 2011, Yeni Şafak)Evet, Üstadımız Sezai Karakoç başta olmak üzere, gazetemiz yazarlarından Akif Emre ve bendeniz Suriye'nin “tuzak" olduğunu söylüyorduk. Sevgili Çandar da işte buna karşı çıkıyordu. Gelgelelim bu konuda hiç yalnız değildi. Açın bakın Zaman gazetesinin arşivine; Türkiye'yi Suriye'ye girmesi için nasıl fiştekleyip durduklarını göreceksiniz.Sonra ne oldu?Ne olacak, mezhep kavgası tehlikesine dikkat çekerek Suriye'ye girmeye karşı çıkan herkesi “İrancı" olmakla suçlayan paralel çete MİT TIR'larına operasyon yaptı.Neden peki? Çünkü “dönemin başbakanı" Sayın Erdoğan da bu tuzağı görmüş, “bizi mezhep savaşına çekmek istiyorlar, bu kirli savaşa girmeyeceğiz" yollu bir çıkış yapmıştı.Reyhanlı katliamı, Sevgili Çandar'ın dediği gibi “maliyet" değil, bir bedeldi. Doğrusunu isterseniz, Gezi gericiliği de 17 Aralık darbe teşebbüsü de nihayetinde bir “bedel"den ibaretti. Türkiye'nin “üst akıldan" bağımsız hareket etmesinin bedeli…Suriye politikamıza eleştirel yaklaştığımız için dün bizleri jurnalleyen sevgili Çandar bugün paralelcilerin “MİT Tırları" ihaneti üzerinden Türkiye'yi bütün dünyaya karşı teröre destek veren ülkeymiş gibi göstermeye çalışan “Cumhuriyet gazetesinin atanmamış imamı"nın “susmak yok" lagalugasını tebrik ediyor.Ben de bu birbirlerine yuvarlanma tekniklerini tebrik ediyorum; doğrusu pek yakıştılar.Cumhuriyet'in atanmamış imamı da 28 Şubat dahil hiçbir netameli dönemde susmamış, hep vesayetçilerden yana konuşmuştur.Şimdi de paralelcilerin vesayeti adına konuşmaktan başka bir şey yapmıyor.Sadece haksızlık karşısında susmuştur. Haksızlık ve zülüm karşısında.Mesela, Suriye asıllı ABD vatandaşı 3 Müslüman gencin hunharca katledilmesi karşısında dut yemiş bülbüle dönmüştür.
Sezai Karakoç’a yapılan büyük saygısızlık
04:002/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Ne yaparsanız yapın; isterseniz sağcıyla sağcı solcuyla solcu, Kürt'le Kürt Türk'le Türk, dinliyle dinli dinsizle dinsiz, Müslümanla Müslüman Yahudi'yle Yahudi olun.
Bütün bu “olmayışlarınıza” da ister “hoşgörü”, ister “diyalog” deyin.Dün “toplama kampına” götürürcesine kelepçeleyip sıraya dizdiğiniz belediye başkanlarını, bugün canınız isterse arka kapılardan girip ziyaret edin. Türkiye aleyhine lobi faaliyetleri için şeytanla bile pazarlığa oturun isterseniz.Bütün bir yeryüzündeki mağdur ve mazlumların umut ışığı olan Türkiye'yi teröre destek veren ülkeymiş gibi göstermek için istediğiniz kumpası kurun, kurduklarınızı da matine- suare köpürtün. Hülasa, dilediğiniz kadar kendinizi iptizale uğratın. Lakin…Sezai Karakoç'a dokunmayın!Her güne uyandığımda iyi ki bu Şehr-i İstanbul'da o yaşıyor diyorum. Ve, onun yaşadığı şehirde yaşadığım için gurur duyuyorum.Sezai Karakoç'u kirli emelleriniz için çarpıtmaya kalkışmayın!Hiç kimseden hiçbir şey istemeyen, dünyanıza, dünyalıklarınıza dönüp bakmayan, televizyonlarınıza gazetelerinize tenezzül etmeyen Doğu'nun bu en büyük dava adamına saygısızlık yapmayın.Sezai Abinin bir partisi var; Yüce Diriliş Partisi. Bir davası var; 60 yıldır hiç eğilmeden bükülmeden, hiçbir zaman taviz vermeden savunduğu. Yalan yanlış haberlerinizle Sezai Karakoç'u incitmeyin!Onu incitmek bu şehrin surlarını, camilerini, çeşmelerini, çınar ağaçlarını, güvercinlerini, kitabelerini, “mezarlardan da yükselen baharlarını” incitmek gibidir.Türkiye Cumhuriyetinin seçilmiş cumhurbaşkanına hakaret ediyor, “Yezid, Firavun…” diyorsunuz.Hadi diyelim “inlerinize” giriyor da ondan böyle terbiyesizlik yapıyorsunuz. Peki Sezai Karakoç'tan ne istiyorsunuz? Dumanlı Ekrem'inZaman gazetesi geçen gün şöyle bir haber yayımladı: “Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı şair ve yazar Sezai Karakoç, AKP'nin uzun süreli halk desteğine rağmen temel meselelerde elle tutulur bir ilerleme kaydetmediğini belirtirken dış politikanın da başarısız olduğunu kaydetti. Karakoç, 'İslam dünyası ile gelinen nokta fecaattır. Türkiye'nin geleceği karanlık ve diğer ülkelerle çatışma tehlikesiyle karşı karşıya.' dedi…”Sezai Karakoç, AK Parti'yi eleştirmişmiş. Yeni bir şey mi bu? Kaldı ki bir partinin genel başkanı olarak eleştirecek tabi. Kimi eleştirilerini de, siz AK Parti'ye toz kondurmadığınız yıllarda, bu köşecikte iktibas etmiştim. Çarpıtarak haberleştirdiğiniz söz konusu yazısında muhalefet partilerini de eleştiriyor, neden o kısmı yok sayıyor, adeta sansürlüyorsunuz. Ayıp değil mi?Sezai Karakoç üstadımız, 30 Mayıs 2015 tarihinde Yüce Diriliş Partisi'nde yaptığı konuşmada (yucedirilis.org.tr'den isteyen tamamını dinleyebilir) bu saygısızlığınıza bakın nasıl veryansın etti: “Türkiye'nin geleceği için şu anda bir umut olup olmadığını değerlendirdim ve umut yolunu da kendimce gösterdim. Şimdi böyle bir yazıyı, altmış yıldır yayın yapmış herkesin tanıması gereken bir kişinin bu yazısını, bir gazete aldığı zaman ne yapması lazım? Önce özetlemesi lazım (…) Halbuki ne yapmış (…) iktidarı eleştirdiğim kısmı almış, onu da kendinden kelimeler de ekleyerek, 'fecaat' kelimesi yok benim yazımda. Öyle bir kelime yok ve sadece hükümetin eleştirisi de yok, muhalefetin eleştirisi de var. Türkiye'nin durumu da var, yol da gösterilmiş, ama bunu alıp işte sadece hükümete yönelmiş bir eleştiri olarak kendinden de kelimeler ekleyerek ('geleceğimiz karanlık', 'fecaat' ) yansıtmışlar (…) Peki muhalefet? Türkiye'nin durumu? Hiçbiri yok (…) Yazdığımız bir şeyi doğru dürüst yansıtır sonra tümünü eleştirirsin, ona bir şey diyemem, ama önce doğru yansıt (…) Basın ahlakı falan, o zaten yok. Onu bıraktım ben. Ben normal ahlaktan bahsediyorum. Bir Müslümanın ahlakına yakışmaz bu…”AK Parti'ye duyduğunuz kin ve nefrete meze yapmak için Sezai Karakoç'un sözlerini de çarpıttınız ya iflah olmazsınız.Sahi bu “çarpıtma ahlakını” nerden öğrendiniz, Aydın Doğan'dan mı? Hürriyet gazetesi bir süre önce “Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanına idam” şeklindeki spotlarına gelen tepkiler üzerine savunma gereği duymuş, “Sayın Cumhurbaşkanına Sesleniyoruz” başlığı altında, “Üstat Necip Fazıl'ın dediği gibi bizi 'Öz yurdumuzda garip, öz vatanımızda parya' mı yapmak istiyorsunuz?” ifadesine yer vermişti.Necip Fazıl üstadımızın oğlu Mehmet Kısakürek de twitter hesabından şöyle demişti: “Hürriyet'in haysiyetsizliğine bakınız! Can düşmanı Üstadı- hem de CB'na karşı nasıl da kullanıyor!!!”Bu ahlakı Aydın Doğan'dan mı öğrendiniz diye sordum ama tam tersi de olabilir. Belki de mahut ahlakı Aydın Doğan sizden kapmıştır, kim bilir!NOT: “İkinci Yarı Başlıyor” spotu başta olmak üzere AK Parti reklamlarını kim yapıyor doğrusu çok merak ediyorum.
Gelin bu darbe planını deşifre edelim
04:003/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Kılıçdaroğlu'nu hayli zamandır yazmıyorum, yazmak da istemiyorum, bir bakıma yakasını bıraktım; lakin, ben bıraktım o kendi yakasını bırakmadı.
Gitti en sonunda kendini klozet polemiğinin içine attı. Şimdi de çırpınıyor çıkmak için… Yahu ne güzel vaatlerde bulunuyorsun muhterem. Onu vereceğim, bunu vereceğim, asgari ücreti şuraya çıkaracağım, diyorsun. İnsanoğlu nisyan ile maluldür elbet inanan çıkacaktır. İktidar olamayacağın için nasılsa hiçbir vaadini gerçekleştirmek zorunda da değilsin. Ezkaza koalisyon filan olsa da, tıpkı eski günlerdeki gibi Kemal Derviş'i çağırır, “Kurban olayım, şu IMF'den 1 milyon dolar kredi al, bir gecede kaç yasa istiyorsan cebinde bil”, dersin. Hülasa, vaatlere devam et, hatta el yükselt, ne diye durduk yere klozete saplanıyorsun…Sayın Bahçeli'yi de yazmak istemiyorum. Benim bildiğim milliyetçi bir lider her şeyden evvel, benim ülkemin cumhurbaşkanına veya başbakanına yabancılar operasyon çekemez, diyebilmelidir. “Benim ülkemin milli istihbaratına kökü Amerika'da olan bir örgüt operasyon yapamaz. Bunun hesabını sormayan hükümet de bir dakika iktidarda kalamaz” diye kükreyemeyen milliyetçiyi ben ne yapayım, millet ne yapsın! Aslında Bahçeli daha önce böyle değildi. Pensilvanya, 12 Eylül 2010 referandumunda, “İmkân olsa mezardakini bile kaldırarak 'evet oyu' kullandırmak lazım” dediğinde, “Ölüyü mezardan kaldırıp oy kullandıracağına ABD'den gel oy kullan” diye posta koymuştu. Şimdi neden gıkı çıkmıyor? Hem de, MİT TIR'larına yapılan ihanet operasyonundan casusluk soruşturmalarına kadar “paralel yapı” karaya vurduğu halde!Anlamak zor…Perinçek geçenlerde, “Bir kaset çıkarıyorlar CHP'de genel başkan değiştiriyorlar. MHP'nin bir kaseti ile listelerini değiştiriyorlar. Diğer kasetler çekmecede duruyor. İki kasetlik canı olan partiler mi Türkiye'nin sorunlarını çözecek?..” demişti.Gerçekten de 2011 seçimleri öncesinde MHP'nin listeleri kaset marifetiyle değiştirilmişti.Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun da MHP'yi sarsan kaset komplosunun “paralel örgütün” işi olduğunu dermeyan etmişti. Sayın Bahçeli hâlâ neden susuyor? Bir genel başkan partisine kurulan mahut kaset komplosunun hesabını neden sormaz? HDP Eşbaşkanı'na gelince, ki inanın hiç “gelesim” yok, zira 52 kişinin ölmesine sebep olmuştu.Gelgelelim…“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” derler ya, HDP Eşbaşkanı'nın da aldığı ahlar çıkmaya başladı.Nasıl mı? Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun'un umudu haline geldi, daha ne olsun. Fakat hakkını teslim edelim: Sayesinde Murat Belge ve Şahin Alpay'ın Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun'a kadar yuvarlandığını herkes görmüş oldu.HDP Eşbaşkanı geçen gün, “AKP'yle kesinlikle koalisyon yapmayız, CHP ile koalisyon yapmayı oturup konuşabiliriz” dedi. Söz konusu söyleşide MHP'ye de bi ufaktan yeşil ışık yaktı. Sırf “barış sürecini” başlattığı için Sayın Erdoğan'ı “vatana ihanetle” suçlayan MHP'ye yeşil ışık yakacaksın, “Türkiye vatandaşlığı” tanımına bile karşı çıkan CHP'yle koalisyon yapmaya hazırım diyeceksin, AK Parti'yi “Eski Türkiye”nin bilumum aktörleriyle el ele verip şeytanlaştırmaya çalışacaksın…Nedir bu? Şudur: Son bir yıl boyunca hemen her yazımda belirttiğim üzre darbe hazırlığı yapılıyor.Daha doğrusu, ya CHP- HDP- MHP koalisyonuyla AK Parti iktidardan düşürülecek ya da darbe yapılacaktır. Bu meyanda Akşam gazetesi yazarı Kurtuluş Tayiz'in “PKK / HDP B planı mıydı?” başlıklı yazısını herkese önemle tavsiye ederim.Kurtuluş'un mezkur yazısının her satırını okumanızı isterim ama yine de şu kadarcığını buraya alayım: “Darbenin arkasındaki uluslararası gücün A planı Pensilvanya idi; ama Cemaat başarısız olup deşifre olunca, B planı devreye sokuldu. Pensilvanya merkezli darbe sürecinin yerini HDP ve Kandil merkezli yeni bir darbe süreci aldı. 17-25 Aralık'ta Cemaat'in arkasında toparlanan CHP, MHP, Doğan grubu, Cumhuriyet ve Cemaat medyası bu kez HDP'nin arkasında birleşti. (…) HDP ve PKK'nın B planı olduğunu bana düşündüren gelişme, bu yapının 17-25 Aralık darbe koalisyonuyla hızla bütünleşmesi ve bu güçlerle birlikte hareket etmesi oldu. Gezi ve 17 Aralık darbesi sırasında Öcalan, 'Kürtler darbe ateşine odun taşıyamaz' diyerek örgütün ve HDP'nin pozisyonunu darbe karşıtı olarak belirledi. Ancak Öcalan'ın üzerine gidince bu pozisyonunu koruyamadı. PKK ve HDP, darbe ateşine odun taşıyan bir yapıya dönüştürüldü. PKK ve HDP'nin pozisyonunun tam aksi yönde değişmesi, arkadaki üst aklın varlığına ve yönlendirme gücüne işaret ediyor (…) Üst akıl, Cemaat'i hükümetin üzerine saldırtarak, onu İmralı ve PKK'ya mecbur etmeye zorluyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tuzağı gördü ve bugüne kadar PKK ve HDP'nin başı sonu bir türlü gelmeyen taleplerine direndi; devleti, PKK ve HDP'ye mecbur kılmayı amaçlayan planı boşa çıkardı. Erdoğan'ı çözüm sürecini bozan kişi olarak suçlamaya başlamalarının sebebi bu. A planı ağırlıklı olarak derin devletin hukuk üzerinden geliştirdiği bir darbe girişimiydi; B planı ise derin devletin siyaset kurumunu kullanarak geliştirmeye çalıştığı yeni bir darbe sürecidir…”
Bu utançla nasıl yaşayacaksınız?
04:006/06/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Sevgili Yusuf Kaplan dünkü yazısında, “The Guardian'ın, 'Batılılaşamamış, yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez!' diye yazması, bizim gezizekâlılara ibret vesikası olur mu acaba?” diye sormuş.
Bence olmaz. ABD'de 18 yaşındaki siyahi gencin (Michael Brown) polis tarafından öldürülmesinin ardından St. Louis kentinde patlak veren olaylardan Hamburg'taki olaylara kadar Batı medyasının neden dut yemiş bülbüle döndüğünü sorgulayamayanlara hiçbir şey “ibret vesikası” olamaz.İbret almak için de her şeyden evvel izan ve insaf sahibi olmak lazım.Hamburg dedim de aklıma geldi. Gezi gericiliği döneminde Der Spiegel, Türkçe “Boyun Eğme” manşetli kapak yapmıştı, Gezici güruha direktif verir gibi. Alamanın “Boyun Eğme” dediği de Türkiye'nin seçilmiş Başbakanı Erdoğan'aydı.Geçenlerde sekiz milyar Euro karşılığında Başbakanları Angela Merkel'in darbeci-katil Sisi'yle yaptığı anlaşmaya ulusça “boyun eğdiler.” Yani…Yüce insanlık değerlerini, demokrasiyi, hukuku, insan haklarını ayaklarının altına alan Sisi adlı katille anlaşma yapılmasına ağızlarını açmadılar. Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Karagül dünkü yazısında bu korkunç ikiyüzlülüklerini şöyle yüzlerine vurdu: “Almanya'ya gidip gurbetçilerimizle kucaklaşan Tayyip Erdoğan'a, 'gelme, istemiyoruz' diye manşet atan Alman basını, neredesin? Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı'na, bir halkın yarısından fazlasının gönül rahatlığı ile kabullendiği ve oy verdiği bir lidere savaş açan, ona diktatör yakıştırması yapan Alman basını neden sesin çıkmadı?..”İmdi, bize “boyun eğme” diyen bunlar mıydı, bunların mı adeta emir eri, lejyoneri, “genç çerisi” gibi hareket ettik diye sormak lazım değil mi?“Gezi zekalılık” şuncacık soruyu sormaya da mı engel oluyor?Hepsi bir yana da, şu The Guardian'ın, “Batılılaşamamış, yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez!” ifadesinden sonra kendisine “Anti- Kapitalist Müslüman” diyen bir insan evladı, Gezi'de neye koşulduğunu sorgulamayacak mı? Sözgelimi, müstekbirlere isyan edeceğine, “Dünya 5'ten büyüktür” diyen Erdoğan'a neden isyan ettiğinin cevabını aramayacak mı? Şu hale bakın, Siyonistlerin ABD'deki sesi The New York Times, NATO'yu Türkiye'ye müdahale etmeye çağırıyor bir tek “ulusalcı” çıkıp da isyan etmiyor!Bu nasıl ulusalcılıktır? Türkiye topraklarında Türkiye'nin Milli İstihbaratına kumpas kuruluyor, bu kumpas marifetiyle elde edilen malzeme üzerinden Türkiye teröre destek veren ülkeymiş gibi gösterilip uluslararası arenada mahkum edilmek isteniyor bir tek Türk milliyetçisi de çıkıp isyan etmiyor!Bu nasıl milliyetçiliktir?T.C Sırrı da çıkmış, “çözüm sürecini” ihanet tesmiye eden ve sırf “çözüm sürecini” başlattığı için Erdoğan'ı “yüce divanla” tehdit eden MHP'yle de çözüm sürecini yürütürüz diyebiliyor. Bu nasıl çözüm anlayışıdır? KPSS'deki soru hırsızlığından Hrant Dink'in katledilmesine kadar “otonom yapı” karaya vurdu “solcularımızın” ağzını bıçak açmıyor. Bu nasıl solculuktur?İşin aslı şu ki; Erdoğan karşıtı olanların alayını “Üst akıl” bi şekilde “hizmete” alıyor. Yazık ki yazık onlar bunu “muhaliflik” sanıyor!“Üst akıl” dokunur dokunmaz daha düne kadar birbirinin celladı olanlar anında, “Can ciğer kuzu sarması” haline geliyor.Üst aklın “hizmete” aldığı sözüm ona “muhalifler” (Allah fırsat vermesin) Türkiye'nin yürüyüşünü durduklarında “teskereyi” alacaklar.Şunu unutmasınlar, “hizmetlerinden” geriye bin yıl geçse de sadece utanç kalacaktır. Her utanç zelilhanedir.
Erken genel seçimin eli kulağında
04:008/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
AK Parti bu sonuçlarla tek başına iktidar olamadığına göre Türkiye yeniden koalisyon dönemine girecek demektir.
Seçimden önce “koalisyon geliyor” deseydim, birçoğunuz “aman ağzından yel alsın” derdiniz değil mi?Oysa hiç de sürpriz bir sonuç değildir bu!Gerek meydanların dili, gerek anket sonuçları hep bunu gösteriyordu. Yani, milletin bu sefer AK Parti'ye tek başına iktidar yetkisi vermeyeceğini hemen herkes tahmin ediyordu.Peki millet ne demek istedi? Ne yani, yeter bu kadar kalkındığımız biraz da sürünelim mi demek istedi? Elbette hayır!Peki o halde millet neden istikrara, başka bir ifadeyle tek başına iktidara geçit vermedi? Koalisyonun ne menem bir şey olduğunu bilmiyor mu?Nasıl bilmez, bal gibi de biliyor.Zaten şimdiye değin (siyasi görüşü ne olursa olsun) aklı başında hiç kimsenin koalisyon iyidir dediğine rastlamadım. Hülasa, tek başına iktidarların “faziletleri” hususunda Türkiye'de konsensüs var.Bu da yılların deneyimine dayanıyor.Türkiye Menderes'ten Demirel'e, Özal'dan Erdoğan'a kadar hep tek başına hükümetler döneminde kalkınmıştır. Koalisyonlar da hep felaketimiz olmuştur. İmdi, madem seçmen bu hakikati biliyor neden buna fırsat verdi diye sormanın tam vaktidir?Bunun 2 nedeni olabilir:Birincisi, Türkiye'de (dahili ve harici malum baskılamalardan ötürü) nerdeyse patlamaya ramak kalmış kötücül bir enerji birikti. Seçmen, bu enerji koalisyonlarla boşaltılsın istemiş olabilir.Şayet bu ihtimal geçerliyse AK Parti kiminle koalisyon kuracağı konusunda çok özenli olmalıdır. Kaş yaparken göz çıkarabilir, yani daha kötücül enerji birikimine neden olabilir.İkincisi de şu: Seçmen sonbahara randevu vermiş, hele siz bir daha gelin bakalım, demeye getirmiş olabilir.O vakit ne olacak? AK Parti en azından üç dönem şartını da aşmış olarak seçmenin karşısına çıkacak, ve Güneydoğu Anadolu'daki adaylarını da daha özenle belirleyecektir.Doğru dürüst bir seçim kampanyası da yürütecektir. Bir de bölge insanını psikolojik baskı altında tutacak yüzde 10 barajı kaldırılacaktır.HDP varsayalım yüzde 9.99'la baraj altında kalacaktı da siz de tek başınıza iktidar olacaktınız! Hiç yakışık alır mıydı bu! Ben kendi adıma asla içime sindiremezdim.Tamam istikrar için bütün bunlar ama istikrarın bütün yükünü de HDP neden taşısın?AK Parti'ye tarihi bir görev düşüyor: Türkiye'yi erken seçime taşımak.
Bırakın zafer kazandıklarını sansınlar
04:009/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Amberin Zaman'dan Cemal Hasan'a Etekli Yakup'tan Uğur Dündar'a kadar öyle sevindirik olmuşlar ki insanın işi olmayacak da bunları seyredecek.
Sizi bilmem ama ben çok eğleniyorum. Bir de, ne yalan söyleyeyim, onların adına seviniyorum. Belki psikolojik yönden biraz olsun kendilerini toparlarlar.
Cemal Hasan'ın hallerini görmediniz mi Allah aşkına, o yaşta cam kırıp kaçan haylaz çocuklara dönüştü, yazık günah.Hayır yani, yenilgi yenilgi de nereye kadar. İnsanda sinir kalmaz. Onun için bu arkadaşları kimseciklerin uyandırmasını istemem. Bırakın uyusunlar!Bırakın, zafer kazandıklarını sansınlar. Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın 14 Ağustos 2001'te kurduğu AK Parti'nin (girdiği ilk seçimde) 3 Kasım 2002'de yüzde 34,29 oy oranıyla yola çıktığını, üç dönem tek başına iktidar olduğunu, harici ve dahili kirli ittifaka rağmen 7 Haziran 2015'te yüzde 41 oy alarak en yakın rakibi CHP'yeyüzde 15 fark attığını akıllarına düşürecekler de ellerine ne geçecek?!Korkunç kumpaslara maruz kaldığı, 17 Aralıkdarbe teşebbüsüyle kişilik katline uğratıldığı ve yeni genel başkanıyla seçime girdiği halde AK Parti'nin yüzde 41 oy oranı elde ettiği gerçeğiyle yüzleşecekler de ne olacak! Hepten kafayı yemelerini mi istiyorsunuz?! Bana sorarsanız bunları sadece uyandırmamakla kalmayalım. Sanki dersin yüzde 41 oyu AK Parti'nin dışında bir parti almış gibi hareket etmelerini de anlayışla, hoş görüyle karşılayalım. Bırakalım, zafer elde ettik avuntusuyla, biriktirdikleri enerjilerini boşaltsınlar. Yoksa bu kötücül enerjileriyle hem kendilerini hem temas ettiklerini maazallah zehirleyecekler. Çok da naifler çok.AK Parti kendine “kızıl elma” mesabesinde 2071 hedefini koymuştu ya, acaba diyorum, bunlar da buna inanmışlardı da onun için mi bu kadar sevindiler?Olur a, bunlarda bu kafa olduktan sonra her şey olur!Yahu 2001'de kurulan bir parti 2071'e kadar nasıl tek başına iktidar olur; 70 yıl fasılasız iktidar nedir be, insan can sıkıntısından ölür! Bunların içinde en akıllısı, iletişimcisi, akademisyeni, bilmem daha nesi ve nesi de, “seçmen diktatöre dur dedi” şeklinde lakırdılar ediyor. Sahi “diktatör” kimdir? Seçmenin sandıkta “dur” diyebileceği insan mı yoksa “sandık her şey değildir” diyen “Gezi zekalı” mı? Gezi zekalı dedim de aklıma geldi. Mine K. Kırıkkanat seçim sonuçlarına sadece sevinmekle kalmadı twitter marifetiyle kendine yakışanı da yaptı: “Aziz Nesin haksızlık etmiş. Yüzde 60 değil, yüzde 41'miş.” Biraz kafası bassa kendi ayağına ateş ettiğini fehmedecek ama nerdeee! Ona bakacak olursak, Aziz Nesin, Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır demişti. Pardon? Bunların içinde bir tek Cemal Hasan'ın sevinmeye hakkı var. Niye derseniz, Kandil'de PKK liderinden Karayılan'a, “Türkiye'de bazı çevreler diyorlar ki: bu defa Kürtler Türkleri satacak ve kendi istediklerini alırken, Erdoğan'ı da başkan baba yapacaklar…” demişti. HDP'nin Eşbaşkanı, “Seni başkan yapmayacağız, yapmayacağız, yapmayacağız” şeklinde ezber yapmıştı. Demek ki…Cemal Hasan'ın “Kürtleri”, baldıran zehri içmek pahasına “barış sürecini” başlatan Sayın Erdoğan'ı “başkan” yapmayacaklar.Peki ne yapacaklar?“Ergenekonnerde gidip üye olayım” diyen, Dersim katliamını devrimin şartları içinde olağan gören, “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyen Mahmut Esat Bozkurt adına park açan Kılıçdaroğlu'nu başbakan, barış sürecini vatana ihanet tesmiye eden Bahçeli'yi de başbakan yardımcısı yapacaklar. Cemal Hasangilleri tebrik edelim. Barışa direndi ve kazandı. Müsterih olsun, yollarını gözlediği savaş geri dönecek, çocuklarımız yine şehid düşecek, o da eski günlerdeki gibi “Barışa Emanet Olun” demeye devam edecektir.
Yine geldik Selahaddin’
04:0510/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
AKParti 7 Haziran seçimlerinden tek başına iktidarla çıksaydı, CHP sandığa hile karıştırıldı, oylarımızı çaldılar diye sabah akşam çamura yatacak, Aydın Doğan'ın adamları gündüz gözüyle trafolarda kedi arayacaklar veya paralelci güruhun kapısını çalıp, Can Dündar'a servis ettiğiniz MİT Tırlarıyla ilgili bize de “malzeme" verin, diyeceklerdi.
AK Parti 7 Haziran seçimlerinden tek başına iktidarla çıksaydı, Mustafa Kemal'in askerleriyle Mustafa Keser'in şebelek askerleri el ele verip şamata çıkaracak, “AK Parti yüzde 40'ı geçerse, demokrasi dışında mücadele edilmelidir" diyen Ömer Laçiner zihniyetli muhteremler demokrasi dışı yollara sapacaktı. AK Parti 7 Haziran seçimlerinden tek başına iktidarla çıksaydı, New York Times yine NATO'yu müdahaleye çağıracak, The Guardian, “Batılılaşmamış yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez“ demeyi sürdürecekti.***AK Parti 7 Haziran seçimlerinden en yakın rakibine yüzde 16 fark attı ama tek başına iktidar olamadı.Borsa'da malum adamların kâğıtları coştu. Ve bilumum hortumcular şimdiden ellerini ovuşturmaya başladı.Katledilen, göğüsleri İsrail terör devletinin bombalarıyla parçalanan Gazzeli çocuklar adına Erdoğan'ın “One minute“ çektiği Şimon Peres havalara uçtu. Rothschild ailesinin The Economist'inden İsrail terör devletinin Haaretz'ine kadar Irkçı Siyonist networkun güzellemeler yaptığı HDP Eşbaşkanı, geçen gün, CNN'in Christiane Amanpour'una, Türkiye Cumhuriyetinin yüzde 52 ile seçilmiş cumhurbaşkanı hakkında, “diktatörü durdurduk“ ifadesini kullandı. Yazık…Baldıran zehri içme pahasına “barış sürecini“ başlatan Sayın Erdoğan'a (darbeci katil Sisi'nin ayaklarına kırmızı halı serip milyarlarca Euroluk anlaşma yapanların ağzıyla) “diktatör" demeyi içine sindirebildi.***İtalyan gazetesi La Repubblica 7 Haziran seçimlerini şöyle hülasa etti: "Yeni bin yılın Selahaddin Eyyübi'si son metroda durduruldu." (Irkçı Siyonist network, bu “durdurmayı" tahkim etmek maksadıyla, CHP- MHP- HDP koalisyonu kurulsun isteyecektir.)Selahaddin Eyyübi, Kudüs'ü kurtaran yeryüzündeki bütün mazlumların ve Müslümanların gurur duyduğu Kürt komutandı.Sayın Erdoğan geçenlerde açtığı Hakkari hava alanına bunun için Selahaddin Eyyübi adını vermişti.“Sandık her şey değildir“ diyenler, sandığa saygıyı her daim dillendiren “diktatörü“ sandıkta durdurmuşlardı.Mahut “durdurma" görevinde koçbaşı rolünü ifa ettiği için öve öve bitiremedikleri de HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'tan başkası değildi. "Yeni bin yılın Selahaddin Eyyübi'si son metroda durduruldu“ ifadesi bana, Selahaddin Eyyübi'nin kabrinin başına gelip ayaklarını mağrurca yere vurarak, “Yine geldik Selahaddin“ diyen İngiliz Mareşal Allenby'yi hatırlattı.Gazi Paşa, “Geldikleri gibi giderler“ demişti.AK Parti diklenmeden dik durmaya devem ederse geldikleri gibi gideceklerdir, yani, Irkçı Siyonist networkun hevesi kursağında kalacaktır. ***Gezi gericliğinin en ufunetli günlerinde Sevgili Çandar, Erdoğan değil cumhurbaşkanı olmak, aday bile olamaz demişti.Ne oldu?Hepsi alt alta üst üste toplandı, “çatı adayı" ürettiler, ama, Erdoğan yüzde 52 ile seçilmiş cumhurbaşkanı oldu.Zaten daha önce de böyle olmuştu.Bir şiir okuduğu için mahkum edildiğinde de Aydın Doğan'ın adamları “Muhtar bile olamaz“ demişlerdi.Ne oldu?“Dönemin Başbakanı“ oldu.Şimdi de Sayın Erdoğan'ın kurucusu olduğu parti değil de sanki tuttukları partiler yüzde 41 almış gibi “vesayetçiler" nara atmaya başladılar. Başkanlık modeli bitmişmiş, artık gündeme bile alınmamalıymış!Halbuki resim ortada; parlamenter sistem tıkandı işte. Prof. Burhan Kuzu'nun, Özal'lı yıllardan beri söyleye söyler dilinde tüy bitti: “Başkanlık modeli kaçınılmaz."AK Parti asıl şimdi başkanlık modelini gündeme getirmeli.
Kılıçdaroğlu’ndan telefon bekliyorum!
04:0013/06/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Aydın Doğan'ın (Milliyet) gazetesini elden çıkardığı halde kendisini elden çıkarmadığı “değerli bir elemanı” o akşam televizyona çıkıp, ideolojik / marjinal partiler ya ANAP'a katılmalı ya da silinip gitmeye razı olmalıdırlar, demişti.
25 Mart 1984 seçimleriydi. Değerli yazarın “marjinal partiler” dediği Alparslan Türkeş'in MÇP'si (MHP kapatılınca o dönemde mecburen isim değişikliğine gidilmişti) ile Erbakan'ın Refah Partisi'ydi. (Erbakan yasaklı olduğu için Refah Partisi'nin Genel Başkanı Ahmet Tekdal'dı.)Ne oldu peki?Merhum Erbakan'ın Milli Görüş Hareketi Türkiye'nin kaderini nasıl belirledi herkesin malumu. MHP de gördüğünüz gibi hâlâ ayakta, eriyip bitmedi. Ama ANAP yok olup gitti.O vakitler sadece Aydın Doğan'ın söz konusu elemanı değil birçok insan evladı da, Erbakan artık bitti, demişti. Çünkü partisi (RP) ancak yüzde 4 dolayında oy alabilmişti.Merhum Erbakan nasıl bir duruş sergiledi biliyor musunuz? Müthiş bir özgüvenle, “İktidara yürüyoruz” dedi, “ANAP gibi partiler yok olup gidecektir…”Dediği gibi de oldu. Peki Erbakan yüzde 4'le kazandım derken, AK Partililer neden yüzde 41'le sanki kaybetmiş gibi bir psikolojinin içine girdi.Efendim?İktidardan düştüler ve tek başına iktidar olamıyorlar ondan mı? E ne olacaktı? Partileri kurulduğundan beri fasılasız 13 yıl tek başına iktidar olmadı mı? Hedefleri de 2071 olduğuna göre 70 yıl tek başına iktidar mı olacaklardı? Fırına söylesinler diğer partilere ekmek de vermesinler! Her seçim şunu yapacağız bunu vereceğiz diyerek seçmenden oy istiyorlar, ya seçmen derse ki, “ne yapacaksınız kardeşim siz oyu”, ne cevap verecekler? “Meclis'e gidip AKP'ye muhalefet yapmaya devam edeceğiz” cevabını mı verecekler?Sürgit böyle olur mu?Uzun lafın kısası, bu partiler de umutlansınlar, koalisyon kursunlar, iktidara gelsinler, enerjilerini boşaltsınlar…Sayın Kılıçdaroğlu da artık dünya gözüyle bir defa başbakan olsun. “O ancak 23 Nisan'da başbakan olur” şeklinde tahfif eden “yandaş kalemler” de rezil olsunlar.Yeter artık.CHP Genel Başkan Yardımcısı V. Ağbaba'nın dediği gibi, Kılıçdaroğlu'nun başbakan olmayacağı hiçbir çözümün içinde CHP yer almasın.Biraz da Başbakan Kılıçdaroğlu'nu eleştirelim, ben de sıkıldım artık.Anlayacağınız biraz değişlik yapmak istiyorum ama tabii benim de “cesarete” ihtiyacım var. Cesaretsiz olmaz!İngiliz Economist Dergisinde, 7 Haziran seçimleri ardından yayımlanan bir yazıda, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan 'otoriter', 'sultan', 'monarşi heveslisi' gibi ifadelerle eleştirilirken, Sayın Abdullah Gül şu şekilde 'cesaretlendirilmeye' çalışılıyor: “AK Parti'nin kurucularından biri ve eski bir Başbakan olarak Sayın Gül, Sayın Erdoğan'ın karşısında duracak itibara sahiptir ve yeniden mükemmel bir Başbakan adayı olabilir…”Sayın Abdullah Gül de de Sayın Başbakan Davutoğlu'nu telefonla arayıp, “cesaret” vermiş.Ne güzel işte!Bence Sayın Davutoğlu da Sayın Kılıçdaroğlu'nu arayıp “cesaret” vermeli.Ki, sıra fakire gelsin.Ben de Sayın Kılıçdaroğlu'ndan bir “cesaret” telefonu bekliyorum. Kendisine “yandaş” yazılacağım ama “cesaretim” yok. NOT 1: İngiliz Economist Dergisindeki söz konusu yazıda, “Türkiye'nin Avrupa Birliği tutkusunu canlandırmak, onun takdire değer seçmenleri için güzel bir ödül olacaktır…” deniliyor. İyi de, Avrupa Birliği üyeliğine son vermek için Cameron hükümeti tarafından İngiltere parlamentosunun alt kanadına sunulan yasa tasarı kabul edilmişti. Ne bu şimdi? Çıkmak istedikleri AB üyeliği yolunda bizi “canlandırmak” mı istiyorlar? Ne güzel insanlar bunlar, kıymetlerini bilelim.NOT 2: Sandık güvenliği, şaibe tehlikesi, trafoda kedi diyordunuz ne oldu? Her şey sandık değildir diye matine- suare kafa şişirdiniz, şimdi sandıkta devirdik diye nara atıyorsunuz. “Diktatör” çemkirmenizden dolayı ne zaman özür dileyeceksiniz? Şunu bilin ki, bunu size özür dileyinceye kadar hatırlatacağız.
Bahçeli’nin özgün halleri
04:0015/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
MHP Genel Başkanı Bahçeli kadar özgün, değişik, (eskilerin deyimiyle) nevi şahsına münhasır politikacı az bulunur.
Geçen gün AK Parti'nin CHP veya HDP ile hükümet kuramaması halinde kapılarının açık olduğunu söyledi.E tabi bazı şartları var. Bu da gayet doğal. Nihayetinde arzular şelale.Ya hükümet kurulamazsa ne olacak peki?Sayın Bahçeli bu konuda da gayet net; seçime gideriz, diyor. Hatta tarih de veriyor: 15 Kasım 2015.Buraya kadar “enteresan" diyeceğimiz veya anlamakta güçlük çekeceğimiz bir şey var mı?Bence yok.Asıl CHP'nin tavrını anlamak zor! Hem AK Parti'yle koalisyon kurmayız yollu atıp tutuyorlar hem de erken seçim lafı geçince havaya bakıyorlar. Madem erken seçimden bu kadar korkuyorsun afra tafra yapmayacaksın hemşerim. Derdin ne? Koalisyon kurup memleketi hükümetsiz bırakmamak mı yoksa yüzde 25'le yüzde 41'i mahkûm etmek mi?..Bahçeli şunu da dedi: “Biz kimseye kapıyı kapatmadık. Tüm formüller denensin. Önce benzer olanlar bir araya gelsin istedik…"İmdi, burda biraz duralım. Duralım ve soralım, kim kime benziyor?Yeni yetmeler bilmez, 12 Eylül 1980 öncesi, MHP CHP'ye hiç benzemezdi. Dahası, MHP'li gençlerle CHP'li gençler birbirlerini öldürürlerdi.Hülasa, MHP'nin CHP'ye hiç mi hiç tahammülü yoktu.O kadar ki, Erbakan'ın MSP ile Ecevit'in CHP'si koalisyon kurdu diye MHP'liler MSP'lilere demediğini bırakmamış, “Vay bir de Müslüman olacaksınız, dinsiz- Allahsız komünistlerle ortak oldunuz; sizi gidi yeşil komünistler sizi…" yollu tepki göstermişlerdi.İşin tuhaf tarafı mahut propaganda da halkta karşılık bulmuş, (CHP- MSP koalisyonu Kıbrıs savaşını kazandığı halde) MSP'nin milletvekili sayısı 48'den 24'e düşmüştü.Sonra devir değişti. Bahçeli'nin MHP'si Bülent Ecevit'in DSP'siyle koalisyon kurdu. Hem de Rahşan Ecevit'in, 12 Eylül öncesini kastederek, “Ülkücü katilleri unutmak mümkün mü…" şeklindeki hakaretine rağmen.Bahçeli söz konusu koalisyon süresi boyunca gayet uyumlu portre çizdi. Çok öfkelendiğinde Erciyes yaylasına çıkıp esip gürledi ama, Ankara'ya indiğinde Ecevit'in sözünün üzerine söz söylemedi. Sonra ne olduysa seçime gitme kararı aldı. Rivayetler muhtelif. Bir rivayet veya yoruma göre o dönemde Türkiye'ye gelen Dick Cheney Irak ve Kıbrıs konusunda bastırıyor Ecevit de direniyordu. Bu direnişin karşılığında partisini (DSP) ikiye bölmüşlerdi. (Aklımda kaldığı kadarıyla, iki parçadan birinde Çakır Ruşen ve Sayın Gül'ün başdanışmanı Sever Ahmet de rol almışlardı.)Bahçeli'ye de, koalisyonu boz, dediler. Bozmadı, yani Ecevit'i satmadı. MHP de tıpkı DSP gibi bölünme operasyonuna maruz kalır mı dediler, yoksa bizim bilmediğimiz başka bir tehlike mi gördü, bilinmez; Bahçeli, birdenbire “erken secim" kararı aldı. (Bu erken seçim sonucunda da koalisyon ortakları MHP, ANAP ve DSP Meclis dışında kaldı.) Sonra AK Parti dönemi başladı. Aydın Doğan'ın bilumum adamları AK Parti'ye karşı MHP'yle CHP'yi birbirine benzetme faaliyetine girdiler.Her seçim aldıkları oyları sanki aynı partilermiş gibi alt alta toplayıp AK Parti'yle boy ölçüştürdüler. Ne ki boyları yetmedi.O dönemde Bahçeli çıkıp da bir kez olsun bizim CHP'ye benzediğimiz falan yok demedi.Şimdi CHP ve AK Parti'yi ( ve HDP de galiba) birbirine benzer parti tesmiye ediyor. Halbuki, seçim kampanyası süresince kim kime nasıl benzemişti herkesin malumu.Bahçeli en son olarak da CNN Türk'e yaptığı açıklamada Aydın Doğan'ın adamalarını sanırım sevindirdi.Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan, “Görevlendirmeyi yapmadan evvel liderlerle görüşmek gibi bir planımı var. Her birini ayrı ayrı davet edip sürece ilişkin görüşlerini almak istiyorum…" demişti ya, Bahçeli, bunun üzerine, sadece Erdoğan'ın görevlendireceği kişiyle görüşeceğini, bunun dışında kimseyle görüşmeyeceğini açıkladı.Bu ne şimdi?Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzde 52 ile seçilmiş Cumhurbaşkanıyla görüşmem ne demek?Onun görev verdiğiyle görüşeceksiniz ama onunla görüşmeyeceksiniz? Peki ya görevi size verirse ne yapacaksınız?Diyelim ki 15 Kasım'da erken seçim yapıldı ve partiniz seçimden birinci parti çıktı, ne yapacaksınız? Sayın Cumhurbaşkanımızla görüşmeyecek, ondan görev almayacak, hükümeti kurmak için bakanlar kurulunu sunmayacak mısınız?Sayın Cumhurbaşkanıyla görüşmem demenin sonuç itibariyle Anayasayı takmam anlamına geldiğini Bahçeli çapında bir politikacı bilmez mi?
Hiç utanmıyorsunuz
04:0016/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Sahtekârlığınızı her gün teşhir etmek, rezilliklerinizi özür dileyene dek yüzünüze vurmak boynumuzun borcudur.
Seçimden önce yapmadığınız namussuzluk kalmadı. Bir trafolarda kedi arama ekipleri kurmadığınız kaldı. Hani AK Parti seçime hile karıştıracak, oylarınızı kesinkes çalacak, şayet istediği sonuç çıkmasa “diktatör” diye çemkirdiğiniz Sayın Cumhurbaşkanımız seçimi iptal edecekti.Ne oldu? İnsan göstermelik de olsa, zevahiri kurtarmak niyetine tek bir sandığa itiraz ederdi, onu bile yapmadınız.Hiç değişmediniz hiç, dün de böyleydiniz. Merhum Menderes'i darağacında sallandıran 27 Mayıs darbesine yol açmak için “öğrenciler kıyma makinelerinden geçiriliyor” tezvirini yaydınız.İşiniz gücünüz yalan dolan, işiniz gücünüz hokkabazlık. Merhum Erbakan 28 Şubat darbesine maruz kaldığı dönemde de başbakanlığı bırakmaz anlamında “vermeyecek” şeklinde terbiyesiz manşetler attınız. 28 Şubat'ta Erbakan'a yaptığınızı şimdi dört bir koldan Erdoğan'a yapmaya çalışıyorsunuz. “Her şey sandık değildir” diyerek sandığı iplemiyordunuz, şimdi kalkmış sandıkla “diktatör” devirdik şamatası yapıyorsunuz. İçinizden bir vicdan sahibi de çıkıp “arkadaş madem sandıkla devirebiliyorduk ne halt yemeye diktatör diyorduk” demedi.Şamataya utanmadan devam ediyorsunuz hâlâ!Star'daki dünkü yazısında Ahmet Kekeç, Murat Belge'nin, “Hiç temenni etmem ama Erdoğan otoriterleşmesini sürdürürse 27 Mayıs benzeri bir darbe gündeme gelebilir...” dediğini hatırlattı. Belge'nin tilmizi Ö. Laçiner de “AK Parti yüzde 40'ın üzerinde oy alırsa, demokrasi dışı yollarla müdahale edilmelidir...” demiş.Bu sözleri Erdoğan'a “otoriter” veya “diktatör” dedikleri bu dönemde değil de, Erdoğan'ın “demokratlığını” öve öve bitiremedikleri dönemde söyleselerdi kuvvetle muhtemel cezaevini boylarlardı.Ne demek mi istiyorum? Minik bir flashbackla anlatmaya çalışayım: Ahmet Altan'ın, “Erdoğan'ın 'kalibresine' sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye'de rakipsiz... Ama artık sadece Türkiye'de değil bence dünyada da önemli liderlerden biri. (….) Başkasını bilmem ama ben Erdoğan'ın bu müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum…” dediği döneme gidelim.Malumunuz bu dönem aynı zamanda paralel yapının (yani Irkçı Siyonist networkun taşeronlarının) arzı endam ettiği dönemdi.Bu dönemde herhangi bir aydın çıkıp “27 Mayıs benzeri bir darbe gündeme gelebilir” veya “AK Parti yüzde 40'ın üzerinde oy alırsa, demokrasi dışı yollarla müdahale edilmelidir...” deseydi, “seçilmiş demokratik hükümeti iş yapamaz hale getirmek maksadıyla” ifadesiyle başlayıp uygun bir “örgüte” bağlanırdı ve haliyle mahpus damını boylardı. E kolay değil tabii, Erdoğan'a karşı internet andıcı hazırladılar iddiasıyla, Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ'un “silahlı terör örgütü” kurmak sucundan müebbet hapse mahkûm edildiği yıllardı.Uzun lafın kısası, Sayın Erdoğan'ın bu aydınların dilindeki “demokratlığı” da “diktatörlüğü” de herhangi bir tespit değildir. Sadece ve sadece bir karardır. Bu aydınlar alınan kararın sözcüleridirler.Paralel yapıya “Erdoğan'ı bitirme kararını nerde aldınız” diye sormuştum. Söz konusu yapının bağlı olduğu networkten bağımsız düşünemeyen aydınlar için de bu soru geçerlidir. Bu aydınların alayını toplasanız, milyonla çarpsanız bir Martin Heidegger etmezler.
Heidegger çok büyük bir filozoftu ama Hitler'e, “eine Minute” çekmek şöyle dursun, “yeni ruhun öncü savaşçısı” demişti. Dahası, “Ah, Führerim, siz bizim insanlarımızın ihtiyaç duyduğu kurtarıcısınız...” şeklinde goygoyculuk yapmıştı.Demem o ki cibilliyet önemlidir.Ahmet Hakan, “aydın sefaleti” arıyorsa bu aydınlara baksın. Mümkünse, kendilerini ne uğruna Emin Çölaşan parantezine aldıklarını sorgulasın. Bir de yalanlar söylemesin. Ne Cündioğlu ne de Murat Yeni Şafak'tan dışlandı. Kurtuluş Tayiz'in yazıları daha düne kadar Cengiz Çandar'dan Ali Bayramoğlu'na Şahin Alpay'dan Cemal Hasan'a kadar sitayişle iktibas edilirdi. Erdoğan'a karşı yürütülen kampanyayı deşifre ettiği için mi itibar suikastına uğratmaya çalışılıyorsunuz? Düne kadar (“ablacığım”la birlikte) olmadık hakaretler ettiğiniz Ali Bulaç şimdi mi kıymetli oldu?Ahmet Hakan bunları bıraksın da Cem Küçük'ün markasına kadar belirttiği o bavul konusunu (madem patronunun sözcülüğüne soyundu) vuzuha kavuştursun.
Seni başbakan yapacağız!
04:0020/06/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Bakıyorum da birçok yazar Demirel'i öylesine, nasıl desem, bir parantezi kapatırcasına yazıyor.
Sokaklara bakacak olursanız yazarlardan beter.Geçen gün bir esnaf muhabbetine tanık oldum. İçlerinden en yaşlı olanı son derece kayıtsız şekilde, “Demirel de göçtü” deyince, diğeri “Haa evet, ölmüş…” karşılığını verdi, ötekiler sessiz kaldı ve anında başka bir konuya vınladılar.Kestirmeden söylersek, esnaf çarşısının kedisi ölse daha fazla gündem olurdu.Niye böyle? Bir siyasetçiden veya devlet adamından hazzedersiniz hazzetmezsiniz o ayrı konu. Ama vefat ettiğinde sarsılırsınız.Hele bu siyasetçi bizim kuşağımızın da bizden önceki kuşağın da hayatında derin izler bırakmış, Türkiye'nin 40 yılına amiyane tabirle damga vurmuşsa toplumun şöyle bir sarsılması gerekmez miydi? Demirel sadece (yol, baraj, köprü vs.) icraatlarıyla değil “folklorik” olarak da hep gündemdeydi.Fikret Kızılok'un “Süleyman Hep Başbakan”ından Nejat Uygur'un “Demirel'e söylerim” oyununa, Zeki Alasya'nın gerdanını kıra kıra yaptığı Demirel taklitlerinden Dostlar Tiyatrosu'ndaki “Devrik Süleyman” oyununa kadar fötr şapkasının gölgesinin düşmediği yer yoktu.Demirel'in taklidini yapanlar, karikatürünü çizenler, oyununu oynayanlar ila ahir, bir bir öldü.Ve sıra ona geldi; mukadderattan kimse kaçamaz. “Her nefs ölümü tadacaktır.” Lakin Demirel bir başka öldü.Sanki dersin Türkiye'nin 40 yılına damga vurmamış gibi. Sanki dersin hepimizin hafızasına kazınmış “Nerde kalmıştık” veya “Caddeler yürümekle aşınmaz” veya “Petrol vardı da biz mi içtik” gibi veciz sözleri söylememiş gibi.Sanki dersin öldü diye bu ülkede 3 gün yas ilan edilmemiş gibi. Neden böyle?Halbuki, Türkeş, Özal, Ecevit ve Erbakan (birbirinden farklı dünya görüşüne sahip olsalar da) öldüğünde toplum sarsılmıştı. Alabildiğine hissediliyordu bu.Ecevit'i sevenler Erbakan'ı sevmeyebilirlerdi, mesele bu değildi. Mesele, yokluklarından kaynaklanan “boşluk” duygusuydu. Demirel'de böyle olmadı. Çünkü 28 Şubat sürecinde zaten (siyaseten) yok olmuştu.Aydın Doğan (28 Şubat sürecindeki katkısını) “Benim medya organlarım İslamcı koalisyon hükümetine karşı savaş verdi” şeklinde dermeyan etmişti.Demirel de Aydın Doğan'ın bu medya organlarında öyle yerini almıştı ki 28 Şubat sürecinde adeta tanınmaz hale gelmişti. Kendisini defalarca iktidardan indiren darbecilerle el ele kol kola girerek seçilmiş demokratik iktidarı devirmişti. Muhsin Yazıcıoğlu'ndan bizzat işitmiştim: “Demirel bunları yapacak adam değildi, ne oldu…” Demirel, Aydın Doğan'ın adamlarının kahramanı olmakla siyaseten ölmeye mahkum olmuştu. Bu adamların övgüsüne mazhar olanın akıbeti budur. Bu vesileyle kimi muhafazakar arkadaşları uyarmak istiyorum. Kaçın bu adamların ilgi ve övgüsünden. Sakın ola üfürüklerine aldanmayın. Unutmayın, fareler üfürdükleri yerden kemirirler.Aydın Doğan'ın adamları şimdi de matine – suare koalisyon üfürüyorlar. Peşin söyleyeyim; hangi siyasi parti veya parti lideri bunların üfürüğüne kanarsa siyaseten ölür, tıpkı Demirel gibi. Şu hale bakın kardeşlerim: 7 Haziran seçimlerinde 132 milletvekili çıkartan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, 80 milletvekili çıkartan MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye, “gel koalisyon kuralım, seni de başbakan yapalım” teklifinde bulunuyor. Nedir bu? Kılıçdaroğlu bu tuhaf “teklifi” yapmakla CHP Genel Başkanlığına getirilmesinin bedelini mi ödüyor yoksa siyasi rüşvet mi teklif ediyor?Bu teklifi, HDP'nin dışardan desteğinden emin olduğu için yaptığı malum. Zira CHP ve MHP'nin sandalye sayısı hükümet kurmaya yetmiyor.Sizin anlayacağınız, “Seni başkan yapmayacağız, yapmayacağız, yapmayacağız” diyen HDP Eşbaşkanı, Bahçeli'yi başbakan yapacak!Şimdilik tek engel de Bahçeli; şayet bu tuhaf “teklifi” kabul ederse işlem tamama erecek.Yani, HDP Eşbaşkanı “barış sürecini” ihanet tesmiye eden Bahçeli'yi başbakan yapmaya dünden razı.Böylesi “taşeron bir koalisyon” kurulsun diye Aydın Doğan'ın adamları da her gün bir taraflarını yırtıyorlar.Akşam gazetesinden Kurtuluş Tayiz'in şu satırları üzerinde düşünürseniz neden “taşeron koalisyon” dediğimi anlarsınız: “CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun 17 Aralık darbe girişimi öncesi Amerika'daki temaslarını bilen var mı? Kılıçdaroğlu, ABD'den döner dönmez kanlı bıçaklı olduğu Fethullah Gülen'in başlattığı darbe girişiminin nasıl birdenbire ortağı oldu? HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın 2013 ve 2014 yılında ABD'ye yaptığı iki ziyaretin amacı neydi? Cemaat ile PKK'nın, Kuzey Irak'ta seçimlerden önce yaptığı gizli görüşmelerde hangi pazarlıklar yapıldı? Muhalefet, bu soruları belki bir süre savuşturabilirler, ancak millet er ya da geç bu sorulara yanıt bulmak için karşılarına dikilecektir…”Milletin karşılarına dikilmesinin bir şekli de siyaseten ölüme terk etmektirYazık ki yazık, Aydın Doğan'ın adamlarının çatallı dillerine kananların akıbeti de nihayetinde bundan ibarettir.
AKP’den CHP’ye koalisyon şartları
04:0022/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Her partinin şu veya bu şekilde koalisyon şartlarına muttali olduk. Peki AK Parti'nin koalisyon şartlarını duyan işiten oldu mu?
Sizi bilmem ama ben duymadım. Tamam, “kırmızı çizgi" gibi bana epey tuhaf gelen bir lakırdıya şahit oldum. Tuhaf diyorum, çünkü, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan için kırmızı çizginin “feriştahını" bizzat Anayasa koymuş, başka hiçbir çizgiye ihtiyaç yok.Haddizatında muhalefet partilerinin koalisyon şartları üzerinden “kırmızı çizgi" belirlemek “maça" mağlup başlamaktır.Yüzde 25 alan CHP, yüzde 16 alan MHP ve yüzde 13 alan HDP şart koşuyor, yüzde 41 alan AK Parti sadece ve sadece ileri sürülen şartlara karşılık veriyor.Gerçekten nasıl bir garabettir bu?İllaki “koalisyon şartı" öne sürülecekse yüzde 41 oyla en yakın rakibine yüzde 16 fark atan partinin şartlarını dermeyan etmesi gerekmez miydi?Her şeyden evvel “Yeni Türkiye"yi (daha isabetli ve daha kuşatıcı bir kavramlaştırmayla, “Yeniden Büyük Türkiye"yi) inşa etmek iddiasında olan AK Parti koalisyon şartlarını ortaya koymalıydı. Mesela, “Yeni Türkiye" yolundan geri dönülemez; “paralel yapı" başta olmak üzere hiçbir vesayete kapı aralanamaz; Gezici iş adamı Cem Boyner'in “borçlarımızı ödemek için Güneydoğu Anadolu'dan toprak satalım" dediği o IMF'li karanlık günlere dönülecek popülist programlar uygulanamaz denilmeliydi. Şu hale bakın…Bir generalin Başbakan'a eşinin nasıl giyinmesi gerektiğini (“Eşiniz başını açsa ne iyi olur. Öyle bir şey yapsa heykelinizi dikeriz.") vaz ettiği günlerden Türkiye'yi bugünlere getiren AK Parti'nin değil, “411 el kaosa kalktı" manşetine neden olan Meclis'teki kararın iptali için (yani başörtüsüne özgürlüğe engel olmak için) Anayasa Mahkemesi'ne başvuran CHP'li 50 milletvekilinin içinde yer alan Kılıçdaroğlu'nun şartlarını dinliyoruz.Şu hale bakın…Dersim'den dolayı özür dileyen “dönemin başbakanının" kurucusu olduğu partinin değil, “devrimin koşulları içinde olur böyle vakalar" diyerek Dersim katliamını aklayan Kılıçdaroğlu'nun şartlarını dinliyoruz. Şu hale bakın…Yüzde 25 oy alan CHP'nin havasından geçilmiyor yüzde 41 susuyor! Diyeceksiniz ki, herkes baştan şart koşarsa, uzlaşma nasıl gerçekleşecek, koalisyon nasıl kurulacak?O vakit hiçbir parti hiçbir şart ileri sürmeyecek. Yüzde 25 oy alan parti ön şart öne sürecek yüzde 41 ağzını açmayacak, olmaz. Diyeceksiniz ki, CHP şart öne sürüyor da ne oluyor?! Hah işte orda yerden göğe kadar haklısınız. Zira, 258 milletvekili olan AK Parti'ye koalisyon şartı olarak, “Kemal Bey başbakan olmalı" diyorlar; 80 milletvekili olan MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye de “Başbakan sen ol" şeklinde siyasi rüşvet teklif ediyorlar. Bir de yüzde 60 blok hesaplama teknikleri var ki Bahçeli'nin vaktiyle yaptığı iktidar hesaplarından daha az tuhaf değil. Hadi parlamento dışında kalan yüzdeyi ekliyorsunuz, MHP ile HDP'yi toplamayı nasıl başarıyorsunuz? Matematik işlemiyle toplamak mümkün değil, en fazla çıkartma işlemi yapabilirsiniz. Bir yerlerden “paralel toplama işlemi" transfer etmişseniz o başka tabii.Zaten ortada bir “paralel işlem" olduğu kesin; hepsinin ön şartı, paralel yapının 17 Aralık darbe teşebbüsünü aklamak!Kimse kimseyi kandırmasın, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, “Ulusal güvenliği tehdit eden legal görünümlü illegal yapı" şeklinde tanımladığı bir suç örgütünün ürettiği malzeme üzerinden konuşmak, kampanya yürütmek, “Yüce Divan" mavrası atmak, algı oluşturmaya çalışmak sonuç itibariyle söz konusu örgüte meşruiyet atfetmektir. Şayet AK Parti CHP'yle koalisyon görüşmesi yapacaksa her şeyden evvel şu “şartları" öne sürmelidir:1- CHP paralel yapıyla her türlü ilişkisini kesmelidir.2- Kılıçdaroğlu 17 Aralık öncesi ABD'deki temaslarını vuzuha kavuşturmalıdır. (Kimlerle görüştü ki döner dönmez paralel yapının darbe teşebbüsünü arkalar olmuştur. “Ergenekon nerde gidip üye olacağım" derken, nasıl oldu da Ergenekon soruşturmasını yürüten paralelcilere üye olmuşçasına tavır almıştır.)3- “Yeni Türkiye" yolundan asla ve kat'a geri dönülemez.
Susmakla kurtulamazsınız
04:0023/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Bundan 8 yıl mukaddem Hrant Dink'in katledilmesinin hemen ardından kaleme aldığım yazıyı Sartre'ın şu sözüyle nihayete erdirmiştim: “Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı başında nutuk çekiyorlar. Bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler…”
Bu işin içinde herkesin bilip gördüğünün dışında güya ağıt yakanların da olduğunu, az çok tahmin ediyordum.Paralel yapı Hrant Dink cinayetini (özellikle Batı'ya karşı) meşruiyet aracı olarak gerçekten de muntazam kullandı. “Yeni Gladio”nun (Ergenekon soruşturmasıyla) “eski Gladio”yu tasfiye ederek “devletin kılcal damarlarına yerleşmesi” için bu cinayete ihtiyacı vardı.Paralel yapıya eklemlenmiş “liberal aydınlar” da manipülasyon görevini bihakkın yerine getirdiler.Şimdiye değin bu cinayet hakkında yazmayan kalmadı. “Cemaatçi polislerin” de içinde yer aldığı bir “konsorsiyum projesi” olduğunu savladığı için Nedim Şener mahpus damını boylarken, söz konusu cinayette “cemaatçi polisleri” asla görmek istemeyen Ahmet Altan, Hrant Dink ödülünü aldı.Ne kadar tuhaf! Ota b.ka soru soran Ahmet Altan, Gölcük'te bir döşemenin altında gizlenen bilmem kaç nolu CD'yi eliyle koymuş gibi bulabilecek kadar “maharetli” olan cemaatçi polis ve istihbaratçıların (Marquez'in “Kırmızı Pazartesi” misali) herkesin beklediği bir cinayete nasıl engel olamadıklarını ve aradan geçen onca yıla rağmen mezkur cinayeti neden çözemediklerini bir kez olsun sormadı.Sadece Ahmet Altan değil, Erdoğan düşmanlığıyla malul hale gelen “aydınların” hiçbiri sormadı.Sormadılar, bari şu şok edici haberlere bir şeycikler söyleyebilseydiler.Geçen sene, Hrant Dink cinayetinde “paralel yapının” izi bulunduğuna dair çok ciddi iddialar medyada yer aldı.Dönüp bakmadılar, adeta kulaklarının üzerine yattılar.Oysa iddialar öyle yenilir yutulur cinsten değildi. Üstelik resmi makamlardan neşet ediyordu:İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Dink soruşturması dosyasında yaptığı incelemede, birçok delilin ve iddianın araştırılmadığını, dahası sümen altı edildiğini, eski polis şefleri Ramazan Akyürek ile Ali Fuat Yılmazer hakkındaki iddiaların da görmezden gelindiğini belirledi. (2007'de paralel yapıyla anılan savcılar tarafından sürdürülen soruşturma, 17- 25 Aralık darbe teşebbüsü savcılarından Muammer Akkaş'a 2010 yılında devredilmişti.)Dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi'nin başındaki Ramazan Akyürek'in cinayeti aydınlatacak Log kayıtlarını sildirdiği iddia ediliyordu. Bu nerden baksanız korkunç bir skandaldı. Bundan daha korkuncu da, “paralel yapının” sümen altı ettiği “bulgular” ortalığa saçılınca nevi şahsına münhasır liberaller ve “Hrant'ın parazitleri” dut yemiş bülbüle döndü.Nedim Şener bir defasında “Hrant Dink cinayeti aydınlatıldığında bazıları çok mahcup olacak” demişti. Bazıları mahcup oldukları için susmuş olabilirler. Bazıları manipülasyonların artık dikiş tutamayacak hale geldiğinin farkında oldukları için suspus oldular. Susmakla kurtulacaklarını sanıyorlar. Bir yıl önceki söz konusu haber şöyle dursun, daha üç-beş gün evvel Helin Şahin imzalı Star gazetesindeki bir haberde, “İki jandarma istihbaratçısının, Dink öldürülürken olayı an an izlediği öte yandan cinayeti gösteren ve 'yok' denilen kamera kayıtlarının dönemin İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer tarafından arşivlenerek gizlendiği tespit edildi…” ifadesi yer almıştı. Bu habere Hrant Dink cinayetinin çözülmesini cidden isteyen bir insan bigane kalabilir mi?“Pat” diye inanılsın demiyorum ama böylesi bir habere nasıl kayıtsız kalınır, nasıl sorgulanmaz?Kaç gün geçti, sabırla bekledim; Hrant deyince mangalda kül bırakmayanların alayı hiç oralı değil.Hayırdır? Hadi Murat Belge, başta Sayın Erdoğan olmak üzere hepimizi darbeyle korkutmakla meşgul. 7 Haziran seçimlerinden AK Parti tek başına iktidarla çıksaymış 27 Mayıs benzeri bir darbenin gelmesi işten bile değilmiş. Ne diyelim, verilmiş sadakamız varmış da AK Parti tek başına iktidar olmamış! Hadi Ahmet Altan “The Cemaat” televizyonlarını dolaşıp Erdoğan nefretini kusmakla meşgul. Hazrete göre, 7 Haziran seçimleriyle, “din kisveli” bir diktatörlüğün önüne geçilmiş. Ha gayret muhterem, “din kisveli” yerine “irtica” de sen de kurtul, Mine G. Kırıkkanat da serinlesin. Ahmet Altan'a üzülüyorum. Erdoğan nefreti yüzünden hepten aklını yele verdi. Samanyolu televizyonunda geçenlerde şöyle dedi: “Erdoğan kendini herkesi tutuklayabilecek noktaya getirdi. Sadece bizleri muhalifleri, gazetecileri değil kimi istemiyorsa onu tutuklatabilirdi. Erdoğan 7 Haziran'dan önce Davutoğlu dahil herkesi tutuklatabilirdi…”Gördüğünüz gibi 7 Haziran seçimlerinden AK Parti tek başına iktidar çıksaydı Murat Belge'ye göre Erdoğan dahil hepimiz tutuklanabilirdik; Ahmet Altan'a göre de Erdoğan (Davutoğlu dahil) herkesi tutuklayabilirdi. Ne diyelim, sağlık olsun.Hrant Dink'in doğum gününde arzı endam eden T. C Sırrı derseniz herkesten çok meşgul. Şayet Bahçeli'yi koalisyona ikna edebilirlerse “çözüm sürecine” MHP'yle kaldıkları yerden devam edeceklermiş.Hrant Dink ödüllü Alper Görmüş piyasada yok. Belki de var da benim haberim yok. Olsa (ayrıca) 11 nolu CD'de yeni bir gelişme var mı diye sormak isterdim. Fehmi Koru derseniz, o adı lazım değil danışmanın kitabını Sayın Gül okudu mu okumadı mı, okumayıp mı onayladı yoksa okuyup da mı onaylamadı gibi sorularına cevap aramakla meşgul. Hadi bunları anladık ya diğerleri? Cinayetin kamera kayıtları gizlenmiş deniliyor muhteremler, niye susuyorsunuz?
Gel bakayım arkadaş, sen bize ne dedin ne yaptın
04:0024/06/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Millete bütün güç sensin, herkes senin vekilin, sen kimsenin vekili değilsin (…) Bunu inanç haline getirmeye çalıştık. Ama 60'da 71'de 80'de bu inanç tahrip edilmiştir. Yani her 10 senede bir defa bu inancı tahrip ederseniz, ondan sonra bu inancı yerleştirmek kolay değil. Ben (…) seçimlerinde halka ne diyeceğim.
“Elimden aldılar…” “E biz ne yapalım arkadaş yani, aldırmasaydın..” “Kiminle aldırmayacaktım. E sen yoksun!..” “Ben fukara bir adamım. Benim bir dilim ekmeğe ihtiyacım var; ben ne alıp verecektim?..”“Peki, o zaman sen hakkına sahip değilsin. Bana verdiğin sadece görev değil. Ben senin vekilinim…”İşte budur aslında hakka sahip olma şuuru. Demokratik refleks dediğimiz olay. Kolay değil bu. Demokrasi 40 senede olacak bir iş değil. Milli iradedir. ***Yukardaki satırları Demirel'in bir konuşmasından dercettim. Konuşmanın devamında “hiçbir zaman iten kakanla işbirliği içinde olmadım” diyor; lakin 28 Şubat'ta maalesef olmuştur. Hatta bazen iten kakanın bizzat kendisi olmuştur.Gelgelelim bugünkü yazı yolculuğumuzun konusu bu değildir.Demirel'in son derece yalın bir şekilde anlattığı “hakkına sahip olma şuuru” bence hâlâ en büyük meselelerimizden biridir.Şayet bu yerleşmiş olsaydı “vesayet” tehlikesi şöyle dursun, siyasi partiler seçimlerden sonra abuk sabuk yönelişlere kolayından savrulamazdı. Şayet halkın hakkına sahip çıkma şuuru yerleşmiş olsaydı, siyasi partiler halka hesap vereceklerinden, “gel bakayım arkadaş, sen bize ne dedin ne yaptın” yollu sigaya çekileceklerinden emin olurlardı. Şayet halkın hakkına sahip çıkma şuuru yerleşmiş olsaydı CHP bugün kalkıp da MHP Genel Başkanına (siyasi rüşvet mesabesinde) başbakanlık teklif edemezdi.***Sahi CHP bu teklifi kime dayanarak yapıyor, öyle ya, tek başına başbakanı belirleyecek sandalyeye sahip değil. HDP'ye dayanarak değil mi? Bu nedir?Şudur:CHP Bahçeli'ye başbakanlık teklifi yapmak için HDP'den vekalet aldı demektir. Peki HDP neden bu vekaleti veriyor?“Çözüm sürecini” başlatan AK Parti'ye, “çözüm sürecine” mırın kırın eden CHP'yi neden tercih ediyor? Çözüm sürecini “ihanet” tesmiye eden Sayın Bahçeli'yi başbakan yapmak için mi? O zaman çözüm süreciyle asıl HDP'nin sorunu var. Şimdi kalksak Doğu'ya gitsek, oradaki HDP'li seçmenlere, “Siz bunlara, çözüm sürecine ihanet tesmiye edenleri 'başbakan' yapsınlar diye mi vekalet verdiniz?” diye sorsak, haklı olarak isyan ederler. HDP bu isyandan neden çekinmiyor peki? Halkın hakkına sahip çıkma kültüründen yoksun olduğunu mu düşünüyor yoksa baskı ve şantajla halledeceğini mi sanıyor? Baskı ve şantajla her daim sonuç alınmaz. Tamam, ben de biliyorum, YSK veri sistemine göre 400 köyde kurulan sandıklarda HDP dışında başka partiye oy çıkmadığını. Üstelik, Türkiye genelinde 1 milyon 300 binden fazla oy geçersiz sayılırken, (İstanbul'da bu sayı 500 bini aştığı ifade ediliyor) HDP dışında başka partilere oy çıkmayan köylerde bazı istisnalar hariç geçeriz oy kullanılmadığı belirtiliyor.Buyrun size gazetelere yansıyan 2 örnek: İli Van (Yeşilaliç köyü) Seçmen Sayısı: 174, Kullanılan Oy: 174, Geçerli Oy: 174, HDP: 174… İli Şırnak (Dersel köyü) Seçmen Sayısı: 196, Kullanılan Oy: 196, Geçerli Oy 196, HDP: 196Trafolarda kedi aramakla meşgul olduğumuz için bu ilginç seçim sonuçlarının sırrına vakıf olamadık.Ne ki, ben hâlâ aynı yerdeyim; baskı şantajla her daim sonuç alınmaz. Esas mesele, halkın hakkına sahip çıkma şuurudur.Zaten bunu çok iyi bildikleri için yalan dolanla ve akıl almaz manipülasyonlarla matine- suare çalışıyorlar. NOT : HDP Eş Başkanı Demirtaş, AİHM Ankara'ya karşı açtığı “yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ve ayrımcılık” davasını kaybetti. “Bolu Express” adlı gazetede 11 Ekim 2007 tarihinde Demirtaş hakkında, “Türk, işte karşında düşmanın” başlıklı makale yayımlanmıştı. “Basın ve ifade özgürlüğü kapsamına girdiği” gerekçesiyle davayı reddeden AHİM halt etmiştir. Demirtaş haklıdır.
AK Parti CHP koalisyonu kimin oyunu?
04:0027/06/2015, Cumartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
İsmet Özel 18 Nisan 2015'te, yani henüz kimi anketlerin HDP'nin barajı aştığını göstermeden evvel verdiği bir konferansta, “7 Haziran seçimlerinden sonra Meclis'te bulunan siyasi partilerin sayısı belli ki 4'e çıkacak” demişti.
Dinleyicilerden biri, “HDP baraja takılacak” yollu kanaatini belirtince İstiklal Marşı Derneği Genel Başkanı tatlı tatlı gülmüş ve kendinden gayet emin bir şekilde şu karşılığı vermişti: “Yok… Yani, yüzde 10 baraj aşılır. Hiç merak etme. O öyle ayarlanmış bir şey. Yoksa denenmezdi yani…”Hülasa, İsmet Özel'e göre bu işin Pentagon tarafından dizayn edildiği tartışılamayacak kadar netti.“Yoksa denenmezdi” ifadesine dikkat isterim. Her şeyden evvel sonucun alınan karara mündemiç olduğuna işaret ediyor. Yoksa parti olarak değil bağımsız adaylarla seçime girerlerdi. Demek ki, “öyle ayarlanmış bir şey.”Peki bu kararlar nerde nasıl “ayarlanıyor?” Paralel yapının İsrail terör devletiyle bağlantılı lobilerle ilişkilerinden sorumlu adı lazım değil bir işadamıyla, Sözcü gazetesinin adı lazım değil bir muhabirinin 26 Ekim 2013 tarihinde yaptığı o şok edici telefon görüşmesini hatırlamanın tam vaktidir. (Parantez içleri bana aittir)- Pazartesi günü Washington'da BDP'nin (HDP'nin bir önceki adı) Amerika bürosu açılıyor. Demirtaş ve bütün Kürt diasporası oraya geliyor. İmralı'nın karşısında olan, yani onun karşıtı olan bütün dünyadaki herkes oraya geliyor. (28 Ekim 2013'te Washington'daki Kürt kongresi kastediliyor) Amerika devleti resmi olarak oranın en büyük kongre salonunu verdi ve devlet koruması altına aldı. Şu anda orada kongre yapılacak. Amerika da şunu şey ediyor, kongre yaptırıyorsam ben, ülkemde buna müsaade ediyorsam, büro açtırıyorsam ve kongrede konuşulanlara da kendim destek ve himaye edip kolluyorsam ben resmen tanıyorum demektir (….) Bizim o güneydeki ülke var ya benim sevdiğim ülke, onlar da destek oluyorlar, yani o güneydeki ülke, Amerika, bizim Kürt kardeşlerimiz birlikte bir organizasyon, yani güç birliğini dayanışmayı organize edecekler tamamen. Bu da bir şekilde İmralı'nın bertarafı anlamına geliyor aynı zamanda. İmralı'nın şeyi bitti, yani hükmü bitti…-Ne demek?! Allah Allah!...-Bundan sonra tekrar silahlı ve çatışmalı bir dönem geliyor. Çünkü İmralı mecburen hapiste olduğu için bi şekilde yandaş olmak zorunda yani Türkiye'yle ilgili sempatik olmak zorunda (Bilinçaltına dikkat : Yandaş olmayı Türkiye taraftarı olmakla eşitliyor. Nasıl da biliyor! ) ama öbürleri bunu kabul etmek durumunda değil. Öleceksen de öl diyorlars(..)tir git artık, yeter.-Şey?… dağdakiler artık şeyle (Öcalan'ı kastediyor) ipi koparıyorlar…-(…) Barzani'yi de bertaraf edecekler (…)karar verdiler kongre olarak. Onu da yakında bertaraf edecekler. Olacakları biliyorum ne olacağını biliyorum sonuçta bağımsızlık ilan edecekler kongrede (…) Doğrusunu isterseniz ne olursa olsun yasadışı ses kayıtlarıyla işim olmaz. Bu nedenle söz konusu telefon görüşmesini gerçekleştirenlerin adlarını vermek yerine, adı lazım değil deyip geçtim.Lakin burda çok ilginç bir durum var: 26 Ekim 2013'teki bu konuşma hepimizin gözleri önünde bir bir gerçekleşiyor.Nasıl oluyor bu?Kandil'den geçen hafta gelen, Öcalan özgür değil o halde silah bırakma çağrısı yapamaz yollu açıklama, sonuç itibariyle Öcalan'ın tasfiyesi anlamına gelir. Kobani olaylarıyla da çatışmalı ortamın işaret fişeği atılmıştı. Bölgedeki son gelişmeler Oslo'dan önceki durumdan daha vahim bir ortamın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor.-17 Aralık yargı darbesinin nihai amacı Sayın Erdoğan'ı tasfiye etmekti. (Dercettiğim telefon konuşmasının devamında Erdoğan'ın tasfiye edileceğini de iddia ediliyordu.) Başaramadılar; B planını devreye soktular. Plan şudur kardeşlerim: AK Parti'yi Erdoğan'dan, Gülay Göktürk'ün ifadesiyle ruhundan kopartmak. Zaten başkanlık sistemine de mahut planlarını tarumar edeceğini bildikleri için bu denli karşı çıktılar.Bütün hesaplarını La Repubblica'nın 7 Haziran seçimleri ardından attığı manşet özetliyordu: “Selahaddin Eyyübi durduruldu”Irkçı Siyonist network sevincini kursağında bırakacak bir erken seçim de istemiyor. Onun için geçenlerde 6 Alman gazetesi birden, Erdoğan muhalefeti seçimle tehdit ediyor ortak manşetiyle çıktı.-B planı devam ediyor: AK Parti'yi CHP koalisyonuna zorluyorlar. Adeta icbar ediyorlar buna: Ya çatışmalı ortam ya da CHP'yle koalisyon. (Kobani üzerinden psikolojik harp yapmalarının nedeni de bu!)Hiç lafı dolaştırmadan direkt söyleyeyim: AK Parti'nin CHP'yle koalisyonu intihardır.Neden mi? Ve, AK Parti ne yapmalı mı?Konuşacağız efendim, buradayız, bir yere gitmiyoruz.
Bari aldığın o ödülden utan
04:0029/06/2015, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
“Susmakla kurtulamazsınız" başlıklı yazım üzerine Hrant Dink ödüllü Alper Görmüş aradı, susmadığını söyledi.
Kanıt olarak da Al Jazeera Türk'te yayımladığı (üçü 2014'ün Aralık'ında diğeri Mart 2015'te olmak üzere) 4 yazısının linkini gönderdi. Söz konusu yazılarda, Hrant Dink cinayetinde “Cemaatçi polislerin" de yer aldığını bizzat “Cemaatçi polislerin" savcı Yusuf Hakkı Doğan'a verdiği ifadelere dayanarak ortaya koyuyordu. Susmadığına sevindim. Zaten ona da yakışan buydu.Lakin sesini duyuramadığına üzüldüm. Ki, o da bundan yakındı. Ayrıca neden gündem olmadığına da taaccüp etti. “Cemaatçi polislerin" savcılık ifadeleri, Dink cinayetindeki fonksiyonlarını apaçık ortaya koyuyordu ama herkes susuyordu!Aynı gün içinde Nihat Genç de aradı. “Hrant'ın arkadaşlarına" neden bu cinayetin üzerine gitmediklerini, bu cinayeti neden aydınlatmadıklarını yıllar yılı televizyonlardan sorduğunu hatırlattı. Öyle ya, bu aydınlar herkesi sorguluyor, herkese posta koyuyorlardı.Mesela, Genelkurmay eski Başkanı Org. İlker Başbuğ'a yapılan bir haksızlığa itiraz etti diye “dönemin Başbakanı" Sayın Erdoğan hakkında, Ahmet Altanlar “Paşasının Başbakanı" manşetleri atıyorlardı.Evet, herkesi sorguluyor, herkese posta koyuyorlardı; lakin, Gölcük'te bir döşemenin altındaki bilmem kaç nolu CD'yi elleriyle koymuşçasına bulan ve “dönemin Başbakanı" dahil binlerce kişiyi dinleyen “cemaatçi polislerin" Hrant Dink cinayetini neden çözmediklerini bir kez olsun sormuyorlardı. İmdi, her şey ortaya çıkınca neden “sormadıkları" da ortaya çıktı. “Hepimiz Hrant Dink'iz" diyerek yeri göğü inletenlerin ve Dink'le PR yapanların alayı adeta “uyuyan hücreye" dönüştü.Halbuki, “Cemaatçi" eski polis şeflerinin (Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer) birçok delili ve iddiayı araştırmadığını, dahası sümenaltı ettiğini savcılık apaçık şekilde belirtiyordu. (Şu notu tekrar verelim: 2007'de paralel yapıyla anılan savcılar tarafından sürdürülen soruşturma, 17- 25 Aralık darbe teşebbüsü savcılarından Muammer Akkaş'a 2010 yılında devredilmiş ve bir milim yol alınmamıştı.)Alper Görmüş söz konusu yazılarından birinde, Hrant Dink'in kesin olarak öldürüleceğini haber veren istihbarat raporunun (Trabzon'da Muhittin Zenit tarafından düzenlenen F4 raporu) Ramazan Akyürek tarafından “tahrif" edildiğinin altını önemle çiziyor.“Tahrif" yerine “tercüme" sözcüğünü tercih ederek şöyle soruyor: “(…) bir emniyet müdürü nasıl olur da 'öldürme' fiilini 'ciddi bir eylem' olarak tercüme edip uyarının etkisini azaltır?"Peki “tercüme" marifetiyle “uyarının etkisi azaltılmasaydı" İstanbul Emniyet'i cinayeti önlemek için farklı bir yol izler miydi?Cevap, evet. Çünkü, İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler savcı Yusuf Hakkı Doğan'a verdiği ifadede, mezkur bilgi notunda “ciddi bir eylem" yerine Hrant Dink'in öldürüleceği yazılı olsaydı farklı yol izleyeceklerini, Dink'i kesinlikle korumaya alacaklarını belirtti.Geçen hafta bütün bunların üstüne Star gazetesinde, “İki jandarma istihbaratçısının, Dink öldürülürken olayı an an izlediği öte yandan cinayeti gösteren ve 'yok' denilen kamera kayıtlarının dönemin İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer tarafından arşivlenerek gizlendiği tespit edildi…" ifadesinin yer aldığı bir haber yayımlandı. Dink cinayetinin çözülmesini isteyen hangi vicdan bu habere susabilir?Ahmet Altan susuyor! Ahmet Altan'a Hrant Dink Ödülü veren jüri üyesi Cemal Hasan da susuyor! Sanıyorlar ki Sayın Erdoğan'a her gün küfretmekle “sükut suikastlarını" unutturacaklar.
Türkiye’yi kimlere bombalatacaksınız?
04:0030/06/2015, Salı
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Jack Kerouac'ın “Yolda” (On the Road) romanında “kahramanlarımıza” çalışmaları için iş teklif etmek isteyen adamın biri, “Gençler, gideceğiniz bir yer var mı; yoksa sadece gidiyor musunuz?” diye sorar.
Bu söz romanı okuduğum yıldan beri aklımın bir köşeciğinde noktasına virgülüne kadar durur.Ayağa kalkmak ve ayakta durmak eylemse; yürümek kesintisiz eylemdir.Merhum şair İlhami Çiçek “Satranç Dersleri”nde “Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır” demişti.Miskin miskin durmaktan yolda olmak elbette iyidir. Lakin menzile varmayan yollar da yol değildir. Yunus Emre'nin dediği gibi yol odur ki doğru vara. Yoksa ne diye yola koyulacaksın ki.Her genç her şeyden evvel şuncağızı kendine sormalı: “Gideceğim bir yer var mı; yoksa sadece gidiyor muyum?”Yola koyuldun ama menzilin ve gayen yoksa kurgusal bir hayata mahkumsun demektir. Kervan yolda düzülür denir ya, menzilini bilmediğin yollara düşersen çok uluslu Ebu Cehillerin kervanı olursun. Yani… Tröstlerin, kartellerin, gösteri toplumunun, çağdaş küresel medeniyetin, hülasa, ırkçı Siyonist networkun piyonu, eğlencesi, oyun hamuru, taşeronu, ve hatta bir nevi “The Truman Show”u olursun.Bir mahpusluktan diğerine varmak için yola çıkılır mı hiç?
Necip Fazıl üstadımız “İman ve Aksiyon” serlevhalı konferansında, aksiyonun sadece hareket veya teşebbüs olarak algılanmasına karşı çıkmış, mefhumun izzetine yakışır şekilde lügat manasını verdikten sonra deruni manasını (fikre bağlı işin aksiyonu izah etmediğini hasseden belirttikten sonra) şöyle hülasa etmişti: “Üstün fikre bağlı iş…”Nedir üstün fikir?Ölümsüzlük fikridir.Gelin üstadımıza kulak verelim: “Aksiyonun en büyük kutbu insanoğlunun tek vazifesi olan ölümsüzlüğü bulma davasıdır, ölmemek davasıdır. Yunus'un dediği gibi 'Boyandım rengine solmazam ayruk / Aşıkım ölmezem ayruk…” Budur.Gençler ölmemek için ayaklanın; yollara düşün, bu kurgulanmış hayata karşı çıkın, yaşanmaya değer hayata talip olun. Gösteri toplumunun maymunları olmaya isyan edin!Gençler hakikatin hatırı her hatırın üstündedir. İyi, güzel, doğru kimden gelirse gelsin sahip çıkın.Türkiye Gençlik Birliği'nin Amerikan askerlerinin başına çuval geçirme eylemi hakkında bu köşecikte, “Eminönü Eminönü olalı böyle çarpıcı eylem görmedi…” demiştim.Genç olmak muhalif olmaktır. Genç olmak idare-i maslahatçılığa, adamsendeciliğe, muhafazakârlığa karşı çıkmak, dünya başınıza kalksa iplememek, reel politiğin kellesini uçurmaktır.Gençler muhalif olun ama her şeyden evvel ısmarlanmış, sipariş edilmiş, ambalajlanmış bir muhalefete isyan edin.Aydın Doğanların, Cem Boynerlerin, Koçların, Dumanlı Ekremlerin, Nazlı Ilıcakların sahte, telmaşa muhalifliğine sakın kanmayın.Emperyalistlerin yanında duranların, taşeronluğuna soyunanların, “Selahaddin Eyyübi durduruldu” manşetine sevinenlerin muhalifliğinden bir şey çıkmaz. Algı kurbanı olmayın.“Dünya 5'ten büyüktür” diyerek yeryüzü egemenlerine, müstekbirlere muhalefet edene karşı çıkmak muhaliflik değildir.“Siz ne kadar Filistin'e düşmansanız biz de o kadar Filistin'in yanındayız” diyerek mazlumları, haksız yere topraklarından çıkartılanları, mustazafları arkalayana karşı çıkmak muhaliflik değildir.Gençler dikkat edin…Sömürge aydınları matine- suare emperyalistlere taşeronluk yapmayı muhaliflik olarak yutturmaya çalışıyor. İsrail terör devletinin, Amerika'nın, İngiltere'nin Almanya'nın yanında durarak Sayın Erdoğan'a muhalefet yapmanın sonu “Terörist Türkiye” fecaatine vardı. Şayet… Nazım Hikmet gibi, “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” diyebiliyorsanız gün ülkenize sahip çıkma günüdür.Genç olmak her şeyden evvel soru sormak, sorgulamak demektir.“Terörist Türkiye” diyenlere sormayacak mısınız: “Memleketimizi kimlere bombalatmak istiyorsunuz?..”
Anlatırsam çarşı karışır
04:001/07/2015, Çarşamba
G: 13/09/2019, Cuma
Sonraki haber
Salih Tuna
Malumunuz Meclis Başkanı seçiminin ilk turu dün yapıldı. Bakalım ne olacak, benim gönlüm Deniz Baykal'dan yana, çünkü zevklerimiz uyuşuyor.
Zevklerimiz uyuşuyor dediğim, bir telefon görüşmemizde ilgi alanlarımı merak ettiğini söylemişti de, ben de hiç merak etmeyin sayın başkan sizinle aynı demiştim.Sayın Baykal yürümeyi çok sever ben de çok severim. Gençliğimde Vakfıkebir'den Erdoğdu Mahallesine kadar (Trabzon'u bilenler bilir, nerden baksanız 40 kilometre) yürüdüğüm vakidir. Sayın Baykal bildiğim kadarıyla yüzmeyi çok seviyor, ben de çok seviyorum. Hatta bir defasında boğulmaktan son anda kurtulmuştum.Neyse, şaka bir yana da, AK Parti adayı İsmet Yılmaz seçilmezse, Deniz Baykal seçilsin isterim. En azından yıllar yılı bildiğimiz tanıdığımız bir politikacı. Bu ülkenin Ankara'dan yönetilmesi gerektiğine inandığından eminim. Bu da az şey değildir.Meclis Başkanlığı seçimleri dedik nereye geldik. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun HDP TBMM Başkan adayı Dengir Mir Mehmet Fırat'ı makamında kabul etmesi üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek geçen gün attığı bir tweette, “Dün ekranlardan Dengir Mir Mehmet Fırat'a demediğini komadın, şimdi niye el pençe divansın? Ben söylerim ama ortalık karışır…” dedi.Sayın Gökçek ortalığı karıştıracak neyi saklıyor bilmiyorum ama ben bizzat o fotoğrafı anlatırsam çarşı karışır.Fotoğrafın nesini anlatacaksın, demeyin. Öyle fotoğraflar vardır ki anlatılmazsa hiçbir şey anlayamazsınız. Mesela, söz konusu fotoğrafa baktığınızda HDP'li Dengir Mir Mehmet Fırat'ın Kemal Kılıçdaroğlu'nu kabul ettiğini sanırsınız, oysa, hakikat bunun tam tersi. Çok ilginç bir fotoğraftı.O kadar ki, bir iki yıl önce Çakır Ruşen'in Kandil'de KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan'la çektirdiği enteresan fotoğrafı hatırladım. Öyle fotoğraftı ki kim KCK Yürütme Konseyi Üyesi kim söyleşiye gelen gazeteci belli değildi.Şöyle anlatmıştım: “Masa başındaki sandalyede, hemen Öcalan posterinin altında Çakır Ruşen var; elinde kalem bir şeyler anlatıyor. Medyada, PKK'nın 'şahin' liderlerinden olarak bilinen Duran Kalkan da masanın köşeciğine iliştirilmiş sandalyede elleri dizlerinde ilgiyle dinliyor. Masanın karşısında da YJA Star adlı silahlı kadın birliklerin lideri Delal Ahmet bulunuyor. Duran Kalkan'ın mütevazılığını, misafirperverliğini yansıttığı kadar Çakır Ruşen'in de bir o kadar misafir olmadığını yansıtan bir fotoğraf bu! 'Misafir olmadığını' derken şunu kastediyorum: Hani bir dostunuzu, arkadaşınızı, yakınınızı, kıymetlinizi makamında ziyaret edersiniz de size duyduğu sevgi veya saygıdan dolayı makam masasının başında oturmaya davet eder. Siz yok olmaz, ne gerek var, burası iyi falan dersiniz, o ısrar eder. Sonunda dayanamaz oturursunuz, ama, o makamda iğreti oturduğunuzu içeri giren herkes ilk bakışta anlar. Bu fotoğraf öyle değil. Bilmeyen Çakır Ruşen'i hep o masa başında, Duran Kalkan'ı da hep masanın yanında maruzatını arz eden biri sanır…”HDP'nin Meclis Başkan adayı Dengir Mir Mehmet Fırat ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun fotoğrafı da böyle. Dengir Bey koltuğa bir “yayılmış” ki olursa o kadar olur. Kemal Bey de Gökçek'in dediği gibi el pençe divan durmuş. “Tıpış tıpış gidip Ekmeleddin Bey'e oy vereceksiniz” diyen o “cesur yürek” gitmiş, Dengir Bey'in karşısında “tıpıştıpış” bir adam oluvermiş.Sanki dersin ağa sürünün hesabını soruyor o da maruzatını arz ediyor. Bekir Coşkun eskiden Dengir Mir Mehmet Fırat'ın adıyla dalga geçer, “Dingil” başlıklı yazılar yazardı: “Ben sadece 'dingil'i yazmıştım: Genelde kamyonlarda iki tekerleği birleştiren, borumsu, içi boş demir... / Dingil... / İki türlü dingil vardır: Tek dingil, çift dingil. / (.........) / Yazımda isim yoktu. / Yani 'Dingil' kim, belli değildi. / Ama AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat 'Dingil benim' diye beni mahkemeye verdi…” (18 Temmuz 2008, Hürriyet) Bekir Coşkun 7 Haziran seçimlerinden önce Sözcü'de yazdığı bir yazıda HDP'ye ezik bir şekilde oy istemişti. Acaba diyorum, Dengir Bey'e de Meclis Başkanlığı için oy isteyecek mi?
.
|
| Bugün 88 ziyaretçi (128 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|